Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 44 kayıt bulundu.
II. BİYOLOJİ ÖĞRENCİ KONGRESİ 2016

II. BİYOLOJİ ÖĞRENCİ KONGRESİ 2016

Kongre Tarihi: 10-12 Mart 2016 Kongre Merkezi : Kocaeli Üniversitesi Prof. Dr. Baki Komşuoğlu Kültür ve kongre merkezi

http://www.biyologlar.com/ii-biyoloji-ogrenci-kongresi-2016

ARITMA TESİSLERİ VE PROTOZOA

Çalışma metodları birbirinden farklı olsa da arıtma tesislerinin tamamı çeşitli protozoon gruplarını barındırır (Çizelge 1). Biyolojik unsurlar organik madde üzerinden beslenerek organik maddenin topaklaşmasını ve çökmesini sağlarlar. Bakteri bu maddelerin sıvı fazdan uzaklaştırılmasında rol alan en etkin organizma grubunu oluştur. Protozoonlar, atık su arıtma sistemlerinde biyolojik parçalanmadan sorumlu bakteriler üzerinden beslendiklerinden dolayı, önceleri sistem için zararlı organizmalar oldukları düşünülmekteydi. Fakat daha sonraları yapılan çalışmalar protozoal predasyonun bakteriyel aktiviteyi teşvik ettiği ve dolayısıyla mikrobiyal parçalanma hızını artırdığı sonucunu ortaya çıkarmıştır. Günümüzde aktif çamur sistemlerinde, protozoonların çıkış suyu kalitesi üzerinde hayati öneme sahip organizmalar oldukları bütün otoriteler tarafından kabul edilen bir gerçektir [5, 12, 24]. Aktif çamur sistemi ile çalışan arıtma tesislerinde protozoonların rolünü belirlemek amacıyla çeşitli çalışmalar yürütülmüştür [5, 32, 33]. Bu çalışmalarda laboratuvar koşullarında geliştirilen arıtma modelleri protozoonlu ve protozoonsuz olarak çalıştırılmış, çıkış suları analiz edilmiştir. Protozoonsuz olarak çalışan arıtma modellerinin tamamında düşük kaliteli, protozoonlu çalışanların ise daha yüksek kaliteli çıkış suları ürettikleri görülmüştür (Şekil 7). Daha sonra protozoonsuz çalışan ünitelere aktif çamur protozoonları aşılandığında çıkış suyu kalitesinde önemli iyileşmelerin olduğu gösterilmiştir. Şekil 7. Protozoonlu ve protozoonsuz çalışan aktif çamur arıtma modellerinin çıkış suyu parametrelerinin karşılaştırılması (Curds, 1992’den). Protzoonların bakteri predasyonu, mikrobiyal aktiviteyi uyardığı gibi aşırı bakteriyel üremeyi kontrol ederek, çıkış suyundaki bakteri süsbansiyonunun azaltılması açısından da önem arz ederler. Protozoonlar genel olarak bakterileri besin olarak kullanmakla birlikte bazı türleri ortamda bulunan çözünmüş ve partiküler organik maddeleri de tüketerek arıtım sürecine doğrudan katılırlar. Ayrıca kesin veriler olmamakla birlikte, protozoonların sil ve kamçı hareketleri mikrosirkülasyon sağlayarak bakterilerin organik maddeyi kullanmalarına katkıda bulunduklarına dair görüşler de mevcuttur KAYNAKLAR [1] Corliss, JO. 2000. Biodiversity, Classification, and Numbers of Species of Protists. In: Nature and Human Society: The Quest Sustainable World (ed. PH. Raven, T. Williams ), pp.130-155, National Academy Press, Washington DC. [2] Foissner W, 1999. Soil Protozoa as Bioindikators: Pros and Cons, Methods, Diversity, Representattive Examples. Agriculture, Ecosystems and Environment, 74:95-112. [3] Fenchel T, 1987. Ecology of Protozoa. Science Tech. Inc., Wisconsin, U.S.A. [4] Anderson OR, 1988. Comparative Protozoology-Ecology, Physiology, Life History. Springer-Verlag, New York Inc. [5] Curds CR, 1992. Protozoa in the Water Industry. Cambridge University Pres, U.K. [6] Sudo R, 1984. Role and Function of Protozoa in the Biological Threatment of Polluted Waters. Advances in Biochemical Enginering/Biotechnology, 29:117-141. [7] Augustin H, Foissner W, 1992. Morphologie und Ökologie einiger Ciliaten (Protozoa: Ciliophora) aus dem Belebtschlamm. Arch. Protistenkd., 141:243-283. [8] Foissner W, Berger H, 1996. A User-Friendly Guide to the Ciliates (Protozoa, Ciliophora) Commonly Used by Hydrobiologists as Bioindicators in Rivers, Lakes and Waste Waters, with Notes on their Ecology. Freshwater Biology, 35:375-482. [9] Şenler NG, Bıyık H, Yıldız, İ. 1999. A Study of the Relationships Between Microfauna and Water Quality in Biological Sewage-Treatment Plant of Yüzüncü Yıl University in Van. Bio-Science Research Bulletin, 15:37-47. [10] Campell NA, Reece JB, Urry LA, Cain ML, Minorsky PV, Wasserman SA, Jackson RB, 2008. Biology. Pearson Education Inc., 8. Edition, San Francisco. [11] Atatür KA, Budak A, Göçmen B, 2003. Omurgasızlar Biyolojisi. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitaplar Serisi, N0: 187, İzmir. [12] Sleigh MA, 1989. Protozoa and Other Protists. Edward Arnold, New York, 342p. [13] Demirsoy A, Türkan İ, Gündüz E, 2004. Genel Biyoloji (Keton WT, Gould JL, Gould CG.’den çeviri). Palme Yayıncılık, Sıhhiye, Ankara. [14] Corliss JO, 1994. An Interim Utilitarian (“User-Friendly”) Hierarchial Classification and Characterization of the Protists. Acta Protozool. 33:1-51. [15] Lynn DH, Small EB, 2002. The Illustrated Guide to the Protozoa (ed. Lee JJ, Leedale GF, Bradbury P), 2. Edition. Allen Pres, Lawrence, Kansas. [16] Cavalier-Smith T, 2003. Protist Phylogeny and the High-Level Classification of Protozoa. Europ. J. Protistol., 39:338-348. [17] Finlay BJ, Esteban GF, 1998. Freshwater Protozoa: Biodiversity and Ecological Function. Biodiversity and Conservation, 7:1163-1186. [18] Fenchel T, Esteban F, Finlay BJ, 1997. Local Versus Global Diversity of Microorganisms: Cryptic Diversity of Ciliated Protozoa. Oikos, 80:220-225. [19] Finlay BJ, 1998. Global Diversity of Protozoa and Other Small Species. Int. J. Parasitol., 28:29-48. [20] Finlay BJ, 2002. Global Dispersal of Free-Living Microbial Eukaryote Species. Science, 296:1061-1063. [21] Finlay BJ, Fenchel T, 2004. Cosmopolitan Metapopulations of Free-Living Microbial Eukaryotes. Protist, 155:237-244. [22] Foissner W, 1999. Protist Diversity: Estimates of the Near-Imponderable. Protist, 150:363-368. [23] Foissner W, 1997. Global Soil Ciliate (Protozoa, Ciliophora) Diversity: A Probability-Based Approach Using Large Sample Collections From Africa, Australia and Antartica. Biodiversity and Conservation, 6:1627-1638. [24] Laybourn-Parry J, 1994. A Functional Biology of Free-Living Protozoa. London & Sydne,. UK, 218p. [25] Porter KG, Sherr EB, Pace M, Sanders MW, 1985. Protozoa in Planktonic Food Webs. J. Protozool., 32:409-415. [26] Pratt JR, Lang BZ, Kaesler RL, Cairns J, 1986. Effect of Seasonal Changes on Protozoans Inhabiting Artificial Substrates in a Small Pond. Arch. Protistenkd., 131:45-57. [27] Sherr EB, Sherr BF, 2002. Significance of Predation by Protists in Aquatic Microbial Food Webs. Antonie van Leeuwenhoek, 81: 293-308. [28] Patterson DJ, Hedley, S, 1992. Free Living Freshwater Protozoa. Wolfe Publishing Ltd., England. [29] Urawa S, Awakura T, 1994. Protozoa Diseases of Freshwater Fishes in Hokkaido. Sci. Rep., Hokkaido Fish Hatchery, 48:47-58. [30] Göçmen B. 2002. Genel Parazitoloji. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitaplar Serisi, No: 168, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İzmir. [31] Kim J-H, Hayward CJ, Joh S-J, Heo, G-J, 2002. Parasitic Infections in Live Tropical Fishes İmported to Korea. Diseases of Aquatic Organisms, 52:169-173. [33] Curds, CR, 1973. The Role of Protozoa in the Activated – Sludge Process, Amer. Zool., 13: 161-169. [34] Madoni, P., Davoli, D., Chierici, E. 1993. Comparative Analysis of the Activated Sludge Microfauna in Several Sewage Treatment Works, Wat. Res., 27(9): 1485-1491. Naciye Gülkız ŞENLER İsmail YILDIZ Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, 65080, Van, TÜRKİYE

http://www.biyologlar.com/aritma-tesisleri-ve-protozoa

DİLEK YARIMADASI - BÜYÜK MENDERES DELTASI MİLLİ PARKI

DİLEK YARIMADASI - BÜYÜK MENDERES DELTASI MİLLİ PARKI

İli : AYDIN Adı : DİLEK YARIMADASI-BÜYÜK MENDERES DELTASI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1966 Alanı : 27.675 ha. Konumu : Ege Bölgesi’nde, Aydın ili, Kuşadası ve Söke ilçeleri içerisinde yer alır. Ulaşım : Kuşadası-Söke karayolu ile ulaşılır. Kuşadası’na 28 km, Söke’ye 34 km uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Samsun Dağı’nın Ege Denizi’ne doğru uzantısıyla şekillenen Dilek Yarımadası’nın jeolojik yapısı, Palezoik şistler, Mezozoik kalkerler ve mermerler ile Neojen tortul kütlelerden meydana gelmiştir.Yarımada kumlu, killi, yatık ve yüksek kıyı şekillerini içeren plajlarıyla ilgi çekici kıyı özelliklerine sahiptir.           Yarımadanın hemen güneyinde bulunan Büyük Menderes Deltası, morfolojik gelişimin hızlı olduğu ağız kısmında, bu gelişim sürecinin ürünü olan birçok lagün ve bataklıkları bünyesinde barındıran uluslararası niteliklere haiz bir sulak alan karakterindedir. Tatlı ve tuzlu suyun birbirine karıştığı bu lagüner sistem, bünyesinde zengin bir biyolojik çeşitliliği barındırmaktadır. Bu zengin ekosistemde 209 kuş türü görülmektedir. Bölge aynı zamanda nesli tehlike altında olan Tepeli Pelikan\'ın en önemli kuluçkalama alanlarından biridir. Bunun yanı sıra yine dünya çapında nesli tehlike altında olan Cüce Karabatak da burada barınmaktadır.           Milli parkın özellikle kuzey kesimi, Akdeniz Bölgesi’nde ender görülen potansiyelde bitki örtüsüne sahiptir. Özellikle defne ve kestane bitki kuşakları ile Akdeniz maki florasının hemen bütün bitki türleri yarımadada en canlı ve sağlıklı örnekleriyle yer almaktadır. Milli park, Kuzey Anadolu ormanlık yörelerine has kestanenin en güneye indiği, ülkemizde birkaç yerde bulunan kartopunun ve Finike ardıcının küçük bir topluluk meydana getirdiği, pırnal meşesi ve dallı servilerin yetiştiği tek yerdir.           Milli park, nesli tükenmeye yüz tutmuş bitki ve hayvan türlerinin yaşadığı son noktadır. Ayrıca Akdeniz ülkelerinde korunan türler arasında bulunan Akdeniz Foku ve deniz kaplumbağaları milli parkın kıyılarında yaşama ve üreme olanağı bulmuştur.           Milli parkın hemen kuzeydoğu sınırında Dilek Tepesi eteğinde Güzelçamlı köyü yöresinde M.Ö. 9-8. yüzyıllarda İyonya’nın politik amaçlı birliği olan Panionion, konfederasyonun toplantı yeri olarak kullanılmıştır.  Görünecek Yerler : Bünyesinde çeşitli doğal ve kültürel güzellikleri barındıran milli parkta, deniz ve ormanın iç içe bulunduğu koylar ile Menderes Deltası görülmeye değer ender güzelliklerden sadece birkaçıdır. Mevcut Hizmetler : Parkın sahip olduğu koylarda günübirlik kullanım alanları mevcut olup, ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Ayrıca kır gazinosu ve büfeler de mevcuttur. Konaklama : Milli parkta kamp ve günübirlik kullanım alanları mevcut olup, çadır ve karavanla konaklamak mümkündür. FLORA 95 familyaya ait tür , alttür ve varyete düzeyinde 804 takson belirlenmiştir. Taksonların element içeriği, Akdeniz Elementi 163, Dogu Akdeniz elementi 159, Avrupa-Sibirya elementi 33, Iran-Turan elementi 12 ve endemik tür 30 adet'tir. Yarımada Akdeniz flora bölgesinde yer almasina karşılık Avrupa-Sibirya grubu türlerde önemli sayıda bulunmaktadır. Akdeniz maki florasinda tüm bitki türleri yanında en sağlıklı örnekleri de yeralır. Kuzey Anadolu ormanlarına özgü Anadolu Kestanesi'nin ve Türkiye'de az yerde bulunan Kartopu, Finike Ardıc, Pirnal Meşesi ve Dallı Servi'nin küçük topluluklar halinde yetiştigi tek yerdir. Kuzey de Kizilçam, Karaçam, Finike Ardıcı, Dallı Servi, Meşe, Kestane, Akçaağaç, Ihlamur, Dısbudak vadilerde, Çınar gibi türler, güneyde ise Keçiboynuzu, Funda, Mersin, Sandal Agacı, Defne, Menengiç, Kocayemiş, Erguvan, ve Katır Tırnağı gibi zengin Akdeniz florası yer alır. Alanda ayrıca, Sumak, Kekik, Adaçayı ve Name gibi bitkilerde bulunmaktadır. . FAUNA Yaban domuzu, Karakulak, Vaşak , Çakal, Sırtlan, doğaya terkedilmiş yabani sığırlar ve atlar ile birçok hayvan türü yarımada faunasında bulunmaktadır. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU      

http://www.biyologlar.com/dilek-yarimadasi-buyuk-menderes-deltasi-milli-parki

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı Bu sınıf böcekleri yani haşareleri içerir. Erişkinlerde vücut belirgin olarak 3 bölüme ayrılmıştır. Bunlar baş, göğüs ve abdomendir. Başta bir çift anten vardır ve göğüs 3 segmentden oluşmuştur. Bu halkaların her birinden birer çift ayak çıkar. Bazı türlerde ise thoraxdan bir veya iki çift kanat çıkar. Abdomen ise değişik sayıda segmentlerden oluşmuştur. Baş (Capot) : Oval veya küremsi yapıdadır. Genellikle iki adet küremsi (bileşik, compound) göz bulunur. Ayrıca üçgen şeklinde dizilmiş üç basit göz "ocellus" bulunur. İnsectlerdeki bu petek gözler çok büyük olup, başın sağlı sollu iki geniş alanını kaplarlar. Böceklerde çok iyi gelişmiş olan bu gözler çok iyi bir görme olanağı sağlarlar. Başta bir çift anten bulunur. Antenler duyu organları olup, başın önemli organlarıdırlar. Bu antenlerin üzerlerinde hava akımlarına karşı duyarlı tüyler bulunur. Ayrıca anten üzerinde çeşitli kokuları almaya yarayan bir çift anten vardır. Antenler çeşitli segmentlerden meydana gelir ve değişik türlerde farklıdır. Böceklerde ağız organelleri üç değişik tipte olabilir. Bunlar kesici-parçalayıcı, sokucu-emici ve yalayıcı-emici ağız tipleridir. Ancak nadiren bazı türlerde örneğin myiasis etkenlerinde ağız organelleri redüksiyona uğramıştır. Bu ağız organelleri tiplerinden sokucu-emici tip kan emicilerde iyi gelişmiş olup, ağız yapılışı bir hortum (rostellum) dan ibarettir. Bu hortum anten, palp, üst dudak (labrum), üst çene (mandibula), alt çene (1. maxilla), hypopharynx (tükrük yolu) ve alt dudak (labium, 2. maxilla) dan oluşmuştur. Göğüs (Thorax) :Thorax üç segmentden oluşmuştur. Bunlardan birincisine ve önde bulunana prothorax, ortadakine mesothorax arkadakine ise metathorax adı verilir. Bu halkalar belirgin ise de bazen ilk ikisi bazende üçü birden birbiriyle kaynaşmıştır. Ayak ve kanatlar bu halkalara yapışırlar. Kanat; böcekler için önemli bir organ olup, normal olarak her böcekte iki çift kanat vardır. Eğer kanat varsa bunlar mesothorax ve metathoraxdan çıkarlar. Bazı böcek türlerinde metathoraxdan çıkan kanat redüksiyona uğramış ve bir halter şeklini almıştır. Bu halter şeklindeki kanat denge organı görevi yapar. Bit ve pire gibi insectlerde kanat bulunmaz. Karıncalarda ise kanat bir süre bulunur ve sonra atılırlar. Önemli olan Diptera takımında ise iki çift kanat bulunur. Kanadın üzerindeki tüy ve lekeler ile kanadın şekli, rengi ve üzerindeki damarlar tür ayrımında önemlidir. Boru şeklinde olan damarların içinden sinir iplikleri ve kanadı besleyen sıvı geçer. Coleopteralarda ön kanatlar kitini ve mat olup, zar şeklinde olan arka kanatlan muhafazada kullanılır. Göğüsün her segmentinden bir çift ayak çıkar. Yani insectler üç çift bacaklıdırlar. Ayak sıra ile coxae, trochanter, femur, tibia, tarsus ve pulvillus denen kısımlardan oluşur. Tarsusun uç kısmında tutunmaya yarayan pulvillum denen yastıkçılar ve kancalar bulunabilir. Abdomen (karın) : Abdomendeki halkalar genel olarak belirgin olup, halka sayısı değişmekle beraber genellikle 11 halkadan oluşmuştur. Bu segmentlerin bazıları birbiriyle kaynaşmışlardır, Abdomenin arka tarafında türlere göre değişmek üzere anüs ve cinselorganlar bulunur. Erkeklerde çiftleşmeye yarayan genital organlar hypopygium adını alır ve bazenda kılıfıyla birlikte penis bulunur. Dişilerde ise yumurtlamaya hizmet eden ovipozitor bulunur. İnsectlerde sindirim sistemi ağızIa başlar ve birçok kör keselerden oluşan mide ve bağırsaklarla devam eder ve anüsle sona erer. Bağırsaklar ön, orta (mideye tekabül eder) ve son bağırsaktan ibarettir. Midenin bağırsağa geçtiği yerde birçok kanalcık yani malpighi kanalları vardır. Bu kanallar böceğin ekskresyon aygıtları olup, artık maddeleri toplar ve son bağırsağa dökerler. Böceklerde kaslar çeşitli halkalar içerisinde uzunlamasına ve enlilemesine şeritler meydana getirirler. Bunlar çizgili kaslardandır. Kaslar çeşitli organları özellikle de ayak ve kanatları hareket ettirirler. Örneğin uçan bir sineğin kanadı dakikada 300 kez çırpma yapar. İnsectlerde sinir sistemi merdiven şeklinde olup, vücudun dorsalinde arkaya doğru uzanır. Bu sinir ipcikleri birbirlerine sinir ipleriyle bağlıdır. Merkezi sinir sistemi, başta bulunan cervical ganglion (gelişmemiş ilksel bir beyin) ve bunların oesophagus etrafında birleşmeleri ile oluşur. Karın sinirleri ise başta beyin görevini yapan baş sinir ganglionundan çıkarlar. Böceklerde duyu organları,antenlerde, palplerde, başın çeşitli girinti ve çıkıntı yapan bölgelerinde, coxae ve trochanter üzerinde bulunurlar. Böceklerde solunum sistemleri karın halkalarının yan taraflarında bulunan ve stigma (solunum deliği) adını alan organellerde sonuçlanan, vücut içinde bir yumak halinde bulunan borucuklardan ibarettir. Solunum sistemi genel olarak trachea sistemiyle yapılır. Dallı ve budaklı borucuklar şeklinde olan bu trachealar stigmalarla dışarı açılır. Stigmalar abdomendeki segmentlerin yan taraflarından dışarı açılır. Her segmentde birer çift olabilir. Baş ve thoraxda genelde stigma olmaz. Stigmalar yalnız abdomen halkalarının iki yanında bulunurlar. Stigmaların etrafı kalın bir kitin tabakasıyla çevrilmiş ve kaslarla idare edilen bir kapağa sahitir.Böcek istediği zaman burayı kapatır. Solunum hareketleri kas kontraksiyonları ve vücut duvarının genişlemesiyle olur. Dolaşım sistemi yönünden böceklerde kapalı bir durum görülmemektedir. Böceklerde gerçek bir karın boşluğu yoktur. Bunların iç organlarının üzerini bir yağ tabakası örter ve aralarında boşluklar bulunur. Kalp dorsalde ve arkada yer alır ve genişlemiş bir damardan ibarettir. İnsectlerde kan dolaşımları açıktır ve vücudun dorsalinde üzerinde delikler bulunan, iç kısmında vücudun ön tarafına doğru açılıp arka tarafına doğru kapanan kapakcıkları taşıyan bir damardan ibarettir. Vücut boşluğunda serbest olarak dolaşan kan hemolenftir. Bu hemolenf kalp adı verilen damar içine girer ve bunun sıkışması ile de ön tarafa doğru hareket eder. Bunun sonucunda üzerindeki deliklerden vücut boşluğuna hemolenfi iter. İnsectlerde üreme sistemleri erkek ve dişi bireylerde farklıdır. Böceklerde erkek ve dişi ayrılmışlardır. Erkek üreme organları, genellikle ikiadet testis, ve sırası ile vasa defferens (boşaltı kanalı), vesicula seminalis (tohum kesesi), ductus ejaculatorius (boşaltım borusu) ve eklenti bezlerinden oluşur. Dişilerde ise iki tane yumurtalık vardır. Bu ovaryumların her biri bileşik borucuklardan yani ovarial tüplerden oluşmuştur. Her iki ovaryum oviducta (yumurta yolu) açılır. Oviduct vajinaya bağlıdır. Ayrıca çiftleşme esnasında spermatozoitleri toplayan receptaculum seminis (tohum torbası) yada spermatheca adı verilen bir torba bulunur. Bu torba vajinaya açılır. Dişilerde en son organ olarak da yumurtlamaya yardımcı olan ovipositor adını alan organ vardır. Böceklerin çoğunda yaşamları boyunca bir kez kopulasyon olur. Döllenmeden sonra erkek ölür, spermatozoitler dişinin yaşamı boyunca spermatekada canlı kalırlar ve gelişen yumurtayı döllerler. Dişi ve erkek böcek çiftleştikten sonra türlere göre değişrnek üzere yumurta, larva yada pupa bırakırlar. Bu duruma göre bazı insectler ovipar (Dişileri yumurta bırakır), bazıları vivipar (Dişileri canlı, hareketli larvaları bırakır, buna larvipar da denir.) ve hatta bazılarıda pupipar (Dişilerin doğrudan pupa bırakması) 'dır. İnsectlerin üzerleri kitin tabakasından oluşan bir kılıfla örtülüdür. Böceklerin biyolojik gelişmeleri sırasında erişkin hale yani olgun (matur) hale gelebilmesi için, böceğin büyüyüp gelişebilmesi için üzerindeki bu kılıfı atması olayına gömlek değiştirme adı verilir. Bu gömlek değiştirme olayı böceğin gelişmesi sırasında tüm dönemlerde meydana gelir. Böceklerde sırası ile erişkin -yumurta -larva -pupa ve erişkin dönemleri görülür. Ancak bazı türlerde bu biyolojik gelişme evrelerinde değişiklikler olur. Yani erşkin-yumurta-nymph-erişkin böcek dönemleri görülür. Böceklerin gelişmesi sırasında iki tip larva şekli görülür. Bunlar; Magot Larva: Başları küçük ve ayakları bulunmayan larvalara magot larva adı verilir. Dipteralarda ve pirelerde görülür. Oligopod Larva: Bu tip larvaların başları belirgindir ve thoraxda üç çift bacak bulunur. Coleopteralarda görülür. Pupa: Tam metamorfoz geçiren böceklerin biyolojilerini tamamlarken girmiş oldukları hareketsiz safhaya pupa adı verilir. Pupayı çevreleyen ve onu koruyan yapıya ise kokon adı verilir. İki çeşit pupa vardır. Bunlar, Obtek pupa: Pupa ince bir zarla örtülüdür ve pupa serbestçe hareket eder. Örn : Nematocera ve Brachycera 'larda, Koarktat pupa ise pupa içinde böcek görülmez ve pupa hareketsizdir. Örn : Cyclorrhapha 'larda görülen pupa şeklidir. İnsectlerde Gelişme (Metamorfosis-Metamorphosis-Metamorfoz -Başkalaşım) : İnsectlerin gelişmesinde yumurtadan çıkan genç artropod az çok erginlerine benzeyebileceği gibi bazı türlerde ise yumurtadan çıkan genç artropodlar erginlere hiç benzemezler. Yumurtadan çıkan ve erişkine hiç benzemeyen artropodun erişkine benzeyinceye kadar geçirdiği değişiklikler olayının tümüne metamorfosis adı verilir. Yani metamorfoz gelişme döneminde bir böcekte meydana gelen yapısal ve şekilsel değişikliklerdir. Metamorfoz yönünden insectler üç grupta toplanırlar. a) Metamorfosis göstermeyen yada ilkel bir metamorfosis gösteren insectler : Bu gruptaki insectler direk gelişirler. Yumurtadan çıkan genç formlar büyüklükleri dışında erişkinlere tamamen benzerler. Bu formlar kısa sürede gelişip erişkinlerin büyüklüklerine erişirler. Apterygota alt sınıfındaki insectler bu gruptandır. Bu gruptaki insectlerin bu tip gelişmelerine ametabola adı da verilir. b) Yarım metamorfosis veya basit metamorfosis (Bemimetabola) gösteren insectler : Bu gruptaki insectlerin gelişmesinde yumurta -nymph -erişkin (imago) dönemleri sırası ile görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erginlere bazı eksiklikler dışında (kanatlannın olmayışı gibi) tamamen benzerler. Bu döneme nymph dönemi adı verilir. Nymph'ler türlere göre değişrnek üzere birkaç kez gömlek değiştirdikten sonra erişkin yani imago haline geçerler. Bu tip gelişme Pterygota alt sınıfına bağlı Exopterygota bölümündeki insectlerde görülür. Bunlardan bazılan Orthoptera, Mallophaga, Anoplura ve Hemiptera 'lardır. c) Tam veya komplex metamorfosis (Bolometabola) gösteren insectler : Tam başkalaşım geçiren böceklerin biyolojilerinde sırası ile Yumurta -Larva -Pupa -Erişkin böcek dönemleri görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erişkinlere hiç benzemezler ve kurtcuk biçimindedirler. Bu döneme larva adı verilir. Larvalar birkaç gömlek değiştirdikten sonra hareketsiz ve sakin bir devreye girerler. Bu esnada artropodun etrafında koruyucu bir kılıf veya kabuk meydana gelir. Bu koruyucu kılıfa kokon ve kokon içerisindeki döneme ise pupa yada bazı insect türlerinde krizalit adı verilir. Daha sonra kokon açılarak erişkin böcekler dışarı çıkarlar.Yani bu tür insectlerin gelişmesinde görülen dönemler arasında hiç bir morfolojik fark yönünden benzerlik yoktur. Bunun içİn de bu gruptaki böceklerde tam metamorfosis görülür. Örneğin Pterygota alt sınıfındaki Endopterygota bölümünde bulunan insectlerde bu tip bir gelişme yani holometabola görülür. Örn: Lepidoptera, Siphonaptera ve Diptera takımlarında tam başkalaşım görülür. İnsecta Sınıfının Sınıflandırılması (Classificationu) İnsecta sınıfında iki alt sınıf vardır. 1- Subclasis (Alt sınıf) : Apterygota Bunlar kanatsız insectlerdir. Gelişmelerinde metamorfoz göstermezler. Bu alt sınıftaki türlerin Veteriner Hekimlik yönünden bir önemleri yoktur. Bu alt sınıfa bağlı; Thysanura Diplura Collembala Protura takımları bulunur. 2- Subclasis : Pterygota Bu alt sınıftakiler erişkin dönemlerinde kanatları olan veya kanatlı formlardan köken almış yada evoluasyon sonucu sonradan kanatsız olmuş insectlerdir. Pteryagota 'lar tam veya yarım metamorfoz geçirirler. Bunlar iki alt bölüme (division) aynlırlar. 2.a- Exopterygota bölümü (Hemimetabola bölümü) : Bu bölümdeki böceklerin kanatları dışa doğru bir sürgün veya tomurcuk gibi gelişir. Biyolojilerinde yarım metamorfosis gösterirler ve bunun içinde hernimetabola bölümü olarakta adlandınlırlar. Bu insectlerin erişkin olmayan yani genç dönemleri (immature) yapıları ve yaşadıkları yerler bakımından erginlerine benzerler. Exopterygota bölümünde bulunan önemli takımlar şunlardır: Takım (Order) : Orthoptera (Blattaria, Hamam böcekleri, Çekirge) Takım: Mallophaga (Isıran bitler) Takım: Anoplura (Siphunculata, Sokucu bitler) Takım: Herniptera (Tahta kurulan) Takım: Odonata (Kız böceği) Takım: Thysanoptera (Ekin -Fidan bitleri) Takım: Dermaptera (Kulağa kaçanlar) Takım: Plecoptera (Taş sinekleri) Takım: Isoptera (Termitler. beyaz kanncalar) Takım: Psocoptera (Kitap bitleri) 2.b- Endopterygota bölümü (Holometabola bölümü) : Bu bölümdeki insectlerin gelişmelerinde tam metamorfoz görülür. Kanatları internal olarak yani bir kokan içinde veya koza içinde gelişir. Bu bölümde bulunan önemli takımlar şunlardır. Takım: Coleoptera (Kın kanatlılar) Takım: Hymenoptera (Zar kanatlılar, bal arıları, normal karıncalar ve eşek arıları) Takım: Lepidoptera (Kelebek ve güveler) Takım: Neuroptera (Sinir kanatlılar) Takım: Siphonaptera (Aphaniptera, Pireler) Takım: Diptera (Gerçek sinekler, çift kanatlılar) Exopterygota Bölümü Bu bölüm içerisinde çok sayıda takım varsa da bunlar içerisinde Veteriner Hekimlik yönünden önemli olanlar üzerinde durulacaktır. Yani insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan, hastalıklar oluşturan ve vektörlük yapan türlerden bahsedilecektir. OrthopteraTakım; (Syn: Blattaria) Bu takım; hamam böcekleri yanında, ağustos böcekleri ve çekirgeleri kapsar. Bunlar veteriner ve insan hekimliği yönünden parazitlik etkileri olmamalarına karşılık bazı hastalık etkenlerine arakonaklık yapmaları ve taşıyıcılık görevi yapmaları yönünden önemlidir. Bunlardan Melanoplus cinsine bağlı çekirgeler Tetrameres americana ve Cheilospirura amulosa'ya arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri değişik uzunlukta ve büyüklükte olup, vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Başlarında bir çift anten, bir çift göz ve parçalamaya ve çiğnemeye elverişli ağız organelleri vardır. Göğüs halkalarının dorsalinden masothorax ve metathoraxdan iki çift kanat çıkar. Bunlardan birincisi sertleşmiş ve kitini yapıda olup, metathoraxdan çıkan ve ince bir zar gibi olanının üzerini örter. Göğüs halkalarının ventral kısmından uzun üç çift bacak çıkar. Hamam böcekleri kanatlı olmalarına rağmen uçamazlar. Sıcak ve rutubetli yerlerde yaşarlar. Mekaniksel olarak bazı protozoon kistlerini taşırlar ve bir kısım nematodlara arakonaklık yaparlar.Hamam böceklerinden üç tür yurdumuzda bulunmuştur. Bunlar; Blatta orientalis (Şark hamam böceği) Blatella germanica (Alman hamam böceği) Periplanata americana'dır. Hamam böcekleri spirurida takımındaki bazı nematodlara, Gongylonema 'ya bazı tavuk cestodlarına (Raillietina sp) ve oxyspirura cinsi nematodlara arakonaklık yaparlar. Bakterilerden salmanella 'lara vektörlük yapabilirler. Yine değişik bakteri, protozoon, mantar gibi değişik hastalık etkenlerini mekanik olarak bir yerden başka bir yere taşırlar ve özellikle yiyeceklere bulaştırırlar. Kolera, tifo ve verem basilleri ile Entamoeba coli, Entamoeba histolytica, Balantidium coli, Giardia intestinalis ve Trichomonas hominis kistlerinin yayılmasında aktif olarak rol oynarlar. Aynca helmintlerden Tetrameres, Acuaria, Hymenolepis ve Moniliformis cinslerine arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri sıcak yerlerde yaşar ve karanlıkta dolaşırlar. Duvarların çatlak ve oyuklarına, tahta kenarlarının arasına yada arkalarına, su ve kalorifer borularının arkasına ve dolaplara gizlenirler. Bu insectler nişastalı ve şekerli besinleri severler. Ancak diğer besinlerle de beslenebilirler. Bu nedenle mutfaklarda yiyecek konulan dolaplarda, kiler ve fırınlarda sıkça rastlanılır. Ayrıca hayvan barınaklarında da bunlara sıkça rastlanılır. Blatella germanica yani alman hamam böceği 15 mm uzunlukta olup, açık kahverengindedir. Thoraxın üst kısmında iki koyu çizgi görülür. Kanatlar her iki cinsiyette de mevcut olup, vücut uzunluğunu biraz geçer. Şark hamam böceği (Blatta orientalis) ise nisbeten daha büyük olup, 25 mm uzunluğunda ve koyu siyah renktedir. Kanatlar erkeklerde abdomenin ucuna kadar ulaşmaz ve dişilerde ise kanatlar daha da küçülmüştür. Hamam böceklerinin dişileri içlerinde yumurtaları bulunan ve yumurta paketleri adını alan silindir şeklindeki yumurta paketlerini uygun yerlere bırakırlar. Bu yumurta paketleri içerisinde çok sayıda yumurta bulunur. Uygun ısı ve besin bulunduğu ortamda çabucak gelişerek nymphler oluşur. Yumurtadan erişkinlerin oluşması normal şartlarda 30 -50 gün kadar sürer. Hamam böcekleri ile mücadelede insectisit yani insect öldürücü ilaçlar kullanılır. Toz şeklinde olanIarı hamam böceklerinin geçecekleri yerlere dökülür yada bir puar yardımı ile toz ilaçlar bunların saklandıkları yerlere serpilirler. Toz ilaçların kullanılması bu tip ilaçların kalıcı etkisinden dolayı daha faydalıdır. Bunun yanısıra solüsyon halindeki ilaçlarda bunların saklandıkları yerlere püskürtülürler. Ancak bu solüsyonların mutlak süratte hamam böceklerinin vücutlarına temas etmesi gerekir. Kontrolde dieldrin ve lindan gibi klorlu hidrokarbonlu insectisitler sprey şeklinde saklandıkları yerlere püskürtülerek uygulanır. Ancak yumurtadan çıkacak yeni nesilleri öldürmek için ilaç tekrarlanmalıdır. Bu amaçla sentetik pyretroidlerde kullanılabilir. Bunlann dışında 25 gr kaynamış patatese 75 gr borik asit karıştırılarak un haline getirilir. Etrafta yiyecek bulundurmamak şartıyla küçük tabaklar içinde hamam böceklerinin yemesine bırakılır. Hamam böcekleri ile mücadelede meskenlerin tümünde mücadele yapılır ve temizliğe dikkat edilir. Kullanılan ilaçlara karşı direnç gelişebileceği için farklı gruplardan insektisitlerin değiştirilerek kullanılmasında yarar vardır. Phthiraptera (Bitler) Gözle görülebilecek büyüklükte olan bitler 1 -2 mm büyüklüktedirler. Vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden oluşur. Erişkin formlarında daima üç çift bacak bulunur. Kanatları yoktur. .Gözleri rudimenterdir yada yoktur. Bitler bütün yaşam dönemlerini (yumurta -nymph -erişkin) konak üzerinde geçiren insectlerdir. Yani daimi ve tek konaklı parazitlerdir. Bitler kan emen hakiki bitler (Anoplura) ile tüy ve yapağı yiyen bitler (Mallophaga) olmak üzere iki takımda incelenirler. Mallophaga ve Anoplura takımındaki türler arasındaki farklar şunlardır: MalloRhaga Takımı AnoRlma Takımı- Baş ve Thorax Baş thoraxdan geniş Baş thoraxdan dar ve ve kalkan seklindedir. sivrilmis sekildedir. Ağız organelleri Kesmeye -parçalamaya Sokmaya -emmeye elverislidir. elverislidir. Gtdası Epidermis artıkları Konakçımn kam ve tüvler Konaklan Türlerin çoğunluğu Hepsi memelilerde bulunur kanatlılarda, çok azı ise memelilerde bulunur. Mallophaga Takımı: Bu takıma bağlı üç alt takım (suborder) vardır. Bunlardan Amblycera ve Ischnocera alt takımları daha önemlidir. Suborder : Amblycera Antenleri başın iki yanındaki çukurlarda olup, kolayca görülemez. Bunların mandibulaları önden ısırır. Çok hareketli, uzun yapılı ve sarı renklidirler. Mesothorax ve metathorax arasında genellikle görülebilen bir çizgi vardır. 1) Familya (Aile): Gyropidae Memeli hayvanlarda ve daha çok kemiricilerde (kobay) bulunurlar. Genus (Cins) : Gyropus Bu cinse bağlı en önemli tür Gyropus ovalis'dir. Kemirici hayvanlarda bulunurlar. Kobayların mallophagose'unu meydana getirir. Erkekleri 1 mm, dişileri ise 1.2 mm uzunluğundadır. 2) Familya: Menoponidae Kanatlılarda görülür. Bu ailedeki türlerin başları çok genişlemiş ve üç köşeli bir görünüm almıştır. Antenleri dört eklemlidir ve tarsuslarında bir çift tırnak bulunur. Bu ailede bulunan önemli türler: Species (Tür) : Menopon gallinae Species : Menopon phaeostomum Species : Holomenopon leucoxanthum Species : Menacanthus stramineus Species : Trinoton anserinum Bunlardan en yaygın olarak görülen cins menapon' dur. Daha ziyade konağının derisi üzerinde yaşadığından vücut biti adını alır. Süratli hareket eder. Özellikle genç hayvanlarda ölüme sebep olabilirler. Suborder : Ischnocera Bu alt takımdakilerin mandibulaları alttan ısırır ve antenleri kolay görülür. Hareketleri nisbeten yavaştır. Geniş yapılıdırlar ancak bazı türleri dar ve uzundurlar. Renkleri kırmızı esmer veya gri siyahtır. Mesothorax ve metathorax kaynaşmıştır. I) Familya: Philopteridae: Kanatlılarda, kuşlarda görülürler. Bu ailedeki önemli türler: Species : Lipeurus heterographus Lipeurus'lann vücutları dar ve uzundur. Vücut kenarları birbirine paraleldir. Species : Lipeurus caponis Species : Goniodes gigas Goniodes'ler tavuk tüylerinin sapı üzerinde bulunurlar ve renkleri kırmızımtrak esmerdir. Species : Goniocotes gallinae Species : Chelopistes meleagridis Species : Columbicola columbae Species: Anaticola crassicornis Philopteridae ailesindeki türlerin antenleri 5 eklemlidir. Ayak tarsuslarının uç kısmında bır çift tırnak bulunur. 2) Familya: Trichodectidae : Antenleri 3 eklemlidir. Tarsusların uç kısmında tek bir çengel bulunur. Bu ailedeki türler memelilerde görülür. Memelilerin tüyleri arasında yaşarlar. Bu ailede üç önemli cins bulunur, Cins: Trichodectes Species: Trichodectes canis: Köpeklerde bulunan mallophaga türüdür. Açık san renktedir. Başı dikdört.gen şeklinde olup, antenleri tüylüdür. Cins: Felicola Species : Felicola subrostrata: Kedilerde bulunur. Başlarının ön kısmı üçgen şeklindedir. Genus: Damalinia (Bovicola) : Ayaklan ve ayak uçlarındaki çengelleri uzundur. Species : Damalinia (Bovicola) bovis : Sığırlarda görülür. Species : Damalinia (Bovicola) ovis : Koyunlarda bulunur. Species : Damalinia (Bovicola) equi : Tektırnaklılar konaklarıdır. Species : Damalinia (Bovicola) caprae : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) painei : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) limbala : Keçilerde bulunan mallophaga türleridirler. Suborder : Rhynchophthirina : Bu alt takımda bulunan mallophaga türleri fazla önemli değidirler. Önemli cins ve türü ise; Cins: Haematomyzus Species : Haematomyzus elephantis'dir. Fil bitleri'dir. Anoplura (Siphunculata) Takımı Gerçek bitler olup, yalnız memelilerde bulunurlar ve konaklarından kan emerek beslenirler. Bu takıma bağlı 5 aile vardır. I) Familya: Haematopinidae : Hayvan bitleridir. Aile adından da anlaşıldığı gibi kan emenler anlamına gelir. Gözleri bazen hiç yoktur bazen de çok basittir. Baş ön tarafa doğru çıkıntılar yapmıştır. Bacaklar aynı büyüklüktedir. Bu ailedeki önemli cinsler; Genus: Haematopinus Species : Haematopinus asini : At bitidir. At, katır ve eşeklerin kuyruk ve yelelerindeki kıllarda bulunur. Species : Haematopinus bufali: Mandalarda bulunur. Species : Haematopinus suis: Domuzlarda bulunur. Species : Haematopinus eurysternus : Sığırlarda görülür. Özellikle kaşektik sığırların uzun kıllı kısımlarında bulunur. Species: Haematopinus tuberculatus: Mandalardabulunur. 2) Familya: Linognathidae: Gözleri olmayabilir. Ön bacaklar daha küçüktür, yani birinci çift bacaklar çok zayıftır. Bu ailedeki cins ve bağlı olan türler; Genus: Linognathus : Koyun, sığır, keçi, köpek ve tilkilerde görülür. Bulundukları hayvanlarda linognathose adı verilen belirtilere sebep olurlar. Bu cinse bağlı türler; Species : Linognathus ovillus : Koyunlarda vücut biti türüdür. Species : L. africanus: Koyunlarda bulunur. Species : L. pedalis : Koyunların bacaklarında bulunur ve bacak biti adını alır. Specıes: .stenopsıs: Keçi bitidir Species : L. vituli : Konakları sığırlardır. Species : L. setosus : Köpek ve tilkilerde görülür. Genus: Solenopotes Species : Solenopotes capillatus : Sığırlarda bulunur. Species : Microthoracius cameli: Deve biti. 3) Familya: Pediculidae : İnsan bitleri bu grupta bulunurlar. Maymunlarda ve insanlarda yaşarlar. Gözleri vardır. Tarsuslarının nihayetinde bir tek çengel bulunur. Bu ailedeki türler tarafından insanlarda meydana getirilen belirtilere yada enfestasyon olayına "pediculosis" adı verilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pediculus humanus: İnsanlarda parazitlenir. Bu türün iki varyetesi vardır. Bunlardan Pediculus humanus capitis baş biti adını alır ve kafa saçı, bazan sakal, kaş v,e bıyıkta yerleşir. Diğeri ise Pediculus humanus corporis olup, daha çok gövde kısımlarında ve çamaşırların katlanmış, kıvrım yerlerinde bulunurlar. Bu son türe İnsanlardaki vücut biti adı verilir. Species : Phthirus pubis: Oran olarak diğer türlere göre daha geniş yapılıdırlar. Ancak abdamenleri daha kısadır ve orta bacak ile arka bacakların tırnakları kuvvetlidir. İnsanlarda eşeysel organların ve anüsün civarındaki kılların arasında bulunurlar. Bunun içinde insanların kasık biti veya edep biti adını alırlar. Bu bölgelerden kan emerken tahrişlere ve ekzamalara yol açarlar. Bu belirtilere "Phthiriosis" adı verilir. Aynca pediculidae ailesine bağlı olarak Pedicinus cinsi bulunur. Pedicinus cinsi maymunlarda bulunan bit türüdür. 4) Familya: Hoplopleuridae: Bu ailedeki türler fare ve kemiricilerde parazitlenirler. Bulunan türler; Genus: Polyplax, Hoplopleura, Haemodipsus. Species : Polyplax spinulosa: Farelerde ve sıçanlarda yaşarlar. Bu tür protozoonlardan Haemobartonella türlerini bulaştırır. Ayrıca fare tifusü, bulaşıcı anemia ve fare trypanosomiosis hastalıklarıın insanlara bulaştırırlar. Species : Polyplax serrata' Kemiricilerde bulunur. Eperythrozoon ve Francisella türlerini bulaştırırlar. Bu türlerden başka bu aileye bağlı olarak kemiricilerdede Hoplopleura ve Haemodipsus cinsleri de vardır. 5) Familya: Echinophthiriidae: Foklarda ve deniz fıllerinde yaşarlar. Bu bitlerin kara yırtıcılarından denizde yaşayan memelilere geçtikleri tahmin edilmektedir. Vücutları kılların değişmesinden dolayı pullarla örtülüdür. Familya: Cimicidae (Gerçek tahtakuruları) Bu ailedeki tahtakurularının antenleri dört eklemlidir. Kanatları iyice küçülmüş ve atrofiye olmuştur. Vücutları oval ve dorso -ventral olarak basıktır. Bunlar hoşa gitmeyen bir koku yayarlar ve geceleri beslenirler. İnsan omurgalı hayvanlar ve kanatlılardan kan emerler. Bu aileye bağlı olarak bulunan önemli cins ve türler Familya: Formidae (Karmcalar) : Bu ailede karıncalar bulunur. Kanatlı veya kanatsız olabilirler. Ağız organelleri parçalayıcı ve çiğneyici tiptedir. Toplu halde yaşarlar. Yumurtayla çoğalırlar. Kopulasyondan sonra dişi ve erkekler kanatlarını kaybederler. İşçi karıncalar ise iyi gelişmemiş dişiler olup, kanatsızdır ve bunların zehir bezleri vardır. İnsan ve hayvanları ısırdıklarında şiddetli kaşıntıya sebep olabilirler. Bu aileye bağlı en önemli tür Formica fusca' dır. Bunların hekimlik yönünden önemleri kanatlı cestodlarından Raillietina türlerine ve trematodlardan Dicrocoelium dentriticuma arakonaklık görevi yapmalarıdır. Familya: Vespidae Yaban arıları adını alan, bu ailedeki türler tek tek yada toplu halde yaşarlar. Bunlar etcildirler. Ancak hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenirler. Karın bölgesi hareketli olduğundan ağılı iğnelerini her yönde kullanabilirler. Yaban arılan türlerinden özelikle Vespa crabro,Vespa germanica ve Vespa orientalis türlerinin sokması çok acı verir, ağır klinik belirtilere hatta ölümlere yol açabilirler. Çeşitli hastalık etkenlerini besinlere mekanik olarak bulaştırabilirler.Tesadüfen ağıza girdiklerinde insan ve hayvanların dil yada boğaz çevresini sokarak buraların şişmesine sebep olabilirler, ayrıca allerjik reaksiyonlara ve anfılaktik şoka sebep olarak ölümlere yol açabilirler. Familya: Apidae (Bal anları) Bu aile bal anlarını kapsar. Bunlar genellikle toplu halde yada tek tek yaşarlar. Zehirli iğneleri yönünden insan ve hayvanlar için çok zararlı olabilirler. Bu arı ağılaması olayına Hymenopterismus adı verilir. Arı sokmaları sonucu acı, allerjik bozukluklar ve hatta anafılaktik reaksiyonlar oluşur. Boğaz ve dil gibi hayati bölgeleri sokmaları sonucu ölümler görülebilir. Arı sokmalarında eğer arı iğnesi içeride kalmışsa çıkarılır. Bu yerlere gazyağı ve benzin damlatılır. Uzun süre arı sokması sonucu bazı kişilerde bağışıklık gelişir. Bazı fertlerde ise şiddetli bir duyarlılık görülmektedir. Yılan zehirine karşı hazırlanan serum arı zehirine karşı da kullanılmaktadır. An soktuğu zaman deride kaldığı sürece zehir bezesinden salgı yapar. Bunun için arı sokmalarında iğnenin en kısa sürede çıkarılması gerekir. İğnesi kopan arı kısa sürede ölmektedir. Bu ailede bulunan en önemli tür Apis mellifera (Apis mellifica) dır. Bu tür bal arısı olarak adlandırılır. Ekonomik olarak en önemli türdür. Normal bir arı topluluğu 40.000 -70.000 ergin bireyden oluşur. Bundan daha az birey içeren yuvalar zayıf olarak nitelendirilir ve kışı geçirmeleri zayıf ihtimaldir. Bir yuvada yani kovanda üreme yeteneği olan bir kraliçe (ana arı), dişi olan ve üreme yeteneği olmayan işçi arılar ve üreme dönemlerinde ortaya çıkan erkek arılar vardır. Ana arı 20 -25 mm boyunda, anteni 12 segmentli ve nokta gözler alında birbirine değmez. İşçi anlarda ana arı özelliklerini gösterirler. Ancak büyüklükleri 13 –15 mm kadardır. Erkek arılar da 15 -17 mm boyunda olup, işçilere ve ana arıya göre daha tıknaz yapılıdır. Arıların gelişmelerinde yumurta, larva, pupa ve erişkin dönemleri vardır yani tam metamorfoz geçirirler. Ana arının görevi Mart'ın başından Eylül'ün sonuna kadar yumurta bırakma ve salgıladığı feromonla yuvanın düzenini ve böylece bütünlüğünü sağlamaktır. Günde yaklaşık 3.000 yumurta bırakırlar. Yumurtadan ergin oluncaya kadar işçi anlar için 21 gün. Ana arılar için 16 ve erkek arıların gelişmesi içinde 24 gün geçmesi gerekir. İnsan ve hayvanları en çok sokan arı türleri ; Apis mel!ifica (Bal arısı), Vespa crabro, V. silvetris (Sarıca arılar), Polistes gallicus ve Bombus sp.'dir.Arılarda alkalen zehir bezi (küçük olan) ve asit zehir bezi (büyük ve çatal şeklinde olan) olmak üzere iki adet zehir keseleri bulunur. Bunların; alyuvarları eritici, sinir uçlarını ağılayıcı, yangı yapıcı, allerji oluşturucu ve bölgesel nekroz oluşturucu etkileri vardır. Hymenopterismus’un tedavisinde yapılacak işlemler. -Bir pens veya bıçak ucu ile dikkatlice iğne çıkarılır. -Sokulan bölgeye buz tatbik edilir. -Antihistaminikli solüsyon veya pomadlar lokal olarak uygulanır. -Antihistaminikler oral veya parenteral olarak verilebilir. Şayet anafilaktik reaksiyonlar oluşmuş ise; -Özel enjektörlerde bulunan adrenalin 0.3-0.5 ml (1:1000 sulandırılmış) deri altı veya damar içi yolla verilir. -Parenteral olarak antihistaminikler verilir. -Damar içi serum fizyolojik verilir. -Kortizon endikedir. -Solunum yolu açık tutulur. Eğer siyanoz varsa oksijen verilir. An sokmalarına karşı duyarlı kişilere koruyucu olarak arı antitoksini verilebilir. Neuroptera Takımı (planipennia -Sinirkanatlılar) Bu takımdaki böcekler küçük kelebeklere ve odonata takımındaki insectlere morfolojik olarak benzerler. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Çiğneyici ağız organelleri ve yarım küre şeklinde büyük bileşik gözlere sahiptirler. İki çift kanatları vardır. Çeşitli türlerde kanatlar renklenmeler ve desenler gösterirler. Cam gibi saydam olan kanatlar, çoğunlukla kahverengi benekler şeklindedir. Kanat üzerindeki damarlar kanat kenarlarına doğru çatallaşır ve birbirlerine birçok enine damarla bağlanırlar. Böceğin dinlenmesi sırasında kanatlar genellikle abdomenin üzerinde çatı şeklinde dururlar. Gelişmelerinde tam başkalaşım görülür ve çoğunlukla akşamları ve geceleri aktiftirler. Lepidoptera Takımı (Kelebek ve Güveler) Lepidoptera takımında kelebek ve güveler bulunur. Kelebeklerin ağız organelleri iyi gelişmemiştir. Besinlerini çiçeklerin nektar ve polenlerinden sağlarlar. Bazı türleri ise kısa süren yaşamlarında hiç besin almazlar. Kelebekler böcekler içerisinde kanadı, gövdesi ve bacakları pullarla tamamen örtülü olan insektlerdir. İki çift kanatlrın vardır. Kanat üzerindeki renkli ve kitini olan bu örtüler kelebeklere güzel bir görünüm verirler. Lepidoptera takımındaki .artropodların gelişmelerinde sırası ile yumurta, larva (tırtıl), krizalit (koza içinde) ve erişkin dönemleri vardır. Yani gelişmelerinde holometabol görülür. Ancak bunların larvalarına tırtıl, pupa dönem karşılıklarına da krizalit adı verilir. Larvaları çok ayaklı olup, polipod larva türüne örnektir. Kelebek tırtıllarının üzerindeki kılların zehir keseleri ile ilişkili olduğu ve bu nedenle tırtılların insanlarda allerjik dermatitislere neden olduğu belirtilmektedir. İşte kelebek türlerinden bazılarının canlı yada ölü tırtıllarının diplerinde zehirli salgı yapan bezeler bulunan vücut kıllarının insaınn derisi üzerine yada gözüne düşerek dokulara saplanması sonucu oluşan allerjik dermatitise tırtıl dermatitisi ya da Lepidopterizm (Lepidopterismus) adı verilir. İnsanlarda deride oluşan lezyonlara analjezik ve anti inflamatuar merhemler sürülür. Bulunan kıllar pensle çıkarılır. Bu tırtılları yiyen hayvanlarda ölümle sonuçlanabilen hastalıklar oluşabilir. Bu yüzden ördek ve tavuklarda zehirlenmeler görülmüştür. Aynca bu takımda bulunan ve arılarda büyük ekonomik kayıplara sebep olan türler vardır. Bunlar; Aile: Galleridae Species : Galleria mellonella (Büyük balmumugüvesi) Species : Achroia grisella (Küçük balmumugüvesi) Bu türlerden başka bu takımda evlerde görülen değişik güvelerde bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en önemlisi olan ve arı güvesi olarak bilinen büyük balmumugüvesi hakkında bilgi verilecektir. Galleria mellonella Arıların büyük mum güvesi olarak bilinen bu parazit özellikle havalanması iyi olamayan karanlık ve zayıf kovanlarda etkili olur. Bu parazit küçük mum güvesi olan Achroia grisella'ya göre daha zararlıdır. Büyük mum güvesi karanlık, sıcak ve iyi havalandırılmayan yerlerde depolanmış peteklerde büyük zarar verirler. Genellikle alçak rakımlı yerlerde daha yaygındırlar. Yüksek rakımlı yerlerde yoğunluğu ve zararları daha azdır. Güve larvaları peteklerde tüneller açarak, peteklerdeki bal, polen ve balmumunu yiyerek koloniye büyük zarar verirler. Zararlı etkisi daha çok depolanmış sahipsiz peteklerde ve ağ örerek olmaktadır. Ayrıca güçsüz kolonilerdeki peteklerde de aynı zararı yapabilmektedirler. Güçsüz ve hastalıklı koloniler güve için uygun gelişme ortamıdırlar. Güve larvaları petek gözlerinde açtıkları tüneller sebebiyle, petek gözlerinin bozulmasına ve balın akmasına sebep olurlar. Dişi Galleria mellonella türleri yumurtalarını genellikle kovandaki yarık ve çatlaklara, ışıktan uzak loş yerlere kümeler halinde bırakırlar. Bir küme içinde 80 -100, hatta bazen daha fazla yumurta bırakabilmektedirler. Herbir dişinin bıraktığı yumurta sayısı 500 kadardır. Yumurtadan larvalar 24 -26 derece sıcaklıkta 5 -6 günde, 10 -l5 derece sıcaklıkta 34 günde çıkar. Larvalar hareketlidir, peteklerde yuva yapar ve gelişmesini sürdürürler. Larva dönemi 30 derece sıcaklıkta ortalama bir ay sürer. Ancak bu süre alınan gıdaya ve sıcaklığa göre değişir. Larva gelişmesi için en uygun sıcaklık 30 -35 derece sıcaklıktır. Gelişmesini tamamlayan larvalar sert, tüylü, beyaz renkli ipek bir koza örerler. Koza içerisinde larva pupaya (krizalit) dönüşür. Pupa dönemi 8 -14 gün sürer. Pupadan grimsi kahverengi ergin kelebekler çıkar. Dişi kelebekler kozadan çıktıktan 4 -10 gün sonra yumurtlamaya başlar. Erginler iklim şartlarına bağlı olarak değişmek üzere 2 -5 hafta yaşarlar. Ömürleri düşük sıcaklıkta daha da uzar. Pupadan çıkan ergin kelebekler çiftleşerek yumurtlamak üzere tekrar koloniye girmeye çalışırlar. Galleriosis'li kovanlarda larvalar gelişmesini tamamladıktan sonra kovan içinde sert tüylü ipekten ağ ve koza örerek kovandaki arıların faaliyetlerine engel olurlar. Böylece de büyük ekonomik kayıplara yol açarlar. Ayrıca bu zararlarının yanısıra larvalar peteklerdeki balın sır kısımlarını zedeleyerek, tüneller açarlar ve balın dışarı akmasına neden olurlar. Galleriosis'de kontrol ve korunma: Arıcılıkta Galleria enfestasyonlarının kontrolünde şu tedbirler alınır. l- Balmumu güvesinin en etkili düşmanı arıların kendisidir. Bunun için koloniler güçlü tutulmalıdır. Bu tip güçlü kolonilerde arılar güve larvalarını kovan dışına taşıyarak, zararlı etkilerinden kurtulurlar. 2- Kovanda yarık ve çatlaklar bırakılmamalı, kırıntı ve her türlü artıklar temizlenmelidir. 3- Arılı kovanlara verilecek ilaçlar anlar içinde zararlı olabileceği için, ilaçlı mücadele depolanmış arısız petek ve ancılık malzemelerinde uygulanmalıdır. 4- Boş petekler ve diğer malzemeler yeterli hava akımının bulunduğu bir odada 60 derecede 34 saat, -12 derece sıcaklıkta 3 saat tutulmalıdır. Düşük ısı ve yüksek sıcaklık balarısı zararlılarının bütün dönemlerindeki bireyleri öldürmektedir. 5- Petek güvesine karşı bakteriler, mantarlar ve peradatör böcekler kullanılarak biyolojik mücadele yapılmaktadır. Bunun için de arılara zararlı olmayan ancak kelebek larvalarına (tırtıl) etkili olan Bacillus thuringuensis toxinleri kullanılmaktadır. 6- Kontrolde diğer bir önlemde ilaçlamadır. Bunun için güve görülen kovanlardaki arılar başka temiz bir kovana boşaltılır. Güveli çerçeveler bir kovan yada sandık içinde, paradiklorbenzen (PDB ), ethylene dibromit, metyl bromid, karbondisülfid gibi ilaçlarla ilaçlanır. Çerçeveler tamamen asalaklardan temizlendikten sonra istenilen kovana konulabilir. Ayrıca depolarda da ilaçlamalar yapılır. ilaçlar ergin kelebekleri, larva ve pupaları öldürür. Ayrıca toz kükürt fumigasyon halinde kullanılabilir. Siphonaptera (= Aphaniptera) Takımı (Pireler) Pireler, sıcak kanlı memelilerden yani kanatlı ve memelilerden kan emen ve yalnız ergin devrelerinde geçici parazit olan insectlerdir. insecta sınıfının genel özelliklerini gösterirler. Vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Vücutları latero -lateral yani iki yanlı olarak (bilateral) basıktır. Vücut parlak sarı kahverenginde sağlam bir kitinle örtülüdür. Pirelerin erginleri 1.5 -5 mm büyüklüğünde olup, 3. çift bacakları çok uzun ve sıçramaya elverişlidir. Yani, pireler zıplayan böceklerdir. Kanatları redüksiyona uğramış olup, görülemez. Ağız organelleri sokmaya -emmeye elverişlidir. Pirelerde baş (capitilum) önden yuvarlağımsı ve ellipsoidal, iki yandan basık ve gövdeye yapışık görünümdedir. Başlarında bir çift antenleri ve bazı türlerinde ise bir çift gözleri vardır. Pire türlerinin bazılarında siyah iri dikenler şeklinde tarak (ctenidia) lar vardır. Bu taraklar başın alt kısmında ise genal tarak (yanak tarağı), boyun kısımlarında ise pronotal tarak (boyun tarağı, omuz tarağı) adını alır. Thorax üç kısımdan oluşmuştur. Thorax üstte notum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Thorax pronotum, mesonotum ve metanotumdan meydana gelir. Thoraxın ventralinde uzunlukları önden arkaya doğru artan üç çift bacak çıkar. Bunlardan 3. çift bacaklar çok uzundur ve sıçramaya elverişlidir. Abdomen halkalardan oluşmuştur ve bu karın halkaları birbirine geçmelidir. Onun için pireler çok fazla kan emebilirler. Karın halkaları üstte tergum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Sekiz karın halkası vardır. Her halkada spiracle (stigma) bulunur. Ayrıca son halkada pygidium (his organeli), antipygidial bristil (uzun diken) ve anal stylet adını alan değişik dikenler bulunur. Dişilerin arka taraftarında kitinsel bir kese biçiminde olan, türlere göre şekilleri değişen spermatheca (reseptaculum seminis, tohum kesesi) bulunur.Erkeklerde ise kitinsel, ince, uzun ve dinlenme sırasında spiral biçiminde kıvrılmış kopulasyon organı olan clasper bulunur. Pirelerin yumurtaları oval ve beyaz renkte olup, 0.5 mm büyüklüğündedir. Pirelerin gelişmesinde tam metamorfoz görülür. Larvaları kurtcuk biçiminde olup, beyaz renklidir. Olgunlaşan larvaları 6 mm kadar uzunlukta olabilir. Pireler pupa dönemini yaklaşık 4x2 mm ebatlarında olan bir kokon içerisinde geçirir. Kokonun çevresi toz ve toprak ile bulaşıktır. Pireler kozmopolit yani her yerde bulunabilen canlılardır. Her türlü konaktan kan emerler (euroxen parazit). Ancak bazı türleri özellikle kendi konaklarına daha çok gelirler. Dişileri çiftleşmeden sonra toplu iğnenin 1/4'i başı büyüklüğündeki, krem rengindeki yumurtalarını toz, toprak içerisine bırakırlar. Ancak konak üzerine bırakılan yumurtalarda yapışıcı özellikte olmadıklarından kayarak toprağa düşerler. Yumurtadan 1 -2 hafta içerisinde kurtcuk şeklinde ve üzerleri tüylü larvalar çıkar. Larvalar çok aktiftirler. Bunlar topraktaki organik maddelerle, hayvansal artıklarla, kan pıhtılarıyla, kokuşan bitkisel maddelerle yada konağın dışkılarıyla beslenirler. Bunun sonucunda büyüyerek gelişirler ve 11 halkalı kurtçuk şeklini alırlar. Larvalar ışıktan kaçarlar. Larva dönemi 9 -200 gün arasında değişir. Larvalar saldıkları bir salgıyla toz toprak arasında kendilerine bir kokon (koza) örerler. Bu pupa dönemi 10 gün ile bir kaç ay arasında değişir. Bu kokonun içerisinde pire gelişir ve kokonu açarak dışarı çıkar. Ancak Tungidae ailesindeki pirelerin biyolojileri biraz daha farklıdır. Bu ailedeki türlerde dişiler yumurtalarını konak derisinde meydana getirdikleri şişliklerin içerisine ya da yaralara bırakırlar. Larvalar yumurtayı konak üzerindeyken terkeder ve daha sonra yere düşerler. Bu larvalar daha sonra bir kokon içerisinde pupa dönemini geçirerek ergin erkek ve dişiler oluşur. Tungidae ailesindeki pirelerin bu özelliklerinden dolayı pireler geçici parazitizmden daimi parazitizme geçiş halinde olan artropodlar olarak kabul edilirler. Siphonaptera takımında bulunan aile ve türler: Familya: Tungidae Bu ailedeki pirelere oyuk, tünel açan pireler adı verilir. Çünkü dişileri döllendikten sonra konakçısının derisine girer, çok şiddetli olarak irrite eder ve etrafındaki doku şişerek pireyi içine hapseder. Dişi pireler yumurtalarını buralara bıraktıktan sonra dokunun sıkıştırması sonucu ölürler. Tungidae ailesindeki pireler küçük ve ayakları diğer türlere oranla kısa ve zayıftır. Genal ve pronotal taraklar bulunmaz. Bu ailede iki önemli tür vardır. Species : Tunga penetrans Bu türün büyüklüğü 1 mm kadardır. Başın ön kısmı sivrilmiştir. Thorax segmentleri çok dardır. Gözleri geniş ve piğmentlidir. Kırmızı esmer renktedirler. Dişilerde spermatheca konik şekildedir. Başlıca konakları kanatlılardır. Fakat domuz, evcil memeliler ve insanlardan da kan emebilirler. Konaklarına çok şiddetli ağrılar verirler ve hatta deri içerisinde ezilen pirenin dokuları gangrene yol açabilir. Bu tür Güney Amerika' da ve Afrika' da yaygındır. Species : Echidnophaga gallinacea Başlıca konakları tavuklar ve diğer kanatlılardır. Büyüklükleri 1.5 mm' dir. Baştaki alın kısmı köşelidir. Thorax'ın notumları dardır. Genal ve pronotal tarak yoktur. Spermatheca iyi kitinize olmuştur. Bu tür köpek, rat, insan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. Tropik ve subtropik bölgelerde görülmektedir. Familya: Pulicidae Bu ailedeki türlerde genellikle gözler mevcuttur. Bazı türlerinde genal ve pronotal taraklar bulunabilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pulex irritans İnsan piresi olarak bilinen ve insanlardan kan emen bu tür, karnivorlardan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. 1.5 -4 mm uzunluğundadır. Gözünün alt kısmında uzunca bir diken bulunur. Thorax segmentlerinde birer sıra, birinci karın halkasında 2 ve ikinci ile 7. abdominal tergumda ise birer sıra diken bulunur. Erkeklerde clasper geniştir ve biri uzun üç hareketli çıkıntısı vardır. Dişilerde spermathecanın başı yuvarlak ve kitinize olup, kuyruk kısmı kıvrılmış bir parmağa benzer. Genal ve pronotal taraklar yoktur. Pulex irritans doğal şartlarda olmasa bile deneysel koşullarda veba hastalığına vektörlük yapabilmektedir. Türkiyede bu pire türüne rastlanılmıştır. Bu tür ayrıca helmintlerden Hymenolepis nana, Hymenolepis dimunata ve Dipylidium caninum'a arakonaklık yapar. Species : Ctenocephalides canis Köpek piresi olan bu tür, 2 -3.5 mm uzunluktadır. Her kenarda sekiz adet diken ihtiva eden genal ve pronotal tarakları bulunur. Baş yuvarlağımsı şekildedir. Şeritlerden Dipylidium caninum'un arakonaklığını yapar. İnsan ve diğer karnivorlardan da kan emerler. Species : Ctenocephalides felis Kedi piresi olarak tanımlanır. Ancak köpek ve insanlardan da kan emebilir. 2 -3 mm büyüklüğündedir. Alın kısmı daha uzun, dar ve sivridir. Genal ve pronotal tarakları vardır. Genal tarağın ön dikeni hemen hemen 2. nin uzunluğu kadardır. Türkiye'de yaygındır. Species : Spilopsyllus cunuculi Tavşanlarda görülen pire türüdür. Genal tarak 5 -6, pronotal tarak ise 14 -17 koyu renkli büyük dikenden oluşur. Genal tarak subvertikal olarak yerleşmiştir. Dişilerde spermathecanın deliği terminaldir. Tavşanlarda görülmesinin yanında kedi, tilki ve ratlarda da saptanmıştır. Bu tür myxomatosis virusuna vektörlük yapar. Species : Xenopsylla cheopis Xenopsylla genusu içinde bulunan türlerin en yaygınıdır. Asya rat piresi olarak bilinir. Thoraxın mesonotumunda kitini vertikal bir çizgi bulunur. Antenlerinin 3. eklemi asimetriktir. Göz kılı gözün önündedir. Genal ve pronotal taraklar mevcut değildir. Afrika'da ve Güney Amerika'da yaygındır. Ancak dünyanın her kıtasına yayılmıştır. Bu tür veba hastalığı etkeni olan Pasleurella pestis'in vektörlüğünü yapar. Species : Leptopsylla segnis Farelerde görülen pire türüdür. Genal ve pronotal tarak vardır. Ayrıca alında küçük ve az sayıda dikenden ibaret bir alın tarağı bulunur. Familya: Ceratophyllidae Bu ailenin bazı türlerinde frontal çıkıntı vardır. Gözler genellikle mevcuttur. Küçük memelilerle, kuşlarda bulunurlar. Species : Ceratopyllus gallinae Erginleri 2 -3 mm uzunluğunda, vücutları uzunca ve genel olarak renkleri esmerdir. Baş yuvarlak olup, genal tarak yoktur. Pronotal tarak bulunur ve 12 diken taşırlar. Kanatlılarda ve özellikle de tavuklarda bulunurlar. Kuş piresi yada Avrupa kanatlı piresi olarak adlandırılırlar. Kanatlılarda şiddetli yaralanmalara neden olurlar. Species: Ceratopyllus columbae Güvercin piresi olarak adlandırılır. Özellikleri C. galhnae'ye benzer. Species : Nosopsyllus fasciatgs Fare ve sıçanlarda bulunur. Avrupa rat piresi olarak adlandırılır. Ancak diğer hayvanlardan da kan emebilirler. Genal tarak yoktur. Pronotal tarak vardır ve 8 dikenlidir. Gözleri iyi gelişmiştir. Pirelerin Yaptığı Zararlar: Erişkin pireler mutlak süratle kan emerler. Bunun ıçınde buldukları her konak üzerine giderler. Bunların her canlıdan kan emmeleri hastalık etkenlerini bu canlılar arasında nakletmelerine sebep olurlar. Pireler fare ve sıçanlarda bulunan veba etkenlerini kan emmeleri esnasında alırlar. Pire tarafından alınan bu etkenler pirenin midesinde çoğalırlar. Bu pirelerin insanlara gelip kan emmeleri esnasında bu etkenleri onlara aktarırlar. Aynca fare ve rat pireleri fare tifüsu etkeni olan Rickettsiya typhı’yı taşırlar. Tavşan piresi myxomatosis virusunu, köpek piresi Dipyhdium caninum'u, yine köpek ve kedi pireleri Dipetalonema reconditum,Dirofilaria immilis, insan pireleri Hymenolepis nana'yı naklederler. Pireler ayrıca Tularemi'yi mekanik olarak naklederler. Pirelerin zararlı etkilerini sıralayacak olursak; Yukarıda anlatıldığı gibi hastalık etkenlerine vektörlük veya arakonaklık yapmaları, Bazı pire türleri konaklarına traumatik (yaralayıcı) olarak etki yapmaları, Konaklarından kan emmeleri sonucu soyucu -sömürücü etki yapmaları, AIlerjik etkilerinin olması. Özellikle köpeklerde bu tip etkiler sıkça görülmektedir. Konaklarını huzursuz etmeleri, Deride irrtasyon sonucu kaşıntı, dermatitis ve ürtikerlere neden olmaları, Deride tünel açan pire türleri deri altına yerleşerek, kaşıntı, şiddetli ağrı ve bulunduğu yerde irinleşmelere sebep olmaları gibi etkileri vardır. Pirelere karşı mücadelede insektisitler bir hafta ara ile iki kez uygulanmalıdır. Mücadelede insan ve hayvan meskenlerinde pirenin yumurta ve larvaları toprakta bulunduğundan, eğer meskenler toprak zeminli ise buralara insectisitler püskürtülür, toz şeklinde olanlar ise serpilirler. Hayvanlar üzerinde bulunan pireler için insectisitler solüsyon halinde ise püskürtülür veya banyo edilir. Toz halinde ise hayvanların tüyleri arasına serpilirler. BHC'li ve organik fosforlu ilaçlar tercih edilir. Fenol bileşikleri ve BHC'li ilaçlar kedilerde kullanılmaz. Pire allerjisine karşı kortikosteroidler kullanılır. Organik fosforlulardan dichlorvos, sentetik pyretroidlerden permethrin, organik klorlulardan ise lindan kullanılabilir. Ancak lindan kediler için toksiktir. Pirelerde kontrol amacıyla kedi ve köpeklerde dichlorvos ve diazinon ihtiva eden tasmalar kullanılabilir. Fire enfestasyonlarının kontrolündeki başarı barınaklar ve meskenlerde özellikle yataklarda yapılacak ilaçlamaya ve temizlik işlemlerine bağlıdır. Son yıllarda bu amaçla methoprene aerosol kontrol amacıyla kullanılmaktadır. Bu ilaç pire larvalarının bulunabileceği yataklık, halı, kilim gibi yerlere uygulanır. Larvalar tarafından alınan ilaç etkisini pupa döneminde gösterir. İlaç pupalardan erişkin formların çıkışını önleyerek kontrolü sağlar.Kanatlılarda pire mücadelesinde ise malathion ve carbaryl kullanılabilir. Bu ilaçlar toz ve özellikle Echidnophaga enfestasyonlarında solüsyon şeklinde uygulanır. Korunma için kanatlı bannaklarında altlıklar uzaklaştırılır ve yakılır. Barınaklar (kümesIer) % 1 ronnel solüsyonu ile 14 gün aralıklarla iki defa ilaçlanmalıdır. Diptera Takımı (Sinekler = İkikanatlılar) İnsecta sınıfının en önemli takımlarındandır. Bu takımda bulunan artropodlar insecta sınıfının genel özelliklerini gösterir. Yani vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Diptera (di= iki, ptera= kanat) ların başlarında bir çift anten, bir çift petek göz, sokucu- emici, parçalayıcı veya yalayıcı -emici ağız organellerine sahiptir. Erginlerinin mesothoraxlarından çıkan bir çift fonksiyonel kanatları vardır. Arkadan çıkan kanatlar rudimenter olup, topuz şeklindedir ve denge organı görevini yaparlar. Sinek uçarken dengeyi sağlar. Bazı türlerinde ise ağız organelleri atrofiye olmuştur. Böylece bunların beslenmeleri söz konusu değildir. Topuz şeklinde olan ve dengeyi sağlayan kanatlara halter adı verilir. Dişiler yumurta, larva veya pupa meydana getirerek çoğalırlar. Yani dipteraların gelişmelerinde tam bir metamorfoz vardır. Sokucu -emici olanlarda hortum (probiscic) iyi gelişmiştir ve çoğunlukla insan ve hayvanlardan kan emerler. Kan emmeleri esnasında oluşturdukları anemi ve sokma yerlerindeki toksik etkiden dolayı kızarıklık ve kaşıntının yanısıra, bazı hastalık etkenlerini (bakteri, virus, protozoon, helminth gibi) canlılar arasında nakletmeleri ile önemlidirler. Bu takımdaki bazı sinekler larvalarından dolayı önem taşırlar. Çünkü bu sineklerin larvaları konaklarının iç ve dış paraziti olabilmektedirler yani myiasis oluşturmaktadırlar. Dipteraların bazı türlerinin larva şekillerinin insan ve hayvanlarda hastalık oluşturmaları olayına. myiasis adı verilir. Myiasise neden olan türlerin erişkin şekillerinin hiçbir paraziter etkisi yoktur ve ömürleri çok kısadır. Diptera takımında insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan üç alt takım bulunur. Bunlar ; Suborder (Alttakım) : Nematocera Genellikle uzun vücutlu ve narin yapılı sivrisineklerdir. Küçük sinekler olup, erişkinlerin antenleri baş ve thoraxdan daha uzundur. Olgun sineklerin antenleri çok sayıda (8'den fazla) eklemden (segmentden) oluşmuştur. Antenlerin üzerinde "arista" adı verilen üzeri tüylü bir kıl yoktur. Kanatları pullu, kıllı yada parlaktır. Kanat venleri birbiri ile kesişmez. Ayakları çok uzun veya biraz uzuncadır. Dişileri kan emerler. Larvalarının baş kısmı iyi gelişmiştir. Larvaların mandibulaları yatay olarak (horizantal) ısırır. Larva ve pupaları obtektir ve suda yaşarlar. Ayın zamanda hareketlidirler. Su border: Brachycera Nematoceralara göre daha tıknaz yapılı ve kuvvetli yapılıdır. İri sineklerdir. Erişkinlerin antenleri thoraxdan kısa olup, 6'dan daha az segmentlidir. Antenleri birbirinden farklı şekilleri olan segmentlerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Antenleri üzerinde (3. segment) bir. arista bulunabilir. Arista antenin ucuna doğru yer alır. Karekteristik damarlanma görülen kanatlarda, kanat venlerinde kesişme görülür. Dişileri kan emerler. Larvalarında baş kapsülü kısmen yada tamamen körelmiştir. Larvaları suda yaşar ve pupalarıda obtek olup, suda yaşarlar. Larvaların mandibulaları vertical (dikey olarak) olarak ısırır. Suborder : Cyclorrhapha Bu alttakımdaki türlerin erginleri tüylü ve çeşitli metalik renklere sahiptirler. Kan emen türlerin dişi ve erkekleri kan emer. Olgun sineklerin antenleri 3 segmentlidir ve aristalıdır. Arista 3. segmentin dorsalinde yer alır. Kurt benzeri olan larvalarında baş yoktur. Bu tip larvalar hareketli olup, magot adını alırlar. Pupa koarktat olup, hareketsizdir. Larva ve pupa dönemleri toprakta geçer. Suborder : Nematocera Bu alttakımda bulunan aileler şunlardır. Familya: Culicidae (Sivrisinekler) Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Familya: Simuliidae (= Melusinidae, Siyahsinekler, Körsinekler) Familya: Psychodidae (Tatarcıklar) Culicidae Ailesi (Sivrisinekler) Sivrisinekler yaz geceleri düşünülebilecek her yerde bulunan, özellikle ışıklar söndürüldükten sonra insanlardan kan emen ve vızıltısı ile insanları sürekli rahatsız eden insectlerdir. Sivrisinekler 2 -10 mm uzunluğundadır. Bu ailedeki artropodların vücutları; narin, başları küçük ve küreseldir. Bacakları uzundur. Vücutları genellikle silindirik yapıdadır. Antenleri 14 -15 segmentden meydana gelmiştir ve erkeklerde tüylüdür. Ağız organelleri uzun ve silindirik bir biçimde olup, sokmaya -emmeye elverişlidir. Abdomen uzun yapılı ve thorax karekteristik olarak kama şeklindedir. Kanatları uzun ve dar olup, kondukları zaman abdomen üzerinde düz katlanırlar. Culicidae ailesinde bulunan önemli sivrisinek cinsleri; Anopheles, Aedes, Culex, Mansonia ve Theobaldia' dır. Bunlardan özellikle ilk üç tür önemlidir. Sivrisinekler su kenarlarında çoğunlukla bulunurlar. Durgun sularda, durgun deniz sularında larvaları gelişir. Sivrisineklerin sadece dişileri insan ve hayvanlardan kan emerler. Erkek sivrisineklerde alt ve üst çene (maksilla ve mandibula) kısalmış olduklarından konağın derisini delememekte ve kan emememektedirler. Bunlar bitki artıklarından doku özsuyu emerek beslenirler. Sivrisineklerin biyolojisi Dişi sivrisinekler yumurtalarını su yüzeyine veya suda yüzen bitki üzerlerine bırakırlar. Yumurta bırakma şeklinde her türün kendine has özellikleri vardır. Anopheles ve Aedes cinsindekiler yumurtalarını tek tek bıraktıkları halde, Culex cİnsindekiler yumurtalarını paketler halinde bırakırlar. Bazı türler yumurtalarını temiz akarsulara, bir kısmı durgun su birikntilerine yada ağır akan su yollarına, hatta bazıları da deniz suyuna bırakırlar. Culex cinsindekiler yumurtalarını foseptik sularına da bırakmaktadırlar. Yumurtadan çıkan larvalar 10 -11 halkalı olup, kurtçuk şeklindedirler. Larvalar aktif ve hareketli olup, bükülüp açılma şeklinde bulundukları su içinde hareket ederler. Larvalar türlere göre değişmek üzere vücut halkalarında hava borusu taşırlar. Bu hava deliklerini su yüzeyine doğru uzatırlar. Anopheles'lerin larvaları vücutlarının son 3 -4 halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine parelel dururlar. Culex ve Aedes larvaları ise vücutlarının son halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine dikey dururlar. Larvalar 4 defa gömlek değiştirdikten sonra pupa safhasına girerler. Pupa evresinde baş ve thorax yuvarlak kokon benzeri bir yapının içinde bulunurken abdomen serbest vaziyettedir. Bu dönemde daha az aktiftirler. Pupalardan çıkan erişkin sinekler, beslenmek amacı ile çoğaldıkları yerden birkaç kilometre ve hatta rüzgar ve değişik vasıtalarla çok daha uzağa gidebilirler. Erişkin sivrisineklerin kondukları yüzeye duruş şekilleride farklıdır. Anopheles'ler kondukları yüzeye eğik durdukları halde, Aedes ve Culex'ler paralel dururlar. Yaşam süreleri sıcak bölgelerde 6 aydır. Türkiye'de ise bu süre 1 -2 ay kadardır. Culicidae'ler bitki özsularıyla ve şekerli suyla beslenebilirler. Fakat dişiler yumurtlayabilmek için mutlaka bir miktar kan emmek zorundadırlar. Dişi bireyler geceleyin ışığa doğru ve konakçısının vücut ısısına doğru yönelirler. Gündüzleri ise karanlık ve kuytu köşelerde saklanırlar. Sivrisineklerin (Culicidae) Önemi Konaklarını huzursuz ederler. Kan emilen yerde çok rahatsız edici kaşıntıların meydana gelmesine neden olurlar. Çok sayıda oldukları zaman kan emerek soyucu -sömürücü etkilerini gösterirler. Sivrisineklerin esas önemleri sıcak ülkelere doğru gittikçe sıklığı artan, birçok hastalığın bulaşmasına aracılık etmeleridir. İnsan, maymun ve kanatlılar arasında sıtma etkeni olan plasmodium'ların biyolojik vektörüdürler. Dişi Anopheles türleri insanlarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine, Anopheles, Culex ve Aedes türleri ise kanatlılarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine vektörlük yaparlar. Ayrıca sivrisineklerden bazı türler nematodlardan Wuchereria bancraıli (insanlarda fil hastalığı etkeni) ve köpeklerde Dirofilaria immitis larvalarını naklederek, bu helmintIere arakonaklık yaparlar. Bakterilerden Borrelia anserina (Kanatlı spiroketası) 'yı Aedes cinsindeki türler bulaştırır. Yine Mansonia türleri Brugia malayi'nin naklini sağlarlar. Sivrisinekler sarı humma virusuna, doğu ve batı at encephalitislerine ve Japon B encephalitisine vektörlük yapar. Ayrıca kanatlı çiçeğine mekanik taşıyıcılık yaparlar. Tavşan myxomatosis'ine de vektörlük yaparlar. Sivrisineklere karşı mücadele Sivrisineklere karşı mücadele larvalara ve erişkinlere karşı olmak üzere iki şekilde yapılır. Larvalara karşı mücadelenin başında bunların yaşadıkları yerlerin ortamını bozmak gelir. Bunun için taşkınları önlemek, kanalizasyon sistemlerini iyi yapmak ve bataklıkları kurutmak gerekir. Bataklıklar ve durgun sular drenajla kurutulmaya çalışılır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise bu bölgelere insectisitler sürekli olarak yada planlı olarak belirli periyodlarla kullanılır. Bu amaçla en çok kullanılan ilaçlar organik klorlu ve organik fosforlu insectisitlerdir. Taşkınlara bu ilaçlar püskürtülerek uygulanır. Ayrıca larvalara karşı mücadelede biyolojik savaş metodları da kullanılmaktadır. Bunun için Gambusia cinsi balık türleri, yetiştirilmelidir. Bu balıklar sinek larvalarını yiyerek kontrolü sağlarlar. Bu amaçla ayrıca larvalar için patojen olan ve larvalarda salgınlar oluşturan çeşitli bakteri, protozoon ve helmintler de uygulanabilir.Sivrisineklerin erişkinlerine karşı ise insectisitler kullanılmalıdır. Bunun için en uygunları karbamatlı ve organik fosforlu insektisitlerdir. Ayrıca özellikle Anophellere karşı kalıcı etkili ilaçların kullanılması ile iyi bir kontrol sağlanmaktadır. Ancak çevreye etkilerinden dolayi bu tip ilaçlar pek tercih edilmemektedir. Ayrıca mekanik önlemler ve sinekleri uzaklaştırıcı tedbirlerde alınır. Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Bu ailedeki türler sivrisineklerden daha küçük olup, 1 -3 mm boyundadırlar. Antenleri 13 -15 segmentlidir. Dişilerde çok seyrek ve kısa kıllıdır. Erkeklerde ise çok kıllı ve uzundurlar. Ağız organelleri sokucu -emici tiptedir. Hortumları kısadır. Thoraxın her üç parçası kaynaşmıştır. Thorax başın üst tarafına doğru bir kamburlaşma yapar. Kanatları geniş, uçları yuvarlak ve üzerlerinde duman renginde benekler vardır. Kanatlarında pulların olmasıyla sivrisineklerden, daha uzun antenlere sahip olmaları ile de Simulium'lardan ayrılırlar. En tipik özellikleri benekli kanatlara sahip olmalarıdır. Ceratopogonidae ailesindeki türler konaklarını soktuklarında büyük acı verirler. Bunun içinde acısinekler adını alırlar. Dişileri kan emer, erkekleri ise bitki özsuyu ile beslenirler. Bu ailede bulunan ve hekimlik açısından önemli olan Cilicoides (acısinek)'dir. Culicoides'lerin kanatları tüylüdür. Bu cinse bağlı önemli tür ise Culicoides robertsi' dir. Bu türe kumsinekleri adı da verilir. Bu sinekler bataklık bölgelerde ürerler. Dişiler döllenmiş yumurtalarını sığ akarsuların kıyılarına, su içindeki bitkilerin ve taşların üzerine bırakırlar. Dişiler yaşamları boyunca birkaç kez yumurta bırakırlar. Yumurtadan çıkan kurtçuk benzeri larvalar hem karada hemde suda yaşayabilirler. Daha sonra pupa dönemini geçirerek erişkin sinekler meydana gelir. Erişkinler yumurtlamadan önce kan emerler. Sabah vakitleri ve ikindi vaktinde daha çok saldırgan olurlar. Ayrıca bulutlu ve kapalı havalarda çok aktiftirler. Erişkinleri yazın Mayıs ayından Eylül ayına kadar görülürler. Yaz aylarında gelişme süresi 1 -2 aydır. Kışı ise larva döneminde çamura gömülü olarak geçirirler. Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Culicoides'ler sivrisineklerden daha küçük yapılı oldukları için sivrisinekler için yapılan tellerden kolaylıkla geçebilirler. Culicoides 'ler toplu halde uçuşurlar. İnsanlardan ve hayvanlardan kan emerler. Çok sayıda olduklarında hayvanları ürkütüp kaçıştırırlar. Konaklarından kan emerek soyucu -sömürücü etki gösterirler ve fazla sayıda olduklarında anemiye yol açarlar. Ayrıca konaklarını sokmaları kuvvetli tepki oluşturur. Sokma yerinde kaşıntı, ödem ve şiddetli acıya neden olabilirler. Bazen 2 cm büyüklüğünde, seröz bir sıvı dolmuş kabarcıklar meydana gelir. Daha çok orman ve açık arazide çalışanlara saldırırlar. Culicoides türlerinin en önemli

