Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 83 kayıt bulundu.
Yalnız George'dan İnsanlığa Hüzünlü Veda

Yalnız George'dan İnsanlığa Hüzünlü Veda

Galapagos kaplumbağası, türünün son örneği "Yalnız George" 100 yaşında yaşama veda etti. 1535 yılında İspanyol gemiciler tarafından, Ekvadora bağlı Galapagos adalarında yaşayan bu kaplumbağalara, İspanyolca kelime olan Galapago ismi verildi. Çobanlar tarafından 1972 yılında Pinta adasında bulunan erkek dev su kaplumbağası Geochelone Nigra Abingdoni alt türünün bilinen son örneğiydi. Galapagos Ulusal Park Müdürü Edwin Naula, SantaCruz adasındaki kaplumbağa yetiştirme merkezinde bakıcısı Fausto Llerena  tarafından ölü bulunan Yalnız George'un ölüm nedeninin belirlenebilmesi için nekropsi  uygulanacak.Galapagos adaları,1835 de Darwinin ziyaretiyle üne kavuşmuş adalardır. İngiliz doğa tarihçisi, Charles Darwin, 1859 da ortaya attığı evrim teorisinin unsurlarından "Doğal Seçilim"i, Galapagos adalarındaki gözlemlerine dayanarak yapmıştır. Doğal seçilime göre, belirli bir türde dış çevreye uyum konusunda daha elverişli özelliklere sahip olan canlılar, bu elverişli özelliklere sahip olmayan canlılara göre, yaşama ve üreme açısından daha şanslıdırlar. Bunun sonucu olarak genlerini yeni kuşaklara aktarabilmeleri yoluyla evrim devam eder. Yalnız George 1993 yılından beri başka dev su kaplumbağalarıyla çiftleştirilmeye çalışıldı fakat başarılı olunamadı. Ve türünün son örneği olan yalnız George ile birlikte dünyamız bir kere daha yara aldı. İnsanoğlu bir türü daha uğurlarken, ciddi anlamda artık kendini sorgulamalı. Yaban hayatında bize veda etmeye hazırlanan pek çok canlı var. Bu ilk değil ama son da olmayacak. Her şeyden önce "insan" varlığı, yaptıkları ve yapacakları üzerine düşünmelidir. Yapılması gereken en önemli çalışma eğitimdir. Bireyler, biyoçeşitliliği neden korumaları gerektiğini anlamazlarsa, kendimiz dışındaki canlıları koruma şansımızda kalmaz. Her canlının yaşam zincirinin bir halkası olduğu, öğretilmelidir. Bunu anlatmak zaman ve emek ister. Âmâ şöyle bir düşünüldüğü zaman, biz, bu zinciri bozmak için bu kadar zaman harcarken, toplamak için neden zaman ayırmayalım. Aynı zamanda, çocuklarımıza paylaşmayı, öğretirken, bizimle yaşamı paylaşan diğer canlılarla da paylaşmamız gereken şeyler olduğunu öğretmeliyiz. Biz yaşamı başka canlılarla da paylaşıyoruz. İnsan, başka bir insanla, nasıl ki ekmeği, suyu, sevgiyi paylaşıyorsa, diğer canlılarla da havayı, suyu, toprağı paylaşması gerektiği çocuklarımıza öğretilmelidir. Çocuk yaşamın tamimiyle kendisine hak olduğunu düşünürse, insanlık kaybetmeye mahkûm demektir... Yalnız Georgenin bu şekilde veda etmesinin, senaryosunu kim yazdı? -Yazan: İnsan, oynayan "Yalnız George ve arkadaşları". Film biter ve "Yalnız George" insanoğluna veda eder. VAR OLAN DÜNYAMIZDA FÜGÜRAN YOK, HER CANLI BAŞ KAHRAMAN... Nuray GÜNDOĞDU Eğitim ve Etkinlikler Sorumlusu/Education and Event Area Manager Faruk Yalçın Zoo Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı A.Ş. www.farukyalcinzoo.comKaynak: http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/yalniz-georgedan-insanliga-huzunlu-veda

Bio-Der Kanun Taslağı

KANUN TEKLİFİ TASLAĞI 657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNUNDA BİYOLOGLARIN SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFINDAN TEKNİK HİZMETLER SINIFINA GEÇİRİLMESİ YÖNÜNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TASARISI Madde 1. 14.07.1995 Tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 36. Maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. II. TEKNİK HİZMETLER SINIFI Bu kanunun kapsamına giren kurumlarda meslekleriyle ilgili görevleri fiilen ifa eden ve meri hükümlere göre yüksek mühendis, mühendis, yüksek mimar, mimar sıfatını almış olanlar ile bunlardan öğretmenlik hizmetinde çalışanlar, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu, Erkek Teknik Öğretmen Okulu ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu mezunları, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ile uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu mezunları, Teknik Eğitim Fakültesi (Yüksek Teknik Öğretmen Okulu ve Güzel Sanatlar Fakültesi, İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu), jeolog, jeofizikçi, hidrojeolog, hidrolog, jeomorfolog, kimyager, fizikçi, matematikçi, istatikçi, yöneylemci (hareket araştırmacısı), matematiksel iktisatçı (Ekonometrici), Erkek Teknik Öğretmen Okulu mezunları, fen memurları, teknikerler ve yüksek teknikerler, tütün ve müskirat eksperleri, Tarım Alet ve Makineleri Uzmanlık Yüksek Okulu mezunları ile benzeri fen bilimleri ve teknik bilimler lisansiyerleri, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya Bölümlerinden mezun olan şehir plancısı, yüksek şehir plancısı, yüksek bölge plancısı. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Teknoloji Bölömü İş ve Teknik Anabilim Dalı mezunları, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu mezunları, üniversitelerin Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümlerinin Prehistorya, Protohistorya ve Ön Aysa Arkeolojisi, Klasik Arkeoloji Anabilim Dallarından mezun olanlar üniversitelerin Fen, Fen-Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinden mezun BİYOLOGLAR (Biyolog, Biyoteknolog, Botanikçi, Ekolog, Entomolog, Genetikçi, Hidrobiyolog, Limnolog, Deniz Biyoloğu, Moleküler Biyolog, Mikrobiyolog, Ornitolog, Zoolog, Yaban Hayatı Biyoloğu) ibaresi eklenmiştir. Madde 2: III. SAĞLIK HİZMETLERİ VE YARDIMCI SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFI Sağlık hizmetlerinde (Hayvan sağlığı dahil) mesleki eğitim görerek yetişmiş olan tabip, diş tabibi, eczacı, veteriner hekim gibi memurlar ile bu hizmet sahasında çalışan yüksek öğrenim görmüş fizikoterapist, tıp teknoloğu, sağlık memuru, sosyal hizmetler mütehassısı, psikolog, diyetçi, sağlık mühendisi, sağlık fizikçisi, sağlık idarecisi ile ebe ve hemşire, hemşire yardımcısı, (Fizik tedavi, laboratuvar, eczacı, diş anestezi, röntgen teknisyenleri ve yardımcıları, çevre sağlığı ve toplum sağlığı teknisyeni dahil) sağlık savaş memuru, hayvan sağlık memuru ve benzeri sağlık personelini kapsar. Biyolog ibaresi çıkarılmıştır. Madde 3: Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.Madde 4: Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu Yürütür. GEREKÇE: Bilindiği üzere sağlık hizmetleri sınıfında yer alan Biyologlar Sağlık Kurumlarının yanı sıra Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Başbakanlık ve Başbakanlığa bağlı kamu, kurum ve kuruluşlarda ve Denizcilik Müsteşarlığı’nda v.b kurum/kuruluşlarda aşağıdaki görevleri yapmaktadır. Biyologların Çalışma Alanları; 1. Sağlık hizmetleri veren kurum ve kuruluşlarda her türlü tıbbi analizlerin yapılmasında, tıbbi araştırma ve destek ünitelerinde, 2. Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama ile ilgili alanlarda, 3. Biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde, 4. Hidrobiyoloji ve su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde, 5. Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Cevre Koruma alanlarında biyoçeşitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, 6. Biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri ve Biyoloji Programlarının geliştirilmesinde, 7. ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporlarının hazırlanmasında, 8. Tarım ve Ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde, 9. Gıda Kontrol Laboratuvarlarında, 10. Arıtma tesislerinde, 11. Biyolojik Ürünlerle ilgili standartların belirlenmesinde, 12. Kriminoloji Laboratuvarları ve Adli Tıp ile ilgili alanlarda, 13. Gümrük Biyologu olarak, 14. Biyomedikal çalışma alanlarında, 15. İlaç ve hammaddelerinin, kozmetik ürünlerinin üretimi, kalite kontrolünde, araştırma ve geliştirme çalışmalarında, 16. Pest ve vektör canlıların kontrolüne yönelik faaliyetlerde, yerleşkelerdeki haşere mücadelesinin planlanması ve yürütülmesinde, 17. Nükleer tesisler ve radyasyon kullanılan isletmelerde, 18. Hayvanat bahçelerinde, yaban hayvanı rehabilitasyon ve barındırma tesislerinde ve petshop işletmelerinde, 19. Arberatumlar, Botanik Bahçeleri, yabani bitki türlerinin depolandığı ve işlendiği merkezlerde GEREKÇEYE ESAS YÖNETMELİKLER VE BU YÖNETMELİKLERDE BİYOLOGLARIN YETKİ TANIMLARI GIDA ve GIDA İLE TEMAS EDEN MADDE ve MALZEMELERİ ÜRETEN İŞ YERLERİNİN ÇALIŞMA İZNİ ve GIDA SİCİLİ ve ÜRETİM İZNİ İŞLEMLERİ İLE SORUMLU YÖNETİCİ İSTİHDAMI HAKKINDA YÖNETMELİK, Yetki Kanunu:5179, Yayımlandığı R.Gazete: 27.08.2004-25566 EK: 7/A (www.kkgm.gov.tr/yonetmelik/sorumlu_yonetici.html) Gıda İsletmelerinde Üretimin Niteliğine Göre Sorumlu Yönetici Olarak İstihdam Edilecek Meslek Mensupları; 5- Meyve/Sebze Ambalajlayan İş Yerleri (taze/kurutulmuş): Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 7- Unlu Mamüller (simit-yufka-kadayıf-galeta...vb.), Ekmek ve Ekmek Çeşitleri, Pastacılık Ürünleri, Un, Bulgur ve Makarna Üreten İş Yerleri ile Hububat ve Bakliyat İsleyen İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bolümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog.13- Baharat ve Kuru Yemiş İşleyen İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 17- Maya, Fermente ve Salamura Ürünleri Üreten İş Yerleri (sirke-yaprak-turşu, zeytin vb.): Ziraat Mühendisi (Gıda+Sut+Bahçe Bitkileri), Gıda Mühendisi, Biyolog.19- Su Ürünleri İşleyen İş Yerleri: Su Ürünleri Mühendisi, Ziraat Mühendisi (Gıda +Su Ürünleri+Zootekni), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Biyolog. 20- Yumurta Ambalajlayan İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bolümler), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Biyolog, Kimya Mühendisi, Kimyager. 21- Soğuk Hava Depoları, Sade Buz Üreten İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 23- Sadece Gıda Maddelerini Ambalajlayan İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Biyolog, Kimya Mühendisi, Kimyager. HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇLAMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK, RESMİ GAZETE:27 OCAK 2005, SAYI:25709, (www.saglik.gov.tr/) Mesul müdür Madde 8- İşyeri faaliyette olduğu sürelerde bir mesul müdür bulunması zorunludur. Mesul müdür sadece bir işyerinde mesul müdürlük görevini üstlenebilir. Mesul müdürlük için Hekim, Veteriner Hekim, Eczacı, Tıbbi Teknolog, Ziraat Mühendisi, Biyolog ünvanına sahip veya entomoloji, toksikoloji alanında yüksek lisans, çevre sağlığı ve toplum sağlığı bölümü en az önlisans diplomasına sahip olunması zorunludur. Bu diplomaya sahip kişiler Bakanlık tarafından belirlenecek eğitim programına katılarak sertifika almak zorundadırlar. Mesul müdür, idari işlerden bizzat, diğer işlemlerden ise ekip sorumluları ile birlikte sorumludur. Mesul müdürün idari işlerinden, işleyişten ve sunulan hizmetin gerektirdiği alt yapı olanaklarının sağlanmasından işyeri sahipleri de bizzat sorumludurlar. ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRME (ÇED) RAPORU HAZIRLAMADA VE ÇED BÜROSU AÇMAK İÇİN GEREKLİ YETERLİLİK ŞARTLARI HAKKINDAKİ YÖNETMELİK (www.cevreorman.gov.tr/yasa/t/25383.doc) Yeterlik Belgesi Başvurularında Aranacak Koşullar Madde 5 — Yeterlik belgesi almak isteyen kurum ve kuruluşların aşağıdaki koşulları sağlamaları zorunludur: a) Kamu veya özel sektörde mesleği ile ilgili olarak en az iki yıl çalışmış bir çevre mühendisini sürekli olarak istihdam etmeleri, b) Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri, Fen-Edebiyat Fakültelerinin Fizik, Kimya, Biyoloji Bölümleri ile Jeoloji, Hidrojeoloji, Zooloji, Arkeoloji, Veteriner Hekim, Kamu Yönetimi, İşletme, Ekonomi, Maliye, İktisat, Sosyoloji Bölümleri Lisans Mezunlarından farklı meslek grubundan kamu veya özel sektörde mesleği ile ilgili olarak en az iki yıl çalışmış iki personeli sürekli olarak istihdam etmeleri, c) (a) ve (b) bentlerinde belirtilen meslek dallarından; raporu hazırlayacak kurum/kuruluşların Raporunun hazırlanması, incelenmesi veya denetiminde en az üç yıl çalışmış bir personeli rapor koordinatörü olarak ÇED sürecinde görevlendirmeleri, Bu yönetmeliklerden de anlaşılacağı gibi biyologların sağlık sektörü dışında çevrenin korunmasına yönelik her türlü çalışmada Çevre mühendisleri, İnşaat mühendisleri, Şehir plancıları, Mimarlar, Jeoloji mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kimyagerler, Ziraat mühendisleri, Gıda mühendisleri ve benzeri meslek grupları ile birlikte teknik hizmet vermektedirler. Yukarıda saydığımız meslek gruplarıyla aynı koşullarda aynı işleri (Ekolojik planlama, Ekosistem yönetimi, CED raporu hazırlama, Haşere mücadelesi, ve Biyoçeşitliliğin saptanması gibi birçok alanda arazi ve laboratuar çalışmalarına fiilen katılmaktadırlar) yapmaktadırlar. Zira Yönetmeliklerle Belirlenen Yetkilerden ve Biyologların çalışma alanlarından da anlaşılacağı üzere aynı ortamlarda aynı yetkileri paylaşan ve aynı işleri yapan mühendis, yüksek mimar, mimar, jeolog, hidrojeolog, hidrolog, jeofizikçi, fizikçi, kimyager, matematikçi, istatistikçi, yöneylemci (Hareket araştırmacısı), matematiksel iktisatçı, ekonomici ve benzeri ile teknik öğretmen okullarından mezun olup da, öğretmenlik mesleği dışında teknik hizmetlerde çalışanlar, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya Bölümlerinden mezun şehir plancısı, yüksek şehir plancısı, v.b meslek grupları, Biyologlar dışındaki meslek gruplarının Teknik Hizmetler Sınıfında, Biyologların ise (Teknik Hizmet Üretmesine rağmen) Sağlık Hizmetleri Sınıfında olması anlaşılır değildir. Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama ile ilgili arazi şartlarında; biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde, Hidrobiyoloji ve Su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde, Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Cevre Koruma alanlarında biyoçesitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, Biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri ve Biyoloji programlarının geliştirilmesinde, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporlarının hazırlanmasında, Tarım ve Ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetleri, arıtma tesislerinde çalışan Biyologların sağlık sektörü dışında birçok sektörde de yer aldıkları açıkça görülmektedir. Ayrıca Biyologlar üniversitelerin Fen, Fen-Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinin Biyoloji Bölümlerinden mezun olup, Fizik, Kimya, Matematik, Biyoloji ağırlıklı dersler almışlardır, Kimyager, Fizik, Matematikçi, İstatistikçi gibi birçok meslek grubuyla aynı Fakültelerden ve 4 yıllık bir eğitimle mezun olmuşlardır. EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET POLİTİKASI VE BİYOLOGLARIN MAĞDURİYETİ Sağlık Bakanlığı dışında diğer bakanlıklar ve kamu kurum kuruluşlarında çalışan Biyologlar döner sermaye almamakta, arazi koşullarında çalışmalarına rağmen arazi tazminatından faydalanamamaktır. Bilindiği gibi 21.03.2006 tarih ve 5473 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Değişik Adlar Altında İlave Ödemesi Bulunmayan Memurlara ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme yapılması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile kimi kamu personelinin almakta olduğu aylık ücretlere değişik adlar altında iyileştirmeler yapılmış ancak burada BİYOLOGLAR yer almamış ve mağdur edilmiştir. Bakanlar Kurulu’nun 2006/10344 sayılı söz konusu Kararı, Anayasa’ya ve hukuka açıkça aykırıdır. Aynı süreçte “Biyologlar” tarafından Bakanlar Kurulu’nun 2006/10344 sayılı kararına itirazlarda bulunulmuş, Devlet Personel Başkanlığı, Maliye Bakanlığı ve ilgili kurumlara bildirilmiş gelen cevabi yazı da “Eşit işe eşit ücret” politikası kapsamında söz konusu kanuna atıfta bulunularak yapılacak düzenleme kapsamında denge tazminatı ile durumun düzeltileceği belirtilmesine rağmen yeni düzenleme ile aradaki ücret dengesizliği daha da artmış ve “Eşit ise eşit ücret” politikasına uygun olmayan şekilde meslek grubumuz mağdur edilmiştir. SONUÇ OLARAK; Çevre ve Orman Bakanlığında, Tarım ve Köy işleri Bakanlığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Denizcilik Müsteşarlığı, DSİ v.b kurumlarda görev yapan tüm Biyologlar teknik uzman olarak çalışmakta olmasına rağmen EN DÜŞÜK DEVLET MEMURU MAAŞINA YAKIN MAAŞ ALMAKTA OLUP, BU DURUM “Eşit işe eşit ücret” politikası İLE BAĞDAŞMAMAKTA VE BİYOLOGLAR MAĞDUR EDİLMEKTEDİRLER. Yeni düzenlemeden önce, Çevre ve Orman Bakanlığında çalışan Biyologlar, Mühendis, Veteriner Hekim, Şehir plancısı, Mimar, Jeolog, Kimyager v.b. meslek gruplarından 300,00-350,00 TL az maaş alırlarken yeni düzenleme ile (Denge Tazminatı) birlikte aynı ortamda, benzer işleri yapan hatta aynı Fakülteden mezun ve aldıkları derslerin neredeyse üçte biri ortak olan Kimyagerlerden 500,00-700,00 TL daha az ücret alır hale gelmişlerdir. Sonuçta 1250,00 ila 1400,00 TL arasında maaş almakta olan biyologlar EN DÜŞÜK DEVLET MEMURU MAAŞINA YAKIN MAAŞ ALMAKTADIRLAR. Bu nedenle Biyologların Teknik Hizmet üretmesi nedeniyle TEKNİK HİZMETLER SINIFINA DAHİL EDİLMESİ HUSUSUNDA GEREKLİ YASAL DEĞİŞİKLİKLERİN YAPILMASINI, TÜM HAKLARIMIZ SAKLI KALMAK ÜZERE ARZ VE TALEP EDERİZ. TÜRKİYE BİYOLOGLAR DERNEĞİ

http://www.biyologlar.com/bio-der-kanun-taslagi

Biyoteknoloji ve Tarım Güvencesi

Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Özet Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Yeşil devrim olarak da isimlendirilen dönemde hastalık ve zararlılara dayanıklı, yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilacı kullanımının artması, mekanizasyon ve sulama teknikleri son 5 yıl içerisinde önemli verim artışları sağlamış olmakla beraber bu denli yoğun tarımsal faaliyetler çevre üzerinde de önemli baskılar yaratmıştır. Halen mevcut tarım alanları üzerinde ve kullanılan mevcut tarımsal tekniklerle önümüzdeki 20 yıl içerisinde artacak dünya nüfusuna yetecek gıda maddeleri üretimi mümkün görülmemektedir. Bu itibarla tahıllarda birim alana verimin % 80 oranında artırılması gerekmektedir. Bunun için de modern biyoteknolojik yöntemlerin önemli avantajlar sunduğu görülmektedir.Modern biyoteknolojik yöntemler arasında genetik mühendisliği en fazla umut bağlanan ve aynı ölçüde de tartışılan bir yöntemdir. Ancak, diğer moleküler ıslah yöntemleriyle birlikte kullanıldığında genetik mühendisliği teknikleri hastalık ve zararlılara; kuraklık ve tuzluluk gibi çevre koşullarına dayanıklı, bitki besin maddeleri içeriği iyileştirilmiş yüksek kaliteli ve verimli yeni çeşitlerin geliştirilmesi için bitki ıslahçılarına büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Halen A.B.D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin gibi 18 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede yetiştirilen transgenik soya, mısır, pamuk ve kolza bitkileri böceklere ve bazı herbisitlere dayanım özelliği taşımaktadırlar. Bu ürünler, insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri bilimsel esaslara göre değerlendirildikten sonra yetiştirilmelerine ve tüketilmelerine izin verilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin modern biyoteknolojik yöntemlerden yararlanarak tarımsal üretimlerini artıracak çeşitleri geliştirmeleri, belirlenecek sorunların çözümüne yönelik güdümlü projelere yeterli araştırma desteği ve altyapı sağlayarak mümkün olabilir. Ancak, bunun için gerek fikri mülkiyet hakları gerekse biyogüvenlik ile ilgili mevzuatın bir an önce hazırlanarak yürürlüğe girmesi de gerekmektedir. Giriş Avcı-toplayıcı kültürden tarımcı kültüre geçen insanlık, binlerce yıldır seçmiş olduğu bitkileri yetiştirip, geliştirerek ve evcilleştirdiği hayvanları daha da iyileştirerek tarımsal üretimi artırma yönündeki çabalarını sürdürmektedir. Dünya üzerindeki nüfusun artmasıyla birlikte bu çabalar daha da hızlanmış, zamanla yeni teknikler geliştirilmiş ve tarımla uğraşan yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır. Malthus’un insanların yeterli gıda maddesi bulamayarak büyük bir felakete uğrayacakları öngörüsü (Malthus, 1798) de tarımsal tekniklerin gelişmesi ve üretimdeki artış nedeniyle gerçekleşmemiştir. Geçtiğimiz yüzyıl içerisinde hızla artan dünya nüfusunu beslemeye yetecek kadar tarımsal üretimin sağlanmasında şüphesiz “Yeşil Devrim” olarak da adlandırılan gelişmelerin önemli etkisi olmuştur. Yirminci yüzyıl başlarından itibaren, genetik biliminde meydana gelen gelişmelerin bitki ve hayvan ıslahında yaygın olarak kullanılması yüksek verimli bitki çeşit ve hayvan ırklarının geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bunun yanında tarımda mekanizasyonun gelişmesi, kimyasal gübre kullanımının yaygınlaşması, hastalık ve zararlıların neden olduğu kayıpların kimyasal mücadele ilaçları ile önlenmesi ya da en az düzeye indirilmesi, bitkisel üretimde sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ikinci dünya savaşından sonra bitkisel ve hayvansal üretimde % 100’ü aşan artışlara yol açmış, bunun sonucu özellikle gelişmiş ülkelerde üretim fazlası oluşmuştur. “Yeşil Devrim” sayesinde 1960’lı yıllardan itibaren, bu yeni çeşitler ile yeni tarım teknolojileri Türkiye’ye ve diğer çoğu gelişmekte olan ülkelere de kısa sürede girmiş ve genelde yerel nüfusun ihtiyacı olan gıda maddeleri üretiminde yeterlilik sağlanmıştır. Ülkemizdeki tarımsal üretim özellikle ikinci dünya savaşından sonra önemli ölçüde artmış olmakla beraber, verimlilik artışı oranı ekilebilir alanların artışı oranıyla karşılaştırıldığında bu artışın pek de sağlıklı olmadığı söylenebilir. Tarımsal üretim artışındaki temel öğeler incelendiğinde: 1950’lerden itibaren mekanizasyonun artmasıyla mera alanlarının bozularak tarlaya dönüştürüldüğü, aynı şekilde ormanların tahribiyle tarıma müsait olmayan dik eğimli alanlarda ekim yapıldığı, özellikle 1960’lardan itibaren göllerin ve sulak alanların kurutularak yeni tarım arazilerinin yaratıldığı, sulama ve/veya elektrik üretimi amaçlı göl ve göletler oluşturularak vadi içi habitatların tahrip edildiği ve geniş alanlarda sulu tarıma geçildiği ve böylece doğal dengenin olabildiğince bozulduğu ve biyolojik çeşitliliğimizin olumsuz etkilendiği görülmektedir. Bunların yanında, kimyasal gübrelerin ve tarımsal mücadele ilaçlarının gittikçe artan düzeylerde ve bilinçsizce kullanımı, üretimi artırmış olmakla beraber doğal çevre ve insan sağlığını da olumsuz yönde etkiler hale gelmiştir. Yine bu bağlamda, “Yeşil Devrim” ile birlikte kimyasal gübre kullanımına ve sulamaya iyi tepki veren yeni çeşitlerin kullanılmaya başlamasıyla verim artışı sağlanmış, ancak tarımsal biyoçeşitliliğin belkemiğini oluşturan yerel genotipler verimsiz bulunarak, bunların kullanımı azalmıştır. Dünya genelinde tarımsal üretimin gelişmesine bakıldığında, yine Türkiye’dekine benzer gelişmelerin olduğu ve tarımsal üretimin artırılmasında ekolojik dengenin aleyhine bir gelişme olduğu görülmektedir. Son yıllarda, tarımsal üretim fazlasının olduğu özellikle Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkelerde aşırı kimyasal gübre kullanımı ve hastalıklarla mücadele ilaçlarının çevre üzerindeki olumsuz etkileri tartışılmaya ve bu tip tarımsal üretimin kısıtlanmasına yönelik tedbirler alınmaya başlanmıştır. Nüfusun hızla arttığı gelişmekte olan ülkelerde ise durum pek de iç açıcı değildir. Nüfus baskısı nedeniyle tarım alanı açmak için tropik yağmur ormanlarının yakıldığı, suların kirlendiği, toprakların çoraklaşıp çölleşmenin hızla arttığı görülmektedir. Ancak, tarımsal alanların böylesi sağlıksız biçimde artması tarımsal üretimin sürdürülebilir şekilde artırılmasına ve bu yörelerdeki insanların gıda ihtiyacını karşılamaya yetmemiştir (SOFA, 2004). Bu nedenle, 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun beslenmesi gerçekten önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekilebilir alanları artırmak pek mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek su kaynakları da hızla azalmaktadır. Dolayısı ile artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişlemesi değil, birim alandan alınan ürün miktarının artırılması gerekmektedir. Bu da, Nobel ödüllü bitki ıslahçısı Norman Borlaug’a göre buğday ve mısır gibi tahıllarda verimin % 80 artırılması demektir (Borlaug, 2003). Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının da artık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ıslah çalışmalarında yeni teknolojilerin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir. Son yıllarda önemli gelişmeler gösteren biyoteknolojik yöntemlerin özellikle de moleküler tekniklerin tarımsal üretimi artırmada önemli avantajlar sağladığı bir gerçektir. Genelde biyoteknoloji olarak adlandırılan ve klasik biyoteknolojiden modern biyoteknolojik yöntemlere kadar uzanan ve gittikçe karmaşıklık düzeyi artan bu teknolojilerin (Şekil 1) ülkelerin bilim ve teknolojideki gelişmişlik durumlarına göre tarımda farklı düzeylerde kullanıldığı görülmektedir. Biyolojik azot fiksasyonu gelişmekte olan ülkelerde kolayca kullanılabilmekte, bitki doku kültürü teknikleri ise birçok ülkede hastalıklardan arındırılmış bitki materyali üretiminde yaygın olarak uygulanmaktadır. Genomik çalışmalar, biyoinformatik, transformasyon, moleküler ıslah, moleküler tanı yöntemleri ve aşı teknolojisi olarak gruplandırılabilen modern biyoteknolojiler ya da gen teknolojileri ise Çin ve Hindistan gibi birkaç gelişmekte olan ülke dışında genelde gelişmiş olan ülkelerde etkin olarak kullanılmaktadır (Persley ve Doyle, 1999). Moleküler teknikler halen hayvan, bitki ve mikrobial gen kaynaklarının karakterize edilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Aynı teknikler kullanılarak hastalık etmenlerinin tanısının yanında veterinerlikte aşı üretimi de yaygınlaşmış bulunmaktadır. Son yıllarda, genom araştırmaları da önemli bir evrim geçirmektedir. Yeni teknolojilerin kullanımı ile artık tek tek genlerin izole edilip tanımlanması yerine, tüm genlerin ya da gen grupların belirli bir organizma içerisindeki işlevlerini belirlemeye yönelik araştırmalar öne çıkmaya başlamıştır. Bu konularda, büyük ölçekli DNA dizinleme yöntemlerinin geliştirilmesi, bilgisayar ve yazılım programlarının oluşturulması bu ölçekteki verilerin değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Burada, biyoinformatik ile “DNA yongaları” gibi teknolojiler biyolojik sistemlerin genetik yapılarına ayrıntılı olarak incelemeye olanak sağlamaktadır. Moleküler tekniklerin tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak, geçtiğimiz 20 yıl içerisinde yenidenbileşen [rekombinant] DNA ya da genetik mühendisliği teknikleri olarak da adlandırılan modern biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş hastalık ve zararlılara dayanıklı bitki çeşitlerinin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun şekilde tartışılmakta, bu yeni teknolojinin sunduğu olanaklar farklı açılardan sorgulanmaktadır. Bu makalede modern biyoteknolojik yöntemlerle elde edilmiş ve genelde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) olarak tanımlanan bu transgenik ürünlerin tarımsal üretimin artırılmasında sunduğu olanaklar, bu ürünlerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanında GDO’larla ilgili sosyo-ekonomik kaygılar ele alınmaya çalışılacaktır. Transgenik Ürünlerde Dünya’da Mevcut Durum Bitki biyoteknolojisi ve özellikle gen teknolojisi alanındaki gelişmeler 1980’li yıllardan itibaren hız kazanmış, ilk transgenik ürün bitkisi olan uzun raf ömürlü domates FlavrSavr adı ile 1996 yılında pazara sürülmüştür. Bunu gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates bitkileri izlemiştir. 1996 yılından itibaren transgenik ürünlerin ekim alanları hızla artmış ve 2005 yılında 90.0 milyon hektara ulaşmıştır (Çizelge 1). Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin ekim alanları incelendiğinde, bu ekim alanlarının % 99’unun A. B. D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin’de olduğu, genetiği değiştirilmiş ürün ekimi yapan ülkelerin sayısı 18’e ulaşmış olmakla beraber (Güney Afrika, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya) bu ülkelerde geniş ekim alanları bulunmadığı görülmektedir (James, 2005). Çin’deki ekim alanları ise özellikle Bt içeren pamuk ile hızla artmaktadır. Yine, Hindistan’da Bt içeren pamuk ekimine izin verilmesiyle bu ülkede de transgenik pamuk ekim alanlarının hızla artması beklenmektedir. Transgenik ürünlerin ekim alanları 2005 yılı itibariyle 90.0 milyon hektara ulaşmış olmakla beraber, bu ekim alanlarının artmasındaki şüphesiz en önemli engel özellikle Avrupa Birliği kamu oyunda bu ürünlere karşı oluşan olumsuz tepkiler, dolayısı ile bunun üreticiler üzerinde oluşturduğu olumsuz beklentilerdir. Aynı şekilde, gelişmekte olan ülkelerde aşağıda daha detaylı olarak değerlendirilecek olan biyogüvenlikle ilgili yasal mevzuatın henüz oluşturulmamasının getirdiği belirsizlik de ekim alanlarının genişlemesine engel olmaktadır. OECD BioTrack On-line verilerine göre 2000 yılı itibariyle transgenik ürünlere ait 15 000 üzerinde tarla denemesi yapılmıştır. Bu ürünler arasında tarla bitkileri, sebzeler, meyve ağaçları, orman ağaçları ve süs bitkileri bulunmaktadır. Burada dikkate değer bir husus ise 100’e yakın transgenik ürün çeşidi için ticari üretim izni alınmış olmasına rağmen bunlardan ancak birkaç tanesi pazara sürülmüştür. Buna paralel olarak, geniş ölçekte yetiştiriciliği yapılan türlerin oldukça sınırlı sayıda olduğu, ancak soya, mısır, pamuk ve kolza gibi önemli ürün türleri olduğu görülmektedir (Çizelge 2). Pazara sürülen ilk transgenik ürün olan uzun raf ömürlü FlavrSavr domatesi pazarlama stratejilerindeki yanlışlıklar ve tüketiciler tarafından fazla tutulmaması nedeniyle üretimden kalkmıştır. Bt patates ise çevrecilerin tepkisinden çekinen büyük “Fast Food” gıda zincirlerinin talep etmemeleri nedeniyle pek geniş ekim alanları bulamamıştır. Herbisitlere dayanıklı transgenik buğday çeşidi de gerek çevrecilerin tepkisi gerekse bu ürünü geliştiren çokuluslu şirketin pazarlama kaygıları nedeniyle henüz ticarileştirilmemiştir. Virüse dayanıklı papaya Hawaii adalarındaki papaya endüstrisini kurtarmış olmakla beraber sadece burada yetiştirilmektedir. Geniş ölçekte yetiştirilen tür ve çeşitlerin yine çok uluslu şirketlere ait tohumculuk şirketleri tarafından pazarlanıyor olması ayrıca dikkat çekmekte olup, bunun nedenleri ileriki bölümlerde incelenmeye çalışılacaktır. Halen ticari olarak üretimi yapılmakta olan transgenik ürünlere aktarılmış özellikler incelendiğinde, bunların daha çok girdiye yönelik, yani doğrudan çiftçiyi ilgilendiren herbisitlere dayanıklılık, böceklere dayanıklılık, virüslere dayanıklılık gibi özellikler olduğu görülmektedir (Çizelge 3). En yaygın olarak aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçilerin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Yine Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin geni (Bt), özellikle mısır ve pamuk yetiştiriciliğinde zararlı olan tırtıllara karşı etkili olmakta; dolayısı ile tarımsal mücadele ilaçları kullanımını azaltmakta böylece hem üretim maliyetini düşürmekte hem de kimyasal ilaçların çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktadır. Bundan sonra piyasaya sunulması beklenen transgenik ürünlerin ise üretim maliyetlerini düşürücü özelliklerin yanında tüketicileri doğrudan ilgilendiren özellikler üzerinde de yoğunlaşması beklenmektedir. Bunlara en güncel örnek “altın pirinç” olarak adlandırılan beta karoten/A vitamini içeriği yükseltilmiş çeltiktir. Gelişmiş ülkelerde özellikle Güneydoğu Asya’da A vitamini eksikliği çeken 170 milyon kadar kadın ve çocuğun bu şekilde yeterli A vitamini alması ümit edilmektedir. Greenpeace örgütü ise, Altın Pirinç’in sadece çokuluslu şirketlerin bir pazarlama stratejisi olduğunu, bölgede günlük yaklaşık 300 gram pirinç tüketildiğini, ancak bir insanın önerilen günlük dozda provitamin A alabilmesi için bu miktarın yaklaşık 12 katını yemesi gerektiğini iddia etmektedir. Altın pirinci geliştiren araştırmacılar, Dr. Peter Beyer ve Prof. Ingo Potrykus ise bu hesaplamanın gerçekleri yansıtmadığını söylemektedirler. Onlara göre, çocuklar için günlük tavsiye edilen A vitamini dozajı 0,3 mg/gün’dür. Ancak hastalıklar ve körlükten korunmak için gereken A vitamini miktarı bu dozajın %30-40’ı civarındadır. Altın Pirinç’te bulunan provitamin A miktarı 1,6 – 2,0 mg/kg’dır. Provitamin A’nın A vitaminine dönüşme faktörü Amerikan Ulusal Bilim Akademisi (NAS) Sağlık Enstitüsü’nce (IOH) '12', Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Gıda ve Tarım Örgütü’nce (FAO) '6', Hindistan Sağlık Araştırma Kurulu’nca '4' olarak alınmaktadır. Bu veriler ışığında ve Altın Pirinç’in biyoyararlılık değerleri %100 veya %50 olarak kabul edildiğinde yapılan hesaplamalarda Çizelge 4'teki rakamlar ortaya çıkmaktadır. Hesaplama için bir örnek verelim: IOH'in dönüşüm faktörü olan '12' esas alınırsa: körlükten korunmak için gereken 0,1 mg A vitamini için gerekli provitamin A miktarı 0,1 X 12 = 1,2 mg'dir. Altın Pirincin 1 kilogramında 2 mg provitamin olması hâlinde ve biyoyararlılık oranı %100 ise, bir günde yenmesi gereken Altın Pirinç miktarı 1,2 / 2 = 0,6 kg çıkar. Ancak, Çizelge 4'ten görülebileceği gibi, dönüşüm faktörü ve biyoyararlılık oranına göre bu miktar çok daha küçük olabilmektedir. Hatta Hindistan Sağlık Araştırma Kurumu’nun hesaplamaları kullanılırsa bu miktarda provitamin A alınabilmesi için gereken Altın Pirinç tüketimi 180 gramdır. Kaldı ki, Altın Pirinç İnsani Yardımlaşma Ağı’na (Humanitarian Golden Rice Network) da üye olan Syngenta firmasının yatırımı ile 2005 yılında “Altın Pirinç 2” adı verilen ve öncekine göre yaklaşık yirmi kat daha fazla provitamin A içeren yeni bir pirinç çeşidi geliştirilmiştir. Firma yıllık 10.000 dolardan düşük gelirli çiftçilere tohumları ücretsiz vermeyi planlamaktadır. Ayrıca bu tohumlara sahip olan çiftçiler ileriki senelerde kendi tohumlarını firmaya bedel ödemeden çoğaltabileceklerdir(*). “Altın Pirinç” örneğinin dışında doymuş yağ asit oranı değiştirilmiş yağlı tohumların, gerekli amino asit içeriği yükseltilmiş tahıl ve patateslerin, mikroelementlerce zenginleştirilmiş tahılların, aroma maddeleri yüksek ancak düşük kalorili ürünlerin yakın gelecekte piyasaya çıkması beklenmektedir. Hepatit B aşısı içeren patates ve muz bitkilerinin yanında, transgenik bitkilerin önemli bir kullanım alanı da ilaç hammaddesi ve monoklonal antikor üretimi için büyük potansiyel sunmalarıdır. Gen aktarılmış bu bitkilerin sera ve tarla denemeleri halen devam etmektedir. Bunlara paralel olarak, üzerinde en fazla araştırma yapılan konular arasında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı bitki çeşitleri gelmektedir. Yukarıda da değinildiği üzere, şimdiye kadar sağlanan üretim artışı tarım alanlarının genişlemesi, yaygın kimyasal gübreleme ve sulama ile sağlanmış ve bunlar ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemiştir. Artık herkes tarafından kabul edilen bu sorunlar nedeniyle, bundan böyle tarımsal üretimin artırılmasındaki temel iki hedef sürdürülebilir tarım teknikleri ve birim alandan alınan verimliliğin artırılması yönünde olacaktır. Bunun için de bitkilerin yüksek verimli genotipe sahip olmalarının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı olmaları da istenmektedir (SOFA, 2004). Bunlar arasında hastalık ve zararlılara dayanıklılık özelliği başta gelmektedir. Zira özellikle gelişmekte olan ülkelerde, bitkisel üretimin yarıya yakın kısmı hatta bazen fazlası üretim sırasında veya hasat sonrası hastalık ve zararlılar nedeniyle kaybolmaktadır. Bunlara karşı tarımsal mücadele ilaçlarının kullanıldığı durumlarda ise bu hem üretim maliyetini artırmakta, hem de insan sağlığını ve çevreyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Dolayısı ile hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılık genleri aktarılmış bitkilerin geliştirilmesi verimliliği artırdığı gibi tarımsal üretimin çevre üzerindeki baskısını da azaltacaktır. Bu alanda şimdiye kadar elde edilmiş en başarılı uygulama Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin genleri aktarılmış bitkilerden elde edilmiştir. Ancak, bitkisel üretimde zararlı olan çok sayıdaki diğer zararlı böceklere karşı aynı başarı henüz elde edilememiştir. Aynı şekilde, bazı virüs hastalıklarına karşı dayanıklı bitki çeşitleri geliştirilmişse de bunların sayısı pek fazla değildir. Bitkilerde önemli kayıplara neden olan fungal ve bakteriyel hastalıklara karşı direnç kazandırmaya yönelik araştırmalar da yoğun biçimde devam etmektedir. Ancak, bu hastalıklara dayanıklılık mekanizmalarının karmaşıklığı, dayanıklılık mekanizmalarının bitkiler ve patojenler arasında farklılık göstermesi, patojenlerin özellikle fungusların kendi dayanıklılık mekanizmalarını sürekli geliştirme yetenekleri nedeniyle henüz bakteriyel ya da fungal hastalıklara dayanıklı transgenik bitki çeşitleri üretim zincirine girecek aşamaya gelmemiştir. Bilindiği üzere küresel ısınma ve yanlış arazi kullanımı gibi nedenlerle 21. yüzyılda kuraklığın ve çölleşmenin gittikçe artması beklenmektedir. Bu durumdaki arazilerin çoğu ise Afrika gibi nüfus artış hızının en fazla olduğu ülkelerde bulunmaktadır. Bu nedenle, kurağa dayanıklı ya da az suyla yetişebilen bitki çeşitlerinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde tuzlu veya mikroelement eksikliği ve alüminyum gibi metal fazlalığı sorunu bulunan topraklarda yetişebilen bitkilerin geliştirilmesi de bu gibi ülkelerdeki marjinal tarım alanlarında üretim yapılabilmesine olanak sağlayacaktır. Eldeki bilgiler, dünyada mineral eksikliği ve metal (özellikle alüminyum) toksisitesi nedeniyle bitkisel üretimin sınırlandığı toprakların tüm topraklar içerisindeki payının % 60 dolayında olduğunu göstermektedir (Çakmak, 2002). Hem bu tür toprak sorunlarına hem de olumsuz çevre/iklim koşullarına karşı dayanıklılık kazandırmaya yönelik çalışmalar da yoğun bir şekilde devam etmekle beraber, bu özelliklerin birden fazla gen veya gen grupları tarafından belirleniyor olması, bunların gerek belirlenip klonlanmaları gerekse bitkilere aktarma teknolojilerinin yetersizliği sebebiyle henüz beklenen başarı düzeyine ulaşılamamıştır. Moleküler Bitki Islahı Gen teknolojileri denildiği zaman ilk akla gelen transgenik bitkiler ise de yukarıda belirtilen teknik kısıtların yanında transgenik bitkiler konusunda oluşan olumsuz kamu oyu baskıları da göz önünde bulundurularak, bu teknolojilerin klasik ıslah yöntemlerini geliştirerek daha etkin kılacağı alanlara yönelmek belki de daha akılcı bir yaklaşım olacaktır. Çoğu biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanım birden fazla gen tarafından kontrol edildiğinden bunların klasik ıslah yöntemleriyle belirlenmesi mümkün olmamaktadır. Ancak bu alanda gerek ulusal gerekse uluslararası ıslah kuruluşlarında, önemli miktarda bitki gen bankaları oluşturulmuş ve klasik ıslah konusunda önemli deneyimler kazanılmıştır. İşlevsel genomik çalışmalarının yaygınlaşmasıyla oluşan bilgi birikimini klasik ıslah yöntemleriyle birleştirmek mümkün olduğunda, stres koşullarına dayanıklı bitki ıslahı da yeni bir boyut kazanacaktır. Arabidopsis genetik haritasının yanında, çeltik, domates ve Prunus gibi türlerin genetik haritalarından kaydedilen gelişme, çoğu metabolik tepkimeyle ilgili gen dizinlerinin evrim boyunca korunmuş olması, elde edilen bu bilgi birikiminin diğer türlerde kullanım olanağını artırmaktadır. Yine moleküler işaret genleri konusunda oluşan bilgi birikimi moleküler bitki ıslahında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu moleküler teknikler özellikle buğday gibi genomu karmaşık bitki türlerinde hastalıklara dayanım mekanizmaları ve kalite özellikleri açısından ıslahta çok önemli avantajlar sunmaktadır. Benzer şekilde meyve ya da orman ağaçları gibi generatif yaşam evreleri uzun dolayısı ile melezleme ıslah süreçlerinin çok uzun olduğu bitki türlerinde de moleküler işaret genleri çok önemli olmaktadır. Öte yandan, dünyada, özellikle gelişmekte olan ülkelerde insanlarda başta demir ve çinko olmak üzere mikroelement eksiklikleri ve buna bağlı ciddi sağlık sorunları çok yaygın biçimde ortaya çıkmaktadır. Yapılan tahminler problemin dünya nüfusunun yarısını etkilediğini göstermektedir. Sorunun başlıca nedeni olarak, mikroelementlerce çok fakir olan tahıl kökenli gıdaların yoğun biçimde tüketilmesi gösterilmektedir. Tahıllar hem mikroelementlerce fakir hem de mikroelementlerin vücutta kullanımını sınırlayan maddelerce zengindir (Cakmak ve Ark., 2002). Günümüzde birçok araştırma grubu ve konsorsiyumu buğday, çeltik ve mısır gibi bitkilerin mikroelementlerce zenginleştirilmesi için ıslah programları başlatmış ve bu programlarda moleküler markör destekli moleküler teknikler vazgeçilmez bir araç olarak kullanılmaktadır (www.harvestplus.org). Tüketici Tepkileri ve Biyogüvenlik Düzenlemeleri Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri uzunca süredir tartışılmaktadır. Yukarıda değinildiği üzere, ilk transgenik ürünler A.B.D.’de yetiştirilmeye başlanmış olup, yine en geniş ekim alanları bu ülkede bulunmaktadır. Bu ürünlerin tamamı Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Amerikan Tarım Bakanlığı (USDA/APHIS) ve Çevre Koruma Dairesi (EPA) tarafından çok kapsamlı bilimsel incelemeler yapıldıktan sonra ticari üretimleri yapılmakta ve yine bu ülkede insan gıdası ve/veya hayvan yemi olarak tüketilmektedir. Üretim fazlası olan mısır ve soya gibi ürünler ise Avrupa Birliği dahil diğer ülkelere satılmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği ve diğer bazı ülkelerde transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerine olası olumsuz etkileri çok yoğun bir şekilde tartışma konusu olmaktadır. Bunların bilimsel bazlı tartışmalardan ziyade duygusal, kişisel ve ekonomik tercihler ağırlıklı olduğu yadsınamaz. Örneğin, endişe konusu gerekçelerden bir tanesi transgenik ürün geliştirme çalışmaları sırasında kullanılan antibiyotik işaret genleridir. Avrupa Konseyi’nin 1999 yılında uzman bilim adamlarından oluşan bir panele hazırlatmış olduğu rapor, bu endişenin bilimsel nedenlerle açıklanamayacağını bildirmiş, ancak bundan sonra geliştirilecek transgenik bitkilerde antibiyotik işaret genlerinin kullanılmamasını tavsiye etmiştir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) GDO Paneli ise 2 Nisan 2004 tarihide yayınlamış olduğu Bilim Paneli Görüş Dokümanı’nda antibiyotik işaret genlerini 3 grupta toplamış ve halen üretilip tüketilmesine izin verilen GD ürünlerde bulunan npt II işaret geninin insan ve çevre sağlığı açısından her hangi bir sorun oluşturmayacağını, klinik tedavide kullanılan diğer antibiyotik işaret genlerinin ise araştırmalarda kullanılmaması gerektiğini bildirmiştir (EFSA, 2004). İnsan sağlığı açısından öne sürülen diğer bir olumsuzluk ise transgenik ürünlere aktarılan genlerin insanlarda alerji yapacağı ve toksik etkileri olabileceğidir. Ancak, bu ürünlerin ticari ekimlerine izin verilmeden önce yoğun ve kapsamlı laboratuar ve klinik testlerin yapılması ve bulguların bağımsız bilim kurulları tarafından inceleniyor olması, bu tip yan etkilerin en az düzeyde olmasını sağlamaktadır. Burada hatırlanması gereken husus, transgenik ürünlerin alerji oluşturma olasılığının klasik ıslah yöntemleri ile elde edilen ürünlerden daha fazla olmamasıdır (König ve ark., 2004) Nitekim, Avrupa Birliği ülkelerindeki yoğun kamuoyu endişelerini giderebilmek amacıyla, 13 AB üyesi ülke’den 65 bilim insanının katılımıyla, 3.5 yıl süren ve 11.5 milyon euro harcanarak yürütülen ENTRANSFOOD projesi, halen üretilip tüketilmekte olan genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan sağlığı açısından klasik yöntemlerle elde edilen ürünlerden daha tehlikeli olmadığını ortaya koymuştur (Kuiper ve ark., 2004). Transgenik ürünlerin çevresel etkilerini değerlendirmek ise insan sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendirmekten çok daha zor ve karmaşık görünmektedir. Burada şüphesiz tarımsal üretim yapılan ekosistemlerin birbirlerinden çok farklı olması en büyük etkendir. Çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin başında, transgenik bitkilerin ekosistemdeki diğer canlılarla etkileşimi gelmektedir. Örneğin Bt aktarılmış mısır bitkilerini yiyen tırtılların yanında diğer hedef olmayan canlıların örneğin Kral kelebeğinin de olumsuz etkilenebileceği endişesi (Losey, 1999) son birkaç yıldır yoğun tartışma konusu olmuş hatta GDO karşıtı örgütler tarafından hala yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, Bt mısır polenlerinin Kral kelebeği ve diğer hedef dışı organizmalar üzerindeki olumsuz etkilerini tarla koşullarında incelemek üzere yapılan kapsamlı araştırmalar bu riskin çok düşük bir düzeyde olduğunu ve Kral kelebeklerinin yaşam döngüsünü olumsuz etkilemediğini göstermiştir (Oberhauser ve ark., 2001; Pleasants ve ark., 2001; Sears ve ark., 2001; Zangerl ve ark., 2001). Burada genetiği değiştirilmiş organizmaların çevre üzerindeki etkileri tartışılırken, Bt geni aktarılmış bitkiler yerine normal mısır yetiştiriciliğinde kullanılan kimyasal mücadele ilaçlarının hedef olmayan organizmalar üzerinde çok daha fazla olumsuz etkilerinin bulunduğunu göz önünde bulundurmakta yarar vardır (Gianessi ve ark., 2002). Burada asıl endişe konusu, sürekli Bt aktarılmış mısır ile beslenen tırtılların belirli bir süre içerisinde dayanıklılık mekanizması geliştirmesinin kaçınılmaz olmasıdır. Onun için bu tırtılların dayanıklılık geliştirmelerini geciktiren tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu yine de güncel ve geçerli bir sorun olarak çözüm beklemektedir. Diğer bir husus ise transgenik bitkilerden gen kaçışı yoluyla biyoçeşitliliğin bozulmasıdır. Burada, transgenik bitkilerle akraba türlerin bulunduğu ekosistemlerde transgeniklerin kesinlikle yetiştirilmemesi öngörülmektedir. Ancak, çiftçi eğitim düzeyinin oldukça sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde bunun ne şekilde sağlanabileceği hala bilinmemektedir. Nitekim, mısır bitkisinin gen kaynağı olarak bilinen Meksika’da A. B. D.’den kaçak olarak getirilen transgenik mısırların ekilmesi ve bunlardan Meksika’daki yerel mısır çeşitlerine gen kaçışı biyoçeşitlilik üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun olarak incelenip tartışılmakta olup, buna yönelik çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslar arası mevzuat oluşturma çabaları bulunmaktadır. Ancak ülkeler arasında henüz tam bir uyum sağlandığı söylenemez. Örneğin A.B.D.‘deki biyogüvenlik mevzuatı Avrupa Birliği mevzuatından çok farklı olup mevzuatın uygulanmasında bile ülkeler arasında hala uyum sağlanamamıştır. Ancak, yeni oluşturulan European Food Safety Authority ve 2004 yılında yürürlüğe giren genetiği değiştirilmiş ürünlerin etiketlenmesi ve izlenebilirliğini amaçlayan yönetmelikler bu uyumu sağlamada önemli bir adım sayılabilir. Son olarak, Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması bağlamında hazırlanan ve uzun görüşme ve tartışmalardan sonra 2000 yılında üzerinde anlaşmaya varılan Uluslararası Biyogüvenlik Protokolü, transgenik ürünlerin sınır ötesi taşınmaları ve kullanımı yönünde olumlu bir gelişmedir. Türkiye’nin de imzalamış olduğu bu Protokol 11 Eylül 2003’te yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, Protokol’ün uygulanabilir hale gelmesi daha bir süre alacaktır. Bunun için özellikle gelişmekte olan ülkelerin, kendi biyogüvenlik mevzuatlarını hazırlamalarının yanında, bu mevzuatı uygulayacak laboratuar altyapısını oluşturmaları, bu laboratuarlarda çalışacak teknik elemanları yetiştirmeleri ve en önemlisi karar verici konumdaki bürokratları eğitmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde, bu mevzuat transgenik ürünlerin ticaretini engelleme dışında, gelişmekte olan ülkelerin kendi biyolojik kaynaklarını verimli şekilde değerlendirecek bilimsel ortamı yaratmaları açısından olumlu bir etki oluşturmayacaktır. Fikri Mülkiyet Hakları Giriş kısmında bahsedilen ve tarımsal üretimin artırılmasında oldukça başarılı sayılan “Yeşil Devrim”, büyük ölçüde kamu kuruluşları veya kamu yararına çalışan uluslararası araştırma enstitüleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, gerek yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi gerekse bu tohumlukların çoğaltılarak gelişmekte olan ülke çiftçilerine ulaştırılması normal ticari kurallar içerisinde süregelmiştir. Benzer şekilde, mekanizasyon, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilaçları kullanımı, sulu tarım teknikleri gibi yeni teknolojilerin transferi hatta sulama projelerinin kurulması gibi konularda uluslararası finans kuruluşları veya yardım kuruluşları önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bugünkü “Biyoteknoloji Devrimi” ise büyük ölçüde özel sektör tarafından yapılmaktadır. Halen bu alandaki Ar-Ge çalışmalarının % 80 oranında özel sektör yatırımlarıyla gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Hal böyle olunca, özel sektör yatırımcıları tarafından geliştirilen her teknik veya ürünün hemen patent veya benzeri yöntemlerle korunmaya alınması ve bunlardan kısa sürede ticari gelir sağlanması istenmektedir. Aksi halde, özel sektörün gelir getirmeyecek Ar-Ge faaliyetlerine girmesini beklemek pek gerçekçi olmayacaktır. Örneğin, halen ticarete intikal etmiş transgenik ürünlerin mısır, soya ve pamuk gibi büyük ürün gruplarında olması, gelişmekte olan ülkelerdeki tatlı patates ve sorgum gibi ürünlere özel sektör tarafından pek yatırım yapılmaması şaşırtıcı değildir (SOFA, 2004). Son yıllarda, yine uluslararası yardım kuruluşlarının desteği ile veya biyoteknoloji alanında yoğun Ar-Ge faaliyeti olan çokuluslu şirketlerin işbirliği ile kamu araştırma kuruluşlarında yeni transgenik çeşitlerin geliştirilmesine yönelik araştırma faaliyetlerinin arttığı gözlenmektedir. Ancak, burada da fikri mülkiyet haklarına ilişkin sorunların yoğun olarak tartışıldığı görülmektedir. Bunun en güncel örneklerinden birisi de yukarıda sözü edilen “Altın Pirinç”tir. Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilen ve Prof. Ingo Potrykus ve Prof. Peter Beyer önderliğindeki araştırmacılar tarafından geliştirilen “Altın Pirinç”te 30 civarında farklı şirket ve üniversiteye ait 70 adet patent bulunması, bu ürünün ticari olarak değerlendirilmesinde ve hatta gelişmekte olan ülkelere transferinde önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu konuda, Latin Amerika ülkelerinde yapılan bir çalışma (Cohen ve ark., 1998), bu ülkelerde yürütülen biyoteknolojik araştırmaların ve ürün geliştirme çalışmalarının hepsinde çok sayıda patentli teknik veya materyalin kullanıldığını göstermiştir (Şekil 2). Tüm bunlar, biyoteknolojik araştırmalardan gelişmekte olan ülkelerdeki fakir çiftçilerin ve halkın nasıl yararlanabileceği sorusunu akla getirmektedir. Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) üye ülkelerin imzalamış oldukları TRIPS (Trade Related Intellectual Property Rights) antlaşması, bazı istisnai hükümlerine rağmen, gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketleri korur niteliktedir. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırma kuruluşlarının, biyoteknolojik araştırmalarını planlarken ve yürütürken fikri mülkiyet haklarıyla ilgili konuları yakından izlemeleri ve ona göre tedbir almaları yararlı olacaktır. Bu bağlamda yine transgenik bitkilerden ziyade moleküler bitki ıslahı yöntemlerinin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından daha avantajlı olduğu söylenebilir. Yine burada, Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip ülkelerin, bu gen kaynaklarını tespit edip karakterize ederek, hatta bunlardaki ticari öneme sahip genleri saptayıp patentleyerek önemli bir konum yakalamaları mümkün olabilir. Bu konuda, FAO örgütü tarafından 2001 yılında kabul edilen Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Antlaşması işlerlik kazandığında, zengin gen kaynağı olan ülkelerin bu kaynaklardan daha etkin yaralanmalarına yardımcı olacaktır. Bu alandaki gerek yasal ve gerekse araştırma altyapısının şimdiden oluşturulması yararlı olacaktır. Şekil 2. Latin Amerika Ülkelerinde Kullanılan Patentli Teknikler ve Materyaller (Cohen ve ark., 1998). Türkiye’de Tarımsal Biyoteknoloji ve Transgenik Ürünlerin Durumu Türkiye zengin gen kaynaklarına sahip olması nedeniyle, tarımsal biyoteknoloji alanında çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak, Türkiye’nin modern biyoteknolojik yöntemlerin sunduğu nimetlerden yararlanabilmesi için dünyadaki gelişmeler ve Türkiye’deki mevcut durum çerçevesinde önceliklerini çok iyi saptaması gerekmektedir. Türkiye’de biyoteknolojinin gelişmesi için mutlak gerekli olan biyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji gibi temel bilim alanlarına gerekli önemin verilmemesi, bu alanda yetişmiş eleman sayısının düşük kalmasına ve dolayısı ile kapsamlı araştırmaları yürütebilecek kritik kitleye sahip araştırma birimlerinin oluşturulmasına engel olmuştur. Bu sorun, 1980 yılından beri hazırlanan tüm 5 yıllık kalkınma planlarında vurgulanmış olmasına karşın, bu konuda henüz belirgin bir gelişme sağlandığı ne yazık ki söylenemez. Burada en önemli sorun, belirli düzeyde bilgi birikimine ve tecrübeye sahip araştırmacıları bir araya getirerek “uzmanlık merkezleri” oluşturmak yerine tek tek laboratuvarların oluşturulmasından kaynaklanmaktadır. Son yıllarda, yurt dışında moleküler biyoteknoloji alanında eğitim görmüş ya da moleküler bitki ıslahı konusunda eğitim almış genç araştırmacıların sayısı artıyor olmasına rağmen, bunları bir araya getirerek güdümlü projeler üzerinde çalışacak “uzmanlık merkezleri” ya da laboratuvarları oluşturacak bir çaba görülmemektedir. Gerekli tedbirler alınmadığı taktirde, geçtiğimiz 30 yıldır yapılan girişimlere ve harcanan çok önemli miktarda kaynaklara rağmen Türkiye’nin tarımsal biyoteknoloji alanında, bugün bulunduğu noktadan daha farklı bir konuma gelmesi mümkün olamayacaktır. Burada, Türkiye’de bitki doku kültürü yatırımlarının 1974 yılında başlamış olmasına ve halen hemen hemen tüm Ziraat Fakültelerinde ve Tarım Bakanlığı araştırma enstitülerinde birer doku kültürü laboratuvarı kurulmuş olmasına rağmen Türkiye’nin, son derece basit bir teknoloji gerektiren patates tohumluğu ihtiyacını bile, hemen tamamını her yıl milyonlarca dolar ödeyerek yurt dışından karşılaması en çarpıcı örneklerden birisidir. Türkiye’nin biyoteknolojiye ve tarımsal araştırmalara yaklaşımını ortaya koymak amacıyla, 2001-2005 yıllarını kapsayan VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planının ilgili bölümleri incelendiğinde, bilgi toplumu olma amacı doğrultusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeler sağlayarak uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmanın esas olduğu ilkesi dikkati çekmektedir. Bu ilke çerçevesinde biyoteknolojinin de içinde bulunduğu bazı yüksek teknolojiler öncelikli konu olarak belirlenmiştir. Ayrıca, ekonomik, sosyal, çevresel boyutunu bütün olarak ele alan rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaç olarak tespit edilmiştir. Tarımsal araştırmalarda koordinasyonun sağlanmasının ve araştırma konularının belirlenmesinde üretici ve sanayicinin taleplerinin dikkate alınmasının gerekliliği de vurgulanmaktadır. Hedefler bu şekilde belirlenmekle birlikte, Türkiye’nin Ar-Ge konusunda diğer ülkelere oranla oldukça geride olduğu bilinen bir gerçektir. Halen Ar-Ge harcamalarının GSMH içindeki payı % 0,64 düzeyindedir. Üniversiteler toplam Ar-Ge çalışmalarında ve tarımsal araştırmalarda en fazla payı alan kurumdur. Dolayısıyla, diğer gelişmekte olan ülkelere paralel olarak Türkiye’de de özel sektör araştırmaları kısıtlı olup, üniversiteler % 70’lere varan payla en fazla araştırmanın yapıldığı kurum olmaktadır. TÜBA (2003) tarafından gerçekleştirilen “Moleküler Yaşam Bilimleri ve Teknolojileri Öngörü Projesi” kapsamında Türkiye’nin biyoteknoloji ile ilgili altyapısı ortaya konmaktadır. Çalışma, yaklaşık 150 araştırma biriminin ve 2000 araştırıcının biyoteknoloji konusunda çalıştığını göstermektedir. Bu sayının önemli bir insan altyapısını işaret ettiğini vurgulayan çalışma, araştırıcıların verimliliklerinin bir göstergesi olan araştırıcı başına bilimsel yayın verilerine bakıldığında mevcut altyapının etkin bir şekilde kullanılmadığını, kurumsallaşmanın ve teknoloji üretme kaygısının bulunmadığını .belirtmektedir. Türkiye’de biyoteknoloji alanında yapılan bilimsel yayınların yaklaşık % 42’si endüstriyel biyoteknoloji alanında olup tarımsal biyoteknoloji % 11,5 ile en az yayın çıkarılan biyoteknoloji dalı olmuştur. Stres toleransı, rejenerasyon ve propagasyon, farmasötik ve moleküler markörler en fazla çalışılan tarımsal biyoteknoloji konularıdır (Özcengiz, 2003). Biyoteknoloji araştırmaları için devlet TÜBİTAK, kamu kurumları ve üniversitelere destek verdiği gibi özel sektöre de belli oranlarda destekler sağlamaktadır. Kamu yatırım bütçesinden üniversitelere araştırma projelerinin desteklenmesi amacıyla ödenekler tahsis edilmekte olup, desteklenen projeler arasında genetik kaynakların korunması projeleri, transgenik bitki geliştirilmesine ve üniversitelerin altyapılarını geliştirmeye yönelik projeler önde gelmektedir. Öte yandan, firmaların biyoteknoloji araştırma geliştirme faaliyetlerine de TÜBİTAK bünyesindeki Teknoloji İzleme Değerlendirme Birimi (TİDEB) ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) kanalıyla destek sağlanmaktadır. TİDEB firmaların Ar-Ge proje maliyetlerinin en fazla % 60’ı oranında ve hibe şeklinde destek vermektedir. Bu program dahilinde, gen mühendisliği-biyoteknoloji 6 öncelikli konudan biri olarak tespit edilmiş olup biyoteknoloji projelerinin toplam desteklenen projeler içindeki payı % 3,1’dir. TTGV ise proje maliyetinin en fazla % 50’sini karşılamakta ve geri ödemeli bir sistem içinde destek vermektedir. Biyoteknolojinin bu kapsamda desteklenen projeler içerisindeki payı ise % 7’dir. Tarımsal biyoteknolojide gelişme kaydetmiş ülkelerdeki kurumsal yapılanma üniversiteler, kamu Ar-Ge kuruluşları ve özel sektör olmak üzere 3 farklı ayaktan meydana gelmekte ve her bir kurumun kendi kapasiteleri ve görev tanımları içinde belirlenmiş rolleri bulunmaktadır. Örneğin üniversiteler ve kamu Ar-Ge kuruluşları temel araştırma konusunda uzmanlaşırken, özel sektörün uygulamalı araştırma ve ürün geliştirmeye yönelik çalıştığı görülmektedir. Birbirinin tamamlayıcısı olan bu roller içinde bir kurumun eksikliği sistemin iyi çalışmamasına neden olmaktadır. Bu noktadan hareketle Türkiye’deki yapıya baktığımızda, araştırma sistemi içerisinde üniversitelerin temel kuruluş olduğu ve en önemli ayaklardan biri olan özel sektörün sistem içinde yer almadığı dikkati çekmektedir. Dolayısıyla, özel sektörün ve kamu Ar-Ge kuruluşlarının rolünü üstlenecek bir kurumsallaşma olmadığı için hedefe yönelik ve verimli çalışan bir sistem mevcut değildir. Bununla beraber, yukarıda da belirtildiği gibi araştırmaların önemli bir kısmını yürüten üniversitelerin de verim ve etkinlik sorunları bulunmaktadır. Son yıllarda, çok önemli kaynaklar sağlanarak, moleküler biyoloji altyapısına sahip laboratuarların kurulduğu ve yine yeterli yetkin kadroların bulunup bulunmadığı aranmaksızın önemli miktarda proje destekleri sağlandığı görülmektedir. Ancak, bu projeler incelendiği zaman bunların çoğunun gerçekçi hedeflere odaklanmadığı ve ürün geliştirme niteliği taşımadığı da bir gerçektir. Transgenik ürün geliştirmeye yönelik bir kısım araştırma projelerinin başarılı olmaları için gerekli özel sektör katılımı ya da desteğinin olmaması da ayrıca düşünülmesi gereken bir husustur. Yine bu bağlamda, geliştirilmesi muhtemel transgenik ürünlerin risk analizleri ve pazara sunumları için gerekli yasal çerçevenin çizilmemiş olması da bunların uygulamaya geçirilme şansını ortadan kaldırmaktadır. İlk defa 1998 yılında yabancı firmalara ait transgenik çeşitlere ait tarla denemelerinin yapılabilmesi için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak yürürlüğe sokulan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” ise bu amaca hizmet etmekten çok uzaktır. Hal böyle iken, söz konusu çeşitlerin tarla denemelerinin 1998 yılından bu yana bizzat Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na ait Araştırma Enstitü’leri tarafından yürütülüyor olmasına rağmen elde edilen sonuçların resmen açıklanmamış olması da üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Türkiye Cartagena Biyogüvenlik Protokolünü imzalayan ilk ülkelerden biri olmuşsa da buna yönelik yasal mevzuat çalışmalarını aynı hızda yürütememiştir. Aynı şekilde, Avrupa Birliği mevzuatına uyum için gerekli yönetmelikler de henüz hazırlanarak yürürlüğe sokulamamıştır. Biyogüvenlikle ilgili bu mevzuat boşluğunun yanında, fikri mülkiyet hakları kapsamında Bitki Islahçı Haklarıyla ilgili mevzuat yıllar sonra oluşturulmuşsa da UPOV üyeliği henüz gerçekleştirilememiştir. Türkiye’de transgenik ürünlerin ticari olarak ekimlerine izin verilmezken, yurtdışından gıda hammaddesi olarak ithal edilen mısır ve soya ürünlerinin transgenik olma ihtimali oldukça yüksek görünmektedir. Sonuç ve Öneriler Kısaca biyoteknoloji olarak da isimlendirilen modern gen teknolojileri, hızla artan dünya nüfusunun yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak amacıyla tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunmaktadır. Burada, sürdürülebilir tarım tekniklerinin uygulanmasının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı, yüksek verimli ve kaliteli bitki çeşitlerinin geliştirilmesi önemli bir önceliktir. Bu bitkilerin geliştirilmesinde sadece transformasyon yoluyla elde edilen transgenik bitkiler değil, ağırlıklı olarak moleküler bitki ıslahı teknikleri üzerinde yoğunlaşmak kısa ve orta vadede daha doğru olacaktır. Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip gelişmekte olan ülkelerin, öncelikli alanlarını saptayarak moleküler biyoloji çalışmaları için yeterli altyapıyı oluşturmaları ve kritik kitleyi oluşturacak sayıda yetkin araştırmacı yetiştirmeleri, ellerindeki genetik potansiyeli en iyi şekilde değerlendirmelerine yardımcı olacaktır. Ancak, teknolojik gelişmelere paralel olarak, gerek bu tekniklerin ve ürünlerin geliştirilmesi sırasında gerekse bunların doğaya salımlarında biyogüvenlikle ilgili yasal düzenlemelerin yapılması ve bu mevzuatı uygulayacak yetkin kişilerin eğitilmesi gerekmektedir. Burada, hazırlanacak mevzuatın bilimsel esaslara dayalı olması, yurt içinde yapılacak çalışmaları engelleyici değil kolaylaştırıcı tedbirleri içermesi önem taşımaktadır. Aynı şekilde, biyoteknolojik uygulamalar ve ürünlerle ilgili fikri mülkiyet haklarına yönelik Bitki Islahçı Hakları, Patent Kanunu gibi mevzuatın bir an önce uygulanabilir hale getirilmesi, bu alanlarda araştırmacıları bilgilendirecek ve destekleyecek düzenlemelerin yapılması küreselleşen dünya ticaretinde rekabet edebilecek bir konuma gelebilmemiz için önem taşımaktadır. Prof. Dr. Selim ÇETİNER Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Tuzla, İstanbul

