Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 54 kayıt bulundu.
Flores'in Küçük İnsanları

Flores'in Küçük İnsanları

Flores Adası’nın ismini hiç duydunuz mu? İlk bakışta Endonezya’da şirin bir tatil yeri gibi görünen bu ada aslında tarih öncesi çağlarda barındırdığı, küçük insanları yani “Homo Floresiensisleri” sebebiyle arkeoloji ve antropoloji dünyasında önemli bir yere sahip. Homo Floresiensis'lere ev sahipliği apan Flores Adası Kayıp medeniyetler üzerinde araştırma yaptığınızda karşılaşacağınız muhtemel isimlerden biri; Flores Adası. Burada yüzyıllar önce yaşadığı tespit edilen, fiziksel özellikleri açısından “küçük” olarak tabir edebileceğimiz Homo Floresiensisler ve onların bu alanda nasıl yaşam sürdükleri konusu oldukça ilgi çekici. Antrolopoloji ve arkeoloji alanları için ilk medeniyetler, ilk insanlar, kullandıkları aletler..vs. hakkında bilgi sahibi olmak oldukça önemlidir. Bulunan kalıntılar insanlık tarihine ışık tutar. Mısır, Mezopotamya uygarlıklarını çoğumuz biliriz, bu alanlar hala gözde alanlardır. Fakat dünyanın bilinmeyen noktalarında kazara keşifler yapmak ve aslında oldukça şaşırtıcı sonuçlara ulaşmak da mümkün. Bu durum Flores Adası için de geçerli bir durum. Flores Adası’ndaki insanlık tarihi için önemli bir adım sayılan keşif; New England Armidale Üni­versitesi’nden Michael Morwood, Endonezya Arkeoloji Mer­kezinden R. P. Soejono ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir. Ekip 2003 yılında “Liang Bua” adı verilen bir mağarada kazı çalışması yaparken 800 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen taş aletler ve sonrasında “Homo Floresiensis” olarak adlandırılacak olan insan kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu önemli bir buluştur çünkü bulunan insan kalıntıları normal olarak tabir edebileceğimiz fiziksel özelliklerden oldukça küçük niteliklere sahiptir. Şöyle ki; radyometrik tespitlere göre bulunan insan kalıntılarının yaklaşık 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilmiştir. Kafatasının oldukça küçük olması ilgi çeken diğer bir husustur. Kalıntıların en eskisinin 94.000 yıl en yenisinin ise 12.000 yıllık olduğu belirlenmiştir. Tüm bu bilgiler 2004 yılında Nature isimli dergide büyük bir heyecanla paylaşılmış ve yeni bir türün ortaya çıktığı belirtilmiştir. Bu durum da insanın evrimi üzerine yeni tartışmaları gündeme getirmiştir. Bu tartışmaları ve öne sürülen savları kısaca ele alacağız fakat öncesinde homo florensis’in insanın evrimi tablosunda aldığı konumdan kısaca bahsetmenin faydalı olacağı inancındayız. Homo Floresiensis’in aile içindeki yeri Soldan sağa: Homo Floresiensis, Lucy (Australopithecus Afarensis), Homo Erectus ve Homo Sapiens. Flores Adası’nda bulunan insan buluntularının yeni bir tür olduğu savı bir dönemin ses getiren konusu olmuştur. “Homo Floresiensis” olarak adlandırılan bu yeni türün Avrupalı Neandertalların doğu ayağını temsil eden; “Homo Erectus” ve modern insan olarak tabir edilen “Homo Sapiens”den önce yaşadığı “Australopithecus Afarensis” ile yakın özelliklere sahip olduğu savunulmuştur. Homo Floresiensis’in küçük ama oldukça zeki bir tür olduğunu savunan araştırmacılar bu savlarını onların kullandıkları karışık yapıda taş aletler ile güçlendirmeye çalışmışlardır. Homo Floresiensis’in beyin büyüklüğünün Homo Saphiens’in sahip olduğu beyin büyüklüğünün 1/3’ü olmasına rağmen zeki oldukları düşünülmektedir. Bu küçük insanların yaşadıkları çağın tehlikelerine karşı kendilerini korudukları, kullandıkları aletlere bakıldığında avcılıkla ilgilendikleri belirlenmiştir, bunların tümüne bakıldığında yüksek bir zekâyı temsil ettikleri savı güçlenmektedir. Homo Floresiensis’e yazın ve sinema tarihinde önemli yere sahip, J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi isimli eserinden esinlenerek “Hobbit” adı da verilmiştir. Dünya çapında bilinen önemli eserlerden biri olan bu eserde önemli karakterlerden birini temsil eden hobbitler, küçük cüsseleri ve zekâlarıyla dikkat çekmektedir. Gerçekte de hobbitlerin var olabileceğinin savunulması heyecan uyandırmıştır. Homo Floresiensis’e dair tartışmalar Flores Adası’nda bulunan kalıntıların daha önce keşfedilmeyen yeni bir tür mü yoksa Homo Saphiens’in farklılık geçirmiş bir türü mü olduğu sorusu keşiften günümüze kadar devam eden bir tartışmaya neden olmuştur. Yazılan bilimsel makalelerde yıllara bağlı olarak gözlemlenen farklı yorumlar ilgi çekicidir. Keşfin yapıldığı 2003 yılında kesin bir şekilde dile getirilen yeni tür bulunduğuna dair sav, yapılan araştırmalar sonucu eski etkisini yitirmiştir. 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilen kafatasının oldukça küçük olması dikkat çekicidir. Bulunan kalıntıların sadece dokuz tane olması, bu alanda kapsamlı bir fikir yürütmeyi engelleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk bulunan kadın iskeletinin Homo Saphiens’in uzak bir türünü temsil ettiği, LB1 adı verilen iskeletteki anormallik nedeninin “Mikrosefali” isimli bir hastalık olduğu savı güçlenmeye başlamıştır. Mikrosefali; beyinde ortaya çıkan küçük bir urun sebep olduğu bir rahatsızlıktır ve zihinsel engele yol açmaktadır. Bu kuramı destekleyen anatomist Maciej Henneberg mikrosefalik kafatasıyla LB1 arasında muhtemel benzerlikleri vurgulamıştır. Ama az sayıda bulunan iskeletlerden yola çıkarak bir medeniyetin tamamında mikrosefali rahatsızlığının var olduğunu söylemek mümkün değildir. 2005 yılında Homo Floresiensis için en kapsamlı araştırma yapılmıştır. Florida Eyalet Üniversite­si’nden Dr. Dean Falk’un liderliğini yaptığı uluslar ara­sı bir uzman grubu LB1 kafatasının üç boyutlu bir maketini yapıp, bunu şempanze, modern insan(modern cüce), mirosefalik bir beyin ve Homo Eractus ile karşılaştırmıştır. Bu incelemeye göre LB1; modern cüce beyninden ve mikrosefalik beyinden daha farklı bir özellik taşımakta ve yeni bir türü temsil etmektedir. Bu araştırmanın doğruluğu halen tartışılan bir konudur. Kimi bilim adamlarına göre bu çalışmada mikrosefalik beyin örneği kullanılmamıştır. 2010 yılında gelindiğinde ise; bu türün Homo Saphiens’in bir türü olduğu, “Kretenizm” adı verilen hastalığın ve yaşanılan ortamın da getirisi olarak küçük bir yapıya sahip olduğu savı ortaya çıkar. Günümüzde o bölgede yaşayan halkın da minyon bir tipe sahip olması bu savı güçlendiren bir unsur olmaktadır. Bu sav belki doğru olabilir çünkü antopolojik çalışmalara göre yaşam alanının sahip olduğu coğrafi koşullar canlılarda fizyolojik farklılıklara neden olabilmektedir. Kazılarda Homo Floresiensis ile birlikte ortaya çıkan balık, kurbağa, yılan, kaplumbağa, dev sıçan, kuş, yarasa ve Stegodon (soyu tükenmiş bir tür cüce fil), Komodo ejderi ve dev kertenkele gibi diğer iri hayvanlara ait iskeletler Flores Adası’nın doğal ortamını gözler önüne sermiştir. Homo Floresiensis bu doğal ortamda varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Fiziksel yapının da zaman içersinde Flores’in kaynakları doğrultusunda şekillendiği inancı dikkat çekicidir. Aynı bölgede özellikle Stegodon(cüce fil)’in görülmesi bu inancı güçlendirmektedir. Homo Floresiensis’in yok oluşu Homo Floresiensis’in nasıl yok olduğu sorusunun cevabını aradığımızda kesin bir bilgiye ulaşmamız mümkün değil fakat bu konudaki en baskın görüş; Flores Adası’nda gerçekleşmiş olan bir volkanik patlama sonucu Homo Floresiensis’in yok olmasıdır. Bu görüşün kesin bir veriyi sunması imkânsızdır çünkü böyle bir doğal felaketten kurtulanların olup olmadığı ve başka bir yerde yaşamlarını devam ettirip ettirmediklerine dair bir iz yoktur. Homo Floresiensis keşfin yapıldığı 2003 yılından günümüze yaklaşık 9 yıldır tartışılan bir konu olma özelliğine sahiptir. Paleoantropologlar, anotomi uzmanları gibi farklı branşlardan bilim adamlarının ilgisini çeken bu konu her geçen sene farklı savları ortaya çıkarmaktadır. Bu konudaki son görüş; yeni bir tür olmadığı yönündedir. Fakat ilerleyen senelerde bu konuda belki de bulanacak başka veriler ışında çok farklı savlar ortaya çıkacaktır. İnsanın evrim süreci her daim merak uyandıran bir konu olduğundan bu açıdan dikkat çekici olan Homo Floresiensis’in yeni bir tür olup olmadığı sorunsalının daha pek çok yıllar tartışılması muhtemeldir. Kaynakça: Pennsylvannia State University Press Release, “No Hobbits in this Shire: Researchers say skeletal remains are pygmy ancestors”, 23 Ağustos 2006. http://insanveevren.wordpress.com/2012/04/15/tarih-oncesi-flores-adalilar-bilmecesi/ http://www.kesfetmekicinbak.com/ http://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis http://www.sciencedaily.com/releases/2010/09/100928025514.htm http://www.sciencedaily.com/releases/2008/12/081217124418.htm Yazar hakkında: Sinem Doğan Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/floresin-kucuk-insanlari.html

http://www.biyologlar.com/floresin-kucuk-insanlari

Radyasyon Onkologları İspanya’da <b class=red>Buluştu</b>

Radyasyon Onkologları İspanya’da Buluştu

Türkiye ve dünyada kanser konusunda çalışmalar yapan 500’den fazla radyasyon onkolojisi uzmanı, Truebeam Sistemi kullanarak gerçekleştirilen daha kısa kısa süreli tedavilerle elde edilen başarılı sonuçları paylaştılar. Avrupa Radyoterapi ve Onkoloji Derneği Kongresi sırasında bir araya gelen 500’ den fazla onkoloji uzmanı yüksek doz hızına sahip Varian TrueBeam sistemi ile RapidArc Radyocerrahi yöntemi kullanılarak tedavide kaydedilen önemli aşamalar hakkında bilgi alışverişinde bulundu.Yıllık ESTRO Konferansı kapsamında gerçekleştirilen Varian Yeni Teknolojiler Sempozyumu’nda konuşmacılar, prostat kanseri tedavisinde çok kısa süreli stereotaktik radyoterapi uygulamaları ve merkezi sinir sistemi hastalıklarında RapidArc Radyocerrahi kullanımıyla ilgili tecrübelerini dile getirdiler. Kanser uzmanları TrueBeam Sistemi kullanılarak gerçekleştirdikleri tedavilerde toplam tedavi süresinin kısaldığını, seans sayısının azaldığını ve normal dokuların daha iyi korunması sayesinde yan etkilerin çok azaldığını bildirdiler.Türkiye adına konferansa katılan Neolife Tıp Merkezi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Abacıoğlu, kötü ve iyi huylu beyin tümörlerinin tedavisinde çerçevesiz, tek seanslı radyocerrahi uygulamaları konularına değindi. Sunumunda görüntü rehberliğinde çerçevesiz ve müdahalesiz bir şekilde hedefin lokalizasyonuyla, hastanın kafatasına çerçeve takılması gibi invazif bir prosedür olmadan daha büyük alanları, daha az seansta tedavi edebildiklerini belirten Abacıoğlu, sözlerine şu şekilde devam etti: “TrueBeam’de yüksek doz hızı sayesinde görüntü rehberliğinde radyocerrahi işlemi diğer radyocerrahi cihazlarına göre 2 ila 5 kat daha kısa sürede, çoğunlukla 15 dakika içinde tamamlanabiliyor. Klinik deneyimlerimiz, bu tedavi yönteminden hastalarımızın hem çok iyi sonuç aldığını, hem de tedavinin konforundan çok memnun olduğunu gösteriyor.” Ayrıca konferans süresince, Varian’ın düzenlediği brakiterapi sempozyumunda erken evre meme kanserinde meme koruyucu cerrahi sonrası parsiyel meme ışınlamasında kullanılan brakiterapi, intraoperatif radyoterapi ve harici ışın radyoterapisi gibi farklı uygulama teknikleri değerlendirildi. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/radyasyon-onkologlari-ispanyada-bulustu

7.MOLEKÜLER BİYOTEKNOLOJİ BAHAR OKULU

7.MOLEKÜLER BİYOTEKNOLOJİ BAHAR OKULU

Karadeniz Teknik Üniversitesi Biyoloji Kulübü tarafından artık geleneksel hale gelen MOLEKÜLER BİYOTEKNOLOJİ BAHAR OKULU'nun bu yıl 7. sini düzenlemekteyiz.Daha önceki bahar okullarında olduğu gibi deneyimli bir ekip ile yola çıktık ve bugüne kadarki en güzel organizasyonu düzenlemek için hız kesmeden çalışmaya devam ediyoruz.Çeşitli üniversitelerdeki biyoloji öğrenimi alan kişileri ve kendi alanlarında aranan akademisyenleri buluşturan bu etkinliğimizde konuların seçilimine ayrı bir önem verdiğimizi belirtmek isteriz. Şu anda yaklaşık 10 adet sunum olmasını düşünüyoruz. Bu sunumların yanında çeşitli derneklerin, özel şirketlerin, biyoloji öğrenci platformunun tanıtımlarının olacağı bir oturum daha ekleyip bu oturumda geleceğimiz hakkında karşılıklı fikir alışverişi yapmayı planlıyoruz.Bugüne kadar hep gezilerimiz ve sponsorlarımızla katılımcılarımızın takdirini almış olmanın gururu içerisindeyiz. Bu sene de bu iki konuda fark yaratmak için elimizden geleni yaptığımızı bilmenizi isteriz. Yakında internet sitemizde bu konular hakkında ayrıntılı bilgiyi bulacaksınız.Konaklama yeri için çalışmalarımız sürmektedir. Netleştiği taktirde buradan ve internet sitemizden bilgilendirme yapılacaktır.7. Moleküler Biyoteknoloji Bahar OkuluDüzenleme Komitesi

http://www.biyologlar.com/7-molekuler-biyoteknoloji-bahar-okulu

I. Uluslararası Homeopati Konferansı

I. Uluslararası Homeopati Konferansı

Homeopati Derneği olarak beş yıldır homeopatinin yaygınlaşması ve dünyanın en yaygın alternatif tedavisi olan bu hizmetten daha fazla insanın faydalanması için çaba harcamaktayız. Bu hedefe yönelik olarak İstanbul Eczacı Odasının da katkılarıyla düzenlediğimiz, Türkiye’de alanında, aynı zamanda da Uluslararası çapta bir ilk olan Konferans, ” Geleceğin Tıbbı – Homeopati- Türkiye’ye Girişinde Akademik ve Yasal Durum” başlığını taşıyor.Ülkemizde özellikle homeopatinin henüz yeterince tanınmadığı ve homeopatik ilaçların ruhsatlandırma aşamasında olduğu bir dönemde, homeopati hakkındaki bilgilerin paylaşılarak yasal düzenlemelerin sağlıklı bir şekilde tartışılabilmesi büyük önem taşımaktadır. Konferans, böyle bir çerçevede homeopati öğrenci ve uzmanlarının yanı sıra, Sağlık Bakanlığı’ndan ilgililere ve akademik tıp camiasına dek konuyla ilgili çevreleri buluşturmayı amaçlıyor.Konferans tarihi: 12-14 Nisan 2013Yeri: Central Palace Hotel, Taksim, İstanbulKonferans sırasında  İngilizce- Türkçe ardışık çeviri yapılacaktır.Konferansa katılım için  konferans ücretinin yatırıldığını gösteren dekontu, kayıt formu ile birlikte, en geç 8 Nisan 2013 tarihine kadar, lütfen aşağıdaki e-posta adresine gönderiniz.Konferans Ücreti: 300 TL.Erken kayıt yaptırmanız halinde ücret 250 TL’dir. Erken kayıt son ödeme tarihi 15 Mart 2013‘dir.*Ücrete öğle yemeği dahildir.Ödeme ile ilgili bilgiler kayıt formunda yer almaktadır. Homeopati Homeopati, dünyada 200 yılı aşkın zamandır kullanılan doğal, bütüncül ve yan etkisiz bir tedavi yöntemidir. Günümüzde Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Asya ve Afrika’da oldukça yaygın şekilde uygulanan Homeopati, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) tarafından da tanınmaktadır. Birçok ülkede özel sağlık sigortaları homeopatik tedaviyi kapsamları içine almıştır. Dünyada hekimlerin yanı sıra, gerekli tıbbi bilgilerle donatılmış doğal tedavi uzmanları da homeopat olabilmektedir. Homeopati ile fiziksel, duygusal ve ruhsal her tür hastalığı tedavi etmek mümkündür. Üstelik bu ömür  boyu ilaç kullanarak değil çoğu zaman tek bir ilaç ve tek bir doz ile sağlanabilmektedir. Astım, allerjiler, egzema, sedef, romatoid artrit, kolit, migren, depresyon, anksiyete bunlardan sadece bazılarıdır. Yaşlılar , hamileler ve bebeklerde homeopatik  ilaçlar güvenle kullanılabilir. Homeopatik ilaçlar birçok ülkede güvenli laboratuarlarda üretilmekte ve eczanelerde  satılmaktadır. Homeopatik ilaçlar, hayvan dokuları, bitki özleri, mineraller, metaller gibi tamamen doğada bulunan maddelerden belirli oranlarda seyreltilerek elde edilmektedir. Misyonumuz Homeopati Derneği Türkiye’de homeopatinin yaygınlaşmasını sağlamak, homeopati uzmanı yetiştirmek, homeopati alanında tedavi hizmeti vermek ve araştırmalar yapmak amacı ile Eylül 2008′de kurulmuştur. Homeopati Derneği, ECH’nın (European Commitee for Homeopathy) standartları doğrultusunda kurslar düzenlemektedir. Kimler Üye Olabilir Yurtdışında klasik homeopati eğitimi görerek sertifika almış olan ya da Türkiye’de Homeopati Derneği’nin kurslarına öğrenci olarak katılan ya da bu kursları tamamlayarak sertifika alan kişiler derneğe üye olabilirler. Yönetim Kurulu 26 Mart 2011′de yapılan 2. Olağan Genel Kurul’da seçilen yönetim kurulu ve görev dağılımı aşağıdaki gibidir : Uzm. Dr.Günnur Başar (Başkan) Ecz. Meltem Kurtsan (Başkan Yardımcısı) Gökçe Tekin Turhan (Sayman) Yük. Hem. Feray Çetin (Üye) Uzm. Dr. Fatma Sakar Ünver (Üye) Konferans ücreti ve erken kayıt  avantajı için: bilgi@homeopatidernegi.org www.homeopatidernegi.org TEL: (0212) 252 80 29 GSM: 0 535 082 44 09

http://www.biyologlar.com/i-uluslararasi-homeopati-konferansi

Dünya’da Organik Yaşamın Başlangıcı

Unlu bilim dergisi SCIENCE, 25 Haziran 1999 tarihli sayisini, “Evrim Kuramina ve Evrim Kuraminin Gercekligine” ayirdi (1). Bu sayi icin giris yazisi yazan unlu evrimci Stephen Jay Gould soyle demekte: “Evrim bir gercektir ve ancak gercek bizi bagimsizliga kavusturabilir!” ve Gould eklemekte, “Darwin’in ilk teorileri aciklandigi zaman, aristokrat bir soylu ‘Darwin’in soylediklerinin dogru olmadigini umalim; ama tutun ki dogru, o zaman tum dunyaya yayilmamasi icin dua edelim!’ demisti; ne yazik ki, 21. Yuzyila girerken, bu sahisin soyledikleri cikti: Evrim Kurami dogru, ama dunyanin cogunlugu, en azindan ABD ulusunun buyuk kismi tarafindan bilinmiyor ” (2). Gercekten de, 21. Yuzyila girerken, Evrim Kuraminin gercekligi hakkinda onca yayin yapilmasina, onca kanit bulunmasina karsin, bilim insanlari ile halk arasinda Evrim Kuramini degerlendiris acisindan ucurumlar mevcut. Bu konudaki en buyuk zorluk, oncelikle, Evrim Kurami ile ilgili bazi biyolojik, kimyasal, fizyolojik, paleontolojik bilgilerin anlasilabilmesi icin yogun bir bilim egitimine, detayli anlasilmis bazi kavramlara gereksinim duyulmasi. Ikinci onemli zorluk ise, Evrim Kuramini aciklarken ifade edilen bazi kavramlarin (ornegin milyon yillarda gelisen evrim, dogal seleksiyon, biyokimyasal protobiogenesis vb) gunluk hayatin mantigi ve yasantisi acisindan pek de kolay anlasilamamasi. Bu konuda Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (National Academy of Sciences) son yayinladigi halk kitabi “Science and Creationism” (Bilim ve Yaratiliscilik), bu konudaki en yetkili agiz tarafindan son noktayi koyuyor ve Evrim Kuraminin bir gercek oldugunu savunuyor (3, 4). Turkiye’de de “Islamci Bilimsel Yaratiliscilarin aktivitelerine ” karsi TUBA ve bir grup bilim insani da bazi aciklamalar yapmisti (5, 6, 7). ABD’de ve diger Hristiyan ulkelerde oldugu gibi, Turkiye’de de ortaya cikan “Bilimsel Yaratiliscilik” akimlari, bilim ile yaratilisciligi birbirine bagdastirmaya calisiyordu (8); ustelik Evrim Kuramini savunan bilim insanlarina karsi dev bir karalama kampanyasina giriserek, bilim insanlarini sindirmeyi amacliyordu. Bu konuda yazdigim yazilar nedeniyle ben de, diger bilim insanlari gibi buyuk saldirilara maruz kaldim (4, 9, 10). Turk bilim insanlari olarak, gerek halki gerekse diger bilim insanlarini ve aydinlari bu konuda bilgilendirmek konusunda cok ciddi sorumluluklar tasidigimiza inaniyorum. Bu sorumluluklardan birisi, “kendini bilimsel elit zumreolarak gorup, bilimsel yaratiliscilari yanit verilmeyecek kadar kucumsemek yerine”, onlari iddia ettikleri her hipotezde curutmek ve yapmakta olduklari carpitmalari ve bilimsel sahtekarliklari, halkin onunde anlasilir bir dille ve bilimsel kaynaklarla yuzlerine vurmak! Dunya’da yasamin baslamasi ile ilgili en onemli sorulardan ve problemlerden birisi, primordial (ilk) kosullarda canlilarin ana yapi taslari olan organik molekullerin nasil meydana gelebilecekleri konusuydu. Bilimsel yaratiliscilarin hipotezlerine gore, tum organik madde ve biyolojik yasam bir anda, dogaustu bir gucun “OL!” demesiyle belirli bir hedefe ve cok akilli bir dizayna gore yaratildi. Bilim ise bu konuda farkli bir goruse sahip, ozellikle son yillarda yapilan calismalar dunya’da ilk organik maddenin olusumu konusunda yeni bir bakis acisi getirdi (11, 12, 13, 14, 15). STANLEY MILLER DENEYINDEN GUNUMUZE Dunya’da yasamin baslamasi icin, yasamin temel taslari olan organik maddelerin, amino asitlerin ve DNA ile RNA’nin yapisinda var olan nukleik asitlerin bir sekilde dunya ortaminda (okyanuslarda, gollerde, sicak su kaynaklarinin aktigi yerlerde) bol miktarda var olmasi gerekmekteydi. Bu konuda dogru fikir yurutebilmek icin, 4.5 milyar yil once soguyarak, var olan dunya gezegeninin atmosferi ve icerdigi elementler konusunda dogru tahmin yapmak gerekliydi. Bu konudaki ilk tahminleri Oparin (16 ), Haldane (17), Urey (18) yapmislardi. Onlara gore ilk dunya atmosferi metan (CH4 ), amonyak (NH3), su buhari (H2O) ve molekuler hidrojenden (H2) olusmaktaydi. Ilk atmosferde oksijen (O2) bulunmadigi pek cok arastirici tarafindan fikir birligi ile kabul edilmistir. Ama en onemli sorun dunyanin genclik gunlerine ait bilgi alinamamasidir. Bilinen en yasli kayalar olan Gronland’daki Isua kayalari bile 3.8 milyar yil yasindadir. Yaklasik 700 milyon yil- 1 milyar yillik doneme ait hic bir iz, kanit ve bilgi yoktur; bu da ilk atmosfer veya ortam konusunda tahmin yapmayi cok guclestirmektedir. Tahminler, olasi modellere gore yapilmaktadirlar ve spekulasyonlardan ibarettirler. William Rubey (19 ), Holland (20 ), Walker (24) ve Kasting’e (25) gore ise, baslangicta cok az miktarda amonyak mevcuttu; atmosferde baslica karbon dioksit (CO2), nitrojen (N2), su buhari (H2O), biraz da karbon monoksit (CO) ve hidrojen gazi (H2) vardi. Son yillarda bu gorusun bilim ortamlarina hakim olmasina ragmen, kimse 4 milyar yil oncesine gidip, ortamda amonyak olup, olmadigini gozlemlememistir. Ayrica, uzaydan her yil 40 000 ton toz yeryuzune dusmektedir, gerek bu tozda, gerekse uzaydan gelen meteoritlerde HCN (hidrojen siyanit), CO2, Formaldehid, CO (karbon monoksit), amino asitler ve organik maddeler bulunmustur; gunde uzaydan dunyaya 1999 verilerine gore dokulen tozla birlikte 30 ton organik madde dusmektedir (13, 21, 22, 23). Dunya kosullarinda amonyakin ve organik madde sentezinin cok az olmasi durumunda bile organik maddeleri olusturan bilesenlerin ve bizzat organik maddelerin uzaydan yeterli miktarda gelme olasiliklari her zaman vardir. Ilk atmosfer kosullarinda hemen hemen hic oksijen olmadigi hesaba katilirsa, organik maddenin”yaratilmadan” dunya ortaminda ilk gazlar ve cozunmus iyonlardan sentezlenmesi de mumkundur. Oksijensiz donem 2-2.5 milyar yil kadar surmus, siyanobakterilerin atmosfere verdikleri oksijen sayesinde atmosferde ilk dunya canlilari icin bir zehir olan oksijen miktari mavi gezegende artmistir (9). Chicago Universitesinde, Harold Urey’in ogrencisi Stanley Miller 1953′te dunyayi yerinden sarsan unlu deneyini gerceklestirdi 26. Urey’in varsayimina uyan (metan, amonyak, hidrojen ve su) gaz kosullarinda, 150-200 bin voltluk akimi gazlarin bulundugu ozel aparattaki karisimdan gecirdi, sonuc cok sasirticiydi pek cok temel organik madde bu enerjinin verdigi etki sonucunda gazlari bir reaksiyonla birlestirmis, Glisin, Alanin, Aspartik asit, Glutamik asit (bu dordu temel amino asitler), Formik asit, Asetik asit, Propionik asit, Ure, laktik asit, ve diger yag asitlerini olusturmustu (26, 27). Deney Pavlovskaia ve Peynskii tarafindan Rusya’da; Heyns, Walter, Meyer tarafindan Almanya’da; Abelson tarafindan ABD’de, cok farkli bilesikler ve gaz ortamlarinda tekrarlandi; oksidasyonun engellendigi ve metan, amonyak ve su buharinin oldugu kosullarda hep amino asitler ve organik maddeler olustu (28); Gabel ve Ponnamperuma, cok farkli enerji ortamlarinda (isi, radyasyon, lineer akseleratorden cikan parcaciklar, mikrodalgalar vb) benzer sonuclar buldular, ayrica bazi seker molekullerini de primordial ortamda sentezlemeyi basardilar (28). Genetik materyeli tasiyan DNA ve RNA’nin temel taslari olan nukleik asitlerin bazilari da ilk atmosfer sartlarinin farkli bicimlerde ele alindigi kosullarda kimyasal olarak sentezlendi ve nukleik asitlerin temel yapi taslarinin primordial ortamda yeterli temel madde ve enerji sonucunda kendiliginden olusabilecegi gosterildi (9, 11, 12, 13, 14, 28, 29, 30). Yaratiliscilar, ilk dunya kosullarinda amonyak olmadigini, Miller’in ise soguk tuzak denilen bir yontemle amino asitleri elde ettigini, Miller’in kosullarinin bilincli olarak cok yapay hazirlandigini ve sonuclarin bilimsel bir sahtekarlik oldugunu soylemektedirler. Oncelikle Miller’in duzenegi tabii ki yapaydir; ama biyokimya’da yapay olmayan kosullarda kontrollu deney yapilamaz ki; soguk tuzak denilen ve reaksiyon urunlerini sogutan bir duzenek kullanilmis olabilir; ama doga’da bunun bir benzerinin var olmadigini soylemek, ustelik de 3.5-4.5 milyar yil oncesinde gelisen olaylardan cok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratiliscilar gibi bilimi ayaklar altina alan, cikaracaklari sonuclara onceden fikse olmus insanlarda gorulebilen bir dusunce hatasidir. Ornegin okyanuslarin tabanlarindaki sicak su kaynaklarinin birden soguyarak okyanusa karismasi bahsedilen “soguk tuzagi” dogal kosullarda olusturabilir; dogadaki bugun tahmin edilemeyen pek cok yapi bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sicak su kaynaklarinda mevcut bu isinin bile sig okyanus sahillerinde suda cozunmus amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yuzeyindeki atmosferdeki gazlari da katarak) reaksiyona sokabilecegini gosterir. Organik maddelerin ve ilk yasamin denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sicak su kaynaklarinin bulundugu yerde olustugu konusunda pek cok fikir de ortaya surulmustur (12, 21, 30 ). Ortamda amonyakin cok az olmasi kosullarini Miller tekrar irdelemistir (21). Primordial kosullarda, atmosferin redukleyici (elektron kazandirma) ozellikte oldugu dusunulmektedir, ama kesinlesmis bir bulgu yoktur. Atmosferde varolan amonyak’in bir kisminin amonyum (NH4 ) iyonu olarak okyanuslarda cozunecegi bilinmektedir (29); atmosferde cok az miktarda amonyak olmasi kosullarinda bile, su ortamlarinda ya da sicak su kaynaklarinin oldugu, okyanusun sig ve atmosferle bulustugu sahillerde amonyum iyonu, atmosferde cok az miktarda bulunan amonyak, metan gazi ve karbon dioksitle reaksiyona girecek ve organik bilesikleri olusturacaktir (21) . Miller, eser miktarda amonyakin bulundugu ortamlarda yaptigi deneylerde bile organik maddelerin ve amino asitlerin sentezlenebildigini gormustur (21). Yaratiliscilarin baska bir iddiasi, Miller deneyinde sag elli (D-dextro izomeri) ve sol elli (L-levo izomeri) amino asitlerin esit miktarlarda sentezlendigi, halbuki yasamda gorulen 20 cesit amino asitin tumunun sol elli oldugu, oyleyse organik maddenin ve canli yasamin belli bir amacla ve dizaynla yaratilmis olmasi gerektigidir. Oncelikle, 1993′te Arizona State Universitesinden John R. Cronin uzaydan gelen meteoritlerde ve donmus tozda daha fazla L-aminoasitlerine rastlandigini ispatlamistir 13; bu, dunyada varolan ve amino asitlerle reaksiyona giren maddelerin zamanla sol elli amino asitleri tercih etmesini saglayabilir (13). Ikincisi, molekuler yapilardaki zayif kuvvet(weak force) birbirinin ayna goruntusu olan molekullerde (yani izomerlerde) farklidir. Bu bir molekul icin cok ufak bir farktir, ama molekuller bir araya gelince etki buyur. Yani bir molekulun reaksiyona girerken veya suda cozunmus bulunurken icinde bulunan molekuler bag yapma yetenekleri ve belli bir konfigurasyonda dururken gereksimleri olan enerji onlarin doga tarafindan secilmelerini saglamaktadir. Doga tasarruf etmekten yanadir ve genelde en az enerji formunu tercih eder; L ve D formlari arasindaki enerji farki cok az da olsa, yapilan hesaplara gore en az enerji ile durabilen izomer, yaklasik 100 bin yilda dogada % 98 olasilikla baskin bulunan izomer formunu olusturacaktir (31). Ucuncu ve guclu bir olasilik, primordial kosullarda, su anda bilmedigimiz ve ilk dunya kosullarinda var olan ve sol elli amino asitlere baglanamayan bir X maddesinin ozellikle D-(sag elli) amino asitlerle birleserek kelat (cozunmeyen bilesik) olusturmasi ve onlari gol veya okyanus dibine cokertmesidir. Bu ise sol elli amino asitlerin bir anda dogal seleksiyonla artmasini ve dogada daha fazla kullanilabilir hale gelmesini cok kolay saglayabilir. Fakat kimse 4 milyar yil onceye gitmemistir; o gunden bu gune de tek iz kalmamistir; bilimsel yaratiliscilar ne soylerlerse soylesinler, 4 milyar yil onceye ait kesin kanitlarla Evrimcilerin karsisina gelmeden Evrimcilerin hic bir soyledigini curutmus sayilamazlar; ustelik, bilimsel yaratiliscilarin buyuk bir cogunlugu, binlerce kanita ragmen, dunyanin 4.5 milyar yasinda degil, cok daha genc olduguna inanmaktadir (10 bin yil gibi)… Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 1013 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir (13). Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) DUNYADA ORGANIK YASAMIN BASLAMASI / UZAYDAN GELEN ORGANIK MADDE Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 10 13 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir 13. Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) Daha ilginc bir bulgu ise Louis Allomandola’nin uzay kosullarinin simulasyonunu yaptigi deneylerden gelmistir (13, Bununla ilgili Scientific American’daki Temmuz 1999, resimleri kullanabilirsiniz). Bu deneyler cok dusuk isilarda ve sicakliklarda, ultraviyole radyasyonunun kimyasal baglari yikabilecegini; hatta icinde donmus metanol ve amonyak (uzayda bulundugu oranda) bulunan buzlasmis toz kitlelerinde, ultraviyole isinlarinin ketonlari, nitrilleri, eterleri, alkolleri, hatta heksametilentetramini (HMT) olusturabilecegini gostermistir. HMT asidik ve ilik ortamda amino asitleri olusturur. Bu deneyler son yillarda gerek NASA, gerekse universitelerdeki bilim insanlari tarafindan tekrarlanmis benzer sonuclar bulunmustur (13). Bu su demektir: uzayda donmus buz kitleleri olarak seyahat eden molekuller statik degillerdir; uzaydaki farkli isinlarin ve ultraviyole enerjisinin etkisiyle surekli iclerindeki kimyasal yapi degisime ugramaktadir, bu degisim, ozellikle daha yuksek isili, isinli ve enerjili gunes sistemi bolgelerine girince artmaktadir. Yani gerek uzaya dagilan tozlar, gerek meteorlar, iclerinde dunya gibi uygun kosullara sahip gezegene ulasinca yasamin temel taslarini olusturacak tum bilesenleri, organik maddeleri fazlasiyla tasimaktadirlar. Ustelik 4.5 milyar yillik dunya tarihini, kolay anlayabilmek icin, 1 saatlik bir zaman dilimi olarak alirsaniz, doga ilk 55 dakikayi, bu temel yapi taslarini ve tek hucreli yasami olusturmak icin harcamis, geri kalan bes dakikada da diger tum bitkileri, cok hucreli organizmalari meydana getirmistir. SONUC: Dunya’da organik yasamin baslamasi icin, buyuk olasilikla temel yapi taslari hem uzaydan gelmis hem de milyarlarca yilda, uzaydan gelenlerin de etkisiyle dunyada okyanuslarda, sicak su kaynaklarinin okyanusa karistigi yerlerde, batakliklarda, volkanik yapilarin okyanusla birlestigi yerlerde vb. ortamdaki serbest enerji sayesinde sentezlenmislerdir. Amino asitler, nukleik asitlerin yogunlastigi ortamlarda thermal proteinler ve RNA, oto-katalitik RNA buyuk olasilikla ilk genetik bilginin sekillenmesinde rol oynamislardir (11, 12, 14, 30) . Burada su temel unsurlar unutulmamalidir: 1. Bahsedilen sureler insan zekasinin kavrayabilecegi surelerin cok otesindedir. Bahsedilen sureler, milyon degil, milyar yillardir. Dort milyar yil, 50 yillik bir insan jenerasyonu goz onune alinirsa yaklasik 80-100 milyon jenerasyon demektir. Homo sapiensinortaya cikisindan beri ise sadece yaklasik 500 jenerasyon gecmisti. 2. Dogada kararli yapilarin olusmasi cok zordur. Belki bir tek kararli yapinin olusmasina karsi, binlerce katrilyon kararsiz yapi bozunup gitmektedir; biz bilgiyi bu gune kadar gelebilen kararli yapidan alabilmekteyiz; kararli yapilarin gelismesini saglayan reaksiyon ve biyolojik olay sayisi ise neredeyse sonsuzdur . Dr. Umit Sayın Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi Kaynakça: 1) Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2045-2220. 2) Ibid., pp: 2087. 3) NAS, “Science and Creationism: A view from the National Academy of Sciences”, 1999, National Academy Press. 4) Umit Sayin, “ABD’de Bilimsel Yaratiliscilibgin Coküsü”, Bilim ve Ütopya, Aralik 1998. 5) TUBA bülteni, 10:2, 1998. Ayrica TUBA’nin web sayfasina (www.tuba.org.tr) bakabilirsiniz. 6) “Kamoyuna Duyuru” (Birinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 7 Kasim 1998. 7) “Bilime Gerici Saldiri” (Ikinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 30 Ocak 1999. 8 ) Harun Yahya, “Evrim Aldatmacasi”, Vural Yayincilik, 1997. 9) Ümit Sayin, “Yaratilmayis: Yasam Nasil Basladi”, Bilim ve Ütopya, Ekim 1998. 10) Ümit Sayin, “Uctu Uctu Dinozor Uctu”, Bilim ve Utopya Kasim 1998. 11) Albert Eschenmoser, “Chemical Ethiology of Nucleic Acid Structure”, Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2118-2123. 12) Andre Brack, editor, “The Molecular Origins of Life”, Cambridge University Press, 1998. 13) Max P. Berstein, Scott A. Sandford, Louis J. Allamandola, ” Life’s Far-Flung Raw Materials”Scientific American, Temmuz 1999, 281:42-49. 14) Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Ekim 1994, 271:76-83. 15) Gerald F. Joyce, “Directed Molecular Evolution” Scientific American, Aralik 1992, 267:90-97. 16) A.I. Oparin, “Origin of Life”, Mc Millen, New York.1938 17) J.B.S. Haldane. “Origin of life”, Rationalist Annual, 1929 18) H.C. Urey. “On the early chemical history of the earth and the origin of life”, Proc. Natl. Acad. Sci., 1952. 19) W.W. Rubey, “Development of the hydrosphere and atmosphere, with specail reference to probable composition of the early atmosphere”. In Crust of the Earth, ed. A. Poldervaart HDpp:631-650,1955. 20) H.D. Holland, “The chemical evolution of the atmosphere and oceans”. Princeton University Press, 1984. 21) Stanley Miller, ” The Endogenous Synthesis of Organic Compounds”, [ Andre Brack, editor, "The Molecular Origins of Life", Cambridge University Press, 1998.] isimli kitapta. sayfa: 59-85 22) C.F. Cyba, C. Sagan, ” Endogenous production , exogenous delivery and impact-shock synthesis of organic molecules: an inventry for the origins of life”, Nature, 355:125-132, 1992. 23) C.F. Cyba, P.J. Thomas, L., L. Brookshaw, and C. Sagan. ” Cometary delivery of organic molecules to the early Earth”, Science, 249:366-373, 1990 24) J.C.G. Walker , “Evolution of atmosphere”, Macmillen: New york, 1977 25) J.F. Kasting. ” Earth early atmosphere” Science, 259:920-926, 1993.. 26) S.L. Miller, “Production of amino acids under possible primitive Earth conditions” Science, 117:528-529, 1953. 27) S.L. Miller, and H. C. Urey, “Organic compound synthesis on the primitive Earth”, Science, 130:245-251, 1959. 28) Cyril Ponnamperuma, “The Origins of Life”, Thames and Hudson, 1972. 29) J.L. Bada and S.L. Miller, “Ammonium ion concentration in the primitive ocean” Science, 159:423-425, 1968. 30) Richard Montanesky, “The Rise of Life on Earth”, National Geographic, Mart 1998. S: 54-81. 31) Ian Stewart, “Nature’s Numbers”, Basic Books, New York, 1995. www.uzelgi.com

