Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 35 kayıt bulundu.

Kromozom nedir

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir. Çekirdeğin içinde ise kromozom adı verilen ipliksi parçalar bulunur. Kromozomlar, elektron mikroskobunda İ, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür ve boyutları mikronla ölçülür. Kromozomların sayısı canlı türleride değişiklik gösterir. Örneğin sirke sineğinde 8, kurbağada 26, farede 42, köpekte 78 kromozom vardır. İnsanın kromozom sayısı ise 46'dır. 22'si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde 1 çift de eşeysel kromozom bulunur ve toplam sayı 46 eder. Kromozomlar, molekül yapıları çok iyi bilinen DNA (dezoksiribonükleik asit) zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de özgül proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluşur. Döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 23 kromozom, babanın spermindeki 23 kromozomla birleşir. İşte bu 46 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. Kromozomlarda yer alan ve sayıları 25 bin ile 100 bin arasında olduğu tahmin edilen genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pekçok şeyi programlar. Bu genetik programlar, DNA altünitesi denen (A, T, C, G) kimyasallarıyla programlanır. Bilim adamları özellikle, 21. kromozomun içindeki 14 geni tam bir saatli bomba olarak niteliyorlar. Bu 14 genden birinde meydana gelen en ufak bir arıza Alzheimer, epilepsi, Parkinson veya lösemi hastalığına neden oluyor. Ayrıca halk arasında ‘‘Mongolluk’’ denilen Down sendromu ortaya çıkabiliyor. Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 24 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.kromozom Alzheimer, ağır işitme 2.kromozom Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.kromozom Akciğer kanseri 4.kromozom Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.kromozom Akne, saç dökülmesi 6.kromozom Diyabet, epilepsi 7.kromozom Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.kromozom Erken yaşlanma 9.kromozom Deri kanseri 10.kromozom Bilinmiyor 11.kromozom Diyabet 12.kromozom Metabolizma hastalıkları 13.kromozom Göğüs kanseri, retina kanseri 14.kromozom Alzheimer 15.kromozom Doğuştan beyin özrü 16.kromozom Crohn hastalığı 17.kromozom Göğüs kanseri 18.kromozom Pankreas kanseri 19.kromozom Bilinmiyor 20.kromozom Bilinmiyor 21.kromozom Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.kromozom Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.kromozom (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 24.kromozom (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/kromozom-nedir-1

Ökaryotik Kromatinin Fonksiyonu

Ökaryotik Kromatinin Fonksiyonu

Vücudunda belirgin bulan genetik özellikler uzak atalarınızdan miras alınmıştır; milyonlarca yıl geriye uzanan kesintisiz bir nesil kuşağından gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/okaryotik-kromatinin-fonksiyonu

Patolojinin Tarihçesi

İlk çağlarda; hastalıkların tanrıların insanları cezalandırmak için kullandıkları bir araç olduğuna inanılıyordu. Her hastalık bir günahın, suçun cezasıydı. Bu inanç, din adamlarının etkinliğini ve gücünü de artırıyordu. Batı Anadolu ağırlıklı eski Yunan uygarlığında ve sonraları ibni Sina'nın yaklaşımlarında, hastalıklar ile tanrı(lar) arasındaki bağı koparma çabaları olmuştur. Atardamarlarda hava değil, kan bulunduğunun anlaşılması bile, insanlık tarihinin yakın dönemlerindedir (Galen, MS 200). Orta çağ boyunca Avrupa'da hastalıkların içsel ve dışsal nedenleri olduğu yönünde (ilahi olmayan) düşünceler ortaya atılmış ve böyle düşünenler genellikle bundan zarar görmüşlerdir! Rönesans ile birlikte, hastalıklar konusunda fiziksel neden-sonuç ilişkileri gündeme gelmiş, salgın hastalıklardan insandan insana geçen etkenlerin sorumlu olabileceği gibi görüşler "gözleme dayanarak" ortaya atılmıştır. Dolayısıyla, "gözlem"in hastalıkları anlama açısından önem kazanması ve bugün anladığımıza yakın anlamda patolojik incelemeler yapılması rönesans ile başlar. Eski Mısır uygarlığında da "haruspex" isimli saray görevlilerinin belli hayvanların organlarını kesip inceledikleri bilinmektedir. Özellikle karaciğerin kesit yüzünü değerlendiren "haruspex"leri ilk patologlar olarak görmek mümkün olabilir. Ancak, "haruspex"lerin (sözcük anlamı:kâhin)incelemeleri o karaciğerde ne olduğunu açıklamayı değil, uğruna bir hayvanın karaciğeri çıkarılan kişinin geleceğinin ne olduğunu tahmin etmeyi amaçlıyordu! Patologluk, bu falcılık yönünü zamanla kaybetmiştir!. Patolojinin büyükbabası olarak kabul edilebilecek kişi, Padua Üniversitesi anatomi profesörü Giovanni Battista Morgagni'dir (1682-1771 veya 1777). Morgagni'nin 1761'de yayımladığı kendi yaptığı 700 otopsiyi anlattığı kitabı bir dönüm noktasıdır. Bundan sonraki dönemde "etiyoloji", "lezyon" ve "semptom" arasında ilişki kurularak bugün bildiğimize yakın, tanrısal yönü olmayan, bir "hastalık" kavramı oluşmuştur. Bu dönemde Bichat, Laennec, Dupuytren, Hodgkin, Addison, Paget, Rokitansky gibi adları bugün