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-tarim-guvencesi

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 4

MİKROBİYAL FİTAZLAR Tahıl ve baklagil tohumlarının olgunlaşması sırasında fitik asitin (myo-inositol-1,2,3,4,5,6-hexakis dihidrojen fosfat) önemli bir miktarı birikmekte olup (Honke ve ark. 1998) bu tohumların çoğunda ve yan ürünlerinde %1-2 fitik asit bulunmaktadır (Reddy ve ark. 1982). Fitik asit; tahıl, baklagil ve yağlı tohumlarda fosforun ana depo formudur. Kimyasal olarak tam tarifi myo-inositol 1,2,3,4,5,6-hekza-dihidrojen fosfat’tır (IUPAC-IUB 1977). Moleküler formülü ise C6H18O24P6’dır. Fitik asitin tuzları fitat olarak tanımlanır. Fitat, fitik asitin potasyum-magnezyum ve kalsiyum tuzlarının karışımıdır (Vohra ve Satyanarayana 2003) Fitaz (myo-inositol hexakisphosphate phosphohydrolase), fitik asiti (myo-inositol hekzafosfat), inorganik monofosfat, myo-inositol fosfat ve serbest myo-inositol’e hidrolize eden enzimdir (Kerovuo 2000). Bitkilerde, hayvansal dokularda ve çeşitli mikroorganizmalarda fitaz aktivitesinin olduğu bildirilmiştir (Miksch ve ark. 2002). Fitatı parçalayan enzimler IUPAC-IUB (International Union of Pure and Applied Chemistry and the International Union of Biochemistry) tarafından iki sınıfa ayrılmıştır: Fitatın D3 pozisyonundaki ortofosfatı uzaklaştıran 3-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 3-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.8) ve myo-inositol halkasındaki L-6 (D-4) pozisyonundaki defosforilasyonu sağlayan 6-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 6-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.26). Mikrobiyal fitazlar genellikle 3-fitaz sınıfında yer alırken bitkisel kökenli fitazlar 6-fitaz sınıfında yer almaktadır (Konietzny ve Greiner 2002). Fitaz parçalayan enzimlerle yem hammaddelerinde ve insanlar için hazırlanan gıdalardaki fitat içeriğini azaltmak amacıyla özellikle son yıllarda birçok çalışma yürütülmektedir. Fitatı parçalayan enzimler bitkisel materyalin besleyici değerini artırmak amacı ile tavsiye edilmektedir. Son yıllarda fitaz enzimlerinin özellikle entansif hayvan yetiştiriciliği yapılan alanlarda hayvan gübresiyle ortaya çıkan fosfor kirliliğini azaltmak amacıyla kullanımını da gündeme getirmiştir. Yapılan bir çok çalışmada fitatı parçalayan enzimlerin fitatdan fosfor kullanımını artırmakta olduğu ve çevrede ortofosfat birikimini önemli derecede azalttığı bildirilmiştir (Cromwell ve ark. 1995, Simons ve ark. 1990). Ayrıca bunların yanı sıra myo-inositol fosfatların hazırlanması, kağıt endüstrisi ve toprak iyileştirme alanlarında da fitaz enzimi kullanılmaktadır. Ayrıca son yıllarda biyoteknoloji alanındaki gelişmeler sonucunda heterolog mikrobiyal ekspresyon sistemleriyle büyük miktarlarda ve düşük maliyetli fitaz üretimi de mümkün olabilmektedir. Fitaz enzimi bitkilerde, mikroorganizmalarda ve bazı hayvansal dokularda bulunmasına rağmen yapılan son araştırmalar mikrobiyal fitazların biyoteknolojik uygulamalar için en ümit verici olduğunu göstermiştir (Pandey ve ark. 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). Bakteri, maya ve funguslardan fitaz enzimleri karakterize edilmiş olup, günümüzde ticari olarak üretimde toprak fungusu olan Aspergillus üzerinde durulmaktadır. Ancak substrat spesifitesi, proteolisise karşı direnç göstermesi ve katalitik aktivitesi gibi özelliklerinden dolayı bakteriyel fitazlar, fungal enzimlere alternatif oluşturabilmektedir (Konietzyn ve Greiner 2004). Bakteriyel fitazların ortalama olarak moleküler ağırlığı (40-55 kDa) glukolizasyon farkı olduğu için fungal fitazlardan (80-120 kDa) daha küçüktür (Choi ve ark. 2001, Golovan ve ark. 2000, Han ve Lei 1999, Kerovuo ve ark. 1998, Rodriguez ve ark. 2000a, Van Hartingveldt ve ark.1993). İzole edilen fitazların çoğunun pH optimumu 4.5-6.0 arasında yer almaktadır. Ancak Bacillus sp.’ye ait nötral veya alkali fitazlar da bulunmaktadır (Choi ve ark. 2001, Kim ve ark. 1998). A. niger fitazının (phyA) pH optimumu ise asidik sınırlarda olup 2.5 ve 5.5’dir. Bu iki sınır arasında aktivitede azalma meydana gelmektedir. Mikrobiyal fitazların çoğunun sıcaklık optimumu ise 45-60°C arasında yer almaktadır. Ancak Pasamontes ve ark. (1997a,b) A. fumigatus’a ait sıcaklığa dirençli fitazın 100°C’ye kadar olan sıcaklıklarda 20 dakikalık inkübasyonlarda sadece %10’luk kayıpla aktivitesini koruduğunu bildirmişlerdir. E. coli ve Citrobacter braakii fitazı, ticari olarak kullanılan Aspergillus niger fitazına kıyasla pepsin ve pankreatine daha dirençlidir (Kim ve ark. 2003; Rodriquez ve ark. 1999). Ayrıca C. braakii fitazı tripsine de dirençlidir (Rodriquez ve ark. 1999). E. coli fitazı, Bacillus fitazı ile karşılaştırıldığında, pankreatine benzer hassasiyetlik gösterirken pepsine karşı daha hassastır (Simon ve Igbasan 2002). E. coli ve C. braakii fitazları yem katkısı olarak uygun özelliklere sahiptirler. E. coli fitazı asidik koşullar altında yüksek bir pH stabilitesine sahip olup pH 2.0’de birkaç saat sonunda bile önemli bir aktivite kaybı göstermemektedir (Greiner ve ark. 1993). Fitaz Enziminin Uygulama Alanları 1-) Yem katkısı: Fitat, tohumların çimlenmesi sırasında enerji ve fosfor kaynağı olarak görev alsa da bağlı fosfor tek mideli hayvanlarca çok az miktarda kullanılabilmektedir. Bu nedenle inorganik fosfor yenilenemez ve pahalı bir mineral olup kanatlı, domuz ve balık rasyonlarında fosfor kaynağı olarak ilave edilmektedir (Lei ve Porres 2003). Fitat ve fitata bağlı fosfor tüm kanatlı rasyonlarında bulunmakta ve fitat fosforunun da kısmen kullanıldığı bilinmekteydi (Lowe ve ark. 1939). İlk olarak Warden ve Schaible (1962), broylerde, ekzogen olarak verilen fitazın, fitat fosforunun kullanımını ve kemikteki mineralizasyonu artırdığını bildirmişlerdir. Ancak bundan yaklaşık 30 yıl sonra, yem katkısı olarak, fitata bağlı fosforu serbest bırakacak ve fosfor atığını azaltacak Aspergillus niger fitazının ticari olarak kullanımı başlamıştır. Günümüzde tek mideli hayvanlarda yem katkısı olarak fitaz kullanımı oldukça yaygınlaşmış olup hatta nişasta tabiatında olmayan polisakkaritleri parçalayan enzimlerden daha fazla kullanılmaktadır (Bedford 2003). Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde kanatlı ve domuz rasyonlarında mikrobiyal fitaz kullanımı ile bu konudaki bilimsel çalışmalar ve deneyimler artmakta ve yem katkısı yeni fitaz enzimleri araştırılmakta ve kullanılmaktadır. Bazı kanatlı yem maddelerindeki toplam fosfor, fitat fosforu ve toplam fosfordaki fitat fosfor oranları Çizelge 2’de verilmiştir. Ruminantlar ise, rumendeki mikrobiyal flora tarafından üretilen fitaz enzimi ile fitatı parçalayabilmektedirler (Yanke ve ark. 1998). Fitatın parçalanması ile açığa çıkan fosfor hem mikrobiyal flora hem de konakçı ruminant tarafından kullanılmaktadır. Birçok farklı kaynaktan elde edilen mikrobiyal fitaz ürünleri günümüzde ticari olarak kullanılmaktadır. Bunlar arasında yem katkısı olarak en yaygın olarak kullanılanları A. niger (3-fitaz), Peniophora lycii (6-fitaz) ve Escherichia coli (6-fitaz) fitazlarıdır. Kanatlı rasyonlarına fitaz, granül veya sıvı formda veya yüksek peletleme sıcaklığındaki (>80ºC) enzim denatürasyonu probleminden kaçınmak için peletleme sonrasında uygulanabilmektedir (Selle ve Ravindran 2006). Bitkisel fosfor kaynaklarındaki kullanılmayan fitat fosforu zaman içerisinde birikmekte ve entansif olarak hayvan yetiştirciliği yapılan alanlarda çevre kirliliğine neden olmaktadır. Topraktaki aşırı fosfor deniz ve göllere akmakta ve burada yaşayan canlılarda birikerek insanlarda da nerotoksik etki oluşturmaktadır (Lei ve Porres 2003). Su ürünleri üretiminde, soya küspesi ve diğer bitki kökenli küspeler kullanılarak birçok çalışma yürütülmüştür (Mwachireya ve ark. 1999). Pahalı protein kaynakları yerine daha düşük fiyatlı bitkisel protein kaynakları kullanıldığında masraflarda önemli derecelerde azalmaların olabildiği bildirilmektedir. Balık üretim masraflarının %70’ini yem giderleri oluşturmaktadır (Rumsey 1993). Kanatlı ve domuzlarda olduğu gibi balıklarda yem maddeleri içerisindeki fitin fosforundan yararlanacak sindirim enzimine sahip olmadığından suda fosfor birikimi meydana gelmektedir. Bu nedenle fitaz su ürünleri üretmede, hem düşük fiyatlı bitkisel kökenli maddelerin kullanımını artırmak hem de suda fosforu kabul edilebilir seviyede tutabilmek amaçları ile kullanılmaktadır. Balık beslemesinde, yüksek seviyelerde bitkisel kökenli maddeler içeren yemlerde fitaz enziminin kullanılması ile ilgili birçok çalışma yürütülmektedir (Robinson ve ark. 1996, Mwachireya ve ark. 1999). 2-) Gıda sanayi: Fitik asit tuzları olarak tanımlanan fitatlar, bitki tohumları ve danelerde fosfat ve inositolün başlıca depo formudur. Fitat bitki tohumlarının olgunlaşması sırasında oluşur ve olgun tohumlarda toplam fosfatın %60-90’nını oluşturur (Loewus 2002). Fitat bu nedenle bitkisel kökenli gıdaların başlıca bileşenidir. Bazı bitkisel kökenli gıdalardaki kuru maddedeki fitat miktarı Çizelge 3’de verilmiştir. Diyetlerdeki bitki kökenli gıdaların miktarına ve gıdaların işlenme derecelerine bağlı olarak günlük fitat tüketimi en fazla 4500 mg’a kadar yükselmelidir. Ortalama olarak vejetaryen diyetlerinde ve gelişmekte olan ülkelerde kırsal kesimlerde günlük fitat tüketimi yaklaşık 2000-2600 mg olup bu değer karışık diyetlerde 150-1400 mg’dır (Reddy 2002). Diyetlerde fitatın varlığı ile ilgilenilmesinin nedeni mineral alımındaki negatif etkisidir. Bu mineraller çinko, demir, kalsiyum, magnezyum, manganez ve bakırdır (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002). Fizyolojik pH değerlerinde çözünmez mineral-fitat komplekslerinin oluşumu düşük mineral emiliminin temel nedeni olarak bildirilmektedir. Çünkü bu kompleksler aslında insan sindirim sisteminde absorbe olmamaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin üst kısmında sınırlı miktarda mikrobiyal popülasyonun olması ve içsel fitatı hidrolize edici enzimlerin olmaması nedenleri ile ince bağırsakta, fitat çok sınırlı miktarda hidroliz olabilmektedir (Iqbal ve ark. 1994). Fitat, asidik ve alkali pH’da proteinlerle kompleks oluşturmaktadır (Cheryan 1980). Bu interaksiyon proteinin yapısında değişiklikler meydana getirmekte ve bunun sonucunda enzimatik aktivitede, proteinin çözünürlüğünde ve proteolitik parçalanmada azalmalar meydana gelebilmektedir. Fitaz enzimi yem katkısı olarak kullanılmasının yanı sıra gıda sanayinde de büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak şimdiye kadar marketlerde fitaz enzimi kullanılmış gıdalar bulunmamaktaydı. Bu alandaki çalışmalar, gıda işlemede teknik geliştirmenin yanı sıra bitki kökenli gıdaların besleyici değerlerinin artırılması üzerine yoğunlaşmıştır. Fitat içeriği yüksek diyetler mineral maddelerin absorbsiyonunu oldukça azaltmakta (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002) ve gıdaların işlenmeleri sırasında fitatın defosforilasyonu, sadece kısmen fosforile olmuş myo-inositol fosfat esterlerinin oluşmasına neden olmaktadır (Sandberg ve ark. 1999, Sandström ve Sandberg 1992, Han ve ark. 1994). Myo-inositol fosfat esterleri insanlar için önemli fizyolojik özelliklere sahiptir (Shears 1998). Bu nedenle fitaz enziminin gıda üretimi sırasında kullanılması ile fonksiyonel gıdaların üretilmesi mümkün olacak (Greiner ve ark. 2002) ve böylelikle fitaz enzimi ile biyokimyasal olarak aktif myo-inositol fosfat esterleri oluşacak ve insanlarda mineral maddelerin emilmesi de sağlanmış olacaktır. Gıda sanayinde gıdaların işlenmesi sırasında fitaz ilavesi ekmek yapımı (Haros ve ark. 2001), bitkisel protein izolatlarının üretimi (Fredrikson ve ark. 2001, Wang ve ark. 1999) ve tahıl kepeklerini parçalamada kullanılmaktadır (Kvist ve ark. 2005). Gıda işleme ve hazırlama sırasında, fitat genel olarak, bitkilerde ve mikroorganizmalarda doğal olarak bulunan fitazlarla tamamen hidrolize olmamaktadır. Özellikle demir olmak üzere minerallerin yararlanımını artırmak için fitat çok düşük düzeylere indirilmelidir (Hurrell 2003). Myo-İnositol fosfatların hazırlanması: Günümüzde, transmembran sinyalizasyonunda ve intraselülar kaynaklardan kalsiyumun hareketini sağlamada görev alan inositol fosfat ve fosfolipidlere olan ilginin artması, çeşitli inositol fosfatların hazırlanmasını gündeme getirmiştir (Billington 1993). S.cerevisiae fitazı kullanılarak fitik asitin enzimatik hidrolizi ile D-myo-inositol 1,2,6-trifosfat, D-myo-inositol 1,2,5-trifosfat, L-myo-inositol 1,3,4-trifosfat ve myo-inositol 1,2,3-trifosfatların hazırlandığı bildirilmiştir (Siren 1986a). Ayrıca E. coli fitazı kullanılarak inositol 1,2,3,4,5-pentakisfosfat, inositol 2,4,5-trifosfat ve inositol 2,5-bifosfat da hazırlanmaktadır (Greiner ve Konietzny 1996). İnositol fosfat türevleri enzim stabilizatörü (Siren 1986b), enzim inhibitörü, biyokimyasal ve metabolik araştırmalarda enzim substratı ve ilaç olarak da kullanılmaktadır (Laumen ve Ghisalba 1994). İnositol fosfat karışımları eklem iltihabı ve astım gibi solunum hastalıklarına karşı kullanıldığı ve spesifik inositol trifosfatların ağrı kesici olarak önerildiği de bildirilmiştir (Siren 1998). İnositol veya inositol fosfatların endüstriyel üretiminde, fitik asitten myo-inositol fosfat türevleri, serbest myo-inositoller ve inorganik fosfat eldesinde fitaz enzimi kullanımı önerilmektedir (Brocades 1991). Bu enzimatik hidrolizin avantajı fitaz enziminin spesifitesi ve reaksiyon koşullarına uygun olmasıdır. 3-) Kağıt endüstrisi: Kağıt endüstrisinde bitki fitik asitinin uzaklaştırılması oldukça önemlidir. Günümüzde termostabil fitazlar, kağıt hamuru ve kağıt yapma aşamalarında fitik asiti parçalamak amacıyla kullanılan biyolojik maddelerdir. Fitik asitin enzimatik olarak parçalanması sonucunda kanserojen veya toksik maddeler içeren ürünler oluşmaz. Bu nedenle kağıt endüstrisinde fitaz enzimlerinin kullanımı, daha temiz bir teknolojinin kullanılmış olması ve dolayısıyla çevreyi koruma açısından önem taşımaktadır (Liu ve ark. 1998). 4-) Toprak iyileştirme: Bazı alanlarda toprakta, fitik asit ve türevleri toplam organik fosforun %50’sini oluşturabilmektedir (Dalal 1978). Findenegg ve Nelemans (1993), mısır bitkisi için topraktaki fitik asitten fosforun kullanılabilmesinde fitazın etkisini araştırmışlardır. Toprağa fitaz ilave edildiğinde fitinin parçalanma oranının artmasına bağlı olarak büyümeyi uyardığını bildirmişlerdir. Bu çalışma bitkilerin köklerinde fitaz geninin ekspresyonu ile transgenik bitkilerle topraktaki fosforun kullanılabileceği düşüncesini ortaya çıkarmıştır (Day 1996). 5-) Biyoteknoloji : Geçtiğimiz 20 yıl içerisinde fitaz enzimi, besleme, çevre koruma ve biyoteknoloji alanlarındaki bilim adamlarının dikkatini çekmektedir. Fitazlar özellikle biyoteknolojik uygulamalarda (özellikle yem ve gıdalardaki fitat içeriğini azaltmada) büyük bir önem taşımaktadır (Lei ve Stahl 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). ANTİBİYOTİKLER Ticari olarak üretilen mikrobiyal ürünlerin içerisinde en önemlisi antibiyotiklerdir. Antibiyotikler mikroorganizmalar tarafından üretilen, diğer mikroorganizmaları öldüren veya büyümesini inhibe eden kimyasal maddelerdir. Antibiyotikler tipik sekonder metabolitlerdir. Ticari olarak faydalı antibiyotiklerin birçoğu filamentöz funguslar ile Bacteria’nın aktinomiset grubu tarafından üretilmektedir. Endüstriyel fermentasyonla büyük ölçekte üretilen en önemli antibiyotikler Çizelge1’de gösterilmiştir. Çizelge 1. Ticari olarak üretilen bazı antibiyotikler. Antibiyotik Üreten mikroorganizma* Basitrasin Sefalosporin Kloramfenikol Siklohekzimid Sikloserin Eritromisin Griseofulvin Kanamisin Linkomisin Neomisin Nistatin Penisilin Polimikzin B Streptomisin Tetrasiklin Bacillus licheniformis (EOB) Cephalosporium sp.(F) Kimyasal sentez (daha önce Streptomyces venezuela’ (A)dan mikrobiyal yolla üretilmekteydi) Streptomyces griseus (A) Streptomyces orchidaeus (A) Streptomyces erythreus (A) Penicillium griseofulvin (F) Streptomyces kanamyceticus (A) Streptomyces lincolnensis (A) Streptomyces fradiae (A) Streptomyces noursei (A) Penicillium chrysogenum (F) Bacillus polymyxa (EOB) Streptomyces griseus (A) Streptomyces rimosus (A) *EOB, endospor oluşturan bakteri; F, fungus; A, aktinomiset Günümüzde 8000’in üzerinde antibiyotik maddesi bilinmektedir ve her yıl yüzlercesi keşfedilmektedir. Daha fazla antibiyotik keşfedilmesi beklenmektedir mi, buna gerek var mıdır diye bazı sorular akla geldiğinde bunun cevabı evettir. Bu nedenle Streptomyces, Bacillus, Penicillium gibi birkaç genusa ait mikroorganizmaların çoğu antibiyotik üretip üretmedikleri açısından sürekli olarak incelenmektedir. Antibiyotikler konusunda araştırma yapan birçok araştırıcı, diğer mikroorganizma gruplarının da incelenmesi sonucunda birçok yeni antibiyotiğin keşfedileceğine inandıklarını belirtmektedir. Son yıllarda büyük ilerleme gösteren genetik mühendisliği tekniklerinin yeni antibiyotiklerin yapılmasına izin vereceği ve yeni ilaçlar için kompüter modellemesinin klasik eleme (screening) metotlarının er geç yerini alacağı düşünülmektedir. Fakat günümüzde bunlar henüz çok yaygın bir kullanıma sahip olmadığı için yeni antibiyotikler klasik yol olan “screening” yoluyla keşfedilmektedir. Screening yaklaşımında, çok sayıda muhtemelen antibiyotik üreticisi olan mikroorganizma izolatı doğadan saf kültürler halinde izole edilmektedir (Şekil 1-a) daha sonra bu izolatlar Staphylococcus aureus gibi bir test bakterisinin büyümesini inhibe eden diffüzlenebilen maddeler üretip üretmedikleri açısından test edilmektedir. Şekil 1-a’daki fotoğrafta görülen kolonilerin çoğu Streptomyces türlerine aittir ve antibiyotik üreten bazı kolonilerin etrafında indikatör organizmanın (Staphylococcus aureus) büyüyemediği inhibisyon zonları görülmektedir. Bu amaçla kullanılan test bakterileri çok çeşitli ve genellikle bakteriyal patojenlere yakın veya onları temsil eden türler olup çeşitli literatürlerde tip kültür numaralarıyla belirtilmektedir. Antibiyotik üretimi için yeni mikrobiyal izolatların test edilmesinde, “karşıt-çizgi metodu” (Şekil 1-b) yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde Streptomyces gibi potansiyel üretici olduğu bilinen bir tür petrinin üçte birlik kısmını kaplayacak şekilde bir köşesine ekilir ve petri uygun sıcaklıkta inkübe edilir. İyi bir büyüme elde edildikten sonra sıvı besi yerinde geliştirilmiş olan test bakterileri Streptomyces hücre kütlesine dikey olacak şekilde çizilerek inkübasyona bırakılır. Şekil 1-b’deki fotoğrafta da görüldüğü gibi bazı test bakterilerinin Streptomyces hücre kütlesine yakın kısımlarda büyüyemediği görülmektedir. Bu Streptomyces’in test bakterilerinin büyümesini inhibe eden bir antibiyotik ürettiğini göstermektedir. Fotoğrafta (Şekil 1-b) görülen test organizmaları (soldan sağa): Escherichia coli, Bacillus subtilis, Staphylococcus aureus, Klebsiella pneumonia, Mycobacterium smegmatis’tir. Bu şekilde ekim yapılan izolatlardan antibiyotik üretimi belirlenenler daha sonra daha ileri denemelere alınarak antibiyotiğin yeni olup olmadığı bakımından test edilirler. Çoğu screening (eleme) programlarında elde edilen izolatların çoğu bilinen antibiyotikleri üretmektedir. Bu nedenle endüstriyel mikrobiyologların bilinen antibiyotik üreticilerini çok hızlı belirlemesi gerekmektedir böylece çalışmalarında hem zamanın hem de kaynakların boşa gitmesi önlenecektir. Bir organizmanın yeni bir antibiyotik ürettiği keşfedildiğinde bu antibiyotik yapısal analizler için yeterli miktarlarda üretilmelidir ve daha sonra enfekte olmuş hayvanlarda terapötik aktivite ve toksisite için test edilmelidir. Burada yeni antibiyotiğin selektif toksisiteye sahip olup olmadığı ortaya çıkmaktadır. Maalesef yeni bulunan antibiyotiklerin bir çoğu hayvan testlerini geçemezken sadece birkaç tanesi geçebilmektedir. Bu nedenle her yıl yüzlerce yeni antibiyotik bulunmasına karşılık bunların sadece birkaç tanesinin medikal kullanım için yararlı olduğu kanıtlanabilmekte ve ticari olarak üretilmektedir. VİTAMİNLER VE İLİŞKİLİ BİYOFAKTÖRLER Dengesiz beslenme ve besin işleme alışkanlıkları, gıda kıtlığı, açlıktan dolayı hayvan ve bitki orijinli vitaminlerden başka ekstra vitaminlere ihtiyaç duyulmaktadır. Vitaminlerin kullanım alanları gıda/yem sektörü, sağlık ve tıbbi alanlardır. Ekstra vitaminler günümüzde kimyasal veya biyoteknolojik olarak fermentasyon ya da biyodönüşüm prosesleriyle hazırlanmaktadır. Vitaminler ve diğer biyofaktörlerin çoğu kimyasal olarak veya ekstraksiyon işlemi ile üretilirken bazıları da hem kimyasal hem de mikrobiyal proseslerle üretilmektedir. Bunun yanı sıra vitamin B12 ve B13 gibi vitaminler ise sadece mikrobiyolojik yolla üretilmektedir. Aşırı miktarlarda vitamin üreten mikrobiyal suşların doğadan taranması ve bulunması veya bunların genetik mühendisliği yoluyla yapımı zordur, bunun yerine geliştirilmiş fermentasyon prosesleri ve immobilize biyokatalist biyodönüşümleri önem kazanmıştır. ENZİMLER Bütün organizmalar hücresel faaliyetlerini sürdürebilmek için küçük miktarlarda çok çeşitli enzimleri üretmektedir. Günümüze kadar tanımlanmış olan 3000’den fazla enzimin büyük bir çoğunluğu mezofilik organizmalardan izole edilmektedir. Buna karşılık bazı enzimler bazı organizmalar tarafından çok yüksek miktarlarda üretilmekte ve hücre içinde tutulmayarak hücre dışına salgılanmaktadır. Ekstraselüler enzimler olarak isimlendirilen bu enzimler selüloz, protein, nişasta, vb. gibi suda çözünmeyen polimerleri parçalama yeteneğindedir. Bu ekstraselüler enzimlerin bazıları gıda, tekstil ve ilaç endüstrilerinde kullanılmaktadır ve mikrobiyal sentez yoluyla büyük miktarlarda üretilmektedir. Son yıllarda enzim terminolojisinde ortaya çıkan yeni bir terim olan “ekstremozimler” ise ekstrem çevrelerde yaşayan prokaryotlardan elde edilen enzimleri ifade etmektedir. Ekstremozimler, ekstrem olarak yüksek sıcaklık, düşük sıcaklık, çok yüksek tuz, çok yüksek asit veya alkalin pH’larda yaşayan ve “ekstremofiller” olarak isimlendirilen mikroorganizmalar tarafından üretilmektedir. Bu enzimleri yüksek miktarlarda üreten mikrobiyal kaynakları doğadan izole etmek için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ve yeni mikrobiyal kaynakların araştırılması sürekli olarak devam eden bir iştir. Burada biyoçeşitlilik önemli bir konu olup farklı ve yabancı çevrelerden (ekstrem çevreler) izole edilen mikroorganizmalar önemli enzim kaynakları olarak düşünülmektedir. Ülkemiz en önemli ekstrem çevreler olan sıcak su kaynakları (kaplıcalar) açısından çok zengindir. Ayrıca soda gölleri, tuz gölleri, vb. ekstrem çevrelere de sahip olduğumuz göz önüne alınırsa, buralardaki biyoçeşitliliğin bir an önce belirlenerek ortaya konması ülkemiz açısından çok önemli bir konudur. Lipazlar bakteri, maya ve küfleri içeren mikrobiyal flora tarafından bol miktarda üretilmektedir. Lipazlar gıda endüstrisinde, biyomedikal uygulamalarda, biyosensörler ve pestisidlerin yapımında, deterjan ve deri sanayiinde, çevre yönetiminde, kozmetik ve parfüm sanayiinde uygulama alanları bulmaktadır. Endüstriyel olarak en yaygın kullanılan lipaz üreticisi mikroorganizmalar Candida spp., Pseudomonas spp., Rhizopus spp.’dir. Son yıllarda biyoteknoloji alanında lipazların kullanımında eksponansiyel bir artış gözlenmektedir. Bu nedenle lipazların aşırı üretimini sağlamak amacıyla yönlü mutasyonlar yardımıyla suş geliştirme çalışmalarına ağırlık verilmiştir. Endüstriyel olarak en fazla üretilen enzimlerden biri olan proteazlar ise ekmekçilikte, deterjan ve temizleme sanayiinde, biyomedikal uygulamalarda, gıda sanayiinde etlerin olgunlaştırılmasında, tabaklama sanayiinde, atık arıtımı ve kimyasal endüstride kullanılmaktadır. Son yıllarda alkalofilik mikroorganizmaların ürettiği ve aşırı alkali ortamlarda aktivite gösteren alkalin proteazlar endüstriyel olarak çok önem kazanmıştır.Şu anda alkalin proteazların ticari üretimi Bacillus licheniformis ve diğer alkalofilik Bacillus spp.’den yapılmaktadır. Bu enzimlerin üretimi için öncelikle ümit verici organizmaların seçilmesine olanak sağlayan farklı izolasyon yöntemlerinin belirlenmesi daha sonra endüstriyel suş geliştirilmesi için mutasyon ve/veya rekombinant DNA teknolojisinin kullanımı üzerinde yoğun çalışmalar sürdürülmektedir. α-amilaz, β-amilaz ve glukoamilaz gibi mikrobiyal amilazlar, enzimler arasında en önemlileri olup günümüzde biyoteknolojide oldukça büyük önem kazanmışlardır. Mikrobiyal amilazlar uygun preparasyonlarda hazırlandıktan sonra ilaç sanayiinde analitik kimya alanında, nişastanın sakkarofikasyonu, tekstil ve gıda sanayiinde, bira sanayii ve damıtma endüstrilerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Hayvanlar ve bitkilerde de bulunmasına karşılık amilazlar en yaygın olarak mikroorganizmalarda bulunmaktadır. Amilazların ticari üretiminde birçok bakteri ve fungus türleri kullanılmaktadır. α-amilazın ticari üretiminde Bacillus türleri çok önemlidir. Ticari amilaz üreticisi suşların geliştirilmesinde gen klonlama yöntemleri kullanılmaktadır. Gen klonlmanın en temel amaçları; termostabil enzimlerin ifade edilmesi, yüksek enzim verimliliği ve iki enzimin aynı organizmada ifade edilmesinin sağlanmasıdır. AMİNOASİTLER Organizmaların primer metabolitleri arasında en önemlileri amino asitlerdir. 1950’lerin sonlarına doğru Corynebacterium glutamicum’un bazı suşlarının doğal olarak önemli miktarlarda L- glutamat sentezlediğinin bulunmasının ardından amino asit üreticisi mikroorganizmaların taranması ve ıslah edilmesi çalışmaları büyük hız kazanmıştır. O zamandan beri amino asit salgılama yeteneğinde olan bir çok organizma belirlenmiş ve bu konu endüstriyel mikrobiyolojinin önemli bir konusu olmuştur. Dünya çapında 1.5x106 ton amino asit üretimi gerçekleşmektedir. Amino asitler tıpta, gıda endüstrisinde katkı maddesi olarak, kimya endüstrisinde başlatıcı maddeler olarak kullanılmaktadır. En önemli ticari amino asit lezzet arttırıcı olarak monosodyum glutamat (MSG) formunda kullanılan Glutamik asittir. Diğer iki önemli amino asit diyet içecekler ve yiyeceklerde tatlandırıcı olarak kullanılan Aspartam’ın bileşenleri olan Aspartik asit ve Fenil alanindir. Bundan başka lisin, glutamin , arjinin, triptofan, treonin, izolösin ve histidin amino asitleri de ticari olarak mikrobiyolojik yolla üretilmektedir.Mikrobiyolojik üretim için Corynebacterium ve Brevibacterium türleri ile Escherichia coli en bilinen ticari türlerdir. Corynebacterium ve Brevibacterium türlerinde metabolizma nispeten basit olduğu için regülasyon sistemlerinin kolaylıkla değiştirilmesiyle, Enterobacteriaceae üyelerinde ise karmaşık rekombinant DNA tekniklerinin kullanımıyla verimli amino asit üreticileri elde edilebilmektedir. Kaynak: Doç. Dr. Rengin ELTEM /Ege Üniversitesi /Mühendislik Fakültesi Biyomühendislik Bölümü POLİMER ÜRETİMİ Modern biyoteknolojiyi komodite amaçlı ürünlerin üretiminde de kullanmak mümkündür. En çarpıcı örneklerden biri, mikroorganizmaları uygun ortamlarda besleyip polimer ürettirmektir. Birçok mikroorganizma besin kısıtlaması koşullarında, tepkisel olarak hücre içinde polimer biriktirir. (Şekil 3’de hücre içindeki beyaz dairesel şekilli olanlar). Bunlar bilimsel adıyla “polialkalonatlar”, “mikrobiyal poliesterler” dir. Polibuturat ve poli(buturat-valarat) teknolojik olarak üretilen mikrobiyal poliesterlerdir. Bunların işlenmesi biraz zor, komodite plastiklere göre biraz pahalı, ancak doğada parçalanabilen türden, dolayısıyla çevre dostu polimerlerdir. Bunlardan üretilen şampuan, parfüm, vb. şişeleri piyasaya sunulmuş durumdadır. Buradaki ilginç gelişme yine genetik modifiye mikroorganizmaların kullanımıdır. Bunlarda hücre içinde polimer birikimi kuru ağırlıkta %99’lara kadar çıkarılmıştır, dolayısıyla verim çok yüksektir. Bu yöntemle üretilen polimerlerin molekül ağırlıkları sentetik yollarla çıkılması çok yüksek değerlerdedir (20 milyon hatta daha fazla). Mikroorganizmalar ile polimer üretimi teknolojisini bitkilere de uygulamak mümkündür. Özellikle mısır’ın çok da değerli olmayan koçanında ve kabuğunda polimerler biriktirilebilir. Faj Yerdeğiştirme “phage display” Teknolojisi Alternatif yöntemlerden biri de genetik modifiye mikroorganizmaları kullanmaktır. Yaygın olarak E.Coli’nin kullanıldığı “faj yerdeğiştirme” (“phage display”) tekniği böyle bir yaklaşımdır. Burada, istenilen üretim bilgisini taşıyan DNA, B lenfositlerinden izole edilir ve bakteriye yerleştirilir. Daha sonra bakteri, filament fajlar (bir çeşit virüs) ile enfekte edilir. Fajlar, bakteri içinde, genellikle çok sayıda antibadi fragmanını da taşıyacak şekilde çoğalır. İstenilen fragmanı taşıyan fajlar, bir biyoafinite sistemi ile ayrılır ve bunlarla yine bakteriyi enfekte edilerek üretimi gerçekleştirilir. Elde edilen monoklonal antibadi fragmanları saflaştırılıp ya doğrudan yada bir antibadi gövdesine takılarak kullanılabilir. Bu teknikte kullanılan reaktörler, hibridoma teknolojisinde kullanılanlardan çok daha düşük fiyatlı ve iyi tanımlanmış klasik fermentörlerdir, dolayısıyla üretim ucuz ve kolaydır. Kaynak: www.biyomedtek.com/bmt-konular-no3.htm Hazırlayanlar: Enver Ersoy ANDEDEN&Ahmet TEZER