http://www.biyologlar.com/dunyada-organik-yasamin-baslangici

Ulusal Su ve Sağlık Kongresi

Ulusal Su ve Sağlık Kongresi

Dünyamızı diğer gezegenlerden ayıran iki önemli özellik; sahip olduğu atmosfer ve suyun varlığıdır.Günümüzde yaşanan hızlı kentleşme ve sanayileşme, sürekli artan nüfus, tarımsal faaliyetler ve hayvancılık ile küresel iklim değişikliği; suyun korunması ve yönetiminin en önemli ve güncel tartışma konuları arasında yer almasına neden olmuştur.Bu amaçla, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu olarak Karadeniz Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Çukurova Üniversitesi ile işbirliği içerisinde 26-30 Ekim 2015 tarihleri arasında Uluslararası Katılımlı ULUSAL SU VE SAĞLIK KONGRESİ düzenliyoruz.Kongremizde, içme kullanma suları, ambalajlı sular (doğal kaynak suları, içme suları ve mineralli sular), yüzme suları, yüzme havuzları, tarımsal amaçlı su kullanımı, atık sular, kaplıcalar, su ürünleri, su kirliliği, afetlerde su yönetimi, toplu yaşam alanlarında su, su kalitesinin izlenmesi ve laboratuvarlar, ulusal ve uluslararası su mevzuatı gibi konular; kısaca SUYA DAİR HERŞEY ele alınacaktır.Katılımcı hedef kitlemiz, başta tıp, su ürünleri, çevre mühendisliği, kimya, biyoloji, hidroklimatoloji ve ziraat alanlarında olmak üzere tüm akademisyenler, belediyeler, il özel idarelerimiz, ambalajlı su üreticileri ve sanayicileri, su dezenfeksiyon ürünlerini üreten ve satanlar, su kalitesi izlemesi yapanlar, su ürünleri üretici ve satıcıları, yüzme havuzları ile ilgili kamu ve özel sektördür. Su ile ilgili tüm tarafları ilk defa bu kapsamda buluşturmayı hedefleyen kongremizde sizleri de aramızda görmekten ve ağırlamaktan mutluluk duyacağız. Gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir dünya bırakabilmenin en önemli göstergelerinden olan suyun korunması ve sağlıklı hale getirilmesi için sizleri 26-30 Ekim 2015 tarihlerinde Antalya’da birlikte olmaya davet ediyoruz.Prof. Dr. Seçil ÖZKAN Kongre Başkanıhttp://www.suvesaglik.org/

http://www.biyologlar.com/ulusal-su-ve-saglik-kongresi

BioForm III

BioForm III

Yıldız Teknik Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü Engineering In Medicine & Biology Society (EMBS) Chapter Ailesi Gelenekselleşen BioForm Etkinliği 3.'sü İle Sizlerle!!!   Kuruluşunun  2.yılında Chapter kazanıp IEEE Global Platformu’nda resmen tanınmış olan YTÜ IEEE EMBS Chapter ailesi “tıp ve biyoloji bilimlerini mühendislik teknolojisi ile birleştirme” amacıyla çıktıkları yolda çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. 25-26 Kasım 2015 tarihlerinde YTÜ Davutpaşa Kampüsü’nde gerçekleştirilmesi planlanan BioForm lll Etkinliği'ne sayılı günler kaldı.  Peki nedir BioForm?    Bioform; ilaç, medikal, kimya, genetik, gıda vb. sektörlerdeki yetkili kişilerin, derneklerde, akademik kurumlarda ve hastanelerde çalışan akademisyen ve hekimlerin üniversite öğrencileri ile aynı platformda buluşturulduğu, biyomühendislik, biyomedikal mühendisliği, kimya mühendisliği, moleküler biyoloji ve genetik, gıda mühendisliği gibi bölümlerde okuyan öğrencileri çalışacakları sektörler hakkında bilgilendirmek amacıyla düzenlenen bir kariyer etkinliğidir.   25 Kasım 2014 Tarihinde ilki gerçekleştirilen BioForm Etkinliği’ne birbirinden değerli akademisyenler ve hekimler katıldı ve bu etkinlik sonucunda IEEE Global Platformu'nda düzenlenen Darrel Chong Awards Yarışmasında Silver Ödül'e layık görüldü. Ardından 28-29 Nisan 2015 Tarihlerinde iki gün süren BioForm ll Etkinliği düzenlendi ve akademisyenlerin yanı sıra kendi sektörlerinden isim yapmış önemli şirketlerin yetkilileri de ağırlandı. Mezun Forumu ve Aşkın Nörobiyolojisi gibi sosyal oturumların da yer aldığı etkinlik hem katılımcılar hem de konuklar tarafından övgüyle söz edildi.   Alınan bayrağı daha yukarılara taşıma hedefiyle bu yıl 25-26 Kasım 2015 Tarihlerinde düzenlenecek BioForm lll Etkinliği’nde de birbirinden değerli pek çok konuğa ev sahipliği yapacağız. Etkinliğimize kimler katılacak? İşte netleşen bazı oturumlarımız; İlaç sektöründe Bilim İlaç ve Teva İlaç, Biyomedikal sektöründe Siemens Healthcare, Genetik alanında Genkord, Gıda ve biyoteknoloji alanında Unilever, 3D Printer ile Organ Yapımı –Boğaziçi Üniversitesi Yaşam Bilimleri Araştırma Merkezi ‘’Zihniniz Kontrol Altında mı?’’ isimli hekim ve mühendislerin aynı platformda buluştuğu hipnoz oturumu Proje Oturumu  IEEE EMB Dlp (Distinguisted Lecturer Program) ile davet ettiğimiz Dr. Ghaleb Husseini  Tüm bu oturumlar ve daha fazlasını kaçırmamak için online kaydını yaptırmayı unutma ! Kimselere söz verme ! 25-26 Kasımda YTÜ Davutpaşa Kampüsü’nde seni de görmek istiyoruz.   Gelenekselleşen BioForm etkinliğimize kaldığımız yerden devam ediyoruz Sağlık ve mühendislik sektörlerini bir arada buluşturduğumuz BioForm III te benim de imzam olmalı diyorsan 25- 26 Kasımda YTÜ Fen Edebiyat Konferans Salonu'nda Buluşalım !! Alanlarında kendini kanıtlamış akademisyenler , ulusal ve uluslararası platformda faaliyet gösteren firmalar, yabancı konuşmacı ve sekt...örün içinde iyi yerlere gelmiş meslektaşların ile geçecek birbirinden eğlenceli 2 gün için >> Embs.ytuieee.com adresinden kaydını yapman yeterli. Etkinlik programı ve ayrıntılı bilgi için https://www.facebook.com/YTU.IEEE.EMBS sayfamızı takip etmeyi unutma !! Etkinlik eventi >> https://www.facebook.com/events/407770229426449/ Etkinliğimiz ÜCRETSİZ ve SERTİFİKALIDIR!!!

http://www.biyologlar.com/bioform-iii

Türkiye'nin Floristik (Bitkisel) Zenginliği

> Türkiye, bitkileri açısından,dünyada en zengin ülkelerin başında gelir.Bugünkü bilgilerimize göre,Türkiye'nin coğrafi sınırları içinde 3022'si endemik olmak üzere, 8897 çiçekli bitki ve eğrelti türü doğal olarak yetişmektedir.Bu sayı alttür,varyete ve hibritlerle birlikte 10.765'e ulaşır. > > Türkiye’de doğal olarak yetişen 10.765 çiçekli bitki ve eğreltinin yaklaşık üçte biri endemiktir.Bir ülkenin floristik zenginliği ve çeşitliliği, içerdiği nadir ve endemik taksonların çokluğu ile önem kazanır.Türkiye ılıman iklim kuşağında ve Batı Palearktik* ülkeleri arasında en zengin floraya sahip olanıdır (Tablo 1). > > Tablo-1:Endemik tür sayısı ve endemizm oranı yüksek olan Batı Palearktik ülkeleri (Davis,Heywood ve Hamilton, 1994). > > > Ayrıca Türkiye, halen ılıman iklim kuşağında kültürü yapılan hububat,baklagiller,yem bitkileri,orman ağaçları ve taş çekirdekli meyveler gibi ekonomik ürünlerin yabani atalarına ev sahipliği yapması bakımından da insanoğlu için doğrudan ve dolaylı olarak önem taşır. > > Türkiye'nin çiçekli bitklerini ve eğreltilerini (damarlı bitkiler) içeren,1965-1985 yılları arasında P.H.Davis ve ekibi tarafından hazırlanan "Türkiye ve Doğu Ege Adaları Florası" (Türkiye Florası) adlı bilimsel eser 9 cilt halinde yayımlanmıştır.Türkiye Florası'nın yayımlanması Türk ve yabancı botanikçilerin ilgisinin artmasına neden olmuştur.Buna bağlı olarak,Türkiye'nin doğal bitkileri üzerinde çalışmalar artmış, floraya çok sayıda yeni bitki türü eklenmiştir.Yeni türlerin bulunmasıyla, "Türkiye Florası" adlı 9 ciltlik esere yeni ciltlerin eklenmesi gereği de ortaya çıkmıştır.Böylece "Türkiye Florası"nın 1.ek cildi (10.cilt) 1988 yılında Davis,Mill ve Tan tarafından; 2.ek cildi (11.cilt) ise 2000 yılında Güner,Özhatay,Ekim ve Başer tarafından yayımlanmıştır.Toplam 11 ciltten oluşan "Türkiye Florası", floristik (bitkisel) açıdan Anadolu'nun devamı niteliğinde olan Doğu Ege Adaları'nın florasını da içermektedir.7676 sayfadan oluşan 11 ciltlik bu dev eserde, 8796'sı Türkiye'den ve 192'si Doğu Ege Adaları'ndan olmak üzere toplam 8988 tür yer alır.Bunlardan 2991'i (2941'i Türkiye'den ve 50'si Doğu Ege Adaları'ndan) endemik türler olup,dünyanın başka hiçbir yerinde doğal olarak yetişmez.Endemik taksonların,Türkiye'nin toplam bitki taksonlarına oranı (endemizm) %34,4'ü bulur. > > Türkiye'nin florası hızla büyümeye devam etmektedir:11.cildin yayımlanmasından sonra, Mayıs 2000-2002 tarihleri arasında floraya eklenen yeni taksonların sayısı 133'e ulaşmıştır (N.Özhatay ve Kültür,2002):Bilim dünyası için yeni toplam 87 takson (71 tür,4 alttür,9 varyete,3 hibrit) ve Türkiye için yeni 46 takson (30 tür,8 alttür,7 varyete,1 hibrit).Buna göre, son yıllardaki veriler temel alındığında,Türkiye florasına her 5 gün, 12 saatte bir yeni bir taksonun eklendiği söylenebilir. > > *Avrupa’nın tamamı,Asya’nın tropik bölge dışında kalan bölümü ve Afrika’nın kuzey kesimini içeren zoocoğrafya bölgesinin batısı. > > > TÜRKİYE’NİN FLORİSTİK ( BİTKİSEL) ZENGİNLİĞİNİNBAŞLICA SEBEPLERİ > > Türkiye’nin florasındaki bu olağanüstü zenginlik ve çeşitliliğin sebepleri şöyle sıralanabilir: > > 1-İklim farklılıkları (karasal iklim,okyanus iklimi ve Akdeniz iklimi), > > 2-Jeolojik ve jeomorfolojik çeşitlilik, > > 3-Zengin su kaynakları (deniz,göl ve akarsu), > > 4-Büyük yükseklik farkları (deniz seviyesi-5000 m), > > 5-Çok çeşitli habitat tipleri ve üç fitocoğrafik bölgenin (Avrupa-Sibirya, Akdeniz, İran-Turan) buluştuğu yerde olması, > > 6-Anadolu’nun doğusu ve batısı arasında ekolojik farklılıklar bulunması ve bunun floristik farklılıklara yansıması. > > BİTKİ GRUPLARI > > Dünyadaki biyocoğrafik kuşaklar, bir yerdeki bitkilerin meydana getirdiği vejetasyon tiplerine veya formasyonlarına göre sınıflandırılırlar.İğne yapraklı orman,yaprak döken orman,step,savan,pampa kuşakları gibi. Bunun sebebi, dünyanın her yerinde, o yerin görünüşüne egemen olan canlı grubunun bitkiler olmasıdır. > > Bir yerin yüzeysel görünümünün esas unsuru olan bitkilerin listesine veya o yerde yetişen bitkilerin hepsine, o yerin florası denir.Bu tarife göre, flora denince o yerde yetişen bütün bitki gruplarına ait türlerin hepsinin anlaşılması gerekir ise de , flora terimi daha çok ve geleneksel olarak, tohumlu bitkiler ve eğreltiler, yani damarlı bitkiler (iletim demetli bitkiler) için kullanılmaktadır.Bizim gibi kuzey yarı kürenin ılıman kuşağındaki ülkelerde damarlı bitkiler içinde yer alan Eğreltiler çok önemli olmadığından, flora terimi Tohumlu Bitkiler (Spermatophyta) için kullanılıyormuş gibi hissedilir.Bir yerde yetişen ilkel bitki gruplarına alg florası,yosun florası gibi adlar verilmektedir. > > a) Algler > > Bitki dünyasının en ilkel gruplarından biri olan algler, tohumsuz bitkilerin çok geniş ve önemli bir kategorisini meydana getirirler. > > b) Mantarlar > > Mantarlar, yurt ekonomisi ve insan hayatı açılarından çok önemli bir bitki grubudur.Şapkalı Mantarlar diye bilinenlerden bazıları Türkiye’de ve dünyada besin olarak uzun yıllardan beri yaygın olarak kullanılmaktadır. > > c) Likenler > > Likenler, doğada toprak ve kaya üzerlerinde, canlı ve ölü ağaçların gövde ve dallarında yaşayan, köksüz, gövdesiz ve yapraksız bitkilerdir.Algler ile mantarların biraraya gelerek bir birlik meydana getirmeleri ile oluşan kompleks bir organizma grubudur. > > d) Yosunlar > > Evrim açısından alglerden daha yüksek, fakat eğrelti ve tohumlu bitkilerden daha aşağı seviyede bulunan bir bitki grubudur. > > e) Eğreltiler > > “Türkiye Florası” adlı eserin 1.cildinde işlenen bu bitki grubu, bundan önceki gruplara göre daha iyi bilinmektedir.Türkiye’nin çok kurak kesimleri hariç, daha çok nemli yerlerde yaygın olan bitkilerdir. > > f) Tohumlu Bitkiler > > Gerek sistematiği, gerekse yayılış ve yetişme ortamları Türkiye’de en iyi bilinen bitki grubudur.Bitkiler aleminin en gelişmiş grubu kabul edilirler.İki alt bölüme ayrılır.Bunlar Açık ve çıplak tohumlu bitkiler (Gymnospermae) ile Kapalı tohumlu veya çiçekli bitkiler (Angiospermae)’dir. > > (1) Açık ve Çıplak Tohumlu Bitkiler (Gymnospermae) > > Bu alt bölüme giren bitkilerde tohumu oluşturan tohum taslakları karpel veya kozalak yaprağı (megasporofil) üzerinde açıkta bulunur.Bu yüzden tohum da açıkta oluşur.Polen tanesi doğrudan doğruya tohum taslağı üzerine konar ve çimlenir.Hepsi odunlu bitkilerdir.Tür sayıları az olmakla birlikte, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geniş alanlar kaplarlar ve orman alanlarının büyük bir kısmını meydana getirirler. > > Çiçekli bitkilerin hızlı bir şekilde yaygınlaşmaları sonucu, gerek kapladıkları alan gerekse tür sayısı açılarından bütün dünyada gerilemeye başalayan bu bitki grubunun türlerinden büyük bir kısmı, yeni ekolojik şartlara uyum gösteremedikleri için dünya yüzünden silinip gitmişlerdir.Zamanımızda bazı Gymnosperm takımları (ordoları) ancak fosil formlardan bilinmektedir.Gymnosperm’lerin dünyada halen bulunan tür sayısı 800 civarındadır.Türkiye’de bulunan Gymnosperm’lerin aile (familya) adları ve cins sayıları (Tablo-2) ile en zengin türe sahip cinsleri (Tablo-3) şöyledir: > > Ladin (Picea), Porsuk (Taxus), Servi (Cupressus) ve Sedir (Cedrus) cinsleri ise yurdumuzda tek tür ile temsil edilirler.Gymnosperm’lerden olmakla birlikte, çeşitli özellikleri bakımından onlarla çiçekli bitkiler arasında bir geçiş formu olan ve bu sebeple evrimsel bakımdan en ileri Gymnosperm cinslerinden biri olan Deniz Üzümü (Ephedra)’nün Türkiye’de üç türü yetişmektedir.Yetişme şekli bakımından kısa boylu bir çalı olan bu cinsin türleri, step alanları içindeki taşlık ve kayalık yerlerde bulunurlar ve tıbbi açıdan önemli olan bitkilerdir. > > (2) Kapalı Tohumlu veya Çiçekli Bitkiler (Angiospermae) > > Bu alt bölüme giren bitkilerde tohum taslakları meyve yaprakları (karpel) tarafından örtülür.Çoğunlukla otsu bitkilerdir. > > İki sınıfa (klasis) ayrılır: > > > A) İki Çenekliler (Dicotyledonopsida) : Embriyolarında simetrik durumda iki çenek vardır. > > B)  Bir Çenekliler (Monocotyledonopsida) : Embriyolarındaki çeneklerden biri körelmiş ve tek çenekli hale gelmiştir. > > > Zamanımızda tür sayısı bakımından dünyanın en zengin bitki grubu olan çiçekli bitkiler, dünya vejetasyonunda da egemen bir rol oynarlar.Çiçekli bitkiler, bu özelliklerini Türkiye’de de devam ettirirler. > > Türkiye’de yetişen çiçekli bitki türleri 145 aile (familya) içinde toplanmıştır.Bu aileler arasındaki tür sayısı bakımından en zengin aileler Tablo-4’de ve tür bakımından en zengin cinsler Tablo-5’de gösterilmektedir. > > Tablo-4 : Tür zenginliği bakımından aile sırasını gösteren tablo: > > > Tablo-5 : Tür zenginliği bakımından cins sırasını gösteren tablo: > > > ENDEMİK BİTKİLER > > Yeryüzünün sınırlı bir bölgesinde yani bir adada,bir dağ sırasında,bir ülkenin siyasi sınırları içinde veya ancak belli bir ekolojik ortamda yayılış gösteren yani çok bölgesel (lokal) olarak yetişebilen çeşitli taksonomik kategorilere ait bitkilere “Endemik Bitkiler”denir. > > Türkiye, endemik bitkilerinin zenginliği bakımından dünyanın önemli ülkelerinden birisidir.Ancak, tohumsuz bitki grupları üzerindeki araştırmalar henüz çok yetersizdir.Bununla beraber bilinmektedir ki, ilkel bitki grupları, dünya yüzünde hemen her yerde yaygın olan türlere sahiptir.Bu sebeple, bu gruba giren bitkilerde endemizme ya hiç rastlanmamakta veya söz edilemeyecek kadar düşük olmaktadır.Türkiye’de yetişen 75 civarındaki eğrelti türünden ancak 1’i (Asplenium reuteri) endemiktir.Tohumlu bitki olmalarına ragmen, Gymnospermlerde de endemizm oranı çok düşüktür.Bu gruptan Abies cinsine ait 3 alt tür dışında endemik bitki yoktur.Bu sebeplerle, bu bölümde Türkiye’de endemizm konusunda en zengin ve önemli bitki grubu olan çiçekli bitkilerden örnekler verilmektedir. > Flora kayıtlarına göre Türkiye’deki endemik bitki sayısı 3022 olup, bunların floradaki bütün bitkilere oranı %34,4’tür.Türkiye’deki endemik bitkilerin sayısı Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında bu oran hayli yüksektir.Ayrıca, endemik sayısı da çok yüksektir.Avrupa ülkeleri arasında en çok endemik türe sahip ülke Yunanistan olup, bu ülkede 800 civarında endemik tür yetişmektedir.Dünyada sadece İstanbul’a özgü olan 20 endemik bitki vardır.İstanbul’da yetişen toplam endemik bitki sayısı ise 70 dolayındadır.İstanbul, İngiltere’nintoplam bitki sayısından daha fazla bitkiye sahiptir. > > Türkiye’deki endemik bitkiler, belirli dağ ve dağ silsilelerine lokalize oldukları gibi, daha geniş yayılışlı endemikler de vardır.Belirli bir dağ veya silsile için endemik bitkiler açısından en zengin yer, Amanos Dağları’dır.Endemiklerce zengin diğer dağlar ise, başta Ege Bölgesi’nin güney ucu ile Akdeniz Bölgesi’nin batısında yer alan dağlar olmak üzere; Uludağ, Kaz Dağı ve Erciyes Dağı’dır.Bu sayılan dağ ve silsilelerden çoğunun etrafı genellikle ovalar ile çevrili olduğundan, bu dağlardaki endemikler nisbeten dar yayılışa sahiptirler.Halbuki yurdun doğu kesimindeki dağlar oldukça yüksek sayıda endemiğe sahip iseler de, batıdakilere göre daha devamlı olduklarından, bu bölgede yetişen endemiklerin çoğu, bir dağa has olmaktan çok, daha geniş yayılışlıdırlar.Yukarıda belirtilen dağlar dışında, Türkiye’nin endemizm yönünden dikkat çekici yöreleri şunlardır: Orta Toroslar (Ermenek, Gülnar, Mut arası), Antitoroslar (Saimbeyli ve Maraş çevreleri ), Van-Siirt-Bitlis ve Hakkari illerini kapsayan bölge, Rize ve Artvin civarındaki yüksek dağlar, Gümüşhane ve Erzincan arası ile Munzur Dağları ve Ilgaz Dağları.Tuz Gölü çevreleri ise, özellikle tuzcul endemiklerce zengindir. > > Endemik bitki türleri açısından Türkiye’nin en zengin familyası 447 tür ile Toplu çiçekligiller (Asteraceae)’dir.Bu familya endemik olmayan türlerce de zengin olduğundan, endemizm oranı düşük olup, %36,8’dir.İkinci sırayı Baklagiller (Fabaceae) alır.Bu familyaya ait 406 tür endemik olup, Toplu çiçekligiller (Asteraceae) familyası ile benzer durumda olduğundan dolayı endemizm oranı düşüktür ( % 37,9 ).Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyası 257 türle 3. sırayı almaktadır.Endemizm oranı diğer iki familyaya göre daha yüksektir ( %57 ) > > Bunun en önemli sebebi, bu familyanın özellikle Akdeniz Bölgesi’nin yüksek dağlarında yetişen türlerinin bulunması ve tür sayısının diğer iki familyaya göre daha az olmasıdır.Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 familya Tablo-6’da ve en zengin 10 cins Tablo-7’de gösterilmiştir. > > Tablo-6: Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 familya > > Tablo-7: Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 cins > > Tablo-8: Türkiye Florası’ndaki endemik bitkiler, yedi coğrafik bölgeye göre aşağıdaki gibi dağılım gösterir: > > Türkiye tamamiyle Holoarktik aleme girmekte ve bu alemin 3 bitkisel (floristik) bölgesi yurdumuzda birleşmektedir.Bunlar Akdeniz, Avrupa-Sibirya ve İran-Turan floristik bölgeleridir.Bu bölgelerin hepsinin kendisine has iklimsel özellikleri vardır.Avrupa-Sibirya floristik bölgesi diğer iki bölgeye göre yıl boyunca daha düzenli bir yağış rejimine sahiptir.Akdeniz floristik bölgesi homojen bir iklime sahip olmayıp yağış ve sıcaklık açısından varyasyonlar gösterir.İran-Turan floristik bölgesi Türkiye’nin en geniş alanını kaplayan bölgesidir.Yaprak döken ağaçlardan oluşan ormanlar ve ağaçsız step veya bozkırlar bu bölgenin iki ana vejetasyon tipidir. > > Tablo-9: Türkiye’deki üç fitocoğrafik bölgeye göre endemik bitkilerin dağılımı gösterilmiştir: > > Kutluk ve Aytuğ (2001), Türkiye’yi 29 üniteye bölen kareleme sistemini (“Türkiye Florası”nda kullanılan ve her biri 42.000 kilometrekare kapsayan Grid Sistemi) kullanarak, Akdeniz floristik bölgesi ile İran-Turan floristik bölgesinin batı ve doğu sektörleri arasında Türkiye’nin en yüksek endemizm oranına sahip alanlarının yer aldığını belirlemiştir: Anadolu Diyagonali.Kareleme sistemindeki 29 üniteden 10’u, % 20 ya da daha yüksek oranlarda endemik bitki içerir > > TÜRKİYE FLORASINDAN ENDEMİK BİTKİ ÖRNEKLERİ > > LİTERATÜR > > > 1-DAVİS, P.H. (ed), 1965-1985 – Flora of Turkey and the Aegean islands, -Vol. > > 1-9, University press, Edingburg. > > 2- DAVİS, P.H.,Mill, R.,Tan, K. (1988). Flora of Turkey and the East Aegean islands, > > -Vol.10, University press, Edingburg. > > 3-BAYTOP, T.(1997). Türkçe Bitki adları Sözlüğü.Türk Dil Kurumu Yayın No.578,Ankara > > 4-Türkiye Çevre Vakfı (1987).Türkiye’nin Biyolojik Zenginlikleri.Türkiye Çevre Vakfı Yayını,Ankara. > > 5-BAYTOP, A.(1998).Botanik Kılavuzu.İ.Ü.Eczacılık Fakültesi Yayın No.70,İstanbul. > > 6-BAYTOP,A.(1995).Bitkilerin Bilimsel Adlarındaki Niteleyiciler ve Anlamları.İ.Ü.Eczacılık Fakültesi Yayın No.69,İstanbul > > 7-YÜCEL, E.(2002). Çiçekler ve Yerörtücüler.Eskişehir. > > 8-YENTÜR, S.(2002) Türkiye’deki Doğal Eczane.İstanbul > > 9-ÇUBUKÇU, B.(2002) Fitoterapi.İstanbul > > 10-TORLAK,H.(2003) Marmara Bölgesi’nin Endemik Bitkileri.Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı.Nisan 2003. > > 11-YALTIRIK,F.,EFE,A.(1996).Otsu Bitkiler Sistematiği Ders Kitabı.İ.Ü.Orman Fakültesi Yayın No.10,İstanbul > > 12-EKİM,T.Türkiye Florası-2 Ders Notu. > > 13-EKİM,T.Bitki Coğrafyası Ders Notu. > > 14-ÖZHATAY,N.Önemli Bitki Alanları (2003).DHKD Yayınları. > > 15-GÜNER,A.,ÖZHATAY,N.,EKİM,T. & BAŞER K.H.C.(2000).Flora of Turkey and the Aegean islands,Second Suppl.11, Edingburg. > > 16-MATARACI,T.Ağaçlar.TEMA Vakfı Yayını No.39 > > YARARLANILAN WEB ADRESLERİ: > > 1- www.ogm.gov.tr > > 2- www.cevreorman.gov.tr > > 3- www.milliparklar.gov.tr > > 4- botit.botany.wisc.edu > > 5-http://www.kustr.org/linkler/ > > 6-http://www.tubitak.gov.tr/tubives/ > > 7-http://www.horticopia.com/hortpix/html/ > > 8-http://www.csdl.tamu.edu/FLORA/gallery.htm > > 9-http://perso.wanadoo.fr/erick.dronnet/teucrium_scorodonia1.htm > > 10-http://www.wwf.org.tr > > > Hazırlayan: > > Uzm.Biyolog Berrin Akyıldırım > > İstanbul Üniversitesi > > Fen Fakültesi > > Botanik Anabilim Dalı > > www.wildlifevet.org

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-floristik-bitkisel-zenginligi

Bakterilerin Biyoteknolojide Kullanım Alanları

Bakterilerin Biyoteknolojide Kullanım Alanları

Son on yılda biyokimya, moleküler biyoloji ve bakteriyolojideki ilerlemeler, bakterilerin antikanser ajan olarak kullanımının yanı sıra, antikanser ilaçların verilmesinde kemoterapiye duyarlı ajan ve gen tedavisi için vektör olarak kullanımına kadar kullanışlı bir çok yönlerini ortaya koymuştur.