http://www.biyologlar.com/insecta-hexapoda-entoma-bocekler-sinifi

İĞNEADA LONGOZ ORMANLARI MİLLİ PARKI

İĞNEADA LONGOZ ORMANLARI MİLLİ PARKI

İli : KIRKLARELİ Adı : İĞNEADA LONGOZ ORMANLARI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 03.11.2007 Alanı : 3155 ha. Konumu : Marmara bölgesi, Kırklareli ili, Demirköy ilçesi, Saka gölü mevkiinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli Park alanı, İğneada beldesi sınırları içerisinde yer almaktadır.İğneada, Marmara Bölgesi ,Kırklareli İli Demirköy İlçesine bağlı, Bulgaristan ile sınırı olan bir sahil kasabasıdır. Demirköy’e 25 km uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Milli Parkın ana kaynak değerleri; Avrupa ölçeğinde çok sınırlı yayılışa sahip,korunabilmiş, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan en önemli subasar (longos) ormanların bulunması, İğneada ve çevresinde farklı ekosistemlerin bulunmasıdır (tatlı su, tuzlu su ekosistemleri). Avrupa çapında nadir ve eşsiz bir örneği ile zengin bir yaban hayatını ihtiva etmesi, delta, tatlı su bataklıkları, turba alanları, sulak saha ve orman ekosistemleri kaynak değerlerini oluşturmaktadır. Kızılağaç, Karaağaç, Dişbudak, Meşe, Gürgen, Kayın, Kara kavak, ak kavak, söğüt az sayıda ıhlamur ve gürgen sahada bulunmaktadır. Ayrıca Geyik, Karaca, Tilki, Kurt, Tavşan, Domuz, Yaban Kedisi, Kuğu, Yaban Ördekleri, Yaban Kazları, Çulluk, Tahtalı, Engerek kör yılan, Su yılanı vb.türler yaban hayatını oluşturmaktadır. FLORA İğneada ve çevresi ülkemizde birbiriyle ekolojik olarak bağlı ekosistemler zincirini oluşturan ender yerlerdendir. Longoz ormanları ve yaprak döken karışık oldukça boylu ağaç türlerinden oluşan orman vejetasyon tiplerini bünyesinde barındırır. Kıyı kumulları, longoz ormanları ile birlikte İğneada’nın en hassas ekosistemlerini oluştururlar. Kıyı kumulu üzerinde zengin ve ilginç bitki türleri bulunur. Sahil, ön cephe kumul ve sabit kumul bitki örtüleri son derece iyi durumdadır. Avrupa'nın güneydoğusuna özgü dişbudak-meşe-kızılağaç orman tipinin en sulak bölümlerinde kızılağaç ve dişbudak, nispeten daha kuru bölümlerde ise saplı meşe başta olmak üzere çeşitli meşe türleri baskındır. Buna ek olarak tırmanıcı bitki türleri ormanın en belirgin özelliğidir. Bu orman toplulukları Karadeniz'in güneybatı sahillerinde görülen çok nadir ve önemli habitatlar olup, 'longoz' şeklinde adlandırılır. Üst tabakada ağaç katında yer alan baskın bitkiler kızılağaç, dişbudak, kayın ve Akçaağaç’tır. Aynı zamanda tropik orman özelliği gösterdiği için sarılıcı bitkiler açısından da zengindir. FAUNA İğneada ve çevresi faunal zenginlik açısından hayli yüksek öneme sahiptir. Yapılan çalışmalar neticesinde alanda, Balıklar: (Alabalık, Gümüş balığı, Kefal) Kuşlar: (Akkuyruklu kartal, Yeşil Ağaçkakan, Baykuş, Gri Balıkçıl, Guguk kuşu, Yalıçapkını, Kara Leylek, İbibik) Memeliler: (Yaban Kedisi Yaban Domuzu, Karaca, Kır Tavşanı, Yaban Tavşanı, Ağaç Sansarı, Porsuk, Kurt, Karaca, Tilki, Su Samuru, Sarı Boyunlu Orman Faresi, Gelincik, Büyükkulaklı yarasa, Alacalı kokarca) Sürüngenler: (Trakya tosbağası, Pürtüklü semender, Oluklu kertenkele, Engerek Yılanı, Küpeli su yılanı) tespit edilmiştir. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU   

http://www.biyologlar.com/igneada-longoz-ormanlari-milli-parki

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

İli : KONYA Adı : BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1993 Alanı : 88.750 ha. Konumu : Konya ili Beyşehir ilçesindedir. Ulaşım : Milli parka, E238 Konya-Beyşehir devlet karayolu ile ulaşılmaktadır. Konya’ya 94 km, Isparta’ya 105 km mesafededir. Kaynak Değerleri :           Ülkemizin üçüncü büyük gölü olan Beyşehir Gölü’nün jeomorfolojik yapısı; karstik arazi şekillerinden, çok sayıda düden ve dolinlerin birleşmesi sonucu oluşan polye karakterindedir. Gölün karstik arazi yapısı, yörenin genel jeolojik yapısını teşkil eden kireçtaşlarının, suların kimyasal reaksiyonu ile erimesi sonucu meydana gelmiştir. Göl içerisinde karstik yer şekillerinin kalıntıları olan, yükseltileri 20-50 m. Arasında değişen çok sayıda ada bulunmaktadır.           Göl suyu alkalin özelliktedir. Sazan, alabalık, çiçek balığı, gövce, sarıbalık ve tatlısu levreği gibi türler, su kaplumbağası ve yılanlar gölün faunasını oluşturmaktadır. Göl içerisindeki irili ufaklı adalar, su kuşlarının yuvalanmaları ve kuluçkalanmaları açısından önem teşkil ederler. Adalar, dalgıç türleri, kuğular, karabataklar, bazı balıkçıl türleri ve ördekler için kışlama ve kuluçka alanlarıdır.           Milli parkın orman formasyonunu ardıç, karaçam, göknar, sedir ve meşe türleri oluşturmaktadır. Ağaçlar yer yer göl kenarına kadar uzanarak Beyşehir Gölü’nün koylarını ve körfezlerini görsel açıdan eşsiz manzara güzelliklerine kavuştururlar.          Kilikya Bölgesi içerisinde yer alan ve kültürel kaynak değerleri bakımından da zengin olan yöre eski çağlarda Hitit, Pers egemenliğinde kalmış, Helenistik dönemde Bergama Krallığına bağlanmış; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde iskan görmüş, en parlak çağını da Selçuklu döneminde yaşamıştır.           Üstün değerdeki peyzaj güzellikleri, göçmen kuşlar için iyi bir barınak olması, potansiyel göl sularına dayalı su sporlarına elverişli göl kıyılarının bulunması ile Selçuklu dönemine ait kültürel kaynaklar, milli parkın kaynak değerlerini oluşturmaktadır.  Görünecek Yerler : Yenişarbademli yakınlarında, göl kenarında ve 3 km. kadar açıktaki Kızkalesi adacığı üzerindeki kalıntılar, Kubadabad Sarayı harabeleri Selçuklu döneminin eserleridir. Mevcut Hizmetler : Milli parkın yoğun ziyaret dönemi Mayıs-Ekim aylarıdır. Park, ziyaretçiler için günübirlik ve kamp yapma imkanlarını sunmaktadır. Konaklama : Milli park yetkilerinin kontrolünde ve göstereceği yerlerde çadırla ve karavanla kamp yapılabilir. Ayrıca Beyşehir ilçesi de konaklama için uygundur. FLORA Milli Park sınırları içinde 85 familya, 305 cins, 545 tür, 140 alt tür ve 54 varyete yer almaktadır. Milli Park alanı içinde bulunan 560 taksonun 88’i endemiktir. Lübnan sediri, adi ardıç, katran ardıcı, Göknar, Karaçam, Kermes meşesi, Dişbudak, Ceviz,Karadut, Erkek eğreltiotu, Dağ lalesi, Haşhaş, Boyacı kökü, Adaçayı, Kardelen, Sıklamen ve Sarıkokulu milli parkta ve yakın çevresinde yayılış gösteren bazı önemli bitki türleridir. FAUNA Beyşehir Gölü su kuşları açısından oldukça önemlidir. Milli Park Alanında 153 kuş türü vardır. Bunlardan bazıları sakarmeke, yeşilbaş ördek, cüce batağan, bahri ve tepeli ördek. Gölün etrafı iki yaşamlı, sürüngen ve memeli sınıflarına ait türler bakımından da oldukça zengindir. Alanda 3 adet iki yaşamlı, 14 adet sürüngen ve 34 adet memeli türü olmak üzere toplam 51 tür vardır. Göl ve derelerde toplam 16 adet balık türü yayılış göstermektedir. Bunlardan bazıları sudak, sazan, akbalık, siraz ve kızılkanat’tır. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU       

http://www.biyologlar.com/beysehir-golu-milli-parki

VIII. NANOBİLİM VE NANOTEKNOLOJİ KONGRESİ

VIII. NANOBİLİM VE NANOTEKNOLOJİ KONGRESİ

Ülkemizin nanobilim ve nanoteknoloji konusunda en önemli bilimsel etkinliği olan NanoTR kongrelerinin sekizincisi 2012 yılında Hacettepe Üniversitesi'nin ev sahipliğinde Ankara'da düzenlenecektir. Gerek katılımcı sayısı ve gerekse davetli konuşmacı niteliği bakımından her geçen yıl daha büyük ilgi gören NanoTR konferansları artık uluslararası nitelikte bir marka olmaya adaydır. Bu kapsamda 2012 yılında düzenlenecek olan NanoTR8 Kongresi ile eş zamanlı olarak International Academy of Nanomedicine (IANM) tarafından düzenlenen 3. Dünya Kongresi de Ankara’da gerçekleştirilecektir. Böylece katılımcılar bütün dünyada nanoteknolojinin farklı alt disiplinlerinde çalışan çok nitelikli bilim insanlarıyla tanışma fırsatı bulacak ve nanoteknoloji-nanotıp konularındaki son gelişmeleri yakından takip edebileceklerdir. VIII. Türkiye Nanobilim - Nanoteknoloji Kongresi ve IANM 3rd World Congress’e; ulusal ve uluslararası düzeyde katılacak olan davetli konuşmacılar, akademisyenler, girişimciler, özel sektör-kamu temsilcileri, asistan ve öğrenciler ile birlikte 1000’in üzerinde katılımcı beklenmektedir. Sizleri 25- 29 Haziran 2012 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye Kampüsü Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek olan ve nano-bilimin bütün yönlerinin merak ve heyecanla tartışılacağı bu kongreye davet etmekten büyük memnuniyet duyar, değerli katkı ve katılımlarınız için teşekkür ederiz. Saygılarımızla, Bilimsel programa göz atmak veya indirmek için tıklayın... Düzenleme Kurulu Adına Kongre Eş Başkanları Prof. Dr. Emir Baki DENKBAŞ Doç. Dr. Gürer Güven BUDAK Resmi Web Sitesi:  www.nanotr8.com/

http://www.biyologlar.com/viii-nanobilim-ve-nanoteknoloji-kongresi

MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI

MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI

İli : TUNCELİ Adı : MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1971 Alanı : 42.000 ha. Konumu : Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Tunceli ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Tunceli’ye 8 km uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Karasu ve Murat çöküntü alanları arasında yükselen Munzur Dağları’nın jeolojik yapısı, metamorfik, volkanik ve tortul kayaçlardan meydana gelir. Kuzeyde 3300 m’ye kadar yükselen bu dağlık alan, Mercan ve Munzur suyu vadileri ile büyük ölçüde parçalanmıştır. Mercan Vadisi’nin 1600 m’den yukarı kesimlerinde buzul gölleri, dağlardan Ovacık düzlüğüne gelindiğinde kaynayan gözeler, vadi boyunca dökülen küçük şelaleler milli parkın peyzajının ilgi çekici örnekleridir.           Milli parkta tepeler ve yamaçlar meşe ormanları ile kaplıdır. Vadi tabanında ise ceviz, kızılağaç, dışbudak, karaağaç, çınar, kavak, söğüt ve çalı türlerinden meydana gelen zengin bir bitki örtüsü görülür. Sarp ve dik yamaçlar ise çıplaktır.           Yaban hayatı; kurt, tilki, ayı, kınalı keklik gibi türlerin yanında dağ keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, vaşak, su samuru, çil keklik, keklik, kaya kartalı gibi nadir türlerin de barınmasına imkan sağlamaktadır. Munzur Vadisi ve Mercan Suyu’nda bol miktarda alabalık bulunmaktadır.  Görünecek Yerler : Mercan Vadisi’nin yukarı kesimlerinde buzul gölleri ve bu göllerin oluşturduğu peyzaj görüntüleri, Ovacık düzlüğüne inildiğinde kaynayan gözeler ve küçük şelale görülmeye değer kaynak değerleridir. Mevcut Hizmetler : Milli park içerisinde günübirlik rekreasyonel faaliyetlerden piknik, doğa yürüyüşleri ve isteğe bağlı olarak basit kamp yapılabilir. FLORA Milli parkın her köşesinde eşsiz doğal görünüm ve tüm yabanıl yaşam kolaylıkla izlenir. Bitki örtüsü bakımından çok zengin olan Munzur Vadisi Milli Parkı florasında 1518 çeşitli bitki tespit edilmiş olup, bunlardan 43 çeşidi Munzur Dağlarına, 227 çeşidi Türkiye’ye özgü endemik türlerden oluşur. Milli parkta hakim ağaç türü meşe ve çeşitli türleridir. Tepeler ve yamaçlarda kayalık olmayan yerler meşe ormanları ile kaplıdır. Vadi tabanında ve su boylarında karışık olarak karaağaç, akağaç, dişbudak, çınar, asma, huş, ceviz, yabani fındık, kavak, söğüt ve çalı türlerinden oluşan zengin bir bitki örtüsü bulunmaktadır. FAUNA Milli Parkta kurt, tilki, sansar, ayı vaşak, su samuru, porsuk, sincap, tavşan, yaban domuzu ve yaban keçisi bulunmaktadır. Mağaralarda ve kaya kovuklarında yaşayan bozayı, Munzur yaban hayatının önemli büyük memelilerinden biridir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/munzur-vadisi-milli-parki

Filogenez ve Sistem

Hayvanların filogenilerini çeşitli fizyolojik, morfolojik ya da diğer yöntemlerle belirlemek olasıdır. Ancak akrabalıklarını homolojiden yararlanarak belirlemek en garantili yoldur. Birbirine benzemeyen organların homoloji ölçütlerinden yararlanılarak homolog olduklarının ortaya konulması olayın anlaşılmasında çok önemli rot oynar. Homoloji ölçütleri ile Tunicata, Acrania ve Vertebrata gibi hayvanlarda dorsal sinir borusu, korda dorsalis ve solungaç yarıklarının homolog olduklarının ortaya konulması bunların yakın akraba olduklarını ve filogenetik olarak birbirini takip eden bir yerde yer almaları gereğini ortaya koyar. Willi Hennig (1950) “Filogenetik Sistematik Teorisinin Esasları” isimli eserinde ortaya attığı fikirleri ile filogenetik sistematik’in de temelini atmış oldu. Buna göre, dünya yüzünde ilk kez ortaya çıkan organizmadan dallanarak diğer organizma grupları türemiş ve bir ağacın dalları gibi kol budak salmıştır. Kladogram ya da soy ağacı dediğimiz bu dallanma, hayvanın filogenetik açıdan bulunması gereken yeri, nereden köken aldığını gösterir. Örneğin etoburların soy ağacı. Bunu en başından itibaren de alarak soy ağaçları yapılır. Bunun sonunda sistematikçinin yapacağı hayvanın buradaki basamağını tespit ederek onu tanımlamak olacaktır. Böylece belli bir hiyerarşiye uyularak sınıflandırma tamamlanacaktır. Başka bir sınıflandırma düşüncesi de evolüsyoner sınıflandırmadır. Her iki sınıflandırma yöntemini, Otto Kraus (1976) “Filogenez ve Sınıflandırma” isimli eserinde birlikte ele alarak benzer ve benzemez taraflarını ortaya koymuştur. Hennig prensip­lerinden yola çıkarak sınıf­landırılacak hayvanların akrabalıkları ortaya konu­larak yapılan soy ağaçla­rında bazı kolların ucunda olayın sona ermesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır Bunun anla­mı, ya bu grubun tümüyle birden bire ortadan kalktığı ya da ortadan kalkıncaya kadar arada gelişen form­lara (ara formlar) ait fosille­rin bulunamadığıdır. 6 hay­van grubunun geçirdiği morfolojik değişiklikleri zaman aralığı içinde (trt4) şematik olarak gösterdiğimizde bunu görmek kolay olacaktır. Bunlar t4 zamanında bir ana gruptan t0 zamanında 6 grup oluşturmuştur. Bunlardan 1 ve 2 nci grubun diğerlerine göre daha yakın olduğunu görüyoruz Bunlar tür çiftleridir (A). Bunlardan ilk başlarda ayrılan bir grup (B ) daha sonra 3 ve 4 ile 5 ve 6 ncı grupları oluşturmuştur. Bunların da sonradan ayrıldıkları ve 3 ve 4 ncü grupların diğerlerinden ayrılarak 1 ve 2 nci gruba yakın (a) bir morfolojik farklılık gösterdiği diğer grupların da (b) birbirine daha yakın bir farklılaşma içine girdiği görülmektedir. Burada yakın akraba tür çiftleri 1 ve 2 ile 3 ve 4 diğer tarafta da 5 ve 6 dır. A ve B ise monofiletik grup olarak bilinir. Morfolojik farklılaşma her zaman monofiletik olmaz, parafiletik ya da polyfiletik olabilir Modern sistemde, monofiletik ve parafiletik gruplardan başka polifletik gruplarda görülür. Polifletik gruplar filogenetik sistemde pek kabul görmezler ve bunların an­cak analoji sonucunda konvergense örnek olabilecekleri kabul edilir. Polifletik gruplara örnek olarak sıcakkanlılar verilebilir Bunların kalp ara duvarı analogtur. Şimdi de kısaca filogenetik ve evolüsyoner sınıflandırmanın farklarına baka­lım. Filogenetik sınıflandırma yapanlara göre, soy ağacında da olduğu gibi, bir kategorideki hayvanlar 2 ya da daha fazla alt kategoriye ayrılır, daha sonra bunlarda kendi aralarında alt kategorilere ayrılır, örneğin Halkalı kurtlar ikiye ayrılır: Çok halkalı az halkalı kurtlar, az halkalı olanlar yine kendi aralarında ikiye ayrılır, yuvarlak ve yassı kurtlar… gibi. Oysa Evolütif sınıflandırmayı savunanlar, bu çatallanmanın normal bir dallanma gibi değil, divergensin böyle olabileceğini dolayısıyla bir derecelenme şeklinde olması gereğini ön plana çıkarırlar. Evolüsyoner sınıflandırmayı savunanlar filogenetik sınıflandırmanın yararına inanmalarına karşın, bunun bir sistemin temelini oluşturmak için yeterli olamayacağını ön görürler. Bir sentetik sistemin filogenetik (kladistik) olduğu kadar, ekofonksiyonel (adaptiogenetik) açıdan da oryantasyonu gerekliliğine inanırlar. Onlara göre böyle bir sistem hem kladogenezi hem de anagenezi kapsar Anagenez terimi ile, kardeş tür gruplarının birbirlerine karşı aksine gelişmeleri anlatılmaktadır Burada biri diğerinden daha fazla gelişmiştir. Bundan dolayı da kardeş gruplar birbirinden farklı düzeydeki evrim düzeyinde yer alırlar. Bu en güzel bir soy ağacı şemasında kolayca anlaşılabilir. Aşağıda bir kladogram ile gradogram yanyana görülmektedir. Evolüsyoner sınıflandırmacılar, monofili terimini de değişik yorumlarlar. Filogenetık sınıflandırma yapanların parafiletik olarak nitelendirdikleri duru­mu, monofiletik olarak değerlendirirler. Taksonomide nümerik (sayısal) yöntemler öteden beri kullanılmaktadır (G G Simpson,A Roe ve R.C.Lewontin (1960),P.H A. Sneath&R.R.Sokal 1973). Günü­müzde bilgisayarların sayısal güçlerinin büyüklüğü bilinmektedir. Bu nedenle sayısal taksonomide bilgisayardan yararlanmak organizmalardan elde edilen sayısal değerlerin burada karşılaştırılmasının yapılmasında oldukça kolaylıklar sağlamaktadır. Burada yüzlerce hatta binlerce sayısal değerin bilgisayara yüklenmesi zaman alır. Ancak daha sonra sonuç almak saniyelerle ölçülür. Burada karakterlerin uygun ve kullanışlı bir biçimde kaydedilmesi önemlidir. Kodlama denilen bu yöntemde örneğin sürüngenlerdeki pul sayısı gibi nümeristik karakterler doğrudan doğruya kaydedilir, iki ya da çok durumlu karakterlerin kodlanmasında ise (+) ya da (1) bu karakterler yok ise (0) ya da (-) olarak kodlanır.

http://www.biyologlar.com/filogenez-ve-sistem

Hayvanların Organizma Alemindeki Yeri

Organizma alemi içinde hayvanların morfolojik ve ekolojik olarak ayrı bir yeri vardır. Hayvanlar diğer canlılardan kendilerine özgü karakterleri, yaşam biçimleri ile sıyrılırlar.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarin-organizma-alemindeki-yeri

Gal oluşumu,çeşitleri ve gal oluşumuna sebep olan böcekler

GAL NEDİR? Gal, bitki dokularının yaralanması sonucu mikroorganizma enfeksiyonu veya özellikle böcek ve akarların yumurta bırakması sonucunda oluşan anormal gelişmedir. Evrimsel olarak, geçmişte, böcekler, bitkileri değişik şekillerde yerken, bir kısmı iletim demetlerini tahrip ederek bitkinin ölümüne neden olmaktaydı. Büyük bir olasılıkla bitkiler, bu zarardan korunmak için gal oluşumunu başlatmışlardır. Böylece böcekleri belirli bir bölgeye hapsetmeyi başarmışlardır. Galleri, bu sefer böcekler bir koza gibi gelişmelerinin bir parçası olarak kullanmaya başlamışlardır. Böceğin çıkardığı salgılardan (beta indolik asit) dolayı gal olan bitki kısımlarına diğer bir parazitin yerleşmesi olanaksızdır. Çünkü gal civarındaki belirli bir bölgeye immunize olmuştur. Bitki kurusa dahi galin bulunduğu kısım yaşamına bir süre daha devam eder. Her ne kadar bu ilişki bir parazitizmden simbiyozise dönmüş gibi gözükürse de bu birliktelikten bitki çoğunluk zararlı çıktığı için bir simbiyozis kavramı içerisinde değerlendirilmemektedir. Oluşan galleri tanımlarken galin meydana geldiği yere ve ya şekline göre bir isimlendirme yapılır; kabarcık galleri, tomurcuk galleri, küçük top galler, erinoz, çiçek galleri, meyve galleri, yaprak galleri, yaprak lekeleri, meşe elmaları, kese galleri, roly-poly galleri, kök galleri, rozet galleri, yaprak sapı ve ya sürgün galleri gibi.   Galler yaprak ya da gövdede basit şişlikler halinde olabileceği gibi, bitkinin anatomik yapısında oldukça karmaşık yapıda da olabilir. Fakat her zaman gal yapıcılarına özgü bir yapıdadır. Yani galler, gal yapan türe özgü ölçülere, biçime ve renge sahiptirler. Daha çok yaprak, gövde ve çiçekteki galler böcek ve akarlar tarafından meydana getirilir. Galler bitki hücrelerinin anormal gelişmeleriyle ortaya çıkar. Böcek ve akarların beslenme ve yumurta bırakma süresince meydana gelen uyarılara tepki olarak gal dokuları meydana gelir. Bu uyarıları kısaca, Bitki dokuları içine bırakılan yumurtalardan salınan bir sıvı Bitki dokuları içindeki ve ya üstündeki böcek ya da akarların varlığı Böcek ve ya akar tükürükleri Böcek salgıları şeklinde özetleyebiliriz. Böcek ve akarların beslenme ve yumurta bırakması süresince kimyasal bir sekresyon gözlenir. Bu kimyasal maddeler bitki büyüme hormonları gibi davranıp bitki dokusunu gal oluşumuna teşvik eder. Böceklerin beslenirken mekaniksel olarak bitkiye verdikleri zarardan dolayı da gal oluşabilir. Gal yapıcılar, konakçının dokularına yumurtalarını bırakır. Yumurtalar açılır ve meristematik hücrelerle ve ya büyüme bölgeleriyle ilişkide olan küçük larvalar ortaya çıkar.Bu sırada gal büyümeye başlar. Galler, aşırı hücre çoğalması(hyperplasia) ve onu takiben hücre büyümesinin(hipertrofi) sonucudur. Galler;başlıca böcekler, akarlar, nematodlar, bakteriler ve mantarlar tarafından şekillendirilirler. Böcekler; Cynipidleri, Psylidleri, Aphidleri, Thripleri, Güve kurtçuklarını ve kın kanatlıları kapsar. Gal yapıcılara genel olarak ‘’cecidozoa’’ denir. Bunlar salgıladıkları enzimlerle bitkide hipertrofiye ve ya hiperplaziye neden olurlar. Psyllidler ve ya sıçrayıcı bitki bitlerinin çitlembik üzerinde meme başı şeklinde oluşturdukları galler en iyi bilinenlerindendir. Gal yapan aphidler, adelgidler ve ya pamuksu aphidler öncelikle yapraklarını dökmeyen ağaçlara etki eden grubu kapsar. En çok bilinen adelgid, Colorado’daki Cooley ladin gal adelgididir. Bunlar kozalağımsı galleri ladinler üzerinde meydana getirir. Gal yapan aphidlerin meydana getirdiği en göze çarpan galler, kavak ve kavak türleri üzerinde meydana gelen çeşitli gövde ve petiol galleridir. Diğer gal aphidleri, dişbudak, titrek kavak ve kavak üzerinde göze çarpacak derecede yaprak bükülmelerine sebep olurlar. Bunlara pseudo-gal denir. Gal yaban arıları gal yapan böcekler grubunun en büyük üyesidir. Gal yaban arıları odunsu bitkilerde geniş çaplı galler meydana getirir. Galler, gövde ve yapraklar üzerinde tüylü ve yosunludur. Genelde tüm böcekl galleri meşe ve ya güller üzerinde bulunup gal yaban arıları tarafından meydana getirilir. Gal sinekleri bazı kavaklarda ve titrek kavağın yeni sürgünlerinde gelişir.Dairesel şişlikler meydana getirirler. Galler;başlıca böcekler, akarlar, nematodlar, bakteriler ve mantarlar tarafından şekillendirilirler. Böcekler Cynipidleri, Psylidleri, Aphidleri, Thripleri, Güve kurtçuklarını ve kın kanatlıları kapsar. Gal yapıcılara genel olarak ‘’cecidozoa’’ denir. Bunlar salgıladıkları enzimlerle bitkide hipertrofiye ve ya hiperplaziye neden olurlar. Psyllidler ve ya sıçrayıcı bitki bitlerinin çitlembik üzerinde meme başı şeklinde oluşturdukları galler en iyi bilinenlerindendir. Gal yapan aphidler, adelgidler ve ya pamuksu aphidler öncelikle yapraklarını dökmeyen ağaçlara etki eden grubu kapsar. En çok bilinen adelgid, Colorado’daki Cooley ladin gal adelgididir. Bunlar kozalağımsı galleri ladinler üzerinde meydana getirir. Gal yapan aphidlerin meydana getirdiği en göze çarpan galler, kavak ve kavak türleri üzerinde meydana gelen çeşitli gövde ve petiol galleridir. Diğer gal aphidleri, dişbudak, titrek kavak ve kavak üzerinde göze çarpacak derecede yaprak bükülmelerine sebep olurlar. Bunlara pseudo-gal denir. Gal yaban arıları gal yapan böcekler grubunun en büyük üyesidir. Gal yaban arıları odunsu bitkilerde geniş çaplı galler meydana getirir. Galler, gövde ve yapraklar üzerinde tüylü ve yosunludur. Genelde tüm böcekl galleri meşe ve ya güller üzerinde bulunup gal yaban arıları tarafından meydana getirilir. Gal sinekleri bazı kavaklarda ve titrek kavağın yeni sürgünlerinde gelişir.Dairesel şişlikler meydana getirirler. GAL OLUŞTURAN TÜRLER NELERDİR ? Bitkilerde gal oluşturan akarlar Eriophyidae familyasına dahildirler. Bu familyanın tamamı bitkilerde parazittir, ancak gelişmeleri için canlı bitki dokularına ihtiyaç duyduklarından diğer gal yapıcılar kadar bitkiye zarar vermezler. Görünüşleri iğ şeklinde ve gözle görülemeyecek kadar küçük akarlardır. Diğer akarlardan farklı olarak tüm yaşamları boyunca iki çift bacağa sahiptirler. Bu akarlar kışı ergin dişiler olarak ağaç kabuklarındaki yarıklarda geçirirler. Böyle dişilere deutogyne denir. Baharda erginler açılan tomurcuklara hareket ederler ve burada beslenmeye başlarlar.Beslenmeleriyle birlikte bitkide deformasyonlar oluşur ve akarın beslenmeye devam edip, yumurtasını bırakabileceği kese ve ya galler oluşur. Bu arada erkek akarların yaşadığı keseler yaprak yüzeyinde dağılmış durumdadır. Erkek ve dişi birey arasında çiftleşme olmaz. Erkek spermatoforlarını yaprak yüzeyine bırakır ve dişi bunları toplayarak döllenme gerçekleşir. Dişi yumurtalarını gallerin içine bırakır. Bir ay içinde her dişi 80 kadar yumurta bırakır. Yumurtalar bir hafta içinde açılır ve nimfler gelişmelerini tamamlayabilmek için galin içinde kalmaya devam eder. Yumurtadan ergine kadar iki safhadan geçerler. Olgunluğa erişen akarlar ortaya çıkarlar ve yeni yaprakları istila ederler. Ağustos başında gal akarları hibernasyona çekilirler. Gal oluşturan Eriophyidler beslenme sonucu her türe özgü olan ve türler arasında farklılık gösteren lokal bitki deformasyonlarına sebep olurlar. Galler konusunda yapılan araştırmalarda, her bir türün bu tip büyüme tepkileri oluşturmak için bitkiye özel bir büyüme regülatörü vermesi gerektiği düşünülmektedir. Bu bileşimi bilinmeyen, ancak bitkilere verildiğinde yaprakların rengini, hücrelerin büyüme düzenini bozan, sayayla ilgili olan kimyasal maddelerle yapılan çalışmalarda Eriophyes elangatus Hodgkiss akçaağaçta yaprakların üst yüzeyinde koyu kırmızı erineler meydana getirirken, E. Modestus Hodgkiss yine akçaağaçta yaprağın alt yüzeyinde yeşil erineleri meydana getirdiği gözlenmiştir. Akarların oluşturduğu galler, salgılanan büyüme regülatörleri tarafından bozulan epidermal hücrelerden meydana gelmektedir. Her bir galin belirli sınırları vardır. Hepsinde ortak olan özellik eriophyid gallerin çıkış deliği bulundurmasıdır. Erineler, Eriophyidae familyasındaki bir çok türün beslenmesi sonucu oluşan erinose da denilen keçemsi yapılardır. Yaprağın üst yüzeyine doğru meydana gelen şişkinliğin iç kısmında bulunurlar. Çıkış delikleri olan gallerin aksine, tüy kümeleri içersinde akarların barınmasını sağlarlar. Erineler çok sınırlı yamalar halinde olabildiği gibi yaprak ya da petiol yüzeyinin çoğunu kaplar şekilde olabilir. Yapraklarda galler oluşturarak veya galeriler açarak zararlı olan böcek türleri; Tracys minutus (L.) (Coleoptera-Buprestidae), Rhynhaenus salicis (L.) (Curculionidae), Phylloctnistis saligna Z. (Lepidoptera-Phyllocnistidae), Pontania proxima (Lep.) (Hymonoptera- Tenthredinidae). Cecidomyiidae familyasının pek çok türü bitkilerde gal meydana getirir. Bitkinin kök kısımları dışında yumru halinde gal oluştururlar. Çok defa belirli bitki türlerinde hatta bitkinin belirli yerlerine özelleşmişlerdir. Gal oluşumuna larvarın tükrük salgısı önemli rol oynamaktadır. Mekanik uyanlarla birlikte bitkinin o bölgesinin hızlı büyümesi sağlanır. Agrobacterium tumefaciens (Smith and Town.) Conn – Rhizobium rhizogenes (Riker et al.)Conn Agrobacterium tumefaciens; bakteriyel hastalık etmeni dikototiledon bitkilerde, özellikle elma, seftali, armut, kiraz, bağ ve güllerde gal oluşumuna neden olmaktadır. Hastalık bitkilerin toprak üstü aksamlarında ( kök boğazına yakın yerlerde) tipik olarak büyük tümör benzeri sikinliklerden (gal) dolayı bu ismi almıştır. Okaliptüs gal arısı Leptocybe invasa Fisher & LaSalla, okaliptüslerin yeni zararlısıdır. Eucalyptus camaldulensis ve E. grandis’lerin taze sürgün ucunda bulunan yaprak orta damarı, yaprak sapı ve sürgünlerde tipik gal (ur) meydana getirmektedir. Spongospora subterranea (Wallr.) Lagerh. fungal hastalık etmeni olup, patates yumru ve köklerinde görülmektedir. Colemerus vitis :Asma yapraklarında emgi sırasında kabarcık meydana getirir. Eriophyes erineus: Ceviz yapraklarının alt yüzeyinde dikdörtgen şekilde keçemsi tüyler oluşturur. Eriophyes brachytarsus :Ceviz yapraklarında oluşturulan galler keçe şeklindedir. Bu galler 3-6 mm. büyüklüğündedir. Olgunlaştıkça kırmızı renk alır. Phytoptus leavis: Kızılağaç yapraklarında boncuk şeklinde galler oluşturur. Dıştan parlak görülür. Phytoptus similis: Kayısı ve zerdali yapraklarının kenarlarında cep ve külah şeklinde yeşil ve ya kırmızı galler görülür. Boncuk şeklinde gallerin içinde şişkin papillalar vardır. Phytoptus tiliae: Ihlamur ağacı yapraklarında oluşturduğu galler çivi şeklindedir. Eriophyes parulmi: Karaağaç yapraklarında parmak şeklinde galler oluşur. Phytoptus avellanae: Fındık kozalak uyuzu olarak bilinir. Eriophyes elangatus: Akçaağaç yaprağının üst yüzeyinde koyu kırmızı renkli erine oluşturur. Eriophyes triplacis: Meşe ağacında ince papillalardan olusan erine meydana getirir. Eriophyes mackiei: Meşe ağacında yaprakların alt ve ya üst yüzeyinde yeşil ve parlak renkli erineler oluşturur. Eriophyes calaceris: Akçaağaç yapraklarının üst yüzeyinde renkli erineler oluşturur. Acalitus fagarinea: Kayın ağacı yapraklarında sarı erineler meydana getirir. Eriophyes tristriatus: Ceviz yaprağı gal akarı olarak bilinir. Yaprağın alt ve üst yüzeyinde ana damar etrafında küre biçimli urlar meydana getirir. Bazen meyve ve meyve sapında da bu urları görmek mümkündür. Eriophyes triradiatus: Söğüt zararlısı olarak bilinir. Meydana gelen galler üzüm salkımı ve ya mısır püskülü gibidir. Phytoptus pyri: Armut yaprak uyuzu olarak bilinir. Başta armut olmak üzere elma, ayva ve bunların bazı yabani formlarında zararlıdır. Ülkemizde bolca bulunur. Acalitus phloecoptes. Erik tomurcuk akarı olarak bilinir. Başlıca konukçuları erik ve badem ağaçlarıdır. Tetraspinus (=Platoculus) pyramidicus: Dağ diş budağı yaprak kabarcık akarı olarak bilinir. Erineum tipi galler oluşur. Aceria negundi: Akçaağaç gal akarıdır. Akçaağaç yapraklarının alt yüzünde içi beyaz keçemsi tüylerle dolu baskılanmış küçük yuvarlaklıklara neden olur. Eriophyes sheldoni: Turunçgil tomurcuk akarıdır. Meyvede şekil bozukluğuna ve deformasyona, yaprakta rozetleşmeye neden olur. Eriophyes oleae: Zeytin tomurcuk akarıdır. Özellikle genç zeytin ağaçlarında zararlı olmaktadır. Yaprakların bükülüp bodurlaşmasına, sürgünlerin kurumasına neden olurlar. KUŞ BURNU BİTKİSİNDE GAL YAPAN BÖCEKLER ; GALLER NASIL KONTROL ALTINA ALINABİLİR Galler nadirende olsa ciddi zararlara yol açabilirler. Gal bir kere şekillenmeye başladımı büyük olasılıkla durdurulması imkansızdır. Ancak yeni büyüme aşamasındayken spreylerle kontrol altına alınabilir. İnce dal ve tomurcuklar oxythoquinox veya carbaryl ile baharın ılık günlerinde spreylenebilir. Bu işlem yaprak tomurcuklarının yeni çıkmaya başladığı nisan ayında yapılabilir. Gal yapan böcekleri kontrol ettiği sanılan birçok insektisit ve akarisite rağmen bunların kullanımı yersiz ve sonuçsuzdur. Fakat kullanılması zorunlu ise yetişkin yumurtaları gal içine bırakmadan önce kullanılmalıdır. İnsektisitle kontrol genelde kullanmaya elverişli değildir. Çünkü: ·Çoğu zaman zarar çok önemli olmayabilir. Parazitler normal olarak gelişmiş ve gal yapıcılarının populasyonu ciddi bir hasar meydana gelmeden bastırmış olabilir. ·Uygulamanın doğru zamanı gal şekillenmeye başlamadan önce yetişkin canlıları kontrol etmede gereklidir. ·Özellikle büyük ağaçlarda çevresel kontaminasyonlar ve harcamalar hesaplanamaz. Gövdede ve geniş dallarda meydana gelen bazı Galler özenle seçilmiş ve tahrip edilebilir. Diğer bir kontrol şekli biyolojik kontroldür. Bir çok arı gal yapan böceklerin parazitidir ve gal şekillenmesini kısıtlarlar. Doğal düşmanı tarafından rahatsız edilen gal yapıcı delikten dışarı çıkar ve gali terk eder. Boşalan yere küçük örümcekler, yararlı böcekler, karıncalar, bazı larvalar veya parazitik arılar yerleşir. Bu nedenle yaşlı galler zararlı böceklerle beslenen yararlı organizmalara barınak olmuş olur. GALLERDEN NASIL YARARLANILABİLİR Gallerden elde edilen başlıca ürün tannik asittir. Bu madde insektisit yapımında kullanılır. En kaliteli mürekkep gallerden elde edilir. Bu konuda Avrupa ve Asya’daki meşelerde bulunan Aleppo (smyrna) galeri en bilinenlerdendir.Bazı ülkelerde yiyecek olarak kullanılır. Yakın doğuda ‘’pomme de sauge’’ aromatik ve asidik tadı nedeniyle değerlendirilir. Amerika’da ufak siyah galler çiftlik hayvanlarının başlıca gıdasıdır. Çünkü % 64 karbonhidrat ve %9’dan fazla protein içerir. Ayrıca galler renkleri ve şekilleri nedeniyle ülkemizde de olmak üzere birçok yerde çiçek aranjmanında kullanılır. Kumaş boyası elde etmede kullanılan gallerde vardır. Eğer galler demir sulfatla kombine edilirse siyah boya, tek başlarına ise gri renk boya verirler. Aleppo (Cynips tinctoria) galleri Yunanlılardan beri kullanılmaktadır. Derinin bitkisel tabaklanmasında kullanılır. Çin aleppo galerinin üretim ve dağıtımında dünyada %95’lik yer kaplar. Galler %50-75 gallotannin, %2-3 gallik asit ve %2 ellogic asit ve glukoz, eter ve nişasta içerir. SONUÇ Galerin bitkiye bir çok zararı olduğu gibi diğer canlılarada pek çok yararı vardır. Besin olarak kullanıldığı gibi boya sanayinde, deri sanayide ve çiçek sektörüdede kullanılmaktadır.Ancak bunlardan dolayı bitkiye verdiği zarar göz ardı edilemez. Galli yapraklar diğer yapraklardan önce dökülmektedir. Meyvedeki zararı ise; meyveye çürük görünümü verir ve meyveler kullanışsız hale gelir. Gövde ve dallarda iletim demetleri kurur. Yeni çıkan sürgün ve filizlerde oluşan galler büyümeyi engeller. Bu nedenle gal oluşmadan önce tedbir alınması gerekir. KAYNAKLAR Demirsoy, A., 1999. Yaşamın Temel Kuralları, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji. ISBN:975-7746-02-9, Sh:272-274, 6. Baskı Ege Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, ‘Bitki Zararlısı Akarlar’ Yüksek Lisans Ders Notları. Jeppson, L.R., Keifer, H.H., Baker, E.M.,1975. Mites ınjurious to economic plants. University of California Pres, 614 s. Madanlar, N., 1991. İzmir ilinde turunçgillerde bulunan Acarina türleri ve populasyon yoğunluklarının saptanması üzerine araştırmalar. E.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü, Bitki Koruma Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, 258 s. Madanlar, N., 1992. İzmir ve çevresinde turunçgil bahçelerindeki akar türlerinin durumu. Türkiye II. Entomoloji Kongresi (28-31 Ocak 1992, Adana) Bildirileri, 683-691.    