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-4



Biyolojik Çeşitlilik Sempozyumu

Biyolojik Çeşitlilik Sempozyumu

Kültüre alınmış bitki türleri ve evcilleştirilmiş çoğu hayvan türünün yabani akrabalarının ana vatanı Anadolu’dur. Bu bakımdan Türkiye, Dünyadaki sekiz büyük gen merkezinden biri olarak bilinir. Yaklaşık 3’de biri endemik olan 12.000 civarında bitki türüne ek olarak, yaklaşık olarak 141 sürüngen ve amfibi türü, 460 kuş türü, 161 memeli türü, 236 tatlı su ve 480 tuzlu su türleri, 522 yumuşakça, 6.500 kelebek,600 çekirge ve 114 kın kanatlı böcek türleri bulunmaktadır.  Türkiye ekonomisinin temel çarkları olan tıp, eczacılık, tarım, ormancılık,hayvancılık, balıkçılık ve turizm, temel ham madde kaynağı olarak bu doğal kaynaklarımıza ve bu biyolojik çeşitliliğe bağımlıdır. Ekonomiye olan doğrudan katkıları yanında, biyolojik çeşitlilik, çevrenin sağlıklı olmasını sağlayan ekolojik hizmetleri bizlere sunmaktadır. Bunlardan bazıları; Doğadaki oksijen ve karbondioksit döngüsünün ve besin zincirinin devamlılığının sağlanması, böcek ve zararlı hayvanların biyolojik kontrolü, bitki çiçeklerinin tozlaşması ve meyve tutması, su ve toprak korunması, su ve mineral döngüsünün sağlanması, doğal geri dönüşüm ve atıkların ayrışması gibi pek çok ekolojik hizmetleri de yerine getirmektedir. Genetik kaynaklar, türler, ekosistemler ve bunlar arasındaki karmaşık olaylar dizini, biyolojik çeşitliliği oluşturmaktadır. Bunların her biri ülkemizin refahı, dengeli ve sürekli kalkınması için, vazgeçilemez değeri olan canlı doğal kaynaklarımızdır. Biyolojik Çeşitliliğimiz günümüzde yok olma eğilimindedir. Toprak erozyonu,hızlı insan-nüfus-artışı gibi baskılar en büyük etmenlerden sadece bir kaçıdır.Doğal kaynaklarımızın ve biyoçeşitliliğin öneminin bilincinde olan insanoğlu bu talihsiz yok oluşa dur diyebilecek, bu olumsuz gidişatı sürdürülebilir kullanım biçimde aldığı kararlarla durdurabilecektir. Davetli Konuşmacılar Prof. Dr. Kani IŞIK Dağlar ve Biyolojik ÇeşitlilikProf. Dr. Meryem BEKLİOĞLUİklim Değişikliklerinin Sucul Ekosistemlere ve Ekosistem Hizmetlerine EtkileriProf. Dr. Özcan SEÇMEN Sulak Alan Ekosistemlerinde Bitki ÇeşitleriProf. Dr. Mehmet EKMEKÇİEkosistemlerde Su Döngüsünün ÖnemiDoç. Dr. Ali Serhan TARKANİç Sularda İstilacı Balık Türleri http://www.bcs.mu.edu.tr/Default.aspx?p=anasayfa

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sempozyumu

GAP Biyoçeşitlilik Sempozyumu 2013

GAP Biyoçeşitlilik Sempozyumu 2013

Değerli Katılımcılarımız, Ülkemiz, Avrupa ve Orta Doğunun en zengin biyolojik çeşitliliğe sahip ülkesi olup, 7 coğrafi bölgesinin her biri ayrı iklim, flora ve fauna özellikleri gösterir ve dünyanın en önemli gen merkezlerinden biridir. 2010 Ekim ayında Japonya’nın Nagoya kentinde gerçekleştirilen BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BÇS) 10. Taraflar Konferansı’nda 2011-2020 yılları arasının Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Onyılı olarak ilan edilmesine karar verilmiş ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından “2011-2020 Biyoçeşitlilik On Yılı” ilan edilmiştir. Türkiye’nin biyolojik çeşitliliği ile ilgili lokal düzeyde yapılan çalışmaları GAP ekseninde bir araya getirerek, 23-25 Mayıs 2013 tarihlerinde Şanlıurfa’da gerçekleştireceğimiz “GAP ve Biyoçeşitlilik Sempozyumu” ile siz değerli katılımcılarımıza biyoçeşitliliği ve ekolojik özellikleri ile ön plana çıkan GAP yapısını ve sürdürülebilir biyoçeşitlilik için yapılan araştırmaları ve mevcut projeleri sizlerle paylaşmayı ve fikir alışverişinde bulunmayı amaçlıyoruz. GAP İdaresi bünyesinde bölgenin biyolojik çeşitliliği ile ilgili projeler yapılmış olmasına rağmen, biyolojik çeşitlilikle ilgili bütünsel bir veri tabanına dönüşmemiştir. Sempozyum sonunda, gerek Türkiye’nin gerek GAP Bölgesinin Biyolojik çeşitliliği ile ilgili bilimsel bir veri tabanı oluşturma hedefinin yanında, geleceğe yönelik, yapılması gereken çalışmalara da projelerin oluşturulması beklenmektedir. Sempozyumumuz ışığında, ilgili Bakanlıklar, Üniversiteler ve Sivil Toplum Örgütleri arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi, ülkemizin biyolojik zenginliği konusunda farkındalığın artırılmasına yönelik ortak bir platform oluşturulması hedeflenmektedir. Mayıs ayında Tarih ve turizm açısından önemli bir şehrimiz olan Şanlıurfa’mızda görüşmek dileğiyle, Sempozyum BaşkanıYrd.Doç.Dr.Şahin TOPRAK 1- GAP ,TARIM ve ÇEVRE - Çevresel Etkiler - Sosyo-Ekonomik Yapı - Ormancılık - Ekoturizim - Erozyon - Avcılık - Genetik Çeşitlilik - Pestisidler - GAP ve Halk Sağlığı - GAP ve Su Sistemleri 2- GAP ve BİYOÇEŞİTLİLİK A- GAP Fauna Çeşitliliği B- GAP Flora Çeşitliliği 3- TÜRKİYENİN BİYOÇEŞİTLİLİĞİ 4- TARIMSAL BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE EKOLOJİK TARIM Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik Ekolojik Tarım ve Hayvancılık 5- BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞE YÖNELİK TEHDİTLER 6- BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE SÜRDÜRLEBİLİR KALKINMA YOLUNDA TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI SORUMLULUKLARI 7- BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE SÜRDÜRLEBİLİR KALKINMA YOLUNDA TÜRKİYE’NİN ULUSAL YAKLAŞIMI Politikalar, Kalkınma Planları, Stratejiler   http://www.gapbiyo.org   Mutlukent Mahallesi 2432. Cadde No:45/1 Ümitköy Çankaya ANKARA Tel : 0312 442 5270 – 0312 236 4300 Faks : 0312 442 5271 – 0312 236 1881 Seçil DAŞER Proje Koordinatörü GSM : 0549 442 5271 Çağlar ACAR Proje Asistanı GSM : 0549 442 5273

http://www.biyologlar.com/gap-biyocesitlilik-sempozyumu-2013

Douglas Futuyma ile Evrim Kuramı’na dair söyleşi

Douglas Futuyma evrimsel biyoloji alanında çalışan bilim insanlarının ismini sıkça duyduğu, bitki böcek etkileşimleri üzerine çalışan, bilim yapmayı ve anlatmayı kendine yaşam biçimi edinmiş bir bilim insanı. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nden lisans derecesini aldıktan sonra yüksek lisans ve doktora ünvanlarını 1969'da Michigan Üniversitesi'nden kazanıyor. Bitki yiyen böcekler ve onların konakçıları olan bitkilerin evrimi üzerine olan akademik çalışmalarını New York Şehri'ndeki Stony Brook Üniversitesi'nde sürdürüyor. Futuyma ortalıkta evrim kuramına dair kitap yokken, dört yıllık hummalı bir çalışmanın ardından 1979'da ilk Evrimsel Biyoloji ders kitabını yayımlıyor. Dünyanın pek çok yerinde dersler vermiş, Kosta Rika'da Tropikal Çalışmalar Organizasyonu'nda tropikal ekoloji ve evrimi eğitiminde aktif rol almış biri. Ayrıca, Evrim Çalışmaları Topluluğunun (Society for the Study of Evolution), Amerikan Doğabilimcileri Topluluğu'nun, Amerikan Biyolojik Bilimler Enstitüsü'nün başkanlığını yapmış olup Evrim adlı akademik derginin editörü ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi'nin de üyesi. Pek çok akademik makalesi var ve kendi araştırmalarının yanısıra gerek yazmış olduğu Evrim ve Evrimsel Biyoloji kitaplarıyla gerekse verdiği ders ve seminerlerle evrim kuramının anlatılmasında, bilim-dışı bir yaklaşım olan yaratılışçılığa karşı mücadelede en ön sıralarda yer alıyor. Kendisiyle Singapur Ulusal Üniversitesi'nde Evrimsel Biyoloji Laboratuvarında bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar, evrimin ışığunda bol bilimli günler! Bilgenur- 1979'da ilk basımı yapılan Evrim ders kitabının yazarısınız. Kitabı yazmanızın hikayesi nedir? Doug Futuyma- 1970'lerde Stony Brook Üniversitesi'ne henüz başlamış ve fakültede genç bir akademisyenken lisans öğrencileri için Evrim dersinin içeriğini oluşturdum. O zaman evrim hakkında hiçbir ders kitabı yoktu. Bu yüzden kendi ders notlarımı hazırlamak ve öğrenciler için oradan buradan ders kaynağı bulmak zorundaydım. Bir gün Andy Sinauer adında biri ofisimde beni ziyaret etti ve birinin ona benim iyi bir ekoloji kitabı yazarı olacağımdan bahsettiğini söyledi. Dedim ki, ben ekoloji için iyi bir ders kitabı yazamam, hem zaten etrafta çok fazla ekoloji kitabı var ama hiç evrimle ilgili olan yok. Bu durum ona benim böylesi bir kitabı yazmam için iyi bir aday olduğumu düşündürdü. Kitabı yazmak 4 yılımı aldı çünkü ilk başta ne yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu. Biyoçeşitlilik nasıl oluştu, çevre biyoçeşitliliği nasıl etkiliyor gibi temel sorulardan hareketle böcek-bitki etkileşimleri üzerine çalışıyorsunuz. Hangi soru sizi özellikle bu konuya itti? Başlangıçta sorduğum soru bitki-böcek etkileşimleri üzerine değildi. 1970'lerde evrim kuramı çalışan kişilerin sorduğu temel sorulardan biri proteinlerin jel elektroforezi ile ortaya çıkarılan genetik çeşitliliğinin nereden kaynaklandığı idi. Bir tarafta doğal seçilimin çeşitliliği koruduğunu savunan Balanced School (y.n. Denge Öğretisi) vardı, diğer tarafta da genetik sürüklenmenin bu çeşitliliğe sebep olduğunu savunan klasik öğreti. Seçilimin çeşitliliği açıkladığını öne süren yaklaşıma göre farklı çevre koşullarına, örneğin farklı mikrohabitatlara ya da besin kaynaklarına uyum sağlamış farklı genotipler heterojen seçilime tabi oluyorlar. Ben de bunun tam olarak test edilmediğini düşündüm, yapmamız gereken homojen (özellikleri her yerinde aynı olan) çevre ve heterojen (özellikleri her yerinde aynı olmayan, çoklu) çevrede ayrı ayrı yaşayan türlerin karşılaştırılması olmalıydı. Otçul böceklerin çevrelerinin en önemli parçası da konakçı bitki. Buna göre, sadece bir tür konakçısı olan böcek basit, homojen bir çevrede yaşıyor olmalı. Öte yandan birkaç tane bitkiyle beslenen böcekler de takdir edersiniz ki daha heterojen çevrede yaşıyor olmalı. Böylece soru şuna dönüştü: Birden fazla bitkiyle beslenen ve çoklu çevre koşullarında yaşayan böcekler, tek bitkiyle beslenen böceklere göre genetik olarak daha çeşitli miydi? Bu soruyla birlikte bu ilginç organizmaları ve onların ilginç etkileşimlerini fark ettim. Bir şeyi merak ediyorum. Stony Brook Üniversitesi'nde hala öğretiyorsunuz. Evrim ders kitabının yazarı olarak, evrim kuramını öğretmek nasıl bir şey? Belki de bu soruyu öğrencilerinize sormam gerekir. Tam olarak ne demek istediğini bilmiyorum. Stony Brook'taki öğrencilerin benimle ilgili bir fikirleri yok. Biraz meşhur bir kişi olduğumu düşünüyorsun, öyle değil mi? Aslına bakarsanız, sizin kitabınızı biz de Evrim dersinde ders kitabı olarak kullanmıştık. Stony Brook'taki öğrenciler şöyle düşünüyor: ''Bu adam bu kitabı yazmış. Tamam da ne yani? Onu yine de dinlemek zorundayız.'' Yani onlar için özel biri değilim. Evrim dersini öğretiyorsunuz. Bildiğim kadarıyla ABD'deki bazı okullar iki tarafı da öğretmeye çalışıyorlar (yazar burada yaratılışçılığı diğer taraf olarak belirtiyor). Evrim teorisi – yaratılış tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce ikisi de öğretilmeli mi? Bu sadece üniversite ve yüksekokullarda karşımıza çıkan bir sorun değil. Esas olarak lise ve öncesi ortaöğretim kurumlarında çok büyük bir tartışma bu. Böyle kurumlarda evrim teorisini anlamayan kişiler evrime alternatif bir şeylerin öğretilmesi gerektiğini söylüyorlar. Soru şöyle: O halde ikisini de öğretip öğrencilerin kendi kararlarını vermelerine izin mi vermeli yoksa sadece evrim kuramını mı öğretmeliyiz? ABD'de, ki bu çok önemlidir, Amerikan anayasası herhangi bir dine öncelik tanımayı ya da dini görüşü olan insanı olmayana tercih etmeyi yasaklamıştır. Bu demek oluyor ki din, devlet tarafından desteklenen her şeyin dışında tutulmalıdır. Devlet tarafından desteklenen halk eğitimi de bu nedenle herhangi bir dini temele dayalı öğretiye sahip olamaz. Buna dayanarak yüksek mahkeme de dahil olmak üzere ABD'deki mahkemeler şunu diyor: Yaşamın çeşitliliğini dinî olarak açıklayan hiçbir şeyi öğretemezsiniz. Yaratılışçılar ise ya taklit yoluyla ya da dolaylı yoldan kendi öğretilerini sisteme sokmaya çalışıyorlar. Ben buna tamamen karşıyım. Bilim dersinde sadece bilim öğretmelisiniz. Ve yaşamın çeşitliliğini açıklayan evrim dışında bir bilimsel teori ya da hipotez yok. Eğer biri bilimsel bir alternatifle gelirse, sorun yok. Ama henüz başka bir alternatif yok. Sadece bilimsel camiada bilim insanlarına değil, öğrencilere, halka da evrimi anlatıyorsunuz. Birçok kişi evrim teorisini yanlış biliyor, anlıyor. Bu noktada sizin fikrinizi merak ediyorum, sizce bilimsel cehalet (ing. Scientific illiteracy) ile nasıl mücadele edeceğiz? En önemli konulardan birine parmak bastığını düşünüyorum. Çünkü bu durum sadece evrim teorisi ile ilgili değil. Ve bu sadece bir ülkede biten bir sorun da değil. Örneğin Türkiye'de de çok yaygın bir durum bilimsel cehalet. Biliyorum, çok da iyi biliyorum. Konu bilimsel okuryazarlığın eksik olması. Bu durum örneğin küresel ısınmaya ve bilimi inkar eden insanlara da uzanıyor. Bilim insanları diyor ki esas mesele seragazı etkisi ve insan kaynaklı faaliyetler. Yani mesele bilimsel bilginin eksikliği. Erken yaşlarda bilim öğretiminin geliştirilmesini sağlamak dışında bir çözüm yolu olduğunu sanmıyorum. Örneğin ilk öğretimde öğrenciler temel bilim dersleri almalı. Ama öğretmenler sadece genel kimya ya da hücre biyolojisi öğretmemeli. Bunun yerine öğrencilere bilimin nasıl işlediğini öğretmeliler. DNA'nın genetik madde olduğunu nereden biliyoruz? Kimyasal maddenin atomlardan oluştuğunu peki? Farklı yaklaşımlar, açıklamalar neler? Doğal dünyayı açıklamak üzerine nasıl düşünüyoruz? Bilim sürecinin deneme yanılma üzerinden yürüdüğünü anlıyor muyuz? Hipotezler arasında seçim yaptığımızı ve bu hipotezlere kanıtlar aradığımızı peki? Pek çok kişi böyle bir eğitimden geçmiyor. Eğer çok oldu demezseniz bir sorum daha olacak. Pek çok kişi ekoloji ve evrimi tanımlayıcı bir bilimsel alan olarak görüyor. Tahmin eden/belirleyici bir bilim dalı olmaya ne kadar yakınız sizce? Ne kadar tahmin istediğinize bağlı, ne doğrulukta istediğinize de tabii. Belki çok spesifik ve sayısal olarak değil ama genel anlamda sanırım tahmin edebilme imkanımız var. Bu aslında iklim bilimi ya da bir başka deyişle medyaroloji (y.n. Medyaroloji ya da Medyalaştırma: Bilimsel kavramın/bilginin üreticisinden basına ulaşması, açılımı) gibi. Hava durumu ile ilgili medyaroloji fizik biliminin bir uygulaması. Pek çok kişi fiziğin çok kesin ve öngörme yeteneğine sahip bir bilim dalı olduğunu düşünebilir. Oysa hava kütlelerinin, okyanus akıntılarının, sıcaklık ve başka pek çok parametrenin fiziği oldukça karmaşık. Bu nedenle fizikçiler, ya da medyarologlar bir hafta sonra New York'ta hava sıcaklığının nasıl olacağını tahmin edemeyebilirler ama yılın bu zamanında soğuk olacağını öngörebilirler. Yani genel tahminler yapmak mümkün. Kesinlikle. Ve bu durum ekoloji ve evrimsel biyoloji için de yaklaşık olarak aynı. Zamanınız olmadığı için burada bitirmek zorundayım. Çok teşekkür ederim! Ben teşekkür ederim. Bu röportaj, 1 Şubat 2014'te hayatını kaybetmiş olan, Türkiye'nin ilk evrimsel biyoloğu Prof. Dr. Aykut Kence'ye ithaf edilmiştir. Ne nedir? Balanced school (Denge Öğretisi): Denge öğretisi, genetik polimorfizmlerin yaygın olduğunu vurgular. Bu görüşe göre bireyler belli bir alel çifti ya da alel serisi bakımından birbirine benzemeyen genlerin bulunduğu kromozomları taşır, yani çoğu gen bölgesinde heterozigottur ve böylece polimorfizmin sürekliliği sağlanır. Dolayısıyla 'denge öğretisi' doğal seçilimin dengeleyici bir gücü olduğunu, pek çok gen bölgesinde heterozigotluğu koruduğunu ve az sıklıkta bulunan zararlı alellerin ortadan kaldırılmasında da kimi zaman saflaştırıcı bir etkisi olduğunu savunur. Doğal seçilim: Türlerin çevrelerine uyum sağlama sürecidir. Doğal seçilim, bazı türlerin belli özellikleri nedeniyle daha iyi üreme ve hayatta kalma ihtimaline sahip olmaları durumunda bu türlerde evrimsel değişime sebep olur ve kalıtılan bu genetik değişiklikler sonraki nesillere aktarılır. Klasik öğreti: Bir topluluk içindeki poliformizmlerin ender olduğunu savunur. Bu görüşe göre topluluktaki bireyler çoğu gen bölgesinde (anne ve babadan kalıtılmış) iki özdeş allel bulundurur ve canlıyı her durumda öldüren mutasyonlara sebep olan aleller doğal seçilimle ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla bu görüş doğal seçilimin bir nevi saflaştırıcı bir gücü olduğunu, ölümcül alellerin pek çok gen bölgesindeki homozigotluğu sağlamak için ortadan kaldırıldığını savunur. Yeni alellerin ortaya çıkışını ise genetik sürüklenmeye bağlar ve onların da ya yok olacağını ya da popülasyon içinde zamanla orijinal alelin yerine alacağını vurgular. Genotip: Soyyapı ya da kalıtyapı olarak bilinir. Organizmanın genetik yapısının bütününe verilen isimdir. Bir hücrede birden fazla gen bulunmaktadır. Bu genler, enzim ve protein sentezini yöneterek, bireyin dışyapısını (fenotipini) oluştururlar. Heterojen seçilim: Seçilim, çevre koşulları ve baskınlık-çekiniklik özelliklerine göre farklı çevrelerde farklı genotipleri 'tercih edebilir.' Bu farklı seçilim heterojen seçilim olarak adlandırılır. Jel elektroforezi: Saflaştırılmış nükleik asit ve proteinlerin jel elektroforezi DNA moleküllerinin tespiti ve ayrılması için kullanılan bir tekniktir. Elektrik alanı agaroz jele uygulanır ve jel içinde, partiküller yük ve boyutlarına göre ayrılır. Polimorfizm: Genetik biliminde toplumda bir gen lokusun en yaygın varyant ya da allelinin sıklığının %99'u geçmemesi olarak tanımlanır. Biyolojide ise bir türün üyeleri arasında 2 ya da daha fazla fenotipin (dış görünüş) bulunabilme hali olarak kabul edilir. ABO kan grubu sistemi polimorfizme bir örnektir.

http://www.biyologlar.com/douglas-futuyma-ile-evrim-kuramina-dair-soylesi

MAĞARA KOŞULLARI ve ADAPTASYON

Neden ve nasıl bu kadar faklı bir ekosistem oluşmuştur? Bunun esas sebebi, mağara ortamının dışarıdaki ortamdan farklı jeolojik ve meteorolojik özelliklere sahip olması ve buna bağlı olarak da farklı bir ekolojik yapı göstermesidir. Peki nedir bu temel farklılıklar? Bu temel farklılıklar kuşakların ayrılmasında kullanılan ana faktörler olan ışık, nem ve sıcaklık etkisiyle şekillenmektedir. Mağaraya giren herkes ilk anda bir ürperti yaşar. Sanki etrafta doğal olmayan bir şeyler vardır. Aslında bu hissi veren şey insan tarafından algılanması en kolay faktör olan ışıktır. İlerledikçe çok çabuk bir biçimde ışıktan uzaklaşır, karanlığa gömülürüz. Yeşil bitkiler yaşamak için güneş enerjisine ihtiyaç duyduklarından, bizi bile ürperten bu karanlıkta yaşamlarını sürdüremezler. Yeşil bitkiler besin zincirinin en altında yer alırlar; yani temel besin maddeleridirler. Güneş enerjisini alıp kimyasal enerjiye çevirirler. Böylece tüm canlıların yaşamak için ihtiyaç duyduğu enerji besin döngüsüne girmiş olur. Güneş enerjisi ancak bu haldeyken hayvanlar da bu enerjiden nasiplerini alabilirler. Yani mağaralar besin zincirinin temel taşı olan yeşil bitkilerden yoksundurlar. İşte bundan dolayı mağara yaşamı zorlukların dünyası olarak görülebilir. Diğer yandan mağara ekosistemleri bu açıklarını besini dışarıdan ithal etmekle çözümlemişlerdir. Mağaraya madde giriş çıkışını sağlayan birkaç yoldan biri özellikle birden çok ağzı olan mağaralarda mevcut olan hava akımıdır. Kuvvetli bir hava akımı ile yaprak, dal ve birçok madde mağara içine taşınabilir. Fakat daha önemlisi bakteri ve mantarların, yani görülemeyecek kadar küçük canlıların, mağaranın içlerine kadar taşınabilmesidir. Daha etkili bir besin kaynağı ise aktif mağaradaki su akıntılarıdır. Bu akıntılarla pek çok organik madde, yaprak, dal, ölü hayvan ve plankton mağaraya taşınabilir. Bu tür taşınan maddeleri çoğu zaman kayaların arasına sıkışmış bir biçimde gözleyebiliyoruz. Besin taşımada etkili diğer bir mekanizma ise mağarayı zaman zaman ziyaret eden canlıların taşıdıkları çeşitli maddelerdir. Bu yollarla yarasa dışkısı (guano), ayı gibi hayvanların kürklerine yapışan tohumlar ve yiyecek artıkları gibi besin kaynaklarının mağaraya girişi sağlanır. Bir başka önemli besin kaynağı ise daha önce de bahsettiğimiz gibi yanlışlıkla mağaraya girip geri çıkamadığından burada ölen rastlantısal canlılardır. Mağaralara besin sağlayan mekanizmalar olmasına rağmen, bütün bu besin kaynakları kısıtlı bir besin girişine izin veren taşıma yöntemleridir. Bu nedenledir ki mağaralarda yaşayan canlılar ya dışarıya çıkıp daha fazla besin bulamaya çalışırlar (örneğin, yarasalar çoğu besinini dışarıdan sağlarlar), ya da besin kıtlığına aşırı dayanıklı hale gelirler. Mağara koşullarına tamamen adapte olduklarından troglobitler besin kıtlığına şaşırtıcı derecede dayanıklıdırlar. Besin kıtlığına uyum sağlamak için troglobitlerin vücut faaliyetleri (metabolizma) yüzey akrabalarına göre yavaşlamış, enerji tasarrufu azami düzeye ulaşmıştır. Bu nedenle mecbur kalmadıkça hareket etmezler. Çoğunun duyu organları o kadar gelişmiştir ki etraflarındaki hareketleri, ani kimyasal ve fiziksel değişimleri kolayca fark ederler. Böylece avın yerinden emin olduktan sonra harekete geçer. Besin kıtlığı ortamdaki biyoçeşitliliği baskılar. Zaten az olan besin için rekabete girilmesi ortamdaki rekabeti artırır, böylece ortama en uygun canlılar ayakta kalırken diğerleri ortadan kalkar. Ayrıca, tek bir besin türüne bağımlı olan canlı türleri bu ortamdaki kısıtlı besin koşullarına uzun süre dayanamaz. Özellikle Troglobitler dışarıdaki kaynaklara ulaşamadıkları için bu tür baskılarda en çok etkilenen canlılardır. Bu nedenle değişik besinlerden faydalanabilmelidirler. Işık mağara yaşamını baskılayıcı diğer bir baskın faktör olduğu için mağara içindeki evrimsel gelişimi de kontrol eden etmenlerden biridir. Karanlığa tamamıyla adapte olan troglobitler yeryüzündeki akrabalarından farklı bir görünüme sahiptirler. Darwin’in de savunduğu gibi, kullanılmayan organların körelmesi ve kullanılan organların gelişmesi ile bu canlılar dışarıdaki akrabalarından çok daha farklı özelliklere sahip olamaya başlamışlardır. İlk bakışta troglobitlerin en ilgi çeken özelliği beyaz ya da pembemsi renkte oluşlarıdır. Tamamen ışıksız bir ortamda gereksiz hale gelen renk pigmentleri yok olmuştur (depigmentasyon). Hemen dikkati çeken diğer bir yapı ise neredeyse görülemeyecek kadar ufalmış ya da kaybolmuş gözlerdir (anophtalmy). Gözler ışık sayesinde etrafımızdakileri algılamamızı sağlayan organlardır ve ışıksız bir ortamda hiçbir işe yaramazlar. Tabii bu koşullar altında kullanılmayan beyindeki görme merkezinin de küçülmesi umulur. Mağarada yaşayan böceklerin kanatlarını yitirmeleri de oldukça sık rastlanan bir olaydır. Bu böcekler hem etraflarını göremediklerinden hem de enerji kaybını azaltmak istediklerinden uçmamayı tercih ederler. Daha önce de belirtildiği gibi tüm bu yitirilen organların görevlerini diğer organlar üstlenmiş ve bu nedenle de besin kıtlığı olan bu ekolojik yapı içinde besine ulaşabilmek için gerekli olan koklama, dokunma gibi duyular aşırı gelişmiştir. Örneğin, bir çoğunun dokunaçları dışarıdaki akrabalarınınkine göre daha uzundur. Bazı duyu organlarının yeri uzuvlarının uç bölgelerine doğru kaymış ve buralarda yoğunlaşmıştır. Tabii ki etraflarındaki değişimi kolaylıkla algılayabilmeleri için hareketleri de çok yavaş ve yumuşak olmalıdır. Bu farklı ekosistemi oluşturan bir diğer önemli faktörün de nem olduğunu belirtmiştik. Özellikle aktif mağaralarda nem tüm mağara içinde yüksektir. Aktif mağaralar ıslak olur, bu da etraftaki nem oranının çok yüksek olmasının sağlar. İçlere doğru ilerledikçe bu nem oranı sabit bir değere ulaşır. Ortamdaki yüksek nem oranı vücuttaki suyun korunmasını kolaylaştırır. Vücut yeryüzündeki kadar su kaybı riskine maruz kalmaz. Bu nedenle de troglobitlerin suyu vücutta tutan katmanları azalmıştır. Böylece nem oranındaki farklılıklara çok hassas hale gelmişlerdir. Sonuç olarak özellikle nemin düşük olduğu koşullarında; örneğin açık havada hemen ölürler. Sıcaklık da mağara ekosistemini etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Mağarada ısı farkı pek yoktur, en azından yeryüzündeki kadar büyük değişiklikler göstermez. Gece ve gündüzü mağara içindeyken anlamak imkansızdır. Mevsimsel ısı farkları dışında ısıda pek bir değişiklik olmaz. Mevsimsel ısı farkları da 5-10 dereceyi geçmez. Zaten diğer sebeplerden dolayı da incelmiş olan vücudun koruyucu tabakası canlıların ani sıcaklık değişimlerine karşı da hassas hale gelmesini sağlamıştır. Değişik sıcaklıklara adapte olma özelliklerini yitirmiştirler. Karanlık, nem oranı ve ısının sürekli sabit olduğu bir ortamda mağara canlılarının yüzey canlıları gibi yaşamlarını belli devrelere göre düzenleyip düzenleyemedikleri bir çok araştırmanın konusu olmuştur. Son dönemde yapılan bazı çalışmalar bu canlıların üreme organlarında olmasa bile üreme davranışlarında adaptasyonların meydana geldiğini kanıtlamıştır. Örneğin, hayalet balık olarak da bilinen Amblyopsis rosae’un yumurtaları döllendikten sonra onları aylarca ağzında taşıyarak avcılardan korumaya çalıştığı düşünülmektedir. www.humak.hacettepe.edu.tr

http://www.biyologlar.com/magara-kosullari-ve-adaptasyon

Jerry Coyne "Doymak Bilmeyen Cehalet ve Bağnazlık: Akıllı Tasarım Evrime Karşı"

İsmail K. Sağlam: Röportaja sizin çalışma konunuz ile başlayalım isterseniz. Büyük oranda türleşme ve türleşme genetiği çalışmaktasınız. Bize bu alan hakkında kısaca bir bilgi verebilir misiniz? Bu konunun neden evrimsel biyolojinin temel taşlarında biri olduğunu, ne tür sorulara cevap aradığını ve ne tür ufuklar açtığını bizlere özetleyebilir misiniz? Jerry Coyne: Bu oldukça kapsamlı bir soru. Ben türlerin kökeni üzerine çalışmaktayım. Bu aynı zamanda Darwin’in kitabının başlığının da ortaya koyduğu, fakat türün ne olduğunu bilmediği için çözemediği ilkin problemin ta kendisidir. Türün ne olduğu ancak 1930’larda veya 1940’larda anlaşılmaya başlanmıştır. Son 50 yıl içerisinde türlerin doğada bir birlerinden ayrı ayrı yer alan gerçek varlıklar olduğunu anladık. Biyoçeşitliliğin en önemli konularından biri, neden çok sayıda farklı türün olduğunun yanında, farklı olan türlerin neden farklı olduklarını ortaya koymaktır. Kısacası bizler, nasıl olup da doğada bir birinden ayrı yaşam formlarının olduğu ve bunların nasıl oluştukları ile ilgileniyoruz. Biz özellikle bu konun genetiği ile ilgileniyoruz yani yeni bir tür ortaya çıkarken ne türlü genetik değişikliklerin gerçekleştiğini ortaya koymaya çalışyoruz. Sadece bir kaç değişiklik mi, yoksa daha çok sayıda değişiklik mi var? Bu değişiklikler büyük etkiye sahip genlerden mi yoksa küçük etkiye sahip genlerden mi ortaya çıkıyor? Bu genler DNA’nın veya kromozomların hangi bölgesinde yer alıyor? Türleşme genetiği kesinlikle evrimsel teorinin vazgeçilmez kısımlarından biridir çünkü ne de olsa Darwin’in kitabının başlığı “Türlerin Kökeni Hakkında” idi. İnsanlar bu soru üzerinde yıllardır uğraşmaktadırlar ve evrim içerisinde çözülmemiş olan veya şimdileri yarı-çözülmüş olan büyük problemlerden biridir. Bu konuda iyi yol katetmekteyiz. Artık üreme izolasyonuna (yani türler arası genetik yalıtıma) yol açan genlerden bazılarını bulmuş durumdayız. Bu konun çok önemli olduğu açıktır çünkü yeni türlerin nasıl ortaya çıktığını anlamadan biyoçeşitliliğin nasıl ortaya çıktığının yanlızca bir kısmını anlayabiliriz. Dolayısıyla bu konu genetik, ekoloji ve evrim konularıyla sıkı sıkaya bağlıdır. İKS: Bilimsel sorulara devam edelim isterseniz. Bu soru sizin son zamanlarda evo-devo’cular ile yaşadığınız tartışmalar üzerine. Evo-devo üzerine yazmış olduğunuz son makaleniz oldukça tepki çekmiş durumda. Dolayısıyla bizlere evo-devo’nın ne olduğu ve evo-devo ile ilgili problemlerin neler oldukları hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz? JC: Problem kısmından başlamak her halde daha iyi olacaktır. Evrimsel biyolojideki veya gelişim biyolojisindeki en temel problemlerden biri genlerin kendilerini vücuda, davranışlara veya organizmların gözlemleyebileceğimiz özelliklerine nasıl dönüştürdükleri ile ilgilidir. Artık bir çok türün DNA’sını sekanslıyabiliyoruz, onların davranışlarını veya bir çok farklı karakterlerini ve özelliklerini gözlemleyebiliyoruz. Fakat DNA’nın bu gelişimin gerçekleşmesi için neleri nasıl kodladığı, bir DNA sekansının bir organizma haline nasıl geldiği halen büyük oranda bilinmemektedir. Bu evrimsel biyolojinin çözümlenmemiş en büyük problemlerinden biridir. Evo-devo, kendi araştırma alanını, gelişimin evrim tarafından nasıl şekillendiğini gösteren mekanizmaları ortaya koymak olarak belirlemiştir. Yani ne türlü DNA değişiklikleri organizmalarda ne türlü farklılaşmalara yol açmaktadır sorusunu cevaplamaya çalışır. Dolayısıyla evo-devo evrimsel biyoloji ile gelişimsel biyolojinin bir tür birleşimi gibidir. Fakat kendi başına bir teoriye sahip değildir. Yani evrim teorisi veya doğal seçilim teorisi gibi değildir daha çok DNA sekanslarının nasıl davranışsal özelliklere dönüştüklerini bulmakla uğraşan veri toplama uğraşıdır. İKS: Şimdi daha sosyal içerikli sorulara geçelim. Şu anda dünyaya kıyasla yaratılışçıların A.B.D’deki durumları nedir? JC: A.B.D’ye bakarsak yaratılışçılar çok sağlam bir yumruk yemiş bir boksör gibiler, kan kaybediyorlar fakat bir sonraki round için geleceklerini biliyoruz. Son olarak iki yıl önce Pensilvanyada, yaratılışçılığın bir türü olan Akıllı Tasarım, mahkeme kararıyla dinsel veya yarı-dinsel teori olarak engellenmiştir. Dolayısıyla yaratılışçılığın yeni bir biçimi olan Akıllı Tasarım büyük bir yara almıştır. Fakat bunlar dindar insanlar olduklarından, hatta aşırı derecede radikal Hristiyan Amerikalılar olduklarından, hiç bir zaman mücadeleyi bırakmıyacaklardır ve tekrar geri dönecekleri kesindir. Dolayısıyla şu anda yaratlışçılığın hangi yeni şekliyle karşımıza çıkacağını bekliyoruz. Ne olacağına dair de oldukça meraklıyız çünkü Akıllı Tasarımla yaratılışçılığı dinden olabileceği kadar uzaklaştırmış olmalarına rağmen yinede mahkemede kaybettiler. Dünya’ya baktığımızda, evrim konusunda bilinçlenme konusunda Amerika ve Türkiye listenin en dibinde yer almaktadır. Bunun çok onur verici bir durum olduğu söylenemez. Ben Amerika’da insanların fikirlerini değiştirebilmek için elimden geleni yapıyorum ve Türkiye’de bulunma sebeblerimden bir tanesi de bu zaten. Fakat insanlar evrimi dini inançlarından dolayı redettikleri sürece bu konuda yol almak oldukça zor olacaktır. İKS: Bu konuya devam ederek daha geniş kapsamlı bir soru sorulabilir. Yaratışçıların arkasında çok büyük maddi ve sosyal destek olduğu bilinmektedir. Dünya genelinde baktığımızda bu durumun laiklik için bir sorun teşkil ettiğini düşünüyor musunuz? ABD’de çok büyük bir sorun oluşturmasa da Türkiye gibi ülkelerde soruna neden olabilir mi? JC: Bu durum birbirini takip eden iki denklemden oluşur. Herşeyden önce evrimin reddedilmesi çok büyük bir sosyal problem doğuracaktır. Ve evet, bu reddediş bilimin ve genel olarak bilimsel metodların reddedilmesi anlamına gelir. Yaratılışçılar doğaüstü güçlerin bilimin bir parçası haline gelmesini istiyorlar. Şu sıralarda ABD’deki çekişme büyük oranda bunun üzerinedir. Kazanabileceklerini zannetmiyorum, ancak yine de almakta oldukları önemli maddi destek sayesinde gelişme kaydediyorlar. Sağcılar tarafından sağlanan oldukça büyük bir maddi destekleri var. Gelişme kaydetme konusuna gelince, belki de gelişmekten söz etmek doğru değil ama yine de sürekli bir tehlike oluşturuyorlar; çünkü insanlar vazgeçmezler. Eğer biyoloji derslerimizde yaratılışçılığa yer verirsek o zaman tıp derslerimize de ruhani tedavi yöntemlerini dahil etmeliyiz. Aynı mantıkla astronomi ve psikoloji sınıflarında astroloji öğretmeye başlayabiliriz. Bu şekilde insanlar tarafından anlaşılamayan herhangi bir şey bilimde geçerli bir konu olarak algılanmaya başlanacaktır. Sanırım yaratılışçılığın yol açabileceği en büyük tehdit budur. Ülkeler ileri gidebilmek için gelişmiş teknoloji ve bilime bağımlıdır. Eğer evrimi sınıflarda öğretmekten vazgeçersek ve inançların bilimin önünde yer alabilmesine izin verirsek bu durum kesinlikle teknolojiyi ve teknolojik gelişimi engelleyecektir. Bence bu büyük bir tehlikedir ve sanırım bu tehlike Türkiye’de ABD’den daha büyüktür. Emin değilim ama bana öyle geliyor ki buradaki hükümetin dinle olan etkileşimi ABD’dekinden daha fazla. İKS: Son zamanlarda Richard Dawkins, Daniel Dennet ve Sam Harris gibi yazarların kitapları sonucunda oldukça geniş kesimlere yayılmış bir din eleştirisi söz konusu. Bu gibi yazarlar dinsel düşünceyi çok açık bir şekilde eleştirirken aynı zamanda dini ideolojilerin ne kadar tehlikeli olabileceğini ve insanların artık dinsel düşünceden ve onun iddialarından kurtulmaları gerektiğini belirtmektedir. Yakın zamanda bu gibi konuları ele alan Beyond Belief (İnancın Ötesinde) adlı ve oldukça geniş katılımlı iki sempozyum düzenlendi. Görünen o ki bilim adamları din ve dinsel düşünceye karşı yaklaşımlarında ikiye ayrılmış durumda. Bir grup artık dinin açık ve net bir şekilde reddedilmesi gerektiğini savunurken öbür grup din ve dinsel düşünceye karşı yöneltilen eleştirinin daha büyük bir saygı ve dikkat çerçevesinde yapılması gerektiğini belirtiyor. Allen Orr, yakın zamanda Dawkins ve Dennet gibi yazarlara eleştiri mayetinde “Mission to Convert” (Dinsizleştirme Misyonu) adlı bir makale yayınlamıştır. Sizin bu konudaki duruşunuz nedir? JC: Allen benim öğrencimdi, dolayısıyla onu çok sert bir şekilde eleştirmek istemiyorum. Fakat kişisel görüşüme göre eleştirileri biraz fazla sertti. Dennet, Dawkins, Hitchens ve bunlar gibi yazarlar son derece ayrımcı ateistler olarak inanılırlıklarına belli ölçüde zarar vermiş durumdalar. Fakat bunun yanında konuya daha geniş bir perspektiften baktığımızda büyük bir sosyal gelişmenin gerçekleşmekte olduğunu görmekteyiz. Yukarıda bahsi geçen kişiler ve onlar gibiler artık ateist olduklarını ve dinin kötü bir güç olduğunu belirtmekten korkmuyorlar. Buna ek olarak bu insanlar tarafından yazılan kitapların her birinin büyük miktarlarda satıyor olması (her biri bestseller olmuştur) insanların bu konu hakkında okumak istediklerini gösterir. Açık konuşmak gerekirse Dawkins, Dennet gibi insanlara katılıyor; dünyada din olmamasının daha iyi olacağını düşünüyorum. Din büyük oranda zararlı bir etkiye sahiptir. Elbette iyi tarafları da vardır. Örneğin din insanlara teselli duygusu verir ve dindar insanlar iyi şeyler yaparlar. Benim iddiam aynı insanların din olmasa da iyilik yapacakları idi. Bunun yanında bir çok insan dinden dolayı kötü şeyler yapmaktadır. Kanımca bu insanlar din olmasaydı bu kötülükleri yapmazlardı. Fakat insanlara dinlerini bırakmalarını söylemenin çok etkili bir strateji olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir nedenle dinini bırakan çok fazla kişi de tanımadım. Buna karşın insanların dinleri sorgulayabildikleri bir ortam yaratmanın etkili olduğunu düşünüyorum. Türkiye’ye geldiğimden beri birkaç kişi bana gelerek büyük bir ikilem içinde olduklarını, çocukluklarından beri dindar olmak üzere eğitilmiş olmalarına rağmen artık bunu sorgulamaya başladıklarını ve dinlerini bırakma durumuna geldiklerini söyledi. Kanımca sadece dini değil herhangi bir otoriter düşünceyi özgür bir şekilde sorgulayabilme şansınızın olduğu bir ortamda yer almak sadece iyi sonuçlar doğurabilir. İKS: Sizin de içinde olduğunuz The Edge: The Third Culture (Sınır: Üçüncü Kültür) adlı bir oluşum var. Bu oluşumun amacı hem bilimsel düşünceyi hem de yeni bir felsefeyi yaygınlaştırmaktır. The Edge’in ne olduğu ve nasıl kurulduğu hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Sizce Türkiye gibi ülkelerde de The Edge gibi topluluklar kurulmalı mıdır? JC: Üçüncü Kültür, bilimin büyük bir rol üstlendiği yeni bir kültür biçimidir. Aslında resmi bir topluluk olmayıp benim de aralarında bulunduğum Pinker, Dennet ve Dawkins gibi bir çok bilim insanının yayın temsilciliğini yapan John Brockman tarafından kurulan bir internet sitesidir. Bilim insanlarının katılımına açık ve görüşlerinizi belirtip tartışmalara katılabileceğiniz bir çevrimiçi yayın alanı. Çok etkileyici ve kamçılayıcı tartışmaların yapıldığı bir site olduğunu söyleyebilirim. İlk başta, kurucuları tarafından yüksek bilimsel tartışmaların gerçekleştirildiği bir platform olarak adlandırılan bir gruba katılma konusunda çekincelerim vardı. Ama sonradan orada yürütülen tartışmaların son derece ilgi çekici ve büyüleyici olduğunun farkına vardım. Dolayısıyla son derece iyi bir site. Kanımca bilimin ilerlemesi hakkında bilgi edinmek isteyen herhangi birinin takip etmesi ve okuması gereken bir site. Evrimci mi, fizikçi mi veya kimyacı mı olduğunuz hiç önemli değil, tek kelimeyle yararlı bir ortam. Türkiye’nin buna benzer bir tartışma ortamından yarar sağlayacı kesin. Ama bunun olabilmesi için insanları organize edebilen karizmatik birine ihtiyacınız var. Bu oluşumda, Brockman’ın insanların yayın temsilciliğini yaptığı gerçeği önemli bir konu. Brockman, insanların kitaplarının yayınlanmasına ve para kazanmalarına aracılık eden kişi. Yani Brockman sizden bir konuda yazı hazırlayıp fikirlerinizi belirtmenizi rica ettiğinde onu yazarsınız (gülüşmeler). Kısacası insanların katkı yapması için arkalarında hafif bir kamçının varlığı önemli. Böyle olmakla beraber bu site oldukça iyi bir site. Türkiye’den de bu şekilde bir organizasyonu yapacak birilerinin çıkmasının çok yararlı olacağı kesin. İKS: Son olarak genç bilim insanlarına öğütleriniz nelerdir? Sizce örnek bir bilim insanı nasıl olmalıdır? Sadece araştırma yapan biri mi olmalıdır yoksa içinde bulunduğu toplumunun sosyal problemlerine de eğilmeli midir? JC: Tavsiyem, bilim insanı Türkiye’den, Amerika’dan veya herhangi bir başka ülkeden de olsa aynı olacaktır. Bilimin amacı tüm dünyada aynıdır; bilim doğayı anlamak için verilen uğraştır. Dolayısıyla genç bilim insanlarına ilk önerim çok çalışmaları olacaktır. Çünkü ne kadar zeki olursanız olun çok çalışmadan hiçbir yere varamazsınız. Ne kadar çok çalışırsanız o kadar başarılı olursunuz. Hatta bu ikisi arasında neredeyse bire bir bir orantı vardır. Açık fikirli olun ve ister bilimde ister başka konularda olsun ortaya konan fikirleri sorgulamaktan çekinmeyin. Bilim insanlarının eleştirsel bir düşünce yapısına sahip olmasının iyi bir tutum olduğunu düşünüyorum. Bilimsel hususların yanında sosyal husuları da göz önünde tutmanın genel olarak hayatı yaşamanın iyi bir yolu olduğunu düşünüyorum. Bu sizi her zaman mutlu bir insan yapmayabilir, fakat size topluma yaptığınız katkı bakımından yardımcı olabilir. Bilim aslında sevdiğiniz şeyleri yaptığınız bir iş olduğundan –benim için olduğu gibi– bir çok bilim insanı için iş olmaktan çok bir zevktir. Dolayısıyla istediğimiz işi yapmak için para almaktayız. Bundan dolayı diğer işlere oranla bilim çok farklı bir konumdadır. Bilimin finansmanının toplum tarafından yapıldığı düşünülürse bilim insanların bu bakımdan topluma bir borcu olduğuna inanıyorum. Ben bundan dolayı bir çok yere giderek sürekli yaratılışçılık hakkında seminerler vererek topluma olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Toplum her zaman bu borcumu ödememin şeklini sevmeyebilir, ama sevdiğiniz işi yapmak için para kazandığınız bir duruma geldiğinizde ya genç bilim insanlarına yardımcı olarak ya da daha genelde sosyal konularda fikir belirterek bir katkı yapmaya çalışmalısınız. Fakat burada, birikiminizin çalışmakta olduğunuz uzmanlık alanında olduğunu unutmamalısınız. Ben kendimi toplum karşısında genetik ve evrim gibi konularda konuşma yetkisine sahip yeterli derece uzman biri olarak düşünmekteyim. Fakat ekonomi veya savaş ve barış gibi diğer konulara gelindiğinde bilim insanlarının bu konularda konuşurken diğer insanlara oranla daha yetkili veya üstün olmadıkları unutulmamalıdır. Bu kadarı yeterli olacaktır herhalde. Kaynak:evrimcalismagrubu.org/

http://www.biyologlar.com/jerry-coyne-doymak-bilmeyen-cehalet-ve-bagnazlik-akilli-tasarim-evrime-karsi

