Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 169 kayıt bulundu.

Tipulidae

Sıcak ilkbahar ve yaz aylarında genellikle akarsu kenarlarındaki çayırlıklar ve fundalıklar ile ormanlar gibi nemli ve gölgeli yerlerde bulunan tipulidler iri vücutları, uzun bacakları ve hantal uçuşları ile kolayca tanınabilirler. Turna ya da çayır sivrisinekleri olarak da bilinen tipulidler, culisidlerin aksine sokucu iğneleri olmadığından kesinlikle sokamaz ve kan ememezler. Ergin evrede pek azında beslenme vardır. Bu da nektar veya serbest bitki öz sularını emme şeklindedir. Tipulidae, dünya çapında yaklaşık olarak 4250, palearktik bölgede ise 17 cins ve 33 alt cinse dahil yaklaşık 1250 türü bilinmektedir. Avrupa'da ise yaklaşık 500 türle temsil edilmektedir. Kubbemsi yapılı toraksın dorsalinde "V" şeklinde mesonotal suturların bulunması, 5 segmentli olan palpin son segmentinin kamçı şeklinde uzaması, basit gözlerinin bulunmaması, 2 kaide (scapus ve pedicellus) ve 11 kamçı segmentine sahip antenlerinin bulunması tipulidlerin en karakteristik özellikleridir. Bileşik gözler büyük ve ayrı olup dairesel ya da oval şekillidir. Uzun yapılı olan rostrum uzun ya da kısa bir nasus taşır. Dar yapılı kanatları dinlenme esnasında yarı açılır veya abdomenin üstünde birbiri üzerine katlanır. Kanatları iki anal damarlı, diskoid hücreli, genelde büyük, uzun ve uç kısmında daha fazla damarlanmıştır. Subcosta, R1+2'de sonlanır ya da costa'ya R3+4 ile bağlanır. R5, kanat ucunda sonlanır. Serbest durumlu olan halter daima belirgindir. Uzun, ince yapılı ve oldukça narin olan bacaklar 5 segmentli olup eklem yerlerinden kolayca kırılabilir. Tipulidler bitkiler üzerinde beslenirken, kuvvetli rüzgârlarla bitkilerde meydana gelen salıntılar, tipulidlerin bacak eklemlerinin kıvrımları ile o denli azaltılır ki gövde bu salıntılardan çok az etkilenir. Tibia apikalde mahmuzsuz veya 1 ya da 2 belirgin mahmuzludur. Beş segmentli olan tarsusun son segmenti bir çift tırnak ve empodium taşır. İnce ve uzun yapılı olan abdomen, 9-10 segmentten oluşmuştur. Abdomen sonu, dişilerde sivri olmakla birlikte erkekte daima genişlemiş ve özellikle önceki segmentten daha kalındır. Hypopygium olarak adlandırılan erkek terminali bir takım karakteristik yapılar taşır ki bu yapılar bilhassa türlerin ayrımında kullanılır. Hypopygium türler için karakteristik özellik gösteren bilhassa kitinleşmiş 9. segment ile çiftleşme organını (aeadegus) içerir. Dokuzuncu tergit yan tarafta 9. sternit ile kaynaşmış (T. (Yamatotipula)) ya da membranımsı bir deri sayesinde ayrılmış olabilir. Belirgin ve iyi gelişmiş 9. sternit postero-lateral kenarında iki çift çıkıntı taşır (Forceps, Gonopod, Distystylus, Gonostylus). Bunlardan dıştaki dış gonostylus, içteki iç gonostylus olarak adlandırılır. Çeşitli şekillerde modifiye olmuş olan dış gonostylus genelde etsi bir yapıda olmakla birlikte bazen Nephrotoma'da olduğu gibi kısmen kitinleşmiş de olabilir. İç gonostylus en fazla 4 kısımdan (Bilhasa Tipula (s.str.) türlerinde), gelişmiş yüksek yapılı türlerde ise (örneğin Tipula (Lunatipula)) üç ana kısmından oluşur. İç gonostylus çiftinin arasında 9. sternitin orta dorsal kenarında aedeagus için hem yönlendirici hem de destek görevi yapan ve Adminiculum olarak adlandırılan kitinleşmiş bir yapı bulunur. Ovipositor olarak adlandırılan dişi terminali yumurta bırakma ve çiftleşmeyi sağlayacak yapılar taşır. Ovipositor özellikle birkaç grupta çok uzun kılıç şeklinde (Xiphura), sivri ve kuvvetli kitinleşmiştir. Ovipositor çift haldeki bir dorsal kapak (cercus) ile ventral kapaktan (hypovalve) oluşur. Cercus uzun ve sivri veya küt uçludur. Hypovalve küt ya da çeşitli şekillerde çıkıntılarla sonlanmış olabilir. Hypovalvenin kitinleşmiş kaideleri arasında yumurtlamadan önce yumurtaların gelip geçtiği 9. sternit bulunur. Bunun dışında genital açıklığın hemen dorsalinde 10. tergitin altında genelde iki loblu ve kıllı bir yapı gösteren 10. sternit bulunur. Hayat döngüleri genelde kısa bir yumurta evresi (1-2 hafta) ve 4 larval gelişim dönemi ile kısa bir pupa evresinden oluşur (1-2 hafta). Birçok tipulid 3. larval evrede dikkate değer bir gelişim gösterir. Tam bir döngü 10 hafta kadar kısa bir süre olabildiği gibi 6 yıl kadar uzun olabilir. Ilıman türler genellikle univoltin olmasına rağmen birçok tür bivoltindir. Sadece birkaç Tipula türü 2 yıllık hayat döngüsüne(semivoltin) sahiptir. Tipula carinifrons 4-5 yıllık bir hayat döngüsüne (Merovoltin) sahiptir. Birçok Dolichopeza türünde yılda 2 nesil (bivoltin) görülür. Yumurtlama çiftleşmeden hemen sonra meydana gelir ve türler arasında farklı yumurtlama davranışı gözlenir. Bazı türler yumurtalarını uçarken bırakırlar ama yumurtlama genelde nemli toprağa veya çamura yapılır. Abdomenin uç kısmı yumurta bırakılacak toprak içine sık sık batırılır ama her seferinde yumurta bırakılmaz. Belki de zemin uygunluğu Cerci üzerindeki duyu organları tarafından test edilir. Bazı türler yumurtalarını kuru zemin içine, tüm abdomenlerini sokarak bırakırlar. Bırakılan yumurta sayısı vücut boyutu ile yakından alakalıdır, ortalama birkaç yüz olmakla birlikte Tipula oleracea'da 1300 kadar olabilir. Tipulid yumurtaları genellikle siyah renkli, pürüzsüz bir koryona sahip ve higroskopik filamentlidir. Bu filamentler Tipula'nın su içinde, nemli habitatlarda yaşayan birçok türünde mevcuttur. Tipulid yumurtaları sıcaklığa, yeni çıkan larvalara göre dayanıklı olmasına rağmen, duyarlıdır. Toprak içinde bulunan yumurtaların yaşama şansı su içindeki larvalardan daha fazladır. Birçok tür yumurtalarını ılık aylar boyunca bırakır. Tipula subnodicornis yumurtaları için 5°C'de ölüm oranı yüksektir, ama Tipula czizeki yumurtaları kış boyunca Avrupa'da dondurucu soğuğa karşı koyarlar. Uzun ve silindirik yapılı olan larvalar dayanıklı derili ve 12 segmentlidir. Baş kapsülü büyüktür ve çoğunlukla protoraksın içine girer (hemicephal). Solunum metapneustic'tir. Sularda yaşayanlar öncelikle deri solunumu yaparlar ki bu solunum tipinde trake borucukları ile donatılmış vücut uzantıları önemli rol oynar. Vücutlarının son segmentinin ventralinde kirpikli boru ve solunum borusu bulunur. Bazı larvalar havayı son abdomen segmentinde birbirinin yanında duran iki stigma ile alırlar. Bu stigmaların kapanma mekanizmaları yoktur ama duvar kısmında bulunan kıllar su kaybını azaltır. Stigmalar birçok uzantı ile çevrilmişlerdir. Tipulidae larvalarında lob şeklinde 6 tane stigma uzantısı vardır. Bu uzantılar, larva suyun dibine kaçınca veya çamura girince stigmaları kapatarak yabancı maddelerin içeri kaçmasını engeller. Larvalar kısmen aquatik, genelde yarı aquatik ya da karasal ortamlarda bulunurlar. Yeterli miktarda nemin ve besinin ortamda bulunuşu larval safha için oldukça önemlidir. Akarsu, göl ve bataklık gibi nemli yerlerde çürümekte olan bitkilerin kök, gövde ve yaprakları, rutubetli tarla toprakları, sığır gübresi, ağaç kovukları, ağaçların yosunlu ya da çürük kısımları, nemli orman altı toprak tabakası larvaların gelişimi için uygun habitatlardır. Larvaların büyük bir kısmı saprofit, bir kısmı fitofag (yaprak, kök ve odun yiyenler), bir kısmı yırtıcı, pek az kısmı da mantar ve diatome gibi tek hücreli canlılarla beslenir. Tarımsal ürün zararlısı olarak bilinen larvaları özellikle zirai bitkilere (buğday, şeker kamışı ve şeker pancarı, yonca, pamuk), ormanlardaki ağaçların kök ve genç sürgünlerine zarar verirler. Bitkilerin ya da fidanların sürgünlerini toprak üzerinden ya da altından keserek koparırılar. Tipula oleracea, T. paludosa, T. czizeki, T. vernalis ile Nephrotoma pratensis ve N. appendiculata'nın çimenlik ve kültür ortamlarındaki çok büyük sayılardaki larvaları bitkilerin ısırılması ve köklerin kemirilmesi şeklinde zarar vermektedir. T. paludosa'nın genç larvaları bitki yapraklarını, yaşlı larvaları ise kökleri yerler. Tipulidlerin hem larvaları hem de erginleri diğer canlılar için besin teşkil etmeleri bakımından önemlidir. En azından New York eyaletinde sadece 91 kuş türünün tipulidlerle beslendiği bilinmektedir. Tipulid larvaları kuzey Alaska tundrasında sahil kuşlarının, kış sonundan temmuz sonuna kadar da İskoçya'da sığırcıkların değişmez besin kaynağını oluştururlar. Kuşlar, yarasalar, örümcekler, su bakireleri, yırtıcı sinek ve arılar doğal düşmanlarıdır. Larvaları ise kuşlar, kurbağalar, köstebekler, tarla fareleri, balıklar ve tel kurtları tarafından zarara uğratırlar. Birçok tatlı su habitatlarında özellikle gölcük, dere ve selin oluşturduğu ovalarda tipulid larvaları yaprak döküntülerini parçalayarak diğer türlerin beslenmeleri için daha küçük organik partiküller oluştururlar. Obtecta tipte olan pupalar kahverengimsi ya da sarımsı renkli, hafif eğrilmiş, boynuzumsu bir ön stigma taşır. Anten, kanat ve bacaklar kılıf içinde açıkça görülebilir. Dördüncü-7. abdominal segmentler posterior kenarları boyunca dikenlidir. Pupaların boyu 12-15 mm olup, pupal kutikulanın her iki sternit ve tergitinde bulunan dikenler ve abdomendeki çıkıntıları ile küçük yer değişimleri yapabilirler. Sularda pupa dönemine girenler suyun üzerine uzanan havalandırma çıkıntıları yaparlar.

http://www.biyologlar.com/tipulidae

Jeomorfoloji Nedir

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır. Dünya’nın Oluşumu Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. Jeolojik Zamanlar Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür. Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır. Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır. • Dördüncü Zaman • Üçüncü Zaman • İkinci Zaman • Birinci Zaman • İlkel Zaman İlkel Zaman Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı  En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır. Birinci Zaman (Paleozoik) Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu  Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu  İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı  Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir. İkinci Zaman (Mezozoik) Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır. Zamanın önemli olayları :  Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi  Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur. Üçüncü Zaman (Neozoik) Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması  Linyit havzalarının oluşumu  Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması  Alp kıvrım sisteminin gelişmesi  Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur. Dördüncü Zaman (Kuaterner) Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Zamanın önemli olayları :  İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması  İnsanın ortaya çıkışı Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır. Dünya’nın İç Yapısı Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.  Çekirdek  Manto  Taşküre (Litosfer) Deprem Dalgaları Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır. Çekirdek : Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir. Manto Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur. Taşküre (Litosfer) Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır. Kalınlığı ortalama 100 km’dir. Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir. Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir. Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir. Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur. Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez. Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir. Kıtalar ve Okyanuslar Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir. Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de; • Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir. • Sıcaklık farkları daha belirgindir. • Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir. • Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır. • Nüfus daha kalabalıktır. • Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır. • Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir. Hipsografik Eğri Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir. Kıta Platformu : Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür. Karaların Ortalama Yüksekliği : Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir. Kıta Sahanlığı : Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Kıta Yamacı : Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür. Denizlerin Ortalama Derinliği : Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir. Derin Deniz Platformu : Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür. Derin Deniz Çukurları : Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür. Yerkabuğunu Oluşturan Taşlar Yerkabuğunun ana malzemesi taşlardır. Çeşitli minerallerden ve organik maddelerden oluşan katı, doğal maddelere taş ya da kayaç denir. Yer üstünde ve içinde bulunan tüm taşların kökeni magmadır. Ancak bu taşların bir kısmı bazı olaylar sonucu değişik özellikler kazanarak çeşitli adlar almıştır. Oluşumlarına göre taşlar üç grupta toplanır. • Püskürük (Volkanik) Taşlar • Tortul Taşlar • Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar UYARI : Tortul taşları, püskürük ve başkalaşmış taşlardan ayıran en önemli özellik fosil içermeleridir. Püskürük (Volkanik) Taşlar Magmanın yeryüzünde ya da yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. Katılaşım taşları adı da verilen püskürük taşlar magmanın soğuduğu yere göre iki gruba ayrılır.  Dış Püskürük Taşlar  İç Püskürük Taşlar Dış Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzüne çıkıp, yeryüzünde soğumasıyla oluşan taşlardır. Soğumaları kısa sürede gerçekleştiği için Küçük kristalli olurlar. Dış püskürük taşların en tanınmış örnekleri bazalt, andezit, obsidyen ve volkanik tüftür. Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır. Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur. Obsidyen (Volkan Camı) : Siyah, kahverengi, yeşil renkli ve parlak dış püskürük bir taştır. Magmanın yer yüzüne çıktığında aniden soğuması ile oluşur. Bu nedenle camsı görünüme sahiptir. Volkanik Tüf : Volkanlardan çıkan kül ve irili ufaklı parçaların üst üste yığılarak yapışması ile oluşan taşlara volkan tüfü denir. İç Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzünün derinliklerinde soğuyup, katılaşmasıyla oluşan taşlardır. Soğuma yavaş olduğundan iç püskürükler iri kristalli olurlar. İç püskürük taşların en tanınmış örnekleri granit, siyenit ve diyorittir. Granit : İç püskürük bir taştır. Kuvars, mika ve feldspat mineralleri içerir. Taneli olması nedeniyle mineralleri kolayca görülür. Çatlağı çok olan granit kolayca dağılır, oluşan kuma arena denir. Siyenit : Yeşilimsi, pembemsi renkli iç püskürük bir taştır. Adını Mısır’daki Syene (Asuvan) kentinden almıştır. Siyenit dağılınca kil oluşur. Diyorit : Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşan iç püskürük bir taştır. İri taneli olanları, ince tanelilere göre daha kolay dağılır. Tortul Taşlar Denizlerde, göllerde ve çukur yerlerde meydana gelen tortulanma ve çökelmelerle oluşan taşlardır. Tortul taşların yaşı içerdikleri fosillerle belirlenir. Tortul taşlar, tortullanmanın çeşidine göre 3 gruba ayrılır. • Kimyasal Tortul Taşlar • Organik Tortul Taşlar • Fiziksel Tortul Taşlar Fosil : Jeolojik devirler boyunca yaşamış canlıların taşlamış kalıntılarına fosil denir. Kimyasal Tortul Taşlar Suda erime özelliğine sahip taşların suda eriyerek başka alanlara taşınıp tortulanması ile oluşur. Kimyasal tortul taşların en tanınmış örnekleri jips, traverten, kireç taşı (kalker), çakmaktaşı (silex)’dır. Jips (Alçıtaşı) : Beyaz renkli, tırnakla çizilebilen kimyasal tortul bir taştır. Alçıtaşı olarak da isimlendirilir. Traverten : Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. Kalker (Kireçtaşı) : Deniz ve okyanus havzalarında, erimiş halde bulunan kirecin çökelmesi ve taşlaşması sonucu oluşan taştır. Çakmaktaşı (Silex) : Denizlerde eriyik halde bulunan silisyum dioksitin (SİO2) çökelmesi ile oluşan taştır. Kahverengi, gri, beyaz, siyah renkleri bulunur. Çok sert olması ve düzgün yüzeyler halinde kırılması nedeniyle ilkel insanlar tarafından alet yapımında kullanılmıştır. Organik Tortul Taşlar Bitki ya da hayvan kalıntılarının belli ortamlarda birikmesi ve zamanla taşlaşması sonucu oluşur. Organik tortul taşların en tanınmış örnekleri mercan kalkeri, tebeşir ve kömürdür. Mercan Kalkeri : Mercan iskeletlerinden oluşan organik bir taştır. Temiz, sıcak ve derinliğin az olduğu denizlerde bulunur. Ada kenarlarında topluluk oluşturanlara atol denir. Kıyı yakınlarında olanlar ise, mercan resifleridir. Tebeşir : Derin deniz canlıları olan tek hücreli Globugerina (Globijerina)’ların birikimi sonucu oluşur. Saf, yumuşak, kolay dağılabilen bir kalkerdir. Gözenekli olduğu için suyu kolay geçirir. Kömür : Bitkiler öldükten sonra bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı % 60 ise turba, C miktarı % 70 ise linyit, C miktarı % 80 – 90 ise taş kömürü, C miktarı % 94 ise antrasit adını alır. Fiziksel (Mekanik) Tortul Taşlar Akarsuların, rüzgarların ve buzulların, taşlardan kopardıkları parçacıkların çökelip, birikmesi ile oluşur. Fiziksel (mekanik) tortul taşların en tanınmış örnekleri kiltaşı (şist), kumtaşı (gre) ve çakıltaşı (konglomera)’dır. Kiltaşı (Şist) : Çapı 2 mikrondan daha küçük olan ve kil adı verilen tanelerin yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Kumtaşı (Gre) : Kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Çakıltaşı (Konglomera) : Genelde yuvarlak akarsu çakıllarının doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşur. Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar : Tortul ve püskürük taşların, yüksek sıcaklık ve basınç altında başkalaşıma uğraması sonucu oluşan taşlardır. Başkalaşmış taşların en tanınmış örnekleri mermer, gnays ve filattır. Mermer : Kalkerin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması, yani metamorfize olması sonucu oluşur. Gnays : Granitin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Filat : Kiltaşının (şist) yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Yeraltı Zenginliklerinin Oluşumu Yerkabuğunun yapısı ve geçirmiş olduğu evrelerle yer altı zenginlikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yer altı zenginliklerinin oluşumu 3 grupta toplanır: • Volkanik olaylara bağlı olanlar; Krom, kurşun, demir, nikel, pirit ve manganez gibi madenler magmada erimiş haldedir. • Organik tortulanmaya bağlı olanlar; Taş kömürü, linyit ve petrol oluşumu. • Kimyasal tortulanmaya bağlı olanlar; Kayatuzu, jips, kalker, borasit ve potas yataklarının oluşumu. İç Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli enerjiyi yerin içinden alan güçlerdir. İç güçlerin oluşturduğu yerşekilleri dış güçler tarafından aşındırılır. İç güçlerin oluşturduğu hareketlerin bütününe tektonik hareket denir. Bunlar; 1. Orojenez 2. Epirojenez 3. Volkanizma 4. Depremler’dir. UYARI : İç kuvvetler gerekli olan enerjiyi mantodan alır. Deniz tabanı yayılmaları, kıta kaymaları, kıta yaylanmaları, dağ oluşumu ve tektonik depremler mantodaki hareketlerden kaynaklanır. Orojenez (Dağ Oluşumu) Jeosenklinallerde biriken tortul tabakaların kıvrılma ve kırılma hareketleriyle yükselmesi olayına dağ oluşumu ya da orojenez denir. Kıvrım hareketleri sırasında yükselen bölümlere antiklinal, çöken bölümlere ise senklinal adı verilir. Antiklinaller kıvrım dağlarını, senklinaller ise çöküntü alanlarını oluşturur. Jeosenklinal : Akarsular, rüzgarlar ve buzullar, aşındırıp, taşıdıkları maddeleri deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Tortullanmanın görüldüğü bu geniş alanlara jeosenklinal denir. Fay Yerkabuğu hareketleri sırasında şiddetli yan basınç ve gerilme kuvvetleriyle blokların birbirine göre yer değiştirmesine fay denir. Fay elemanları şunlardır: Yükselen Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan yükselen kısma denir. Alçalan Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan alçalan kısma denir. Fay atımı : Yükselen ve alçalan blok arasında beliren yükseklik farkına fay atımı denir. Fay açısı : Dikey düzlem ile fay düzlemin yaptığı açıya fay açısı denir. Fay aynası : Fay oluşumu sırasında yükselen ve alçalan blok arasındaki yüzey kayma ve sürtünme nedeniyle çizilir., cilalanır. Parlak görünen bu yüzeye fay aynası denir. Faylar boyunca yüksekte kalan yerkabuğu parçalarına horst adı verilir. Buna karşılık faylar boyunca çöken kısımlara graben denir. Horstlar kırık dağlarını, grabenler ise çöküntü hendeklerini oluşturur. Türkiye’de Orojenez Türkiye’deki dağlar Avrupa ile Afrika kıtaları arasındaki Tetis jeosenklinalinde bulunan tortul tabakaların orojenik hareketi sonucunda oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları Alp Orojenezi’nin Türkiye’deki kuzey ve güney kanadını oluşturmaktadır. Ege bölgesi’ndeki horst ve grabenler de aynı sistemin içinde yer almaktadır. Epirojenez Karaların toptan alçalması ya da yükselmesi olayına epirojenez denir. Bu hareketler sırasında yeryüzünde geniş kubbeleşmeler ile yayvan büyük çukurlaşmalar olur. Orojenik hareketlerin tersine epirojenik hareketlerde tabakaların duruşunda bozulma söz konusu değildir. Dikey yönlü hareketler sırasındaki yükselmelerle jeoantiklinaller, çukurlaşmalar sırasında ise okyanus çanakları, yani jeosenklinaller oluşur. UYARI : III. Zaman sonları, IV. Zamanın başlarında Anadolu’nun epirojenik olarak yükselmesi ortalama yükseltiyi artırmıştır. Bu nedenle Anadolu’da yüksek düzlükler geniş yer kaplar. Transgresyon – Regrasyon Epirojenik hareketlere bağlı olarak her devirde kara ve deniz seviyeleri değişmiştir. İklim değişiklikleri ya da tektonik hareketler nedeniyle denizin karalara doğru ilerlemesine transgresyon (deniz ilerlemesi) , denizin çekilmesine regresyon (deniz gerilemesi) denir. Volkanizma Yerin derinliklerinde bulunan magmanın patlama ve püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına volkanizma denir. Volkanik hareketler sırasında çıkan maddeler bir baca etrafında yığılarak yükselir ve volkanlar (yanardağlar) oluşur. Volkan Bacası : Mağmanın yeryüzüne ulaşıncaya kadar geçtiği yola volkan bacası denir. Volkan Konisi : Lav, kül, volkan bombası gibi volkanik maddelerin üst üste yığılması ile oluşan koni biçimli yükseltiye volkan konisi, koni üzerinde oluşan çukurluğa krater denir. Volkanlardan Çıkan Maddeler Volkanlardan çıkan maddeler değişik isimler alır : • Lav • Volkan Bombası • Volkan Külü • Volkanik Gazlar Lav Volkanlardan çıkarak yeryüzüne kadar ulaşan eriyik haldeki malzemeye lav denir. Lavın içerisindeki SİO2 (Silisyum dioksit) oranı lavın tipini ve volkanizmanın karakterini belirler. Asit Lav : SİO2 % 66 ise asit lavlar oluşur. Fazla akıcı değillerdir. Orta Tip Lav : SİO2 oranı % 33 - % 66 ise lav orta tiptir. Bu tip lavların çıktığı volkanlarda volkanik kül miktarı azdır. Bazik Lav : SİO2 oranı < % 33 ise lav bazik karakterli ve akıcıdır. Patlamasız, sakin bir püskürme oluşur. Volkan Bombası : Volkan bacasından atılan lav parçalarının havada dönerek soğuması ile oluşur. Volkan Külü : Gaz püskürmeleri sırasında oluşan, basınçlı volkan bacasından çıkan küçük taneli malzemeye kül denir. Volkanik küllerin bir alanda birikmesiyle volkanik tüfler oluşur. Volkanik Gazlar : Volkanizma sırasında subuharı, karbon dioksit, kükürt gibi gazlar magmadan hızla ayrışarak yeryüzüne çıkar. Büyük volkanik bulutların oluşmasını sağlar. Püskürme Şekilleri Volkanik hareketlerin en yoğun olduğu yerler, yerkabuğunun zayıf olduğu noktalar, çatlaklar ve yarıklardır. Magmanın yeryüzüne ulaştığı yere göre adlandırılan, merkezi çizgisel ve alansal olarak üç değişik püskürme şekli vardır : Merkezi Püskürme : Magma yeryüzüne bir noktadan çıkıyorsa, buna merkezi püskürme denir. Çizgisel Püskürme : Magma yeryüzüne bir yarık boyunca çıkıyorsa, buna çizgisel püskürme denir. Alansal Püskürme : Magma yeryüzüne yaygın bir alandan çıkıyorsa, buna alansal püskürme denir. Volkan (Yanardağ) Biçimleri Volkanların yapısı ve biçimleri yeryüzüne çıkan magmanın bileşimine, miktarına ve çıktığı yere göre değişir. Tabla Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların geniş alanlara yayılmaları sonucunda oluşur. Örneğin Hindistan’daki Dekkan Platosu Kalkan Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların bir bacadan çıkarak birikmesi sonucunda oluşan, geniş alanlı ve kubbemsi bir görünüşe sahip volkanlardır. Örneğin : Güneydoğu Anadolu’daki Karacadağ Volkanı Koni Biçimindeki Volkanlar : Magmadan değişik dönemlerde yükselen, farklı karakterdeki malzemenin birikmesi ile oluşur. Bu volkanların kesitinde, farklı karakterdeki malzeme katmanları ardarda görüldüğü için tabakalı volkanlar da denir. Örneğin ülkemizdeki Erciyes, Nemrut, Hasan ve Ağrı volkanları koni biçimli volkanlardır. Tüf Konileri : Volkanlardan çıkan küllerin ve diğer kırıntılı maddelerin birikmesi ile oluşan konilere denir. Örneğin ülkemizde Kula ve Karapınar çevresindeki koniler kül konileridir. Volkanik Kuşaklar Yeryüzünde bilinen volkanların sayısı binlere ulaşmasına karşın ancak 516 kadarı tarihi çağlarda faaliyet göstermiş, bu nedenle aktif volkanlar olarak kabul edilmişlerdir. Yerkabuğunu bloklar halinde bölen kırıklar üzerinde bulunan volkanlar, bir çizgi doğrultusunda sıralanmakta adeta kuşak oluşturmaktadır. Dünya’daki Volkanlar Dünya üzerindeki aktif volkanlar üç ana bölgede toplanmıştır. Volkanların en yoğun olduğu bölge Pasifik Okyanusu’nun kenarlarıdır. Volkanların aktif olduğu ikinci bölge Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, üçüncü bölge ise okyanus ortalarıdır. Okyanus Ortaları Yerkabuğunun üst bölümünü oluşturan sial okyanus tabanlarında daha incedir. Bu ince kabuk mantodaki yükselici hareketler nedeniyle yırtılarak ayrılır. Ayrılma bölgesi adı verilen bu bölümden magma yükselir ve okyanus tabanına yayılır. Bu durum okyanus ortalarında aktif volkanların bulunmasının nedenidir. Türkiye’deki Volkanlar Alp-Himalaya kıvrım kuşağında yer alan Türkiye’de volkanlar, tektonik hatlara uygun olarak beş bölgede yoğunlaşmıştır. Ancak günümüzde Türkiye’de aktif volkan bulunmamaktadır. Depremler Yerkabuğunun derinliklerinde doğal nedenlerle oluşan salınım ve titreşim hareketleridir. Yerkabuğunun titreşimi sırasında değişik özellikteki dalgalar oluşmakta ve bunlar depremin merkezinden çevreye doğru farklı hız ve özellikle yayılmaktadır. Deprem dalgaları P, S, L dalgaları olarak 3 çeşittir. Depremlere neden olan olayların kaynaklandığı yerden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Oluşum nedenlerine göre depremler, 3 gruba ayrılır : • Volkanik Depremler • Çökme Depremleri • Tektonik Depremler P, S, L Dalgaları P dalgaları (Primer dalgalar), titreşim hareketi ile yayılma doğrultusunun aynı yönde olduğu ve yayılma hızının en fazla olduğu dalgalardır. S dalgaları (Sekonder dalgalar), titreşim hareketlerinin yayılma doğrultusuna dik ve bir düzlem üzerinde aşağı yukarı olduğu dalgalardır. L dalgaları (Longitidunal dalgalar), yüzey dalgaları veya uzun dalgalar olarak da tanımlanır. Bu dalgaların hızları diğer dalgalara göre daha azdır. Volkanik Depremler Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelere bağlı oluşan yer sarsıntılarıdır. Etki alanları dardır. Çökme Depremleri Bu tür depremler, eriyebilen taşların bulunduğu yerlerdeki yer altı mağaralarının tavanlarının çökmesiyle oluşur. Ayrıca kömür ocaklarının ve galerilerinin çökmesi de bu tür depremlere neden olur. Çok küçük ölçülü sarsıntılardır. Etki alanları dar ve zararları azdır. Tektonik Depremler Yerkabuğunun üst katlarındaki kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Bu sarsıntılar çevreye deprem dalgaları olarak yayılır. Yeryüzünde oluşan depremlerin büyük bölümü tektonik depremlerdir. Etki alanları geniş, şiddetleri fazladır. En çok can ve mal kaybına neden olan depremlerdir. Örneğin ülkemizde 1995’te Afyon’un Dinar ilçesinde, 1998’de Adana’da oluşan depremler tektonik kökenlidir. UYARI : Tektonik depremlerin en etkili olduğu alanlar dış merkez ve yakın çevresidir. Depremin İç ve Dış Merkezi Depreme neden olan olayın kaynaklandığı noktaya odak, iç merkez ya da hiposantr denir. Yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan noktaya ise, dış merkez ya da episantr denir. Depremin en şiddetli olduğu episantrdan uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Yer sarsıntıları sismograf ile kaydedilir. Deprem’in şiddeti günümüzde Richter ölçeğine göre değerlendirilir. Depremin Etkileri ve Korunma Yolları Depremler önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan yer hareketleridir. Ancak alınacak bazı önlemlerle depremlerin zarar derecesi azaltılabilir. Depremin Etkileri : Depremin yıkıcı etkisi deprem şiddetine, dış merkeze (episantr) olan uzaklığa, zeminin yapısına, binaların özelliğine ve kütlenin eski ya da yeni oluşuna bağlı olarak değişir. Depremden Korunma Yolları Depremin yıkıcı etkisi birtakım önlemlerle azaltılabilir. Bunun için, • Yerleşim yerlerini deprem kuşakları dışında seçmek • Yerleşim birimlerini sağlam araziler üzerinde kurmak • İnşaatlarda depreme dayanıklı malzemeler kullanmak • Çok katlı yapılardan kaçınmak gerekir. Deprem Kuşakları Genç kıvrım – kırık kuşakları yerkabuğunun en zayıf yerleridir. Bu nedenle bu bölgeler volkanik hareketlerin sebep olduğu depremlerin sık görüldüğü yerlerdir. • Dünya’daki Deprem Kuşakları Depremlerin görüldüğü alanlar volkanik kuşaklarla ve fay hatlarıyla uyum içindedir. Aktif volkanların en etkili olduğu Pasifik okyanusu kenarları birinci derece deprem kuşağıdır. Anadolu’nun da içinde bulunduğu Alp-Himalaya kıvrım kuşağı ikinci derece, okyanus ortaları ise üçüncü derece deprem kuşağıdır. • Türkiye’de Deprem Kuşakları Alp-Himalaya kıvrım kuşağında bulunan Anadolu’nun büyük bir bölümü ikinci derece deprem kuşağında yer alır. Bu durum Anadolu’nun jeolojik gelişimini henüz tamamlamadığını gösterir. Türkiye’deki deprem kuşakları 5 grupta toplanır : I. Dereceden Deprem Kuşağı : Tektonik çukurluklar ve aktif kırık hatları yakınındaki alanlardır. Burada meydana gelen depremler büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olur. II. Dereceden Deprem Kuşağı : Depremlerin birinci derece deprem kuşağındakine oranla daha az zarar verdiği alanlardır. III. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların az zararla geçtiği alanlardır. IV. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az zararla ya da zararsız geçtiği alanlardır. V. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az olduğu ya da hiç hissedilmediği alanlardır. Dış Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir. Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır. • Taşların çözülmesi • Toprak oluşumu • Toprak kayması ve göçme (heyelan) • Erozyon Taşların Çözülmesi Yerkabuğunu oluşturan taşlar, iklimin ve canlıların etkisiyle parçalanıp, ufalanırlar. Taşların çözülmesinde taşın cinsi de etkili olmaktadır. Taşların çözülmesi fiziksel ve kimyasal yolla iki şekilde gerçekleşir: • Fiziksel (Mekanik) Çözülme • Kimyasal Çözülme UYARI : Kaya çatlaklarındaki bitkilerin, köklerini daha derinlere salması sonucunda kayalar parçalanır ve ufalanır. Bu tür çözülme, fiziksel çözülmeyi artırıcı etki yapar. Ayrıca bitki köklerinden salgılanan özsular taşlarda kimyasal çözülmeye neden olur. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. UYARI : Fiziksel (mekanik) çözülme, kurak, yarı kurak ve soğuk bölgelerde belirgindir. Fiziksel (Mekanik) çözülme üç şekilde olur : • Güneşlenme yolu ile fiziksel çözülme : Gece ile gündüz, yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık düşünce minerallerin hacimleri yeniden küçülür. Bu hacim değişikliği taşların parçalanmasına neden olur. • Buz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeter derecede olduğu yüksek dağlar ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik, çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. • Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Taşların tuzlu suları emmiş bulunduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su alır ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. Kimyasal Çözülme Kimyasal reaksiyonlar suya ihtiyaç duyduğunda ve sıcaklık reaksiyonu hızlandırdığından, sıcak ve nemli bölgelerde yaygın olan çözülme şeklidir. Kaya tuzu, kalker gibi taşlar suda kolayca erirler. Taşlar, kimyasal yolla parçalanıp ufalanırken kimyasal bileşimleri de değişir. UYARI : Kimyasal çözülme, ekvatoral, okyanus ve muson iklim bölgelerinde belirgindir. Toprak Oluşumu Toprak, taşların ve organik maddelerin ayrışması ile oluşan, içinde belli oranda hava ve su bulunan, yerkabuğunun üstünü ince bir tabaka halinde saran örtüdür . Toprağın içinde bulunan çeşitli organizmalar toprağın oluşumuna yardım eder. Toprağın üstündeki organik maddece zengin bölüme humus adı verilir. Toprak oluşumunu etkileyen etmenler : • İklim koşulları • Ana kayanın özellikleri • Bitki örtüsü • Eğim koşulları • Oluşum Süresi’dir UYARI : Mekanik çözülmeyle toprak oluşumu zordur. Kimyasal çözülmede ise toprak oluşumu daha kolaydır. Örneğin çöllerde toprak oluşumunun yavaş olması kimyasal çözülmenin yetersiz olmasına bağlıdır. Toprak Horizonları Yerkabuğu üstünde ince bir örtü halinde bulunan toprak, çeşitli katmanlardan oluşur. Bu katmanlara horizon adı verilir. Toprağın dört temel horizonu vardır. A Horizonu : Dış etkilerle iyice ayrışmış, organik maddeler bakımından zengin, en üstteki katmandır. Tarımsal etkinlikler, bu katman üzerinde yapılmaktadır. B Horizonu : Suyun etkisiyle üst katmanda yıkanan minerallerin biriktirdiği katmandır. C Horizonu : İri parçalardan oluşan ve ana kayanın üzerinde bulunan katmandır. D Horizonu : Fiziksel ve kimyasal çözülmenin görülmediği, ana kayadan oluşan, en alt katmandır. Toprak Tipleri Topraklar yeryüzünün çeşitli bölgelerinde farklı özellikler gösterir. Bazıları mineraller bakımından, bazıları da humus bakımından zengindir. Topraklar oluştukları yerlere ve oluşumlarına göre iki ana bölümde toplanır : • Taşınmış Topraklar • Yerli Topraklar Taşınmış Topraklar Akarsuların, rüzgarların, buzulların etkisiyle yüksek yerlerden, kopartılıp, taşınan ve çukur alanlarda biriktirilen malzeme üzerinde oluşan topraklardır. Akarsuların taşıyıp biriktirdiği maddeler, alüvyon, rüzgarların biriktirdiği maddeler lös, buzulların biriktirdikleri moren (buzultaş) adını alır. Taşınmış topraklar çeşitli yerlerden getirilip, farklı özellikteki taşların ufalanmasından oluştukları için mineral bakımından zengindir. Bu nedenle çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için uygun, verimli topraklardır. Yerli Topraklar Dış güçlerin etkisiyle yerli kaya üzerinde sonucunda oluşan topraklardır. Özelliklerini belirleyen temel etkenler ana kayanın cinsi ve iklim koşullarıdır. Yerli topraklar iki ana bölümde toplanır: • Nemli Bölge Toprakları • Kurak Bölge Toprakları Nemli Bölge Toprakları Yağışın yeterli olduğu bölgelerde oluştukları için, mineral maddeler, tuz ve kireç toprağın alt katmanlarına taşınmıştır. Tundra Toprakları : Tundra ikliminin görüldüğü bölge topraklarıdır. Yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası yoktur. Verimsiz topraklardır. Buralardaki kısa boylu ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Podzol Topraklar : Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli bölge topraklarıdır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Bu nedenle renkleri açıktır. Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Kahverengi Orman Toprakları : Yayvan yapraklı orman örtüsü altında oluşan, ılık ve nemli bölge topraklarıdır. Kalın bir humus tabakası bulunur. Kırmızı Topraklar : Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelerde kızılçam ve maki örtüsü altında gelişen topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Lateritler : Sıcak ve nemli bölge topraklarıdır. Yağış ve sıcaklığın fazla olması nedeniyle çözülme ileri derecededir. Buna bağlı olarak toprak kalınlığı fazladır. Demiroksit ve alüminyum bakımından zengin olduğundan renkleri kızıla yakındır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Kurak Bölge Toprakları Yağışların az buna bağlı olarak bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle bu topraklarda humus çok azdır. Ayrıca yağışların azlığı nedeniyle toprak katmanları tam oluşmamıştır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Kurak bölge toprakları oluşturdukları iklim bölgesinin kuraklık derecesine göre farklılaşırlar. Çernozyemler : Nemli iklimden kurak iklime geçişte ilk görülen topraklardır. Orta kuşağın yarı nemli alanlarında, uzun boylu çayır örtüsü altında oluşan bu topraklara kara topraklar da denir. Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde, yoğun olarak tarım yapılır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Orta kuşak karaların iç kısımlarındaki step alanlarının topraklarıdır. Organik maddeler ince bir tabaka oluşturmaktadır. Tahıl tarımına elverişli topraklardır. Çöl Toprakları : Çöllerde görülen, organik madde yönünden son derece fakir topraklardır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Renkleri açıktır. Tarımsal değerleri bulunmaz. Türkiye’de Görülen Toprak Tipleri Ilıman kuşakta yer alan Türkiye’de, iklim tiplerine ve zeminin yapısına bağlı olarak toprak tipleri çeşitlilik gösterir. Podzollar : İğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Açık renkli topraklardır. Çay tarımına uygun topraklardır. Kahverengi Orman Toprakları : Orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Humus yönünden zengindirler. Kırmızı Topraklar : Kızılçam ve maki örtüsü altında oluşan topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Bu topraklar turunçgil tarımına en uygun topraklardır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Yarı kurak iklim koşulları ve step bitki örtüsü altında oluşan topraklardır. Yüksek sıcaklık nedeniyle kızılımsı renktedirler. Zayıf bitki örtüsü nedeniyle organik maddeler ince bir örtü oluşturur. Tahıl tarımına uygun topraklardır. Vertisoller : Genellikle kireç bakımından zengin, killi, marnlı tortullar üzerinde oluşan, toprak horizonlarının henüz gelişimini tamamlamadığı topraklardır. Aşırı miktarda kil içeren vertisoller yağışlı dönemde çok su çeker, kurak dönemde aşırı su kabedip, çatlar. Litosoller : Dağlık alanlarda, eğimli yamaçlarda veya volkanik (genç bazalt platolarının bulunduğu) düzlüklerde görülen ana kayanın ufalanmış örtüsüdür. Genelde derinliği 10 cm kadardır ve toprak horizonları gelişmemiştir. Alüvyal Topraklar : Akarsuların denize ulaştığı yerlerde görülür. Çeşitli yerlerden taşınan, farklı özellikteki taşların ufalanması ile oluşan bu topraklar mineral yönünden zengin ve çok verimlidir. Toprak Kayması ve Göçme (Heyelan) Toprağın, taşların ve tabakaların bulundukları yerlerden aşağılara doğru kayması ya da düşmesine toprak kayması ve göçmesi denir. Ülkemizde bu olayların tümüne birden heyelan adı verilir. Yerçekimi, yamaç zemin yapısı, eğim ve yağış koşulları heyelana neden olan etmenlerdir. UYARI : Heyelanın oluşumu yağışların fazla olduğu dönemlerde daha çok görülür. Yerçekimi : Heyelanı oluşturan en önemli etkendir. Yerçekimi gücü sürtünme gücünden fazla olduğu zaman yamaçtaki cisimler aşağıya doğru kayar. Yamaç Zeminin Yapısı: Suyu emerek içerisinde tutan taş ve topraklar kayganlaşır. Özellikle killi yapının yaygın olduğu yamaçlarda kil suyu içinde tuttuğu için heyelan daha sık görülür. Kalker gibi suyu alt tabakalara geçiren taşların oluşturduğu yamaçlarda ise heyelan ender görülür. Eğim : Yamaç eğimi yerçekiminin etkisini artırıcı bir rol oynar. Bu nedenle dik yamaçlarda heyelan olasılığı daha fazladır. Ayrıca tabakalar yamaç eğimine uyum sağlamışsa, yani paralelse yer kayması kolaylaşır. Yol, kanal, tünel ve baraj yapımları sırasında yamaç dengesinin bozulması, volkanizma, deprem gibi etkenler de heyelana neden olur. Yağış Koşulları : Yağmur, kar suları tabakalar arasına sızarak toprağı kayganlaştırır, toprağı doygun hale getirir. Böylece su ile doygun kütlelerin yamaç aşağı kayması kolaylaşır. Heyelan genellikle yağışlardan sonra oluşur. Heyelanın Etkileri ve Korunma Yolları Heyelan hemen her yıl can ve mal kaybına yol açmaktadır. Ancak alınacak bir takım önlemlerle heyelanın etkileri azaltılabilir. Heyelanın Etkileri İnsan ve hayvan ölümleri Tarımsal hasar ve toprak kaybı Bina hasarları Ulaşım ve taşımacılığın aksaması Heyelandan Korunma Öncelikle heyelan tehlikesi olan yerlerde setler yapılmalı, yamaçlar ağaçlandırılmalıdır. Ayrıca yol, kanal, tünel ve baraj yapımlarında yamacın bozulmamasına özen gösterilmelidir. Türkiye’de Heyalan Türkiye’de heyelan sık görülen, doğal bir felakettir. Türkiye’de arazinin çok engebeli olması toprak kaymalarını kolaylaştırmaktadır. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren heyelanların en sık görüldüğü bölgemiz Karadeniz’dir. Bölgede arazi eğiminin fazla, yağışların bol ve killi yapının yaygın olması heyelanın sık görülmesine neden olur. Ülkemizde ilkbahar aylarında görülen kar erimeleri ve yağışlar heyelan olaylarını artırır. Erozyon Toprak örtüsünün, akarsuların, rüzgarların ve buzulların etkisiyle süpürülmesine erozyon denir. Yeryüzünde eğim, toprak, su ve bitki örtüsü arasında doğal bir denge bulunmaktadır. Bu dengenin bozulması erozyonu hızlandırıcı bir etki yapmaktadır. Dış etkenler ya da arazinin yanlış kullanılması erozyona neden olmaktadır. UYARI : Eğim fazlalığı ve cılız bitki örtüsü erozyonu artıran en önemli etkenlerdir. Bu nedenle kurak ve yarı kurak enlemlerde erozyon önemli bir sorundur. Dış Etkenler Akarsu, rüzgar gibi dış güçlerin yapmış olduğu aşındırma sonucunda toprak örtüsü süpürülür ve başka yerlere taşınır. Dış güçlerin etkisi bitki örtüsünün bulunmadığı ya da çok cılız olduğu yerlerde daha belirgindir. Ayrıca eğimin fazla olduğu yerlerde sular daha kolay akışa geçerek toprak örtüsünün süpürülmesini hızlandırır. Arazinin Yanlış Kullanılması Özellikle yamaçlardaki tarlaların yamaç eğimi yönünde sürülmesi, eğimli yerlerde tarla tarımının yaygın olması, arazinin teraslanmaması erozyon hızını artırmaktadır. Su Erozyonu Bitki örtüsünün cılız ya da hiç olmadığı yerlerde toprağın ve ana kayanın sularla yerinden kopartılarak taşınmasına su erozyonu denir. Kırgıbayır ve peribacası su erozyonu ile oluşan özel şekillerdir. Kırgıbayır : Yarı kurak iklim bölgelerinde sel yarıntılarıyla dolu yamaçlara kırgıbayır (badlans) denir. Peribacası : Özellikle volkan tüflerinin yaygın olarak bulunduğu vadi ve platoların yamaçlarında sel sularının aşındırması ile oluşan özel yeryüzü şekillerine peribacası denir. Bazı peribacalarının üzerinde şapkaya benzer, aşınmadan arta kalan sert volkanik taşlar bulunur. Bunlar volkanik faaliyet sırasında bölgeye yayılmış andezit ya da bazalt kütleridir. Peribacalarının en güzel örnekleri ülkemizde Nevşehir, Ürgüp ve Göreme çevresinde görülür. Rüzgar Erozyonu Bitki örtüsünün olmadığı ya da cılız olduğu yerlerde toprağın rüzgarlarla yerinden kopartılarak taşınmasına rüzgar erozyonu denir. Erozyonun Etkileri ve Erozyondan Korunma Yolları Oluşumu için milyonlarca yıl geçmesi gereken toprak örtüsünü yok eden ve her geçen gün etkilerini arttıran erozyon doğal bir felakettir. Alınacak bir takım önlemlerle etkileri azaltılabilir. Erozyonun Etkileri Tarım topraklarının azalması, sellerin artması, tarımsal üretimin ve verimin azalması, otlakların azalması, hayvancılığın gerilemesi, çölleşmenin başlaması. Erozyondan Korunma Yolları Var olan ormanlar ve meralar korunmalı, çıplak yerler ağaçlandırılmalı, ormanlık alanlarda keçi beslenmesi engellenmeli, yamaçlardaki tarlalar, yamaç eğimine dik sürülmeli, meyve tarımı ve nöbetleşe ekim yaygınlaştırılmalı, orman içi köylülerine yeni geçim kaynakları sağlanmalı. Türkiye’de Erozyon Türkiye’de arazi engebeli ve çok eğimli olduğu için toprak erozyonu önemli bir sorundur. Bazı bölgelerimiz dışında bitki örtüsünün cılız olması da erozyonu artırmaktadır. Ayrıca nüfusun hızla artması, tarım alanlarına olan gereksinimin artması, ormanların tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bunlara bağlı olarak hemen hemen tüm bölgelerimizde toprak erozyon hızı yüksektir. Akarsular Yeryüzünün şekillenmesinde en büyük paya sahip dış güç akarsulardır. Yüzey sularının eğimli bir yatak içinde toplanıp akmasıyla akarsu oluşur. Akarsular küçükten büyüğe doğru dere, çay, öz, ırmak ve nehir şeklinde sıralanır. Bir akarsuyun doğduğu yere akarsu kaynağı, döküldüğü yere akarsu ağzı denir. Bir akarsu, birbirine bağlanan küçük, büyük, dar veya geniş birçok koldan oluşan bir sistemdir. Bu sistemin en uzun ve su bakımından en zengin olan kolu ana akarsudur. Akarsu Havzası (Su Toplama Alanı) Akarsuyun tüm kollarıyla birlikte sularını topladığı bölgeye akarsu havzası denir. Bir akarsu havzasının genişliği iklim koşullarına ve yüzey şekillerine bağlıdır. Akarsu havzaları iki bölümde incelenir : • Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir. Örnek : Yeşilırmak, Kızılırmak, Yenice, Sakarya, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Aksu, Göksu, Seyhan, Ceyhan, Fırat, Dicle Çoruh • Kapalı Havza : Sularını denize ulaştıramayan havzalara kapalı havza denir. Kapalı havzaların oluşmasındaki temel etken yer şekilleridir. Sıcaklık ve nem koşulları da kapalı havzaların oluşmasında etkilidir. Örnek : Van Gölü Kapalı Havzası, Tuz Gölü Kapalı Havzası, Konya Kapalı Havzası, Göller Yöresi Kapalı Havzası, Aras, Kura UYARI : Sularını Hazar Denizi’ne boşaltan Aras ve Kura ırmakları kapalı havza oluşturur. Su Bölümü Çizgisi Birbirine komşu iki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınıra su bölümü çizgisi denir. Su bölümü çizgisi genellikle dağların doruklarından geçer. Su bölümü çizgisi; • Kurak bölgelerde, • Bataklık alanlarda, • Karistik alanlarda çoğunlukla belirsizdir. Akarsu Akış Hızı Akarsuyun akış hızı yatağın her iki kesitinde farklıdır. Suyun hızı yanlarda, dipte ve su yüzeyinde sürtünme nedeniyle azdır. Suyun en hızlı aktığı yer akarsuyun en derin yerinin üzerinde ve yüzeyin biraz altındadır. Akarsu yatağında suyun en hızlı aktığı noktaları birleştiren çizgiye hız çizgisi (talveg) denir. Akış hızı, yatağın eğimi ve genişliği ile taşınan su miktarına bağlı olarak değişir. Akarsu Akımı (Debisi) Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir. Akarsuyun akımı yıl içerisinde değişir. Akım, akarsuyun çekik döneminde az, kabarık döneminde fazladır. Akarsu akımını; • Yağış miktarı rejimi • Yağış tipi • Zeminin özelliği • Kaynak suları • Sıcaklık ve buharlaşma koşulları etkiler. Akarsu Rejimi Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir. Akarsu rejimini belirleyen temel etken havzanın yağış rejimidir. Yağışların az, sıcaklık ve buharlaşmanın fazla olduğu dönemlerde akarsu akımı düşer. Yağışların fazla olduğu ve kar erimelerinin görüldüğü dönemlerde akım yükselir. Akarsu rejimleri 4 tiptir. Düzenli Rejim : Akımı yıl içerisinde fazla değişmeyen akarsuların rejim tipidir. Düzensiz Rejim : Akımı yıl içerisinde büyük değişmeler gösteren akarsuların rejim tipidir. Karma Rejim : Farklı iklim bölgelerinden geçen akarsuların rejim tipidir. Örneğin : Nil Nehri Sel Tipi Rejim : İlkbahar yağışları ve kar erimeleri ile bol su taşıyan, yaz aylarında ise suları yok denecek kadar azlan akarsuların rejim tipidir. Örneğin ülkemizdeki İç Anadolu Bölgesi akarsuları. İklim Bölgelerine Göre Akarsu Rejimleri Sıcaklık ve yağış koşulları ile akarsuların taşıdıkları su miktarı ve akım düzeni arasında sıkı bir ilişki vardır. Farklı iklim bölgelerindeki akarsuların rejimleri birbirinden farklı olabilir. Ancak iklim bölgelerinin yüksek ve karlı bölümlerindeki akarsuların rejimleri benzerdir. Kar erimelerinin olduğu dönemlerden akım yükselir. Kış aylarında kar yağışının fazla olması akımın düşük olmasına neden olur. Yağmurlu Ekvatoral İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışlar bol ve yağış rejimi düzenli olduğu için Ekvatoral bölge akarsuları yıl boyunca bol su taşır. Örneğin Amazon ve Kongo nehirleri. Yağmurlu Okyanusal İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışların bol ve düzenli olması nedeniyle akarsular yıl boyunca bol su taşır. Örneğin İngiltere’deki Thames Nehri Muson İkliminde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yaz yağışları nedeniyle akım yükselir. Kış kuraklığı akım düşer. Örneğin Ganj ve İndus nehirleri. Akdeniz İkliminde Akarsu Rejimi : Yaz kuraklığına, sıcaklık ve buharlaşmanın fazlalığına bağlı olarak yaz aylarında akım düşüktür. Kışın yağışlar, ilkbaharda kar erimeleri ile yükselir. Türkiye Akarsularının Özellikleri 1. Türkiye’nin dağlık ve engebeli bir ülke olması nedeniyle, akarsularımızın boyu genellikle kısadır. 2. Yağışlı ve kar erimelerinin olduğu dönemlerde taşan, kurak dönemlerde ise kuruyacak derecede suları azalan akarsularımızın rejimleri düzensizdir. 3. Karadeniz Bölgesi’ndeki akarsularımızın dışındakiler genellikle bol su taşımazlar. 4. Akarsularımız rejimlerinin düzensiz ve yatak eğimlerinin fazla olması nedeniyle ulaşıma uygun değildir. 5. Türkiye bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamandaki orojenik ve epirojenik hareketlerle kazanmıştır. Bu nedenle akarsularımız henüz denge profiline ulaşamamıştır. UYARI : Türkiye’deki akarsuların yatak eğimleri ve akış hızları fazla olduğundan hidro-elektrik potansiyelleri yüksektir. Taban Seviyesi, Denge Profili Akarsuların döküldükleri deniz ya da göl yüzeyine taban seviyesi denir. Deniz yüzeyi ana taban seviyesini oluşturur. Göl yüzeyi ya da kapalı havza yüzeyi yerel taban seviyesi diye adlandırılır. Akarsular aşındırma ve biriktirmesini taban seviyesine göre yapar. Yatağını taban seviyesine indirmiş olan akarsular aşındırma ve biriktirme faaliyetini dengelemiştir. Aşınım ve birikimin eşitlendiği bu profile denge profili denir. Plato, Peneplen Akarsuların amacı bulundukları bölgeyi aşındırarak deniz seviyesine yaklaştırmak diğer bir deyişle denge profiline ulaşmaktır. Akarsuyun aşınım sürecinde görülen şekiller; plato ve peneplendir. Plato : Akarsu vadileriyle derince yarılmış düz ve geniş düzlüklerdir. Peneplen : Geniş arazi bölümlerinin, akarsu aşınım faaliyetlerinin son döneminde deniz seviyesine yakın hale indirilmesiyle oluşmuş, az engebeli şekle peneplen (yontukdüz) denir. UYARI : Bir akarsuyun denge profiline ulaşabilmesi ve arazinin peneplen haline gelebilmesi için tektonik hareketlerin görülmediği milyonlarca yıllık bir süre gerekmektedir. Denge Profilinin Bozulması İklim değişikliklerinde ve tektonik hareketlere bağlı olarak deniz seviyesinin alçalması ya da yükselmesi taban seviyesinin değişmesine neden olur. Taban seviyesinin alçalması ya da yükselmesi de akarsuyun denge profilinin bozulmasına neden olur. Taban Seviyesinin Alçalması Taban seviyesinin alçalması, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun aşındırma ve taşıma gücünün artmasına neden olur. Bu nedenle akarsu yatağına gömülür. Taban Seviyesinin Yükselmesi Taban seviyesinin yükselmesi, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun taşıma gücünün azalmasına neden olur. Bu nedenle akarsu menderesler çizerek birikim yapar. Menderes : Akarsuyun geni vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı bükümlere denir. Akarsuların Aşındırma Şekilleri : Dış güçler içerisinde en geniş alana yayılmış, nemli bölgelerde ve orta enlemlerde etkili olan en önemli dış güç akarsulardır. Akarsular aşındırma ve biriktirme yaparak yeryüzünü şekillendirir. Akarsu, hızının ve kütlesinin yaptığı etki le yatağı derine doğru kazar, yatağı boyunca kopardığı veya erittiği maddeleri taşır. Akarsu aşındırması ile oluşan şekiller vadi ve dev kazanıdır. UYARI : Akarsuların aşındırmasında yatak eğimi temel etkendir. Çünkü yatak eğimi akarsuyun akış hızını belirler. Yatak eğiminin fazla olduğu yukarı bölümlerinde derinlemesine aşındırma daha belirgindir. Vadi Akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan, uzun çukurluklardır. Akarsuların aşındırma gücüne, zeminin yapısına ve aşınım süresine bağlı olarak çeşitli vadiler oluşur. UYARI : Vadi tabanları tarım, bahçecilik, ulaşım ve yerleşme bakımından elverişli alanlardır. Çentik (Kertik) Vadi : Akarsuların derine aşındırmasıyla oluşan V şekilli, tabansız, genç vadilere çentik vadi ya da kertik denir. Türkiye’nin bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamanda kazanmış olması nedeniyle, Türkiye akarsuları henüz denge profiline ulaşmamış, geç akarsulardır. Bu nedenle ülkemizde çok sayıda çentik (kertik) vadi bulunmaktadır. Yarma Vadi (Boğaz) : Akarsuyun, iki düzlük arasında bulunan sert kütleyi derinlemesine aşındırması sonucunda oluşur. Vadi yamaçları dik, tabanı dardır. Akarsuyun yukarı bölümlerinde görülür. Türkiye’de çok sayıda yarma vadi (boğaz) bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde, Yeşilırmak üzerinde, Şahinkaya yarma vadisi, Marmara Bölgesi’nde, Sakarya üzerinde Geyve Boğazı, Akdeniz Bölgesi’nde Atabey deresi üzerinde Atabey Boğazı başlıca örnekleridir. Kanyon Vadi : Klaker gibi dirençli ve çatlaklı taşlar içinde, akarsuyun derinlemesine aşındırmasıyla oluşur. Vadinin yamaç eğimleri çok dik olup, 90 dereceyi bulur. Kanyon vadiler Türkiye’de Toroslar’da yaygın olarak görülür. Antalya’daki Köprülü Kanyon, ülkemizdeki güzel bir örnektir. Tabanlı Vadi : Akarsu, yatağını taban seviyesine yaklaştırınca derine aşınım yavaşlar. Yatak eğiminin azalması akarsuyun menderesler çizerek yanal aşındırma yapmasına neden olur. Yanal aşındırmanın artması ile tabanlı vadiler oluşur. Menderes Akarsu yatak eğiminin azalması, akarsuyun akış hızının ve aşındırma gücünün azalmasına neden olur. Akarsu büklümler yaparak akar. Akarsuyun geniş vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı büklümlere menderes denir. Menderesler yapan akarsuyun, uzunluğu artar ancak akımı azalır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle menderesler yapan bir akarsuyun, yatağına gömülmesiyle oluşan şekle gömük menderes denir. Dev Kazanı Akarsuların şelale yaparak döküldükleri yerlerde, hızla düşen suların ve içindeki taş, çakıl gibi maddelerin çarptığı yeri aşındırmasıyla oluşan yeryüzü şeklidir. Akdeniz Bölgesi’ndeki Manavgat ve Düden şelalelerinin düküldükleri yerlerde güzel dev kazanı örnekleri bulunur. Akarsu Biriktirme Şekilleri Akarsular aşındırdıkları maddeleri beraberinde taşır. Yatak eğimleri azaldığında akarsuların aşındırma ve taşıma gücü de azalır. Bu nedenle taşıma güçlerinin azaldığı yerde taşıdıkları maddeleri biriktirirler. UYARI : Akarsuların yatak eğimi azaldığında hızları, aşındırma ve taşıma güçleri azalır. Biriktirmedeki, temel etken yatak eğimin azalmasıdır. Birikinti Konisi : Yamaçlardan inen akarsular, aşındırdıkları maddeleri eğimin azaldığı eteklerde biriktirir. Yarım koni şeklindeki bu birikimlere birikinti konisi adı verilir. Birikinti konileri zamanla gelişerek verimli tarım alanı durumuna gelebilir. Dağ Eteği Ovası : Bir dağın yamaçlarından inen akarsular taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerde birikinti konileri şeklinde biriktirirler. Zamanla birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşan hafif dalgalı düzlüklere dağ eteği ovası adı verilir. Dağ İçi Ovası : Dağlık alanların iç kısımlarında, çevreden gelen akarsuların taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerlerde biriktirmesi ile oluşan ovalardır. Türkiye gibi engebeli ülkelerde dağ içi ovaları çok görülür. Taban Seviyesi Ovası : Akarsuların taban seviyesine ulaştığı yerlerde, eğimin azalması nedeniyle taşıdığı maddeleri biriktirmesi ile oluşturduğu ovalardır. Bu tür ovalarda akarsular menderesler yaparak akar. Gediz ve Menderes akarsularının aşağı bölümlerindeki ovalar bu türdendir. Seki (Taraça) : Yatağına alüvyonlarını yaymış olan akarsuyun yeniden canlanarak yatağını kazması ve derinleştirmesi sonucunda oluşan basamaklardır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle, tabanlı bir vadide akan akarsuyun aşındırma gücü artar. Yatağını derine doğru kazan akarsu vadi tabanına gömülür. Eski vadi tabanlarının yüksekte kalması ile oluşan basamaklara seki ya da taraça denir. Kum Adası (Irmak Adası) : Akarsuların yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. Kum adaları akarsuyun taşıdığı su miktarı ve akış hızına bağlı olarak yer değiştirirler. Kum adaları üzerinde yoğun bir bitki örtüsünün bulunması kum adalarının yer değiştirmediğini gösterir. Delta : Akarsuların denize ulaştıkları yerlerde taşıdıkları maddeleri biriktirmesiyle oluşan üçgen biçimli alüvyal ovalardır. Deltalar, taban seviyesi ovalarının bir çeşididir. Onlardan ayrılan yönü biriktirmenin deniz içinde olmasıdır. Bu nedenle deltanın oluşabilmesi için; • Gel-git olayının belirgin olmaması • Kıyının sığ olması • Kıyıda güçlü bir akıntının bulunmaması • Akarsu ağzında eğimin azalması gerekir. Yeraltı Suları ve Kaynaklar Yer altı Suyu (Taban Suyu) Yağış olarak yeryüzüne düşen ya da yeryüzünde bulunan suların, yerçekimi etkisiyle yerin altına sızıp, orada birikmesiyle oluşan sulardır. Yer altı suyunun oluşabilmesi için beslenme ve depolanma koşullarının uygun olması gerekir. Yer altı suyunun beslenmesini etkileyen en önemli etmen yağışlardır. Depolama koşulları ise yüzeyin eğimine, bitki örtüsüne ve yüzeyin geçirimlik özelliğine bağlıdır. Yer altı Sularının Bulunuş Biçimleri Bol yağışlı ve zemini geçirimli taşlardan oluşan alanlarda yer altı suyu fazladır. Az yağış alan, eğimi fazla ve geçirimsiz zeminlerde ise, yer altı suyunun oluşumu zordur. Kum, çakıl, kumtaşı konglomera, kalker, volkanik tüfler, alüvyonlar, geçirimli zeminleri oluşturur. Bu nedenle alüvyal ovalar ve karstik yöreler yer altı suyu bakımından zengin alanlardır. Kil, marn, şist, granit gibi taşlar ise geçirimsizdir. Yer altı suyu oluşumunu engeller. Yeraltında biriken sular Taban suyu Artezyen Karstik Yeraltı Suyu olarak bulunur. Taban Suyu Altta geçirimsiz bir tabaka ile sınırlandırılan, geçirimli tabaka içindeki sulardır. Bu sular genellikle yüzeye yakındır. Marmara Bölgesi’ndeki ovalar, Ege Bölgesi’ndeki çöküntü ovaları, Muş, Erzurum ve Pasinler ovalarındaki yer altı suları bu gruba girer. Artezyen Bu tür sular basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır. İç Anadolu Bölgesi artezyen suları bakımından zengindir. Karstik Yer altı Suyu Karstik yörelerdeki kalın kalker tabakalar arasındaki çatlak ve boşluklarda biriken yer altı sularıdır. En önemli özelliği birbirinden bağımsız taban suları oluşturmasıdır. Karstik alanların geniş yer kapladığı Akdeniz Bölgesi karstik yeraltı suları bakımından zengindir. Kaynak Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir. Türkiye’de kaynaklara pınar, eşme, bulak ve göze gibi adlar da verilir. Kaynaklar, yer altı suyunun bulunuş biçimine, yüzeye çıktığı yere ve suların sıcaklığına göre gruplandırılabilir. Sularının sıcaklığına göre kaynaklar, soğuk ve sıcak su kaynakları olarak iki gruba ayrılır : Soğuk Su Kaynakları Yağış sularının yeraltında birikerek yüzeye çıkması sonucunda oluşurlar. Genellikle yüzeye yakın oldukları için dış koşullardan daha çok etkilenirler. Bu nedenle suları soğuktur. Soğuk su kaynakları yeraltında bulunuş biçimine ve yüzeye çıktığı yere göre üç gruba ayrılır : Tabaka Kaynağı : Geçirimli tabakaların topoğrafya yüzeyi ile kesiştikleri yerden suların yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklara tabaka kaynağı denir. Vadi Kaynağı : Yeraltına sızan suların bulunduğu tabakanın bir vadi tarafından kesilmesi ile oluşan kaynaktır. Genellikle vadi yamaçlarında görülür. Karstik Kaynak (Voklüz) : Kalın kalker tabakaları arasındaki boşlukları doldurmuş olan yer altı sularının yüzeye çıktığı kaynaktır. Bol miktarda kireç içeren bu kaynakların suları genellikle sürekli değildir. Yağışlarla beslendikleri için karstik kaynakların suları soğuktur. Toroslar üzerindeki Şekerpınarı en tanınmış karstik kaynak örneklerinden biridir. Sıcak Su Kaynakları Yerkabuğundaki fay hatları üzerinde bulunan kaynaklardır. Fay kaynakları da denir. Suları yerin derinliklerinden geldiği için sıcaktır ve dış koşullardan etkilenmez. Sular geçtikleri taş ve tabakalardaki çeşitli mineralleri eriterek bünyelerine aldıkları için mineral bakımından zengindir. Bu tür kaynaklara; kaplıca, ılıca, içme gibi adlar verilir. Sıcak su kaynaklarının özel bir türüne gayzer denir. Gayzer : Volkanik yörelerde yeraltındaki sıcak suyun belirli aralıklarla fışkırması ile oluşan kaynaklardır. UYARI : Yerin derinliklerinde bulunan suların sıcaklığı yıl içinde fazla bir değişme göstermez. Fay kaynakları volkanik ve kırıklı bölgelerde görülür. Türkiye’de Sıcak Su Kaynaklarının Dağılışı Türkiye kaplıca ve ılıca bakımından zengin bir ülkedir. Bursa, İnegöl, Yalova, Bolu, Haymana, Kızılcahamam, Sarıkaya, Erzurum, Sivas Balıklı Çermik, Afyon, Kütahya, Denizli çevresindeki kaplıca ve ılıcalar en ünlüleridir. Karstik Şekiller Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik Aşınım Şekilleri Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır : Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pür      

http://www.biyologlar.com/jeomorfoloji-nedir

Biyologlar Hakkında Kanun Teklifi Maddelerinin Gerekçeleri

BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ BÖLÜM Amaç,Kapsam ve Tanımlar MADDE 1- Bu madde ile bu kanunun amacı Biyologların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi ve Biyolog Odaları ile Türkiye Biyologlar Birliğinin kurulması,işleyişi ve faaliyetlerine ilişkin esas ve usuller belirtilmiştir. MADDE 2- Bu madde ile kamu ve özel kurum ve kuruluşlarında çalışan biyologlar ile gerçek ve tüzel kişileri kapsadığı belirtilmiştir. MADDE 3- Bu madde ile bu kanunda geçen Biyolog, Bakanlık,Oda ve Birlik deyimlerinin ne ifade ettiği belirtilmiştir. İKİNCİ BÖLÜM Biyolog Unvanının Kazanılması, Görev, Yetki ve Sorumluluklar MADDE 4- Biyologların mesleki görevlerini düzenli, sürekli, verimli bir şekilde yürütebilmeleri için görev yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca Türkiye'de mevcut Fen ve Fen-Edebiyat Fakültelerinin ve ayrıca Eğitim Fakültelerinin de biyoloji bölümlerinden değişik lisanslarla lisans diploması verilmesi kavram kargaşası yaratmaktadır. Bu nedenle bu meslek grubunun tarifine ihtiyaç duyulmuştur. MADDE 5- Biyologların çalışma alanları ve bu alanlarda neler yapabilecekleri genel olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca resmi kurum ve kuruluşlarda çalışan biyologların mesai saatleri dışında da mesleklerini serbestçe yapabilmeleri amaçlanmıştır. MADDE 6- Biyologların yetkili olarak çalıştıkları alanların tarifi amaçlanmıştır. MADDE 7- Değişik hizmet sektörlerinde çalışan biyologların çalışma alanlarına göre yetki ve sorumluluklarının tek tek belirlenmesi amaçlanmıştır. MADDE 8- Özellik arz eden birim ve alanlarda çalışacak olan biyologların yeterlilik belgesi almalarının gerektiğini açıklamak için düzenlenmiştir. MADDE 9- Biyologların sahip oldukları belgelerle çalışabilecekleri alanlar tarif edilmiştir. MADDE 10- Biyologlara kanun ve yönetmeliklerde verilmemiş görev ve sorumluluklar ile başka adlar altıda çalıştırılamayacakları ifadede edilmek istenmiştir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Meslekte Yeterlilik, Danışma Kurulu MADDE 11- Biyolog unvanını kullanan kişiler, gelişen bilim, teknoloji,yeni uygulamalar ve ülkenin gereksinimleri doğrultusunda mesleki bilgi ve becerilerini ilgili bakanlıkların,meslek birliklerinin, üniversite ve diğer ilgili kurum ve kuruluşların birlikte belirliyecekleri esaslar çerçevesinde sürekli geliştirmekle yükümlüdürler. Bu konu çeşitli eğitim düzeylerinden mezun olan biyologlar açısından da çok önemlidir. Biyologların eksik ve yanlış uygulamalarının önüne geçilebilmesi amacıyla bu madde düzenlenmiştir. MADDE 12- Avrupa Birliği Konseyi kararları doğrultusunda Biyolog eğitim seviyesinin yükseltilmesi,verilen hizmetlerin kalitesinin artırılması için çalışmalar yapmak, önerilerde bulunmak, mesleki alanda Ülke içinde ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasında mesleki bilgi alışverişinde bulunabilmek için bu madde düzenlenmiştir DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Serbest Çalışma MADDE 13- Mesleğin serbestçe yapılabilmesi için gerekli koşulların sağlanması amacıyla bu madde düzenlenmiştir. Biyologların lisans ve uzmanlık alanlarına göre çalışma alanlarına açabilecekleri işyerleri ve alabilecekleri sorumluluklara açıklık getirilmek istenmiştir. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler MADDE 14- Diğer meslek gruplarının haklarının korunması amaçlanmıştır. MADDE 15- Biyologların çalışma alanlarında halen çalışmakta olanların haklarının korunması amaçlanmıştır. MADDE 16- Biyolog mesleğinin ve unvanının yanlış kişiler tarafından kullanılmasının önlenmesi amaçlanmıştır. MADDE 17- Mesleki yetkilerin, hangi durumlarda kullanılmayacağı açıklanmaya çalışılmıştır. MADDE 18- Hazırlanması gereken yönetmelik ve tüzükler için düzenlenmiş bir maddedir MADDE 19 ve MADDE 20 yürürlük maddeleridir İKİNCİ KISIM Türkiye Biyologlar Birliği Kanunu Amaç ve Kapsam MADDE 1- Türkiye sınırları içinde meslek ve sanatlarını kullanmaya yetkili olan biyologların üye olmak zorunda oldukları Biyolog Odaları ile Türkiye Biyologlar Birliğinin nitelik, amaçlarının ve kapsamlarının neler olduğu açıklanmak istenmiştir. MADDE 2- Bu madde ile bu kanunda geçen Biyolog, Bakanlık,Oda ve Birlik deyimlerinin ne ifade ettiği belirtilmiştir BİRİNCİ BÖLÜM Odalar MADDE 3- Biyologların üye olacakları Biyolog Odaların tanımı amaçlanmıştır. MADDE 4-Bu madde ile odaların kuruluş usulleri,temsilciliklerin açılışına ilişkin hükümler düzenlenmiştir. MADDE 5- Bu madde ile Oda organlarının neler olduğu belirtilmiştir. MADDE 6- Bu madde ile Oda Genel Kurulunun oluşumu düzenlenmiştir. MADDE 7- Bu madde ile Oda Genel Kurulunun görev,yetki ve sorumlulukları düzenlenmiştir. MADDE 8- Bu madde ile Oda Genel Kurulunun olağan,olağan üstü toplantıları ile toplantı yeter sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 9- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun üç yıllık dönem için seçilen asıl ve yedek üyelerinin sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 10- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun görev paylaşımının nasıl olacağı ve Odanın kimler tarafından temsil edileceğine ilişkin usuller düzenlenmiştir. MADDE 11- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun görev ve yetkileri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. MADDE 12- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun hangi zaman aralıklarında ve nerede toplanacağına, kararların nasıl alınacağına açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 13- Bu madde ile Oda Disiplin Kurulunun teşkili,seçileceklerde aranan özellikler ve görev paylaşımına açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 14- Bu madde ile Oda Disiplin Kurulunun görev ,toplantıları ve yetkileri ile soruşturmalarda taraf olanların görevlendirilemeyeceğine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 15- Bu madde ile Oda Denetleme Kurulunun teşkiline açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 16- Bu madde ile Oda Denetleme Kurulunun görev ,toplantıları ve yetkilerine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 17- Bu madde ile Biyologların mesleklerini icra edebilmek için Biyolog Odalarına kayıt olma zorunluluğu açıklamak amacıyla düzenlenmiştir. MADDE 18- Bu madde ile odaların çalışmalarının sürdürebilmek için edinecekleri gelirlere açıklık getirebilmek amacıyla düzenlenmiştir. İKİNCİ BÖLÜM Türkiye Biyologlar Birliği MADDE 19- Bu madde ile Türkiye Biyologlar Birliğinin kuruluşu, amaçları ve nitelikleri açıklanmaya çalışılmıştır. MADDE 20- Bu madde ile Birliğin organları tarif edilmiştir. MADDE 21- Bu madde ile Birliğin Kurulunun oluşumu düzenlenmiştir. MADDE 22- Bu madde ile Birlik Genel Kurulunun görev,yetki ve sorumlulukları düzenlenmiştir. MADDE 23- Bu madde ile Birlik Genel Kurulunun olağan,olağan üstü toplantıları ile toplantı yeter sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 24- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun üç yıllık dönem için seçilen asıl ve yedek üyelerinin sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 25- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun görev paylaşımının nasıl olacağı ve Odanın kimler tarafından temsil edileceğine ilişkin usuller düzenlenmiştir. MADDE 26- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun görev ve yetkileri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. MADDE 27- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun hangi zaman aralıklarında ve nerede toplanacağına, kararların nasıl alınacağına açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 28- Bu madde ile Birlik Disiplin Kurulunun teşkili,seçileceklerde aranan özellikler ve görev paylaşımına açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 29- Bu madde ile Birlik Disiplin Kurulunun görev, toplantıları ve yetkileri ile soruşturmalarda taraf olanların görevlendirilemeyeceğine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 30- Bu madde ile Birlik Denetleme Kurulunun teşkiline açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 31- Bu madde ile Birlik Denetleme Kurulunun görev ,toplantıları ve yetkilerine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 32- Bu madde ile Birliğin çalışmalarının sürdürebilmek için edinebileceği gelirlere açıklık getirebilmek amacıyla düzenlenmiştir. ÜÇÜNCÜ KISIM Ortak Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM MADDE 33- Bu madde ile Oda ve Birlik organlarına seçilebilme yeterliliği için gerekli düzenlemeler açıklanmaya çalışılmıştır. Bu madde düzenlenirken 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan istifade edilmiştir. MADDE 34- Bu madde ile Odalar ve Birliğin organlarının seçiminde yargı gözetimi,gizli oy açık tasnif esaslarının uygulanacağı,genel kurul toplantılarına katılacakların listesinin İlçe Seçim Kurulu Başkanlığına verilişine ilişkin usul ve esaslar ile listelere yapılacak itirazların incelenmesine ilişkin esas ve usuller düzenlenmeye çalışılmıştır. MADDE 35- Bu madde ile Odalar ve Birlik organlarının denetimin Başbakanlıkça hazırlanacak yönetmelikler doğrultusunda yapılacağı anlatılmıştır. MADDE 36- Bu madde ile uluslar arası toplantılara katılımın koşulları düzenlenmiştir. MADDE 37- Bu madde ile Oda ve Birlik organlarının seçim dönemleri düzenlenmiştir. İKİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler MADDE 38- Biyologluk mesleği üzerine yaptığı çalışma ve yayımladığı eserler dolayısıyla onur üyeliği verilecek olanlara ilişkin olarak bu madde düzenlenmiştir. MADDE 39- Bu madde ile Oda ve Birlik toplantılara katılma oy kullanma zorunluluğu düzenlenmiştir. MADDE 40- Bu madde ile Biyologların açtıkları laboratuarlarda yapılacak tahlil ücretlerinin düzenlenmesi amaçlanmıştır. MADDE 41 Bu madde Oda ve Birlik organlarında görev alacaklara verilecek olan ödeneklerin cins ve miktarının Genel Kurullarca kararlaştırılacağı düzenlenmiştir. MADDE 42- Bu madde ile Biyologların ikinci görev yasağı ve bildirim için yönetim kurullarının yetki ve sorumlulukları düzenlenmeye çalışılmıştır. MADDE 43- Biyologların kayıtlı bulunduğu odalar tarafından üyeleri için bir sicil dosyası tutulacağı, bu dosyanın özelliği, biyologların nakil, tayin, işten ayrılma ve benzeri değişiklikleri en geç bir ay içinde bulundukları yerin odalarına bildirme zorunluluğu bu madde ile düzenlenmiştir. MADDE 44- Bu madde ile verilecek disiplin cezaları,meslek mensubu hakkında savunma almadan disiplin cezası verilemeyeceği, disiplin cezalarına itirazın usul ve esasları ve cezaların tebliğinin nasıl yapılacağı düzenlenmiştir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Ceza Hükümleri MADDE 45- Mesleği ile ilgili işlerde simsar kullanmak, simsarlık yapmak ve yetkisi olmadığı halde mesleği icra edenlere verilecek cezalar düzenlenmiştir. MADDE 46- Bu madde ile yasaklara ve bildirim mecburiyetine uymayanlara karşı yaptırımlar düzenlenmeye çalışılmıştır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Yönetmelik MADDE 47- Bu kanunda çıkarılması öngörülen tüzük ve yönetmeliklerin kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde çıkarılması bu madde ile düzenlenmiştir. BEŞİNCİ BÖLÜM Kayıt Zorunluluğu MADDE 48- Bu madde ile Serbest çalışan biyologların çalıştıkları bölgede kurulu olan odalara en geç bir içinde üye olmaları düzenlenmiştir. ALTINCI BÖLÜM Geçici Hükümler Geçici Madde 1- Bu kanuna göre seçilmeye engel bir hali olmayan Biyologlardan Oda kurucusu olmak isteyenlerin tabi olacak kurallar düzenlenmiştir. Geçici Madde 2- Bu kanunun kapsadığı diğer biyologlar tarif edilmiştir MADDE 49- Yürürlük maddesidir. MADDE 50- Yürütme maddesidir. Kaynak: www.biyologlarbirligi.org

http://www.biyologlar.com/biyologlar-hakkinda-kanun-teklifi-maddelerinin-gerekceleri

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Çevre Kanunu (Bölüm-1)

ÇEVRE KANUNU (1) (2) Kanun Numarası : 2872 Kabul Tarihi : 9/8/1983 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 11/8/1983 Sayı : 18132 Yayımlandığı Düstur Tertip : 5 Cilt : 22 Sayfa : 499 BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Tanımlar ve İlkeler Amaç: Madde 1 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/1 md.) Bu Kanunun amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır. Tanımlar: Madde 2 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/2 md.) Bu Kanunda geçen terimlerden; Çevre: Canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamı, Çevre korunması: Çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahribini, bozulmasını ve yok olmasını önlemeye, mevcut bozulmaları gidermeye, çevreyi iyileştirmeye ve geliştirmeye, çevre kirliliğini önlemeye yönelik çalışmaların bütününü, Çevre kirliliği: Çevrede meydana gelen ve canlıların sağlığını, çevresel değerleri ve ekolojik dengeyi bozabilecek her türlü olumsuz etkiyi, Sürdürülebilir çevre: Gelecek kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi sürecini, Sürdürülebilir kalkınma: Bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi, Alıcı ortam: Hava, su, toprak ortamları ile bu ortamlarla ilişkili ekosistemleri, Doğal varlık: Bütün bitki, hayvan, mikroorganizmalar ile bunların yaşama ortamlarını, Doğal kaynak: Hava, su, toprak ve doğada bulunan cansız varlıkları, (1)19/10/1989 tarih ve 383 sayılı KHK'nin 25 inci maddesi; bu Kanun ile Çevre Müsteşarlığına verilen yetkilerin, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığına geçeceğini hüküm altına almıştır. (2)9/8/1991 tarih ve 443 sayılı KHK'nin geçici 1 inci maddesi ile çeşitli mevzuatta geçen "Çevre Müsteşarlığı" ve "Çevreden Sorumlu Devlet Bakanlığı" ibareleri "Çevre Bakanlığı", "Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı" ve "Çevre Müsteşarı" ibareleri "Çevre Bakanı" olarak değiştirilmiştir. Kirleten: Faaliyetleri sırasında veya sonrasında doğrudan veya dolaylı olarak çevre kirliliğine, ekolojik dengenin ve çevrenin bozulmasına neden olan gerçek ve tüzel kişileri, Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, Atıksu: Evsel, endüstriyel, tarımsal ve diğer kullanımlar sonucunda kirlenmiş veya özellikleri kısmen veya tamamen değişmiş suları, Atıksu altyapı tesisleri: Evsel ve/veya endüstriyel atıksuları toplayan kanalizasyon sistemi ile atıksuların arıtıldığı ve alıcı ortama verilmesinin sağlandığı sistem ve tesislerin tamamını, Arıtma tesisi: Her türlü faaliyet sonucu oluşan katı, sıvı ve gaz halindeki atıkların yönetmeliklerde belirlenen standartları sağlayacak şekilde arıtıldığı tesisleri, Ekolojik denge: İnsan ve diğer canlıların varlık ve gelişmelerini doğal yapılarına uygun bir şekilde sürdürebilmeleri için gerekli olan şartların bütününü, Sulak alan: Doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, başta su kuşları olmak üzere canlıların yaşama ortamı olarak önem taşıyan bütün sular, bataklık, sazlık ve turbiyeler ile bu alanların kıyı kenar çizgisinden itibaren kara tarafına doğru ekolojik açıdan sulak alan kalan yerleri, Biyolojik çeşitlilik: Ekosistemlerin, türlerin, genlerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin tamamını, Atık: Herhangi bir faaliyet sonucunda oluşan, çevreye atılan veya bırakılan her türlü maddeyi, Katı atık: Üreticisi tarafından atılmak istenen ve toplumun huzuru ile özellikle çevrenin korunması bakımından, düzenli bir şekilde bertaraf edilmesi gereken katı atık maddeleri, Evsel katı atık: Tehlikeli ve zararlı atık kapsamına girmeyen konut, sanayi, işyeri, piknik alanları gibi yerlerden gelen katı atıkları, Tehlikeli atık: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan atıklar ve bu atıklarla kirlenmiş maddeleri, Tehlikeli kimyasallar: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan her türlü kimyasal madde ve ürünleri, Kirli balast: Duran veya seyir halindeki tankerden, gemiden veya diğer deniz araçlarından su üzerine bırakıldığında; su üstünde veya bitişik sahil hattında petrol, petrol türevi veya yağ izlerinin görülmesine neden olan veya su üstünde ya da su altında renk değişikliği oluşturan veya askıda katı madde/emülsiyon halinde maddelerin birikmesine yol açan balast suyunu, Çevresel etki değerlendirmesi: Gerçekleştirilmesi plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları, Proje tanıtım dosyası: Gerçekleşmesi plânlanan projenin yerini, özelliklerini, olası olumsuz etkilerini ve öngörülen önlemleri içeren, projeyi genel boyutları ile tanıtan bilgi ve belgeleri içeren dosyayı, Stratejik çevresel değerlendirme: Onaya tâbi plân ya da programın onayından önce plânlama veya programlama sürecinin başlangıcından itibaren, çevresel değerlerin plân ve programa entegre edilmesini sağlamak, plân ya da programın olası çevresel etkilerini en aza indirmek ve karar vericilere yardımcı olmak üzere katılımcı bir yaklaşımla sürdürülen ve yazılı bir raporu da içeren çevresel değerlendirme çalışmalarını, Çevre yönetimi: İdarî, teknik, hukukî, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel araçları kullanarak doğal ve yapay çevre unsurlarının sürdürülebilir kullanımını ve gelişmesini sağlamak üzere yerel, bölgesel, ulusal ve küresel düzeyde belirlenen politika ve stratejilerin uygulanmasını, Çevre yönetim birimi/Çevre görevlisi: Bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemeler uyarınca denetime tâbi tesislerin faaliyetlerinin mevzuata uygunluğunu, alınan tedbirlerin etkili olarak uygulanıp uygulanmadığını değerlendiren, tesis içi yıllık denetim programları düzenleyen birim ya da görevliyi, Çevre gönüllüsü: Bakanlıkça, uygun niteliklere sahip kişiler arasından seçilen ve bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemelere aykırı faaliyetleri Bakanlığa iletmekle görevli ve yetkili kişiyi, Hassas alan: Ötrofikasyon riski yüksek olan ve Bakanlıkça belirlenecek kıyı ve iç su alanlarını, Çevreye ilişkin bilgi: Su, hava, toprak, bitki ve hayvan varlığı ile bunları olumsuz olarak etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan faaliyetler ve alınan idarî ve teknik önlemlere ilişkin olarak mevcut bulunan her türlü yazılı, sözlü veya görüntülü bilgi veya veriyi, İş termin plânı: Atıksu ve evsel nitelikli katı atık kaynaklarının yönetmelikte belirtilen alıcı ortam deşarj standartlarını sağlamak için yapmaları gereken atıksu arıtma tesisi ve/veya kanalizasyon gibi altyapı tesisleri ile katı atık bertaraf tesislerinin gerçekleştirilmesi sürecinde yer alan yer seçimi, proje, ihale, inşaat, işletmeye alma gibi işlerin zamanlamasını gösteren plânı, Risk değerlendirmesi: Belirli kimyasal madde ya da maddelerin potansiyel tehlikelerinin belirlenmesi ve sonuçlarının hesaplanması yönünde kullanılan yöntemler bütününü, İyonlaştırıcı olmayan radyasyon: İyonlaşmaya neden olmayan elektromanyetik dalgaları, Elektromanyetik alan: Elektrik ve manyetik alan bileşenleri olan dalgaların oluşturduğu alanı, Koku: İnsanda koku alma duygusunu harekete geçiren ve kokunun algılanmasına neden olan uçucu maddelerin yarattığı etkiyi, Hava kalitesi: İnsan ve çevresi üzerine etki eden hava kirliliğinin göstergesi olan, çevre havasında mevcut hava kirleticilerin artan miktarıyla azalan kalitelerini, Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, ifade eder. İlkeler: Madde 3 –(Değişik: 26/4/2006 – 5491/3 md.) Çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine ve kirliliğinin önlenmesine ilişkin genel ilkeler şunlardır: a) Başta idare, meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkes, çevrenin korunması ve kirliliğin önlenmesi ile görevli olup bu konuda alınacak tedbirlere ve belirlenen esaslara uymakla yükümlüdürler. b) Çevrenin korunması, çevrenin bozulmasının önlenmesi ve kirliliğin giderilmesi alanlarındaki her türlü faaliyette; Bakanlık ve yerel yönetimler, gerekli hallerde meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yaparlar. c) Arazi ve kaynak kullanım kararlarını veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşlar, karar alma süreçlerinde sürdürülebilir kalkınma ilkesini gözetirler. d) Yapılacak ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir. e) Çevre politikalarının oluşmasında katılım hakkı esastır. Bakanlık ve yerel yönetimler; meslek odaları, birlikler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım ortamını yaratmakla yükümlüdür. f) Her türlü faaliyet sırasında doğal kaynakların ve enerjinin verimli bir şekilde kullanılması amacıyla atık oluşumunu kaynağında azaltan ve atıkların geri kazanılmasını sağlayan çevre ile uyumlu teknolojilerin kullanılması esastır. g) Kirlenme ve bozulmanın önlenmesi, sınırlandırılması, giderilmesi ve çevrenin iyileştirilmesi için yapılan harcamalar kirleten veya bozulmaya neden olan tarafından karşılanır. Kirletenin kirlenmeyi veya bozulmayı durdurmak, gidermek veya azaltmak için gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kirletenden tahsil edilir. h) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve giderilmesi için uyulması zorunlu standartlar ile vergi, harç, katılma payı, yenilenebilir enerji kaynaklarının ve temiz teknolojilerin teşviki, emisyon ücreti ve kirletme bedeli alınması, karbon ticareti gibi piyasaya dayalı mekanizmalar ile ekonomik araçlar ve teşvikler kullanılır. ı) Bölgesel ve küresel çevre sorunlarının çözümüne yönelik olarak taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalar sonucu ortaya çıkan ulusal hak ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gerekli teknik, idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır. Gerçek ve tüzel kişiler, bu düzenlemeler sonucu ortaya çıkabilecek maliyetleri karşılamakla yükümlüdür. j) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevre sorunlarının çözümüne yönelik gerekli teknik, idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır. 2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu kapsamındaki konular Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yürütülür. İKİNCİ BÖLÜM Yüksek Çevre Kurulu ve Görevleri(1) Yüksek Çevre Kurulu(1) Madde 4 – (Mülga: 9/8/1991 - KHK - 443/43 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006 – 5491/4 md.) Başbakanın başkanlığında, Başbakanın bulunmadığı zamanlarda Çevre ve Orman Bakanının başkanlığında, Başbakanın belirleyeceği sayıda bakan ile Bakanlık Müsteşarından oluşan Yüksek Çevre Kurulu kurulmuştur. Diğer bakanlar gündeme göre Kurul toplantılarına başkan tarafından çağrılabilir. Kurul yılda en az bir defa toplanır. Kurulun sekretarya hizmetleri Bakanlıkça yürütülür. Kurulun çalışmaları ile ilgili konularda ön hazırlık ve değerlendirme yapmak üzere, Bakanlık Müsteşarının başkanlığında ilgili bakanlık müsteşarları, diğer kurum ve kuruluşların en üst düzey yetkili amirlerinin katılımı ile toplantılar düzenlenir. Bu toplantılara gündeme göre ilgili kamu kurumu niteliğindeki kuruluşların birlik temsilcileri, meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim temsilcileri, üniversite temsilcileri ve bilimsel kuruluşların temsilcileri davet edilir. Kurulun çalışma usûl ve esasları ile diğer hususlar yönetmelikle belirlenir. Yüksek Çevre Kurulunun görevleri(1) Madde 5 – (Mülga: 13/3/1990 - KHK - 409/12 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006 – 5491/5 md.) Yüksek Çevre Kurulunun görevleri şunlardır: a) Etkin bir çevre yönetiminin sağlanması için hedef, politika ve strateji belirlemek. b) Sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde ekonomik kararlara çevre boyutunun dahil edilmesine imkân veren hukukî ve idarî tedbirleri belirlemek. c) Birden fazla bakanlık ve kuruluşu ilgilendiren çevre konularına ilişkin uyuşmazlıklarda nihai kararı vermek. Madde 6 – 7 – (Mülga: 8/6/1984 - KHK 222/30 md.) ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Çevre Korunmasına İlişkin Önlemler ve Yasaklar Kirletme yasağı: Madde 8 – Her türlü atık ve artığı, çevreye zarar verecek şekilde, ilgili yönetmeliklerde belirlenen standartlara ve yöntemlere aykırı olarak doğrudan ve dolaylı biçimde alıcı ortama vermek, depolamak, taşımak, uzaklaştırmak ve benzeri faaliyetlerde bulunmak yasaktır. Kirlenme ihtimalinin bulunduğu durumlarda ilgililer kirlenmeyi önlemekle; kirlenmenin meydana geldiği hallerde kirleten, kirlenmeyi durdurmak, kirlenmenin etkilerini gidermek veya azaltmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. ______________________________ (1) 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle ikinci bölüm başlığı “Merkezi ve Mahalli İdari Bölümleri ve Görevleri”, 4 üncü madde başlığı “Merkez Çevre Kurulu” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Çevrenin korunması(1) Madde 9 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/6 md.) Çevrenin korunması amacıyla; a) Doğal çevreyi oluşturan biyolojik çeşitlilik ile bu çeşitliliği barındıran ekosistemin korunması esastır. Biyolojik çeşitliliği koruma ve kullanım esasları, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilgili diğer kuruluşların görüşleri alınarak belirlenir. b) Ülke fizikî mekânında, sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, koruma-kullanma dengesi gözetilerek kentsel ve kırsal nüfusun barınma, çalışma, dinlenme, ulaşım gibi ihtiyaçların karşılanması sonucu oluşabilecek çevre kirliliğini önlemek amacıyla nazım ve uygulama imar plânlarına esas teşkil etmek üzere bölge ve havza bazında 1/50.000-1/100.000 ölçekli çevre düzeni plânları Bakanlıkça yapılır, yaptırılır ve onaylanır. Bölge ve havza bazında çevre düzeni plânlarının yapılmasına ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. c) Ulusal mevzuat ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınarak koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan hassas alanların her tür ölçekteki plânlarda gösterilmesi zorunludur. Koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan alanlar, plân kararı dışında kullanılamaz. d) Ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi olan, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanlarını, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynakların gelecek kuşaklara ulaşmasını emniyet altına almak üzere gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi amacıyla, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak tespit ve ilan etmeye, bu alanlarda uygulanacak koruma ve kullanma esasları ile plân ve projelerin hangi bakanlıkça hazırlanıp yürütüleceğini belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu bölgelere ilişkin plân ve projelerde; 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununun 9 uncu maddesi, 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununun plân onama yetkisini düzenleyen hükümleri, 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 8 inci maddesinin tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunların korunma alanlarının tespit ve tescili dışında kalan yetkileri düzenleyen hükümleri ile aynı Kanunun 17 nci maddesinin (a) bendi hükümleri uygulanmaz. e) Sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunması esastır. Sulak alanların doldurulması ve kurutulması yolu ile arazi kazanılamaz. Bu hükme aykırı olarak arazi kazanılması halinde söz konusu alan faaliyet sahibince eski haline getirilir. Sulak alanların korunması ve yönetimine ilişkin usûl ve esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. f) Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliliğinin sağlanması bakımından nesli tehdit veya tehlike altında olanlar ile nadir bitki ve hayvan türlerinin korunması esas olup, mevzuata aykırı biçimde ticarete konu edilmeleri yasaktır. g) Doğal kaynakların ve varlıkların korunması, kirliliğinin ve tahribatının önlenmesi ve kalitesinin iyileştirilmesi için gerekli idarî, hukukî ve teknik esaslar Bakanlık tarafından belirlenir. h) Ülkenin deniz, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının ve su ürünleri istihsal alanlarının korunarak kullanılmasının sağlanması ve kirlenmeye karşı korunması esastır. Atıksu yönetimi ile ilgili politikaların oluşturulması ve koordinasyonunun sağlanması Bakanlığın sorumluluğundadır. Su ürünleri istihsal alanları ile ilgili alıcı ortam standartları Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca belirlenir. Denizlerde yapılacak balık çiftlikleri, hassas alan niteliğindeki kapalı koy ve körfezler ile doğal ve arkeolojik sit alanlarında kurulamaz. Alıcı su ortamlarına atıksu deşarjlarına ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ı) Çevrenin korunması ve kamuoyunda çevre bilincinin geliştirilmesi amacıyla, okul öncesi eğitimden başlanarak Millî Eğitim Bakanlığına bağlı örgün eğitim kurumlarının öğretim programlarında çevre ile ilgili konulara yer verilmesi esastır. –––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı “Çevre Korunması” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Yaygın eğitime yönelik olarak, radyo ve televizyon programlarında da çevrenin önemine ve çevre bilincinin geliştirilmesine yönelik programlara yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo - Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20’sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. j) Çevre ile ilgili olarak toplanan her türlü kaynak ve gelir, tahsisi mahiyette olup, öncelikle çevrenin korunması, geliştirilmesi, ıslahı ve kirliliğin önlenmesi için kullanılır. Çevresel etki değerlendirilmesi: Madde 10 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/7 md.) Gerçekleştirmeyi plânladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası hazırlamakla yükümlüdürler. Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez. Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır. Çevresel Etki Değerlendirmesine tâbi projeler ve Stratejik Çevresel Değerlendirmeye tâbi plân ve programlar ve konuya ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. İzin alma, arıtma ve bertaraf etme yükümlülüğü (1) Madde 11 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/8 md.) Üretim, tüketim ve hizmet faaliyetleri sonucunda oluşan atıklarını alıcı ortamlara doğrudan veya dolaylı vermeleri uygun görülmeyen tesis ve işletmeler ile yerleşim birimleri atıklarını yönetmeliklerde belirlenen standart ve yöntemlere uygun olarak arıtmak ve bertaraf etmekle veya ettirmekle ve öngörülen izinleri almakla yükümlüdürler. Birinci fıkrada belirtilen yükümlülüğü bulunan tesis ve işletmeler ile yerleşim birimlerine; 1) İnşaat ruhsatı aşamasında bu yükümlülüğünü yerine getireceğini gösterir proje ve belgeleri ilgili kuruma sunmadıkça inşaat ruhsatı verilmez. 2) İnşaatı bitmiş olanlardan, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere işletme ruhsatı ve/veya yapı kullanma ruhsatı verilmez. 3) İnşaat ruhsatına, yapı kullanma veya işletme ruhsatını haiz olmakla birlikte arıtma ve bertaraf yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde, verilmiş yapı kullanma izni veya işletme izni iptal edilir. Faaliyetlerinde değişiklik yapmayı ve/veya tesislerini büyütmeyi plânlayan gerçek ve tüzel kişiler yönetmelikle belirlenen usûl ve esaslar çerçevesinde atıklarını arıtma veya bertaraf etme yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadırlar. Atıksuları toplayan kanalizasyon sistemi ile atıksuların arıtıldığı ve arıtılmış atıksuların bertarafının sağlandığı atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, bakımı, onarımı, ıslahı ve işletilmesinden; büyükşehirlerde 20/11/1981 tarihli ve 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunla belirlenen kuruluşlar, belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeler, bunların dışında iskâna konu her türlü kullanım alanında valiliğin denetiminde bu alanları kullananlar sorumludur. Serbest ve/veya endüstri bölgelerinde bölge müdürlükleri, kültür ve turizm koruma ve gelişme bölgelerinde, turizm merkezlerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı veya yetkili kıldığı birimler, organize sanayi bölgelerinde organize sanayi bölgesi yönetimi, küçük sanayi sitelerinde kooperatif başkanlıkları, mevcut yerleşim alanlarından kopuk olarak münferit yapılmış tatil köyü, tatil sitesi, turizm tesis alanları vb. kullanım alanlarında ise site yönetimleri veya tesis işletmecileri atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, bakımı, onarımı ve işletilmesinden sorumludurlar. ––––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "İşletme izni ve haber verme yükümlülüğü:” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Atıksu altyapı sistemlerini kullanan ve/veya kullanacaklar, bağlantı sistemlerinin olup olmadığına bakılmaksızın, arıtma sistemlerinden sorumlu yönetimlerin yapacağı her türlü yatırım, işletme, bakım, onarım, ıslah ve temizleme harcamalarının tamamına kirlilik yükü ve atıksu miktarı oranında katılmak zorundadırlar. Bu hizmetlerden yararlananlardan, belediye meclisince ve bu maddede sorumluluk verilen diğer idarelerce belirlenecek tarifeye göre atıksu toplama, arıtma ve bertaraf ücreti alınır. Bu fıkra uyarınca tahsil edilen ücretler, atıksu ile ilgili hizmetler dışında kullanılamaz. Atıksu toplama havzasının birden fazla belediye veya kurumun yetki sahasında olması halinde; atıksu arıtma tesisini işleten kurum, atıksu ile ilgili yatırım ve harcama giderlerini kirletenlerden kirlilik yükü ve atıksu miktarı nispetinde tahsil eder. Atık üreticileri uygun metot ve teknolojiler ile atıklarını en az düzeye düşürecek tedbirleri almak zorundadırlar. Atıkların üretiminin ve zararlarının önlenmesi veya azaltılması ile atıkların geri kazanılması ve geri kazanılabilen atıkların kaynağında ayrı toplanması esastır. Atık yönetim plânlarının hazırlanmasına ilişkin esaslar, Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Geri kazanım imkânı olmayan atıklar, yönetmeliklerle belirlenen uygun yöntemlerle bertaraf edilir. Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler evsel katı atık bertaraf tesislerini kurmak, kurdurmak, işletmek veya işlettirmekle yükümlüdürler. Bu hizmetten yararlanan ve/veya yararlanacaklar, sorumlu yönetimlerin yapacağı yatırım, işletme, bakım, onarım ve ıslah harcamalarına katılmakla yükümlüdür. Bu hizmetten yararlananlardan, belediye meclisince belirlenecek tarifeye göre katı atık toplama, taşıma ve bertaraf ücreti alınır. Bu fıkra uyarınca tahsil edilen ücretler, katı atıkla ilgili hizmetler dışında kullanılamaz. Üretici, ithalatçı ve piyasaya sürenlerin sorumluluğu kapsamında yükümlülük getirilen üreticiler, ithalatçılar ve piyasaya sürenler, ürünlerinin faydalı kullanım ömrü sonucunda oluşan atıklarının toplanması, taşınması, geri kazanımı, geri dönüşümü ve bertaraf edilmelerine dair yükümlülüklerinin yerine getirilmesi ve bunlara yönelik gerekli harcamalarının karşılanması, eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla Bakanlığın koordinasyonunda bir araya gelerek tüzel kişiliği haiz birlikler oluştururlar. Bu kapsamda yükümlülük getirilen kurum ve kuruluşların sorumluluklarının bu birliklere devrine ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. Tehlikeli atık üreticileri, yönetmelikle belirlenecek esaslara göre atıklarını bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Atık geri kazanım, geri dönüşüm ve bertaraf tesislerini kurmak ve işletmek isteyen gerçek ve/veya tüzel kişiler, yönetmelikle belirlenen esaslar doğrultusunda, ürün standardı, ürünlerinin satışa uygunluğu ve piyasadaki denetimi ile ilgili izni, ilgili kurumlardan almak kaydı ile Bakanlıktan lisans almakla yükümlüdür. Evsel atıklar hariç olmak üzere, atık taşıma ve/veya toplama işlerini yapan kurum veya kuruluşlar Bakanlıktan lisans almak zorundadır. Evsel atıkların taşıma ve toplama işlerini yapan kurum ve kuruluşlar Bakanlıkça kayıt altına alınır. Atıksu arıtımı, atık bertarafı ve atık geri kazanım tesisleri yapmak amacıyla belediyelerin hizmet birlikleri kurmaları halinde, bu hizmet birliklerine araştırma, etüt ve proje konularında Bakanlıkça teknik ve malî yardım yapılır. Tesis yapım projeleri ise bu Kanunun 18 inci maddesi çerçevesinde kredi veya yardım ile desteklenebilir. Kredi borcunun geri ödenmemesi durumunda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre takip yapılır ve öncelikle 2380 sayılı Belediyelere ve İl Özel İdarelerine Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanunun ek 4 üncü maddesi hükümleri çerçevesinde ilgili belediyelerin İller Bankasındaki paylarından tahsil olunur. Arıtma ve bertaraf etme yükümlülüğüne tâbi tesis ve işletmeler ile yerleşim birimleri, bu yükümlülüğe istinaden kurulması zorunlu olan arıtma ve bertaraf sistemleri, atıksu arıtma ve ön arıtma sistemleri ile atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, onarımı, ıslahı, işletilmesi ve harcamalara katkı paylarının belirlenmesi ile ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça yönetmeliklerle düzenlenir. Bu konuda diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır. Bu Kanunun uygulanmasını sağlamak üzere alınması gereken izinler ve bu izinlerin tâbi olacağı usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. Faaliyetleri nedeniyle çevreye olumsuz etkileri olabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler tarafından, faaliyetlerine ilişkin olası bir kaza durumunda, kazanın çevreye olumsuz etkilerini kontrol altına almak ve azaltmak üzere uygulanacak acil durum plânları hazırlanması zorunludur. Buna ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Bu plânlar dikkate alınarak Bakanlığın koordinasyonunda ilgili kurum ve kuruluşlarca yerel, bölgesel ve ulusal acil durum plânları hazırlanır. Liman, tersane, gemi bakım-onarım, gemi söküm, marina gibi kıyı tesisleri; kendi tesislerinde ve gemi ve diğer deniz araçlarında oluşan petrollü, yağlı katı atıklar ve sintine, kirli balast, slaç, slop gibi sıvı atıklar ile evsel atıksu ve katı atıkların alınması, depolanması, taşınması ve bertarafı ile ilgili işlemleri ve tesisleri yapmak veya yaptırmakla yükümlüdürler. Buna ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğü(1) Madde 12 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/9 md.) Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; il özel idarelerine, çevre denetim birimlerini kuran belediye başkanlıklarına, Denizcilik Müsteşarlığına, Sahil Güvenlik Komutanlığına, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre belirlenen denetleme görevlilerine veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara devredilir. Denetimler, Bakanlığın belirlediği denetim usûl ve esasları çerçevesinde yapılır. Askerî işyerleri, askerî bölgeler ve tatbikatların bu Kanun çerçevesindeki denetimi ve neticelerine ait işlemler; Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Bakanlık tarafından müştereken hazırlanacak yönetmeliğe göre yürütülür. İlgililer, Bakanlığın veya denetimle yetkili diğer mercilerin isteyecekleri bilgi ve belgeleri vermek, yetkililerin yaptıracakları analiz ve ölçümlerin giderlerini karşılamak, denetim esnasında her türlü kolaylığı göstermek zorundadırlar. İlgililer, çevre kirliliğine neden olabilecek faaliyetleri ile ilgili olarak, kullandıkları hammadde, yakıt, çıkardıkları ürün ve atıklar ile üretim şemalarını, acil durum plânlarını, izleme sistemleri ve kirlilik raporları ile diğer bilgi ve belgeleri talep edilmesi halinde Bakanlığa veya yetkili denetim birimine vermek zorundadırlar. Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğüne ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Tehlikeli kimyasallar ve atıklar(2) Madde 13 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/10 md.) Tehlikeli kimyasalların belirlenmesi, üretimi, ithalatı, atık konumuna gelinceye kadar geçen süreçte kullanım alanları ve miktarları, etiketlenmesi, ambalajlanması, sınıflandırılması, depolanması, risk değerlendirilmesi, taşınması ile ihracatına ilişkin usûl ve esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak piyasaya sürüldüğü tespit edilen tehlikeli kimyasallar ile bu kimyasalları içeren eşya, bunları satış ve kullanım amacıyla piyasaya süren kurum, kuruluş ve işletmelere toplattırılır ve imha ettirilir. Nakil ve imha için gereken masraflar ilgililerince karşılanır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bu masraflar, ilgili kurum, kuruluş ve işletmelerden 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı bazı yakıtların, maddelerin, atıkların, tehlikeli kimyasallar ile bu kimyasalları içeren eşyaların ithalini, Bakanlığın görüşünü alarak yasaklayabilir veya kontrole tâbi tutabilir. Tehlikeli atıkların ithalatı yasaktır. Tehlikeli atıkların tanımı ile tehlikeli atıkların oluşum aşamasından itibaren toplanması, ayrılması, geçici ve ara depolanması, geri kazanılması, yeniden kullanılması, taşınması, bertarafı, bertaraf sonrası kontrolü, ihracatı, transit geçişi, ambalajlanması, etiketlenmesi, denetimi ve atık yönetim plânlarının hazırlanması ile ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça yayımlanacak yönetmelikle belirlenir. Tehlikeli kimyasalların üretimi, satışı, depolanması, kullanılması ve taşınması faaliyetleri ile tehlikeli atıkların toplanması, taşınması, geçici ve ara depolanması, geri kazanımı, yeniden kullanılması ve bertarafı faaliyetlerinde bulunanlar, bu Kanun ile getirilen yükümlülükler açısından müteselsilen sorumludurlar. Sorumlular bu Kanunda belirtilen meslekî faaliyetleri nedeniyle oluşacak bir kaza dolayısıyla üçüncü şahıslara verebilecekleri zararlara karşı tehlikeli kimyasal ve tehlikeli atık malî sorumluluk sigortası yaptırmak zorunda olup, faaliyetlerine başlamadan önce Bakanlıktan gerekli izni alırlar. Sigorta yaptırma zorunluluğuna uymayan kurum, kuruluş ve işletmelere bu faaliyetler için izin verilmez. –––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "Denetim" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. (2) Bu madde başlığı”Zararlı kimyasal maddeler:” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Bu maddede öngörülen zorunlu malî sorumluluk sigortası, malî yeterliliklerine göre, Hazine Müsteşarlığınca belirlenen sigorta şirketleri tarafından ya da bağlı olduğu Bakanın onayı ile Hazine Müsteşarlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle oluşturulacak bir havuz tarafından temin edilir. Havuzun yönetim ve işleyişi ile ilgili usûl ve esaslar da aynı yönetmelikle belirlenir. Havuz, sigorta ve/veya reasürans havuzu şeklinde oluşturulur. Kamu adına havuzda belirli bir payın korunmasına karar verilmesi hususunda Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakan yetkilidir. Havuzun başlangıç giderleri için geri ödenmek üzere Hazine Müsteşarlığı bütçesinden avans kullandırılabilir. Havuzun yükümlülükleri; prim gelirleri ve bunların getirileri, piyasalardan sağlayacağı reasürans ve benzeri korumalar ve ödeme gücüyle sınırlıdır. Bakanlık, Hazine Müsteşarlığının uygun görüşünü almak kaydıyla, tehlikeli kimyasallar ve tehlikeli atıklarla ilgili faaliyetlerde bulunanların malî sorumluluk sigortası yaptırma zorunluluğunu, bu sigortaya ilişkin genel şartlar ile tarife ve talimatların yürürlüğe girmesinden itibaren en çok bir yıl ertelemeye yetkilidir. Her bir sorumlu tarafından yaptırılacak malî sorumluluk sigortasına ilişkin sigorta genel şartları Hazine Müsteşarlığınca onaylanır. Malî sorumluluk sigortası tarife ve talimatları Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakan tarafından tespit edilir. Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakan tarifeyi serbest bırakmaya yetkilidir. Gürültü: Madde 14 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/11 md.) Kişilerin huzur ve sükununu, beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde ilgili yönetmeliklerle belirlenen standartlar üzerinde gürültü ve titreşim oluşturulması yasaktır. Ulaşım araçları, şantiye, fabrika, atölye, işyeri, eğlence yeri, hizmet binaları ve konutlardan kaynaklanan gürültü ve titreşimin yönetmeliklerle belirlenen standartlara indirilmesi için faaliyet sahipleri tarafından gerekli tedbirler alınır. Faaliyetlerin durdurulması: Madde 15 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/12 md.) Bu Kanun ve bu Kanun uyarınca yayımlanan yönetmeliklere aykırı davrananlara söz konusu aykırı faaliyeti düzeltmek üzere Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından bir defaya mahsus olmak üzere esasları yönetmelikle belirlenen ve bir yılı aşmamak üzere süre verilebilir. Faaliyet; süre verilmemesi halinde derhal, süre verilmesi durumunda, bu süre sonunda aykırılık düzeltilmez ise Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak durdurulur. Çevre ve insan sağlığı yönünden tehlike yaratan faaliyetler süre verilmeksizin durdurulur. Çevresel Etki Değerlendirmesi incelemesi yapılmaksızın başlanan faaliyetler Bakanlıkça, proje tanıtım dosyası hazırlanmaksızın başlanan faaliyetler ise mahallin en büyük mülkî amiri tarafından süre verilmeksizin durdurulur. Süre verilmesi ve faaliyetin durdurulması, bu Kanunda öngörülen cezaların uygulanmasına engel teşkil etmez. Tehlikeli hallerde faaliyetin durdurulması: Madde 16 – (Mülga: 26/4/2006 – 5491/24 md.) DÖRDÜNCÜ BÖLÜM (1) Çevre Kirliliğini Önleme Fonu Fonun kurulması ve fondan yararlanma: Madde 17 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.) Çevre katkı payı alınması, diğer gelirler ve bütçe ödenekleri(2) Madde 18 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006-5491/13 md.) Çevre kirliliğinin önlenmesi, çevrenin iyileştirilmesi ve çevre ile ilgili yatırımların desteklenmesi amacıyla; a) İthaline izin verilen kontrole tâbi yakıt ve atıkların CIF bedelinin yüzde biri ile hurdaların CIF bedelinin binde beşi oranında alınacak miktar, b) Büyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idarelerince tahsil edilen su ve kullanılmış suları uzaklaştırma bedelinin yüzde biri, çevre katkı payı olarak tahsil edilir. Tahsil edilen bu tutarlar, ilgililerce en geç ertesi ayın onbeşine kadar ilgili mal saymanlıkları hesaplarına aktarılır ve bütçeye gelir kaydedilir. Ayrıca, yurt içi ve yurt dışından temin edilecek her türlü hibe, yardım ve bağışlar ile kredi anapara geri dönüşleri ve kredi faizleri de tahsil edilerek, Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Saymanlık Müdürlüğü hesabına yatırılır ve bütçeye gelir kaydedilir. Bu maddede sayılan gelirlerin tahsilatında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Bakanlar Kurulu (a) ve (b) bentlerinde yer alan oranları ayrı ayrı veya topluca sıfıra kadar indirmeye veya kanunî oranına kadar yükseltmeye yetkilidir. Atıksu arıtımı, atık bertarafı ve katı atık geri kazanım tesislerinin gözetim, fizibilite, etüt, proje ve inşaat işlerinin kredi veya yardım suretiyle desteklenmesi ile çevre düzeni plânlarının yapımı, hava, su ve toprak kalitesinin ölçüm ve izleme ağının oluşturulması, gürültünün önlenmesi ile ilgili etüt ve projelerin desteklenmesi, acil müdahale plânlarının hazırlanması, Çevresel Etki Değerlendirmesi faaliyetleri, havza koruma plânı çalışmaları, biyolojik çeşitliliğin korunması, çölleşme ve iklim değişikliği ile mücadele çalışmaları, stratejik çevresel değerlendirme, nesli tehlikede olan bitki ve hayvan türleri ile yaşama ortamlarının korunması, uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin karşılanması, çevre eğitimi ve yayını ile ilgili faaliyetler ve ihtisas komisyonları için yapılan harcamalar ile çevre kirliliğinin giderilmesi çalışmaları için Bakanlık bütçesine, yılı bütçe gelirleri içerisinde tahmin edilen yukarıdaki gelirler karşılığı ödenek öngörülür. Yukarıda sayılan gelirlerin tahsili ve bütçede öngörülen ödeneklerin kullanımı ile ilgili usûl ve esaslar, Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Fonun kullanılması: Madde 19 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.) –––––––––––––––––––– (1)“Dördüncü Bölüm” başlığı 21/2/2001 tarih ve 4629 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. (2) Bu madde başlığı "Fonun gelirleri" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 13 üncü maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/cevre-kanunu-bolum-1

Evrimin Kanıtları Var mı?

