Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 102 kayıt bulundu.

Palearktik bölge

Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'yı içine alan bölge. Güney çöl kuşağına kadar uzanır. Büyük Sahra, Arabistan ve İran çölleriyle Çin bu bölgenin içindedir. Wallace'ye göre dört alt bölgeye ayrılır: 1 - Avrupa Bölgesi: İspanya, İtalya, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan hariç geriye kalan Avrupayı Ural dağlarına kadar içine alan bölgedir. 2 - Akdeniz Bölgesi: Afrika kıtasının ve Arap yarımadasının yengeç dönencesi üzerinde kalan kısmını, Fransa hariç Akdeniz ülkelerini, İranı, Azerbaycanı, Kafkasları, Karadenizin Romanya ve Ukrayna kıyıları dışında kalan kısımlarını içine alan bölgedir. 3 - Sibirya Bölgesi: Asya kıtasnın Himalayalar, Çin Seddi, Japonya, İran ve Azerbaycan'nın dışında kısmıdır .Hazar Denizi tamamı ile bu bölgededir. 4 - Mançurya Bölgesi: Çin'i ve Koreyi içine alan kısım. Avrupa ve Akdeniz Bölgesi ise birlikte Batı Palearktik (E. Mayr) bölgeyi oluşturur. Batı Palearktik bölge özellikle ornitoloji (Kuş bilimi) bilimi için çokönemli bir yere sahiptir.

http://www.biyologlar.com/palearktik-bolge

HİSTOLOJİDE KULLANILAN MİKROSKOP TÜRLERİ VE MİKROSKOBİK YÖNTEMLERİ

Klasik ışık mikroskobunun bulunmasından bu yana bilim ilerledikçe yeni mikroskop türleri histolojinin hizmetine girmiştir. Elektron mikroskoptan sonra daha da hızlı gelişen yöntemlere yenileri eklenmekle beraber eski yöntemler ve mikroskop türleri hala kullanılmaktadır. 1. Işık Mikroskobu İmmersiyon yönteminin yardımına rağmen büyültmesi ikibinin altında olan optik cihazlardır. Mekanik kısım büyütülmüş görüntünün foküsünü yapmak için optik tüpü ya da preparat tablasını hareket ettirmeye yarar. Optik kısımda görüntüyü sağlayan iki ayrı büyültücü mercek sistemi vardır. Değişik büyültmeler sağlayabilmek için dönen bir rovelver üzerinde 3-5 objektif bulunur. İkinci büyültücü mercek sistemi, büyültülmüş görüntünün araştırıcının retinasına düşmesini sağlar ve oküler adını alır. Bir mikroskobun büyültmesi oküler ve objektif büyültmelerinin çarpılmasıyla elde edilir. 2. Faz-Kontrast Mikroskobu Görülmeyen, boyanmamış dokuların yeterli kontrast ile ayrıntılı olarak görülmelerini sağlayan mikroskop türüdür. Böylece tespit ve boyama yapılmadan canlı hücre ve dokuların incelenmesini sağlar. 3. Polarizasyon Mikroskobu Bu mikroskop ışığı çift kırma yani anizotropi özelliği gösteren yapıların (kas lifleri, silya, kollajen lifleri) incelenmesinde kullanılır. Işık Nikol prizmasından ya da poloroid filtreden geçerken tek yönde kırılır. Polarizör ve analizör olarak birbirine dik olarak konulan iki nikol prizması karanlık alan meydana getirir. İki prizma arasına konan cisim anizotropi özelliği gösteriyorsa karanlık alan içinde parlak olarak görülür. Bir ışık mikroskobunda büyütme nasıl hesaplanır? Faz-kontrast mikroskubunda ne tür incelemeler yapılır? Anizotropi nedir? Hangi yapılar polarizasyon mikroskobunda incelenmeye uygundur? 4. Ultraviyole Mikroskobu Nükleik asitler gibi ultraviyole ışığını absorbe eden yapıların araştırılmasında kullanılır. Ultraviyole çıplak gözle görülmediği için ya bir floresans ekran ya da fotoğraf plağı üzerinde görüntü alınır. Alanda ultraviyole ışınlarını absorbe eden yapıları varsa bunların yoğunluk derecelerine göre griden siyaha varan koyu alanlar şeklinde görüntü verir. 5. Floresans Mikroskobu Bazı maddeler dalga boyu kısa, yüksek enerjili ışınlarla aydınlatılırlarsa daha büyük dalga boylarında ışınlar salarlar. Bu olaya floresans denir. Bu floresans bazen canlı bir yapının (Riboflavin, Noradrenalin) kendi özelliğidir. Buna doğal floresans denir. Ya da floresans özelliği olan boyalar dokuya çöktürülür. Buna da yapay floresans adı verilir. Ultraviyole ışık veren kaynağın önüne normal ışığı geçirmeyen, sadece ultraviyole ışığın geçişine izin veren filtreler konur. Oluşacak floresans karanlık alanda incelenir. Ultraviyole ışıklar gözle görülmemelerine rağmen bu ışıkları kesecek filtreler oküler bölgesine yerleştirilmelidir. Çünkü ultraviyole ışık gözler için zararlıdır. Floresans nedir? Kaç türlü floresans vardır? 6.İmmersiyon Mikroskobu Normalde ışık mikroskopta objektif ile preparat arasında hava vardır. Lamelden maksimum açı ile çıkan kenar ışınları kırma indisi farklı bir ortam olan havaya geçerken kırılırlar ve büyültme gücü yüksek olan objektifler tarafından alınamazlar. Eğer preparat ile objektif arasına kırma indisi camınkine yakın bir sıvı konulursa preparattan çıkan ışık havada olduğu gibi fazla yayılmadan objektif içine girer. İmmersiyon sıvısı olarak sedir yağı ya da bazı sentetik immersiyon yağları kullanılmaktadır. 7. Elektron Mikroskobu Işık mikroskopta ışık kaynağı olarak kullanılan foton yerine elektron kullanılan bir yüksek teknoloji ürünüdür. Bir fitilden salınan elektron demeti ışık mikroskoptaki mercekler yerine elektrostatik ve elektromanyetik alanlardan geçilerek saptırılır ve genişletilir. Angström düzeyinde yapıları inceleyecek büyültmeler sağlar. Kesitlerde atom ağırlığı yüksek metal tuzları dokularda kendisiyle ilgili kısımlar üzerine çöktürülerek boyama yapılır. Görüntü floresan bir ekrandan izlenir. İki türü vardır. Dokuları, hücrelerin içini kesitler halinde inceleyen türüne transmisyon elektron mikroskubu denir. Hücre ve dokularda yüzey özelliklerini üç boyutlu bir görüntü tarzında sağlayan türüne ise scanning elektron mikroskop denir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-mikroskop-turleri-ve-mikroskobik-yontemleri

HİSTOLOJİDE KULLANILAN MİKROSKOP TÜRLERİ VE MİKROSKOBİ YÖNTEMLERİ

Klasik ışık mikroskobunun bulunmasından bu yana bilim ilerledikçe yeni mikroskop türleri histolojinin hizmetine girmiştir. Elektron mikroskoptan sonra daha da hızlı gelişen yöntemleri yenileri eklenmekle beraber eski yöntemler ve mikroskop türleri hala kullanılmaktadır.Işık Mikroskobuİmmersiyon yönteminin yardımına rağmen büyültmesi ikibinin altında olan optik cihazlardır. Mekanik kısım büyütülmüş görüntünün foküsünü yapmak için optik tüpü ya da preparat tablasını hareket ettirmeye yarar. Optik kısımda görüntüyü sağlayan iki ayrı büyültücü mercek sistemi vardır. Değişik büyültmeler sağlayabilmek için dönen bir rovelver üzerinde 3-5 objektif bulunur. İkinci büyültücü mercek sistemi, büyültülmüş görüntünün araştırıcının retinasına düşmesini sağlar ve oküler adını alır. Bir mikroskobun büyültmesi oküler ve objektif büyültmelerinin çarpılmasıyla elde edilir.Faz-Kontrast MikroskobuGörülmeyen, boyanmamış dokuların yeterli kontrast ile ayrıntılı olarak görülmelerini sağlayan mikroskop türüdür. Böylece tespit ve boyama yapılmadan canlı hücre ve dokuların incelenmesini sağlar.Polarizasyon MikroskobuBu mikroskop ışığı çift kırma yani anizotropi özelliği gösteren yapıların (kas lifleri, silya, kollajen lifleri) incelenmesinde kullanılır. Işık Nikol prizmasından ya da poloroid filtreden geçerken tek yönde kırılır. Polarizör ve analizör olarak birbirine dik olarak konulan iki nikol prizması karanlık alan meydana getirir. İki prizma arasına konan cisim anizotropi özelliği gösteriyorsa karanlık alan içinde parlak olarak görülür.Bir ışık mikroskobunda büyütme nasıl hesaplanır?Faz-kontrast mikroskubunda ne tür incelemeler yapılır?Anizotropi nedir? Hangi yapılar polarizasyon mikroskobunda incelenmeye uygundur?Ultraviyole MikroskobuNükleik asitler gibi ultraviyole ışığını absorbe eden yapıların araştırılmasında kullanılır. Ultraviyole çıplak gözle görülmediği için ya bir floresans ekran ya da fotoğraf plağı üzerinde görüntü alınır. Alanda ultraviyole ışınlarını absorbe eden yapıları varsa bunların yoğunluk derecelerine göre griden siyaha varan koyu alanlar şeklinde görüntü verir.Floresans MikroskobuBazı maddeler dalga boyu kısa, yüksek enerjili ışınlarla aydınlatılırlarsa daha büyük dalga boylarında ışınlar salarlar. Bu olaya floresans denir. Bu floresans bazen canlı bir yapının (Riboflavin, Noradrenalin) kendi özelliğidir. Buna doğal floresans denir. Ya da floresans özelliği olan boyalar dokuya çöktürülür. Buna da yapay floresans adı verilir. Ultraviyole ışık veren kaynağın önüne normal ışığı geçirmeyen, sadece ultraviyole ışığın geçişine izin veren filtreler konur. Oluşacak floresans karanlık alanda incelenir. Ultraviyole ışıklar gözle görülmemelerine rağmen bu ışıkları kesecek filtreler oküler bölgesine yerleştirilmelidir. Çünkü ultraviyole ışık gözler için zararlıdır.Floresans nedir? Kaç türlü floresans vardır?İmmersiyon MikroskobuNormalde ışık mikroskopta objektif ile preparat arasında hava vardır. Lamelden maksimum açı ile çıkan kenar ışınları kırma indisi farklı bir ortam olan havaya geçerken kırılırlar ve büyültme gücü yüksek olan objektifler tarafından alınamazlar. Eğer preparat ile objektif arasına kırma indisi camınkine yakın bir sıvı konulursa preparattan çıkan ışık havada olduğu gibi fazla yayılmadan objektif içine girer. İmmersiyon sıvısı olarak sedir yağı ya da bazı sentetik immersiyon yağları kullanılmaktadır.Elektron MikroskobuIşık mikroskopta ışık kaynağı olarak kullanılan foton yerine elektron kullanılan bir yüksek teknoloji ürünüdür. Bir fitilden salınan elektron demeti ışık mikroskoptaki mercekler yerine elektrostatik ve elektromanyetik alanlardan geçilerek saptırılır ve genişletilir. Angström düzeyinde yapıları inceleyecek büyültmeler sağlar. Kesitlerde atom ağırlığı yüksek metal tuzları dokularda kendisiyle ilgili kısımlar üzerine çöktürülerek boyama yapılır. Görüntü floresan bir ekrandan izlenir. İki türü vardır. Dokuları, hücrelerin içini kesitler halinde inceleyentürüne transmisyon elektron mikroskubu denir. Hücre ve dokularda yüzey özelliklerini üç boyutlu bir görüntü tarzında sağlayan türüne ise scanning elektron mikroskop denir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-mikroskop-turleri-ve-mikroskobi-yontemleri

Kambriyen Öncesi

"Kambriyen öncesi" yeryüzünün oluşumundan Kambriyene kadar geçen dört milyar yıllık zaman dilimidir. Yeryüzü tarihinin 7/8'lik bölümü, Kambriyen öncesinde geçer. Dünyanın yüzeyinin soğuyup, katılaşması, kıtasal levhaların, atmosferin ve okyanusların oluşması. Yaşamın jeobiyokimyasal süreçler sonucu ortaya çıkması, bakterilerin evrimi, atmosferin oksijence zenginleşmesi, ökaryotların evrimi ve ilk hayvanların ortaya çıkması hep Kambriyen öncesinde gerçekleşir. Ne var ki Kambriyen öncesine ait bilgileriniz son derece sınırlı ve tartışmalı. Yeryüzünde bilinen en eski kayaçlar 3.8 milyar yıl öncesine ait. Bu zamandan önceki kayaçlar jeolojik olaylar sırasında aşınarak ya da yeniden magmaya karışarak yok olmuş. Dünyanın 4,5 milyar yıl olarak biçilen yaşı, jeolojik etkinliğin olmadığı Ay'dan getirilen taşların ve yeryüzüne düşen meteorlar üzerinde yapılan çalışmalarla bulunmuştur. Dünyanın ilk oluşumu sırasında (Hadeyan) ilk atmosfer ve okyanuslar oluşmuştur. Bu dönemde yeryuvarı çok sayıda meteor düşmesine hedef olmaktaydı ve volkanik etkinlik çok yüksekti. Dünyamız, volkanların püskürttüğü metan, amonyak, su buharı, hidrojen sülfür, karbon mono ve dioksit, azot, fosfor ve kükürt gibi gazlardan oluşan ilkel ve bugünkü canlılar için zehirli bir atmosferle çevriliydi. Henüz ozon tabakası oluşmadığından güneşin mor ötesi ışınları yeryüzüne kolaylıkla ulaşıyordu. Maddelerin yüksek enerji altında sentezlenmesi sonucu yeni moleküller oluştu ve okyanusların korunaklı yerlerinde birikti. Bu şekilde başlayan ve uzun süre devam eden kimyasal evrim süreci ile moleküllerden bir kısmı değişime uğradı ve canlılığın temel maddesi olan DNA ve RNA molekülleri haline geldi. Daha sonraki dönem (Arkeyan) Biyolojik evrimin başlangıcı kabul edilmekte ve ilkel oksijensiz yaşamın ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Bu devirdeki ilk okyanuslarda oksijen yoktu. Daha önceki devirde oluşan DNA molekülleri, canlılığın çeşitlenmesinde "protein sentezinin denetlenmesi" gibi önemli bir rol üstlendi. Böylelikle, yaklaşık 3-4 milyar yıl önce "bir gen + bir enzim" şeklinde ya da 1989 ‘da Sidney Altman ve Thomas Cech tarafından keşfedilen RNA’dan yapılmış enzim (Ribozim) benzeri bir molekülün oluştuğu ve bunlarında kendi eşitini yapabilen ilk canlı moleküller meydana geldiği öne sürülmüştür. Bu ilk hücreydi ve biyolojik evrim süreci başlamış oluyordu. Oksijensiz solunum yapabilen ilk canlılar (protobiyota) çevrelerinde birikmiş besin maddelerini kullanarak kendi enerjilerini ürettiler. İlkel hücrelerin çekirdekleri, hücre zarları ve özelleşmiş aygıtları (organelleri) yoktu. Hücre proteinden yapılmış bir zar ile çevriliydi ve içinde genetik kodun bulunduğu DNA zinciri (kromozom) yer alıyordu. Prokaryotik bakteriler adı verilen bu canlılar, yaklaşık 3.3 milyar yıl önce güneş enerjisini kullanarak "fotosentez yapma" özelliği kazandılar. Fotosentez yapabilen yeni tip bakteriler (siyanobakteriler), o zamana kadar oksijensiz olan okyanuslara oksijen aktarmaya başladılar. Kambriyen öncesi dönenim son zamanlarında (Proterozoyik) kompleks çok hücreliler ortaya çıkmıştır. Bunun dışında oksijenli atmosfer oluşmuş, bakteriler yaygınlaşmış,çekirdekli hücreler (ökaryotların) gelişmiş ve nihayetinde çok hücreli bir fauna (edikara faunası= yaklaşık 700 milyon önce ortaya çıkan hayvan faunası) oluşmuştur. Dünyanın ilk oluşumu sırasında dünya coğrafyasına daha çok denizler denizler ve ufak kara parçaları egemendi. Ancak, yaklaşık 3.5 - 3 milyar yıl önce bu levhacıklar konveksiyon akımları nedeniyle süratle çarpışarak birbirine eklendi ve yeryuvarının ilk kıtaları oluşmaya başladı. Proterozoyik sırasında devam eden kıtasal hareketlerle dev boyutlu kıta "Rodinia" oluşmuştur.

http://www.biyologlar.com/kambriyen-oncesi

Regresyon Analizi Nedir

Regresyon Analizi “Minority Report” filmini seyredenler hatırlarsa; kurguda işlenen konu üç insanın geleceği görebilme yetenekleriyle ilgiliydi. Bu yetenekler kullanılarak suçların daha işlenmeden öngörülebiliyor ve polisler tarafından daha olay gerçekleşmeden engellenebiliyordu. Daha günümüze yakın benzer bir örnek Amerikan yapımı bir dizi olan “Person of Interest”. Kurgu yine benzer olmakla birlikte doğa üstü yeteneklerden farklı olarak dayanağı olan “veri” kullanılıyor. Son teknoloji bir bilgisayar ve suçluları bulacak bir algoritma kullanılarak hukuk dışı müdahaleler bulunularak suçların daha işlenmeden engellenmesi kurgusu etrafında dönen bir dizi. Bu tarz bir geleceğin çok uzakta olmadığına eminim. Etik açısından da ayrıyetten çok tartışılacak bir konu. Günümüzde şuan bu teknolojiye sahip değiliz. Fakat farklı alanlarda buna benzer büyük boyutlu veriler toplanarak gerek pazar araştırmalarında gerek biyoloji, tıp alanında göreceli büyük boyutlu verilerdan yararlanılarak ve bir kaç regresyon tekniği uygulanarak hali hazırda bir azınlık raporu yazmak mümkün. Regresyon analizi, araştırmak istediğimiz bağımlı değişkenin yada değişkenlerin üzerinde bağımsız değişkenlerin etkisi olup olmadığını ve aralarındaki ilişkiyi araştıran bir yöntemdir. Veriden öğrenerek stokastik bir model kurulur. Verinin yapısına göre regresyon yöntemleride değişmektedir. Araştırılacak bağımlı değişken kategorikte olabilir, aralıklı sayılardanda oluşabilir. Kanser ve kanser değil (0=kanser ve 1=kanser değil) kategorik bir değişkendir. Mikrodizi çipinde üretilen aralıklı (154,5; 151,1;..) bir değişken gibi de olabilir. Regresyon analizi yapılmasının amacı iki önemli soruyu cevaplamak içindir. Birincisi değişkenlerim asıl araştırmak istediğim değişkenimi veya değişkenlerimi yada var olan durumu açıklayacak düzeyde bir model kurabiliyor muyum? Eğer kurabiliyorsam doğru araştırma üzerindeyim demektir. İkincisi ise, elimde ki yeterli bilgiyi(veriyi) kullanarak bir sonraki gözlemin ne durumda olacağını tahmin edebilir miyim sorusudur? Bu son sorunun cevabı zaman zaman çözülmesi imkansız hale gelebiliyor. Çözülememesinin bir kaç nedeni olabilir. Veriyi açıklayacak yeterli değişken elde edilememiş olabilir. Yanlış değişkenler seçilmiş olabilir. Veri elde edilirken yapılmış hatalar olabilir. Regresyon yöntemlerinin algoritmasına bağlı olarak bazı varsayımlarının sağlanamamasından kaynaklanıyor olabilir yada kontrol altında tutulamayan olağanüstü (dış faktörler) durumlar olabilir. Kur, hisse senedi gibi şeylerin tahminin büyük oranda sapmasının sebebi bu diyebiliriz. Regresyon problemlerinde kullanılan bir çok algoritma vardır. Regresyon yöntemlerini birbirinden ayıran noktalardan biriside burasıdır. Bunlardan en bilinir ve yaygın olanı en küçük kareler (EKK) olarak bilinen yöntemdir. Gerçek duruma en yakın fonksiyon eğrisi oluşturmamızı sağlar. Gözlemlerin rastgeleliğinden kaynaklanan hatayı küçülterek uygun denklem katsayılarını ve uygun eğriyi çizmemizi sağlar. Bu işleme optimizasyon da denebilir. Aşağıda ki grafik üzerinde 3 farklı model görebiliriz. Kırmızı olan doğrusal regresyon modeliyle çizilmiş bir grafiktir. Siyah olan polinomik ve mavi olan ise kübik bir regreson eğrisidir. Hangi modelin veriyi daha iyi açıkladığını anlamak için birkaç kritere bakılarak karar verilebilir. Model kurulmadan önce de mutlaka keşfedici veri analizi yaparak varsayım hatalarını giderildikten sonra model kurulması daha doğru bir adım olacaktır. İstatistiksel olarak anlamlı bir regresyon modeli kurulup kurulmadığı t-testi, anova gibi hipotez testleri ile hızlıca test edilebilir. Fakat anlamlı bir model kurulsa bile analizi bitiremeyiz. Çoklu bağlantı, artıkların(hataların) etkileri, tahmini değerlerin en düşük ve en yüksek aralıkları, modelde ki katsayıların etkileri incelenmesi kesinlikle gerekmektedir. Son analiz aşamasında ekstrem bir durum bulunursa bu etkilerin giderilmesi için farklı yöntemler kullanılması gerekmektedir. Gerekirse model değiştirilebilir yada parametrik olmayan yöntemler seçilerek tekrar regresyon modeli kurulmaya çalışılabilir. Çoğu çalışmalar maalesef model kurulduktan sonra bitiriliyor ve model sonrası analiz yapılmadan yorum yapılmaya çalışılıyor.

http://www.biyologlar.com/regresyon-analizi-nedir

Evrim Konusunda ilk Düşünceler

Dini Düşünceler: Düşünebilen insanin, dogadaki çeşitlenmeyi, canilar arasindaki benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim konusunda ilk düşünceler başlamiş demektir. İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemiştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı(1703-1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir. 17. yüzyıla kadar, piskopos Ussher’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türlerin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kaldığı fikri’ yani ‘Genesis’ geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya İÖ 4040 yılında, Ekim ayının 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratılmıştı. Bu düşünce Ussher tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha sonra yine Hıristiyan din adamları olan Augustin (İS 354-430) ve Aquinas (İS 1225-1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşilacagi gibi, Adem’in çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden oluştugu ileri sürülerek, yaratilişin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha sonra eşeylerin ortaya çiktigi savunulmuştur. Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından Empedocles, İÖ 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların oluştuğunu savunmuştu. Thales(İÖ 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası olduğunu ileri sürmüştür. Aristo (İÖ 384-322) bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişliklerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların metabiyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inanmıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren Lucretius (İÖ 99-55) u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz. Yeni Çağdaki ve Yakın Çağdaki düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düşürnürlerin sayısı artmıştır. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesanstan önce de bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlıların benzer tarafları ve farkları saptanmıştır.Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabaliklyarı gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan Leonardo da Vinci, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazılarının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa ibilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür. Bu şekilde farklı devirlerde 2arklı canlıların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, oluşan canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama “Tufan Kuramı” denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varayılmıştır. Cuvier, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yanılayarak fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlangıcında, üç İngiliz jeoloğun çalışmalarıyla katstrofizm kuramı yerine ‘Uniformizmi’ kuramı getirildi. Hutton 1785'te geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonlaların belki de daha kuvvetli olurak meydene galdiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman) tayinlerinin yaılabileceğini buldu. John Playfair’in yapıtı 1802'de yayınlandı. Üçüncü araştırıcı, Charles Lyell, bir çok jeolojik soruna çözüm getirmenin yanısıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım, Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde etkilemiştir. Lamarck’ın Düşünceleri Organik evrimi konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında ‘Philosophie Zoologique’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir. Lamarck, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimlerini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşullarına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, karmıaşıkyıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayımı ileri sürdü: “ Eğer bir onrgan fazla kullanılıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır”. Bu varsayıma ‘lamarkizm’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döllere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafalırın atası kısa boyunlu olmalıran karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kaylmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Körfarelerin gözlerini, karıncaayısının dişlerini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilrde açıklamıştır. Bu üaçıklamalar,kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle Weismann tarafından somatoplazma ile germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıtsal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece Lamarck’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri sürmüşler, fakat inandırıcı olamamışlardır. Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri Charles Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi, organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi, evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı.Evrim Kuramı, bilimsel anlamda 19. yy kuramıdır; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir kuram niteliğini aldı. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakından tanımalıyız: Darwin, 1809'da İngitere’de doğdu. Babas, onun hekim olmasını istiyordu; 16 yaşında Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Darwin, ilk olarak başladığı hekimlik eğitimini ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ Kolejinde teoloji (= dinibilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kırkanatlıları toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi John Henslow’ u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevresinde beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle, 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı. Lyell’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapıyor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi, ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve yine jelojik aktmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Yine insan da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamylara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km kadar uzak olar Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, dev kertenkelelerin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgeliren göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki e hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştirmalarina Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika Kiyilarinda devam etti. Tüm bu araştirma süreci içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda Ingiltere’ye ulaşti. Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolaysıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle birlikte, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itibaren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını biraraya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özelikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan Alfred Russel Wallace’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. Wallace, Darwin’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı “ Orjinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi ” idi. Darwin’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, Wallace’ın çalışmalarında yer almaktaydı. Durum, Darwin için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte basılmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean Society’ye teslim etti Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859'da “Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni” kısaltılmış adıyla Türlerin Kökeni yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırladı. Çünkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. Darwin, uysal bir adam olduğundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı geliniyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattılar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardımlarda bulunan Lyell ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan Fitzroy , bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir şekilde Darwin’e destek oldu. Darwin, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim adlı eseriyle yayımladı. Bu eserde insanın daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddeliyor, diğer memelilerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve iyne diğer çcanlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlıolduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeyseyl seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. Darwin’in “İnsanın Oluşumu ” adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birdikmesi, Darwin’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır. Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları (Darwin- Wallace Temellerini atmıştı) Bu kuram, ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır. Gerçekler şunlar: 1. Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve popülasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur. 2. Bir türe ait popülasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı popülasyonlarınnın hepsi varyasyon gösterir. Darwin ve Wallace, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir. Varsayımlar: 1. Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs için, saöaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen popülasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş popülasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır’Yaşamak İçin Savaş”. 2. İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşıayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeylenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği “Biyolojik olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır”dır. 3. Bir bölgedeki koşullar digerlerinden farkli oldugundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farkli olur. Çevrede meydana gelecek yeni degişiklikler, tekar yeni uyumlarin meydana gelmesini saglar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tipp uyumlar, daha dogrusu dogal seçilim, bir zaman sonra, atasindan tamamen degişik yeni bireyler toplulugunun ortaya çikmasini saglar’Uyumsal Açilim’. Farklilaşmanin derecesi, eskiyle yeni popülasyondaki bireyler bir araya getirildiginde çiftleşmeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmişsa, artik bu iki popülasyon iki farkli tür olarak degerlendirilir. Bir ata popülsayondaki bir kisim bireyler, taşidiklari varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diger bir kismi da taşidigi farkli varyasyonlar nedeniyle daha degişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açilim ortaya çikar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasinda, bulundugu koşullarda, yarari ya da zarari olmayan diger birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onlari daha sonraki döllere aktarabilir. Darwin’in kuramı o karar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı.Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilinmektedir.Fakat bu küçük farkları oluşturan genlerdeki herhangibir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerleri taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin oluşmasına neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği oluşturan genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri oluşturan genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir popülasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur. Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştı ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünceye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla birlikte son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. Evrim Kuramı’na, Darwin’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla popülasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çifleşmediği takdirde, bu varyasyonun o popülasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Popülasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. Darwin, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak hataya düşmüşü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. İkinci önemli karşıkoyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların biraraya gelmesiyle mümkündü. Fakat cınlıların oluşmasından bugünekadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. Üçüncü bir karşikoymaya yanit vermek oldukça zordur. Karmaşik bir organ yarar saglasa da birden bire nasil oluşabilir? Örnegin omurglilarda, gözün bir çok kisimdan meydana geldigi bilinmektedir. Yalniz başina bir kismin, hehangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldigi zaman görme olayi saglanabilir. O zaman degişik kisimlarin ya ayni zamanda birden meydana geldigini varsaymak gerekiyor- bu popülasyon genetegi açisindan olanaksizdir- ya da yavaş gelşitigini herhangi bir şekilde açiklamak gerekiyor. Bir parçanin gelişmesinden sonra digerin gelişebilecegini savunmak anlamsizdir; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kisim, işlevsiz olacagi için körelir ya da artik organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla birlikte, bu teip organlarin da nokta mutasyonlarin birikmesiyle, ilkelden gelişmişe dogru evrimleştigine ilişkin bazi kanitlar vardir. Evrim Kuram’nda dördünrcü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla birlikte(bazıları canlı olarak günümüzde hala yaşamaktadır), tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunanamımıştır. Bununla birlikte zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır. Anorganik Evrim Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadigi evrenin nasil oluştugunu, onun sonsuzlugunu, içinde başka canlilarin, belki de düşünebilir canlilarin bulunabilecegini ya da sinirli oldugunu, özellikle o sinirin ötesinde neler olabelecegini, dünyadakilerden başka canli olmadigini, kapatilmiş oldugu evrensel yalnizligi ve karantinayi düşününce irkilir.Bu duygu coşkularimizin kaynagi, inançlarimizin temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. Ilkçaglardan beri evrenin yapisi üzerinde varsayimlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basiki araci olarak kullanilmiştir. Yüzyilimizin oyldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karisi ile aazalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yanrıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dühnyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzamklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. (Demirsoy, Ali, Yaşamin Temel Kurallari Cilt-1, Kisim-1, Onbirinci Baski, Ankara 1998, s:543-555) Evrim Kuramında Bir Paradoks İngliz bilim adamı Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) gerek yaptıkları seyahatler sonucunda elde etmiş oldukları coğrafik deller gerekse mevcut karşılaştırmalı anatomi çalışmalarıyla emriyoloji bilgilerini kullanmak suretiyle ve de Malthus’un da etkisiyle, şekkillendirdikleri evrim kuramında canlıların yaşamlaranı sürdürebilmelerinde iki gücün etkin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan birisi doğal eleme gücüdür; canlı bu güç sayesinde çevre şartlarına uyum göstererek yaşamını devam ettirebilme şansına sahip olabilir; kendine nisbetle şartlara uyum göstermeyenler yaşamlarını sürdüremezler, yok olurlar. Uyum gösterenler ise çevre şartlarına uygun olarak değişim gösterirler. Böylece, meydana gelen değişimler sonucunda yeni türler ortaya çıkar. Ancak, canlılarda bir ikinci güç daha vardır; o da ataya dönüş gücüdür (atavizm). Canlı ne kadar asıl tipinden uzaklaşmış olursa olsun, atalarına dönüş meyli taşır ve dolaysıyla söz konusu dönüşü yapabilir. Bunun tipik örneğini Darwin, güvercinlerde göstermiştir. Evcilleştirilmiş güvercinlerin yabanıl kaya güvercinlerine dönüş göstermesi gibi. Evrim kuramını desteklemek üzere, bu iki güce ek olarak, Darwin ve Wallace ‘koruyucu benzerlik’ ten söz ederler. Buna göre canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevre şartlarına uyarlar; örneğin çölde yaşayan canlıların renkleri sarı tonlarındadır; ormanda yaşayan hayvanların renkleri çok parlaktır; kutuplardaki hayvanlar için ise aynı şekilde, çevreye uyum göstermiştir; genellikle beyaz renktedir. Buna paralel olmak üzere, hayvanların kendilerini korumak için bazı başka korunma yollarını da denedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlar, sansarlar gibi, kötü koku salar ya da seslerini daha güçlü hayvanlara benzeterek düşmanlarına karşı kendilerini korur. Koruyucu benzerlik, aslında evrim kuramıyla garip bir şekilde zıt düşmektedir. Çünkü eğer canlı, mimikri, yani daha güçlüyü taklit etme şeklinde bir kuruyucu benzerlik gücüne sahipse, o takdirde, nisbeten kuvvetli olan canlılara karşı koruyucu bir silah geliştirmiş olur ve her ne kadar evrim kuramına göre, yaşamını sürdürebilmek için güçlü olması gerekiyorsa da, taklit kaabiliyeti sayesinde, zayıf olsa da, yaşamını sürdürebilme şansına sahip olur. Doğabilimler yapmış oldukları araştırmalarla, doğada birçok mimikri belirlemeyi başarmışlardır. (Esin Kahya, AÜ DTCF Felsefe Bölümü, Bilim ve Teknik, Mayıs 1995, 330. sayı) Bilgi Çocuklarımızın yüzüne aynaya bakar gibi bakıyoruz. Onlar bizim yeniden dirilişimizdir. Kendileri tıpkı bize benzer yapabilmeleri çin hücrelerinde bulunan, bizim fiziksel yapımızı belirleyen bilgiyi, onlara sperm ve yumurta olarak veriyoruz. Bu bilgi bizim geleceğe armağanımızdır. Hücre yapımı için gerekli bilgi; harita, plan veya taslak niteliğindedir. Bir rehber, bir kitap, bir broşür gibi de denebilir. Bu rehber çok özel bir yaratmayı gerçekleştirecek olan aracının veya makinenin, canlı üretme makinesinin “anlayacağı” eksiksiz bir bilgi anahtarı olmalıdır. Genler Genetek bilimi, her canlının özelliklerinin (örneğin göz rengi) kalıtımla geçtiğini, yani yavruda hassas bir şekilde yeniden ortaya çıktığını göstermişttir. Kişisel özelliklerini düzenleyen bilgi, “genler” denilen özel varlıklarla nesilden nesile geçer. Her belirgin kalıtımsal özelliğin ayrı bir geni daha vardır. Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel 1860'larda, genlerin kalıtımla gerçek şeyler gibi; sulandırılmadan, bölünmeden, karışmadan aktarıldığını açığa çıkardı. Öyleyse genler, her biri (s:19) organizmanın belirli bir özelliğini içeren, kalıtımla yavruya aktarılabilen küçük bilgi paketleridir diyebiliriz. 1920'lerde büyük genetikçi Thomas Hunt Morgan, genlerin hücrei içindeki yerlerini buldu. Bütün hücrelerde, çekirdek dedğimiz kapalı bir kap vardır. Hücre bölünüp iki hücre haline gelirken, ilk önce bu çekirdeğin bölündüğü, dolaysıyla hücre içinde önemli bir rolü olduğu daha önce de biliniyordu. Yani, tek hücrenin servetini yeni hücrelere eşit bölüştürme işlemi, çekirdekte başlıyordu. Dahası; mikroskop, çekirdeğin içinde kromozom denilen iplik gibi yapıları açığa çıkardı. Bu yapılar, çekirdeki bölünmeden kendilerini bir kat artırıyorlar ve her kromozom dizini, bir yeni “yavru” hücrenin içine yerleşiyordu. Bu düzenleme yüzünden, koromozomların genlerin yuvaları olmalarından kuşkulanıyorlardı. Morgan, adi meyve sineklerini deney hayvanı olarak kullanarak bunun gerçekten de doğru olduğunu, bir dizi ince deneyle kanıtladı. Bu işi tamamlandığında, genlerin kromozom ipliklerinin etrafında top top sarılmış oldukları artık biliniyordu. Genler Neden Yapılmışlardır? Kromozomlar (genler) neden yapılmışlardı? Biyolojide kuşkusuz çok önemli bir yeri olan Oswald Avery’nin deneyleri bu soruya çok açik ve parlak bir yanit getirdi. Çalişmalari, şimdi “moleküler biyoloji” dedigimiz modern çagi açti. 1940'larin başinda Avery, iki tarafli zatürreye (akciger iltihasbi) neden olan bakteriyle ugraşiyordu (penisilin bulunmadan önce, en büyük ölüm nedenlerinden biriyldi bu hastalik). Yaptigi deneylerde açiklayamadigi şaşirtici sonuçlar buldu. (s:20) Ölü zatürre bakterileri, kötü niteliklerini, zatürre yapmayan türden canli bakterilere geçirebiliyorlardi. Bu, tehlikeli ölü bakterilerin, canli ve zararsiz bakterileri tehlikeli hale getirebilmeleri demekti.Bu nitlik bir defa geçirilince artik kalici oluyor ve bir zamanlar iyi huylu olan bakterilerin gelecek kuşaklarina kalitimla geçiyordu. Hastaliga neden olabilme kapasitesi bir veya bir grup özellekten kaynaklanir. Bu özellikler, genler tarafindan kontrol edilir ve kalitimla geçirilirler. Avery, ölü baterilerin parçalandiklarini, vücutlarinin bilgi taşiyan kimyasal maddeler çikardigini, canli baketirelirn de bulari besin olarak kullandiklarini düşündü. Yani genler, canli bakterilere girip onlarin kalitimlarini belirtiyorlardi. Avery ve arkadaşlari, bu gene benzer maddeyi kesin olarak belirlemek üzere çalişmaya başladilar. İnsan, Tıp bilimi için, genlerin kimyasal özelliklerinin bulunmasından daha önemli bir problem olabileceğini düşünüemez. Ancak bu kesinlikle insanlar, hatta hayvanlar üzerinde de incelenebilecek bir problem değildi. Neyse ki zatürre yapan bakteriler, Avery’e uygun bir sistem getirdiler. Bu iyi ve değerli bir model-deney sistemi örneği oluşturuyordu. Aslında, bütün genetik bilgi birikimi, 100 yıl önce Gregor Mendel’le başlangıcından bugünkü araştırmalara kadar, büyük ölçüde basit deney modellerine dayanır. Bezelyeler, meyve sinektleri, ekmek küfü ve bakteriler... Avery’nin üzerinde çalıştığı bakteriler geretik olarak birbirinin tıpkısıydı. Başka cinslerle karışmamış, safkan bakterilerdi bunlar. Hızla üreyebiliyorlardı öyle ki kalıtım özelliklerini birçok kuşağın üzerinde izlemek olanaklıydı. Zatürreye neden olma yetenekleri, farelere verilerek kolayca ölçülebiliyordu. Avery’nin yaptığı önemli deneyleden biri, probleme açık bir yanıt getirdi. Ölü bakterilerden dağılan bir molekül karışımını aldı ve içine DNA’yı “bozan” bir enzim ekledi. DNA’nın bozulması, karışımın zararsız bakterileri zararlı bakteriye çevirebilme yeteneğine bir son verdi. Buna ek bir deneyle Avery ve arkadaşlari, zararsiz bakterileri hastalik yapan bakteriye çeviren maddenin “deoksiribonükleik asit” veya DNA oldugunu kanitladilar. DNA: Deoksiribonükleik Asit Aslında, DNA’yı Avery bulmadı. Bu işi, Avery’den altmış yıl önce Friedrich Miescher adında bir araştırmacı yapmıştı. O ve onu izleyen bilim adamları bu konuda bir sürü kimyasal bilgi toplamışlardı. DNA’nın zinci şeklinde birbirine bağlı, büyük miktarlarda fosforik asit içeren “nükleotid” denilen moleküllerden oluştuğu biliniyordu. Bunlar, o zamana kadar hücrede bilinen en büyük moleküllerdi. Avery, DNA’nın kalıtımın temel maddesi olduğunu gösterdi. Başka ir deyişle “bir şeyi kalıtımla geçirmek demek, bir parça DNA aktarmak demektir”. Genler DNA’dır. Bilgi DNA’dır ve DNA bilgidir. Avery’nin ispatından beri, DNA konusunda bilinenler öyle şaşırtıcı bir hızla arttı ki, 1960'larda (s: 22) artık bilginin DNA’da nasıl kodlandığını bu bilginin nasıl hücre maddesine dönüştüğü ve DNA’nın gelecek kuşakla paylaşılmak üzere nasıl kopya edildiğini biliyorduk. Bu zorlu yarışa bir çok bilim adamı katıldı; ama James Watson ve Francis Crick ’in DNA’nın doğru yapısının ikili sarmal, yani içiçe dönen iki zincir olduğunu düşünüp bulmaları en büyük aşamalardan biridir. Öyleyse işte DNA’nin temel özelliklerine bakalim: 1.Molekül zincir şeklindedir( Degişik basit molekül çeşitlerinin birbirine eklenmesinden oluşmuş zincir şeklindeki madde) 2.Olağanüstü uzun ve son derece incedir.Hücrenin çekirdeği 100 kere büyütülseyydi aşağı yukarı iğne ucu büyüklüğünde olacaktı, yani gözün ancak seçebileceği kadar. İte bu küçücük çekirdek içinde katlanmış durumda bulunan DNA açılırsa, boyu, bir futbol sahasının boyu kadar olur. 3. Zincirde dört çeşit halka vardir (nükleotid denilen moleküller). Isimleri adenilik asit, guanilik asit, sitidilik asit ve timidilik asit; kisaltmalari A. G, C ve T. 4. Bu dört tür halkanın bağlanma biçimi, adi bir zincirin halkaları gibi birbirinin aynıdır. 5. Halkaların şaşmaz bir düzeni vardır, bu kitaptaki harflerin düzeni gibi. Bundan sonra, zincirler üzerine söyleyecek çok şeyimiz olacak. Bir zinciri her resimleyişimizde, buradaki beş biçimden hangisi en uygun, en açiklayicisiysa onu kullanacagiz. Kuşkusuz, gerçek zincirlr bizim resimlerde gösterdiklerimizden çok daha uzundur. DNA = Dil = Bilgi Şimdi dört çeşit halkasi olan bir zincirimiz olsa ve bunun yeni bir bireyin oluşmasi için gerekli bütün bilgiyi içerdigini bilsek, bu sirrin halkalarin siralanmasinda veya düzenininde yattigi sonucunu çikarmamiz gerekir. Zincirin bu kadar çok anlam taşimasinin başka bir açiklamasi olamaz. Bilgi, böylece harita veya plan olmak yerine, düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu bir şeye, daha dogrusu tek boyutlu “yazili” talimat dizinine dönüşür. Burada dille-benzetme (analoji) yapilabilir.DNA alfabesinin dört harfi var, ama bunlarla yazilabelecek mesajlarin sayisi sonsuzdur. Tipki iki harfli Mors alfabesiyle (nokta-çizgi) söylenebileceklerin sinir olmadigi gibi. Kitaplardaki harfler kağıt üzerindeki yerlerine göre diziler halinde bağlanmışlardır. DNA içindeki dört nükleotid halkası ise gerçek kimyasal bağlarla dizi halinde bağlanmıştır. Belli bir organizma içindeki toplam DNA’da bir kitap gibi düşünülebilir.(s:24) Bu kitapta, bütün harfler, deyimler, cümleler ve paragfraflar bir zincir oluşturacak biçimde birbirine eklidir. Organizmanın bütün bölümleri ve bütün işlevleri böylece tanımlanır. Bu organizmanın özdeş bir ikizi varsa, o da aynı DNA’ları içerir, aynı kitaptan bir tane daha diye düşünülebilir; ne bir harf, ne bir sözcük farklıdır ikisi arasında. Aynı türün başka bir organizması da, gramerda sık sık ve göze çarpıcı farklar olduğu halde, benzer bir kitabı oluşturur. Değişik türlerin kitapları, içlerinde bir sürü benzer cümleler de olsa oldukça değişik öyküler anlatırlar. Yukarıdaki benzetmede zincirin parçaları olan genler, aşağı yukarı cümlelerin krşılığıdırlar. Bir gen, organizmanın belirli bir yapısını oluşturan veya işlevini gören bir harf (nükleotid) dizidir. Genler, çok uzun bir DNA molekülünde arka arkaya eklenmiş cümleler gibidirler. Bir İnsan Oluşması İçin Ne kadar Bilgi Gerekli? Bilginin ne olduğunu gördükten sonra isterseniz, canlıları oluşturmak için ne kadar bilgi gerektiği üzerine kabaca bir fikir edinelim: 1. Bir bakteri, canlı yaratıkların en basitlerindendir, 2 000 civarında geni vardır. Her gen 100 civarında harf (halka) içerir. Buna göre, bir bakterinin DNA’sı en azından iki milyon harf uzunluğunda olmalıdır. 2. İnsanın, bakteriden 500 kat fazla geni vardır.Öyleyse DNA en azından bir milyar harf uzunluğundadır. 3. Bir bakterinin DNA’sı bu hebsaba göre, her biri 100.000 kelimelik 20 ortaama uzunlukta romana, insanın ki ise bu romanlardan 10.000 tanesine eşittir! Dilden Maddeye DNA dilinin anlamı, belirli bir canlı organizmayı tanımlamasındadır. Başka bir deyişle genler, maddenin, yaşamın gerçek özünün, gerçek canlı unsurun yaratılması için gerekli bilgiyi verirler. DNA dili fizik olarak yaşamaya, nefes almaya, hareket etmeye, et üretmeye nasıl çevrilebiliyor? Bu soruyu yanıtlamadan önce, nelerden yapılmış olduğumuzu bilmemiz gerekir. Proteinler Bu konu zor görünebilir ama aslında öyle değil. Bizi oluşturan en önemli malzeme proteindir denilebilir. Diğer yapı maddelerimiz (su, tuzlar, vitaminler, metaller, karbohidratlar, yağlar vb.) proteinlere destek olmak üzere bulunurlar. Proteinler yalnızca kütlemizin (suyu saymazsak) çoğnu oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda vücut ısımızı, hareketlerimizi ayarlarlar, düşüncelerimizin ve duygularımızın da temelini oluştururlar. Kısacası bizi oluşturan ve yaptığımız her şey proteinlere dayanır. Örneğin, kendimi gözlüyorum: bütün kütlesi proteindir; ne görüyorsam (kürkü, gözleri, hareket etmesi bile) proteindir. İçindeki her şyey de proteindir. Ayrıca kendime çok özel bir kişilik veren herşey de özel proteinlerle belirlenmiştir. DNA’nın yönlendirilmesiyle yapılan proteinler birey olmanın, tek olmanın, bütün türlerin fiziksel temelidir. Metal, otomobil için neyse, protein bizim için odur. Otomobilde başka malzemeler de vardır; ama yapıyı ve işlevi sağlayan en önemli eleman metaldir. Hem görünüşü, hem de işleme yeteneğini belirler. Bir arabanın diğerinden farkını; biçimini, niteliği ve metal kısımların durumu belirler.(s:26) Şimdi, yeni bir soru ve başka bir ayrintili inceleme için haziriz. Proteinler neden yapilmişlardir? İşte özelliklerinin listesi: 1. Zincir moleküldürler. 2. Uzundurlar ama DNA kadar değil. 3. Yirmi çeşit protein halkasi vardir. Bunalara amino asitler denir. 4. Yirmi birimin de bağlantı biçimi tamamen aynıdır. 5.Yirmi birimin veya halkanın düzeni veya diziliş sırası hassas ve kesindir. Bu düzen, hangi protein olduğunu ve sonuçta işlevinin ne olduğunu belirler. Amino asitler, isimlerinin ilk üç harfi eklenmiş zincir halkalariyla gösterilirler. Yirmi amino asit şunlardir: fenilalanin, leusin, izoleusin, metyonin, valin, serine, prolin, treoinin, alanin, tirosin,histidin, glutamin, asparajin, lisin, aspartik asit,glutamik asit, sistein, triptofan,arjinin,glisin. Çeviri Bu beş özelligin DNA zincirininkine ne kadar benzedigini gördünüz. Halkalari özel bir düzende olan zincirler, protein alfabesinde yirmi çeşit harften oluşuyor;DNA alfabesinde ise dört harf var. DNA bilgisinin protein maddesine dönüşmesinin aslinda dildeki gibi bir çeviri işlemi oldugu hemen (s: 27) görülebilir. Dört harfli bir alfabedeki harf dizisinden, yirmi harfli bir alfabenin harf dizisine geçilmektedir. Mors dilinden (iki harfli nokta-çizgi alfabesinden) Ingilizce gibi yirmisekiz harfli alfabesi olan bir dile çeviri yapmaya da benzetilebilir bu. Bütün olan biten aslında bu kadar.Hücerelerin protein zincirleri içinde binlerce çok ufak, son derece basit çeviri makinesi var. Bunlara “ribosomlar” deniyor. Şu şekilde çalışırlar: Önce DNA bilgisinin bir bölümü, bir gen, bir enzim (bu işlemin hızlanmasına yardım eden bir protein) tarafından kopye ediliyor. Mesajcı RNA (mesajcıribonükleik asit) dernilen bu gen kopyası da bir zincirdir. RNA molekülleri,DNA moleküllerinin hemen hemen aynı zincir moleküllerdir; ama onlar kadar uzun değildirler. Bir DNA molekülü bir çok geni içerir, bir mesajcı RNA molekülü ise yalnızca bir tek genin kopyasıdır. Bu RNA moleküllerine “mesajcı” denir, çünkü genin mesajının, ribosomlar yolu ile DNA’nın hücredeki yeri olan çekirdekten proteinlerin yapıldıkları hücrenin çekirdek dışındaki kısmına (stoplazma) taşırlar.(s:28) Gen kopyası mesajcı RNA bir ucunu ribosoma bağlar, Ribosom okuyucudur;mesajcı RNA’nın içindeki nükleotidlerin (harflerin) dizilişini okur; ama bildiğimiz anlamlı bir sözcük çıkarmak yerine protein çıkarır. Bu şu şekilde gerçekleşir: Özel enzimler amino asitleri “transfer” RNA (tRNA) denilen küçük bir RNA molekülüne bağlarlar. Yirmi amino asitin her biri özel RNA molekülüne bağlanır. Amino asite bağlanmış tRNA’lar kendilerini ribosoma yöneltirler. Ribosom, gerekli tRNA’yı (bağlı amino asitlerle birlikte) o anda mesajcı RNA’dan okuduğu deyimlere uygun olarak seçer. Yani eğere ribosom mesajcıdan ala amino asitini (alanin) belirleyen bir grup nükleotid mesajını okumuşsa, bu amino asitin (Hayatın Kökleri, s:29) bağlı olduğu gruba uygun nükleotidleri olan bir tRNA seçer. Mesajcı nükleotidin, belli bir amino asite uygunluğu, nükleotidlerin doğal uygunluk ilişkisine dayanır.Mesajcı üzerindeki her nükleotid dizisi, transfer RNA üzerindeki uygun nükleotid dizisiyle mükemmel bir şekilde eşleşir. Her yeni aminoasit ve onun tRNA’sı ribosoma gelip uygun biçimde yerleştikçe, amino asit kendisenden önce ribosoma gelmiş olan amino asitle kimyasay olarak birleşir. Böylece, halkalar sırayla birer birer bağlanır. Ribosom mesajı okudukça protein zincirinin boyu durmadan inin okunma ıbitince, bütühn protein halkası serbest bırakılır. Böylece yeni bir protein doğmuş olur. Bir genboyu DNA’nın içindeki nükleotid dizilişi, bir protein içindeki amino asit dizisini tam olarak belirler. Bir gen, bir protein. Bir gen; bir protein kavramı bizim proteinlerin nasıl oluştuğunu öğrenmemizden çok uzun zaman önce bulunmuştu.1930'larda ekmek küfü üzerine bir dizi parlak deney yapan biyokimyacı George Beadle, bir teks gen içindeki değişikyiklerin, bir tek proteinde bozulmaya yol açtığını göstermişti.Buna dayanılarak yapılan çcalışmalar bakteri kullanılarak ilerletildi ve genişletildi. Bu büyük çalışma ve burada anlatacağımız niceleri, herman Müller’in 1920'lerdeki DNA’daki değişmelerin (mutasyon), istenildiğinde canlı sistemleri x-ışınlarına tutarak sağlanabaleceğini gösteren önemli buluşu olmasaydı başarılamazdı. DNA, bir hücrdede bulunan değişik p;roteinler kadar gen içerir (bakteride 2000; insanda 200.000). Protein yapan makinenin bu çeviri işlemindeki şaşmayan hatasizligi,kuşkusuz dikkate deger. bir hücrenin yaşamasi için gerekli binlerce proteinin üretilmesinde ancak bir-iki yanlişligüa yer olabilir. Insanlarin yahptigi hiçbir makine, bunun gibi 200 romana eşdeger bir yaziyi bu kadar az yanlişla yazamaz. t-RNA’nın Bulunması Hocam Paul Zamecnik ve ben, 1956'da transfer RNA’yı birlikte bulduk ve neye yaradığını açıkladık. Zamecnik daha önce ribosomların, üzerinde proteinlerin biraraya getirildiği strüktürler olduğunu göstermişti.Ben de bu tarihten bir yıl önce amino asitlerin özel bir dizi enzimle aktif hale getireilebildiğini (yani diğer amino asitlerle reaksiyona hazırlandığını) kanıtlamıştım (bu dördüncü bölümde anlatılıyor). Ama arada eksik bir şey vardı: amino asitlerin bağlanabileceği ve onlara (Hayatın kökleri, s: 31), mesajcı RNA’ların gösterdiği yerlere yerleştirilmelerini sağlayan kimliği kazandıracak bir şey. Paul Zamecnikle birlikte, hücreler içinde amino asitlere önemli bir yatkılnığı olan, yani onlarla olağandışı bir sıklıkla bağlanabilen küçük RNA molekülleri olduğunu gördük. Proteinin yapılışnıda ki eksik olan halkayı bulduğumuzu hemen anladık. Bir sürü yoğun ve zevkli deneyden sonra, ondan sonraki yılın sonlarına doğru,tRNA’nın protein yapımına katılım yönteminin size daha önce açıkladığım oldukça tam bir resimini elde ettik. Zincirlerden Üç Boyutlu Varlıklara Buraya kadar öykü yeterince doyurucu; canlı mekanizmalar, zincirleri dil olarak kullanırlar. Plandan bitmiş üretime geçmek, basit bir çeviri işidir. Ama hala aşmamız gereken bir engelimiz var. Çeviri bir simgeyi başka bir simgeye, tek boyutu tek boyuta, bir zinciri başka bir zincire, nükleotitleri amino asitlere dönüştürülüyor. Zincirden “maddeye” nasıl varabiliriz? Protein moleküllerinin görevlerini yerine getirmelerine, dokunabildiğimiz, kavrayabildiğimiz şeylere, tohumlara, çiceklere, kurbağalara, size, bana bir boyuttan üç boyuta sıçramak zorundayız demek ki. Yanıt, protein zincirleri içindeki halkaların yani aminoasitlerin özelliğinde yatıyor. Protein molekülleri, zincir oldukları halde asılnrad (fiziki olarak) gerçek zincirlerde olduğu gibi üç boyutlu yapılardır. Proteinin yirmi değişik amino asiti, etkisiz simgeler değildirler. Herbirinin kendine özgü kimyasal özellikleri vardır. Bazıları zincirdeki ikiz eşleriyle kimyasal bağlar yapmayı yeğlerken, bazıları daha çok asit, bazıları da alkali özelliğini gösterir. Kimi suyu aramak eğilimindeyken, kimi de sudan kaçar. bazıları öyle biçimlendirilmişlerdir ki zinciri bükebilirler. (s: 32). Birkaç tanesinin de bir proteinin yalnızca bir tek işe yaramasına katkıda bulunacak özel marfetleri vardır.Bu amino asitler zincirdeki yerlerine göre zincirin son biçimini belirler. Zincirler tamamlandıkları zaman, bir çeşit ip yumağı oluşturmak için kendi kendilerine içiçe dolanıp katlanırlar. çözülmüş zincirdeki amino asitlerin “sırası”, molekülün katlanmak için hazır olduğu zaman nasıl davranacağını, ne yapacağını “şaşmaz” bir şekilde belirler. katlanma biçimi de protein molekülünün şeklini, özelliklerini, işlevini belirler. Kas proteinler için, bir gen, protein yapar makinelere son bitmiş biçiminde katlanabeilecek ve komşu liflerin üzerinedn kayabilecek çok uzun bir protein zinciri yapmasini emreder. Böylece kisalabilen uzun lifler oluşur. kan hücrelerindeki oksijen taşiyan protein zinciri hemoglobin, özel bir üç boyutlu katlahnma biçimine sahiptir. Böylece yalnizca kendisine özgü bir yolla oksijeni tutma ve serbest birakma işlevini yerine getirebilir. Sonuç olarak herbirini siralanişi, genler içindeki nükleotidlerin siralanişiyla belirlenmiş binlerce protein zinciri, özel biçimlerde katlanip, özel işlevler elde ederler. Düzen Yaratmak, Çoğu Kez Zincir Yapmaktır Birinci bölümde düzen konusunda söylediklerimizi hatırlayın: Yaşam, sürekli düzensizliğe giden bir evrende düzene yönelik çalışır.Şimdi bunun ne demek olduğunu çok daha açıkça görebiliriz. Canlı olmak, daha önceden şaşmaz bir kesinlikle tanımlanmış bir düzenle, halkaları zincire eklemektir. Düzen bir defa kurulunca, son biçimin ve işlevin elde edilmesi hemen hemen kendiliğinden gelir diye düşünülebilir. İsterseniz, bir parçayı bir başka parçanın önüne koymak (Hayatın Kökleri, s: 33) kendiliğinden sonuca götürüyor diye düşünebilirz bu düzeni. Zayıf Kimyasal Bağlantıların Önemi Hücrelerin önemli molekülleri yani DNA,RNA ve proteinler üzerine yapılan bir çalışmadan çok ilginç bir genelleme ortaya çıkmıştır. Aslında “zayıf” kimyasal bağlantılar, yaşam için son derece önemil işlevler taşırlar.Güçlü bağlantılar (sağlam kovalent bağlar), amino asitleri protein içinde birbirine bağlayanlar cinsinden veya RNA ve DNA içinde nükleotidleri bağlayanlar cinsinden olanlardır.Bunlar zincirin her halkasında komşuyu sıkıca tutarlar. Zayıf bağlantılar ise bütün büyük zincirlerde katlanma noktalarını belirleyen ve molekülün biçimini sağlayanlardır. DNA’da iki zinciri,çift sarmalı oluşturmak iççin birarada tutan nükleotidler arasında zayıf halkalar vardır. Bunlar ileride göreceğimiz gibi RNA üretiminde çok greklidirler. Proteinin içinde,onu işlevine uygun katlanmış biçimlerde tutan amini asitler arasındaki bağalantılar da zayıftır. Ribosomlar üzerinde yeni protein yapımında,transfer RNA üzerinde tamamlayıcı biçimdeki nükleotidlere uydurarak,tam yerlerini “bulurlar”. Bu önemli bağlantıların özelliği,zayı oluşları yüzünden çok kısa sürmeleridir. Görevlerini yaparlar ve sonra kolayca çözülüp yeniden kullanılabilirler. Hayatla İçli Dışlı Cansız Varlıklar: Virüsler Virüsler ya da DNA’lı ya da RNA’lı proteinden yapılmışlardır. Yani ya DNA ya da RNA biçiminde bilgiyi içerirler ve protein biçiminde birşyelerin yerine geçebilen bir kimlikleri vardır. Ama yardımcısız kendi kendilerine üreyemezler. Yardım (s:34) canlı hücereler tarafından sağlanır. Virüsün proteinleri,onun bir hücre bulup içine girmesine yol açar. Virüs, orada kandini üretecek makinaları;hücrenin makinalarının bulur. Üreme işini tamamladıktan sonra kendisi ve yeni virüsler,aynı tatsız işi başka hücrelerde yinelemek üzere o hücreden çıkarlar.Bu olaylar sırasında virüs,”ev sahibi” hücreyi öldürebilir,ona zarar verebilir,değiştirebilir veya hiçbir şey yapmaz;bu virüsün ve hücrenin cinsinei bağlıdır. Bir virüsün hücrede neden olabileceği önemli bir değişiklik de onu kansere dönüştürmesidir. Bu esrarlı olay, 8. Bölümde göreceğimiz gibi en son kanser araştırmalarındaki yoğun çabaların temelinde yatlmaktadır. Hücrelerden daha basit oldukları halde,virüslerin daha ilkel olmadıklarını sanıyoruz. çok uzak geçmişte bir zaman, normal hücerelerine parçalarıyken kopup kendi asalak “yaşama” biçimlerini kurmuş olmaları mümkün görünüyor. Virüslerin bağımsız olarak üreme yetenekleri olmadığı için kendi başlarına canlı olduklarını düşünemiyoruz. Ölümlülük ve Ölümsüzlük Şimdi,bir bireyin yaratilmasinin bir dizi yazili talimat gerektirdigini biliyoruz. Bunlar milyonlarca yildir dikkate deger bir baglilikla tekrar tekrar kopye edilmişlerdir; ama her birey yalnizca birkaç on yil içinde yaşar ve ölür. O zaman bu talimatlarin ölümsüz olup olmadiklarini sorabiliriz. En azindan bir biyolog için her hangi bir şey ne kadar ölümsüz olabilirse,genetik bilgi de o kadar ölümsüzdür diyebiliriz. Aslinda ölümlü her birey,gelecek kuşaklara geçirilecek tarifnamenin geçici koruyucusudur;sopanin DNA oldugu bir bayrak yarişinda koşucu... Bir birey yaşaminin,ancak atalarindan çocuklarina geçirdigi bilgi kadar önemi (Hayatin Kökleri, s:35) vardir. Bazi güveler agizsiz dogarlar ve dogduklari andan başlayarak açiliktan ölüme mahkimdurlar. Tek işlevleri,çiftleşip daha çabuk yumurtlayarak güve bilgisini gelecek kuşaga geçirmektedir. Eğer DNA ölümlünün ölümsüzlüğü ise,insanları inatçı merakı,daha ötesini de sormadan edemez;Bütün bunlar nasıl başladı?(Hayatın Kökleri, s:19-36). Başlangiç Hangisi önce geldi, tavuk mu yumurta mı? Bu çok duyulmuş bir sorudur ama yanıtlanamaz. Yanıtlanamamasının sebebi “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan vs.” diye zaman içinde bitmez tükenmez bir geriye doğru sayış gerektrmesi değil, bu şekilde geriye giderken biriken küçük değişikliklerle tavuğun tavukluktan,yumurtanın da yumurta olmaktan çıkmasıdır.Tavuğun bir milyar yıl gerilere giden soy ağacını incelersek;tüylü arkadaşımızı,hayal gücümüzü ne ölçüde zorlarsak zorlayalım adına “tavuk” diyemeyeceğimiz atalara bağlayan bir değişimle karşılaşırız. Benim tahminim, bir milyar yıl önceki tavuk atasının her halde,toplu iğne başından küçük ve okyanusta yaşayan bir yaratık olduğu. Kendi soyumuzu gerilere doğru izlersek,yine buna benzer bir sonuçlar karşılaşırız. Ne kadar geriye gidebiliriz? Bir başlangiç oldugunu düşünmemiz gerek. Bundan önçeki bölümde sözü edilen,DNA’nin ölümsüzlügünü benzetmesine şimdi daha iyi bir perspektiften bakmaliyiz.Dünyamizin şimdiki canli biçimlerini dogracak tüm bilgiyi taşiyan bu kocaman moleküllerin,çok uzak bir geçmiş zamanda, alçakgönüllü bir başlangiçlari olmasi gerek. (s: 37) En iyi tahminlere göre yaşam; bundan üç milyar yil önceki Dünya'da başladi.Üç milyar yil önce Dünya'miz iki milyar yaşindaydive canlilari barindiracak kadar sogumay başlamişti.Son derece küçük ve oldukça basit deniz yaratiklarinin iki milyar yildan daha eski fosilleri var. Bu fosilleşmiş yaratiklarin atalari herhalde daha da küçüktü.. En ilkel canli biçimi, belki de bugün bolca bulunan basit tek hücreli canlilara hiç benzemeyen bir tek-hücreydi. Öyleyse bizim yoğunlaşacağmız soru şu: bir hücre,yaşamaya ilk olarak nasıl başlamış olabilir, bu aşama nasıl mümkün olabilir? Soru”hücre nasıl yaşamaya başladı?” değil;bu hiçbir zaman yanıtlanayacak bir sorudur. Çünkü bu olaya tanıklık edecek kimse yoktu o zaman; ama yaşamın nasıl oluşabileceğini sormak hakkımızdır. Akıllıca tahminler ve olasilıkıları gösteren deneyler yapabiliriz. Gerekli Maddeler Jeologların, paleontologların, fizikçilerin,biyologların çalışmalarına dayanarak,dünyanın üç milyar yıl öncesi nasıl bir yer olabileceği konusunda oldukça iyi bir fikrimiz var. Bilim kurgu kitapları ve filmelri olayı çok canlı ve belki de doğru resimliyorlar;lav ve kayalardan oluşmuş,gri, tümüyle kısır,hiç yeşili olmayan manzaralar,patlayan yanardağlar,sivri dağ tepeleri,buharlaşan denizler,alçak bulutlar,arada çakan şimşeklerle gürültüyyle parçalanan ve sürekli yağan yağmurlar. Herhangi bir canlı tarafından görülmemiş ve duyulmamış olaylar. Kuşkusuz bu, sizin ve benim için çok sefil bir ortam olurdu. ÜAma yaşamın başlangıcı için iyi bir düzendi. Herşeyi harekete geçirmek için gerekenler şunlardı: 1. Ilık bir ortam 2. Çok miktarda su(s:38) 3. Gerekli atomların kaynakları/karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor) 4. Enerji kaynağı. Su ve ısı, sorun değildi. Dünya soğurken, milyonlarca yıllık yağmur okyanusları doldurmuş hala sıcak olan Dünya bu okyanusyarı ısıtmıştı. Şimşekler bol bol enerji sağlıyorlardı. Bulutlar aralandığı sıralarda da Güneş’ten ulraviyole ışınları geliyordu(Bu ışınlar o zaman şimdi olduklarından çok daha güçlüydüler, çünkü atmosferimizi sarran ozon tabakası henüz oluşmamıştı. Ozon, yeryüzünde bitki yaşamının sonucu olarak yavaş yavaş birikmiş bir oksjijen tabakasıdır. Bu tabaka ultraviyole ışınlarını geçirmez). Bu koşullar;kuşkusuz başlangiçta,en basit birimlerin,bilgi zincirlerinin (DNA) ve hücre maddesi zincirlerinin (protein) oluşmasi için yeterince basitti. Ama zincirlerimiz olmadan önce halkalarimizin olmasi gerekir. Önce DNA nükleotidleri ve proteinlerin amino asitleri oluşmalidir. Bildigimiz gibi, bu halkalar ufak moleküllerdir. Bunlar, karbon, hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor elementlerinin kimyasal olarak baglanip düzenlenmeleriyle oluşurlar. Basit Moleküllerin Doğuşu Öyleyse işte senaryomuz: Deniz suyunda erimiş karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole işinlari ve şimşeklerle sürekli bombardiman edilmiyorlar. Bu arada bir kismi kalici ve dengede olan,degişik kombinasyonlara da zorlaniyorlar. İşlem yüz milyonlarca yıl boyunca sürerken,denz, elemanlarının değişik kombinasyonları yönünden giderek zenginleşiyor. Yeni moleküller,bu arada nükleotidler ve amino asitler birikiyor. Sonunda denizin son derece bol ve bütün yeni molekül(s:39) çeşitlerini içeren koyu bir çorbaya dönüştüğüü bir zaman geliyor. Zamanın Önemi Sözkonusu süreçte zamanın önemini kavramak için biraz duralım. Zaman ne kadar uzun olursa bir şeylerin olması da o kadar olasıdır. Kimyasal tepkimeler için de bu doğrudur. Zaman sınırlaması olmazsa,yeterince uzun süre beklenirse en olanaksız tepkimeler gerçekleşebilir. Eğer bu tepkimelerin ürettikleri bileşikler kalıcı (dengeli) iseler, deniz suyunun nisbeten değişmez maddeleri haline geleceklerdir. İçinde canlı Olmadığı için Çorba Varlığını sürdürebilir Şimdidenizin çorba gibi olma düşüncesi size aşiri görünebilir. Bunun bugünkü deneylerimizle karşilaştiralabilecek hiçbir yani yoktur. Böyle zengin bir oluşumun birikmesi,canlilar onu hemen yiyip biterecegi çin bugün belik de olanaksizdir. Bakteriler ve diger açgözlü yaratiklar şimdi çok kalabaliklar ve ne zaman iyi bir besin kaynagi belirse,hemen onu tüketiyorlar. Kaynak kuruyana kadar üreyip sayilarini arttiriyorlar. Görüyorsunuz ki eskiden yaşam olmadiggi için okyanuslar çorba gibi olabilirdi. Eski Olayların Laboratuvardaki Benzerleri Aslında,anlattıklarımız hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir hipotez. Yine de biz,laboratuvarda bunların olabileceğini gösterebiliriz,Eskiden olduğu öne sürülen koşulların laboratuvarda istenen tepkiyi sağlaması kuşkusuz olanaklıdır. Üç milyar yıl önce denizde bulunduğu (s: 40) düşünülen basit bileşikler bir cam kapta suda eritilebilirler. Kap, şimşekylerin enerji katkısını sağlamak üzere bir elektrik kaynağına bağlanır. Ssitemin bütün parçaları hiçbir canlı hücre olmadığından emin olabilmemiz için önceden sterilize edilir. sonra kaptakilerin bir süre pişmesi için elektrik verilmeye başlanabilir. sonunda kap açılıp içindekiler incelenir. Bu deneyin yapılmış olduğunu ve sonucun tümüyle inandırıcı olduğunu sevinerek söyleyebilirim. Hem nükleotidler hem amino asitler beş elementten bu şekilde oluşturulabildiler. yani yaşam zincirlerinin halkaları, deniz benzeri bir ortamda şimşikleri enerji kaynağı olarak kullanılmasıyla üretildi. Zincir Moleküllerinin Doğuşu Bundan sonraki adım,açıkça görülüyor ki halkaları,DNA gibi ve protein gibi zincirler oluşturmak için birleştirmektir.İlkel koşulların laboratuvarda yapılmış benzerlerinin,halkaların oluşumu aşamasını sağlamasına bakarak,çalışma ilerletilirse halkaların zincir biçiminde eklenebileceğini de düşünmek akla yakındır. Nitekim kısa zincirlerin oluştuğunu gröüyoruz. Basit kimyalarıyla bugünün DNA’larına ve proteinlerine benziyorlar. Yined hatırlayalım, bu deneyler yalnızca oylabileceğini gösterir, ne olduğunu değil. Durum, Thor Heyerdahl’ın Polinezya Adaları halkının Güney amerika’dan batıya yelken açarak, şimdiki yurtlarını buldukları savını kanıtlamaya çalışırken kaşılaştığından farklı değil. sal üzerinde aynı yolculuğu başarıyla yaparak,yalnızca polinezyalıların gerçekten bu yolculuğu yaptığını kanıtlamış olmadı, benzer taşıt kullanan herhangi birinin de aynı işi yapabileceğini gösterdi(s:41) Bir Hücreye Doğru Bu noktadan sonra,hücdreyi daha çok tanımak için beş önemli adıma daha göz atabiliriz. Hücrenin ikiye bölünmesi DNA’nın ikiye bölünmesi Zarlar Çift zincirli DNA Yapısal proteinler Enzimler tek zinciril DNA Proteinler Yağlar Nükleotidler Aminoasitler karbon, hidrojen,oksijen, azot(nitrojen) ve fosfor 1. Enzimlerin ortaya çıkması Enziler, hücre içindeki bütün kimyasal tepkimeleri hızlandıracak özel protein molekülleridir. Bugün canlı hücre;herbiri kenid özel işini yapan, besin maddelerini parçalayan,besinden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapımını kolaylaştıran ve sayısız başka işler yapan binlece enzim içerir. Olayların denizdeki başlangıt çağlarında yavaş gelişimleri, ancak enzimlerle hızlandırılabilirdi, İlk enzimler, raslatısal olaramk birbiren eklenmiş kısa aminoasit zincirleri olsa gerek. Tekrar tekrar “deneme-yanılma”yla bu kombinasyonların bazıları; birtakım reaksiyonları hızlandırabilecek,yalnız kenidlerine özgü bir yeteneği elde etmiş olmalılar.(s: 42) 2. DNA’nın çift Kat oluşu. Okyanuslar boyunca DNA zincirinin rasgele eklenen nükleotidlerle yavaş yavaş uzamasini gözünüzün önüne getirmeye çaliştiginzda baszi anlamli diziler oluşcaktir.Burada “anlamli”, birkaç yeni ilkel proteini yapmak için gereken bilgiyi içermek olarak kullanilmiştir. Bunladan bazilari, yararli enzimler veya önemli yapilarin parçalari olacktir. Basit bir çift kat halinde birleşme bunu sagladi. birbiren sarilmiş ipliklerin zarar görmesi,ayri ayri tek başlarini olduklari zamandan daha az olasiydi.Dahasi, çift kat olmak,DNA’nin üremesi için gereklidir. 3. DNA’nın Çoğalması Bu, çift sarmal DNA zincirindeki her ipliğin,kendisini tıpatıp bir kopyasını yapması,sonuçta ikinçci bir çift sarmalın(s:43) oluşması demektir. son erece basit ve zarif olan bubişlem,bir halatın çözülüp ayrılışı gibi iki zincirin birbirinden ayrılmasıyla baş

http://www.biyologlar.com/evrim-konusunda-ilk-dusunceler

Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kanser Tedavisine Bakteriler ve Nano Robotlar

Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:KANSER TEDAVİSİNDE BAKTERİLER VE NANO ROBOTLAR     Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008′den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.Bakteriler illa gerekli mi?Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].Bakterileri robota dönüştürmek2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:Her bir bakteri 4 pikoNewtonluk kuvvet uygulayabilecek kuyruk organellerine sahip. Tek başına küçük olmasına karşın 5000 tanesini birlikte çalıştırdığınız zaman bir piramit yaptırabiliyorsunuz.Hayvanlar üzerindeki ilk klinik deneyler2011 yılının başında Mantel ve ekibi, hazırladıkları tüm sistemi gerçek anlamda ilk kez bir canlıda denediler, tek bir farkla bu kez bakterileri es geçtiler. MRI kullanarak yönlendirdikleri bir mikro taşıyıcı sistemi karaciğerinde tümör olan bir tavşana doxorubicin adlı bir kemoterapi ilacı taşımak için kullandılar. Bu taşıyıcı sistem iddia edildiği gibi vücut içerisinde yok olacak cinste bir polimerden üretilmişti. Polimerin tasarımı, farklı hızlarda çözünecek şekilde yapılmıştı, böylece yeterli dozda ilaç iletimi sağlanıyordu. Her bir taşıyıcının yüzde otuzu manyetik nano taneciklerken kalan yüzde yetmişi ilaçtı. Mantel sadece kemoterapi değil, radyoterapi ilaçları olan radyoaktif maddelerin de iletiminin mümkün olduğunu belirtti [5].Bazı kan damarları “Y” şeklinde çatallandıklarından geleneksel ilaç iletim sistemlerinin yaklaşık yüzde 50 ihtimalle tümörlü dokunun olduğu yöne, yüzde 50 ihtimalle de karaciğerin alakasız bir bölgesine gidip yan etkiye sebebiyet veriyorlar. İşte Mantel’in bu sistemi manyetik kontrolü sayesinde hiçbir çatallanmadan etkilenmeyecek bir özelliğe sahip olduğu için fark yaratıyor. Ayrıca hiçbir kan damarına zarar vermiyor. Geleneksel kemoterapide kateter (sonda) ile yapılan bir ilaç sevkiyatı, kateterin tümöre çok yaklaşıncaya kadar karaciğerin dibine kadar sokulması ve bu sırada da tabii ki bir çok damara zarar verilmesi anlamına geliyor. Bu sebeple de hastalar günlerce, hatta haftalarca damarlarının iyileşmesini bekliyorlar ki, yeni bir doz daha alabilsinler. Ancak manyetik mikrotaşıyıcı robotlar kullanıldığında, sondanın damarlara bu kadar yakınlaşmasına gerek kalmıyor. Zarar görmeyen damarlar sayesinde de hasta arka arkaya günler içerisinde birçok dozu az az ancak hızlı bir şekilde alabiliyor. Bu şekilde de kimyasal zehirlenmelerin önüne geçiliyor.Ekip, 2011 yılının sonunda tekrar bakterili nanobot sisteminin testlerine yöneldi. Ancak Mantel’in görüşüne göre bu metodlar her ne kadar hayvanlar üzerinde etkili olsa da pratik hayatımızdaki uygulamalarından 4-7 yıl uzaktayız.Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Sylvian Mantel’in İngilizce altyazılı Fransızca bir TEDx sunumunu seyretmelerini öneriyorum.Kaynaklar:[1] http://apl.aip.org/resource/1/applab/v90/i11/p114105_s1?isAuthorized=no[2] http://www.technologyreview.com/computing/21619/?a=f[3] http://www.newscientist.com/article/dn17071-bacteria-take-fantastic-voyage-through-bloodstream.html[4] Sylvain Martel, Mahmood Mohammadi: A robotic micro-assembly process inspired by the construction of the ancient pyramids and relying on several thousand flagellated bacteria acting as micro-workers. Intelligent Robots and Systems, pp 426-427,  2009.[5] http://www.healthimaginghub.com/feature-articles/digital-radiography/2945 Yazar hakkında: Gökhan İncehttp://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/kanser-tedavisinde-bakteriler-ve-nano-robotlar.html

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisine-bakteriler-ve-nano-robotlar