http://www.biyologlar.com/gal-olusumucesitleri-ve-gal-olusumuna-sebep-olan-bocekler

Orman, Çevre ve Ekosistem

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de binlerce yıldır ormanların değeri; genellikle ormanların kereste üretim kapasitesi ile ya da ormanlardan elde edilen yakacak miktarıyla ölçülmüştür. Binlerce yıldır hakim olan bu düşünce sonucu önce ağaçlar kesilmiş veya yakılmış, daha sonra toprak çoraklaşıncaya veya tamamen verimsiz hale gelinceye kadar otlatılmış ya da ektansif tarla tarımı yapılmıştır. Bunun en acı örneğini iç Anadolu ve Doğu Anadolu'da göz alabildiğine uzanan bozkırlarda görmekteyiz. Bilimsel verilere göre bundan 10.000 yıl öncesine kadar % 70'i ormanlarla kaplı olan Anadolu, yıllarca o kadar insafsızca tahrip edilmiştir ki; bugün birçok insana "Çölleşmeye yüz tutmuş bu alanlar neden yurt tutulmuştur?" sorusunu sorduracak bozkırlar haline getirilmiştir. 20. Yüzyıla kadar, usulsüz faydalanmalar, doğal nedenler, savaşlar ve yangınlarla tahrip edilen orman alanları, günümüzde hızlı nüfus artışı sonucunda ortaya çıkan yeni tarım alanları kazanma arzusu, daha fazla yapacak ve yakacak ihtiyacı ve sanayileşme sonucu ortaya çıkan asit yağmurları gibi yeni sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Çeşitli kaynaklara göre bugün dünyamızda her otuz saniyede, bir hektar orman yok edilmekte olup, insanlığın geleceğini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ormanların yapacak ve yakacak değeri; bulunduğu ekosistemin, sonuçta ülkenin ve tüm yeryüzünün ekolojik dengesinin sağlanmasındaki işlevleri ve önemi yanında oldukça az öneme sahiptir. Bu nedenlerle ormanlarla ilgili yönetim planları hazırlanırken; tüm çevre koruma, sosyal ve ekonomik konular bir arada düşünülmeli, program ve stratejiler geliştirilirken ekolojik bütünlük ve sürdürülen üretkenliğin devamı göz önünde bulundurulmalıdır.Ormanların yapacak ve yakacak dışındaki sayısız değerlerinin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz: •Ormanlar, çeşitli ağaç türlerinin yanında, çok zengin orman altı bitki türleri, yaban hayvanları, mikro organizmalar, böcekler, kuşlar, balıklar ve memeliler için en önemli tabiatlardan biridir. Bu özelliklerinden dolayı doğal dengenin korunması, işlenmesi ve genetik kaynakların devamının sağlanması açısından son derece değerli ekosistemlerdir. Özellikle tropikal yağış ormanları, biyolojik üretkenlik açısından yeryüzünün en zengin parçalarıdır. •Ormanlar, çevrenin iklimini önemli ölçüde etkiler. Yıllık sıcaklık değişmelerin! azaltarak, yörenin iklimini yumuşatır. Havanın nemini ve yağışları artırır ve düzenli yağmasını sağlar. Rüzgarların şiddetini azaltır. Bunların yanında, sera etkisi yapan gazları toplama kapasitesiyle, global ölçekte tüm yeryüzünü tehdit eden iklim değişikliğini yavaşlatıcı etki yapar. Yeşil bitkiler, özümleme ile her yıl atmosferdeki toplam karbonun % 14'ü olan,100 milyon ton karbonu alır. Yaklaşık aynı miktardaki karbon da bitki solunumu ve organik maddelerin çürümesiyle atmosfere verilir.Milyonlarca yıldır bitkiler özümleme ile atmosferdeki CO2 gazını kullanarak dengede tutmuştur. Fakat son yıllarda organik kökenli yakıtların tüketimindeki artış, atmosferdeki CO 2 dengesini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Bunun sonucu ısının 1 derece artması bile yeryüzünde büyük değişmelere neden olacak ve çok tehlikeli sonuçlar yaratacaktır. Aynı zamanda ormanlar, denizlerden sonra en fazla O2 üreten doğal kaynaktır. Bir araştırmaya göre 25 metre boyunda ve 15 metre tepe çapındaki bir kayın ağacı saatte 1,7 Kg. O2 üretmektedir. Bu miktar 72 kişinin bir saatte tükettiği O2 miktarına eşdeğerdir. Yine aynı kayın ağacı bir saatlik özümleme sırasında 2.350 Kg.CO 2 gazını kullanmakta olup, bu değerde 40 kişinin bir saatte çıkardığı CO 2 miktarına eşittir. İnsan sağlığı açısından ormanların diğer bir özelliği de, atmosferdeki gaz, duman, buhar ve toz şeklindeki maddeleri tutarak zararlı etkilerini önler ya da zarar derecelerini önemli ölçüde azaltır. •Ormanlar dünya su çevriminde ve rejiminde düzenleyici rol oynadığı gibi, bulundukları bölgenin su kaynaklarının verimliliğini arttıran, devamlılığını, düzenliliğini ve su kalitesini sağlayan en önemli doğal regülatörlerdir. Özellikle su rejimi üzerinde olumlu etkisi Türkiye gibi dağlık arazilerde daha büyük önem taşımaktadır. Bu tür arazilerde yağışla gelen suların arazide uzun süre tutulmasını, bütün canlıların bu sudan azami derecede faydalanmasını sağlamakta, sel ve taşkınları engelleyerek büyük zararları önlemektedir. •Ormanların bir başka özelliği de toprak oluşumunu ve verimini arttırıcı etki yapması, erozyonu engelleyerek toprak kaymasını önlemesidir. Ülkemiz topraklarının, topogratik yapısı nedeniyle % 90'ından fazlasının çeşitli derecelerde erozyona uğramakta, her yıl akarsularla, 10 cm kalınlığında ve Kıbrıs Adası büyüklüğündeki, 500 milyon ton ağırlığında toprak kitlesi denizlere taşınmaktadır. Bu kadar şiddetli bir erozyonun olduğu bir ülkede, tarımın geleceği için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir. Bugün sulama ve enerji üretimi amacıyla, iç ve dış kaynaklı çok büyük paralar karşılığında kurulan barajlarımızın pek çoğu, havzada ağaçlandırma çalışmalarına önem verilmediği için şiddetli erozyon sonucu hızla dolma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Nitekim Keban Barajı Fırat ve Murat nehirleri, Munzur Çayı, Peri ve Çatlı suları ile yılda toplam 31.5 milyon ton sediment taşınmaktadır. Böylece barajın faaliyete geçtiği 1974 yılından bu yana, baraj tabanında 550 milyon tonun üzerinde sediment toplandığı tahmin edilmektedir. Maalesef, genellikle ormanlardan uzak ve tamamen çıplak olan baraj havzalarımızın hemen hepsinde aynı durum söz konusudur. Bu nedenle bir an önce baraj havzalarında arazi kullanım planları yapılarak, tarım yapılan sahalarda koruyucu tedbirlerin alınması, süratle ağaçlandırma çalışmalarının yapılması gerekmektedir. •Ormanlar yerel halk için sosyo kültürel bir çevre oluşturmaktadır. Çevresini süsler, güzelleştirir ve doğal peyzajı tamamlayarak estetik etkisini artırır. İnsanların piknik yapma, eğlenme, dinlenme, gezip dolaşma ile dağ sporları, kayak yapma ve avcılık gibi sportif faaliyetlerin yapılmasına, her türlü kamp alanlarının kurulmasına uygun koşullar yaratır. Orman içinde ateş yakmak da çok tehlikelidir. Çeşitli ve zorunlu nedenlerle ateş yakarsak, isimiz bittikten sonra ateşin üzerine toprak atıp iyice ve tam olarak söndürmeliyiz. Söndürülmeyen ateşi rüzgar sağa sola götürür, yangın çıkmasına neden olur.Biz yakmamış olsak bile ormanda iyice sönmemiş ateş görürsek hemen söndürmeleyiz. Kendimiz söndüremiyorsak çevreden yardım istemeliyiz; karakola, muhtara, resmî kuruluşlara haber vermeliyiz. Bu, bir vatandaşlık görevidir. Kaçak ağaç kesimini önlemek: Kaçak ağaç kesmek de ormanları yok eden başka bir sebeptir. Ormandan izinsiz ağaç kesmek, bindiğimiz dalı kesmek demektir. Çünkü usulsüz ağaç kesmek, ormanların büyüyüp gelişmesini engeller.Ormandan ağaç kesmenin bir yolu vardır. Orman mühendisleri, ormanda her yıl hangi ağaçların kesileceğin! belirtirler. Belirtilen bu ağaçlar kesilmelidir. Buna "düzenli kesim" denir. Düzenli kesimle hem ihtiyaçlar karşılanır, hem de ormanların büyümesi, gelişmesi sağlanır. Keçilerden korumak: Keçiler de ormanların baş düşmanıdır. Çünkü keçiler, genç fidanların uç dallarını yemesini pek severler. Ormana girince küçük demez, büyük demez, yetişebildikleri her şeyi yerler. Bu yüzden uç dalları koparılmış fidanlar da büyüyemez, ölür. Körpe fidanlar böyle yok ola ola, orman da köyümüzden, kentimizden uzaklaşır.Yapılacak iş ormana zararlı olan keçi yerine, koyun, inek gibi hayvanları beslemek ya da keçileri ormandan uzak tutmaktır. Tarla açmayı önlemek: Ormanın değerini bilmeyenler, bazan bir karış toprak için binlerce ağaca kıyarak tarla açarlar. Bu şekilde tarla açmak, bize hiçbir şey kazandırmaz. Gerçekte orman toprağı çok verimli değildir. Bu yüzden ormandan açılan tarlalar pek verimli olmaz. Birkaç yıl ekildikten sonra verim iyice düşer. Emeğimizin karşılığını alamayız. Alamayınca da üç beş yıla bir yeni tarla açmak isteriz. Sonunda memleketimizde orman kalmaz.Tarla yoksa, orman işlerinde çalışılmalıdır. Hayvan beslenmelidir. Arıcılık, tavukçuluk yapılmalıdır. Ormanların Yararları Faydaları Nelerdir? ORMANLARIN YARARLARI A) Doğal Dengeyi Sağlar : Eğimli sahalarda ormanlar toprağı örgü şeklinde sararak toprakların aşınmasını önler. Toprak tabakasına saldığı kökleri ile suyun derinlere sızması için, küçük kanalcıklar oluşturur.Böylece ormanlık sahalara düşen yağışlar toprağa sızar ve oradan yer altı suyuna, derelere ve kaynaklara kavuşur. Ormanların diğer önemli tarafı,doğadaki besin maddelerinin dolaşımını sağlamasıdır. Toprağa düşen dal ve yapraklar; bakteriler tarafından organik maddeye dönüşür.Organik madde, topraktaki bitki besin maddesini artırarak bitki örtüsünün daha iyi gelişmesini sağlar. Diğer taraftan toprağa karışan organik madde toprakta gözenekli bir yapı oluşturur.Bu da yağışların toprağa sızmasını sağlar.  B) Ormanlar Dinlendirici Etki Yapar : Orman içi mesire yerleri ve milli park alanları, önemli dinlenme yerleridir. Ülkemizde son yıllarda önemli milli parklar kurulmuştur.Bunlar;Yozgat çamlığı, Kaçkar Adana(soğuksu),Kızılcahamam, Kuş Cenneti, Uludağ,Yedigöller,Dilek yarımadası(Aydın). Spil dağı, Kızıldağ(Yalvaç), Termosos, Köprülü Kanyon, Olimpos, Beydağları, Altınbeşik mağarası (Antalya)Kovada (Isparta), Mercan vadisi, Maçka, Altındere, Hatilla vadisi, Beyşehir,Karagöl, Nemrut Dağı (Adıyaman), Başkomutanlık (Afyon), Honaz Dağı (Denizli) C) Odun, Kereste Ve Bazı Sanayi Kollarına Ham Madde Sağlar: Ormanlardan yakacak odun ve kereste üretilir.Yılda ortalama 6-8 milyon m3 tomruk elde edilir. Bunlar inşaatta, kağıt üretiminde,ambalaj sanayisinde, maden ocaklarında destek ,PTT ve enerji hatlarında taşınma direği olarak kullanılır. Ayrıca çamdan elde edilen reçine, kimya sanayiinde, boya yapımında kullanılır. Ormanlarımızdan odun ve kereste üretimi orman işletmelerine yapılır.Odunu büyük bir bölümü yakacak olarak evlerin ısıtılmasında kullanılınır.Evlerin ısıtılmasında enerjinin beşte biri odundan sağlanır. Ormanlarımızı., korunan ormanlar ve verimli parklar hariç işletmemiz gereklidir. Ormanlarımız, orman içinde ve orman kenarında yaşayan köylülerimizin önemli gelir kaynağıdır. Köylerimizin üçte ikisi orman içinde ve kenarında kurulmuştur.Nüfusumuzun onda biri ormanlardan yararlanmaktadır.Bu yönü ile de ormanlarımız vatandaşlarımıza iş temin eden doğal kaynaktır. Kısaca Ormanların Faydaları 1-Odun ve kereste ihtiyacımızı sağlar. 2-Eğimli yamaçlarda erozyonu önler 3-Her türlü dinlenme ihtiyacımıza cevap verir. 4-Yurt savunmasında, çeşitli yönlerden kolaylık sağlar. 5-Yabani ve özellikle av hayvanlarını barındırır. 6-Yağış sularını yer altına toplar,bunlarında kaynaklar halinde çıkmasını sağlar. 7-Havadaki oksijen ve karbondioksit dengesini sağlar. Not: Ormanlardan sürekli faydalanmak için ormancılığın üç temel ilkesi vardır. a-Ormanların genişletilmesi b-Devamlı korunması c-İşletilmesi Ormanların Faydaları Ormanlar; ağaçlarla birlikte diğer bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar gibi canlı varlıklarla toprak hava, su , ışık ve sıcaklık gibi fiziksel çevre faktörlerinin birlikte oluşturdukları karşılıklı ilişkiler dokusunu simgeleyen ekosistemler olup, dünya yaşamı için vazgeçilmezdirler... - Ormanlar yaşantımızın her safhasında ihtiyaç duyduğumuz yapacak ve yakacak hammadde kaynağıdır. Bunun yanı sıra bitkisel nitelikli tohum, çiçek, kozalak vb. ile mineral nitelikli çakıl, kum vb.hammadde kaynaklarının bir kısmı da ormanlardan elde edilmektedir. - Ormanlar, bitkiler ve hayvanlar için doğal bir su kaynağıdır. Kar ve yağmur biçimindeki yağışı yapraklı, dalları, gövdesi ve kökleri ve tutarak sellerin ve taşkınların oluşmasını önler. Ayrıca yer altı sularının oluşmasına yardım eder. - Ormanlar erozyonu önler. Ormanlar rüzgarın hızını azaltır, toprağı kökleri ile tutarak yağışların ve akarsuların toprağı taşımasını önler. - Ormanlar, yaban hayatı ve av kaynaklarını koruru. Nesli tükenmekte olan hayvanların üretimi, korunması ve barınmasında koruma alanları oluşturur. Bu sahalar milyonlarca canlının yuvasıdır. - Ormanlar bitki örtüsü ve toprak içerisinde büyük miktarda karbon depoladıklarından, ikim üzerinde olumlu etkiler yapar. Aşırı sıcaklıkları düzenler, bir ısı tamponu gibi görev yapar. Sıcağı soğuğu dengeler, yaz sıcaklığını azaltırken, kış sıcaklığını artırır, radyasyonu önler. - Su buharını yoğunlaştırarak yağmur haline gelmesini sağlar. Rüzgar hızını azaltarak toprak ve kar savurmalarını ve rüzgarın kurutucu etkisini yok eder. Bu nedenle açık alanlara oranla ormanlarda gündüzler serin geceler ise sıcaktır. - Ormanlar, eğelenme, dinlenme ve boş zamanları değerlendirme imkanı sağlar. Havası, suyu, doğal görünümleri ve sakin ortamı ile özellikle şehirlerde yaşayan insanları kendisine çeker. Bu yönüyle insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu rol oynar. - Yerleşim alanları çevresindeki hava kirliliğini ve gürültüyü önlemesi ile insan sağlığı bakımından büyük önem taşır. Ormanların insan sağlığı üzerindeki bütün bu olumlu yararları nedeniyle büyük kentlerin çevresinde ormanlar yetiştirilmekte, dinlenme yerleri kurulmaktadır. - Ormanlar, orman içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş alanları sağlar, işsizliği önlemede etkin rol oynar, böylece köyden kente göçü azaltır. - Ormanlar, ulusal savunma ve güvenlik bakımından da çok önemlidir. Askeri birliklerin savaş tesisleri ile araç ve gereçlerinin gizlenmesinde, savaş ekonomisi bakımından değer taşıyan reçine, katran ve tanenli maddelerin elde edilmesini sağlar, - Ayrıca ormanlar barajların ekonomik ömrünü uzatır, doğal afetleri önler, ülke turizmine katkıda bulunur, - Ormanlar, doğal güzellikleri ve sayılmayacak kadar çok faydalarıyla iyi baktığımız takdirde tükenmez bir doğal kaynaktır. Dünyada ve Ülkemizde Orman Varlığı Dünya kara alanlarının %30’nu kaplayan ormanlar 3.8 milyar hektardır. Tropikal ve yarı tropikal ormanlar bu alanın % 56’sını teşkil etmektedir. Dünya ormanlarının % 95’i doğal orman, % 5’ ise ağaçlandırma ile tesis edilen suni ormanlardır. Ülkemizin ormanlık alanı ise 20.7 milyon hektar olup yurdumuzun genel alanının % 26.8’sini oluşturmaktadır. Ormanlarımızda yetişen asli ağaç türlerimiz; kestane, kayın, meşe, kızılağaç, kavak, huş, ıhlamur, dişbudak, akçağaç, karağaç, çınar, söğüt, ceviz ve sığla gibi yapraklı ağaçlar ile çam, göknar, ladin, sedir, ardıç, servi ve porsuk gibi iğne yapraklı ağaçlardır... Ormanların Ülkemiz Ekonomisindeki Yeri Ormancılık sektörünün ülke ekonomisine olan katkılarını para ile ölçülebilen ve para ile ölçülemeyen katkılar olarak ikiye ayrılmak gerekir. Odun kökenli orman ürünleri üretimi, orman tali ürünleri üretimi, işlendirmeye katkısı, bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltıcı etkisi, ödemeler dengesini olumlu yönde etkilemesi, mineral nitelikli katkıları, tarım, hayvancılık ve turizme olan katkıları para ile ölçülebilen katkılardır. İlkim, toprak su gibi doğal kaynakların korunması ve dengede tutulması, rüzgar ve kumul hareketlerine karşı önleyici perde görevi görmesi, su akışını düzenlemesi, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürekliliğini sağlayarak çoraklaşmayı önlemesi, erozyonu önlemesi dolayısıyla tarım alanları ile barajların ekonomik ömrünü uzatması, çığ ve sel baskınlarını önlemesi halkın rekreasyon ihtiyaçlarını karşılaması, insan sağlığını olumlu yönde etkilemesi ve iş verimliliğini artırması ise para ile ölçülemeyen katkılardır. Ülkemizde çok önemli bir sektör olan ormancılık ülke kalkınmasında "itici ve teşvik edici" stratejik bir rol oynar.

http://www.biyologlar.com/orman-cevre-ve-ekosistem

Haemophilus influenzae

Haemophilus influenzae küçük, gram negatif, fakültatif anaerop kokobasillerdir. Doğal hayvan konağı yoktur, yalnızca insanda hastalık yapar. Bakterinin en dışında bulunan polisakkarit yapıdaki kapsülü başlıca virülans faktörü olup organizmayı fagositozdan korur. Kapsül polisakkarit yapısına göre altı farklı serotipi (a, b, c, d, e, f) bulunmaktadır (1,2,3,4).Haemophilus influenzae menenjit, pnömoni, sepitsemi, epiglottit, septik artrit, perikardit, osteomiyelit gibi invaziv enfeksiyonların ve otitis media, sinüzit, bronşit ve konjuktivit gibi mukozal enfeksiyonların oldukça yaygın bir nedenidir. H. influenzae menenjiti neredeyse sadece 5 yaşından küçük çocuklarda meydana gelir ve bu en invaziv H. influenza hastalığına b tipi kapsüle sahip olan kökenler (Hib olarak kısaltılır) neden olurlar. Genel olarak invaziv hastalıktan sorumlu kökenlerin çoğunluğu da (%95) tip b kapsüle sahiptir ve olguların %85‟i beş yaş altı çocuklar olup 6-12 aylık bebeklerde risk en yüksek düzeydedir (5).Bakteriyel menenjitler dünya genelinde halen en önemli enfeksiyöz hastalıklardır. En sık rastlanan üç meningeal patojen olan Neisseria meningitidis, Haemophilus influenzae ve Streptococcus pneumoniae vakaların %80'den fazlasını oluşturur.Erken ve özgül tanı hasta yönetiminde ve hastalığın kontrolünde önemlidir. DSÖ bu bakteriyel patojenlerin neden olduğu menenjitlerin ya da invaziv hastalıkların dünya genelinde azaltılması ile ilgili yaygın program yürütmektedir (3,4).Ülkemizde de bu üç patojenin invaziv hastalıkları bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer almaktadır (6,7).Bazı klinik özellikleri ile olası etiyoloji akla getirilebilirse de bu hastalıkların kesin tanısı mikrobiyolojik incelemeye dayanır. “Tanı stratejisi”ni ise laboratuvara gelen klinik örneklerden bu üç patojen dahil bütün olası bakterilerin yakalanabileceğiortak bir tanı akış şemasının izlenmesi oluşturur (3,8).Hastalığın seyri ölümcül olabileceğinden bakteriyel menenjit etkenlerinin tanısı ve daha özel olarak da Hib invaziv enfeksiyonlarının tanısı klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının önemli tanı fonksiyonlarından biridir. Bu nedenlerle bu UMS belgesinde, Hib invaziv enfeksiyonlarının tanısı için izlenecek akış şeması ile başta kültürlerden izolasyonu olmak üzere, doğru ve güvenilir tanı için geçerli prosedürlerin verilmesi hedeflenmiştir. Kaynaklar: 1- Kilian M. Haemophilus. In: Murray PR, Baron EJ, Jorgensen JH, Landry ML, Pfaller MA (ed.). Manual of Clinical Microbiology, 9th ed. ASM Press, Washington D.C. 2007, p. 636–648.2- Budak F. Yayılmacı Haemophilus influenzae hastalıklarının mekanizması. Flora. 2013;18(1):4- 10.3- Perilla MJ, Ajello G, Bopp C et al. Manual for the laboratory identification and antimicrobial susceptibility testing of bacterial pathogens of public health importance in the developing world. Haemophilus influenzae, Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae, Neisseria gonorrhoeae, Salmonella serotype Typhi, Shigella, and Vibrio cholera. Centers for Disease Control and Prevention (CDC) and World Health Organization (WHO), 2003.4- Popovic T, Ajello G, Facklam R. Laboratory manual for the diagnosis of meningitis caused by Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae and Haemophilus influenzae. WHO/CDS/CSR/EDC/99.7; 19995- Ödek ve ark. Haemophilus influenzae tip b AĢılaması Yapılan Ġki Çocukta Ġnvaziv Haemophilus influenzae Enfeksiyonları. Çocuk Enf Derg 2010; 4: 76-8.6- Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde DeğiĢiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son eriĢim tarihi: 06.01.2014).7- BulaĢıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı, Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son eriĢim tarihi: 18.12.2013)8- CDC. Laboratory Methods for the Diagnosis of Meningitis Caused by Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae, and Haemophilus influenzae. 2nd edition. CDC and WHO, 2011. http://www.cdc.gov/meningitis/lab-manual/ (son eriĢim tarihi 25.12.2013).

http://www.biyologlar.com/haemophilus-influenzae

TÜRKİYENİN BİTKİ ÖRTÜSÜ

Türkiye, barındırdığı bitki türleri bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Yaklaşık 9.000 den fazla bitki türünün mevcut olduğu ülkemizde, yüksek dağ çayırlarından, bazı tropik bitkilere; bozkırlardan, iğne yapraklı ve geniş yapraklı ormanlar kadar çok çeşitli bitki toplulukları bulunmaktadır. Dünyanın başka yerlerinde hiç bulunmayan ülkemize has (endemik) bitki türleri de bitki varlığımızın önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Ülkemizin bu kadar çeşitli bitki türlerine sahip olmasında bazı faktörlerin etkisi büyüktür. BU faktörlerin başında, kuşkusuz iklim gelmektedir. Bulunduğu konum itibariyle çeşitli iklim özelliklerine sahip olan ülkemizde, bu iklim özellikleri, farklı bitki türlerinin yetişmesine imkân vermiştir, iklim elemanlarından sıcaklık ve yağış ile güneşlenme süresi, bitkilerin yetişmesinde çok etkilidir. Örneğin, özellikle yaz mevsiminde güneşli gün sayısının çok olduğu Akdeniz Bölgesinde, güneş ışığını seven, kuraklığa dayanıklı makiler geniş yer kaplar. Buna karşılık, Doğu Karadenizde sisli – bulutlu ortamları seven ladin, şimşir, fındık gibi bitkiler yetişebilmektedir. İklim elemanlarından yağış da bitki topluluklarının yetişmesi ve dağılışında önemli rol oyar. Bitkiler, su isteklerine bağlı olarak yağış rejimlerinin değiştiği alanlarda, farklı türler hâlinde dağılış gösterirler. Örneğin, maki topluluğu içinde yer alan defne» kocayemiş, zakkum gibi bitkiler, kuraklığa dayanıklı olduklarından Akdeniz Bölgesinde yetişebilmektedir. Buna karşılık, su ihtiyacı yüksek bir bitki olan çınar ise genellikle suyun bol olduğu alanlarda ve 1000 mden daha aşağıda yetişebilmektedir. Ülkemizde bitki örtüsünün farklılığı ve dağılışı üzerinde etkili olan diğer faktörler ise yükselti. Jeolojik yapı ile yüzey şekilleridir. Yükselti, bitkilerin hayat alanını sınırlayan bir etkendir. Çünkü yükselti arttıkça, havadaki su buharı ve sıcaklık azalmakta, belli bir yükseltiden sonra yağış miktarı da düşmektedir. Buna bağlı olarak da farklı yükseltilerde farklı bitkiler yetişebilmektedir. Bitkiler için bir durak yeri ve besin kaynağı olan toprakların fiziksel ve kimyasal özellikleri de bitkilerin dağılışı üzerinde etkilidir. Örneğin, bazı bitkiler, özel toprak şartlarında yetişebilmektedir. Fıstık çamı, dana çok volkanik taşların ayrışması sonucu oluşan kumlu topraklarda yetişir. Bu sebeple fıstık çamı uygun toprakların yer aldığı Aydın ve Manisa çevresi ile Nur dağlarında doğal olarak yetişmektedir. Akdeniz kökenli bir bitki olan kızılcam. Karadeniz Bölgesinde Kızılırmak ve Yeşilırmak vadisindeki bazı kuytu alanlarda yerel olarak yetişir. Yine bir Akdeniz bitkisi olan zeytin de Artvinde Çoruh ırmağı vadisindeki kuytu alanlarda yetiştirilebilmektedir. > > 1.1 ORMANLARI > > Ülkemizdeki ormanlar iklim, yüzey şekilleri, bakı durumu ve toprak cinsine bağlı olarak çeşitlilik-gösterir. Ormanlarımızı genel olarak ağaçların yaprak cinslerine göre, geniş yapraklı ormanlar ve iğne yapraklı ormanlar olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Bazı alanlarda iğne yapraklı ormanlar ile geniş yapraklı ormanların bir arada bulunduğu karışık ormanlar da görülür. Ülkemizdeki ormanların bölgelere göre dağılımı şöyledir. > > 1.1.1 Karadeniz Ormanları Karadeniz ormanları, Karadeniz Bölgesi ile Marmara Bölgesindeki Yıldız dağlarının kuzeye bakan yamaçlarındaki ormanlardan oluşmaktadır. Karadeniz Bölgesinde genellikle nemli > > -ılıman ve nemli > > - soğuk iklim şartlarında yetişen geniş ve iğne yapraklı ormanlar bulunmaktadır. Ülkemizdeki bitki türlerinin yansından fazlası, Karadeniz ormanlarında yer almaktadır. Bunun eh önemli sebebi, bölgenin iklim şartlarının birçok bitki türünün yetişebilmesine imkân vermesidir. Karadeniz ormanlarını özelliklerine göre üç gruba ayırmak mümkündür. > 1.1.1.1 Geniş Yapraklı Ormanlar Gürcistan sınırından Yıldız dağlarına kadar uzanan Karadeniz kıyıları boyunca, dağların kuzeye bakan yamaçlarında 1000 m yüksekliklere kadar geniş yapraklı ormanlar hâkimdir. Kışın yaprağını döken ağaçlardan oluşan bu ormanlarda kayın, gürgen, kestane, ıhlamur, meşe, akçaağaç, karaağaç, kızılağaç ve dişbudak gibi ağaç türleri bulunur. > 1.1.1.2 Karışık Ormanlar Karadeniz Bölgesinde özellikle 1000 - 1500 m yükseklikler arasında, iğne yapraklı ve geniş yapraklı ormanlardan oluşan karışık ormanlar bulunur. Bu ormanlar, Orta ve Batı Karadeniz bölümlerinde daha çok kayın, göknar ve sarıçam ağaçlarından oluşur. Doğu Karadeniz bölümünde ise Kayın ve ladin ağaçlarından oluşan karışık ormanlar vardır. > > 1.1.1.3 İğne Yapraklı Ormanlar Karadeniz Bölgesinde, 1200 - 1500 m den itibaren 2000 m ye kadar her zaman yeşil olan iğne yapraklı ormanlar yer alır. Bu kuşaktaki en önemli ağaç türleri Batı Kafideniz bölümünde, göknar, sarıçam ve kayın. Doğu Karadeniz bölümünde ise ladin ve sarıçamlardır. > 1.1.2 Batı Anadolu Ormanları Batı Anadoluda yer alan ormanlarımız, yükseklik şartlarına bağlı olarak değişiklik gösterir. (Marmara Bölgesinin Yıldız dağları dışında kalan kesimlerinde kayın, meşe ve kızılcam ormanları görülür. Güney Marmara bölümünde yer alan Uludağ, Marmara Bölgesinin bir çok ağaç türünü barındıran nadir yerlerindendir. Burada, dağın eteklerinde kısmen çalılıklar ve kestane ağaçları, daha yukarılarda meşe, kayın, göknar, karaçam ve kızılçamlar karışık halde bulunur. Ege Bölgesinde kıyıdan itibaren 600 - 800 m yüksekliklere kadar maki toplulukları ile karışık olarak kızılcam ormanları görülür. Daha yüksek alanlarda ise karaçam ormanları geniş alanlara yayılır. Çünkü kızılcam ağacı, soğuğa fazla dayanıklı değildir. > 1.1.3 Akdeniz Ormanları Bölgede, kıyı boyunca en yaygın ağaç türü kızılçamdır. Alçak kesimlerde makilerle karışık bir hâlde bulunan kızılçamlar, yükseldikçe saf ormanlar meydana getirirler. Kıyı kesimlerinde sığla (günnük) ağaçlarına da rastlanır. Özellikle köyceğiz civarında yaygın olarak yetişen sığla ağacından çıkarılan yağ, kozmetik sanayiinde ham madde olarak kullanılır. Akdeniz Bölgesindeki dağların yüksek kesimlerinde (1000 – 2000 m) sedir, göknak ve karaçamlardan oluşan iğne yapraklı ormanlar yer alır. Akdeniz Bölgesindeki ağaç türlerinden biri olan servi, ender bulunan türlerdendir. Kerestesi çok dayanıklı olan ve direk yapımında kullanılan servi, kızılçamlar ile karışık hâlde bulunur. Bölgede, Isparta civarında bulunan kasnak meşesi endemik bitkilerden birisidir. Ayrıca, Nur dağları üzerinde Karadeniz ormanlarına özgü bir ağaç olan kayın ormanları bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-bitki-ortusu

Tüm akdeniz kuşaği bitki örtusu tipleri

Yeryüzünde başlıca iklim çeşitleri ve doğal bitki örtüsü İklimler; sıcaklık, basınç - rüzgarlar ve nem - yağış özelliklerinin bir araya gelmesiyle belirir. İklimi oluşturan bu elemanlardan birinin veya ikisinin farklı olması sonucu, değişik iklim tipleri belirir. Aynı veya benzer iklim özelliklerinin yayıldığı alanlar sınırlandırılırsa ortaya iklim bölgeleri çıkar. Bir iklim bölgesi içinde etkili olan iklim, belirli bir iklim tipini temsil eder. Yerel özelliklerden dolayı dünya üzerinde çok çeşitli iklim tipleri vardır. Ancak bunların bir kısmı küçük alanlarda etkili olduğu için dikkate alınmaz. Benzer özellik gösterenler ise guruplandırılarak isimlendirilir. "Soğuk iklimler", "Sıcak iklimler", "Nemli iklimler", "Kurak iklimler" gibi. Bazı iklim sınıflandırmaları ise bitki örtüsüne göre (Bozkır iklimi, savan iklimi gibi ) ve hatta orada yaşayan hayvanlara göre yapılmıştır Yerrüzünde görülen başlıca iklim tipleri ve bunlara uyum sağlamış olan doğal bitki örtüleri şunlardır: a)Soğuk iklimler: Bu guruba giren ikllimler, kutup ve kutup altı bölgelerinde görülür. Kutup iklimi ve kutup altı iklimi olmak üzere iki tipi vardır. Kutup ikliminin görüldüğü yerler hemen hemen bütün yıl kar ve buzlarla kaplıdır. Güney Yarım Küre`de Antartika ile Kuzey Yarım Küre`de Grönland`da etkilidir. Güney ışınları çok yatık geldiği için buralarda hava sürekli soğuktur. Yıllık ortalama sıcaklık her zaman 0 C`nin altındadır. toprak, derinlere kadar sürekli donmuş haldedir. Kutup ikliminde yağış, kar şeklinde ve azdır. Çünkü hava soğuk ve nem oranı düşüktür. Onun için buralarda soğuk çöller vardır. Yıllık ortalama yağış 250 mm dolayındadır. Bu iklim bölgesi, Gulf Stream (Golf Strim) sıcak su akımtısının etkisiyle Kuzey Yarım Küre`de birazdaha kutuba doğru kaymıştır. Sıcaklığın sürekli 0 C`nin altında olması ve toprağın devamlı donmuş halde bulunması nedeniyle kutup iklim bölgeleri bitki örtüsünden yoksundur. Kutup altı iklimi, kutup iklim bölgesinin hemen bitişiğindedir. Buralarda da sıcaklık çok düşüktür. Yaz mevsiminde sıcaklığın biraz yükselmesiyle buzlar ve karlar kısa bir süre erir ve bataklıklar oluşur. Yağışların çoğu bu mevsimde görülür. bu iklim bölgesinde kendini soğuğa ve kuraklığa uydurmuş küçük boylu çalılar, otlar ve yosunlar yetişir.Bu bitki örtüsüne Tundra denir. b)Orta Kuşağın Ilıman İklimleri: Orta kuşakta bulunan iklimler ve ana karakterleri göz önüne alınarak iki tipe ayrılır. Orta kuşağın okyanusal iklimi, bu kuşaktaki büyük karaların batı kıyılarında görülür. Batı Avrupa ile Kanada`nın batı kıyıkarında çok daha belirgindir. Her mevsimde yeterli yağış alır. Çünkü bu iklim tipinin oluşumunda önemli etken olan batı rüzgarları ve kıyı açıklarındaki sıcak su akıtıları süreklidir. devamlı okyanus etkisinde bulunduğu için kışlar ılık yazlar ise serin geçer. Bu yüzden yıllık sıcaklık farkı düşüktür. İklim, sıcaklık ve yağış şartlarına kendini uydurmuş olan doğal bitki örtüsü karma ormanlardır. Orta kuşağın karasal iklimi ise karaların denizden uzak iç kısımlarda görülür. Kışalr şiddetli geçer. Yağış azdır. Dünyanın en soğuk terleri bu iklim bölgesinde yer alan Sibirya`da dır. Bu iklimde yazlar yağışlı geçer. Yıllık sıcaklık farkları çok fazladır. En yaygın olduğu yerler Kanada ve Sibirya dır. Bitki topluluğunu iğne yapraklı ormanlar oluşturur. bu ormanlar Sibirya`da Tayga adı verilir. Kuzey Yarım Küre`de Akdeniz çevresinde, Güney Yarım Küre`de ise Avusturalya ve Afrikanın güney bölümlerinde Akdeniz İklimi etkilidir. Yurdumuzun büyük bir bölümünü ana hatlarıyla etkileyen bu iklimin en belirgin özelliği, yazların sıcak ve kurak olmasıyla kışların ılık ve yağışlı geçmesidir. Yazın, güneyden gelen sıcak ve kuru tropikal hava kütlelerinin etkisindedir. Kışın ise çevresine göre bir alçak basınç alanı olduğundan, daha çok batıdan gelen gezici alçak basınçların uğrak yeridir. Bu nedenle yağışilar kışın çok olur. Tipik bitki örtüsü makidir. Ayrıca geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçların oluşturduğu ormanlarda oldukça yaygındır. c)Sıcak İklimler: Bu iklimlerin genel karakteri sıcak olmalarıdır. Ancak yağış bakımından aralarında çok büyük farklılıklar vardır. Çünkü dünyada yağışın en çok ve en az olduğu yerler, sıcak iklim bölgelerindedir. Sıcak iklimin şu tipleri vardır: -Ekvatoral İklim, Ekvator ve yakın çevresinde görülür. Sıcaklık bütün yıl 20 C`nin altına düşmez. Yıllık sıcaklık farkı yok gibidir. Bütün yıl yağışlı geçer. Kurak mevsim yoktur. Yıllık toplam yağış 150-2000 mm arasındadır. Onun için buralarda gür ormanlar gelişebilmiştir. Bunlar bütün yıl boyunca yeşil kalan ormanlardır. Orman altında çeşitli bitkiler yetişir. Bu iklimin en yaygın olduğu yerler, Amazon ve Kongo Havzası ile Güney Doğu Asya Adaları`dır. -Tropikal İklim, Ekvatoral iklim bölgesinin kuzey ve güneyünde iki kuşak halinde görülür. Sıcaklık bakımından aylar arasında belirgin bir fark yoktur. Ancak yağışlar belirli aylarda toplanmıştır. Bunun sonucu olarak kurak ve yağışlı olmak üzere birbirinden ayırt edilebilen iki dönem vardır. yağışlar yaz aylarında düşer, kış ise kurak geçer. Bu iklim bölgesinin karakteristik bitki örtüsü savan dır. Savanlar, içinde yer yer ağaçların da bulunduğu yüksek boylu otluklardır. -Muson İklimi, Muson ruzgarlarının estiği güney, güneydoğu ve doğu Asya'da görülür. Muson rüzgarlarının özelliklerinden dolayı yazlar bol yağışlı, kışlar ise kuraktır. Dünya'nın en çok yağış alan yeri muson bölgesindedir. Muson iklimi geniş alanlara yayılmıştır. Muson ikliminin etkili olduğu yerlerde sıcaklık ve yağış bakımından önemli farklar bulunur. Bunun nedeni, yükseklik farkı ve enlem faktörüdür. Bitki topluluklarıda kendilerini bu değişikliklere uydururlar. Muson iklim bölgelerinde muson ormanları yaygındır. Bu ormanlar, Muson yağmurlarının görüldüğü alanların tipik bitki topluluğudur. Esas olarak, yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ormanlardır. Bu ormanlar Muson Asyası olarak nitelendirilen Hindistan, Çinhindi'de yaygındır. Muson ormanlarının tipik ağacı teaktır. Ayrıca bu iklim kuşağında yağışların yeterli olduğu yerlerde savanlar da görülür. -Kurak İklim, yağışın ve buna bağlı olarak bitki örtüsünün çok az olduğu yerlerde gürülür. Yıllık yağış miktarı 250 mm'nin altındadır. Kurak alanlar, sıcak - kurak ve soğuk - kurak alanlar olmak üzere iki guruba ayrılır. Buna göre sıcak - kurak alanların en yaygın olduğu yerler; Büyük Sahra, Arabistan Yarım Adası, Asya ve Avusturalya' nın iç kısımlarıdır. Buraların yağışsız olması, subtropikal yüksek basınç alanı üzerinde olmaları ve karaların iç kısımlarda bulunmalarının sonucudur. Ayrıca dönenceler kuşağında bulunan karaların batı kenarlarında da sıcak - kurak yerler vardır. Sıcak - kurak iklimde gece ile ğündüz arasında fark çoktur. Hava sıcaklıgı, gündüz 50 C'nin üzerine çıkarken geceleri 0 C'nin çok altına düşebilmektedir. Burada bitki örtüsü çok cılızdır. Ancak yeraltı suyunun yüzeye yakın olduğu yerlerde ağaçlıklara rastlanır. Buralar vahalardır. Ayrıca kuruklığa dayanıklı bazı bitki türleri yetişmektedir. Buralara çöl denir. Soğuk - kurak alanlar ise kutup çevrelerinde bulunmaktadır. Buralarda hava, çok souk olduğundan içinde yoğunlaşacak su buharı çok azdır. Onun için buralar da kurak yerlerdir. Hem soğuk hemde kurak olan yerler, bitki örtüsünden yoksundur. Bunlardan başka bir de yarı kurak iklim vardır. Bu iklim hem sıcak kuşakta hemde orta kulakta görülür. Yağışlı ve kurak dönemleri vardır. Yıllık yağış toplamı 250 - 350 mm arasındadır. Yağışlı mevsimde yetişen otsu bitkiler, kurak mevsimde kurur. Bu tür ot topluluğuna bozkır adı verilir. Bozkır alanlarında yer yer çalı topluluklarına, akarsu boylarında da ağaçlara rastlanır. AVRUPA KITASI BİTKİ ÖRTÜSÜ Avrupa'nın toprak dağılış haritası ile bitki örtüsü haritası, hemen hemen birbirlerine benzer özellikler taşırlar. Avrupa'da görülen iklim tiplerine bağlı olarak bitki örtüsü de çeşitlenir. Avrupa'yı kuzeyden güneye doğru dört ana bitki bölgesine ayırmak mümkündür. Bunlar; 1. Tundra kuşağı, 2. Orman kuşağı, 3. Step Kuşağı, 4. Akdeniz Bitki Kuşağı. Kuzey Avrupa'yı içine alan soğuk bölgelerde, Tundra toprağı üzerinde yer alan Tundra kuşağında, likenler, muşlar geniş yer kaplar. Güneye doğru gidildikçe bodur söğütlere ve cüce huşlara rastlanır. Tundra kuşağının güneyinde, Konifer ormanlar adı verilen orman kuşağı yer alır. Bu bölgede çeşitli çam türleri, ladin, söğüt ve huşlar yaygındır. Konifer orman kuşağının güneyinde ise, orman türleri çeşitlenir ve karışık bir orman halini alır. Özellikle meşe türleri, kayın ve ıhlamur gibi ağaç türleri de görülmektedir. Okyanusal İklimin etkili olduğu Batı Avrupa'da çoğunlukla kayın, akçaağaç, kızılağaç ve gürgenlerden oluşan geniş yapraklı ormanlar yer alır. Avrupa'da orman kuşağının güneyinde, tüm Orta Avrupa'yı içine alan geniş topraklar step alanlarını teşkil eder. Kuzeyden güneye doğru; ağaçlı step, ağaçsız step, çalılık step, tuzlu step şeritler halinde uzanırlar. Karasal iklimin görüldüğü kıtanın denize uzak olan iç, doğu ve kuzey kesimlerinde kış soğuklarına dayanıklı olan sarıcam, göknar, melezlerden oluşan iğne yapraklı ormanlar yaygındır. Bu ormanlara tayga denir. Yağış miktarının azaldığı Karadeniz ve Hazar denizinin kuzeyinde uzun boylu çayırlar görülür. Avrupa'nın Akdeniz kıyı kuşağında yaz kuraklığına ve sıcaklığına dayanıklı maki denilen çalı toplulukları hakimdir. Yüksek sahalarda sıcaklığın düşmesine ve yağışın artmasına bağlı olarak ormanlar görülür. Bu iklim bölgesinde zeytin başta olmak üzere, çeşitli Akdeniz meyve ve sebzeleri yetiştirilir. TÜRKİYE: Ormanlarımızı genel olarak ağaçların yaprak cinslerine göre, geniş yapraklı ormanlar ve iğne yapraklı ormanlar olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Bazı alanlarda iğne yapraklı ormanlar ile geniş yapraklı ormanların bir arada bulunduğu karışık ormanlarda görülür. Ülkemizdeki ormanların önemli bir kısmı, kıyı bölgelerimizin denize bakan yamaçlarında toplanmıştır. Kıyı bölgelerimizdeki ormanlar gür, buna karşılık iç bölgelerin ormanları seyrektir. MAKİ Maki, Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde görülen sert yapraklı, kuraklığa dayanaklı, her mevsim yeşil, bodur ağaçlardan ve çalılardan oluşan bir bitki topluluğudur. Akdeniz ikliminde yetişen kızılcam ve meşe ormanları tahrip edildikten sonra buralardaki orman altı örtüsü gelişerek makiyi oluşturmuştur. Makileri oluşturan başlıca bitki toplulukları: Sandal, kocayemiş, defne, mersin, zeytin, keçiboynuzu, sakız, menengiç, zakkum, erguvan ve teşbih ağacıdır. Genellikle 1-2 metre boyunda olan bu ağaççıkların dağılışı iklim özelliklerine göre çeşitlilik gösterir. BOZKIR Yarı kurak ve kurak bölgelerde, ilkbahar yağmurlarıyla yeşerip yazın sararan sert çayırlar, otlar ve çalılıklardan oluşan bir bitki örtüsü bulunur. Bu bitki örtüsü ve kapladığı alanlara bozkır (step) adı verilir. Bozkırlar İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde en yaygın bitki örtüşüdür. Yapılan araştırmalar, İç Anadolu’da ve Ergene havzasında önceleri ormanların daha yaygın olduğunu göstermektedir. Ancak yüzyıllar boyunca bu ormanlar çeşitli nedenlerle tahrip edilmiş ve giderek azalmıştır. İşte bu tahrip edilen ormanların yerinde oluşan bozkırlara antropojen bozkır denir. Bu bozkırlarda yer yer ağaç ve çalı topluluklarına rastlanır. İç Anadolu’nun ortalarında (Tuz Gölü çevresi) doğal bozkırlar ve bu doğal bozkırları çevreleyen antropojen bozkırlar yer alır. Doğu Anadolu’nun çukur alanlarında da İç Anadolu bozkırlarına benzer bitki örtüsü vardır. Yüksek platolardaki bozkırlar ise diğerlerinden çok farklıdır. Bu platolarda iyi gelişmiş ot örtüsü yaygındır. Bu otlar yaz boyunca yeşilliklerini korurlar. Bu bozkırlarda yer yer sarıçam ormanlarının bulunması, buraların asıl bitki örtüsünün çam ormanları olduğunu göstermektedir. YÜKSEK DAĞ ÇAYIRLARI Yüksek dağlarda ormanların üst sınırından daha yukarıdaki kesimlerde sıcaklığın düşük olmasından dolayı, dağ çayırları (Alpin çayırları) yer alır. Kuzey Anadolu dağları ve Toroslarda 2000 m’den daha yüksek alanlarda yer alan dağ çayırları Doğu Anadolu’nun yüksek dağları ile Erzurum-Kars ve Ardahan platolarında yaygındır. Dağ çayırları, yılın büyük bir bölümünde yeşil kalır. Ülkemizde yüksek dağ çayırları, yaylacılık ve hayvancılık faaliyetleri açısından önem taşır. Uzun ve gür otlarla kaplı bu alanlarda özellikle büyükbaş hayvancılık yaygın olarak yapılmaktadır. İTALYA: İtalya zengin bir bitki örtüsüne sahip değildir. Alp Dağlan'nın eteklerinde servi, ço-banpüskülü ve mantar meşesi, Po vadisinin sulak yerlerinde kavak, kuzeyde ve batı kıyılarında çam, Apenninler'in eteklerinde zeytin, sakızağacı, daha güneyde meşe, dişbudak, kayın ve kestane ormanları vardır. İtalya'da kömür az olduğu için, yakacak olarak ağaçlardan yararlanılır. Bu yüzden orman örtüsü büyük ölçüde seyrelmiştir. FRANSA ; Fransa’nın Atlas okyonusu kıyılarında geniş yapraklı ormanların yetiştiği okyanusal iklim etkilidir.Akdeniz kıyıları boyunca ise Akdeniz iklimi hakimdir.Burada meşe,maki ve kızılçamlardan oluşan bitki örtüsü hakimdir. İSPANYA: Kuzeybatı İspanya’da meşe ve gürgen ağaçları bulunur. Doğu kıyılarında yeşil meşeler, sulak bitkiler ve bozkırlar hakimdir. İç kesimde ise karışık orman, güneyde meşe ormanları ve bozkırlar, bazı kesimlerinde çayır ve fundalıklar bulunur. Bunlar ormanların insan eliyle kesilerek yok edilmesinden meydana gelmiştir. İspanya dağlık ve ormanlık bir araziye sahiptir. YUNANİSTAN Yunanistan’da doğal bitki örtüsünü kıyı kesimlerinde kızılçam ve maki toplulukları oluşmaktadır. Kuzeydeki Makedonya’da ise başta meşe olmak üzere geniş yapraklı ormanlar görünür. Alçak bölümler bitki örtüsü bakımından fakir olup, tek mevsimlik bitkiler yetişir. Ülkenin orta ve güney kısımlarında Akdeniz iklimi'nin karakteristik bitki örtüsü makiler egemendir. Dağlık bölgelerde ise ormanlar yer alır. Ormanlar ya da korular ülkenin yaklaşık %50'sini kaplar. SURİYE: Suriye’nin kıyı bölgeleri nispeten yeşillik alanlar ve ağaçlarla kaplıdır. Dağlık bölgelerse, umumiyetle çıplak olup, bir kısmı cılız otlarla örtülüdür. Suriye Çölünün, batısında kalan bozkır-çöl araziyse bitki örtüsünün kıt olduğu bir bölgedir. Bu bölgede ve Suriye Çölünde yağışlar olduğu zamanlarda bir miktar kısa ömürlü otlar, maki tipi çalılık ve dikenlikler yetişir. LÜBNAN: Kıyılarda Akdeniz iklim görülürken yüksek dağlar Akdeniz ikliminin iç kısımlara girmesini engeller. • Bitki örtüsü kıyılarda makidir ve yüksek yerlerde yer yer sedir ve çam ormanlarına rastlanır. İç kısımlarda ise bitki örtüsü bozkırdır. İSRAİL: Ülke topraklarının yarıdan fazlasını meydana getiren Necef Çölü, çorak volkanik engebelerle sınırlanmış, geniş bir bozkır ovasıdır. Batı kesiminde kuru yaylalar bulunur. Galilea ve Carmel’in yüksek tepeleri Halep çamları ve meşe ağaçları ile kaplıdır. En tipik bitki örtüsü Akdeniz makileridir. Akdeniz kıyı bölgesi verimli ve yeşilliktir. İsrail’de hızlı bir ağaçlandırma çalışmaları yapılmaktadır. MISIR: Mısır'ın kurak ve sıcak iklimi, ormanlık alanlarının olmasına ve bitki örtüsünün zenginleşmesine mani olmuştur. Kıyı bölgeleri de, Nil kıyıları ve havzasıyla çöllerde bulunan vaha ve kuyular çevresinde bitki örtüsü yemyeşil ve verimlidir. Diğer bölgelerdeyse çoğunlukla sarı çöldür. Çöller genellikle kurak bitki örtüsüne sahiptir. Ülkenin tek hayat kaynağı Nil suları, en önemli tabii kaynağı teşkil eder. Nil Nehri suları, bugün kontrol altına alınmış ve dolayısıyla ülkenin sadece 1/28'ini teşkil eden Nil Vadisiyle bereketli deltasından yılda tek ürün yerine üç ürün alınmaktadır. LİBYA: Kıyı bölgelerde Akdeniz iklimi ve kıyıya yakın ve paralel uzanan yaylalarda yüksek ova iklimi hüküm sürer. Libya, yer itibariyle Akdeniz kıyısına yakın olmakla beraber, Afrika kıtasının özelliklerini üzerinde taşıyan bir ülkedir. Kıyı bölgeleri hariç, ülkenin % 95’i çöl veya kurak topraklardan meydana gelir. Büyük SahraÇölünün ülkeye çok tesiri vardır. Çölün % 20’lik bölümü saf kumdur, diğer bölgeleri ve özellikle Libya topraklarında kalan kısımları, çıplak iri kayalıklardan meydana gelmiştir. Trablus ve Sirenaik bölgelerinde yer yer yeşil sahalar mevcutsa da, güneydeFizan bölgesinde vahaların bulunduğu bölgeler hariç, sadece çölün kurak ve yarı çatlak toprakları yer alır. Vahalar civarındaki ağaçlıklar dışında ülkenin önemli bir orman zenginliği yoktur. Kıyı bölgeler nisbeten sulak olup, Akdeniz ikliminin tesirinde kalan muhitlerde zeytinliklere ve ardıç, zakkum gibi nadiren yetişen ağaç topluluklarına rastlanır. FAS: İklimine paralel olarak bitki örtüsü üç değişik kuşak arz eder. Kıyı boyunca hâkim bitki örtüsü Akdeniz bitkileridir. Orta kısımlardaki yaylalarda stepler hâkim bitki örtüsüdür. Atlas Sıradağlarının güneyinde ise çöl bitkileri görülür. Rif Sıradağlarında iğne yapraklı ağaçlar yükseklere doğru yoğunlaşır. Meşe ağaçları Atlas Okyanusu kıyılarında büyük ormanlar teşkil ederlerken, Orta Atlas Sıradağlarında ormanlar genellikle sedir ağaçlarından meydana gelmiştir. CEZAYİR: Bitki örtüsü bakımından oldukça fakir bir ülke olan Cezayir’in kıyı bölgesinde Akdeniz bitki örtüsü olan sert yapraklı bodur maki topluluğu görülür. Tell Dağlarına doğru çıktıkça yağışlı bölgelerde meşe, mantar meşesi ve çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölge yer alır. Çayırlarla kaplı olan yayladan sonra Sahra Atlaslarının tepelerinden îtibaren başlayan sahrada yer yer çöl bitki örtüsü hakimdir. Sahradaki vahalarda palmiye ağaçları bulunur. ARNAVUTLUK: Arnavutluk bitki örtüsü bakımından zengindir. kıyılarda maki, iç kesimlerdeki dağlık kütlelerin yamaçlarında ise ormanlar görülür. Ülkenin 1/3'i ormanlarla kaplıdır. Kıyı bölgesinde Akdeniz bitkileri yaygındır; iç kısımlarda geniş ve iğne yapraklı ormanlar görülür.