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-biyoteknolojide-kullanim-alanlari

Permakültür nedir?

Kendi kendine yeterliliği temel alan Permakültür hareketi, dünyanın hemen her ülkesinde giderek yaygınlaşan bir sosyal dönüşüm. Doğum yeri olan Avustralya’da yaygın olarak uygulanan bu yaklaşım, eğitmenler, ekolojik eylemciler, girişimciler, tasarımcılar, öğrenciler, çiftçiler, ev hanımları da dahil olmak üzere, her meslek grubundan on binlerce kişinin hayatını değiştirmeye devam ediyor. Türkiye’de de Permakültür tasarımını uygulayanların sayısı artıyor. 2010’da kurulan Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü (TPAE), bu yıl Temmuz ayında üç önemli etkinliğe ev sahipliği yapıyor: Permakültür tasarımının tüm detaylarıyla ele alındığı Permakültür Tasarım Sertifikası Kursu, Akdeniz Bölgesel Permakültür Konferansı ve Akdeniz Bölgesel Permakültür Buluşması. Doğaya karşı mücadele etmek yerine doğayla birlikte çalışmak ve gözlem üzerine kurulu, kendi kendine yeterli bir yaşamın nasıl mümkün olabileceğinin yöntemlerini içeren Permakültür Tasarımı Sertifikası Kursu (PDC), 30 Haziran-12 Temmuz 2012 tarihleri arasında İstanbul’da Kadir Has Üniversitesi’nde yapılacak. Kuzey Somali'de önemli permakültür projelerine imza atan Rhamis Kent ve TPAE kurucularından Mustafa F. Bakır’ın eğitmenliğinde gerçekleştirilecek 13 günlük kursa katılanlar, insan yaşamına dair her alanda ve her ölçekte uygulanabilir permakültür yöntemleri konusunda bilgi sahibi olacaklar. Gıda güvenliği, enerji tasarrufu, ekolojik ev inşası gibi temel konulara ışık tutan permakültür, kentli kuşağın kaybettiği bilgileri bizlere yeniden hatırlatıyor. Permakültür, şehirlerdeki aşırı kaynak tüketimi ve beraberinde getirdiği atık sorununa da farklı çözümler sunuyor. Toplam 72 saatlik kursa katılanlar, uluslararası geçerliliği olan PDC sertifikasını alarak Permakültür Tasarımcısı olma yolunda adım atıyor. Dünya çapında birçok üniversitede PDC kredi olarak sayılıyor. Permakültür tasarımcısı bir apartman balkonundan, kalabalık insan yerleşimlerine kadar her ölçekteki yaşam alanlarını permakültür etikleri çerçevesinde tasarlayabiliyor. Bu beceriyi edindiği deneyimlerle geliştirerek farklı projelere danışmanlık yapabiliyor ve kendi projelerini üretebiliyor. PDC kursunun hemen ardından 14 Temmuz 2012’de, İstanbul, Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilecek Akdeniz Bölgesel Permakültür Konferansı’na ev sahipliği yapacak. Teması “Toprak” olan konferans, permakültür uzmanlarıyla meraklılarını buluşturacak. Konferansta Akdeniz ülkeleri ve Türkiye'deki permakültür çalışmalarıyla ilgili deneyimler paylaşılacak, öncü nitelikteki permakültür projelerini yürüten uzmanlar deneyimlerini aktaracak. Konferansın ardından Permakültürü bir yaşam tarzı olarak benimseyen farklı ülkelerden tasarımcılar, 17-21 Temmuz 2012 tarihleri arasında Marmariç Permakültür Köyü’ndeki uygulama alanında Akdeniz Bölgesel Permakültür Buluşması için bir araya gelecek. Pek çok yetkin uygulayıcı, eğitmen ve uzmanın katılacağı buluşmada, sertifikalarını yeni alan tasarımcılar ile saha deneyimi edinmek isteyenlere yol gösterici etkinlikler gerçekleştirilecek. Permakültür ailesine katılmak için Permakültür Tasarım Sertifikası Kursu’na katılarak Permakültür Tasarımcısı olma yolunda bir adım atabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi için: Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü. permacultureturkey.org www.rpc2012.com Permakültür nedir? Etik temelli bir tasarım bilimi ve sosyal dönüşüm hareketi olan Permakültür, yeryüzüne ve insana saygı duyan, bunu yaşamlarına yansıtmak isteyen pekçok kişinin seçtiği alternatif bir yaklaşımdır. Temelinde doğaya karşı mücadele vermek yerine doğayla birlikte çalışmak, düşüncesiz eylemler yerine uzun ve özenli gözlemler yaparak doğadan öğrenmek olan permakültür yaklaşımı 1970’lerde Bill Mollison tarafından geliştirilmiştir. Bu yaklaşım, doğada bulunan çeşitliliğin doğal sistemlere sağladığı esnekliği ve yarattığı dayanıklılığı bir tasarım yöntemi olarak inceler; ekonomiden tarıma, kırsaldan kentsele insan yaşamına dair her alanda ve her ölçekte uygulanabilir hale getirir. “Bilinçli tasarım” olarak da nitelendirilen Permakültür, doğal sistemleri örnek alarak uygulanabilir yöntemlere dönüştürüyor. 1970’lerde Bill Mollison tarafından geliştirilen permakültür yaklaşımı, doğada bulunan çeşitliliğin doğal sistemlere sağladığı esnekliği ve yarattığı dayanıklılığı bir tasarım yöntemi olarak inceliyor ve insan yaşamının her alanında uygulanabilir hale getiriyor. Bilgi ve katılım için: Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü permacultureturkey.org/ www.rpc2012.com Permakültür Tasarım Sertifikası Kursu İçeriğinden Bazı Konular Permakültür Kuramı ve ilkeleri, Ekolojik ev konumlandırması ve tasarımı, Soğuk iklimler için enerji tasarrufu yöntemleri, Geri dönüşüm ve atık yönetimi, Kentsel ve kırsal stratejiler, Doğadaki örüntülerin anlaşılması, Tasarım yöntemleri, Organik gıda üretimi, Su hasadı ve yönetimi, Ekolojik zararlı mücadelesi, Kuraklık için çözümler, Toprak ıslahı ve erozyon önlemleri, Toprak işleri, Çiftlik hayvanları, Su kültürü (su ürünleri), Afete hazırlık ve önleme, Biyobölgesel organizasyon, Şehir Bahçeleri, Uygulama çalışmaları. Eğitmenler hakkında Rhamis Kent: Üniversitede makine mühendisliği eğitimi alan Kent, daha sonra temeli permakültüre dayanan iyileştirici bütüncül sistem tasarımı alanında eğitim gördü. Avustralya Permakültür Araştırma Enstitüsü'nde permakültür uzmanı ve eğitimci Geoff Lawton'dan eğitim aldı. Ardından Lawton'la birlikte Birleşmiş Arap Emirlikleri'nde bulunan Masdar City için sıfır karbon salımı kısıtlamasına uyan projede tasarımcı olarak yer aldı. Detroit kentinde endüstri sonrası dönemde permakültür uygulamaları konusunda İngiltere'deki Schumacher College'da ders verdi. Halen, Kuzey Somali'de ekolojik onarım ve eğitim konularında girişimde bulunmak isteyen sürgündeki Somalili bir delegeler grubuyla işbirliği içinde. Rhamis Kent, Gezegen Onarımı/Ekosistem Onarım Projeleri ve iyileştirici tasarım gibi gelişmekte olan sürdürülebilir ekonomi alanlarına yatırımcıların dikkatini çekmeyi umuyor. www.slideshare.net/tbliconference/rhamis-kent permaculture.org.au/author/Rhamis%20Kent Mustafa Fatih Bakır: Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu. 2007 yılında Bill Mollison ve Geoff Lawton'ın, Tazmanya'da Bill Mollison'ın çiftliğinde verdikleri PPC (Permaculture Practical Certificate-Permakültür Uygulama Sertifikası) kursuna katıldı. 2008’de Mollison ve Lawton'ın Melbourne Üniversitesi'nde düzenledikleri PDC (Permaculture Design Certificate-Permakültür Tasarım Sertifikası) kursuna katıldı. 2009’da Avustralya Permakültür Araştırma Enstitüsü'nde, Geoff Lawton'ın yanında iki ay staj yaptı. Staj döneminde PEAWT (Permaculture Aid Worker Training-Permakültür Projesi Çalışan Eğitimi) ve PDC Teacher Training (PDC Eğitmen Eğitimi) eğitimlerini tamamladı. Mustafa Bakır, Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü'nde çalışmalarını sürdürüyor.

http://www.biyologlar.com/permakultur-nedir

Varoluşun Biyometrisi

Bir zamanlar sadece askeri uygulamalarda kullanılan iris parmak izi tanımlaması gibi gittikçe artan sayıda ürün güvenlik uygulamalarını günlük yaşamın bir parçası haline getiriyor. Biyometri olarak adlandırılan insan vücudundaki bu parçaların ölçümlendirilmesi işlemi artık dizüstü bilgisayarımızı başkasının kullanmasını engellemekten bankamatiklerden para çekmeye kadar pek çok uygulama için standart güvenlik prosedürü olarak hayatlarımıza girmeye hazırlanıyor. Matematik insan sırrını çözüyor: Gözlerin ve parmakların formülleri Biyometri insanın fiziksel veya davranışsal özelliklerini tanımlamada sayısallaştırmayı ifade ediyor. Yani bir insanı bilgisayarların anlayacağı şekilde birler ve sıfırlardan oluşan kodlar haline getirme işlemine biyometri deniyor. Bunun için de her insanda farklılık gösteren parmak izi iris ve retina şekli yüz yapısı el geometrisi el yazısı ve ses gibi farklı özellikler kullanıyor. Her yöntemin kendine has avantajları ve dezavantajları bulunduğundan kullanılacak uygulamanın hassasiyetine ve uygulanabilirliğine bağlı olarak kişiyi tanımak için izlenen yöntemler değişebiliyor. fiifrelerde sayı yerine insan vücudunun bileflenleri Biyometrik güvenlik sistemleri konusunda uluslararası bir standart da söz konusu. International Committee for Information Technology Standards (INCITS) (Uluslararası Bilgi Teknolojileri Standartları Komitesi) tarafından parmak izi irisretina tabakası ses tanımı gibi biyometrik tanımlama sistemlerinde kullanılacak işlemlere uluslararası bir standart getirme çabası sonucunda örneğin Türkiye'de bir banka hesabı ve parmak izi tanıma sistemi bulunan bankamatiklerden bankamatik veya kredi kartı kullanmadan sadece parmak izini göstererek para çekebilen bankacılık işlemlerine ulaşabilen bir kullanıcının dünyanın başka bir ülkesindeki bir bankanın da bankamatik cihazından Türkiye'deki mevduat veya kredi hesabına ulaşarak işlem yapmasını mümkün kılmak için gerekli olan standartlar belirleniyor. Dosya formatları okuma yöntemleri bilgilerin depolanması değerlendirme şekilleri... Biyometri teknikleri bugün şimdilik sadece dizüstü bilgisayarları açmak dışsal sabitdiskleri kullanabilmek gibi nispeten küçük uygulamalar için kullanılsa da parmak izi iris retina tanımlaması işlemleri elektronik ticaret web güvenliği gibi alanlarda da etkili olacak. Bu sebeple dizüstü veya masaüstü sistemde bulunan tanımlama cihazına basılan parmak izi ile web üzerinden ulaşılan banka hesabında kayıtlı parmak izini karşılaştırmak için iki sistemin de okuduğu biyometri verilerinde mutlaka bir standart oluşması gerekiyor ki biyometri teknolojisi yaygın ve etkin bir biçimde kullanılabilsin. Biyometrik güvenlik sistemlerini en çok kullanılan yöntemlere göre yedi başlık altında toplamak mümkün. 1 Yüz Şekli Daha çok askeri uygulamalarda silah kontrolü gibi çok kritik uygulamalarda kullanıcının kimliğinde oluşabilecek şüpheleri tamamen ortadan kaldırmak için kullanılan sistem geçen yıl Florida'da kalabalık caddelerin kameralarla izlenmesi ve aranan suçluların yüz tanımlama yazılımları vasıtası ile tespit edilerek derhal yakalanması önerisi gündeme getirildiğinde adından sıkça bahsettirmişti. Sivil toplum örgütlerinin insanların fişlenmesi ve devamlı gözetlenmesi anlamına gelen bu uygulamaya çok büyük tepki vermelerinin ardından bu uygulamadan vazgeçilmişti. Sistemin çalışması için kameradan alınan görüntüdeki insan yüzünün belirli noktalarının bilgisayar tarafından işaretlenmesi ve kayıtlardaki yüz resimleri ile karşılaştırılması gerekiyor. Yüzde tanımlanacak işaretli noktaların sayısı arttıkça ihtiyaç duyulan işlemci gücü de artıyor ama tanımlamada hata olasılığı da aynı oranda azalıyor. 2 - Parmak İzi Uygulaması en basit ve ucuz biyometri teknolojisi olduğu için hızla hayatımıza giren parmak izi tanımlama sistemleri aslında yüzlerce yıldır insanların imzaları olarak kullandıkları parmak izlerini dijital teknoloji ile buluşturuyor. Dizüstü bilgisayar sistemlerinin çalınması veya izinsiz kullanılmasına ya da kullanıcıların sık sık bilgisayarlarındaki onca şifreyi unutmasına karşılık IBM'in daha bu sene içinde kolay ve etkili bir güvenlik sistemi olarak kullanmaya başladığı parmak izi sistemleri hızla yayılarak mini USB sabitdisklere hatta farelere kadar her cihazın üzerinde görülmeye başlandı. Bağlı olduğu cihazı tanımlı kullanıcılardan başkasının kullanmasına izin vermeyen parmak izi sistemlerinin yaygınlaşacağı ve bankamatik makinelerindeki işlemlerden mağazalarda alışveriş yapmaya kadar pek çok alanda kullanılacağı tahmin ediliyor. Elbette parmak izini yanında taşıyan kullanıcıların da cüzdanlarını onlarca banka ve kerdi kartı ile doldurmalarına ve şifre hatırlamaya çalışmasına gerek kalmayacak. Ülkemizde de kolayca bulunan teknolojinin örneklerini parmak izi kontrolü destekli mouse (Secudesktop 2000) veya sadece parmak izi kontrolü yapan bir aparat ile (EyeD Hamster) gibi ürünlerde incelemek mümkün. Windows'u açmak ekran korucuyu kapatmak klasörleri gizlemek veya açmak gibi şifre girişi isteyen uygulamaları parmak izinin tespitine bağlayan farenin üzerindeki okuyucuya parmak bastırmak yeterli oluyor. Şifre hatırlamaya çalışmaktan şifre çaldırma tehlikesinden şifre yazma külfetinden kurtaran pratik ve güvenli bir teknoloji. 3 - El Geometrisi Aktif olarak kullanılan biyometri sistemlerinden biri de el geometrisini tanımak için kullanılan sistemlerdir. Kimi insanların parmak izi verdiklerinde bir suçlu gibi fişlenmek duygusuna kapılmaları bu sistemin gelişmesinde etkili olmuş. Parmak izi yönteminin tercih edilmeyeceği alanlarda ihtiyaç duyulacak bir tanımlama sistemi arayışından yola çıkılarak geliştirilen sistem bina girişlerinde işyerlerinde fabrikalarda hatta sınır kapılarında kullanılabiliyor. İşaret ve orta parmağın üç boyutlu fotoğraflarını çeken cihaz bu resmi hafızasındaki resimlerle karşılaştırarak kullanıcının kimliğini teşhis etmek mantığı ile çalışıyor ve bu işlem bir saniyeden kısa sürüyor. Ancak sistemin gerektirdiği donanımın parmak izi sistemleri gibi küçük ve kolay taşınabilir olmayışı el geometrisi sistemlerinin özel uygulamalardaki sınırlı kullanımlardan daha geniş kullanım alanlarına yayılmasının çok zor olduğunu gösteriyor. 4 - El Yazısı El yazısı tanıma teknolojisi diğer biyometrik sistemlerden farklı olarak sadece güvenlik için değil aynı zamanda veri girişi için de kullanılan ve diğer sistemlere oranla insanların hayatlarına daha fazla girmiş daha fazla tanınan bir teknoloji. Avuçiçi bilgisayarlardan tablet PC'lere kadar pek çok bilgisayar sistemi hatta kimi cep telefonları bile bu teknolojiyi değişik biçimlerde kullanıyor. Yabancı bankaların kimilerinde de müşterinin imzasını dijital ortamda kaydetmek ve daha sonra kimlik teyidi gerektiğinde tablet PC benzeri bir ortama tekrar atılan imzayı ilk kayıtla karşılaştırımak imza taklit etme vakalarına karşı banka görevlilerinin göz yanılsamalarını devre dışı bırakıp güvenliği dijital teknolojiye emanet etmeyi sağlıyor. Ancak teknoloji imza kontrolü gibi spesifik amaçlarda başarılı sonuç verse de el yazısı okumak gibi daha zor alanlarda şimdilik kat edilecek yollar olduğu gerçek. Örneğin avuçiçi bilgisayarlar ve tablet PC'ler el yazısı ile veri girişine olanak veriyor gibi görünse de buradaki "el yazısı" tanımının avuç içi bilgisayarın anladığı "grafiti" isimli el yazısı olduğunu ve harfleri belli şekillere ve kurallara uyarak yazmak gereği el yazısının klavyenin yerini alması için daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu gösteriyor. 5 - İris ve Retina Göz bebeğinin ön kısmında yer alan iris tabakasını veya göz merceğinin ardında görme sinirlerinin toplandığı alan olan retinayı analiz ederek kullanıcının kimliğini tespit eden sistemler askeri alanlarda sıklıkla kullanılıyor olsalar da sivil kullanımlara çok rastlanmıyordu. Ancak bu teknoloji de hızla hayatlarımıza girme potansiyeline sahip. Şu anda Panasonic gibi firmaların biraz geliştirilmiş bir web kamerası yardımı ile bilgisayar kullanıcılarının iris tabakalarını analiz ederek klavyenin başına kimin oturduğunu belirleyecek ticari ürünleri mevcut. Aynı şekilde binaların evlerin kapılarına bağlanan ve eve girecek veya çıkacak insanları gözlerinden tanı¤¤¤¤¤ kapıları açan veya kilitleyen sistemler batılı ülkelerde çok yaygın olmasa da kullanılıyor. Teknolojinin bir sonraki aşamasında banka otomatları gibi sistemlerde Panasonic'in iris tanıma ürünü "Authenticam" ürününde olduğu gibi kullanıcının eğilip büzülmesine gerek bırakmadan kişinin yüzünü bulup gözüne odaklanıp iris tabakasını analiz eden robot kameralar kullanılması ve insanların parmak izlerini bile basmaya gerek kalmadan hesaplarına ulaşabilmeleri mağazalarda ödemelerini yapabilmeleri gibi senaryolar üzerine çalışılıyor. 6 - Ses Tanıma El yazısı tanıma teknolojisi gibi ses tanıma teknolojisi de emekleme döneminden yeni çıkmış henüz nereye gideceğini ne yapacağını bilemez şekilde ortalıkta dolaşan bir teknoloji. Ses tanıma teknolojisinin ulaşması beklenen nihai hedef klavyeleri fareleri ortadan kaldırarak bilgisayarlarla konuşarak iletişim kurmak veri girişini konuşarak gerçekleştirmek. Gerçi bir word dosyasına mikrofona konuşmak yoluyla yazı yazmak hedefine ulaşmak için henüz vakit var ancak değişik alanlarda ses tanıma teknolojisi başarı ile kullanılıyor. Call Center olarak adlandırılan telefonlu müşteri hizmetleri servislerinde müşterileri seslerinden tanıyan veya konuşulanları anla¤¤¤¤¤ istenilen hizmeti sunan yazılım tabanlı ürünler Türkiye'de de kullanılıyor. Özellikle finans sektöründe bankalarda aracı kurumlarda müşteriyi sesinden tanı¤¤¤¤¤ kimlik doğrulaması yapan ve hizmet vermeye başlayan ürünler ses tanıma teknolojileri için en iyi örnekleri oluşturuyor. 7 - Kılcal Damar Avuç içindeki kılcal damarların kızılötesi ışınlarla taranması mantığı ile çalışan teknoloji diğer yöntemlere oranla kullanımının zor olması nedeni ile yaygınlaşma potansiyeli taşımıyor ancak belirli noktalarda güvenliğin arttırılması amacı ile ek bir tanımlama sistemi olarak kullanılması mümkün. Düşük maliyeti ile otellerde sağlık kurumlarında düşük askeri güvenlik bölgelerinde fabrikalarda kullanımı mümkün olan cihaz aynı el geometrisi sitemleri gibi yüze göze tutulan ışınların rahatsızlığından veya parmak izi basmanın yarattığı suçlu psikolojisinden kullanıcıları uzak tutmak adına yararlı bulunuyor. Bir kapıyı açmak için buton'a basar gibi sadece avucu bir tarayıcıya bastırmanın yeterli olduğu sistem sınırlı olsa da uygulama alanı bulabiliyor. Yine de avuç içindeki kılcal damarları ölçümlemek olanağı yakın tarihte "smart mouse" gibi bir kavramla kullanıcısını tanı¤¤¤¤¤ çalışan fareler joystick'ler üretmek isteyebilecek üreticilerin başvuracağı uygun bir teknoloji gibi görünüyor.