BAZI ÖZEL HİSTOLOJİK PREPATATLARIN YAPIMI

1-KAN PREPARATI: Omurgalı kanı iki türlü incelenir.a-Canlı olarak b-Tespit edilmiş ve boyanmış olaraka.Canlı olarak preparat hazırlanması: Doğrudan doğruya parmaktan lama alınan kan incelenir veya % 0.9’luk fizyolojik su içine kan damlatılıp , incelenir. Eritrositler birbirinden ayrıldığı için iyi görülür.Ayrıca 300 mg Ruj.nötr 100 cm3 saf suda eritilir. Bir damla lam üzerine konur sonra diğer bir lamın kısa kenarı ile bu sıvı lam üzerine yayılır ve kurutulur. Sonra bir damla kan konur ve lamel kapatılır. Bir süre sonra kan hücrelerinin bu boyayı alarak çeşitli renklerde oldukları görülür. Eritrositler bu boyayı almazlar. Sıcak kanlı hayvanların lökösitlerin ameboid hareketlerini görmek için lam hafifçe ısıtılır. Soğuk kanlılarda oda sıcaklığında bu hareketi görebiliriz.b- Tesbit edilmiş ve boyanmış olarak: Alkolde temizlenen parmak ucundan sterilize iğne ile çıkarılan kan temiz bir lam üzerine konur. Başka bir lamın kısa kenarı ile iyice yayılır. Biraz kuruması beklenir, sonra metil alkol içinde 3 dakika bekletilir. Daha sonra lam üzerine saf su damlatılır. Biraz bekletilir, suyu akıtıldıktan sonra bir kap içindeki Giemza boyasına konur (10 cc distile su+1 cc Giemsa ). 30 dakika bekledikten sonra çeşme suyunda yıkanır, kurutulur, incelenir.2-MİTOZ BÖLÜNME PREPARATIKuru soğan ya da arpacık soğanı kökleri su içine gelecek şekilde suyun içine konur. Üç hacim absolü alkol+1 hacim glasiyal asetik asit içine uzayan köklerin uç kısımları kesilerek biriktirilir. Bu karışımdan çıkan kökler 3 N HCl içinde 2-3 dakika bırakılır ( 24 cc HCl alınır. 100 cc ye distile su ile tamamlanır. 100 cc % 50’ lik asetik asit içine 1 gr orcein konur. Asitten çıkarılan kökler boya içinde 1.5 saat bekletilir. Lam üzerine 1 kök konur. Üzerine 1 damla % 45’ lik asetik asit damlatılır. Üzerine lamel kapatılır. Gazlı bez yardımıyla üstten bastırılarak yayılır ve mikroskopta incelenir. 3-MAYOZ BÖLÜNME PREPARATI1-Çekirge testisleri çıkarılır.2-3 hacim alkol+1 hacim glasiyal asetik asit içersinde 24 saat buzdolabında fikse edilir.3-Saklamak için % 70 ‘lik alkol kullanılır.4-Boya 1 gr orcein 100 ml % 50 ‘lik Asetik asit içinde çözülür 30 ‘ dakika5-% 45 ‘lik asetik asit damlatılıp ezilir.6-Mikroskopta incelenir. 4-DÜZ KAS PREPARATI ( KURBAĞA MESANESİNDEN )Araç ve GereçlerKurbağaŞişe mantarıLam, lamel, makas, pens, küvetBouin, etil alkol, eter veya kloroformBouin Çözeltisi9 gr pikrik asit 75 cc distile suda çözülür ( %74’ lük )% 40’ lık formol...........25 ccGlasiyal asetik asit.......5 cc Bouin taze hazırlanır. Asetik asit buharlaştığından çözeltinin yapısı bozulabilir. İyi saklanırsa uzun süre kullanılabilir. Mesaneyi iyi fikse ettiği gibi sertleştirerek kolay boyanır hale getirir. Hemalum % 1’ lik suda hazırlanmış olarak kullanılır. Eozinin ise % 70’ lik etil alkolde hazırlanmış % 1 ‘ lik çözeltisi kullanılır.Kurbağa bayıltılır. Mesanesi kesilerek alınır. Parafinde kaynatılmış veye doyurulmuş, ortası delik mantarın delik kısmı üstüne iğne ile gerilir. Bouin çözeltisine aktarılır. Mesane alt yüzeyde olmalı ve Bouin ile temas etmelidir. 1-2 saat sonra mesane sarı renk alır ve sertleşir. % 70’ lik alkole aktarılır. Objenin rengi giderilinceye kadar alkol değiştirilir. Sonra hemen hematoksilen ile istenilen mor renk alınıncaya kadar boyanır. Eozin ile 15 dakika boyanır. % 70-90-100’lük etil alkollerde 10’ ar dakika dehidre edilir. Ksilolde 5 dakika tutulur. Pensle çıkarılan materyel filtre kağıdı üzerine alınır. Mesane küçük parçalara ayrılarak lam üzerine alınır. Entellan damlatılarak lamel kapatılır. Kurutulur ve incelenir. 5-ÇİZGİLİ KAS PREPARATI (Çekirgeden): Çekirgenin abdomeni açılır. 2 kas demeti görülür. Steromikroskop altında kas çıkarılır. % 0.6’ lık fizyolojik sıvıya konur (NaCl ile hazırlanmış ). Buradan 1 hacim asetik asit+3 hacim % 96’ lık etil alkol içeren tespit çözeltisine aktarılır. Burada demet halindeki kaslar iğne veya pensle küçük parçalara ayrılır. 1 kas lifi lama alınır. Üzerine 1-2 damla asetocarmin damlatılır, 1-2 dakika beklenir. Üzerine lamel kapatılır ve hafifçe bastırılır. Sonra lamelin bir tarafından asetocarmin çekilip diğer taraftan % 96’ lık alkol eklenir. Bu işlem 2 defa tekrarlanır. Lameli yavaşça kaldırıp 1 damla kanada balzamı veya entellan damlatılır ve lamel kapatılır. Bu işlemlerin lamel kapatılarak yapılmasının nedeni kas üzerinde baskı yapmaktır. Baskı olmadığı zaman kas büzülür.6-KEMİK PREPARATIAraç ve Gereçler% 5- % 7.5’ lik Nitrik asit ( 100 cc % 65’lik nitrik asit+1200 cc distile su)% 5’ lik sodyum sülfatEtil alkolKreozot (karanfil yağı )Uzun kemik (3-5 cm boyunda )Preparasyon 2 teknikle yapılabilir.1-Yumuşatma: Gerekli maddeler bulunduğu takdirde daha kolay ve uygun bir tekniktir.2-İnceltme: Daha çok el becerisine dayanır.a-Kemiğin yumuşatılarak preparat hazırlanması: Uzun kemik parçasının üzerindeki yağ, kas kısımları bistüri ile temizlenir. Kemiğin anorganik yapısını eritmek için % 5 veya 7.5 lik seyreltilmiş nitrik asit içine konur., 24-48 saat bırakılır. Sık sık çalkalanır. 5 saatte bir çözelti tazelenir. Kemikler jiletle kesilecek kadar yumuşayınca çıkarılır.. 24-48 saat kadar % 5’lik sodyum sülfat içinde bırakılır. Sonra asitin giderrilmesi için çeşme suyunda 1-2 gün yıkanır.Keskin jiletle yumuşamış ve yıkanmış kemikten çok ince kesitler alınarak % 50 ve % 70’ lik alkol bulunan petri kaplarında 10-60 dakika bekletilir. Kreozot içine alınarak 15-20 dakika şeffaflandırılır. Temiz bir lam üzerine alınan kemik kesiti üzerine entallan damlatılarak lamelle kapatılır.Kesitler düzgün ve yeterli incelikte alınmışsa Havers kanalları ve konsantrik lameller izlenir. Boyuna alınan kesitlerle de Volkman ve Havers kanalları ve lameller izlenir. Mikroskopta inceleme yaparken diyafram kısılırsa daha iyi görüntü alınır.b-Kemiğin inceltilmesi ile preparat yapımı: Uzun kemiklerden kemik testeresi ile enine parçalar kesilir. Bunlar döner zımpara taşlarında ( elektrikli veya kolla dönen ) mümkün olduğu kadar inceltilir. Daha sonra kesilen bir tahta üzerine koyarak ince dişli demir eğici ile çalışarak inceltmeye devam edilir. Bu arada kesitler incelendikce daire şeklindeki kesitten kopmalar olur. Kopan parçalar ponza taşında tekrar inceltmeye devam edilir. Ponza taşı üzerinde düzgün bir yüzey elde edilir. Bu yüzey üzerine su damlatılır. Ve kesitler parmak ucu ile taş üzerine sürtülerek daha da inceltilir.Parmak ucunda tutulan kesitlerden parmağın izleri görünüyor ise kemik parçaları yeteri kadar incelmiş demektir.İnceliği uygun görülen kesitler 5-10 ‘kadar HNO3 de bekletilir. Sonra damıtık suda birkaç değiştirme ile iyice yıkanır. Filtre kağıdından suları süzülür. Dikdörtgen veya kare şeklinde kesilerek lama yerleştirip lamel kapatılır.Kesiler saydam olduğu için kanada balzamının ksilol ile seyreltilerek kullanılması tercih edilir. 7-KIKIRDAK PREPERATIKurbağanın ön ve arka ekstremitelerinin eklem yerlerindeki kıkırdak kullanılır. Hayvan eter veya kloroformla bayılttıktan sonra ekstremitlerinden biri eklem yerinden kesilir. Kasları kemikten ayrılır. Temizlenmiş olan kemik fizyolojik suya konur (%0.8 NaCl).Keskin bir jiletle uzun kemiklerin uçlarındaki mavimsi renkli kıkırdaktan ince kesitler alınıp, fizyolojik suda lamel altında incelenir. Kıkırdak ara maddesi bu bölgede homojendir.Kapsülde genellikle bir kıkırdak hücresi bulunur. Ara maddeleri açık gri kapsül beyaz renkli , plazma ve nukleus mavimtrak görünür. Bunu boyamak için Karmin- Asetik Bunu boyamak için Karmin -Asetik asit kullanılır. Bu boya fiksatiftir. Onun için kesit lam üzerine konan 1-2 damla asetokarmin içinde 1-2 dakika bekletilir, lamel kapatılır. Bu arada materyal tespit edildiği için hücreler büzülür. Nukleus kırmızı, plazma pembe boyanır. Kapsül ve ara madde az boyanır veya hic boyanmaz. Preparatın devamlı olması için : Boyanan kesit % 96 lık alkolde 5 dakika tutulur. Sonra kreozt veya karanfil yağı içine konur. En fazla yarım saatte bu kesiler şeffaflaşır. Temiz bir lama bir damla Kanada balzamı veya entellan damlatılır. Kesit bunun üzerine yerleştirilir ve lamel kapatılır.b- Kıkırdak pikrik asit içermeyen herhangibir fiksatif içinde tespit edilir. Sonra iyice yıkanır. Aşağıda formülü verilen Von Wijre boyasında 24 saat boyanır. %70’ lik etil alkol.......................100 ccHCL.............................................0.1 ccToluidin mavisi ........................ 0.1 gr Boyadan sonra % 70 alkol içinde (0.001 HCL li) hiç boyası çıkmayıncaya kadar kalacak, % 70-80 -90-100 alkol serilerinde dehidrasyon yapılarak şeffaflaştırıcı (kreozot) içine aktarılır. Lam üzerine alınınca 1 damla Kanada balzamı veya entellan eklenerek lamel kapatılır. 8- KURBAĞA DERİSİ Kurbağanın sırt derisi kesilerek delikli bir mantar üzerine gerilir. Bouin de 3-4 saat tesbit edilir. İğneleri çıkartılarak ufak parçalara bölünür. Sarı rengi giderilinceye kadar % 70 alkolde yıkanır. % 80’lik etil alkolde 1 saat % 90’lik etil alkolde 1 saat % 100’ lık etil alkolde 1 saat Ksilol + %30’luk alkolde 15-30' Ksilolde 30 dakika Ksilol+parafinde 30 dakika Etüvdeki parafinde 24 saat Bloklanır. Daha sonra mikrotomda 12 mm’lik kesitler alınır. Kesitler bir gün bekletilir. Ksilolde 5-10 dakika Alkol serilerinde (% 100-96-80-80 ) beşer dakika Hematoksilen Akarsuda 15 dakika boyama Eosin (Eosin su ile yapıldıysa akarsudan sonra . %80’ e kadar alkol serilerinden geçirilir sonra eosinle boyanır ). % 96 - %100’ lik alkol 1-2 dakika Ksilol 2-3 dakika Kanada balzamı ve lamel kapatılması 9-DEV KROMOZOMLARIN PREPARATI: Bu teknikte absolü metil alkol sadece tespit ve lamel kapatma sırasında çözücü olarak kullanılır. Ringer çözeltisi içine alınan ganglion veya tükrük bezi temiz bir lam üzerine alınır. Üzerine 1 damla % 45’ lik asetik asit eklenerek 3-4 dakika tespit edilir. Fazla tutulursa parçalanır. Lamel kapatılır. Fiksatifin fazlası emdirilir.Kullanılan lam daha önceden albümin veya başka bir yapıştırıcı sürülmüş ve kurutulmuş olmalıdır. Lam ve lamel içinde alkol bulunan bir kaba aktarılır. 12 saat ya da daha fazla bekletilir. Lamel kendiliğinden düşmemişse ince bir iğne yardımı ile lamel alınır. Üzerine tükrük bezi yapışmış lam alkolde doyurulmuş amonyum ferri sülfat bulunan kaba taşınır. 12 saat bekledikten sonra biraz hematoksilen kristali boyaya aktarılır. Alkol banyosundan sonra 5-10 dakika alkolde doyurulmuş lityum karbonat çözeltisinde bekletilir. Kırmızı bir boyama yapılacaksa 1-3 saniye alkolik eozinde ( 100 cc % 90’ lık alkol+ 0.5 gr eosin ) bekletilir. Entellan damlatılarak lamel kapatılır.

http://www.biyologlar.com/bazi-ozel-histolojik-prepatatlarin-yapimi-1

Fosil Yaşlarının Hesaplanması

Arkeolojide kullanılan tarihlendirme yöntemlerini radyoaktif olan ve radyoaktif olmayan diye kabaca iki bölüme ayırmak mümkündür. Radyoaktif olan yöntemler yine kendi içinde iki ayrı bölümde incelenir. Bunlardan birincisi radyoaktif maddelerin miktarının zamanla azalmasına dayanan, Karbon-14 ve Potasyum/Argon gibi yöntemlerdir. İkincisi ise, radyoaktiviteden dolayı çıkan enerjinin madde içinde biriktirilmesi olayına dayanır ki elektron spin rezonans bu tür tarihlendirme yöntemlerine bir örnektir. Uzun zamandır yaş tayininde kullanılagelen bu gruptaki termolüminesans (TL) yöntemiyle aynı prensibi paylaşmasına karşın ESR yönteminin TL yöntemine göre bazı üstünlükleri vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1. Ölçüm sırasında ESR merkezleri bozulmadığı için ölçü istenilen sayıda aynı örnekle tekrarlanabilir. 2. ESR yüzeysel olaylara karşı daha az duyarlı olduğu için kullanılan maddenin taneciklerinin belirli bir büyüklükte olma şartı yoktur. 3. Örnek hazırlama ve oda sıcaklığında ölçü alma işlemleri çok daha kolaydır. 4. Tekstil vs gibi organik maddelerin incelenmesinde de bu yöntem başarı ile kullanılmaktadır. ESR Yöntemi : Radyoaktif elementler kararsız olup parçalanarak kimyasal olarak farklı özellikte elementlere dönüşürler. Bu oluşum sırasında farklı adlarda (alfa, beta, gama) enerji taşıyan parçacık veya ışınım salarlar. Böyle radyoaktif elementler birçok kayaç ve minarellerin kristal yapısında eser miktarda bulunur ve saldıkları enerji taşıyan parçacıklar yapıdaki elektronları bağlı bulundukları yerlerden koparırlar. Normalde elektronlar bağlı oldukları çekirdek etrafında dolanırken kendi eksenleri etrafında da dönerler (spin hareketi) ve zıt yönde spio hareketi yapan elektron çiftleri şeklinde bulunurlar. Bunlardan birinin yerinden koparılması halinde geride tek elektron kalır. Buna çiftleşmemiş elektron da diyebiliriz. Böyle bir elektronun spin hareketi bu elektrona manyetik bir özellik kazandırır ve bu elektron bir mıknatıscık olarak düşünülebilir. Bu özelliğe sahip maddelere paramanyetik maddeler denir. Bir manyetik alana konmadığı takdirde madde içindeki bu mıknatıscıklar gelişi güzel yönlerde dağılmışlardır ve hepsi aynı enerjiye sahiptirler. Madde manyetik alana konduğunda bu mıknatıscıklar ya manyetik alan yönünde ya da buna zıt yönde yönlenirler. Manyetik alan H ise, H M kadar artacak, H nın aynı yönündenın zıt yönünde yönlenenlerin enerjileri elektronunH) azalacaktır. Burada yönlenenlerin enerjileri ise aynı miktar ( : Bohr magneton ve g: = : spin kuvantum sayısı, manyetik momenti olup elektronun çekirdek etrafında dolanmasının ve spin hareketinin mıknatıs özelliğine katkı derecesini gösteren faktör. Böylece elektronlar manyetik alanla aynı yönde yönlenenler veya zıt yönde yönlenenler olarak iki gruba ayrılırlar. H kadar enerji farkıİki grubun enerjileri farklı değerdedir ve aralarında g vardır. Enerjisi bu enerji farkına eşit olan bir elektromanyetik dalga maddeye gönderilirse düşük enerjiye sahip olan elektronlar bu enerjiyi alıp yüksek enerjili elektron grubuna dönüşürler. Diğer bir deyişle, H manyetik alanı yönünde yönlenmiş elektron mıknatısları elektromanyetik enerjiyi alınca H manyetik alanının zıt yönünde yönlenirler. TERMOLÜMİNESANS YÖNTEMİ İLE ARKEOLOJİK YAŞ TAYİNİ Keramik, pişmiş tuğla, yanmış çakmaktaşı ve obsidyen, volkanik, kül, meteor, curuf, sarkıt ve dikit gibi kalsit oluşumları ve benzeri inorganik obje ve malzemelerin içerisinde şifreli saat gibi çalışan fiziksel mekanizmalar vardır. Bu şifreli saat bir arkeolojik zaman-ölçer aygıtı gibi çalışır; hem sıfırlama özelliği vardır hem de otomatiktir. Temel problem, saatin şifresini çözerek gerçek zamanı, yani arkeolojik yaşı bulmaktır. Saati inceleyip şifresini çözen fiziksel yöntemlerden biri de termolüminesans (TL) yöntemidir. Burada amacımız TL yöntemini ve bu yöntemin arkeolojideki uygulamalarını kısaca anlatmak; bir başka deyişle saatin çalışma prensiplerini ve şifresinin çözüm tekniğini genel çizgileriyle sunmaktır. Yalnız yöntemi anlatmaya başlamadan önce TL olayının ne olduğunu, böyle bir amaç için nasıl kullanılabildiğini kısaca görelim. Termolüminesans : Bazı maddeler ısıtıldıkları zaman ışıma yaparlar. Bu fiziksel olaya ısıtma ile ışıma anlamına gelen termolüminesans (TL) denir. Hemen belirtelim ki, TL olayı başka bir olayın sonucunda oluşmaktadır. Maddelerin içlerinde ve çevrelerinde eser miktarda uranyum (U) toryum (Th) ve potasyum (K) gibi )) ve beta (radyoaktif elementler vardır. Bunlardan çıkan radyasyonlar [alfa ( ) ışınları] maddenin atomları ile etkileşerekparçacıkları ile gama ( enerjilerini yitirirler. Bu enerjinin bir kıssmı madde içinde birikir ve maddenin 300 0C – 500 0C ye kadar ısıtılma durumunda ışık olarak çıkar. Çıkan ışık miktarı maddenin biriktirdiği radyasyon enerjisi miktarına bağlıdır. Ne kadar çok enerji birikirse o kadar çok ışık çıkar. Hiç enerji birikmemiş ise, veya biriken enerji herhangi bir nedenle, örneğin ısınma ile, boşalmış ise, doğal olarak hiç ışık görünmeyecek yani hiç TL olmayacaktır. Demek oluyor ki TL, maddenin etkileştiği toplam radyasyon miktarı (dozu) sonucunda biriken enerjinin ve bu enerjinin birikmesi için geçen sürenin dolaylı bir ölçüsüdür. Yöntemin temel problemi de bu sürenin bulunmasıdır. Maddede enerji birikimi şu şekilde olmaktadır: maddenin atomları ile etkileşen radyasyonlar atomları bağlı elektronların bazılarını koparır ve enerji kazandırırlar. Bu elektronların bir kısmı kazandığı enerjiyi anında geri vererek eski yerlerine veya benzer yerlere geri dönerler. Bir kısmı ise maddenin kristal yapısınd çeşitli nedenlerle oluşan ve tuzak denilen yerlere bağlanırlar ve böylece eski yerlerine dönen elektronların tersine radyasyondan aldıkları enerjiyi geri vermeyip bu tuzaklarda biriktirmiş olurlar. Biriken enerjinin saklanabilme süresi, yani elektronların tuzaklarda kalma süreleri çevre şartlarına ve tuzak özelliklerine bağlıdır. Birkaç dakikadan bir milyon yıla kadar elektronları tutabilen tuzaklar vardır. Doğal olarak bizi ilgilendiren uzun ömürlü tuzaklardır. Çünkü, ancak bu tuzaklar baştan itibaren yakaladıkları tüm elektronları korurlar ve böylece radyasyonla sağlanan enerji tam olarak birikmiş olur. İleriki satırlarda da belirttiğimiz gibi, bu tarihleme için sağlanması gereken koşullardan biridir Karbon 14 izotopu ile nasıl yaş tayini yapılır? Onbinlerce yıl önce yaşamış olan canlıların kalıntıları bulunduğunda, hangi yıllarda yaşamış olduğu karbon-14 yöntemi ile saptanır. Bütün yaşayan organizmaların yapılarında karbon bulunmasından dolayı böyle bir yöntem geliştirilmiştir. Çekirdekte meydana gelen radyoaktif bozunma oranı sabittir. Onbinlerce yıl öncesine ait karbon içeren maddeler de C-14 ün yarılanma süresinden hareket edilerek bulunur. C-14 ün yarı ömrü 5730 yıldır. C-14 kozmik ışımalar bombardımanı sonucunda oluşur. Kozmik ışınlar uzaydan gelen radyasyonlardır ve alfa parçacıkları, protonlar ve daha ağır iyonlar içerir. Bu radyasyonlar atmosferin üst tabakasında çarpışarak nötronlar gibi değişik parçacıklar oluşturur. Nötron ile nitrojen-14 çekirdeğinin çarpışması ile karbon-14 çekirdeği meydana gelir. Karbon dioksit ve karbon-14 alt atmosferde karışır. Canlı organizmalarda atmosferdeki O2 yi kullandıkları için yapılarında C-12’nin yanı sıra belirli oranlarda C-14 ihtiva ederler. Ancak bu canlı organizmalar öldükleri andan itibaren yapılarındaki C-14 ile atmosferdeki C-12 arasında var olan denge bozulur. C-14 radyoaktif bozunmaya uğrar ve C-14 ün C-12 ye olan oranı giderek düşmeye başlar. Bu yol ile karbon izotopları arasındaki bu oransal değişim, bir çeşit saat görevi görür. Buradan hareketle canlıların ne zaman öldükleri bilgisini elde edebiliriz. Bugün yaşayan bir organizmadaki C-14'ün C-12'ye oranı 1/1012 dir. Eğer son 50.000 yıl içerisinde karbon izotoplarının oranının değişmediğini varsayarsak, herhangi bir ölü organizmanın, fosillerin vb. yaş tayinini yapmak mümkün. Bunun için C-14'ün radyoaktif bozunması sonucu oluşan beta ışımalarını ölçmek yeterli. C-14 → N-14 + eֿ Örneğin, volkanik patlamalar sonucu yanmış bir ağaç fosilinin yaşını tespit edelim. Bu fosilde 1 gram karbonda 1 dakikada 7,0 C-14 bozunması olduğu bilinsin. Günümüzde yaşayan bir organizmanda 1 gram karbonda 1 dakikadaki C-14 bozunması 15,3 tür. C-14 ün yarı ömrünün (t1/2) 5730 yıl olduğunu biliyoruz. t zaman sonra bir örnekteki çekirdek miktarını k = 0,693 / t1/2 olarak düşüneceğiz. Log Nt/N0=-kt/2,303=-0,693t/2.303 t1/2 <=> t=(2,303 t1/2 /0,693)xlog N0/Nt N0/Nt oranını bulmak için atmosferdeki C-14 ve C-12 oranının sabit kaldığını varsaymak gerekir. Aslında bu varsayım tam olarak doğru değildir. Bilim adamları, binlerce yıl önce doğada (atmosferdeki CO2 nin içerisinde) bulunan C-14 miktarının şimdikinden daha fazla olduğunu düşünüyor. Son yüzyılda yapılan atmosferik nükleer testler ve fosillerin yakıt olarak kullanılması da bu görüşü kuvvetlendiriyor. N0/Nt = 15,3 / 7,0 = 2,2 ve t1/2 = 5730 yıl olduğuna göre, fosilin yaşı yaklaşık olarak: t = (2,303 t1/2 / 0,693) x log N0/Nt = (2,303 x 5730 / 0,693) x log2,2 = 6500 yıl olarak bulunur. KAYNAK: maydalin.com  

http://www.biyologlar.com/fosil-yaslarinin-hesaplanmasi

İlginç Yaşamlar.... Deniz Canlıları

Suların vazgeçilmez canlıları. Kimi zaman soframızı, kimi zaman da evimizdeki akvaryumu dolduran balıklar. Torpido ya da iğ şeklindeki vücutları var. Bu vücut yapısı sayesinde su içerisinde daha az enerji harcayarak hareket edebiliyorlar. Bazen renk renk, göz alıcı güzelliğe sahip balıklarla karşılaşırız. Vahşi yaşamda bu balıklar, 0-200 m derinliklerde yaşar ve littoral balık olarak isimlendirilir. Littoral balıklar, bulunduğu bölgedeki taş, kum, resif ya da kayaların rengine sahipler. Yani kamuflaj yetenekleri var. Balıklar için bu özellik, düşmanlarından saklanmak için bir avantaj. Bu avantajı onlara verip, renk değiştirerek saklanmalarını sağlayan renk hücreleriyse dört çeşit. Kromotofor adı verilen bu hücreler, melanofor (siyah), ksantofor (sarı), eritrofor (kırmızı) ve gümüşi renkte olan iridositler. İridositler dışındaki diğer kromotoforlar, merkezi bir kısım ve uzantılarından oluşan karmaşık bir hücresel yapıya sahip. Işık, hormon ve sinirlerin etkisiyle kromotofor içerisindeki pigment granü’lleri, bu hücrenin merkezinde toplanırsa balığın rengi açık, tüm hücreye yayılırsa renk koyu oluyor. Bu özellik ani renk değişimi olarak biliniyor. Bazen de karanlık bir ortamda yaşayan ya da uzun süre böyle bir ortamda kalmış olan bir balık, yavaş yavaş kromotofor sayısını arttırarak, vücut rengini bulunduğu ortama göre ayarlayabiliyor. Bu renk değiştirme biçimi uzun süreli olup, kalıcı. İridositler dediğimiz gümüşi renkteki kromotoforlarınsa içinde özel bir renk maddesi bulunmuyor. Bunun yerine ışığı kuvvetlice kıran, guanin kristalleri içe-riyorlar. Bu kristallerin hücre içindeki yerine göre, ışığı az ya da çok miktarda yansıtmasıyla da bir gökkuşağı rengi meydana geliyor. Açık denizlerde yaşayan balıklardaysa renk karakteristik. Sırt, mavi yeşil parıltılı olup, balığın yanlarından karnına doğru gümüşi, karın tarafı da beyaz. Sofralarımızı dolduran hamsi, sardalye, uskumruda olduğu gibi… Dip balıklarından vatoz (Rajiformes), dil ve pisi (Pleuronectiformes) balıklarına bakacak olursak, sırt taraflarının koyu renkli ve karışık desenli, karın taraflarının da soluk renkli olduğunu görürüz. Karanlık çevreye uyum sağlamak için bu gibi dip balıklarında menekşe ya da siyah renk hakim. Ayrıca diplerde ve bulanık sularda yaşayan balıklarda gözler küçük. Besin aranmasında, düşmanın algılanmasında vs. gözler yerine bıyıklar ya da koklama organı gibi başka organlar görev alıyor. Bıyıklar üzerindeki reseptörler kimi zaman tat almada, kimi zaman da besin aranmasında rol oynuyor. Balıklardaki koklama organı kara hayvanlarında olduğu gibi solunum işine yaramıyor ve yutakla bağlantısı yok. Balığın gözü ile ağzı arasında bulunan burun delikleri, her iki yanında bir çift delikten oluşup burun boşluğu içinde koklama kapsülü bulunuyor. Yüzme sırasında su, ön delikten giriyor ve koklama kapsülünden geçtikten sonra arka delikten çıkıyor. Özellikle de sürü halinde gezen balıklarda bu organ, balığın kendi sürüsünden birinin ya da düşmanın kokusunu ayırt etmede kullanılıyor. Bazı balıklarda bir bireyin yaralanmış derisinden salgılanan koku maddesi, sürünün diğer üyeleri tarafından algılanarak, ortamda düşmanın var olduğunu anlamalarını sağlıyor. Balıkların birbirleriyle haberleşmesini sağlayan diğer bir yöntem de çıkardıkları sesler. Balıklarda gırtlak olmadığı için, memeli ve kuşlarda olduğu gibi ses çıkarmıyorlar. Bunun yerine sazangiller (Cyprinidae) ailesinde olduğu gibi yüzme kesesinden hava çıkarken oluşan ya da kırlangıç balığıgiller (Triglidae)ailesindeki balıklarda görülen ‘gurlama’ şeklindeki ses gibi karakteristik sesler çıkarıyorlar. Birçok balığın kendine özgü sesi var: Trachurus, Mola ve bazı Balistes türleri üst ve alt yutak dişlerini birbirine sürterek kaba bir ses çıkarıyorlar. Bazı balıklarsa süpersonik sesler çıkarıyorlar. Genellikle, süpersonik sesler çıkaran canlılar olarak yunuslar gelir aklımıza. Fakat yunuslar, denizlerde yaşayan memeli hayvanlar. Bu sevimli canlılar 2000 Hz’den az ve 100 000 Hz’den fazla olan ‘klik’ şeklindeki sesleriyle büyüklük, boyut, boşluk tayini ve aynı zamanda da doku ve objelerin yön ve yoğunluğunu algılıyorlar. Bizim duyamadığımız bu sesler, yunusun kafasının içindeki ‘melon’ adı verilen bölgeden kaynaklanıyor. Yunuslar su içerisinde hareket ederken, genellikle kafalarını yavaş biçimde bir yandan diğer bir yana döndürerek ve yukarı aşağı hareketler yaparak, çevreyi tarıyorlar. Bu tarama sırasında, çevrelerindeki nesnelerin şeklini, gönderdikleri seslerin frekansını değiştirerek ortaya çıkarırlar. Sesin geri dönüş süresi objenin yunusa olan uzaklığını belirliyor. Yunusun kafasının yan kısımları ve alt çenesi oldukça yağlı. Geri dönen ses yansımaları, bu bölge ile algılanır. Şişe burunlu yunus (Tursiops truncatus), tırtak yunus (Delphinus delphis), çizgili yunus (Stenella coeruleoalba) ve Karadeniz’de yaşayan, ama günümüzde sayıları oldukça azalmış olan mutur (Phocena phocena), yurdumuzun denizlerinde yaşayan yunus türleri. Kontrolsüz biçimde avlanma, ağlara takılmaları, besin azlığı nedeniyle sayıları oldukça azalmış bu sevimli hayvanlar hakkında ne yazık ki ülkemizde yeterli bilimsel araştırma yok. Azalan sayılarıyla halen yaşam mücadelesi veren, suların vazgeçilmez canlılarından bir diğeriyse, Mersin morinası (Huso huso). Acipenceridae ailesinden biri olan bu değerli balık, mersin balıkları içinde en büyüğü ve yurdumuzda Karadeniz’de 100-130 m derinliklerde yaşıyor. Karides, yengeç, çeşitli kabuklular ve kabuklularla beslenen bu muhteşem hayvanın boyunun 4 m ve ağırlığının 1300 kg’a ulaştığı ne yazık ki efsanelerde kaldı. Günümüzde Mersin morinasının boyu 2 m’yi bile bulmuyor. Havyarı ve lezzetli eti yüzünden aşırı avlanıyor. Yumurtlamak için tatlı sulara girmek istediğinde önüne kurulan setler yüzünden nehre giremeyen bu değerli üyemizi, gün geçtikçe kaybediyoruz. Normal olarak denizlerde yaşayıp da yumurtlamak için tatlı sulara göç eden balıklara anadrom balıklar deniyor. Mersin morinası gibi alabalıklar da (Salmonidae ailesi) anadrom balıklar grubuna giriyor. Salmonidae ailesini diğer balıklardan ayıran en önemli özellikleri sırtlarında bulunan yağ (adipoz) yüzgeci. Etleri çok lezzetli olan bu balıklar, küçük omurgasız ve balıklarla besleniyor. Ülkemizde temiz dağ sularında ve Karadeniz’de yaşıyorlar. Salmonidae ailesinin en ilginç yaşam öyküsüne sahip olan üyesi, Pasifik som balığı (Oncorhynchus sp.). 2 Aralık 1964′de, Prairie Creek balık çiftliğinde yaşanan bir olayla araştırılmaya başlandı. Yavru balıkların bulunduğu havuzda, büyük bir som balığı görüldü. Balık, iki yıl önce okyanusa bu çiftlikten bırakılmıştı. Çünkü, bu balık çiftliğinin metal klipsini taşıyordu. Balık çiftliğinin tahliye kanallarına bakıldığında 70 kadar daha som balığının havuza girmek için beklediği görüldü. Yapılan uzun süreli araştırmalar sonucu ülkemizde yaşamayan bu göçmen balığın yaşam yolculuğu belirlendi. Bir som balığının yaşamı, ekim-ocak aylarında annelerinin sığ bir akarsuda, çakıl ve kumlar arasına yaptığı yuvaya, yumurtalarını bırakmasıyla başlıyor. Suyun sıcaklığına göre gelişimini tamamlayan yumurtalar 3-5 ay sonra açılıyor. Yavrular iki ay kadar çakıllar arasında besin keseleriyle besleniyor, daha sonra aktif olarak beslenmeye başlıyor. Parlak pembe renkli ve üzeri koyu lekeli, gene som balığı yavrusuna ‘parr’ deniyor. Parr’lar gelişerek ertesi ilk baharda 25-35 gr ağırlığa ulaşıyorlar. Bu büyüklükteki bir som balığında, tuzlu suya geçiş için fizyolojik değişimler meydana geliyor ve balığın davranışları değişiyor. Renk değiştirerek gümüşi bir renk alıyorlar. Göç etmeye hazır duruma gelmiş som balığı yavrularına ise ’smolt’ adı veriliyor. 1-5 yıl boyunca okyanusta, çok uzun mesafelere göç ediyorlar. Kanada ve Alaska’da bulunan bu balıklar, Amerika, Alaska ve Japonya kıyılarında dolaştıktan sonra üremek için yumurtadan çıktıkları akarsuya geri dönüyorlar. Ne bir şelale, ne de kuvvetli bir akıntı yıldırabilir onları. Çok uzun mesafelerde gerçekleştirdikleri bu üreme göçü sırasında hiçbir şey yemiyorlar. Doğduğu akarsulara geldiğinde sığ kesimlere yumurtalarını bırakıyor ve kısa bir süre sonra da ölüyorlar. Bu şaşırtıcı yolculuğun nasıl yapıldığına ait araştırmalar, som balığının, dünyanın manyetik alanını algılayan doğal bir pusulasının bulunduğunu söylüyor. Kendi akarsularını nasıl bulduklarına gelince; dünyadaki bütün akarsuların kendine özgü bir kimyasal bileşimi var. Som balıkları da hassas koku alma sistemleriyle, yumurtadan çıktıkları akarsuların kokusunu algılayarak yolculuklarını tamamlarlar. Balıklarda göç, yalnızca denizlerden nehirlere olmaz. Normalde tatlı sularda yaşadığı halde, yumurtlamak üzere denizlere göç eden balıklar da var. Bunlar katadrom balıklar olarak biliniyor. Yılan balıkları (Anguilla anguilla) bu gruba giriyor. Ülkemizin denizlere dökülen akarsularında ve özellikle de Akdeniz bölgesinde yaşıyorlar. Okyanuslarda dünyaya gelen yılan balığı larvasına ‘Lepto-sephalus’ adı veriliyor. Leptosephalus, şeffaf ve yassı vücutlu olup, ilk günlerde iğne gibi sivri dişleriyle planktonlarla besleniyor ve hızlı bir şekilde büyüyor. Bu sırada yavaş yavaş deniz yüzeyine doğru yaklaşıyorlar. Larvaların başkalaşımı üç yılda tamamlanıyor. Eşeysel olgunluğa 6-7 yıldan sonra erişiyorlar. Erkekleri nehir ağzında kalıyor, dişilerse nehirlere doğru göç etmeye başlıyor. Tatlı suda kaldıkları sürece sırt yeşilimsi- kahve karın ve yan tarafları sarı. Bu nedenle ’sarı yılan balığı’ olarak adlandırılırlar. Tatlı sularda 15-18 yıla kadar devamlı olarak kalabilirler. Kışın soğuğundan rahatsız olan bu balıklar; göl ve nehirlerde, suyun derin kısımlarında ve çamurlar arasında kış uykusuna yatarlar. Sonbahar sonlarına doğru çok kuvvetli bir iç güdüyle tatlı sulardan denizlere göç ederler. Bu sırada renk değiştirirler. Sırt siyah, yan tarafları gümüş parlaklığındadır. Bunlara ‘gümüş yılan balığı’ da deniyor. Gümüş yılan balıklarının etleri oldukça yağlı. Baş, genç yaştakilere göre daha kısa, çeneler küçük ve dudakları ince. Denizle bağlantısı kesilmiş sularda yaşayan yılan balıklarının bile denize ulaşmak için ıslak çayırlar üzerinden geçtikleri biliniyor. Erkek ve yumurtalarını bırakan dişi yılan balıkları yumurtalarını bıraktığı yerde ölüyor. Yılan balıkları içinde bir tür var ki, bu kuvvetli göç etme içgüdüsünün yanında elektrik üretmesiyle de kendini özel kılmış. Elektrophorus electricus (elektrikli yılan balığı) 250 cm’lik boyu, 15-20 kg ağırlığıyla Güney Amerika’nın nehir ve bataklıklarında yaşıyor. Kuyruğunun her iki yanında bulunan 6000-8000 bölmeli elektrik organı, 550 volt ve 2 amper şiddetinde elektrik üretiyor. Çizgili kasların değişikliğe uğramasıyla oluşan elektrik organı, etrafı ara doku ile çevrili, disk şeklindeki elektroplakların arka arkaya dizilmesiyle oluşuyor. Bu plakların bir yüzünde sinirler, bir yüzünde kan damarları yerleşmiş. Plaklar, aynı yüzleri, aynı yöne gelecek şekilde dizilmiş. Elektrik akımının şiddeti, elektrik plaklarının sayısına ve balığın büyüklüğüne bağlı olarak değişiyor. Elektrikli yılan balığı, iki metrelik bir uzaklıktan 1 kilovvatt kuvvetinde bir etki gösterecek kadar tehlikeli. Elektrik organını genellikle korunma amacıyla kullanıyor. Elektrik akımına giren büyük memelileri ve hatta insanları bile rahatlıkla çarpıp, bayıltıyor ve şiddetli ağrılara neden oluyor.

http://www.biyologlar.com/ilginc-yasamlar-deniz-canlilari

KOVADA GÖLÜ MİLLİ PARKI

KOVADA GÖLÜ MİLLİ PARKI

İli : ISPARTA Adı : KOVADA GÖLÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1970 Alanı : 6.534 ha. Konumu : Akdeniz Bölgesi’nde, Isparta ili Eğirdir ilçesinde yer almaktadır. Ulaşım : Isparta-Eğirdir-Konya devlet karayolundan ayrılıp güneye dönen 23 km’lik bir yol ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           Kovada Gölü’nün meydana gelişi, Batı Toroslar’da görülen karstik göllere benzer. Havzaya düşen yağmur sularının fiziksel ve kimyasal aşınmasına eklenen tektonik yer hareketleriyle şekillenen göl, karstik tektonik bir polyedir. Eğirdir Gölü’nün güneye doğru uzantısı olan Kovada Gölü, sonradan aradaki dar vadinin alüvyonlarla dolması sonucunda bugünkü şeklini almıştır.           Tatlısu levreği (sudak), tatlısu istakozu ve sazandan meydana gelen göl faunası sayı olarak oldukça iyi durumdadır. Milli Parkın ana kaynak değeri olan kızılçam, meşe, çınar ağaçlarından meydana gelen bitki örtüsü ve parkın tabii güzellikleri, açıkhava da dinlenme ve kullanma potansiyeline katkıda bulunmaktadır.           Sahanın meydana gelişini hazırlayan karst morfolojisi; bakir doğanın araştırılması, yürüyüş, manzara seyretme, tırmanma ve basit kampçılık imkanı sağlamaktadır. Görünecek Yerler : Milli parka adını veren Kovada Gölü, çevresindeki zengin flora gibi doğal peyzajın pek çok çeşidini sunan bir sahadır. Mevcut Hizmetler : Saha; günübirlik rekreasyonel faaliyetlerden doğa yürüyüşü uygun olup, primitif kamping de yapılmaktadır. Sahadaki kır gazinosu ziyaretçilere hizmet vermektedir. Konaklama : Çadır ve karavanla konaklama mümkündür. Sahada konaklama tesisi bulunmadığı için ziyaretçiler Eğirdir ilçesinde bulunan otellerden faydalanabilirler. FLORA 6534 hektar olan Kovada Gölü Milli Parkı alanının, 4662 hektarı, ormanlık alandır. % 71 gibi yüksek bir düzeye ulaşan orman alanlarının, 1659,5 hektarı prodüktif koru, 2899,5 hektarı bozuk koru, 103,0 hektarı da bozuk baltalıktır. Açıklık alanın, 790 hektarı göl yüzeyidir. Alanda orman kuran ağaçlar; Karaçam, Kızılçam, Ardıç ile Meşe türleridir. Göl çevresinde Çınar ve yüksek rakımlarda Toros Göknarı ile Toros Sediri de karışıma iştirak etmektedirler. Milli Park içerisinde yer alan Kovada Gölü sulak alanı ve çevresinde yer alan farklı tipteki biyotoplar, çok sayıda canlı için önemli birer habitat niteliği taşıması nedeniyle, önemli kaynak değerleri konumundadırlar. Zengin bir bitki örtüsüne sahip Milli Park; Kızılçam, Saplı-Sapsız-Saçlı Meşeler, Pırnal Meşesi, Kokar Ağaç ve Ardıç gibi ağaç türleri ile Hayıt, Sandal, Kocayemiş, Funda, Çitlenbik, Yabani Zeytin Akçakesme, Mersin, Menengiç, Boyacı Sumağı, Muşmula, Alıç, Dağ Muşmulası, Böğürtlen, Yabani Gül, Defne, Tesbih Ağacı, Karaçalı, Kördiken gibi maki florasının çalıları ile kaplanmıştır. FAUNA Kovada Gölünde Sazan ve Tatlısu Levreği, Tatlısu Istakozu bulunmaktadır. Milli Parkta en çok rastlanan türler; Yaban Domuzu, Sansar, Porsuk, Tilki, Tavşan ve Sincap’tır. Kuşlardan Yaban Ördeği, Kaz, Angut, Keklik ve Çulluk Milli Parkta görülen belli başlı türlerdir. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU   

http://www.biyologlar.com/kovada-golu-milli-parki

Memeliler ( Mammalia)

Mammaliaları, sıcakkanlı omurgalılar sınıfı olarak tanımlayabiliriz. Dişiler yavrularını yalnız bu gruba özgü yapılar olan meme bezlerinin salgıladığı sütle besler. Memelilerin öbür önemli ayırt edici özellikleri arasında deri türevi olan kıllar, alt çenenin kafatasına eklenme biçimi, kalp ve akciğerleri karın boşluğundan ayıran kaslı bir diyaframın varlığı, yalnız sola dönen aort yayının bulunması, olgunlaşmış alyuvarların çekirdeksiz oluşu sayılabilir. Memeliler evrim sürecinde boyut, biçim, yapı ve davranış özellikleri bakımından çok büyük bir çeşitlilik kazanmıştır. Memeli hayvanlarda gelişmeye yönelik başlıca üstünlük yavruların, ana babalarının deneyimlerini öğrenme yeteneğidir. Yavru memelilerin beslenmek için annesine bağımlı oluşu bir eğitim süresini gerektirir. Bu ise başka hiçbir canlı grubunda rastlanmayan ölçüde çevre koşullarına uyarlanmayı sağlayan davranış esnekliğine yol açar. Memelilere has özelliklerin başında deri salgı bezlerinin bulunması gelir. 3 tip deri salgıbezi vardır: kılları temizleyen yağ bezleri; ter salgılayan ve hem boşaltımda hem de beden ısısını düzenlemede rol oynayan ter bezleri; yavruların beslenmesini sağlayan süt bezleri. Ayrıca memelilerde çok sayıda boynuzsu oluşuma rastlanır: pullar, tırnaklar, toynaklar, boynuzlar; fanerlerin en niteleyici olanları, yalnızca onlarda bulunan kıllar ve tüylerdir. Kıllar kürkü oluşturur; kürkün bulunması bu hayvanların sıcakkanlı (beden sıcaklığının değişmemesi) olmasını sağlar (tüylerin ve teleklerin bir ısı yalıtkanı görevi yaptığı kuşlarda da aynı özelliğe rastlanır). Beslenme davranışlarında görülen özelleştirme diş oluşumunu da belirler. İlkel memeliler kesmeye ve koparmaya uyarlanmış dişleri uzun ve sivri uçludur. Otçulların özelleşmiş yan (azı) dişlerinde karmaşık değme yüzeyleri ve genişlemiş taç bölümü dikkat çeker. Ayrıca bu dişler aşınmanın etkilerini değişik yollardan en aza indirecek özellikler taşır. Genel olarak memelilerin çoğu heterodonttur ve hepsi de alveollü 3 çeşit dişleri vardır: kesici dişler, köpek dişleri, azı dişleri (küçük ve büyük azılar). Temel diş formülü olarak 44 dişten oluşan domuzun diş formülü kabul edilir. Memelilerin, genellikle, birbiri arkasına çıkan iki tip dişleri vardır; sütdişleri (geçici dişler) ve kalıcı dişler. Memelilerin kalbinde kuşlarda da görüldüğü gibi sağ ve sol karıncık tümüyle birbirinden ayrılmıştır. Bu gelişim iki ayrı kan dolaşımını olanaklı kılar. Oksijen yüklü kan akciğerlerden kalbin sol kulakçığına geldikten sonra sol karıncığa geçer ve dokulara gönderilmek üzere aorta pompalanır. Alyuvarlar en yüksek düzeyde oksijeni taşıyacak biçimde evrimleşmiştir. Olgunlaştıklarında çekirdeklerinin kaybolması da oksijen taşıma kapasitelerini yükseltir. Yalnızca memelilerde görülen bazı başka özellikler de iç organlarda ortaya çıkar: beden iç boşluğu (sölomlu) kaslı bir diyaframla ikiye ayrılır (karın boşluğu ve göğüs boşluğu). Merkez sinir sistemi yeni bir beyin bölgesinin (neokorteks; bu bölgeye nasırlı cisim, Varol köprüsü yada beyincik yarımküreleri gibi yapılarda eklenmektedir) bulunması nedeniyle çok gelişmiştir. Dişilerde üreme organının yapısı memeli gruplarına göre değişiklik gösterir. Eteneli memelilerde üreme organı dölyatağının biçimine bağlı olarak 4 temel tip altında toplanabilir. Kemiriciler ve Lagomorpha takımında tümüyle ayrılmış 2 dölyatağı birbirinden bağımsız olarak dölyoluna açılır. Etçillerde de dölyatağı büyük ölçüde ikiye ayrılmakla birlikte dölyoluna tek bir kanalla bağlanır. Toynaklıların birçoğunda dölyatağının dallanmış dip bölümü iyice kısalmıştır, gövde bölümü ise ortaktır. İnsan da aralarında olmak üzere üstün yapılı primatlarda dölyolu basitleşmiş, öbür gruplarda görülen dallanma tümüyle ortadan kalkmıştır.

http://www.biyologlar.com/memeliler-mammalia

Tıbbi Atıklara Çözüm

Mikro dalgalar, buhar, sıcak hava ve gaz yıkayıcılar biyomedikal artıkları temizlemektedir. Çevre Koruma Kurumu'na göre Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hastane ve klinikler her yıl 600.000 ila bir milyon ton atık üretmektedir ve bunun yüzde 15 kadarı potansiyel bir enfeksiyon tehlikesi içermektedir. Uzun yıllar boyunca, hastaneler tüm patojenlerin yok edilmesini sağlamak üzere kontamine şırıngalar, iğneler, kağıt, plastik, cam, bez ve insan dokularını ya sahada yakmış, ya da yakılmak üzere kendi alanlarının dışına göndermiştir. 1990 Tarihli Temiz Hava kanunu tarafından öngörülen - ancak üç sene önce yürürlüğe giren - tıbbi atık yakma emisyonlarına ilişkin yönetmelikler bu uygulamanın ekonomisini değiştirmiştir. ABD hastaneleri, anılan yönetmeliklerin şartlarını karşılamak üzere çöp fırınlarını, hidrojen klorit, sülfür dioksit, nitrojen oksit ve ağır metallerden kurşun, kadmiyum ve civanın arındırılmasını veya nötrleştirilmesini sağlayan pahalı gaz yıkayıcıları ile donatmak zorunda kalmıştır. Hastane ve tıp merkezlerinin büyük çoğunluğu, sahadaki çöp fırınlarının, başta mikro dalga sistemleri veya buhar otoklavları olmak üzere, alternatif atık arıtma teknolojileri ile değiştirilmesinin veya atıkların dezenfeksiyon teknolojileri ile donatılmış olan arıtma şirketlerine gönderilmesinin daha ekonomik olduğunu tespit etmişlerdir. West Caldwell, N.J.'deki Sanitec International Holding, alternatiflerin tıbbi atık çöp fırınlarında sebebiyet verdiği engellemeyi göstermektedir. Ticareti geliştirme müdürü Mark Taitz "Mikro dalga dezenfeksiyon sistemlerimizin yarısını hastanelere ve yarısını da atık arıtma firmalarına satmaktayız" demektedir. Sanitec dezenfeksiyon sistemi tüm hava şartlarına karşı dayanıklı bir çelik muhafaza içinde bulunmaktadır ve hastanenin elektrik ve su sistemlerine bağlıdır. Hastane çalışanları, toplanan atığı el arabaları ile otomasyonlu kaldırma ve yükleme sistemine getirmekte ve bu sistem el arabasını kaldırarak iç besleme hunisine boşaltmaktadır. Daha sonra huni kapatılarak parçalayıcı çalıştırılmaktadır. Parçalama işlemi atık hacmini yüzde 80 indirgemekte ve aynı oranda önemli olarak daha düşük sıcaklıklarda etkin şekilde arındırılabilecek daha düzenli bir atık akışı sağlayarak, sistemin topyekün güç tüketimi ile birlikte zararlı hava emisyonlarının serbest bırakılma potansiyelini asgari düzeye getirmektedir. PARÇALAMA İLE İLGİLİ ZORLUKLAR Tıbbi atıkların tanımı itibariyle heterojen bir karışım olması nedeniyle, tıbbi atık için parçalayıcı mekanizmasının tasarlanması lastik veya ağaç kütüklerini parçalayan bir mekanizmaya kıyasla daha zordur. Taintz "Sanitec sisteminin yumuşak bez örtüleri, önlük ve bandajları, kırılgan cam, plastik şırıngalar ve sert çelik iğne, bisturi ve kenetleri parçalamak zorundadır" açıklamasını yapmaktadır. "Önceleri başka imalatçılar tarafından imal edilen parçalayıcılara güvenmekteydik, ancak geçen sene tescilli bir parçalayıcıyı piyasaya sürdük. Bu, düzenlenmiş her tip hastane atığını, sıkı toleranslı bir elek içinden bir sonraki aşamaya geçmesini sağlamak üzere öğüten dişlilere sahip iki döner şafttan oluşmaktadır." Bir fan ile hava bir dizi filtre içinden, iç besleme hunisi üzerinden çekilmektedir. Yüksek yeterlilikte bir partiküllü hava veya HEPA ile filtrelenmekte ve bir karbon filtresi ile işlem sırasında koku kontrolü sağlanmakta ve zararlı emisyonların kaçması engellenmektedir. Paslanmaz çelik helezon konveyör ile parçalanmış atık, atığın nemlendirilmesi amacıyla saatte yaklaşık 8 galon suyu kullanan bir elektrikli buhar üretecinin içinden geçirilmektedir. Nemlendirilen atık daha sonra, Reggio Emilia, İtalya'da bulunan Alter tarafından imal edilen yarım düzine 1.400 watt mikro dalga birimi dizisinden geçmektedir. Mikro dalgalar, atık partikülleri içindeki su moleküllerini harekete geçirerek bir sürtünme yaratmakta ve atığın sıcaklığının 25 dakika süresince 205 ila 212 ¡F'ye yükseltilmesini sağlamaktadır. Yüksek sıcaklık ve rezidans süresi kombinasyonu patojenlerin imha edilmesi için yeterli olup bu işlem, hastane dezenfeksiyon sistemlerinin kontrolünde kanıtlanmış tekniklerin kullanıldığı düzenli nokta kontrolleri ile doğrulanmıştır. Taitz "3 m dahil olmak üzere şirketler tarafından yapılan, Bacillus subtilis bakteriyel sporları bulunan tüpler içeren küçük zarfları, zarfların buhar ve mikro dalga aşamalarından geçmesini sağlamak üzere, parçalayıcının mansabında olan bir besleme portundan sisteme besliyoruz." ifadesinde bulunmuştur. "Zarfları çıkarıp, tüpleri bakteryal büyüme açısından kontrol ediyoruz. Bakteryal sporların öldürülmesi hepatit veya tüberküloz gibi patojenlere göre daha zor olduğundan, herhangi bir bakteryal büyüme tespit edilmediğinde, bu komple bir patojen imhası anlamına gelmektedir." Belediye katı atık programındaki nihai konumuna bırakılmadan önce, ikinci bir helezoni konveyör ile arıtılan atık Sanitec biriminden alınarak standart bir atık kompaktörü veya bir atık kabına yerleştirilmektedir. İsteğe bağlı bir granülatör ile hastaneye atık hacmini daha da indirgeme imkanı sağlanmaktadır. Sanitec işleminin tamamı, atığın boşatılmadan önce dezenfeksiyonun tamamlanmasını sağlamak üzere rezidans süresi ve sıcaklık parametrelerini denetleyen bir bilgisayar programı ile donatılmış bir Bradley mikro işlemcisi tarafından denetlenmektedir. MERI’NİN KURULMASI Madison Wis'de bulunan Wisconsin Üniversitesi Hastane ve Klinikleri, Meteriter Hastanesi, Methodist Hastanesi ve St. Mary Hastanesi Tıp Merkezi' olmak üzere dört hastaneden oluşan bir grup, maliyetleri indirgemek amacıyla ortak bir tıbbi atık işlem tesisi oluşturmak üzere 1986 yılında güç birliği yapmışlardır. Son teknoloji çöp fırını ile donatılmış olan tesisin işletilmesi için hastaneler Madison Energy Recovery Inc. Şirketini (MERI) kurmuşlardır. 1994 yaşına geldiğinde, daha sıkı çevre yönetmelikleri çöp fırınının, maliyeti 500,000 Doları aşması muhtemel olan yeni kirlilik kontrol ekipmanı ile donatılması anlamına gelmiştir. Seçenekleri inceledikten sonra, MERI kurulu Sanitec dezenfeksiyon sistemini seçmiştir. MERI genel müdürü John Crha şu ifadede bulunmuştur "Sanitec sisteminin oldukça sessiz, temiz ve atık dezenfeksiyonu açısından oldukça yeterli olduğunu gördük." Sağlık bakım tesislerinin büyük çoğunluğu buna katılmaktadır ve günümüzde MERİ Sanitec sistemi, Janesville'deki Mercy Sağlık Sistemleri ve Fond du Lac'daki St. Agnes Hastanesi dahil olmak üzere eyalet çapında 12 ek hastane ve klinik tarafından üretilen, düzenlenmiş tıbbi atığın yılda 1,5 milyon libreden daha fazlasını arındırmaktadır. Her gün, özel olarak tahsis edilmiş olan MERI kamyonları 250 konumdan kırmızı torbalar veya plastik kaplar içinde paketlenmiş atıklar ile dolu plastik el arabalarını toplamaktadır. El arabalarının Sanitec sistemine boşaltılmasından sonra, hastanelere geri gönderilmeden önce bu el arabaları yıkanıp, temizlenerek dezenfekte edilmektedir Her el arabası, ilgili hastanenin faturalandırılmasında da kullanılan, işaretler ile işaretlenmiştir. İşlenmiş atıklar belediye katı atık depolama tesislerine gönderilmektedir. GEZİCİ TESİSLER Atığın bir dezenfeksiyon sahasına taşınması yerine, Charlotter, N C'de bulunan N.C SafeWest Inc. Şirketi, dört adet kamyon montajlı mobil birim ile Sanitec İşlemini kendi eyaleti ve Virginia'da hastanelere getirmektedir. Safe Waste'in Sanitec kamyonları Charlotte'daki Carolina Tıp Merkezi ve Fairfax, Va'daki Fairfax hastanesi dahil olmak üzere yaklaşık olarak 40 hastanenin atıklarını toplamakta ve her bir hastanenin kendi su ve güç bağlantılarını kullanarak bunları sahada işleme tabi tutmaktadır. Şirket doktor muayenehaneleri, taşra klinikleri, laboratuvarlar ve veteriner dahil olmak üzere 400'ü aşkın daha küçük tıbbi tesisin atığının arındırılmasında daha küçük kamyonetleri kullanmaktadır. Toplam olarak SafeWaste yılda 10 milyon libre potansiyel tehlikeli atığı arındırmaktadır. Sanitec hedefini, mikro dalga dezenfeksiyon sistemlerinin hastanelere ve atık arıtma şirketlerine satılmasına ilişkin olan geleneksel uygulamasının ötesinde belirlemiştir. Taitz, "Şimdi bizler Florence, Ky'deki Kentucky Sanitec ve Honolulu'daki Hawaii Sanitec gibi ortak girişimlerin kurulması ile kendi servis şirketlerimizi kurma konusunda odaklanmaktayız." diyerek söyle devam etmektedir: "Biz ortak girişime ekipmanlar temin ediyoruz ve gelirlere iştirak ediyoruz böylece, son kullanıcının sterilizasyon ekipmanına erişimini daha da genişletiyoruz. Tüm tıbbi atık üreticileri için gelecekte ulusal çapta bir arıtma yaratmayı ümit ediyoruz." Taitz ayrıca, Amerika Birleşik Devleti dışında da Sanitec sistemi için parlak bir gelecek görmektedir. "En büyük satış artışımız Brezilya, Japonya, Kore, Suudi Arabistan, Birleşik Kraliyet, Filipinler ve Kuveyt dahil olmak üzere uluslararası pazardadır." Hastane atığını arındırma sorunu sınır tanımamaktadır. Merkezi Valbonne'de bulunan Fransız Çevre ve Enerji Kontrol Kurumunun tıbbi atık departmanın sorumlu mühendisi olan Didier Gabarda Oliva'ya göre, 3,400 Fransız hastanesi ve kliniği yılda 700,000 metrik ton tıbbi atık üretmektedir. Fransa'da yaklaşık olarak 140,000 metrik ton kontamine hastane atığı yakılmaktadır ve ABD'de olduğu gibi burada da ağır metal partiküller ve bunların türevlerinin bir sağlık tehlikesi oluşturduğu yönünde haklı bir çevre endişesi mevcuttur. Yakma tesislerinin genellikle uzakta olması nedeniyle, biyomedikal atıkların yakılması Fransız hastaneleri açısından daha karmaşık bir işlemdir. Ülkenin tümünde sadece yaklaşık 50 hastanede yakma tesisleri işletilmekte ve buna ilaveten potansiyel olarak enfeksiyon riskli tıbbi atıkları yakma konusunda yetkili 24 adet saha dışı tesis bulunmaktadır. Burgundy, Franche-Comte, Picardy ve Poitou-Charentes gibi komple bölgelerin atıklarının yakılmak üzere önemli bir mesafeye sevk edilmesi gerekmektedir. Bu nedenlerle, Fransız şirketleri biyomedikal atıkların arındırılması için yakma içermeyen, özel teknikler geliştirmektedir. Oliva, "Söz konusu olan atığın mikrobiyal kontaminasyonun indirgenmesi ve fizyolojik nedenler ve emniyet unsurları için görünümünün değiştirilmesi ile ilgilidir." şeklinde açıklama yapmaktadır. Arıtılan atıklar mevcut atık depolama tesislerine ve ev atıklarını arıtan yakma tesislerine gönderilmektedir. PATOJENLERİN BUHARLA ARINDIRILMASI Fransız Sağlık ve Çevre Bakanlıkları potansiyel enfeksiyon riskli atıkların arındırılması konusunda, merkezi Roubaix'de bulunan Ecodas tarafından geliştirilen bir buhar sistemi de dahil olmak üzere çeşitli yakma içermeyen işlemi onaylamıştır. Oliva'ya göre, bu şirket alternatif biyomedikal atık arındırma işlemler konusunda lider sağlayıcıdır. Ecodas, tekstil endüstrisi için buharlı otoklavlar imalatına ilişkin 20 yıllık deneyimini, bir tıbbi atık arıtma sisteminin tasarımında kullanmıştır. Ecodas'ın idari müdürü Jaafar Squali, "Yenilik, bir yüksek kuvvetli öğütücünün güçlü bir sterilizör ile birleştirilmesinde yatmaktadır." ifadesini kullanmıştır. Ecodas arıtmanın birinci aşaması, kontamine atığın 20 döner bıçağa sahip bir öğütücüyü besleyen, hava geçirmez şekilde yalıtımlı bir bölmeye yüklenmesi ile başlatılmaktadır. Bu bıçaklar, bazen yanlışlıkla diğer klinik atıkları ile birlikte atılan paslanmaz çelik cerrahi cihazlarının parçalanmasını sağlayabilecek mukavemette bir alaşımdan imal edilmektedir. Öğütücü, sıkışmanın engellenmesi için belli aralıklarla rotasyonunu ters yöne çevirmektedir. Atık yükleri, otoklavı besleyen bir yükleme bölmesine boşaltılmaktadır. Otoklav içinde atık, atığın sterilizasyonu için 10 dakika süresince 280¡F sıcaklık ve beher inç için 55 libre basınçta buhara tabi tutulmaktadır. Sıcaklığın ayarlanması için atık içinde bulunan, otoklav merkezindeki bir sıcaklık mili tarafından bilgisayar kontrol sistemine sinyaller gönderilmektedir. Dezenfeksiyon tamamlandığında operatörler, işlenmiş atığın bir konteynıra boşaltılması için otoklavın alt kapağını açmaktadırlar. Tek bir yükün işlenmesi için gerekli olan işlem süresi yaklaşık bir saattir. Çeşitli atık hacimleri ve tesisat kurulumu için gerekli alana uyum sağlamak üzere Ecodas atık arıtma makinelerinin üç farklı sürümünü tasarlamıştır. TDS 300, 10 feet uzunluğunda olup saatte 35 ila 55 libre, TDS 1000 saatte 110 libre ve TDS 2000 ise saatte 132 libre işlem kapasitesine sahip bulunmaktadır. Fransa'da Ajaccio, Aurillac, Nevers ve Roubaix kamu hastaneleri atıklarını Ecodas otoklavları ile dezenfekte etmektedir. Danimarka Odense, İspanya Mayorka ve Macaristan Budapeşte'de bulunan hastanelerde aynı yöntemi kullanmaktadır. Ecodas sistemini kullanan arıtma şirketleri arasında Fransa'da Cosmolys ve Tecmed, Arjantin'de Tecsan, Brezilya'da Matmed ve Meksika'da Tremesa bulunmaktadır. SICAK HAVA SEÇENEĞİ En yeni klinik atık arıtma teknolojilerinden biri, parçalanmış hastane atıklarının dezenfekte edilmesinde sıcak havayı kullanmaktadır. Bu teknoloji, Dallas'tan KC MediWaste tarafından geliştirilerek pazarlanmaktadır. İlk MediWaste sistemi, geçen yaz, Teksas Laredo'da Sisters of Mercy Sağlık Sisteminde kurulmuştur. KC MediWaste şirket başkanı Keith Cox tarafından icat edilmiş olan kuru bir sterilizasyon sistemi ile Birleşik Kraliyet Reading'de bulunan Torftech Ltd.'nin ruhsatlı akışkan yataklı teknolojisini birleştirmektedir. Mercy Sağlık Sistemi yerel şebeke Merkezi ve Güney Batı Hizmetleri, yan kuruluşu Central Power & Light ve Palo Alto, Calif'de bulunan Elektrik Enerjisi Araştırma Kurumunun Sağlık Bakım Birimi tarafından sponsorluğu üstlenilen ortak bir projenin bölümü olarak Laredo hastanesinde kurulan ileri düzey, elektrik tabanlı teknolojilerden birini teşkil etmektedir. Bu teknolojiler, hastanelerin maliyetleri indirgemesine, işletme yeterliliklerini iyileştirmesine ve hasta hizmetlerini geliştirmesine yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştır. Laredo tesisatının makina mühendisi ve proje mühendisi olan Sue Herbert, "İlk MediWaste sisteminin tasarlanmasında en zor olan husus, plastik atıklardan serbest bırakılabilecek olan uçucu organik bileşenleri engelleyecek kadar soğuk ancak atığın sterilizasyonu için yeterli sıcaklığa ulaştırılmasının sağlanması konusunda ortaya çıkmıştır." demiştir. "Hastane atık akışında bulunabilecek her şeyin numunelerini topladık ve en iyi ısı sıcaklığının tespit edilmesi için farklı plastik bileşenlerin flaş noktaları üzerinde çalışmalar yaptık." Mercy Sağlık Sistemi çalışanları MediWaste ünitesine atık malzemelerinin taşınmasında kapalı el arabaları kullanmaktadır. Her el arabası bir hidrolik kaldırma sistemi ile sistemin besleme hunisine boşaltılmaktadır. Dahili egzoz fanları, kokunun kontrol altında tutulması için MediWaste sistemi içinde ters basınç oluşturmaktadır. Birimin içinde ısıl işlemli paslanmaz çelikten mamul, yakın ara kilitlemeli dört şafttan oluşan bir parçalayıcı birimi bulunmaktadır. Parçalayıcı, atıkların işlemciye gitmeden önce öğütülmesini sağlamaktadır. Elektrikli rezistans ısıtıcıları ile 302¡F'ye ısıtılan hava sabit bıçaklı bir halka üzerinden yüksek hızla işlemci içine enjekte edilmektedir. Yer atığının işlemciye girmesi ile birlikte türbülanslı hava, siklonik bir karıştırma işlevi ve yüksek oranlarda ısı ve kütle transferi sağlayan bir akışkan yatak yaratmaktadır. Boşaltıma kapısının açılmasından önce, atık beş dakika kadar akışkanlı yatak içinde tutulmakta ve hacmin yüzde seksen oranında indirgenmesini sağlayan bir kompaktöre itilmektedir. Laredo hastanesi arındırılmış atığını bir konvansiyonel belediye atık depolama alanına göndermektedir. MediWaste sisteminden çıkan işlenmiş hava, atmosfere bırakılmadan önce üç aşamalı bir filtrasyondan geçmektedir. Önce iki fabrik ön filtre ile büyük partiküller ayrılmakta ve sonrasında yüksek yeterlikte partikül hava filtresi metal çerçeve içinde bulunan bir membran- ile daha küçük partiküller çıkarılmaktadır. Kömür filtreler ile hava akımındaki kokular giderilmektedir. Laredo'daki MediWaste sistemi, saatte 200 libreye kadar işlem yapabilecek kapasitededir ki, bu da günde üretilen 700 ila 800 libre arasındaki atığın arındırılması için fazlasıyla yeterlidir. Herbert, "Halen, saatte 1,000 libre malzeme dezenfekte edilebilecek bir üniteyi geliştirmekteyiz" demiştir. YAKMA İSTEĞİ Yakma alternatiflerinin popülerlik kazanıyor gibi görünmesine rağmen, klinik atıklarının çoğunun dezenfekte edilmesinde ve indirgenmesinde hala yakma kullanılmaktadır. Orlanda, FLA'daki Crawford Equipment and Engineering Co., saatte 20 ila 3,000 libre biyolojik tehlikeli atık işleme kapasitesine sahip tıbbi çöp fırınını tasarlayıp, pazarlamaktadır. Bu birimler, Temiz Hava Kanununun hükümlerinin karşılanmasını sağlamak üzere gaz yıkayıcılarla bağlantılı olacak şekilde tasarlanmaktadır. Crawford Equipment çöp fırınları tipik olarak doğal gaz ateşlidir ancak hali hazırda mevcut veya daha ekonomik olması halinde propan veya akaryakıt da kullanabilmektedir. Çöp fırınlarından her biri, yanmadan kaynaklanan yoğun sıcaklığa dayanacak şekilde refraktör kaplamalıdır. Hastane çalışanları atığı kırmızı torbalar veya plastik kaplar içinde ya el ile ya da hidrolik olarak, ana bölme kapısından yüklemektedir. Çalışanlar kapıyı kapatarak yakma işlemini başlatırlar. Önce, ana bölmeye paralel veya ana bölmenin altında bulunan ikincil bölme içindeki brülörler ateşlenir. Isı sonra, ana bölmenin sıcaklığının artırılması için refraktör malzeme üzerinden yayılır veya böylece artan oranda enerji tasarrufu sağlanır. Ana bölmede asgari 1.800¡F sıcaklık elde edildiğinde, atığın yakılması için bir sensör ana bölmenin brülörünü yakacaktır. Crawford Equipment Şirketi katı ve sıvı atık bertaraf sistemleri müdürü ve kimya mühendisi olan Luis Llorens "1.800¡ sıcaklık patojenlerini öldürüp, tüm organik atıkları oksidize ederek, bunları karbon dioksit ve su haline çevirmektedir" açıklamasını yapmaktadır. "Yanmadan kaynaklanan tüm duman ve kokular ikincil bölmeye aktarılmakta ve 1.800¡ ısı bunları yok edene kadar orada bir veya iki saniye tutulmaktadır." İkinci bölmeden gelen hava asitler ve kurşun, kadmiyum ve civa gibi ağır metallerden arındırılmak üzere, özel bir hava çıkışı üzerinden standart bir kirlilik kontrol sistemine yönlendirilmektedir. Sistem, baca gazları ile etkileşime girerek asit gaz emisyonlarının engellenmesi için su ve kaustik solüsyon gibi bir ayıraç ile püskürtme yapan ıslak gaz yıkayıcılarını kullanmaktadır. İlk hacminin yüzde doksanını aşacak şekilde tıbbi atık hacminin indirgenmesinin yanı sıra, Crawford çöp yakıcılarının ağırlığı da yüzde 95 ila yüzde 97 arasında indirgediği ve bunun da mikro dalga ve buhar otoklav sistemleri tarafında yapılamadığı Llorens tarafından bildirilmektedir. YİNE DE EN İYİ ÇÖZÜM Çöp fırını bölme duvarları tuğla, yalıtım, bir çelik kaplama ve ikinci bir dış çelik kaplamadan oluşmaktadır. Llorens, "Çöp fırınının dış duvarlarının soğuk tutulması için yan duvarların içinde fan ile hava dolaşımı sağlanmaktadır" ifadesinde bulunmuştur. Ek olarak Crawford, çöp fırınının refraktör kaplamalı bacasına bir hava akımının sağlanması için bir fan monte etmiştir. Bu, çöp fırınının daha temiz çalışmasına yardımcı olmakta ve gazların tam olarak yanmasının sağlanması için tutuşma sürelerini artıracak şekilde ikinci bölmede tutulmasını sağlamaktadır. Lorrens, "mikro dalga gibi başka, iyi tıbbi atık arıtma teknolojileri mevcuttur ancak yakma, doğru koşullar altında yine de en iyi seçenektir." demiştir. "Hastanenin seçimi topluluklarına ve ihtiyaçlarına bağlıdır." Örneğin, West Palm Beach, Fa'da bulunan Emekli İşleri Tıp Merkezi atıkları ile birlikte ve federal adli yetkililer tarafından el konan yasadışı uyuşturucu ve silahların işleme tabi tutulması için 1995'ten bu yana bir Crawford çöp fırınını kullanmaktadır. "West Palm Beach'te bulunan V.A. Tıp Merkezinin makina mühendisi ve tesisler yönetim şefi Wally Thompson, "Tüm malzemeleri sessiz ve etkin şekilde imha etmesi ve ön işlemli atığın yüzde 5 ila 10'u arasında ağırlıkta bir kül yaratması ve bunun da katı atık depolama alanlarında kullanılabilmesi nedeniyle Crawford çöp fırınını seçtik." demiştir. Crawford ünitesinin başarısının altında yatan anahtar, gaz yıkayıcısıdır. Saatte 500 libre atık işlem kapasitesine sahip bir çöp fırınının tasarımı konusunda. West palm Beach'deki V.A. temsilcileri Visalia, Calif'ten Emcotek ile birlikte çalışmıştır. Çöp fırınından 1.900 ila 2.100¡F sıcaklıkta çıkan sıcak gazlar Emcotek'in gaz yıkayıcısının ana söndürme tankına girmektedir. Püskürtme nozülleri, gazların yaklaşık olara 200¡F'ye soğutulması ve yakma sırasında üretilen hidroklorik asidin nötrleştirilmesi için su ve sodyum hidroksit püskürtmektedir. Gaz daha sonra püskürtme işleminin tekrarlandığı ikinci bir söndürme tankına girmekte ve böylece gazlar 120¡ ila 140¡F'ye soğutulmakta ve asitler daha fazla sodyum hidroksit ile tamponlanmaktadır. ASİT ATIĞIN NÖTRLEŞTİRİLMESİ Boru tesisat sistemi, bir programlanabilir lojik kontrolörüne (PLC) bağlı pH sondalarını içermektedir. PLC, asitli atıkların nötrleştirilmesi için gerekli olan sodyum hidroksit miktarını enjekte eden iki artı aktarma pompasını kontrol etmektedir. Söndürülmüş gazlar, radyal bir su perdesinin yaratılması için dönen bir disk merkezine bir dişli kutusu tarafından suyun pompalandığı rotari bir atomizör odasına girmektedir. Bu perde, partikülleri beher kuru standart kübik foot havayı yaklaşık 0.015 gram veya daha iyi bir değere indirgeyen, yüksek enerji ıslak gaz yıkayıcı işlevini görmektedir. Gaz akımının bacadan dışarıya bırakılmasından önce, çeşitli ağır metalleri ve partiküllü maddeleri taşıyabilecek olan fazla su damlaları bir buğu önleyici filtreler dizisi ile arındırılmaktadır. Emcotek gaz yıkayıcısı gaz akımından asitler, ağır metaller, dioksin ve çeşitli organik bileşenleri yüzde 95 ila 99 oranında arındırmaktadır. Gaz yıkayıcısının performansı tahliye bacası içinde bulunan çeşitli numunelendirme sondaları ile kontrol edilmektedir. Palm Beach Bölgesi'ndeki emisyon standartları nedeniyle V.A., ağır metallerin arındırılmasının optimize edilmesi için rotari atomizörü besleyen suyun sıcaklığını 80 veya 85¡F'ye indirgemek üzere bir titanyum ısı eşanjörünün eklenmesini Emcotek'ten istemiştir. Çevre şartnamelerine uygun birçok çöp fırınında olduğu üzere, West Palm Beach tesisi estetik hususlarını da dikkate almıştır. Thompson, "Ayrıca, zararsız ancak çirkin bir görünüme neden olan tüysü bulutun da ortadan kaldırılması için, soğuk gaz akımını yeniden ısıtmak üzere gaz yıkayıcı bacasına Emcotek tarafından bir titanyum buhar bobini ilave edilmesini sağladık." demiştir. Kaynak: Gen Bilim

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklara-cozum

BAZI ÖZEL HİSTOLOJİK PREPATATLARIN YAPIMI

1-KAN PREPARATI: Omurgalı kanı iki türlü incelenir. a-Canlı olarak b-Tespit edilmiş ve boyanmış olarak a.Canlı olarak preparat hazırlanması: Doğrudan doğruya parmaktan lama alınan kan incelenir veya % 0.9’luk fizyolojik su içine kan damlatılıp , incelenir. Eritrositler birbirinden ayrıldığı için iyi görülür. Ayrıca 300 mg Ruj.nötr 100 cm3 saf suda eritilir. Bir damla lam üzerine konur sonra diğer bir lamın kısa kenarı ile bu sıvı lam üzerine yayılır ve kurutulur. Sonra bir damla kan konur ve lamel kapatılır. Bir süre sonra kan hücrelerinin bu boyayı alarak çeşitli renklerde oldukları görülür. Eritrositler bu boyayı almazlar. Sıcak kanlı hayvanların lökösitlerin ameboid hareketlerini görmek için lam hafifçe ısıtılır. Soğuk kanlılarda oda sıcaklığında bu hareketi görebiliriz. b- Tesbit edilmiş ve boyanmış olarak: Alkolde temizlenen parmak ucundan sterilize iğne ile çıkarılan kan temiz bir lam üzerine konur. Başka bir lamın kısa kenarı ile iyice yayılır. Biraz kuruması beklenir, sonra metil alkol içinde 3 dakika bekletilir. Daha sonra lam üzerine saf su damlatılır. Biraz bekletilir, suyu akıtıldıktan sonra bir kap içindeki Giemza boyasına konur (10 cc distile su+1 cc Giemsa ). 30 dakika bekledikten sonra çeşme suyunda yıkanır, kurutulur, incelenir. 2-MİTOZ BÖLÜNME PREPARATI Kuru soğan ya da arpacık soğanı kökleri su içine gelecek şekilde suyun içine konur. Üç hacim absolü alkol+1 hacim glasiyal asetik asit içine uzayan köklerin uç kısımları kesilerek biriktirilir. Bu karışımdan çıkan kökler 3 N HCl içinde 2-3 dakika bırakılır ( 24 cc HCl alınır. 100 cc ye distile su ile tamamlanır. 100 cc % 50’ lik asetik asit içine 1 gr orcein konur. Asitten çıkarılan kökler boya içinde 1.5 saat bekletilir. Lam üzerine 1 kök konur. Üzerine 1 damla % 45’ lik asetik asit damlatılır. Üzerine lamel kapatılır. Gazlı bez yardımıyla üstten bastırılarak yayılır ve mikroskopta incelenir. 3-MAYOZ BÖLÜNME PREPARATI 1-Çekirge testisleri çıkarılır. 2-3 hacim alkol+1 hacim glasiyal asetik asit içersinde 24 saat buzdolabında fikse edilir. 3-Saklamak için % 70 ‘lik alkol kullanılır. 4-Boya 1 gr orcein 100 ml % 50 ‘lik Asetik asit içinde çözülür 30 ‘ dakika 5-% 45 ‘lik asetik asit damlatılıp ezilir. 6-Mikroskopta incelenir. 4-DÜZ KAS PREPARATI ( KURBAĞA MESANESİNDEN ) Araç ve Gereçler Kurbağa Şişe mantarı Lam, lamel, makas, pens, küvet Bouin, etil alkol, eter veya kloroform Bouin Çözeltisi 9 gr pikrik asit 75 cc distile suda çözülür ( %74’ lük ) % 40’ lık formol...........25 cc Glasiyal asetik asit.......5 cc Bouin taze hazırlanır. Asetik asit buharlaştığından çözeltinin yapısı bozulabilir. İyi saklanırsa uzun süre kullanılabilir. Mesaneyi iyi fikse ettiği gibi sertleştirerek kolay boyanır hale getirir. Hemalum % 1’ lik suda hazırlanmış olarak kullanılır. Eozinin ise % 70’ lik etil alkolde hazırlanmış % 1 ‘ lik çözeltisi kullanılır. Kurbağa bayıltılır. Mesanesi kesilerek alınır. Parafinde kaynatılmış veye doyurulmuş, ortası delik mantarın delik kısmı üstüne iğne ile gerilir. Bouin çözeltisine aktarılır. Mesane alt yüzeyde olmalı ve Bouin ile temas etmelidir. 1-2 saat sonra mesane sarı renk alır ve sertleşir. % 70’ lik alkole aktarılır. Objenin rengi giderilinceye kadar alkol değiştirilir. Sonra hemen hematoksilen ile istenilen mor renk alınıncaya kadar boyanır. Eozin ile 15 dakika boyanır. % 70-90-100’lük etil alkollerde 10’ ar dakika dehidre edilir. Ksilolde 5 dakika tutulur. Pensle çıkarılan materyel filtre kağıdı üzerine alınır. Mesane küçük parçalara ayrılarak lam üzerine alınır. Entellan damlatılarak lamel kapatılır. Kurutulur ve incelenir. 5-ÇİZGİLİ KAS PREPARATI (Çekirgeden): Çekirgenin abdomeni açılır. 2 kas demeti görülür. Steromikroskop altında kas çıkarılır. % 0.6’ lık fizyolojik sıvıya konur (NaCl ile hazırlanmış ). Buradan 1 hacim asetik asit+3 hacim % 96’ lık etil alkol içeren tespit çözeltisine aktarılır. Burada demet halindeki kaslar iğne veya pensle küçük parçalara ayrılır. 1 kas lifi lama alınır. Üzerine 1-2 damla asetocarmin damlatılır, 1-2 dakika beklenir. Üzerine lamel kapatılır ve hafifçe bastırılır. Sonra lamelin bir tarafından asetocarmin çekilip diğer taraftan % 96’ lık alkol eklenir. Bu işlem 2 defa tekrarlanır. Lameli yavaşça kaldırıp 1 damla kanada balzamı veya entellan damlatılır ve lamel kapatılır. Bu işlemlerin lamel kapatılarak yapılmasının nedeni kas üzerinde baskı yapmaktır. Baskı olmadığı zaman kas büzülür. 6-KEMİK PREPARATI Araç ve Gereçler % 5- % 7.5’ lik Nitrik asit ( 100 cc % 65’lik nitrik asit+1200 cc distile su) % 5’ lik sodyum sülfat Etil alkol Kreozot (karanfil yağı ) Uzun kemik (3-5 cm boyunda ) Preparasyon 2 teknikle yapılabilir. 1-Yumuşatma: Gerekli maddeler bulunduğu takdirde daha kolay ve uygun bir tekniktir. 2-İnceltme: Daha çok el becerisine dayanır. a-Kemiğin yumuşatılarak preparat hazırlanması: Uzun kemik parçasının üzerindeki yağ, kas kısımları bistüri ile temizlenir. Kemiğin anorganik yapısını eritmek için % 5 veya 7.5 lik seyreltilmiş nitrik asit içine konur., 24-48 saat bırakılır. Sık sık çalkalanır. 5 saatte bir çözelti tazelenir. Kemikler jiletle kesilecek kadar yumuşayınca çıkarılır.. 24-48 saat kadar % 5’lik sodyum sülfat içinde bırakılır. Sonra asitin giderrilmesi için çeşme suyunda 1-2 gün yıkanır. Keskin jiletle yumuşamış ve yıkanmış kemikten çok ince kesitler alınarak % 50 ve % 70’ lik alkol bulunan petri kaplarında 10-60 dakika bekletilir. Kreozot içine alınarak 15-20 dakika şeffaflandırılır. Temiz bir lam üzerine alınan kemik kesiti üzerine entallan damlatılarak lamelle kapatılır. Kesitler düzgün ve yeterli incelikte alınmışsa Havers kanalları ve konsantrik lameller izlenir. Boyuna alınan kesitlerle de Volkman ve Havers kanalları ve lameller izlenir. Mikroskopta inceleme yaparken diyafram kısılırsa daha iyi görüntü alınır. b-Kemiğin inceltilmesi ile preparat yapımı: Uzun kemiklerden kemik testeresi ile enine parçalar kesilir. Bunlar döner zımpara taşlarında ( elektrikli veya kolla dönen ) mümkün olduğu kadar inceltilir. Daha sonra kesilen bir tahta üzerine koyarak ince dişli demir eğici ile çalışarak inceltmeye devam edilir. Bu arada kesitler incelendikce daire şeklindeki kesitten kopmalar olur. Kopan parçalar ponza taşında tekrar inceltmeye devam edilir. Ponza taşı üzerinde düzgün bir yüzey elde edilir. Bu yüzey üzerine su damlatılır. Ve kesitler parmak ucu ile taş üzerine sürtülerek daha da inceltilir. Parmak ucunda tutulan kesitlerden parmağın izleri görünüyor ise kemik parçaları yeteri kadar incelmiş demektir. İnceliği uygun görülen kesitler 5-10 ‘kadar HNO3 de bekletilir. Sonra damıtık suda birkaç değiştirme ile iyice yıkanır. Filtre kağıdından suları süzülür. Dikdörtgen veya kare şeklinde kesilerek lama yerleştirip lamel kapatılır. Kesiler saydam olduğu için kanada balzamının ksilol ile seyreltilerek kullanılması tercih edilir. 7-KIKIRDAK PREPERATI Kurbağanın ön ve arka ekstremitelerinin eklem yerlerindeki kıkırdak kullanılır. Hayvan eter veya kloroformla bayılttıktan sonra ekstremitlerinden biri eklem yerinden kesilir. Kasları kemikten ayrılır. Temizlenmiş olan kemik fizyolojik suya konur (%0.8 NaCl). Keskin bir jiletle uzun kemiklerin uçlarındaki mavimsi renkli kıkırdaktan ince kesitler alınıp, fizyolojik suda lamel altında incelenir. Kıkırdak ara maddesi bu bölgede homojendir. Kapsülde genellikle bir kıkırdak hücresi bulunur. Ara maddeleri açık gri kapsül beyaz renkli , plazma ve nukleus mavimtrak görünür. Bunu boyamak için Karmin- Asetik Bunu boyamak için Karmin -Asetik asit kullanılır. Bu boya fiksatiftir. Onun için kesit lam üzerine konan 1-2 damla asetokarmin içinde 1-2 dakika bekletilir, lamel kapatılır. Bu arada materyal tespit edildiği için hücreler büzülür. Nukleus kırmızı, plazma pembe boyanır. Kapsül ve ara madde az boyanır veya hic boyanmaz. Preparatın devamlı olması için : Boyanan kesit % 96 lık alkolde 5 dakika tutulur. Sonra kreozt veya karanfil yağı içine konur. En fazla yarım saatte bu kesiler şeffaflaşır. Temiz bir lama bir damla Kanada balzamı veya entellan damlatılır. Kesit bunun üzerine yerleştirilir ve lamel kapatılır. b- Kıkırdak pikrik asit içermeyen herhangibir fiksatif içinde tespit edilir. Sonra iyice yıkanır. Aşağıda formülü verilen Von Wijre boyasında 24 saat boyanır. %70’ lik etil alkol.......................100 cc HCL.............................................0.1 cc Toluidin mavisi ........................ 0.1 gr Boyadan sonra % 70 alkol içinde (0.001 HCL li) hiç boyası çıkmayıncaya kadar kalacak, % 70-80 -90-100 alkol serilerinde dehidrasyon yapılarak şeffaflaştırıcı (kreozot) içine aktarılır. Lam üzerine alınınca 1 damla Kanada balzamı veya entellan eklenerek lamel kapatılır. 8- KURBAĞA DERİSİ Kurbağanın sırt derisi kesilerek delikli bir mantar üzerine gerilir. Bouin de 3-4 saat tesbit edilir. İğneleri çıkartılarak ufak parçalara bölünür. Sarı rengi giderilinceye kadar % 70 alkolde yıkanır. % 80’lik etil alkolde 1 saat % 90’lik etil alkolde 1 saat % 100’ lık etil alkolde 1 saat Ksilol + %30’luk alkolde 15-30' Ksilolde 30 dakika Ksilol+parafinde 30 dakika Etüvdeki parafinde 24 saat Bloklanır. Daha sonra mikrotomda 12 mm’lik kesitler alınır. Kesitler bir gün bekletilir. Ksilolde 5-10 dakika Alkol serilerinde (% 100-96-80-80 ) beşer dakika Hematoksilen Akarsuda 15 dakika boyama Eosin (Eosin su ile yapıldıysa akarsudan sonra . %80’ e kadar alkol serilerinden geçirilir sonra eosinle boyanır ). % 96 - %100’ lik alkol 1-2 dakika Ksilol 2-3 dakika Kanada balzamı ve lamel kapatılması 9-DEV KROMOZOMLARIN PREPARATI: Bu teknikte absolü metil alkol sadece tespit ve lamel kapatma sırasında çözücü olarak kullanılır. Ringer çözeltisi içine alınan ganglion veya tükrük bezi temiz bir lam üzerine alınır. Üzerine 1 damla % 45’ lik asetik asit eklenerek 3-4 dakika tespit edilir. Fazla tutulursa parçalanır. Lamel kapatılır. Fiksatifin fazlası emdirilir. Kullanılan lam daha önceden albümin veya başka bir yapıştırıcı sürülmüş ve kurutulmuş olmalıdır. Lam ve lamel içinde alkol bulunan bir kaba aktarılır. 12 saat ya da daha fazla bekletilir. Lamel kendiliğinden düşmemişse ince bir iğne yardımı ile lamel alınır. Üzerine tükrük bezi yapışmış lam alkolde doyurulmuş amonyum ferri sülfat bulunan kaba taşınır. 12 saat bekledikten sonra biraz hematoksilen kristali boyaya aktarılır. Alkol banyosundan sonra 5-10 dakika alkolde doyurulmuş lityum karbonat çözeltisinde bekletilir. Kırmızı bir boyama yapılacaksa 1-3 saniye alkolik eozinde ( 100 cc % 90’ lık alkol+ 0.5 gr eosin ) bekletilir. Entellan damlatılarak lamel kapatılır.