de yaşayan hekimler, patoloji bilgisinin artmasına katkıda bulunmuşlardır. Giovanni Baptista Morgagni (1682-1771), Valsalva'nın öğrencisidir. İtalya'da Padua Üniversitesinde 50 yıldan uzun süre görev yapmış ünlü bir hekim olan Morgagni, 1761 yılında, 80 yaşındayken De Sedibus adlı kitabını yayımlamış ve burada 700'den fazla olguda klinik bulgular ile otopsi bulgularını karşılaştırmıştır. Tanımladıkları arasında; mitral darlığı, endokardit, angina pektoris, siroz, spina bifida, patent duktus arteriosus, foramen ovale bulunmaktadır. Kolposkobu bulan, parasentezi ilk gerçekleştiren hekimdir. İnsan ve hayvanların aynı mikroskobik yapıtaşlarından (hücrelerden) yapıldığını ilk kez söyleyen, histolojinin babası olarak kabul edilen Theodor Schwann (1810-1882) da böyledir. Patolojinin 1980'lere kadar kullanılmakta olan yaklaşımlarının hemen tümünün kaynağı olarak "hücresel patoloji"nin kurucusu Rudolph Ludwig Karl Virchow gösterilmektedir. Histopatolojik incelemeye dayanan bu yaklaşımda "hücre"; yaşamı, hastalıkları ve ölümü açıklamaya yönelik tüm çabaların odak noktasını oluşturur. Virchow, hastalıklı hücrelerin de sağlam hücrelerden oluştuğunu vurgulayan ilk bilim adamıdır. Rudolph Ludwig Karl Virchow (1821-1902), günümüzdeki anlamı ile patolojinin babası olarak kabul edilir. Mikroskobun hastalıkların tanısında etkin biçimde kullanımını savunmuştur. Döneminin pek çok ünlü hekimi (Rokitansky dahil), mikroskobik incelemenin önemine inanmıyor ve bu yaklaşımı küçümsüyorlardı. Virchow; tromboz, atrofi, hiperplazi ve iskemi terimlerini ilk kez kullanmış, pek çok hastalığı bu gün bildiğimiz biçimleriyle ilk kez tanımlamıştır. Yaşadığı dönem için devrim niteliğinde olan -hemen tümünde haklı olduğu zamanla anlaşılan- görüşleri nedeniyle zorluklarla karşılaşmıştır. Daha 30 yaşına gelmeden fibrinojen, lökositoz ve lökemiyi tanımlamış; yerel lezyonlara cerrahi girişim yapılmasının anlamsız olduğunu düşünenlere karşı çıkmıştır. İnfarktüs, amiloid, kalsifikasyon ilk kez Virchow tarafından doğru biçimde açıklanmıştır. Lösin ve tirozin amino asitleri Virchow tarafından tanımlanmıştır. Her hücrenin bir hücreden meydana gelmesi gerektiğini (omnis cellula a cellula) yüksek sesle ve inatla söyleyen ilk doktordur. (Bu görüş, o zamanlar çoğunluk tarafından gülünç bulunuyordu). Art arda verdiği 20 konferansın ardından 1858'de yayımlanan Fizyolojik ve Patolojik Histolojiye Dayanan Hücresel Patoloji kitabı, hastalıkların mikroskobik incelenmesi yaklaşımının temeli olarak kabul edilir. Anatomik patolojinin tıp fakültelerinde zorunlu bir ders olarak kabul edilmesi de Virchow sayesindedir. Politik radikalliği ile de bilinen Virchow'un 2000 kadar makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Günümüzde, moleküler yöntemlerin gelişmesi ile bu tür yöntemler de patolojik incelemelerde gittikçe artan biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında, DNA başta olmak üzere, "genetik materyal" ile ilgili olanların önemi özellikle artmaktadır. Ülkemizde patoloji, Osmanlı döneminin tek tıp fakültesi olan askeri tıp fakültesinde (Gülhane) Alman bilim adamları tarafından ilk kez uygulanmıştır. Dolayısıyla, Patoloji Türkiye'ye Gülhane ile gelmiştir. İlk Türk patologlarının tümü askerdir. Ülkemizde patolojinin kısa bir tarihi bu konuda daha fazla bilgi edinmenizi sağlayabilir. Tıp eğitiminde patolojinin yeri Günümüzde tıp fakültesi düzeyindeki bütün okullarda patoloji en ağırlıklı derslerden biri olarak okutulmakta ve ders saati sayısının çokluğu açısından da pek çok kurumda ilk sırayı almaktadır. Bu dersler bir veya iki seneye yayılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde de, yalnızca 'ders anlatma' yolu ile öğretim pek çok kurumda neredeyse tümüyle ortadan kalkmakta olmasına rağmen, öğrencinin başarısının değerlendirilmesinde patoloji bilgisinin ölçülmesi önemini korumaktadır. Patoloji öğretiminden beklenen; öğrencinin hastalıklı doku ve organları inceleyerek, neden (etiyoloji) ve sonuç (hastalık bulguları) arasındaki bağlantıları kavrayabilmesini sağlamaktır. Patoloji eğitimi, hastalıklar bilgisine görsel bir boyut kattığı için, öğrenilenlerin daha anlaşılır ve kalıcı olmasını sağlama açısından önemlidir. Bu yönleriyle patoloji, 'temel' bir tıp dalıdır. Patolojide öğrenilenler, hemen tüm klinik dallarda o dala özgü bilgilerin öğrenilmesini kolaylaştırır. Tıp pratiğinde patolojinin yeri ve patoloji uzmanının işlevleri Patolog, hemen yalnızca yataklı sağlık kurumlarında hizmet veren, hem cerrahi hem dahili bilim dalları ve servisler ile ilişkili bir uzmandır. Patolog, aşağıda ayrıntılı olarak sıralanan işlevleri yerine getirirken özel laboratuar yöntemlerinden sürekli olarak yararlanır; bu açıdan patoloji bir 'laboratuar' bilim dalı olarak görülebilir. Ülkemizdeki akademik uygulamalarda ise patoloji, 'cerrahi' bilim dalları arasında yer alır. Tıp Fakültelerinde Patoloji Anabilim Dalı, idari açıdan Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanlığı'na bağlıdır. Tanı: Patologdan en çok beklenen, hastalıklı olduğu düşünülen doku ve organları inceleyerek hastaya belli bir hastalık tanısı koyması veya konulmuş olan bir tanının doğruluğunu değerlendirmesidir. Doku ve organlar vücuttan değişik biçimlerde alınır ve patoloğun incelemesine sunulurlar. (Örnekler: Lenf düğümü biyopsisi ile lenfoma adlı kötü huylu tümörün tanısının konulması; endoskobik yolla alınmış bir mide biyopsisi örneğinde gastrit mi, peptik ülser mi, kanser mi bulunduğunun saptanması...) Tedavi: Patolog, koyduğu tanıyla tedavinin biçimini belirleyebilir.