http://www.biyologlar.com/varolusun-biyometrisi

Türkiye'nin Floristik (Bitkisel) Zenginliği

Türkiye, bitkileri açısından,dünyada en zengin ülkelerin başında gelir.Bugünkü bilgilerimize göre,Türkiye'nin coğrafi sınırları içinde 3022'si endemik olmak üzere, 8897 çiçekli bitki ve eğrelti türü doğal olarak yetişmektedir.Bu sayı alttür,varyete ve hibritlerle birlikte 10.765'e ulaşır. Türkiye’de doğal olarak yetişen 10.765 çiçekli bitki ve eğreltinin yaklaşık üçte biri endemiktir.Bir ülkenin floristik zenginliği ve çeşitliliği, içerdiği nadir ve endemik taksonların çokluğu ile önem kazanır.Türkiye ılıman iklim kuşağında ve Batı Palearktik* ülkeleri arasında en zengin floraya sahip olanıdır (Tablo 1). Tablo-1:Endemik tür sayısı ve endemizm oranı yüksek olan Batı Palearktik ülkeleri (Davis,Heywood ve Hamilton, 1994). Ayrıca Türkiye, halen ılıman iklim kuşağında kültürü yapılan hububat,baklagiller,yem bitkileri,orman ağaçları ve taş çekirdekli meyveler gibi ekonomik ürünlerin yabani atalarına ev sahipliği yapması bakımından da insanoğlu için doğrudan ve dolaylı olarak önem taşır. Türkiye'nin çiçekli bitklerini ve eğreltilerini (damarlı bitkiler) içeren,1965-1985 yılları arasında P.H.Davis ve ekibi tarafından hazırlanan "Türkiye ve Doğu Ege Adaları Florası" (Türkiye Florası) adlı bilimsel eser 9 cilt halinde yayımlanmıştır.Türkiye Florası'nın yayımlanması Türk ve yabancı botanikçilerin ilgisinin artmasına neden olmuştur.Buna bağlı olarak,Türkiye'nin doğal bitkileri üzerinde çalışmalar artmış, floraya çok sayıda yeni bitki türü eklenmiştir.Yeni türlerin bulunmasıyla, "Türkiye Florası" adlı 9 ciltlik esere yeni ciltlerin eklenmesi gereği de ortaya çıkmıştır.Böylece "Türkiye Florası"nın 1.ek cildi (10.cilt) 1988 yılında Davis,Mill ve Tan tarafından; 2.ek cildi (11.cilt) ise 2000 yılında Güner,Özhatay,Ekim ve Başer tarafından yayımlanmıştır.Toplam 11 ciltten oluşan "Türkiye Florası", floristik (bitkisel) açıdan Anadolu'nun devamı niteliğinde olan Doğu Ege Adaları'nın florasını da içermektedir.7676 sayfadan oluşan 11 ciltlik bu dev eserde, 8796'sı Türkiye'den ve 192'si Doğu Ege Adaları'ndan olmak üzere toplam 8988 tür yer alır.Bunlardan 2991'i (2941'i Türkiye'den ve 50'si Doğu Ege Adaları'ndan) endemik türler olup,dünyanın başka hiçbir yerinde doğal olarak yetişmez.Endemik taksonların,Türkiye'nin toplam bitki taksonlarına oranı (endemizm) %34,4'ü bulur. Türkiye'nin florası hızla büyümeye devam etmektedir:11.cildin yayımlanmasından sonra, Mayıs 2000-2002 tarihleri arasında floraya eklenen yeni taksonların sayısı 133'e ulaşmıştır (N.Özhatay ve Kültür,2002):Bilim dünyası için yeni toplam 87 takson (71 tür,4 alttür,9 varyete,3 hibrit) ve Türkiye için yeni 46 takson (30 tür,8 alttür,7 varyete,1 hibrit).Buna göre, son yıllardaki veriler temel alındığında,Türkiye florasına her 5 gün, 12 saatte bir yeni bir taksonun eklendiği söylenebilir. *Avrupa’nın tamamı,Asya’nın tropik bölge dışında kalan bölümü ve Afrika’nın kuzey kesimini içeren zoocoğrafya bölgesinin batısı. TÜRKİYE’NİN FLORİSTİK ( BİTKİSEL) ZENGİNLİĞİNİNBAŞLICA SEBEPLERİ Türkiye’nin florasındaki bu olağanüstü zenginlik ve çeşitliliğin sebepleri şöyle sıralanabilir: 1-İklim farklılıkları (karasal iklim,okyanus iklimi ve Akdeniz iklimi), 2-Jeolojik ve jeomorfolojik çeşitlilik, 3-Zengin su kaynakları (deniz,göl ve akarsu), 4-Büyük yükseklik farkları (deniz seviyesi-5000 m), 5-Çok çeşitli habitat tipleri ve üç fitocoğrafik bölgenin (Avrupa-Sibirya, Akdeniz, İran-Turan) buluştuğu yerde olması, 6-Anadolu’nun doğusu ve batısı arasında ekolojik farklılıklar bulunması ve bunun floristik farklılıklara yansıması. BİTKİ GRUPLARI Dünyadaki biyocoğrafik kuşaklar, bir yerdeki bitkilerin meydana getirdiği vejetasyon tiplerine veya formasyonlarına göre sınıflandırılırlar.İğne yapraklı orman,yaprak döken orman,step,savan,pampa kuşakları gibi. Bunun sebebi, dünyanın her yerinde, o yerin görünüşüne egemen olan canlı grubunun bitkiler olmasıdır. Bir yerin yüzeysel görünümünün esas unsuru olan bitkilerin listesine veya o yerde yetişen bitkilerin hepsine, o yerin florası denir.Bu tarife göre, flora denince o yerde yetişen bütün bitki gruplarına ait türlerin hepsinin anlaşılması gerekir ise de , flora terimi daha çok ve geleneksel olarak, tohumlu bitkiler ve eğreltiler, yani damarlı bitkiler (iletim demetli bitkiler) için kullanılmaktadır.Bizim gibi kuzey yarı kürenin ılıman kuşağındaki ülkelerde damarlı bitkiler içinde yer alan Eğreltiler çok önemli olmadığından, flora terimi Tohumlu Bitkiler (Spermatophyta) için kullanılıyormuş gibi hissedilir.Bir yerde yetişen ilkel bitki gruplarına alg florası,yosun florası gibi adlar verilmektedir. a) Algler Bitki dünyasının en ilkel gruplarından biri olan algler, tohumsuz bitkilerin çok geniş ve önemli bir kategorisini meydana getirirler. b) Mantarlar Mantarlar, yurt ekonomisi ve insan hayatı açılarından çok önemli bir bitki grubudur.Şapkalı Mantarlar diye bilinenlerden bazıları Türkiye’de ve dünyada besin olarak uzun yıllardan beri yaygın olarak kullanılmaktadır. c) Likenler Likenler, doğada toprak ve kaya üzerlerinde, canlı ve ölü ağaçların gövde ve dallarında yaşayan, köksüz, gövdesiz ve yapraksız bitkilerdir.Algler ile mantarların biraraya gelerek bir birlik meydana getirmeleri ile oluşan kompleks bir organizma grubudur. d) Yosunlar Evrim açısından alglerden daha yüksek, fakat eğrelti ve tohumlu bitkilerden daha aşağı seviyede bulunan bir bitki grubudur. e) Eğreltiler “Türkiye Florası” adlı eserin 1.cildinde işlenen bu bitki grubu, bundan önceki gruplara göre daha iyi bilinmektedir.Türkiye’nin çok kurak kesimleri hariç, daha çok nemli yerlerde yaygın olan bitkilerdir. f) Tohumlu Bitkiler Gerek sistematiği, gerekse yayılış ve yetişme ortamları Türkiye’de en iyi bilinen bitki grubudur.Bitkiler aleminin en gelişmiş grubu kabul edilirler.İki alt bölüme ayrılır.Bunlar Açık ve çıplak tohumlu bitkiler (Gymnospermae) ile Kapalı tohumlu veya çiçekli bitkiler (Angiospermae)’dir. (1) Açık ve Çıplak Tohumlu Bitkiler (Gymnospermae) Bu alt bölüme giren bitkilerde tohumu oluşturan tohum taslakları karpel veya kozalak yaprağı (megasporofil) üzerinde açıkta bulunur.Bu yüzden tohum da açıkta oluşur.Polen tanesi doğrudan doğruya tohum taslağı üzerine konar ve çimlenir.Hepsi odunlu bitkilerdir.Tür sayıları az olmakla birlikte, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geniş alanlar kaplarlar ve orman alanlarının büyük bir kısmını meydana getirirler. Çiçekli bitkilerin hızlı bir şekilde yaygınlaşmaları sonucu, gerek kapladıkları alan gerekse tür sayısı açılarından bütün dünyada gerilemeye başalayan bu bitki grubunun türlerinden büyük bir kısmı, yeni ekolojik şartlara uyum gösteremedikleri için dünya yüzünden silinip gitmişlerdir.Zamanımızda bazı Gymnosperm takımları (ordoları) ancak fosil formlardan bilinmektedir.Gymnosperm’lerin dünyada halen bulunan tür sayısı 800 civarındadır.Türkiye’de bulunan Gymnosperm’lerin aile (familya) adları ve cins sayıları (Tablo-2) ile en zengin türe sahip cinsleri (Tablo-3) şöyledir: Ladin (Picea), Porsuk (Taxus), Servi (Cupressus) ve Sedir (Cedrus) cinsleri ise yurdumuzda tek tür ile temsil edilirler.Gymnosperm’lerden olmakla birlikte, çeşitli özellikleri bakımından onlarla çiçekli bitkiler arasında bir geçiş formu olan ve bu sebeple evrimsel bakımdan en ileri Gymnosperm cinslerinden biri olan Deniz Üzümü (Ephedra)’nün Türkiye’de üç türü yetişmektedir.Yetişme şekli bakımından kısa boylu bir çalı olan bu cinsin türleri, step alanları içindeki taşlık ve kayalık yerlerde bulunurlar ve tıbbi açıdan önemli olan bitkilerdir. (2) Kapalı Tohumlu veya Çiçekli Bitkiler (Angiospermae) Bu alt bölüme giren bitkilerde tohum taslakları meyve yaprakları (karpel) tarafından örtülür.Çoğunlukla otsu bitkilerdir. İki sınıfa (klasis) ayrılır: A) İki Çenekliler (Dicotyledonopsida) : Embriyolarında simetrik durumda iki çenek vardır. Bir Çenekliler (Monocotyledonopsida) : Embriyolarındaki çeneklerden biri körelmiş ve tek çenekli hale gelmiştir. Zamanımızda tür sayısı bakımından dünyanın en zengin bitki grubu olan çiçekli bitkiler, dünya vejetasyonunda da egemen bir rol oynarlar.Çiçekli bitkiler, bu özelliklerini Türkiye’de de devam ettirirler. Türkiye’de yetişen çiçekli bitki türleri 145 aile (familya) içinde toplanmıştır.Bu aileler arasındaki tür sayısı bakımından en zengin aileler Tablo-4’de ve tür bakımından en zengin cinsler Tablo-5’de gösterilmektedir. Tablo-4 : Tür zenginliği bakımından aile sırasını gösteren tablo: Tablo-5 : Tür zenginliği bakımından cins sırasını gösteren tablo: ENDEMİK BİTKİLER Yeryüzünün sınırlı bir bölgesinde yani bir adada,bir dağ sırasında,bir ülkenin siyasi sınırları içinde veya ancak belli bir ekolojik ortamda yayılış gösteren yani çok bölgesel (lokal) olarak yetişebilen çeşitli taksonomik kategorilere ait bitkilere “Endemik Bitkiler”denir. Türkiye, endemik bitkilerinin zenginliği bakımından dünyanın önemli ülkelerinden birisidir.Ancak, tohumsuz bitki grupları üzerindeki araştırmalar henüz çok yetersizdir.Bununla beraber bilinmektedir ki, ilkel bitki grupları, dünya yüzünde hemen her yerde yaygın olan türlere sahiptir.Bu sebeple, bu gruba giren bitkilerde endemizme ya hiç rastlanmamakta veya söz edilemeyecek kadar düşük olmaktadır.Türkiye’de yetişen 75 civarındaki eğrelti türünden ancak 1’i (Asplenium reuteri) endemiktir.Tohumlu bitki olmalarına ragmen, Gymnospermlerde de endemizm oranı çok düşüktür.Bu gruptan Abies cinsine ait 3 alt tür dışında endemik bitki yoktur.Bu sebeplerle, bu bölümde Türkiye’de endemizm konusunda en zengin ve önemli bitki grubu olan çiçekli bitkilerden örnekler verilmektedir. Flora kayıtlarına göre Türkiye’deki endemik bitki sayısı 3022 olup, bunların floradaki bütün bitkilere oranı %34,4’tür.Türkiye’deki endemik bitkilerin sayısı Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında bu oran hayli yüksektir.Ayrıca, endemik sayısı da çok yüksektir.Avrupa ülkeleri arasında en çok endemik türe sahip ülke Yunanistan olup, bu ülkede 800 civarında endemik tür yetişmektedir.Dünyada sadece İstanbul’a özgü olan 20 endemik bitki vardır.İstanbul’da yetişen toplam endemik bitki sayısı ise 70 dolayındadır.İstanbul, İngiltere’nintoplam bitki sayısından daha fazla bitkiye sahiptir. Türkiye’deki endemik bitkiler, belirli dağ ve dağ silsilelerine lokalize oldukları gibi, daha geniş yayılışlı endemikler de vardır.Belirli bir dağ veya silsile için endemik bitkiler açısından en zengin yer, Amanos Dağları’dır.Endemiklerce zengin diğer dağlar ise, başta Ege Bölgesi’nin güney ucu ile Akdeniz Bölgesi’nin batısında yer alan dağlar olmak üzere; Uludağ, Kaz Dağı ve Erciyes Dağı’dır.Bu sayılan dağ ve silsilelerden çoğunun etrafı genellikle ovalar ile çevrili olduğundan, bu dağlardaki endemikler nisbeten dar yayılışa sahiptirler.Halbuki yurdun doğu kesimindeki dağlar oldukça yüksek sayıda endemiğe sahip iseler de, batıdakilere göre daha devamlı olduklarından, bu bölgede yetişen endemiklerin çoğu, bir dağa has olmaktan çok, daha geniş yayılışlıdırlar.Yukarıda belirtilen dağlar dışında, Türkiye’nin endemizm yönünden dikkat çekici yöreleri şunlardır: Orta Toroslar (Ermenek, Gülnar, Mut arası), Antitoroslar (Saimbeyli ve Maraş çevreleri ), Van-Siirt-Bitlis ve Hakkari illerini kapsayan bölge, Rize ve Artvin civarındaki yüksek dağlar, Gümüşhane ve Erzincan arası ile Munzur Dağları ve Ilgaz Dağları.Tuz Gölü çevreleri ise, özellikle tuzcul endemiklerce zengindir. Endemik bitki türleri açısından Türkiye’nin en zengin familyası 447 tür ile Toplu çiçekligiller (Asteraceae)’dir.Bu familya endemik olmayan türlerce de zengin olduğundan, endemizm oranı düşük olup, %36,8’dir.İkinci sırayı Baklagiller (Fabaceae) alır.Bu familyaya ait 406 tür endemik olup, Toplu çiçekligiller (Asteraceae) familyası ile benzer durumda olduğundan dolayı endemizm oranı düşüktür ( % 37,9 ).Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyası 257 türle 3. sırayı almaktadır.Endemizm oranı diğer iki familyaya göre daha yüksektir ( %57 ) Bunun en önemli sebebi, bu familyanın özellikle Akdeniz Bölgesi’nin yüksek dağlarında yetişen türlerinin bulunması ve tür sayısının diğer iki familyaya göre daha az olmasıdır.Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 familya Tablo-6’da ve en zengin 10 cins Tablo-7’de gösterilmiştir. Tablo-6: Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 familya Tablo-7: Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 cins Tablo-8: Türkiye Florası’ndaki endemik bitkiler, yedi coğrafik bölgeye göre aşağıdaki gibi dağılım gösterir: Türkiye tamamiyle Holoarktik aleme girmekte ve bu alemin 3 bitkisel (floristik) bölgesi yurdumuzda birleşmektedir.Bunlar Akdeniz, Avrupa-Sibirya ve İran-Turan floristik bölgeleridir.Bu bölgelerin hepsinin kendisine has iklimsel özellikleri vardır.Avrupa-Sibirya floristik bölgesi diğer iki bölgeye göre yıl boyunca daha düzenli bir yağış rejimine sahiptir.Akdeniz floristik bölgesi homojen bir iklime sahip olmayıp yağış ve sıcaklık açısından varyasyonlar gösterir.İran-Turan floristik bölgesi Türkiye’nin en geniş alanını kaplayan bölgesidir.Yaprak döken ağaçlardan oluşan ormanlar ve ağaçsız step veya bozkırlar bu bölgenin iki ana vejetasyon tipidir. Tablo-9: Türkiye’deki üç fitocoğrafik bölgeye göre endemik bitkilerin dağılımı gösterilmiştir: Kutluk ve Aytuğ (2001), Türkiye’yi 29 üniteye bölen kareleme sistemini (“Türkiye Florası”nda kullanılan ve her biri 42.000 kilometrekare kapsayan Grid Sistemi) kullanarak, Akdeniz floristik bölgesi ile İran-Turan floristik bölgesinin batı ve doğu sektörleri arasında Türkiye’nin en yüksek endemizm oranına sahip alanlarının yer aldığını belirlemiştir: Anadolu Diyagonali.Kareleme sistemindeki 29 üniteden 10’u, % 20 ya da daha yüksek oranlarda endemik bitki içerir TÜRKİYE FLORASINDAN ENDEMİK BİTKİ ÖRNEKLERİ LİTERATÜR 1-DAVİS, P.H. (ed), 1965-1985 – Flora of Turkey and the Aegean islands, -Vol. 1-9, University press, Edingburg. 2- DAVİS, P.H.,Mill, R.,Tan, K. (1988). Flora of Turkey and the East Aegean islands, -Vol.10, University press, Edingburg. 3-BAYTOP, T.(1997). Türkçe Bitki adları Sözlüğü.Türk Dil Kurumu Yayın No.578,Ankara 4-Türkiye Çevre Vakfı (1987).Türkiye’nin Biyolojik Zenginlikleri.Türkiye Çevre Vakfı Yayını,Ankara. 5-BAYTOP, A.(1998).Botanik Kılavuzu.İ.Ü.Eczacılık Fakültesi Yayın No.70,İstanbul. 6-BAYTOP,A.(1995).Bitkilerin Bilimsel Adlarındaki Niteleyiciler ve Anlamları.İ.Ü.Eczacılık Fakültesi Yayın No.69,İstanbul 7-YÜCEL, E.(2002). Çiçekler ve Yerörtücüler.Eskişehir. 8-YENTÜR, S.(2002) Türkiye’deki Doğal Eczane.İstanbul 9-ÇUBUKÇU, B.(2002) Fitoterapi.İstanbul 10-TORLAK,H.(2003) Marmara Bölgesi’nin Endemik Bitkileri.Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı.Nisan 2003. 11-YALTIRIK,F.,EFE,A.(1996).Otsu Bitkiler Sistematiği Ders Kitabı.İ.Ü.Orman Fakültesi Yayın No.10,İstanbul 12-EKİM,T.Türkiye Florası-2 Ders Notu. 13-EKİM,T.Bitki Coğrafyası Ders Notu. 14-ÖZHATAY,N.Önemli Bitki Alanları (2003).DHKD Yayınları. 15-GÜNER,A.,ÖZHATAY,N.,EKİM,T. & BAŞER K.H.C.(2000).Flora of Turkey and the Aegean islands,Second Suppl.11, Edingburg. 16-MATARACI,T.Ağaçlar.TEMA Vakfı Yayını No.39 YARARLANILAN WEB ADRESLERİ: 1- www.ogm.gov.tr 2- www.cevreorman.gov.tr 3- www.milliparklar.gov.tr 4- botit.botany.wisc.edu 5-http://www.kustr.org/linkler/ 6-http://www.tubitak.gov.tr/tubives/ 7-http://www.horticopia.com/hortpix/html/ 8-http://www.csdl.tamu.edu/FLORA/gallery.htm 9-http://perso.wanadoo.fr/erick.dronnet/teucrium_scorodonia1.htm 10-http://www.wwf.org.tr Hazırlayan: Uzm.Biyolog Berrin Akyıldırım İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Anabilim Dalı KAYNAK:wildlifevet.org

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-floristik-bitkisel-zenginligi-1

TEMA Vakfı 2016’da da umut yeşertecek

TEMA Vakfı 2016’da da umut yeşertecek

Gönüllülük odaklı bir halk hareketi olan TEMA Vakfı'nın her yıl düzenlediği Saha Koordinasyon Toplantısı İstanbul’da yapıldı. “Bu Topraklarda Umut Yeşertiyoruz” sloganı altında 20-23 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da buluşan 52 ilden 275 TEMA gönüllüsü, TEMA Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri ve çalışanları geçen yıl (2014-2015) yapılan etkinlikleri değerlendirerek gelecek yılın (2016) planlarını belirledi.Toprak Dede ve Yaprak Dede’den moral desteğiTEMA Vakfı Kurucu Onursal Başkanı ve Yaprak Dede A. Nihat Gökyiğit toplantıya ilk gününde katılarak, Kurucu Onursal Başkan ve Toprak Dede Hayrettin Karaca ise ikinci gün yapılan internet bağlantısı ile Türkiye'nin dört bir yanından gelen il, ilçe temsilcileri ve gönüllülerle buluştu. Ataç: Gücümüzü gönüllülerimizden alıyoruzAçılış konuşmasını yapan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, TEMA Vakfı'nın gücünü gönüllülerinden alan bir sivil toplum örgütü olduğunu hatırlatarak sözlerine başladı. Türkiye'de faaliyetlere gönüllü katılım seviyesinin düşük olduğuna dikkat çeken Ataç, "Buna rağmen geçtiğimiz yıl gönüllülerimizin katılımlarıyla yıllık bazda Vakfımızın gönüllü kazanımı rekorunu kırdık" dedi. Konuşmasında 2014 – 2015 faaliyet yılında hayata geçirilen projeler hakkında bilgiler aktaran Ataç, Vakfın gelecek yılki genel hedeflerini gönüllülerle paylaştı. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda gönüllülerin desteğinin çok önemli olduğunu belirten Ataç, tüm gönüllülere katkıları için teşekkür etti.Yeni katılan gönüllülere teşekkürTEMA Vakfı temsilci ve gönüllü sorumlularının doğa koruma mücadelesinde kapasitelerinin gelişimine yönelik bilgiler verilen Saha Koordinasyon Toplantısı'nda yeni katılan gönüllülere özel tanışma töreni düzenlendi. Toplantıda belgesel gösterimi, proje panayırı, yılın fotoğrafı oylaması ve tekne gezisi ile gönüllülerin motivasyonu güçlendirildi.Prof. Dr. Acar Baltaş değerlerle yaşamayı anlattıProf. Dr. Acar Baltaş’ın "Değerlerle Yaşamak" başlıklı sunumu ise toplantıya katılanların büyük ilgisini çekti. Değerlerin hayattaki önemine değinen Prof. Dr. Baltaş, ortak değerlerin  bir kurum için de sürdürülebilir güvenilirlik ve itibar sağladığını anlattı.Türkiye Çöl Olmasın                                                                                                                     TEMA Vakfı http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/tema-vakfi-2016da-da-umut-yesertecek

Ekolojinin Politikası: Yeni Sınırlar, Yeni Aktörler konferansından notlar

Ekolojinin Politikası: Yeni Sınırlar, Yeni Aktörler konferansından notlar

“Bugünkü sorunlarımızın temelinde olan ama pek görünmeyen, marjinal olduğu düşünülen ya da nüve halindeki radikal ve eleştirel pratikleri nasıl görünür kılarız, bu pratiklerin gelişmelerine nasıl destek oluruz, onları nasıl teorize ederiz?” sorusundan çıktı Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Ekolojinin politikası: Yeni Sınırlar, Yeni Aktörler” konferansı. Geçen hafta sonu (27-28 ) Kasım’da iki gün boyunca  bizim de Yeşil Gazete olarak takip etmeye çalıştığımız, sizlere öncesinde duyurlarını yaptığımız, oturumlar boyunca da sosyal medya üzerinde zaman zaman alıntıladığımız, farklı içerikte, zengin sunumlar yeşil politikalara ilgi duyanları belki de ilk defa bu kadar geniş bir yelpazede buluşturdu.  Organizasyonun  sorumlusu, zaman zaman Yeşil Gazete’ye de yazılarını gönderen Bilgi Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim üyelerinden Sezai Ozan Zeybek’in açılış konuşmasıyla başlayan oturumların arka planında program hazırlıkları için verilen 1 yıllık emek, önünde ise saatler süren beyin fırtınasının ortaya çıkardığı ana arterden dallanıp budaklanan bir yol haritası uzanıyor . 27-28 Kasım tarihlerinde Ekoloji Politik oturumlarıEski Yunanca’da yaşanılan yer/yurt anlamına gelen “oikos” ile, bilim, söylem anlamına gelen “logia” sözcüklerinin bir arada kullanımından oluşan ekoloji sözcüğü bugün  genel olarak “çevre mücadelesi” adı altında korumaya çalıştığımız bütünlüğü ifade etmekte. İnsanın özellikle Endüstri Devrimi’nden itibaren  hayatın bir parçası kıldığı makineleşme ile şiddetlenen mekanı değiştirme ve dönüştürme çabası ise aslında insanın ekolojinin karşısında bir antroposene dönüşme hikayesi. Sorunun düğümlendiği nokta ise yukarıda bahsi geçen “tek hat”a, yani kapitalist sisteme, uygulanagelen neoliberal politikalara işaret ediyor. Buradan da ışığın prizmada kırılmasıyla açığa çıkan renkler gibi devletin konumunda, vatandaşın pozisyonunda, kırsalda, kent yaşamında, emeğin ve her tür girdinin metalaştırılmasında, sermayenin ve pazarın gücünde, insanın doğayala ilişkisinde, sınıfsal ayırımlarda, eşitsizliğin mekansal ayırımlarında, sürdürülebilirlikte, negatif dışsallıklarda, homofobide, cinsiyet ayırımcılığında, adaletsiz uygulamalarda ve aklınıza gelebilecek her tüm toplumsal sorunda kendini gösteriyor. Zira ekolojinin farklı alanlarında derinleşen Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden gelen akademisyenlerle, pratikte uzmanlaşanların katılımcılarla gerçekleştirdikleri paylaşımlar,  bu paylaşımlara karşılık gelen sorular, tek bir hattın hepsini kestiğini ortaya çıkartabilecek kadar tekrara  olanak tanıdı.Örneğin Gıda Politikaları oturumunda Barselona Otonom Üniversitesi’nden Irmak Ertor ,  balık yetiştiriciliği üzerine yaptığı sunumla “Amaç gıdayı erişilebilir kılmak mı sermaye birikimini arttırmak mı”? tartışmasını başlatırken de Sezai Ozan Zeybek özellikle 90’lardan sonra Türkiye’de hayvancılığın geçirdiği evreleri çitleme ve mülksüzleştirme paralelinde yerli hayvanların yerine kültür ineği denen ithal ineklerin kullanılmaya başlandığına değinirken de  arka planda hep neoliberalizm kökenli politikaların çalıştığı görülüyordu. Benzer şekilde İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyelerinden Fatma Nil Döner’in Bursa Karacabey’de  gerçekleştirdiği doktora tez çalışması da çiftçinin borçlandırılarak toprağının elinden alındığını, şirketlerin ise toprak sahibi olarak mal varlıklarını arttırmış gösterdiğini ancak devlet alınan tarım teşviklerin başka sektörlerde değerlendirildiğini ortaya koyarak aynı şeyi söylüyordu. Bu bağlamda Çiftçi-sen temsilcisi Abdullah Aysu’ nun pratikten gelen bilgisi  Türkiye’de çiftçinin desteklenmediğini tersine çiftçinin ödemek zorunda bırakıldığı vergilerle devleti beslediğini açıklıyordu. Görünen o ki hayvancılığın şu ana kadarki akıbeti ile tarım faaliyetlerinde izlenen yol oldukça paraleldi. Bir başka vehamet ise tohumun özelleştirilmesinde yatıyordu, tarımın bittiği yerden tekrar başladığı yer  tohumken “Ürettiğiniz üründen elde ettiğiniz tohumu tekrar kullanamamıyorsanız o şey tohum değildir” diyordu Aysu. Onun deyimiyle  çiftçi de üretme hakkını kaybediyor tarla bekçisi konumuna düşüyordu.  3 yıllık bir kolektif olarak onarıcı tarım uygulamalarıyla uğraşan aynı zamanda tarım da yapan aynı zamanda Yeşil Gazete yazarlarından Durukan Dudu ise sahadan taşıdığı birikimiyle Türkiye’de tarımı geliştirecek başat aktörün kolektif kırsal örgütlenmeler olduğunu ve bunların onarıcı tarım yapabileceğini söylüyordu. Bu sorunların tek çözümü vardı o da  “kullanıcının geçirebileceği paradigma değişikliği”ydi.  “Kullanmak istediğiniz ürünü bize ürettirin, kendi  tercihinizi kendiniz yapın” diyordu Dudu .“Mesela Kırsaldaki örgütlenmeler yerel ekonomiden başlıyor, kentli gıda kullanıcısı olarak sosyal medyada sürece katkı sunun”.  Abdullah Aysu’nun da “Tarım ürünlerine Attığımız ilaçla sizi zehirliyoruz, tel fırçayla bile o zehri çıkaramazsınız, bu gidişatı ancak kentteki insan tercihleriyle değiştirebilir, örgütlenmeniz lazım” demesi baskı, müdahale ve tahakküm altındaki kullanıcı haklarının özgürleşmesi için tek anahtarın biz kullanıcıların elinde olduğu önermesini destekliyordu.Gıda politikaları temalı oturumdan çıkan tartışma ekoloji mücadelesi penceresinden bakıldığında da karşımızdaydı . Hes projelerinde uygulanagelen politikaları ve beraberinde Hes karşıtı mücadelenin evrildiği yönü değerlendiren çalışmasıyla  Abant İzzet Baysal Universitesi’nden Nahide Konak yeni kalkınmacı trendin  sürdürülebilir enerji söylemi olduğunu ifade ediyordu. Zira Hes yatırımları makro yerine mikro projelerle yenilenebilir enerji olarak lanse ediliyor oysa suyun 49 yıllığına kiralanarak özel şirketlere verilmesine ve bu şekilde  metalaştırılmasına ise devam ediliyordu, tek fark bunların daha kısa sürede tamamlanan, daha az çevre tahribatı yaptığı iddia edilen daha az maliyetli projeler olmasıydı. Bilgi Üniversitesi’nde Ekonomi Doktora öğrencisi olan Orkun Doğan’ın yaptığı sunum ise devletin mega projelere öncelik veren büyüme yaklaşımı neticesinde uygulamaya konan zeytincilik yasasının devlet hazinesine bağlı yabani zeytinliklerin ekonomiye kazandırılmasına ilişkindi ve tarımın yerine mega  projelerin önünün nasıl açıldığını göstermesi açısından önemliydi.Her nekadar bahsi geçen neoliberal politikalar çoğunlukla ekolojik bozulma temelli faaliyetlerde birbirini kesiyor görünse de esasen ekolojik bozulmanın sözde önüne geçmeye çalışan proje ve faaliyetler de bunun aksini yapmıyordu. Şöyle ki kullanılan söylem aynıydı: aynı ayrımcı tahakkümcu, metalaştıran formattaydı. Bu duruma güzel bir örnek Tanzanya’daki ortak orman arazilerinin özelleştirilmesi üzerine araştırmalar yapan Bilgi Üniversitesi’nden Melis Ece’nin çalışmasıydı. İklim değişikliğinin bahane edilerek orman arazilerinin çitlenmesi ve  gelişmiş ülkelerin girişimleri için yerel yönetimler hatta sivil toplum örgütleri eliyle halktan kopartılarak özelleştiriliyor bir nevi faunus içine konuyordu.Bilgi üniveristesinde gerçekleştirilen ekoloji politik oturumlarını takip edebildiğim çerçevede anlatmaya çalıştım,  kayıtlarının youtube a yüklenmesi ve ilgilenenler için başvuru kaynağı haline getirilmesi planlandığı üzere ben de eş zamanlı olduğu için katılamadığım oturumları izleme fırsatı bulacağımı düşünerek seviniyorum. Önümüzdeki süreçte  ekolojinin politikasını ilgilendiren sorunların tespitine bağlı olarak çözüm önerileri ve olası işbirlikleri, dayanışma girişimlerinin başlatılması için somut adımlar da  atılabilir.Pınar Demircan https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/ekolojinin-politikasi-yeni-sinirlar-yeni-aktorler-konferansindan-notlar

Bir Sincap Ve Bir Ihlamur Nasıl <b class=red>Buluştu</b>?

Bir Sincap Ve Bir Ihlamur Nasıl Buluştu?

Kastamonu Üniversitemiz ile Türkiye Tabiatını Koruma Derneğimizin ortaklaşa düzenlediği "Ağaç Sincaplarının Türkiye'deki Durumu" konulu Bilgi Şöleninin birinci bölümü 13 Nisan 2012'de 3 Mart Konferans Salonu'nda gerçekleştirildi. Bununla birlikte bilgi şölenimizin ruhuna uygun olacağını düşünerek,  "Her Okula Bir Ihlamur Ağacı" projesi kapsamında Türkiye Tabiatını Koruma Derneği ve Üniversitemiz personeli tarafından fidanlar da dikildi: 2 adet Ihlamur, 3 adet Sabin Ardıcı, 2 adet Sarı Çam, 2 adet Mahonya. Rektörümüz Prof. Dr. Seyit Aydın'ın şahsında emeği geçen Doç. Dr. Ömer Küçük, Yrd. Doç. Dr. İbrahim Küçük Basmacı ve Doç. Dr. M. Hakan Akyıldız hocalarımıza ve katılımcılara teşekkürlerimizi sunarız. Özellikle de, önceden istekte bulunsaydınız hazırlığımızı yapardık cevabını,  ileri sürmeksizin, çay sunumları arasında deyim yerinde ise, " iki arada bir derede" fidan dikimini gerçekleştirerek, gösterdikleri duyarlılığa ve anlayışa ayrıca kendi adıma da tekrar teşekkür ederim. Hiç hak etmedikleri halde, hırsız veya kilerci diye adlandırdığımız sincaplarımızın kilerleri, tüketimden daha çok üretime açık olduğudur. Ağacınızdan çaldıklarına inandığınız o bir meyve veya tarlanızdaki bir tohum, gün olur harman olur döner o kilerde yeşermeye başlar ve bir ağaç olur. Kısacası doğadaki yaşam felsefesi; YAŞARKEN YAŞATMAKTIR! Biraz düşünmeliyiz. Kim hakkına razı olmuyor? Kim kimden çalıyor? Kim stokluyor? Unutmayalım bu ağaçlar, bu topraklar, bu sular... Hepimizin! Yaşam alanlarımızı koruyarak sürdürebilmek de hepimizin, görevidir. Saygılarımızla... Hediye Öncül veIhlamur Çiçekleri Her Okula BirIhlamur Ağacı Proje Sorumlusu http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/bir-sincap-ve-bir-ihlamur-nasil-bulustu