http://www.biyologlar.com/bazi-ozel-histolojik-prepatatlarin-yapimi

Görelilik Nedir

Albert Einstein hiç şüphesiz zamanımızın en büyük dahilerinden biriydi. Yirmi birinci ve otuz sekizinci doğum günleri arasında, bilimde birçok düzeyde büyük yankılar uyandıran bir devrimi tamamladı. İki büyük buluşu, Özel Görelilik Teorisi (1905) ve Genel Görelilik Teorisi (1915) idi. Özel görelilik yüksek hızlarla ilgilidir, genel görelilik ise kütleçekimle. Einstein’ın teorileri, son derece soyut karakterde olmalarına karşın, nihayetinde deneylerden türetilmişti ve başarılı pratik uygulamalara yol açmıştı, ki bu uygulamalar onun görüşlerinin doğruluğunu defalarca onayladılar. Einstein, 19. yüzyıl fiziğinde içsel bir çelişkiyi açığa vuran ünlü Michelson-Morley deneyinden, “bilim tarihinin en büyük negatif deneyinden” (Bernal) yola çıkmıştı. Bu deneye, ışığın görülen hızının, hareketsiz olduğu varsayılan “eter” içerisinde hareket eden gözlemcinin hızına bağlı olduğunu göstererek elektromanyetik ışık teorisini genelleştirmek üzere girişilmişti. Sonunda, gözlemci hangi doğrultuda hareket ederse etsin, ışığın ölçülen hızlarında hiçbir farklılık bulunamadı. J. J. Thomson daha sonraları, güçlü elektriksel alanlar içinde hareket eden elektronların hızlarının, klasik Newton fiziğinin öngördüğünden daha yavaş olduğunu gösterdi. 19. yüzyıl fiziğindeki bu çelişkiler özel görelilik teorisi tarafından çözüme bağlandı. Eski fizik, radyoaktivite olgusunu açıklamaktan acizdi. Einstein bunu, “eylemsiz” maddenin içine hapsolmuş muazzam miktardaki enerjinin küçük bir kısmının açığa çıkması olarak açıkladı. Einstein 1905’te İsviçre patent bürosunda bir sekreter olarak çalışırken boş zamanlarında kendi özel görelilik teorisini geliştirdi. Yeni kuantum mekaniğinin keşiflerinden yola çıkarak, ışığın uzayda bir kuantum biçiminde (enerji paketleri olarak) hareket ettiğini gösterdi. Bu yaklaşım, daha önceleri kabul edilmiş ışığın dalga teorisiyle açıkça çelişikti. Aslında Einstein eski ışığın parçacık teorisini bütünüyle farklı bir tarzda yeniden canlandırmıştı. Burada ışık, çelişik bir karaktere sahip, aynı anda hem parçacık hem de bir dalga özelliği gösteren yeni tip bir parçacık olarak görülüyordu. Bu şaşırtıcı teori, spektroskoplar kadar Maxwell denklemlerini de kapsayacak şekilde 19. yüzyıl optiğinin tüm büyük keşiflerinin muhafaza edilmesini mümkün kıldı. Fakat ışığın uzayda hareket edebilmek için, kendine has bir vasıtaya, “eter”e ihtiyaç duyduğu şeklindeki kalıplaşmış eski düşünceyi de yok etti. Özel görelilik, ışığın boşluktaki hızının, ışık kaynağının gözlemciye göre hızı ne olursa olsun, her zaman aynı sabit değerde ölçüleceği kabulünden hareket eder. Bundan, ışığın hızının evrendeki her şey için sınırlayıcı bir hızı temsil ettiği sonucu çıkarılır. Dahası, özel görelilik, enerji ve kütlenin aslında eşanlamlı olduklarını ifade eder. Bu, diyalektik materyalizmin temel felsefi postülasının –madde ve enerjinin birbirinden koparılamaz niteliğinin, hareketin (“enerji”) maddenin varoluş tarzı olduğu düşüncesinin– çarpıcı bir doğrulanışıdır. Einstein’ın kütle ve enerjinin eşdeğerliliği yasasını keşfi, onun ünlü E = mc2 denkleminde ifade edilir, bu denklem atomda hapsolmuş muazzam enerjiyi dile getirir. Evrendeki yoğunlaşmış tüm enerjinin kaynağı budur. Bu denklemde, E enerjiyi (erg olarak), m kütleyi (gram olarak) ve c de ışığın hızını (santimetre/saniye olarak) temsil eder. c2 nin gerçek değeri 900 milyar kere milyardır. Yani bir gram maddede hapsolan enerjinin açığa çıkması, hayrete düşürücü bir büyüklük olan 900 milyar kere milyar erglik bir enerji üretecektir. Bunun ne anlama geldiğine dair somut bir örnek verelim; bir gram maddede içerilen enerji, 2000 ton petrolün yakılmasıyla üretilen enerjiye eşittir. Kütle ve enerji, tıpkı Amerikan dolarının Alman markıyla değiştirilebilir oluşu gibi, yalnızca “birbiriyle değiştirilebilir” olmakla kalmaz, bir ve aynı özdürler; Einstein bunu “kütle-enerji” olarak karakterize etmiştir. Bu düşünce, çok daha derine iner ve örneğin sürtünmenin ısıya dönüştüğünü söyleyen eski mekanik kavrayıştan çok daha kesindir. Madde “donmuş” enerjinin özgün bir biçimidir, enerjinin diğer tüm biçimleriyse (ışık da dahil) kendileriyle ilişkili bir kütleye sahiptirler. Bu nedenle, madde enerjiye dönüştüğünde maddenin “yok olduğunu” söylemek tamamen yanlıştır. Einstein’ın yasası, Lavoisier tarafından geliştirilen ve kütle olarak kavranan maddenin ne yaratılabileceğini ne de yok edilebileceğini söyleyen eski kütlenin korunumu yasasının yerine geçti. Aslında dışarıya enerji veren her kimyasal reaksiyon küçük bir kütle miktarını enerjiye çevirir. Kömürün yanması gibi, 19. yüzyılda bilinen kimyasal reaksiyon türlerinde bu kayıp ölçülemezdi. Ama nükleer reaksiyon ölçülebilir bir kütle kaybını açığa vurmaya yeterli bir enerji salar. Tüm maddeler, “durgun” haldeyken bile, hayrete düşürücü miktarda bir enerji içerirler. Ne var ki, gözlenemez olduğundan, bu gerçek Einstein onu izah açıklayana kadar anlaşılmamıştı. Einstein’ın teorisi materyalizmi yıkmak şöyle dursun onu çok daha sağlam bir temelde inşa eder. Eski mekanik “kütlenin korunumu” yasasının yerine çok daha bilimsel ve çok daha genel bir kütle-enerjinin korunumu yasasına sahibiz, ki bu da termodinamiğin birinci yasasını evrensel ve çürütülemez bir biçimde dile getirir. Kütle hiçbir şekilde “yok olmaz”, sadece enerjiye dönüşür. Toplam kütle-enerji sabit kalır. Tek bir madde parçacığı bile yaratılamaz ya da yok edilemez. İkinci görüş, ışık hızının kendine özgü sınırlayıcı karakteridir: Hiçbir parçacık ışıktan daha hızlı hareket edemez, çünkü bu kritik hıza yaklaştıkça cismin kütlesi artarak sonsuz büyüklüğe yaklaşır ve böylece daha da hızlanması çok daha güçleşir. Bu düşünceler soyut ve kavranılması güç düşünceler gibi görünür. “Sağduyunun sesinin” kabullerine meydan okurlar. “Sağduyu” ile bilim arasındaki ilişki Sovyet bilimci Profesör L. D. Landau tarafından şu satırlarda özetleniyor: Sağduyu denilen şey, gündelik hayatımızda şekillenen alışkanlıkların ve kavramların basit bir genellenişinden başka bir şey değildir. Belli bir deneysellik düzeyini yansıtan belli bir anlama düzeyidir. Ve şunu ekler: Bilim sağduyu denen şey ile çatışmaktan korkmaz. Korkutucu olan şey, mevcut düşünceler ile yeni deneysel gerçekler arasındaki uyuşmazlıktır, ve eğer böyle uyuşmazlıklar vuku bulursa, bilim acımasızca daha önceleri inşa ettiği düşünceleri yerle bir eder ve bilgimizi daha üst bir düzeye yükseltir.[7] Hareket eden bir nesne kendi kütlesini nasıl arttırır? Böyle bir fikir gündelik deneyimimizle çelişir. Dönen bir topaç, bu durumdayken, görünüşte bir kütle kazanmamıştır. Oysa aslında kazanmıştır, ancak kütledeki artış miktarı o denli sonsuz küçüktür ki, her türlü pratik amaç bakımından hesaba katılmayabilir. Özel göreliliğin etkileri güdenlik olgular düzeyinde gözlenemez. Ne var ki, uç koşullarda, meselâ ışık hızına yakın çok yüksek hızlarda, görelilik etkileri rol oynamaya başlarlar. Einstein, çok yüksek hızlarda hareket eden bir cismin kütlesinin artacağını öngörmüştü. Bu yasa, normal hızlarla ilgilenirken gözardı edilebilir. Yine de, atomaltı parçacıklar saniyede yaklaşık 10.000 mil ya da daha büyük hızlarla hareket ederler ki, böylesi hızlarda görelilik etkileri ortaya çıkar. Kuantum mekaniğinin keşifleri, özel görelilik teorisinin yalnızca nitel olarak değil nicel olarak da doğruluğunu göstermiştir. Bir elektron, ışık hızının 9/10’uyla hareket ettiğinde kütle kazanır, dahası kütle kazancı tam da Einstein’ın teorisinin öngördüğü gibi 31/6 kattır. O zamandan bu yana özel görelilik defalarca sınanmış ve hepsinde de doğru sonuçlar vermiştir. Güçlü bir parçacık hızlandırıcısından (akseleratör) çıkan elektronlar, hızlandırıcıya giren elektronlardan yaklaşık 40.000 kat ağırdır ve aradaki kütle farkı hareketin enerjisini ifade etmektedir. Çok daha yüksek hızlarda, kütledeki artış, fark edilir bir hale gelir. Ve modern fizik tam da, atomaltı parçacıkların ışık hızına yaklaşan hızları gibi son derece yüksek hızlarla ilgilidir. Burada, gündelik olguları lâyıkıyla betimleyen klasik mekanik yasaları artık uygulanamazlar. Sağduyuya göre, bir cismin kütlesi asla değişmez. Bu nedenle dönen bir topaç, duran bir topaç ile aynı kütlededir. Hız ne olursa olsun kütlenin sabit olduğunu ifade eden bir yasa da bu noktadan hareketle dile getirilmişti. Daha sonraları bu yasanın yanlış olduğu görüldü. Anlaşıldı ki, kütle hızla birlikte artar. Yine de bu artış ancak ışık hızına yakın hızlarda fark edilebilir olduğundan, kütleyi sabit alırız. Gerçek yasa şöyle olabilir: “Eğer bir cisim saniyede 100 milden daha düşük bir hızla hareket ediyorsa, kütlesi milyonda birlik bir çerçevede değişmezdir.” Gündelik amaçlarımız açısından, kütlenin, hızdan bağımsız olarak sabit olduğunu kabul edebiliriz. Ancak yüksek hızlarda bu yanlıştır ve hız arttıkça, bu iddia daha da yanlış olur. Biçimsel mantığa dayalı düşünme gibi, bu da pratik amaçlar bakımından geçerli kabul edilir. Feynman şuna işaret ediyor: Felsefi olarak, yaklaşıklık yasasında tümüyle hatalıyız. Kütle bir kırıntı kadar dahi değişmiş olsa, tüm evren tablomuzu değiştirmek zorundayız. Bu durum, yasaların ardındaki düşüncelere ya da felsefeye ilişkin çok özel bir şeydir. Çok küçük bir etki bile bazen düşüncelerimizde esaslı değişiklileri gerekli kılar.[8] Özel göreliliğin öngörülerinin, gözlenen olgulara denk düştüğü kanıtlanmıştır. Bilimciler, gama ışınlarının ışık enerjisini maddeye dönüştürerek atomik parçacıklar üretebildiğini deneylerle keşfettiler. Einstein’ın öngördüğü gibi, durgun-enerjisine bağlı olarak bir parçacığı oluşturmak için gereken asgari enerjiyi de buldular. İşin aslı, bir değil iki parçacık üretiliyordu: Bir parçacık ve onun karşıtı olan “anti-parçacık”. Gama ışını deneylerinde, bir elektron ve bir anti-elektron (pozitron) elde ederiz. Ters süreç de gerçekleşir: Bir pozitron bir elektronla karşılaştığında, gama ışını üreterek birbirlerini yok ederler. Böylece, enerji maddeye dönüşür, madde de enerjiye. Einstein’ın keşfi, evrenin işleyişini çok daha esaslı bir şekilde kavramamızın temelini döşemiştir. Yüzyıllar boyunca bir gizem olarak kalan Güneş enerjisinin kaynağının açıklanmasını sağlamıştır. Maddenin kendisinin muazzam bir enerji deposu olduğu anlaşılmıştır. Maddede hapsedilen enerjinin dehşet verici gücü, Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’de tüm dünyanın gözleri önüne serildi. Tüm bunlar aldatıcı basitlikteki E = mc2 formülünde saklıydı.

http://www.biyologlar.com/gorelilik-nedir

Genel Görelilik Teorisi

Özel görelilik, bir cismin belli bir gözlemciye göre sabit bir hızla ve sabit bir yönde hareket ettiği durumlarda tümüyle yeterlidir. Ne var ki, pratikte hareket asla sabit değildir. Hareketli cismin hızında ve doğrultusunda değişimlere yol açan kuvvetler her zaman söz konusudur. Atomaltı parçacıklar kısa mesafelerde muazzam hızlarla hareket ettiğinden, daha fazla hızlanacak zamanları yoktur ve bu parçacıklara özel görelilik uygulanabilir. Bununla birlikte, gezegenlerin ve yıldızların hareketinde, özel göreliliğin yetersiz kaldığı görülmüştür. Burada devasa kütleçekim alanlarının neden olduğu büyük ivmelerle ilgileniriz. Bir kez daha söz konusu olan şey nicelik ve nitelik sorunudur. Atomaltı düzeyde, kütleçekim, diğer kuvvetlerle karşılaştırıldığında önemsiz büyüklüktedir ve ihmâl edilebilir. Gündelik yaşamdaysa, tersine, kütleçekim hariç diğer tüm kuvvetler ihmâl edilebilir. Einstein, göreliliği yalnızca sabit hızlı harekete değil, genel olarak harekete uygulamaya girişti. Böylelikle kütleçekimi ele alan genel görelilik teorisi ortaya çıktı. Bu teori yalnızca Newton’un klasik fiziğinden, onun mutlak mekanik evreninden değil, aynı zamanda Eukleides’in mutlak klasik geometrisinden de bir kopuşa işaret etmektedir. Einstein, Öklid geometrisinin yalnızca ideal olarak düşünülmüş bir soyutlama olan “boş uzaya” uygun olduğunu gösterdi. Gerçekte, uzay “boş” değildir. Uzay, maddeden ayırt edilemez. Einstein, uzayın kendisinin maddi cisimlerin varlığıyla koşullandığını iddia etti. Bu düşünce, genel görelilik teorisinde, görünüşte paradoksal bir iddiayla dile getirilir; ağır cisimlerin yakınlarında “uzay eğrilir”. Gerçek, yani maddi evren, hiç de, kusursuz çemberleriyle, dümdüz doğrularıyla, vs. Öklid geometrisinin dünyası gibi değildir. Gerçek dünya düzensizliklerle doludur. Düz değildir, tastamam “çarpık”tır. Diğer taraftan, uzay, maddeden ayrı ve onun yanı sıra varolan bir şey değildir. Uzayın eğriliği, uzayı “dolduran” maddenin eğriliğini dile getirmenin yalnızca bir başka biçimidir. Örneğin, ışık ışınlarının uzaydaki cisimlerin kütleçekim alanlarının etkisiyle büküldüğü kanıtlanmıştır. Genel görelilik teorisi özü itibariyle geometrik bir karakterdedir, ancak klasik Öklid geometrisinden tamamen farklı bir geometridir bu. Öklid geometrisinde, örneğin, paralel doğrular asla birbirine yaklaşmaz ya da uzaklaşmazlar, ve örneğin bir üçgenin iç açılarının toplamı her zaman 180ºdir. Einstein’ın uzay-zamanı (aslında ilk olarak bir Rus-Alman matematikçisi ve Einstein’ın öğretmenlerinden biri olan Hermann Minkowski tarafından 1907’de geliştirilmişti) üç boyutlu uzayın (yükseklik, genişlik ve uzunluk) zaman ile bir sentezini temsil eder. Bu dört boyutlu geometri, eğrilmiş yüzeylerle (“eğri uzay-zaman”) ilgilenir. Burada bir üçgenin iç açılarının toplam 180º etmeyebilir ve paralel doğrular kesişebilir ya da uzaklaşabilirler. Engels’in de işaret ettiği gibi, Öklid geometrisinde gerçek dünyaya dayanmayan bir dizi soyutlamayla karşı karşıya kalırız: boyutsuz bir nokta, düz bir çizgi haline gelir, bu da kusursuz bir düz yüzeye dönüşür, vs. Tüm bu soyutlamalar arasında hepsinin en boşu olan bir soyutlamayla karşılaşırız; “boş uzay” soyutlaması. Uzay, Kant’ın inandığının aksine, kendisini dolduracak bir şey olmaksızın varolamaz, ve bu şey tam da maddedir (ve aynı şey demek olan enerji). Uzayın geometrisi, içerdiği madde tarafından belirlenir. “Eğri uzayın” gerçek anlamı budur. Bu kavram aslında sadece maddenin gerçek özelliklerini bir dile getirme tarzıdır. Einstein’ı popülerleştirmek için kullanılan alâkasız metaforlar konuyu karıştırmaktan başka bir şey yapmamıştır: “Uzayı esnek bir çarşaf gibi düşünelim” ya da “uzayı bir bardak gibi düşünelim” vb. Gerçekte, her zaman aklımızın bir köşesinde saklı tutmamız gereken fikir; zaman, uzay, madde ve hareketin çözülmez birliğidir. Bu birlik unutulduğu anda, derhal idealist mistifikasyona kayarız. Eğer uzayı bir Kendinde-Şey olarak, Öklid geometrisindeki gibi boş uzay olarak düşünürsek, açıktır ki uzay eğrilemez. “Hiçlik”tir. Ne var ki, Hegel’in ortaya koyduğu gibi, evrende, hem oluşu hem de olmayışı içermeyen hiçbir şey yoktur. Uzay ve madde taban tabana zıt, karşılıklı birbirini dışlayan iki olgu değildir. Uzay maddeyi içerir, madde de uzayı. Bunlar birbirinden hiçbir şekilde ayrılamaz şeylerdir. Evren tam da madde ile uzayın diyalektik birliğidir. Genel görelilik teorisi, uzay ve maddenin birliği diyalektik düşüncesini çok derin bir tarzda açığa vurur. Aynı şekilde matematikte de, sıfırın kendisi, “hiçlik” olmayıp, gerçek bir niceliği ifade eder ve belirleyici bir rol oynar. Einstein kütleçekimi, cisimleri etkileyen bir “kuvvet” olmaktan ziyade, uzayın özelliklerinden biri olarak ifade eder. Bu görüşe göre, uzayın kendisi, maddenin varlığının bir sonucu olarak eğrilir. Bu görüş, uzay ve maddenin birliğini dile getirmenin hayli istisnai bir biçimidir ve ciddi yanlış anlamalara da açıktır. Uzayın kendisi, eğer “boş uzay” olarak anlaşılırsa, şüphesiz eğrilemez. Mesele şu ki, uzayı maddesiz tasavvur etmek imkânsızdır. Bu ayrılmaz bir birliktir. Düşündüğümüz şey, uzayın maddeyle belli bir ilişkisidir. Yunan atomcuları uzun zaman önce “boşlukta” atomların varolduklarına işaret etmişlerdi. İkisi birbirleri olmaksızın varolamazlar. Uzaysız madde, maddesiz uzayla aynı şeydir. Bütünüyle boş bir boşluk yalnızca hiçliktir. Fakat sınırsız madde de öyledir. Uzay ve madde, demek ki, her biri diğerini ön varsayan, her biri diğerini tanımlayan, birbirlerini sınırlayan ve biri olmaksızın diğerinin de olmayacağı karşıtlardır. Genel görelilik teorisi, Newton’un klasik teorisi tarafından açıklanamayan hiç değilse bir olguyu açıklamaya hizmet etti. Merkür gezegeni, yörüngesinin güneşe en yakın noktasına yaklaştıkça dönüşleri tuhaf bir düzensizlik sergiler, bu düzensizlikler daha önceleri diğer gezegenlerin kütleçekiminin neden olduğu karışıklıklara bağlanmıştı. Ne var ki, bu etkiler dikkate alındığında bile söz konusu olgu açıklanamamıştı. Merkür’ün güneş etrafındaki yörüngesinin sapması (“günberi”)* çok küçüktü, ama yine de astronomların hesaplamalarını altüst etmeye yetiyordu. Einstein’ın genel görelilik teorisi, dönen her cismin günberisinin Newton yasalarının tanımladığının dışında bir harekete sahip olacağını öngördü. Bu öngörünün önce Merkür sonra da Venüs için doğru olduğu görüldü. Einstein aynı zamanda kütleçekim alanının ışık ışınlarını bükeceğini de öngörmüştü. Bu nedenle, güneş yüzeyine yakın geçen bir ışık ışınının, düz bir doğrudan 1,75 saniyelik bir açıyla büküleceğini iddia etti. 1919’da bir güneş tutulması gözlemi sırasında yapılan astronomik hesaplar, bunun doğru olduğunu göstermişti. Einstein’ın parlak teorisi pratikte kanıtlanmıştı. Bu teori, güneşe yakın yıldızların konumundaki görünür kaymayı onlardan gelen ışığın bükülmesiyle açıklayabildiği gibi, Newton’un teorileri tarafından açıklanamayan Merkür gezegeninin düzensiz hareketlerini de izah edebiliyordu. Newton, cisimlerin hareketini yöneten yasaları incelemişti, buna göre kütleçekimin büyüklüğü kütleye bağlıdır. Newton aynı zamanda, bir cisme uygulanan her kuvvetin, o cismin kütlesiyle ters orantılı bir ivme yarattığını savunmuştu. İvmeye, yani hız değişimine karşı gösterilen direnç, eylemsizlik olarak adlandırılır. Tüm kütleler ya kütleçekim etkisiyle ya da eylemsizlik etkisiyle ölçülür. Doğrudan gözlemler göstermiştir ki, eylemsizlik kütlesi ve kütleçekim kütlesi, gerçekte, trilyonda birlik bir farkla özdeştirler. Einstein, kendi genel görelilik teorisine, eylemsizlik kütlesinin ve kütleçekim kütlesinin tam olarak eşit olduğu kabulüyle başlar, çünkü bunlar özde aynı şeylerdir. Görünüşte hareketsiz olan yıldızlar muazzam hızlarla hareket ederler. Einstein’ın 1917’deki kozmik denklemleri, evrenin tüm zamanlarda sabit olmadığını, genişliyor olabileceğini ima ediyordu. Galaksiler bizden saniyede yaklaşık 700 millik bir hızla uzaklaşmaktadırlar. Yıldızlar ve galaksiler sürekli olarak değişirler, oluş ve yok oluş içerisindedirler. Tüm evren, yıldızların ve galaksilerin doğum ve ölüm dramlarının ebediyete kadar oynandığı uçsuz bucaksız bir arenadır. Bunlar sahiden de devrimci olaylardır! Patlayan galaksiler, süpernovalar, yıldızlar arasında felâkete yol açan çarpışmalar, tüm yıldız kümelerini iştahla yiyip yutan, bizim güneşimizden milyarlarca kat daha yoğun kara delikler. Bunlar, şairlerin hayal güçlerini bile gölgede bırakıyor.

http://www.biyologlar.com/genel-gorelilik-teorisi

Bitkilerin gözüyle Dünya ve İnsanlar

Bitkilerin gözüyle Dünya ve İnsanlar

Bitkiler gerek görünümleri gerekse ekosistemdeki fonksiyonları ile birer tabiat harikalarıdır.Bitkiler insanlar için birer şifa kaynağı olup bir çok türü ilaç sanayiinde kullanılmaktadır. Şu an yaşamımız için gerekli oksijenin tamamı bitkiler tarafından üretilir.Eğer bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez enzimlerinden bir tanesi bile olmasaydı şu an yeryüzünde hiçbir canlı varolmayacaktı.Bitkilerin canlılara sağladığı en onemli fayda sadece fotosentez ile değildir.Bunun yanı sıra böcekler, memeli hayvanlar (inek,zurafa,geyik vs.), kuşlar ve hemen hemen tüm yaratıklar için birer besin kaynağı ve birer yuvadır. Bitkilerin nasıl yaşadıklarını, ne ile beslendiklerini, canlılarla nasıl bir ilişki içerisinde olduklarını ilginç resimler eşliğinde inceleyelim. Bitkinin sahip olduğu 3 temel öğe vardır.Bunları tek tek ele alalım. 1-)Kök: Bu temel öğelerden ilki bitkinin "kök" üdür.Kök bitki için gerekli tüm su ve mineral maddeleri tıpkı bir vakum gibi emerek gövde ve yapraklara kadar iletir.Kökün mucizevi bir özelliği ise salgıladığı bazı kimyasal maddelerle kendisini toprak altında yaşayan kurt, solucan ve mikroorganizmalara karşı korumasıdır.Bu gerçektende bir bitki için ilginç bir durum teşkil etmektedir.Çünkü kapkaranlık toprağın içinde bir kök'ün böcek ve mikroorganizmaların hoşlanmadığı bir kimyasalı üretip salgılaması dış dünyadan habersiz bitkiden beklenilmeyecek bir durumdur. 2-)Gövde: İkinci temel öğe olan gövde, yerine getirdiği fonksiyonlar itibariyle mükemmel bir yapıdır. Bahçelerde sokaklarda koskoca ağaçları görürüz.Devasal bir gövdeleri vardır, üzerlerinde de binlerce yaprak.Fakat gövde dışarıdan görüldügü gibi sadece odunsu bir dokudan oluşan basit bir yapı degildir. Ağacın gövdesi inanılmaz bir esnekliğe sahiptir.Bu esneklik, rüzgar ve vahşi hayvanların yaptığı dış etkilere karşı bitkinin gövdesinin kırılmasını engeller.Tabii saatte 200 km. ile esen kasırgaları saymazsak.Elbetteki gövdenin harikulade özellikleri saymakla bitiremeyiz. Gövde içerisinde tıpkı bir su şebekesi gibi döşeli bir borucuk ağı vardır.Bu ağı oluşturan boruların büyütülmüş şekilleri aşağıdaki resimlerde görülmektedir.(Sağdaki resimde gerçek hali görülmekte) Şekilerde görülen kısa borular, bitki içerisinde bir intizamla dizilerek hem suyu yukarı doğru çıkarmakta hemde yukarı çıkarma esnasında suyun bir kısmını boruların etrafında dizilen hücrelere aktarmaktadır. Bu sistem tıpkı insandaki kandamarı ağına benzer.Yukarı çekilen su böylelikle serbest bir akımla her tarafa dağıtılmış olur. Suyun yukarı çıkmasına sebep olan kuvvet ise "osmotik basınç" ve "emme basıncı" adı verilen iki kuvvetdir.Örnegin kuru bir kağıdı diklemesine suya batırdığınızda suyun yukarı doğru çekildiğini görürsünüz.Burada meydana gelen hadise emme basıncıdır ve bitkilerde suyun hücreler tarafından yukarı çekilmesine neden olur.Hücreyi, örneğimizdeki kağıt olarak düşünebilirsiniz. Osmotik basınç ise hücre içindeki iyon ve mineral konsantrasyonu fazla olduğu hallerde ortaya çıkar.Hücre içerisindeki iyon ve mineral konsantrasyonu yükselince hücre derhal su almaya başlar.Hücrenin bunu yapmasındaki amaç, içerisindeki iyon konsantrasyonunu düşürerek normal seviyeye getirmek istemesidir. İşte hücrenin, iyon konsantrasyonunu düşürmek için suyu çekmek istemesi, "Osmotik basınç" kuvvetini doğurur.Bu basınç tek bir hücre için çok küçük bir kuvvet olsa bile bir ağaçta trilyonlarca hücre vardır ve herbir hücrenin çekiminden doğan kuvvetlerin toplamı, suyun toprak yüzeyinden onlarca metre yukarı çekilmesini sağlar. Yandaki ağacın yüksekliği yaklaşık 35 metredir.Bu kadar yüksekliğe su çıkarmak için apartmanlarda kullanılan güçlü bir hidrofora ihtiyacınız olacaktı. Fakat bitki, sahip oldugu mükemmel anatomik yapısı sayesinde bu problemin üstesinden gelerek suyu rahatlıkla topraktan çeker ve yapraklara kadar iletir. Afrikada ki bazı balta girmemiş ormanlarda yuksekliği 120 metreye kadar varan ağaçlar yaşamaktadır.Bu ağaçlar topraktan o kadar fazla su çekerlerki, ağacın gövdesine kulağınızı dayadığınızda akan suyun sesini net bir şekilde duyabilirsiniz. Gövdenin diğer bir muhteşem özelliği kabuk üretip zamanla bu kabukları dökmesidir.Hiç merak ettinizmi bitkiler neden kabuk üretirler ve neden belli bir zaman sonra bu kabukları dökerler?.Bir bitki çok zor şartlar altında yaşar.Bitkinin en büyük düşmanlarından birisi ise mikroorganizmalardır. Mikrroorganizmalar insanları hasta ettiği gibi bitkileride hasta ederler. Fakat bitkiler bu hastalıklardan korunmak için gene dahiyane bir çözüm bulmuşlardır. Ağaçlar etraflarını saracak bir şekilde kabuk üretirler.Bu kabuklar oldukça kalın bir yapıya sahip olup bakterilerin iç taraflara kadar nüfus etmesini engeller.Bazen kabuk bağlamakta işe yaramaz.Bu sefer ağac bu kabukları dökmeye başlar.Böylelikle hem taze bir örtüye kavuşur hemde bakteri yuvasına dönen kabukları kendilerinden uzaklaştırmış olur. Bazı ağacların etraflarından yapışkan bir sıvının sızdığını görürsünüz.Halk arasında "Çam sakızı" adı verilen "Reçine" sıvısı, biyokimyasal olarak bitki tarafından üretilmiş mükemmel bir ilaçtır. Ağac, vahşi hayvanlar ve insanlar tarafından üzerinde bir yara meydana getirildiği takdirde bu sıvıyı derhal salgılamaya başlar.Yaralanan bölge bu sıvı ile kapatılarak hem mikroorganizma saldırısı engellenmiş olur hemde yaranın çabucak iyileştirilmesi sağlanır. Bu sıvının en önemli özelliği mikrop kırma özelliğinde olmasıdır.Yani bu sıvıya yaklaşan bakteriler sıvıyla temas etmesi halinda ölürler.Ayrıca "Kalloz" adı verilen ve reçineye benzeyen diğer bir ilaç ise kış mevsimi geldiğinde, yukarıdaki resimlerde görülen boruları bir tıkaç gibi tıkayarak su akışını engeller.Böylelikle suyun ulaşamadığı yerlerde donma tehlikesi ortadan kalkar. Yapraklar bir bitki için vazgeçilmez organlardır.Biz insanlar nasıl ki ellere muhtacız, bitkilerde o derece yapraklara muhtaçtır. Bir yaprak bitkinin terleme, fotosentezle oksijen üretme, yine fotosentez sayesinde besin üretme, bazı bitkilerde üremeye yardımcı olma ve atmosferle gaz alışverişinde bulunma gibi bir çok fonksiyonunu yerine getirir.Tabii bu kadar fonksiyonu yerine getiren yaprak oldukça karmaşık bir yapıya sahip olup hücrelerinde karma karışık kimyasal reaksiyonlar cereyan eder. Yaprakların içerisinde meydana gelen fotosentez, olağan üstü bir karmaşayla gerçekleşmektedir.Hücrelerin kendi karmaşaları bir kenara fotosentez için yüzlerce enzim görev almıştır. Bu reaksiyonlarda görev alan en önemli yapı ise "Klorofil" adı verilen bir moleküldür.Bu molekül güneşten gelen ışığı soğurarak kimyasal enerjiye çevirir.Çevrilen bu enerji bir çok kimyasal reaksiyon basamakları için gerekli olan enerjidir. Karmaşa ise bunda sonra başlamaktadır.Bitkinin yapraklarında gercekleşen fotosentez olayında elektron transfer zinciri adı verilen bir dolanım sistemi sayesinde, su molekülleri, fotosentez reaksiyon basamaklarının birisinde parçalanır.Tabii bu parçalanma esnasında hidrojen(H) ve oksijen(O)atomları serbest kalır. Serbest kalan bu atomlardan hidrojen atomu bitki içerisinde tekrar kullanılırken oksijen atomları ise atmosfere bırakılır. Aşağıda klorofil molekülünü ihtiva eden "Kloroplast" pigmentinin bir şeması görülüyor. Şekilde görülen yapı "Kloroplast" pigmentidir.Pigmentin içinde miskete benzeyen daha kücük yapılar görülmektedir.Bu yapılar ise "Grana" adını alır ve fotosentez basamaklarının bazıları bu bölgede meydana gelir. Işığı absorbe ederek kimyasal enerjiye çeviren "Klorofil" molekülleri ise granaların içerisinde bulunurlar.Kloroplast pigmenti güneş ışığına maruz kaldığında hareketlenmeye başlar ve yaprak hücresinin içerisinde sürekli dolanırlar.Bu dolanım hareketlerini yapmasının nedeni ise güneş ışığından maksimum verim alabilmesi içindir. Kloroplast pigmentinin rengi ise yeşildir.Bitkilerin yapraklarının yeşil görünmesinin nedeni bu pigmentlerden dolayıdır.Buna karşın bitkinin gövdesinde kloroplast miktarı daha düşüktür. Şu an bu yazıları okurken soluduğunuz oksijen, dışarıdaki bitkilerden birisinin yapraklarındaki fotosentez reaksiyon basamaklarında parçalanan suyun oksijenidir.Eğer fotosentez basamaklarındakı yuzlerce enzimden birisi eksik olsa idi şu an yeryüzünde olmayacaktık.Görüyoruzki hayatımız, bitkilere verilen kusursuz görevler sayesinde devam ediyor. Bitkiler yaprakları sayesinde diğer canlılar gibi solunum yaparlar.Yapraklardaki özelleşımiş yapılar, solunumun belli bir düzen içerisinde meydana gelmesini sağlarlar.Nasılki biz koşarken solunum hızımızda koşma hızımıza paralel olarak artıyorsa, bitkilerde de aynen böyle bir feedback mekanizması mevcuttur Yukarıda görülen ilginç şekiller, yaprak üzerinde bulunan ve "Stoma" adını alan açılıp kapanma özelliğine sahip yapılardır. Örneğin hava çok sıcak ise bitki stomalarını kapayarak terlemeyle dışarı atılacak su kaybını engeller.Veya havadaki karbondioksit (CO2) miktarı fazla olursa stomalar ardına kadar açılır.Bu sayede havadan maksimum CO2 yi absorbe eden bitki hızlı bir şekilde fotosentez yapar ve kendisi için besin üretir.Tabii aynı zamanda atmosferede oksijen verir. Yapılan tahmini hesaplara göre yer yüzünde her yıl bitkiler tarafından kullanılan su miktarı 280 milyar ton, CO2 miktarı 680 milyar ton, ve kullanılan bu maddelere karşılık olarak atmosfere bırakılan oksijen miktarı ise 500 milyar tondur.Biraz düşünecek olursak bitkilerin gerçekte hayatımız için ne kadar önemli olduğunu kavrayabiliriz.Dış dünyadan bihaber olan bu harika yaratıklar her an her saniye hiç durmadan, canlıların oksijen soluması icin çalışmaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/bitkilerin-gozuyle-dunya-ve-insanlar

Zaman Nedir ?

Çok az sayıda düşünce insan bilincine zaman kadar derin bir şekilde nüfuz etmiştir. Zaman ve uzay fikri, insan düşüncesini binlerce yıl işgal etmiştir. Bunlar, ilk bakışta basit ve kavranılması kolay şeylermiş gibi görünebilirler, çünkü günlük deneyimimizle çok sıkı bağları vardır. Her şey uzay ve zaman içinde varolur, bu nedenle de bu kavramlar tanıdık kavramlar gibi görünürler. Ne var ki, tanıdık olan şeyin mutlaka kavranmış olması gerekmez. Daha yakından bakıldığında, zaman ve uzay, kavranması o denli kolay olan şeyler değildirler. 5. yüzyılda, St. Augustine şunu fark etmişti: “O halde nedir zaman? Eğer bana birileri sormazsa, zamanın ne olduğunu bilirim. Ama eğer bana onun ne olduğunu soran birine zamanı açıklamak istersem, bilmiyorum.” Sözlükler de bu noktada pek yardımcı olmuyor. Zaman, “bir süre” olarak tanımlanıyor ve süre de “zaman” olarak. Bu bizi bir adım bile ileri götürmez! Gerçekte, zaman ve uzayın doğası, oldukça karmaşık bir felsefi sorundur. İnsanlar geçmiş ve geleceği birbirinden açık bir şekilde ayırt ederler. Fakat zaman duygusu, insanlara ve hatta hayvanlara özgü bir şey değildir. Gündüz bir yöne, gece başka yöne dönen bitkiler gibi organizmalar da, genellikle bir çeşit “iç saate” sahiptirler. Zaman, maddenin değişen durumunun nesnel bir ifadesidir. Ondan bahsetme biçimimizde bile bu ortaya çıkar. Zamanın “aktığından” söz etmek yaygındır. Aslında, sadece nesnel sıvılar akabilirler. Tam da bu metaforun seçilmesi, zamanın maddeden ayırt edilemez olduğunu kanıtlar. Zaman yalnızca öznel bir şey değildir. Fiziksel dünyada varolan gerçek bir süreci dile getiriş biçimimizdir. Zaman bu nedenle, tüm maddelerin sürekli bir değişim durumunda oldukları gerçeğinin ifadesidir aslında. Tüm nesnel varlıkların oldukları şeylerden başka bir şeye dönüşme kaderi ve zorunluluğudur. “Varolan her şey yok olmayı hak eder.” Her şeyin altında bir ritim duyusu yatar: Bir insanın kalp atışları, konuşma ritmi, yıldız ve gezegenlerin hareketi, gelgitin yükselişi ve alçalışı, mevsimlerin değişimi. Bunlar insan bilincine, keyfi hayaller olarak değil, evren hakkındaki esaslı bir hakikati dile getiren gerçek bir olgu olarak derin bir şekilde kazınmıştır. Bu noktada insan sezgisi yanılgı içinde değildir. Zaman, tüm biçimleriyle maddenin ayrılmaz özellikleri olan hareket ve durum değişikliğini ifade etme tarzıdır. Dilde kullandığımız zamanlar vardır, gelecek, şimdiki ve geçmiş zaman. Aklın bu muazzam keşfi, insanlığın, kendisini zamanın esaretinden kurtarabilmesini, somut durumun ötesine geçebilmesini ve yalnızca burada ve şu anda değil, en azından zihnimizde, geçmişte ve gelecekte de “var” olmasını mümkün kıldı. Zaman ve hareket birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Bunlar, yaşamın tümüne ve, düşünme ve hayal gücünün her dışavurumu da dahil, dünya hakkındaki tüm bilgimize esas teşkil eder. Ölçme, ki tüm bilimin köşe taşıdır, zaman ve uzay olmaksızın imkânsız olurdu. Müzik ve dans zamana dayanır. Sanatın kendisi, yalnızca fiziksel enerjinin sunuluşunda değil tasarımda da mevcut bulunan bir zaman ve hareket hissi taşımaya çabalar. Bir tablonun renkleri, şekilleri ve çizgileri, göze yüzey üzerinde belli bir ritim ve tempoyla kılavuzluk ederler. Sanat faaliyetiyle iletilen bu özel ruhsal durumu, düşünceyi ve duyguyu ortaya çıkaran şey budur. Zamansızlık, sanat faaliyetini tanımlamakta sıklıkla kullanılan bir sözcüktür, ama bu sözcük amaçlananın gerçekten de tam tersini ifade eder. Zamanın yokluğunu tasarlayamayız, çünkü zaman her şeyde vardır. Zaman ve uzay arasında bir fark vardır. Uzay aynı zamanda konum değişimi olarak değişimi de ifade edebilir. Madde uzayda varolur ve onun içinde hareket eder. Ancak bunun gerçekleşme biçimi sonsuz sayıdadır: İleri, geri, yukarı, aşağı, şu ya da bu derecede. Uzayda hareket tersinirdir.* Zamanda hareket ise tersinmezdir. Bunlar maddenin aynı temel özelliğini, yani değişimi dile getirmenin iki farklı (ve aslında çelişik) yoludur. Mevcut yegâne Mutlaklık budur. Uzay, Hegel’in terminolojisini kullanırsak, maddenin “başkalığı”dır, zaman ise, maddenin (ve aynı şey olan enerjinin) onun aracılığıyla, olduğu şeyden bir başka şeye sürekli değiştiği süreçtir. Zaman –“içinde hepimizin tükendiği ateş”– çoğunlukla yıkıcı bir etken olarak görülür. Ancak zaman bir o kadar da, sürekli öz-oluşum sürecinin ifadesidir, ki bu süreç vasıtasıyla madde sürekli olarak sonsuz bir biçimler dizisine dönüşüp durur. Bu süreç, organik olmayan maddede, her şeyden önce de atomaltı düzeyde çok açık bir biçimde görülebilir. Değişim fikri, zamanın geçmesinde dile geldiği şekliyle, insan bilincine derin bir şekilde nüfuz eder. Edebiyattaki trajik unsurun, yaşamın geçip gitmesindeki keder duygusunun temelidir bu. Zamanın durmak bilmez hareketi hissini canlı bir biçimde ele alan Shakespeare’in sonelerinde en güzel ifadesine ulaşır bu duygu: Çakıllı sahillere yol alan dalgalar gibi, Kendi sonlarına koşuşturur dakikalarımız da; Geçip gidenin yerine gelen her biri, Hepsi ilerleyen bir yürüyüş kolunda. Zamanın tersinmezliği yalnızca canlı varlıklar için mevcut değildir. Yalnızca insanlar değil, yıldızlar ve galaksiler de doğar ve ölürler. Değişim her şeyi etkiler ama yalnızca olumsuz bir biçimde değil. Ölümün yanı başında yaşam vardır, ve düzen kaostan kendiliğinden çıkagelir. Çelişkinin iki tarafı birbirinden ayrılamaz. Ölüm olmaksızın yaşamın kendisi de mümkün olmazdı. Her insan yalnızca kendisinin değil, kendi olumsuzlanmasının ve kendi sınırlarının da farkındadır. Doğadan geliyoruz ve doğaya geri döneceğiz. Ölümlü varlıklar, birer fani varlık olarak kendi yaşamlarının ölümle sonuçlanmak zorunda olduğunu anlarlar. Eyüp Kitabı’nın hatırlattığı gibi: “İnsan ki, kadından doğmuştur. Günleri kısadır ve sıkıntıya doyar. Çiçek gibi çıkar ve solar; ve gölge gibi kaçar ve durmaz.”[1] Hayvanlar ölümden aynı şekilde korkmazlar, çünkü onun hakkında bir bilgileri yoktur. İnsanoğlu, ölümden sonra hayali bir doğaüstü varoluşa sahip ayrıcalıklı bir mezhep oluşturmakla, kendi kaderinden kaçmaya girişmiştir. Sonsuz yaşam fikri neredeyse tüm dinlerde şu veya bu biçimde vardır. Bu günahkâr dünyadaki “Gözyaşı Vadisi” için bir teselli sağlayacağı varsayılan Cennetteki hayali ölümsüzlüğe bencilce susamışlık duygusunun ardındaki itici güç budur. Böylece yüzyıllardır insanlara, öldüklerinde mutlu bir yaşam beklentisiyle dünyadaki sıkıntılara ve acılara uysalca boyun eğmeleri öğretilmiştir. Her bireyin göçüp gitmek zorunda olduğu iyi bilinir. Gelecekte, insan yaşamı kendi “doğal” uzunluğunun çok ötesine geçecektir; yine de bu yaşamın sonu gelmek zorundadır. Ancak tek tek insanlar için geçerli olan şey türler için geçerli değildir. Çocuklarımız sayesinde, dostlarımızın anıları sayesinde ve insanlığın çıkarlarına yaptığımız katkılar sayesinde yaşayacağız. Arzu etme hakkına sahip olduğumuz yegâne ölümsüzlük budur. Kuşaklar ölür gider, ama yerine insan eyleminin ve bilgisinin alanını geliştiren ve zenginleştiren yenileri gelir. İnsanlık dünyayı fethedebilir ve ellerini göklere uzatabilir. Gerçek ölümsüzlük arayışı, insanlar kendilerini öncekinden daha yüksek bir düzeyde yeniledikçe, insan gelişiminin ve mükemmelleşmesinin bu sonu gelmez sürecinde somutlanır. Bu nedenle, önümüze koyabileceğimiz en büyük hedef, öteki dünyadaki hayali bir cennetin hasretini çekmek değil, bu dünyada bir cennet inşa etmenin gerçek toplumsal koşullarını elde etmek için mücadele etmektir. İlk deneyimlerimizden, zamanın önemini kavrama noktasına gelmişizdir. Bu nedenle, birilerinin, zamanı bir yanılsama, aklın bir icadı olarak düşünmüş olması şaşırtıcıdır. Bu fikir günümüze kadar inatla sürdürülmüştür. Gerçekte, zamanın ve değişimin salt birer yanılsama olduğu düşüncesi yeni değildir. Bu fikir, Budizm gibi antik dinlerde ve Pythagoras, Platon ve Plotinus’un idealist felsefelerinde de mevcuttur. Budizmin özlemi, zamanın son bulduğu nokta olan Nirvana’ya ulaşmaktı. “Her şey hem kendisidir hem de değildir, çünkü her şey akar” ve “aynı nehre iki kere girilmez” derken zamanın ve değişimin doğasını doğru bir şekilde anlamış olan, diyalektiğin babası Herakleitos idi. Devirsel bir değişim fikri, mevsimlerin değişimine mutlak bağımlı olan tarım toplumunun bir ürünüdür. Eski toplumların üretim tarzına kök salan durgun yaşam tarzı, ifadesini durgun felsefelerde bulur. Katolik Kilisesi Copernicus ve Galileo’nun kozmolojisini içine sindiremezdi, çünkü bu kozmoloji, dünya ve topluma mevcut bakış açısına meydan okumuştu. Eski, ağır aksak köylü yaşamını ancak kapitalist toplumda sanayinin gelişimi altüst etmişti. Üretimde yerle bir edilen şey yalnızca mevsimler arasındaki fark değil, aynı zamanda, makineler günde 24 saat, haftada yedi gün, yılda elli iki hafta yapay ışıkların göz kamaştırıcı parlaklığı altında çalıştığına göre, gece ve gündüz arasındaki farktır da. Kapitalizm üretim araçlarını ve onunla birlikte insanın aklını da devrimcileştirmiştir. Ne var ki, bu sonuncusunun ilerleyişinin ilkinin ilerleyişinden çok daha yavaş olduğu da kanıtlanmıştır. Aklın muhafazakârlığı, fazlasıyla eskimiş düşüncelere, miadını çoktan doldurmuş eski kesinliklere, ve nihayet ölümden sonra yaşam umuduna dört elle sarılmaya dönük çabalarda açığa çıkar. Son onyıllarda, evrenin bir başlangıcı ve bir sonu olması gerektiği fikri kozmolojik büyük patlama teorileri tarafından yeniden canlandırıldı. Bu yaklaşım, evreni birtakım sırrına vakıf olunmaz planlara göre hiçlikten yaratan ve kendisi gerekli gördükçe onu sürdürmeye devam eden bir doğaüstü varlığı kaçınılmaz olarak içerir. Musa, İsa, Tertullian ve Platon’un Timaeusu’nun eski dini kozmolojisi, bazı modern kozmologların ve teorik fizikçilerin yazılarında inanılmaz bir şekilde tekrar baş gösteriyor. Bunda yeni olan hiçbir şey yok. Geri dönüşsüz bir çöküş aşamasına giren her toplumsal sistem, kendi ölümünü her zaman dünyanın ya da dahası evrenin sonu olarak sunar. Yine de evren, dünyadaki şu ya da bu geçici toplumsal formasyonun kaderinden bağımsız olarak varolmaya devam eder. İnsanlık, yaşamaya, mücadeleye ve tüm aksiliklere rağmen gelişmeye ve ilerlemeye devam eder. Böylece her dönem bir öncekinden daha yüksek bir düzeyde varolur. Ve genel olarak bu sürecin bir sınırı yoktur.

http://www.biyologlar.com/zaman-nedir-

FETAL DOLAŞIM NEDİR

FETAL DOLAŞIM NEDİR

• O2'den zengin kan plasentadan umbilikal venle çıkar. • Plasentadan gelen kanın yaklaşık ½’si hepatik sinüzoidlerden, geri kalan kısmı karaciğeri by-pass ederek duktus venosus içinden Vena cava inferiora gider. • Duktus venosus’taki kan akışı umbilikal vene yakın bir sfinkter ile düzenlenir. Sfinkter gevşediğinde duktustan daha fazla kan; sfinkter kasıldığında ise portal sinus portal ven hepatik sinüzoid yoluyla akar. Sfinkter, umbilikal vende venöz akış fazla olduğunda kalbin aşırı yüklenmesini önler. • İnferior vena cava, sağ atriuma girer. İnferior vena cava, alt ekstremitelerden , abdomen ve pelvisten gelen O2’den fakir kanı da içerdiğinden sağ atriuma giren kan, umbilikal vendeki kadar iyi olmasa da hala O2’den zengindir. • Sağ atriumdan foramen ovale içinden sol atriuma geçer ve burada pulmoner venlerle akciğerden dönen O2’den fakir kanla karışır. • Sol atriumdan kan sol ventriküle geçer ve Ascending aorta ile kalbi terkeder. • İnferior vena cavadan gelen O2’den zengin kanın birazı sağ atriumda kalarak superior vena cava ve koroner sinüs’ten gelen az O2’li kanla karışır ve sağ ventriküle gelir. Orta düzeyde O2 içeren bu kan, truncus pulmonalis ile akciğerlere gitmek üzere kalbi terkeder ancak kanın büyük bölümü duktus arteriosus ile aortaya geçer. • Descendig aortadaki kanın % 40-50’si umbilikal arterlerle plasentaya temizlenmek için giderken, kalan kısmı organların ve vücudun alt yarısının kan kaynağını sağlar.   Teorik olarak karışma noktaları; • portal sistemden dönen az miktardaki kanla karaciğerde, • alt ekstremiteler, pelvis ve böbreklerden dönen kanla inferior vena kava içinde, • baş ve üst ekstremitelerden dönen kanla sağ atriumda, • akciğerden dönen kanla sol atriumda, • duktus arteriosusun inen aortaya giriş yerinde.

http://www.biyologlar.com/fetal-dolasim-nedir

Atom

Elementin kimyasal özelliğine sahip en küçük parçasıdır. Proton, nötron ve çekirdeğin çevresinde özgül bir yörünge üzerinde dönen elektronlardan oluşmuştur.

http://www.biyologlar.com/atom

EKOLOJİ

Canlıların çevreyle ve birbiriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır.Çevre ise bir canlının yaşaması ve neslini sürdürebilmesi için uygun ortamdır.Yandaki şekle baktığımız zaman canlının metabolizma iklimden ağır gelirse canlı adapte olmuş anlamına gelir.Eğer tam tersi gerçekleşirse bu sefer seleksiyon olur.Bireysel baktığımız zaman canlı yaşlandığı için daima iklim galip gelecektir.Tüm canlılar ortamın müşterek etkisi altında belli bir yaşam düzeyi kurarlar.Ancak bu düzenin sürekliliği canlıların ortam arasındaki enerji alış verişindeki dengeye bağlıdır. Yeryüzünün biyosfer kısmı,enlem dereceleri,topografya ve komşu ekosistemlerin etkisiyle sayısız farklı koşullara sahip ortamlar içermektedir: • Yeryüzünün biyosfer kısmı demek yer yüzünün üst katlara doğru olan atmosfer katlarında bulunan kısmıdır(Hava Canlıların solunumuna uygun gaz karışımı ihtiva eder.). • Enlem dereceleri,ekvatordan uzaklaştıkça iklimde hareketlenme ve biyosfer sınırında azalma olur. Böylece enlem dereceleri uzun mesafelerde daha belirgin iklim değişikliklerine neden olur. • Topografya,arazini morfolojik yapısı olarak tanımlanır. • Komşu ekosistemler:Örneğin Antakya Samandağ’ından gelen nemli hava ile Suriye’den gelen çöl havasının etkisi altındadır. NOT1 Ekolojik dengeyi en çok etkileyen pasif yayılmadır.Çünkü gittikleri yerde başarısız olsalar bile oradaki toprak için organik madde kaynağı olurlar. NOT2 Canlılar besin ve iklim faktörlerinden en çok iklim ağır basar NOT3 Canlılar bir ortama giderek konut (eukos) edinir.En iyi ortam ise ekosistemdir. Yaşam ortamlarının kurulabilmesi için: 1) Ortamın mevcut koşulları ve canlıların etkinlikleri a) Canlıların yayılma yeteneği (Yanardağ örneğinde olduğu gibi yanardağ tüm adayı yok eder.Buna rağmen bir süre sonra bitkiler tekrar büyür.Kuşlar göç eder ve yerleşip ortam yaparlar.Yani tüm canlılar bir yolunu bulup yayılmayı başarırlar.) b) Canlıların ekolojik istekleri (Yıl 12 ay ve de 4 mevsim var.İlk anda yerleştiği zaman iklim uygun olabilir.Fakat canlı için olumsuz koşullarda yaşanabilir.Yani her canlının kendine göre bir ekolojik isteği vardır.Kutup ayısı kutuplarda yaşar.Ekvatora getirdiğimizde ise ölür.Ekvatorda yaşayan bir canlıda kutuplarda ölür.) c) Ortamın ekolojik koşulları (Canlı ani değişimlere karşı dayanıklı olmalı.d maddesiyle alakalı) d) Canlıların töleransı (Doğanın bir kanunudur ki o ekolojik tölerası yüksek olan canlı nesiller boyu canlılığını sürdürür.) e) Canlıların rekabet güçlülüğü (Canlılar yaşadıkları habitatta diğer canlılarla daima rekabet halindedir.Yani güçlü olan daima yaşar.Rekabet yoksa orada daima bir denge vardır.) 2) Canlıların coğrafik ya da lokal dağılışları: Not Çevre,canlıların yaşayabildiği ortamdır.Çevre müsaade ederse yaşam oluşur. Ekolojik benzerlikleri aynı olan canlılar makroklimatik bölgelere yerleşir.Sıcaklık değişimine toleransı az olan canlılar makroklimatik bölgenin mikroklimatik yerlerinde lokal dağılış yaparlar.Bu mikroklimalar makroklimaların olumsuz etkilerini en aza indirir. 3) Canlıların yayıldığı ortamdaki varlığı,miktarı ve dinanizminde görülen değişimler:Canlıların yayılışı aktif ve pasif olmak üzere iki çeşittir.Dinanizmde daima değişme gözlenir.Dinanizm değiştikçe canlının töleransına göre yani metabolizmasından taviz vererek canlılığına devam eder.(Töleransı çok olan canlı rekabete az girer.Oysa töleransı az olan hayatta kalabilmek için rekabete girer. 4) Biyosferdeki cemiyetler arasındaki spesifik ilişkiler:Biyosfer ekosistemler topluluğudur.Çünkü canlıların ekolojik istekleri farklıdır.Ekolojik istek ise önce sıcaklığa sonrada besine bağlıdır.Sıcaklık olmayınca besin yakılamıyor ve de fizyolojik açlık yaşanıyor. 5) Canlıların ortamlarına olan adaptasyonu:Bu iki şekilde yapılmakatadır.canlı önce kendi morfolojisini değiştirir sonra da fizyolojik değişiklik yapar.Morfolojik olarak ilk yaptığı iş kutikulanın kalınlığını değiştirmek;sonra ise mum tabakası,stoma sayısı,tüy,su varsa suyu depolama ve en son olarak da en büyük töleransını kullanarak boyda kısaltma yapar.Buraya kadar olanları otsu bitkiler içindir.Odunsu bitkiler boy kısalması yerine hücre öz suyunu soğuksa katılaştırır,sıcaksa iyi akışkan hale getirir. 6) Ortamın doğal koşullarına göre canlıların davranışı,uyumsal sorunlar ve yetenekleri:Bu konu için atmosfer olayları çok önem taşımaktadır.Hava olaylarına karşı canlılar kendilerini nasıl ayarlayacağını bilmektedir.Bunu nedeni ise havdaki manyetik dalgalanmalardır. 7) Ekosistemlerdeki populasyonların dinamiği:ileriye doğru gelişimler daima dinanizmdir.Populasyonlar ise ekosistemlerin parçalarıdır. 8) Biyosferdeki ekosistemler ve genel biyosönoz(Flora + Fauna):Biyosferi insan olarak kabul edersek ekosistemler insanın hücreleri olarak tanımlayabiliriz.Bir bölgede yaşan bitki türlerinin sayısına flora,bu türlerden birinde yaşayan hayvan türlerinin sayısına ise fauna ismi verilmektedir. 9) Doğanın genel madde ve enerji alış verişinin durumu: Doğanın her zaman aynı enerjiyi verebilmesi için canlılarla iyi beslenmelidir.İklimdeki olumsuzluklar canlıları öldürmekte ve de bunlar doğanın beslenmesi için gerekli kimyasalları içermektedir. 10) Doğada ortaya çıkan çevre sorunları ve nedenleri: Sorunu insan yaratır. Gibi önemli konular ekolojinin araştırma alnına dahildir.Çünkü ekoloji mevcudiyet koşullarını bilimi olup,olayları nedenleriyle ortaya koyar. Yukarıdaki biyosfer basamaklarını diğer bilim dalarlıda araştırır.Çünkü her basamakta birden çok bilim dalını ilgilendiren konular vardır.Ancak her bilim bu faktörleri kendi yönünden ele alır.Örneğin yaşam ortamında en önemli etken güneş ve ışıktır.Çünkü genel bir etkiye sahiptir.Böylece her şeyden önce ortamın ısınmasına bağlıdır.Oysa aynı ışık bitki fizyolojisi için ayrı,fizik için ayrı,hayvanlar için ayrı bir anlama gelmektedir. Ekolojide temel birim ekosistemdir.Ekosistemler dünyada tüm canlıları ve cansızları içerdiğine göre ekoloji diğer bilimleri de kapsar.Ama önce onlara yön verir sonrada faydalanır(canlıların rejenere olmasının doğadaki karşılığı tampondur).Böylece başta biyoloji olmak üzere tüm bilimlerin felsefesi olan ekoloji tam bir ahlak bilimidir.Çünkü ekonomiyle aynı kökten gelen eko- kelimesi canlılar arasındaki olumlu ilişkilerin sınırlarını da çizmektedir.Ekolojiyi ilk tanımlayan Alman Biyolog Ernst Haeckel ekolojiyi doğanın ekonomisini inceleyen bilim dalı olarak tanımlamıştır.Çünkü ekosistem dengesi hiç bozulmayan bir dengedir.Ancak tüm ortamlarda dengenin bozulmaması için ekonomik kullanılması zorunludur.Yani doğru davranış için gerekli icraat olan yaşadığı ortamda ürettiği kadar tüketmek ve ürettiğinden fazla ürememek şeklindeki ahlakî davranışa riayet etmelidir.Böyle olduğunda populasyonun sosyobiyolojik kavramınada ters düşmez. Görülüyor ki ekolojik araştırmaların ağırlığını biyolojik veriler oluşturuyor.Çünkü ekosistemler canlılar tarafından kurulmuş denge ortamıdır.Buradaki canlı-çevre ilişkilerine ekonomi en önemli faktör durumundadır.Ekonomi üretimin düşmesi ve mevcudu kullanmasındaki hızın aynı paralelliği göstermemesi üzerine gündeme gelmiştir.Bir ekolog ekolojiyi “toplumlar bilimi veya yaşam birlikleri bilimi,, şeklinde tanımlarken bir başkası “hayvanların ekonomisi ve sosyolojisi ile uğraşan bilimsel doğa tarihi,, şeklinde tanımlar.Aslında ekolojide ekonominin ilk defa gündeme gelmesine neden olan insan değildir.Bazen diğer canlılarında ekosistemi israf ettikleri dönemlerde vardır.Özellikle birkaç yıl optimum süren iklim koşulları,bilhassa yağışlar birden bire kuraklığa geçince optimum dönemde olan nüfusa yeterli besini sağlayamadığı zaman sıkıntı görülür.Ancak bu durum hayvanların yanlış düşünmelerinden değil düşünememelerinden kaynaklanır.Asıl sıkıntı insan faktöründen kaynaklanan kıtlık döneminden kaynaklanır.Çünkü insanın ekosistemi tahribi hem sürekli hem de besin-birey ilişkisini doğanın düzenlemesine izin vermemektedir.Bu da doğanın tampon gücünün çalışmasına asla müsaade etmemektedir. Ekosistemlerin boyutları verimine(prodüktivite),verimine önce içerdiği canlı türüne,dolayısıyla sayısına göre değişirken;bunlarda ortamın ekolojik koşullarına göre değişir.Çünkü ekosistemdeki madde akışı ve enerji döngüsünü sağlayan bunlardır.Görülüyor ki kaynaklardaki artış ve fiziksel çevreye endekslidir.Ancak insan hariç diğer canlılardaki kontrolsüz nüfus artışı uzun dönemde ekosisteme daima yararlıdır.Çünkü talep-arz dengesi bozulunca sitemdeki enerji döngüsü yeterli olmaz.Bu kez zayıflar selekte olarak organik madde şeklinde fiziksel ortama tekrar iade edilir.Böylece ekosistemde besin kadar birey dengesinin yeniden kurulmasına olanak sağladığı için en önemli katkıyı yapmış sayılır.Bu döngü habitatın daha da zenginleşerek ileride barınacak nüfusun artmasına neden olacaktır.İşte habitatların kazanç ve kaybının(girdi-çıktı) oranına göre ortamlara yerleşen canlılar bu ortamların genel faktörlerinin müşterek etkisi altında yaşam düzeni kurarlar.Ancak yaşam düzeninin kurulması ve devamlılığı;ortam koşullarının her hangi bir canlının isteğine uygun olmasına,değişen koşullara karşı değişebilmesine ve diğer canlılarla uyumlu ilişkisine bağlıdır.Bir ekosistemin ya da her hangi bir ortamın bitki ve hayvanlar arasındaki tüm ilişkile habitat,niş ve besin zinciri paylaşımı olup belli bir sürede mutlaka dengeye ulaşacaktır.Denge ve dengeyi kuran tek etken rekabettir.Habitat,ekolojik koşulları ve canlı sistemi Tüm faktörleri ile kendine özel olan sınırları belli ekosistemlerdir(Habitat geneldir).Her ekosistemin bir büyüklüğü vardır.Büyüklüğün sınırlarını tayin eden önce fiziksel ortamın ekolojik koşulları sonrada canlıların ekolojik istekleridir.Böylece besin zincirinin ilk halkaları olan bitkiler ortama yerleşir.Buradaki tüm yerleşmiş canlılar buranın tüm ekolojik koşullarını kaybetmiş ve her biri kendine bir yer edinmiştir. İşte beslenme,üreme ve barınma gibi biyolojik ihtiyaçların karşılandığı,bu sınırları belli olan ortamdaki özel yerine niş denir.Buna göre aynı ekolojik koşulları taşıyan sınırları belli olan bu ekosisteme habitat bitkilerin kökleriyle bağlandığı habitat kısmı ve hayvanların yapmış olduğu yuvalar niştir.Niş edinme tüm canlılarda öncelikle habitattın iklim koşulları sonrada bitkilerde kök ve ışık rekabetiyle,hayvanlarda da av sayısına göre belirlenir.Eğer bu düzen kurulmazsa ortam ekosistem olmaz.Ama yinede bir çevredir.Çünkü çevrenin enerjiye ihtiyacı olmayabilir.Fakat ekosistem çarkı enerji ile dönen bir sistem çarkıdır.O halde her ekosistem bir çevre,her çevre bir ekosistem değildir. Ekosistemlerle çevre daima etkileşim halinde olmasına rağmen,genelde ekosistemler çevrenin etkisi altındadır(Çevreyi iklim etkiler-Dünya’nın %20’si ekosistemdir).Ayrıca gezegenler arasındaki çekim kuvvetleri de önemli derecede manyetik enerji oluşturarak çeşitli tıbbî ekolojik olaylara yol açmaktadır.Çünkü bu olaylar hava yoluyla meydana geldiği için bazen ekosistemleri de etkisi altına alan belli ölçülerde insan dahil bütün canlılar üzerinde fizyolojik,anatomik,morfolojik ve patolojik gibi önemli derecede biyolojik baskılar yaratmaktadır.Örneğin,muhtelif özellikteki hava kütlelerinin etkisiyle zihni durgunluk(manyetik dalgalanma),atalet(yorgunluk) hissi,migren,el ve ayak şişmeleri,kapillar rezistans değişimi,sıkıntı ve sinirlilik halleri,yara yeri sızlaması,infaktüs vakalarının frekansı,romatizmal hastalıkların şiddeti,astım,aşırı güneşe ve neme doymuş havanın etkisi,fön karakterindeki rüzgarların yol açtığı ruhi bunalım,belli meteorolojik koşullara göre oluşan sisin etkisi oldukça büyüktür.Yine hızla yükselmenin ve alçalmanın önemli fizyolojik sonuçları vardır. Büyük bölümü iklimsel olmak üzere atmosferin bu değişken olaylarına karşı canlılarda da uyum yönünde çeşitli değişmeler olur.Uyumsal değişiklerin tümü metabolizma yoluyla gerçekleşir. Örneğin,bitkilerde hücre öz suyu yoğunluğu tamamen başta sıcaklık olmak üzere iklime bağlıdır(Soğuk bölgelerde hücre öz suyu yoğun korteks ince,sıcak bitkilerde tam tersi)İletim borularının faaliyeti yapraklanma ve çiçeklenme döneminin gecikmelerinin ve dökülme zamanındaki değişiklikler(İklimdeki dalgalanmalar),renk maddesindeki düzensizlik ve parazitlere karşı dirençsizlik gibi önemli biyolojik yetersizlikler olmaktadır.Çünkü bunlar tamamen ekolojik tölerans sınırları içerisinde meydana geldiği için metabolik taviz bu olaylara karşı dezavantajdır(Ama bu tavizi verecek metabolizma var ya da yoktur.Tepki türe göre değişir).Bitkiler düşük metabolizma ile uyumlu olacak şekilde uzun süreli ekstrem koşullarda yaprakların azalması(odunsu bitkilerde tomurcuk var otsularda yok), küçülmesi (Uzun dönemde tomurcuklardaki besinlerin azalması),üzerilerinin kütinleşmesi ve tüylenmesi,köklerin mantarla kaplanması gibi olaylar morfolojik düzenlemeye gidebilirler.Hayvanlar ise yuva yapma,yuvalarının yerini değiştirme,beslenme ritmini değiştirme değişik davranışlar olarak gösterilebilir.Ancak hava olaylarını durumuna göre bazı kuşlarda, özellikle yağmur ve doludan önce telaşlı uçma veya yuvalarına zamansız gelme gibi iç güdüsel davranışlar gözlemlenir. NOT Ekosistemler çevrenin ve iklim olaylarını baskısı altındadır.İklim ve su canlıları direkt olarak etkilemektedir.—Bitki yapraklarını oluşturduğu zaman kısa zamanlı adaptasyonu kloroplastları çoğaltır ya da azaltır. Bilhassa belli meteorolojik olaylardan bitkilerin etkilemesi daha belirgindir.Bitkilerin habitat ve nişi sabittir.Dünyada bütün canlılar ekolojik tolerans kullanır.Toleransın amacı aynı olmasına rağmen yeri,zamanı ve biyolojik yönü farklı olabilir.Fakat her durumda metabolik taviz olduğuna göre her canlının da bu doğrultuda habitat ve niş seçme zorunluluğu vardır.Örneğin toleransı en düşük olan endemikler (rekabeti yüksek) olup belli mikroklimaların dışarısına çıkamazlar.Bu durum belki de bitki ve hayvanlardan çok mikrobiyal canlılarda görülür.Örneğin Vibrio cholerae virüsü sadece Hindistan’da 500 m rakımın altıdaki sıcak ve yağışlı bataklıklarda bulunur.Yine kuduz virüsü ve burusellanın Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde bulunmayışı gibi ekolojik koşulların değişimini tolare edemeyecek ortamlarda yayılamazlar.

http://www.biyologlar.com/ekoloji-1

EVREN, EVRİM VE İNSAN GÜNEŞ

Evren, yaklaşık yüz milyar galaksiyi oluşturan yaklaşık yüz milyar yıldız sisteminden oluşuyor: Yani trilyonlarca gezegen, uydu, vb.... Önce bir gaz bulutu, sonra yıldız, sonra kızıldev, ardından süpernova, beyazcüce ve karadelik... Güneş’in bir benzeri olan yıldızların da bir ömrü ve bu süreçte geçtikleri birbirine benzer çeşitli aşamalar var. Az bilinen gerçek: Güneş sistemi yalnızca gezegenlerden ibaret değil... CNN televizyonu, 1995 yılında bir gün, Edwin Hubble’ın adı verilerek dünya çevresinde bir yörüngeye yerleştirilmiş olan ilk uzay teleskobunun çok önemli bir gelişmeyi izlemeye başladığını haber verdi: Bir galaksinin oluşumu. Bu olay, evrenin çok uzak bir köşesinde ve on milyar dünya yılı kadar önce meydana gelmişti. Aramızdaki mesafe o kadar büyüktü ki, ışığın, saniyede yaklaşık 3 yüz bin kilometre olan hızıyla bile görüntüsünün bize ulaşması yaklaşık on milyar dünya yılı sürmüştü. CNN muhabiri, genç bir astrofizikçiye bu olayın, dünyada sürdürülen çalışmalara nasıl bir katkı yapacağını sordu. Genç kadın sevinç içinde, elementlerin, güneş benzeri yıldızların oluşumu sırasında meydana geldiği ve daha sonra yine aynı yıldızların patlaması sonucu evrene dağıldığı yolundaki kuramın böylelikle doğrulanmakta olduğunu söyledi. CNN muhabiri bu kez şu soruyu sordu: “Bu olayın sokaktaki insanı ilgilendiren bir yanı var mıdır?” Astrofizikçi ise şöyle dedi: “Bu olayın herkesi ilgilendiren bir yanı vardır. Çünkü bu olay, hepimizin yıldız tozlarından oluştuğunu kanıtlıyor.” Modern bilimin bulgularına göre, bugünkü haliyle evren, yaklaşık yüz milyar tane galaksiden; bu galaksilerin herbiri de, gerek bileşim, gerek hacim, gerekse yaş itibariyle birbirinden epeyce farklı yüzer milyar tane yıldız sisteminden oluşuyor. Modern bilim, gökyüzünü, yani evrenin görülebilir olan kısmını, evren için çok kısa, insan içinse uzun sanılmakla birlikte yine de kısa sayılabilecek bir süredir; yani epi topu 2 bin 5 yüz yıldır izliyor. Gözlemlerinden elde ettiği bilgiyi yorumlamaya çalışıyor. Evren çok büyük, gözlemlerse hala çok yetersiz olduğu için yorumlar pek de kesin değil... Ve durmadan değişmekte... Ama bugün, güneşin benzeri olan yıldızların çeşitli evreleri hakkında kesin sayılabilecek bir takım bilgiler var... Mesela, başlangıçta yıldızların bileşiminde, kimyasal evrimin ilk basamağını oluşturan ve tek bir proton ile tek bir elektrondan ibaret olan hidrojen atomlarının ağır bastığı biliniyor. Mesela, yıldızların çekirdeğinde, yüksek ısı nedeniyle sürekli nükleer tepkimeler olduğu biliniyor. Bu yüzdendir ki, çekirdekte, hidrojen habire helyuma (kimyasal evrimin ikinci basamağı: Tek bir proton ve iki elektron ibaret bir konfigürasyon) dönüşüyor. Bu füzyon sayesinde yıldız yoğunlaşmaya başlıyor. Yoğunluk artışı yerçekimini güçlendiriyor ve yıldız daha da ısınıyor. Sonuçta çekirdeği büzülürken yıldız genleşmeye başlıyor. Genleşme arttıkça yıldızın yayınladığı toplam enerji de artıyor; ama genleşme çok hızlandığından enerji çok geniş bir yüzeye yayılıyor. Böylece hızla büyüyen yüzeyin sıcaklığı düşüyor. Yüzey soğuyor ve yıldız başlangıçta akkor halindeyken bu andan sonra kırmızı kırmızı parlamaya başlıyor. Bu aşamadaki yıldızlara kızıldev adı veriliyor. Bütün yıldızlar er geç kızıl bir dev haline geliyorlar. Önce büyük olanlar, sonra daha küçük olanlar... Ama yıldızın ana enerji kaynağı hidrojen füzyonu olmaktan çıkıp da helyum füzyonu başlayınca başka bir aşamaya giriliyor. Helyum füzyonundan açığa çıkan enerji çok daha az... Bu nedenle kızıldev, kendi yerçekimi gücüne karşı koyamıyor ve kendi içine doğru çökmeye başlıyor. Yıldız ne kadar hacimliyse, dış tabakalarındaki ısınma o kadar şiddetli oluyor. Yani küçük bir yıldız kendi içine doğru sakin sakin çökerken, büyük bir yıldız dış kütlesinin bir bölümünü uzaya fırlattıktan sonra büzülüyor. Ve yıldızın hacmi ne kadar büyükse patlamanın şiddeti de o ölçüde büyük oluyor. Bu patlama sırasında yıldız, kısa bir süre için, herhangi bir yıldızın milyarlarca katı bir parlaklık kazanıyor. İşte herhangi bir yıldızın bu aşamasına da süpernova adı veriliyor. Patlamadan büzülen yıldızlara ya da patlayan yıldızın geride kalan kısımlarına gelince; bunlar gitgide daha da büzülüyorlar; yüzeyleri parlak beyaz bir renk alıyor ve normalden çok daha sıcak bir hale geliyorlar. Yine de yüzeyleri daraldığından, belli bir uzaklıktan göze çok ufak görünüyorlar. Bu aşamadaki yıldızlara da beyazcüce adı deniyor. Ve sonunda yıldız yice çöküyor; kütlesi akıl almayacak kadar küçülürken, bütün içeriği o kütleye tıkıştığından yoğunluğu da akıl almayacak kadar artıyor. Ve bu tuhaf durumu yüzünden çevresinde ışık dahil ne varsa kendi içine doğru çekmeye, adeta emmeye başlıyor. Üstelik ışığı da yuttuğundan artık parlamıyor, tam tersi kararıyor. Küçük, kara bir delik haline geliyor. Yıldızın bu aşamasına da karadelik deniyor. Güneş, disk biçimindeki; ortasında bir çekirdek bölgesi olan ve kendi merkezinin çevresinde dönen bir galaksinin, Samanyolu’nun bir kıyısına yerleşmiş, sıradan bir yıldız... Samanyolu galaksisinin, aşağıdan ya da yukardan bakılabilse dev bir çarkıfelek gibi görünmesine yolaçacak spiral kolları var... Bu kolların ortaya çıkmasına, galaksinin etrafını yalayan basınç dalgalarının yol açtığı sanılıyor. Nitekim biz de bir basınç dalgasının etkisi altında olan bir bölgede yaşıyoruz. Dünya’yı oluşturan malzemenin kaynağı, besbelli güneşten çok önce oluşmuş ve sonra da patlamış olan bir başka yıldız ya da yıldızlar; bir süpernova ya da süpernovalar... Patlarken dış kısımları un ufak olan bir ya da birkaç süpernovadan püsküren gazlar, yıldızlararası boşluğa yayılmış ve esas itibariyle hidrojen atomlarından, ama kısmen de başka atomlardan oluşan bir bulut yaratmış olmalı... Bu türden gaz bulutlarının, yukarda sözünü ettiğimiz basınç dalgalarıyla oluşan çekim şokları sayesinde parçalandıkları ve bu parçaların kendi çevrelerinde dönmeye başladıkları tahmin ediliyor. Dev boyutlardaki bir gaz kabarcığı, kendi etrafında dönmeye başlayınca, bu hareketin etkisiyle giderek büzülüyor. Üstelik büzüldükçe, kendi çevresinde dönme hızı da giderek artıyor. Ama Güneş’in kendi çevresindeki dönme hızı umulandan çok düşük: Saniyede yalnızca 2 kilometre... Bilim insanları bu noktadan yola çıkarak birkaç varsayım geliştiriyorlar. Bunlardan en gelişkin olanına göre, gaz bulutu kendi çevresinde mercek biçiminde bir bulut ya da bir bulutsu oluşturarak dönüyor. Bu dönüşün bir aşamasında, dinamik yasaları uyarınca, dönmenin momentumunun içteki kısımdan dıştaki kısma aktarılmış olması gerektiği düşünülüyor. Ve sonuç: Hem güneş bugünkü ağırdan dönme hızına kavuşacak biçimde yavaşlıyor hem de sonradan gezegensileri, gezegenleri, astreoyitleri, vb. oluşturacak olan malzemeyi içeren kütleleşmiş disk ya da merceğin dış halkası, giderek merkezden uzağa itiliyor. En sonunda da bu parça, güneşten tamamen kopuyor. İşte bu kadar: Güneş, 5 milyar yıl kadar önce ve yaklaşık 100 milyon yıl içinde, kabaca böyle oluşmuş. Zaman içinde iç sıcaklığı 10 milyon derecenin üstüne çıkınca nükleer tepkimeler başlamış. Böylece gerekli parlaklığı da edinerek gerçek bir yıldız haline gelmiş. Güneş’ten kopan kütlenin başına gelenler ise tahminen şöyle: Öncelikle küçük ve biçimsiz parçalar birleşe birleşe gezegenimsileri oluşturmuşlar. Bu gezegenimsilerin zaman içinde çevredeki daha küçük kütleleri de kendilerine doğru çekmeye başlayarak büyüdükleri sanılıyor. Ve gezegenler ortaya çıkmış. 9 tane (değişik görüşlere göre, belki de 8 ya da 10) gezegen var; bunları biliyoruz. Bu konuda az bilinen ise şu: Güneş sistemi yalnızca bu 9 gezegenden ibaret değil... Sistemimizde ayrıca bir yığın da gezegenimsi/platenoyit ve astreoyit, kuyruklu yıldız ve kuyruklu yıldızların kuyruğunu oluşturan meteorlar ile astreoyit kuşağından bizim üstümüze de akıp duran göktaşları var... Astreoyitler çoğunlukla Mars ile Jüpiter arasındaki boşlukta dönenip duruyorlar. Bilinen 9 gezegenin tek tek yörüngeleri, disk ya da mercek kuramını doğrular biçimde, hep aynı düzlemde... Dahası, güneşe yakın olan gezegenler küçük, uzak olanlarsa bir istisnayla (Plüton) büyük... İçteki gezegenler (Merkür, Venüs, Dünya ve Mars) güneşe yakın olduklarından, bünyelerinde bulunan gazlar buharlaşmış ve bu dört gezegen nispeten küçük, kayaç yapılara sahip olmuşlar. Dıştakiler ise (Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün) güneşten uzak olduklarından sıcaklıktan etkilenmemiş ve kayaç üstünde gaz temelli devasa gezegenler olmuşlar. Bu düzene uymayan bir tek en dıştaki küçümen Plüton gezegeni var... Plüton’un yörüngesi de bir tuhaf... Ama astronomlar ona da çeşitli açıklamalar getirebiliyorlar. Bunlardan en çok benimseneni, Plüton’un bir gezegen değil bir gezegenimsi olması ihtimali... Bir de sözü hep edilen bir onuncu gezegen var ki, zaman zaman yeri saptanır gibi olsa da gerçekten bir gezegen midir, yoksa bir gezegenimsi midir, bir astreoyit midir, yoksa bir başka gezegenin uydusu mudur, henüz bilinemiyor. Aslına bakılırsa 100 milyar yıldız sisteminden oluşan bu koskocaman Samanyolu galaksisinin, hele hele onun gibi 100 milyar galaksiden oluştuğu varsayılan bu koskocaman evrenin yanında pek ufacık kalan Güneş sistemine dair bilgiler bile henüz tam bir kesinlik taşımıyor. Ama kesin olan birşey var: Eğer bu sistem 5 milyar dünya yılı gibi sınırlı bir süre önce oluşmuşsa ve eğer bu oluşum aşamalı bir oluşumsa; kısacası bir başlangıcı ve başlangıcından itibaren değişe değişe bugüne doğru gelen bir gelişmesi varsa, bir de sonu olacak demektir. Zaten evrenin bilinen bütün yasaları da bu gerçeği gösteriyorlar: Güneş de tıpkı diğer yıldızlar gibi önce bir gaz bulutundan ibaretmiş, sonra bir yıldız olmuş, bir süre sonra bir kırmızıdeve dönüşecek, belki bir süpernova aşamasından da geçip beyaz cüce olacak ve en sonunda da bir karadelik haline gelecek. Dolayısıyla Güneş sistemi de, tıpkı Güneş ve tıpkı bu sistemde yaşayan canlı-cansız bütün yapılar, hatta tıpkı evrenin bizzat kendisi gibi, doğmuş, büyümüş, herhalde bir süredir yaşlanmakta ve bir gün de ölecek! Yani, yalnız Güneş değil, Dünya bile fani... Demek ki kimi politikacılar ile bürokratlar fena halde yanılmaktalar. Bu evrende ezeli ve ebedi olan hiçbir şey yok!.. Herşey değişken...Ve herşey ölümlü...