" Hayvan türlerinden biri olarak, biz insanlar, diğer türler gibi evrimin yasalarına uyarız. Bu savı, destekleyecek birçok kanıta da sahibiz. Öncelikle, diğer omurgalı hayvanlarda bulunan birçok benzer ve kökendeş (homolog) yapıya ve organa sahibiz. Diğer hayvanlarda işlev gören birçok yapıyı biz körelmiş olarak taşırız. Embriyomuz gelişirken, solungaç keselerini, basit kalbi; ilkel boşaltim tiplerini, diger omurgali hayvanlardakine benzeyen kuyrugu ve buna benzer birçok yapiyi göstermesi kökendeşligimizin tipik kanitlaridir. Kanimizin serumundaki proteinler ve kirmizi kan hücrelerindeki antijenler insansi maymunlarinkine dikkati çekecekk kadar benzerdir. Gerçekte, bu bakimdan, kuyruksuz maymunlara kuyruksuz maymunlardan daha çok benzeriz. Birçok genimiz, diger omurgali hayvanlarinkinin aynisidir. İnsan evriminin en önemli özelliği, beyin büyümesi, özellikle büyükbeyinin izlenimleri saklama ve öğrenme işlevini yüklenerek, beynindiğer kısımlarına göre oransal olarak çok daha fazla gelişmesidir. Buna bağlı olarak, üstün zekanın ortaya çıkaracağı hünerleri yerine getirebilmek için ilk olarak harektte kullanılan ön üyeler, el olarak kullanılmaya başlamıştır." ( Ali Demirsoy , Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı, 1991 Ankara s:716-717) Atların fosilerini milyonlarca yıl geriye izleyebiliyoruz. Çünkü yeterince fosil bulunmuştur. " Halbuki insan fosilleri çok seyrek bulunur. Bunun nedeni, insanın atalarının çok yakın zamanda oluşması ve fosilleşmek için zamanın oransal olarak kısa olması; diğer hayvanlara göre yaygın ve fazla bireyli popülasyonlar oluşturmaması ve en önemlisi oransal olarak diğerlerine göre çok daha zeki olmaları nedeniyle tehlikeyi önceden sezinleyerek, bataklık, katran kuyuları ve fosilleşmenin uygun olacağı tuzaklardan uzak durmaları ve kaçmaları olarak düşünülebilir. Önsezimizle bu tuzaklardan uzaklaşmış ve tehlike sırasında da el hünerlerimizle çoğunluk kurtulmayı sağlamışızdır. Halbuki diğer hayvanlar bu olanaklardan yoksundular ve bu nedenle bol miktarda fosil bırakabilmişlerdir. Keza birçok hile ve araçla yırtıcı hayvanlardan kurtulmayı başarmış ve bu yolla kemiklerin fosilleşmesi de önlenmiştir. Bunun yanısıra, toplumsal ayaşama geçiş de bu tehlikeleri büyük ölçüde azaltmıştır. Bol miktarda fosilin bulunamaması insanın soy dizisinin açıklanmasında bazı karanlık noktalar bırakmıştır. Bütün bunlara karşın, elimizde birikmiş kanıtlar, insanın maymun benzeri bir atadan, bugünkü insana, Homo sapiens ' e geliştiğini göstermeye yeterlidir." (Demirsoy, s:717) Turkana Çocuğu Antropologlar, birbirinden ayrı düşmüş dişler, tek tek kemikler, kafatası parçaları; insana özzgü tarihöncesinin öyküsü çoğunlukla, bu ipuçlarından oluşturulur.”Umut kıracak kadar eksik olsalar da, bu ipuçlarının büyük önem taşıdığını inkar etmiyorum; onlar olmasa, insana özgü trihöncesinin öyküsünü anlatamazdık.Bu mütevazi kalıntılarla karşılaşmanın getirdiği benzersiz heyecanı da gözardı etmiyorum; bunlar, bizim geçmişimizin, et ve kandan oluşan sayısız kuyşakla bize sağlanan parçalarıdır. Ama nihai ödül yine de bütün haldeki bir iskeletin keşfedilmesidir.” (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s:7) " 1984 yazının sonlarında çalışma arkadaşlarımla birlikte, nefeslerimizi toplu olarak tutmuş ve sürekli artan umudumuz deneyimin katı gerçekliği karşısında sönmüş bir haldeyken, bu hayalin şekillenmeye başladığını gördük. .Eski bir kaftasına ait küçük bir parça bulduk. Dikkatle kafatasının diğer parçalarını aramaya başladık ve umduğumuzdan çok daha fazlasını bulduk. Bu keşfi izleyen ve açık sahada yedi aydan fazla bir zamana denk gelen beş kazı mevisimi boyunca ekimiz, bin beşyüz ton tortu çıkardı ve sonuçta 1.5 milyon yıldan fazla bir süre önce eski gölün kıyısında ölmüşü birinin eksiksiz iskeletini bulduk. Turkana çocuğu adını taktığımız bu birey öldüğünde yalnızca dokuz yaşındaymış; ölüm nedeni ise hala bilinmiyor.Arka arkaya fosil kemikleri çıkarmak gerçekten eşi bulunmaz bir deneyimdi:kollanr, bacaklar, omurga kemikleri, kaburgalar, leğen kemiği, çene, dişler ve yine kafatasları. Çocuğun iskeleti şekilleniyor ve 1.6 milyon yıl parçalar halinde yaşadıktan sonra birey olarak yeniden oluşturuluyordu.İnsan fosili kalıntılarında, yalnızca 100 bin yıl öncesindeki Neanderthal dönemine dek, bu iskelet kadar eksiksiz bir başka şey bulunamamıştır... Tarihöncesi insan ailesinin çeşitli türlerinin herbiri bilinmese bile bir etiket, yani tür adi, taşiyor ve bu adlari kulanmaktan kaçinmak olanaksiz. Inas türleri ailesinin de kendine özgü bir adi var: Insangiller (homonidler) Meslektaşlarimdan bazilari geçmişteki tüm insan türleri için “insangil” terimini kullanmayi yegliyorlar. “Insan” sözcügünü yalnizca bizim gibiler için kullanilmasi gerektigini savunuyorlar.Yani, yalnizca bizim düzeyimizde zekaya, ahlak duygusuna ve içedönük bilince sahip olanlari “insan” olarak tanimliyorlar. Ben farklı bir bakış açısına sahibim. Esik insangilleri dönemin diğer insansı (kuyruksuz) maymunlarından ayıran, dik durarak hareket etme evriminin, sonraki insan tarihinin temeli olduğunu düşünüyorum. Uzak atamızın iki ayaklı bir insansımaymun haline gelmesiyle birlikte pek çok diğer evrimsel yenilik de mümkün oldu ve sonuçta, Homo ortaya çıktı. Bu nedenle tüm insangil türlerine “insan” demekte haklı olacağımızı düşünüyorum. Tüm eski insan türlerinin bizim günümüzde bildiğimiz zihinsel dünyaları yaşadıklarını söylemek istemiyorum. “İnsan” tanımı en basit düzeyde, dik yürüyen- iki ayaklı- insansı maymuları içerir. .. Turkana çocuğu, insan evrimi tarihinin dönüm noktasını oluşturan bir tür olan Homo erectus ’un üyesiydi. Kimi genetik kimi de fosillerden olmak üzere farklı kanıt dizilerinden, ilk insan türünün yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktığını biliyoruz. Yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo erectus sahneye çıktığında, insanın tarihöncesi oldukça uzun bir yol almıştı. Homo erectus’un ortaya çıksamından önce kaç insan türünün yaşayıp öldüğünü henüz bilmiyoruz; en azzından altı, belki de bu rakamın iki katı sayıda tür olmalı. Ama Homo erectus’ tan önce yaşayan tüm insan türlerinin, iki ayaklı olkala birlikte, pek çok açıdan insansımaymun benzeri özellikler taşıdıklarını biliyoruz.Beyinler görece küçük, yüzleri sivri çeneli (yani, öne doğru çıkık) ve beden yapılarının kimi özellikleri- örneğin göğüs huni şeklinde, boyun kısa ve bel yok- insandan çok insansımaymun benzeriydi.Homo erectus ’ta beyin büyüdü, yüz düşleşti ve beden daha atletik yapili hale geldi. Homo erectus’la birlikte, kendimizde gördügümüz pek çok fiziksel özellik de ortaya çikti; anlaşilan insanin tarihöncesi, 2 milyon yil önce çok önemli bir dönem noktasindan geçmişti. Homo erectus ateş kullanan, avciligi beslenme düzeninin önemli bir parçasi haline getiren, modern insanlar gibi koşabilen, belli bir zihinsel kaliba göre taş aletler yapabilen ve harekat alanini Afrika’nin ötesine taşiyabilen ilk insan türüdür. Homo erectus’un konuşma diline sahip olup olmadigini kesin olarak bilemiyoruz; ama buna işaret eden çeşitli kanitlar var. Bu türde belli bir benlik bilinci, insansi bir bilinç olup olmadigini da bilmiyoruz ve büyük olasilikla asla bilemeyecegiz; ama ben oldugunu düşünüyorum. Homo sapiens’in en degerli özellikleri olan dil ve bilincin tarihöncesi kalintilarinda hiçbir kanit birakmadigini söylemeye herhalde gerek yok. Antropoloğun hedefi, insansımaymun benzeri bir yaratığı bizim gibi insanlara dönüştüren evrim olaylarını anlamaktır. Bu olaylar romantik bir açıdan, büyük bir tiyatro eseri gibi tanımlanmış ve gelişen insanlığa da öykünün kahramanı rolü verilmiştir. Oysa gerçek büyük olasılıkla çok daha basittir ve bu değişimi epimaceradan çok, iklimsel ve ekolojik değişimler yönlendirmiştir. Yine de bu, dönüşümün ilgimizi dahha az çekmesine neden olmuyor. Biz, doğal dünylyayı ve bu dünyadaki yerimizi merak eden türüz.Şu andaki halimeze nasıl ggeldiğimizi ve geleceğimizin nasıl olacağını bilmek istiyoruz; bilmek zorunluluğu duyuyoruz. Bulduğumuz fosiller bizi fiziksel açıdan geçkmişimize bağlıyor ve sundukları ipuçlarını, doğayı ve evrim tarihimizin izlediği yolu anlamala yolu olarak yorumlamaya yönlendiriyor. İnsanoğlunun tarihöncesine ait daha pek çok kalıntı gün ışığına çıkartılıp incelenene dek hiçbir antropolog kalkıp da, “Bu, tüm ayrıntılarıyla şöyle oldu” diyemez. Ama araştırmacılar, insan tarihöncesinin genel şekiline dair pek çok konuda aynı fikirdeler. İnsanın tarihöncesinde dört temel aşama kesinlikle saptanabiliyor. İlk aşama, 7 milyon yıl önceki, iki ayaklı ya da dik hareket eden insansımaymun benzeri bir türün geliştiği insan ailesinin kökenidir. İkinci aşama, iki ayaklı türlerin çoğalması yani biyologların uyarlayıcı ışınım adını verdikleri bir süreçtir. 7 milyon ile 2 milyon yıl öncesi arasında her biri birbirinden biraz farklı ekolojik şartlara uyarlanmış pek çok değişik iki ayaklı insansımaymun gelişti. Bu insan türleri arasından birisi, 3 milyon ile 2 milyon yıl önce arasında, önemli oranda büyük bir beyin geliştirdi. Beyin boyutundaki büyüme üçüncü aşamayi oluşturur ve insan soyagacinin, Homo erectus ’tan sonuçta Homo sapiens’e dek uzanan dali olan Homo cinsinin kökenine işaret eder. Dördüncü aşama , modern insanlarin kökenidir; bizim gibi, dogada başka hiçbir şekilde görülmeyen dile, bilince, sanatsal düş gücüne ve teknolojik yenilikçilige sahip insanlarin ortaya çikişidir. Bu dört temel olay, kitabımızdaki bilimsel anlatının yapısını oluşturuyor. İleride de görüleceği gibi, insanoğlunun tarihöncesini araştırıken yalnızca neyin, ne zaman olduğundan öte, neden olduğunu da sormaya başlıyoruz. Bizler ve atalarımız, artık tıpkı fillerin ya da atların evrimi incelenirken olduğu gibi, aşamalı bir evrim senaryosu bağlamında inceleniyoruz. Bu, Homo sapiens’in pek çok açıdan özel olduğunu yadsımak anlamına gelmiyor: en yakın evrimsel akrabamız olan şempanzeden bile bizi ayıran pek çok şey var; ama artık, doğayla bağlantımızı biyolojik anlamda anlamaya başladık. Son otuz yıl içinde bilim dalımızda, daha önce eşi görülmemiş fosil keşiflerinin ve bu fosilleri yorumlayıp sundukları ipuçlarını bütünleştirmekte kullandığımız yenilikçi yöntemlerin sayesinde, çok önemli ilerlemeler kaydedildi. tüm bilimlerde olduğu gibi antropolojide de uygulayıcı bilimler arasında dürüst ve kimi zaman da şiddetli fikir farklılıkları görülür. Bu fikir farklılıkları kimi zaman fosil ve taş aletler gibi verilerin kimi zaman da yorumlama yöntemlerinin yetersizliğinden kaynaklanır. Kısacası, insanın tarihöncesi hakkında pek zok soruya kesin yanıtlar verilemez. Örneğin: İnsan soyağacının tam şekli nedir? Gelişmiş konuşma dili ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? İnsanın tarihöncesinde beynin çarpıcı oranda büyümsenie yol açan neydi? İlerideki bölümlerde bu fikir farklılıklarının hangi konularda ve neden oluştuğuna değinecek ve zaman zaman kendi tercihlerimi belirteceğim. Yirmi yılı aşkın antropoloji çalışmalarım sırasında pek çok eşsiz meslektaşımla birlikte çalışma şansına eriştim ve hepsine şükran duyuyorum. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s: 9-14) Organik Evrimin Ana İlkeleri “Organik evrim onusunda ana ilkelerin açığa çıkarılması ve öğretilmesi toplumların düşünce sistemlerinde büyük yansımalara neden olduğu ve olacağı için, sadece doğanın temel yasalarını açıklamaya dönük olan böyle bir bilimsil alan, ne yazık ki, belirli çevrelerde tehlikeli bidr gelişim olarak değerlendirilmektedir. Çünkü evrim kavramı, zaman süreci içerisinde bir değişmeyi açıklar; sonsuzluk ve değişmemezlik evrimin ilkelerine aykırıdır. Dolaysıyla evrim kavramı. dogmatik düşünceye, yani herşeyin olduğu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalıdır. Bu ise, belirli koşullara ve düşüncelere, olduğu gibi, yüz yıllardır, düşünmeden uymuş toplumları; keza bunun yanısıra toplumların bu uyumundan çıkarları için yeterince yararlanan çevreleri rahatsız etmektedir. Evrim kavramının kendisi de sabit değildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalışmaların ışığı altında değişmek zorundadır.Çünkü kendini zaman süreci içerisinde değiştiremeyen, yeni bilgilerin ve gelişimlerin etkisi altında yenileyemeyen her şey ve her kavram yok olmak zorundadır. Bu yasa, tüm canlılar ve kavramlar için geçerli görünmektedir. Evrim kavramı özünde üç alt kavramı içine alır: 1. Anorganik evrim: Cansızların değişimini inceler; özellikle evrenin oluşumundan, canlıların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin oluşumuna kadar ortaya çıkan olayları kapsar. 2. Organik evrim: Canlıların değişimini inceler. 3. Sosyal evrim: Toplumların değişimini inceler. Biyioloji bilimi, özellikle organik evrimi tapsar. Organik evrim buguünb de devam etmektedir.; hatta bugün tarihin birçok devrelerinden daha hızlı olmaktadır. Son binkaç yüzbbin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür oluşumları için ayrılmaya başlamıştır.Fakat bu ayrılma ve türleşme o kadar yavaş yürümektedir ki, gözlemek yalnız tarihpsel belgelerin bir araya getirilmeleriyle ve karşılaştırılmalarıyla mümkün olacaktır. Biyilojik evrimin oluştuguna ilişkin kanitlayici tipik örnek,15. yüzyilin başlarinda Madeira yakininda, Porta Santo denen küçük bir adaya birakilan tavşanlarda gözlenmiştir. Tavşanlar, Avrupa’danh getiriymişti. Adada dger bir tavşan türü ve getirilen tavşanlarin düşmanlari olmadigi için getirilen tavşanlar anormal derecede çogaldilar ve sonuçta 400 yil sonra,Avrupa’daki anaçlarindan tamamen farkli yapilar kazandilar. Öyle ki, büyüklükleri, Avrupadakilerin yarisi kadar oldu; renklenmeleri tamamen degişti ve daha gececi hayvanlar oldular.En önemlisi, atalariyla biraraya geldiklerinde, artik çiftleşip yeni bir döl meydana getiremiyorlardi. Yani yeni bir tür özelligi kazanmiştilar. Canlılar arasında benzerliklerin ve farklılıkların nasıl ortaya çıktığı, bilimsel olarak ilk defa, Charles Darwin’in gözlemleriyle gün ışığına çıktığı ve açıklandığı için, evrim kavramı ile Darwin’in ismi ve kişiliği özdeşleştirilerek “Darwinizm” denir. Evrim Konusundaki Düşüncelerin Gelişimi Canılların birbirinden belirli derecelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında belirli derecelerde akrabalıklar olduğuna ilişkin gözlemler, düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Yavruları atalarından, kardeşlerin birbirinden belirli ölçülerde farklı olduğu çok eskiden gözlenmişti. Bitkilerin ve hayvanların benzerlik derecelerine göre, türden başlayarak belirli gruhlar oluşturduları saptanmıştı. Fakat kalıtım konusunda bilgiler yeterli olmadığı ve özellikle bir türün binlerce yıllık gelişimi düşünür bir birey tarafından izlenemediği için, çeşitlenme ve akrabalık bağları tam olarak açıklanamamıştır. Bazı bireylerin yaşam savaşında üstün niütelikler taşıdığı, dolaysıyla ‘doğal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmişti. Fakat evrim konusundaki bilimsel düşüncelerin tarihi, diğer bilim dallarına göre çok yenidir.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari-var-mi

“İcat Çıkar, Sağlık Olsun!”

Türk Kardiyoloji Derneği tarafından, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü nedeniyle düzenlenen, Novartis desteğiyle hayata geçirilen “Hipertansiyon Avcıları Yarışması” tanıtıldı. TKD Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, kalp krizi, felç, böbrek yetersizliği gibi çoğu kez geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilen ve tüm dünyada ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer alan hipertansiyonun, ülkemizde her 4 ölümden birinin nedeni olduğunu belirterek şunları söyledi: “Hipertansiyonun erken teşhisine ve kontrol altında tutulmasına dikkat çekmek üzere TKD tarafından 2006’dan beri Dünya Hipertansiyon Günü’nde çeşitli projeler gerçekleştiriliyor. Bu yıl da Dünya Hipertansiyon Günü aktiviteleri, “Hipertansiyon Avcıları” Yarışması çerçevesinde yürütülecek. TKD’nin başlattığı bu yarışma, hem hipertansiyon hastalarının tedavisinin daha iyi sağlanması hem de hasta yakınlarında kan basıncı kontrol bilinci gelişitirilmesi amacıyla düzenlenmiş “bir fikir ve icat projesi”. Yarışma tüm yaşlardan herkesin katılımına açık olmakla birlikte, ağırlıklı olarak gençlere sesleniyor. Sosyal medya üzerinden genel tanıtımları yapılacak olan ‘Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nın sloganı ise ‘’İcat Çıkar, Sağlık Olsun!" Yarışma katılımcılarından, ailelerinde ve çevrelerinde bulunan hipertansiyon hastası yakınları için, doktorlarının önerdikleri tedavilerini düzenli olarak uygulamalarını sağlayacak icatlar / fikirler geliştirmeleri isteniyor. Yarışmaya çizim, fotoğraf, fotokolaj vb. uygulamalarla katılmak mümkün.” “Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nda başvurular www.hipertansiyonavcilari.com adresinden kabul ediliyor. Yarışma jürisinde, Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ömer Kozan, Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, TKD Hipertansiyon Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Doğan Erdoğan, İrfan Sayar (Porof. Zihni Sinir), Endüstriyel Tasarımcı ve Eğitmen Hakan Gencol, Reklamcı/Kreatif Direktör Çağlar Gözüaçık ve Novartis Eğitim Müdürü Uzm. Dr. Çağlayan Aktaş yer alacak.” Jürinin değerlendirmesi sonucunda seçilecek olan ilk 20 eser www.hipertansiyonavcilari.com adresinde yayınlanarak halk oylamasına açılacak. Ödüller: • Birinciye Yeni iPad • İkinciye Playstation 3• Üçüncüye PSP Vita • Dördüncüye iPod Touch• Beşinciye iPod Classic Jüri değerlendirmesi için yarışmanın son katılım tarihi: 25 Kasım 2012” Hipertansiyonun bu kadar sık görülmesine, tanısının diğer hastalıklara göre daha kolay olmasına ve geniş tedavi seçeneklerine rağmen, hipertansif hastaların çoğunun kontrol altında tutulamadığını ifade eden TKD Genel Sekreteri Prof. Dr.  Erol, “Türkiye’de hipertansif tedavi alan 10 hastadan sadece 3’ünün kan basıncı kontrol altındadır. Oysa; kan basıncının kontrol altına alınmasının kalp ve damar hastalıklarının gelişme riskini önemli ölçüde azalttığı kanıtlanmıştır. Hipertansiyonun kontrol altına alınmasındaki en önemli engellerden biri, hastanın tedaviye uyumunun yetersiz olması, doktoru tarafından verilen tedaviyi düzenli uygulamamasıdır. Yapılan araştırmalarda, hipertansiyon tedavisi verilen 5 hastadan sadece birinin ilaçlarını tedaviden yarar sağlayacak şekilde düzenli olarak kullandığı belirlenmiştir. Ancak hipertansiyon ömür boyu tedavi gerektiren kronik bir hastalıktır. Hipertansiyon tedavisinin düzenli olmaması, kan basıncının kontrol altına alınamamasına neden olarak, kalp krizi ve felç geçirme riskini artırır. Türk Kardiyoloji Derneği olarak sürdürdüğümüz yoğun halk kampanyalarında özellikle hipertansiyona yakalanmamak için uygulanması gereken sağlıklı yaşam tarzı önerilerine dikkat çektik. Bunun sonucunda ülkemizde kan basıncı kontrol altında tutulan hasta sayısı son yıllarda yüzde 50 artmıştır” diye konuştu. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/icat-cikar-saglik-olsun

Evrim Konusunda ilk Düşünceler

Dini Düşünceler: Düşünebilen insanin, dogadaki çeşitlenmeyi, canilar arasindaki benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim konusunda ilk düşünceler başlamiş demektir. İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemiştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı(1703-1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir. 17. yüzyıla kadar, piskopos Ussher’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türlerin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kaldığı fikri’ yani ‘Genesis’ geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya İÖ 4040 yılında, Ekim ayının 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratılmıştı. Bu düşünce Ussher tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha sonra yine Hıristiyan din adamları olan Augustin (İS 354-430) ve Aquinas (İS 1225-1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşilacagi gibi, Adem’in çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden oluştugu ileri sürülerek, yaratilişin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha sonra eşeylerin ortaya çiktigi savunulmuştur. Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından Empedocles, İÖ 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların oluştuğunu savunmuştu. Thales(İÖ 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası olduğunu ileri sürmüştür. Aristo (İÖ 384-322) bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişliklerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların metabiyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inanmıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren Lucretius (İÖ 99-55) u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz. Yeni Çağdaki ve Yakın Çağdaki düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düşürnürlerin sayısı artmıştır. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesanstan önce de bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlıların benzer tarafları ve farkları saptanmıştır.Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabaliklyarı gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan Leonardo da Vinci, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazılarının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa ibilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür. Bu şekilde farklı devirlerde 2arklı canlıların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, oluşan canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama “Tufan Kuramı” denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varayılmıştır. Cuvier, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yanılayarak fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlangıcında, üç İngiliz jeoloğun çalışmalarıyla katstrofizm kuramı yerine ‘Uniformizmi’ kuramı getirildi. Hutton 1785'te geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonlaların belki de daha kuvvetli olurak meydene galdiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman) tayinlerinin yaılabileceğini buldu. John Playfair’in yapıtı 1802'de yayınlandı. Üçüncü araştırıcı, Charles Lyell, bir çok jeolojik soruna çözüm getirmenin yanısıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım, Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde etkilemiştir. Lamarck’ın Düşünceleri Organik evrimi konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında ‘Philosophie Zoologique’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir. Lamarck, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimlerini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşullarına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, karmıaşıkyıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayımı ileri sürdü: “ Eğer bir onrgan fazla kullanılıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır”. Bu varsayıma ‘lamarkizm’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döllere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafalırın atası kısa boyunlu olmalıran karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kaylmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Körfarelerin gözlerini, karıncaayısının dişlerini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilrde açıklamıştır. Bu üaçıklamalar,kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle Weismann tarafından somatoplazma ile germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıtsal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece Lamarck’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri sürmüşler, fakat inandırıcı olamamışlardır. Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri Charles Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi, organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi, evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı.Evrim Kuramı, bilimsel anlamda 19. yy kuramıdır; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir kuram niteliğini aldı. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakından tanımalıyız: Darwin, 1809'da İngitere’de doğdu. Babas, onun hekim olmasını istiyordu; 16 yaşında Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Darwin, ilk olarak başladığı hekimlik eğitimini ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ Kolejinde teoloji (= dinibilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kırkanatlıları toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi John Henslow’ u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevresinde beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle, 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı. Lyell’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapıyor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi, ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve yine jelojik aktmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Yine insan da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamylara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km kadar uzak olar Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, dev kertenkelelerin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgeliren göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki e hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştirmalarina Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika Kiyilarinda devam etti. Tüm bu araştirma süreci içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda Ingiltere’ye ulaşti. Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolaysıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle birlikte, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itibaren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını biraraya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özelikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan Alfred Russel Wallace’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. Wallace, Darwin’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı “ Orjinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi ” idi. Darwin’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, Wallace’ın çalışmalarında yer almaktaydı. Durum, Darwin için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte basılmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean Society’ye teslim etti Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859'da “Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni” kısaltılmış adıyla Türlerin Kökeni yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırladı. Çünkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. Darwin, uysal bir adam olduğundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı geliniyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattılar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardımlarda bulunan Lyell ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan Fitzroy , bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir şekilde Darwin’e destek oldu. Darwin, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim adlı eseriyle yayımladı. Bu eserde insanın daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddeliyor, diğer memelilerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve iyne diğer çcanlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlıolduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeyseyl seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. Darwin’in “İnsanın Oluşumu ” adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birdikmesi, Darwin’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır. Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları (Darwin- Wallace Temellerini atmıştı) Bu kuram, ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır. Gerçekler şunlar: 1. Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve popülasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur. 2. Bir türe ait popülasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı popülasyonlarınnın hepsi varyasyon gösterir. Darwin ve Wallace, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir. Varsayımlar: 1. Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs için, saöaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen popülasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş popülasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır’Yaşamak İçin Savaş”. 2. İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşıayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeylenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği “Biyolojik olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır”dır. 3. Bir bölgedeki koşullar digerlerinden farkli oldugundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farkli olur. Çevrede meydana gelecek yeni degişiklikler, tekar yeni uyumlarin meydana gelmesini saglar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tipp uyumlar, daha dogrusu dogal seçilim, bir zaman sonra, atasindan tamamen degişik yeni bireyler toplulugunun ortaya çikmasini saglar’Uyumsal Açilim’. Farklilaşmanin derecesi, eskiyle yeni popülasyondaki bireyler bir araya getirildiginde çiftleşmeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmişsa, artik bu iki popülasyon iki farkli tür olarak degerlendirilir. Bir ata popülsayondaki bir kisim bireyler, taşidiklari varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diger bir kismi da taşidigi farkli varyasyonlar nedeniyle daha degişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açilim ortaya çikar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasinda, bulundugu koşullarda, yarari ya da zarari olmayan diger birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onlari daha sonraki döllere aktarabilir. Darwin’in kuramı o karar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı.Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilinmektedir.Fakat bu küçük farkları oluşturan genlerdeki herhangibir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerleri taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin oluşmasına neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği oluşturan genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri oluşturan genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir popülasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur. Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştı ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünceye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla birlikte son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. Evrim Kuramı’na, Darwin’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla popülasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çifleşmediği takdirde, bu varyasyonun o popülasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Popülasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. Darwin, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak hataya düşmüşü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. İkinci önemli karşıkoyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların biraraya gelmesiyle mümkündü. Fakat cınlıların oluşmasından bugünekadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. Üçüncü bir karşikoymaya yanit vermek oldukça zordur. Karmaşik bir organ yarar saglasa da birden bire nasil oluşabilir? Örnegin omurglilarda, gözün bir çok kisimdan meydana geldigi bilinmektedir. Yalniz başina bir kismin, hehangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldigi zaman görme olayi saglanabilir. O zaman degişik kisimlarin ya ayni zamanda birden meydana geldigini varsaymak gerekiyor- bu popülasyon genetegi açisindan olanaksizdir- ya da yavaş gelşitigini herhangi bir şekilde açiklamak gerekiyor. Bir parçanin gelişmesinden sonra digerin gelişebilecegini savunmak anlamsizdir; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kisim, işlevsiz olacagi için körelir ya da artik organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla birlikte, bu teip organlarin da nokta mutasyonlarin birikmesiyle, ilkelden gelişmişe dogru evrimleştigine ilişkin bazi kanitlar vardir. Evrim Kuram’nda dördünrcü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla birlikte(bazıları canlı olarak günümüzde hala yaşamaktadır), tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunanamımıştır. Bununla birlikte zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır. Anorganik Evrim Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadigi evrenin nasil oluştugunu, onun sonsuzlugunu, içinde başka canlilarin, belki de düşünebilir canlilarin bulunabilecegini ya da sinirli oldugunu, özellikle o sinirin ötesinde neler olabelecegini, dünyadakilerden başka canli olmadigini, kapatilmiş oldugu evrensel yalnizligi ve karantinayi düşününce irkilir.Bu duygu coşkularimizin kaynagi, inançlarimizin temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. Ilkçaglardan beri evrenin yapisi üzerinde varsayimlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basiki araci olarak kullanilmiştir. Yüzyilimizin oyldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karisi ile aazalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yanrıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dühnyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzamklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. (Demirsoy, Ali, Yaşamin Temel Kurallari Cilt-1, Kisim-1, Onbirinci Baski, Ankara 1998, s:543-555) Evrim Kuramında Bir Paradoks İngliz bilim adamı Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) gerek yaptıkları seyahatler sonucunda elde etmiş oldukları coğrafik deller gerekse mevcut karşılaştırmalı anatomi çalışmalarıyla emriyoloji bilgilerini kullanmak suretiyle ve de Malthus’un da etkisiyle, şekkillendirdikleri evrim kuramında canlıların yaşamlaranı sürdürebilmelerinde iki gücün etkin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan birisi doğal eleme gücüdür; canlı bu güç sayesinde çevre şartlarına uyum göstererek yaşamını devam ettirebilme şansına sahip olabilir; kendine nisbetle şartlara uyum göstermeyenler yaşamlarını sürdüremezler, yok olurlar. Uyum gösterenler ise çevre şartlarına uygun olarak değişim gösterirler. Böylece, meydana gelen değişimler sonucunda yeni türler ortaya çıkar. Ancak, canlılarda bir ikinci güç daha vardır; o da ataya dönüş gücüdür (atavizm). Canlı ne kadar asıl tipinden uzaklaşmış olursa olsun, atalarına dönüş meyli taşır ve dolaysıyla söz konusu dönüşü yapabilir. Bunun tipik örneğini Darwin, güvercinlerde göstermiştir. Evcilleştirilmiş güvercinlerin yabanıl kaya güvercinlerine dönüş göstermesi gibi. Evrim kuramını desteklemek üzere, bu iki güce ek olarak, Darwin ve Wallace ‘koruyucu benzerlik’ ten söz ederler. Buna göre canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevre şartlarına uyarlar; örneğin çölde yaşayan canlıların renkleri sarı tonlarındadır; ormanda yaşayan hayvanların renkleri çok parlaktır; kutuplardaki hayvanlar için ise aynı şekilde, çevreye uyum göstermiştir; genellikle beyaz renktedir. Buna paralel olmak üzere, hayvanların kendilerini korumak için bazı başka korunma yollarını da denedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlar, sansarlar gibi, kötü koku salar ya da seslerini daha güçlü hayvanlara benzeterek düşmanlarına karşı kendilerini korur. Koruyucu benzerlik, aslında evrim kuramıyla garip bir şekilde zıt düşmektedir. Çünkü eğer canlı, mimikri, yani daha güçlüyü taklit etme şeklinde bir kuruyucu benzerlik gücüne sahipse, o takdirde, nisbeten kuvvetli olan canlılara karşı koruyucu bir silah geliştirmiş olur ve her ne kadar evrim kuramına göre, yaşamını sürdürebilmek için güçlü olması gerekiyorsa da, taklit kaabiliyeti sayesinde, zayıf olsa da, yaşamını sürdürebilme şansına sahip olur. Doğabilimler yapmış oldukları araştırmalarla, doğada birçok mimikri belirlemeyi başarmışlardır. (Esin Kahya, AÜ DTCF Felsefe Bölümü, Bilim ve Teknik, Mayıs 1995, 330. sayı) Bilgi Çocuklarımızın yüzüne aynaya bakar gibi bakıyoruz. Onlar bizim yeniden dirilişimizdir. Kendileri tıpkı bize benzer yapabilmeleri çin hücrelerinde bulunan, bizim fiziksel yapımızı belirleyen bilgiyi, onlara sperm ve yumurta olarak veriyoruz. Bu bilgi bizim geleceğe armağanımızdır. Hücre yapımı için gerekli bilgi; harita, plan veya taslak niteliğindedir. Bir rehber, bir kitap, bir broşür gibi de denebilir. Bu rehber çok özel bir yaratmayı gerçekleştirecek olan aracının veya makinenin, canlı üretme makinesinin “anlayacağı” eksiksiz bir bilgi anahtarı olmalıdır. Genler Genetek bilimi, her canlının özelliklerinin (örneğin göz rengi) kalıtımla geçtiğini, yani yavruda hassas bir şekilde yeniden ortaya çıktığını göstermişttir. Kişisel özelliklerini düzenleyen bilgi, “genler” denilen özel varlıklarla nesilden nesile geçer. Her belirgin kalıtımsal özelliğin ayrı bir geni daha vardır. Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel 1860'larda, genlerin kalıtımla gerçek şeyler gibi; sulandırılmadan, bölünmeden, karışmadan aktarıldığını açığa çıkardı. Öyleyse genler, her biri (s:19) organizmanın belirli bir özelliğini içeren, kalıtımla yavruya aktarılabilen küçük bilgi paketleridir diyebiliriz. 1920'lerde büyük genetikçi Thomas Hunt Morgan, genlerin hücrei içindeki yerlerini buldu. Bütün hücrelerde, çekirdek dedğimiz kapalı bir kap vardır. Hücre bölünüp iki hücre haline gelirken, ilk önce bu çekirdeğin bölündüğü, dolaysıyla hücre içinde önemli bir rolü olduğu daha önce de biliniyordu. Yani, tek hücrenin servetini yeni hücrelere eşit bölüştürme işlemi, çekirdekte başlıyordu. Dahası; mikroskop, çekirdeğin içinde kromozom denilen iplik gibi yapıları açığa çıkardı. Bu yapılar, çekirdeki bölünmeden kendilerini bir kat artırıyorlar ve her kromozom dizini, bir yeni “yavru” hücrenin içine yerleşiyordu. Bu düzenleme yüzünden, koromozomların genlerin yuvaları olmalarından kuşkulanıyorlardı. Morgan, adi meyve sineklerini deney hayvanı olarak kullanarak bunun gerçekten de doğru olduğunu, bir dizi ince deneyle kanıtladı. Bu işi tamamlandığında, genlerin kromozom ipliklerinin etrafında top top sarılmış oldukları artık biliniyordu. Genler Neden Yapılmışlardır? Kromozomlar (genler) neden yapılmışlardı? Biyolojide kuşkusuz çok önemli bir yeri olan Oswald Avery’nin deneyleri bu soruya çok açik ve parlak bir yanit getirdi. Çalişmalari, şimdi “moleküler biyoloji” dedigimiz modern çagi açti. 1940'larin başinda Avery, iki tarafli zatürreye (akciger iltihasbi) neden olan bakteriyle ugraşiyordu (penisilin bulunmadan önce, en büyük ölüm nedenlerinden biriyldi bu hastalik). Yaptigi deneylerde açiklayamadigi şaşirtici sonuçlar buldu. (s:20) Ölü zatürre bakterileri, kötü niteliklerini, zatürre yapmayan türden canli bakterilere geçirebiliyorlardi. Bu, tehlikeli ölü bakterilerin, canli ve zararsiz bakterileri tehlikeli hale getirebilmeleri demekti.Bu nitlik bir defa geçirilince artik kalici oluyor ve bir zamanlar iyi huylu olan bakterilerin gelecek kuşaklarina kalitimla geçiyordu. Hastaliga neden olabilme kapasitesi bir veya bir grup özellekten kaynaklanir. Bu özellikler, genler tarafindan kontrol edilir ve kalitimla geçirilirler. Avery, ölü baterilerin parçalandiklarini, vücutlarinin bilgi taşiyan kimyasal maddeler çikardigini, canli baketirelirn de bulari besin olarak kullandiklarini düşündü. Yani genler, canli bakterilere girip onlarin kalitimlarini belirtiyorlardi. Avery ve arkadaşlari, bu gene benzer maddeyi kesin olarak belirlemek üzere çalişmaya başladilar. İnsan, Tıp bilimi için, genlerin kimyasal özelliklerinin bulunmasından daha önemli bir problem olabileceğini düşünüemez. Ancak bu kesinlikle insanlar, hatta hayvanlar üzerinde de incelenebilecek bir problem değildi. Neyse ki zatürre yapan bakteriler, Avery’e uygun bir sistem getirdiler. Bu iyi ve değerli bir model-deney sistemi örneği oluşturuyordu. Aslında, bütün genetik bilgi birikimi, 100 yıl önce Gregor Mendel’le başlangıcından bugünkü araştırmalara kadar, büyük ölçüde basit deney modellerine dayanır. Bezelyeler, meyve sinektleri, ekmek küfü ve bakteriler... Avery’nin üzerinde çalıştığı bakteriler geretik olarak birbirinin tıpkısıydı. Başka cinslerle karışmamış, safkan bakterilerdi bunlar. Hızla üreyebiliyorlardı öyle ki kalıtım özelliklerini birçok kuşağın üzerinde izlemek olanaklıydı. Zatürreye neden olma yetenekleri, farelere verilerek kolayca ölçülebiliyordu. Avery’nin yaptığı önemli deneyleden biri, probleme açık bir yanıt getirdi. Ölü bakterilerden dağılan bir molekül karışımını aldı ve içine DNA’yı “bozan” bir enzim ekledi. DNA’nın bozulması, karışımın zararsız bakterileri zararlı bakteriye çevirebilme yeteneğine bir son verdi. Buna ek bir deneyle Avery ve arkadaşlari, zararsiz bakterileri hastalik yapan bakteriye çeviren maddenin “deoksiribonükleik asit” veya DNA oldugunu kanitladilar. DNA: Deoksiribonükleik Asit Aslında, DNA’yı Avery bulmadı. Bu işi, Avery’den altmış yıl önce Friedrich Miescher adında bir araştırmacı yapmıştı. O ve onu izleyen bilim adamları bu konuda bir sürü kimyasal bilgi toplamışlardı. DNA’nın zinci şeklinde birbirine bağlı, büyük miktarlarda fosforik asit içeren “nükleotid” denilen moleküllerden oluştuğu biliniyordu. Bunlar, o zamana kadar hücrede bilinen en büyük moleküllerdi. Avery, DNA’nın kalıtımın temel maddesi olduğunu gösterdi. Başka ir deyişle “bir şeyi kalıtımla geçirmek demek, bir parça DNA aktarmak demektir”. Genler DNA’dır. Bilgi DNA’dır ve DNA bilgidir. Avery’nin ispatından beri, DNA konusunda bilinenler öyle şaşırtıcı bir hızla arttı ki, 1960'larda (s: 22) artık bilginin DNA’da nasıl kodlandığını bu bilginin nasıl hücre maddesine dönüştüğü ve DNA’nın gelecek kuşakla paylaşılmak üzere nasıl kopya edildiğini biliyorduk. Bu zorlu yarışa bir çok bilim adamı katıldı; ama James Watson ve Francis Crick ’in DNA’nın doğru yapısının ikili sarmal, yani içiçe dönen iki zincir olduğunu düşünüp bulmaları en büyük aşamalardan biridir. Öyleyse işte DNA’nin temel özelliklerine bakalim: 1.Molekül zincir şeklindedir( Degişik basit molekül çeşitlerinin birbirine eklenmesinden oluşmuş zincir şeklindeki madde) 2.Olağanüstü uzun ve son derece incedir.Hücrenin çekirdeği 100 kere büyütülseyydi aşağı yukarı iğne ucu büyüklüğünde olacaktı, yani gözün ancak seçebileceği kadar. İte bu küçücük çekirdek içinde katlanmış durumda bulunan DNA açılırsa, boyu, bir futbol sahasının boyu kadar olur. 3. Zincirde dört çeşit halka vardir (nükleotid denilen moleküller). Isimleri adenilik asit, guanilik asit, sitidilik asit ve timidilik asit; kisaltmalari A. G, C ve T. 4. Bu dört tür halkanın bağlanma biçimi, adi bir zincirin halkaları gibi birbirinin aynıdır. 5. Halkaların şaşmaz bir düzeni vardır, bu kitaptaki harflerin düzeni gibi. Bundan sonra, zincirler üzerine söyleyecek çok şeyimiz olacak. Bir zinciri her resimleyişimizde, buradaki beş biçimden hangisi en uygun, en açiklayicisiysa onu kullanacagiz. Kuşkusuz, gerçek zincirlr bizim resimlerde gösterdiklerimizden çok daha uzundur. DNA = Dil = Bilgi Şimdi dört çeşit halkasi olan bir zincirimiz olsa ve bunun yeni bir bireyin oluşmasi için gerekli bütün bilgiyi içerdigini bilsek, bu sirrin halkalarin siralanmasinda veya düzenininde yattigi sonucunu çikarmamiz gerekir. Zincirin bu kadar çok anlam taşimasinin başka bir açiklamasi olamaz. Bilgi, böylece harita veya plan olmak yerine, düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu bir şeye, daha dogrusu tek boyutlu “yazili” talimat dizinine dönüşür. Burada dille-benzetme (analoji) yapilabilir.DNA alfabesinin dört harfi var, ama bunlarla yazilabelecek mesajlarin sayisi sonsuzdur. Tipki iki harfli Mors alfabesiyle (nokta-çizgi) söylenebileceklerin sinir olmadigi gibi. Kitaplardaki harfler kağıt üzerindeki yerlerine göre diziler halinde bağlanmışlardır. DNA içindeki dört nükleotid halkası ise gerçek kimyasal bağlarla dizi halinde bağlanmıştır. Belli bir organizma içindeki toplam DNA’da bir kitap gibi düşünülebilir.(s:24) Bu kitapta, bütün harfler, deyimler, cümleler ve paragfraflar bir zincir oluşturacak biçimde birbirine eklidir. Organizmanın bütün bölümleri ve bütün işlevleri böylece tanımlanır. Bu organizmanın özdeş bir ikizi varsa, o da aynı DNA’ları içerir, aynı kitaptan bir tane daha diye düşünülebilir; ne bir harf, ne bir sözcük farklıdır ikisi arasında. Aynı türün başka bir organizması da, gramerda sık sık ve göze çarpıcı farklar olduğu halde, benzer bir kitabı oluşturur. Değişik türlerin kitapları, içlerinde bir sürü benzer cümleler de olsa oldukça değişik öyküler anlatırlar. Yukarıdaki benzetmede zincirin parçaları olan genler, aşağı yukarı cümlelerin krşılığıdırlar. Bir gen, organizmanın belirli bir yapısını oluşturan veya işlevini gören bir harf (nükleotid) dizidir. Genler, çok uzun bir DNA molekülünde arka arkaya eklenmiş cümleler gibidirler. Bir İnsan Oluşması İçin Ne kadar Bilgi Gerekli? Bilginin ne olduğunu gördükten sonra isterseniz, canlıları oluşturmak için ne kadar bilgi gerektiği üzerine kabaca bir fikir edinelim: 1. Bir bakteri, canlı yaratıkların en basitlerindendir, 2 000 civarında geni vardır. Her gen 100 civarında harf (halka) içerir. Buna göre, bir bakterinin DNA’sı en azından iki milyon harf uzunluğunda olmalıdır. 2. İnsanın, bakteriden 500 kat fazla geni vardır.Öyleyse DNA en azından bir milyar harf uzunluğundadır. 3. Bir bakterinin DNA’sı bu hebsaba göre, her biri 100.000 kelimelik 20 ortaama uzunlukta romana, insanın ki ise bu romanlardan 10.000 tanesine eşittir! Dilden Maddeye DNA dilinin anlamı, belirli bir canlı organizmayı tanımlamasındadır. Başka bir deyişle genler, maddenin, yaşamın gerçek özünün, gerçek canlı unsurun yaratılması için gerekli bilgiyi verirler. DNA dili fizik olarak yaşamaya, nefes almaya, hareket etmeye, et üretmeye nasıl çevrilebiliyor? Bu soruyu yanıtlamadan önce, nelerden yapılmış olduğumuzu bilmemiz gerekir. Proteinler Bu konu zor görünebilir ama aslında öyle değil. Bizi oluşturan en önemli malzeme proteindir denilebilir. Diğer yapı maddelerimiz (su, tuzlar, vitaminler, metaller, karbohidratlar, yağlar vb.) proteinlere destek olmak üzere bulunurlar. Proteinler yalnızca kütlemizin (suyu saymazsak) çoğnu oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda vücut ısımızı, hareketlerimizi ayarlarlar, düşüncelerimizin ve duygularımızın da temelini oluştururlar. Kısacası bizi oluşturan ve yaptığımız her şey proteinlere dayanır. Örneğin, kendimi gözlüyorum: bütün kütlesi proteindir; ne görüyorsam (kürkü, gözleri, hareket etmesi bile) proteindir. İçindeki her şyey de proteindir. Ayrıca kendime çok özel bir kişilik veren herşey de özel proteinlerle belirlenmiştir. DNA’nın yönlendirilmesiyle yapılan proteinler birey olmanın, tek olmanın, bütün türlerin fiziksel temelidir. Metal, otomobil için neyse, protein bizim için odur. Otomobilde başka malzemeler de vardır; ama yapıyı ve işlevi sağlayan en önemli eleman metaldir. Hem görünüşü, hem de işleme yeteneğini belirler. Bir arabanın diğerinden farkını; biçimini, niteliği ve metal kısımların durumu belirler.(s:26) Şimdi, yeni bir soru ve başka bir ayrintili inceleme için haziriz. Proteinler neden yapilmişlardir? İşte özelliklerinin listesi: 1. Zincir moleküldürler. 2. Uzundurlar ama DNA kadar değil. 3. Yirmi çeşit protein halkasi vardir. Bunalara amino asitler denir. 4. Yirmi birimin de bağlantı biçimi tamamen aynıdır. 5.Yirmi birimin veya halkanın düzeni veya diziliş sırası hassas ve kesindir. Bu düzen, hangi protein olduğunu ve sonuçta işlevinin ne olduğunu belirler. Amino asitler, isimlerinin ilk üç harfi eklenmiş zincir halkalariyla gösterilirler. Yirmi amino asit şunlardir: fenilalanin, leusin, izoleusin, metyonin, valin, serine, prolin, treoinin, alanin, tirosin,histidin, glutamin, asparajin, lisin, aspartik asit,glutamik asit, sistein, triptofan,arjinin,glisin. Çeviri Bu beş özelligin DNA zincirininkine ne kadar benzedigini gördünüz. Halkalari özel bir düzende olan zincirler, protein alfabesinde yirmi çeşit harften oluşuyor;DNA alfabesinde ise dört harf var. DNA bilgisinin protein maddesine dönüşmesinin aslinda dildeki gibi bir çeviri işlemi oldugu hemen (s: 27) görülebilir. Dört harfli bir alfabedeki harf dizisinden, yirmi harfli bir alfabenin harf dizisine geçilmektedir. Mors dilinden (iki harfli nokta-çizgi alfabesinden) Ingilizce gibi yirmisekiz harfli alfabesi olan bir dile çeviri yapmaya da benzetilebilir bu. Bütün olan biten aslında bu kadar.Hücerelerin protein zincirleri içinde binlerce çok ufak, son derece basit çeviri makinesi var. Bunlara “ribosomlar” deniyor. Şu şekilde çalışırlar: Önce DNA bilgisinin bir bölümü, bir gen, bir enzim (bu işlemin hızlanmasına yardım eden bir protein) tarafından kopye ediliyor. Mesajcı RNA (mesajcıribonükleik asit) dernilen bu gen kopyası da bir zincirdir. RNA molekülleri,DNA moleküllerinin hemen hemen aynı zincir moleküllerdir; ama onlar kadar uzun değildirler. Bir DNA molekülü bir çok geni içerir, bir mesajcı RNA molekülü ise yalnızca bir tek genin kopyasıdır. Bu RNA moleküllerine “mesajcı” denir, çünkü genin mesajının, ribosomlar yolu ile DNA’nın hücredeki yeri olan çekirdekten proteinlerin yapıldıkları hücrenin çekirdek dışındaki kısmına (stoplazma) taşırlar.(s:28) Gen kopyası mesajcı RNA bir ucunu ribosoma bağlar, Ribosom okuyucudur;mesajcı RNA’nın içindeki nükleotidlerin (harflerin) dizilişini okur; ama bildiğimiz anlamlı bir sözcük çıkarmak yerine protein çıkarır. Bu şu şekilde gerçekleşir: Özel enzimler amino asitleri “transfer” RNA (tRNA) denilen küçük bir RNA molekülüne bağlarlar. Yirmi amino asitin her biri özel RNA molekülüne bağlanır. Amino asite bağlanmış tRNA’lar kendilerini ribosoma yöneltirler. Ribosom, gerekli tRNA’yı (bağlı amino asitlerle birlikte) o anda mesajcı RNA’dan okuduğu deyimlere uygun olarak seçer. Yani eğere ribosom mesajcıdan ala amino asitini (alanin) belirleyen bir grup nükleotid mesajını okumuşsa, bu amino asitin (Hayatın Kökleri, s:29) bağlı olduğu gruba uygun nükleotidleri olan bir tRNA seçer. Mesajcı nükleotidin, belli bir amino asite uygunluğu, nükleotidlerin doğal uygunluk ilişkisine dayanır.Mesajcı üzerindeki her nükleotid dizisi, transfer RNA üzerindeki uygun nükleotid dizisiyle mükemmel bir şekilde eşleşir. Her yeni aminoasit ve onun tRNA’sı ribosoma gelip uygun biçimde yerleştikçe, amino asit kendisenden önce ribosoma gelmiş olan amino asitle kimyasay olarak birleşir. Böylece, halkalar sırayla birer birer bağlanır. Ribosom mesajı okudukça protein zincirinin boyu durmadan inin okunma ıbitince, bütühn protein halkası serbest bırakılır. Böylece yeni bir protein doğmuş olur. Bir genboyu DNA’nın içindeki nükleotid dizilişi, bir protein içindeki amino asit dizisini tam olarak belirler. Bir gen, bir protein. Bir gen; bir protein kavramı bizim proteinlerin nasıl oluştuğunu öğrenmemizden çok uzun zaman önce bulunmuştu.1930'larda ekmek küfü üzerine bir dizi parlak deney yapan biyokimyacı George Beadle, bir teks gen içindeki değişikyiklerin, bir tek proteinde bozulmaya yol açtığını göstermişti.Buna dayanılarak yapılan çcalışmalar bakteri kullanılarak ilerletildi ve genişletildi. Bu büyük çalışma ve burada anlatacağımız niceleri, herman Müller’in 1920'lerdeki DNA’daki değişmelerin (mutasyon), istenildiğinde canlı sistemleri x-ışınlarına tutarak sağlanabaleceğini gösteren önemli buluşu olmasaydı başarılamazdı. DNA, bir hücrdede bulunan değişik p;roteinler kadar gen içerir (bakteride 2000; insanda 200.000). Protein yapan makinenin bu çeviri işlemindeki şaşmayan hatasizligi,kuşkusuz dikkate deger. bir hücrenin yaşamasi için gerekli binlerce proteinin üretilmesinde ancak bir-iki yanlişligüa yer olabilir. Insanlarin yahptigi hiçbir makine, bunun gibi 200 romana eşdeger bir yaziyi bu kadar az yanlişla yazamaz. t-RNA’nın Bulunması Hocam Paul Zamecnik ve ben, 1956'da transfer RNA’yı birlikte bulduk ve neye yaradığını açıkladık. Zamecnik daha önce ribosomların, üzerinde proteinlerin biraraya getirildiği strüktürler olduğunu göstermişti.Ben de bu tarihten bir yıl önce amino asitlerin özel bir dizi enzimle aktif hale getireilebildiğini (yani diğer amino asitlerle reaksiyona hazırlandığını) kanıtlamıştım (bu dördüncü bölümde anlatılıyor). Ama arada eksik bir şey vardı: amino asitlerin bağlanabileceği ve onlara (Hayatın kökleri, s: 31), mesajcı RNA’ların gösterdiği yerlere yerleştirilmelerini sağlayan kimliği kazandıracak bir şey. Paul Zamecnikle birlikte, hücreler içinde amino asitlere önemli bir yatkılnığı olan, yani onlarla olağandışı bir sıklıkla bağlanabilen küçük RNA molekülleri olduğunu gördük. Proteinin yapılışnıda ki eksik olan halkayı bulduğumuzu hemen anladık. Bir sürü yoğun ve zevkli deneyden sonra, ondan sonraki yılın sonlarına doğru,tRNA’nın protein yapımına katılım yönteminin size daha önce açıkladığım oldukça tam bir resimini elde ettik. Zincirlerden Üç Boyutlu Varlıklara Buraya kadar öykü yeterince doyurucu; canlı mekanizmalar, zincirleri dil olarak kullanırlar. Plandan bitmiş üretime geçmek, basit bir çeviri işidir. Ama hala aşmamız gereken bir engelimiz var. Çeviri bir simgeyi başka bir simgeye, tek boyutu tek boyuta, bir zinciri başka bir zincire, nükleotitleri amino asitlere dönüştürülüyor. Zincirden “maddeye” nasıl varabiliriz? Protein moleküllerinin görevlerini yerine getirmelerine, dokunabildiğimiz, kavrayabildiğimiz şeylere, tohumlara, çiceklere, kurbağalara, size, bana bir boyuttan üç boyuta sıçramak zorundayız demek ki. Yanıt, protein zincirleri içindeki halkaların yani aminoasitlerin özelliğinde yatıyor. Protein molekülleri, zincir oldukları halde asılnrad (fiziki olarak) gerçek zincirlerde olduğu gibi üç boyutlu yapılardır. Proteinin yirmi değişik amino asiti, etkisiz simgeler değildirler. Herbirinin kendine özgü kimyasal özellikleri vardır. Bazıları zincirdeki ikiz eşleriyle kimyasal bağlar yapmayı yeğlerken, bazıları daha çok asit, bazıları da alkali özelliğini gösterir. Kimi suyu aramak eğilimindeyken, kimi de sudan kaçar. bazıları öyle biçimlendirilmişlerdir ki zinciri bükebilirler. (s: 32). Birkaç tanesinin de bir proteinin yalnızca bir tek işe yaramasına katkıda bulunacak özel marfetleri vardır.Bu amino asitler zincirdeki yerlerine göre zincirin son biçimini belirler. Zincirler tamamlandıkları zaman, bir çeşit ip yumağı oluşturmak için kendi kendilerine içiçe dolanıp katlanırlar. çözülmüş zincirdeki amino asitlerin “sırası”, molekülün katlanmak için hazır olduğu zaman nasıl davranacağını, ne yapacağını “şaşmaz” bir şekilde belirler. katlanma biçimi de protein molekülünün şeklini, özelliklerini, işlevini belirler. Kas proteinler için, bir gen, protein yapar makinelere son bitmiş biçiminde katlanabeilecek ve komşu liflerin üzerinedn kayabilecek çok uzun bir protein zinciri yapmasini emreder. Böylece kisalabilen uzun lifler oluşur. kan hücrelerindeki oksijen taşiyan protein zinciri hemoglobin, özel bir üç boyutlu katlahnma biçimine sahiptir. Böylece yalnizca kendisine özgü bir yolla oksijeni tutma ve serbest birakma işlevini yerine getirebilir. Sonuç olarak herbirini siralanişi, genler içindeki nükleotidlerin siralanişiyla belirlenmiş binlerce protein zinciri, özel biçimlerde katlanip, özel işlevler elde ederler. Düzen Yaratmak, Çoğu Kez Zincir Yapmaktır Birinci bölümde düzen konusunda söylediklerimizi hatırlayın: Yaşam, sürekli düzensizliğe giden bir evrende düzene yönelik çalışır.Şimdi bunun ne demek olduğunu çok daha açıkça görebiliriz. Canlı olmak, daha önceden şaşmaz bir kesinlikle tanımlanmış bir düzenle, halkaları zincire eklemektir. Düzen bir defa kurulunca, son biçimin ve işlevin elde edilmesi hemen hemen kendiliğinden gelir diye düşünülebilir. İsterseniz, bir parçayı bir başka parçanın önüne koymak (Hayatın Kökleri, s: 33) kendiliğinden sonuca götürüyor diye düşünebilirz bu düzeni. Zayıf Kimyasal Bağlantıların Önemi Hücrelerin önemli molekülleri yani DNA,RNA ve proteinler üzerine yapılan bir çalışmadan çok ilginç bir genelleme ortaya çıkmıştır. Aslında “zayıf” kimyasal bağlantılar, yaşam için son derece önemil işlevler taşırlar.Güçlü bağlantılar (sağlam kovalent bağlar), amino asitleri protein içinde birbirine bağlayanlar cinsinden veya RNA ve DNA içinde nükleotidleri bağlayanlar cinsinden olanlardır.Bunlar zincirin her halkasında komşuyu sıkıca tutarlar. Zayıf bağlantılar ise bütün büyük zincirlerde katlanma noktalarını belirleyen ve molekülün biçimini sağlayanlardır. DNA’da iki zinciri,çift sarmalı oluşturmak iççin birarada tutan nükleotidler arasında zayıf halkalar vardır. Bunlar ileride göreceğimiz gibi RNA üretiminde çok greklidirler. Proteinin içinde,onu işlevine uygun katlanmış biçimlerde tutan amini asitler arasındaki bağalantılar da zayıftır. Ribosomlar üzerinde yeni protein yapımında,transfer RNA üzerinde tamamlayıcı biçimdeki nükleotidlere uydurarak,tam yerlerini “bulurlar”. Bu önemli bağlantıların özelliği,zayı oluşları yüzünden çok kısa sürmeleridir. Görevlerini yaparlar ve sonra kolayca çözülüp yeniden kullanılabilirler. Hayatla İçli Dışlı Cansız Varlıklar: Virüsler Virüsler ya da DNA’lı ya da RNA’lı proteinden yapılmışlardır. Yani ya DNA ya da RNA biçiminde bilgiyi içerirler ve protein biçiminde birşyelerin yerine geçebilen bir kimlikleri vardır. Ama yardımcısız kendi kendilerine üreyemezler. Yardım (s:34) canlı hücereler tarafından sağlanır. Virüsün proteinleri,onun bir hücre bulup içine girmesine yol açar. Virüs, orada kandini üretecek makinaları;hücrenin makinalarının bulur. Üreme işini tamamladıktan sonra kendisi ve yeni virüsler,aynı tatsız işi başka hücrelerde yinelemek üzere o hücreden çıkarlar.Bu olaylar sırasında virüs,”ev sahibi” hücreyi öldürebilir,ona zarar verebilir,değiştirebilir veya hiçbir şey yapmaz;bu virüsün ve hücrenin cinsinei bağlıdır. Bir virüsün hücrede neden olabileceği önemli bir değişiklik de onu kansere dönüştürmesidir. Bu esrarlı olay, 8. Bölümde göreceğimiz gibi en son kanser araştırmalarındaki yoğun çabaların temelinde yatlmaktadır. Hücrelerden daha basit oldukları halde,virüslerin daha ilkel olmadıklarını sanıyoruz. çok uzak geçmişte bir zaman, normal hücerelerine parçalarıyken kopup kendi asalak “yaşama” biçimlerini kurmuş olmaları mümkün görünüyor. Virüslerin bağımsız olarak üreme yetenekleri olmadığı için kendi başlarına canlı olduklarını düşünemiyoruz. Ölümlülük ve Ölümsüzlük Şimdi,bir bireyin yaratilmasinin bir dizi yazili talimat gerektirdigini biliyoruz. Bunlar milyonlarca yildir dikkate deger bir baglilikla tekrar tekrar kopye edilmişlerdir; ama her birey yalnizca birkaç on yil içinde yaşar ve ölür. O zaman bu talimatlarin ölümsüz olup olmadiklarini sorabiliriz. En azindan bir biyolog için her hangi bir şey ne kadar ölümsüz olabilirse,genetik bilgi de o kadar ölümsüzdür diyebiliriz. Aslinda ölümlü her birey,gelecek kuşaklara geçirilecek tarifnamenin geçici koruyucusudur;sopanin DNA oldugu bir bayrak yarişinda koşucu... Bir birey yaşaminin,ancak atalarindan çocuklarina geçirdigi bilgi kadar önemi (Hayatin Kökleri, s:35) vardir. Bazi güveler agizsiz dogarlar ve dogduklari andan başlayarak açiliktan ölüme mahkimdurlar. Tek işlevleri,çiftleşip daha çabuk yumurtlayarak güve bilgisini gelecek kuşaga geçirmektedir. Eğer DNA ölümlünün ölümsüzlüğü ise,insanları inatçı merakı,daha ötesini de sormadan edemez;Bütün bunlar nasıl başladı?(Hayatın Kökleri, s:19-36). Başlangiç Hangisi önce geldi, tavuk mu yumurta mı? Bu çok duyulmuş bir sorudur ama yanıtlanamaz. Yanıtlanamamasının sebebi “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan vs.” diye zaman içinde bitmez tükenmez bir geriye doğru sayış gerektrmesi değil, bu şekilde geriye giderken biriken küçük değişikliklerle tavuğun tavukluktan,yumurtanın da yumurta olmaktan çıkmasıdır.Tavuğun bir milyar yıl gerilere giden soy ağacını incelersek;tüylü arkadaşımızı,hayal gücümüzü ne ölçüde zorlarsak zorlayalım adına “tavuk” diyemeyeceğimiz atalara bağlayan bir değişimle karşılaşırız. Benim tahminim, bir milyar yıl önceki tavuk atasının her halde,toplu iğne başından küçük ve okyanusta yaşayan bir yaratık olduğu. Kendi soyumuzu gerilere doğru izlersek,yine buna benzer bir sonuçlar karşılaşırız. Ne kadar geriye gidebiliriz? Bir başlangiç oldugunu düşünmemiz gerek. Bundan önçeki bölümde sözü edilen,DNA’nin ölümsüzlügünü benzetmesine şimdi daha iyi bir perspektiften bakmaliyiz.Dünyamizin şimdiki canli biçimlerini dogracak tüm bilgiyi taşiyan bu kocaman moleküllerin,çok uzak bir geçmiş zamanda, alçakgönüllü bir başlangiçlari olmasi gerek. (s: 37) En iyi tahminlere göre yaşam; bundan üç milyar yil önceki Dünya'da başladi.Üç milyar yil önce Dünya'miz iki milyar yaşindaydive canlilari barindiracak kadar sogumay başlamişti.Son derece küçük ve oldukça basit deniz yaratiklarinin iki milyar yildan daha eski fosilleri var. Bu fosilleşmiş yaratiklarin atalari herhalde daha da küçüktü.. En ilkel canli biçimi, belki de bugün bolca bulunan basit tek hücreli canlilara hiç benzemeyen bir tek-hücreydi. Öyleyse bizim yoğunlaşacağmız soru şu: bir hücre,yaşamaya ilk olarak nasıl başlamış olabilir, bu aşama nasıl mümkün olabilir? Soru”hücre nasıl yaşamaya başladı?” değil;bu hiçbir zaman yanıtlanayacak bir sorudur. Çünkü bu olaya tanıklık edecek kimse yoktu o zaman; ama yaşamın nasıl oluşabileceğini sormak hakkımızdır. Akıllıca tahminler ve olasilıkıları gösteren deneyler yapabiliriz. Gerekli Maddeler Jeologların, paleontologların, fizikçilerin,biyologların çalışmalarına dayanarak,dünyanın üç milyar yıl öncesi nasıl bir yer olabileceği konusunda oldukça iyi bir fikrimiz var. Bilim kurgu kitapları ve filmelri olayı çok canlı ve belki de doğru resimliyorlar;lav ve kayalardan oluşmuş,gri, tümüyle kısır,hiç yeşili olmayan manzaralar,patlayan yanardağlar,sivri dağ tepeleri,buharlaşan denizler,alçak bulutlar,arada çakan şimşeklerle gürültüyyle parçalanan ve sürekli yağan yağmurlar. Herhangi bir canlı tarafından görülmemiş ve duyulmamış olaylar. Kuşkusuz bu, sizin ve benim için çok sefil bir ortam olurdu. ÜAma yaşamın başlangıcı için iyi bir düzendi. Herşeyi harekete geçirmek için gerekenler şunlardı: 1. Ilık bir ortam 2. Çok miktarda su(s:38) 3. Gerekli atomların kaynakları/karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor) 4. Enerji kaynağı. Su ve ısı, sorun değildi. Dünya soğurken, milyonlarca yıllık yağmur okyanusları doldurmuş hala sıcak olan Dünya bu okyanusyarı ısıtmıştı. Şimşekler bol bol enerji sağlıyorlardı. Bulutlar aralandığı sıralarda da Güneş’ten ulraviyole ışınları geliyordu(Bu ışınlar o zaman şimdi olduklarından çok daha güçlüydüler, çünkü atmosferimizi sarran ozon tabakası henüz oluşmamıştı. Ozon, yeryüzünde bitki yaşamının sonucu olarak yavaş yavaş birikmiş bir oksjijen tabakasıdır. Bu tabaka ultraviyole ışınlarını geçirmez). Bu koşullar;kuşkusuz başlangiçta,en basit birimlerin,bilgi zincirlerinin (DNA) ve hücre maddesi zincirlerinin (protein) oluşmasi için yeterince basitti. Ama zincirlerimiz olmadan önce halkalarimizin olmasi gerekir. Önce DNA nükleotidleri ve proteinlerin amino asitleri oluşmalidir. Bildigimiz gibi, bu halkalar ufak moleküllerdir. Bunlar, karbon, hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor elementlerinin kimyasal olarak baglanip düzenlenmeleriyle oluşurlar. Basit Moleküllerin Doğuşu Öyleyse işte senaryomuz: Deniz suyunda erimiş karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole işinlari ve şimşeklerle sürekli bombardiman edilmiyorlar. Bu arada bir kismi kalici ve dengede olan,degişik kombinasyonlara da zorlaniyorlar. İşlem yüz milyonlarca yıl boyunca sürerken,denz, elemanlarının değişik kombinasyonları yönünden giderek zenginleşiyor. Yeni moleküller,bu arada nükleotidler ve amino asitler birikiyor. Sonunda denizin son derece bol ve bütün yeni molekül(s:39) çeşitlerini içeren koyu bir çorbaya dönüştüğüü bir zaman geliyor. Zamanın Önemi Sözkonusu süreçte zamanın önemini kavramak için biraz duralım. Zaman ne kadar uzun olursa bir şeylerin olması da o kadar olasıdır. Kimyasal tepkimeler için de bu doğrudur. Zaman sınırlaması olmazsa,yeterince uzun süre beklenirse en olanaksız tepkimeler gerçekleşebilir. Eğer bu tepkimelerin ürettikleri bileşikler kalıcı (dengeli) iseler, deniz suyunun nisbeten değişmez maddeleri haline geleceklerdir. İçinde canlı Olmadığı için Çorba Varlığını sürdürebilir Şimdidenizin çorba gibi olma düşüncesi size aşiri görünebilir. Bunun bugünkü deneylerimizle karşilaştiralabilecek hiçbir yani yoktur. Böyle zengin bir oluşumun birikmesi,canlilar onu hemen yiyip biterecegi çin bugün belik de olanaksizdir. Bakteriler ve diger açgözlü yaratiklar şimdi çok kalabaliklar ve ne zaman iyi bir besin kaynagi belirse,hemen onu tüketiyorlar. Kaynak kuruyana kadar üreyip sayilarini arttiriyorlar. Görüyorsunuz ki eskiden yaşam olmadiggi için okyanuslar çorba gibi olabilirdi. Eski Olayların Laboratuvardaki Benzerleri Aslında,anlattıklarımız hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir hipotez. Yine de biz,laboratuvarda bunların olabileceğini gösterebiliriz,Eskiden olduğu öne sürülen koşulların laboratuvarda istenen tepkiyi sağlaması kuşkusuz olanaklıdır. Üç milyar yıl önce denizde bulunduğu (s: 40) düşünülen basit bileşikler bir cam kapta suda eritilebilirler. Kap, şimşekylerin enerji katkısını sağlamak üzere bir elektrik kaynağına bağlanır. Ssitemin bütün parçaları hiçbir canlı hücre olmadığından emin olabilmemiz için önceden sterilize edilir. sonra kaptakilerin bir süre pişmesi için elektrik verilmeye başlanabilir. sonunda kap açılıp içindekiler incelenir. Bu deneyin yapılmış olduğunu ve sonucun tümüyle inandırıcı olduğunu sevinerek söyleyebilirim. Hem nükleotidler hem amino asitler beş elementten bu şekilde oluşturulabildiler. yani yaşam zincirlerinin halkaları, deniz benzeri bir ortamda şimşikleri enerji kaynağı olarak kullanılmasıyla üretildi. Zincir Moleküllerinin Doğuşu Bundan sonraki adım,açıkça görülüyor ki halkaları,DNA gibi ve protein gibi zincirler oluşturmak için birleştirmektir.İlkel koşulların laboratuvarda yapılmış benzerlerinin,halkaların oluşumu aşamasını sağlamasına bakarak,çalışma ilerletilirse halkaların zincir biçiminde eklenebileceğini de düşünmek akla yakındır. Nitekim kısa zincirlerin oluştuğunu gröüyoruz. Basit kimyalarıyla bugünün DNA’larına ve proteinlerine benziyorlar. Yined hatırlayalım, bu deneyler yalnızca oylabileceğini gösterir, ne olduğunu değil. Durum, Thor Heyerdahl’ın Polinezya Adaları halkının Güney amerika’dan batıya yelken açarak, şimdiki yurtlarını buldukları savını kanıtlamaya çalışırken kaşılaştığından farklı değil. sal üzerinde aynı yolculuğu başarıyla yaparak,yalnızca polinezyalıların gerçekten bu yolculuğu yaptığını kanıtlamış olmadı, benzer taşıt kullanan herhangi birinin de aynı işi yapabileceğini gösterdi(s:41) Bir Hücreye Doğru Bu noktadan sonra,hücdreyi daha çok tanımak için beş önemli adıma daha göz atabiliriz. Hücrenin ikiye bölünmesi DNA’nın ikiye bölünmesi Zarlar Çift zincirli DNA Yapısal proteinler Enzimler tek zinciril DNA Proteinler Yağlar Nükleotidler Aminoasitler karbon, hidrojen,oksijen, azot(nitrojen) ve fosfor 1. Enzimlerin ortaya çıkması Enziler, hücre içindeki bütün kimyasal tepkimeleri hızlandıracak özel protein molekülleridir. Bugün canlı hücre;herbiri kenid özel işini yapan, besin maddelerini parçalayan,besinden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapımını kolaylaştıran ve sayısız başka işler yapan binlece enzim içerir. Olayların denizdeki başlangıt çağlarında yavaş gelişimleri, ancak enzimlerle hızlandırılabilirdi, İlk enzimler, raslatısal olaramk birbiren eklenmiş kısa aminoasit zincirleri olsa gerek. Tekrar tekrar “deneme-yanılma”yla bu kombinasyonların bazıları; birtakım reaksiyonları hızlandırabilecek,yalnız kenidlerine özgü bir yeteneği elde etmiş olmalılar.(s: 42) 2. DNA’nın çift Kat oluşu. Okyanuslar boyunca DNA zincirinin rasgele eklenen nükleotidlerle yavaş yavaş uzamasini gözünüzün önüne getirmeye çaliştiginzda baszi anlamli diziler oluşcaktir.Burada “anlamli”, birkaç yeni ilkel proteini yapmak için gereken bilgiyi içermek olarak kullanilmiştir. Bunladan bazilari, yararli enzimler veya önemli yapilarin parçalari olacktir. Basit bir çift kat halinde birleşme bunu sagladi. birbiren sarilmiş ipliklerin zarar görmesi,ayri ayri tek başlarini olduklari zamandan daha az olasiydi.Dahasi, çift kat olmak,DNA’nin üremesi için gereklidir. 3. DNA’nın Çoğalması Bu, çift sarmal DNA zincirindeki her ipliğin,kendisini tıpatıp bir kopyasını yapması,sonuçta ikinçci bir çift sarmalın(s:43) oluşması demektir. son erece basit ve zarif olan bubişlem,bir halatın çözülüp ayrılışı gibi iki zincirin birbirinden ayrılmasıyla baş

http://www.biyologlar.com/evrim-konusunda-ilk-dusunceler

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

Kanun No. 5199 Kabul Tarihi : 24.6.2004 BİRİNCİ KISIM Genel Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler Amaç MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. Kapsam MADDE 2. - Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar. Tanımlar MADDE 3. - Bu Kanunda geçen terimlerden; a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri, b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları, e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları, f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları, g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını, h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı, j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını, k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi, l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını, m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı, n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, İfade eder. İlkeler MADDE 4. - Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır: a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır. ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür. İKİNCİ KISIM Koruma Tedbirleri BİRİNCİ BÖLÜM Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı MADDE 5. - Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar. Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler. Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir. Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması MADDE 6. - Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır. Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz. Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir. Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. İKİNCİ BÖLÜM Hayvanlara Müdahaleler Cerrahi müdahaleler MADDE 7. - Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır. Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır. Yasak müdahaleler MADDE 8. - Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır. Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez. Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir. Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır. Hayvan deneyleri MADDE 9. - Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar. Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır. Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir. Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir. Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi Hayvanların ticareti MADDE 10. - Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur. Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz. Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir. Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır. Eğitim MADDE 11. - Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez. Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar Hayvanların kesimi MADDE 12. - Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır. Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvanların öldürülmesi MADDE 13. - Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez. Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasaklar MADDE 14. - Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır: a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek. ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek. ÜÇÜNCÜ KISIM Hayvan Koruma Yönetimi BİRİNCİ BÖLÜM Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar İl hayvanları koruma kurulu MADDE 15. - Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır. Bu toplantılara; a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları, b) İl çevre ve orman müdürü, c) İl tarım müdürü, d) İl sağlık müdürü, e) İl millî eğitim müdürü, f) İl müftüsü, g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü, h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi, ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci, j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci, Katılır. Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir. İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır. İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. İl hayvanları koruma kurulunun görevleri MADDE 16. - Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak; a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek, b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak, c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek, d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak, e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak, f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek, g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek, j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak, İle görevli ve yükümlüdür. İKİNCİ BÖLÜM Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri Denetim MADDE 17. - Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir. Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler. Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları MADDE 18. - Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi Mali destek MADDE 19. - Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Diğer Hükümler Eğitici yayınlar MADDE 20. - Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20'sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. Trafik kazaları MADDE 21. - Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır. Hayvanat bahçeleri MADDE 22. - İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasak ve izinler MADDE 23. - Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir. Koruma altına alma MADDE 24. - Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır. DÖRDÜNCÜ KISIM Cezai Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz İdarî para cezası verme yetkisi MADDE 25. - Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir. İdari para cezalarına itiraz MADDE 26. - İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir. İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili MADDE 27. - İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür. Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80'i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir. Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Cezalar MADDE 28. - Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir: a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır. Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır. BEŞİNCİ KISIM Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler Birden fazla hükmün ihlâli MADDE 29. - Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır. Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir. Fiillerin tekrarı MADDE 30. - Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir. İKİNCİ BÖLÜM Son ve Geçici Hükümler Saklı hükümler MADDE 31. - 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır. GEÇİCİ MADDE 1. - Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar. GEÇİCİ MADDE 2. - Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır. Yürürlük MADDE 32. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 33. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

http://www.biyologlar.com/hayvanlari-koruma-kanunu

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

HAYVAN GEN KAYNAKLARININ KORUNMASI HAKKINDA YÖNETMELİK

Resmi Gazete Tarihi: 21/06/2003 Resmi Gazete Sayısı: 25145 Tarım ve Köyişleri Bakanlığından: BİRİNCİ BÖLÜM : Amaç, Kapsam, Hukuki Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 - Bu Yönetmeliğin amacı; Türkiye hayvan gen kaynaklarının genotipik ve fenotipik özelliklerinin belirlenmesi, korunması amacıyla yetiştirilmesi, bu özelliklerin kayıt ve koruma altına alınması ile ilgili usul ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 - Bu Yönetmelik, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ana hizmet birimleri ile bağlı ve ilgili birimleri ve bu amaca yönelik faaliyet gösteren diğer kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiliği haiz kuruluşlara ait hayvan gen kaynaklarının korunması ile ilgili çalışmaları kapsar. Hukuki Dayanak Madde 3 - Bu Yönetmelik, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanununa dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 - Bu Yönetmelikte geçen; a) Bakanlık: Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, b) Genel Müdürlük: Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünü, c) Ulusal Komite: Hayvan Gen Kaynaklarını Koruma Ulusal Komitesini, d) Çalışma Gurubu: Ulusal Komitenin belirleyeceği konu ile ilgili uzmanlardan oluşan gurubu, e) Hayvan Gen Kaynakları: Türkiye'ye özgü ve/veya özel niteliklere sahip evcil ve yabani hayvan tür, alt tür, ırk, tip, ekotip ve topluluklarını, f) Koruma: Hayvan gen kaynaklarının korunmasını, g) Gen Bankası: Sperma, ovum, embriyo ve diğer hayvansal genetik materyalin koruma altına alındığı yeri, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM : Ulusal Komitenin Kuruluşu, Çalışma Esasları, Görevleri, Sekretaryası ve Sekretaryanın Görevleri Ulusal Komitenin Kuruluşu Madde 5 - Ulusal Komite Bakanlık Müsteşar Yardımcısı başkanlığında aşağıda belirtilen kurum ve kuruluşların temsilcilerinden oluşur: a) Bakanlık ilgili birimlerinden 5 temsilci, b) İlgili Bakanlıklardan 2 temsilci, c) Üniversitelerin ilgili Fakültelerinden 4 temsilci, d) İlgili Meslek Kuruluşlarından 2 temsilci, e) İlgili Sivil Toplum Kuruluşlarından 4 temsilci. Ulusal Komitenin Çalışma Esasları Madde 6 - Ulusal Komitenin çalışma esasları aşağıda belirtilmiştir: a)Ulusal Komite Nisan ve Ekim aylarında olmak üzere yılda iki kez olağan olarak, gerektiğinde Bakanlığın daveti üzerine veya üyelerin en az 1/3 ünün sekretaryaya yazılı müracaatından sonra olağanüstü olarak toplanır. b) Komite, üyelerin en az 2/3' ü ile toplanır, c) Kararlar, toplantıya katılan üyelerin 2/3 çoğunluğu ile alınır. Ulusal Komitenin Görevleri Madde 7 - Ulusal Komitenin görevleri aşağıda belirtilmiştir: a) Koruma faaliyetleri ile ilgili ilkeleri, hedefleri ve politikaları belirlemek, b) Konu ile ilgili önceki yıl çalışmalarını değerlendirmek, sonraki yıl çalışma programını yapmak, c) Uygulamada karşılaşılan sorunlar ve bunların çözümleri ile ilgili teklifleri hazırlamak, d) Hayvan Gen Kaynakları ile ilgili envanter çalışması yaptırmak, nesli tükenmekte olan hayvanları tespit etmek, e) Hayvan Gen Kaynaklarının korunması ve yetiştirilmesi faaliyetleri ile ilgili araştırma ve eğitim çalışmalarında, ana hedefleri belirlemek, f) Koruma amaçlı hayvan varlığının tespiti, değerlendirilmesi ve hedeflere ulaşılabilmesi için önerilerde bulunmak, g) Gerektiğinde koruma ile ilgili çalışma guruplarını oluşturmak, görev ve çalışma esaslarını belirlemek, h) Koruma altına alınan hayvan gen kaynaklarının yurt içi ve yurt dışı kullanımı, ithalatı ve ihracatı ile ilgili tavsiye kararları almak. Sekretarya ve Görevleri Madde 8 - Ulusal Komitenin sekretaryasını Genel Müdürlük yürütür. Ulusal Komite Sekretaryasının görevleri aşağıda belirtilmiştir: a) Genetik stokları oluşturmak, gen kaynaklarını korumak ve devamlılığını sağlayacak tedbirler almak; bu amaçla, ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyon ve işbirliğini sağlamak, b) Ulusal komitede görüşülecek konulara ait gündem ve dokümanları olağan toplantılarda en az 30 gün, olağanüstü toplantılarda ise en az 15 gün önceden üyelere göndermek, c) Ulusal Komite kararlarının uygulanmasını takip etmek, denetlemek, elde edilen verileri değerlendirmek, komiteye rapor halinde sunmak ve bu hususlarda ilgili kurum ve kuruluşların eşgüdümünü sağlamak, d) Yurtiçinde ve yurtdışında eğitim imkanları sağlamak, e) Uluslararası işbirliği imkanlarını geliştirmek, teklifleri inceleyerek Ulusal Komiteye görüş hazırlamak, f) Kullanımına izin verilen gen kaynakları ile ilgili çalışma yürüten kurum, kuruluş ve kişilerin elde ettiği sonuçları derlemek, ilgili kurum ve kuruluşlara duyurmak. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Uygulama, Uluslararası İşbirliği Uygulama Madde 9 - Komitenin kararları, Bakanlığa bildirilir. Bakanlığın onayı ile yürürlüğe girer. Uluslararası İşbirliği Madde 10 - Koruma altına alınan hayvan gen kaynaklarının yurt dışına çıkarılması, yabancı kişi ve kuruluşların bu kaynaklar üzerinde yapacakları çalışmalar ulusal Komitenin tavsiyesi ile Bakanlığın iznine bağlıdır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Son Hükümler Yürürlükten Kaldırılan Hükümler Madde 11 - 19/03/2002 tarihli ve 24700 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hayvan Gen Kaynaklarının Korunması Hakkında Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlük Madde 12 - Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 13 - Bu Yönetmelik hükümlerini Tarım ve Köyişleri Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/hayvan-gen-kaynaklarinin-korunmasi-hakkinda-yonetmelik

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Hayır, bu bir fotoğraf hilesi değil. Bu gördüğünüz kedicik, aslında bir Kimer olmayan, ama bu yazıyı yazmak için bana esin kaynağı olan Venüs. (Kaynak: Facebook) Eğer benim gibi bir kedisever iseniz, son birkaç haftadır internette dolanan çok tuhaf bir kedi resmini görmüş olabilirsiniz. Ben, resmi ilk gördüğümde, bunun kesinlikle fotoğraf hilesi olduğunu düşünmüştüm. Ancak biraz araştırınca öğrendim ki, artık kendi facebook sayfası olan Venüs isimli bu kedi bir fotoşop hilesi değil, capcanlı bir kedi. İnanmıyorsanız kendi Youtube sayfasındaki videosunu görebilirsiniz. Venüs, bir internet fenomeni olduktan sonra yayınlanan pek çok blogda kendisinden ‘kimer‘ olarak bahsediliyor. Kimer, bu yazımızda bahsedeceğımız bir tür genetik fenomen aslında.  Venüs’ün  bir kimer olup olmadığını söylemek ise çok zor. Zira bir canlıya kimer tanısı koymak için oldukça detaylı genetik analizler yapmak gerekiyor. Kedilerdeki kürk renklerini belirleyen farklı mekanizmalar var. Venüs’ün desenlerinin çok daha sık görülen bu mekanizmalardan birine bağlı ortaya çıkmış olma olasığı, bir kimer olma ihtimalinden çok daha yüksek. Bu ihtimallerden yazımızın sonunda bahsedeceğiz, ama gelin önce bu genetik duruma ismini veren Kimera’dan bahsedelim. Homeros’tan Yanartaş’a Florence Arkeoloji Müzesi, 5. yy’dan bir Kimera keykeli. ( Kaynak: Britannica Ansiklopedisi) Kimera, mitolojide antik çağda bugünkü Güney Anadolu bölgesinde yaşamış olan Likya uygarlığına ait mitolojik bir figür. Ozan Homeros’un yazdıklarına göre,  bu yaratığın gövdesi pekçok hayvanın birleşmesinden oluşmuştu: başı bir aslana, arka ayakları bir keçiye, kuyruğu ise bir sürüngene aitti.  Ağzından bir ejder gibi alevler çıkaran bu canavarı,  epik kahraman Bellerophon üzerine bindiği kanaltı atı Pegasus yardımıyla öldürmüş.   Antalya’nın Çıralı beldesindeki sönmeyen volkanik  alevler, adlarını bu canavarın ağzından çıkan  alevlerden alıyor. Bu bölgeye Yanartaş ya da Kimera adı veriliyor. Biden fazla canlının kaynaşmasından oluşmuş bu ilginç mitolojik canlı, çok nadir görülen ve oldukça şaşırtıcı olan bir genetik duruma isim babalığı yapmış durumda: Kimerizm. Kimerizm 1998 yılında, 31 yaşındaki bir anne adayı ve 41 yaşındaki bir baba adayı, tüp bebek sahibi olmak için doktora başvururlar. Tüp bebek girişimi sırasında, annenin rahmine döllenmiş üç embriyo yerleştirilmesine rağmen, çoğu tüp bebekte denemesinde olduğu gibi embriyolardan sadece bir tanesi gelişimini tamamlar ve çift, gebelik süresinin sonunda, normal doğum ile 3.46 gramlık sağlıklı bir erkek bebek sahibi olur. Yeni doğan bebeğin, sağ testisi normal olup, sol testis torbasının içi boştur. Bu bebeklerde çok sık rastlanan bir durum olduğu için bir süre, sol testisin de yerine inmesi için beklenir. Bebek 15 aylıkken, bu durumun ameliyatla düzeltilmesine karar verilir. Ameliyat sırasında, bebeğin sol kasığnda bir fıtık olduğu ve fıtık içinde bozunmuş testis benzeri bir yapının olduğu fark edilir ve bu dokular ameliyat sırasında alınır. Daha sonra yapılan patolojik incelemede, bu dokuların aslında körelmiş bir rahim ve yumurtalık kanallarına ait dokular olduğu saptanır. İleri tetkiklerde, bebeğin kanındaki akyuvar hücrelerinde iki dizi hücre olduğu tespit edilir: kadınlara özgü 46, XX ile erkeklere özgü 46, XY. CSI dizisinin 4. sezon, 23. bölümünde, dedektiflerimiz bir tecavüz zanlısını dizinin başında kan ve sperm genetik analizi birbirini tutmadığı için salıverirler. Bir kimer olan suçluyu, kolundaki Kimera dövmesi ele verir. Gene aynı yıllarda, 26 yaşındayken çocuklarına bakamadığı gerekçesiyle devlet yardımına başvuran Lydia Fairchild, bu yardımı alması için çocukların biyolojik annesi olduğunu ispat edecek olan zorunlu olan genetik testleri yaptırır. Test sonuçlarını almak için başvurduğunda, Sosyal Yardım dairesi’ndeki görevliler onu bir odaya alırlar ve “Sen kimsin?”, ” Bu çocuklar kimin çocukları, onları nereden buldun?”, ” Bu çocukların gerçek annesi kim?” sorularıyla başlayan, uzun ve yıpratıcı bir süreçten geçer. Çocukların tamamının kendi çocuğu olduğunu iddia etmesine rağmen, ifadesine inanılmaz ve hakkında devleti dolandırmaya çalışmaktan işlem yapılmaya başlanır. Tekrarlanan testler aynı sonuçları vermektedir, bu testlere göre çocuklarının DNA’sı ile kendi DNA’sı uymamaktadır. Bu konuya anlam veremeyen ve çocuklarının hastanede başka bebeklerle karışmış olmasından şüphelenmeye başlayan Lydia, bu sırada dördüncü çocuğuna hamiledir. Avukatından, doğum sırasında şahitlik etmesini ve doğar doğmaz bebeğe tetkik yapılmasını ister. Bebek anne rahminden çıkar çıkmaz kan örnekleri alınır. Sonuç gene aynıdır, yapılan DNA testine göre Lydia çocuklarının genetik annesi değildir. Bu sırada, bir başka şehirde, Karen Keegan isimli bir hasta, son dönem böbrek yetmezliğinden muzdariptir ve böbrek nakli için sıra beklemektedir. Karen’in üç oğlu da, annelerine böbreklerini bağışlamak için gönüllü olurlar. Yapılan doku uygunluk tetkiklerinin sonucu tuhaftır. Testlere göre, Karen’in oğullarından sadece biri kendisine aittir. Diğer iki oğlunun genetik yapısı tamamen farklıdır. Bu tuhaf durumu çözmek isteyen doktorlar seferber olurlar, Karen’in hemen her dokusundan örnekler alınır, ama sonuç aynıdır. Daha sonra Karen, birkaç yıl önce ameliyatla çıkarılmış olan tiroid bezinin de test edilmesini ister. Yapılan incelemelerde, Karen’in iki oğlunun genetik yapısının kendisiyle olmasa bile, birkaç yıl önce aldırdığı tiroid  beziyle aynı olduğu saptanır. Bu birbirinden ilginç vakaların ortak özelliği, her birinin Tetragametik Kimerizm adı verilen nadir bir genetik fenomen olmaları. Tetragametik kimerizm, iki farklı yumurta hücresinin, iki farklı sperm tarafından döllenmesini takiben, oluşan blastosit evresindeki ikiz embryoların birbirileri ile kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ilginç bir fenomen. Embriyo büyüdükçe, farklı embriyolardan gelen hücre grupları farklı organların oluşumunda yer almaya başlarlar. Bir kimerin karaciğerinin bir hücre grubundan, böbreğinin de diğer embroya ait hücre grubundan köken almış olması mümkündür. Bu durumda bu iki organın genetik yapıları birbirinden farklı olacaktır. Blaschko Çizgileri Çoğu kimer, bu örnekler kadar çarpıcı deneyimler yaşamaz. Eğer birbiriyle kaynaşan iki embriyonun cinsiyeti ve fiziksel özellikleri kodlayan genleri aynıysa, tetragametik bir kimer, hayat boyu bu özelliğinin farkına varmayabilir. Bazı kimselerde,  iki gözün renginin birbirinden farklı olması gibi küçük belirtiler olabilir. Nadir olarak buradaki örneklerdeki, farklı organların farklı genetik yapıya sahip olması gibi  kimerizm vakaları da olabilir. Çoğu kimerin cildinde, ancak UV ışık altında görülen Blaschko çizgileri mevcuttur. Bu çizgiler, iki ayrı ten rengi tonu kodlayan farklı  embriyo hücrelerinin rahim içindeki gelişimleri boyunca yaşadıkları hücre göçü nedeniyle ciltte farklı iki tonun girdap benzeri desenler oluşturmasından kaynaklanır. Blaschko çizgilerini çıplak gözle görmek zordur, genelde UV ışık altında belirgindirler. Kimerizm, ilginç bir konu olması nedeniyle popüler kültürde de sıklıkla yer buluyor. CSI dizisinin 4. sezoununun 23. bölümünde, kahramanlarımız bir tecavüz zanlısının peşindedirler. Zanlıdan alınan kan örnekleri, suç mahalindeki sperm örnekleri ile karşılaştırılır. Sonuç negatiftir, iki örneğin genetik yapısı farklıdır. Zanlı salıverilmesine rağmen, tüm şüpheler genetik tanı ile aklanan bu kişiyi göstermektedir. Kahramanlarımız, zanlının kolundaki mitolojik canavar Kimera dövmesini fark edince, bu dövmeden yola çıkarak olayı çözerler. Zanlının bu defa kan hücreleri değil, başka hücrelerinden örnekler alınır, sonuç sperm analiziyle uyumludur. Adalet bir kez daha yerini bulur. Stephen King’in aynı isimli romanında uyarlanan The Dark Half ( Hayatı Emen Karanlık) isimli film, kimer bir yazarın başından geçenleri anlatıyor. Bir başka kimera öyküsü ise ünlü korku yazarı Stephen King’den. Türkçeye Hayatı Emen karanlık diye çevrilen The Dark Half romanı ve aynı isimli filmde, bir yazarın beyninde ve bedenine yaşayan ikiz kardeşinin öyküsü anlatılmaktadır. Thad isimli kahramınımız, zaman zaman bilincini kaybetmekte, bu zamanlarda, masasının üzerinde Stark isimli gizemli birinden kendisine hitaben yazılmış notlar bulmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Stark’ın, anne karnındayken Thad ile bütünleşen kötücül ikizi olduğu anlaşılır. X Kromozom İnaktivasyonu Gelelim, yazımızın başında bahsettiğimiz, İnternet’te milyonlarca hayranı olan Venüs’e. Her ne kadar Venüs, internette “Kimer Kedi” olarak ünlü olmuş olsa da, gerçekte kimer olma ihtimali oldukça düşük. Kimerizm, çok nadir görülen bir durum. Oysa kedilerdeki bu tip renk örgülerine neden olan ve oldukça sık görülen bir başka nedeni var: X  Kromozom  İnaktivasyonu. Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Amnion sıvısından toplanan dişi hücrelerinin hücre çekirdekleri. Okla gösterilen leke, hücre çekirdeği içinde inaktif halde paketlenmiş Barr cismi. (Kaynak:  Journal of Cell Biology, Vol 135, 1427-1440. PMID:8978813)Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Genden fakir Y kromozomunun aksine, X kromozomunda her iki cinsiyetin de hücre gelişmesinde anahtar rol üstlenen binden fazla gen mevcuttur. Ancak iki set X kromozomu hücre fonksiyonları için  gerekli değildir. Bu nedenle, dişilerde X kromozomlarından biri inaktif hale getirilir ve paketli bir halde hücre çekirdeğinin bir köşesinde durur.  Bu paketlenmiş X kromozomuna Barr Cismi adı verilir. Keselilerde genelde babadan gelen X kromozomu inaktif hale getirilirken, memelilerde anne ve babadan gelen X kromozomları hücreden hücreye değişiklik gösterecek şekilde rastgele inaktive olurlar. Kediler de memeli hayvanlardır, bu nedenle aynı insanlardaki gibi dişi kedilerde de, hücreler içindeki X kromozomlarından biri rastgele inaktif hale gelir ve Barr cismi oluşturur. Kedilerde, tüy rengini belirleyen genlerden bir tanesi X kromozmunda yer alır. Bu genin iki varyasyonu vardır. Bir tanesi (XB), kedi tüylerinin sarı olmasını sağlarken, diğeri (Xb) siyah tüyleri kodlar. Sarı tüyleri kodlayan gen, siyah tüy genine göre daha baskındır. Normalde, bu durumda, ebeveynlerinden farklı genleri alan kedilerin (genotip XBXb) tüylerinin sarı olması beklenir. Ancak,  bu şekilde heterozigot genlere sahip olan dişi kediler (XBXb), gövdelerinin farklı yerlerinde hücrelerdeki X kromozomlarından birinin rastgele inaktif olması nedeniyle sarı ve siyah lekeli olarak doğarlar. Lekeleri yama şeklinde dağınık olan bu tip kedilere tortoiseshell kediler denir. Bu renk bir kedi gördüğünüzde, o kedinin çok yüksek ihtimalle dişi olduğunu söyleyebilirsiniz. Tortoiseshell kedilerin kürklerindeki renk örgülerinin nasıl oluştuğunu bu şemada görebilirsiniz. En üst satırda, kedilerin olası genetik kombinasyonu mevcut. Dişi kedilerde ( XX), hangi kromozomun Barr Cismi halinde geldiği, kedinin kürk renginin belirlenmesinde temel rolü oynuyor. Barr cismi halinde inaktif hale gelen kromozom, resimde U şeklinde gösterilmiş. ( Kaynak: Miami Univeersitesi Biyoloji Bölümü) Peki erkek tortoiseshell kediler yok mu?  Çok nadir olsa da var. Ancak bu desene sahip kedilerinin hepsinde genetik bir problem olduğunu, çoğunun XXY gibi bir kromozom anomalisine sahip olduklarını gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. (Bu tip erkek kediler, genetik problemleri nedeniyle genelde kısır oluyorlar.) Elbette, çok daha nadir olabilecek bir başka ihtimal daha var: o da bu erkek kedilerin kimer olması. Venüs kadar artistik olmasa da, bir başka dişi tortoiseshell kedi. Venüs’ e baktığımızda,  yüzündeki desen her ne kadar çok ilginç de olsa, dişi bir kedi olduğu için bu desenin büyük ihtimalle yukarıda X inaktivasyonu nedeniyle oluştuğunu söylemek daha olası bir iddia olacaktır. İnternette kısa bir araştırma yaparsanız, Venüs kadar artistik olmayan pekçok yamalı yüzlü tortoiseshell kedi bulmak olası. Kimer olsun veya olmasın, gene de çok şirinler ama değil mi?   Kaynaklar: Chimera. Theoi Greek Myhtology. A True Hermaphrodite Chimera Resulting from Embryo Amalgamation after in Vitro Fertilization. Strain L., Dean J., Hamilton M., Bonthron D.  New England Journal of Medicine. 1998. 166-169. Which half is Mommy?: Tetragametic Chimerism and Trans-Subjectivity . UC Davis, Project Muse. The Stranger Within. Kate Werk. New Scientists, vol 180, issue 2421 The Tech Museum: Chimeras, Mosaicism and other fun stuff. Silence of the Fathers. Early X İnactivation. Cheng M., Disteche C. Bioessays. 2004.  26:821-824 The Genetics of Calico Cats. University of Miami, Biology Department. Yazar hakkında: Işıl Arıcan http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/kimerler-kediler-tuhafliklar.html

http://www.biyologlar.com/kimerler-kediler-ve-diger-genetik-tuhafliklar

YABAN HAYATI KORUMA VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHALARI İLE İLGİLİ YÖNETMELİK

YABAN HAYATI KORUMA VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHALARI İLE İLGİLİ YÖNETMELİK RG: 8.11.2004 SAYI : 25637 BİRİNCİ BÖLÜM AMAÇ VE KAPSAM, HUKUKİ DAYANAK VE TANIMLAR Amaç ve Kapsam Madde 1 - Bu Yönetmelik, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu kapsamında olan av ve yaban hayvanları ile birlikte bunların yaşama ortamlarını korumak amacıyla yaban hayatı koruma ve yaban hayatı geliştirme sahalarının kuruluşu, yönetimi, denetimi ve bu alanlarda izin verilecek ve yasaklanacak faaliyetlerle ilgili usul ve esasları düzenler. Hukuki Dayanak Madde 2 - Bu Yönetmelik, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununun 4 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 3 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Kanun: 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununu, b) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, c) Bakan: Çevre ve Orman Bakanını, d) Genel Müdürlük: Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğünü, e) İl Müdürlüğü: İl Çevre ve Orman Müdürlüğünü, f) Av Hayvanı: Kanun kapsamında avlanan, korunan ve Bakanlıkça belirlenen listede yer alan hayvanları, g)Yaban Hayvanı: Sadece suda yaşayan memeliler dışında kalan ve Bakanlıkça belirlenen bütün memelileri, kuşları ve sürüngenleri, h) Endemik Tür: Sadece bir bölgede bulunan, diğer bölgelerde bulunmayan türleri, i) Hedef Tür: Yaban hayatı koruma ve yaban hayatı geliştirme sahalarında sahanın ayrılmasına gerekçe olan türü veya türleri, j) Avlak: Av ve yaban hayvanlarının doğal olarak yaşadıkları veya sonradan salındıkları sahaları, k) Özel Avlak: Bir bütün teşkil eden özel mülkiyetteki tapulu arazilerden, Bakanlığın avlaklar için tespit ettiği ve tanımladığı şartlara uygun olan avlakları, l) Devlet Avlağı: Devlet ormanları, toprak muhafaza ve ağaçlandırma sahaları ve benzeri yerlerle Devlet tarım işletmeleri, baraj gölleri ve emniyet sahalarında, ilgili kuruluşun muvafakatı alınarak Bakanlıkça avlak olarak ayrılan yerleri, m) Genel Avlak: Özel ve devlet avlakları dışında kalan bütün av sahaları ile göl, lagün, bataklık ve sazlık gibi sahaları, n) Örnek Avlak: Devlet avlakları ve genel avlaklar içinde Bakanlıkça belirlenecek esaslara göre ayrılan ve işletilen veya işlettirilen avlakları, o) Avlanma Planı: Envanteri yapılan, sınırları belli bir avlak alanında, avlanmasına izin verilen av hayvanlarının tür, yaş itibariyle kaç adet ve hangi usul ve kurallara uyularak ne kadar süre içerisinde avlanacağını düzenleyen ve yaşama ortamının geliştirilerek sürdürülmesi için gerekli önlemleri öngören ve Genel Müdürlükçe onaylanmış planı, p) Yaban Hayatı Koruma Sahası: Yaban hayatı değerlerine sahip, korunması gerekli yaşam ortamlarının bitki ve hayvan türleri ile birlikte mutlak olarak korunduğu ve devamlılığının sağlandığı sahaları, r) Yaban Hayatı Geliştirme Sahası: Av ve yaban hayvanlarının ve yaban hayatının korunduğu, geliştirildiği, av hayvanlarının yerleştirildiği, yaşama ortamını iyileştirici tedbirlerin alındığı ve gerektiğinde özel avlanma plânı çerçevesinde avlanmanın yapılabildiği sahaları, s) Saha Bekçisi: Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları ile avlaklarda koruma görevi verilen memur ve işçi statüsünde çalışan personeli, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Seçim Kriterleri ve Temel İlkeler Yaban Hayatı Koruma Sahalarının Seçim Kriterleri Madde 4 - Yaban hayatı koruma sahaları, Kanun kapsamına giren av ve yaban hayvanlarından; a) Endemik türlerden gerekli görülen, b) Nesilleri tehlike altında görülen, c) Gen kaynağı değerini muhafaza bakımından korunması gereken türlerin yaşadığı, asgari yaşam alanı büyüklüğüne sahip, d) Biyolojik çeşitliliği yüksek, alanlardan seçilir. Yaban Hayatı Geliştirme Sahalarını Seçim Kriterleri Madde 5 - Av ve yaban hayvanlarının veya biyolojik çeşitliliğin korunması gereken alanların muhafazası veya göçmen türlerin göç yollarını güvence altına almak için, yaşama ortamlarının korunduğu, geliştirildiği, av hayvanlarının yerleştirildiği, yaşama ortamlarını iyileştirici tedbirlerin alındığı ve gerektiğinde özel avlanma planı çerçevesinde avlanmanın yapılması amacı ile içerisinde hedef tür veya türlerin doğal olarak bulunduğu veya yeniden yerleştirildiği, av ve yaban hayvanlarının barınma, beslenme ve uygun yaşama koşulları ile doğal peyzaja sahip alanlardan seçilir. Temel İlkeler Madde 6 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, yaban hayvanlarının barınma, beslenme ve üreme gibi yaşamsal ihtiyaçlarını temin edebileceği uygun yaşama şartlarına sahip, hedef tür ve/veya türlerin yıl içerisindeki mevsimsel olarak yaptıkları göç ve yayılma alanlarını, üreme alanlarını ve göç yollarını içeren, geliştiren ve artan popülasyonu barındırabilecek büyüklükte olmalıdır. Bu alanlarda koruma altına alınacak tür ve türlerin üreyip çoğalmalarına imkan sağlayacak popülasyon büyüklüğü bulunmalıdır. Ancak endemik, nesli tehlike altında olan veya benzer statüde bulunan türlerin popülasyon miktarına bakılmaksızın yaşama alanları, yaban hayvanı koruma sahası olarak ilan edilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Teklifi, Tescili ve İlan Alanın Sınırlarının Belirlenmesi Madde 7 - 4, 5 ve 6 ncı maddelerdeki esas ve usuller çerçevesinde; a) Orman alanlarının sınırları, Orman Genel Müdürlüğü tarafından yapılan amenejman haritalarında belirtilen bölmelerin sınırları, b) Diğer alanların sınırları ise yol, dere, uçurum, sırt ve kaya gibi doğal hatlar, esas alınarak belirlenir. Bu şartların sağlanamadığı hallerde ise; arazinin topoğrafik yapısı dikkate alınarak gerekli işaretlemeler yapılmak suretiyle, alanın sınırları belirlenir. Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Teklifi Madde 8 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahası olarak teklif edilecek sahalar için, İl Müdürlüğü tarafından oluşturulacak bir komisyon marifetiyle yerinde yapılan inceleme sonucunda Ek-1‘de örneği bulunan ön etüt raporu, alan üzerinde yetki ve sorumluluğu bulunan tüm kurum ve kuruluşların uygun görüşünü alarak tanzim edilir ve alanın 1/25.000‘lik haritası ile birlikte Genel Müdürlüğe gönderilir. Tescil ve İlan Madde 9 - Genel Müdürlükçe ön etüt raporları uygun görülenler; a) Orman rejimine giren sahalarda Bakan oluru ile, b) Diğer sahalarda ise ilgili kurum ve kuruluşlardan görüş alınarak Bakanlar Kurulu Kararı ile, Bakanlık adına tescil edilir ve ilan olunur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Yönetim Esasları Tescil Edilen Sahaların Yönetimi Madde 10 - Genel Müdürlükçe tescil ve ilan edilen yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, bu Yönetmelik esaslarına göre hazırlanacak yönetim ve gelişme planlarına göre, İl Müdürlüğü tarafından yönetilir, koruma işlemi yapılır veya yaptırılır. Yönetim ve Gelişme Planları Madde 11 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında ve gerekli görülen yaban hayatı koruma sahalarında yaşama ortamını iyileştirici çalışmaların yer aldığı gelişme ve yönetim planları Genel Müdürlükçe hazırlanır veya hazırlattırılır, Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konulur. Köy ve beldelerin meskun mahallerinde, özel mülkiyetteki tapulu yerleşim alanları ile alt yapı hizmetleri, konut, ahır, samanlık ve benzeri ek binaları, ibadethane, sağlık ocağı gibi ortak kullanım yerleri planlamalarda plan hükümleri dışında bırakılır. Koruma Madde 12 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının büyüklüğü ve niteliğine göre koruma çalışmaları, genel kolluk kuvvetlerinin yanı sıra yeterli sayıda saha bekçileri tarafından yapılır. Koruma faaliyetlerinde köy tüzel kişiliği ve belde belediyeleri ile işbirliği yapılabilir. Yapılacak bu işbirliği ile ilgili esas ve usuller Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Yasaklanan Faaliyetler Madde 13 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında, yönetim ve gelişme planlarında yer alan faaliyetler ve yapılaşmalar dışındaki faaliyetler ve yapılaşmalara izin verilemez, ekosistem bozulamaz. Bu alanların dışında da olsa bu sahalara olumsuz etki yapacak tesislere izin verilemez, varsa mevcut tesislerin atıkları arıtılmadan bırakılamaz. Bu sahalar içerisinde çöp depolama ve imha alanları oluşturulamaz, onaylanmış plânlarda belirtilen yapı ve tesisler dışında hiçbir yapı ve tesis kurulamaz, irtifak hakkı tesis edilemez. Bu sahalarda Bakanlıkça gerektiğinde ilave yasaklamalar getirilir ve Bakanlığın uygun görüşü alınmadan diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca yasaklama getirilemez. İkaz ve Tanıtma Levhaları Madde 14 - Sahaların uygun görülen yerlerine bilgilendirme, tanıtma ve yönlendirme ile yasaklanan faaliyetleri belirten levhalar konur. Hastalık ve Zararlılarla Mücadele Madde 15 - İl Müdürlüğü koordinasyonunda yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında bitki hastalık ve zararlıları ile mücadelede; a) Ormanlık alanlarda Orman Genel Müdürlüğü, b) Diğer alanlarda ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, tarafından yapılır. Hayvan hastalık ve zararlıları ile mücadele; 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu ile 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu esaslarına göre yapılır. Yaban Hayatı Koruma Sahalarında Popülasyon Artması Madde 16 - Yaban hayatı koruma sahalarında korunan tür ve/veya türlerin popülasyonlarının aşırı artması ve alanın taşıma kapasitesinin üstüne çıkması halinde yapılacak iş ve/veya işlemler Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Gen kaynağı olarak ayrılan sahalarda türlere ve yaşama ortamına müdahale edilemez. Personel İstihdamı Madde 17 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının büyüklüğü ve özelliğine göre koruma ve kontrol işlemi yapmak, ziyaretçi ve tanıtım merkezlerinde faaliyette bulunmak ve alanların taşıma kapasitelerine ulaşmaları durumunda hazırlanacak olan avlanma planlarına göre yapılacak avcılıkla ilgili çalışmalarda görevlendirilmek üzere yeterli sayıda personel istihdam edilir. Yaşama Ortamının Rehabilitasyonu Madde 18 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında hedef tür veya türlerin üremeleri göz önünde bulundurularak yaşama ortamını iyileştirici gerekli tedbirler alınır. Zararlı Hayvan Türleri ile Mücadele Madde 19 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında hedef tür veya türlerin gelişmelerine ve çoğalmalarına olumsuz etkisi olan hayvan türleri ile mücadele Kanun hükümlerine göre Genel Müdürlük onayı ile İl Müdürlüğü tarafından yapılır veya yaptırılır. Avlanma Madde 20 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında alandaki hedef tür veya türlerin, alanın taşıma kapasitesine ulaşıncaya kadar avlanma yasaktır. Ancak bireylerde genetik deformasyon, eşey oranları ve yaş dikkate alınarak Genel Müdürlüğün belirleyeceği esaslara göre bu alanlarda taşıma kapasitesine ulaşmadan av yaptırılabilir. Hedef tür ve/veya türler, taşıma kapasitesine ulaştıktan sonra, Genel Müdürlük tarafından avlanma planları onaylanan sahalardan uygun görülenler, örnek avlak olarak ayrılır. Bu alanlarda avlanma, planlarda belirtilen yıllık kotalara göre yapılır. BEŞİNCİ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarında İzin Verilen Faaliyetler Yaban Hayatı Koruma Sahalarında İzin Verilebilecek Faaliyetler Madde 21 - Bu alanlarda; bilimsel amaçlı çalışmalar ve araştırmalar ile eko turizm haricinde her türlü faaliyet yasaktır. Yaban Hayatı Geliştirme Sahalarında İzin Verilebilecek Faaliyetler Madde 22 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında amenajman planlarında biyolojik çeşitliliğin korunması esas alınır. Bu sahalarda, onaylanmış plânlarda belirtilen yapı ve tesisler dışında hiçbir yapı ve tesis kurulamaz, irtifak hakkı tesis edilemez. 3213 sayılı Maden Kanunu ve 6326 sayılı Petrol Kanunu hükümleri saklıdır. Tabiî çevre ve ekosistemlerin korunması ve iyileştirilmesi yönünden teknik ve bilimsel amaçlara göre, Bakanlıkça düzenlenecek rapora dayanılarak hazırlanacak özel amenajman planları uyarınca, belirli yerlerde ormancılık ve belirli sürelerde üretim, avlanma, saz kesme ve otlatma faaliyetlerine izin verilebilir. ALTINCI BÖLÜM Son Hükümler Genelge, Talimat ve Rapor Hazırlanması Madde 23 - Bu Yönetmeliğin uygulanacağı yerlerde yapılacak etüd, envanter ve araştırma çalışmaları ile sahaların gelişme planlarıyla ilgili usul ve esaslar, genelge ve talimatlarla düzenlenir. İl müdürlükleri, bu sahaların ve korumaya alınan türlerin durumları ile ilgili her sene bir rapor hazırlayarak Genel Müdürlüğe gönderirler. Bu raporun düzenlenmesi ile ilgili esaslar, Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Geçici Madde 1 - Mülga 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanununa dayanılarak daha önce tefrik ve tesis edilen yaban hayatı koruma sahalarının gelişme planları onbeş yıl içerisinde tamamlanır. Yürürlük Madde 24 - Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 25 - Bu Yönetmelik hükümlerini Çevre ve Orman Bakanı yürütür. Kaynak: spo.org.tr

http://www.biyologlar.com/yaban-hayati-koruma-ve-yaban-hayati-gelistirme-sahalari-ile-ilgili-yonetmelik