Deniz biyoçeşitliliği tehdit altında

Çanakkale şehri, Çanakkale boğazının her iki tarafında bulunur ve Marmara Denizi ile Ege Denizini birbirine bağlar: hem Avrupa'da, hem de Asya'da kıyıları vardır. Homeros, İlyada eserinde Truva isimli mistik tahta attan burada bahsetmiştir ve 1. Dünya Savaşı sırasında Gelibolu'da 130.000 asker hayatını kaybetmiştir. Günümüzde, Çanakkale denizi birçok renkli yata ev sahipliği yapmakta ve tarihi ve mitolojik açıdan zengin topraklarını ziyaretçilerine cömertçe sunmaktadır. Behramkale kıyısından birkaç kilometre seyahat ettikten sonra Saim Erol'a rastlıyoruz. Saim Erol, meşhur Atena Tapınağına yakın bir konumda bulunan ve muhteşem bir Edremit Körfezi manzarası bulunan bu küçük balıkçı köyünde aktif olarak balıkçılıkla uğraşmaya devam eden birkaç kişiden biridir. ’Dün 700 metreden geniş bir ağ attım. Yakaladığım tek şey dört adet kırmızı tekir oldu. Harcadığım mazotun parasını bile çıkarmaz!’, Saim, bu sularda 20 yılı aşkın bir süredir avlanan bir balıkçı. Yakalanabilecek çok az sayıda balık olması ve bu balıkların peşinde çok sayıda balıkçı teknesi bulunması oldukça üzücü bir durumdur. Altı metrelik teknesine ve denizde duran büyük gemiye bakıp, şu sözleri eklemiştir; ‘Bu kıyı hakkında her şeyi, nerede ve ne zaman avlanmak gerektiğini biliyorum. Ancak, hiçbir şey eskisi gibi değil. Bildiklerim artık geçerli değil. Deniz değişti.’ Son 20 yıl içerisinde, bölge turistik bir cazibe merkezi haline gelmiş ve birçok balıkçı asıl mesleklerini bırakmış ve hayatlarını yalnızca teknelerle ulaşılabilecek uzak kumsallara turist taşıyarak kazanmaya başlamıştır. ‘Böylece bu insanlar kışın geçinmek için bir kenara para ayırabiliyorlar.’ Hasan Ali Özden, emekli öğretmen ve amatör balıkçı. ‘Yaklaşık beş mil batıda bulunan Sivrice'deki balıkçılar daha şanslı. Bir defasında bir kılıçbalığı sürüsünün göç yolunu bulmuşlar. Ve gerçekten iyi para kazanmışlar. Ancak, bu bolluktan sonra bunun gibi bir fırsat daha yakalayamamışlar.’

http://www.biyologlar.com/deniz-biyocesitliligi-tehdit-altinda



Biyoteknolojinin sürdürülebilir tarım üzerine olası olumsuz etkileri ve türler arası gen alışverişi

Biyoteknoloji alanında yapılan çalışmalar sonucu farklı kaynaklardan organizmalar arasında gen alışverişi mümkün hale gelmiştir. Bu gelişme sonucu hızla artan dünya nüfusunun gıda gereksinimini karşılamak amacıyla geliştirildiği ifade edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO), uzun dönemde biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkilemek gibi tehlikeleri de vardır. Burada en büyük tehdit doğal evrimleşme sürecinin doğal olmayan yollardan kazanılan genler ile istenmeyen şekilde değişmesi olasılığıdır. Canlıların evrimleşmeleri milyonlarca yıldır devam doğal bir süreçtir. Evrimleşme süreci boyunca canlı türlerinde mikro mutasyonlar ve seyrek de olsa daha büyük doğal mutasyonlar ortaya çıkmaktadır. Bunların sonucu oluşan genotiplerden değişen çevre ve stres koşullarına adapte olabilenleri neslini devam ettirmektedir. Nesiller boyunca ortaya çıkan bu değişimler sonucu, çevre ve stres koşullarına daha iyi uyum sağlayacak fenotipik değişiklikler de oluşmaktadır. Örneğin aynı cinse ait farklı türlerin soğuk bölgelerde yetişenleri nispeten daha kısa boylu ve daha yatık olmaktadır. Benzer şekilde herhangi bir zararlının yoğun olduğu yöreler içinde meydana gelen doğal evrimleşme süreci boyunca bitkiler, hücre duvarını kalınlaştırmak, tüylenmek, sap kısmında mumsu tabaka oluşturmak gibi doğal savunma mekanizmaları geliştirmektedir. Bu arada hastalıklara karşı dayanıklı genotipler de ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık zararlılar da doğal evrimleşme süreçleri içinde kendilerini yenilemekte ve bitkilerin geliştirdikleri doğal dayanıklılık mekanizmalarının üstesinden gelecek yönde gelişimlerini sürdürmektedir. Hastalık etmenleri de oluşan dayanıklılık genlerini aşacak yönde yeni ırklar geliştirmektedir. Bu nedenle belirli bir hastalığa karşı dayanıklılığı için tescil edilen bazı kültür çeşitleri, bazen birkaç yıl gibi kısa süre içinde, aynı hastalığın yeni gelişen ırkları tarafından kırılmaktadır. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmalardan kültür çeşitlerine kazandırılan dayanıklılık genleri, alışılmış dayanıklılık mekanizmaları dışında bazı özelliklere sahiptir. Bunlardan özellikle toksin üreten bakteriyel kökenli dayanıklılık genlerinin aktarıldığı çeşitlerin kullanılması durumunda ekolojik dengeye, dolayısıyla da bitki genetik kaynaklarına olabilecek olumsuz etkileri dikkatle izlenmeli, bu tip çalışmalarda bitkisel kökenli genlere öncelik verilmelidir. Doğada türler arasında gen alışverişi olmaktadır. Gen alıp vermenin ötesinde bazı türlerin ortaya çıkması, türler arası genom alışverişi sonucu olmuştur. Canlıların evrim süreci bu gibi örneklerle doludur. Genetik yapısı değiştirilmiş kültür çeşitlerinden yabani akrabalarına gen akışı olanaklıdır. Milyonlarca yıldır süren evrimleşme işlemi, GDO’lardan doğal bitkilere istenmeyen genlerin bulaşması sonucu 40-50 yıl gibi biyoçeşitliliğin ayak uyduramayacağı ölçüde kısa bir zaman dilimi içinde yön değiştirebilir. Evrim süreci mutasyon, melezleme, adaptasyon, seleksiyon vb bir dizi işlemleri içermektedir. Evrimleşme olmadan hiçbir canlı türü değişen çevre koşullarına uyum sağlayamaz. Bunu başaramayanlar geçmiş dönemlerde yok olmuşlardır. GDO’lar evrimleşme sürecini istenmeyen yönde değiştirme riskini taşıdıklarından, biyolojik çeşitlilik ve sürdürülebilir tarım için potansiyel bir tehdit durumundadır. Özellikle gen ve çeşitlilik merkezi durumunda olduğumuz türler için bu durum daha da önemlidir. Doğa, türler arasında meydana gelen gen alışverişi sonucu oluşan melez bitkiler ve hatta yeni türler ile doludur. Evrimleşme sürecine doğal dayanıklılık mekanizmaları dışında kazanılmış dayanıklılık genlerinin, katılması aşamasında bu konu büyük bir önem kazanmaktadır. Doğal flora (ve fauna) elemanlarının dışarıdan alacakları transgenler ile sürdürecekleri evrimin nereye varacağı büyük bir soru işaretidir. Sonuçta doğada baş edilmesi şimdikinden daha güç sorunların ve organizmaların ortaya çıkması olasıdır. Türler arası melezleme bakımından ülkemiz açısından bazı familya ve bitki grupları öne çıkmaktadır. Bunlardan buğdaygiller (Gramineae) familyasına dahil olan buğdayın evrim süreci türler arası gen alışverişine örnekler ile doludur. Bilindiği gibi günümüzde kültürü yapılan tetraploid buğday grubunun; yabani akrabalarından Aegilops speltoides ile Triticum boeoticum türlerinin melezlenmesi sonucu ortaya çıkan Triticum dicoccoides türünün doğal mutasyona uğraması ile önce Triticum dicoccum türüne, daha sonra da kültürü yapılan Triticum durum türüne dönüşmesiyle oluşmuştur. Benzer şekilde hekzaploid olan ekmeklik buğday (Triticum aestivum) da, Triticum dicoccoides türü ile Aegliops tauschii türlerinin doğal melezidir. Buğdayın evriminde diploid yabani akrabaları dışında kalan tüm tetraploid ve hekzaploid kültür çeşitleri ve yabani akrabaları, türler arası doğal melezlemeler sonucu ortaya çıkmış yapay türlerdir. Türler arası melezlemeler sonucu oluşan yeni türler, gen alışverişinden daha fazlası olan genom alışverişine örnektir. Doğanın dikkatlice incelenmesi sonucu buğdayın ana vatanı olduğunu söyleyebileceğimiz Anadolu’nun muhtelif yörelerinde Aegilops columnaris, Ae. biuncialis, Ae. triuncialis ve Ae. cylindrica türlerinin steril melezlerine sıkça rastlanmaktadır. Burada sıralanan buğday yabani akrabalarından Ae. columnaris türü Ae. umbellulata X Ae. comosa türlerinin; Ae. biuncialis türü Ae. umbellulata X Ae. comosa türlerinin; Ae. triuncialis türü Ae. umbellulata X Ae. caudata türlerinin; Ae. cylindrica türü de Ae. caudata X Ae. tauschii türlerinin doğal melezidir. Geçmişte türler arası genom alışverişinin sonucu ortaya çıkan bu türlerin, başka türlerden toz alarak oluşturdukları melezlerin varlığı, doğal evrimleşme sürecinin bir parçası olarak kabul edilebilir. Bu da sözü edilen türlerin, transgenik bitkilerden gen almalarının mümkün olduğunun göstergesidir. Ekmeklik buğday ile yabani akrabası Aegilops cylindrica arasında gen akışı olduğuna ilişkin birçok bildirişler vardır (Morrison, 2002; Wang, 2002; Zemetra ve ark., 2002; Stewart ve ark., 2003). Buğdaygiller familyası içinde türler arası melezlemeye başka cinslere ait örnekler de verilebilir. Türkiye’de doğal olarak bulunan Agropyron, Elymus, Festuca, Lolium, Hordeum, Triticum ve birçok buğdaygil cinslerinin genomlarında 7 kromozom olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu türlerin kendi aralarında doğal ve yapay melezlerinin olduğunu ortaya koyan çok sayıda literatür vardır. Bunlardan Fedak (1984) arpa (Hordeum vulgare) ile mavi ayrık (Agropyron intermedium) arasında % 3.9’a varan oranlarda melez bitkiler oluşturulabildiğini; Belanger ve ark. (2003) tavuz kuyruğu (Agrostis) türleri arasında melezlenmenin olduğunu; Ellstrand (2003) Kuşyemi (Seteria) türleri arasında % 0.50 oranında, gökdarı (Pennisetum) türleri arasında % 39’a varan oranlarda melezlemenin olduğunu; bu oranın Sorghum bicolor ve Sorghum halepense türleri arasında % 100’e kadar ulaştığını bildirmektedir. Quist ve Chapela (2001) mısır bitkisinin ana vatanı olduğu bilinen Meksika’da transgenik kültür çeşitlerinden geleneksel çiftçi çeşitlerine transgenik DNA geçtiği bildirilmiştir. Bu bilgi üzerine Meksika Hükümeti konunun araştırılması için bir ekip görevlendirmiş ve yapılan çalışma sonucu “cry1A” transgenin Oaxaca Eyaletinde yetiştirilmekte olan mısır çiftçi çeşitlerinde yaygın olarak bulunduğu, ancak incelenen örneklerde “cry9C” transgenine henüz rastlanmadığı rapor edilmiştir (Morales, 2002). Buğdaygil familyası dışında ülkemiz açısında risk oluşturan bir başka familya da lahanagiller (Brassicaceae) olmaktadır. Bilindiği gibi bu familyaya ait birçok türün yumrusu, sapı, yaprakları, çiçekleri ve tohumları insan gıdası olarak veya başka amaçlarla kullanılmaktadır. Ayrıca doğal bitki örtüsünde bulunan birçok Brassicaceae türleri süs ve örtü bitkisi olarak (Alyssum saxatile, Brassica oleracea, Cardaria draba, Crambe orientalis, Iberis saxatilis, Isatis glauca, Lobularia maritima, Matthiola incana) (Yücel, 2002), tıbbi amaçlarla (Capsella bursa-pastoris) veya boya bitkisi olarak boya bitkisi olarak (Isatis tinctoria) da kullanılmaktadır. Brassicaceae türleri arasında gen alışverişinin çok yaygın olduğuna ilişkin çok sayıda literatür bildirişleri vardır. Burada üzerinde durulması gereken konu, 2004 yılı itibarıyla dünyada 4.3 milyon hektar ekim alanı ile soya, mısır ve pamuk ardından dördüncü sırayı alan transgenik kanoladan, yabani akrabalarına olası bir gen akışıdır. Elsstrand (2003), Raphanus sativus bitkisinden aynı adı taşıyan yabani akrabasına % 100 oranında gen akışı olabileceğini bildirmektedir. Dünya’da son zamanlarda “biyoyakıt” olarak adlandırılan enerji kaynaklarına yöneliş olmaktadır. Biyoyakıtlar bitki orijinli yağlar, kızartma yağları, ürün artıkları veya odun gibi maddelerden üretilebilmektedir. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde geleceğe dönük biyoyakıt kullanım hedefleri şimdiden belirlenmeye başlamıştır. AB, kullandığı akaryakıtın 2005 yılı sonuna kadar % 2’sinin, 2010 yılı sonuna kadar % 6’sının ve 2020 yılı sonuna kadar da % 20’sinin biyoyakıt olmasını hedeflemiştir. Bu arada çiftçilerine biyoyakıt üretim amacıyla yaptıkları ekimlerde 45 €/ha destek vermektedir. Konuyu İngiltere açısından ele alan Monbiot (2004), % 20 hedefine ulaşabilmek için İngiltere’de ekilebilir alanların tamamının kanola ekimine ayrılması gerektiğini bildirmektedir. Konu diğer AB ülkeleri açısından da düşünüldüğünde, ileride AB ülkeleri ve buna bağlı olarak kanola ekiminin yaygın olduğu ülkelerde, biyoyakıt üretimini amaçlayan kanola ekim alanlarının artması nedeniyle gıda üretim amaçlı ekilişlerin daralması, hem de genişleyen kanola ekim alanlarından dolayı muhtemelen artacak olan transgenik çeşit ekim alanları dolayısıyla doğal bitki örtüsündeki yabani akrabalarına ve kültürü yapılan diğer Brassicaceae türlerine gen akışı gibi olası tehditleri de göz önünde bulundurmak gerekir. İki durumda da tarımsal sürdürülebilirliğin zarar göreceği açıktır. Türkiye açısından önemli olan bir başka familya da sirkengiller (Chenopodiaceae) olmaktadır. Bilindiği gibi ülkemizin temel tarımsal ürünlerinden olan şekerpancarı yanında ıspanak, hayvan pancarı, pazı gibi kültür bitkileri ile yabani florada çok sayıda türleri yanı sıra şeker pancarının yabani akrabaları (Beta spp.) da vardır. Sirkengiller de gen akışının yoğun olarak yaşandığı familyalardan biri olarak bilinmektedir. Desplanque ve ark. (2002) şeker pancarından yabani sirkengil türlerine gen akışının muhtemel ve mümkün olduğunu, bu nedenle herbisite dayanıklı şekerpancarından doğaya kaçacak transgenlerin ortaya çıkarabileceği olumsuzluklara işaret etmektedir. Stewart ve ark. (2003) kültürü yapılan pancardan yabani akrabalarına gen akışının olduğunu bildirmekte; Ellstrand (2003) gen akış oranının türlere bağlı olarak % 1 düzeyine kadar çıkabileceğini ifade etmektedir. Genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların günümüzde en fazla tepkiye yol açan şekli Genetik Kullanımı Sınırlayıcı Teknolojileridir (Genetic Use Restriction Technologies = GURTs). Genetik materyalin izinsiz kullanımını engellemek amacıyla geliştirilen çeşitler henüz dünya üzerinde kullanım alanı bulmamakla beraber, tarımsal sürdürülebilirliği tehdit eder nitelikte olmaları bakımından önemlidirleri. GDO olmayan bir materyale uygulanmış olsa bile, GURT kullanımı sonucu ortaya çıkan ürün, bir GDO kabul edilmektedir. İki tür GURT vardır. 1. VGURT (Variety Use Restriction Technology); bir sonraki generasyonu steril hale getiren teknolojidir. “Terminatör Teknolojisi” olarak da bilinir 2. TGURT (Trait Use Restriction Technology); bir sonraki generasyonun herhangi bir karakterinin ortaya çıkmasını engeller, bu karakterin çıkması için özel tetikleyiciye gerek duyulur. Yukarıda sıralananlardan VGURT’lerin geliştirilmesinde üç farklı strateji uygulanmaktadır. Birinci stratejide bitkiye embriyo oluşumunu engellemeye şifrelenmiş bir gen verilerek materyalin canlı tohumlar üretmemesi sağlanır. Bu gen de, normal embriyo oluşumunu sağlayabilmek üzere başka gen tarafından engellemektedir. Tohumlar üretici firma tarafından satılırken genleri harekete geçiren bir kimyasalla muamele edilerek ikinci nesil tohumlarda embriyo oluşumunu engelleyen genler harekete geçirilir ve ikinci nesil ürünün cansız (canlanamayan) olması sağlanır. İkinci VGURT oluşturma stratejisi birincisine benzemekle beraber işlemi satış aşaması hariç her aşamasında kimyasal madde uygulanır. Materyal tüm nesiller boyunca kendiliğinden steril tohum verecek şekilde geliştirilmiştir. Kısırlığı ifade eden gen, canlılığı sağlayacak restorer protein veren bir kimyasalla engellenerek üretim sağlanır. VGURT uygulamalarındaki üçüncü strateji de süs bitkilerinin birçoğunda olduğu gibi vegetatif yolla çoğalan, yumrulu bitkilerin depolama veya raf ömrünü uzatmak amacıyla gelişmelerinin bir süre durdurulmasıdır. Burada gelişmeyi engelleyici gen, kimyasal bir madde yardımıyla etkisiz hale getirilir. Her üç stratejide de istenmeyen genlerin doğaya salınması sonucu kısır bitkilerin üretilmesinden, gelişmenin durmasına kadar birçok olumsuzlukların yaşanması olasıdır. Hibrit bitki ıslahında da fertil bitkiler elde edilse bile meydana gelen açılma sonucu, istenen bazı özellikler TGURT’lerde olduğu gibi döllere taşınmaz. Klasik veya moleküler genetik yöntemlerle geliştirilmiş olmalarına bakılmaksızın çiftçiler her iki durumda da her yeni ürün için üretici firmalardan hibrit – TGURT materyal almak zorundadır. Klasik genetik kuralları kapsamı içinde de VGURT’lere benzeyen ürünler elde etmek mümkündür. Örneğin triploid balık, çekirdeksiz karpuz, partenokarp meyveler de kısırdır. Ancak klasik genetik kuralları içinde geliştirilen ürünler getirdikleri katma değer ile üretici ve tüketici tarafından neredeyse hiçbir uyuşmazlığa meydan vermeyecek şekilde geniş kabul görmekle beraber, GURT ürünleri özellikle de VGURT’lar tarımsal üretimi sınırlayıcı materyal olarak algılanmakta; bunların biyoçeşitlilik, tarımsal uygulamalar, tohum güvenliği ve kırsal ekonomi üzerindeki olası olumsuz etkileri nedeniyle de her geçen gün küresel boyutta artan bir reaksiyon görmektedirler. Genetik kullanımı sınırlayıcı teknolojiler konusunda dünya çapında oluşan duyarlılık sonucu Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından bir rapor hazırlanarak 2002 yılında düzenlenen Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 6. Taraflar Konferansına sunulmuştur (UNEP/CBD/COP/6/INF/1, 2002). Bu belgede GURT uygulamalarının detayları yanı sıra bunların (a) tarımsal biyolojik çeşitlilik üzerine etkileri, (b) biyogüvenlik üzerindeki etkileri, (c) çiftlik sistemleri içinde yaratacağı sosyo-ekonomik etkileri, (d) çevresel etkileri ve (e) ekonomik etkileri olacağı ifade edilmiştir. Genetik kullanımı sınırlayıcı teknolojilerin, konunun etik yanı dışında tarımsal sürdürülebilirlik üzerinde olumsuzluklar yaratacağı kesindir. GURT konusu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 7. Taraflar Konferansında da tartışılmaya devam edecektir. Biyoteknoloji tarihsel gelişimi içinde tarımsal sürdürülebilirliğin temeli olan biyolojik çeşitliliğin korunmasında ve artmasında önemli roller oynamıştır. Klasik yöntemlerle muhafazası zor veya olanaksız olan bitkilere ait genetik kaynakların korunmasında biyoteknolojiden yararlanılmış ve yararlanılmaya devam edilmektedir. Bu şekliyle biyoteknoloji, sürdürülebilir tarımın sigortası durumunda olan bitki genetik çeşitliliğinin devamlılığının sağlanması ve yeni çeşitlilik kaynakları oluşturması bakımından vazgeçilmez bir araçdır. Biyoteknolojinin, bitkilere dayanıklılık genlerinin aktarılmasında kullanılan bakteriyel kökenli toksin üreten çeşitlerin geliştirilmesi amacıyla kullanılması durumunda, istenmeyen genlerin doğaya bulaşması sonucu ekolojik dengenin bozulması olasıdır. Doğada türler arası gen alışverişinin olduğuna dair birçok örnekler vardır. Doğa dikkatli bir şekilde gözlendiğinde türler arası gen akışının devam eden bir süreç olduğu, dolayısıyla da GDO’dan da yabani akrabalarına gen akışının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Gen alış verişinin sonuçlarının görülmesi kısa zaman içinde gerçekleşmemektedir. İnsan ömrü bu sonuçları görecek ölçüde uzun değildir. Unutulmamalıdır ki insan ömrü evrim süreci içinde önemsenmeyecek kadar kısadır. Sonuç olarak biyoteknoloji, bazı uygulamalarıyla tarımsal sürdürülebilirlik için vazgeçilmez bir araç, bazı uygulamalarıyla da ciddi bir potansiyel bir tehlike durumundadır. Alptekin KARAGÖZ

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojinin-surdurulebilir-tarim-uzerine-olasi-olumsuz-etkileri-ve-turler-arasi-gen-alisverisi

Komünite Ekolojisi

Anadolu’ya özgü alageyik 12 yıl ömürlü olup hızlı hareket eden hayvan yazın beyaz lekeli kışın grimsi lekeli olup küçük sürüler halinde yaşar. Komünite: Belirli bir alanda sürekli etkileşim içerisinde bulunan canlıların oluşturduğu topluluktur. Aynı yaşam ortamını paylaşan farklı türler topluluğu incelenerek kolaylık olsun diye Bitki, Hayvan, Bakteri, mantar komüniteleri ayrı ayrı olduğu gibi aynıda olabilir. Komünite’erin tipi ve büyüklüğü çeşitliliği ve çevre şartlarının organizmalar üzerindeki etkilere bağlıdır. Sıcaklık, nem, yağış, besin vb. faktörler tür çeşitliliği dolayısıyla Komünite tipi ve büyüklüğünü etkiler. Komüniteler tür çeşitliliği bakımından farklılık gösterir. Ekvatordan-kutuplara ovalardan-dağlara gidildikçe tür çeşitliliği azalır. Kutuplar tür çeşitliliği az tropikal bölgelerde tür çeşitliliği fazladır. Tür çeşitliliği iklime bağlıdır. Coğrafi büyüklüğe bağlıdır. Ortamdaki suya bağlıdır. Ortamın endüstri atıkları ile kirletilmesine bağlıdır. Denizlerde ise ışık, ısı, oksijen tür çeşitliliğini etkiler. Komünitede av avcı ilişkisi Komünitede farklı türler mutaalizm (ortak yaşam), paratizm ( asalak yaşama ) ve av- avcı ilişkisi gibi rekabet nedeniyle sürekli etkileşim içerisindedirler. Aynı ortama fazla sayıda bireyler yerleştirmeye çalışınca rekabet oluşur. Aynı ortamdaki bitkilerde su, ışık, mineral gibi etkenler sürekli rekabet oluşturur. Bahçe bitkileri yabani otlarla rekabet içinde olduğu gibi yabani otlar kendi aralarında yani aynı türün bireyleri arasında da rekabet vardır. Türler arasında olan rekabete türler arası rekabet denir. Buğday tarlalarında buğday ile yaban otları arasında rekabet vardır. Ekolojik niş, bir canlının beslenmek korunmak, saklanmak, üremek ve diğer canlılarla ilişki içerisinde olmak için gösterdiği faaliyetlerin tümüdür. Bu etkinlikler farklı olarak ekolojik niş oluşumunu sağlar. Rus bilim adamı iki protistia türü arasında aynı kültür ortamında birlikte yetiştirildiğinde powella türü sayısı artarken caudatum türü yok olmaya başlar. Bu türler benzer olduğu için aynı kaynaklar için rekabet olmuştur. Bu şekilde ekolojik nişleri aynı olan iki tür arasındaki rekabette türlerden bir yok olur veya doğal selleksüyonla yeni bir kaynaktan elde edilecek özellik kazanır. Ekolojik olarak benzer türler bir veya daha fazla farklılık varsa komünite içinde birlikte bulunabilirler. Tür içi ve türler arası rekabet bitki ve hayvan popülâsyonlarının büyümesini sınırlar ve dengede tutar. Popülâsyonun varlığını sağlıklı sürdürmesi için su-besin-ışık-üreme alanları-yaşam alanları ve çevresel kaynakları kullanma türlerle rekabetle bağlantılıdır. Rekabetin en önemli etkeni türlerin gelişme olgunlaşma dönemlerinde farklı olmasıdır. Bu fark azaldıkça rekabet artar. Fark artıkça rekabet azalır. Örnek kültür bitkisi ile yabani ot veya mısır fasulye gibi ekimlerdeki rekabet verimi etkiler. Hayvan komünitelerinde bireylerinin çoğu birbirini yiyerek beslenir.Besin alan hayvan av beslenen hayvan ise avcı olarak isimlendirilir.Örnek Vaşak Tavşan arasında av-avcı ilişkisi var.Vaşak avcı,Tavşan ise av dır. Vaşak popülâsyonu artarken tavşan popülâsyonu azalır. Tavşan popülâsyonu artarken vaşak popülâsyonu azalır. Belli bir süre tavşan bulamayan vaşak lar arasında tür içi rekabet olur. Bu tavşan popülasyon artışını sağlar. Av artarken avcı azalır. Buna av-avcı ilişkisi denir. KOMÜNİTELERDE SİMBİYOTİK İLİŞKİLER İki farklı türün yarar veya zarar görerek (birbirine) yaşamalarına ortak yaşam –simbiyotik yaşam-birlikte yaşam denir. MUTUALİZİM: İki veya daha fazla türün karşılıklı fayda=yarar sağlayarak yaşamaları farklı özelliklerde olup birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayan türler arasında olur. Heterotrof canlı ile ototrof canlı arasında olur. Mantar ile alg ler arasında olur. Bu birlikteliğe Liken denir. Mantarlar alglerin ürettiği fotosentez ürünleri kullanır. Alglerde Mantarlardan su ve mineral ihtiyacını karşılar. İki canlı birbirine muhtaçtır. Filler ile üzerinde yaşayan haşereleri yiyen kuş türleri arasında mutualizm gevşek mutualizm dir. KOMMENSALİZİM: Birlikte yaşayan iki türden yararlanan türe konuk diğer etkilenmeyen türe konak denir. İstiridyenin sırt boşluğunda küçük yengeç türü yaşar. Yengeçler konağın yemediği arta kalın besinleri yer beslenir. Ve dış etkilerden korur. Yengece bir fayda sağlamaz. PARAZİTİZİM: Birlikte yaşayan organizmalardan biri yarar görürken diğeri zarar görür. Parazit üzerinde yaşadığı konağın besinini kullanır atıkları ile üzerinde yaşadığı canlıya zarar verir. Enzim ve sindirim sistemleri gelişmemiştir. Üremeleri hızlıdır. Bir Hücreli Parazitler: Bakteri, amip, kamcılılar insanda sıtma dizanteri kolera v.b. hastalık yaparlar. Bitkisel Parazitler: Bunlar yarı parazitler ve tam parazitler diye ikiye ayrılır. Yarı Parazitler: İnorganik maddeleri kullanarak organik madde sentezlerler. Ökse otu gibi. Üzerinde yaşadığı bitkinin gövdesindeki ksilemden su ve sudaki inorganik bileşikleri alırlar. Tam Parazitler: Fotosentez yapmazlar. Yaprakları küçük ksilemleri zayıftır. Üzerinde yaşadığı bitkinin iletim sistemini kullanır. Su ve organik madde ihtiyacını karşılar. Hayvansal Parazitler. a-İç Parazitler: Sindirim sistemleri yok. Konağın sindirilmiş besinlerini kullanır. Hareket duyu sinir sistemleri basit ama üreme sistemleri gelişmiştir. Tenya, bağırsak solucanı örnektir. b-Dış Parazitler: Sindirim sistemleri gelişmiştir. Sindirim enzimleri az. Konağın kanını veya vücut sıvısını emerler. Bit pire kene örnektir. SÜKSESYON: Komüniteler zamana bağlı değişir. Canlılar zamanla ölür yerine yenileri gelir. Ancak insan müdahalesi baraj, yol, aşırı otlatma, v.b yangın, sel, doğal afet gibi nedenler komünite yapısını bozar. Bozulan komünitelerde öncü türler ortaya çıkar. Zaman içinde bunlar yerini başka türlere bırakır. Bu sıralı yapı komünite yerini alıncaya kadar devam eder. Belirli bir bölgede uzun bir zaman içinde türlerin aşamalı olarak birbirlerinin yerlerini almasına süksesyon =ardıllık veya sıralı değişim denir. Bazen ormanda bir veya iki tür bütün ormanın görünüşünü etkiler. Bu etkiyi yapan türe baskın tür denir. I.BİRİNCİL SÜKSEYON: Üzerinde canlı bulunmayan ortama canlı yerleşmesidir. Başlangıçta şartlar canlı gelişimine elverişli olmayabilir. İlk olarak Liken, yosun, ot, funda, çalı, ağaç evreleri değişimi olur. Liken evresi: Kaya kum çakıl ortamında sadece liken gelişir ve ortamın topraklaşmasını sağlar. Yosun evresi: Likenler rekabeti kaybeder. Yosunlar ortaya çıkar ortam nemlenir ve omurgasız hayvanlar ortama yerleşir. Ölü organizma ve atıkları çürüyerek toprak kalitesini artırır. Ot evresi: Bitkiler rekabeti kazanır ortama otsu bitkiler yerleşir. Zamanla hayvan çeşitliliği artar. Funda Çalı evresi: Ortama rekabeti kazanan böğürtlen ardıç gibi küçük ağaçlar yerleşir. Hayvanlar arası rekabet olur. Hayvanlar beslendikleri bitkilerin tohumlarını taşır. Ağaç evresi: Funda çalı evresi sonunda Büyük ağaçlar ve altında hayvan türleri küçük bitkiler oluşur. Ortam şartları değişmez ise dengeli komünite oluşur. Dengeli komüniteye klimaks denir. 2-İKİNCİL SÜKSEYON: Toprak yapısı bozulmadan komünitenin aşırı otlatma yangın gibi nedenlerle yapısının bozulmasıdır. Tarım ve otlatma yapılan alanlar terk edildiğinde oluşan durumdur. Önce bir yıllık bitkiler-kısa bodurumsu çalılar-kavak türleri sedir ağaçları sırasıyla ortaya çıkar. En son meşe ve akça ağaç kayın’dan oluşan ormanlar oluşur. 19 asırdan itibaren sanayileşme çarpık yerleşim komünite ve ekosistemlerin bozulmasına neden olmuş. Bu çevre sorunlarını giderip doğal kaynakları korumamızın önemini artırmıştır. POPULASYON EKOLOJİSİ Canlılar çevresel faktörlerin etkisinde kalarak çevreye uyum sağlar. Canlıların sayıları mevsimsel olarak arta veya azalır. Canlılar bulundukları ortamda topluluk oluşturur. Popülâsyon: Aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluktur. Belirli zaman aralığında belli bölgelerde oluşan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Sınırları belirlenir. Türkiye deki insan popülâsyonu, Mersindeki insan popülâsyonu gibi. Alan çok büyük çok küçük olabilir. POPULASYON DİNAMİĞİ Popülasyon yoğunluğu büyüklüğü dağılımı yaş dağılımı popülasyon dinamiğidir. Popülasyon yoğunluğu: Birim alana düşen birey sayısıdır. Popülasyon yoğunluğu İşaretleme veya örnekleme yöntemi ile belirlenir. Doğum Oranı: Birim zamanda popülasyona katılan birey sayısıdır(üreme ile). Ölüm oranı: Birim zamanda popülasyondan ayrılan (ölüm ile) birey sayısıdır. Doğum ve ölüm oranı verileri popülasyon hakkında verileri popülasyon hakkında büyüklük-denge v.b bilgileri verir. Popülâsyon büyüklüğü birim zamanda popülâsyonu oluşturan birey sayısıdır. Popülâsyona dışarıdan katılan bireylere iç göç, ayrılanlara ise dış göç denir. A B C POPÜLASYON DOĞUM ÖLÜM BÜYÜKLÜĞÜ = VE İÇ GÖÇ - DIŞ GÖÇ B>C İSE POPÜLÂSYON BÜYÜKLÜĞÜ ARTAR B<C İSE POPÜLÂSYON BÜYÜKLÜĞÜ AZALIR B=C İSE POPÜLÂSYON DENGEDEDİR Yüksek çoğalma potansiyelinde olan (sınırlama yoksa) popülasyon J tipi büyüme eğrisi ile büyür. Çevresel sınırlama nedeni ile ölüm oranı artar ise popülasyon birey sayısı artmaz. Popülasyon taşıma kapasitesine yaklaşıldıkça büyüme yavaşlar. Büyüme eğrisi sağa sola doğru eğim yaparak S şeklini alır. Popülâsyon doyma noktasına ulaşarak dengelenir. Taşıma kapasitesi: türler arası rekabet av-avcı ilişkisi sıcaklık yağış ışık toprak besin vb faktörler popülasyon büyümesini etkiler. Hiçbir popülasyon sınırsız büyümez. Popülasyonun birey sayısı artışları büyüme-üreme-beslenme için yeterli kaynak sağlamalarını engeller. Belli bir yaşam alanında bulunabilecek en fazla birey sayısına taşıma kapasitesi denir. Popülasyonda birey sayısı arttıkça (taşıma kapasitesine) yaklaştıkça çevre direnci artar. İklim hastalık rekabet vb etkenler çevre direncini arttırır. Bu büyüme hızını azaltır yavaşlatır. Popülasyon belli sınırlar arasında kalır. Popülasyon Dağılımı: Popülasyondaki bireylerin belirli bir alandaki yerleşme biçimidir. Ya kümeli ya düzenli yada rastgele dağılım olur. Popülasyonda yaş dağılımı dengede olan bir popülasyonda her yaş gurubu birey sayısı aynıdır.Doğum ile ölüm birbirine yakındır. Azalan popülasyonda yaşlı nüfus fazla genç nüfus azdır. Doğum azdır. Büyüyen popülasyonda genç nüfus fazla genç nüfus azdır. Doğum fazladır. Popülasyondaki Aşırı Büyümenin Olası Sonuçları Popülasyon taşıma kapasitesine ulaşınca yoğunluk artar. Buna bağlı bireyler arası olumsuz etkileşim ve cevre tepkisi artar. Buna bağlı ortamda biriken zehirli madde –yaşam alan darlığı-besin yetersizliği popülasyon büyümesini engeller. Ölüm arta ve yoğunluk azalır. Bakteriler 20 dk. Bir bölünür. Ancak belli sayıya ulaştıklarında metabolik atıkları üremelerini engeller. Ve sayıları azalır. Aynı deney farelerle yapıldığında belli sayıya ulaşan farelerde strese bağlı ölüm, kısırlık popülasyon yoğunluğunu azaltır. Bitkilerde su, ışık, mineral, çevre şartları popülasyon büyümesinde etkilidir. NESLİ TEHLİKEDE OLAN TÜRLER. Dünya Doğayı Koruma Birliği=IUCN memeli hayvanların ¼ yok olma tehlikesinde. Biyoçeşitliliğin azalması türlerin ortadan kalkması, habitatlarının tahribi insan yaşamını etkiler. Komünitede türler arası etkileşim ağı vardır.Bir türün yok olması bu ağın devamlılığını bozar. İnsan yaşamı için Biyoçeşitliliğin korunması ve devamlılığı gerekir. İnsanlar Yaşam kalitesini artırırken diğer canlıların yaşam alanlarını yok etmemeli. Doğaya verilen zarar felaket olarak geri döner. Türkiye aşırı sulama – Habitatların kaybolması – Baraj-otoyol-plansız turizm yatırımları – Çarpık kentleşme-plansız madencilik- Orman ve makilik alanların yok edilmesi tahrip edilmesi. Yeni tarım alanlarının açılması Habitat’lara yeni türlerin girmesi. Vb etkenler Biyoçeşitliliğin azaltır. Türlerin tükenmesini sağlar. Kuş türlerinin % 13 tatlı sularda,%20 si ise tükenmiştir Türkiye de 600 endemik tür var.700 tür tehlike sınırlarında 17 kuş türü 23 memeli türü tehlikede. BİYOMLAR Doğu Avrupa kökenli zebra midyeleri bulundukları ortamlarda plak tonlarla beslendikleri için diğer çanlılara yaşama şansı vermezler. Ayrıca oluşturdukları kümelerle su borularını tıkarlar. Sucu bölgedeki bitkilerin yaşamını engeller ve kurutur. Ekonomik kayba neden olurlar.1997 yılında Atatürk Barajında 2000 yılında Birecik Barajında zebra midyeleri görülmüştür. BİTKİ VE AYVANLARIN YERYÜZÜNDE DAĞILIMINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER 1.İKLİM 2.KARA PARCASI BÜYÜKLÜĞÜ 3.OKYANUS AKINTILARI VE SIARA DAĞLAR İKLİM KOŞULLARI Denizden uzak yerlerde hava kurudur. Rüzgâr sistemi ve yerkürenin kendi ekseni etrafında dönmesi okyanus akıntılarını oluşturur. Bu akıntılar iklimleri etkiler. Biyocoğrafya: Bitki hayvan türlerinin geçmiş ve günümüzdeki dağılımını inceler. COĞRAFİK DAĞILIMI ETKİLEYEN 1-Türün Dağılımı 2-Davranış ve Habitat seçimi 3-Biyotik ve Abiyotik faktörler TÜRÜN DAĞILIMI Türün bulunduğu alanda üreyeceği başka alanlara ayılmasıdır. Işık-sıcaklık-su-toprak-mineraller-cevre şartları bu dağılımı etkiler. Fil anavatanı Afrika ama Asya dada yaşar. Çünkü bu bölgede uygun yaşam alanları var. Her hangi bir tür yeni coğrafik alana yerleştiğinde ızla çoğalır. Yayılır. Afrika bal arısı Brezilyaya getirilmiş bir kaza sonrası Amerika ya yayılarak İtalyan bal arılarını dağıtmıştır. DAVRANIŞ VE HABİTAT SEÇİMİ Canlı türleri yaşam şartlarına uygun olanları seçer şartlar değişirse(besin azalır, hastalık artar vb) yeni ortamlara göç ederek uyum sağlarlar. Kuşlar kuzey yarım kürede yaşar. Kışın güneye göç ederler.Bu şekilde türlerin devamlılığını(neslin devamlılığını)sağlar. BİYOTİK FAKTÖRLER: Hayvan- bitki- mantar-mikroorganizmalar canlı cevreyi oluşturur.Her canlı doğrudan ve dolaylı olarak bu cevrenin canlı öğeleri ile ilişki içindedir. ABİYOTİK FAKTÖRLER: Sıcaklık-güneş ışığı –rüzgâr-kayalar-toprak gibi faktörlerdir. SICAKLIK: Canlı çeşitliliği ve dağılıında etkili bitki yoğunluğu ekvatordan kutuplara doğru azalır. SU:Canlı suyu havanın neminden veya toprak neinden alır.Toprak nemi yağışlar ile sağlanır.Yağış bitki dağılımında etkilidir.Ekvatorda yağmur oranları var iken çöllerde kaktüsler vardır. GÜNEŞ IŞIĞI: Işık şiddeti karasal ortamda bitki gelişiminde etkilidir. Oran ağaçlarının altında rekabet ortamı var. Işık şiddeti, süresi, fotosentez yapan canlıları sınırlar. Sucul ortamda su yüzeyinde fotosentez yoğun derinlik artıkca fotosentez azalır. Canlı çeşitliliği sayısıda azalır. RÜZGÂR: Hayvanlarda ve Bitkilerde terlemeyi artırır. Cevre sıcaklığının canlı organizmaları etkilenmesini sağlar. Rüzgâr alan tarafdaki bitki dallarının büyümesi engellenir TOPRAK: PH-mineral-nem-ısı-barındırdığı organizmalar bitki ve bitki ile bulunan canlıların dağılmasını etkiler. Kalkerli topraklarda kolay dağılım gösteren bitkiler. silisli topraklarda seyrekleşir. Salyangoz kireçli toprakta fazla iken volkanik topraklarda azdır. BİYOM- EKOSİSTEM ARASINDAKİ İLİŞKİ Bütün iklim kuşaklarında ekosistemleride içine alan yaşam alanları vardır. Bu alanlara özgü bitki hayvan toplulukarı yaşar. Büyük ekosistem tiplerine BİYOM denir. En büyük ekositem ekosferdir. Ekosfer dünyadakicanlılarla etkileşim içinde olan sistemin bütünüdür. Ekosistem bir çokpopulasyonu içine alan komünite ile onu çevreleyencansız cevreden oluşur. Karasal ve sucul ekosistemleri içine alan biyom daha büyük ekosistemdir. (geniş bölge-kıtanın bir kısmı gibi) DÜNYADAKİ KARASAL SUCUL BİYOLARIN ÖZELLİKLERİ Biyomları çöl-çayır-iğne yapraklı ağaçların oluşturduğu organizmalar gibi gibi geniş çoğrafi bölgeleri içine alan ekosiste tipidir. KARASAL BİYOMLAR: Karasal biyomların yayılışı iklimdeki bölgesel değişikliklere bağlı olup kesin sınırlar belli değildir. Orman ve çayır biyomları olarak ikiye ayrılır. A-ORMAN BİYOMLARI Tropikal yağmurormanları- ılıman bölge -yaprak döken ormanlar-iğne yapraklı ormanlar olmak üzere ayrılır. 1-Tropikal Yağmur Ormanları: Yoğun yağış ve nem oranına sahiptir. Nem-yüksek sıcaklık biyolojik çeşitliliği artırmıştır. Orta- Güney amerika Avustralya ve Asyanın ekvatora yakın kısımlarında bulunur. Ağaçlar üzerinde epifit orkide bromella gibi bitkiler Alt kısmında otlar bulunur. Tropikal Ormanların karekteristik hayvanları kuş-yarasa-jaguar-puma-maymun-kurbağa-geyik-ve timsah bulunur. 2-Ilıman Bölge Yaprak Döken Ormanlar:Kuzeydoğu amerika-avrupa-asya-avustralyada bulunur.Ağaçlar kısa boylu ve seyrektir.Kışın yaprak döken ağaçlardır.Kayın-akcaağaç-kestane-meşe-ceviz-ihlamur-kızılağaç-kavak- gibi ağaç türleridir.Ağaç altlarında çalı ve otgelişmiştir. Hayvanlar, geyik-ayı-sincap-vaşak-kedi gibi hayvanlardır. 3-İğne Yapraklı Ormanlar: Yüksek rakımlı yerlerde bulunur. Sıcaklık yılın yarısında bitki gelişimine uygun değil. Köknar-çam-ladin ormanları gibi ormmanlardır. Hayvanları kirpi- fare- yarasa- ayı- çakal- tilki- alageyik- kartal-baykuştur. B-ÇÖL BİYOMLARI Toprak yüzeyi sıcaklığının 660 dereceye çıktığı alanlardır. Gün içi ve mevsisel ısı değişimi var. Dünyanın %35 ni kaplar. Güney Afrikanın Kalahari çölü Kuzey Afrikada sahra çölü Arabistan çölü Arizonada sonaran çölü Ülkemizde tuz gölü ve Karapınar bölgeleri çölleşmeye hassas yerlerdir. Su depolama özelliği kaktüs bitkisi yaygın durumdadır. Hayvanlar sürüngen-böcek-keseli fare-kemirgenler bulunur. C-CAYIR BİYOMLARI. Yazları sıcak kışları soğuk geçer. Yağışların çölleşmeye izin vermediği ancak orman oluşumuna uygun olmayan yerlerdir. Hayvanlar koyun, sığır, keçi, genelde otçul hayvanlar var. Toprak üstü bitki cayır otları suyu tutar, toprağı korur. Havayı temizler. Ülkemizde iç, doğu, güneydoğu anadoluda yaygın alanlardır. Tilki, serce, sincap, koyun bu bölgede yaşayan hayvanlardır. D-SUCUL BİYOMLAR Tatlı su biyomları tuzlu su biyomları diye ikiye ayrılır. 1-Tatlı su biyomları: Göl ve akarsu ve sulak alan biyomları. 2-Göl Biyomları: Göllerde komüniteler suyun derinliğine ve kıyıya uzaklığına göre yayılır. Siyano bakteriler. Alg, küçük kabuklular, kurbağa, sazan balığı levrek balığı göçmen su kuşları karabatak sucul bitkiler saz kamış nilüfer vb canlılar yaşar. 3-Akarsu Biyomları: Tek yönlü akan suların başlangıç kısmında su soğuk mineral miktarı az.Akarsu yatağında farklı yaşam olanları ve tür çeşitliliği vardır.Alg,sünger,karayosunları,solucanlar,alabalıklar vardır. 4-Sulak Alanları Biyomları: Doğal ve yapay sürekli veya mevsimsel sular durgun veya akıntılı tatlı acı veya tuzlu su birikintileridir. Bataklıklar-sazlıklar-turbalıklar-sulak cayırlar 6 metre derinlikteki sulak alanlardır. Toprak suya doygun olup oksijen bakımından fakirdir. Buralarda kamış-sazlar-mile sıcanları yaşar. Ülkemizde Balıkdamı-Sultansazlığı-Göksu Deltası-Trabzon ağaçbaşı yaylası örnek verilebilir. 5-Tuzlu Su Biyomları: Okyanus ve denizlerin tuzlu su biyomlarıdır. Yerkürenin %70 ni kapsar. Dalgalar-Gel gitler-akıntılar-ısı-tuzluluk-ışık-basınç deniz ve okyanuslardaki komünitelerin yapısını belirler. Kıyıya yakın yerlerde çeşitlilik fazladır. Derinliğe bağlı olarak protozoa-solucan-denizanası-mürekkep balığı-midye-Balıklar_Balina-Fok gibi canlılar vardır. Ülkemizde Akdeniz foku-kefal gibi balık türleri yaşar