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-ve-insan-gunes

Balıklarda Göçlerle İlgili Davranışı Kontrol Eden Faktörler

Balıkçılık biyolojisi alanında, balık fizyolojisi üzerinde çalışan bilim adamlarından birçoklarının yaklaşık yüzyıldan beri, bu konu üzerine dikkat ve önemle eğildikleri bir gerçektir. Bazı balıklarda gözlenen üreme ile ilgili göçler (migrasyon), tıpkı bazı kuşlar gibi, belirli zamanlarda, hayati önemi büyük ve neslin devamı için, bir zorunluluk olarak yapılan göçlerdir. Bu göçler hangi amaçla olursa olsun iki yönde yapılır. Denizlerden tatlısulara Tatlısulardan denizlere Normal olarak, denizlerde yaşayan, fakat yumurta bırakmak üzere tatlısulara geçen balıklara Potamotok veya Anadrom balıklar denir. Örneğin, Tirsi balığı (Clupeid' lerden Alosa türleri) ; Som balığı (Salmonidler' den Salma salar] Anadrom balıklardır. Buna karşın, tatlısulardan denizlere geçen balıklara'da Katadrom balıklar denir. Avrupa Yılan balığı (Anguilla anguilla] ; Kefal balıkları (Mugilidae) Katadrom balıklardandır. Özellikle, Atlantik ve Pasifik okyanusları gibi, büyük denizlerde, göçlerin balık avcılığı yönünden önemi fazladır. Bu konuda, son 50-60 yıldan beri, gerek kırsal alanlarda (doğada) ve gerekse, laboratuvar koşullarında göçlerle ilgili pekçok araştırma projeleri üzerine gözlem ve deneyler sürdürülmektedir. Bununla beraber, zaman zaman alınan sonuçlarla, ulaşılan mesafe göç olayının mekanizmasını açıklamaya ve sırlarını çözmeye halen yeterli değildir. Gerçek şudur ki, kalıtsal özelliklerinden veya içgüdüsel davranışlarından başlayarak, hormonal etkilere ve bu temel faktörleri etkileyen fizikokimyasal çevre koşullarına kadar, göç olayı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili ve araştırılması güç olan pekçok faktör söz konusudur. Hal böyle iken, göç olayını, şimdilik belli bir amacı gerçekleştirmek üzere veya diğer bir deyimle, neslin devamlılığını sağlamak üzere, içgüdüsel bir davranış çerçevesi içinde programlanmış bir seri fizyolojik uyum sağlama dizisi içinde aramak lazım geldiği söylenebilir. Oldukça karmaşık bir uyum dizisi içinde cereyan ettiği sanılan göçle, amaca ulaşmak için, neden bu kadar dolanbaçlı yollar seçilmiş olduğunun cevabı halen bir sır olmakla beraber, yapılan gözlemlerle pekçok ipuçları da gözden kaçmamaktadır. Örneğin, üreyebilmeleri için, iyi beslenebilecek ve risklerden uzak bir ortama göç gereksinimi duyma ve orada beslendikten ve gonadların gelişimini sağladıktan sonra da bunları en uygun bir ortamda bırakarak, yumurtaların döllenmesini sağlama ve sonra da çıkan larvaların metamorfozu ile minyatür bir yılan balığına (elver) dönüştürme olanağına kavuşturmak için hormonal gelişme gereksinimlerini gerçekleştirme v.b. gibi istekleri oluşturabilmek üzere yapılan düzenlemenin, bu hayvanlarda görülen içgüdüsel bir göçü sergilediği düşünülebilir. Zira böyle bir göçün keyfi bir davranış olmayıp, mecburiyet kespeden bir davranışla içgüdüye bağlandığı bir gerçektir. Bu periyodik göç şayet keyfi olsaydı, koşulların değişmesiyle zaman zaman değişebilirdi, oysa ki belli bir program çerçevesi içinde aynı aksiyonun tekrarı ile nesillerin devamı sağlanmaktadır. Bütün bu sorulara, muhtemelen daha da akla yakın bir cevap bulabilmek için olsa gerek ki, göç eden bu balıklar üzerinde giderek artan araştırmalar sürdürülmektedir. Balıklarda, belirtilen amaçla gerçekleştirilen başlıca iki tip göçten söz etmiştik. Sırası gelmişken yukarıda sözü edilen Som bahklarındaki (Sa/mo salar] göçünü ele alalım. Suları oldukça soğuk (5°-6°C) nehirlerde bölgeye göre Kasım - Şubat arası yumurtadan çıkan ve belli bir süre (2 yıl kadar) sonunda okyanusa göç eden ve burada beslenip, belli bir cinsi olgunluğa ulaşarak, yumurta bırakmak üzere tekrar doğdukları yere (nehirlere) dönen balıklarda (Salmonidae familyasından Atlantik Salmonu Salma salar'da. ve Pasifik Salmonu Onchorynchus nerko'da.} gözlenen bu tip göç olayı, yukarıda belirtilen Anadromus göç olarak adlandırılır. Yılan balıklarında (Anguilla anguilla} ise, okyanusların belirli ortamlarında, bu balıkların bıraktıkları yumurtalardan çıkan larvalar (Leptocephalus), belli bir süre (3 yıl kadar) sonunda metamorfoz geçirip, genç bir yılan balığı yavrusu (elver) haline dönüştükten sonra, beslenip cinsel olgunluğa erişmek üzere tatlısulara geçerler. Cinsi olgunluğa erişinceye kadar yaşamlarını burada sürdürdükten sonra, olgunlaşarak yumurta bırakmak ve nesillerinin devamını sağlamak üzere, tekrar doğdukları yerlere (denize) dönerler. Bu tip göçe de Katadromus göç adı verilir. Kuzey Avrupa'da (İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve ingiltere) veya Kuzey-Doğu Amerika kesiminde herhangi küçük bir nehirde doğup ta, yaşamına başlayan Salmo salar türüne mensup bir Som balığı yavrusu ile aynı şekilde Pasifiğe akan nehirlerde yaşayan Onchorynchus türlerinin yavruları, henüz genç sayılabilecek bir yaşta iken (2 yaşında) nehirlerin aşağı kısımlarına doğru göçe başlarlar ve sonunda nehrin onları götürdüğü okyanusa (Salmo salar Atlantiğe; Onchorynchus Pasifiğe) ulaşırlar. Orada 4-5 yıl yaşadıktan sonra, tekrar doğdukları yere, tatlısulara dönmek üzere, uzun bir yolculuğa çıkarlar. Bu sırada nehirlerin akış yönünün tersine yüzerek irili ufaklı pekçok çağlayanlardan geçerek bu yolculukları sonunda, hedeflerine ulaşabilmek için doğdukları yerleri acaba nasıl hatırlayabileceklerdir, hatta bazen binlerce km. ye ulaşan bu dönüş yolunu nasıl bulupta katedebileceklerdir. Göç olayı boyunca ortam koşullarının ne denli değişken çevre koşullarına uyabilmeleri için, balığın metabolizmasında ne gibi değişiklikler oluşacaktır. Alabalıkların, genellikle Atlantik ve Pasifik Salmonu türlerinde gençler (jüvenil) her ilkbaharda, günlerin uzamasıyla beraber yolculuğa çıkar ve nehirlerin alt kesimlerine doğru inmeye başlarlar. Bu arada eğer varsa yollan üzerindeki, göllere de uğrarlar ve orada yine denize doğru yollarına devam ederler. Uzun yıllardan beri, gümüşimsi renkte görülen bu genç bireylerin, adeta kabına sığamazcasına hareketleriyle ilkbaharda nehirlerde 2-3 ay süre ile görülebilmelerinin nedeni de, denize doğru olan bu göçlerden dolayıdır. Yılan balıkları (Anguilla anguilla} için durum, daha da ilginçtir. Yıllar önce, bu balıkların yumurtalarından yeni çıkan larvaları, başka bir balık türü sanılarak, morfolojik görünümüne uygun düşen Leptocephalus adı ile isimlendirilmiş ve sınıflandırmada da bu şekilde yer almıştır. Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla} tülünün bu larvaları, doğdukları yer olan Sargassa denizinden Avrupa'ya doğru yola çıkarak 3 yılda Atlantiği aştıktan sonra, Avrupa kıyılarına ulaştıklarında, geçirdikleri bir metamorfozla tipik bir yılan balığı yavrusuna dönüşürler. Daha önce Leptocephalus diye adlandırılan bu yavruların, larval safhasının, aslında Avurpa yılan balığının yavru safhasından önceki, larval safha olduğu hakikati anlaşılmış ve bu safhaya sehven verilen Leptocephalus tarihi adı da bir hatıra olarak muhafaza edilegelmiştir. Avrupa yılan balıkları (Anguilla anguilla) türü Kuzey Atlantiğin Doğu kıyılarında, Batı Avrupa'da, Akdeniz ve Batı Afrika kıyılarında ve hatta dağılım alanları içine İzlanda, Kanarya adaları, Azor adaları, Madeire adalarını da alırken; Amerikan yılan balığı (Anguilla rostrata) türü ise, Labrador yarımadasından, Meksika körfezinin güneyine, Panama'ya, Antiller'e ve Bermuda'ya kadar uzanan bir dağılım gösterir. Bizi burada doğrudan ilgilendiren husus ise, Avurapa yılan balıklarının ve özellikle ülkemiz karasularına giren Akdeniz yılan balıklarının Sargossa denizinde üreyebilmeleri için, uzun bir yolculuğa çıkmaları ve sadece orada yumurta bırakmalarıdır. Bu bölge; 22° 35° Kuzey, 48°-65° Batı enlem ve boylamları içine girer. Bu alanda yumurta bırakma derinliğinin 300 m. olduğu ve su sıcaklığının da 18°C de sabit kaldığı görülür. Yılan balıkları gibi, çok özel olan tek bir yerde (bölgede) yumurtlama alanları olmasa bile, Alabalıklar da onlardaki gibi, metamorfoz deyimini akla getiren bazı morfolojik ve fizyolojik değişiklikler geçirirler. Her iki tür balık için de, yaşamlarının değişik evrelerinde, farklı ortamlarda bulunabilme yeteneğinin metamorfoz olayı ile yakından ilişkili olabileceği düşünülebilir. Alabalıklara örnek olarak Atlantik türü Som balığı (Salmo salar) türünü alabiliriz. Bu türe ait yumurtalar bırakıldıkları nehir veya derelerde, suyun sıcaklığına bağlı olarak 5 haftadan 21 haftaya kadar sürebilen bir kuluçka (înkübasyon) periyodu geçirirler. Bu sürenin sonunda süratli akan sığ suların tabanında çakıllar arasında Alevin adı verilen sarı torbalı (Vitellüs keseli) larvalar belirir. Bu larvalar ancak, vitellüs kesesi absorbe edildikten sonra postlarval safhaya geçerler. Yavrular, yuvayı terkettikleri zaman, boyları aşağı yukarı 3-5 cm.ye ulaşır. Bundan sonra da sığ sularda yaşamaya devam ederler. Bunlara Fry veya parmak boyu balık anlamına gelen Fingerling adı verilir. Bu yaştaki yavrular, bir süre aquatik küçük organizmalarla (bazı küçük su böcekleri ve diğer omurgasızlarla) beslenirler. Ancak, bunların boyları bir yıl sonra 7.5-10 cm. ye, iki yıl sonra da 12.5-15 cm.ye erişir. Bu yaştaki Salmonlara Parr adı verilir. Bunlar, bu çağda halen vücutlarında larva özelliklerini taşırlar. Çünkü Parr çağındaki bir balığın vücudunda onu karakterize eden 10-11 enine (sırt-karın istikametinde) koyu renkli bandlar bulunur. Bu bandlar arasında da yer yer kırmızı benekler görülür. Ayrıca, solungaç kapağı üzerinde iki adet yuvarlak siyah leke dikkati çeker ve bunlardan birisi, gözün hemen arkasında yer alır. Pullar, ilk yaz süresince, şekil almaya ve pulun ortasındaki çekirdek bölgesi etrafında büyüme halkaları belirmeye başlar, ilk kış geçtikten sonra, pul üzerinde koyu bir halka ayırd edilir. Bu halka, balığın kışın çok yavaş veya hiç büyümediğini gösterir. Bugün, yaş tayininde pul çalışmaları başlı başına bir araştırma konusu olmuştur. Pullardan yararlanarak bir balığın yaşı, büyümesi, biyolojik özellikleri, tatllsularda ne kadar kaldıkları ve denize ne zaman döndükleri gibi bir çok faydalı bilgileri öğrenebiliriz. DAHL'a göre Güney Norveç'te Parr'ların çoğu, 2 veya 3 yaşında iken denize göç ederler. Bununla beraber, daha Kuzeyde bu göç içgüdüsü, bu kadar genç yaşta iken hissedilmez ve Arktik çevreye yakın bölgelerde, bu balıkların bazıları göç etmeden önce, 4 veya 5 yaşına kadar tatlısularda kalabilirler. Hutton'un Wye nehri (ingiltere) için verdiği rakamlara göre; bölgede mevcut balıklardan bir yaşında olanların % 7.5'u iki yaşında olanların ise % 88,5'u göç etmiştir. Ancak % 4'ü üç yaşına kadar nehirlerde kalmışlardır. Bununla bearber 4 yaşındaki Parr'lara ise, Wye nehrinde hiç rastlanmamıştır. Mallock'a göre, Parr'lar kış aylarında sığ sulara geçerler ve taşlar altında istirahat ederler. Hatta erkeklerin bazıları denize göç etmeden önce erginleşerek dölleme olayına dahi katılırlar. Denize göç, 8-17 cm. boya ulaşınca başlar. Bu esnada portakal sarısı renkleri de kaybolur, gümüşi bir renge bürünürler. Parr yaşında iken balığın renk alması, deri içindeki pigment hücrelerinin etkisi ile olur ve bu renk saydam olan pulların altında görülebilir. Böyle bir balığa, denize doğru göç içgüdüsü geldiği zaman, pulların örttüğü ince derinin görünümü, gümüşi bir renkle yer değiştirir. Parr çağında bir balığın ilk defa renk değiştirmesi, bu ilk göç sırasında gözlenebilir. Yeni kazandığı bu gümüşi renk, daha yoğunlaşmaya başladığı zaman Parr'ların renkleri çok koyulaşır. Bununla beraber, eğer gümüşi renkte görülen pullar kaldırılarak bakılacak olursa, zemindeki derinin de gümüşi renkte olduğu kolaylıkla anlaşılabilir, işte bu çağa ulaşmış bir Parr'a Smolt adı verilir. Smolt çağında olan bu balıklar, nehirlerin ağızlarına geldikleri zaman, açık denize doğru süratle açılırlar. Smolt çağında iken, bu balıklar, genç bir Salma trutta'nın deniz formuna çok benzerler. Bununla beraber, Salmo trutta'nın kuyruğu çatallı olup, vücut yüksekliği de boyuna oranla çok fazla değildir. Aynı yaştaki bir S. truttada. vücutta portakal sarısı renk hakim ve devamlıdır. Açık renkli bir hale ile çevrilen kırmızı benekler yanal çizgi boyunca devam ederler. Bu bakımdan Salmo salar'ın smolt çağı ile Salmo trutta'da lateral çizginin altına kadar uzanan pekçok siyah benekler görülür. Açık denizlerde, Smolt çağındaki balıklar Yılan balığı yavrularını ve Ringa balıklarını yiyerek çok çabuk büyürler. Bu nedenle, bu balıkların bir yıl denizde kaldıktan sonra tekrar nehire döndükleri zaman boyları 40 cm.'den aşağı, ağırlıkları da 800 gramdan az değildir. Bu arada bazıları da istisnai olarak çok büyümüş olabilirler. Hatta bunlar arasında, aynı yaşta oldukları halde, 5-6 kg. olanlarına dahi rastlanabilir. Salmonların, denizden tekrar nehirlere döndükleri çağa Grilse adı verilir. Bu yaştaki balıklar, ergin bir Salmon'un bütün özelliklerini içerirler Bundan böyle, bu balıklarda Parr işaretine rastlanmaz. Hutton ve diğer yazarlara göre, bir kış denizde kalan Grilse'e Salmon nazari ile bakılabilir. Grilse'nin ortalama boyu aşağı yukarı 60 cm'yi bulur. Grilse çağındaki birçok Som balığı nehirlere geçmezler. Kış ve ilkbahar süresince denizlerde kalırlar. Aşağı yukarı 4 yaşına geldikleri zaman küçük bir ilkbahar salmonu olarak nehirlere geçerler. Grilse'nin yumurta bırakma çağına da Kelt adı verilir. Salmonların çok zaman, geldikleri nehre döndükleri gözlenmiştir. Johnston (1905), Tay (ingiltere) nehrinde Smolt çağında 5500 Salmon'u markalamıştır. Markalanan bu balıkların büyük bir kısmı, bir yıl sonra, bazıları iki yıl ve diğer bazıları da 3 veya 4 yıl sonra, tekrar aynı nehirde yakalanmışlardır. Yakalanan bu balıkların herbiri, kendi hayat tarihlerini pullarının üzerinde açıkça göstermişlerdir. Şu halde, pulların okunmasıyla, markalama deneyleri sonucunda uzun bir süre denizlerde kalarak geri dönen balıkların, bu süre zarfında gösterdikleri büyüme farklarını ve ne zaman nehirleri terkedip, ne zaman geri döndüklerini öğrenebiliyoruz. Anguilla anguilla (Avrupa yılan balığı) Kuşkusuz 50 yıl öncesine kadar herhangi bir kimse, yılan balığı hayatının esrarengizliği hakkında konuşabilirdi fakat bugün bu esrarı çözmek için yaptığı araştırmalarla bütün dünyada şöhret yapan Danimarkalı büyük biyolog Johansen SCHMIDT'e ve onun büyük deniz ekspedisyonuna katılanlara ne kadar teşekkür edilse azdır. Bununla beraber, Yılan balığının hayat devri, hala ilgi çekiciliğini sürdürmekte olup, daha fazla aydınlatılması gereken bir konu olarak ortada durmaktadır. Anguilla anguilla nın hayat devri kısaca 8 safhada özetlenebilir. Bu safhaları şöylece sıralayabiliriz Şeffaf olan larvanın (Leptocephalus) Sargasso denizinde doğuşu ve kısa bir süre sonra yüzey sularına çıkışı. Buradan, okyanus sularının akıntısına kapılarak Batı Avrupa sularına doğru göç yoluna girmesi. Bu sırada Leptocephalus'un. küçük ve şeffaf bir yılan balığı veya Elver şekline değişmesi (metamorfozu). Yavru diyebileceğimiz bu genç bireyler (Elver) tarafından Batı Avrupa ve Akdeniz sularının istilâsı. Elverlerin sarı yılan balığına değişmesi (metamorfozu). Bunların içsulara geçerek (nehir ve göllere) büyüme safhasına geçişi. Tatlısudan denize dönerken eşeysel organlarının (ovaryum ve testislerinin) olgunlaşmaya başlamasıyla gümüş renkli yılan balığına dönüşmesi (metamorfozu). Üreme göçü için denizlere dönüşü ile gümüş renkli yılan balığının okyanuslara geçişi ve buradan yumurta bırakarak çoğalma (üreme) ve ölüm safhası olan Sargasso denizine gidişi şeklinde özetlenebilir. Yumurta bırakma göçüne iştirak eden bu balıklara balıkçılar Sivri-burunlu yılan balığı adını verirler. Bu balıklar üreme sahasına göç ederlerken ya çok az gıda alırlar veya hiç almazlar. Denizlere göç, Akdeniz ve civarı ülkelerde ve Adriyatik sahillerinde Eylül ayında başlar. Daha kuzeyde (İsveç, Danimarka ve İngiltere’ nin doğu sahillerinde) göl ve dereleri Ağustos ve Eylülde terkederler. İskandinavyadan genellikle Eylül ve Ekimde ayrılırlar. Bütün Akdeniz ve Avrupa sularından göç eden yılan balıklarının hedefi, yumurta bırakmak için yer yer 1000 m. derinliği aşan Meksika körfezine doğru yol almaktır. Yılan balıklarının yumurta bırakma sırları, ancak 20. yüzyılda açıklanabilmiştir. Daha önce, Elvers denen genç bireylerin ilkbaharda Batı Avrupa nehirlerine geçtikleri ve büyük yılan balıklarının da Sonbaharda nehirlerden aşağı göç ettikleri biliniyordu. Bununla beraber, gümüş renkli yılan balıklarının denizlere geçer geçmez kaybolmaları ve bunu takip eden ilkbaharda genç yılan balıklarının (elvers) ortaya çıkması dikkati çekiyordu. Bu iki safha arasındaki boşluk hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. O zamanlar Baltık denizinde Sonbaharda gümüş renkli yılan balığı üzerine düzenli bir balık avcılığı yapılıyordu. Bu balıklar o zaman bir takım özel sepetlerle tutulmaktaydı. Bu sepetlerin ağızları Baltık körfezine dönük olarak yerleştirildiklerinde, oldukça çok denecek miktarda balık yakalanmakta, aksi istikamette kondukları zaman (Atlantiğe doğru dönük olunca) hiç balık tutulmamakta idi. İşte ilk defa bu deneyimlerden yılan balıklarının Kuzey denizine doğru göç ettikleri ortaya çıktı. Bundan sonra, Uluslararası Deniz Araştırmaları Sosyetesinin himayesi altında Danimarkalı bazı araştırıcılar bu balıkların denize doğru yaptıkları göç yollarını saptamak amacı ile bunları madeni plakalarla markalayarak yollarını takip etmeye başladılar. Bu esnada, açık denizde yaptıkları birçok sondalamalarla, markalanan bu balıkları, oralarda göç esnasında çeşitli derinliklerde tekrar yakalamayı başardılar. Doğada yapılan bu müteaddit sondalamalarla yılan balıklarının denize doğru muntazam ve düzenli göçler yaptıkları kanıtlanmış oldu. Yapılan araştırmaların sürdürülmeliyle göç süratinin ortalama olarak günde 15 km. yi bulduğu öğrenilmiş oldu. Markalama deneylerinden elde edilen sonuçlara göre 29 günde 367 km. ve 93 günde ise, 1200 km. yol katettikleri anlaşıldı. Bundan sonra birçok yılan balıkları markalanarak, 15 Ağustos 1905 tarihinde Finlandiya'da Tvarminne sahillerinde suya bırakılmışlar ve aynı yıl 16 Aralık ta, bu balıklar Jutland’ın (Danimarka) Doğu sahilinde Helgenes yakınında tekrar yakalanmışlardır. Ergin yılan balıklarının denizlerden nehirlere geçtiği asla gözlenmemiştir. Bu nedenle şu kanaate varılmıştır ki, yılan balıkları herhalde, hayatlarında bir defa yumurta bırakmakta ve sonra denizde ölmektedirler. Bugün yılan balıkları hakkında noksan olan bilgimiz kısmen de olsa tamamlanmış sayılmakta ve bu iki nokta arasındaki boşlukta (doğum yeri ve ölüm yeri gibi) bu suretle doldurulmuş bulunmaktadır.Bu problemin açıklığa kavuşturulmasını Danimarkalı araştırmacı E. J. SCHMIDT e borçluyuz. Leptocephalus (yumurtadan çıkan ilk şeffaf ve zakkum yaprağına benzeyen yılan balığı larvası) ilk defa 1763 te Villiam MORRIS tarafından tavsif edilmiştir. Bundan sonra, bu formdan birçok numuneler Messina boğazından yakalanmışlar ve bütün bu numuneler Leptocephalidae familyası içinde mütalea edilmişlerdir. Leptocephalus bireyleri şeffaf olup, aşağı yukarı, bir zakkum yaprağı şeklinde yassılaşmış görünümdedir. Onun larva safhasında bir balık olduğunu ilk defa CARUS söylemişse de, bunun Kordeia balığı (Trachypteridae) familyasından bir forma ait olduğunu düşünmekle hata etmiştir. Ancak, 1869 da GILL bunun bir yılan balığı larvası olabileceğini açıklamış ve Leptocephalus morrisii'nin bununla ilgisi bulunmadığını, hatta Conger (Migri) yılan balığının larvası olduğunu da söylemiştir. GUNTHER, bu görüşü kabul etmiş, fakat bu larvaları anormal bir şekilde gelişmiş formlar olarak düşünmüştür. 1886 da Fransız Doğa bilgini DELAGE, Leptocephalus morrisii'yi Roscoff laboratuvarında akvaryumda 7 ay canlı olarak beslemeye muvaffak olmuş ve bunun sonunda genç bir Conger yılan balığına dönüşme safhasını yakından gözleme fırsatını bulmuştur. 1904 yılında SCHMIDT in Faroe adalarının batısında bir örnek yakalamasına kadar, yılan balıklarının larval safhası olan Leptocephalus Akdenizin dışında yakalanmamıştı. İkinci örnek, Farran tarafından irlanda'nın Batı açıklarında ele geçirilmiş ve bundan sonra, Kuzey-Doğu Atlantik'te birçok örnekler elde edilmiştir. Daha sonra Schmidt, bu larvaların sistematik bir araştırmasını yapmayı düşünmüş ve bunun içinde Güney Atlantik'te yaptığı araştırmalardan bir sonuç elde edememesine karşın İngiliz adalarının Batısın da 500 kulaç derinlikte oldukça büyük yılan balığı larvaları sürülerine rastlamıştır. Neden bu larvalar daha önce bulunmamışlardı. Çünkü yılan balıkları yumurta bırakmak için okyanusta büyük derinlikler aramaktadır (1000 m. veya daha fazla). Bu derinlikler Baltık ve Kuzey denizlerinde yoktur. 800-1000 m. derinliklerde ısı, hiç değilse, 5-7 °C derecededir. Bu temparatüre, Kuzey denizinde rastlanmaz, ingiltere adaları, su altında kalmış büyük plato veya bir kıta parçası üzerinde bulunduğundan burada deniz, ani olarak derinleşmekte olup, 100, 500 ve 1000 kulaçlık yerler genelde birbirlerine çok yakındır. Larvalar buralardan göz açıklığı küçük olan orta derinlik ağları ile yakalanmışlar ve ilk büyük avlama İrlanda'nın Güney-Batısında (56 ve 45 Kuzey enlemleri arasında) yapılmıştır. Burada 500 kulaç, derinlikte ısı, bütün yıl süresince 9°C dir, larvalar 500 kulaç derinlik boyunca, Faroes'tan İspanyanın kuzeyine kadar olan sahalarda yakalanabilmişlerdir. Böyle bir larva, yılan balığına değişeceği sırada Leptocephalus'un vücut şeklinde bir değişme olmakta, yani vücut genişliği azalmakta, gözler küçülmekte, larva safhasındaki dişler kaybolmakta ve bağırsak kısalmaktadır. Schmidt 1922 de kendisinin hemen hemen son yayınlarında yılan balıklarının çoğalma özelliklerini özetlemektedir. Buna göre, yumurta bırakma, ilkbaharın başlangıcında başlar ve Yaz içinde sona erer. Çıkan küçük larvalar 7-15 mm. civarındadır, larvalar yumurtadan çıktıktan sonra ilk ay çok çabuk bir büyüme gösterirler ve ilk Yaz süresince ortalama boyları 25 mm. ye ulaşmaktadır. Bundan sonra, larvalar su yüzeyine doğru çıkmaya başlarlar. 25 mm. civarında olan bu larvalardan 13-27 kulaç arasındaki derinliklerde pekçok toplanabilmiştir. Hatta bazen bu boyda olan larvalara yüzey sularında da rastlanabilmiştir. İlk yaz süresince bunlara Batı Atlantik'te (50° Batı boylamının batısında) rastlanmıştır, ikinci Yaz, bunlar 50-55 mm.ye ulaşmışlar ve bu çağda iken orta Atlantik'te görülmüşlerdir. Üçüncü Yaz Avrupa sahili açıklarına gelmişler ve bu esnada tam büyümüş larvalar haline ulaşmışlardır. Bu durumda aşağı yukarı 7.5 cm. boya erişmiş olmalarına rağmen, halen, yaprak şeklindeki yassı larva görünümünü muhafaza ettikleri görülmüştür. Sonbahar ve Kış müddetince, geriye doğru bir gelişme geçirerek asıl yılan balığı şeklini alırlar. Bu safha Elver safhasıdır. Bu safhada sahillere Elver'ler (henüz metamorfozu bitirmiş olan yavrular) bundan sonra, yönlerini nehirlere ve içsu membalarına doğru çevirirler. Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz Avrupa yılan balığı yani Anguilla anguilla'dır. Amerikan yılan balığının türü ayrıdır. Bu tür Anguilla rostrata adı ile anılır. Bu türün yumurta bırakma sahası ise, Avrupalı yılan balığının yumurta bıraktığı yerin merkezinin Batı ve Güneyinde yer alır, bu saha Batı İndiana'nın Kuzey hattı boyunca uzanan sahadır. Dolayısıyla iki çoğalma mıntıkası birbirinin üzerine isabet eder. Bu nedenle, bu iki türün yumurtalarından çıkan larvalar da orta Atlantik'te birbirleriyle karışırlar. Bu larvalar sonra, nasıl oluyorda birbirlerinden ayrılarak Amerikan yılan balığı lavvaları yönünü Amerika sahillerine, Avrupa yılan balığı larvaları da yönünü Avrupa sahillerine yöneltebiliyor. Amerikan yılan balığının pelâjik larva safhası aşağı yukarı bir yıl içinde sona erer. Bu nedenle, böyle bir larvanın Avrupa'ya uzun bir seyahat yapmasına esasen zaman da yoktur, çünkü katedilecek mesafe onların ergin hale erişme süresinden daha fazladır. Oysaki, Avrupa yılan balığı larvasının gelişme süresi üç yıl sürer. Bu nedenle bu larvaların Amerika sahillerinden çok uzaklara gitmek için zamanları da vardır. Bunlar Atlantik'in Doğu kısmına varınca, Elver safhasına ancak ulaşmış olurlar. Kısa bir süre sonra da sahillere ve içsulara geçmek için ise nehirleri aramaya başlarlar.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-goclerle-ilgili-davranisi-kontrol-eden-faktorler

EKOLOJIK DENGE, ÇEVRE KIRLILIĞI VE INSAN SAĞLIĞI

EKOLOJIK DENGE, ÇEVRE KIRLILIĞI VE INSAN SAĞLIĞI

Madde ve Enerjinin Sakınımı (Korunumu) Yasası Bu yasaya göre,dünyada varolan hiçbir madde yok olamaz, yoktan da madde var edilemez. Zaman zaman elementlerin içinde yer aldıkları bileşiklerin miktarı değişse de toplam element miktarı sabittir ve hiçbir zaman değişmez. Enerjinin sakınımı yasasına göre , dünyada varolan enerji miktarı sabittir. Ancak enerji biçimleri birbirine dönüşebilir. Basit elementlerden kompleks / bileşik elementler oluşurken büyük enerjilere gereksinim olur ve bu enerji maddelerin bünyesinde toplanır. Ekolojik denge ve ekolojik döngüler Dünyadaki katmanlar arasındaki madde enerji alışverişi/hareketi , dünyanın doğal dengesini sağlar ve dünyanın katmanlarının kompozisyonu daima sabit kalır. Buna dünyanın ekolojik dengesi denir. Dünyadaki tüm bu olaylar ve bu olaylar ile canlılar arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalına ekoloji, insanlar ile insanlar dışında kalan doğa arasındaki ilişkilerin tümüne birden ise insan ekolojisi denir. Element ve maddelerin dünyanın katman ve bölümleri arasındaki, dolaşımına ekolojik döngüler/çevrimler denir. Bu döngüler: Karbon döngüsü: karbon canlıların dokusunu oluşturan en önemli elementtir. Karbonsuz yaşam olamaz. Karbonun büyük ve küçük döngüsü vardır. Azot döngüsü: Atmosferin %80’i azottan oluşur. Yapay gübrelemenin bilinçsizce yapılması suların azotla kirlenmesine neden olur. Fosfor döngüsü: Dünyanın katmanları arasındaki dengesini koruyan fosfat, insanlığın yoğun fosfatlı gübreler ve deterjan kullanması nedeniyle dengesini kaybeder. Sularda fosfor kirliliği oluşur. Kükürt döngüsü: İnsanlar enerji elde ederken (fosil yakıt kullanımı gibi), atmosferde kükürt birikimi olur. Kükürt asit ile asit yağmurları oluşur. Su döngüsü: Bu döngü sırasında su sürekli olarak temizlenir. Ancak, insanın suya müdahalesi ile suyun kendi kendini temizleme ve çevrim kapasitesi aşılmaya başlamıştır. Ciddi su kirliliği oluşmaktadır. Besin zinciri /döngüsü Büyük ve küçük ekolojik çevrimler sırasında , herhangi bir madde kirliliği olursa, bu madde ekolojik çevrimler aracılığıyla taşınarak, denge tekrar kurulur. Buna dünyanın kendi kendini temizlemesi dünyanın otopürifikasyonu denir. Dğanın kendi kendini temizlemesi sırasında meydana gelen, olay ve mekanizmalara otopürifikasyon mekanizmaları denir. Otopürifikasyon sonucunda oluşan denge haline ise, dünyanın ekolojik dengesi denir. Başlıca otopürifikasyon mekanizmaları: Taşıma ve seyreltme Fizik parçalanma ve yıkım Biyolojik yapım ve yıkım Kimyasal yapım ve yıkım Dünyanın dengesi insanlığın, üretim sırasında geliştirdiği çeşitli mekanizmalar nedeniyle bozulmuştur. Bu mekanizmalar: * Otopürifikasyon kapasitesinin aşılması (yoğun atık nedeniyle) * Otopürifikasyon Kapasitesinin azaltılması (orman yokedilmesi ile) * Madde yoğunlaştırma (ağır metallar ve radyoaktif maddelerin çevremi çok yavaştır) * Yeni yapay maddeler üretilmesi (organo klorlu ensektisitler, ağır metaller , plastikler, deterjanlar, bunların otopürifikasyonu olamaz yada yavaştır) İşte dünyanın belli bir bölümünün doğal kompozisyonunun bozulması veya dünyanın herhangi bir katmanında /bölgesinde , belli bir maddenin birikerek doğal yoğunluğunda daha üst düzeye çıkması olayına çevre kirliliği denir. KÜRESEL ÇEVRE KİRLİLİĞİ SORUNLARI * Asit yağışları: Termik santraller, nikel ve bakır cevheri işleyen fabrikalar, fosil yakıt kullanımı neden olur. Sonucunda ormanlar, bitkiler, algler, balıklar ölür. Toprağın verimliliği azalır. Erozyon artar. Tarihi kültürel varlıklar yok olur. Her türlü yapı ve malzemenin ömrü kısalır. * Sera etkisi: Güneşten dünyaya gelen enerjinin bir kısmı tekrar uzaya döner. Bu geriye dönen ısıyı, infrared radyasyonlar taşır. Bazı gazlar bu infrared radyasyonu tutarak ısının uzaya dönüşünü engellerler. Antrapojenik gazlar denilen bu gazlar başında CO2 gelir. Atmosferde biriken CO2 tıpkı cam gibi güneş ışınlarının geçmesine fırsat ver.

http://www.biyologlar.com/ekolojik-denge-cevre-kirliligi-ve-insan-sagligi

Orman Kaynaklarının Yok Edilme Sebepleri

Kereste üretimi ve tarımsal arazi kazanma nedeniyle Orman bölgelerinin çıplaklaştırılması yanında, bölgede maden kaynaklarının da bulunduğu ve bu madenleri çıkarmak ve taşımak için açılan yollarda tropikal ormanların yok olmasına neden olmaktadır. Ağaç kesimi, ekonominin farklı iki yönü ile yapılmaktadır. •Sanayi hammaddesi olarak sert odunlu tropikal ağaçlar kesilmekte; •Toplumun en yoksul kesimlerince yakacak odun olarak toplanmaktadır. Kereste Üretimi Tropikal (Dönence) sert kereste üretimi 1950’ ler den beri Avrupa’ya, Japonya’ya ve Amerika’ya satılmaktadır. Asya’nın güneydoğu ormanlarının hafif sert odunlu ağaçları özellikle Endonezya, Malezya ve Filipinlerde tehlikeli bir hızla kesilmektedir. Bu bölgedeki bir Japon firması, ağaç yonga hazırlamak için alçak arazideki yağmur ormanlarından kereste üretmektedir. Tropikal sert kerestelerin yüzeyleri oldukça homojendir. Ağaçlar çok iri olduğu için, aynı üstün niteliğe sahip büyük tahtalar elde edilmektedir.Sanayide tercih sebebidir. Orman yıkımı ve ormanların yok edilmesi, kereste üretiminden vazgeçilmesi ile sınırlı değildir. Kerestenin taşınması için açılan yollar içinde büyük ağaçlar kesilmekte ve bu kesilen ağaçların yıkılmasıyla etrafındaki bitki örtüsü zarar görmektedir. Bu yüzden Malay yarımadasının alçak kesimlerindeki ormanların kısa sürede tamamen yok olacağı hesaplanmaktadır. Tropikal bambu ormanları da benzer tehlikeler altındadır. Bambu kağıt sanayinin hammaddesidir. Yakacak Odun Toplanması Ekonomik boyutun öteki ucunda ise, ormanlar, özellikle kurak bölgelerdeki ormanlar yakacak elde etmek için kesiliyor. Yakacak odun ve odun kömürü, 3. dünya ülkeleri ve bu ülkelerin yoksul insanlar için başlıca enerji kaynağıdır. Özellikle Hindistan, Çin, Kenya, Brezilya, Mısır gibi ülkelerde yakacak odun kullanımı çok fazladır. Odun sağlanmasının zor olduğu bölgelerde evcil hayvanların dışkıları kurutularak yakacak olarak kullanılmakta ve bunun neticesinde tarımsal alanlar hayvansal gübreden yoksul bırakılmaktadır. Himalaya dağlarında kadınlar, vadilerdeki köylerinden gruplar halinde ayrılarak, dağların yamaçlarına tırmanıp buralardan yakacak odun toplamaktadırlar.Bu ise aile düzenini bozmaktadır. Afrika’nın yüksek kesimlerinde yada üçüncü dünyadaki çöl kenarlarında benzer uygulamalar halen devam etmektedir.Bu bölgedeki kentlerde bile yakacak oduna talep çok fazladır. Tarımsal Uygulamalar Ormansızlaşmanın bir başka sebebi tarımsal uygulamalardır. Gezici çiftçilerin sayısındaki artış, toprağın kendisini yenilemesine fırsat vermeden tekrar kullanılması ve araziyi genişletmek için sürekli ormanlar kesilmektedir. 17. yüzyıldan bu yana ilgili üç kıtanın hepsinde de geniş tropikal orman alanları açılarak yerlerine küçük işletmeler kurulmuştur.Malezya’nın dağ eteklerindeki ormanın yerin, kauçuk ve yağ palmiyesi ağaçları almıştır. Orta Amerika’da yağmur ormanlarından elde edilen otlaklarda sığır yetiştiriciliği yapılmaktadır. Amerika’nın sosis, hamburger etleri bu şekilde karşılanmaktadır. Jackson’un belirttiğine göre1980 li yıllarda Kosta Rika topraklarının üçte birinde, özellikle ABD ye ihraç etmek amacıyla hayvan yetiştiriciliği yapılıyordu. Avrupa ülkelerinin de bu tür istekleri Afrika’nın bazı bölgelerindeki sığır yetiştirilmesi ile karşılanıyordu. Yağmur Ormanlarını Etkileyen Diğer Etkiler Brezilya’daki demir madenleri yada Hindistan da’ki Bastar bölgesindeki geniş madencilik alanları bitki örtüsü ve hayvanları yok etmektedir. Trans-Amozon karayolu yada Trans- Sumatra karayolu gibi yeni karayolları balta girmemiş ormanların içinden geçmekte ve hatta bazı teşviklerle buralarda yerleşim alanları açılmaktadır.Tropikal yağmur ormanlarının toprağına ve kaynağına yönelik bu tür etkilerin kesin sonucu ormansızlaşmadır.

http://www.biyologlar.com/orman-kaynaklarinin-yok-edilme-sebepleri

Kuraklık ve Kuraklık Nedenleri

Kuraklık; şiddetine göre toplumları her zaman endişelendiren bir olaydır. Ülkemiz, dünyanın yarı kurak bir bölgesindedir. Her yıl ülkemizin bazı yöreleri kuraklık yaşamakta, çok az bölgemizde ise kuraklık olmamaktadır. Aşağıdaki resim kuraklık ve sonuçları hakkında bizlere ders verecek niteliktedir. Yazımızın devamını okumadan önce, biraz bu resime bakıp düşünmenizi istiyoruz. Türkiye’de Kuraklık (Ülkemizde Kuraklık) Türkiye’de kuraklık sorunu yok gibi gözükse de, sorun her yıl giderek şiddetini arttıran bir hal almaktadır. Ülkemizde kuraklık henüz etkisini tam olarak göstermese bile, doğal afet olaylarının etkilerini uzun sürede gösterdikleri ve gerçek tepkilerinden sonra, geri dönüşün olmadığının bilincinde olunması gerekmektedir. Karedeniz bölgesine yılın on iki ayı yağış düşmektedir. Özellikle doğu Karadeniz bu bakımdan çok şanslı bir bölgemizdir. Yağışı çok olan bu bölgelerimiz kuraklığa karşı kendi kendini koruyabilmekte ve yeraltı su kaynaklarını besleyebilmektedir. Ama iç Anadolu, ege ve güneydoğu Anadolu bölgesinde ciddi anlamda kuraklık görmekteyiz. Bütün canlılar için su vazgeçilmez bir yaşam aracıdır. Su dünya üzerinde çevrim içinde dolaşmaktadır. Bilim adamları buna “Hidrolojik çevrim” demektedir. Bu çevrim nedeniyle yıllara göre su bazen az bazen çok olur. Deniz suyu yüzeylerinden ve okyanuslardan buharlaşan su atmosferden, meteorolojik olayların sonucunda yağış olarak tekrar yeryüzüne döner. Bu sular ya yüzeyde ya da yüzey altına inerek yeraltında akmaktadır. Kuraklığı literatür’e göre dört başlıkta inceleyebiliriz. Bunlar; 1) Meteorolojik kuraklık: Yılın belli dönemlerine göre yağış ortalamasının az olmasıdır. 2) Hidrolojik kuraklık: Nehir, göl ve barajlardaki su miktarının azalmasıdır. 3) Tarımsal kuraklık: Ekilen ürün çeşidine göre toprak neminin müsait olmaması. 4) Sosyolojik kuraklık: Toplumun üretim ve tüketim faaliyetlerini etkileyen su eksikliğidir. Kuraklık, bir doğal afet sınıfına girmektedir. Ama Afet işleri genel müdürlüğümüzle ilgili kanun ve yönetmeliklerde kuraklıkla ilgili tedbir bulmak güçtür. Ormanları bilinçsiz tüketen toplumlar ve beton yığınına dönen bölgelerimizde kuraklığın artması normaldir. Ancak bunların olmadığı bölgelerimizde de kuraklık olmaktadır. Söylemek istediğimiz kuraklığı engelleyecek ya da azaltacak tedbirlerin alınmasıdır. Belki dünya üzerinde şanslı bir bölgedeyiz; ama bu bizim tedbir almayacağımız anlamına gelmemeli. Artık afet işleri genel müdürlüğünün mevzuatlarına kuraklık tanımı ve kuraklıkla mücadele girmelidir. Doğal Afetler olduktan sonra ağlayacağımıza, olmadan tedbirlerini alabilmeliyiz. Okullarımızın eğitim müfredatında ağırlıklı yeri olmalıdır. Çünkü kuraklık; öğle bir şeydir ki; susuzluk, kıtlık, açlık, iflas ve işsizliği, göç ve savaşı içinde barındırır. Çevresel sosyal ve ekonomik yönden çok yıkıcı bir afettir. 1907’de Çin’de tam 24 milyon insan öldü kuraklıktan. Depremin büyük şiddetlisi ya da hafif şiddetlisi varsa, kuraklığında büyük ölçekli olanı ve küçük ölçekli olanları vardır. Bizim kuraklığı anlamamız için bir milyon insanın ölmesi gerekmiyor. Kuraklığın hem zamanla hem de alanla değişen bir sinsiliği vardır. Çünkü taşkın hemen kendini belli ediyor ve yapacağını hemen yapıyor. Fakat kuraklık daha farklı; Bir düşünür “Sormazsanız çok iyi biliyorum, ama sorarsanız izah edemem” diyerek anlatmıştır. Akademisyenler tarafından Dünyanın değişik yöreleri için kuraklık farklı tanımlanır. Örneğin, Libya’da yılda 180 mm altında yağışınız varsa, o bölge öteki bölgelere göre kurak sayılır. İngiltere’de ardışık 15 günde 2,5 mm’den az yağış varsa bölge, diğer bölgelere göre kurak kabul edilir. Genel olarak bir bölgedeki yağış miktarının, uzun yıllar ortalamasının altında kalması ile izah edilebilir. Netice itibari ile kuraklık; bir su olayı noksanlığıdır. Şu noktaya da dikkat çekmek gerekirse; Enerji barajlarındaki kuraklıkla, sulama barajlarındaki kuraklık farklıdır. Aldığı yağış açısından Kars ile Adana aynıdır. ama, Kars ile Adana arasında kuraklık farkı vardır. Bu; iki bölge arasındaki sıcaklık farkından kaynaklanmaktadır. Su; Havadan sudan bir konu olmakla birlikte, toprağa değdiği anda toprakla ilgili bir konuya dönüşür. Buda toprakla suyun ilişkisi olan tarım demektir. Tarım için suya, yağış için ormana ihtiyaç vardır. Kuraklığı önleme çalışmalarına, mutlaka orman mühendislik odalarının da katkısı gerekmektedir. Yüzey akışları ağaç çeşitliliğine göre değişir. Türkiye’deki erozyonların % 95 ‘ten fazlası su erozyonudur. Ormanların çoğaltılmasın da, Ağaçların çeşitliliklerinin artırılmasında erozyonu ve kuraklığı önleyici hususlar vardır. Yanlış ağacı ormana dikerseniz Erozyon artar. Doğru ağacı doğru yere dikmek gerekir. Buna da devletin ilgili birimleri öncelik etmelidir. Hep söylediğimiz gibi, Doğal Afet olaylarının hepsi bir zincir şeklinde birbirine bağlı olarak gelişen olaylardır. Eğer bu zincirin halkalarından bir tanesi kırılır veya koparsa tüm denge bozulacak ve Doğal Afetler sırasıyla etkisini arttıracaktır. Erozyon ve Kuraklık arasındaki hassas çizgiyi en fazla hisseden ülke ise Türkiye’dir. Türkiye’de kuraklık ve erozyon hakkındaki kaynak bilgi ve eğitimsel çalışmaların ise yok denilecek kadar az oluşu tüm çevre ve Türkiye severler gibi bizleri de üzmektedir. Türkiye’yi sevelim. Çünkü bu ülke hepimizin. Ve çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras. Lütfen mirasınıza sahip çıkın! Kaynak: erozyon.info

http://www.biyologlar.com/kuraklik-ve-kuraklik-nedenleri


Omurgalı Ve Omurgasız Hayvanlar Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Omurgalılarda kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan ve hiçbir hayvan grubunda rastlanmayan bir iç iskelet sistemi vardır. Bu iskelet gelişim boyunca vücuda destek sağlayarak büyümenin sınırlarını genişletir. Bu nedenle omurgalıların çoğu, omurgasızlara göre daha iri yapılıdır. İskelet en ilkel türlerin dışında kafatası, omurga ile kol ve bacak uzantı çiftlerini kapsar. Omurga ile omurgaya bağlanan kol ve bacak kemikleri vücudu destekler.Hareket kemiklere tutunmuş kasların etkinliğine bağlıdır. Hareketin yanı sıra sindirim, görme, dolaşım ve vücut ısısını koruma gibi pek çok işleve katkıda bulunan kas dokusu aynı zamanda vücudun dış çizgilerini belirler. Vücudun dış örtüsü, deri ve türevleri olan tırnak, pul, kıl, post, tüy gibi hem çevreye uyum sağlamaya hem de iç bölümleri korumaya yöneliktir. Omurgalıların üreme yöntemlerinde görülen farklılıklar sudan bağımsız bir gelişme sürecine uyarlanmalarıyla ilgilidir. Bütün omurgasızlarda eşeysel yoldan gerçekleşen üreme, bir yumurtanın döllenmesi ve bir embriyonun olgunlaşmasıyla ortaya çıkar. Döllenme ve gelişmenin 3 temel yolu vardır. İlki yumurtlayan hayvanlarda döllenmiş yada döllenmemiş yumurtalar dış ortama bırakılır. Yumurtaları dişinin içinde açılan hayvanlarda ise yavrular dişinin vücudunda beslenmeksizin canlı doğar. Sonuncu olarak doğuran hayvanlarda embriyon dişinin üreme sisteminin özelleşmiş bir bölgesinde yuvarlanarak belirli bir süre beslenip geliştikten sonra vücuttan ayrılır. 1-Kuşlar Kuşlar, Aves sınıfını oluşturan sıcakkanlı omurgalıların ortak adıdır. Vücutlarını örten ve başka hiçbir hayvan grubunda rastlanmayan yapıdaki tüyleri en ayırt edici özelliklerini oluşturur. Ön bacakları uçmaya uyarlanarak kanat biçimini, tüylerle örtülü ve dişsiz olan alt ve üst çeneleri uzayarak gaga biçimini almıştır. Yumurtalarını kalkerli bir kabuk örter. Gözleri, çevreyi algılamada kullandıkları en gelişmiş duyu organlarıdır. Uçma yetenekleri sayesinde kuşlar tüm yeryüzüne dağılmıştır. Yeryüzünün herhangi bir yerindeki kuş türlerinin sayısı genel olarak uygun yaşama ortamlarının çeşitliliğine ve bölgenin büyüklüğüne bağlıdır. Dünyada günümüzde 8000’e yakın tür kuş bulunmaktadır. Kuşların beslenme biçimleri de, türleri kadar çeşitlidir. Beslenme bakımından kuşları ana gruplarda toplarsak: Yelyutanlar, kırlangıçlar, ve çobanaldatanlar gibi böcekle beslenenler; akbaba, balıkçıl, yalıçapkını, sumru gibi etobur olanlar ve tohum, meyve, balözü gibi besleyici değeri yüksek bitkisel maddelerle beslenenler. Az sayıda tür ise yaprak ve tomurcuk yer. Bacaklarının ve gagalarının dış yapısına bakarak sınıflandırılırsa eğer koşarkuşlar, perdeayaklılar, uzunbacaklılar, tavuksular, güvercinsiler, yırtıcıkuşlar, tırmanıcıkuşlar, ötücükuşlar gibi daha çeşitlilik elde ederiz. Uzun zaman boyunca bilim adamları kuşlar böyle sınıflandırıldılar. Günümüzdeki bilim adamlarıysa kuşları hem iç anatomilerini, hem dış özelliklerini hesaba katarak daha çok sayıda ama daha anlamlı bölümlere ayırmaktadır. Kuşlarda, memelilerinkine benzeyen dolaşım sisteminde 4 boşluklu (2 kulakçık, 2 karıncık) bir yürek bulunur. Ne var ki erişkinde sağ büyük aort yayı vardır. (Oysa memelilerde bu yay soldadır.) Merkezi sinir sistemi karmaşıktır; beyin sürüngenlerinkinden daha iridir; beyin yarım yuvarları ve beyincik çok gelişmiştir; beyin yarım yuvarlarında çizgili cismin merkezi çok karmaşıktır. Koku alma organı kuşlarda önemsiz bir rol oynadığı sanılır. İşitme duygusu iyi gelişmişse de algılanan sesler memelilerinkinden daha azdır. Ama sesleri çok gelişmiştir; her türün çeşitli sesleri ve çoğunlukla belli bir şarkısı vardır. Ses organı memelilerinkinin tersine gırtlak değil soluk borusunun bronşlara ayrıldığı yerde ya da, bazen, soluk borusunda bulunan göğüs gırtlağıdır. Üreme açısından kuşları incelersek, yumurtayla ürerler. Genellikle bir yuvaya bırakılan yumurtaların sayısı türden türe değişir. (1-20 arasında, hatta daha çok) Embriyonun normal gelişmesi için yumurtanın belli bir sıcaklıkta bulunması gerekir. Bazı ender istisnalar dışında (iriayaklıgiller) bu sıcaklık kuluçkaya yatırılarak elde edilir. Kuluçkaya çoğu zaman dişi, bazen hem erkek hem dişi hem erkek, bazen de yalnızca erek kuş yatar. Kuluçkaya yatan kuşun karnında genellikle kuluçka levhaları gelişir, bu levhaların sıcaklığı derinin geri kalanından daha yüksektir. Kuluçkaya yatma süresi, yumurtanın boyuyla orantılı olarak 12 günle (bazı ötücü kuşlar ve ağaçkakanlar) 80 gün (kivi) arasında değişir. Toplu yaşama alışkanlığı türden türe büyük bir çeşitlilik gösterir. Bazıları hep bir arada yaşar ve koloniler halinde yuva yapar; bazıları üreme mevsiminde birbirlerinden ayrılır; normal zamanlarda yalnız yaşayan bazılarıysa yuva kurmak için bir araya gelirler. Başlıca etkinlikleri katı içgüdülere dayanırsa da, kuşlarda tanıma, seçme, uyum gibi yetenekler ve çok güçlü bir bellek vardır. Yerleşim olarak kuşlar, kutuplara ve dağlardaki sürekli karlar sınırına kadar yerkürenin bütün bölgelerinde yaşarlar. Deniz kuşları bütün okyanuslarda bulunursa da hiçbiri üreme sırasında karalardan vazgeçemez. Hem tür, hem sayı bakımından kuşların en çok oldukları yerler yağışlı tropikal ülkelerdir. Soğuk ve ılıman bölgelerdeki kuşların çoğu kışı burada geçiremez ve bu nedenle az çok düzenli göçler yaparlar. 2-Sürüngenler Reptilialar; beden sıcaklığı değişken, amniyonlu, dörtayaklı omurgalılar sınıfı olarak adlandırılır. Sürüngenler amfibyumlar ile kuşlar ve memeliler arasında bir evrim basamağını oluşturur. Eldeki kanıtlar kuşlar ve memelilerin sürüngen atalarından doğduğunu göstermektedir. Adları yürüyüş biçimlerinden gelir; karınları yerden biraz yukarda dursa bile bacaklarının yatay ve kısa olmasından dolayı sürünerek hareket ederler. Yılanlar dışında hepsi 4 bacaklıdır.Sürüngenlerin çoğunda bulunan çok küçük kancalarla donanmış tırnaklar yada pullar tırmanma sırasında önemli bir işlev görür. Ayrıca kuyruklar dallara sarılarak sıkıca tutunmayı sağlar. Sürüngenlerin iyice keratinleşmiş bir derisi vardır, üzeri dışderi kökenli pullarla kaplıdır ve içinde hemen hemen hiç salgı bezi yoktur; hatta altderi kimisinde kemikleşmiştir. (kaplumbağaların bağası) Kafatası bir tek artkafa lokmasıyla omurgaya eklemlenir. 2 kulakçık ve kısmen iki boşluğa ayrılmış bir karıncıktan oluşan (timsahlarda birbirinden ayrıdır) kalpten 2 aort yayı çıkar. Akciğer karmaşık yapıdadır, ama arka tarafında, peteksiz bölümler bulunur (hava keseleri). Sindirim borusunun başlıca özellikleri şunlardır: genellikle kalın bir dil, beslenme rejimine uyarlanmış dişler (yalnızca timsahlarda diş yuvası vardır ve kaplumbağaların ağzı bonuzsu bir gaga biçimindedir) ve arkada sidik ve üreme yollarının açıldığı dışkılık. Duyu organları sürüngenlerde birtakım özellikler gösterir; örneğin Jacobsob organı(ya da ek koklama organı) yılanlara, çatal dilleriyle yakın çevrelerini hemen yoklama olanağı sağlar. Gündüzcü sürüngenlerin retinasında koni biçimindeki hücreler pek çoktur (renkleri görme). Yılanlardan başka bütün sürüngenlerde tek kemikçikli ve kolumelalı bir ortakulak bulunur ve içkulak bir koklea halinde karın-kuyruk doğrultusunda uzanır. Tuatara adındaki tür dışında tüm sürüngenlerin erkeklerinde çiftleşme organı vardır. Türlerin çoğu yumurtlayarak ürerken bazılarında yumurtalar dişini içinde açılır ve canlı yavrular doğar. Birkaç türde ise dişinin içindeki yavrular memelilerin etenesine benzer bir organ aracılığıyla beslenmektedir. Toplam tür sayısı 6 bin dolayında olan günümüz sürüngenleri sıcak ve ılıman bölgelerde geniş bir coğrafi dağılım göstermekle birlikte en çok tropik kuşakta bulunur. Bir kertenkele türü ile bayağı engereğin kuzeye doğru yayılma sınırı, aynı zamanda tüm sürüngenlerin de kuzeyde ulaşabildiği en uç noktalardır. Bu 2 türün coğrafi dağılımı Avrasya’da Kuzey Kutup Bölgesi’ne değin girer. 3-Amfibyumlar Amfibyum kelimesi latincedeki amphi, her ikisi ve bios, yaşamın birleşiminden oluşmuştur ve 2 ayrı ortamda yaşayan anlamına gelir. Amfibyumlar amniosuz, alantoitsiz, embriyonlu, hiç değilse yaşamlarının başlangıcında solungaç solunumlu, bugünkü türlerinde fanersiz derili, 4 bacaklı omurgalılardır. Ayrıca evrimsel gelişmede balıklar ile sürüngenler arasındaki basamağı oluştururlar. Amfibyumların çoğu, önce su ortamında bir lavra (tetari yada iribaş) evresi yaşar, daha sonra başkalaşma geçirerek karada yaşayan erişkin biçimine dönüşür. Yaşayan amfibyumlar, aralarında önemli yapısal farklar olan 3 gruba ayrılır: Gymnophiona takımından ayaksız kertenkeleler; Urodela takımından sirenler ve çöreller: Anura takımından kurbağalar. Ayaksız kertenkeleler solucana benzer; bacakları ve kuyrukları yoktur; basit bir bağırsakları, ince ve pürüzsüz derilerinin içine gömülmüş olan küçük gözleri vardır. Sert ve yuvarlakça kafası, toprağı kazmasına yardımcı olur. Bölütlü gövdesi, yarıklarla birbirinden ayrılmış dairesel boğumlardan oluşur. Her 2 gözün yanındaki küçük çukurların içine gömülmüş 2 dokungaçları ve çenelerinin iç yanındaki çepeçevre kemiklerin üstüne dizilmiş birkaç sıra dişleri vardır. İkinci gruptan olan sirenler ile çöreller, özellikle ABD’nin güneyinde ve Meksika’da çok bol bulunur. Sirenler arka bacağı olmayan, ama ön bölümlerinde bir göğüs kemeri ile iki ön bacağı olan uzun gövdeli su hayvanlarıdır. Solungaçlarıyla solunum yapar ya da su yüzeyindeki hava kabarcıklarını yutarlar. Gözleri pürüzsüz derilerine gömülüdür, dişleri ise üst damakta sıralanır. Kuyruk yüzgeçleri suda ilerlemelerine yardımcı olur. Çörellerin hem ön, hem arka bacakları, kuyrukları, pürüzsüz derileri ve belirgin bir boyunları vardır. Dişler her 2 çenede ve üst damakta yer alır. Bazı çörel türleri, solungaçlı birer lavra olarak bütün yaşamlarını suda geçirirler. Kara ve su kurbağaları, amfibyumların en büyük grubunu oluşturur. Bu hayvanların en belirgin özelliği, arka bacaklarındaki 3 bilek kemiğinin uzayarak, hayvanın zıplamasına ve yüzmesine yardımcı olan birer bölüm oluşturmasıdır. Dişler genellikle altçenede bulunur. Salgı bezleriyle kaplı olan derileri genellikle pürüzsüz ve yumuşaktır; karada yaşayan bazı türlerin derisi pürüzlü ve kuru olabilir. Üreme açısından bakarsak: ayaksız kertenkelelerde ve çörellerde üreme genellikle iç döllenmeyle olur. Ayaksız kertenkelenin erkeği, sindirim borusunun alt ucundaki dışkılığın bir bölümünü dışarıya doğru uzatarak spermlerini dişinin içine boşaltır. Çörellerde ise, erkeğin jelatinden bir kese içine döktüğü spermleri, dişi kesesiyle birlikte dışkılığın içine çeker. Buna karşılık, kara ve su kurbağalarının çoğunda dış döllenme vardır; erkek, yumurtalarını döken dişiyi sıkıca kavrayarak spermlerinin yumurtaların üzerine serper. Amfibyumların yumurtaları genelde kabuksuz olduğundan genellikle suya yada nemli bir ortama, örneğin çamurların arasına yada dişinin sırtına bırakılır. Amfibyumlar yeryüzünün her yerine yayılmış olmakla birlikte en çok tropikal bölgelerde bulunur. Sulak yerlerde ve genelde yalnız yaşarlar. 4-Balıklar Balık, tatlı ve tuzlu suda yaşayan, evrimleşme çizgileri farklı, soğukkanlı omurgalıların genel adıdır. Bu terim, bir sınıflandırmadan çok bir yaşam biçimini tanımlar. Bugün yaşayan balıklar genellikle 5 sınıf altında toplanır. Bu sınıflar, hava soluyan hayvanların 4 sınıfı olan amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler kadar birbirinden farklıdır. Yaklaşık 450 milyon yıllık bir geçmişi olan balıklar, bu süre boyunca, hemen her çeşit su ortamına uyum sağlayacak biçimde gelişmiştir. Kara ortamına geçiş sürecinde büyük bir değişime uğrayarak 4 ayaklı kara omurgalılarına dönüştüklerinden, aslında kara omurgalılarının ilk ataları bu su canlılarıdır. Balık dendiğinde genellikle, yüzgeçleri olan, solungaçlarıyla solunum yapan, gövdesi kaygan ve suda hareket etmeye elverişli olan su hayvanı akla gelir. Ne var ki, bu tanıma uymayan balıkların sayısı, uyanlarından çok daha fazladır. Bazılarının gövdesi uzunlamasına genişlemiş, bazılarınınki kısa kalmış, özellikle dipte yaşayanlarda yassılaşmış, birçoğunda da yanlardan basılmıştır. Ağızlarının, gözlerinin, burun deliklerinin ve solungaçlarının konumu da türden türe büyük bir değişiklik gösterir. Balık vücudunun temel yapısı ve işlevi bütün öbür omurgalılarınkine benzer. Kara omurgalılarının vücudunu oluşturan 4 temel doku balıklarda da vardır: Dış yüzeyleri kaplayan epital doku, bağ ve destek doku (kemik, kıkırdak ve lifsi dokularla türevleri), sinir dokusu ve kas dokusu. Tipik balık vücudu, yüzmeye uyarlanmış aerodinamik profilli ve iğ biçimindedir: baş, gövde ve kuyruk bölümlerinden oluşur. Yaşamsal önemdeki organları içeren gövde boşluğu genellikle vücudun ön alt yanındadır. Bu boşluğun arka ucunda, anüs yüzgecinin tabanının hemen önünde, dışkıların boşaltıldığı anüs deliği bulunur. Omurilik ve omurga, kafa iskeletinin arka bölümünden başlayıp sırt, gövde boşluğu ve kuyruk bölgesinden geçerek kuyruk yüzgecinin tabanında sonlanır. Balıklarda çok değişik üreme biçimleri görülmekle birlikte, en yaygın olanı dişinin suya bıraktığı sayısız, küçük yumurtanın vücut dışında döllenmesine dayanır. Açık denizlerdeki yüzey balıklarının yumurtaları genellikle suya asılıymış gibi duru; kıyı ve tatlı su balıkları ise yumurtalarını deniz dibine yada bitkilerin arasına bırakır; hatta bazı türler bir salgıyla yumurtalarını kayalara yada bitkilere yapıştırır. Yumurtaları dölleyecek olan spermalar erkeklerin gövde boşluğundaki 2 (bazen 1) erbezi içinde üretilerek , süt kıvamındaki ve rengindeki bir sıvıyla suya boşaltılır. Kemikli balıklarda, erbezlerinin her birinden çıkan bir sperma kanalı, anüsün arkasındaki ürogenital deliğe, köpekbalıklarında ve vatozlarda ise dışkılığa açılır. Ayrıca bazı balıklarda, erkeğin spermalarını dişinin yumurta kanalına boşaltmasını (iç döllenme) sağlayan bir tür çiftleşme organı vardır. Balıklara duyu organları açısından bakarsak; koku duyuları, hemen hemen tüm balıklar için büyük önem taşır. Çok küçük gözlü bazı yılanbalıkları, besininin yerini bulabilmek için görmeden çok koku duyusuna güvenir. Tat duyusu da balıkların çoğunda çok gelişmiştir; yalnız ağız boşluğunda değil, başın ve vücudun bazı bölümlerinde de tat alma organları bulunur. Beslenme, tehlikelerden kaçınma ve üreyerek soyunu sürdürme açısından belki de en önemli organ gözdür. Balıkların gözü temel yapısı ve işleviyle bütün diğer omurgalılarınkine benzese de, çok değişik yaşam koşullarına uyarlanmış olduğundan değişik özellikler gösterirler. Karanlık ve loş ortamlarda yaşayan balıkların gözleri genellikle büyüktür. Ama başka bir duyusu aşırı gelişerek baskın duruma geçerse gözlerin işlevi azalır. Onlarda ses algılama ve denge, birbirleriyle çok yakın bağıntısı olan iki duyudur. Suyun içerisinde kolayca yayılan ses dalgaları, özellikle düşük frekanslı dalgalar, balıkların baş ve gövde içi sıvıları ile kemiklerine çarparak işitme organlarına iletilir. Balıklarca algılanabilen ses frekanslarının alanı insanlarınkinden çok değişiktir; bu da sesin sudaki yayılma hızından ileri gelir. Bir çok balığın, dişlerini birbirlerine sürterek yada başka yollarla birtakım sesler çıkarıp birbirleriyle iletişim kurdukları sanılmaktadır. 5-Memeliler Mammaliaları, sıcakkanlı omurgalılar sınıfı olarak tanımlayabiliriz. Dişiler yavrularını yalnız bu gruba özgü yapılar olan meme bezlerinin salgıladığı sütle besler. Memelilerin öbür önemli ayırt edici özellikleri arasında deri türevi olan kıllar, alt çenenin kafatasına eklenme biçimi, kalp ve akciğerleri karın boşluğundan ayıran kaslı bir diyaframın varlığı, yalnız sola dönen aort yayının bulunması, olgunlaşmış alyuvarların çekirdeksiz oluşu sayılabilir. Memeliler evrim sürecinde boyut, biçim, yapı ve davranış özellikleri bakımından çok büyük bir çeşitlilik kazanmıştır. Memeli hayvanlarda gelişmeye yönelik başlıca üstünlük yavruların, ana babalarının deneyimlerini öğrenme yeteneğidir. Yavru memelilerin beslenmek için annesine bağımlı oluşu bir eğitim süresini gerektirir. Bu ise başka hiçbir canlı grubunda rastlanmayan ölçüde çevre koşullarına uyarlanmayı sağlayan davranış esnekliğine yol açar. Memelilere has özelliklerin başında deri salgı bezlerinin bulunması gelir. 3 tip deri salgıbezi vardır: kılları temizleyen yağ bezleri; ter salgılayan ve hem boşaltımda hem de beden ısısını düzenlemede rol oynayan ter bezleri; yavruların beslenmesini sağlayan süt bezleri. Ayrıca memelilerde çok sayıda boynuzsu oluşuma rastlanır: pullar, tırnaklar, toynaklar, boynuzlar; fanerlerin en niteleyici olanları, yalnızca onlarda bulunan kıllar ve tüylerdir. Kıllar kürkü oluşturur; kürkün bulunması bu hayvanların sıcakkanlı (beden sıcaklığının değişmemesi) olmasını sağlar (tüylerin ve teleklerin bir ısı yalıtkanı görevi yaptığı kuşlarda da aynı özelliğe rastlanır). Beslenme davranışlarında görülen özelleştirme diş oluşumunu da belirler. İlkel memeliler kesmeye ve koparmaya uyarlanmış dişleri uzun ve sivri uçludur. Otçulların özelleşmiş yan (azı) dişlerinde karmaşık değme yüzeyleri ve genişlemiş taç bölümü dikkat çeker. Ayrıca bu dişler aşınmanın etkilerini değişik yollardan en aza indirecek özellikler taşır. Genel olarak memelilerin çoğu heterodonttur ve hepsi de alveollü 3 çeşit dişleri vardır: kesici dişler, köpek dişleri, azı dişleri (küçük ve büyük azılar). Temel diş formülü olarak 44 dişten oluşan domuzun diş formülü kabul edilir. Memelilerin, genellikle, birbiri arkasına çıkan iki tip dişleri vardır; sütdişleri (geçici dişler) ve kalıcı dişler. Memelilerin kalbinde kuşlarda da görüldüğü gibi sağ ve sol karıncık tümüyle birbirinden ayrılmıştır. Bu gelişim iki ayrı kan dolaşımını olanaklı kılar. Oksijen yüklü kan akciğerlerden kalbin sol kulakçığına geldikten sonra sol karıncığa geçer ve dokulara gönderilmek üzere aorta pompalanır. Alyuvarlar en yüksek düzeyde oksijeni taşıyacak biçimde evrimleşmiştir. Olgunlaştıklarında çekirdeklerinin kaybolması da oksijen taşıma kapasitelerini yükseltir. Yalnızca memelilerde görülen bazı başka özellikler de iç organlarda ortaya çıkar: beden iç boşluğu (sölomlu) kaslı bir diyaframla ikiye ayrılır (karın boşluğu ve göğüs boşluğu). Merkez sinir sistemi yeni bir beyin bölgesinin (neokorteks; bu bölgeye nasırlı cisim, Varol köprüsü yada beyincik yarımküreleri gibi yapılarda eklenmektedir) bulunması nedeniyle çok gelişmiştir. Dişilerde üreme organının yapısı memeli gruplarına göre değişiklik gösterir. Eteneli memelilerde üreme organı dölyatağının biçimine bağlı olarak 4 temel tip altında toplanabilir. Kemiriciler ve Lagomorpha takımında tümüyle ayrılmış 2 dölyatağı birbirinden bağımsız olarak dölyoluna açılır. Etçillerde de dölyatağı büyük ölçüde ikiye ayrılmakla birlikte dölyoluna tek bir kanalla bağlanır. Toynaklıların birçoğunda dölyatağının dallanmış dip bölümü iyice kısalmıştır, gövde bölümü ise ortaktır. İnsan da aralarında olmak üzere üstün yapılı primatlarda dölyolu basitleşmiş, öbür gruplarda görülen dallanma tümüyle ortadan kalkmıştır. Omurgasızlar Omurgasızlar omurgalıların dışında kalan bütün hayvanları kapsar. Günümüz sınıflandırmalarında bir altfilumu oluşturan Vertebrata (omurgalılar) dışındaki hayvanlar, eskiden Invertebrata (omurgasızlar) grubunda toplanıyordu. Ama artan bilgilerin ışığında böylesi bir sınıflandırma yapay duruma düşmüş ve omurgasızlar adı bir sınıflandırma düzeyini gösterecek biçimde kullanılmaz olmuştur. Varlığını sürdüren hayvanların yüzde 90’ ından çoğu omurgasızdır. Boyutları, ancak mikroskop altında görülebilen tekhücreliler ile dev kalamarlar arasında değişir. Omurgadan ve kasların bağlandığı sert bir iç iskeletten yoksun olmalarına karşın birçoğu sağlam bir dış iskeletle korunmuştur. 1-Süngerler Süngerler latincede Porifera olarak adlandırılır. Yaklaşık 5 bin türü tanımlanmış, suda yaşayan hayvan filumu olarak genelleme yapabiliriz. En ilkel çok hücreli hayvanlar arasında yer alan süngerler, genellikle dallanmış biçimleri ve kısa süren lavra evreleri nedeniyle bitki sanılmış, hayvanlara özgü yapı ve özellikleri ilk 1755’te çıkarılmıştır. Süngerlerin yalnız 20 kadar türü (Spongilla cinsi) tatlı sularda, geriye kalan büyük bölümü denizlerde yaşar. En derin denizlerde bile rastlanabilen süngerler, en çok denizlerin tropik ve astropik kesimlerinde yaygındır. Birçok türün uzunluğu birkaç santimetreyi aşamazken, bazılarının boyu 2m’ yi geçmektedir. Süngerlerin belirli organları, dokuları, özgül biçimi, belli bir bakışımı yoktur. Ortadaki sindirim boşluğunu saran iki katlı bir çeperden (dış deri ve iç deri) oluşan (diploblastik hayvanlar) çok hücreli canlılardır;iç deri (endorm) yakalı kamçılı hücrelilerden (koanosit) oluşur. Bu hayvanlarda sinir sistemi yoktur. Hayvanın içinden geçen ve onun mikrofaj beslenmesini sağlayan su akımı, çok sayıda delikten girer; delikler titreyen sepetçiklere, onlarda bir merkezi girişe açılır. Su oradan, anusa benzetilebilecek büyükçe bir delikten (oskulum) dışarı çıkar. Dış ve iç hücre katmanları arasında mesoglea denen ve içinde serbestçe hareket eden amipsi hücrelerin (amibosit) bulunduğu jölemsi bir katman yer alır. Süngerler 3 sınıf altıda toplanır: Calcispongiae (Calcarea), Hyalospongiae (Hexactinellida) ve Demonspongiae. Calcispongiae yada kalkerli süngerlerin üyeleri, kalsiyum karbonat iğneciklerinden kurulu iskeletleriyle ayırt edilen deniz süngerleridir. Hyalospongiae yada silisli cam süngerlerinin iskeleti silisli ve genellikle 6 eksenli iğneciklerden kuruludur. İğnecikler kesintisiz bir ağ oluşturacak şekilde birleşebilir. Demonspongiae yada silisli süngerler 4.200 dolayında türdeki en geniş sünger sınıfıdır. İskeletleri sponjin denen, yalnızca süngerlere özgü bir madde içerebilen bu sınıf üyelerinin çoğu sığ sularda yaşar. Süngerlerde bulunan amipsi hücreler küre biçimli yumurtaları üretir. Döllenmeden sonra oluşan lavralar gövdelerini çevreleyen kirpiklerin yardımıyla uygun bir yüzeye tutunana dek yüzerler. Burada hızla gelişen lavra çok geçmeden erişkin sünger hayvanına dönüşür.Bazı türler tomurcuklanma yoluyla eşeysiz olarak da ürer. Tomurcuklar daha sonra ana süngerden ayrılarak gelişimini bağımsız bir biçimde sürdürür. 2-Örümceğimsiler Arachnidalar, Arthropoda (eklembacaklılar) filumunun, başta örümcekler, akrepler, akarlar, keneler ve uyuz böcekleri olmak üzere, 70 bin kadar etçil ve karada yaşayan omurgasız türüdür.. Arachnida üyelerinin en belirgin özellikleri, iyi gelişmiş bir baş bölümü ile sert (kitinleşmiş) bir dış iskeletten oluşan bölütlü gövde yapısı ve çift sayıdaki eklemli gövde uzantılarıdır. Büyüme sürecinde birkaç kez kabuk (dış iskelet) değiştiren bu hayvanların gövdesi başlıca 2 bölümden oluşur: Kabaca böceklerin baş ve göğüs bölümlerine karşılık düşen ve sefalotoraks yada ön gövde (prosoma) denen başlı-göğüs ile art gövde yada opistosoma denen karın bölgesi. Ön gövde 6, karın 12 bölütten oluşur. Başlı-göğüs bölgesindeki 6 çift uzantının ilk çift genellikle kavrama organıdır; örümceklerde, zehir çengelleri denen bu kısa uzantının ikinci bölütü zehiri fışkırtmaya yarayan bir saldırı organına dönüşmüştür. Dokunma ayakları ve çene ayakları adıyla da bilinen ikinci çift (pedipalp), ya bacağa benzer dokunma organıdır yada hayvanın avını yakalamasına yarayan, kıskaca benzer kavrama organıdır. Bazı türlerde, dokunma ayaklarından her birinin en alt bölütü kesici yada parçalayıcı bir organa dönüşerek, beslenme sırasında ağız parçalarına yardımcı olur; örümceklerde, dokunma ayaklarının en uç bölümü özel bir çiftleşme organı görevini üstlenir. Arachnida sınıfının yaşayan 11 takımı, yeryüzündeki dağılımlarına göre 3 büyük grup içinde toplanabilir. Araneida (örümcekler), Opiliones, Pseudoscorpiones (yalancı akrepler) ve Acarina (keneler, akarlar, uyuz böcekleri) üyeleri dünyanın her yerine yayılmıştır. Kuzey bölgelerinde oldukça seyrek, buna karşılık tropik ve astropik bölgelerde çok bulunan türler, Scorpionida (akrepler), Solifugae (böğler yada poylar), Amblypygi (kuyruksuz kamçılı akrepler) ve Uropygi (kuruklu kamçılı akrepler) takımındandır. Çok dar ve sınırlı bir dağılım gösteren takımlar ise Palpigradi, Ricunulei ve Schizomida’dır. Arachnida sınıfından eklembacaklıların kur yapma ve çiftleşme davranışları oldukça ilginçtir. Genelleme yapmak pek kolay olmamakla birlikte, erkek çoğunlukla spermini dişiye doğrudan aktarmaz. Bazı türlerin erkeği spermini yere yada ağına bırakır; akrep ve yalancı akrepler, içinde sperma hücresinin bulunduğu bir sıvı damlacığını taşıyan, jelatinsi yapıda bir sperma kesesi oluştururlar. Çoğu türlerde erkek kimyasal bir madde salgılayarak dişiyi eşleşmeye çağırır; görüşü keskin olan türlerde ise göz alıcı renkleriyle dişini ilgisini çekmeye çalışır. Arachnida üyelerinin büyük bölümü yumurtayla, bazı türler (örn. akrep) ise doğurarak ürer. Bu türlerde, döllenmiş yumurtalar dişinin içinde gelişir ve yavrular canlı olarak doğar. Analık duygusu pek gelişmemiştir ama, dişi akrep en azından kabuk değiştirinceye kadar yavrularını sırtında taşır. Akarlar ve kenelerin gelişme ve büyüme çevrimi, Arachnida sınıfının öbür üyelerine göre biraz daha değişiktir. Bu türlerde yumurtadan çıkan 6 bacaklı lavra (kurtçuk), erişkin duruma gelmeden önce bir yada birkaç kez başkalaşım evresinden geçer (nemf). Acarina üyelerinin çoğu yumurtlar; bazıları ovovivipardır, yani yumurtlama sırasında yada hemen ardından yavrular yumurtadan çıkmaya hazırdır; bu türler arasında döllenmesiz çoğalmaya da (partenogenez) rastlanır. Beslenme alışkanlıkları da türler arasında oldukça büyük değişiklikler gösterir. Opiliones takımının bazı üyeleri uzun bacaklarıyla avlarının peşinde koşar yada otların arasında yiyecek ararken, yalancı akrepler bir ava rastlayıncaya değin ağır ağır dolaşırlar. Bazı kamçılı akrepler daha çok geceleri avlanır, gerçek akrepler ile örümcekler ise avını yakalamak için sessizce beklemeyi tercih ederler. Arachnida üyeleri içinde en değişik beslenme alışkanlığına sahip grup, salgıladığı ipek iplikçiliklerini bazen bir avlanma aracı , bazen bir tuzak gibi kullanan örümceklerdir; ağ kuran türler genelde avın tuzağa düşmesini sabırla beklerken, bazı örümcek türleri de avlanmak için çok ilginç yöntemler geliştirmişlerdir. 3-Derisidikenliler Echinodermatalar, gövdeleri ser ve dikenli bir kabukla örtülü çok sayıda deniz hayvanını kapsayan filumdur. En derin okyanus çukurlarından gelgit bölgelerine kadar denizlerin bütün derinliklerinde görülebilen derisidikenlilerin 20’yi aşkın sınıfı tanımlanmıştır; bu sınıflardan çoğunun soyu tükenmiş, yalnızca beş sınıftan 6 bin kadar tür bugüne dek varlığını koruyabilmiştir. Derisidikenlilerin bugün var olan bu 5 sınıfı Crinoidea (denizlaleleri ve tüy yıldızlar), Asteroidea (deniz yıldızları), Ophiuroidea (yılan yıldızları), Echinoidea (deniz kestaneleri) ve Holothuriodea (deniz hıyarları)’dır. Bazı uzmanlar Asterozoa altfilumu içindeki Asteroidea ve Ophiuroidea sınıflarını, aralarındaki yakın ilişkiye dayanarak Stelleroidea sınıfının altsınıfları olarak kabul ederler. Derisidikenlilerin en belirgin özelliği, kalsiyum karbonattan oluşan iskeletleri ve erişkinlerde beşli ışınlı bakışım gösteren gövde yapısıdır. İskelet yapısı ya deniz kestanelerinde olduğu gibi sert levhaların kaynaşmasıyla oluşmuş, içi oyuk bir kabuk biçimindedir yada pürüzsüz, çok sayıda ayrı ayrı kemik levhacık kaslarla birbirine bağlanmıştır. Deniz laleleri ile tüy yıldızlarda her iki iskelet biçimi birlikte görülür; asıl gövde bölümünde iskelet levhacıkları kaynaşmış, sap bölümünde ise eklemli bir yapı kazanmıştır. Yumuşak gövdeli deniz hıyarlarında ise, iskelet levhacıkları iyice küçülerek mikroskobik parçacıklara bölünmüştür. Yaşayan derisidikenlilerin bütün sınıflarda egemen olan bakışım (simetri) düzeni, genellikle 5 eksenli olan ışınsal bakışımdır; soyu tükenmiş türlerde görülen iki yanlı bakışım ise, yaşayan türlerden çoğunun yalnızca lavra evresine özgüdür. Ununla birlikte, deniz kestanelerinin bazı türleri erişkinlikte iki yanlı bakışımı korurken, erişkin deniz hıyarları da dıştan iki yanlı, içten ışınsal (beşli) bakışım gösterir. Özellikle savunmaya, ayrıca istenmeyen parçacıkların vücuttan atılmasına yarayan kıskaçsı organlar (pedisel) deniz kestanelerinde ve deniz yıldızlarında bulunduğu halde, öbür 3 sınıfın üyelerinde bulunmaz. Deniz kestanelerinde ayrıca 40 iskelet levhası ile kaslardan oluşan karmaşık yapılı bir çiğneme aygıtı (Aristo feneri) vardır. Derisidikenlilerin çoğu ayrı eşeylidir. Üreme genellikle spermanın yumurtayı döllemesiyle eşeysel yoldan gerçekleşir; yalnız deniz yıldızları ile deniz hıyarlarının birkaç türünde bölünmeyle eşeysiz üreme görülür. Eşeyli üremede yumurta ve spermalar denize dökülür ve döllenme su içinde gerçekleşir. Dişiler genellikle yılda bir kez ve milyonlarca yumurta döker. Döllenen yumurtalar, yumurtanın iriliğine bağlı olarak iki ayrı gelişme çizgisi izler. Az besin içeren küçük yumurtalardan serbestçe yüzebilen lavralar çıkar; bunlar bir süreliğine planktonlarla beslendikten sonra başkalaşım geçirir ve deniz tabanına yerleşir. Daha bol besin içeren iri yumurtalarda, embriyon gelişmesini yumurta içinde tamamlar ve lavra evresinden geçmeksizin doğrudan erişkine dönüşür. Derisidikenlilerin çoğu, kopan gövde parçalarını kolayca yenileyebilir.Örneğin denizyıldızlarında, ortadaki gövde diskinden küçük bir parçanın kalmış olması koşuluyla, tek bir koldan yeni bir birey gelişebilir. Derisidikenlilerin büyük bölümü, dibe çökelmiş yada yüzen çok küçük organik maddelerle, denizkestaneleri ile denizyıldızlarının birçoğu ise bitkilerle beslenir. Yalnız bazı deniz yıldızları özellikle yumuşakçalara dadanan etçil hayvanlardır. 4-Çok bacaklılar Çok bacaklılar, çok ayaklılar olarak da bilinir. Omurgasızların Arhropoda (eklembacaklılar) filumundan Diplopoda (kırkayak) , Chilopoda (çıyan), Psuropoda ve Symphyla sınıfları ile soyu tükenmiş Achipolypoda grubunun üyelerine verilen ortak addır. Bazı uzmanlar bu hayvanları Myriapoda sınıfı altında toplar ve yukarıda sözü edilen sınıfları birer altsınıf olarak kabul eder. Küçük bir grup olan çok bacaklıların günümüze değin 11 bin yaşayan türü sayılmıştır. Çok bacaklılar bir çift duyarga, çiğneyici çeneler ve solunum trakerleri gibi birçok çift bacakla donanan kara eklembacaklıları sınıfıdır. Bir çok bacaklının çoğunlukla birbirinin aynı birçok halkasının her biri bir yada iki çift bacak taşır. Cinsellik deliği ya bir tanedir ve arkada bulunur (Chilopoda sınıfı) yada iki tanedir ve öndedir (üyelerinin her halkasında iki bacak bulunan kırkayaklar ve gelişmemiş sineklere benzeyen Symphyla alt sınıfı). Bütün çok bacaklılar yumurtlayarak ürer. Çok bacaklılar genellikle seyrek görülen hayvanlardır. Bazıları geniş kitlesel göçlerle dikkat çekerken, bazıları da ev ve öbür yapıların kuytu köşelerinde barınır. Yaşayan 4 sınıfı ile tropik ve ılıman bölgelere büyük ölçüde dağılmış olan çok bacaklılar, bazı yerlerde toprağın organik bölümünü (humus) kaplayarak toprak faunasında öne çıkarlar. Çeşit ve sayıca en çok ormanda bulunursalar da, çıyanlar başta olmak üzere kimi kırkayak türleri otlak yada yarı kurak çevrelerde bulunur. 5-Solucanlar Solucan sınıfı Platyhelminthes (yassı solucanlar), Anelida (halkalı solucanlar), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar) ve Pogonophora (sakallı solucanlar) filumlarını kapsar. Bazen Aschelminthes grubunu oluşturan Nematoda (iplik solucanlar), Rotifera, Gastrotricha, Kinorhyncha ve Pripalida sınıfları filum düzeyine yükseltilerek sınıflandırılmaktadır. Yer solucanları, Oligochaeta sınıfından halkalı solucanların karada yaşayan en tanınmış üyeleridir. Solucanların gövdesi ince uzun, silindir biçiminde yada yassılaşmış ve genellikle uzantılardan yoksundur. Uzunlukları 1mm ‘nin altından başlayarak 15m’yi aşabilir. Denizlere, tatlı sulara ve karalara yayılmış olan bu hayvanların bir bölümü asalak, öbürleri serbest yaşar. 6-Böcekler Böcekler Arhropoda (eklembacaklılar) filumunun Insecta (böcekler) sınıfını oluşturur. Böcekler hayvanlar aleminin en geniş filumudur: hem birey sayısı hem de uyum sağlama ve yeryüzüne dağılım açısından. Böcekler sınıfı 2 alt sınıfa ayrılır: Apterygota (kanatsız böcekler) ve Pterygota (kanatlı böcekler). Apterygota altsınıfının Protura, Thysanura (kılkuyruk), Diplura ve Collembola (yay kuyruk) gibi 4 takım içinde sınıflandırılan üyeleri ilkel, kanatsız ve genellikle başkalaşmasız böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne tek bir noktada eklemlenir. 27 takımdan oluşan Pterygota altsınıfının üyeleri daha üstün yapılı, kanatlı, kanatlı ve başkalaşma geçiren böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne iki noktada eklemlenir. Bu altsınıfın iki bölümünden biri olan Exopterygota, yarı başkalaşmalı böcekleri içerir ve 17 takıma ayrılır: gün sinekleri, hamamböceği, cırcırböceği, kulağa kaçanlar, cadı çekirgeleri, eşkanatlılar, termitler, ısırıcı bitler, tahta kurusu... Altsınıfın ikinci bölümü olan ve tüm başkalaşmalı böcekleri içeren Endopterygota bölümü ise 10 takıma ayrılır: deve sinekleri, kelebek, arı, karınca, sinekler,pireler... Bütün eklem bacaklılarda olduğu gibi, böceklerin de bacakları eklemli, gövdeleri bölütlü ve genellikle bir dış iskeletle korunmuştur. Bu sınıfın üyelerini eklembacaklıların öbür sınıflarından ayıran temel özellikler ise şunlardır: Öbür eklembacaklılarda gövde 2 bölümden oluşurken, böceklerde baş, göğüs ve karın olmak üzere 3 bölümden oluşur; Öbür eklembacaklıların hiçbirinde kanat bulunmazken, bu sınıfın üyelerinin çoğu kanatlıdır; öbür eklembacaklılardaki en az 4 çift bacağa karşılık böceklerin 3 çift bacağı vardır. Nitekim bazı uzmanlar böcekler sınıfını, altı bacaklı anlamına gelen Hexapoda terimiyle adlandırır. Böceklerin başlıca özelliklerinden biri olan kanat yapısı ise, sınıflandırma ve adlandırmada temel olarak alınır: Düzkanatlılar, yarım kanatlılar, kın kanatlılar, pul kanatlılar, zar kanatlılar gibi. Böceklerin yaşam çevrimi genellikle yumurtayla başlar. Türlerin çoğunda, çevre koşulları elverişli olmadıkça lavra yumurtanın içinden çıkmaz ve türden göre ya duraklama durumuna geçerek gelişmesini erteler yada gelişmesini tamamladıktan sonra uyku durumuna geçerek koşulların düzelmesini bekler. Yumurtadan çıkan lavra, kitinli kabuğu sertleşinceye değin hava yutarak şişer. Bu dış iskelet bir kez sertleştikten sonra artık büyümediği için, böcek geliştikçe bu daralan kabuğu atıp, yeni ve daha geniş bir kabuk oluşturarak birkaç kez deri değiştirir. Böceklerin lavra biçimleri 5 grupta toplanabilir : tırtıla benzeyen lavralar, tombul ve kıvrık lavralar, uzun,yassı ve hareketli lavralar, telkurduna benzeyen lavralar ve bacaksız lavralar. Hemen hemen bütün böceklerde eşeyli üreme, bazılarında döllenmesiz çoğalma, bir bölümünde de tek eşeylilik görülür. 7-Yumuşakçalar Latince adı Molusca dır. Tipik bir yumuşakçanın bedeni bir baş, bir iç organlar kütlesi ve bir ayaktan oluşur; bunların hepsi manto denilen bir zarla kaplıdır. Mantonun başlıca görevi kavkı salgılamaktır. Kavkı iki çenetli, koni biçiminde, helezon gibi kıvrık, deri altında körelmiş durumda, birçok levhaya bölünmüş (kiton), sarmal bölgelere ayrılmış (Nautilus) olabilir; kavkı erişkinde büsbütün yok olabilir ama embriyonda muhakkak bulunur. Yumuşakçalarda bakışım hemen hemen iki yanlıdır; beden bölütlü değildir, ama bazı organlarda bölütlenme izlerine rastlanır Genellikle etli olan ayak çoğunda sürünerek yürümeye (karından bacaklılar), yeri delmeye (iki çenetliler), yüzmeye ve besinleri yakalamaya yarar(kafadan bacaklılar). Yumuşakçalar beş sınıfa ayrılır: İlkel yumuşakçalar(kiton), karındanbacaklılar (genelde sarmal kavkılıdırlar), Scaphopoda (sayıca çok azdırlar), iki çenetliler ve kafadan bacaklılar(ahtapot,mürekkep balığı). Sölom iki boşluk halindedir; birinde eşeysel bez, ötekinde perikart bulunur. Yumuşakçaların yumurtaları bol vitellüslü olduğundan genellikle iridir. Yumurtalar genellikle çok karmaşık organlarda ayrı ayrı yada bir arada bulunabilir. Lavra yüzücüdür ve bir perdeyle kaplı örtülü bir evre geçirir; bu evre kafadan bacaklılarda yoktur ve karından bacaklı kara yumuşakçalarında lavra iri bir vitellüsle örtülüdür. 8-Kabuklular Kabukluların iki çift duyargaları, birleşik gözleri, çoğunlukla göğüsle kaynaşmış bir başları vardır. Bu sınıfa ıstakoz, yengeç gibi solungaçlarla donanan eklem bacaklılar dahildir. Kabuklular temel özellikleriyle öbür hayvanlardan ayrılır. Bedenleri bir baş ile iki ayrı bölgede toplanan (göğüs ve karın) bir dizi bölüt (yada halka) içeren bir gövdeden oluşur. Bölütlerin sayısı gelişmiş kabuklularda 19 yada 20’dir. Çoğunlukla bir yada birçok göğüs bölütüyle kaynaşarak baş, bir başlıgöğüs oluşturur. Göğüs bölütlerinin her birinde, pereiopot adı verilen ve çiğneyici organlara, kıskaçlara yada ayaklara(yürümeye yada yüzmeye yarar) dönüşebilen bir çift eklenti vardır. Malacostraca cinsinin her kalın bölütünde pleopot denen bir çift eklenti bulunursa da öbür öbeklerin üyelerinde genelliklebu eklentilere rastlanmaz.