Koyun Ve Keçilerde önemli Hastaliklar

BRUSELLOSİS ( Brusella, (Koyun Ve Keçilerin Bulaşıcı Yavru Atma Hastalığı, Düşük, Bırakma, Sıkıt, Mal Hastalığı) Koyun ve keçilerde yavru atımına sebep olan Brusella mikroplarının meydana getirdiği bulaşıcı bir hastalıktır. Brusella mikropları hayvanlarda hastalık yaptıktan sonra meme ve üreme organlarına yerleşir. Brusella, hastalıklı hayvanların çiğ sütlerini içen ve bu sütlerden yapılan krema, tereyağı, kaymak, taze peynir yiyen insanlara da bulaşır. İnsanlarda Malta humması veya Akdeniz humması, dalgalı humma isimlerini alırlar. Brusella mikropları atık yavru, yavru zarı, vajen akıntısı, süt, idrar ve çeşitli vücut akıntıları ile yem ve sulara bulaşır. Koyun ve keçiler hastalığı daha çok brusella mikropları ile bulaşık yem ve sulardan alırlar. Hastalık tüm evcil ve yabani hayvan türlerinde görülür. Brusella mikrobunu alan gebe hayvanların durumları normaldir. Herhangi bir bozukluk görülmez. Sonra bir gün yavrusunu atar. Bu durum çoğunlukla gebeliğin üçüncü ve dördüncü aylarında ortaya çıkar. Bazen yavru atmadan sonra, yavru zarları içeride kalabilir. Hayvandan bir akıntı gelmeye başlar. Sürüde ard arda yavru atmalar görülüyorsa brusella aklımıza gelmelidir. Hastalık başlarsa sürüdeki gebe hayvanlardan yarısına yakını yavru atabilir. Bazen yarıyı bile geçer. Bir koyundan yavru alamamak, süt alamamak büyük bir kayıp. Öyle ise hastalığın yayılmasını en kısa zamanda önlemek gerek. Hastalığın yayılması nasıl önlenir? İlk iş tecrittir. Yani yavru atan hasta hayvanları ayırmaktır. Yavru atanlar, ağıldan uzak bir yere alınır. En az 3-4 hafta sağlamlardan ayrı tutulur. Sonra ağılın ve çevrenin temizliği gelir. Atık yapan koyun-keçilerin yavrusu, yavru zarı, akıntısı, idrarı, gübresi neyi varsa güzelce toplanır. Ya yakılır ya da derin çukurlara konularak üzerine sönmemiş kireç dökülür. Ardından dezenfeksiyon gelir. Ağılda ve çevrede tüm temizlik işlemleri yapılır. Her yer tertemiz olduktan sonra, mikrop öldürücü ilaçlarla dezenfekte edilir. Ağıl 10-15 gün boş bırakılır, sonra bir kez daha dezenfekte edilir. Hastalığın kesin teşhisi , atık yavrunun ve yavru zarlarının laboratuvarda muayenesi ile olur. Atık yapan hayvanlardan alınan kanın muayenesi ile de kesin teşhis yapılabilir. Hastalığa yakalanmış hayvanlar tedavi edilmezler. O bakımdan, hastalık çıkmadan önce koruyucu olarak aşı yaptırılmalıdır. Brusella hastalığının aşısı vardır. Dişi kuzularla, oğlaklara 3-5 aylık iken Brusella aşısı yaptırılmalıdır. Aşılanan hayvanlar hastalığa karşı 4-5 yıl korunmuş olurlar. Hastalıkla mücadelede hayvanlara aşı yaptırmak yetmez. Bunun yanında ağılın ve çevrenin temiz tutulması her şeyden önce gelir, temizlik asla ihmal edilmemelidir. Birde sürüye hayvan katarken dikkatli olmalı ve muayeneden geçirilmelidir. Hastalık taşıyan koçlar ve bunların sperması asla kullanılmamalıdır. Brusella hastalığı insanlara da bulaşır , hastalıklı hayvanların çiğ sütlerini içen veya bu mikroplu sütlerden yapılan taze peynir, krema ve tereyağı gibi gıdaların yenilmesi ile insanlara geçer. İnsanlarda dalgalı ateş, terleme, halsizlik, uykusuzluk, iştahsızlık, baş ve eklem ağrıları görülür. Hastalıktan korunmak için süt ürünleri hazırlanmadan önce , sütler iyice kaynatılır veya pastörize edilerek mikroplar öldürülür. Kaynatılmış veya pastörize sütlerden yapılan süt ürünleri hastalık kaynağı oluşturmaz. İnsanı Brusella'dan koruma çaresi hayvanlarda hastalığın mücadelesi ile mümkündür. Hastalığa yakalanan kişiler hemen bir hekime baş vurmalıdır. Koyunlarda kitle halinde yavru atma görüldüğünde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı İl ve İlçe Müdürlüklerine müracaat edilmelidir. Gerekli önlemleri alarak, insanları ve hayvanları bu hastalığın zararlılarından korumayı görev bilmeliyiz. MASTİTİS (Süt Kesen Hastalığı) Koyunların mastitise yakalanmasında bir çok faktör rol oynar. Sağım hijyeni, barınak temizliği, meraların durumu gibi çevresel faktörler önemlidir. Mastitis oluşmasına Stafilokok, Streptokok vs. gibi mikroorganizmalar sebep olmaktadır. Koyun ve keçilerde Mycoplasma agalactiae adını verdiğimiz mikroorganizma halk arasında süt kesen hastalığı da denen mastitislere sebep olur. Salgın bir hastalıktır. Dikkat edilmezse ve hastalar ayrılmazsa sürüye yayılabilir. Hastalığın belirtileri ve yayılması Süt Kesen hastalığı, koyun ve keçilerde sütün kesilmesi, göz korneasının iltihaplanması, perde inmesi, eklem yangısı, topallıkla karakterize olan bulaşıcı bir hastalıktır. Mikroorganizma hasta hayvanların sütü ve gözyaşı ile dışarı çıkar ve sürüdeki diğer hayvanlara bulaşır. Memedeki belirtiler Hastalık beden ısısının hafif yükselmesi ile başlar, bulaşma süresi 1-2 hafta kadardır. Meme, göz ve eklemlerde yerleşirler. Meme şişer, sertleşir ve süt salgısı azalır. Memeden, önce pıhtı içeren iltihaplı, daha sonra ise su gibi bir akıntı gelir. Meme dokusu sertleşir ve körelir. Gözdeki belirtiler Hastalığın ilerlediği durumlarda erkek ve dişi hayvanların gözlerinde hastalık belirtileri şekillenir. Gözler kızarmış, iltihaplı akıntı oluşmuştur. Korneada ülserleşme ve sonuçta körlük oluşur. Hayvan kaşıntıdan dolayı gözlerini etrafa sürer ve böylece hem yaralanmasına ve hem de mikrobun etrafa yayılmasına neden olur. Bacaklardaki belirtiler Enfeksiyonun ilerlemesi ile ayak ve bacak eklemlerinde de bozukluklara rastlanır. Eklemler şişmiş, ödemli ve eklem sıvısı bulanıktır. Eklemler zamanla açılarak içindeki eksudat dışarı çıkar. Açılan yaraya dışarıdan da mikrop girebilir ve iltihaplı eklem yangısına dönüşür. Hayvan ayağını basamaz, topallar. Hayvanlar çok zayıflar, genel durum iyice kötüleşir ve tedavi zorlaşır. Hastalık tedavi edilmezse Eğer zamanında tedaviye başlanmazsa memelerin körelmesi, gözde körlük, eklemlerde iltihaplanma ve şişme görülebilir. Ölüm oranı oldukça düşüktür. Hasta hayvanlar ayrılmadığı sürece sürüdeki diğer hayvanlara hastalık yayılır. Hastalığın hafif seyrettiği durumlarda kendiliğinden iyileşme görülebilir. Tedavi Hasta hayvanlar ayrılır, tozsuz ve temiz bir yere alınır. Veteriner Hekimin verdiği reçeteye göre hastalık memede ise meme içine geniş etkili antibiyotikler, gözde ise terramisinli göz pomatları kullanılır. Eklem yangılarının tedavisinde geniş etkili antibiyotiklerden yararlanılır. Tedavinin başarılı olabilmesi için erken teşhis ve tedaviye erken başlanılması şarttır. Korunma ve öneriler 1- Hasta hayvan sürüden ayrılarak, ayrı bir yerde muhafaza edilmeli, sık sık sağılarak meme boşaltılmalıdır. Meme sertleşmiş ise ılık kompreslerle, yumuşatıcı kremlerle meme boşaltılmaya çalışılmalıdır. Daha sonra Veteriner Hekimin tavsiye ettiği ilaçlar kullanılmalıdır.Teda vi esnasında hayvanın sütü tüketime sunulmamalıdır. 2- Mastitisli memeleri emen kuzular da hastalanacağından, mastitisli koyunların yavrularını ayırıp suni olarak beslemelidir. 3- Tedavisi uza***** ekonomik olarak değerini aşan durumlarda koyunlar kasaba sevk edilmelidir. 4- Ağıl ve ahırların zemini kuru, havalandırılabilir olmalı ve zemin akıntı için eğimli olmalıdır. 5- Koyun ve keçiler, ineklerle birlikte tutulmamalı ve inekleri sağan şahıs tarafından sağılmamalıdırlar. 6- Sağımcıların tırnakları kesilmiş, elleri her sağımdan önce iyice sabunlanmış olmalı, sağım kapları temiz ve yıkanmış olmalıdır. 7- Koyun ve keçiler süt kesen hastalığına karşı aşılanmalıdır. ENTERO-TOKSEMİ HASTALIĞI Bu hastalığa halk arasında çeşitli bölgelerde değişik isimler verilir. Bohça hastalığı, başak hastalığı, anız hastalığı gibi. Her yaştaki koyun ve kuzularda birdenbire hiçbir belirti göstermeden ani ölümlere neden olur. Hastalık besi durumu iyi olan koyunlarda daha çok görülür. Hastalık nasıl bulaşır? Bu hastalığın etkeni bir mikroptur. Bu mikrop meralarda ve hayvanların sindirim sisteminde daima bulunur. Hastalığın meydana gelmesinde mevsim ve gıda değişiklikleri kesif tane yemle beslenmeler büyük rol oynar. Kuru yemden meraya veya meradan kuru yeme geçişler hastalığın çıkması için başlıca nedenlerdir. Hasta olan hayvanlar herhangi bir belirti göstermeksizin ani olarak ölürler. Genel olarak yetiştiriciler, hayvanlarını ağılda ölü olarak bulurlar. Besi durumu iyi, akşam sağlam olan hayvanlar, sabahleyin ölü olarak bulunurlar. Hastalık belirtilerini görmek nadiren mümkündür. Bu belirtiler hayvanda genel bir halsizlik ve dengesizlik, güçlükle yerinden kalkma, yerde bir tarafı üzerinde yatma ve sinirsel belirtiler gösterir. Yem yemeyi bırakır, dişlerini gıcırdatır, etrafında döner, bazen de ishal görülebilir. Ölen hayvanlara otopsi yapıldığında bağırsakların gazla ve işkembenin yemle dolu olması, karın boşluğunda bol bir sıvının bulunması, kalpte kanamalar, kalp kesesinde berrak ve hava temasında pıhtılaşan bir sıvının bulunması, böbreklerin şiş ve yumuşak bir kıvamda, genel bir bağırsak yangısının görülmesi hastalığı hatırlatan en önemli bulgulardır. Hastalığın kısa sürmesi, ölümlerin ani oluşu, mevsim ve yem değişiklikleri, gıda rejimindeki düzensizlikler bu hastalıktan şüphelendirir. Hastalığın kesin tanımı için ince bağırsaklar içeriği ile ayrı bir kapta, ayrıca karaciğer, böbrek taze olarak laboratuvara gönderilmelidir. Nasıl tedavi edilir? Hastalığın pratikte etkili bir tedavi şekli yoktur. Korunmada şu hususlar dikkate alınmalıdır: 1- Yem değişiklikleri birdenbire değil, alıştırılarak yapılmalıdır. 2- Tane yemler verilirken yeterli miktarda kaba yemde verilmelidir. 3- Hayvanlara küflü ve bozuk gıdalar verilmemelidir. 4- Koruyucu amaçla hayvanlar aşılanmalıdır. 5- Hayvanlardaki mide ve bağırsak parazitleriyle mücadele edilmelidir. 6- Hastalık çıktığında yem veya meralar değiştirilmelidir. 7- Kuzular ahır besisine alındığında yemlerine yeterli miktarda antibiyotik ilave edilmelidir. ENFEKSİYÖZ NEKROTİK HEPATİTİS Enfeksiyöz nekrotik hepatitis hastalığı, halk arasında Kara Hastalık, Kara Bohça isimleriyle bilinir. Koyunlarda bazen de sığırlarda ani ölümlere sebep olur. Genellikle 2 ila 4 yaşlar arasındaki iyi beslenmiş koyunlar hastalığa karşı daha duyarlıdır. Kuzu ve 1 yaşlı koyunlar fazla duyarlı olmamakla beraber 6 aylık kuzularda dahi bu hastalığa rastlanmıştır. Hastalığa sürülerde yakalanma oranı %5 ila %50 arasındadır. Hastalık koyunlarda öldürücü bir seyir takip eder. Bilhassa karaciğer parazitlerinin fazla bulunduğu yerlerde dikkati çeker. Karaciğer parazitlerinin gelişmesine uygun olarak mevsimsel bir seyir takip eder. Bu itibarla daha çok yaz ve sonbahar aylarında görülür.

http://www.biyologlar.com/koyun-ve-kecilerde-onemli-hastaliklar

MİLLİ PARKLAR YÖNETMELİĞİ

Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığından: R.G. Tarihi: 12/12/1986 R.G. Sayısı: 19309 BİRİNCİ BÖLÜM : Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç Madde 1 - Bu Yönetmeliğin amacı, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu ile 6831 sayılı Orman Kanununun 25 inci maddesinin uygulanmasını düzenlemektir. Kapsam Madde 2 - Bu Yönetmelik, 2873 sayılı Milli Parklar Kanununun 22 nci maddesi ile 2896 sayılı Kanunla 6831 sayılı Orman Kanununa eklenen EK 5 inci maddesine göre hazırlanmış olup; Milli Parkların, Tabiat Parklarının, Tabiat Anıtlarının, Tabiatı Koruma Sahalarının ve Orman İçi Dinlenme Yerlerinin ayrılması, planlanması, geliştirilmesi, korunması, yönetilmesi ve tanıtılmasına ilişkin iş ve işlemleri kapsar. Kısaltmalar Madde 3 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Kanun: 2873 sayılı Milli Parklar Kanununu, b) Bakanlık: Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığını, c) Genel Müdürlük: Orman Genel Müdürlüğünü, d) Daire Başkanlığı: Milli Parklar Dairesi Başkanlığını, e) Müdürlük: Milli Parklar Müdürlüğünü, f) Fon: Milli Parklar Fonu'nu, ifade eder. Tanımlar Madde 4 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Milli Parklar, Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı ve Tabiatı Koruma Alanı; Kanunun 2 nci maddesinde tarif edilen tabiat parçalarını, b) Ekosistem; belli bir yaşama muhiti içindeki canlı organizmalar ile cansız çevrenin meydana getirdiği karakteristik bir ekolojik sistemi, c) Tabii Kaynak; biyolojik tabii değerler; flora, fauna, habitatlar, ekosistemler, tabiat tarihinin ve tabii mirasın müstesna özellikleri ve bunlara dair ilmi değerler ile fiziki tabii değerler; coğrafi konum, jeolojik ve jeomorfolojik teşekküller, hidrolojik ve limnolojik özellikler, klimatik özellikler ve bunlara dair ilmi değerleri, d) Estetik Kaynak; insanın psikolojik yapısına ve bedii zevklerine hitap eden üstün, bakir ve tabii manzara özelliklerini, e) Kültürel Kaynak; tarihi, arkeolojik, mitolojik, antropolojik, etnografik, sosyolojik olayları belgeleyen ve bu olayların izlerini taşıyan sitler ve yöreler ile tarihteki büyük olayların ve kişilerin izlerini ve hatıralarını taşıyan, mimarlık ve güzel sanatların örneklerini bünyesinde toplayan yerler objeler ve kültürel mirasın olağanüstü örnekleri ve bunlarla ilgili ilmi değerleri, f) Teknik İzahname; bu yönetmeliğin uygulanmasına açıklık getiren, Yönetmelikte yer almayan hususları ihtiva eden Bakanlık emrini, g) Rekreasyonel Kaynak; tabii ve kültürel çevrenin, özellikle açık hava rekreasyonu yönünden potansiyeli, taşıma kapasitesi ve hitap ettiği demografik çevreyi, h) Rekreasyon; insanın eğlenme, dinlenme, kendini yenileme fonksiyonunu, ı) Orman İçi Dinlenme Yeri (Orman Mesire Yeri); rekreasyonel ve estetik kaynak değerlerine sahip ormanlık alanı, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM : Temel İlkeler ve Kriterler Temel İlkeler Madde 5 - Bu yönetmeliğin uygulandığı yerlerde; A) Genel olarak; 1 - Kanunun 14 üncü maddesi ile yasaklanan faaliyetler yapılamaz. 2 - Kaynak değerleri ile koruma ve kullanma esaslarının belirlenmesinde, ilmi ve teknik araştırmalara en geniş ölçüde yer verilir. 3 - Kaynakların tabii karakterinin mutlak korunması ve devamlılığı sağlanır. 4 - Tabii kaynakların işletilmesi yasaktır. 5 - Tabii denge ve manzara bütünlüğünü bozacak ve tabii çevrenin bakir karakteri ile bağdaşmayacak hiçbir faaliyete izin verilmez. 6 - Bu yerler sadece koruma, yönetim, araştırma, ziyaretçi, tanıtım tesis ve hizmetleri ile donatılır; bu tesisler ile kaynak amenajmanı ve restorasyon esasları planlarında belirtilir. 7 - Kullanma ve yararlanma şartları ve seviyesi idarece belirlenir ve taşıma kapasitesinin dışına çıkılmaz. 8 - Tabii ve kültürel kaynaklara, kaynak değerini bozmayacak, ancak tamamlayıcı ve restorasyon amaçlı müdahalelerde bulunulabilir. 9 - Tabiatı mutlak koruma zonlarında, tabii kaynaklar insan etkisi olmaksızın tabii haline bırakılır. 10 - Devlet mülkiyeti ve yönetimi ile kaynak, manzara, mülkiyet ve yönetim bütünlüğü esastır. Ancak milli parklarda devlet mülkiyeti aranmayabilir. 11 - Kamulaştırma ve Tahsisler Kanunun 5 inci ve 6 ncı maddelerine göre yapılır. 12 - Planların gerektirdiği her türlü yapı, tesis, hizmet ve faaliyetlerin yapılması, yönetilmesi ve işletilmesi Kanunun 12 nci maddesine göre düzenlenir.   B) Özel hallerde; 1 - Düzenli tarım ve mevcut iskan alanları ile bunları çevreleyen kırsal manzara dokusu, kültürel ve tabii kaynakların korunması ve değerlendirilmesinde tezat teşkil etmemesi halinde bu arazi kullanımlarının devamlılıklarını temin etmek üzere planlarında gerekli hükümler getirilir ve bu hükümlere göre özel mülkiyet tasarruflarına izin verilebilir. 2 - Milli parklar ve tabiat parklarında gerçek ve tüzel kişiler lehine verilecek izinlere dair esaslar, bu Yönetmeliğin 22 inci maddesinde belirtilmiştir. 3 - Üretim, otlatma ve avlanma faaliyetlerine ve kaynakların korunması geliştirilmesi ve devamlılığını sağlayacak teknik faaliyetlere, Kanunun 13 üncü maddesinde belirtilen esaslar dahilinde ve mutlak koruma zonları dışında izin verilebilir. 4 - Kamu yararı açısından vazgeçilmez ve kesin bir mecburiyet doğması halinde, planda yer almayan herhangi bir yatırım projesinin uygulanmasına, projenin çevreye yapacağı tesir etüd edilerek, çevre ve kaynak koruma politikalarıyla kabul edilemez bir tezat teşkil etmeyeceğinin tespit edilmesi halinde, planda gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra Bakanlıkça izin verilebilir. Milli Park ve Tabiat Parkı Kriterleri Madde 6 - A) Milli Park olarak ayrılacak yerlerde; 1 - Tabii ve kültürel kaynak değeri ile rekreasyonel potansiyeli, milli ve milletlerarası seviyede özellik ve önem taşımalıdır. 2 - Kaynak değerleri, gelecek nesillerin miras olarak devralacakları ve sahip olmaktan gurur duyacakları seviyede önemli olmalıdır. 3 - Kaynak değerleri tahrip olmamış veya teknik ve idari müdahalelerle ıslah edilebilir durumda olmalıdır. 4 - Saha büyüklüğü, kaynak değerleri kesafeti yönünden, özel haller ve adalar dışında, en az 1000 hektar olmalı ve bu alan bütünüyle koruma ağırlıklı zonlardan meydana gelmelidir. İdari ve turistik amaçlı geliştirme alanları bu asgari saha büyüklüğünün dışındadır. B) Tabiat parkı olarak ayrılacak yerlerde; 1 - Milli veya bölge seviyesinde üstün tabii fizyocoğrafik yapıya, bitki örtüsü ve yaban hayatı özelliklerine ve manzara güzellikleri ile rekreasyon potansiyeline sahip olmalıdır. 2 - Kaynak ve manzara bütünlüğünü sağlayacak yeterli büyüklükte olmalıdır. 3 - Bilhassa açık hava rekreasyonu yönünden farklı ve zengin bir potansiyele sahip olmalıdır. 4 - Mahalli örf ve adetlerin, geleneksel arazi kullanma düzeninin ve kültürel manzaraların ilgi çeken örneklerini de ihtiva edebilmelidir. 5 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. Tabiat Anıtı ve Tabiatı Koruma Alanı Kriterleri Madde 7 - A) Tabiat anıtı olarak ayrılacak yerler ve tabii objeler; 1 - Tabiat ve tabiat olaylarının meydana getirdiği tek veya nadir olmaları sebebiyle ilmi ve estetik yönden milli öneme sahip, bir veya bir kaç jeolojik ve jeomorfolojik formasyon ve bitki türleri gibi müstesna değerleri barındırmalıdır. 2 - Özellikle insan faaliyetlerinden çok az zarar görmüş veya hiç zarar görmemiş olmalıdır. 3 - Saha büyüklüğü milli parkları küçük, fakat koruma yönünden bütünlüğü sağlayacak yeterlikte olmalıdır. 4 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. B) Tabiatı koruma alanı olarak ayrılacak yerler; 1 - Milli veya milletlerarası seviyede tipik, emsalsiz, nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği veya gizlediği tabii ve geleneksel arazi kullanım şekillerine ait örnekleri barındırmalıdır. 2 - Genellikle hassas ekosistemlere, habitatlara veya hayat şekillerine, biyolojik veya jeolojik önemli çeşitliliklere, zengin genetik kaynaklara sahip olmalıdır. 3 - Bu özellikleri ve farklılıkları; bilim, eğitim, araştırma kurumları veya ilgili kuruluşlar tarafından tesbit edilmiş olmalıdır. 4 - Saha büyüklüğü, korunması gerekli değerlerin hayatlarını uzun süreli olarak devam ettirmelerine yeterli olmalıdır. 5 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. Orman İçi Dinlenme Yeri Kriterleri Madde 8 - Orman içi dinlenme yeri olarak ayrılacak yerler; a) Mahalli seviyede açıkhava rekreasyonu yönünden değişik ve zengin özelliklere sahip olmalıdır. b) Alt yapı imkanlarına sahip olmalıdır. c) Kaynak bütünlüğünü sağlayacak büyüklükte olmalıdır. d) Orman rejimine tabi olmalıdır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Tayin, Tesbit ve Planlama Tayin ve Tesbit Madde 9 - Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları Kanunun 3 üncü maddesinde açıklanan esaslara göre tayin ve tesbit edilen yer ve yörelere dair uygulama statüleri ve sınırları mahallen duyurulur. Orman İçi Dinlenme Yeri Kriterlerine sahip olduğu tesbit edilen sahalar; 2896 sayılı Kanunla değişik 6831 sayılı Orman Kanununun 25 inci maddesi hükümlerine göre, Genel Müdürlüğün onayı ile orman içi dinlenme yeri olarak belirlenir. Planlama Esasları Madde 10 - Bu yönetmeliğin uygulanacağı yerlerin; etüd, envanter ve araştırması ile Milli Park Planlaması ve kaynak amenajmanı planlarıyla ilgili usul ve esaslar teknik izahnamede açıklanır. Uzun Devreli Gelişme Planları Madde 11 - Milli Park uzun devreli gelişme planları, ilgili Bakanlıkların olumlu görüşleri ve gerektiğinde fiili katkılarıyla hazırlanır. Bakanlıkça onaylanarak yürürlüğe konur. İmar Uygulama Planları Madde 12 - Milli Park uzun devreli gelişme planı uyarınca iskan ve yapılaşmaya konu olan yerler için, mahalli gelişme planı karakterindeki, imar mevzuatına uygun imar uygulama planları, milli park uzun devreli gelişme planı hüküm ve kararlarına uygun olarak, hazırlanır veya hazırlattırılır, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının onayı ile yürürlüğe girer. Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı, Tabiatı Koruma Alanı ve Orman İçi Dinlenme Yeri Planları Madde 13 - Tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanı olarak tesbit edilmiş yerler için hazırlanacak planlar; milli park planlama usul ve teknikleriyle, uygulanan statünün amaçları, kriterleri, genel politika ve ilkeler ile uyumlu olarak ve planlanan sahanın kaynak değerleri ve özellikleri gözönünde bulundurularak, Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşü alınarak hazırlanır ve Bakanlıkça onaylanarak yürürlüğe konur. Orman içi dinlenme yeri planları, orman içi dinlenme yeri kriterleri ile sahanın rekreasyonel ve estetik değerlerinin yıpratılmadan kullanılması, statü uygulamasının o yer için amaçları gözönünde bulundurularak Dairesince hazırlanır ve Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konur. Uygulama Projeleri Madde 14 - Uzun devreli gelişme planı, mahalli gelişme planı ve yatırım projeleri uyarınca Dairesince hazırlanan veya hazırlattırılan uygulama projeleri, Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konur. Kültür Varlıklarının Korunması ve Turizm Yatırımlarına Dair Plan Kararları Madde 15 - Bu yönetmelik uygulamasına konu olan yerlerde; a) Kültür varlıklarının korunması, tahkimi, restorasyonu ve değerlendirilmesine dair plan kararları, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümlerine göre ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile işbirliği içinde tesbit edilir. b) Turizm bölge, alan ve merkezlerinde, turizm yatırımlarına dair plan kararları Bakanlığın görüşü alınarak sonuçlandırılır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Kuruluş ve Yönetim Kuruluş Madde 16 - Bu Yönetmelik kapsamına giren hizmetlerin taşradaki uygulaması bölge müdürlüklerince yürütülür. Koruma Madde 17 - Bu Yönetmeliğin uygulandığı yerlerde; a) Sınırlar uygun fiziki elemanlarla veya yeşil çitlerle yer yer belirlenir. Bunun dışında kalan sınırlar uygun aralıklı ve kolay görülebilir işaret ve levhalarla belirtilir. b) Koruma amacı ile yol, patika, haberleşme ağı; telsiz ve telefon gözetleme kule ve kulübeleri geliştirilir; deniz-hava ulaşım ve kontrol imkanları, ekipman ve araçlarıyla donatılır. c) Yangınlar, özellikle orman yangınlarıyla mücadele yönünden bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinde açıklanan esaslar dahilinde her türlü tedbir alınır. Mücadelede su ve çevreye zararlı olmayan kimyevi madde kullanımına yer verilir. Yangınların tesbit ve söndürülmesine ilişkin her türlü müdahale kalifiye ekiplerce sağlanır. Geniş uygulama alanları için özel yangınla mücadele projeleri hazırlanır ve uygulanır. d) Planlar uyarınca gerçekleştirilecek her türlü tesisin, idarenin koyacağı esaslar dahilinde, çevre sorunu yaratmayacak şekilde, atık su arıtma sistemiyle donatılması ve tesisle birlikte bitirilmesi, tesisi yapan kuruluş veya şahıslarca sağlanır. Yapım sırasında meydana gelen moloz döküntüleri yatırımcı tarafından kaldırılır ve kullanım alanının tabii peyzaja uygun çevre tanzimi idarenin belirleyeceği esaslara göre yapılır. İdarece gerçekleştirilecek müşterek alt yapı tesislerine, kamu ve özel tesis sahiplerinin, belirlenecek katılım payları ile iştiraki temin edilir. e) Çevreyi ve ziyaretçileri rahatsız edecek seviyede gürültülü faaliyetlerde bulunulamaz, yüksek sesle müzik yayını yapılamaz. f) Yapı ve tesislerde çevre ve hava kirliliği yaratan yakıt kullanılamaz, kullanılması gerektiğinde idarenin koyacağı kirlenmeye karşı tedbirlerin alınması zorunludur. g) Ziyaretçiler, idarece konan esaslar dahilinde bu yerlerden yararlanabilirler. h) Yasaklanan fiillere, arazi kullanma şekillerine ve plan dışı yapılaşmaya fırsat verilmez. Aksi hareket edenler hakkında kanuni işlem yapılır. ı) Genel peyzajda göze çarpan bozulmaları gidermek üzere, yörenin tabii arazi yapısı, tabii bitki örtüsü ve tabii peyzaj özellikleri dikkate alınmak ve o yörenin tabii türleri kullanılmak suretiyle ağaçlandırma, peyzaj restorasyonu ve tesislerin yakın çevre peyzaj düzenlemeleri yapılır. Koruma Görevlileri Madde 18 - Bu Yönetmeliğin uygulandığı yerler ve yörelerde; Yönetmelikte belirtilen her türlü koruma hizmetleri ve yasaklara karşı işlenen suçların takibi 6831 sayılı Orman Kanununun 5 inci fasıl dördüncü bölümünde yer alan suçların takibi ile ilgili hükümlere, 2872 sayılı Çevre, 1380 sayılı Su Ürünleri ve 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanunları hükümlerine, genel hükümlere ve Muhafaza Memurları Görev ve Çalışma Yönetmeliğine uygun olarak orman muhafaza memurlarınca sağlanır. Mülkiyet ve Kamulaştırma Madde 19 - Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanlarının devlet mülkiyetinde ve Genel Müdürlüğün intifa ve denetiminde olması esastır. Ancak Milli parklarda devlet mülkiyeti aranmayabilir. Bunu sağlamak üzere gerekli kamulaştırma işlemleri, Kanunun 5 inci maddesi hükmüne göre yapılır. Kamulaştırma bedelleri Fon'dan karşılanır. Taşınmazların tahsisi ise Kanunun 6 ncı maddesi hükümlerine göre yapılır. Tesis ve Düzenleme Madde 20 - Kanun kapsamına giren yerlerde planların gerektirdiği her türlü yapı, tesis, hizmet ve faaliyetlerin yapılması, yönetilmesi ve işletilmesi Kanunun 12 nci maddesine göre düzenlenir. Bu hizmetler içinde yer alan, lokanta, kafeterya, büfe, kır gazinosu ve benzeri tesisler idarece fon kapsamında işletilebileceği gibi, mevsimlik olarak işletmeciye de verilebilir. Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları yatırımları için gerekli ödenekler, fon yönetmeliği esasları dahilinde kullanılır. Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları içindeki mevcut yerleşim merkezlerinde ikamet edenler dışında bu yerlere gelen ziyaretçiler; giriş kontrol merkezlerinde veya sahalar içindeki idare ve ziyaretçi merkezlerinde, Bakanlıkça tesbit edilecek ücreti öderler. Bu ücretler fon'da toplanır. Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Verilecek İzinler Madde 21 - Milli park ve tabiat parklarında, planlarına uygun olması şartıyla kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlara Bakanlıkça izin verilebilir ve uygulamalar Kanun ve Yönetmelik hükümlerine göre denetlenir. Ancak bu yerlerdeki tarihi ve arkeolojik sahalarda kazı, restorasyon ve ilmi araştırmalar, Bakanlığın bilgisi içinde olmak şartıyla, Kültür ve Turizm Bakanlığının iznine tabidir. Gerçek ve Tüzel Kişilere Verilecek İzinler Madde 22 - Milli Park ve tabiat parklarında, kamu yararı olmak şartıyla, o yer planlarının hükümleri dahilinde turistik amaçlı bina ve tesisler yapmak üzere gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri lehine, Maliye ve Gümrük Bakanlığının görüşü alınarak ve Bakanlık tarafından öngörülen şartlar yerine getirilmek kaydıyla izin verilebilir. Müteşebbis, o yere ait mevcut planlarındaki şartlarla, Bakanlığın belirleyeceği esaslar dahilinde projelerini hazırlar ve turizm mevzuatına uygun olarak Kültür ve Turizm Bakanlığından belge almak sureti ile Bakanlıktan intifa hakkı tesisi talebinde bulunur. Turizm belgesi ve ekli projeleri ile keşif özetlerini Bakanlığa getiren müteşebbis adına, Maliye ve Gümrük Bakanlığının görüşü alınarak, Bakanlıkça usulüne ve proje ekonomisi ile amortisman müddetine uygun olarak kırkdokuz yılı geçmemek kaydıyla intifa hakkı tesis edilir. İntifa hakkı tesis edildiğinin Bakanlıkça müteşebbise tebliğini takip eden bir ay içinde Bakanlıkça verilen örneğe uygun noter tasdikli taahhüt senedi Bakanlığa verilir. Takiben, tahsis edilen yer, Bakanlıkça müteşebbise mahallen düzenlenen bir tutanakla teslim edilir. Müteşebbis, Bakanlığa taahhüt ettiği şartlara kesinlikle uymak zorundadır. İntifa hakkı süresinin uzatılması ve devri Kanunun 8 inci ve 9 uncu maddeleri hükümlerine göre yapılır. İzin Verilmeyecek Yerler ve Haller Madde 23 - a) Milli Park ve tabiat parklarında gelişme planları kesinleşmeden Kanun ve Yönetmelikte sözü edilen izinler verilemez. b) Tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanlarında; 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümleri saklı kalmak kaydıyla izin verilmez veya intifa hakkı tesis edilemez. c) Bu yönetmelik kapsamına giren yerlerde, Maden ve Petrol Kanunları gereğince araştırma, işletme ruhsatnamesi ve imtiyazı 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümleri saklı kalmak kaydıyla, Bakanlar Kurulu Kararıyla verilir. Araştırma, işletme faaliyetlerinde bu yerlerin korunması amacıyla riayet edilecek hususlar Bakanlıkça belirlenir. Bu yönetmelikte yer alan izin işleriyle ilgili hususlar dışında 6831 sayılı Orman Kanununun ilgili hükümleri ve buna bağlı mevzuata göre hareket edilir. BEŞİNCİ BÖLÜM : Suçların Takibi ve Cezalar Suçların Takibi Madde 24 - Kanunda belirlenen yasaklar ve bu Yönetmelikteki açıklamalar ile 6831 sayılı Orman, 3167 sayılı Kara Avcılığı, 1380 sayılı Su Ürünleri, 6785 ve 1605 sayılı İmar, 2872 sayılı Çevre, 2634 sayılı Turizmi Teşvik ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi Kanunlar ile bu Kanunların ek ve değişiklikleri ve bunlara dayalı mevzuatın getirdiği yasaklara uyulmaması ve suç sayılan fiillerin işlenmesi Kanun ve bu yönetmelik hükümlerinin uygulandığı yerlerde görevli orman muhafaza memurları tarafından bu memurların görevlerine ilişkin mevzuat çerçevesinde önlenir veya suç işlenmesi halinde gerekli kanuni işlem yapılır. Cezalar Madde 25 - 6831 sayılı Orman Kanunu, 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanunu ve 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ile bu kanunların ek ve değişikliklerinde yasaklanan fiillerin, Kanunun uygulandığı yerlerde işlenmesi halinde Kanunun 20 ve 21 inci maddeleri uygulanır. ALTINCI BÖLÜM : Son Hükümler Yürürlükten Kaldırma Madde 26 - 08/02/1973 gün ve 6304-586/9 Sayılı Milli Parkların Ayrılma, Planlama Uygulama ve Yönetimine Ait Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Maddeler Geçici Madde 1 - Kanunun yürürlüğe girmesinden önce 6831 sayılı Orman Kanununun ilgili maddelerine göre Milli Park olarak ayrılan yerler ile Devlet Orman İşletmesi ve Döner Sermayesi Yönetmeliğinin ilgili hükümleri uyarınca orman içi dinlenme yeri (mesire yeri) olarak ayrılan yerler, Kanun ve bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yeniden tasnif ve değerlendirmeye tabi tutulur. Milli Park kriterlerine haiz olan yerlerde; tamamı veya belirli bir kısmı evvelce Bakanlar Kurulu Kararı ile orman rejimine alınıp milli park olarak ayrılmış olanlarında; Kanun ve bu Yönetmelik hükümleri başkaca bir işleme gerek kalmaksızın uygulanır, diğerlerinin Milli Park olarak kabul edilmesi için Bakanlar Kurulu Kararı istihsal edilir. Tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanı kriterlerine haiz yerlerde ise Kanun ve bu Yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına belirleme işlemi ile birlikte başlanır. Geçici Madde 2 - Kanun ve bu Yönetmelik kapsamına giren yerlerde evvelce verilmiş kullanma izni, irtifak ve intifa hakları; geçerlilik süresi bitimine kadar başka bir işleme gerek kalmaksızın sahibi tarafından kullanılır. Yürürlük Madde 27 - Bu yönetmelik Resmi Gazetede yayımı tarihinden yürürlüğe girer. Yürütme Madde 28 - Bu yönetmelik hükümlerini Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı yürütür.

http://www.biyologlar.com/milli-parklar-yonetmeligi

Rosa dominica ile ilgili elinde kaynak olan varmı?

Familyası: Gülgillerden, Rosengaewchse, Rosaceae Drugları: Gül çiçeğinin yaprakları; Rossae flos (eskiden; Flores Rosae Gülün çiçek yaprakları kurutularak çay yapımında veya su buharı ile damıtılarak ve yahut da ekstresi yapılarak Gül yağı (gül esansı) elde edilir. Giriş: Vatanının Türkiye olduğu tahmin edilen Gülün günümüzde 400’ den fazla çeşidi vardır. Bizi ilgilendiren Isparta gülü (Rosa damacena) ve Mayıs gülü (Rosa cenlifloria) en önemlileridir. Isparta gülü sonradan Bulgaristan ve Fas’ta yetiştirilmeye başlanmış olmasına rağmen bütün dünyada en çok gül yağı üretilen ülke Bulgaristan’dır. Türkiye Isparta gülünün üretimini artırmak için birçok ilde gül üretimi teşvik edilmiş fakat çiftçilerin Gül yetiştirilmesi ve Gül esansı elde edilmesini bilme­diklerinden teşvikler başarısızlıkla neticelenmiştir. Genellikle Fransa’da yetiştirilen ve Mayıs Gülü Latince Rosa Centifolia diye anılan Gül daha çok parfüm yapımında kullanılmaktadır ve Türkiye’de Mayıs Gülü Van gülü diye anılır. Genellikle Almanya’da Kırmızı Gül Rosa Gallica L. Yetiştirilmekte ve bu gül öksürük ve bronşite karşı yapılan natürel ilaca karıştırılmaktadır. Isparta gülü ise genellikle aroma tedavisinde ve parfüm yapımında kullanılır. Botanik: Boyu 0,3-15m’yi bulur. Dalları dikenli, tüylü, bulunduğu yer­den kökleri ile kısa sürede çevresine sürünerekten genişler ve zamanla büyük yer kaplar. Yaprakları karşılıklı iki çift ve sonda bir tek olmak üzere beş yapraktan meydana gelir. Bileşik yapraktır, yaprakları oval, kenarları kertikli, koyu yeşil renkli, üzeri pürtüklü ve damarları belirgincedir. Çiçeklerin taç yaprakları yetiştiği yöreye göre açık pembe, pembe, koyu pembe ve kırmızı renk tonlarına sahip olabilir. Taç yap­rakları genellikle kalp şeklinde yan yana ve üst üste dizilerek katmerli bir tabaka oluşturur. Yetiştirilmesi: Gül Türkiye’nin hemen her bölgesinde, genellikle Orta Anadolu’da kolay yetişebilir fakat bilgisizlik verimsiz hasada neden olabilir. Bu nedenle çiçek yetiştiricilerin özel bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Yaprak bitine karşı Güllerin yanına Lavanta ekilmelidir. Lavan­tanın olduğu yere bu haşere yanaşmaz. Şayet yaprak biti Güle dadanmış ise Isırgan suyu yapraklara püskürtülür. Isırgan otu toplanarak bir tencereye doldurulur. Üzerine su oldurulur. 3-4 sonra süzülerek Gül yapraklarına püskürtülür. Şayet sert olur ise yaprakları yakar. Hasat zamanı: En kaliteli Gül esansı biyolojik usullerle yani kimyasal ilaçlar (kimyasal gübre, böcek öldürücü ve insektisit) kullanılmadan elde edilen esanstır. Birçok ülkede inek pisliğinin iyice kurutulması ile elde edilen inek gübresi kullanılır. Böceklere karşı okaliptus esansı-Lavanta esansı ve Limon esansından 5’er damla bir kaşık balla karıştırılır ve sonra 10lt suda çözüldükten sonra güllere bu su fışkırtılır ise böcekler güllere gelmez. Bugün biyolojik (natürel) usullerle elde edilen Gül esansının (Gül eterik yağı, Gül uçucu yağı) 1kg’ı 15000 DM (Onbeşbin Alman Markı) tutmaktadır. Gül yağı zamanla daha kaliteli ve güzel kokulu bir hal alır bu nedenle Gül yağları siyah şişelerde muhafaza edilmeli ve şişenin kapağı gerekmedikçe açılmamalı zira oksitlenerek değerini kaybeder. Mümkün oldukça Gül yağının muhafaza edildiği yerde ısı değişimi fazla olmamalı, mümkünse aynı derecede muhafaza edilmelidir. Gül yağı 17-22C˚’de açık soluk sarı berrak bir renkte olup 14C˚’de kristalleşerek hafiften lapa görünümünü alır.Malesef şifalı bitkiler toplama, kurutma, paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise, 2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer. Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür ve etkisini oldukca azaltır.   ISPARTA GÜLÜ ORİJİNİ (KÖKENİ)VE BOTANİK ÖZELLİKLERİ Soner KAZAZ Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü - Isparta İnsanın günlük yaşamında çok özel bir yeri olan gül; aşkın, güzelliğin, sevginin ve saygının ifadesini en güzel bir şekilde bünyesinde toplayan bir çiçektir. Kuzey yarım küre bitkisi olan gülün orijini Doğu Asya'dır. Kesin olmamakla birlikte gül yağı ve gül suyunun ilk olarak İran veya Hindistan'da üretildiği, buradan Anadolu, Avrupa, Kuzey Afrika ve Doğu Asya'ya yayıldığı bildirilmiştir. (Widrlechner, 1981) Yağ gülü (Rosa damascena Mill.), bitkiler aleminin Spermatophyta (tohunlu bitkiler) bölümünün Angiospermae (kapalı tohumlular) alt bölümünden Rosales takımı, Rosaceae familyası, Rosa cinsi içerisinde yer almaktadır. Dünyada yaklaşık 1350 Rosa (gül) türü tanımlanmıştır. Türkiye florasında 24 gül türü kayıtlı (Davis, 1972) olmasına rağmen gül yağı elde etmek amacıyla kullanılan tür kültürü yapılan Rosa damascena Mill'dir. Yağ için ticari olarak yetiştirilen başlıca gül türleri Rosa damascena Mill., Rosa gallica L., Rosa alba L., Rosa centifolia L. ve Rosa moschata'dır. (Tucker ve Maciarello 1988). Günümüzde gülyağı eldesinde yaygın olarak kullanılan ve kültürü yapılan Rosa damascena Mill türünün Rosa moschata J. Herm ile Rosa gallica L.'nin melezi olduğu tahmin edilmektedir. Fakat bu türün çok eski dönemlerde Rosa gallica L. ile Rosa phoenica Boiss, türlerinden oluşmuş bir melez olduğunun kayıtlarına da rastlanmaktadır. (Baytop, 1990; Garnero, 1982). Sistematikte Rosa gallica var. damascena Voss., Rosa calendarum Borkh gibi bazı sinonimleri de bulunmaktadır. Rosa damascena türünün bir çok çeşidi olmakla birlikte özellikle "Trigintipetale" çeşidi başta Bulgaristan ve Türkiye olmak üzere Fas, Mısır, İran, Suriye, Hindistan ve Kafkaslar'da gülyağı elde etmek amacıyla yetiştirilmektedir (Widrlechner, 1981). Rosa damascena; Isparta Gülü, Pembe Yağ Gülü, Yağ Gülü, Sakız Gülü ve Şam Gülü adlarıyla da bilinen pembe renkli, yarım katmerli ve kuvvetli kokulu, çok yıllık, dikenli ve kışa dayanımı yüksek bir bitkidir. Rosa damascena bitkileri, 1,5 - 3 m arasında boylanmaktadır. Gövde silindir biçimli, içi dolu, esmer renkli, çok dallı ve dallar çok sayıdaki irili ufaklı sert dikenlerle çevrilidir. Yapraklar yumuşak yapılı ve ince tüylerle kaplı, alternans dizlişli, saplı ve stipulalı (kulakçık), 5-7 foliolludur. Folioller (yaprakçık) 3-4 cm uzunluğunda oval şekilli, basit dişli kenarlı ve alt yüzleri tüylüdür. Çiçekler hafifçe sarkık, az yada çok koyu pembe renklidir. Tek renkli olan çiçeklerde içteki taç yapraklar dıştakilerden daha küçük yapılı olup, çiçeklenme çalı formundaki bir bitkide görülen biçimdedir. Kaliks (çanak yapraklar), korollodan (taç yapraklar) daha uzun, çok parçalı 5 sepalden (çanak yaprak) ibarettir. Korolla çok petalli, petaller (taç yaprak) oval şekilli, soluk pembe renkli, kaideleri beyaz lekelidir. Stamen (erkek organ) sayısı çoktur. Dişi organlar çanak şeklinde çukurlaşmış olan reseptakulumun (çiçek tablası) içinde bulunur. Stilus (boyuncuk) uzunca, stigma (tepecik) baş şeklindedir. Reseptakulum zamanla etlenerek kırmızımtırak bir renk alır. İçinde etrafı tüylerle kaplı nukslar vardır. (Baytop, 1963; Krüsmann, 1974; Kürkçüoğlu, 1988, 1995)   sparta gülü (Rosa damascena): Çok eski bir kültür bitkisi olduğu için menşei belli değildir. Halen Isparta çevresinde bol miktarda yetiştirilmektedir. Isparta veya yağ gülü, Isparta çevresinde, 1,5-2 m aralıkla sıralar halinde ekilmektedir. Üretilmesi çelikle yapılır. Çelikler de Kasım ve Aralık aylarında ekilir. Ürün ikinci yıldan itibaren alınmaya başlar. Üçüncü ve dördüncü yaşlarda verim en fazladır. Daha sonra bu yaşlı güller kesilerek gençleştirme yoluna gidilir. Gül bahçelerinden gençleştirme suretiyle 15-20 sene faydalanılabilir. Gülün Tarihçesi: Gül İlimize 1889 yılında Ispartalı Müftüzade İsmail Efendi Bulgaristan’da görevli iken, Isparta’ya gelişinde getirdiği gül çubuğunun yöremize dikilip adapte olması sonucu girmiş ve yayılmıştır. Birinci Dünya savaşından önce gül Isparta’dan civar Vilayetlere de yayıldığı bilinmektedir. Birinci Dünya savaşından önce gül yağlarımız Avrupa ve Amerika piyasalarında çok aranmakta idi ancak savaş yıllarında, süratle gelişen Bulgar güçlülüğü karşısında,bu durumunu kaybettiği ve ekiliş miktarı bakımınrdan gül sahalarımız % 50 civarında azaldı.1953 yılında Gülbirlik’in kurulmasıyla ve Isparta, İslamköy ve Güneykent yerleşim merkezlerine gülyağı fabrikaları açıldıktan sonra, köy tipi gül yağı imbikleri ortadan kalkıp fabrikalarda daha kaliteli gülyağı üretimi başlamış ve Dünya piyasalarında gül yağlarımız aranmaya başlamıştır.türkiyede yağ gülü üretiminin % 80 Isparta,kalan %20 si bfurdur aüfyon vil hudutlarında gerçeklexştirilir.Ayrıca aydının Karacasu ilçesinde de az miktarda yağ gülü üretimi yapılmaktadır. Yağ gülünün diğer güller gibi değişik renkleri ve şekilleri yoktur,kesme çiçek olarakta ,vazo ömrü yoktur.Farkı sahip olduğu uçuçu yağ asitleri diğer güllerden farklı ve özel bir konuma sahiptir Isparta ilinde yağ gfülünden 40 a yakın ürün üretilmektedir. Gülün İklim İstekleri: Yağ gülü etrafı açık havadar, bol ışıklı, ilkbaharda kurak ve don olmayan ve çiçek zamanı çiğ düşen iklim bölgelerinden hoşlanır. Ülkemizde yağ gülü üretimi en çok Isparta ve civarında yapılmaktadır. Dolayısıyle de Isparta yöremiz gül yetiştirmek için müsait iklime sahiptir. Yaz aylarında azami sıcaklık 38 C dereceyi geçmeyen ve kış aylarında ise 15 C derecenin altına düşmeyen, yıllık yağış ortalaması 500-600 mm olan nispi nem % 60-70 civarında olan geçit bölgelerinden hoşlanır. Yöremiz göller bölgesi olduğu için nispi nemde yeterlidir. Gülün Toprak İstekleri: Gül, toprak istekleri yönünden pek seçici değildir. Fakat, fazla killi-kireçli ve ağır topraklardan hoşlanmaz. Hafif kumlu-tınlı ve milli, süzek topraklardan hoşlanır. Gül ağaçcık tipi bir bitki olduğundan ve ömrüde uzun olduğu için toprak işleme gerektiği için ve yukarıda saydığımız topraklarda işlemeye uygun toprakları olduğundan, toprak işlemede zorluk çekilmez. Gül Bahçesi Tesisi: Gül bahçesi yön bakımından büyük önem taşımaz. Az meyilli ve düz arazilerde gül bahçesi tesis edilinebilir. Gül bahçesi tesis ederken önce toprak eylül-ekim aylarında 40-50 cm. derinlikte krizma edilir. Bu esnada yabancı otlar temizlenir. Gül tesis edeceğimiz arazide sıra araları 1,5-2 m. Mesafede ve 40-50 cm. derinlikte hendekler açılır. Hendeklerin genişliği 40-50 cm.olmalıdır. Açılan hendekler arazi meyilli ise kuzey-güney istikametinde olmalıdır. Dikimden önce hendeğin alt kısmı, hendeğin üstünden çıkan üst toprakla 10-15 cm. kalınlığında doldurulur. Bu şekilde hazırlanmış hendeklere 6-7 yıllık gül bahçelerinden kesilen 100-150 cm. uzunluğundaki dalların önce kuruları ayıklanır. Dikim anında hendeklere dallar iki sıra halinde ve uç uca gelecek şekilde sıralanır. Dalların üzerleri yanmış ahır gübresi ve toprak karışımı ile 10-15 cm.kalınlığında kapatılır. Diğer kalan kısımlar toprakla doldurulur. Bir dekar gül bahçesi tesis etmek için 1000-1200 adet gül dalı kullanılır. Gül bahçesi ve dikim işleri güz mevsiminde yani kasım ve aralık aylarında yapılmalıdır. Gül Bahçesinde Yapılacak Bakım İşleri: Sonbaharda tesis edilen gül bahçerinde, ilkbahara gelindiğinde kaymak tabakası varsa tırmıklanır. Yabancı otlar temizlenir. Yeni çıkan filizlere zarar yapan toprak altı zararlılarına karşı mücadele yapılır. Yaz ayları boyunca sulamaya çapalamaya devam edilir. Verime yatmış gül bahçelerinde, erken ilkbaharda mart ve nisan aylarında budama yapılır. Budamada amaç kuru dallar temizlenir. Diğer dallarda ise 5-6 göz bırakılarak budama yapılmalıdır. Ayrıca daha bol ve kaliteli gül elde etmek için gül bahçesi ömrü boyunca, 7-8 yılda bir toprak seviyesinden dallar kesilir. Buna gençleştirme budaması denir. Ayrıca erken ilkbaharda, gül bahçelerine dk./150 kg. hesabiyle Kompoze gübre verilir. Gençleştirme budaması yapılan gül bahçelerinde ise dk./2-3 ton yanmış çiftlik gübresi verilmelidir. Gül bitkisinin ömrü ortalama 2 defa gençleştirme budaması yapıldığı takdirde 23-25 yıldır. Güllerde Hasat: Yağ güllerinde hasat işleri mayıs ayının ortasında başlar, 5-6 hafta sürer. Hasat sabah saat 03.00 ile 09.00 saatleri arasında yapılmalıdır. Hasat anında tak açmış olan çiçekler toplanmalıdır. Çuval veya sepetlere toplanır, bekletilmeden alım merkezlerine sevkedilmelidir. Bakımlı gül bahçelerinde bir dekardan bir sezonda ortalama kurak şartlarda 500-600 kğ.Taban arazilerde sulanabiliyorsa bu rakam bir sezonda dekardan ortalama 900-1000 kğ.kadar gül çiçeği hasat edilinebilinir. Tarihçesi ve özellikleri hakkında bir kaç bilgide ben ekleyim itedim... inşallah işinize yarar...

http://www.biyologlar.com/rosa-dominica-ile-ilgili-elinde-kaynak-olan-varmi

Sürüngen preparasyonu nasıl yapılır

SÜRÜNGENLER Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. Derileri kuru olup,keratin pullar ve plakalarla örtülüdür.Derilerinde kuşlarda olduğu gibi çok az salgı bezi bulunur.Bunlarda kurbağalarda olduğu gibi dış kulak bulunmaz.beş parmaklı iki çift ekstremiteye sahiptirler.Bununla beraber,bazı kertenkele ve yılanlarda ön ve arka ekstremiteler kaybolmuştur.Bu yüzden bu hayvanlar yerde sürünerek hareket ederler.Sürüngenler iç organları kaburgalar tarafından korunan ilk omurgalılardır.Bunların akciğerleri ve kalpleri kurbağalardan daha gelişmiş olarak bulunur.Sürüngenlerin en önemli özelliği,kurbağalardan farklı olarak iç döllenme yapmaları ve buna uygun üreme organlarının gelişmesidir.   Sürüngenlerin yumurtası,kuşların yumurtası gibi vitellus bakımından çok zengin ve derimsi kabukludur.Yumurta içerisinde gelişen embriyoda amnion,karion,allantois ve vitellus yapıları bulunur.Bu yapılar memelilerin embriyo gelişiminde de görülür. Sürüngenler de kurbağa ve balıklarda olduğu gibi değişken sıcaklı hayvanlardır. Pental Sodyum (20 kat sulandırılmış) enjekte edilerek bayıltıldıkdan sonra dissekte edilmiş, önce göğüs ve karın boşluğundaki organlar stereomikroskop altında yüzeysel olarak incelenmiştir. Daha sonra akciğer, karaciğer ve diğer iç organlarla birlikte ince ve kalın bağırsak içinde fizyolojik su bulunan mumlu petri kutularında açılarak stereomikroskopta kontrol edilmiş, . ag – anterior genials alias perisai dagu depan f – perisai frontal in – perisai internasal l – perisai loreal la – perisai supralabial atau labial atas la' – perisai infralabial atau labial bawah m – perisai mental n – perisai nasal p – perisai parietal pf – perisai prefrontal pg – posterior genials atau perisai dagu belakang pro – perisai preokular pso – perisai presubokular pto – perisai post-okular r – perisai rostral so – perisai supraokular t – perisai temporal anterior dan posterior v – perisai ventral yang pertama (terdepan) REPTİLLER İLE AMFİBİALAR ARASINDA ÇOK FAZLA PREPARASYON FARKI YOKTUR. Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır (Şekil 1). Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur. Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2). Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3). Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4). Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür. Kaynak: biyoloji.ogu.edu.tr/gbII/rana.mht

http://www.biyologlar.com/surungen-preparasyonu-nasil-yapilir

Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

YÖNETMELİK Sağlık Bakanlığından Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1- Bu Yönetmelik, halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit, gibi maddeler kullanarak mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilere ait işyerlerinin çalışma usûl ve esasları ile resmi kurum ve kuruluşların ilaçlama usûl ve esaslarını belirlemek suretiyle halk sağlığının korunması amacıyla hazırlanmıştır. Kapsam Madde 2- Bu Yönetmelik, halk sağlığı alanında insektisit, rodentisit, mollusisit gibi maddeler kullanılarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek, tüzel kişiler ve bunların işyerleri ile resmi kurum ve kuruluşların izin alma şekil ve şartlarını, çalışma usul ve esaslarını, denetimlerini ve çalışan personeli kapsar. Dayanak Madde 3- Bu Yönetmelik, 181 sayılı Sağlık Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 43 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4- Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Müdürlük: İl Sağlık Müdürlüğünü, Sağlık teşkilatı: Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra hizmet birimlerini, Halk sağlığı alanı: Ev, otel, okul, hastane, işyeri, üretim yeri, fabrika benzeri; halkın yemesi, içmesi, eğlenmesi, spor yapması gibi insan yerleşim ve çalışma yerleri ve gündelik yaşamıyla ilgili fiziki mekanlar ve çevreyi, Zararlı organizma: İnsanlara, insan faaliyetlerine veya insanların kullandıkları veya ürettikleri ürünlere; hayvanlara yada çevreye yönelik istenmeyen veya zararlı etkileri olan her türlü organizmayı, Biyosidal ürün: Bir veya birden fazla aktif madde içeren, kullanıma hazır halde satışa sunulmuş, kimyasal veya biyolojik açıdan herhangi bir hedef organizma üzerinde kontrol edici etki gösteren veya hareketini kısıtlayan, zararsız kılan, yok eden aktif madde ve preparatları, İnsektisit: Haşere mücadelesinde kullanılan biyosidal ürünü, Rodentisit: Fare, sıçan ve diğer kemiricileri kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Mollusisit: Sümüklüböcek gibi yumuşakçaları kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Kaçırıcı (Repellent): Doğrudan veya dolaylı olarak insan yada hayvan hijyenine yönelik olanlarda dahil olmak üzere, pire gibi omurgasız yada kuş gibi omurgalı zararlı organizmaları ortamdan uzaklaştırmak için kullanılan biyosidal ürünleri, İlaçlama: Halk Sağlığı alanında kullanılan İnsektisit, rodentisit ve mollusisit gibi maddelerle yapılan zararlı mücadelesini, Alet ve cihaz: İlaçlamada kullanılan nakil araçları da dahil olmak üzere motorlu, motorsuz, sabit veya seyyar her çeşit alet, araç ve makine ile bunların çalıştırılması için gerekli malzemeleri, Gereç: İlaç hazırlama ve ilaçlamada kullanılan su kapları, içerisinde ilaç hazırlama kapları, ilaç nakil kapları, su tulumbaları, çadır, örtü, koruyucu elbiseler, maskeler, lastik veya kauçuk eldivenler, çizmeler, gözlük siperler gibi koruyucu malzemeyi, İzin: Zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri maddeleri kullanarak mücadele etmek isteyenlere verilen belgeyi, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM İzin Alma ve Başvuru Şartları İzin alma zorunluluğu Madde 5- Bakanlık tarafından uzman nezaretinde kullanılması şartıyla izin verilen; insektisit, rodentisit veya mollusisit kullanarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilerin, 6 ncı maddede belirtilen bilgi ve belgelerle faaliyet gösterecekleri ilin müdürlüğüne müracaat ederek izin alması zorunludur. Başvuru için gereken belgeler Madde 6- Zararlılara karşı insektisit, rodentisit ve mollusisit kullanarak mücadele yapmak isteyen başvuru sahipleri bizzat veya mesul müdür vasıtasıyla müdürlüğe bir dilekçe ile başvurmaları gerekir. Dilekçe eki dosyada; a) Depolama yerine ait Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmenliğine göre alınacak, ikinci Sınıf Gayri Sıhhi Müessese Ruhsatı’nın bir örneği, b) Mesûl müdür sözleşmesi ve Bakanlıkça belirlenen eğitime katıldığına dair sertifika, c) Mesûl müdüre ait diplomanın noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, d) Sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesinin ve diplomasının noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, e) Sağlık Bakanlığının tavsiye ve direktiflerine uyacağına ve Bakanlıkça ruhsat verilmiş insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri haricinde kimyasal maddeleri kullanmayacağına ve tarım alanında kullanılan pestisitleri kullanmayacağına dair, mesul müdür veya işyeri sahibi tarafından verilecek taahhütname, f) Uygulanacak ilaçlama yöntemlerini gösterir belge, g) Kullanılacak ilaçların kimyasal grupları ve galenik şekilleri hakkında açıklama raporu, h) İlaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins, sayı ve özelliklerini gösterir belge, ı) Ekip sayısı ve ekip elemanlarının nitelikleri hakkında belge, j) İlaç hazırlama ve ilaçlama anında alınacak koruyucu sağlık tedbirlerini açıklayan rapor, k) İlkyardım dolabı, ilkyardım çantaları ve içerikleri hakkında açıklama raporu, bulundurulur. Başvurunun değerlendirilmesi Madde 7- Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine göre yapılan başvuru dosya üzerinde incelenir, başvuru dosyasının bu Yönetmeliğe uygun olması durumunda Müdürlük elemanları tarafından işyeri 10 iş günü içinde yerinde incelenerek sonuçlandırılır. İnceleme sonucunda bu Yönetmelik hükümlerine uygunluğu tespit edilen yerlere Ek-2’deki izin belgesi ve Ek-3’teki mesul müdürlük belgesinden ikişer nüsha düzenlenir. Düzenlenen bu belgeler ve başvuru dosyasının bir örneği Müdürlükte saklanır, diğer nüshaları mesûl müdüre imza karşılığında verilir ve işyerinin görünen bir yerine asılır. İzin verilen firma adı, adresi ve iletişim bilgileri yazılı olarak Bakanlığa bildirilir. Bu Yönetmelik kapsamındaki mevcut bir işyerine ait şube niteliğinde ikinci bir yer açılmak istenmesi veya faaliyet gösterdiği adresin değişmesi durumunda, 6 ncı maddede belirtilen evraklar ile başvuru aynen tekrarlanır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Personel ve Fiziki Altyapı Standartları Mesûl müdür Madde 8- İşyeri faaliyette olduğu sürelerde bir mesûl müdür bulunması zorunludur. Mesûl müdür sadece bir işyerinde mesûl müdürlük görevini üstlenebilir. Mesûl müdürlük için Hekim, Veteriner Hekim, Eczacı, Tıbbi Teknolog, Ziraat Mühendisi, Biyolog unvanına sahip veya entomoloji, toksikoloji alanında yüksek lisans, çevre sağlığı ve toplum sağlığı bölümü en az önlisans diplomasına sahip olunması zorunludur. Bu diplomaya sahip kişiler Bakanlık tarafından belirlenecek eğitim programına katılarak sertifika almak zorundadırlar. Mesûl müdür, idari işlerden bizzat, diğer işlemlerden ise ekip sorumluları ile birlikte sorumludur. Mesûl müdürün idari işlerinden, işleyişten ve sunulan hizmetin gerektirdiği alt yapı olanaklarının sağlanmasından işyeri sahipleri de bizzat sorumludurlar. Mesûl müdürün görevleri şunlardır: a) Açılış ve işleyiş ile ilgili her türlü izin işlemlerini yürütmek, b) İşleyişte tanımlanmış alt yapı ve hizmet kalite standartlarının korunmasını ve sürdürülmesini sağlamak, c) Ekip sorumlularını eğitmek, İşyerinin işleyişinde alt yapı, personel, malzeme yapısında meydana gelen ve bu Yönetmelikte bildirimi zorunlu kılınan bütün değişiklikleri zamanında Müdürlüğe bildirmek, d) Görevine son verilen veya ayrılan personelin izin belgelerini en geç bir hafta içerisinde Müdürlüğe iade etmek, e) Çalışma saatleri içerisinde hizmetlerini düzenli ve sürekli olarak yürütmek ve yürütülmesini sağlamak, f) Tanımlanan düzenlemelerin ilgililer tarafından yerine getirilmesini sağlamak üzere gerekli iç denetimleri yürütmek, g) Denetim sırasında yetkililere gereken bilgi ve belgeleri sunmak ve denetime yardımcı olmak, h) Atıkların usulüne uygun olarak imha edilmesini sağlamak, i) İşyerinde bulundurulması zorunlu malzemeleri kontrol ve temin etmek, j) Çalışan personelin gerekli görülen tetkiklerini ve muayenelerini periyodik olarak yaptırmak, k) Sağlık mevzuatında belirtilen ve yetkililerce tanımlanacak diğer görevleri yerine getirmek. Mesûl müdür, işyerinin işleyişi ve denetimi ile ilgili her türlü işleminde Müdürlük ve Bakanlığın birinci derecede muhatabıdır. Mesûl müdür, işyerindeki görevini sona erdirmek istediğinde veya mesûl müdürün görevine son verilmek istendiğinde, bu durumun işyeri sahibi veya mesûl müdürü tarafından Müdürlüğe bir hafta öncesinden bildirilmesi şarttır. Ekip sorumluları Madde 9- İlaçlama faaliyetini yürütecek ekipte sorumlu olarak en az bir Tıbbi Teknolog, Sağlık Memuru (Çevre Sağlığı veya Toplum Sağlığı), Hemşire, kimya teknisyeni veya ziraat teknisyeni bulunması zorunludur. Ekip sorumlusu, ilaçlama faaliyeti için gerekli hazırlıkların yapılması ve her türlü güvenlik tedbirinin alınmasından, atıkların düzenli toplanmasından sorumludur. Yapılan her ilaçlama için Ek-1 deki formu tanzim ederek bir nüshasını ilaçlama yapılan yerin sahibi/yetkilisine verilmesinden sorumludur. İşleyişte görülen aksaklıkları ve uygulamada oluşabilecek kazaları, zehirlenmeleri mesûl müdüre ve en yakın sağlık kuruluşuna bildirmekten sorumludur. Diğer personel Madde 10- İlaçlama işlerinde çalıştırılacak diğer personel, bu Yönetmeliğin 17 nci maddesinde belirtilen hususlara aykırı olmayan ve 18 inci maddede belirtilen sağlık raporuna sahip kişilerden oluşur. Bu Yönetmelikte belirtilen kıyafet ve donanımı çalışan bütün personel iş esnasında amacına ve talimatlara uygun olarak kullanmak zorundadır. Bina durumu Madde 11- İşyeri, betonarme binalarda kurulur, ahşap ise müstakil bina olması zorunludur. İşyeri zemini düz, pürüzsüz, dezenfeksiyona uygun ve kolayca temizlenebilir/yıkanabilir özellikte döşenmiş olmalıdır. Odalar arasındaki bölümler tabandan tavana kadar beton, alçıpan, sunta-lam ve benzeri malzemelerle yapılmış olmalıdır. İşyeri binasında ilgili mevzuat uyarınca yangına karşı güvenlik önlemleri alınır. Mesken olarak kullanılan binaların bir bölümünde kurulmak istenmesi durumunda, ilgili mevzuat hükümlerindeki düzenlemelerin yerine getirilmesi sorumluluğu işyeri sahip ve mesûl müdürüne aittir. İşyerinin bürosu ayrı yerde olabilir. Bu durumda, büroda ilaç ve ilaçlama ile ilgili araç gereç ve malzeme bulundurulamaz. İşyerinde şebekeye bağlı akar su bulunur. İşyeri, en az atık bırakan yakıt kullanılarak, uygun bir sistemle ısıtılır, ancak kimyasalların bulunduğu oda ve depo ısıtılmaz. İşyerinde pis su tesisatı bulunmalı, zeminde kanalizasyona, fosseptiğe veya arıtım sistemine bağlı ızgaralı ve sifonlu yer süzgeci bulunur. İşyeri tabii olarak sürekli havalandırıla bilinmeli; pencereler zeminden yüksekte planlanmalı ve demir parmaklıkla korunmuş olmalı, tabii havalandırmanın mümkün olmadığı durumlarda mekanik havalandırma sistemi bulunur. İşyerinin tüm mekanları amacına uygun aydınlatılır. Bulundurulması zorunlu asgari birimler Madde 12- İşyerinde aşağıda belirtilen nitelikleri haiz bölümler bulunur. a) Büro, (ayrı yerde olabilir-aynı yerde ise ilaç hazırlama odasından uzakta olmalıdır.) b) İlaç ve malzeme deposu, c) Çalışanlar için soyunma odası, d) Yeterli sayıda tuvalet ve duş, e) Malzeme temizleme ve hazırlık odası. İzin belgesi alındıktan sonra binada yapılan esasa ilişkin değişiklikler Müdürlüğe bildirilir. Alet, cihaz ve gereçler Madde 13- İlaçlama izni verilebilmesi için, bir işyerinde Ek-4’de belirtilen alet, cihaz ve gereçlerin bulunması zorunludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Çalışma Usul ve Esasları Her ekip için ilkyardım çantası zorunluluğu Madde 14-Kaza ve zehirlenmelere karşı kullanılmak üzere her ekibe, ekibin kullandığı ilaçlara göre spesifik antidotları ile gerekli diğer ilkyardım malzemesi bulunan ilkyardım çantasını temin etmekten, kullanılan veya miadı dolanların ikmalini yapmaktan ve bu malzemelerin kullanımına ait detaylı talimatların hazırlanarak ekiplere dağıtımından mesul müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Kaza ve zehirlenmelerde sorumluluk Madde 15-Her ekip göreve giderken, kaza ve zehirlenmelerde kullanılmak üzere ilkyardım çantasını beraberinde götürmek zorundadır. Kaza ve zehirlenmelere karşı gerekli tedbirlerin aldırılmasından herhangi bir kaza ve zehirlenme halinde ilkyardımın yaptırılmasından ve bir tedavi kuruluşuna sevkinden ekip sorumlusu, mesûl müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Ruhsatlı ilaçların kullanılması Madde 16-Halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı kullanılacak ilaçların Bakanlıktan imal veya ithal izninin alınmış olması zorunludur. Her ne suretle olursa olsun izinsiz ürünler veya diğer kimyasal maddeler bu amaçla kullanılamaz. İlaçların muhafazasında ve taşınmasında beşeri ilaç veya zirai mücadele ilaçlarının kapları ve ambalajları kullanılamaz. Çalışma süresi ve şartları Madde 17- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde; hamile kadınlar, 18 yaşından küçük çocuklar, hasta ve hastalıklı olanlar ile alkolikler çalıştırılamaz. Fiilen ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışanlar günde devamlı olarak 3, toplam 6 saatten fazla çalıştırılamazlar. Çalışma esnasında iş kıyafetlerinin ve koruyucu malzemelerin amacına ve talimatına uygun olarak kullanılması zorunludur. İlaç hazırlama ve ilaçlama anında herhangi bir şey yenilmesi ve içilmesi yasaktır. Çalışanların sağlık kontrolleri Madde 18- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde fiilen çalışacak olanlar işe başlamadan önce bir sağlık raporu alırlar. Bu raporda; kronik solunum yolu rahatsızlıkları (astım gibi), alerjik rahatsızlıklar, cilt hastalıkları ve nörolojik rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığı ile kanda cholinesteras enzim seviyesinin ölçülmesi ve sağlık kontrollerinin yapılarak bu işi yapmaya uygun olduklarının belirlenmesi zorunludur. İşçilerin bu işte çalışmaları süresince de 3 ayda bir genel sağlık kontrolünden geçirilerek nörolojik muayenelerinin yapılması ve kanlarında cholinesteras enzim seviyelerinin ölçülmesi gerekir. Yapılan muayene ve ölçümler sonucunda sağlığının bozuk olduğu tespit edilenler ile bozulma eğilimi gösterenler, gerekli tedavileri yapılıp sağlıklarına kavuşuncaya kadar ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalıştırılamazlar. İşyerinde tutulacak kayıt ve raporlar Madde 19- İşyerinde, mesûl müdür, ekip sorumlusu ile ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışan işçiler için ayrı ayrı birer dosya tutulur. Bu dosyalarda sözleşmeli personel için sözleşme sureti ve unvanlarını gösterir belge ile dosya sahiplerinin fotoğraflı nüfus cüzdanı sureti, işçilerin göreve başlarken bu işte çalışmasında sakınca olmadığını gösterir sağlık raporu ve periyodik sağlık kontrollerine ait raporlar muhafaza edilecektir. Ayrıca ilaçlama yapılan yerler, ilaçlama tarihleri, kullanılan ilaçlar, ilaçlamayı yapanlar, varsa meydana gelen kaza ve zehirlenmeler ile ilgili Ek-1 de belirtilen formun doldurularak ayrı bir dosyada muhafaza edilir ve istenildiğinde denetim elemanlarının incelenmesine açık tutulur. İşi bırakanların durumu bildirmesi Madde 20-İlaçlama izni alıp da herhangi bir nedenle işi bırakan işyeri sahibi 15 gün içinde durumu Müdürlüğe bildirmekle yükümlüdür. Bu iş yerinin izni iptal edilir ve Bakanlığa bilgi verilir. Havadan ilaçlama Madde 21-Meskun mahallerin zararlılara karşı havadan ilaçlanması yasaktır. Ancak afet gibi gerekli durumlarda Bakanlıktan izin alınması kaydıyla havadan ilaçlama yapılabilir. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler İznin geçerliliğini kaybetmesi Madde 22-Verilen izin belgesi; üzerinde yazılı işyeri, şahıs ve ilaçlama şekli için geçerlidir. Bunlardan herhangi birinin değişmesi halinde geçerliliğini kaybeder. Bu durumlarda; a) İşyerinin değişmesi halinde yeni işyeri için gayrı sıhhi müessese ruhsatının alınarak izin belgesinde gerekli düzeltmenin yaptırılması için müdürlüğe başvurulur. b) İzin belgesinde yazılı şahsın aynı yerde, aynı işi yapmak ve aynı personelle çalışmak üzere işi devretmesi halinde, işi devir alan şahıs devir işlemine ait belgeler ve taahhütname ile beraber Müdürlüğe müracaat ederek izin belgesinde gerekli düzeltmenin yapılmasını talep eder. c) İşçi ve işyerini devir alan kişi yeni bir ekiple faaliyetini sürdürmek isterse, devir işlemine ait belge ve taahhütnameye ilave olarak mesûl müdür sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği, sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği ile müdürlüğe başvurur. d) İlaçlama şeklinde değişiklik yapılmak istenmesi halinde ise tatbik edilecek ilaçlama yöntemleri, ilaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins ve sayıları, ilaçlama anında alınacak önlemler kullanılacak ilaçlar konusunda bilgiler ve taahhütname ile müdürlüğe başvurulur. e) İşyerinin konumu, sahibi, yapılan iş ve kullanılan ilaçlama şeklinde bir değişiklik olmamakla birlikte, cadde veya sokak isminin veya bina numarasının değişmesi gibi nedenlerle adresinde bir değişiklik olması halinde değişikliklerle ilgili bilgi ve belgeler ile beraber, gerekli düzeltmeyi yaptırmak üzere müdürlüğe başvurulur. Değişiklik tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde bu başvuruların dilekçe ile yapılması, değişikliklerle ilgili bilgi ve belgelerin 6’ncı maddeye uygun olması ve izin belgesinin aslının da dilekçeye eklenmesi gerekir. İzin belgesinin kaybolması veya tahrip olması Madde 23-İzin belgesinin herhangi bir nedenle kaybolması veya okunmayacak ve yanlış anlamalara neden olacak şekilde tahrip olması halinde yeniden izin belgesi alınması gerekir. Bunun için izin belgesinin kaybolması halinde kayıp ilanı verilmiş gazetenin, tahrip olması halinde ise bozulan izin belgesinin bir dilekçeye eklenerek müdürlüğe başvurulması gerekir. Bu durumda müdürlükçe yeniden, eski tarih ve sayısı ile, gerekli açıklama da yapılarak izin belgesi tanzim edilir. İznin iptal edilmesi Madde 24-Verilen iznin dışında faaliyet gösteren, bu Yönetmelik hükümlerine veya sağlık teşkilatının düzenleme ve yasaklarının aksine hareket edenler yazılı olarak ikaz edilir. İkaza rağmen durumunu düzeltmeyen veya direktiflere uymamakta ısrar edenlerin izinleri, müdürlük tarafından en az 6 ay olmak üzere geçici veya kesin olarak iptal edilir. Ayrıca sorumlular hakkında yasal işlem yapılır. İznin iptal edilmesi durumunda Bakanlığa bilgi verilir. İzinsiz olarak faaliyet gösterenler Madde 25-Bu Yönetmelik hükümlerine göre gerekli izni almadan faaliyet gösterenler veya 22 inci maddede belirtilen nedenlerle, iznin geçerliliğini kaybettiği halde süresi içinde müracaatlarını yaparak izin belgesinde gerekli düzeltmeyi yaptırmayanların işyerleri kapatılarak faaliyetleri durdurulur. Aynı zamanda sorumlular hakkında genel hükümlere göre yasal işlem yapılır. Denetim Madde 26- İlaçlama izni alanların işyerleri, ilaçlama ekipleri sağlık teşkilatının daimi denetimi altındadır. Sağlık teşkilatınca görevlendirilen ekipler işyerini, ekipleri, kullandıkları alet, cihaz ve gereçleri, ilaçlama işlemlerini denetleyebilir, gerekli gördüklerinde kullanılan ilaçlardan numune alabilirler. İş sahibi, mesûl müdür ve ekip sorumluları denetimlerde gerekli kolaylığı göstermek ve yapılan uyarılara uymak zorundadırlar. Yapılan denetimde, verilen izin dışında faaliyet gösterildiğinin veya usulüne uygun ilaçlama yapılmadığının tespiti veya yapılan uyarılara uyulmaması halinde görevli ekip ilaçlama faaliyetini anında ve en çok 48 saat süre ile durdurmaya yetkilidir. Ancak bu kararın en geç 48 saat içinde müdürlük tarafından onaylanması gerekmektedir. Müdürlüğün onayı ile faaliyeti durdurma süresi, eksikliklerin tamamlanıp halk sağlığına zararsız hale getirilinceye kadar uzatılabilir. İstisnalar Madde 27- Belediyeler dahil olmak üzere kamu kurum ve kuruluşları sadece kendi işyerlerinin ilaçlama faaliyetleri için bu Yönetmelikte öngörülen izin işlemlerinden müstesnadır. Ancak bu Yönetmelikte belirtilen diğer hükümlere uymak ve her ilaçlama işleminden önce kullanılacak ilaçların isimleri ve ilaçlama tarihlerini Müdürlüğe bildirmek zorundadırlar. Düzenleme yetkisi Madde 28- Bakanlık bu Yönetmelik hükümlerinin uygulamasına yönelik alt düzenlemeleri yapmaya yetkilidir. Bu Yönetmelik doğrultusunda; Uluslararası giriş çıkış yapan hava, kara ve deniz araçlarının gümrük alanlarında alınacak tedbirler ve işlemlerin usul ve esasları Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğünün çıkaracağı yönerge ile belirlenir. Cezai hükümler Madde 29-Bu Yönetmelik hükümlerine uymayanlar hakkında, Türk Ceza Kanunu’ nun ilgili hükümlerine göre işlem yapılır. ALTINCI BÖLÜM Geçici ve Son Hükümler Geçici Madde 1- Bu Yönetmeliğin yayımından önce faaliyete geçmiş ilaçlama işyerleri; 6 ay içinde işyerlerini bu Yönetmeliğe uygun hale getirmek zorundadırlar. Yürürlük Madde 30- Bu Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 31- Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür. EK-1. HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERLE MÜCADELE İŞLEM FORMU İLAÇLAMAYI YAPANA AİT BİLGİLER -İlaçlamayı yapan firma adı : -Açık adresi : -Mesûl müdür : -Telefon/faks numarası : -Müdürlük izin tarih ve sayısı : -İlaçlama yapan ekip sorumlusu : KULLANILAN İLACA AİT BİLGİLER: -Kullanılan ilacın ticari adı : -İlacın temin edildiği yer : -İlacın uygulama şekli : -İlacın aktif maddesi : -İlacın antidotu : -İlaç ambalajının miktarı (kg/litre) : İLAÇLAMA YAPILAN YER HAKKINDA BİLGİLER -İlaçlama yapılan yerin açık adresi : -İlaçlama yapılan haşere türü/adı : -Uygulama tarihi ve saati : -Mesken/işyeri vb. : -İşyeri ise çalışan sayısı : -Mesken ise daire sayısı : -İlaçlama yapılan yerin alanı : Ekip Sorumlusu İlaçlama Yapılan Yerin İmza Sorumlusu/Yetkilisi-İmza Not: ZEHİRLENME DURUMLARINDA GEREKTİĞİNDE ZEHİR DANIŞMA MERKEZİNİN ÜCRETSİZ 0 800 314 79 00 NOLU TELEFONUNU ARAYINIZ. Bu form iki nüsha olarak hazırlanır ve bir nüshası ilaçlama yapılan yerin yetkililerine/sahibine verilmesi zorunludur. EK - 2 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇ UYGULAMA İZİN BELGESİ İLAÇLAMA KURULUŞUNUN ADI : TÜRÜ : ADRESİ ve TEL : SAHİBİ (SAHİPLERİ) ADI ve SOYADI : ÇALIŞMA SAATLERİ : EKİP SAYISI : Yukarıda adı ve adresi belirtilen İlaçlama kuruluşunun Mesûl Müdür ...................................................... sorumluluğunda faaliyet göstermesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. VALİ veya adına İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 3 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: MESÛL MÜDÜRLÜK BELGESİ MESÛL MÜDÜRÜN ADI ve SOYADI : UNVANI : Foto BABA ADI : DOĞUM YERİ : DOĞUM TARİHİ : Mezun Olduğu Fakülte : Mezuniyet Tarihi : Diploma No : Uzmanlık Diploması No (var ise) : GÖREV YAPACAĞI KURULUŞUN ADI : ADRESİ : Yukarıda açık kimliği ve mesleği yazılı olan şahıs ..................................................... isimli ilaçlama kuruluşunda mesûl müdürlük görevini yürütmesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 4 İLAÇ UYGULAMA İŞYERLERİNDE BULUNDURULMASI ZORUNLU EKİPMAN LİSTESİ 1-İşyerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Alet ve Cihaz a) Pulverizatör (sırt tipi) 2 adet b) ULV cihazı 1 adet c) FOG cihazı 1 adet d) Sıcak su sistemi (Banyo bölümüne bağlı) 1 adet e) Çamaşır makinası 1 adet f) Kilitli dolap 1 adet g) Telefon 1 adet 2-İşyerlerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Malzeme a) Ecza dolabı komple b) İlk yardım çantası 1 adet c) Gaz maskesi 2 adet d) Yangın söndürücüsü 1 adet e) Antidotlar- Atropin f) Eldiven 3 çift g) Baret 2 adet h) Çizme 2 çift ı) Koruyucu gözlük 5 adet i) Terazi 1 adet j) Toz maskesi 2 çift k) El feneri 1 adet l) Mezür ölçülü silindir 2 adet m) Malzeme çantası 1 adet n) Kova 2 adet o) İşçi elbisesi 2 adet p) Süzgeç 1 adet r) Sıvı deterjan 5 lt. s) Dezenfektan 2 lt.      

http://www.biyologlar.com/halk-sagligi-alaninda-haserelere-karsi-ilaclama-usul-ve-esaslari-hakkinda-yonetmelik

Kontrol Laboratuvarlarının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Yönetmelik

23.6.2005 tarih ve 25854 sayılı Yönetmelik Tarım ve Köyişleri Bakanlığından: Kontrol Laboratuvarlarının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Yönetmelik BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 — Bu Yönetmeliğin amacı; gıda, gıda ile temas eden madde ve malzemelerin gıda güvenliği, hijyen ve kalite analizlerini yapmak üzere kurulacak gerçek ve tüzel kişilere ait özel laboratuvarlar ile bu hizmetlerin yanı sıra yem ve yem maddeleri, hayvan hastalıkları teşhis, tohumluk kontrol hizmetlerinin yürütüldüğü kamu laboratuvarlarının kuruluş ve çalışma izni ile denetimlerine dair usul ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 — Bu Yönetmelik, kontrol laboratuvarlarının kuruluş ve çalışma izni ile denetimlerine dair usul ve esasları kapsar. 5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun 5 inci maddesine göre; Sağlık Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri yetkileri çerçevesinde bulunan laboratuvarlar bu Yönetmelik kapsamı dışındadır. Dayanak Madde 3 — Bu Yönetmelik: 7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevlerine Dair Kanun Hükmünde Kararname, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun, 29/5/1973 tarihli ve 1734 sayılı Yem Kanunu, 22/3/1971 tarihli ve 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu, 8/5/1986 tarihli ve 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 21/8/1963 tarihli ve 308 sayılı Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Kanununa dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 — Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık : Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, Genel Müdürlük : Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğünü, Ulusal referans laboratuvar : Kontrol laboratuvarlarında yapılan hizmetlerin teknik yönden koordinasyonunu yapan, kollaboratif çalışma düzenleyen, analiz yöntemlerinin geliştirilmesi ve standardizasyonunun sağlanması için yurtiçi ve yurtdışı bilimsel kuruluşlarla işbirliği ve ortak çalışma yürüten, eğitim ve araştırma yapan, analiz sonuçlarına itiraz durumunda şahit numune çalışan ve AB referans laboratuvarlarının faaliyetlerine ülke adına ulusal düzeyde katılım sağlayan ve Türk Akreditasyon Kurumu veya Avrupa Akreditasyon Kurumlarına üye kuruluşlarca akredite edilmiş laboratuvarı, Referans laboratuvar : Bakanlıkça yetkilendirildiği konularda şahit numunelerde analiz yapan, eğitim veren, araştırma yapan, yeterli bilgi ve donanıma sahip, Türk Akreditasyon Kurumu veya Avrupa Akreditasyon Kurumlarına üye kuruluşlarca akredite edilmiş olan laboratuvarı, Kontrol laboratuvarı : Faaliyet konularına göre Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel veya kamu laboratuvarı, Sorumlu yönetici/müdür : Laboratuvarın mevzuata uygun olarak yönetilmesinden sorumlu olan ve gıda bilimi konusunda en az lisans düzeyinde eğitim almış; ziraat mühendisi, gıda mühendisi, kimya mühendisi, su ürünleri mühendisi, kimyager, veteriner hekim, biyolog, veya gıda konusunda lisans üstü eğitim almış olan personeli, Müdür yardımcısı : Kamu kontrol laboratuvarlarının hizmetlerinin yürütülmesinde müdüre teknik ve idari yönden yardımcı olan laboratuvar personeli, Teknik müdür yardımcısı : Kamu kontrol laboratuvarının ana hizmet bölümleri ile kalite yönetim biriminin yönetim ve koordinasyonunda müdüre teknik yönden yardımcı olan laboratuvar personeli, İdari müdür yardımcısı : Kamu kontrol laboratuvarının hizmetlerinin yürütülmesinde idari yönden müdüre yardımcı olan laboratuvar personeli, Bölüm sorumlusu/laboratuvar şefi : Laboratuvar bölümlerinin faaliyet ve görev alanına giren konularda analizlerin yapılmasından sorumlu olan laboratuvar personeli, Laboratuvar personeli: Laboratuvar bölümlerinin faaliyet ve görev alanına giren konularda analizleri yapan, bölüm sorumlusu/laboratuvar şefi ve idareye karşı sorumlu olan en az lisans düzeyinde eğitim almış ziraat mühendisi, gıda mühendisi, kimya mühendisi, su ürünleri mühendisi, kimyager, veteriner hekim, biyolog ve diyetisyeni, Laboratuvar yardımcı personeli: Laboratuvar bölümlerinin faaliyet ve görev alanına giren konularda analizlerin yapılmasında yardımcı olan, bölüm sorumlusu/laboratuvar şefi ve idareye karşı sorumlu ve en az lise düzeyinde eğitim almış, laborant, teknisyen ile ön lisans eğitimi almış teknikeri, Kuruluş izni : Kontrol laboratuvarının bu Yönetmelik esaslarına göre Genel Müdürlükçe ürün/ürün gurupları ve analiz bazında faaliyette bulunmak üzere belirlenmiş adreste uygun bina ve ortamın yeterliliğini belirten izni, Çalışma izni : Kontrol laboratuvarının bu Yönetmelik esaslarına göre Genel Müdürlük tarafından incelenerek onaylanan ürün/ürün gurupları ve analiz bazında belirlenmiş faaliyet konularını kapsayan izni, Metot validasyonu/metodun geçerliliği: Bir metodun veya ölçüm prosedürünün performansını belirlemek için yapılan test ve ölçme işlemlerini, Kalite yönetim birimi : "TS EN ISO/IEC 17025 Deney ve Kalibrasyon Laboratuvarlarının Yeterliliği için Genel Şartlar" standardına göre laboratuvarlarda oluşturulması gereken birimi, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Görev, Yetki, Kuruluş ve Çalışma Esasları, İstihdam, Hizmet Bölümleri Sorumlu yönetici/müdürün görev ve yetkileri Madde 5 — Sorumlu yönetici/müdür, Laboratuvarın mevzuata uygun olarak yönetiminden sorumludur ve bu Yönetmelikte belirtilen hizmetleri, mevzuata göre yürütmekle yükümlü olup, görev ve yetkileri şunlardır: a) Laboratuvar bölümlerinin işlevine uygun olarak çalışmasını sağlamak ve kontrol etmek. b) Alet ve ekipmanların bakım, onarım ve kalibrasyon ve performans testlerini yaptırmak. c) Laboratuvarda metot validasyonu yapılmasını, standart çalışma prosedürlerinin hazırlanmasını ve bunların dokümante edilmesini sağlamak. d) Numune ve analiz kayıt defterlerinin düzenli tutulmasını ve numunelerin laboratuvarlara dağılımını sağlamak. e) Laboratuvara giren numunenin tüm analizlerinin onaylanmış metotlara uygun yapılmasını sağlamak. f) Analiz raporlarını onaylamak. g) Kontrol laboratuvarlarında denetim tutanağı ile belirtilen hususların yerine getirilmesini sağlamak, denetim tutanaklarının muhafazası için gerekli tedbirleri almak. h) Personelin eğitimi ile ilgili programlar düzenlemek. ı) Laboratuvarın ulusal ve uluslararası yeterlilik testlerine katılımını sağlamak. i) Kayıtların düzenli tutulmasını ve arşivlenmesini sağlamak. j) Aylık faaliyet raporlarının Genel Müdürlüğe bildirimini sağlamak. k) Kayıt ve raporlarda gizlilik esasına uyulmasını sağlamak. Müdür yardımcıları ve görevleri Madde 6 — Kamu kontrol laboratuvarlarında teknik ve idari olmak üzere iki müdür yardımcısı istihdam edilebilir. a) Teknik müdür yardımcısının görevleri: Laboratuvarın ana hizmet bölümleri ile kalite yönetim biriminin yönetim ve koordinasyonunda müdüre teknik konularda yardımcı olmak. b) İdari müdür yardımcısının görevleri: Laboratuvar hizmetlerinin idari yönden yönetimi, yürütülmesi ve denetimi ile ilgili konularda müdüre yardımcı olmak, laboratuvarın tahakkuk memurluğu görevini yürütmek. Kalite yönetim birimi Madde 7 — Kontrol laboratuvarlarında, kalite yönetim birimi "TS EN ISO/IEC 17025 Deney ve Kalibrasyon Laboratuvarlarının Yeterliliği için Genel Şartlar" standardına göre kalite ile ilgili çalışmaların organizasyon ve takibinden sorumludur. Kalite yönetim birimi, kalite sistem politikalarını ve hedeflerini ve "TS EN ISO/IEC 17025 Deney ve Kalibrasyon Laboratuvarlarının Yeterliliği için Genel Şartlar" standardı şartlarını karşılayan kalite el kitabı ile sisteme ait prosedür ve talimatları hazırlar veya hazırlatır ve diğer dokümanların hazırlanmasını koordine ve sisteme uygunluğunu kontrol eder. Kalite yönetim birimi en az bir kişiden oluşur. Bu kişilerin kontrol laboratuvarlarında en az bir yıl çalışmış ve "TS EN ISO/IEC 17025 Deney ve Kalibrasyon Laboratuvarlarının Yeterliliği için Genel Şartlar" standardının gerektirdiği eğitimleri almış olmaları gerekir. Kalite yönetim birimi, "TS EN ISO/IEC 17025 Deney ve Kalibrasyon Laboratuvarlarının Yeterliliği için Genel Şartlar" standardı kapsamında kalite yöneticisi olarak görev yapar. Laboratuvar politikası ve kaynaklar hakkında kararların alındığı en yüksek yönetim kademesine doğrudan ulaşır. İstihdam Madde 8 — Kontrol laboratuvarlarında bir sorumlu yönetici/müdür ve her laboratuvar hizmet bölümünde bir bölüm sorumlusu/laboratuvar şefi, yeterli sayıda personel ve yardımcı personel istihdamı zorunludur. Kontrol laboratuvarlarında faaliyet ve görev alanına giren konulara göre gıda, süt, su ürünleri, zootekni, toprak, bitki koruma, tarla ve bahçe bitkileri bölümü mezunu ziraat mühendisi, gıda mühendisi, kimya mühendisi, kimyager, su ürünleri mühendisi, veteriner hekim, biyolog, polimer mühendisi, diyetisyen, tekniker, teknisyen, laborant, veteriner sağlık teknisyeni teknik ve sağlık hizmetleri sınıfı personeli istihdam edilir. Hayvan hastalıkları teşhis bölümü oluşturulan kamu kontrol laboratuvarlarında bölüm sorumlusu olarak mikrobiyoloji, patoloji ya da viroloji konusunda uzman veya doktor veteriner hekimler istihdam edilir. Tohumluk kontrol bölümü oluşturulan kamu kontrol laboratuvarlarında tarla bitkileri ve bahçe bitkileri bölümü mezunu ziraat mühendisi istihdam edilir. Ayrıca, gerektiğinde elektrik, elektronik, bilgisayar mühendisi veya tekniker, teknisyeni istihdam edilebilir. Kamu kontrol laboratuvarlarına ilk defa atanacak teknik ve sağlık hizmetleri sınıfı personelin hizmet süresi beş yıldan az olmalıdır. Müdür ve müdür yardımcıları ile hizmet süresi beş yıldan fazla olan teknik ve sağlık hizmetleri sınıfı personelin laboratuvarlara atanabilmesi için daha önce laboratuvarda en az bir yıl çalışmış olması gerekir. Laboratuvar hizmet bölümleri Madde 9 — Laboratuvar, faaliyet konularına göre uygun hizmet bölümlerini içerir. Bu bölümler; numune kabul, fiziksel, kimyasal, mikrobiyoloji, katkı, kalıntı, mikotoksin, gıda ile temas eden madde ve malzemeler, mineral, biyogüvenlik analiz laboratuvarı ve benzeri şeklinde planlanabilir. Kamu kontrol laboratuvarlarında ayrıca, yem, tohumluk analizlerinin ve hayvan hastalıkları teşhisinin yapıldığı bölümler kurulabilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Laboratuvar Binası, Bölümleri ve Genel Özellikleri Laboratuvar binası ve yeri Madde 10 — Laboratuvarlar insanların ikametgahına mahsus binalarda olmamak üzere, imar mevzuatına uygun yerlerde kurulur. Laboratuvar binasının bölümleri Madde 11 — Kontrol laboratuvarları aşağıdaki bölümlerden oluşur; a) İdari Bölüm: 1) Yönetici ve diğer personel için ayrı oda. 2) Duş, tuvalet, giyinme odası. b) Laboratuvar hizmet bölümleri: 1) Numunelerin teslim alındığı numune kabul bölümü. 2) Tartım işleminin yapıldığı çevre şartlarından olumsuz şekilde etkilenmeyecek ayrı veya tek bir bölüm halinde düzenlenen tartım bölümü. 3) Laboratuvarda kullanılacak olan ve yapısına, risk grupları ile saklama koşullarına göre ayrı muhafaza edilmek üzere kimyasal maddeler ve yedek yardımcı malzemeler için depo veya uygun düzenlenmiş dolaplar. 4) Laboratuvarın çalışma konularına göre hizmet bölümleri bulunur. Bu bölümler; fiziksel, kimyasal, mikrobiyoloji, katkı, kalıntı, biyogüvenlik, gıda ile temas eden ambalaj materyali analiz laboratuvarı ve benzeri şeklinde planlanabilir. Laboratuvarların genel özellikleri Madde 12 — Laboratuvarların genel özellikleri ile ilgili hususlar şunlardır: a) İdari ve analiz yapılan bölümler ayrı olacak şekilde planlanmalıdır. b) Enstrümantal cihazlarla yapılan analizlerde numune hazırlama ile cihazın bulunduğu alan ayrı planlanmalıdır. c) Mikrobiyoloji laboratuvarı kontaminasyonu önlemek amacıyla iş akış sırasına göre besiyeri hazırlama, sterilize etme, ekim, inkübasyon işlemleri, kullanılmış malzemelerin temizliği ve sterilizasyonu için ayrı bölümler içeren alanlardan oluşmalıdır. d) Her hizmet bölümü için en az on beş metrekarelik alan olmalıdır. e) Laboratuvarlar özel ortam gerektiren analizlerde bu şartları sağlayan alet ve ekipmanlarla donatılmalı ve ayrı bölümler halinde planlanmalıdır. f) Laboratuvar çalışmalarında analiz sonuçlarının olumsuz etkilenmemesi için ortamın; toz, nem, buhar, titreşim, elektromanyetik etkenler ve zararlı canlılar gibi olumsuz şartlardan korunması sağlanmalıdır. Laboratuvar çalışmalarında analizlerin gerektirdiği ideal ortam sıcaklığının sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır. g) Çalışan personelin iş güvenliği için uygun giysi ve donanım kullanması sağlanmalıdır. h) Gerekli durumlarda bu maddenin (e) bendinde belirtilen özel ortam veya alet ve ekipmanlarla çalışılmalıdır. i) Laboratuvarların her bölümünde temizlik, sanitasyon ve dezenfeksiyon işlemleri yazılı talimatlara göre düzenli olarak yapılmalıdır. j) Boru sistemleri, radyatörler, aydınlatma sistem ve bağlantıları ile diğer servis noktalarının temizlenmesi kolay olacak şekilde tasarlanmalıdır. Duvar, tavan ve tabanlar kolayca temizlenebilir ve gerektiğinde dezenfekte edilebilir özellikte malzemelerle kaplanmalıdır. k) Aydınlatma, ısıtma ve havalandırma sistemleri yapılacak analizlere uygun olarak planlanmalıdır. l) Laboratuvarın analiz yapılan bölümlerine çalışan personel haricindeki kişilerin girişleri önlenmelidir. m) Yedek yardımcı malzemeler ve kimyasal maddeler yapısına, risk guruplarına ve saklama koşullarına göre havalandırma sistemli kilitlenebilir ayrı oda, dolap veya depolarda bulundurulmalıdır. n) Laboratuvarda ilk yardım için gerekli ilaç ve malzemelerin bulunduğu ilk yardım dolabı ve talimatı yer almalıdır. o) Tuvaletlerin laboratuvarın analiz yapılan bölümleri ile doğrudan bağlantısı önlenmelidir. p) Laboratuvarın boya, badana ve diğer bakımları düzenli olarak hazırlanacak yazılı talimatlara göre yapılmalıdır. r) Laboratuvarın kapasitesine uygun hacimde olmak üzere, numunelerin analize alınıncaya kadar ve analiz sonrasında kalan örneklerin uygun şekilde muhafaza edileceği depo veya soğutucu cihaz bulundurulmalıdır. s) Laboratuvarlarda ortaya çıkan atıklar doğrudan alıcı ortama verilmez, gerekli önlemler alındıktan sonra tekniğine ve mevzuatına uygun bir şekilde laboratuvardan uzaklaştırılmalıdır. t) Laboratuvarda kullanılan patlayıcı, parlayıcı ve boğucu gaz içeren gaz tüpleri bina dışında tekniğine uygun şekilde muhafaza edilmelidir. u) Laboratuvarlarda analizin yapıldığı birimde atık da dahil olmak üzere ilgili tüm prosedürler ve talimatlar bulundurulmalıdır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Kontrol Laboratuvarlarının Kuruluş ve Çalışma İzni, Yetkilendirme ve Bildirimler Kuruluş izni Madde 13 — Laboratuvar kurmak isteyen kamu, gerçek ve/veya tüzel kişiler aşağıdaki bilgi ve belgeleri içeren başvuru dosyası ile Bakanlığa başvurur: a) Dilekçe. b) Laboratuvarın adı, sahibinin adı soyadı veya kurumun adı, açık adresi, telefon, faks numarası ve elektronik posta adresi. c) Kuruluş ve değişiklikleri içeren Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, vergi levhası fotokopisi ve ticaret odasından alınan faaliyet belgesi. d) Sorumlu yönetici/müdür noter onaylı sözleşmesi, diploma sureti, nüfus cüzdanı fotokopisi ve kayıtlı olduğu meslek odasından alınacak belge. e) Laboratuvarın analiz ve ürün / ürün gurupları bazında belirlenmiş genel faaliyet konularını belirten belge. f) Laboratuvar yerinin tapusu veya kira sözleşmesi ile yapı kullanma izin belgesinin noter onaylı fotokopisi. g) Laboratuvar cihaz yerleşim planı. h) Laboratuvarda yangına karşı gerekli önlemlerin alındığına dair itfaiyeden alınacak belge. Bakanlıkça, gönderilen bilgi ve belgeleri içeren başvuru dosyasına istinaden en az bir kişi Genel Müdürlükten olmak üzere Genel Müdürlüğün belirleyeceği ve konusunda uzman en az üç kişiden oluşan bir komisyon tarafından laboratuvar yerinde incelenir ve bu Yönetmeliğe uygun olması halinde laboratuvara kuruluş izin belgesi verilir. Yerinde yapılan incelemede laboratuvarın bu Yönetmeliğe uygun bulunmaması halinde denetim raporunda belirtilen eksikliklerin giderilmesi için laboratuvara süre verilir. Eksikliklerin giderildiğine dair müracaatla yeniden yerinde inceleme yapılır ve bu Yönetmeliğe uygun olması halinde laboratuvara kuruluş izin belgesi verilir. Kuruluş izni verilen kontrol laboratuvarının yeni bir bölüm açması durumunda yeni açılacak bölüm/bölümlere ait belgeler istenir, yukarıda belirtilen işlemler yapılır ve kuruluş izni yenilenir. Kuruluş izni amacıyla başvuruda bulunan kamu kontrol laboratuvarlarından bu maddenin (c), (d) ve (f) bendlerinde belirtilen belgeler istenmez. Çalışma izni Madde 14 — Bakanlıktan kuruluş izni belgesi alan laboratuvar, çalışma izni almak için, aşağıdaki bilgi ve belgelerle yeniden Bakanlığa başvurur: a) Dilekçe. b) Laboratuvarın analiz ve ürün ve/veya ürün gurupları bazında belirlenmiş faaliyet konularını belirten belge. c) Laboratuvar organizasyon şeması. d) Her bölüm sorumlusu/laboratuvar şefi, laboratuvar personeli ve yardımcı personelinin noter onaylı sözleşmesi, diploma sureti, nüfus cüzdanı fotokopisi varsa meslek odasına kayıt belgesi. e) Bakanlıkça onaylanmış numune kabul ve analiz defteri. f) Laboratuvarın çalışma izin başvurusunda belirtilen analizlerin listesi, orijinal analiz metotları ile bu yöntemlerin standart çalışma planı formatındaki metot talimatları. g) Orijinal metot olarak ulusal/uluslararası kabul görmüş bir metot kullanılmaması durumunda metot validasyon raporu. h) Laboratuvarda kullanılacak cihaz, alet ve ekipmanların marka, model, üretim yılına ait bilgiler ve kullanım talimatları ve kalibrasyon belgeleri. ı) Laboratuvar atıklarının bertaraf edilmesi için ilgili kuruluş ile yapılan sözleşme. Bakanlık, gönderilen başvuru dosyasını teknik yönden inceler ve/veya referans laboratuvara incelettirir. İnceleme sonucu uygun bulunan kontrol laboratuvarı, en az bir kişi Genel Müdürlükten olmak üzere Genel Müdürlüğün belirleyeceği konusunda uzman en az üç kişiden oluşan bir komisyon tarafından yerinde incelenir ve bu Yönetmeliğe uygun olan kontrol laboratuvarına çalışma izin belgesi verilir. Yerinde yapılan incelemede laboratuvarın bu Yönetmeliğe uygun bulunmaması halinde denetim raporunda belirtilen eksikliklerin giderilmesi için laboratuvara süre verilir. Eksikliklerin giderildiğine dair müracaatla yeniden yerinde inceleme yapılır ve bu Yönetmeliğe uygun olması halinde laboratuvara çalışma izin belgesi verilir. Çalışma izni verilen kontrol laboratuvarının faaliyet konularını genişletmek istemeleri halinde faaliyet genişletmeye esas belgeler istenerek yukarıda belirtilen işlemler yapılır ve çalışma izni yenilenir. Yetkilendirme Madde 15 — Bakanlıktan kuruluş ve çalışma izin belgesi alan kontrol laboratuvarı, ürün/ürün gurubu ve analiz bazında belirtilen faaliyet konularında Bakanlık il müdürlüklerince gönderilecek yurt içi denetim, ithalat ve ihracat numuneleri ile özel istek amaçlı numunelerde analiz yapmaya yetkilidir. Laboratuvarlar izin verilen faaliyet konusu dışında analiz raporu düzenleyemezler. Faaliyet konusu dışında analiz raporu düzenleyen laboratuvarlar için bu Yönetmeliğin 18 inci maddesine göre işlem yapılır. Bildirimler Madde 16 — Kuruluş ve çalışma izni alan kontrol laboratuvarının kapatılması, sahibi, sorumlu yönetici, adresi ve adının değişmesi, çalışma izninde belirtilen faaliyet konularının değiştirilmesi, genişletilmesi, laboratuvarda yeni bir bölüm açılması veya laboratuvarın yapısını temelden değiştirecek tadilatların yapılması halinde, on beş gün içinde değişiklikleri içeren bilgi, belgeler, kuruluş ve çalışma izin belgelerinin asılları ile birlikte Bakanlığa başvurulur. Laboratuvarın başvuru dosyası incelendikten sonra gerekli görüldüğünde Bakanlıkça, en az bir kişi Genel Müdürlükten olmak üzere Genel Müdürlüğün belirleyeceği konusunda uzman en az üç kişiden oluşan bir komisyon tarafından laboratuvar yerinde incelenir ve bu Yönetmeliğe uygun olması halinde laboratuvarın kuruluş ve/veya çalışma izin belgesi yenilenir. BEŞİNCİ BÖLÜM Kontrol Laboratuvarlarının Denetlenmesi, Kuruluş ve Çalışma İzni İptali, Cezai Hükümler, Belge ve Kayıtların Tutulması Denetim Madde 17 — Kontrol laboratuvarı, Genel Müdürlüğün belirleyeceği komisyon tarafından bu Yönetmelik esasları dahilinde şikayet dışında yılda en az bir defa denetlenir. Denetimlerde gizlilik esastır. Sorumlu yönetici, denetlemeye gelen görevlilere her türlü bilgi ve belgeyi göstermek zorundadır. Denetim tutanağı iki nüsha halinde düzenlenerek bir nüshası sorumlu yöneticiye verilir. Denetim tutanağı daha sonraki denetimlerde sorumlu yönetici tarafından istenildiğinde denetim görevlilerine gösterilir. Denetimden sonra, kontrol laboratuvarında eksiklik veya uygunsuzluk bulunduğu takdirde, ilgili laboratuvar denetim tutanağında belirtilen süre içerisinde eksikliklerini tamamlayarak Bakanlığa bildirir. Belirlenen eksikliklerin; kontrol laboratuvarının eksikliği görülen konuda analiz yapmasına engel teşkil etmesi durumunda, Genel Müdürlük kontrol laboratuvarının o bölümü ya da analizi konusundaki analiz yapma yetkisini eksiklik veya uygunsuzluğun giderilmesine kadar durdurabilir. Laboratuvar bu süre sonunda yeniden Genel Müdürlüğün belirleyeceği komisyon tarafından gerektiğinde yeniden denetlenir. Genel Müdürlükçe analiz sonuçlarının kabul edilebilir hata sınırları içerisinde olup olmadığının kontrolü amacıyla, gerektiğinde belirlenen bir referans laboratuvar tarafından hazırlanarak gönderilen test numunesi kontrol laboratuvarına analiz ettirilir ve analiz sonuçları referans laboratuvar tarafından değerlendirilir. Referans laboratuvar tarafından değerlendirme ve analiz sonuçları ile ilgili olarak Genel Müdürlüğe bilgi verilir. Analiz sonuçlarının hata sınırları dışında olması halinde, Genel Müdürlük kontrol laboratuvarının hata sınırları dışında olduğu belirlenen analizlerle ilgili analiz yapma yetkisini, ulusal veya uluslar arası yeterlilik testleri düzenleyen kuruluşlarca analiz sonuçlarının yeterliliği onaylanana kadar durdurabilir. Ayrıca, gerektiğinde Genel Müdürlük, laboratuvarda analiz edilen numunelerden birine ait şahit numuneyi analiz sonuçlarının kabul edilebilir hata sınırları içinde olup olmadığının kontrolü amacıyla referans bir laboratuvara analiz ettirir. Kontrol laboratuvarları her yıl Genel Müdürlüğün belirleyeceği konularda ulusal veya uluslar arası yeterlik testlerine katılarak test sonuçlarını Genel Müdürlüğe bildirirler. Yapılan denetimler sırasında belirlenen eksikliklerin bildirilen süre içerisinde tamamlanmaması durumunda bu Yönetmeliğin 18 inci maddesine göre işlem yapılır. Kuruluş ve çalışma izni iptali ile cezai hükümler Madde 18 — Kontrol laboratuvarının, Bakanlıktan kuruluş ve/veya çalışma izni almadan faaliyette bulunduğunun tespitinde; 5179 sayılı Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunun 29 uncu maddesinin (b) fıkrasında belirtilen hükme göre laboratuvar faaliyetten men edilir ve on bin YTL idari para cezası verilir. Kontrol laboratuvarının; a) Çalışma izin belgesinde belirtilen ve Bakanlıkça onaylanan faaliyet konusu dışında çalışması, b) Bu Yönetmeliğin 16 ncı maddesinde yer alan konularla ilgili olarak belirlenen süre içerisinde bildirimlerde bulunmaması, c) Bu Yönetmeliğin 17 nci maddesine göre yapılan denetim sırasında denetim elemanlarınca tespit edilen eksikliklerin belirlenen süre içerisinde tamamlanmaması, Hallerinde laboratuvar faaliyetten men edilir ve on bin YTL idari para cezası verilir. Faaliyetten men edilen laboratuvarın tekrar faaliyete geçebilmesi için yeniden kuruluş ve/veya çalışma izni alması zorunludur. Bu madde hükümleri Kamu kontrol laboratuvarları için uygulanmaz. Belge ve kayıtlar Madde 19 — Laboratuvarın işleyişiyle ilgili olarak aşağıdaki doküman ve kayıtlar tutulur: a) Genel numune kayıt defteri (Ek-1). b) Bölümlere ait numune kayıt defteri (Ek-2). c) Bölümlere ait analiz ile ilgili çalışma detaylarını gösteren analiz defteri (Ek-3). d) Muayene ve analiz defteri (Ek-4). d) Yurtiçi denetim muayene ve analiz raporu (Ek-5). e) Özel istek muayene ve analiz raporu (Ek-6). f) İhracat muayene ve analiz raporu (Ek-7). g) İthalat muayene ve analiz raporu (Ek-8). h) Yem muayene ve analiz raporu (Ek-9). ı) Hayvan hastalıkları teşhis raporu (Ek-10). i) Ulusal ve/veya Uluslar arası yeterlilik test sonuçlarına ait kayıtlar. j) Alet, ekipman bakım, onarım ve kalibrasyon çizelgesi (Ek-11). k) Alet ve ekipman listesi (Ek-12). l) Alet, ekipmanların kullanım talimatları. m) Enstrümental analizlerde elektronik yedekleri veya kromotogram çıktıları. n) Analiz metotlarına ve cihazlara ait validasyon raporları. o) Personel bilgi kayıtları. ö) Eğitim kayıtları. p) Kimyasal madde kayıtları. r) İlk yardım talimatı. s) Aylık faaliyet raporu (Ek-13). ş) Standart çalışma planı (Ek-14). t) Kimyasal madde kayıt defteri (Ek-15). u) Kimyasal madde kullanım kayıt defteri (Ek-16). Yukarıda belirtilen doküman ve kayıtlar en az beş yıl muhafaza edilir. ALTINCI BÖLÜM Analiz Metotları, Analiz Raporları ve Ücretleri Analiz metotları Madde 20 — Kontrol laboratuvarlarında öncelikle Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliğinde belirtilen analiz metotları kullanılır. Analiz metotları Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliğinde mevcut değilse, Bakanlık tarafından izin verilecek, ulusal/uluslararası kabul edilmiş bir analiz metodu kullanılır. Ulusal/uluslararası kabul edilmiş bir analiz metodu kullanıldığında, laboratuvar tarafından ilgili metodun laboratuvarda uygulanabilirliğinin verifikasyon çalışması ile teyit edilmesi yeterlidir. Ulusal/uluslararası kabul edilmiş bir analiz metodu kullanılmadığında, laboratuvar tarafından ilgili metodun validasyon çalışmaları yapılarak dokümante edilir. Yapılan validasyon metotta tanımlanmış olan ürün/ürünler için geçerlidir. Metotta belirtilenin dışında farklı özelliklere sahip bir matriksteki ürün çalışıldığında metot yeniden valide edilir. Elde edilen validasyon sonuçlarına göre metodun optimum şartlarda ve en yüksek performansta kullanılması için gerekli olan uyarıların, dikkat edilecek noktaların, kritik nokta ve kritik işlemlerin tanımlandığı rutin uygulamalara yönelik metot talimatları standart operasyon prosedürü olarak hazırlanır. Yem ile ilgili analizlerde 1734 sayılı Yem Kanununda belirtilen yöntemler uygulanır. Tohumlukların tescil ve sertifikasyonu ile ilgili muayene ve analizler ise 308 sayılı Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Kanunu ile ilgili 1/2/1964 tarihli ve 11622 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tohumlukların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Hakkındaki Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğe göre yapılır. Özel istek numuneleri müşteri talep ettiği metoda göre analiz yapılabilir ve analiz raporunda "Yukarıda belirtilen analizler numune sahibinin talep ettiği analiz metoduna göre yapılmıştır" ifadesi yer alır. Bu rapor adli-idari işlemlerde ve reklam amacıyla kullanılamaz. Analiz raporları Madde 21 — Kontrol laboratuvarlarında düzenlenen analiz raporları; denetim (Ek-5), ihracat (Ek-7), ithalat (Ek-8)’e göre en az üç nüsha halinde ve özel istek numuneleri için ise (Ek-6)’ya göre en az iki nüsha düzenlenir. Laboratuvarların düzenleyecekleri raporlar reklam amacıyla kullanılamaz. Laboratuvar tarafından analiz raporlarının gizliliği esastır. Analiz raporlarının hazırlanmasında aşağıdaki hususlara dikkat edilir: a) Enstrümantal cihazlarla yapılan analizlerde kullanılan cihaz, metot adı ve miktar olarak verilebilen en düşük limit ölçüm limiti olarak analiz raporuna yazılır. b) İthalat, ihracat ve denetim amaçlı numunelerde analiz sonuçları ile ilgili herhangi bir değerlendirme yapılmaz. c) Numunede yapılan bütün analizler aynı raporda belirtilir. d) Analiz raporunda raporun kısmen kullanılamayacağına dair uyarıcı ifade ve "Analiz Sonuçları Yukarıda Belirtilen Numune İçin Geçerlidir" ifadesi yer almalıdır. e) Bakanlığın yetki verdiği hususlarda ilgili mevzuata göre analiz raporlarında değerlendirme yapılır. Analiz ücretleri Madde 22 — Kamu kontrol laboratuvarlarında uygulanacak numune analiz ücretleri, her yıl Genel Müdürlüğün belirleyeceği esaslara göre oluşturulacak bir komisyon tarafından, analiz maliyetleri dikkate alınarak analiz bazında belirlenir. YEDİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler Yürürlükten kaldırılan yönetmelik Madde 23 — 4/9/2000 tarihli ve 24160 Sayılı Resmî Gazete’ de yayımlanan Özel Gıda Kontrol Laboratuvarlarının Kuruluş ve Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 – Halen faaliyet gösteren kontrol laboratuvarları bu Yönetmeliğin yayımından itibaren bir yıl içinde bu Yönetmelik hükümlerine uymak zorundadır. Yürürlük Madde 24 — Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 25 — Bu Yönetmelik hükümlerini Tarım ve Köyişleri Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/kontrol-laboratuvarlarinin-kurulus-ve-gorevleri-hakkinda-yonetmelik