http://www.biyologlar.com/komunite-ekolojisi

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu, İçsu Balıkçılığına ve Biyolojik Çeşitliliğe Etkilerinin Değerlendirilmesi Giriş İçsu balıklarının aşılanması ve taşınmasının özellikle ılıman iklime sahip ülkelerde oldukça eski ve uzun bir hikayesi vardır ve halen günümüzde de devam eden yaygın bir uygulamadır. Çeşitli amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilen bu işlemin başlıca sebepleri arasında, sportif balık stoklaması, vejetasyonun ve istenmeyen türlerin kontrolü, değerli türlerin dağılım alanlarının genişletilmesi, sucul ekosistemlerin balıkçılık üretimlerinin artırılması, yetiştiricilik ve süs balığı taşınması gelir. İstemli olarak yapılan bu aşılamalar, balast suları ile taşınma, çiftliklerden kaçan balıklar veya yem balıklarının salınması gibi aktivilerle, istemsiz olarak da meydana gelebilir. Ancak istemli ya da istemsiz yapılan bu aşılamalar her zaman beklenilen faydaları getirmez; aksine, çoğu zaman istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Aşılama ile yeni ortamlara giren istilacı tatlı su balıklarının olumsuz etkileri özellikle son zamanlarda fark edilmeye başlanmış ve bütün Dünya’da ilgi çeken bir konu haline gelmiştir. Bu olumsuz etkiler, yerel türler, topluluklar ve ekosistemler gibi, biyoçeşitliliği etkileyecek şekillerde olduğu gibi yerel ve ulusal ekonomiler üzerinde de çok ciddi sorunlar yaratmaktadır. Örneğin, bazı ülkelerde istilacı türlerin meydana getirdiği ekonomik kayıplar milyon dolardan milyar dolarlara kadar değişmektedir. Bu zararlı etkilerden dolayı, herhangi bir istemli aşılamanın artık sorgusuzca yapılması oldukça zor bir hal almıştır. Yabancı bir türün yeni bir ortama bırakılması, ekonomik değeri az olan bazı balık türlerinin, değerli türlerin yerini almasına neden olabildiği gibi; avcı karaktere sahip kimi aşılanmış türler, üzerinden beslendikleri diğer türlerin popülasyonlarının azalmasına, hatta yok olmasına yol açabilir. Yabancı türler, bu sayede girdikleri yeni ortamın bütün dengesini bozarak , tür çeşitliliğini azaltmak suretiyle, balık topluluklarının kompozisyonunu ve yapısını değiştirebilirler. Son derece dikkatlice planlanmış ve kontrol edilmiş aşılanmalarda bile büyük bir ekolojik ve ekonomik tehlike söz konusu olabilir. Çünkü doğal ekosistemlere yapılan bu tip müdahaleler, besin zincirinde ve bütün ekosistemde şiddetli değişimlere yol açar. Günümüzde hızla artan nüfus ve bunun sonucunda ortaya çıkan beslenme sorunlarına bir çözüm olması yönünden iç su balıkçılığının desteklenmesi ve geliştirilmesi teşvik edilmektedir. Özellikle az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, kırsal kesimde yaşayan insanların yetersiz ve dengesiz beslenme sorununa çözüm olarak iç su balıkçılığının geliştirilmesi gündeme gelmiştir. Bu sayede, hem besin ihtiyacının ucuz yoldan karşılanabilmesi hemde balıkçılığın bir ticaret sektörü olarak geliştirilmesi amacıyla, doğal ve yapay göllere ticari değere sahip balık türlerinin aşılanarak mümkün olduğunca çok üretilmesi hedeflenmiştir. Fakat , bu uygulamalar yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus olan risk yönetimi önlemleri (örneğin, karantina kontrolleri), genellikle uygulanmamakta veya görmezden gelinmekte; bu konudaki öncelikler karasal bitkilere, bitki zararlılarına veya diğer hayvanlara verilmektedir. Ancak, iç su balıklarının aşılanması esnasında, diğer bazı yabancı türlerin istemli olmayan (kazara) taşınmaları, büyük problemlere yol açabilmektedir. Ayrıca, istilacı türler hakkında oldukça bilgisiz olan bölgesel halk veya amatör balıkçılar, bu tip balıkları bir yerden başka bir yere getirerek , dağılım alanların genişlemesine ve başka yerlere bulaşmalarına neden olmaktadırlar. Ülkemizde de, maalesef, bu bahsedilen olguların çoğu ile karşılaşılmaktadır. Bütün Dünya’da olduğu gibi iç sularımızda da baş belası haline gelen bazı balıklar hakkında, en azından, temel bilgilere sahip olmanın önemi büyüktür. Aşılanan İstilacı Türler Türkiye iç sularına aşılanan yabancı tatlı su balıkları arasında en dikkat çeken ve en çok problem yaratma potansiyeline sahip olan türler; Carassius gibelio (gümüşi havuz balığı), Pseudorasbora parva (çakıl balığı) ve Lepomis gibbosus’tur (güneş balığı). Bu üç tür de, yırtıcı özelliğe sahip olmayan, yani doğrudan diğer balık türleri üzerinden beslenmeyenn, ancak, daha çok ortamdaki, diğer türlerle besin ve alan rekabetine giren, diğer yerel türlerin üreme faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyen balıklardandır. Dağılım alanları Kore, Çin, Rusya ve Asya ülkeleri olan gümüşi havuz balığı, Avrupa’ya 16-17. yüzyıllarda geçmiştir. Bu transferin doğal nehir sistemleri veya insan tarafından taşınıp sucul ekosistemlere bırakılması suretiyle gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu balık, ülkemizde ilk olarak Trakya Bölgesi’nde, 1986 yılında fark edilmiş ve türün tanınması ile ilgili bilgiler yaygınlaştıkça, Türkiye’nin hemen her bölgesinden kayıtlar verilmeye başlanmıştır. Kısa sürede hızlı bir yayılım göstermiş; ilk başlarda bütün Trakya Bölgesi’ni istila etmiş; daha sonra Türkiye’nin en doğusundaki yerleri de içine alacak şekilde dağılmıştır; sürekli olarak yeni yerlerde görüldüğüne dair bilgiler gelmeye devam etmektedir. Çok geniş bir üreme sezonuna sahip olan tür, fazla sayıda yumurta oluşturmasıyla göze çarpmaktadır. Büyümesi genellikle aynı ortamı paylaştığı diğer akrabalarına (sazangil) göre oldukça hızlı olup hayatlarının ilk yıllarında üreyebilecek olgunluğa erişirler. Bu balıkların besinlerini, yeni çok büyük çoğunlukla diğer yerel balıkların da besinlerini oluşturan küçük omurgasızlar, zooplanktonlar ve bitkisel organizmalar oluşturur. Bu balıkla ilgili en ilginç, belki de geniş alanlara yayılma ve hayatta kalabilme şansını arttıran özelliklerden biri cinsiyet oranlarındaki farklılıktır. Balığın yayılım gösterdiği çoğu bölgede dişilerin baskın olduğu, erkeklerin çok az sayıda görüldüğü rapor edilmektedir. Bu balıklarda ender olarak görülen erdişilik (ginogenez) denilen üreme tipinin bir göstergesi olabilir ve dişi bireylere, kendi cinsinden başka aynı aileden yakın türlerin erkeklerin spermlerini kullarak üreme imkanı tanır. Yani, erkek bireyin spermi sadece uyarıcı olarak rol oynar; döllenmeye herhangi bir katkı yapmaz. Yapılan araştırmalar, balığın değişken çevresel koşullara oldukça dayanıklı olduğunu ve farklı özelliğe sahip birçok habitatta yaşamını rahatlıkla sürdürebildiğini göstermiştir. Yüksek uyum yeteneği ve gelişmiş üreme özellikleri, bu balıkların, özellikle Avrupa’da ve Türkiye’de, kısa bir süre içinde neden hızla yayıldığını açıklamaktadır. Balık sayısının kısa zamanda çok artış göstermesi, özellikle yerel türlerin sayılarını yıllar içinde önemli düzeylerde azalmıştır. Bunlar, omnivor beslenme rejimine sahip olduklarından, hem bitkiler üzerinden beslenip onları köklerden söker, hem de omurgasızlarla beslenirken dibi karıştırırlar. Beslenme faaliyetleri sudaki bulanıklığı artırarak, bitkilerin fotosentez etkinliklerinin azalmasına neden olur. Sonuçta bu bitkilere bağımlı organizmaların miktar ve çeşitliliklerini azaltarak, su kalitesinin bozulmasına yol açar ve diğer türlerin hayatta kalma şansını azalatır. Diğer bir dolaylı etki ise, yerli türlerin üreme faaliyetlerini sperm parazitliği yapma yoluyla kısıtlayarak, engellemesidir. Son olarak, diğer türlerle üreme faaliyeti gerçekleştirerek hibrit türler oluşturması diğer türlerin popülasyonlarında ciddi azalmalara yol açmaktadır. Doğudan batıya taşınarak, iç suları istila eden balıklar arasında en etkileyici olanlardan biri de çakıl balığı (Pseudorasbora parva)’dır. Bu balığın doğal yayılış alanı, Kore, Orta ve Güney Japonya ve Kuzey ve Merkez Çin ve Tayvan gibi Uzak Doğu ülkelerinin bulunduğu oldukça geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bu balık, ortamdaki diğer balıklar için ölümcül bir patojen olan ökaryotik bir parazitin taşıyıcısıdır. İngiltere’de yapılan çalışmalar, bu patojenden etkilenen ve nesli tehlike altında olan yerel balık türlerinin populasyonlarında ciddi azalmaların meydana geldiğini ispatlamıştır. Bu balık Türkiye’nin birçok bölgesinde iç sulara bir şekilde girmiş ve dağılım alanlarını genişletmiş olmakla beraber, hakkındaki bilgilerimiz şu an için kısıtlıdır. Güneş balıkları (Lepomis gibbossus) 19. yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzyılın başlarında olta balıkçılığı için Fransa’ya, süs balığı olarak da İngilere, Slovenya ve İspanya’ya getirilmiştir. Aşılanan güneş balıkları morfolojilerinde ve hayat süreçlerinde büyük esneklikler gösteren dirençli bir balıktır. Bu özellikleri, onların, Türkiye’yi de içine alan en az 28 Avrupa ülkesinde sürekli (kalıcı) popülasyonlar oluşturmalarını sağlamıştır. Sivrisinek balığı, Gambusia holbrooki, ülkemize, 20. yüzyılın başlarında sivrisinekle mücadele amacıyla getirilen bir tür olup bugün bütün Türkiye’yi kapsayan oldukça geniş bir yayılım alanına sahiptir. Bu tür Avrupa’da, yayıldığı yerlerde çok başarılı olmuştur ve şu anda çoğu ılıman bölgedeki sucul ekosistemlerde bol ve yaygın vaziyette bulunmaktadır. Sivrisinek balığı, Sıtma hastalığına karşı etkili bir silah olmuş; ancak, özellikle Cyprinodontidae familyasına ait balıklara, Hemigrammocapoeta nana (gümüş sazanı), Garra rufa ve Garra ghorensis gibi türlere zarar vermiştir. Buna karşın Türkiye’de sivrisinekler ve yerli balılar üzerine yaptığı etkiler henüz yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Önlem ve Öneriler Bu balıkların hızla yayılmasındaki önemli etkenlerden biri, bazı devlet kurumlarının, balık üretimini artırmak ve halka geçim kaynağı yaratmak amacıyla uyguladıkları sazan balığı (Cyprinus carpio) aşılamalarıdır. Çünkü, şu anda halen aşılama çalışmaları yapılan sazan balığı, gümüşi havuz balığı ile ciddi biçimde benzerlik göstermekte olup bu benzerlikten dolayı halen, seyyar balıkçılar tarafından sazan olarak satılmaktadır. Yumurta alımından itibaren devlet kurumlarına ait çeşitli tesislerde büyütülen sazan balıklarının, belli bir boya gelene kadar gümüşi havuz balığından ayrılması oldukça zordur. Bu yüzden, potansiyel olarak, hala bazı göllere sazan ile birlikte girme olasılığı oldukça yüksektir. Ayrıca, özellikle yetiştirme çiftliklerinin bulunduğu bölgelerde meydana gelen taşkınlarda, doğal sular bir şekilde bu yetiştirme çiftliklerine girmekte, bu durumda yabancı türlerin yetiştiriciliği yapılan ve aşılanması düşünülen yerel balıkların arasına karışmasına neden olmaktadır. Daha sonrasında, Türkiye’nin her yerine bu balıkların aşılanması, istenmeyen yabancı türlerin de dağılmasına yol açmaktadır. Diğer yandan, yerel halkın bu balıkların ekosistemler açısından yararlı olduğuna dair yanlış inançlarından dolayı, bu balıkları istemli olarak bir yerden başka bir yere taşınmalarına yol açmaktadır. Yerli olmayan ve özellikle yetiştiricilik endüstrisi ile ilgili olan sucul türler, günümüzde sadece Avrupa Birliği’nin taslak kanunlarında yer bulmaktadır. Avrupa ve Amerika’daki çabaların aksine, Türkiye’de balık aşılamaları ve stoklamalar konusunda henüz yazılı bir metin veya mevzuat mevcut değildir ve bu konuda herhangi bir girişimin yapıldığına ilişkin işaret de bulunmamaktadır. Yalnızca doğal sulara yumurta ve larva bırakılması ile ithal ve ihraç yoluyla su ürünlerinin hareketi gibi girişimler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın kontrolündedir. Ancak bakanlık teşkilatının elinde yabancı türler konusunda geçerli kurallar ve uygulama esaslarına yönelik bir metin mevcut değildir. Bu nedenle, yapılan stoklamalar oldukça dikkatsiz biçimde, kişilerin ve kurumların alışılagelmiş uygulamalarına göre yapılmaktadır. Bugün ülkemizde yabancı türlerin dağılımını tetikleyen en önemli faktörlerden biri, yeni kurulan baraj göllerinin ve benzeri sulak alanların balıklandırılması sırasında, dikkatsizlik sonucu, yabancı türlerin, yetiştirilmesi hedeflenen türlere karışıp beraber taşınmasıdır. Bunun yanında çoğu zaman, yerel halk ve balıkçılar son derece bilinçsiz şekilde, keyfi davranışlar sergileyerek yabancı türlerin dağılımına katkıda bulunmaktadırlar. Bugün ülkemize en az 25 farklı egzotik tatlı su balığının girdiğini ve bunlardan 12 tanesinin de üreyebilen popülasyonlar oluşturarak, kalıcı hale geldiklerini biliyoruz. Ekonomik duruma katkı yapmak ve halkın refahını artırmak için yetiştirilip sularımıza bırakılan tatlı su balıkları, maalesef, aynı zamanda tehlikeli istilacılar olan tatlı su balıkları için de paha biçilemez bir yayılım imkanı sağlamaktadır. Uzun ölçekte baktığımız zaman, bu istilacı türler girdikleri ortamlarda diğer yerel türleri ortadan kaldırdıkları gibi, ekonomik katkı yapması ve balık üretimini artırması beklenen yerel türleri de ciddi miktarlarda azaltarak, hedeflenen amaçların hepsinin boşa çıkmasına neden olmaktadır. Bugün, özellikle baraj göllerine ve göletlere atılan sazan gibi türlerle başlatılan balıkçılık kooperatifleri veya amatör balıkçılık faaliyetleri, kısa bir zaman zarfında yararlılığını kaybederek, terk edilmektedir. Yerel halkın geçimini sağlamak bir kenara, eskiden bulunan yerel türlerin bile avlanılması artık mümkün olmamaktadır. Buna Türkiye’de en güzel örnek olarak Göller Bölgesi’nde iki farklı göle atılan sudak balığı (Sander lucioperca) gösterilebilir. Yerel ekonominin ve balıkçılığın hareketlenmesi amacıyla 1955 yılında Eğirdir Gölü’ne ve 1978-1980 yılları arasında da Beyşehir Gölü’ne aşılanan sudak balığı, her iki göldeki yerli türleri zaman içinde azaltmış ve çoğunu ortadan kaldırarak, hem balıkçılık ekonomisine hem de göl ekosistemlerine geri dönüşü olmayan büyük zararlar vermiştir. Bu konuda gerekli mevzuat oluşturulup uygulamaların düzenli bir şekilde işlemesine kadar geçecek zamanda, yabancı ve yerli türlerin aşılanması veya bir yerden bir yere taşınması kesinlikle düşünülmemelidir. En kısa zamanda balıkçılar ve halk bu konuda bilinçlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Aksi halde, çok kısa bir süre içinde, doğal biyoçeşitliliğimizin kaybedilmesine ve yerini çok uzaklardan gelen yararsız ve istilacı türlere bırakmasına şahit olunacaktır. Source: Doç.Dr. Ali Serhan Tarkan, Muğla Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi Tarımın Sesi, Haziran 2010, Sayı 26, s. 21-24

http://www.biyologlar.com/ulkemiz-icsularina-sonradan-giren-istilaci-turlerin-mevcut-durumu

Kuzey Kıbrıs herpetofaunası

Kuzey Kıbrıs herpetofaunası; 3 amfibi ve 23 sürüngen [3 kaplumbağa (2’si deniz ve 1’i tatlı suda yaşayan), 11 kertenkele, 9 yılan] türüyle temsil edilmektedir. Geçen gün çıkan bir habere göre Kıbrıs sürüngen listesine Toprak Yılanı (Rhynchocalamus melanocephalus) adında bir yılan türü daha eklenmiştir. Bir ada olarak Kıbrıs faunasının biyoçeşitliliği (tür, gen ve ekosistem çeşitliliği) Doğu Akdeniz Kıtası ülkelerine göre çok zengin değildir. Coğrafik izolasyona bağlı olarak Kıbrıs’taki endemizm (belli bir bölgeye özgü olan canlılar) yüksektir. Kıbrıs’taki hayvanlar anakaradaki benzerlerinden uzun zaman önce ayrılmışlar ve farklı evrimsel yollar izlemişlerdir. Trodos kertenkelesi, Kıbrıs Su Kurbağası ve Kıbrıs Kırbaç Yılanı Kıbrıs’a endemik türlerdir. Kıbrıs Kırbaç yılanı hariç diğer ikisi adanın kuzeyinde de bulunabilen türlerdir. 7 tür de alttür seviyesinde adaya endemiktir. Yarı Sucul Yılan hariç diğer 6 tür adanın kuzeyinde de bulunabilen alttürlerdir. Adanın jeolojik oluşumu üç jeolojik zaman periyodunda gerçekleşmiştir. İlk olarak Paleozoyik zaman devrinde Trodos Dağları tek bir ada şeklinde ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha sonra Mezozoyik zaman devrinde Beşparmak Dağları farklı bir ada olarak şeklini almaya başlamıştır. Senozoyik zaman devrinde deniz seviyesi değişikliklerine bağlı olarak Mesarya ovası son şeklini almış ve şimdiki ada şekillenmiştir. Kıbrıs’ın Anadolu anakarasından yaklaşık 5 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülmektedir. Bu izolasyon adanın bugünkü herpetofaunasının oluşumunda önemli bir rol oynamıştır ve endemik sürüngen ırkları için de temel faktör olmuştur. Kıbrıs’ta zehirli kertenkele ya da kurbağa türü bulunmamaktadır fakat adadaki yılan türlerinin yaklaşık % 30’u zehirlidir. Kedigözlü yılan ve Çukurbaşlı yılan, zehir dişlerinin üst çenenin gerisinde olması nedeniyle ince vücut kısımlarını (parmak vb.) ısırmadığı sürece zararsızdırlar. Buna karşın üst çenenin önünde bulunan bir çift zehir dişine sahip Koca Engerek’e (gufi) çayırlık ve kayalık-taşlık alanlarda, özellikle gece vakti rastlanıldığı için, birçok memeli türü hatta insan için bile tehlikeli olabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/kuzey-kibris-herpetofaunasi

Türkiye'nin Biyoçeşitliliği ve Önemi

Türkiye biyolojik çeşitlilik açısından küçük bir kıta özelliği göstermektedir. Anadolu, kendi başına ayrı bir kıta olmamakla birlikte, bir kıtanın sahip olabileceği tüm ekosistem ve habitat özelliklerine tek başına sahiptir. Bunun nedenleri arasında üç farklı biyoiklim tipinin görülmesi, bünyesinde Avrupa-Sibirya, Akdeniz ve İran-Turan olmak üzere üç Biyocoğrafik Bölge (BCB) bulundurması, sahip olduğu topoğrafik, jeolojik, jeomorfolojik ve toprak çeşitlilikleri, deniz, göl, akarsu, tatlı, tuzlu ve sodalı göller gibi değişik sulak alan tiplerinin varlığı, 0-5000 metreler arasında değişen yükselti farklılıkları, derin kanyonlara ve çok farklı ekosistem tiplerine sahip olması, Avrupa ülkelerine göre buzul döneminden daha az etkilenmesi, kuzey Anadolu'yu güney Anadolu'ya bağlayan Anadolu Diyagonalinin varlığı ve buna bağlı olarak oluşan ekolojik ve floristik farklılıklar ile üç kıtanın birleşme noktasında yer alması sayılabilir. Özetle, Türkiye tarım, orman, dağ, step, sulak alan, kıyı ve deniz ekosistemlerine ve bu ekosistemlerin farklı formlarına ve farklı kombinasyonlarına sahiptir. Biyolojik çeşitlilik bakımından Avrupa ve Ortadoğu'nun en zengin ülkelerinden olan Türkiye, bu açıdan Avrupa kıtasında dokuzuncu sıradadır. Ülkenin 7 coğrafi bölgesinin her biri ayrı iklim, flora ve fauna özellikleri gösterir. Türkiye'de, her biri kendi endemik türlerine ve kendi doğal ekosistemlerine sahip birkaç farklı ekolojik bölge bulunmaktadır. Türkiye, 120 memeli, 400'ü aşkın kuş türü, 130 kadar sürüngen, 400'e varan balık türüyle, biyolojik çeşitlilikte tür çeşitliliği açısından çok zengindir. Öte yandan, Türkiye sulak alanlar açısından zengin bir ülkedir. Biyocoğrafik bölgelerden Avrupa-Sibirya Biyocoğrafik Bölgesi Kuzey Anadolu'da boydan boya ve Trakya Bölgesinin Karadenize bakan kısımlarında uzanmaktadır. En yağışlı iklim bölgesidir, geniş kısmı ormanlarla kaplıdır. Akdeniz Biyocoğrafik Bölgesi, Akdeniz'e kıyısı olan tüm yöreler ile Trakya'nın batı kısımlarını kaplar ve çok farklı ekosistem tipleri içerir. İran-Turan bölgesi, Biyocoğrafik Bölgelerin en genişidir ve Orta Anadolu'dan başlayarak Moğolistan'a kadar uzanır. Bölgede karasal iklim ve step bitkileri baskındır.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-biyocesitliligi-ve-onemi

ÜLKEMİZDEKİ DENİZ BİYOÇEŞİTLİLİĞİ

Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrilidir. Bunlar; Akdeniz, Ege ve Karadeniz’dir. Marmara Denizi ise, ülkemizin iç bölgesinde bulunduğu için bu denizlerin arasında sayılmaz. Akdeniz: Akdeniz, ülkemizin güneyindedir. Akdeniz’in Biyoçeşitliliği çok zengin olduğu için burada yaklaşık 285 canlı türünün yaşadığı tespit edilmiştir. Akya, ay balığı, bakalyaro, berber balığı, berlam, camgöz köpekbalığı, fangri mercan, trakonya, bir deniz kaplumbağası olan caretta caretta ve daha birçok tür bu denizde yaşar. Karadeniz: Karadeniz ülkemizin kuzeyinde bulunur ve balıkçılık bura için her zaman önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Burada şu ana kadar 247 kadar balık türünün yaşandığı biliniyor. Mersin balığı, kefal, uskumru ve çaça gibi pek çok tür, bu bölgede yoğun olarak görülmektedir. Ege Denizi: Ege Denizi ülkemizin batısında bulunur ve balık türleri açısından oldukça zengindir. Yaklaşık 200 kadar tür olduğu bilinmektedir. Fangri mercan, ıskorpit, karagöz, orfoz, sinagrit ve benzeri balıklara burada yaygın olarak rastlanır. Çünkü bu türlerin yaşamak için en elverişli denizi Ege Denizi’dir. Bu balık türlerinin çoğu, doğayı tehdit eden tek canlı olan insanlar yüzünden yok olma tehlikesindedir. Eğer insanlar doğaya saygısızca davranışlarını sürdürürlerse denizler bir yaşam ortamı olmaktan çıkacak ve insanlık bir evren dramıyla karşı karşıya kalacaktır. Son yıllarda ortaya çıkan tehlike belirtileriyle doğanın ve buna paralel olarak çevre korunmasının ön plana çıkması, aynı çizgide ülkemizde de kamuoyunun gittikçe bilinçlenmesi geleceğe umutla bakabilmenin nedenini oluşturmaktadır.

http://www.biyologlar.com/ulkemizdeki-deniz-biyocesitliligi

GDO NEDİR? - GDO Hakkında Bilgi

Bilimadamları 25 yıl önce, genleri DNA’dan ayırarak başka bir canlıya yerleştirebilceklerini keşfettiler.

http://www.biyologlar.com/gdo-nedir-gdo-hakkinda-bilgi

GDO’LARIN TARIM VE ÇİFTÇİYE ETKİLERİ

En yaygın aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçilerin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Ticari üretimi yapılmakta olan GD ürünlere aktarılmış özellikler incelendiğinde, bunların daha çok girdiye yönelik, yani doğrudan çiftçiyi ilgilendiren herbisitlere dayanıklılık, böceklere dayanıklılık, virüslere dayanıklılık gibi özellikler olduğu görülmektedir. En yaygın olarak aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçinin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Yine Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin geni (Bt), özellikle mısır ve pamuk yetiştiriciliğinde zararlı olan tırtıllara karşı etkili olmakta; dolayısı ile tarımsal mücadele ilaçları kullanımını azaltmakta böylece hem üretim maliyetini düşürmekte hem de kimyasal ilaçların çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktadır. Tarımda son birkaç yıldır GDO tohumlarının üretimi sürmektedir. Genetik değiştirme çalışmaları halen mısır, pamuk, patates vb. ürünlerde zararlılara dayanıklılık; soya, pamuk, mısır, kolza, çeltik vb. ürünlerde yabani ot ilaçlarına dayanıklılık; patates, çeltik, mısırda viral bitki hastalıklarına dayanıklılık; ayçiçeği, soya, yerfıstığı vb. ürünlerde olgunlaşmanın geciktirilmesi (raf ömrünün uzatılması), domateste aromanın artırılmasına yönelik olarak kullanılmaktadır (Atsan ve Erem Kaya, 2008, s.4). Mısır bitkisinde (sap ve koçan kurduna dayanıklı, yabancı ot ilacına dayanıklı), uzun yıllar organik tarım üreticileri tarafından, ürettiği toksini, doğal bir böcek ilacı olarak kullanılan ve bir toprak bakterisi olan “Bacillus thuringiensis”ten (Bt) alınan genin pamuk, mısır tohumuna aktarılması ile, böceğe dirençli yeni bir pamuk, mısır bitkisi elde edilmiştir. Bu yöntemle elde edilen tohumdan; hem daha fazla ürün alınması (zararlı böceğin yaratacağı verim kayıpları azalacağından), hem de zararlı böceklere karşı kullanılan ilaçların kullanılmaması yada daha az kullanılması amaçlanmıştır (Gürlek, Turan ve Turan, s.810). GDO tarımında çiftçi her sene tohum üreticisine patent hakkı vermek zorundadır. Bu GD ürünlerin üretimi ve kullanımı henüz başlangıç aşamasında olduğu düşünülürse, uzun dönemdeki çevresel etkilerinin boyutları henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak mevcut bilgiler, melez nesil oluşturma aşamasında gen kaçışı nedeniyle değiştirilen genetik özelliklerin çevreye kontrolsüz olarak yayılmasına bağlı riskler bulunduğu yönündedir. Gen kaçışına bağlı olarak uzun vadede dirençli yabani ot ve böceklerin ortaya çıkması sonucunda tarım ilaçlarının kullanımındaki artışa paralel olarak özellikle topraktaki biyoçeşitliliğin ortadan kalkması da söz konusu olabilir. Gen kaçışının gerçekleştiğine ilişkin bulgular, GD ürünlerdeki genlerin oldukça geniş bir alana yayılarak kontrolünün mümkün olamadığını göstermiştir. Tarım ilaçlarına karşı dayanıklılığı artırmak amacıyla bitkilere aktarılan genlerin gen kaçışı yoluyla yabani türlere de bulaşması, yabaniliğin artması ve yeni yabani türlerin ortaya çıkması gibi sakıncaları doğurabildiği gibi, ekosistemde önemli boyutlarda tahribat oluşturma olasılığı taşımaktadır (Aydın, 2008, s.50). Ayrıca doğa kendini yenileyen bir yapıya sahiptir, oysa GDO’lu bitki tohumları “yok edici gen – terminating gene” denilen genler sayesinde yeniden üremeden yoksun bırakılmıştır. Bu durumda doğada var olan ehlileştirilmemiş bir bitki yatay gen kaçışı ile döllendiğinde yeniden üreyemez. Dolayısıyla vahşi doğada bulunan doğal bitki türleri yavaş yavaş yok olacak, GDO’lu ekim alanları çoğaldıkça dünya tek tip mısır, soya ya da kanolaya bağımlı olacaktır. Tek tipte hastalık yapan bir organizma ile karşılaşıldığında ürün çeşitliliği kalmadığı için dünya açlıkla karşı karşıya kalabilir (Meseri, 2008, s.458). Sonuç olarak; genetiği değiştirilmiş bitkilerin çiftçiye vaat edilmiş birçok yararı vardır. Çiftçi artık hem yabani otlardan kurtulmak için fazla miktarda ilaç kullanmayacak hem de bu kullandıkları ilaç asıl bitkilerine hiç zarar vermeyecektir. Elbette yine toprak kirlenmesi gibi sorunlar sürecektir. Ancak bundan çok daha önemli bir sorun ortaya çıkmıştır: Transgenik bitkilerle yapılan tarım geleneksel yöntemlerle yapılan tarımın önünü tamamen kesmektedir. Bu alanda bulunan her yeni keşif patentlenmekte, bu durumda patentli tohum almak da çiftçiye normal tohuma göre %25 ile %100 arası fazla masrafa neden olmaktadır. Bunların yanında kendi üründen tohumluk ayırma geleneği de bu şekilde ortadan kalkmaktadır. Çünkü GDO tarımında çiftçi her sene tohum üreticisine patent hakkı vermek zorunda bırakmıştır. Yetkililerin söylediklerine göre, GDO’lu ürünlerde verim yüksek olsa da, çiftçi bundan pek karlı çıkmayacaktır (Binbaşaran-Tüysüzoğlu ve Gülsaçan, 2004, s.43).

http://www.biyologlar.com/gdolarin-tarim-ve-ciftciye-etkileri

Biyoçeşitlilik Üzerine

Biyoçeşitlilik bir ekosistem, biyom veya biyosferin tamamında bulunan tüm yaşam formlarının çeşitliliğidir.Biyoçeşitliliğin tüm öğeleri birbirleriyle etkileşim halindedirler. Ekosistemin bir halkasında gözlenen değişimin etkileri birçok türe yansıyabilmektedir. Bu etkileşimlerde meydana gelebilecek olumsuz değişimler elbette insan (Homo sapiens) türünü de etkileyecektir. Dünyayı küresel olarak değiştirme yeteneğine sahip olan insan türünün tüm dengeleri gözetmesi zorunludur. İnsan türü varlığını sürdürebilmek için biyoçeşitlilik içerisindeki etkileşimleri tanımlayıp, anlayıp, korumakla yükümlüdür. Biyoçeşitliliğin ülkemizdeki durumunu incelediğimizde ise önümüze çok geniş bir biyolojik zenginlik çıkmaktadır. Türkiye, birçok iklim özelliğine sahip olması ve kara köprüsü özelliği göstermesiyle yüksek biyoçeşitliliğe sahip bir coğrafya konumundadır. Endemik bitki türü sayısı ve bu türlerin kaybettikleri yaşam alanının kriter olarak alınmasıyla belirlenen sıcak noktalar (hotspots) olarak tanımlanan havzalar belirlenmiştir (Myers et al., 2000). Ülkemiz sıcak nokta olarak belirlenen İran-Anadolu, Kafkas, ve Akdeniz havzalarının üzerinde konumlanmaktadır ve sınırları içerisinde 3 sıcak nokta havzası bulunduran tek Avrupa ülkesidir (Conservation International). Akdeniz ve Karadeniz arasında karasal bir geçiş yolu oluşturması nedeniyle ülkemiz göçmen canlılar için de vazgeçilmez bir rota oluşturur. Özellikle sulak alanlar göçmen su kuşları için hayati duraklar niteliğindedir, birçok göçmen ötücü kuşun ise üreme, beslenme ve Akdeniz ile Sahra Çölü’nü geçmeden önceki son dinlenme alanlarındandır (S.E.E.N., 2006). Dünya genelinde ise türlerin yok olma hızı yüksek bir ivme kazanmıştır. Kuşlar için yapılan bir çalışmaya göre normaldeyüz yılda bir tür yok olurken; son otuz yıl içerisinde yirmi bir kuş türünün soyu tamamen tükenmiştir (BirdLife International). Canlıların yok oluşunda yaşam alanlarının daraltılması, atık ve kirleticilerin artışı ve küresel ısınma büyük etkenlerdendir. Birleşmiş Milletler bu yok oluşu vurgulamak, biyoçeşitliliğe dikkat çekmek amacıyla bu 2010 yılının ‘Uluslararası Biyoçeşitlilik Yılı’ olarak tüm Dünya’da kutlanması kararını almıştır. Bu karar gereğince birçok ülkede etkinlikler düzenlenmiştir ve kitlelerin farkındalığı arttırılmaktadır. B.E. (Evrim Ağacı) www.unep.org/iyb/ www.biodiversityhotspots.org www.kad.org.tr www.birdlife.org/action/campaigns/species_champions/index.html Keşaplı Can Ö., (2004) A Study of passerine migration at METU (ANKARA, CENTRAL TURKEY) based on the mist-netting method. Myers, N., Mittermeier, R.A., Mittermeier, C.G., da Fonseca, G.A.B., Kent, J., (2000) Biodiversity hotspots for conservation priorities, Nature 403 (2000), pp. 853–858. S.E.E.N. (2006) SE European Bird Migration Network www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-uzerine

Habitat parçalanması

Adından da anlaşılacağı gibi habitat parçalanması, bir organizmanın tercih ettiği veya yaşadığı doğal çevrenin(habitat) bütünlüğünü bozan ve böylece burada yaşayan popülasyonun parçalanmasına yol açan kesintilerin veya bölünmelerin ortaya çıkmasını tanımlar. Yavaş yavaş gelişen ve fiziksel olarak çevre düzenini değiştiren jeolojik süreçler[1] (türleşmenin en önemli nedenlerinden biri olarak görülür[1]) ile insan eliyle yapılan ve daha hızlı bir şekilde çevrenin değişmesine yol açan karayolu, baraj, sed vs. gibi yapay yapılar, canlıların içinde yaşadıkları ortamı değiştirerek birçok canlı türünün yok oluşlarına neden olur. Habitat parçalanması terimi beş ayrı olguyu içerir: Habitatın toplam yüzölçümünün azalarak küçülmesi Yaşam alanının iç kesimlerinin ve kenar oranlarının küçülmesi Bir habitat parçasının diğer habitat parçalarından yalıtılarak izole olması Habitattaki bir arazi parçasının birden çok arazi parçalarına ayrılması Habitattaki her bir arazi parçasının ortalama büyüklüğünün azalması Doğal nedenleri ve etkileri Amazonlarda yağmur ormanlarının tarım alanları için kullanılması ve kara yolları yapımı sonucu oluşan habitat parçalanması biyoçeşitliliği tehdit etmektedir Indiana Dunes National Lakeshore koruma alanında aşırı yol yapımı sonucu oluşan habitat parçalanması. Volkanik faaliyetler, doğal nedenlerle oluşan yangınlar ve iklim değişikliği gibi doğal süreçlerin habitat parçalanmalarına yol açtıkları fosil kayıtlarda izlenebilmektedir.[1] Örneğin, Euramerika tropikal yağmur ormanlarının 300 milyon yıl önce habitat parçalanması, amfibi çeşitliliğinin büyük bir kaybına yol açmış, ancak aynı zamanda daha kurak olan iklim şartları sürüngenler arasında bir çeşitliliğin patlamasına yol açmıştır. İnsanların sebep olduğu etkiler Habitat parçalanması, çoğunlukla doğal bitki örtüsünün tarım, kırsal kalkınma projeleri, kentleşme, hidroelektrik santrallarının inşası gibi insan eliyle gerçekleşen faaliyetler tarafından bozulduğunda da oluşabilirler. Böylece bir zamanlar bir bütünlük teşkil eden habitatlar ayrı parçalara bölünmüş hale gelir. Bu tür insan eliyle yapılan düzenlemeler sonrası, bu ayrı parçalar, tarla, mera, yol kaldırımı, hatta çorak arazi parçaları gibi birbirinden izole olmuş çok küçük adalar oluma eğilimine girerler. Bunun yanında bu adalar özellikle tropik ormanların yeni tarım alanları yaratmak için yakılması sonucu oluşurlar. Bu şekilde Avustralya'nın güneydoğusundaki Yeni Güney Galler eyaletinin batısında bulunan ve buğday kuşağında yer alan doğal bitki örtüsü %90 oranında yok edilmiş, Kuzey Amerika preri bozkırlarındaki uzun boylu sazlık ve otların %99'u ise aşırı habitat parçalanması sonucu ortadan kaldırılmıştır.

http://www.biyologlar.com/habitat-parcalanmasi

Afet yasası biyoçeşitlilik adına bir afettir

Afet yasası biyoçeşitlilik adına bir afettir

Greenpeace Akdeniz, Birleşmiş Milletler (BM), 1993 yılında biyoçeşitlilik konularında farkındalık yaratmak üzere ilan ettiği 22 Mayıs Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü'nde 16 Mayıs günü Meclis'te yasalaşan Afet Yasası'nın ülkemizin zengin biyoçeşitliliği üzerinde yaratacağı tahribata dikkat çekerek Cumhurbaşkanı'nı göreve çağırdı. İnsanların başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamasında vazgeçilmez bir yeri olan canlı kaynakların temeli biyolojik çeşitlilik. Ancak geçtiğimiz günlerde TBMM'de kabul edilen Afet Yasası ülkemizin biyolojik çeşitliliğine büyük darbe vuracak. Bu yasaya göre, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Orman Kanunu, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, Mera Kanunu, Zeytincilik Kanunu, Kıyı Kanunu'nun Afet yasasıyla çelişen hükümlerinin uygulanmayacağı ifade ediliyor. Afet Yasasıyla Cumhuriyet döneminin neredeyse bütün hukuki düzenlemeleri bir gecede işlevsiz hale getirildi. Doğal afetlere dair çıkarılan söz konusu Afet Yasası doğal hayat için bir politik afet niteliğinde! Ülkemizin neredeyse tamamı dünyadaki biyolojik çeşitliliğin en yoğun olduğu 34 biyoçeşitlilik alanının 3'ü tarafından kapsanmakta. Bu durum, dünyada eşi bulunmayan bir özellik. Avrupa'nın sahip olduğu bitki çeşitliliğinin dörtte üçü Türkiye'de bulunmakta. Ülkemizde var olan 9000 bitki çeşidinin üçte biri yerel türler. Fakat bunların bir kısmının nesli tükenmiş veya tükenmek üzere. Bu kadar zengin ve kırılgan biyolojik çeşitliliğe sahip bir ülkenin yasalarını bu özelliğe göre düzenlemesi gerekirken, çıkarılan Afet Yasası ülkemizin biyolojik çeşitliliğini pervasız ve kontrolsüz bir imarlaşmaya kurban etmekte. Sayın Cumhurbaşkanımızın, hem hukuku hem de biyolojik çeşitliliğimizi yok etmeye yönelik bu yasayı onaylamayarak TBMM'ye geri göndermesini istiyoruz. Biyoçeşitlilikle ilgili istatistikler:Türkiye'de ekim yapılabilir tarım alanları 2007'de yüzde 51.3 iken, 2009'da yüzde 50.6'ya düşmüştür. KaynakDünya Tarım Örgütü (FAO) 2010 verilerine göre, 2008'de dünyanın 13 milyon km karelik tarım alanı mevcuttur. Oysaki, 48 milyon km karelik toprak tarımsal alan olarak sınıflandırılmıştır.IUCN'in Ocak 2010'da yayınladığı "Kırmızı Liste" 842 (746'sı hayvan, 96'sı bitki) çeşidi, stoğu ve türü tükenmiş durumdadır. Yine "Kırmızı Liste" 5220 biyolojik türün tehlike altında olduğunu göstermektedir.Türkiye'de 800 cins altında 9000 çeşit bitki türü olduğu da bilinmektedir. Ancak bu türlerden bazılarının nesli tükenmiş bazıları da tehlike altındadır. http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/afet-yasasi-biyocesitlilik-adina-bir-afettir

Genetik Kaynaklarımıza Sahip Çıkıyoruz

Genetik Kaynaklarımıza Sahip Çıkıyoruz

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen “Biyokaçakçılıkla Mücadele Projesi” kapsamında Doğa Koruma ve Milli Parklar 2. Bölge Müdürlüğü Bursa İl Şube Müdürlüğü tarafından “biyolojik kaynakların izinsiz olarak yurt dışına çıkartılması ve ülkemizin kontrolü ve/veya ortaklığı dışında çeşitli amaçlarla kullanılması” demek olan biyokaçakçılıkla mücadele konusunda 2 Aralık 2014 tarihinde Bursa Almira Hotel’de “Biyokaçakçılıkla Mücadele Bilgilendirme Toplantısı” düzenlenmiştir. Toplantıya Bursa Vali Yardımcısı, ilçe kaymakamları, kolluk birimleri (gümrük, jandarma, sahil güvenlik) belediyelerin ilgili birimleri, İlçe Tarım Müdürlükleri temsilcileri, Trakya, Anadolu ve Uludağ Üniversitesi akademisyenleri katılım sağlamıştır.Toplantıda Genel Müdürlüğümüz idari seviyede Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdür Yardımcısı Mustafa AKINCIOĞLU ve Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanı Ayhan ÇAĞATAY tarafından temsil edilmiştir.Genel Müdürlüğümüz Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanlığı Biyoteknoloji Şube Müdürlüğünden Orman ve Su İşleri Uzmanı Dr. Burçak KOCUKLU ve Biyolog Ayşe DEMİRCAN tarafından biyokaçakçılıkla mücadelenin önemi ile ulusal mevzuat ve uygulamalara ilişkin bilgilendirme sunumları yapılmıştır. Ayrıca, Anadolu Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Yavuz KILIÇ, Trakya Üniversitesi’nden Prof. Dr. M. Nihat AKTAÇ, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hulusi MALYER, Prof.Dr. Murat ZENCİRKIRAN, Prof. Dr. İsmail Hakkı UĞURTAŞ ve Doç. Dr. Ruziye DAŞKIN biyokaçakçılık ve Bursa İli’nin biyoçeşitliliğine ilişkin sunumlarıyla toplantıya değerli katkılar sağlamışlardır.Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdür Yardımcısı Mustafa AKINCIOĞLU ülkemizin, çok değerli genetik kaynaklar sunan özgün bir biyolojik çeşitliliğe sahip olduğunu belirterek Türkiye’nin gıda ve tarım için önemli pek çok bitkinin anavatanı ve genetik çeşitlilik merkezi olduğunu ifade etmiştir. Endemizm oranının ve genetik çeşitliliğin bu derece yüksek olmasının ülkemizi genetik kaynaklar açısından bir cazibe merkezi haline getirdiğini, günümüzde ileri bir noktaya gelen genetik mühendisliği ile genetik kaynakların ekonomik değeri yüksek ürünlere dönüştürebildiğini dile getirmiştir. Konuya ilişkin “ Doğada Bırak” sloganına dikkat çekerek biyokaçakçılıkla mücadele çalışmalarımızın önümüzdeki sene de devam edeceğini belirtmiştir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/genetik-kaynaklarimiza-sahip-cikiyoruz

Geleceğin Tohumları İçin Adım Atın...

Geleceğin Tohumları İçin Adım Atın...