http://www.biyologlar.com/omurgali-ve-omurgasiz-hayvanlar-hakkinda-ayrintili-bilgi

Su Döngüsü (SU ÇEVRİMİ), madde döngüsü, Karbon ve Oksijen Döngüsü ,Azot döngüsü, Fosfor döngüsü

Yaşama birliklerinde ve onun büyütülmüşü olan tabiatta canlılığın aksamadan devam edebilmesi için bazı önemli maddelerin kullanılan kadar da üretilmesi gerekmektedir.Doğada ekolojik önemi olan bu maddeler canlılar ve çevreleri arasında alınıp verilir.Bu maddeler güneş enerjisi yardımıyla belirli yörüngeleri izleyerek dolaşımlarını tamamlarlar.Maddelerin ekosistemdeki bu dolaşımına madde döngüsü denir.Tüm maddeler döngü yoluyla sürekli olarak canlılar tarafından yeniden kullanılır.Canlılar için gerekli olup,devredilmesi gereken maddelerinen önemlileri;oksijen,su,azot,karbon,fosfor ve kükürttür. Bu madde döngülerindeki en önemli rolü saprofitler ve kemosentetik bakteriler üstlenmektedir. Çünkü bunlar doğada her an toprağa düşen organik artıkları ve cesetleri ayrıştırarak inorganik maddelere dönüştürürler.Daha sonra bu yollarla serbest kalan inorganik maddeler yeniden fotosentez ve kemosentez yoluyla kullanılır hale getirilir.Fotosentez ve kemosentez olaylarıyla tekrar inorganik maddeler organik maddelere dönüştürülür. Bu organik artıklar yaprak,odun,kaya parçaları ve hayvan leşleri olabilir.Doğada hiçbir zaman madde kaybı söz konusu değildir. KARBON DÖNGÜSÜ Canlı yapısının en önemli elementlerinden birisi karbondur.Bütün organik bileşiklerin temel yapı elemanıdır.Bunun için canlı organizmalar karbonlu bileşikleri kullanmak zorundadırlar. Karbon doğada hem mineral biçiminde (kömür,elmas,gaz halinde ya da suda çözünmüş durumda karbondioksit olarak) hem de organik biçimde (canlı varlıklarca oluşturulan moleküllerde) bulunur.Yeşil bitkiler güneşten gelen ışık ve doğadan absorbe ettikleri su ve karbondioksit molekülleri ile organik maddeleri sentezlerler.Bazı bakteriler ise besini kemosentez yoluyla üretirler.Bitki ve bazı bakterilerin sentezlediği organik maddeler arasında karbonhidrat önemli bir yer tutar.Karbonhidratları ve türevlerini,saprofit bakteriler absorbe ederek ve hayvanlar besin olarak tüketerek solunumda kullanmaları sonucu atmosfere serbest karbondioksit bırakırlar. Gerek hayvanların gerekse mikroorganizmaların ölümleri sonucunda, toprakta ayrışmaya başlayan vücut yapıları, ****n bakterileri tarafından ayrıştırılarak CO ' ye dönüştürülür ve atmosfere serbest olarak bırakılır.Şemada görüldüğü gibi CO , ışık ve su varlığında tekrar bitkiler tarafından fotosentez reaksiyonlarında kullanılır. Bunun dışında bitki ve hayvan ölüleri, toprağın çok derinlerinde, yüksek basınç ve sıcaklık etkisi altında petrol ve kömür gibi yapılara dönüşebilirler.Petrol ve kömür, insanlar tarafından enerji ihtiyaçları için kullanılırken yine açığa karbondioksit (CO ) ve karbonmonoksit (CO) gazları çıkar. AZOT DÖNGÜSÜ Tek hücreli olsun çok hücreli olsun doğadaki tüm canlılar, yapılarına aldıkları besin maddeleri ile amino asit ve bu amino asitlerden de protein sentez ederler.Protein sentezi için gereken ana elementler ise karbondan sonra azottur.Azot gerek proteinlerin gerekse DNA ' nın moleküler yapısı için gerekli olan çok önemli bir elementtir.Canlılar bunun için azotu kullanmak zorundadırlar. Atmosferde %78 gibi yüksek bir oranda azot vardır.Fakat çoğu canlı atmosferdeki serbest azotu doğrudan kullanamaz.Azotun önce bakteriler,su yosunları ve bazı likenler tarafından başka elementler-le birleştirilerek nitratlara dönüştürülmesi gerekir.Havadaki azot gazı, topraktaki azot tutucu bakteriler tarafından nitratlara dönüştürülür.Bitkiler büyümeleri için gerekli azotu sağlamak için nitratları soğururlar.Hayvanlar bu bitkilerle beslenirler. Bakteri ve mantarlar,ölü bitki ve hayvanları toprağa amonyum bileşikleri yayarak çürütürler. Nitrat tutan bakteriler bu amonyum bileşiklerini, daha sonra bitkilerde kullanmak için nitrata dönüşen,nitrite dönüştürürler.Nitrat bozan bakteriler azot bileşiklerinin yeniden azot gazına dönüşmesini sağlarlar (denitrifikasyon). Atmosfere serbest bırakılan azot, diğer mikroorganizmalar yada mantar, yosun vb. gibi canlılar tarafından absorbe edilerek protein sentezinde kullanılırlar.Bitkilerin kendileri de azotu kullanıp protein sentezlediği gibi, hayvanlar tarafından tüketilerek sindirildikten sonra yapılarındaki azotla yine protein sentezi gerçekleştirilir. Ayrıca yıldırım ve şimşek gibi gibi doğa olayları toprağa azot bağlanmasında etki ederler. SU DÖNGÜSÜ Su, bazı doğal kuvvetler ve hava hareketleriyle atmosfer ile yer yüzündeki karalar ve sular arasında sistemli bir şekilde hareket etmektedir.Buna su döngüsü veya hidrolojik dolaşım denir.Güneş enerjisinin ısıtmasıyla ,çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı;yağmur,kar, dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner.Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken,daha büyük bir kısmı,göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir.Su döngüsü döngüler gibi süreklidir.Bitkiler de terleme ile su döngüsüne katılır.Yer yüzündeki bütün sular,su döngüsüne katılmaktadır.Yani,denizlerden buharlaşan su,yağış olarak yer yüzüne dönmekte, bir kısmı yüzeysel sularda birikip ,bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır. Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır.Burada toplanan sular,su döngüsüne devam eder (uzun su devri).Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur, kar,dolu, biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine kısa su devri denir.Buharlaşma ve terleme yoluyla yükselen su,bulutlarda yoğunlaşır.Bunun sonunda da yağış oluşur.Yağış olarak geri dönen suyun bir kısmı yüzey sularında (göl ve denizlerde) depo edilir. Diğer kısmı yer altı sularına karışır.Toprağa giren su , yer altı suyu olarak tekrar denizlere akar. Bu şekilde su döngüsü tamamlanmış olur. OKSİJEN DÖNGÜSÜ Oksijen,değişik biçimlere dönüşerek doğada sürekli bir döngü içerisindedir.Havada gaz, suda ise çözünmüş olarak bulunan oksijen,serbest halde azottan sonra en çok bulunan elementtir.Hayvanların ve basit yapılı bitkilerin,solunum yoluyla aldıkları oksijen hidrojenlebirleşince su oluşur.Bu su, daha sonra dışarıya atılarak doğaya verilir.Ortamdaki karbondioksit, algler ve yeşil bitkiler tarafından fotosentez yoluyla karbonhidratlara dönüştürülür,yan ürün olarak da oksijen açığa çıkar.Dünyadaki sular,biyosferin başlıca oksijen kaynağıdır.Oksijenin yaklaşık %90’ ının bu sularda yaşayan alglerce karşılandığı tespit edilmiştir.Diğer döngülerde de bazı aşamalarda oksijenin yer aldığı bilinmektedir. Atmosferdeki oksijen oranı sabittir.Çünkü solunum durmayan bir olaydır ve bütün canlılar tarafından gerçekleştirilmektedir. FOSFOR DÖNGÜSÜ Fosfor da, canlılar için gerekli temel maddelerdendir.Hücrelerde nükleik asitlerin enerji aktarımlarını sağlayan adenozin trifosfat (ATP) maddesinde,hücre zarının yapısında,ayrıca kemik ve dişlerin yapısında bulunur.Fosfor diğer elementler gibi doğada bileşikler halinde bulunur.Fakat bu bileşikler suda kolay çözünmezler.Fosfor bileşikleri özellikle kemik,diş,kabuk gibi hayvansal atıklarda ve doğal kayaçlarda bulunurlar.Bu bileşikler suda çözünmedikleri için diğer bazı bileşiklerle reaksiyona girerler.Bu bileşiklerin başında nitrat ve sülfirik asit yer alır. Suda kolay kolay çözünmeyen fosfatlı bu bileşikler bu yolla çözülürler ve oluşan bu fosfat tuzları bitkiler tarafından absorbe edilebilirler.Bitkilerin hayvanlar tarafından besin olarak tüketilmesiyle fosfor dolaylı yoldan hayvanlara geçmiş olur.Fosfat,organizma artıkları ile toprağa geçer ya da çözülmeyen bileşikler şeklinde diş,kemik ve kabukların yapısına katılırlar. Fosfat, kuş ve balıkların kemiklerinde de bulunduğu için, bu hayvanların ölmesi halinde fosilleri kayaçlara gömülebilir.Fosfat bileşiklerini ihtiva eden bu kayaçlar, yeryüzü hareketleriyle parçalanmaya uğrayarak tekrar doğaya karışabilir.Bunun yanında volkanik faaliyetlerle magma tabaasından yeryüzüne ilave olarak fosfat kazandırılabilir.Yine bazı tür bakteriler ortamda bulunan fosfatlı bileşikleri kemosentez reaksiyonlarıyla işleyerek çözünebilen fosfat tuzları (CaHPO ve CaSO gibi) haline getirebilirler. Fosfor döngüsünün temelini,fosforun karalardan denizlere veya denizlerden karalara taşınması oluşturur.Fosfatlı kayalardaki fosforun bir kısmı,erozyon yoluyla suda çözünmüş hale gelir.Bu inorganik fosfat ,bitkilerce,suda çözünmüş ortofosfat biçiminde alınır,organik fosfatlara çevrilir.Beslenme zinciriyle otobur ve etobur hayvanlara aktarılır.Bitki artıkları, hayvan ölüleri ve salgılarındaki organik fosfatlar,ayrıştırıcı mikroorganizmalar yardımıyla inorganik duruma çevrilir.Böylece yeniden bitkilerce alınmaya hazırdır.Jeolojik hareketlerden başka,fosforun denizlerden karalara dönüşü,balıkçılık ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla olur. KÜKÜRT DÖNGÜSÜ Kükürt,toprakta ve proteinlerin yapısında bol miktarda bulunur. Fakat bitkiler kükürdü sülfatlara çevrildikten sonra kullanabilirler. Kükürt içeren proteinler,önce topraktaki çeşitli organizmalar aracılığıyla kendilerini oluşturan aminoasitlere parçalanır,ardından aminoasitlerdeki kükürt başka bir dizi toprak mikroorganizması yardımıyla hidrojen sülfüre dönüşür.Hidrojen sülfür oksijenli ortamda,kükürt bakterileri aracılığıyla önce kükürde sonra sülfata çevrilir;sülfatlar da başka bakteriler tarafından yeniden hidrojen sülfüre dönüşür.Eğer bitki veya hayvan ölürse,yapılarındaki proteinin parçalanmasıyla kükürt H S şeklinde açığa çıkar.H S kükürt bakterileri tarafından önce S O ‘ye daha sonra da S O iyonuna dönüştürülür.SO iyonları,bazen doğada serbest olarak reaksiyona girerek sülfatlı bileşikleri de verebilirler.Organizmalar tarafından alındığı takdirde kükürt içeren iki aminoasit olan Sistein ve Metionin’nin yapısına katılırlar.

http://www.biyologlar.com/su-dongusu-su-cevrimi-madde-dongusu-karbon-ve-oksijen-dongusu-azot-dongusu-fosfor-dongusu

Tüm akdeniz kuşaği bitki örtusu tipleri

Yeryüzünde başlıca iklim çeşitleri ve doğal bitki örtüsü İklimler; sıcaklık, basınç - rüzgarlar ve nem - yağış özelliklerinin bir araya gelmesiyle belirir. İklimi oluşturan bu elemanlardan birinin veya ikisinin farklı olması sonucu, değişik iklim tipleri belirir. Aynı veya benzer iklim özelliklerinin yayıldığı alanlar sınırlandırılırsa ortaya iklim bölgeleri çıkar. Bir iklim bölgesi içinde etkili olan iklim, belirli bir iklim tipini temsil eder. Yerel özelliklerden dolayı dünya üzerinde çok çeşitli iklim tipleri vardır. Ancak bunların bir kısmı küçük alanlarda etkili olduğu için dikkate alınmaz. Benzer özellik gösterenler ise guruplandırılarak isimlendirilir. "Soğuk iklimler", "Sıcak iklimler", "Nemli iklimler", "Kurak iklimler" gibi. Bazı iklim sınıflandırmaları ise bitki örtüsüne göre (Bozkır iklimi, savan iklimi gibi ) ve hatta orada yaşayan hayvanlara göre yapılmıştır Yerrüzünde görülen başlıca iklim tipleri ve bunlara uyum sağlamış olan doğal bitki örtüleri şunlardır: a)Soğuk iklimler: Bu guruba giren ikllimler, kutup ve kutup altı bölgelerinde görülür. Kutup iklimi ve kutup altı iklimi olmak üzere iki tipi vardır. Kutup ikliminin görüldüğü yerler hemen hemen bütün yıl kar ve buzlarla kaplıdır. Güney Yarım Küre`de Antartika ile Kuzey Yarım Küre`de Grönland`da etkilidir. Güney ışınları çok yatık geldiği için buralarda hava sürekli soğuktur. Yıllık ortalama sıcaklık her zaman 0 C`nin altındadır. toprak, derinlere kadar sürekli donmuş haldedir. Kutup ikliminde yağış, kar şeklinde ve azdır. Çünkü hava soğuk ve nem oranı düşüktür. Onun için buralarda soğuk çöller vardır. Yıllık ortalama yağış 250 mm dolayındadır. Bu iklim bölgesi, Gulf Stream (Golf Strim) sıcak su akımtısının etkisiyle Kuzey Yarım Küre`de birazdaha kutuba doğru kaymıştır. Sıcaklığın sürekli 0 C`nin altında olması ve toprağın devamlı donmuş halde bulunması nedeniyle kutup iklim bölgeleri bitki örtüsünden yoksundur. Kutup altı iklimi, kutup iklim bölgesinin hemen bitişiğindedir. Buralarda da sıcaklık çok düşüktür. Yaz mevsiminde sıcaklığın biraz yükselmesiyle buzlar ve karlar kısa bir süre erir ve bataklıklar oluşur. Yağışların çoğu bu mevsimde görülür. bu iklim bölgesinde kendini soğuğa ve kuraklığa uydurmuş küçük boylu çalılar, otlar ve yosunlar yetişir.Bu bitki örtüsüne Tundra denir. b)Orta Kuşağın Ilıman İklimleri: Orta kuşakta bulunan iklimler ve ana karakterleri göz önüne alınarak iki tipe ayrılır. Orta kuşağın okyanusal iklimi, bu kuşaktaki büyük karaların batı kıyılarında görülür. Batı Avrupa ile Kanada`nın batı kıyıkarında çok daha belirgindir. Her mevsimde yeterli yağış alır. Çünkü bu iklim tipinin oluşumunda önemli etken olan batı rüzgarları ve kıyı açıklarındaki sıcak su akıtıları süreklidir. devamlı okyanus etkisinde bulunduğu için kışlar ılık yazlar ise serin geçer. Bu yüzden yıllık sıcaklık farkı düşüktür. İklim, sıcaklık ve yağış şartlarına kendini uydurmuş olan doğal bitki örtüsü karma ormanlardır. Orta kuşağın karasal iklimi ise karaların denizden uzak iç kısımlarda görülür. Kışalr şiddetli geçer. Yağış azdır. Dünyanın en soğuk terleri bu iklim bölgesinde yer alan Sibirya`da dır. Bu iklimde yazlar yağışlı geçer. Yıllık sıcaklık farkları çok fazladır. En yaygın olduğu yerler Kanada ve Sibirya dır. Bitki topluluğunu iğne yapraklı ormanlar oluşturur. bu ormanlar Sibirya`da Tayga adı verilir. Kuzey Yarım Küre`de Akdeniz çevresinde, Güney Yarım Küre`de ise Avusturalya ve Afrikanın güney bölümlerinde Akdeniz İklimi etkilidir. Yurdumuzun büyük bir bölümünü ana hatlarıyla etkileyen bu iklimin en belirgin özelliği, yazların sıcak ve kurak olmasıyla kışların ılık ve yağışlı geçmesidir. Yazın, güneyden gelen sıcak ve kuru tropikal hava kütlelerinin etkisindedir. Kışın ise çevresine göre bir alçak basınç alanı olduğundan, daha çok batıdan gelen gezici alçak basınçların uğrak yeridir. Bu nedenle yağışilar kışın çok olur. Tipik bitki örtüsü makidir. Ayrıca geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçların oluşturduğu ormanlarda oldukça yaygındır. c)Sıcak İklimler: Bu iklimlerin genel karakteri sıcak olmalarıdır. Ancak yağış bakımından aralarında çok büyük farklılıklar vardır. Çünkü dünyada yağışın en çok ve en az olduğu yerler, sıcak iklim bölgelerindedir. Sıcak iklimin şu tipleri vardır: -Ekvatoral İklim, Ekvator ve yakın çevresinde görülür. Sıcaklık bütün yıl 20 C`nin altına düşmez. Yıllık sıcaklık farkı yok gibidir. Bütün yıl yağışlı geçer. Kurak mevsim yoktur. Yıllık toplam yağış 150-2000 mm arasındadır. Onun için buralarda gür ormanlar gelişebilmiştir. Bunlar bütün yıl boyunca yeşil kalan ormanlardır. Orman altında çeşitli bitkiler yetişir. Bu iklimin en yaygın olduğu yerler, Amazon ve Kongo Havzası ile Güney Doğu Asya Adaları`dır. -Tropikal İklim, Ekvatoral iklim bölgesinin kuzey ve güneyünde iki kuşak halinde görülür. Sıcaklık bakımından aylar arasında belirgin bir fark yoktur. Ancak yağışlar belirli aylarda toplanmıştır. Bunun sonucu olarak kurak ve yağışlı olmak üzere birbirinden ayırt edilebilen iki dönem vardır. yağışlar yaz aylarında düşer, kış ise kurak geçer. Bu iklim bölgesinin karakteristik bitki örtüsü savan dır. Savanlar, içinde yer yer ağaçların da bulunduğu yüksek boylu otluklardır. -Muson İklimi, Muson ruzgarlarının estiği güney, güneydoğu ve doğu Asya'da görülür. Muson rüzgarlarının özelliklerinden dolayı yazlar bol yağışlı, kışlar ise kuraktır. Dünya'nın en çok yağış alan yeri muson bölgesindedir. Muson iklimi geniş alanlara yayılmıştır. Muson ikliminin etkili olduğu yerlerde sıcaklık ve yağış bakımından önemli farklar bulunur. Bunun nedeni, yükseklik farkı ve enlem faktörüdür. Bitki topluluklarıda kendilerini bu değişikliklere uydururlar. Muson iklim bölgelerinde muson ormanları yaygındır. Bu ormanlar, Muson yağmurlarının görüldüğü alanların tipik bitki topluluğudur. Esas olarak, yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ormanlardır. Bu ormanlar Muson Asyası olarak nitelendirilen Hindistan, Çinhindi'de yaygındır. Muson ormanlarının tipik ağacı teaktır. Ayrıca bu iklim kuşağında yağışların yeterli olduğu yerlerde savanlar da görülür. -Kurak İklim, yağışın ve buna bağlı olarak bitki örtüsünün çok az olduğu yerlerde gürülür. Yıllık yağış miktarı 250 mm'nin altındadır. Kurak alanlar, sıcak - kurak ve soğuk - kurak alanlar olmak üzere iki guruba ayrılır. Buna göre sıcak - kurak alanların en yaygın olduğu yerler; Büyük Sahra, Arabistan Yarım Adası, Asya ve Avusturalya' nın iç kısımlarıdır. Buraların yağışsız olması, subtropikal yüksek basınç alanı üzerinde olmaları ve karaların iç kısımlarda bulunmalarının sonucudur. Ayrıca dönenceler kuşağında bulunan karaların batı kenarlarında da sıcak - kurak yerler vardır. Sıcak - kurak iklimde gece ile ğündüz arasında fark çoktur. Hava sıcaklıgı, gündüz 50 C'nin üzerine çıkarken geceleri 0 C'nin çok altına düşebilmektedir. Burada bitki örtüsü çok cılızdır. Ancak yeraltı suyunun yüzeye yakın olduğu yerlerde ağaçlıklara rastlanır. Buralar vahalardır. Ayrıca kuruklığa dayanıklı bazı bitki türleri yetişmektedir. Buralara çöl denir. Soğuk - kurak alanlar ise kutup çevrelerinde bulunmaktadır. Buralarda hava, çok souk olduğundan içinde yoğunlaşacak su buharı çok azdır. Onun için buralar da kurak yerlerdir. Hem soğuk hemde kurak olan yerler, bitki örtüsünden yoksundur. Bunlardan başka bir de yarı kurak iklim vardır. Bu iklim hem sıcak kuşakta hemde orta kulakta görülür. Yağışlı ve kurak dönemleri vardır. Yıllık yağış toplamı 250 - 350 mm arasındadır. Yağışlı mevsimde yetişen otsu bitkiler, kurak mevsimde kurur. Bu tür ot topluluğuna bozkır adı verilir. Bozkır alanlarında yer yer çalı topluluklarına, akarsu boylarında da ağaçlara rastlanır. AVRUPA KITASI BİTKİ ÖRTÜSÜ Avrupa'nın toprak dağılış haritası ile bitki örtüsü haritası, hemen hemen birbirlerine benzer özellikler taşırlar. Avrupa'da görülen iklim tiplerine bağlı olarak bitki örtüsü de çeşitlenir. Avrupa'yı kuzeyden güneye doğru dört ana bitki bölgesine ayırmak mümkündür. Bunlar; 1. Tundra kuşağı, 2. Orman kuşağı, 3. Step Kuşağı, 4. Akdeniz Bitki Kuşağı. Kuzey Avrupa'yı içine alan soğuk bölgelerde, Tundra toprağı üzerinde yer alan Tundra kuşağında, likenler, muşlar geniş yer kaplar. Güneye doğru gidildikçe bodur söğütlere ve cüce huşlara rastlanır. Tundra kuşağının güneyinde, Konifer ormanlar adı verilen orman kuşağı yer alır. Bu bölgede çeşitli çam türleri, ladin, söğüt ve huşlar yaygındır. Konifer orman kuşağının güneyinde ise, orman türleri çeşitlenir ve karışık bir orman halini alır. Özellikle meşe türleri, kayın ve ıhlamur gibi ağaç türleri de görülmektedir. Okyanusal İklimin etkili olduğu Batı Avrupa'da çoğunlukla kayın, akçaağaç, kızılağaç ve gürgenlerden oluşan geniş yapraklı ormanlar yer alır. Avrupa'da orman kuşağının güneyinde, tüm Orta Avrupa'yı içine alan geniş topraklar step alanlarını teşkil eder. Kuzeyden güneye doğru; ağaçlı step, ağaçsız step, çalılık step, tuzlu step şeritler halinde uzanırlar. Karasal iklimin görüldüğü kıtanın denize uzak olan iç, doğu ve kuzey kesimlerinde kış soğuklarına dayanıklı olan sarıcam, göknar, melezlerden oluşan iğne yapraklı ormanlar yaygındır. Bu ormanlara tayga denir. Yağış miktarının azaldığı Karadeniz ve Hazar denizinin kuzeyinde uzun boylu çayırlar görülür. Avrupa'nın Akdeniz kıyı kuşağında yaz kuraklığına ve sıcaklığına dayanıklı maki denilen çalı toplulukları hakimdir. Yüksek sahalarda sıcaklığın düşmesine ve yağışın artmasına bağlı olarak ormanlar görülür. Bu iklim bölgesinde zeytin başta olmak üzere, çeşitli Akdeniz meyve ve sebzeleri yetiştirilir. TÜRKİYE: Ormanlarımızı genel olarak ağaçların yaprak cinslerine göre, geniş yapraklı ormanlar ve iğne yapraklı ormanlar olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Bazı alanlarda iğne yapraklı ormanlar ile geniş yapraklı ormanların bir arada bulunduğu karışık ormanlarda görülür. Ülkemizdeki ormanların önemli bir kısmı, kıyı bölgelerimizin denize bakan yamaçlarında toplanmıştır. Kıyı bölgelerimizdeki ormanlar gür, buna karşılık iç bölgelerin ormanları seyrektir. MAKİ Maki, Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde görülen sert yapraklı, kuraklığa dayanaklı, her mevsim yeşil, bodur ağaçlardan ve çalılardan oluşan bir bitki topluluğudur. Akdeniz ikliminde yetişen kızılcam ve meşe ormanları tahrip edildikten sonra buralardaki orman altı örtüsü gelişerek makiyi oluşturmuştur. Makileri oluşturan başlıca bitki toplulukları: Sandal, kocayemiş, defne, mersin, zeytin, keçiboynuzu, sakız, menengiç, zakkum, erguvan ve teşbih ağacıdır. Genellikle 1-2 metre boyunda olan bu ağaççıkların dağılışı iklim özelliklerine göre çeşitlilik gösterir. BOZKIR Yarı kurak ve kurak bölgelerde, ilkbahar yağmurlarıyla yeşerip yazın sararan sert çayırlar, otlar ve çalılıklardan oluşan bir bitki örtüsü bulunur. Bu bitki örtüsü ve kapladığı alanlara bozkır (step) adı verilir. Bozkırlar İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde en yaygın bitki örtüşüdür. Yapılan araştırmalar, İç Anadolu’da ve Ergene havzasında önceleri ormanların daha yaygın olduğunu göstermektedir. Ancak yüzyıllar boyunca bu ormanlar çeşitli nedenlerle tahrip edilmiş ve giderek azalmıştır. İşte bu tahrip edilen ormanların yerinde oluşan bozkırlara antropojen bozkır denir. Bu bozkırlarda yer yer ağaç ve çalı topluluklarına rastlanır. İç Anadolu’nun ortalarında (Tuz Gölü çevresi) doğal bozkırlar ve bu doğal bozkırları çevreleyen antropojen bozkırlar yer alır. Doğu Anadolu’nun çukur alanlarında da İç Anadolu bozkırlarına benzer bitki örtüsü vardır. Yüksek platolardaki bozkırlar ise diğerlerinden çok farklıdır. Bu platolarda iyi gelişmiş ot örtüsü yaygındır. Bu otlar yaz boyunca yeşilliklerini korurlar. Bu bozkırlarda yer yer sarıçam ormanlarının bulunması, buraların asıl bitki örtüsünün çam ormanları olduğunu göstermektedir. YÜKSEK DAĞ ÇAYIRLARI Yüksek dağlarda ormanların üst sınırından daha yukarıdaki kesimlerde sıcaklığın düşük olmasından dolayı, dağ çayırları (Alpin çayırları) yer alır. Kuzey Anadolu dağları ve Toroslarda 2000 m’den daha yüksek alanlarda yer alan dağ çayırları Doğu Anadolu’nun yüksek dağları ile Erzurum-Kars ve Ardahan platolarında yaygındır. Dağ çayırları, yılın büyük bir bölümünde yeşil kalır. Ülkemizde yüksek dağ çayırları, yaylacılık ve hayvancılık faaliyetleri açısından önem taşır. Uzun ve gür otlarla kaplı bu alanlarda özellikle büyükbaş hayvancılık yaygın olarak yapılmaktadır. İTALYA: İtalya zengin bir bitki örtüsüne sahip değildir. Alp Dağlan'nın eteklerinde servi, ço-banpüskülü ve mantar meşesi, Po vadisinin sulak yerlerinde kavak, kuzeyde ve batı kıyılarında çam, Apenninler'in eteklerinde zeytin, sakızağacı, daha güneyde meşe, dişbudak, kayın ve kestane ormanları vardır. İtalya'da kömür az olduğu için, yakacak olarak ağaçlardan yararlanılır. Bu yüzden orman örtüsü büyük ölçüde seyrelmiştir. FRANSA ; Fransa’nın Atlas okyonusu kıyılarında geniş yapraklı ormanların yetiştiği okyanusal iklim etkilidir.Akdeniz kıyıları boyunca ise Akdeniz iklimi hakimdir.Burada meşe,maki ve kızılçamlardan oluşan bitki örtüsü hakimdir. İSPANYA: Kuzeybatı İspanya’da meşe ve gürgen ağaçları bulunur. Doğu kıyılarında yeşil meşeler, sulak bitkiler ve bozkırlar hakimdir. İç kesimde ise karışık orman, güneyde meşe ormanları ve bozkırlar, bazı kesimlerinde çayır ve fundalıklar bulunur. Bunlar ormanların insan eliyle kesilerek yok edilmesinden meydana gelmiştir. İspanya dağlık ve ormanlık bir araziye sahiptir. YUNANİSTAN Yunanistan’da doğal bitki örtüsünü kıyı kesimlerinde kızılçam ve maki toplulukları oluşmaktadır. Kuzeydeki Makedonya’da ise başta meşe olmak üzere geniş yapraklı ormanlar görünür. Alçak bölümler bitki örtüsü bakımından fakir olup, tek mevsimlik bitkiler yetişir. Ülkenin orta ve güney kısımlarında Akdeniz iklimi'nin karakteristik bitki örtüsü makiler egemendir. Dağlık bölgelerde ise ormanlar yer alır. Ormanlar ya da korular ülkenin yaklaşık %50'sini kaplar. SURİYE: Suriye’nin kıyı bölgeleri nispeten yeşillik alanlar ve ağaçlarla kaplıdır. Dağlık bölgelerse, umumiyetle çıplak olup, bir kısmı cılız otlarla örtülüdür. Suriye Çölünün, batısında kalan bozkır-çöl araziyse bitki örtüsünün kıt olduğu bir bölgedir. Bu bölgede ve Suriye Çölünde yağışlar olduğu zamanlarda bir miktar kısa ömürlü otlar, maki tipi çalılık ve dikenlikler yetişir. LÜBNAN: Kıyılarda Akdeniz iklim görülürken yüksek dağlar Akdeniz ikliminin iç kısımlara girmesini engeller. • Bitki örtüsü kıyılarda makidir ve yüksek yerlerde yer yer sedir ve çam ormanlarına rastlanır. İç kısımlarda ise bitki örtüsü bozkırdır. İSRAİL: Ülke topraklarının yarıdan fazlasını meydana getiren Necef Çölü, çorak volkanik engebelerle sınırlanmış, geniş bir bozkır ovasıdır. Batı kesiminde kuru yaylalar bulunur. Galilea ve Carmel’in yüksek tepeleri Halep çamları ve meşe ağaçları ile kaplıdır. En tipik bitki örtüsü Akdeniz makileridir. Akdeniz kıyı bölgesi verimli ve yeşilliktir. İsrail’de hızlı bir ağaçlandırma çalışmaları yapılmaktadır. MISIR: Mısır'ın kurak ve sıcak iklimi, ormanlık alanlarının olmasına ve bitki örtüsünün zenginleşmesine mani olmuştur. Kıyı bölgeleri de, Nil kıyıları ve havzasıyla çöllerde bulunan vaha ve kuyular çevresinde bitki örtüsü yemyeşil ve verimlidir. Diğer bölgelerdeyse çoğunlukla sarı çöldür. Çöller genellikle kurak bitki örtüsüne sahiptir. Ülkenin tek hayat kaynağı Nil suları, en önemli tabii kaynağı teşkil eder. Nil Nehri suları, bugün kontrol altına alınmış ve dolayısıyla ülkenin sadece 1/28'ini teşkil eden Nil Vadisiyle bereketli deltasından yılda tek ürün yerine üç ürün alınmaktadır. LİBYA: Kıyı bölgelerde Akdeniz iklimi ve kıyıya yakın ve paralel uzanan yaylalarda yüksek ova iklimi hüküm sürer. Libya, yer itibariyle Akdeniz kıyısına yakın olmakla beraber, Afrika kıtasının özelliklerini üzerinde taşıyan bir ülkedir. Kıyı bölgeleri hariç, ülkenin % 95’i çöl veya kurak topraklardan meydana gelir. Büyük SahraÇölünün ülkeye çok tesiri vardır. Çölün % 20’lik bölümü saf kumdur, diğer bölgeleri ve özellikle Libya topraklarında kalan kısımları, çıplak iri kayalıklardan meydana gelmiştir. Trablus ve Sirenaik bölgelerinde yer yer yeşil sahalar mevcutsa da, güneydeFizan bölgesinde vahaların bulunduğu bölgeler hariç, sadece çölün kurak ve yarı çatlak toprakları yer alır. Vahalar civarındaki ağaçlıklar dışında ülkenin önemli bir orman zenginliği yoktur. Kıyı bölgeler nisbeten sulak olup, Akdeniz ikliminin tesirinde kalan muhitlerde zeytinliklere ve ardıç, zakkum gibi nadiren yetişen ağaç topluluklarına rastlanır. FAS: İklimine paralel olarak bitki örtüsü üç değişik kuşak arz eder. Kıyı boyunca hâkim bitki örtüsü Akdeniz bitkileridir. Orta kısımlardaki yaylalarda stepler hâkim bitki örtüsüdür. Atlas Sıradağlarının güneyinde ise çöl bitkileri görülür. Rif Sıradağlarında iğne yapraklı ağaçlar yükseklere doğru yoğunlaşır. Meşe ağaçları Atlas Okyanusu kıyılarında büyük ormanlar teşkil ederlerken, Orta Atlas Sıradağlarında ormanlar genellikle sedir ağaçlarından meydana gelmiştir. CEZAYİR: Bitki örtüsü bakımından oldukça fakir bir ülke olan Cezayir’in kıyı bölgesinde Akdeniz bitki örtüsü olan sert yapraklı bodur maki topluluğu görülür. Tell Dağlarına doğru çıktıkça yağışlı bölgelerde meşe, mantar meşesi ve çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölge yer alır. Çayırlarla kaplı olan yayladan sonra Sahra Atlaslarının tepelerinden îtibaren başlayan sahrada yer yer çöl bitki örtüsü hakimdir. Sahradaki vahalarda palmiye ağaçları bulunur. ARNAVUTLUK: Arnavutluk bitki örtüsü bakımından zengindir. kıyılarda maki, iç kesimlerdeki dağlık kütlelerin yamaçlarında ise ormanlar görülür. Ülkenin 1/3'i ormanlarla kaplıdır. Kıyı bölgesinde Akdeniz bitkileri yaygındır; iç kısımlarda geniş ve iğne yapraklı ormanlar görülür.

http://www.biyologlar.com/tum-akdeniz-kusagi-bitki-ortusu-tipleri

Elektrokardiyogram ve Kalp Sesleri

Kalbimiz, kanı tüm vucutta ve akciğerlerde dolaştıran çift taraflı bir pompadır. Kan, kalbe atriyum denen odalardan düşük basınçla girerken, ventriküllerden daha büyük bir basınçla ayrılır. Bu yüksek arter basıncı, kanın dolaşım sisteminde hareket etmesi için gereken gücü sağlar. Şekil 1'de insan kalbi ve dolaşım sisteminin şematik bir şekli görülmektedir. Temel olarak, vücuttan kalbe dönen kan kalbin sağ yanına ulaşır ve buradan akciğerlere pompalanır. Burada, oksijen kana alınırken karbondioksit solunum havasına verilir. Bu oksijenlenmiş kan daha sonra kalbin sol tarafına gelir. Buradan da yine tüm vücuda pompalanarak dağıtılır. Kalbin Elektriksel Faaliyetleri Kalp kasılmaları, sinir sisteminden gelen sinyallere bağlı değildir. Bununla beraber, parasempatik (vagus) ve sempatik sinirlerle gelen sinyaller, temel kalp ritmini ihtiyaca göre düzenler. Yani, merkezi sinir sistemi de bu ritmi etkileyebilmektedir. Bunun en en iyi bilinen örneği, solunum aktivitesinin kalp ritmini etkilediği (nefes alırken kalbimizin hızlanmasına, verirken de yavaşlamasına neden olan) "sinüs aritmisi" denen durumdur. Sinoatrial (SA) düğüm denen bir grup özelleşemiş kalp kası hücresi, kalbin ritim yapıcı odağını oluşturur (Şekil 2). Bu hücrelerin ritmik bir şekilde ürettikleri aksiyon potansiyelleri atriyum duvalarını oluşturan kalp kası hücreleri boyunca yayılırlar. Sonuçta kas hücrelerinde meydana gelen kasılma, kanı atriyumlardan ventriküllere doğru iter. Atriyum ve ventriküller arasındaki tek elektriksel iletişim, atriyoventriküler (AV) düğüm denen özel bir bölge aracılığıyla sağlanır. Aksiyon potansiyelleri yavaşça bu AV düğüm üzerinden geçerken, ventriküllerin kasılmadan önce kanla dolması için gereken süre de sağlanmış olur. Buradan geçen aksiyon potansiyelleri daha sonra hızlı bir şekilde AV demet ve Purkinje lifleri üzerinden geçerek bütün ventrkül kaslarını uyarırlar ve ventriküllerin kasılması sağlanır. Kalp döngüsü, atriyum ve ventriküllerin sıralı kasılmalarından meydana gelir. Kalpteki farklı miyokard (kalp kası) hücrelerinin elektriksel faaliyetleri toplam olarak, vücut sıvıları boyunca yayılan elektrik akımları meydana getirir. Bu akımlar, deri üzerine yerleştirilen kayıt elektrotları ile algılanabilecek kadar büyük akımlardı.

http://www.biyologlar.com/elektrokardiyogram-ve-kalp-sesleri

İlk plazmid nasıl oluşmuştur

*Plazmidler, çoğu bakteri türünde bulunan,ancak her suşta bulunmayan halkasal veya süper sarmallı DNA molekülleridir. *Plazmitler, küçük moleküllerdir; bu açıdan bir karşılaştırma yapılırsa, bakteriyel kromozomun %20’si ile %4′ü arasında büyüklüklerde olduğu görülür. *Plazmidler, bazı üreme koşullarında konakçı hücre için mutlaka taşınması gereken yapılar değildir. Bununla birlikte, pek çok plazmid, özel koşullara uyum sağlamak için önemli olan genler içerir. Bu genler,çoğu kez bakterinin plazmiti taşıdığına dair temel işaret olurlar. Örneğin R plazmid taşıyıp, çeşitli antibiyotiklere dirençli olan bakteriler, aynı plazmiti taşımayan bakterilerin yaşayamadığı antibiyotikli ortamlarda yaşayarak diğerlerinden ayrılırlar . *Bir çok bakteride plazmid, hücreler arası gen transferinin özel bir tipinden sorumludur. Plazmidlerin bu özellikleri, 1950′lerde ilginç bir çalışma konusu olmalarına sebep olmuştur. Plazmidler, normalde konakçının replikasyon sistemini büyük ölçüde kullanmaları sebebiyle bakteriyel DNA replikasyonunun anlaşılması için iyi modeller olmuşlardır. Ayrıca, mikrobiyal genetikte kısmi diploidlerin yapılmasına yönelik çalışmalarda kullanıldıkları için önemlidirler. ***Başka bir önemleri de, genetik mühendisliğinde klonlama vektörü olarak kullanılmalarıdır. Plazmit Tipleri Farklı tiplerdeki plamitlerle ilgili genel bilgi Plazmitlerin Saptanması Bir bakteri suşunun plazmit taşıyıp taşımadığının, taşıyorsa bu plazmitin ne gibi özelliklerinin olduğunun bakteri genetiği yöntemleri ile belirlenmesi. Plazmitlerin Saflaştırılması Plazmit DNA’nın saflaştırılması: Moleküler biyolojide temel ve vazgeçilmez tekniklerden biri, Alkali lizis yöntemi. Plazmit Transferi Bakterilerde gen aktarımı. Plazmitlerin Replikasyonu Plazmit DNA nasıl çoğalır, yavru hücrelere nasıl dağılır? Önemli Plazmitler Önemli plazmit tipleri hakkında daha ayrıntılı bilgi. F, R, Col; ek olarak Ti ve Degredasyon Plazmitleri Kaynakça PLAZMİD TİPLERİ Çetitli E.coli suşlarında bir çok plazmit tipine rastlanmıştır. Ancak en çok bilinenleri, F, R ve Col plazmidleridir. Bu plazmidler, bazı özellikleri paylaşsalar da, önemli farklılıklara sahiptirler. Bir bakteride F, R ya da Col plazmidinin bulunup bulunmaması aşağıdaki özelliklerden yararlanılarak anlaşılabilir: 1. F ; Fertilite veya Seks Plazmidleri: Bu plazmidler, konakçılarına, kromozomal genlerini F plazmidinden yoksun hücrelere aktarma yeteneği kazandırırlar. F plazmidi, bu gibi durumlarda kendisini de alıcı hücreye transfer edebilir. 2. R ; Direnç Plazmidleri: R plazmidleri, konakçıyı bir veya daha fazla antibiyotiğe karşı dirençli kılar. Bu tip plazmidler, transfer edilerek başka hücrelerin de direnç kazanmasına yol açabilirler. 3. Col; Kolisinojenik Plazmidler: Col plazmidleri, “kolisin” adını alan bir grup proteinin sentezinden sorumlu genleri içerirler.Kolisinler,yakın suşlardan aynı tip Col plazmitini taşımayan bakterileri öldürme özelliğindedirler. Öldürme mekanizmasi, Col plazmidinin tipine göre değişiklik gösterir. Bu plazmit tipleri hakkında daha ayrıntılı bilgi, Önemli Plazmitler bağlantısında bulunabilir. Sonraki Konu: Plazmitlerin Saptanması PLAZMİDLERİN SAPTANMASI Plazmidler,hem genetik,hem de fiziksel yöntemler kullanılarak saptanabilirler.İlk olarak F plazmidi keşfedilmiştir. Met-Bio-Thr+Leu+ fenotipineki bir E.coli sutu (A),Met+Bio+Thr-Leu- fenotipindeki diğer bir suşla karıştırılarak minimal agara ekim yapıldığında minimal agarda yaklaşık 10-7 frekansında koloniler teşekkül etmiştir. Bu koloniler, Met+Bio+Thr+Leu+ fenotipinde; dolayısıyle, rekombinant kolonilerdi. Karıştırma işleminden önce A suşu streptomisinle muamele edilince,rekombinant koloniler yine oluşmuş; ancak ,B suşuna streptomisin uygulanınca koloni gözlenmemiştir. Bu deney, rekombinantların B suşundan türediğini olayın tek yönlü bir genetik bilgi akterımı olduğunu göstermiştir. Başka bir deneyde B’ye genetik bilgi aktaramayan bir suş, “C” suşu, A ile karıştırılıp uzun süre bir arada üretilmiş ve daha sonra karışımdan izole edilen C kolonilerinin B’ye gen aktarımı yaptığı gözlenmiştir.Bu deney sonuçlarından anlaşılmıştır ki, A suşu, B’ye gen transferini sağlayan bir fertilite elementine; “F” faktörüne sahiptir, C suşunda da F faktörü bulunmamaktadır; A ve C suşlarının bir arada üretilmeleri halinde F faktörü, A suşundan C suşuna transfer edilmekte, buna bağlı olarak da, genetik markırları B suşuna aktarabilen yeni bir C suşu ortaya çıkmaktadır. Başlangıç çaprazlaması: F+Met-Bio-Thr+Leu+ X F-Met+Bio+Thr-Leu- şeklindeydi. Transfer tek yönlü olduğu için F faktörü taşıyan hücreye donör (erkek), taşımayan hücreye ise resipient (dişi) adı verilmiştir. F’ adını alan F varyantlerı, plazmid üzerinde kromozomal genler de taşırlar.Bu konudaki ayrıntılı çalışmalardan biri, lac operonu ile ilgilidir ve kısmi diploidlerin elde edilmesimde kullanılmıştır. Bu deneyde, F’ lac bakteriler tasarlanmıştır. F’ ın transferi, bir antibiyotik içeren minimal laktoz katı kültür ortamına duyarlı donör ve dirençli resipient hücrelerin ekilmesiyle kolayca anlaşılabilir. çapraz tekli: F’ lac+ / lac- Strs X lac- Strr Plazmid üzerinde lac+ markırı taşıyan donör hücrelerle kromozomda lac- markırı taşıyan resipient hücreler karıştırılıp streptomisinli minimal laktoz agara ekilince rekombinant koloniler oluşmuştur (F’ lac+ / lac- Strr rekombinantları). Yalnızca donörün ekildiği kontrolde hücreler streptomisine duyarlı oldukları için; yalnız resipientin ekildiği kontrollerde ise hücreler laktozu kullanamadıkları için koloni oluşmamıştır. Burada, streptomisin markırının donör üremesini engelleyici özelliği önemlidir ve böyle markırlara “counterselection” ya da “counterselective” markırlar denir. Counterselective amaçlı olarak antibiyotik resistansı sıklıkla kullanılsa da diğer fenotipler de iyi sonuç verir. Örneğin, F’ transferi, F’ lac+ / met- X lac- met+ çaprazları minimal laktoz katı besiyerine ekilerek kontrol edilebilirler. Donörler, ortamda methionin olmadığı için (methionin eksiklği, counterselectiondur); resipientlerse laktozu karbon kaynağı olarak kullanamadıkları için üreyemezler. Yalnızca, F’ transferi yapan rekombinantlar üreyebilir. Bu durumda seçilmiş markır, lac+ ‘tir. F içeren A ve B suşları arasındaki çaprazlama ve F’ suşlarıyla yapılan deneyler arasında,önemli sayısal farklılıklar gözlenmiştir. Suşlar,ekilmeden önce yarım saat karıştırılırsa A X B deneyinde rekombinantların donör hücreye oranı 10-7; F’ deneyinde ise % 50′dir.Farklılığın sebebi, genetik markırın F’ bakterilerde plazmit üzerinde olmasından kaynaklanır. A X B deneyinde resipientlerin yarısı F faktörünü alsalar da çok az bir kısmı kromozomdaki markırları alabilmiştir. Plazmid Nasıl Transfer Edilir ? F’ lac+ / lac- Strs tsxr X F’ lac- Strr tsxs Eşletmesi gerçeklettirilmit, tsxr taşıyanlara Faj T6′nın absorbe olamadığı gözlenmiştir.Eşleşmeden bir süre sonra, bakteri karışımının bir kısmı streptomisinli laktoz kolorindikatör katı besiyerine ekilmiş ve kolonilerin %90′ından çoğunun lac+ olduğu gözlenmiştir.Bu da, donörlerin büyük kısmının F’ lac+ transferi yaptığını gösterir. F’ lac+ i trensfer eden bakterilerin hala plazmidin bir kopyasını taşıyıp taşımadığını belirlemek için, eşleşme karışımının bir kısmı T6 fajı ile muamele edilmiştir. tsxs bireyler,resipientler gibi viruslar tarafından lizise uğratılmıştır. tsxr donörü olup hayatta kalan hücreler, laktoz indikatör besiyerine ekilince, lac+ koloniler oluşmoştur. Sonuçta, donör hücrenin transferden sonra da plazmidin kopyasını taşıdığı; yani,transferin DNA replikasyonu ile birlikte geçekleştiği görülmüştür. Basit bir fenotip göstermeyen plazmitlerin varlığı ise, başka bir yöntemle saptanır. Hücre kültüründen DNA izole edilerek agaroz jel elektroforezi ile analiz edilir. Bakteri kromozomu büyük olduğu için jele giremez. Oysa plazmid, jelde yürüyecek kadar küçüktür. Eğer plazmid varsa, molekkül ağırlığına göre belirli sınırlar içinde band verir. Band, jelin EtBr ile boyanması durumunda UV ışığında görülür. Plazmid DNA büyüklüğü, molekül ağırlığı bilinen ve aynı jelde yürütülen DNA fragmentleriyle karşılaştırılarak hesaplanabilir. Sonraki Konu: Plazmit DNA’nın Saflaştırılması PLAZMİD DNA’nın SAFLAŞTIRILMASI Plazmid izolasyonu için, bakteriler,deterjan uygulamasıyla parçalanır. Elde edilen solüsyon (hücre lizatı), santrifüj edilir. Protein ve RNA ile kompleks yapmış olarak bulunan bakteri kromozomal DNA’sı, büyük olduğu için, santrifüj tüpünün altındaki tabakada yer alır. Daha küçük olan plazmid DNA ise,temiz süpernatanda (temiz lizat) kalır. Plazmitlerin izolasyonu için kullanılan yöntemler, mini prep ve large scale olmak üzere iki şekilde uygulanır. En çok kullanılanlar, alkali lizis ve boiling lizis yöntemleridir. PLAZMİT DNA İZOLASYONU (ALKALİ LİZİS YÖNTEMİ) 1.Gecelik kültürden bir miktar alınarak 6000rpm.’de 5 dakika santrifüj edilir. 2.Süpernatan atılararak çökeltiye 100 ml.G.T.E.eklenir.(1.çözelti) 1.Çözelti (GTE.): 50 mM Glukoz 25 mM. Tris Cl (pH 10 mM. EDTA (pH 3.Tüpe 200 ml.2. çözelti eklenir. 2. Çözelti: 0.2 N NaOH %1 SDS (2. Çözeltinin taze hazırlanması gerekmektedir.Hazırlandıktan sonra buzda bekletilir.) 0.91 ml. dH2O 0.05 ml. NaOH (5 M stoktan) 0.04 ml. SDS (%20’lik stoktan) 4.Tüpe 150 ml.3. çözelti eklenerek 5 dakika buzda bekletilir. 3.Çözelti: 5M (molar) Potasyum asetat Glecial asetik asit dH2O 5. Tüpler,12000 rpm’de 5 dakika santrifüj edilerek supernatan yeni tüpe alınır.400 ml.fenol ve 400 ml.kloroform eklenerek 12000 rpm’de 2 dakika sanntrifüj edilir. Üst faz yeni bir tüpe alınarak 2 hacim etanol eklenip düşük hızda vortekslenerek 2 dakika oda sıcaklığında bekletilir. 6.12000 rpm’de 5 dakika santrifüj uygulanır,süpernatan atılarak çökeltiye 1 ml. %70′liketanol eklenir. 7.12000 rpm’de 2 dakika santrifüj edilir. 8.Süpernatan atılarak çökelti vakum altında kurutuldu.Kuruduktan sonra distile suda çözülür. Sonraki Konu: Plazmit DNA’nın Transferi PLAZMİD DNA’nın TRANSFERİ Donör ve resipient Hücreler arasındaki rekombinasyona ilişkin ilk bulgulardan biri, rekombinasyon için hücreler arasındaki bir bağlantının gerekliliğidir. Bu durum,F+ ve F- hücre kültürlerinin porlu filtre ile ayrıldığı deneyde gösterilmiştir. Bu durumda, hücre hücreye bağlantı engellenerek rekombinant oluşumunun engellendiği görülmüş ve olay için bakteriyel konjugasyon ya da çiftleşme terimi kullanılmaya başlanmıştır. Bir dizi deneyle, plazmid transferinin dört adımda gerçekleştiği gösterilmiştir. Bu adımlar: 1.Özel donör-resipient etletmesi (efektif kontakt) 2. DNA transferi için hazırlık (mobilizasyon) 3.DNA transferi 4.Replike olabilen fonksiyonel plazmidin resipient içinde tekillenmesi. F ya da F’ içeren hücreler,bir resipientle kontakt kurdukları zaman bu dört adım gerçekleşir. Bazı plazmit tipleri, bu işlemlerin tamamını gerçeklştirmek için genetik olarak yeterli değildirler. Plazmidler, bu özelliklerine göre dört gruba ayrılırlar: · 1. Nontransmissible Plazmitler:Efektif kontakt ve DNA transferi için gerekli olan genleri içermezler. 2. Konjugatif plazmidler: Efektif kontakt itleminin gerçeklettirilmesi için gerekli genleri içerirler. 3. Mobilisable Plazmidler: Plazmid DNA’ sını transfer için hazırlayan genleri taşır. 4. Self Transmissible Plazmidler: Hem konjugatif, hem de mobilize özellik taşırlar (F plazmitler gibi). Konjugatif fonksiyonlar, çoğu kez, plazmide özel değildir ve bundan dolayı, bir plazmid, ikinci bir plazmidin transferine yardımcı olabilir. Örneğin, bir tek hücre, hem F plazmid, hem de Col E1 plazmid taşıyabilir. F plazmid, hem konjugatif hem de mobilisable’dir. Oysa Col E1, mobilisabledir, fakat konjugatif değildir. Bu nedenle,sadece Col E1 plazmidi taşıyan bir hücre, plazmid transferi yapamaz. Her iki plazmidi içeren bir hücrede, F plazmidi,Col E1′de olmayan konjugatif fonksiyonu sağlayabilir, böylece Col E1 plazmiti, her iki plazmitten de yoksun olan bir hücreye aktarılabilir. Bu şekilde nonkonjugatif bir plazmidin, bir konjugatif plazmit sayesinde kurulan efektif kontakt yoluyla transfer edilmesine “donation” denir. Mobilizasyon fonksiyonları ise, genellikle plazmite özeldir; yani, bir self-transmissable plazmid, nonmobilisable bir plazmiti transfer etme yeteneğine sahip değildir. Bununla birlikte, bazı örneklerde, frekans düşük de olsa transfer gerçekleşebilir. Transferin olması için, iki plazmid arasında rekombinasyon yapılarak transfer edilebilir tek bir DNA molekülünün oluşturulması gerekir.Sonuçta, ortaya nonmobilisable plazmidin tamamını taşıyan bir selftransmissible plazmit çıkar. Bu işleme,”kondüksiyon” adı verilir. F aracılığı ile transfer edilen kromozom, kondüksiyonla mobilize edilir. F’teki dizilerle kromozom arasında bir genetik rekombinasyon meydana gelir ve f faktörü, kromozom boyunca resipient hücreye geçer. EFEKTİF KONTAKT ve PİLİ Efektif kontakt için ilk adım, donör ve resipient hücrelerin çift oluşturmasıdır. Çift oluşumu için, donör üzerinde seks pilus adı verilen kıl benzeri bir protein ilaveye ihtiyaç vardır. F içeren ve R içeren hücrelerde, F piluslar ve R piluslar bulunur. F pilus, izole edilmit ve pilin adı verilen tek bir hidrofobik proteinden oluştuğu saptanmıştır. F piliye bağlanan bazı fajlar bulunmaktadır (male spesific fajlar). Bu fajlar iki tiptir.Bir kısmı pilusun ucuna, bir kısmı da dibine bağlanır. Uca bağlananlar, eşleşmeye engel olurken; dibe bağlananlar olmaz.Eşleşme sistemlerinin tümü piliye bağımlı değildir. Örneğin, Streptococcus fecalis, bir selftransmissible plazmit taşır. Plazmitsiz resipientler, dişi böceklerdeki feromona benzer şekilde bir eşleşme proteini üretirler. Bu protein,plazmit içeren (donör) hücrelerde yapılmaz. Feromon, donör hücrede adhesin denilen bir proteinin sentezlenmesine sebep olur.Adhesin, donör hücreyi çevreleyerek donör-reipient çiftinin oluşmasını sağlar. Plazmid transferi tamamlandıktan sonra feromon sentezi durur. MOBİLİZASYON ve TRANSFER Mobilizasyon, plazmitte kodlanıp muhtemelen rilaksasyon kompleksinde nik oluşturan proteinin özel baz dizisine sahip transfer orijininde (oriT) bir tek zincir (single strand) kırık oluşturmasıyla başlar. nik, dönen halka (rolling circle) replikasyonunu başlatır ve dönen halkanın lineer kolu transfer ediliri. Nik oluşturan protein, 5′ ucuna bağlı kalır ve replikasyon şekli, FX 174 fajının rolling circle mekanizmasına benzer. Burada önemli bir özellik, DNA sentezinin hem donör, hem de resipient hücrede gerçekletmesidir. Donördeki sentez, donör konjugal DNA sentezi adını alır ve transfer edilen tek zincirin yerini doldurur. Resipient hücredeki sentez ise (resipient konjugal DNA sentezi), alınan tek zinciri çift zincire çevirir. Genellikle, transfer edilen zincirin donör konjugal sentezle yer değiştirmesi ve resipient hücrede çift zincir DNA’ya çevrilmesi eş zamanlıdır. F PLAZMİDİNİN tra GENLERİ Genetik madde transferi, fin genlerinin kontrolündedir. Temel transfer (tra) fonksiyonları, bir operonda kodlanmaktadır. tra genlerinin çoğu,pili sentezinde görevlidir. Örneğin. tra A geni, pilin proteinini kodlar ve tra B,C,D,E,F,G,H,K,L,Q,U,V,W genleri ise, fonksiyonel bir pilusun oluşması için gereklidir. Diğer genler, eşleşme, transferin başlaması, transferin gerçekleşmesi, oriT’de nik oluşturulması, normal replikasyon orijini oriV’den DNA replikasyonu, iki f+ hücrenin eşleşmesinin engellenmesi (surface exclusion) ve plazmit uyuşmazlığında gereklidir. TRANSFERDE KONAKÇI KISITLAMASI Bazı durumlarda transfer edilen plazmit,konakçının restriksyon endonükleaz enzimleri tarafından parçalanır. Bu gibi durumları engellemek için, transfer edilen DNA, çift zincire çevrildikten sonra metillenmelidir. Bir zincirden metillenen DNA, restriksiyon endonükleaz enzimlerinden etkilenmez. Sonraki Konu: Plazmit Replikasyonu PLAZMİD REPLİKASYONU Bir plazmid, ancak konakçı hücre içinde replike olabilir. Plazmid, hangi tipte olursa olsun,replikasyonun doğru şekilde gerçekleşmesi için “replikasyon orijini ” adını alan belirli dizilere sahip olması gerekir. Plazmitler, replike olabilmek için, konakçının replikasyon proteinlerine gereksinim duyarlar. DNA polimeraz III, E.coli kromozomal DNA’sı için ana replikasyon proteinidir. Ancak, bazı plazmitler, onun yerine DNA polimeraz I’i kullanırlar. Örneğin, pol A mutantlarında, Pol-I düzeyinin düşüklüğünden F plazmitinin replikasyonu etkilenmezken Col E1 plazmiti, replike olamaz. Bunun sebebi, F plazmiti replikasyonunda pol-III; Col E1 replikasyonunda ise pol-I’in kullanılmasıdır. Bazı plazmitler, yalnızca konakçı genlerinin ürünlerini kullanırlar. Col E1 DNA saflaştırıldıktan sonra Col E1 yada diğer bir plazmid taşıyan hücrelerden elde edilen ekstrakta eklenirse replike olabilir. Diğer plazmidlerse, plazmitte kodlanan gen ürünlerine ihtiyaç duyarlar. Tüm plazmitlerin replikasyonu, semikonservatiftir. Farklı plazmitlerin replikasyon modelleri arasında önemli farklar vardır.Bazıları tek yönlü (unidirectional); bazıları çift yönlü (bidirectional) replike olurlar. RK 6 plazmidi, önce bir yönde, sonra da aynı orijinden ters yönde replike olur. Çift yönlü replike olan plazmidlerde, replikasyon iki şekilde sonlanır. Birinci tipte, terminasyon, büyümekte olan çatallar çakıştığı zaman olur. Diğerlerinde ise sabit bir terminasyon bölgesi vardır. Replikasyon halkası tamamlandığı zaman, halkalardan biri, yeni sentezlenen DNA’ların ayrılması için kırılır. Replikasyon sonucunda, bir nik açılmış molekül, bir de süper koil molekül meydana gelir. KOPYA SAYISININ KONTROLÜ Bir plazmid, hangi tipte olursa olsun, replikasyonun başlangıcını,dolayısıyle hücre içindeki sayısını kontrol eden genlere sahiptir. Plazmidler,hücre içindeki sayılarına göre, stringent yani düşük kopya sayılı (hücrede 1-2 kopya) veya relaxed yani, yüksek kopya sayılı (10- 100 kopya) plazmidler olarak iki gruba ayrılırlar. Plazmidler, replikasyonun başlangıcını negatif kontrol eden bir repressör kodlarlar. Bu, kopya sayını denetleyen bir mekanizmadır. Repressörün aktivitesi, konsantrasyonuna bağlıdır. Hücre gelişirke hacim artar, repressör konsantrasyonu düşer ve replikasyonu inhibe edemez. Bu nedenle plazmid sayısı, repressör gen sayısı ve buna bağlı olarak da repressör protein konsantrasyonu iki katına çıkar. Konsantrasyon belirli düzeye erişinde, replikasyon engellenir. Benzer olaylar zinciri, yüksek kopya sayılı plazmidlerin hücrede tek bulunması halinde de cereyan eder ve repressör konsantrasyonu replikasyonu inhibe edecek seviyeye çıkana dek plazmid, çoğalmaya devam eder. Plazmidlerin farklı kopya sayılarında bulunmalarını açıklamak üzere ileri sürülen bir modele göre, yüksek kopya sayılı plazmitlerin represyonu için gereken repressör konsantrasyonu, düşük kopya sayılıların repressör konsantrasyonuna göre daha yüksektir. PLAZMİD AMPLİFİKASYONU Plazmid içeren bir bakteri kültürüne, kloramfenikol gibi protein sentez inhibitörleri eklenecek olursa, kromozomal DNA replikasyonu inhibe edilir, ancak plazmit DNA, hücredeki sayısı bin, hatta daha fazla oluncaya kadar replike olmaya devam eder. Kromozomal DNA replikasyonun durma sebebi, bu reaksiyonların başlaması için protein sentezine gerek olmasıdır. Eğer plazmit, bakteriyel ya da plazmitte kodlanan dayanıklı proteinleri kullanıyorsa replike olmaya devam edebilir. Bunun yanında, konsantrasyona bağlı etki gösteren regülatör proteinlerin sayıları artamayacağı için plazmit replikasyonu baskılanamayacaktır. Plazmit amplifikasyonundan,genetik mühendisliğinde yararlanılır; kullanılacak plazmid, saflaştırılmadan önce bu yöntemle sayısı arttırılabilir. İNKOMATİBLİTE Birbirine yakın, ilişkili plazmidler, aynı hücre içinde stabil kalamazlar. Böyle plazmidlere “incompetable” denir.Plazmid replikasyonunun başlangıcında işlevi olan repressör modeli de bu durumu açıklar. İki plazmid taşıyan bir hücre düşünelim. Bu plazmidler, farklı repressörlere sahip olan F ve Col E1 plazmidleri olsun. Repressörler farklı olduğu için,bir plazmidin repressörü, diğerini regüle edemez ve plazmidler birbirinden bağımsız olarak replike olurlar. Bu durumda,F ve Col E1 plazmidleri uyumludur (competable); başka bir deyişle, farklı inkompatiblite gruplarına aittirler. Çetitli Enterobacteria’lar, bir çok plazmidi aralarında transfer edebilirler.Bu plazmidler, 25 inkompatiblite grubunda sınıflandırılırlar.Plazmidler, oluşturdukları pilus tipine göre de sınıflandırılırlar. AKRİDİNLERLE REPLİKASYONUN İNHİBE EDİLMESİ Çeşitli ajanlar, DNA’daki bazların aralarına girerler. Özellikle akridinler, kromozomal DNA’yı etkilemeden plazmid replikasyonuna engel olurlar. Bu inhibisyonla hücrenin plazmidi kaybetmesi sağlanabilir (acridin curing). Üreme ortamındaki akridin konsantrasyonu çok yüksek olursa kromozomal; düşük olursa plazmid DNA’nın replikasyonu durur. HÜCRE BÖLÜNMESİNDE PLAZMİDLERİN PAYLAŞILMASI Bir dizi deney,düşük kopya sayılı plazmidlerin bölünme sırasında kardeş hücrelere dağılmasının kontrol altında olduğunu göstermiştir. Şöyle ki, bölünmeye hazır bir hücre, plazmid DNA molekülünün iki kopyasını taşır ve yeni oluşan hücrelere bu kopyalardan biri gider (F plazmitte olduğu gibi). Eğer böyle bir kontrol olmasaydı, yeni hücrelerden bazıları plazmit taşımazdı. Plazmitsiz hücre sayısının artışını engellemek için, düşük kopya sayılı plazmidlerde bulunan paylaşım fonksiyonu, yüksek kopya sayılı plazmidler için gerekli değildir. Sonraki Konu: Önemli Plazmitler ÖNEMLİ BAKTERİYEL PLAZMİTLER ve ÖZELLİKLERİ F PLAZMİDLER F plazmidlerin en büyük özellikleri, bakteri kromozomuna entegre olabilmeleridir. Bu integrasyon sonucunda, Hfr hücreler oluşur. İntegrasyon, l fajının bir bakteride lizojenize olmasına benzer; ancak, F’in E.coli kromozomuna integrasyonu, l DNA’nın integrasyonundan farklıdır. F, kromozomal DNA’da bir çok bölgeye bağlanabilir. Kromozom üzerinde yirmiden fazla mamajör ve yaklaşık yüz minür bölge bilinmektedir. F’in her bir bölgeye affinitesi aynı değildir. F’in kromozomdan ayrılması, nadir de olsa gerçekleşir. Ayrılma frekansı, bazı lokalizasyonlarda, diğerlerine göre yüksektir. Çoğu kez, F’in ayrılması hatasız olmaz. Böyle durumlarda, iki kesimden biri entegre olmuş F’in içinde; ikincisi ise kromozomal DNA’nın F’e bitişik parçasında olur. Bu tip ayrılmalar, F’ plazmidlerin orijinini oluşturur. F faktörünün DNA replikasyonunda defekti olan mutant bakteri kromozomuna entegre olması, integratif süpresyon adı verilenolayda artışa sebep olur. F faktörü,replike olmak için E.coli’nin çeşitli replikasyon proteinlerini kullansa da, kromozomal DNA replikasyonunun başlamasını sağlayan dnaA geninin ürününe ihtiyacı yoktur.Yani, F faktörü,dnaA (Ts) mutantında serbest bir protein olarak bulunuyorsa, sıcaklık 42oC’ye yükseltildiği zaman (yükseltmenin amacı,mutant DnaA proteinini inaktive etmektir) kromozomal replikasyonun gerçekleşmesi, pek olası değildir; ancak, F plazmid, hala replike olabilir. F faktörü, dnaA (Ts) mutant suşta kromozoma entegre olmuşsa (hücre Hfr ise) Kromozomal replikasyon,yüksek sıcaklıkta da olur. Böyle bir durumda replikasyon, E.coli replikasyon orijininden değil, F faktörünün oriV bölgesinden başlar. Sonuçta,F faktörünün entegre olması, dnaA (Ts) fenotipini DnaA-bağımsız replikasyon orijini sayesinde baskılar. İntegratif süpresyonun gözlenmesi, F faktörü kromozoma entegre olmuş bir suşu izole etmek için kullanışlı bir yöntemdir. Örneğin, bir F’ Lac+ / Strs sutu, bir lac- DnaA (Ts) Strrsutuyla çiftlettirilebilir ve Lac+ Strr hücreler, 42oC’de streptomisinli minimal laktoz agara ekilerek seçilebilir. Hayatta kalan kolonilerin tümü, entegre olmut F’ lac içeren Hfr koloniler olacaktır. DİRENÇ (R) PLAZMİDLERİ R plazmitleri, ilk defa Japonya’da bir dizanteri salgını sırasında S.dysenteriae bakterilerinden izole edilmit, daha sonra, E.coli ve bir çok bakteride bulunmuştur. R plazmitler, konakçılarına bir grup fungal antibiyotiğe karşı direnç kazandırırlar ve genellikle self-transmissible özelliktedirler. Çoğu R plazmiti, bitişik iki DNA segmentinden ibarettir. Bu fragmentlerden biri, resistans transfer faktör (RTF) olup, DNA replikasyonunu, kopya sayısını, gen transferini ve kimi zaman tetrasiklin resistans genin regüle eder. R determinant olarak da adlandırılabilen öbür segment ise, antibiyotik resistansı için gereken diğer genleri taşır. R plazmitleri, genellikle, bir grup kombinasyonla, ampsilin (amp), kloramfenikol (Cam), streptomisin (Str), kanamisin (Kan) ve sulfonamid (sul) resistans genlerini taşır. İki bileşenli R plazmitleri, F’ plazmitlerden farklı olarak integrasyondan sonra gelen bir eksidasyonla oluşmazlar. Bu mekanizmanın yerine, transpozonlarla resistans genleri taşınabilir. R plazmitler,tıp alanında da büyük öneme sahiptir. Çünkü, bakteriler arasında transfer edilebilme özelliklerinden dolayı, büyük epidemilere sebep olmuşlardır. KOLİSİNOJENİK PLASMİDLER Col plasmidleri , kolisin üretme yeteneği sağlayan E.coli plasmidleridir.Kolisin, Col plasmidi taşımayan duyarlı bakterilerin çoğalmasını engelleyen bir proteindir. Col plasmidleri çeşitli bakteri türlerinde bulunan ve baktriosin üreten bakteriosinojenik plasmidler gurubundadır. Bakteriosinler, ki kolisinler bunlara bir örnektir; duyarlı bakterilerde etkileşime girerek birçok temel işlevi inhibe ederler. DNA replikasyonu, transkripsiyon, translasyon veya enerji metabolizması, kolisinlerin kötü yönde etkilediği işlevlerdendir.Kolisinlerin birçok tipi vardır. Her tip bir harfle belirtilir ve duyarlı hücrelerde özel şekillerde inhibisyona neden olurlar. Kolisin üretiminin saptanması, faj saptanmasına benzer bir yöntemle yapılır. Kolisin üreten hücre, duyarlı hücre kültürü üzerine konulur; kolisin, etraftaki bakterilerin çoğalmasını engeller.Koyu bakteri tabakasında “lacuna” olarak bilinen temiz bir bölge oluşturur. Col plasmidler, konakcılarının , doğada kolisine duyarlı hücrelere göre avantajlı olmalarını sağlar. Saflaştırılan kolisinlerde yapılan çalışmalar,bu proteinlerin gerçek kolisin ve defektif faj partikülleri olmak üzere iki tipte olduğunu göstermiştir. Bazı kolisinler, basit proteinlerdir. Diğerleri, elektron mikroskobu ile incelendikleri zaman faj kuyruklarına benzedikleri görülmüştür.Böyle plazmidler, eski profaj kalıntılarının gen ürünleri olabilirler; replikasyon ve baş ünitelerinin üretiminden sorumlu genleri kaybetmiş, ancak ve bir represör sistem, lizis enzimi ve kuyruk kodlayan gen bozulmadan kalabilmiştir. Faja benzer şekilde , kolisin hücre duvarı üzerinde özel reseptör bölgelere bağlanır.Ek olarak, bazı kolisinlerin ekspirasyonu normalde represe edilmiş olsa da UV ışığı gibi DNA bozan ajanlarla indüklenebilirler. Genellikle kolisinler, Col ilişkili bir hücreye karşı inaktiftirler.Bu olaya immünite denir. Çoğu kez, immünite, salınan küçük bir proteinin büyük kolisin proteinine bağlanması ile gerçekleşir. İmmünite proteini, yalnızca Col + hücrelere immünite sağlamaz, bunun yanında Col- hücrelerin öldürülmesinde degörev yaparlar. Örneğin, kolisin kloasin DF 13 proteini , üç bölgeden meydana gelir. Bu bölgeler, bir reseptöre bağlanan bölge, bir RNase ve immünite proteinine bağlanan bir segmentir. Reseptöre bağlana uç, hidrofobiktir ve hücre zarı ile interaksiyona girmesi olasıdır. İmmünite bağlayan segment, güçlü bir negatif yüke sahiptir; böylece pozitif yüklü immünite proteini ile nötralize olur. Kolisin bir reseptöre bağlandıktan sonra, parçalanır. N terminal bölgesi hücre dışında kalır, RNase segmenti hücreye girer, hücre yüzeyindeki immünite proteininden ayrılır. RNase, ribosomdaki RNA yı etkiler ve böylece duyarlı hücreyi öldürür. Col plasmidler, çok büyük boydadırlar. En çok çalısılan Col plasmidi, Col E1 dir.6646 baz çiftlik tam sekansı bilinmekte ve rekombinant DNA araştırmalarında çok sık kullanılmaktadır. Büyük self transmissible Col plasmidlerin çoğu, küçük Col plazmidler ile F veya F’ plasmidler arası hibritlerdir. Col E1, mobilize olabilen ancak konjugatif olmayan bir plasmittir. Plasmidde kodlanan bir nükleaz( Col E1 için nükleaz, mob geni tarafından kodlanır) ve bom (basis of mobility) adını alan özel baz dizisi üzerinde aktivite gösterir. Bu dizi kolisin bölgesini içerir. Mob geni transkribe edilir, mob ürünü, bom bölgesinde nik açar (nik gerçek kesim bölgesidir) ve süperkoil Col E1 DNA sı niklenmiş bir halkaya dönüşür.Bu olayları gerçekleştiren hücre F- ise, Col E1 plasmidi, pili yapma yeteneğine sahip olmadığı için konjugasyon çifti olusturamaz, transfer gerçekleşmez. Ancak hücrede hem Col E1 hem de F plasmidi varsa, F plasmidi, pilus ve transfer aparatının sentezini sağlayacağı için Col E1 transfer edilebilir. Mob- mutantı Col E1 ler, F plasmidi varlığında da transfer edilemezler. F+ mob+ bom- mutantlarında da transfer gerçekleşmez. Agrabacterium Ti PLAZMİTİ Bir çok Dictyledonus bitkisinde Agrabacterium tumefaciens bakterisinin sebep olduğu bir crown gall tümör bulunur. Tümörü oluşturan özellik, Ti adı verilen bir plazmite bağlıdır. Bitki enfekte olduğu zaman, bazı bakteriler bitki hücrelerinin içlerine girer,orada büyür ve lizise uğrarlar. Bunun sonucunda DNA’lar, hücre içine salınır. Bu noktadan sonra, tümör oluşumu için bakteriye gerek yoktur. Ti plazmitinin, replikasyonds görevli genler içeren küçük bir fragmenti, bitki hücresinin kromozomuna entegre olur ve hormonların etkisiyle hücre bölünmesini kontrol eden sistemin etkisini azaltır. Böylece hücre, tümör hücresine dönüşür.Bu plazmidler, bitki kültürlerinin geliştirilmesinde önemlidir. Özel genler, rekombinant DNA teknikleriyle bu plazmitlere takılabilir ve bu genler,bazen bitki kromozomuna entegre olabilir. Sonuçta,bitkinin genotip ve fenotipi değiştirilebilir. KONAKÇI SINIRI GENİŞ PLAZMİDLER Bazı plazmidler, sadece sınırlı sayıda, ilişkili bakteride bulunabilir. Bu plazmitlere, konakçı sınırı dar plazmitler denir. E.coli Inc P ve Pseudomonas aeruginosa Inc P1 inkompatiblite gruplarındaki self transmissible R plazmidleri ise, çok sayıda bakteri türüne transfer edilebilirler. Bunlar da, konakçı sınırı geniş plazmidler olarak adlandırılırlar. Neden bazı plazmitlerin konakçı sınırı dar, bazısının geniş olduğu bilinmemektedir. Plazmid: Büyüklük (Kb): Kopya Sayısı: Self-Transmissible Fenotipik Özellikler: Col plazmidler ColE1 6.4 10-15 Colicin E1,enerji gradientini parçalar,konakçyya Colicin E1′e ba?y?yklyk sa?lar. ColE2 7.6 10-15 Colicin E2,bir Dnase’dyr;konakçyya Colicin E2 ba?y?ykly?y. ColE3 7.6 10-15 Colicin E3 bir ribozomal Rnase’dyr;konakçyya ColicinE3 ba?y?ykly?y. F plazmid 94.5 1-2 F-pilus , konjugasyon. R plazmidler R100 106.7 1-2 Camr,Strr,Sulr,Tetr RK2 56.0 5-8 Geni? konakçy siniri pSC101 9.0 <5 Faj plazmidler ldv 6.4 50 l genleri cro,cl,O,P Rekominant plazmidler pBR322 4.4 20 Orta kopya sayysy,ColE1 tipi replikasyon,Ampr pUC18 2.7 200-500 Yüksek kopya sayysy,kopya sayysyny yükselten bir mutasyonla ColE1 tipi replikasyon Ampr pACYC184 4.0 10-12 Camr, Tetr DİĞER PLAZMİDLER Kimi plazmitler,zararsız bakterilere girerek onları patojen hale getirirler.E.coli Ent plazmitler, bu gruptadır ve diareye sebep olan enterotoksinlerin sentezini sağlarlar.Hly adında bir plazmid (hemoliz yapan plazmid), domuzdan izole edilen E.coli’lerde bulunmuştur.Hemolizin, kan örneklerindeki eritrositleri yıksa da Hly plazmitinin herhangi bir patojeniteye sebep olduğu görülmemiştir. Çoğu Pseudomonas türü, yüzlerce çeşit organik bileşiği karbon kaynağı olarak -özellikle, toluen, oktan gibi zehirli olanları- kullanabilmektedir. Bu metabolik yetenek, degredasyon plazmidleri tarafından sağlanır. Her bir plazmid,bu bileşikleri yıkmaya yarayan bir veya daha fazla metabolik yolda görevlidir. Bu tipteki bazı plazmitler,bakteriye sentetik bileşikleri yıkma yeteneği kazandırır. Başka bir plazmit grubunun üyeleri ise, toksik metal iyonlarına karşı direnç sağlar. bu plazmidler, direnç sağladıkları iyonun var olduğu ortamda bulunurlar. Hg++ iyonlarına karşı direncin biyokimyasal mekanizması iyi çalışılmıştır. Olay, plazmitte bulunan ve Hg++ iyonlarını metalik merküriye çeviren redüktaz enzimi sayesinde gerçekleşir. KAYNAKLAR: 1.Microbial Genetics; Stanley R.Maloy; John E. Cronom; David Frefeld 2.Biochemistry; Geoffrey Zubay 3.Concepts of Genetics; William S.Klug; Michael R.Cummings 4. Molecular Cloning; J.Sambrook, E.F.Fritsch, T.Maniatis   Plasmid zaten bakteri hücresi içerisinde, bakteri kromozomundan bağımsız genellikle dairesel yapıda, replikasyon yapabilen bir DNA parçası. Yani oluşturulmaktan öte bakterinin kendi doğasında olan bir yapı. Bakteri plasmidlerinden tra genlerini taşıyanlar, bakterinin kromozomuna eklenip, tekrar ayrılabilme özelliğine sahip. Bazıları da fertilizasyon plasmidi olarak, replikasyon sonucu bir kopyasını başka bir bakteriye aktarabiliyorlar. Üzerinde antibiyotik üreten genler( ki bakteriler antibiyotiği diğer bakterilere karşı kendilerini koruma aracı olarak kullanırlar) ya da antibiyotik direnç genleri mevcut. Bu haliyle plasmid bakterinin doğal parçası. Bugün bizim klonlama için kullandığımız yapay plasmidler de, bakterilerdeki doğal plasmidlerden esinlenilerek düşünülmüş. Bakteri plasmidlerinin kendilerini çoğaltabilme özelliği ve antibiyotik direnç genleri klonlama vektörlerinin anahtar kısımlarını oluşturup, bunlar üzerinde çeşitli düzenlemeler ile istenen klonlama plasmidleri elde edilmiş durumda.   Bu konuda plazmidlerin kromozomal DNA'dan koparak oluştuğuna dair bir teori var. bu kopan DNA parçalarının replikasyon orijinleri de mevcut. bazı bakterilerde tekrar kromozom DNA'sına entegre olabilen plazmidler mevcuttur. bunlara epizom denir. umarım sorunuzun cevabı olmuştur.