http://www.biyologlar.com/tum-akdeniz-kusagi-bitki-ortusu-tipleri

Ceviz Ağaçları ve Coğrafi Dağılışları

Prof.Dr.Emrullah GÜNEY Dicle Üniversitesi Coğrafya Anabilim Dalı Başkanı Romalıların bolluk simgesi olarak tanıdıkları ceviz (Juglans regia)cevizgiller familyasına mensuptur (Juglandacea).Kışın yapraklarını döken ceviz ağacının 40 türü vardır. a-İklim Koşulları:Ceviz ağacı ılıman bölgelerin soğukça yörelerinde ,nemli iklim kuşaklarında iyi yetişir.Işıksever (heliofil)ağaç olan ceviz,bu açıdan fıstık ve bademden geride kalır.Yandan gölgelenmeyi de ister.Bir yamacın kuzey yönünü,ışıklı güney yönünden üstün tutar.Yalnız ağaç için ceviz yetiştirilecekse yanlardan gölgelendirmek uygun düşer.Fakat,meyvesini almak için ceviz ağacı yetiştirilecekse ,ağacın her yönden ışık almasını sağlamak gerekir. Bayağı ceviz(Grek kozu, Yunan cevizi) güney bölgelerde yayıldığı için diğer ceviz türlerine oranla sıcaksever ağaçtır. Bu nedenle Norveç, İsviçre, Finlanda, Britanya adaları, Almanya, Polonya, Macaristan, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde düşük sıcaklıklarda zarar görür. Geç ilkbahar,erken yaz soğukları ceviz ağacına ciddi zarar verebilir.Çiçekleri tomurcukları ve 2-3 yaşındaki sürgünleri mahvolur. Fakat bununla birlikte doğal olarak yayıldığı arazide,örneğin Afganistan’da ve İran’ın yüksek dağlık arazisinde deniz düzeyinden 3000 metre üzerinde de yetişerek -30 santigrat derece soğuklara dayanabilir. Bu da gösterir ki, bayağı ceviz aşağı sıcaklığa uyumu açısından elastik ağaç türüdür ve onu iklimleştirerek daha kuzey bölgelere doğru yayılış alanını(areal)genişlendirme olanağı vardır. Ceviz ,öz doğasına göre dağ ağacı olarak göz önüne alınır ve yabanıl halde Avrupa ve Asya’nın dağlarında biter.Bu ağaç türüne doğal durumda Balkan dağlarının ormanlarında,Yunanistan,Bulgaristan,Romanya,Macaristan,Yugoslavya’da rastlanılır. Yabanıl olarak ceviz Elbrus dağında deniz yüzeyinden 1400 m ,Afganistan dağlarında da 2700 m ye kadar yükseklerde yetişebilir. Orta Asya cumhuriyetlerinde de doğal durumda Özbekistan,Türkmenistan,Kırgızistan,Tacikistan’da biter. En geniş ceviz ormanı alanları Kırgızistan’da yayılmaktadır. Burada deniz düzeyinden 2300 m ye değin yüksekliğe erişir(Sarı Çelek doğayı koruma alanı). Ceviz doğal halde de Kafkasya’da yetişmektedir.Büyük Kafkaslar ,Küçük Kafkaslar ve Talış dağlarında ılıman iklim koşullarında büyür.Bol güneş ışınları ve yağışların yeterli düşmesi burada cevizin geniş ölçüde yayılmasına elverişli koşulları yaratmıştır. Ceviz,Transkafkasya’da 3.Jeolojik Çağda geniş bir yayılış gösteriyordu. Fakat sonradan iklimin değişmesi sonucunda yayılış alanları kısalmıştır.Kretase döneminin relikti sayılan çınarla birlikte karışık orman oluşturması cevizin de antik ağaç olduğunu ispatlamaktadır. b-Toprak:Bayağı ceviz (Juglans regia)Avrasya’da Atlas Okyanusundan Mançurya’ya kadar doğal olarak yetişir. Ceviz ağacı,çeşitli bitekliğe sahip bütün topraklarda biter.Olağan büyüme gösterebilmesi için toprakta yeterince nem bulunmalıdır.Çok nemli ve bataklaşmış topraklar ile çok kuru ve tuzlu topraklar ceviz için elverişsiz sayılır.Ceviz,nötral ve kalevi toprakları daha çok yeğler. Ceviz ağacının en iyi yetiştiği yerler nemli toprakların bulunduğu kuzeye bakan yamaçlar ,çay yataklarındaki zengin birikimlerdir.İyi gelişen mil kökü ve çok uzaklara yayılan yan kökleri olduğu için derin topraklarda iyi sonuç verir. Ceviz ağacının su rejimine bakıldığında mezofit bitkilere katılarak incelenir.Fakat,birçok durumlarda ceviz,kuraklık çeken yörelerde de iyi gelişebilmektedir.Kuraklığa dayanıklı oluşu cevizin müşkülpesent olmadığının belgesidir.Ağacın derine işleyen güçlü kök sistemi gösterir ki,ceviz ağaçları güzün sulandığında sonraki yıl hem iyi boy atar,hem de bol ürün verir.Buradan anlaşılmaktadır ki ,kuraklıktan sıkıntı çekilen yerlerde,ceviz ağacını sulamak bir zorunluluktur. c-Yetiştirilmesi:Ceviz,meyvesinden üretilir.Yenilen meyve aynı zamanda tohumdur.İrileşen ve serpilen ağaç yalnızlığı sever.Büyürken fazla havaya gereksinimi vardır.Bu nedenle fidanların arası 15 metreden az olmamalıdır.Ceviz,elverişli toprak-iklim koşullarında 30-35 m yüksekliğe erişebilir.Gövde kalınlığı 1.5-2.0 metre olabilir.Ceviz uzun ömürlü ağaç olup,400 yıl ve daha çok yaşayabilir. d-Meyveleri:Cevizin meyveleri eylülün ikinci yarısında ,bazı türleri ise ağustos sonunda meyvelerini olgunlaştırır.Ceviz ağacı 7-10 yaşında,bazı türleri 3-4 yaşında ve hatta 1 yaşında meyve vermeye başlar.Her yıl meyve biter.En yüksek meyve vermesi 50-100 yaşında izlenir. İyi gelişmiş bir ağaçtan 100 kg ve daha çok meyve sağlama olanağı vardır.Meyveler bir-bir ,iki iki, üç üç yerleşir.Bol ürün verdiği yıllarda 4-5 adet bir arada bulunabilir.Salkım şeklinde meyve veren ceviz türleri de vardır.Her salkımda 20 tane meyve olur (üzüm türü ceviz). e-Çiçekleri:Cevizin çiçekleri tek eşeylidir.Erkek ve dişi üreme organları aynı ağaç üzerinde,taçyaprağı olmayan değişik çiçek kümelerinde yer alır.Erkek çiçek kümesine kedicik ya da tırtılsı denir.Genç sürgünlerin özü bölmelidir. f-Yaprakları:Ceviz yaprakları 5 ila 23 arasında değişen kısa saplı yaprakcıklardan oluşur.Yaprakları ovulunca kendine özgü bir koku yayar.Suda kaynatılınca kahverengi boya elde edilir. Ceviz,yaprak döken ağaçtır.Bir halk sözünde giyinme ve soyunma ceviz ağacının yapraklanmasıyla koşutluk dile getirilmiştir:Ceviz yaprak açtı soyun,ceviz yaprak döktü,giyin. Ceviz yaprağından acı bir boyarmadde sağlanır(Juglon).Yapraklar aynı zamanda iştahaçıcı, Kabız yapıcı,kan şekerini düşürücü,güçlendiricidir.Deri hastalıklarında antiseptik olarak değerlendirilir. Ceviz yaprağı insektisid özelliğe sahiptir.Yünlü dokuma eşyaları güveden bu yapraklarla korunur.Birçok zararlı böcek ceviz yaprağından kaçar.Eski çağlarda evlerin yakınına ceviz ağaçları dikmişlerdir.Amerika’ya göç eden Avrupalılar da otlakların değişik yerlerinde ceviz ağacı yetiştirmişlerdir.Böylece yazın sıcak günlerinde sığırlar bu ağaçların gölgesinde şiddetli güneşten korunurlar;hem de buralar zararlı haşarat bakımından daha sakin ve güvenlidir.Çünkü zararlı böcekler ceviz gölgesinden hoşlanmazlar. g-Odunu:Ceviz ağacı bir sanayi hammaddesi gibidir ve hiçbir şeyi boşa gitmez,telef edilmez.Bu nedenle Kafkasya’da cevize kombinat ağaç denir.İnsan yaşamında,halk ekonomisinde her ağacın,otun,çiçeğin,çalının bir değeri vardır;fakat,cevizin yeri başkadır ve diğer birçok ağaçtan çok üstündür. Cevizin odunundan endüstride yararlanılır.Odunun özeği boz kahverenkli;üst deri kısmı ise boz renkli olur.Sıcak bölgelere göre doğru ceviz odununun rengi koyulaşır. Ceviz odunu mobilya yapımında değerlendirilmektedir.Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde camilerin mihrap ve minberleri ,kuran rahlesi ve mahfaza kutuları,vaaz kürsüsü, Sandık,kapı,pencereler ceviz odunundan yapılmış ve üstün sanat eserleri üretilmiştir.Günümüzde birçok müzede bunların örneklerini görmekteyiz. Ateşli silahlar ok ve yayın yerini aldıktan sonra ceviz odununa duyulan gereksinim artmıştır. Tüfek kundakları yüzlerce yıldan bu yana ceviz odunundan yapılır.Macaristan,Slovakya ve Çek Ülkelerinde bu ağacın iyi değerlendirilmesiyle döviz kazanilmaktadır.Tüfek dipçiği yanında masif mobilya yapımında da ceviz kerestesi çok makbuldür.Maraş işi sehpalar,çeşitli ev kullanım eşyaları,büfeler,kaplama biçiminde günümüzde ceviz odununun kullanıldığı alanlardır. Türk folklorunda ceviz ağacı gelin sandığı olarak yerini almıştır.Çocukların ve erişkinlerin de binlerce yıl oynadığı bir oyunda da cevizin yeri vardır. h-Meyvesi:Ceviz,meyve olarak çok yönlü değerlendirilen bir üründür.Halk ilaçlarında olduğu kadar farmakolojide,tıpta cevizin yeri önemlidir.Cevizde bol miktarda doymamış yağ asitleri(68-75)vardır.Cevizin içinin havayla temasında hemen kararıvermesi bu nedenledir.Cevizde protein oranı %15-20 kadardır.Madensel elementler bakımından zengindir:Potasyum,fosfor,mağnezyum,kalsiyum,demir.Özellikle C vitamini açısından en zengin meyvelerden birisi cevizdir.Bir kilo ceviz 3000 kalori enerji verir.Ceviz yağından xx.yüzyıl başlarından bu yana yararlanılır.Ceviz yağı müshil ve safra artırıcı olarak kullanılır. Azerilerin ve Gürcülerin cevizden kokulu ,tatlı,besleyici çörek yapmaları ünlüdür.Ceviz lapası katılmış salatalar da hoş kokulu ve çok tatlı ,besleyici olur.Büyük hekim İbni Sina ,eserlerinde cevize özel yer vermiş ,güçlü bir gıda ve iyileştirici,sağaltıcı özelliğe sahip bir meyve olarak göstermiştir. ı-Türleri:Cevizin en tanınmış türleri şunlardır: adi ceviz(Juglans regia) kara ceviz(Juglans nigra) boz ceviz(Juglans cinerea) Adi-Bayağı cevizin anayurdu İran’dır.Odunu ve meyvesi değerlidir.20-30 metre boy Yapabilir.Yaprakları 5-9 yaprakcıklı ,düz kenarlı ve kokuludur(ıtırlı).Erkek çiçek önceki Yılın dalları üstünde yer alan bol çiçekli sarkık kümeler oluşturur.Dişi çiçekler ise genç sürgünlerin ucunda 1-3 kadarı bir arada bulunur. i-Türk cevizleri:Anadolu’da yetişen başlıca ceviz türleri şunlardır:Ağustos cevizi Beykoz cevizi,Cevkel cevizi,Kaman cevizi,Niksar cevizi,Uzun ceviz. Anadolu bir ceviz yurdudur.İklim ve toprak koşulları açısından bu yarımadanın birçok yeri İdeal yetişme alanı olma özelliği gösterir.Bitlis çayı vadisi gibi Doğu Anadolu’da birçok dere,ceviz ağaçlarıyla ünlüdür.Fakat ne yazık ki bilinçsiz halk birçok yerde bunun değerini bilememiş,çoğaltmak bir yana ,var olanları da kesmiştir.Coğrafyacı Hüseyin Saraçoğlu bundan dert yanmaktadır.”Kiğı derelerinde pek bol ceviz yetişir.İstanbul’lu bir tüccar,hevese kapılarak buradan binlerce liralık ceviz kütüğü satın almıştır.Burası,kuzeyinde Sansa boğazından geçen demiryoluna ancak 50 km lik bir mesafe olduğu halde ,yolsuzluktan,bu değerli kütükler,aradan birkaç sene geçtiği halde,bir türlü demiryoluna kadar taşıtılamamış,dolayısıyla bu kütükler çürümüş,tüccarın paraları da heder olup gitmiştir.” Kiğı derelerinde her biri yüzlerce yıllık bu ceviz ağaçları ulusal bir servettir.Meyveleriyle, Yapraklarıyla,keresteleriyle büyük bir değer taşımaktadırlar.Kesilmeselerdi de meyve vermeye Devam etseydiler daha iyi olacaktı.Fakat,madem kesilmediler,yerlerinde bırakılmayıp,çürümeye Terk edilmemeliydiler. j-Hastalıkları:Bakteriyoz ve antraknoz ,cevize musallat olan en önemli hastalıklardır.Böceklerden carpocapsa adlı meyve kurdu zarar verir ve ürün yitimi ortaya çıkar. k-Türkiye’de ceviz üretimi 1979’da 150 bin ton idi.3 milyon 225 bin ağaçtan 1984 istatistiklerine göre ise 112 bin ton ceviz elde edilmiştir.Ülkemizde cevizin en çok yetiştirildiği iki il de Karadeniz bölgemizde yer almaktadır.Zonguldak 6 bin ton ve Kastamonu 6 bin ton ile ilk sıradadır. Uzun ömürlü,iri yapraklı,gövdesi çok kalınlaşabilen,geniş ve dallı budaklı,görkemli,güzel görünüşlü bir ağaç olan cevizin korunması,yetiştirilmesi,çoğaltılması gelecek açısından büyük bir ekonomik değer taşımaktadır.Roma İmparatorluğu halkının bolluk simgesi olarak tanımladığı ceviz,geleceğin de ekmek ağacıdır.Ülkemizde sayılarını artırmak,sağlanan ürünü nitelik ve sayıca çoğaltmak önemlidir. Kökü derinlere inen bu görkemli,yarayışlı ağacın yetişebileceği,kolayca çoğaltılabileceği hafif yumuşak,çok nemli olmayan topraklı,kireci az ve kumlu yerlerin ülkemizde ne denli geniş alanlarda bulunduğunu düşünürsek Akdeniz havzasında cevizin en bol yetiştirilebileceği,en yüksek ürün alınabileceği ülkenin Türkiye olması çok doğaldır.Türkiye Balkanların,Kafkasyanın,Ortadoğunun ve Doğu Akdenizin en çok ceviz meyvesi elde olunan bir ülkesi olabilir.Atalarımız,cevizi eken meyvesini yiyemez demişlerdir.Fakat,günümüzde çok kısa sürede meyve veren ceviz türleri vardır.Yalova Meyvecilik Araştırma Enstitüsünde Türk cevizleri üzerinde çalışmalar yürütülmektedir.Artık,toprağa bırakılan tohum,birkaç yılda ürün verebilmektedir. Cevizin değerini bilmek ,varolanları korumak,yeniden yetiştirmek ulusal bir görev sayılmalıdır. Tabiat ve İnsan, Mart 2008 sayısında yayınlanmıştır. (S.31-34) www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/ceviz-agaclari-ve-cografi-dagilislari

Ceviz Ağaçları ve Coğrafi Dağılışları

Romalıların bolluk simgesi olarak tanıdıkları ceviz (Juglans regia) cevizgiller familyasına mensuptur (Juglandacea). Kışın yapraklarını döken ceviz ağacının 40 türü vardır. a-İklim Koşulları: Ceviz ağacı ılıman bölgelerin soğukça yörelerinde ,nemli iklim kuşaklarında iyi yetişir.Işıksever (heliofil)ağaç olan ceviz,bu açıdan fıstık ve bademden geride kalır.Yandan gölgelenmeyi de ister.Bir yamacın kuzey yönünü,ışıklı güney yönünden üstün tutar.Yalnız ağaç için ceviz yetiştirilecekse yanlardan gölgelendirmek uygun düşer. Fakat, meyvesini almak için ceviz ağacı yetiştirilecekse ,ağacın her yönden ışık almasını sağlamak gerekir. Bayağı ceviz (Grek kozu, Yunan cevizi) güney bölgelerde yayıldığı için diğer ceviz türlerine oranla sıcak sever ağaçtır. Norveç, İsviçre, Finlanda, Britanya adaları, Almanya, Polonya, Macaristan, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde düşük sıcaklıklarda zarar görür. Geç ilkbahar, erken yaz soğukları ceviz ağacına ciddi zarar verebilir. Çiçekleri tomurcukları ve 2-3 yaşındaki sürgünleri mahvolur. Fakat bununla birlikte doğal olarak yayıldığı arazide, örneğin Afganistan'da ve İran'ın yüksek dağlık arazisinde deniz düzeyinden 3000 metre üzerinde de yetişerek -30 santigrat derece soğuklara dayanabilir.Bu da gösterir ki ,bayağı ceviz aşağı sıcaklığa uyumu açısından elastik ağaç türüdür ve onu iklimleştirerek daha kuzey bölgelere doğru yayılış alanını (areal) genişlendirme olanağı vardır. Ceviz, öz doğasına göre dağ ağacı olarak göz önüne alınır ve yabanıl halde Avrupa ve Asya'nın dağlarında biter. Bu ağaç türüne doğal durumda Balkan dağlarının ormanlarında, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Yugoslavya'da rastlanılır. Yabanıl olarak ceviz Elbrus dağında deniz yüzeyinden 1400 m., Afganistan dağlarında da 2700 m. ye kadar yükseklerde yetişebilir. Orta Asya cumhuriyetlerinde de doğal durumda Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan'da biter. En geniş ceviz ormanı alanları Kırgızistan'da yayılmaktadır. Burada deniz düzeyinden 2300 m ye değin yüksekliğe erişir (Sarı Çelek doğayı koruma alanı). Ceviz doğal halde de Kafkasya'da yetişmektedir. Büyük Kafkaslar, Küçük Kafkaslar ve Talış dağlarında ılıman iklim koşullarında büyür. Bol güneş ışınları ve yağışların yeterli düşmesi burada cevizin geniş ölçüde yayılmasına elverişli koşulları yaratmıştır. Ceviz, Transkafkasya'da 3.Jeolojik Çağda geniş bir yayılış gösteriyordu. Fakat sonradan iklimin değişmesi sonucunda yayılış alanları kısalmıştır. Kretase döneminin relikti sayılan çınarla birlikte karışık orman oluşturması cevizin de antik ağaç olduğunu ispatlamaktadır. b-Toprak: Bayağı ceviz (Juglans regia) Avrasya'da Atlas Okyanusundan Mançurya'ya kadar doğal olarak yetişir. Ceviz ağacı, çeşitli bitekliğe sahip bütün topraklarda biter. Olağan büyüme gösterebilmesi için toprakta yeterince nem bulunmalıdır.Çok nemli ve bataklaşmış topraklar ile çok kuru ve tuzlu topraklar ceviz için elverişsiz sayılır. Ceviz, nötral ve kalevi toprakları daha çok yeğler. Ceviz ağacının en iyi yetiştiği yerler nemli toprakların bulunduğu kuzeye bakan yamaçlar, çay yataklarındaki zengin birikimlerdir. İyi gelişen mil kökü ve çok uzaklara yayılan yan kökleri olduğu için derin topraklarda iyi sonuç verir. Ceviz ağacının su rejimine bakıldığında mezofit bitkilere katılarak incelenir. Fakat, birçok durumlarda ceviz, kuraklık çeken yörelerde de iyi gelişebilmektedir. Kuraklığa dayanıklı oluşu cevizin müşkülpesent olmadığının belgesidir. Ağacın derine işleyen güçlü kök sistemi gösterir ki,ceviz ağaçları güzün sulandığında sonraki yıl hem iyi boy atar,hem de bol ürün verir. Buradan anlaşılmaktadır ki, kuraklıktan sıkıntı çekilen yerlerde, ceviz ağacını sulamak bir zorunluluktur. c-Yetiştirilmesi: Ceviz, meyvesinden üretilir. Yenilen meyve aynı zamanda tohumdur. İrileşen ve serpilen ağaç yalnızlığı sever. Büyürken fazla havaya gereksinimi vardır.Bu nedenle fidanların arası 15 metreden az olmamalıdır.Ceviz,elverişli toprak-iklim koşullarında 30-35 m yüksekliğe erişebilir.Gövde kalınlığı 1.5-2.0 metre olabilir.Ceviz uzun ömürlü ağaç olup,400 yıl ve daha çok yaşayabilir. d-Meyveleri: Cevizin meyveleri eylülün ikinci yarısında, bazı türleri ise ağustos sonunda meyvelerini olgunlaştırır.Ceviz ağacı 7-10 yaşında,bazı türleri 3-4 yaşında ve hatta 1 yaşında meyve vermeye başlar.Her yıl meyve biter.En yüksek meyve vermesi 50-100 yaşında izlenir. İyi gelişmiş bir ağaçtan 100 kg ve daha çok meyve sağlama olanağı vardır. Meyveler bir-bir ,iki iki, üç üç yerleşir.Bol ürün verdiği yıllarda 4-5 adet bir arada bulunabilir.Salkım şeklinde meyve veren ceviz türleri de vardır.Her salkımda 20 tane meyve olur (üzüm türü ceviz). e-Çiçekleri: Cevizin çiçekleri tek eşeylidir.Erkek ve dişi üreme organları aynı ağaç üzerinde,taçyaprağı olmayan değişik çiçek kümelerinde yer alır.Erkek çiçek kümesine kedicik ya da tırtılsı denir.Genç sürgünlerin özü bölmelidir. f-Yaprakları: Ceviz yaprakları 5 ila 23 arasında değişen kısa saplı yaprakcıklardan oluşur. Yaprakları ovulunca kendine özgü bir koku yayar.Suda kaynatılınca kahverengi boya elde edilir. Ceviz, yaprak döken ağaçtır. Bir halk sözünde giyinme ve soyunma ceviz ağacının yapraklanmasıyla koşutluk dile getirilmiştir: Ceviz yaprak açtı soyun, ceviz yaprak döktü, giyin. Ceviz yaprağından acı bir boyarmadde sağlanır (Juglon).Yapraklar aynı zamanda iştahaçıcı, Kabız yapıcı, kan şekerini düşürücü, güçlendiricidir. Deri hastalıklarında antiseptik olarak değerlendirilir. Ceviz yaprağı insektisid özelliğe sahiptir. Yünlü dokuma eşyaları güveden bu yapraklarla korunur.Birçok zararlı böcek ceviz yaprağından kaçar.Eski çağlarda evlerin yakınına ceviz ağaçları dikmişlerdir.Amerika'ya göç eden Avrupalılar da otlakların değişik yerlerinde ceviz ağacı yetiştirmişlerdir.Böylece yazın sıcak günlerinde sığırlar bu ağaçların gölgesinde şiddetli güneşten korunurlar;hem de buralar zararlı haşarat bakımından daha sakin ve güvenlidir.Çünkü Zararlı böcekler ceviz gölgesinden hoşlanmazlar. g-Odunu: Ceviz ağacı bir sanayi hammaddesi gibidir ve hiçbir şeyi boşa gitmez,telef edilmez.Bu nedenle Kafkasya'da cevize kombinat ağaç denir.İnsan yaşamında,halk ekonomisinde her ağacın,otun,çiçeğin,çalının bir değeri vardır;fakat,cevizin yeri başkadır ve diğer birçok ağaçtan çok üstündür. Cevizin odunundan endüstride yararlanılır. Odunun özeği boz kahverenkli;üst deri kısmı ise boz renkli olur.Sıcak bölgelere göre doğru ceviz odununun rengi koyulaşır. Ceviz odunu mobilya yapımında değerlendirilmektedir. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde camilerin mihrap ve minberleri ,kuran rahlesi ve mahfaza kutuları,vaaz kürsüsü, Sandık,kapı,pencereler ceviz odunundan yapılmış ve üstün sanat eserleri üretilmiştir.Günümüzde birçok müzede bunların örneklerini görmekteyiz. Ateşli silahlar ok ve yayın yerini aldıktan sonra ceviz odununa duyulan gereksinim artmıştır. Tüfek kundakları yüzlerce yıldan bu yana ceviz odunundan yapılır. Macaristan, Slovakya ve Çek Ülkelerinde bu ağacın iyi değerlendirilmesiyle döviz kazanılmaktadır. Tüfek dipçiği yanında masif mobilya yapımında da ceviz kerestesi çok makbuldür. Maraş işi sehpalar,çeşitli ev kullanım eşyaları,büfeler,kaplama biçiminde günümüzde ceviz odununun kullanıldığı alanlardır. Türk folklorunda ceviz ağacı gelin sandığı olarak yerini almıştır. Çocukların ve erişkinlerin de binlerce yıl oynadığı bir oyunda da cevizin yeri vardır. h-Meyvesi:Ceviz,meyve olarak çok yönlü değerlendirilen bir üründür.Halk ilaçlarında olduğu kadar farmakolojide,tıpta cevizin yeri önemlidir.Cevizde bol miktarda doymamış yağ asitleri(68-75)vardır.Cevizin içinin havayla temasında hemen kararıvermesi bu nedenledir.Cevizde protein oranı %15-20 kadardır. Madensel elementler bakımından zengindir: Potasyum, fosfor, mağnezyum, kalsiyum, demir. Özellikle C vitamini açısından en zengin meyvelerden birisi cevizdir. Bir kilo ceviz 3000 kalori enerji verir. Ceviz yağından XX. yüzyıl başlarından bu yana yararlanılır. Ceviz yağı müshil ve safra artırıcı olarak kullanılır. Azerilerin ve Gürcülerin cevizden kokulu, tatlı, besleyici çörek yapmaları ünlüdür. Ceviz lapası katılmış salatalar da hoş kokulu ve çok tatlı, besleyici olur. Büyük hekim İbni Sina, eserlerinde cevize özel yer vermiş ,güçlü bir gıda ve iyileştirici,sağaltıcı özelliğe sahip bir meyve olarak göstermiştir. ı-Türleri:Cevizin en tanınmış türleri şunlardır: Adi ceviz (Juglans regia) Kara ceviz (Juglans nigra) Boz ceviz (Juglans cinerea) Adi-Bayağı cevizin anayurdu İran'dır. Odunu ve meyvesi değerlidir.20-30 metre boy yapabilir. Yaprakları 5-9 yaprakcıklı, düz kenarlı ve kokuludur(ıtırlı). Erkek çiçek önceki ıılın dalları üstünde yer alan bol çiçekli sarkık kümeler oluşturur. Dişi çiçekler ise genç sürgünlerin ucunda 1-3 kadarı bir arada bulunur. i-Türk cevizleri: Anadolu'da yetişen başlıca ceviz türleri şunlardır: Ağustos cevizi Beykoz cevizi, Cevkel cevizi, Kaman cevizi, Niksar cevizi, Uzun ceviz. Anadolu bir ceviz yurdudur. İklim ve toprak koşulları açısından bu yarımadanın birçok yeri İdeal yetişme alanı olma özelliği gösterir. Bitlis çayı vadisi gibi Doğu Anadolu'da birçok dere,ceviz ağaçlarıyla ünlüdür.Fakat ne yazık ki bilinçsiz halk birçok yerde bunun değerini bilememiş,çoğaltmak bir yana ,var olanları da kesmiştir.Coğrafyacı Hüseyin Saraçoğlu bundan dert yanmaktadır."Kiğı derelerinde pek bol ceviz yetişir. İstanbul'lu bir tüccar, hevese kapılarak buradan binlerce liralık ceviz kütüğü satın almıştır. Burası, kuzeyinde Sansa boğazından geçen demiryoluna ancak 50 km lik bir mesafe olduğu halde, yolsuzluktan, bu değerli kütükler, aradan birkaç sene geçtiği halde, bir türlü demiryoluna kadar taşıtılamamış,dolayısıyla bu kütükler çürümüş,tüccarın paraları da heder olup gitmiştir." Kiğı derelerinde her biri yüzlerce yıllık bu ceviz ağaçları ulusal bir servettir. Meyveleriyle, Yapraklarıyla, keresteleriyle büyük bir değer taşımaktadırlar.Kesilmeselerdi de meyve vermeye Devam etseydiler daha iyi olacaktı. Fakat, madem kesilmediler, yerlerinde bırakılmayıp, çürümeye terk edilmemeliydiler. j-Hastalıkları: Bakteriyoz ve antraknoz ,cevize musallat olan en önemli hastalıklardır. Böceklerden carpocapsa adlı meyve kurdu zarar verir ve ürün yitimi ortaya çıkar. k-Türkiye'de ceviz üretimi 1979'da 150 bin ton idi.3 milyon 225 bin ağaçtan 1984 istatistiklerine göre ise 112 bin ton ceviz elde edilmiştir.Ülkemizde cevizin en çok yetiştirildiği iki il de Karadeniz bölgemizde yer almaktadır.Zonguldak 6 bin ton ve Kastamonu 6 bin ton ile ilk sıradadır. Uzun ömürlü, iri yapraklı, gövdesi çok kalınlaşabilen, geniş ve dallı budaklı, görkemli, güzel görünüşlü bir ağaç olan cevizin korunması,yetiştirilmesi,çoğaltılması gelecek açısından büyük bir ekonomik değer taşımaktadır.Roma İmparatorluğu halkının bolluk simgesi olarak tanımladığı ceviz,geleceğin de ekmek ağacıdır.Ülkemizde sayılarını artırmak,sağlanan ürünü nitelik ve sayıca çoğaltmak önemlidir. Kökü derinlere inen bu görkemli, yarayışlı ağacın yetişebileceği, kolayca çoğaltılabileceği hafif yumuşak,çok nemli olmayan topraklı,kireci az ve kumlu yerlerin ülkemizde ne denli geniş alanlarda bulunduğunu düşünürsek Akdeniz havzasında cevizin en bol yetiştirilebileceği,en yüksek ürün alınabileceği ülkenin Türkiye olması çok doğaldır. Türkiye Balkanların, Kafkasyanın, Ortadoğunun ve Doğu Akdenizin en çok ceviz meyvesi elde olunan bir ülkesi olabilir. Atalarımız,cevizi eken meyvesini yiyemez demişlerdir.Fakat,günümüzde çok kısa sürede meyve veren ceviz türleri vardır.Yalova Meyvecilik Araştırma Enstitüsünde Türk cevizleri üzerinde çalışmalar yürütülmektedir.Artık,toprağa bırakılan tohum,birkaç yılda ürün verebilmektedir. Cevizin değerini bilmek, varolanları korumak, yeniden yetiştirmek ulusal bir görev sayılmalıdır. Prof.Dr.Emrullah GÜNEY Dicle Üniversitesi Coğrafya Anabilim Dalı Başkanı www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/ceviz-agaclari-ve-cografi-dagilislari-1

Bitkiler ve Latince İsimleri

A Abaka - Musa textilis. (Bitki türü) Abanoz - Diospyros ebenum. (Bitki türleri) Acı bakla - Lupinus. (Bitki cinsi) Acı yonca - Menyanthes trifoliata. (Bitki türü) Acur - Cucumis flexuosus. (Bitki türü) Açelya - Pentanthera - Tsutsusi. (Bitki türleri) Açık tohumlular - Gymnospermae. (Bitki grubu) Ada çayı - Salvia. (Bitki cinsi) Adam otu - Mandragora. (Bitki cinsi) Ada soğanı - Scilla maritima. (Bitki türü) Adi kızılağaç - Alnus glutinosa. (Bitki türü) Afrika bamyası - Hibiscus sabdariffa. (Bitki cinsi) Afrika menekşesi - Saintpaulia. (Bitki cinsi) Ağaç hatmi - Hibiscus syriacus. (Bitki türü) Ağaç kavunu - Citrus medica. (Bitki türü) Ahududu - Rubus idaeus. (Bitki türü) Akasma - Clematis. (Bitki cinsi) Akasya - Acacia. (Bitki cinsi) Akçaağaç - Acer. (Bitki cinsi) Akçaağaçgiller - Aceraceae. (Bitki familyası) Akçakesme - Phillyrea. (Bitki cinsi) Akdeniz servisi - Cupressus. (Bitki cinsi) Akuba - Aucuba. (Bitki cinsi) Alfa - Stipa tenacissima. (Bitki cinsi) Alıç - Crataegus. (Bitki cinsi) Anadolu kestanesi - Castanea sativa. (Ağaç türü) Andız - Juniperus drupacea. (Ağaç türü) Ardıç - Juniperus. (Ağaç cinsi) Armut - Pyrus. (Bitki cinsi) Arpa - Hordeum. (Bitki cinsi) At kestanesi - Aesculus. (Bitki türü) Atlas sediri - Cedrus atlantica. (Ağaç türü) Avrupa göknarı - Abies alba. (Ağaç türü) Ayva - Cydonia oblonga. (Bitki türü) Ayçiçeği - Helianthus annuus. (Bitki türü) Avokado - Persea americana. (Ağaç türü) B Badem - Prunus dulcis. (Bitki türü) Baklagiller - Fabaceae. (Bitki familyası) Baldırıkara - Adiantum. (Bitki cinsi) Bambu - Bambuseae. (Bitki cinsi) Bamya - Abelmoschus esculentus. (Bitki türü) Bezelye - Pisum sativum. (Bitki türü) Boğanotu - Aconitum variegatum. (Bitki türü) Böğürtlen - Rubus. (Bitki cinsi) Brokoli - Brassica oleracea italica. (Bitki türü) Brüksel lahanası - Brassica oleracea Gemmifera. (Bitki türü) Buğday - Triticum. (Bitki cinsi) C Ceviz - Juglans. (Ağaç cinsi) Cezayir menekşesi - Vinca major. (Bitki türü) Ciğer otu - Pulmonaria officinalis. (Bitki türü) Ç Çadırkuşağı - Dorema ammoniacum. (Bitki türü) Çakal eriği - Prunus spinosa. (Bitki türü) Çam - Pinus. (Ağaç cinsi) Çamgiller - Pinaceae. (Ağaç familyası) Çarkıfelek - Passiflora incarnata. (Bitki türü) Çavdar - Secale. (Bitki cinsi) Çavdar mahmuzu - Claviceps purpurea. (Bitki türü) Çay - Camellia sinensis. (Bitki türü) Çayır düğmesi - Sanguisorba officinalis. (Bitki türü) Çayır papatyası - Bellis. (Bitki cinsi) Çınar - Platanus. (Ağaç cinsi) Çınargiller - Platanaceae. (Ağaç familyası) Çınar yapraklı akçaağaç - Acer platanoides. (Ağaç türü) Çiğdem - Crocus. (Bitki cinsi) Çilek - Fragaria. (Bitki cinsi) Çitlenbik - Celtis. (Bitki cinsi) Çivit otu - İsatis tinctoria. (Bitki türü) Çoban çantası - Thlaspi bursa pasturis. (Bitki türü) Çoban gülü - Anthyllis vulneraria. (Bitki türü) Çoban püskülü - Ilex. (Bitki cinsi) Çörek otu - Nigella sativa. (Bitki türü) Çuha çiçeği - Primula. (Bitki cinsi) D Dağ çamı - Pinus mugo. (Ağaç türü) Dağ muşmulası - Cotoneaster. (Ağaç cinsi) Damkoruğu - Sedum. (Bitki cinsi) Defne - Laurus nobilis. (Ağaç türü) Demirhindi - Tamarindus indica. (Bitki türü Dere otu - Anethum graveolens. (Bitki türü) Devedikeni - (Bitki türleri) Dişbudak - Fraxinus. (Ağaç cinsi) Doğu kayını - Fagus orientalis. (Ağaç türü) Doğu ladini - Picea orientalis. (Ağaç türü) Doğu Karadeniz göknarı - Abies nordmanniana. (Ağaç türü) Doğu Karadeniz meşesi - Quercus pontica. (Ağaç türü) Domates - Solanum lycopersicum. (Bitki türü) Dut - Morus. (Ağaç cinsi) Dutgiller - Moraceae. (Ağaç familyası) E Ekmek ağacı - Artocarpus altilis. (Ağaç türü) Elma - Malus domestica. (Ağaç türü) Enginar - Cynara scolymus. (sebze türü) Erik - Prunus domestica. (Ağaç türü) F Fasulye - Phaseolus vulgaris. (Bitki türü) Fesleğen - Ocimum basilicum. (Bitki türü) Fındık - Corylus. (Ağaç cinsi) Frenk asması - Cissus. (Bitki cinsi) Frenk inciri - Opuntia ficus-indica. (Bitki türü) Frenk maydanozu - Anthriscus cerefolium. (Bitki türü) Frenk menekşesi - Hesperis matronalis. (Bitki türü) Frenk salatası - bak → Hindiba. Frezya - Freesia. (Bitki cinsi) Frenk üzümü - Ribes nigrum. (Bitki türü) Funda - Erica. (Bitki cinsi) Fundagiller - Ericaceae. (Bitki familyası) G Gardenya - Gardenia. (Bitki cinsi) Gazelboynuzu - Lotus corniculatus. (Bitki türü) Gazel otu - Dictamnus albus. (Bitki türü) Gebre otu - Capparis spinosa. (Bitki türü) Gebreotugiller - Capparaceae. (Bitki familyası) Gecesefası - bak → Akşamsefası. (Bitki türü) Gelincik - Papaver rhoeas. (Bitki türü) Gelincikgiller - Papaveraceae. (Bitki familyası) Geven - Astragalus. (Bitki cinsi) Geyikboynuzu - Platycerium. (Eğrelti cinsi) Gıvışgan otu - Silene vulgaris. (Bitki türü) Gilaburu - Viburnum opulus. (Bitki türü) Ginseng - Panax. (Bitki cinsi) Glayöl - Gladiolus. (Bitki cinsi) Gloksinya - Sinningia. (Bitki cinsi) Göknar - Abies. (Ağaç cinsi) Gölevez - Colocasia esculenta. (Bitki türü) Gözlük otu - Euphraia rostkovina . (Bitki türü) Gözyaşı otu - Coix lacryma-jobi. (Bitki türü) Greyfurt - Citrus x paradisi. (Ağaç türü) Gül - Rosa. (Bitki cinsi) Gülgiller - Rosaceae. (Bitki familyası) Gülhatmi - Alcea rosea. (Bitki türü) Gürgen - Carpinus. (Ağaç cinsi) H Halep çamı - Pinus halepensis. (Ağaç türü) Hanımeli - Lonicera. (Bitki cinsi) Hardal - (Bitki türleri) Hasekiküpesi - **uilegia vulgaris. (Bitki türü) Haşhaş - Papaver somniferum. (Bitki türü) Havaciva otu - Alkanna tinctoria. (Bitki türü) Havuç - Daucus carota. (Bitki türü) Hıyar - Cucumis sativus. (Bitki türü) Himalaya sediri - Cedrus deodora. (Ağaç türü) Hurma - Phoenix daetylifera. (Bitki türü) I Ihlamur - Tilia. (Ağaç cinsi) Ilgın - Tamarix. (Bitki cinsi) Isırgan - Urtica. (Bitki cinsi) Ispanak - Spinacia oleracea. (Bitki türü) Itır - Pelergonium graveolens. (Bitki türü) İ İğde - Elaeagnus. (Ağaç cinsi) İncir - Ficus carica. (Ağaç türü) İpek otu - Asclepias syriaca. (Bitki türü) İrmikkökü - Collinsonia canadensis. (Bitki türü) J Japon akçaağacı - Acer palmatum. (Ağaç türü) K Kabak - Cucurbita. (Bitki cinsi) Kafur ağacı - Cinnamomum camphora. (Ağaç türü) Kahve - Coffea. (Ağaç cinsi) Kakao - Theobroma cacao. (Bitki türü) Kanarya otu - Senecio. (Bitki cinsi) Kara kavak - Populus nigra. (Ağaç türü) Karaağaç - Ulmus. (Ağaç cinsi) Karaağaçgiller - Ulmaceae. (Ağaç familyası) Karaçam - Pinus nigra. (Ağaç türü) Kara dut - Morus nigra. (Ağaç türü) Karanfil - Dianthus petraeus. (Bitki türü) Karanfil (Baharat) - Syzygium aromaticum. (Ağaç türü) Karayemiş - Prunus laurocerasus. (Ağaç türü) Karnabahar - Brassica oleracea. (Bitki türü) Karpuz - Citrullus lanatus. (Bitki türü) Katalpa - Catalpa. (Ağaç türü) Katran ardıcı - Juniperus oxycedrus. (Ağaç türü) Kavak - Populus. (Ağaç cinsi) Kavun - Cucumis melo. (Bitki türü) Kayın - Fagus. (Ağaç cinsi) Kayısı - Prunus armeniaca. (Ağaç türü) Kazdağı göknarı - equi-trojani. (Ağaç türü) Keçiboynuzu - Ceratonia siliqua. (Ağaç türü) Kestane - Castanea. (Ağaç cinsi) Kıbrıs sediri - Cedrus brevifolia. (Ağaç türü) Kızılcık - Cornus mas. (Bitki türü) Kızılçam - Pinus brutia. (Ağaç türü) Kiraz - Prunus avium. (Ağaç cinsi) Kivi - Actinidia . (Bitki türü) Koca yemiş - Arbutus unedo . (Bitki türü) Kökboyasıgiller - Rubiaceae. (Bitki familyası) Krizantem - Chrysanthemum. (Bitki türü) Kuşburnu - Rosa canina. (Bitki türü) L Ladin - Picea. (Ağaç cinsi) Lahana - Brassica oleracea. (Bitki türü) Limon - Citrus × limon. (Ağaç türü) Londra çınarı - Platanus x acerifolia. (Ağaç türü) Lübnan sediri - Cedrus libani. (Ağaç türü) M Mabet ağacı - Ginkgo biloba. (Ağaç türü) Madımak - Polygonum cognatum. (Bitki türü) Malta eriği - Eriobotrya japonica. (Ağaç türü) Mamut ağacı - Sequoiadendron giganteum. (Ağaç türü) Mamey - Mammea americana. (Ağaç türü) Mandalina - (Ağaç türleri) Mango - Mangifera indica. (Ağaç türü) Manisa lalesi - (bak-> Dağ lalesi) Manolya - Magnolia. (Ağaç cinsi) Manolyagiller - Magnoliaceae. (Ağaç familyası) Mantar ağacı - Phellodendron. (Ağaç cinsi) Manyok - Manihot esculenta. (Bitki türü) Maranta - Maranta leuconeura. (Bitki türü) Maydanoz - Petroselinum sativum. (Bitki türü) Maydanozgiller - Apiaceae. (Bitki familyası) Mazı - Thuja. (Ağaç cinsi) Medine çiçeği - Gomphrena globosa. (Bitki türü) Melek otu - Angelica archangelica. (Bitki türü) Melez - Larix. (Ağaç cinsi) Meşe - Quercus. (Ağaç cinsi) Mısır - Zea mays. (Bitki türü) Monteri çamı - Pinus radiata. (Ağaç türü) Muz - Musa. (Ağaç cinsi) N Nane - Mentha x piperita. (Bitki türü) Nar - Punica granatum. (Ağaç türü) Nergis - Narcissus. (Bitki cinsi) Nilüfer - Nymphaea alba. (Bitki türü) O Oğulotu - Melissa offincinalis. (Bitki türü) Okaliptüs - Eucalyptus. (Ağaç cinsi) Ortanca - Hydrangea hortensia. (Bitki türü) Ortosifon - Orthosiphon aristatus. (Bitki türü) Ö Ödağacı - **uilegia agallocha. (Bitki türü) Ökseotu - Viscum album. (Bitki türü) Öksürükotu - Tussillago farfara ssp. Typica. (Bitki türü) **mezdiken - Ruscus aculeatus. (Bitki türü) P Pamuk - Gossypium hirsitum. (Bitki türü) Pancar - Beta vulgaris. (Bitki türü) Papatya - Asteraceae. (Bitki familyası) Papaya - Carica papaya. (Bitki türü) Patates - Solanum tuberosum. (Bitki türü) Patlıcan - Solanum melongena. (Bitki türü) Pırasa - Allium ampeloprasum var. porrum. (Bitki türü) Pikan cevizi - Carya illinoensis. (Ağaç türü) Pirinç - Oryza. (Bitki cinsi) Portakal - Citrus sinensis. (Ağaç türü) R Reyhan - Ocimum basilicum. (Bitki türü) Rezene - Foeniculum vulgare. (Bitki türü) Rüzgargülü - Hepatica nobilis. (Bitki türü) S Safran - Crocus sativus. (Bitki türü) Sahil çamı - Pinus pinaster. (Ağaç türü) Sedef otu - Ruta. (Bitki cinsi) Sedir - Cedrus. (Ağaç cinsi) Sekoya - Sequoia. (Ağaç cinsi) Servi - Cupressus. (Ağaç cinsi) Servigiller - Cupressaceae. (Ağaç familyası) Sığla ağacı - Liquidambar. (Ağaç cinsi) Soğan - Allium cepa. (Bitki türü) Söğüt - Salix. (Ağaç cinsi) Su biberi - Polygonum hydropiper. (Bitki türü) Suga - Tsuga. (Ağaç cinsi) Sultanotu - Mercurialis annua. (Bitki türü) Sumak - Rhus toxicodendron. (Bitki türü) Susam - Sesamum orientale. (Bitki türü) Sütleğen - Euphorbia cyparissias. (Bitki türü) Ş Şalgam - Brassica napobrassica. (Bitki türü) Şeftali - Prunus. (Ağaç cinsi) T Taflan - Prunus laurocerasus. (Ağaç cinsi) Tarçın - Cinnamomum verum. (Ağaç cinsi) Tarhun - Artemisia dracunculus. (Bitki türü) Taş Yoncası - Coronilla varia. (Bitki türü) Tere - Lepidium sativum. (Bitki türü) Turp - Raphanus sativus. (Bitki türü) Turunç - Citrus aurantium. (Ağaç türü) Tütün - Nicotiana. (Bitki türleri) U Uludağ göknarı - Abies bornmulleriana. (Ağaç türü) Unutmabeni - Myosotis arvensis. (Bitki türü) Ü Üvez - Sorbus domestica. (Ağaç türü) Üzüm - Vitis. (Bitki cinsi) V Vanilya - Vanilla planifolia. (Bitki türü) Vebaotu - Petasites hybridus. (Bitki türü) Vişne - 'Prunus. (Ağaç cinsi) Y Yabani turp - Raphanus raphanistrum. (Bitki türü) Yabani yulaf - Avena fatua. (Bitki türü) Yabani enginar - Cynara cardunculus. (Bitki türü) Yabani hardal - Brassica kaber. (Bitki türü) Yabani hindiba - Cichorium intybus. (Bitki türü) Yabani keçiboynuzu - Gleditsia. (Bitki cinsi) Yabani mango - Irvingia gabonensis. (Bitki türü) Yabani pirinç - Zizania **uatica. (Bitki türü) Yabani sarmısak - Allium ascalonicum. (Bitki türü) Yaban mersini - Vaccinium myrtillus. (Bitki türü) Yaban yasemini - Solanum dulcamara. (Bitki türü) Yağ palmiyesi - (Bitki türleri) Yakı otu - Epilobium angustifolium. (Bitki türü) Yalancı akasya - Robinia. (Bitki cinsi) Yalancı iğde - Hippophae rhamnoides. (Bitki türü) Yalancı karabiber - Schinus molle. (Bitki türü) Yalancı kayın - Nothofagus. (Bitki cinsi) Yalancı mazı - Thujopsis dolabrata. (Bitki türü) Yalancı portakal ağacı - Maclura pomifera. (Bitki türü) Yalancı sagu palmiyesi - Cycas. (Bitki cinsi) Yam - Dioscorea. (Bitki cinsi) Yapışkan otu - Parietaria officinalis. (Bitki türü) Yaprak soğanı - Allium schoenoprasum. (Bitki türü) Yeni bahar - Pimenta dioica. (Bitki türü) Yeni dünya - Eriobotrya japonica. (Ağaç türü) Yer elması - Helianthus tuberosus. (Bitki türü) Yer fesleğeni - Mercurialis. (Bitki cinsi) Yer fıstığı - Arachis hypogaea. (Bitki türü) Yılanyastığı - Arum. (Bitki cinsi) Yıldız çiçeği - Dahlia. (Bitki cinsi) Yoğurt otu - Galium. (Bitki cinsi) Yonca - Medicago sativa. (Bitki türü) Yulaf - Avena. (Bitki cinsi) Yumak - Festuca. (Bitki cinsi) Yüksük otu - Digitalis. (Bitki cinsi) Yüksükotugiller - Srophulariaceae. (Bitki familyası) Yürüğen eğrelti - Camptosorus. (Bitki cinsi) Z Zakkum - Nerium oleander. (Bitki türü) Zambak - Lilium. (Bitki cinsi) Zencefil - Zingiber officinale. (Bitki türü) Zerdeçal - Curcuma longa. (Bitki türü) Zeytin - Olea europaea. (Ağaç türü) Zeytingiller - Oleaceae. (Bitki familyası)

http://www.biyologlar.com/bitkiler-ve-latince-isimleri

BİTKİLEDE MORFOLOJİK VE ANATOMİK KARAKTERLER

Bitki Sistematiğinde kullanılan temel karakterler başlıca 4 grupta toplanabilir: 1. Morfolojik ve anatomik Karakterler, 2. Polinolojik ve Embriyolojik Karakterler, 3. Sitolojik Karakterler, 4. Fitokimyasal Karakterler. 1. MORFOLOJİK VE ANATOMİK KARAKTERLER A – Morfolojik Karakterler: Bugün, genetik fitokimya ve palinoloji konularında büyük ilerlemeler olduğu halde gene de sistematikçiler eskiden olduğu gibi, morfolojik karakterlere öncelik tanımaktadır. Bunun nedeni morjolojik karakterlerin gözle görülür, elle tutulur olmasıdır. Morfolojik karakterler, arazide toplayıcı tuttuğu notlarla birlikte, bir sistematikçi için en geçerli ölçütlerdir. Bu yüzden sınıflandırma, hangi tip karakterlere dayanırsa dayansın, morfolojik olarak ifade edilemiyorsa geçerliliği tartışma konusudur. Bugün, filogeninin aydınlanmasında önemli rol oynayan fosil araştırmalarda da morfolojik karakterler başta gelmektedir. Sistematikte kullanılan başlıca morfolojik karakterler aşağıdaki şekilde özetlenebilir : 1. Hayat Formu: Bitkiler, tomurcuklarının toprak yüzeyi ile olan durumuna göre hayat formlarına ayrılır. Bunlar, bir bakıma, bitkinin sistematikte çok işe yarayan odunlu ve otsu, tek yıllık ve çok yıllık oluşunu da gösterir. Başlıca hayat formaları şunlardır : a) Fanorofitler (Yüksek Bitkiler): Tomurcukları toprak düzeyinden enaz 25 cm yüksekte bulunan bitkilerdir. Tüm ağaç, ağaççık ve çalılarla yüksek boylu otsu bitkiler bu gruba girer. b) Kamofitler (Bodur Bitkiler) : Tomurcukları toprak düzeyi ile 25 cm arasında bulunan bitkilerdir. Bodur çalılarla çok yıllık otsu bitkilerin çoğu bu gruba girer. (Cerasus prostrata, Astragalus, Acantholimon, .. vb.). c) Hemikriptofitler (Yarısaklı Bitkiler): Tomurcukları toprak düzeyinde bulunan bitkilerdir. Genellikle çok yıllık ve iki yıllık bitkileri içerir (Plantago, Taraxacum, ..vb.). d) Kriptofitler (Geofitler, Saklı Bitkiler): Tomurcuklarını toprak altında saklayan soğanlı, yumrulu ve rizomlu bitkilerdir. Genellikle ilkbahar ve sonbaharda çiçek açarlar (Tulipa, Crocus, Orchis, Iris...vb.). e) Terofitler (Kısa Ömürlü Bitkiler): Hayat devresini kısa sürede tamamlayıp elverişsiz zamanı tohum halinde geçiren bitkilerdir. Çöl ve Bozkır bitkilerinin çoğu bu gruba girer. Hepsi tek yıllıktır (Adonis, Ranunculus, ..vb.). 2. Kök: Bitki sistematiğinde kökün de değeri vardır. Bitkiler genellikle kazık ve saçak kök olarak iki temel kök tipine sahiptir. Bununla beraber bunlarında birçok alt tipleri vardır. (Ranunculuslarda sistematik için kök sisteminden yararlanılır). Arazide dikkat edilecek nokta Bitkinin kökü ile birlikte topraktan çıkarılıp preslenmesi mümkün değilse kök ile ilgili arazi notlarının alınmasıdır. 3. Gövde Karakterleri : Gövde Bitkinin odunlu ve otsu oluşuna göre değişir. Ayrıca simpodial ve monofodial dayanışına göre de değişir. Bazı gövdeler basit olup yan dal taşımazlar. Ayrıca bazı otsu bitkilerde toprak üstü gövde de bulunmayabilir. Yaprak ve çiçekler doğrudan doğruya toprak yüzeyinden veya toprak altı gövdeden çıkarlar (Geofitler gibi) Bazı gövdelerde yaprak taşımazlar. Bu özelliklerin tümü bitki sistematiğinde kullanılır. Gövdeler bunlardan başka bazı değişik yapılarda gösterir. Örneğin bazı bitkiler sürünücü, tırmanıcı, sarılıcı özellik kazanır. Geofitlerde olduğu gibi bazı gövdeler metamorfoza uğrayarak soğan yumru ve rizom şeklini alırlar. Bitkiler genellikle herboryuma getirilen kuru örneklerden tayin edileceğinden özellikle otsu bitkilerin tayinini kolaylaştırmak için, bitki toplayıcılar bitkiyi kökü ile çıkarıp tümü presleyerek kurutmak, buna olanak yoksa arazi gözlemlerini not etmelidir. Böylece bitkinin tayin ve sınıflandırılması büyük ölçüde kolaylaşır. 4. Yaprak karakterleri : Taksonomide kullanılan morfolojik özelliklerin başında çiçek, ikinci olarak da yaprak gelir. Çiçekli bitkilerde yapraklar çok büyük yapısal ve fonksiyonel değişiklikler gösterir. Bundan ötürü yapraklar çok değişik şekillerde sınılandırılırlar. a. Yaprak sapına göre : Sapsız (Sesil), Saplı (Petiolat) olanlar Sap özeliklerine göre düz yassı yuvarlak kanatlı ... gibi. b. Yaprak ayasına göre: Basit (tam ayalı) : Şekilleri oldukça değişkendir. Kılçıksı, ipliksi, şeritsi, merceksi oval oblong, dairemsi vs. gibi. Bileşik (Parçalı ayalı): Trifoliat (basit-bileşik) digitat (parmaksı) (basit-bileşik) palmat (elsi)-(Basit-Bileşik) pinnat (tüysü) (Basit-Bileşik-tek Pinnat.vs. gibi) c. Sapın ayaya birleşme durumuna (Lamina tabanı) göre: Bazı yapraklarda yaprak sapı ayanın ortasına bağlanır. Şemsiyeyi andıran bu tip yapraklara “peltat” yapraklar denir. Sap derince bir girinti ile ayaya birleşirse değişik adlar alır. Bu girinti genişçe ise yapraklar “kordat-kalpsi”, girinti kulak memesi şeklinde iki yan uzantıya sahipse yapraklar “Aurikulat-kulakçıklı” adını alır. Ayrıca ayanın dip kısmı sapa dik durumda ise yapak “trunkat-kesikli), dar açılı ise yaprak “kunaat”, daha dar açılı ise “abtonuat” adını alır. d) Yaprak uç kısmına göre: Yaprak uç kısmının yapısı da tür tayininde önemlidir. Uç kısım ince-uzun ise yaprak “setası” veya “kılçıksı” uçlu, böyle uç kıvrık durumda bulunursa yaprak “sirsinnat” adını alır. Uç kısımı kısmen incelmiş yaprak “aküminat”, kısa bir şekilde incelirse “akut” adını alır, Uç kısım küt ise böyle yapraklara “obtuz” uçlu denir. Bazan akut veya obtuz uçta yaprak orta damarı sivri bir uç şeklinde dışarı çıkar, bu tip yapraklara “mukronat” yaprak denir. Uç kısım girintili de olabilir. Girintinin derinliğine göre yaprak “emarginet”, “retuz” ve “obkordat” adlarını alır. e) Yaprak kenarına göre: Yaprak ayasının kenarı tam olduğu gibi değişik biçimlerde girintili-çıkıntılı da olabilir. Bu girinti ve çıkıntılar derinliklerine ve şekillerine göre değişik adlar alır. Örneğin kenarda az sayıda ve geniş girintiler bulunursa böyle yapraklara “loplu” yapraklar denir. Girinti ve çıkıntıların sık ve az derin ise yapraklar “serrat”, dentat” ..vb. gibi birbirinden ayrılması çoğu kez güç olan adlar alır. f) Yaprak damarlanmasına göre: Yaprak damarlanması başlıca iki tiptir: Dikotil yapraklardında görülen ağsı (retikulat) damarlanma ve Monokotil ve bazı Dikotil bitki yapraklarında görülen paralel damarlanma. Çok ender olmasına rağmen bazı bitki yapraklarında “dikotom-çatalsı” damarlanmaya da rastlanır. Ginkgo biloba yapraklarında olduğu gibi. Bazı bitkilerde ise retikulat damarlanmanın bir özel şekli olan “anastomoz” (damarların yaprak kenarında birleşme) damarlanma görülür. Rhamnaceae familyası türlerinde bu tip damarlanma vardır. Ayrıca bazı bitkilerde yan damarların sayısı da tür tayininde önemli rol oynar. 5. Çiçek: Ne tip sınıflandırma olursa olsun çiçek özellikleri, gözününde bulundurulmazsa sınıflandırma geçerliliğini yitirir. Bu bakımdan bir bitkinin çiçek özelliklerini iyi bilmek gerekir. İdeal bir çiçek sepal, petal, erkek ve dişi organlardan oluşur. Bir çiçekteki sepallerin toplamına “Kaliks”, petallerin toplamına ise “korolla”denir. Kaliks ve korollanın tümüne ise “periyant” denir. Bazı bitkilerde (Monokotillerin tümü ve bazı Dikotiller) kaliks ve korolla farklılaşması görülmez, örtü yaprakları şekil ve renkçe birbirine benzer. Bu tip çiçeklerde tüm örtü yaprakları “perigon”, örtü yaprakların her biri ise “tepal” adını alır. Çiçek örtü yaprakları serbest olduğu gibi bileşik de olabilir. Bu özellik büyük sistematik birimlerin ayrılmasıda kullanılır. Bazı çiçeklerde kaliksin üzerinde ikinci bir kaliks (epikaliks) bulunur. Rosaceae ve Malvaceae familyalarının bazı üyelerinde bulunan bu özellik de genus ve türlerin ayırımında kullanılır. Çiçek örtü yapraklarının şekli kadar büyüklüğü ve rengi de sınıflandırmada rol oynar. Erkek organlar (stamenler) da sınıflandırmada önem taşır. Stamenlerin sayısı, dizilişi, bileşik veya serbet oluşu, rengi, çiçek tablasında veya korollanın iç yüzeyinden çıkışı, ..vb. bitki tayininde önemli rol oynar. Ayrıca anterlerin şekli, büyüklüğü, açılma biçimi,..vb. sınıflandırmada büyük ölçüde kullanılır. Daha çok familya ve daha yukarı taksonalırın sınıflandırmasında dişi organ özellikleri önemli yer tutar. Ovaryum durumları (alt, orta, üst), karpellerin sayısı, serbest veya bileşik oluşu, çiçek tablası üzerindeki diziliş; stilusların sayısı ve şekli sınflandırmada oldukça büyük önem taşır. 6. Meyve: Bilindiği gibi meyveler basit, bileşik ve yalancı olmak üzere üç gruba ayrılır. Ayrıca basit meyvelerin birçok alt tipleri vardır. Bunların her biri genus ve familya düzeyinde olduğu gibi, tür düzeyinde de sınıflandırmada önem kazanır. Meyve içinde bulunan tohumların sayısı, biçimi, büyüklüğü ve yüzey süsleri ile renkleri de sınıflandırmada önemli yer tutar. Bununla beraber çoğu herbaryum örneklerinde bu özellikler iyi izlenemediğinden genellikle tayinde bunlar eksik kalmaktadır. 7. Tüy örtüsü (İndumentum): Bitkilerin gövde, yaprak, çiçek,meyve ve tohumları çıplak olabildiği gibi değişik biçimlerde tüylerle de örtülü olabilir. Her ne kadar tüylülük ortam koşullarına göre değişirse de gene de sınıflandırmada geniş ölçüde kullanılmaktadır. Tüyler papillar (mememsi) çıkıntılardan dallı-budaklı şekillere kadar oldukça değişik biçimlerde bulunur. Ayrıca tek hücreliden çok hücreliye kadar değişik şekilleri vardır. Normal basit bir tüy genellikle tek hücreli olup ince uzun bir yapıya sahiptir. Bununla beraber çatalsı (furkat), yıldızsı (stellat), dallı, rozetsi, ..vb. tüy tipleri de vardır. Tüyler salgısız olduğu gibi salgılı da olabilir. Sıklık derecelerine göre bitki organları üzerinde değişik adlarla anılan örtüler meydana getirirler: İpeksi, yünsü, karsı, .. vb. Morfolojik karakter olarak çiçek durumlarının (inflorosens) da sınıflandırmada büyük rolü vardır. Bilindiği gibi çiçekler bitki üzerinde ya tek olarak bulunurlar ki bu durumda ya doğrudan toprak düzeyindeki gövdeden çıkar (Tulipa’da olduğu gibi) yada gövdenin yaprak koltuğundan çıkar (Viola türlerinde olduğu gibi) veya dallar üzerinde belirli bir düzende dizilerek çiçek durumlarını (infloresens) oluşturur. Çiçek durumları hem tür düzeyinde hem de tür üstü taksonların sınıflandırılmasında büyük önem taşır. Yukarda belirtilen morfolojik karakterlerin dışında sistematikte kullanılan bazı morfolojik karakterler daha vardır ki bunlar genellikle harbaryum örnekleri üzerinde iyi görülemediği için ihmal edilmektedir. Bu özelliklerin başlıcaları şöylece sıralanabilir: Odunlu bitkilerde kabuk renkleri, çatlakları, sertlik derecesi (özellikle ve Betula türlerini ayırmada kullanılır), ağaç taçlarının durumu (yuvarlak, konik, piramidal, şemsiyemsi durumlar birçok ağaç türlerini ayırt etmede kullanılır. Çiçeklerde de bazı karakterler genellikle ihmal edilmektedir. Örneğin, Brascicaceae familyası sistematiğinde noktaryumların (balözü bezi) şekli ve dizilişi; Ericaceae familyasında anter mahmuzları; Scrophularia’da staminodlar (körelmiş stamenler); Verbascum’da filament tüyleri; Patentilla’da stilüsün boyu, şekli ovaryum bağlanışı, ..vb. çok önemli sistematik değer taşır. B- Anatomik Karakterler: Anatomik karaktelrerin sistematikte kullanılmasını ilk kez Caesalpino (1583) önermiştir. 1858’de A. Matthieu, ağaç türlerini odun anatomilerine göre sınıflandırarak bu konuda ilk önemli eseri vermiştir. 1889’da Solereder “Sytematische Anatomie der Dicotylodoneae-Dikotilodonların Anatomik Sistematiği” adlı eserinde bunu tüm Dikotilodonlara uygulamıştır. 1950’de Metcalfe ve Chalk “Anatomy of Dicotyledones-Dikotilodonların anatomisi” adlı eserle bu konuda en ileri çalışmayı ortaya koşmuşlardır. Bugün de temel eser olarak her sistematikçi ve anatomist tarafından başvurulan bu eser tüm Dikotilodon familyalarını içermekte olup her familyanın tüm önemli genus ve türlerine ait anatomik bilgiler vermektedir. Eserden anlaşıldığına göre anatomik karakterler dikotil bitkilerde her sistematik takson düzeyinde azçok işe yaramaktadır. Ayrıca bazı familyalarda türlerin ayırımında da çok önemli rol oynamaktadır. Monokotil bitkiler üzerinde yapılan anatomik araştırmalar, özellikle Poacece türlerinin tayininde anatominin önemli yeri olduğu ortaya koymuştur. Bununla beraber anatomik karakterlerin taksonomiye doğrudan uygulanışı henüz tartışma konusudur. Anatomik karakterlerin taksonomi ile ilişkileri şöylece sıralanabilir: 1. Anatomik karakterler bitkilerin sınıflandırılmasında ve filogeninin aydınlanmasında önemli rol oynar, 2. Anatomik karakterler tüm sistematik kategorilerde (divizyodan tür’e kadar) değer taşır. 3. Ortam faktörleri anatomik karakterler üzerinde büyük rol oynar, 4. Morfolojik karakterler olmaksızın tek başına anatomik karakterlerle sınıflandırma yapılamaz, 5. Ancak ilkel odunlu bitkilerde, özellikle Gimnospermlerde genus ve tür tayininde kullanılabilir. Anatomide kullanılan karakterlerin başında yaprak ve odun anatomileri gelir. Yaprak anatomisinde, epidermis hücrelerinin özellikleri ile palizat ve sünger pakankima tabakalarının özellikleri; odun anatomisinde ise iletim demetleri özellikleri kullanılır. Çiçek anatomik özellikleri üzerinde ise bugüne dek pek çok araştırma yapılmış olmasına rağmen sistematik değer taşıyabilecek bulgular ortaya konamamıştır.