Kurbağa Diseksiyonu

Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır . Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur.Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2).  Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3).  Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4).Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/kurbaga-diseksiyonu-2

Kozmetik Yönetmeliği

23 Mayıs 2005 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25823 Yönetmelik Sağlık Bakanlığından: Kozmetik Yönetmeliği BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 — Bu Yönetmeliğin amacı; kozmetik ürünlerin, yanılmaya yol açmayacak ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde, doğru ve anlaşılabilir bilgiler ile tüketiciye ulaşmasını sağlamak üzere, sahip olmaları gereken teknik niteliklerine, ambalaj bilgilerine, bildirimlerine, piyasaya arz edilmelerine, piyasa gözetim ve denetimlerine, üretim yeri denetimlerine ve denetimler sonunda alınacak tedbirlere ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 — Bu Yönetmelik, insan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri ile bunların sınıflandırılması, ambalaj bilgileri ve denetimlerine ilişkin esasları kapsar. Dayanak Madde 3 — Bu Yönetmelik 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununun 7 nci maddesine dayanılarak; Avrupa Birliği Kozmetik Mevzuatının 76/768/EEC sayılı Konsey Direktifi ile 96/335/EC sayılı Komisyon Kararına paralel olarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 — Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Kanun: 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununu, Kozmetik ürün: İnsan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri, Kozmetik ürün bileşenleri: Kozmetik ürünün yapısında kullanılan, parfüm ve aromatik bileşim dışında olan, sentetik veya doğal kaynaklı her tür kimyasal madde veya preparatı, Üretici: Bir ürünü üreten, imal eden, ıslah eden veya ürüne adını, ticarî markasını veya ayırt edici işaretini koymak suretiyle kendini üretici olarak tanıtan gerçek veya tüzel kişiyi; üreticinin Türkiye dışında olması halinde, üretici tarafından yetkilendirilen temsilciyi ve/veya ithalatçıyı; ayrıca, ürünün tedarik zincirinde yer alan ve faaliyetleri ürünün güvenliğine ilişkin özelliklerini etkileyen gerçek veya tüzel kişiyi, İyi İmalat Uygulamaları: Bir ürünün veya hizmetin belirlenen kalite şartlarını yerine getirmesine yönelik yeterli güveni sağlamak için gerekli olan bütün planlı ve sistemli faaliyetleri, INCI: "International Nomenclature Cosmetic Ingredients" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası kozmetik ürün bileşenleri terminolojisini, CTFA: "Cosmetic, Toiletries and Fragrances Association" kelimelerinin kısaltması olup; Amerika Birleşik Devletleri Kozmetik Üreticileri Birliğinin derlemiş olduğu kozmetik ürün bileşenleri sözlüğünü, CI: İngilizce "Color Index" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası Boyar Madde Renk İndeks numarasını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Kozmetik Ürünlerin Kategorileri, Teknik Nitelikleri ve Ambalaj Bilgilerine Dair Şartlar Kozmetik Ürünlerin Kategorilerine Ait Liste Madde 5 — Kozmetik olarak değerlendirilen ürünlerin genel kategorilerini gösteren liste, bu Yönetmeliğin Ek-I’inde yer almaktadır. Bu Yönetmeliğin Ek-V’inde sıralanan maddelerden herhangi birini içeren bir kozmetik ürün ile ilgili Bakanlık, gerekli gördüğü tedbirleri alır. Kozmetik Ürünlerin Nitelikleri Madde 6 — Piyasaya arz edilen bir kozmetik ürün, normal ve üretici tarafından öngörülebilen şartlar altında uygulandığında veya ürünün sunumu, etiketlenmesi, kullanımına dair açıklamalara veya üretici tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınarak önerilen kullanım şartlarına göre uygulandığında, insan sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olmalıdır. Kullanıcıya bilgi ve uyarıların iletilmiş olması, hiçbir şekilde bu Yönetmelik gereklerine uyma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Kozmetik Ürünlerin İçermemesi Gereken Maddeler Madde 7 — Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen genel yükümlülükler saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerin üreticileri, aşağıda belirtilenleri içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz edemezler: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-II’sinde belirtilen maddeler, b) Ek-III’ün Kısım 1’inde verilen listedeki maddelerden, belirtilen limitler ve şartların dışında yer alanlar, c) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilenler dışındaki boyar maddeler, d) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilen boyar maddelerden belirlenen şartlar dışında kullanılmış olanlar, e) Ek-VI’ün, Kısım 1’inde listelenenler dışındaki koruyucular, f) Ürünün tüketiciye sunum şeklinden anlaşılacak şekilde koruyuculuk dışında bir amaçla farklı konsantrasyonların kullanıldığı ürünler hariç olmak üzere, Ek VI’ün, Kısım 1’inde listelenmiş belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alan koruyucular, g) Ek-VII’nin, Kısım 1 dışındaki UV filtreleri, h) Ek-VII’nin, Kısım 1’deki UV filtrelerinden belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alanlar. Bakanlık, bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenleri içeren kozmetik ürünlerin piyasaya arzını engellemek için gerekli tedbirleri alır. Ayrıca, bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen yükümlülüklere uymak kaydıyla, bu Yönetmeliğin Ek-II’sinde listelenen maddelerin eser miktarda varlığına, bu Yönetmeliğin 21 inci maddesine istinaden Bakanlıkça çıkarılacak olan İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu koşullarında teknik olarak uzaklaştırılamadıkları takdirde izin verilir. Kozmetik ürünlerin imalatında kullanılan kozmetik madde bileşenleri veya bileşimlerinin, hayvanlar üzerinde deneylerle test edilmesi ve bunların piyasaya arz edilmesi ile ilgili hususlar, Bakanlık tarafından yayımlanacak bir tebliğ ile belirlenir. Kozmetik Ürünlerde Kullanılması Serbest Olan Maddeler Madde 8 — Aşağıdakileri içeren kozmetik ürünler piyasaya arz edilebilir: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-III, Kısım 2’sinde verilen listedeki maddelerden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (g) sütununda verilen tarihe kadar, b) Ek-IV, Kısım 2’sinde listelenenlerden, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun kullanılmış boyar maddeler, aynı Ekte verilen tarihe kadar, c) Ek-VI, Kısım 2’sinde verilen listedeki koruyuculardan, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar, d) Ek-VII, Kısım 2’sinde verilen listedeki UV filtrelerinden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar. Ancak, birinci fıkranın (c) bendinde belirtilen maddelerden bazıları, ürünün tüketiciye sunum şeklinden açıkça anlaşılan özel bir amaçla başka konsantrasyonlarda kullanılabilirler. Boyar maddeler, koruyucular ve UV filtreleri, sözü geçen listelerde verilen tarihlerde; a) Tamamen izin verilmiş veya, b) Tamamen yasaklanmış (Ek-II) olacaklar veya, c) Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’nin ikinci kısımlarında belirlenen sürelere kadar kalacak veya, d) Mevcut bilimsel bilgilere dayanılarak veya artık kullanılmadıkları için Eklerin tamamından silineceklerdir. Eklerin Güncelleştirilmesi Madde 9 — Bu Yönetmeliğin Ekleri üzerinde, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile Avrupa Birliği mevzuatındaki güncellemeler göz önünde bulundurularak, gerekli değişiklikler yapılır. İç ve Dış Ambalajda Yer Alacak Bilgiler Madde 10 — Kozmetik ürünler, iç ve dış ambalajlarında yer alan bilgilerin, silinemez, kolayca görülebilir ve okunabilir olmaları kaydıyla satışa sunulabilir. İç ve dış ambalajda yer alması gereken bu bilgiler aşağıda sıralanmıştır. Ancak, bu fıkranın (g) bendinde belirtilen bilgilerin pratik olarak iç ambalaj üzerine yazılamadığı durumlarda, bu bilgilerin dış ambalajın üzerinde diğer bilgilerin yanında bulunması yeterlidir. a) Ülke içinde yerleşik üreticinin, adı veya unvanı ve adresi veya kayıtlı işyerinin adı veya unvanı ve adresi belirtilir. Bu bilgiler, sorumluya ulaşmayı engellememek kaydıyla kısaltılabilir. İthal edilen ürünlerin menşeinin belirtilmesi gerekir. b) Beş gram veya beş mililitre altındaki ambalajlar, ücretsiz eşantiyonlar ve tek dozluk olan ürünler hariç, ağırlık veya hacim olarak ambalajlama anındaki nominal miktar belirtilir. Ağırlık veya hacim detaylarının önemli olmadığı, birden fazla birim ürünün tek ambalajda satıldığı durumlarda, birim sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesi koşuluyla ambalaj içindeki birimlere miktar yazılması gerekmez. Eğer ambalaj içinde kaç adet ürün bulunduğu dışarıdan görülebiliyor veya ambalajın içindeki her bir ünite normalde sadece ayrı ayrı satılıyor ise, içindeki ürün sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesine gerek yoktur. c) Bir kozmetik ürünün minimum dayanma tarihi; normal şartlar altında depolandığı takdirde, başlangıçtaki fonksiyonlarını yerine getirmeye devam ettiği ve özellikle bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine uyumlu kaldığı süredir. Söz konusu tarih, "minimum dayanma tarihi" ifadesi veya uygun kısaltılmış şeklini takiben; 1) Tarih yazılarak veya, 2) Ambalajın üzerinde tarihin bulunduğu yer hakkında detaylı bilgi verilerek, belirtilmelidir. Eğer gerekir ise, ürünün bu dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilir. Tarih açıkça ve sırasıyla ay ve yıl olarak belirtilir. Minimum dayanma süresi otuz ayı geçen ürünlerde, tarih belirtilmesi zorunlu değildir. Ancak, bu ürünlerde ürünün açılmasından itibaren tüketiciye zarar vermeden kullanılabileceği sürenin bildirilmesi zorunludur. Ürün açıldıktan sonra güvenli kullanılabileceği bu süre hakkında bilgi, Ek-VIII/a’da verilen sembolü takiben kullanma süresi ay ve/veya yıl cinsinden yazılarak belirtilir. d) Kullanımdaki alınması gereken özel tedbirler ve özellikle, bu Yönetmeliğin Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’sinde yer alan ve "etikette belirtilmesi zorunlu olan kullanım şartları ve uyarılar" sütununda listelenenler ve profesyonel kullanım için, özellikle saç bakımı olmak üzere alınması gerekli özel tedbirler, kozmetik ürün etiketinde belirtilecektir. Pratik açıdan buna imkan olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilecektir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya Ek-VIII’deki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. e) Üretim kodu veya üretim şarj numarası belirtilir. Kozmetik ürünün çok küçük olması nedeniyle bunun pratik olarak imkansız olması halinde bu bilgiler, dış ambalajın üzerinde bulunur. f) Ürünün sunum şekli itibariyle açıkça belli olmadığı takdirde, ambalaj üzerinde ürünün fonksiyonu belirtilir. g) Ürün bileşenlerinin listesi, ilave edildiği andaki ağırlıklarına göre azalan sıra ile ambalaj üzerinde belirtilir. Bu liste, "ÜRÜN BİLEŞENLERİ" veya aynı anlama gelen Türkçe veya yabancı dildeki ifadenin altında yer alır. Pratik açıdan bu mümkün olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya bu Yönetmeliğin Ek- VIII’indeki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. Aşağıdakiler ürün bileşeni olarak kabul edilmezler: 1) Kullanılan hammaddelerdeki safsızlıklar, 2) Preparatın yapımında kullanılan, ancak bitmiş üründe bulunmayan yardımcı teknik maddeler, 3) Kesinlikle gerekli miktarda kullanılan çözücüler veya parfüm ve aromatik bileşiklerin taşıyıcıları. Üreticinin, ticari sırların korunması amacıyla ürün bileşenlerinin bir veya birkaçını listeye dahil etmek istememesi durumunda uygulanacak prosedür, Bakanlıkça yayımlanacak bir tebliğ ile düzenlenir. Parfüm ve aromatik bileşikler ve onların hammaddeleri, "parfüm" ve "aroma" kelimeleri ile tarif edilir. Ancak, bu Yönetmeliğin Ek-III, Kısım 2’sinde yer alan "diğer sınırlamalar ve gereklilikler" sütununda belirtilmesi gereken maddelerin mevcudiyeti, ürün içindeki işlevlerine bakılmaksızın listede gösterilir. Konsantrasyonu % 1’den az olan ürün bileşenleri, konsantrasyonu % 1’den fazla olanlardan sonra herhangi bir sırayla listelenebilir. Boyar maddeler, bu Yönetmeliğin Ek-IV’ünde kabul edilen CI numaraları ve isimlendirmeye göre, diğer içerik maddelerinin ardından herhangi bir sıralamaya göre listelenebilir. Birçok renkte piyasaya verilen renkli dekoratif kozmetik ürünlerde kullanılan tüm boyar maddeler, "içerebilir" ifadesi veya "+/-" sembolü konulmak kaydıyla listelenebilir. Bir içerik maddesi öncelikle INCI; bu olmadığı takdirde ise, CTFA veya yaygın olarak kullanılan diğer isimleriyle tanımlanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (d) ve (g) bentlerinde belirtilen hususların, ebat veya şekli nedeniyle ürüne ekli bir kılavuzda belirtilmesinin pratik veya mümkün olmadığı hallerde bu hususlar, kozmetik ürüne ekli olan etiket, bant veya kartta belirtilir. Sabun, banyo topları ve diğer küçük ürünlerde, ikinci fıkranın (g) bendinde istenen bilgilerin ebat veya şekilden kaynaklanan pratik imkansızlıklar nedeniyle ürüne ekli broşür, etiket, bant veya kartta yer alamaması durumunda, ürünün satışa sunulduğu teşhir raflarının üzerinde veya hemen yakınında bulundurulacak kılavuzda belirtilir. Satışa hazır şekilde ambalajlanmamış, satış yerinde müşterinin isteği ile ambalajlanan veya anında satılmak üzere satış yerinde önceden ambalajlanmış kozmetik ürünler için, bu maddenin ikinci fıkrasındaki bilgilerin belirtilmesi gerekir. Kozmetik ürünlerin dolum yerleri ve dolum şartlarına dair esaslar, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzunda düzenlendiği şekilde uygulanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (b), (d) ve (f) bendlerindeki bilgilerin Türkçe olması gerekir. Ancak, ürünün dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilmesinin gerektiği durumlarda, ikinci fıkranın (c) bendinde istenen bilginin de Türkçe olması gerekir. Etiketlerde, ürünlerin satış için sergilenmesinde ve reklamlarında kullanılan metin, isimler, ticari marka, resim, figüratif desenler veya diğer şekiller, ürünlerin gerçekte sahip olmadıkları nitelikler varmış gibi kullanılamaz. Ayrıca, bu yönde imada bulunulamaz. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Sorumluluk, Denetim ve Bildirim Sorumluluk Madde 11 — Kozmetik ürünlerin üreticileri, sadece bu Yönetmeliğe ve Eklerine uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli tedbirleri almakla ve İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna göre üretim yapmakla yükümlüdürler. Bakanlık, bu esaslara uygun olan kozmetik ürünün piyasaya arz edilmesini kısıtlayıcı, yasaklayıcı ve reddetmeye yönelik uygulamalardan kaçınır. Denetim Esasları Madde 12 — Kozmetik ürünlerin üretim yeri denetimleri, piyasa gözetim ve denetimi ile denetim kapsamında numune alma, uyarı, geri çekme, imha, üretim yerinin ıslahı ve kapatılması hususları Bakanlık tarafından belirlenir. Üretici, piyasa gözetim ve denetimi için Bakanlığın talebi halinde aşağıdaki bilgileri içeren Ürün Bilgisini, bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına uygun olan etikette belirtilen adreste üç iş günü içerisinde hazır bulundurmak zorundadır. Bu Ürün Bilgileri; a) Ürünün kalitatif ve kantitatif yapısı; parfüm ve parfüm bileşimi olması halinde, bileşimin kodu ve tedarikçinin kimliği, b) Hammadde ve bitmiş ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyonu ve kozmetik ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyona uygunluğuna ilişkin kontrol kriterleri, c) İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu hükümlerine uygun üretim metodu; üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliliği veya gerekli tecrübesi olduğunu belirleyen eğitim ve çalışma belgeleri, d) Bitmiş üründe insan sağlığı için güvenlik değerlendirmesi; bunun için üretici, ürün bileşenlerinin toksikolojik karakteri, kimyasal yapısı ve maruz kalma seviyelerini göz önüne alır. Bu amaçla, ürünün kullanımına sunulduğu hedef kitlenin veya ürünün uygulanacağı bölgenin belirgin maruz kalma özelliklerini göz önünde bulundurur. Üç yaşından küçük çocukların kullanımı için hazırlanan ürünler ile dış genital organlara haricen uygulanmak amacıyla üretilmiş kişisel hijyen ürünleri için özel güvenlik değerlendirmesi gerekir. Bu değerlendirme, 25/6/2002 tarihli ve 24796 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan İyi Laboratuar Uygulamaları Prensipleri ve Test Laboratuarlarının Belgelendirilmesine Dair Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yapılır. Ülke sınırları içinde aynı ürünün bir kaç yerde üretilmesi halinde, üretici bu üretim yerlerinden bir tanesini bu bilgilerin hazır bulunduğu üretim adresi olarak seçebilir. Bu durumda üretici, istendiği takdirde denetlenebilmesi için, seçilen bu yeri Bakanlığa bildirmek zorundadır. e) (d) bendindeki değerlendirmeyi yapacak yetkili veya sorumlu kişinin adı ve adresi; bu kişinin, eczacılık, veterinerlik, biyoloji, kimya, biyokimya, toksikoloji, mikrobiyoloji, dermatoloji, tıp veya eşdeğer bir bilim dalında diploma sahibi olması ve yeterli tecrübeyi haiz bulunması gerekir. f) Kozmetik ürünlerin kullanımı neticesinde insan sağlığına olabilecek istenmeyen etkiler hakkında mevcut veriler, g) Kozmetik ürünün veya maddenin iddia edilen etkilerini kanıtlayan bilimsel nitelikte çalışmalara dair belgeler, h) Avrupa Birliği dışındaki ülkelerin mevzuat veya diğer düzenlemelerinin gerekleri nedeniyle hayvanlar üzerinde yapılmış olan testler de dahil olmak üzere, üretici tarafından, ürünün geliştirilmesi veya ürün veya bileşenlerinin güvenlik değerlendirilmesi için hayvanlar üzerinde yapılan testlerle ilgili verilerdir. Özellikle ticari sır ve kişisel hakların saklı kalması kaydıyla, bu maddenin üçüncü fıkrasının (a) ve (f) bentlerinde yer alan veriler kamuya açık ve kolay ulaşılabilir olacaktır. Bu maddenin üçüncü fıkrasının (c), (d), (f) ve (g) bendlerindeki bilgilerin Türkçe veya Avrupa Birliğinde yaygın olarak kullanılan dillerden tercihen birinde olması zorunludur. Sorumlu Teknik Eleman Madde 13 — Üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliğe ve gerekli tecrübeye sahip bir sorumlu teknik eleman bulundurması gerekir. Üretici bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen şartları taşıyorsa sorumlu teknik elemanlık görevini kendisi üstlenebilir. Eczacı veya kozmetik alanında en az iki yıl fiilen çalışmış olduğunu belgelemek kaydıyla kimyager, kimya mühendisi, biyolog veya mikrobiyologlar üretici tarafından sorumlu teknik eleman olarak görevlendirilebilirler. Sorumlu teknik eleman, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna uygunluğun sağlanmasından da sorumludur. Sorumlu teknik eleman, ülke mevzuatını bilmekle yükümlüdür. Bildirim ve Yasak Madde 14 — Piyasaya ilk kez arz edilecek kozmetik ürün için üretici, yeni ürünü piyasaya arz etmeden önce ve piyasaya kozmetik ürün arz etmek amacıyla yeni kurulan veya faaliyet sahasını genişleten imalat ve ithalat müesseseleri, yeni faaliyetine başlamadan önce bunu bildirmek zorundadır. Üreticiler, bu Yönetmeliğin Ek-IX’unda yer alan Kozmetik Ürün ve Üreticileri Bildirim Formunu, bu Yönetmelik hükümleri uyarınca, eksiksiz ve doğru olarak doldurur ve onaylar. Bu Formun Bakanlığa veya İl Sağlık Müdürlüklerine teslim edilmesiyle bildirim yapılmış sayılır. Bu maddenin birinci fıkrasına uygun şekilde bildirimi yapılmayan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmeleri yasaktır. Zehir Danışma Merkezine Bilgi Verilmesi Madde 15 — Kozmetik ürünün kullanılması sırasında bir sorun çıkması halinde hızlı ve uygun müdahale yapılabilmesi amacıyla, ürün piyasaya arz edilmeden önce, ürünün formülünün ve istenen diğer bilgilerin, bu Yönetmeliğin Ek-X’unda yer alan Zehir Danışma Merkezine Bildirim Formu üzerinde doldurularak, Bakanlık Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı bünyesindeki Zehir Danışma Merkezine verilmesi gerekir. Söz konusu formül, ürün bileşenleri INCI adlarına göre düzenlenerek, hacim veya miktar oranlarının aralıklar şeklinde belirtilmesi suretiyle ve mühürlenmiş kapalı zarf içinde teslim edilir. Bu mühürlenmiş kapalı zarf, Zehir Danışma Merkezine elden teslim edilebilir veya iadeli taahhütlü posta yoluyla gönderilebilir. Bakanlık, bu bilginin yalnız sözü edilen müdahale amacıyla kullanılmasından sorumludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Analiz Metotları ve Kozmetikte Kullanılmasına İzin Verilenler Dışındaki Maddelerin Kullanılmasına İlişkin Özel Esaslar Analiz Metotları Madde 16 — Bakanlık tarafından, güncel teknik gelişmeler paralelinde; a) Kozmetik ürünlerin yapısını kontrol etmek için gerekli analiz metotları, b) Kozmetik ürünlerin kimyasal ve mikrobiyolojik saflık kriterleri ve bu kriterleri kontrol için metotlara dair gerekli tebliğler, yayımlanır. Kozmetik Ürünlerde Kullanılmasına İzin Verilen Diğer Maddelere İlişkin Özel Esaslar Madde 17 — Bu Yönetmeliğin 7 nci ve 9 uncu madde hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesi dışındaki diğer maddelerin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kullanılmasına aşağıdaki şartlarda izin verilebilmesi Bakanlığın yetkisindedir: a) İzin, üç yıllık bir süre ile sınırlandırılır, b) İzin verilen madde veya preparatlardan üretilen kozmetik ürünler, Bakanlık tarafından kontrol edilir, c) Bu tür kozmetik ürünler Bakanlığın belirleyeceği farklı bir şekilde işaretlenir. Bakanlık; bu maddenin birinci fıkrasına göre verdiği yeni izin hakkında, iznin verilmesi tarihinden itibaren iki ay içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu bilgilendirir. Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca verilen üç yıllık sürenin sona ermesinden önce Bakanlık; Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonuna, birinci fıkraya göre ulusal kapsamda izin verdiği maddelerin, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesine alınması için destekleyici bilgi ve belgeler ile başvuruda bulunabilir. Bu durumda, Bakanlık tarafından bu maddenin birinci fıkrasına göre verilen izin, birinci fıkranın (a) bendindeki üç yıllık süre dikkate alınmaksızın, listeye alınması için yapılan başvurudan sonra bir karar alınana kadar yürürlükte kalır. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler İdari Yaptırımlar Madde 18 — Bir kozmetik ürünün bu Yönetmeliğin gereklerine uygun olmasına rağmen, sağlık için bir tehlike oluşturduğu tespit edilir ise Bakanlık, Ülke sınırları içinde bu ürünün piyasaya arz edilmesini geçici olarak yasaklar. Kontrol sonucunda ürünün genel sağlık yönünden güvenli olmadığının tespit edilmesi halinde, masrafları üretici tarafından karşılanmak üzere Bakanlık; a) Ürünün piyasaya arzının yasaklanmasını, b) Piyasaya arz edilmiş olan ürünlerin piyasadan toplanmasını, c) Ürünlerin, güvenli hale getirilmesinin imkansız olduğu durumlarda, taşıdıkları risklere göre kısmen veya tamamen imha edilmesini, d) (a), (b) ve (c) bendlerinde belirtilen önlemler hakkında gerekli bilgilerin ülke genelinde dağıtımı yapılan iki gazete ile ülke genelinde yayın yapan iki televizyon kanalında ilanı suretiyle risk altındaki kişilere duyurulmasını Sağlar. Risk altındaki kişilerin yerel yayın yapan gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla bilgilendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda bu duyuru yerel basın ve yayın organları yoluyla risk altındaki kişilerin tespit edilebildiği durumlarda ise bu kişilerin doğrudan bilgilendirilmesi yoluyla yapılır. Böyle bir durumda Bakanlık, Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu, geçici yasaklama kararına esas olan gerekçe ve kanıtları da belirterek ivedilikle bilgilendirir ve yapılacak görüşmelerin sonuçları doğrultusunda gerekli değişiklik ve düzenlemeler Bakanlık tarafından yapılır. Bu Yönetmeliğe uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi hakkında kısıtlama veya yasaklama getirilmesi ile ilgili kararlarda kesin gerekçeler Bakanlıkça belirtilir. Kararlarda, alınması gereken tedbirler ile bu Yönetmeliğe ve diğer ilgili mevzuata uygunluk sağlanmak üzere belirlenen süreler, ilgili tarafa bildirilir. Cezaî Müeyyideler Madde 19 — Bu Yönetmeliğe ve bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan mevzuat hükümlerine uymayanlar hakkında fiilin mahiyeti ve niteliğine göre, 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanunu, 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. Kılavuz Madde 20 — Bu Yönetmeliğin uygulanmasını göstermek amacıyla Bakanlıkça gerekli kılavuzlar yayımlanır ve yayımlanan kılavuzların hükümleri, bu Yönetmelik ile birlikte uygulanır. Yürürlükten Kaldırılan Yönetmelik Madde 21 — 8/4/1994 tarihli ve 21899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kozmetik Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 — Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kozmetik ürün üretimine veya ithaline dair izin almak üzere Bakanlığa yapılan başvurular, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesine göre piyasaya arz öncesi bildirim olarak kabul edilerek sonuçlandırılır. Geçici Madde 2 — Üretim/ithal izni olan ve piyasada bulunan kozmetik ürünler için, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesi uyarınca, Yönetmeliğin yayım tarihinden itibaren altı ay içerisinde Bakanlığa bildirimde bulunulması zorunludur. Bakanlık, ürün güvenliğine halel getirmemek kaydıyla, üretim veya ithal izni almış, 5324 sayılı Kozmetik Kanununda öngörülen şartları yerine getirmiş ancak bu Yönetmeliğin gereklerine tam olarak uygun olmayan kozmetik ürünlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde satılmasına, bu Yönetmeliğin yayımlanmasından itibaren otuzaltı aya kadar süre tanıyabilir. Yürürlük Madde 22 — Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 23 — Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/kozmetik-yonetmeligi

ABDOMEN

Abdomen vücudun üçüncü ve posterior kismidir. Ergin devrede bacaklardan mahrum olan bu kisim, thoraks ile karsilastirilirsa oldukça basit bir yapiya sahiptir. Esas olarak 12 segmentten olusmasina ragmen bu segmentlerin tümü ancak Protura'nin embriyo devrelerinde görülebilir. Embriyonik olarak 11 segment (sadece Collembola takimi embriyolojik olarak, 9 segment ve bir telsona sahiptir) ve sölom kesesi ile gangliyonu olmadigi için segment olarak kabul edilmeyen "Telson" dan olusmustur. Bazi formlarda örnegin, ergin Collembola' da (alti segment) oldugu gibi segment sayisinda büyük azalmalar vardir. Karasineklerde oldugu gibi böcek gruplarinin çogunda abdomenin son segmentleri dinlenme halinde kendinden önceki segmentlerin içine çekilebilen çiftlesme organlarina dönüsmüstür. Kural olarak disilerin eseysel açikligi 8. segmentte ya da onun arkasinda olup erkeklerinki 9. segmentten disari açilir. Bu iki segmente Genital segment, bundan önceki segmentlere Pregenital, sonraki segmentlere de Postgenital segmentler denir. Segmentlerin yapisi: Ergin böcekte tipik abdomen segmenti: 1- Tergum veya dorsal plaka, 2- Sternum veya ventral plaka, 3- Tergum ve sternumu birlestiren lateral membran kisimlar, 4- Genellikle lateral membranlar üzerinde ve her iki yanda yer alan stigma kisimlarindan olusur. Bazi larva ve erginlerde lateral membran üzerinde scleritler vardir. Bunlarda kesinlikle ilkel ekstemitelerin körelmis subcoxal scleritlerdir . Ekstremiteler: Bunlar iki grup halinde ele alinabilir: l. Üreme faaliyeti ile ilgili olmayanlar, 2. Çiftlesme yada yumurta koyma faaliyetinde kullanilanlar. Üreme ile ilgisi olmayan tipler: Terminal segmentler bir yana birakilacak olursa, ergin böceklerin çogunun abdomeninde ekstremite bulunmaz. Thysanura'da oldugu gibi bazi ilkel formlarda dejenere abdomen bacaklari, Sytilus'lar halinde görülmektedir. Üye taslaklari, ergin evrede özellikle ilk 7 segmentte tamamen kaybolur. 10. segment postgenital segmentlerin en ilkeli olup, çogunlukla sternumu küçülmüstür. Körelme durumuna göre son segmentin plakalari bazi gruplarda telsonu anal kapak gibi çevirir. Bu plakalardan dorsalde bulunan bir parçali tergumu Epiprokt , anüsün alt tarafinda bulunan ve sternumdan türemis bir çift plakcikta Paraprokt olarak isimlendirilir. Epiprokt ve paraproktin arasindaki baglanti zarindan çikan ve son segmentin (11. segment) üye taslagindan olustugu sanilan ve hemen hemen bütün böceklerde bulunan Cercus ise harekette kullanilmayip duyarga görevi gören bir abdomen üyesidir. Ayrica Trichoptera gibi bazi gruplarda, erkek organin bir kismi biçimindedir. Üreme ile ilgili tipler: Bunlar genellikle 8 ve 9. segmentlerin extremiteleridir. Disi ovipositoru, birinci, ikinci ve üçüncü valvulae olmak üzere üç yaprak çiftinden meydana gelmistir . 1. valvula'lar 8. segmentin plaka seklindeki valvifer denen kisimlarindan çikar. Valvifer ve valvula muhtemelen genel Arthropod segmentinin coxapodit ve telepodit'ine karsiliktir. Ikinci valviferler, ventral olarak ikinci valvula ve dorsal olarak 3. valvula çiftini meydana getirir. Testereli arilar gibi (Tenteridinidae) ovipositoru iyi gelismis böceklerin çogunda 1. ve 2. valvulalar iç kisimlarinda, yumurtalarin asagiya dogru inmesine yarayan bir kanal bulunan delici ve kesici bir organ olusturur. 3. valvulalar ovipositorun çekildigi bir kin veya kilif halindedir. Orthopterada her 3 valvula çiftide ovipozitor'u meydana getirecek sekilde birlesir veya 2. valvulalar yumurta tasiyan küçük bir organ halindedir. Valvulalarin gelismedigi veya hiç görülmedigi ordolarda abdomenin apikal segmentleri ovipozitor görevini yapan uzanabilir bir tüp haline gelmistir. Diptera ve Lepidoptera içinde bunun örneklerine rastlanir. Erkek fertlerde 9. segmentin ekstremiteleri birleserek çiftlesme (kopulasyon) organini meydana getirir. Bazen 10. segmentin kisimlarinda çiftlesme organinin yapisina katilabilir. Her ordoda, bu organ genellikle temel özellikler gösterir ancak yine her grupta büyük degisiklige ugramistir ve bu bölge böcek sistematiginde çok önemli karakterler içerir. Farkli ordolarda bu yapilar için uzlasma saglanincaya kadar herhangi bir grup için kullanilan terminolojiden faydalanmak yerindedir. Ergin abdomenindeki üyelere gelince : Bazi ilkel böceklerin ergininde görülür, Collembola bu üye kalintisinin yardimiyla ileri dogru siçrar; Ventral Tüp (karin tüpü), ilk abdomen segmentinin üye kalintisidir, ucundan hemolenfin baskisiyla iki uç baloncugu çikar, temizlenmeye, solunuma, su almaya ve yapismaya yarar. Retinaculum üçüncü segment üzerindeki bir üye çifti olup, dördüncü segmentin üye çiftinden köken aldigi kabul edilen Furcula (siçrama çatali) nin kancasi olarak görev görür.

http://www.biyologlar.com/abdomen

Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği Resmi Gazetede Yayınlandı

Uzun zamandır çıkacağı konusunda beklentiler olan Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği 25 Ağustos 2011 tarihli ve 28036 sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.Yönetmelik, kamu ve özel sağlık kurum/kuruluşlarındaki tıbbi laboratuvarların planlanması, ruhsatlandırılması, açılması, faaliyetlerinin düzenlenmesi, sınıflandırılması, izlenmesi, denetlenmesi ve kapatılmasına ilişkin usul ve esasları düzenliyor, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamayı amaçlıyor.Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce ilgili mevzuata uygun olarak açılan laboratuvarlar, iki yıl süre ile mevcut durumları ile faaliyete devam edebilecekler. Bu süre içinde bu Yönetmelikte belirlenen ölçütlere uygun olarak ruhsat alacaklar. Belirtilen süre içinde ruhsat almayan laboratuvarın faaliyetine son verilecek. Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği’ni Tümünü Aşağıda Bulabilirsiniz: TIBBİ LABORATUVARLAR YÖNETMELİĞİ BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve Kısaltmalar Amaç MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; kamu ve özel sağlık kurum/kuruluşlarındaki tıbbi laboratuvarların planlanması, ruhsatlandırılması, açılması, faaliyetlerinin düzenlenmesi, sınıflandırılması, izlenmesi, denetlenmesi ve kapatılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemek, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamaktır. Kapsam MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik; doping, adli tıp, veteriner hekimlik, doku tipleme, genetik ve araştırma amaçlı kurulmuş laboratuvarlar dışındaki, Devlet ve vakıf üniversiteleri, kamu kurum/kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişilerine ve gerçek kişilere ait tıbbi laboratuvarları kapsar. Dayanak MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik; 19/3/1927 tarihli ve 992 sayılı Seriri Taharriyat ve Tahlilat Yapılan ve Masli Teamüller Aranılan Umuma Mahsus Bakteriyoloji ve Kimya Laboratuvarları Kanununun 7 nci maddesi, 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 3 üncü maddesi ile 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi ve 13/12/1983 tarihli ve 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 43 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar ve kısaltmalar MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen; a) Ana dal: Tıpta uzmanlık mevzuatında yer alan, bu Yönetmelik kapsamındaki tıbbi laboratuvar dallarını, b) Bakan: Sağlık Bakanını, c) Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, ç) Başkan: Tıbbi Laboratuvar Bilimsel Danışma Komisyonu Başkanını, d) Başkanlık: Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığını, e) Dış kalite değerlendirme: Laboratuvarların test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak veya yükseltmek amacıyla laboratuvarın dışındaki bir sistem/kurum/kuruluş tarafından düzenlenen içeriği veya konsantrasyonu bilinen ya da bilinmeyen örneklerle yapılan izleme ve değerlendirme çalışmasını, f) Genel Müdür: Tedavi Hizmetleri Genel Müdürünü, g) Genel Müdürlük: Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğünü, ğ) Hizmet alımı: Laboratuvarın kendisi dışındaki ruhsatlı bir laboratuvar/laboratuvarlardan test kapsamında hizmet alımını, h) Hizmet Kalite Standartları (HKS): Bakanlıkça sağlık kuruluşları ve laboratuvarların hizmet birimleri ve iş süreçlerini değerlendirmek, iyileştirmek üzere yayımlanan standartları, ı) İç kalite kontrol: Analitik sürecin kalitesini değerlendirmek ve sonuçların güvenirliğini yükseltmek amacıyla laboratuvar tarafından yapılan kalite kontrol çalışmasını, i) Komisyon: Tıbbi Laboratuvar Bilimsel Danışma Komisyonunu, j) Laboratuvar: İnsanlarda; sağlığın değerlendirilmesi, hastalıkların önlenmesi, tanısı, takibi, tedavinin izlenmesi ve prognoz öngörüsü amacı ile insana ait biyolojik örneklerin veya dolaylı olarak ilişkili olduğu örneklerin incelendiği, sonuçların raporlandığı, gerektiğinde yorumlandığı ve ileri incelemeler için önerileri de içeren hizmetlerin sunulduğu tıbbi laboratuvarları, k) Laboratuvar dışı testler: Muayenehane testleri (basit ve mikroskopik testler), hasta başı testler ile klinik veya servisde yapılan testleri, l) Laboratuvar merkezi: Birden fazla uzmanlık dalında kurulan laboratuvarı, m) Müdürlük: İl sağlık müdürlüğünü, n) SKYS: Sağlık Kuruluşları Yönetim Bilgi Sistemini, o) Test: Laboratuvara gelen veya laboratuvarda alınan bir örnekte bir veya daha fazla parametrenin aynı anda çalışılabilmesine olanak sağlayan ve pre-analitik, analitik, post-analitik tüm evreleri kapsayan süreci/çalışmaları, ö) Tıbbi atık: 22/7/2005 tarihli ve 25883 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğinde yer alan tıbbi atık tanımını, p) Uzman: Tıpta uzmanlık mevzuatına göre bir laboratuvar ana dalı veya yan dallarından birinde uzmanlık eğitimini tamamlayarak o alanda sanatını uygulama hakkı ve uzman unvanını kullanma yetkisi kazanmış ve uzmanlık alanında müstakilen bir laboratuvarı yönetmeye yetkili olan kişiyi, r) Uzmanlık Derneği: Tıpta uzmanlık mevzuatında yer alan, bu Yönetmeliğin kapsamındaki laboratuvarlarla ilgili tıpta uzmanlık ana dal ve yan dallarını temsilen kurulan meslek örgütlerini, s) Yan dal: Tıpta uzmanlık mevzuatında yer alan, laboratuvar alanına ait tıpta uzmanlık yan dallarını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Tıbbi Laboratuvarlar Bilimsel Danışma Komisyonunun Teşkili, Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları Komisyonun teşkili MADDE 5 – (1) Komisyon, laboratuvar hizmetlerinin geliştirilmesi ve kalitesinin artırılmasında Bakanlığa bilimsel destek verilmesini sağlamak üzere, ilgili uzmanlık dallarından seçilen yirmi beş üyeden oluşur. (2) Komisyon, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı veya Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı Salgın Hastalıklar Araştırma Müdürlüğünün bağlı olduğu Başkan Yardımcısı Başkanlığında toplanır. (3) Komisyonun sekretarya görevini Başkanlık yürütür. (4) Komisyon üyeleri aşağıda belirtilen temsilcilerden, Başkanın teklifi ile Bakan tarafından görevlendirilir. a) Başkanlığı temsilen iki uzman ve Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı Salgın Hastalıklar Araştırma Müdürlüğünün bağlı olduğu Başkan Yardımcısı, b) Genel Müdür veya görevlendireceği bir temsilci, c) Genel Müdürlüğün performans yönetimi ve kalite geliştirme daire başkanlığı ile laboratuvar hizmetleri daire başkanlığından birer temsilci, ç) Üniversite hastane laboratuvarlarını temsilen enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji ana dallarından anabilim dalı/bilim dalı başkanları veya en az doçent olmak üzere akademisyenleri arasından birer temsilci olmak üzere dört uzman, d) Eğitim ve araştırma hastane laboratuvarlarını temsilen enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji ana dallarından klinik şefi veya şef yardımcıları arasından birer temsilci olmak üzere dört uzman, e) Özel kurum/kuruluş laboratuvarlarını temsilen enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji ana dallarından birer temsilci olmak üzere dört uzman, f) Uzmanlık derneklerinden enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji, hematoloji, temel immünoloji ana dal veya yan dallarında uzman olan birer temsilci olmak üzere altı uzman. (5) Bir uzmanlık alanında birden fazla derneğin olması halinde, komisyon üyeliği, bu dernekler arasında iki yılda bir üye sayısı fazla olan dernekten başlamak üzere dönüşümlü olarak sağlanır. (6) Komisyon üyelerinin görev süresi iki yıldır. Süresi dolan üyeler tekrar görevlendirilebilir. Herhangi bir sebeple boşalan üyelik için kalan süreyi tamamlamak üzere dördüncü fıkraya uygun aynı niteliklere sahip yeni üye seçilir. (7) Komisyon toplantılarına mazeret belirtmeksizin iki defa üst üste katılmayan üyenin üyeliği sona erer. Bu üye sonraki dönemlerde tekrar komisyon üyesi olamaz. Komisyonun görevleri MADDE 6 – (1) Komisyonun görevleri aşağıda belirtilmiştir: a) Laboratuvarların sınıflandırılması, 25/3/2010 tarihli ve 27532 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğine yönelik test listelerinin hazırlanması ve güncellenmesi konularında Bakanlığa görüş bildirmek, b) Laboratuvarların sınıflarına uygun olarak sağlamaları gereken asgari standartların tespiti, güncellenmesi, HKS’nin oluşturulması ve hazırlanmasında Bakanlığa destek olmak, gerektiğinde bu konularla ilgili görüş bildirmek, ilgili mevzuatta değişiklik önerilerini Bakanlığa sunmak, c) Bilimsel ve mesleki kuruluşların laboratuvarlar ile ilgili olarak Bakanlığa önermiş olduğu standart, kılavuz ve benzeri dokümanları değerlendirmek ve görüş bildirmek, ç) Dış kalite değerlendirme programlarıyla ilgili Bakanlığa görüş ve öneriler sunmak, d) Laboratuvar test listelerinde yer alan testlerin en son bilimsel terminolojiye göre adlandırılmalarına ve maliyet analizlerine yönelik Bakanlığa önerilerde bulunmak, e) Referans hizmet laboratuvarı başvurusunun değerlendirilmesinde Bakanlığa görüş bildirmek, f) Bakanlıkça talep edilmesi halinde bu Yönetmelik çerçevesinde düzenlenen eğitici toplantılara bilimsel katkı sağlamak, g) Bakanlık tarafından toplanan dış kalite kontrol değerlendirme verilerinin değerlendirilmesi ve gerektiğinde rapor haline getirilmesine katkı sağlamak, ğ) Gerektiğinde laboratuvarlar tarafından kullanılan yöntemlere ilişkin görüş vermek. Komisyonun çalışma usul ve esasları MADDE 7 – (1) Komisyon, Başkanın daveti üzerine, yılda en az bir kez üye tam sayısının üçte ikisinin katılımı ile toplanır. Bakanlık gerekli hallerde, Komisyonu olağan toplantıları dışında da toplantıya davet edebilir. (2) Toplantı tarihi, yeri ve gündem taslağı sekretarya aracılığı ile toplantı tarihinden bir ay önce, olağan dışı toplantılarda ise en geç on gün öncesinde yazılı olarak veya elektronik posta ile üyelere duyurulur. Üyeler tarafından ayrıca gündeme alınması talep edilen konular değerlendirilmek üzere, toplantıdan en geç onbeş gün önce sekretaryaya bildirilir. (3) Kararlar toplantıya katılan üyelerin oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliği halinde Başkanın oy verdiği taraf çoğunluğu sağlamış kabul edilir. Komisyon kararları, karar defterine yazılır ve toplantıya katılan üyelerce imzalanır. Karara muhalif olanlar, şerh koymak suretiyle kararları imza ederler. Muhalif görüş gerekçesi, karar altında veya ekinde belirtilir. (4) Başkan tarafından gerek görülmesi halinde yurt içinden veya yurt dışından uzman veya uzmanlar toplantıya davet edilir ve yazılı ya da sözlü görüşleri alınır. Toplantıya davet edilen katılımcılar Komisyon çalışmaları ile ilgili oylamaya katılamazlar. (5) Komisyon, ilk toplantısını görevlendirmeler yapıldıktan sonraki bir ay içinde yapar. Gerekli durumlarda komisyon, görev alanlarıyla ilgili konularda çalışmalar yapmak ve görüş hazırlamak üzere, görev süresinin ve üye sayısının komisyon tarafından belirlendiği alt komisyonlar veya çalışma grupları oluşturulabilir. (6) Toplantı karar ve tutanaklarını yazmak, tüm yazışmaları yapmak ve bunları muhafaza etmek sekretaryanın görevidir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Laboratuvarların Kuruluşu, Dalları, Sınıflandırılması, Görev Tanımları, Referans Hizmet Laboratuvarı Ölçütleri, Laboratuvar Dışında Uygulanan Testlere İlişkin Hususlar ve Laboratuvarların Çalışma Esasları ile Fiziki Şartları Laboratuvarların kuruluşu MADDE 8 – (1) Laboratuvarlar kurum/kuruluş bünyesinde veya bağımsız olarak kurulabilir ve işletilebilirler. Laboratuvarların dalları MADDE 9 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında kurulacak laboratuvarlarda ruhsata esas alınan dallar; tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya veya tıbbi patolojidir. Laboratuvarların sınıflandırılması MADDE 10 – (1) Laboratuvarlar aşağıdaki şekilde beş sınıfa ayrılır: a) Basit Hizmet Laboratuvarı, b) Kapsamlı Hizmet Laboratuvarı, c) İleri Düzey Hizmet Laboratuvarı, ç) Referans Hizmet Laboratuvarı, d) Ulusal Referans Laboratuvarı. Laboratuvarların görev tanımları MADDE 11 – (1) Yataklı ve/veya ayakta teşhis ve tedavi yapılan kurum veya kuruluş bünyesinde olmak şartıyla Basit Hizmet Laboratuvarında aşağıdaki basit testler çalışılabilir. a) Şerit veya tablet halinde reajenler ile otomatize olmayan idrar analizi, b) Dışkıda gizli kan, c) Kan glikozu – spesifik olarak ev kullanımı için onaylanmış glikoz izleme cihazlarıyla, ç) Hemoglobin – otomatik olmayan tekniklerle veya doğrudan sonuç veren basit cihazlarla, d) Eritrosit sedimantasyon hızı (otomatize olmayan), e) Mikrohematokrit (otomatize olmayan), f) İdrarda hCG (gebelik testleri), g) Doğrudan ARB Mikroskobi (Aside Dirençli Boyama, tüberküloz tanısına yönelik). Ancak, hasta örneği teksif yöntemiyle boyama ve kültür yapılmak üzere tüberküloz tanısı yapan laboratuvara gönderilir. (2) Kapsamlı Hizmet Laboratuvarı; her bir anadal için en az bir sorumlu uzmanın bulunduğu ve uzmanlık alanı ile ilgili laboratuvar testlerini uygulayabilen laboratuvardır. (3) İleri Düzey Hizmet Laboratuvarı; her bir anadal için en az iki uzmanın bulunduğu ve uzmanlık alanı ile ilgili kapsamlı laboratuvar testleri ile birlikte gerektiğinde ileri teknikleri uygulayabilen ve alanıyla ilgili uzmanlık, ön lisans, lisans veya lisansüstü eğitimleri veren laboratuvardır. (4) Referans Hizmet Laboratuvarı; referans olunan testin doğrulamasını yapan, gerektiğinde yeni yöntemlerin geçerli kılınmasını sağlayan, Bakanlık tarafından oluşturulan laboratuvar ağı içinde yer alan ve ulusal referans laboratuvarına karşı sorumlu olan laboratuvardır. (5) Ulusal Referans Laboratuvarı; referans olduğu tanı testi ile ilgili olarak kalite kontrol, laboratuvarlar arası karşılaştırma testleri, eğitim, denetim yapan ve laboratuvar ağı içinde yer alan diğer laboratuvarların verilerini değerlendiren, ulusal düzeyde strateji oluşturan ve uluslararası düzeyde ülkeyi temsil eden laboratuvardır. Referans hizmet laboratuvarı ölçütleri MADDE 12 – (1) Referans Hizmet Laboratuvarı, aşağıdaki her bir bent için en az bir ölçütün karşılanması durumunda belirlenebilir: a) Teknoloji kullanımı ölçütü: 1) Tanımlayıcı ve/veya referans yöntem kullanıyor olmak, 2) Henüz rutine girmemiş öncü/ileri teknolojiyi kullanıyor olmak. b) Eğitim ve araştırma-geliştirme-yenilik kapasitesi ölçütü: 1) Lisans, lisansüstü veya tıpta uzmanlık eğitimi verme kapasitesine sahip olmak, 2) Araştırma, geliştirme kapasitesine sahip olmak; bunun için özel birim oluşturmak ve/veya araştırma personeli bulundurmak. c) Kalite ölçütü: 1) Referans olunmak istenen test kapsamında ISO 15189 standardı gereklerini sağlayarak akreditasyon belgesine sahibi olmak, 2) Referans olunmak istenen test kapsamında dış kalite kontrol/yeterlilik testlerine en az iki yıl süre ile katılmak ve başarılı olmak, 3) Ulusal Referans Laboratuvarı tarafından düzenlenen laboratuvarlar arası karşılaştırma testlerine son bir yıl içinde katılmak ve başarılı olmak. ç) Tıbbi bir önem veya öncelik arz eden bir durumla ilgili olma ölçütü: 1) Durumun halk sağlığı açısından önem taşıması veya bulaşıcı hastalıklar bildirim sistemi içinde yer alması, 2) Durumun fiziksel, kimyasal veya biyolojik olarak yüksek risk grubunda olması, 3) Durumun nadir ancak yüksek mortalite ve morbidite hızına sahip olması. d) Spesifik tıbbi bir uygulama gereksinimi olması ölçütü: 1) Duruma ilişkin olarak henüz standardize bir bilimsel yöntemin geliştirilmemiş olması ve konuyla ilgili araştırma, geliştirme veya yenilik gereksiniminin oluşması, 2) Yöntem hiyerarşisine göre ilgili uygulama ve tarama yöntemlerine ilave olarak tanımlayıcı veya referans yöntem niteliğinde olan bir veya birden fazla yöntemin kurulum ya da kullanım gerekliliğinin olması. e) Referans laboratuvar ölçütü: 1) Laboratuvarlar arası karşılaştırma ve/veya dış kalite kontrol testleri düzenlemek, 2) Alanıyla ilgili yeni yöntemlerin geçerli kılınması veya yeni metot geliştirmesi için çalışmalar yapmak. Laboratuvar dışında uygulanan testlere ilişkin hususlar MADDE 13 – (1) Laboratuvar dışında yapılabilecek klinik/servis testleri, hastabaşında ve muayenehanede yapılabilecek tıbbi testler ile ilgili hususlar aşağıda belirtilmiştir. a) Hastabaşı testleri; 1) Kalıcı ve özel bir alan gerektirmeksizin, hastanın bulunduğu yerin yanında veya hemen yakınında, hemşire, hekim veya Ek-1’de belirtilen teknik personel tarafından gerçekleştirilen, elde taşınabilen veya hastabaşına geçici olarak getirilebilen kit, cihaz veya aygıtlar ile yapılabilen testlerdir. 2) İlgili HKS kurallarına uygun olarak yapılır ve kayıt altına alınır. 3) Ek-2’de yer alan Hastabaşı Testlerinden oluşur. b) Muayenehane Testleri; 1) Hekimin yalnızca muayene ettiği hastaya yönelik tanıyı güçlendirmek amacıyla yapmış olduğu testlerdir. 2) Muayenehane mikroskopisi sınıfında yer alan testler; bu testlerin eğitimini almış hekim veya test ile ilgili alanda uzman olan hekim ya da bu testlerin eğitimini almış Ek-1’de belirtilen personel tarafından hekim gözetiminde yapılır. 3) Muayenehanede yapılabilecek tıbbi testler 11 inci maddenin birinci fıkrasında verilen basit testler ile Ek-2’de yer alan Muayenehane Mikroskopisi testlerinden oluşur. c) Klinik/Servis Testleri; 1) Yataklı tedavi kurumlarında, ilgili klinik uzmanı tarafından yapılan mikroskopla incelenen boyalı veya boyasız örnekler ile bu Yönetmelikte tanımlanan laboratuvar uzmanlık ana dallarında yapılan testler dışındaki testlerdir. 2) Bu testlerin yapılabilmesi için ilgili klinik/servis sorumlusunun talebi ve başhekimin onayı gereklidir. Laboratuvarların çalışma esasları MADDE 14 – (1) Laboratuvarlar valilik tarafından belirlenen mesai saatlerine uygun olarak hizmet sunarlar. Ancak kurum/kuruluş bünyesindeki laboratuvarlar mesai saatleri dışında hizmet bütünlüğünü bozmayacak şekilde gerekli tedbirleri alırlar. (2) Laboratuvarlar, bu Yönetmeliğe ve Bakanlık tarafından yayımlanan HKS’de belirlenen ölçütleri sağlayacak ve gereklerini yerine getirecek şekilde hizmet sunarlar. (3) Laboratuvarda analiz raporlarının klinisyen/kullanıcıya sunulması, donanım, bilgisayar veya otomatize sistemlerin kullanımı, izlenmesi, verilerin toplanması, kayıt ve muhafaza edilmesi ve verilere tekrar erişimi sağlamak üzere yazılı düzenlemeler oluşturulur ve laboratuvar buna uygun olarak çalıştırılır. (4) Laboratuvarda testlerin ulusal ve/veya uluslararası standartlara uygun, geçerliliği kabul edilmiş yöntemler kullanılarak yapılması esastır. Ulusal veya uluslararası yöntem bulunmadığında bilimsel geçerliliği komisyon tarafından uygun bulunan yöntemler kullanılır. (5) Laboratuvarda test sonuçlarının güvenilir ve doğru olarak zamanında verilmesi amacıyla etkili ve verimli hizmet sunumunu sağlamak için gereken şartlar ve donanım sağlanır. (6) Laboratuvar, 30/5/2007 tarihli ve 26537 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde yer alan bildirimleri, laboratuvar verilerini ve gerektiğinde Bakanlığın istediği diğer verileri belirlenen formata uygun şekilde Bakanlığa gönderir. (7) Laboratuvarda raporlar ve kayıtlar en az yirmi yıl, elektronik kayıtlar yedekleme ile birlikte süresiz, örnekler ve lamlar bozulmayacak şekilde uygun şartlarda sonuç raporlanıncaya kadar muhafaza edilir. Ancak tıbbi patoloji laboratuvarlarında örnekleme yapılan dokular rapor çıktıktan sonra en az bir ay, lamlar en az on yıl, bloklar ise en az yirmi yıl muhafaza edilir. (8) Uzmanlık eğitimi verilen kurumlarda uzmanlık eğitimi ile ilgili tüm laboratuvar alanları rutin çalışmalar yanında eğitim ve araştırma amacı ile de kullanılır ve kullandırılır. (9) Laborutavarda tutulan kayıt defterleri yedekleme ve tekrar erişime açık olmak şartıyla bilgisayar ortamında da tutulabilir. Laboratuvarların fiziki şartları MADDE 15 – (1) Laboratuvarın yerleşim planı; laboratuvar teknik alanı, destek alanları ve ofis alanları olmak üzere üç temel kısımdan oluşur. Bu alanlar aşağıda tanımlanmıştır. a) Laboratuvar teknik alanı; laboratuvar hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde gerekli bütün donanım ve uygun şartların sağlandığı ve çalışma aşamalarının yürütüldüğü yerdir. b) Destek laboratuvar alanları; en az bir örnek kabul birimi, örnek alma odası ve malzeme depolanması için uygun alandan oluşur. Bu alanlar, laboratuvar teknik alanı ile fonksiyonel bir bütün oluşturacak şekilde düzenlenir. Laboratuvar yerleşim planında aynı anadal laboratuvar alanları bitişik komşuluk düzeninde olacak şekilde yerleştirilir. Kurum/kuruluş bünyesinde olan laboratuvarlarda örnek alma odası poliklinik katında da bulunur. c) Ofis alanları; hasta kabul, bekleme yeri, sekretarya, tuvaletler, uzman odası ve personel dinlenme bölümleri gibi bölümleri içerir. Ofis alanlarındaki bölümler bir bölgede toplanabilir ve ortak kullanılabilirler ancak bu bölümler laboratuvar teknik alanının içinde yer alamazlar. (2) Laboratuvarlar sınıflarına uygun aşağıdaki fiziki şartları yerine getirecek şekilde yapılandırılır: a) Basit hizmet laboratuvarında, teknik alan en az 10 metrekare olmalıdır. Destek laboratuvar alanları ve ofis alanları toplamı en az 10 metrekareden oluşur. b) Referans, ileri düzey ve kapsamlı hizmet laboratuvarında, laboratuvar teknik alanı tıbbi patoloji laboratuvarları hariç olmak üzere; her bir laboratuvar dalının ayrı konumlanması durumunda her biri için en az 30 metrekare, ofis ve destek laboratuvar alanları toplamı ise en az 20 metrekare olmalıdır. Laboratuvar merkezlerinde laboratuvar teknik alanı en az 40 metrekare, ofis ve destek laboratuvar alanları toplamı ise 30 metrekare olmalıdır. Tıbbi patoloji laboratuvarları için ise, laboratuvar teknik alanı en az 50 metrekare, ofis ve destek alanları en az 30 metrekare olmalıdır. Tıbbi patoloji dahil referans, ileri düzey veya kapsamlı hizmet laboratuvarların teknik alanlarının toplamı 100 metrekareyi aşması durumunda, bu alanın en az % 30’u kadar ofis ve destek laboratuvar alanları tahsis edilir. 1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları besiyerini kendisi yapması durumunda ayrıca besiyeri hazırlama odası bulundurur. 2) Tıbbi biyokimya laboratuvarlarında; idrar ve gaita testleri için havalandırması olan en az 7.5 metrekare ayrı bir oda/alanda veya çeker ocak içersinde çalışılır. 3) Tıbbi patoloji laboratuvar teknik alanı; boyama/özel işlem odası, doktor mikroskopi inceleme odası/alanı, arşivlenme odası ve kimyasal buhar veya gazlar için özel olarak havalandırma sistemi bulunan makroskopi odasından oluşur. 4) Laboratuvarda özel ve ileri teknik gerektiren testler için gerekmesi durumunda uygun alan ayrılır. (3) Laboratuvar ayrıca aşağıdaki şartlara sahiptir; a) Laboratuvarın, lavabo ve tuvaletleri engelli kullanımına uygun olarak düzenlenir. b) Laboratuvar, hizmetin sürekliliğini sağlamak üzere gerekli enerji, güç kaynağı, su, iletişim, bilişim gibi ortam destek sistemlerini içerecek şekilde yapılandırılır. c) Laboratuvar teknik alanların kapıları, giriş ve acil durumda çıkışa engel olmayacak şekilde otomatik kayar kapı veya dışarı doğru açılabilen ve şifreli veya yetkisiz girişlere engel olacak şekilde düzenlenir. (4) Laboratuvarda uygun bir aydınlatma sağlanır ve çalışan sağlığını olumsuz etkileyen gürültü düzeyini aşmayacak önlemler alınır. (5) Tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlar aşağıdaki şartları taşır; a) Doğrudan mikroskopi yöntemiyle Aside Dirençli Boyama yapan basit hizmet laboratuvarı için sadece bu amaca yönelik olmak üzere en az 10 metrekarelik ayrı teknik bir alan, b) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarında, örnek işleme, mikroskopi, kültür, tür tanımlama ve ilaç duyarlılık testleri çalışan tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlar için bu amaca yönelik en az 20 metrekarelik negatif basınçlı ayrı bir alan, c) Sadece örnek işleme, mikroskopi, kültür, tür tanımlama ve ilaç duyarlılık testleri çalışan tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlarda en az 20 metrekare negatif basınçlı ayrı bir teknik alan ile en az 20 metrekare ofis ve/veya destek laboratuvar alanlar. (6) Tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlara ilişkin bu Yönetmelikte tanımlanmayan diğer şartlar Bakanlıkça belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Laboratuvar Uzman Kadrosu ve Çalışma Şekli, Laboratuvar Personeli, Personelin Görevlendirilmesi ile Görev ve Sorumlulukları, Eğitimi ve Değerlendirilmesi Laboratuvar uzman kadrosu ve çalışma şekli MADDE 16 – (1) Laboratuvarın uzman kadroları aşağıdaki hususlar dikkate alınarak belirlenir ve planlamaya uygun olarak ilan edilir: a) Laboratuvarın hizmet sunmasına izin verilen her uzmanlık dalı için en az bir uzman kadrosu bulunur. b) Laboratuvarın kadrosunda çalışan uzmanlar, laboratuvarın bulunduğu il içinde ve 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 12 nci maddesine uygun olması ve hizmetin nitelikli sürdürülmesi kaydıyla en fazla iki laboratuvarda çalışabilirler. c) Bakanlığın Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde her bir ana dal için asgari olmak üzere dört laboratuvar uzman kadrosu bulunur. ç) Bakanlığa bağlı diğer hastanelerde standart kadro ve personel dağılım cetvelinde belirtilen kapasiteye göre kadrolar belirlenir. d) Diğer kamu kurum veya kuruluş hastanelerine ise her dal için en az birer uzman kadrosu verilir. Laboratuvar personeli MADDE 17 – (1) Laboratuvarda, en az aşağıdaki sayı ve özelliklere sahip personel bulundurulur. a) Basit hizmet laboratuvarında Ek-1’de belirtilen en az bir teknik personel bulundurulur. b) Kapsamlı hizmet laboratuvarında her bir laboratuvar dalı için, ilgili uzmanın yanında Ek-1’de belirtilen en az bir teknik personel ile bir yardımcı personel ve/veya sekreter bulundurulur. Tıbbi patoloji laboratuvarında otopsi yapılması durumunda ayrıca bir teknisyen veya tekniker bulundurulur. Laboratuvar merkezinde yardımcı personel ve/veya sekreter ortak çalışabilir. c) İleri düzey hizmet laboratuvarında her bir laboratuvar dalı için en az iki uzman yanında Ek-1’de belirtilen en az üç teknik personel ile bir yardımcı personel ve sekreter bulundurulur. ç) Referans hizmet laboratuvarında son iki yıl laboratuvarda fiilen çalışan en az bir uzman ve Ek-1’de belirtilen en az iki teknik personel bulundurulur. Laboratuvar personelinin görevlendirilmesi ile görev ve sorumlulukları MADDE 18 – (1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları ve/veya tıbbi mikrobiyoloji uzmanları, tıbbi biyokimya laboratuvarlarında tıbbi biyokimya uzmanları ve tıbbi patoloji laboratuvarlarında tıbbi patoloji uzmanları çalışmaya yetkilidir. (2) Laboratuvarda, ruhsatta belirtilen uzmanlık alanına uygun olarak aşağıda belirtilen nitelikte personel görevlendirilir: a) Laboratuvar sorumlu uzmanı; laboratuvar merkezlerinde birim sorumluları arasından laboratuvarlar arası koordinasyonu sağlamak ve aşağıda belirtilen hususları yerine getirmek üzere Başhekim tarafından görevlendirilir. Ancak üniversitelerin laboratuvar merkezlerinde laboratuvar sorumlu uzmanı başhekimin teklifi ile rektör tarafından görevlendirilir. Yalnızca bir birim sorumlusunun bulunduğu laboratuvarlarda birim sorumlusu aynı zamanda laboratuvar sorumlusu olarak görev yapar. 1) Kurum veya kuruluştaki laboratuvar birim sorumlularından oluşturulan bir komisyon marifetiyle laboratuvarların ihtiyaçlarının tespitini, laboratuvar testlerinin maliyet etkin yürütülmesini ve HKS’ye uygun çalışılmasını sağlamak, 2) İlgili uzmanlık eğitim içeriğini dikkate alarak, kurum veya kuruluş bünyesindeki laboratuvarlarda farklı ana bilim dalı/yan dallarında hangi testlerin yapılacağını belirlemek, 3) Laboratuvarda çalışan uzmanların değişmesi, ayrılması veya işe başlaması durumunda bu değişikliği beş iş günü içinde Müdürlüğe bildirmek. b) Laboratuvar birim sorumlusu; birden fazla uzmanının bulunduğu dallarda, bu uzmanlardan birisi başhekim tarafından birim sorumlusu olarak görevlendirilir. Eğitim araştırma hastaneleri ve üniversitelerde ise, laboratuvar birim sorumlu uzmanlığı görevi ilgili anabilim dalı başkanı veya klinik şefi tarafından veya görevlendireceği uzman tarafından yürütülür. Birim sorumlu uzmanı aşağıdaki görevleri yerine getirir: 1) Laboratuvar güvenliği de dâhil, laboratuvarın yönetimi ve tüm faaliyetleri ile bu Yönetmeliğe, ilgili mevzuata ve kalite yönetim sistemine göre yürütülmesini ve bu iş ve işlemlerin yürütülmesi için uygun kişilerin görevlendirilmesini yapar. 2) Laboratuvarın ihtiyaçlarının tespitini, sonuçlarının güvenilirliği ve izlenebilirliği ile laboratuvarda HKS’nin yerine getirilmesini sağlar. 3) İç kalite kontrol ve dış kalite değerlendirme sonuçlarının uygun periyotlarda yapılması ve değerlendirilmesi ile gerekli düzeltici ve önleyici faaliyetlerinin yapılması veya yaptırılmasından sorumludur. 4) Testlerin zamanında yapılması ve sonuçlarının kayıt altına alınmasını ve hizmet talebinde bulunan kişi/kurum/kuruluşa zamanında rapor edilmesini sağlar. 5) Laboratuvar personelinin tüm faaliyetlerini izler, eğitim almalarını sağlar ve yeterliliklerini değerlendirir. 6) Teknik personele iç kalite kontrol, dış kalite kontrol değerlendirme ve HKS konusunda eğitim verir. 7) Uzmanlık eğitimi veren kurum/kuruluşlarda eğitimle ilgili sorumluluklarını varsa eğitim sorumlusu ile birlikte yerine getirir. c) Eğitim ve araştırma hastanelerinde başhekimlik/dekanlık tarafından eğitim faaliyetlerini yürütmek üzere bir eğitim sorumlusu atanabilir. ç) Laboratuvar, ihtiyacına uygun ve kadrosunda olmak kaydıyla diğer uzman/uzmanlar bulundurabilir. Bu uzmanlar birim sorumlu uzmanının koordinasyonunda personel eğitimi/uzmanlık eğitimi de dâhil olmak üzere laboratuvardaki tüm faaliyetlerin yürütülmesinden sorumludurlar. Gerektiğinde testi isteyen hekime test süreci, sonuçları, yorumlanması ve ileri tetkik yapılması ile ilgili bilgi ve danışmanlık hizmeti verirler. d) Laboratuvar ihtiyacına uygun olarak aşağıda belirtilen görevleri yerine getirmek üzere Ek-1’de belirtilen teknik personel çalıştırabilir: 1) Gerektiğinde laboratuvara başvuran kişilerden usulüne uygun olarak klinik örnekleri almak, teste uygun hale getirmek üzere hazırlamak, 2) Laboratuvar ortamını ve cihazları, analizin preanalitik ve analitik evrelerine hazır hale getirmek, 3) Laboratuvarın görev kapsamındaki işleri ve testleri yazılı düzenlemelere göre yapmak ve değerlendirilmek üzere uzmana sunmak, 4) Dekontaminasyon işlemlerini ve atıkların güvenli şekilde bertaraf edilmesini sağlamak, 5) Uzman tarafından verilen diğer görevleri yerine getirmek. e) Destek hizmetler ve/veya idari işler personeli; laboratuvarda genel temizlik, örneklerin taşınması ve diğer ofis işlerinin yerine getirilmesinden sorumludurlar. Ayrıca uzman tarafından verilen benzeri diğer görevleri yerine getirmekle yükümlüdürler. (3) Hastalık, ölüm ve doğal felaket gibi mücbir sebepler dışında bir yılda iki aydan az olmak şartıyla sorumlu uzmanın veya birim sorumlusunun görevinden ayrılması durumunda, aynı nitelikleri taşıyan bir uzman, kurum/kuruluş yetkilisi tarafından vekâleten görevlendirilir. Bu durum beş iş günü içinde Müdürlüğe bildirilir. İki aydan uzun süre sorumlu uzmanın/birim sorumlusunun mücbir sebeplerle görevine dönmemesi halinde bu süre altı aya kadar uzatılabilir. Personelin eğitimi ve değerlendirilmesi MADDE 19 – (1) Laboratuvar sorumlu uzmanı laboratuvar personelinin mesleki becerilerini geliştirmek, teknolojik gelişmelerden haberdar olmaları ve laboratuvar hizmet standartlarını yerine getirmelerini sağlamak üzere, yılda en az bir hizmet içi eğitim düzenler veya laboratuvar personelinin düzenlenen en az bir hizmet içi eğitime katılımını sağlar. (2) Laboratuvar personelinin aldığı eğitimin değerlendirilmesi; personelin kendi görev ve sorumluluk alanı ile ilgili konularda, laboratuvarın HKS’de belirlenen ölçütleri sağlamasına olan katkısı ve laboratuvardaki sorumluluklarını yerine getirmesine göre yapılır ve kayıt altına alınır. BEŞİNCİ BÖLÜM Laboratuvarların Planlaması ve Yatırım İzni Laboratuvarların planlanması ve yatırım izni MADDE 20 – (1) Özel laboratuvar açmak isteyenler ruhsat başvurusunda bulunmadan önce Bakanlıkça belirlenen planlamaya ve aşağıdaki şartlara uygun olarak yatırım izni alırlar. a) Bakanlıkça yeni açılmasına izin verilecek laboratuvarlara ilişkin yatırım listesi, her yıl Ekim ayında Bakanlık internet sitesinde ilan edilir. İlanda, istenecek belgeler, laboratuvarda bulundurulması gereken uzmanlık dalları ve sınıfı belirtilir. Laboratuvar açmak isteyenler, Kasım ayı sonuna kadar Bakanlığa başvurur. Kasım ayına kadar başvuru olmaması halinde, takip eden yılın Ağustos ayına kadar başvuruda bulunulabilir. b) Başvurular ilgili yılın Kasım ayının sonuna kadar ya da başvuru olmaması halinde izleyen yılın Ağustos ayının sonuna kadar toplanır ve takip eden ayın ilk haftasında birden fazla istekli olması halinde aralarında noter huzurunda kura çekilerek hak sahibi belirlenir; tek istekli bulunması halinde o kişiye hak sahibi olduğu bildirilir. c)Yatırım izni için başvurularda aşağıdaki belgelerin aslı veya müdürlük tarafından onaylanmış sureti istenir: 1) Laboratuvar açmak için ekonomik ve mali yeterliliğinin olduğunu gösteren belgeler, 2) Hak sahipliğinin iki yıl başkasına devredilmeyeceğine dair taahhütname, 3) Laboratuvar açtıktan sonra işletme hakkının bir yıl süreyle başkasına devredilmeyeceğine dair taahhütname, 4) (a) bendi gereği yapılacak ilanda belirtilen diğer belgeler. ç) Yatırım izni verilen yatırımcı, bir yıl içinde laboratuvar ruhsatnamesini alarak faaliyetine başlar. Bu süre içinde yatırıma başlamış ancak ruhsatname alamamış yatırımcıya müracaat etmesi halinde altı ay ek süre verilebilir. Bu sürede de ruhsat alarak faaliyete başlayamayan yatırımcının yatırım izni iptal edilir. d) Yeni açılan hastanelerin ruhsatlandırılmasına esas olan laboratuvara hastane planlaması ile birlikte Bakanlıkça izin verilir. (2) Gerekli hallerde yapısı ve işlevi Bakanlık tarafından belirlenen ulusal laboratuvar ağları oluşturulabilir. ALTINCI BÖLÜM Başvuru ve Başvurunun İncelenmesi, Ruhsatlandırma, Referans Hizmet Laboratuvarı Başvurusu ve Belgelendirilmesi, Ruhsat Yenileme, Faaliyetin Geçici Olarak Kısmen Durdurulması, Ruhsatın Askıya Alınması ve İptali ile Çalışan Uzman Değişikliğinin İşlenmesi Başvuru ve başvurunun incelenmesi MADDE 21 – (1) Yeni laboratuvar açacaklar veya taşınma/birleşme gibi nedenlerle yeni bir fiziki alanda yeniden ruhsatlandırma gerektiren durumlarda yatırım izni verilen yatırımcı ile kamu sağlık kurum/kuruluş yöneticisi, aşağıda belirtilen belgelerin olduğu dosya ile Müdürlüğe başvurur. Dosya, dizi pusulası ile kabul edilir. Dosyada; a) Ek-3’e uygun olarak doldurulan ruhsat başvuru dilekçesi, b) Bu Yönetmelikte belirtilen şartlara uygunluğunun yazılı beyanı ve laboratuvarın faaliyette bulunacağı yerin adresi, yerleşim planı ve mimar onaylı ölçekli krokisi, c) Laboratuvardaki kimyasal maddelerin, araç, gereç, donanımın ve uzmanlık alanına uygun olarak yapılan test listesi, ç) Her yıl Maliye Bakanlığı tarafından tespit edilen miktarlar üzerinden yatırılacak ruhsat harç makbuzunun aslı veya Müdürlükçe onaylı örneği, bulunur. (2) Başvuru; Müdürlüğe hazırlanan bir dosya ile ve/veya SKYS’ye kaydedilerek yapılır. Başvuru SKYS üzerinden de yapılmış ise geçici kurum kodu ve ruhsat işlemlerinin aşamalarını izleyebilmek ve yazışmaya gerek olmaksızın eksiklik ve uygunsuzlukları bildirmek için müracaat sahibine geçici şifre düzenlenir ve imza karşılığı verilir. Başvuru, Müdürlük tarafından bu Yönetmelik hükümlerine uygun olup olmadığı Ek-4 ile Ek-5’e göre değerlendirilir ve başvuru tarihinden itibaren yedi iş günü içinde incelenir. Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk tespit edilir ise, başvuru sahibine eksiklikler on iş günü içinde bildirilir. (3) Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk olmaması halinde denetim ekibi tarafından onbeş iş günü içinde laboratuvar yerinde denetlenir. Eksiklik olmayan dosya Bakanlığa gönderilir. (4) Eksiklik ve/veya uygunsuzluk bulunması halinde, bunlar beş iş günü içinde ilgilisine geri bildirilir ve eksikliklerin giderildiğine dair müracaat üzerine ilgili inceleme ekibi tarafından onbeş iş günü içinde tekrar yerinde denetim yapılır. Eksikliklerin giderilmiş olduğunun tespit edilmesi halinde dosya Bakanlığa iletilir. Ruhsatlandırma MADDE 22 – (1) Bakanlığa intikal ettirilen başvuru, Genel Müdürlükçe dosya ve/veya SKYS kaydı üzerinden incelenir. Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk varsa eksiklikler SKYS üzerinden onbeş gün içinde veya yazışmayla onbeş iş günü içinde giderilir. Bu süre sonunda eksikliği giderilmeyen dosya Müdürlüğe iade edilir. (2) Genel Müdürlük başvuruyu Ek-5’te belirtilen ruhsat denetimi hizmet kalite ölçütleri ile bu Yönetmeliğin ilgili hükümlerine uygunluğu açısından değerlendirir. (3) Genel Müdürlük eksiklik ve/veya uygunsuzluğu bulunmayan laboratuvara en fazla otuz gün içersinde Ek-6’ya göre ruhsatname düzenler ve Müdürlüğe gönderir. (4) Bakanlık, laboratuvarlara ruhsatname düzenleme yetkisini gerekli görmesi halinde valiliklere devredebilir. (5) Başvuru dosyası ve düzenlenen belgelerin bir örneği Müdürlükte muhafaza edilir. Düzenlenen ruhsatın aslı sorumlu uzmana imza karşılığında verilir. (6) Ruhsatname alan laboratuvar altı ay içerisinde faaliyete geçmek zorundadır. Bu süre içerisinde faaliyete geçmeyen laboratuvarın ruhsatı Bakanlıkça iptal edilir ve planlama hükümleri uygulanır. Referans hizmet laboratuvarı başvurusu ve belgelendirilmesi MADDE 23 – (1) Referans hizmet laboratuvarı olarak hizmet sunabilmek için 12 nci maddede verilen ölçütleri karşıladığını belirten bir dosya ile Genel Müdürlüğe başvurulur. Başvuru, Genel Müdürlük tarafından dosya üzerinden on iş günü içinde incelenir. İncelenen dosya belgelerinde eksiklik varsa Referans hizmet laboratuvarı olma talebinde bulunan ilgililere bildirilir. Başvuru dosyasında eksiklik yoksa, başvuru Başkanlığa gönderilir. Başkanlık dosyayı üç ay içinde komisyonda görüşerek raporunu Genel Müdürlüğe bildirir. (2) Genel Müdürlükçe uygun bulunanlara Ek-7’ye göre bir ay içerisinde Referans hizmet laboratuvarı belgesi düzenlenir. (3) İhtiyaç durumunda aynı test için birden fazla referans hizmet laboratuvarı belirlenebilir. Başkanlık bünyesinde yer almayan testlerle ilgili olarak Bakanlık, kamu kurum veya kuruluş bünyesindeki referans hizmet laboratuvarından birisini Ulusal Referans Laboratuvarı olarak belirler. Referans hizmet laboratuvarı/laboratuvarları veri gönderme, ilgili ulusal ağlara ve kalite kontrol çalışmalarına katılma konusunda Ulusal Referans Laboratuvarına karşı sorumludur. Ruhsat yenileme MADDE 24 – (1) Aşağıdaki hususlardan herhangi birindeki değişiklik durumunda ruhsat yenilenir: a) Sorumlu uzman, b) Ruhsata esas kadrolu uzman, c) Laboratuvarın faaliyette bulunduğu uzmanlık dalı, ç) Adres/fiziki mekan değişikliği, d) Kurum/kuruluş veya laboratuvar adı. (2) Uzmanlık dalı, adres/fiziki mekân, kurum/kuruluş veya laboratuvar adı değişikliği yapacak laboratuvar, değişikliklerle ilgili dosya hazırlayarak en az onbeş gün öncesinde Müdürlüğe başvurur. (3) Laboratuvar sorumluluğunu yürüten uzmanın ayrılması ve yerine başka bir uzmanın başlaması durumunu en az onbeş gün öncesinde Ek-3’e uygun ruhsat başvuru dilekçesi ile birlikte Bakanlığa bildirilir. (4) Laboratuvar ruhsatının herhangi bir nedenle askıya alınması halinde, buna neden olan durum altı ay içerisinde düzeltilmemişse ruhsatın yenilenmesi gerekir. Faaliyetin geçici olarak kısmen durdurulması MADDE 25 – (1) Laboratuvarda uygulanan testlerle ilgili olarak, iç kalite kontrol veya dış kalite değerlendirilmesi sonucunda, varsa Bakanlık tarafından belirlenen uygunsuzlukların giderilmediğinin veya bu testin/testlerin hizmet alımıyla karşılanmadığının tespit edilmesi durumunda, bu test veya testlere yönelik faaliyetler geçici olarak kısmen durdurulur. Bu süre altı ayı geçemez. Ancak laboratuvar kendi isteği ile; kapsamı değişmemek ve Müdürlüğe bildirmek şartıyla bu test/testleri yapmaktan tamamen vazgeçebilir. Ruhsatın askıya alınması ve iptali MADDE 26 – (1) Laboratuvarın ruhsatının askıya alındığı veya iptal edildiği durumlar aşağıda belirtilmiştir: a) Faaliyeti geçici olarak kısmen durdurulan ve 25 inci maddede belirtilen süre sonunda eksiklikleri hâlâ devam eden laboratuvarın ruhsatı en fazla altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda da eksiklikleri tamamlamayan laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. b) Laboratuvar faaliyetlerine ara vermek istediğinde en fazla altı ay süre ile ruhsat askıya alınır. Bu süre içinde laboratuvar, faaliyete başlamak istediğini belirten bir dilekçe ile Müdürlüğe başvurmamış ise ruhsat iptal edilir. c) Faaliyeti geçici olarak kısmen durdurulduğu halde faaliyeti durdurulan testin çalışmasına devam eden veya ruhsatın askıya alındığı halde faaliyetine devam eden laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. ç) Laboratuvarın faaliyetine son verilmek istendiğinde, Müdürlüğe ekinde ruhsatın yer aldığı bir dilekçe ile başvurulur ve Müdürlükçe ruhsat iptal edilir. d) Bakanlık tarafından belirlenen verileri düzenli olarak Bakanlığa göndermeyen laboratuvarlar üçer ay ara ile iki kez uyarılır. Altı aylık süre sonunda veri göndermeyen laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. e) Ruhsatın tanzim edilmesinden itibaren altı ay içinde faaliyete geçmeyen laboratuvarın ruhsatnamesi iptal edilir. f) Değerlendirmelerde, laboratuvarda bulunduracağını belirttiği, kimyasal maddeler, araç, gereç, donanımında eksikliği tespit edilen laboratuvara, bunları tamamlaması için en fazla üç ay süre verilir ve bu süre içinde eksikliklerini tamamlayamayan laboratuvarın ruhsatnamesi askıya alınır. Bu durumun üç ay daha devamı halinde ruhsat iptal edilir. g) Ek-8’e göre yıllık değerlendirme sonunda %50 -%70 arasında HKS puanı alan laboratuvarlardan tekrar değerlendirilenlerin %70 puana ulaşamayanlarının ruhsatları altı ay süre ile askıya alınır. Bu süre sonunda %70’e ulaşamayanların ruhsatı iptal edilir. ğ)Yıllık değerlendirmelerde laboratuvarın fiziki şartlarının ruhsat için belirtilen asgari ölçütleri karşılamayacak şekilde değişiklik yapıldığının tespiti halinde ruhsatı askıya alınarak, uygunluk sağlanmasına yönelik en fazla altı ay süre tanınır. Bu süre sonunda uygunsuzluğun devamı durumunda ruhsatı iptal edilir. h) Ek-8’e göre değerlendirilen laboratuvarlardan %50 HKS puanına ulaşamayanların ruhsatları altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda yapılan değerlendirme sonucuna göre %50 veya üzerinde puan alamayan laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. Çalışan uzman değişikliğinin işlenmesi MADDE 27 – (1) Çalışan uzman değişikliği durumunda laboratuvar SKYS kaydının yapılması için müdürlüğe başvurur. Müdürlük SKYS kaydını yapar ve bir çıktısını ilgilisine verir. Çalışan uzmanların diploma aslı veya onaylı suretleri laboratuvarda görülebilecek yerde asılır. YEDİNCİ BÖLÜM Denetim ve Değerlendirme Ekibi, Laboratuvarın Değerlendirilmesi ve Yaptırımlar Denetim ve değerlendirme ekibi MADDE 28 – (1) Ruhsata esas denetimlerde denetim ekibi, ilin sağlık müdürünün görevlendireceği ilgili müdür yardımcısı veya şube müdürü, denetlenen laboratuvar dallarında en az birer uzman ile HKS eğitimi almış olan bir üye olmak üzere en az üç kişiden oluşur. Tüm HKS değerlendirmelerinde il performans ve kalite koordinatörlüklerinin sorumluluğunda laboratuvar dallarından en az birer uzman ile HKS eğitimi almış olan iki üye olmak üzere en az üç kişiden oluşan değerlendirme ekibi görev alır. Genel Müdürlük lüzumu halinde benzer niteliklere sahip il dışı denetim veya değerlendirme ekibi görevlendirebilir. Denetim ve değerlendirme ekibindeki üyeler kendi çalıştığı laboratuvarın denetim ve değerlendirmesinde yer alamazlar. Laboratuvarın değerlendirilmesi MADDE 29 – (1) Laboratuvar, Ek-8’e ve bu Yönetmeliğin diğer hükümlerine göre en az yılda bir kez değerlendirilir. Bakanlık HKS puan durumlarına uygun olarak aşağıdaki sürelerde laboratuvarı ayrıca değerlendirir veya değerlendirilmesini sağlar: a) %70-%90 arasında puan alanlar altı ay sonunda, b) %50 -%70 arasında puan alanlar üç ay sonunda, tekrar değerlendirilir. (2) Değerlendirme ekibi tarafından düzenlenen rapor en fazla beş iş günü içinde Müdürlük aracılığı ile Genel Müdürlüğe iletilir. Müdürlük, değerlendirme raporunda yer alan hususlara veya işlemlere yönelik beş iş günü içinde ilgili laboratuvarı yazılı olarak bilgilendirir. Yaptırımlar MADDE 30 – (1) Laboratuvarlar bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak açılamaz ve işletilemez. (2) Laboratuvar, ruhsat başvurusunda bulunduğu sorumlu uzman ve yer/adres değişikliklerini Müdürlüğün bilgisi ve Bakanlığın onayı olmaksızın yapamaz. (3) Laboratuvar, tıbbi üretim, pazarlama firmalarıyla ortaklıklar kuramaz, çıkar birlikteliği oluşturamaz. (4) Laboratuvar açma yetkisine sahip olmayıp da, laboratuvar açanlar veya izinle açmış oldukları laboratuvarları yetkisi olmayanlara terk edenler ile laboratuvarın usulüne uygun olmayan yöntemlerle çalıştığı ve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenler hakkında 992 sayılı Kanunun 9 uncu ve 10 uncu maddelerindeki hükümler uygulanır. (5) Bu Yönetmeliğin ilgili hükümlerine uygun çalışmayan referans hizmet laboratuvarları Bakanlık tarafından eksikleri hususunda yazılı olarak uyarılır ve üç ay süre tanınır. Bu süre içerisinde eksikliklerini gidermeyen referans hizmet laboratuvarının belgesi iptal edilir. (6) Faaliyetleri geçici olarak kısmen durdurulan testi çalışmaya devam edenler ile ruhsatsız veya ruhsatı askıda iken faaliyet gösteren laboratuvarlar iki yıl süresince yeniden ruhsat başvurusunda bulunamaz. (7) Bakanlığa veri göndermediği için ruhsatı iptal edilen laboratuvarlar iptal tarihi itibariyle altı ay süresince yeniden ruhsatlandırılmaz. (8) Sadece araştırma amaçlı üretilmiş test ve kitler laboratuvarda tanı amacıyla kullanılamaz. SEKİZİNCİ BÖLÜM Laboratuvarın Kalite Kontrol ve Değerlendirme Sistemi, Güvenliği, Atık Yönetimi, Bilgi Sistemiyle Verilerin Korunması ve Etik İlkeler Laboratuvarın kalite kontrol ve değerlendirme sistemi MADDE 31 – (1) Laboratuvarlarda Bakanlık tarafından hazırlanan hizmet kalite standartları gereklerini sağlamak üzere bir kalite yönetim sistemi kurulur. (2) Laboratuvarda rapor edilen testler için uygun bir iç kalite kontrol, test doğrulama ve/veya geçerli kılma programı uygulanır ve kayıt altına alınır. (3) Laboratuvar Bakanlık tarafından belirlenen testler için dış kalite değerlendirme programlarına katılır ve bu katılım belgelenerek sonuçları kayıt altına alınır. (4) Hizmet alımı ile diğer bir laboratuvara hizmet sunan laboratuvarlar, Bakanlık tarafından belirlenen testlerle ilgili katıldıkları dış kalite değerlendirme programına katılımlarına ait belge ve sonuçlarını hizmeti alan laboratuvara bildirirler. (5) Laboratuvar; test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak amacıyla kalite kontrol ve değerlendirme sistemi kapsamında yöntemlerini ve faaliyetlerini gözden geçirmek ve gerekli önemleri almak zorundadır. (6) İç kalite kontrol ile dış kalite değerlendirme sonuçları laboratuvarda en az beş yıl muhafaza edilir. Laboratuvar güvenliği MADDE 32 – (1) Laboratuvarın biyogüvenlik düzeyi TS EN 12128 standardında belirtilen en az “fiziksel korunma düzeyi 2” şartlarına uygun olmalıdır. Ancak, Ek-9’da yer alan mikroorganizmalardan risk grubu 3 olanlarıyla çalışan tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları “fiziksel korunma düzeyi 3” , risk grubu 4 olanlarıyla çalışan tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları ise “fiziksel korunma düzeyi 4” şartlarına uygun olmalıdır. (2) Korunmaya yönelik alınan tedbirler; laboratuvar personelinin ve yakın çevresinin kimyasal radyolojik veya enfeksiyöz ajana maruz kalma olasılığını azaltıcı veya önleyici olmalıdır. (3) Laboratuvarda ilk yardım kiti ve mevcut tehlikelere uygun yangın söndürücü ile alev söndürme örtüsü güvenlik donanımı bulundurulur. (4) Laboratuvarda risklere uygun dekontaminasyon ve/veya nötralizasyon kiti bulundurulur ve etkin kullanımı için önlemler alınır. (5) Laboratuvarda kimyasal, radyoaktif ve/veya potansiyel enfeksiyöz riskten korunmak için personele yeterli kişisel koruyucu donanım ve diğer gerekli güvenlik donanımları temin edilir ve kullanılması sağlanır. (6) Personele, işindeki potansiyel tehlikeler bildirilir, güvenli laboratuvar teknikleri eğitimi verilir ve aldığı eğitimler kayıt altına alınır. Personelin, çalıştığı örnekler veya testlerden dolayı aşı ile önlenebilir hastalıklara neden olan enfeksiyöz etkenlere maruziyet riski ile karşı karşıya ise bu personelin aşılanması sağlanır. (7) Laboratuvar teknik alanında el yıkama için lavabo ile acil duş ve göz yıkama işlevi görecek ünite bulunur. (8) Laboratuvarda kendine özgü ve personelinin kolayca erişebileceği bir güvenlik dokümanı oluşturulur. Kullanılan kimyasalların ürün güvenlik bilgi formları temin edilir. (9) Laboratuvar içerisinde bulunan tehlike ve risklere ilişkin olarak, giriş kapısı ile gerekli olduğu durumlarda cihaz, donanım veya aygıt üzerine ilgili işaretleme veya etiketleme yapılır. (10) Laboratuvarda uygun sıklıkta hava değişimi sağlanır. Bu değişim kimyasal veya toksik dumanların veya enfeksiyöz ajanların yayılmasını engelleyecek şekildedir. (11) Laboratuvara giriş sınırlaması uygulanır. Laboratuvarda biyolojik ajanların, örneklerin, ilaçların, kimyasalların ve hastalara ait bilgilerin yanlış kullanılması, tahrip edilmesi ve çalınma tehlikesine karşı gerekli önlemler alınır. (12) Laboratuvarda korunma amacıyla kurulu cihazların ve donanımların ait oldukları standartlara uygun olarak düzenli bakım ve kontrolleri yapılır. (13) Laboratuvarda giriş ve çıkış noktaları ile varsa yangın çıkışları uygun şekilde işaretlenir. Laboratuvar güvenliği ile ilgili tüm işaretlemeler ulusal veya uluslararası kabul gören simgeler kullanılarak yapılır. (14) Tıbbı atıklar laboratuvarın biyogüvenlik düzeyine uygun olarak dekontamine edilir. Laboratuvar atık yönetimi MADDE 33 – (1) Laboratuvara ait tıbbi atıklar ile ilgili işlemler, 22/7/2005 tarihli ve 25883 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbî Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine uygun olarak yürütülür. Laboratuvar bilgi sistemiyle verilerin korunması MADDE 34 – (1) Laboratuvarda test sonuçları ve kişisel verilerin mevzuata uygun bir şekilde gizliliğini ve güvenliğini sağlayacak bilgi sistemi kurulur ve işletilir. Etik ilkeler MADDE 35 – (1) Laboratuvar hizmetleri etik kurallara ve kanıta dayalı laboratuvar tıbbı ilkelerine uygun olarak, güncel bilimsel ve teknolojik gerekleri yerine getirecek şekilde yürütülür. (2) Laboratuvarda, toplum sağlığını tehdit eden salgın durumları veya hayatı tehdit eden acil durumlar hariç olmak üzere 1219 sayılı Kanunun 70 inci maddesine göre seçme ve ayırt etme kabiliyeti bulunan hastalarda kendisinin, kısıtlılarda ve çocuk hastalarda ise kanuni temsilcisinin başvurusu/rızası olmaksızın hastadan test için örnek alınamaz ve test yapılamaz. (3) Test için alınan örneklerin araştırmalarda kullanılmasında klinik araştırmalarla ilgili mevzuat hükümleri uygulanır. Ancak toplum sağlığını korumaya yönelik Bakanlıkça yapılacak çalışmalar ile laboratuvarların kalite kontrol analizlerinde bu örnekler kör numune olarak kullanılabilir. DOKUZUNCU BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler Hizmet alımı MADDE 36 – (1) Kamuya ait laboratuvarlar 7/2/2009 tarihli ve 27134 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sağlık Hizmeti Sunan 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu Kapsamındaki İdarelerin Teşhis ve Tedaviye Yönelik Olarak Birbirlerinden Yapacakları Mal ve Hizmet Alımlarına İlişkin Yönetmelik uyarınca birbirlerinden veya 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca özel laboratuvarlardan hizmet alabilir. Hizmet alımı kararını kurum/kuruluş yönetimi ile birlikte laboratuvar sorumlusu verir. (2) Hizmetin satın alma yoluyla gördürülmesi halinde, hizmeti alan sağlık kurum/kuruluşu ile hizmeti veren sağlık kurum/kuruluşu, bu uygulamadan ve sonuçlarından müştereken sorumludur. Örneklerin taşınması MADDE 37 – (1) Örnekler 25/9/2010 tarihli ve 27710 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Enfeksiyöz Madde ile Enfeksiyöz Tanı ve Klinik Örneği Taşıma Yönetmeliğine uygun olarak taşınır. Mevcut ruhsatlı laboratuvarlar GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce ilgili mevzuata uygun olarak açılan laboratuvarlar, iki yıl süre ile mevcut durumları ile faaliyete devam edebilirler. Bu süre içinde bu Yönetmelikte belirlenen ölçütlere uygun olarak ruhsat alırlar. Belirtilen süre içinde ruhsat almayan laboratuvarın faaliyetine son verilir. Ruhsat için başvuru yapmış olan laboratuvarlar GEÇİCİ MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik yürürlüğe girmeden önce 15/2/2008 tarihli ve 26788 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğe göre ruhsat almak üzere başvuruda bulunmuş olan laboratuvarların ruhsat başvuruları anılan Yönetmelik kapsamında değerlendirilerek sonuçlandırılır. Ancak bu laboratuvarlar da bu Yönetmeliğin yürürlük tarihinden itibaren iki yıl içinde ruhsatlarını yenilemek zorundadır. Mevcut referans laboratuvarları GEÇİCİ MADDE 3 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce Bakanlık tarafından belirlenmiş Referans Hizmet Laboratuvarları bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde durumunu bu Yönetmeliğe uygun hale getirmekle yükümlüdürler. Aksi halde referans olma durumları herhangi bir işleme gerek olmaksızın iptal olunur. Laboratuvar uzman kadroları GEÇİCİ MADDE 4 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce, faaliyette bulunan laboratuvarlara bir uzman kadrosu verilir. Birden fazla uzman çalışan laboratuvarlarda 1219 sayılı Kanunun 12 nci maddesine uygun olmak kaydıyla, çalışan diğer uzmanları belgelemeleri halinde bu uzmanlar kadrolara eklenerek laboratuvar kadrosu olarak belirlenir. Yürürlük MADDE 38 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 39 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığının bağlı olduğu Bakan yürütür. TEKNİK PERSONEL a) Tekniker; meslek yüksekokullarının tıbbi laboratuvar veya patoloji laboratuvar teknikleri programlarından mezun olan sağlık teknikeridir. b)Teknisyen; sağlık meslek liselerinin tıbbi laboratuvar programından mezun olan sağlık teknisyenidir. c) Laboratuvarlar hizmet çeşitliliği ve kapasitesine göre; laborant ve astsubay teknikerleri ile veteriner sağlık yüksek okulu (ön lisans), meslek liselerinin kimya, gıda analizi ve su ürünleri analizi bölümü mezunları toplam en az bir yıl süreyle, sorumlu uzmanı bulunan laboratuvar veya laboratuvarlarda staj yaptığını ya da çalıştığını belgelemek kaydıyla laboratuvarda görev alabilirler. Üniversitelerin biyoloji, kimya, gıda, su ürünleri, veteriner hekimlik bölüm veya fakültelerinin mezunları toplam en az üç ay süreyle, sorumlu uzmanı bulunan laboratuvarda staj yaptığını ya da çalıştığını belgelemek kaydıyla tıbbi laboratuvarlarda görev alabilirler. ç) Aside Dirençli Boyama Mikroskopisi yapacak teknik personelin uzmanı bulunan tüberküloz laboratuvarında en az beş gün eğitim aldığını ve başarılı olduğunu belgelendirmesi zorunludur. LABORATUVAR DIŞINDA UYGULANAN TESTLER 1. Muayenehane Mikroskopisi (MM): Hekimin muayenehanesinde tanı koyabilmek için hastadan aldığı örneklere hemen uygulayabildiği mikroskopik işlemler olup aşağıda listelenmiştir; - Lam-lamel arası (ıslak) preparatlar - vajinal, servikal sürüntü veya deri örnekleri dahil - Bütün potasyum hidroksit (KOH) ile hazırlanan preparatlar - Fern test - Vajinal veya servikal mukusun post-coital direkt, kalitatif incelemeleri - Semen analizi; Huhner hariç - sperm motilitesinin varlığı veya yokluğunun tespiti düzeyinde - İdrar analizi: yalnız mikroskopik - Fekal lökosit incelemesi - Eozinofillerin tespiti için nazal smear incelemesi - ARB (Aside Dirençli Boyama, Tüberküloz tanısına yönelik) - Kalın damla ve ince yayma (Sıtma tanısına yönelik) 2. Hasta-Başı Testleri (HBT): Kalıcı ve özel bir alan gerektirmeksizin hastanın bulunduğu yerin yanında veya hemen yakınında yapılabilen testler olup aşağıda listelenmiştir; - Kan glukozu – spesifik olarak ev kullanımı için onaylanmış glukoz izleme cihazlarıyla - Hemoglobin – otomatik olmayan tekniklerle veya doğrudan sonuç veren basit cihazlarla - Protrombin zamanı, aPTT (yarı otomatik) - İdrarda hCG (gebelik testleri) - Alkol tayini–kanda veya tükürükte - Kan gazları

http://www.biyologlar.com/tibbi-laboratuvarlar-yonetmeligi-resmi-gazetede-yayinlandi