http://www.biyologlar.com/ilk-plazmid-nasil-olusmustur

Güneş Sisteminin Oluşumu ve Atmosferin Kısa Bir Tarihi

Bu yazımızda sizlere kısaca Güneş sisteminin oluşumundan ve Dünya atmosferinin ilk oluşumundan günümüze kadar süre gelen tarihinden bahsetmek istiyoruz. Bu yazımızda Dünyanın ilkel atmosferinin nasıl tespit edildiğini, hangi gazlardan oluştuğunu ve nasıl değişim geçirdiğini daha iyi anlayacağınızı umuyoruz. Önce güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini anlamak için yazımıza başlayalım. Güneş Sistemi'nin Oluşumu Güneş sistemi, yaklaşık 4.57 milyar yıl önce çoğunluğu hidrojen olmak üzere geniş bir gaz, toz ve buz bulutu halinde başladı. Kütlesi Güneş’inkinden birkaç kat fazlaydı ve sıcaklğı da, atom ve molekül1erin gelişigüzel ısıl devinimlerinin durduğu mutlak sıfırın yaklaşık on derece üzerinde, -263 °C civarındaydı. Bu gaz ve toz bulutunun değişik bölümleri, kütle çekim kuvvetiyle birbirlerine doğru çekildi ve bulut büzüldü. Kütlesel çekim gücü, başlangıçta yani bulutun değişik kısımları birbirinden geniş çapta ayrıyken çok güçlü değildi. Ancak bulut büzülürken kütlesel çekim gücü de hızla arttı. Bu nedenle büzülme çöküntüye dönüşene kadar bulutun hacmi küçüldükçe, büzülme hızı da arttı. Açısal momentum, Güneş nebulası adını alan bu maddelerin tümünün daha sonra Güneşe dönüşecek merkezi bir yıldız olarak çökmesini önledi. İlk baştaki gaz ve toz bulutu Galaksi’deki diğer maddelere göre daha yavaş bir biçimde dönüyordu. Büzülme sırasında açısal momentum korundu. Açısal momentumu aşağıdaki formül eşitliği ile verilir. M = m.v.r Bu eşitlikte M açısal momentumu, m kütleyi, v dönme hızını, r ise dönme eksenine olan uzaklığı gösterir. Açısal momentumun korunumu ilkesine göre (tıpkı bir buz patencisinin kollarını iki yana bitiştirdiğinde daha hızlı dönmesi gibi), yarıçapı küçüldükçe bulutun dönme hızı arttı, Artan dönme hızı Nebulayı oluşturan maddelerin hareketlerini etkileyecek bir başka kuvveti de ortaya çıkardı. Bu kuvvet arabada keskin bir virajı alırken hissettiğimiz merkezkaç kuvvetidir. Bir gezegen, gezegenle Güneş arasındaki kütle çekim kuvveti ve gezegenin Güneş çevresindeki dönüşünün neden olduğu merkez kaç kuvveti sayesinde yörüngede kalır. Nebulanın büzülmesi sırasında açısal momentumun korunması, nebulayı oluşturan maddelerin bir kısmının açısal hızlarının merkezkaç kuvvetin çekim kuvvetiyle dengelenecek kadar artmasına neden oldu. Bu durumdaki maddeler, Nebulanın merkezi çevresinde dönen en yakındaki dairesel yörüngelere yerleşerek, büzülen bulutun gerisinde kaldılar. Bunun sonucunda başlangıçta dağınık olan bulut neredeyse bir bisiklet tekerleği gibi dönen ve merkezinde daha sonra Güneş’in atası haline gelecek yoğun bir gaz topu bulunduran bir diske dönüştü Gezegenlerin hareketiyle ilgili 16. yy verileri ışığında Sir Isaac Newton, iki cisim arasında, bu cisimlerin kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir çekim kuvveti (F) bulunduğu sonucunu çıkardı. Aşağıdaki bu formülde G evrensel çekim sabitini, m1 ve m2 aralarındaki mesafe r olan cisimlerin kütlesini göstermektedir. Çekim kuvveti Galaksideki yıldızların uzaya yayılmalarını ve gezegenlerin Güneş’in çevresindeki yörüngelerinde kalmalarını sağlar. Çekim kuvveti aynı zamanda bizi ve denizleri dünya üzerinde tutar ve atmosferimizdeki gazları yere yakın düzeyde yoğunlaştırır. Nebulanın hacmi küçülürken içerdiği gaz sıkışır. Sıkışma, gazın sıcaklığının yükselmesine neden olur. Bisiklet pompasının çalışırken ısınmasının nedeni de budur. Bunun tersi yani, sıcaklığın düşmesi gazın genleşmesiyle meydana gelir. Subabı açılan bir lastikten çıkan bava bu nedenle soğuk olur. En çok basınca maruz kalan ve bu nedenle de en fazla ısınan maddeler Güneş’in atasının merkezindeki maddelerdi. Bu maddeler öylesine yüksek bir sıcaklığa ulaştı ki sıcaklığı ile orantılı olan dışa doğru basınç, Güneş’in atasındaki diğer maddelerin ağırlığını kaldıracak duruma geldi. Böylece gaz topunun çekimsel çöküşü, dışa doğru basınçla, içe doğru çekim kuvveti eşitlendiği zaman duraksamaya uğradı. Bununla birlikte, daha çok Nebula maddesi çekim kuvvetiyle içeri emildikçe, Güneş’in atasının merkezindeki gaz sıkışması devam etti. Bu nedenle basınç, Güneş’i oluşturan maddelerin üst tabakalarının artan ağırlığını kaldıracak şekilde artarken sıcaklık da yükseldi. Bir gazın molekülleri sıcaklık yükseldikçe daha hızlı hareket ederler. Bununla birlikte moleküller arasındaki çarpışmanın şiddeti de artar. Artan sıcaklığın Güneş’in atasında bulunan hidrojen gazı üzerindeki ilk etkisi, çarpışmalar sonucunda hidrojen moleküllerinin (H2) ayrı ayrı hidrojen atomlarından oluşan bir gaz (H) üretmek üzere parçalanması oldu. Hidrojen atomu pozitif yüklü bir proton çevresinde salınım gösteren negatif yüklü elektrondan oluşur. Yüksek sıcaklıklar atomlar arasındaki çarpışmaların, elektronları protonlardan ayıracak kadar şiddetli olmasına yol açtı ve Güneş’in iç bölgesi proton ve elektronlardan oluşan bir gaza dönüştü. Aynı işaretli yükler birbirlerini iterler, bu nedenle çarpışmaların protonların birbirleriyle tepkimeye girmesine yol açacak denli şiddetlenmesinden önce son derece yüksek sıcaklıklara (yaklaşık 10 milyon °K) gereksinim vardı. Sonuç olarak sıkışma Güneş’in atasının merkezinde böylesine yüksek bir sıcaklık oluşturdu ve protonlar, dört protonu helyum atomunun çekirdeğine dönüştüren bir nükleer tepkime içinde birleşmeye başladılar, (bkz. Şekil 4). Bu çekirdeğin kütlesi kendisini oluşturmak üzere tepkimeye giren dört protonun kütlesinden daha azdır. Einstein’ın ünlü denklemi E=mc² eşitliği ile verilir. Bu denklemde E enerji, m kütle ve c=3×1010 cm/s’ye eşit olan ışık hızını göstermektedir. Buna göre kaybolan kütle enerjiye dönüşür Kontrollü nükleer füzyon araştırmaları, bu nükleer tepkimenin oluşmasına yetecek sıcaklık derecelerini laboratuvarda elde etmenin ve sürdürmenin yollarını arıyor. Gerekli olan bu sıcaklık, Güneş’in atasında dev bir gaz kütlesinin ağırlığıyla oluşan sıkıştırma sonucundameydana geldi. Güneş’in bir yıldız olarak doğmasına, içindeki nükleer tepkime neden oldu. Güneş’i oluşturan maddelerin başında gelen protonların helyum çekirdekleri oluşturmak üzere tepkimeye girmesi Güneş’in sürekliliğini sağlamaktadır. ATMOSFERİN GEÇİRMİŞ OLDUĞU EVRELER Göktaşı parçalarından elde edilen fiziksel ve kimyasal kanıtlar, Dünya da dahil olmak üzere Güneş sisteminin yaklaşık 4.57 milyar yıl önce oluştuğunu göstermektedir. Bununla birlikte Dünya üzerinde şimdiye kadar bulunan en eski kayaçlar yaklaşık 3.8 milyar yıl öncesine tarihlenmektedir. Bu nedenle Yer’in tarihinin ilk 0.8 milyar yılı hakkında doğrudan bir kayıt bulunmamaktadır. Dünya atmosferinin bugüne kadar geçirmiş olduğu evreler dört ana başlık altında incelenebilir. Astronomik Atmosfer Dünyamızın bundan 4.57 milyar yıl önceki ilk atmosferi evrende en bol bulunan hidrojen (H) ve helyumdan (He) oluşuyordu. Serbest halde Oksijen (O2) hiç yoktu. Ayrıca bu elementlerin yanında metan (CH4) ve amonyak (NH3) gibi hidrojen bileşikleri de ilk atmosferin bileşiminde yer almaktaydı. Bugün pek çok bilim adamı ilk atmosferin dünyanın çok sıcak olan yüzeyinden uzaya kaçtığını tahmin etmektedir. Jeolojik Atmosfer Dünyanın ikinci ve daha yoğun atmosferi dünyanın iç kısımlarındaki erimiş kayalardan volkanik aktiviteler yoluyla yüzeye çıkan gazlar tarafından oluşturulmuştur. Volkanların o zamanlarda çıkardığı gazların bileşimi ile bugünkü bileşiminin aynı olduğu varsayılmaktadır. Bu gazlar %80 subuharı (H2O), %10 karbondioksit (CO2) ve yüzde bir kaç azottur (N). Aradan geçen milyonlarca yıl içerisinde, dünyanın sıcak iç kısmından dışarıya doğru fışkıran gazlar, bulut oluşumuna izin verecek kadar zengin bir subuharı içeriğinin oluşmasını sağladı. Binlerce yıl yeryüzüne düşen yağmurlar akarsuları, gölleri ve okyanusları oluşturdu. Bu peryot boyunca önemli miktarda CO2 okyanuslarda çözündü. CO2’nin diğer önemli bir kısmı da karbonatlı tortul kayaçlar (kireçtaşı, CaCO3) içerisine hapsedildi. Subuharının önemli bir kısmının yoğunlaşması ve CO2’nin azalması sonucu atmosfer azot bakımından daha zengin bir hale geldi. Sayısal modeller ikinci atmosferin başlangıçtaki ortalama sıcaklığının 80-110 °C arasında bir sıcaklıkta olduğunu göstermektedir. Biyolojik Atmosfer Yeryüzünde canlı yaşamının ne zaman başladığı, bunun anaerobik mi, aerobik mi olduğu vb sorular atmosferin evriminde son derece önemlidir. Bilimsel bulgular biyolojik dönem öncesinde Dünya atmosferinde serbest oksijenin olmadığını ortaya koymaktadır. Yaşamın temel organik yapı taşlarının kimyasal sentezi hakkındaki laboratuvar çalışmaları, bu yapıların oksijenin varlığında oluşamayacaklarını göstermektedir. İlkel atmosferlerin oluşumuyla ilgili kuramsal çalışmalarda, oksijenin o kuşullarda bulunmaması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Yaşamın ilk oluşumlarına benzedikleri düşünülen günümüzün en basit mikropları üzerinde yapılan çalışmalar ise oksijen içeren bir atmosferde bu mikropların yaşayamayacaklarına işaret etmektedir. Günümüz atmosferinde azottan sonra en bol bulunan oksijenin (O2) bugünkü düzeyine ulaşması oldukça yavaş gelişen bir sürecin sonunda gerçekleşmiştir. Bu süreçte subuharı güneşten gelen yüksek enerjili ışınlar tarafından hidrojen ve oksijene ayrılmıştır (fotodissosiyasyon). Bunlardan oksijen dünya atmosferinde kalırken, daha hafif bir gaz olan hidrojen uzaya kaçmıştır ( H’nin günümüz atmosferindeki hacimsel oranı % 0.0006 kadardır). Bundan 2-3 milyar yıl önce, mevcut O2 oldukça düşük bir düzeyde olmasına karşın, bazı ilkel bitkilerin gelişimi için yeterli olmuş olmalıdır. Belki de ilk bitkiler tamamen oksijensiz (anaerobik) bir ortamda gelişmişlerdir. Çevremizde gördüğümüz organizmalar, hayvanlar, bitkiler ve mantarlar, organizmanın bütünlüğü içinde farklı işlevler görmek üzere özelleşmiş hücrelerden oluşur. Çok hücreli organizmalarda bulunan bu hücrelere ökaryot hücreler adı verilir. Ökaryot hücrenin genetik malzemesi bir çekirdek içindedir. Bu hücrelerde organel adnı alan, zarlarla çevrili, özelleşmiş iç organlar bulunur. Genellikle her organel türünün ayrı bir biyokimyasal işlevi vardır. Bakterilerde bulunan prokaryot hücre, ökaryot hücrenin tersine, ondan belirgin şekilde daha küçüktür. Bu hücre çekirdeksiz olup az sayıda organel içerir. Genetik malzemesi bir zarla çevrili değildir ve hücre protoplazması içine dağılmış durumdadır. Biyokimyasal işlevlerin çoğu hücre çeperinin iç zarında gerçekleşir. Basit yapısı, prokaryot hücrenin ökaryot hücreye göre daha ilkel olduğunu göstermektedir. Fosil kayıtları da bu düşünceyi desteklemektedir. Stromatolit adı verilen kayaçlarda bulunan ve görünüşe göre prokaryot olan mikropların fosilleri 3.5 milyar yıl yaşındadır. Stromatolit adı verilen kayaç şeklindeki fotosentez yapan bakteri kolonileri günümüzde de bulunmaktadır. Kayaç Şeklindeki Stromatolit Kolonisi Oysa şimdiye kadar bulunan ve deneysel olarak büyüklüklerine göre tanımlanan en eski ökaryotlar, sadece 1 milyar 400 milyon yaşındadır. Bilindiği gibi, ökaryot hücrelerden oluşan bütün organizmalar zorunlu olarak aerobiktir (havacıl); yani yalnızca serbest oksijen bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Prokaryotlar ise bunun tersine oksijene tam bir tepki çeşitliliği gösterirler. Bazıları zorunlu anaerobiktir (havasız yaşar). Oksijene maruz kaldıklarında ölürler. Diğerleri de zorunlu aerobiktir. Bazıları çevrelerinde bir miktar oksijene gerek duyabilir ya da bunu tolere edebilirse de bu miktar, günümüzde havada bulunan oksijen kadar çok değildir. Maruz kaldıkları oksijen miktarından etkilenmeyen prokaryotlar da vardır. Kimi prokaryotlar oksijensiz bir ortamda evrilmiş ve bu ortama uyum sağlamışken, ökaryotlar aerobik koşullarda ortaya çıkmış ve evrilmişlerdir. Ökaryot hücrenin ortaya çıktığı sırada, Yer üzerinde bol miktarda oksijen olması gerekir. 3.5 milyar yıldan önce yani yaşamın başladığı sıralarda ise oksijen yoktu. Bu tarihler arasında bir yerde atmosfer aerobik hale geldi, (bkz. Şekil 5). Atmosferin bugünkü O2 düzeyine ulaşması bitki gelişiminin bir sonucudur. Bilindiği gibi bitkiler fotosentez esnasında CO2 ve suyu kullanarak kendi besinlerini yaparken çevreye de O2 verirler. Bu nedenle bitki gelişiminden sonra atmosferik oksijen miktarı hızla artarak bundan bir kaç yüz milyon yıl önce bugünkü düzeyine ulaşmıştır. Bilimsel çalışmalar başka hiçbir gezegende aerobik atmosfer bulunmadığını göstermektedir. Yaşam diğer özelliklerinin yanında bu yönüyle de dünyayı benzersiz kılmaktadır. Sosyo-ekonomik Atmosfer (Günümüz) İnsanalrın Endüstri devrimiyle birlikte gündeme gelen hava kirliliği, atmosferin doğal bileşiminde önemli değişikliklere neden olmuştur. Fosil kökenli (petrol, kömür vb.) yakıtların endüstride ve konutlarda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamasıyla CO2 ve subuharı gibi önemli sera gazlarının atmosferdeki konsantrasyonları artmıştır. Bu yüzyılın başlarında 290 ppm olan CO2 konsantrasyonu, 1987 yılında 345 ppm’e çıkmıştır. Bilim adamları bu miktarın izleyen 100 yıl içerisinde 600 ppm’e çıkacağını tahmin etmektedir. Pek çok karmaşık fiziksel ve kimyasal atmosferik süreçleri dikkate alan matematik modeller kullanılarak yapılan öngörüler, CO2 konsantrasyonunun ikiye katlanmasının, yüzey hava sıcaklığında 2-4 °C‘lık bir sıcaklık artışına neden olacağını ortaya koymaktadır. Ayrıca otomobillerin atmosfere bıraktığı gazlar, soğutma ve kozmetik endüstrisinde kullanılan CFC (kloroflorokarbon) vb gazlar da atmosferin doğal bileşimini bozmaktadır. Günümüz atmosferinin % 78’i azot, % 21’i oksijen, % 0.93’ü argon ve geri kalanı da çeşitli eser gazlardan oluşmaktadır. Gelecek nesillere temiz bir atmosfer bırakmak umuduyla... Yaşamın Kökeni. Kaynakça : 1. Yerin Tarihi, J.C.G. Walker (Çev:E. Uluhan), Nar Yayınları, 1996. 2. The Chemical Evolution of the Atmosphere and Oceans, H.D. Holland, Princeton Uni. Press, 1984. 3. Origin of the Solar System, R. Jastrow, A.G.W. Cameron, New York: Charles’s Sons, 1977. 4. Handbook of Atmospheric Science, C.N. Hewitt, A.V. Jackson, Blackwell Publishing, 2003. 5. Universe: An Evolutionary Approach to Astronomy, E. Chaisson, New Jersey, 1988.

http://www.biyologlar.com/gunes-sisteminin-olusumu-ve-atmosferin-kisa-bir-tarihi

Bebeklerde otizm nasıl anlaşılır

Bebeklerde otizm nasıl anlaşılır

Uzmanlar, tedavisi olmayan otizmin, erken dönemde teşhisinin, otizmli çocukların eğitimi ve topluma kazandırılması açısından önemli olduğunu belirtiyor. Otizmin, yeni doğan bebeklerde ikinci aydan itibaren göz teması kurmamasıyla teşhis edilebildiğini hatırlatan uzmanlar, özellikle anne-babalara bebeklerini çok iyi gözlemlemeleri uyarısında bulundu.Otizm ailenin duygusal, toplumsal ve ekonomik günlük yaşantısını etkileyen bir durum. Bir beyin hastalığı olan otizmin ne yazık ki tıbbi bir tedavisi yok. Ancak erken tanı ile otistik çocuk, uygun birebir eğitim ile kendi başına bazı işleri yapabilecek hale getirilebiliyor. Bazı durumlarda da çocuk aldığı eğitim ile neredeyse bu hastalığı yok edecek düzeye gelebiliyor, ancak tamamen iyileşmesi mümkün olmuyor. Bizim yapacağımız tek şey erken tanı ile eğitime bir an önce başlamak ve yol almak. Bunun için de özellikle anne-babanın ikinci aydan itibaren bebeği çok iyi izleyip, otizm belirtileri taşıyıp taşımadığını araştırmaları gerekiyor. En önemlisi de göz teması. Bebek başta annesi olmak üzere karşısındaki kişiyle göz teması kurmaz. Gözleriyle bir şeyi takip etmez, seslere tepki göstermezler.Bebeklerde otizm nasıl anlaşılır?•Göz teması kurmaz, seslenmeye tepki vermez.•Kayıtsızdırlar, duymuyormuş gibi davranırlar.•Sosyal gülümseme yok, sarılmazlar.•Taklit etmezler, oyun oynarken bir senaryo ile oyun kurmazlar. Dönen bir şeyi saatlerce takip edebilirler.•Ayak parmakları üzerinde ve kendi etraflarında dakikalarca dönebilirler. Anlamsız vücut hareketleri yaparlar.•Anlamsız sesler çıkarır, aynı kelimeyi defalarca anlamsız şekilde tekrarlayabilirler. Konuşma becerileri yoktur.•Yaşıtları ile oynamazlar, annesi ayrıldığında kayıtsızdırlar.•Parmağı ile işaret etmezler. İlgisini çeken bir eşyayı işaretle istemezler.Otistik çocuğun, konuşmanın ne işe yaradığını anlamadığı için konuşarak iletişim kurma ihtiyacı hissetmediğinden konuşmazlar. Otistik çocuk bazı anlamsız, bağlam dışı sözcükler çıkarabilir. Ya da saatlerce bir konu üzerinde monolog şeklinde konuşabilir. Otistik çocuklar sözcükleri kolay öğreniyor, erken yaşta okuyor ama okuduğunu ise anlayamıyor. Otizmde, gecikmiş konuşma, ses bozuklukları ve düşüncesini ifade edememe gibi durumlar görülebilir. Ancak bazen de otistik çocuklar, müzik matematik gibi konularda da üstün yetenekler sergileyebilirler. http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/bebeklerde-otizm-nasil-anlasilir

Atom Altı Parçacıklar Bölüm 1

Bu yazımızda, günümüzde Fizik Bilim İnsanlar'ının da en çok araştırma yaptıkları konulardan birine değineceğiz: Atom altı parçacıklardan. Yüzyıllarca insanların zihinlerini şu sorular sürekli meşgul etmiştir; maddeler nasıl meydana geldi? Maddeler nelerden oluşurlar? Ancak bu sorular hiçbir zaman bitmeyecek gibi de durmaktadır. Çünkü her yeni araştırma beraberinde cevaplanmamış yeni bir soruyu da getirmektedir. Bilindiği gibi maddelerin en küçük yapı birimi atomdur. Atomlar genel anlamda merkezde pozitif yüklü bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında orbital olarak isimlendirilen belli yörüngelerde dönen negatif yüklü elektron adı verilen parçacıklardan meydana gelmiştir. Maddelerin kimyasal yapısını da bu yörüngelerde dönen elektronlar ve çekirdekteki parçacık sayıları belirlemektedir. Aşağıdaki figürde temsili bir atom görülmektedir. Ancak atomdan da daha küçük parçacıklar da bulunmaktadır. Şimdi bu konuya biraz derinlemesine inelim. Atom altı parçacıklar Atom altı parçacıklar, atomdan daha küçük parçacıklardır. Fiziği alt dalları olan parçacık fiziği ve nükleer fizik bu konularla birlikte ilgilenmektedirler. Genel anlamda standart modele göre atomlar, pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronlar ve yüksüz durumdaki nötronlardan meydana gelmektedirler. Ancak Protonlar ve nötronlar, kuark adı verilen parçalanamayan "temel" parçacıklardan meydana gelir. Yani protonlar ve nötronlar bileşik parçacıklardır. Elektronlar ise kuarklar gibi "en temel" parçalanamayan bir parçacıktır. Şimdi bu "temel" parçacıklar konusunu biraz açalım. Sırasıyla 3 ana başlıkta toplayabiliriz : 1- Kuarklar 2- Leptonlar KUARKLAR Kuark temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biridir. Kuarklar bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluştururlar. Bunların en kararlı olanları atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve nötrondur. Renk hapsi denilen bir olgu sebebiyle kuarklar asla yalnız bir şekilde bulunmazlar; onlar sadece hadronlar dahilinde bulunabilirler. Bu sebeple kuarklar hakkında bilinenlerin çoğu hadronların gözlenmesi sonucunda elde edilmiştir.Çeşni olarak bilinen altı tip kuark bulunmaktadır: yukarı, aşağı, tılsım, acayip, üst ve alt. Yukarı ve aşağı kuark bütün kuarklar içinde en düşük kütleli olanlardır. Daha ağır kuarklar parçacık bozunması yoluyla hızlıca aşağı ve yukarı kuarka dönüşürler: yüksek kütle durumundan daha düşük kütle durumuna dönüşüm. Bu sebeple yukarı ve aşağı kuarklar evrende en yaygın olanlardır, bununla birlikte tılsım, acayip, üst ve alt kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınlar ve parçacık hızlandırıcılarda) oluşabilir. Kuarklar elektrik yükü, renk yükü, spin ve kütle gibi çeşitli içkin özelliklere sahiptir. Kuarklar parçacık fiziğinin Standart Model'inde dört temel kuvvetin (elektromanyetizma, gravitasyon, güçlü etkileşim, zayıf etkileşim) tümüyle de etkileşen ve ayrıca elektrik yükü temel yükün tamsayı katı olmayan tek temel tanecik ailesidir. Her kuark çeşnisi için ona karşılık gelen bir tane de antiparçacık bulunur. Antikuark denilen bu parçacık kuarktan, sadece bazı özelliklerinin aynı büyüklükte fakat ters işaretli olması ile ayrılır. Kuark modeli 1964'te Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından birbirlerinden bağımsız olarak ortaya atıldı. Kuarklar hodronlar için oluşturulan bir düzenlenim şemasının parçaları olarak tanıtıldı ve 1968 yılına kadar onların varlığı ile ilgili çok az fiziksel kanıt bulunuyordu. Altı kuarkın tamamı hızlandırıcı deneylerinde gözlemlendi, keşfedilen son kuark olan üst kuark ilk kez 1995'de Fermilab'da gözlendi. Standart Model şimdiye kadar bilinen tüm temel parçacıkları ve henüz gözlemlenmemiş Higgs bozonunu açıklayan bir kuramdır. Bu model kuarkların (q), yukarı (u), aşağı (d), tılsım (c), acayip (s), üst (t) ve alt (b) isimlerindeki altı çeşnisini kapsar. Kuarkların antiparçacıklarına antikuark denir ve karşılık gelen kuarkın sembolünün üzerine çizgi eklenerek gösterilir (örneğin yukarı kuark için anti kuark u ile gösterilir). Genellikle bütün antimaddelerde olduğu gibi, antikuarklar da kendi kuarkı ile aynı kütleye, ortalama ömür süresine ve spine sahiptir ancak elektrik yükü ve diğer yükleri ters işaretlidir. Kuarklar, spinleri -1⁄2 parçacıklarıdır. Yani spin-istatistik kuramına göre onlar fermiyondur. Dolayısı ile, aynı iki fermiyonun aynı anda aynı kuantum durumunda bulunamayacağını söyleyen Pauli dışlama ilkesine tabiidirler. Bu aynı kuantum durumunda çoklu sayılarda bulunabilen bozonların (tamsayı spinli parçacıklar) tersidir. Leptonlardan farklı olarak kuarklar, güçlü etkileşime girmelerini sağlayan renk yüküne sahiptirler. Farklı kuarklar arasındaki etkileşim hadronlar olarak bilinen kompozit parçacıkların oluşmasını sağlar. Hadronların kuantum sayısını belirleyen kuarklara değerlik kuarklar denir bundan ayrı olarak hadronlar kuantum sayısına etki etmeyen sonsuz sayıda sanal (veya deniz) kuark, antikuark ve gluon barındırabilir. İki farklı hadron ailesi vardır: üç değerlik (valans) kuarklı baryonlar ve bir değerlik kuarklı ve bir antikuarklı mezonlar. En büyük sayıdaki baryonlar atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötrondur. Hadronların büyük bir bölümü bilinmektedir (bkz. baryonlar listesi, mezonlar listesi), bunların çoğu kuark bileşenleri ve yapıtaşını oluşturan kuarkların kazandırdığı özelliklerle ayırt edilirler. Tetrakuarklar (qqqq) ve pentakuarklar (qqqqq) gibi daha fazla değerlik kuarka sahip olan "egzotik" hadronların varlığı da tahmin edilmektedir ancak henüz kanıtlanamamıştır. Temel fermiyonlar her biri iki lepton ve iki kuarkı kapsayan üç nesilden oluşur. Birinci nesilde yukarı ve aşağı kuark, ikinci nesilde tılsım ve acayip kuark, üçüncü nesilde üst ve alt kuark yer alır. Kuarkların ve diğer temel fermiyonların dördüncü nesli ile ilgili araştırmaların tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve üç nesilden fazlası olmadığına dair güçlü ve doğrudan olmayan kanıtlar mevcuttur. Daha yüksek nesillerde yer alan parçacıklar genellikle daha büyük kütleye ve daha az kararlılığa sahiptirler. Bu da onların zayıf etkileşimler vasıtasıyla bozunarak daha küçük nesilli parçacıklara dönüşmesine sebep olur. Sadece birinci nesildeki (yukarı ve aşağı) kuarklar doğada yaygın olarak bulunur. Daha ağır kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınları içerenler gibi) yaratılabilirler ve hemen ardından çabucak bozunurlar. Yine de onların evrenin son derece sıcak ve yoğun fazda olduğu Büyük Patlama'dan sonraki bir saniyenin ilk kesirlerinde bulundukları düşünülmektedir (kuark dönemi). Ağır kuarklar üzerine çalışmalar parçacık hızlandırıcılar gibi yapay olarak yaratılmış koşullarda yürütülmektedir. Elektrik yükü, kütle, renk yükü ve çeşniye sahip olan kuarklar çağdaş fiziğin dört temel kuvvetinin tamamıyla (elektromanyetizma, gravitasyon, zayıf etkileşme ve güçlü etkileşme) etkileştiği bilinen tek parçacık ailesidir. Ancak gravitasyon genellikle atomik skalada etkisizdir ve Standart Model ile açıklanamaz. KUARKLARIN ELEKTRİK YÜKLERİ (Charge)Kuarklar kesirli elektrik yüküne sahiptir. Çeşnisine bağlı olarak yükleri temel yükün -1⁄3 veya +2⁄3 katlarını alabilirler. Yukarı, tılsım ve üst kuarkların (bunlara topluca yukarı-tip kuarklar denir) elektrik yükü +2⁄3 iken, aşağı, acayip ve alt kuarklar (aşağı-tip kuarklar) −1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Antikuarklar eşlerinin tersi elektrik yüküne sahiptirler; yukarı-tip antikuarklar -2⁄3 ve aşağı-tip antikuarklar 1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Bir hadronun elektrik yükü, barındırdığı kuarkların elektrik yükleri toplamına eşit olduğundan, bütün hadronlar tamsayı yüklere sahiptirler: üç kuarkın (baryonlar), üç antikuarkın (antibaryonlar) ve bir kuark ve bir antikuarkın (mezonlar) kombinasyonu her zaman tamsayı değerini verir. Örneğin atom çekirdeğinin bileşenleri nötron ve proton sırasıyla o ve +1 elektirk yüklerine sahiptirler; nötron iki aşağı kuark ve bir yukarı kuarktan ve proton da iki yukarı kuark ve bir aşağı kuarktan oluşur. KUARKLARIN SPİNLERİ Spin temel taneciklerin içkin özelliklerinden biridir ve yönelimi önemli bir serbestlik derecesidir. Bir cismin kendi ekseni etrafında dönüşü şeklinde canlandırılabilir (spin adı buradan gelir), yine de bu düşünce atomaltı ölçekte kısmen yanlıştır çünkü temel taneciklerin nokta benzeri olduklarına inanılmaktadır. Spin büyüklüğü, indirgenmiş Planck sabiti ħ (okunuşu: "haş bar") biriminden olan bir vektörle gösterilebilir. Kuarklar için herhangi bir eksen boyunca spin vektörü bileşeninin ölçümü sadece +ħ/2 or −ħ/2 değerlerini verebilir; bu sebeple kuarklar spin-1⁄2 parçacıklar olarak sınıflandırılırlar. Spinin verilen bir eksendeki—genel kabulle z eksenindeki—bileşeni, +1⁄2 değeri için yukarı ok ↑ işareti ile ve −1⁄2 değeri için aşağı ok işareti ile ifade edilir. Örneğin z ekseni boyunca spini +1⁄2 olan bir yukarı kuark u↑ ile ifade edilir. KUARKLARIN KÜTLELERİ Kuarkların kütlelerini ifade etmek için iki terim kullanılır: çıplak kuark kütlesi kuarkın kendi başına olan kütlesidir ve bileşik kuark kütlesi de kuarkın ve onu çevreleyen gluon parçacık alanının kütlesinin toplamıdır. Bu kütleler genellikle çok farklı değerlere sahiptirler. Çoğu hadronun kütlesi, kuarkların kütlelerinden ziyade, kuarkları bir arada tutan gluonların kütlelerinden gelir. Gluonlar tabiatları gereği kütlesiz olurlarken, enerjiye—daha belirgin olarak kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisi (QCBE)—sahiptirler, ve bu enerji hadronların kütlelerine çok büyük oranda katkı yapar. Örneğin protonun 938 MeV/c2 olan durgun kütlesine, bileşeni oluşturan üç değerlik kuarkın katkısı sadece 11 MeV/c2'dir, geriye kalanın çoğu gluonların kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisine atfedilebilir.Standart Model'e göre, temel parçacıklar kütlelerini henüz gözlenmemiş Higgs bozonu ile bağlantılı olan Higgs mekanizmasından kazanır. Fizikçiler, kütlesi neredeyse bir altın çekirdeğinin kütlesine (~171 GeV/c2) eşit olan üst kuarkın kütlesi üzerine yapılacak olan ileriki araştırmaların kuarkların ve diğer temel taneciklerin kütlelerinin orijinine dair daha fazla bilgi vereceğini ummaktadırlar. ETKİLEŞEN KUARKLAR Kuantum renk dinamiğinin tanımladığı gibi kuarklar arasındaki güçlü etkileşime, gluonlar olarak bilinen kütlesiz vektör ayar bozonları aracılık eder. Her bir gluon bir renk yükü ve bir antirenk yükü taşır. Parçacık etkileşimlerinin standart referans sisteminde gluonlar, kuarklar arasında sürekli olarak sanal emisyon ve absorbsiyon yolları ile takas edilir. Bir gluon kuarklar arasında taşındığında, hem kuarkta hem de gluonda renk değişimi olur. Örneğin bir kırmızı kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon yayarsa yeşile döünüşür ve eğer bir yeşil kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon soğurursa kırmızıya dönüşür. Böylece, her kuarkın rengi sürekli değişirken güçlü etkileşim korunmuş olur. Gluonlar renk taşıdıklarından, diğer gluonları yayma ve soğurma yetisini sahiptirler. Bu da asimptotik özgürlük olarak bilinen kuarkların birbirlerine yakınlaşırken aralarındaki kromodinamik (renk dinamiği) bağlanma kuvvetinin zayıflaması olgusuna sebep olur. Diğer taraftan kuarklar arasındaki mesafe arttığında bağlanma kuvveti de güçlenir. Renk alanı, lastik bandın uzatılması gibi gerilmiş bir hale gelir ve alanı güçlendirmek için uygun renkten daha çok gluon kendiliğinden yaratılır. Belli enerji eşiğinin üzerinde kuark ve antikuark çiftleri üretilir. Çiftler ayrılmış kuarklar ile bağlanır ve yeni hadronların oluşmasına sebep olur. Kuarkların hiçbir zaman izole bir şekilde görülemeyeceğini söyleyen bu olgu renk hapsi olarak bilinir. Bu hadronizasyon süreci, yüksek enerjili çarpışmalarda oluşan kuarkların bir başka yolla etkileşime girmeye başlamasından önce meydana gelir. Buradaki tek istisna hadronize olmadan önce bozunuma uğrayabilen üst kuarktır. ZAYIF ETKİLEŞİM Bir çeşninin kuarkı, başka bir çeşninin kuarkına sadece, parçacık fiziğindeki dört temel kuvvetten biri olan zayıf etkileşim ile dönüşebilir. W bozonu yayımı veya soğurulması yoluyla herhangi bir türden yukarı tip kuark (yukarı, tılsım ve üst kuarklar) herhangi bir türden aşağı tip kuarka (aşağı, acayip ve alt kuarklar) dönüşebilir ve bunun tersi de geçerlidir. Bu çeşni dönüşüm mekanizması, bir nötronun (n), bir proton (p), bir elektron (e-) ve bir elektron antinötrinosuna (ve) ayrıldığı (resme bakınız) beta bozunumu radyoaktif sürecine sebep olur. Bu olay nötrondaki (udd) aşağı kuarklardan birinin sanal bir W- parçacığı yayarak bir yukarı kuarka dönüşmesi ile olur. Sonuçta nötron protona (uud) dönüşür. Sonrasında W- bozonu da bir elektron ve bir elektron antinötrinosuna dönüşür. n → p + e + ve(Beta bozunumu, hadron notasyonu) udd → uud + e + ve(Beta bozunumu, kuark notasyonu) Beta bozunumu ve onun tersi olan süreç ters beta bozunumu pozitron emisyon tomografisi (PET) gibi tıbbi uygulamalarda ve nötrino keşfi gibi yüksek enerji deneylerinde kullanılır. GÜÇLÜ ETKİLEŞİM Kuarklar renk yükü olarak bilinen bir özelliğe sahiptir. Renk yükünün mavi, yeşil ve kırmızı olmak üzere rastgele belirlenmiş üç türü bulunur. Bunlardan herbiri bir antirenk —antimavi, antiyeşil ve antikırmızı— ile tamamlanır. Her kuark bir renk taşırken her antikuark da bir antirenk taşır. Üç rengin farklı kombinasyonları ile yüklenmiş kuarklar arasındaki çekme ve itme sistemi güçlü etkileşim olarak bilinir. Güçlü etkileşime gluonlar denilen kuvvet taşıyıcı parçacıklar aracılık eder. Güçlü etkileşimi tanımlayan kuram kuantum renk dinamiğidir (KRD). Herhangi bir renk değeri ile yüklenmiş bir kuark, ona karşılık gelen antirengi taşıyan antikuarkla birlikte bir bağlı sistem oluşturabilir; üç (anti)kuark, birer (anti)renk benzer şekilde bağ oluşturacaktır. İki çekici kuarkın sonucu renk nötrlüğü olacaktır: renk yükü ξ olan bir kuark ve −ξ olan bir antikuarkın bir araya gelmesi 0 renk yükü (veya "beyaz" renk) ve bir mezon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Temel optikteki toplanır renk modeline benzer şekilde, herbiri farklı renkten olan üç kuarkın veya üç antikuarkın kombinasyonu da "beyaz" renk yükü ve bir baryon veya antibaryon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Modern parçacık fiziğinde ayar simetrileri —bir çeşit simetri grubu— parçacıklar arası etkileşimlerle ilgilidir (bkz. ayar teorileri). SU(3) (genellikle SU(3)c şeklinde kısaltılır) rengi, kuarklardaki renk yüküyle ilgili ayar simetrisidir ve kuantum renk dinamiği için tanımlayıcı simetridir. Fizik kurallarının uzaydaki hangi yönün x, y ve z olarak atandığından bağımsız olması ve koordinat eksenlerinin döndürülmesi durumunda değişmeden kalması gibi kuantum renk dinamiğinin fiziği de üç boyutlu renk uzayında hangi yönlerin mavi, kırmızı ya da yeşil olarak tanındığından bağımsızdır. SU(3)c renk dönüşümleri renk uzayındaki "dönmelere" denk gelir (matematiksel ifadeyle bir kompleks uzay). Kuarkların renklerine göre fB, fG, fR alt türleri olan her kuark çeşnisi (f) bir triplet oluşturur: SU(3)c'ün temel temsili altında dönüşen üç bileşenli bir kuantum alanı. SU(3)c'ün yerel olması, güçlü etkileşimin özelliklerini, bilhassa kuvvet taşıyıcıları olarak sekiz gluon türünün varlığını belirler. DENİZ KUARKLARI Hadronlar, kuantum sayılarına katkıda bulunan değerlik kuarklar (qv) ile birlikte deniz kuarkları olarak bilinen sanal kuark-antikuark (qq) çiftleri içerirler. Sanal kuark-antikuark çiftleri, hadronlardaki değerlik kuarkların çevresinde bir çeşit "bulut" veya "zırh" olarak nitelendirilebilecek biçimde olma eğilimindedirler. Bu bulut sanal gluonlardan oluşan dıştaki başka bir katmanla tamamlanır. Bu katmanlar çevrelediği değerlik kuarka göre bir renk alırlar. Kuantum renk dinamiği—değerlik kuarkın antirengini taşıyan—buluttaki sanal antikuarkların alanın içinde daha yakın olmalarını sağlar. Örneğin kırmızı bir kuark için, antikırmızı sanal antikuarklar, kırmızı sanal kuark eşlerinden ziyade kırmızı değerlik kuarka yakınlaşma eğiliminde olacaklardır. KUARKIN DİĞER EVRELERİ Yeterli düzeyde uç şartlar altında, kuarklar hapisten kurtularak serbest parçacık haline gelebilir. Asimptotik özgürlük boyunca, yüksek sıcaklıkta güçlü etkileşim zayıflar. Nihayetinde renk hapsi kaybolacak ve serbest hareket eden kuarklar ve gluonların son derece sıcak bir plazması oluşabilecektir. Maddenin bu kuramsal evresine kuark–gluon plazması denir. Bu durum için gerekli olan kesin koşullar bilinmemektedir ve çok miktarda spekülasyonun ve deneyin konusu olmuştur. Son tahminler gerekli sıcaklığı 1.90±0.02×1012 kelvin değerine koymaktadır. 1980'lerde ve 1990'larda CERN'de yapılan birçok denemeye karşın şimdiye kadar serbest kuarklar ve gluonlar için gereken koşullara hiçbir zaman erişilemedi. Ancak Göreli Ağır İyon Çarpıştırıcısı'ndaki son deneyler sonucunda "neredeyse kusursuz" akışkan hareketi yapan sıvı benzeri kuark özdeği için kanıtlar bulunmuştur. Kuark–gluon plazması, ağır kuark çiftlerinin sayı bakımından yukarı ve aşağı kuark çiftlerinden büyük farkla fazla olması ile nitelendirilebilir. Hadronların kararlı olamayacağı kadar büyük bir sıcaklıkta Büyük Patlama'nın ardından geçen 10−6 saniye öncesindeki (kuark devri) bir dönemde evrenin kuark–gluon plazması ile dolu olduğuna inanılmaktadır. Yeterli düzeyde yüksek baryon yoğunluklarında ve göreli düşük sıcaklıklarda—muhtemelen nötron yıldızlarında bulunanlarla karşılaştırılabilecek değerlerde—kuark özdeğinin, zayıf etkileşen kuarkların Fermi sıvısına yozlaşması beklenir. Bu sıvı renkli kuark Cooper çiftlerinin yoğun hale gelmesi ve böylece de yerel SU(3)c simetrisinin kırılması ile karakterize edilebilir. Cooper çiftleri renk yükü barındırdıklarından, buna benzer kuark özdeği evreleri renk süperiletkeni olacaklardır; yani renk yükü, kuark özdeğinden hiçbir dirençle karşılaşmadan geçebilecektir. EO (Yaşamın Kökeni) Kaynakça : Frank Close (2004) Particle Physics: A Very Short Introduction. Oxford University Press. ISBN 0-19-280434-0. Close, Frank; Marten, Michael; Sutton, Christine (2004). The particle odyssey: a journey to the heart of the matter. Oxford University Press. ISBN 9780198609438 Ford, Kenneth W. (2005) The Quantum World. Harvard Univ. Oerter, Robert (2006) The Theory of Almost Everything: The Standard Model, the Unsung Triumph of Modern Physics. Plume Schumm, Bruce A. (2004) Deep Down Things: The Breathtaking Beauty of Particle Physics. John Hopkins Univ. Press. ISBN 0-8018-7971-X.  

http://www.biyologlar.com/atom-alti-parcaciklar-bolum-1

Hidrotermal Bacalarda Yaşamın Oluşumu: Demir Kükürt Kuramı

Yüzyıllarca insanoğlu canlı populasyonlarının sadece güneşe bağlı olarak yaşadığını ve bu şekilde evrildiğini düşünüyordu. Güneşe bağlı yaşamları bir piramit gibi düşündüğümüzde piramitin en alt kısımında fotosentez yoluyla organik madde üreten ototrof canlılar geliyordu. Piramitin orta kısmında bu ototrof canlıların ürettiği besinlerle beslenen otçul heterotrof canlılar, piramitin en üst kısmında ise bu canlılarla beslenen etçil heterotrof canlılar geliyordu. Tabi her populasyonda olduğu gibi tüm bu canlıların ölümü halinde çürümüş bedenleriyle beslenen ayrıştırıcı bakterileri de unutmamak gerekir. Ancak gelişen bilim ve teknoloji sayesinde tüm bu olgular kökten değişecekti. 1977 de John B. Corliss ve John M. Edmond ismindeki deniz araştırmacıları okyanusların tabanında yaşayabilen bir tür balina türünü izlemek üzere okyanus tabanlarının yüksek basıncına dayanıklı bir denizaltı aracı geliştirdiler. Alvin isminde iki kişi alabilen bu denizaltıyla yaklaşık 3000 metrelik okyanus tabanına daldılar. Aya benzeyen bir eğimin üzerinden geçtiklerinde aniden Alvin’in ışıkları biyologları şaşırtan rengarenk bir organizma topluluğunu aydınlattı. Altı ayaklı, kırmızı ağızlı tüp kurtları, büyük ve beyaz deniz tarakları, sarı midyeler ve yengeçler…Yüzeyden binlerce fit derinlikte bulunan bu canlı kümesine bilim insanları daha sonra "Gül Bahçesi " ismini verecektir. Ancak umduklarını bulamayan araştırmacılar, aslında farkında olmadan bilim dünyasını sarsacak farklı bir bilimsel keşife imza atmışlardı. Bu keşif sayesinde biyoloji kitapları yeniden yazılmak zorunda kalınacaktı. Aslında o derinlikteki basınç altında hiç bir canlının yaşayamayacağı düşünülüyordu. Su yüzeyene çıkan araştırmacaılar, beraberinde aşağıdaki resimde görülen siyah bir duman tüten hidrotermal bacaları ve bu bacalar etrafında yaşayan organizmaları görüntülemişlerdi. İlk başta bakıldığında hiç bir anlam ifade etmeyen bu fotoğraf zaman içerisinde araştırmaların daha sık artmasıyla önem verilmeye başlanacaktı. Peki bu bacaların yapısı neydi ve nasıl oluşuyorlardı? O dönemde bilim dünyasında büyük yankı uyandırmış olan hidrotermal bacaların çevresinde yaşayan organizmaların olması, aynı tarihlerde Alman bir kimyacı ve patent avukatı olan Günter Wächtershäuser'i farklı bir düşünceye götürmüştü. Acaba ilk yaşam bu bacaların çevresinde başlamış olabilirmiydi? Wächtershäuser hemen bu konuyla ilgili olarak bir hipotez ortaya atar. Hipotezine göre, erken dönem bir metabolizma biçiminin genlerden önce oluştuğunu savunmaktadır. Burada metabolizma diğer işlemler tarafından çalıştırılacak biçimde enerji üretecek bir kimyasal tepkime zincirini ifade etmektedir. Bu düşünceye göre bir kez ilkel metabolik zincir oluşturulduktan sonra bu daha karmaşık sistemler oluşturmaya başlamıştır. Teorinin anahtar fikirlerinden birisi bu erken dünya okyanuslarında ki yaşamın kimyasının yoğun solüsyonda değil de derin hidrotermal gölcüklerin hemen yanı başında (örnek: demir piritler) bulunan mineral yüzeyler üzerinde meydana geldiğidir. Ancak hipotez yıllar geçtikçe her yeni araştırma sonunda yeni bir kanıtın sunulmasıyla giderek bir kuram olmaya başlamıştı. Dünya ergimiş magma yapısı gereği sürekli hareket halindedir. Kıtalar adeta ergimiş magma üzerinde yüzercesine hareket edrler. Ayrıca okyanus tabanlarında da yerin altından gelen bu yüksek basıncın etkisiyle uzun yarıklar boylu boyunca uzanırlar. Bu yarıklardan sürekli olarak yerin altından gelen hidrojen (H2), metan (CH4), hidrojen sülfür (H2S), karbondioksit (CO2), hidrojen siyanid (HCN), formaldehit (HCHO), nitrojen (N2), kükürt dioksit (SO2) gazları çıkmaktadır. Bu yarıklardan giren su, 1200 °C lik sıcaklıkdaki ergimiş halde bulunan kayalar (magma) tarafından ısıtılır. Isınan su basıncın etkisiyle magmadaki Fe,Ni,Mn,Cu gibi metal iyonlarını, silisyum silikatlı, kalsiyum karbonatlı, demir sülfürlü ve bakır sülfürlü mineralleri bu yarıklardan suyun iç yüzeyine doğru fışkırtırlar. Fışkıran bu mineraller sıcaklığın etkisyle anında çökelir ve zamanla birikerek hidrotermal bacaları oluştururlar. Demir sülfür, bakır sülfür ve karbonatlı yapılardan oluşmuş bu bacalarda çok küçük mikro odacıklar yer almaktadır. Bu mikro odacıkların yapısını oluşturan pirit (FeS2) molekülleri ve kalkopirit (CuFeS2) molekülleri bir katalizör gibi (yani bir enzim gibi) magmadan gelen gazları tutarak adeta bir fabrika gibi organik madde sentezler. Bu mikro odacıkların birbirlerine bağlı olması sebebiyle de oluşan bu organik maddeler bacanın daha üst kısımlarına ulaşır ve buralarda daha komplex polimerleri oluşturur. Böylece en üst kısımlardan ilkel koaservat yapıda basit canlıların oluştuğu düşünülmektedir. Milyonlarca yıl sonunda bu oluşan bu ilk koaservat yapıların evrim mekanizmalarının etkisiyle evrim geçirerek daha kompleks hücreler dönüştüğü düşünülmektedir. Oluşan bu canlılarda enerjisinin hidrojen sülfür ve karbondioksit gazlarından elde ettiği glikoz ile elde eder. Yani kemosentetik bir yaşam sürüyorlardı. Bugün birçok deniz canlısının derilerinde demir sülfür, bakır sülfür gibi minerallerine rastlanılması ve bu canlıların hücre zarlarında işlevsiz halde hidrojen sülfür tutulmasında görev alan sadece kemosentetik bakterilerde bulunan proteinlerin sentezleniyor olması bu kuramı desteklemektedir. Tüm bu oluşumları kimyasal tepkimlerle anlatan figür aşağıda gösterilmiştir. Bu hidrotermal bacaların iç kısımlarında sıcaklık ortalama 350-400 °C arasındadır. Ağız kısımlarında ise ortalama 150 °C dolaylarındadır. Normalde 100 °C de kaynayan su, derinliğin sebep olduğu basınç yüzünden bu kadar yüksek sıcaklıkta bile kaynayamaz. 1953 de Stanley Miller'in yaptığı ünlü deneyden sonra o zamana kadar ilkel dünya atmosferinin sadece metan ve amonyak gazlarından oluştuğu sanılırken, bu keşifle bu bilgininde yanlış olduğu anlaşılmıştı. Artık bu tarihten sonra yapılacak deneylerde amonyak gazı kullanılmayacaktır. Bu gaz yerine nitrojen gazı kullanılacaktır. Ancak unutulmaması gereken nokta nitrojen gazı serbest haldeki hidrojen gazıyla 400 °C lik yüksek sıcaklık ve basınç altındaki suda birleşerek çözünmüş halde amonyumu oluşturmaktaydı. Bu derinliklerde bu ortama çok iyi uyum sağlamış derin su yengeçleri, karides türleri, deniz yıldızları, kemosentetik bakteriler, boyları 3 metreyi bulan dev solucanlar ve önceden hiç rastlanmayan derin su balıkları yaşamaktadır. Buradaki hayat türüyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir özellik vardır. Burada hayat fotosenteze değil kemosenteze dayalıdır. Fotosentez güneş ışığına dayanan bir reaksiyondur. Oysa bu kadar derinlere güneş ışığının erişmesi imkansızdır ve zifiri karanlıktır. Bu ortamda konunun başında bahsettiğimiz beslenme piramidinin en altında kemosentetik bakteriler bulunur. Bunlar bacalardan sıcak suyla fışkıran karbondioksit ve hidrojen sülfür elementiyle beslenirler. Kemosentez, bakterilere enerji sağlayan ve kimyasallara dayanan reaksiyonun adıdır. Diğer canlılar da bu bakterileri yiyerek enerji elde ederler. Bu keşfin ardından bir çok bilim kuruluşu harekete geçerek yaşamın kökenini buralarda daha çok aramaya başlamışlardı. Bugün aralarında NASA, ESA, Harvard, Cambridge, Oxford, Science gibi bir çok saygın üniversite ve bilim kuruluşu yaşamın bu hidrotermal bacalar etrafında başladığını düşünmektedir. Hatta NASA, bu hidrotermal bacaların evrende herhangi bir yıldızın çevresinde dönen gezegende yada uydu üzerinde de oluşmuşsa hayatın orada da başlamış olabileceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili olarak NASA gözünü Jüpiterin doğal bir uydusu olan Europaya çevirmiştir. Bu uydunun en büyük özelliği yüzeyinde kalın bir buz tabakası yer almaktadır. NASA kalın bu buz tabakası altında Jüpiterin güçlü kütle çekim kuvvetinin etkisiyle uydunun iç kısımlarında sıvı halde bir okyanus olabileceğini varsaymaktadır. Eğerki bu sıvı okyanus içerisinde dünyada olduğu gibi hidrotermal bacalar oluşmuşsa bu bacaların etrafında dünyadakine benzer yaşamın oluşmuş olabileceğini düşünmektedir. 2014 yılında NASA bu uydu üzerinde araştırma yapması için bir uzay sondası fırlatacak. 2015 de varması planlanan uzay sondası kalın buz tabakasının ısıtma yoluyla önce kıracak sonrasında da derin okyanusun içerisine dalacak ve araştırmalar başlayacak. Bu şekilde belki de evrende yalnız olup olmadığımız sorusunun da cevabını almış olacağız. NASA' da çeşitli projelerde görev almış ve aynı zamanda da Harvard Üniversitesinde çalışan Nobel ödüllü Prof. Dr. Jack Szostak bu uydu üzerinde canlı olabileceğini inan ender kişilerden birisi. Öyleki Szostak, bilgisayar teknolojisyle uydu üzerinde canlıların yaşam biçimiyle ilgili bir modelleme bile yapmış. Bu modellemeyle ilgili figür aşağıda görülmektedir. Yaşamın Kökeni Kaynakça: - NASA, Jack Szostak; Antartica Hyrothermal Vents 2001 - en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent - Tyler, Paul; German, Christopher; Tunnicliff, Verena (2005). "Biologists do not pose a threat to deep-sea vents". Nature 434 (7029): 18. - Devey, CW; Fisher, CR; Scott, S (2007). "Responsible Science at Hydrothermal Vents" - Hydrothermal Vents – Life’s First Home, Stephen Hart. NASA Astrobiology Institute, Nov 06, 2001 - astrobiology.arc.nasa.gov/news/expandnews.cfm?id=1128 - Russell MJ, Daniel RM, Hall AJ, Sherringham JA (1994). "A Hydrothermally Precipitated Catalytic Iron Sulphide Membrane as a First Step Toward Life". J Mol Evol 39: 231-243. - Wächtershäuser, Günter (2007). "On the Chemistry and Evolution of the Pioneer Organism". Chemistry & Biodiversity 4 (4): 584–602. - Günter Wächtershäuser, G (1992). "Groundworks for an evolutionary biochemistry: The iron-sulphur world". Progress in Biophysics and Molecular Biology 58 (2): 85–201.

http://www.biyologlar.com/hidrotermal-bacalarda-yasamin-olusumu-demir-kukurt-kurami

ALTERNATİF ENERJİ KAYNAKLARI

JEOTERMAL ENERJİi: (jeo-yer, termal-ısı) yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu, kimyasallar içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Jeotermal Enerji de bu jeotermal kaynaklardan ve bunların oluşturduğu enerjiden doğrudan veya dolaylı yollardan faydalanmayı kapsamaktadır. Jeotermal enerji yeni, yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez, ucuz, güvenilir, çevre dostu, yerli ve yeşil bir enerji türüdür. Sıcak su ve buhar, diğer yaraltı ve yerüstü sulara göre daha fazla erimiş madde ve gaz içeren ve oluşumunda ki süreklilik nedeni ile yenilebilir özelliktedir. Jeotermal enerji kaynakları sıcaklıklarına göre; yüksek yoğunluklu solüsyonların buharlaştırılmasıdan (180 Derece), balık çiftliklerinin (20 derece) kurulmasına kadar çok değişik alanlarda kullanılmaktadır. jeotermal enerjinin en ekonomik uygulama alanı, en geniş kullanım biçimi doğrudan kullanım olarak konutların ve sera alanlarının ısıtılmasıdır.Ülkemizde, 1962 yılından beri, MTA tarafından sürdürülen çalışmalar sonucunda, çok sayıda jeotermal kaynak bulunmuştur. Jeotermal kaynaklarla ısıtma, soğutma ve elektrik üretimi gerçekleştirilebilir. Yine bu kaynaktan yararlanarak elektrik üretmek olasıdır. Jeotermal kaynaklar ile; I. Elektrik enerjisi üretimi, II. Merkezi ısıtma, merkezi soğutma, sera ısıtması ve benzeri ısıtma/soğutma uygulamaları, III. Proses ısısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı kullanımlar, IV. Karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi, V. Termal turizm'de kaplıca amaçlı kullanım, VI. Düşük sıcaklıklarda (30 °C'ye kadar) kültür balıkçılığı, VII.Mineraller içeren içme suyu üretimi, gibi uygulama ve değerlendirme alanlarında kullanımlar gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de jeotermal enerji tüketiminin %87 si ısıtma amaçlı olmaktadır. Jeotermal enerji sahalarının ise %95’i ısıtmaya uygun sahalardır. Tüm dünyadaki jeotermal potansiyelin %8’ini bulunduran ülkemiz bu kaynaklar yönünden dünyanın en zengin 7. Ülkesidir. Jeotermal kaynaklar ile; I. Elektrik enerjisi üretimi, II. Merkezi ısıtma, merkezi soğutma, sera ısıtması ve benzeri ısıtma/soğutma uygulamaları, III. Proses ısısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı kullanımlar, IV. Karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi, V. Termal turizm'de kaplıca amaçlı kullanım, VI. Düşük sıcaklıklarda (30 °C'ye kadar) kültür balıkçılığı, VII.Mineraller içeren içme suyu üretimi, gibi uygulama ve değerlendirme alanlarında kullanımlar gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de jeotermal enerji tüketiminin %87 si ısıtma amaçlı olmaktadır. Jeotermal enerji sahalarının ise %95’i ısıtmaya uygun sahalardır. Tüm dünyadaki jeotermal potansiyelin %8’ini bulunduran ülkemiz bu kaynaklar yönünden dünyanın en zengin 7. Ülkesidir. Türkiye’de şu anda elektrik üretimi, jeotermal merkezi ısıtma, karbondioksit üretimi, termal turizm ve diğerleri ile Türk Milli Ekonomisine jeotermalin katkısı yaklaşık 3 Milyar YTL olarak hesap edilmiştir. Ayrıca sektörde yapılan toplam istihdam ise 40.000 kişidir. Ayrıca, mevcut elektrik dışı toplam jeotermal değerlendirmenin kalorifer yakıtı eşdeğeri yılda 2 Milyar YTL’dir. DALGA ENERJİSİ Med-cezir enerjisinde faydalanmak ideal bir fikirdir. Suyun kabarması ve inmesi şeklinde gelişen gelgit hareketi süresince suyun hareket enerjisinin faydalı amaçlar için kullanımı mümkündür. Çok önceleri Med değirmenleri ismi verilen ve eski vapurların kepçe çarklarına benzeyen sistemler ile değirmen yapılmıştır. Değirmen denizin üstünde olup çarkın alt kısmı suya dalmaktadır. Dalan çark kısmı gelip giden suyun zorlamsıyla itilmekte ve dönme hareketi elde edilmektedir. Dalga enerjisi tüm dünya için 3000 GW lık bir potansiyele sahiptir. Bununla birlikte bunun ancak 64 GW lık kısmı kullanılabilir durumdadır. Bu Türkiye’nin bugünkü elektrik enerjisi üretiminin 3 katına tekabül etmektedir. Med cezir olayı yerin ve ayın çekimi arasında suyun denge sağlamasından ileri gelmektedir. Sadece dünyanın aya bakan yüzünde değil, diğer yüzündede meydana gelir.Genellikle her 12 saat 25 dakikada bir med-cezir meydana gelir. Hergün bir önceki günden 50 dakika sonra meydana gelir. Yaklaşık 6 saatte yükselme ve takip eden 6 saatte de çekilme süreci meydana gelir.Deniz veya okyanusun sahil şekli ve derinliği önemlidir. Limana yaklaşan gemiler üzerinde çok etkili olduğundan her sahilin med-cezir haritası belirlenmiştir. Med-cezir enerjisini alabilmek için koy formundaki sahile bir baraj yapılmalıdır. Med esnasında su baraj üzerindeki türbinlerden geçerek baraja dolar. Cezir süresincede barajdan yine türbinler üzerinden geçerek denize döner. Burada med-cezir enerjisinin %8-25 i faydalı hale dönüştürülebilir. Med-cezir santralı mevsin değişikliklerinden etkilenmez. Med-cezir vasıtasıyla enerjinin daha verimli elde edilebilmesi için sahillerin okyanusa açık olmalıdır. Bu manada bu enerji Türkiye açısından kullanışlı olmayacaktır. Okyanusa sahili olan Fransa 18 km lik sahilden 6000 MW lık bir enerji üretim projesi üzerinde çalışmaktadır. Güneş ışığı aynı zamanda denizlerdeki dalga enerjisi ve sıcaklık farklarıyla enerji elde edilmesini de sağlar. Tüm dünya bilim adamlarının üzerinde araştırma yapmakta olduğu, temiz enerji arayışı’nın bir parçası da Dalga enerjisi dir. Bizim yararlanmayı amaçladığımız, Denizlerde, Archimedes prensibi ve yer çekimi arasında oluşan ve diğer enerji kaynakları ile alışverişinde ortaya çıkan enerjinin, dalga enerjisinin, rasyonel olarak kullanılmasıdır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Ülkemizde, İlk yatırımından ve bakım giderlerinden başka gideri olmayan, primer enerjiye bedel ödenmeyen, doğaya her hangi bir kirletici bırakmayan, ucuz, temiz, çevreci ve çok büyük bir enerji kaynağının değerlendirilmesi. Güneş Enerjisi Dünya, güneşten yaklaşık 150 milyon km. uzakta bulunmaktadır. Dünya hem kendi çevresinde dönmekte, hem de güneş çevresinde eliptik bir yörüngede dönmektedir. Bu yönüyle, dünyaya güneşten gelen enerji hem günlük olarak değişmekte, hem de yıl boyunca değişmektedir. İlave olarak, Dünyanın kendi çevresindeki dönüş ekseni, güneş çevresindeki dolanma yörüngesi düzlemiyle 23.50 lik bir açı yaptığından, yeryüzüne düşen güneş şiddeti yörünge boyunca değişmekte ve mevsimler de böylece oluşmaktadır. Yeryüzünün kullanılmakta olan tüm yenilenebilir enerjilerin kaynağı güneştir. Diğer alternatif enerjiler güneşin etkisi ile oluşmaktadır. Güneşin tükenmez enerjisinden yaralanarak ve az bir maliyetle, evlerimizi veya kullanım suyumuzu ısıtıp, elektrik elde edebiliriz. Güneş kolektörlerini kullanarak, kullanım suyunu arzu edilen sıcaklıkta ısıtabilir, güneş pilleri sayesinde, yılın her ayı, istediğiniz yerde, istediğiniz kadar elektrik elde edebilirsiniz. Güneş enerjisinden, ısı enerjisine dönüştürerek, elektrik enerjisine dönüştürerek yararlanılmaktadır. Yarı iletkenler kullanarak doğrudan elektrik üretimi de mümkündür. Güneş enerjisi, güneş ışığından enerji elde edilmesine dayalı teknolojidir. Güneşin yaydığı ve dünyamıza da ulaşan enerji, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışıma enerjisidir, güneşteki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi şeklindeki füzyon sürecinden kaynaklanır. Dünya atmosferinin dışında güneş ışınımının şiddeti, aşağı yukarı sabit ve 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzünde 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir. Dünyada yararlanılan en eski enerji kaynağı güneş enerjisidir. Güneş enerjisinin de diğer enerjiler gibi kullanım sorunları ve koşulları vardır. Güneş enrejisi her tüketim modelinde kolaylıkla kullanılamaz. Her tüketim dalında kullanılabilmesi için bu sorunlarının tüketim modellerine göre çözülmesi gerekmektedir. Güneş enerjisinin depolanması yada diğer enerji lere dönüşebilmes, ısıl, mekanik, kimyasal ve elektrik yöntemlerle olur. Ekoloji bilimi açısından temel enerji güneş enerjisidir. Fosil yakıtlar dahil, rüzgar, hidroelektrik, biyogaz, alkol, deniz, termik, dalga gibi tüm enerji kaynakları güneş enerjisinin türevleridir. Fizikçi Capra’ya göre fozil yakıtlar ve çeşitli sorunlar yaratan nükleer enerji geçmiş dönemin enerji kaynaklarıdır. Buna karşılık güneş ve türevleri geleçeğin enerji kaynaklarıdır. Günlük güneş enerjisinden yararlanılması, dünyada günlük 300 tirilyon ton kömür yakılmasına eşdeğerdir. Başka bir hesaplamayla dünyamıza bir yılda düşen güneş enerjisi, dünyadaki çıkarılabilir fosil ykıt kaynakları rezervlerinin tamamından elde edilecek enerjiin yaklaşık 15-20 katına eşdeğerdir. Dünyaya üzerinde Alman şirketleri öncülüğünde, 20 kadar kuruluşun 2009 yılında projelendirdiği 'Desertec', şimdilik, güneş enerjisinin kullanılacağı en büyük proje olarak planlanmıştır. Bu projede dev aynalarla ısıtılacak sudan sağlanacak buhar ile çalıştırılacak dev türbinlerden sağlanacak elektrik enerjisi yüksek voltaj iletişim hatlarıyla Kuzey Afrika çöllerinden Avrupa'ya ulaştırılacak. İlk hesaplamalara göre 2020 yılında Almanya'ya ulaşabilecek olan enerjinin maliyeti 6 euro/sent olacak. En büyük avantaj, 400 milyar euro tutarındaki yatırım tamamlandıktan sonra maliyetin sabit kalması. 'Desertec' projesinin kısa sürede Avrupa kıtasının elektrik ihtiyacının %15'ini karşılayabilir duruma gelmesi dışında, doğal olarak kurulduğu bölgelerin enerji ihtiyacını da yerine getirecek. Dünyadaki çöllere 6 saat içerisinde düşen güneş enerjisinin tüm dünyanın bir yıl içerisinde tükettiği enerjiye eşit olduğu düşünülürse projenin ekonomik değeri daha iyi anlaşılacaktır. Ülkemiz güneş enerjisi açısınıdan diğer ülkelere nazaran daha şanslıdır. Türkiye düşen güneş enerjisi miktarı tüm Avrupa ülkelerine düşen enerjinin toplamına eşittir. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünde (DMİ) mevcut bulunan 1966-1982 yıllarında ölçülen güneşlenme süresi ve ışınım şiddeti verilerinden yararlanarak EİE tarafından yapılan çalışmaya göre Türkiye'nin ortalama yıllık toplam güneşlenme süresi 2640 saat (günlük toplam 7,2 saat), ortalama toplam ışınım şiddeti 1311 kWh/m²-yıl (günlük toplam 3,6 kWh/m²) olduğu tespit edilmiştir.Çeşitli kaynaklara göre ülkemizin yılda almış olduğu güneş enerjisi ; bilinen kömür rezervimizin 32, bilinen petrol rezervimizin 2200 katıdır. Güneş enerjisinin , diğer enerjilere çevriminde kullanılan çevrimler; a) güneş enerjisinden doğrudan ısı enerjisi b) güneş enerjisinden doğrudanelektrik enerjisi c) güneş enerjisinden hidrojen enerjisi elde edilmesi olarak sıralanabilir. Güneş Enerjisinin Diğer Enerjilere Göre Üstünlükleri Güneş enerjisinin diğer enerjilere göre bir çok üstün özelliği bulunmaktadır. Güneş enerjisini etkin ve kullanılabilir kılan özellikleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir: - Güneş enerjisi tükenmeyen ve azalmayan bir enerji kaynağıdır. - Güneş enerjisi, temiz bir enerji türüdür. Gaz, duman, toz, karbon veya kükürt gibi zararlı maddeleri yoktur. - Güneş, dünya tüm ülkelerinin, herkesin yararlanabileceği bir enerji kaynağıdır. Bu sayede ülkelerin enerji açısından bağımlılıkları ortadan kalkacaktır. - Güneş enerjisinin bir diğer özelliği, hiçbir ulaştırma harcaması olmaksızın her yerde sağlanabilmesidir. - Güneşi az veya çok gören yerlerde biraz verim farkı olmakla birlikte, dağların tepelerinde vadiler ya da ovalarda da bu enerjiden yararlanmak mümkündür. - Güneş enerjisi doğabilecek her türlü bunalımın etkisi dışındadır. Örneğin, ulaşım şebekelerinde yapılacak bir değişiklik bu enerji türünü etkilemeyecektir. - Güneş enerjisi hiçbir karmaşık teknoloji gerektirmemektedir. Hemen hemen bütün ülkeler, yerel sanayi kuruluşları sayesinde bu enerjiden kolaylıkla yararlanabilirler. Güneş enerjisinin karşılaştığı sorunlar: - Güneş enerjisinin yoğunluğu azdır ve sürekli değildir. İstenilen anda istenilen yoğunlukta bulunamayabilir. - Güneş enerjisinden yararlanmak için yapılması gereken düzeneklerin yatırım giderleri bugünkü teknolojik aşamada yüksektir. - Güneşten gelen enerji miktarı bizim isteğimize bağlı değildir ve kontrol edilemez. - Bir çok kullanım alanının, enerji arzı ile talebi arasındaki zaman farkı ile karşılaşılmaktadır. Güneş enerjisinden elde edilen ışınım talebinin yoğun olduğu zamanlarda kullanılmak üzere depolanmasını gerektirir. Enerji depolaması ise birçok sorun yaratmaktadır. Güneş Pilleri ( Fotovoltaik Piller ) Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır. Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan megaWatt'lara kadar sistem oluşturulur. Güneş pillerinin yapımında kullanılan malzemeler. Güneş pilleri pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır: Kristal Silisyum, Galyum Arsenit (GaAs), Amorf Silisyum, Kadmiyum Tellürid (CdTe),Bakır İndiyum Diselenid (CuInSe2),Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler Güneş Pillerinin Kullanım Alanları Güneş pili sistemlerinin şebekeden bağımsız olarak kullanıldığı tipik uygulama alanları aşağıda sıralanmıştır. - Haberleşme istasyonları, kırsal radyo, telsiz ve telefon sistemleri - Petrol boru hatlarının katodik koruması - Metal yapıların (köprüler, kuleler vb) korozyondan koruması - Elektrik ve su dağıtım sistemlerinde yapılan telemetrik ölçümler, hava gözlem istasyonları - Bina içi ya da dışı aydınlatma - Dağevleri ya da yerleşim yerlerinden uzaktaki evlerde TV, radyo, buzdolabı gibi elektrikli aygıtların çalıştırılması - Tarımsal sulama ya da ev kullanımı amacıyla su pompajı - Orman gözetleme kuleleri - Deniz fenerleri - İlkyardım, alarm ve güvenlik sistemleri - Deprem ve hava gözlem istasyonları - İlaç ve aşı soğutma    RÜZGAR ENERJİSİ Yenilenebilir bir enerji türü olan rüzgar, eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Endüstriyel manada kullanımı ise araştırılmaya devam edilmektedir. Bu amaçla, hareketli havanın bünyesindeki kinetik enerji bir eksen etrafında dönen kanatlar vasıtasıyla mekanik enerji dönüştürülmek durumundadır. Rüzgar enerjisi temiz ve diğer enerji türlerine kolayca çevrilebilmeleri avantajları, zamana göre düzensiz ve yoğunluğunun az olması dezavantaj olarak düşünülmektedir. Hava tabakalarının farklı sıcaklıklarda ısınıyor olması rüzgarı oluşturur. Rüzgar enerjisiyle, elektrik üretebilir; kuyulardan su çekmek için kullanılan su dığınız pompaları çalıştırabilir. Rüzgâr hızı, bir rüzgâr türbininin elektriğe çevirebileceği enerji miktarı açısından önemlidir. Rüzgar enerjisinin kaynağını güneş oluşturmaktadır. Enerji iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, endüstrinin en temel enerji tüketimi elektrik enerjisi olup, onu ısınma veya ısıtma amaçlı fosil yakıtlar (petrol, kömür) takip etmektedir. Güneşin yeryüzü ve atmosferi homojen bir şekilde ısıtamamasından dolayı atmosfer içerisinde oluşan hava akımlarına rüzgar adını vermekteyiz. Yeryüzünün çoğrafi farklılıkları ile düzgün olmayan ısınmasına bağlı olarak, rüzgar enerjisi dağılımı zamansal ve yerel farklılıklar göstermektedir. Rüzgar enerjisinin atmosferde bol bulunması, çevre kirliliği yaratmaması, yerel bir enerji kaynağı olması ve ücretsiz oması gibi üstün özellikleri vardır. Rüzgarın enerji içeriği, ortalama rüzgâr hızının küpü oranında değişir. Yani rüzgâr hızı 2 katına çıkarsa, 8 kat enerji içerir. Rüzgâr türbini örneğinde, rüzgârın hızını 2 katına çıkarırsak her saniye pervaneden geçen dilim sayısını da 2 kat artar ve bu dilimlerin her biri otomobilin frenlemesi örneğinden anlaşıldığı gibi 4 kat enerji içerir. Rüzgar enerjisi potansiyele bağlı olarak gerek mekanik enerji gerekse elektrik üretiminde kullanılabilir. Rüzgardan üretilen mekanik enerji, su pompalama, zirai ürün öğütme, kesme, biçme ve elektrik üretiminde kullanılabilmektedir. Rüzgâr enerjisi günümüzde, 21. yüzyılda ve onların ötesinde ençok gelecek vadeden teknolojilerden bir tanesidir. Rüzgâr türbinlerinden herhangi bir çevre kirliliği olmaz. Modern bir 600 kW gücündeki rüzgâr türbini ortalama bir yerde, bir yılda genellikle kömürle iletilen diğer elektrik santrallarının 1.200 ton karbondioksidinin yerine geçecektir.20 yıllık bir işletme süresi içinde (ortalama bir yerde) bir rüzgâr türbini tarafından üretilen enerji imâlatı, bakımı, faaliyeti, demontajı ve parçalanması için gerekli olan enerjinin sekiz misli fazladır. Başka bir deyişle, genellikle bir rüzgâr türbinini imâl etmek ve çalıştırmak için gerekli olan enerjiyi geri kazanmak için sadece iki yada üç ay yeterli olacaktır. Rüzgârdaki enerji gerçekten de sürdürülebilir bir kaynaktır. Rüzgâr hiç bitmeyen bir şeydir. Halihazırda, rüzgâr enerjisi Danimarka elektrik tüketiminin yüzde yedisini karşılamakta ve bu rakkamın 2005 yılında yüzde 10 mertebesine yükselmesi beklenmektedir.Avrupayı çevreleyen sığ denizlerin üzerindeki rüzgâr kaynakları, teori olarak Avrupa'nın kullandığı tüm elektriği birçok misli ile karşılar niteliktedir. Enerji gereksiniminizi doğanın sonsuz rüzgar gücüyle karşılayabilrsiniz. Rüzgar jeneratörleri, birkaç yıl içinde ilk kuruluş maliyetlerini karşılayarak, sonraki yıllarda, bedava elektrik üretmeye yardımcı olur. Elektrik üretilmek istenen her yerde, rüzgar jeneratörlerini kullanmak mümkündür. Rüzgar jeneratörü elektrik üretim sistemini, akülerle birlikte dizayn edebilir, üretilen elektriği bu yolla depolayabilir. Böylece, rüzgar hızının yeterli olmadığı anlarda, sistem, akülerde depolanan enerjiyi kullanabilecektir. Rüzgar jeneratörleri, çevreyi kirletmeyen enerji üretim araçlarıdır. Elektrik üretirken çıkardıkları ses, tipik bir çamaşır makinasının sesi kadardır. Ses kirliliği yaratıp çevreyi rahatsız etmez. Rüzgar jeneratörünün üreteceği elektrik gücü, rüzgar hızıyla orantılıdır. Rüzgar hızı attıkça, üretilen elektrik miktarı da artar. Rüzgar jeneratörleri DC üretirler ve sistem çıkışında AC alınmak isteniyorsa, sisteme inverter eklemek gerekir. Bireysel kullanım amaçlı üretilmiş Ampair Hawk jeneratörlerini, küçük güçlü elektrik motorlarını çalıştırmak için tercih edilebilir. Ülkemizde rüzgar enerjisi bir kaç yıl öncesine kadar enerji planlamalarında gözükmeyen bir enerji olmasına rağmen, özellikle içinde bulunduğumuz yıllarda özel sektörün çalışmaları ile hızlı atılımlar göstererek gerekli düzenlemelerin yapılması sağlanmıştır. Ülkemizde DPT’nin desteği ile Türkiye Rüzgar Atlası çalışmaları yapılmış olup; Türkiye teknik rüzgar potansiyeli ve santral kurulmaya uygun alan sayısı açısından birinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda özel teşebbüsler tarafından rüzgar enerjisine yatırım yapılmaya başlanmıştır. Türkiye'de Rüzgar Enerjisi'nin Tarihi Ülkemizde rüzgar enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları rüzgar potansiyelini tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. Bu çalışmaların yapıldığı yıllarda rüzgar enerjisini konu alan herhangi bir kanuni düzenleme mevcut değildi. 1995 yılından itibaren bazı küçük uygulamalar Yap - İşlet - Devret modeliyle gerçekleştirilmiştir. Türkiye'de İlk rüzgar santrali Demirer holding'in Çeşmede kurduğu santraldir. İzmir Çeşme germian'da (1.5MW), Alaçatı'da (7.2MW); Çanakkale Bozcaada'da 10.2MW); İstanbul Hadımköy'de (1.2MW) gerçekleşen rüzgar santralleri bu şekilde ortaya çıkmıştır. Türkiye'de rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının konu edildiği ilk kanun 2001 yılında Elektrik Piyasası Kanunu'dur. Bu kanunla devletin belirli bir fiyattan alım garantisinden vaz geçmesi zaten düşük seviyede olan rüzgar enerjisi yatırımlarını durdurmuştur. Bu aşamada az sayıda özel sektörün kendi enerjisini üretmek için gerçekleştirdiği projeler mevcuttur. (Otoprodüktör) Rüzgar enerjisine verilen resmi önemin kanıtı olarak ilk ciddi girişim ise ancak 2005'dey Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu'yla ortaya konmuştur. Bu kanunun sonrasında Bandırma, Çeşme yarımadası, Hatay, Manisa, Çanakkale'de gerçekleştirilen 150 MW gücündeki santraller kanunun ilk meyveleridir. Bu tarihten sonra Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu rüzgar enerjisine dayalı üretim tesisi kurmak için başvurular gerçekleştirilmiştir. (Aralık 2007) EPDK gelen yoğun başvurulardan uygun olanlarını elemiş ve 2008 itibarıyla 1420 MW kurulu gücünde rüzgar enerji santralı projesine üretim lisans verilmiştir. Türkiye Rüzgar potansiyeli yüksek ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye'de Faaliyette olan Rüzgar Santralleri Türkiye'de çalışmakta olan 13 rüzgar santrali bulunduğu, bunların da üretim kapasitesinin 249,15 MW olduğu açıklanmıştır. Rüzgar Jeneratörleri Kullanım Alanları • Çiftlikler Villalar, dağ evleri • Sanayi tesisleri • Tarım sulama/pompalama sistemleri • GSM santralleri • Telekomünikasyon, radyo ve tv istasyonları • Yatlar ve deniz fenerleri • Tüm turistik işletmeler  