http://www.biyologlar.com/bitkilede-morfolojik-ve-anatomik-karakterler

Türkiye'nin Doğal Bitki Örtüsü

Türkiye ana çizgileri ile iklim özelliklerine bağlı olmak üzere çevresine nazaran çok değişik bir doğal bitki örtüsüne sahiptir. Toprak ve reliyef şartları yanında insan faktörünün de etkisiyle ülkemiz doğal bitki örtüsü farklı coğrafi bölgelerimizde farklı özellikler içinde farklı biçimde karşımıza çıkar. Ülkemizdeki doğal bitki örtüsünün bugünkü görünümü alması dördüncü zamanda nemli ve kurak devrelerin birbirini takip ettiği süre içinde olmuştur. Ancak yeryüzünün en eski yerleşim alanlarından biri olan Anadolu yarımadasında doğal bitki örtüsü özellikle ormanlar yakacak, kereste, tarım alanı açma, otlak olarak kullanılma gibi nedenler ile yüzyıllar içinde tahrip edilmiş ve de yer yer ortadan kaldırılmıştır. Buna göre kuzey kıyılarımız boyunca her mevsimi yağışlı Karadeniz ikliminin etkisi altında bulunan yerlerde nemcil, gür bir doğal bitki örtüsüyle karşılaşılır. Ayrıca İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin alçak alanlarında farklı iklim, toprak ve reliyef koşulları altında genelde step formasyonu dikkati çekerken yüksek kesimlerde orman sınırının üzerinde kalan sahalarda bu defa Alpin çayırlar görülür. İşte bütün bunlardan sonra ülkemizdeki doğal bitki örtüsünü orman formasyonu, maki, garik formasyonu, step formasyonu, Alpin çayırlar, tuzcul kıyı bitkileri olmak üzere beş grupta inceleyebiliriz. Orman Alanları Ağaç topluluklarının geniş sahalar halinde yayıldığı alanlar orman formasyonunu meydana getirir. Ağaç toplulukları diğer bir değişle ormanlarımız Kuzey Anadolu dağlarının Kuzeye bakan yamaçlarında deniz seviyesinden 1200 m. kadar olan kesimde yapraklı ağaçlardan (kayın, gürgen, ıhlamur, akçaağaç, meşe, kestane, kızılağaç, karaağaç) meydana gelmiş nemli ormanlar yanında ülkemizin diğer bölgelerinde dikkati çeken kuru ormanlar olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar. Ayrıca ülkemizdeki ormanlarımızı koru, bozuk koru, baltalık, bozuk baltalık olmak üzere de ayırabiliriz. Ülkemiz ormanlık alanları 20 milyon hektar kadardır. Bu değer bütün ülke yüzölçümünün &'sıdır. Orman alanlarımızın %21'i iyi koru ormanı, %27'si bozuk koru, %15'i baltalık, %37'si bozuk baltalık fundalık karışımıdır. Ülkemizdeki ormanlık alanları coğrafi bölgelerimize göre Karadeniz Bölgesi ormanları, Batı Anadolu "Marmara ve Ege Bölgesi" ormanları, Akdeniz Bölgesi ormanları, İç ve Doğu Anadolu ormanları olmak üzere dört grup halinde toplayabiliriz. Karadeniz Bölgesi Ormanları Bol yağış alan bu bölgemiz kıyılarında orman alanları özellikle deniz seviyesinden başlayıp 2000 m. yüksekliklere kadar olan alanlarda Doğuda Batı kesimden daha gür bir şekilde olmak üzere yer yer daralan yer yerde genişleyen bir şerit halinde aşağı seviyelerde bazı maki elemanlarını da (Sandal, Kocayemiş, Menengiç, Akçakesme) içine alacak şekilde devam eder. Sonra ise Kuzey yamaçları boyunca 200 m başlıyan kayın, kestane, ıhlamur, gürgen, meşe, akçaağaç, kızılağaç gibi yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ve 1200 m. ye kadar devam eden bir kuşak ile karşılaşılır. Burası aynı zamanda yapraklı koru ormanları olarak bilinen sahadır. Karadeniz Bölgesi'ndeki orman alanları 1200 m. den sonra Batı, Orta ve Doğu kesimde değişik bir görüntü verir. Buna göre Batı ve Orta kesimde kıyıda karaçam ve göknarlar yoğunlukta olurken doğuda göknar, sarıçam ve ladinler yoğunluk kazanır. Karadeniz dağlarının Güney yamaçlarında ve ikinci sıralar üzerinde aşağı seviyelerde kuru ormanlar hakimdir. Burada aşağı seviyelerde çeşitli meşe türleri yoğunlukta olurken üst seviyelerde 600-800 m.'den 1000 m.'ye kadar olan kesimlerde yapraklarını dökenler (kayın, gürgen, kızılağaç, kırağaç, ıhlamur) üst seviyelerde ise sarıçam, karaçam, ardıç ve göknarlar yer alır. Kuzey Anadolu dağlarında orman üst sınırı 2000 m. civarındadır. Bu yükseltiden sonra ağaçlar ortadan kalkar. Sahada Alpin çayırlar başlar. Türkiye genelinde Karadeniz ormanları %32 bir değer gösterir ki bu da bütün orman alanlarımızın üçte biridir. Batı Anadolu "Marmara ve Ege Bölgesi" Ormanları Bu sahadaki ormanlık alanlar Marmara Bölgesinin Kocaeli, Samanlı dağları, Bursa, Biga Korudağı ve Istranca yörelerinde dikkati çeker. Özelliklede kuzey yamaçlarda yaygındır. Bu bakımdan Uludağ, ağaççık katı, yapraklı ormanlar katı, iğne yapraklılar ve Alpin çayır katı olmak üzere bir kademeli yapı gösterir. Batı bölgesi ormanlık alanları ülkemiz ormanlık sahalarının %38'ini kaplar. Buradaki belli başlı türler ise meşe, kayın, kestane, gürgen, göknar, karaçam, kızılçamdır. Marmara bölgesinde Uludağ'da ormanın üst sınırı 2100'dir, bu yükseltiden sonra tek tük ortaya çıkan cüce ardıçlardan sonra Alpin çayırlar başlar. Bu saha dışında Samanlı dağlarında 350-400 metrelerden sonra, Istrancalarda, Koru dağında ve Edremit kuzeyinde Kazdağ ile çevresinde ormanlık alanlara rastlanır. Bu kesimlerde kuzey yamaçlar nemli ormanları oluştururken güney yamaçlar kuru ormanlardır. Kazdağ ve çevresi kayın ile karaçam ormanları yanında 1200'den sonra dikkati çeken Kazdağ Göknarı ile ünlüdür. Kurakçıl orman özelliği gösteren Ege Bölgesi orman alanları ise genelde Horst sahaları üzerinde yer alır. Meşe ve ardıç türleri yanında kızıl çamlar buradaki başlıca türlerdir. Aydın dağları, Bozdağlar, Manisa ve Samsun dağı bu bakımdan gelişmiş kütlelerdir. Bu kütleler dışında Kozak kütlesi, Beşparmak ile Madranbaba dağları fıstık çamlarının yoğunluk kazandığı dağlardır. Ayrıca güney kesimde Datça yarımadasının doğusu Marmaris, Köyceğiz çevresinde alçak kesimlerde görülen Sığla günlük ağaçlarının teşkil ettiği ormanlar relikt bir topluluk olarak karşımıza çıkarlar. Ege bölgesindeki yüksek alanlarda ormanın üst sınırı 2100 m. bulur. Akdeniz Bölgesi Ormanları Bu bölgemizdeki ormanlar Dalaman çayı vadisinin doğu kesiminden başlayıp İskenderun Körfezi'nin doğusuna kadar devam eden Toros ve Amanus dağları üzerinde yer alır. Buradaki ormanlar genelde 700-800 m. yükseltiye kadar çıkan maki formasyonunun üzerinden başlar ve 2100 m.'ye kadar olan yükseltide devam ederler. Alt seviyelerde kızılçam ve çeşitli meşe türleri hakim olurken üst seviyeler 1200-2100 m. arası sedir, göknar ve ardıçlardan oluşur. Özellikle Lübnan sediri, Toros göknarı başlıca türlerdir. Bu bölgemizdeki orman alanları ülkemiz ormanlarının %20'sini kaplarlar. Akdeniz kıyıları boyunca uzanan ormanlarımızın %80'ni koru ormanı olurken %20 baltalık şeklindedir. İç Bölgelerimizin Orman Alanları İç bölgelerimiz orman alanları bakımından fakir bölgelerimizdir. İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizdeki toplam orman alanı tüm Türkiye ormanları içinde ancak %10 gibi bir değere sahiptir. Bunda başlıca neden ise klimatik şartlardaki elverişsizlik ve yüzyıllar boyunca süregelen tahriptir. Özellikle yağışlardaki yetersizlik uzun süren kurak devreler ağaçlanmayı önler. İç Anadoludaki orman alanları volkanik yapı gösteren yüksek dağlar (Melendiz, Erciyes, Hasandağ) ile Yozgat Sivas arasındaki Akdağ yamaçlarında meşe toplulukları ardıç ve karaçam kümeleri halinde dikkati çeker. Doğu Anadolu'da ise ormanlık alanların hakim türü meşelerdir. Plato ve yüksek dağlar üzerinde parçalar halinde kuru orman karakterinde bulunurlar. Özellikle Güneydoğu Toroslar'da Mazı dağı, Kulp dağı ile Tunceli, Bingöl çevrelerinde yoğunluk kazanan bu ormanlar 850 m.'den başlayıp 2400-2600 m.'ye kadar çıkarlar. Doğu Anadolu Bölgesi'nde (Kuzeydoğuda Yalnızçam dağlarında, Sarıkamış çevresinde) ülkemizdeki orman sınırının en yüksek olduğu noktaya (2800 m.) ulaşılır, burada Sarıçam korulukları dikkat çeker. Maki ve Garig Formasyonu Genelde Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde ve orman tahribinin yoğun olduğu sahalarda ince gövdeli, sert, bazen kenarları dikensi, cilalı daimi yeşil yapraklı 3-4 m. boyları olan çalı görünüşlü ya da ağaççık şeklindeki bitki toplulukları maki formasyonu olarak adlandırılır. Bu formasyonu ülkemizde en yaygın olarak Ege, Akdeniz ve Marmara Bölgelerimizde görürüz. Bu bölgelerimizde deniz seviyesinden başlayıp yer yer 600 m.'ye kadar olan sahalarda Maki formasyonu yoğun bir şekilde karşımıza çıkar. Bu formasyonun başlıca türleri Kocayemiş, Sandal, Funda, Mersin, Menengiç, Keçiboynuzu, Pırnal Meşesi, Defne, Akçakesme, Erguvan, Katran ardıçı, Katırtırnağı, Zakkum, Laden, Tesbihtir. Bu türler gerçek Akdeniz ikliminden uzaklaştıkça çeşit bakımından azalmaları yanında karakter bakımındanda değişikliklere (Karadeniz Bölgesinde kışın yapraklarını döken Kızılcık, Geyikdikeni, Böğürtlen, Yabani erik, Yabani elma, Üvez, v.s.) uğrarlar. Garik formasyonunun ise Akdeniz ikliminin hakim olduğu alanlarda ancak toprak şartlarının daha elverişsiz eğimlerin daha fazla ve yağışların daha az olduğu kesimlerde ayrıca makilerin tahrip olduğu sahalarda karşımıza çıkar. Bunlar son derece kurakçıl bitki topluluklarıdır. Başlıca türleri kermez meşesi, akçakesme, kekik, adaçayı, laden, katran ardıçı ve gevendir. Step Formasyonu Yağışların daha az mevsimler arasındaki sıcaklık farklarının daha fazla olduğu alanlar ot formasyonunun geliştiği sahalardır. Ot cinsi bitkilerden meydana gelen stepler, diğer bir değişle bozkırlar ülkemiz bütününde çok geniş alanlar kaplar. Bu sahaların bir kısmı doğal olurken bir kısmı da ormanların insanlar tarafından tahribi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan İç Anadolunun orta bölümü (Konya ve Ereğli havzaları, Tuz gölü çevreleri) asıl step sahası olarak karşımıza çıkar. Step formasyonunun gelişme gösterdiği bu bölümde yağışlar 250 mm. altına düşer. Bu sahada görülen bitkiler kendilerini kurak şartlara son derece adapte etmişler ve keçe gibi tüylü dikenli, az yapraklı olarak karşımıza çıkarlar. Gerçek step alanları dışında ormanların tahribi ile ortaya çıkan step sahaları ise çok daha geniş sahalar kaplar. Bu bakımdan Doğu Anadolu platoları geniş ot formasyonu sahası olarak karşımıza çıkar. Buralarda görülen türler genelde yılın en yağışlı devresinde hızlı bir gelişme gösterir. Daha sonra ise vejetatif hayatını son derece yavaşlatır. Step formasyonunda yer alan bitkilerin bir kısmı kısa yaşamlı olurken bir kısmıda yaşamını yıl boyunca devam ettirir. Buradaki türler daha ziyade soğanlı, yumrulu, dikenli ve kokuludurlar. Başlıcaları ise geven, yavşan otu, yumak otu, üzerlik otu, deve dikeni, sütleğen, kekiktir. Alpin Çayırlar Genellikle dağların yüksek kesimlerinde orman örtüsünün üst sınırından sonra ortaya çıkan ot örtüsü alanı Alpin çayırlar olarak bilinir. Ülkemizde Alpin çayırlar dağların 2100 m. den sonraki kesimlerde görülmeye başlar. İlkbahar ve yaz mevsimlerinde karların erimesi ile ortaya çıkan bu çayırlar rengarenk açan çiçekleri yanında yer yer de 1 m.'yi bulan uzun boyları ile dikkat çekerler. Kuzeyde yer alan Karadeniz Dağları ile Torosların yüksek seviyeleri yanında Kars-Ardahan yaylasının bulunduğu alan ülkemizde Alpin çayırlarının en belirgin görüldüğü sahalardır. Sıcaklık derecesinin ağaç yetişmesine imkan vermediği bu alanlar genelde yılın büyük kesiminde karla örtülü olurken yaz mevsiminde bulutsuz açık atmosferi yanında elverişli sıcaklık koşulları ile çayırların gelişme alanıdır. Bu sahalar ayrıca ülkemizde büyükbaş hayvancılık ekonomisinin yürütüldüğü önemli sahalardır. Kıyı Bitkileri Üç yanı denizlerle çevrili olan ülkemizin 8000 km.'yi bulan kıyılarında yer yer görülen kumsal, plaj sahaları ve deltalar üzerinde çeşitli kıyı bitkileri ile karşılaşılır. Uzun kumul setleri ve onların gerisindeki art kıyı setleri arasında tuzlu bataklıklar ile delta alanlarında kumcul ve tuzcul kıyı bitkileri içinde en önemli türler olarak çeşitli saz ve kamış türleri yanında Ilgın, Hayıt, Zakkum ve Karaçalıyı sayabiliriz. Kaynak: aof.edu.tr ORMANLAR Ülkemizin yaklaşık % 27,64'ü ormanlarla kaplı olup bu ormanların büyük çoğunluğu kıyı kesimlerinde yer almaktadır. Türkiye’de ormanların dağılışında en fazla yağış miktarı etkilidir. Yağışların fazla olduğu kıyı bölgeler orman bakımından da zengindir. Doğu Karadeniz kıyıları hariç tahrip edilen ormanların kendini yenilemesi yurdumuzun bir çok yerinde zordur. Ormanlar, ağaçların oluşturduğu topluluğa denir. Ağaçlar yapraklarının özelliğine göre iğne ve geniş yapraklı diye iki gruba ayrılır. Sıcaklığın fazla olduğu yerlerde geniş yapraklı ormanlar, sıcaklığın azaldığı yerlerde ise iğne yapraklı ormanlar yer alır. Ormanların gelişmesini sınırlayan iklim olayları sıcaklık ve yağıştır. Orman üst sınırını sıcaklık belirler. Bu sınır ormanların ortadan kalktığı ve ağaçların azaldığı yerlerdir. Orman alt sınırını ise yağış belirler.Ülkemizde orman üst sınırının en fazla olduğu yerler Doğu Anadolu Bölgesi’ndedir. Burada orman üst sınırı 2800 m dir. İç Anadolu’da 2500 m, Akdeniz Bölgesi’nde 2100 m ve Karadeniz Bölgesi’nde 2000 m’dir. İĞNE YAPRAKLI AĞAÇLAR KIZILÇAM Kızılçam, ışığı seven hızlı büyüyen bir çam türüdür. Dünyadaki en geniş yayılışı Türkiye'dedir. Esas olarak Akdeniz ve Ege Bölgelerinde geniş ormanlar oluştururlar. FISTIK ÇAMI Tipik bir Akdeniz ağacı olan fıstıkçamı, özellikle Batı ve Güney Anadolu'da ormanlar kurar. Tohumları oldukça büyüktür.Halk arasında "çam fıstığı" diye adlandırılan tohumları Batı Anadolu yöresindeki köylüler için önemli bir gelir kaynağıdır. SARIÇAM Sarıçam, Kuzey Anadolu'nun yüksek dağlık kesimlerinde saf yada karışık ormanlar kurmakla birlikte, küçük adacıklar halinde iç ve güney bölgelerimize kadar ulaşır. Narin gövdeli, sivri tepeli ve ince dallı bir ağaçtır. Yetişkin bireylerinin boyu 40 metreyi aşar. KARAÇAM İç bölgelerimiz ile bütün kıyı bölgelerimizin dağlık kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kurar. ARDIÇ Sürüngen çalılardan büyük ağaçlara kadar çok çeşitli türleri olan ardıç, hemen hemen bütün bölgelerimizin yüksek dağlık kesimlerinde doğal yayılış gösterir. SEDİR Batı, Orta Toroslar’da doğal olarak bulunur. Toros Sediri’nin dünya üzerindeki en geniş doğal ormanları Türkiye'dedir. GÖKNAR(KÖKNAR) 40m'ye kadar boylanabilen göknarlar, kendine özgü formu, gövde kabuğu iğne yaprakları ve hatta kokusu ile Çamgiller familyasının diğer türlerinden ayırt edilebilir. Dünya üzerindeki 40 türünden dördü; Doğu Karadeniz göknarı , Batı Karadeniz göknarı , Kazdağı göknarı ,Toros göknarı ülkemizde doğal yayılış alanı gösterir. LADİN Kuzey yarıkürenin ılıman ve soğuk bölgelerinde yayılış gösterir.Ülkemizde Doğu Karadeniz dağlarının denize bakan yüksek kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kuran türü Doğu ladinidir. SERVİ Fıstık çamı ile birlikte Akdeniz'in doğal peyzajını karakterize eder. Türkülere konu olmuş inceliği, uzun boyu (30-35 m) ve koyu yeşil yaprak dokusu ile uzaklardan dikkati çeker. GENİŞ YAPRAKLI AĞAÇLAR MEŞE Ülkemizin hemen her bölgesinde türlerine bağlı olarak yayılış gösterir. 25 m boya ve 2 m çapa erişebilen geniş tepeli ağaçlardan 3-5 m boya sahip çalılara kadar değişen türleri vardır. KAYIN Daha çok kuzey bölgelerimizde doğal yayılış göstermekle birlikte kayın ağacı güneydeki Nur dağlarında da yayılış gösterir. Saf yada göknar, ladin, çam ve meşelerle karışık geniş ormanlar kurar. GÜRGEN Trakya, Ege, Marmara Bölgesi, Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde yayılış gösterir. Genellikle kuzey ve güney kıyı bölgelerimizin karışık ormanlarında bulunur. KIZILAĞAÇ Trakya, Marmara çevresi, Batı Karadeniz ve Doğu Karadeniz'de saf ve karışık olarak yayılış gösterir. AKÇAAĞAÇ Adını, açık renkli odunundan alır. Kanatlı meyveleri kelebeğe benzediği için bazı bölgelerde "kelebek ağaçları" olarak da anılmaktadır. KESTANE Kuzey Anadolu ve Marmara Bölgesi'nde yayılış gösterir. Çiçekleri önemli bir bal kaynağı olan kestanenin meyvesi de ekonomik değere sahiptir. DİŞBUDAK Doğu ve Batı Karadeniz Bölümleri ile Marmara ve Ege Bölgesi'nde yayılış gösterir. IHLAMUR Kuzey Anadolu Dağlarının denize bakan yamaçlarında 1000 metre yüksekliğe kadar yetişebilmektedir.Çok geç açan çiçekleri (Haziran-Temmuz) kurutularak çay gibi içilir. ÇINAR Orman bölgelerindeki dere içlerinde ve akarsu yataklarında doğal olarak yetişir. KAVAK Türkiye'nin hemen her bölgesinde yayılış gösterir. Doğal yayılış gösteren türleri; Karakavak , Akkavak ,Titrek kavak , Fırat kavağıdır . B.MAKİ Maki; Akdeniz ikliminin görüldüğü yerlerde, kızılçam ve meşe ormanlarının tahrip edilmesiyle ortaya çıkan, bodur ağaç ve çalılardan oluşan bitki örtüsüdür. Genellikle 1-3 m boyundadır. Makiyi oluşturan bitkilerin yaprakları kalın, sert, cilalı veya keçe gibi tüylüdür.Makiyi oluşturan başlıca bitkiler; Yabani zeytin, mersin, keçiboynuzu, kermez meşesi, sandal, kocayemiş, defne, sakız, menengiç, zakkum, tesbih ağacı ve akçakesmedir.Makiler; Marmara kıyılarında 300-400 m, Ege kıyılarında 500-600m, Akdeniz kıyılarında 700-800m yükseltiye kadar çıkabilmektedir. Makilerin çıkabildiği üst sınırın bölgelere göre değişiklik göstermesinin nedeni, sıcaklığın enleme göre değişmesidir.Akdeniz ve Ege kıyılarında makilerin tahrip edildiği, toprağın inceldiği alanlarda dikenli çalılardan oluşan bitki toplulukları görülür. Garig adı verilen bu bitkilerin başlıcaları; lavanta çiçeği, diken çalısı, süpürge çalısı, laden, yasemin ve fundadır.Karadeniz kıyılarında da ormanların tahrip edildiği yerlerde çalılara rastlanır. Bunlara “yalancı maki (psödomaki) ” denir. BOZKIR Kurak ve yarı kurak bölgelerde, ilkbahar yağışlarıyla yeşeren ve yaz kuraklığının etkisiyle sararan ot topluluklarıdır. Bozkırlarda görülen yaygın ot türleri; geven, çoban yastığı, üzerlik, çakır dikeni, yavşan otu, gelincik, sığır kuyruğu, kılıçotu, çayır üçgülü, peygamber çiçeğidir.Ülkemizin önemli bir bölümünde bozkırlar yer almaktadır. Fakat bu alanların hepsi doğal bozkır değildir. İç kesimlerde insanlar tarafından ormanların tahrip edilmesiyle oluşan bozkır alanları da vardır. Bunlara antropojen bozkır adı verilir. ÇAYIR İlkbaharda yeşerip yaz boyu yeşil kalan, bozkırlardan daha gür ot toplulukları çayır, dağ çayırı veya alpin çayır olarak adlandırılır.Bunlar, Erzurum-Kars çevresindeki yüksek plato alanlarında, Kuzey Anadolu Dağlarında, Toroslar’da ve ülkemizin doğusunda yer alan yüksek dağlarda görülmektedir.Dağ çayırlarını oluşturan başlıca ot türleri; geven, yumak, tarla sarmaşığı, düğün çiçeği, sarı çiçekli orman gülü, mine, kar çiçekleri, kardelen, taşkıran, yıldız ve çayırdır.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-dogal-bitki-ortusu

Tohumlu Bitkilerin Vejetatif (Büyüme) Organları

Tomurcuk; Oluştukları yıl içerisinde belirli bir boy uzamasına ulaşan Gymnospermae ve dikotil Angiospermae bitkilerinin köklerinden başka kısımlarında, özellikle yaprakların koltuklarında yer alan ve işlevleriyle yeni sürgünler, yaprak ve çiçekler oluşturan organlara denir. Kısaca tomurcuğa, genç bir sürgünün dinlenme devresidir, denilebilir. Tomurcukların sürgünler üzerinde bulunuşları rastlantısal değildir. Bunlar belirli kurallara göre dizilmektedirler. Genel olarak üç tür tomurcuk dizilişi vardır: Dağınık diziliş, çoğunlukla ikiye ayrılır; İki sıralı sarmal (Almaçlı) Çok sıralı sarmal Fagus (Kayın) Quercus (Meşe) Ulmus (Karaağaç) Populus (Kavak) Alnus (Kızılağaç) Juglans (Ceviz) Castanea (Kestane) Salix (Söğüt) Carpinus (Gürgen) Ficus (İncir) Tilia (Ihlamur) Karşılıklı Diziliş: Bu tür dizilişte, iki tomurcuk aynı düzeyde karşılıklı, bundan sonra gelen iki tomurcuk çapraz şekilde karşılıklı dizilmiştir. Acer (Akçaağaç), Fraxinus (Dişbudak), Cornus (Kızılcık), Aesculus (Atkestanesi), Ligustrum (Kurtbağrı) ve Euonymus (Papaz külahı) gibi. Çevrel Diziliş: Sürgün üzerinde aynı seviyede ikiden çok tomurcuk dizilmektedir. Çoğunlukla Gymnospermae’lerde, az oranda da Angiospermae’lerde görülür. Gymnospermae Angiospermae Pinus (Çam) Catalpa bignonioides (Katalpa) Abies (Göknar) Nerium oleander (Zakkum) Picea (Ladin) Pseudotsuga (Duglas) Bir sürgün üzerinde tomurcuk ya üst kısımda (uçta) bulunur, buna terminal tomurcuk denir ya da terminal tomurcuğa çok yakın bulunur, buna da subterminal tomurcuk denir. Genel bir kural olarakta tomurcuklar yaprakların koltuğunda bulunur. Bunlara koltuk altı tomurcuklar ya da yan tomurcuklar adı verilir. Ağaçların çoğunun büyümesi terminal tomurcuklarla olur. Bu tür büyümeye monopodial büyüme denir. Pinus (Çam), Picea (Ladin), Abies (Göknar), Pseudotsuga (Duglas), Sequoia (Sekoya) ve Populus (Kavak)’larda olduğu gibi. Çoğu kez de terminal tomurcuklar körelmiş olup, boy büyümesini, kendisine en yakın subterminal tomurcuk üstlenmiştir. Bu tür büyümeye sympodial büyüme adı verilmektedir. Salix (Söğüt), Carpinus (Gürgen), Corylus (Fındık) , Alnus (Kızılağaç) ve Ulmus (Karaağaç) gibi. Tomurcuklar genellikle doğrudan doğruya sürgüne otururlar, yani sapsızdırlar. Ancak, Alnus (Kızılağaç) ve Pterocarya (Kanatlı ceviz)’larda olduğu gibi bir sapla sürgüne bağlanmışlardır ki, bunlara saplı tomurcuk denir. Tomurcuklar sürgün üzerinde oluştuktan sonra, vejetatif gelişimlerini tamamlayıp, gelecek sene mutlaka faaliyete geçmeyebilir. Bazı tomurcuklar gelişme özelliklerini uzun yıllar koruyabilir ve gelişmeksizin kalırlar. Bu tür tomurcuklara uyuyan tomurcuklar ya da Preventif tomurcuklar denir. Preventif tomurcuklar sürgünlerin uçlarından uzak yerlerde, alt kısımlarda bulunurlar. Bunları uyarmak için tepe tomurcuğu ya da öteki tomurcukları koparmak gerekir. Bu tür tomurcukların sürmesiyle oluşan sürgünlere su sürgünleri denir. Su sürgünleri de yapışık dalları oluştururlar. Yapışık dalların ormancılıkta önemi büyüktür. Ağaçların budaklı olmasına neden olurlar ve böylece gövdenin kalitesini düşürürler. Buna karşın, bitkinin canlılığını arttırır, ayrıca park ve bahçe bitkileri için sık dokulu ve dekoratif özellik vererek olumlu katkı sağlarlar. Su sürgünü ve yapışık dal oluşturan önemli ağaçlar şunlardır: Quercus (Meşe), Fagus (Kayın), Alnus (Kızılağaç), Acer (Akçaağaç), Salix (Söğüt), Abies (Göknar), Cedrus (Sedir), Larix (Melez). Bir başka anormal tomurcuk tipi daha vardır. Normal olarak genç sürgünlerde oluşan tomurcuklar, bazen ağacın kalın dallarında, gövde üzerinde ya da köklerinde meydana gelebilir. Bu tür tomurcuklar genellikle yaralanmalar sonucunda oluşurlar. İşte önceden olmayan ve bir yaralanma sonucu olan tomurcuklara adventif tomurcuk denir. Adventif tomurcuklar gövdede kütük sürgünü, kökte ise kök sürgünü verirler, bunların bitkinin gençleşmesinde önemi büyüktür ve baltalık işletmesini olanaklı kılar. Sürgün; Genel olarak yaprak koltuğundaki bir tomurcuktan oluşan, üzerinde vejetatif ya da generatif veya her ikisini birden taşıyan bitki kısımlarına denir. Sürgün vejetasyon mevsimi boyunca büyür, yani uzar, vejetasyon mevsimi sonunda büyüme durur. Sürgün bu dönemde aldığı boyu, ağacın tüm hayatı boyunca korur. Buna karşılık yaşadığı sürece kalınlaşma yapar. Sürgünler oluştukları zamana göre, ilkbahar ve yaz sürgünü olarak ikiye ayrılır. Yaz sürgünü, bir kış devresi geçirmeden aynı vejetasyon periyodu içinde yeniden oluşan sürgünlerdir (Quercus - Meşe, Pinus brutia - Kızılçam, Pinus halepensis – Halep çamı ). Bu tür sürgün yapan bitkiler yılda iki kez uzarlar. Sürgünler boylarına göre de ikiye ayrılmaktadır: Uzun sürgün: Tomurcukları belirgin internodlarla birbirinden ayrılmış olan, bitkinin gövde ve dal büyümesini sağlayan sürgünler olup, bitkinin ömrü boyunca üzerinde kalırlar. Kısa sürgün: İnternodları birkaç milimetreyi geçmeyen, fazla uzamayan, dallanmayan ve ömürleri kısa olan sürgünlerdir. Yaprak: Asıl görevleri özümleme olan, gaz alış verişini sağlayan, ışıktan olanaklar ölçüsünde yararlanabilmek ve su buharı kaybını kolaylaştırmak bakımından geniş yüzeyli olan, iletim sistemi açısından zengin bir damarlanma gösteren organlardır. Genel olarak bir yaprak; yaprak ayası, yaprak sapı ve yaprak kını olmak üzere üç kısımdan oluşur. Yapraklar, taksonomik araştırmalarda bitkilerin tanıları için en önemli organlardır. Angiospermae’lerde genel olarak yapraklar sade (basit) ve bileşik (tüysü) olarak ikiye ayrılırlar. Oysa Gymnospermae’lerde yapraklar çoğunlukla iğne yaprak ve pul yaprak şeklindedir. İğne yaprak - Picea (Ladin), Abies (Göknar), Larix (Melez), Pinus (Çam), Pseudotsuga (Duglas) ve Cedrus (Sedir). Pul yaprak - Cupressus (Servi), Thuja (Mazı), Chamaecyparis (Yalancı servi). Aşağıdaki yaprak tipleri ise daha az görülür. Yayvan yaprak - Ginkgo (Mabet ağacı). Rozet yaprak - Podocarpus macrophyllus (Podokarpus). Tüysü (bileşik) yaprak - Cycas (Sikas) ve Zamia. Yapraklarda damarlanma şekilleri aşağıda olduğu gibidir: Paralel damarlanma: Damarlar yaprak ayasının içinde, yaprak sapından damla ucuna doğru birbirlerine koşut olarak gelişmişlerdir. Ana damar belirgin değildir. Angiospermae’lerin bir çenekli (Monocotyledoneae) bitkilerinin çoğu, Triticum (Buğday), Zea mays (Mısır), Lilium (Zambak), Orchis (Sahlep), Smilax (Gıcır otu), Galanthus (Kardelen) ve Iris (Süsen) ile bazı dikotil Angiospermae örneklerinden Plantago (Sinir otu)’da olduğu gibi. Ağsı (Reticulat) damarlanma: Yaprak ayasında çoğunlukla bir ana damar olup, diğer damarlar düzensiz olarak bir ağ şeklinde bulunurlar. Bu da birkaç tipe ayrılır. Tüysü (Pennat) damarlanma: Orman ağaçlarının çoğunda olduğu gibi ayanın bir orta damarı, bu orta damardan dallanan yan damarları vardır. Fagus (Kayın), Carpinus (Gürgen), Alnus (Kızılağaç), Betula (Huş), Ulmus (Karaağaç), Ficus benjamina (Benjamin kauçuğu). Işınsal (Palmat) damarlanma: Bir noktadan şemsiye telleri gibi eşdeğer damarlar çıkmaktadır. Platanus (Çınar), Aesculus (Atkestanesi), Acer (Akçaağaç), Liquidambar (Sığla ağacı), Ficus carica (İncir). Çatalsı (Dikotomik) damarlanma: Damarlar daima ikiye çatallanarak aya içinde yayılırlar. Ginkgo biloba (Mabet ağacı). Pedat damarlanma: Orta damarın tabanından çıkan iki yan damar, orta damardan daha iyi gelişmiş ve daha uzundur. Helleborus (Noel gülü) ve Dracunculus (Yılan yastığı). Yaprak dizilişleri; Yaprakların bir sürgün üzerindeki diziliş düzenine Phyllotaxy adı verilir. Yapraklar tomurcuk dizilişlerine koşut olarak üç değişik tipte diziliş gösterirler: Dağınık diziliş: İkiye ayrılır. İki sıralı sarmal (Almaçlı) diziliş: Sürgün üzerinde yapraklar iki sıra halinde, ancak bir noddan tek yaprak çıkacak şekilde, bir düzlemle çakışabilecek durumda yerleşmişlerdir (Fagus - Kayın, Carpinus - Gürgen, Ostrya - Kayacık, Ulmus - Karaağaç, Tilia - Ihlamur, Corylus - Fındık). Çok sıralı sarmal diziliş: Her noddan tek yaprak çıkmakta ve sürgün üzerinde helezon biçiminde dizilmektedirler (Quercus - Meşe, Populus - Kavak, Juglans - Ceviz). Karşılıklı (Dekussat) diziliş: Her noddan karşılıklı bir çift yaprak çıkar, ondan sonra gelen çift yaprak bir öncekine dik açı oluşturur (Acer - Akçaağaç, Fraxinus - Dişbudak, Aesculus - Atkestanesi, Cornus - Kızılcık, Lonicera - Hanımeli). Eğer her noddan çıkan karşılıklı yapraklar aynı düzlemde ise bu tür dizilişe opposite diziliş denir. Çevrel (Vertisillat) diziliş: Her nodda üç ya da daha fazla sayıda yaprak çıkacak şekilde dizilirler (Nerium - Zakkum, Catalpa - Katalpa ve Erica - Funda).

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkilerin-vejetatif-buyume-organlari

Tohumlu Bitkilerin Generatif (Üreme) Organları

Çiçek: Yaprakları eşeysel üremeye hizmet için özel bir oluşuma değişmiş kısa sürgündür. Böyle bir sürgünün ekseni genellikle şişerek konik, tabak ya da kadeh biçiminde bir çiçek tablasına dönüşür. Çiçeğin çeşitli parçaları bu tablaya sarmal ya da çevrel olarak dizilirler. Gymnospermae’lerde sarmal, Angiospermae’lerde çevrel diziliş çoğunluktadır. Gelişmiş bir erselik çiçek dıştan içe doğru başlıca üç parçadan oluşur: Çiçek örtüsü (Periant): Eğer çiçek örtüsü taç ve çanak örtüsü olarak ayrılmamışsa, bu örtüye Perigon denir. Bu tip çiçeklere de Homoiochlamidae denir (Örneğin; Fagus - Kayın, Castanea - Kestane). Buna karşın çoğu Angiospermae örneklerinde çiçekler dışta çanak (Calyx), içte değişik renklere bürünerek böcekleri cezbetmeye yarayan taç (Corolla) olarak iki çevre halindedir. Calyx’in her bir parçasına sepal ve Corolla’nın her bir parçasına da petal denir. Böyle çiçeklere ise Heterochlamidae adı verilir. Bazı Angiospermae bitkilerinde çiçek çevresi yoktur. Bu tip bitkilere Apetalae (örtüsüz) bitkiler denir (Örneğin; Salix - Söğüt, Populus - Kavak). Bazı Angiospermae çiçeklerinde ise periant yapraklar birbirleriyle birleşir, kaynaşır. Bu tip çiçeklere Sympetalae denir (Erica - Funda, Arbutus - Kocayemiş, Rhododendron - Orman gülü, Syringa - Leylak). Eğer periant yapraklar birleşmeyerek ayrı ayrı ise Chorypetalae adını alırlar (Liriodendron - Lale ağacı, Rosa - Gül, Magnolia - Manolya). Erkek organlar (Androceum): Etamin ya da stamenlerden oluşur. Her bir etamin bir sapçık (filament) ve bir başçıktan (anter) ibarettir. Her anter de ikişer tekadan oluşur. İki tekayı birbirine bağlayan doku konnektif adını alır. Angiospermae’lerde her bir teka ikişer çiçek tozu torbası taşır. Oysa Gymnospermae’lerde bu sayı 2 ile 10 arasında değişir. Dişi organlar (Gneceum): Çiçeğin en ortadaki organı dişi organ (pistil)’dır. Her bir pistilde şişkin karın kısmı (ovaryum), boyuncuk (stilus) ve tepecik (stigma) bulunur. Pistile aynı zamanda gneceum adı da verilmektedir. İki tür pistil vardır. Eğer bir karpel kendi başına kapanarak bir pistil oluşturuyorsa bu tip pistile apocarp pistil (Manolya), buna karşın birden çok karpel yan kenarları ile birleşerek bir pistil oluşturuyorsa bu tipe sincarp pistil adı verilmektedir (Kayın, Gürgen, Kestane, Haşhaş). Angiospermae çiçekleri simetri açısından aktinomorf (polisimetrik), zigomorf (tek eksene göre simetrik), ayrıca iki eksene göre (bilateral) ve asimetriktirler. Çiçek formülleri: Angiospermae çiçeklerini formüllerle göstermek olanaklıdır. Bir çiçeğin kısımları dıştan içe doğru Calyx (K), Corolla (C), Androceum (A), Gneceum (G) gibi harf ve rakamlar kullanılarak açıklanabilir. Çiçek kısımlarını gösteren her harfin altına rakamlarla ilgili çiçek kısmının parça adedi yazılır ve bu parçalar birleşikse, bu sayı parantez içine alınır. Gneceumda ovaryumun üst ya da alt durumlu oluşunu göstermek üzere harfin altına ya da üstüne yatay bir çizgi konulur. Bir dikotil Angiospermae çiçeğinin genel formülü söyledir: K5 C5 A5+5 G(5) Çanak Taç Erkek Organ Dişi Organ Birkaç Angiospermae örneğinin çiçek formülleri aşağıda görülmektedir: Tilia (Ihlamur) K5, C5, A∞,G(5) Ilex (Çoban Püskülü) K4, C5, A4, G(4) Aesculus (Atkestanesi) K5, C4-5, A5-8, G(3) Acer (Akçaağaç) K4-8, C4-8, A4-4, G(2) Malus (Elma) K5, C5, A∞, G(5) Arbutus (Kocayemis) K5, C(5), A10, G(5) Ulmus (Karaağaç) P(5), A5, G(2) Çiçek kurulları (Inflorescens): Çiçekler her zaman teker teker olmayıp, çoğu kez birçoğu bir arada kurul oluştururlar (Inflorescens). Başlıca çiçek kulları ikiye ayrılır: Rasemose: Bu tip kurullarda ana eksen genellikle bir çiçekle sonuçlanmaz, yan eksenler çiçeklidir. Bunlardan alttaki çiçeklerin sapları, üsttekilerden daha uzundur. Ana eksen, kendisinden çıkan tüm yan eksenlerden daha fazla gelişir. Bu tip kurul da ikiye ayrılır. Ana ekseni uzamış olan sade kurullar; En yaygın tipleri Rasemus (salkım), örnek Muscari (Arap sümbülü) ve Lauorocerasus (Karayemiş). Spika (başak)’da yan çiçekler sapsızdır, Triticum (Buğday), Phleum (Köpek kuyruğu), Carex (Çayır otu) gibi. Spadiks (koçan)’de ise ana eksen etlenmiş ve uzamış, sapsız çiçekler yan durumlu olarak dizilmişlerdir (Zea mays - Mısır). Catkin (kedicik) uzun sarkan bir salkımdır. Özellikle Salix (Söğüt), Populus (Kavak), Alnus (Kızılağaç), Carpinus (Gürgen), Quercus (Meşe) ve Betula (Huş) gibi orman ağaçlarında sıkça görülen bir sade kuruldur. Kedicik kurulda, yan çiçekler sapsızdır. İkinci Rasemose kurul tipinde ise ana eksen kısalmıştır. En yaygın tipler; Korimbus (yalancı şemsiye), ana eksen nispeten kısa ve alttaki çiçeklerin çiçek sapları, üsttekilerden daha uzun olup, hepsi hemen hemen aynı düzlemde toplanmışlardır. Umbel (şemsiye), ana eksen körelmiş, bir noktadan hemen hemen eşit pedisellerle bir şemsiye şeklinde çiçekler bir grup oluşturmuştur. Apiaceae familyası örnekleri, Sanicula, Foeniculum, Heracleum. Kapitulum ( kümeç ) ,ana eksen disk yada küresel bir başak şeklinde olup, bunun üzerinde sapsız çiçekler bir araya toplanmıştır. Genellikle Asteraceae familyası örneklerinde bu tip kurullar yaygındır. Helianthus, Bellis, Anthemis, Zinnia, Cosmos gibi. Simose: Rasemose çiçek kurullarının aksine, ana eksenin büyümesi kısa süre sonra durur. Genellikle ana eksen bir çiçekle sonlanır. Ondan çıkan yan dallar büyümeye devam eder. Asıl büyümeyi yan çiçeklerin eksenleri yapar. Simose çiçek kurullarının önemli tipleri olarak monohasium, dihasium, pleiohasium ve drepanium verilebilir. Bunlardan ağaçlarda en çok görülen dihasiumdur. Fagus (Kayın), Alnus (Kızılağaç), Betula (Huş), Castanea (Kestane) gibi Betulaceae ve Fagaceae familyası örneklerinde simose çiçek kurullarından dihasium çoğunluktadır. Meyve: Angiospermae’lere özgü, yan kenarları ile kapanmış bir ya da çok sayıda karpelden oluşan, tohum tomurcukları olgun birer tohum halini alıncaya dek onu içerisinde saklayan, daha sonra da etrafa yayılmasına yarayan oluşuma denir. Döllenmeden sonra ovaryum gelişerek olgunlaşır ve meyveye dönüşür. Meyvede tohumu saran, onu içine alan koruyucuya pericarp denir. Pericarp dıştan içe doğru exocarp, mezocarp ve endocarp diye üç kısma ayrılır. Meyvenin görevi üç grupta toplanır. Tohumu, bu bağlamda embriyoyu korur, besin maddesi depolar ve tohumun yayılmasını sağlar. Meyveler genel olarak üçe ayrılır; Basit (sade) meyveler: Tek pistilli, tek çiçekten oluşan bu meyveler, sulu ve kuru meyveler olmak üzere ikiye ayrılır. Sulu meyveler; çekirdekli sulu ve üzümsü meyve olarak ikiye ayrılır. Çekirdekli sulu: Pericarpın en dış kısmı olan exocarp ince bir zar halindedir. Mezocarp etli ve suludur. Endocarp ise odunlaşmıştır (Kiraz, Vişne, Erik, Şeftali, Kayısı, Karayemiş, Zeytin, Ceviz, Kızılcık). Üzümsü Meyveler: Exocarp ince bir zar halinde, mezocarp ve endocarp yumuşak ve suludur. Bu sulu meyvelerin içindeki sert taneler tohumlarıdır (Üzüm, Limon, Nar, Defne, Karamuk). Kuru meyveler, pericarpı açılmayan ve açılan meyveler olmak üzere ikiye ayrılır. Pericarpı açılmayan kuru meyveler; Nuks (Nus): Pericarpın her üç dokusu da kalın bir tabaka halinde odunlaşmış ya da sertleşmiştir (Fındık, Meşe, Kayın, Gürgen, Kayacık, Kızılağaç). Karyopsis: Pericarp ince ve tohum zarı ile tamamen kaynaşmıştır (Buğday, Arpa). Aken: Pericarp ile tohum zarı kısmen kaynaşmıştır (Asteraceae familyası örnekleri). Samara: Kanatlı nus (Akçaağaç, Dişbudak, Karaağaç, Huş). Pericarpı açılan kuru meyveler; Tek karpelli pericarpı açılan kuru meyveler Folikül (Keseli meyve): Meyve tek bir karpelden oluşur, olgunlaşınca karpel karın-dikiş hattı boyunca açılır (Manolya, Şakayık). Legümen (Bakla): Meyvede açılma, hem karın-dikiş hem de sırt-damar hattından olur. Yalancı Akasya, Erguvan gibi çoğu Fabaceae örneklerinde olduğu gibi. Siliqua: Meyve iki karpelden oluşmuş, bir yalancı bölme ile uzunlamasına iki bölmeye ayrılmıştır. Olgunlaşınca birleşme hattı boyunca üçe ayrılır (Brassicaceae). İki ya da daha fazla karpelli açılan kuru meyvelere genel olarak kapsül adı verilir. Önemli kapsül tipleri şunlardır: Septisit kapsül: Meyve, uzunlamasına, karpellerin birleşme yerlerinden açılır (Sığla ağacı, Orman gülü). Lokolosit kapsül: Meyve, karpellerin sırt-damar hattından açılır (Söğüt, Kavak). Dentisit kapsül: Meyve, tepe kısmından dişlerle açılır (Caryophyllaceae). Piksit kapsül: Meyve bir kapakla açılır (Anagallis arvensis, Fare kulağı). Porosit kapsül: Meyvedeki tohumlar, pericarp üzerinde açılan çok sayıdaki deliklerden dökülür (Haşhaş, Gelincik). Agregat (toplu) meyveler: Tek çiçek, çok pistilden oluşan meyvelerdir. Örneğin; Liriodendron (Lale ağacı), Magnolia (Manolya) ve Fragaria vesca (Çilek)’da olduğu gibi. Bileşik meyveler: Çok çiçek, çok pistilden oluşan meyvelerdir. Agregat meyveden farkı, her pistilin kendine özgü ayrı bir çiçek çevresinin bulunmasıdır. Bileşik meyve ayrıca, çok sayıda sade meyvelerden oluşur. Örneğin; İncir, Çınar, Dut, Ananas, Sığla ağacı. Eğer meyvelerin oluşumuna ovaryumdan yani karpelden başka çiçeğin çevre yaprakları ya da çiçek tablası da katılırsa bu tip meyvelere yalancı meyveler (İgit) denir. Örnek; Elma, Armut, Muşmula, Mersin.