Hücre görüntüleme teknikleri

Temel tıp bilimleri ve biyolojide sistem, organ ve doku fonksiyonu hakkında bugün eriştiğimiz bilgi düzeyinin temeli, fonksiyonel birim olan hücre ve yapıları hakkındaki bilgilerimiz nedeniyledir. Bu nedenle bilim insanları tarih boyunca, gözle göremedikleri bu mikro evrendeki yapıları görünür hale getirip, deneysel bilgiler toplayabilmek için farklı büyütme araçları, mikroskoplar üretme çabasında olmuşlardır. Her ne kadar Janssen’in 16. yüzyılda ürettiği bileşik mikroskop ilk olsa da, tarihte bu girişimlerin başlangıcı Hooke’un çalışmaları olarak kabul edilir. Hooke Şekil 1’de gösterildiği üzere, bir boru içine yerleştirdiği merceği ve oküleri, bir yağ lambası(ışık kaynağı) ve su dolu küre (kondensör) yardımıyla, ince kesilmiş şişe mantarı dilimleri üzerine odaklayarak gördüğü yapıyı çizdi. Mantar diliminin delikli yapısını tanımlamak üzere Hooke ilk defa hücre terimini kullandı. Hooke’un mikroskobu ile bugünkü modern mikroskopların arasında görüntü itibariyle çok büyük farklar olmasına rağmen görüntülemenin temel prensibini oluşturan fizik kanunları aynıdır. Bugün laboratuvarlarda görüntüleme maksadıyla en sık ışık, elektron demeti ve ultrases kullanan mikroskoplardan yararlanılmaktadır. Ultrases mikroskopları kısıtlı olarak kullanılmaktadır, elektron mikroskopi tekniği ise ancak fikse edilmiş metal kaplanmış hücrelere (dokulara) uygulanabildiğinden, bu makalenin kalan kısmında canlı hücrelere uygulanabilen ışık mikroskopi tekniklerine yer verilmiştir [1-4]. Beyaz ışık, elektromanyetik dalga spektrumun gözümüzün görebildiği 400-800 nm arasındaki kısmına karşılık gelmektedir. Görünebilir spektrumdan daha küçük dalga boyundaki ışık ışını ultraviyole, daha büyük dalga boyundaki ise infra-red spektrumunda yer alır. Farklı maksatlarla tüm bu dalga spektrumlarının seçilmiş bir bandı veya tek dalga boyuna sahip ışık ışınları kullanılmaktadır. Büyütmenin en bilinen aracı büyüteçtir. Burada objeden yansıyan paralel ışık ışınları lensten geçerek odak noktasına kırılır ve retinada görüntü oluşur. Görüntünün boyu lensin arkasında oluşan büyütülmüş sanal görüntüye ait olduğundan büyütme gerçekleşmiş olur (Şekil 2A). Mikroskoptaki fizik prensipler özünde büyüteçtekine benzemekle birlikte bazı farklar arz eder. Mikroskopta ambient ışık yerine belli bir ışık kaynağı kullanılır. Aydınlatma ışığı bir kondensör (yoğunlaştırıcı) lens yardımıyla numuneye odaklanır. Numuneden geçen ışık ışınları (transmitted light) objektif lens tarafından birinci defa büyütülür. Oluşan görüntü paralel ışık demetleri halinde mikroskop tüpünden okülere ulaştıktan sonra ikinci büyütmeye uğrar, odağa kırılan ışık demetleri gözlem planında final görüntüyü oluşturur (Şekil 2B). Oluşan görüntü aslında iki kez büyütülmüş sanal görüntüye ait olduğundan numunenin yeterince büyük bir görüntüsünü gözlemek mümkündür. Bu yöntemle numunenin ≅ 1,000 kez büyütülmüş görüntülerini elde etmek mümkündür. Klasik ışık mikroskobu ile şiddet kontrastı, faz kontrastı, modülasyon kontrastı, interferans kontrastı yöntemleri ile örneğin farklı vasıflarını ön plana çıkartan görüntülerini elde etmek mümkündür. Bilinen parlak alan mikroskopisi ile, numunenin görme alanına giren kısmının ışığı geçirme özelliklerinden yararlanılır. Bu yöntemle numunenin bir kısmına ait spesifik görüntüleme elde etmek mümkün değildir. Numuneden spesifik görüntü veya sinyal almak için floresan mikroskopi yöntemi geliştirilmiştir. Floresan prensip temel seviyedeki (ground state) bir elektronun eksternal enerji ile uyarılarak bir üst seviyeye yükseltilmesi ve bu seviyede labil olan elektronun tekrar temel seviyeye dönerken spesifik bir dalga boyunda ışıma yapması şeklinde özetlenebilir (Şekil 3A). Eğer uyarı enerjisi bir ışık kaynağıysa buna uyarı (excitation) ışığı, geri dönüşte yayılan ışığa da emisyon (emission) denir. Bazı moleküllerin floresan vasıfları daha etkindir, belli bir dalga boyunda uyarıldığında stabil olarak başka bir dalga boyunda orantılı bir ışıma yaparlar, bunlara da floresan madde veya florofor denir. Floresan prensibin mikroskopideki uygulaması Şekil 3B ve 3C’de gösterildiği gibidir. Burada ışık kaynağından optik filtreler yardımıyla uyarı ışığı süzülerek numuneye yönlendirilir, numunenin çıkarttığı emisyon bariyer filtreden geçirilerek uyarı ışığından arındırılır ve göze (veya fotoğraf makinesine) düşürülerek görüntülenir. Bu sayede numunenin kendi yaydığı spesifik floresan emisyon görüntülenmektedir. Eğer, numunenin belli bir kısmının floresan olarak işaretlendiğini düşünürsek sadece bu kısımlar spesifik olarak işaretlenecektir. Resim 1’de bir mikroelektrotla floresan boya doldurulmuş bir nörona ait görüntü gösterilmiştir. Bu sayede nöronun ince dendritleri en ince ayrıntılarına kadar görüntülenebilirken, diğer yapılar elimine edilmiştir. Görüldüğü gibi floresan mikroskopi en temel olarak spesifik yapıların morfolojisinin araştırılmasında kullanılmaktadır [1]. Ancak bazı floresan boyaların yaydığı emisyon, ortamdaki değişikliklerden etkilenmektedir. Örneğin, kalsiyum, sodyum, potasyum ve pH değişiklikleri spesifik floroforun yaydığı emisyonu etkiler. Bu sayede uygun floresan boya seçilerek hücre içi iyon konsantrasyonu değişiklikleri gerçek zamanlı tespit edilebilir. Ancak fotoğraflama işlemi ile bu sinyalleri takip etmek mümkün değildir. Bu yüzden fotoğraf makinelerinin yerine foton sayıcı cihazlar, foto-diod kullanılmaktadır. Bir foto-diodda elektrik potansiyeli altında labil hale getirilen katot bulunur ve buraya düşen her foton bir grup elektronu kopartıp uçurarak anotta bir akım oluşturur. Anadol akım foton sayısı ile orantılı olduğundan floresan emisyonun kuantitasyonu mümkün olur. Uygulanan voltaj değiştirilerek foto-diodun hassasiyeti ayarlanabilir. Fotometri denen bu yöntem basit ve ucuz bir yöntemdir, ancak görme alanının tamamından alınan sinyalin tümünü tek okuma halinde verir, dolayısıyla XY ve Z ekseninde bir çözünürlükten bahsetmek mümkün değildir. Bu sıkıntıya çözüm bulmak için CCD kameralar kullanılarak imaging tekniği geliştirilmiştir. Bu teknikte mikroskopta oluşan görüntü her pikselinde bir fotonsayıcı-kaydedicisi bulunan bir plakanın üzerine düşürülür. Bu sayede birim zamanda her pikseldeki sayaca düşen foton sayısı ayrı ayrı kaydedilir ve bir voltaj sinyali olarak okunarak dijital veri haline dönüştürülür. Daha sonra bu veriden, numunenin XY planındaki görüntüsü dijital olarak oluşturulur. Böylece floresan sinyaldeki topografik değişiklikler takip edilebilir [3]. Örneğin kalsiyum konsantrasyonunun miyositte nasıl yayıldığı, nöronda belli bölgelerin, örneğin; dendrit uçlarında konsantrasyonun daha fazla mı değiştiği gibi, topografik çözünürlük gerektiren problemlere direkt çözümler bulunabilir (Resim 2A). Resim 2B’de sodyuma hassas bir boya ile doldurulmuş bir nöron hücre gövdesine yerleştirilmiş bir elektrotla uyarılmış ve oluşan hücre içi sodyum iyonu değişiklikleri farklı alanlarda takip edilmiştir. Maksimum değişiklik hücre gövdesinde saptandığından buranın en çok sodyum kanalı içerdiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu tür yöntemlerin bir diğer uygulama alanı ise potansiyele hassas boyaların kullanıldığı araştırmalardır. Nöronal membran potansiyeli membran içine yerleşik floresan boyanın emisyonunu etkiler. Bu sayede nöral aktivite artışı emisyon artışı ile korele olduğundan membran potansiyeli değişiklikleri saptanabilir. Bu yöntem hızlı foton sayıcılar (diod-array) kullanılarak beyin kesitlerinde nöral aktivitenin topografik takibinde kullanılmaktadır [3]. Ancak voltaj boyaları diğerlerine göre daha kısıtlı (100 mV için maksimum %20) emisyon değişiklikleri verdiklerinden uygulaması en zor olanlardır. Imaging tipi yöntemle XY planında çözünürlük sağlansa da Z ekseninde herhangi bir çözünürlükten bahsetmek mümkün değildir. Z eksenini kontrol etmek için modülasyon kontrastı gibi bazı ışık mikroskopi teknikleri geliştirilmiş olsa da bunlar tamamen illüzyonlara dayanmaktadır. Gerçek anlamda Z ekseninin kontrolü ancak konfokal mikroskopi tekniğiyle mümkün olmuştur [2]. Şekil 4A’da şematik olarak gösterildiği üzere, konfokal mikroskopta ince bir lazer ışını objektif üzerinden floresan işaretli numunenin üzerine düşürülür. Bu ışın numuneyi geçer ve yolu boyunca var olan floroforları uyarır. Tüm bu yapılar emisyon yayar. Odak planındaki yapıdan yayılan emisyon dikroik aynadan yansıyıp bir ışık geçirmez plaka üzerindeki küçük delik (pin-hole) içinden geçip foton çarpıcı-sayıcıya (photomultiplier) ulaşıp voltaj sinyali olarak saklanır. Buna karşın odak planının altındaki ve üstündeki yapılardan kaynaklanan emisyon küçük deliğin altına ve üstüne geleceğinden sayaca ulaşamaz ve kaydedilemez. Bu yöntemle tüm katmanlar uyarılmasına rağmen sadece odak planından kaynaklanan emisyon süzülüp kaydedilmiş olur. Görme alanı piksellere ayrılır, lazer ışığı her piksele sırasıyla yönlendirilmek suretiyle bu işlem tekrarlanarak tüm görme alanı taranır. Böylece fokal planın tümünden kaynaklanan emisyon sinyali potansiyel sinyaline dönüştürülmüş olur (Şekil 4B,4C). Bilgisayar yardımıyla bu kayıtlardan fokal planın görüntüsü dijital olarak oluşturulur. Mikroskop (objektif), cismin Z ekseni üzerinde belli aralıklarla farklı seviyelere odaklanır. Her seviyeye ait fokal düzlem görüntülenerek resim takımı oluşturulur. Bunlar, numunenin gerçek optik kesitleridir. Fizik bir manipülasyon kullanıldığından numune kesilip hasara uğratılmamıştır. Bu yöntemle alınabilecek kesit aralığı (bu objektife bağlıdır) 1 μm veya daha küçük olabilir. Klasik yöntemlerle karşılaştırıldığında oldukça iyi bir değerdir. Ayrıca, canlı hücrelere uygulanabilir olması tamamen bir üstünlük teşkil eder. Bu şekilde alınmış Z-görüntü kesitlerinden dijital algoritmalar kullanarak, cismin projeksiyon ve (dichotic) stereo görüntülerini va açısal dönüşüm resimlerini hesaplamak mümkün olur (Resim 3). Ayrıca, noninvaziv olan bu yöntemle bir canlı hücreden optik kesit aldığınızda, uygun planı bulursak hücre içi yapıları gözleme imkanımız olur. Örneğin; hücre çekirdeği, mitokondri, vakuol, endoplazmik retikulum gibi yapılar morfolojik ve fonksiyonel olarak görüntülenebilir (Resim 4). Ayrıca, yukarıda bahsedilen floresan tekniklerin tamamı konfokal mikroskop ile uygulanabilir. Z-görüntü takımı alındıktan sonra görüntülenen yapının morfolojik ölçümleri hesaplanabilir. Bu sayede, hücre veya kısımlarının hacmini, yüzey alanını en kesin bir biçimde hesaplamak mümkündür. Bu bilgiler örneğin uyarılabilir bir hücrenin yapı fonksiyon ilişkisinin belirlenmesi için çok önemlidir. Konfokal teknikle hacim kontrolü mümkün olduğundan canlı bir hücrenin istenen bir bölgesinden kayıt yapılabilir. Yani hücre (veya organel)içinde XYZ eksenlerinde tanımlanmış kısıtlı bir hacim içinde numunenin kalsiyum değişimi kaydedilebilir. Resim 5’te miyosit içine bir bölge hedeflenerek linescan modunda endoplazmik retikulumundan salınan kuantal kalsiyum transientleri kaydedilmiştir. Konfokal mikroskopi hücre araştırmaları için ideal bir araştırma yöntemidir. Ancak doku parçalarında kullanımı nispeten kısıtlıdır. Uyarı ışığının derindeki hücreye penetrasyonu ve floresan emisyonun dokuda yayılımı zor olduğundan yüksek enerji kullanılması gerekir. Yüksek enerji doku ve hücreye zarar vereceğinden canlı yapılarda uygun değildir. Bu sorunları aşmak için multi-foton tekniği geliştirilmiştir. Bu yöntemin bilinen konfokal teknikten farkı özel bir lazer kullanılmasıdır. “Power Spread Function (PSF)” dağılımına göre odak noktasının parlaklığı karanlık kısma göre 105 kez daha fazladır. Dolayısıyla iki PSF çarpılması sağlanarak mikroskop konfokal hale getirilebilir. Yeterince parlak bir ışık kaynağı bir noktaya odaklandığında bir ya da iki fotonu hemen eşzamanlı olarak aynı noktada buluşturabilir. Bu örnekten yola çıkarak floroforun spesifik uyarılma dalga boyunun iki katı uzunluktaki lazer ışığı kullanılmak suretiyle iki fotonun hemen eşzamanlı ulaşması sağlanırsa fokal plandaki floroforlar spesifik olarak uyarılabilirler. Bu yöntemle uyarılma ışığı daha az enerjili olacağından yüksek enerji sadece odak noktasında oluşacak, bu sayede doku penetrasyonu daha etkili olurken doku hasarı azaltılacaktır. Ayrıca, uyarılma sadece fokal planla sınırlı olduğundan pin hole kullanımı gerekmeyecektir. Bu vasıfları nedeniyle multi-foton tekniği doku parçalarından yapılacak ölçümler için ideal bir yöntemdir. Ancak konfokal metoduna oranla elde edilen görüntülerin çözünürlüğü daha kötüdür, her amaca uygun florofor bulmak zordur, kullanılan lazerler ve kontrol sistemleri çok daha pahalıdır [2,3]. Sonuç olarak; günümüz laboratuvarlarında optik yöntemler kullanarak hücre yapı ve fonksiyonu hakkında canlı hücrelerde invaziv olmayan araştırmalar yapmak ve fizyolojik cevapları kaydetmek mümkündür. Bu tür tekniklerin kullanıldığı metotlar genel olarak opto-fizyoloji terimi adı altında toplanmaktadır. Bu makalede verilen şekil ve resimlerin tamamı anabilim dalımızda kurulu hücresel elektro-fizyoloji ve opto-fizyoloji laboratuvarında gerçekleştirilmiştir. Diyagramatik gösterimler farklı kaynaklardan altta yatan fizik kavramları vurgulamak maksadıyla aslına uygun olarak yeniden üretilmiştir [4]. Anabilim dalımızda verilmekte olan lisans üstü derste bu makalede verilen kavramsal içerik ötesinde, ölçme ve analiz yöntemleri de verilmekte, öğrencilere uygulama imkanları sağlanmaktadır. Ayrıca, bu kapsamda 2004 yılı güz döneminde uluslararası katılımlı bir eğitim kursu düzenlenecektir. Kaynaklar 1. Herman B. Fluorecence microscopy. New York, Berlin, Heidelberg: Springer Verlag, 1998. 2. Paddock S. Confocal microscopy (methods in molecuar biology Volume 122). Humana Press, 1998. 3. Murphy DB. Fundamentals of light microscopy and electronic imaging. John Wiley and Sons, Inc., 2001. 4. www.fsu.edu Hacettepe Tıp Dergisi 2004; 35:107-113 Nuhan Pural›

http://www.biyologlar.com/hucre-goruntuleme-teknikleri

Turner sendromu nedir, belirtileri ve tedavisi

Turner sendromu nedir, belirtileri ve tedavisi

Turner Sendromu nedir: Kız çocuklarında, X kromozomunun yokluğu veya yapısal bozukluğu nedeniyle ortaya çıkan, halk arasında büyüyememe hastalığı olarak adlandırılan Turner Sendromu hastalığında erken teşhis ile tedavi ve sonradan görülebilecek birçok komplikasyonunun önlenmesi mümkün.Sadece kız çocuklarında ve her 2000 – 2500 doğumda bir görülen Turner Sendromu hastalığı kısa boy; ergenlik bulgularının ortaya çıkmaması ya da ileriki dönemlerde hamile kalamama gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Hastalığın en önemli özelliği tanının atlanıyor olması ve birçok hastanın hastalığından haberdar olmaması.Hastalıktaki en önemli konu erken teşhisdir ve tanı için gerekli tahliller bir çok sağlık kuruluşunda yapılabilmektedir.Turner Sendromu konusunda halkın bilgisiz olduğunu kaydeden Ulusal Turner Sendromu Grubu Başkanı Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz ve İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı, Prof. Dr. Bumin N. Dündar hastalığın Türk toplumunda yeterince tanınmaması nedeniyle toplumsal bilinci arttırmak ve hastalık konusunda aileleri uyarıp hasta aileleri arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla, İzmir’de I. Ulusal Turner Sendromu Toplantısı’nı 12-13 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştireceklerini bildirdiler. Toplantı “Büyüyen Çocuk Derneği” ve “Ulusal Pediatrik Endokrinoloji Derneği” katkıları ile gerçekleşecek. Toplantı çerçevesinde Turner sendromlu ailelerin uzmanlarla soru-cevap şeklinde bilgi alışverişi de sağlanacak.Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz ve Prof. Dr. Bumin N. Dündar konuya ilişkin yaptıkları açıklamada şunları kaydettiler;Turner Sendromu belirtileri“Kız çocuklarında kısa boy, ergenlik bulgularının ortaya çıkmaması ve ileriki yaşlarda ise gebe kalamama gibi bulguların gözlendiği genetik bir hastalık olan Turner Sendromu, konusunda ne yazık ki aileler yeterli bilgiye sahip değil. Turner Sendromu, gebelikte düşüklerin en önemli nedenlerinden biridir ve yaşamın ileri dönemlerinde klinik bulguları hafif olabildiğinden tanı koyması atlanabilen fark edilemeyen bir hastalıktır. Oysa hangi yaşta olursa olsun kısa boylu tüm kız çocuklarında ilk akla gelen bir hastalık olmalı ve araştırılmalıdır. Ailelerin de bu konuda çok dikkatli olması gerekir. Eğer kız çocuğu kısa boylu ise, 13 yaşına gelmesine rağmen henüz göğüs gelişimi yoksa, 16 yaşına gelmesine rağmen adet kanaması başlamamışsa Turner Sendromu olup olmadığı araştırılmalıdır. Ayrıca özellikle kısa boylu ve gebe kalamayan erişkin kadınlarda da mutlaka Turner Sendromu taşıyıp taşımadığı analiz edilmelidir.”Turner Sendromunun tanısı nasıl yapılır?Tanı için genetik analiz tüm sağlık kuruluşlarında yapılıyorProf. Büyükgebiz ve Prof.Dündar, Turner Sendromu tanısının bir çok sağlık kuruluşunda yapıldığını ve SGK tarafından ücretsiz karşılanan genetik analiz tetkikiyle kolayca ortaya konulabildiğini açıklayarak şunlara değindiler;“Turner Sendromu hastalığının teşhisi için tüm sağlık kuruluşlarında genetik analiz tetkiki yapılır. Bu analizi SGK da karşılıyor. Gebelik sırasında ultrason taramasında ve doğumdan hemen sonra bebeklerde yapılacak tetkiklerle kolayca tanı konulabilir. Turner Sendromu kız çocuklarında kısa boy, ergenlik gecikmesi, erişkinde gebe kalamama gibi sık görülen bulguları bulunuyor. Bu hastalık birçok sistemi ilgilendiren başka hastalıklara da neden olabilmekte ve yaşamı olumsuz etkileyebilmektedir. Ayrıca, kalp defektleri, diyabet, kemik erimesi, işitme problemleri, göz problemleri, çölyak hastalığı, tiroit hastalıkları, bazı kanser türleri gibi pek çok hastalık Turner Sendromlu kişilerde daha sık görülür. Bu nedenle hastalığın erken tanısı ve komplikasyonların erken tedavisi, hastaların yaşam sürelerinin uzaması ve yaşam kalitelerinin artması açısından son derece önemlidir.”Türkiye’de Turner Sendromlu hasta sayısı kesin olarak bilinmemektedir. “Ne yazık ki toplumumuzda çok sayıda hasta olduğundan habersiz, Turner Sendromlu kişi var. Bu hastaların bir kısmına erişkin dönemde tesadüfen tanı konulabiliyor, ancak düzenli takip tedavilerini yapabilecek uzman doktor ve klinik bulmakta sıkıntı yaşıyorlar. Turner Sendromunda boy kısalığı büyüme hormonu tedavisi ile belli oranda tedavi edilebilmektedir. Ancak tedavinin etkinliğinin artması için erken tanı çok önemlidir.”İzmir de 1.Turner Sendromu Sempozyumu düzenlenecekİzmir’de 12-13 Eylül tarihlerinde düzenlenecek 1.Turner Sendromu Sempozyumu hem halkı hem de sağlık personelinin bilgilendirilmesi amacını taşıyor. İlk kez düzenlenecek sempozyumda halkımızın ve sağlık personelimizin Turner Sendromu hakkındaki bilgi düzeyinin artırılması, Turner Sendromluların tedavilerinde yaşanan zorlukların giderilmesini amaçlıyoruz. Ülkemizde belli yerlerde yutdışında olduğu gibi çocuk ve erişkin Turner Sendromlulara özel bu konuda deneyimli kliniklerin kurulması gerekmektedir. Turner Sendromu Farkındalık Projesi kapsamında, Turner Sendromunda son gelişmeleri tartışmak ve Turner Sendromlu hastalar ve aileleri ile uzmanları buluşturmak için İzmir’de 12-13 Eylül 2015 tarihinde, “Büyüyen Çocuk Derneği” ve “Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Derneği” katkıları ile Turner Sempozyumu ve 1. Turner Sendromlu Hastalar, Aileleri ve Uzmanlar buluşması gerçekleştirilecektir. Bu sempozyumun hastalığın tanısı, önlenmesi ve tedavisi için önemli bir adım olacağına inanıyoruz.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/turner-sendromu-nedir-belirtileri-ve-tedavisi

Yırca’da Şenlik Var!

Yırca’da Şenlik Var!

Toprakları, sağlıkları, gelecekleri ellerinden alınmaya çalışılan, 6000’den fazla zeytin ağacı Kolin şirketi tarafından kesilen Yırca köylüleri 2014 yılının Eylül ayından beri desteğini, dayanışmasını esirgemeyen binlerce insanla birlikte mücadele etti. Bu direniş, kazanılan hukuk mücadelesiyle bir zafere dönüştü ve Kolin Yırca'da termik santral yapamadı.Toprağına, yaşamına sahip çıkan Yırcalılarla bu zaferi paylaşmak, kutlamak, dayanışmak, Yırcalıların ve başka başka yerellerin direniş öykülerini dinleyerek zeytin fidanlarını toprakla buluşturmak için bize katıl, 23-24 Mayıs'ta Yırca'da Direnişin zaferini paylaş!Etkinlik programı ve ulaşım23 Mayıs Cumartesi:15:00 Forum - Yerelin mücadelesi ve zaferi19:30 Belgesel gösterimi - Ölmez Ağaç21:00 Konser - Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü Müzisyenleri24 Mayıs Pazar10:30-13:00 Dikim şenliği13:00 Kapanış Halayı Yırca'ya gitmek üzere İstanbul'dan otobüs kalkacaktır. Otobüsle yolculuk etmek isteyenler istem.akalp@greenpeace.org adresinden İstem Akalp'e e posta yoluyla isimlerini bildirebilirler.Taksim kalkış: Tepebaşı TRT otopark - Saat 23:30Kadıköy kalkış: Haldun Taner sahnesi önü - Saat: 00:30İletişim numarası: 0 530 291 0124Konaklama çadırlarla yapılacaktır, çadırını kapan gelsin : ) http://www.greenpeace.org

http://www.biyologlar.com/yircada-senlik-var

Yavru Kaplumbağalar Denizle <b class=red>Buluştu</b>

Yavru Kaplumbağalar Denizle Buluştu

Akdeniz Bölgesinde en yoğun yuvalama kumsallarından Hatay’ın Samandağ ilçesindeki Çevlik sahilinde yeşil deniz kaplumbağaları (Chelonia Mydas) yumurtalarından çıkmaya başladı. Orman Su ve işleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar 7. Bölge Müdürlüğüne bağlı Hatay Şube Müdürlüğü ile Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği'nin 2013 yılında yürüttüğü proje kapsamında Samandağ sahiline yumurta bırakan yeşil deniz kaplumbağaları ve caretta carettalar gönüllü öğrencilerin çalışmaları neticesinde yuvaları korumaya alınmıştı. Düzenlenen etkinlikte yumurtalarından ve yuvadan çıkan 76 adet Yeşil Deniz Kaplumbağasının (Chelonia Mydas) denizle buluşması hayranlıkla izlendi. Düzenlenen etkinliğe; Hatay Valisi M. Celalettin LEKESİZ,  Doğa Koruma ve Milli Parklar VII. Bölge Müdürü Etem BOZ ile Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. H. Salih GÜDER, Samandağ Kaymakamı Süleyman ÖZÇAKICI, Samandağ Belediye Başkanı Mithat NEHİR, Doğa Koruma ve Milli Parklar Hatay Şube Müdürü Cüneyid ÇAĞLAR, Şube Müdürlüğü Personeli ile doğaya ve çevreye duyarlı vatandaşlar katıldı. 7. Bölge Müdürümüz Sayın Etem BOZ yaptığı konuşmada; ‘’2013 yılı Samandağ Deniz Kaplumbağaları koruma çalışmalarının T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar 7. Bölge Müdürlüğü Hatay Şube Müdürlüğü ile Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği arasında imzalanan iş birliği çerçevesinde yürütüldüğünü, Samandağ üreme kumsalının Ülkemizin ve Akdeniz’ in en önemli Yeşil Deniz Kaplumbağası ( Chelonia mydas) üreme kumsallarının başında geldiğini ifade etti. Bu yıl içerisinde Samandağ üreme kumsalında 1200 adet yuva tespit edildiğini ve bu rakamın önceki yılların iki katı olduğunu belirten Boz, etkinliğe katılan ve destek veren; Hatay Valisine, Üniversite çalışanlarına, Samandağ Kaymakamlığı ve Belediye Başkanına teşekkür ederek; çevreye duyarlı, hayvan sever vatandaşların etkinliğe yoğun ilgi gösterdiğini ve katılımlarından dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirdi. İlgiyle izlenen yavru kaplumbağalar denizle buluşup dalgalar arasında gözden kayboldu. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yavru-kaplumbagalar-denizle-bulustu

Çölyak Hastalığı Tahlilleri Nelerdir?

Çölyak Hastalığı Tahlilleri Nelerdir?

Çölyak; kişinin gluten tükettiğinde rahatsızlık hissettiği bir hastalıktır. Tanı için yapılan tahlillerin amacı; gluten bulunan besinlerin, proteinlerde buluştuğunda ortaya çıkan otoantikorları tespit etmektir.Doku transglutaminaz antikoru (tTG), IgA; bir kısım proteinlerin çapraz bağlanmasını sağlayan enzimi kontrol eden, kan testidir.Anti-gliyadin antikorları (AGA) IgG; gliyadin, bileşimine karşı olan otoantikordur.Daha nadir kullanılan diğer testler ise; anti-endomiziyal antikorlar (EMA ) vr anti-retikülin antikorlar (ARA) 'dır.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/colyak-hastaligi-tahlilleri-nelerdir

4. Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü Manisa’da Kutlandı

4. Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü Manisa’da Kutlandı

4. Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü Manisa’da, başta öğrenciler ve hayvan severler olmak üzere halkın her kesiminden kişilerin katılımıyla etkin bir şekilde kutlamak amacıyla hayvan hakları, hayvan sevgisi, bilinçli hayvan sahibi olma konusunda çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir.  Söz konusu etkinlikler kapsamında 3 Ekim Perşembe Günü bir grup zihinsel engelli öğrenci ile birlikte Manisa Belediye Başkanlığına ait Geçici Hayvan Bakım Evi ve DKMP Genel Müdürlüğümüz tarafından  ‘’ Av ve Yaban Hayvanı Üretim Çiftliği’’ olarak Kesin İzin verilen ve Manisa İlinde ilk olan Salim YAVAŞ’a ait  Sülün ve Tavuzkuşu Üretim Çiftliği ziyaret edilmiştir. Şükran Bilginer Eğitim ve Uygulama Okulu ve ZİÇEV Makbule Ölçem Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinden zihinsel engelli  10’ ar öğrencinin ve 1’er öğretmenin katıldığı söz konusu gezide; Önce Manisa Belediye Başkanlığına ait Geçici Hayvan Bakım Evine gidilerek çocuklarla barınakta bulunan hayvanlar buluşturulmuş, oradan da  İlimizdeki ilk izinli tesis olan Av ve Yaban Hayvanı Üretme çiftliği gezilmiş ve   “Av ve Yaban Hayvanı Üretim ve Yetiştiricilik İzin Belgesi” Orman ve Su İşleri 4.Bölge Müdürü  Rahmi BAYRAK ve Manisa İl Şube Müdürü Uğur BAYİL tarafından  tesis sahibi Salim YAVAŞ’a taktim  edilmiştir. Bölge Müdürümüz Rahmi BAYRAK yaptığı konuşmada; Manisa İli için bir ilk olan Sülün ve Tavuzkuşu Üretim çiftliğini Manisa’ya kazandırdığı için Salim YAVAŞ’a teşekkür ederek Özellikle Zihinsel Engelli çocuklarımıza sahip çıkılması gerektiğinin altını çizerek, hayvanların çocukların zihinsel ve ruhsal gelişimindeki önemini vurgulamış,  böyle anlamlı bir günde çocuklarla hayvanları buluşturmanın mutluluğunu yaşadığını belirtmiştir.Üretim çiftliği sahibi Salim YAVAŞ Orman ve Su İşleri Bakanlığının Sülün ve Tavus Kuşu ile ilgili kurduğu tesisi uygun bularak Kesin izin Belgesinin verilmesinden duyduğu memnuniyeti belirterek Bakanlığımıza ve Bölge Müdürlüğümüze teşekkürlerini iletmiştir.Etkinlik kapsamında tesisteki bir birinden güzel Sülün ve Tavuz Kuşları gezilip görülerek Salim YAVAŞ’ın eşi hayırsever  Nükhet YAVAŞ tarafından geziye katılan zihinsel engelli çocuklara yemek ve çeşitli hediyeler verilmiştir.Etkinlik kapsamında geziye katılan zihinsel engelli çocukların hayvanları görüp dokunup onlarla iletişim  kurması  ve bundan duydukları mutluluk zihinlere kazınmıştır. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/4-ekim-dunya-hayvanlari-koruma-gunu-manisada-kutlandi

Kıyı Alanlarındaki Biyoçeşitlilik

Kıyı alanları; ticari etkinlikler için yüksek bir potansiyel ile birlikte, ayrıcalıklı olarak üretken bir çevre, doğal kaynaklar ve biyolojik çeşitlilik açısından zengin alanlar olmaktadır. Kıyı alanlarındaki biyoçeşitliliğin önemi; Avrupa Birliğince verilen 40 adet vahşi bitki ve hayvan öncelikli kıyısal habitatlarının listesindeki 8 habitat örneğinde ortaya konulmaktadır. Yaklaşık olarak Avrupa Birliğince verilen sulak alanların üçte biri kıyı alanları konumludur. Bu değer, Doğal Kuş Alanlarının Korunması Direktifi ile şekillendirilen Özel Koruma Alanlarının %30'dan fazlası kadardır. Denizel türlerin üretim be bakım alanlarını ekonomik değeri; ayrıca balıkçılık sektöründeki iş hacminin neredeyse yarısına denk düşen oranda bu alanlardan kaynaklanmaktadır (Bakınız; EC, 1997). Kıyı Alanlarındaki Biyoçeşitlilik Üzerinde Baskılar Kıyı Alanları; hem insan etkinliklerinden kaynaklanan baskılara ve hem de doğal güçlere karşı giderek daha duyarlı olmaktadır. Kıyısal alanlardaki insan etkinlikleri, doğal sistemler ve arazi mülkiyetlerinin karmaşıklığı; kıyı kaynaklarının verimli olarak kullanılmasını ve çevresel bozulmanın en aza indirilmesini sağlamak için bütünleşik bir yönetimi gerektirmektedir. Çatışmalardan ve kaynakların bozulmasından kaçınıldığı sürece yapılacak tercihler, birbirine rakip olan kullanım amaçları ve kaynak rezerv limitleri arasında yapılmak zorundadır. Toplumun ve sanayinin biyolojik kaynaklara karşı davranışı; 'doğadan azami ürün sağlanması' ('maximum yield') yaklaşımından, biyolojik çeşitliliği koruma gereğini ve ekolojik bütünlüğün devamlılığını gözeten bir 'ekolojik sürdürülebilirlik' anlayışına kadar değişebilir. Çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler buluşturmak (bütünleştirmek) için, farklı sektörler içinde ve arasındaki yönetim şekillerinin bütünleştirilmesi; sürdürülebilir kalkınmayı başarmak amacıyla gerçekleştirilmelidir. Bütünleşik Yaklaşım Kıyısal kaynakların önerilmesi amacına yönelik olarak bütünleşik politikaların geliştirilmesinde, aşağıda belirtilen unsurlar gerekli olmaktadır; -Devletin tüm kademeleri içinde ve arasındaki etkinliklerin koordine edilmesi, -Kalkınma faaliyetlerine ait tüm sosyal ve çevresel sonuçların (ve maliyetlerin) dikkate alındığının garanti edilmesi ve -Halkın görüşlerinin hesaba katıldığının garanti edilmesi. Bütünleşik politikalar; tüm insanların, eylemlerinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki olası etkilerinin sorumluluğunu kabul etmeleri için ayrıca bir fırsat sağlayacaktır.

http://www.biyologlar.com/kiyi-alanlarindaki-biyocesitlilik

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi Genzyme Kıtalararası Bölge’nin düzenlediği “The Spirit of Hope/Umudun Ruhu” konulu toplantıda ‘2013 Başarı Ödülleri’ sahiplerini buldu. 3-6 Şubat 2014 tarihlerinde Atina’da düzenlenen ödül töreninde Genzyme Türkiye, biri Girişimcilik ve Gelişimcilik, ikisi Empati Kurmak ve Aksiyona Geçmek kategorilerinde olmak üzere toplam üç ödül kazandı. Genzyme çalışanları iki kategoride üç ödülün sahibi olduEn ilham verici, hedef odaklı ve katma değer sağlayan performansları değerlendirmek amacıyla verilen 2013 ödüllerinde, Genzyme Türkiye’ye başarılı performanslarıyla ödülleri getiren Marka Müdürü Hakan Zaro, Bölge Bilimsel Tanıtım Sorumlusu Orkun Bozdemir ve Bölge Bilimsel Tanıtım Sorumlusu Fahriye Alpdağ oldular. Hakan Zaro, Girişimcilik ve Gelişimcilik kategorisinde ödül alırken, Orkun Bozdemir ve Fahriye Alpdağ, Empati Kurmak ve Aksiyona Geçmek kategorisindeki ödülleri Türkiye’ye kazandırdılar. GenPro, GenPart ve GenLoop projelerini tek çatı altında toplayan 3gen Projesi, Türkiye’de nadir hastalıklar kategorisinde yer alan lizozomal depo hastalıklarıyla mücadeleyi hedefliyor. 3gen hasta, hekim ve hemşirelere yönelik 3 boyutlu ve uzun soluklu bir tedavi destek programıdır. 3gen, yaptığı her işte hastayı merkezinde tutarak, Genzyme’ın geliştirdiği farklı destek programlarını bir şemsiye altında topluyor.3gen şemsiyesinin altında yer alan Genpro Hekim Destek Programı, lizozomal depo hastalıklarının tanı ve tedavisi ile ilgilenen uzman hekimleri buluşturan profesyonel destek programıdır. Genpro Hekim Destek Programı kapsamında 2013 yılı içerisinde lizozomal depo hastalıkları ile ilgili 14 şehirde yapılan toplantılarla birçok farklı branştan 391 hekime ulaşıldı. 3gen şemsiyesi altında yer alan Genpart Hemşire Destek Programı, hemşirelerin lizozomal depo hastalıklarının tedavisi ve Enzim Replasman Tedavisi infüzyonlarının hazırlanması konularında bilgilerini güncellemek üzere tasarlanmış bir destek programıdır. 2013 yılı boyunca, Genpart Hemşire Destek Programı ile Türkiye genelindeki 24 klinikte görev yapan 144 hemşireye İnfüzyon Teknikleri konusunda teorik ve pratik eğitimler verildi. Genzyme, nadir görülen hastalıklar alanında liderNadir görülen hastalıklar alanında lider Genzyme, bu alanda tedavi yöntemleri geliştiren öncü şirketler arasında yer alıyor. Avrupa Birliği tarafından toplumda 2 bin kişiden 1 kişiyi veya daha azını etkileyen hastalıklar “nadir” olarak kabul ediliyor. Dünya genelinde 350 milyon kişiyi, yalnızca Avrupa ve Amerika’da ise 60 milyon kişiyi etkileyen yaklaşık 6000’den fazla nadir hastalık görülmektedir. Nadir hastalıkların %80’i genetik kökenlidir ve Ulusal Sağlık Enstitüsü verilerine göre, nadir hastalığı olan her iki kişiden biri çocukluk çağında etkilenmektedir.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/nadir-hastaliklarla-ilgili-yurutulen-3gen-projesi-genzymea-odul-getirdi