(Örnek: Lenf düğümü biyopsisinde tüberküloz tanısı anti tüberküloz ilaçların, lenfoma tanısı ise antineoplastik ilaçların kullanılacağını belirler). Gittikçe daha yaygınlaşan bir diğer işlev ise, dokuda tedavinin yol açtığı değişikliklerin incelenmesiyle tedavinin etkinlik derecesinin belirlenmesidir. Bu uygulama, hastalığın gidişi konusunda tahmin yapmaya da olanak verir. (Örnek: Kemoterapiden sonra osteosarkoma dokusunun tümüyle ortadan kalkmış olması hastanın kullanılmış olan ilaçlardan yararlandığını gösteren bir bulgudur). Transplantasyon uygulamalarının yaygınlaşmasıyla, patologların transplante edilecek organı transplantasyondan önce ve sonra incelemeleri istenmektedir. Bir organın transplantasyona uygun olup olmadığı hemen yalnızca patolojik inceleme ile belirlenebilir. Fonksiyonları bozulmaya yüz tutan transplante bir organdaki sorunlar da patolojik inceleme yapılmadan tam olarak anlaşılamaz. Bulunacak çözüm yolları patolojik inceleme ile belirlenir. Patologların hastaların tedavisindeki rolü, her zaman dolaylıdır. Tarama: Görülme sıklığı yüksek olan hastalıkların belirgin bozukluklara yol açmadan saptanabilmesi için, risk altındaki kişilerin olabildiğince kolay ve ucuz yollarla incelenmesi anlamında kullanılır. Patoloji pratiğinde bu, ya kendiliğinden dökülen veya küçük bir travmayla dökülmesi sağlanabilen hücrelerin (doku veya organ değil !) incelenmesiyle (sitolojik inceleme) yapılır. (Örnek: Yakınması olmayan orta yaşlı bir kadın hastada tarama amacıyla yapılan vaginal yaymada normal olmayan hücrelerin saptanması ve çok kötü gidişli olabilecek bir tümörün henüz gelişme sürecindeyken yok edilebilmesinin sağlanması). Öte yandan, sitolojik yöntemlerin önemli bir kısmı "tarama" değil "tanı" amaçlıdır. Bunların kullanım alanı hızla genişlemektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, ülkemizde de böyle sitolojik incelemeler patoloji uzmanları tarafından yapılmaktadır. Otopsi: Tıp eğitiminin en önemli öğelerinden biri olan otopsi, öğrencilere ve doktorlara derslerin ve kitapların sağlayabileceğinin çok ötesinde yarar sağlayan bir eğitim yöntemidir. Tıp teknolojisinin ve buna dayalı tanı/tedavi yöntemlerinin çok gelişmiş olduğu ülkelerde bile hastanede ölen hastaların otopsilerinde, hasta yaşarken tanısı konulamamış pek çok hastalık saptanmaktadır. Bunların bazıları, hastanın tedavi biçiminin değiştirilmesini gerektirebilecek niteliktedir. (Örnek: Metabolik hastalığı olduğu düşünülen bir olguda kötü huylu tümör saptanması). Kitap sayfalarında kalan veya ezberlenen bilgilerin morfolojik karşılıklarının görülmesi, edinilen bilgilerin özümlenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle, bir doktorun otopsi eğitimi olmadan yetişmesi bağışlanamaz bir eksikliktir. Çoğu patoloji anabilim Dalında yılda 1-2 tıbbi otopsi bile yapılmamaktadır. Bu sayı kabul edilemeyecek kadar düşüktür. Patolojik yöntem ve yaklaşımlar Patolojinin bir tıp dalı olarak yöntemleri ve işleyişi diğer dallardan kısmen farklıdır. Klinik bir dal olmamasına rağmen, patoloji, çoğu kez klinik çalışmaların ya içinde yer alır veya çalışmalarından elde ettiği verilerle hastaların tanı ve tedavilerine doğrudan katkılarda bulunur. Patolojinin çalışma alanı hastalıklı organ ve dokuların incelenmesiyle sınırlı değildir. Deneysel, teorik ve teknik pek çok konuda patolojik çalışmalar yapılmaktadır. Patolojik inceleme ve çalışmalar ancak yeterli anatomi, histoloji ve fizyoloji bilgisine sahip kişilerce yürütülebilir. Patolog, ilgili uzmanların bulunabildiği akademik ortamlar dışında, çoğu kez bu konulardaki klinik soruları en kolay cevaplayabilecek kişi konumundadır. Bir hastanenin işleyişi içinde patoloji bölümünün katkısı; hastalardan tarama veya tanı amacıyla hücre/doku örneklerinin alınmasıyla veya organların çıkarılmasıyla başlar. Bu örneklerin önce dış görünümleri (makroskobi) değerlendirilir ve mikroskop altında incelenmesi gerekli görülen kısımlar seçilerek ayrılır. Patolojik incelemenin en kritik ve en çok deneyim gerektiren aşamasının bu olduğu kabul edilebilir. Patolojiyi en iyi yansıttığı düşünülen kısımlar örneklenip, çok ince (4-5 mikron kalınlıkta) kesitlerin alınabilmesine olanak verecek işlemlerden (doku takibi) geçirilir ve hazırlanan kesitler rutin olarak "hematoksilen-eosin" yöntemiyle boyanır. (Hücre çekirdekleri mavi, sitoplazmalar kırmızı boyanır). Daha sonra, bu boyanmış kesitlerin ışık mikroskobunda incelenmesiyle morfolojik bir değerlendirme yapılır. Bu değerlendirmenin birtakım kuralları