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin Adım Adım Oluşumu desteği ile gerçekleştirdiği Tohum Takas Ağı kampanyası ile atalarımızdan kalma tohumların gelecek nesillere aktarılması, kaybolmaya yüz tutmuş yerel tohum çeşitlerimizin araştırılarak, TaTuTa ve diğer ekolojik çiftliklerde ekilmesi, çoğaltılması ve tohum severlerle paylaşılması hedefleniyor. Geleceğin tohumlarına destek olanlar önce adımlarını Avrasya 2011 Maratonu'nda, ardından 04 Mart 2012’de Antalya’da gerçekleştirilen Runtalya’da attılar. Atalarımızdan kalma kavılca buğdayı için, deli bezelye için ya da pembe domates ve osmanlı çileği için yani yaşamın sürdürülebilirliği için düzenlenen Tohum Takas Ağı kampanyasına bugüne değin pek çok kişi destek oldu. Bu destekçiler arasında görme engelli milli atlet ve dağcı Necdet Turhan da vardı, Eylül 2012'de Likya Yolu Ultra Maratonu'nda tohumlar için koşan Berk Tüfekçi de, tohumlar için kekeça (kendi kendini çal) yapan beden perküsyoncusu ve dernek üyemiz Tugay Başar da... Kurulduğu yıllardan bu yana tarımsal biyolojik çeşitliliğin korunması, kırsal yaşamın devamlılığı ve doğa dostu geleneksel yaşamın sürekliliğinin sağlanması amacıyla çok sayıda projeyi hayata geçiren Buğday Derneği, her zaman yerli tohumlarımızın önemine dikkat çekti. Dernek, 2007 yılında “Türkiye’nin Tarımsal Biyolojik Çeşitliliğinin Korunması için Tohum Ağı” projesi ile, tarımsal biyoçeşitliliğin korunmasına destek olan tüm tarafların bir araya gelmesini sağladı ve projeyi uygulamaya koydu. Proje halen “Türkiye Tohum Ağı Sekreteryası ve Geleneksel Çiftçilik Eğitim” projesi adı altında Emanetçiler Derneği tarafından sürdürülüyor. Buğday Derneği 2011 yılında başlattığı Tohum Takas Ağı Projesi ile, proje koordinatörleri ve ziraat mühendisleri öncülüğünde yok olmak üzere olan ya da nesli tehlike altına girmekte olan atalık tohumlarımız başta olmak üzere, üretimde çeşitli nedenlerle artık kullanılmayan yerli tohum çeşitlerimiz araştırırak temin edildi, ardından TaTuTa ve diğer ekolojik üretim yapan çiftliklerde ekimleri sağlandı. Proje kapsamında, tohumların büyüme ve gelişme süreçleri izlenerek her tohuma özgü karakteristik bilgilere ulaşılması da hedeflendi. Her ekilen tohumdan yaşamın sürekliliğinin timsali olarak tohumluklar alındı ve bu tohumlar da çeşitli etkinliklerle tohum severlerle paylaşılıyor. Aynı zamanda bu tohumların, yerel tohum çeşitlerinin korunmasının gerekliliğine inanan hobi bahçeleri, balkon bahçeleri gibi kentsel tarım modellerine de ulaştırılması sağlanacak. Tüm bu faaliyetler sonucunda yerel tohum çeşitlerinin korunmasına inanan tüm çiftçi ve tohum severler arasında bir “yerel tohum takas ağı” oluşturulması hedefleniyor. http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/gelecegin-tohumlari-icin-adim-atin-

Transjenik Bitki ve Hayvanlar

Modern biyoteknolojinin, genetik modifiye mikroorganizmalara önemli alternatifleri transjenik bitki ve hayvanlardır. Transjenik bitkiler, emniyetlimi değilmi? Biyoçeşitliliği etkileyecek mi? ne yönde etkileyecek? vb. gibi birçok soruya karşın üretime girmiş durumdadır. Genetik modifiye tohumlarla ziraat, ticari ölçekte 1992’de Çin’de tütün üretimi ile başlamıştır. 1994’de ABD’de izin alınmıştır ve bu ülke de özellikle ziraai ilaç kullanımını azaltan, herbisit toleranslı ve insektlere dirençli soya fasulyesi, mısır, pamuk ve kanola üretimi hızla artmıştır. Bugün bu dört bitki için kullanılan toplam 271 milyon hektarlık alanın yaklaşık %16 sında genetik modifiye formlar ekilmektedir. Mikroorganizmalar ile polimer üretimi teknolojisini bitkilere de uygulamak mümkündür. Özellikle mısır’ın çok da değerli olmayan koçanında ve kabuğunda polimerler biriktirilebilir. Transjenik hayvanların ilk kullanım amacı deneysel tıpta deney hayvan modeli yaratmaya yönelik olmuştur. İnsan kanser geni taşıyan genetik modifiye fareler 1988’de patentlenerek kullanıma sunulmuştur. (Şekil 5). Bu fareler sırtlarındaki sarı bölge ile tanınmaktadırlar. Transjenik hayvanlar ile ilgili çok ilginç bir örnek de yine polimerlerle, doğal bir polimer olan ipekle ilgilidir. Böcekler ipeği esas olarak çoğalmak için hazırladıkları koza yapımı için üretmektedirler. Ancak, doğada en başarılı ipek üreticisi örümceklerdir. Şekil 6’da gösterildiği gibi örümceklerin üretim portföyü çok daha geniştir. Amaca uygun olarak farklı kimyasal ve fiziksel yapıda ipek fiberi üretmekte ve bunu yine amaca uygun olarak örüp şekillendirmektedirler. Bu ipek fiberlerinin çok özel bir yapısı vardır. Polimerik kristaller kauçuğumsu bir polimer faz içinde dağılmış durumdadır. Dolayısıyla hem çok güçlü ve sağlam hem de esnek, üstelik yapışkan da olabilmektedir. Araştırmacıların bir kısmı hangi örümcek neleri nasıl üretiyor üzerinde çalışırken, bir başka kısmı ise bunlar nasıl kullanılır, teknolojik olarak nasıl üretilir sorusunun cevabını bulmaya çalışmaktadır. Kanada’nın konusunda en önde gelenlerinden olan “Nexia Biotechnologies Inc.” firması (bu bir tranjenik hayvan firmasıdır) konuya farklı bir açıdan yaklaşmaktadır., Kanada’daki çiftliklerinde özellikle transjenik keçi beslemektedirler. Bu firma 1997 Ekim ayında ABD’nin ünlü “Genzyme Transgenic Corporation” adlı şirketi ile keçi sütünden biyofarmasötik “TransGeneric ä ” i üretmek için anlaşma imzalamıştır.. Burada kullanılacak olan Nexia’nın BELE â (Breed Early Lactate Early) keçi teknolojisidir. Bu keçiler çok çabuk olgunlaşmakta ve dolayısıyla çok hızlı çoğalmaktadırlar. Bunlara ilave olarak istenilen proteini üretmekte ve proteini sütünde barındırmaktadır. Süt sağıldıktan sonra yalnızca protein izolasyon işlemi gerekmektedir. Nexia İpek üretimi konusunda ise farklı bir yaklaşımda bulunmaktadır. Örümcek ipek fiber proteinini üretecek genetik bilgi 2 keçiye aktarılmıştır. Peter ve Webster . Sütlerinden elde edilen ürünün adı BioSteel ä dir. Çelik fiberlerden 10 kez daha güçlü (kopma dayanımı: 2700 MPa), çok daha hafif, ve esnektir.

http://www.biyologlar.com/transjenik-bitki-ve-hayvanlar

Türkiye'deki kuş envanterine yeni bir tür eklendi

Türkiye'deki kuş envanterine yeni bir tür eklendi

ABD'de Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve KuzeyDoğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, Iğdır'da, Türkiye için yeni bir kuş türü belirleyip kayda geçirdiklerini söyledi.National Geographic dergisi tarafından geçen yıl "Yılın Kaşifi" seçilen ve doğayla ilgili başarılı çalışmalarıyla ABD'de tanınan Şekercioğlu, KuzeyDoğa derneği olarak Türkiye'de ilk kez "şikra" denilen bir cins ufak atmaca türü kaydettiklerini açıkladı. Şekercioğlu, "Bu, bildiğimiz atmacadan farklı bir tür, Türkiye'de daha önce kaydedilmemiş bir tür. Normalde Afrika ve Hindistan'da yaşıyor, yazın da Hazar Denizi'nin güneyinde ürüyor" dedi.Şikranın, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün izniyle KuzeyDoğa Derneği ve Kafkas Üniversitesi'nin beraber yürüttüğü Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi'nde uzman biyolog ve doktora öğrencisi Sedat İnak tarafından zarar vermeden yakalandığını bildiren Şekercioğlu, ölçümlerinin yapılıp resimlerinin çekilmesi ve halkasının takılmasından sonra doğaya geri bırakıldığını söyledi. Şekercioğlu, "Bu, Türkiye'de kaydedilmiş 469'uncu kuş türü oluyor. 468 kuş türümüz şimdiye kadar kaydedilmişti ve böylece Türkiye'deki kuş türlerine yeni bir ekleme yapıldı" diye konuştu.Şekercioğlu, şikranın diğer atmacalara çok benzediğini, ancak gözü ve burun kısmının sarı, boğazının ortasında siyah çizgi, sırtında altı çizgili kahverengi ve beyaz benekler, kuyruğunda da yine kahverengi siyah çizgiler olması gibi bazı ayırtedici özelliklerinin bulunduğunu dile getirdi.Şikra türüyle ilgili gelişmenin Türkiye'de kuş bilimi açısından çok önemli gelişme olduğunu kaydeden Şekercioğlu, Türkiye'de yılda ortalama bir kuşun ilk kez kaydedildiğini ve Türkiye'nin kuşları daha iyi tanındıkça da bunun haliyle giderek zorlaştığını söyledi. Şekercioğlu, "Iğdır Aras ve Kars Kuyucuk'taki kuş halkama istasyonlarımızda biz 2005 yılından bu yana yoğun şekilde kuşları halkalıyoruz, göçlerini araştırıyoruz. Şimdiye kadar 40 binden fazla kuş halkalandı ve biz dernek olarak Kars, Iğdır ve Ardahan illerinde 325 kuş türü kaydettik, bu sayı giderek de artıyor. Bu da Türkiye'de kuş türlerinin yüzde 70'i demek" dedi."Bu alanın acilen korunması lazım"Küçük çizgili atmaca türü olan şikranın yanında, tesadüfen aynı gün Türkiye için yine çok ender diğer bir tür olarak, ufak bir ötücü olan "küçük mukallit" kuşunu da aynı gün halkaladıklarını belirten Şekercioğlu, "Bu da Türkiye'de son yıllardaki sadece ikinci kayıt. Doğu Anadolu için ise yeni bir kayıt. Tanımlanması çok zor, diğer birçok türle benzeşiyor" diye konuştu. Şekercioğlu, bu kuş halkalama sayesinde Iğdır Aras nehrinin çok önemli olduğunu tespit ettiklerini, şimdiye kadar sırf Aras nehri kıyılarında Türkiye'deki kuş türlerinin yarısından fazlasını tespit ettiklerini kaydederek, şunları söyledi: "Malesef bu alan korunmuyor, bu alanın acilen korunması lazım. Çalıştığımız Yukarı Çığrıklı köyü sulak alanı bir baraj altında kalma tehlikesi yaşıyor. Fakat Orman ve Su İşleri Bakanımız (Veysel Eroğlu) ve Iğdır milletvekili Sinan Oğan, 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde buranın korunacağı sözünü verdiler.Bizim burada tespit ettiğimiz Türkiye'nin yeni kuş türü şikra, yani küçük çizgili atmaca da bir kez daha Aras Nehri ve sulak alanlarının Türkiye'nin doğası, biyoçeşitliliği açısından ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Aynı şekilde yeni tespit edilen küçük mukallit de Doğu Anadolu için yeni bir tür. Tüm bunlar bu alanın önemini gösteriyor ve biz bölgede Türkiye'nin diğer kuş türlerinin de tespit edileceğini ümit ediyoruz."Kuş halkalamanın önemiKuş halkalamanın önemine de değinen Şekercioğlu, bu konuda şunları kaydetti: "Halkalamanın en büyük bilimsel faydalarından biri, şikra gibi tanımlanması çok zor türlerin kesin tanımlanması için gereken detaylı ölçümlerin yapılabilmesi, farklı açılardan fotoğraflanabilmesi ve gerekirse tüy örneği gibi DNA örneğinin alınabilmesidir. Arazide görülen birçok kuşun tanımlanması çok zor hatta imkansızdır. Atmaca ve yaz atmacası, hele de genç bireyler, rahatlıkla şikra ile karışabilir. Gözlemde şikra olduğu sanılan bir kuşun, Türkiye'de yaygın olan atmaca veya yaz atmacası olması çok daha yüksek ihtimaldir. Birçok bireyin arazide tanımlanması mümkün değildir. Bu sorun, birbirine benzer birçok diğer kuş türü için de geçerlidir. Bu yüzden, geçmişteki yayınlarla Türkiye kuş türü listesine giren bazı kuşlar daha sonra yeterli bilimsel delil olmadığından dolayı listemizden çıkarılmıştır. Arazide yapılan gözlemlerde hata olabilir, farklı ışık koşullarına göre yanlış tanımlar yapılabilir. O yüzden özellikle yaygın başka türlere benzeyen ender türlerin gözlemle tanımlanması bazen güvenilir değildir. Ama halkalama için yakalanan kuşlar detaylı bir şekilde ölçülür, gerekli fotoğraflar farklı açılardan çekilerek kesin olarak tanımlanır. Gerekirse DNA örneği toplanır ve genetik olarak analiz edilir. Bu da kuş halkalama verilerini bilimsel olarak daha güvenilir kılmaktadır."Şekercioğlu, Türkiye'deki kuş türlerinin en güncel ve sürekli yenilenen listesinin "Trakus" adlı internet sitesinden takip edilebileceğini de belirterek, "Yeni keşfedilen şikra henüz bu listede değil. Vatandaşlarımız sürekli güncellenen kuş türü listesini ve kuş resimlerini 'www.trakus.org' sitesinden takip edebilirler. Ender bir tür görürlerse, bu siteden kontrol edebilirler" diye konuştu. http://www.kuzeydoga.org

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-kus-envanterine-yeni-bir-tur-eklendi

Van Kertenkelesi Koruma Altına Alınıyor

Van Kertenkelesi Koruma Altına Alınıyor

Bakanlığımızın 2023 yılı hedeflerinden bir tanesi de 100 adet Tür Eylem Planının hazırlanmasıdır. Bu hedef doğrultusunda Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğümüzce 2014 yılında Ülkemizde endemik olup, nesli tehlike altında olan türlere öncelik verilerek Tür Eylem Planı çalışmaları başlatılmıştır. Bu kapsamda; 14. Bölge Müdürlüğümüzce nesli tehlike altında olan Van Kertenkelesi (Darevskia sapphirina) türünün Van İli sınırlarında bulunan yaşam alanlarının belirlenip, bu alanları tehdit eden unsurların saptanması ve bu tehditleri bertaraf edecek her türlü koruyucu önlemlerin alınmasına yönelik “Tür Eylem Planı” hazırlanması ile ilgili Çalıştay Bölge Müdürü Faruk ÖZBEK’ in talimatıyla 29 Eylül 2014 tarihinde Van İli, Erciş İlçesinde düzenlendi.Çalıştaya Erciş İlçe Kaymakamı Mehmet Şirin YAŞAR, Erciş İlçe Jandarma Komutanı İlyas UYSAL, Erciş İlçe Emniyet Müdürü Murad HOŞ, 14.Bölge Müdürü Yrd. Şeyhmus SAKA, 14.Bölge Sulak Alan Şube Müdürü Fatma Nisa ERİMEZ, Van Şube Müdürü Yunus BAKICI, 14.Bölge ve Van Şube Müdürlüğümüz personeli, Proje yürütücüleri, İlgili Kamu Kurum ve Kuruluş temsilcileri, STK temsilcileri ve Köy Muhtarları katılım sağladı. Proje koordinatörü Ak-Tel Mühendislik yöneticisi Mustafa TEL, proje danışmanı Adıyaman Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Doç. Dr. Mehmet Zülfü YILDIZ ve Dr. Bahadır AKMAN tarafından projenin ara raporu ve arazi çalışmaları hakkında çalıştaya katılan katılımcılara bilgi verildi. Katılımcılara Türün doğal yaşama alanı, popülasyonunun sürdürülebilir bir şekilde devamlılığının sağlanmasına yönelik olarak türün besin tercihini, ekolojik, biyolojik ihtiyaçlarını, koruma ilkelerini, oluşturulan koruma alanının yönetimini, alandaki yerel insan faaliyetlerinin ekonomik, kültürel ve sosyal boyutları anlatıldı. Van Kertenkelesi (Darevskia sapphirina)’nin habitat alanlarında karşılaşılan sorunlar ve çözüm yolları da dile getirilerek tartışıldı. Çalıştaya ev sahipliği yapan ve açılış konuşmasını yapan, 14. Bölge Müdür Yardımcısı Şeyhmus SAKA “Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğümüz tarafından yürütülen “Tür Eylem Planları” kapsamında; İlimiz Erciş ilçesinin belirli bölgelerinde yayılış gösteren ve nesli tehlike altında olan Van kertenkelesi (Darevskia sapphirina)  türünün habitatları belirlenmiştir. Bu habitatlara baskı yapan olumsuz koşulların tespiti ile bu olumsuz baskıları bertaraf edecek tedbirlerin alınmasına ve türün yaşam alanlarının geliştirilmesine yönelik alınabilecek her türlü tedbirleri içeren 5 yıllık eylem planı hazırlanmıştır. Ülkemiz ve ilimiz için değer taşıyan türlere yönelik bu tür çalışmaların artarak devam edeceğini umut ediyorum” dedi. Çalıştay’da bir konuşma yapan Erciş Kaymakamı Sayın Mehmet Şirin YAŞAR; “ Biyoçeşitliliği ve çevreyi korumanın her insanın görevi olması gerektiğini, bu bağlamda ünlü Kızılderili Şefi Seattle’nin ”Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam; paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak” sözünün kendisi için çevreye verilecek değer ölçüsünü gösteren önemli bir ifade olduğunu söyledi. Tüm insanların bu bilinci taşıyarak yaşadığı Dünya’nın sadece kendisine ait değil tüm canlılara ait bir alan olduğu bilinci ile hareket etmesi gerektiğini ”söyledi.Van Kertenkelesinin korumada öncelikli endemik bir tür olması nedeniyle Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından seçildiğini söyleyen Adıyaman Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Doç. Dr. Mehmet Zülfü YILDIZ  “ Çalışma alanı, Van kertenkelesi (Darevskia sapphirina) türünün Van İli, Erciş ve Ağrı İli Patnos İlçelerindeki tüm yaşam alanlarını kapsamaktadır. Proje Literatür ve Alan Çalışması olmak üzere iki bölümde yürütülmüştür. Çalışma sonunda türün korunmasına yönelik bir Eylem Planı hazırlanacaktır. Hazırlanacak olan bu eylem planına diğer ilgili kurumların katkısını da alabilmek için bu tanıtım toplantısını yapmış bulunmaktayız “ dedi.Projenin tamamlanması akabinde hazırlanacak olan sonuç raporları, gerekli tedbirlerin alınabilmesi için bütün ilgili birimlere gönderilecektir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/van-kertenkelesi-koruma-altina-aliniyor

16 Nisan Biyologlar Günü Basın Bildirisi

Üniversitelerin fen veya fen-edebiyat fakülteleri bünyesinde yer alan biyoloji bölümlerinin sayısı bügün 77’yi bulmuştur. Mezunları aynı unvan ile kamuda görev yapan Moleküler Biyoloji ve Genetik, Biyoinformatik ve biyoteknoloji bölümleri ile birlikte 100’ün üzerinde bölümden en az 4 yıllık eğitimleri sonucunda mezun olan biyologlar ne yazık ki mesleklerine ithaf edilen 16 Nisan Biyologlar Gününü bir bayram havasında kutlayamamaktadırlar. Mesleki sorunlarının doruk noktasına ulaşması nedeniyle bu gün mezunu çok, çalışanı bir o kadar az bir grup haline gelmişlerdir. Sorunlarımız henüz lisans eğitimlerimiz aşamasında başlamaktadır. Yeterli akademik personel ve teknik alt yapı oluşturulmadan yeni biyoloji bölümleri açılmakta, her dönem yeni işsiz biyologlar mezun edilmektedir. Her yıl ortalama 5000 civarında Biyoloji öğrencisi lisans eğitimini tamamlayarak mezun olmaktadır. Mezunlarımız kamuda da özel sektörde de işsizlik sorunu ile karşı karşıyadır. Mezunlarımızın çoğu işsiz veya geçici işlerde çalıştıklarından dolayı gizli işsizdirler. Uygulama alanına giren tüm mesleklerin ve hatta bazen siyasi kararların hedefi haline gelen, yok sayılan her geçen gün hakları ve yetkileri diğer meslek grupları tarafından biraz daha gasp edilen bir meslek haline gelmiştir. Kamuda kendisine kadro bulabilen meslektaşlarımızın özlük sorunları had safhadadır. Eşit işe eşit ücret uygulaması maalesef biz biyologları teğet geçmiştir. Aynı derece-kademeye sahip, aynı hizmet yılındaki bir biyolog aynı birimde görev yapan fen fakültesinden mezun bir başka temel bilimciden daha düşük ücret almaktadır. Çünkü 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda Sağlık Hizmetleri Sınıfına dahil edilen biyologlar aynı fakülteden mezun fakat teknik hizmetler sınıfında çalışan diğer meslek gruplarına kıyasla ek gösterge ve özel hizmet tazminatları yönünden geri bırakılmışlardır. Biyologların gerçek anlamda mesleklerini yaptıkları alanlardan biri olan sağlık alanında bizlere akademik kariyer yolu açan ve her dönem başarı ile verdiğimiz Tıpta Uzmanlık Sınavı hakkımız elimizden alınmıştır. İş bulma konusunda bizlere daha geniş alanlar sunan, işletmelerde mesul müdürlük yapma hakkımız elimizden alınmıştır. Daha önce biyologların da yetkili meslek grubu olarak tanımlandığı bazı yönetmeliklerden biyolog ünvanı çıkarılmıştır. Kamuya özellikle de sağlık kurumlarına yerleştirilecek biyolog sayısı her geçen yıl azalmaktadır. Buna karşılık sağlık kurumlarındaki hemşire açığının kapatılması için biyologların hemşire olarak atanması, doktor açığının kapatılması için de kısa süreli eğitimler verilerek hemşirelerin pratisyen doktor yapılması gibi kara mizah örneği öneriler son dönemde gündeme getirilmiştir. Kamuda Sağlık Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı başta olmak üzere tüm bakanlıklarda ve birçok bağlı kuruluşta bahsettiğimiz sıkıntılarla çalışan biyologların özel sektörde de durumları iç açıcı değildir. Meslektaşlarımızın bir çoğu yeni mezun olduklarında ilaç ve medikal alanda satış ve pazarlama yapmaktadır. Başlangıçta dolgun maaş ve iyi olanaklar sunan sektör kısa bir süre sonra meslektaşları yüzüstü bırakmaktadır. Dolayısıyla başlangıçta sunulan iyi koşullara aldanan biyologlar daha sonra hayal kırıklığı yaşamaktadır. Özel sağlık kuruluşlarındaki istihdam da Sağlık Bakanlığınca Özel Hastaneler Yönetmeliğinin yayınlanmasından sonra sekteye uğramış, mevcut çalışanlar dahi işlerini kaybetmişlerdir. Tüm bu karamsar tabloda biz biyologlar artık yeter demek için örgütlü bir meslek olmanın bilinci ile bugün burada toplandık. Türkiye’nin tüm biyologları adına ilgili ve yetkili tüm kişi ve kuruluşlara seslenerek diyoruz ki; Çağdaş Türkiye’ye yakışır şekilde özgür bilimin ışığında yeterli alt yapıya sahip sınıf ve laboratuar ortamlarında ortak bir müfredatla biyoloji eğitimlerimizi almak istiyoruz. Eşit işe eşit ücret uygulamasının hakkaniyetle yerine getirilmesini ve özlük haklarımızın düzeltilmesini istiyoruz. Özel sektörde bizlere iş olanağı ve imza yetkisi sağlayan “Mesul Müdürlük” hakkımızı geri istiyoruz. Haksız yere elimizden alınan “TUS” hakkımızı geri istiyoruz. Serbest çalışma alanlarında biyologların önünün açılmasını, çeşitli mesleklerin ortak alanı olan iş kollarında biyologların da en azından aynı yetkilerle mesleklerini icra edebilmelerinin sağlanmasını istiyoruz. Biyoteknoloji, nanobiyoteknoloji, biyoenerji, çevre sağlığı, halk sağlığı, biyoçeşitliliğin korunması biyologsuz olmaz, GDO sorunu, biyogüvenlik sorunu, biyolojik silahlar sorunu, küresel ısınma sorunu biyologsuz çözülmez diyor ve son olarak; çatı meslek örgütümüz Türkiye Biyologlar Odası nın bir an önce kurulmasını istiyoruz. Tüm biyologların 16 Nisan Biyologlar Gününü kutlar, Biyologlar Dayanışma Derneği ve Türkiye Biyologlar Derneği adına, hepinize saygılar sunarım. Uzm. Bio. Okan Bakşi (Biy. Day. Der. Başk. Yrd.)

http://www.biyologlar.com/16-nisan-biyologlar-gunu-basin-bildirisi

BİYOÇEŞİTLİLİĞİN KORUNMASI

Biyoçeşitlilik, her düzeyde, çeşitli etkenlerin tehdidi altında bulunmaktadır. Canlı türlerinin yaşadığı habitatların bozulması, yabancı türlerin getirilmesi, aşırı tüketim, toprak su ve hava kirlenmesi, küresel düzeyde iklimsel değişmeler, endüstriyel tarım ve endüstriyel ormancılık bu etkenlerden bazılarıdır. Biyoçeşitliliğin korunmasında iki temel yöntem vardır[2].1.İn Situ (yerinde, doğal habitatı içinde) KorumaBir türün ve onun taşıdığı genlerin korunması işlemi, en iyi şekilde o türün doğal yaşama ortamlarında gerçekleşebilir. Bu doğal ortam, aynı zamanda başka türlerin de yaşadığı bir ekosistemdir ve bu ekosistemde bir hedef tür korunurken bu arada birçok başka tür de korunmuş olur. İn situ koruma, biyolojik çeşitliliğin ve onun bir parçası olan gen kaynaklarının korunması için etkin bir biyolojik yöntemdir. Milli Parklar, Tabiat Parkları, Tabiatı (Doğayı) Koruma Alanları, Habitat/Tür Yönetim ve İşletme Alanları, Gen Yönetim Zonları, Gen Koruma Ormanları, Özel Çevre Koruma Alanları, Tabiat (Doğa) Anıt alanları vb. yerler, başlıca in situ koruma alanlarıdır. Bu alanlar karasal veya sulak ekosistemlerde, ya da her iki çeşit alanı da kapsayacak şekilde bulunabilirler. Türkiye'de, in situ koruma alanlarından sorumlu olan devlet kuruluşu, Orman Bakanlığı’na bağlı olan Milli Parklar ve Yaban Hayatı Koruma Genel Müdürlüğü'dür. Türkiye'de 1997 itibariyle, ülkenin farklı ekosistemlerini kapsayacak şekilde 32 adet milli park, 12 adet tabiat parkı, 32 adet tabiatı koruma alanı, 113 adet yaban hayatı koruma alanı, 40 adet yaban hayatı üretme istasyonu bulunmaktadır. Biyoçeşitliliği korumak için ayrılan bu tip alanların, ülke büyüklüğünün en az yüzde beşi kadar olması önerilmektedir. Türkiye'de ise bu amaçla ayrılan alanların toplamı, ülke yüzölçümünün sadece yüzde biri civarındadır. Türkiye'nin yerküresi üzerindeki coğrafik konumu, biyocoğrafik tarihi, ekosistem ve tür çeşitliliği dikkate alınınca, biyoçeşitlilik amaçları için ayrılması gereken alanların artırılması gerekmektedir[2].2.Ex Situ (doğal habitatı dışında) KorumaTehlike altında olan biyolojik çeşitlilik öğeleri, bulundukları alan dışına çıkarılarak koruma altına alınabilmektedir. Ancak bu öğelerden ekosistemlerin, ex situ korunması mümkün değildir. Genetik kaynakların ex situ korunması, söz konusu genetik materyalin çeşidine ve kaynağına bağlı olarak, botanik bahçelerinde, zooloji bahçelerinde, orijin ve döl deneme alanlarında, tohum bahçelerinde, klon arşivlerinde, doku kültürü, tohum, polen ve DNA saklama bankalarında mümkün olmaktadır. Genetik kaynakların ex situ koşullarda uzun vadeli korunabilmesi için ihtiyaç duyulan maddi kaynaklar çoğu kez yetersiz ya da istikrarsız olmaktadır. Ayrıca, ex situ yöntemlerle, hedef türün tüm populasyonları, yeterli sayı ve oranda koruma altına alınamamakta; ancak sınırlı sayıda korunabilen birey ya da örneklerde türün gen havuzu yeterli ölçüde temsil edilememektedir. Yapay koşullar altında korunan ve üretilen genetik materyal, zamanla kendiliğinden bir seçilime uğramakta; bu seçilimin nitelikleri, çoğu kez doğal koşullarda olan seçilimden tamamen farklı olmaktadır. Ex situ koruma koşullarında korunmuş olarak elde kalabilen genetik materyal, tamamen insana bağımlı olan, ancak insanın onlara sağladığı yapay koşullar altında gelişip yaşayabilen, doğaya bırakılınca kısa sürede nesli tükenebilen gruplar olabilmektedir. Bu nedenlerle, in situ gen koruma yöntemleri, ex situ gen koruma yöntemlerine göre hem daha güvenilir, hem de daha ucuz olmaktadır. Bununla birlikte, ex situ yöntemler, in situ alanların herhangi bir nedenle yok olmasına karşı bir güvence olarak, mümkün olan her durumda, yine de uygulanmalıdır[2]. Ülkemizde bu çalışmalar tarımsal biyolojik çeşitliliği koruma amaçlı olarak 1930’lu yıllarda, orman biyolojik çeşitliliğini koruma amaçlı olarak da 1975 yıllarda başlatılmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığına (TKB) bağlı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü ile Ege Tarımsal Araştırmalar Enstitüsünde bulunan gen bankaları, kültür bitkilerinin yabani akrabalarının ve diğer otsu bitki türlerinin ex situ korunmasında en önemli rolü üstlenmiştir. Orman ağaçları için ex situ koruma çalışmaları başta Orman Ağaçları ve Tohumları Islah Araştırma Müdürlüğü olmak üzere Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı kuruluşlarca yapılmaktadır

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-korunmasi

Biyoçeşitliliğin yayarları ve önemi

Biyoçeşitlilik için bir tanım: 1992'de Rio de Janeiro (Brezilya) kentinde toplanan Dünya Zirvesi'nde, çok sayıdaki ülke tarafından imzalanan 'Biyolojik Çeşitlilik Hakkındaki Sözleşme' (Ref: Internet; 'Convention on Biological Diversity') kapsamında aşağıda verilen bir tanım yer almaktadır: "Biyolojik Çeşitlilik" :- Karasal, denizel ve diğer su ekosistemlerini içeren tüm kaynaklardaki ve parçası oldukları ekolojik ağ dahilindeki canlı organizmalarda gözlenen bir değişkenliktir. Bu kapsamda; türlerin kendi aralarındaki ile, türler ve ekosistemler arasındaki çeşitlilik yer almaktadır. Biyoçeşitlilik Türleri: Biyoçeşitlilik, pek çok çevresel ortam ve türlerle ilgili olabilen geniş kapsamlı bir terimdir. Örneğin, ormanları, tatlı suları, denizi ve ılıman çevreleri, toprağı, ekilen bitkileri, evcil ve yabani türleri, mikroorganizmaları ve doğanın diğer bileşenlerini kapsar. Temel olarak 3 farklı (biyo-) çeşitlilik tanımlanabilir: ekosistemler ve peyzaj ( habitat çeşitliliği ) hayvan, bitki, bakteriyel türler ( tür çeşitliliği ) tüm genler ( genetik çeşitlilik )Taksonomik olarak ayrılan türler, diğer türlere daha az benzemeleri ve genetik yapıda ise eşsiz (benzeri olmayan) özelliklerinin bulunması açısından, ayrı bir önem taşımaktadırlar. Bu türler çoğu zaman, belirli bir bölgeye özgü (endemik) özelliklere sahip bulunmaktadırlar. Birbirine genetik olarak çok yakın (benzer) türler içinden, çok fazla sayılarda bulunabilen (popülasyonu yüksek olan) bir türün yok olmasına nazaran, 'endemik' türlerin ortadan kalkması; küresel biyoçeşitlilik için çok daha büyük bir kayıp olmaktadır. HABiTAT ÇEŞiTLİLİĞİ: PEYZAJ ve EKOSiSTEMLER PEYZAJ ÇEŞiTLiLiĞi: İnsanoğlunun doğadaki izleri - Peyzaj; İnsanoğlunun bıraktığı izler yoluyla şekillendirilen, bir dizi doğal ve kültürel öğelerden oluşmaktadır. Batı ve Orta Avrupa'da dokunulmayan bir peyzaj alanı, neredeyse hiç kalmamıştır. Tarımın geliştirilmesi yoluyla da insanlar, küçük ölçekteki korulukları ortaya çıkarmışlardır. Bazı peyzaj alanları ise, tamamen yapay bir özelliktedir. Örnek olarak; İngiltere'deki 'Minsmere Doğa Parkı' ve belirli bir dereceye kadar da Fransa'daki 'Poitou Bataklığı' (Ref: Internet) ile 'Landes Ormanı' (Ref: Internet) gösterilebilir. - 'Peyzaj Çeşitliliği' kavramı; peyzajlar arasındaki ilişkileri dikkate almaktadır: Burada; peyzajların bölgesel organizasyonu, dinamikleri ve iç-bağlantıları, yerel, bölgesel ve ulusal kültürler yoluyla, bireyler ve toplumlar tarafından görüldüğü şekliyle ortaya çıkan ilişkiler ifade edilmektedir. - Peyzaj alanları; tüm kalite ve çeşitliliği ile, binlerce yıl boyunca sürdürülmekte olan insan faaliyetleri tarafından biçimlendirilmektedir. Peyzaj alanları; farklı toplumların araziyi kullanmalarına bağlı olarak sürekli gelişmektedir. Bu nedenle peyzaj alanları; doğanın ve yerleşimcilerinin ortak belleğini bir araya toplayan, çevrenin karmaşık bir elemanını oluşturmaktadır.  EKOSİSTEM ÇEŞİTLİLİĞİ: Sürekli gelişmekte olan çevreler - Bir ekosistem; bir organizma topluluğu, bunların çevreleri ve aralarındaki ilişkilerden oluşmaktadır. Ekosistemler; mikro alanlardan biyosfere dek, çok farklı olabilen boyutlarda ortaya çıkabilir. Bir ormanın bir ekosistem oluşturabilmesi gibi; ölü bir ağaç gövdesi, bir nehir, bir gölet, bir dağ, bir deniz ve hatta tüm gezegen bir ekosistem ortaya çıkabilir. Bir ekosistem; niteliği, yapısı ve içindeki değişik elemanlarının oynadıkları rollerin, zaman içinde sürekli bir gelişim göstermesi açısından dinamik bir birimdir. - Ekosistemlerin karmaşık yapıları içinde, biyoçeşitliliğin oynadığı rolün tam olarak değerlendirilmesi güçtür. Birincil üretim ve parçalanma gibi belirli ekosistem özelliklerinin korunmasında, biyoçeşitliliğin ne derecede önemli olduğu bilinmemektedir. Ancak yine de belirli 'dominant' (baskın) veya 'anahtar' olarak bilinen türlerin; ekosistem yapıları ve işlevleri üzerinde büyük bir etki yarattığı bilinmektedir.   TÜR ÇEŞİTLİLİĞİ Tür Çeşitliliği Nedir ? - 'Biyoçeşitlilik' sözcüğü; birincil olarak çok farklı sayılardaki hayvan, bitki ve mikrobiyolojik türlerin bulunması anlamına gelen, yaşayan organizmaların çeşitliliği tanımına karşılık kullanılmaktadır.  Tür Çeşitliliğinin Önemi Nedir ? - Bir ekosistem içindeki türlerin kompozisyonu; uzun süreli bir gelişimin sonucu olmaktadır. Her bir tür; (sıcaklık aralığı, besin ve ışık bulunması gibi) belirli özelliklerle tanımlanan kendi 'yuva' formu (niş - 'niche') içinde uyum sağlamaktadır. Böylece türün üremesi ve populasyonun devamlılığı mümkün olabilmektedir. - Türler, bir ekosistem içinde yaşarlarken; çevreleri ile (midyelerin su içindeki maddeleri alması, kamışların kök sistemlerini oluşturması gibi) etkileşimlerde bulunurlar. Bu şekilde; (bitkilerin büyümesi için ışık geçirgenliğinin artması, sediman erozyonunun önlenmesi gibi) belirli işlevler gerçekleştirilir. Doğal isleyen bir yapı dahilinde, bu etkileşimler ve sistem dengede kalabilmektedir. - Bir türün yok olması; pek çok türü de etkileyebilmekte ve denge halinin bozulmasına neden olmaktadır. Bunun sonucu olarak sistem içinde ve dışında, birkaç işlevin artık gerçekleşmediği gözlenir. Yok olan bir türün yuvasını ele geçiren herhangi başka bir tür; büyük bir olasılıkla önceki türün işlevlerini aynen gerçekleştiremez. - Türlerin nesli tükendikçe, bu türlerin evrende biyosfer için yaptığı hizmetler de sonsuza dek yok olacaktır. Bunun yerini alabilecek herhangi bir tür artık mümkün olamaz.  Tür Çeşitliliği, İnsan Faaliyetlerinden Nasıl Etkilenir ? - Aşırı-kullanım, kirlenme ve habitatların dönüşümü; türlerin çeşitliliğine karşı önemli tehditler oluşturmaktadır. Türlerin; yerel, bölgesel ve evrensel düzeylerde kademeli olarak yok olmasına bu tehditler neden olmaktadır. Ayrıca, türlerin yeni ekosistemlere katılması; doğal dengeyi de bozmaktadır. - Gittikçe artan turizm, ulaştırma, (tek tür ürün ile yapılan tarım, tek tür canlı ile gerçekleştirilen kültür balıkçılığı gibi) kar amaçlı besin üretimi ve sanayi eğilimleri; insanları bu faaliyetlere zorlamaktadır. - Küresel ısınma ve nüfus artışı da; biyoçeşitlilik üzerindeki bu baskıları artırmaktadır. Bu konular, "Zorunluluklar" bölümünde daha detaylı olarak tartışılmaktadır.  Tür Çeşitliliğindeki Azalma Niçin Önlenmelidir ? - Türlerin yok olması ile birlikte, doğanın işlevselliğini de kaybedeceği ve bazılarının da insan hayatını önemli derecede etkileyebileceği konusunun açıkça anlaşılması gerekmektedir. İşlevsellik kaybına örnek olarak; ticari balık stoklarının azalması, toprak ve sediman erozyonu gösterilebilir. - Bugüne kadar, bilim-insanları; 1,7 milyon adet yaşayan organizmayı saymış ve tanımlamışlardır. Ancak, gezegenimizdeki toplam sayının 5-30 milyon arasında olduğu tahmin edilmekte, hatta bazı bilim-insanları ise bu sayıyı 80 milyon adet veya daha üzerinde bir değer olarak öngörmektedirler. - Dünya'daki tüm türler için tam bir envanter yapılamadığı gibi; her birinin insanin yaşam kalitesini artıracak görevleri ve potansiyelleri hakkında da oldukça az bilgi bulunmaktadır. Bu nedenle, tür çeşitliliğindeki azalmanın engellenmesi; bu türlerin sunacağı imkanların kaybını önlemek için gereklidir.  GENETiK ÇEŞİTLİLİK   Genetik Çeşitlilik Nedir ? Genetik Çeşitlilik; türler içindeki çeşitliliğe (veya genetik farklılığa) bağlı olmaktadır. Bir türe ait olan her bir birey; kendisine özgü belirli özelliklerin kaynağı olan bir 'gen dizilimi'ne sahip bulunmaktadır. Örnek olarak; insanda gözlenen çok değişken yüz şekillerinin, insanlardaki genetik özellikleri yansıtması gösterilebilir. Bu terim aynı zamanda bir türün; (binlerce köpek yavrusu veya çok çeşitli gül toplulukları gibi) farklı populasyonlarını da (topluluk; oymak; boy; ...) kapsayabilir.  Genetik Çeşitliliği İnsan Faaliyetleri Nasıl Etkiler ? Çevrede 'doğal veya insan kaynaklı' (antropojenik; yapay nedenli) herhangi bir değişim; bir seçilim olgusuna (seleksiyona) yol açabilir. Ekosistem içinde en iyi olan (rekabet eden) bireyler ise, sonuçta yaşamını sürdürebilmektedir. Özellikle kıyı alanında güçlü olan yapay (insani) etkiler; bireyler ve dolayısıyla populasyonlar üzerinde yaratılan değişimlerin sayısını artırır. Böylesi baskıları ortaya çıkaran unsurlar: yapay seçilim (hasat, kültür balıkçılığı), habitatların bozulması (toplam stokların azalması ve dolayısıyla yavrulama olasılığının azalması), ve balık üretme çiftliklerindeki karışık cins balıkların yaban hayatına bırakılması veya diğer yerlerden taşınması. Bu faaliyetler; mevcut genlerin toplamını azaltmakta ve geride, çevredeki doğal veya yapay kaynaklı değişimlere karşı daha az dayanma gücü olan bir populasyon bırakmaktadır.  Genetik Çeşitliliğin Önemi Nedir ? Gen dizilimlerinde görülen aşırı değişkenlik; aynı zamanda bireylerin (veya populasyonların) herhangi bir çevresel etkene bağlı baskılara dayanma yeteneğini de temsil etmektedir. Bazı bireyler artmakta olan kirlilik yüküne dayanma gücü bulabilirken, farklı gen dizilimlerine sahip olan diğer bireyler; çevresel koşulların tamamen aynı olduğu durumlarda bile, üreme güçlüğüne düşebilirler ve hatta ölümlerle karşılaşabilirler. Öncekiler, çevrede yaşamını sürdürürken; sonraki (birey)'ler ise, bu çevreyi terk eder veya ölürler. Bu süreç; 'doğal seçilim' ('natural selection') olarak adlandırılır ve bir habitat içinde genetik çeşitliliğin yokolmasına yol açabilir. Bununla birlikte, habitat içinde artık mevcut olmayan bireyler; 'daha hızlı büyüme sağlayan genleri' veya, 'diğer baskı faktörlerine karşı daha iyi bir direnç gösterebilen genleri' de taşımış olabilir.  Genetik Çeşitliliğin Azalması Niçin Önlenmelidir ? Genetik çeşitliliğin azalması; güçlükle gözlenebilen bir süreç olup, bu değişimin ölçülmesi de çok güçtür. Buna karşın, populasyonların azalması ve neslinin tükenmesi; çok daha kolay görülebilmektedir. Burada üzerinde önemle durulması gereken konu; gözlenebilir nitelikte olan bu tükenişin; yalnızca tüm türlerin kaybını izleyen bir olgu değil, ayrıca bu türler içindeki genetik çeşitliliğin de ortadan kalkmasına öncülük eden süreç olduğudur. Genetik çeşitlilikteki bu kayıplarla, tüm ekosistem içindeki türlerin kalıtsal (irsi) etkilerdeki rolünü uygulama yeteneği de azalmaktadır. Üstelik, bir tür içindeki genetik çeşitliliğin azalması; yararlı veya arzu edilen (parazitlere karşı dirençlilik gibi) özelliklerin kaybolmasına da sebep olmaktadır. Azalan çeşitlilik; besin üretimi, sanayi ve ilaç için hiç el-değmemiş kaynakların kullanılmasına ait seçeneklerin sayısını da azaltabilmektedir.    Ör: Karadeniz Balıkçılık; Karadeniz Bölgesi için her zaman önemli bir gelir kaynağı olmuş ve yöre insanlarının beslenme tarzını belirlemiştir. Mersin Balığı (Sturgeons; Acipenser sp.), Kefal (mullets, dubar; Mugil sp.) ve Uskumru (mackerel; Scomber sp.) gibi pek çok tür, bu bölgede yoğun olarak tüketilmektedir. Ancak, tarım, deniz taşımacılığı ve turizm ile ilgili yapay faaliyetler; özellikle Karadeniz'in kuzey bölümünde büyük oranda bir baskı oluşturmak suretiyle, biyoçeşitliliği etkilemiş ve balık üretiminin ortadan kalkmasına (çökmesine) yol açmıştır. Biyoçeşitliliğe Karsı Tehditler: 'Don', 'Dnepr' ve 'Dnjestr' gibi büyük nehirler boyunca yer alan tarımsal arazilerden, denize doğru çok miktarda gübre artıkları taşınmaktadır. Doğu kıyılarındaki limanlar ve Akdeniz'e geçim yapan tankerler, denize doğrudan bir petrol sızıntısına yol açmaktadır. Kentlerden ve yoğun olarak ziyaret edilen turistik yerleşimlerden kaynaklanan atıksular; herhangi bir arıtma proses uygulaması olmaksızın, doğrudan denize deşarj edilmektedir. Ekosistem Üzerindeki Etkiler: Tüm bu gelişmeler, artan besin yüküne bağlı olarak kirlilik ve ötrifikasyon'a (planktonik alg patlamaları) yol açmıştır. 'Planktonik alg patlamaları' yoluyla, suyun ışık geçirgenliği düşmekte ve diplerde büyüyebilen makrofitler için gereken ışık azalmaktadır. Bu yolla, Karadeniz kıyıları boyunca tabandaki 'doğal vejetasyon bölgesi' tahrip edilmiştir. Örnek olarak; 'Cystoseira spp.' türünün dikey dağılım aralığı, 0-10 metreden 0-2,5 metrelere kadar düşmüştür. Yavrulama ve balık çiftliği faktörleri, bu habitat içinde yaşayan pek çok hayvan türü için hayati bir öneme sahip olduğundan, ekosistem üzerinde ortaya çıkan etkiler çok ağır olmuş, üreme hızları ve balık stokları azalmıştır. 'Mersin Balığı' (Sturgeon) Popülasyonları: Diğer insan faaliyetleri ise; ekonomik bakımdan önemli olan 'Mersin Balıkları'nın üreme hızlarında ani bir düşmeye sebep olmuştur. 'Hidroelektrik güç' üretilmesi amacıyla, tüm büyük nehirler üzerinde barajlar kurulmuş olduğundan, Mersin Balığı'nın göç yolları da kesilmiştir. Denizde yaşamasına karşın bu balık türü; yavrulamak için nehir boyunca yüzmektedir. Daha sonra 1980'lerin başında, etobur bir 'deniz anası' türü olarak 'Mnemiopsis'; büyük tankerlerin safra suları (ballast) ile kazara Karadeniz'e gelmiş ve yüksek sayılara ulaşmak suretiyle bu denize yayılmıştır. Bu denizde yabancı bir tür olan 'Mnemiopsis'; bölge içinde bir avcı tür ile karsılaşmaması nedeniyle, çok hızlı bir şekilde çoğalmış ve Karadeniz'in tüm yüzey alanını kaplayan büyük popülasyonlara ulaşmıştır. Bu deniz anası türü; Mersin Balığı ve diğer balık türleri gibi planktonik yumurtalar ve larvalarla beslendiği için, besin rekabeti artmıştır. Sonuçta ise kazanan tür, 'Mnemiopsis' olmuştur. 'Mnemiopsis' aynı zamanda, balık yavrularını da yiyerek tüketmektedir. Balıkçılıktaki aşırı avlanma ile bir deniz anası ('ctenophore Mnemiopsis leydyi') türünün kazara Karadeniz'e girişi; bölgedeki açık deniz balıkçılığının çökmesine neden olmuştur. Balıkçılıktaki aşırı avlanmanın ortaya çıkarmış olduğu [açık denizdeki balık biyokütle miktarının düşmesi + plankton yiyici balıkların (planktivor) azalması olarak gözlenen] pekiştirici (sinerjistik) etki; 'Mnemiopsis leydyi'nin uygun koşullar bularak, varlığını artırmasına neden olmuştur. Bunun bir sonucu olarak; 'mezo-zooplankton' ve 'ichthyoplankton' türlerinin çeşitliliğinde ve varlığında bir azalma görülmüştür. (Referans: Shiganova, 1998) . Sonuçlar: 'Ichthyoplankton' popülasyonundaki düşüş; ticari balık stoklarının sağlıklı olarak geliştirilmesini ve dolayısıyla toplam biyokütleyi etkilemiştir. Bunun sonucunda ise ticari balık türleri sayısı; 48'den 6'ya inmiş ve ticari olarak avlanan balık miktarı 400.000 tondan 50.000 tona gerilemiştir. Balıkçılık sektörünün çöküşü ile birlikte, pek çok yöre insanı da issiz kalmıştır. 'Mnemiopsis' türünün Karadeniz'e gelişinden sonraki dönemler boyunca, balıkçılık hacmindeki kaybın bedeli, her yıl için yüzlerce milyon dolar olarak tahmin edilmektedir. 'Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetimi (BKAY)'nin Rolü Doğal kapasitenin ve ekolojik etkileşimlerin sürekli olarak ihmal edilmesi nedeniyle, geriye dönülmesi oldukça güç olan ve felaketle sonuçlanan bir gelişme yaşanmıştır. Bununla birlikte en azından, önceki ekosistem dahilindeki bazı işlevlerin yenilenmesi için, sadece insani etkenlerin yararına yönelik yeni yaklaşımlara odaklanmak yerine; diğer sektörlere yönelik etkilerin de (BKAY) dikkate alınması gerektiği unutulmamalıdır. Avrupa'da Biyoçeşitliliğin Dağılımı Biyoçeşitlilik, Avrupa içinde çok dengesiz bir dağılım göstermektedir. Örneğin; Kuzey Avrupa'da en düşük ekosistem çeşitliliğine sahip olan bir yerde, en az sayıda tür çeşitliliği yer alabilmektedir. Biyoçeşitliliğin zengin olduğu merkezi bölgeler olarak, Akdeniz Bölgesi (İtalya, İspanya, Yunanistan, Fransa) ve Avrupa'nın uzantısında yer alan ülkeler (Bulgaristan, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Türkiye) dikkate alınabilir. 5000'den fazla endemik bitki türü, sadece bu ülkelerde yer almaktadır. Biyoçeşitlilik açısından Avrupa'nın en zengin denizi ise, 'Akdeniz' olmaktadır. İnsanların başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılamasında vazgeçilmez bir yeri olan canlı kaynakların temeli biyolojik çeşitliliktir. Biyolojik çeşitlilik ayrışma, atmosferin kimyasal yapısı ve iklim gibi insanlar için yaşamsal önemi olan ve sadece sağlıklı ve karmaşık ekosistemlerin sürekliliği ile sağlanabilen hizmetler vermektedir. Tıpta kullanılan ilaçların yarısının kökenini yabani canlılar oluşturmaktadır. Üretimi yapılan tüm tarım çeşitlerinin, yani kültüre alınmış bitki ve hayvan türlerinin, temeli doğada bulunan yabani akrabalarına dayanır. Günümüzde de tarımı yapılan bitkilerin yeni çeşitlerini elde etmek veya mevcut olanları insanların ihtiyaçlarına göre iyileştirmek için yabani türlerden yararlanılmaktadır. Ekosistemler de yabani türlerin varlıklarını sürdürmesi, evrimleşmesi, çeşitlenmesi ve yeni genetik özellikler kazanması için canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle ve kendi içlerinde etkileşimleri sonucu, çevresel şartlara da bağlı olarak karmaşık ve her biri diğerinden farklı yapılar ve işlevler kazanmıştır. Ekosistemlerin sahip olduğu bütünlük ve çeşitlilik, iklim, yağış rejimi, tür sosyolojisi gibi doğal dengelerin devamında önemli işlevler görür. Gıda ve tarım için önem taşıyan ve giderek azalan canlı kaynaklar, bugün bir ülkenin sahip olabileceği önemli avantajlar arasında sayılmaktadır. Dünyanın tarım yapılabilecek nitelikteki alanları ve su kaynakları hızla kirlenmekte ve yok olmaktadır. Bilim adamları yakın gelecekte insanların ciddi bir gıda ve su sorunu ile karşı karşıya kalacağı görüşündedir. Bu gelişmeler ışığında, ülkelerin sahip olduğu biyolojik çeşitlilik, özellikle genetik kaynaklar anlamında büyük bir güç durumuna gelmektedir. Çünkü çevresel baskılara dirençli ve yüksek üretim potansiyeline sahip çeşitlerin geliştirilmesi için yabani canlı kaynaklardan faydalanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-yayarlari-ve-onemi

EKOSİSTEM ÇEŞİTLİLİĞİ NEDİR

EKOSİSTEM ÇEŞİTLİLİĞİ NEDİR

Belli bir alanda yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde olan canlılarla bunların cansız çevrelerinin oluşturduğu bütüne ekosistem denir.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-cesitliligi-nedir

Kültür-balıkçılığında Biyoçeşitliliğin Yönetilmesi

'Kültür-balıkçılığı'; balık ve diğer su-organizmalarının, besin veya diğer amaçlar için yetiştirilmesidir. Günümüzde, Dünya'daki balık ve diğer su ürünlerinin %13'ü kültür-balıkçılığından sağlanmakta iken, bu oran büyük (yıllık %6-7) hızla artış göstermektedir. Bu ise kültür-balıkçılığının; halihazırda Dünya'daki en hızlı büyüyen bir gıda sektörü olduğu anlamına gelmektedir. Kültür-balıkçılığındaki verimlilik; besinlerin ve su kalitesinin sürdürülmesi açısından, diğer su-organizmalarının geniş (biyo-) çeşitliliğine bağımlı olmaktadır. Diğer bir açıdan, yetiştirilen organizmaların serbest bırakılması veya bir habitatın başka bir yapıya dönüşmesi yoluyla, su-organizmalarının doğal popülasyonlarının çeşitliliği üzerinde ve ekosistemlerin yapısı üzerinde tamamen ters etkiler yaratabilir. Kültür-balıkçılığındaki üretimin çoğunluğu; yaklaşık olarak 200 adet tür ile gerçekleştirilmektedir. Sucul (aquatic) biyoçeşitlilik; doğal sistemlerde ve özellikle iç-sularda dikkati çeken (uyarı verici) hızlarda kaybedilmektedir. Bu düşüşteki en büyük pay ise; kirlenme, sucul habitatlarda yapay yapı değişiklikleri ve üretilen türlerin ortama salınması (serbest bırakılması) unsurlarında bulunmaktadır. Bu kayıplar; su-organizmalarının, kültür-balıkçılığı açısından sahip olabilecekleri potansiyelin değerlendirilmesindeki çabaları sınırlandırmaktadır. Mevcut durumda bile, balık üreticileri için sağlıklı olan veya rölatif olarak bozulmamış olan yaban hayatı popülasyonlarından, genetik malzemenin bulunması ve toplanması giderek daha güç olmaya başlamıştır. Yaban hayatına ait genetik kaynakların ve bunların canlı kalmasına karşı olan tehditlerin belirlenerek belgelendirilmesi; yaban hayatı popülasyonlarının ve çevrelerinin korunması için alınan özel önlemlerin uygulanmasındaki ilk adımdır. Uluslararası Yasayan Sucul Kaynaklar Yönetimi (ICLARM; The International Centre for Living Aquatic Resources) ve FAO; İnsanoğluna doğrudan yararlı olan neredeyse tüm balık türlerini kapsayacak şekilde, bugün yaklaşık Dünya'daki balık ürünlerinin yarısını içine alan bir veri-tabanı altyapısı (FishBase) geliştirmiştir.  Kültür-balıkçılığının, yaban hayatı stokları üzerindeki olumsuz etkisinin en aza indirilmesinde UNEP Önerileri: Kapalı kültür alanları: üretilen organizmanın kaçmasını engellemek için daha iyi bir korunak uygulamak. Sterilizasyon: doğrudan genetik etkilerin önlenmesinde kolayca izlenen bir yol. Yöreselleştirme: çiftliklerin yabani popülasyonlardan uzakta kurulması, yaban hayatı popülasyonlarına gen akışını azaltan ve yayılımı en aza indiren deniz çiftlikleri için yer seçimi. Kıyı parkları: değerli yaban hayatı popülasyonları için tam korunmuş alanların temin edilmesi. Azaltılmış veya seçici balıkçılık: avlanma baskısının azaltılması veya bu baskının kültür-balıkçılığına yönlendirilmesi yoluyla, doğal (yerli) popülasyonların korunması. Ulaşım üzerindeki kısıtlamalar: egzotik genlerin ve hastalıkların yayılımını azaltmak için, canlı balık ve yumurtaların taşınması işlemlerinin kısıtlanması. Gen Bankaları: yöresel popülasyonların yok olmasına karşı, 'gen bankaları'nın kurulması. Yerli popülasyonlardan kaynaklanan genetik farklılıkların en aza indirilmesi: kaçan veya bırakılan balıklar ile, alıcı ortamlardaki yabani popülasyonlar arasındaki genetik farklılıkların en aza indirilmesi yoluyla, gen akışı etkilerinin azaltılması. Çalışanların eğitimi: organizmaların su-ortamına kazara bırakılma riskini en aza indirmek için, (uzman olmayanlar dahil olmak üzere) tüm kültür-balıkçılığı çalışanlarının, 'temel eğitim' almalarının sağlanması.