BİTKİ KARANTİNASI FÜMİGASYON YÖNETMELİĞİ

BİTKİ KARANTİNASI FÜMİGASYON YÖNETMELİĞİ BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; bitki, bitkisel ürün, bitkisel sanayi ürünü ve orman ürünlerinin bulundukları, taşındıkları ve yetiştirildikleri ortamların zararlı organizmalardan arındırılması, miktar ve kalite kayıplarının önlenmesi, fümigasyon işlerini yapacak personelin belirlenmesi, yetiştirilmesi ve yetkili kılınmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir. Kapsam MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, bitki, bitkisel ürün, bitkisel sanayi ürünü ve orman ürünlerinin; alıcı ülke zirai karantina mevzuatının gerektirmesi, ithalat, ihracat, reeksport ve transit geçişlerde böcek, akar, nematod, hastalık, yabancı ot gibi zararlı organizmalarla bulaşık olduğunun inspektörlerce tespit edilmesi ve lüzum görülmesi; ambalaj maddelerinin, depo, silo, gemi, konteynır gibi bulundukları ortamların temizlenmesi ve iç karantinaya tabi zararlı organizmaların belirlenmesi, kültür bitkilerinin yetiştirildiği ortamların temizlenmesi hallerinde, ayrıca fümigasyon için uygun hale getirilen müze, kütüphane, gıda üreten ve depolayan imalathane, fabrika ile tamamen boş ambar ve depolarda istek üzerine uygulanacak fümigasyonla ilgili hususları kapsar. Dayanak MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik, 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu, 21/12/1967 tarihli ve 969 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Merkez ve Taşra Kuruluşlarına Döner Sermaye Verilmesi Hakkında Kanun ve 7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen; a) Bakanlık: Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, b) Bitki: Canlı bitkiler ile bunların derin dondurulmamış meyve ve sebzeleri, yumrular, soğansılar, soğanlar ve rizomlar, kesme çiçekler, yapraklı dallar, budama artığı yapraklar, yapraklar, bitki doku kültürleri, canlı polen, göz, kalem ve çelik gibi canlılığını koruyan belirli parçaları ile dikim amaçlı olan botanik tohumlarını, c) Bitkisel ürün: Bitkisel orijinli, işlem görmemiş veya basit bir işlemden geçmiş, bitki tanımına girmeyen ürünleri, ç) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar: Bu Yönetmelik esaslarına göre kendi fümigasyonunu bünyesinde çalıştırdığı fümigasyon operatörlerine yaptıracak Türkiye Büyük Millet Meclisi, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü, büyükşehir belediyeleri, milli saraylar gibi kuruluşları, d) Doz: Fümigantın, birim ağırlığa, alana veya hacme uygulanan gram (g), mililitre (ml) veya santimetreküp (cm3) cinsinden miktarı, e) Fümigant: Fümigasyonda kullanılan, zararlı organizmalara gaz halinde etki eden katı, sıvı veya gaz formunda pestisitleri, f) Fümigasyon: Zararlı organizmaları imha etmek amacıyla, belirli sıcaklıktaki kapalı bir ortama, gaz halinde etki eden bir fumigantı belirli miktarda verme ve belirli bir süre ortamda tutma işlemini, g) Fümigasyon alanı: Fümigasyonun yapıldığı yerin yanında yaklaşılmasının hayati tehlike arz ettiği alanı, ğ) Fümigasyon operatör yardımcısı belgesi: Bu Yönetmelikte belirtilen esaslar dahilinde eğitilerek başarılı olan ziraat teknikerleri ve ziraat teknisyenlerine verilen belgeyi, h) Fümigasyon operatörü: Fümigasyon işlerinde yeterliliği Bakanlıkça tespit edilerek belgelendirilen ziraat mühendislerini, ı) Fümigasyon operatörü belgesi: Bu Yönetmelikte belirtilen esaslar dahilinde eğitilerek başarılı olan ziraat mühendislerine verilen belgeyi, i) Fümigasyon operatörü kimlik kartı: Fümigasyon işlerinden sorumlu fümigasyon operatörlerine verilen kartı, j) Fümigasyon operatör yardımcısı: Fümigasyon işlerinde yeterliliği Bakanlıkça tespit edilerek belgelendirilen ziraat teknikerlerini ve ziraat teknisyenlerini, k) Fümigasyon ruhsat belgesi: Bu Yönetmelikteki esaslara ve Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara göre, fümigasyonu ticari amaçla yapacak gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlara verilen belgeyi, l) Fümigasyon tutanağı: Fümigasyonu talep edenlerin yetkili temsilcileri ile fümigasyon operatörleri tarafından düzenlenerek imza altına alınan belgeyi, m) Genel Müdürlük: Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğünü, n) Müdürlük: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı il ve ilçe müdürlükleri ile zirai karantina müdürlüklerini, o) Zararlı organizma: Bitki veya bitkisel ürünlere zarar veren bitki, hayvan veya patojenik ajanların tür, streyn veya biyotiplerini, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcı Adaylarında Aranan Şartlar ve Seçilen Adayların Eğitimi Adaylarda aranan şartlar MADDE 5 – (1) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı olmak isteyen adaylarda aranılan nitelikler şunlardır: a) T.C. vatandaşı olmak, b) 18 yaşından küçük olmamak, c) Fumigasyon operatörlüğü için ziraat mühendisi olmak, ç) Fumigasyon operatör yardımcılığı için ziraat teknikeri veya ziraat teknisyeni olmak. Başvurular ve istenilen belgeler MADDE 6 – (1) İl ve ilçe müdürlüğü bitki koruma hizmetleri ile zirai karantina müdürlükleri, fümigasyon operatör ve fümigasyon operatör yardımcısı adaylarını tespit ederek Genel Müdürlüğe bildirir. Ayrıca, Genel Müdürlükte fümigasyon uygulamaları ile ilgili çalışan teknik personel de fümigasyon eğitimine katılmak ve belge almak üzere Genel Müdürlükçe belirlenir. (2) Gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar dilekçe ile diğer kamu kurum ve kuruluşlar ise dilekçelerine ilaveten, kuruluşlarında fümigasyon işlerinde çalıştırılacaklarına dair görevlendirme yazısı ile Genel Müdürlüğe veya müdürlüklere başvururlar. (3) Kursa katılacak adaylardan aşağıda sıralanan belgeler istenir: a) T.C. Kimlik Numarası beyanı, b) Gerçek kişi, tüzel kişi ve kuruluşlardan başvuran adayların mezuniyet belgelerinin veya diplomalarının aslı veya Müdürlükçe onaylı sureti, c) 1 adet fotoğraf. Kurslar ve belgelerin düzenlenmesi MADDE 7 – (1) Zirai karantina müdürlükleri veya uygun görülen il müdürlüklerinde, 5 inci ve 6 ncı madde hükümleri doğrultusunda Genel Müdürlükçe hazırlanan programa göre iki hafta süre ile kurslar düzenlenir. Fümigasyon operatör ve fümigasyon operatör yardımcıları gerektiğinde Bakanlığın belirlediği tarih ve yerlerde hizmet içi eğitime tabi tutulur. (2) Adaylara, zirai mücadele araştırma enstitülerinden en az bir, zirai karantina müdürlüklerinden en az iki olmak üzere, en az üç kişilik bir komisyonca teorik ve pratik bilgiler verilir. (3) Kurs sonunda değerlendirme sınavı yapılır. Değerlendirmede 100 üzerinden 70 puan alanlar, Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcısı Belgesi almaya hak kazanırlar. (4) Değerlendirmelere göre hak sahiplerine, örnekleri EK-1 ve EK-2’de gösterilen Fümigasyon Operatörü Belgesi ve Fümigasyon Operatör Yardımcısı Belgesi ile EK-3’te gösterilen Fümigasyon Operatörü Kimlik Kartı kursu düzenleyen müdürlükçe tanzim edilir ve sahiplerine gönderilir. (5) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlardan kurslara katılacaklar, belirlenen kurs ücretlerini ilgili müdürlüğün döner sermaye işletmesine öderler. Kurs ücretlerini ödemeyenler kursa ve sınava alınmaz. (6) Müdürlükçe, kurs düzenlenerek belge tanzim edilenlerin listesi ve sınav sonuçları, Genel Müdürlüğe bildirilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Fümigasyon Şartları Vakumlu fümigasyonun teknik şartları MADDE 8 – (1) Vakumlu fümigasyonda aşağıdaki şartlara uyulmalıdır: a) Vakum fümigatuvarları Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara uygun olmalıdır. b) Fümigasyon odasına, fümigant mutlaka gaz halinde verilmelidir. c) Fümigasyon süresince hücre iç basınç ve sıcaklığı istenilen miktarda sabit tutulmalıdır. ç) Gazlama müddetinin sonunda yiyecek maddelerinde en az iki, diğer maddelerde en az bir defa hava ile yıkama işlemi yapılmalıdır. Hava ile yıkama işleminde süre 1,5 saatten az olmamalıdır. d) Yeşil bitkiler, taze sebze ve meyveler vakum fümigasyonuna tabi tutulmamalıdır. e) Vakumlu fümigasyona tabi tutulan uyku dönemindeki aşı kalemi, çelik, fidan gibi bitkiler bir saat geçmedikçe, güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır. f) Fümige edilecek madde, oda veya hücre hacminin dörtte üçünü geçmemelidir. g) Fümige edilecek madde ızgara üzerine istiflenmelidir. Atmosferik fümigasyonun teknik şartları MADDE 9 – (1) Atmosferik fümigasyonda aşağıdaki şartlara uyulmalıdır: a) Gazlama odalarında fümigasyon; 1) Gazlama odaları Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara uygun olmalıdır. 2) Atmosferik fümigasyonda gaz odasının sıcaklığı, belirlenen doz ve süre için geçerli olan sıcaklığın altına düşürülmemelidir. 3) Havadan ağır fümigantlarla yapılacak uygulamalarda fümige edilecek madde, oda veya hücre hacminin dörtte üçünü geçmemelidir. 4) Fümige edilecek madde ızgara üzerinde istiflenmelidir. b) Gaz geçirmez örtü altında fümigasyon; 1) Fümigasyonun yapılacağı zemin beton değil ise, yığın altına branda bezi, plastik örtü veya benzeri bir örtü serilmelidir. 2) Fümige edilecek madde ambalajlı ise ızgara yerleştirilerek, sirkülasyonu sağlamak amacıyla ambalajlar aralıklı olarak istif edilmelidir. 3) Havadan ağır fümigantlarla yapılacak uygulamalarda istif ile örtü arasında 30 cm boşluk bırakılmalıdır. 4) Yığına fümigant uygulaması, her fümigantın teknik özelliklerine uygun olarak yapılmalıdır. c) Toprak fümigasyonu; 1) Toprak, bitkisel artıklardan temizlenmeli, 35-40 cm derinliğinde ve granül hale gelecek şekilde işlenmeli, uygun tavda olmalıdır. 2) Fümigant her tarafa yayılacak şekilde bir dağıtma düzeni ile uygun sıcaklık ve basınç altında uygulanmalıdır. 3) Uygulamadan sonra toprağın fümiganttan arındırılması sağlanmalıdır. Fümigasyon için aranan şartlar MADDE 10 – (1) Fümigasyon öncesinde ve sırasında aşağıdaki tedbirler alınmalıdır: a) Fümigasyon işlemi, meskun yerlerden ve çalışılan ortamlardan uzakta yapılmalıdır. b) Fümigasyon işlemi bir fümigasyon operatörü tarafından yapılır. Ancak gerektiğinde fumigasyon operatörü yanında bir fümigasyon operatör yardımcısı da istihdam edilir. c) Fümigasyon yapanlar, fümiganta uygun süzgece sahip gaz maskesi kullanmalı, süzgecin kullanım süreleri dikkate alınmalıdır. ç) Ekipmanda, hiç kullanılmamış süzgeç daima hazır bulundurulmalıdır. d) Fümigasyon esnasında sigara içilmemeli ve herhangi bir şey yenilmemelidir. e) Fümigant kesinlikle deri ile temas etmemelidir. f) Fümigasyon işleminden sonra, fümigasyon mahallinde uygun bir yere uyarı levhası asılmalıdır. g) Muhtemel zehirlenme ve yangın tehlikesine karşı hastane ve itfaiye teşkilatı telefon numaraları fümigasyon operatörünce bilinmelidir. ğ) Fümigasyon uygulamaları yapanlarda, zehirlenme belirtileri görüldüğünde derhal doktora başvurulmalıdır. h) Boş fümigant ambalajları usulüne uygun olarak imha edilmelidir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcılarının Çalışma Şekilleri, Görev ve Sorumlulukları Çalışma şekilleri MADDE 11 – (1) Müdürlüklerde çalışan fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı çalıştıkları kuruluş yöneticileri tarafından görevlendirilir. (2) Fümigasyon mahalline gidiş ve dönüş, fümigasyon talebinde bulunan şahıs veya firmaların temin edeceği vasıtalardan yararlanılarak yapılır. (3) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcıları gerektiğinde mesai saatleri dışında ve resmî tatil günlerinde de çalıştırılır. Görev yetki ve sorumlulukları MADDE 12 – (1) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcılarının görev, yetki ve sorumlulukları aşağıda belirtilmiştir. a) Fümigasyon operatörleri; 1) Fümigasyon talebini inceler, uygulamayı planlar ve organize eder. 2) Kullanılacak fümigantın cinsini, dozunu ve fümigasyon süresini tespit eder. 3) Hazırlıkları kontrol edip fiili olarak fümigasyonun başlatılmasını sağlar. 4) Güvenlik ve teknik tedbirleri denetler, eksiklikler varsa giderilmesini sağlar. 5) Fümigasyon süresi sonunda fümigasyon ortamının yeterince havalanıp havalanmadığı, personelin uygun çalışma koşullarının oluşup oluşmadığını ölçümlerle tespit eder. 6) Fümigasyon operatör yardımcısı tarafından düzenlenen ve EK– 4’te yer alan Fümigasyon Tutanağını imzalar. 7) Fümigasyondan ve uygulama anındaki can ve mal güvenliğinden bizzat sorumludur. b) Fümigasyon operatör yardımcıları; 1) Fümigasyon operatörünün verdiği plana göre fümigasyon ortamını hazırlar. 2) Fümigasyon ortamında izolasyonu sağlar, fümigant dağıtım düzenini bizzat kendisi hazırlar. 3) Gerekli güvenlik teknik tedbirlerini alır. 4) Fümigasyon tutanağını hazırlar ve imzalar. 5) Fümigasyon sonunda gerekli işlemleri yaparak ortamı havalandırır. 6) Fümigasyonda operatörlerine bağlı olarak çalışırlar ve onlara karşı sorumludurlar. 7) Fümigasyon operatör yardımcılarının bulunmadığı yerlerde bu görevleri fümigasyon operatörleri yürütür. BEŞİNCİ BÖLÜM Fümigasyon Yapacak Gerçek ve Tüzel Kişi ile Kuruluşlarda Aranacak Şartlar Müdürlükler MADDE 13 – (1) Fümigasyon yapacak müdürlüklerde aranacak şartlar şunlardır: a) En az bir fümigasyon operatörüne sahip olmak, b) Fümigasyon odası veya gaz geçirmez örtü, maske ve yedek süzgeci, kum torbası, sonda, gaz yoğunluğu ölçüm cihazı, termometre, vantilatör, fümigant odalarında aspiratör, ısıtma kabı, kutu açacağı, uyarı levhası, şeritmetre, ızgara, branda bezi, plastik örtü ve dağıtım sistemi gibi araç ve gereçleri bulundurmak, c) Fümigasyonda kullanılan araç ve gereçlerle fümigantların muhafaza edilebileceği uygun bir depoya sahip olmak. Diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler MADDE 14 – (1) Fümigasyon yapacak diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlarda aranacak şartlar şunlardır: a) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar hariç vergi kayıt belgesi fotokopisi ile ticaret sicil kayıt örneği, b) Fümigasyon işlemini kendi bünyelerinde ve ücret karşılığında yapacakların bir fümigasyon operatörü istihdam etmeleri, c) 13 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde belirtilen hususlara sahip olmaları, ç) İşletme içinde bir lavabo ve temizlik malzemeleri bulundurmaları, d) Fümigasyon ruhsat belgesine sahip olmaları, e) Fümigasyon işlemini kendi bünyesinde veya ücret karşılığında yapan gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşların çalıştırdıkları fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcılarıyla aralarındaki noter onaylı iş sözleşmelerini ibraz etmeleri gerekmektedir. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarda bu şart aranmaz. (2) Fümigasyonu ücret karşılığında yapacak gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar, müdürlüğe belirttikleri iller doğrultusunda faaliyet gösterir. Faaliyet gösterilecek il sayısı toplamı beş adedi geçemez. (3) Yeni fümigasyon operatörü istihdam edenler onbeş gün içerisinde, adres değişikliği ise en geç bir ay içerisinde ilgili müdürlüğe bildirilir. (4) Faaliyette bulunulacak il sayısı ile hangi ilde hangi fümigasyon operatörlerin veya fümigasyon operatörü ve yardımcılarının görev yaptığı ve istenilen diğer bilgi ve belgeler ile yapılan uygulamaların raporlarının, üçer aylık dönemler halinde, ruhsat aldıkları müdürlüklere bildirir. ALTINCI BÖLÜM Ruhsatlandırılma ve Denetleme Ruhsatlandırma MADDE 15 – (1) 5996 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin onikinci fıkrasına istinaden, zararlı organizma ile mücadeleyi, ticarî amaçla yapmak isteyen gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlar, fümigasyon ruhsatı almak zorundadırlar. Ruhsat almak isteyenler aşağıdaki belge ve bilgilerle zirai karantina müdürlüklerine, bunların bulunmadığı illerde ise müdürlüklere başvuruda bulunurlar. a) Dilekçe, b) Fümigasyon operatörü belgesinin müdürlükçe onaylı sureti, c) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar hariç ticaret sicil kayıt örneği, ç) 13 üncü maddenin (b) ve (c) bentlerinde belirtilen şartları taşıdığının belirlenmesi, d) Gerçek kişiler için 2 adet fotoğraf, e) Müdürlükten temin ettikleri ilgili müdürlük tasdikli Denetleme Defteri. (2) Başvuruda bulunulan belgeler ile 13 üncü maddede belirtilen şartları taşıyıp taşımadığı müdürlükçe incelenir. Müdürlükte varsa en az bir fümigasyon operatörü yoksa bir fümigasyon operatörü yardımcısı ve bir teknik personel tarafından işyerinde inceleme yapılır ve 14 üncü maddedeki şartları taşıdığı bir tutanakla belirlenenlere müdürlük tarafından EK-5’te yer alan Zirai Fümigasyon Ruhsatı düzenlenir. Denetleme MADDE 16 – (1) Müdürlükler; ücret karşılığında veya kendi fümigasyonunu yapan diğer kamu, gerçek, tüzel kişi ve kuruluşları; görevlendirecekleri varsa bir fümigasyon operatörü yoksa bir fümigasyon operatörü yardımcısı ve bir teknik personel ile yılda en az bir defa denetler. Denetlemelerde fümigasyonla ilgili her türlü bilgi ve belgeler; diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile özel ve tüzel kişi ve kuruluşlarca, denetim elemanlarına ibraz edilmek zorundadır. (2) Müdürlükler, yapılan denetleme ve sonuçları hakkında düzenleyecekleri raporları altışar aylık dönemler halinde Genel Müdürlüğe gönderirler. (3) Denetlemede tespit edilen aksaklık ve noksanlıklar, iş yerinde bulundurulması zorunlu olan müdürlük tasdikli Denetleme Defterine kaydedilir ve imzalanır. (4) Aksaklık ve noksanlıkların en geç bir ay içerisinde giderilmemesi halinde, diğer kamu, gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlara yazılı olarak ihtar verilir. Ruhsat iptali MADDE 17 – (1) Denetlemelerde belirlenen aksaklık ve noksanlıkları, ihtar tarihini takiben bir ay içerisinde gidermeyen diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşların ruhsatları müdürlükler tarafından iptal edilir. (2) Denetleme sırasında usulsüzlük tespiti halinde, fümigasyon ruhsatı iptal edilir. (3) Ruhsatı iptal edilen diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ve buralarda istihdam edilen kişiler adına üç yıl süreyle tekrar ruhsat düzenlenemez. (4) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı sadece bir fümigasyon şirketinde faaliyet gösterir. Bir fümigasyon operatörünün ve fümigasyon operatör yardımcısının birden fazla fümigasyon şirketinde faaliyette bulunması veya fümigasyon uygulamalarıyla ilgili usulsüzlük tespit edilmesi halinde, fümigasyon operatörü ve operatör yardımcısı belgeleri Genel Müdürlükçe iptal edilir. (5) Fümigasyon operatörü belgesi ile fümigasyon operatör yardımcısı belgesi iptal edilenler iki yıl süreyle bu belgeyi almak için müracaatta bulunamaz. (6) Ruhsatı iptal edilmiş olanlar veya ruhsat almadığı halde fümigasyon yapanlara, 5996 sayılı Kanunun 38 inci maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendi hükümleri uygulanır. (7) Kendi isteği ile ruhsatı iptal edilenler altıncı fıkra hükmü dışındadır. YEDİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler Kazanılmış haklar MADDE 18 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce, fümigasyon operatörü, fümigasyon operatör yardımcısı ve usta belgesi alanların hakları saklıdır. Yürürlükten kaldırılan yönetmelik MADDE 19 – (1) 24/8/2005 tarihli ve 25916 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Zirai Karantina Fümigasyon Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlük MADDE 20 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 21 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Tarım ve Köyişleri Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/bitki-karantinasi-fumigasyon-yonetmeligi

Ekosistem Nedir ?

Ekosistem, bir alandaki canlı organizmalar ve cansız varlıkların hepsinin birden oluşturduğu sistem. Organizmalarla cansız çevre elementleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. Bir ekosistemin dört temel bileşeni vardır. Üreticiler ototroflar, tüketiciler (hetotroflar), ayrıştırıcılar (saprofitler) ve doğal çevre. İlk üç bileşen, dördüncü bileşenin oluşturduğu cansız doğa içinde varlıklarını sürdüren canlı yaşamı kapsar. Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ekoloji adı verilir. Ekoloji canlı varlıkların birbirleriyle ve bulundukları ortamla ilişkilerini inceler. Ekolojik denge ise doğada canlıların kendi aralarındaki ve fiziksel çevreleriyle ilişkilerini sağlıklı gelişmesine imkan tanımasıdır. Ekosistemdeki her canlı türü çevre koşullarından etkilenir ve kendi yaşam faaliyetleriyle bulunduğu habitatın koşullarını etkiler, değişikliğe uğratır. Öte yandan Biyosferdeki çeşitli ekosistemlere sürekli olarak zehirli maddeler katılmaktadır. Bunların bir kısmı doğadan kaynaklanır. Örneğin bir volkanın faaliyeti sırasında çıkan kükürt gazları çevreye yayılarak bitkilerin gelişmesini engeller. Denizlerde doğal olarak bulunan cıva deniz canlılarında birikerek insan sağlığını besin yoluyla tehdit eder. Orman içinde akan bir dereye dökülen yaprak gibi organik maddeler bu habitatta büyük ölçüde oksijen noksanlığına neden olabilir. Bununla birlikte kirlenme denilince insan müdahalesi sonunda oluşan çevre bozulması anlaşılmaktadır. Böylece ekosistemde canlıların yaşamını ciddi ölçüde etkileyen değişiklikler olmaktadır. İnsan da canlı bir varlık olarak bulunduğu ekosistemin bir parçası olduğu için kendinin neden olduğu değişiklikler başka canlılara olduğu gibi eninde sonunda kendisini de etkilemektedir. Bu değişiklikler bazen insanın o çevrede barınmasını olanaksızlaştıracak boyutlara ulaşır. Besin zincirine örnekler: 1- Ot, fare, tilki, dağ aslanı (üç üyeli bir zincir) 2- Ot, çekirge, kurbağa, yılan, atmaca (dört üyeli bir zincir) 3- Yonca, dana, insan, (üç üyeli bir zincir) İnsan genellikle besin zincirinin son halkasıdır. Tabiatta birçok küçük besin zinciri birbiri içine geçmiş durumdadır. İç içe geçmiş besin zincirlerinin tümüne besin ağı denir. Besin zinciri veya besin ağını oluşturan canlılar arasında bir denge vardır. Herhangi bir basamaktaki bir değişim hayvan populaşyonları arasındaki dengeyi bozar ve herhangi bir basamaktaki değişimi onun üzerindeki veya onunla beslenen basamağı etkiler, değişimlere hatta açlıktan ölüme sebep olur. Örneğin; fareler ortadan kalktığında bunla beslenen yılan, tilki çakal, yırtıcı kuşlar, baykuş gibi hayvanlar açlıktan ölür. Veya tersi bir durumda, ortamdaki yılın, tilki, çakal yırtıcı kuşlar, başkuş gibi hayvanlar ortamdan kaldırılırsa köyler ve kentler fare istilasına uğrar (Üç sene önceki Samsun ve Muğla’daki sıçan istilası gibi). Fare ve sıçanların çoğalmasıyla tarladaki sebzeye, meyveye verilen zarar arttığı gibi, veba, kuduz, tularemi, beyin zarı iltihaplanması, kolera, kanamalı sarılık gibi birçok hastalıkların yayılmasına sebep olur. Kısacası zincirin bozulması, türlerden birinin azalmasına diğerinin çoğalmasına sebep olur. Bu dengenin bozulması ise besin ağının son halkası olan insanı her yönden etkiler ve insan soyunun geleceğini tehdit ederek, sonunda insan soyu da ortadan kalkabilir.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-nedir-

Biyologlar Odası Kanunu Taslağı

BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Tanımlar Amaç Madde 1- Türkiye sınırları içerisinde meslek ve sanatlarını kullanmaya yetkili olup da sanatını serbest olarak yapan veya meslek diplomasından istifade etmek suretiyle resmi veya özel görev yapan biyologları teşkilatı içinde toplayan tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olan Biyologlar Odası kurulmuştur. Madde 2- Odanın kuruluş amacı; Türkiye sınırları içerisinde meslek ve sanatlarını kullanmaya yetkili serbest olarak yapan veya meslek diplomasından istifade etmek suretiyle resmi veya özel görev yapan biyologlar arasında mesleki dayanışmayı kurmak, biyologluğun kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak ve meslek mensuplarının hak ve yararlarını korumak amacıyla kurulacak olan kamu kurumu niteliğindeki Biyologlar Odası kurulmasına, teşkilat, faaliyet ve denetimlerine, organlarının seçimlerine dair esas ve usulleri düzenlemektir. Kapsam Madde 3- Türkiye hudutları dahilinde meslek ve sanatlarını icraya yasal olarak salahiyeti olup, dört yıllık fakültelerin Biyoloji bölümlerinden lisans diploması alarak mezun olanları kapsar. Tanımlar Madde 4- Bu yönetmelikte geçen; Oda: Biyologlar Odasını, Şube: Biyologlar Odası Şubesini, Temsilcilik: Biyologlar Odası Temsilciliğini, Üye: Biyologlar Odası üyesini, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Biyolog Odaları görev, yetki, organ ve çalışma esasları Madde 5- Odalar, bu Kanunda yazılı esaslar dahilinde Biyolog mesleği mensuplarının ortak ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, bu mesleğin kamu yararına uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ve meslekle ilgili ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kurulan tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Oda temel görev ve yetkileri; Madde 6- Odaların temel görev ve yetkileri, Biyologların mesleki gereksinmelerini karşılamak amacıyla çalışmalar yapmak, Mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, Mesleğin gelişmesini sağlamak, Meslektaşları birbirleri ile hizmet verdikleri alanlardaki kişi ve gruplarla ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak, Meslek disiplinini, ahlakını ve onurunu korumaktır. Oda Organları Madde 7- Odaların organları şunlardır: a) Oda Genel Kurulu b) Oda Yönetim Kurulu c) Oda Denetleme Kurulu d) Oda Disiplin Kurulu Oda Genel Kurulu Madde 8- a) Oda Genel Kurulu; Odanın amaç, ilke, işleyiş, görev ve yetkiler açısından en yetkili organdır. b) Oda Genel Kurulu, Odaya kayıtlı üyelerden oluşur. c) Oda Genel Kurulu, iki (3) yılda bir Nisan ayı içerisinde, Oda Yönetim Kurulunun belirleyeceği günlerde ve adreste toplanır. Toplantı tarihinin, görüşmeler Cumartesi akşamına kadar tamamlanacak ve eğer varsa Pazar günü seçimler yapılacak şekilde saptanması zorunludur. ç) Oda Genel Kurulu üye tam sayısının çoğunluğu ile toplanır. Birinci toplantıda çoğunluk sağlanamaması halinde ikinci toplantı için çoğunluk aranmaz. Toplantı yeter sayısının sağlanamaması halinde Oda Genel Kurulu ancak bir kez altmış (60) günü geçmemek üzere ertelenir. Bu durumda, Yönetim Kurulu yeni Oda Genel Kurul tarihini ve yerini, gündemin seçim olması halinde görevli hakimin onayını da alarak belirler ve toplantı tarihinden en az on (10) gün önce, bir gazetenin Türkiye baskısında ilan eder ve üyelere duyurur. d) Oda Yönetim Kurulu, Genel Kurul toplantısından en az onbeş (15) gün önce, Genel Kurula katılacak üyelerin üçer kopya olarak hazırlanmış listelerini, toplantının gündemini, yerini, gününü, saatini ve çoğunluk sağlanamadığı takdirde yapılacak ikinci toplantıya ilişkin hususları belirten bir yazıyla birlikte, görevli İlçe Seçim Kurulu Başkanlığına iletir. Gerekli incelemeden sonra hakim tarafından onaylanan listeler ve toplantıya ilişkin diğer hususlar Odanın ilan yerlerinde asılmak suretiyle ve üç gün süre ile ilan edilir. Yasal sürecin tamamlanması ve listelerin kesinleşip, Genel Kurula ilişkin diğer hususların onaylanmasını izleyen üç (3) gün içinde, Yönetim Kurulu, Genel Kurulu üyelere duyurur ve bir gazetenin Türkiye baskısında ilan eder. Çalışma Yöntemi Madde 9- Oda Genel Kurulu aşağıdaki şekilde toplanır; a) Genel Kurul toplantı yeter sayısının sağlanmasıyla, Yönetim Kurulu Başkanı, İkinci Başkanı ya da Yönetim Kurulunun kendi içinden belirleyeceği bir üye tarafından, açılır ve gündemin birinci maddesi gereğince Başkanlık Divanı seçilir. b) Başkanlık Divanı, bir Başkan ve iki Yazmandan oluşur. Başkanlık Divanı üyeliklerinin tespiti için ayrı ayrı oylama yapılır. c) Genel Kurul görüşmeleri, Yönetim Kurulunca hazırlanıp, duyurulmuş gündem maddelerine göre yapılır. Ancak, toplantıya katılan üyelerin yazılı önerisi ve Genel Kurul kararı ile gündeme madde eklenebilir ya da maddelerin sırası değiştirilebilir. ç) Oda Genel Kurulu gündeminde aşağıdaki maddelerin bulunması zorunludur; 1) Başkanlık Divanı seçimi, 2) Çalışma raporu, mali rapor ve denetleme raporunun okunması, görüşülmesi ve Oda Yönetim Kurulunun aklanması, 3) Oda Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu ve Disiplin Kurulu delege adaylarının ve Birlik Yönetim Kurulu aday adaylarının belirlenmesi ve duyurulması, d) Oda Genel Kurulunda bulunmak, görüşmelere katılmak, oy kullanmak ve organlara aday olmak için, Oda Yönetim Kurulu tarafından hazırlanıp, görevli hakim tarafından kesinleştirilmiş üye listelerinin imzalanması yoluyla alınmış Genel Kurul giriş kartının ve Oda kimlik kartının gösterilmesi zorunludur. Sadece oy verme sırasında, Oda kimlik kartı yerine, resmi kuruluşlarca verilmiş kimlik kartları da kullanılabilir. e) Genel Kurul, kararlarını çoğunlukla alır. Oylarda eşitlik olursa, Divan Başkanının kullandığı oy yönünde çoğunluk sağlanmış sayılır. Ancak, Bu Yönetmelikte değişiklik yapılabilmesi için görüşmelere katılanların üçte ikisinin olumlu oyu gereklidir. f) Genel Kurul görüşmeleri ve kararları bir tutanağa bağlanarak, Divan Başkanı, ve Yazmanlar tarafından imzalanıp, dosyasında saklanmak üzere Oda Yönetim Kuruluna verilir. Olağanüstü Genel Kurul Madde 10- Olağanüstü Genel Kurul, a) Odaya kayıtlı üye sayısının beşte birinin Oda Yönetim Kuruluna yazılı başvurusu ile, b) Oda Denetleme Kurulunun, Oda hesap işleriyle ilgili olarak gerek görmeleri durumunda ve oybirliği ile alacakları karar ile, c) Oda Yönetim Kurulunun üçte iki (2/3) çoğunlukla alacağı karar ile, ç) Boşalan Oda Yönetim Kurulu üyeliğine davet edilecek yedek kalmadığı durumda, yukarıdaki durumlardan herhangi birisinin oluşması üzerine, Oda Yönetim Kurulu tarafından toplantıya çağrılır. Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı Madde 11- Bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin (a), (b) ve (ç) bendinde belirtilen durumlardan herhangi birinin oluşması halinde, Oda Yönetim Kurulu, başvuru tarihinden itibaren bir hafta içinde Olağanüstü Genel Kurul için karar almak ve Genel Kurulun tarihini saptamak zorundadır. Olağanüstü Genel Kurul, karar tarihinden itibaren bir (1) ay içinde toplanır. Olağanüstü Genel Kurul Çalışma Yöntemi Madde 12- Olağanüstü Genel Kurul toplantısı da, Olağan Genel Kurul toplantısı gibi yapılır. Ancak, sadece önceden duyurulan gündemdeki maddeler görüşülüp karara bağlanır. Olağanüstü Genel Kurul toplantılarında gündeme madde eklenemez. Oda Genel Kurulunun Görev ve Yetkileri Madde 13- Oda Genel Kurulunun görev ve yetkileri şunlardır; a) Odanın çalışma alanları ile ilgili konularda ve Oda amaçlarının gerçekleşmesine ilişkin kararlar almak, b) Toplumun, mesleğin ve Odanın gelişmesi için gerekli etkinlik alanlarını ve esaslarını saptamak, c) Oda Yönetim Kurulu raporlarını incelemek, bu raporlar hakkında karar almak ve Oda Kurullarına görev, yetki ve sorumluluklar vermek, ç) Oda ve Şube hesaplarını, bilanço, gelir-gider cetvellerini, Denetleme Kurulu çalışmalarını ve raporlarını incelemek ve hakkında kararlar almak, d) Oda Yönetim Kurulunun önerileri doğrultusunda, yeni dönem gelir ve gider bütçelerini, geçici ya da sürekli ücretleri, ücretli kadroları incelemek, bu inceleme sonucunda değiştirerek ya da olduğu gibi onaylamak, e) Oda Yönetim Kurulu, Oda Disiplin Kurulu, Oda Denetleme Kurulu Üyelerinin oturum ücretlerini tespit etmek, f) Oda işlerinin yürütülmesini ve kanunların Odalara verdiği görev ve yetkilerin kullanılmasını, üyelerin mesleki onur ve çıkarlarının korunması için Oda Yönetim Kurulunca önerilen Yönetmelikleri incelemek, değişiklik teklifi yapmak ve onaylamak; gerektiğinde yönetmelik hazırlama yetkisini Oda Yönetim Kuruluna geçici süreler ile devretmek, g) Oda Yönetim Kurulunun yedi (7) asil ve yedi (7) yedek, Oda Disiplin Kurulunun beş (5) asil ve beş (5) yedek, Oda Denetleme Kurulunun üç (3) asil ve üç (3) yedek üyeliklerini, 3 yıl süre ile belirlemek ve duyurmak, ğ) Odanın sahip olduğu, ya da olacağı taşınmaz mallar hakkında karar almak, ya da bu konularda Oda Yönetim Kurulunu yetkilendirmek, h) Oda amaçlarının gerçekleştirilmesi ve Oda işlevlerinin yerine getirilmesi amacıyla yardımcı organları oluşturmak, ı) Oda Yönetim Kurulunun veya üyelerin gerekçeli önergeleri ile Şube kurmak, kapatmak, bunların yetki ve sorumluluklarını ve etkinlik alanlarını belirlemek, Oda Yönetim Kurulu, Oluşumu ve Çalışma Yöntemi Madde 14- Oda Yönetim Kurulu; a) Oda Genel Kurulu tarafından üç (3) yıllık bir süre için seçilen yedi (7) asil ve yedi (7) yedek üyeden oluşur, b) Oda Genel Kurulundan sonra yapacağı ilk toplantıda üyeler arasından bir (1) Başkan, bir (1) İkinci Başkan, bir (1) Sekreter Üye ve bir (1) Sayman Üye seçerek, Oda Yürütme Kurulunu oluşturur ve diğer Yönetim Kurulu üyeleri için görev bölümü yapar, c) Ayda en az bir (1) kez ve çoğunlukla toplanır. Toplantıyı Başkan, Başkan bulunmadığı zamanlarda İkinci Başkan, Başkan ve İkinci Başkan bulunmadığı zamanlarda Sekreter Üye yönetir. ç) Kararlarını çoğunlukla alır. Oylarda eşitlik olması halinde, toplantı yöneticisinin kullandığı oy yönünde sağlanmış sayılır. Oda Yönetim Kurulu Üyeliğinin Düşmesi Madde 15- Her nedenle olursa olsun, üç (3) ay süreyle toplantılara gelmeyen ya da, herhangi bir altı (6) aylık süre içerisinde yapılan olağan toplantıların üçte birinden (1/3) daha azına katılmış olan Yönetim Kurulu Üyesi çekilmiş sayılır ve yerine Yönetim Kurulu tarafından sıradaki Yedek Yönetim Kurulu Üyesi yazılı olarak davet edilir. Çekilen veya çekilmiş sayılan Yönetim Kurulu Üyesinin yerine Yönetim Kurulu tarafından davet edilen Yedek Yönetim Kurulu Üyesi daveti yazılı olarak kabul veya reddeder. Yedek üyenin görevi kabul etmesi durumunda, ilk Yönetim Kurulu toplantısında göreve başlama kararı alınır. Davet edilen Yedek Üyenin görevi reddetmesi veya çağrıya on beş (15) gün içerisinde yanıt vermemesi durumunda bu üye çekilmiş sayılır ve ilk Yönetim Kurulu toplantısında yerine Yönetim Kurulu tarafından sıradaki Yedek Yönetim Kurulu Üyesi yazılı olarak davet edilir. Yedek Yönetim Kurulu Üyesi Kalmaması Madde 16- İstifa eden ya da çekilmiş sayılan Oda Yönetim Kurulu üyeliğine davet edilecek yedek üye kalmadığı durumda, Oda Yönetim Kurulu, Başkan ve İkinci Başkan, tarafından Olağanüstü Oda Genel Kurulu toplantısı çağrısı yapılır. Olağanüstü Oda Genel Kurul toplantısında yeniden seçim yapılır ve seçilen Oda Yönetim Kurulu ilk Olağan Genel Kurul toplantısına kadar görev yapar. Oda Yönetim Kurulu Görev ve Yetkileri Madde 17- Oda Yönetim Kurulu, Odanın amaçları doğrultusunda aşağıdaki görevleri yerine getirmekle yükümlüdür; a) Oda Genel Kurulu tarafından kendisine verilen görev ve yetkileri kullanır, Oda Genel Kurulunda alınan kararları uygular, Oda işlerini Genel Kurulun kararları çerçevesinde yürütür. b) Oda üyelerinin, Oda Yönetmelikleri içinde hak ettiği yetkilerini iyi bir biçimde kullanmalarını gözetir, üyelerinin mesleki onur ve çıkarlarını korur ve bu konuda önlemler alır, gerekli girişimlerde bulunur. c) Mesleğin ilerlemesi için gerekli incelemeleri ve çalışmaları yapar ya da yaptırır ve bunlara ilişkin raporları Oda Genel Kurulunun değerlendirmesine sunar. ç) Resmi işlerde ve istek üzerine özel işlerde bilirkişilik, hakemlik, jüri üyeliği, danışmanlık gibi görevlere atama yapmak üzere, üyeleri arasından adaylar saptar veya görevlendirme yapar. d) biyoloji biliminin çalışma alanları ile ilgili diğer meslek kuruluşları ile ilişki kurar ve gerekli girişimlerde bulunur. Üyesi bulunduğu ya da üyelik olanağı doğan dış ülkelerdeki uzmanlığını ilgilendiren mesleki kuruluşlarla iletişim kurar ve bu ortamlarda Odanın temsil edilmesini sağlar, kongrelere katılmak için delege gönderir, yurt içi kongreler yapar. Gerekirse Birliğin ve birlik üyelerinin maddi ve manevi yardımını alır. e) Üyelerin gerek kamu kuruluşları ve gerek diğer kurum ve kişilerle olan bütün mesleki ilişkilerinde ortaklaşa uyulacak kanuni esasları hazırlar, bunlara uyulmasını sağlar ve uygulanmasını denetler. f) Üyelerin çalışma koşulları ve her türlü mesleki hizmetleri karşılığında alacağı asgari ücretleri saptar, ilgili yönetmelik, yönerge ve ücret tarifelerini hazırlar ve yayınlar, ilgililere duyurur, bunlara uyulmasını sağlar ve denetler. g) Her türlü mesleki ve teknik kitap, broşür, dergi, bülten ve benzeri yayını yayımlar. Üyelerin ve diğer ilgililerin yararına sunmak üzere, kütüphane ve arşiv kurar ve oda yayınlarının sürekli ve düzenli çıkmasını sağlar. ğ) Üyeler arasında haksız rekabeti önleyecek önlemleri önceden alır, gerekli yaptırımları uygular. h) Yasama ve yürütme organlarında Odanın amaçları ile ilgili olarak yapılacak kanun, tüzük, kararname, yönetmelik, yönerge ve genelge hazırlama veya değişikliği çalışmalarına ve uygulamalarına katılır, görüş verir ve önerilerde bulunur. ı) Mesleki, teknik eğitim ve öğretim konularında incelemelerde bulunur, ilgili kurumlarla işbirliği yapar, Oda görüşlerini oluşturur ve uygulanması için gerekli çalışmalarda bulunur. i) Odanın açacağı ve/veya Odaya karşı açılan davalarda, Odayı temsil eder, sav ve savunmada bulunur ve bu konularda vekil atar. l) Gerekli gördüğü konularda sürekli veya geçici kurul, komite, komisyon, çalışma grubu ve benzeri oluşturur, çalışmalarını yürütür ve yönetir. m) Oda Genel Kurulu hazırlıklarını ve duyurularını yapar. Oda Genel Kuruluna sunulmak üzere çalışma raporunu ve bilançoyu, yeni yıl gelir ve gider bütçelerini hazırlar, geçici ve sürekli ücretliler kadrolarını saptayarak bunları Oda Denetim Kurulu Raporu ile birlikte delege sayısına yetecek kadar çoğaltarak Oda Genel Kurulundan onbeş (15) gün öncesine kadar delegelere gönderir. n) Gerektiğinde Oda Genel Kurulunu olağanüstü toplantıya çağırır. o) Oda Genel Kurulu kararlarını ve yapılan seçim sonuçlarını üyelerine ve ilgili kurum ve kuruluşlara bildirir. ö) Oda Danışma Kurulunun eğilim kararı ile Bölge, İl ve İlçe Temsilcilik Yönetim Kurullarını atar ve bu birimlerin Oda işleyişine uygun faaliyetler yürütmesini sağlar. Gerektiğinde Oda Disiplin Kurulu ve/veya Oda Denetleme Kurulunun görüşlerine başvurarak Bölge, İl ve İlçe temsilciliklerini görevden alır. p) Odanın sahip olduğu taşınmaz malları, demirbaşları ve Oda bütçesini yönetir. Taşınmaz mallar ve demirbaşlar Oda adına satın alınır ve/veya satılır, tescil ettirilir. Taşınmaz malların alım, satım, bağış ve tescil işlemleri için Oda Genel Kurul kararı gerekir. Demirbaş malların alım, satım ve bağışı için Oda Genel Kurulunda kabul edilen bütçe esasları çerçevesinde Oda Yönetim Kurulunca verilecek görev ve yetki kapsamında ilgili birim yönetim kurulu kararı gerekir, ancak tescil işlemleri Oda Yönetim Kurulunca yapılır. Ayrıca Oda Yönetim Kurulu Odanın her türlü hizmet alımı ve diğer iş ve işlemleri ile ilgili ihale açmaya, teklif almaya, ihale vermeye, teklif ihale reddetmeye ve pazarlık yapmaya yetkilidir. r) Oda birimlerinden gelen üye kayıtlarını yapar ve belli bir düzende tutar. Üyelerin vasıf kaybetme işlemlerini yapar. ş) Oda görevlilerinin atama, yer, görev ve yetki, değiştirme, görevden alma, sicil ve benzeri özlük işlerini Yönetmelikler uyarınca düzenler. t) Gerekli gördüğünde veya başvuru üzerine söz konusu Oda üyeleri hakkında soruşturma yapar, gerek gördüğünde Oda Onur Kurulunu toplantıya çağırır. ü) Gerekli gördüğünde veya başvuru üzerine Oda Denetleme Kurulunu toplantıya çağırır. v) Şube Genel Kurulları için yeterli sayıda gözlemci seçer ve görevlendirir, gözlemcinin Şube Genel Kurul toplantısına katılmasını sağlar. y) Oda Yönetim Kurulu gerekli gördüğü hallerde, Şube Genel Kurulunun olağanüstü toplanması için Disiplin ve Denetleme Kurullarını ortak toplantıya çağırır. z) Oda Denetleme Kurulunun raporuna istinaden Şube Genel Kurulunu olağanüstü toplantıya çağırır. Oda Yönetim Kurulu Üyelerinin Görev ve Yetkileri Madde 18- Oda Yönetim Kurulu Üyelerinin görev ve yetkileri şunlardır; a) Biyologlar Odasını Yönetim Kurulu Başkanı temsil eder. Başkanın bulunmadığı zamanlarda İkinci Başkan, Başkan ve İkinci Başkanın bulunmadığı zamanlarda Sekreter Üye, Başkan, İkinci Başkan ve Sekreter Üyenin bulunmadığı zamanlarda Sayman Üye Odayı temsil eder. Gerektiğinde Odayı temsil yetkisi Yönetim Kurulu kararı ile seçilen üye ya da kurullara devredilebilir. b) Oda Başkanı; Odayı temsil etmek, Oda Yönetim Kurulunu, Danışma Kurulunu ve Oda Organlarını yönetmek ve Oda kurullarının Oda amaçları doğrultusunda düzenli olarak çalışmasını sağlamakla yetkili ve sorumludur. Odanın çıkardığı tüm yayınların sahibidir. Oda İkinci Başkanı; Oda Başkanı olmadığı zamanlarda Oda Başkanının görev ve yetkilerini sürdürmekle, Odayı temsil etmekle ve birimler arası koordinasyonu sağlamakla yetkili ve sorumludur. Sekreter Üye; Odanın sözcüsüdür. Oda işlerini Oda amaçlarına ve Oda Yönetim Kurulu kararlarına uygun olarak yürütmekle görevli ve sorumludur. Oda Yönetim Kurulu toplantılarının gündemini hazırlar ve Oda Yönetim Kurulu kararlarının uygulanmasında gerekli tüm önlemleri alır. Odanın yazışma işlemlerini yürütür ve imza eder. Tüm Oda örgütündeki üyelerin özlük işlerini yürütür. Odanın geçici ve sürekli personelinin görev amirliğini yapar. Oda Saymanı; Odanın mali işlerinin yürütülmesini, oda bütçesinin uygulanmasını, aylık olarak gönderilen şube bütçelerinin incelenmesini sağlar, gerekli önlemleri alır ve önerilerde bulunur. c) Oda Başkanı, İkinci Başkanı, Sekreter Üye ve Saymana Yönetim Kurulu kararı ile belirli bir miktara kadar harcama yetkisi verilebilir. Banka işlemlerinde Oda Yönetim Kurulu üyelerinden herhangi ikisinin imzasının bulunması gereklidir. ç) Oda Yönetim Kurulu bu maddenin (c) bendinde belirlenmiş yetkilerinin bir bölümünü, Yönetim Kurulunun diğer üyeleri ile Şube ve Temsilcilik Yönetim Kurullarına ve Temsilcilerine ve Oda çalışanlarına kendi denetim ve sorumluluğunda olmak üzere görev olarak verebilir. d) Oda Sekreter Üye ve Saymanı, yürütme görevlerinden dolayı Oda Yönetim Kuruluna karşı sorumludur. e) Oda evraklarında imza yetkisi Oda Yönetim Kurulu üyelerine aittir. Ancak bu yetki, Oda Yönetim Kurulu kararı ile belirli konularda kullanılmak üzere Oda organları üyelerine devredilebilir. Oda Disiplin Kurulunun Oluşumu MADDE 19- Oda Disiplin Kurulu, Genel Kurulca üç yıllık bir dönem için oda üyeleri arasından seçilen 5 asil ve 5 yedek üyeden oluşur. Disiplin Kuruluna seçilebilmek için bu kanuna göre genel seçilme yeterliği yanında Türkiye'de en az bilfiil 5 yıl Biyologluk yapmış olmak şarttır. Hizmet süresi bakımından yeterli sayıda aday bulunmazsa sırasıyla daha az hizmeti olanlar da aday olabilir. Disiplin Kurulu asil üyeleri ilk toplantıda gizli oyla kendi aralarında bir Başkan ve bir raportör seçerler. Oda Disiplin Kurulunun Görev ve Toplantıları MADDE 20- Oda Disiplin Kurulunun görevi, Oda Yönetim Kurulunun disiplin soruşturması açılmasına dair kararı üzerine inceleme yaparak disiplinle ilgili kararları ve cezaları vermek, Kanunla verilen diğer yetkileri kullanmaktır. Oda Disiplin Kurulu toplantıya, Yönetim Kurulu tarafından, asil üyelere toplantı tarihinden en az 3 hafta önceden taahhütlü mektup gönderilmek suretiyle çağırılır. Geçerli bir mazeret nedeniyle toplantıya katılamayacak üyelerin toplantıdan bir hafta önce durumlarını belirtmeleri üzerine yerleri yedek üyelerle doldurulur. Mazereti olmaksızın üst üste iki toplantıya katılmayan, asil üyelerin üyelikleri düşer, yerlerine sırasıyla en fazla oy alan yedek üye getirilir. Disiplin Kurulu toplantılarında Disiplin Kurulu Başkanı bulunmazsa o toplantıyı yönetmek üzere katılanlar arasından bir başkan seçilir. Seçim gerçekleşmezse kurula, toplantıya katılanların en yaşlısı başkanlık eder. Oda Disiplin Kurulu üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanır. hazır bulunanların salt çoğunluğu ile karar verir. Oylarda eşitlik halinde Başkanın Bulunduğu taraf üstün sayılır. Oda Denetleme Kurulunun Oluşumu MADDE 21- Oda Denetleme Kurulunca üç yıllık bir dönem için oda üyeleri arasından seçilen üç asil ve yedek üyeden oluşur. Denetleme Kurulu'na seçilebilmek için bu Kanuna göre seçilme yeterliliğine sahip olmak şarttır. Denetleme Kurulu üyeleri ilk toplantılarında kendi aralarından bir başkan seçerler. Oda Denetleme Kurulunun Görevleri MADDE 22- Denetleme Kurulu üyeleri gerek birlikte ve gerekse ayrı ayrı Odanın işlem ve hesaplarını incelemekle görevlidirler; Oy hakları olmaksızın Yönetim Kurulu toplantılarına katılabilirler. Denetleme Kurulu hesap ve işlemlerde gördüğü aksaklıkları en geç on gün içinde Yönetim Kurulu'na ve üç yıllık denetleme sonuçlarını da bir rapor halinde Oda Genel Kurulu'na sunar. Denetleme Kurulu yılda en az bir defa kendi başkanlarının başkanlığında toplanarak, Kurul halinde denetlemede bulunurlar. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Üyelik Üyelik Madde 23- Türkiye Cumhuriyeti uyruğunda olup, biyologluk mühendislik mesleğini yürütmeye yetkili; yurtiçi ya da yurtdışındaki denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş Biyoloji Bölümlerinden mezun olarak Biyoloji lisans diplomasına sahip; biyologlar, mesleklerinin gerektirdiği işlerle uğraşabilmek ve mesleki öğretim yapan kuruluşlarda çalışabilmek için Odaya kayıtlı olmak ve üyeliğin gereklerini yerine getirmek, kimlik bilgilerini onaylatarak üyeliklerini korumak zorundadır. Geçici Üyelik Madde 24- Türkiye’de mesleklerini uygulamalarına yasal olarak izin verilen yabancı uyruklu biyologlar ya da denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş bölümlerin lisans diplomasına sahip biyologlar Odaya geçici üye olarak kaydolmak zorundadırlar. Geçici üyelik çalışma izni süresi ile sınırlıdır. Geçici üyeler Oda asil üyelerinin bütün haklarına sahiptir ve sorumluluklarını taşır, ancak Oda Genel Kuruluna katılamaz ve Oda organlarında görev alamaz. Öğrenci Üyeliği Madde 25- Biyoloji bölümü öğrencileri Odaya öğrenci üye statüsünde üye olabilirler. Öğrenci üyelerin ödenti zorunlulukları yoktur, ancak Odanın amaçları doğrultusunda faaliyet yürütmekle yükümlüdürler. Üye Yükümlülükleri Madde 26- Odaya kayıt olan üyeler; a) Mesleki örgütlenme amaçlarına uygun olarak bu kanun gereğince, kamu yararı esasına dayanarak ve kanuni mevzuata uygun olarak, mesleki etkinliklerde bulunur, b) Mesleklerini uygularken, ülke ve toplum yararı ile insan onuruna yakışır hareket etmekle yükümlüdür. İnsan ve mühendis topluluğunun onuruna aykırı biçimde mesleki rekabet yapamaz. Odayı, yetkili organlarını ve üyelerini küçük düşürücü, rencide edici davranış, hareket ve açıklamalar yapamaz, c) İlgili mevzuat çerçevesinde tanımlı makamlar ile kendilerine verilen görevleri, hakemlik, tanıklık, bilirkişilik, eksperlik ve benzeri ile bu Yönetmelik kapsamında yer alan görevleri kabul etmek ve gerçekleştirmek ve üyelik sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür, ç) Oda amaçlarına uygun olarak, ilgili düzenlemeler kapsamında, Oda Genel Kurulları, organları, kurulları, komisyonları, seçimleri ve benzeri çalışmaları içinde yer alır, d) Oda kurullarınca belirlenen yıllık ödentilerinin zamanında ödenmesiyle ve ödeme belgelerinin üyeye ait kopyalarının saklanması ile yükümlüdür, e) Odaya bildirdikleri üyelik bilgilerinin doğru olmasından sorumludur, f) Üye kimlik kartını, kimlikte yer alan bilgilerden en az birinin değişmesi sonrasında bir (1) ay içerisinde değişikliğin belgesi ile yazılı olarak bağlı bulundukları Oda birimine bildirmek, bilgilerin değişmemesi durumunda ise beş (5) yılda bir, yeni üye kimlik kartı almak zorundadır. Üyelerin bilgileri güncellenmemiş olan ve son kullanma tarihini geçen kimlik belgesi geçersizdir, bu durumun sebep olacağı tüm hukuki ve mali sorumluluk üyeye aittir. g) Adres değişikliklerini bir (1) ay içerisinde Odaya bildirmekle yükümlüdür. Üyelik Vasfının Kaybolması Madde 27- Üyelik vasfının kaybolması aşağıdaki koşullarda gerçekleşir: a) Oda Disiplin Kurulunun kararı ile Odadan ihraç cezası alan üyelerin cezası kesinleşir ve karar ile ilgili işlemlerin Oda Yönetim Kurulu tarafından uygulamaya konulması ile birlikte, üyelik vasfı kaybolur. b) Herhangi bir nedenle mesleki etkinliğini sürdürmek istemeyen, kamu kurum ve kuruluşlarında, kamu iktisadi kuruluşlarında asli ve sürekli görevde çalışırken üyelikten ayrılmak isteyen üyeler, bu durumu Oda Yönetim Kuruluna yazılı olarak bildirmek, gerektiğinde belgelemek, Oda üye kimlik kartını geri vermek ve o tarihe kadar olan üyelik ödentilerinin tümünü ödemek koşuluyla ayrılabilir. Ayrılma isteği kabul edilmeyen üyenin, Oda Genel Kuruluna itiraz hakkı vardır. Üyelikten çıkarılan ya da ayrılan üyeler, Oda süreli yayınları ile duyurulur. Yeniden Üye Olma Madde 28- Üyelikten çıkarılan üyelerin tekrar Odaya kaydolması, Oda Onur Kurulunun olumlu görüşü ve Oda Yönetim Kurulu kararı ile gerçekleşir. Her ne sebeple olursa olsun üyelik vasfı kaybolan üyenin, yeniden üyelik için başvurması durumunda, Odaya kayıt işlemleri yeni bir üye kaydı gibi yapılır. Üyelik Ödentileri Madde 29- a) Üyelik ödentileri ve üyelik ile ilgili tüm ücretler, mevcut olanak ve koşullara göre Oda Genel Kurulu tarafından veya Oda Yönetim Kurulu tarafından belirlenir. Üye yıllık ödentisi üyelerden peşin ya da Oda Yönetim Kurulunca belirlenecek esaslara göre taksitler halinde alınabilir. b) Oda Genel Kurulu ya da Oda Genel Kurulunca yetkilendirilen Oda Yönetim Kurulu, yeni üye kaydı sırasında bir defaya mahsus olmak üzere üye kayıt ücreti alınmasını kararlaştırabilir ve bu ücreti belirleyebilir, bu ücrete Üye Kimlik bedeli dahil olur. Aynı koşullarda kimlik yenileme işlemleri için kimlik bedeli alınmasını kararlaştırabilir ve Oda Yönetim Kurulu bu ücreti belirleyebilir. c) Yurtiçinde yüksek lisans öğrenimlerini gerçekleştiren üyeler için öğrenimleri süresince üye yıllık ödentisinin yarısı alınır. Üyenin bu koşuldan faydalanabilmesi için yazılı başvurusu, okul kimliği fotokopisi ve/veya öğrenci belgesi ile bağlı bulunduğu birime başvurması ve her yıl bu belgeleri yenilemesi gerekir. Başvuru ya da yenileme yapılmamış yıla ait aidat normal bedeli üzerinden alınır. ç) Yurt dışına eğitim ya da çalışma amaçlı çıkan üyelerin üyelikleri önceden yazılı başvuru yapmak ve dönüşlerini belgelendirmek koşuluyla, yurt dışında kalış süreleri boyunca askıya alınır ve yıllık üyelik ödentisinden muaf tutulurlar. Söz konusu üyelerin üyeliklerinin askıya alınabilmesi için üyeliğin askıya alınması tarihi itibariyle varsa borçlarını kapatmaları ve oda kimliklerini teslim etmeleri gerekmektedir. d) Oda üyesi olup da askerlik yükümlülüğünü yerine getirmekte olan yedek subaylar ile er ve erbaşlar önceden haber vermek ve dönüşlerinde belgelendirmeleri kaydıyla askerlik süresince üyelik ödentilerinden muaf tutulurlar. e) Tüm Oda alacaklarının tahsilatında gerekli işlemler yapıldıktan sonra başkaca bir yol kalmaması durumunda 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümleri uygulanır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Şubeler ve Temsilcilikler Şubeler Madde 30- Belirli illerde çalışan üyelerin sayısı, mesleki çalışmaların daha verimli bir şekilde yürütülmesi ve Odanın yükümlü bulunduğu görevleri nedeniyle gerekiyorsa, Oda Genel Kurulunun kararı ile il merkezi ve etkinlik alanına giren iller belirtilerek şube açılabilir. Şubeler, etkinlik alanında bulunan illerdeki üye toplam sayısının üçte ikisi (2/3)nin yazılı başvurusu, Şube Genel Kurulunun iki (2) kez toplanamaması ya da Olağan/Olağanüstü Şube Genel Kurulunda Şube Yönetim Kurulunun oluşamaması durumunda, Oda Yönetim Kurulunun önerisi ve Oda Genel Kurulu kararı ile kapatılabilir. Şube Organları Madde 31- Şubelerin organları şunlardır: a) Şube Genel Kurulu b) Şube Yönetim Kurulu c) Şube Danışma Kurulu Şube Genel Kurulu Madde 32- a) Şube Genel Kurulu üç yılda bir Ocak ayı içinde toplanır. Bu toplantıya katılacak üyelerin listesi Genel Kurul tarihinden otuz beş (35) gün öncesinden belirlenir. Bu tarihten otuz beş (35) gün öncesi itibariyle şubeye kayıtlı üye sayısının çoğunluğu ile toplanır. Belirtilen süre içerisinde işyerlerini ya da evlerini ilgili etkinlik alanına taşıyan üyeler ile yeni kaydolan üyeler Şube Genel Kurul toplantısına katılamaz ve şube organlarına aday olamaz. Oturma ve çalışma yerleri ayrı şubelerin etkinlik alanında bulunan üyeler yalnız ve ancak işyerlerinin bulunduğu birimin genel kurullarına katılır. b) Oda Yönetim Kurulu, Oda Onur Kurulu ve Oda Denetleme Kurulunun şubeye kayıtlı olmayan üyeleri ile diğer şubelerin yönetim kurulu üyeleri de Şube Genel Kurulunun doğal delegeleridir. Söz alır, görüş belirtir ancak oy kullanamaz. c) Şube Genel Kurullarının tarihleri Oda Danışma Kurulunun önerisi ile ilk Şube Genel Kurulu tarihinden en az kırkbeş (45) gün önce Oda Yönetim Kurulunca saptanır ve aynı gün tüm Oda birimlerine bildirilir. Şube Genel Kurulu şube merkezinin bulunduğu kentte toplanır. Şube Genel Kurulunun birinci toplantısında çoğunluk sağlanamaması durumunda ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Toplantı tarihinin; görüşmeler cumartesi akşamına kadar tamamlanacak, Pazar günü seçimler yapılacak şekilde saptanması zorunludur. ç) Şube Genel Kurulu tarihinden en az otuz (30) gün önce, Şube Genel Kuruluna katılacak üyelerin listesi, Oda sicil numaralarına göre sıralanarak listelenmiş vaziyette Oda Yönetim Kuruluna gönderilir. Oda Yönetim Kurulu birden fazla Oda biriminde kaydı olduğu görülen üyelerin durumunu inceleyerek gönderilen listelerde gerekli düzeltmeler yapar ve on (10) gün içerisinde Şubeye yazılı olarak bildirir. Şube yapılan düzeltmeleri esas alarak işlem yapar. d) Şube Yönetim Kurulu, Genel Kurul toplantısından en az on beş (15) gün önce, Genel Kurula katılacak üyelerin sicil numarası sırasına göre Oda Yönetim Kurulu tarafından düzeltilmiş listelerini, toplantı gündemini, yerini, saatini ve çoğunluk sağlanamadığı takdirde yapılacak ikinci toplantıya ilişkin hususları belirten bir yazı ile birlikte görevli İlçe Seçim Kurulu Başkanlığına iletir. e) Gerekli incelemeden sonra, hakimce onaylanan listeler ile toplantıya ilişkin hususlar söz konusu şubenin ilan yerine asılarak üç (3) gün süre ile duyurulur. f) Genel Kurula katılacak üye listesi hakim tarafından kesinleştirildikten sonra, Şube Genel Kurul gündemi, toplantı yeri, günü ve saati ile, çoğunluk sağlanamazsa ikinci toplantı için aynı bilgiler toplantı gününden en az on (10) gün önce Şube Yönetim Kurulu tarafından, bir gazetenin Türkiye baskısında ilan edilir. Oda Yönetim Kurulu Şube Genel Kurulunun düzenli bir biçimde yapılamayacağının anlaşılması durumunda, toplantı başlamadan önce Şube Genel Kurulunu yalnız bir kez olmak ve on beş (15) günü geçmemek koşuluyla erteleyebilir. Bu durumda Oda Yönetim Kurulu, Şube Genel Kurulunun yeni tarihini ve yerini, görevli hakimin onayını da alarak belirler ve toplantı tarihinden en az on (10) gün önce , bir gazetenin Türkiye baskısında üyelere duyurur. g) Oda Yönetim Kurulu tüm Şubelerin genel kurullarına ilişkin bilgileri Oda süreli yayınlarında duyurur. ğ) Şube Yönetim Kurulu değiştirilmesi için zorunlu bir gerekçe olmadıkça aşağıdaki gündeme uygun olarak Genel Kurulun toplantısını ilan eder. Gündemdeki değişiklik Şube Genel Kurulu Kararı ile olur. 1) Açılış, 2) Başkanlık Divanı seçimi, 3) Oda Yönetim Kurulu ve Şube Yönetim Kurulu adına konuşmalar, 4) Şube Yönetim Kurulu raporunun incelenmesi ve karar alınması, 5) Yeni dönem çalışmaları için ilkelerin saptanması, 6) Yeni dönem bütçesinin görüşülerek Oda Yönetim Kuruluna önerilecek şeklinin sunulması, 7) Yönetim Kurulu seçimi için adayların belirlenmesi ve duyurulması, 8) Seçim. Çalışma Yöntemi Madde 33- Şube Genel Kurulu aşağıdaki şekilde toplanır; a) Şube Genel Kurulu; Şube Yönetim Kurulu Başkanı, İkinci Başkanı ya da Yönetim Kurulunun kendi içerisinden görevlendireceği bir üye tarafından gerekli çoğunluğun oluşması ve Oda Gözlemcisinin salonda hazır bulunması ile ilan edilen gündemle açılır. b) Şube Genel Kurulu Başkanlık Divanı bir (1) Başkan ve iki (2) yazmandan oluşur. c) Toplantıya katılan her üyenin gündemde değişiklik ve ekleme önerme yetkisi vardır. Ancak bu konuda karar verme hakkı Şube Genel Kurulunundur. ç) Şube Genel Kurulunda bulunarak görüşmelere katılmak, oy kullanmak ve organlara aday olmak için ilçe seçim kurulu tarafından askıya çıkartılmış ve onaylanmış listede kayıtlı olmak, Oda kimlik kartını taşımak ve göstermek zorunludur. d) Şube Genel Kurulu görüşmeleri ve kararları tutanakta saptanarak Şube Yönetim Kuruluna teslim edilir. Görev alan Şube Yönetim Kurulu bu belgelerin bir örneğini Oda Yönetim Kuruluna sunar. Olağanüstü Şube Genel Kurulu Madde 34- Şube Genel Kurulu aşağıda belirtilen koşullarda olağanüstü toplantıya çağrılır; a) Şube Yönetim Kurulunun üçte iki (2/3) oy çoğunluğuyla alacağı karar ile, b) Şubeye kayıtlı üyelerin en az beşte birinin (1/5) Şube Yönetim Kuruluna yazılı olarak başvurması durumunda, c) Oda Yönetim Kurulu, Oda Onur Kurulu ve Oda Denetleme Kurulunun ortak toplantısında üye tam sayısının üçte iki (2/3) çoğunlukla alacağı karar ile, ç) Oda Denetleme Kurulunun Şube mali işleriyle ilgili olarak zorunlu görmeleri durumunda oy birliğiyle alacağı karar ile, d) Oda Denetleme Kurulunun Şube mali işleriyle ilgili olarak vereceği denetim raporuna istinaden Oda Yönetim Kurulunun üçte iki (2/3) oy çoğunluğuyla alacağı karar ile, e) Oda Danışma Kurulu Üyelerinden en az yarısının yazılı ve gerekçeli başvurusu üzerine toplantıya katılan üyelerin dörtte üç (3/4) oy çokluğuyla yapacağı öneri doğrultusunda Oda ve/veya Şube Yönetim Kurulunun üçte iki (2/3) çoğunlukla alacağı karar ile, f) İstifa ya da çekilmiş sayılan Şube Yönetim Kurulu üyeliğine davet edilecek yedek üye kalmadığı durumda. Bu maddenin (b), (c), (ç), (d), (e) ve (f) bendinde belirtilen durumlardan herhangi birinin oluşması durumunda, Şube Yönetim Kurulu, başvuru tarihinden itibaren bir hafta içinde Şube Olağanüstü Genel Kurulu için karar almak ve Şube Olağanüstü Genel Kurulunun tarihini saptamak zorundadır. Şube Olağanüstü Genel Kurulu, karar tarihinden itibaren bir (1) ay içinde toplanır. Şube Yönetim Kurulunun herhangi bir nedenle belirtilen sürelerde karar almaması, ya da Şube Olağanüstü Genel Kurulunu toplamaması durumunda, Şube Olağanüstü Genel Kurulu Oda Yönetim Kurulu tarafından toplanır. Olağanüstü Şube Genel Kurulu Toplanma Şekli Madde 35- Şube Olağanüstü Genel Kurulu toplantısı Şube Olağan Genel Kurulu gibi yapılır. Ancak Şube Olağanüstü Genel Kurulunun toplantıya çağrılış nedeni dışında gündem maddesi eklenemez, görüşme yapılamaz ve karar alınamaz. Şube Genel Kurulu Görev ve Yetkileri Madde 36- Şube Genel Kurulunun görev ve yetkileri şunlardır: a) Oda Genel Kuruluna önermek üzere Oda amaçları ile ilgili kararlar almak, b) Şube Yönetim Kurulu raporlarını incelemek, hakkında karar almak, gelecek yıl çalışmaları için Şube Yönetim Kurulunu yönlendirici kararlar almak, c) Şube hesaplarını, bilanço ve gelir-gider cetvellerini, Oda Denetleme Kurulunun Şube ile ilgili raporunu incelemek; Şube Yönetim Kurulunun önerdiği yeni dönem gelir planını ve gider bütçesini; geçici ve/veya sürekli personel kadro çizelgelerini incelemek, olduğu gibi ya da değiştirerek Oda Genel Kurulunun onayına sunmak, ç) Şube Yönetim Kurulunun yedi (7) asil, yedi (7) yedek üyesini seçmek. Şube Yönetim Kurulu, Oluşumu ve Çalışma Yöntemi Madde 37- Şube Yönetim Kurulu; a) Şube Genel Kurulunca seçilen yedi (7) asil ve yedi (7) yedek üyeden oluşur, b) Seçimlerin yapılmasından sonra en geç yedi (7) gün içinde yapacağı ilk toplantıda bir (1) başkan, bir (1) sekreter ile bir (1) sayman üye seçerek Yürütme Kurulunu oluşturur diğer üyeleri arasında görev bölümü yapar, c) En az on beş (15) günde bir çoğunlukla toplanır. Toplantıyı Şube Yönetim Kurulu Başkanı, Başkanın bulunmadığı zamanlarda Şube Sekreter Üyesi yönetir. ç) Şube Yönetim Kurulu salt çoğunlukla toplanır ve kararlarını oy çokluğu ile alır. Oylarda eşitlik olursa başkanın kullandığı oy yönünde çoğunluk sağlanmış sayılır. Şube Yönetim Kurulu Üyeliğinin Düşmesi Madde 38- Herhangi bir nedenle, üç (3) ay süreyle toplantılara gelmeyen ya da, herhangi bir altı (6) aylık süre içerisinde yapılan olağan toplantıların üçte birinden (1/3) daha azına katılmış olan Şube Yönetim Kurulu Üyesi çekilmiş sayılır ve yerine Şube Yönetim Kurulu tarafından sıradaki Yedek Yönetim Kurulu Üyesi yazılı olarak davet edilir. Çekilen veya çekilmiş sayılan Şube Yönetim Kurulu Üyesinin yerine Yönetim Kurulu tarafından davet edilen Yedek Yönetim Kurulu Üyesi daveti yazılı olarak kabul veya reddeder. Yedek üyenin görevi kabul etmesi durumunda, ilk Yönetim Kurulu toplantısında göreve başlama kararı alınır. Davet edilen Yedek Üyenin görevi reddetmesi veya çağrıya onbeş (15) gün içerisinde yanıt vermemesi durumunda bu üye çekilmiş sayılır ve ilk Yönetim Kurulu toplantısında yerine Yönetim Kurulu tarafından sıradaki Yedek Yönetim Kurulu Üyesi yazılı olarak davet edilir. Şube Genel Kurulunun Oda Yönetim Kurulunca Olağanüstü Toplanması Madde 39- İstifa eden ya da çekilmiş sayılan Şube Yönetim Kurulu üyeliğine davet edilecek yedek üye kalmadığı durumda; Şube Genel Kurulu, Şube Yönetim Kurulu Başkanı ve Sekreteri, bunlar yoksa Oda Yönetim Kurulu tarafından olağanüstü toplantıya çağrılır. Şube Olağanüstü Genel Kurul toplantısında yeniden seçim yapılır ve yeni seçilenler ilk Olağan Genel Kurul toplantısına kadar görev yapar. Şube Yönetim Kurulu, Görev ve Yetkileri Madde 40- Şube Yönetim Kurulunun görev ve yetkileri şunlardır: a) Şube etkinlik alanı içinde özel ve kamu kesiminde çalışan üyelerin mesleki sorunlarının çözümü için çalışmak, Üye, Temsilcilik, Şube ve Oda ilişkilerini geliştirmek ve Oda politikaları çerçevesinde gerekli girişimlerde bulunmak, b) Şube etkinlik alanı içinde çevre sorunları ve bunların çözümü yolundaki uygulamalarla ilgili bilgi ve görüşleri Oda Yönetim Kuruluna ileterek bu konularda Oda politikası doğrultusunda ülke ve meslek çıkarlarını gözeten etkinlik ve girişimlerde bulunmak, c) Çevre sorunlarının çözümü için uygulanan projelerin niteliğini geliştirmek, üyelerin hak ve çıkarlarını korumak amacıyla sürdürülen mesleki denetim uygulamasını yürütmek ve Oda Yönetim Kurulunun vereceği yetkiyle mesleki projelere vize uygulamak, ç) Oda Genel Kurulunca alınacak kararları uygulamak, şube işlerini Genel Kurul kararlarına göre yönetmek, d) Şube Genel Kurulunca alınan kararları Oda Yönetim Kuruluna iletmek, e) Oda üyelerinin hak ve yetkilerinin 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanunu ve TMMOB Ana Yönetmeliği ile bu Yönetmelik içinde gereğince kullanılmasını gözetmek; üyelerin mesleki onur, hak ve çıkarlarını koruyacak önlemleri almak ve bu konuda Oda Yönetim Kurulunun onayı ile gerekli girişimlerde bulunmak, f) Mesleğin gelişmesini sağlayacak çalışmaları yapmak, yaptırmak ve buna ait raporları Oda Genel Kurulunun onayına sunmak, g) Şubeye kayıtlı üyelerin kayıtlarını tutmak, ayrıca büro tescil ve diğer mesleki denetim kayıtlarını düzenlemek, ğ) Oda Disiplin Kurulu ile ilgili işleri zamanında Oda Yönetim Kuruluna iletmek, h) Bilirkişilik ve hakemlik yapacak üyeleri belirlemek ve bu listeleri Oda Yönetim Kuruluna sunmak, ı) Şube Yönetim Kurulunun ilk toplantı tarihinden başlayarak en çok on beş (15) gün içerisinde, bütçe uygulamasını da kapsayan Şube yeni dönem çalışma programını hazırlayarak Oda Yönetim Kuruluna sunmak, i) Her yılın Aralık ayının 25 inci gününe kadar o yıla ait mali unsurları da içeren çalışma raporunu ve yeni dönem bütçe önerisini Oda Yönetim Kuruluna sunmak, j) Şube Genel Kuruluna sunulacak çalışma raporunu, geçmiş dönem bütçe uygulamasını da kapsayacak biçimde hazırlayarak, Şube Genel Kurul toplantısından en az bir hafta önce bölgesindeki üyelere duyurmak, k) Şube Genel Kurulu toplantısı için gerekli diğer bütün işlemleri tamamlamak, l) Şube Danışma Kurulunu oluşturmak ve düzenli olarak toplanmasını sağlamak, m) Etkinlik alanları içerisinde bulunan il ve ilçe merkezlerinde temsilcilik açılması için gerekli inceleme ve araştırmaları yapmak, yeni açılacak ve mevcut temsilciliklerin üye eğilimlerini alarak oluşturdukları Yönetim Kurullarının atanması teklifini Oda Yönetim Kuruluna sunmak, n) Etkinlik alanları içerisinde bulunan temsilcilik çalışmalarının, bu kapsamdaki iş ve işlemlerin bu Yönetmelik ve ilgili mevzuat gereğince ve Oda Yönetim Kurulu kararlarına göre yapılmasını sağlamak, denetlemek ve bu konuda Oda Yönetim Kurulunca verilen görevleri yerine getirmek, o) Gerekli gördüğü işyerlerinde, İşyeri Temsilcilikleri açmak, ö) Gerekli gördüğü konularda uzmanlık komisyonları oluşturmak ve bunların düzenli çalışmalarını sağlamak, p) Oda Yönetim Kurulunun vereceği diğer görevleri yürütmek, r) Bülten, faks bülten, bölgesel/yerel sorunlara ya da yerele özgü çevre sorunlarına yönelik araştırma raporları, broşür ve kitapçık gibi çalışmalar yapmak, arşiv ve kütüphane oluşturmak. Şube Yönetim Kurulu, çalışmaları ve hesapları yönünden Oda kamu tüzel kişiliğini temsil eden Oda Yönetim Kuruluna karşı sorumludur. Şube Yönetim Kurulu Üyelerinin Görev ve Yetkileri Madde 41- Şube Yönetim Kurulu Üyelerinin görev ve yetkileri şunlardır; a) Şube Başkanı; Şubeyi temsil etmek ve sözcülüğünü yapmak, Şube Yönetim Kurulunu yönetmek ve Oda amaçları doğrultusunda çalışmasını sağlamakla sorumludur. b) Şube Sekreter Üyesi; Başkanın olmadığı hallerde Yönetim Kurulunun yürütme öğesi ve sözcüsüdür. Şube işlemlerini zamanında ve odanın amaçlarına uygun olarak yürütmekle görevli ve sorumludur. Şube Yönetim Kurulu toplantı gündemini hazırlar. Üyelerin önerisi ile gündeme yeni maddeler eklenebilir. Oda görevlilerine ait sicillerin tutulması ve Yönetim Kurulu kararlarının uygulanması için gerekli tüm önlemleri alır. Şubenin işlemlerini yürütür ve imzalar. c) Şube Sayman Üyesi; Oda ve Şube Yönetim Kurulları kararları çerçevesinde Oda mali işleyişinin zamanında yürütülmesi, gerekli defterlerin tutulması ve demirbaşların en iyi şekilde kullanılmasından görevli ve sorumludur. Yönetim Kurulu Sayman Üyenin sorumluluğuna ortaktır. ç) Şube Başkanı, Sekreteri ve Saymanı, bu Yönetmelik ve ilgili mevzuat çerçevesinde ve bütçe olanakları içinde, Şube Yönetim Kurulunca alınan kararlara göre harcama yaparlar. Şube Mali İşleyişi Madde 42- Şubelerin her türlü gelirleri Odaya aittir. Kendi adlarına makbuz bastıramaz ve para toplayamazlar. Yapacakları bütün tahsilatları Oda hesabına yatırırlar. Şube giderleri Oda Genel Kurulunca kabul edilen Şube bütçesine göre ayrılan ödenekten karşılanır. Şube Yönetim Kurulu, kendi bütçesine göre gerekli harcamalarda bulunur. Bütçe kalemleri arasında yüzde onu (%10) aşmamak üzere aktarım yapabilir. Şube Mali Raporları Madde 43- Şube Yönetim Kurulu, her ayın ilk haftası içerisinde geride kalan aya ait şube mali raporunu Oda Yönetim Kuruluna bildirir. Bölge Temsilcilikleri Madde 44- Oda faaliyetlerinin etkin bir şekilde yürütülmesi ve Oda örgütlenmesinin yaygınlaştırılması amacı ile bölgelerden gelen somut taleplere bağlı olarak kurulur. Bölge temsilciliklerinin kuruluşu ve etkinlik alanı coğrafi yapı ve örgütsel gereksinimler göz önünde tutularak Oda Yönetim Kurulu tarafından belirlenir. Bölge Temsilciliği Yönetim Kurulunun Oluşumu Madde 45- Bölge Temsilciliği, o bölgede bulunan üyelerin eğilim seçimi ve Oda Yönetim Kurulunun ataması ile belirlenen beş (5) veya yedi (7) üyeden oluşan Bölge Temsilciliği Yönetim Kurulu tarafından yönetilir. Oda Yönetim Kurulu atamasını takiben yapılan ilk Bölge Temsilcilik Yönetim Kurulu toplantısında bir (1) başkan, bir (1) sekreter üye ve bir (1) sayman üyeden oluşan yürütme kurulu seçilir. Bölge Temsilciliği Yönetim Kurulunun Görev Süresi Madde 46- Bölge Temsilciliği Yönetim Kurulu görev süresi Oda Yönetim Kurulunun dönem görev süresi ile sınırlıdır. Oda Yönetim Kurulunun atama ve görevlendirmesi ile başlayan görev süresi, görevden alınma ya da istifa gibi nedenlerin dışında bir Oda Genel Kurulundan diğerine kadar olan süredir. Bölge Temsilciliği Yönetim Kurulunun Görevden Alınması Madde 47- Bölge Temsilciliği Yönetim Kurulu Oda işleyişine ve Oda çalışma ilkelerine aykırı bir tutum aldığında ya da Bölge Temsilciliğine kayıtlı üyelerin üçte iki (2/3) sinin Bölge Temsilciliği Yönetim Kurulunun görevden alınması yönündeki Oda Yönetim Kuruluna yaptıkları yazılı başvuru ve bu başvurunun Oda Danışma Kurulu ve sonrasında Oda Yönetim Kurulunda değerlendirilmesi ile Oda Yönetim Kurulunca görevden alınabilir. Bölge Temsilciliklerinin Görev ve Yetkileri Madde 48- Bölge Temsilciliklerinin görev ve yetkileri şunlardır: a) Bölge Temsilciliği çalışma alanı içinde özel ve kamu kesiminde çalışan üyelerin mesleki sorunlarının çözümü için çalışmak Üye, Temsilcilik, Şube ve Oda ilişkilerini geliştirmek ve Oda politikaları çerçevesinde gerekli girişimlerde bulunmak, b) Bölge Temsilciliği çalışma sınırları içinde çevre sorunları ve bunların çözümü yolundaki uygulamalarla ilgili bilgi ve görüşleri Oda Yönetim Kuruluna ileterek, bu konularda Oda politikası doğrultusunda ülke ve meslek çıkarlarını gözeten etkinlik ve girişimlerde bulunmak, c) Çevre sorunlarının çözümü için uygulanan projelerin niteliğini geliştirmek, üyelerin hak ve çıkarlarını korumak amacıyla sürdürülen mesleki denetim uygulamasını yürütmek ve Oda Yönetim Kurulunun vereceği yetkiyle mesleki projelere vize uygulamak, ç) Odaya karşı görevleri ile ilgili konularda üyeleri uyarmak, d) Oda Yönetim Kurulunca verilen görevleri yerine getirmek ve yetki aldığı konularda Odayı temsil etmek, e) Üyelerin mesleki bilgi ve tecrübelerini arttıracak konularda eğitim çalışması yapmak veya girişimde bulunmak, f) Çalışma sınırları içindeki üyelerin Oda Yönetim Kurulunca belirlenen şekilde kayıtlarını tutmak ve Oda Yönetim Kuruluna iletmek, üye aidatlarını toplamak, g) Bölge Temsilciliği çalışma sınırları içinde yapılan faaliyetler ve gelişmelerle ilgili bir faaliyet raporunu her ayın ilk haftası içinde Oda Yönetim Kuruluna sunmak, ğ) Bölge Temsilciliğine ait mali durumu gösteren bilançoyu aylık periyotlar halinde Oda Yönetim Kuruluna sunmak, h) İhtiyaç duyulması halinde bilirkişilik, hakemlik, danışmanlık gibi görevler için üyeler belirlemek ve bu isimleri içeren listeyi Oda Yönetim Kuruluna sunmak, ı) Mesleki sorunların çözümü ve eğitim etkinliklerinin hızlandırılması için komisyonlar kurmak ve bu komisyonların çalışmasını sağlamak, İl ve İlçe Temsilcilikleri Madde 49- İl ve İlçe Temsilcilikleri, Oda faaliyetlerinin etkin bir şekilde yürütülmesi ve Oda örgütlenmesinin yaygınlaştırılması amacı ile il ve ilçelerden gelen somut talepler, coğrafi yapı ve örgütsel gereksinimler göz önünde tutularak ve Şube Yönetim Kurullarının önerileri doğrultusunda kurulur. Oda Yönetim Kurulu İl ve İlçe Temsilciliği kurulmasına ve kurulan temsilciliğin hangi Oda birimine bağlı olarak faaliyet yürüteceğine karar verir ve Temsilcilik Yönetim Kurulunun atamasını yapar. Temsilciliğin kurulduğunu yörenin en büyük mülki amirine, belediye başkanlığına, cumhuriyet savcılığına ilgili kurum ve kuruluşlara bildirir. İl ve İlçe Temsilcilikleri Oluşumu Madde 50- İl ve İlçe Temsilciliğinin oluşum çalışmaları o yöredeki yerel gazetelerde duyurulur. Toplantı/toplantılar düzenlenerek eğilim seçimine gidilir. İl ve İlçe Temsilcilikleri Yönetim Kurulu Oda Yönetim Kurulu kararı ile atanır. İl ve İlçe Temsilcilikleri Yönetim Kurulu Oluşumu Madde 51- İl ve İlçe Temsilciliği Yönetim Kurulu en fazla yedi (7) en az üç (3) tek sayıda üyeden oluşur. Ancak Oda Yönetim Kurulu tarafından gerekli görülmesi halinde bir (1) üye temsilci olarak atanabilir. İl ve ilçe Temsilciliği Yönetim Kurulu atamasını takiben en geç 15 gün içinde toplanarak, kendi aralarından bir (1) Temsilci, bir (1) Sekreter ve bir (1) Sayman seçerek yürütme kurulunu oluşturur, eğer bir Şubeye bağlı ise Şube Yönetim Kuruluna, değilse Oda Yönetim Kuruluna bildirir. İl ve İlçe Temsilcilikleri Yönetim Kurulu Görev Süresi Madde 52- İl ve İlçe Temsilciliklerinin Yönetim Kurullarının görev süresi Oda Yönetim Kurulunun dönem görev süresi ile sınırlıdır. Oda Yönetim Kurulunun atama ve görevlendirmesi ile başlayan görev süresi, görevden alınma ya da istifa gibi nedenlerin dışında bir Oda Genel Kurulundan diğerine kadar olan süredir. İl ve İlçe Temsilcilikleri Yönetim Kurulunun Görevden Alınması Madde 53- İl ve İlçe Temsilciliği Yönetim Kurulu Oda işleyişine ve Oda çalışma ilkelerine aykırı bir tutum aldığında ya da İl ve İlçe Temsilciliğine kayıtlı üyelerin üçte iki (2/3) sinin İl ve İlçe Temsilciliği Yönetim Kurulunun görevden alınması yönündeki Oda Yönetim Kuruluna yaptıkları yazılı başvuru ve bu başvurunun Oda Danışma Kurulu ve sonrasında Oda Yönetim Kurulunda değerlendirilmesi ile Oda Yönetim Kurulunca görevden alınabilir. İl ve İlçe Temsilcilikleri Görev ve Yetkileri Madde 54- İl ve İlçe Temsilciliklerinin görev ve yetkileri şunlardır: a) İl ve İlçe Temsilcilikleri çalışma alanı içinde özel ve kamu kesiminde çalışan üyelerin mesleki sorunlarının çözümü için çalışmak, Üye, Temsilcilik, Şube ve Oda ilişkilerini geliştirmek ve Oda politikaları çerçevesinde gerekli girişimlerde bulunmak, b) İl ve İlçe Temsilcilikleri çalışma sınırları içinde çevre sorunları ve bunların çözümü yolundaki uygulamalarla ilgili bilgi ve görüşleri Oda Yönetim Kuruluna ileterek bu konularda Oda politikası doğrultusunda ülke ve meslek çıkarlarını gözeten etkinlik ve girişimlerde bulunmak, c) Üyelerin hak ve çıkarlarını korumak amacıyla sürdürülen mesleki denetim uygulamasını yürütmek ve Oda Yönetim Kurulunun vereceği yetkiyle mesleki projelere vize uygulamak, ç) Odaya karşı görevleri ile ilgili konularda üyeleri uyarmak, d) Oda Yönetim Kurulunca verilen görevleri yerine getirmek ve yetki aldığı konularda Odayı temsil etmek, e) Üyelerin mesleki bilgi ve tecrübelerini arttıracak konularda eğitim çalışması yapmak veya girişimde bulunmak, f) Çalışma sınırları içindeki üyelerin Oda Yönetim Kurulunca belirlenen şekilde kayıtlarını tutmak ve Oda Yönetim Kuruluna iletmek, üye aidatlarını toplamak, g) İl ve İlçe Temsilcilikleri çalışma sınırları içinde yapılan faaliyetler ve gelişmelerle ilgili bir faaliyet raporunu her ayın ilk haftası içersinde Oda Yönetim Kuruluna sunmak, ğ) İl ve İlçe Temsilciliklerine ait mali durumu gösteren bilançoyu aylık periyotlar halinde Oda Yönetim Kuruluna sunmak, h) İhtiyaç duyulması halinde bilirkişilik, hakemlik, danışmanlık gibi görevler için üyeler belirlemek ve Oda Yönetim Kuruluna sunmak, ı) Mesleki sorunların çözümü ve eğitim etkinliklerinin hızlandırılması için komisyonlar kurmak ve bu komisyonların çalışmasını sağlamak, i) Bülten, faks bülten, bölgesel/yerel sorunlara ya da yerele özgü çevre sorunlarına yönelik araştırma raporları, broşür ve kitapçık gibi çalışmalar yapmak, arşiv ve kütüphane oluşturmak. İl ve İlçe Temsilcilikleri bütün çalışmalarında Oda Yönetim Kurulunca belirtilen konularda, kendilerine verilen yetki sınırları içinde hareket eder. İl ve İlçe Temsilciliklerinin Mali İşleyişi Madde 55- İl ve İlçe Temsilciliklerinin her türlü geliri Odaya aittir. Kendi adlarına makbuz bastıramaz ve para toplayamazlar. İl ve İlçe Temsilcilikleri Oda Yönetim Kurulunun onayı ile kabul edilen yıllık bütçeye uygun olarak hareket etmek durumundadırlar. Bu bakımdan yıllık bütçelerini gösteren raporu Aralık ayının 25 inci gününe kadar Oda Yönetim Kuruluna sunmak zorundadırlar. Odaya Kayıt Zorunluluğu Madde 56- Bir Oda sınırları içinde Mesleğini icra edecek Biyologlar bir ay içinde o il veya bölge Odasına üye olmak ve üyelik görevlerini yerine getirmekle yükümlüdürler. Mesleklerini serbest olarak icra etmeksizin kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüslerinde asıl ve sürekli görevlerde çalışan Biyologlar ile herhangi bir sebeple mesleğini icra etmeyenler, istedikleri takdirde Odalara üye olabilirler. Özel Kanunlarında üye olamayacaklarına dair hüküm bulunanlardan mesleklerini serbest olarak icra edenler, mesleki hak, yetki, disiplin ve sorumluluk bakımından bu Kanun hükümlerine tabidirler. İkinci fıkra dışında kalan Biyologlar Odalara kaydolmadıkları takdirde meslek ve sanatlarını serbest olarak icra edemezler. Oda Gelirleri Madde 57- Odanın gelirleri şunlardır; a) Odaya kayıt ücreti, b) Üye aidatı, c) Biyologlara temin edilecek basılı belgelerden elde edilecek gelirler, d) Görevleri içine giren onaylamalardan alınacak ücretler, e) Kültürel ve sosyal faaliyetlerden elde edilecek gelirler, f) Disiplin Kurullarınca verilip kesinleşen para cezaları, g) Bağış veya yardımlar, h) Araştırma, proje çalışmaları ve bilimsel çalışmaların gelirleri, i) Danışma hizmeti gelirleri, j) Kendi içinde yapacakları sürekli eğitim çalışmaları için ilgili kişi,kurum ve kuruluşların ödeyeceği ücretler, k) Türkiye'deki ve diğer ülkelerdeki ulusal ve uluslar arası mesleki ve çalışma alanları ile ilgili kurumların veya diğer kurum ve kuruluşların bu kapsama giren konulardaki işlerinin yürütülmesine yönelik bağış, yardım ve hizmet satın alma gelirleri, l) Yarışma veya ödüllü çalışmalardan elde edilecek gelirler, m) Diğer gelirler Odaya kayıt ücreti ile üye aidatının yıllık miktarı ve ödeneceği tarihler o yıl uygulanan memur maaş katsayısının üç yüz mislinden az beş yüz mislinden fazla olmamak üzere Oda Merkez Yönetim Kurulunun önerisi üzerine Oda Genel Kurulunca kararlaştırılır. Yıllık aidatlar her yılın Mart ve Ekim ayları sonuna kadar iki taksitte ödenir. Zamanında ödenmeyen yıllık aidatlar ve her türlü cezalar ile diğer alacaklar 6183 sayılı Amme alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında kanun hükümleri uyarınca işlem görürler. Üyenin bir Odadan başka bir Odaya naklinde kayıt ücreti ve üye aidatı yeniden alınmaz. Oda yönetim kurulu, hastalık, yaşlılık veya yoksulluk gibi nedenlerle aidatlarını ödeyemeyecek durumda olanlardan geçici veya sürekli olarak aidat alınmamasına Oda yönetim kuruluna bilgi vermek koşuluyla karar verebilir. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler Onur Üyeliği Madde 58- Genel Sağlık, Çevre ve Biyologluk ile ilgili meslek üzerinde yaptığı çalışmalar ve yayınladığı eserler dolayısıyla ülke ve dünya çapında üne kavuşmuş veya Biyolog mesleğine Odalar maddi ve manevi yardımda bulunmuş kimselere; Oda Merkez Yönetim Kurulunun, Oda Yönetim Kurulunun teklifine dayanarak veya doğrudan doğruya isteği uyarınca, ile onur üyeliği payesi verilebilir. Onur üyeliği payesi verilebilmek için Biyolog olmak şart değildir. Onur üyeleri oy hakkı olmaksızın Oda Genel Kurul toplantılarına katılabilirler. Asgari laboratuar Tahlil Ücretlerinin Tespitinin Yöntemi Madde 59- Oda Merkez Yönetim Kurulu her yıl Aralık ayı içinde biyologların uygulayacağı laboratuar tahlil ücretlerinin asgari haddini oluşturacağı ihtisas komisyonları vasıtasıyla tespit ederek hazırlayacağı tarifeyi Oda Merkez Yönetim Kurulunun onayına sunar. Yeni tarife yürürlüğe girinceye kadar eski tarife hükümleri devam eder. Disiplin Cezaları Madde 60- Biyologluk vakar ve onuruna veya meslek düzen ve geleneklerine uymayan fiil ve hareketlerde bulunanlar ile mesleğini gereği gibi uygulamayan veya kusurlu olarak uygulayan veyahut görevin gerektirdiği güveni sarsıcı davranışlarda bulunan meslek mensupları hakkında; fiil ve hareketin niteliği ve ağırlık derecesine göre aşağıdaki disiplin cezaları verilir. Uyarma; Biyologa görevinde ve davranışlarında daha dikkatli davranması gerekliliğinin yazı ile bildirilmesidir. Kınama; Biyologu görevinde ve davranışlarında kusurlu sayıldığının yazı ile bildirilmesidir. Para cezası; bölgesinde o yıl uygulanan memur maaş katsayısının iki yüz katından az beş yüz katından fazla olmamak üzere verilecek para cezalarıdır. Meslekten geçici men; Oda bölgesinde bir aydan altı aya kadar serbest meslek yapmaktan alı konmaktır. Meslekten sürekli men; Oda bölgesinde iki defa serbest meslek yapmasından alıkoyma cezası olanların Oda bölgesi içinde serbest meslek uygulamasından sürekli olarak alı konmasıdır. Cezai takibat ve mahkumiyet kararı disiplin soruşturması yapılmasına ve disiplin cezası uygulanmasına engel değildir. Meslek mensubu hakkında savunma alınmadan disiplin cezası verilemez. Yazılı Bildirime rağmen on beş gün içinde savunmasını yapamayanlar savunma hakkından vazgeçmiş sayılırlar. Disiplin cezaları kesinleşme tarihinden itibaren uygulanır. Disiplin cezalarını gerektiren fiiller ve bu fiillere uygulanacak disiplin cezaları; bir derece ağır veya hafif disiplin cezaların uygulanacağı haller, disiplin soruşturması yapılması konusunda karar verecek merci; disiplin cezalarını vermeye yetkili merciler; disiplin cezalarına karşı yapılacak itirazın usul ve şartları; Disiplin Kurullarının çalışma usulü ve esasları; disiplinle ilgili diğer işlemler odaca düzenlenecek bir yönetmelikle gösterilir. ALTINCI BÖLÜM Ceza Hükümleri Simsar Kullanmak, Simsarlık Yapmak ve Yetkisiz Meslek İcrası Madde 61- Mesleği ile ilgili işlerde herhangi bir menfaat karşılığında aracılık yapanlar veya bu kişileri aracı olarak kullanan Biyologlar üç aydan bir yıla kadar hapis ve yüz bin liradan üçyüzbin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. Meslek diplomasını herhangi bir menfaat karşılığı Biyolog mesleğini uygulama yetkisine sahip olmayan kişi veya kişilere kullandıranlar veya kendisine ait olmayan diplomayı kullanarak menfaat sağlayanlar veya yargı mercilerince ya da Oda Disiplin Kurulları tarafından haklarında, serbest meslek uygulamasından geçici veya sürekli alı konma cezası verilenlerden serbest meslek uygulamasına devam edenler, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği taktirde birinci fıkra hükümleri uyarınca cezalandırılır. YEDİNCİ BÖLÜM Yönetmelikler Madde 62- Bu Kanunda çıkartılması öngörülen ve Kanunun uygulanması için gerekli görülecek yönetmelikler kanunun yürürlüğe girmesinden sonra en geç bir yıl içinde Oda tarafından çıkarılacaktır. SEKİZİNCİ BÖLÜM Geçici Hükümler Geçici Madde 1- Bu Kanuna göre seçilmeye yeterliliği biyologlar, Oda kurucusu olmak istedikleri takdirde, Kanunun yürürlük tarihinden itibaren üç ay içinde, mesleklerini icra etmekte oldukları valiliklerine başvurarak birer kuruculuk belgesi alırlar. Kuruculuk belgesi alan Biyologların 2/3ün bilfiil 5 yıl mesleğini icra etmesi şartı aranır. Kuruculuk belgesi alan biyologlar yedi kişiden oluşan birer geçici Yönetim Kurulu seçerler ve Valiliğe bildirirler. Bu Kanunun 4. Maddesinin birinci fıkrası kapsamına giren illerdeki Kurucu Yönetim Kurulları bu yasa hükümleri uyarınca üye kayıt işlemlerini tamamlayarak en geç bir ay içinde ilk genel kurullarını toplantıya çağırırlar ve Oda organlarının seçimini gerçekleştirirler. Bu Madde kapsamındaki Odalar, tüzel kişilik kazanır ve durum Yönetim Kurulunca ilgili Bakanlığa bildirilir. Geçici Madde 2- Bu kanun, tababet ve Şua batı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair 1219 sayılı Kanun ve halen yürürlükte olan yasalara göre meslek icrasına hak kazanmış Biyologlar için de uygulanır. Madde 63- Bu Kanun yayını tarihinde yürürlüğe girer. Madde 64- Bu Kanunun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

http://www.biyologlar.com/biyologlar-odasi-kanunu-taslagi

Kısırlık ve Genetik

İnfertilite (Kısırlık) konusunda genetik sebepler nelerdir ve ne gibi tedavilersöz konusudur; bu konuda sıkça sorulan soruları ve yanıtlarını bir kez de burada vermek istedim. Erkek kısırlığında genetik incelemenin önemi Son yıllarda genetik alanında ilerlemeler erkek kısırlığının nedenleri hakkında çok önemli bilgiler elde etmemizi sağlamıştır. Seks kromozomlarından Y kromozomu üzerindeki genlerdeki silinmeler vücut yapısı ve fonksiyonları normal olmasına rağmen testiste sperm yapımının azalması veya hiç sperm yapılmaması gibi duruma yol açmaktadır. Aynı şekilde yine seks kromozomlarındaki sayı anomalileri örneğin en sık görülen 47 XXY Klinefelter sendromugibi genetik hastalıkta da testis gelişimi yetersiz kalmış ve sperm yapımı azalmış olabilir. Ayrıca testislerden sperm taşıyan kanalların doğuştan olmaması halinde testiste normal sperm üretimi olmasına rağmen çıkış imkanı olmadığı için menide sperm görülmez. Bu da genetik olarak Konjenital Bilateral Vas Deferens Agenezisi (CBAVD) denilen bir hastalığa bağlıdır. Preimplantasyon genetik tanı nedir, hangi çiftlerde uygulanmaktadır ve avantajları nelerdir? Günümüzde genetik hastalıklar gebelik sırasında veya doğumdan sonra tanımlanabilmektedir. Ancak bebekteki muhtemel genetik hastalıklar ultrasonografi, amniosentez gibi yöntemler ile gebeliğin ancak dördüncü ayında belirlenebilmekte ve ciddi bir anormallik saptanması durumunda gebelik 5. ay civarında sonlandırılmaktadır. Bu durum anne ve baba adayını psikolojik ve fiziksel olarak travmaya uğramaktadır. Son yıllarda genetik bilimindeki gelişmeler henüz gebelik oluşmadan, tüp bebek yöntemleriyle laboratuar ortamında geliştirilen embriyolar üzerinde genetik inceleme yapılmasına ve seçilmiş olan sağlıklı embriyoların anne adayının rahmine yerleştirilmesine imkan tanımaktadır. Bu yönteme gebelik öncesi genetik tanı (Preimplantasyon Genetik Tanı - PGT) adı verilmektedir. Gebelik öncesi genetik tanı, anne ve baba adayından elde edilen yumurta ve sperm hücrelerinin laboratuvar ortamında döllendirilmesi sonucu gelişen embriyolardan bir adet hücre alınması ile gerçekleştirilmektedir. Genetik tanı için Floresence İn Situ Hibridizasyon (FISH) veya Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) adı verilen özel yöntemler kullanılmaktadır. Doğacak bebekte monozomi veya trizomi (Down sendromu ve diğer trizomiler) gibi sayısal kromozom bozukluklarının ve tek gen hastalıklarının (Hemofili, Akdeniz anemisi, kistik fibrozis, muskuler distrofiler gibi) tanısı PGT ile mümkündür. Böylece hastalık taşımayan, sağlıklı embriyoların anne adayına transferi ile sağlıklı bebeklerin doğması sağlanmaktadır. Gebelik öncesi tanı Genetik veya kalıtsal bir hastalık taşıyıcılığı bulunan çiftlerde, daha önce genetik hastalığı olan çocuk veya çocuklara sahip çiftlerde,HLA genotyping (doku tiplemesi) yapılması amacı ile, genetik predispozisyon gösteren hastalıkların tanımlamasında, yardımcı üreme teknikleri için kabul edilmiş ileri yaş grubundaki kadınlarda (37 yaş ve üzeri), tekrarlayan erken gebelik düşükleri olan çiftlerde, çok sayıda uygulanmasına rağmen yardımcı üreme teknikleri ile gebelik elde edilememiş veya düşüklerle gebeliklerini kaybetmiş olan çiftlerde, şiddetli erkek kısırlığı ile birlikte görülen kromozom bozuklukları veya genetik hastalıklarda uygulanmaktadır. Talasemi, hemofili vb. hastalıklarda PGT'nin önemi nedir, embriyolarda doku tiplemesi yapılması mümkün müdür? Bireyler, taşıdıkları kalıtsal hastalığı değişik oranlarda çocuklarına aktarırlar. Bu nedenle genetik hastalıkların çiftlerde ve embriyolarda belirlenmesi çiftlerin sağlıklı çocuk sahibi olabilmesi için önemlidir. Günümüzde DNA analizi yöntemi ile çok sayıda kalıtsal hastalığın henüz embriyo düzeyinde iken tanımlanması mümkün hale gelmiştir. Kalıtsal bir hastalığa neden olan genetik bozukluğun tanımlanması için hastalığa neden olan genin yapısının belirlenmiş olması gerekmektedir. Yapılan araştırmalar sonucu B-talasemi, Hemofili, Kistik Fibrosis, Orak Hücre Anemisi, Muskuler Distrofiler, Frajil X gibi hastalıklara sebep olan bir çok genin yapısı belirlenmiş ve bunların genetik tanısına yönelik yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemle, öncelikle anne baba ve varsa hasta çocuklara ait kan örneklerinde genetik bozukluğun gösterilmesi için genetik analizler yapılır. Sonrasında kalıtsal hastalık taşıyıcısı olan çiftlerin tüp bebek yöntemi ile elde edilen embriyolarından alınan hücrelerde hastalığa neden olan genetik yapı özel yöntemlerle çoğaltılmakta ve taranan hastalığa ait gen bölgesi DNA analizi yöntemi ile tanımlanabilmektedir. Sonuçta, kalıtsal hastalığı taşıyan embriyolar elenirken sağlıklı embriyoların transferi ile genetik hastalık taşımayan çocukların dünyaya gelmesi sağlanabilmektedir. Yapılan araştırmalar sonucu B-talasemi, Kistik Fibrosis, Orak Hücre Anemisi, Hemofili, Muskuler Distrofiler, Frajil X gibi hastalıklara sebeb olan bir çok genin yapısı belirlenmiş ve bunların genetik tanısına yönelik yöntemler geliştirilmiştir. Ayrıca; B-talasemi, Fanconi anemisi ve lösemi gibi hastalıklarda, DNA dizi analizi yöntemi ile sağlıklı embriyoların saptanmasının yanısıra HLA genotyping (doku tiplemesi) işlemi de aynı anda uygulanabilmekte ve embriyoların doku tipi belirlenebilmektedir. HLA genotyping yöntemiyle talasemi veya lösemi hastalığı saptanmış çocuklara sahip ailelerde, anne ve baba ile çocuğa ait doku tiplerinin belirlenmesinden sonra, hastalığı taşımayan embriyolar içerisinden doku tipi hasta çocuk ile uygun olan embriyolar seçilebilmektedir. Bu şekilde elde edilen sağlıklı gebelikler, sağlıklı doğan çocukların kordon kanı ve kemik iliğinin kullanılması ile hasta çocuklar için tedavi sağlayıcı olmaktadır. Bu yöntemle aile prenatal tanı işlemi sonrasında uygulanan gebelik sonlandırılmasına bağlı tıbbi ve psikolojik travmalardan da korunmaktadır. Ayrıca; gebelik öncesi tanı, hasta kişilerin yaşam boyu karşılaştıkları sağlık problemleri, hastalıkların tedavisindeki güçlükler ve yüksek tedavi maliyetleri nedeniyle ailelerin sağlıklı çocuk sahibi olmalarını sağlaması ve hasta kişiler için tedavi olanağı sunması nedeniyle çok önemli bir tekniktir. Günümüzde yapılmakta olan çalışmalar sonucunda hastalıkların genetik yapısının belirlenmesiyle birlikte çok daha fazla sayıda hastalığın embriyolarda tanımlanması mümkün olacaktır. Talasemi, hemofili vb. hastalıklarda PGT'nin önemi nedir, embriyolarda doku tiplemesi yapılması mümkün müdür? Preimplantasyon genetik tanı uygulanarak kromozom bozukluğu taşıyan embriyolar seçilip sadece sağlam olanlar transfer edilebilmektedir. Gebelik oluşmadan önce genetik problemler konusunda alınabilecek önlemler var mı? Preimplantasyon Genetik Tanı yöntemi bu amaçla uygulanmaktadır. Bu yöntemle kalıtsal hastalıklar yönünden riskli ailelerde tüp bebek işlemi uygulanarak elde edilen embriyolar incelenip hastalık taşımadığı saptanan sağlıklı embriyolar transfer edilmektedir. Kadın yaşının ileri olması ile (35–45 ) başarı oranı azalmakta, gebelik elde edildiğinde ise düşükle sonlanabilmektedir. Yaşla birlikte yumurtalarda kromozom bozukluklarının artması sebebiyle tüp bebek tedavisi yapılacak olan çiftlerden elde edilen embriyolar üçüncü güne ulaştıklarında biyopsi yapılmaktadır. Elde edilen bir veya iki adet hücrenin moleküler tanı yöntemleri kullanılarak birkaç saat içinde değerlendirilmesini takiben sağlıklı embriyolar ayrılmakta ve transfer edilmektedir. Yaşla birlikte en çok artış gösteren ve yaşamla bağdaşabilen kromozom bozuklukları (Trizomi 13, 16, 18, 21, 22, 15, 17 ve X,Y ) hakkında bilgi vermektedir. Bu yöntemle yeterli embriyo elde edilen ileri yaş kadınlarda gebelik oranı arttırılabilmekte ve düşük riski azaltılmaktadır. More Sharing ServicesBu Sayfayı Paylaşın|Share on facebookShare on emailShare on favoritesShare on print Embriyolarda genetik inceleme kimlere önerilmekte? Tüp bebek programına alınan her çiftte embriyoların genetik olarak incelenmesine gerek duyulmamakta, buna karşın belirli özelliklere ve risklere sahip olan çiftlerde bu inceleme önerilmektedir. Bu özellikler şu şekilde sıralanabilir: Genetik veya kalıtsal bir hastalık taşıyıcılığı bulunan çiftlerde Daha önce genetik hastalığı olan çocuk veya çocuklara sahip çiftlerde Yardımcı üreme teknikleri(tüp bebek için kabul edilmiş ileri yaş grubundaki kadınlarda (37 yaş ve üzeri) Tekrarlayan erken gebelik kayıpları-düşükleri olan çiftlerde Birçok kez yardımcı üreme teknikleri uygulanmasına rağmen gebelik elde edilememiş veya düşüklerle gebeliklerini kaybetmiş olan çiftlerde Şiddetli erkek kısırlığı ile birlikte görülen kromozom bozuklukları veya genetik hastalıklarda HLA genotyping (doku tiplemesi) yapılması amaca ile Genetik predispozisyon gösteren hastalıkların tanımlanması Preimplantasyon Genetik Tanı'nın avantajları nelerdir? Gebelik şansını artırmakta, düşük şansını azaltmaktadır Ailelerin sağlıklı çocuk sahibi olmaları sağlanmaktadır Aile, gebelik sonlandırılmasına bağlı tıbbi ve psikolojik travmalardan korunmaktadır Talasemi gibi hastalıklarda doku tiplemesi ile doğacak olan bebek ailenin hasta çocukları için tedavi imkanı sağlamaktadır Gebelik öncesi tanı; hasta kişilerin yaşam boyu karşılaştıkları sağlık problemleri, hastalıkların tedavisindeki güçlükler ve yüksek tedavi maliyetleri ile karşılaştırıldığında çok daha faydalı ve ucuz bir tanı yöntemidir Kromozom analizi normal olan çiftlerin embryolarında da genetik hastalıklar görülebilir mi? Çiftlerden alınan kan hücrelerinden yapılan genetik testlerde kromozom yapısı normal bulunabilir. Ancak embriyo genetik yapısının yarısını anneye ait yumurta hücresinden alırken diğer yarısını da babaya ait sperm hücresinden alır. Bu nedenle vücut hücrelerinin genetik yapısı normal olmasına rağmen bazı çiftlerde sadece üreme (yumurta veya sperm) hücrelerinde görülebilen kromozom bozuklukları bulunabilir ve bu bozukluk embriyolara aktarılabilir. Gebelik öncesi genetik tanı ile embriyolarda oluşan bu tür genetik bozukluklar saptanabilmektedir. Akraba evliliğinin genetik hastalıkların ortaya çıkmasındaki etkisi nedir? Akraba evlilikleri, aralarında kan yakınlığı olan kişiler arasında yapılan evliliklerdir. Akrabalık derecelerine göre en yakını 1. derece akraba evliliği dediğimiz kuzen evlilikleri olup teyze, hala, amca ve dayı çocuklarının arasında yapılan evliliklerdir. Yurdumuzda akraba evliliği oranı % 21- 40 oranında olup bölgelere göre değişmektedir. Genel olarak toplumda doğan her 100 çocuğun 2–3 ünde çeşitli sebeplerden kaynaklanan anomaliler saptanır. Bu risk akraba evliliği yapmış olan çiftlerde % 4–5 oranına kadar yükselebilmektedir. Genetik açıdan risk taşıyan kişiler kimlerdir? Genetik veya kalıtsal bir hastalık taşıyıcılığı bulunan çiftler ,daha önce genetik hastalığı olan çocuk veya çocuklara sahip çiftler, yapısal olarak vücudunda anomaliler saptanan, mental retardasyonlu çocuk öyküsü, cinsiyet gelişimi anomalileri, gelişme geriliği ve boy kısalığı, yakın akrabalarında (1. kuzen gibi) genetik bir hastalık öyküsü çiftler, tekrarlayan düşükleri ve ölü doğumları olan çiftlerde, 37 yaş üzerindeki kadınlar ve birçok kez yardımcı üreme teknikleri uygulanmasına rağmen gebelik elde edilemeyen çiftler. Bu çiftlerde, öncelikle bir genetik uzmanı tarafından ayrıntılı aile öyküsü alınmalı ve aile ağacı çıkartılmalıdır. Ailede düşünülen hastalık için ve varsa önceki gebelikler için ayrıntılı bilgilerin alınması gereklidir. Hasta çocuklar ve aile bireyleri muayene edilmeli ve gerekli testler istenmelidir. Tüm bu işlemlerden sonra hastalığın tanısı konmuş veya genetik neden saptanmış ise çiftlere saptanan problemler ile ilgili ayrıntılı bilgi verilir. Genetik hastalığın neden olabileceği problemler, sonuçları, yeni gebeliklerdeki riskler, gebelik öncesi ve sonrasında yapılması gerekenler konusunda aile aydınlatılır. Bu işlemler sonrasında çiftlerin yeni gebeliklerindeki riskler tekrarlama riskinin olmamasından %100 e kadar değişebilmektedir. Çiftlerin bir kısmında preimplantasyon genetik tanı önerilebileceği gibi bazı hastalarda da prenatal dönemde genetik tanı uygulanması önerilir. İnfertilitenin (kısırlık) oluşmasında genetik faktörlerin rolü nedir? Günümüzde çiftlerin yaklaşık %15 inde azalmış fertilite saptanmaktadır. Bu olguların büyük bir kısmında neden erkek infertilitesidir. Erkek infertilisinde özellikle sperm bulunmayan kişilerde patojenik sebep Y kromozomu mikrodelesyonlarına bağlı sperm üretiminin azalması veya kistik fibrozis transmembran regülatör (CFTR) gen mutasyonlarına bağlı oluşan konjenital vaz deferens yokluğu ile karakterize obstrüktif azospermidir. Bunların yanı sıra cinsiyet kromozomlarındaki sayısal anomaliler ve yapısal kromozom bozuklukları da spermatogenezde, dolayısıyla da fertilizasyonda problemlere neden olur. Ayrıca hipogonadotropik hipogonadizme neden olan KAL (X e bağlı kalıtılan Kalman sendromu), DAX1 (X e bağlı kalıtılan Konjenital Adrenal Hipoplazisi), GNRHR (GnRH sekresyonunda bozukluk) ve PC1 (prohormon convertase 1 ) gen mutasyonları ile Androjen Reseptör gen mutasyonları spermatogenezis yetmezliği ile birlikte gözlenebilir. Ayrıca sekonder infertil olarak adlandırılan tekrarlayan gebelik kayıpları veya ölü doğum öyküsü olan çiftlerde bazı genetik bozukluk taşıyıcılığı gözlenebilir. Gebelik oluştuktan sonra genetik problemler tanılanabilir mi? Gebelikte uygulanması gereken bazı tarama testler mevcuttur. (11–14 tarama testi - ikili test - üçlü test ...) Bu tarama testleri gebelikteki genetik risk hakkında bize bilgi verir. Böyle bir risk belirlendiğinde 11–14. haftada fetusun eşinden biyopsi yapılarak veya 16–18 haftada bebeğin içinde bulunduğu sıvıdan örnek alınarak bebeğin kromozom analizinin yapılması mümkündür. Ayrıca ultrasonografi de bu konuda bize yardımcı olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kisirlik-ve-genetik