olmakla birlikte, temelde, morfolojik incelemeler subjektiftir. Bu subjektifliğin asıl nedeni, canlı organizmaların özellikleri için 'normal'in kesin sınırlı olarak tanımlanamamasıdır. (Normal saç rengi nedir? Normal boy kaç santimetredir?) Dolayısıyla; belli bir organ veya hücrenin görünümünün normalden ne kadar sapmış olduğu sorusunun yanıtı, kaçınılmaz olarak kişisel ve subjektiftir. Patolojik incelemenin sonuçta subjektif olması, onun kuralları ve sistematiği olmasına engel değildir. Tıbbi bir değerlendirmenin işe yararlılığının ve güvenilirliğinin ölçüsü, hastanın tanı ve tedavisine yapılan katkıdır. Bir dokudaki bütün atomların adlarını ve miktarlarını objektif, bilimsel (ve pahalı!) yollarla saptamak mümkündür ancak, bunun bir lenfoma olgusunun tanı ve tedavisine katkısı yoktur! Subjektif morfolojik değerlendirme, patoloğun tanıya ulaşmada kullandığı yollardan yalnızca birisidir. Patolog, yeri geldiğinde biyokimyasal, farmakolojik, mikrobiyolojik, genetik, moleküler biyolojik verileri kullanabilir; özel yöntem ve düzeneklerin yardımıyla dokular üzerinde nitel (kalitatif ) veya nicel (kantitatif) incelemeler yapabilir. Bunlar arasında histokimya, immunohistokimya, in situ hibridizasyon, DNA sitometrisi, digital görüntü analizi gibi yöntemler sayılabilir. Bu yöntemlerin hemen tümü, GATA Patoloji Anabilim Dalı'nda da kullanılmaktadır. Ülkemizde patolojik değerlendirmelerin objektif, ölçülebilir, yinelenebilir biçimde yapılmasına olanak veren ilk Nicel Patoloji Laboratuvarı Gülhane'dedir. Patoloğun en sık kullandığı düzenek ışık mikroskobudur. Işık mikroskobu ile sağlanabilecek büyültme yaklaşık x 1000 ile sınırlıdır ve görünür ışığın dalga boyundan kaynaklanan bu sınırın teknolojik ilerleme ile aşılması mümkün değildir. Laser, X ışını, ultrasound kullanarak veya digital yöntemlerle değişik mikroskoplar yapılmakta ve bunların kendilerine özgü kullanım alanları bulunmaktadır. Günümüzde, tek tek atomların görüntülenmesine izin veren özel mikroskoplar (scanning tunneling microscope) bile geliştirilmiştir. 'Elektronmikroskop' ise, temel olarak "tarayıcı" (scanning) ve "geçişimsel" (transmission) adlı iki biçimde kullanılmaktadır. Bunların ilki, çok çarpıcı "üç boyutlu" görüntüler sağlayabilmesine rağmen, dar bir kullanım alanına sahiptir ve sık görülen hastalıkların tanısında hemen hemen hiç rolü yoktur. "Transmission" elektronmikroskopi ise daha çok araştırma amacıyla kullanılmakta, nadiren tanısal açıdan da gerekli olabilmektedir. Bu mikroskopların büyültme gücü ışık mikroskobundan yüzlerce kere fazladır. Ancak, büyültme ne kadar fazlaysa tanının o kadar kolay ve doğru olacağını düşünmek yanlış olur. Her inceleme yönteminin olduğu gibi, elektron mikroskobinin de kendine özgü bir kullanım alanı vardır. Önünüzdeki sayfayı okumak için bir dürbün veya teleskop kullanmaya çalışırsanız, elektron mikroskobunun ne zaman işe yarayabileceği konusunda sağlıklı bir görüşe ulaşabilirsiniz! Çok pahalı ve emek-yoğun olan elektronmikroskopla rın yerine (onlardan çok daha ucuz olmayan!) "lazer taramalı konfokal mikroskoplar" da kullanılmaya başlanmıştır. Işık kaynağı lazer olan bu mikroskoplarda büyültme elektronmikroskopla rdakine yakındır. Lazer taramalı konfokal mikroskopları özel yapan, kesit kalınlığından etkilenmemeleri, daha az emek-yoğun olmaları ve sağladıkları verilerin tümüyle digital olmasıdır. Bu sayede hiçbir boya maddesi kullanmadan hücre organellerini değişik renklerde göstermek ve üç boyutlu görüntüler elde etmek mümkün olmaktadır. Bu mikroskopların henüz rutin patolojik incelemede yeri yoktur. Patoloji; doku kültürü, in situ hibridizasyon, immunohistokimya, akım sitometrisi, digital görüntü analizi gibi daha pek çok yöntemi tanısal veya araştırma amaçlı olarak kullanır. Bunların kullanımı gittikçe artmakta ve patolojik incelemede morfolojinin rolü yıldan yıla azalmaktadır. Bu, Virchow ekolünün yerini artık moleküler yaklaşımların almakta olduğunun göstergesidir; buna göre, hastalıkların değerlendirileceği temel birimler artık "hücre altı" yapılardır... Patolog, yukarıdaki yöntemlerden biri veya birkaçı ile yaptığı incelemesinin sonunda bir rapor düzenler. Bu rapor yalnızca bir tanı içerebileceği gibi, bir ayırıcı tanı veya öneriler listesi biçiminde de olabilir. Patolog, tıbbi konsültasyon ve danışma mekanizmasının bir parçasıdır; bu nedenle, bir hasta ile ilgili düşüncesi sorulduğunda (kendisine organ veya doku örneği gönderildiğinde) bütün klinik bulgular ve değerlendirmelerden haberdar edilmelidir. Patologdan herhangi bir hastanın herhangi bir yerinden alınmış herhangi bir örneğe tanı koymasını istemek, bir doktorun ellerini, gözlerini bağlayıp kulaklarını tıkayarak bir hastaya tanı koymasını ve onu tedavi etmesini istemekten farksızdır. Patolojik incelemenin en çok bilinen yolu 'sorular zinciri'dir. Bu yol, özellikle patolojik inceleme yöntemleri konusunda kısıtlı bilgi ve deneyimi olanlar tarafından izlenir. Deneyim arttıkça, tanı adeta otomatikleşir ve tanılar milisaniyelerle belirtilen süreler içinde konulabilir. Sorular zincirine (basitleştirilmiş) bir örnek: Sıra Soru Karşılık 1 Bu bir lenf düğümü mü? Evet 2 Bu görünüm normal mi? Hayır 3 Burada olmaması gereken türde hücreler var mı? Hayır 4 Hücrelerin birbirine oranı değişmiş mi? Evet 5 Hücreler atipik mi? Evet 6 Bu bir lenfoma mı? Evet Yukarıdaki sıra ile yapılan bir akıl yürütme sonucunda ulaşılan tanı lenfoma olacaktır. Yukarıdaki tabloda anlatılan, öğrencilerin laboratuar çalışmaları sırasında inceleyecekleri bütün hematoksilen-eosin boyalı kesitler (preparatlar) karşısında izlemeleri gereken yoldur. Örnek: Bu appendiks vermiformis mi ? 