http://www.biyologlar.com/alternatif-enerji-kaynaklari

RÜZGAR ENERJİSİ

Yenilenebilir bir enerji türü olan rüzgar, eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Endüstriyel manada kullanımı ise araştırılmaya devam edilmektedir. Bu amaçla, hareketli havanın bünyesindeki kinetik enerji bir eksen etrafında dönen kanatlar vasıtasıyla mekanik enerji dönüştürülmek durumundadır. Rüzgar enerjisi temiz ve diğer enerji türlerine kolayca çevrilebilmeleri avantajları, zamana göre düzensiz ve yoğunluğunun az olması dezavantaj olarak düşünülmektedir. Hava tabakalarının farklı sıcaklıklarda ısınıyor olması rüzgarı oluşturur. Rüzgar enerjisiyle, elektrik üretebilir; kuyulardan su çekmek için kullanılan su dığınız pompaları çalıştırabilir. Rüzgâr hızı, bir rüzgâr türbininin elektriğe çevirebileceği enerji miktarı açısından önemlidir. Rüzgar enerjisinin kaynağını güneş oluşturmaktadır. Enerji iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, endüstrinin en temel enerji tüketimi elektrik enerjisi olup, onu ısınma veya ısıtma amaçlı fosil yakıtlar (petrol, kömür) takip etmektedir. Güneşin yeryüzü ve atmosferi homojen bir şekilde ısıtamamasından dolayı atmosfer içerisinde oluşan hava akımlarına rüzgar adını vermekteyiz. Yeryüzünün çoğrafi farklılıkları ile düzgün olmayan ısınmasına bağlı olarak, rüzgar enerjisi dağılımı zamansal ve yerel farklılıklar göstermektedir. Rüzgar enerjisinin atmosferde bol bulunması, çevre kirliliği yaratmaması, yerel bir enerji kaynağı olması ve ücretsiz oması gibi üstün özellikleri vardır. Rüzgarın enerji içeriği, ortalama rüzgâr hızının küpü oranında değişir. Yani rüzgâr hızı 2 katına çıkarsa, 8 kat enerji içerir. Rüzgâr türbini örneğinde, rüzgârın hızını 2 katına çıkarırsak her saniye pervaneden geçen dilim sayısını da 2 kat artar ve bu dilimlerin her biri otomobilin frenlemesi örneğinden anlaşıldığı gibi 4 kat enerji içerir. Rüzgar enerjisi potansiyele bağlı olarak gerek mekanik enerji gerekse elektrik üretiminde kullanılabilir. Rüzgardan üretilen mekanik enerji, su pompalama, zirai ürün öğütme, kesme, biçme ve elektrik üretiminde kullanılabilmektedir. Rüzgâr enerjisi günümüzde, 21. yüzyılda ve onların ötesinde ençok gelecek vadeden teknolojilerden bir tanesidir. Rüzgâr türbinlerinden herhangi bir çevre kirliliği olmaz. Modern bir 600 kW gücündeki rüzgâr türbini ortalama bir yerde, bir yılda genellikle kömürle iletilen diğer elektrik santrallarının 1.200 ton karbondioksidinin yerine geçecektir.20 yıllık bir işletme süresi içinde (ortalama bir yerde) bir rüzgâr türbini tarafından üretilen enerji imâlatı, bakımı, faaliyeti, demontajı ve parçalanması için gerekli olan enerjinin sekiz misli fazladır. Başka bir deyişle, genellikle bir rüzgâr türbinini imâl etmek ve çalıştırmak için gerekli olan enerjiyi geri kazanmak için sadece iki yada üç ay yeterli olacaktır. Rüzgârdaki enerji gerçekten de sürdürülebilir bir kaynaktır. Rüzgâr hiç bitmeyen bir şeydir. Halihazırda, rüzgâr enerjisi Danimarka elektrik tüketiminin yüzde yedisini karşılamakta ve bu rakkamın 2005 yılında yüzde 10 mertebesine yükselmesi beklenmektedir.Avrupayı çevreleyen sığ denizlerin üzerindeki rüzgâr kaynakları, teori olarak Avrupa'nın kullandığı tüm elektriği birçok misli ile karşılar niteliktedir. Enerji gereksiniminizi doğanın sonsuz rüzgar gücüyle karşılayabilrsiniz. Rüzgar jeneratörleri, birkaç yıl içinde ilk kuruluş maliyetlerini karşılayarak, sonraki yıllarda, bedava elektrik üretmeye yardımcı olur. Elektrik üretilmek istenen her yerde, rüzgar jeneratörlerini kullanmak mümkündür. Rüzgar jeneratörü elektrik üretim sistemini, akülerle birlikte dizayn edebilir, üretilen elektriği bu yolla depolayabilir. Böylece, rüzgar hızının yeterli olmadığı anlarda, sistem, akülerde depolanan enerjiyi kullanabilecektir. Rüzgar jeneratörleri, çevreyi kirletmeyen enerji üretim araçlarıdır. Elektrik üretirken çıkardıkları ses, tipik bir çamaşır makinasının sesi kadardır. Ses kirliliği yaratıp çevreyi rahatsız etmez. Rüzgar jeneratörünün üreteceği elektrik gücü, rüzgar hızıyla orantılıdır. Rüzgar hızı attıkça, üretilen elektrik miktarı da artar. Rüzgar jeneratörleri DC üretirler ve sistem çıkışında AC alınmak isteniyorsa, sisteme inverter eklemek gerekir. Bireysel kullanım amaçlı üretilmiş Ampair Hawk jeneratörlerini, küçük güçlü elektrik motorlarını çalıştırmak için tercih edilebilir. Ülkemizde rüzgar enerjisi bir kaç yıl öncesine kadar enerji planlamalarında gözükmeyen bir enerji olmasına rağmen, özellikle içinde bulunduğumuz yıllarda özel sektörün çalışmaları ile hızlı atılımlar göstererek gerekli düzenlemelerin yapılması sağlanmıştır. Ülkemizde DPT’nin desteği ile Türkiye Rüzgar Atlası çalışmaları yapılmış olup; Türkiye teknik rüzgar potansiyeli ve santral kurulmaya uygun alan sayısı açısından birinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda özel teşebbüsler tarafından rüzgar enerjisine yatırım yapılmaya başlanmıştır. Türkiye'de Rüzgar Enerjisi'nin Tarihi Ülkemizde rüzgar enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları rüzgar potansiyelini tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. Bu çalışmaların yapıldığı yıllarda rüzgar enerjisini konu alan herhangi bir kanuni düzenleme mevcut değildi. 1995 yılından itibaren bazı küçük uygulamalar Yap - İşlet - Devret modeliyle gerçekleştirilmiştir. Türkiye'de İlk rüzgar santrali Demirer holding'in Çeşmede kurduğu santraldir. İzmir Çeşme germian'da (1.5MW), Alaçatı'da (7.2MW); Çanakkale Bozcaada'da 10.2MW); İstanbul Hadımköy'de (1.2MW) gerçekleşen rüzgar santralleri bu şekilde ortaya çıkmıştır. Türkiye'de rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının konu edildiği ilk kanun 2001 yılında Elektrik Piyasası Kanunu'dur. Bu kanunla devletin belirli bir fiyattan alım garantisinden vaz geçmesi zaten düşük seviyede olan rüzgar enerjisi yatırımlarını durdurmuştur. Bu aşamada az sayıda özel sektörün kendi enerjisini üretmek için gerçekleştirdiği projeler mevcuttur. (Otoprodüktör) Rüzgar enerjisine verilen resmi önemin kanıtı olarak ilk ciddi girişim ise ancak 2005'dey Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu'yla ortaya konmuştur. Bu kanunun sonrasında Bandırma, Çeşme yarımadası, Hatay, Manisa, Çanakkale'de gerçekleştirilen 150 MW gücündeki santraller kanunun ilk meyveleridir. Bu tarihten sonra Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu rüzgar enerjisine dayalı üretim tesisi kurmak için başvurular gerçekleştirilmiştir. (Aralık 2007) EPDK gelen yoğun başvurulardan uygun olanlarını elemiş ve 2008 itibarıyla 1420 MW kurulu gücünde rüzgar enerji santralı projesine üretim lisans verilmiştir. Türkiye Rüzgar potansiyeli yüksek ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye'de Faaliyette olan Rüzgar Santralleri Türkiye'de çalışmakta olan 13 rüzgar santrali bulunduğu, bunların da üretim kapasitesinin 249,15 MW olduğu açıklanmıştır. Rüzgar Jeneratörleri Kullanım Alanları • Çiftlikler Villalar, dağ evleri • Sanayi tesisleri • Tarım sulama/pompalama sistemleri • GSM santralleri • Telekomünikasyon, radyo ve tv istasyonları • Yatlar ve deniz fenerleri • Tüm turistik işletmeler

http://www.biyologlar.com/ruzgar-enerjisi

Yerin oluşumu

Aralarında yerin de bulunduğu güneş sistemindeki (Şekil 15) gezegenlerin oluşumu ile ilgili olarak bugüne kadar çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Bunlardan biri, güneş ve etrafındaki gezegenlerin aynı düzlem üzerinde, aynı yönde dönmelerine dayanılarak savunulmuş olan ve güneş çevresindeki gezegenlerin, güneşin kendi ekseni etrafında dönmesi sırasında kopan parçalar (bilinen 9 gezegen) şeklinde meydana geldiği düşüncesidir. Ancak, dönmekte olan bir kütleden ayrılan parçaların, ana kütlenin dönme hızını artırdığı bilinmesine rağmen; güneşin kendisinden koptuğu düşünülen gezegenlerden yavaş dönmesi, bu teorinin terkedilmesine neden olmuştur. “katastrof kuramı” na göre, milyarlarca yıl önce güneşe yaklaşan bir yıldız ile aralarında meydana gelen çekim kuvveti sonunda her iki yıldızdan kopan kütleler, bugün güneşin etrafında kendi yörüngelerinde dönen gezegenleri oluşturmuştur. Gezegenlerin güneşten büyük bir dönme hızına sahip oluşları, teoriyi ileri süren James Jeans (1877-1946) tarafından yabancı yıldızın dönme yönünde geçerken meydana getirdiği çekim alanının etkisi olarak açıklanmıştır. Güneş ekseninin gezegenlerin bulunduğu düzleme 60 lik bir eğim göstermesi de, dışarıdan bir etkiyi var sayan bu kuramı desteklemektedir. Ancak, bu teoride geçen yabancı yıldız ve onun da etrafında bulunması olası gezegenler hakkında herhangi bir bulguya sahip değiliz. Immanuel Kant (1724-1804) tarafından ortaya atılan “meteorit kuramı” na göre yer ve diğer gezegenler, yukarıda "evrenin oluşumu" başlığı altında anlatıldığı şekilde evrenin bir bölümündeki temel taneciklerin bir çekim merkezi etrafında sıkışmalarıyla meydana gelmiştir. Harold Urey (1893-1981), aydaki kraterlerin, madde sıkışması sırasında meydana gelen gaz kaçışları nedeniyle meydana geldiğini ileri sürerek; Fred Hoyle (1915-2001) ise, güneşden kopan bu uyduların dönme impulslarının manyetik alanlardan dolayı nasıl arttığını matematiksel olarak göstererek teoriyi güçlendirmişlerdir. Büyük bir olasılıkla yerin de, güneşde var olan yapıların evrenin bir yerinde derece derece yoğunlaşmasıyla meydana geldiği düşünülmektedir. Yer büyürken, giderek artan yer çekimi enerjisi dolayısıyla ısınmaya başlamış, buna bir ölçüde radyoizotopların bozunmasından açığa çıkan ısı da eklenerek sıcaklığı artmıştır. Bunun ötesinde, yer çekimi enerjisinin; yeri eritecek sıcaklık derecesinden fazlasını üretmeye yetecek büyüklükte olduğu (29 000 0C) hesaplanmıştır. Sıcaklığa bağlı olarak eriyen bütün maddeler, genel olarak ağırlıklarına göre yerin merkezinden dışa doğru sıralanmış ve yerin çekim gücü başlangıçta çok zayıf olduğundan tüm hafif elementler ve gazlar uzaya kaçmışlardır. Nitekim, Ayın yer atmosferine benzer bir yapıdan yoksun bulunması, bu uydunun çekim gücünün zayıflığına bağlanmaktadır. Yer tabakalı bir yapıya sahiptir. Yüzeyden yerin merkezine olan uzaklık  6300 Km. dir. Yerin altına yapılabilen en derin sondaj ise 10 Km. dir. Bu nedenle yerin yapısı hakkında bilgi, ancak sismik çalışmalardan elde edilmektedir. Yer küre, içte yoğunluğu 7,5 gr / cm3 olan metal haldeki demir çekirdek ile onu kuşatan ve yoğunluğu 3,5 gr / cm3 olan, çeşitli metallerin silikat ve oksitlerinden oluşan mantodan yapılmıştır (Şekil 16). Kimyasal bakımdan biribirinden farklı yapıda olan bu iki tabaka, etkisi altında bulunduğu fiziksel faktörlere bağlı olarak da kendi içinde tabakalara ayrılabilmektedir. Çekirdeğin merkezinin, yerçekiminden dolayı üzerine binen büyük basınç nedeniyle katı olmasına karşın; dış kısmının benzer kompozisyonda olmasına rağmen sıvı halde olduğu düşünülmektedir. Bu durumdaki çekirdeği saran manto katıdır. Metal silikatları ve oksitlerinden ibaret olan mantonun erime noktası daha yüksek olduğundan, sıvı haldeki çekirdek ile temas halinde olmasına rağmen onunla karışmamaktadır. Mantonun yüzeye yakın bölümü farklı etkiler altında farklı fiziksel yapılarda bulunmaktadır. Bu etkilerden biri mantoda yüzeye yaklaştıkca basıncın azalmasıdır. Buna bağlı olarak yapı yumuşamakta ve bu bölüm astenosfer olarak adlandırılmaktadır. Mantonun en dışında bulunan ve 100 Km. kalınlığa sahip olan kabuk, yüzey tabakası olduğundan astenosfere göre daha soğuk ve buna bağlı olarak da sert olduğundan litosfer olarak adlandırılmaktadır. Ancak, litosfer de karaları meydana getiren granit ve okyanusların tabanını oluşturan ve daha yoğun olan bazalt isimli iki tabakaya ayrılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/yerin-olusumu

BİTKİLERİN GENEL YAPISI

Bitkiler şüphesiz ki doğanın en önemli canlılarıdır. Sahip oldukları fotosentez yapabilme yetenekleriyle tüm canlılara doğrudan ya da dolaylı olarak hayat verirler. Fotosentez sonucunda oluşturulan oksijen birçok canlı için gereklidir. Üretilen besin ise bütün canlıların beslenmesi için gereklidir. Bitkiler aktif hareket edemeyen canlılardır. Genelde kökleriyle bir yere tutunarak yaşarlar. Şimdi gelin bitkilerin bazı organlaını yakından tanıyalım. 1-KÖK: Bitkileri toprağa bağlayan organdır. Ayrıca topraktan su ve mineral alınımını sağlar. Tohumdan çıkan ilk köke ana kök denir. Ana kökten çıkan diğer köklere ise yan kökler denir. Köklerin ucunda tüysü yapılar vardır. Kök yerçekimi yönünde büyür. Kök hücreleri klorofil içermez. Bitkilerde bulunan Kök çeşitleri a)Kazık kök: Bu kök tipinde bir tane ana kök çok iyi gelişmiştir. Yüksek yapılı ağaçların ve fasulyenin kök yapısı tu tiptedir b)Saçak kök: Bir ana kök hakimiyeti yoktur. Köklerin hepsi beraber gelişir, Soğan ve buğday kökleri örnek verilebilir. c) Yumru(Depo) kök: İçerisinde besin depolayan köklerdir. Örneğin turp ve havuç. d) Tutunma kökü: Gövdenin duvara yada ağaçlara tutunmasını sağlayan köklerdir. Tırmanıcı bitkilerde görülür. Sarmaşık örnek olarak verilebilir.Bu köklerin dışında, hava ve destek kökleri de vardır.Kökün görevleri:• Bitkinin toprağa tutunmasını sağlar• Topraktan su ve suda çözünmüş minerallerin alınmasını sağlar• Bazı bitkilerde besin depolar. 2-GÖVDE: Bitkinin toprak üstünde gelişen,dik durmasını sağlayan,üzerinde dal,yaprak ve çiçekleri taşıyan kısmıdır. Gövdenin uç kısmında büyüme noktası bulunur ve buradaki hücrelerin çoğalmasıyla bitki uzar ve büyür. Gövdenin büyümesi genelde yerçekimine zıt yönlüdür. Gövde çeşitleri şunlardır: a)Otsu gövde: İnce ve zayıf kök tipidir. Tek yıllık bitkilerde bulunur. Örn:buğday,mısır. b)Odunsu gövde: Çok yıllık bitkilerin bulunan, sert,dayanıklı gövde tipidir. c)Sarılıcı gövde: Duvara veya başka bitkilere sarılarak büyüyen bitkilerin gövdeleri bu tiptedir. Örn:asma, fasulye. d)Sürünücü gövde: Toprak üstünde sürünerek büyüyen bitki gövdesidir. Örn:karpuz e)Yumru gövde: Besin depolayan toprakaltı gövdesidir. Örn patates f)Yassı gövde: Kısalarak yassılaşan ve yaprakların sık dizilerek gövdeyi örttüğü gövde tipidir. Örn:soğan,sarımsak,lale,pırasa. g)Su depolayıcı gövde: kurak ve sıcak bölgelerde yaşayan, su depolamış etli gövdelerdir. Örn:kaktüsGövdenin görevleri:• Bitkinin dik durmasını sağlar. Dal, yaprak ve çiçekleri üzerinde taşır.• Kök ile yapraklar arasında su,mineraller ve besinlerin taşınmasını sağlar.• Bazı bitkilerde besin, bazılarında su depo eder. 3-YAPRAK:Bitkilerin fotosentezi en çok yapabilen yeşil kısımlarıdır. Bir yaprakta 3 kısım vardır. Bunlar: yaprak tabanı, yaprak sapı ve yaprak ayası. Yaprak ayası fotosentez yüzeyini arttırmak için yassılaşmıştır. Yaprağın yapısında çok miktarda klorofil ve gözenek bulunur. Su bitkilerinde gözenekler yaprak yüzeyinde, kurak bölge bitkilerinde ise alttadır. Gözenekler (stoma), bitkinin gaz alışverişini sağlayan yapılarıdır. Ayrıca bitkiler bu gözenekler sayesinde tıpkı insanlar gibi terleyerek yüksek sıcaklıklara karşı kendilerini korurlar. Terleme sayesinde, kökteki emici tüylerle besin alma işi devam eder. Bitkinin sıcaklığı ayarlanır ve bazı artık maddeler atılmış olur. Terleme ve gaz alış verişini sağlayan gözeneklerin yardımıyla yaprak görevlerini başarıyla gerçekleştirir. Yapraklar fotosentezle besin ve oksijen üretirler, terleme yaparlar. YAPRAK ÇEŞİTLERİ Yaprak sapı dallanmamış yapraklara basit yaprak, yaprak sapının parçalanıp dallara ayrılmasıyla oluşan yapraklara bileşik yaprak denir. Yaprakların dalda dizilişi, güneş ışığından en iyi yararlanabilecek şekilde, birbirini örtmeyecek biçimdedir. Yapraklardaki klorofil sayesinde, güneş ışığının etkisiyle gerçekleştirilen fotosentezle bitkiler kendi besinlerini üretirler. Böyle kendi besinini kendisi yapabilen canlılara ototrof (üretici) canlı denir. İnsanlar ve hayvanlar gibi besinlerini dışarıdan hazır alan canlılara ise heterotrof (tüketici) canlı denir. Fotosentez (Karbon özümlemesi), ışık enerjisi ile su ve karbondioksitin birleştirilerek besin oluşturulması olayıdır. Bitkiler fotosentez sırasında havaya oksijen verirler. 4-ÇİÇEK:Çiçekli bitkilerde, bitkinin üreme organlarını taşıyan yapısına çiçek denir. Tam bir çiçek dıştan içe doğru 4 bölümde incelenebilir: a) Çanak yaprak: Yeşil renkli, çiçeği dıştan koruyan dış yapraklardır. b) Taç yaprak: Renkli, kokulu, gösterişli yapraklardır.böcekleri çiçeğe çekerek tozlaşmayı sağlarlar. c) Dişi organ: Genelde tek ve çiçeğin ortasında,dişicik tepesi,dişicik borusu ve yumurtalıktan oluşur. Dişi üreme hücreleri yumurtalıkta gelişir. Yumurtalık döllenmeden sonra meyveyi oluşturur. d) Erkek organ: Dişi organın çevresinde, sapçık ve başçıktan oluşan organlardır. Erkek üreme hücreleri olan polenler, başçıklardaki keselerde oluşurlar.Olgunlaşan polenlerin böcekler,rüzgar,su yada insan gibi etmenlerle dişi organın tepesine taşınmasına tozlaşma denir. Polenin içindeki dölleyici çekirdek (sperm), polen tüpü sayesinde yumurtalığa ulaşır ve yumurtayla birleşir. Buna döllenme denir. Döllenmiş yumurtaya zigot adı verilir, zigot gelişerek embriyoyu verir. Embriyo ileride bitkiyi oluşturacak yapıdır. Embriyo ve onu besleyecek olan besin doku ve tohum içinde bulunur. Yani tohum embriyoyu içinde barındıran ve onu koruyan yapıdır. Döllenmeden sonra, döllenen yumurta embriyoyu oluşturduğu gibi, yumurtalıkta etli ve sulu bir hal alarak meyveyi oluşturur. Meyve tek bir yumurtalıktan oluşursa, basit meyve (erik, kiraz,şeftali,vişne,fındık,ceviz,kestane) birden fazla yumurtalıktan oluşursa bileşik meyve (ahududu,böğürtlen,çilek) sadece yumurtalıktan oluşursa gerçek meyve (üzüm,şeftali,kiraz erik),yumurtalık dışındaki diğer organlarda (çanak yaprak,taç yapraklar vs.) oluşumuna katılırsa yalancı meyve (elma,armut,ayva) adını alır.Bitkilerin meyve ve tohumları olgunlaştıktan sonra su,rüzgar,hayvan ve insanlar aracılığıyla çevreye yayılır. Meyveler hayvanlar yada insanlar tarafından yendikten sonra tohumlar toprağa atılır. Toprakta uygun nem ve ısı olduğunda tohum içine su alarak kabuğunu çatlatır, böylece çimlenme olayı başlar. Çimlenmeyle yeni bir bitki oluşur. Açık tohumlular denen bitki grubunda, tohum taslakları meyve yapraklarıyla örtülü değildir. Örn;çam,ladin,sedir,köknar. Bu bitkiler her zaman yeşil kalan su bitkilerdir. Kapalı tohumlular denen grupta ise tohum taslakları meyve yapraklarıyla örtülü durumdadır. Örn;gül,gelincik,elma vs. Bu grupta otsu ve su türler bulunur, genelde bitkiler bu gruptandır.Bazı bitkilerse suda yaşarlar. Böyle bitkilerin suda tutunmasını sağlayan hava ve destek kökleri vardır. Su içinde olan gövdeden çıkan yaprak ve çiçekler su yüzeyinde görülürler. Bunların yapraklarındaki gözenekler üst yüzeydedir. Böyle bitkilere su bitkileri denir. Örn;nilüfer,su mercimeği,saz,su kamışı. ÇİÇEKSİZ BİTKİLER (Sporlu bitkiler):Çiçek ve tohum yapısı olmayan bitkilerdir. Üremeleri spor keselerinde oluşan spor denen yapılarladır. Çiçeksiz bitkilerin kök,gövde,yaprak gibi organları da iyi gelişmemiştir. İletim demetinin bulunup bulunmamasına göre, damarlı ve damarsız bitkiler olmak üzere 2 gruptur. Su yosunları, karayosunları, ciğerotları damarsız çiçeksiz bitkiler grubundandır ve iletim demetleri bulunmaz. Eğreltiotları, kibrit otları ve atkuyrukları damarlı sporlu bitkilerdir ve iletim demetleri bulunur. Su yosunları (Algler): Deniz, göl, bataklık, nemli toprak ve ağaç gövdelerinde yaşarlar. Hücrelerinde klorofil vardır ve fotosentez yaparlar. Klorofilden başka renk maddesi de taşırlar ve bu pigmentlerine göre mavi-yeşil, yeşil, kahverengi, sarı, kırmızı suyosunu gibi gruplara ayrılırlar.Karayosunu: Nemli yerler, ağaç kabukları, kayalar ve toprak üzerinde görülen, küçük yeşil renkli bir bitkiciklerdir. Boyları 1-2cm. kadardır.Eğreltiotları: Ormanların nemli topraklarında yaşarlar. İletim demetleri olduğundan çiçekli bitkilerin en gelişmiş grubudur. Geniş yapraklarının alt yüzeyinde küçük kahverengi spor keseleri bulunur. BİTKİLER VE ÇEVRE Bitkiler tüm dünya üzerinde karalardan denizlere geniş bir alana yayılmışlardır. Karalarda bitkiler, diğer ortamlara göre daha fazladır ve daha gelişmiştir. İklim bitkiler üzerinde önemli etkiye sahiptir. Bu yüzden kara bitkileri iklime bağlı olarak, çöl bitkileri, orman bitkileri, çayır bitkileri, step bitkileri gibi isimler alır. Her grup bulunduğu iklime ve ortama uyum sağlamış durumdadır. Bitkilerin yaprakları ne kadar büyükse kaybedecekleri su o kadar fazla olacaktır. Bu yüzden ılık ve nemli alanlarda yaşayan bitkilerin yaprakları büyük, soğuk ve kurak bölgelerde yaşayan bitkilerin yaprakları küçüktür. Bu yüzden bazı ağaçlar kışın yapraklarını döker.Çöl bitkileri suyun bulunmadığı kurak ortamlarda yaşadıklarından, su kaybını en aza indirmelidir. Bunun için, gövde su depo etmiş, yapraklar dikensi şekle dönüşmüş ve küçülmüştür. Kökleri daha fazla suya ulaşabilmek için derine iner. Çayır ve step bitkileri, genelde otsu ve çalımsıdır.Yağmur ormanları ise uzun ve sık ağaçlardan oluşur. Tropik yağmur ormanları, oksijen, karbon ve su çevrimlerinde önemli görev üstlendiklerinden, dünya ikliminin dengede tutulmasında büyük önem taşırlar.Yeryüzündeki farklı ikim kuşakları: 1)Sıcak kuşak(tropikal iklim): Ekvatorun iki tarafındaki dönenceler arasında kalan bölgedir. Sıcaklık yüksektir.ekvator çevresi çok yağışlı, bitki örtüsü zengin ve ormanlıktır(tropik yağmur ormanları). Dönencelere yaklaştıkça çayırlar ve seyrek ağaçlar görülür. Dönenceler çevresinde bozkırlar ve çöl bitkileri görülür. 2)Orta kuşak(ılıman iklim): Dönenceler ile kutup daireleri arasında kalan bölgedir. Bu kuşakta 4 mevsim yaşanır. Yağışı bol olan yerlerde ormanlar, diğer yerlerde bozkırlar görülür. 3)Kutup kuşağı(soğuk iklim): kutup daireleri ile kutup noktaları arasındaki bölgedir. Çoğu kar ve buzlarla kaplıdır. Bodur çalılar,yosunlar,az sayıda otsular yetişir.Bitkiler ormanlık alanlara daha çok yağmurun yağmasını sağlar. Ayrıca kökleriyle toprağı tutar ve toprağın oluşmasını da sağlar. Yağan yağmurun bitki kökleri tarafından tutulması sonucu yer altı suları oluşur. Bitkilerin en önemli özelliği güneş enerjisini kullanarak besin ve oksijen üretmeleridir (Fotosentez). Hayvanların yaşamaları için gerekli enerji, bitkilerin ürettikleri besin ve oksijenden sağlanır. Canlılarda birinin diğerini yemesi sonucu besin zinciri oluşur. Bitkilerde besin olarak depolanan enerji, bir besin zinciri biçiminde tüm canlılara dağılır. Bitkilere besinlerini ürettiklerinden üreticiler denir. Sadece bitkilerle beslenen hayvanlara birincil tüketiciler, bunlarla beslenenlere ikincil tüketiciler denir. İkincil tüketicilerle beslenen diğer bir gruba ise üçüncül tüketiciler adı verilir. Zincirin her basamağında oluşan bitkisel ve hayvansal kalıntıları topraktaki humus ve minerallere dönüştüren bazı bakteriler ve mantarlardan oluşan ayrıştıcılar bulunur.Ot - çekirge - kurbağa - yılan(Üretici) (birincil tüketici) (ikincil tüketici) (üçüncül tüketici)Çevre kirliliği: Çevre kirliliğini oluşturan etmenler: 1)Bitki örtüsünün tahribi: İnsanlar yerleşme,tarla açma, tesis kurma, yol yapma ve orman yangını gibi nedenlerle bitki örtüsünü tahrip ederler. Çıplak kalan arazilerde toprağın verimli üst katmanı su, rüzgar, çığ, buzul, yağmur, sel ve yerçekimi gibi etmenlerin etkisiyle aşınıp taşınır,buna erozyon denir. Erozyonun önlenmesi için bitki örtüsünün korunması, eğimli arazilerin teraslama ile eğime dik olarak sürülüp ekilmesi gerekir. 2)Toprak kirliliği: Toprağa karışan zararlı maddeler toprağın özelliğini bozar. Toprağı verimsiz hale getir. Kirlenen toprakta verim düşer, üretim azalır ve arazi çoraklaşır. Toprağın kirlenmesi özellikle tarım alanlarında kullanılan yanlış ilaçlama, yanlış gübreleme ve aşırı sulama ile gerçekleşir. Aşırı sulama, topraktaki minerallerin çözünerek taşınmasına neden olur. Buda bitkilerin büyüme ve gelişmesini engeller. Kirlenen toprakta zehirli maddeler bitkisel ürünlerde birikir ve böylece besin zinciri yoluyla kirlilik insana kadar ulaşabilir. 3)Su kirliliği: Su, doğada bir döngü içindedir.canlılar suyu kullandıktan sonra çeşitli şekillerde döngüye geri verir. Deterjan, tarım ilaçları, makine yağları, sıcak su,petrol ürünleri gibi maddelerin su ortamına taşınması ile su kirliliği oluşur. Bu durum sudaki canlıları olumsuz etkileyerek,ölümlerine neden olur. 4)Hava kirliliği: Sanayi kuruluşları, termik santraller yada evlerin bacalarından ve taşıtların egzozlarından çıkan gazlar, hava kirliliğine neden olur. Özellikle kükürt içeren düşük kalorili kömürlerin yakılmasıyla oluşan kükürt dioksit (SO) gazı, havada su buharıyla birleşerek yeryüzüne asit yağmuru olarak iner. Asit yağmurları bitkilerin solunum ve fotosentez işlevini azaltarak, ölümüne sebep olur. Ayrıca atmosferde biriken karbondioksit (CO) gazı, yeryüzüne yansıyan güneş ışınlarını tutar ve atmosfere gitmesini engeller. Bu olay sonucu yeryüzünün ısınmasına sera etkisi denir. Sera etkisi anormal hava koşullarına ve iklimde değişmelere neden olur.

http://www.biyologlar.com/bitkilerin-genel-yapisi

YÜZYILIN TEHLİKESİ SUSUZLUK

Su .Su canlıların yaşaması için hayati öneme sahiptir. En küçük canlı organizmadan en büyük canlı varlığa kadar, bütün biyolojik yaşamı ve bütün insan faaliyetlerini ayakta tutan sudur. Dünyamızın %70'ini kaplayan su, bedenimizin de önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Ancak yeryüzündeki su kaynaklarının yaklaşık %0.3'ü kullanılabilir ve içilebilir özelliktedir. Dünya nüfusunun %40'ını barındıran 80 ülke şimdiden su sıkıntısı çekmektedir. 1940-1980 yılları arasında su kullanımı iki katına çıkmıştır. Nüfusun hızla artması, buna karşılık su kaynaklarının sabit kalması sebebiyle su ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. YÜZYILIN TEHLİKESİ SUSUZLUK Küresel ısınma, bilinçsiz tüketim, su kaynaklarını yok ediyor. Küresel ısınmanın da etkisi ile 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 67'sinin suyun kıt olduğu bölgelerde yaşaması bekleniyor. Yeryüzündeki suyun sadece yüzde 3'ü tatlı su kaynağıdır. Bu kaynaklar da yetersiz yağış, aşırı buharlaşma, bilinçsiz tüketim ve yoğun kirlilik yüzünden hızla azalıyor. Küresel ısınma kaynaklı yağış azlığı bugün olmasa da 2025'te 2 milyar, 2050 yılında ise 7 milyar kişiyi susuzlukla karşı karşıya bırakacak. Günümüzde ise 1 milyar 100 milyon kişi, sağlıklı içme suyuna ulaşamıyor. Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için kişi başına 10 bin metreküp su potonsiyeli bulunması gerekiyor. Yeraltı ve yüzey suyu potansiyeli 110 milyar metreküp olan Türkiye'de ise kişi başına 1600 metreküp kullanılabilir su düşüyor. Ancak hızlı nüfus artışı ve kullanılabilir su miktarının değişmemesi sonucunda, bu miktarın daha da azalacağı düşünülüyor. Küresel ısınmadan etkilenecek ülkeler arasında yeralan Türkiye'de, 30 yıl sonra kişi başına kullanılabilir su miktarı 1000 metreküpe kadar inecek. Su ile toprak kardeşliğinin bozulması ise gelecekte, Türkiye de dahil birçok ülkenin su konusunda ciddi önlemler alması gerektiğini gösteriyor. SU TÜKETİMİNİZİ AZALTMAK İÇİN SİZ NELER YAPABİLİRSİNİZ? • Musluklarınızı, sifonlarınız, daima bakımlı tutun. Bozuk olanları hemen onarın. Çünkü saniyede bir damla akan su, yılda 3 metreküplük yani 3 tonluk bir tüketime tekabül eder. • Çamaşır ve bulaşık makineleri bir defada ortalama 40 litre su tüketmektedir. Makinelerinizi tam doldurmadan çalıştırmayın ve kısa programları tercih edin. • Banyo yerine duşu tercih edin. Bir duşta ortalama 50 litre su, bir banyoda 150 litre su tüketilir. • Sifon çekildiğinde suyu renklendirsin ve temizlesin diye tuvalete asılan maddeleri kullanmayın. Bunlar kanalizasyona karışarak kirliliğe sebep olur. • Traş olurken, ellerinizi yıkarken, dişlerinizi fırçalarken, bulaşıkları sabunlarken açık bırakılan musluk, dakikada yaklaşık 15-20 litre suyun boşa akmasına sebep olur. Bu işleri yaparken musluğu ihtiyacınız olduğu kadar açın. • İçme suyu dışındaki suları birkaç kez kullanmaya çalışın. Sebze ve meyve yıkadığınız suyla çiçekleri ve bahçeleri sulayabilir, temizlik yapabilirsiniz. • Evde kullanılan temizlik malzemeleri, atık sularla birlikte nehirlere karışır. İçinde fosfat bulunmayan ve suda ayrışabilen temizlik ürünlerini kullanın. Temizlikte sıvı sabun, toz sabun gibi doğal esaslı olanları tercih edin. (Hem doğaya zarar vermez hem de daha az suyla durulanabilir.) Diğer kimyasal deterjanların (petrol türevi temizleyiciler) doğal ortam için sakıncılarının yanı sıra bol suyla durulanmaları gerekir. • Yurdumuzda doğal olarak bulunan 9000 bitki türünden, yalnız ülkemizde yetişen 3000 türün endemik (Ülkemize has) olduğunu, • Ülkemizde yaşayan hayvan türü sayısının tüm Avrupa kıtasında yasayan hayvan türlerinin 1.5 katı olduğunu, • Ülkemizde doğal olarak 120 memeli hayvan, 440 kuş, 13 sürüngen, 350 balık türünün yaşadığım ve 15 memeli, 46 kuş, 18 sürüngen türünün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu, • Dünyanın büyük kuş göç yollarından ikisinin Anadolu'dan geçtiğini, • Sulak alanların, biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en verimli bölgeleri olduğunu ve ülkemizde uluslararası öneme sahip 56 adet sulak alan bulunduğunu, • Ülkemizdeki toprakların üçte ikisinin su veya rüzgar erozyonun etkisi altında olduğunu ve her yıl 1 cm. kalınlığında ve Kıbrıs Adası büyüklüğünde toprağımızın erozyonla yok olduğunu, • Bir ton kullanılmış beyaz kağıt, geri kazanıldığında 16 adet çam ağacının, bir ton kullanılmış gazete kâğıdı geri kazanıldığında ise 8 adet çam ağacının kesilmesinin önlenmiş olacağını, • Geri dönen her bir ton cam için yaklaşık 100 litre petrol tasarruf edilmiş olacağını, • Ülkemizde yaklaşık yılda 1 milyon ton kağıtla gereksiz yazışma yapıldığını, • İnsanların birbirlerine gönderdiği mektupların %44'nün okunmadığını, • Yalnızca 100.000 aile gereksiz yazışmayı durdurursa, her yıl 150.000 ağacın kesilmekten kurtarılacağını, • Bir insan ömrünün 8 ayını, gereksiz yazışma zarflarını açarak geçirdiğini, • Doğaya atılan atıkların % 60'nın boya ve boya ürünleri olduğunu, • Otomobilinizi hortumla yıkadığınızda yaklaşık 550 litre su harcandığını, • 3,7 litre benzinin yaklaşık 3 milyon litre içme suyunu kirletebileceğini, • Bir cam şişenin doğada 4000 yıl, plastiğin 1000 yıl, çikletin 5 yıl, bira kutusunun 10-100 yıl, sigara filtresinin 2 yıl süreyle yok olmadığını, • Bir büro elemanın yılda, 81 kilo yüksek vasıflı kağıdı çöpe attığını, • Bir topak tereyağ üretmek için 400 litre suya ihtiyaç olduğunu, • Büyük bir kayın ağacının, 72 kişinin 1 günlük oksijen ihtiyacını karşıladığını, • Dünyadaki mevcut suların ancak % 1'nin kullanılabilir su olduğunu, • Son 3-4 ay içerisinde 24 milyon hektar alanın çölleştiğini, • Dünya yüzeyinin % 6'sının çölleşmiş, % 29'unun da çölleşme yolunda olduğunu, • Dünya nüfusuna her gün 230 bin, her yıl 93 milyon kişinin katıldığını, • Dünyada her gün sağlıksız sulardan 25.000 kişinin ölmekte olduğunu, biliyormusunuz? www.gaziantepbiyologlardernegi.org

http://www.biyologlar.com/yuzyilin-tehlikesi-susuzluk

BALIKESİR VE ÇANAKKALE’NİN ENDEMİK BİTKİLERİ

Milattan önce 1200’ler: Anadolu Yarımadasında kurulu, dünyanın iki süper devletinden biri olan Hitit İmparatorluğu aniden yıkılır. Bütün Hitit şehir kalıntılarında bu tarihlere ait kalın bir kül tabakası vardır. Söz konusu yıkım sadece Hititler değil, bütün Anadolu halkları için geçerlidir. Batıdan doğuya doğru hızlı bir şekilde genişleyen, vahşi bir yıkım göz önüne serilir. Öyle hızlı ve ani bir yıkımdır ki bu, Anadolu yazılı kaynaklarında işgalle ilgili bir belgeye rastlamak neredeyse olanaksızdır. Vahşi, göçebe ve savaşçı kuzey halkları (Deniz halkları) Balkanlardan Anadolu’ya saldırmışlar, burayı boydan boya tahrip ettikten sonra Doğu Akdeniz ve Mısır’a kadar dayanmışlardır. Mısır yazılı metinleri bu saldırıdan dehşetle, saldırganların Mısır’dan kovulmalarından ise övgüyle bahsetmektedir. Tarihin gördüğü en vahşi saldırı, belki de ilk dünya savaşıdır bu. Anadolu insanı barbar kabileler tarafından katledilmiş, uygarlık tamamen yok edilmiştir. Öyle etkili bir saldırıdır ki, yıkımdan sonra, bin yıldan beri Anadolu’da kullanılan ve uygarlık ölçütü olarak bilinen yazı ortadan kalkmıştır. Arkeoloji literatüründe “Karanlık Çağlar” olarak adlandırılan dönem bu yıkım ile başlamıştır. MÖ 1200-750 yılları arasında Anadolu kör bir karanlığa gömülmüştür. Yazının olmadığı, kentlerin ortadan kalktığı bu dönemle ilgili olarak ancak ilkel kabilelere özgü basit keramik parçalara ulaşılabilmiştir. Kuzey halklarının doğal olarak Anadolu’ya ilk saldırı noktası Kuzeybatı Anadolu olmuştur. Bu bölgede o zamanın en önemli siyasi ve ekonomik gücü ise Troya Uygarlığı’dır. MÖ. 3200’lerden MS. 500’lere kadar 4000 yıl sürekli iskan edilen antik kent MÖ 1200’lerde Yunanistan üzerinden gelen vahşilerin saldırısına uğramıştır. İzmirli hemşehrimiz Homeros’un İlyada ve Odessa adlı eserlerinde bu işgal epik ve lirik bir dille anlatılır. Tanrı ve tanrıçalar bu savaşı izlerken takım tutar gibi iki taraftan birini tutarlar. Tanrılar tanrısı Zeus bu savaşı Çanakkale ve Balıkesir arasındaki Kazdağlarından (İda Dağı) izler. 1756 metre rakımla en yüksek noktası olan Gargaros’tan (günümüzdeki ismi Kartal Çimeni) savaşı izleyen baştanrı insanlara benzer duygu, düşünce ve davranışlarıyla savaş süresince bu dağdadır. Aslında İda ismi anatanrıça inancını ifade eder. Roma döneminde bu dağa “Magna Mater İdae”, yani Anatanrıça İda denilirdi. Zeus kültünün, bu inancın üzerine, kuzey halklarından Dor’ların istilasıyla yerleştiği tahmin edilmektedir. Zeus bu dağın en üst noktasına yerleşmesine, dolayısıyla herkesten üstün olduğunu göstermek istemesine rağmen yöre insanı hiçbir zaman Anatanrıça inancından vazgeçmemiştir. Antik çağda Kazdağı ve dolayları bitkilerin ve bereketin tanrıçası olan Kibele ve onun devamı Artemis tapkısının en etkin alanlarındandır. Kazdağı eteklerinde, Altınoluk ile içiçe olan Antandros (Anti+andros=Erkek karşıtı)’da Artemis inancı egemendir. Anatanrıçayı savaş ve kıyımla ortadan kaldırmaya çalışan barbarların tanrılarına karşı yöre halkının günümüzdeki feminist harekete benzer bir tepki vermiş olması da mümkündür. Aksi halde önemli bir antik kenti “erkek karşıtı” olarak adlandırmazlardı. Yöre insanının erkeğe düşman olması mümkün olamayacağına göre, bu tepki ataerkil kültür ve erkek baştanrıya karşı olmalıdır. Günümüzde bile bu tepki yöre kültüründe görülmektedir. Genelde dağların en yüksek doruğu kutsal kabul edilirken, günümüzde yöre halkı Kazdağının zirvesi Kartalçimeni yerine dağa aşağıdaki Sarıkız Tepesi’ni inanç alanı olarak görmektedir. Özellikle Türkmen köyleri arasında kutsal bilinen bu tepede Sarıkız ile ilgili bir de açıkhava sunak yeri (Türbe) vardır. Yöre insanı bu sunağa gelmekte, Sarıkız Ana’ya mumlar adamakta, bez parçaları bağlamakta, ayrıca buradaki zirve defterine yazılar yazarak Sarıkız’dan sorunlarına çare bulmasını istemektedir. Sarıkız’ın hikayesi ve ritüeli ile Tanrıça Artemis’inki de birbirine çok benzer. Her ikisine de tepelerde tapınılır, her ikisi de bakiredir. Sarıkız’ın ölüm nedeni de bakire olmadığı yönündeki iftiralardır. Dağ, anatanrıça inancıyla ilgili bir yer iken, ataerkil kabilelerin işgali ile Anatanrıça zirveyi Atatanrıya bırakmıştır. Anatanrıça ikincil konuma düşerek, daha alçak bir tepeye yerleşince yöre insanı da onu takip etmiştir. (Sarıkız efsanesinin kökeninde de anatanrıçayı baştanrılıktan indirmek isteyen ataerkil halkların söylenceleri olduğu düşünülebilir ve söylence Troya savaşlarının olduğu Geç Tunç Çağına tarihlenebilir). Yöre insanı zirveye çıkarak Zeusa yakarmak yerine Sarıkız tepesine çıkıp anatanrıçaya (Kibele-Artemis) yakarmıştır. Zira anatanrıça bitkilerin, beslenmenin ve bitkisel ilaçların tanrıçasıdır. Zirveye çıkıp ne istenebilir ki yıldırımın ve şiddetin tanrısından. Besleyen ve sağaltan Anatanrıçaları ortaya çıkaran ise önemli bir endemizm merkezi olan Kazdağları’ndaki biyolojik zenginliktir. Kazdağları özgün bitkisel zenginlikleriyle gerek günümüzde ve gerekse antik çağlarda küskün (Erkekler tarafından mağdur edilmiş), ancak üretken ve hastalıkları iyi eden kadınların mekanıdır. Troya savaşları sırasında zehirli okla yaralanan Paris, Kazdağlarında yaşayan ve güzel Helene uğruna terkettiği karısı Oinone’den kendisini bitkilerden yaptığı ilaçlarla iyileştirmesi için Kazdağına çıkar. Ancak Oinone kendisine ihanet eden kocasını yüzüstü bırakır, Kazdağı bitkilerinden yapılmış ilaçlardan mahrum bırakır onu, Paris de bu dağda ölür (1). Homeros Oinone’nin hangi tür bitkilerden ilaçlar yaptığını bize söylemiyor. Dolayısıyla tıbbi potansiyeli olan bütün Kazdağı bitkilerinin sağaltıcı kadınlar tarafından kullanıldığını öngörebiliriz. Örneğin Digitalis trojana (Troya yüksük otu) tıbbi potansiyeli olan ve sadece Balıkesir ve Çanakkale’de yetişen (Kazdağındaki Kapıdağda ve Zeytinli’nin 5 km yakınında, 600-800 metrelerde) endemik bitkilerimizdendir. Nitekim batılı bilim adamları, aynı türden Digitalis purpurea adlı yüksük otunun kanserli hücreleri tedavi edici etkisini keşfetmişlerdir. Bu bitkinin kalp kaslarının güçlenmesini de sağladığı belirtilmektedir (2). Tıbbi etkileri araştırılmamış yüzlerce bitkimiz, özellikle endemik bitkilerimiz Türkiye’nin geleceğini şekillendirecektir. Bu bitkilerden elde edilecek ilaçlar -bitkilerimiz çok lokal alanlarda yetişebildiklerinden- gelecekte bizim uluslararası ilaç endüstrisi, gen teknolojisi ve farmakoloji alanında söz sahibi olmamızı sağlayabileceklerdir, yeterki koruyalım, yeterki yaşatalım endemik bitkilerimizi... Yöre insanı da Kazdağlarındaki özgün bitkileri hastalıklarını iyileştirmek için toplar. Günümüzde Kazdağının Türkmen kadınları, özellikle yaşlı olanları yörenin bitkilerini baştacı ederler (Resim 1) (3). Çünkü onların hepsi birer tanrıçadır; bitkileri onlar tanır, bitkilerden ilaçları damıtarak hastaları sağaltırlar. Başlarına çiçek takarak Kazdağına öykünürler, o zaman Anatanrıça İda’dır onlar. Yörenin endemik şakayıkını (Paeonia masculi subsp. bodurii) konduruverirler başlarına, ölmezotlarını veya diğer adıyla altınotunu taktıklarında başlarına; kocamışlıklarını unutuverirler de ölmeyeceklerini sanırlar, yoksulluktan takamadıkları beşibirliklerin yerine altınotu ile avunurlar. Balıkesir Etnoğrafya müzesine uğrarsanız (Kuva-i Milliye Müzesi), Altınotu süslemeli kadın başlığını görebilirsiniz. Sadece yaşlılar değil, evlenecek genç kızlar başlarına bitki motifli başlıklar takarlar, botanik bahçesine dönen gelin başlıklarının hepsi, murada ermeden hakka yürüyen Sarıkız’a adanmıştır, kuru bitkilerden oluşan gelin başlığını takan her genç kız Sarıkızdır artık... Her ne kadar Milli Park olması dolayısıyla Kazdağlarından bitki toplamak yasaklanmış olsa da bu yasağa uyulmadığı görülmektedir. Yöre insanını Kazdağlarına çıkmaktan alıkoymak oldukça zordur. Zira Sarıkız inancının gücü insanları bu dağa çıkarmaktadır. Binbir zorlukla, traktörlerle, tozdan heykellere dönmüş insanların Sarıkızı gördükten sonra zirvede bitki toplaması herhalde ritüel bir davranıştır. Zira zirvede karşılaştığımız her köylüye, adaçayı ve kekik gibi Kazdağı bitkilerinin toplanmasının yasak olduğu hatırlatıldığında “Biz hayır için topluyoruz” karşılığını vermektedirler. Yani bitkilerin toplanması kutsal bir amaca özgülenmektedir. İşte size Anatanrıça inancı, işte bu inançla bağlantılı bitkisel ritüel... Sarıkız tepesinin biraz aşağısında Kapıdağı denen yükseltide, sadece burada yetişebilen ve yok olma tehlikesi altındaki endemik kekiğimiz Thymus pulvinatus da bitki toplayıcılarından nasibini almaktadır (Resim: 2) (4). Yetişme alanı 30 metrekareyi geçmeyen, Temmuz ve Ağustosta çiçeklenen bu kekik türü Kazdağından başka bir yerde yetişmemektedir. Köylüler tarafından çay yapmak amacıyla köklenerek hasat edildiği için bitki yok olma tehlikesi altındadır. Bu tür, Anadoluda yetişen Thymus türleri içinde en dar yayılış alanına sahip olanıdır. Bu yüzden yetişme alanı acilen korumaya alınmalıdır. Sarıkız türbesine çıkarsanız bir gün, zirve defterine şöyle yazın: “Sevgili Sarıkız Ana, benim de sorunlarım var; hastalık, geçim derdi, sevdalık. Ama çok şükür hayattayım. Sen önce çocuklarının ölümüne çare bul, kekiğine sahip çık”. TROYA SAVAŞINDA ROL ALAN ÖZGÜN BİTKİLER Troya’ya girmek isteyen Akha ordusu, 10 yıl savaştıktan sonra bu amacına ulaşamayınca tahtadan bir at yapar, bunun içine savaşçılarını koyar ve Troya’yı bu yöntemle işgal eder. Ancak söz konusu tahta atı yapmak için savaş alanından bir hayli uzak olan Kazdağındaki köknar ağacını kullanırlar. Troya atının yapıldığı Kazdağı köknarının bilimsel adı da Abies nordmanniana subsp. equi-trojani’dir (Resim 3). Equus Latince de “At” anlamına geldiğinden. Kazdağı Köknarının literatürdeki adı aslında “Troya Atının Köknarı” dır. Anadolunun özgün söylencesinin kaynağında yine Anadolunun özgün bir bitkisi bulunmaktadır. Her ne kadar Akhaların Troya’yı tahta at ile alt ettikleri söylenmekteyse de Troyalıların bu kadar basit bir numarayı yutmayacakları akla daha yakındır. Köknardan tahta at yapılarak bir ülkenin yok edilmesini o zamanın ağaçlarla ilgili inançlarına bağlamak daha mantıklıdır. Nitekim Troyalıların çağdaşı olan Hitit Devletinin anlaşma metinlerinde Köknar ağacı ile ilgili hükümler bu konuda bizlere ipucu vermektedir. Hitit devleti ile Hurri Devleti arasında yapılan bir anlaşma metninde “Hurriler bu antlaşmanın ve yeminin sözlerine uymazsa, bir köknar ağacı kesilip devrildiğinde artık büyümeyeceği gibi...biz Hurrileri karımız, çocuklarımız ve ülkemizle birlikte bu köknar ağacı gibi bırak. (Kesilmiş) Köknar ağacının nasıl zürriyeti yoksa...biz Hurrileri ülkemizle birlikte ve çocuklarımızla birlikte zürriyetsiz bırak” (5). denilmektedir. Yukarıdaki Hitit metninden hareketle; Troya’yı alamayan yağmacı Akhaların en sonunda büyüsel ve simgesel bir yola başvurdukları, mahvetmek istedikleri ülkenin insanlarını yok edebilmek için Kazdağındaki Köknar ağaçlarını keserek bunlardan heykeller yaptıkları akla daha mantıklı gelmektedir. Zira ülkenin köknarlarının kesilmesi ile bu köknarların yetiştiği topraklardaki insanların yok olması arasında Hitit inancında paralellik kurulduğu görülmektedir. Troya bölgesi Hititlerle benzer kültüre sahip, onlara akraba Luvilerin ülkesidir. Belki de Akha ordusu yerel halkın bu inancını bildiğinden ve onların moralini bozmak istediğinden, Kazdağının Köknarlarını keserek Troya halkına umutsuzluk aşılamayı planlamış da olabilir. Diğer bir olasılık ta Troya’yı ele geçiren ve halkını öldüren Akhalar’ın yaptıkları bu soykırımın simgesi ve zaferlerinin sembolü olarak Köknar ağacından çeşitli heykeller yapmış olmaları da olabilir. Günümüzde yöre insanı endemik Kazdağı Köknarının yapraklarını, içtiği çayın içine atar, çayını reçine kokulu bir şekilde içer. Köknar ağacının çayın içine katılması muhtemelen antik çağlardan kalan bir uygulamadır. Zira üreme ve soyun devamı ile özdeşleştirilen bu ağacımızın yaprağının çaya sadece koku vermediği, muhtemelen insanların soyunu devam ettirmek istemesi ile ilgili bir uygulama olduğu akla gelmektedir. Troya savaşının ayrıntılarını öğrenmek için Homeros’un İlyada ve Odessa adlı şaheserlerini okumak gereklidir. İlyadada, Troya kralının oğlunun bir Akha tolgası vasıtasıyla ölümü ile ilgili olarak; “Bir bahçede, meyvesinin ve yaz yağmurunun altında/Haşhaş çiçeği nasıl yana eğerse başını/Tolganın ağırlığıyla baş öyle yana düştü” (6) denmektedir. Ne ilginçtir ki Balıkesir dolaylarında endemik bir haşhaş türü yetişir. Ancak Troyalıların kaderine benzer onun kaderi de. Papaver somniferum subsp. pullatum olarak adlandırılan bu haşhaş bitkimiz yok olma tehlikesi altındadır. Homeros muhakkak biliyordu bu haşhaşı, yoksa özdeşleştirir miydi ölen insanlarla bu narin bitkimizi. Hitit dilinde (Muhtemelen ona akraba Troyadaki Luvi dilinde de) Haşşika olarak adlandırılan haşhaş bitkisinin ismi 4.000 yıldan bu yana değişmeyen ender kelimelerden biridir. Kültürel sürekliliğin önemli göstergelerinden biri olan dil benzerliğinin temelinde de özgün bitkilerimiz vardır. Aslında bir gelinciktir Haşhaş ve gelincikgiller ailesindendir. Gelincik Çiçeği Kibele inancında Attis’in kanlarını temsil eder. Dolayısıyla ölen genç ve yakışıklı erkeklerin sembolüdür. İlyada’da da bunu görürüz. Sadece haşhaş mı, baharda çevresinde kıpkızıl gelincikler açan, Burhaniye ve Havran’daki Madra dağlarında yaklaşık 10 kadar Kibele Açıkhava sunağı da yok olmak tehlikesi altındadır. 1999 yılında, halen Adramytteion kazılarını yürüten Arkeolog Doç. Dr. Engin Beksaç tarafından keşfedilen ve hala koruma altına alınmamış olan bu açıkhava sunakları dinamitlenmektedir. Bunun en hazin örneği Bahadınlı Köyünün yakınında yer alan “Dedekaya” Kibele Açıkhava sunak alanıdır. Eğer bir gün yolunuz Bahadınlı köyüne düşerse ve Dedekaya Kibele Sunağı’nın dinamitlerle parça parça olduğunu görürseniz, ve aylardan baharsa, ve kan kırmızıysa tarlalar, bilin ki gelincikler göç yolundadır. İlyada da İris, Tanrı Zeus’un habercisidir. İlyada da; “Böyle dedi o, yel gibi giden İris fırladı/Vardı İda dağının doruklarından koca Olimpos’a” dizeleri vardır. Gerçekten de Kazdağında endemik bir İris (süsen) türü yetişir, İris kerneriana’dır onun bilimsel adı. Eğer Kazdağını gezerken bu süsenimize rastlarsanız, mutlaka Koca Tanrı Zeus size bir şeyler iletmek çabasındadır. Troya savaşının en yoğun döneminde Zeus’un karısı, kıskanç Hera Kazdağına çıkar; Zeus’u baştan çıkarmaktır amacı. Kadınlara hiçbir zaman hayır diyemeyen baştanrı Zeus Kazdağının doruğunda birlikte olur Hera ile. Homeros İlyada’sında şöyle anlatır bu olayı: “...Böyle dedi, aldı karısını koynuna, sarıldı/Tanrısal toprak yumuşak bir çimen saldı/Taptaze Lotos bir halı serdi toprakla aralarına/Safranlardan, sümbüllerden tatlı bir halı/Uzanıverdi ikisi de halının üstüne/Sardı onu güzel bir altın bulut/Buluttan çiğ damlaları akıyordu pırıl pırıl/Tanrıların babası yüksek Gargaros tepesinde/Koynunda karısı mışıl mışıl uyuyordu”. İlyadayı okuyan Alman araştırmacı Schliemann okuduklarının kılavuzluğu ile Troya’yı ve Troya hazinesini keşfetmişti. Botanik bilimcileri için de başlıbaşına bir rehber kitaptır İlyada. Neden derseniz, yukarıdaki dizelerde bahsedilen safran (çiğdem) ve sümbüller gerçekten de burada yetişir, hem de endemik olarak. Hatta bunlardan birisinin ismi de Gargaros tepesinin adıyla anılır: Crocus gargaricus (Gargaros çiğdemi) adlı endemik çiğdemin üzerinde sevişmiştir Zeus. Bu çiğdemin aynı zamanda güzel bir kokusu da vardır. Ayrıca Crocus candidus ve Crocus biflorus subsp. nubigena adlı çiğdemler de Kazdağının endemik bitkileridir, Muscari latifolium adlı endemik misksümbülü de Kazdağının 1100 metrelerinde yetişir. Şimdi sorarım sizlere, özgün çiçek ve bitki türleri arasında, binbir çeşit kokuyla çepeçevre bir ortamda, yanınızda da sevgiliniz varsa ne yaparsınız? Sevişirsiniz elbet. Tanrılar tanrısı Zeus bile Kazdağı florasının bu oyununa gelmişse, siz çiğdeme ve sümbüllere karşı gelebilir misiniz? Homeros çiğdem bitkisini şafakla özdeşleştirir ayrıca, “Safran urbalı şafak ta yayılınca denize” der. Homeros mutlaka çiğdem bitkilerince zengin, denizi gören ve güneşin en erken göründüğü bir yerde şafağın sökmesini gözlemiş olmalıdır. Kazdağının zirvesi bu açıdan en ideal yerdir. Troya savaşında ölen Troyalı savaşçılar hep keten kumaşa sarılır, cenaze törenleri için hazırlanırlar. İlyada’da, Troya’nın en önemli savaşçısı olarak anlatılan Hektor’un cenaze töreni ile ilgili olarak ozanımız şöyle der: “İki keten çarşafla bir entari bıraktılar arabada/Bunlar ölüyü eve götürürken sarmak içindi/Yıkadı hizmetçiler ölüyü, ovdular yağla/Sardılar bir entariye, güzel bir keten çarşafa”. Bir başka dizede de “Kızlar keten giymişlerdi ipince/ Kızlar güzel çelenkler takmışlardı başlarına” denmektedir. Görüleceği üzere keten törensel bir giysidir. Gerek cenaze ve gerekse kutlama törenlerinde keten özellikli bir yer tutmaktadır. Anadolu ve Troya kültüründe keten en önemli giysi hammaddesidir. Zira Anadolu endemik ketenler açısından çok zengindir. Balıkesir’in de endemik bir keteni vardır: Linum hirsutum var. platyphyllum olarak adlandırılan bu ketenimiz yöre kültürünün itici güçlerinden biridir. Ancak yaşamı tehlikededir onun, kültürünü biçimlendirdiği Troya’nın verdiği mücadele gibi yaşama tutunmak istemektedir. Troyalı yiğitlerin cansız bedenlerini sarıp sarmalayan, antik çağ kızlarına güzellik katan keten yok olursa, Troya kültüründen de bir parça yok olacaktır. Çanakkale ve Balıkesir yöresi endemik bitkiler kadar endemik olmayan nadir bitkiler açısından da zengindir. Örneğin yaşam alanı Ege’deki Yunan adaları olan, ülkemizde ise sadece Marmara adasında yetişen bir orkide türü vardır. Orkidenin üzerinde 4 nokta olduğundan botanikçiler ona ‘dört noktalı orkide’ ismini vermişlerdir (Orchis quadripunctata) (Resim 4) (7). Ayrıca Türkiyede İzmirde yetiştiği bilinen Orchis lactea (sütbeyaz orkide) bu ilimiz dışında sadece Balıkesir’in Alibey (Cunda) adasında yaşayabilmektedir. BİTKİ ADLARINDA YÖREDEN YANSIMALAR Çanakkale ve Balıkesir’in endemik bitkilerinden bir bölümü antik Troya kent ve uygarlığından isimlerini almışlardır: Çanakkale: Achillea fraasii var trojana, Beta trojana var. trojana (Troya pancarı), Digitalis trojana (Troya yüksük otu), Ranunculus pedatus subsp. trojanus (Troya düğünçiçeği), Sideritis trojana (Troya yayla çayı). Balıkesir: Armeria trojana, Carduus nutans subsp. trojanus (Troya devedikeni), Galium trojanum (Troya yoğurt otu) bunlardandır. Bazı endemik bitkiler Kazdağının antik dönem ve günümüzdeki ismiyle isimlendirilmişlerdir: Çanakkale: Erysimum idaea, Jasione idaea (Kazdağı uyuzotu). Balıkesir: Astragalus ideae (Kazdağı geveni), Hieracium idae (Kazdağı mercangüşü), Hypericum kazdagensis (Kazdağı koyunkıranı) bunlara örnektir. Balıkesir’in endemik bitkilerden biri bilimsel ismini Kazdağının zirvesi olan Gargaros (Kartalçimeni) yöresinden almaktadırlar: Bu bitki Crocus gargaricus (Gargaros çiğdemi)’tur. Endemik bitkilerden bir bölümü isimlerini yörenin ırmaklarından almaktadır. Balıkesir: Hieracium scamandris (Karamenderes mercangüşü), Verbascum simavicum (Simav Çayı Sığırkuyruğu). Çanakkale: Verbascum scamandri (Eskimenderes sığırkuyruğu) bu bitkilere örnektir. Balıkesir endemik bitkilerinden birisi Troya savaşının önemli kahramanlarından biri olan Odysseus’un ismini taşımaktadır. Bu bitki Centaurea odyssei (Odysseus peygamber çiçeği) dir. TEHLİKEDEKİ ENDEMİK BİTKİLER Çanakkale ve Balıkesir’in tehlike altındaki bitkileri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir (8, 9). Tablonun incelenmesiyle de görüleceği gibi Kazdağında yetişen bitkiler yoğun bir tahribatla karşıkarşıyadırlar. Milli Park sınırları içerisinde olmasına karşın herkesin kolayca girebildiği ve yok olmak üzere olan endemik bitkilerini toplayabildiği bir dağdır Kazdağı. Hatta bu toplama faaliyeti evsel tüketimi aşmış, nadir bitkiler pazarlarda satılır hale gelmişlerdir. Kazdağının doruğuna adım attığınızda, yasak olmasına rağmen ızgarasını yakmış, rakısını yudumlayan keyif erbabının yanısıra, torbalarını dağın nadir bitkileriyle tıka basa doldurmuş insanları ve hatta keçi sürülerini bile görebilirsiniz. Bu manzarayı gördükten sonra diğer milli parklarımızın hali nicedir diye sormadan edemezsiniz. Çanakkale ve Balıkesir’in Yok Olma Tehlikesi Altındaki Endemik Bitkileri Bitkinin Bilimsel Adı Bitkinin Türkçe Adı Bitkinin Yetiştiği Yer ÇANAKKALE Achillea fraasii var. trojana - Kazdağı, Susuzdağı 1500 m, Allium kurtzianum Yabani soğan Kazdağı, Susuzdağı, mermerli alanlar Dianthus ingoldbyi Karanfil Gelibolu, Anzak’ta Peucedanum arenarium subsp. urbanii Domuzkuyruğu Kazdağı, 1500m Ranunculus pedatus subsp. trojanus Troya düğünçiçeği Erenköy, Menderes Dağı Tripleurospermum baytopianum (10) - Keşan ve Kadıköy arasındaki Kurudağ’da, 200 metrelerde Verbascum scamandri Eski Menderes sığırkuyruğu Kazdağında BALIKESİR Centaurea sericea Peygamber Çiçeği Dursunbey’de Papaver somniferum subsp. pullatum Haşhaş Thymus pulvinatus Kekik Kazdağında bulunan Kapıdağı bölgesinde, 1500-1600 metreler DİPNOTLAR 1-Şefik Can, Klasik Yunan Mitolojisi, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1994 2-“Kansere Karşı Yüksük Otu”, Cumhuriyet Bilim-Teknik Dergisi, 16.02.2002 tarihli nüsha 3-Atilla Erden, Anadolu Giysi Kültürü, Ankara, 1998 4-K.H.C. Başer, F. Satıl, G. Tümen, “Thymus Pulvinatus”, The Karaca Arboretum Magazine, TÜBİTAK Yayınları, Haziran 2001, 5-Güngör Karauğuz, Hitit Devletinin Siyasi Antlaşma Metinleri, Çizgi Kitabevi, Konya, 2002 6-Homeros, İlyada (Çev: Azra Erhat/A. Kadir), Can Yayınları,13. Basım, İstanbul, 2002 7- C.A.J. Kreutz, Die Orchideen der Türkei, B.J. Seckel, Netherland, Raalte, 1998 8-Tuna Ekim, Mehmet Koyuncu, Hayri Duman, Zeki Aytaç, Nezaket Adıgüzel; Türkiye Bitkileri Kırmızı Kitabı (Eğrelti ve Tohumlu Bitkiler); Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Van 100. Yıl Üniversitesi, Ankara, 2000 9- DAVİS, P.H., Flora of Turkey and the East Aegean Islands. Edinburg at the University Press,1969 10-Bu bitkinin resmi Bilim ve Ütopya Dergisinin Ağustos-2002 sayısında, “Turhan Baytop’un Ardından” adlı bölüm içerisinde yer alan, Prof. Dr. Ekrem Sezik’in yazısı içerisinde yayınlanmıştır.