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkilerin-generatif-ureme-organlari

Türkiye’deki Başlıca Ekosistemler

Çok genel hatları ile Türkiye’de bulunan başlıca ekosistemler; ormanlar, otlaklar (çayır ve meralar), sulakalanlar, kıyılar ve denizler, dağlar olarak beş başlık altında incelenebilir. Ancak hemen fark edileceği gibi bu ana başlıklar birkaç tane alt başlık içermektedir. Örneğin otlak ekosistemleri, kıyı bölgelerindeki nemli çayırlardan başlayarak, yayla olarak bildiğimiz yüksek dağ çayırlarına (alpin kuşak çayırları) varıncaya kadar her yükseltideki çayırları anlattığı gibi, yine aynı yükseltilerde bulunmakla birlikte, sadece ilkbaharda yeşeren ve “bozkır-step” olarak da adlandırılan meraların tuzcul (çorak) ve kıraç tiplerini de kapsamaktadır. Çayırla mera arasında temel farkı yağış rejimi dikte ettirmektedir. Yağışın düzenli dağıldığı yerlerde otlaklar soğuk olmadığı sürece gür ve yeşildir; buralar “çayır” olarak bilinir. Bahar ve kış yağışlarının baskın olduğu yerlerde ise otlaklar sadece ilkbahar ve yaz aylarında yeşildir ve göreceli olarak daha seyrek bir örtüye sahiptir. Orman, sulakalan, kıyı ve deniz ile dağ ekosistemleri de kendi içlerinde alt başlıklara ayrılmaktadır. Orman Ekosistemleri: Ağaçların hakim bitki örtüsü olduğu ekosistemlerdir. Ağaçların egemen olduğu bu ekosistem içinde ağaççıklar, çalılar, otsu bitkiler ile mantar ve likenler de bulunmaktadır. Bu bitki örtüsü içinde çeşitli türden etçil ve otçul memeli hayvanlar, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar, böcekler ve diğer eklembacaklılar, solucanlar, mikroorganizmalar yaşamakta, ekosistemdeki göl ve akarsularda da baita balıklar olmak üzere sucul canlılar bulunmaktadır. Diş Budak Ormanı - Sinop Sarıkum Ormanlar, bulundukları coğrafi bölge, yükseklik ve bakıya göre değişik ağaç türlerinin meydana getirdiği farklı tiplerden oluşmaktadır. Bununla birlikte orman ekosistemleri yapısal olarak, kayın, gürgen, meşe, dişbudak, karaağaç, akçaağaç, kızılağaç, sığla, kavak, söğüt, çınar, üvez, kestane, kayacık, fındık, ıhlamur, yemişen, ahlat, kiraz, mahlep gibi geniş yapraklı (yaprak döken) ağaçlarla, çam, ladin, göknar, ardıç, servi, mazı, porsuk, sedir gibi iğne yapraklı (ibreli – her dem yeşil) ağaçlardan oluşmakta ve yer yer, geniş yapraklılarla iğne yapraklıların karışımlarına rastlanmaktadır. Sayılanlara ek olarak, yasal orman tanımına girmese de botanikçiler tarafından bodur ağaç ve ağaççıklardan meydana gelen bir orman olarak tanımlanan maki bitki örtüsü de bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen yapısal değişikliğin oluşmasında otlaklarda olduğu gibi yağış rejimleri ve yükseklik etken olmaktadır. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tanımına göre genel olarak dünyada dört orman tipi bulunmaktadır; bunlar: tayga veya iğne yapraklı ormanlar, ılıman kuşak geniş yapraklı ormanlar, ılıman kuşak yağmur ormanları ve tropikal yağmur ormanlarıdır. Kuşkusuz genel nitelikleri ile tanımlanan bu ormanlardan daha farklı nitelikte ve daha az yaygın olan orman tipleri de mevcuttur. Geniş Yapraklı Orman Ekosistemleri: Yağışların yıl içinde düzenli dağılış gösterdiği ılıman bölgeler geniş yapraklı ağaç türlerinin hakim olduğu yerlerdir. Tahmin edileceği gibi bu tip ormanlar çoğunlukla kıyı bölgelerimizde, özellikle de Karadeniz ve Marmara bölgelerimizin kıyı kesimlerinde yer almaktadır. Bilindiği gibi geniş yapraklı ağaçların suya ihtiyacı çok yüksektir. Özellikle sıcaklığın yüksek olduğu yaz mevsiminde bu ekosistemlerde kuraklık yaşanmaması gerekmektedir. Karadeniz’de kızılağaç, Akdeniz’de sığla ağacı yüksek taban suyuna ihtiyaç duyan türlerdir. Trakya’da İğneada yakınlarında, Sinop’ta Sarıkum Tabiatı Koruma Alanında, Sakarya ve Kızılırmak deltalarında alüviyal karakterli subasar ormanlar yer almaktadır. Sonbaharda yaprakları sararan ve dökülen bu ağaçlardan oluşan ormanlarda görkemli bir renk zenginliği yaşanır. Geniş yapraklı orman ekosistemlerinin iklim üzerindeki etkisi çok belirgindir. Sıcak yaz aylarında 50 kilometre uzağındaki alanlara bile ılımanlaştırıcı etki yaparlar. Geniş yapraklı orman ekosistemleri içinde Türkiye’de “ılıman kuşak yağmur ormanları” da bulunmaktadır. Ancak bu çok bilinen “tropikal yağmur ormanları” değil, dünya üzerinde çok sınırlı yayılış gösteren “ılıman kuşak yağmur ormanları”dır. Bu ormanlar Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize ve Artvin illerimizin kıyı bölgelerinde yayılış göstermektedir. Eskiden dokuz yüz bin hektarlık bir alan kaplarken günümüzde ormanların çay bahçeleri haline getirilmeleri nedeniyle, bu miktar yüz seksen bin hektara gerilemiştir. Geniş yapraklı ağaç türlerinden oluşan orman ekosistemleri esas olarak kıyı bölgelerimizde görülmekle birlikte iç bölgelerde bulunmaktadır. Meşe, ahlat, yemişen, titrek, kavak gibi kuraklığa dayanıklı türlere Anadolu’nun, iç kesimlerinde hemen her yerde rastlanmaktadır. Doğuda bu türlere huş ağacı da katılır. İç kesimlerde görülen bu geniş yapraklı ağaç türleri kendi başlarına topluluklar oluşturdukları gibi ardıç gibi çam gibi iğne yapraklı türlerle karışık olarak da bulunurlar. Kışı uzun ve sert geçen coğrafyalarda yer aldıkları için çok tahrip görmüşler ve bu nedenler yok denecek kadar azalmışlardır. İğne Yapraklı Orman Ekosistemleri: İğne yapraklı ağaçlar, adlarından da anlaşıldığı gibi, yüzeyi çok küçük olan yapraklara sahiptirler. Bu özellik onların terleme ile su kayıplarını azaltmalarını ve böylelikle kuraklığa dirençli olmalarını sağlarken yaprakların üzerindeki reçine bu özelliği daha da artırmaktadır. Yaprakların küçük ve reçineli oluşu aynı zamanda soğuğa karşı direnci de artırdığı için kışın yapraklarını dökmezler. İğne yapraklı bir ormanda kış İğne yapraklı ormanlar Türkiye’de geniş bir yayılım gösterirler. Özellikle Akdeniz bölgesinde Amanos dağlarındaki kayın ormanları dışındaki ormanları çoğu iğne yapraklı ağaçlardan meydana gelmiştir. Kızılçam, Akdeniz’in olduğu gibi, Ege’nin de kıyı bölgelerinde yaygın bir türdür. Kıyı bölgelerde 800 metre yüksekliklere kadar yayılış gösteren kızılçam ormanları, Doğu Akdeniz’in kıyı alanlarında yerini bazı lokalitelerde Halep çamına bırakmaktadır. Kızılçam ormanları ülkemizde orman yangınlarının en sık görüldüğü alanlardır. Daha yukarı seviyelerde karaçam, Toros göknarı, ardıç türleri ve Batı Akdeniz’de sedir ormanları yayılış gösterir. Antalya’da köprülü Kanyon Milli Parkında Akdeniz havzasındaki en geniş doğal servi ormanları bulunmaktadır. Deniz kıyısı bölgelerden iç bölgelere geçilirken yağışların etkisini azalttığı alanlardaki orman örtüsü genellikle iğne yapraklı ağaç türlerinden oluşur. Karaçam ve sarıçam en yaygın türlerdir. Karaçam 600 – 1200 metreler arasında sarıçam ise daha yıkarı seviyelerden orman örtüsünün bitip alpin kuşağın başladığı yüksekliklere kadar çıkarlar ki bu rakım bölgelere göre, 1900-2300 metreler arasında değişmektedir. Göknar, ladin, sedir, servi, porsuk gibi iğne yapraklı ağaç türleri, genel olarak, yağışın bolca olduğu ancak yüksekliğin 800 metreyi geçtiği yerlerde bulunurlar ve uygun koşullarda ağaç sınırının üst seviyelerine kadar çıkabilirler. Halep Çamlığı Yumurtalık Lagünleri, Adana Orman ekosistemlerinde çeşitli yabani hayvanlar yaşamaktadır. Geyik, karaca, alageyik gibi büyük memeli hayvanlar tamamıyla bu ekosisteme bağlı canlılardır. Ayı, ormanlarda yaşamakla birlikte orman içi çevresindeki açıklıklar, kayalıklar ve dağlık arazide de görülür. Yabandomuzları keza esas olarak orman hayvanı olmakla birlikte orman yakınlarındaki otlaklar, tarlalar ve sazlıklarda da bulunmaktadır. Vaşak, karakulak gibi kediler de orman ve çevresinde yaşarlar. Ağaç sansarı, yabankedisi ve sincap orman ve yakın çevresini tercih eder. Kurt, çakal, tilki gibi hayvanlar orman ve otlaklarla birlikte sulakalanların çevrelerinde avlanırlar. Orman fareleri ve köstebekler oldukça yaygın türlerdir. Kuş türleri açısından zenginlik gösteren orman ekosistemleri özellikle ötücü kuşlar için iyi bir yaşama ortamadır. İspinoz, florya, iskete, kirazkuşu, çıvgın, baştankara, sıvacı kuşu, ağaçtırmaşığı, narbülbülü (kızılgerdan), derekuşu gibi ötücüler, tahtalı güvercin, ağaçkakan, baykuşlar ve atmacalar, ormanları tercih eden türlerdir. Ormanlarda yılan, kertenkele, kaplumbağa ve benzeri sürüngenler bulunmakla birlikte tür sayısı ve miktarı açısından zengin değildir. Kurbağa ve semenderler bu ekosistemde görülmekle beraber yaygın değildir. Orman içi akarsularda çoğunlukla, sazangiller ve alabalıklar yaşamaktadır. Orman içi ve etrafındaki otlak ve çalılıklarda zengin böcek faunasına rastlanmaktadır. Küçük yeşil ağaçkakan Picus canus Yurdumuzda orman ekosistemlerinin en yaygın bulunduğu bölge Karadeniz, en az bulunduğu bölge ise Güneydoğu Anadolu’dur. Otlak Ekosistemleri: Otlaklar ömürleri bir veya birkaç yıl olan, otsu gövdeye sahip, bitkilerin sahip olduğu ekosistemlerdir. Ancak orman ekosistemleri içinde otlakların bulunduğu gibi, otlak ekosistemleri içinde de yer yer ağaç, ağaççık ve çalılıklar bulunabilir. Otlaklar, Türkiye’de en geniş yer kaplayan ekosistemlerdir. Çoğunlukla ormanların tahribi sonucu onların yerini almışlardır. Bu nedenle antropojen (sonradan oluşan) karakterdedirler. Orijinal otlak ekosistemleri ise ülkemizde daha çok İç Anadolu’da bulunmaktadır. Günümüzün tarım, kent ve sanayi sahalarının büyük kısmı önceleri otlak ekosistemine dahil olan alanlar üzerine kurulmuşlardır. Bir bozkır bitkisi korunga Onobrychis sativa Otlaklar da ormanlar gibi değişik yapı göstermektedirler. Otların gür ve kış mevsimi dışında hep yeşil kaldığı yerler “çayır” adını alır. Çayırlar kıyı bölgelerinde düzenli yağışlarla, diğer yerlerde yağışla birlikte taban suyunun yüksek olmasıyla meydana gelir. Ormanlar içindeki açıklıklar da genellikle çayır örtüsü kaplıdır. Buğdaygil türlerinin çoğunlukta olduğu genç çayırlara “çimen” adı verilir. Genellikle düz ya da az meyilli ve toprağın derin olduğu yerlerde yetişirler. Kıyılardan yüksek dağlara kadar her seviyede görülürler. Otlak ekosisteminin yaygın şekli ise sadece ilkbahar ve yaz mevsimi başlarında yeşil kalan diğer mevsimlerde sararan otların hakim olduğu bozkırlardır. Buralar için “mera” ve “step” isimleri de kullanılmaktadır. Toprak derinliği oldukça sığdır. Çayırlara göre bitki örtüsü daha seyrektir. Ancak tür çeşitliliği yüksektir. Türkiye’de görülen ekosistemler içinde tür çeşitliliğinin en yüksek olduğu alanlar bozkırlardır. Bu çeşitlilik bitki türleri için olduğu kadar hayvan türleri için de geçerlidir. Bozkırlar bulundukları yerin ekolojik yapısına göre farklı tipler gösterirler. Bunlardan başta Tuz gölü olmak üzere, tuzlu ve alkali sulakalanlar çevresindeki çorak bozkırlar, ülkemizin doğal bitki örtüsü içinde farklı yeri olan ve bilimsel açıdan önem taşıyan alanlardır. Orman kuşağına bitişik ya da yakın olan bozkırlarda bitki örtüsü daha gürdür ve daha uzun süre yeşil kalırlar. Bozkırların zengin bitki örtüsü içinde tür bakımından kalabalık gruplar, bileşik çiçekler (papatyagiller), baklagiller, buğdaygiller, sığırkuyrukları, turpgiller ve ballıbabagillerdir. Anadolu bozkırlarının en yaygın türlerinden olan geven (baklagiller) dört yüzü aşkın türü ile bu cinsin dünyadaki en zengin gruplarından birini oluşturur. Sulakalan Ekosistemleri: Sulakalan tanımının en kapsamlısı Ramsar sözleşmesinde yer almaktadır. Buna göre “doğal ya da yapay, geçici veya sürekli, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde 6 metreyi geçmeyen bütün sular, sazlıklar, bataklıklar ve turbiyerler” sulakalan olarak ifade edilmektedir. Yukarıdaki tanım çerçevesinde sulakalanlara ülkemizden örnekler verecek olursak, Beyşehir Gölü, Tuz Gölü, Van Gölü, Köyceğiz Gölü ve Dalyan lagünü, Sultansazlığı, Ereğli sazlıkları, Yeniçağ gölü ve turbiyerleri, Kızılırmak deltasındaki lagünler, ırmak ve delta kıyılarının 6 metreye kadar olan derinlikleri, Hirfanlı barajı gölü ve benzerleri ile tanıma uyan diğer yerler, sulakalan ekosistemleridir. Hemen fark edileceği gibi, suların tatlı, tuzlu veye acı olması ekosistemin yapısını değiştirmektedir. Tuzluluk ve alkalilik yaşamı kısıtlayan etkenlerdir. Bu nedenle suları tatlı olan ekosistemlerin üretimleri daha yüksektir. Nallıhan, Ankara Sulakalan ekosistemleri dünya üzerinde değeri en geç anlaşılan yerler olmuşlardır. Bir yandan sivrisinek ve sıtma yüzünden her yerde yok edilmeye çalışılırlarken, diğer yandan arazi kazanmak için de kurutulmuşlardır. Sulakalanları kurutma teknikleri 19.yüzyıl sonlarında Hollanda’da geliştirilmiş, İngiltere’de de uygulandıktan sonra bütün dünyaya yayılmıştır. Drenaj işlerinde kullanılan motorlu araçların da gelişmesi ile özellikle yirminci yüzyılın ortalarında, bütün dünyada sulak alanlar elden geldiğince kurutulmuşlardır. Sulakalanların değeri özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında bilim insanları ve kuş gözlemciler tarafından anlaşılmış, daha sonra yapılan bilimsel çalışmalar bu ekosistemlerin yüksek üretim değerlerini açıkça ortaya koymuştur. Küresel ölçekte yapılan bilimsel araştırmalar sayesinde sulakalanların bir ekosistem olarak tropikal yağmur ormanları kadar yüksek üretim değerine sahip oldukları, bu üretimin gerçekleştirilmesi için kullanılan enerji miktarının tropikal yağmur ormanlarından bile fazla olduğu ve bu nedenle de iklim üzerinde büyük bir ılımanlaştırıcı etkileri olduğu anlaşılmıştır. Su rejimleri üzerindeki olumlu etkileri, rekreasyonel ve sportif değerleri, hayvancılık ve balıkçılık gibi ekonomik potansiyelleri de dikkate alındığında, bu ekosistemlerin bırakınız kurutulmalarını, tam aksine, titizlikle korunması gereken alanlar olduğu kanısına varılmıştır. Kitabın birinci bölümünde belirtildiği gibi, sulakalan ekolojisi hakkında 1967 yılında, Ankara’da yapılan uluslararası teknik toplantıda, sulakalanların küresel ölçekte korunmaları amacıyla bir sözleşme hazırlanması kararlaştırılmış ve yapılan hazırlık toplantılarının ardından 1971 yılında, İran’ın Ramsar kentinde, kentin adı ile de anılan, “Özellikle Sukuşları Habitatı olarak, Uluslar arası Öneme Sahip Sulakalanlar Hakkında Sözleşme” imzalanmıştır. Türkiye bu sözleşmeyi geç (1994) onayladığı gibi uygulamada da yetersiz kalmıştır. Ramsar sözleşmesinin açık adından da anlaşılacağı gibi sulakalan ekosistemleri kuşların çok rağbet ettikleri alanlardır. Bunun birkaç nedeni vardır. Her şeyden önce sulakalanlarda kuşlar karınlarını doyurabilmektedirler. “Kuş kadar” yiyen yaratıkların karınlarının doymasının önemli olmadığı düşünülebilir. Oysa sanıldığının aksine, kuşlar az yiyen değil çok yiyen, obur yaratıklardır. Biz insanlar “kuş kadar” yiyecek olsak dünyamızın gıda stokları kısa zamanda tükenebilir. Bir serçe ya da o büyüklükte bir kuş, günde vücut ağırlığının %90’nından fazla gıda tüketir. Bizler için bu oran %2-4 kadardır. Sulakalanların kuşların karınlarını doyurabilmesi, yukarıda belirtildiği gibi, ekosistemin çok yüksek olan üretim gücünden kaynaklanmaktadır. Eğirdir Gölü Sulakalanlar açık ve ferah yerlerdir. İri cüsseli kuşlar bile buralara rahatça konup havalanabilir. Özellikle açık su yüzeylerinde yaklaşan tehlikeleri uzaktan görebildiklerinden kendilerini güvende hissederler. Sulakalanlardaki sazlıklar ve ağaçlıklar konmaya, tünemeye elverişli oldukları gibi, yuva kurmak için de uygun ortamlardır. Sulakalanlar kuşları olduğu kayılar kadar başka canlı türlerini de barındırmaktadırlar. Çevrelerindeki sulak çayırlar küme hayvanları ile küçük ve büyükbaş hayvan yetiştirilmesine uygundur. Suları tatlı olanlarda balık, ıstakoz ve benzeri su ürünleri üretimi yapılmaktadır. Yakın çevreleri alüviyal topraklı olduğundan tarım alanı olarak değerlidir. Kıyılarındaki saz, hasır, kındıra, kofa gibi bitkilerin satışından gelir elde edilmektedir. Yukarıda adı geçen bitkilerle beraber su mercimekleri, sinir otları, nilüferler, lilpar çiçekleri, düğün çiçekleri, gül soğanları, nergisler, tatlısu fındıkları ve arpacanlar sulakalanların başlıca otsu bitkileridir. Ilgın, zakkum, hayıt gibi çalı formları, söğüt, kavak, kızılağaç, dişbudak gibi ağaçlar da sulakalan florası elemanlarıdır. Muğla ilimizin kıyı ilçelerinde görülen sığla ağaçları da, keza sulakalan ekosistemlerinde yetişmektedir. Kıyılar ve Deniz Ekosistemleri: Kıyılar, sucul ekosistemlerle karasal ekosistemlerin birleştiği alanlardır. Tahmin edileceği gibi iki ekosistemden de etkiler taşırlar. Bununla birlikte, kıyıların ayrı bir ekosistem olarak değerlendirilmesi daha doğrudur, çünkü kıyılar karasal ve sucul ekosistemlerden ayrı özelliklere sahiptir. Gerek flora, gerekse fauna türlerinde kıyıları stratejik alanlar olarak seçen türler vardır. Özellikle sulakalanlarda bulunan türlerden bazıları kıyılarda yaşamaya uyum sağlamıştır. Örneğin sazlar öncelikle kıyıları tercih ederler ve buralardan yola çıkarak geniş alanlara yayılırlar. Keza söğütler, kavaklar, ılgınlar, zakkumlar, süsenler, lilparlar, su boylarını severler. Daha yalın bir anlatımla bunlar kıyıları tercih eden türlerdir. Hatta iç bölgelerimizde akarsu boylarınca söğüt ve kavakların oluşturduğu ağaç dizilerine botanik dilinde “galeri ormanları” adı da verilmektedir. Tabii kıyılarda görülen türler sadece bitkiler değildir. Susamurları, kurbağalar, su yılanları, sukaplumbağaları, başta kıyı kuşları olmak üzere sukuşları, yengeçler, midyeler tatlı sulu göllerle, akarsu kıyılarında yaşayan canlılardır. Balıklar da beslenmek için kıyılara gelmektedir. Yumurtalık Lagünleri, Adana Tatlı su ekosistemlerinin kıyıları ile suları tuzlu ve sodalı olan ekosistemlerin kıyıları birbirlerinden farklı bitki ve hayvan türleri barındırırlar. Suları tuzlu olan ekosistemler karasal bitkilerin gelişmesi açısından da kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olmasına karşılık bu ortama uyum sağlamış olan çok sayıda bitki ve hayvan türünü barındırır. Türkiye’de tuzlu göller ile deniz kıyılarındaki lagünlerin çevrelerinde, tuzluluğa uyum sağlamış, tuzcul (halofit) bitkiler yetişmektedir. Çorak (tuzlu) topraklarda yetişen bu bitkilerin önemli bir kısmı yurdumuz için endemiktir. Endemiklerin çoğu İç Anadolu’nun merkezinde yer alan Tuz gölü kıyıları ve yakın çevresinde bulunmaktadır. Türkiye’nin en büyük gölü olan Van gölünün sodalı olan suları nedeniyle kıyılarında tuzcul bitkiler görülmektedir. Dişi yeşilbaş ördek Denizlerin, okyanusların yaşam açısından ne denli zengin oldukları bilinmekle beraber her yeni araştırma bu zenginliğin boyutlarını daha ne biçimde ortaya koymaktadır. Deniz ve okyanuslarda da yaşamın en zengin olduğu yerler yine kıyı bölgeleridir. Bu durumun nedenleri şöyle sıralanabilir: Karayla yakın temas sonucu eriyen besleyici maddeler besin zincirinin başından itibaren sisteme katılmakta, bitkisel planktonlardan deniz memelilerine kadar birçok canlı türünün beslenmesine olanak tanımaktadır. Akarsular denizlere büyük ölçüde, organik ve inorganik besleyici madde taşımaktadırlar. Özellikle büyük akarsular deniz ve okyanus yaşamlarına büyük katkı sağlamaktadır. Bunlar, Amazon, Ganj, Nil, Nijer, Volga, Tuna, Fırat ve benzeri akarsulardır. Akarsular üzerine yapılan barajlar madde taşınmasını engellediği için bu özelliklerini kısmen yitirmelerine sebep olmaktadır. Örneğin Nil nehri üzerine Assuvan barajının yapılmasından sonra Doğu Akdeniz’deki sardalye balık popülasyonları yok olma noktasına gelmiştir. Akarsular, denizlere döküldükleri noktalarda sığlaşmaya da neden oldukları için özellikle delta ve haliç bölgelerinde suların daha ılık olmasına yol açmakta, bu da canlı formlarınca olumlu algılanmaktadır. Güneş ışıklarının 200 metre derinliğe kadar olan yerlerde daha etkili olduğu anımsanırsa, kıyı zonlarının üretkenliği daha iyi anlaşılır. Kıyılar, dalga hareketinin sonlandığı çizgilerdir ve kırılma noktalarında köpükler oluşur. Bu durum suya karışan oksijen miktarını artırarak denizdeki yaşamı daha da zenginleştirir. Deniz ve okyanuslarda yaşamın gelişmesinde çeşitli özellikler ve etkenler rol oynamaktadır. Derinlik, tuzluluk, coğrafi konum, akıntılar, iklim özellikleri, ışıklanma süresi, sıcaklık, deniz altındaki jeolojik yapı, erimiş oksijen miktarı ve benzerleri deniz ve okyanusların farklılaşmasına yol açmaktadır. Okyanuslarda uygun koşulların bulunduğu bir yerde oluşan birincil besinler, akıntılarla yüzlerce, hatta binlerce kilometre taşınabilmekte ve bun nedenle şiddetli soğuklar, akarsu girdilerinin azlığı, yetersiz ışık koşulları gibi kısıtlayıcı etkenlere karşın zengin bir yaşam tablosu sergilenebilmektedir. Ekvator kuşağının ılık ve bol esintili suları, akıntılarla kuzey yarımkürenin kutup bölgelerine taşınırken, besin zincirindeki ilerlemeler, Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika ve Kuzey Asya denizlerinde balık bolluğu ile sonuçlanmakta ve bu bolluktan foklar, yunuslar, balinalar, kıyı ve deniz kuşları nemalanmaktadır. İnsanlar, balıkçı gemileri ile büyük ölçüde balık yakalamakta, kısıtlanmış olmakla birlikte balina ve fok avı da yapmaktadırlar. Amasra, Çakraz Dağ Ekosistemleri: Yüksek dağ çayır çiçeklerinden anemongillerden Anemona blenda Türkiye dünyanın sayılı dağlık ülkelerinden biridir. 5.000 metreyi geçen bir; 4.000 metreyi geçen üç; 3.000 metreyi geçen yüz yirmi dokuz zirve bulunmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde 3.000 metreyi geçen yükseklik bulunmadığı anımsanırsa, yukarıda verilen sayısal değerlerin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Çeşitli versiyonları bulunmakla birlikte “ çevresine göre 500 metreden fazla yükseklik oluşturan jeomorfolojik yapılara dağ denir” tanımı oldukça geniş şekilde kabul görmektedir. Ülkenin genel yapısı ve belirli yüksekliklerdeki bitki örtüsü de gözetildiğinde 2.000 metre ve yukarısında, dağ tanımına uyan yükseltileri, dağ ekosistemleri içinde değerlendirmek doğru olur. 2.000 metre ülkenin çoğu yerinde ormanların ve ağaçların üst sınır olarak görülür. Ormanların üst sınırı bazı yerlerde 1.900 metrelerde kalırken bazı yerlerde 2.300 metrelere kadar çıkmakta, bazı istisnalarda 2.700 metrelere kadar yükselmektedir. İnsan eliyle yetiştirilen ağaçlar, Doğu Anadolu’da bazı noktalarda 2.400 metrede görülmektedir. Dağ ekosistemleri, Türkiye’de rastlanan ekosistemler içerisinde, yaşam koşulları açısından en çetin olanıdır. Isı daha alçak rakımlı yerlere göre daha düşüktür. Nispi rutubet de az olduğu için gece ve gündüz arasındaki ısı farkı çok büyüktür. Temmuz ve ağustos ayları dışında, 2.000 metre ve üstü rakımlarda gece en düşük sıcaklık 0 derece veya daha düşük olmaktadır. Gece ayazlarının şiddetli olduğu dağlarda kar örtüsü uzun sürmektedir. Bu durum, bitki gelişimini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Bu seviyelerde bazen tek tek ardıç ağaçları görülebilmekte, genellikle boylanmayan, çalı formundaki bitkilerle geven gibi, bir ya da birkaç yıllık otsu bitkiler yer almaktadır. Bitkilerin bir kısmı soğuk ve rüzgârdan kendilerini koruyacak şekilde yastık biçiminde ve tüylü yapılara sahipken bazıları da sanki o çetin koşullarda yaşadıklarını yalanlarcasına narin ve zarif yapıdadır. Genellikle toprak örtüsü de az ve sığ olduğu için bitki örtüsü zayıf ve parçalıdır. Toprak örtüsünün derinleşmesine imkân sağlayan çukurluklar ve düzlüklerde dağ çayırlarına rastlanır. Özellikle Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz yaylaları Toros yaylalarına göre daha derin toprak yapısına ve buna bağlı olarak da daha sık bitki örtüsüne sahiptir. Kaçkarlar Dağ ekosistemlerinde kısıtlı bitki örtüsüne dayalı olarak daha az sayıda fauna türleri bulunur. Bunlar, bitkilerde olduğu gibi, çetin dağ koşullarına uyum sağlayabilmiş türlerdir. Kuşlardan urkeklik, dağ horozu (huş tavuğu), dağ kuyruksallayanı, dağ bülbülleri, kar serçesi, oklağı toygarı (boğmaklı toygar), alamecek, dağ kargaları, kuzgun, sakallı akbaba ve bazı kartal türleri sayılabilir. Memeli hayvanlardan, yabankeçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, tarla sincabı, dağ faresi, kaya sinsarı gibi türler dağ ekosistemlerinde yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Dağlar sürüngenler ve iki yaşamlılar için hiç uygun yerler olmamakla birlikte bazı engerek türleri, semender ve kurbağalara rastlanmaktadır. Dağlık bölgelerdeki akarsular genellikle alabalıkları ile ünlüdür. Dağ ekosistemlerinde yaşayan omurgasız hayvan türleri göreceli olarak, omurgalılara göre daha zengindir. Bu organizmalar uzun süren soğuk dönemleri kuytu yerlerde kış uykusunda geçirmektedir. Günümüzde dünyamızın çevre kirlenmesinden payını almamış yeri kalmamış olmakla beraber dağ ekosistemleri kirlenmeden en az etkilenen yerler olmuşlardır. Buralardaki kirlenmeler atmosferdeki küresel kirlenmelerin yağışlarla bu ekosistemleri de etkilemeleri şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dağ ekosistemlerinde görülen diğer bir kirlenme de dağcıların tırmanış yaptıkları ünlü zirvelerin çıkış güzergâhları üzerinde bulunan kamplarda bıraktıkları çöplerden kaynaklanmaktadır. Source: Tansu Gürpınar Doğu Korumacının El Kitabı Türkiye'deki Başlıca Ekosistemler

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-baslica-ekosistemler

Düyaca Ünlü Herpetologlar

Ernst Ahl Ross Allen Mehmet K. Atatür Spencer Fullerton Baird İbrahim Baran Thomas Barbour Brady Barr Richard Henry Beddome Thomas Bell Arnold Adolph Berthold Gabriel Bibron Sherman C. Bishop Frank N. Blanchard Marie Firmin Bocourt Oskar Boettger Charles M. Bogert Friedrich Boie Pierre Joseph Bonnaterre Paul-Émile Botta George Albert Boulenger Leo Brongersma Abidin Budak Enrica Calabresi Lorenzo Camerano Theodore Edward Cantor Archie Carr Alexandre Constantinovich Chnéour Doris Mable Cochran Roger Conant Edward Drinker Cope Jeff Corwin François Marie Daudin Raymond Ditmars James R. Dixon Alfredo Dugès André Marie Constant Duméril Auguste Duméril Emmett Reid Dunn Joseph Fortuné Théodore Eydoux Henry Sheldon Fitch Leopold Fitzinger Henry Weed Fowler Frederick McMahon Gaige Helen Beulah Thompson Gaige Samuel Garman Paul Gervais J. Whitfield Gibbons Charles Frédéric Girard Howard K. Gloyd Philip Henry Gosse Bayram Göçmen Chapman Grant Johann Ludwig Christian Gravenhorst John Edward Gray Jean Marius René Guibé Albert Günther Bill Haast Edward Hallowell Richard Harlan Norman Edouard Hartweg Oliver Perry Hay William Perry Hay John Hewitt John Edwards Holbrook Bob Irwin Steve Irwin Giorgio Jan Wilhelm Moritz Keferstein Robert Kennicott Laurence Monroe Klauber Gerard Krefft Yusuf Kumlutaş Bernard Germain de Lacépède Pierre André Latreille Josephus Nicolaus Laurenti John Eatton LeConte René Primevère Lesson Charles Alexandre Lesueur Charles Herbert Lowe Christian Frederik Lütken Berta Lutz Sean McKeown Harald Meier Robert Mertens Lorenz Müller Wilfred T. Neill M. Graham Netting Gladwyn Kingsley Noble Kurtuluş Olgun Nicolaus Michael Oppel Peter Simon Pallas Mario Giacinto Peracca Wilhelm Peters Eric Pianka Clifford H. Pope Constantine Samuel Rafinesque Johan Reinhardt Douglas A. Rossman Janis Roze Patrick Russell Alexander G. Ruthven Thomas Say Hermann Schlegel Karl P. Schmidt Johann Gottlob Schneider Donald Schultz Frederick A. Shannon George Shaw Joseph Bruno Slowinski Hobart Muir Smith Malcolm Arthur Smith Charles-Nicolas-Sigisbert Sonnini de Manoncourt Franz Steindachner Leonhard Hess Stejneger Austin Stevens Alexander Strauch John Kern Strecker, Jr. Olive Griffith Stull Edward Harrison Taylor Donald W. Tinkle Cemal Varol Tok Gustav Tornier Gerald Troost Domenico Vandelli John Van Denburgh Paulo Vanzolini Johann Georg Wagler David B. Wake Frank Wall Worth Hamilton Weller Franz Werner Yehudah Leopold Werner Romulus Whitaker Prince Maximilian of Wied-Neuwied Arend Friedrich August Wiegmann Grace Olive Wiley Kenneth L. Williams Albert Hazen Wright Wolfgang Wüster Henry Crecy Yarrow

http://www.biyologlar.com/duyaca-unlu-herpetologlar

Türkiye Sürüngenleri (Reptilia)

Türkiye'de varlığını sürdüren 120 civarında sürüngen türü tanılmaktadır. Bunlardan yaklaşık 40'ı yılan türüdür. Türkiye'nin yılanlarının 10'u farklı derecede zehirli, diğerleri ise zehirsizdir. Türkiye'nin en zehirli yılanları engerekgiller familyasına aitlerdir. Türkiye'nin en zehirli üç yılanı şeritli engerek, koca engerek ve boynuzlu engerek türleridir. Ama Coluber cinsine ait olan türlerde, zehirli olmamalarına rağmen fazla üzerilerine yürünüldüğünde agresif olabilirler. Zehirsiz dişleri ile ısırıp, ısırdıktan sonra bile dişlerini etin içinde oynatıp, açtıkları yarayı ve insana verdikleri acıyı büyütmeye çalışırlar. Ama genelde hiçbir yılan nedensiz olarak ısırmaz ve insanlardan mümkün oldukça kaçmaya çalışır. Türkiye'nin en yaygın kertenkele türleri Lacerta cinsine aitdir. Kaplumbağaların en yaygını ise tosbağadır. Türkiye Türler Listesi/Sürüngenler (Reptilia) Sürüngenler (Reptilia) Pullu Sürüngenler (Squamata) Gekolar, Ev kelerleri (Gekkonidae) * Mardin keleri (Cyrtopodion heterocercus) * İnce parmaklı keler (Cyrtopodion kotschyi) * Karinalı keler (Cyrtopodion scaber) * Geniş parmaklı keler (Hemidactylus turcicus) * Yaprak parmaklı keler (Asaccus elisae) * Leopar keleri (Eublepharis angramainyu) * Tombul keler (Stenodactylus grandiceps) Kelerler (Agamidae) * Kafkas keleri (Agama caucasica) * Dikenli keler (Agama stellio) * Bozkır keleri (Trapelus ruderata) * Topbaş keler (Phrynocephalus helioscopus) Bukalemunlar (Chamaeleonidae) * Bayağı bukalemun (Chamaeleo chamaeleon) Parlak kertenkeleler (Scincidae) * Yayla kertenkelesi (Ablepharus bivittatus) * Çernov kertenkelesi (Ablepharus chernovi) * İnce kertenkele (Ablepharus kitaibeli) * Benekli kertenkele (Chalcides ocellatus) * Sarı kertenkele (Eumeces schneideri) * Tıknaz kertenkele (Mabuya aurata) * Şeritli Kertenkele (Mabuya vittata) * Toprak kertenkelesi (Ophimorus punctatissimus) Hakiki kertenkeleler (Lacertidae) * Tarak parmaklı kertenkele (Acanthodactylus schreiberi) * Taraklı kertenkele (Acanthodactylus boskianus) * Aras kertenkelesi (Eremias pleskei) * Step kertenkelesi (Eremias strauchi) * Süphan kertenkelesi (Eremias suphani) * Step kertenkelesi (Eremias velox) * Hemşin kertenkelesi (Lacerta armeniaca) * Hemşin kertenkelesi (Lacerta bendimahiensis) * Klark kertenkelesi (Lacerta clarkorum) * Artvin kertenkelesi (Lacerta derjugini) * Melez kertenkele (Lacerta mixta) * Gürcü kertenkelesi (Lacerta parvula) * Çayır kertenkelesi (Lacerta praticola) * Radde kertenkelesi (Lacerta raddei) * Trabzon kertenkelesi (Lacerta rudis) * Van kertenkelesi (Lacerta sapphirina) * Kaya kertenkelesi (Lacerta saxicola) * Ağrı kertenkelesi (Lacerta unisexualis) * Uzzel kertenkelesi (Lacerta uzzelli) * Valentin kertenkelesi (Lacerta valentini) * Duvar kertenkelesi (Lacerta muralis) * İstanbul kertenkelesi (Lacerta sicula) * Doğu kertenkelesi (Lacerta princeps) * Kars kertenkelesi (Lacerta agilis) (ya da çevik kertenkele) * Kayseri kertenkelesi (Lacerta cappadocia) * Hatay kertenkelesi (Lacerta laevis) * Avrupa yesil kertenkelesi (Lacerta viridis) * Cüce kertenkele (Lacerta parva) * Toros kertenkelesi (Lacerta danfordi anatolica) * Toros kertenkelesi (Lacerta danfordi danfordi) * Toros kertenkelesi (Lacerta danfordi pelesgiana) * İri yeşil kertenkele (Lacerta trilineata) * Çizgili kertenkele (Lacerta strigata) * Trakya kertenkelesi (Lacerta taurica) * Tarla kertenkelesi (Ophisops elegans) * Budak ince kertenkelesi (Ablepharus budaki) Yılanımsı kertenkeleler (Anguinidae) * Yılanımsı kertenkele (Anguis fragilis) * Oluklu kertenkele (Ophisaurus apodus) Varangiller, Dev kertenkeleler (Varanidae) * Dev kertenkele ya da çöl varanı (Varanus griseus griseus) Kör kertenkeleler (Amphisbaenidae) * Kör kertenkele (Blanus strauchi)

http://www.biyologlar.com/turkiye-surungenleri-reptilia

BİTKİLERDE MEYVA OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

Tohumlu bitkiler aleminde eşeyli üremenin çiçek oluşumundan sonraki ikinci aşaması meyva ve tohumun oluşmasıdır. Yumurtanın döllenmesinin ardından embriyo gelişimi ve tohum oluşumu başlarken, bunu meyva oluşumu takip eder. Meyva, çiçekten veya çiçek kısımlarından oluşan ve genelde tohum taşıyan (şart değil) organdır. Yani tohum oluşturan bitkiler meyva meydana getirirler. Açık tohumlulardan olan Ginkgo biloba ’da döllenmenin ardından erik ya da badem şeklinde olan tohum kabuğunun dış tabakasından etli meyva gelişir. Yine bir açık tohumlu olan ardıçta (Juniperus) birbirini örten kozalak pulları kuruyacağı yerde, etlimsi ve meyva görünümünde bir durum kazanır. Bu istisnai haller dışında, Gymnospermler genelde kozalak tipi meyvalara sahiptirler. Bilindiği gibi, kozalak pulları arasında bulunan tohumlar, bu pulların açılması sonucu çeşitli mekanizmalarla etrafa yayılırlar. Meyvanın görevi, tohum gelişirken onu fazla su kaybına, hastalıklara, böceklere ve diğer zararlı etmenlere karşı korumanın yanında; tohumların yayılmasını sağlamak ve çeşitli canlılara gıda olarak yarar sağlamaktır. Orvarvumdan gelişen meyvalara gerçek meyvalar denir. Bazı bitkilerde çiçek ekseni, brakteler, periant gibi çiçeğin diğer kısımları da meyva oluşumuna katılırsa böyle meyvalara da yalancı meyvalar denir. Muz (Musa sapientum), çekirdeksiz üzüm (Vitis), çekirdeksiz portakal (Citrus) gibi bazı meyvalar döllenme olmaksızın gelişebilmekte ve tohum içermemektedirler, bu şekilde döllenme olmaksızın gelişen meyvalara partenokarp meyvalar denir. Karpellerden oluşan meyva çeperine perikarp denir. Perikarp genellikle eksokarp (eksoderm -dış tabaka), mezokarp (mesoderm -orta tabaka), ve endokarp (endoderm -iç tabaka) olmak üzere, üç farklı tabakadan oluşur. Kapalı tohumlu bitkilerde (Angiospermler) meyva çeperinin histolojisine göre çeşitli meyva tipleri bulunmaktadır. Meyvalar çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir Basit meyvalar: Bunlar tek pistilli çiçekten gelişen meyvalardır. Basit meyvalar etli meyvalar ve kuru meyvalar olarak iki gruba ayrılabilir. Etli meyvalar eriksi (drupa) ve üzümsü (bakka) şeklinde ayrılmaktadır. Kayısı, erik, fişne ve benzeri eriksi meyvalarda perikarp genellikle üç tabakalıdır. Üzümsü meyvalarda üzüm, domates, patlıcan ve benzeri meyvalarda olduğu gibi genellikle perikarp iki tabakalıdır, yani meyvanın endokarpı bulunmaz. Kuru meyvalar; açılan kuru meyvalar ve açılmayan kuru meyvalar şeklinde ayrılabilir. Açılan kuru meyvalar: Olgunlaştıkları zaman perikarpı kurur ve değişik şekillerde kendi kendine açılarak tohumlarını etrafa yayarlar. Bunlar da kendi arasında çeşitlere ayrılır. 1. Legumen (bakla): Tek karpelden oluşur. Olgunlaşınca ya karın ya da sırt tarafından açılır. Baklagillerin (Leguminosae) meyvaları. 2. Folikül: Çöpleme (Helleborus) ve hezaren {Delphinium) meyvalarında olduğu gibi, başlangıçta birbirine bağlı duran karpeller, olgunlaşınca birleşme hatlarından (ventral dikiş) açılırlar. 3. Kapsül: Sinkarp karpellerden oluşur. Açılışlarına göre değişik kapsül tipleri vardır. a. Septisid kapsül: Karpeller birleşme yerlerinden açılır. Orman gülü (Rhododendron), yüksük otu (Digitalis). b. Lokulusid (bölmeli) kapsül: Karpeller sırt (dorsal) taraflarından açılır. Süsen (iris), çiriş (Asphodelus), menekşe (Viola), lale (Tulipa). c. Dentisid (dişli) kapsül: Kapsül tepe kısmından dişlerle açılır. Karanfil (Dianthus), sabun otunda (Saponaria) olduğu gibi, bu açılış şekli, karanfilgiller (Carophyllaceae) familyasısındaki bitkilerin meyvaları için karakteristiktir. d. Piksid (kapaklı) kapsül: Banotu (Hyoscyamus) ve fare kulağı (Anagallis) bitkilerinde olduğu gibi kapsül bir kapakla açılır. e. Porisid (delikli) kapsül: Kapsül üzerinde meydana gelen delikler vasıtasıyla açılır. Haşhaş (Papaver) ve aslanağzı (Antirrhinum) bitkilerinin kapsülleri örnek verilebilir. f. Silikva (uzun) kapsül: Genellikle iki karpelden oluşmuş uzun bir kapsül tipidir (boyu eninin üç katından uzun) ve bir yalancı (igit) bölme ile bir arada durur. Olgunlaşınca yalancı bölmeden boyuna ayrılır. Lahanagillerin (Brassicaceae) bir bölümünün kapsülleri böyledir. Örneğin yabaniroka (Diplotaxis). g. Silikula (kısa) kapsül: Eni boyuna yakın, kısa kapsüldür. Silikvada olduğu gibi, burada da iki karpelin arasındaki yalancı (igit) bölmeden açılır. Lahanagiller (Brassicaceae) bitkilerinin bir bölümünün kapsülleri böyledir. Örneğin çobançantası (Capsella bursa-pastoris). h. Septifragal kapsül: Birleşmiş olan karpellerin iç kısmı bir sütun halinde kalırken, tabandan başlayarak karpellerin dış kısımları kenarından yukarı kalkar ve tohumlar dışarı atılır. Meyva açıldıktan sonra karpeller üst kısımda sütuna bağlı kalır. Turnagagasıgillerde (Geraniaceae) bu kapsül tipi görülür. Örneğin Geranium (turnagagası). Açılmayan kuru meyvalar: Açılmayan kuru meyvalar olgunlaştıklarında tohumlar perikarpın içinde kalır. Aşağıdaki gibi ayrılabilir (Şekill5.7). 1. Fındıksı (nuks) meyvalar: Genellikle tek tohum taşırlar ve perikarpları sert ve odunsudur. Fındık (Corylus) meyvaları gibi. 2. Kapçık (aken) meyvalar: Perikarp tohumu sıkıca sarmış olmakla birlikte perikarp testadan ayrılabilir durumdadır. Aken meyvalar alt durumlu ovaryumlardan gelişirler ve genellikle tek tohum içerirler. Yıldızçiçeğigillerde (Asteraceae) bu tip meyvalar yaygındır. Örneğin karahindiba (Taraxacum). 3. Buğdaysı (karyopsis) meyvalar: Üst durumlu ovaryumlardan gelişen karyopsiste perikarp testa ile ayrılmayacak şekilde sıkıca birleşmiştir. Taneli meyvalar veya hububat adı da verilir. B öyle m eyvalara. P oaceae (buğdaygiller) meyvaları (Şekil 2.7 ) örnek verilebilir. 4. Yarılan (sikizokarp)meyvalar: Sinkarp ovaryumlardan oluşan bu tip meyvalarda olgunlaşınca karpeller birleşme yerleri boyunca birbirlerinden ayrılırlar. Ayrılan her bir meyva birimine merikarp denir. Maydanozgillerde (Apiaceae -Umbelliferae) olduğu gibi iki veya ebegümecigillerden (Malvaceae) ebegümecinde (malva) olduğu gibi çok merikarplı olabilirler. Genellikle tek tohum taşıyan bu merikarplar fındıksı meyvalarda olduğu gibi açılmazlar. 5. Kırılan (segmental) bakla: Bir veya daha fazla karpelden oluşurlar. Karpeller birleşme yerlerinden açılmayıp, birer tohum taşıyan aralarından genellikle enine kopmasıyla açılırlar. Keçiboynuzu (Seratonia), yerfıstığı (Arachis) meyvaları örnek verilebilir. 6. Kırılan (segmental) silikva: Turpun (.Raphanus) kapsüllerinde olduğu gibi, karpeller birleşme yerlerinden değil de tek tohum taşıyan parçaların boyuna kopmasıyla açılırlar. 7. Kanatlı fındık (samara): Kanat taşıyan fındıksı bir meyva tipidir. Dişbudak (Fraksinus) meyvaları. II. Küme (agregat) meyvalar: Çok pistilli ve pistilleri ayrı (apokarp) olan bir çiçekte her bir pistilin ayrı ayrı meyvaya dönüşmesi ile oluşan meyvalardır. Aynı çiçekteki bu meyva topluluğu küme şeklinde bulunurlar. Düğünçiçeği (Ranunculus), manolya (Magnolia), böğürtlen (Rubus), çilek (Fragaria) meyvaları örnek verilebilir. Bu tür meyvalardan olan çilekte çiçek ekseni etlenip şişmiş ve meyvanın yapısına katılmıştır. Çileğin gerçek meyvaları olan nukslar, etlenmiş olan çiçek tablasının yüzeyinde içe çökük noktacıklar şeklinde görülürler. Dolayısıyla çilek meyvası aynı zamanda yalancı meyva grubuna da girer. Böğürtlen (Rubus fruticosus) ve ahududu veya ağaç çileğinde (Rubus idaeus) ise çiçekteki meyva kümesini oluşturan her bir bağımsız meyva, drupa tipindedir. Burada da etlenmiş çiçek tablası meyvanın yapısına katılmış olup, yalancı meyva durumu söz konusudur. III. Bileşik meyvalar: Sık bir çiçek durumunun her bir çiçeğinden meydana gelen ve olgunlaştıkları zaman yine sık bir meyva durumu halinde bir bütün teşkil eden meyva topluluğudur. Bileşik meyvalardan incirde (Ficus carica) çiçek durumunun ekseni şişkinleşmiş ve çanak şeklini almıştır. Çanak şeklindeki yapımn iç yüzeyinde bulunan küçük, dişi çiçeklerden oluşmuş çok sayıda drupa tipi meyvalar çiçek durumunun etlenmiş yapısına katılarak bileşik yalancı incir meyvasını oluşturmuştur. Dutta (Morus) ise çiçek durumunun tepalleri etlenmiş ve çiçek durumunun etrafında sık dizili drupa tipi meyvaları sararak bileşik yalancı meyva özelliği kazanmıştır.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-meyva-olusumu-ve-gelisimi

Ekolojinin Politikası: Yeni Sınırlar, Yeni Aktörler konferansından notlar

Ekolojinin Politikası: Yeni Sınırlar, Yeni Aktörler konferansından notlar

“Bugünkü sorunlarımızın temelinde olan ama pek görünmeyen, marjinal olduğu düşünülen ya da nüve halindeki radikal ve eleştirel pratikleri nasıl görünür kılarız, bu pratiklerin gelişmelerine nasıl destek oluruz, onları nasıl teorize ederiz?” sorusundan çıktı Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Ekolojinin politikası: Yeni Sınırlar, Yeni Aktörler” konferansı. Geçen hafta sonu (27-28 ) Kasım’da iki gün boyunca  bizim de Yeşil Gazete olarak takip etmeye çalıştığımız, sizlere öncesinde duyurlarını yaptığımız, oturumlar boyunca da sosyal medya üzerinde zaman zaman alıntıladığımız, farklı içerikte, zengin sunumlar yeşil politikalara ilgi duyanları belki de ilk defa bu kadar geniş bir yelpazede buluşturdu.  Organizasyonun  sorumlusu, zaman zaman Yeşil Gazete’ye de yazılarını gönderen Bilgi Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim üyelerinden Sezai Ozan Zeybek’in açılış konuşmasıyla başlayan oturumların arka planında program hazırlıkları için verilen 1 yıllık emek, önünde ise saatler süren beyin fırtınasının ortaya çıkardığı ana arterden dallanıp budaklanan bir yol haritası uzanıyor . 27-28 Kasım tarihlerinde Ekoloji Politik oturumlarıEski Yunanca’da yaşanılan yer/yurt anlamına gelen “oikos” ile, bilim, söylem anlamına gelen “logia” sözcüklerinin bir arada kullanımından oluşan ekoloji sözcüğü bugün  genel olarak “çevre mücadelesi” adı altında korumaya çalıştığımız bütünlüğü ifade etmekte. İnsanın özellikle Endüstri Devrimi’nden itibaren  hayatın bir parçası kıldığı makineleşme ile şiddetlenen mekanı değiştirme ve dönüştürme çabası ise aslında insanın ekolojinin karşısında bir antroposene dönüşme hikayesi. Sorunun düğümlendiği nokta ise yukarıda bahsi geçen “tek hat”a, yani kapitalist sisteme, uygulanagelen neoliberal politikalara işaret ediyor. Buradan da ışığın prizmada kırılmasıyla açığa çıkan renkler gibi devletin konumunda, vatandaşın pozisyonunda, kırsalda, kent yaşamında, emeğin ve her tür girdinin metalaştırılmasında, sermayenin ve pazarın gücünde, insanın doğayala ilişkisinde, sınıfsal ayırımlarda, eşitsizliğin mekansal ayırımlarında, sürdürülebilirlikte, negatif dışsallıklarda, homofobide, cinsiyet ayırımcılığında, adaletsiz uygulamalarda ve aklınıza gelebilecek her tüm toplumsal sorunda kendini gösteriyor. Zira ekolojinin farklı alanlarında derinleşen Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden gelen akademisyenlerle, pratikte uzmanlaşanların katılımcılarla gerçekleştirdikleri paylaşımlar,  bu paylaşımlara karşılık gelen sorular, tek bir hattın hepsini kestiğini ortaya çıkartabilecek kadar tekrara  olanak tanıdı.Örneğin Gıda Politikaları oturumunda Barselona Otonom Üniversitesi’nden Irmak Ertor ,  balık yetiştiriciliği üzerine yaptığı sunumla “Amaç gıdayı erişilebilir kılmak mı sermaye birikimini arttırmak mı”? tartışmasını başlatırken de Sezai Ozan Zeybek özellikle 90’lardan sonra Türkiye’de hayvancılığın geçirdiği evreleri çitleme ve mülksüzleştirme paralelinde yerli hayvanların yerine kültür ineği denen ithal ineklerin kullanılmaya başlandığına değinirken de  arka planda hep neoliberalizm kökenli politikaların çalıştığı görülüyordu. Benzer şekilde İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyelerinden Fatma Nil Döner’in Bursa Karacabey’de  gerçekleştirdiği doktora tez çalışması da çiftçinin borçlandırılarak toprağının elinden alındığını, şirketlerin ise toprak sahibi olarak mal varlıklarını arttırmış gösterdiğini ancak devlet alınan tarım teşviklerin başka sektörlerde değerlendirildiğini ortaya koyarak aynı şeyi söylüyordu. Bu bağlamda Çiftçi-sen temsilcisi Abdullah Aysu’ nun pratikten gelen bilgisi  Türkiye’de çiftçinin desteklenmediğini tersine çiftçinin ödemek zorunda bırakıldığı vergilerle devleti beslediğini açıklıyordu. Görünen o ki hayvancılığın şu ana kadarki akıbeti ile tarım faaliyetlerinde izlenen yol oldukça paraleldi. Bir başka vehamet ise tohumun özelleştirilmesinde yatıyordu, tarımın bittiği yerden tekrar başladığı yer  tohumken “Ürettiğiniz üründen elde ettiğiniz tohumu tekrar kullanamamıyorsanız o şey tohum değildir” diyordu Aysu. Onun deyimiyle  çiftçi de üretme hakkını kaybediyor tarla bekçisi konumuna düşüyordu.  3 yıllık bir kolektif olarak onarıcı tarım uygulamalarıyla uğraşan aynı zamanda tarım da yapan aynı zamanda Yeşil Gazete yazarlarından Durukan Dudu ise sahadan taşıdığı birikimiyle Türkiye’de tarımı geliştirecek başat aktörün kolektif kırsal örgütlenmeler olduğunu ve bunların onarıcı tarım yapabileceğini söylüyordu. Bu sorunların tek çözümü vardı o da  “kullanıcının geçirebileceği paradigma değişikliği”ydi.  “Kullanmak istediğiniz ürünü bize ürettirin, kendi  tercihinizi kendiniz yapın” diyordu Dudu .“Mesela Kırsaldaki örgütlenmeler yerel ekonomiden başlıyor, kentli gıda kullanıcısı olarak sosyal medyada sürece katkı sunun”.  Abdullah Aysu’nun da “Tarım ürünlerine Attığımız ilaçla sizi zehirliyoruz, tel fırçayla bile o zehri çıkaramazsınız, bu gidişatı ancak kentteki insan tercihleriyle değiştirebilir, örgütlenmeniz lazım” demesi baskı, müdahale ve tahakküm altındaki kullanıcı haklarının özgürleşmesi için tek anahtarın biz kullanıcıların elinde olduğu önermesini destekliyordu.Gıda politikaları temalı oturumdan çıkan tartışma ekoloji mücadelesi penceresinden bakıldığında da karşımızdaydı . Hes projelerinde uygulanagelen politikaları ve beraberinde Hes karşıtı mücadelenin evrildiği yönü değerlendiren çalışmasıyla  Abant İzzet Baysal Universitesi’nden Nahide Konak yeni kalkınmacı trendin  sürdürülebilir enerji söylemi olduğunu ifade ediyordu. Zira Hes yatırımları makro yerine mikro projelerle yenilenebilir enerji olarak lanse ediliyor oysa suyun 49 yıllığına kiralanarak özel şirketlere verilmesine ve bu şekilde  metalaştırılmasına ise devam ediliyordu, tek fark bunların daha kısa sürede tamamlanan, daha az çevre tahribatı yaptığı iddia edilen daha az maliyetli projeler olmasıydı. Bilgi Üniversitesi’nde Ekonomi Doktora öğrencisi olan Orkun Doğan’ın yaptığı sunum ise devletin mega projelere öncelik veren büyüme yaklaşımı neticesinde uygulamaya konan zeytincilik yasasının devlet hazinesine bağlı yabani zeytinliklerin ekonomiye kazandırılmasına ilişkindi ve tarımın yerine mega  projelerin önünün nasıl açıldığını göstermesi açısından önemliydi.Her nekadar bahsi geçen neoliberal politikalar çoğunlukla ekolojik bozulma temelli faaliyetlerde birbirini kesiyor görünse de esasen ekolojik bozulmanın sözde önüne geçmeye çalışan proje ve faaliyetler de bunun aksini yapmıyordu. Şöyle ki kullanılan söylem aynıydı: aynı ayrımcı tahakkümcu, metalaştıran formattaydı. Bu duruma güzel bir örnek Tanzanya’daki ortak orman arazilerinin özelleştirilmesi üzerine araştırmalar yapan Bilgi Üniversitesi’nden Melis Ece’nin çalışmasıydı. İklim değişikliğinin bahane edilerek orman arazilerinin çitlenmesi ve  gelişmiş ülkelerin girişimleri için yerel yönetimler hatta sivil toplum örgütleri eliyle halktan kopartılarak özelleştiriliyor bir nevi faunus içine konuyordu.Bilgi üniveristesinde gerçekleştirilen ekoloji politik oturumlarını takip edebildiğim çerçevede anlatmaya çalıştım,  kayıtlarının youtube a yüklenmesi ve ilgilenenler için başvuru kaynağı haline getirilmesi planlandığı üzere ben de eş zamanlı olduğu için katılamadığım oturumları izleme fırsatı bulacağımı düşünerek seviniyorum. Önümüzdeki süreçte  ekolojinin politikasını ilgilendiren sorunların tespitine bağlı olarak çözüm önerileri ve olası işbirlikleri, dayanışma girişimlerinin başlatılması için somut adımlar da  atılabilir.Pınar Demircan https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/ekolojinin-politikasi-yeni-sinirlar-yeni-aktorler-konferansindan-notlar