'evet' ; mukozada ülserasyon var mı? 'evet' ; düz kas tabakasında nötrofil lökosit infiltrasyonu görülüyor mu? 'evet' ; tanı: akut appendisit. Deneyimli patologlar sorular zincirine ek olarak "patern (örnek, model, biçim) tanıma" yöntemini de (çoğu kez farkında olmadan) kullanırlar. Bu yöntem, patoloğun mikroskoptaki görüntü ile karşılaştığı anda lezyona tanı koyması biçiminde özetlenebilir. Saptanan görüntü ile o patoloğun daha önce karşılaştığı ve adını bildiği bir görüntü arasında yeterli derecede benzerlik varsa, bu süreç çok kısa süre içinde tanı ile sonlanır. "Cognitive" (bilişsel) psikolojinin alanına giren bu çok karmaşık ve ilgi çekici sürecin ayrıntıları bilinmemektedir. Rutin histopatolojik uygulamalar Tespit (fiksasyon) Dokular insan vücudundan ayrıldıkları anda canlıdırlar ve taşıdıkları hastalığın (varsa) morfolojik bulgularını sergilerler. Tespit, dokuların o andaki görünümünün ısı, nem ve enzimlerin etkisiyle değişmesini, bozulmasını önlemek amacıyla yapılır. Tespit edilmeyen dokulardaki hücreler bir süre sonra bakterilerin ve içerdikleri sindirici enzimlerin etkisiyle otolize uğrar, morfolojik özelliklerini yitirir ve tanısal amaçlı incelemelerde kullanılamayacak duruma gelirler. Tespit işlemi için genellikle özel sıvılar kullanılır. Doku ve organlar kendi hacimlerinin 10-20 katı kadar tespit sıvısı içine bırakılırlar. Patolojide rutin amaçlar için en yaygın olarak kullanılan tespit sıvısı formalindir. Bu, seyreltik bir formaldehit (H-CHO) solüsyonudur. Tespit işlemi dokunun türü ve kalınlığına göre birkaç saat (karaciğer iğne biyopsisi) ile birkaç hafta (beyin) arasında değişen sürelerde olabilir. Yüzde seksenlik etil alkol, Bouin solüsyonu, Zenker solüsyonu, B5 solüsyonu, Carnoy solüsyonu ve glutaraldehit gibi başka tespit sıvıları da yeri geldikçe kullanılabilir. Sitolojik örneklerin havada kurutulmaları veya ısıtılmaları da tespit yöntemleri arasındadır. Bu tür tespit yöntemlerine daha çok hematolojik ve mikrobiyolojik boyalar kullanılacaksa başvurulur. Takip (doku işleme) Tespitten sonraki aşamaların hemen hepsi otomatik makinelerde yapılabilir. İlk aşama, çoğunluğu sudan oluşan tespit sıvısının ve dokunun kendisinin başlangıçta içerdikleri suyun uzaklaştırılmasıdır (dehidratasyon). Bu, dokunun sertleşmesine yardım eder. Sert dokuların sonraki aşamalarda çok ince kesilebilmesi mümkün olur. (Bayat ekmekle taze ekmeğin kesilmeleri arasındaki fark gibi). Alkol, dokunun kırılganlığını artıran bir maddedir. Onun da ksilol yardımıyla ortamdan uzaklaştırılması gerekir. Daha sonra da, dokuda başlangıçta su içeren, sonra sırasıyla alkolle ve ksilolle infiltre olan aralıklara ısıtılarak sıvılaştırılmış parafinin girmesi sağlanır. Kullanılan parafin oda sıcaklığında katılaşır. Takibe alınan bütün örnekler numaralanır. Bu numaralar sonraki bütün aşamalarda dokuların üzerinde, bloklarda, preparatlarda ve raporlarda yer alır. Takip işlemleri, oda sıcaklığı ile 60 C arasındaki sıcaklıklarda yapılır. Negatif basınç (vakum) uygulanması ile, dokuların daha iyi ve daha kısa sürede işlenmeleri sağlanabilir. Ayrıca, özel mikrodalga fırınlar kullanılarak, normal olarak 8-16 saat süren bu işlemlerin süresini belirgin olarak kısaltmak ve 2 saatin altına indirmek mümkündür. Otomatik doku işleme aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Formalin (3 saat), alkoller (4 saat), aseton (30 dakika), ksilol (1,5 saat), parafin (2 saat). Program, akşam başlatılmakta; sabah, dokular bloklanmaya hazır olmaktaBloklama Parafinle infiltre edilmiş dokular, dikdörtgen prizma biçimindeki kalıplara konulur ve üzerlerine ısıtılmış parafinin dökülüp soğutulmasıyla bloklar elde edilir. Bu durumdaki dokuların çok ince kesilebilmeleri mümkün olu Kesme Parafin bloklar; "mikrotom" adlı aygıt ile istenilen kalınlıkta (genellikle 4-5 mikron) kesilir, kesitler ılık su banyosuna, oradan da lamlar üzerine alınırlar. Bu kesitler önce ısıtılıp sonra bir solvent olan ksilole konularak deparafinize edilir, daha sonra da giderek daha sulu hale gelen alkollerden geçirilerek hidrate edilir ve istenilen boyanın uygulanmasına geçilir. Sayfa başına dön! Boyama Rutin olarak kullanılan boya hematoksilen (mavi) ve eosindir (kırmızı). Kısaca "HE" veya "H&E" denilir. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Ksiloller (6 dakika), alkoller (3 dakika), su (2 dakika), hematoksilen (6 dakika), su (1 dakika), asit-alkol (10 saniye), su (1 dakika), amonyak (5 saniye), su (1 dakika), eozin (45 saniye), su (1 dakika), alkoller (1 dakika), ksiloller (5 dakika). "Frozen section" ve intraoperatif konsültasyon Yukarıdaki rutin histopatolojik işlemlerin sağlıklı olarak yapılabilmesi için en az 10-15 saatlik bir süreye (mikrodalgalı yöntemler dışında) gereksinme vardır. Bu da, rutin patolojik incelemeye alınan bir örneğin tanısının en iyi olasılıkla ancak bir gün sonra verilebileceği anlamına gelir. Oysa, ameliyat sırasında hastada ameliyatın gidişini değiştirebilecek bir durumla karşılaşıldığında, dakikalar içinde verilecek bir tanıya gereksinme duyulabilir. Hastanın anestezi alma süresini uzatmamaya ve yeniden ameliyata alınmasına engel olmaya yönelik bir uygulama olarak "frozen section"a (dondurarak kesme) büyük hastanelerde sıkça başvurulur. Bu yöntem, dokuların istenilen incelikte kesilebilmeleri için dondurulmaları temeline dayanır. Özel bir aygıt ("cryotome") yardımıyla dokular -20 C sıcaklıkta kesilir ve hazırlanan kesitler hızlandırılmış yöntemle boyanırlar. Patolog, bu kesitleri inceleyerek vardığı sonucu ameliyatı yapan cerraha bildirir. Bütün bu işlemler, ameliyathaneye komşu bir patoloji bölümünde yapıldığında, 10-15 dakika kadar sürer. Bazı patoloji bölümlerinin ameliyathane içinde bu amaçla çalışan bir birimi bulunmaktadır. Dondurarak kesme yöntemiyle hazırlanan kesitlerin değerlendirilmesi güçtür ve bu işlem ancak deneyimli patologlar tarafından yapılabilir. Cerrahlar patologlardan "intraoperatif histolojik inceleme" istediklerinde, bu isteklerini mümkünse operasyondan önce, değilse operasyon sırasında ve hasta hakkındaki tüm önemli bilgileri sunarak iletmelidirler. İletişim eksikliği, intraoperatif histolojik incelemeden istenilen verimin alınmasını engeller ve bu uygulamanın hastaya zarar vermesine bile yol açabilir. Sitolojik yöntemler Dokuların insan vücudundan hiç can yakmadan alınması mümkün değil gibidir. Hastalar, seçme şansları olduğunda, tanılarının canları yakılmadan konulmasını tercih ederler. Gelişmiş ülkelerde hastaların bilinçlenmesine ve tıp teknolojisinin gelişmesine paralel olarak, doku almadan da morfolojik değerlendirme yapılabilmesini sağlayan yöntemler hızla yaygınlaşmaktadır. Romanyalı Dr. Aurel Babes tarafından 1927'de ilk kez bildirilen, 1950'lerde George Papanicolaou tarafından yaygınlaştırılan 'servikovaginal yayma' yöntemiyle, uterus boynundan (cervix uteri) kendiliğinden dökülen hücrelerin morfolojik olarak incelenmesiyle, bir kanserin daha klinik bulgu vermeden yakalanabileceği ilk kez ve kesin olarak gösterilmiştir. Bu yöntemin uygulanması sayesinde, bugün kadınların serviks kanserinden ölmelerine seyrek rastlanmakta ve çoğu kanser daha oluşma aşamasındayken tam olarak çıkarılabilmektedir. Kapladıkları yüzeyden dökülen hücrelerin sitolojik olarak incelenmelerine 'eksfolyatif sitoloji' denilmektedir. (Servikovaginal yayma ve idrar sitolojisi gibi). Ayrıca, bu yöntemle birlikte veya ondan ayrı olarak, deri ve mukozayı kazıyarak hücre elde etmek mümkündür (kazıma yöntemi). Gittikçe yaygınlaşmakta olan 'aspirasyon sitolojisi' yöntemi ise, ulaşabileceği doku ve organların hemen hemen sınırsız olmasıyla diğer bütün sitolojik yöntemlerden ayrılmaktadır. Bu yöntemle, palpe edilebilen bütün organlardaki lezyonlara anesteziye ve özel aletlere gerek duyulmadan ince (dar çaplı) bir enjeksiyon iğnesiyle girilmekte ve aspire edilen hücreler lamlara yayılmaktadır. Derindeki organlara da ultrasound veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde girilebilmektedir. Elde edilen hücrelerin değerlendirilmesinde, her organ için ayrı bir bilgi birikimine ve deneyime gereksinme vardır. Bu nedenle, yöntemin yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel, bu konuda yetişmiş patolog sayısının azlığıdır. Bir sitolojik incelemenin sonucu değişik koşullarda değişik anlamlar taşıyabileceği için, bu yöntemi uygulamak isteyen klinik doktorlarının patolog ile yakın ilişkide olmaları zorunludur. Dünyada ve ülkemizde pek çok birimde, yüzeysel lezyonların aspirasyonu da patolog tarafından yapılmaktadır. Bu yolla; örneklerin daha iyi alınması, gerekirse aspirasyonun hemen tekrarlanabilmesi ve tanının hem daha çabuk hem daha doğru konulması mümkün olmaktadır. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program (Papanicolaou boyası) şöyledir: Hematoksilen (8 dakika), su (3 dakika), alkol (1 dakika), orange-G (5 dakika), su (1 dakika), alkol (15 saniye), EA-50 (5 dakika), su (2 dakika), alkoller (2 dakika), ksiloller (6 dakika). Sayfa başına dön! Sonuç Patoloji; anatomi ve fizyolojide öğrenilen bilgilere, hastalıklı organların çıplak gözle veya mikroskop altındaki anormal görünüşlerini ekleyerek hastalıkların daha kolay anlaşılmasını sağlar. Görünüşlerin karar vermeye çok yardımcı olduğu alanlarda, patolojik incelemenin tanıya ve uygun tedavi yönteminin belirlenmesine katkısı da çok büyüktür. Günümüzde, tümörlerin tanısı başta olmak üzere, pek çok hastalığın kesin tanısı için patolojik inceleme gereklidir.