http://www.biyologlar.com/kultur-balikciliginda-biyocesitliligin-yonetilmesi

Biyoçeşitlilik Yönetimi

Biyoçeşitliliğin Yönetimi kolay bir görev değildir. Özellikle de, ilgili grupların kolay etki altına alınamaması bu süreçte geçerli olmaktadır. Buna örnek olarak uluslararası anlaşmalar ve yönetmelikler gösterilebilir. Çoğu zaman bu anlaşma maddelerinin uygulanması ve tatbik edilmesi için sınırlı miktarda kaynak ayrılmaktadır. Bu kapsamdaki ilgili gruplar içinde idari birimler, Sivil Toplum Örgütleri ve konuyla ilgili yerel halk yer almaktadır. İklim değişikliği gibi gelişmeler biyoçeşitlilik için belirsiz sonuçlara yol açarken, biyoçeşitlilik yönetiminin karmaşık bir hal almasındaki faktörlere katkı sağlamaktadır. Yönetim Basamakları Ancak yine de, biyoçeşitlilik yönetimi işlemini şekillendirmek ve yapılandırmak konusunda yardımcı olmak üzere birkaç basamak ayırt edilebilir. Bu basamaklar: Sorun Tanımlama Planlama İzleme Değerlendirme Biyoçeşitlilik Yönetimindeki Yaklaşımlar 'Yerinde uygulanan' (in-situ; saha; ortam-içi) yaklaşımları; türler, genetik çeşitleri ve yabani ortamdaki habitatları koruyan yöntem ve araçları kapsamaktadır. Bu; habitat ve ekosistemleri korumak için ekologlar ve korumacılar arasında yararlı bir yaklaşım olmaktadır. Ortam-dışı (ex-situ) yaklaşımlar; bitkiler, hayvanlar ve mikrobik türler ile genetik çeşitlerin kendi çevrelerinden çıkarılması yöntemlerini kapsamaktadır. Bu yöntemler ise; ziraatçılar ile tür biyologları arasında oldukça popüler olup, tür örneklerinin devamlılığına yardım etmektedir. Restorasyon ve rehabilitasyon yaklaşımları; türleri, genetik çeşitleri, toplulukları, popülasyonları, habitatları ve ekolojik süreçleri yeniden kurmak için gereken yerinde uygulanan ve ortam-dışı araçları belirleyen yöntemleri kapsamaktadır. Ekolojik restorasyon genellikle, bozulmuş bölgelerdeki doğal ve yarı-doğal ekosistemlerin yeniden kurulması ile ilgilenir. Bu, ekolojik rehabilitasyon ekosistemin süreçlerini onarırken, çoğu doğal türün tekrar ortama sunulmasını kapsar. Önemli arazi kullanım yaklaşımları; ormancılık, balıkçılık, tarım, yabani hayatın yönetimi ve turizm stratejileri ve araçlarını kapsamaktadır. Bunlar ise; koruma, sürdürülebilir kullanım ve eşitlik kriterleri, hedefler ve uygulamaların yönetimi hakkındaki kılavuzla ilişkilidir. Buradaki arazi kullanım yaklaşımlarının, çoğu peyzaj ve yakın kıyı bölgesini kapsaması nedeniyle, biyoçeşitlilik yönetiminde yatırımcılar için sıklıkla en büyük ödülün bulunduğu yerlerde geçerli yaklaşımlardır. Politika ve kurumsal yaklaşımlar; arazi kaynaklarının kullanımını sınırlayan yöntemleri kapsamaktadır. Bu; belirli arazi kullanım uygulamalarını güçlendirmek ve hizmetin önünü açan arazi tasarruf düzenlemelerini yaratmak ve zorlamak amacıyla, vergi ve teşvik politikalarının kullanımı yoluyla ve bölgelendirme şemaları aracılığıyla olmaktadır. Ayrıca, irtifak (geçiş) hakkının kullanılması ve biyoçeşitlilik lehine olan peyzaj özelliklerinin kurulmasını gözeten özel görüşler ile kamu kurumları arasındaki düzenlemeler önemlidir. Biyoçeşitlilik Yönetiminin Özellikleri Daha spesifik olarak, 'Biyoçeşitliliğin Yönetimi' aşağıda verilen amaçları öngörmektedir: Koruma çabalarını planla ve eşgüdümü sağla; Yerinde (in situ) ve ortam-dışı (ex situ) uygulanan stratejiler kullanmak suretiyle ekosistemi, türleri ve genetik çeşitliliği korumaya al ve restore et; Ormancılık, balıkçılık ve tarım gibi yönetim sistemlerinde biyoçeşitliliğin sürdürülebilir olarak kullan; Biyoçeşitliliğin kazançlarını sosyal ve kültürel araçlarla eşit olarak paylaş; Koruma ve sürdürülebilir kalkınma faaliyetleri için yasal bir zemin hazırla; ve Biyo-bölgesel ölçeklerde önlemlerin bütünleşik yaklaşımla ele alınması için insani ve kurumsal kapasiteyi yapılandır. Yönetim Kavramı ve Planları Yönetim politikasından beklenen sonuçlar; uygulanmakta olan yönetim kavramı ile yakından ilgilidir. Bu çalışmada, aşağıda verilen ve her biri farklı sonuçlar üreten iki kavram incelenmektedir: Ekosistem Yönetimi Kavramı Tür Yönetimi Kavramı Spesifik planların geliştirilmesi; ayrıca biyoçeşitlilik yönetiminin bir parçası olmaktadır: Tür Yönetim Planları Tür Sınıflandırma ve Kurtarma Planları Ekonomik ve Alansal Planlarla Bütünleşim Tür Yönetim Planları 'Tür Yönetim Planları'; hem ulusal, hem de uluslararası düzeylerde oluşturulabilir. Ulusal düzeyde, pek çok ülkede türlerin sürdürülebilir yönetimi ve koruması için yasal bir zemin oluşturmak amacıyla harekete geçilmiştir. Çoğu 'Tür Yönetim Planı' ise başarısız kalmıştır. Çünkü, öncelikle hedefler konusunda bir anlaşmazlık yaşanmıştır. Kaynağı korumak ile, kullanıcı grupların kısa-vadeli ekonomik kazançlarını artırmak arasında çelişkiler ortaya çıkmıştır. Küresel ölçekteki 'Tür Yönetim Planları'; daha yoğun olarak deniz balıkçılığı alanında uygulanmıştır. Çoğu halde ise, kazanılmış ekonomik haklar bu stokların sürdürülebilir yönetimini engellemektedir. Bu davranış, stokların ekonomik varlığının çok ciddi bir tehdit altında kaldığı zamana dek sürmektedir. Bati Atlantik 'morina' stoklarının (Western Atlantic cod stocks) çökmesi ve 'Georges Bank'taki balıkçılık için Kanada ve Avrupa Birliği arasındaki çatışmalar, örnek olarak sunulabilir. 'CITES' (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) Sözleşmesi altındaki yönetim planları; genellikle ihracat kotaları ve çiftçilik programlarını içermektedir. Bu şekilde, ele alınan türlerin sürdürülebilir kullanımları için, emniyetli bir tasarım elde edilmektedir. Bu planlar, biyolojik olarak güvenilir olduğu kadar, ekonomik açıdan da geçerli olması halinde, olumlu beklentilere konu olabilir. Tür Sınıflandırma ve Kurtarma Planları 'Kurtarma Planları'; özel bir yönetim planı olup, çoğu kez tehdit altındaki ve nesli yok olan türler için, özel statülerin verilmesini yasalar dahilinde gerçekleştirir. Planın amacı; türlerin tehdit altında kalmayan alt-kategori sınıflarına inmesine olanak sağlayacak yeterli bir kurtarma oranını başarmaktır. Tehdit Altında Bulunan ve Nesli Tükenen Türlerin Sınıflandırılması 'Türleri Yaşatma Komisyonu' (Species Survival Commission - SSC); türleri, neslinin tükenmesi risk potansiyeli açısından sınıflandırmak amacıyla, çeşitli tehdit kategorileri oluşturmuştur. 'Bu kategorilerden herhangi birine ait olma' kriterini taşıyan türler; Kırmızı Bültenlere ve Kırmızı Veri Kitaplarına (kırmızı-alarm verilen türler için) dahil edilmektedir. Bu çalışmaların amacı, tehdit altındaki türlere ait veri-tabanını geliştirmek, türlerin koruma öncelikleri için temel bir oluşum hazırlamak ve kurtarma çabalarının etkinliğini izlemektir. Yeni kategoriler, 1994 yılında geliştirilmiştir. Bu kategori, 10 adet bölüm altında ele alınmaktadır: - Nesli tükenmiş, - Yaban Örtenimde Nesli Tükenmiş, - Hassas,- Nesli Tehlikede, - Kritik Olarak Nesli Tehlikede, - Korumaya Bağımlı,- Tehlikeye Yakın, - Az İlgi Duyulan, - Eksik Veri,- Değerlendirilmemiş Veri. Kritik Olarak Nesli Tehlikede, Nesli Tehlikede olan ve Hassas kategorileri için, detaylı kriterler oluşturulmuştur. Her bir kategori, aşağıda verilen ayni 5 kriteri kullanmaktadır: - Popülasyon ve Habitat Azalması, - Habitat Alanı, - Popülasyon Bölünmesi veya Ayrılması, - Popülasyon sayısı - Popülasyon Yaşam Analizi. Her bir kategori için, farklı sayısal eşik değerler kullanılmaktadır. Ekonomik ve Alansal Planlarla Bütünleşim Kıyılarımızın nasıl değişim gösterdiği hakkında, ortak ilginin politik terimlere dönüşmesi ve kıyı alanını herkes için güzel bir paylaşım alanı olarak görme dileği, konuyu halkın gündemine de taşımıştır. 'Çeşitlilik'; doğada var olan bir kaynaktır. Farklı şekillerde yansıtılabilir ve biyo-fiziksel çevrenin bir bütünü olarak görülebilir. Doğal kaynakların çeşitliliğinin tahrip edilmeden kullanılması, önemli bir meseledir. Biyolojik ve peyzaj çeşitliliği ile, çok kuvvetli bağları bulunan 'çevre kalitesi'; anahtar bir kavram olmaktadır. Kıyı alanlarının sosyo-ekonomik faydaları, bu kıyısal çevrenin de iyi kalitede olmasına dayanmaktadır. Çevre tahrip oldukça, ziyaretçiler ve turistler için daha az çekici olacaktır. Çevre tahrip oldukça, insanlar alternatif alanlara yöneleceklerdir. Turistlerin, henüz yeni ve bozulmamış olan bölgelere yönelmeleri de iyi bilinmekte olan bir olgudur. Bu durum ise, ekonomi ve doğa açısından bir dezavantaj oluşturmaktadır. Bu halde, turizmden kazanılan gelirler azalmakta, peyzaj ve biyoçeşitlilik tahrip olmaktadır. Böylesi durumları önlemek için, ilgili olan tüm sosyo-ekonomik sektörlerde daha etkin olabilecek ekolojik çözümler araştırılmalı, halkın katılımını, bilinçlenmesini ve korumaya yönelik ilgileri benimsemesi için çalışmalar artırılmalıdır. Kıyı gibi karmaşık bir çevre için en iyi araç; 'başarılı bir yönetim'dir. İyi bir yönetim planı; doğa ile ekonomi arasındaki kurulan bir bağ gibidir. Bu plan, 2 önemli unsuru bir araya getirmelidir: - Yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde sosyal ve ekonomik fırsatların optimal kullanımı yoluyla Avrupa'nın pozitif potansiyel içeren biyolojik ve peyzaj çeşitliliğinin sürdürülebilir yönetimi ve kullanımı, - Biyolojik ve peyzaj çeşitliliği konuları üzerine bilgi birikimi ve bilinçlenmeyi artırmak, bu çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesine yönelik eylemlerde halkın katılımını artırmak.

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-yonetimi

EKOSİSTEM VE MADDE DÖNGÜSÜ SORULARI

Aşağıdaki Soruları Cevaplayınız 1. Ekolojik denge nedir? Ekolojik denge: İnsan ve diğer canlıların varlık ve gelişmelerini sürdürebilmesi için gerekli olan koşulların bütünüdür. 2. Ekolojik döngü nedir? Ekolojik Döngü: Doğadan çıkarılan maddelerin yeniden kullanılabilir hale getirilmesi ve bunun sonsuz devamıdır. 3.Karbon döngüsü hangi ortamlar arasında gerçekleşir? Karbon döngüsü; litosfer, atmosfer, hidrosfer ve biyosfer arasında gerçekleşir. 4. Biyolojik çeşitliliği tehdit eden insan kaynaklı faktörler nelerdir? Nüfus artışına bağlı olarak şehirlerin yayılım alanının genişlemesi, çayır ve meraların aşırı otlatılması, erozyon, heyelan, fabrikalardan çevreye bırakılan gazlar, barajların kurulması, sanayi atıklarının meydana getirdiği kirlilik, sanayileşme ile ortaya çıkan asit yağmurları ve yol yapım çalışmaları canlı yaşamını olumsuz etkilemektedir. 5. Biyoçeşitliliğin oluşmasında etkili olan doğal faktörler nelerdir? İklim, yer şekilleri ve toprak biyoçeşitliliği etkileyen doğal faktörlerdir. 6. Habitat içindeki bir türün çok fazla gelişmesi hangi sorunları meydana getirir? Rekabet artar (beslenme ve barınma). Besin kıtlığı olur. Yaşam şartları zorlaşır. Zamanla birey sayısı azalır. Artık madde miktarı artar. 7. Çayır ve meraların ortadan kaldırılması biyolojik çeşitliliği nasıl etkiler? Biyolojik çeşitliliği azaltır. 8. Sıcak çöllerde bitki ve hayvan yaşamını sınırlayan faktörler nelerdir? Sıcaklığın fazla, yağışların ve suyun az olması sıcak çöllerde bitki ve hayvan varlığını olumsuz etkilemektedir. 9. Bir akarsuyun hidroelektrik enerji potansiyelini etkileyen faktörler nelerdir? -Akarsuyun yatak eğimi, akış hızı -Akarsuyun debisi (akımı) - Suyun birikebileceği çanağın özelliği 10. Deniz seviyesinde meydana gelen değişimler bitki ve hayvan dağılışını nasıl etkiler? Okyanuslardaki habitatların tümüyle yok olmasına yada sayılarının azalmasına neden olur. 11. Akarsuların bitki ve hayvan türleri bakımından en zengin kesimleri nereleridir? Nedenlerini açıklayınız. Akarsu yatak eğiminin azaldığı yerler ile akarsuların denize döküldükleri ağız kısımları bitki ve hayvan türü bakımından zengindir. Akarsu yatak eğiminin azaldığı yerde akış hızı azalır ve planktonlar artar. Akarsuların ağız kısımlarında ise akarsuların taşıdığı element ve besin maddeleri buralardaki biyoljik çeşitliliği artırır. 12. Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe bitki ve hayvanların tür ve sayıca azalmasının nedenlerini söyleyiniz. Dünyamızın şeklinden dolayı güneş ışınlarının düşme açısı ve sıcaklık kutuplara doğru azalır. Bunun sonucunda da bitki ve hayvanların tür ve sayısı kutuplara doğru azalır. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun ifadelerle tamamlayınız 1. Su döngüsü içinde , havadaki su buharının sıvı hale geçmesi aşaması ..yoğunlaşma...dır. 2. Bitkilerde besin maddelerinin yaprağa taşınmasını sağlayan ...su..dur. 3.Ekosistem canlı ve cansız varlıklar arasındaki ....madde.. ve ..enerji.. dolaşımı ile kendini yeniler. 4.Kutuplarda yaşayan hayvanlar ...düşük sıcaklık... ve ..besin yetersizliği... gibi koşullara uyum sağlayarak yaşamlarını sürdürürler. 5. Su döngüsünün itici gücünü ..buharlaşma.. ve ..terleme .. oluşturur. Aşağıdaki ifadelerin doğru veya yanlışlığını belirtiniz. 1. Enerji akışı tek yönlüdür. (D) 2. Etçiller, ikincil tüketicilerdir. (D) 3. Fotosentez, güneş olmadan gerçekleşmez. (D) 4. Su tutan bitkiler, bataklık biyomlarında bulunur.(Y) 5. Denizler ve karalar arasındaki karbon alış verişi çok hızlıdır. (Y) 6. Ayrıştırıcılar, ekolojik döngülerde önemli rol oynamazlar.(Y) 7. Okyanus akıntıları, biyomlar üzerinde etkili rol oynamazlar. (Y) 8.Bitkiler hayatın devamını sağlayan besin zinciri için üreticidir. (D) 9. Karbon döngüsü, dışarıdan müdahale olmadıkça bozulmaz. (D) 10. Yeryüzünde canlıların dağılışını etkileyen en önemli faktör iklimdir.(D) 11. Dünya ekosistemi; biyosfer, hidrosfer, litosfer ve atmosferden oluşur. (D) 12. Dünya üzerinde bitki tür ve çeşitliliğin en fazla olduğu yer tundra biyomlarıdır. (Y) 13. Baraj şeklinde inşa edilen hidroelektrik santraller akarsuyun rejimini düzenler (D) 14. Ekosistem bir bölgedeki türlerin, genlerin ve ekolojik olayların oluşturduğu bir bütündür. (D) 15. Akarsuyun hidroelektrik potansiyelini belirleyen en önemli faktör eğim ve debidir. (D) Aşağıdaki çoktan seçmeli soruları cevaplandırınız. 1. Bioçeşitlilik açısından aşağıdaki bölgelerden hangisi daha zengindir? A) Çöl Bölgesi B ) Step Bölgesi C) Ekvatoral Bölge D) Tundra Bölgesi E) Kutup Bölgesi CEVAP C 2. Aşağıdakilerden hangisi dünya ekosistemini oluşturan unsurlardan biri değildir? A) Litosfer B ) Astenosfer C) Hidrosfer D) Atmosfer E) Biyosfer CEVAP B 3. Akım ve yatak özellikleri dikkate alındığında aşağıdaki akarsulardan hangisinin hidroelektrik potansiyeli daha yüksektir? A)Çoruh Nehri B )Büyük Menderes C)Gediz D) Meriç Nehri E) Asi Nehri CEVAP A 4. Aşağıdakilerden hangisi biyolojik çeşitliliği tehdit eden faktörlerden değildir? A) Erozyon B ) Toprağın rengi C) Baraj yapımı D) Sulak alanların kurutulması E) İklim değişikliği CEVAP B 5. Aşağıdakilerden hangisi canlı yaşamı üzerinde etkili olan faktörlerden değildir? A) Kara ve denizlerin dağılışı B ) İklim değişiklikleri C) Dağ sıralarının uzanışı D) Epirojenik hareketler E) Jeopolitik konum CEVAP E 6. Aşağıdaki faktörlerden hangisi canlı biyotik ögeler içinde yer alır? A) Işık B ) Yağış C) Oksijen D) Sıcaklık E) Mikroorganizmalar CEVAP E 7. Aşağıdaki canlılardan hangisi güneşten gelen enerjiyi doğrudan kullanır? A) Otçullar B ) Etçiller C) Hepçiller D) Üreticiler E) Ayrıştırıcılar CEVAP D 8. Aşağıdaki canlılardan hangisi azot, oksijen, su ve güneş ışığını kullanarak organik besinlere dönüştürme yeteneğine sahiptir? A) Otçullar B ) Etçiller C) Mantarlar D) Bitkiler E) Su kaplumbağaları CEVAP D 9. Besin piramidinde yukarıya çıkıldıkça birey sayısında azalma görülmesinin nedeni nedir? A) Otçulların etçiller tarafından tüketilmesi B ) 2. beslenme seviyesindeki otçulların etçiller tarafından azaltılması C) 3. beslenme seviyesindeki etçillerin hastalıklara dayanıksız olması D) Bitkilerin diğer canlılara göre dayanıklı olması ve kolay yetişmesi E) Yukarıya çıkıldıkça aktarılan enerjinin desteklediği birey sayısının azalması CEVAP E 10. İnsan müdahalesi olmadan, tüketilen karbon miktarı kadar karbonun geri kazanımı olmasaydı aşağıdaki sonuçlardan hangisi gerçekleşirdi? A) Böcekler büyürdü. B ) Bitkiler dev boyutlara ulaşırdı. C) Hava daha temiz olurdu. D) Böcek sayısı artardı. E) Besin zinciri dururdu. CEVAP E

http://www.biyologlar.com/ekosistem-ve-madde-dongusu-sorulari

Biyoçeşitliliğin Korunması için Yasal Düzenlemeler

Rusya'nın batısındaki kıyı bölgesinin biyolojik çeşitliliğini korumak için yapılan faaliyetlerin en canlı örneğini; " Yuntolovsky "nin yaratılması oluşturmaktadır.Korunmakta olan bu bölge, St. Petersburg kentinin kuzey-batısında yer almaktadır. Güneyde 'Fin' Körfezi, batıda ve doğuda 'Yuntolovka' ve 'Kamenka' nehirleri, 'Kamenka' Nehri düzlükleri ile sınırlandırılmıştır. 'Saint-Petersburg' sınırları dahilinde yer alan bölge; birkaç yıl boyunca şehir planlamacıları, sanayi yatırımcılarını, yat kulüpleri ve yazlık ev sahiplerinin arasındaki yöresel ilgi çatışmalarının merkezi olmuştur. 'Yuntolovsky'; doğal kıyı kuşağının doğudaki bir uzantısı olmaktadır. Fin Körfezinin doğusundaki kıyı peyzajının ve 'Lakhtinsky' Körfezi sularının korunmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bölge; nadir flora türleri, uçuş yolları, kuşların yuva ve konaklama alanları ve balıkların kuluçka alanları açısından önemli bir habitatlar içermektedir. 'Lakhtinsky' Körfez sahasının tamamı; eşsiz bir doğa olgusunu ortaya çıkarmaktadır: -memba bataklıkları, Kızılağaç bataklıkları, 'Arı Çiçeği' (honeywort) gibi kayıtlarda (The Red Book) yer alan nadir flora türlerine ait habitatları, 'Belomor-Baltık' göç yolu üzerinde hareket eden nadir kuş türlerinin yuvalama ve konaklama alanlarını kapsamaktadır. 20. Yüzyılın 1920'li yılları başına geri dönersek; kentteki bilim-insanları ve uzmanlar; bu eşsiz bölgeye dikkati çekerek, doğal bir rezerv yaratma fikrini ortaya çıkarmışlardır. Çeşitli nedenlerden dolayı bu çalışma, ancak 90'li yılların başlangıcında uygulama ihtimali ortaya çıkabilmiştir. 1990-1991 yıllarında, 'Lenigrad Halk Vekilleri Meclisi' (The Board of Lenigrad Council of People's Deputies) tarafından onaylanmış olan yasal bir karar ile; 'Yuntolovsky' koruma bölgesi gerçekleştirilmiştir. Bu şekilde geçici sınırlar belirlenerek, koruma bölgesi ve komşu alanlarında bazı uygulamalar durdurulmuş bulunmaktadır. Alınan kararlar ile 'İcra Komitesi'ne koruma bölgesinin organizasyonunu artırmayı hedefleyen birkaç özel önlemin uygulanması konusunda da yetki verilmiştir. Ancak bu, hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. 1996 yılında 'Saint-Petersburg' idaresi altındaki 'Çevre Koruma Müdürlüğü' ve 'AB Kıyı Koruma Birliği'; 'Yuntolovsky' koruma bölgesinin yönetim planını geliştirmek için anlaşma yapmışlardır. Bu anlaşma yapılırken, Avrupa Ülkelerinin özel koruma yaklaşımına özgü doğal alanların organizasyonu ve yönetimi konularındaki önemli deneyimlerden faydalanılması düşünülmüştür. Yönetim planının hazırlanması ve uygulanmasında, Kentin sürdürülebilir kalkınmasına doğru pratik bir yaklaşım getirilmiştir. Bu kapsamda, 1992'de 'Rio de Janeiro'da kabul edilen ve çeşitli uluslararası yazışmalarda belirtilmiş olan, sürdürülebilir kalkınmaya ait çok önemli ilkeler dikkate alınmıştır: - biyolojik çeşitliliğin korunması - Baltık uçuş yolunun bir parçasını oluşturan 'Yuntolovsky' koruma bölgesi; göçmen kuşların konaklama ve beslenme yeri olarak, uluslararası düzeyde büyük bir önem kazanmıştır. Çoğu flora ve fauna türleri Baltık bölgesi ve Rusya için hazırlanan özel bir belgede (The Red Book of the Baltic Region and Russia) yer almıştır: - sulak alanların korunması; - su kaynaklarının korunması - Fin Körfezine doğrudan bağlantılı koruma alanının yeniden oluşturulması ve korunması, Baltık bölgesi su alanlarındaki ekolojik koşulların gelişmesine imkan verecektir; - sosyal sorunların çözümlenmesi - yukarıda sözü edilen bölge, istihdam fırsatları yaratmayı teşvik eden rekreasyonel amaçlar için kullanılmıştır; - halkın ekolojik eğitimini geliştirmek - Yönetim planı bölgenin bilimsel araştırma amacıyla değerlendirilmesini zorunlu tuttuğu için, 2002 yılında bir ekolojik enformasyon merkezi ve bir doğa müzesi kurulmuştur. Öğrenciler, çocuklar ve halk; eğitim programının uygulanması kapsamında bu müzeden yararlandırılmıştır. 'Yuntolovsky Koruma Bölgesi' Yönetim Planı'nın temel amacı; belirtilen amaçları yerine getirmek ve aynı zamanda, doğal alanın Kentin en kazançlı bir şekilde varolmasına imkan sağlayan optimal koşulları oluşturmaktır. Yukarıda belirtilen gelişmelere paralel olarak, bölgenin modern statüsü üzerine yapılan birkaç çalışma; Saint-Petersburg Valisinin de onayı ile, koruma alanının sınırlarının belirlenmesine yönelik yasal bir prosedür için, önerilerin oluşturulması ve yapılandırılmasına zemin hazırlamıştır. Bilimsel koruma yaklaşımına uygun olarak, Kentin doğal alanlarını denetlemek için bir idari birim oluşturulmuştur. 1997 yılında 'Yuntolovsky' Koruma Bölgesinin bulunduğu Saint-Petersburg'taki 'Primorsky' idari bölgesindeki halk; 21. yüzyıl için Bölgesel Gündem'i hazırlayıp onaylatmıştır. Bu Gündem'de; bölgedeki biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesini amaçlayan planlara özel bir önem verilmiştir. Belediye (resmi) yetkililerinin yardımlarını alma umudunu taşıyan bölge halkı, " Yuntolovsky Ekoloji Merkezi " adıyla kendi halk örgütlerini kurmuşlardır. Bu merkeze, koruma alanı ve komşu alanların iyileştirilmesi ve ekolojik bilincin artırılmasına yönelik konuları çözme görevi verilmiştir. Oluşturulan merkezde, belirli yaş gruplarına göre, biyolojik çeşitliliğin korunması konularında eğitim kursları ve bu koruma alanı dahilinde geziler düzenlenmektedir. Ayrıca, doğanın korunması ve ekolojik turizmin (eko-turizm) geliştirilmesi ile ilgili sorunlar üzerine seminerler ve atölye çalışmaları (workshops) organize edilmektedir. Kent halkı, koruma alanını çevreleyen bölgenin iyileştirilmesi, bölgedeki bitki formasyonunun yeniden oluşturulmasını amaçlayan çeşitli faaliyetlere aktif olarak katılmaktadır. 1999 yılında, koruma alan sınırlarında bir kuş-izleme kulesi yerleştirilmiş ve halkın buraya serbestçe girişine izin verilmiştir. Daha sonraları koruma sahası çevresine bilgi panoları yerleştirilerek, koruma alanı sınırları gibi detaylar çarpıcı bir şekilde gösterilmiştir. Ayrıca, bölgenin biyolojik değeri ve beklenen uygun davranış özellikleri belirtilmiştir. Antrenman yollarını, rekreasyonel hizmetleri ve bilgilendirici malzemeleri kapsayan ekolojik bir park; şehir halkı için hazırlanmış olup, koruma alanını kentsel (yapay) çevreden ayıkmaktadır. - 2002 yılında, 'Danimarka Çevre Koruma Örgütü'nün yardımıyla, koruma alanındaki ekolojik koşulların izlenmesi için coğrafi bilgi sistemleri için bir veri-tabanı üretilmiştir. Bu sistemin kullanılması yoluyla, koruma alanının gelişim süreci açısından en önemli konuların belirlenmesini sağlamıştır. Böylece, son birkaç yıl içinde gerçekleştirilen izleme faaliyetlerinin sonunda, 'Lakhtinsky' Körfezi bölgesindeki su kuşlarının besin kaynaklarının üretkenliğinde bir düşüş olduğu gözlenmiştir. Bu gelişme ise, bir restorasyon programını başlatmıştır. - 'Lakhtinsky' Körfezinin kuzey bölümü için hazırlanan 'Sığ Suların Restorasyon Programı' ile; Körfeze akan nehirler üzerinde hidro-teknik çalışmalar yapılmış olup, bunun sonucunda ise verilen zararların önlenmesi planlanmaktadır. Bu çalışmalara, yöredeki sanayi yatırımcılarının katilimi da sağlanmıştır. Ayrıca, şehirdeki doğa koruma örgütleri, bu benzersiz doğal bölgenin olumsuz etkilerden korunması amacıyla, endüstriyel faaliyetlerin yoğun bir denetime konu olmasını zorunlu kılmışlardır.

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-korunmasi-icin-yasal-duzenlemeler

Biyoçeşitliliğin Korunması

Biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülmesine verilen değeri, objektif bir biçimde belirlemek güçtür. Çünkü bu değerlendirme, değerlendirmeyi yapan kişinin bakış açısına fazlasıyla bağlıdır. Ancak yine de, tanımlanmış olan genel nitelikteki 3 neden; biyoçeşitliliğin yeterince korunması için destek sağlamaktadır; Yararlılık açısından, biyoçeşitliliğin (elemanlarının) biyolojik kaynak olarak kullanımı; en büyük ilgiyi çekmektedir. Bu şekilde biyoçeşitlilik temelde, kazançlı (karlı) işlerin geliştirilmesi için bize imkanlar sağlamaktadır.   Üstelik, biyoçeşitliliğin korunması için yapılan bir seçim; kendi canlı çevremiz için yapılmış bir seçim olmaktadır. İnsanoğlu, ekolojik sistemin bir parçasıdır ve bu yüzden de sisteme saygı duymalıdır. Biyoçeşitliliğin değeri; nihayetinde estetik, kendine özgü ve etik bir yolla karakterize edilebilir. Doğanın, ressamlara, sairlere müzisyenlere ilham verme biçimi ve onlar tarafından kullanım şekli; el ile tutulamaz olan bu servete bağlanmamızı sağlamaktadır.   Biyoçeşitliliğin Korunmasındaki Zorluklar: Ekonomik ; ülkelerin makro-ekonomik göstergeleri arasına biyoçeşitliliğin dahil edilmesi yoluyla, biyolojik çeşitliliğin değeri aşağıdaki şekilde tanımlanabilir: a) gerçek değeri ile (TIP ve genetik mühendisliği), b) faaliyetlerden gelen kazanç ile (eko-turizm, bozulan biyoçeşitliliğin düzeltilmesi maliyeti) idari ; kamusal ve ticari örgütlerin, donanma ve ordunun, sivil toplum örgütlerinin, yerel popülasyonların ve halkın genel katılımı yoluyla ortaklık yapısının oluşturulması Yasal ; biyoçeşitlilik öğelerinin yürürlükteki tüm kanunlara dahil edilmesi, biyoçeşitliliğin korunmasını destekleyen yasaların çıkarılması Bilimsel ; karar-verme sürecine resmi nitelik kazandırılması, biyoçeşitlilik göstergelerinin aranması (biyoçeşitlilik göstergelerine çalışmalarda yer verilmesi), biyoçeşitlilik ölçütlerinin belirlenmesi, izleme sürecinin geliştirilmesi    'Artemia salina' Örneği: ( Biyoçeşitliliğin Potansiyel-Ekonomik Değeri ) 'Artemia' olgusu ve bu türün kültür-balıkçılığı ile ilişkileri; biyoçeşitliliğin ekonomik değeri henüz keşfedilmemiş ve büyük bir potansiyele sahip olan örneklerinden biridir.   'Artemia salina'; kabuklular familyasından bir 'zooplankton'dur. Muhtemelen yıllarca 'tuzlu su karidesi' ('salina shrimp') olarak bilinmektedir. Çünkü bu tür; yaşam döngüsünün tamamını tuzlu sularda geçirmektedir. 'Artemia salina'; tuza oldukça dayanıklı olup, 3-30 ppt tuzluluk değeri ile 15-55 oC sıcaklık değeri arasında yaşamını sürdürebildiği ikili yaşam biçimi (modu) bulunmaktadır: -Mod.1; 'nauplii' ('Artemia salina'nin yüzmedeki ilk safhası) yavrusu olarak; annesinin 'ovisac' dağarcığından canlı olarak doğmaktadır. -Mod.2; 'Artemia salina' türünün yetişkinlerinin yaşadığı ortam dahilindeki habitatın kuruduğu ve tuzluluk oranının yükselmeye başladığı bir durumda, sert bir kapsül veya kist içine alınmaktadır. Böylece embriyolar, bir uyku dönemi yaşayarak, bu esnada tamamen kurumaya, 100 oC 'nin üzeri veya 0 oC sıcaklık değerlerine, yüksek enerjili radyasyona ve çeşitli organik çözücülere karşı bir direnç kazanırlar. Kurumuş olan kistler, yavru popülasyonunda herhangi bir kayıp olmaksızın yıllarca saklanabilmektedir. 'Artemia salina' embriyosunun, normal gelişimini başlatmak için yalnızca su ve oksijen gerekli olmaktadır (Treece, 2000). 1930 yılında bazı araştırmacılar 'Artemia salina'nin, yeni yavrulamış olan balık larvalarınca bir besin maddesi olarak kullanıldığını belirlemişlerdir. 1950 yılında A.B.D.'nin Kaliforniya Eyaletindeki San Francisco Körfezinde bulunan tuz yatakları ile Utah Eyaletindeki 'Büyük Tuz Gölü' ('Great Salt Lake') olmak üzere, iki farklı kaynaktan elde edilen ticari ürünler, 'akvaryum' ticareti için çok düşük kalan bedellerle (1 Kg fiyatı 10 ABD Dolarından daha az) piyasaya sürülmüştür (Dhont ve Sorgeloos, 2002). 1960-1970'lerde ise, kültür-balıkçılığının gelişmesi ile birlikte, 'Artemia salina'nin kullanımı; kolaylığı ve larval organizmalar için bir besin değeri oluşturması açısından daha yaygın bir duruma gelmiştir. 'Artemia salina'nin uyumakta olan kistlerinin, konserve kutuları içinde uzun süreler boyunca saklanabilir özellikte olması ve yalnızca 24 saatlik bir inkübasyon (kuluçka süreci) ile 'hazır besin' elde edilebilir özellikte olması gerçeği; 'Artemia salina' türünü, kültür-balıkçılığı açısından en uygun ve işçiliği düşük bir canlı besin kaynağına dönüştürmektedir (Bengston ve diğerleri, 1991). 1980'lerin ortasından bu yana, 'Artemia salina' kist'i tüketimi; deniz balığı ve karidesinde küresel bir artışın bir sonucu olarak, ticari larva kültürü üretimi yılda birkaç yüz ton'lara ulaşmış bulunmaktadır. Son yıllarda kültür-balıkçılığına aday olabilecek birkaç tür içinden 'Artemia salina'nin kullanılması sonucunda, pilot bölge uygulaması ile başlatılmış olan bir projeden, ticari larva kültürü üretimine doğru başarılı bir geçiş yapılabilmiştir. Örneğin, Akdeniz'de tuza dayanıklı deniz balıkları ile ilgili kültür-balıkçılığında gözlenen ticari patlama; esas olarak 1970'ler sonrasında 'Artemia salina'nin kullanılmasına bağlı kalmıştır (Gerakis ve Koutrakis, 1996). Günümüzde ise yeryüzü üzerindeki 'Artemia salina' kistlerinin ticari yayılımının yaklaşık olarak %90 oranı; A.B.D.'nin Utah Eyaletindeki 'Büyük Tuz Gölü' ('Great Salt Lake')'den karşılanmaktadır (2001 yılındaki ham ürün ağırlığı: 8,150 ton). 'Artemia salina' kistleri; küresel anlamda kültür-balıkçılığını destekleyen bir sektör olarak, kilogram başına 25-150 ABD Doları arasında değişen bir bedel ile satılmaktadır (normalde yüksek kaliteli kistlerin her bir gramında 200.000-300.000 adet 'Artemia salina'nin doğan formu olarak 'nauplii' yavrusu bulunmaktadır).

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-korunmasi-1

Biyoçeşitliliğin Azalması (Türlerin Kaybı)

Pek çok kıyı bölgesinde, nüfus artışı ve ekonomik faaliyetlerdeki değişimler; mercan kayalıklarının, deniz tabanının, plaj kenarlarının ve sahilin de değişmesine yol açmaktadır. Kentsel alanın genişlemesi; özellikle sulak alanlar gibi kıyısal habitatların bozulması ile sonuçlanabilmektedir. Her bir türün yeni koşullara uyumu farklı olabileceğinden; ekosistemlerin yapısı ile coğrafik durumu değişebilecektir. Biyolojik çeşitlilik ise, türlerin yerel olarak yok olması yoluyla tehdit altında kalacaktır. Biyoçeşitliliğin azalması (türlerin kaybı); pek çok şekilde ortaya çıkabilir. Ancak en kaygı verici durum ise, neslinin tükenmesidir. Bir türün tükenme (yok olma) hızı; esas olarak çevresel değişimlere ve türlerin bu değişimlere uyum sağlama olasılığına dayanmaktadır. Son yıllarda, dolaylı veya dolaysız olarak insani etkilerle ortaya çıkan yok olma hızı; doğal süreçlerle gelişen yok olma hızından oldukça yüksektir. Biyoçeşitliliğin azalması dikkate alındığında, kıyı yönetimi açısından özel bir öneme sahip 4 faktörün olduğu görülür: 1-Ötrifikasyon 2-Habitatların azalması 3-Türlerin ve Balıkçılık Nesnelerinin Aşırı-Kullanımı 4-Yeni türlerin ekosisteme katılması Ötrifikasyon Tarımsal, evsel ve endüstriyel alanlardan nehirler yoluyla denizlere doğru akışa geçen sular; alıcı su ortamına çözünmüş gübreleri ve nitratları taşımaktadır. Aşırı derecede beslenen makro ve tek hücreli canlıların artması; deniz ortamındaki organik maddelerin mevcut dengesini değiştirmektedir. Organik madde; yüzeysel sularda ve deniz tabanında birikmektedir. Birikim; yüksek miktarda organik madde konsantrasyonu, düşük oksijen düzeyi ve yüksek H2S (Hidrojen Sülfür) konsantrasyonu içeren deniz tabanındaki silt tabakasının içinde yer almaktadır. Bunun sonucunda, pek çok omurgasız tür ve balık çeşitleri gözlenemez olmaktadır. Habitatların Azalması (Kaybı) Habitatların azalmasının nedenleri çok çeşitli biçimlerde gözlenebilir; tüm habitat alanının yerleşim, liman, turizm, ve diğer insan yapıları (ekim-dikim alanı, otlaklar, fidanlık, maden ve kazı sahaları vs) tarafından işgal edilmesi; barajların ortaya çıkardığı (yumurtlayan göçmen türlerin kuşatılması, habitatların sular altında bırakılarak boğulması, kimyasal ve termal-fiziksel koşulların değiştirilmesi vs) etkiler; drenaj, kanalizasyon ve taşkın kontrol çalışmaları; kirlenme ve (evsel, tarımsal ve endüstriyel ile maden kaynaklarından gelen) katı atıkların uzaklaştırılması; yeraltısuyu akiferlerinin evsel, tarımsal ve endüstriyel amaçlarla aşırı kullanımı; bitki örtüsü, tas ve çakıl gibi doğal ortam malzemelerinin; çeşitli (kereste, yakıt ve yapı vs) kullanım-amaçlı olarak ortadan kaldırılması; taban-hafriyatı ve moloz dökümü; ve erozyon ve yararlı-biyoteknoloji. Bir 'Habitat Azalması' Örneği: Dalyan, TÜRKİYE  'Centaurea tchihatchewii': Çekici bir tür olan bu 'Centaurea'; Orta Anadolu'nun belirli bölgelerinde endemik (yöreye özgü) bir bitkidir. 'Centaurea' cinsi; ülkemizde yaklaşık olarak 170 tür ile temsil edilmekte olup, bunlardan 110 tanesi endemik türdür. Boru biçimindeki küçük çiçeklerle tanımlanan ve ilginç özelliklere sahip olan bu tür; kendi cinsi içinde tektir. Dalyan alanı; Akdeniz'in tüm kıyıları içinde önem derecesine göre ikinci sırada bulunan bir su kaplumbağaları üreme (yumurta yuvaları) sahasıdır. Burası ayrıca; lagünler, göl ve doğal su kanalları içeren en büyük sulak alanlardan biridir. Bu bölge, ülkemizin batısına düşen Akdeniz kıyılarında bulunmaktadır. İztuzu Plajında bir otel inşaatı ile birlikte; bir turizm projesi başlatılmıştır. " Türkiye Doğal Hayati Koruma Derneği " , derhal bu otele karşı bir engelleme kampanyasını, ulusal ve uluslararası ölçekte başlatmıştır. Bu otel inşaatı; 1988 yılında durdurularak Dalyan, ülkemizdeki ilk 'özel koruma bölgesi' olarak ilan edilmiştir. 1990-1993 yılları arasında, " Doğa Enformasyon Dairesi " ; bölgedeki plajların kullanımı ve su kaplumbağaları hakkında yerel halk ve yabancı turistlerdeki bilinçlenmeyi artıracak çalışmalar yapmıştır. Türlerin ve Balıkçılık Nesnelerinin Aşırı-Kullanımı Günümüze kadar yıllarca en popüler olan bir düzine balık türü, ender türler durumuna gelmiş ve bunların nesli ise yok olma tehdidi altında bulunmaktadır. Kuzey Atlantik Denizinde, (Ringa balığı, yabani Som Balığı ve diğerleri gibi) bazı balık türlerinin, neredeyse hiç ekonomik değeri kalmamıştır. Bu türler açısından halen bazı balıkçılık (avlanma) kotaları olsa bile; her yıl bu kotaların miktarı azalmaktadır. Balıklar haricinde, omurgasızlar ve makro-algler de insanların (yapay etkilerin) baskısı altındadır. Pek çok ülkede omurgasız canlılar, insanlar tarafından gel-git (med-cezir) olayı esnasında toplanmaktadır. Kentlerin ve yerleşim bölgelerinin yakınlarında ise, gel-git olayını kullanan tür toplulukları "canlılarca besin olarak kullanılmak suretiyle tüketilmektedir". Yeni Türlerin Ekosisteme Katılması Baltık Denizi'ne yeni katılan türlerin listesi oldukça geniş olup, bu liste yaklaşık olarak 70 adet türü kapsamaktadır. Ancak çoğu zaman daha yeni katılanlar, Batı Atlantik 'polychaete' türü olarak 'Marenzelleria viridis' ( Ref: Internet ) 'de olduğu gibi, tüm bentik toplulukların yerini almaktadır. Yapay Katılım - Bazen insanlar doğal değerleri yeniden oluşturmak veya ticari karlar elde etmek için, habitatlara yeni türler eklemekte, veya geçmişte yaygın olan türleri aynı bölgelere tekrar getirmektedirler. - 1980-1985 yılları arasında, normalde Pasifik Okyanusunun kuzey bölümünde yerleşik konumda olan 'Paralithodes camtchatica' yengeç türünün binlercesi Barents Denizine taşınmıştır. Bu olayın üzerinden yaklaşık olarak 15 yıl geçmiş olup, su anda ise 'Paralithodes camtchatica'; Kola Yarımadası'nın Norveç ve Rusya kıyıları boyunca çok yaygın bulunmaktadır. Geçen yıl ise Beyaz Deniz'de de bulunmuştur. 2002 yılında Norveç ve Rusya, balıkçılık için 'kota' açılmasına karar vermişlerdir. Ancak halen bu büyük 'Paralithodes camtchatica' yengeç türünün, 'Barents Denizi'ndeki bentik toplulukları nasıl etkilediği hususunda pek az veri bulunmaktadır. Son bilgilere göre; birkaç yıllık çok başarılı bir yavrulama döneminin ardından, 'Kola Yarımadası'ndaki sahil boyunca 'Paralithodes camtchatica' yengeç türünün varlığı fazlaca artmış bulunmaktadır. Çok sayıda bulunan 'deniz-yıldızları' gibi 'karından-bacaklı' türlerinde ciddi oranda bir azalma görülmüştür (Fyodorov, 2002). İstisnai (Rastlantısal) Katılım Çoğunlukla türler, bilinçsizce veya bazı kazalar yoluyla ekosistemlere katılabilmektedir. Bunların, yerel ekosistem üzerindeki etkileri ciddi miktarda olabilmektedir. - Deniz tankerleri, (petrol) yükleri olmaksızın hareket ettiklerinde depolarını deniz suyu ile doldurmak zorundadırlar. Bu anlamda milyarlarca metreküp deniz suyu, kilometreler boyunca tasınmış olmaktadır. Hazar Denizinden Akdeniz'e veya dönüş yolunda ise tam tersine, kanallar ve nehirler yoluyla ulaşım sağlayan tankerler için sözkonusu bir durum olarak; 'Mnemiopsis' türünün Hazar Denizinin hassas ekosistemine taşınması tehlikesine karşı olan bilim insanları, yetkilileri uyarmışlardır. Ancak herhangi bir düzenleme çalışması yapılmamıştır (Ref; Internet Adresi: www.caspinfo.ru/library/bulletin/caspvk/1_33.html ). - Diğer bir örnek ise, Akdeniz'e tek bir olayla taşınan 'Caulerpa' alg türü ile ilgilidir. Monako'daki bir deniz akvaryumunda yaşamakta olan 'Caulerpa' örneği; denize atılmıştır. Su anda bu tür; Fransa ve İtalya kıyıları boyunca çok büyük miktardaki alanları kaplamıştır. (Ref; Internet Adresi: www.coastalguide.org/eco/index.html

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-azalmasi-turlerin-kaybi

Kıyı Alanlarındaki Biyoçeşitlilik

Kıyı alanları; ticari etkinlikler için yüksek bir potansiyel ile birlikte, ayrıcalıklı olarak üretken bir çevre, doğal kaynaklar ve biyolojik çeşitlilik açısından zengin alanlar olmaktadır. Kıyı alanlarındaki biyoçeşitliliğin önemi; Avrupa Birliğince verilen 40 adet vahşi bitki ve hayvan öncelikli kıyısal habitatlarının listesindeki 8 habitat örneğinde ortaya konulmaktadır. Yaklaşık olarak Avrupa Birliğince verilen sulak alanların üçte biri kıyı alanları konumludur. Bu değer, Doğal Kuş Alanlarının Korunması Direktifi ile şekillendirilen Özel Koruma Alanlarının %30'dan fazlası kadardır. Denizel türlerin üretim be bakım alanlarını ekonomik değeri; ayrıca balıkçılık sektöründeki iş hacminin neredeyse yarısına denk düşen oranda bu alanlardan kaynaklanmaktadır (Bakınız; EC, 1997). Kıyı Alanlarındaki Biyoçeşitlilik Üzerinde Baskılar Kıyı Alanları; hem insan etkinliklerinden kaynaklanan baskılara ve hem de doğal güçlere karşı giderek daha duyarlı olmaktadır. Kıyısal alanlardaki insan etkinlikleri, doğal sistemler ve arazi mülkiyetlerinin karmaşıklığı; kıyı kaynaklarının verimli olarak kullanılmasını ve çevresel bozulmanın en aza indirilmesini sağlamak için bütünleşik bir yönetimi gerektirmektedir. Çatışmalardan ve kaynakların bozulmasından kaçınıldığı sürece yapılacak tercihler, birbirine rakip olan kullanım amaçları ve kaynak rezerv limitleri arasında yapılmak zorundadır. Toplumun ve sanayinin biyolojik kaynaklara karşı davranışı; 'doğadan azami ürün sağlanması' ('maximum yield') yaklaşımından, biyolojik çeşitliliği koruma gereğini ve ekolojik bütünlüğün devamlılığını gözeten bir 'ekolojik sürdürülebilirlik' anlayışına kadar değişebilir. Çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler buluşturmak (bütünleştirmek) için, farklı sektörler içinde ve arasındaki yönetim şekillerinin bütünleştirilmesi; sürdürülebilir kalkınmayı başarmak amacıyla gerçekleştirilmelidir. Bütünleşik Yaklaşım Kıyısal kaynakların önerilmesi amacına yönelik olarak bütünleşik politikaların geliştirilmesinde, aşağıda belirtilen unsurlar gerekli olmaktadır; -Devletin tüm kademeleri içinde ve arasındaki etkinliklerin koordine edilmesi, -Kalkınma faaliyetlerine ait tüm sosyal ve çevresel sonuçların (ve maliyetlerin) dikkate alındığının garanti edilmesi ve -Halkın görüşlerinin hesaba katıldığının garanti edilmesi. Bütünleşik politikalar; tüm insanların, eylemlerinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki olası etkilerinin sorumluluğunu kabul etmeleri için ayrıca bir fırsat sağlayacaktır.