Ekspomed Labtek Fuarları medikal sektöre kazandırdı

Ekspomed Labtek Fuarları medikal sektöre kazandırdı

4-7 Nisan 2013 tarihleri arasında TÜYAP’ta düzenlenen fuarlar, nitelikli ziyaretçi kitlesiyle, katılımcılarını memnun uğurladı. T.C. Sağlık Bakanlığı’nın destekleri, Tüm Tıbbi Cihaz Üretici ve Tedarikçi Dernekleri Federasyonu (TÜMDEF) ve bağlı dernekleri (Marmara Sağlık Sektörü İş Adamları Derneği (MASSİAD) - Tıbbi Cihaz Üreticileri Derneği (TÜDER) - Çukurova Medikalciler Derneği (ÇUMED) - İç Anadolu Medikalciler Derneği (İMDER) - Ege Tıbbi Malzemeciler Derneği (E.T.M.D) - Denizli Tıbbi Malzemeciler Derneği - Doğu Karadeniz Medikalciler Derneği - Doğu Anadolu Medikalciler Derneği (DOMED) - Gaziantep Sağlık İş Adamları Derneği, Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası (SEİS) ve Sağlık Gereçleri Üreticileri ve Temsilcileri Derneği (SADER) işbirliği ile hazırlanan EKSPOMED ve LABTEK Fuarlarına 41 ülkeden 1204 firma ve firma temsilciliğinin katıldı. 68 ülkeden 33.253 profesyonelin ziyaret ettiği fuarlar yeni iş fırsatları yarattı. Avrasya Bölgesinden seçkin alıcılar, yeni yatırım kararlarına, yenileme taleplerine Ekspomed-Labtek Fuarlarından yön verdiler Yurtdışı ziyaretçilerin; %57’si Avrasya %16’sı Asya-Pasifik %14’ü Afrika %12’si Avrupa %1’i Amerika’dan gelen Ekspomed ve Labtek Fuarları, yatırım kararlarının alındığı en etkin platform oldu. 20 ülkeden alım heyetinin yanısıra Kuzey Afrika, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya bölgelerinden hastane, klinik, laboratuar sahipleri, yöneticileri, Sağlık Bakanlığı yetkilileri, satınalma komisyon başkanları, medikal ürün ithalatçıları ve karar vericiler de medikal sektörün Avrasya bölgesindeki en güçlü Fuarlarında buluştu. Türkiye’de Sağlık Reformlarında Devrim: En Büyük Alıcı T.C. Sağlık Bakanlığı ve Bakanlığa Bağlı birimlerden oluşan yetkililer Expomed-Labtek Fuarlarındaydı. T.C. Sağlık Bakanı Dr. Mehmet MÜEZZİNOĞLU’nun da ziyaret ettiği Fuarlara, yurtiçinde yapılan yoğun pazarlama faaliyetleri sonucunda 78 ilden gelen ziyaretçiler fuarda geniş çaplı alımlar gerçekleştirdi. Medikal sektörün karar vericileri bu fuarlardaydı… Ziyaretçilerin % 45,2 Hastane başhekim, müdür, hastane-laboratuvar sahipleri-yöneticileri, doktor, tıp fakültelerinin rektör ve dekanları, satınalmacılar, eczacı, radyologlar, laborantlar ve sağlık yatırımcılarından % 49,4 Medikal ürün ticaretiyle ilgili kişilerden oluşmaktadır. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/ekspomed-labtek-fuarlari-medikal-sektore-kazandirdi

Biyologlar Dayanışma Derneği Çukurova üniversitesi biyoloji bölümü öğrencileri ile <b class=red>buluştu</b>

Biyologlar Dayanışma Derneği Çukurova üniversitesi biyoloji bölümü öğrencileri ile buluştu

Dernek Başkan Yardımcımız Sayın Uzm. Biyolog Okan BAKŞİ, Çukurova Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğrencilerine ‘’Biyologların Sorunları ve Çözüm Önerilerimiz’’ başlıklı bir sunum yapmıştır. Sunumda biyologların kamu ve özel sektördeki mevcut durumları hakkında genel bilgiler verilmiş, üniversitelerde bölüm sayısının fazla olmasına karşılık eğitim kalitesinin istenilen seviyede olmadığı, her yıl mezun olan yaklaşık 5000 civarında biyoloğun bir çoğunun işsizlik sorunu ile karşılaştığı bu nedenle, yeni bölümlerin açılması yerine daha donanımlı biyolog yetiştirilebilmesi için eğitim müfredatının düzenlenerek standart hale getirilmesi ve teknik alt yapının geliştirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Mesleki örgütlenmenin önemine vurgu yapılmış, biyoloji öğrencilerinin eğitimleri sırasında mesleki deontoloji derslerinin verilmesi öneriler arasında sıralanmıştır. TUS, sorumlu müdürlük gibi hak kayıplarımızın geri kazanılması ve yeni mağduriyetler yaşanmaması için meslek odamızın ivedilikle kurulması gerekliliği vurgulanmıştır. Sunum, öğrencilerden gelen sorulara verilen cevaplarla sona ermiştir.

http://www.biyologlar.com/biyologlar-dayanisma-dernegi-cukurova-universitesi-biyoloji-bolumu-ogrencileri-ile-bulustu

Son 5 Yılda Yaklaşık 110 Milyon Fidan Bedelsiz Dağıtıldı

Son 5 Yılda Yaklaşık 110 Milyon Fidan Bedelsiz Dağıtıldı

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü yeni bir rekora imza atarak 2012’de 470 milyon fidan üretti. Son 5 yılda üretilen fidanların yaklaşık 110 milyonu ise bedelsiz olarak dağıtıldı.Orman Genel Müdürlüğü, Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Kanunu ve "Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Seferberliği" çerçevesinde, ağaçlandırma ve erozyon kontrolü çalışması yapan kamu kurum ve kuruluşları, dernek ve vakıflara 2008-2012 yılları arasını kapsayan 5 yıllık dönemde yaklaşık 110 milyon fidanı bedelsiz olarak dağıttı. Bedelsiz olarak verilen fidanlar bu kurumlar tarafından ağaçlandırma, erozyon kontrolü ve çevrenin yeşillendirilmesi maksadı ile toprakla buluşturuldu.Fidan Üretimi 6 Kat Arttı1992-2002 arasında ortalama yıllık 75 milyon fidan üretimi gerçekleşirken bu rakam 2012’de 6 kat artırılarak 470 milyona çıkarıldı. Milli Ağaçlandırma Seferberliği’nin uygulandığı ve 2 milyon 420 bin hektar alanın ağaçlandırıldığı 2008-2012 arasını kapsayan 5 yıllık dönemde ise 2 milyardan fazla fidan üretimi gerçekleştirildi.Hastane, Okul ve İbadethane Bahçeleri AğaçlandırılıyorMilli Eğitim Bakanlığı ile imzalanan protokolle uygulamaya konulan “Okullar Hayat Olsun Projesi” ile bugüne kadar 25 bin 593 okul bahçesi ağaçlandırıldı. Ağaçlandırılan okul bahçelerine toplam 5 milyon 142 bin fidan dikildi. Hastane Sağlık ocağı, ibadethane ve mezarlıkların ağaçlandırılması içinde çalışma başlatan Orman ve Su İşleri Bakanlığı bu çerçevede bin 94 sağlık ocağı ve hastane bahçesi ile 9 bin 777 ibadethane ve mezarlığın ağaçlandırılmasını sağladı.http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/son-5-yilda-yaklasik-110-milyon-fidan-bedelsiz-dagitildi

Türkiye Etik Ödülü Diyabet Lideri Novo Nordisk’e verildi.

Türkiye Etik Ödülü Diyabet Lideri Novo Nordisk’e verildi.

Etik değerlere önem veren şirketler ve yöneticiler arasında yapılan değerlendirme sonucunda Novo Nordisk, EDMER (Etik Değerler Merkezi) tarafından düzenlenen ve Türkiye’nin ilk etik ödülü olan ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülü’nü kazananlar arasında yer aldı. 4 Nisan 2013’de yapılan bir törenle Novo Nordisk ödülünü aldı.Etik Değerler ve İş Ahlakı, İtibar Yönetimi, Kurumsal Yönetim, Kurumsal Sosyal Sorumluluk, Uygunluk Yönetimi, Liderlik ve Yaratıcılıktan oluşan 6 kategorideki 84 EDMER kriterinin değerlendirildiği şirketler arasında diyabet tedavisinde dünya lideri Novo Nordisk, bu kriterleri yerine getiren şirket olarak ödüle layık görüldü.Novo Nordisk Türkiye Genel Müdür’ü Şebnem Avşar Tuna “Etik değerlere önem veren şirketleri ve yöneticileri, gençlerimizin rol modeli olarak görmelerini sağlamak, etik değerlere önem veren şirketleri toplum önünde alkışlayıp onurlandırmak ve etik bilincini yaygınlaştırmak amacıyla oluşturulan bu girişimi desteklediklerini ve ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülü’nü kazanmanın kendileri için büyük önem taşıdığını” ifade etti.Şebnem Avşar Tuna “Bu ödül, finansal, çevresel ve sosyal alanlarda gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerimizde etik olmanın sadece değerlerde olmadığını, Novo Nordisk çalışanlarının etik değerlere sahip çıktıklarını ve ödün vermeksizin uyguladıklarını bizlere bir kez daha kanıtlamıştır.” dedi.  Novo Nordisk Türkiye’nin de bağlı bulunduğu Yakın Doğu Bölgesi Hukuk ve Uyum Departmanı Direktörü Meltem Özker Gündüz Novo Nordisk’in etik değerlere verdiği önemi şu sözlerle aktardı: ‘Novo Nordisk Tarzı’ adını verdiğimiz yönetim sisteminin en önemli maddesi hiçbir zaman etik yaklaşım ve kaliteden ödün vermemek üzerine kuruludur.  Hukuk ve uyum departmanı olarak iş etiği konularında hem çalışanlarımıza hem de iş ortaklarımıza düzenli eğitimler veriyor ve bu konuda bilgilenmelerini sağlıyoruz. ”Editöre bilgi:Novo Nordisk hakkındaGenel merkezi Danimarka’da bulunan Novo Nordisk, diyabet alanında yaklaşık 90 yıllık deneyimi ile yenilikçi ve lider bir küresel sağlık hizmetleri şirketidir. Firma ayrıca hemofili tedavisi ve bakımı, büyüme hormonu tedavisi ve hormon replasman tedavisi gibi alanlarda önder pozisyondadır. Novo Nordisk hakkında detaylı bilgi edinmek için www.novonordisk.com adresini ziyaret ediniz. EDMER hakkındaKısaca Etik Değerler Merkezi (EDMER) Ülkemizde, etik bilincinin oluşturulması, geliştirilmesi, yaygınlaştırılmasını sağlamak ve gençlerimizin etik ve iş ahlakı konularındaki bilgi, tecrübe, muhakeme, değerlendirme, karar verme ve doğru davranma becerilerini geliştirmek amacıyla Nisan 2011’de kuruldu. İlk Yönetim Kurulu ise Bülent Şenver Genel Başkanlığı’nda, Saffet Karpat Başkan Yardımcısı, Nazım Olcay Kurt Genel Sekreter, Emre Denizel Sayman ve Sevim Özer’den oluşuyor. ETİKA Etik Taahhüt Plaketi nedir? Etik değerlere önem veren şirketleri ve yöneticileri gençlerimizin rol modeli olarak görmelerini sağlamak, etik değerlere önem veren şirketleri toplum önünde alkışlayıp onurlandırmak ve etik bilincini yaygınlaştırmak amacıyla EDMER tarafından, özellikle gençler adına şirketlere verilen bir teşekkür ödülüdür. Neden bu ödül plaketi?Etik konusunda duyarlı tüm gençleri “Etik Gönüllüsü” olmaya davet eden EDMER, ilk çalışmasına “Gençlerin Gözüyle Etik” araştırması yaparak başladı. Bu araştırma sonuncunda gençlerin yaklaşık %45’ini etik konusunda ya fikri olmadığı ya da yanlış bilgiye sahip olduğu, %58’inin etik dışı davranmaktan çekinmediği, %55’inin etik dışı davrananlara tepkisiz kaldığı belirlendi. 18 ile 24 yaş arası gençlerimizin gözünde Türkiye’de etik konusunda geçerli not alabilecek tek bir kurum dahi olmadığı belirlendi. 10 üzerinden en fazla notu 4.7 ile Üniversiteler alırken bir çok kurum 4’ün altında not aldı. Gençlerimizin gözünde Türk toplumunun etik notu ise 5 üzerinden sadece 2.6 çıktı. Gençlerin etik konusundaki algılamalarını, görüşlerini ve beklentilerini ortaya çıkartmak maksadıyla yapılan bu araştırmanın sonuçlarına göre EDMER yapacağı çalışmaları belirledi.Etik değerlere önem veren şirketleri ve yöneticileri gençlerimizin rol modeli olarak görmelerini sağlamak, etik değerlere önem veren şirketleri toplum önünde alkışlayıp onurlandırmak ve etik bilincini yaygınlaştırmak amacıyla EDMER etik değerlere önem veren şirketlere ETİKA Etik Taahhüt Plaketi vermeyi kararlaştırdı.Neden şirketlere veriliyor?İş dünyası para ve gücün bir araya geldiği zeminlerdir. Paranın ve gücün buluştuğu zeminler ise bütün dünyada etik değerler açısından en kaygan zemini oluşturuyor. Bu zemin, yani iş hayatı, gençleri şekillendiren, onların hayata ve işe bakışlarında önemli etkiye sahiptir. Etik değerlere uyan bir şirket, gençleri bu yönde besler ve toplumun ve elbette ekonominin gelişimini olumlu yönde etkiler. Bu nedenle, gençlere etik ortamlar sunan ve onlara bu konuda iyi örnek olan şirketlerin bir teşekkürü ve toplum önünde alkışlanmayı hak ettiğini düşünüyoruz. ETİKA Etik Taahhüt Plaketi hangi şirketlere verilir? Bir şirketin bu plaketi alabilmesi için öncelikle EDMER’in uluslararası etik kriterlerine uyacağını beyan etmesi, yani bir anlamda tüm toplumla bu konuda el sıkışması gerekiyor. Etik Değerler ve İş Ahlakı, İtibar Yönetimi, Kurumsal Yönetişim, Kurumsal Sosyal Sorumluluk, Uygunluk Yönetimi, Liderlik ve Yaratıcılık’tan oluşan 6 kategorideki 84 EDMER kriterinin üçte ikisinden fazlasını yerine getirdiğini beyan eden şirketler, gençlere bu konuda örnek teşkil ettikleri için teşekkür plaketiyle ödüllenmeyi hak ediyor. ETİKA Etik Taahhüt Plaketi için belirli bir kontenjan ya da sayısal limit var mı?Hayır. EDMER’in uluslararası kriterlerden yola çıkarak toplum ve gençler adına oluşturduğu etik değerlere uyma konusunda gönüllü olan, bu konuda taahhütte bulunan her şirket bu plaketi alabilir. Etik kriterle uyacağını beyan eden şirketlerin bu taahhüde uyup uymadığının tespiti nasıl yapılacak? Bunun bir yaptırımı var mı?Bir şirketin bu konuda toplumla el sıkışması ve toplumun, STK’ların ve en önemlisi kendi çalışanlarının gözlerinin bu şirketlerin etik taahhütlerinin üzerinde olması en büyük denetim ve yaptırım mekanizmasıdır. Yolsuzluk, usulsüzlük, tüketici aldatma ve benzeri birçok konuda kural dışına çıkan şirketler zaten çeşitli yollarla (şikayet, resmi denetim vs) yargıya taşınacaktır. Bu tür davalardan mahkum olan şirketler zaten ETİKA kriterlerini yerine getirmemiş sayılırlar. Ancak bu etik değerlere uyma konusundaki beyan her yıl yenileneceğinden, şirketlerin etik davranma konusunda her yıl taahhütte bulunma ve ödüllendirilme sürekliliği ve şansı olacaktır.    Etik çalışma kuralları nelerdir? Bir şirket nasıl etik olur? Etik değerlere önem veren şirketler altı kategoride bazı uygulamaları hayata geçirmeleri gerekir. Biz de EDMER olarak ETİKA 2012 değerlendirme çalışmamızda altı kategoride 84 soru hazırladık. Şirketlerin uluslararası standartlara göre uymaları gereken aşağıdaki konulardaki uygulamalarını sorguladık ve yapılan uygulamaları tespit ettik. Bu tespiti şirketlerin genel müdürlerinin yapmasını istedik. Şirketlerin genel müdürlerinin yaptıkları beyanları doğru kabul ettik. Yani şirketler etik konusunda kendi değerlendirmelerini kendileri yaptılar. Değerlendirmeye esas teşkil eden altı kategori şunlardır:1. Etik Değerler ve iş Ahlakı2. İtibar Yönetimi3. Kurumsal Yönetişim4. Kurumsal Sosyal Sorumluluk5. Uygunluk Yönetimi ve6. Liderlik ve YaratıcılıkUluslararası standartlara göre yapılması gereken uygulamaların üçte ikisinden fazlasını yaptığını beyan eden şirketlere ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülü verilmesi EDMER Yönetim Kurulunca uygun bulunmuştur.Türkiye’de gençliğin etik değerlerinin oluşturulması için ne gibi çalışmalar yapılmalıdır? Şirketlerden beklentileriniz neler?Öncelikle iş dünyasına önemli görevler düşüyor. Etik değerlere bağlı olacaklarını taahhüt etmeleri ve toplumla bu konuda bir mutabakata varmaları önemli bir başlangıç. Daha sonra taahhütleri yerine getirmek için çaba sarf etmeleri gerekiyor. Tüketici dernekleri, çalışanları ve diğer ilgili STK’ların da bu değerlerin yerine getirilip getirilmediği konusunda takipçi olmaları şart. Biz bu konuda en önemli görevi ve bir anlamda öncülüğü üstleniyoruz. Ödül alan şirketlerde, gençlerin staj vs. gibi aktif rol alması için bir çalışmanız, desteğiniz var mıdır?Ödül alan şirketler ile EDMER olarak değişik etik projeleri yapmak istiyoruz. Her şirketin kendine özgü proje önerileri oluyor. Gençlerin etik değerlere önem veren şirketlerde staj yapması bu projelerden sadece bir tanesi. Her bir şirket ile ayrı ayrı çalışarak her şirkete özgün gençler için etik projesi yapmayı planlıyoruz. 4 Nisan 2013 tarihindeki ödül töreninden sonra ödül alan şirketler ile çalışmalarımıza başlayacağız. Bilgi için:Artı Değer 0212 328 34 80Bilge Özcebeci 0536 310 28 88(bilge@artideger.org)Şulecan Dalbudak Toközlü 0532 731 04 64 (sulecan@artideger.org)http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/turkiye-etik-odulu-diyabet-lideri-novo-nordiske-verildi-

Çevre ve Doğa Koruma Protokolü

Çevre ve Doğa Koruma Protokolü

Yalova Milli Eğitim Müdürlüğü ile Darıca Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı arasında protokol imzalandı. İl Milli Eğitim Müdürlüğünde düzenlenen törende, Yalovalı çocuklara hayvan sevgisinin aşılanması amacıyla İl Milli Etiğitim Müdürü Ahmet Yurtman ile Darıca Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı Genel Müdürü Yücel Yılmaz karşılıklı protokol imzaladı. Protokolün imzalanmasından sonra konuşan Yılmaz, "Tür sayısı olarak Türkiye'nin en büyük hayvanat bahçesine sahibiz. Alanda bir de botanik bahçemiz var. Çocuklara aynı zamanda burada eğitim de verilecek. Bu protokol kapsamında bir kısım öğrenciyi ücretsiz alacağız. Diğer öğrencilerimiz de bu gezilerden indirimli faydalanabilecek" dedi.Protokol hakkında bilgi veren Yurtman ise şunları kaydetti:"Biz çocuklarımızı her yönüyle yetiştirmek istiyoruz. Teknolojiyle onları yetiştiriyoruz ama doğayla, tabiatla onları buluşturamıyoruz. Burada da biz çocuklarımızı öğretmenlerimiz nezaretinde oraya göndereceğiz. Siz onları bir sinemaya götürseniz biraz güler, eğlenir ancak olay biter. Burada ise doğada bizzat yer alacak. Bu çok yönlü bir faaliyet olacak."Daha sonra Yılmaz, Müdür Yurtman'a bir demet tavus kuşu tüyü hediye etti.http://farukyalcinzoo.com

http://www.biyologlar.com/cevre-ve-doga-koruma-protokolu

Miller’in unutulmuş deneyleri ilkel protein sentezine götürüyor

Miller’in unutulmuş deneyleri ilkel protein sentezine götürüyor

Stanley Miller 1953 yılında müthiş bir üne ulaştı. Bunun sebebi yaptığı deneylerle Dünya'da ilk amino asitlerin nasıl oluşabileceğine yönelik bilgilerdi, böylece hayatın oluşumuyla ilgili çok büyük bir atılmış oluyordu. Ancak, geriye kalan cevaplanmamış bir soru vardı. Bu da, amino asitlerin ilk proteinlere nasıl polimerleştiği idi. Günümüzde, 1958 yılına ait unutulmuş bir Miller deneyinin örneklerini inceleyerek eski bir öğrencisi Miller'in bilmediği bir sonucu ortaya koydu ve 50 yıldan fazla bir süredir bu sorunun cevapsız kaldığı ortaya çıktı. 1953 yılında, Miller gaz halinde metan, amonyak, su ve hidrojeni özel olarak tasarlanmış bir tepkime kabında buluşturuyor ve bir hafta süreyle orada bırakıyordu. Bu arada maddeler üzerine sürekli şimşeğe benzetilebilecek elektrik arkları yolluyordu. Analiz edildiğinde, karışımın pek çok amino asidi içerdiği bulundu. 1958 yılında, amino asitlerin proteinlere nasıl dönüşeceğini açıklamaya çalışırken, tepkimeyi tekrarlayan Miller bu sefer ortama, farmasötik bileşiklerin üretilmesi için kullanılan bir reaktif olan siyanamid ilave etti. 1958'de kimse ilk atmosferde siyanamid olduğunu öne sürmemişti. Peki neden Miller bu bileşiği ilave etme gereği duymuştu? 1950'lerin başlarında, ABD'deki Columbia Üniversitesi'nde çalışıyordu. Miller'in Kaliforniya Üniversitesi, San Diego'daki eski doktora öğrencilerinden biri olan Jeffrey Bada, “bu ortamda çeşitli insanların yaptığı ve ilk yapay proteini üretmek üzere peptidlerin ve proteinlerin nasıl sentez edileceğine yönelik inanılmaz sayıda çalışma bulunuyordu” diyor ve şöyle ekliyor: “bu gerçekten de söz konusu laboratuarlarda yapılıyordu”. Bada, bir seminer sırasında veya “bir bira arasında siyanamidin ilk Dünyada mevcut olabileceğini öne sürmesi son derece zayıf bir ihtimal” diyor. Garip bir şekilde, deneyleri belgelemek ve örnekleri saklamak dışında Miller'in bunları hiç bir zaman analiz etmediğini görüyoruz. 1960'ların sonlarında, diğer araştırmacıların, morötesi ışığın metan – amonyak arasındaki bir tepkime ile proto-atmosferde siyanamid oluşturması mümkün olabileceğini öne sürdüğü anlaşılıyor. O zaman bile, Miller'in deneyleri tekrar edilmedi, çünkü siyanamid amino asit kondensasyonunu (iki molekülün birleşmesi ile yeni bir molekülün oluşması, ÇN) etkili bir şekilde hafif asidik bir ortamda katalizlediği biliniyor, ancak ilk Dünya'daki koşulların nötral veya alkali olduğu düşünülüyor. 1999 yılında Miller ciddi bir felç geçirdikten sonra, Bada örnekleri teslim aldı. UCSD ve Atlanta'daki Georgia Teknoloji Enstitüsü'ndeki arkadaşları ile beraber, Bada örnekleri analiz etti ve 12 amino asit ile 10 dipeptide ulaştı. Siyanamidin amino asitleri yalnızca asidik koşullarda polimerleştirdiği onaylandıktan sonra, araştırmacıların şevki kırıldı. Bada, şöyle diyor: “Neler oluyor burada?” Çok düşündükten sonra, araştırmacılar Strecker sentezinin, bu deneylerdeki amino asidi ürettiğini ve iki ara ürün olan amino nitril ve amina asit amidi üzerinden gittiğini buldular. Bu ara ürünleri tepkime karışımına ilave edince tepkime hafif alkali ortamda mükemmel bir şekilde yürüdü. Araştırmacılar, amino asitlerin yalnızca peptit vermek üzere polimerleşmesinin asidik ortamda olacağını, ancak ara ürünlerin bu tepkimeyi alkali ortamlarda da verebileceğini gösterdiğini söylüyor. Dipeptidlerin verimi %0,1'den daha az, ancak Bada bu duruma rağmen, küçük miktarlarda da olsalar işi gördüklerini düşünüyor. “Basit dipeptidlerin ve halkalı biçimlerinin (diketopiperazinler) bazılarının bir çok tepkime için düşük derişimlerde etkili katalizörler olduğu bulundu” diyen Bada, “Bunların daha karmaşık moleküllerin oluşumunu kolaylaştırması ve ilk nükleik asit esaslı kendini tekrarlayan birimleri oluşturması ve dolayısı ile hayatın başlaması mümkün olabilir” diyor. ABD'de Santa Barbara, Kaliforniya Üniversitesi'nde görev yapan Irene Chen, “Stanley Miller'in deneylerinin tekrar canlandırılması peptid sentezini destekleyen bir seri çevresel koşulun sayısının artmasına yol açacak. Bu deneyde peptidleri oluşturacak aynı mekanizmanın farklı koşullarda denenerek daha büyük verimler oluşturması mümkün olabilir” diyor. Kaynaklar E T Parker et al, Angew. Chem., Int. Ed., 2014, DOI: 10.1002/anie.201403683 http://www.rsc.org/chemistryworld/2014/07/miller-forgotten-experiments-point-primative-protein-genesis

http://www.biyologlar.com/millerin-unutulmus-deneyleri-ilkel-protein-sentezine-goturuyor

Bibliyoterapi Nedir ?

Bibliyoterapi Nedir ?

Bibliyoterapi, çok kısa bir tanımla, kitapla tedavi anlamına gelmektedir. Bu yöntemdeki amaç, kişinin duygusal sorunlarını anlaşılabilmesini sağlamak, hayata karşı uyum sorunlarının aşılmasını gerçekleştirmek ve kişinin içinde bulunduğu ruh halinin tüm detaylarını tanımlamaya çalışmaktır. Bir başka tanımlama şeklinin, “doğru zamanda, doğru bireyle, doğru kitabı buluşturmak” olduğu bibliyoterapi, kişinin okuduğu ölçüde tedaviye başladığı bir tekniktir.Yöntemin amaçlarının arasında, kişinin okuyarak içine girdiği dünyada, kendi sorunlarını teknik doğrultusunda çözmesi ilk sırada gelmektedir. Çoğu zaman kitapların yanı sıra çeşitli CD ve benzeri materyallerin de yardımının alındığı bu teknik dahilinde, kendini iyi yetiştiren ve metodu detaylıca öğrenen kişilerin, konu hakkında başarılı uygulamalar yapabildiği de belirtilmektedir. Tedavi sürecinin ana istasyonu, “okunan kitapla danışan kişinin kişiliği arasında dinamik bir ilişki kurulması” halinde tasvir edilebilir. Bu süreç, 3 ana adımla devam etmektedir; * Özdeşim ve yansıtma* Arınma, temizlenme, rahatlama (daha önceden yaşanan travmatik olayların yeniden hatırlanması ile heyecan boşalımı sayesindeki rahatlama) * İç görü ve bütünleşmeBahsedilen evreler öncesinde ise, terapistlik yapacak kişinin iyi bir hazırlık dönemi geçirmesi ve bu dönem içinde kitap seçimi aşamalarını da uygun şekilde yerine getirmesi gerekmektedir.Bibliyoterapi kavramındaki terapi sürecinde, kişinin duygularını tanıması, ne hissettiğini bilmesi ve içselliğini doğru yaşaması hedeflenmektedir. Bunu gerçekleştirmek için, kullanılacak olan terapi materyali büyük önem arz etmektedir. Mevzu bahis bu yolla, kişinin kendi kişiliğini tanıyabilmesi konusunda kişiye yardımcı olmak amaçlanmaktadır. Bunun yanı sıra, kişinin gelişimine katkıda bulunulması ve iletişim açısından iyi bir yol izlenmesi de esas alınmaktadır.Bibliyoterapi süresince, kişi duygusal sorunlarıyla yüz yüze gelebilmektedir. Bu yüz yüzelik, kişi üzerinde olumlu değişmeler yaratabilmektedir. Bunlara ek olarak, kişi hayat zorlukları ve yaşadığı duygusal sıkıntıları ile baş etmeyi de öğrenebilmektedir. Terapi süresince kişinin kazandığı farklı bakış açıları, sorunlara farklı şekillerde yaklaşma yeteneği kazandırabildiği gibi, kişi önceden yaşadığı duygusal zedelenmeleri de bu yolla tedavi edebilmektedir.5917_o_bibliyoterapi-504Bibliyoterapi sürecinde, kimi zaman kişi bazı duygularını keşfedebilmektedir. Adını koyamadığı duygularını bulan, bu duygularının ihtiyaçları doğrultusunda karşılanabildiğini öğrenen birey, terapi sonucunda olumlu neticeler alabilmektedir.Bibliyoterapi adına bir örnek verilmek istenirse, en güzel örneklerden biri, aynı zamanda eski bir Hint öyküsü olan “Kör Adam ve Fil” olabilir. Öyküdeki ana tema, “kişilerin bulundukları dünyayı nasıl kendine göre algıladığı” fikridir. Öyküdeki durum ise, görmeyen bir grup insanın, file dokunarak betimlemeler yapması ve her kişinin dokunduğu bölgeye göre farklı betimlemeler ile fili algılamasına dayanmaktadır.Bibliyoterapi, özet olarak pek çok sorunun psikolojik anlamda çözülebildiği, okumaya ve anlamaya yönelten bir yöntem şeklinde tarif edilebilir. Kişiler, kazandıkları perspektiflerle sorunların çözümüne yaklaşırken, aynı zamanda sorunları ile ilgili yalnız olmadıklarını fark ederler. Böylece, içsel rahatlama ve huzur da yaşanmaktadır.Kaynakça: http://psikoterapist.im/bibliyoterapi/Yazar: Baran Akçokhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/bibliyoterapi-nedir-

Zonguldak Kuşları Doğa Severlerle <b class=red>Buluştu</b>ruluyor…

Zonguldak Kuşları Doğa Severlerle Buluşturuluyor…

Bülent Ecevit Üniversitesi Kuş Gözlem Topluluğu (KARAKUŞ) nun 10 yıllık büyük bir çabaları ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar X. Bölge Zonguldak Şube Müdürlüğü’nce basımı gerçekleştirilen “Zonguldak Kuşları” kitabında, Zonguldak’ta tespit edilen 301 kuş türü doğaseverlerle buluşturuluyor. Kitapla Zonguldak Kuşları Dünyası’nın kapısı aralanıyor.Kuşlar Fotoğraflarıyla Tek Tek Tanıtılıyor…Zonguldak’ ta görülen bütün kuş türleri hakkında özel bilgilerin yer aldığı “Zonguldak Kuşları” kitabında, kuşlar hakkında bilinmesi gereken temel konuların anlatıldığı girişten sonra, aralarında kızıl şahin, atmaca, kukumav, keten kuşu, huş isketesinin yanında nadir görülen kadife ördek, paçalı şahinde yer aldığı 301 kuşun özellikleri tek tek fotoğraflarla anlatılıyor. Ayrıca kitapta kuşların görülebileceği bölgelerin haritaları, göç yolları da bulunuyor. Ücretsiz Olarak Dağıtılıyor…Orman, deniz göl gibi farklı ekosistemlerin bulunduğu, kuş göç yolları üzerinde bulunan Zonguldak barındırdığı kuş türleri açısından oldukça zengin. Bu zenginliği tanıtmak, herkesin içindeki doğa sevgisinin gelişmesini ve Zonguldak ilindeki kuşlara yönelik farkındalığı arttırabilmek amacıyla hazırlanan kitap daha çok kişiye ulaşabilmek maksadıyla DKMP Zonguldak Şube Müdürlüğünce ücretsiz olarak dağıtılıyor. “Ekoturizm ve Kuş Gözlemciliğinin Gelişmesine Fırsat Sunuluyor… ” Başta kitabın yazarları, Prof. Dr. Mustafa Sözen, Mustafa Erturhan, Kerem Ali Boyla, Tuncer Tozsin ve Murat Soydaş olmak üzere emeği geçen, Zonguldak Kuşları konusundaki bilgi birikiminin ortaya çıkmasına katkıda bulunan herkese teşekkür ettiğini ifade eden Zonguldak Şube Müdürü Sezgin Örmeci, “Bu eser, kuşların büyülü yaşamlarını halkımızla paylaşmamıza olanak sağlamaktadır. Ayrıca okuyucuların kuşlara olan ilgisinin arttırarak, ilimizdeki ekoturizmin ve kuş gözlemciliğinin gelişmesine de güzel bir fırsat sunmaktadır” diye konuştu. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/zonguldak-kuslari-doga-severlerle-bulusturuluyor

Toprağa Adanmış Nice 20 Yıllara!

Toprağa Adanmış Nice 20 Yıllara!