http://www.biyologlar.com/balikesir-ve-canakkalenin-endemik-bitkileri

ALTERNATİF ENERJİ KAYNAKLARI

Enerji iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, endüstrinin en temel enerji tüketimi elektrik enerjisi olup, onu ısınma veya ısıtma amaçlı fosil yakıtlar (petrol, kömür) takip etmektedir. Günümüze kadar ısınma ihtiyacı kömür veya petrolden karşılanmaktaydı. Son yıllarda artan enerji talebi ve fosil yakıtların azalması insanaları başka enerji kaynaklarına yöneltmiştir. Özellikle son yıllarda fosil yakıtlardan çevre dostu olan doğal gazın tüm dünyada kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Özellikle kömür ve petrol rezervlerinin sınırlı olması ve bir gün mutlaka bitecek olması gelecekteki enerji politikalrının oluşmasına ve bu alanda yeni planlamaların ve yeni kaynakların oluşturulmasına neden olmuştur. Günümüz bilimi yeni ve alternatiif enerji kaynakların kullanılması için çalışmalar başlatmışlardır. Bu enerjiler; Güneş, Rüzgar, Jeotermal, Hidrojen, Hidro-elektrik ve Biyokütle ve dalga enerjisi doğal ve temiz enerji kaynakları olarak değerlendirilmektedir. Bu kaynaklardan en önemlilleri ve günümüzde yararlanma oranı yüksek olan güneş ve rüzgar enerjileridir. Fosil yakıtlara alternatif olabilecek kaynaklar ise yenilenebilir ve tükenmeyecek olan enerji kaynaklarıdır. Güneş enerjisinin de diğer enerjiler gibi kullanım sorunları ve koşulları vardır. Güneş enrejisi her tüketim modelinde kolaylıkla kullanılamaz. Her tüketim dalında kullanılabilmesi için bu sorunlarının tüketim modellerine göre çözülmesi gerekmektedir. Güneş enerjisinin depolanması yada diğer enerji lere dönüşebilmes, ısıl, mekanik, kimyasal ve elektrik yöntemlerle olur. Ekoloji bilimi açısından temel enerji güneş enerjisidir. Fosil yakıtlar dahil, rüzgar, hidroelektrik, biyogaz, alkol, deniz, termik, dalga gibi tüm enerji kaynakları güneş enerjisinin türevleridir. Fizikçi Capra’ya göre fozil yakıtlar ve çeşitli sorunlar yaratan nükleer enerji geçmiş dönemin enerji kaynaklarıdır. Buna karşılık güneş ve türevleri geleçeğin enerji kaynaklarıdır. Günlük güneş enerjisinden yararlanılması, dünyada günlük 300 tirilyon ton kömür yakılmasına eşdeğerdir. Başka bir hesaplamayla dünyamıza bir yılda düşen güneş enerjisi, dünyadaki çıkarılabilir fosil ykıt kaynakları rezervlerinin tamamından elde edilecek enerjiin yaklaşık 15-20 katına eşdeğerdir. Dünyaya üzerinde Alman şirketleri öncülüğünde, 20 kadar kuruluşun 2009 yılında projelendirdiği 'Desertec', şimdilik, güneş enerjisinin kullanılacağı en büyük proje olarak planlanmıştır. Bu projede dev aynalarla ısıtılacak sudan sağlanacak buhar ile çalıştırılacak dev türbinlerden sağlanacak elektrik enerjisi yüksek voltaj iletişim hatlarıyla Kuzey Afrika çöllerinden Avrupa'ya ulaştırılacak. İlk hesaplamalara göre 2020 yılında Almanya'ya ulaşabilecek olan enerjinin maliyeti 6 euro/sent olacak. En büyük avantaj, 400 milyar euro tutarındaki yatırım tamamlandıktan sonra maliyetin sabit kalması. 'Desertec' projesinin kısa sürede Avrupa kıtasının elektrik ihtiyacının %15'ini karşılayabilir duruma gelmesi dışında, doğal olarak kurulduğu bölgelerin enerji ihtiyacını da yerine getirecek. Dünyadaki çöllere 6 saat içerisinde düşen güneş enerjisinin tüm dünyanın bir yıl içerisinde tükettiği enerjiye eşit olduğu düşünülürse projenin ekonomik değeri daha iyi anlaşılacaktır. Ülkemiz güneş enerjisi açısınıdan diğer ülkelere nazaran daha şanslıdır. Türkiye düşen güneş enerjisi miktarı tüm Avrupa ülkelerine düşen enerjinin toplamına eşittir. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünde (DMİ) mevcut bulunan 1966-1982 yıllarında ölçülen güneşlenme süresi ve ışınım şiddeti verilerinden yararlanarak EİE tarafından yapılan çalışmaya göre Türkiye'nin ortalama yıllık toplam güneşlenme süresi 2640 saat (günlük toplam 7,2 saat), ortalama toplam ışınım şiddeti 1311 kWh/m²-yıl (günlük toplam 3,6 kWh/m²) olduğu tespit edilmiştir.Çeşitli kaynaklara göre ülkemizin yılda almış olduğu güneş enerjisi ; bilinen kömür rezervimizin 32, bilinen petrol rezervimizin 2200 katıdır. Güneş enerjisinin , diğer enerjilere çevriminde kullanılan çevrimler; a) güneş enerjisinden doğrudan ısı enerjisi b) güneş enerjisinden doğrudanelektrik enerjisi c) güneş enerjisinden hidrojen enerjisi elde edilmesi olarak sıralanabilir. Güneş Enerjisinin Diğer Enerjilere Göre Üstünlükleri Güneş enerjisinin diğer enerjilere göre bir çok üstün özelliği bulunmaktadır. Güneş enerjisini etkin ve kullanılabilir kılan özellikleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir: - Güneş enerjisi tükenmeyen ve azalmayan bir enerji kaynağıdır. - Güneş enerjisi, temiz bir enerji türüdür. Gaz, duman, toz, karbon veya kükürt gibi zararlı maddeleri yoktur. - Güneş, dünya tüm ülkelerinin, herkesin yararlanabileceği bir enerji kaynağıdır. Bu sayede ülkelerin enerji açısından bağımlılıkları ortadan kalkacaktır. - Güneş enerjisinin bir diğer özelliği, hiçbir ulaştırma harcaması olmaksızın her yerde sağlanabilmesidir. - Güneşi az veya çok gören yerlerde biraz verim farkı olmakla birlikte, dağların tepelerinde vadiler ya da ovalarda da bu enerjiden yararlanmak mümkündür. - Güneş enerjisi doğabilecek her türlü bunalımın etkisi dışındadır. Örneğin, ulaşım şebekelerinde yapılacak bir değişiklik bu enerji türünü etkilemeyecektir. - Güneş enerjisi hiçbir karmaşık teknoloji gerektirmemektedir. Hemen hemen bütün ülkeler, yerel sanayi kuruluşları sayesinde bu enerjiden kolaylıkla yararlanabilirler. Güneş enerjisinin karşılaştığı sorunlar: - Güneş enerjisinin yoğunluğu azdır ve sürekli değildir. İstenilen anda istenilen yoğunlukta bulunamayabilir. - Güneş enerjisinden yararlanmak için yapılması gereken düzeneklerin yatırım giderleri bugünkü teknolojik aşamada yüksektir. - Güneşten gelen enerji miktarı bizim isteğimize bağlı değildir ve kontrol edilemez. - Bir çok kullanım alanının, enerji arzı ile talebi arasındaki zaman farkı ile karşılaşılmaktadır. Güneş enerjisinden elde edilen ışınım talebinin yoğun olduğu zamanlarda kullanılmak üzere depolanmasını gerektirir. Enerji depolaması ise birçok sorun yaratmaktadır. Güneş Pilleri ( Fotovoltaik Piller ) Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır. Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan megaWatt'lara kadar sistem oluşturulur. Güneş pillerinin yapımında kullanılan malzemeler. Güneş pilleri pek çok farklı maddeden yararlanarak üretilebilir. Günümüzde en çok kullanılan maddeler şunlardır: Kristal Silisyum, Galyum Arsenit (GaAs), Amorf Silisyum, Kadmiyum Tellürid (CdTe),Bakır İndiyum Diselenid (CuInSe2),Optik Yoğunlaştırıcılı Hücreler Güneş Pillerinin Kullanım Alanları Güneş pili sistemlerinin şebekeden bağımsız olarak kullanıldığı tipik uygulama alanları aşağıda sıralanmıştır. - Haberleşme istasyonları, kırsal radyo, telsiz ve telefon sistemleri - Petrol boru hatlarının katodik koruması - Metal yapıların (köprüler, kuleler vb) korozyondan koruması - Elektrik ve su dağıtım sistemlerinde yapılan telemetrik ölçümler, hava gözlem istasyonları - Bina içi ya da dışı aydınlatma - Dağevleri ya da yerleşim yerlerinden uzaktaki evlerde TV, radyo, buzdolabı gibi elektrikli aygıtların çalıştırılması - Tarımsal sulama ya da ev kullanımı amacıyla su pompajı - Orman gözetleme kuleleri - Deniz fenerleri - İlkyardım, alarm ve güvenlik sistemleri - Deprem ve hava gözlem istasyonları - İlaç ve aşı soğutma GÜNEŞ ENERJİSİ Dünya, güneşten yaklaşık 150 milyon km. uzakta bulunmaktadır. Dünya hem kendi çevresinde dönmekte, hem de güneş çevresinde eliptik bir yörüngede dönmektedir. Bu yönüyle, dünyaya güneşten gelen enerji hem günlük olarak değişmekte, hem de yıl boyunca değişmektedir. İlave olarak, Dünyanın kendi çevresindeki dönüş ekseni, güneş çevresindeki dolanma yörüngesi düzlemiyle 23.50 lik bir açı yaptığından, yeryüzüne düşen güneş şiddeti yörünge boyunca değişmekte ve mevsimler de böylece oluşmaktadır. Yeryüzünün kullanılmakta olan tüm yenilenebilir enerjilerin kaynağı güneştir. Diğer alternatif enerjiler güneşin etkisi ile oluşmaktadır. Güneşin tükenmez enerjisinden yaralanarak ve az bir maliyetle, evlerimizi veya kullanım suyumuzu ısıtıp, elektrik elde edebiliriz. Güneş kolektörlerini kullanarak, kullanım suyunu arzu edilen sıcaklıkta ısıtabilir, güneş pilleri sayesinde, yılın her ayı, istediğiniz yerde, istediğiniz kadar elektrik elde edebilirsiniz. Güneş enerjisinden, ısı enerjisine dönüştürerek, elektrik enerjisine dönüştürerek yararlanılmaktadır. Yarı iletkenler kullanarak doğrudan elektrik üretimi de mümkündür. Güneş enerjisi, güneş ışığından enerji elde edilmesine dayalı teknolojidir. Güneşin yaydığı ve dünyamıza da ulaşan enerji, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışıma enerjisidir, güneşteki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi şeklindeki füzyon sürecinden kaynaklanır. Dünya atmosferinin dışında güneş ışınımının şiddeti, aşağı yukarı sabit ve 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzünde 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir. Dünyada yararlanılan en eski enerji kaynağı güneş enerjisidir. RÜZGAR ENERJİSİ Yenilenebilir bir enerji türü olan rüzgar, eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Endüstriyel manada kullanımı ise araştırılmaya devam edilmektedir. Bu amaçla, hareketli havanın bünyesindeki kinetik enerji bir eksen etrafında dönen kanatlar vasıtasıyla mekanik enerji dönüştürülmek durumundadır. Rüzgar enerjisi temiz ve diğer enerji türlerine kolayca çevrilebilmeleri avantajları, zamana göre düzensiz ve yoğunluğunun az olması dezavantaj olarak düşünülmektedir. Hava tabakalarının farklı sıcaklıklarda ısınıyor olması rüzgarı oluşturur. Rüzgar enerjisiyle, elektrik üretebilir; kuyulardan su çekmek için kullanılan su dığınız pompaları çalıştırabilir. Rüzgâr hızı, bir rüzgâr türbininin elektriğe çevirebileceği enerji miktarı açısından önemlidir. Rüzgar enerjisinin kaynağını güneş oluşturmaktadır. Enerji iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, endüstrinin en temel enerji tüketimi elektrik enerjisi olup, onu ısınma veya ısıtma amaçlı fosil yakıtlar (petrol, kömür) takip etmektedir. Güneşin yeryüzü ve atmosferi homojen bir şekilde ısıtamamasından dolayı atmosfer içerisinde oluşan hava akımlarına rüzgar adını vermekteyiz. Yeryüzünün çoğrafi farklılıkları ile düzgün olmayan ısınmasına bağlı olarak, rüzgar enerjisi dağılımı zamansal ve yerel farklılıklar göstermektedir. Rüzgar enerjisinin atmosferde bol bulunması, çevre kirliliği yaratmaması, yerel bir enerji kaynağı olması ve ücretsiz oması gibi üstün özellikleri vardır. Rüzgarın enerji içeriği, ortalama rüzgâr hızının küpü oranında değişir. Yani rüzgâr hızı 2 katına çıkarsa, 8 kat enerji içerir. Rüzgâr türbini örneğinde, rüzgârın hızını 2 katına çıkarırsak her saniye pervaneden geçen dilim sayısını da 2 kat artar ve bu dilimlerin her biri otomobilin frenlemesi örneğinden anlaşıldığı gibi 4 kat enerji içerir. Rüzgar enerjisi potansiyele bağlı olarak gerek mekanik enerji gerekse elektrik üretiminde kullanılabilir. Rüzgardan üretilen mekanik enerji, su pompalama, zirai ürün öğütme, kesme, biçme ve elektrik üretiminde kullanılabilmektedir. Rüzgâr enerjisi günümüzde, 21. yüzyılda ve onların ötesinde ençok gelecek vadeden teknolojilerden bir tanesidir. Rüzgâr türbinlerinden herhangi bir çevre kirliliği olmaz. Modern bir 600 kW gücündeki rüzgâr türbini ortalama bir yerde, bir yılda genellikle kömürle iletilen diğer elektrik santrallarının 1.200 ton karbondioksidinin yerine geçecektir.20 yıllık bir işletme süresi içinde (ortalama bir yerde) bir rüzgâr türbini tarafından üretilen enerji imâlatı, bakımı, faaliyeti, demontajı ve parçalanması için gerekli olan enerjinin sekiz misli fazladır. Başka bir deyişle, genellikle bir rüzgâr türbinini imâl etmek ve çalıştırmak için gerekli olan enerjiyi geri kazanmak için sadece iki yada üç ay yeterli olacaktır. Rüzgârdaki enerji gerçekten de sürdürülebilir bir kaynaktır. Rüzgâr hiç bitmeyen bir şeydir. Halihazırda, rüzgâr enerjisi Danimarka elektrik tüketiminin yüzde yedisini karşılamakta ve bu rakkamın 2005 yılında yüzde 10 mertebesine yükselmesi beklenmektedir.Avrupayı çevreleyen sığ denizlerin üzerindeki rüzgâr kaynakları, teori olarak Avrupa'nın kullandığı tüm elektriği birçok misli ile karşılar niteliktedir. Enerji gereksiniminizi doğanın sonsuz rüzgar gücüyle karşılayabilrsiniz. Rüzgar jeneratörleri, birkaç yıl içinde ilk kuruluş maliyetlerini karşılayarak, sonraki yıllarda, bedava elektrik üretmeye yardımcı olur. Elektrik üretilmek istenen her yerde, rüzgar jeneratörlerini kullanmak mümkündür. Rüzgar jeneratörü elektrik üretim sistemini, akülerle birlikte dizayn edebilir, üretilen elektriği bu yolla depolayabilir. Böylece, rüzgar hızının yeterli olmadığı anlarda, sistem, akülerde depolanan enerjiyi kullanabilecektir. Rüzgar jeneratörleri, çevreyi kirletmeyen enerji üretim araçlarıdır. Elektrik üretirken çıkardıkları ses, tipik bir çamaşır makinasının sesi kadardır. Ses kirliliği yaratıp çevreyi rahatsız etmez. Rüzgar jeneratörünün üreteceği elektrik gücü, rüzgar hızıyla orantılıdır. Rüzgar hızı attıkça, üretilen elektrik miktarı da artar. Rüzgar jeneratörleri DC üretirler ve sistem çıkışında AC alınmak isteniyorsa, sisteme inverter eklemek gerekir. Bireysel kullanım amaçlı üretilmiş Ampair Hawk jeneratörlerini, küçük güçlü elektrik motorlarını çalıştırmak için tercih edilebilir. Ülkemizde rüzgar enerjisi bir kaç yıl öncesine kadar enerji planlamalarında gözükmeyen bir enerji olmasına rağmen, özellikle içinde bulunduğumuz yıllarda özel sektörün çalışmaları ile hızlı atılımlar göstererek gerekli düzenlemelerin yapılması sağlanmıştır. Ülkemizde DPT’nin desteği ile Türkiye Rüzgar Atlası çalışmaları yapılmış olup; Türkiye teknik rüzgar potansiyeli ve santral kurulmaya uygun alan sayısı açısından birinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda özel teşebbüsler tarafından rüzgar enerjisine yatırım yapılmaya başlanmıştır. Türkiye'de Rüzgar Enerjisi'nin Tarihi Ülkemizde rüzgar enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları rüzgar potansiyelini tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. Bu çalışmaların yapıldığı yıllarda rüzgar enerjisini konu alan herhangi bir kanuni düzenleme mevcut değildi. 1995 yılından itibaren bazı küçük uygulamalar Yap - İşlet - Devret modeliyle gerçekleştirilmiştir. Türkiye'de İlk rüzgar santrali Demirer holding'in Çeşmede kurduğu santraldir. İzmir Çeşme germian'da (1.5MW), Alaçatı'da (7.2MW); Çanakkale Bozcaada'da 10.2MW); İstanbul Hadımköy'de (1.2MW) gerçekleşen rüzgar santralleri bu şekilde ortaya çıkmıştır. Türkiye'de rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının konu edildiği ilk kanun 2001 yılında Elektrik Piyasası Kanunu'dur. Bu kanunla devletin belirli bir fiyattan alım garantisinden vaz geçmesi zaten düşük seviyede olan rüzgar enerjisi yatırımlarını durdurmuştur. Bu aşamada az sayıda özel sektörün kendi enerjisini üretmek için gerçekleştirdiği projeler mevcuttur. (Otoprodüktör) Rüzgar enerjisine verilen resmi önemin kanıtı olarak ilk ciddi girişim ise ancak 2005'dey Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu'yla ortaya konmuştur. Bu kanunun sonrasında Bandırma, Çeşme yarımadası, Hatay, Manisa, Çanakkale'de gerçekleştirilen 150 MW gücündeki santraller kanunun ilk meyveleridir. Bu tarihten sonra Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu rüzgar enerjisine dayalı üretim tesisi kurmak için başvurular gerçekleştirilmiştir. (Aralık 2007) EPDK gelen yoğun başvurulardan uygun olanlarını elemiş ve 2008 itibarıyla 1420 MW kurulu gücünde rüzgar enerji santralı projesine üretim lisans verilmiştir. Türkiye Rüzgar potansiyeli yüksek ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye'de Faaliyette olan Rüzgar Santralleri Türkiye'de çalışmakta olan 13 rüzgar santrali bulunduğu, bunların da üretim kapasitesinin 249,15 MW olduğu açıklanmıştır. Rüzgar Jeneratörleri Kullanım Alanları • Çiftlikler Villalar, dağ evleri • Sanayi tesisleri • Tarım sulama/pompalama sistemleri • GSM santralleri • Telekomünikasyon, radyo ve tv istasyonları • Yatlar ve deniz fenerleri • Tüm turistik işletmeler JEOTERMAL ENERJİ (jeo-yer, termal-ısı) Yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu, kimyasallar içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Jeotermal Enerji de bu jeotermal kaynaklardan ve bunların oluşturduğu enerjiden doğrudan veya dolaylı yollardan faydalanmayı kapsamaktadır. Jeotermal enerji yeni, yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez, ucuz, güvenilir, çevre dostu, yerli ve yeşil bir enerji türüdür. Sıcak su ve buhar, diğer yaraltı ve yerüstü sulara göre daha fazla erimiş madde ve gaz içeren ve oluşumunda ki süreklilik nedeni ile yenilebilir özelliktedir. Jeotermal enerji kaynakları sıcaklıklarına göre; yüksek yoğunluklu solüsyonların buharlaştırılmasıdan (180 Derece), balık çiftliklerinin (20 derece) kurulmasına kadar çok değişik alanlarda kullanılmaktadır. jeotermal enerjinin en ekonomik uygulama alanı, en geniş kullanım biçimi doğrudan kullanım olarak konutların ve sera alanlarının ısıtılmasıdır.Ülkemizde, 1962 yılından beri, MTA tarafından sürdürülen çalışmalar sonucunda, çok sayıda jeotermal kaynak bulunmuştur. Jeotermal kaynaklarla ısıtma, soğutma ve elektrik üretimi gerçekleştirilebilir. Yine bu kaynaktan yararlanarak elektrik üretmek olasıdır. En ucuz jeotermal enerji üretimi kendiliğinden yüzeye çıkan sıcak sulardan faydalanılarak gerçekleştirilen üretimdir. Bu kaynaklar çoğunlukla yeterli değildir ve kullanım alanları oldukça kısıtlıdır. Bunun yanında daha yüksek kapasiteli kaynaklara ulaşmak için sondaj çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Sondaj çalışmalarının çoğu petrol aramak amacıyla yapılmış olup jeotermal kaynaklara rastlanıldıktan sonra kuyuların işletme amacı değiştirilerek jeotermal kaynak olarak kullanılmıştır. Jeotermal sular çok derinlerdedir. Bu suların yukarı çıkarılması boru hatları döşeme ve pompalama gibi sorunları ortaya çıkarır. Bu suların borularla taşınmasında ortaya çıkan sorun suların aşındırıcı etkiye sahip olmasıdır. Jeotermal kaynakların dağılıtılmasında kullanılan sistemlerde kireçlenme yoğun olarak yaşanmaktadır. Jeotermal kuyularda sık sık boruları ve pompalama sistemlerini değiştirmek gerekebilir. Jeotermal kaynaklar ile; I. Elektrik enerjisi üretimi, II. Merkezi ısıtma, merkezi soğutma, sera ısıtması ve benzeri ısıtma/soğutma uygulamaları, III. Proses ısısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı kullanımlar, IV. Karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi, V. Termal turizm'de kaplıca amaçlı kullanım, VI. Düşük sıcaklıklarda (30 °C'ye kadar) kültür balıkçılığı, VII.Mineraller içeren içme suyu üretimi, gibi uygulama ve değerlendirme alanlarında kullanımlar gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de jeotermal enerji tüketiminin %87 si ısıtma amaçlı olmaktadır. Jeotermal enerji sahalarının ise %95’i ısıtmaya uygun sahalardır. Tüm dünyadaki jeotermal potansiyelin %8’ini bulunduran ülkemiz bu kaynaklar yönünden dünyanın en zengin 7. Ülkesidir. Türkiye’de şu anda elektrik üretimi, jeotermal merkezi ısıtma, karbondioksit üretimi, termal turizm ve diğerleri ile Türk Milli Ekonomisine jeotermalin katkısı yaklaşık 3 Milyar YTL olarak hesap edilmiştir. Ayrıca sektörde yapılan toplam istihdam ise 40.000 kişidir. Ayrıca, mevcut elektrik dışı toplam jeotermal değerlendirmenin kalorifer yakıtı eşdeğeri yılda 2 Milyar YTL’dir. DALGA ENERJİSİ Güneş ışınları dünyanın ana enerji kaynağıdır. Dünya üzerinde kara ve denizlerin dağılımından dolayı gelen ışınların %70'i denizler tarafından tutulur. Bu sebeble uygun yöntemler kullanılabildiğinde okayanuslar iyi bir enerji kaynağı olarak değerlendirilebilir. Med-cezir enerjisinde faydalanmak ideal bir fikirdir. Suyun kabarması ve inmesi şeklinde gelişen gelgit hareketi süresince suyun hareket enerjisinin faydalı amaçlar için kullanımı mümkündür. Çok önceleri Med değirmenleri ismi verilen ve eski vapurların kepçe çarklarına benzeyen sistemler ile değirmen yapılmıştır. Değirmen denizin üstünde olup çarkın alt kısmı suya dalmaktadır. Dalan çark kısmı gelip giden suyun zorlamsıyla itilmekte ve dönme hareketi elde edilmektedir. Dalga enerjisi tüm dünya için 3000 GW lık bir potansiyele sahiptir. Bununla birlikte bunun ancak 64 GW lık kısmı kullanılabilir durumdadır. Bu Türkiye’nin bugünkü elektrik enerjisi üretiminin 3 katına tekabül etmektedir. Med cezir olayı yerin ve ayın çekimi arasında suyun denge sağlamasından ileri gelmektedir. Sadece dünyanın aya bakan yüzünde değil, diğer yüzündede meydana gelir.Genellikle her 12 saat 25 dakikada bir med-cezir meydana gelir. Hergün bir önceki günden 50 dakika sonra meydana gelir. Yaklaşık 6 saatte yükselme ve takip eden 6 saatte de çekilme süreci meydana gelir.Deniz veya okyanusun sahil şekli ve derinliği önemlidir. Limana yaklaşan gemiler üzerinde çok etkili olduğundan her sahilin med-cezir haritası belirlenmiştir. Med-cezir enerjisini alabilmek için koy formundaki sahile bir baraj yapılmalıdır. Med esnasında su baraj üzerindeki türbinlerden geçerek baraja dolar. Cezir süresincede barajdan yine türbinler üzerinden geçerek denize döner. Burada med-cezir enerjisinin %8-25 i faydalı hale dönüştürülebildalga enerjisi,ir. Med-cezir santralı mevsin değişikliklerinden etkilenmez. Med-cezir vasıtasıyla enerjinin daha verimli elde edilebilmesi için sahillerin okyanusa açık olmalıdır. Bu manada bu enerji Türkiye açısından kullanışlı olmayacaktır. Okyanusa sahili olan Fransa 18 km lik sahilden 6000 MW lık bir enerji üretim projesi üzerinde çalışmaktadır. Güneş ışığı aynı zamanda denizlerdeki dalga enerjisi ve sıcaklık farklarıyla enerji elde edilmesini de sağlar. Tüm dünya bilim adamlarının üzerinde araştırma yapmakta olduğu, temiz enerji arayışı’nın bir parçası da Dalga enerjisi dir. Bizim yararlanmayı amaçladığımız, Denizlerde, Archimedes prensibi ve yer çekimi arasında oluşan ve diğer enerji kaynakları ile alışverişinde ortaya çıkan enerjinin, dalga enerjisinin, rasyonel olarak kullanılmasıdır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Ülkemizde, İlk yatırımından ve bakım giderlerinden başka gideri olmayan, primer enerjiye bedel ödenmeyen, doğaya her hangi bir kirletici bırakmayan, ucuz, temiz, çevreci ve çok büyük bir enerji kaynağının değerlendirilmesi gerekmektedir. Dalga enerjisi konusunda yapılan çalışmalar yetersiz ve oldukça azdır. Konuyla ilgili olarak üniversitelerin çalışma başlatmaları sağlanarak özel teşebbüsün tetiklenmesi gerekmektedir. Türk yatırımcılar için en uygun dalga dönüştürücü teknolojisi, enerji üretim sürecinin devamı boyunca periyodik olarak suyu depolayabilecek bir rezervuar ve dalganın yetersiz olduğu dönemlerde ikili bir yapıyla aynı zamanda rüzgar gücünü de kullanarak verimliliği artırabilecek bir sistemi içermelidir. Diğer ülkelerde düşük dalga ikliminde etkili olarak çalışabilecek dönüştürücüler halen geliştirilmektedir. Bu projelere katılmak veya yeni bir ikili tasarıma başlamak için çok geç değildir.

http://www.biyologlar.com/alternatif-enerji-kaynaklari-1

Monark Kelebekleri

Güneydoğu Kanada'da yaşayan Monark kelebeklerinin göç öyküsü ise, kuşlarınkinden daha da karmaşıktır. Monark kelebekleri, normalde, tırtıllıktan kurtulup tam bir kelebek olduktan sonra ancak 5-6 hafta yaşarlar. Bir yıl içinde, 4 Monark nesli yaşar. Bu dört neslin üçü, ilkbahar ve yaz aylarında yaşar. Sonbahar geldiğinde durum değişir. Çünkü sonbaharla birlikte, göç başlayacaktır ve bu göçü üstlenecek olan Monark nesli, aynı yıl içinde gelip-geçmiş olan diğer nesillerden çok daha uzun yaşayacaktır.Göç edecek olan Monarklar, mevsimin dördüncü kuşak kelebekleridir. Göç, çok ilginç bir biçimde, tam sonbaharda gecenin gündüze eşitlendiği gecede başlar Güneye göçen bu kelebekler, önceki diğer üç kuşaktan altı ay daha fazla yaşayacaklardır. Çünkü çıktıkları yolculuğu tamamlayıp geri dönebilmeleri için bu kadar süre yaşamaları şarttır. Güneye inen kelebekler, Yengeç Dönencesi'ni geçip soğukları geride bıraktıklarında dağılmazlar. Kıtanın yarısını aşan bir göçten sonra milyonlarca kelebek Meksika'nın ortasında konaklar. Burası üzeri zengin bitki örtüsü ile kaplı volkanik dağların sırtlarıdır. 3000 m. yükseklikteki bu yer kelebeklerin yaşayabileceği kadar sıcaktır. Burada Aralıktan Mart'a kadar 4 ay boyunca hiç bir şey yemezler. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken, yalnızca su içerler.Monarkların binlercesi bir ağaca konduklarında, ağaç neredeyse görünmez olur. İlkbaharda açmaya başlayan çiçekler Monarklar için önemlidir. 4 aylık bir bekleyişten sonra ilk defa kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerler. Artık Kuzey Amerika'ya dönüş için gerekli enerjiyi depolamışlardır. İki aylık yaşam süresini sekiz aya genişletilmiş olarak yaşayan bu kuşağın başka yönlerden diğerlerinden hiç bir farkı yoktur. Mart sonunda yola koyulmadan önce çiftleşirler. Tam gece ile gündüz eşitlendiği gün koloni kuzeye uçmaya başlar. Yolculuklarını tamamlayıp Kanada'ya vardıktan az sonra da ölürler. Ancak, ölmeden önce, soylarının devamı için gerekli olan kuşağı da dünyaya getirirler. Yeni doğan kuşak, yılın ilk neslidir ve yaklaşık bir buçuk ay yaşayacaktır. Daha sonra ikinci ve üçüncü kuşaklar... Dördüncü kuşağa gelindiğinde göç yine başlayacak, bu kuşak yine diğerlerinden altı ay daha fazla yaşayacaktır ve zincir böyle sürüp gidecektir... Bu ilginç sistem, akla bir çok soru getirmektedir: Nasıl olmaktadır da, her dört nesilden biri altı ay daha uzun yaşayacak şekilde doğmaktadır? Nasıl olmaktadır da, bu uzun yaşayan nesil binlerce yıldır tam kış aylarına denk gelmektedir? Nasıl olmaktadır da, kelebekler göçe tam gece ile gündüzün eşit olduğu günde başlamakta, bu ince hesabı tutturabilmektedir, yoksa takvim mi kullanmaktadırlar? Kuşkusuz bu soruların Evrim ya da benzeri teorilerin içinde hiç bir cevabı bulunamaz. Çünkü, kelebekler bu ilginç özellikleri var oldukları andan beri taşıyor olmalıdırlar. Eğer dünya üzerindeki ilk dördüncü Monark nesli uzun yaşama özelliğine sahip olmasaydı, bütün kelebekler o kış içinde ölürdü ve hayvanların nesli tükenirdi. Monarklar, var edildikleri andan itibaren bu olağanüstü özelliği taşıyor olmalıdırlar. "Tesadüf"ler, hayvanın neslini göçe göre ayarlama gibi bir yeteneğe şüphesiz sahip değildir. Kelebekler, şöyle bir düşünüp, dördüncü nesillerini uzun yaşatmaya karar vermiş, sonra da metabolizmalarını, DNA'larını, genlerini buna göre ayarlamış da olamazlar. Açıktır ki, Monarklar, böyle bir özelliğe sahip olarak dünyaya gelmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/monark-kelebekleri

KALITIMIN KROMOZOMAL ESASI

Bitkilerde ve hayvanlarda her tür kendine özgü sabit sayida kromozom içerir. Kromozomlarin sayisi mitoz bölünmedeki düzenli ve kesin olaylarla sabit tutulur. Birçok hayvan ve bitkide kromozom sayisi esittir. Fakat kromozomlardaki kalitim faktörleri farklidir. KROMOZOMLARIN YAPISI Ilk defa 1840 yilinda botanikçi Hofmeister tarafindan Tradescamia bitkisinin polen ana hücrelerinde görülmüs ve 1888 yilinda Vvaldeyer tarafindan da "Kromozom" ismi verilmistir. Hiçbir zaman yeniden yapilmazlar ya eskiden varolan kromozomun bölünme-sinden ya da tamamlama sentezleri ile yapilirlar. Yasamin sürekliligi kromozomlarin devamliligina dayanir. h-ler canlida kromozomlann sekli farkli olmasina karsin, ayni türde ayni kromozomlarin sekilleri birbirine benzerdir. Örnegin, 3. kromozom bir türde ayni sekle sahip olmasina karsilik, ayni türde 3. ile 8. kromozomlarin sekilleri birbirinden farklidir. Sayilari, türden türe farkli olur. Sayisi ile organizasyon derecesi arasinda herhangi bir baglanti yoktur. Küçük bir kromozom daha fazla gen tasiyabilir. Örnegin, Ascaris megalocephala un/va/ens'öe 2n = 2 (bilinen en az sayida kromozom tasiyan canli), Drosophila melanogaster'öe 2n = 8, insanda 2n = 46, keçide 2n = 60, bir tür istakozda 2n = 200, Ophyoglos-sum vulgatum (bir çesit egrelti otul'da 2n = 500 (canlilar arasinda bilinen en fazla kromozom sayili bitki) kromozom vardir. Normal vücut hücreleri anadan ve babadan gelen birer kromozom takimina sahiptir. Ana ve babadan gelen es kromozomlarin sekilleri ve büyüklükleri (esey kromozomlari hariç) birbirine esittir. Bu çift kromozom takimi bütün vücut hücrelerinde bulunur. Böyle hücrelere "S o m a t i k h ü c r e-l e r" adi verilir. Kromozom sayisi bakimindan da "D i p l o i f'tir denir ve 2n ile gösterilir. Fakat esey hücrelerinde, ergin gametlerde ve bazi ilkel canlilarin bütün hayat devrelerinde (yalniz zigot halinde diploit) kromozomlar eslerinden yoksundur. Partenogenetik çogalan bazi hayvanlarda, örnegin, erkek arilarda, vücut hücreleri-nin kromozom sayisi disilerinin somatik hücrelerindekinin yarisi kadardir. Ya erkek ya da disi esey kromozomunu bulunduranlara "G e r m i n a t i f H ü c r e l e r " denir. Esi olmayan kromozomlara da "H a p l o i t" denir ve "n" simgesiyle gösterilir. Kromozom sayisi sabit olmakla beraber bazi özeliesmis hücrelerde örnegin, böcek-lenn, özellikle bazi sineklerin tükrük bezlerinde bu sayi 2n'nin katlari seklinde bir artis gösterir. Burada kromozomlar çekirdek zan parçalanmaksizin çogalirlar. Buna "E n d o m i t o z i s" ve kromozom durumuna da "P o l i p l o i d i" denir. Çekir-dek büyüklügü kromozomlarin miktarina bagli oldugundan, poliploidide çekirdek hacminde büyüme görülür. Normal bir hücrede kromozomlar gözükmez. Profazin baslangicindan basla-yarak gittikçe yay seklinde kivrilan ve kalinlasan ince kromatin agi seklindedir. Sonunda türlere özgü kromozom seklini alincaya kadar kivrilma devam eder. Dino-f/age/lata'öa kromozomlar her zaman gözükür. Çünkü bunlarda çekirdek zan yoktur ve DNA bazik proteinlere bagli degildir. Bu tip hücreiere "M e z o k a r y o t i k" hücreler denir. Bir kromozomu kaba taslak distan incelemeye baslarsak su kisimlar (Sekil 10.3 ve 4) görülür: Aralarinda genel olarak açi bulunan iki koldan olusur. Kol-lar, primer bogumla birbirinden aynlmistir, buna S e n t r o m e r " (Kinetokor) denir. iki kolu birbirine esit olan kromozomlara "Metasentrik", esit olmayanlara ise "Submetasentrik" denir. Bir kollu gibi görünen kromozomlara da "Akrosentrik" (buniann sentromeri kromozomlarin ucundadir) (Sekil 10.5) kromozomlar denir. Bazi hayvan gruplari bu üç tipten yalniz birine sahiptir. Örnegin amfibiler yalniz metasentrik kromozomlara sahiptir. Kromozomlar üzerinde bu primer (birincil) bogumlardan baska, sekonder (ikin-cil) bogumlar da bulunabilir (Sekil 10.3 ve 4). Bazen (genellikle) kromozomun uç kis-minda uydu "S a t e l l i t" denilen yuvarlak ya da uzunca bir yapi bulunur. Uydu, kromozoma ince bir kromatin ipligiyle baglidir. Bu tip kromozomlara SAT kromo-zomlar denir. Sentromerler kromozomlarin ig ipligine takilmasini saglar. Sentromeri olmayan bir kromozom bölünmeye katilamaz ve tasfiye olur. Bu bogulma yerlerinde bulunan genler, rRNA'lari ve dolayisiyla çekirdekcikleri organize ederler. Bu genler çok defa yüzlerce kopya halinde bulunur ve buna 'Gen Amplifikasyon'u ya da 'Redunanz' denir. Kromozomlarin uçlarina da "Telomer7' denir. Kromozomun (Insanda) Ince Yapisi: Çözülmüs DNA'nin uzunlugu, bölün-mekte olan hücredeki paketlenmis kromozomlardan yaklasik 100.000 defa daha fazladir. insan kromozomlarinin agirligi, kabaca, DNA ve kromozomdaki proteinie-rin toplamina esittir. DNA'nin "Histonlar" olarak bilinen kromozomal proteinlerle olan baglantilari, tamamen yogunlasmis kromozomlar içinde DNA'nin inanilmaz derecede sikica paketlenmesim saglar. Bölünmeyen hücrelerde, çekirdek, kromatin olarak bilinen, kaba ve sekilsiz bir granüler materyal içerir. Kromatin, elektronmikroskop altinda incelendiginde, 0.3-0.5 mp çapinda boncuk dizisi gibi belirli bir yapiya sahip oldugu görülür (Sekil 10.6)- Bu kromatin ipligine çok defa "Kromonema" denir. Kromonemalar, bölünme evresine girmis kromozomlarda. "Matrix" denen, proteinlerden yapilmis amorf bir madde içerisinde bulunur. Bölünmelerin haricinde, kromatin iplikler çözünmüs olarak bulunduklari için, isik mikroskopunda görülmezler. Kromatinlerin her bir boncuguna "Nucleosom" (eski adlandinlmasi ile Kromomer) denir. Nukleozom, dört farkli histon çesidinin her birinden ikiser adet molekül içeren bir nukleozom çekirdeginden ve bunun üzerinde bir çember gibi sarili olan DNA'dan olusur (Sekil 10.6/n). Sekil 10.6/n'de görüldügü gibi DNA, nukleozom çekirdeginin etrafinda tam olarak iki defa dönmüstür. Nukleozomlar birbirlerine "Linker DNA = Baglayici DNA" denen çok uzun olmayan bir DNA zinciri ile baglanmislardir. Besinci çesit histon, nukleozomun dis yüzünde yer alir ve muhtemelen nukleozo-mun kararli kalmasini ve DNA'nin bulundugu yere sabitlestirilmesini saglar. DNA'nin nukleozom etrafinda dönen kismi yaklasik 200 baz çiftinden olusmustur ve bunun da yaklasik 1/6'si sarilmadan durur. Eger hücreler bölünme-leri sirasinda incelenirlerse, kromozomlarin bölünmeye yaklastikça yogunlastiklari görülür. Bölünen hücrelerdeki DNA'nin ve proteinlerin bu denli siki paketlenme mekanizmalari tam olarak bilinmemektedir; fakat birincil ve ikincil kivrilmalarin bu yogunlasmada önemli oldugu açiktir. Kromatinin yogunlasma derecesi. yapisal ve regulatör genlerin ürün verme derecelerinin göstergesidir. Çesitli kanitlar, kivrilmamis, yani çözülmüs kromatin-deki genlerin, yogunlasmis kromatindeki genlerden çok daha fazla okunduklarini göstermektedir. Kadinlarda çok siki paketlenmis X kromozomlarindan biri (Barr Cisimcigi), kalitsal olarak islevsizdir; nitekim homologu olan, çözülmüs ve uzamis olan ikinci X kromozomu yüzlerce okunabilir durumda gen tasir. Hücre bölünme-sinden önce kromozomlar gittikçe yogunlasirken (anafazda en yogun durumuna ulasir), bazi kromozomiarin bazi bölgelerimn diger kisimlardan daha fazla yogunlas-tigi görülür. Boyama ile, belirli evrelerde, belirii yogunlasma (kondensasyon) bölgeleri tasiyan kromozomlar gösterilebilir. Özel boyama teknikieriyle bir krorno-zom üzerinde açik (az yogunlasmis bölgeler = Eukromatik Bölgeler) ve koyu (çok yogunlasmis = Heterokromatik Bölgeler) bantlar seklinde görülen kromatin kisimlari saptanir. Her kromozomdaki bantlarin konumu kendine özgüdür ve bu bantlasmanin incelenmesi, genetik programin aydinlatilmasi için çok önemli sonuçlar verir. Her ne kadar bölünmekte olan hücrelerdeki kromozomlarin açik renkli bantlarindaki kromatin, koyu renkli olan kisimlardakine (yani çok siki paketlenmis) göre nisbeten daha çok okunabilen gen tasirsa da, bölünme olayinin ilerlemis evrelerinde, kromozomun hiçbir kisminda artik gen okunmasi meydana gelmez. Çünkü paketlenme en üst düzeyine ulasir. mRNA'ya tercüme, yalniz, bölünme döngüsüne girmemis hücrelerdeki, kismen gevsemis kromatin kisimla-rinda gerçeklesir. Histonlar, üç çesit kromozomal proteinden ancak bir grubudur. Diger ikisi yapisal ve regülatör proteinlerdir. Histonlari alinan kromozomun sekli bozulmaz; çünkü sekli olusturan yapisal proteinlerdir. Çiplak DNA sarmallari bu yapisal proteinlere tutunurlar. Regülatör proteinler en az bilinen gruptur. Büyük bir olasilikla DNA'nin çift sarmallarini ya da DNA'nin en azindan yapisal ve regülatör genlenni içeren kisimlarini tümüyle örterek kapatirlar ve böylece okunmalarini önlerler. Kromozomal regülatör proteinlerin etkisini, gelisme süreci içerisinde, belirli bir zamana ve siraya göre gösterdigi ve böylece organizmadaki yapilarin bir zaman dizisi içerisinde ortaya çiktigi bilinmektedir. Dev kromozomlarin incelenmesi (sineklerin tükrük bezlerinde, Malpiki kanalin-daki hücrelerde ve bazi yag dokularinda) oldukça önemli bilgiler vermistir. Çünkü endomitozis ile kromozomlar binlerce defa bölünmesine karsin, yavru kromonemalar yan yana kalmakta ve bu suretle kuvvetli boyanan DNA bantlari meydana gelmekte-dir (Sekil 10.7). Biz dev kromozomlari haploit olarak kabul ediyoruz. Çünkü ana ve babadan gelen kromozom çifti bunlarda birbirine kaynasmis durumdadir. Mutasyon-larin gösterilmesinde önemli rol oynarlar. Çünkü haploit oldugundan çekinik genler dahi etkisini fenotipte gösterebilecektir. Dev kromozomlarin özel bir durumunu yumurta sarisi bakimindan zengin olan balik, amfibi, sürüngen ve kuslarda görüyoruz. Mayoz bölünmenin profaz evresinde, homolog kromozomlar lamba seklinde dizilirler . Kromozomlarin döller boyunca sabit tutulmasi, gamet olusumu sirasinda, homolog kromozomlarin ikiye ayrilmasi ve yalniz bir tanesinin gametlere verilmesiyle rnümkün olur. 2n sayisi döllenme ile tekrar saglanir. Her kromozom içerisinde bir ya da birkaç özelligi kontrol eden birçok gen vardir. Her gen belirli bir yerde bulunur; bu yere lokus denir (çogul loki). Her hücrede ayni kromozomdan bir çift bulundugun-dan ayni özellige etki eden genler de çift (en azindan) halde bulunur (Y kromozo-munda bulunanlar hariç). Kromozomlar birbirinden ayrilirken genler de buna uygun olarak ayrilir. Genler, kromozomlarin içinde bir dogrultu üzerinde dizilmislerdir. Homolog kromozomlarda ayni genler ayni yerlerde bulunurlar. Dolayisiyla mayoz esnasinda sinapsis yapan kromozomlar, noktasi noktasina kavustuklarindan homolog genler tamamen birbirlerinin karsisina gelirler. Prof.Dr.Ali Demirsoy

http://www.biyologlar.com/kalitimin-kromozomal-esasi

KEMİK DOKU PREPARATLARININ

Preparasyon 2 teknikle yapılabilir. 1-Yumuşatma tekniği : Gerekli maddeler varsa daha kolay ve uygun bir tekniktir. 2-İnceltme tekniği :Daha çok el becerisine dayanır. a-Kemiğin yumuşatılarak preparat hazırlanması: Uzun kemik parçasının üzerindeki yağ ve kas kısımları bistüri ile temizlenir. Kemiği dekalsifiye etmek için % 5 veya % 7.5’luk nitrik asit (100 cc % 65’lik HNO3 +1200 cc distile su) içine konur. 24-48 saat bırakılır. Sık sık çalkalanır. Beş saatte bir çözelti tazelenir. Kemikler jiletle kesilecek kadar yumuşayınca çıkarılır. 24-48 saat kadar % 5’lik sodyum sülfat içinde bırakılır. Asitin giderilmesi için çeşme suyunda 1-2 gün yıkanır. Keskin jiletle çok ince kesitler alınarak % 50 ve % 70’lik alkol bırakılan petri kaplarında 10-60 dakika bırakılır. Kreozot (karanfil yağı) içine alınarak 15-20 dakika şeffaflandırılır. Temiz bir lam üzerine alınan kemik üzerine entellan damlatılarak lamel kapatılır. Kesitler yeterli incelikte ise Havers lamelleri ve kemik kanalları izlenebilir. Mikroskopta inceleme yapılırken diyafram kısılırsa daha iyi görüntü alınır. b-Kemiğin inceltilmesi ile preparat hazırlanması: Uzun kemiklerden kemik testeresi ile enine parçalar kesilir. Bunlar elektrikli veya kolla dönen döner zımpara taşlarında mümkün olduğu kadar inceltilir. Bir tahta üzerine konarak ince dişli demir eğe ile inceltilmeye devam edilir. Bu arada incelen kemikten kopmalar olur. Kopan parçalar ponza taşında tekrar inceltilmeye devam edilir. Ponza taşı üzerinde düzgün bir yüzey elde edilir. Bu yüzey üzerine su damlatılır. Kesitler parmak ucu ile taş üzerine sürtülerek daha da inceltilir. Parmak ucunda tutulan kesitlerden parmak izleri görünüyor ise kemik parçaları yeteri kadar incelmiştir. İncelmiş kesitler 5-10 dakika kadar nitrik asitte bekletilir. Sonra distile suda birkaç değişim yapılarak iyice yıkanır. Filtre kağıdı ile süzülür. Dikdörtgen ve kare şeklinde kesilerek lama yerleştirip, entellan damlatılıp lamel kapatılır.

http://www.biyologlar.com/kemik-doku-preparatlarinin

Genetik algoritma nedir

Genetik algoritmalar, doğada gözlemlenen evrimsel sürece benzer bir şekilde çalışan arama ve eniyileme yöntemidir. Karmaşık çok boyutlu arama uzayında en iyinin hayatta kalması ilkesine göre bütünsel en iyi çözümü arar. Genetik algoritmaların temel ilkeleri ilk kez Michigan Üniversitesi'nde John Holland tarafından ortaya atılmıştır. Holland 1975 yılında yaptığı çalışmaları “Adaptation in Natural and Artificial Systems” adlı kitabında bir araya getirmiştir. İlk olarak Holland evrim yasalarını genetik algoritmalar içinde eniyileme problemleri için kullanmıştır. Genetik algoritmalar problemlere tek bir çözüm üretmek yerine farklı çözümlerden oluşan bir çözüm kümesi üretir. Böylelikle, arama uzayında aynı anda birçok nokta değerlendirilmekte ve sonuçta bütünsel çözüme ulaşma olasılığı yükselmektedir. Çözüm kümesindeki çözümler birbirinden tamamen bağımsızdır. Her biri çok boyutlu uzay üzerinde bir vektördür. Genetik algoritmalar problemlerin çözümü için evrimsel süreci bilgisayar ortamında taklit ederler. Diğer eniyileme yöntemlerinde olduğu gibi çözüm için tek bir yapının geliştirilmesi yerine, böyle yapılardan meydana gelen bir küme oluştururlar. Problem için olası pekçok çözümü temsil eden bu küme genetik algoritma terminolojisinde nüfus adını alır. Nüfuslar vektör, kromozom veya birey adı verilen sayı dizilerinden oluşur. Birey içindeki her bir elemana gen adı verilir. Nüfustaki bireyler evrimsel süreç içinde genetik algoritma işlemcileri tarafından belirlenirler. Problemin bireyler içindeki gösterimi problemden probleme değişiklik gösterir. Genetik algoritmaların problemin çözümündeki başarısına karar vermedeki en önemli faktör, problemin çözümünü temsil eden bireylerin gösterimidir. Nüfus içindeki her bireyin problem için çözüm olup olmayacağına karar veren bir uygunluk fonksiyonu vardır. Uygunluk fonksiyonundan dönen değere göre yüksek değere sahip olan bireylere, nüfustaki diğer bireyler ile çoğalmaları için fırsat verilir. Bu bireyler çaprazlama işlemi sonunda çocuk adı verilen yeni bireyler üretirler. Çocuk kendisini meydana getiren ebeveynlerin (anne, baba) özelliklerini taşır. Yeni bireyler üretilirken düşük uygunluk değerine sahip bireyler daha az seçileceğinden bu bireyler bir süre sonra nüfus dışında bırakılırlar. Yeni nüfus, bir önceki nüfusta yer alan uygunluğu yüksek bireylerin bir araya gelip çoğalmalarıyla oluşur. Aynı zamanda bu nüfus önceki nüfusun uygunluğu yüksek bireylerinin sahip olduğu özelliklerin büyük bir kısmını içerir. Böylelikle, pek çok nesil aracılığıyla iyi özellikler nüfus içersinde yayılırlar ve genetik işlemler aracılığıyla da diğer iyi özelliklerle birleşirler. Uygunluk değeri yüksek olan ne kadar çok birey bir araya gelip, yeni bireyler oluşturursa arama uzayı içerisinde o kadar iyi bir çalışma alanı elde edilir. Probleme ait en iyi çözümün bulunabilmesi için; Bireylerin gösterimi doğru bir şekilde yapılmalı, Uygunluk fonksiyonu etkin bir şekilde oluşturulmalı, Doğru genetik işlemciler seçilmeli. Bu durumda çözüm kümesi problem için bir noktada birleşecektir. Genetik algoritmalar, diğer eniyileme yöntemleri kullanılırken büyük zorluklarla karşılaşılan, oldukça büyük arama uzayına sahip problemlerin çözümünde başarı göstermektedir. Bir problemin bütünsel en iyi çözümünü bulmak için garanti vermezler. Ancak problemlere makul bir süre içinde, kabul edilebilir, iyi çözümler bulurlar. Genetik algoritmaların asıl amacı, hiçbir çözüm tekniği bulunmayan problemlere çözüm aramaktır. Kendilerine has çözüm teknikleri olan özel problemlerin çözümü için mutlak sonucun hızı ve kesinliği açısından genetik algoritmalar kullanılmazlar. Genetik algoritmalar ancak; Arama uzayının büyük ve karmaşık olduğu, Mevcut bilgiyle sınırlı arama uzayında çözümün zor olduğu, Problemin belirli bir matematiksel modelle ifade edilemediği, Geleneksel eniyileme yöntemlerinden istenen sonucun alınmadığı alanlarda etkili ve kullanışlıdır. Genetik algoritmalar parametre ve sistem tanılama, kontrol sistemleri, robot uygulamaları, görüntü ve ses tanıma, mühendislik tasarımları, planlama, yapay zeka uygulamaları, uzman sistemler, fonksiyon ve kombinasyonel eniyileme problemleri ağ tasarım problemleri, yol bulma problemleri, sosyal ve ekonomik planlama problemleri için diğer eniyileme yöntemlerinin yanında başarılı sonuçlar vermektedir. Diğer yöntemlerden farkı 1-Genetik algoritmalar problemlerin çözümünü parametrelerin değerleriyle değil, kodlarıyla arar. Parametreler kodlanabildiği sürece çözüm üretilebilir. Bu sebeple genetik algoritmalar ne yaptığı konusunda bilgi içermez, nasıl yaptığını bilir. 2-Genetik algoritmalar aramaya tek bir noktadan değil, noktalar kümesinden başlar. Bu nedenle çoğunlukla yerel en iyi çözümde sıkışıp kalmazlar. 3-Genetik algoritmalar türev yerine uygunluk fonksiyonunun değerini kullanır. Bu değerin kullanılması ayrıca yardımcı bir bilginin kullanılmasını gerektirmez. 4-Genetik algoritmalar gerekirci kuralları değil olasılıksal kuralları kullanır Kaynaklar: BEASLEY, D., BULL, D.R., and MARTIN, R.R., 1993a. An Overview of Genetic Algorithms: Part 1, Fundamentals. University Computing, Vol.15(2), pp. 58-69, UK. BEASLEY, D., BULL, D.R., and MARTIN, R.R., 1993b. An Overview of Genetic Algorithms: Part 2, Research Topics .University Computing, Vol. 15(4), pp. 170-181, UK. BINGUL, Z., SEKMEN, A.S. and ZEIN, S., 1999. An Application of Multi-Dimensional Optimization Problems Using Genetic Algorithms. Proceedings of the IASTED International Conference Intelligent Systems and Control, Santa Barbara, CA, USA. BINGUL, Z., SEKMEN, A.S. and ZEIN, S., 2000. Genetic Algorithms Applied to Real Time Multi-objective Optimization Problems. IEEE SoutheastCon 2000 Conference, Nashville, TN, USA. DREZNER, Z. and WESOLOWSKY, G.O., 2003. Network Design: Selection and Design of Links and Facility Location. Transportation Research Part A, Vol. 37, pp 241-256. GEN, M., CHENG, R. and OREN, S.S., 2001. Network Design Techniques Using Adapted Genetic Algorithms. Advances in Engineering Software, Vol. 32, pp. 731-744. GOLDBERG, D.E., 1989, Genetic Algorithms in Search, Optimization and Machine Learning, Addison-Wesley Publishing Company Inc.ISBN:0-201-15767-5. HOLLAND, J.H., Adaption in Natural and Artificial Systems, University of Michigan Pres, Ann Arbor, MI, 1975. MAN, K.F., TANG, K.S. and KWONG, S., 1996. Genetic Algorithms: Concepts and Applications. IEEE Transactions on Industrial Electronics, Vol. 43, No. 5, pp. 519-533. POLI, R., LANGDON, W. B., MCPHEE, N. F. (2008), A Field Guide to Genetic Programming, freely available via Lulu.com.

http://www.biyologlar.com/genetik-algoritma-nedir

Kalıtımın Kromozomal Esası

KALITIMIN KROMOZOMAL ESASI Bitkilerde ve hayvanlarda her tür kendine özgü sabit sayida kromozom içerir. Kromozomlarin sayisi mitoz bölünmedeki düzenli ve kesin olaylarla sabit tutulur. Birçok hayvan ve bitkide kromozom sayisi esittir. Fakat kromozomlardaki kalitim faktörleri farklidir. KROMOZOMLARIN YAPISI Ilk defa 1840 yilinda botanikçi Hofmeister tarafindan Tradescamia bitkisinin polen ana hücrelerinde görülmüs ve 1888 yilinda Vvaldeyer tarafindan da "Kromozom" ismi verilmistir. Hiçbir zaman yeniden yapilmazlar ya eskiden varolan kromozomun bölünme-sinden ya da tamamlama senaaaleri ile yapilirlar. Yasamin sürekliligi kromozomlarin devamliligina dayanir. h-ler canlida kromozomlann sekli farkli olmasina karsin, ayni türde ayni kromozomlarin sekilleri birbirine benzerdir. Örnegin, 3. kromozom bir türde ayni sekle sahip olmasina karsilik, ayni türde 3. ile 8. kromozomlarin sekilleri birbirinden farklidir. Sayilari, türden türe farkli olur. Sayisi ile organizasyon derecesi arasinda herhangi bir baglanti yoktur. Küçük bir kromozom daha fazla gen tasiyabilir. Örnegin, Ascaris megalocephala un/va/ens'öe 2n = 2 (bilinen en az sayida kromozom tasiyan canli), Drosophila melanogaster'öe 2n = 8, insanda 2n = 46, keçide 2n = 60, bir tür istakozda 2n = 200, Ophyoglos-sum vulgatum (bir çesit egrelti otul'da 2n = 500 (canlilar arasinda bilinen en fazla kromozom sayili bitki) kromozom vardir. Normal vücut hücreleri anadan ve babadan gelen birer kromozom takimina sahiptir. Ana ve babadan gelen es kromozomlarin sekilleri ve büyüklükleri (esey kromozomlari hariç) birbirine esittir. Bu çift kromozom takimi bütün vücut hücrelerinde bulunur. Böyle hücrelere "S o m a t i k h ü c r e-l e r" adi verilir. Kromozom sayisi bakimindan da "D i p l o i f'tir denir ve 2n ile gösterilir. Fakat esey hücrelerinde, ergin gametlerde ve bazi ilkel canlilarin bütün hayat devrelerinde (yalniz zigot halinde diploit) kromozomlar eslerinden yoksundur. Partenogenetik çogalan bazi hayvanlarda, örnegin, erkek arilarda, vücut hücreleri-nin kromozom sayisi disilerinin somatik hücrelerindekinin yarisi kadardir. Ya erkek ya da disi esey kromozomunu bulunduranlara "G e r m i n a t i f H ü c r e l e r " denir. Esi olmayan kromozomlara da "H a p l o i t" denir ve "n" simgesiyle gösterilir. Kromozom sayisi sabit olmakla beraber bazi özeliesmis hücrelerde örnegin, böcek-lenn, özellikle bazi sineklerin tükrük bezlerinde bu sayi 2n'nin katlari seklinde bir artis gösterir. Burada kromozomlar çekirdek zan parçalanmaksizin çogalirlar. Buna "E n d o m i t o z i s" ve kromozom durumuna da "P o l i p l o i d i" denir. Çekir-dek büyüklügü kromozomlarin miktarina bagli oldugundan, poliploidide çekirdek hacminde büyüme görülür. Normal bir hücrede kromozomlar gözükmez. Profazin baslangicindan basla-yarak gittikçe yay seklinde kivrilan ve kalinlasan ince kromatin agi seklindedir. Sonunda türlere özgü kromozom seklini alincaya kadar kivrilma devam eder. Dino-f/age/lata'öa kromozomlar her zaman gözükür. Çünkü bunlarda çekirdek zan yoktur ve DNA bazik proteinlere bagli degildir. Bu tip hücreiere "M e z o k a r y o t i k" hücreler denir. Bir kromozomu kaba taslak distan incelemeye baslarsak su kisimlar (Sekil 10.3 ve 4) görülür: Aralarinda genel olarak açi bulunan iki koldan olusur. Kol-lar, primer bogumla birbirinden aynlmistir, buna S e n t r o m e r " (Kinetokor) denir. iki kolu birbirine esit olan kromozomlara " sentrik", esit olmayanlara ise "Sub:sentrik" denir. Bir kollu gibi görünen kromozomlara da "Akrosentrik" (buniann sentromeri kromozomlarin ucundadir) (Sekil 10.5) kromozomlar denir. Bazi hayvan gruplari bu üç tipten yalniz birine sahiptir. Örnegin amfibiler yalniz )sentrik kromozomlara sahiptir. Kromozomlar üzerinde bu primer (birincil) bogumlardan baska, sekonder (ikin-cil) bogumlar da bulunabilir (Sekil 10.3 ve 4). Bazen (genellikle) kromozomun uç kis-minda uydu "S a t e l l i t" denilen yuvarlak ya da uzunca bir yapi bulunur. Uydu, kromozoma ince bir kromatin ipligiyle baglidir. Bu tip kromozomlara SAT kromo-zomlar denir. Sentromerler kromozomlarin ig ipligine takilmasini saglar. Sentromeri olmayan bir kromozom bölünmeye katilamaz ve tasfiye olur. Bu bogulma yerlerinde bulunan genler, rRNA'lari ve dolayisiyla çekirdekcikleri organize ederler. Bu genler çok defa yüzlerce kopya halinde bulunur ve buna 'Gen Amplifikasyon'u ya da 'Redunanz' denir. Kromozomlarin uçlarina da "Telomer7' denir. Kromozomun (Insanda) Ince Yapisi: Çözülmüs DNA'nin uzunlugu, bölün-mekte olan hücredeki paketlenmis kromozomlardan yaklasik 100.000 defa daha fazladir. insan kromozomlarinin agirligi, kabaca, DNA ve kromozomdaki proteinie-rin toplamina esittir. DNA'nin "Histonlar" olarak bilinen kromozomal proteinlerle olan baglantilari, tamamen yogunlasmis kromozomlar içinde DNA'nin inanilmaz derecede sikica paketlenmesim saglar. Bölünmeyen hücrelerde, çekirdek, kromatin olarak bilinen, kaba ve sekilsiz bir granüler materyal içerir. Kromatin, elektronmikroskop altinda incelendiginde, 0.3-0.5 mp çapinda boncuk dizisi gibi belirli bir yapiya sahip oldugu görülür (Sekil 10.6)- Bu kromatin ipligine çok defa "Kromonema" denir. Kromonemalar, bölünme evresine girmis kromozomlarda. "Matrix" denen, proteinlerden yapilmis amorf bir madde içerisinde bulunur. Bölünmelerin haricinde, kromatin iplikler çözünmüs olarak bulunduklari için, isik mikroskopunda görülmezler. Kromatinlerin her bir boncuguna "Nucleosom" (eski adlandinlmasi ile Kromomer) denir. Nukleozom, dört farkli histon çesidinin her birinden ikiser adet molekül içeren bir nukleozom çekirdeginden ve bunun üzerinde bir çember gibi sarili olan DNA'dan olusur (Sekil 10.6/n). Sekil 10.6/n'de görüldügü gibi DNA, nukleozom çekirdeginin etrafinda tam olarak iki defa dönmüstür. Nukleozomlar birbirlerine "Linker DNA = Baglayici DNA" denen çok uzun olmayan bir DNA zinciri ile baglanmislardir. Besinci çesit histon, nukleozomun dis yüzünde yer alir ve muhtemelen nukleozo-mun kararli kalmasini ve DNA'nin bulundugu yere sabitlestirilmesini saglar. DNA'nin nukleozom etrafinda dönen kismi yaklasik 200 baz çiftinden olusmustur ve bunun da yaklasik 1/6'si sarilmadan durur. Eger hücreler bölünme-leri sirasinda incelenirlerse, kromozomlarin bölünmeye yaklastikça yogunlastiklari görülür. Bölünen hücrelerdeki DNA'nin ve proteinlerin bu denli siki paketlenme mekanizmalari tam olarak bilinmemektedir; fakat birincil ve ikincil kivrilmalarin bu yogunlasmada önemli oldugu açiktir. Kromatinin yogunlasma derecesi. yapisal ve regulatör genlerin ürün verme derecelerinin göstergesidir. Çesitli kanitlar, kivrilmamis, yani çözülmüs kromatin-deki genlerin, yogunlasmis kromatindeki genlerden çok daha fazla okunduklarini göstermektedir. Kadinlarda çok siki paketlenmis X kromozomlarindan biri (Barr Cisimcigi), kalitsal olarak islevsizdir; nitekim homologu olan, çözülmüs ve uzamis olan ikinci X kromozomu yüzlerce okunabilir durumda gen tasir. Hücre bölünme-sinden önce kromozomlar gittikçe yogunlasirken (anafazda en yogun durumuna ulasir), bazi kromozomiarin bazi bölgelerimn diger kisimlardan daha fazla yogunlas-tigi görülür. Boyama ile, belirli evrelerde, belirii yogunlasma (kondensasyon) bölgeleri tasiyan kromozomlar gösterilebilir. Özel boyama teknikieriyle bir krorno-zom üzerinde açik (az yogunlasmis bölgeler = Eukromatik Bölgeler) ve koyu (çok yogunlasmis = Heterokromatik Bölgeler) bantlar seklinde görülen kromatin kisimlari saptanir. Her kromozomdaki bantlarin konumu kendine özgüdür ve bu bantlasmanin incelenmesi, genetik programin aydinlatilmasi için çok önemli sonuçlar verir. Her ne kadar bölünmekte olan hücrelerdeki kromozomlarin açik renkli bantlarindaki kromatin, koyu renkli olan kisimlardakine (yani çok siki paketlenmis) göre nisbeten daha çok okunabilen gen tasirsa da, bölünme olayinin ilerlemis evrelerinde, kromozomun hiçbir kisminda artik gen okunmasi meydana gelmez. Çünkü paketlenme en üst düzeyine ulasir. mRNA'ya tercüme, yalniz, bölünme döngüsüne girmemis hücrelerdeki, kismen gevsemis kromatin kisimla-rinda gerçeklesir. Histonlar, üç çesit kromozomal proteinden ancak bir grubudur. Diger ikisi yapisal ve regülatör proteinlerdir. Histonlari alinan kromozomun sekli bozulmaz; çünkü sekli olusturan yapisal proteinlerdir. Çiplak DNA sarmallari bu yapisal proteinlere tutunurlar. Regülatör proteinler en az bilinen gruptur. Büyük bir olasilikla DNA'nin çift sarmallarini ya da DNA'nin en azindan yapisal ve regülatör genlenni içeren kisimlarini tümüyle örterek kapatirlar ve böylece okunmalarini önlerler. Kromozomal regülatör proteinlerin etkisini, gelisme süreci içerisinde, belirli bir zamana ve siraya göre gösterdigi ve böylece organizmadaki yapilarin bir zaman dizisi içerisinde ortaya çiktigi bilinmektedir. Dev kromozomlarin incelenmesi (sineklerin tükrük bezlerinde, Malpiki kanalin-daki hücrelerde ve bazi yag dokularinda) oldukça önemli bilgiler vermistir. Çünkü endomitozis ile kromozomlar binlerce defa bölünmesine karsin, yavru kromonemalar yan yana kalmakta ve bu suretle kuvvetli boyanan DNA bantlari meydana gelmekte-dir (Sekil 10.7). Biz dev kromozomlari haploit olarak kabul ediyoruz. Çünkü ana ve babadan gelen kromozom çifti bunlarda birbirine kaynasmis durumdadir. Mutasyon-larin gösterilmesinde önemli rol oynarlar. Çünkü haploit oldugundan çekinik genler dahi etkisini fenotipte gösterebilecektir. Dev kromozomlarin özel bir durumunu yumurta sarisi bakimindan zengin olan balik, amfibi, sürüngen ve kuslarda görüyoruz. Mayoz bölünmenin profaz evresinde, homolog kromozomlar lamba seklinde dizilirler . Kromozomlarin döller boyunca sabit tutulmasi, gamet olusumu sirasinda, homolog kromozomlarin ikiye ayrilmasi ve yalniz bir tanesinin gametlere verilmesiyle rnümkün olur. 2n sayisi döllenme ile tekrar saglanir. Her kromozom içerisinde bir ya da birkaç özelligi kontrol eden birçok gen vardir. Her gen belirli bir yerde bulunur; bu yere lokus denir (çogul loki). Her hücrede ayni kromozomdan bir çift bulundugun-dan ayni özellige etki eden genler de çift (en azindan) halde bulunur (Y kromozo-munda bulunanlar hariç). Kromozomlar birbirinden ayrilirken genler de buna uygun olarak ayrilir. Genler, kromozomlarin içinde bir dogrultu üzerinde dizilmislerdir. Homolog kromozomlarda ayni genler ayni yerlerde bulunurlar. Dolayisiyla mayoz esnasinda sinapsis yapan kromozomlar, noktasi noktasina kavustuklarindan homolog genler tamamen birbirlerinin karsisina gelirler.

http://www.biyologlar.com/kalitimin-kromozomal-esasi-1

Türkiye Kuş Türleri

KÜÇÜK KARABATAK (phalacrocorax pygmeus) Çevresi sulak alanları tercih ederler. Ilıman iklimlerde yaşar. Tatlı ve tuzlu ve acı sularda da yaşar. Kışı genellikle kıyısal Lagünler, deltalar ve Ormanlardaki nehirlerde geçirirler. Çiftleşme kışlama bölgelerinde olur. Ço unlukla di er türlerle karışık olarak koloniler halinde kuluçkaya yatarlar. Mart sonu ile temmuz başında ürerler. Yuvalar, yo un a açlık ve çalılıklarda ve su yüzeyinden 1-15 m. Yükseklikte olur. Bazen ormanlıklarda 2-2,5 m. Yükseklikte olur. Eski yuvaları yeniden onarılarak kullanırlar . Türkiye' deki kuluçka popilasyonu 1500 cift olarak tahmin edilmektedir. (DHKD) Türkiye' deki kuluçka alanları Uluabat Gölü (max 300 cilt) Ere li sazlıkları (max 600 cilt) Sultan sazlı ı (Kayseri) (max 200 cilt) Kuş Gölü (150 cilt), ayrıca Akşehir ve Eber Gölleri, Hotamış sazlı ı (Konya) ve çaldıran sazlı ı (Van) di er üreme alanlarıdır. Kışlama alanları, Meriç Deltası (Edirne) (max 1450), Uluabat Gölü (max 1078), Gediz Deltası (max 1000), B, Menderes Deltası (max 350), di er kışlama alanları, Marmara Gölü, Işıklı Gölü, E ridir Gölü, Göksu Deltası TEPELİ PELİKAN ( Pelicanus crispus) Geniş iç sularda, göllerda,büyük bataklıklarda ve lagünlerde bulunur. Tatlısularda yaşamasına ra men, azda olsa tuzlu ve acı sularda da görülür. Genellikle yo un balık popülasyonuna sahip sulak alanları tercih ederler. Üreme kolonileri göllerde, deltalarda ve nehir a ızlarında yer almaktadır.Üremeye gelenler Şubat ayında üreme yerlerinde görülürler. Yumurtlama 10 gün sonra olur. 4 yumurta yumurtlarlar. Kuluçka müddeti 31-32 gündür. Yavrular 11-12 haftada tüylenirler. Üreme alanlarının sonbaharda terkederler. Temel kışlama yerleri Akdeniz'in kıyı alanları deltaları ve Hazar Denizidir. Kışlama bölgesi oldukça dardır. Türkiye'deki Durumları : Üreme alanları, Menderes Deltası ( max 42 Çift ), Kuş gölü ( max 35 Çift ), gediz Deltası ( max 35 Çift ), Aktaş Gölü ( Ardahan ) ( Max 50 çift ), Kızılırmak deltası ( Max 6 Çift), Kışlama alanları Menderes Deltası ( Max 434 ), Gediz Deltası ( Max 341), Meriç Deltası ( Max 290), Uluabat Gölü ( Max 136 ), Kuş Gölü ( Max 117 ), Göksu Deltası ( Max 56) KÜÇÜK SAKARCA KAZI ( Anser erythropus) İskandinavya ve Rusya'nın kuzeyindeki tunduralarda kuluçkaya yatar. Otoburdur Göl ve nehir kenarlarındaki sazlıklarda beslenirler- daha çok tuzlu bataklıkları tercih ederler. Kışın genel olarak, yarıkurak bölgelerde bulunurlar. Step alanları bulamadı ı zaman di er habitatları kullanırlar. Türkiye' deki durumu : Kışı a ır geçen yıllarda batı Anadolu' da Trakya' da ve do u Anadolu' da seyrek olarak görülürler. SİBİRYA KAZI ( Branta ruficollis ) Göç sırasında Step alanları kullanmasına ra men, Batı Karadeniz kıyılarındaki beslenme habitatları, çayırlar ve tarımsal arazilerdir. Bu tür su ihtiyacını ve gidermek ve gece konaklamak için güvenli sulak alanlara uçabilirler. Üreme alanları ço unlukla tunduralardır. 5-6 çiftten oluşan koloniler halinde yuvalanırlar. Yumurta adedi 3-10 arasında de işir. Kuluçka süresi 25 gündür. Türkiye' deki Durumu : Türkiye bu türü göç zamanı görülebildi i5 ülkeden biridir. Kışın , çok az sayıda Kayseri' deki sulak alanlarda görülür. Do u Anadolu' da Erçek gölü (Van ) da 1982 yılında bu tür iki çift üredi daha sonraki yıllarda üredi ine dair bir bilgiye rastlanmadı. YAZ ÖRDEĞİ (Marmorentta angustrious ) Genellikle yo un bitki örtüsüne sahip tatlı sı gölleri tercih ederler. Fakat azda olsa tuzlu/acı sulu bölgelerde bulundu una dair bilgiler mevcuttur üreme için sürekli sulak alanları tercih eder ve yuvasını su üzerindeki saz ve bitki adacıklarında yapar. Nisan' dan hazirana kadar 4-14 yumurta yumurtlarlar kuluçka süresi 25-27 gündür. Yüzücü ördekler olmasına ra men, iyi dalarlar bu şekilde beslenirler.Daha çok omurgasız ve bitki karışımı ile beslenirler. Türkiye'deki Durumu : Türkiye' deki üreme popülasyonu 150-250 arasında Göksu Deltası 50 çift, Seyhan, Ceyhan Deltası 35 Çift, Hatamış Sazlı ı ( Konya ) 20 çift' dir. Di er kuluçka alanları Sutan sazlı ı, Kulu Gölü, Ere li sazlıkları, Bendima Deltası ve Çelebiba ( Van ) Sazlı ıdır. DİKKUYRUK ÖRDEK ( Oxyura Leucocephala ) Kapalı havza hidrolosisine sahip yarı geçici veya devamlı tuzlu, acı ve tatlı gölleri tercih ederler. Kışlama alanları olarak genellikle geniş, derin ve az bitki örtüsüne sahip küçük alanları veya daha büyük sulak alan sistemleri çevrilmiş alanları tercih ederler. Yuvalarını küçük yüzen adacıklarda sık kamışlıklar ve su bitkileri arasın da yaparlar Çok eşlidir üreme zamanı Nisan Temmuzun ilk yarısına kadar de işmektedir. Oldukça iri yumurta sayısı 4-9 arasıdır. Kuluçka süresi 22-24 oranındadır. Larvalar omurgasızlar ve su bitkileri ile beslenirler. Dikkuyru un Türkiye' deki durumu : Türkiye Dikkuyruklar için en önemli Ülkelerden biridir. Da ılım gösterdi i Ülkeler içinde en fazla kışlama populasyonuna sahiptir. Dikkuyrukların dünyada' ki en önemli kışlama alanı Burdur Gölüdür. Bazı yıllar toplam nüfusu % 50 den fazlası Burdur Gölünde kışlar. Göldeki en büyük sayı 10927 (DHKD) şimdilerde bu rakam iyice düşmüştür. Burdur Gölünün dışında Kuş Gölünde (Max 34) Marmara Gölü (Max 20) Karataş Gölü (Max 128) Yarışlı Gölünde (Max 82) İrfanlı Barajı (Max 122) kışladı ı görülmüştür. Üreme dönemi öncesinde Ere li sı lıkları (Max 508) Hotamış sazlı ı (Max 354) Kulu Gölü (Max 319) üreme dönemi sonunda Arin (Sodalı Göl) (Max 750) gözlenmiştir. Göç esnasında Kızılırmak Deltasında (Max 1246) görülmüştür. Kuluçka Alanları : Ere li sazlıkları (Max 50 çift), hotamış sazlı ı (Max 50 çift), Kulu gölü (Max 30 Çift), Arin (Sodalı Göl) (Max 30 çift), Sultan sazlı ı (Max 20 Çift), Uyuz gölü (Max 10 ift), Kazanlı Göl (Max 10 Çift), Kars Çalı kuyucak Gölleri (Max 12 Çift), Van Sarısu ve Nurşun Gölleri (Max 6 Çift). KARA AKBABA(Aegypius Monachus) Da larda yüksek yerlerdeki step kenarlarında yaşarlar. Üremek için hafif e imli ormanlık ve açık vadilere ayrıca çam türlerinin bulundu u sup-alpin ( 2000 metre' ye kadar ) ihtiyaç gösterir. Step bölgelerinde beslenirler. Seyrek koloniler veya tek başına ürer. A açların üzerine yumurtalarını bırakabildi i geniş yuvalar yaparlar. İlk üreme yaşı 5-6' dır. Yumurtlama genellikle Şubat ayının başında başlayıp Nisan sonunda biter. Yumurtaya 50-54 gün kuluçkaya yatar. Yavrular genellikle 100-105 gün yuvada kalır. Türkiye' deki Durumu : Eskişehir- Kütahya arasındaki Türkmen Baba da ı (10 çift), Kızılcahamam So uksu Milli Parkı (6 çift), Bolu Kavalı Da ı (5 çift), Eskişehir Hamam Da ında (5 çift), Denizli Akda da (3 çift), Murat Da ında (2 çift), Do u Karadeniz Da larında ( 10 çift ) . ŞAH KARTAL (Aquila heliaca) Şah Kartal temelde alçak arazilerde yaşamasına ra men fakat daha yükseklere itilmektedir. Orta ve Do u Avrupa' da üreme habitatları ormanlık da lardan, tepelerden ve nehir boylarından yüksekli i 1000 metreye varan arazilerden ayrıca steplerden, açık arazilerden ve tarımsal alanlardan oluşur. Kışlamak için sulak alanları tercih eder, görülsede, göç sırasında pek çok çeşit habitat kullanır- şah kartal yuvalarını genellikle yaşlı ve yüksek a açların tepelerine kurarlar. Kuluçka müddeti Mart veya Nisan başında tamamlanır, 2-3 yumurta yumurtlar. Kuluçka müddeti 6 haftadır. Temel besinler tavşan, sicap, gelengi ve fare gibi küçük memeliler oluşturur, ayrıca su yılanları, susemenderleri, kurba alar ve kertenkelelerle beslenir. Türkiye'deki Durumları : Ankara Beynam Ormanlarında 2 çift, Meriç Deltalarında (Edirne) 1 çift, Ilgaz Da larında, Yozgat çamlı ında, Eskişehir Türkmen Babada ında üredi i sanılmaktadır. Azalmaların nedenleri arasında besinini oluştarn memelilerin yaşam ortamlarının tahribi, ormancılık faaliyetleri, habitat tahribi, özellikle büyük ve yaşlı a açların kesilmesi, avcılık ve yasa dışı ticaret sayılabilir. KÜÇÜK KERKENEZ ( Falco naumanni ) Tüm yıl boyunca sürü halinde yaşayan küçük Kerkenezler, eski evlerin çatı ve duvarlarında a aç kovuklarında ve kayalıklarda bulunur. Genellikle açık ve kısa bitki örtüsüne sahip ılık ve sıcak bölgeleri tercih ederler. Yuvalarını genellikle insan yerleşim yerlerinde yolanlarında yaparlar. Büyük koloniler halinde yuvalanmalarına ra men, türün azalmasıyla birlikte 10 çiftte daha az koloniler görülmeye başlamıştır. Saf koloniler halinde kuluçkaya yatmasına ra men, küçük kargalar ve di er kerkenez türüyle birlikte üreme kolonileri oluşturmaktadır. Başlıca yiyecekleri çekirge, çalı çekirgesi, arazi çekirgesi gibi omurgasızlar oluşturur. Türkiye' deki popülasyonu 3-5 bin oldu u sanılıyor. Tuz Gölü, Balıkdamı ( Eskişehir ) Ere li sazlıkları civarındaki köylerde üredi i bilinir. BILDIRCIN KILAVUZU (Crex Crex) Nemli gübrelenmemiş toprakların seyrek otlu ve düzenli olarak kesilen çayırlar ile ekili alanları tercih eder. Ayrıca sulak alanlar ve sazlıkların kenar bölgeleri, kuru yeşil alanlar tür için önemlidir. Genellikle açık veya yarı açık arazilerde ürerler. Kendilerini temel olarak uzun çimenlerle kaplı çayırlarla saklarlar. Üreme sırasındaki da ılımı ve yo unlu u bahar aylarındaki uygun bitki örtüsünün bulundu u ölü kök ve yapraklardan yaparlar . Üreme sezonundaki beslenmelerinin büyük bir kısmını bitkilerin üzerindeki ve topraktaki omurgasızlar oluşturur sonbahar ve kışın genel olarak tohumla beslenirler. Ülkemiz' de yaz göçmeni ve geçit kuşu olarak gözükür. 7-9 bazen 12 yumurta yumurtlar. Kuluçka süresi 3 haftadır. Marmara' nın Güneyi İç Ege ve orta Anadolu' da yaz göçmeni, di er bölgelerde geçit zamanı görülür. Türkiye' deki üreme bölgelerinde kapsamlı bir araştırmaya ihtiyaç vardır. Türkiye' de 10 çift görülmüştür. ( Bird in Europe sayfa 228 ) TOY (otis tarda) Avrupa'nın orta ve Güney kesimlerinden orta Asya ve Mançurya' ya kadar geniş bir alanda yayılış gösterir. Geniş açık ve genellikle düz olan kuru tarım alanlarını, çayırları ve bozkırlarla tercih eder. Yuvalarını ekin tarlaları içine veya yüksek otlar arasına yaparlar. Yuva alanları dişi tarafından seçilir. Toy Genellikle 2 yumurta yumurtlar kuluçka süresi 28-30 gündür. Üreme döneminde çok hassastır. Tedirgin edildi inde yuvayı terk eder. Yavrular ilk ayda böceklerle beslenir, yetişkinler böcek ve bitkileri yerler, populasyonun ço u yerlidir. A ır kış şartlarında uzun mesafeli yer de iştirirler. Türkiye' deki durumu : Önemli meme elamanlar, Kütahya' da Altınbaş ovası 1996 da 51, Eskişehir Aliken platosunda 20 çift Van Gölünün Kuzeybatısında 200 Muş Bulamak ovasında incelenmektedir. İnce Gagalı Kervan Çullu u (Numenius tenuirostris) Batı Sibirya'daki Güney Talge bölgesi ile Orman steplerinde yapılan incelemelerde küçük a açlık alanlar, sı sular, küçük çayırlar ve küçük bitkisiz alanlar yaşama alanlarıdır. Göç ve kışlama esnasında ve kışlama bölgelerinde ise tuzlu bataklıklar, stepler, acı lagünler ve balık havuzları gibi oldukça geniş yayılım gösteren habitatlar kullanırlar. Göç esnasında Türkiye üzerinden geçerek kışı Kuzey Afrika ve Batı Akdeniz Ülkelerinde geçirir. Ülkemizde 1946-1990 yılları arasında 29 kayıt tespit edilmiş 29 kayıt mevcuttur. Türkiye' deki potansiyel alanlar; Tuz Gçlü Göksu Deltası, Seyfe Gölü, Burdur Gölü ve Çamaltı Tuzlası son olarak Kızılırmak Deltası olarak tahmin edilmektedir. ADA MARTISI (Larus ovdoinii) Koloniler halnide kayalık uçurumlarda ve kıyıdan uzak adalarda görülürler. Yüksekli i deniz düzeyinde yakın yerlerden 1000 m' ye kadar; kayalık alanlarda %85 çalılıklarla kaplı alanlara; tamamen düz alanlardan 90 derece dik yamaçlara kadar de işik habitatları kullanırlar. Birkaç çiftten binlerce çifte kadar de işen kolonilerle ürerler, üreme alanlarında orta düzeydeki bitki örtüsünü tercih ederler. Bu yavruları sıcaktan ve yırtıcılardan korur. Yumurtlama dönemi Nisan'ın ikinci yarısından Mayıs başına kadar sürer. Temmuzun ilk iki haftasında yavrular yumurtadan çıkar. Genellikle 2-3 yumurta yumurtlar. Kuluçka süresi 4 haftadır. Balıklar, küçük memeliler, eklembacaklılar, kuşlar ve bitkilerle beslenir. Tüm Akdeniz' de 15 bin çift oldu u sanılıyor. Türkiye' nin Akdeniz kıyılarında 30-50 çift oldu u tahmin ediliyor. Mersin-Silifke arasında 30 çift kaydedilmiştir. SARI KAMIŞÇIN (Acrocephalus paludicola) Üreme sezonu boyunca su seviyesi 1cm-10cm arasında olan alçak arazilerdeki geniş sazlıklarda bulunur. Üremek için nehir vadilerindeki bataklık çayırları tercih ettikleri bilinmektedir. Göç boyunca Sarı Kamışçın, bataklıklardaki kısa otlara ve açık sulardaki sazlıklara ihtiyaç gösterir. Üreme sistemlerinden çok eşli ve karışık üreme sistemlerinin birleştirmişlerdir. Yavrulama periyodu 15-16 gündür. Üreme başarısı oldukça yüksektir. %83. üreme kayıplarına küçük memeliler sebep olur. Türkiye' de nadiren Marmara Bölgesi, Batı Akdeniz ve Kuzeydo u Anadolu' da yaz göçmenidir. Ülkemizde Nesli tehlikede olan Kuş türleri Kelaynak (Geronticus eremita) Türkiye' de sadece Urfa' nın Birecik ilçesinde koloni halinde yaşamaktadır. Fas' ta yaşamaktadır. Ülkemizde nesli tükenmekte olan yaban hayvanlarının başında Kelaynak kuşları gelmektedir. Bu nedenle ülkemiz faunası için özel bir yeri olan ve kamuoyunca yakından takip edilen Kelaynakların Koruması ve üretilmesi çabaları önem kazanmıştır. 1958-60 yıllarında Kelaynak populasyonuna en büyük darbe vurulmuştur. Suriye ve Irak' tan yaklaşan çöl çekirgelerine karşı tüm Güneydo u Anadolu' da uçakla ilaçlamada (DDT) kullanılmıştır. Bir zamanlar büyük topluluk oluşturulmuş, hep birlikte uçup gök yüzüne havalandıklarında "Güneşi örtecek kadar kalabalık" olduklarını hatırlatan insanların bu gün bile mevcut oldu unu söylüyorlar. Bazı yabancı kuş gözlemciler 20.YY başlarında bu civarda binden fazla kelaynak yuvası oldu unu kaydetmişlerdir. Bu durumda Kelaynakların o zamanki nüfusunun beşbini aştı ı söyleniyor. Kullanılan (DDT) ile ilaçlama neticesinde 700 çiftten fazla Kelaynak ölmüştür. Yıldan yıla sayıları gittikçe azalmıştır. Bunun üzerine 1967 den itibaren 3167 sayılı Karaavcılı ı Kanunun verdi i yetkiye dayanarak Merkez Av Komisyonu kararı ile Kelaynaklar bütün yıl koruma türler arasına alınmıştır. Ancak koruma altına alınanlarıda azalmalarını önleyememiştir. Şehir içindeki Koloninin yuvalandıkları kayalıkların ön tarafında 3-4 katlı yapıların ço alması sonucu kolonideki bireyler bu olaydan etkilenmişlerdir. 1978 yılında Milli Parklar ve Av-Yaban Hayatı Gn. Müdürlü ünce şehrin 1 km. kuzeyinde seçilen bir yerde kelaynakların voli yerde üretilerek do adaki populasyonun takviye edilmesi amacıyla, Kelaynak üretme istasyonu kurulmuştur. Üretme istasyonunda üretilen kelaynaklar markalanarak do aya salınmış salınan kelaynaklardan bir kısmı göçten dönenlerle eşleşip yavru çıkarmışsa' da en önemli sorun bir kısmının göç etmeyerek Birecik' te kalmaları olmuştur. Bu durum göç etme gibi kuşların ola an davranışlarını göstermemesine hemde kış şartlarında Birecik' te kalan bireylerin zayiatlarına yolaçmıştır. Birecik Halkı kelaynakların baharın müjdecisi kutsal hayvanlar olarak de erlenmekte ve kelaynakların gelişi nedeniyle festivaller düzenlenmekteydi, ancak bütün çabalar kelaynakların azalmasının ve her yıl göç edenlerden daha az sayıda kuşun Birecik' te dönmesinin önüne geçememiş ve ne yazıkki 1991 yılında Yurdumuza bir kelaynak gelmemiştir. Bu kuşlar koloniler halinde kaya teraslarına yuvalanan bu kuşlar genellikle 2-4 yumurta yumurtlarlar kuluçka süresi 27-28 gündür. Kelaynaklar çekirge, kın kavatlı böcekler yılan, kertenkele, danaburunları vb. ile beslenirler. SAZ HOROZU (Parphyro porphyro) Bazı yerlerde Sultan Tavu u ve Gök Saz Horozu adlarıyla da anılan saz horozu ülkemizde sadece Göksu Deltası (Silifke) de bulunurken, Kızılırmak Deltasında da görülmeye başlandı. Bu kuş ülkemizde yerlidir. Göç etmez, her ne kadar Kızılırmak Deltasına Hazar Denizinin güneyinden geldi i söylense de ,kanaatimize göre Kızılırmak Deltasında üredi ve mevcudu ço alınca görülmeye başlandı. Bu kuş ülkemizde nesli tehlikededir. Göksu Deltasında 300 çift, Kızılırmak Deltasında 20 çift görüldü ü tespit edildi.. Saz Horozu sık sazlı kamışlı göllerde , bataklıklarda, sazlarla kaplı geniş kanallarda ve göletlerde yaşar ve buralarda yuvalanır. Yuvayı erkekle beraber yaparlar. Dişi 3-5 yumurta yumurtlar, kuluçkaya nöbetleşerek yatarlar. Kuluçka müddeti 28 gündür. Yumurtadan çıkan yavruları ebeveyn büyütür. Yavrular 35-45 gün sonra uçarlar. Çeşitli su bitkilerinin körpe kısımları tohumlar, su böcekleri, larvalar, kurba alar vb. beslenirler.

http://www.biyologlar.com/turkiye-kus-turleri

Kurbağalar, iki yaşamlılar (Amphibia)

Kurbağalar, iki yaşamlılar (Amphibia)

Kurbağa, iki yaşamlılar (Amphibia) sınıfındaki türlerin %88′ini ve Anura takımını oluşturan hayvanlardır.

http://www.biyologlar.com/kurbagalar-iki-yasamlilar-amphibia

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0