Prof. Dr. Muhtar Başoğlu

Türkiye’nin ilk Herpetolog bilim adamlarından Profesör Dr. Mutar Başoğlu 1913 yılında İzmir Ödemiş’de dünyaya geldi. 1932 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabi Bilimler Kısmı’nda üniversite hayatına başlayan Başoğlu 1936 yılında aynı bölümden mezun oldu. Askerlik görevini ifa ettikten sonra 1941 yılında asistan oldu “Sur le métabolisme de la corde nerveuse du ver de tere” teziyle doktor ünvanını aldı. 1946 yılında Prof. Dr. Frederick Simon Bodenheimer’in 1944 yılında yazdığı “Introduction into the knowledge of Amphibia and Reptilia of Turkey” yayınını “Türkiye’nin Amfibi ve Sürüngenleri Bilgisine Giriş” ismi ile Türkçe’ye çevirdi. Yine “Experiments on the composition of the alveolar air in Testudo graeca and Clemmys rivulata” yayını doçent olmasına yardımcı oldu. 1958 yılında Profesör W.Hellmich ile birlikte Doğu Anadolu’da Van Gölü civarında oldukça verimli bir araştırma gezisini üstlendi. 1961 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi kurucularından oldu ve 1981 yılına kadar Sistematik Zooloji Bölümüne başkanlık etti. Bu yıllarda altı zooloji doktoruyla birlikte çalıştı ve Ege Üniversitesi’nde ilk Türk Herpetoloji Merkezi’ni kurdu. Bu enstitü bu gün Türkiye’de yaşayan tüm amfibi ve sürüngenleri kapsayan 20.000 üzerinde tür ve materyal koleksiyonunu içermektedir. Başoğlu ayrıca Sistematik Zooloji Bölümü’nde (Günümüzde Zooloji Bölümü)“Hayvan Fizyolojisi Laboratuarı” ‘nı da kurmuştur. 20 yıl boyunca takımıyla beraber Türk Herpetofaunası üzerine çalışmalar yapmış üç kitap yayınlamıştır bunlar. “Türkiye Amfibileri” (1973) “Türkiye Sürüngenleri, 1. Bölüm Kaplumbağa ve Kertenkeleler” (1977) “Türkiye Sürüngenleri, 2. Bölüm Yılanlar” (1980) Son iki kitap Prof. Dr. İbrahim Baran ile birlikte Türkçe hazırlanmış olup, Son kısımda İngilizce özeti de bulunmaktadır. Başoğlu’nun tanıladığı türler arasında Eremias velox suphani BASOGLU & HELLMICH 1968, Mertensiella luschani atifi BASOGLU 1967, Mertensiella luschani fazilae BASOGLU & ATATUR 1974, Mertensiella luschani finikensis BASOGLU & ATATUR 1975, Mertensiella luschani antalyana BASOGLU & BARAN 1976. Ayrıca yine kendisinin onuruna bir çok ülkede yeni bulunan tür ve alttürlere kendisinin adı verilmiştir. 1. Anaitis basoglui LATTIN 1955 (Geometridae), 2. Carabus (Procerus) scrabrosus basoglui SCHWEIGER 1962 (Carabidae), 3. Prosicuophora basoglui PUYTORAC & ÖKTEM 1967 (Ciliophora), 4. Lacerta cappadocica muhtari EISELT 1978 (Lacertidae), 5. Ophisops elegans basoglui BARAN & BUDAK 1978 (Lacertidae), 6. Mertensiella luschani basoglui BARAN & ATATÜR 1980 (Salamandridae), 7. Cyrtodactylus basoglui BARAN & GRUBER 1982 (Gekkonidae), 8. Entodinium basoglui ÖKTEM & GÖÇMEN 1996 (Ciliophora). Mütevazılığı, dostcanlılığı, bilim aşkıyla sadece ülkemizde değil tüm dünyada gönüllere yer etmiş olan değerli hocamız, 1980 yılında kaybettiği eşinin üzüntüsüne fazla dayanamayıp, 21 Şubat 1981 yılında aramızdan zamansız olarak ayrılmış, geride bir çok öğrenci ve yayın bırakmıştır. reptile.fisek.com.tr

http://www.biyologlar.com/prof-dr-muhtar-basoglu

Prof. Dr. Abidin Budak

9 Kasım 1943 yılında İzmir Dikili'de dünyaya gelen Abidin Budak; İlk ve Orta Okulu Kınık'ta tamamlamış, Lise eğitimini ise İzmir Namık Kemal Lisesi'nde tamamlamıştır. 1965 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'ne kayıt olan Abidin Budak, 1968 yılında FKB, Botanik, Zooloji, ve Jeoloji sertifikalarını da alarak mezun olmuş, Akademik hayatına Asistan olarak EÜ. Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Kürsüsü'nde 1969 yılında başlamıştır. 1972 yılında EÜ. Fen Fak Zooloji Bölümünde Yüksek Lisansını tamamlamıştır. 1974 yılında doktora tezini tamamlayarak Doktor unvanını alan Budak, 1976-1978 yıları arasında Almanya'da Zoolojik Araştırma Enstitüsü ve Alexander Koenig Müzesin'de çalışmıştır. 1982 yılında "Yardımcı Doçent" olarak Öğretim Üyeliğine atandı. 1984 yılında "Üniversite Doçenti" unvanını aldı. 1990 yılında Profesor ünvanını almıştır. reptile.fisek.com.tr

http://www.biyologlar.com/prof-dr-abidin-budak

Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU

Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU

Türkiye’nin ilk Herpetoloğu olan Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU 1913’de Ödemiş (İzmir)’de doğmuştur. 1932’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii Bilimler Bölümüne kaydını yaptırmış ve 1936’da mezun olmuştur. Askerlik hizmetini yerine getirdikten sonra aynı bölümde 1941 yılında asistan olarak göreve başlamıştır. Burada “Sur le métabolisme de la corde nerveuse du ver de tere” adlı tezi ile BAŞOĞLU Zooloji Doktoru ünvanını almıştır. 1946 yılında BAŞOĞLU, o zamanlar İstanbul Üniversitesi’nde ders veren Alman Profesör Kurt KOSSWIG rehberliğinde, Bodenheimer’ın 1944 yılında yazmış olduğu “Introduction into the knowledge of Amphibia and Reptilia of Turkey” adlı eseri Türkçe’ye çevirmiştir. Bundan sonra BAŞOĞLU Herpetolog olmaya yönelmiş ve “Experiments on the composition of the alveolar air in Testudo graeca and Clemmys rivulata” adlı eseri ile Doçent ünvanını almıştır. Avrupa’nın değişik bilimsel herpetoloji merkezlerinde yoğun çalışmalarından sonra 1958’de Münih’den Profesör W. HELLMICH ile beraber Doğu Anadolu’da Van Gölü civarıda verimli bir araştırma gezisine çıkmıştır. 1961 yılında Prof. Dr. BAŞOĞLU Bornova-İzmir’de E. Ü. Fen Fakültesi’nin kurucuları arasında yer almış ve 1981 yılına kadar “Sistematik Zooloji Kürsüsü”nün başkanlığını yürütmüştür. Bütün bu yıllar boyunca bilimsel çalışmaları herpetoloji konusunda olmuş ve kendi yetiştirdiği 6 Zooloji doktoru ile birlikte, Ege Üniversitesi’nde ilk “Türk Herpetoloji Merkezi”ni kurmuş ve organize etmiştir. Şimdi bu merkezin müzesinde, Türkiye’de yaşayan hemen bütün kurbağa ve sürüngen taksonlarından örnekler içeren, 20.000’den fazla bireyden oluşan, büyük ve zengin bir herpetolojik kolleksiyon mevcuttur. Günümüze kadar, yukarıda değinilen 6 doktordan birisi İstanbul Üniversitesi’ne tayin olmuş (şimdi emekli doçent), diğer 5’i profesör derecesine yükselmişler, bunlardan birisi (İ. Baran) 9 Eylül Üniversitesi’ne atanmış, geri kalan 4’ü (N. Öktem, N. Özeti, A. Budak ve M. K. Atatür) ise Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden emekli olmuştur. BAŞOĞLU aynı zamanda Sistematik Zooloji Kürsüsü’ndeki (Günümüzde Zooloji Anabilim Dalı) “Hayvan Fizyolojisi Laboratuvarı”nın kurucusudur. Son 20 yılında Dr. Muhtar BAŞOĞLU ve ekibi Türkiye Herpetofaunası’nı çalışmış ve bu çalışmalarının sonucunu topladığı 3 kitap yayınlamıştır. Bu kitaplar: “Türkiye Amfibileri” (1973, Prof. Dr. N. ÖZETİ ile beraber) “Türkiye Sürüngenleri, Kısım I, Kaplumbağalar ve Kertenkeleler” (1977), ve “Kısım II, Yılanlar” (1980)-Prof. Dr. İ. BARAN ile beraber. Her üç kitap da yeterli düzeyde İngilizce özetler de içerecek şekilde Türkçe yazılmıştır. BAŞOĞLU’nun en dikkat çekici eseri, şüphesiz Nil Yumuşakkabuklu KaplumbağasıTrionyx triunguis’in güneybatı Anadolu’da da varolduğu keşfiyle ilgili olanıdır, ama aynı zamanda, aşağıda verilen “bilim dünyasına kazandırdığı yeni taksonlar” listesinden de görüleceği gibi, Likya Semenderi Mertensiella luschani (günümüzde Lyciasalamandra luschani) ile de yoğun bir şekilde ilgilenmiştir. Eremias velox suphani BAŞOĞLU & HELLMICH 1968 Mertensiella luschani atifi BAŞOĞLU 1967 Mertensiella luschani fazilae BAŞOĞLU & ATATÜR 1974 Mertensiella luscahni finikensis BAŞOĞLU & ATATÜR 1975 Mertensiella luschani antalyana BAŞOĞLU & BARAN 1976 BAŞOĞLU diğer birçok ülkeden meslekdaşları ile yaygın bir bilimsel düzeyde ve genellikle samimi kişisel ilişkilere sahipti. Aşağıdaki bilimsel isimlendirmeler onun adına tesis edilmiştir. Anaitis basoglui LATTIN 1955 (Geometridae) Carabus (Procerus) scrabrosus basoglui SCHWEIGER 1962 (Carabidae) Prosicuophora basoglui PUYTORAC & ÖKTEM 1967 (Ciliophora) Lacerta cappadocica muhtari EISELT 1978 (Lacertidae) Ophisops elegans basoglui BARAN & BUDAK 1978 (Lacertidae) Mertensiella luschani basoglui BARAN & ATATÜR 1980 (Salamandridae) Cyrtodactylus basoglui BARAN & GRUBER 1982 (Gekkonidae) Entodinium basoglui ÖKTEM & GÖÇMEN 1996 (Ciliophora) Başoğlu her yerde herkes tarafından çok sevilen bir kişi olmuş; süregelen sessiz dostluğu, tevazuu ve ister bilimsel projelerde olsun, ister şahsi sorunlarla ilgili olsun her meslekdaşına ve talebesine elinden gelen tüm yardımı sunmadaki kararlılığı ile çok değer verilen bir kişi olarak dikkat çekmiştir. Talebeleri arasında, sadece nazik tavırları için değil, aynı zamanda etkili bir zooloji öğretimine duyduğu heves ile de çok popüler olmuştur. 1941 yılından beri BAŞOĞLU Fitnat hanımla mutlu bir evliliği sürdürmüştür, tek oğulları bir jeolog olan Dr. Şerif BAŞOĞLU’dur. 1980’lere kadar iyi olan sağlığının kötüye gitmesinde 29 Ekim 1980’de eşinin ölümü üzerine yaşadığı şokun büyük etkisi olmuştur. Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU’nun 21 Şubat 1981 tarihindeki zamansız ölümü; yaşam boyunca ideali kendi kurmuş olduğu “Türk Herpetoloji Merkezi”nde etkili bilimsel çalışmalar yapabilecek ve bu işe hevesli bir zoologlar grubu yetiştirmek olan dikkate değer bir herpetolog ve isim yapmış bir hocanın meslek hayatına son vermiştir. Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU’nun Yayın Listesi 1938 (H. WINTERSTEIN ile): Über den Stoffwechsel des Nervensystems. Kongressber. XV. Internat. Physiol. Kongr. 2:232-233. 1938 (H. WINTERSTEIN ile): Resherches sur le métabolisme d'exitation du systéme nerveux. Arch. Internat. Physiol. 48:349-369. 1944 (H. WINTERSTEIN & F. ALPDOGAN ile): Untersuchungen über die Alveolarluft des Frosches. Rev. Fac. Sci. Univ. Istanbul (B ) 9: 171-180. 1945: Three species of Lacertidae, new for Turkey. Ibid. 12: 182-190. 1947: On some varietas of Vipera berus from Nort-Eastern Anatolia. Ibid. 12: 182-190 1950: Turkiye'deki zehirli ve zehirsiz yilanlari ayirt eden baslica dis vasiflar (The main morphological characters to differentiate the poisonous snakes from the non-poisonous ones in Turkey). Biyol. Mecmuasi, Istanbul 1:4-5. 1950: Turkiye'deki bacaksiz kertenkeleler (The legless lizards of Turkey). Ibid. 1:63-65. 1952: Solunuma dair basit bir deney (A simple experiment on respiration). Biyol. Dergisi Istanbul 2:109. 1952: Kurbagada kapiller dolasim (Capillary Circulation in frogs). Ibid. 2:19. 1961 (F. BILGIN ile): On some new specimens of Sand-boa, Eryx jaculus L. from Izmir (Western Anatolia). Ann. Mag. Nat. Hist. London (13) 4: 557. 1964 (S. ZALOGLU ile): Morphological and osteological studies in Pelobates syriacus from Izmir (Western Anatolia). Senk. biol. Frankfurt 45: 233-242. 1968 (W. HELLMICH ile): Eine neue Eremias-Form aus Ost-Anatolien (Reptilia, Lacertidae). Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 67, 9 pp. 1977 (I. BARAN ile): Son bulgulara göre Mertensiella luschani (Urodela, Amphibia) turunun Anadolu'daki cografi irklari (The geoegraphic races of Mertensiella luschani (Urodela, Amphibia) in Southwestern Anatolia. T.B.T.A.K. VI. Bilim Kongr., Teblig Özetleri, p. 252. 1954: Phrynocephalus helioscopus hakkinda (On Phrynocephalus helioscopus). Ibid. 4:16-17. 1954 Turkiye'nin Scincidae familyasina ait kertenkele cinsleri için bir tayin anahtarı (An identification-key for the lizard genera belonging to the family Scincidae in Turkey. Ibid. 4: 99-103. 1955 (N. OZTURK ile): Istanbul civarindaki gündüz kelebekleri için familyalara kadar bir tayin anahtari (An Identification-key for the butterflies from the Istanbul region, up to family level). Ibid. 5:74-81. 1958 (G. E. FREYTAG ile): Über ein neues Examplar von Mertensiella luschani. Zool. Anz. Leipzig 160:20-25. 1959: Disi bir bukalemun üzerinde müsahedeler (Observations on a female chameleon). Biyol. Dergisi Istanbul 9:35-37. 1959 (H. HELLMICH ile): Auf herpetologischer Forschungsfahrt in Ost-Anatolien. -D. Aquar. Terrar. Ztschr. 12:118-121 & 149-152. 1966: Gök taslarinda da canly materyal var midir? (Is there living material on meteors?). Fen Dergisi Ankara 2: 129. 1967: On a third form of Mertensiella luschani (STEINDACHNER) (Amphibia, Salamandridae). Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 44, 8 pp: 5. 1968: Turkiye'nin Eremias'lari hakkinda bugunki bilgimiz (Our present knowledge on the genus Eremias in Turkey. Proc. VI. Turkish Biol. Congr. Izmir p. 181-186. 1970 (W. HELLMICH ile): Amphibien und Reptilen aus dem östlichen Anatolia. Ibid. No. 93, 27 pp. 1970: On two specimens of Eirenis lineomaculata SCHMIDT (Colubridae, Ophidia). Ibid. No. 110, 7 pp. 1971 (N. ÖKTEM ile): Zoofizyoloji Praktikumu (Practicum of Zoophysiology). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 41, 86 pp. 1972 (I. BARAN ile): A new Report of Trionyx euphraticus (Trionychidae, Testudines). Ibid. No. 144, 7 pp. 1973: A preliminary report about a specimen of Softshelled Turtle from Southwestern Anatolia. Ibid. No. 172, 13 pp. 1973: Deniz kaplumbagalari ve komsu memleketlerin sahillerinde kaydedilen turler (Sea-turtles and the species recorded from the neighbouring countries). Turk. Biyol. Dergisi Istanbul 23:12-21. 1973: Guneybati Anadolu'dan elde edilen bir Trionyx numunesi hakkinda (On aTrionyx specimen from Southwestern Anatolia). IV. Bilim Kongresi, 5.-8. XI. Ankara, p. 1-3. 1973 (N. ÖZETİ ile): Turkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey; Taxonomic list, Distrubution, Key for Identification pp. 127-138). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 50, 155 pp. 1975 (M. ATATÜR ile): The subspecific division of the Lykian Salamander,Mertensiella luschani (STEINDACHNER) in Southwestern Anatolia. Compt.-Rend. XI Congr. Europ. d'Herpét., Bull. Soc. Zool. France 100, 635. 1976 (I. BARAN ile): The subspecific status of the population of Mertensiella luschani (STEINDACHNER) in the Antalya region of Southwestern Anatolia. Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 235, 13 pp. 1976 (M. ATATÜR ile): A new population of the Lycian Salamander, Mertensiella luschani (STEINDACHNER) from Finike in Southwestern Anatolia. Istanbul Univ. Fen Fak. Mecmuasi (B ) (1975) 40: 89-93. 1977: Felsefi yönden evrim kurami (Theory of evolution, from the point of view of philosophy). Ege Univ. Fen Fak. Bilimsel Söylesiler Ser., p. 51-58 1977 (I. BARAN ile): Turkiye Surungenleri Kisim I. Kaplumbaga ve Kertenkeleler (The reptiles of Turkey Part I. The Turtles and Lizards; Taxonomy and distribution, Key for identification, pp. 191-233). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 76, 272 pp. 1977 (I. BARAN ile): On a collection of Mertensiella luschani atifi (Amphibia, Salamandridae) from Akseki in Southwestern Anatolia. Ege Univ. Fen Fak. Dergisi, Bornova-Izmir (B ) 1: 139-144. 1977 (I. BARAN ile): Kuzeydogu Anadolu'da Lacerta agilis (Reptilia, Lacertidae)'in subspesifik durumu (The subspecific status of Lacerta agilis in Northeastern Anatolia). Ibid. 1: 349-360. 1979: The urodelan fauna of Anatolia. Biol. Gallo-Helenica 8: 325-329. 1980 (I. BARAN ile): Turkiye Surungenleri Kisim II. Yilanlar (The reptiles of Turkey Part II. The Snakes; Taxonomy and distribution, Key for identification, pp. 173-190). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 81, 218 pp. Arazide katık, Amanoslar - 1970 li yıllar Arazide katık, Amanoslar - 1970 li yıllar Dalaman Devlet Üretme Çiftliği, 1974 Dalaman Devlet Üretme Çiftliği, 1974 Büyük İskender’in Şükran Plaketi (Gülek Boğazı-Orta Toroslar), 1974 Büyük İskender’in Şükran Plaketi (Gülek Boğazı-Orta Toroslar), 1974 Badırnaz Gölü (Dalaman)-Muğla, 1974 Badırnaz Gölü (Dalaman)-Muğla, 1974 Çine-Muğla, İncekemer, 1973 Çine-Muğla, İncekemer, 1973 Dalaman Kükürt Gölü Kanalı, 1973 Dalaman Kükürt Gölü Kanalı, 1973 Dalyanköy-Muğla Arası, 1974 Dalyanköy-Muğla Arası, 1974 Fındıkpınar yaylası-Mersin Fındıkpınar yaylası-Mersin Şoför Veli Akgöl, ve Öğrencilerinden, aynı zamanda Soför:) Professör Abidin Budak ile, 1970'li yıllar Şoför Veli Akgöl, ve Öğrencilerinden, aynı zamanda Soför:) Professör Abidin Budak ile, 1970'li yıllar Asistanı Prof. Budak ile, Çamlık-Selçuk -1970 başları. Asistanı Prof. Budak ile, Çamlık-Selçuk -1970 başları. İlk Doğa Tarihi Müzesi,1973 İlk Doğa Tarihi Müzesi,1973 Kargın Gölü (Dalaman), 1973 Kargın Gölü (Dalaman), 1973 Cumhuriyet Gazetesi 7 Ocak 1985, Köşe yazarı Mustafa EKMEÇİ'nin gözünden bir Doçentin Komunist oluşu. Cumhuriyet Gazetesi 7 Ocak 1985, Köşe yazarı Mustafa EKMEÇİ'nin gözünden bir Doçentin Komunist oluşu. Birgi’deki (Ödemiş, Bozdağ) kabristanından, 2012 Birgi’deki (Ödemiş, Bozdağ) kabristanından, 2012 Ölümünün 31nci yılında, 3ncü ve 4ncü kuşak herpetologlarca (solda Doç. Dr. Dinçer Ayaz, Sağda ben) kabristanında ziyaret - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, 3ncü ve 4ncü kuşak herpetologlarca (solda Doç. Dr. Dinçer Ayaz, Sağda ben) kabristanında ziyaret - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, yeni kuşak herpetolog adayları kabristanını ziyaret ederken - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, yeni kuşak herpetolog adayları kabristanını ziyaret ederken - Kasım 2012 Kaynak: www.facebook.com/notes/bayram-g%C3%B6%C3...og/10151254091781575 NOT: Fotoların bir kısmı Hocanın asistanlarından Prof. Dr. M. K. Atatür'e aittir.

http://www.biyologlar.com/prof-dr-muhtar-basoglu-1

Etnobotanik ve orkide türleri üzerine bilgili olan arkadaşlar

Doğadaki tüm hayvanlar, bitkiler ve insanlar bir dengenin ürünüdürler. Mitolojide bitkiler tanrıların insana verdiği en değerli armağan olarak ele alınmıştır. Tüm bitkiler insanın hizmetindedir 1 ve insanın varoluşundan itibaren bitkilerle olan ilişkisi başlamıştır. İlk çağlardan kalan arkeolojik bulgulara göre insanlar, besin elde etmek ve sağlık sorunlarını gidermek için öncelikle bitkilerden faydalanmışlardır. Deneme yanılma yoluyla elde edilen bu bilgiler, çağlar boyunca kullanım şekillerindeki bazı değişiklik ve gelişmelerle günümüze kadar ulaşmıştır 2 . Kuzey Irak’ta Şanidar Mağarası’nda 1957 yılında yapılan kazılarda bulunan Neandertal adamı kalıntıları yanında mezarda bulunanlar, bitki-insan ilişkisinin başlangıcına ait ilk veri olarak kabul edilir. 60 bin yıl öncesinden günümüze gelen ve bir şamana ait olduğu düşünülen bu mezarda, civanperçemi, kanarya otu, mor sümbül, gül hatmi, peygamber çiçeği, ebegümeci ve efedra gibi bitki türlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Ölülerini gömmeye başlayan bir toplumda, ölen kişinin tekrar yaşama döndüğünde kullanacağı düşüncesiyle mezara konulduğu tahmin edilen bu bitkilerin, yenenler ve şifalı olanlar diye ayrılmaya başlandığının da bir göstergesi olabileceği düşünülmektedir. Çünkü bu bitki türleri günümüzde de özellikle tıbbi bitki olarak hala önemlidir 3,4 .Yüzyıllardan beri süregelen insan ve bitki arasındaki bağ sonucunda, günümüzde tüm dünyanın önemini kabul ettiği ve ciddi araştırmaların yapıldığı etnobotanik bilim dalı doğmuştur 2 . Etnobotanik araştırmalar, deneme yanılma yoluyla edinilmiş ve uzun bir zaman süreci sonucunda nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşan çok değerli bilgileri yansıtan içerikleri ile bitkilerin bilimsel olarak değerlendirilmelerine önemli katkıda bulunmaktadır. Zengin bir kültürel mirasa sahip olan ülkemizin de etnobotanik açıdan oldukça kapsamlı bir bilgi hazinesi mevcuttur. Ancak, kırsal kesimden kentlere olan göçlere ve gelişen teknolojiye paralel olarak, yeni nesiller bu hazinenin değerini bilmemekte ve bu bilgiler kullanılmadığı için kaybolma riski taşımaktadır. Bu nedenle çok değerli bu bilgilerimizin bir an önce yazılı hale getirilme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu zorunluluk ülkemiz ekonomisi açısından da önemlidir. Hangi bölgelerde hangi bitkilerden yararlanılabileceğinin tespiti, ancak etnobotanik çalışmalar ışığında belirlenebilecektir ve böylece halktan alınan bilgiler halkın ekonomisine katkı sağlaması için geri dönecektir 5,6. Diğer taraftan ülkemizde mevcut etnobotanik yayınlar oldukça dağınıktır ve bu konuda başvurulabilecek bir merkez (merkezi kütüphane, veri tabanı, vb.) olmadığı için de yayınlar taranamamakta ve bulunan bilgiler yeterince değerlendirilememektedir 5 . Bu nedenle Sadıkoğlu yüksek lisans tezinde (1998) Cumhuriyet döneminde 1928–1997 yılları arasını kapsayan yayımlanmış ya da yayımlanmamış tüm etnobotanik çalışmaları bir arşiv haline getirmeye çalışmıştır 5 . Ayrıca “Türkiye’deki Etnobotanik Çalışmalar Hakkında Bir Bibliyografya” ve “Türkiye Etnobotanik Araştırmalar Veri Tabanı” hazırlanmasına yönelik çalışmalar da bulunmaktadır 7,8 . Hazırladığımız bu derleme makalesinde, 1997 yılından sonra yapılmış olan ve ulaşabildiğimiz bilimsel nitelikte etnobotanik yayınlara yer vermeyi hedefledik. Böylece ülkemizde günümüze kadar yapılmış etnobotanik çalışmaları içeren ve araştırmacılara kaynak oluşturabilecek ön derleme niteliğinde bir makale olmasını amaçladık. ETNOBOTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNOBOTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ Etnobotanik Terimi ve Tarihçesi Etnobotanik kelimesinin kökü olan etno insanların çalışılması, botanik de bitkilerin çalışılması ya da bitki bilimi anlamına gelir. Etnobotanik, geniş anlamda, farklı insan topluluklarındaki bitki-insan ilişkilerini ifade etmektedir 4,9,10. Etnobotanik terimi, ilk kez 1895 yılında, bir biyoloji profesörü olan John W. Harshberger tarafından kullanılmaya başlanmış olup, basitçe “bitkilerin yerel halk tarafından kullanımı” olarak tanımlanmıştır. Ayrıca etnobotanik teriminin ilk geçtiği yer olan, Harshberger’in "The Purposes of Etnobotany" adlı eseri bu konuda bilinen ilk yayındır. Bu terimin bilim dünyasına girmesiyle etnobotanik çalışmalarda yeni bir çığır açılmıştır ve konu, halk da dâhil olmak üzere artık çok geniş bir kesimin ilgisini çekmiştir. Konu hakkında çalışan her kesim bu bilim dalına yeni bir teknik ve bilgi katmıştır. Yapılan birçok çalışmadan sonra, 1993’te Yen, bu tanımı tekrar gözden geçirmiş ve tam olmasa da yeni bir etnobotanik tanımı ortaya koymuştur. Yen’e göre etnobotanik, “bitkiler ve yerli halk arasındaki her türlü karşılıklı ilişkidir”. Ancak biz bugün etnobotanik için geniş anlamda “evrim süreci içinde insan-bitki ilişkileri” diyebiliriz. Daha dar anlamdaysa “bir yörede yaşayan halkın, yakın çevresinde bulunan bitkilerden çeşitli gereksinimlerini karşılamak üzere yararlanma bilgisi ve bitkiler üzerine etkileri” olarak özetleyebiliriz. Günümüzde sadece bitkilerin niçin kullanıldığı değil, aynı zamanda bitkilerin yetiştiği ortam şartlarının belirlenmesi konularına da odaklanmış olan etnobotanik terimi, sürekli tanımlanmaktadır ve tanımı üzerinde kesin bir fikir birliği yoktur 4,11 .Etnobotaniğin ortaya çıkışında, çeşitli hastalıkların tedavi edilmesi amacıyla binlerce yıldan beri tıbbi bitkilerin kullanılması büyük rol oynamıştır. Eski çağlardan günümüze gelen etnobotanik kitapları veya belgeleri tıbbi bitkilerin kullanımı üzerinedir. Örneğin Hitit yazıtlarında, Mı- sır papirüslerinde, ilkçağlardan kalan kitaplarda hep tıbbi bitkilerin yerel adları ve kullanım şekilleri verilmiştir. Bitkilerden en çok gıda ve tedavi edici olarak yararlanılmakla beraber, yakıt, yapı malzemesi, süs eşyası yapımı, boyar madde ve büyü, nazar gibi inançsal amaçlı vb. kullanımlar da yaygındır 4,9,12 . Günümüzde etnobotanik araştırmalarda en ileri ülke Hindistan’dır. Çin’de geleneksel tıp bilgilerinin derlemesinin yanı sıra, Kunming Botanik Enstitüsü’nde yer alan etnobotanik laboratuvarında birçok araştırmacı çeşitli bölgelerde kullanılan bitkileri araştırmayı sürdürmektedir. Nijerya, Kenya gibi Afrika ülkelerinde ve Latin Amerika’da ekip çalışmalarına ve yeni laboratuvarların kurulmasına başlanmıştır. Uluslararası Etnobiyoloji Topluluğu (International Society of Ethnobiology) iki yılda bir kongre yaparak bilimsel çalışmalara tartışma olanağı sağlamaktadır11,13,14. Ayrıca uluslararası Etnobotanik Kongresi [The International Congress of Etnobotany (ICEB)] farklı yerel komitelerle birlikte uluslararası toplantılar düzenlemektedir. ICEB’in amacı farklı birimlerde etnobotanik çalı- şanları bir araya getirmektir. Bu amaçla ilk kongre 1992 yılında Cordoba (İspanya)’da düzenlenmiştir. Bu toplantıların 4. süne 2005 yılında İstanbul (Türkiye) ev sahipliği yapmış ve toplantıya 46 ülkeden 300’ün üzerinde araştırmacı katılmıştır 15 . Etnobotanik Çalışma Etnobotanik çalışmalar, yalnızca insanlarla bitkilerin yüzyıllardan beri devam eden karşılıklı etkileşimlerini kaydetmekle kalmaz aynı zamanda bu etkileşimden doğan sonuçların, kırsal kesimde yaşayan halkın gelişiminde kullanılmasına, biyolojik çeşitliliğin korunmasına, kullanılan, ihraç edilen ve tehlike altında olan türlerin belirlenmesi ile yasal düzenlemelerin yapılabilmesine de temel oluşturur. Ayrıca, hastalıklara dayanıklılık yönünden üstün olan bitkilerin kültüre alınmalarında, daha kalıcı renklere sahip solmayan boyaların elde edilebileceği yeni bitki türlerinin belirlenmesinde de kaynak oluşturabilmektedir 5,16. Etnobotanik çalışmalar farklı disiplinler tarafından yapıldığı için her disiplin farklı teknikler kullanarak çalışmalarını yönlendirir. Ancak amaç hepsinde yerel bitkileri tanımlamak olduğu için Sistematik Botanik bu çalışmalarda önemli bir yer tutar. Çünkü bitki isimlerinin botanik alanında geçerli bilimsel adları belirlendikten sonra bu bitkiler ve kullanılış amaçları değer bulur 10,11,17 .Bir etnobotanik çalışma, çalışmayı yapacak olan her farklı disiplin için (antropoloji, arkeoloji, ekoloji, farmasötik botanik, farmakognozi, halk bilimi, sanat tarihi vb.) ilginç bir sorunun belirlenmesi ile başlar. Yeni bulgular için öncelikle ve özellikle uygarlığın girmediği bölgelerde yaşayan halkın bitkilere verdiği isimler ve kullanım biçimlerinin saptanması önemlidir. Çünkü bitkilerin yerel isimleri ve kullanımlarının derlenmesi insanlık mirasının yeni kuşaklara aktarılması bakımından çok büyük önem taşımaktadır. T. Baytop (1994) tarafından hazırlanmış olan “Türkçe Bitki Adları Sözlüğü” halkın bitkilere verdiği isimlerin bilimsel karşılıklarının belirlenmesi açısından ülkemizde yazılmış önemli eserlerden birisidir 11,17 . Daha önce de belirtildiği gibi etnobotanik, bir yörede insanların kullandığı her türlü bitkinin araştırılması demek olduğuna göre, o yörede kullanılan tüm bitkilerin saptanması ve örneklenmesi gerekmektedir. Etnobotanik araştırmalar uzun vadeli ve masraflı çalışmalardır. Bu nedenle çalışmalar planlanırken hedef ve süre iyi belirlenmelidir. Örneğin, gıda amaçlı kullanılan bitkilerin saptanabileceği ve kaynak kişilerle en rahat söyleşilerin yapılabileceği dönem kış ve ilkbahar aylarıdır. Yaz ve sonbahar ise, bitki toplama, presleme ve tohum örnekleri almada, ayrıca ekin biçimi, harman ve sonrası işlemleri izlemek, kışlık yakacak ve kış aylarında kullanılmak üzere hayvan yemi olan bitkileri toplamak gibi değişik etkinliklerin sürdürüldüğü bir dönem olarak önemlidir. Çalışmalar, kısa dönemli ya da dar bütçeli olarak da tasarlanabilir ve bir araştırma bir tek çalışma grubu (örneğin tıbbi bitkiler, gıda olarak kullanılanlar, boyamada kullanılan bitkiler ya da sadece yerel adların tespiti gibi) ile sınırlandırılabilir. Ancak, çalışılan bölgeyi bir veya iki köy ile sınırlı tutup hazır o bölgeye ulaşım ve çalışma olanakları sağlanmışken bir ekip çalışması kapsamında diğer bilim alanlarındaki kullanımlarını da derlemek çok daha yararlı ve ekonomiktir 11,16–18 . Etnobotanik çalışmalar yapan araştırmacıları, botanikçilerden ayıran önemli fark, arazi çalışmaları sırasında yoğun kaynak kişi kullanmalarıdır, bilgi doğrudan kullanıcılardan ve karşılıklı konuşma yöntemleri ile elde edilir. Çünkü halk bitkileri gerektiği zaman ve ihtiyaç duyacağı kadar yetiştiği doğal ortamlarından toplar. Bu nedenle kaynak kişilerin seçimi ve onlarla söyleşi teknikleri çok önemlidir. Geçmiş kuşakların bilgilerini devralmış kişileri bulmak ve onlarla birlikte araziye çıkmak, onların bitkilere ilişkin gözlemlerini not etmek ve bu bilgileri başka deneklerle sınamak önerilebilecek etkili bir yoldur. Kırsal kesimde genellikle araştırmacılara rehberlik etmek erkeklerin işidir. oysa besin ve tıbbi amaçla kullanılacak olan bitkilerin toplanması, boyar madde taşıyan bitkilerden boya elde edip kullanılması ve bahçe tarımı Anadolu’da da, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, kadınların uzmanlık alanıdır. Kadınların gıda veya tıbbi bitkileri toplama ve hazırlamada, çeşitli el sanatlarında (dokuma, hasır gibi) çok önemli bilgi birikimlerinin olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte mantar, çeşitli meyve ve bazı yumrulu bitkileri erkekler, çocuklar ve özellikle de çobanlar toplar. Yaşları nedeniyle çocukları kaynak kişi olarak önemsememek hatadır. Hayvanların yediği ya da yemediği zehirli otları en iyi bilenlerse çobanlardır. Tedavileri sırasında büyü, dua gibi yöntemler yanında genellikle çevrelerinde yetişen bitkileri kullanarak bir hastalığı iyi ettiğine inanılan “ocak” tabir edilen kişiler de araştırmacıların dikkat etmesi gereken kaynak kişilerdendir 11,17–19 . Etnobotanik araştırmalarda oldukça yeni bir teknik de kantitatif çalışmalardır ve bu araştırmaların katkısı giderek artmaktadır. Özellikle koruma ve sürdürülebilir kullanım ile sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çalışmalarda kantitatif araştırmaların önemi büyüktür. Bu yöntemle, istatistiksel ve çok seçenekli uygulamalarla arazi çalışması sırasında elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve ileriye dönük koruma projelerinin tasarlanması olası hale gelmektedir. Prance (1987) tarafından etnobotanik çalışmalarda kullanılması önerilen bu yöntem, bilgisayar teknolojisinin yardımı ve istatistik programlarının kolay uygulanabilir hale gelmesiyle giderek daha çok araştırmacının kullandığı etkin bir araştırma aracı olmuştur. Kantitatif etnobotanik, bitki kullanım bilgisinin istatistiksel yöntemlerle doğrudan analizi olarak tanımlanabilir. Hipotez testlerle birlikte miktarın belirtilmesi, bilginin niteliği ile kaynağın korunması ve gelişmesine katkı sağlamaktadır 18,20 . Arazi çalışmaları sırasında veya sonrasında bitki teşhisleri yapıldıktan (bitkinin türü ve varsa tür altı taksonu belirlendikten) sonra, bilimsel yayınlar taranarak yetişme alanı ve elde edilen tüm bulgularla karşılaştırılarak, bulguların önceki yayınlarda belirtilen kullanımlarıyla uyumlu olup olmadığı araştırılmalıdır. Elde edilen bulguların gerek çalışılan bölgede, gerekse tüm Türkiye’de her bir bitkinin farklı ya da benzer kullanımlarının varlığının ortaya çıkarılması açısından da önemi büyüktür. Yurtiçi kaynaklar ve yayınlar kadar özellikle komşu ülkelerdeki (Yakın Doğu ve Akdeniz bölgesi) etnobotanik çalışma verilerine erişim de gereklidir. Özellikle Yakın Doğu konusunda en iyi veri tabanı İngiltere’de KEW Botanical Garden’in Economic Botany bölümünde hazırlanmış ve bu alanda çalışanlara açık olan SEPASAL (Survey of Economic Plants for Arid and Semi Arid Lands) veri tabanıdır. MEDUSA (Mediterranean Network) gibi Akdeniz uluslarının bitki kullanımlarına ait veri tabanları da henüz tümüyle yeterli olmamakla birlikte taranmalıdır. Ayrıca özellikle Yunanistan, İtalya, Filistin gibi Akdeniz Bölgesi ülkelerinde gıda ve tedavi edici amaçlı olarak kullanılan bitkilerle ilgili giderek artan yayınlar da dikkate alınmalıdır 18,21,22 . Çok yönlü bir arazi çalışmasıyla elde edilen bilgiler, disiplinler arası bir anlayışla ve farklı uzmanların katkısıyla değerlendirildiğinde, bitki listelerinden oluşan alışılagelen etnobotanik raporlardan çok daha fazla katkı sağlayacak ve halkın bilgi birikiminin ülkemiz yararına kullanı- mı mümkün olacaktır. Eğitime ve yerel kalkınmaya yönelik olduğu kadar, halktan alınan bilgilerin tekrar halka derli-toplu bir biçimde sunulmasına yönelik güncel ve bilimsel yayınlar da etnobotanik alanında düşünülmesi gereken önemli çalışmalardandır. Bunun en güzel örneklerini yağmur ormanlarında belirlenen yeni tıbbi bitkiler ve kullanılışlarıyla ilgili yayınlar oluşturmaktadır 14,17,18 . Ülkemizin Floristik Yapısı ve Önemi Türkiye Florası΄na “Flora of Turkey and The East Aegean Islands” göre, Türkiye 174 familyaya ait 1251 cins ve 12.000’den fazla tür ve tü-raltı taksonu (alt tür ve varyete) ile oldukça zengin bir floraya sahiptir 23–25. Bu taksonların 234’ü yabancı kaynaklı ve kültür bitkisidir. Geriye kalan diğer türler ise yurdumuzda doğal yayılış gösteren bitkilerdir 26,27 . Tüm Avrupa kıtasının yaklaşık 12.000 kadar bitki taksonuna sahip olduğu düşünüldüğünde yurdumuzun bitki örtüsü bakımından nedenli zengin olduğu görülmektedir 28. Endemizm bakımından da yurdumuz oldukca zengindir. Tüm Avrupa ülkelerindeki toplam endemik takson sayısı yaklasık 2750 iken ülkemizdeki endemik tür sayısı 2891’ dir. Bu sayıya endemik olan 497 alt türü ve 390 varyeteyi dâhil ettiğimizde toplam endemik takson sayısı 3750’den fazladır 25. Ayrıca yurdumuz endemik tür oranı ve çeşitliliği açısından orta Doğu’nun da en zengin florasına sahiptir. Endemik bitki bakımından en zengin ülke olan Yunanistan’da bile bu değer 800–1000 arasındadır. Bu farklılıklar göz önüne alındığında ülkemizin bitki türleri açısından ne kadar zengin ve ilginç bir ülke olduğu anlaşılmaktadır 23–28. Ayrıca ülkemiz birçok cins ve seksiyonun farklılaşma merkezi olmasının yanı sıra çok sayıda bitkinin de gen merkezi konumundadır. Günümüzde tarımı yapılan birçok kültür bitkisinin yabani formları yurdumuzda doğal yayılış göstermekte olup Türkiye florasının zenginliğine etkileri oldukça büyüktür. Türkiye’de tıbbi olarak kullanılan bitkilerin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, 500 civarında olduğu tahmin edilmekte; yaklaşık 200 tıbbi ve aromatik bitkinin ihraç potansiyelinin olduğu belirtilmektedir 12,28–30 . Dünyada tıbbi amaçla kullanılan bitki türlerinin sayısı hakkında kesin bilgi olmayıp, tahminler 20.000 ile 70.000 arasındadır 31. 1979 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHo) tarafından yapılan araştırma sonuçlarına göre, kullanılan ve ticareti yapılan bitkisel drogların sayısının 1.900 olduğu belirtilmektedir 32. WHo’nun tahminlerine göre dünya nüfusunun % 80’i, Afrika nüfusunun ise % 95’i tıbbi bitkilere dayalı tedavi yöntemlerinden yararlanmaktadır 33. WHo, modern tıbba destek olacak şekilde, gelişmekte olan ülkelerin geleneksel tedavi yöntemlerinin kullanımının yaygınlaşması ve standardizasyonu için “2001–2005 yılı Geleneksel Tıp Stratejileri” programı başlatmıştır 34. Yine WHo verilerine göre Japonya’da doktorların % 60-70’i hastalarına Kampo ilaçlarını tavsiye etmektedir 35. Çiçekli bitkilerden sadece % 15’i üzerinde kimyasal ve farmakolojik araştırmalar yapılmıştır 33. Yeryüzündeki tüm bitki türleri düşünüldüğünde son derece düşük olan bu oran, bitkilerin, farklı ilaç şekillerinde kullanılmaları için oldukça büyük bir kaynak oluşturduklarını bir kez daha vurgulamaktadır 36 . Bütün bu bilgiler göz önüne alındığı zaman, ülkemizin bu konuda büyük bir çalışma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Ayrıca bilimsel verilerin halkla bütünleşebilmesi için yerel bitki adlarının da tespit edilerek güncelleştirilmesi gerekir. Bu konu da yine, etnobotanik çalışmaların önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ülkemizde bitkilerin kullanım amaçları Gıda ve baharat Yurdumuzda beslenme amacıyla bitki toplamacılığının önemli bir geçmişi vardır. Halk ihtiyacını, civar dağ ve ormanlardan kendisi toplayarak karşılar. Bu gelenek kırsal kesimlerde hala sürmektedir. Birçok yabani bitkinin toprak üstü kısmı veya kökleri sebze olarak kullanılmaktadır. Bunlar çiğ veya pişmiş olarak yenildiği gibi kurutularak, salamura halinde veya turşu şeklinde de tüketilmektedir. Ülkemizde, Ege ve Karadeniz bölgelerindeki zengin bitki örtüsüne paralel olarak “ot kültürü” nün de varlığı bilinmekteyse de bu kültürün çok iyi araştırıldığı söylenemez 11,17,18,36,37 . Bununla beraber bazı bölgelerde (bilhassa Batı ve Güney Anadolu), sebze olarak kullanılan bitkiler, mevsimi geldiğinde, semt pazarlarına getirilerek satışa sunulmaktadır 37. Yabani bitkilerin koku ve tad verici olarak kullanılışı da oldukça yaygındır. Bazı bitkiler (Allium, Origanum, Mentha, Thymus cinslerine ait değişik türler) yemeklere tad ve koku vermek için kullanılır. Bazı türlerin (bilhassa Salvia ve Sideritis türleri) yaprakları veya çiçek durumları “adaçayı”, “dağçayı”, “yaylaçayı” gibi isimler altında tanınmakta ve bunlardan elde edilen infüzyon, sıcak içecek olarak tüketilmektedir. Bu şekildeki kullanılış Batı ve Güney Anadolu’nun dağ köylerinde olduğu gibi şehirlerde de oldukça yaygındır (16, 37). Boyar madde Eskiden kumaş veya dokumaların boyanmasında genellikle bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmakta idi. 100 sene kadar önce boyar maddelerin sentetik olarak yapılma olanaklarının bulunması ve bunların ucuz olarak piyasaya çıkartılması, bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de sentetik boyar maddelerin geniş bir oranda kullanılmasına neden olmuştur. Bununla beraber Anadolu’nun bazı bölgelerinde halen bazı bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmaktadır. Son yıllarda bitkisel boyar maddelere karşı ilgi yeniden artmıştır. Bunun başlıca nedeni birçok bitkisel boyar maddenin renklerini ve parlaklıklarını uzun zaman korumalarıdır. Anadolu’da iplik boyamasında kullanılan başlıca maddeler (boyar madde taşıyan bitkiler, mazı ve şap gibi), bol olarak bulunduğu için orta Asya’dan Türkler tarafından getirilen boyacılık sanatı Anadolu’da büyük bir gelişme göstermiştir 37,38 . Halk ilacı Anadolu halkının yabani bitkileri tıbbi amaçla kullanması çok eski devirlere kadar uzanmaktadır. Hitit dönemi tabletlerinde bulunan bazı reçete formüllerinde kayıtlı bitki adları bunun bir kanıtıdır. Bu dönemlerde yabani bitkilerden yararlanıldığı gibi, bazı önemli tıbbi bitkiler drog elde etmek için yetiştirilmekteydi. Ayrıca Hititler ve sonrasında Bizans döneminde Anadolu’dan elde edilen bazı drogların dış ülkelere satıldığı da bilinmektedir. Hitit döneminde kullanılan bazı bitki adları ile bugün Anadolu’da kullanılan bazı bitki adları arasında büyük bir benzerlik görülmektedir (haşşika= haşhaş; samama= susam; tarmus= tirmis; zertun= zeytin) 12,39,40. Selçuklular döneminde Anadolu’da kullanılan bitkisel droglar hakkında en ayrıntılı bilgiler İbn Baytar (1197–1248)’ın ElMüfredat isimli eserinde bulunmaktadır. Bu eser osmanlı İmparatorluğu döneminde yazılmış birçok kitap için kaynak olmuştur 12,37,41 . osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu’daki tıbbi bitki kullanımıyla ilgili bilgileri özellikle İbn Batuta (1304–1369) ve Evliya Çelebi (1611–1681?)’nin eserlerinden öğreniyoruz 12. Ülkemizde kullanılan droglar üzerindeki ilk bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Bu konu ile daha çok eczacılar ilgilenmiştir. Yerli droglar üzerinde araştırmalar yaparak, sonuçlarını yayınlayanların başında Giorgio Della Sudda (Faik Paşa) (1831–1913) ve Pierre Apery (1852–1918) gelmektedir. Anadolu’yu her yönüyle konu alan çalışmalar ancak Cumhuriyet döneminde güncellik kazanarak öne çıkmış ve bu nedenle de doğa ile insan ilişkileri konuları üzerinde araştırmalar ve yayınlar başlamıştır. İstanbul Üniversitesi Farmasötik Botanik ve Genetik Kürsüsü Başkanı ord. Prof. Dr. A. Heilbronn (1885–1961), Türkiye’de tıbbi bitkiler alanında bugünkü anlamda, farmakognozik araştırmaları başlatmıştır 9,12,41. Sadıkoğlu (2004) tarafından hazırlanan Cumhuriyet dönemini (1928–1997) kapsayan bir makalede Türk etnobotaniği ile ilgili 765 yayın incelenmiştir. Bu yayınlardan 466’sının bitkilerin tıbbi kullanımları ile ilgili olduğu tespit edilmiştir 42 . Kırsal bölgelerde, hastalıkları tedavi etmek için, genellikle çevrede yetişen veya yetiştirilen bitkiler kullanılmaktadır. Şehirlerde ise droglar eczane veya aktarlardan sağlanmaktadır. Bunlar ekseriyetle çok tanınmış, yerli veya yabancı kökenli droglardır 37. Türkiye bugün de bitkisel drog elde edip kullanan ve ihraç eden bir ülkedir ancak henüz yeterli seviyede bu kaynağını kullandığını söylemek mümkün değildir. 2007 yılı Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre bugün haşhaş kellesi, ıhlamur, yabani güveyotu (Origanum vulgare) (sapları ve yaprakları), adaçayı (Salvia sp.) (yaprakları ve çiçekleri), meyan kökü, nane ihraç edilmektedir. Bunlardan ıhlamur 79.583, adaçayı 1.529.500, meyan kökü 248.587, nane 153.196 kg ihraç edilmiştir 43 . Diğer kullanım alanları Bu kullanım alanlarının dışında Anadolu’da bitkiler, süs ve ev eşyası hazırlamak, tütsü olarak ve nazara karşı korunmak, ayrıca sabun hazırlamak için de kullanılmaktadır. Örneğin Bartın’da ağaç işlerinde kullanılan bitki türleri vardır. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Amasra halkının, dağlardan kestiği mis kokulu ıhlamur ağaçlarını oyarak ve çeşitli eşyalar yaparak geçimlerini sürdürdüklerini yazmaktadır. Amasra’da, ıhlamur, şimşir, dişbudak, ceviz, kızılağaç, kayın, porsuk gibi ağaçlar kullanılarak havan, ceviz takımı, isimlik, anahtarlık, resimlik, vazo, tahta kaşık, kuş figürleri, güzel sözler yazılı levhalar, hasır işlemeleri ve kaşağı gibi eşyalar yapılmaktadır. Pinus pinea testa ve kozalaklarından, Taxus baccata odunundan kolye ve tespih yapılmaktadır. Mısırın kurutulmuş “koçan yaprakları” olarak adlandırılan brakteleri, hasır yapmada ve çanta yapımında kullanılmaktadır 44. Tütsü ve nazara karşı kullanılan bitkiler de vardır. Örneğin Peganum harmala (üzerlik otu) evlere nazar için asılır. Ölünün başında güzel koku versin diye yakılır 45. Akseki (Antalya) yöresinde Paliurus spina-christi (Çaltı) meyveleri nazar ve süs için kullanılır 46 . Ononis spinosa subsp. leiosperma (karayandırak) topraküstü kısmı Yalova’da nazara karşı kullanılır 2 . Juniperus excelsa, J. drupaceae, J. foetidissima, Abies cilicica gibi bitki türlerinin odun ve kerestesinden yararlanılmaktadır. Myrtus communis dalları bayramlarda mezarlara dikilir. Yine dalları sepet örülmesinde kullanılır. Cylamen cilicium, Nerium oleander, Viola odorata vs. süs bitkisi olarak Akseki’de kullanılan bitkilerdir 46. Kışlak (Yayladağı-Hatay) yöresinde Laurus nobilis (har) meyvaları sabun yapımında kullanılır. Yine bu yörede Teucrium polium (Yağmur otu) bitkisinin toplanmasının ardından okunan dualarla yağmur yağacağınainanılır 47 . Türkiye’de Yapılmış Etnobotanik Çalışmalar Etnobotanik çalışmalar tüm dünyada hızla ilerlemeye ve güncel olmaya başlamıştır 14. Daha önce de belirtildiği gibi çok zengin bir floraya sahip olmamıza ve yurdumuzda halen çok sayıda araştırıcı tarafından değişik yörelerde etnobotanik çalışmalar yürütülmesine rağmen henüz ülkemizde bitkilerin ne kadarının halkımız tarafından kullanıldığını bilmekten uzağız. Bununla birlikte, yapılan çalışmalarda en yaygın olarak halkın bilgisinin toplandığı alan, bitkilerin tıbbi kullanımıdır 11,48. Harf Devriminden (1928) başlayıp 1997’ye kadar 70 yıllık dönemde yurdumuzda yapılmış 765 adet etnobotanik çalışma Sadıkoğlu’nun “Cumhuriyet Dönemi Türk Etnobotanik Araştırmalar Arşivi” adlı tezinde saptanmış ve bir arşiv halinde, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı’nda, ilgilenen araştırıcılara sunulmuştur. Bu çalışma incelendiği zaman, bitkilerin kullanımıyla ilgili en fazla yayının Sivas, İstanbul ve Konya illerine ait olduğu; en sık olarak da insan sağlığı, inanç ve gıda alanında kullanıldığı saptanmıştır. Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinin etnobotanik açıdan diğer bölgelerden daha fazla araştırıldığı görülmüştür (Şekil 1). Yine bu çalışmaya göre, Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya ve Şırnak illeri ile ilgili etnobotanik incelemenin yapılmadığı belirtilmiştir 5,42 . Şekil 1 1928–1997 yıllarında yapılan etnobotanik yayınların bölgelere göre dağılımı. Türkiye’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlı, “Geleneksel İlaçlar Araştırma ve Uygulama Merkezi (GİLAM)” geleneksel tıpta kullanılan bitkilerle ilgili çalışmalar gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmektedir. Geleneksel tıp ve tıbbi bitkiler konusunda, kitaplar, raporlar ve çeşitli dergilerde etnobotanik çalışmalar yayımlamaktadır. ospankulova tarafından hazırlanan tez çalışması kapsamında da yurt içinde ve yurt dışındaki tüm etnobotanik araştırmacıların bu konudaki çalışmalara kolayca ulaşabilmesi amacıyla Türk Etnobotanik Veri Tabanı (TEBVET) hazırlanmıştır. Bu kapsamda 658 çalışma değerlendirilerek veri tabanına 7965 veri aktarılmıştır 8 . Veri tabanının seçmeli kaynakça kısmında etnobotanik açıdan iyi tanınan 12 il Sivas, Erzurum, İstanbul, Gaziantep, Balıkesir, Konya, Sinop, İçel, Afyonkarahisar, Bursa, Diyarbakır ve Tokat olarak belirlenmiştir. Hazırladığımız bu çalışmada, 1998’den günümüze kadar (2008 yılına kadar) ülkemizde yapılmış olan etnobotanik çalışmalar taranmış ve elde edilen bulgular Tablo 1’de verilmiştir. BÖLGE BULGULAR KAYNAK Akseki (Antalya) 195 bitki belirlenmiştir. 29’u gıda, 27’si tıbbi, 7’si baharat, 15’i de endüstriyel ve ekonomik amaçlı. Diğer bitkilerin ise hayvansal besin kaynağı ve yöre halkının günlük ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldığı tespit edilmiştir.4 Çubuk (Esenboğa, Ankara) Çubuk’ta yetişen ve kullanılan 37 tıbbi bitki türü belirlenmiş, kullanılış şekilleri ortaya koyulmuştur. 49 Tekirdağ 69 türün varlığı belirtilmiş. 63 bitki sadece tedavi amaçlı, 6 bitki gıda olarak, 2 türün de her iki amaç içinde kullanıldığı belirlenmiştir. 50 Babadağ (Denizli) 27 bitkiden 20’sinin tıbbi yönden önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. 51 Denizli 126 bitki belirlenmiş. Boya elde etmede 9, gıda maddesi olarak 18, tedavi amacıyla 92 ve değişik amaçlarla 7 bitkinin kullanıldığı saptanmıştır. 52 Eğirdir (Isparta) Halk tarafından kullanımı olan 66 tıbbi bitki kaydedilmiştir. 53 Kuzeybatı Anadolu(Zonguldak, Bartın, Karabük, Kocaeli, Sakarya) 67 bitki ve 8 hayvandan elde edilen 116 halk ilacı saptanmıştır. 54 Giresun Giresun ilinde yetişen 181 tıbbi bitki ve 52 zehirli bitki tespit edilmiştir. Yöreden sağlanan 17 materyal ve kaynaklardan saptanan 31 bitkinin kaynaklara göre kimyasal bileşimleri belirlenip yöresel kullanımları ile bilinen etkileri ve kullanımları karşılaştırılmıştır. 55 Şile (İstanbul) Halkın tedavide kullandığı 43 tıbbi bitki belirlenmiştir. 56 Elazığ Etnobotanik değeri olan 251 bitki saptanmıştır. Bunlardan 12 tanesinin tıbbi amaçlar dışında kullanıldığı görülmüştür. 57 Gediz (Kütahya) Halk arasında 9 bitki türünün tedavide kullanılışı belirtilmiştir. 58 Bartın 278 takson saptanmıştır. 115 bitki insan ve hayvanlar tarafından yenmekte, 97’si tedavide, 23’ü ağaç işlerinde ve 64’ünün de diğer alanlarda (süs bitkisi, böcek kaçırıcı ve öldürücü, boyar madde, dokuma vb.) kullanıldığı tespit edilmiştir. 44 TABLo I 1998-2008 yılları arasında yapılan etnobotanik çalışmalar62 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Ilıca (Erzurum) 52 bitki türünün halk tarafından tedavi amacıyla kullanıldığı saptanmıştır. 59 Kilis Halk arasında çok iyi bilinen ve aktarlarda satılan 21 bitkinin genel ve tıbbi özellikleri kapsamlı olarak verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yörede eskiden beri kullanılagelen 55 bitkinin yerel adları, kullanılan kısımları ve kullanım şekilleri verilmiştir. 60 Aladağlar (Yahyalı, Kayseri) 38 bitkinin yöresel isimleri ve kullanım alanları derlenerek verilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 4 bitkinin boyamada, 17 bitkinin gıda olarak, 15 bitkinin tedavi amacıyla ve 6 bitkinin de diğer amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 45 Karaman 131 bitki saptanmış. 76’sının tıbbi, 45’inin yiyecek, 2’sinin gereç yapımında, 5’inin boya, 2’sinin nazarlık yapımında, 1’inin ise sabun yapımında kullanıldığı ortaya konmuştur. 61 Kızılkaya (Aksaray) 300’ü aşkın bitkinin köylülerce adlandırıldığı ve çoğunun çeşitli amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır (hayvan yiyeceği, polen ya da nektar kaynağı, yiyecek, gen kaynağı, etken madde kaynağı, tıbbi ve zehirli bitkiler). 62 Pürenbeleni ve Yanıktepe köyleri (Mersin) 36 adet bitki saptanmış. 25’inin gıda, 8’inin tedavi ve 9’unun değişik amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 63 Balıkesir Doğal yayılış gösteren ve meyvelerinden yararlanılabilen bitki türleri ve bunların yöresel isimleri ile kullanım alanları belirlenmiştir. 37 tür ve 15 alttür olmak üzere 52 takson tespit edilmiştir. 64 Gönen (Balıkesir) 84 tane halk tarafından kullanılan tıbbi bitki kaydedilmiştir. 65 orta Anadolu (Ankara, Kayseri, Niğde illeri ve Karaman, Konya illerinin güneydoğu bölgesini kapsayan alan) 103 bitkiden ve 4 hayvandan elde edilen 291 halk ilacı belirlenmiştir. 66 Ermenek (Karaman) Yöreden toplanan ve tedavi amacıyla kullanılan 47 bitkisel materyal saptanmıştır. Kullanılan kısımları üzerinde kimyasal çalışmalar yapılarak bulunan maddeler belirlenmiş, kaynaklar taranarak sonuçlar, kimyasal bileşik ve tıbbi kullanışları açısından karşılaştırılmıştır. 67 Gölbaşı (Ankara) Anket çalışması sonucunda, halkın % 78.7’sinin gıda ve tedavi amacıyla halen yabani bitki tükettiği belirlenmiştir. Yabani bitki tüketen bireylerin % 68.6’sı yabani bitkileri gıda olarak, % 3’ü tedavi amacıyla, % 28.4’ü ise her iki amaçla da tükettikleri kaydedilmiştir. 68ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 63 Ege Bölgesi (İzmir, Aydın, Manisa, Uşak, Burdur ve Kütahya) 106 adet tıbbi bitki türü tayin edilmiş ve bu bitkiler hakkında halk tarafından verilen bilgiler bilimsel veriler ile karşılaştırılarak bir değerlendirme yapılmıştır. 69 Edirne 188 tür faydalı bitki saptanmıştır. 154 tanesi tıbbi, 60 tanesi zehirli, 55 tanesi besin, 44 tanesi süs bitkisi olarak tespit edilmiştir. 70 Köse Dağları (Gümüşhane) 195 tür ve tür altı kategoriye ait taksonun, tıbbi ve ekonomik kullanım amaçları belirtilmiştir. 71 Kışlak beldesi (Yayladağı-Hatay) Halk arasında kullanılan 105 bitkiye ait 94 yöresel ad ve 32 kullanılış şekli hakkında bilgiler verilmiştir. 47 Ayvacık (Çanakkale) 87 bitki taksonu saptanmıştır. 48’i yiyecek, 35’i tıbbi amaçlı, 5’i boya bitkisi, 4’ü yakacak, 3’ü süs bitkisi ve 8’inin de çeşitli amaçlarla kullanıldığı kaydedilmiştir. 9 Bodrum Yarımadası (Muğla) Gıda grubu 142 doğal, 36’sı da kültürü yapılan bitki tespit edilmiştir. Tıbbi bitki grubunun 92’si doğal, 24’ü kültür ya da bölgeye özgü olmayan, 60 bitkiden oluşan hayvan yemi grubu ve 40 tür de el sanatları grubu (sepet, hasır, kaşık gibi) olarak sınıflandırılmıştır. Bazı türlerin de çardak, çit yapımından, balık avlama ve sosyal kullanımlara değin uzanan geniş bir kullanım çeşitlemesi elde edilmiştir. 72 Düzce (Konuralp), Diyarbakır, Ankara (ortaköy, Keçiören, Çubuk, Kızılcahamam), Eskişehir, Kırşehir (AkpınarBüyükabdiuşağı köyü), Gaziantep, Nevşehir, Manisa (Yakaköy), Kocaeli (Uzunçiftlik), Tunceli (Pülümür), İzmir, Mersin (Arpaçsakarlar), Tokat (Turhal), Şanlıurfa (Siverek) "Enobotanik değeri olan" 247 bitki saptanmıştır. 101 tanesinin yalnız gıda olarak, 78 bitkinin tedavi, 65 bitkinin ise gıda ve tedavi, 3 bitkinin çeşitli amaçlar için (yün boyama, nazarlık, süs eşyası olarak) kullanıldığı belirlenmiştir. 73 Kütahya 57 bitkinin halk ilacı olarak değişik amaçlarla ve değişik şekillerde kullanıldığı ortaya konmuştur. 74 Datça (Muğla) 26 bitkiden çeşitli amaçlarla yararlanıldığı saptanmıştır. Bunların çoğu tedavide ve beslenmede yararlanılan bitkilerdir. 75 Baba Dağı (Muğla) ve Fethiye Yöresi Halkın, çoğunluğu tıbbi amaçlı olmakla birlikte çeşitli amaçlarla yararlandığı 11 bitki türü saptanmıştır. 7664 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kayseri Toplanan 348 taksonun 43 tanesinin kültür bitkisi, 9 tanesinin zehirli bitki, 11 tanesinin de endemik bitki olduğu saptanmıştır. Ayrıca bunlardan 246’sı ilaç, 70’i gıda, 8’i boya, 24’ünün ise hem ilaç hem de gıda, birer tanesinin de süpürge, güzel koku verici ve temizlik maddesi olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 77 Kumalar dağı (Afyon) 70 bitki türü saptanmıştır. 44’ü tıbbi bitki, 15’i gıda, 5’i diğer kullanım amaçlı, 4’ü hayvan yemi ve 2’sinin ise süs bitkisi olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 78 Ezine (Çanakkale) 65 bitki türünden geleneksel halk ilacı olarak yararlanıldığı saptanmıştır. Bunlardan 49’unun yabani ve 16’sının yörede yetiştirilen bitki olduğu belirtilmiştir. 79 Koçarlı (Aydın) 68 taksona ait bitkiden yörede sağlık alanında yararlanıldığı saptanmıştır. 80 Elmalı (Antalya) 23 tane bitkiden 20 tanesinin tedavi amacıyla, 3 tanesinin ise diğer amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 6 Akçakoca (Düzce) 1510 örneğin değerlendirilmesi sonucu 103 familya, 377 cins, 632 tür, 15 alttür, 10 varyete olmak üzere 657 takson saptanmıştır. Bitkilerin yerel adları ile kullanımları verilmiştir. 33 bitkinin tedavi amaçlı, 29 bitkinin yiyecek ve 18 bitkinin de çeşitli amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 81 Çerkeş (Çankırı) 57 bitkisel, 6 hayvansal ve 8 inorganik kaynağın halk ilacı olarak kullanılışı tespit edilmiştir. 82 Bilecik 67 tıbbi bitki türü incelenmiştir. 83 Yenişarbademli yöresi (Isparta) 43 değişik doğal faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. Kullanım amaçları ve yöresel isimleri incelenmiştir. 84 Çatalca (İstanbul) 59 bitki türü toplanmıştır. Bu bitkilerden 15’inin sadece yöresel ismi belirtilmiş, 21 türün yiyecek olarak, 3 türün bitki çayı, 4 türün boya, 5 türün araç-gereç yapımında ve 10 türün farklı amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır. 85 Batı ve orta Anadolu 121 yabani yenebilen bitkinin yiyecek olarak kullanılan kısımları belirlenmiş ve onların ayrıntılı bir şekilde hazırlanma yöntemleri incelenmiştir. 86 Ilıca (Erzurum) 60 bitki teşhis edilmiştir. 42 bitkinin yiyecek, 11 bitkinin yakacak, 2 bitkinin boyamada, 1 bitkinin inşaat malzemesi olarak ve 9 bitkinin de çok amaçlı kullanımı saptanmıştır. 87 Doğu Anadolu Bölgesi (Van, Hakkâri, Siirt, Batman, Bingöl, Tunceli, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Malatya, Ağrı, Kars, Muş ve Bitlis) Bu araştırmada bölgede yetişen ve değişik amaçlarla kullanılan 71 faydalı bitki hakkında bilgi verilmiş, tıbbi kullanımları belirtilmiştir. 88ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 65 Beypazarı, Ayaş, Güdül (Ankara) İnceleme bölgesinde yetişen yabani bitkilerin yiyecek, tedavi ve diğer amaçlı kullanılışları üzerinde halkla röportaj yapılarak bilgi toplanmıştır. Halkın 115 bitkiyi tıbbi, 70 bitkiyi yiyecek ve 7 bitkiyi de çeşitli amaçlar için kullandığı belirlenmiştir. 89 Bergama (İzmir) 55 takson toplanıp teşhis edilmiştir. 45 tanesi tıbbi, 19 tanesi yiyecek ve besin, 7 tanesi endüstri bitkisi olarak saptanmıştır. 90 Sakarya 46 bitki türü ve 5 hayvan türünden elde edilen 139 tıbbi kullanılış tespit edilmiştir. Ve seçilen bazı bitki türleri üzerinde antimikrobiyal aktivite tayini yapılmıştır. 91 Niğde-Aladağlar’ın batısı 200 bitki örneği toplanmış ve 126 türün kullanışlarının olduğu saptanmıştır. 125 tür tıbbi, 39 tür gıda, 7 tür hayvan yemi, 5 tür bal yapımında, 14 tür malzeme yapımında kullanılmakta olup, 5 türün de çevresel kullanıma sahip olduğu belirlenmiştir. 92 Pınarbaşı (Kayseri) 25 familyaya ait 735 tür belirlenmiştir. 44 tıbbi bitki türünün kullanılış nedenleri, uygulanış şekilleri araştırılmış ve kaydedilmiştir. Ayrıca bu bitkilerin fitokimyasal tarama sonuçları (alkoloit, antrakinon, kumarin, flavonoit, saponin, tanen, kardiyoaktif glikozitler, antrasenozit ve uçucu yağ) ile taşıdıkları ana etken madde grupları belirlenmiştir. 93 Dereli (Giresun) 104 bitki örneğinden 69 taksonun tıbbi amaçla kullanıldığı kaydedilmiştir. 94 Mersin ve Adana Marketlerde satılan bitkisel ilaçlar üzerine bir çalışma yapılmıştır. 107 bitki türü bu çalışma ile ortaya konmuştur. 95 Geyve (Sakarya) 34 bitkinin besin maddesi, 41 bitkinin tıbbi amaçla, 8 bitkinin süs bitkisi, 23 bitkininde çeşitli eşyaların yapımında, yakacak ve kereste olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 48 Şuhut (Afyon) 104 bitkisel, 11 hayvansal ve 7 inorganik kaynağın değişik şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 96 Narman (Erzurum) 28 familyaya ait 52 bitki türünün tedavi amacıyla kullanımı belirtilmiştir. Hakkında bilgi verilen ancak örneği bulunmayan 3 tane bitki örneğinin de tıbbi kullanımına yer verilmiştir. Ayrıca yabani olarak yetişen ve gıda olarak kullanılan 27 bitki, kültürü yapılan ve gıda olarak kullanılan 16 bitki, 6 tane kültürü yapılan yem bitkisi, 1 tane boyamada kullanılan bitki, 1 tane temizlikte, 1 tane diğer amaçlı kullanılan, 7 tane de dışarıdan temin edilen ve ilaç olarak kulanılan bitkilere yer verilmiştir. 3766 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Yalova 398 bitkiden halk arasında kullanışı olan 99 takson, kullanışı olmayıp sadece yöresel ismi olan 20 takson saptanmıştır. 99 bitkiden 53’ü halk ilacı, 40’ı gıda, 5’i baharat, 3’ü oyuncak olarak, 4’ü alet yapımında, 2’si samanların balyalanmasında, 2’si boyamada, 1’i dekoratif olarak, 1’i sabun yapımında, 2’si büyü yapımında, 1’i harç yapımında ve 2’sinin de saç bakımında kullanıldığı tespit edilmiştir. 2 Nizip Bölgesi (Aksaray) 74 bitki taksonunun yerel isimleri verilmiştir. Bu bitkilerin kullanımları örtüşmekle birlikte 67’si tedavi amaçlı, 23’ü yiyecek maddesi, 8’i boya eldesi için ve 3’nün de diğer amaçlı olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 97 Merzifon (Amasya) 35 bitki ve 4 hayvan türü ile 3 hayvansal ve 1 inorganik kaynağın çeşitli şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 98 Konya ve Karaman Konya ve Karaman çevrelerindeki 9 cinse ait 21 yenilebilen yabani bitkinin halk tarafından geleneksel olarak kullanımları ortaya konmuştur. Böylece Neolitik ve Kalkolitik Çağlarda İç Anadolu’da yaşamış olan halklar için bu bitkilerin öneminin arkeolojik olarak saptanmasında etnoarkeolojik bir yaklaşım benimsenmiştir. 99 Beykoz (İstanbul) 451 bitki taksonu saptanmıştır. 99 bitkinin tıbbi amaçlarla kullanıldığı, bunlardan 23 tanesinin zehirli olduğu belirlenmiştir. 100 Bandırma (Balıkesir) Yörede 98 bitki taksonu saptanmıştır. Bunlardan 41 taksonun yiyecek ve baharat, 65 taksonun tıbbi amaçlı, 6 taksonun süs, 4 taksonun yakacak, 4 taksonun boya ve 15 taksonun da yöresel inanç, yapı malzemesi, arıcılık, ipek böcekçiliği ve kişisel bakım gibi diğer amaçlar için kullanıldıkları tespit edilmiştir. 13 Çatalca (İstanbul) Tıbbi amaçla kullanılan 68 çiçekli bitki türü saptanmıştır. Bunlardan 58’i doğal, geri kalanları ise kültür bitkileridir. 72’sinin (7 tane farklı bitki karışımı dâhil olmak üzere) farklı kullanımı saptanmıştır. 101 Çanakkale, Edirne, İstanbul, Kırklareli, Tekirdağ Halk ilacı olarak kullanılan 148 bitki taksonu belirlenmiş, bunlardan en yaygın kullanımı olan 20’sinin uygulama alanları verilmiştir. 102 Bozcada (Çanakkale) 64’ü yabani, 17’si ise kültür bitkisi olan 81 bitki taksonunun halk arasındaki kullanımları belirtilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 35‘inin tıbbi, 27‘sinin yiyecek, 13’ünün süs, 7’sinin baharat, 6’sının yakacak olarak; 3’ünün kozmetik, 3’ünün bitki çayı, 2’sinin sepet yapımında, 2’sinin sigara hammaddesi olarak, 2’sinin çit yapımında, 2’sinin oyuncak olarak; 1’inin nazarlık, 1’inin süpürge yapımında, 1’inin boyamada, 1’inin de sakız olarak kullanıldıkları tespit edilmiştir. 103ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 67 Ödemiş, Tire, Kiraz (İzmir) 25 bitki taksonunun 22 farklı kullanımı ortaya konmuştur. 13 bitkinin günlük yaşamda eşya ve gereç olarak kullanımı, 8 bitkinin nazara karşı kullanımı ve 6 bitkinin de ziraatta ekipman olarak kullanımı belirtilmiştir. 104 Bahçe ve Hasanbeyli (osmaniye) 79 taksonun çeşitli amaçlar için (gıda, ilaç, ev eşyası, süs eşyası, kereste, boya, inançsal) kullanıldığı saptanmıştır. Çalışma alanında doğal bitkilerin en çok gıda (45 takson) ve ilaç (35 takson) amaçlı kullanıldığı bunlardan sonra sırasıyla ev eşyası (4 takson), kereste (3 takson), süs eşyası (3 takson), boya (1 takson) ve inançsal olarak (1 takson) kullanıldıkları belirlenmiştir. 105 ordu, Samsun 26 familyaya ait 52 tane yabani yenebilen bitkinin halk tarafından yiyecek olarak kullanımı ortaya konmuştur. 106 Güdül (Ankara) 23 bitkinin halk ilacı olarak, 11 bitkinin ise besin olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 107 Kozan (Adana) 33 tıbbi bitki saptanmış ve bu tıbbi bitkilerden özellikle çok ciddi olmayan sağlık sorunlarında yararlanıldığı ve bu yararlanmanın Anavarzalı hekim Dioskorides’in (MS I. Yüzyıl) reçeteleriyle kısmen uyumlu olduğu saptanmıştır. 9 tanesi Dioskorides ile benzer amaçla kullanılırken, 20 tanesinin farklı amaçlarla kullanıldığı belirlenmiş, 4 tanesinin ise Materia Medica’da hiçbir kaydına rastlanmamıştır. 108 Aşağıçerçi, Çerde, Aşağı Çamlı, Yukarıdere vb. köyler (Ulus- Bartın) Çalışmada, yörede tedavide kullanılan 33 tane doğal bitki, 12 tane kültür bitkisi ve 23 tane yenen bitkiye yer verilmiş, bunların kullanım biçimlerine ilişkin etnobotanik araştırma sonuçları yer almıştır. 109 Manavgat (Antalya) Boya elde etmede kullanılan 14 bitki taksonu, gıda maddesi olarak 40 bitki taksonu, tedavi amaçlı olarak kullanılan 66 bitki taksonu ve değişik amaçlarla kullanılan 75 faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. 110 Pozantı (Adana) Tıbbi amaçlı ve gıda olarak kullanılan 39 bitki tespit edilmiştir. 111 Zeytinbahçe ile Akarçay arasında kalan bölge (Birecik- Şanlıurfa) 434 tür, 5 alttür ve 6 varyete olmak üzere 445 takson tespit edilmiştir. 96’sı yem, 56’sı gıda, 25’i yakacak, 43’ü tıbbi amaçlı, 3’ü süpürge yapımında, 9’u süs bitkisi, 4’ü takı, 7’si çocuklar tarafından oyun amaçlı, 2’si nazar amaçlı, 9’u çay, 2’si tütüne katılan, 2’si boya, 2’si baharat, 5’i çardak, inşaat malzemesi, 2’si sepet, 5’i zehirli, 2’si temizlik, 2’si hasır, 3’ü at koşumu yapımı ve 3’ünün de maydanoz, nane, hardal bağı olarak kullanıldığı kaydedilmiştir. 11268 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kırklareli Halkın yiyecek ve diğer amaçlarla (tıbbi kullanılışı hariç) kullandığı 100 tür belirlenmiştir. 55 tür gıda, 15 tür hayvan yemi, 11 tür boya bitkisi ve 17 türün çeşitli malzeme imalinde, 2 tür oyuncak olarak, 1 tür ekmek mayasına katkı olarak, 1 tür çatı izolasyonunda, 1 tür bereket getirmesi amacıyla, 1 tür arıları çekmek için, 1 tür sakız elde edilmesinde, 1 tür gölge eldesinde, 2 tür süs bitkisi olarak, 3 tür böcek kaçırıcı olarak, 1 tür hayvanların üşümelerine karşı, 1 tür meyve ve sebze tezgâhlarında, 2 türün de saç bakımında kullanıldığı görülmüştür. 113 ovabaşı, Akpınar, Güllüce ve Köseler Köyleri (Gümüşhacıköy/ Amasya) Arasında Kalan Bölge Çalışmada 10’u Türkiye için endemik olan 95’i doğal, 11’i kültür bitkisi 106 takson belirlenmiştir. Bazı örtüşen kullanımlarla birlikte 59 tane bitki türünün gıda, 14 ilaç, 6 yakacak, 7 yem ve 20 el sanatlarında kullanımın yanı sıra 18 bitki türünün de farklı alanlarda kullanımının olduğu belirlenmiştir. 114 Babaeski (Kırklareli) 202 adet örnek toplanmıştır. Bu örneklerin teşhisi sonucunda 46’sı yabani ve 16’sı yörede yetiştirilen 62 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı belirtilmiştir. 115 Ezine (Çanakkale) Yörede 49’u yabani ve 17’si kültür 66 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı ortaya konmuştur. 116 Koçarlı (Aydın) Halk ilacı olarak kullanılan 53’ü yabani ve 15’i ise yörede yetiştirilen 68 bitki türü tespit edilmiştir. 117 Ege Bölgesi 20 familyaya ait 42 bitki türünü içeren 106 adet tıbbi bitki örneği toplanarak tayin edilmiştir. Bunların yerel isimleri, kullanılan kısımları, hazırlanma şekilleri ve tedavideki kullanışı belirtilmiştir. 118 Kürecik (Akçadağ/ Malatya) Farklı kullanılışlara sahip 129 bitki taksonu (123 doğal, 6 kültür) tespit edilmiştir. 45’i bitkisel tedavi, 60’ı gıda, 13’ü baharat veya çay, 24’ü hayvan yemi, 16’sı boya, 16’sı yakacak olarak, 28’inin ise bunların dışında farklı kullanılışlara sahip olduğu saptanmıştır. 119 Ilgaz (Çankırı) 44 familyaya ait toplam 100 taksonun 62’ sinin yiyecek, 25’ inin tıbbi amaçlı, 12’ sinin çay, 4’ünün baharat, 4’ ünün süs bitkisi ve 20’ sinin çeşitli amaçlarla yöre halkı tarafından kullanıldığı belirlenmiş ve bu taksonların kullanılma şekilleri ortaya konmuştur. 120 Cizre (Şırnak) Toplanan bitkilerden 99’unun gıda, 45’inin yem, 44’ünün ilaç, 25’inin süs, 21’inin el sanatları, 20’sinin de yakacak olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 121 Konya 72 farklı bitki türünün halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 122ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 69 ortaca (Muğla) Etnobotanik özelliğe sahip 45 familyaya ait 80 bitki belirlenmiştir. Bunlardan 52’sinin tıbbi, 25’inin gıda amaçlı, 8’inin tat verici-baharat olarak, 8’inin eşya yapımında, 8’inin yakacak olarak ve 5’inin de süpürge yapımında kullanıldığı kaydedilmiştir. 123 Mityat (Mardin) Yörede yetişen 92 tane bitki türünün besin (yiyecek, baharat, çay), süs, yakacak, tarımsal, evsel araç- gereç (tarımsal, alet, süpürge), boya, kozmetik ve nazarlık gibi 106 tane kullanım amacı saptanmıştır. 124 İzmit Körfezi’nin Güney Kesimi 118 bitki taksonundan (104 doğal, 14 kültür) 77’sinin halk ilacı, 59’unun gıda, 13’ünün baharat ve çay olarak, 19’unun hayvan yemi, 5’inin hayvan hastalıklarında, 7’sinin yakacak olarak ve 37 tanesinin de farklı amaçlarla kullanıldığı tespit edilmiştir. 125 Yunt Dağı (Manisa) 32 familyaya ait 54 tıbbi bitki türü kaydedilmiştir. Bunlardan 41 tane türün yabani, 13 türün ise kültür bitkisi olduğu belirtilmiştir. 126 Afyonkarahisar (Sinanpaşa, Hocalar ve Dazkırı) 43 familyaya ait 93 bitki taksonunun 52 tıbbi, 37 yiyecek, 14 yem, 6 boya, 5 yakacak, 4 inşaat malzemesi ve 11 çeşitli amaçlarla kullanımı ortaya konmuştur. 127 Arat Dağı (Birecik, Şanlıurfa) 49 familya ve 193 cinse ait 170 taksonun etnobotanik özelliğinin olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 59’u yem, 33’ü yiyecek, 19’u yakacak, 17’si tıbbi amaçlı, 13’ü zararlı, 8’i süpürge yapımında, 5’i süs bitkisi, 5’i boya, 3’ü oyun amaçlı (çocuklar için) ve 11’inin de diğer amaçlarla kullanıldığı ortaya konmuştur. 128 Karpuzalan ve Adıgüzel (Van) 27 familyaya ait 79 bitki türü tanımlanmış. Kullanım alanları örtüşmekle birlikte 50 bitki türünün tıbbi, 40’ının gıda ve 3’ünün ise diğer amaçlar için kullanıldığı tespit edilmiştir. 129 Bu çalışmaların dışında XVI. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2006) bildirilerinde yer alan “Akçadağ (Malatya) İlçesinde Boya Amacıyla Kullanılan Bitkiler”, “Bursa ve Yakın İlçe Pazarlarında Satılan ve Halk Tarafından Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 130, XVII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2007) bildirilerinde yer alan “İç Anadolu’nun Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Bir Çalışma”, “Ankara-Kızılcahamam Yöresi Halk İlaçları Araştırması”, “Ayvalık’ta İlaç ve Gıda olarak Kullanılan Doğal Bitkiler”, “Kürecik (Akçadağ/Malatya) Bucağında Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 131, XVIII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2008) bildirilerinde yer alan “Kozan’da (Adana) Halk ilacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Işık Dağı ve Çevresinin Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “İncek (Ankara) Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “Düzce İlinin Etnobotanik Özellikleri-I”, “Bayramiç (Çanakkale) Yöresinin Geleneksel Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkileri”, “Bilecik, Bursa ve Edirne Çevrelerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Afyon, Denizli ve Kütahya İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Araştırmalar”, “Güney Marmara’nın Etnoflorası, Tefenni (Burdur) İlçesi’nde Kullanılan Halk İlaçları”, “Isparta, Hatay ve Mersin İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler”, “Iğdır Florasının Etnoflorası Hakkında Ön Bilgiler” 132 adlı çalışmalar da yer almaktadır. Ayrıca Ertan Tuzlacı’nın Şifa Niyetine 133 adlı kitabında bahsettiği Eczacılık Fakültesi son sınıf öğrenci ödevi şeklinde olan Bolu, Seydişehir (Konya), Anamur (İçel), Kumluca (Antalya)’da geleneksel halk ilacı olarak yararlanılan bazı bitkiler üzerine araştırmaları da vardır. Sonuç ve Tartışma Bitki insan ilişkileri insanlık tarihi kadar eskidir. Bitkilerle ilgili bilgiler nesiller boyu aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. İnsan bitki ilişkilerini her boyutuyla inceleyen etnobotanik bilimi sayesinde, bitkilerin daha önceden bilinmeyen özellikleri de dâhil, birçok farklı kullanımıyla ilgili yeni bilgiler gün ışığına çıkmaktadır. Aynı zamanda bu bilim, halkın yerel kültürünün ve yaşam tarzının korunması yönünde de yardımcı olmaktadır. İnsanlar gıda ya da sağlık için kullanacakları bitkilerin potansiyel yarar ve zararlarını belirlemek için önce çok az bir miktarını denemekte, sonra da genel olarak kullanıp kullanmayacağı ile ilgili bir sonuca ulaşmak için miktarı arttırarak denemelerini tekrarlamaktadır. Geçmişten günümüze gelen bitkilerin farklı kullanım alanlarıyla ilgili bu süreç içinde, en yoğun ilgiyi insanların bitkileri hastalıkların tedavisinde kullanmaları çekmektedir. Çünkü insan, değişik toplumlarda ve kültürlerde farklılıklar göstermesine karşın, çoğunluğu bitkisel olan deği- şik doğal kaynaklardan şifa aramaktadır. Halk ilaçlarıyla tedavi geçmişte olduğu gibi günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte ve dünya üzerinde özellikle modern sağlık hizmetlerinin yeterli olmadığı alanlarda halk sağlığı açısından önem taşımaktadır. Tıbbi bitkiler tedavi edici etkilerini, sentezledikleri biyolojik olarak aktif kimyasal bileşikler aracılığıyla gösterirler 4,5,10,33,134. Bitkilerden elde edilen saf etken maddelerin kullanımları oldukça yaygındır. Bu etkili bileşikler ilaç sanayi tarafından da modern ilaç formülasyonlarının hazırlanmasında kullanılmaktadır. Bu nedenle, öncelikle yüzlerce yıldan beri halkın yararlı olduğuna inanarak ısrarla kullandığı bitkiler üzerinde çalışmak sonuca ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Bu sayede hem eldeki veriler bilimsel olarak ispatlanacak, hem de zaman ve maddi bakımdan kısıtlı imkânlara sahip araştırıcıların bu tarz kayıpları önlenmiş olacaktır 5,33. Günümüzde tedavi alanında kullanılan efedrin, essin, digitoksin, kinin, kokain, reserpin, salisin, senne antrakinonları gibi ilaç etken maddelerinin keşfini, çeşitli toplumlarda yapılmış olan etnobotanik araştırmalara borçluyuz 4,33,135 . Etnobotanik çalışmaların bilimsel değerini ve önemini ortaya koymaya çalıştığımız bu derleme çalışmasında, etnobotanik çalışmaların dünyadaki ve özellikle ülkemizdeki durumu gözden geçirilmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yıldan yıla sürekli bir artış söz konusudur. Bu sonucu, 70 yıllık (1928-1997) Cumhuriyet dönemini kapsayan Sadıkoğlu’nun çalışmasında 42 ve sonrasında yapılan çalışmalarda da görmek mümkündür. Elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda ülkemizde en fazla etnobotanik araştırmanın İç Anadolu Bölgesi’nde, en az ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yapıldığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde yapılan araştırmalarda artış olduğu görülmüştür. Yapılan etnobotanik çalışmaların içeriği incelendiği zaman, tıbbi bitkilerin kullanımının yoğunluk kazandığı tespit edilmiştir. İkinci sırayı gıda amacıyla kullanılan bitkiler almaktadır. Ancak, son yıllarda bitkilerin her türlü kullanımını ele alan geniş kapsamlı yapılan etnobotanik çalışmaların da önem kazandığı tespit edilmiştir. Sadıkoğlu’nun çalışmasında olduğu gibi, çalışma kapsamımızda olan yıllar arasında etnobotanik çalışma ve yayın sayısı yıldan yıla artmıştır. Bu dönemdeki belki de en önemli gözlem çalışmaların yurt dışı dergilerde de yayınlanmış olmasıdır. Sadıkoğlu, sekiz ilde (Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya, Şırnak ve Zonguldak) etnobotanik çalışma olmadığını kaydetmiştir 42. Sadıkoğlu tez çalışmasında 5Zonguldak ili için 3 araştırmanın varlığını kaydetmiştir, ancak yayınladı- ğı makalede bu il için çalışma göstermemiştir. Biz bu derlemede sonuçları değerlendirirken yayındaki verileri esas aldık. Buna göre, geçen 20 yıllık süre içinde yine Batman ve Kırıkkale illerinin etnobotanik açıdan incelenmediğini tespit ettik.Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Türkiye, kültürel zenginliği ve zengin floristik yapısı bakımından etnobotanik çalışmalar için oldukça zengin bir araştırma ortamı oluşturmaktadır. Yapılan ve yapılacak olan etnobotanik çalışmalar halkımız ile bitkiler arasındaki ilişkiyi gelecek kuşaklara aktarması bakımından önem taşımaktadır. Böylece geleneksel bilginin unutulup kaybolması önlenecektir. Özellikle geleneksel halk ilaçları üzerine bilimsel temele dayanan araştırmalar ile geniş halk kitlelerinin yararına sunulabilecek yeni ilaçların keşfedilebilmesi mümkün olacaktır. Bu bilinç, yayınlardan da gözlemlediğimiz gibi, ülkemizde de artık yerleşmiş ve olumlu sonuçlarını vermeye başlamıştır. Etnobotanik çalışmaların, şimdiye kadar pek çok araştırmacı tarafından da vurgulandığı gibi, bir merkezde toplanması kültürel değerlerimize, çok sayıda gen kaynağı bitkimiz ile endemik bitkilerimize sahip çıkmak ve şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da gelecek kuşaklara bu bilgilerin ve kültürel zenginliğin aktarımını sağlamak açısından önemli ve gerekli bir adım olarak görülmektedir. Özet Türkiye değişik iklimi ve taşıdığı farklı jeolojik özellikleri nedeniyle geniş bir bitki çeşitliliğine sahiptir. Aynı zamanda, Türkiye pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır ve insanları, zengin bir geleneksel botanik bilgi hazinesi taşımaktadır. Bu bilginin gelecek nesillere aktarılabilmesi için ülkemizde çok sayıda etnobotanik çalışma yapılmaktadır. Bu amaçla Sadıkoğlu 1928–1997 yılları arasında Türkiye’de yapılmış etnobotanik çalışmaları derlemiştir. Bu çalışmada ise 1998–2008 yılları arasında yapılmış 91 etnobotanik çalışma değerlendirilmiş ve özetlenmiştir. Çalışmalar incelendiği zaman, en fazla etnobotanik çalışmanın İç Anadolu Bölgesi’nde yapıldığı, Kırıkkale ve Batman illerinde yapılan etnobotanik çalışmanın henüz olmadığı görülmüştür. Yine bu çalışmalarda halkımızın bitkileri en çok tedavi amacıyla ve gıda olarak kullandığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Etnobotanik, Türkiye florası, Türkiye’deki etnobotanik çalışmalar.