20’nci yaşımızda “Toprak Yaşamdır” sloganıyla herkesi sürdürülebilir yaşama sahip çıkmaya çağırıyoruz. Sivil toplum örgütlerinin harekete geçirme ve birleştirici güçleriyle toplumları ayakta tutan güvenlik sigortaları olduğunu belirten TEMA Yönetim Kurulu Başkanı A. Doğan Arıkan, TEMA Vakfı’nın 20. Yılı nedeniyle yaptığı açıklamada şunları söyledi: “TEMA Vakfı’nın erozyon ve çölleşme ile mücadelede bilinç oluşturulmasına önemli katkı sağladığına inanıyoruz. Bunun en önemli göstergesi 20. yaşımızda BM Çölleşmeyle Mücadele Sekreteryası tarafından Dünya’da ilk kez verilen Land for Life - Yaşam İçin Toprak ödülünü ülkemiz adına almamızdır. Hiçbir karşılık beklemeden 20 yıldır yaşam üreten toprağa ve doğal varlıklarımıza sahip çıkan gönüllülerimize, destekçilerimize, çalışanlarımıza ve medyaya teşekkür ederiz”. 1992: Türkiye Çöl Olmasın İki toprak sevdalısı, Toprak Dede Hayrettin Karaca ve Yaprak Dede A. Nihat Gökyiğit, bundan 20 yıl önce TEMA Vakfı’nı kurdular. Amaçları Anadolu’da yaşanmakta olan erozyon ve çölleşme tehlikesine kamuoyunun dikkatini çekmekti. Hedefleri bu mücadelenin devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamaktı. TEMA’nın “Türkiye Çöl Olmasın” sloganı toplumda büyük yankı uyandırdı. İlk kez önlem alınmazsa ülkemizin çöl olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bu kadar yüksek sesle dile getirilmişti. TEMA Vakfı’nın kuruluş döneminde, doğa koruma konusu ülke gündeminde bugünkü kadar öne çıkmamıştı. Kamuoyu doğadaki bozulmaların farkına yeni yeni varmaya başlamıştı. Sosyal sorumluluk kavramı henüz gelişmemişti, iş adamları hayırseverlik adı altında çalışmalar yürütüyordu. 1992 Haziran’ında Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde yapılan dünyanın ilk “Yeryüzü” Zirvesi, devletlerin insanın ekosistemler üzerinde yarattığı tahribatı kabul etmesi ve buna karşı verilen mücadeleleri küreselleştirerek ön plana çıkarması açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Zirve, aynı zamanda sivil toplumun güçlü bir aktör olarak sahneye çıkmasında önemli rol oynadı. “Toprak Yaşamdır” sloganıyla bugün 20. yaşını kutlayan TEMA Vakfı, Rio Zirvesi’nden sadece birkaç ay sonra, 11 Eylül 1992 tarihinde kuruldu. 2012: Toprak Yaşamdır Bugün TEMA Vakfı, 450.000’i aşkın gönüllüsüyle, doğal varlıklara sahip çıkan, tehditlere karşı doğayı savunan önemli bir sivil toplum kuruluşu olarak, herkesi sürdürülebilir yaşama sahip çıkmaya davet ediyor. Gücünü gönüllülerinden alan TEMA Vakfı, kuruluşundan bu yana Mera ve Toprak Kanunlarının yasalaşmasını sağlamış, doğa koruma adına açtığı, müdahil olduğu 79 davayı kazanmış, yaklaşık 10 milyon fidanı ve 700 milyon meşe tohumunu toprakla buluşturmuş, 152 kırsal kalkınma, koruma ve ağaçlandırma projesini hayata geçirmiştir. TEMA, 20’nci yaşını “Toprak Yaşamdır” mesajıyla 2013 yılı süresince ülke genelinde yapacağı bir dizi etkinlikle kutlamaya devam edecek. Gönüllülerimiz, destekçilerimiz ve basınımızla birlikte nice yeni başarılara imza atacağımıza inanıyoruz. Sizleri de yaşama sahip çıkan TEMA Gönüllüleri arasına katılmaya çağırıyoruz. TEMA Vakfı 1992-2012

http://www.biyologlar.com/topraga-adanmis-nice-20-yillara

2012’de Hatıra Ormanı Rekoru Kırıldı

2012’de Hatıra Ormanı Rekoru Kırıldı

Hatıra Ormanı Geleneği Doğdu, 152 Bin Kişi ve Kurumun 20 Milyona Yakın Dikili Ağacı Oldu. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan hatıra ormanları ile Türkiye’de yeni bir gelenek doğdu. Vatandaşlar ve kuruluşlar, adını ölümsüzleştirmek istedikleri kişi ve kurumlar adına ağaç dikerek hatıra ormanı kuruyor.   Hatıra ormanında ağacı olan kişi ve kuruluş sayısı 152 bin 697’e, dikilen ağaç sayısı da 19 milyon 577 bine ulaştı. 2012’de 22 bin 550 dekar alanda hatıra ormanı kurularak bir rekora imza atıldı.    Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından bugüne kadar 2 bin 77 hatıra ormanı oluşturuldu. Yaklaşık 177 bin dekar alanda tesis edilen bu ormanlarda 19 milyon 577 bin fidan dikildi. 152 bin 697 kişi ve kuruluşun katıldığı bu çalışmalara ise yaklaşık 14 milyon TL kaynak aktarımı yapıldı.   2012’de 22 bin 550 Dekar Alanla Rekor Kırıldı   Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun da üzerinde hassasiyetle durduğu hatıra ormanlarının oluşturulması konusunda 2012’de yeni bir rekora imza atılarak 22 bin 550 dekar alanda çalışma yapıldı. Hatıra ormanlarının oluşturulduğu bu alanlarda ise 1 milyon 371 bin fidan toprakla buluşturuldu.   126 hatıra ormanının tesis edildiği 2012 yılındaki çalışmalara 9 bin 306 kişi ve kuruluş katıldı. Yine yapılan bağışlarda da rekor kırılarak 4 milyon 180 bin TL’ye ulaşıldı.   Hatıra Ormanı Kuruluşu Hatıra ormanı çalışmaları dört farklı şekilde şöyle yürütülüyor: 1)Bedelli Tesis Edilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; belirlenen fidan bedelinin, talepte bulunan gerçek veya tüzel kişiler tarafından yatırılması şartıyla oluşturuluyor. Fidanların dikimi, bakımı ve korumasına ait iş ve işlemlerin tamamı Orman Genel Müdürlüğü tarafından üstleniliyor. 2)Bedelli İsimlendirilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; en fazla 15 yaşına kadar olan ağaçlandırma ve erozyon kontrolü sahaları, belirlenen hektar bedeli ile gerçek ve tüzel kişiler adına isimlendiriliyor. 3)Bedel Yatırmadan Gerçek ve Tüzel Kişiler Tarafından Tesis Edilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; gerçek veya tüzel kişiliklerce bedel yatırmadan, projelendirilmiş sahalarında, projesinde belirtilen tesis ve bakıma ait iş ve işlemlerin tamamı kendisi tarafından yapılıyor. 4)Bedelsiz İsimlendirilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; ülke ve ülke ormancılığına yararlı hizmetleri geçen devlet adamlarıyla, hayatını kaybetmiş ormancılar veya meslek dışından kişilerin hatıralarını yaşatmak, önemli olayları, günleri ve diğer devletlerin veya devlet adamlarının dostluklarını belgelendirmek için oluşturuluyor. Bedelsiz isimlendirilen hatıra ormanı ağaçlandırmalarında, isimlendirilecek sahanın yaş sınırı bulunmuyor. İsim Vermek İçin 2 Bin Fidan Gerekiyor.   Bedelli tesis edilen hatıra ormanı ağaçlandırmalarında, fidan sayısı ve hektar olarak büyüklük üst sınırı bulunmuyor. Ancak, bağışçılar adına sahaya tanıtım levhası dikilebilmesi için sahaya en az 2 bin fidan dikilmesi gerekiyor.    Yol kenarı boyunca yapılacak hatıra ağaçlandırma çalışmalarında, karayolu hatıra ağaçlandırma levhasının dikilebilmesi için sahaya dikilecek fidan sayısının 3 bin ve her bir fidan bedelinin 15 TL olması şartı bulunuyor.   Topluma Yararlı STK’lara Bedelsiz Hatıra Ormanı   Hatıra ormanları çalışmaları kapsamında son yapılan düzenlemeyle de, Orman Genel Müdürlüğü, toplum yararına çalışan sivil toplum kuruluşlarına bedelsiz hatıra ormanı kuracak.    Yeni düzenlemeye göre; görevleri toplumda bilinç oluşturmak, örnek uygulamalar yapmak olan ve ülke genelinde teşkilatlanmış sivil toplum kuruluşları ile tüzel kişiliklere, vatandaşlara ağaç ve orman sevgisini aşılamak, fidan dikme alışkanlığı kazandırmak ve ormancılığın tanıtımına katkı sağlamak için talepleri halinde uygun görülen alanlarda bedelsiz olarak hatıra ormanı kurulacak. Yansa Bile Tekrar Kuruluyor Hatıra ormanı ağaçlandırmalarına verilen isimler değiştirilemiyor ve bu sahalarda gerçek ve tüzel kişilerin isim hakkı saklı bulunduruluyor. Oluşturulan veya isimlendirilen hatıra ormanlarının gençleştirilmesi, yanması veya diğer sebeplerle kaldırılması halinde, bu alanlar yeniden ağaçlandırılarak aynı isimler veriliyor. Kaynak : Orman ve Su İşleri Bakanlığı

http://www.biyologlar.com/2012de-hatira-ormani-rekoru-kirildi

Türkiye Ziraat Odaları Birliği Hatıra Ormanı Oluşturuldu

Türkiye Ziraat Odaları Birliği Hatıra Ormanı Oluşturuldu

Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) 50. Yılı dolayısıyla oluşturulan hatıra ormanına fidan dikti.Ankara’da oluşturulan hatıra ormanının fidan dikim merasiminde konuşan Prof. Dr. Veysel Eroğlu, ağaçlandırmanın, küresel iklim değişikliğiyle mücadelede en önemli unsur olduğunu söyledi.Orman varlığının dünya genelinde azaldığını, Türkiye'de ise hem alan hem de odun serveti bakımından artış gösterdiğine işaret eden Prof. Dr. Eroğlu, son 30 yılda odun servetinin 936 milyon metreküpten 1,5 milyar metreküpe çıktığını belirtti.Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, 1992-2002 arasında yılda ortalama 70-75 milyon fidan üretildiğine dikkati çekerek, 2012'de bu sayıyı 470 milyona yükselttiklerini, 2013'te ise hedeflerinin 700 milyon olduğunu ifade etti.Sapanca Gölü'nün kenarında Fidan ve Süs Bitkileri Borsası kuracaklarını hatırlatan Prof. Dr. Veysel Eroğlu, 11 Aralık 2013'te saat 14.15'te faaliyete geçmesi planlanan tesisle Türkiye'yi fidan ve süs bitkileri ihraç eden ülke haline getireceklerini anlattı.Nisan Ayında İki Yeni Seferberlik BaşlayacakProf. Dr. Eroğlu, erozyon kontrolüyle alakalı yaptıkları çalışmalara da değinerek, şöyle konuştu:"Önümüzdeki ay Türkiye'de yeni muhteşem bir seferberliğe imza atıyoruz. Türkiye'de 2017 yılı sonuna kadar bütün havzalarda çalışma yapacağız. Konuyla ilgili eylem planını hazırladık. Bu eylem planını dün gece okudum ve gerekli hazırlıklar yapılması için hem Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürümüze hem de Orman Genel Müdürümüze talimatlar verdim. Bunun müjdesini veriyorum. Yakında basına açıklayacağım, muhteşem bir seferberlik. Bir de barajların etrafında erozyonla kontrol için yeşil kuşak ağaçlandırma seferberliği yapıyoruz. Son şeklini verdik. Bunu da inşallah Nisan ayında ilan edeceğiz."Ankara'yı yemyeşil yapacaklarını, artık kimsenin başkente "bozkır" diyemeyeceğini vurgulayan Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bu konuda kararlı olduklarını ve ağaçlandırma çalışmalarının aralıksız devam ettiğini söyledi.Prof. Dr. Veysel Eroğlu, eylem planları kapsamında 13 bin hektar alanda 5 milyon ceviz, 19 bin hektarda da 8 milyon badem fidanını toprakla buluşturmayı hedeflediklerini kaydetti.Odun Dışı Ürünler Daire Başkanlığı kurduklarını hatırlatan Prof. Dr. Eroğlu, şöyle devam etti:"Tıbbi aromatik bitkiler, mantardan kekiğe, ada çayından defnesine, fıstık çamına kadar bunlarla ilgili büyük bir seferberlik yapıyoruz. Tıbbi aromatik bitkiler merkezi kuruyoruz, bu yıl sonunda bitecek. Üniversiteler, kamu kurum ve kuruluşlarıyla ortak çalışma yapıyoruz. İnşallah şifalı bitkileri hazırlayıp, bütün dünyaya ihraç edeceğiz. Çünkü Türkiye'de biyolojik çeşitlilik çok fazla. Türkiye'deki biyolojik çeşitlilik, kıta Avrupa'sındaki sayılardan, flora ve faunadan çok daha fazla. Dolayısıyla bunu değerlendirmemiz lazım. Çin, bizden daha az biyolojik çeşitlilikle 100 milyar dolarlık ihracat yapıyor. Biz bütün gayretlere rağmen geçen sene 300 milyon dolarlık ihracat yapabildik. Hedef 2015 yılı sonuna kadar 1,5 milyar dolarlık ihracat.""50 Milyar Dolarlık İhracat İstiyoruz"TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar da dünya genelinde ormanların tahrip edilmesi, su kaynaklarının hızla yok edilmesi ve tarım alanların kötü kullanılmasının erozyona neden olduğuna dikkati çekti.Yaklaşık 110 ülkede erozyon tehdidi bulunduğunu belirten Bayraktar, Türkiye'de tarım sektörünün yaklaşık yüzde 60'ının erozyon riski altında olduğunu söyledi.Su kaynaklarının da verimli kullanılmadığını savunan Bayraktar, Türkiye'nin yağmurlama ve damla sulama sistemlerine çok geç ulaştığını kaydetti.Bayraktar, gıda sektörünün enerji sektörüyle en önemli emtia haline geldiğini vurgulayarak, "Spekülatörlerin gıdayla nasıl uğraştıklarını fiyat manipülasyonlarından görüyoruz" dedi.Tarım sektöründeki yapısal sorunlara işaret eden Bayraktar, "Sulama yatırımlarının hızla bitirilmesi, arazi toplulaştırması ve miras hukukunun değiştirilerek arazinin parçalanmasının engellenmesini gerekli. Sayın Başbakanımızdan söz aldım. İnşallah miras hukukunu değiştireceğiz, parçalanmayı önleyeceğiz" diye konuştu.Bayraktar, söz konusu yapısal sorunların çözülmesi halinde Türkiye'nin, bölgenin gıda deposu olacağını da ifade ederek, "Hedefimiz büyük, 10 yıl sonra 150 milyar dolarlık Gayri safi milli hasılaya katkı ve 50 milyar dolarlık ihracat istiyoruz" diye konuştu.Konuşmaların ardından Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu ve Bayraktar, birlikte hatıra ormanına ilk fidanları dikti. http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/turkiye-ziraat-odalari-birligi-hatira-ormani-olusturuldu

İstanbul'da 2.500 Çocukla 3.000 Fidan Diktik

İstanbul'da 2.500 Çocukla 3.000 Fidan Diktik

TEMA Vakfı’nın İstanbul’da her yıl geleneksel olarak gerçekleştirdiği Fidan Dikim Etkinliği, 15 Mayıs Çarşamba günü (bugün) 10:00-14:00 saatleri arasında Anadolu Yakası, Maltepe 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı, General Nurettin Baransel Kışlası’nda gerçekleştirildi. 53 okuldan toplamda 2500 öğretmen ve öğrencinin katılımıyla gerçekleşen etkinliğimizde, 3000 fidan toprakla buluşturuldu. TEMA Vakfı Kurucu Onursal Başkanı Sayın Hayrettin Karaca’nın da çocuklarımızla bir araya geldiği bu keyifli ve bir o kadar da anlamlı etkinliğe vermiş oldukları desteklerden dolayı başta 2. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Veli Tarakçı olmak üzere, tüm 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı personeline; katılım sağlayan tüm okullarımıza, TEMA Vakfı çalışanları ve gönüllülerine teşekkürlerimizi sunuyoruz.http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/istanbulda-2-500-cocukla-3-000-fidan-diktik

Sakız Ağaçları Anadolu Topraklarında Yeniden Yeşerecek

Sakız Ağaçları Anadolu Topraklarında Yeniden Yeşerecek

Orman ve Su İşleri Bakanlığınca Hazırlanan ve 2014-2019 Döneminde Uygulanacak Sakız Eylem Planı Kapsamında, 150 Bin Sakız Ağacı Toprakla BuluşacakOrman ve Su İşleri Bakanlığı, 2013 yılında başlatmış olduğu gelir getirici tür eylem planlarından, Badem, Ceviz, Salep eylem planları gibi doğal kaynaklar açısından değer taşıyan ve ülke ekonomisine katkıdan bulunan projelerin ardından 2014-2019 dönemini kapsayacak Sakız Eylem Planı'yla da 150 bin sakız ağacını toprakla buluşturacak.Asırlardan beri insanlar tarafından gıda, tıbbi-aromatik ve kozmetik maksatlı kullanılan ve Türkiye'de yayılış gösteren Pistacia lentiscus türünün chia varyetesinden elde edilen salgı sakızı çok kıymetli bir ticari ürün niteliği taşıyor. Ülke topraklarında yetişme alanı bulunmasına rağmen üretimi neredeyse yok olmaya yüz tutan ham sakız ve sakız ürünleri konusundaki ihtiyaç ithalat yoluyla karşılanıyor.Bu nedenle harekete geçen Orman ve Su İşleri Bakanlığı, hazırlanan Sakız Eylem Planı'yla ekonomik değeri yüksek bu ürünün üretiminin arttırılarak dışa bağımlılığın azaltılmasını hedefliyor. Günümüzde dünyanın sakız talebi, Çeşme Yarımadası'nın karşısında bulunan Sakız Adası'ndan karşılanıyor. Bazı bilimsel çalışmalara göre, yakın geçmişe kadar Türkiye'de Çeşme Yarımadası'nda da üretiminin söz konusu olduğu bilinen sakızın anavatanının Çeşme Yarımadası olduğu ifade ediliyor. Bugün ise Türkiye'de sakız ağaçlarının sayısı yok denecek kadar azken, sakız üretimi kültürü de bulunmuyor.Sakız ağacının ülke toprakları ile yeniden buluşması ve üretim kültürünün yeniden canlanması amacıyla hayata geçirilen Sakız Eylem Planı ile 150 bin sakız ağacı toprakla buluşacak.İzmir, Antalya ve Muğla'da Çalışmalar Yürütülecek Eylem planının öngördüğü çalışmaların uygulanabileceği alanların tespiti için 300 bin dekar alanda saha ve servet envanteri çıkartılacak. Bu alanlar, ağırlıklı olarak İzmir'de bulunmakla birlikte sakız ağacına elverişli olduğu düşünülen Muğla ve Antalya'yı da kapsayacak. Güvenli klon elde edilebilmesi içinde bir klon parkı oluşturulacak.Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, eylem planının hayata geçirilmesi ile Türkiye'de tabii olarak yetişen, sakız üretimine elverişli ağaçların tespit edileceğini belirterek, 5 bin sakız ağacının koruma altına alınacağını vurguladı.Prof. Dr. Eroğlu, "Piyasanın ve teşkilatın ihtiyacının karşılanabilmesi maksadıyla bir adet havai daldırma metoduyla fidan üretimi yapılabilecek sakız bahçesi kurulacak. 425 kişiye sakız ağacı yetiştiriciliği ve sakız işleme eğitimi verilecek. Böylece bu kıymetli ürün topraklarımızda yeniden yetiştirilerek sakız ihtiyacımız iç kaynaklardan sağlanacak" ifadesini kullandı.Prof. Dr. Veysel Eroğlu, sakız ormanlarından sürdürülebilir faydalanma sağlamak amacıyla da Sakız Üretici Birliği'nin kurulacağını kaydetti.http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/sakiz-agaclari-anadolu-topraklarinda-yeniden-yeserecek

3 Milyon Dut Fidanı Toprakla Buluşacak

3 Milyon Dut Fidanı Toprakla Buluşacak

Geleneksel Ağaç Türlerimizden Dut İçin “Dut Eylem Planı” Uygulamaya Geçiyor…Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü (OGM) uygulamaya koyduğu sosyal maksatlı ağaçlandırma eylem planlarına bir yenisini daha ekledi. 2014-2016 dönemini kapsayacak geleneksel ağaç türlerimizden dut için hazırlanan “Dut Eylem Planı” uygulamaya geçiyor. Eylem planı kapsamında 3 milyon dut fidanı toprakla buluşacak.2014-2016 Yılları Arasında UygulanacakOrman ve Su İşleri Bakanlığı tabi kaynaklar açısından değer taşıyan orman ürünlerinin üretimiyle ilgilenen kişilere yol göstermek maksadıyla başlatmış olduğu ceviz, badem, kestane, salep, trüf mantarı, sakız ağacı “Eylem Planları”na ilaveten 2014-2016 dönemini kapsayacak Dut Eylem Planını da hayata geçirdi. Sosyal maksatlı ağaçlandırma anlayışı ve uygulamaları doğrultusunda hayata geçirilen proje ile elverişli yetiştirme alanlarında 3 milyon dut fidanı toprakla buluşturulacak.Verimi Düşük Arazilerin Değerlendirilmesine Olanak SağlıyorKuzey yarım kürenin genellikle ılıman ve subtropik bölgelerinde yetiştirilen dutun,  ülkemizde hemen her ilde üretimi yapılabiliyor. İklim ve toprak istekleri bakımından seçici bir tür olmayan dut, verim değeri düşük arazilerin değerlendirilmesine, yeşillendirilmesine olanak sağlıyor. “İstihdam ve Gelir Artışı Sağlayacağız”3 yıl uygulanmak üzere hazırlanan “Dut Eylem Planı” ile uygun mekanlarda ve elverişli yetiştirme muhitlerinde belirli bir plan ve program dahilinde dut fidanları dikileceğinin altını çizen Bakan Prof. Dr. Veysel Eroğlu “ Ülkemizde meyve veren dut ağacı sayısı her yıl azalıyor. Dut ağacının sayısını artırmak, ücretsiz dut fidanları dağıtmak suretiyle vatandaşlarımızın dut ağacına ilgisini canlandırmayı hedefliyoruz. Diğer yandan yetiştirilen dut ağaçlarının ipekböcekçiliği, kozmetik, ilaç ve tekstil gibi önemli sanayi kollarında kullanılmasıyla vatandaşlarımıza istihdam ve gelir artışı sağlayacağız” dedi.Pek Çok Hastalığa İyi GeliyorHavaların ısınmadan tomurcuklarını sürmeye başlamadığını ve bu yüzden dut ağacının aklı ve sabrı sembolize ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Veysel Eroğlu “Antioksidan özelik taşıyan dut, ateş düşürücü ve idrar söktürücü özelliklerinin yanında ağız yaraları, boğaz hastalıkları, diş ağrısı, mide ve bağırsak iltihapları, egzama gibi pek çok hastalığa da iyi geliyor. Dolayısıyla tüketici tercihleri gün geçtikçe dut lehine artıyor” diye konuştu. “Ana Gayemiz Daha Müreffeh Bir Hayat Sunabilmek”Yürütülen faaliyetlerin ana gayesinin bütün vatandaşlara daha temiz, daha yeşil, daha yaşanabilir ve daha müreffeh bir hayat sunabilmek olduğunu vurgulayan Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu “Ağaçlandırma faaliyetlerimizi yürütürken, sadece orman varlığımızı artırmayı değil, başta kırsal kesimde yaşayan vatandaşlarımız olmak üzere, ekonomik gelirde de artış sağlamayı hedefliyoruz” diye konuştu.http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/3-milyon-dut-fidani-toprakla-bulusacak

42 Üniversiteden 120 Genç TEMA'lı Balıkesir'de <b class=red>Buluştu</b>

42 Üniversiteden 120 Genç TEMA'lı Balıkesir'de Buluştu

2013 yılı Genç TEMA Koordinasyon Toplantısı 17-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında 42 farklı üniversiteden 120 Genç TEMA’mızın katılımı ile Balıkesir Üniversitesi Genç TEMA Topluluğumuzun ve Balıkesir İl Temsilciliğimizin ev sahipliğinde Balıkesir – Burhaniye’de gerçekleştirildi. Verimli ve eğlenceli bir ortamda gerçekleştirilen toplantıda, geride bıraktığımız faaliyet yılı değerlendirilirken, gelecek yıla dair planlamalar yapıldı. Cuma akşamı tanışma – kaynaşma etkinlikleri ile başladığımız Koordinasyon Toplantısı, Genel Müdürümüzün “Gezegenin, Türkiye’nin ve TEMA’nın Geleceğinde Gençler” konulu konuşması ve geç saatlere kadar süren atölye çalışması ile devam etti. 18 Mayıs sabahı Yönetim Kurulu Başkanımızın ve Burhaniye Belediye Başkanının açılış konuşmaları ile başlayan toplantının ikinci günü destekçilerimize teşekkür bölümü ve Saha ve Gönüllülük Bölümü Başkanımızın sunumu ile devam etti. Çevre Politikaları ve Eğitim Bölümlerimizin Genç TEMA’larımız için hazırlamış oldukları eğitimler ve Gönüllü Forumu ile süren toplantımızın ikinci günü, keyifli bir konser ile sona erdi. Uyanma aktiviteleri ile başladığımız üçüncü günün sabahında gelecek yıla dair Genç TEMA faaliyetlerini planladığımız keyifli bir atölye çalışması ile devam etti. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nda katılımı ile bizleri onurlandıran Toprak Dedemiz Hayrettin Karaca’nın Genç TEMA’larımızla bir araya gelmesinin ardından, gezi programı ile toplantımız sona erdi. Bizlere muhteşem bir ev sahipliği yapan Balıkesir Üniversitesi Genç TEMA Topluluğumuza ve Balıkesir İl Temsilciliğimize, Burhaniye İlçe Gönüllü Sorumlumuza; ülkemizin dört bir yanından toplantıya katılıp, Genç TEMA ruhu ile 30 saat yola, sınavlara ve her türlü zorluğa rağmen orada olmalıyım diyen tüm Genç TEMA’larımıza teşekkür ederiz. http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/42-universiteden-120-genc-temali-balikesirde-bulustu

Üniversiteler Ağaçlandırılıyor

Üniversiteler Ağaçlandırılıyor

Öğrenciler Adına 2 Milyon 716 Bin Fidan Toprakla Buluşturuldu… Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü tarafından geçtiğimiz yıl Kasım ayında Ankara Gazi Üniversitesi Gölbaşı Kampüsünde gerçekleştirilen merasimle başlatılan Üniversite Kampüsleri Ağaçlandırma Seferberliği ülke genelinde devam ediyor. Bu kapsamda bugüne kadar 2 milyon 716 bin fidan toprakla buluşturuldu.5 Milyon Üniversite Öğrencisi İçin 5 Milyon Fidan Yapılan çalışmalar neticesinde üniversite alanları içerisinde ve dışında öğrenciler adına 2 milyon 716 bin fidan toprakla buluşturuldu. Plan kapsamında önümüzdeki 3 ay içerisinde 2 milyon 971 bin fidan daha toprakla buluşturulacak. Netice olarak 2014 yılı sonu itibariyle dikilmesi planlanan toplam 5 Milyon 687 bin adet fidan ülke genelindeki üniversite kampüsü ve çevresinde toprakla buluşmuş olacak. Bu güne kadar 71 adet üniversite ile ağaçlandırma protokolü imzalanmışken, diğer 9 adet üniversite ile de imzalanma safhasındadır.Üniversitelerde Nezih Ortamlar OluşturuluyorOrman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu konu ile alakalı yaptığı açıklamada: “Bu çalışmalarımız çerçevesinde en büyük hedefimiz, gençlerimizin daha yeşil ve sağlıklı bir ortamda eğitim almalarına imkan sağlamaktır. Ayrıca üniversitelerimizdeki gençlerin de ağaçlandırma çalışmalarına katılarak, onlara ağacı, ormanı sevdirmek, çevre, orman ve ağaç sevgisi konusunda şuurlandırarak, gençlerimizin yaşadıkları çevreye sahip çıkmalarını hedefliyoruz.” dedi.Son 11 Yılda 3 Milyardan Fazla Fidan Toprakla Buluştu Son 11 yılda 3 milyardan fazla fidanı toprakla buluşturduklarının altını çizen Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu şöyle devam etti:“Orman varlığımızı 21,7 milyon hektara ulaştırdık. 900 bin hektar, yani 9 milyon dekar yeni orman alanı kazandırdık. Yıllık olarak ağaçlandırılan alanı 2003 yılı öncesine göre 6,5 katına çıkardık. Odun servetimizi 1,2 milyar m3’ten,  1,5 milyar m3'e ulaştırdık. Fidan üretimini ise 6 kat artırarak 75 milyondan 470 milyona çıkardık. Ayrıca kamu kurum ve kuruluşlarına, vatandaşlara ve belediyelere 2012 yılında 24,6 milyon fidanı ücretsiz dağıttık” diye konuştu.http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/universiteler-agaclandiriliyor