Hayvansal Dokular

Hayvansal dokular, yapısına,görevlerine göre epitel doku,bağ ve destek doku,kas doku,sinir doku olmak üzere dört bölümde incelenir. A.Epitel Doku * Vücudun iç ve dış yüzeyini örter. * Hücreleri sık dizilişli, hücreler arasında çok az ara madde var. * Bütün doku,bağ dokusundan yapılmış taban zarı üzerine oturur. * Kan damarları taşımaz.Beslenme ,bağ dokusu aracılığı ile difüzyon ile olur. * Epitelyum dokunun başlıca görevleri şunlardır. Koruma: Vücudu fiziksel,kimyasal ve mikroskobik etkenlere karşı korur. Emme:İnce bağırsakta bazı maddelerin emilimini sağlar. Salgı yapma:Süt,göz yaşı gibi salgıları salgılar. Duyu:Çevreden gelen uyarıları alır. Bu görevlerin birden fazlasını yapana rastlanabilir(İnce bağırsak). Epitel Doku üç bölümde incelenir. 1.Örtü epitel 2.Bez epitel 3.Duyu epitel 1.Örtü epiteli: Örtü epiteli vücudun iç ve dış yüzeyini örter.Hücrelerinin şekil ve dizilişine göre tek ve çok katlı olmak üzere iki çeşit örtü epiteli vardır. A.Tek katlı epitel:Tek katlı epitel dokunun hücreleri tek sıra halinde dizilmiştir. a.Tek katlı yassı epitel:Hücreleri yassıdır.Örneğin vücudumuzda akciğer alveollerinde ve kılcal damarların yapısında bulunur. b.Tek katlı kübik epitel:Hücreleri küp şeklindedir.Örneğin,vücudumuzda böbrek kanallarında , yumurtalığın üzerinde , tiroit bezinde bulunur. c.Tek katlı silindirik epitel:Hücreleri silindir şeklindedir.Örneğin mide ve ince bağırsağın iç yüzeyinde bulunur.Soluk borusu ve üreme kanallarındaki silindirik epitellerin silerli vardır. B.Çok Katlı epitel: * Omurgalıların üst derisinde bulunur. * Derinin epidermisi; Yassı,kübik ve silindirik epitel hücrelerinin çok katlı olarak üst üste sıralanmasından meydana gelir.En alttaki sırada yer alan hücreler silindir şeklindedir ve tek sıra halinde taban zarı üzerine oturmuştur.Bu hücrelerin mitoz bölünme ile oluşturduğu yeni hücreler , üst tabakalara doğru itilirken şekilleri değişir ve yassılaşır.Yüzeydeki yassı epitel hücreleri ölüdür. Bunlar daha alttaki canlı hücreleri ısı,ışın,kimyasal maddeler gibi dış etkilerden korur. * Çok katlı epitelde, dış yüzeye doğru itilen hücreler difüzyon ile besin sağlayamaz duruma geldiklerinde sitoplazmaları azalır ve katılaşmaya,keratin maddesi oluşturmaya başlar.Keratinleşen hücreler ölür.Böylelikle epitel dokunun üzerinde,içleri keratin ile dolu hücrelerden oluşan koruyucu bir tabaka oluşur. * Vücudun daha az basınçla karşılaştığı bölgelerde bulunan çık katlı yassı epitelde keratinleşme olmaz .Yemek borusu ile ağız boşluğunun bazı bölgelerinde bulunan çok katlı epitel buna örnektir. * Çok katlı epitel dokuda bulunan pigmentler insanda deriye renk verir. Pigment hücrelerinin büyük bir kısmı melanin denen renk maddesi taşır. Melanin mor ötesi ışınları emerek vücudun güneş ışınlarının Zaralı etkilerinden korur.Güneş ışınları melanin sentezleyen hücrelerin çalışmasını artırır. 2.Bez epiteli * Bez epiteli kübik veya silindirik epitel hücrelerinin değişimiyle meydana gelir. * Salgı maddesi enzim veya mukus gibi maddelerdir. * Bez epiteli hücrelerin sayısına ve salgıların döküldüğü yere göre çeşitlere ayrılır.Hücre sayısına göre ; Bir Hücreli Bezler: • Genellikle silindirik bir epitel hücreden oluşur. • Bir hücreli bezlerden bazıları mukus salgılar.Mukus salgılayan tek hücreli salgı bezine goblet hücresi denir. • Solunum organlarında, mide ve bağırsak duvarında mukus salgılayan hücreler ile kurbağa derisinin her zaman nemli olmasını sağlayan hücreler, goblet hücresine örnektir. Çok Hücreli Bezler: • Birden çok salgı yapan hücrelerden meydana gelir. • Epitel hücresinin bazıları tüp şeklinde çıkıntılar oluşturur. • Çok hücreli bezler salgılama şekillerine göre üç grupta incelenir. a.Ekzokrin (Kanallı)Bezler: * Salgısını bir kanalla veya doğrudan doğruya vücut boşluğuna veya vücut dışına boşaltan bezlerdir. * Tükrük,ter ve yağ bezleri , gözyaşı,böbrek ve sindirim kanalı bezleri ve meme bezleri bu tip bezlerdir. b.Endokrin (Kanalsız) Bezler: * Salgılarını doğrudan doğruya kana verirler. * Salgılarına hormon denir. * Hormonlar ekzositoz yoluyla kana salınırlar. * Dolaşım sistemine katılan hormon,kan aracılığıyla etki edeceği hedef organa ulaşıp burada etkisini gösterir. * Hipofiz, epifiz,tiroid,paratiroid,böbrek üstü bezleri timüs bu tip bezlerdir. c.Karma Bezler: * Bunlar hem enzim çıkaran, hem de hormon salgılayan bezlerdir. * Pankreas mide,yumurtalık,testis bu tip bezlerdir. * Pankreas, insulin ve glukagon hormonlarını doğrudan kana verirken, sindirim enzimlerini de bir kanal ile ince bağırsağa verir. 3.Duyu Epiteli: * Dış ortamdan gelen fiziksel,kimyasal ve optik uyarıları alan özelleşmiş epitel hücreleridir. * Duyu epitelinde yenilenme yoktur. * İç kulakta kurti organında, burunda koku soğancığında, dilde tat cisimciklerinde, gözde retina tabakasında bulunur. * Koku alma hücreleri, epitel hücrelerinin farklılaşması ile oluşurlar.Aldıkları uyarıları nöronların denridine kadar iletirler.Tat alma hücreleri epitel hücrelerinden oluşurlar.Uyarıları nöronlara ulaştıracak uzantıları yoktur. Dentridler hücrelere kadar uzanır.Omurgalıların beyin ve gangliyonlarında, miyelince fakir bazı dendrid uzantıları serbest larak epitel dokusu içerisine kadar uzamıştır.Bu serbest sinir uçları almaç adını alır. B.Bağ ve Destek doku: * Çeşitli doku ve organları birbirine bağlar,desteklik sağlar.Ayrıca vücudun savunmasında görev alır. * Bağ dokusunun en önemli özelliği hücrelerinin arasında boşluklar olmasıdır. Bu boşluklar hücre ara maddesi ile doludur. Bağ dokusu; Temel bağ doku, kıkırdak doku, kemik doku, yağ doku ve kan doku olarak ayrılır. 1.Temel Bağ doku: * Bu doku hücreleri,hücre ara maddesi ve liflerden oluşur. * Dokular içerisinde ara maddesi en az olan doku tipidir. * Kan damarları bulunur. * Temel bağ dokusunun esas hücresine fibroblast denir.Fibroblastlar bağ dokunun liflerini yapar;daha sonra fibrositlere dönüşür. * Bağ dokuda bulunan makrofajlar ve lökosit hücreleri fagositoz yoluyla vücuda giren yabancı maddeleri ve mikropları yok eder. * Bağ dokuda bulunan mast hücreleri genellikle kan damarlarını yakınında bulunur;heparin ve histamin salgılar.Heparin damar içerisinde kan pıhtılaşmasını engellerken, histamin kılcal damarların geçirgenliğini artırır. * Bağ dokusunda bulunan melanosit hücreleri deriye renk verir.Daha çok gözün iris tabakasında bulunurlar. * Bağ dokunun lifleri proteinden oluşur ve hücreleri bir arada tutar.Kollojen lifler,elastiki lifler ve ağsı lifler olmak üzere üç çeşit bağ doku lifi vardır. Kollojen lifler demetler halinde bulunur, beyaz renkte görünür,mekanik etkilere karşı çok dirençlidir(Aşil dendonu).Elastiki lifler,sarı renkli görünür.Az gerilir,bırakılınca eski haline döner.Özellikle yüz ve boyun bölgelerini örten derinin dermis tabakasında bulunur.Ağsı lifler doku ve organların etrafını sararak onlara destek olur. * Embriyonik evrede mezoderm tabakasından meydana gelir. 2.Kıkırdak Doku: * Bulunduğu yere sertlik ve esneklik sağlar. * Bütün omurgalıların embriyonik döneminde kıkırdaktan yapılmış bir iskelet vardır.Ergin köpek balığı ve vatoz balığında iskelet kıkırdaktır.Diğer omurgalı hayvanların embriyoları geliştikçe kıkırdak dokunun yerini kemik doku alır.Eklemlerde, kaburga uçları gibi yerlerde kemikleşme olmaz,bu bölgeler hayat boyu kıkırdak kalır. * Kıkırdak doku hücrelerine kondrosit denir.Kondrositler bir kapsülle çevrilmiştir.Kapsülün içinde bir veya birkaç kıkırdak hücresi bulunur.Stoplazma ile kapsül arasında kalan boşluğa kondroplast denir.Kıkırdak dokunun hücre ara maddesine kondrin denir. * Kıkırdağın büyümesi, beslenmesi ve onarımı kıkırdak zarı sayesinde olur. * Kıkırdak hücreleri arasında sinir hücreleri ve kan damarları bulunmaz.Besin ve oksijenin iletilmesini artık maddelerin dışarı atılması difüzyon ile olur. * Embriyonik evrede mezoderm tabakasından meydana gelir. Kıkırdak dokusu,ara maddesindeki bağ dokusu liflerinin çeşidine göre üçe ayrılır. Hiyalin Kıkırdak • Hücre ara maddesi homojen,saydam ve beyaz mavim tırak renktedir. • Ara maddedeki kolojen lifler sayesinde basınca dayanıklıdır. • Omurgalı hayvanların embriyoları ile köpek balıklarının erginlerinde bulunur. • Ergin omurgalılarda kaburgaların uçları,burun,soluk borusu,eklem başlarında,bronşlarda bulunur. Elastik Kıkırdak • Hücre ara maddesinde elastiki lifler bulunur.Bükülme özelliğine sahiptir.İçinde az miktarda kollojen lif bulunur. • Elastiki kıkırdak; kulak kepçesi ,östaki borusu,ses tellerinde bulunur. Fibröz (Lifsi) Kıkırdak • Hücre ara maddesinde kollojen lifler boldur,kıkırdak hücreleri azdır. • Basınca ve çekilmeye karşı dayanıklıdır. • Uzun kemiklerin eklem yerlerinde,omurlar arasında ,diz kapağında,göğüs ve köprücük kemiklerin oynak yerlerinde bulunur. 3.Kemik Dokusu * Omurgalıların iskeletini oluşturan kemikler kemik dokudan meydana gelir. * Embriyo döneminde 8. haftadan itibaren,iskeleti oluşturan kıkırdakta mineral birikmesi ile kemik doku gelişmeye başlar. * Kemik doku ya kıkırdak dokudan veya embriyodaki mezenşim hücrelerinden meydana gelerek embriyonal bağ dokusu içinde oluşur. * Kemik dokusu canlı kemik hücreleri ile bu hücrelerin salgıladığı cansız ara maddeden oluşur. * Kemik hücresine osteosit,kemik dokunun ara maddesine osein denir.Hücre ara maddesinin organik kısmı kemik hücresi tarafından salgılanan protein ve kollojen liflerden oluşur.İnorganik kısmını kalsiyum fosfat,kalsiyum karbonat,kalsiyum florür,magnezyum,potasyum gibi minareler oluşturur. * Yaş ilerledikçe bu in organik tuzların birikimi arttığından yaşlıların kemikleri sertleşerek çabuk kırılan bir yapı kazanır.Yaşlılarda kemik yıkan hücreler, kemik yapan hücrelerden fazla olduğundan özellikle kadınlarda östrojen hormonunun azalmasıyla da kemik erimesi yani osteoporoz görülmektedir. * İn organik tuzların yetersizliğinde ise kemik yumuşak kalır,iskelet eğilir. Buna raşitizm denir.C ve D vitamini ile onarılır. * Kemiklerde iki farklı doku görülür. * Canlı vücudun da inorganik maddelerin en fazla bulunduğu yer kemik dokudur. a.Sert (sıkı) kemik doku:Pürüzsüz görünümlü ve sert yapılıdır.Kemiklerin dış yüzünde ve uzun kemiklerin gövdesinde bulunur.Bu dokuda bulunan kemik hücrelerinin zarı yoktur. * Havers kanalları kemiğin ortasından geçen sarı kemik iliği kanalına paralel uzanırlar. * Havers kanallarını birbirine bağlayan yan kanallar da volkman kanalı denir. Bu kanallarda kan damarları ve sinirler bulunur.Kemik hücreleri kan damarlarından oksijen ile besin sağlarken artık ürünleri de aynı yolla kana verir. b.Süngerimsi Kemik doku:Düzensiz boşluklardan oluşan gözenekli yapıya sahiptir.Gözeneklerin içinde kırmızı kemik iliği bulunur.Bu doku yassı,kısa kemiklerin içinde ve uzun kemiklerin uç bölgesinde bulunur Süngerimsi kemik dokuda alyuvar ve akyuvar hücreleri üretilir. * Uzun kemiklerin ortasında bulunan sarı kemik iliğinde akyuvar hücreleri üretilir. * Kemiğin en dışında periost denilen bir bağ dokusu örtüsü bulunur.Periost kemiklerin beslenmesini , onarımını ve enine büyümesini sağlar. * Kemiğin boyca uzamasını kıkırdak tabaka sağlar.Kıkırdak tabaka kemikleştik den sonra eklem kıkırdağı boyca uzamayı devam ettirir. Kemik Dokunun görevleri: • Kas ve eklemlerle birlikte hareketi sağlar. • Önemli organları korur. • Kaslara ve organlara tutunma yüzeyi oluşturur. • Vücudun mineral deposudur. • Kemik dokuda kan yapımı da olur. 4.Yağ Doku * Özelleşmiş bir bağ dokusudur. * Yağ sentezi yapan hücrelere lipoblast denir.Hücreleri yuvarlak ve büyüktür. İçleri yağ damlacıkları ile doludur. * Yağ hücrelerinin arasında ağsı ve kollojen lifler bulunur. * Embriyonik evrede mezoderm tabakasından meydana gelir. * Yağ doku organların etrafında ve deri altında toplanır. * Vücutta harcanmayan yağın depo edilmesini sağlar.Deri altındaki yağ doku vücut ısısını korur.Derinin kurumasını önler. * Enerji üretimi sırasında yağ doku çok enerji sağlar. * Yağlar hafif olduğu ve az yer kapladığı için göçmen kuşların uzun süre uçmasında kolaylık sağlar. * Yağın yakılması ile metabolik su açığa çıkar. 5.Kan Doku Kan dokusu, kan hücreleri ve hücre ara maddesinden oluşur.Kan hücreleri ; alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcuklarından (trombosit) oluşur. Ara maddesi plazmadır. a.Plazma Plazma kanın ara maddesidir.Plazma, madde taşınması ve geçişine yardım eden hafif bazik (pH=7.4) bir sıvıdır.Kanın % 55’ini kan plazması,% 45’ini ise kan hücreleri oluşturur. Kan plazmasının % 90-92’si su,% 7-8’i protein,geri kalan ise inorganik maddelerden oluşur.Kan proteinleri albumin,globulin,fibrinojen,heparindir. Kanın pıhtılaşmasından(Serumda fibrinojen bulunmaz) sonra , hücrelerinden ayrılmış , açık sarı renkli sıvı kısma serum denir.Serumda amino asit,basit karbonhidratlar, lipit, vitamin, antikor,hormon,enzimler,madensel tuzlar,azotlu artıklar (üre,ürik asit), oksijen, karbondioksit ve azot bulunur. b.Kan hücreleri Alyuvarlar(Eritrositler) * Sağlıklı insanlarda ortalama olarak erkeklerde 1mm3 kanda 5 milyon, dişiler de ise 4,5 milyon kadar alyuvar bulunur. * Doğumdan önce karaciğer ve dalakta, daha sonra kırmızı kemik iliğinde üretilir. * Memelilerde olgunlaşırken çekirdeklerini kaybederler, diğer omurgalılarda çekirdeklidir. Çekirdeklerin kaybolması ile yüzey daha çok genişler.Bu nedenle daha fazla CO2 ve O2 taşıyabilir. * Yapılarında demirli bir protein olan hemoglobin bulunur.Hemoglobin demir mineralinden dolayı kana kırmızı renk verir.Alyuvar vücutta hemoglobin yardımı ile O2 ve CO2 taşır. * Yükseklere çıkıldıkça oksijen miktarına bağlı olarak sayıları artar. Proteinlerle birlikte kan ve vücut sıvısının asit baz dengesini kurar. * Bölünmez , yaklaşık ömrü 120 gündür. * Ömürleri biten alyuvarlar karaciğer ve dalakta parçalanır. * Kan plazmasının hareketiyle pasif olarak taşınır. * Memelilerin olgun alyuvarlarında çekirdek, mitokondri , endoplazmik retikulum ve ribozom yoktur. Akyuvarlar (Lökositler) • Vücudu hastalık yapıcı mikroplardan korur.Bazı çeşitleri mikropları fagositozla , bazıları da antikor ve antitoksin üreterek savunma yaparlar. • Ortalama olarak 1 mm3 kanda 6-10 bin (Kan hücrelerinin % 0,3’ü) arasında akyuvar bulunur. • Başta kemik iliği olmak üzere timüs, dalak ve lenf düğümlerinde meydana gelir. • Çekirdekli hücrelerdir.Amipsi hareket ederler. • Hemoglobin taşımadıklarından renksizdirler. • Dolaşımı katılan akyuvarlar bölünme yeteneklerini kaybederler. • Ömürleri 3-4 saat veya 3-4 gündür. • Kan sıvısı içinde aktif olarak hareket ederler. • İltihaplı durumlarda ve lösemide sayıları artar. • Akyuvarlar, sitoplazmalarında taneciklerin olup olmamasına göre granülü ve granülsüz diye ikiye ayrılır. 1.Granüllü akyuvarlar:Kırmızı kemik iliğinde yapılır.Çekirdekleri boğumlu , sitoplazmaları bir zarla çevrilmiş , granüllü yapılardır.Bazofil ,eozinofil ve nötrofil olmak üzere üç çeşittir. a.Bazofil:Kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen heparin salgılar, histamin taşırlar.Yaralanmalarda yaranın kızarıp şişmesine , ağrı ve acının oluşmasına neden olurlar. b.Eozinofil:Çekirdekleri iki parçalıdır.Parazit ve alerjik hastalıklarda sayıları artar.Bu hastalıklarla savaşırlar. c.Nötrofil:Vücuda giren yabancı madde ve mikropları fagositozla yok ederler. 2.Granülsüz akyuvarlar:Lenf düğümlerinde , dalak ve timüs gibi lenf dokularında meydana gelir.Sitoplazmaları granülsüz ve homojendir.Yuvarlak ve tek çekirdeklidir.Lenfositler ve monositler olmak üzere iki çeşittir. a.Lenfosit: Büyük ve yuvarlak çekirdekli ve az sitoplazmalıdır.Vücutta esas oluşum yerleri lenf düğümleridir.Sinir dokusu hariç her türlü dokuda bulunur. T lenfositleri hücresel bağışıklıktan sorumludur.B lenfositleri antijenlere karşı antikor salgılayarak kandaki yabancı maddelere saldırır.Ağız ve burun yoluyla vücuda giren mikro organizmalar lenf düğümü olan bademcikler tarafından yok edilmeye çalışılır. b.Monositler:Granülsüz ve en büyük akyuvardır.Oval veya fasulye şeklinde çekirdekleri vardır.Dokular arasında hızla hareket edebilen ve 100 kadar bakteriyi yutabilen makrofajlara dönüşür.Fagositoz yapar ve kılcal damarlardan doku aralarında geçebilir.Bu özellikleri ile ömürleri tükenmiş hücre ve dokuları parçalar. Kan Pulcukları (Trombositler) • Kırmızı kemik iliğinde büyük çekirdekli hücrelerin (Mega karyosit) parçalanması ile oluşur. • Çekirdekleri yoktur, renksiz ve küçüktür. • 1 mm3 kanda ortalama 300 bin trombosit bulunur. • Ömürleri en fazla 8 gündür. • Kanamalarda , kanın pıhtılaşmasını sağlayarak, kan kaybını önler. • Karaciğer ve dalakta makrofaj hücreleri ile fagositozla yok edilir. c.Kan Grupları: İnsanlarda A, B,AB ve O olmak üzere dört çeşit kan grubu bulunur.Ayrıca M ve N grupları da bulunur.Kan grupları alyuvarda bulunan protein yapılarına göre belirlenir.Alyuvarlarda A proteini (anglotinojen=antijen) bulunduran kan A kan grubu , B proteini bulunduran kan B grubudur.Alyuvarlarında her iki proteini de bulunduran AB kan grubudur.O kan grubunun alyuvarlarında kan grubunu belirleyen protein yoktur.Kanın plazma bölümünde antikor(aglütinin) bulunur. O kan grubunda hem A hem de B grubu alyuvarlarını çökerten anti-A ve anti-B antikoru vardır.AB grubunda ise antikor bulunmaz. Kan nakillerinde kan veren kişinin alyuvarlarındaki antijenine , alacak kişinin plazmasındaki antikoruna bakılır.Bu nedenle O kan grubunun plazmasında antikor bulunmadığı için genel verici, AB kan grubunun plazmasında antikor bulunmadığı için genel alıcıdır. Rh sistemi Alyuvarlarında Rh antijeni bulunduran kan tipine Rh pozitif (Rh+) bulunmayan Rh negatif (Rh-) denir. C.Kas Doku * Uzun silindirik ya da iğ şeklindeki hücrelerden oluşur. * Yenilenme yetenekleri çok azdır. * Kas dokusunu oluşturan hücrelerin zarlarına sarkolemma , sitoplazmalarına sarkoplazma denir. * Kas hücreleri mitokondri, endoplazmik retikulum ve sarkoplazma bakımından zengindir. * Sarkoplazma içinde kasılıp gevşeme özelliğindeki miyofibril denilen telcikler yer alır.Bu telcikler ise aktin ve miyozin denilen proteinlerden oluşur. Miyofibriller bir araya gelerek kas demetlerini oluşturur. * Kemiklerle birlikte hareket sistemini oluşturur.Vücudun şeklini korur ve vücudu desteklik sağlar. * Kaslar tüm uyarılara kasılma ve gevşeme şeklinde tepki gösterir.Bu özelliği ile hareket, dolaşım , boşaltım, sindirim , solunum, üreme gibi olayların gerçekleşme sağlanır. * Kaslar yapı ve çalışmalarına göre; düz kas , çizgili kas ve kalp kası olmak üzere üçe ayrılır. Düz Kas Çizgili Kas Kalp kası Beyaz renklidir. Miyoglobin den dolayı kırmızı renklidir. Kırmızı renklidir. Lifler uzun, iğ biçimli ve sivri uçlu şekillidir. Lifleri uzun, silindirik ve kalın uçlu şekillidir. Silindirik lifler uzundur, dallanır ve kaynaşır. Enine çizgileri yoktur. Enine çizgileri yoktur. Enine çizgileri vardır. Her lifin ortasında yassı ve uzun bir tane çekirdeği vardır. Her lif çok çekirdeklidir. Çekirdek hücrenin kenar kısımlarında yer alır. Her lif bir veya iki çekirdeklidir.Çekirdek hücrenin ortasında bulunur. İsteğimiz dışında otonom sinir sisteminin kontrolünde çalışır. Bunlara istemsiz kaslar. İsteğimize bağlı merkezi sinir sisteminin kontrolün de çalışırlar.Bunlara istemli kaslar denir. Kalp kası, çizgili kas olmasına rağmen isteğimiz dışında çalışır. Kasılma hızı yavaş, kasılmış kalabilme yeteneği, en fazladır. Yorulmaz. Kasılması çok hızlı, kasılmış kalabilme yeteneği en azdır. Çabuk yorulur. Kasılma hızlı, kasılmış kalabilme yeteneği fazladır. Yorulmaz. İç organlarda bulunur. Yapacakları görevlere göre farklı şekillerde olur.Ör:bu kaslar bağırsakta uzunlamasına ve halka şeklinde; mide de uzunlamasına,halka ve çapraz şeklinde bulunur. İskeleti sarar ve hareketi sağlar. Yapacakları görevlere farkı şekillerde olurlar. Ör: Ağız ve anüste halka;kol ve bacakta mekik;yüz,sırt ve karında yelpaze şeklinde bulunur. Kalp çeperinde bulunur. Solucan, salyangoz gibi omurgasızlar düz kaslara sahip olduklarından hare- ketleri yavaştır.Böcekler çizgili kaslara sahip olduklarından hareketleri hızlıdır. Işık mikroskobunda bakıldığında sitoplazmadaki miyofibriller açık ve koyu bantlar halinde görülür. Miyo fibrillerin gösterdikleri bu enine bantlaşma nedeni ile çizgili kas adını alır Miyofibrillerin aktin ve miyozin protein- leri bulunur.Aktin ve miyozin birlikte aktomiyozin adını alır.Aktin proteini, ışığı az kırdığından mikroskopta bakıldı- ğında açık renkte görülür.Buraya izotrop bölge ve I bandı denir.Miyozin proteini ise ışığı çok kırdığından,koyu renkte görülür.Bu bölgeye anizotrop veya A bandı denir.Kasılma ve gevşeme bu iki proteinin birbiri arasında kayması dır. Çizgili kaslara göre daha az miyofibril bulundurur. Enine bantlaşma gösterdiği için çizgili kasa benzer. Kas telleri kısa boyludur. Birbirine bağlandıkları yerlerde ara diskler bulunur. Kalp kası embriyonun dördüncü haftasından itibaren kasılıp gevşemeye başlar. Çalışması hayat boyu devam eder. D.Sinir Doku * Sinir doku uyartıları alma , iletme ve gerekli cevapları verme özelliği olan hücrelerden yapılmıştır. * Sinir hücrelerine nöron denir.Nöronlar vücudumuzun dışından ve içinden gelen uyarıları merkezi sinir sistemine taşır, orada oluşan cevapları tepkime organlarına getirir. * Bir sinir hücresi , çekirdek ve sitoplazmadan oluşan büyük bir hücre gövdesi ile hücre gövdesinden çıkan çok sayıda uzantılardan oluşur. Nöron gövdesinde golgi aygıtı , mitokondri,nisill tanecikleri ve nörofibriller bulunur.Nisill tanecikleri granüllü endoplazmik retikuluma benzeyen taneciklerdir.Bu taneciklerin sayısı sinir dinlendiğinde artar.Nörofibriller dendrit,akson ve hücre gövdesinde bulunan uyartıların iletimini sağlayan ince iplikçiklerdir. Hücre gövdesinden tek veya daha fazla sayıda çıkan kısa ve dallanmış uzantılara dendrit denir.Dendritler sinir hücresine gelen bilgiyi alır ve hücre gövdesine iletir.Nöron gövdesinden uzun ve tek bir uzantı çıkar.Buna akson denir. • Aksonların üzerini ince bir zar örter.Ortasında ise yarı sıvı plazma bulunur.Beyin ve omurilikte bulunan nöronların aksonları miyelinlidir.Bu yapı uyarının daha hızlı taşınmasını sağlar.Otonom sinirler miyelinsizdir. • Miyelin kılıfı nöron çeşidine göre kesintiye uğrayarak ranvier boğumu yapar.Ranvier boğumlarında miyelin yoktur.İmpulslar buradan atlamalı olarak geçtiğinden hızı artırır. • Schwann kılıfı, schwann hücrelerinden oluşur. • Sinir dokuda ayrıca görevleri sinir hücrelerine destek olmak, onları beslemek ve koruyucu kılıflarını oluşturmak olan yardımcı olan hücreler (glialar) bulunur. • Sinir hücrelerine farklılaşma çok fazla olduğundan sentrozomları kaybolur.Bundan dolayı sinir hücreleri bölünerek çoğalamaz,yenilenemez Nöronların ömrü,bulunduğu canlının ömrü kadardır. • Sinir telindeki uyartının elektriksel ve kimyasal olarak dalgalar şeklindeki yayılmasına ‘sinir impulsu’ denir. • Nöronlarda taşınan bütün uyarıların yönü, hücre gövdesinden aksona doğrudur.Nöronlar uzantıları vasıtası ile bez hücrelerine ve kaslara bağlanır. • İki sinir hücresi birbiri ile doğrudan bağlanmaz.Bir nöronun aksonu ile diğer nöronun dendritinin yada gövdesinin karşı karşıya geldikleri yere sinaps denir.Sinaps bir boşluktur.İmpulslar bir sinir hücresinden diğer sinir hücresine sinapstan geçerek iletilir.Nöronlar iletimi sağlayan nörotransmitter madde salgılar. • Sinir hücreleri çalışırken çok fazla enerji harcarlar. Dinlenme halinde nöronların dış yüzü pozitif, iç yüzeyi negatif yüklüdür.Nöron uyarıldığında ise yükler yer değiştirir.İletim aktarıldığında ise yükler eski konumuna dönerler.Böylece yeni bir uyartının başlanması sağlanır. • Embriyonik evrede ektoderm tabakasından meydana gelir.

http://www.biyologlar.com/hayvansal-dokular-4

Böceklerin Gövde Yapısı - insecta

Yeryüzünde yaşayan bütün hayvan­lar içinde en kalabalık grubu böcekler oluştu­rur. Bu omurgasız hayvanlar Kuzey Kutbu'n-dan Antarktika'ya, dağ doruklarından çölle­re, ormanlardan akarsu ve göllere kadar her yere dağılmıştır. Buna karşılık içlerinden pek azının deniz yaşamına uyum sağlamayı başa­rabilmiş olması şaşırtıcıdır. Bilinen böcek türlerinin sayısı 1 milyonu bulur; bu sayı dünyadaki bütün öbür hayvan türlerinin en azından üç katıdır. Bu canlıların üstelik hızla ürediği düşünülürse, toplam bi­rey sayısı olağanüstü boyutlara ulaşır. Hatta bazı araştırmacılar, böceklerin öbür hayvan­lardan çok daha küçük oldukları halde yeryü­zündeki toplam ağırlıklarının bütün öbür hay­vanları geride bıraktığını öne sürerler. Ama denizlerdeki balıklarla birlikte bütün hayvan­lar hesaba katıldığında herhalde bu sav doğru olamaz. İnsanlar genellikle örümcek, akrep, tespih-böceği, kırkayak gibi bütün eklembacaklı hayvanlara böcek derler. Oysa böcekler ko­nusunda uzmanlaşmış bir doğa bilimci (ento-molog) için böcek sözcüğünün anlamı daha dar ve belirlidir. Bu uzmanların yaptığı sınıf­landırmada örümcek ve akrepler ayrı, böcek­ler ayrı bir sınıftır. Tespihböceği de gerçek böceklerle değil ıstakoz, karides, yengeç gibi kabuklu deniz hayvanlarıyla aynı sınıftandır. Kırkayaklar da öbürlerinden ayrı bir sınıf oluşturur. Kısacası böcekler ile bütün bu hayvanların tek ortak noktası hepsinin eklem­bacaklı olmasıdır. Kelebek, güve, karınca, sinek, çekirge, arı ya da bit gibi değişik gruplar oluştursalar da, bütün böceklerin bazı ortak özellikleri vardır. Bunlardan en önemlisi de bacak sayısının hiçbir zaman altıyı geçmemesidir. Bu özellik böcekleri bütün öbür eklembacaklılardan ayı­ran temel farklardan biridir. Gerçekten de erişkin bir böceğin dört bacağı olabilir; hatta bazılarının hiç bacağı olmayabilir. Ama larva evresindeki geçici bacakları, örneğin kelebek tırtıllarının sonradan kaybolan ek bacaklarını saymazsak, erişkin bir böceğin en çok altı (üç çift) bacağı olabilir. Oysa eklembacaklıların öbür sınıflarında bacak sayısı en az sekizdir. Böceğin Gövdesi Gelişmesini tamamlamış bir böceğin gövdesi baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümdenoluşur. Bacaklar göğüs bölümünden çıkar; kalp, mide gibi iç organlar ise karın bölümün­dedir. Arı ya da kelebekte bu üç bölüm birbirinden kolayca ayırt edilebilir. Ama bö­ceklerin çoğunda göğüs ile karın tek bir parça gibi görünür ve gövdenin altını çevirip bak­madıkça bu iki bölüm arasındaki sınırı belirle­mek güçtür. Böceğin başının yapısı oldukça karmaşıktır; bu yüzden başın önemli bölümlerini inceleye­bilmek için bir büyüteçle bakmak gerekir. İri bir çekirgede ya da sinekte anten gibi uzanan bir çift duyargayı ve her biri çok sayıda küçük gözden oluşmuş iri bileşik gözleri görebilirsi­niz. Petekgöz denen bu bileşik gözlerden başka böceklerin üç basit ya da yalın gözü daha vardır. Hafifçe parıldayan bu küçük gözler birbirinden uzakta yer alır. Hayvan petekgözlerinin her peteğiyle, baktığı alanın küçük bir bölümünü görür ve bu görüntülerin birleşmesiyle mozaik gibi bir görüntü oluşur. Bu görüntü insandaki gibi ters değil düzdür. Üstelik böcekler renkleri, hatta insan gözü­nün algılayamadığı morötesi (ültraviyole) ışınları da algılayabilirler. Gözlerin altında çene ve dudaklarla birlikte ağız parçaları yer alır. Böceklerin alt ve üstçeneleri bizimki gibi aşağı-yukarı değil, iki yana doğru hareket eder. Ama bütün böcek­lerin çene ve ağız yapısı yiyeceklerini çiğne­meye değil, çoğununki emmeye uyarlanmış­tır. Örneğin ağustosböcekleri bitki özsularını, sivrisinekler ise insan ve hayvanların kanını emerek beslenir. Hatta bazı böcekler larva evresinden sonra hiçbir şey yemeden yaşadık­ları için, bunların erişkinlerinde ağız bile yoktur. Örneğin karıncaaslanı larva evresin-deyken bol bol beslenir, ama gelişmesini tamamladıktan sonra bilindiği kadarıyla hiç­bir şey yemez. Erişkin bir böceğin hareketlerini denetle­yen bütün organlar göğsünde toplanmıştır. Göğüs bölümü birbirine eklemlenmiş üç bölütten oluşur; ama bütün böceklerde bu bö-lütlü yapıyı görmek pek kolay değildir. Göğüs bölütlerinin her birinde bir çift bacak bulu­nur. Kanatlar ise hiçbir zaman ön bölüte değil, mutlaka orta ve arka bölütlere bağlan­mıştır. Göğsün içinde bacakları ve kanatlan hareket ettiren güçlü kaslar geniş bir yer kaplar. Böceklerde omurgalılarınki gibi bir iç iskelet olmadığı için, bu kaslar gövdeyi örten dış kabuğun iç yüzeyine bağlanır. Kütikül adı verilen bu gövde örtüsü kitin denen sert bir maddeden yapılmıştır ve hem iç organlan korur, hem de gövdeye biçimini veren bir dış iskelet ödevi görür. Böceğin gövdesinin içinde bir uçtan öbür uca uzanan iki sinir kordonu hayvanın bütün hareketlerini denetler ve baş bölümünde bir­leşerek küçük bir beyin oluşturur. Kuşkusuz böceklerin de dokunma, görme, işitme, koku ve tat alma duyuları vardır; ama daha gelişmiş canlılar gibi ağrı duyup duymadıkları yanıt­lanması güç bir sorudur. Böceğin kalbi sırtında, bütün karın bölgesi boyunca uzanan bir boru biçimindedir. Kanı arkadan öne doğru pompalayan bu borunun üzerinde kanın geri dönmesini engelleyen kapakçıklar bulunur. Aynı boru göğüs ve baş bölümünde de devam eder; ama burada kan pompalanmadan aktığı için adı artık kalp değil aorttur. Böceklerde, kalp ve aorttan oluşan bu uzun boru ya da sırt damarı dışında başka hiç damar bulunmadığı için açık kan dolaşımı görülür. Renksiz bir sıvı olan kan, sırt damarının açık ucundan akarak bütün iç organların çevresinde serbestçe dolaşır. Deri­si ince ve yumuşak olan tırtılın kalp atışlarını çıplak gözle bile görebilirsiniz. Böceklerin gövdesinin içinde dallanarak bütün dokulara ulaşan incecik soluk boruları vardır. Trake denen bu borular gövdenin yanlarında dışarıya açılan ve hayvanın soluk alıp vermesini sağlayan soluk deliklerine bağ­lanır. Hemen hemen bütün böceklerde eşeyli üreme görülür. Yani dişiler bir erkekle çiftleş-medikçe, yavruların çıkacağı döllenmiş yu­murtaları yumurtlayamaz. Yalnız balardan, yaprakbitleri ve yaprakarıları gibi bazı böcek­ler erkeğin katkısı olmadan da döllenmiş yumurta yumurtlayabilir. Hatta bazı türlerde tekeşeylilik görülür; bu böcekler de döllen­meden üreyebildikleri için, o türün bütün bireyleri dişidir ve aralarında hiç erkek bu­lunmaz. Böcek henüz larva evresindeyken kanatlan da ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük, katlanmış birer torbacık biçimindedir. Çekirgelerde olduğu gibi dıştan ya da tırtıllar-daki gibi içten göğüs duvarına yapışık olan kanat torbacıkları her deri değişiminde biraz daha büyür. Ama bu torbalann açılarak geliş­miş kanatların ortaya çıkması için böceğin en son deriyi değiştirmesi, örneğin kelebeklerin kozadan çıkması gerekir. Kanatlar zar gibi in­cecik iki katmandan oluşur; bu katmanların arasında da yoğun bir damar ağı vardır. Böceklerin bir bölümü tümüyle kanatsızdır ya da kanatlar körelmiş, yalnızca kalıntılan kalmıştır. Bazılarında da iki çift yerine yalnız­ca bir çift kanat bulunur. Çoğu kez bunun nedeni kınkanatlılarda olduğu gibi, ön kanat çiftinin sertleşerek arka kanatları koruyan bir kına dönüşmesidir. Solda en üstte: Sığırsineklerinin çok iri gözleri ve ısırıcı ağız parçaları vardır. Solda ikinci: Arısineği yumurtalarını arıların yuvalarına bırakır. Solda üçüncü: Bir yarımkanatlının yavrusu attığı son derinin içinden tam gelişmiş bir erişkin halinde çıkıyor. Solda dördüncü: Bir avcısinek güçlü ayaklarıyla tuttuğu bir çekirgenin derisini delici çeneleriyle parçalayarak avını yemeye hazırlanıyor. Solda en altta: Peru'nun yağmur ormanlarından garip görünümlü bir tırtıl (kelebek larvası).

http://www.biyologlar.com/boceklerin-govde-yapisi-insecta

Tavuklar sperm üretir mi

YUMURTANIN OLUŞUMU Tavuklarda üreme sistemi yumurtalık, yumurta kanalı ve kloaka’dan ibarettir. Yumurtalıklar çift olup; böbreklerin önü, akciğerlerin arkası ve vücut boşluğunun sırt tarafına yerleşmişlerdir. Embriyonun ilk gelişimi safhasında sağlı sollu iki yumurtalık ve yumurta kanalı gelişir. Ancak daha sonra sağ kısmı körelir ve civciv kuluçkadan çıktığında sadece sol yumurtalık ve sol yumurta kanalı fonksiyoneldir. Yumurta verimi başlamadan yumurtalık, içinde oosit ihtiva eden küçük foliküller yığınıdır. Bazıları görünebilecek büyüklükte olup, diğerleri mikroskobik yapıdadır. Tavuğun yumurta kanalı karın boşluğunun sol tarafında bulunur ve karın boşluğunun önemli bir kısmını kaplar. Yumurta kanalı, sarının geçtiği ve yumurtanın diğer kısımlarının salgılandığı kıvrımlı ve uzun bir kanal (boru) şeklindedir. Yumurta kanalı belirgin bir şekilde farklılaşmış beş ayrı bölgeye ayrılır. Bunlar İnfindibulum, magnum, isthmus, uterus ve vaginadır. 1. OVULASYON Her ovum, gelişmesi için kan yoluyla besin maddeleri sağlayan bir folikül sapı ile yumurtalığa tutunmuş ve foliküler membran denen bir zarla sarılmıştır. Yumurtalığa bağlı ovum olgunlaştığında yumurtalıktan salgılanan progesteron hormonu, LH hormonu salgılanmasına neden olan hipotalamusu uyarır. LH hormonu da yumurtalıktan ovumun serbest bırakılması için olgun folikülün stigma yerinden kopmasına veya folikülün yırtılmasına neden olur. Böylece ovum yumurtalıktan serbest bırakılır. Bu olay ovulasyon olarak bilinir.Yumurta sarısı daha sonra vitellin zarı ile sarılır. 2. İNFİNDİBULUMDAN GEÇİŞ Ovulasyondan sonra vücut boşluğuna düşen ovum, yumurta kanalının ilk kısmı olan huni şeklindeki infindibulum da yakalanır. Ovum burada 20 dakika kaldıktan sonra ardı ardına seri kontraksiyonlarla yumurta kanalından ilerlemeye zorlanır. Döllenmenin meydana geldiği yer infindibulumdur. Yumurta, infindubulumu geçtikten ve sarı üzerine ak tabakaları oluşmaya başladıktan sonra yumurtanın döllenmesi mümkün değildir. 3. MAGNUMDAN GEÇİŞ Magnum 33 cm ile yumurta kanalının en uzun kısmıdır. Yumurtanın magnumdan geçmesi yaklaşık 3 saat alır. Yumurta akının önemli bir kısmı magnumda oluşmaktadır. Bir yumurta akı 4 ayrı tabakadan oluşur. İçten dışa doğru bu tabakalar ve yüzdesi şöyledir: · Sarıyı saran (Çok ince koyu ak) şalaz tabakası % 2.7 · İç sulu ak %17.3 · Koyu ak %57 · Dış sulu ak %23 Albumenin önemli kısmı magnum da meydana getirilir ancak albumenin dış sulu ak kısmı uterusta salgılanan sıvı albumen veya sulu uterin sıvısı daha önce isthmusta oluşan kabuk altı zarlarında geçerek yumurta içine girer ve albumenin dış sulu ak kısmının oluşumu burada tamamlanmış olur. 4. KABUK ALTI ZARLARININ OLUŞUMU Kabuk altı zarları isthmusta yumurtaya eklenir. Zarlar ağ şeklinde örülmüş protein liftlerinden oluşur ve kağıt gibi ince yapılıdır. Önce kabuk iç zarı ve daha sonra kabuk dış zarı oluşur. Kabuk zarları hava ve suyu geçirme özelliğine sahiptirler. Ancak bakteri ve organizmaların geçişlerine engel olurlar. Ayrıca yumurta içeriğinin hızlı nem kaybını önlerler. 5. HAVA KESESİNİN OLUŞMASI Yumurta yumurtlamadan önce iç ve dış kabuk altı zarları birbirine yapışıktır. Yumurta yumurtlandığı anda vücut sıcaklığında yani 41 C° ‘dir. Çevre sıcaklığının daha düşük olması sebebiyle kısa zamanda soğur. Bu durum yumurta kabuğu içindeki kısımların büzülmesine yol açar. Bu sırada porların (bir yumurtada yaklaşık 7000-17000 adet por bulunur.) yoğun olduğu kısımdan, yani küt uçtan, içeri doğru hava girer ve iki zar tabakası arasında küçük bir hava kesesi oluşturur. Genellikle hava kesesi yaz aylarında kış aylarındakinden daha küçüktür. Yumurta soğudukça, su kaybı arttıkça veya yumurta bayatladıkça hava kesesi büyür. Hava kesesi lamba yardımıyla kontrol edilebilir. 6. UTERUSTAN GEÇİŞ VE YUMURTA KABUĞUNUN OLUŞMASI Uterus kabuk bezi olarak ta bilinir. Yumurta tavuklarında yaklaşık 10 -13 cm uzunluğundadır. Yumurta kabuğunun oluştuğu yerdir. Yumurta kanalında 18 – 20 saat ile en uzun süre burada kalır. Yumurta kabuğunun kalsifikasyonu yumurta uterusa girmeden önce başlar. Yumurta henüz isthmusu terk etmeden önce dış kabuk zarı üzerinde küçük kalsiyum zerrecikleri görülür. Kabuğa kalsiyum depolama hızı yumurtanı uterustaki ilk üç saatinde yavaştır, sonra süratle artar. Yumurta kabuğunun oluşturulması uterustaki kalsiyum iyonlarının ve kan metabolik karbondioksit konsantrasyonun yeterli düzeyde olmasına bağlıdır. 7. VAGİNADAN GEÇİŞ Yumurta kanalının uterustan sonraki bölümü vajinadır. Verim dönemindeki bir tavukta 12 cm uzunluktadır. Vajinanın yumurta oluşumunda herhangi bir fonksiyonu yoktur. Yumurta vajinada birkaç dakika kalabilir ve kabukta gözenekleri örten bloom veya kütikül olarak bilenen bir materyal ile kaplanır. 8. KLOAKADAN GEÇİŞ VE YUMURTLAMA Normal oluşmuş yumurta, yumurta kanalı boyunca sivri uç önde olacak şekilde ilerler ve yumurtlama öncesi yön değiştirerek küt uç öne geçer yumurtanın kolayca yumurtlanması gerçekleştirilir. Özet olarak; tavuklarda sadece sol yumurtalık faaliyettedir. Yumurta 25 saatte oluşur. 30 dakika sonra, yeniden ovulasyon şekillenebilir. Ovaryum: Yumurta sarısının folliküllerde gelişmesini sağlar, İnfindibulum: Ovulasyon sonucu olgunlaşmış, zarla kaplı sarıyı yakalar, peristaltik hareketlerle oviduktun diğer kısımlarına (Magnuma) gönderir. Ayrıca sperm deposu, döllenme burada olur. Magnum: Ovomucin sekresyonu ile yumurta akının oluşumuna yardım eder, şalazalar oluşur. İsthmus: Yumurtaya su ve mineral maddelerin ilavesiyle iki kabuk zarı oluşur. Uterus: Yumurta akı tamamlanıp, kireçli sıvı ile kabuktaki pigmentler oluşur. Vajina: Yumurta, kütikül ile örtülür. Kloaka: Olgunlaşmış yumurta vajinadan gelip kloakadan çıkar (1,5,15).   TAVUKLARDA EMBRİYO GELİŞİMİ VE KULUÇKA Embriyoloji canlı organizmaların oluşumu ve ilk gelişmelerini inceleyen bir bilimdir. Döllenmeden itibaren doğum veya kuluçka arasında meydana gelen biyolojik olayları ve gelişmeyi konu alır. Bir tek mikroskobik hücrenin (döllenmiş yumurta veya zigot) gelişimini ve tam olarak yaşayabilen bir canlı oluşumuna kadar geçen safhayı inceler. Kanatlılarda embriyoloji kapsamında döllenme, hücre bölünmesi, farklılaşma, gelişme ve kuluçka olayları yer alır. Döllenme ve Civciv Embriyosunun Gelişimi Tavuklarda normal kuluçka dönemi 21 gündür. Ancak bu sürede bazı farklılıklar görülebilir. Irk, cinsiyet, mevsim, yumurtanın bekleme süresi, büyüklüğü ve kabuk kalitesi ile kuluçkada uygulanan koşullara bağlı olarak kuluçka süresi değişebilmektedir. Örneğin Leghorn ve diğer hafif ırklarda, diğer ağır ırklara nazaran kuluçka süresi birkaç saat daha kısadır. Tablo 5. bazı kanatlılar için kuluçka süreleri verilmiştir. Döllenme Döllenme, normal olarak tabii bir işlemdir. Ancak, yapay yolla horozlardan ejekulat alınarak tavukların yapay döllenmesi de bugün uygulanan bir yöntemdir. Yapay tohumlamadan hemen sonra, sperm hücreleri tavuğun yumurta kanalının üst kısmında (infundibulum) bulunan uterovaginal bölgeye ve infundibular spermatozoa depo bezlerine inerler. Yumurta kanalında yumurta yok ise, bu ilerleme veya yolculuk 30 dakika sürer. Döllenme, sperm hücresinin (erkek gamet) ovuma (dişi gamet) girmesi ve bir tek hücre (zigot) içerisinde çekirdeklerin birleşmesi ve kromozomların çiftleşmesi işlemidir. Ovulasyondan sonra, ovum hücresi serbest bırakıldıktan sonra, 15 dakika içerisinde kendisine ulaşabilen yüzlerce sperm hücresinden birisiyle birleşir. Bu sperm hücresi vitellin zarından geçerek ovuma girer ve çekirdekler birleşir. Döllenen ovum, zigot olarak ifade edilir. Döllenme olayı infundibulumda gerçekleşir. Bir çiftleşmeden yaklaşık 23-26 saat sonra döllü yumurta alınabilir. Ancak sürüde maksimum döllülüğe ulaşılabilmesi veya bütün tavuklardan döllü yumurta alınabilmesi sürüye horoz katımından yaklaşık 3 gün sonra mümkün olabilecektir. Düşük kümes sıcaklığı horoz testislerinin aktivitesini azaltır. Bu bakımdan horoz ve tavuklar için optimum çevre sıcaklığı 19°C’ dir. Sürüde çiftleşme programının bitimiyle horozlar, tavuklar arasından alındıktan sonra yaklaşık 4 hafta süreyle döllü yumurta alınabilir. Ancak horozların sürüden ayrılmasını izleyen 4-5 günden sonra döllü yumurtaların yüzdesi süratle düşmektedir. Yumurta Yumurtlanmadan Önceki Embriyo Gelişimi Embriyonik gelişmenin ilk safhası 40.6-41.7°C arasında değişen vücut sıcaklığında, tavuk vücudunda olmaktadır. Bu safha ise döllenme ile başlar. Embriyonik gelişmenin toplam süresinin yaklaşık %4.5’i yumurta kanalında olmaktadır. Ortalama olarak kuluçka süresi 22 gün olup bunun bir günü tavuk vücudunda, 21 günü de tavuk dışında, genellikle kuluçka makinesinde geçmektedir. Ancak tavuklarda kuluçka süresi dendiğinde kuluçka makinesinde veya gurk tavuğun altında geçen 21 günlük süre anlaşılır. Yumurtlanmadan önceki embriyonik gelişim, ovulasyondan sonraki 15 dakika içerisinde zigotun oluşumu ile infundibulumda başlatılır. Döllenmeden yaklaşık 3 saat sonra, yumurta istmusa girdiğinde ilk hücre bölünmesi ile 2 hücre meydana gelir. Bunu izleyen 20 dakika içerisinde 2. hücre bölünmesi meydana gelir ve 4 hücre oluşur. Uterusa girişte 16 hücre oluşur ve uterustaki ilk 4 saat içerisinde gelişen embriyodaki hücre sayısı, aynı şekilde geometrik bölünmeler sonucu 256’yı bulur. Yumurta henüz yumurta kanalında iken disk şeklinde bir hücre tabakası oluşur. Biastodermin merkezinde bulunan hücreler blastocoele olarak adlandırılan bir boşluk oluşturmak üzere sarının yüzeyinden ayrılırlar. Embriyonik gelişmenin gerçekleştiği yer bunun merkezidir. Blastodermin bu merkez kısmı saydamdır. Sarı ile temas halinde kalan saydam olmayan dış kısma nazaran daha koyu renklidir. Bu satha döllenmeden sonraki yaklaşık 24 saat sonra ve yumurta yumurtlamadan hemen önce meydana gelir. İlk hücre farklılaşması uterusta yumurta yumurtlanmadan hemen önce meydana gelir. Yani blastoderm iki hücre tabakası halinde farklılaşır. İç tabaka endoderm, dış tabaka ise ektoderm olarak adlandırılır. Yumurta Yumurtlandıktan Sonraki Embriyo Gelişimi Yumurta kuluçka makinesine konuncaya kadar embriyo bir uyku devresindedir. Embriyonik gelişmenin kuluçka makinesinde ihtiyaç duyduğu optimum sıcaklık 37.5°C’ dir. Ancak 24°C üzerindeki sıcaklıklarda da embriyo gelişebilecektir. Yumurtlama sonrasında embriyonik gelişmeyi tam olarak durdurmak için 15-18°C’ler arasında bir çevre sıcaklığı sağlanmalıdır. Bu amaçla kuluçkalık yumurtaların kuluçka makinesine konmadan önce muhafaza edildikleri yerin sıcaklığının bu optimum sınırlar içerisinde olmasına dikkat edilmelidir. Kuluçkanın birinci gününde embriyonun uzun ekseni boyunca oluşan yapılardan endoderm, ektoderm ve mesoderm adı verilen hücre tabakaları farklılaşarak gelişmeye başlar. Vücudun bütün organ ve kısımları bu üç hücre tabakasından meydana gelir. Bu üç tabakanın herbirinden oluşan organ ve kısımlar şöyledir: Ektodermden deri, tüyler, gaga, tırnaklar, sinir sistemi, gözün mercek ve retina tabakası, ağız mukozası ve geri gibi vücudun dış kısımları; mesodermden iskelet, kaslar, dolaşım sistemi, üreme, boşaltım organları gibi vücudun orta dokuları; endodermden ise sindirim kanalının mukozası, solunum ve salgı sistemleri gibi vücudun iç kısımları meydana gelir. Embriyonik Zarlar Civciv embriyosunun ananın vücudu ile herhangi bir anatomik-organik bağlılığı olmadığından doğal olarak yumurtanın kapsadığı besin maddelerini kullanabilmek için bazı membranlara (zar kese) sahiptir. Embriyonun büyümesinde fonksiyonel olan 4 embriyonik zar veya kese vardır. •Amnion kesesi: Kuluçkanın ikinci gününde oluşmaya başlar. Ektoderm tabakasının altında, mezoderm tabakasından ibaret kan damarları olmayan, içi saydam bir sıvı ile dolu bir kesedir. Embriyonun gelişmesine yardım eder ve onu mekanik şoklardan korur. •Allantois Kesesi: Kuluçkanın ikinci gününde, ektoderm ve mesoderm tabakasından ibaret bir kıvrımdan chorion ile amnion oluşur. Kuluçkanın üçüncü gününde chorion ve amnion arasında kan damarları ile kaplı allantois kesesi gelişir. Allantoisin şu önemli fonksiyonları vardır. •Fonksiyonel akciğer gelişinceye kadar allantois geçici embriyonik solunum organıdır. Allantois, chorion vasıtasıyla oksijeni absorbe eder ve karbondioksiti vererek gaz değişimini sağlar. •Boşaltım görevini görür. Allantois böbreklerde oluşan metabolizma artıklarını alarak onları allantoik boşlukta depolar. •Allantoic membran, yumurta akınının sindirilmesini sağlayan enzimleri salgılar. Yumurta akından sindirilen besinler ve yumurta kabuğundan da kalsiyum, allantois tarafından absorbe edilir ve gelişen embriyoya transfer edilir. •Chorion: Bu membran veya kese, allantois ile birlikte kabuk altı zarları ile kaynaşır ve metabolik fonksiyonların tamamlanmasında rol oynar. •Yumurta Sarısı Kesesi: Endoderm tabakası üzerinde bir mesoderm tabakasından ibaret ve vitellin zarı ile temas ederek bütün sarıyı çevreleyen, kan damarlarıyla kaplanmış bir kesedir. Yumurta sarısı kesesi civciv kuluçkadan çıktıktan sonra besin kaynağı olarak kullanılmak üzere karın boşluğuna çekilir. Embriyonik Gelişme Döneminde Meydana Gelen Değişmeler Hava Boşluğu: Kuluçka döneminde kabuk yüzeyindeki gözenekler vasıtasıyla su kaybı olur. Bu su kaybı, yumurta içeriğinin büyüklüğünün azalmasına ve hava boşluğunun büyümesine neden olur. Kuluçkanın 19. gününden sonra hava boşluğu genellikle yumurtanın 1/3’ünü kaplamaktadır. Civcivin Yumurta İçindeki Konumu: Embriyo yaklaşık 17.günde yumurta içinde çıkış pozisyonunu alır. Bu durumda, boyun hava boşluğuna yönelir ve baş öne doğru, gaga sağ kanadın altında, ayaklar vücudun iki yanındadır ve çoğu kez ayaklar başa değerler. Embriyonun Ağırlığı: Kuluçka döneminde embriyonun ağırlığında değişme görülür. 60 g ağırlığındaki bir yumurtada kuluçka döneminde embriyo ağırlığında görülen değişim şöyledir: Civciv Embriyosunun Gelişme Dönemleri: Yumurta yumurtlandıktan sonra kuluçka devresinde embriyonik gelişme 4 dönemde tamamlanır. •Birinci Dönem: 1-5. günler (İç organların gelişmeye başlaması). •İkinci Dönem: 6-14. günler (Dış organların gelişmeye başlaması). •Üçüncü dönem: 15-20. günler (Embriyonun büyümesi) •Dördüncü dönem: 21. gün (Civcivin çıkışı). Bu dönemlerin dışında embriyo gelişiminde önemli dört safha ve kritik iki dönem vardır. •Kalp atışlarının başladığı ve kan dolaşım sisteminin yeterli düzeye ulaştığı 1. gün ile 3. günler arasındaki dönem. (1. kritik dönem). •16-18. günler: Amnion sıvısı ve amnion tamamen biter. •19. gün: Yumurta sarısı kesesi, göbekten vücut boşluğuna çekilir. •19-21. günler: Civciv, üst gagasında bulunan ve daha sonra düşen yumurta dişi denen sert bir oluşumla yumurta kabuğunu kırmaya başlar. Bu işlem bir saat sürer. Bu işlemin tamamlanmasıyla yaklaşık 20+1/2 günlük kuluçka dönemi sona erer. Ancak yarım gün de civcivin, kuluçkahane şartlarında kuruma ihtiyacı göz önüne alınırsa kuluçka süresi 21 gün olur. Gaganın yumurtayı ilk kırdığı dönemden civcivin tamamen yumurtadan çıkışına kadar yaklaşık 10-12 saatlik bir süre geçmektedir. Civciv kabuğu delmeden önce kabuk altı zarını delerek gagasını hava boşluğuna uzatır ve akciğer solunumu başlar (2. kritik dönem). Kuluçka sürelerinde yukarıda belirtilen faktörler nedeniyle farklılıklar olmasına rağmen, kuluçka makinesi içerisinde embriyolar arası ses yoluyla gerçekleşen haberleşme nedeniyle civcivler aynı sürelerde kuluçkadan çıkma eğilimi gösterirler. Sesin hızı embriyo gelişmesini yavaşlatmak veya hızlandırmak içindir. Sesin yavaş olması gelişmeyi hızlandırırken, hızlı olması gelişmeyi yavaşlatmaktadır.

http://www.biyologlar.com/tavuklar-sperm-uretir-mi

mikrobiyoloji ödevi

Mikrobiyoloji lab.da ekim yapılmadan önce hangi hazırlıklar yapılır. ekim nasıl yapılır. etken teshisi nasıl yapılır. antibiyogram nasıl yapılır... -MİKROORGANİZMALARIN EKİM YÖNTEMLERİ Bu deneyde saf kültür elde etmek amaçlanmıştır.Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır.Plate Count Agar ve Malt Extract Agar besiyerlerine yayma plak yöntemi kullanılarak kıyma örneğinin uygun dilüsyonları ekilecektir.Violet Red Bile Glucose Agar besiyerine dökme plak yöntemi uygulanarak ekim yapılacaktır.Nutrient Agar besiyerine de sürme ekim yapılacaktır.İnkübasyon sonunda, NA besiyerinde gelişen bakterilere endospor boyama yapılacaktır.MEA besiyerinde gelişen küflere de küf boyama yapılacaktır. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan küf boyama sonucunda Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. Üzerinde veya içinde mikroorganizma üretilmiş (ya da üremiş) besiyerlerine kültür denir.Saf kültür, besiyerinde yalnızca tek bir mikroorganizma türü üretilmiş kültürlerdir.Saf kültür elde etmenin bazı aşamaları vardır.Öncelikle örnek alnır.Bu örneğin istenen dilüsyonları hazırlanır.Sonra örnek uygun araçlarla (pipet,öze) besiyerine aktarılır.İnokülasyon işlemi gerçekleştirilir.İnkübasyondan sonra, kültür hazırdır. Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır. Sporlu bakterileri görüntülemek için endospor boyama yapılır.Bazı bakteriler (Bacillus ve Clostridium cinsi) yüksek sıcaklık,düşük su aktivitesi gibi dış ortam koşullarına dayanıklı sporlar oluştururlar.Bakteri hücresinin içinde oluşan bu spora endospor denir.Sporların soğuk,sıcak,UV,düşük su aktivitesi gibi fiziksel etkenlere pek çok boya maddesine ve kimyasal maddelere karşı vejetatif hücrelerden daha dayanıklı olması kimyasal ve fiziksel yapılarının farklılığından ileri gelir.Gram boyamada kullanılan boyalar spor çeperine nüfuz edemediklerinden gram boyama yöntemiyle sporlar boyanamaz.Sporların görünmesi için en yaygın yöntem Schaffer-Fulton yöntemidir.Preparat hazırlandıktan sonra malachite yeşili boyası uygulanır,boyanın spor çeperine nüfus edebilmesi için preparat bir süre ısıtılır.Boya yıkanıp,safranin karşıt boyası ile boyanır.Mikroskopta sporlar yeşil,hücre pembe-kırmızı görülür (Temiz, 2000). Küf boyamada küflerin misel ve spor yapılarının mikroskopta görüntülenmesi için yapılır.Lama önce boya çözeltisi konur,üzerine bir miktar agarla birlikte alınan küf miselleri yerleştirilir,lamel kapatılarak mikroskopta incelenir. Gıda sanayiinde boyama yöntemlerinden yararlanarak mikroorganizmaların morfolojik özellikleri belirlenir.Böylece hangi tip mikroorganizma oldukları anlaşılır.Buna göre,mikroorganizma gelişimini önleyici tedbirler alınır. MATERYAL VE METOT Dilüsyon hazırlanması Materyal -Kıyma örneği -Fizyolojik Tuz Çözeltisi -Mekanik çalkalayıcı -Pipet -Deney tüpleri -Pens Uygulama Gıda maddesinden(kıyma) steril pens ve bistüri yardımıyla steril petri kutusuna 10±0.4g tartılır. Kıyma ve bir erlen içerisinde önceden otoklavda steril edilmiş 90 ml fizyolojik tuz çözeltisi,mekanik çalkalayıcıya konur.Mekanik çalkalayıcı cihazında 5 dak,250 devirde homojenize edilir.Böylece örnek 1:10 oranında seyreltilmiş olur (Şekil 1). Homojenizasyonu tamamlanmış gıda maddesinden steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak içerisinde 9 ml dilüsyon sıvısı bulunan tüpe ilave edilir.Böylece örnek 1:100 oranıda seyreltilmiş olur. 10-2 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:1000 oranında seyreltilmiş olur. 10-3 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:10000 oranında seyreltilmiş olur. 10-4 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:100000 oranında seyreltilmiş olur. Böylelikle,kıyma örneğinin 10-2 , 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekim için hazırdır. Yayma Plak Yöntemi ile Ekim Yapılması Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyerleri (PCA ve MEA) -Pipet -Drigalski -Bunzen Beki -Tüp karıştırıcı -İnkübatör Uygulama Yayma plak yöntemiyle, PCA besiyerine kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekilir.PCA besiyeri genel amaçlı bir besiyeridir. 10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-5 dilüsyonundan alınarak, içerisinde PCA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-6 yazılır.Sonra 10-4 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-5 yazılır.Daha sonra, 10-3 dilüsyonundan ekim yapılır.Petri kutusuna 10-4 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır.Ancak drigalski kullanımından önce alkole daldırılıp,bunzen beki alevinden geçirilmelidir.Böyle bir yol izlendiğinde, drigalski ekim öncesinde besiyerinin boş kısmına değdirilerek soğutulmalıdır. PCA besiyerlerini içeren petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.PCA için 35-37 °C de 48 saat yeterlidir. Yayma plak yöntemiyle, MEA besiyerine kıyma örneğinin 10-1 ve 10-2 dilüsyonları ekilir.MEA maya ve küflerin teşhisi,izolasyonu ve sayımlarında yararlanılan bir besiyeridir. 10-2 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-2 dilüsyonundan alınarak içerisinde MEA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-3 yazılır.Sonra 10-1 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-2 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır. MEA besiyeri düz bir şekilde inkübatöre konur.MEA maya ve küfler için genel bir besiyeridir.Mayalar için, 25 °C de 3 gün,küfler için 25 °C de 2 gün inkübe edilir. Dökme Plak Yöntemi Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyeri (VRBGA) -Pipet -Tüp karıştırıcı -Bunzen Beki -İnkübatör Uygulama Dökme plak (pour plate) yönteminde,steril,boş petri kutusuna önce ekim yapılıp,üzerine yaklaşık 45° C ye kadar soğutulmuş besi yeri dökülür. Kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları VRBGA besiyeri için ekilecektir. VRBGA koliform ve Enterobacteriacea tanımlaması için kullanılan bir besiyeridir. Ekim işlemine en son dilüsyondan başlanır.10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 1 ml alınarak petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu üzerine dilüsyon ile aynı seyreltme oranı yazılmalıdır. 10-3 ve 10-4 dilüsyonlardan da benzer şekilde ekim yapılarak, işlem tamamlanır (Şekil 2). Yaklaşık 45 °C ye soğultulmuş VRBGA besiyeri petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu inokulum ile besiyeri karışımının sağlanması için sekiz çizerek yavaşça karıştırılır. Karıştırma sırasında petri kutusu kapağına bulaşma olmamasına ve agarın petri kutusundan taşmamasına dikkat edilmelidir. Petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.VRBGA besiyeri için, 37 °C de 24-48 saat inkübe edilir. NA Besiyerine Sürme Ekim Yapılması Materyal -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Tüp karıştırıcı Uygulama Sürme ekim yöntemi öze kullanılarak gerçekleştirilir.Bu yöntem tek koloni düşürme tekniği olarak da anılmaktadır. Sıvı besiyerinden Öze ile Ekim Sıvı besiyerini (kıyma örneği) içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılır.Böylece, sıvı besiyerindeki mikroorganizmaların bulundukları sıvı içinde homojen dağılımı sağlanır. Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir.10-15 saniye özenin soğuması için beklenir. Sol elde bulunan tüpün ağzındaki pamuk tıkaç,öze tutulan elin parmaklarıyla tüp hafifçe ekseni etrafında çevrilerek açılır. Tüpün ağız kısmı alevden geçirilir ve tüp hafif eğilerek öze ucu sıvı besiyerine daldırılır.Bir öze dolusu örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir Katı Besiyerinden Öze ile Ekim Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir. PCA besiyerini içeren petri kutusunun kapağı alevin yanında aralanır ve öze bu aralıktan içeri sokularak,besiyerinin boş bir alanında soğutulur. Steril özenin ucu PCA besiyerindeki üreme bölgesine veya koloniye hafifçe temas ettirilerek ya da sürülerek örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir (Temiz, 2000). Endospor Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; Malachite yeşili,safranin -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) Malachite Yeşili Malachite green 5g Distile su 100ml Safranin Safranin 0.5g Distile su 100ml Uygulama Preparat hazırlanması Lam steril bir pensle tutulup alkole daldırılır,sonra aleve tutulur.Mikroorganizmalar uzaklaştırılmış olur. Lam üzerine öze ile bir damla steril fizyolojik tuz çözeltisi damlatılır. Öze bek alevinde sterilize edilir,soğuması için beklenir. Steril öze ile katı besiyerinden (NA, 10-3 katı besiyerinden ) bir miktar kültür alınır. Kültür lam üzerine damlatılmış su ile karıştırılır. Preparatın kuruması için bir süre beklenir. Bir steril pensle bir ucundan tutulan lam bunzen alevinden 20 kez geçirilir.Böylece mikroorganizma lam üzerine tespit (fiksasyon) edilmiş olur. Boyama Preparatın üzeri kurutma kağıdı ile kaplanır,üzerine malachite yeşili çözeltisi dökülür. Preparat hafif alev üzerinde 5 dakika ısıtılır.Ancak preparat kurutulmamalıdır.Gerekirse üzerine boya ilave edilmelidir. Preparat musluk suyu ile 10 saniye yıkanır. Karşıt boyama için safraninle 15 saniye boyanır. Su ile yıkanır,kurutma kağıdıyla kurutulur. İmmersiyon yağı damlatılarak (100X) objektifle incelenir. Küf Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; laktofenol -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) -Lamel Küf Boyama İçin Laktofenol Çözeltisi Laktik asit 20g (16ml) Gliserol 40g (31ml) Fenol kristalleri 20g Anili blue 0.05g Distile su 20 ml Uygulama Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Öze alevde kor haline getirilir,agarın (MEA,10-3) kenarında soğutulur.Ucu yuvarlak ve yumuşak öze yerine sert,düz öze kullanılmalıdır. Öze yardımıyla koloninin kenarından,bir parça agar ile birlikte kültür alınır.Bunun nedeni; küfün asıl yapısının agara nüfus etmiş olmasıdır. Boya çözeltisinin üzerine konur. Üzerine 1 damla alkol damlatılır. Kültürün üzeri arada hava kalmayacak şekilde kapatılır.Eğer hava kabarcığı varsa bir özenin sapıyla lamel üzerine hafifçe bastırılarak bu kabarcık giderilmeye çalışılır. Önce (10x) objektif,sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenir. Pratik Yol Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Bir bantla küf agardan alınır. Lamın üzerine yapıştırılır. Mikroskopta incelenir. BULGULAR VE TARTIŞMA Violet Red Bile Glucose Agar besiyeri ile yapılan dökme plak yöntemiyle ekim sonucunda koliform bakteriler yerine küf gelişimi gözlenmiştir.Bu küfler havadan besiyerine bulaşmıştır. Malt Extract Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonucunda maya ve küf gelişimi gözlenmiştir.Ancak, koloniler çok yoğun olduğu için sayım yapılamamıştır. Plate Count Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonuçları: M.o. sayısı (cfu-g)=petrideki Mo sayısıxseyreltme faktörü*/petri kutusuna ekilen miktar(ml) Seyreltme faktörü=1/seyreltme oranı PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=8 PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=10 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=9 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=19 Koloni sayıları 25 koloniden az olduğu için sayım yapılamaz. Nutrient Agar besiyerlerine sıvı besiyerinden ve katı besiyerinden yapılan öze ile ekim işlemleri sonucunda besiyerlerinde bakteri,maya ve küf gelişimi gözlenmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta (100x objektif) uzun çubuk şeklinde sporlu bakteriler (Lactobaciller) gözlenmiştir.Bakterilerin sporları yeşil,vejetatif hücreleri ise pembe-kırmızı renkte görünmektedir(Şekil 4). MEA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan küf boyama sonuçları, önce (10x) objektif, sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenmiştir.Sonuçta Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir (Şekil 5). SONUÇLAR Dilüsyon yöntemiyle, kıymadaki canlı mikroorganizma sayısı belirlenmiştir. Örneğin uygun seri dilüsyonları hazırlanarak uygun agarlı besiyerlerine ekimleri gerçekleştirilmiştir.Yayma plak yöntemiyle Plate Count Agar ve Malt Extract Agar;dökme plak yöntemiyle de Violet Red Bile Glucose Agar besiyerlerine ekimler yapılmıştır.İnkübasyon sonucunda koloniler sayılmıştır.Nutrient Agar besiyerlerine, sıvı besiyerinden öze ile ve katı besiyerinden (PCA) öze ile sürme ekim yapılmıştır.Yapılan izolasyon sonucundan kısmen izole koloniler elde edilmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak endospor boyama yapılmıştır.Mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak küf boyama yapılmış ve Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. REFERANSLAR HARRIGAN, W.F.1998.”Laboratory Methods in Food Microbiology.”3rd ed.Academic Press,New York. TEMİZ,AYHAN.2000.”Genel Mikrobiyoloji Uygulama Teknikleri”.3rd ed.Hatiboğlu Yayınevi,Ankara. DART,R.K.1996.”Microbiology For Analytical Chemist”.3rd ed.Redwood Books Ltd,Cambridge. ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTLERİNDE GÜVENİLİR SONUÇLARIN ALINMASI İÇİN STANDART YÖNTEMLERİN UYGULANMASI Antibiyogram test için pratikte en yaygın kullanılanı “Disk Diffüzyon” (Kirby-Bauer) yöntemidir. Belirli bir miktar antibiyotik emdirilmiş kağıt diskler, test mikroorganizmasından hazırlanan standart süspansiyonun yayıldığı agar plakları yüzeyine yerleştirilir. Böylece diskteki antibiyotik agarın içerisine gittikçe azalan miktarlarda yayılır ve bakteriye etkili olduğu düzeylerde üremeyi engeller. Bunun sonu-cunda disk çevresinde bakterilerin üremediği dairesel bir inhibisyon alanı oluşur (inhibisyon zonu). İnhibisyon zonunun çapı, bakterinin duyarlılığı ile direkt olarak ilişkilidir. Her antibakteriyel için standart değerler vardır. Disk etrafında inhibisyonun görülmemesi, bakterinin o antibakteriyele karşı dirençli olduğunu gösterir. Bu alanın çapı ölçülerek duyarlı (S), orta duyarlı (I) ve dirençli (R) olacak şekilde duyarlılık dereceleri belirlenir. KIRBY-BAUER DİSK DİFFÜZYON YÖNTEMİ İLE ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTİ 1- KOLONİ SEÇİMİ: Hastalık etkeni olarak izole edilen ve tanımlanan, 18–24 saatlik üremiş olan bakteri kolonilerinden 3-4 tanesi seçilir. Steril koton bir sıvab kullanılması tercih edilir. 2- İNOKULUM SÜSPANSİYONUNUN HAZIRLANMASI: 5 ml’lik tüp içindeki Mueller-Hinton Broth veya Tryptone Soya Broth’a, agardan alınan 3-4 bakteri kolonisi süspanse edilir. Sıvab tüpün dibine daldırılır,karıştırılır ve bu şekilde alınan kolonilerin Broth’a iyice süspanse olması sağlanır. Sıvab tüpün iç cidarlarına bastırılarak çıkarılır. 2 A- Direkt koloni süspansiyonu yöntemi • Tüm Stafilokoklar • Zor beğenen, önceden Broth içinde üremesi bilinemeyen Streptokoklar 2 B- Log Faz Büyüme yöntemi • Bütün organizmalar için bu yöntem kullanılır • 35° C’de 2-8 saat inkube edilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterliyse bir üst basamağa geçilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterli değilse inkubasyona devam edilir 3- İNOKULUMUN STANDARDİZASYONU: Test süspansiyonunun bulanıklılığı, 2-8 saat üreme sonunda, 0.5 McFarland Standardı ile eşleştirilerek (1.5 x 108 CFU/ml tekabül eden) standardize edilir. Gözle bulanıklık ayarlaması yapılırken hem standardın hem de süspansiyonun çok iyi karıştırıldığına dikkat edilmelidir. 0.5 McFarland Standardının hazırlanması: 0.05 ml % 1.175 Barium Chloride dihydrate (BaCl2. 2 H2O) ile 9.95 ml % 1 sulfuric acid (H2SO4) karıştırılır. Tüplere 5-6 ml olacak şekilde bölünerek buzdolabında saklanır. a- Her iki yöntemde de Süspansiyon çok yoğunsa; • Kullanılan Broth’la veya fizyolojik tuzlu su ile tamamlanır, vortex ile karıştırılır b- Direkt koloni Süspansiyon yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Seçilen kolonilerden ilave edilebilir, vortex ile karıştırılır. c- Log Faz yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Süspansiyon tekrar inkube edilir, kullanmadan önce vortex ile karıştırılır. 4- PETRİLERE İNOKULUM YAPILMASI: Steril bir koton sıvab süspansiyonun içerisine daldırılır, karıştırılır. Sıvab tüpün iç kenarına bastırılarak çıkarılır. Agar’ın bir tarafından başlanarak tüm yüzeye yayılır. 60 döndürülerek aynı işlem tekrarlanır. Tekrar 60 döndürülerek aynı sıvab ile aynı işlem yapılır. Dördüncü defa sıvab agar’ın petri kenarlarındaki yüzeyine çepeçevre sürülerek işlem tamam-lanır. Agar’ın yüzeyinin kuruması için oda ısısında 10-15 dakika beklenir. 5- ANTİMİKROBİYAL DİSKLERİN YERLEŞTİRİLMESİ Antibiyotik diskleri oda ısısına getirilir. Aynı gruptaki antibiyotiklerin etki mekanizmaları aynıdır. Mümkün olduğu kadar çok sayıda farklı grup antibiyotik diski ile test yapılmalıdır. 150 mm çapı olan petrilere 12 disk, 100 mm olan petrilere 8 diskten fazla yerleştirilmemelidir. Diskler arasında 20 mm mesafe olacak şekilde diskler steril bir pens ile agarın yüzeyine yerleştirilir. Hafifçe üzerlerine pens ile bastırılarak disklerin agarla temasının tam olması sağlanır. Firmalar tarafından örnek olarak verilen antibiyotik diskleri bu metod ve aynı besi yerleri kullanılarak referens suşlarla valide edilerek spesifize edilmişlerdir. 6- MUELLER-HİNTON BESİ YERİNİN İNKUBASYONU 35° C’de 16 – 18 saat inkube edilir. Aerob olanlar, oksijenli (O2) ortamda, anaerob olanlar ise, jarda % 3-10 karbon dioksit (CO2) veya desikatörde oksijensiz ortam (mum yakarak) sağlamak suretiyle, etüvde üretilirler. Jarda yapıldığı taktirde 90-100 mm çaplı petriler tercih edilmelidir. 7- ZONLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Siyah bir zemin üzerinde disklerde dahil olmak üzere zon çapı cetvel ile ölçülür. Disklerle birlikte verilen zon çapları, ölçüm sonrası her bir disk için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. 8- SONUÇ Zon Çapının Tanımlanması: a- Duyarlı (Susceptible, S) Enfeksiyonun önerilen dozda o ilaç ile başarılı bir şekilde tedavi edilebileceğini gösterir. b- Orta derecede Duyarlı (İntermediate, I) İlacın normalden yüksek dozlarının kullanıldığında klinik olarak etkili olacağını gösterir. c- Dirençli (Resistant, R) Tedavide güvenilir bir etkinlik yoktur. Antibiyotik duyarlılık testlerinin sonuçlarının tekrarlanabilir olması, yani aynı koşullarda tekrarlandığında sonuçların aynı veya birbirine yakın olması gerekir. Testlerin uygun koşullarda yapılıp yapılmadığı, kalite kontrol suşları ile (referens suşlar) denetlenir. Bu suşlarla beklenen sonuçlar elde edilemezse antibiyotik duyarlılık testlerinin tekrarlanması gerekir. En son olarak: DOĞRU UYGULANAN VE YORUMU DOĞRU YAPILAN ANTİBİYOGRAM SONUÇLARI KLİNİKTE ANTİBİYOTİK TEDA-VİSİNİN AKILCI OLARAK PLANLANMASINA IŞIK TUTACAKTIR. EKLER: 1- Tryptone Soya Broth (TSB) Casein pepton (pancreatic) 17.0 g Soymeal pepton (pancreatic) 3.0 g D (+) –Glucose 2.5 g NaCl 5.0 g K2HPO4 2.5 g Distilled Water 1000.0 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 2- MUELLER-HINTON BROTH Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 3- MUELLER-HINTON AGAR Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Agar-agar 17.0 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. pH 7.3 ± 0.2 (oda ısısında) 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Otoklav sonrası 45-50 derece’de soğutulup, gerekli ise % 5-10 defibrine kan ilave edilir ve steril petri kutularına yaklaşık 12.5 ml olacak şekilde dökülür. Oda ısısına soğutulur. Buzdolabında saklanır. YARARLANILAN KAYNAKLAR 1- Aksoy, A. Murat ( 2006-2007 ): Bakterilerin İzolasyon ve İdantifikasyon Yöntemleri, Labotatuvar Uygulama Kılavuzu. 2- Türk İnfeksiyon Web Sitesi 3- Gür, Y : Antibiyotik Kullanımında Genel Prensipler. 4- Antimicrobial Susceptibility Testing By CLSI (NCCLS) Reference Disk Diffusion Method (Kirby-Bauer).  

http://www.biyologlar.com/mikrobiyoloji-odevi

Sıtma ve sağlık açısından önemi

Günümüzde sıtma, dünyanın en önemli bulaşıcı hastalıkları arasında yerini korumaktadır. Dünya genelinde her yıl, 100 milyon klinik vaka tespit edilmekte ve bunlar arasında 1 milyondan fazlası ölümle sonuçlanmaktadır (Jetten and Takken, 1994). Bugün dünya üzerinde bu hastalıktan dolayı baskı altında olan 2 milyar insanın, 200 milyondan fazlasının enfekte olduğu tahmin edilmektedir (Najera et al., 1992). Sıtma baskı grubu içinde bulunan nüfustan, her yıl 160-170 milyon yeni sıtma olgusu çıkmakta, yıllık klinik olgu sayısı toplamı ise 300-500 milyonu bulmaktadır (Akdur, 1997). Dünyada her yıl görülen ölümlerin % 4'ünün nedeni olan sıtma, bulaşıcı hastalık ölümleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Sıtma ölümlerinin diğer bir özelliği de bir milyonunun beş yaş altı çocuklarda görülmesidir (Akdur, 1997). Her yıl meydana gelen beş yaş altı çocuk Ölümünün %7-8'inin nedeni sıtmadır. Bu sayılardan da anlaşılacağı gibi sıtma, geçmişte olduğu gibi günümüzde de-en çok görülen ve en çok öldüren ilk on hastalık içindeki yerini korumaktadır. Bir başka deyimle, gelecek 100 yıl içinde dünyanın gelişimine dolaylı ya da dolaysız etki yapma potansiyeli bulunan milyonlarca çocuk risk altında bulunmaktadır. Birçok ülkede sıtma günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Sahara'nın güneyindeki birkaç ülke hariç tutulursa sıtma, Afrika'da büyük bir problemdir ve Dünya Sağlık Teşkilâtı bile bu kıtadaki sıtmanın eradikasyonu için ümitsizliğe düşmüştür. Güney Amerika ve Asya'nın birçok yerinde son 20 yıl içinde artış göstermiştir. Bu artışın sebebi, kontrol programlarının terk edilmesi, maddi yokluklar, -politik ve sosyal karışıklıklar, sosyo ekonomik sebepler, tarım alanlarının düzensizliği, ekolojik ve klimatik değişiklikler ve insektisitlere karşı direnç gelişimidir (Service, 1992). Sıtma (malaria) olarak bilinen hastalık, değişik ülkelerde paludism, Roman ateşi, bataklık ateşi, tropikal ateş, kıyı ateşi gibi isimler almaktadır. Ancak, genellikle İngilizce'de olduğu gibi malaria ya da Fransızca paludisme olarak anılır (Belding, 1942; Boyd, 1949). Malaria (sıtma) terimi, ilk kez 1753'de Torti tarafından kullanılmış ve İtalyanca'da kötü anlamına gelen mal ve hava anlamına gelen aria kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşmuştur. Çünkü hastalığın, bataklık alanlardan yükselen kötü kokulu havadan kaynaklandığı düşünülüyordu. Hipokrat'tan başlayarak günümüze kadar gelen sıtma araştırmalarında, bu tarihsel gelişim içerisinde sıtmanın değişik kaynakları üzerinde durulmuş; ancak, 1890 yılında İngiliz araştırmacı Manşon tarafından, hastalığın sivrisinekler tarafından bulaştırıldığı, araştırmacının enfekte insanlar ve enfekte sivrisinekler üzerinde yaptığı deneyler sonucunda ortaya çıkarılmıştır (Belding,1942). 1912 yılında Bass ve Johns, enfekte insan kanından elde ettikleri sıtma parazitini ilk kez kültüre etmişlerdir. İnsanda, üç adeti yaygın ve klasik olmak üzere (1, 2, 4) en azından 4 tip sıtma enfeksiyonu tespit edilmiştir: 1 . Vivax; Plasmodium vivax Grassi and Feletti, 1890, tarafından oluşturulmaktadır. Türkiye'de görülen enfeksiyon tipidir. 2. Quartan (ya da Malariae); Plasmodium malarlae, Grassi and Feletti, 1890, tarafından oluşturulmaktadır. 3. Ovale; Plasmodium ovale, Stephens, 1922, tarafından oluşturulmaktadır. 4 . Falciparum; Plasmodium falciparum, Welch, 1897, tarafından oluşturulmaktadır. Plasmodium vivax, dünya üzerinde 60° kuzey enleminden 30° güney enlemine kadar çok geniş bir bölümde yayılmıştır. Bulunduğu bölgelerde, özellikle kıyı şeritleri boyunca ve sonrasında çöl ve dağlık arazilerde yayılım gösterir. Ilıman kuşağın sıtma açısından en önemli türüdür. Türkiye'de ılıman kuşağın son ülkesi konumunda olduğundan, bu tür parazitin ülkemiz halk sağlığı için büyük önemi vardır. Piasmodium malariae, aslında geniş bir yayılım göstermekle birlikte büyük patlamalar yaptığı lokal bölgeler bulunmaktadır. Sıcak kuşağın en önemli türüdür. Özellikle Doğu Asya ile birlikte, Avrupa kıtasında Akdeniz bölgesinde, Doğu ve Güney Asya'da, Afrika, Filipin Adaları, Yeni Gine, Bati Hindistan, Brezilya, Panama ve Amerika Birleşik Devletlerinin güney kısmında yaygındır. Piasmodium falciparum genellikle subtropikal ve tropikal kuşağın yaygın türüdür. Genel olarak birçok tropik ülkede bulunur ve ayrıca Avrupa'nın en güneyinde de tespit edilmiştir. Ekstrem olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin güney kısmında da bulunmuştur. Piasmodium ovale'nin dağılımı tam olarak bilinmemektedir. Ancak bu tür, Doğu Afrika, Güney Rodezya, Kongo, Nijerya Batı Afrika'da, Filipin Adalarında, Güney Amerika'nın batı kıyısında saptanmıştır Sıtma, Anopheles (Diptera:Culicidae) cinsine bağlı sivrisinekler aracılığı ile bulaştırılır. Ancak, her Anopheles türü sıtma etkenlerini bulaştırmaz; bunun için bu cinse bağlı dişilerin insanı sokma eğilimi, kan emme alışkanlığı, endofili eğilimi, yaşam süresi, plasmodiumların erginde yerleşme olasılığı, sivrisineğin etkinlik yeri ve süresi gibi etkenler önemlidir. Bugün, yaklaşık olarak 400 Anophelinae türü tespit edilmiş; ancak, bunlar arasında 60 kadarının doğal koşullarda sıtma etkeni bulaştırdığı belirlenmiştir (Bruce-Chwatt, 1985). Avrupa kıtasında sıtmanın en önemli taşıyıcısı Anopheles maculipennis komplekse bağlı türlerdir. An. algeriensis, An. claviger, An. hispanioia, An. sergentii ve bazen An. superpictus Avrupa'da sıtma taşıyabilen diğer olası türler arasındadır. Türkiye'de ise sıtma hastalığının en önemli taşıyıcılığı An. sacharovi tarafından yapılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/sitma-ve-saglik-acisindan-onemi

Türkiye'de sıtmanın durumu

Sıtma Türkiye için tarihler boyunca sorun yaratmış bir hastalıktır. Ancak konunun hemen başında söylemek gerekirse Türkiye, ılıman zonun son ülkesi olarak, bilimsel temellere oturtulmuş, teknoloji destekli ve kapsamlı, sosyo-ekonomik yönden de desteklenmiş entegre mücadele programı ya da programlarıyla, dünya üzerinde sıtmanın eradike edilebileceği nadir ülkelerdendir. Anadolu'nun geçmişinde sıtma, salt yaygın olmakla katmamış, aynı zamanda medeniyetleri de çökertecek ağırlıkta olmuştur {Akdur, 1997). Sıtma yüzünden Anadolu üzerinde kurulmuş Aydın-Akköy ve Yoran gibi birçok medeniyet ortadan kalkmıştır (Erel, 1973; Kasap ve ark., 1981; Unsal ve ark., 1982). Efes ve Kaunos gibi bazı antik yerleşim merkezlerinde bu medeniyetlerin "Bataklıktan Gelen Hastalık" yüzünden çöktüğünü anlatan birçok yazıt bulunmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında sıtma ve tifüs yüzünden Türk Ulusu'nun insan kaybı, savaş alanlarında çarpışarak ölenlerden kat kat fazladır (Erel, 1973). O yıllarda, dağıtılmış bir ülke, yoksul ve geri kalmış bir ekonomi ile birlikte sıtma gibi hastalıklar ülkenin en büyük sorunlarını oluşturmaktaydı. Öte yandan, Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki yeniden yapılanma sürecinde, yaratılmak istenen Modern Tarım Üretim Çiftliklerinin önündeki en önemli engellerden birisi köylünün eğitimsizliği diğeri de yine sıtma olmuştur ( Akdur, 1997). Cumhuriyetin ilk yıllarında, sıtmanın böylesine büyük toplumsal öneme sahip olması, Cumhuriyet Hükümetlerinin sıtma kontrol programlarını öncelikli işler olarak görmesine neden olmuştur. Hatta zamanın Sağlık Bakanlığı'nın bütçesinin % 35'i bu programlara ayrılmış ve sıtma bu dönemin sonunda kısa zamanda 2000'lerin altına düşmüştür. 1957 yılında Dünya Sağlık Teşkilâtı programları uyarınca "Sıtma Eradikasyonu Kampanyası" başlatılmış ve Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaş Personelinin de üstün gayretiyle sıtmalı sayısı ülke genelinde 1200'lü rakamlara düşürülmüştür. Ancak, bize göre sürekli baskı altında tutulması gereken hastalık, bu azalıştan sonra gerek hükümetler gerekse Sağlık Bakanlığı düzeyindeki önemini kaybetmiş ve 1970'li yıllardan sonra tekrar tırmanışa geçmiştir. 1977 yılında 115.512 hasta ile yine büyük bir epidemi yapmış ve bu tarihten sonra çalışmalara ve eradikasyon programlarına hız verilmiştir. Anadolu'nun geçmişinde her üç sıtma parazitinin de bulunduğuna ait bilgiler mevcuttur. Ancak, günümüzde, Türkiye'de etkin olan tür P. vivax'tır. Diğer türler ülke dışından giren olgular halinde görülmekte, yaygın ve belirgin bir seviyeye ulaşmamaktadır. Ancak, yine de potansiyel bir durumdadır. Türkiye'de sıtma kontrol çalışmaları hiçbir dönemde belli bir süreklilik ve düzene sahip olmamıştır. Yürütülen programlar birçok nedenden dolayı sık sık değiştirilmiştir. Eldeki bilgiler, yürütülen bu programlar ve anlayışlar sonunda saptanan ya da diğer bir anlatımla resmi bildirimi yapılan sayılarla sınırlı kalmıştır. Bu nedenle, vaka sayılarının yıllara dağılımı ve bu dağılımın gerçek bir zaman dağılımının özelliklerini verip vermediği kuşkuludur (Akdur, 1997). Buna karşın, veriler kendi içlerinde tutarlı kabul edilerek, bildirimi yapılan vakaların 1985-1997 yılları arasındaki sayıları Tablo 1 'de verilmiştir (Anonymous, 1997). Görüldüğü gibi, 1991 yılından itibaren sıtmalı sayısında hızlı bir artış söz konusudur. Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi, 1990'lı yılların başıyla birlikte Türkiye'de iki yönlü göçün başlamasıdır. Bunlardan bir tanesi Güneydoğu Anadolu bölgesinden Batı Anadolu bölgesine doğru, diğeri ise Güneydoğu Anadolu bölgesi içindeki göçlerdir. Ayrıca sosyo-ekonomik düzeyde bölgeler arasında yaşanan dengeli olmayan dağılım ve en önemlisi GAP (Güneydoğu Anadolu) projesinin bölümler halinde faaliyete başlamasıdır. Bu artış, 1996 yılından itibaren tekrar kontrol altına alınmış ve 1997'de yüksek oranda düşürülmüştür. GAP'ın tamamlanmasından sonra ortaya çıkması muhtemel olan hastalıklar ve taşıyıcı grupları üzerinde önemle durulması ve Sağlık Bakanlığı bünyesinde yeni bir düzenlemeye gidilmesi gerekmektedir. Ayrıca, bölgedeki koşullar ve sosyo-ekonomik durum dikkate alınarak sulak alanların çevresel yönetim planlarının hazırlanması, daha da önemlisi bölge için ayrıcalıklı, bilimsel ve kapsamlı bir sağlık planının oluşturulması gerekmektedir. Bu durum bugün daha da netleşmiş olup GAP kapsamında yer alan Gaziantep, Adıyaman, Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Siirt ve Şırnak gibi illerde sıtmalı hasta sayısında artışlar görülmektedir. Bir bakıma, eskiden Çukurova bölgesi ve çevresinde yaygın olan sıtmanın, günümüzde yavaş yavaş Güneydoğu Anadolu bölgesine, ağırlıklı olarak kaydığı söylenebilir. Sıtma Türkiye'de de mevsimsel bir dağılım göstermektedir. Vaka sayıları mart ayından itibaren yükselmeye başlamakta, temmuz, ağustos ve eylül aylarında en yüksek sayılara ulaşmakta, buna koşut olarak sıtma vektörü olan Anopheles türlerinin populasyonları da aynı dönemlerde yükselmekte ve ekim ayından sonra ise hızlı bir azalma göstermektedir. Bu tarihten itibaren ülkenin büyük bir bölümünde vektör türler de kışlak davranışına başlamaktadır. Bu açıdan sıtma mücadelesinin, vektör mücadelesinden ayrı olmaması önemli bir olgudur. Bir ülkede sıtma riskinin belirlenmesi ve kontrol çalışmalarının sağlıklı bir biçimde planlanması ve yürütülmesi için, o ülkenin sıtma haritasının çıkarılarak, risk ve hizmet öncelikleri açısından bölgelere ayrılması gerekir (Akdur, 1997). Bize göre, tamamıyla doğru olan bu söylemin, eksik tarafları bulunmaktadır. Çünkü, sıtma mücadelesi klinik ve entomolojik olmak üzere kesinlikle iki boyutlu ve entegre bir biçimde sürdürülmelidir. Bu açıdan, entomolojik boyutta, sıtma bölge haritalarının yanı sıra, vektör türlerin dağılımlarını, üreme ve gelişme habitatlarını ve mümkünse mevsimsel populasyon dinamiklerini gösteren oldukça ayrıntılı yöresel haritalara da ihtiyaç vardır. Ülkemizde bu hastalığın uzun yıllardır yapılan başarılı ve özverili çalışmalara rağmen bir türlü eradike edilememesinin en önemli nedeni budur. Ülkemizin sıtma açısından riskli bölgelerini belirlemek amacıyla düzenlenmiş haritalara göre, Türkiye dört bölgeye (strata) ayrılmıştır. Birinci derecede riskli bölge, Güney ve Güneydoğu Anadolu, ikinci derecede riskli bölge Akdeniz, Ege ve Marmara bölgesinden, üçüncü derecede riskli bölge İç Anadolu illerinden ve dördüncü derecede riskli bölge Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu illerinden oluşmaktadır. Sıtma, gerek Türkiye gerekse dünyada önümüzdeki yüzyılın en önemli hastalıklarından birisi olacaktır. Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi küresel ısınma ve buna bağlı olarak büyük ölçekli iklimsel değişikliklerdir. Ayrıca, yoğun ve bilinçsiz insektisit kullanımı vektör canlılarda direnç problemi oluşturmaktadır. Özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı nüfus artışı ve bunun neden olduğu sosyo-ekonomik dengesizlik ile hızlı insan göçü hareketi diğer faktörlerdir. Bu durumun engellenebilmesi için, yöresel bazda yapılan çalışmaların ülke bazında bir kampanya havasında sürdürülmesi, sonrasında ise yakın ülkelerden başlamak üzere küresel ölçekte bir entegrasyona gidilmesi gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-sitmanin-durumu

Sivrisinek Evrelerinin Özellikleri

Sivrisinekler holometabol böceklerdir. Yani tam başkalaşım gösterirler. Hayat döngülerinde dört dönem bulunmaktadır. Yumurta evresi Sivrisinek yumurtaları 0.6-1 mm boyunda bir ucu sivri, diğer ucu daha küt olan iğ şeklinde yapılardır. Yumurtaların alt yüzleri üst yüzlerinden daha dış bükeydir (Şekil 6). Yumurtaların bir ucunun biraz yanında {Anopheles türleri) ya da ucunda (Culex ve Aedes türleri) küçük bir delik bulunur. Bu delikten dölleme hücresi girer ve yumurta döllenir (Horsfall, 1955). Yumurtaların ve yumurta bırakma şekillerinin farklı olmasından dolayı cinsler ve türler birbirlerinden kolayca ayrılırlar. Sivrisineklerin tek tek ya da paket olmak üzere gene! olarak iki tip yumurta bırakma şekilleri vardır Anopheles yumurtaları kayık biçimindedir. Uzun, iki ucu yukarıya biraz kıvrık ve iki yanında zarımsı yüzgeçler vardır. Bunların orta kısımlarında türlere özgü olarak enine yüzgeçler bulunur. Bu oluşumlar yüzey gerilimini artırdığı gibi, yumurtanın da suyun yüzeyinde yüzmesini sağlar An. sacharovi'nin yazın bıraktığı yumurtaların yalnız yüzgeç kuşağı vardır. Güzün bıraktığı yumurtalarda ise az gelişmiş yüzme hücreleri de bulunur. Anopheles cinsine bağlı türler yumurtalarını tek tek bırakırlar. Yumurtalar bazen suyun üzerinde dantel şeklinde kümeler yaparlar. Aedes türlerinin yumurtaları koyu renklidir. Üzerinde ağ şeklinde yapılar taşır ve suyun üzerinde yüzemez (Şekil 9). Bunlarda yumurtalar yağmur yağdığında, karlar eridiğinde ya da taban suyundaki dinamiğe bağlı olarak, su içerisinde kalacak bitkilerin ya da nemli ve kuru zeminlerin üzerine tek tek bırakılır. Kuraklığa karşı 4-7 ay dayanabilirler (Alten, 1993). Sular yükselince su birikintilerinin altında kalırlar. Larvalar kuru ortamlarda yumurta içerisinde birkaç günde gelişir; ancak, suyla karşılaşınca bir gün içerisinde yumurtadan çıkarlar (Horsfall, 1955). Cutex türlerinin yumurtaları birleşik halde su yüzeyinde sal gibi yüzerler. Bunlara yumurta paketleri denir. Aynı zamanda Culiseta cinsine bağlı türlerinde yumurtaları bu şekildedir. Yumurtaların inkübasyon yani yumurtanın içindeki embriyonun gelişip larva olarak yumurtadan çıkmasına kadar geçen süre, türlere, iklimsel koşullara, sınırlayıcı faktörlere, suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerine göre farklılık gösterir (Alten, 1993; Şimşek, 1997). İnkübasyon süresi mücadele programlarının tam olarak planlanabilmesi için oldukça önemlidir. Özellikle su sıcaklığının yumurta inkübasyon süresi üzerinde önemli bir etkisi vardır.12° İle 32°C arasındaki sıcaklıklar yumurta inkübasyonu için uygun kabul edilse de, ideal sıcaklık 23-25°C arasındadır (Down, 1951). Çukurova'nın iklimsel koşullarında A. sacharovi yumurtaları 25°C'de 1-2 gün içerisinde açılabilmektedirler (Alten, 1989). Muğla-Sarıgerme'de 23°C'de doğa! koşullar altında yapılan denemelerde, C. pipiens türünün yumurtaları 2±0.01 gün içerisinde açılabilmektedirler (Alten, 1993). Aynı çalışma, laboratuvar koşullarında değişik sıcaklıklarda gerçekleştirildiğinde, örneğin 14 °C'de türün yumurtaları 4-5 günde açılmaktadır.Yani sıcaklık düştükçe ya da çok yükseldikçe yumurta açılma sürelerinde gecikmeler olabilmektedir. Bir genelleme yapılacak olursa tüm sivrisinek türleri için inkübasyon süresi 1-4 gün sürebilmektedir. Sivrisinekler ideal koşullar altında bir seferde çok sayıda yumurta veren canlılar arasındadır. Ayrıca yılda 2-4 (bazen 5) döl verdiklerini düşünürsek, önümüze çok yüksek bir üreme potansiyeli çıkmaktadır. Bir sivrisinek dişisi bir defada türlere göre değişmekle birlikte 35-450 yumurta bırakabilir. Yumurta miktarı dişinin beslenme şartlarına, yumurtlamak için uygun ortam bulmasına ve o andaki iklimsel koşullara bağlıdır. Anopheles türleri bir defada 200-400, Culex türleri 100-200, Aedes türleri ortalama 250, Culiseta türleri ise 250-300 yumurta bırakabilirler. Muğla-Dalaman'da yapılan bir çalışmada, temmuz ayında A. sacharovi türüne bağlı yarı kontrollü şartlarda bulunan bir populasyonda dişiler ortalama 367, maksimum 541 yumurta bırakmışlardır (Alten, 1996). Larva evresi Sivrisinek yumurtaları su yüzeyi ile yeterli süre temas ettikten sonra, larva (kurtçuk) yumurtayı alt yüzeyinden baş kısmındaki kesiciler yardımıyla keser ve dışarı çıkar. Sivrisinek yumurtasından çıkan bu genç canlılara larva denir. Gelişmelerinde üç kez gömlek değiştirirler ve dört evre geçirirler. Dördüncü evre larva 6-13 mm boyunda olabilir. Kimi türlerde, örneğin Culiseta longiareolata ya da Cu. annulata'da, 15 mm'ye kadar çıkabilir. Vücutları ince ve saydam bir kitinsel örtü ile örtülüdür. Başta ve vücutta çok sayıda seta adı verilen kıllar bulunur. Setalar tamamıyla çevre şartlarının algılanması ve su içinde dengenin korunması için görev yaparlar. Baş ve vücutta yer yer koyu renklenmeler görülür. Genellikle sırt kısımları güneş ışınlarını tutmak için koyu renkli, karın kısımları açık renklidir. Örneğin, dördüncü evre Anopheles larvasının üzeri sarımsı yeşil ya da kahverengimsi yeşil renktedir. Birinci ve ikinci evredekiler ise koyu kara renktedir. Culex larvaları parlak kahverengimsi-boz yeşilimsi renktedir. Culiseta larvaları açık ya da koyu parlak kahverengidir. Larvanın yüzeyi üzerine simetrik olarak dizilmiş kıllar bulunur. Bu kılların dizilişi türlere göre değişir. Sivrisinek larvalarının vücutları belirgin olarak birbirinden ayrılmış üç ayrı bölümden oluşmuştur (Şekil 11, 12, 13). Bunlar baş, gövde ve karındır. Sivrisinek türleri, larvalarının su içinde duruşları ve hareketleriyle de çok rahatlıkla ayrılabilirler. Anopheles larvaları su yüzeyine paralel durmaları ile su yüzeyine eğik olarak asılı duran Aedes ve Culex larvalarından kolayca ayrılırlar (Şekil 14). Anopheles larvalarının su yüzeyine paralel durmalarının nedeni sifonlarının olmaması ve solunumun stigmal olarak yapılmasından ileri gelir. Anopheles larvaları suyun hemen yüzeyinden, Culex ve Aedes larvaları daha aşağıdan beslenir. Anopheles türlerinin larvaları diğerlerinden başka bazı özellikleriyle de ayrılırlar. Karın segmentlerinin üst tarafında çift yapılı, yelpaze şeklinde yayılmış, suların alt yüzeyine yüzey gerilimi ile tutunmayı sağlayan tüy demetleri taşırlar. Başın 180° dönmesiyle larvalar anafor aygıtlarıyla suyun yüzeyindeki besin partiküllerini alabilirler. Başları diğer sivrisinek cinslerine ait larvalara göre daha uzundur ve vücutları çok sayıda tüyümsü kıllarla kaplıdır (Kirkpatrick, 1925 ). Larva evrelerinin süreleri genel olarak suyun sıcaklığına, iklimsel koşullara, fiziko-kimyasal özelliklere, besin maddesine ve pH'a bağlıdır. Ortalama tanımlar yapacak olursak, Culex larvaları 10°C'nin üzerindeki sıcaklıklarda gelişirler. Ancak ekstrem durumlarda bulunmaktadır. Örneğin, Culex laticinctus türü kışı larva evresinde geçirir ve buz tutmuş sularda bile, buzun üzerine çıkabilmiş bitkiler çevresindeki sularda çok yavaş olarak gelişmelerini sürdürebilirler (Alten, 1989). Anopheles larvaları 15°C'de 40-45 günde, 20°C'de 20-25 günde, 25°C'de 15 günde, 30°C'de 12 günde gelişmelerini bitirirler ve pupa evresine geçerler. Sıcaklık arttıkça larval gelişme daha kısa sürede tamamlanır. Sivrisinek larvalarının gelişmesi için ideal sıcaklık 25 °C'dir. Besin ve sıcaklık durumu en uygun olduğu zaman larva evre süresi 7-16 gün sürebilir. Sivrisinek larvaları suda çok devinimlidirler. Sürekli olarak su yüzeyine çıkarak hava alır, yeniden su içine dalarlar. Değişik sivrisinek türlerinin su içinde genel olarak yaşadıkları ve beslendikleri yerler, onların sivrisinek kommünitesi içinde değişik ekolojik düzeylerini belirler. Sivrisinek larvaları genellikle su içinde bulunan yosun, bakteri, protozoa, mantar sporları ve hatta diğer sivrisinek larvaları ile ya da kendi gömlekleriyle beslenirler. Biyolojik mücadelede kullanılan Bacillus thuringiensis kökenli birçok preparatın uygulanma prensibi, larvalar için patojen olan bu bakterilerin sudaki miktarının artırılmasına dayanmaktadır. Larvalar genellikle gölge olan sularda bulunma eğilimindedirler. Özellikle öğle sıcağında yaprak altlarına ya da suda bulunan yosunların altlarına girmeyi tercih ederler. Ancak, C. pipiens gibi, sığ ve sıcak, güneşli sularda bulunabilen türlerde vardır. Asla unutmamalıdır ki, sivrisinek larvaları çok geniş bir adaptasyon yeteneğine sahiptir. Yaşam ortamlarında her türlü ekst-rem koşula oldukça dayanıklıdırlar. Bu yüzden, çok geniş bir yayılma alanına sahip-tirler. Küçük bir su çalkantısında ya da suyun üzerine dışarıdan gelebilecek herhangi bir etkide suyun dibine kaçarlar ve belli bir süre İçin orada yaşarlar. Bu süre C. laticinctus larvaları için 20 dakikaya kadar sürebilmektedir. Larvaların yaşama ve gelişmesinde suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerinin de büyük önemi vardır. Anopheles larvaları genellikle oksijeni bol, temiz, sığ sularda gelişirler (Bkz. 2.3). Kimi Anopheles türlerinin larvaları %0.5-0.8 tuzlu suda; A. sacharovi larvaları %1.2-1.5 oranında tuzlu suda bile gelişme gösterebilirler (Alten, 1989). Culex larvaları değişik su kalitesindeki habitatlarda yetişebilirler. C. pipiens larvaları, Aedes ve Culiseta cinslerine ait bazı türlerle birlikte 12 mg/lt amonyak içeren foseptik çukurlarında bile bulunabilmişlerdir (Boşgelmez ve ark., 1994). Su bitkilerinin de larvaların gelişmesinde önemli etkileri vardır. Örneğin, A. sacharovi larvaları özellikle su sümbülü (Potamogeion perfoliaius, P. fluviatilis ) türünden bitkilerin yoğun olduğu sularda oldukça bol bulunurlar. Bu bitkiler larvalara besin sağladığı gibi aynı zamanda korunak da oluşturmaktadır. Pupa evresi Dördüncü gelişim evresine gelmiş olan larva, önceleri çok devinimli, kısa bir süre sonra daha az devinimli olarak vücudu karın yönünde kıvrılmaya başlar ve ince, saydam ve koyukahverengi bir çeperle sarılarak pupa evresine dönüşür (Şekil 15). Pupalar yandan bakılınca virgül gibi görünürler. Pupanın içinde çok önemli histolitik ve histogenetik değişimler oluşarak sivrisineğin genetik tür özelliklerini taşıyan ergin oluşur. Pupanın vücudu iki bölümden oluşur. Önde çok büyük olan baş, gövde arkasında ise sırt-karın yönünde yassı olarak karın bulunur. Pupa önceleri çok devinimlidir. Ancak, daha sonra devinimi azalır. Bu evrede beslenme durur. Bu yüzden, sivrisinek sucul evre mücadelesinde, mücadele yapılacak suda populasyon-nun büyük çoğunluğu son dönem dördüncü evre larva ya da pupa evresinden olu-şuyorsa, ortamda insektisit kullanmanın anlamı yoktur. Çünkü bu evrelerde beslenme durmuştur. Çeperi yumuşak, ince ve saydam olduğundan içinde gelişen ergin kolayca görüle-bilmektedir. Suyun dalgalanması sonucu kendini bırakarak pasif hareketle aşağı iner. Uzun süre su dibinde kalabilirler. Pupanın gelişme süresi en fazla 5-6, ideal koşullarda 1-2 gün sürer. Başkalaşım yapacak pupalar yatay konuma geçerler ve vücutlarının ön kısımlarını sudan dışarıya uzatırlar. Hava alma ile pupa örtüsü içindeki iç basınç artar; buna bağlı olarak, vücudun ön kısmında orta çizgi "T" şeklinde boydan boya yırtılır ve ergin dışarıya çıkar. Dışarıya çıkma 5-6 dakika sürer Ergin ve genel özellikleri Sivrisinekler ergin evresini, yumurta, larva ve pupalardan farklı olarak karasal habitatta geçirirler. Habitat farklılığının yanı sıra, morfolojik olarakta birçok farklılığa sahiptirler. Bu evrede, kanatların varlığından dolayı, uçma özelliğini kazanırlar. Ayrıca, larva evresinde çiğneyici olan ağız parçaları, ergin evresinde altı iğneli sokucu-emici özellik kazanmaktadırlar. Yani, larva evresinde beslenmelerini yeme yoluyla yaparlarken, ergin evresinde sokma ya da kan emme yoluyla yaparlar. Her iki eşeyde (dişi ve erkek), genel olarak çiçek ve meyvelerin özsuyu ile beslenirken, aynı zamanda dişiler, yumurtaları geliştirebilmek için insan ve hayvanlardan kan emerler. Erginler, ince yapılı, başı küçük, birleşik gözleri iri, antenleri ve hortumu ince uzun, göğsü yuvarlağımsı ve yanlardan basık, kanatları dar-uzun, bacakları ince ve uzun, karnı yuvarlak ve uzun olan canlılardır. Boyları 3-13 mm dir. Vücutları ve uzantıları pullarla örtülüdür. Bu pulların dizilişi, renkleri ve dağılımı cinslerin ve türlerin birbirlerinden ayrılması için sınıflandırmada oldukça önemlidir. Ergin sivrisineklerin vücudu baş, gövde ve karın olmak üzere üç ana bölümden oluşur. Morfolojik özellikleri oldukça karmaşık olan bu yapıların ayrıntısına girmek bize göre bu kitabın konusu değildir ve sizlere ulaştırmak istediğimiz amacımızdan uzaklaşmamıza neden olabilir. Bu nedenle bu kısımda cinsler arasında yapısal ayırımı kolaylıkla sağlayan ve sınıflandırmada çok önemli olan bazı pratik farklılıklar üzerinde duracağız. Öncelikle sivrisinekler diğer böceklerden başlarının ön kısmında bulunan ve proboscis olarak adlandırılan sokma iğneleri ile ayrılırlar. Dişi ve erkekleri morfolojik olarak en kolay ayırma yolu, antenlerinin farklılığıdır. Sivrisinek türlerinin erkeklerinde antenler oldukça kıllı ve geniş görünüşlüdür. Oysa dişilerde kıllanma az ve daha dar görünüşlüdür. Antene ek olarak dişi ve erkekleri birbirinden ayıran en önemli farklardan bir tanesi, proboscis'in iki yanında bulunan ve palpus adı verilen dokungaçlardır. Palpuslar dişilerde proboscis'ten kısa, erkeklerde ise daha uzun ve kalındır. Anopheles cinsine bağlı sivrisinek erginleriyle diğer cinslere bağlı sivrisinek erginlerini birbirinden ayırmanın diğer bir yolu İse palpusların ve antenlerin cinse göre farklılaşmasıdır. Anopheles 'lerin hem dişilerinde hem de erkeklerinde palpusların boyu proboscisin boyu ile hemen hemen aynıdır. Oysa Aedes, Culex ve Culiseta gibi cinslere bağlı türlerde, palpuslar dişilerde proboscisden çok kısa, erkeklerde ise aynı boyda ya da biraz daha uzundur. Sivrisinek gövdesinin sırt kısmının karın kısmıyla ayrıldığı bölgede scutellum adı verilen bir çıkıntı bulunmaktadır (Şekil 17). Bu çıkıntı, sırt kısmında sivrisineğin eni boyunca yer almakta ve uçlarında türlere göre değişen sayıda kıl taşımaktadır. Bu kısmın morfolojik yapısı, sivrisinek cinslerinin birbirinden ayrılmasını sağlamaktadır (Şekil 23). Scutellum Anopheles erginlerinde lopsuz ve dışbükey, diğer cinslerde ise üç lopludur. Sivrisinek sınıflandırılmasında karın (abdomen) bölgesinin sırt kısmında bulunan dokuz adet segmentin birbirlerine bağlantı bölgelerinde bulunan pulların dizilim, şekli ve rengi de cinslerin ve hatta türlerin ayırımı için oldukça önemlidir. Anopheles cinsine bağlı türlerde bu bölgelerde pullanma yoktur. Keleş'lerde pullanma çok yoğundur ve genel olarak beyaz ve açık sarı renklidir. Bu cinste pullanma şekli genel olarak üçgen şeklindedir. Culex cinsinde ise pullanma gene! olarak daha kalın ve nettir. Pulların rengi sarımsı, kahverengimsi, kızıl ya da beyaz-sarı karışımı olabilir.