http://www.biyologlar.com/etnobotanik-ve-orkide-turleri-uzerine-bilgili-olan-arkadaslar

Novo Nordisk 90. kuruluş yıldönümünü kutluyor

Novo Nordisk 90. kuruluş yıldönümünü kutluyor

Danimarkalı ilaç firması Novo Nordisk, ürettikleri insülin sayesinde ilk kez diyabet hastalarının tedavi edilişinin 90. yıldönümünü kutluyor. Kuruluşundan bu güne odak noktası diyabetliler için yeni ve daha iyi tedaviler geliştirmek olan Novo Nordisk, günümüzde dünyanın en büyük diyabet tedavi firması konumunda olup, dünyanın dört bir yanında yaklaşık 23 milyon diyabetliye tedavi imkanı sunmakta ve dünyadaki toplam insülin üretiminin yaklaşık %50’sini gerçekleştirmektedir. Novo Nordisk Sağlık Ürünleri Tic. Ltd.Şti., Novo Nordisk’in Türkiye’deki yerleşik şirketidir ve 1995 yılında ithalatçı firma olarak kurulmuştur. Bugün Novo Nordisk Türkiye 200’e yakın çalışanıyla insan insülinleri, analog insülinler ve enjeksiyon sistemleriyle diyabet pazarında liderliğini sürdürmektedir. İlave olarak Novo Nordisk Türkiye, hemofili tedavisi ve bakımı, büyüme hormonu tedavisi ve hormon replasman tedavisi gibi alanlarda da hizmet vermekte ve faaliyetlerini sürdürmektedir. Novo Nordisk’in kuruluşu Danimarkalı Nobel ödülü sahibi August Krogh ve kendisi hekim olan ve aynı zamanda diyabetli eşi Marie ile 1922 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında Kanada’da insülinin keşfedildiğini öğrenir. Marie’nin ısrarları üzerine August, keşfi gerçekleştiren ekibin lideri olan Profesör Macleod ile Toronto’da bir araya gelir. August ve Marie ülkelerinde insülin üretme iznini alarak 1922 Aralık ayında Kopenhag’a geri dönerler. Birkaç ay sonra üretime geçilmesiyle birlikte Kopenhag’daki bir hastanede ilk hastalar tedavi edilmeye başlar. Bugün Novo Nordisk olarak bilinen firmanın temeli bu şekilde atılmış olur. O tarihten bu güne firma, diyabet tedavisi alanında kullanılan insan insülini (1982) ve dünyanın ilk insülin enjeksiyon kalemi NovoPen® (1985) gibi birçok önemli ilerlemeye imza atmış, modern insülinleri (iyileştirilmiş özelliklere sahip analog insülinler) geliştirmiş ve bugün diyabet tedavisinde yeni bir sınıf olan GLP-1 alanında dünyada lider haline gelmiştir.  Bu sürece paralel olarak Novo Nordisk diyabet alanında kazandığı becerilerini hemofili ve büyüme geriliği tedavisine yönelik biyofarmasötik ürünler geliştirmek için kullanmıştır. Novo Nordisk’in en büyük hissedarı olan Danimarka kuruluşlu Novo Nordisk Vakfı, firmanın faaliyetlerine istikrarlı bir zemin oluşturmakta ve insani ve bilimsel amaçlı çalışmalara destek vermektedir.  2002 yılında Novo Nordisk tarafından Dünya Diyabet Vakfı kurulmuş ve vakıf büyüyerek, gelişmekte olan ülkelerde diyabetin önlenmesi ve tedavi edilmesine yönelik yerel girişimlere destek olan dünyanın önde gelen finansör kuruluşlarından biri haline gelmiştir. Benze bir misyonla, 2005 yılında ise, hemofili ve benzeri kanama hastalıklarıyla mücadele eden insanların her koşulda yeterli bakım ve tedaviyi alması gerektiği vizyonuyla Novo Nordisk Hemofili Vakfı kurulmuştur. Genel merkezi Danimarka’da bulunan Novo Nordisk, 75 ülkede 35,000 çalışanıyla faaliyet göstermekte ve ürünleri 180’den fazla ülkede satılmaktadır. Daha detaylı bilgi için www.novonordisk.com adresini ziyaret ediniz. Bilgi için: Artı Değer 0212 328 34 80 Bilge Özcebeci 0536 310 28 88 (bilge@artideger.org ) Şulecan Dalbudak Toközlü 0532 731 04 64 (sulecan@artideger.org)http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/novo-nordisk-90-kurulus-yildonumunu-kutluyor

Türkiye Etik Ödülü Diyabet Lideri Novo Nordisk’e verildi.

Türkiye Etik Ödülü Diyabet Lideri Novo Nordisk’e verildi.

Etik değerlere önem veren şirketler ve yöneticiler arasında yapılan değerlendirme sonucunda Novo Nordisk, EDMER (Etik Değerler Merkezi) tarafından düzenlenen ve Türkiye’nin ilk etik ödülü olan ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülü’nü kazananlar arasında yer aldı. 4 Nisan 2013’de yapılan bir törenle Novo Nordisk ödülünü aldı.Etik Değerler ve İş Ahlakı, İtibar Yönetimi, Kurumsal Yönetim, Kurumsal Sosyal Sorumluluk, Uygunluk Yönetimi, Liderlik ve Yaratıcılıktan oluşan 6 kategorideki 84 EDMER kriterinin değerlendirildiği şirketler arasında diyabet tedavisinde dünya lideri Novo Nordisk, bu kriterleri yerine getiren şirket olarak ödüle layık görüldü.Novo Nordisk Türkiye Genel Müdür’ü Şebnem Avşar Tuna “Etik değerlere önem veren şirketleri ve yöneticileri, gençlerimizin rol modeli olarak görmelerini sağlamak, etik değerlere önem veren şirketleri toplum önünde alkışlayıp onurlandırmak ve etik bilincini yaygınlaştırmak amacıyla oluşturulan bu girişimi desteklediklerini ve ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülü’nü kazanmanın kendileri için büyük önem taşıdığını” ifade etti.Şebnem Avşar Tuna “Bu ödül, finansal, çevresel ve sosyal alanlarda gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerimizde etik olmanın sadece değerlerde olmadığını, Novo Nordisk çalışanlarının etik değerlere sahip çıktıklarını ve ödün vermeksizin uyguladıklarını bizlere bir kez daha kanıtlamıştır.” dedi.  Novo Nordisk Türkiye’nin de bağlı bulunduğu Yakın Doğu Bölgesi Hukuk ve Uyum Departmanı Direktörü Meltem Özker Gündüz Novo Nordisk’in etik değerlere verdiği önemi şu sözlerle aktardı: ‘Novo Nordisk Tarzı’ adını verdiğimiz yönetim sisteminin en önemli maddesi hiçbir zaman etik yaklaşım ve kaliteden ödün vermemek üzerine kuruludur.  Hukuk ve uyum departmanı olarak iş etiği konularında hem çalışanlarımıza hem de iş ortaklarımıza düzenli eğitimler veriyor ve bu konuda bilgilenmelerini sağlıyoruz. ”Editöre bilgi:Novo Nordisk hakkındaGenel merkezi Danimarka’da bulunan Novo Nordisk, diyabet alanında yaklaşık 90 yıllık deneyimi ile yenilikçi ve lider bir küresel sağlık hizmetleri şirketidir. Firma ayrıca hemofili tedavisi ve bakımı, büyüme hormonu tedavisi ve hormon replasman tedavisi gibi alanlarda önder pozisyondadır. Novo Nordisk hakkında detaylı bilgi edinmek için www.novonordisk.com adresini ziyaret ediniz. EDMER hakkındaKısaca Etik Değerler Merkezi (EDMER) Ülkemizde, etik bilincinin oluşturulması, geliştirilmesi, yaygınlaştırılmasını sağlamak ve gençlerimizin etik ve iş ahlakı konularındaki bilgi, tecrübe, muhakeme, değerlendirme, karar verme ve doğru davranma becerilerini geliştirmek amacıyla Nisan 2011’de kuruldu. İlk Yönetim Kurulu ise Bülent Şenver Genel Başkanlığı’nda, Saffet Karpat Başkan Yardımcısı, Nazım Olcay Kurt Genel Sekreter, Emre Denizel Sayman ve Sevim Özer’den oluşuyor. ETİKA Etik Taahhüt Plaketi nedir? Etik değerlere önem veren şirketleri ve yöneticileri gençlerimizin rol modeli olarak görmelerini sağlamak, etik değerlere önem veren şirketleri toplum önünde alkışlayıp onurlandırmak ve etik bilincini yaygınlaştırmak amacıyla EDMER tarafından, özellikle gençler adına şirketlere verilen bir teşekkür ödülüdür. Neden bu ödül plaketi?Etik konusunda duyarlı tüm gençleri “Etik Gönüllüsü” olmaya davet eden EDMER, ilk çalışmasına “Gençlerin Gözüyle Etik” araştırması yaparak başladı. Bu araştırma sonuncunda gençlerin yaklaşık %45’ini etik konusunda ya fikri olmadığı ya da yanlış bilgiye sahip olduğu, %58’inin etik dışı davranmaktan çekinmediği, %55’inin etik dışı davrananlara tepkisiz kaldığı belirlendi. 18 ile 24 yaş arası gençlerimizin gözünde Türkiye’de etik konusunda geçerli not alabilecek tek bir kurum dahi olmadığı belirlendi. 10 üzerinden en fazla notu 4.7 ile Üniversiteler alırken bir çok kurum 4’ün altında not aldı. Gençlerimizin gözünde Türk toplumunun etik notu ise 5 üzerinden sadece 2.6 çıktı. Gençlerin etik konusundaki algılamalarını, görüşlerini ve beklentilerini ortaya çıkartmak maksadıyla yapılan bu araştırmanın sonuçlarına göre EDMER yapacağı çalışmaları belirledi.Etik değerlere önem veren şirketleri ve yöneticileri gençlerimizin rol modeli olarak görmelerini sağlamak, etik değerlere önem veren şirketleri toplum önünde alkışlayıp onurlandırmak ve etik bilincini yaygınlaştırmak amacıyla EDMER etik değerlere önem veren şirketlere ETİKA Etik Taahhüt Plaketi vermeyi kararlaştırdı.Neden şirketlere veriliyor?İş dünyası para ve gücün bir araya geldiği zeminlerdir. Paranın ve gücün buluştuğu zeminler ise bütün dünyada etik değerler açısından en kaygan zemini oluşturuyor. Bu zemin, yani iş hayatı, gençleri şekillendiren, onların hayata ve işe bakışlarında önemli etkiye sahiptir. Etik değerlere uyan bir şirket, gençleri bu yönde besler ve toplumun ve elbette ekonominin gelişimini olumlu yönde etkiler. Bu nedenle, gençlere etik ortamlar sunan ve onlara bu konuda iyi örnek olan şirketlerin bir teşekkürü ve toplum önünde alkışlanmayı hak ettiğini düşünüyoruz. ETİKA Etik Taahhüt Plaketi hangi şirketlere verilir? Bir şirketin bu plaketi alabilmesi için öncelikle EDMER’in uluslararası etik kriterlerine uyacağını beyan etmesi, yani bir anlamda tüm toplumla bu konuda el sıkışması gerekiyor. Etik Değerler ve İş Ahlakı, İtibar Yönetimi, Kurumsal Yönetişim, Kurumsal Sosyal Sorumluluk, Uygunluk Yönetimi, Liderlik ve Yaratıcılık’tan oluşan 6 kategorideki 84 EDMER kriterinin üçte ikisinden fazlasını yerine getirdiğini beyan eden şirketler, gençlere bu konuda örnek teşkil ettikleri için teşekkür plaketiyle ödüllenmeyi hak ediyor. ETİKA Etik Taahhüt Plaketi için belirli bir kontenjan ya da sayısal limit var mı?Hayır. EDMER’in uluslararası kriterlerden yola çıkarak toplum ve gençler adına oluşturduğu etik değerlere uyma konusunda gönüllü olan, bu konuda taahhütte bulunan her şirket bu plaketi alabilir. Etik kriterle uyacağını beyan eden şirketlerin bu taahhüde uyup uymadığının tespiti nasıl yapılacak? Bunun bir yaptırımı var mı?Bir şirketin bu konuda toplumla el sıkışması ve toplumun, STK’ların ve en önemlisi kendi çalışanlarının gözlerinin bu şirketlerin etik taahhütlerinin üzerinde olması en büyük denetim ve yaptırım mekanizmasıdır. Yolsuzluk, usulsüzlük, tüketici aldatma ve benzeri birçok konuda kural dışına çıkan şirketler zaten çeşitli yollarla (şikayet, resmi denetim vs) yargıya taşınacaktır. Bu tür davalardan mahkum olan şirketler zaten ETİKA kriterlerini yerine getirmemiş sayılırlar. Ancak bu etik değerlere uyma konusundaki beyan her yıl yenileneceğinden, şirketlerin etik davranma konusunda her yıl taahhütte bulunma ve ödüllendirilme sürekliliği ve şansı olacaktır.    Etik çalışma kuralları nelerdir? Bir şirket nasıl etik olur? Etik değerlere önem veren şirketler altı kategoride bazı uygulamaları hayata geçirmeleri gerekir. Biz de EDMER olarak ETİKA 2012 değerlendirme çalışmamızda altı kategoride 84 soru hazırladık. Şirketlerin uluslararası standartlara göre uymaları gereken aşağıdaki konulardaki uygulamalarını sorguladık ve yapılan uygulamaları tespit ettik. Bu tespiti şirketlerin genel müdürlerinin yapmasını istedik. Şirketlerin genel müdürlerinin yaptıkları beyanları doğru kabul ettik. Yani şirketler etik konusunda kendi değerlendirmelerini kendileri yaptılar. Değerlendirmeye esas teşkil eden altı kategori şunlardır:1. Etik Değerler ve iş Ahlakı2. İtibar Yönetimi3. Kurumsal Yönetişim4. Kurumsal Sosyal Sorumluluk5. Uygunluk Yönetimi ve6. Liderlik ve YaratıcılıkUluslararası standartlara göre yapılması gereken uygulamaların üçte ikisinden fazlasını yaptığını beyan eden şirketlere ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülü verilmesi EDMER Yönetim Kurulunca uygun bulunmuştur.Türkiye’de gençliğin etik değerlerinin oluşturulması için ne gibi çalışmalar yapılmalıdır? Şirketlerden beklentileriniz neler?Öncelikle iş dünyasına önemli görevler düşüyor. Etik değerlere bağlı olacaklarını taahhüt etmeleri ve toplumla bu konuda bir mutabakata varmaları önemli bir başlangıç. Daha sonra taahhütleri yerine getirmek için çaba sarf etmeleri gerekiyor. Tüketici dernekleri, çalışanları ve diğer ilgili STK’ların da bu değerlerin yerine getirilip getirilmediği konusunda takipçi olmaları şart. Biz bu konuda en önemli görevi ve bir anlamda öncülüğü üstleniyoruz. Ödül alan şirketlerde, gençlerin staj vs. gibi aktif rol alması için bir çalışmanız, desteğiniz var mıdır?Ödül alan şirketler ile EDMER olarak değişik etik projeleri yapmak istiyoruz. Her şirketin kendine özgü proje önerileri oluyor. Gençlerin etik değerlere önem veren şirketlerde staj yapması bu projelerden sadece bir tanesi. Her bir şirket ile ayrı ayrı çalışarak her şirkete özgün gençler için etik projesi yapmayı planlıyoruz. 4 Nisan 2013 tarihindeki ödül töreninden sonra ödül alan şirketler ile çalışmalarımıza başlayacağız. Bilgi için:Artı Değer 0212 328 34 80Bilge Özcebeci 0536 310 28 88(bilge@artideger.org)Şulecan Dalbudak Toközlü 0532 731 04 64 (sulecan@artideger.org)http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/turkiye-etik-odulu-diyabet-lideri-novo-nordiske-verildi-

Abiyogenez - 14: Miller-Urey Deneyi Nedir, Ne Değildir?

Abiyogenez - 14: Miller-Urey Deneyi Nedir, Ne Değildir?

20. yüzyılın dahileri arasında görülen, canlılığın cansızlıktan nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair ilk somut deneyleri yapan ve fikirleri ileri süren Alexander Ivanovich Oparin (Rusya) ve John Burdon Sanderson Haldane (İngiltere).

http://www.biyologlar.com/abiyogenez-14-miller-urey-deneyi-nedir-ne-degildir



 Dormansi Olayı - Çimlenme Durgunluğu Nedir ?

Dormansi Olayı - Çimlenme Durgunluğu Nedir ?

Olgunluğa yeni erişmiş tohumların çimlenebimeleri için genellikle belli bir sürenin geçmesi gerekir.

http://www.biyologlar.com/dormansi-olayi-cimlenme-durgunlugu-nedir-

Prof.Dr. Mehmet Kutsay ATATÜR - Biyolojiye yön verenler

Prof.Dr. Mehmet Kutsay ATATÜR - Biyolojiye yön verenler

15 Şubat, Türkiye’de biyolojinin, özellikle herpetolojinin duayen adlarından, saygıdeğer Hocam Prof.Dr. Mehmet Kutsay ATATÜR’ün 70. yaş günü.

http://www.biyologlar.com/prof-dr-mehmet-kutsay-atatur

Ormanlarımızda Yayılış Gösteren Asli Ağaç Türleri

Ormanlarımızda Yayılış Gösteren Asli Ağaç Türleri

Orman; belirli yükseklikteki ve büyüklükteki ağaçlar, çalı, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar ve çeşitli hayvanlarla, toprağın birlikte meydana getirdiği, aynı zamanda topluma çeşitli faydalar sağlayan bir ekosistem.

http://www.biyologlar.com/ormanlarimizda-yayilis-gosteren-asli-agac-turleri

Prof. Dr. Aykut Kence (27 Ağustos 1946-1 Şubat 2014)  - Biyolojiye yön verenler

Prof. Dr. Aykut Kence (27 Ağustos 1946-1 Şubat 2014) - Biyolojiye yön verenler

27 Ağustos 1946 tarihinde İstanbul’da dünya ya gelen Kence, sırasıyla İstanbul’da Karaahmet Paşa İlkokulu (1958), Şehremini Ortaokulu (1961) ve Pertevniyal Lisesi (1964)’ni tamamladıktan sonra, 1968 yılında İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesinden mezun olmuştur.

http://www.biyologlar.com/prof-dr-aykut-kence-27-agustos-1946-1-subat-2014-biyolojiye-yonverenler

Prof.Dr. Abidin <b class=red>BUDAK</b> - Biyolojiye yön verenler

Prof.Dr. Abidin BUDAK - Biyolojiye yön verenler

Türkiye biliminin öncülerinden olan ve başta doğabilimciler olmak üzere değerli hocalarımızı tanıtmaya çalıştığım yazı serisinde, bugün 73. doğum gününü kutladığımız değerli hocam, doktora babam Prof.Dr. Abidin Budak hakkında kısa da olsa bir tanıtım yazısı hazırladım. Önümüzdeki günlerde yazıyı yeni bilgilerle güncelleyeceğim. Bu vesile ile değerli hocama Allah'tan sağlıklı, mutlu, uzun ömür dilerim. 9 Kasım 1943’te Dikili (İzmir)’de dünyaya gelen Prof.Dr. Abidin Budak, ilkokul ve ortaokulu Kınık'ta, liseyi öğrenimini ise İzmir Namık Kemal Lisesi’nde tamamladı. 1965 yılında başladığı Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü’nden 1968 yılında FKB, Botanik, Zooloji ve Jeoloji sertifikalarını da alarak mezun oldu. Viyana Tabiat Tarihi Müzesi’nden ve Avrupa’nın önde gelen mammaloglarından Avusturyalı Dr. Friederike Spitzenberger’in mammaloji derslerini vermek üzere Ege Üniversitesi’ne geldiği bir dönemde yüksek lisansa başlayınca, danışman olarak Bayan Spitzenberger atandı. Felten et al. (1971, 1973, 1977) gibi Heinz Felten, Friederike Spitzenberger ve Gerhard Storch üçlüsünün birlikte yazdıkları “Zur Kleinsaugerfauna West-Anatoliens (Batı Anadolu’nun Küçük Memeli Hayvanları)” adlı üç makaleden oluşan seri gibi bazı makalelerinde örnek toplamadaki katkıları nedeniyle Abidin Hoca’ya teşekkürleri görülmektedir. Ancak ertesi yıl Spitzenberger, İzmir’den ayrılınca rahmetli Muhtar Hoca’nın önerisi ile diğer öğrencileri gibi zaten aşina olduğu herpetoloji alanında çalışmalara başlamıştır (bu açıdan benzerliğimiz var. Diğer öğrencilerinin herpetoloji alanında çalışırken, ben mammalojiye geçtim).   1969 yılında E.Ü. Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Kürsüsü'nde asistan olarak göreve başladı. Aynı üniversitenin Zooloji Bölümü’nde Prof.Dr. Muhtar Başoğlu danışmanlığında 1972 yılında yüksek lisansını (Türkiye'de Mabuya vittata (Scincidae: Lacertilia)'nin Bireysel ve Coğrafi Varyasyonları Üzerine Araştırmalar) ve 1974 yılında doktorasını (Anadolu'da Yaşayan Lacerta laevis, Lacerta danfordi ve Lacerta anatolica'nın Taksonomik Durumları ve Coğrafi Yayılışları Üzerinde Araştırmalar) tamamlamıştır.   1975 yazında üç ay süre ile İskenderun Belen yokuşunda bulunan Deniz Piyade Okulu’nda askerliğini tamamladı. Askerlik arkadaşlarından biri kadim dostu Mehmet Kutsay Atatür idi (fotoğraf). Ardından gittiği Almanya’da 1976-1978 yılları arasında Zoolojik Araştırma Enstitüsü ve Alexander König Müzesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. Alman herpetolog Wolfgang Böhme ile rudis grubu kaya kertenkeleleri hakkındaki yayın (Böhme und Budak, 1978; Budak und Böhme, 1978) bu dönemde hazırlanmıştır.   1970ler akademik çalışmalar için yoğun arazi faaliyetleri ile geçmiştir. Yurdun dört bir yanındaki örnek toplama faaliyetleri arazi biyologlarının iyi bileceği şekilde çeşitli zorluklarla doludur. Bunlardan birini yakın arkadaşı Prof.Dr. Mehmet Kutsay Atatür’ün yazdıklarından okuyalım: “Meslekdaşlığımızın getirdiği sıcaklık yanında, Abidin üniversitedeki en samimi, en iyi dostumdu, hâlâ da öyledir. Muzip tavır ve davranışları bende de her zaman karşılık bulduğundan ayrıca iyi anlaşırız. Askerliğimizi '75 yazında İskenderun Er Eğitim Alayında yedeksubay (!) olarak yapmış olmamız da dostluğumuzu pekiştirmiştir.. Adana'dan bir anı aktarayım, 70li yıllarda bir soğuk kış günü akşam kendimize ucuz bir otel bulduk, 3 kişilik oda gecesi 10 lira mı ne (çok düşük bütçeyle arazi yaptığımız yıllar), tam odayı tutacağız Abidin sobalı odanın 12 TL olduğunu keşfetti, ee, bütün gün arazide üşümüşüz zaten, 2 lira fazla verip odayı tuttuk, gittik salaş bir yerde 1-2 lokma birşeyler yiyip otele döndük, doğru odamıza, ısınmaya. Abidin yarım kutu kibrit çaktı ama gazlı sobada tık yok, aşağıyı aradık, adam "ee, gaz ekstra paraya" demesin mi, naçar birkaç lira da gaz parası verip 1-2 saat ısınabilmiştik...”.   Abidin Hoca, 1982 yılında Yardımcı Doçent, 1984 yılında Doçent, 1990 yılında ise Profesör ünvanını almıştır. Bu görevini Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı’ndan emekli oluncaya kadar sürdürmüştür.   İyi derecede Almanca bilen Prof.Dr. Abidin Budak, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı’nda uzun yıllar çalışmalar yapmış ve buradan emekli olan Prof.Dr. Seza Budak Hoca ile evlidir. Yarım asıra yaklaşan bu evlilikten Özgür ve Barış Budak doğmuştur.     1970li yıllarda Abidin Hoca, arkadaşlarıyla: (soldan sağa) Hale Pekerten, Osman Parlak ve Mehmet Kutsay Atatür     Mehmet Atatür'ün kaleminden: 1973 yılından bir anı. Ege Üniv. Doğa Tarihi Müzesi'nin ikinci müdürü olacak olan Prof. Dr. Fikret Ozansoy eski Merkez Bina yanındaki odadan bozma ilk Zooloji Müzesi'nde üniversitemizi ve Muhtar Hoca'yı ziyaret ediyor. Solda müze teknisyenimiz Sadettin Düzgün, yanında Abidin (Budak) ve Muhtar hocalar, sağda sayın Ozansoy ve taze asistan (1,5 yıllık!) bendeniz değerli müze materyalleri gerisinde poz vermişiz. O günler için en değerli materyal önde duran Nil Yumuşakkabuklu Kaplumbağasının (Trionyx triunguis) sırt kemik kavkısı (karapası). Hocanın o yıl yapmış olduğu bir yayınla kaplumbağanın ülkemizde de yaşadığı bilim dünyasına duyurulmuştu...   Omurgalı Hayvanlar, Herpetoloji, Mammaloji, Deniz Sürüngenleri ve Memelileri, Sosyal Böcekler ile Taksonomik Zooloji ve Reptil Biyolojisi konuları başta olmak üzere çeşitli lisans ve lisans üstü derslerini yıllar boyunca sürdürmüştür.      74 kışında Nil kaplumbağalarının (Trionyx triunguis) Dalaman civarındaki olası habitatlarını tespit etmek için bölgede bir araştırma gezisi yapmıştık. Gezi süresince Dalaman Devlet Üretme Çiftliğinde misafir edildik. Gezinin ilk günü çok kibar bir kişi olan çiftlik müdürü sayın bay Baybaş'ı (adını hatırlayamıyorum) "istasyondan bozma müdüriyet binasında" ziyaret etmiştik. O günün bir anısı; Veli efendi, Muhtar hoca, sayın bay Baybaş ve Abidin hoca ile.. (M. Atatür arşivi)     Hâlâ 1975-76 yılında, Aydın - Paşayaylası yöresindeki arazi çalışmasındayız. Abidin hoca karpuzu kesmiş, sade öğle yemeğimizi hazırlamış bekliyor ama Veli efendi toplanan karınca örneklerini derlerken Muhtar hocanın aklı hâlâ karıncalarda! (M.K. Atatür arşivi)   Türk Herpetolojisi’nin kurucularından merhum Prof.Dr. Muhtar Başoğlu hocadan sonra ikinci kuşak herpetologlarımızın başında yer almaktadır. Daha çok kertenkeleler üzerine araştırma çalışmaları bulunan hocam, Tarla Kertenkelesi’nin yeni bir alttürünü Prof.Dr. İbrahim Baran ile birlikte 1978 yılında tavsif ederek bilimdünyasına tanıtmıştır: Ophisops elegans basoglui Baran et Budak, 1978. Kendi adı verilen iki takson ise yine kertenkelelerden; Lacerta oertzeni budaki Eiselt et Schmidtler, 1986 (1987) (güncel geçerli adı: Anatololacerta oertzeni budaki) ve Ablepharus kitaibelii budaki Göçmen, Kumlutaş et Tosunoğlu, 1996 (güncel geçerli adı: Ablepharus budaki).     Fotoğraf: Yağmurlu bir günde Göcek'te öğrenciler ve şoförümüzle, 90 lı yıllar. Soldan sağa: Hidrobiyolog Semih Üçüncü, şoför ??, Prof.Dr. Abidin Budak, Prof.Dr. Güler Ünal, Prof.Dr. Mehmet Kutsay Atatür (M.K. Atatür arşivi).       Fotoğraf: 1990lı yılların sonunda Zooloji Kürsüsü fotoğrafçımız Osman'ın (ortada) emekli olduğu gün (soldan sağa: merhum Prof.Dr. Savaş Mater, Prof.Dr. İsmet Özel, Prof.Dr. Tuncer Katağan, Y.Doç.Dr. Ahmet Mermer, Osman Bey, Prof.Dr. Mehmet Atatür, Prof.Dr. Abidin Budak, kürsü personelinden ??, merhum Prof.Dr. Önder Deveci (M.K. Atatür arşivi).   Prof.Dr. Abidin Budak, bilimsel araştırma ve yayınları yanında pek çok öğrenci de yetiştirmiştir. Bunlar arasında doktora danışmanlıklarını yaptığı   Prof.Dr. Cemal Varol Tok (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi), Prof.Dr. Yusuf Kumlutaş (9 Eylül Üniversitesi), Prof.Dr. Ahmet Karataş (Ömer Halisdemir Üniversitesi), Prof.Dr. Dinçer Ayaz (Ege Üniversitesi), Prof.Dr. Çetin Ilgaz (9 Eylül Üniversitesi), Y.Doç.Dr. Ahmet Mermer (Ege Üniversitesi) sayılabilir. Yayınlarından bazıları: Atatür, M.K. and BUDAK, A. (1982): The present status of Mertensiella caucasica (Waga, 1876) (Urodela: Salamandridae) in Northeastern Anatolia, Amphibia-Reptilia, 4: 295-301. Baran, İ. ve BUDAK, A. (1978): Anadolu'dan yeni bir Ophisops elegans (Lacertidae, Reptilia) formu hakkında, E.Ü. Fen Fakültesi Dergisi, Seri B, 2 (2): Bornova-İzmir. Böhme, W. und BUDAK, A. (1977): Über die rudis-Gruppe des Lacerta saxicola Komplexes in der Türkei, II (Reptilia: Sauria: Lacertidae), Salamandra (Frankfurt), 13 (3-4): 141-149 . BUDAK, A. (1974): Türkiye'de Mabuya vittata (Scincidae: Lacertilia)'nin bireysel ve coğrafi variasyonu üzerinde araştırmalar, E. Ü. Fen Fak. İlmi Raporlar Serisi, No: 162. Bornova-İzmir. BUDAK, A. (1976): Anadolu'da Yaşayan Lacerta laevis, Lacerta danfordi ve Lacerta anatolica'nın taksonomik durumları ve coğrafi yayılışları üzerinde araştırmalar, E. Ü. Fen Fak. İlmi Raporlar Serisi, No: 214. Bornova-İzmir. BUDAK, A. (1980): Kaya kertenkeleleri grubuna dahil Anadolu'daki tek eşeyli formlar hakkında (Lacertidae, Reptilia), TÜBİTAK Yayınları, No: 480 (özet olarak basıldı). BUDAK, A. (1982): Kaya Kertenkeleleri grubuna dahil Anadolu'daki tek eşeyli formlar hakkında (Reptilia: Lacertidae), TÜBİTAK Yayınları, No: 545, TBAG Seri No: 32. BUDAK, A., Atatür, M.K. ve Göçmen, B. (2000): Omurgasızlar Sistematiği, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Teksirler Serisi, No: 126, E. Ü. Fen Fakültesi Baskı İşleri, Bornova-İzmir, 101 s. BUDAK, A., Atatür, M.K., Göçmen, B. ve Akyurtlaklı, N. (2000): Omurgasızlar Sistematiği Uygulama Kitabı, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Teksirler Serisi, No: 127, E. Ü. Fen Fakültesi Baskı İşleri, Bornova-Izmir, 87 s. BUDAK, A. und Böhme, W. (1978): Über die rudis-Gruppe des Lacerta saxicola Komplexes in der Türkei, I (Reptilia: Sauria: Lacertidae), Ann. Naturhistor. Mus. Wien, 81: 273-281. BUDAK, A. ve Göçmen, B. (1995): Kuzey Kıbrıs Lacerta laevis Gray, 1838 (Sauria: Lacertidae) örnekleri hakkında, DOĞA-Tr. J. of Zoology, 19: 1-15 BUDAK, A. and Göçmen, B. (2000): The importance of the caudal projections in the classification of the rumen ciliates and using the taxa of forma, group and series, T. Parazitol. Derg. “Acta Parasitologica Turcica”, 24 (2): 214-216. BUDAK, A. ve Göçmen, B. (2008): Herpetoloji (ders kitabı), 2. baskı, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, No. 194, Bornova-İzmir. BUDAK, A., Göçmen, B., Mermer, A. ve Kaya, U. (2013): Omurgalılar Sistematiği (ders kitabı), 7. baskı, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, No: 194, Bornova-İzmir, 268 s. BUDAK, A., Göçmen, B., Mermer, A., Ayaz, D. ve Çiçek, K. (2006): Omurgalılar Biyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitaplar Serisi, No: 197, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İzmir, 159 s. BUDAK, A. ve Tok, C.V. (1995): Sık Kullanılan Zooloji Terimleri Sözlüğü, E.Ü. Fen Fak. Yayınları, No: 115. Bornova-İzmir. BUDAK, A., Tok, C.V. ve Karataş, A. (1997): Mammoloji Laboratuvar Kılavuzu, E. Ü. Fen Fak. Yayınları, No: 121, iii+50 s. Bornova-İzmir. BUDAK, A., Tok, C.V. ve Mermer, A. (1995): Herpetoloji Laboratuvar Kılavuzu, E. Ü. Fen Fak. Yayınları, No: 116. Bornova-İzmir. Göçmen, B., Atatür, M. K., BUDAK, A., Bahar, H., Yıldız, M.Z. and Alpagut-Keskin, N. (2009): Taxonomic notes on the snakes of Northern Cyprus, with observations on their morphologies and ecologies, Animal Biology, 59 (1): 1-30. Göçmen, B., BUDAK, A. ve Karataş, A. (2008a): Amfibiler, s. 162-165, in: Karataş, A., Karataş, A. ve Sözen, M. (eds.), Aladağlar’dan Bolkarlar’a Niğde’nin Biyoçeşitliliği (el kitabı), Niğde Çevre-Orman İl Müdürlügü Yayınları, No: 1, Hamle Gazetecilik ve Matbaacılık Ltd. Şti., Niğde. Göçmen, B., BUDAK, A. ve Karataş, A. (2008b): Sürüngenler, s. 166-181, in: Karataş, A., Karataş, A. ve Sözen, M. (eds.), Aladağlar’dan Bolkarlar’a Niğde’nin Biyoçeşitliliği (el kitabı), Niğde Çevre-Orman İl Müdürlügü Yayınları, No: 1, Hamle Gazetecilik ve Matbaacılık Ltd. Şti., Niğde. Tosunoğlu, M., Göçmen, B., Taşkavak, E. and BUDAK, A. (1999): A serological comparison of the populations of the Lacerta laevis complex in northern Cyprus and southern Turkey, Zoology in the Midle East, 19: 117-122. Kaynaklar ve Web Sayfaları Prof. Dr. Abidin BUDAK: http://reptile.fisek.com.tr/abidin.... (erişim tarihi: 09.11.2016). Bayram GÖÇMEN (2013): Prof. Dr. Abidin BUDAK ve Arazi Çalışması, https://www.youtube.com/watch?v=aHP... Bayram GÖÇMEN (2016): Kişisel web sayfası http://www.bayramgocmen.com/yayinla... (erişim tarihi: 09.11.2016). VİKİPEDİA Özgür Ansiklopedi, Abidin Budak, https://tr.wikipedia.org/wiki/Abidi... (erişim tarihi: 09.11.2016).   Teşekkür: Fotoğrafları kullanmama müsaade eden değerli hocam Prof.Dr. Mehmet Kutsay Atatür ve Dr. Hale Pekerten'e çok teşekkür ederim.   Prof.Dr. Ahmet KARATAŞ  

http://www.biyologlar.com/prof-dr-abidin-budak-biyolojiye-yon-verenler

Türkiye'de Yaşayan Engerek Türleri

Türkiye'de Yaşayan Engerek Türleri

Türkiye sınırları içerisinde bir çok sürüngen türünün varlığının yanı sıra çok sayıda engerek türüde de hayatlarını sürdürmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yasayan-engerek-turleri

Doktora Öğrencisi İlanı

Doktora Öğrencisi İlanı

Akdeniz Üniversitesi Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü (Türkçe ve İngilizce Programları) TALEN ve CRISPR’ lar yoluyla genom mühendisliği ve bitkilerin abiyotik streslere karşı savunma yöntemlerinin moleküler mekanizması konularındaki TÜBİTAK projelerimde çalışmak isteyen, motivasyonu yüksek, kendi kendine öğrenme becerisine sahip öğrenciler aşağıdaki e-mail yoluyla benimle temasa geçsinler lütfen. Başarılı aday ya da adaylara TUBITAK burs imkânı mevcuttur. Yrd.Doç.Dr. M. Aydın AKBUDAK Akdeniz Üniversitesi Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü akbudak@akdeniz.edu.tr

http://www.biyologlar.com/doktora-ogrencisi-ilani


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0