18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu

18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu

Organik ve doğa dostu tarım yöntemlerinin dünya nüfusunu doyurabileceğini artık biliyoruz. Organik tarım alternatif geçim kaynakları yaratarak insanları yoksulluktan kurtarıyor; bozulmamış, topraklarda yetişen besin değeri yüksek gıdalar, sağlıklı bir ekosistem yaratıyor.Gerçek gıda, sürdürülebilir tarım ve sağlıklı beslenme konularında dünyanın önde gelen isimlerinin biraraya geldiği IFOAM 18. Dünya Organik Kongresi, 13-15 Ekim 2014 tarihlerinde, Buğday Derneği ev sahipliğinde İstanbul'da düzenlendi. 79 ülkeden 1000’e yakın kişinin katıldığı kongre, organik dünyanın birbirinden önemli isimlerini İstanbul’da buluşturdu, organik köprüler kurulmasına vesile oldu.Bu kongre vesilesiyle bir kez daha gördük ki, organik tarım uygulamaları iklim değişikliği, yoksulluk, yetersiz beslenme, zehirli maddelere ve kimyasallara maruz kalma, ekosistem tahribatı, doğal hayatta ve çiftliklerdeki biyolojik çeşitliliğin yok olması ile ilgili olarak baskın tarım paradigmasının neden olduğu küresel eğilimleri tersine döndürüyor. Üreticiyle tüketicinin aracısız biraraya geldiği “Topluluk Destekli Tarım” modelleri giderek yaygınlaşarak, sürdürülebilir gıdaya bizi bir adım daha yaklaştırıyor.Buğday Derneği olarak biz de, karar vericiler başta olmak üzere tüm dünya vatandaşlarını, organik ve ekolojik yaklaşımları kabul etmeye, kucaklamaya, paylaşmaya ve çoğaltmaya davet ediyoruz. Bu yolda ilerlemeye ve yolu açmaya, sizlerin yardımlarıyla devam edeceğiz. 18. Dünya Organik Kongresi Deklarasyonu - İstanbul, Türkiye - 13-15 Ekim 2014Biz, dünyanın organiğe önem veren insanları, insanlığın dünya üzerinde sürdürülebilirliğini sağlamasına yardım etmek üzere, Organik Tarım İlkeleri’nin ortaya konabileceği, yenilikçi yolları topluma sunmak için biraraya geldik. Sürdürülebilirlik mücadelesine kendimizi adamış olarak, köprüler kurmak için herkese, örgütler ve kurumlara elimizi uzatıyoruz. 18. Dünya Organik Kongresi sırasında tarım sistemimizi nasıl tanımladığımız, yaşamlarımızı nasıl tasarladığımız ve geleceğimiz için nasıl stratejiler oluşturduğumuzla ilgili bir kavram olan Organik 3.0’ı geliştirmek için bir adım atmak üzere bir araya geldik.BaşarılarımızDünyanın dört bir yanında çığır açan fikirlerle ortaya çıkan organiğin öncülerinin sesleri duyuldu (Organik 1.0). Milyonlarca insan, tarımsal ekoloji ve sürdürülebilir değer zincirine dayalı tarım sistemlerinin uygulanabilir ve karlı olduğunu kanıtlayan geniş bir bilgi birikimi elde etti ve alternatif pazarlar yarattı. Milyonlarca insan, 65 milyar Amerikan doları hacmindeki resmi sertifikalı zincirlerin parçası olarak, organik ürünleri üretiyor, pazarlıyor ve tüketiyor; ayrıca ölçülemeyen milyonlarcası da alternatif pazar sistemleri kapsamında üretiyor ve satıyor (Organik 2.0). Sürdürülebilirlikle ilgili konuların küresel olarak tanınması konusundaki etkimiz doğrudan pazara olan etkimizin ötesine yayılıyor, konuyla ilgili diğer girişimlerde de yankı uyandırıyor ve onları etkiliyor.Vizyonumuz ve Katkımız Tüketicilerin, politika yapanların, işletmelerin ve tüm diğer kurumların, organik ilkeleri sürdürülebilirlik için başlıca yaklaşım olarak görmesi ile ortak faydaya katkı sağlayan bir organik yaklaşım öngörüyoruz – sürekli olarak gelişen ve olumlu etkiler elde etmek için yol gösteren bir yaklaşım.Organik tarımın dünyamızı nasıl besleyip doyurabileceğini biliyoruz. İnsanları, geçim kaynaklarını sağlayarak yoksulluktan kurtarıyor, yenilenebilir bereketli topraklarda yetişen besin değeri yüksek gıdalar, sağlıklı bir ekosistem ve karşılıklı olarak destekleyici, birbirine bağlı değer zincirleri yaratıyor. Çeşitli kültür ve geleneklerin bilgilerini temel alan ve tarımsal ekolojinin bilimsel çalışmaları ile güçlenen organik ilkeler  ve uygulamalar, özel işletme etiği ve kamu yönetimini geliştirmek için yol gösteriyor.Bilimsel çalışmalar ve yaygın deneyimler organik uygulamaların, iklim değişikliği, yoksulluk, yetersiz beslenme, zehirli maddelere maruz kalma, ekosistem tahribatı, yaban hayatta ve çiftliklerdeki biyolojik çeşitliliğin yok olması ile ilgili olarak baskın tarım paradigmasının neden olduğu küresel eğilimleri tersine döndürmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Organik uygulamalar, küçük, orta ve büyük ölçekli faaliyetler halinde yürütülebilir. Bu uygulamaların hepsi birlikte topluluk oluşturur, kültürleri zenginleştirir, biyolojik çeşitliliği korur, yenilikle geleneksel bilgiyi birleştirir ve insan haklarına saygı duyar.YaklaşımımızSürdürülebilirlik için organik yaklaşımın niş bir alan olmadığını beyan ediyoruz; bu yaklaşım toplumun ana tercihi haline gelmeli ve gelişip yaygınlaşması için teşvik edilmelidir. Organik 3.0, çiftçilerin ekolojik, ekonomik, toplumsal ve kültürel engelleri aşmalarında bütünleyici ve yenilikçi yaklaşımların önemini vurgular.Herkesi, tarımda sürdürülebilirliğin özü ve gerçekten sürdürülebilir bir geleceğin temeli olarak organik yaklaşımları kabul etmeye ve kucaklamaya çağırıyoruz.Daha kapsayıcı ve erişilebilir, şeffaf ve kapsamlı, çeşitliliğe saygı gösteren ve yerel sorunlara yerel çözümleri destekleyen bir organik yaklaşım öneriyoruz.Kendi bileşenlerimiz arasında ve onların ötesinde, etkinliklerin sinerji yaratacak şekilde koordine edilmesine destek olacağımıza söz veriyoruz. Tüketimle ilgili küresel eğilimleri önemsiyor ve bunları etkiliyoruz; üretim zincirindeki en zayıf halkaların da gelişmesine fırsat sağlamak için pazar mekanizmalarını dönüştürüyoruz. Güvenilir pazar garanti yöntemlerimizi geliştirip yenilerken, yerelden uluslararasına tüm pazarlardaki varlığımızı genişletme fırsatını değerlendiriyoruz.Aynı amaçları paylaştığımız paydaşlarla ortak ağlar ve işbirlikleri geliştireceğiz ve onları tarım sektörünün iyileştirilmesine dahil olmaya davet edeceğiz.Üzerinde çalıştığımız ürünlerin kapsamını, gıdanın ötesine geçerek tekstil, kişisel bakım ürünleri, ormancılık, enerji, süs bitkileri gibi tarımı temel alan tüm sektörler için tüm coğrafyalara, nüfus gruplarına, kırsal ve kentsel alanlara genişletmeye devam edeceğiz.Sorumluluğumuz ve Taahhüdümüz Tüm paydaşları, birbirimize bağımlılığımızı kabul etmeye ve insanlığın ortak sağlığı ve refahı için sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz. Organik paradigmayı güçlendiren ve eğitim kampanyaları ve araçlarla onu destekleyen bir politika reformu istiyoruz. Olumsuz etkileri olan tarım uygulamalarını ve girdileri azaltmak, çeşitliliği arttırmak, adaleti sağlamak ve beslenme ve sağlığın iyileşmesi için diğer insanlara elimizi uzatıyoruz ve onlara köprüler kuruyoruz.Üreticilere önem verip organik olmayan uygulamalardan organik uygulamalara geçmelerini ve/ya mevcut organik uygulamaları geliştirmelerini sağlayarak başlıca organik uygulamaların geniş çapta kabul görmesi için çalışmayı taahhüt ediyoruz.Ayrıca, üreticiler ve onların değer zincirleri için yeni pazar olanakları açılmasını savunmayı ve sağlamayı taahhüt ediyoruz; böylece organik üretim, düzenli bir şekilde hayatlarına devam etmelerini ve ailelerine ve topluluklarına bakabilmelerini sağlar. Yeni organik çiftçileri ve tüketicileri yetiştirip eğiteceğiz; böylece onlar gelecek nesillerin sağlıklı toplulukları ve toplumsal refahı hedefleyen liderleri olabilecekler.Daha fazla fırsat, sağlık ve ekosistem faydası yaratmak adına, sistem ve ürünlerde çeşitliliği sağlamaya söz veriyoruz. Yönetimlerde ve politika oluşturmada organik hareketin çıkarlarını ve fikirlerini temsil eden, organik tarımın getireceği kazanımları bilen ve takdir eden bir varlık göstermeye ve kalıcı bir söz hakkı oluşturmaya çalışıyoruz. Organik üretici ve tüketicileri adil olmayan politikalardan korumak ve kirletenleri eylemlerinden sorumlu tutmak için daha fazla çalışacağız.Hem kendimizi, hem ortaklarımızı, hükümetleri ve diğer herkesi, organik paradigmanın başarılarının daha da geliştirilmesi için insan kaynakları ve finansal kaynaklar tahsis etmeye çağırıyoruz. Olumlu etkimizi en yüksek düzeye çıkarmak için, çok farklı alanlardaki bilimsel araştırmaların sonuçlarını daha da geliştirmeye ve yaymaya kendimizi adıyoruz. Uzmanlık ve teknikleri araştırma, oluşturma ve paylaşmaya, yerel ve yerli halkalara özgü bilgileri yeniden canlandırmaya, tohumları ve türleri dünya için ortak kaynaklar olarak paylaşmaya devam etmeyi taahhüt ediyoruz.Sürdürülebilirlik için mücadele edenleri bilgilerini, tekniklerini, yöntemlerini ve teknolojilerini paylaşmaya davet ediyoruz; böylece, herkes için ortak faydası olacak şekilde, Organik Tarım İlkeleri ile uyum içinde bütünleşebilirler; insanların ve ekosistemlerin birbirine bağımlı olması hakkında yenilenmiş bir farkındalıkla uygulamaya geçebilirler ve topluma nüfuz edebilirler. Genellikle organik hareket dışında kalmış kişi ve grupların yeteneklerini ve yeniliklerini tanıyoruz ve onlara yeni ortaklıklar, işbirliği ve sinerji teklif ediyoruz.İleriye doğru ortak yolumuzu, organik hareketin bir sonraki dönemini belirten Organik 3.0 olarak ifade ediyoruz ve tüm tarafları ekolojik tarım yaklaşımlarını proaktif olarak desteklemeye ve hedeflediğimiz büyük gelişmeyi duyurmaya teşvik ediyoruz.*Deklarasyonun orjinalini (ingilizce) buradan okuyabilirsiniz.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/18-dunya-organik-kongresi-deklarasyonu

Küçük Bir Genom Parçasından Kadim İnsan Türlerine Açılan Pencere

Küçük Bir Genom Parçasından Kadim İnsan Türlerine Açılan Pencere

Bundan 3 sene kadar önce, o zaman daha 6 aylık olan oğlumun sayesinde daha hava aydınlanmadan ofisime geldiğimde, planım bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan bir gen ailesinin hemen gerisinde yer alan bir genom parçasının (NE1 bölgesi) evrimsel analizini yapmaktı. Bilmiyordum ki, bu ilk analiz 2 sene içerisinde, doktora sonrası yaptığım en önemli çalışmalardan birisi olacaktı ve sonuçlarımız Afrika’da yüzbinlerce sene önce yaşayan insansı atalarımıza birazcık da olsa ışık tutacaktı.Teknik bir devrimO sırada bütün canlılarda kalıtım malzemesini taşıyan ve insanlarda 3 milyar kimyasal harften oluşan genomun okunmasının neredeyse 1 milyon kat ucuzlaması sürecine tanıklık etmiş, bu konuda önemli bir iki makaleye katkıda bulunmuştum. Örneğin doktora sonrası araştırmama 2008’de başladığımda bana verilen projelerden birisi, o zaman kadar dizilenen 6. insan genomu için bir dizi analiz yapmaktı. Bu projeden sadece iki sene sonra, 2010’da, yüzlerce insan genomu dizilenmiş ve veritabanlarında halka açık hale gelmişti.Anlayacağınız büyük bir teknik devrime şahit olmuştum. Eskiden inanılmaz maddi kaynak ve zaman gerektiren genetik çeşitlilik çalışmaları, doğru bir bilgisayar ve popülasyon genetiği bilgisine dayanıyor ise, daha ucuz ve çok daha büyük ölçekte yapılabilmekteydi artık. Bu teknik gelişme ışığında, New York’taki Mount Sinai Hastanesi’nde birlikte çalıştığımız virolog Viviana Simon ile, APOBEC3 gen ailesinin çalışmasını etkileyebilecek ve insanlar arasında farklılık gösteren tüm genetik parçaları çalışma kararı almıştık. Bu gen ailesi bağışıklık sistemi ile ilgili ve özellikle AIDS hastalığına yol açan virüse (HIV) karşı etkisi hâlâ tartışılmakta. İnsanlar arasında bu genlerin etkinliğinde farklılıklar görülmekte ve biz de bu etkinlik farklarının altında yatan genetik faktörleri anlamak için büyükçe bir fon bulmuş ve çalışmalara başlamıştık.Burada önemli bir ayrıntıyı açıklamak gerekiyor: Her bir insan genomu, 3 milyar kimyasal harften (bunları A, T, C ve G olarak kısaltıyoruz) oluşan ve soydan soya aktarılan bir biyolojik hafıza birimi. Bu 3 milyar harften iki kopya, her hücremizde 23 çift kromozom halinde bulunmakta. Bu çiftlerin birisi annemizden, diğeri ise babamızdan geliyor. Daha geriye gidersek, babamıza ve annemizde de 23’er çift kromozom var ve bu çiftler de onların anne babalarından kalıtılmış. Üstelik, sperm ve yumurta oluşumu sırasında, iki çift kromozom birbirleri ile genetik materyel alışverişinde bulunuyorlar. Sonuç olarak, hepimizin genomu geriye doğru gittikçe çoğalan atalarımızdan kalıtılan ve 23 çift kromozomda saklanan rengarenk bir mozaik. Her birimiz hücrelerimizde binlerce atamızdan parçalar taşıyoruz. Bu sayede, genomumuza bakarak atalarımızın genetik yapısı ile ilgili tahminlerde bulunabiliyoruz.Beklenmedik bir farklılıkİşte benim de tam yapmak istediğim, Dünya’nın değişik coğrafyalarında yaşayan insanların genomlarını karşılaştırarak, 35.000 harften oluşan bir genomik mozaik parçasının, yani NE1 bölgesinin evrimsel tarihini anlamaktı. Bu bölge ile özellikle ilgileniyorduk çünkü hem APOBEC3 gen ailesine yakın bir bölgede idi, hem de bazı insanlarda bu mozaik parçasının 4500 harfi yoktu. Bu 4500 harf, belki de APOBEC3 gen ailesinin işleyişini etkiliyordu. Acaba belli bir çevresel güç, bir kısım çeşitliliğin kalıtılmasını engellemiş miydi? Acaba, bu bölgenin fonksiyonu ile ilgili bir ipucu yakalayabilecek miydik? Yoksa, genomun çok büyük kısmı gibi, bu bölgede olan genetik çeşitlilik demografik etkenler, yani göçler, nüfus artışı vb. tarafından mı şekillenmişti?Şekil 1. Neandertal buluntularından yararlanarak oluşturulmış bir Neandertal insanı modeli. (Kaynak ve telif sahibi (Ⓒ) Neandertal Müzesi’ne izin için teşekkür ederiz.)Şekil 1. Neandertal buluntularından yararlanarak oluşturulmış bir Neandertal insanı modeli. (Kaynak ve telif sahibi (Ⓒ) Neandertal Müzesi’ne izin için teşekkür ederiz.)Sabah kocaman kahve fincanımı doldurduktan ve Cat Power’ın o aralar arka arkaya dinlediğim ‘Greatest’ albümünü başlattıktan sonra çalışma arkadaşım Çihui Zu’nun benim için hazırladığı verileri analiz etmeye başladım. Çihui, veritabanlarından çağımız Avrupalı insanlarının genomlarının, sadece o ilgilendiğimiz 35.000 harflik genetik mozaik parçasına denk düşen kısımlarını ayıklamış ve bana göndermişti. Ben bu bölgenin çağımız Avrupalılarının genomları arasında ne kadar farklılık gösterdiği ile ilgili bir analiz yapmak istiyordum. Daha önce bahsettiğim 4.500 harflik silinmenin hangi harf değişikliklerle beraber kalıtıldığını anlamak istiyorduk. Herhangi iki insan genomunu karşılaştırdığımızda, genetik harflerin ortalama olarak binde bir kadarının zaten değişik olduğunu önceki çalışmalardan biliyorduk. O yüzden, birbiri ile yakın akraba olmayan Avrupalıların genomunun 35.000 harflık bir kısmını birbiri ile karşılaştırdığımızda, 30-40 arası değişiklik bekliyorduk. Planımız bu değişiklikleri kullanarak 4500 harflik silinmeyi taşıyan mozaik parçasının evrimsel tarihini araştırmaktı.Analiz için yazdığım kısa bilgisayar kodunu girip sonuçları beklerken açıkçası çok da heyecanlı değildim. Hatta bilgisayar ekranında çıkan grafikte bazı örnekler arasında 30, 40 değil de, yüzlerce değişim görünce sinirim bozuldu. Çünkü, verilerde veya bilgisayar kodumda bir hata yaptığımı düşündüm. Belki de 35.000 harfi birbiri ile aynı hizaya getirirken, bir kaydırma yapmıştım. Kaydırma, üniversite sınavı zamanından beri biliyorsunuz hepimizin korkulu rüyası. Yaklaşık 3 saat ve onlarca tekrardan sonra, sinir bozukluğu, yerini dikkatli bir heyecana bırakmıştı. Sonuçları alıp hemen takımımla paylaştım ve hep beraber Çihui’nin bu sonuçları benden bağımsız olarak tekrarlamasına karar verdik. iki gün sonra, sadece Avrupa genomlarında değil, Asya genomlarında da gözlemlediğimiz, beklenenden fazla çeşitliliği birden fazla yöntemle göstermiştik. Artık rahat rahat heyecanlanabilirdim.Neandertal genomu ile benzerliklerHeyecanımın en önemli sebeplerinden birisi sadece aylar öncesinde yayınlanmış ve çok büyük sansasyon yaratmış olan Neandertal insanları (Homo neanderthalensis) ile ilgili bir çalışmaydı. Svante Pääbo ve Leipzig’de yönettiği Max Planck Enstitüsü’nden çalışma arkadaşları, 50-60 bin yıl önce Avrasya’da yaşamış, bizim gibi alet kullanabilen, dik yürüyen, büyük beyne sahip olan ve hatta sembolik rituellerde bulunan yakın kuzenlerimiz Neandertallerin kemiklerinden DNA çıkarmayı ve tüm genomu düşük kalitede de olsa dizilemeyi başarmıştı. Bu büyük ses getiren çalışmanın en önemli sonucu, modern Avrasya’lıların genomlarında Neandertal genomlarından parçalar bulunması idi. Daha önce kullandığım mozaik analojisini kullanırsak, Avrasya genomlarını oluşturan binlerce genetik mozağin bir kısmı (yüzde 1 -4 ‘lük bir kısmı) Neandertallerden kalıtılmış olabilirdi. Dolayısı ile, bizim çalıştığımız 35.000 harflik bölgede bir kısım Avrupalıda görülen ve diğer Avrupalı genomlardan yüzlerce harfle değişiklik gösteren mozaik parçaları (haplotipler) belki de Neandertallerden kalıtılmışlardı.Şekil 2. Bulduğumuz yüzlerce genetik değişiklik arasında en fazla bilgi veren 12 genetik harf değişikliğinin iki Avrupa kromozomundaki dağılımları ve bu kromozomların şempanze, Neandertal ve başka bir arkaik insan türü olan Denisova referans genomları ile karşılaştırılması. Dikkat ederseniz, tek bir insan genomundan gelen iki kromozomun birisi şempanzeye yakınlık gösterirken, diğeri Neandertal ve Denisova genomlarına benzerlik gösteriyor. Değişik renkler, değişik genetik harflere denk geliyor. Tire işaretleri ise Neandertal ve Denisova genomlarından çözümlenememiş harflere denk geliyor. (Gokcumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Şekil 2. Bulduğumuz yüzlerce genetik değişiklik arasında en fazla bilgi veren 12 genetik harf değişikliğinin iki Avrupa kromozomundaki dağılımları ve bu kromozomların şempanze, Neandertal ve başka bir arkaik insan türü olan Denisova referans genomları ile karşılaştırılması. Dikkat ederseniz, tek bir insan genomundan gelen iki kromozomun birisi şempanzeye yakınlık gösterirken, diğeri Neandertal ve Denisova genomlarına benzerlik gösteriyor. Değişik renkler, değişik genetik harflere denk geliyor. Tire işaretleri ise Neandertal ve Denisova genomlarından çözümlenememiş harflere denk geliyor. (Gokcumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Heyecanla, bu sonucu sorgulamak için bir seri analiz yaptık. Gerçekten de, diğer Avrupalılardan daha farklı olan mozaik parçaları Neandertaller ile çok büyük bir benzerlik gösteriyorlardı (Şekil 2). Dahası, farklılık gösteren bu parçalar aynı zamanda 4.500 harflik silinmeyi de beraberinde taşıyorlardı. Hem Pääbo ve arkadaşlarının genel sonuçlarını doğruluyorduk, hem de ilk defa bu tip bir silinmenin Neandertallerden insanlara kalıtıldığını gösteriyorduk. Dahası, Emoryi ve Harvard üniversitelerindeki iki grup ile iletişime geçip, genomdaki bu 35.000 harflik bölgenin diğer genlerin ne kadar aktif olacağını belirlemede bir rol oynadığını ve dahası bu rolün birbirinden farklı iki genetik mozaik parçası arasında farklılık gösterdiğini bulduk. Ne yazık ki, bu bölgenin APOBEC3 genine etkisini hâlâ bulamamıştık, ama sonuçlarımızı dünyaya duyurmaya hazırdık. Yakın zamanda, çok iyi bir bilimsel dergide yayınlanacağına kesin gözüyle bakıyorduk ve keyfim çok yerindeydi. Ancak, Çihui’den ekstra olarak istediğim ve çok önemli olduğunu düşünmediğim bir analiz bütün keyfimizi kaçıracaktı.Afrika’da kadim genomlarÇihui’den Neandertallerle benzerlik gösteren haplotiplerin dünyadaki insan grupları içinde dağılımını göstermesini istemiştim. Sonuçlara göre bazı Afrika gruplarında da bu aykırı haplotip görülüyordu. Fakat bu nasıl olabilirdi? Sonuçta biliyorduk ki, Neandertallerden kalıtım sadece Avrasya’da görülmüştü. Avrasya grupları ile bildiğimiz kadarı ile hiç doğrudan ilişkisi olmamış Mbuti pigme populasyonunda bile bu haplotipi gözlemlememiz, bu beklenmedik genetik çeşitliliği sadece Neandertal kalıtımı ile açıklayamayacağımızı gösteriyordu. Çoğu yazılmış makalemizi, hazırlanmış figürleri bir kenara bırakıp, ayağımızı sürüye sürüye, Amerikalıların deyimi ile ‘beyaz tahtaya’ geri döndük ve neyi atlatığımızı bulmak için kara kara düşünmeye çalıştık.Şekil 3. Gözlemlediğimiz genetik farklılığı açıklayabilecek üç model. Sarıdan kırmızıya değişen renkler 4.500 harflik silinmeyi taşıyan genetik mozaik parçalarının toplum içinde bulunan yüzdesini gösteriyor. Sarı renk silinmenin az bulunduğunu gösterirken, kırmızı çok bulunduğuna işaret ediyor. Oklar gruplar arasındaki karışımın yönünü gösteriyor. Solda, 4.500 harflik silinmeyi ve beraberindeki harf değişikliklerini taşıyan genetik mozaik parçasının Neandertallerden Avrasya populasyonuna (Asn ve Eur) geçmesini içeren model özetleniyor. Ortadaki model, bir öncekine benzer bir modeli özetliyor. Tek farkı, Neandertallerden Avrasya’ya olan gen akışından sonra, Avrasya’dan Afrika’ya (Afr) bir gen akışını öngörüyor. Sağda gösterilen son model ise 4.500 harflik silinmeyi taşıyan ve taşımayan mozaik parçalarının Afrika’da yüzbinlerce hatta milyonlarca yıldır beraber bulunduklarını ve günümüze kadar korunduklarını öngörüyor. Araştırmamıza göre, sağdaki model elimizdeki verileri en iyi şekilde açıklayan model. (Gokçumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Şekil 3. Gözlemlediğimiz genetik farklılığı açıklayabilecek üç model. Sarıdan kırmızıya değişen renkler 4.500 harflik silinmeyi taşıyan genetik mozaik parçalarının toplum içinde bulunan yüzdesini gösteriyor. Sarı renk silinmenin az bulunduğunu gösterirken, kırmızı çok bulunduğuna işaret ediyor. Oklar gruplar arasındaki karışımın yönünü gösteriyor. Solda, 4.500 harflik silinmeyi ve beraberindeki harf değişikliklerini taşıyan genetik mozaik parçasının Neandertallerden Avrasya populasyonuna (Asn ve Eur) geçmesini içeren model özetleniyor. Ortadaki model, bir öncekine benzer bir modeli özetliyor. Tek farkı, Neandertallerden Avrasya’ya olan gen akışından sonra, Avrasya’dan Afrika’ya (Afr) bir gen akışını öngörüyor. Sağda gösterilen son model ise 4.500 harflik silinmeyi taşıyan ve taşımayan mozaik parçalarının Afrika’da yüzbinlerce hatta milyonlarca yıldır beraber bulunduklarını ve günümüze kadar korunduklarını öngörüyor. Araştırmamıza göre, sağdaki model elimizdeki verileri en iyi şekilde açıklayan model. (Gokcumen vd., 2013’den değiştirilerek çevrildi.)Bu süreç içinde bir çok, pek bir yere varmayan modelleme ve analiz yaptık. Sonucumuzu etkileyen Arizona Üniversitesi’nden Michael Hammer’ın ve ekibinin 2011’de ki önemli makalesi idi. Konuya geri dönersek, Hammer ve ekibinin makalesi Afrika’da yaşamış, doğalarını tam olarak bilmediğimiz eski insan veya insansı gruplarının birbirleri ile gen alışverişinde bulunduğunu gösteriyordu. Dahası bu alışverişin sonucu olan eski ve birbirinden oldukça farklı olan genetik mozaik parçalarının bir kısmının çağımız insanları arasında var olduğunu ortaya koyuyordu. Gerçekten de, analizlerimizi bu perskpektifte tekrarladığımızda, verilerimizin uyuştuğunu ve NE1 bölgesinde gözlemlediğimiz genetik çeşitliliği tutarlı bir şekilde açıklayabildiğimizi gördük. Kısa bir süre sonra, gözlemlerimizi PLoS Genetics dergisinde yayınladık. Ve hepimiz rahat bir nefes aldık.Genomun küçük bir parçasının, Avrupalılarda beklenenden fazla değişiklik gösterdiğini bir fincan kahveyi bitirecek sürede yaptığım basit bir analiz ile görmüştüm. Bu çeşitliliğin Afrika’da yüz binlerce sene önce yaşamış insan gruplarının arasında gerçekleşen, nasıl meydana geldiğini tam bilmediğimiz bir gen alışverişinin ürünü olduğunu ancak 4 kişinin 2 sene kafa kafaya vermesi ile bulabildik. Kahve lobisi de eminim bizim bu konuda çalışmamızı son derece desteklemiştir. Geriye baktığımda, Afrika’daki genetik yapıyı nasıl atlamışız diye hayıflanmıyor değilim. Belki biraz daha dikkatli olsaydık, Afrika’da genomun çok az yerinde görülen ama çok muazzam bir genetik tarihi işaret eden, kadim Afrika genomlarının izlerini belki Hammer grubundan önce biz bulacaktık.Henüz kısa sayılacak akademik kariyerimde öğrendim ki, hayıflanmanın çok da faydası yok. Bilim böyle ilerliyor ve harcadığımız zaman aslında bizi bir sonraki gözlem için daha hazır hale getiriyor. Bundan 3 ay kadar önce, New York Eyalet Üniversitesi’nde kendi laboratuarımı kurduktan ise 1-2 ay sonra, Stefan Ruhl isimli bir Alman biyolog ile buluştuk. Çok iyi bir protein uzmanı olan Stefan, tükürükte bulunan bir grup proteinin şempanzeler ve insanlar arasında değişiklik gösterdiğini bulduklarını ama nasıl açıklayacaklarını bilemediklerinden yakınıyordu. Genetik bilgisinin yetersizliğinden dem vuruyordu. Ona belki yardım edebileceğimizi söyledikten sonra, labımda doktorasına başlayan Duo Zu’ya bu genlerin değişik populasyonlardaki çeşitliliğine bakmasını söyledim. Bir iki hafta Duo elinde bir grafik, yüzünde üzgün bir ifade ile ofisime geldi. önce Duo genlerin birisi için genomlar arasında beklenenden çok daha fazla farklılık bulmuştu ve analizleri yanlış olduğunu düşünüyordu. Ben ise tam olarak ne yapmamız gerektiğini biliyordum. Belki de ilk defa, kadim Afrika genlerinin sadece genom çeşitliliğini değil, aynı zamanda sindirim ve bağışıklık sistemimizin işlemesi ile ilgili çeşitliliği de açıklayadığını göstereceğiz. Bu yazıyı bitirdikten sonra, yeni bir fincan kahve doldurup, ‘The Broken Circle Breakdown’ filminin müziklerini açıp, Duo’nun bu genin Afrika’nın değişik yerlerinde çok büyük genetik farklılıklar gösterdiğine dair sonuçlarının üzerinden geçeceğim.KaynaklarO. Gokcumen vd., 2013. Balancing Selection on a Regulatory Region Exhibiting Ancient Variation That Predates Human–Neandertal Divergence. PLoS Genetics 9:e1003404. (Yazıda anlatılan çalışma)R. E. Green vd., 2010. A Draft Sequence of the Neandertal Genome. Science 328:710. (İlk Neandertal genomu makalesi)M. F. Hammer vd., 2011. Genetic evidence for archaic admixture in Africa. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 1087:15123. (Michael Hammer ve ekibinin Afrika’daki arkaik genomlarla ilgili makalesi)1000 Genom projesi websitesiJ.-I. Kim vd., 2009. A highly annotated whole-genome sequence of a Korean individual. Nature 460:1011. (Bir Kore’linin genomu makalesi)http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/kucuk-bir-genom-parcasindan-kadim-insan-turlerine-acilan-pencere.html Yazar Ömer Gökçümen Ömer, New York Eyalet Üniversitesi Biyoloji bölümünde yardımcı doçent. Ekibiyle beraber genetik teknikleri kullanarak insanı insan yapan özellikleri ve insanlar arasındaki farklılıkları evrimsel ve antropolojik bağlamda anlamaya çalışıyor. Eğitimini Boğaziçi, Pensilvanya ve Harvard Üniversitelerinde tamamladı.

http://www.biyologlar.com/kucuk-bir-genom-parcasindan-kadim-insan-turlerine-acilan-pencere

10 yıl içerisinde sentetik insan genomu yapılması planlanıyor

10 yıl içerisinde sentetik insan genomu yapılması planlanıyor

Uluslararası bir grup bilim insanı, 10 yıl içerisinde sentetik insan genomu yapma planlarını duyurdu. Bu, insan yaşamı için yepyeni bir DNA kodu yazacakları anlamına geliyor.

http://www.biyologlar.com/10-yil-icerisinde-sentetik-insan-genomu-yapilmasi-planlaniyor

Ceylan Yavruları Tabiatla <b class=red>Buluştu</b>

Ceylan Yavruları Tabiatla Buluştu

Doğa Koruma ve Milli Parklar Şanlıurfa Şube Müdürlüğü sorumluluk alanı içerisinde yer alan Kızılkuyu Yaban Hayatı Geliştirme sahasındaki Ceylanların ilk yavruları dünyaya geldi.

http://www.biyologlar.com/ceylan-yavrulari-tabiatla-bulustu

2016 Yılında Yaklaşık 3 Milyon Alabalık Derelerle Buluşacak…

2016 Yılında Yaklaşık 3 Milyon Alabalık Derelerle Buluşacak…

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü orman içi sularda doğal ve endemik alabalık türlerimizin korunması, geliştirilmesi ve sürdürülebilir kullanımı ilkesi çerçevesinde üretim ve tabiata salım çalışmalarını sürdürüyor. Bu çerçevede 2016 yılında yaklaşık 3 milyon alabalık derelerle buluşacak. Orman içi sulardaki tabii alabalık popülasyonlarının artırılarak gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak bu proje ile bozulan alabalık habitatlarının rehabilitasyonu, gen kaynakların korunması, tabii türlerimizin tanıtımı ve farkındalığın arttırılması ile sportif olta balıkçılığının geliştirilmesi hedefleniyor. 2015’te 1 Milyon 510 Bin Alabalık Orman İçi Sulara Salındı Orman ve Su İşleri Bakanlığı dere, göl, gölet gibi orman içi suların yerli türlerimizle balıklandırılması için uygulamaya koyulan “Doğal Alabalık Üretimi, Yetiştirilmesi ve Orman İçi Suların Balıklandırılması Projesi” çerçevesinde 2015’te 1 milyon 510 bin alabalık yavrusunu bu sulara bıraktı. 2016 yılında ise yaklaşık 3 milyon alabalığın sularla buluşmasını hedefliyor. Proje çerçevesinde öncelikle dere ve göllerden anaç alabalıklar yakalanıyor ve yumurta alımı için havuzlarda besleniyor. Yumurtalar sağıldıktan sonra ise kuluçka döneminde özenle muhafaza edilerek yumurtadan çıkmaları sağlanıyor. Bu üretim çalışmaları ise Trabzon Altındere, Mersin Çamlıyayla ve Bolu Abant Üretme İstasyonlarında yapılıyor. Büyük bir hassasiyet içinde büyütülen yavru alabalıklar bırakılacakları suyun uygun sıcaklıkta olup olmadığı kontrol edildikten sonra salınıyor. Başka bir deyişle üretilen yavrular anaçlarının alındıkları kaynağa bırakılıyor. 2023 Yılına Kadar 50 Milyon Alabalık Bırakılacak Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, şuursuz ve aşırı avlanma neticesinde nesli tükenme tehlikesi altına giren kırmızı benekli alabalıkların çoğaltılması için uygulanan proje çerçevesinde, 2023 yılına kadar 50 milyon alabalığın orman içi sulara bırakılarak, dereler ile buluşturulmasının planlandığını söyledi.

http://www.biyologlar.com/2016-yilinda-yaklasik-3-milyon-alabalik-derelerle-bulusacak

 Yünlü Mamutların Soyu Susuzluk Yüzünden Tükenmiş

Yünlü Mamutların Soyu Susuzluk Yüzünden Tükenmiş

Yünlü mamutların soyunun susuzluk nedeniyle tükenmiş olabileceğine dair bulgulara rastlandı.

http://www.biyologlar.com/yunlu-mamutlarin-soyu-susuzluk-yuzunden-tukenmis

Biyologlar Üsküdar’da <b class=red>buluştu</b>

Biyologlar Üsküdar’da buluştu

Üsküdar Üniversitesi Farmakogenetik Kulübü, biyologlarla ve biyoloji öğrencilerini bir araya getiren bir organizasyona imza attı.

http://www.biyologlar.com/biyologlar-uskudarda-bulustu


Diyabetli hastada anlık kan değerini ölçebilen akıllı lens geliştirildi

Diyabetli hastada anlık kan değerini ölçebilen akıllı lens geliştirildi

ABD’de Oregon Eyalet Üniversitesi’nde kimya mühendisi olan Gregory Herman’ın başında olduğu ekip, kan değerlerini özellikle kandaki glikoz seviyesini ölçebilen akıllı bir lens geliştirdi.

http://www.biyologlar.com/diyabetli-hastada-anlik-kan-degerini-olcebilen-akilli-lens-gelistirildi

Çin'de 9.400 Yıl Öncesine Ait Pirinç Bulundu

Çin'de 9.400 Yıl Öncesine Ait Pirinç Bulundu

Çin'deki çeşitli kurumlara bağlı bir grup araştırmacı, Güney Çin'in Zhejiang eyaletindeki bir kazı alanından çıkarılan pirinç malzemesini yaklaşık 9.400 yıl önce geri tarihlendirdi.

http://www.biyologlar.com/cinde-9-400-yil-oncesine-ait-pirinc-bulundu

Korunan Alanlarda 150 Bin Adet Meyve Fidanı Toprakla <b class=red>Buluştu</b>…

Korunan Alanlarda 150 Bin Adet Meyve Fidanı Toprakla Buluştu

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü ülke genelinde koruma altında bulunan alanlarda yaklaşık 150 bin meyve fidanını toprakla buluşturdu.

http://www.biyologlar.com/korunan-alanlarda-150-bin-adet-meyve-fidani-toprakla-bulustu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0