http://www.biyologlar.com/sivrisinek-evrelerinin-ozellikleri

Anguilla anguilla Yılan Balığı ve Özellikleri

Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Sınıf : Pisces (Balıklar) Alt Sınıf : Osteichthys (Kemikli Balıklar) Takım : Anguilliformes (Yılanbalığımsılar) Familya : Anguillidae (Yılanbalıkları) Tür : Anguilla anguilla (Anguilla vulgaris, Muraena anguilla) (Avrupa Yılanbalığı) Tarihçesi: M.Ö. 3. Yüzyılda yaşayan Aristo, "Toprağın bağırsakları" dediği solucanlara benzeyen bu canlılarla ciddi ciddi ilgilenmişti. M.Ö. 1. yüzyılda bir Romalı düşünür ise, "Yılanbalıklarının kaya parçalarına çarpan diğer balıkların derilerinden meydana geldiğini" ileri sürmüş. 17. yüzyılda Francesco Redi adlı doğabilimci, yılanbalığının bir balık olması nedeniyle ancak yumurta yoluyla üreyebileceğini belirtmiş. Sigmund FREUD'ta 19. yüzyılın sonlarına doğru çalışmalarında biyolojiye ağırlık verdiği dönemde, çağrıştırdığı cinsellik açısından yılan balığını tanımaya çalışmış ancak sonuçsuz kalmış. 1920 yılında Danimarkalı biyolog Johannes Schmidt, Atlantik Okyanusunda avlanırken, ağına takılan 77 mm boyunda yılanbalığı larvalarına rastladı.Bunları takip etti ve sonunda yılanbalığı larvalarının Atlas Okyanusunda, Amerikanın biraz açıklarında "Sargasso Denizi" denilen bölgede doğuyorlardı. Daha sonra uzun bir yolculuğa çıkıp Avrupa'ya kadar geliyorlar ve burada ulaştıkları tatlı sularda gelişip büyüdükten sonra yeniden denize dönüyorlardı. Avrupa kıyılarından Meksika'ya gidildikçe larvaların boyları küçülmekte, buna göre yılanbalıkları Meksika yakınlarında üremekte. Yılanbalıklarının yumurta ile üremelerine ilişkin ilk bilgi yumurtalıkların keşfi ile olmuş, ancak birçok bilim adamı yumurtaları bulmak için çok uzun bir süre uğraşmıştır. İtalyan bilim adamı Lazzaro Spallanzani, yılanbalıklarını 40 yıl boyunca incelemesine karşın yumurtalı bir bireye hiç rastlamadığını belirtmiş. 1974 yılında Japon bilim adamları yakaladıkları bir dişi yılanbalığını suni yolla döllemeyi denediler.Laboratuarda gerçekleşen deneyde,dişi yılanbalığı yumurtlar yumurtlamaz öldü.Karnı yarıldığında dönüş yolculuğunda hiç yiyeceği kalmadığı anlaşıldı. 1981 yılında Alman okyanus bilimci Friedrich Wilheim Tesch ilginç bir deney yaptı.Yakaladığı dört dişi yılanbalığını Sargasso Denizi'ne alıcılar bağlayarak bıraktı.Son sinyaller 700 metre derinlikten geldi ve daha sonra yılanbalıklarının izini kaybetti. Yılanbalığı gizemini ve efsane kimliğini hala koruyor. Genel Özellikleri Yılanbalıkları,her ne kadar sürüngene benzese de gerçek bir balık türüdür.Solungaçları vardır. Karın yüzgeçleri yoktur,ancak sırt ve göğüs yüzgeçleri vardır. Karın yüzgecinin olmaması bu balık türüne özgüdür. Üzerinde yoğun bir mukus tabakası olan, kaygan bir derileri var. Bundan dolayı çıplak elle tutulamaz.Yılanbalıkları geceleri hareketlidir,gündüzleri çamurun içine saklanırlar.Çayıra bırakıldıklarında suyun yönünü hemen bulabilirler. Susuz ortama karşı çok dayanıklıdırlar ve uzun süre su dışında kalabilirler. Çünkü bu hayvanlar,yağmurlardan sonra ıslak yerlerde, nemli çimenlerde kolaylıkla hareket edebilirler. Bundan dolayı bir nehirden başka bir nehre (yakın mesafede) bile geçebilirler. Turna balıkları,mersin balıkları ve su kuşları en büyük düşmanlarıdır.Kanları çok tehlikeli bir sinir zehiri içerir, kanı yara ve çatlaklara değmemesine özen gösterilmelidir.Isıtıldığında zehir parçalanır.Toplam 19 yılanbalığı türü vardır Vücut uzun yılan şeklinde, yanlarda hafif yassı olup küçük pullarla kaplıdır. Renk üreme zamanına kadar kahverengimsi sarı, üreme zamanı gelince gümüşidir. Ömürlerinin büyük kısmını (6-20 yaşa kadar) tatlı sularda geçirirler. Yumurtlamak üzere tatlı suları terk ederek denize açılırlar. Üremelerini Meksika Körfezinde gerçekleştirirler. Hayatlarında bir defa yumurta kaparlar. Yumurtlayan yılan balıkları ölür. Çıkan yavrular 3 yaşında, 65-70 mm boyuna geldiklerinde karasularımıza ulaşırlar. 20-60 yıl yaşarlar. Göçün ortaya çıkmasında en önemli nedenlerin başında; üremedir, yavruların yetiştirilmesi, kış gelmeden önce bulunulan bölgeden uzaklaşmaları gerekmektedir. Yaşam ortamındaki besin miktarında azalma, populasyonun artmasıyla birlikte yaşam alanının küçülmesi gelmekte.Yılanbalıklarını göçteki amacı; iç güdüsel olarak doğdukları yere ulaşıp üremek istemeleridir. Coğrafik Dağılımları: Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Larva Dönemleri Şubat ile nisan ayları arasında dünyaya geliyorlar. Larvalarına "Leptocephal" adı verilen larvalar küçük bir dil balığı biçiminde ve vücutlarına oranla iri siyah gözleri bulunur. Şeffaf görünümde olur,kasları iç organları görülür. Uzunlukları yaklaşık 5-6 milimetre arasındadır. Sargasso Denizi'nden Avrupa'ya kadar gelişi sırasında zooplanktonlarla ve küçük kabuklularla beslenirler. Bu hayvanları 14 dişiyle parçalayarak yer. Yolculuğunu, ya kendisini akıntılara bırakarak ya da küçük sürüngenler gibi hareket ederek tamamlıyor. Dokuz ayda tam 6000 km yol katettikten sonra Avrupa Kıyılarına ve 7000 km'den sonra da Akdeniz havzasına ulaşırlar. Yavru Dönemleri Larva Avrupa kıyılarına vardığında,tatlı su ortamına uyum sağlamak ve kıyıdaki haliçleri daha kolay aşmak için metamorfoz geçirip, saydam ve minyatür yılanbalığı haline dönüşür . Bu ortamda yaşayabilmek için iç basıncını ayarlar. Larva dönemindeki dişlerini kaybeder ve bundan dolayı beslenemez. Beslenmeme döneminin uzamaması gerekir . Nehirlerde ilerlerken büyümeye başlarlar. Yılda boyları yaklaşık 10 cm, kiloları da 20 gram artar. Tatlı suya ve nehirlerin içlerine ulaşmak için çok hızlı ve gruplar halinde hareket eder. Nehirleri tırmanmaya başlayıp bazen kıyıdan 200 km içerlere kadar sokulurlar. Ancak daha fazla ilerleyemezler. Çünkü akarsular üzerinde barajlar ve setlere takılırlar. Grup halindeki dolaşmaları, kıyıdaki haliçlerde beyaz lekeler oluşturur. Belli bir süre sonra bir yere yerleşirler. Burada ikinci metamorfoz olur. Küçüklük Dönemleri Halk arasında "sarı yılanbalığı" denilen 3. aşamaya ulaşırlar. Bu metamorfoz aşamasında cinsiyeti belirlenir ve bu dönemde çok saldırgan olurlar. Derisinde beliren pigmentler nedeniyle rengi yavaş yavaş koyulaşır. Yemek borusu açıldığından yeniden beslenmeye başlıyor. Geceleri avlanmaya çıkarlar; Kız böceği, sinek, çamca balığı yiyerek beslenirler. Kış aylarında sularında soğumasıyla da kendini çamura gömerek kış uykusuna yatar. Nehir boyunca günde birkaç kilometre mesafe katederek sonunda bir süre sabit kalacağı noktaya ulaşır. Bugün yeryüzündeki yılanbalığı sayısının azalmasının temel nedenlerinden biri de onun yol aldığı bu nehirlere insanoğlunun inşa ettiği baraj ve setler. Bu dönemde uzunluğu cinse göre farklılık gösterir. Erkeklerde 5-8 yıl sürerken, dişilerde 7-12 yıl devam eder. Bu süre sonunda geldikleri yere dönmek için yola çıkarlar. Amaçları, tamamen içgüdüsel biçimde Sargasso Denizi'ne ulaşmak ve orada çiftleşmek. Yolculuğa çıkmadan son metamorfozlarını da geçirirler. Yetişkinlik Dönemleri Açık ve tuzlu su için gerekli metamorfozları geçirir. Derisi kalınlaşır,derinliklerin karanlığında yolunu daha iyi görmesi için gözlerinin hacmi artar ve bilye büyüklüğüne ulaşır. Daha önce vücudunun üçte birini oluşturan yağ tabakasını eritmeye başlar. Başını ön tarafı daha sivrileşir;böylelikle daha ince,aerodinamik bir yapı kazanır. 6 ile 13 yıl arasında bir süre bu yeni mekanında yaşıyor ve irileşiyor. Derisinin rengi ;karın kısmı gümüşümsü,sırt kısmıysa daha koyu bir görüntü kazandıktan sonra,12 gün içinde açık denizdeki yeni yolculuğuna hazırlanıyor. Boyu 1.2 metreye ulaşıyor ve vücudunun iç basıncını yeniden tuzlu suya göre ayarlıyor. Dönüş yolunda,akıntılardan mümkün olduğunca kaçınır ve bunu tamamen içgüdüsel olarak yapar. Geri dönüş yapan bir yılanbalığı bugüne kadar ,Avrupa kıyısından başlayarak tüm Atlas Okyanusu boyunca izlenememiştir. Sargasso Denizine ulaştıktan sonradaki yaşamları konusunda da bilgiler tam değildir. Dönüşü 120-200 gün süren yılanbalığı çok derin sularda yüzdükleri ve çok ağır basınç altında kaldıkları belirtiliyor. Basınç sayesinde üreme organları gelişmektedir ve hormon salgılamaya başlarlar.Sargassso Denizi'nin 600 metreye varan derinliklerinde çiftleşmeye uygun konuma gelirler. Dişilerde yumurtalar toplam kilosunun yüzde 80'ine ulaşır,yani 800 gram yumurta taşır. Renkleri: Yılanbalıklarında çeşitli renklenmeler görülür. Doğduğunda saydamdır.Nehirlere girinceye kadar bu formunu korur, nehirlere girdikten sonra renk pigmentleri oluşur. Rengi kahverengi sarımsıya döner,cinsel olgunluğa tam erişmemiştir.Bu hayvanlara sarı yılanbalıkları denir. 10-15 yaşlarında ise sırtları siyah, karın kısımları gümüşi renk alır.Cinsel olgunluğa erişmiştirler.Bu hayvanlara parlak veya gümüşi yılanbalıkları denir. Habitat ve Coğrafik Dağılımları Dipte, çamura bağlı olarak,tatlı suda ve denizde yaşarlar.Atlantik Okyanusu, Akdeniz, Batlık Denizi, Karadeniz ve bunlara akan akarsularda bulunurlar. Kuzey Afrika'da Cezayir'de görülebilirler.70 ile 25 kuzey enlemleri arasında dağılım gösterirler.Göçleri bütün Akdeniz, Baltık Denizi, Kuzey Denizi, Atlas Okyanusu ve Adriyatik Denizine dökülen nehir ve göllerden yola çıkan Avrupa yılanbalıklarının göçü Meksika Körfezi'nin 800 ile 1000 metre derinliklerinde son bulur.Sadece Avrupa yılanbalığı (Anguilla anguilla) ülkemiz iç sularında yaşar.Akdeniz ve Ege 'ye dökülen bütün göl ve nehirlerimizde bol miktarda bulunan yılanbalığı Batı Karadeniz'den Sakarya Nehri'ne kadar yayılan bir yaşam alanına sahip. Ekonomik Önemi: Bir çok ülkede beğenilen ve oldukça fazla tüketilen bir besin.Balık yetiştiriciliğinde genelde suni olarak balıkları üretmek mümkünken, yılanbalıkları suni olarak henüz üretilebilmiş değil.Yetiştiriciliği göç sonucu nehir ağızlarına gelen yılanbalığı larvalarının yakalanarak büyük havuzlarda beslenmeye alınmasıyla yapılmakta.Yakalanan yavruların bir kısmı doğrudan besin olarak tüketilir.1 kg yılanbalığı yavrusu 2800 ile 3500 arasında birey içerir.Avrupa kıyılarında yakalanan yavru balık miktarının yıllık 300 ton civarında olduğu söylenmekte.Bu miktar 900 milyar ile 1 trilyon arasında yavru balık anlamına geliyor. Türkiye kıyılarına ulaşan milyonlarca yavru balık büyük sürüler oluşturarak iç sulara girer.Nehir üzerindeki barajlara,yakındaki nehirlere,geceleri karaya çıkarak çamur ve nemli çayırlar üzerinden ilerleyerek ulaşabilir.Ülkemizde Akdeniz ve Ege kıyılarına dökülen nehirler üzerine yapılan barajlarda,balıkların yukarı çıkabilmesi için şelaleler yaparak yükselen balık merdivenleri bulunmadığından özellikle Gediz Nehri üzerindeki barajlarda, yavru balıkların türbinlere girmeleri,karaya çıkarak yukarı çıkmak istemeleri sonucu büyük kısmı telef olmakta. Nehirlere girişi,denizlerdeki akıntıları yardımıyla güney kıyılarından itibaren başlıyor. Aralık ve mart ayları arasında nehirlere giren yılanbalıkları,6-9 sene için denizlere kitlesel göç yapıyor.Yılan formunda olduğu için yerli halk tarafından tüketilmiyor ancak ;yurtdışında oldukça yüksek düzeyde alıcı buluyor. FAO'nun (Dünya Tarım Örgütü) ülkemizde yetiştiriciliğini tavsiye ettiği üç su ürünü karides,yılanbalığı ve süs balıkları arasında,ekonomik olarak en hesaplısı olan yılanbalıkları için hiçbir girişim yapılmıyor. Türkiye su ısısının Avrupa'ya göre yüksek olması,bu balığın göç dönemlerinde farklılık oluşturuyor.Avrupa'da yılanbalığı avcılığı mayıs-ekim dönemlerinde,ülkemizde ise eylül-ekim dönemlerinde gerçekleştiriliyor.Meriç Nehri 9.kilometrede Yunanistan sınırları içine kıvrılmış durumda.Bu noktadan itibaren sularının büyük bir kısmı Yunanistan sınırları içinden denize dökülmekteyken yatağındaki bu değişim, beraberinde bir çok sorunu da getirmiş. Yılanbalıkları içgüdüsel olarak akıntıya karşı yolculuk etme eğiliminde olduklarından, debisi giderek artan Yunanistan sınırlarındaki Meriç ağzında giriş yapmaya başladılar.Balıklar,geri dönüşte de aynı yol izlediklerinden, epeydir Yunanlı balıkçılar tarafından 9. kilometrede ve Meriç ağzında kurulan ağlarla avlıyorlar.Bugün Enez'de yılda sadece 1.5 tonluk bir üretimimiz var.Meriç'in 9. kilometreden ayrılan Türkiye kolunun debisinin azalmasıyla artık nehir yatağı giderek mıcır, taş yığınlarıyla dolmuş bulunuyor. Ekonomik olarak önem kazandığı yörelerimizin başlıcaları: Enez, Çandarlı (İzmir), Söke (Dalyan), Güllük (Muğla), Köyceğiz dalyanı ,Oragon çayı... Göç Sırasında Yön Bulma Yetenekleri Göç eden hayvanların yön bulma yetenekleri bilim dünyasında pek çok araştırmaya konu olmuş. Bu görüşlerden bazıları şöyledir; 1-) Göç sırasında dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü: Dünyamızın bir manyetik alanı vardır. Bazı deniz memelileri, kuşlar, bazı balıklar, bazı böcekler, bazı mikro organizmalarda bu manyetik alanı saptayabilen algılayıcılar bulunur. Manyetoreseptör denen bu algılayıcıları sayesinde hayvanlar, uzun mesafeli göçte veya gezintilerinde yönlerini kolayca bulabiliyorlar. Ama bunun dışında kullandıkları referanslarda vardır. Yılanbalıklarının doğdukları yere geri dönüşleri, manyetoreseptörler ve suyun kimyasal yapısını tanımalarıyla açıklanmakta, denizlerde dahil olmak üzere her suyun, hatta her bölgenin kendine özgü bir kimyasal yapısı olur. Rota bu kimyasal bileşime göre saptanır. 2-) Sargasso Denizi'nde doğan canlılar, gelişme bölgelerine doğru göçerken suyun kimyasal yapısını belleklerine kaydederler. Gelişme dönemini tamamlayıp geri dönerken de, belleklerinde kayıtlı olan üreme alanlarına geri dönerler. Bu göçün tam anlamıyla bir yanıtı olmamakla birlikte kabul edilen bir görüşe göre dünyamızdaki kıtalar henüz birbirlerinden ayrılmamışken, yılanbalıkları bugün üredikleri yerde ürüyorlardı. Kıtaların ayrılmaya başlamasıyla, kıtalar arasındaki mesafeler uzadı. Milyonlarca yıl sonra bugün ki durumuna geldi. Göç başta kısa mesafelerde yapılırken, kıtalar birbirinden ayrılıp uzaklaşınca göç mesafesi de arttı. Sargasso Denizi belki de onların yumurtlamak için en uygun koşulları ( suyun sıcaklığı, kimyasal yapısı, bölgenin jeomanyetik alanı vb) sağlayan bir bölge olduğu için binlerce yıldır aynı bölgeye gelip yumurtlamakta. Yılanbalıkları iç güdüsel olarak göç ederler,yani ilk doğdukları yere giderek orada doğurur ve ölürler.Bu olay tamamen kalıtsal bir davranıştır. Zaten bununla ilgili görüşler ileri atılmıştır. Yılanbalıkları belirli periyotlarda bu göç olayını gerçekleştirirler ,yani; belirli bir büyüme sonunda göç etmeye başlarlar ritimleri bellidir.Göç olayı çiftleşme ,solunum gibi düşünülebilir.Sadece yılanbalıkları göç etmezler ;kuşlar,balıklar..vb İkinci Göç Bu göç, yılan balıklarının doğduğu yere üremek için yaptıkları göçtür. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terkettiklerinde cinsi olgunlukları tamamlanmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Sargossa"daki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaşacağı zamana kadar, denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedir. 5000 km"lik uzun ve tehlikeli göçün tek hedefi, doğdukları yere ulaşıp üremektir. Üreme alanında deniz derinliği 4-5 bin metredir. Yılan balıkları yavruları ise 400-500 metrede güneş ışınlarının son ulaştığı derinliklerde yakalanırlar. Yılanbalıklarının yumurtladıktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Ürediği Yer: Sargossa Denizi Yılan balıklarının üreme alanları Peurto Rico ve Bermuda Adalarından eşit uzaklıklarda bulunmaktadır. Sargossa denizi bir kuyu şeklinde ve 1000 m derinliğe kadar bir bölgede tuzluluk oranı % 0,35 ve su sıcaklığı 17 dereceyle, yılan balıklarının üreme sahaları olarak diğer bölgelerden ayrılır. Yılan balıkları tam olarak nerede toplanıyorlar? Yumurtlamaları nerede oluyor? Erkekler nerede bu yumurtaları döllüyorlar? Bu yerler ve olaylar hiçbir kimse tarafından gözlenememiştir. Sadece bu olayların anılan bölgede olduğuna dair bir çok bilgiye sahibiz... Yılan balıkları derin su balıklarıdır. Tatlı sulara geçici olarak, büyümek için gelmektedirler. Sargossa denizinde 400 metre derinlikte yumurtadan çıkmış yılan balıkları, 15 yıl sonra tekrar üremek için aynı sulara geri dönmektedir. Üreme zamanına ulaşan yılan balıklarını, tatlı sulardan denizlere göç ettiği dönemde “gümişi yılan balığı” adı verilir. Bu dönemde yılan balıkları yumurtaları incelendiğinde üreme organı içinde yağ damlaları gözlenmektedir. Bu durum yumurtaların deniz dibinde değil orta sularda olabileceğini kanıtlamaktadır. Sargossa denizinde derinlik 4500 metre dolaylarındadır. 400-500 metre derinlik bu denizde güneş ışınlarının ulaşabildiği son derinlik olmakta, 500-600 metreden sonra ise hayat güçleşmektedir. Üremenin bu derinlikte olmasından sonra, yumurtadan çıkan larvaların büyüyerek yükselmeye başladıkları saptanmıştır. Örneğin 5-15 mm boyundaki yılan balığı larvaları 100-300 metre derinliklerde rastlanırken, biraz daha büyükleri ve bu denizden uzaklaşmış olanları 50 m civarındaki derinliklerde bulunmaktadır. Bütün bu bilgiler yılan balıklarının döllenmiş yumurtalarının bu bölgede izlenememiş olmasına rağmen, üremenin bu bölgede olduğunu kanıtlayan veriler olmaktadır. Aynı bölgede Mart ve temmuz ayında milyarlarca leptosefalus larvasının gözlenmiş olması, üremenin ilkbahar ve yaz başlangıcında olabileceğine işaret etmektedir. Yumurtlayan Yılan Balıklarına Ne Oluyor? Yumurtladıktan sonra yılan balıklarının akibetlerinin ne olduğu günümüzde hala bir bilinmezdir. Çünkü yumurtladıktan sonra Avrupa kıyılarına geri dönmüş tek bir yılan balığına raslanamamıştır. Bu durumda iki hipotez ileri sürülmektedir: Bunlardan ilki yılan balıkları yumurtladıktan sonra derin dip balığı olarak yaşamını sürdürür. Diğeri ise, yılan balıkları yumurtladıktan sonra kitle halinde ölürler. Bu iki görüşten ikincisini destekleyecek bir çok delil bulunmaktadır. Gümüşi yılan balığı olarak adlandırılan üremek için denizlere açılmaya yönelmiş bir yılan balığında anüs yapısının bozulduğu, sindirim sisteminin deforme olduğu ve kaslarda değişim başladığı gözlenmiştir. Bazı balık türlerinde de üremeden sonra ölüm olduğu bilinmektedir. Örneğin som balıkları yumurtlamak için denizlerden nehirlere göç ederler. Ve hepsinin yumurtladıktan sonra öldükleri gözlenir. Öyleyse yılan balıklarının da üredikten sonra öldüklerini kabul etmek yanlış olmayacak ve bunların 4500 m’ye varan derinliklere çöküp çürüdüklerini kabul etmekten başka yorum kalmayacaktır. Yumurtadan Çıkan Larvaların İlk Yolculuğu Yumurtadan çıktıktan sonra larvalar için önemli, uzun ve güç bir yolculuk başlar. Üreme alanının hemen çevresine üreme mevsiminde milyarlarca larva dağılarak yol almaya başlarlar. Larvalar kuzeyden Labrodor"dan gelen soğuk su akıntısı ve güneyden Ekvatordan gelen sıcak su akıntısının zararlı etkisi nedeniyle bu yönlere gitmezler. Amerika kıtasına gitmeyi tercih etseler, Amerika kıyılarına kısa sürede ulaşacaklar ve metamorfoz denilen normal vücut değişimlerini (3 yıl gerekir) sağlayamadan kıyılara ulaştıkları için ölmekten kurtulamayacaklardır. Aynı bölgede Amerikan yılan balıkları da üremesine karşın, onların yavruları tatlı suya girebilecek morfolojik değişime 1 yılda ulaşırlar, bu yüzden Avrupa kıyılarına doğru değil, Amerika kıyılarına doğru göçe başlar. Çünkü morfolojik değişimden hemen sonra beslenemez ise onlar da ölecektir. Böylece bu balıklarda, beslenme sahaları olan tatlı sulara ulaşma süreleri ile morfolojik değişimleri tamamlama süreleri birbirini takip etmektedir. Ilkbahar başında yumurtadan çıkan larvalar defne yaprağına benzer ve bunlara leptosefalus denir. Bu larvalar Meksika körfezinden başlayıp Batı Avrupa kıyılarına kadar gelen sıcak su akıntılarıyla Avrupa kıyılarına kadar göç ederler. Şimdiye kadar yakalanan en küçük larva 7 mm olup, 75- 300 metre derinliklerde rastlanmıştır. Avrupa kıyılarına yaklaştıklarında boyları 75 mm"ye ulaşmaktadır. Avrupa yılan balığı larvalarının kat ettikleri mesafe 5000 km, Amerikan yılan balıklarının 1000 km kadardır. Larvalar kıyılara ulaştıklarında, defne yaprağı şeklinden yılan balığına benzeyen silindirik bir şekle dönüşmeye başlar. Vücut büyüklüğü ve ağırlığı artar. Larva dönemine ait dişler kaybolur. Larva döneminde mikroskobik canlılarla beslenirler. Avrupa yılan balıkları su akıntılarıyla nehir ağızlarına geldiklerinde 2.5 yılı geçmiştir. Türkiye kıyılarına gelmeleri ise 3 yılı bulmaktadır. Nehirlere giren yılan balıklarının zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara "Sarı Yılan Balığı" denir. 14-15 yıl kadar sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenme, etçil olarak dip canlılarıyla ve diğer balıklarla olmaktadır. Büyümesi yaşadığı ortama bağlıdır. Dişi balıklar (45-150 cm), erkeklerden (50 cm) daha büyüktür. Büyümedeki farklılık ve yaşadığı ortam cinsiyetin ayırt edilmesini sağlar. Erkek balıklar nehir ağzında kalırken, dişi bireyler kaynağa yakın yerlerde bulunur. Su dışında uzun süre yaşayabilen, susuz ortamda dayanıklı olan yılan balıkları, ıslak zeminlerde, nemli çimler üzerinde kolayca hareket edebilir. Hatta deniz-tatlı su bağlantılı bataklık alanlarda çamur içinde çok rahat hareket edebilen, bu balıkları, bu alanlarda 1-1,5 metre çamur içinde bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. 15 yaşına kadar tatlı sularda büyüyen sarı yılan balıkları ikinci bir değişim geçirir. Karın kısmı, gümüşi, sırt kısmında koyu bir renklenme görülür. Vücutlarındaki yağ oranı artar (vücut ağırlığının %30"unu geçebilir) Bu aşırı yağlanma onun Sargossa denizine yapacağı zorlu göçte dayanmasını sağlar. Zira yılan balıkları yaklaşık 18 ay sürecek bu göçte hiçbir besin almazlar. KAYNAKÇA: Alpbaz A., Hoşsucu, H., 1988. Iç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Y.O. Yayınları No:12, 1-98 s. Izmir. Güner, Y., Kırtık, A. 2000, Yılan Balığı Biyolojisi ve Yetiştiriciliği. Tarım Bakanlığı Hizmet içi Seminer Notları. 32 sayfa. Bilim ve Teknik Dergisi ; Kasım 2002 Atlas Dergisi ; Mayıs 2000 Focus Dergisi ; Eylül 1998 Omurgalı Hayvanlar, Prof.Dr.Mustafa KURU   Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfından Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Avrupa yılan balığı dışında K.Amerika ve Grönland!a ait Anguilla rostrata; Çin ve Japonya'da Anguilla japonica; Avustralya ve Y.Zelanda'da A.dieffenbachi ve A.australis türleri bulunur. Yılan balıkları kesinlikle karasal bir hayvan değildir. Bir balık türüdür. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Hayatları boyunca yumurtadan çıktıktan sonra 5 dönem geçirirler. İlk dönem larvaların yumurtadan çıktıktan sonraki keseli dönemidir. İkinci dönem 1-3 yıl arasında değişen larva dönemidir. Üçüncü dönem larvanın leptocephalus safhasındaki elver tabir ettiğimiz safhaya geçiş dönemidir. Dördüncü dönem elver haline gelen balıkların nehirlere veya göllere girerek yaşamalarıdır. Beşinci dönem de yılan balıklarının üremek için denize seyahat ettikleri dönemdir. Yılan balıklarının yumurtlamak için Sargossa Körfezine gittiği ve yumurtladıktan sonra öldükleri sanılmaktadır. Avrupa'da uygulandığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması şekliyle yetiştiriciliği yapılabilir (extansive). Bu yöntemlerde acı su (%010-20 tuzluluk) tabir edilen dalyanlarda veya göllerde yavru yılan balıkları kontrollu bir alan bırakılır. Gelişme tamamen doğal koşullara bırakılır. Yapay yem kullanılarak gelişme desteklenebilir. Üretim oranının 5-20 kg/dekar arasında değiştiği bildirilmektedir. Japonya'da uygulandığı gibi kontrollü yetiştiricilik yapılabilmektedir (Intensive). Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. • Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. • Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. • Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. 1. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. 5.2. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Beş farklı yöntemi vardır: Durgun Su Yöntemi: En eski ve yaygın yöntemdir. Balıkların oksijen ihtiyacının fitoplanktonlar vasıtası ile karşılanması esasına dayalıdır. Yılan balıklarına 12 ºC'nin altında yem verilmez zaten gelişme de olmaz. Bu yetiştirme yönteminde 3-4 dekarlık havuzlar kullanılır. Metrekarede 2-4 kg. balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için sıcaklığın 23-30ºC arasında olması gerekir. Başarılı bir üretimde balıkların 2 yıl veya daha az sürede 150-200 gr.a ulaşması beklenir. Akarsu Yöntemi: Bu yöntemde havuzlar küçük tutulur. Alanları 150-300 m² arasında olur. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyu bulunması gerekir. Yöntemin başarılı olması için su sıcaklığının 23ºC den yüksek olması gerekir. Bu yöntemde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak 30 gr. Civarında tutulması gerekir. Ağ Kafes Yöntemi: 2 x 3 x 1,5 m ölçülerinde 18 x 7 mm. Ağ gözlü metal veya tahta kafesler kullanılabilir. Kafes başına 20-30 kg. arası yılan balığı konulabilir. Yöntem yenidir ve hala geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Tünel Yöntemi: Bu yöntemde ticari bir işletme kurulmamış olup, bilimsel denemeler başarılı yetiştiricilik çalışmalarının yapılabileceğini göstermiştir. Yılan balıklarının karanlıkta yem alma eğilimlerine dayanarak yapılmıştır. Bu çalışmada amaç balıkların gündüz saklanması mümkün olabilecek karanlık tünellerin hazırlanmasıyla doğal ortama yakın bir ortamın yaratılmasıdır. Sirkülasyon Yöntemi: Devamlı olarak sirkle edilen suyun kullanılması yolu ile yetiştirme yapılmasına dayana yöntemdir. Bu tür çalışmada 2 tür havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan sı devamlı olarak bir motopomp vasıtasıyla filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel ve biyolojik temizlenmesi yapılır. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: • Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. • Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. • Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. • Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. • Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. • Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. • Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. • Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. • Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; • Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7’ nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. 5.5. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR   Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR PDF DÖKÜMAN İNCELE : documents/ck37.pdf    

http://www.biyologlar.com/anguilla-anguilla-yilan-baligi-ve-ozellikleri

Zigotun Yarıklanması

Zigotun peş peşe mitozla bölünmesi sonucu yeni hücrelerin oluşması olayına yarıklanma denir. İlk mitoz bölünme sonucu oluşan iki yavru hücreye blastomer denir. Zigot 12-16 blastomerlik döneme ulaştığında, görünümü duta benzediğinden morula adı verilir. Döllenmeden bu yana 3 gün geçmiştir. Morula uterusa ulaştıktan sonra yapısında değişmeler başlar. Ortasında sıvı toplanır, hücreler kenara doğru itilir. Bir grup blastomer yassılaşarak kenara doğru itilirken, diğer bir grup bir noktada kitle halinde kalır. Bu yapı taşlı yüzüğe benzetilebilir. Yüzüğün halkasını oluşturan yassı hücrelere Trofoblast ya da dış hücre kümesi, yüzüğün taşını oluşturan yuvarlak hücre kümesine de embriyoblast ya da iç hücre kümesi denir. Embriyoblastlardan embriyo, trofablastlardan ise plasenta ve memranlar gelişecektir. 1-2 haftalık olan bu oluşuma blastosist adı verilir. Bütün bu değişme ve farklılaşmaları geçirerek uterus boşluğuna inen hücrelere embriyo denir. Fertilizasyondan yaklaşık 7 gün sonra embriyo uterus duvarına yerleşir (gömülür), bu olaya implantasyon adı verilir. Bu yerleşme uterusun fundus kısmının ön ya da arka duvarında olur. İmplante ovumun çevresini saran ve corpusluteumdan salgılanan progesteron hormonunun etkisi altında olan endometriumda, büyük değişiklikler meydana gelir. Stroma hücreleri büyür, grandlar kalınlaşır ve uzar. Gebelikte bu yapıdaki endometrium desidua adını alır. Bu sırada trofoblast hücrelerinden proteolitik (protein yıkıcı) ve sitolitik (hücre yıkıcı) enzim salgılanır. Bu enzimleri gland ve troma hücrelerini yıkarak implantasyon sürecinin devamını sağlarlar. Ovumun üzerini örten desiduaya Desidua kapsularis, altındakine Desidua basalis, uterusu saran desuduaya da Desidua vera denir. İmplantasyon sırasında ovum, desidual maddeleri absorbe ederek, beslenmesini sağlar. Daha sonra beslenme meterrel kan yoluyla olur. İmplantasyondan sonra trofoblastların hızla çoğalmasıyla üç tabaka şekillenir. Dış veya sirisityotrofoblast tabakası, iç veya sitotrofoblast tabakası ve ince bir bağ dokusu olan mesoblast. Mesoblast tabakasından, plasentanın destek dokuları ve damar sistemi şekillenir. Sinsityal hücrelerden, embriyonun beslenmesi için glikoz ve protein sentez edilir. Aynı zamanda implantasyondan hemen sonra, bu hücre dizisinden Karyonik Gonodotrop hormonu da salgılanır. Bu hormon korpus luteumun devamını dolayısıyla estrojen ve progesteron salgılanmasını sağlayarak, endometriumun yıkılmasını önler. Sitotrofoblastan ileride plasenta şekillenecektir. 8. Gün 7. günün sonunda embriyoblastın blastosel boşluğuna bekan iç yüzündeki bir grup hücre farklılaşarak tek sıralı kübik hücrelerden oluşan hipoblast tabakası oluşur. Hipoblast üzerinde yine embriyoblastan farklılanan tek sıralı ve yüksek plazmatik hücrelerden epiblast tabakası oluşur. Hipoblast ve epiblast tabakaları yassı birer disk oluşturarak birlikte iki laminalı embriyon diskini oluşturur. Embriyoblast ve sitotrofoblast arasında amniyon boşluğu oluşmaya başlar.(Epiblast hücreleri içerisinde). 9. Gün Blostosist endometriuma tam olarak gömülmüştür. Gömülme yeri fibrin tıkaçla kapatılmıştır. Amniyon boşluğu daha da gelişmiştir. Hipoblast hücreleri Hauser zarını oluşturmak üzere blastosist boşluğunu döşüyorlar. Oluşan boşluğa ekzosolom boşluğu (Yolk-Sak) denir. Sinsityotrofoblast tabakasında laküne denen boşluklar oluşur. Laküne içerisinde sinsityotrofoblast etkisiyle yırtılmış damarlardan ortaya çıkan kan ve bezlerden oluşan salgıyla doludur. 10. Gün Lakünalar birleşmeye başlar. Sitotrofoblast kökenli bir grup hücre stotrofoblast tabakası ile amniyon ve ekzosolom boşluğu arasında çoğalarak ekstra embriyonik mezoderm denilen gevşek bir doku oluşturur. Amniyon boşluğu, emniyon kesesi; eksosolom boşluğu, primer vitellus kesesi adını alır. 11-12. Gün Sinsityotrofoblastların kemirici işlevleriyle çevre damarlardaki anne kanı bu lakünalar ağına akar ve dolanmaya başlar. Böylece ilkel uteroplasental dolaşım başlamış olur. 12. günde ekstraembriyonik mezoderm tabakasında yer yer boşluklar izlenir. 13. Gün İmplantasyon bölgesine yakın lakünalardan uterus boşluğuna bazen kan sızar, buna implantasyon kanaması denir. Ekstraembriyonik mezoderm içerisindeki boşluklar birleşerek koryon boşluğunu oluşturur. Amniyon ve vitellus keselerinin koryona yapıştığı kısma bağlantı sapı denir. Anne ve embriyo arasındaki bağlantıyı sağlayan parmak şeklinde oluşumlar meydana gelir. Bunlara koryon villusları denir. 13. günde sekonder (kalıcı) vitellus kesesi gelişir. Primer vitellus kesesi boğumlanarak, abembriyonel kutupta, koryon boşluğunda ekzosölomik kistler adı verilen küçük parçalara ayrılır. 14. Gün Sekonder vitelluskesesi gelişmesini tamamlar ve ekzosölomik kistler ile irtibatını keser (1). Embriyonun kaudal ve kranial bölümleri belirginleşir. Bağlantı sapının bulunduğu taraf kaudal kısım, diğer taraf kronial kısımdır. Üçüncü Haftada Gelişen Önemli Yapılar Şunlardır: 1. Haftada hipoblast, 2. haftada da epiblast oluşmuş ve iki laminalı embriyon diskinin meydana gelmesinden sonra, 3. haftada hipoblast ve epiblast tabakalarının arasında üçüncü bir tabaka olan mezoderm tabakası gelişir. Mezodermin gelişmesiyle, artık hipoblasta → endoderm, epiblasta → ektoderm adları verilir. Endoderm, ektoderm ve mezoderm’den oluşan üç tabakalı embriyon diskine gastrola denir. Bu olaya da gastrolasyon denir. Gastrulasyon esnasında oluşan diğer iki çok önemli yapı, primitif çizgi ve notokord oluşmasıdır. 3. haftanın başında 15-16. günlerde embriyonun kaudal tarafında ve diskin darsal yüzünde bir grup epiblast hücresi çoğalıp toplanır ve diskin ortasında kalın ve şişkin çizgimsi bir yapı oluşturur. Buna primitif çizgi adı verilir. Kısa süre sonra primitif çizginin ortası boyunca uzanan bir oluk ya da yarık oluşur, buna da primitif oluk adı verilir. Primitif çizginin kronial ucunda hafif bir kabarıntı dikkati çeker, buna primitif düğüm adını veriyoruz. Bu düğümün ortasında da, primitif oluğun hafif çökmesiyle oluşan primitif çukur bulunur. Primitif çizgi, epiblast hücrelerinin çoğalıp o yörede toplanmalarından, primitif oluk ise çoğalan epiblast hücrelerinin, o bölgede şekil değiştirip içeriye doğru çöküp göç etmelerinden oluşur. Bu çökme olayına invaginasyon adı verilir. Gelişmenin 14-15. günlerinde, primitif çukur ya da oluktan geçen bir enine kesitte, primitif çizgiden bölen alan epiblast hücreleri hipoblast hücreleri ile yer değiştirir ve intraembriyonik (kalıcı) endodermi oluştururlar. 16. günde ise, yine şişe biçimli epiblast hücreleri bu kez epiblast ve kalıcı endoderm tabakaları arasına göç ederek embriyonik mezodermi (intraembriyonik mezoderm) oluştururlar. Primitif çizgiden bölen alan embriyonik mezoderm tabakasındaki hücrelere mezenşim hücreleri adı da verilir. Mezenşim hücreleri yayılma, çoğalma ve birçok farklı hücre tiplerine farklaşabilme yeteneğine sahiptirler (kemik, kıkırdak, kas ya da bağ dokusu hücresi gibi). Gevşek bir doku oluşturarak embriyoya destek sağlarlar. Notokordun oluşması 16. günde, primitif çizginin kronial ucunda bulunan primitif çukurdan invagine olan bir grup epiblast hücresi, diskin sefalik yani baş bölgesine doğru göç ederek, primitif çukurdan prokordal plağa kadar ulaşan ve notokard uzantısı adı verilen bir uzantı yaparlar. Notokord uzantısı ile birlikte, primitif çukurda bu uzantı içinde ileriye doğru uzayarak, bir lümen oluştururlar, böylece notokord kanalı oluşur. Sonuçta, notokord uzantısı, primitif çizgiden prokordal plağa kadar uzanan top benzeri bir kolon biçimindedir. Bu uzantı,sefalik uçta prokordal plaktan daha ileriye gidemez, çünkü bu bölgede, endoderm ve ektoderm birbirine sıkıca yapışmış ve orofaringial membranı oluşturmuştur. Aynı şekilde, primitif çizginin kaudal ucunda da, yine endoderm ve ektoderm tabakası sıkıca kenetlenerek, kloaka membranını oluştururlar. Orofaringeal membran, gelecekte oluşacak olan ağız bölgesini, kloaka membranı ise anüs bölgesini belirleyecektir. Notokordun Görevleri 1. Embriyonun ilkel eksenini oluşturur ve ona diklik sağlar. 2. Çevresinde ileride kolumna vertebralis gelişir ve notokord dejenere olarak intervertebral disklerin nükleus pulposus denilen kısımlarını oluşturur. 3. Üstündeki ektodermi indükleyerek, MSS başlangıcını oluşturan nöral plak adlı yapının gelişmesinde rol oynar. Allontois Kesesi Gelişmenin 16. gününde, kloaka zarının gelişmesiyle eş zamanlı olarak vitellüs kesesinin kaudal duvarının,bağlantı sapı içine doğru uzanan bir divertikülü olarak dikkati çeker. Bu kese sürüngenler ve kuşlarda idrar depo yeri olarak görev yapar. İnsanda küçüktür ve erken dönemde kan yapımına, geç dönemde de mesanenin gelişimine katılır. Embriyo kuyruk yönünde kıvrılırken allantois kesesinin bir kısmı embriyon içinde, bir kısmı da bağlantı sapı içinde kalır. Bağlantı sapı içindeki göbek bağı tam oluşunca silinir. Vücut içinde kalan kısmı ise, erginde idrar kesesi ile göbek arasında önce urakus denilen yapıyı sonrada median umblikal ligamenti yapar. Nörülasyon (Ektodermin İleri Farklanması) Nöral plak, nöral katlantı ve nöral kanalın gelişmesi olayına nörülasyon denir. Ektoderm germ yaprağı başlangıçta, sefalik bölgede geniş, kaudalde daha dar terlik biçiminde yassı bir disktir. Notokord gelişirken üzerindeki ektodermi indükler. Ektoderm kalınlaşır ve nöral plak oluşur. Böylece nörülasyon olayı başlamış olur. Nöral plağın oluştuğu bölgedeki ektoderme, nöroektoderm adı verilir. Terlik biçimindeki nöral plak zamanla genişler ve pirimitif çizgiye doğru uzanır. 3. haftanın sonralarına doğru, nöral plağın lateral kenarları daha fazla büyüyüp yükselerek nöral katlantıları oluştururlar. Nöral katlantıların oluşmasıyla, plağın orta yöresinde nöral yarık gözlenir. Nöral katlantılar, embriyonun gelecekteki boyun bölgesinden başlayıp, sefalo-kaudal yönde ve orta çizgide birbirlerine yaklaşarak birleşirler. Birleşme sonunda nöral tüp (23. gün) meydana gelir. Anteriör nöroporus (25. günde) Nöral tüp (23. gün) Posteriör nöroporus (27. günde) Nöral tüpten ileride SS gelişecektir. Nöral tüpün daha geniş olan sefalik bölgesinde beyin kesecikleri, daha dar olan kaudal bölgesinde ise medulla spinalis gelişecek. Ektoderm Ger in Tabakasının İleri Farklanması Ektodermin ileri farklanması ile şu organ ve yapılar gelişir. 1. Santral ve periferik sinir sistemi. 2. Göz, kulak ve burun duyu epiteli. 3. Epidermis ve ondan türeyen saç, tırnak gibi ekleri. 4. Meme bezi, adenohipofiz. 5. Dişin mine tabakası. Nöral Krista hüclerinden: 1. Spinal, kranial ve otonomik (sempatik – parasempatik) gangliyonlar. 2. Periferik sinir sistemindeki Schwan hücreleri. 3. derideki pigment hücreleri olan melanositler. 4. Böbreküstü bezi medulası. 5. belin ve omuriliği saran zarlar (Meningsler) 6. Brankial arkuslardan gelişen kas dokusu, bağ dokusu ve kemik dokusu (yüzün kas, kemik ve bağ dokuları). 7. Odon tablastlar (dişin mine tabakasını sentezleyen hücrelerdir). 8. Praganglionlar gelişir (Sinir sisteminin kavşak noktaları). 3. Haftanın Başında Anjiogenesis (kan damarlarının gelişme süreci) 1. Vitellus kesesi 2. Bağlantı sapı 3. Karyonun ekstra embriyonik mezodermi. Kan damarlarının gelişebileceği bu yerde: Mezenşim hücreleri → anjioblast → ilkel endotel hücre. Vitellus ve allontois kesesi damarlarının endotel hücrelerinden → ilkel kan plazması ve ilkel kan hücreleri. İlkel Kalp Gelişimi Kardiyojenik yöredeki mezenşim hücrelerinden → endokardiyal kalp tüpleri → ilkel kalp tüpü. 3.haftanın sonunda, kalp atar ve kan dolaşımı olur. İlk işlev gören organ sistemi kardiovasküler sistemdir. Mezoderm - Kıkırdak, kemik ve bağ dokusu. - Düz ve çizgili kaslar. - Kan ve lenf hücreleri. - Kan ve lenf damarları, kalp. - Böbrekler,ovaryum ve testisler ve genital boşaltım yolları. - Perikard, plevra, periton, seröz zarlar. - Dalak. Endoderm - Mide – bağırsak ve solunum yolları epiteli. - Tonsilla, tiroid, paratiroid, timus, karaciğer ve pankreas parankinaları. - İdrar kesesi ve üretranın çoğunluğunun epiteli. - Timponik boşluk ve östeki borusunun epiteli. 4. Haftada Bu haftanın özelliği embriyonun ölçülerinde hızlı bir büyüme gözlenmesidir. 4. haftanın sonunda 28 somitlik embriyonun genel görünümü. Somitler – yutak yayları (faringeal arkus). Embriyonun yaşı → somit sayısıyla ifade edilir. 5. Haftada Baş gelişimi diğer bölgelerden daha hızlıdır. Beynin hızlı gelişimine bağlıdır. Üst ekstremite tomurcuklarında el plaklarının oluşumu görülmeye başlar. Bacak tomurcuklarının belirmesi kollardan daha geç olur. 6. Haftada Kol tomurcukları ilk kez perikardiyal şişkinliğin dorsalinda 4. servikal ile 1. torasik somitler hizasında yer almıştır. Bacak tomurcukları kollardan daha sonra lumbar ve üst sakral somitler hizasında, göbek bağının birleşim yerinin kaudalinde belirir. 7. Haftada El plaklarındaki parmak uzantıları arasında çentikler belirir. 3-7 hafta araları 1. kaynaktan alınmıştır. İkinci Ay Bu ayda beyin gelişir. Baş vücuda göre daha büyük bir görünüm kazanır. Dana önce diğer memelilerin embriyolarından farkı olmayan embriyonun, ikinci ayın sonunda insan embriyosu olduğu ayırt edilir. İç ve dış yapıların hızla geliştiği bu dönem, yapısal anormalliklerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Omfolosel (abdominal duvarda defekt), gastrosis (umblikal kord tabanında defekt), yarık damak ve yarık dudakta bu haftalarda ortaya çıkar. Kalp kapak ve septalarının geliştiği bu ayda kalp defektleri de gelişebilir. 5. ci haftada böbrekler şekillenmeye başlar. İmperfore anüs, ürorektel septumdaki bir anormallik ile ilişkili olan bu haftalarda ortaya çıkan bir diğer anormalliktir. Dış genitallerin, ilkel biçimde kol ve bacakların, göz, burun ve kulakların belirlenmeye başladığı bu ayın sonunda fetusun boyu 4 cm. kadardır. 2. aydan sonra cinsiyet farklılaşır. Üçüncü Ay (6-12 haftalık) Bu ayda embriyonel devre biter, Fetal devre başlar. Fetus artık bir insan şeklini almıştır. Embriyonel hayatta oluşan vücut yapıları, fetal hayatta büyümeye ve olgunlaşmaya başlar. Bundan dolayı fetus birçok teratojene karşı embriyodan daha az risk altındadır. Dış genitaller erkek ve dişiliğe farklanmıştır. Fetal hareketler başlar, kemikleşme görülür. 12 haftalık fetusun boyu 9 cm.dir. baş vücudun 1/3’ini yapar. Dördüncü Ay (13-16 haftalık) Fetal hareketler anne tarafından hissedilir. Bu periodda beyinde çok sayıda sinir hücresi hızla artar. Bu nedenle bu period önemlidir. Bir teratojen, (Örneğin rubella) bu periodda sinir hücrelerindeki gelişmeyi durdurarak zihinsel kapasiteye zarar verebilir. Kemikleşme yaygınlaşır, bağırsaklarda mekonyum, vücutta lanuğa, başta saç görülür. Fetus dördüncü ayın sonunda 16 cm. uzunluğundadır. Beşinci Ay (17-20 haftalık) Fetal hareketler kuvvetlenmiştir. Kemik iliği artar. Fetusun karaciğeri Fe depolamaya başlar. Bebek doğduktansonra ilk yılında bu Fe deposunu kullanır. Bu nedenle anneye gebeliğin ikinci yarısında Fe preperatları verilmektedir. Tüm vücutta verniks kazeoza şekillenir. Bu madde beyaz, yağlı, peynirimsi görünümündedir. Fetal sutaköz glandların yağ sekresyonundan ve epidermal hücrelerin salgılarından şekillenir. Fetusun derisini (emniyotik mayi’nin) etkisinden korur. Doğduktan sonra da vücut ısısını korur. Bu ayda Fetus ortalama 25 cm. boyunda, 500 gr. ağırlığındadır. Altıncı Ay (21-24 haftalık) Akciğerdeki alveolar hücreler surfaktan maddesini yapmaya başlarlar. Fetus bu ayda doğarsa nefes alır, ancak uzun süre yaşayamaz. Anneden geçen imminoglobilin düzeyi yükselir, böylece fetus ve yenidoğan hastalıklardan korunmuş olur. Kapiller sistem geliştiği için deri pembedir. Deri altı yağ dokusu gelişmeye başlar ve cilt kırışıktır. Fetus 6. ayda ortalama 30 cm. uzunluğunda, 700 gr. ağırlığındadır. Yedinci Ay (25-28 haftalık) Bu ayda akciğerlerde O2 ve CO2 değişimi mümkündür. Çünkü alveoller etrafındaki kopiller gelişmiştir. Surfaktan yapımı artmıştır. Bu ayda doğan fetuslar, özel ortamda yaşayabilir. Ancak yaşama şansı 1/10’dur. Beyin gelişiminin ikinci evresi 28. haftada başlar ve doğumu izleyen yıllarda devam eder. Hem destek hücreleri şekillenir hem de myelinizasyon devam eder. En erken gelişmeye başlayan ve gelişmesini en son tamamlayan organ beyindir. Bu nedenle hem prenetal hem de postnatal dönemlerde yetersiz beslenme sonucu öğrenme güçlükleri ve zayıf motor gelişme gibi sorunlar ortaya çıkabilir. 28 haftalık fetus 35 cm. ve 1000 gr. dır. Sekizinci Ay (29-32 haftalık) Deri kırmızı ve kırışıktır. 40 cm. uzunluğunda, 1700 gr. ağırlığındadır. Doğarsa yaşama şansı 1/3’tür. Dokuzuncu Ay (33-36 haftalık) Doğarsa yaşar. 45 cm. uzunluğunda, 2500 gr. ağırlığındadır. Derialtı yağ dokusu artmıştır. Yüzde kırışıklık ve vücutta languga azalmıştır. Testisler iner. Kas tonusu gelişmiştir. Onuncu Ay (37-40 haftalık) Fetus tam olarak gelişmiştir. Bu ayda doğan bebekler yeni doğan adını alırlar. Yenidoğan Bebek : olgun bir yenidoğan ortalama 50 cm. boyunda, 3200 gr. ağırlığındadır. Deri düzgün ve parlaktır. Lanuga, omuzlar hariç görülmez. Verniks kazeoza tüm vücudu kaplamıştır. Burun ve kulak kıkırdakları ve tırnakları gelişmiştir. Erkek bebeklerde testisler skrotum içine inmiştir. Oksiputo-frontal kutrun çevresi 34,5 cm, suboksipito bregmatik kutrun çevresi 32 cm’dir. Bu ölçüler doğumdan hemen sonra kaydedilen ölçülerdir. Kişisel ufak farklılıklar gözlenebilir. Erkek be eklerin baş çevrelerinin kız bebeklerinden biraz daha büyük olduğu görülmüştür. Doğum kanalının baskısı nedeni ile kafa kemikleri birbirin üzerine geleceğinden veya hematom nedeni ile Fetus başının ölçüleri değişebilir. Fetus başının diğer kutur ve çaplarından Doğum mekanizması konusunda bahsedilmişti.

http://www.biyologlar.com/zigotun-yariklanmasi

GAMETLERİN OLUŞUMU

Hayvanların büyük çoğunluğunda erkek ve dişi birey ayrı ayrı olduğundan, dişiden dişi gamet, erkekden de erkek gamet oluşturulur. Omurgalılarda gametler, üreme organlarındaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Eşey organlarına gonad denir. Bütün canlıların gametleri ister mayozla oluşsun, ister mitozla oluşsun mutlaka haploid kromozomludur. a. Sperm Oluşumu: Spermler, erkek gametler olup, erkek üreme organlarındaki (testisler) eşey ana hücrelerin mayozla bölünmesinden meydana gelirler. Spermler hareketli olup, yumurtaya göre çok küçüktürler (Omurgalılarda en az 200 defa küçüktür). Sitoplazmaları çok azdır. Her sperm ana hücresinden 4 adet sperm meydana gelir. Hücrenin baş kısmında bulunan akrozom spermin yumurta zarını eriterek, sperm çekirdeğinin yumurtaya girmesini sağlar. Çekirdek genetik bilgiyi taşır. Spermin boyun bölgesinde, başlangıçta iki tane sentriol vardır. Bir tanesi farklılaşarak kamçıyı oluşturur. Boyun bölgesine dizilmiş bulunan mitokondriler enerji sağlayarak motor görevi yaparlar. Kuyruk gövdenin devamı olup, spermin sıvı ortamda yumurtaya doğru hareketini sağlar. Spermler yumurtaya oranla daima fazla miktarda oluşturulurlar. Çünkü hareket ederek yumurtayı bulması gereken onlardır. Spermlerin ömürleri çok kısadır (ortalama birkaç gün kadar). b. Yumurta oluşumu: Dişi üreme hücresine yumurta denir. Dişi üreme organı olan ovaryumlardaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Bir yumurta ana hücresinden ancak bir yumurta oluşur. Diğer üç hücre daha küçük olup, döllenme özelliğine sahip değillerdir. Bunlara kutup hücreleri denir. Parçalanarak atılırlar. Oluşturulmalarının sebebi, yumurtanın kromozom sayısını yarıya indirmektir. Daha küçük olmaları sitoplazma bölünmesinin eşit olmamasındandır. Sitoplazmanın çoğu yumurtada kalarak, daha sonra zigot için besin kaynağı (vitellüs) oluşturur. Yumurta hareketsiz olup, sperme göre çok büyüktür. Büyük olması besin maddesi (vitellüs) taşımasındandır. Gelişmesini dış ortamda yapan canlılarda yumurta çok daha büyüktür. Yumurtalar spermlere göre daha az sayıda oluşturulurlar. İNSAN EMBİRYOSUNUN GELİŞİMİ İnsan yumurtaları izolesital tiptedir. İnsanda yumurta hücresi 0.14 mm. çapındadır. Ovulasyonla ovudukta geçen yumurta döllenmeden önce birinci mayozu geçirmiş ve ikinci mayozun metafazında kalmıştır. Spermanın girmesiyle ikinci mayozu tamamlayarak ovum haline gelir. Yumurtanın bölünmesi holoblastiktir. Animal kutup, kutup hücrelerinin atıldığı yerle tespit edilir. Bunun karşısına gelen bölgede vejetatif kutuptur. Yumurta vitellüsün az olmasından dolayı embriyo çok erken safhada ananın dolaşım sistemi ile beslenmeye başlar. Yumurtanın etrafında zona pellusida adı verilen bir zar görülür. Oviduktun üst kısmında döllenen yumurta segmentasyon safhalarını geçirerek 6-9 günde uterusa ulaşır. Segmentasyon : İlk bölünme yumurta ovidukta ilerlerken zona pellusida içinde olur. Bölünme total ekual olup meydana gelen blastomerler birbiriyle eşiti büyüklüktedir ve segmentasyon ilerledikçe küçülürler. Bölünme her meydana gelen blastomer sayısının katları şeklinde devam eder. Zigot iki blastomerli döneme 24-30 saat içinde ulaşır. Dört blastomer 40-50 saatte, 8 blastomer 60 saatte ulaşır. Blastomerlerin sayısı 16 olunca morula safhası başlar. Dördüncü günde ulaşılan morula safhasında iki tip hücre ayırt edilir. Bu hücrelerden dışta olanları ile ilerde embriyoyu verecek olanları birbirlerinden ayrılarak aralarında bir boşluk meydana gelmeye başlar. Ortada kalan hücreler üst tarafta (animal kutup) toplanırlar. Bunlara embriyoblast hücreleri denir. Kenarda kalan hücrelere trophoblast hücreleri denir. 4 ve 5nci günler arasında meydana gelen bu olayda hücreler sayılmış bunlardan 8 tanesi embriyoblasta ait, diğer 99 hücre trophoblasta ait olarak bulunmuştur. Trophoblastların döşediği boşluğa blastosöl denir. Bu durumdaki embriyo da blastuladır (blastosist). Blastosist 6 ile 9ncu günlerde uterus mukozasına tutunur. Blastosist mukozaya tutunup endometrium içine girerken mevcut embriyoblasttan enine delaminasyonla endoderm ayrılır. Bu sırada mevcut olan blastosöl boşluğu da gastrosöl boşluğu olur. Bu durumdaki embriyoya (Şekil M-2) gastrula denir. Gastrulasyonda trophoblast iki tipe farklılaşır. Bunlardan dışta olanına sinsisyotrofoblast, içte gelişenine sitotrofoblast denir. Embriyonun epiblastı (ektoderm) ve hypoblastı (endoderm) iyice belirginleşir. Gelişme ilerledikçe sitotrofoblastla temasta olan ektoderm ondan ayrılmaya başlar ve ikisi arasında amnion (amniyon) boşluğu oluşur. Amniyon boşluğunun sitotrofoblast duvarı, onlardan gelişen amnioblast hücreleri ile çevrilir. Amniyonun tabanı periblasttan yapılmıştır. Gelişme ilerledikçe gastrula uterusun endometriumuna iyice gömülür. Daha sonra vitellüs kesesi ile bunun dışında bulunan heuser zarı arasında embriyo dışı sölom meydana gelir. Embriyo dışı sölom embriyo içi sölomdan daha önce farklılaşır. Üstte amniyon altta vitellüs kesesi ile çevrili olan embriyo diske benzediği için buna embriyonik disk adı verilir. Diskin dorzalindeki hücreler ektoderm, ventralindekiler endodermdir. Üçüncü hafta başında ektodermin üzerinde ilkel çizgiye doğru göç ederler ve bu çizgiden içeriye doğru involusyonla endoderm ektoderm arasına yerleşirler. Böylece üçüncü embriyonik örtü olan mezoderm oluşur (Şekil M-4). Gelişmenin devamında ektodermden farklılaşmış olan mezoderm dorsal, intermedial ve lateral mezoderm bölümleri ve mezenşime farklılaşır. Dorsal mezoderm önce ilkel çizginin sonra kısa bir müddet görülüp kaybolan notakordanın her iki yanında, ektoderm ile endoderm arasında kordon şeklinde uzanır. Bu kordon ileri safhalarda belirli bölgelerinden boğumlaşır ve buralardan bölünerek segmental somitleri yapar. İntermedial mezoderm somitlerin vetrolateralinde yer alır ve ilerde ürogenital sistemi yapar. İntermedial mezodermin yanlara doğru yayılması ile meydana gelen lateral mezoderm daha sonra dışta somatik mezoderm içte splanknik mezoderm olmak üzere ikiye ayrılır. İkisinin ortasında sölom meydana gelir. Embriyo içinde kalan söloma embriyo içi sölom dışında kalanına embriyo dışı sölom denir. Embriyo içi sölom, ilk vücut boşluğu, kalp, akciğerler, karaciğer ve karın boşluklarını meydana getirir. Embriyo dışı sölom ise amniyon, vitellüs kesesi, allatoisi içinde bulunduran boşluktur. Doğumla birlikte bu boşluğun görevi biter. Embriyonun lateral ve ventral kısımları ekstremiteler dahil somatopleuradan (ektoderm-somatikmezoderm), sindirim, solunum yollarının bağ dokusu, düz kasları ve seroza splanknopleuradan (endoderm-splanknik mezoderm) oluşur. Segmental somitlerin sklereton ve dermatoma ayrılmasından sonra bunlardan mezenşim farklılaşır. Mezenşim kökenini aldığı mezoderm tipine göre adlandırılır. Örneğin skleretomik mezenşim, dermatomik mezenşim gibi. Mezenşim bağ doku, kıkırdak doku, kemik, kan ve kalp damarlarının oluşumunda görev alır. EMBRİYO DIŞI BÖLGE : Dördüncü ve sekizinci haftalar arasında embriyonal diski dıştan saran, embriyo dışı sölomda büyük değişiklikler meydana gelir. Bunun sonucunda amniyon, koryon, vitellus kesesi, allantois, plasenta ve göbek bağı olmak üzere altı değişik yapı meydana gelir. AMNİYON : Trofoblastların iç tabakası olan sitotrofoblast temasta olduğu ektodermden ayrılarak ortada bir boşluk oluşturur. Embriyonik diskin üst kısmında meydana gelen bu boşluğa amniyon boşluğu denir. Amniyonun başlangıçta tavanı amniyoblastlar, tabanı ise ektodermden oluşmuştur. Daha sonra lateral mezodermin meydana gelip somatik ve splanknik mezoderme farklılaşmasıyla amniyon boşluğunun dış tarafı somatik mezodermle iç tarafı ektodermle çevrilir. Yani somatopleura ile çevrilir. Amniyonu meydana getiren hücreler amniyon sıvısı (liquor amnii) salgılayarak amniyon boşluğunu doldururlar. Böylece embriyonal diskin rahatça gelişebileceği ıslak ve yumuşak bir ortam hazırlanmış olur. İnsanda amniyon sıvısı gebeliğin altıncı ayında 1 litre kadardır ve saydamdır. Doğuma doğru bulanıklaşır ve azalır (Şekil M-5). KORYON : Plasentanın temelini oluşturan ve amniyon zarının dışında bulunan koryon , trofoblast hücreleri tarafından meydana getirilir. Önceleri embriyonun her tarafında hızlı gelişme gösteren bu zarın, bir süre sonra sadece plasentanın yapısına iştirak eden kısmı (Chorion frondosum) kıllı kalır. Diğer kısımları ortadan kalkarak düz yapı (chorion laeve) kısmını teşkil eder. Kıllı bir deriyi andıran kısım villuslardan yapılmıştır ve aralarında bol kan damarları vardır. Koryon bu kısmı ile plasentanın yapısına girer (Şekil M-5) VİTELLÜS KESESİ : İnsanda vitellüs kesesi vitellüs maddesi olmadığı için meydana gelmesine rağmen iş görmez. Vitellüs kesesi içte endoderm, dışta splanknik mezodermden oluşmuş splanknopleuradan yapılmıştır, vitellüs kesesi gelişmesinden hemen sonra üzerinde geniş bir damar ağı oluşarak vitellüs dolaşım sistemini oluşturur (Şekil M-5) ALLANTOİS : Sindirim borusunun dışa doğru amniyon ve koryon arasında gelişmesiyle meydana gelir. İnsanda allantois küçüktür ve koryonun damarlanmasını sağlayıp onunla birlikte ilerde oluşacak göbek bağının yapımına katılır. Doğumdan sonra allantoisin büyük bir kısmı atılır. Fakat sindirim kanalı ile birleşen kısmı vücut içinde kalır ve idrar kesesinin bir kısmı olarak farklılaşır (Şekil M-5) PLASENTA : Sadece memeli hayvanlarda ve insanda görülen bu organ embriyo gelişimi sırasında koryon, allantois ve uterus mukozasının farklı şekillerde kaynaşması ile meydana gelir. Plasenta bir taraftan uterus içinde gelişmekte olan embriyoya gerekli olan besin maddelerinin ve antikorların geçişini sağlarken, aynı zamanda embriyoda oluşan artık maddelerin de anne kanına verilmesinde görev yapar. Başka bir değişle uterus ile embriyo arasındaki metabolizma olaylarının gerçekleşmesi için gerekli bağlantıyı sağlayan bir organdır. Bu olaylar meydana gelirken anne kanı ile embriyo kanı birbirine karışmaz. Bunu koryon villusları sağlar. En basit bir plasentada anne ile embriyo arasındaki madde alış verişi şu tabakalar aracılığı ile olur. Annenin uterus kan damarları endoteli Annenin endoktriumu bağ dokusu Uterus endometrium epiteli Koryon villuslarının trofoblast tabakası Koryon villuslarının bağ dokusu Koryon villus damar endoteli Embriyo veya fetusa ait damarlar. Plasentanın görevleri : Plasenta uterus içinde gelişmekte olan solunum organıdır. Yani anne karnındaki oksijenin fötusa, fötus kanındaki karbondioksitin anne kanına geçmesini sağlar. Plasenta embriyo /fötüs için bağırsak ve böbrek görevi yapar. Plasenta vitamin deposudur. Özellikle A,D vitaminlerini depo eder. Plasenta bir endokrin organ gibi rol oynar. Gebelik süresince sinsisyotrofoblastlar tarafından östrojen, koryon progesteronu ve koryon gonadotropini salgılanır. İnsanda olgun plasenta bölümleri: Pars Fetalis : Koryon villuslarının oluşturduğu bu bölüm embriyoya aittir. Koryon plağı Koryon villusları : ( villuslar direk olarak anne kanı ile temas ederek plasenta zarını yapar) Bu da: Sinsityotrofoblast Bağ doku Feldka damarı endotekioü üç kısımda meydana gelir. 2. Pars materna : Anneye ait olan bu kısım üç bölümdür. Trafoblastlar (intervillus boşluklarını çevreler) Plasenta septumları Bazal plak (desudia bazelis) dir. GÖBEK BAĞI : Embriyo/fötusla anne arasındaki metabolik alışverişi plasentayla birlikte sağlayan yapıdır. Beyaz parlak, 2 cm kalınlığında 50-60 cm uzunluğundadır (bazen 10 cm bazen 150 cm olabilir). ZİGOTTAN İTİBAREN İNSAN EMBRİYOSU VE FÖTUSUNUN GELİŞİMİ : GÜN ÖZELLİKLER 8 saat Segmentasyon başlar 16 blastomerli safha yani morula 4-8 Embriyoblas ve trofoblast oluşarak blastosist oluşur 6-9 Blastosist uterus endometriumuna tutunur. Ektoderm ve endoderm oluşmaya başlar. Trofoblast sito ve sinsisyotrofoblasta farklılaşır. Amniyon kesesi ve desudia gelişir. Koryon üzerinde yer yer boşluklar oluşmaya başlar 10-12 Genç gastrula tamamen endometriyuma gömülür 13 Koryon villusları gelişir 2-3 hafta Baş-kıç uzunluğu 1,5 mm kadardır. Endoderm, ektoderm, mezoderm tam olarak oluşur. Embriyo dışı oluşumlar tümüyle görülür. Koryon ve plasenta gelişimine devam eder. Ağız, farinks, sindirim sistemi, solunum sistemi henüz oluşmamıştır. Vitellüs kesesi üzerinde kan adacıkları görülür. Somitler ve nöral plak oluşmaya başlar. 3,5 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,5 mm’dir. Ağız oluşumu başlar, fariks belli olur ve troid taslağı belirir. Ön, orta ve son bağırsak belirlidir. Solunum sistemi taslağı ortaya çıkar. Pronefröz böbrekler görülür. İlk kan damarları belirir. 1-16 arasında değişen somitler ortaya çıkar. Ektoderm tek katlıdır. Nöral oluk meydana gelir ve hızla kapanmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü belirir. 10 4 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 5 mm’dir. El ayak taslakları ortaya çıkar. Baş ve kuyruk bölümleri kıvrılarak embriyo “C” şeklini alır. Ağızın olduğu bölgede dil taslağı görülür. Özofagus belirir. Mide taslak halinde ortaya çıkar. Karaciğer, safra kanalları, safra kesesi taslakları şekillenmeye başlar. Pankreas tomurcuk halinde belirir. Kloak büyür, trake, sağ ve sol akciğer tomurcuklar belirir. Pronefroz körelir ve hızla mezonefroz kanalcıklar farklılaşır. Kalp torba şeklinde oluşup atrium ve ventrikuluslar oluşmaya başlar. Aortlar sağlı sollu birleşir. Aort ile vena kardinalis endokart borusuna açılır. Bütün somitler oluşur (40-42 çift) ve skleretoma ait hücreler ilk omurları yapmaya başlar. Bütün somitlerden miyotom farklılaşır. Dermatom belirir. Ön, rota ve arka beyin ortaya çıkar. Diğer sinirler ve gangliyonlar oluşmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü iyice belirlenir. Koku plakları görülmeye başlar. 11 1,5 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 12 mm’dir. Damak belirir. Diş, dudak tomurcukları görülür. Boyun, dış kulak, kol ve bacaklar iyice belirir. Farinks etrafındaki organlardan timus ve paratiroid bezleri ortaya çıkar. Tiroid tam biçimini alır. Mide ve bağırsak borusu dönme hareketi yaparlar. Karaciğer lopları belirir. Sağ ve sol akciğer lopları görülür. Üreter tomurcuğu, farklılaşmamış gonat taslakları ve dış organ çıkıntıları belirir. Müller kanalı ortaya çıkmaya başlar. Kalp son şeklini alır. Karaciğerde kan yapılmaya başlar. Kıkırdak doku görülür. Kol, bacak, kaburga taslakları belirir. Kafatası gelişir, kol ve bacak kasları belirir. Beynin beş bölgesi (ön, ara, orta, arka, son) iyice gelişir ve orta beyin gittikçe büyür. Göz çukurunda ektodermden retinanın dış pigment tabakası ve iç sinirsel tabakaları farklılaşır. Göz lensi gittikçe yoğunlaşır. Dış, orta ve iç kulak şekillenmesine devam eder. Kulak kepçesi oluşmaya başlar. 12 2 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,3-3 cm.dir. baş dikleşir ve fötal hayata geçiş başlar. Dil tam olarak oluşur. Dilin üzerinde tat alma merkezleri farklılaşmaya başlar. Dış kulak yolu ve bademcikler oluşur. Timus gelişir. Troidin foleküler yapısı oluşur. İnce bağırsaklar göbek kordonu içine yerleşir. Karaciğer büyür. Akciğerler gelişimini sürdürür. Perikart büyük bir kese haline gelir. Testisler ve ovaryumlar ayırt edilir (embriyonun cinsi belirir). Büyük damarlar son şeklini alır. Omurların kıkırdak modelleri oluşur ve ilk kemikleşme oluşur. Gövde, kol ve baş kasları iyice geliştiğinden artık embriyo hareketlidir. Deri iki katlı hücrelerden ibarettir. Beyin gelişimi devam eder, gözler orta hatta doğru yaklaşır. Dış, orta ve iç kulak son şeklini alır. 13 3 aylık Embriyoya anne ve babasına benzemesinden dolayı bu aydan itibaren fötus denir. Fötusun baş-kıç uzunluğu 5-6 cm. kadardır. Baş topuk uzunluğu ise 7cm.’dir. ağırlığı 20 gr.’dır. Baş tam olarak biçimlenir. Ağızda süt dişleri taslağı görülür. Damak bölümlerinin birleşmesi tamamlanır. Troid tam olarak gelişir. Bademcikler iyice belirir. Mide ve bağırsak kasları ortaya çıkar. Safra salgılanması başlar. Anüs oluşmaya başlar. Akciğerler son biçimini alırlar. Göbek bağının sölomla ilişkisi kesilmeye başlar. Dış genital organlar belirmeye başlar. Kemik iliğinde kan yapımı başlar. Notakorda hızla yok olur. Omurlar kemikleşir. Düz kaslar görülür. Epiderm hücreleri üç tabakalı hale gelir. Omurilik büyür. Sinir dokusunda miyelinleşmeler görülür. Göz karakteristik yapısını alır. Dış kulak yolu epitel hücreleriyle tamamen kapanır. 14 4 aylık Fötusta baş-kıç uzunluğu 10-11 cm, baş-topuk uzunluğu 15-16 cm.’dir. Ağırlığı 120gr.’dır. Yüz gerçek biçimini alır. Saçlar çıkar ve gövde giderek büyür. Sert ve yumuşak damaklar belirir. Hipofiz oluşur. Mide ve bağırsak salgı sistemleri gelişir. Akciğer lob ve lobçuklara bölünür. Böbrekler meydana gelir. Dişide uterus ve vajina gelişmeye başlar. Dalakta kan yapımı başlar. Miyokart yapımı da gittikçe kuvvetlenir. Kemiklerin çoğu oluşur. Bu arada eklemler de ortaya çıkar. Epidermisin bütün tabakaları oluşur. Vücut kılları gelişmeye başlar. Ter ve yağ bezleri gelişir. Beyin yarım küreleri daha da büyür ve beyincik çıkıntıları görülür. Göz, kulak ve burunda normal, tipik dış ve iç yapılar ortaya çıkar. Duyu organlarının farklılaşması tümüyle sona ermektedir. 15 5-10 aylar AY BAŞ-KIÇ BAŞ-TOPUK AĞIRLIK 15 cm 23 cm 300 gr 20 cm 30 cm 640 gr 23 cm 35 cm 1230 gr 27 cm 40cm 1700 gr 30 cm 45 cm 2300 gr 10 34 cm 50 cm 3250 gr Yedinci ayda göz kapakları açılır. Sekizinci ayda testisler scrotum’a iner. Vücutta yağ birikimi başlar ve buruşukluklar düzelir. 6-8 aylar arasında kalıcı diş taslakları belirir. 6/10 aylar arasında karaciğerde kan yapımı azalır. Buna karşılık kemik iliğinde kan yapımı artar. Tırnaklar 9 ncu ayda parmak uçlarında görülür. 10 ncu ayda beyinde miyelinleşme görülür. NÖRAL BORU VE NOTOKORDA : 24 saatlik embriyoda, nöral kıvrımlar nöral boruyu meydana getirmek üzere kıvrılmıştır. 27 nci saatte sefalik bölgedeki kıvrımlar medio-dorsal çizgide karşılaşırlar ve kenarları birleşerek nöral boruyu meydana getirirler. 27 saatlik embriyonun sefalik bölgesinde 3 primer beyin bölümü ayırt edilir. İlk üç nöromerden prosensefalon (ön beyin) oluşur. Ön beyinin gerisinde 4 ncü ve 5 nci nöromerlerden meydana gelen mezensefalon (orta beyin), Bunun da gerisinde 6-11 nci nöromerlerin oluşturdukları rombensefalon (arka beyin) yer alır. Rombensefalondan sonraki kısım medulla spinalisi oluşturur. 29-30 saatlik embriyoda ön beyinin yan kısımlarında meydana gelen bir çift optik veziküller, göz taslaklarını oluşturur. Nöral borunun en arkadaki somitlerin gerisinde kalan açıklığı, sinüs romboidalis adını alır. Bu açıklık 80 nci saatte kapanır. Nöral borunun ön kısmındaki nöropor, 33 saatlik embriyoda bir iz bırakarak kapanır. Notokorda, ön beyinin tabanında infundibulum denen yere kadar uzanır. Beyinin bütün kısımları notokordanın dorsalindedir. İnfundibulum ve beyin kısımları notokordanın önüne doğru çıkıntı yapar. 38 nci saatin sonundan itibaren bu beyin bölgelerinin farklılaşmasıyla ergin için karakteristik olan beş beyin bölümü meydana gelir. Telensefalon : 3 ncü günün sonunda prosensefalonun anterio-lateral duvarları iki yanda birer kese oluşturmak üzere dışa doğru çıkıntı yapar. Bu çıkıntılar beyin yarım kürelerini (serebral hemisferleri) oluşturur. Hemisferler dorsal ve posteriore doğru büyürler. Diensefalon : Bu bölümün lateral duvarlarında meydana gelen kalınlaşmalar (optik veziküller) farklılaşarak göz ve gözün kısımlarını meydana getirir. Optik veziküllerin karşısındaki ektodermden göz merceği oluşur. Diensefalonun dorsal orta çeperinde meydana gelen çıkıntı epifizi (pineal bezi) oluşturur. Alt orta kısmında bir çıkıntı halinde meydana gelen infundibulum, ektodermal invaginasyonla meydana gelen ratke kesesine doğru uzanır. Ektodermden ayrılacak olan ratke kesesi ile infundibulum bir araya gelerek hipofiz bezini oluştururlar. Mezensefalon : 2 nci gelişim gününde ön beyin ve arka beyinden belirli bir şekilde ayrıldığı görülür. Başlangıçta tüm çeperleri aynı kalınlıktadır. Fakat daha sonra dorsal çeperinin kalınlaşmasıyla dört çıkıntı oluşur. Bu çıkıntılardan önde olan ikisi görme ile ilgili olan optik lopları, arkadaki ikisi ise işitme ile ilgili merkezleri oluşturur. Metensefalon : Tavan kısmı genişleyerek serebellumu (beyincik) oluşturur. Miyelensefalon : Bu bölümün dorsal çeperi lateral ve ventral çeperinden daha incedir. Kan damarları açısından zengin olan bu bölüm medulla oblangata’yı meydana getirir ve omurilikle birleşir. Omurilik (medulla spinalis) : Beyin bölümlerinden sonraki kısım olan omuriliğin lateral çeperleri gelişme ilerledikçe kalınlaşır. Ventral ve dorsal çeperlerinde ise fazla bir kalınlaşma meydana gelmez. Ortadaki boru ince bir yarık şeklinde kalır. Nöral borunun en son kapanan kısımları ön tarafta nöropor arka tarafta da sinüs romboidalis’tir. Dolaşım sistemi : Embriyoda iki tip dolaşım görülür. Embriyo dışı dolaşım Embriyo içi dolaşım Embriyo dışı dolaşım : Bu dolaşım iki farklı dolaşım şeklinde belirir. Vitellus dolaşımı Allantois dolaşımı Vitellus dolaşımı : Embriyo dışında vitellus yüzeyinde vitellus kan damarlarının meydana gelmesiyle görülür. Gelişimin 24 ncü saati sonunda area opaca tabakasının iç kısmında kan adacıkları meydana gelmeye başlar. Genç embriyoda noktalar halinde belli olan bu adacıklar, vitellus üzerinde embriyo bölgesine doğru yayılarak bir ağ manzarası oluşturur. Buna area vasculosa denir. Kan adacıkları önceleri vitellus kesesi endodermi üzerinde gayri muntazam mezoderm hücre kümeleri halindedir. Bu evrede, lateral mezodermin somatik ve splanknik mezoderm şeklinde farklılaşmasıyla kan adacıkları, endoderme komşu olan splanknik mezodermin içine uzanır. Daha sonra, her bir kan adacığı hücreleri merkezden ayrılarak ortada boşluk oluştururlar. Boşluklar bir sıvı ile dolar. Boşluğun çevresindeki hücreler ilkel kan damarlarının endotel hücrelerini yaparlar. Merkezde kalan hücreler yapılarında hemoglobin sentezlemeye başlarlar. 33 ncü saate kadar, embriyo dışında pek çok kılcal kan damarının oluşmasıyla damar ağı meydana gelmiş olur. Bu damar ağı embriyoya kadar uzanarak, kalbe posteriorden açılan sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarın dışa doğru büyümesi neticesinde bu sistemle bağlantı kurmuş olur. Böylece kanı kalbe getiren vitellus toplar damar dolaşımı (afferent dolaşım) tamamlanmış olur. Ancak, kanı dışarı doğru götüren vitellus atar damar dolaşımı (efferent dolaşım) henüz gelişmemiştir. Embriyo dışı bölgede kan damarları tamamlanıncaya kadar, embriyo içi kan damarlarında kan sıvısı bulunduğu halde kan hücreleri yoktur. Bu nedenle embriyo, bu süre zarfında gereksinim duyduğu besini doğrudan doğruya vitellustan absorbe eder. Embriyo içi dolaşım : Embriyo içi dolaşımda rol oynayan damarlar, embriyo içi atar ve toplar damarlardır. Embriyo içi atar damarlar : Kalbe bağlı kan damarları, kalp gelişimi sırasında kalp civarındaki mezoderm hücrelerinden meydana gelir. Bu evrede, hafifçe U harfi şeklinde kıvrılıp sağa doğru genişlemiş olan ventrikulustan trunkus arteriosus farklılaşır. Bu kısım ikiye ayrılarak öne doğru uzayıp bir çift ventral aort kökünü oluşturur. Ventral aort kökleri ön bağırsağın ucunda dorsale dönerek bir çift dorsal aort damarlarını yapar. 4 ncü günden itibaren dorsal aortlar baş bölgesinde internal karotid atar damarlarını, ventral aort damarları da eksternal karotid atar damarlarını yaparlar. Aort yayları (1 nci aort yayı) ventral ve dorsal aortları birbirine birleştirir. Embriyo içi toplar damarlar : Gelişimin başlangıcında embriyo içi dolaşımın önemli toplar damarları, kardinal toplar damarlarıdır. Bu damarlar, nöral tüpün ventro-laterallerinde simetrik olarak yerleşmiş bir çift toplar damar halindedir. Baş bölgesinden kanı toplayan damar çiftine anterior kardinal toplar damarları, arka bölgeden kanı toplayan damar çiftine ise posterior kardinal toplar damarları denir. Her iki lateralde bulunan kardinal toplar damarlar kalbin dorsalinde birleşerek sağ ve sol tarafta genel kardinal veya cuvier toplar damarını (ortak kardinal toplar damarları) oluştururlar. Sağ ve sol taraftaki cuvier toplar damarları ön bağırsağın yanından ventrale dönerek kalbin sino-atrial ucundan kalbe girerler. Böylece, embriyo içi ve embriyo dışı dolaşım arasında bağlantı sağlanmış olur. Bu damarlar birleşerek kalbin atriumuna açılmış olurlar. Allantois dolaşımı : Allantois kesesinin gelişmesinden sonra embriyo dışı dolaşımına allantois atar ve toplar damarları eklenir. Oluşan bu damarlar embriyoya allantois kesesi sapı ile bağlanırlar. Allantois toplar damarları sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarlarıyla birleşerek sinüs venosusa açılırlar. Kalbin oluşumu : Perikard boşluğu içinde gelişen kalp, başlangıçta basit bir tüp şeklinde olup ön bağırsak kapısının önünde arka beyinin altında ve oluşan kulak taslağının yakınındadır. Perikard boşluğuna sığmak için kalbin orta bölgesi fazla genişler ve sağ tarafa bükülerek embriyo vücudunun yan kenarının ilerisine kadar uzanır. 36 ve 38 nci saatlerde atriumun başlangıç kısmı olan sinüs venosus belirgindir. Kalbin bölmeleri daha sonra oluşmaya başlar. Önce ventrikulus kısmı farklılaşır. Daha sonra atrium farklılaşarak ventrikulusun ventral kısmına eklenir. Kalbin orta kısmının fazla büyümesiyle kalp,U şeklini alarak embriyonun sağ tarafına doğru yatar. Bu kıvrılma sonunda atrium sağ ve dorsal tarafa geçer (60ncı saat). Daha sonraki eğilme ve bükülme hareketleriyle kalbin odacıklarına ayrılması sağlanır. Gelişimin 100 ncü saatinde sinüs venosus atriumdan ayrılır. Atrium ve ventrikulus sağ ve sol bölmelere ayrılarak kalp kapakçıkları gelişir. Kalbin gelişmesi : Kalp, 24 saatlik embriyoda ön bağırsak açıklığının hemen arkasındaki splanknik mezodermden meydana gelir. Ön bağırsak ve baş altı cebin (subsefalik cep) uzamasıyla oluşan uzantının içine giren sölom, perikardial bölgeyi oluşturur. Embriyoya ventralden bakıldığında, kalp ön bağırsağın ventralinde ve orta kısmında tüp şeklinde görülür. 24 saatlik embriyoda splaknik mezodermde görülen kalınlaşma bölgesindeki bazı hücreler, 25 nci saatte mezodermle endoderm arasındaki dar alana atılır. Bu hücreler perikardial bölgenin her iki tarafında kümeleşerek endokardium taslağını meydana getirirler. Bu taslak başlangıçta çifttir. Bu safhada kalbin dış örtüsü olan epikardium ve esas kalp kısmını verecek olan epi-miyokardiyum taslak halinde görülmeye başlar. Her iki endokardium taslağı miyokardium ve perikard boşluğu ile çevrilir. Vücut kıvrımları alttan embriyonun ön ucu ve ön bağırsağını, vitellus kesesinden ayrılmasını sağladığı sırada her iki taraftaki endokardium taslakları birbirine yaklaşarak birbirleriyle birleşirler. Sağ ve sol perikard boşluklarının splanknik mezoderm çeperleri, endokard tüplerinin üst ve altında birleşip kaynaşması tek bir perikard boşluğunu meydana getirir.

http://www.biyologlar.com/gametlerin-olusumu

Alglerin içerikleri ve insanlar üzerine etkileri

ALGLERİN EKONOMİK VE EKOLOJİK ÖZELLİKLERİ, SINIFLANDIRILMASI VE ÜREME TİPLERİ

http://www.biyologlar.com/alglerin-icerikleri-ve-insanlar-uzerine-etkileri

Türkiye'de Varlığı Bilinen Anopheles Türleri

Türkiye'de bulunan sivrisinek türleri üzerine yapılan sistematik çalışmalar yetersiz ve oldukça eskidir. Bununla birlikte, özellikle 1914-1970 yılları arasında Türk bilimadamlarından İsmail Hakkı, Mahmut Sabit, Mahmut Hüsamettin, Enver Erdem, Mahmut Akalın, Enver İrdem, Celal Gökberk ve İzzet Şahin'in ve Martini, Bentman, Vogel gibi yabancı bilimadamlarının yaptıkları faunistik araştırmalar, Türkiye'de yaygın olan birçok sivrisinek türünün ilk kayıtlarını sağlamıştır (Merdivenci, 1984). Bize göre, faunistik anlamda ülkemizde yapılmış en kapsamlı ve düzenli çalışma 1959 yılında Dale W. Parrish tarafından gerçekleştirilmiştir. Araştırmacı Türkiye'yi sivrisinek faunası açısından dört alt bölgeye ayırmış ve her alt bölgede tespit edilen sivrisinek türlerini yayınlamıştır. Türkiye'de yeni kayıt olarak varlığı en son bildirilen tür Aedes cretinus Edwards, 1921'dir. Bu tür 1981 yılında İzzet Şahin tarafından kayıt edilmiştir (Şahin, 1984). 1984 yılında ise Ahmet Merdivenci tarafından, ülkemizde bulunan tüm sivrisinek türlerine ait sistematik, biyolojik ve ekolojik bilgilerin yer aldığı "Türkiye Sivrisinekleri" başlıklı kapsamlı bir kitap çıkarılmıştır. Şekil 38, T.C. Sağlık Bakanlığı, Adana Sıtma Savaş Enstitüsü Müdürü Dr. Mahmut Akalın (1888-1960)'ın verdiği tür ayrımı bilgileri üzerinden Türkiye sivrisineklerinin yayılışını gösteren ve 1959 yılında Dale W. Parrish tarafından yeniden düzenlenmiş haritadır. Buna göre Türkiye, sivrisinek dağılımı açısından dört alt bölgeye ayrılmıştır. Birinci bölge, Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz'in kıyı alanını, ikinci bölge, Ege, Karadeniz, Marmara ve Akdeniz'in iç kısımlarıyla, İç Anadolu bölgesini, üçüncü bölge Doğu Anadolu ve dördüncü bölge Güneydoğu Anadolu bölgelerini kapsamaktadır. Bu haritaya göre Türkiye'de bulunan ve Anopheles cinsine bağlı olan 13 sivrisinek türü ve bunların dağılımı şöyledir: 1. Anopheles (Anopheles) algeriensis : I, II, III, IV 2. Anopheles (Anopheles) claviger: I, II, III, IV 3. Anopheles (Anopheles) hyrcanus : I, II, III 4. Anopheles (Anopheles) maculipennis : I, II, III, IV 5. Anopheles (Anopheles) maculipennis melanoon : I, II, III, IV 6. Anopheles (Anopheles) maculipennis messeae : I, II, III, IV 7. Anopheles (Anopheles) marteri: I, II 8. Anopheles (Cellia) multicolor: I 9. Anopheles (Anopheles) plumbeus : I, II, III 10. Anopheles {Anopheles) sacharovi: I, İl, III, IV 11. Anopheles {Cellia) sergentii: I 12. Anopheles (Anopheles) sinensis : I, II, III 13. Anopheles (Cellia) superpictus : I, II, III, IV Bunlar arasında, Türkiye'de sıtma parazitini en yaygın olarak taşıyan tür A. sacharovi 'dir. Ayrıca, A. maculipennis, A. clavigerve A. superpictus türlerinin de sıtma parazitlerini taşıdığı bilinmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-varligi-bilinen-anopheles-turleri

Sıtma Vektör Ekolojisi ve İlişkili Faktörler

Sıtma entomolojisini bir düzen içinde incelerken, parazitlerin bulaşımında mutlaka vektörün yaşadığı doğal ekosistemin de etkisinin olduğu gözönüne alınmalıdır. Bu sistem içinde ana faktörler, parazit, vektör ve konakçıdır. Bu faktörlerin birbirileriyle kesin ilişkileri olduğu gibi, her bir faktöre ait biyolojik ve fiziksel çevrelerinde bu ilişkilerde yeri vardır. Bu bir sistemdir ve bu sistem aşağıdaki gibi basit bir form altında gösterilebilir. Bu ana faktörler kendi içlerinde de bazı alt bileşenlere ayrılabilir: Parazit Türler, soylar, döngü için sıcaklık ihtiyaçları Vektör Üreme ihtiyaçları, sıcaklık ve nem, insanlarla ilişkisi, enfeksiyonlara hassasiyeti, beslenme ve dinlenme davranışı, uçuş kapasitesi, mevsimsel dağılımı, kışlama, hayat uzunluğu, insektisitlere karşı davranışı Konakçı (insan) Sosyal durum, yerleşim merkezlerinin, su bağlantılarının ve alt yapının kalitesi, tarımsal yapı, populasyon hareketi, bağışıklık, Fiziksel çevre Sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr, yükseklik, topografya, su durumu, toprak, insektisit kullanımı Diğer biyolojik faktörler Predatörler, parazitler, patojenler, genetik Yukarıda da belirtildiği gibi, herhangi bir alanda sıtma olgusunun varlığı bu faktörlerin tümünün ideal seviyede ve koşullarda olmasına bağlıdır. Sıtma parazitlerini taşıyan vektörün belirli bir alanda olması; ancak, parazitin ortamda bulunmaması ya da bunun tam tersi sıtmanın ortaya çıkmasını engeller. Konuya bu açıdan bakıldığında, sıtma mücadele çalışmalarında, hastalığın yaygın olduğu alanlarda ve yakın çevresinde medikal ve entomolojik mücadelenin birlikte sürdürülmesinde yarar görülmektedir. Ancak, bu mücadele formlarının birbirleriyle bir koordinasyon içerisinde olması ve bilimsel temellere oturması, sıtmanın eradikasyonu açısından kesinlikle şarttır. Sivrisinekler gibi vektör canlıların, davranışlarını ve yaşam döngülerini etkileyen iki önemli faktör bulunmaktadır. Genetik ve ekolojik değişkenlikler. Benzer genetik yapıya sahip bir populas-yon içerisinde, populasyonu oluşturan bireylerin her biri, ekolojik faktörlere karşı değişik hareket edebilir. Yani, ekolojik ya da çevresel faktörler, bir bakıma, sıtma gibi hastalıkları yayan ve bulaştıran canlılar için, insan ve hayvan sağlığı düşünülecek olursa en önemli sıradadır. Sivrisineklerin, larva ve ergin evreleri birbirlerinden ayrı iki değişik çevrede geçmektedir. Öte yandan, her iki evrede kendi çevreleri içerisinde değişik ekolojik faktörlerin baskısı altında bulunmaktadırlar. Evrelerin, bulundukları çevreye adaptasyon derecesi, onların mevsimsel ve coğrafi yayılışlarını belirleyen bazı çevresel baskıların denetimi altındadır. Ekolojik faktörler arasında bazıları çok önemlidir. Örneğin, sivrisineklerin tatlı ya da tuzlu suda veya her ikisinde birden yumurtlamaları genetik faktörlere bağlı olarak kontrol edilir. Konak seçimi de genetik faktörler tarafından belirlenir ama bir konak üzerinde beslenmenin derecesi yerden yere, günden güne değişebilir. Bu sadece konağın durumuna değil, aynı zamanda meteorolojik koşullardaki değişmelere de bağlıdır. Sivrisineklerin gelişme hızı temel olarak klimatik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, sucul evre periyodu, beslenme, yumurta gelişimi gibi biyolojik olayların tümü değişik sıcaklıklara göre oluşur. Böylece, entomolojik araştırmaları ya da mücadele çalışmalarının yapıldığı aynı zaman diliminde, çevresel faktörlerinde dikkatli bir şekilde kayıt edilmesi oldukça önemlidir. Bugün artık iyi bir şekilde bilinmektedir ki, vektör canlıların mevsimsel dağılımı ve populasyonlarının mevsimsel dinamizmi tamamıyla klimatolojik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, üreme ve hayatta kalma gibi davranışlar da çevresel etkenlerin denetimi altındadır. Sivrisinek türleri, dinlenme ve saklanma amacıyla iç ortamlarda bolca bulunduklarında endofilik, aynı şekilde dış ortamda bulunduklarında ekzofilik olarak kabul edilir. Dinlenme habitatının seçimi, özellikle uygun dinlenme alanının sıcaklık ve orantılı nemi ile denetlenir. Örneğin, A. maculipennis, A. sacharovi gibi sivrisinekler kesin ekolojik koşullarla sınırlandırılmışlardır. Klimatik faktörlerin belirlenmesiyle sağlanan veriler ki bunlar sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr vb olaylar ile diğer ekolojik faktörleri kapsamaktadır, vektör populasyonlarının dinamizmleri, vektörel potan-siyellerini, dağılımlarını vb. ortaya koyar. Bu tip bilgiler sadece geniş alanlar için değil, bazı özel alanlar içinde ayrıntılı bir şekilde toplanmalıdır. Aşağıda, vektör canlıların bolluk, yoğunluk, dağılım ve üremelerini etkileyen bazı ekolojik faktörlerin etki mekanizmaları ve tanımlayıcı özellikleri kısaca açıklanmıştır: Mikro ve Makroiklim İklim, fiziksel çevrenin en önemli birleşenlerinden birisidir ve sıcaklık, orantılı nem, ışık ve rüzgâr gibi diğer önemli birleşenlerin belirleyicisi durumundadır. Günlük iklimsel değişimler olarak adlandırdığımız "hava durumu", sivrisineklerin yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik ve biyolojik faaliyetlerini belirler. İklim iki alt bölüme ayrılmıştır: 1) Makroiklim, sivrisineklerin yayılım alanının her boyutunda hüküm süren ortalama hava değişimleri, 2) Mikroiklim, makroiklim altında, sivrisinek populasyonunu oluşturan bireylerin hemen çevresinde hüküm süren değişiklikler. Makroiklim, türlerin alan içerisinde mümkün olan dağılımlarını denetlerken, mikroiklimdeki koşullar, makroiklim içerisinde türlerin lokal alanlardaki dağılımını etkiler. Örneğin, sivrisineklerin iç alanlardaki dağılımı mikroiklim ile denetlenirken, dış alanlardaki dağılımı ve barınmaları genel makroiklim ile belirlenir. İç alanları tercih eden herhangi bir türün üyeleri, dış alanları da tercih edebilir; ancak, bu durum makroiklimde olacak bir değişikliğin, türün mikroklima sınırlarına dayandığı ana kadar devam eder. Makroiklim, değişik yerlerdeki mikroiklimi kesin olarak denetler. Bu durum sivrisineklerin iç ortama ya da dış ortama hareketlerini belirler. Örneğin, bir evin iç sıcaklığı dış ortama göre 1-2°C düşük olabilir; ancak, aynı zamanda ev içindeki nem oranı dış ortama göre % 30 daha yüksektir. Günlük olarak, ev içinde (mikroiklim) sıcaklık ve nemin azalış ya da artışı, dıştaki ortamın (makroiklim) azalış ve yükselişlerini takip eder. Gece boyunca, ev içi sıcaklığı özellikle akşamın ilk saatlerinde dış ortama göre daha yüksek; ancak, güneşin doğmasından sonra daha düşük olabilmektedir. Bu durum, sivrisinek hareketlerinin bu iki ortam arasındaki sıcaklık etkileşimine göre belirlenmesini sağlar. Sıcaklık Böcekler soğukkanlı hayvanlardır ve tüm metabolik faaliyetleri çevrenin sıcaklığına göre düzenlenir. Sivrisinekler gibi major böcekler, büyük sıcaklık değişimlerinde vücut sıcaklıklarını kontrol edebilme yeteneğinde değillerdir. Böcekler düşük sıcaklıklarda yaşayabilirler; ancak, tüm metabolik faaliyetleri yavaşlar. Bunun gibi, sıcaklık 32-35°C'nin üzerine çıkarsa, benzer şekilde tüm metabolik faaliyetler bu sıcaklıklara göre modifiye olur. Sivrisineklerin gelişebilmeleri için en uygun sıcaklık aralığı 25-27°C'dir. Sivrisinek populasyonlarında, 10°C'nin altında ve 40°C'nin üzerinde çok yüksek oranda ölümler görülür. Bu ölümlerin oranı türlere göre değişir. Örneğin, A. maculipennis larvaları kritik sıcaklık değeri olan1O°C'nin altındaki tüm sıcaklıklarda su yüzeyinde inaktif olarak kalır ve yüksek oranda ölürler. Buna karşılık, A. claviger larvaları 0 °C'de, hatta buzlu suda bile yavaş bir şekilde gelişmelerini devam ettirirler. Nem Nem, sıcaklık gibi sivrisineklerin yaşam uzunluğunu ve dağılımını etkiler. Trake sistemi ile solunum yapmalarından dolayı sivrisinekler, genel olarak çevre nemine karşı çok hassastırlar. Özellikle, ormanlık alanlarda yaşayan sivrisinek türleri, kuru iklim şartlarında yaşayanlara göre nem değişimlerine karşı daha hassastırlar. Kuru mevsimlerde, ev içi sinekleri uygun neme sahip iç alanlara hareket ederken, dış alan sivrisinekleri bitki kümelerinin yakınlarında bulunurlar. Bu durum, kuru mevsimlerde mücadele çalışmalarının ve mücadele alanının planlanması için önemlidir. Gündüz ve gece boyunca, sıcaklık ve nemin ritmi, bölgesel değişiklik gösterir. Özellikle, sivrisinek yayılımı ve uçuşu ile türlerin kışlama ya da yazlaması bu ritimler arasındaki değişikliğin boyutlarına bağlıdır. Yağış Sivrisinekler için yağışın etkisi iki yönlüdür. Sürekli tekrarlanan yağışlar türlerin yumurtlamasını ve larvaların gelişimini kötü yönde etkileyebilir. Çünkü bu tip yağışlar, bir yandan ergin ölümlerine sebep olurken, diğer yandan üreme habitatlarının sürekli olarak değişmesini sağlar. Buna karşılık, uzun süren güneşli günlerden sonra yağan yağmurlar, gerek ortamın kuru havasını yumuşattığı gerekse yeni üreme habitatları oluşturduğu için olumlu etki yapabilir. Işık Işık ritmi, sivrisinek populasyonlarının hareketlerini özellikle beslenme ve dinlenme faaliyetlerini kontrol eden önemli bir ekolojik faktördür. Birçok Anopheles türü alacakaranlıkta ya da gece beslenme faaliyetini sürdürür. Bazı türler gece ve gündüz, bazı türler ise güneş battıktan sonra ilk 30 dakika içinde faaliyetlerini artırır. Ülkemizin de içinde bulunduğu ılıman kuşakta, fotoperyod (ışık ritmi), özellikle Anopheles türlerinin kışlaması üzerine oldukça etkilidir. Örneğin, sonbaharın kısa günlerinin başladığı zaman diliminde A. maculipennis kışlama faaliyetine girer. Ergin sivrisineklerin habitatları, onların ideal koşullarda dinlenme alanları, konak ve üreme habitatları bulmasıyla belirlenir. Ergin habitatlarının belirlenmesinde, yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik faktörler etkilidir. Sivrisinek populasyonlarının habitatlarının farklı bölümleri içindeki hareketi, sıcaklık, nem, konağın çekiciliği ya da üreme alanının çekiciliği gibi faktörlerle denetlenir. Bu gibi faktörlerin etkisi, sivrisineklerin fizyolojik şartlarına bağlıdır. Üreme alanlarına uçuş, bir yandan sivrisinek dişisinin tam olarak yumurtlama durumuna gelmesi (gravid dişi) yoluyla, diğer yandan ise üreme habitatının bir takım ideal ekolojik şartları içeren üreme habitatının çekiciliğiyle sitümüle edilir. Buna karşılık, ideal olmayan sıcaklık ve nem ile konakçının olmayışı, özellikle hastalık taşıyan sivrisinek türleri için dinlenme alanı ve üreme habitatı değiştirmek için önemli nedenlerdir. Sivrisineklerin yayılımıda (dispersiyon) bir takım ekolojik faktörlere bağlıdır. Bu faktörlerin eşik düzeyleri türlere göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak, sıtma parazitlerini taşıyan türler 1-3 km aktif uçuş yapabildikleri gibi, bazı türler çok uzun mesafeleri kat edebilirler. Ayrıca, uzakta bulunan ergin habitatlarının ya da köylerin daha çekici olması bazı türlerin bulundukları habitatları bırakıp 10 km ya da daha fazla uçarak o bölgelere gitmesini sağlayabilir. Bir ekolojik faktör olarak rüzgâr sivrisinek uçuşunu etkileyen önemli bir olgudur. Örneğin, bazı Anopheles türleri, özellikle ülkemizde bulunmayan A. pharoensis Mısır'da çölün oldukça sert koşullarını atlatabilmek için ideal şartları buluncaya kadar 56 km uçabilmiştir (Anonymous, 1975). Sivrisineklerin genel olarak birbirini izleyen ve yaşamları boyunca yaptıkları tek tip bir hareket şekli vardır. Ergin dişiler, üreme alanlarından dinlenme alanlarına, oradan konakçıya, sonra tekrar dinlenme alanlarına ve bir kez daha üreme alanlarına doğru hareket eder. Bu döngü ergin dişilerin tüm hayatları boyunca devam eder. Sivrisinek populasyonlarının bol olduğu bir bölgede, yerleşim yerleri arasındaki uzaklık, bu canlıların hareketi için uygunsa ve yerleşim merkezlerinin çevresinde zengin üreme kaynakları bulunuyorsa, sivrisinekler tüm alanı rahatlıkla enfekte edebilirler. Mücadele çalışmaları açısından, bu tip bölgelerin genel itibariyle mücadele programı ve kapsamı içine alınmasında yarar bulunmaktadır. Eğer üreme habitatı iki köy arasında bulunuyorsa, bu köylerden birisinde bulunan sivrisinekler yumurtlamak İçin habitata gider ve yumurtlama işleminden sonra diğer köye giderek enfeksiyon oluşturabilirler. Bu durumda, mücadele çalışmalarının her iki köyde de eş zamanlı yapılması gerekmektedir. Böyle bir durum, küçük alanlar haricinde, birbirine komşu ülkelerin sınır bölgelerinde oluşursa, bu defa enfeksiyon ülkeler arası boyutlara kadar ulaşabilir. Sıtmanın yayılması da, komşu ülkeler arasındaki koordinasyonsuzluk, sosyal farklılıklar ve mücadele programlarındaki düzensizlik nedeniyledir. Sivrisinek sucul evrelerinin dağılımı ve hayatta kalma sürelerini etkileyen diğer bir ekolojik ve biyolojik faktör ise, yaşadıkları su ortamında bulunan doğal düşmanlardır. Sivrisinekler için doğal düşmanları; omurgalı ve omurgasız predatörler, virüsler, bakteriler, protozoalar, helmintler ve mantarlar olarak sınıflandırabiliriz. Doğal düşmanlarla birlikte diğer faktörler, sivrisinek populasyonlarının mevsimsel dinamizminde önemli rol oynarlar. Örneğin, teorik olarak bir sivrisinek dişisi ortalama 200 yumurta bırakır (açılan yumurtalardan 100 tanesi dişidir). Bir sivrisinek populasyonunun bir yıl içinde dört döl verdiğini düşünecek olursak, dördüncü dölün sonunda populasyonda birey sayısı 100 milyona ulaşır. Oysa, pratikte, yukarıda belirttiğimiz faktörlerin ve doğal düşmanların kombinasyonuyla, yapılan mücadele çalışmaları populasyon büyüklüğünü belli bir düzeyde tutmayı sağlar. Doğal düşmanlar arasında en etkili olanı predatör balıklardır. Doğal düşmanların etkinlik derecesi, av ile avlanan arasındaki ilişkinin derecesine bağlıdır. Örneğin, Gambusia affinis adı verilen sivrisinek balıklarının yaşam alanı da genelde sivrisinek larvalarının yaşadığı habitatlardır. Bu nedenle, bu balık türünün etkinlik derecesi diğerlerine göre yüksektir. Predatör canlıların su içindeki yaşam yerleri de aktiviteleri açısından belirleyicidir. Eğer predatör suyun alt seviyelerinde yaşıyorsa, beslenmek ve solunum yapmak amacıyla genellikle suyun üst seviyesini, hatta su yüzeyini tercih eden sivrisineklere karşı etkili olamaz. Suyun hacminin ya da habitatın büyüklüğünün de predatör aktivitesi için önemi vardır. Küçük boyutlu su birikintileri yeme-yenilme ilişkisinin olasılığını artırır. Sivrisinek larvalarına karşı doğada bulunan çok sayıda düşman organizma bulunmaktadır. Aynı zamanda, özellikle bakteriler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda bu düşmanlar, biyoinsektisit olarak endüstri koşullarında da üretilmektedir. Bu bölümde, omurgalı predatörlerden bazı balık türleri üzerine kısa açıklamalarda bulunacağız. Özellikle, su dinamizminin hızlı olmadığı, küçük ve gölgelenmiş habitatlarda, sivrisinek larvaları üzerine predatör olan omurgalı balıklarıdır. Gambusia en etkili türlerin olduğu cinstir. Bu türler, suyun üst yüzeyinden beslenen iyi birer avcıdır. Bu balık türü, birçok ülkede, özellikle sıtma eradikasyon programlarında çoklukla kullanılmaktadır. Sivrisinek larva mücadelesinde kullanılan diğer türler şöyledir : Gambusia affinis Lebistes reticulatus Tilapia mosambica Tilapia maciochei Tilapia zilin Tilapia meianopleura Cyprinus carpio Carassius juratus Xiphophorus maculaius Nothobranchius guentheri Cynolebias bellotti Cynoiebias elongatus Aphanius dispar Anabas scandens Aplocheilus panchax Genç evrelerinde predatördür. Bu balık türleri içerisinde ülkemizde en yaygın olan ve en çok kullanılan tür Gambusia affinis'tir. Yapılan araştırmalar, sivrisinek balığının çok geniş bir adaptasyon yeteneğinin olduğunu, temiz sulardan kirli sulara kadar geniş bir habitat aralığında yaşayabildiğini, sıcaklık değişimlerine çok dayanıklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak yine de, sivrisinek larva mücadelesi için belirli bir alanda bu balıkların etkili bir şekilde kullanılabilmesi için bazı faktörlerin ideal olması gerekmektedir: Etkili olabilmek için balıkların gereksinimleri • Habitat suyunun, yüzeyden beslenmeye elverişli, mümkünse küçük ve gölgelenmiş olması, • Balıkların su içerisinde rahat beslenebilecekleri bir ortamın olması, • Uygulanacak alana zedelenmeden taşınmalarının sağlanması: Bunun için uygulanacak en iyi yöntem, taşıma konteynerlerinin yarısına kadar su ile doldurulmasıdır. Ayrıca, suyun yüzey çalkantısının önlenmesi için, yüzeye yeterli miktarda tahta parçaları atılmalıdır. Eğer taşınacak mesafe uzaksa, balıkların oksijen ihtiyacı için su içine oksijen verilmeli (bir ya da iki adet şişirilmiş bisiklet lastiği su içine yerleştirilir ve hava sibopları bir miktar açılır) ve zaman zaman durularak konteyner kapağı açılmalıdır. • Konteynerlerin içindeki su mutlaka balıkların yaşadığı doğal habitat suyu olmalıdır, • Uygulanan yerlerde balık predatörlerinin olmamasına dikkat edilmelidir, • Balıkların bulundukları habitata zarar verilmesi önlenmelidir. Uygulanabilecek habitatlar • Sivrisinek balıklarının oldukça güçlü bir adaptasyon yeteneği bulunmaktadır. Bu yüzden, çok temiz sulardan kirlenmiş sulara kadar birçok habitatta kullanılabilir. Mücadele yapılacak alana dağıtılmadan önce, doğal koşullarda stok alanları kurulmalı ve bu alanlardaki su kalitesinin organik maddelerce zengin olmasına dikkat edilmelidir. • Sıtma mücadelesi için oluşturulmuş drenaj kanalları, • Pirinç tarlaları içinde vejetasyon açısından yoğun olmayan kanallar, • Kuyular, geleneksel su toplama kapları, havuzlar, • Göller ve göletler, • Yavaş akan akarsu ve pınarlar, • Foseptikler. Dikkat edilmesi gereken hususlar • Balıklar eğer olanak bulurlarsa içme suyu şebekesine karışabilmektedirler, • Eğer bulundukları ortamda doğal besin bulamazlarsa, yavrularını yiyebilirler, • Bazı türler bataklık ve tuzlu sulara adapte olamayabilirler, • Habitatlarda yoğun olarak bulunurlarsa etkili olabilirler, • Bazen çocuklar balıkları yakalamaya çalışabilir, • Bulundukları habitatların periyodik olarak kontrol edilmesi ve eğer balık miktarı azalmışsa stoktan eklenmesi gerekebilir, • Balıkların etkisi mevsime ve suyun kalitesine göre değişebilir, • Havuzlarda kullanılan balıklar, havuzların suyu değiştirilirken ölebilirler. Bunun için havuzların altında mutlaka 5-15 cm su kalması gerekmektedir. Aksi takdirde, kontrol çalışmalarındaki gecikme, bu tip havuzlardan tüm bölgenin sivrisineklerle enfekte olmasını sağlayacaktır. Balıkların kullanılması için uygulama basamakları • Sivrisinek üreme alanlarının haritalandırılma çalışmaları bitirilmelidir. Su özellikleri belirlenmeli ve sınıflandırılmalıdır. Larva yoğunluğu ve diğer doğal düşmanlar hakkında bilgi edinilmelidir, • Uygulanacak habitat için yeterli balık sayısı değerlendirilmelidir, • Balıkların mücadele alanına zamanında ve hızlı bir şekilde dağıtılması için stok alanlar kurulmalıdır, • Uygulayıcı personel ve yöre halkına eğitim verilmelidir, • Balıkların kalıcılığının sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır, • Mücadele alanına dağıtım yapılmadan önce, taşımada çıkacak aksaklıkları görmek ve bu aksaklıklara çözümler getirmek amacıyla taşıma egzersizleri yapılmalıdır. Bu egzersizler sonucun-da, eldeki taşıma olanaklarıyla kullanılacak alana getirilebilecek balık sayısı hesaplanmalıdır, • Taşıma amacıyla plastik, metal ya da tahtadan konteynerler oluşturulmalıdır. Taşınacak balıklar en az 3-4 saat öncesinden, habitat suyu ile birlikte bu kapların içlerine yerleştirilmeli ve adapte olmaları sağlanmalıdır. Su sıcaklığının 20-22 C olmasına dikkat edilmelidir. Çok sıcak günlerde suyun fazla ısınma tehlikesine karşılık, kaplar içerisine suyu ideal sıcaklıkta tutabilmek amacıyla torba içerisinde buz koyulabilir. Taşıma genel olarak, sabahın erken saatlerinde ya da akşam yapılmalıdır, • Genç balıklar yaşlı ve hamile dişilere göre çok daha fazla dayanıklıdır, • Taşıma sırasında suyun oksijenlendirilmesi asla unutulmamalıdır. Balıkların mücadele alanına dağıtımı • Zamanlama: En uygun mevsim ilkbaharın başlarıdır. Ancak, kışın da dağıtım yapılabilir. Gün içinde en uygun zaman sabahın erken saatleridir. • Her bir üreme habitatına uygulanacak sayı: Kısa zamanda etkinin görülmesi İçin 2-6 balık/m2 dozu uygulanmalıdır (kuyu, küçük su kapları vb habitatlarda 2 balık m2; pirinç tarlası, büyük havuz vb alanlarda 5-6 balık/m2 dozu kullanılmalıdır). • Geniş alanlarda uzun süreli etkinin görülebilmesi için hamile dişilerden seçilmiş 200-400 balığın hektara uygulanması gerekmektedir (200-400/ha). Bu populasyon 2-3 ay içerisinde tatminkâr bir sayıya yükselir. Doğal düşmanlarının yokluğunda, yıllar boyunca yüksek bir populasyon olarak kalabilir. • Herhangi bir etkiden dolayı uygulanan alanda balık populasyonu ortadan kalkarsa, etkinin nedeni bulunduktan sonra, aynı işlemlerin yeniden tekrarlanması gerekmektedir. • Balık uygulanmış alanlar sık sık kontrol edilmeli ve bir yandan balık populasyonunun durumu gözlenirken diğer yandan 1-2 haftada bir larva populasyonundaki düşüşler kontrol edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/sitma-vektor-ekolojisi-ve-iliskili-faktorler