http://www.biyologlar.com/kiyi-alanlarindaki-biyocesitlilik

İklim Değişikliği ve Denizler Raporu

Türkiye üç tarafı farklı özellikteki denizlerle çevrili bir ülke. Hem karası, hem de denizleri küresel ısınmadan nasıl etkileneceği üzerine bir öngörü ise mevcut değil. Bilim dünyası okyanus ve denizlerin küresel ısınmadan ne kadar etkileneceği, hangi türlerin yaşam bölgelerini değiştireceği hangi türlerin yok olacağını, biyoçeşitliliğin nasıl bir hal alacağını irdelemesine karşın, doğanın çok bileşenli bir sistemden oluşması nedeniyle tam bir kestirim de yapamamaktadır. Bununla birlikte bazı değişimler, öngörülerin yaşanan gerçekliğe dönüştüğünü de göstermekte. Uluslararası iklim değişimi çalışmaları (IPCC), geçen yüz yılda deniz seviyesinin küresel ölçekte 10 - 20 cm yükseldiğini ve bunun ağırlıklı olarak küresel ısınmadan kaynaklandığını, bu yüzyılda ise 40-60 cm daha yükseleceğini belirtmekte. Küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesindeki yükselmelerden etkilenecek ülkelerin başında Maldiv, Tuvalu vb. gibi küçük ada devletleri geliyor. Bu devletler denizden sadece 2 - 5 metre kadar yüksekteler ve deniz suyu seviyesindeki yükselmeler bu ülkelerdeki yaşamın bitmesine neden olacağı düşünülmektedir. Öngörülere göre su seviyesinin yükselmesi, Bengadeş’te, toplam ülke alanın % 12 - 28 sinin kaybına neden olacaktır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin esas etkisi denizlerin en verimli alanları olan kıyılarda görülecektir. Çünkü rüzgar ve yağmurların düzensiz hal alması sonucu besleyici maddelerin deniz ortamına aktarımı da değişecek, değişen akıntı rejimi de göz önüne alındığında günümüzdeki canlı verimliliği ve göç dinamiği kısmen veya tamamen değişecektir. Deniz suyundaki sıcaklık artışı Pasifik ve Hint okyanusundaki mercanların sararması ve toplu ölümüne yol açmıştır. Örneğin Karayiplerde 1989 -1990 yıllarında deniz suyu sıcaklığının 2 derece artması yani su sıcaklığının 28 - 29 C den 30 - 31 C ye yükselmesi, mercanların kitlesel ölümüne neden olmuştur. Oysa mercanların ortadan kalkması sadece denizlerdeki biyoçeşitliliğin yıkımına yol açmaz, ayrıca küresel ısınmadan birinci derece sorumlu olan karbondioksitin denizler tarafından emilimi de azalır. Bu tür süreçler uzmanlar tarafından sistemin küresel çöküşünün işareti olarak yorumlanmaktadır. Benzer olaylar Malezya, Endonezya ve Tayland bölgelerinde de görülmüştür. Dünya denizleri ve okyanuslarında bunlar yaşanırken küresel ısınma ve deniz suyu seviyesindeki değişimler ülkemizi acaba nasıl etkileyecektir? Ne yazık ki bu soruya yeterli cevabı verecek durumda değiliz. Zira ülkemizde bu konuda çalışan interdisipliner bir kadro yoktur. Dahası bu tür bir araştırmaya önem verilmemekte, ulusal bir irade de ortada görülmemektedir. Oysa küresel ısınmanın denizlerimizi çok yönlü etkileyeceği ortadadır. Küresel ısınmanın denizlerimize etkisini sadece biyoçeşitlilikteki değişime indirgeyemeyiz. Bozulan atmosferik ritim ile denizlerimizde daha farklı bir rüzgar ve akıntı sistemi ortaya çıkacak, bazı limanlarımızda ulaşım aksayacak, balıkçı filolarımızın ve her türlü deniz araçlarının seyri zorlaşacak, balık çiftlikleri şiddetli dalgalara maruz kalacak, adalara ulaşım aksayacak, deniz ortamı kara alanından daha riskli bir hal alacaktır. Böylesi bir katastrofa hazırlıklı olanlar denizlerde bayrak gösterirken, hazırlıksız yakalananlar ya ciddi acılar yaşayacak, ya da karaya hapsolarak denizi seyretmek zorunda kalacaktır. 27 ilimizin deniz kıyısında olmasından dolayı bu illerimizdeki kıyı yapıları, balıkçılık, turizm gibi ticari faaliyetleri ciddi zarar görecektir. Nüfus artışının % 2.1 olduğu ülkemizde denizlerimiz hala bir protein deposu iken küresel ısınma ile ortaya çıkacak sorunlar geleneksel balık avcılığına, av türlerine ve yöntemlerine ciddi bir darbe vuracaktır. Bununla birlikte bunun hangi bölgelerde ve hangi şiddette olacağını şimdiden söylemek mümkün değil. Hazırlık ise yok. Etkinin saptanması sanıldığı kadar da kolay değil. Yani doğanın nasıl bir reaksiyon göstereceğini, değişimlerin hangi bölgelerde nasıl olacağını saptamak ta zor. Bunu önceden kestirmenin tek yolu ise denizlerimiz üzerine yaptığız izlemeleri daha geniş bir alana yaymak ve izlenilen parametreleri de arttırmak olarak özetleyebiliriz. Benzer metodik yaklaşım, karalar içinde geçerli ve küresel iklim değişimin etkisini kara – deniz – atmosfer etkileşimi şeklinde bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu değişimleri takip eden ülkeler elde ettikleri verilere göre ulusal politikalarını oluşturacaklarından karlı çıkacaklar, değişimi takip etmeyenler ise diğerlerine muhtaç kalacaklardır. Küresel ısınmanın ülkemiz denizlerinde başta biyoçeşitliliğe yapacağı etkiye baktığımızda her denizin farklı sorunlarla karşı karşıya kalacağını görürüz. Akdeniz; Cebelitarık Boğazı ile Atlantik Okyanusu’na bağlı ve Atlantik Okyanusundaki ekolojik – oşinografik değişimler Akdeniz’i direk etkilemektedir. Diğer yandan, Akdeniz; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki değişimlere de açıktır. Çünkü 163 km uzunluk, 15 metre derinlik ve 365 m genişlikteki Süveyş Kanalı yoluyla birçok tür Akdeniz e girmiştir ve hala girmektedir. Örneğin Akdeniz’de bulunduğu bilinen 650 balık türünden 90 tanesi havzanın yeni müdavimleridir. Bunlardan 59 tür Süveyş Kanalı yoluyla Akdeniz’e girmiştir. Bazıları da Atlantik Okyanusundan gelerek yeni ortama uyuma çalışmaktadır. Halen 300 civarında Kızıldeniz kökenli denizel tür Akdeniz’dedir. Ülkemiz sularında tespit edilen Hint Okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30 un üzerindedir ve bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır. Sadece İskenderun Körfezi’nde avlanan yabancı türler toplam avın % 20 sini oluştururken bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Yani, yeni balık türlerinin Akdeniz’e girmesi zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Başta av türleri değişmiş, Hint Okyanusu kökenli, çok renkli birçok yabancı tür ticari değerinden dolayı avlanır hale gelmiştir. Doğu Akdeniz’de görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Birçok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar geleneksel tatları aratmakta, çoğu kez kimse yediği balığın Hint Okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir. Bütün bu türlerin doğu Akdeniz’e girmesi ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabetine girmesinin ana nedenlerinden biri Akdeniz’deki su sıcaklığının artışıdır. Akdeniz’de artık tropikalleşme yaşanmaktadır ve bu tüm havzayı etkilemektedir. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte, hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı Akdeniz’de son 10 yılda yüzey suyu sıcaklığı 0.2 C derece artmıştır. Bu artış 13 C gibi sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Akdeniz içinde Doğu Akdeniz her zaman daha sıcak bir bölge olmuştur. Öyle ki bazen yaz aylarındaki yüzey suyu sıcaklığı 28 - 29 C’yi bulur. Bu sıcaklıklar kış aylarında bile her zaman 20 C üstünde su sıcaklıkları bildiğimiz Tropik denizleri yansıtmaktadır. Batı Akdeniz’de dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 C yükselmiştir. Buna karşın Doğu Akdeniz’deki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm’dir. Akdeniz’deki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türleri değil birçok göçmen tür için de tehlikelidir. Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmaz olacaktır. Son yıllarda Orta Akdeniz ve Ege Denizi’nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümü de küresel ısınmayla ilintilidir. Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir. 12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdeniz’de bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan etkileneceğini kestirmek şimdilik zordur. Deniz suyu seviyesindeki değişimler Akdeniz’deki uzun ve geniş plajların supralitoral zonu ile gel - git bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyecektir. Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan veya yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdeniz’de deniz suyu seviyesindeki yükselmeler hareket yeteneği zayıf sesil ve sedenter türleri daha fazla etkilerken, balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir. Denizel canlılardan özellikle de bazı balık türleri, küresel ısınmanın anlaşılmasında belirteç görevi görürler. Su sıcaklığı; balık türlerinin üremesi ve ideal yaşam alanı oluşturması nedeniyle en belirleyici faktörlerin başında gelir. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığı değişimine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdeniz’de yaşayan ve Karadeniz ve Marmara’ da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması, hatta İğneada gibi Batı Karadeniz’de avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi’nde de görülebilmesi, dağılımının Akdeniz’in güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır. Termofilik olarak adlandırılan (Sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey Ege ve Marmara Denizinde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncü işareti olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Karadeniz’in Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi Akdeniz - Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdeniz’in su seviyesi daha yüksek idi. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup bu olaya Mediteranizasyon (Akdenizleşme ) denilmektedir. Akdeniz’den Karadeniz’e geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlediğini gösterir. Bununda sebebi ise havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadeniz’de Akdenizleşmenin hızlanması ve bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi önümüzdeki yıllarda daha da belirginleşebilir. Karadeniz’deki ekolojik değişimde bir diğer belirleyici etmen bu havzadaki organik yüklerin üretim ve tüketim bilançosuna bağlı olacaktır. Bu aşamada küresel ısınmanın plankton üretimini ne ölçüde değiştireceğini bilememekteyiz. Ancak günümüzde Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek, su kolonundaki organik yüklerin denizden emilmesini sonuçlar. Bunun olmadığı yani planktonların diplerde biriktiği bir süreçte dipte H2S oluşumu hızlanacaktır. Dolayısıyla sistemdeki organik maddeleri tüketen balıkların azalmasıyla H2S tabakası daha da yükselecektir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, bariyer ve aklimizasyon görevi gören Türk Boğazlar sisteminin aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek zor olmaz. Ayrıca, Hint Okyanusundan Akdeniz’e geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş Kanalının yaptığı görevi İstanbul Boğazı’nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu sorusu cevaplanmayı beklemektedir. Zira yüzey suyunda tuzluluğu %o 40 olan Akdeniz’in , %o 38 olan Ege , %o 20 olan Marmara , % o18 olan Karadeniz , %o 16 olan Kuzey batı, %o 14 olan Azak- Kerç boğazı sisteminde yüzey suyu sıcaklığının artışı, Akdeniz kökenli türlerin bu denize girişini hızlandırabilir. Dış çevredeki değişimin hızına yetişemeyen türlerin kaybolması da olası görülmektedir. Diğer yandan, küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülebilir. Bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine vereceği etki de incelemeye değer bir başka konudur. Çünkü Akdeniz’den Karadeniz’e çıkan yüksek tuzluluklu ve sıcak alt akıntı ile Karadeniz’den gelen düşük tuzlukluklu soğuk üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenler. Deniz suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin Karadeniz’e geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilebilir. Bu olguların ışığında Karadeniz’deki av kompozisyonu ve balık türleri de değişecek, türler de muhtemelen artacaktır. Avlanan balıkların miktarları da değişebilir. Bu ise yüzyıllardır geleneksel hale gelmiş Karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir. Ancak, küresel ısınma Karadeniz’deki H2S tabakasının kalınlığını değiştirerek en olumsuz etkisini gösterebilir. Zira Akdeniz’den gelen sular daha sıcak olacak, Karadeniz’de bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak, hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayabilir. Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7 lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir. Bu da Karadeniz gibi sınırlı su yenilenmesine sahip, izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir. Karadeniz’deki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balığı, alabalık başta olmak üzere bir çok türü de olumsuz etkileyecektir. Küresel ısınmayla Karadeniz su sıcaklığındaki artış dahası, değişen atmosferik ritm nedeniyle yağış rejimi değişecek, denize besleyici yükler birden girecek, böylelikle mevsimsel plankton patlamaları yaşanabilecektir. Günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla üreyen organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedileceği gibi, organik maddelerin karadan gelen sediment yükler altına hapsedilmesiyle tersine yani H2S zonunun daha da inceleceği bir sürece de tanık olabiliriz. Böylesi bir süreçle Karadeniz daha iyi bir ortama da geçebilir. Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm (Mareograf) istasyonlarının sayısı yeterli değildir. Sınırlı mevcut veriler, yılda ortalama 7 mm lik deniz seviyesi artışının olduğunu göstermektedir. Bunun da kıyısal ekosistemde başta erozyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatalara yola açacağı aşikardır. Özellikle dalga zonunda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir. Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de inceleme konusudur. Doğal olarak, Karadeniz’deki hidrolojik değişimler, akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin İlkbaharda Karadeniz’e çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama alanları ve dağılımları incelenmeye değer bir konudur. Sulak alanlardaki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesine, eski ile yeni türler arasındaki mücadeleye de sahne olacaktır. Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır. Bunun küresel boyutta olması da mümkündür. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikedir. Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Sonuç Küresel ısınma sadece canlı yaşamını direk olarak etkilemeyecek, habitat yıkımlarına da yol açacaktır. Böylece küresel ısınma ekosistem değişikliklerini de beraber getirecektir. Örneğin bu durum özellikle Posidonia oceanica’da ve Mytilus galloprovincialis’de görülecektir. Akdeniz endemiği ve çok üretken bir deniz çiçekli bitkisi olan P. oceanica, Akdeniz havzasında sıcaklığın yüksek olduğu bölgelerde (İsrail, Lübnan kıyıları) dağılım göstermemektedir. Denizsel ortamda sıcaklık artışlarının bu türün dağılım sınırlarını azaltacak ve dolayısıyla birçok bentik ve pelajik canlının üreme ve beslenme alanı ortadan kalkacaktır. Henüz içerdiği biyoçeşitlilik tam olarak ortaya konulmamış bu türün fenolojisindeki değişimler, birçok türün daha tanımlanmadan ortadan kalkması demektir. Aynı durum soğuk suları seven ve ekonomik öneme sahip Mytilus galloprovincialis’de gerçeklecektir. Sıcaklık faktörü nedeniyle ülkemizde güney dağılım sınırı orta Ege olan M. galloprovincialis, sıcaklık artışıyla birlikte dağılım sınırını kuzeye doğru azaltacaktır. Bu türün İzmir Körfezi’nde yüksek sıcaklığın değerlerinin olduğu yaz aylarında sığ sularda toplu ölümlerinin olduğu günümüzde rapor edilmektedir. 1. Küresel ısınma türlerin fizyolojik dengelerinde de değişimlere yol açacaktır. Üreme dönemlerinde ve eşeysel olgunluğa erişme yaşlarında bir değişimin, canlıların kondisyonlarında ve boylarında da değişikliği beraberinde getirebilecektir. 2. Karadeniz’de özellikle soğuk mevsimlerde hamsilerin kuzeye yaptıkları göçler ya azalacak veya duracaktır. Bu da ülkemize milyonlarca liralık zarara ve birçok balıkçı ailenin işsiz kalmasına yol açacaktır. 3. Ülkemizde su ana kadar tespit edilmiş yabancı tür sayısı 277 dir. Ülkemiz denizlerine yabancı türlerin zamana bağlı olarak yerleşim hızlarını inceleyecek olursak, 1961-1980 yılları arasında 1 yabancı türün ülkemiz sularına gelmesi 16 hafta da bir olurken bu oran 1980-2000 yılları arasında 3.7 haftaya kadar düşmüştür (ÇINAR et al., 2005). Periyotlar arasındaki bu büyük farklılık, periyotlar arasında yapılan bilimsel çalışmaların sıklığından kaynaklandığı gibi küresel ısınma nedeniyle sıcak seven Kızıldeniz kökenli türlerin Akdeniz’de girişlerinin artmasından ve Akdeniz baseninde dağılım alanlarını genişletmesinde de kaynaklanmaktadır. Buna en iyi örnek halk arasında Karavida olarak bilinen türlerden Erugosquilla massevensis’in daha önceleri sadece Akdeniz kıyılarımızda bulunurken 2004 yılında Marmara Denizi’ne kaydedilmiştir. 4. Küresel ısınma ve tropikalleşme etkisiyle Akdeniz’e ve Karadeniz’e giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili ülkemizde bir veri bankasının oluşturulması gerekir. Böylelikle önümüzdeki dönemdeki ekolojik gelişmelerle ilgili daha doğru tahminlerin yapılması mümkün olabilecektir. 5. GOOS –Med GLOSS olarak bilinen ve UNEP –IOC, UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip etmek, ülkemizde kurulacak birden çok interdisipliner çalışma grubu ile Türkiye denizlerinin vakit geçirmeden izleme çalışmalarına başlanması gerekir. Bu konuda devletin yetkili organları harekete geçmeli, Üniversiteler arasında birkaç on yıl gibi uzun süreli araştırma projelerine başlanılmalıdır. Girişte sözü edildiği gibi izlenmeden değişimleri anlamak mümkün değildir. İzlemek ise geniş bir alanda mümkün olduğunca sık bir ağda ve uzun sürece yayılı olmalıdır. Bu konuda hükümetlerin ve devletin ilgili kurumlarının kararlılığı önemlidir ve ülkenin geleceğini direk ilgilendirmektedir. 6. Öte yandan sadece karı hedefleyen üretim anlayışının dünyayı ve insanlığı bir kaosa götürdüğü de bir gerçektir. Mevcut üretim ilişkisiyle gezegenimizde tüm canlıların geleceği tehlike altına girmiştir. Küresel iklim değişikliği yaklaşık 200 yıllık sanayi devrimi ve bunu izleyen kapitalist üretim süreçlerinin bir sonucu olduğuna göre bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve tüm canlılığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. Aksi takdirde, suyu ısınan okyanuslar, denizler veya dünya değil, buna neden olan biz insanlar ve hiçbir suçu olmayan diğer canlılar olacaktır. www.tudav.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-ve-denizler-raporu

ENZİMLERİN MOLOKÜLER GENETİĞİ

Enzimlerin ve ürünlerinin çeşitli endüstriyel alanlarda kullanımlarının giderek yaygınlaştığı günümüzde, daha yüksek aktiviteye sahip ve daha dayanıklı enzimler için talep artarak sürmektedir. Bu bağlamda, grup çalışmaları endüstriyel enzimlere odaklanmış olup, laboratuvarda endüstriyel enzim üreticisi yerel bakteriyel izolatlar ve referans bakteri soyları ile çalışılmaktadır. Bu kapsamda; moleküler biyoteknolojik yaklaşımlarla endüstriyel enzim üreticisi yerel izolatlar veya referans soylardan hareketle rekombinant soylar elde edilmekte ve istenilen özelliklere sahip varyantlar geliştirilmektedir. Toprağın sahip olduğu biyoçeşitliliği, kültüre alma zorunluluğu olmaksızın ulaşılabilir kılması nedeniyle dünyada giderek yaygınlaşan bir uygulama alanı olan metagenomik yaklaşımı, toprak örneğinde bulunan tüm metagenomun klonlanmasına izin verdiğinden, bu yöntemle elde edilecek metagenomik DNA kütüphanelerinin işlevsel tarama yöntemleri aracılığıyla taranması sonucunda yeni / gelişmiş özelliklere sahip enzimlerin belirlenmesi olasıdır. Bu nedenle, işlevsel metagenomik yaklaşımı laboratuvarda, istenilen özelliklere sahip enzimlerin elde edilmesi amacıyla uygulanan bir diğer çalışma alanını oluşturmaktadır. Bu çalışmalarla ülkemizdeki mikrobiyal çeşitliliğe sahip çıkmanın ve enzim bilimine katkıda bulunmanın yanı sıra, ilgili sanayi kuruluşları ile iş birliği içinde endüstriyel enzim üretimi hedeflenmektedir.

http://www.biyologlar.com/enzimlerin-molokuler-genetigi

Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli

Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli

Müsteşarımız Prof. Dr. Lütfi Akca, Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli'nin Açılışını Yaptı…Müsteşarımız Prof. Dr. Lütfi Akca, Bakanlığımızda düzenlenen Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli'nin açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye'nin biyoçeşitlilik açısından zengin ve şanslı bir ülke olduğunu belirterek, Bakanlık olarak bu zenginliğin korunması için çalıştıklarını” söyledi. “Nuhun Gemisi Veri Tabanı'na, bugüne kadar yaklaşık yarım milyon veri girildiğini ve bu verilerin ilgili uzmanlarca sürekli güncellendiğini aktaran Akca, doğa koruma faaliyetlerinin ise alan ve tür koruma olarak iki ana eksende sürdürüldüğünü” anlattı. “Bakanlığımızın şu ana kadar ilan ettiği 321 koruma alanı bulunduğunu hatırlatan Müsteşarımız Akca, bunların 40'ının milli park statüsünde olduğunu, bu sayının önümüzdeki süreçte 55'e çıkartılmasının planlandığını bildirdi. Türkiye'de karasal sulak alanların yüzde 30'unun koruma altına alındığını belirten Akca, bu konudaki dünya ortalamasının ise yüzde 17 olduğunu” ifade etti. “Bugünkü hesaplamalara göre dünya ekonomisinde, yaklaşık 16 ila 54 trilyon dolarlık bir biyoçeşitlilik ekonomisi bulunduğuna işaret eden Akca, sanayideki gelişme ve nüfus artışı sonucunda ciddi bir çevre kriziyle karşı karşıya kalındığını kaydetti. Bunun sonucunda, sürdürülebilir kavramının ortaya çıktığını anımsatan Akca, sürdürülebilir kalkınmanın bir aracı olarak da yeşil ekonomi ve büyümenin gündeme geldiğini, daha az karbondioksit üreten ekonomik yöntemlerin araştırılmaya başlandığını” söyledi.Akca, ''Gelecekte, bugün nasıl, 'Ne kadar karbondioksit üretiyorsun' diye soruluyorsa muhtemeldir ki ekonomin ne kadar yeşil diye sorulacak'' ifadesini kullandı. ''Ülkemizde doğa korumadaki algıyı değiştirmek istiyoruz'' Genel Müdürümüz Ahmet Özyanık ise Türkiye'nin biyokıymetlendirmesini yapmak istediklerini vurgulayarak, Türkiye'nin bilinmeyen, görülmeyen ve kıymetlendirilemeyen varlıklarını ortaya çıkartmayı amaçladıklarını dile getirdi.Doğa koruma faaliyetlerinin, çoğu zaman ekonominin engeli olarak algılandığını belirten Özyanık, oysa ki doğanın ve biyolojik çeşitliliğin korunmasıyla hem ülkelerin ekonomik refahının artacağını hem de sosyal refahın gelişeceğini vurguladı. Dünyadaki bütün bilimsel çalışmaların da bu durumu desteklediğini kaydeden Özyanık, Türkiye'de biyoçeşitlilik çalışmalarının herhangi bir dış destek alınmadan, Türk uzmanlarca gerçekleştirildiğini anlattı. Evrensel bilgi kaynaklarından faydalanarak, ülkeye özgü bir çalışma ortaya koymanın ve elde edilen verilerin siyasiler, sivil toplum kuruluşları ve kamu kurumlarınca değerlendirilerek kullanılmasının, biyoçeşitlilik ekonomisi çalışmalarının hedefini oluşturduğuna işaret eden Özyanık, ''Biz bunun neticesinde başka bir şey yapmak, ülkemizde doğa korumadaki algıyı değiştirmek istiyoruz. Eğer doğa korumanın ekonomiye katkı sağladığını düşünürsek ve buna inanırsak, doğayı ve biyoçeşitliliği daha fazla koruruz'' diye konuştu. Konuşmaların ardından Müsteşarımız Lütfi Akca, Genel Müdürümüz Ahmet Özyanık ve DSİ Genel Müdürü Akif Özkaldı, 4. Türkiye Yaban Hayatı Fotoğraf Yarışması Sergisi'nin açılışını yaptı. Biyoçeşitlilik Ekonomisi Paneli’nin açılışında birer konuşma yapan Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanı Ayhan Çağatay ve Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanlığı Araştırma Şube Müdür V. Adem Bilgin “Doğa Korumanın Ekonomik Sisteme Entegrasyonu İçin İlgi Gruplarının Eğitimi ve Kılavuz Oluşturma Projesi” nin  hedefleri, maksatları ve proje çıktıları konusunda katılımcıları bilgilendirdi. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilik-ekonomisi-paneli

Biyolojik Çeşitlilik Sempozyumu Ankara’da Yapıldı

Biyolojik Çeşitlilik Sempozyumu Ankara’da Yapıldı

Bakanımız Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Ankara’da düzenlenen Biyolojik Çeşitlilik Sempozyumu'nun açılışını yaptı. Prof. Dr. Veysel Eroğlu açılışta yaptığı konuşmada, biyolojik çeşitliliğin korumasının gerekliliğine işaret ederek, Türkiye'deki türlerin Kıta Avrupası’ndan çok daha fazla olduğunu hatırlattı.Sempozyumun, Rio'da düzenlenecek olan Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı'na da hazırlık niteliği taşıdığını belirten Prof. Dr. Eroğlu, bu toplantıya Türkiye'nin Başbakan ve Bakanlar seviyesinde katılacağını dile getirdi.Alan, tür, gen ve ekolojik korumaya ilişkin yapılanları anlatan Bakanımız Prof. Dr. Veysel Eroğlu, mevzuatla ilgili düzenlemeler yaptıklarını, yeni yapılanmada Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün, 15 tane bölge müdürlüğü ve her ilde şeflikleri olan çok büyük bir kurum haline getirildiğini kaydetti.Hükümetlerinin, biyolojik çeşitliliğin korunmasına büyük önem verdiğini vurgulayan Prof. Dr. Veysel Eroğlu, “Bu bizim için en büyük zenginlik. Bunu korumak mecburiyetindeyiz” diye konuştu.Üniversitelerden, kurum ve kuruluşlardan da bilgi alarak, biyolojik çeşitliliğin korunmasına ilişkin hazırlanan kanun tasarısının Meclis'e sevk edildiğini, bunun Meclis'teki komisyonlardan geçmesini ve kanunlaşmasını beklediklerini ifade eden Prof. Dr. Eroğlu, bu kanunun, Türkiye'de biyoçeşitliliğin korunması açısından fevkalade önemli bir adım olacağını belirtti.Biyolojik çeşitliliğin tespiti için dışarıdan gençlerin ve bilim insanlarının Türkiye'ye gelerek, tespitte bulunmasının kendilerini çok rahatsız edeceğini kaydeden Bakanımız Prof. Dr. Veysel Eroğlu, üniversitelerle ve bilim insanlarıyla yakın ilişki içerisinde çalışmalar yürütülmesinin önemine işaret ederek, araştırma merkezleri, botanik merkezleri gibi yerlerin kurulması için birlikte hareket edilmesi gerektiğini söyledi.Türkiye'nin ekonomik açıdan çok güçlü bir ülke olduğunu belirten Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bunların yapılmasının ekonomik anlamda bir problem olmadığını anlattı. ''Nuh'un Gemisi Projesi'' ile Gen Bankası Oluşturuldu''Nuh'un Gemisi Projesi'' ile gen bankası oluşturulduğunu ve buraya ilk veriyi de kendisinin girdiğini kaydeden Prof. Dr. Eroğlu, kelaynak ve karaca gibi nesli tükenen türlerin de koruma altına alındığını, hatta bu alanda Suriye ve Gürcistan gibi ülkelere destek verildiğini ifade etti.Rehabilitasyon merkezlerinde tedavi edilen hayvanların da doğaya bırakıldığını ve koruma alanlarının sayısının çoğaltıldığını belirten Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Türkiye'de bugün 41 milli park, 185 tabiat parkı ve 109 tabiat anıtı bulunduğunu aktardı.Bu kapsamda kurulan Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi hakkında da bilgiler veren Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bu merkezin, 7 Haziran'da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımı ile açılacağını hatırlattı. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sempozyumu-ankarada-yapildi

Baraj Alanlarındaki Bitki Türlerinin Tespiti

Baraj Alanlarındaki Bitki Türlerinin Tespiti

DSİ Genel Müdürlüğü’nce yatırım programında yer alan (baraj) alanlarında, ekonomik (tıbbi-aromatik, süs bitkisi vd.) değeri olan endemik, nadir endemik ve nesli tehlikede olan bitki türlerinin tespit edilmesi, uygun yetiştirme ortamlarına nakledilerek biyoçeşitliliğin ve doğal mirasın korunması, bazı bitkilerin ekonomiye kazandırılması ve nesillerinin devamlılığının sağlanması amacıyla Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü,  Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü arasında 2012 yılında imzalanan işbirliği protokolü kapsamında; "Mersin Pamukluk Barajı Baraj Göl Aynası Altında Kalacak Bitki Türlerinin Tespiti Projesi” işi VII. Bölge Müdürlüğü tarafından yürütülmekte olup, projenin yüklenici firması Doğa Bilim ve Danışmanlık (MEÜ-Su Ürünleri Dekanlığı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Deniz AYAS)’tır. İlgili işi MEÜ-Fen-Edb. Fak. Dekanlığı Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Ayşe EVEREST yürütücülüğü ve koordinasyonunda oluşturulması sağlanmıştır.      Proje kapsamında işbirliği yapılan kurumların katılımının sağlandığı istişare toplantısı 21.11.2013 tarihinde Mersin İl Şube Müdürlüğü Toplantı Salonu’nda  yapılmıştır. Orman ve Su İşleri Bakanlığı 7. Bölge Müdürü Etem BOZ başkanlığında gerçekleştirilen toplantıya Mersin Orman Bölge Müdürlüğü, DKMP Genel Müdürlüğü, Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü,  DSİ 6. Bölge Müdürlüğü, ve Orman ve Su İşleri Mersin İl Şube Müdürlüğünden personel katılmıştır.Proje bilgilendirme toplantısında yüklenici firmanın Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ayşe EVEREST tarafından projede bugüne kadar yapılan çalışmaların anlatıldığı bir sunum gerçekleştirilmiştir ve katılımcılar tarafından değerlendirmelerde bulunulmuştur. Proje çalışması sırasında baraj havzasına yapılan arazi gözlem çalışmaları sonucunda, alandaki bitki taksonları toplanmış, teşhisleri yapılmış ve bu bitkilerden ekonomik değere sahip olanlar, tıbbi aromatik bitkiler sınıfına girenler, endemik taksonlar ve doğal habitat ve ekolojik durumları belirlenmiştir.Pamukluk Barajı’nda yürütülen proje kapsamında 100 bitki taksonu, 1 mantar taksonu ve 1 liken taksonu teşhis edilmiştir. Verbascum pseudoholotrichum Hub.-Mor. türünün endemik ve IUCN kırmızı listesinde CR (critically endangered-çok tehlikede) statüsünde bulunması, Centaurea ptosimopappoides Wagenitz türünün ise endemik ve IUCN kırmızı listesinde VU (vulnerable-zarar görebilir) statüsünde bulunması sebebiyle taşınması/nakledilmesi önerilmiştir.Taşınmasına karar verilen Verbascum pseudoholotrichum Hub.-Mor. ve Centaurea ptosimopappoides Wagenitz türlerine ait tohumlar fidanlıklarda çimlendirilecektir. Verbascum pseudoholotrichum Hub.-Mor. türü için 800’ün üzerinde fide yetiştirilmiştir. Kasım/Aralık ayı içinde Verbascum pseudoholotrichum Hub.-Mor. ’un plantasyonu gerçekleştirilecektir. Centaurea ptosimopappoides Wagenitz türüne ait yaklaşık 250 adet tohum çimlendirilmek amacıyla toplanmıştır.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/baraj-alanlarindaki-bitki-turlerinin-tespiti

Işık Kirliliği

Işık Kirliliği

Bir zamanlar ışıltılı şehirler, dünyanın en güzel şehirleri olarak kabul edilmişti. Ama artık, bu düşünce geçerli değil. Küresel ısınma ve enerji israfıyla mücadele öncelik kazandı. Çünkü ışık kirliliği ve yüklü faturalar ortaya çıktı. Bu kirlilik, ekosisteme ve insan sağlığına ne kadar olumsuz etki bırakacağı, henüz bilinmemektedir. Sürekli ışıklar yandığı için, gece karanlığı yaşanmamaktadır. Gece ,hayvanların , bitkilerin ve insanların biyolojik saati açısından çok önemlidir. Işık kirliliği, biyoçeşitliliği tehdit ediyor. Yapay ışık tüm canlıların düzenini bozuyor. Sineklerin çoğu, yapay ışıktan dolayı ölmüştür.Sineklerin yok olmasıyla, besin zincirinin dengesi bozulmuştur ve ekosistemde bir takım değişiklilere neden olmuştur. Göçmen kuşlar, yıldızlar sayesinde yönlerini bularak göç ederler. Kuşlar için ışık kirliliği yeni bir tehlikedir: Kuşlar sadece insanlar için değil, dünyadaki tüm canlı yaşam için çok gereklidir. Her yıl milyarlarca haşereyi, sineği tüketirler, milyarlarca bitki tohumunu yayarlar. Özellikle küçük sineklerle beslenen göçmen kuşlar gece seyahat ederler. Kimi türler milyonlarca kilometre yol kat ederler. Kısmen takım yıldızlardan yön bulurlarken gökdelenler, deniz fenerleri gibi yüksek yapılardan yayılan ışıklar onlar için çekici olur. Bunun sonucu, kuşlar ya yorulup düşünceye kadar ışık etrafında fır dönerler ya da doğrudan binaya çarparlar. Bu şekilde bir gecede binlerce kuşun öldüğü bilinmektedir. Kimi deniz hayvanlarının yuvalama alışkanlıkları, ışık kirliliği ya da yapay aydınlatma yüzünden tehlikededir. Deniz kaplumbağalarının binlerce yumurtasından çıkan yavrulardan yalnızca birkaçı denize ulaşabilmektedir. Denize ulaşmak için deniz ile kara arasındaki aydınlık farkını kullanan kaplumbağalar yapay ışıklandırmalarla karaya yönelince hayatlarından olmaktadırlar. Avustralya' da yapılan bir araştırmaya göre mercanlar, üzerlerine düşen aşırı ışık yüzünden kendilerine renklerini veren mikroskobik bitkileri reddetmekte, beyazlaşmakta ve strese girmektedirler. Bitkilerin, işlevlerini yerine getirebilmesi ve gelişimini tamamlayabilmesi için geceye ihtiyaçları vardır. Yapay ışığa aşırı maruz kalan bitkilerin filizlenmesi, çiçek açması, meyve vermesi ve yaprakların büyümesinde olumsuz yan etkileri olabilir. Işık kirliliği insanların hormonal dengesini bozar ve sinirli olmasına neden olur. Ayrıca kanser hastalıkların oranındaki artışa, bu kirlilik neden olmuş olabilir. Yapay ışıktan dolayı, epifiz bezi(beyinde bulunan bir bez)yeteri kadar melatonin hormonu(uyku hormonu) salgılayamaz. Epifiz bezi, gece hormon üretir. Melatonin, kanser hastalığını önler, yaşlanmayı geciktirir, tümörlerin büyümesini engeller. Işığın üretim maliyeti yüksektir. Kamaşma, dikine ve aşırı ışık boşa giden enerji demektir. Uluslararası Karanlık Gökyüzü Birliği' nin yaptığı bir araştırmaya göre, bu şekildeki dış aydınlatmalarda ışığın %30 kadarı boşa gitmektedir. Bu yanlış uygulamaların maliyetinin ABD de yılda 2 milyar dolar olduğu hesaplanmıştır. İngiltere de ise yanlış ışıklandırma yılda 53 milyon sterlin tutarında enerji kaybına neden olmaktadır. Türkiye de bu yönde bir araştırma yapılmamış olsa da ilk değerlendirmeler en az %30 enerji kaybı olduğu yönündedir. Işık kirliliğine karşı önlem almak yaklaşık bir elektrik santralı kurmak anlamına gelmektedir. Kaynak: www.verdura.fr www.aydinlatmax.com Çeviri: Dilek ÖĞÜTCÜ Eğitim ve Etkinlikler Sorumlusu/Education and Event Area Representative Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı A.Ş. (Faruk Yalçın Zoo) www.farukyalcinzoo.com

http://www.biyologlar.com/isik-kirliligi-1

Karabük Envanter Ve İzleme Projesi Kapsamında Yeni Tespitler

Karabük Envanter Ve İzleme Projesi Kapsamında Yeni Tespitler

Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi kapsamında Karabük İli Karasal ve İç Su Ekosistemlerinde Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme çalışması 2013 yılında başlamış olup çalışmalar devam etmektedir. Bu bağlamda Karabük ilinde Damarlı (vasküler) bitkiler ve Omurgalı hayvanların (Memeliler, Kuşlar, Balıklar, Sürüngenler, Çift yaşarlar) tespitinde arazi çalışılmaları hız kesmeden sürdürülmektedir.Bahse konu arazi çalışmalarını yerinde incelemek üzere Genel Müdürlüğümüz Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanı Ayhan ÇAĞATAY ve Envanter Şube Müdürü Umut ADIGÜZEL, Karabük İl Şube Müdürü Ahmet Işık ve İl Şube Müdürlüğü mühendisleri İsmail SEVİMLER ile Ali Bozkurt arazi çalışmalarına katılım sağlamıştır.Memeli türlerin tespiti için gidilen arazi çalışmasında daha önceden kurulmuş fotokapan cihazları toplanmış ve görüntüleri alınarak kaydedilmiştir. Ayrıca memeli türlerin iz, dışkı vb. yöntemlerle tespiti yapılmıştır. Söz konusu fotokapan görüntülerinde yaban kedisi, kızıl tilki, çakal, karaca, kaya sansarı, yabandomuzu, bozayı ve sarıboyunlu orman faresi gibi türler tespit edilmiştir. Yeni görüntüler elde etmek amacıyla çalışma alanına birçok yeni fotokapan yerleştirilmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda gidilen bölgelerin habitat yapısı ve tür dağılımı konusunda bilgi alınmıştır. Bu doğrultuda söz konusu arazi çalışmasında elde edilen fotokapan görüntü ve videoları aşağıda verilmiştir.T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından Karabük İli’nin biyoçeşitliliğinin ortaya çıkarılmasına yönelik proje kapsamında 31.07.2014 tarihine kadar gerçekleştirilen arazi çalışmaları sonucunda tespit edilen özellikler yeni kayıtlar aşağıda verilmiştir.· MEMELİ KAYDIUZMAN: UZM. BİYOLOG MURAT DOĞANKarabük İli’nde tespit edilen ve olması muhtemel 48 farklı memeli türünden 12 memeli türü fotokapan ve sharman tipi özel kapanlarla kaydedilmiştir.Felis silvestris, Yaban KedisiVulpes vulpes, Kızıl TilkiCanis aureus, ÇakalCapreolus capreolus, KaracaMartes foina, Kaya SansarıUrsus arctos, BozayıApodemus flavicollis (Sarıboyunlu orman faresi)FLORAKOORDİNATÖR/FLORA UZMANI: YRD. DOÇ. DR. KERİM GÜNEYFLORA UZMANI: YRD. DOÇ. DR. BİLGEHAN BİLGİLİ Yapılan arazi çalışmalarında literatürde tespit edilen 705 taksona birçok ilaveler yapılmıştır. Bugüne kadarki çalışmalarda araziden 600’e yakın bitki örneği toplanmış ve teşhis edilmeye başlanmıştır. Bitki Teşhisleri Kastamonu Üniversitesi Orman Fakültesi Herbaryumu’nda yapılmakta olup, bitki örnekleri de yine aynı yerde muhafaza edilmektedir.  Bugüne kadarki teşhislerde 70 bitki türü Karabük ili için yeni kayıt olarak belirlenmiştir. Bu yeni kayıtların 14 tanesi endemik olup, bölgesel ve geniş yayılışlı bitkilerdir. Kalan bitkilerin teşhisi ve yapılacak diğer arazi çalışmaları ile bu sayının artacağı öngörülmektedir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/karabuk-envanter-ve-izleme-projesi-kapsaminda-yeni-tespitler

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Dünya’nın milyarlarca yılda oluşan biyoçeşitliliği tehdit altında olup büyük bir hızla yok olmaktadır. Her yıl canlı türlerin binde 6’sı tükenmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-biyolojik-cesitliligi-tehlike-altinda

Biyologların Sorunları

Biyologların Sorunları

1. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Orman ve Su Bakanlığı ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığında çalışan Biyologlar arazi çalışmaları yapmalarına rağmen, Sağlık Hizmetleri Sınıfında bulunmalarından dolayı, Teknik Hizmetler sınıfında yer alan meslek gruplarının yararlandığı Arazi Tazminatından yararlanamamaları sorunu 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun zam ve tazminatları düzenleyen 152. maddesinin III ortak hükümler bölümünde "Zam ve tazminatların hangi işi yapanlara ve hangi görevlerde bulunanlara ödeneceği, miktarları, ödeme usul ve esasları ilgili kurumların yazılı isteği ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü üzerine Maliye Bakanlığınca bütün kurumları kapsayacak şekilde ve 154 üncü madde uyarınca katsayının Bakanlar Kurulunca değiştirilmesi durumu hariç yılda bir defa olmak üzere hazırlanır ve Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulur." hükmü bulunmaktadır. Zam ve tazminatları belirleyen mezkur Kararnamenin [II sayılı cetvelin (E ) teknik hizmetler bölümünün 6 ncı fıkrasında "Teknik Hizmetler Sınıfına ait kadrolarda bulunan personelden; büro, atölye, ısı santralı, laboratuar, tesis (sosyal tesisler dahil), işletme, fabrika ve hizmet binaları dışında olmak şartıyla arazi, şantiye, inşaat, baraj, park, bahçe, maden ve yol gibi açık çalışma mahallerinde fiilen çalışanlara (belirtilen mahallerde yapılan kontrollük hizmetleri dahil), çalışılan her gün için belirlenen oranlarda ayrıca özel hizmet tazminatı ödenir.] [Arazi tazminatının en az 4 yıllık yükseköğrenim görenlerden: başmühendis, başmimarlar, yüksek mühendis, mühendis, yüksek mimar, mimar, şehir plancılarından, jeolog, hidrolog, hidrojeolog, jeofizikçi, kimyager, fizikçi, jeomorfolog, bölge plancısı, arkeolog, matematikçi, istatistikçi, astronom, tütün eksperi olanlara ödenmesi öngörülmüştür.] Yukarıda da görüldüğü gibi arazi tazminatından kimlerin yararlanacağı sayılırken arazide de çalışan personeller değil, sadece teknik hizmetler sınıfı personeli dikkate alınmıştır. Sağlık Bakanlığı dışında kalan Bakanlıklarda görev yapan Biyologlar arazi çalışmalarına fiilen katılmaktadırlar. Bu sebeple, Sağlık Bakanlığı dışındaki Bakanlıklarda fiilen arazi çalışmalarına katılan, denetim ve kontrol görevlerinde bulunan Biyologların arazi tazminatından yararlanmaları gerekirken, biyologlar bu kapsam dışında bırakılmışlardır. Bu uygulama anayasamızın eşitlikler ve iş barışı ilkelerine aykırılık göstermekte ve biyologlar mağdur edilmektedir. 2. Sağlık Bakanlığı dışındaki Kamu Kurumlarında çalışan Biyologların Sağlık Hizmetleri Sınıfında yer alması Bilindiği üzere sağlık hizmetleri sınıfında yer alan biyologlar Sağlık kurumlarının yanı sıra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Başbakanlık ve Başbakanlığa bağlı kamu, kurum ve kuruluşlarda ve Denizcilik Müsteşarlığı’nda vb. kurum/kuruluşlarda görev yapmaktadır. Biyologların sağlık sektörü dışında çevrenin korunmasına yönelik her türlü çalışmada çevre mühendisleri, inşaat mühendisleri, şehir plancıları, mimarlar, jeoloji mühendisleri, kimya mühendisleri, kimyagerler, ziraat mühendisleri, gıda mühendisleri ve benzeri meslek grupları ile birlikte teknik hizmet vermektedirler. Yukarıda saydığımız meslek gruplarıyla aynı koşullarda aynı işleri (ekolojik planlama, ekosistem yönetimi, ÇED raporu hazırlama, haşere mücadelesi, ve biyoçeşitliliğin saptanması gibi birçok alanda arazi ve laboratuar çalışmalarına fiilen katılmaktadırlar) yapmaktadırlar. Zira yönetmeliklerle belirlenen yetkilerden ve biyologların çalışma alanlarından da anlaşılacağı üzere aynı ortamlarda aynı yetkileri paylaşan ve aynı işleri yapan mühendis, mimar, jeolog, hidrojeolog, hidrolog, jeofizikçi, fizikçi, kimyager, matematikçi, istatikçi, yöneylemci, matematiksel iktisatçı, ekonomici ve benzeri ile teknik öğretmen okullarından mezun olup da, öğretmenlik mesleği dışında teknik hizmetlerde çalışanlar, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya bölümlerinden mezun şehir plancısı vb. meslek grupları biyologlar dışındaki meslek gruplarının Teknik Hizmetler Sınıfında, biyologların ise (Teknik Hizmet Üretmesine rağmen) Sağlık Hizmetleri Sınıfında olması anlaşılır değildir. Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama ile ilgili arazi şartlarında, biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde, hidrobiyoloji ve su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde, Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Çevre Koruma alanlarında biyoçeşitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri ve biyoloji programlarının geliştirilmesinde, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporlarının hazırlanmasında, tarım ve ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetleri, arıtma tesislerinde çalışan biyologların sağlık sektörü dışında birçok sektörde de yer aldıkları açıkça görülmektedir. Bu nedenle biyologların teknik hizmet üretmesi nedeniyle TEKNİK HİZMETLER SINIFINA dahil edilmesi gerekmektedir. Ayrıca biyologları hekimler vb. meslekler sağlık eğitimi almıyor diye yorumlamaktadırlar, ancak Maliye Bakanlığı'nın Biyologları Teknik Hizmetler Sınıfına almama nedeni "sağlık eğitimi alıyorlar" olarak ifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Biyologların hastanelerde ve benzeri sağlık kurumlarında istihdamları izne bağlanmıştır. Başka hangi meslek grubunun bağlı bulunduğu hizmet sınıfıyla ilgili kurum ve kuruluşlarda çalışması yönetmelikle yasaklanmıştır. 3. Ek ödeme sorunu 02 Kasım 2011 tarihinde 28103 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan "666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname" (KHK):666 sayılı KHK ile ek ödeme katsayıları değişmiştir. Buna göre uzman doktor, doktor, eczacı, veteriner hekimlerin ek ödemelerinde pozitif yönde iyileştirme yapılmıştır. Ancak biz biyologlar dahil olmak üzere psikolog, diyetisyen vb. 4 yıllık fakülte mezunları diğer sağlık personeli içine dahil edilmiştir ve ek ödeme katsayımız 95 olarak belirlenmiştir. Diğer sağlık personeli içinde 4 yıllık fakülte mezunları, önlisans mezunları ve sağlık meslek lisesi mezunları dahildir. Yani sağlık meslek lisesi mezunu ile 4 yıllık fakülte mezunu ek ödeme katsayısı aynı tutulmaktadır, dolayısıyla 4 yıllık fakülte mezunu ile lise mezunu eşit seviyede görülerek haksız bir durum ortaya çıkarılmıştır. 4. Fen Fakültesi mezunları arasındaki eşitsizlik Fizik, Kimya ve Biyoloji Bölümü mezunları aynı fakülteden yani Fen Fakültesinden mezun olmalarına rağmen, Biyoloji Bölümü mezunları olumsuz yönde farklı muamele görmektedirler. Biyologlarda Fen Fakültesinden mezun olan Fizik ve Kimya bölümü mezunları gibi Teknik Hizmetler Sınıfına dahil edilmelidir. Fen Fakültesinden mezun olan Fizikçi ve Kimyager meslekleri gibi Biyologlarında yaptığı işe imza atabilmesi, dolayısıyla Fen Fakültesi mezunları gibi Biyologlarında imza yetkisinin olması gerekmektedir. Biyologlar, Fen/Fen-Edebiyat Fakültesi mezunu Fizikçi-Kimyager gibi en az 4 yıllık fakülte mezunu olmalarına rağmen temel bilimcilerden farklı olarak, hem de ilgili hizmet sınıfının hep yardımcı hizmet sınıfları ve diğerleri kapsamında yer almaktadırlar (örneğin hastanelerde Laborant kadrolarında çalıştırılmaktadırlar). Biyoloji bilim dalından mezun olan biyologlar, bakanlıklara bağlı kurum ve kuruluşlarda mesleki kadro unvanlarıyla çalışmalarına rağmen, Fen/Fen-Edebiyat Fakültesi mezunu Fizikçi-Kimyager gibi temel bilimcilerden farklı (düşük) maaş almaktadırlar. 5. Biyolog kadrosu unvanı sorunu Biyolog Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi mesleğini doğrudan ilgilendiren hiçbir Bakanlıkta ayrıca biyolog yetiştiren fakültelerin Biyoloji Bölümlerinde kendi kadro unvanıyla istihdam edilmiyor. Yalçın DEDEOĞLU

http://www.biyologlar.com/biyologlarin-sorunlari

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0