http://www.biyologlar.com/patolojinin-tarihcesi

Çözümlenmemiş Problem

Özel görelilik teorisi bilimin en büyük başarılarından biriydi. Evrene bakış tarzımızı o denli devrimcileştirmişti ki, ancak dünyanın yuvarlak olduğunun keşfedilmesiyle karşılaştırılabilirdi. Göreliliğin, kısmen yerine geçtiği eski Newton yasalarından çok daha kesin bir ölçüm yöntemi inşa etmesi, devasa ileri adımlar atılmasını da olanaklı kıldı. Ne var ki, zamana ilişkin felsefi sorun Einstein’ın görelilik teorisiyle ortadan kaldırılmış değildir. Eğer yeni bir şey varsa, o da bu sorunun eskisinden çok daha keskin hale gelmesidir. Daha önce de açıkladığımız gibi, zamanın ölçülmesinde öznel ve hatta keyfi bir yön olduğu açıktır. Ancak bu, zamanın salt öznel bir şey olduğu sonucuna çıkmaz. Einstein’ın tüm yaşamı, doğanın nesnel yasalarının peşinden gitmeye adanmıştı. Sorun, zaman da dahil olmak üzere doğa yasalarının, herkes için, nerede olduklarından ve hangi hızda hareket ettiklerinden bağımsız olarak, aynı olup olmadığıdır. Bu sorunda, Einstein bocalamıştır. Bazen bunu kabul eder gözükmüş, bazen de reddetmiştir. Doğanın nesnel süreçleri, kendilerinin gözleniyor ya da gözlenmiyor oluşlarınca belirlenmez. Kendilerinde ve kendileri için vardırlar. Evren ve bu nedenle de zaman, onları gözlemleyecek insanoğlu olmadan önce de vardı ve onlarla kendini meşgul edecek insan kalmadığında da varolmayı sürdürecektir. Maddi evren, ölümsüz, sonsuz ve sürekli değişim halindedir. Bununla birlikte, insan aklının sonsuz evreni kavrayabilmesi, onun bizim için bir gerçeklik haline gelebilmesi için, onu sonlu kavramların diline çevirmek, analiz etmek ve ölçmek gerekir. Evreni gözleyiş tarzımız (gözlenmekte olan şeye müdahale edecek fiziksel süreçler içermediği sürece) onu değiştirmez. Ancak onun bize görünüş tarzı gerçekten de değişebilir. Bizim açımızdan, dünya durgun gözükür. Fakat dünyamızdan uzaklaşmakta olan bir astronot açısından, dünya, yanından hızla fırlayıp geçen bir şey olarak görünür. Çok ince bir espri anlayışına sahip görünen Einstein’ın, bir keresinde şaşkın bir bilet kontrol memuruna, “Oxford bu trene kaçta varıyor?” diye sorduğu söylenir. Einstein, fizik yasalarını farklı cisimlerin hareketlerinden ya da bunlardan türeyen “bakış açılarından” bağımsız olarak, öngörülerin her zaman doğrulanabileceği bir tarzda yeniden yazmayı amaçlamıştı. Görelilik açısından, düz bir çizgi üzerindeki düzgün hareket durgun olmaktan farklı değildir. İki cisim birbirlerini sabit hızla geçtiklerinde, A’nın B’yi geçtiğini ya da B’nin A’yı geçtiğini söylemek aynı ölçüde mümkündür. Böylelikle, dünyanın hem durgun hem de aynı zamanda hareketli olduğu şeklinde açık bir çelişkiye varırız. Astronot örneğinde, ... dünyanın büyük bir hareket enerjisine sahip olduğunu ya da hareket ve enerjiye sahip olmadığını söylemek aynı anda doğru olmak zorundadır; astronotun bakış açısı en azından dünyadaki eğitimli herhangi bir insanın bakış açısı kadar geçerlidir.[11] Apaçık görünmesine rağmen, zamanın ölçülmesi yine de bir sorun teşkil eder, çünkü zamanın değişim oranı başka bir şeyle karşılaştırılmak zorundadır. Eğer mutlak zaman var ise, o takdirde bu da akmak ve bu nedenle de başka bir zamana göre ölçülmek zorundadır, ve bu böyle sürer gider. Yine de, bu sorunun yalnızca zamanın ölçülmesiyle ilişkili olarak ortaya çıktığını kavramak önemlidir. Bizzat zamanın doğası felsefi sorunu buna girmez. Hesap ve ölçmenin pratik amaçları bakımından, özel bir referans sisteminin tanımlanmış olması esastır. Gözlemcinin gözlenen olguya göre konumunu bilmek zorundayız. Görelilik teorisi, “bir ve aynı yerde” ve “bir ve aynı anda” gibi ifadelerin aslında anlamsız olduğunu göstermektedir. Görelilik teorisi bir çelişki barındırır. Eşzamanlılığın bir eksen dizgesine göre olduğuna işaret eder. Eğer bir eksen dizgesi bir başkasına göre hareketliyse, birincisine göre eş zamanlı olan olaylar, ikincisine göre eş zamanlı olmayacaklardır, ve tersi. Sağduyuya meydan okuyan bu gerçek, deneysel olarak kanıtlanmış bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu durum zamanın idealist bir tarzda yorumlanışına da açıktır, örneğin çeşitli “şu anların” olabileceği iddiası gibi. Üstelik gelecek, zamansal kesiti ya da “zaman dilimi” olan dört boyutlu cisimler olarak “husule gelen” şeyler ve süreçler biçiminde resmedilebilir. Bu sorun bir çözüme bağlanmadıkça, her türlü hata yapılabilir: Örneğin, tıpkı üzerinden bir dalga aşıp geçtiğinde suya batmış bir kayanın bir anda görünmesi gibi, geleceğin zaten varolduğu ve “şimdi”de aniden somutlaştığı