Türkiye’nin Orman Biyolojik Çeşitliliği

Orman ekosistemleri ülke genelinin % 27,2'sini kaplar. Türkiye’de orman habitatlarına ait gerek ekolojik gerekse de floristik kompozisyona dayalı çok sayıda ekosistem mevcuttur ve her ekosistemin işlevi az çok birbirinden farklıdır. Türkiye’nin sahip olduğu bu zengin orman biyolojik çeşitliliği çok sayıda endemik bitki türüne, önemli kuş türlerine ve birçok yaban hayatı türüne habitat sağlamaktadır. Türkiye’nin orman ekosistemleri Avrupa-Sibirya, Akdeniz ve İran-Turan biyocoğrafik bölgelerine göre farklılıklar göstermektedir. Akdeniz biyocoğrafik bölgesi, Akdeniz’e kıyısı olan tüm yöreler ile Trakya’nın batı kısımlarını kaplar ve çok farklı orman ekosistemlerini içerir. Akdeniz ikliminin etkili olduğu bölgelerde orman ekosistemleri toprak-iklim-bitki ilişkilerine bağlı olarak deniz seviyesinden itibaren dağların en yüksek kısımlarına kadar değişik vejetasyon serileri oluştururlar. Her vejetasyon serisinin içerisinde de diğer ekolojik parametrelere bağlı olarak farklı orman ekosistemleri gelişim gösterir. Akdeniz ikliminin görüldüğü Akdeniz ve Ege Bölgesi’nde 0-1000 metreler arasında “Sıcak Akdeniz ve Asıl Akdeniz Vejetasyon Katı” görülür ve bu katlar içerisinde, kserofil maki ekosistemi, Pinus brutia (kızılçam) orman ekosistemi, Pinus halepensis (Halep çamı) orman ekosistemi, Liquidambar orientalis (günlük ağacı) orman ekosistemi, Cupressus sempervirens (servi) orman ekosistemi, Quercus cerris-Q.infectoria-Q.libani-Q.brantii karışık meşe ekosistemi ve Pinus pinea (fıstık çamı) orman ekosistemleri görülür. 1000-2000 metreler arsında da “Üst Akdeniz ve Akdeniz Dağ Vejetasyon Katları” görülür. Bu yükseltiler arasında Pinus nigra (kara çam), Abies cilcica (toros göknarı), Cedrus libani (sedir), Ostrya carpinifolia-Carpinus orientalis (kayacık-gürgen), Quercus petraea- Quercus cerris-Qurcus trojana (karışık meşe) orman ekosistemleri görülür. 2000 metreden sonra ise “Yüksek Dağ Akdeniz Vejetasyon Katı” bulunur. Bu kesimde Juniperus excelsa-Juniperus foetidissima (karışık ardıç) orman ekosistemi ile yastık formunda yarı çalı ve otsu bitkilerden oluşan Akdeniz yüksek dağ stepi ekosistemi yer alır. Ege Bölgesi’nin orman ekosistemi floristik olarak Akdeniz Bölgesi’nin orman ekosisteminden biraz faklıdır. Ege ormanlarında 1000 metreye kadar kestane, meşe, karaçam ve kızılçam ormanları görülürken; 1000 metreden yüksek yerlerde kayın, ıhlamur, fındık ve sarıçam ormanlarına rastlanır. İran-Turan biyocoğrafik bölgesi, biyocoğrafik bölgelerinin en genişidir ve Orta Anadolu’danbaşlayarak Moğolistan’a kadar uzanır. Bölgede karasal iklim ve step bitkileri baskındır. Buradaki orman ekosistemleri kurak bölge orman ekosistemlerini içerir. Belli başlıları; İç Anadolu’da Step Ormanları (Saçlı ve tüylü meşe, Karaçam, Ardıç: 800-1500m) ve Kurak Karaçam, Meşe ve Ardıç Ormanları (Meşeler: <1200m; Karaçam:1000m-1500m; Sarıçam:>1500m); Doğu Anadolu’da Kurak Meşe Ormanlarıdır. Avrupa-Sibirya biyocografik bölgesi Kuzey Anadolu’da boydan boya ve Trakya Bölgesi’nin Karadeniz’e bakan kısımlarında uzanmaktadır. En yağışlı iklim bölgesidir, geniş kısmı ormanlarla kaplıdır. Bu bölgede; Yapraklı-ibreli Ormanlar (Kayın, Kestane, Gürgen; 500-1200m), Nemli-yarınemli İbreli ormanlar (karaçam, sarıçam, ladin, göknar;1000-1500m), Kurak meşe ve çam ormaları (Meşe:<1500m;karaçam:>600m; Kızılçam:400-500m) ile Çalı (maki-yalancı maki) formasyonu (Kızılçam:<500m) orman ekosistemleri göze çarpmaktadır. Trakya ve Batı Karadeniz bölgelerinde taban suyunun yüksek olduğu düz alüvyal alanlarda Fraxinus angustifolius-Qurcus robur –Fagus orientalis longoz karışık orman ekosistemeleri bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde ise sahilden itibaren Fagus orientalis (kayın), Alnus glutinosa (kızılağaç), Abies nordmanniana (Karadeniz göknarı), Pinus sylvestris (sarı çam), Picea orientalis (ladin), Carpinus orientalis-Carpinus betulus (karışık gürgen), Castanea sativa (kestane), Rhododendron ponticum-Rhododendron luteum (karışık orman gülü), Rhododendron ungernii-Rhododendron smirnowii (karışık orman gülü), Rhododendron caucasicum (beyaz kumar) ve Betula pendula (huş) orman ekosistemleri bulunur. Türkiye’deki büyük memelilerin çoğu orman ekosisteminde yaşar. Örneğin; ormanlar ayı (Ursus sp.), tilki (Vulpes sp.), kurt (Canis aureus), çakal (Lynx lynx), vaşak (Hyena hyena) gibi etobur memeliler, geyik (Cervus sp. ve Capriolus sp.), çengel boynuzlu dağ keçisi (Rupicapra rupicapra), yaban keçisi (Capra aegaprus aegaprus) ve yaban domuzu (Sus scrofa scrofa), türleri ile, porsuk (Meles meles), sansar (Martes foina), kirpi (Erinaceus sp.), tavşan (Lepus capensis), gelincik (Mustela sp.), sincap (Sciurus sp.) gibi memeliler, yılan, bukalemun (Chameleo chameleon), kertenkele (Lacerta sp.), kaplumbağa (Testudo sp.) türleri gibi sürüngenler ve sülün (Phasianus colchicus), ürkeklik (Tetraogallus caspius), huş tavuğu (Tetrao mlokosiewiczi), ağaçkakan (Dendrocopus sp.), yırtıcı kuşlar (Aquila sp., Accipiter sp., Circus sp., Buteo sp., Pandion sp., Falco sp., Pernis sp.), çeşitli baykuş türleri ile çok sayıda ötücü kuş türüne yaşama ortamı oluşturmaktadır. Bu türlerden çengel boynuzlu dağ keçisi (Rupicapra rupicapra), yaban kedisi (Felis silvestris), esmer akbaba (Aegyphius monachus), şah kartal (Aquila heliaca), büyük orman kartalı (Aquila clanga) ve küçük orman kartalı (Aquila pomarina) gibi türler uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmış orman faunası türlerindendir. Topoğrafik yapısı, iklim ve toprak farklılıkları Türkiye ormanlarını bitki çeşitliliği açısından oldukça zengin kılmıştır. Özellikle relik ve endemik bitkilerin zenginliği Türkiye ormanlarının biyolojik çeşitlilik yönünden önemini daha da artırmaktadır. Bu zenginliğin temel nedenlerinden birisi dördüncü jeolojik zamanda meydana gelen iklim değişiklikleridir. Türkiye’deki bitki türlerinin yaklaşık üçte biri eski jeolojik dönemlerden kalmış olup çoğu endemiktir. Endemik türlerin çoğu Akdeniz (özellikle de Toros, Bolkar ve Nur dağlarında) ile İran-Turan biyocoğrafik bölgelerinde bulunmaktadır. Tarımsal biyolojik çeşitlilik bakımından önemli olan birçok kültür bitkilerinin yabani akrabaları orman ekosistemleri içinde bulunmaktadır. Orman ekosistemlerindeki bu zengin biyolojik çeşitliliği korumak hem sürdürülebilir ormancılık hem de tarım için vazgeçilmeyecek bir unsurdur. Orman Biyolojik Çeşitliliğini Tehdit Eden Faktörler Türkiye’deki orman ekosistemlerinin yarıdan fazlası tahrip edilmiştir. Türkiye orman ekosistemlerindeki biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açan faktörler; ·Ormanların hem ekosistem hem de tür seviyesinde taşıma kapasitesi dikkate alınmadan aşırı kullanılması (avcılık, otlatma, kereste üretimi, ziyaretçi, orman içi yapılaşmalar vb), ·Atmosferik kirlilik ve küresel iklim değişikliğinin etkileri, ·Orman içinde ve yakınında yaşayan nüfusun tarıma ve orman ürünlerine dayalı yaşam şekillerinden kaynaklanan baskılar (hayvancılık, konrolsüz kullanım, tarla açma ve orman yangınları) ve alternatif gelir getirici programların yetersizliği, ·Turizm teşvikleri ile artan yapılaşmalar, yayla turizmi, arkeolojik alanlardaki aşırı ziyaretci sayısı ve taşıma kapasitesi üstündeki diğer turistik etkinlikler, ·Yabancı türler, ·Ormanlık alanların orman rejimi dışına çıkarılması, ·Tarım arazisi elde etmek için ormanların tahribi, ·Orman yangınları, ·Böcek tahribi, ·Bitki-hayvan örneklerinin kontrolsüz toplanmasıdır. Alıntıdır....

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-orman-biyolojik-cesitliligi

İnsan vücudunun oluşumundaki organizasyon düzeylerini, hiyerarşik düzeni içinde açıklayınız.

vücudu trilyonlarca hücreden meydana gelmiştir. Hücreler, dokuları oluşturmakta ve dokular ise organları, organlar da sistemleri meydana getirmektedir. Hücrelerin temel yapıları aynı olmakla birlikte şekil ve görev bakımından önemli farklılıkları bulunmaktadır. Hücre, vücudun temel yapı taşıdır. Dokular, hücrelerin bir araya gelerek oluşturdukları yapılardır. Genellikle aynı işi görebilecek biçimde özelleşme göstermektedirler ve hücreler özel yapılar ya da maddelerle birbirine sıkı sıkıya bağlanmış durumdadırlar. Bu maddelerin özelliklerine göre de dokunun sertliği ve yumuşaklığı belirlenmektedir. Kemik dokusu ile kas dokusu arasındaki fark bundan gelmektedir. Organlar, belirli bir işlevi görebilmek amacı ile değişik yapıların bir araya gelmesiyle oluşmaktadırlar. Hayatın en basit şekillerinde bile organların seçilebilmesi mümkündür. Canlılarla, cansızlar arasında en önemli farklar oluşturmaktadırlar. Göz, mide, kalp gibi organların sinirsel kontrolü insanda daha büyük oranda gelişim göstermektedir. Organlar, kaynağını embriyodaki öncü yapılardan almaktadırlar. Organların oluşum devresinde embriyon üzerindeki olumsuz etkiler, hatalı organ gelişimlerine neden olmaktadır. Organlar ise sistemleri meydana getirmektedir. İnsan vücudunda bulunan başlıca sistemler aşağıda sıralanmıştır. 1* Sinir sistemi 2* İskelet sistemi 3* Sindirim sistemi 4* Dolaşım sistemi 5* Solunum sistemi 6* Üreme sistemi 7* Boşaltım sistemi 8* Kas sistemi 9* İç salgı sistemi 10* Lenfatik sistem Genetiksel özellikler, etkinlik, sağlık düzeyi birtakım sakatlıkların yarattığı farklar dışında bütün bu organ sistemleri aynıdır. Çocukta bu sistemler olmakla birlikte bir bölümü büyüdükçe diğer yapılara kavuşmakta, bir bölümü ise gerçek anlamda olgunlaşmaktadır. Sinir sisteminin yaşla birlikte olgunlaşmadığı, bebeğin zekâ gelişiminden anlaşılmaktadır. Anne karnında bebeğin duyularının gelişimi Gebe bir kadın bebeği ile ilgili pekçok değişik şeyi merak eder. Hamileliği sırasında bebeğin sağlığı ile ilgili meraklar doğal olarak önceliklidir. Ancak bebeğin iyi olduğu öğrenildikten sonra ilgi ve merak diğer konulara yönelir. Bebeğin büyüklüğü, boyu, kilosu, duruş şekli gibi değişik pekçok durum merak uyandırır. Anne adayını heyecanlandıran ve ilgisini çeken konulardan bir diğeri de bebeğinin kendisini duyup duymadığı, canının acıyıp acımadığı gibi duyular ile iligli olan durumlardır. İnsanlarda 5 ana duyu vardır. Bunlar dokunma, tat alma, koku alma, işitme ve görmedir. Bu beş duyu bireyin dış dünya ile olan ilişkilerini düzenler. Duyuların anne karnındaki gelişimini tam anlamı ile bilebilmek doğal olarak olanaksızdır. Ancak gözleme ve hücresel incelemeye dayalı çalışmalar ile bunların gelişimi hakkında fikir edinilebilir. Dokunma Anne rahmi bebeğin dış dünyadan tamamen izole olduğu bir ortam değildir. Rahim içinde sürekli bir aktivite ve uyaranlar mevcuttur. Bu bebeğin tüm gelişimi için olması gereken bir durumdur Anne karnındaki yaşamda gelişen ilk duyunun dokunma olduğu düşünülmektedir. Dokunma duyusu insanın dış dünya ile iletişiminin temel unsurudur. Bebekte dokunma hissinin 8. gebelik haftası gibi çok erken bir dönemde başladığı düşünülmektedir. İlk dokunma hissi genelde ağız çevresinde ve yanaklarda ortaya çıkar. Bu haftada bebeğin yanağını oluşturacak olan kısmına tek bir saç teli dokunulduğunda bile bunu hissedebileceği kabul edilmektedir. Onuncu haftada genital bölgede, 11. haftada avuç içlerinde ve 12. haftada ayak tabanlarında dokunma hissi ortaya çıkmıştır. Bu bölgeler aslında erişkinlerde en fazla duyu reseptörlerinin bulunduğu dokunmaya en hassas noktalardır. Onyedinci haftaya gelindiğinde karnın ve kalçaların tamamı dokunmaya karşı hasassastır. İnsan vücudunun en büyük organı nedir diye sorulduğunda değişik cevaplar verilir. Oysa bu organ cildimizdir. İnsan cildi pekçok değişik uyarıyı yorumlayabilen çok sayıda algılayıcı ile donatılmıştır. Ancak cildimizin algıladığı temel uyarılar sıcak, soğuk, basınç ve ağrıdır. Anne karnındaki bebek 32. haftaya ulaştığında vücudunun her bölgesi bu 4 temel uyarana cevap verecek gelişimi tamamlamış durumdadır. Buna karşılık bebeklerin ağrıyı algılayıp algılamadıkları konusunda elde yeterli veri yoktur. Tat alma Tat duyusu erken gelişen duyulardan birisidir. Tat almadan sorumlu olan algılayıcılar gebeliğin 13-15. haftasında mevcuttur ve bunların yapısı erişkinlerinki ile hemen hemen aynıdır. Bu nedenle bebeğin bu haftadan itibaren değişik tatları ayırt edebildiği düşünülmektedir. Amniyon sıvısı sürekli yapım ve emilim halinde olan dinamik bir sıvıdır ve bebek sürekli olarak bu sıvıyı yutmaktadır. Amniyon sıvısı içinde değişik tatlara sahip olan purivik asit, laktik asit, sitrik asit, creatinin, üre, proteinler ve tuzlar vardir. Son dönemlere ulaşıldığında bebeğin 24 saat içinde yuttuğu amniyon sıvısı miktarı neredeyse 1 litreye yaklaşmaktadır. Amniyon sıvısının içeriği tıpkı anne sütünde olduğu gibi annenin yediği besin maddelerinin tat ve aromalarını da taşır. Yapılan gözleme dayalı incelemelrde anne adayı tatlı besinler tükettikten sonra bebeğin yutma hareketlerinde artış, acı ve ekşi besinler tükettiğinde bu hareketlerde bir miktar azalma olduğu görülmüştür. Bu durum bebeğin annekarnındayken değişik tatları ayırtedebildiği tezini kuvvetlendirmektedir. Koku alma Tat ve koku aslında birbiri ile bağlı duyulardır. Biri olmadan diğer tam anlamı ile anlaşılamaz. Son dönemlere kadar anne karnındaki bebeğin koku alma duyusunun işlevsel olabileceği düşünülmüyordu. Çünkü kokunun hava ile taşınan ve nefes alıp verme ile ayırdedilebilen bir duyu olduğu kabul edilmekteydi. Ancak son yapılan araştırmalar bunun doğru olmayabileceğini, bebeğin burnundaki koku almadan sorumlu algılayıcı sistemlerin zannedildiğinden daha karmaşık olduğu fark edildi. Bebeğin burnu gebeliğin 11-15. haftaları arasında oluşumunu tamamlar. Bu sırada amniyon sıvısı bebeğin tüm ağız, burun, geniz ve akciğer yapısı içinde dolaşır ve bebeğe değişik tat ve kokuya sahip maddeleri taşır. Bu maddeler direkt olarak tat ve koku almadan sorumlu algılayıcı hücreler ile temas halinde bulunarak onları uyarırlar. Bu nedenle bebekler daha anne karnındayken değişlik kokuları tanıyıp ayırt edebilirler. Schaal ve arkadaşları anne karnında kokuların öğrenilmesi ile ilgili direkt ve indirekt kanıtlarla ilgili yaptıkları araştırmalarda şaşırtıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Bunlardan birisi de kahvedir. Anne adayı kafeinsiz ya da normal kahve içtiğinde bebeklerin kalp atım hızı ve soluk alıp verme şekillerinde değişimler gözlenmiştir. Bunun kahvenin kokusuna bağlı olup olmadığı kesin değildir ancak kahvenin keskin kousunun da rolü olduğu ileri sürülmektedir. Yeni doğan bebeklerin anne sütünün kokusuna karşı zaafları olduğu bilinmektedir ve bu durumun açıklaması olarak anne karnındayken sütün içeriğine benzer bir kokuyu hafızalarına aldıklarına inanılmaktadır. Benzer şekilde değişik insan ve hayvan gözlemlerinde de bebeklerin annelerini kokusundan ayırtedebildikleri saptanmıştır. Bütün bu gözlemler bebklerin anne karnındayken bazı kokuları hafizalarına yerleştirdikleri tezini desteklemektedir. İşitme Anne karnındaki bebek amniyon sıvısı, rahim duvarı, anne adayının karnı gibi pekçok bariyerin arkasında bulunmasına rağmen rahim içi sessiz bir ortam değildir. Bebek burada pekçok titreşim ses ve harekete maruz kalır. Aslınd arahim içindeki yaşam oldukça gürültülü sayılabilir. Annenin damarlarından geçek kan, barsak ve mide sesleri rahimiçindeki bebeğin karşılaştığı temel seslerdir. Bunların dışında anne adayının ve diğer kişilerin sesleri de bebeğe direkt olarak ulaşır. Tüm bu sesler içinde doğal olarak en güçlüsü bebeğin annesinin sesidir. Bebeğin kulağı 8. haftada oluşmaya başlar. Duyma yeteneğinden sorumlu olan kemikler ve ses iletisini beyine taşıyan sinirler büyük ölçüde oluşumunu tamamlar ancak bu gelişim 24. haftada tamamlanır. 25. haftadan itibaren bebek annesinin sesini duyabilmektedir 27. haftada ise annesinin sesi dışında dışarıdan gelen seslere ve hatta babasının sesini bile duyup tepki verebilir. Ancak hem içinde bulunduğu ortam hem de bebeği içinde bulunduğu amniyotik sıvının olumsuz etkilerinden koruyan kremsi tabaka olan verniksin kulaklarını tıkaması nedeni ile sesleri büyük bir olasılıkla boğuk olarak duymaktadır. Bebeğin seslere verdiği tepkiler de değişkendir. Ani kapı çarpması ya da benzeri şiddetli bir ses bebeğin anne karnında aniden sıçramasına neden olabilir. Benzer şekilde 5 saniye süre ile anne karnına uygulanan yüksek frekanslı bir ses bebeğin hem kalp atım hızında hem de genel hareketliliğinde 1 saate kadar varan artmaya neden olur. Öte yandan reaktif duymaadı verilen durum biraz daha farklıdır. Burada işitme kulaktaki kemikler yardımı ile değil ses dalgalarını cilt ve kemikte yarattığı titreşimler yardımı ile gerçekleşir. Anne karnındaki bebeklerin 16. gebelik haftasından yani işitme sisteminin tam olarak gelişimini tamamlamasından 8 hafta öncesinden itibaren ultrasonda seslere yanıt vermesinin açıklaması bu şekilde yapılmaktadır. Doğumdan sonra bebeğin annesinin sesine olumlu tepki vermesi ve genelde annesinin sesini duyduğunda sakinleşmesi rahim içi yaşamda aşina olduğu ve en iyi bildiği sese verdiği tepkidir. Görme Anne karnındaki yaşam sırasında en son gelişen duyu sistemi görmedir. Bebeğin göz kapakları 26. haftaya kadar kapalıdır. Bu sire içinde görmeden sorumlu temel birim olan retina gelişimini tamamlar. Yirmi altıncı hafta civarında bebek gözlerini açmaya başlar ve göz kırpabilir. Doğumdan hemen sonra bebek yaklaşık 30 santimetre uzaklığa kadar net bir şekilde görebilir. Bu mesafe emzirme sırasında anne ile bebeğin yüzü arasındaki yaklaşık uzaklıktır. Anne karnındaki bir bebeğin görme işlevini test etmek olanaksızdır. Ancak erken doğan bebeklerde yapılan incelemeler 28 -34 haftalar arasında doğan bebekler incelendiğinde bu bebeklerin objeleri yatay ve düşey düzlemde 31-32. haftadan itibaren takip edebildiklerini göstermektedir. 33-34. haftada ise bu takip yeteneği zamanında doğmuş bir ebeğinki ile aynıdır. Bebeğin gözleri 26. haftaya kadar kapalı olmakla birlikte anneadayının karnı üzerine uygulanan güçlü bir ışık kaynağına kalp atışlarında bir hızlanma ile yanıt verir. Gerçekte rahim içi mutlak karanlık değildir. Tıpkı sesleri geçirdiği gibi ışığıda geçirmektedir. Ancak bu geçirgenlik ses ile kıyaslandığında çok daha azdır. Buna rağmen bebek gündüz ile geceyi rahatlıkla ayırt edebilir. Tek yumurta ikizleri 26-27. haftadan itibaren anne karnında birbirlerini görebilirler, birbirlerine dokunabilirler va hatta el ele tutuşabilirler. 33. haftadan itibaren bebeklerin göz bebekleri ışığa tepki vererek büyüyebilir ya da küçülebilir. Yassı bir hücre tabakasının insan embriyosu haline gelmesi için birçok dönüşüm gerekir. Gebeliğin üçüncü haftasındaki kıvrılma ve gelişim, embriyonun yarı taraflarında, başında ve arka kısmının altında bir devinimle sonuçlanır: böylece içinde bağırsakların asılı olduğu içi boş bir tüp oluşur. Bu, birçok organ sisteminin oluşumunun başlamasıyla ayna zamana denk gelir. Kıvrılmanın ardından diyafram ve akciğerlerle kalbi içeren göğüs boşluğundaki bölmeler, gelişmeye başlar. Bunlar, doğum sonrası normal işlevlerdir ve embriyonun gelişimi için önemlidir. Örneğin, eğer diyafram (göğüs ve karın boşluğunu ayıran büyük kas) tam olarak oluşmazsa karın bölgesi organları, akciğer boşluklarına kayarak akciğerlere baskı yapar ve onların gelişimini engeller. Kalp ve kan damarları Kalp ve kan damarları, işlev görmeye başlayacak ilk organlardır. Küçük bir embriyo bile, işlevsel olarak oldukça aktif olduğundan, kan dolaşımının iyi olması gerekir. Gebeliğin üçüncü haftasında embriyo kan damarı grupları oluşur; bu gruplar büyürken birbirleriyle birleşik bir ağ oluştururlar. Bu ağ, gelişimini ayrıca sürdüren kalbe ulaşır. Böylece kalp atmaya başlar. Kalp atışları gebeliğin beşinci haftasından itibaren ultrasonla duyulabilir. Kalp başlangıçta basit bir tüpe benzer; onu dört odalı bir yapıya dönüştürecek bölmeler daha sonra gelişir. Bu bölmelerden biri gelişimini tamamlayamazsa, doğum sonrasında kalpteki kan akışının yönünü değiştirecek bir delik oluşur. Bu tür bozukluklar, cerrahi müdahaleyle düzeltilebilir. Beyin ve omurilik Beyinle omuriliğin (merkezi sinir sistemi) gelişimi, gebeliğin üçüncü haftasında başlar: embriyonik diskin (embriyoyu oluşturacak hücrelerin oluşturduğu diskin) arka tarafından yüzeysel bir yarık oluşur. Bu yarık, giderek derinleşir ve uçları birbirine kaynaşarak bir tüp oluşturur. Boyun bölgesinde başlayan kaynaşma, öne ve arkaya doğru ilerleyerek gebeliğin dördüncü haftasının sonuna doğru tüpün tamamen kapanmasını sağlar. Bazen tüpün bir ucu, nadiren de iki ucu anormal olarak açık kalır. Tüpün beyni oluşturması gereken ucu açık kalırsa beyin ve kafatası, oluşmaz; bu durumda ya beynin bir kısmı, kafatasındaki bir açıklıktan dışarı çıkar ya da aşırı durumlarda beyinle kafatasının çatı kısmının olması gereken yerde açık ve gelişmemiş bir yapı görülür. Bu duruma anensefali adı verilir. Nöral tüpün arka ucunun kapanmasındaki bozukluksa spina bifıdaya yol açar. Tüpün kapanmasının ardından merkezi sinir sistemi, hızla gelişmeye başlar ve bu gelişim süreci, doğumdan iki yıl sonrasına kadar devam eder. Merkezi sinir sistemi, aşırı hücre bölünmesi sonucu embriyo döneminde anormal gelişim göstermeye meyillidir. Gebeliğin ilk aylarındaki bir enfeksiyon ya da yorucu egzersizin neden olacağı ısı baskısı, merkezi sinir sisteminde biçim bozukluklarına yol açabilir. Nöral tüpün merkezinin içi oyuk kalır ve beyin-omurilik sıvısıyla dolar. Omurgayla kafatası, gelişmekte olan merkezi sinir sisteminin çevresinde oluşur. Yeniden şekillenme dolayısıyla kemiklerin oluşmasından sonra merkezi sinir sisteminin gelişmeye devam etmesi olasıdır;-örneğin, içerde yaşlı kemiğin yok olması ve dışarıda yeni kemiğin oluşumu, aynı biçimde; ancak daha geniş bir yapının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Gelişmekte olan beyinde bıngıldaklarla kafatasının yassı kemikleri, büyümeye olanak tanır. Bazı sinirler, merkezi sinir sisteminin dışına doğru gelişerek vücuttaki kaslarla organlara ulaşır. Aralarında duyusal bilgi taşıyan sinirlerin de bulunduğu diğer sinirler, birbirlerinden ayrı olarak gelişir ve daha sonra merkezi sinir sisteminin uygun kısımlarında birleşirler. Sindirim sistemi Sindirim sistemi, kıvrılma sırasında yassı embriyonun alt kısmının içe doğru bükülmesiyle oluşan, basit bir tüp olarak başlar. Ust kısım, yemek borusuna dönüşür ve gelişen ağızla birleşir. Tüpün diyaframın altındaki kısmı, genişleyerek mideyi oluşturur. Bu tüpten gelişen diğer yapılar; karaciğer, safra kesesi ve pankreası meydana getirir. Kalan kısımsa, büyük bir değişime uğrayarak bağırsakları oluşturur. Bağırsakların büyümesi öylesine hızlıdır ki bağırsaklar, gebeliğin 6. ve 10. haftaları arasında geçici olarak göbek kordonundaki vücut boşluğuna yayılır. Daha sonra karın boşluğu yeterli oranda genişleyerek bağırsakların normal konumlarına dönmesine olanak tanır. Bu süreç, kimi zaman başarısız olur ve bebek, bir tür göbek fıtığıyla doğar. Solunum sistemi Solunum sistemi, gebeliğin dördüncü haftasının sonunda, üst sindirim sisteminin ön kısmından gelişen bir tüp olarak ortaya çıkar. Solunum sisteminin ilk kısmı, kollara ayrılmadan kalarak, gırtlakla boğazı oluşturur. Diğer solunum yapılarının gelişimi, sürekli kollara ayrılma sürecini ve daha sonra farklılaşmayı içerir. İlk kollar, alt kısımdaki temel solunum yollarıdır (bronşlar). Kollara ayrılmanın sonraki evrelerinde daha küçük solunum yolları ve alveol oluşur; alveol, doğum sonrasında oksijenin kana karışmasını sağlar. Akciğerler, gebeliğin 32. haftasına kadar gelişmez; 32. haftadan önce doğan bebeklerin, yaşama şansı azdır, yine de 23 haftalıkken doğan bebekler bile, bazı çok özel tedavi yöntemleriyle yaşatılabilir. Embriyo, gazlı bir ortam yerine sıvı dolu bir kese içinde yaşadığından akciğerler yavaşça gelişir ve doğumdan önce işlevsel değildir; embriyo, oksijeni göbek kordonu atardamarları aracılığıyla plasentadan alır. Üreme sistemi Er bezleriyle yumurtalıklar, vücudun arka duvarında mezonefrozla aynı zamanda ve aynı bölgede gelişmeye başlar. Gebeliğin 7. haftasında, yumurtalıkları testislerden ayırmak mümkündür. Er bezleri, yumurtalıklar ve diğer üreme organlarının gelişiminin büyük bir kısmı, embriyo döneminde tamamlanır; yine bu dönemde yumurtalıklar, leğen bölgesindeki yerini alır ve testisler de testis torbasının içine yerleşir. Yüz ve çene Yüz ve çene, gebeliğin 4. haftasından itibaren gelişmeye başlar; gelişmekte olan başın her iki yanında bir dizi kalınlaşma meydana gelir; baş, orta kısımda birleşerek embriyo döneminin sonuna doğru küçük ama tanınabilir konuma gelen çene, ağız ve burnu oluşturmak üzere yeniden şekillenir. Bu süreçte oluşabilecek temel sorun, yarık dudak ya da yarık damak oluşumudur; bu soruna normalde bu yapıları oluşturan kalınlaşmaların birbiriyle bağlanmasındaki bir bozukluk neden olur. Gözler ve kulaklar Gözlerin ağ tabakası (retina), beyinden çıkan uzantılar olarak başlar; bu uzantılar, başın yüzeyine doğru büyür. Retina gelişimini sürdürürken sapı olan bir fincana benzer. Bu fincan, daha sonra retinayla irisin (gözbebeğinin) bir parçası haline gelirken, sap da optik siniri oluşturur. Gelişmekte olan retinanın varlığı, başın yüzeysel yapılarının lensleri, korneayı ve gözkapaklarını oluşturmasına yardımcı olur. Retinanın olgunlaşması, doğumdan sonra bebeğin ışığa maruz kalmasıyla tamamlanır. İç, orta ve dışkulakların hepsi, büyümekte olan başın yan kısımlarındaki yüzey yapılarından gelişir. İçkulağın (işitme ve denge organlarını içerir) habercisi, yüzey yapılarının altında yer alan dokulara gömülü olan içi boş bir kanaldır; bu kanal, gelişimi süresince önemli değişikliklere uğrar ve gebeliğin 5-7. haftaları arasında beyindeki sinirlere bağlanır. Havayla dolu olan ortakulak, sesleri dışkulaktan işitme organına ileten üç küçük kemik içerir. Bu kemikler, yutaktan çıkan ve daha sonra östaki borusu haline gelecek bir tüpün yanında gelişir. Dışkulak, ortakulağın kulak zarını oluşturan kısmıyla birleşmek üzere içe doğru gelişir. Kızamıkçık ya da ateş gibi birçok zararlı etken, bu karmaşık organların normal gelişimini etkileyebilir. Embriyo döneminde ortaya çıkan kızamıkçık ya da ateş, doğuştan katarakt ve sağırlığa neden olabilir. Kollar ve bacaklar Kollarla bacaklar, gebeliğin 4. haftasında embriyonun yüzeyindeki küçük çıkıntılar olarak ortaya çıkar. Bu çıkıntıların uç kısımları, kürek şeklini alır; gebeliğin 6. haftasından itibaren kalınlaşmaya başlayarak el ve ayak parmaklarını oluşturur. Kontrollü (ya da programlı) hücre ölümü, embriyonun birçok kısmında artık gereksinim duyulmayan dokunun atılması için önemli bir mekanizma oluşturur. Kollarla bacakların ilk iskelet yapısı, kıkırdaktan oluşur; gebeliğin 7. haftasından itibaren kıkırdakların yerini kemikler almaya başlar. Bacak yerine kolun gelişmemesini ya da parmakların doğru yerlerde oluşmasını neyin belirlediği henüz bilinmemektedir. Kol ve bacak bozukluklarına, yaygın olarak rastlanır; bunlara genellikle genetik etkenler yol açar. Bazı ilaçlar da bu tür bozukluklara neden olabilir. Kollarla bacakların gelişimi açısından en kritik zaman dilimi, temel modellerinin oluştuğu 5-7. haftalardır. Böbrekler Rahim içi yaşam sırasında arka arkaya üç böbrek takımı gelişir. İlki temel nitelik taşır; mezonefron adı verilen ikinci takım, gebeliğin 4-9. haftaları arasında işlev görür ve daha sonra metanefron adlı son böbrek çifti, mezonefronun yerini alır. idrar, amniyon sıvısının doğru hacminin korunmasına yardımcı olduğundan, rahim içi yaşamda böbrek işlevleri önemli bir yere sahiptir. Kimyasal etkenler ve gelişim Bir bütün olarak embriyo gelişimi, son derece eşgüdümlü bir süreçtir. Başlangıçta embriyonun büyük bir kısmı, hücrelerden oluşur; bu hücreler, belirli bir organı oluşturmak için gruplaşmaktan daha çok, birçok yapıdan birinde gelişir. Bu değişkenlik, sadece dokular ilkel haldeyken devam eder; gelişme süreci başladığındaysa sona erer. Dokular gelişirken ya kimyasal bir sinyal üretirler ya da kendilerini çevreleyen ortamı değiştirirler. Bu sinyaller, bedenin diğer kısımlarında bulunan hücreleri çeker. Bu hücreler, gelişmeye başlar ve kendi kimyasal etkenlerini üretirler; süreç, böyle devam eder. Birçok durumda, belirli bir yapının normal gelişiminin belirlendiği süreç, aslında sadece birkaç gün sürer.

http://www.biyologlar.com/insan-vucudunun-olusumundaki-organizasyon-duzeylerini-hiyerarsik-duzeni-icinde-aciklayiniz-

Tatarcıkların Genel Entomolojik Özellikleri

Tatarcıklar küçük boyda, vücut ve kanatları sık pullarla örtülü böceklerdir. Solgun donuk ya da parlak koyu sarı renktedirler. Antenler, palpuslar, hortum, bacak ve ayaklarında kıllardan başka pullar da vardır. Erginleri 1.5-3.5 mm boyundadırlar (Şekil 94-97). Başlan oldukça küçük ve öne eğiktir. Gözleri çok iri ve bileşiktirler. Antenleri onaltı parçalı ve oldukça kısadır. Dişide bir tane üst dudak, bir çift alt çene ve bir çift üst çene, delici organlar, bir tane hipofarinks, tükürük kanalı ve emici organ, bir tane alt dudak ve bunun ucunda bir dudakçık vardır. Erkekte alt ve üst çene yoktur. Sokücü-emici ağız yapısına sahiptirler. Gövdeleri üstten biraz kabarık ve uzun, sık kıllarla örtülüdür. Sırtın orta parçası büyük olduğundan kambur gibi görünürler. Bacaklar ince ve uzundur. Kanatlar uzun, lanset gibi ya da uzun dil biçimindedir. Üzerinde uzun ve sık kıllar vardır. Damarları birbirine paralel görünümdedirler. Boyuna olan damarlar altı tanedir. Bunlardan ikinci ve dördüncü iki çatala ayrılmıştır. İkinci damar kanadın ortalarında ikiye ayrılır. Konma sırasında kanatlar yukarı doğru dik ve "V" biçiminde açık dururlar. Karın yuvarlak ve uzundur. Sık ve uzun kıllarla örtülüdür. On halkalıdır. Sekizinci halkanın arkasındakilerden dış döllenme organları oluşmuştur. Dişiler hortumun ve döllenme organının yapısıyla erkeklerden ayrılırlar. Erkekler kitinsel dış döllenme organlarının yapısı üzerinden kolayca seçilirler. Bu yapı oldukça büyük ve uzundur. Yandan çıplak gözle bakıldığında, tüm yapı bir kıvrım halinde durur ve büyük bir çengeli andırır. Bu yapı dişilerde yoktur.

http://www.biyologlar.com/tatarciklarin-genel-entomolojik-ozellikleri

BAKTERİLER NASIL DİRENÇ KAZANIR?

Bakterilerin kendilerini koruma yöntemleri bakteriler kadar çeşitlilik gösterir. Bunlardan biri antibiyotikle karşılaşınca dayanabilenin çoğalması ve daha dayanıklı nesiller oluşturmasıdır. Bu çok hızlı gerçekleşmez. Tüberküloza yol açan bakteri bu şekilde direnç geliştirir. Bir diğer yol, bakterinin kendine yeni bir ‘yüz takınmasıdır’. Bunu da genetik yapısını değiştirerek yapar. Antibiyotikle daha önce karşılaşmıştır ve antibiyotiğin kendisinde hangi noktayı hedef aldığını ‘bilir’. Ardından da bunu önleyecek genetik değişikliklere gider. Örneğin, genetik yapısını öyle değiştirir ki hücre duvarını etkileyen antibiyotikler için sürpriz moleküller üretmeye girişir. Bir sonraki karşılaşmada protein yapısındaki bu moleküller antibiyotiği etkisiz kılar. Sözgelimi S. aureus genetik yapısını penisiline karşı beta-laktamaz denen bir enzim üretecek biçimde değiştirir ve bu enzim sayesinde kendini penisilinden korur. Bakterinin yeni yüz takınırken başvurduğu ikinci yol, ilacın hedefine ulaşmasını önlemektir. Bunu ya ilacı gerisin geriye dışarı pompalayarak ya da girişini önleyerek gerçekleştirir. Gerekli mekanizmalar için yine genetik bir değişime gitmesi gerekir. Üçüncü olarak, bakteri antibiyotiğin gelip bağlanacağı yerleri değiştirir. Bu değiştirebilme yeteneği enterokokların vankomisine direnç kazanmasına yol açmış. Vankomisin, enterokokların ve etkilediği diğer bakterilerin hücre duvarlarını sentezlemelerini önlüyorken, enterokoklar vankomisinin bağlandığı bu bölgeyi değiştirmeyi başarmış. Vankomisin bu bölgeye bağlanamadığından, enterokokun hücre duvarını sentezlemesini önleyememiş ve sonuçta enterokoklar vankomisine direnç kazanmış. Üstelik enterokokların bu değişimi sağlayacak genleri nereden edindikleri de bilinmiyor. Dördüncü olarak, bakteri antibiyotiğin hedef aldığı bölgeyi ona dayanıklı hale getirir. Sözgelimi, streptokoklardan bazıları yaşamlarını ancak timidin adlı bir molekülün varlığında sürdürür. Eğer bir antibiyotik streptokokun timidin üretmesini önlüyorsa, bakteri, antibiyotiğin ‘bilmediği’ yollarla timidin üreterek kendini korur.

http://www.biyologlar.com/bakteriler-nasil-direnc-kazanir

Kuşların Kökeni ve Evrimi

Yeryüzünde bizimkine nazaran çok uzun bir geçmişe sahip olan kuşlara, insanlık tarihi boyunca mitolojik figür, sanat esini, barış, güç, bilgelik sembolü olarak rastlamamız, kuşların insanlar için salt besin kaynağı olmamış olduğuna işaret eder. Ikarus’u hatırlarsak, kuşların birçok hikâyenin kaynağında yer almalarının nedeni belki de insanlığa hayranlık veren uçma yetenekleridir. Yine de kuşlarla ilgili en sürükleyici hikâyenin, zaman tünelinde milyonlarca yıl geriye giderek kuşların ve uçuşun kökenine dair ipuçları arayan paleontologlarca yaşandığını söylemek herhalde abartılı olmaz. Canlıların kökenine, birbirleriyle olan evrimsel akrabalıklarına ilişkin bilimsel çalışmalar çok sayıda fosilin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kuşlara özgü yapılar olan tüylere ve içi boş, süngerimsi dokusu olan hassas kemiklere fosil kayıtlarında nadiren rastlanabilmesi, bu uzun ve karanlık tünelde cılız bir ışıkla çalışmak anlamına gelmiş çoğu kez. Uçuşun son derece sınırlayıcı fizyolojik ve anatomik talepleri olması sonucunda kuşlar, çok yüksek bir metabolizmaya ve çok sınırlı bir aerodinamik morfolojiye sahip olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Tüylerinin altında anatomik olarak çok benzerlik gösteren kuşların sınıflandırılmasının ancak bir ya da birkaç belirleyici özelliğe dayanması, benzeştiren evrimin belki de en büyük yanıltmacalarını uçmanın getirdiği bu kısıtlamalar içinde yaratmış olmasıyla birleşince, kırlangıçlar ve ebabiller örneğindeki gibi birçok yanlış sınıflandırmayla karşılaşılmış. Tüm bunlara bir de sistematik çalışmalardaki yöntembilim farklılıkları eklenirse, kuşların kökenleri ve evrimlerinin aydınlatılabilmesi için ipuçlarının doğru değerlendirilmelerinin de bulunmaları kadar önemli olduğu anlaşılır. Kuşların yaklaşık 150-200 milyon yıl önce, Mesozoic çağda sürüngen atalardan evrimleşmiş olduğu tüm bilim dünyasınca kabul edilse de, tam olarak hangi dönemde ve hangi sürüngen kolundan evrimleştikleri günümüzde internet tartışma gruplarının bile konusu olan bir soru işareti. Münih yakınlarındaki Bavyera Bölgesinde bulunan ince taneli kireçtaşı, tarih sayfaları boyunca karşımıza ilk olarak banyolardan, çatı döşemelerine kadar birçok yerde kullanılmak üzere, özellikle ortaçağ boyunca yoğun şekilde çıkarılan değerli bir ihracat maddesi olarak çıkıyor. Ayasofya camiinin mozaiklerinde bile yer alan bu kireçtaşı, 1793’te litografi tekniğinin bulunmasından sonraki daha dikkatli ve ayrıntılı kazılar sırasında içinde tek bir tüy fosiline rastlanmasıyla birlikte bu kez bilim dünyası için önem taşımaya başlıyor. Kireçtaşına da ismini veren Solnhofen köyündeki taşocağında Jurassic döneme ait kireçtaşında tek bir uçuş tüyü fosilinin bulunduğu haberinin 1861 yılında Hermann von Meyertarafindan duyurulmasıyla, evrim biyolojisi alanının belki de en hararetli günleri başlamış oldu. Yaklaşık 6 cm boyundaki bu tek tüy, Sürüngenlerin hâkim olduğu dönemde kuşların yaşadığına dair bir kanıttı ve üstelik asimetrik yapısıyla modern zaman kuşlarının uçuş tüyleriyle benzerlik gösteriyordu. Bu fosil tüyün bulunuşunun üzerinden daha birkaç ay geçmemişti ki Hermann von Meyer bu kez tüyleri olan, sürüngenvari bir hayvanın iskeletinin eksiksiz bir fosilinin bulunduğunu bildirdi şaşkınlığı dinmemiş biyoloji çevrelerine. Bu fosil de yine aynı bölgede bulunmuştu ve yine Jurassic dönemine aitti. Hem sürüngen hem de kuş özellikleri taşıyan bu fosil, Meyer’in Archaeopteryxlithographica (litografi taşındaki eskil kanat) olarak adlandıracağı evrim biyolojisinin ünlü ikonasından başkası değildi. Bölgenin fosilleri, Taş Devri’nden beri önceleri süs eşyası, sonraları da para olarak o bölgede yaşayan insanlar tarafından değerli sayılmıştı. Bu fosillerin büyük koleksiyoncularından birisi de, muayene karşılığı bu fosilleri kabul eden Dr. C.F.Häberlein’di ve bu çok önemli Archaeopteryx fosili onun koleksiyonunda yer alıyordu. Önceleri resmedilmesine bile izin vermediği Archaeopteryx fosilini ancak 3 ay sonra açık arttırmaya çıkaran Häberlein, çılgın bir kapışma içinde geçen satış sonrasında bu önemli fosille birlikte koleksiyonundaki yüzlerce fosili İngiliz müzesine satarak çocuklarına yetecek büyüklükte bir servete sahip olmuş oldu. Müzenin iki yıllık bütçesini bu fosil koleksiyonu için harcamasına neden olan kişinin amansız bir evrim karşıtı olan anatomist Sir Richard Owen olması ise,Archaeopteryx’in ne denli önemli bir doğa tarihi fosili olduğunun bir kanıtıydı. Bir karga büyüklüğündeki Archaeopteryx fosili, uzun, kemikli sürüngenvari kuyruğundan çıkan tüyleri, uzamış ön uzuvları, asimetrik tüylerle kaplı kanatları, 3 hareketli, kıvrık parmağı, köprücük kemiklerinin birleşmesinden oluşmuş lades kemiği ve dişleriyle iki yüksek hayvan grubunun, sürüngenlerin ve kuşların arasındaki bir ara forma, dolayısıyla evrime işaret ediyordu. Zaten Charles Darwin de, sadece iki sene önce basılmış olan ve “doğal seçilim yoluyla evrim”i anlattığı “Türlerin Kökeni” adlı kitabında tam da böylesi ara formların var olduğunu varsayıyordu. Böylelikle Archaeopteryx, zincirin kayıp halkalarından biri olarak bir yandan Darwin’in “doğal seçilim yoluyla evrim” teorisinin kabul görmesini sağlarken, bir yandan da kuşların ve uçuşun kökenine ilişkin halen sürmekte olan tartışmalarının merkezine yerleşmiş oldu. Yine de o yıllarda Archaeopteryx’in bir ara form olarak kabul edilmesi bilim dünyasında bile çok çabuk gerçekleşmemiş, fosilin ortaya çıkmasıyla birlikte Darwin yanlısı, yaratılışçı, evrim yanlısı ama Darwin karşıtı birçok görüş ve iddia ortaya atılmıştı. Fosili hiç görmedikleri halde tüylendirilmiş bir sürüngen fosili olduğu iddiasını ortaya atan evrim karşıtı zooloji profesörleri ve yaratılışa tamamen sırtını dönmeden evrimin farklı bir biçimde gerçekleşebileceğini savunan anatomi uzmanları arasında dikkati çeken kişiyse, Darwin’in ve evrim teorisinin en büyük savunucusu, doğa bilimci Sir Thomas Henry Huxley olmuştu. Kuşların kökeni üzerine 1868 yılında yayınladığı makalelerle evrimi kanıtlama işine soyunan Huxley’e göre Archaeopteryx, sürüngen ve kuş arası özellikleriyle evrimi kanıtlayan mükemmel bir ara form örneğiydi. Gerçekten de iskeletin tüyleri bölgeye özgü ince taneli kireçtaşı tarafından hapsedilmese hiç kuşkusuz bir sürüngen fosiliyle karşılaştıklarını sanacak olan bilim insanları, şimdi kuşların kökenine ışık tutabilecek bir fosille karşı karşıyaydılar. Huxley’inArchaeopteryx’i ilk gerçek kuş olarak tanımlamakla kalmayıp, aynı bölgeden çıkarılan ve tavuk büyüklüğündeki bir teropod dinozoru olan Compsognatusfosiliyle karşılaştırarak benzerlikler bulması ise, kuşların atası olarak sürüngenlerin kabul edilmesini belki de pekiştirirken, kuşların atasının dinozorların bir kolu olduğunu savunan görüşü de doğurmuş oldu. Huxley bu küçük, iki ayaklı dinozorun tavuk benzeri leğen kemiği ve arka uzvu gibi kuşlara benzeyen özelliklerini göstererek aslında en başta Darwin’in evrim teorisinin bilim dünyasında kabul edilmesini sağlamış oldu. Huxley’in Archaeopteryx ve Compsognatus fosillerinden yola çıkarak kuşlara benzeyen sürüngenlerin ve sürüngenlere benzeyen kuşların varlığına dikkat çekmesiyle birlikte, Amerikalı profesörler de dâhil olmak üzere birçok bilim insanı önceleri benimsemedikleri evrim düşüncesine sahip çıkmaya başladılar. 1877 yılında, tüm dünyadaki bilim insanları hala Londra’daki Archaeopteryxfosiliyle ilgili tartışmalarını sürdürürken yeni bir Archaeopteryx fosili bulunduğu haberi yayıldı. Önceki fosilin bulunduğu yerden yalnızca 30 kilometre uzakta, Eichstatt yakınlarındaki bir taşocağında bulunan bu yeni Archaeopteryx fosili de yine bir fosil koleksiyoncusunun ellerindeydi ve bu koleksiyoncu da Doktor Haberlein’in oğlundan başkası değildi. İlk fosili İngilizlere kaptırmanın utancı içindeki Almanlar bu kez fosili almakta kararlıydılar ve uzun süren görüşmeler sonunda bu ikinci Archaeopteryx fosili Berlin’deki Humboldt Doğa tarihi müzesinde sergilenmeye başladı. Londra fosiline kıyasla daha eksiksiz olan bu yeni fosil örneği ayrıca, kanatları açık ve başı geriye doğru fosilleştiği için sürüngen-kuş arası özelliklerini de çok etkileyici ve belirgin bir biçimde gözler önüne seriyordu. Böylelikle Berlin’dekiArchaeopteryx fosili, bu çarpıcı hatlarıyla, en çok bilinen, çizimi yapılan fosil hayvan olmanın yanısıra en önemli doğa tarihi örneklerinden biri olarak kabul edildi. Birbiri ardına açığa çıkan bu iki Archaeopteryx fosilini bir üçüncünün izlemesiyse uzun bir süre sonra, 1956’da oldu. Londra fosilinin çıkarıldığı taşocağında bulunan bu üçüncü fosilde tüy izlerini ve birleşmiş bazı ayak kemiklerini görmek mümkün olduysa da, öncekilerden daha kötü bir şekilde günümüze ulaştığından tanımlanması iki yılı buldu. Bir süre Solnhofen yakınlarındaki, Maxberg müzesinde sergilendikten sonra Eduard Opitsh’in evinde tuttuğu fosil, Opitsh 1991’de öldüğünde mirasçılarınca bulunamayınca, fosilin çalınmış olduğu sonucuna varıldı. Halen Yale Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren ve kuşların dinozorlardan geldiği yolundaki teorinin doğru olduğunu düşünen ünlü paleontolog John Ostrom’un, 1970 yılında Avrupa’da pterosaur fosillerini çalışırken pterosaur olarak sergilenen bir Archaeopteryx fosiliyle karşılaşmasıyla, dördüncü Archaeopteryx fosili de gün ışığına çıkmış oldu. Aslında ilk tüy veArchaeopteryx fosilinden de önce, 1855 yılında diğer fosillerin bulunduğu bölgenin oldukça doğusundaki bir büyük taşocağında bulunmuş olan bu fosili, 1857’de uçan sürüngen pterosaur olarak adlandıran ise, ne ilginçtir ki, Hermann von Meyer olmuştu. 1860 yılından beri Hollanda’daki Teyler müzesinde sergilenmekte olan bu fosilin gövdesini çevreleyen silik tüy izlerinin farkına varan Ostrom, böylelikle daha uzun yıllar sürebilecek bir yanlışlığı önlemiş oldu. TeylerArchaeopteryx’inde araştırmacıların dikkatini çeken en ilginç nokta ise, bir tırnağın, üzerini kaplayan boynuzsu kılıfla birlikte mükemmel bir şekilde korunmuş olarak fosilleşmesi olmuştur. 1973 yılında Jura Müzesi kurucularından F.X.Mayr’ın bildirdiği, oldukça iyi bir şekilde fosilleşmiş olan bir diğer Archaeopteryx fosili de yine ilk başta yanlış tanımlanmış fosillere bir örnek oluşturuyordu. 1951 yılında Eichstatt’ın kuzeyindeki bir taşocağından çıkarılmış olan bu fosil genç bir Compsognatusdinozoru olarak tanımlanmıştı önceleri. Mayr’ın yirmi yıl sonraki incelemesinde ortaya çıkardığı silik tüy izleri, Archaeopteryx fosili sayısını beşe çıkarıyordu böylelikle. Mükemmel bir şekilde korunmuş kemikleri ve kafatasıyla buArchaeopteryx fosili Londra örneğinin üçte biri büyüklüğündeydi ve kimilerince bu farklılık fosilin ayrı bir cinsi temsil ettiği anlamına geliyordu. Eichstatt örneği olarak anılan bu fosil de Jura Müzesinde sergilenmeye başladı. Kasım 1987’de yine Jura Müzesi’nden Günter Viohl’un Solnhofen eski belediye başkanının koleksiyonunda keşfettiği altıncı Archaeopteryx fosili, tüm fosiller arasında en büyük olanıydı ve iyi korunmuş iskeletteki tüy izleri net olarak görülebiliyordu. Tam olarak nereden çıkarıldığı bilinmediği halde Solnhofen örneği olarak anılan bu fosil ise halen Solnhofen’deki Bürgermeister Müller Müzesi’nde sergilenmektedir. 1993 Nisan sonlarında, Peter Wellnhofer tarafından duyurulan yedinci ve şimdilik son Archaeopteryx fosili kaydı ise Londra ve Maxberg Archaeopteryxfosillerinin çıkarıldığı yerden geliyordu. Stratigrafi yöntemlerine göreArchaeopteryx fosilleri içinde en genci olan (en yaşlı olanı LondraArchaeopteryx’i) bu Archaeopteryx fosilinin en önemli özelliği ise diğer fosillerde karşılaşılmamış göğüs kemiğine sahip olmasıydı. Her ne kadar göğüs kemiği çıkıntılı bir yapı göstermese de, göğüs kemiğinde ilk defa kemikleşmeye rastlanmış olması bakımından bu bulgu Archaeopteryx fosillerinin uçuş yetenekleriyle ilgili çalışmalar için çok büyük önem taşıyordu. Teyler fosili kadar iyi korunmuş olan bu fosilin bir diğer özelliği ise alt bacağının (tibiası) ve arka ayaklarının diğer fosillere göre daha uzun olmasıydı. Bu özellikleri yüzünden fosil, Wellnhofer tarafından ayrı bir tür olarak kabul edildi ve Archaeopteryx bavarica olarak adlandırıldı. Son Archaeopteryx fosili dışındaki fosiller de kimi araştırmacılar tarafından, özellikle boyutlarındaki farklılıktan dolayı, ayrı tür olarak gösterilmişlerse de, milyonlarca yıl önce yaşamış kuşların tür ve cins sınırlarını belirlemenin güç olması nedeniyle bu görüşler genel olarak kabul edilmemiş ve günümüzde tümArchaeopteryx fosilleri bir cins altında ele alınarak tür bazındaki savlar soru işareti olarak kalmıştır. Solnhofen’in de içinde yer aldığı iç Avrupa, Jurassic dönemde palmiye tipi bitkilerin yer aldığı büyük, ılık deniz ve lagünlerle çevrili subtropikal bir bölgeydi. Archaeopteryx’in büyük olasılıkla lagünlerle çevrili adalarda yaşamış olması da, kimilerince, zaten fosillerde görülen dramatik büyüklük ve morfolojik farklılıkları açıklıyordu. Archaeopteryx fosillerinin bulunuş hikâyesi böyleyken, bu fosillere ilişkin olarak ortaya atılan ve yıllar içinde ortaya çıkan diğer bazı fosillerle de desteklenmeye çalışılan kuş-ata teorilerinin hikâyesi de, kuşlara biraz da soru sorarak bakmamızı sağlayacak kadar ilgi çekici. Özgür KEŞAPLI DIDRICKSON Kaynaklar : 1. Feduccia, A. 1999. The Origin and Evolution of Birds. Yale University . 2nd edition 2. Proctor, N.S.& Lynch, P.J. 1993. Manual of Ornithology, Avian Structure and Function. Yale University. 3. Feduccia, A. (2012). Riddle of the Feathered Dragons: Hidden Birds of China. Yale University Press, ISBN 0-300-16435-1, ISBN 978-0-300-16435-0 4. Foth, C. (2012). "On the identification of feather structures in stem-line representatives of birds: evidence from fossils and actuopalaeontology." Paläontologische Zeitschrift, 5. Owen, Richard. (1963). "On the Archeopteryx [sp] of von Meyer, with a description of the fossil remains of a long-tailed species, from the lithographic stone of Solenhofen [sp]". Philosophical Transactions of the Royal Society of London 153: 33–47. 6. Witmer, Lawrence M. (2009) "Feathered dinosaurs in a tangle"NATURE|Vol 461|1 October 2009 pg 601-602 7. Chiappe, Luis M. (2009). "Downsized Dinosaurs: The Evolutionary Transition to Modern Birds". Evolution: Education and Outreach 2 (2): 248–256. 8. Seeley, Harry G. (1901). Dragons of the Air: An Account of Extinct Flying Reptiles. London: Methuen & Co.. p. 239pp. 9. Nopcsa, Franz. (1907). "Ideas on the origin of flight". Proceedings of the Zoological Society of London: 223–238. 10. Camp, Charles L. (1936). "A new type of small theropod dinosaur from the Navajo Sandstone of Arizona". Bulletin of the University of California Department of Geological Sciences 24: 39–65.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-kokeni-ve-evrimi

Atom Altı Parçacıklar Bölüm 1

Bu yazımızda, günümüzde Fizik Bilim İnsanlar'ının da en çok araştırma yaptıkları konulardan birine değineceğiz: Atom altı parçacıklardan. Yüzyıllarca insanların zihinlerini şu sorular sürekli meşgul etmiştir; maddeler nasıl meydana geldi? Maddeler nelerden oluşurlar? Ancak bu sorular hiçbir zaman bitmeyecek gibi de durmaktadır. Çünkü her yeni araştırma beraberinde cevaplanmamış yeni bir soruyu da getirmektedir. Bilindiği gibi maddelerin en küçük yapı birimi atomdur. Atomlar genel anlamda merkezde pozitif yüklü bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında orbital olarak isimlendirilen belli yörüngelerde dönen negatif yüklü elektron adı verilen parçacıklardan meydana gelmiştir. Maddelerin kimyasal yapısını da bu yörüngelerde dönen elektronlar ve çekirdekteki parçacık sayıları belirlemektedir. Aşağıdaki figürde temsili bir atom görülmektedir. Ancak atomdan da daha küçük parçacıklar da bulunmaktadır. Şimdi bu konuya biraz derinlemesine inelim. Atom altı parçacıklar Atom altı parçacıklar, atomdan daha küçük parçacıklardır. Fiziği alt dalları olan parçacık fiziği ve nükleer fizik bu konularla birlikte ilgilenmektedirler. Genel anlamda standart modele göre atomlar, pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronlar ve yüksüz durumdaki nötronlardan meydana gelmektedirler. Ancak Protonlar ve nötronlar, kuark adı verilen parçalanamayan "temel" parçacıklardan meydana gelir. Yani protonlar ve nötronlar bileşik parçacıklardır. Elektronlar ise kuarklar gibi "en temel" parçalanamayan bir parçacıktır. Şimdi bu "temel" parçacıklar konusunu biraz açalım. Sırasıyla 3 ana başlıkta toplayabiliriz : 1- Kuarklar 2- Leptonlar KUARKLAR Kuark temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biridir. Kuarklar bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluştururlar. Bunların en kararlı olanları atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve nötrondur. Renk hapsi denilen bir olgu sebebiyle kuarklar asla yalnız bir şekilde bulunmazlar; onlar sadece hadronlar dahilinde bulunabilirler. Bu sebeple kuarklar hakkında bilinenlerin çoğu hadronların gözlenmesi sonucunda elde edilmiştir.Çeşni olarak bilinen altı tip kuark bulunmaktadır: yukarı, aşağı, tılsım, acayip, üst ve alt. Yukarı ve aşağı kuark bütün kuarklar içinde en düşük kütleli olanlardır. Daha ağır kuarklar parçacık bozunması yoluyla hızlıca aşağı ve yukarı kuarka dönüşürler: yüksek kütle durumundan daha düşük kütle durumuna dönüşüm. Bu sebeple yukarı ve aşağı kuarklar evrende en yaygın olanlardır, bununla birlikte tılsım, acayip, üst ve alt kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınlar ve parçacık hızlandırıcılarda) oluşabilir. Kuarklar elektrik yükü, renk yükü, spin ve kütle gibi çeşitli içkin özelliklere sahiptir. Kuarklar parçacık fiziğinin Standart Model'inde dört temel kuvvetin (elektromanyetizma, gravitasyon, güçlü etkileşim, zayıf etkileşim) tümüyle de etkileşen ve ayrıca elektrik yükü temel yükün tamsayı katı olmayan tek temel tanecik ailesidir. Her kuark çeşnisi için ona karşılık gelen bir tane de antiparçacık bulunur. Antikuark denilen bu parçacık kuarktan, sadece bazı özelliklerinin aynı büyüklükte fakat ters işaretli olması ile ayrılır. Kuark modeli 1964'te Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından birbirlerinden bağımsız olarak ortaya atıldı. Kuarklar hodronlar için oluşturulan bir düzenlenim şemasının parçaları olarak tanıtıldı ve 1968 yılına kadar onların varlığı ile ilgili çok az fiziksel kanıt bulunuyordu. Altı kuarkın tamamı hızlandırıcı deneylerinde gözlemlendi, keşfedilen son kuark olan üst kuark ilk kez 1995'de Fermilab'da gözlendi. Standart Model şimdiye kadar bilinen tüm temel parçacıkları ve henüz gözlemlenmemiş Higgs bozonunu açıklayan bir kuramdır. Bu model kuarkların (q), yukarı (u), aşağı (d), tılsım (c), acayip (s), üst (t) ve alt (b) isimlerindeki altı çeşnisini kapsar. Kuarkların antiparçacıklarına antikuark denir ve karşılık gelen kuarkın sembolünün üzerine çizgi eklenerek gösterilir (örneğin yukarı kuark için anti kuark u ile gösterilir). Genellikle bütün antimaddelerde olduğu gibi, antikuarklar da kendi kuarkı ile aynı kütleye, ortalama ömür süresine ve spine sahiptir ancak elektrik yükü ve diğer yükleri ters işaretlidir. Kuarklar, spinleri -1⁄2 parçacıklarıdır. Yani spin-istatistik kuramına göre onlar fermiyondur. Dolayısı ile, aynı iki fermiyonun aynı anda aynı kuantum durumunda bulunamayacağını söyleyen Pauli dışlama ilkesine tabiidirler. Bu aynı kuantum durumunda çoklu sayılarda bulunabilen bozonların (tamsayı spinli parçacıklar) tersidir. Leptonlardan farklı olarak kuarklar, güçlü etkileşime girmelerini sağlayan renk yüküne sahiptirler. Farklı kuarklar arasındaki etkileşim hadronlar olarak bilinen kompozit parçacıkların oluşmasını sağlar. Hadronların kuantum sayısını belirleyen kuarklara değerlik kuarklar denir bundan ayrı olarak hadronlar kuantum sayısına etki etmeyen sonsuz sayıda sanal (veya deniz) kuark, antikuark ve gluon barındırabilir. İki farklı hadron ailesi vardır: üç değerlik (valans) kuarklı baryonlar ve bir değerlik kuarklı ve bir antikuarklı mezonlar. En büyük sayıdaki baryonlar atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötrondur. Hadronların büyük bir bölümü bilinmektedir (bkz. baryonlar listesi, mezonlar listesi), bunların çoğu kuark bileşenleri ve yapıtaşını oluşturan kuarkların kazandırdığı özelliklerle ayırt edilirler. Tetrakuarklar (qqqq) ve pentakuarklar (qqqqq) gibi daha fazla değerlik kuarka sahip olan "egzotik" hadronların varlığı da tahmin edilmektedir ancak henüz kanıtlanamamıştır. Temel fermiyonlar her biri iki lepton ve iki kuarkı kapsayan üç nesilden oluşur. Birinci nesilde yukarı ve aşağı kuark, ikinci nesilde tılsım ve acayip kuark, üçüncü nesilde üst ve alt kuark yer alır. Kuarkların ve diğer temel fermiyonların dördüncü nesli ile ilgili araştırmaların tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve üç nesilden fazlası olmadığına dair güçlü ve doğrudan olmayan kanıtlar mevcuttur. Daha yüksek nesillerde yer alan parçacıklar genellikle daha büyük kütleye ve daha az kararlılığa sahiptirler. Bu da onların zayıf etkileşimler vasıtasıyla bozunarak daha küçük nesilli parçacıklara dönüşmesine sebep olur. Sadece birinci nesildeki (yukarı ve aşağı) kuarklar doğada yaygın olarak bulunur. Daha ağır kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınları içerenler gibi) yaratılabilirler ve hemen ardından çabucak bozunurlar. Yine de onların evrenin son derece sıcak ve yoğun fazda olduğu Büyük Patlama'dan sonraki bir saniyenin ilk kesirlerinde bulundukları düşünülmektedir (kuark dönemi). Ağır kuarklar üzerine çalışmalar parçacık hızlandırıcılar gibi yapay olarak yaratılmış koşullarda yürütülmektedir. Elektrik yükü, kütle, renk yükü ve çeşniye sahip olan kuarklar çağdaş fiziğin dört temel kuvvetinin tamamıyla (elektromanyetizma, gravitasyon, zayıf etkileşme ve güçlü etkileşme) etkileştiği bilinen tek parçacık ailesidir. Ancak gravitasyon genellikle atomik skalada etkisizdir ve Standart Model ile açıklanamaz. KUARKLARIN ELEKTRİK YÜKLERİ (Charge)Kuarklar kesirli elektrik yüküne sahiptir. Çeşnisine bağlı olarak yükleri temel yükün -1⁄3 veya +2⁄3 katlarını alabilirler. Yukarı, tılsım ve üst kuarkların (bunlara topluca yukarı-tip kuarklar denir) elektrik yükü +2⁄3 iken, aşağı, acayip ve alt kuarklar (aşağı-tip kuarklar) −1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Antikuarklar eşlerinin tersi elektrik yüküne sahiptirler; yukarı-tip antikuarklar -2⁄3 ve aşağı-tip antikuarklar 1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Bir hadronun elektrik yükü, barındırdığı kuarkların elektrik yükleri toplamına eşit olduğundan, bütün hadronlar tamsayı yüklere sahiptirler: üç kuarkın (baryonlar), üç antikuarkın (antibaryonlar) ve bir kuark ve bir antikuarkın (mezonlar) kombinasyonu her zaman tamsayı değerini verir. Örneğin atom çekirdeğinin bileşenleri nötron ve proton sırasıyla o ve +1 elektirk yüklerine sahiptirler; nötron iki aşağı kuark ve bir yukarı kuarktan ve proton da iki yukarı kuark ve bir aşağı kuarktan oluşur. KUARKLARIN SPİNLERİ Spin temel taneciklerin içkin özelliklerinden biridir ve yönelimi önemli bir serbestlik derecesidir. Bir cismin kendi ekseni etrafında dönüşü şeklinde canlandırılabilir (spin adı buradan gelir), yine de bu düşünce atomaltı ölçekte kısmen yanlıştır çünkü temel taneciklerin nokta benzeri olduklarına inanılmaktadır. Spin büyüklüğü, indirgenmiş Planck sabiti ħ (okunuşu: "haş bar") biriminden olan bir vektörle gösterilebilir. Kuarklar için herhangi bir eksen boyunca spin vektörü bileşeninin ölçümü sadece +ħ/2 or −ħ/2 değerlerini verebilir; bu sebeple kuarklar spin-1⁄2 parçacıklar olarak sınıflandırılırlar. Spinin verilen bir eksendeki—genel kabulle z eksenindeki—bileşeni, +1⁄2 değeri için yukarı ok ↑ işareti ile ve −1⁄2 değeri için aşağı ok işareti ile ifade edilir. Örneğin z ekseni boyunca spini +1⁄2 olan bir yukarı kuark u↑ ile ifade edilir. KUARKLARIN KÜTLELERİ Kuarkların kütlelerini ifade etmek için iki terim kullanılır: çıplak kuark kütlesi kuarkın kendi başına olan kütlesidir ve bileşik kuark kütlesi de kuarkın ve onu çevreleyen gluon parçacık alanının kütlesinin toplamıdır. Bu kütleler genellikle çok farklı değerlere sahiptirler. Çoğu hadronun kütlesi, kuarkların kütlelerinden ziyade, kuarkları bir arada tutan gluonların kütlelerinden gelir. Gluonlar tabiatları gereği kütlesiz olurlarken, enerjiye—daha belirgin olarak kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisi (QCBE)—sahiptirler, ve bu enerji hadronların kütlelerine çok büyük oranda katkı yapar. Örneğin protonun 938 MeV/c2 olan durgun kütlesine, bileşeni oluşturan üç değerlik kuarkın katkısı sadece 11 MeV/c2'dir, geriye kalanın çoğu gluonların kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisine atfedilebilir.Standart Model'e göre, temel parçacıklar kütlelerini henüz gözlenmemiş Higgs bozonu ile bağlantılı olan Higgs mekanizmasından kazanır. Fizikçiler, kütlesi neredeyse bir altın çekirdeğinin kütlesine (~171 GeV/c2) eşit olan üst kuarkın kütlesi üzerine yapılacak olan ileriki araştırmaların kuarkların ve diğer temel taneciklerin kütlelerinin orijinine dair daha fazla bilgi vereceğini ummaktadırlar. ETKİLEŞEN KUARKLAR Kuantum renk dinamiğinin tanımladığı gibi kuarklar arasındaki güçlü etkileşime, gluonlar olarak bilinen kütlesiz vektör ayar bozonları aracılık eder. Her bir gluon bir renk yükü ve bir antirenk yükü taşır. Parçacık etkileşimlerinin standart referans sisteminde gluonlar, kuarklar arasında sürekli olarak sanal emisyon ve absorbsiyon yolları ile takas edilir. Bir gluon kuarklar arasında taşındığında, hem kuarkta hem de gluonda renk değişimi olur. Örneğin bir kırmızı kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon yayarsa yeşile döünüşür ve eğer bir yeşil kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon soğurursa kırmızıya dönüşür. Böylece, her kuarkın rengi sürekli değişirken güçlü etkileşim korunmuş olur. Gluonlar renk taşıdıklarından, diğer gluonları yayma ve soğurma yetisini sahiptirler. Bu da asimptotik özgürlük olarak bilinen kuarkların birbirlerine yakınlaşırken aralarındaki kromodinamik (renk dinamiği) bağlanma kuvvetinin zayıflaması olgusuna sebep olur. Diğer taraftan kuarklar arasındaki mesafe arttığında bağlanma kuvveti de güçlenir. Renk alanı, lastik bandın uzatılması gibi gerilmiş bir hale gelir ve alanı güçlendirmek için uygun renkten daha çok gluon kendiliğinden yaratılır. Belli enerji eşiğinin üzerinde kuark ve antikuark çiftleri üretilir. Çiftler ayrılmış kuarklar ile bağlanır ve yeni hadronların oluşmasına sebep olur. Kuarkların hiçbir zaman izole bir şekilde görülemeyeceğini söyleyen bu olgu renk hapsi olarak bilinir. Bu hadronizasyon süreci, yüksek enerjili çarpışmalarda oluşan kuarkların bir başka yolla etkileşime girmeye başlamasından önce meydana gelir. Buradaki tek istisna hadronize olmadan önce bozunuma uğrayabilen üst kuarktır. ZAYIF ETKİLEŞİM Bir çeşninin kuarkı, başka bir çeşninin kuarkına sadece, parçacık fiziğindeki dört temel kuvvetten biri olan zayıf etkileşim ile dönüşebilir. W bozonu yayımı veya soğurulması yoluyla herhangi bir türden yukarı tip kuark (yukarı, tılsım ve üst kuarklar) herhangi bir türden aşağı tip kuarka (aşağı, acayip ve alt kuarklar) dönüşebilir ve bunun tersi de geçerlidir. Bu çeşni dönüşüm mekanizması, bir nötronun (n), bir proton (p), bir elektron (e-) ve bir elektron antinötrinosuna (ve) ayrıldığı (resme bakınız) beta bozunumu radyoaktif sürecine sebep olur. Bu olay nötrondaki (udd) aşağı kuarklardan birinin sanal bir W- parçacığı yayarak bir yukarı kuarka dönüşmesi ile olur. Sonuçta nötron protona (uud) dönüşür. Sonrasında W- bozonu da bir elektron ve bir elektron antinötrinosuna dönüşür. n → p + e + ve(Beta bozunumu, hadron notasyonu) udd → uud + e + ve(Beta bozunumu, kuark notasyonu) Beta bozunumu ve onun tersi olan süreç ters beta bozunumu pozitron emisyon tomografisi (PET) gibi tıbbi uygulamalarda ve nötrino keşfi gibi yüksek enerji deneylerinde kullanılır. GÜÇLÜ ETKİLEŞİM Kuarklar renk yükü olarak bilinen bir özelliğe sahiptir. Renk yükünün mavi, yeşil ve kırmızı olmak üzere rastgele belirlenmiş üç türü bulunur. Bunlardan herbiri bir antirenk —antimavi, antiyeşil ve antikırmızı— ile tamamlanır. Her kuark bir renk taşırken her antikuark da bir antirenk taşır. Üç rengin farklı kombinasyonları ile yüklenmiş kuarklar arasındaki çekme ve itme sistemi güçlü etkileşim olarak bilinir. Güçlü etkileşime gluonlar denilen kuvvet taşıyıcı parçacıklar aracılık eder. Güçlü etkileşimi tanımlayan kuram kuantum renk dinamiğidir (KRD). Herhangi bir renk değeri ile yüklenmiş bir kuark, ona karşılık gelen antirengi taşıyan antikuarkla birlikte bir bağlı sistem oluşturabilir; üç (anti)kuark, birer (anti)renk benzer şekilde bağ oluşturacaktır. İki çekici kuarkın sonucu renk nötrlüğü olacaktır: renk yükü ξ olan bir kuark ve −ξ olan bir antikuarkın bir araya gelmesi 0 renk yükü (veya "beyaz" renk) ve bir mezon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Temel optikteki toplanır renk modeline benzer şekilde, herbiri farklı renkten olan üç kuarkın veya üç antikuarkın kombinasyonu da "beyaz" renk yükü ve bir baryon veya antibaryon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Modern parçacık fiziğinde ayar simetrileri —bir çeşit simetri grubu— parçacıklar arası etkileşimlerle ilgilidir (bkz. ayar teorileri). SU(3) (genellikle SU(3)c şeklinde kısaltılır) rengi, kuarklardaki renk yüküyle ilgili ayar simetrisidir ve kuantum renk dinamiği için tanımlayıcı simetridir. Fizik kurallarının uzaydaki hangi yönün x, y ve z olarak atandığından bağımsız olması ve koordinat eksenlerinin döndürülmesi durumunda değişmeden kalması gibi kuantum renk dinamiğinin fiziği de üç boyutlu renk uzayında hangi yönlerin mavi, kırmızı ya da yeşil olarak tanındığından bağımsızdır. SU(3)c renk dönüşümleri renk uzayındaki "dönmelere" denk gelir (matematiksel ifadeyle bir kompleks uzay). Kuarkların renklerine göre fB, fG, fR alt türleri olan her kuark çeşnisi (f) bir triplet oluşturur: SU(3)c'ün temel temsili altında dönüşen üç bileşenli bir kuantum alanı. SU(3)c'ün yerel olması, güçlü etkileşimin özelliklerini, bilhassa kuvvet taşıyıcıları olarak sekiz gluon türünün varlığını belirler. DENİZ KUARKLARI Hadronlar, kuantum sayılarına katkıda bulunan değerlik kuarklar (qv) ile birlikte deniz kuarkları olarak bilinen sanal kuark-antikuark (qq) çiftleri içerirler. Sanal kuark-antikuark çiftleri, hadronlardaki değerlik kuarkların çevresinde bir çeşit "bulut" veya "zırh" olarak nitelendirilebilecek biçimde olma eğilimindedirler. Bu bulut sanal gluonlardan oluşan dıştaki başka bir katmanla tamamlanır. Bu katmanlar çevrelediği değerlik kuarka göre bir renk alırlar. Kuantum renk dinamiği—değerlik kuarkın antirengini taşıyan—buluttaki sanal antikuarkların alanın içinde daha yakın olmalarını sağlar. Örneğin kırmızı bir kuark için, antikırmızı sanal antikuarklar, kırmızı sanal kuark eşlerinden ziyade kırmızı değerlik kuarka yakınlaşma eğiliminde olacaklardır. KUARKIN DİĞER EVRELERİ Yeterli düzeyde uç şartlar altında, kuarklar hapisten kurtularak serbest parçacık haline gelebilir. Asimptotik özgürlük boyunca, yüksek sıcaklıkta güçlü etkileşim zayıflar. Nihayetinde renk hapsi kaybolacak ve serbest hareket eden kuarklar ve gluonların son derece sıcak bir plazması oluşabilecektir. Maddenin bu kuramsal evresine kuark–gluon plazması denir. Bu durum için gerekli olan kesin koşullar bilinmemektedir ve çok miktarda spekülasyonun ve deneyin konusu olmuştur. Son tahminler gerekli sıcaklığı 1.90±0.02×1012 kelvin değerine koymaktadır. 1980'lerde ve 1990'larda CERN'de yapılan birçok denemeye karşın şimdiye kadar serbest kuarklar ve gluonlar için gereken koşullara hiçbir zaman erişilemedi. Ancak Göreli Ağır İyon Çarpıştırıcısı'ndaki son deneyler sonucunda "neredeyse kusursuz" akışkan hareketi yapan sıvı benzeri kuark özdeği için kanıtlar bulunmuştur. Kuark–gluon plazması, ağır kuark çiftlerinin sayı bakımından yukarı ve aşağı kuark çiftlerinden büyük farkla fazla olması ile nitelendirilebilir. Hadronların kararlı olamayacağı kadar büyük bir sıcaklıkta Büyük Patlama'nın ardından geçen 10−6 saniye öncesindeki (kuark devri) bir dönemde evrenin kuark–gluon plazması ile dolu olduğuna inanılmaktadır. Yeterli düzeyde yüksek baryon yoğunluklarında ve göreli düşük sıcaklıklarda—muhtemelen nötron yıldızlarında bulunanlarla karşılaştırılabilecek değerlerde—kuark özdeğinin, zayıf etkileşen kuarkların Fermi sıvısına yozlaşması beklenir. Bu sıvı renkli kuark Cooper çiftlerinin yoğun hale gelmesi ve böylece de yerel SU(3)c simetrisinin kırılması ile karakterize edilebilir. Cooper çiftleri renk yükü barındırdıklarından, buna benzer kuark özdeği evreleri renk süperiletkeni olacaklardır; yani renk yükü, kuark özdeğinden hiçbir dirençle karşılaşmadan geçebilecektir. EO (Yaşamın Kökeni) Kaynakça : Frank Close (2004) Particle Physics: A Very Short Introduction. Oxford University Press. ISBN 0-19-280434-0. Close, Frank; Marten, Michael; Sutton, Christine (2004). The particle odyssey: a journey to the heart of the matter. Oxford University Press. ISBN 9780198609438 Ford, Kenneth W. (2005) The Quantum World. Harvard Univ. Oerter, Robert (2006) The Theory of Almost Everything: The Standard Model, the Unsung Triumph of Modern Physics. Plume Schumm, Bruce A. (2004) Deep Down Things: The Breathtaking Beauty of Particle Physics. John Hopkins Univ. Press. ISBN 0-8018-7971-X.  

http://www.biyologlar.com/atom-alti-parcaciklar-bolum-1

DOĞAL VE KUVVETLENMİŞ SERA ETKİSİ NEDİR?

Yeryüzündeki tüm yaşam biçimleri için vazgeçilmez bir ortam olan atmosfer, kendilerine özgü fiziksel ve kimyasal özellikleri bulunan birçok gazın karışımından oluşur. Atmosferin bileşimi durağan değildir; zamandan zamana, yerden yere değişebilir. Atmosferi oluşturan başlıca gazlar, azot (% 78.08) ve oksijen (% 20.95), temiz ve kuru hava hacminin % 99’unu oluşturur. Bu gazlar atmosferin en bol bulunan bileşenleri ve Yerküre üzerindeki yaşam için çok önemli olmalarına karşın, hava olaylarını etkilemedeki görevleri küçüktür ya da önemsizdir. Kalan yaklaşık % 1’lik kuru hava bölümü, etkisiz bir gaz olan argon (% 0.93) ile nicelikleri çok küçük olan bazı eser gazlardan oluşur. Atmosferdeki birikimi çok küçük olmakla birlikte, önemli bir sera gazı olan CO2, % 0.037 oranı ile dördüncü sırada yer alır. Doğal Sera Etkisi Atmosferdeki doğal sera etkisinin varlığı ve işlevi, daha küçük bir ölçekte, tarımsal üretimde kullanılan bitki seralarının çalışma sistematiği ile benzeştirilebilir. Bitki seralarında kullanılan cam ya da plastik kaplamalar, kısa dalgalı güneş ışınımlarını geçirmekte, buna karşılık uzun dalgalı yer (kızıl ötesi ya da termik) ışınımının büyük bölümünün kaçmasına engel olmaktadır. Sera içinde tutulan termik ışınım, seranın ısınmasını sağlayarak, hassas ya da ticari değeri bulunanbitkiler için uygun bir yetişme ortamı oluşturur. Bitki seralarının içindeki sıcaklığın istenen değerlerde olmasını sağlamak için, hava koşullarındaki değişimler dikkate alınarak, havalandırma pencereleri kullanılır ya da ek ısıtma yapılır.Yerküre’nin sıcaklık dengesinin kuruluşundaki en önemli süreç olan doğal sera etkisinin oluşumu da, atmosferin kısa dalgalı güneş ışınımını geçirme, buna karşılık uzun dalgalı yer ışınımını emme ya da tutma eğiliminde olmasına bağlıdır. Gelen güneş ışınımının yaklaşık % 31’i yüzeyden, atmosferdeki aerosollerden ve bulut tepelerinden yansıyarak uzaya geri döner. Güneş enerjisinin Yerküre-atmosfer sisteminde tutulan % 69’luk bölüm, iklim sistemini oluşturan ana bileşenlerce (atmos­fer, hidrosfer, litosfer ve biyosfer) kullanıldıktan sonra uzun dalgalı yer ışınımı olarak atmosfere geri verilir. Giden kızıl ötesi ışınımın önemli bir bölümü sera gazlarınca ve bulutlarca emilir ve atmosfere geri salınır. “Atmosferdeki gazların gelen Güneş ışınımına karşı geçirgen, buna karşılık geri salınan uzun dalgalı yer ışınımına karşı çok daha az geçirgen olması nedeniyle, Yerküre’nin beklenenden daha fazla ısınmasını sağlayan ve ısı dengesini düzenleyen doğal süreç” doğal sera etkisi olarak adlandırılır. Yeryüzü, sera etkisi sayesinde, bu sürecin bulunmadığı ortam koşullarına göre yaklaşık 33 °C daha sıcaktır. Güneş ışınımı ile yer ışınımı arasındaki bu dengeyi ya da enerjinin atmosferdeki ve atmosfer ile kara ve okyanus arasındaki dağılışını değiştiren herhangi bir etmen, iklimi de etkileyebilir. “Yerküre/atmosfer sisteminin enerji dengesindeki herhangi bir değişiklik” ise ışınımsal zorlama olarak adlandırılır. Yerküre’nin güneşin çevresinde izlediği yörüngedeki ve kendi eksen eğimindeki yavaş değişimler, güneş ışınımının mevsimsel ve enlemsel dağılışını etkilemektedir. Bu yüzden, bazı bilimciler, eskiden beri iklim değişikliklerinin (örneğin, buzul ve buzularası çağların) oluşmasından, Yerküre’nin eksen eğimindeki değişimleri ve yörüngesindeki sapmaları da sorumlu tutmuştur. Kuvvetlenmiş Sera Etkisi Sanayi devriminden bu yana yoğunlaşan insan etkinlikleri (örn.; kömür, petrol, doğal gaz gibi fosil yakıtların yakılması), orman alanlarının yok edilmesi ve endüstriyel süreçlerde ortaya çıkan gazlar) nedeniyle, atmosferdeki sera gazı birikimlerinde belirgin bir artış gözlemlenmektedir. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) ve onun Kyoto Protokolü (KP) başlıca altı sera gazının (CO2, CH4, N2O, hidrofluorokarbonlar (HFC’ler), perfluorokarbonlar (PFC’ler) ve sülfür heksafluorid (SF6)), kontrol altına alınmasını öngörmektedir. Stratosferdeki ozon tabakasının incelmesine neden olan klorofluorokarbonlar (CFC’ler) ise Montreal Protokolü’nce denetlenmektedirler. Özellikle atmosferdeki birikiminin büyüklüğü ve artış hızı ile yaşam süresi dikkate alındığında, öteki sera gazlarına göre CO2’nin önemi daha iyi anlaşılır.Bu yüzden, Mauna Loa (Hawaii) Gözlemevi’ndeki atmosferik karbondioksit izleme programı, küresel iklim değişikliği çalışmalarının temelini oluşturur. 1958 yılından beri yapılmakta olan Mauna Loa ölçümlerine göre, Yerküre atmosferindeki CO2 birikimi çok hızlı bir biçimde artmaktadır. Mauna Loa’nın yayımlanan son ölçüm sonuçları, 1958 yılında yaklaşık 315 ppmv olan atmosferdeki yıllık ortalama CO2 birikiminin, 2003 yılında yaklaşık 376 ppmv’e yükseldiğini gösteriyor. Küresel ölçümler, öteki sera gazlarının çoğunun atmosferik birikimlerinin de arttığını kanıtlıyor. Sera gazı birikimlerindeki bu artışlar, Yerküre’nin daha fazla ısınmasına yol açan pozitif ışınımsal zorlamanın oluşmasını sağlar. “Yerküre/atmosfer ortak sisteminin enerji dengesine yapılan pozitif katkı”, kuvvetlenmiş sera etkisi olarak adlandırılır. Bu ise, Yerküre atmosferindeki doğal sera gazları (su buharı, CO2, CH4, N2O ve O3) yardımıyla yüz milyonlarca yıldan beri çalışmakta olan doğal sera etkisinin kuvvetlenmesi anlamını taşır. (Şekil.3) Ancak bitkisel sera örneğinden farklı olarak, Yeryüzü’nün doğal sera etkisinin kuvvetlenmesi sonucunda ortaya çıkan küresel ısınmanın etkisini zayıflatacak bir “havalandırma penceresi” yoktur. Bu nedenle, insan kaynaklı sera gazlarının salımlarının kontrol altına alınması ve azaltılması, iklim değişikliği ile mücadelenin en önemli adımlarını oluşturur. Kaynak: www.cevreonline.com

http://www.biyologlar.com/dogal-ve-kuvvetlenmis-sera-etkisi-nedir

Kara Bitkilerin Evrimi

Bugünkü kara bitkilerinin ataları okyanus ve denizlerde yaşıyorlardı. Kuru topraklarda yaşamaya ayak uydurmak için, su kaybı gibi güçlüklerin üstesinden gelecek özellikler edindiler. Fosil bulguları bitkilerin evriminde dört önemli gelişim dönemini ayırt etmeyi mümkün kılar. Bu dönemlerin her biri bitki varlığında yeni bir çeşitlenmeyi getirmiştir. Su Kaybına Karşı Korunma Yaklaşık 460 milyon yıl önce, bitki gelişiminin başlangıç döneminde yeşil su alglerinin geçirdiği evrimle ilk kara bitkileri ortaya çıktı. Muhtemelen bir geçiş evresinde, bazı türler periyodik olarak kuruyan su kütlelerindeki yaşama uyum sağladı. Bu yüzden günümüzün yosunları ancak su kaybını önleyen mumsu bir katmanla yaşayabilir. Damar Sistemlerinin Ortaya Çıkışı Sonraki gelişim aşamasında, su iletmeyi sağlayan iç borucuklarla donanmış eğreti otları, atkuyruğu ve kurtayağı gibi ilk bitkiler kıyılarda ve diğer nemli ortamlarda belirdi. Yosunlardan farklı olarak, bu ilk damarlı bitkilerde su iletim dokularına sahip gerçek kökler ve destekleyici saplar vardı. Böylece dışarıdaki bir su ortamından yeterli nem edinmeyi ve besinleri her kesime taşımayı başardılar. İlk Tohumlar Tohum üreten ilk bitkiler üçüncü gelişim döneminde ortaya çıktı. Bunların spor üreten damarlı bitkilerden farkı embriyonun Meyvenin Gelişimibir besin stokuyla birlikte kabukla sarılmış olması, yani tohum biçiminde olmasıydı. Böyle bitkilerden zamanla koruyucu tohum zarfı bulunmayan çeşitli bitki türleri, yani bugünün yaprak dökmeyen ağaçları gibi açık tohumlu bitkiler gelişti. Meyveye benzer bir örtüyle sarılı olmayan tohumun çimlenmesi için, yere düşmesi yeterliydi. Tohumlu bitkiler yeni ortamlara yayılmada önemli üstünlükler kazandılar. Üreme için artık nemli ortamlara bağımlı olmadıkları gibi, embriyonları da olumsuz çevre koşullarına karşı daha korunaklıydı.Çiçekleri meyveye dönüşen bitkiler, yani kapalı tohumlu bitkiler yaklaşık 130 milyon yıl önce dördüncü gelişim aşamasında ortaya çıktı. Bunların bir bölme içinde sıkıca kapanmış olan tohumları gelişerek, tat ya da renk gibi çekici niteliklere sahip meyveler haline gelir. Böyle nitelikler dağılımı kolaylaştırır; çünkü hayvanlar meyveyi içindeki tohumlarla birlikte başka yerlere taşır. Kapalı tohumlu bitkilerin olağanüstü başarısının sebeplerinden biri budur.Kısa kısa………Atkuyruklularının basit bir su iletim sistemi vardır.Yosunlar üremek için neme muhtaçtır. Düğünçiçeği çiçek açan bitkiler grubuna girer. Yeşil algler günümüzdeki bitkilerin atalarıdır. Oksijen insanların varlığı için gerekli bir kaynak olarak esasen bitkilerce üretilir. Besin ve su bitkinin içinde özelleşmiş damarlı dokular aracılığıyla taşınır. Pistil ve stamen çiçek açan bitkilerin ana üreme organlarıdır. Kendi besinlerini üreten canlılar sadece bitkilerdir. Fotosentez denen benzersiz süreç aracılığıyla güneş ışığını enerji kaynağı olarak kullanırlar. Bu ototrof, yani kendini besleyen fenomenler kendi besinlerini üretemeyen hayvanlar ve insanlar için beslenmenin temelini oluşturur. Görünüş bakımından son derece değişken olmalarına karşın, bitkilerin çoğu yaprak ve kök gibi karakteristik yapıları paylaşırlar. Evrim sürecinde ağır basan çevre koşullarına hep uyum sağlamışlardır. Bitkiler 450 milyon yılı aşkın bir süre önce de okyanuslarda vardı. kara-bitkilerinin-evrimi.pdf

http://www.biyologlar.com/kara-bitkilerin-evrimi

ÇİPURA (Sparus aurata Lin., 1758) BALIĞININBİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Şahin SAKA-Kürşat FIRAT Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik BölümüYetiştiricilik Anabilim Dalı İskele-Urla, 35440 İZMİR GİRİŞ Günümüzde Akdeniz Bölgesi’nde oldukça iyi bir pazara sahip olan çipura balığına ait çalışmalar uzun yıllardır devam etmektedir. Yetiştiricilik çalışmalarında elde edilen bilgiler ise daha birçok konunun çalışılması gerektiğini ortaya çıkarmaktadır (Tandler ve Helps, 1985, Conides, 1992). Çipuraların fizyolojisi ve biyolojisi üzerine yapılan çalışmalar diğer türlere oranla daha azdır. Laboratuar şartlarında çalışmaların zorluğu ve çipura balığının kültür koşullarında üretiminin oldukça güç olması bu türle ilgili araştırmaları olumsuz etkilemiştir (Freddi ve ark., 1981, Camus ve Koutsikopoulos, 1984, Tandler ve Helps, 1985, Francescon ve ark., 1988 ). Ülkemizde bu tür ile ilgili çalışmalar larval dönem yaşama oranının arttırılması, larva yetiştirme protokollerinin hazırlanması, gelişim oranının yükseltilmesi ve hastalıkların tedavisi konularında devam etmektedir. ÇİPURA (Sparus aurata, Lin., 1758) BALIĞININ BİYOLOJİSİ Chrysophrys aurata sinonimi ile de adlandırılan çipura, Phylum: Vertabrata Subphylum: Pisces Clasis: Osteichthyes Ordo: Perciformes Subordo: Percoidei Familya: Sparidae Genus: Sparus Species: aurata (Linneaus, 1758) şekli ile sistematikteki yerini almıştır. Klimatik yapıdan çipura balığına tüm Akdeniz’de rastlanmakla birlikte doğu ve güney doğu Akdeniz ülkelerinde, Kanarya Adaları'nda, İngiltere kıyılarında, Verde Burnu’nda ve nadir olarak Karadeniz kıyılarında rastlanır. Genellikle tropikal, subtropikal ve ılıman kuşaklarda yayılım gösteren çipura deniz fenogramlarının bulunduğu kumlu–çamurlu ve çamurlu ortamlarda yaşamını sürdürür. Bunun yanı sıra nehir ağızlarına ve lagüner bölgelere de girer (FAO, 1987). Ülkemizde daha çok güney sahilleri ve Ege kıyılarında yayılım gösterir. 30-50 gram olanları ince lidaki, 100 gram olanları lidaki, 100-180 gram olanları kaba lidaki, 200 ve üzeri ağırlıkta olanları da çipura olarak adlandırılır (Alpbaz, 1990). 0-3 yaş arası çipuraların mide içerikleri incelendiğinde bu türün karnivor bir form olduğu ve özellikle ergin bireylerin Crustacea ve Mollusca familyasına ait türlerle beslendiği ortaya çıkmıştır. Sırt yüksekliği fazla olup lateralden yassılaşmış simetrik bir yapıya sahiptir. Baş iri, burun küt ve ağız terminal konumlu olup düzdür. Alt çenede dişler önde 4 adet kanin, arkada 4 sıra molar, üst çenede ön tarafta 4 adet kanin, arkada ise 3 sıra molar şeklindedir. Üst dudak, alt dudağa oranla daha kalın olup gözün başladığı noktanın paralelinde biter. Gözler orta derecede gelişmiştir. Göz çukuru önündeki mesafe, göz çapından en az iki kat daha uzundur. Gözler arasında V şeklinde yıldızsı bir bant vardır. Operkulum ve prooperkulum pullarla kaplıdır. Yanal çizgi hafif eğimli olarak operkulumdan kaudal yüzgece kadar kesintisiz olarak devam eder. Yanal çizgi üzerinde 73-85 adet pul bulunur. Dorsal yüzgeç anal yüzgeçten daha uzundur. Pektoral yüzgeç anüse kadar uzanır. Kaudal yüzgeç homoserk yapıdadır. Bu tür için yüzgeç formülü D XI/13-14, A III/11-12, P I/5, V 5/5 şeklindedir. Renk dorsalde gri-esmer, ventralde gümüşidir. Pektoral yüzgecin dorsalinde ve operkulum üzerinde kırmızı-menekşe renkli bir leke karakteristiktir. Hermafrodit özellik gösteren çipuralar 8. aylarında ovaryum oluşumlarıyla birlikte dişi özellik gösterirler. 12. ayda üremenin ilk sezonunda tüm bireyler erkek karakterdedir. Gonadın ventralinde olgun testiküller belirir. Gonadın dişi kısmında ise hiçbir gelişme gözlenmez. 23-24. aylardaki balıkların ikinci üreme periyodunda ise bireylerde erkeklikten dişiliğe geçiş söz konusudur. Bu dönemde gonadlarda belirgin bir olgunlaşma gözlenmektedir. Bu cinsiyet değişimi ani olmamakla birlikte özellikle 3. yaştaki bireyler intersex özelliğindedir. Ancak bu cinsiyet değişimi populasyonun tamamında değil sadece yaklaşık olarak %80’inde gözlenmektedir ki kalan %20’lik oran populasyonun ve devamının sağlanabilmesi için genetiksel bir emniyet marjı olarak nitelendirilebilir. Bu tip bir cinsiyet değişimine protandrik hermafroditizm adı verilmektedir. Bütün bu değişimlere genetik ve çevresel faktörler ile beslenme özellikleri etki yapmaktadır. Çipuraların üreme periyodu ülkemizde Ekim-Aralık ayları arasında olup en iyi gelişim 22-25 °C aralığında gözlenmektedir. Yaşayabilecekleri sıcaklık aralığı 3-34 °C, tuzluluk değeri ise ‰5-40 olarak belirtilmiştir. ‰1 tuzluluğa kadar yaşayabildikleri Chervinski ve Chanin (1985) tarafından bildirilmiştir. Genellikle 5-25 m arası derinliklerde yayılım gösterirler. Yaşları ilerledikçe derinlerde yaşamayı tercih ederler. Bunun için dalyan alanlarında ergin bireylere rastlanmaz. Yaz aylarında 0.5-9 m derinliğe kadar olan sığ sulara giriş yapan çipuralar, kış aylarında 35-40 m derinliğe kadar inerler. 2 yaşını aşan bireyler daha da derin sulara inebilmektedirler. Maximum boyları 70 cm’ye ulaşan çipuraların ortalama uzunlukları 25-40 cm. arasındadır. ÇİPURA BALIĞI YETİŞTİRİCİLİĞİ Çipuralarda Üreme Fizyolojisi Çipura balıklarının gonad gelişimi hermafrodit özellik gösterir. 21±3 oC de yapılan çalışmada 4 aylık çipuraların gonadlarında sitolojik ve topoğrafik olarak hiçbir farklılaşma olmadığını bildirmiştir. 5. ayda topoğrafik farklılaşma başlar. Bu dönemin başlangıcında konjektif doku (bağlayıcı doku) gonadın dorsalinde ve ventralinde gelişimi başlatır. Ortada merkezi bir boşluk vardır. Bu kısmın dorsalinde ovaryum, vetralinde testiküllerin oluşumu başlayacaktır. Ancak bu farklılaşma çok zor ayırt edilir. Bu iki kısım germinal hücre yuvaları ile birleşir. Çok sayıda ovogonium birleşmesi ile oluşan ovijel lameller görülür. Ancak bu ayda oositler deformasyona uğrar ve gonad merkezinin kenarında ovujel lameller şeklinde bir yatakta kalır. Gonadın ventralinde 5 aylık balığa göre daha fazla spermatogonium vardır. Ovogoniumlar bir yatak içinde sıkışmışlardır. 10-11. aylarda, gonadın ventral kısmında spermatogenez aktivitesi gelişerek sürmektedir. Testiküller tüplerdeki spermetozoitler spermatogoniumlardan yola çıkarak germinal hücrelerin bulunduğu bölüme yerleşir. Testiküller kısım gonadın dorsal kısmını çevirmeye başlar ve büyür. Spermatozoit kanalı uzayan merkezde olup spermatozoitlerin toplandığı kısımdır ve ovaryum ile testiküllerin arasındadır. 1-2 dişi germinal hücre yatağı merkezin kenarında sıkışıp kalır. Bunlar ovogoniumlardır ve oositleri mayoz bölünmesi ile primer vitellogenesis olayının oluşmasını sağlayacaklardır. 12. ay üremenin ilk sezonudur. Populasyonun tüm bireyleri erkek özelliği gösterir. Gonadın ventral kısmında olgun bir