düşüncesi. Aslında, hem geçmiş hem de gelecek bugünde birleşmiştir. Gelecek potansiyel olarak vardır. Geçmiş ise çoktan olmuş olandır. “Şimdi” her ikisinin de birliğidir. O, potansiyel olana karşıt olarak gerçek olandır. Tam da bu nedenle, geçmişten pişmanlık duyma ve gelecekten korkma hissi yaygındır, tersi değil. Pişmanlık hissi, geçmişin ebediyen yitirildiğinin farkına varmaktan kaynaklanır, insanın tüm deneyimi bunu teyit eder, gelecek ise çok sayıda potansiyel durumu içeren bir belirsizliktir. Benjamin Franklin bir keresinde, bu yaşamda yalnızca iki şeyin kesin olduğunu söylemişti, ölüm ve vergi. Almanların da bir atasözü vardır: “Man muss nur sterben”, “insan yalnızca ölmek zorundadır”, yani geri kalan her şey isteğe bağlıdır. Şüphesiz, gerçekte doğru değildir bu. Ölümden ve hatta vergilerden başka birçok şey de kaçınılmazdır. Pratikte biliyoruz ki, sonsuz sayıda potansiyel durumdan yalnızca belli bir kısmı gerçekten olanaklıdır. Bunların içinden daha da az bir kısmı ise verili anda olasıdır. Ve bu sonunculardan, en nihayet, yalnızca biri gerçekten meydana gelir. Bu sürecin ortaya çıkışının kesin biçiminin üstündeki perdeyi aralamak tam da çeşitli bilimlerin görevidir. Ama eğer olayların ve süreçlerin zaman içinde ortaya çıktığını ve zamanın da madde ve enerji değişimlerinin tüm biçimlerinin en temel gerçeğini ifade eden nesnel bir olgu olduğunu kabul etmezsek, bu görevi başarmanın imkânsız olduğu anlaşılacaktır. Maddi âlem sürekli bir değişim durumundadır ve bu nedenle “hem vardır hem yoktur”. Bu, diyalektiğin temel önermesidir. İngiliz-Amerikalı Alfred North Whitehead ve Fransız sezgici Henry Bergson gibi filozoflar, zamanın akışının, ancak bilimsel olmayan sezgiyle kavranabilecek metafizik bir olgu olduğunu savundular. Bu tip “süreç filozofları”, mistik imalarına rağmen, en azından, geleceğin açık ya da belirlenmemiş olduğunu, geçmişin ise değiştirilemez, sabit ve belirlenmiş olduğunu söylerlerken haklıdırlar. Bu, “dondurulmuş zaman”dır. Öte yandan, gelecekte olayların olabileceğini, ama bunların geçmiş olaylarla yeterli bir yasallıkla ilişkilendirilemeyeceğini savunan “çeşitlilik filozofları” da vardır. Felsefi olarak yanlış bir zaman fikrinin peşine takılarak bütünüyle mistisizme batarız, tıpkı “birçok evren”* kavramında olduğu gibi. Bu kavram, eşzamanlı olarak (eğer doğru sözcük buysa, çünkü onlar “bildiğimiz haliyle” zamanda var değildirler) varolan sonsuz sayıda “paralel” evren (eğer doğru sözcük buysa, çünkü onlar “bildiğimiz haliyle” uzayda var değildirler). Göreliliğin idealist yorumundan çıkan kafa karışıklığı işte budur.

http://www.biyologlar.com/cozumlenmemis-problem

Yaşam biçimimiz bozuldu Obezite arttı

Bilinçli Sağlıklı Yaşam Dergisi’ne açıklamalarda bulunan Türk Obezite Vakfı Başkanı Prof. Dr. Taner Damcı, obezitenin bu kadar yaygınlaşmasının sebeplerinin başında yaşam biçiminin gittikçe bozulmasının yer aldığını söyledi.   Pahalı ve tedavisi zor bir hastalık olan obezite, önümüzdeki yıllarda toplumun sağlığını en fazla tehdit eden hastalıkların başında gelmeye aday. Türkiye’deki obezite görülme sıklığı yüzde 30’lar civarında. Buna fazla kilolu insan sayısını da eklersek bu rakam yüzde 50’yi aşıyor.    Yeme davranışı bozukluları ve hareketsiz yaşamın yaygınlaşmaya başladığını bildiren Prof. Dr. Damcı, “Teknolojinin gelişmesi bizlere her an sınırsız miktarda yiyeceğe en kısa zamanda ulaşmamızı sağlıyor. Artık her mahallede birkaç tane süpermarket, sabaha kadar evlere servis yapan yiyecek satıcıları, ağzına kadar dolu buzdolaplarımız var. Bunlar tabi ki kötü değil ama bu koşullar altında yeme davranışımız bozuluyor. Yüksek stres ve insanlar arası gerginleşen ilişkilerde yiyecekler duygusal bir yatıştırıcı olarak kullanılıyor. Gündelik alışkanlıklarımız, trafik, yaşamımızdaki günlük küçük hareketlerin dahi azalmış olması, spor yapma olanağı ve alışkanlıklarımızın yetersiz olması bizi şişmanlamaya ve sonucu olarak da sağlığımızı kaybetmeye doğru hızla iten faktörler arasında” dedi.   “Sorun ne yediğimiz değil ne kadar yediğimizdir”   Sağlıklı beslenmenin yollarını anlatan Prof. Dr. Damcı, son zamanlarda kilo alımı üzerinde etkisi olduğu öne sürülen şekerin tek başına insanı şişmanlatmayacağını, tüm gıdalar gibi şekeri de aşırı tüketmenin insana kilo aldırabileceğine vurgu yaparak, sözlerine şöyle devam etti:   “Beslenme ihtiyacı, insanın nefes alması gibi en temel gereksinimlerinden biridir. Yani kendi bedenimiz tarafından düzenlenebilen mekanizmalardan biridir. Bu biyolojik mekanizma açlık-tokluk ve gıda seçimleri gibi ihtiyaçlarımızı da kendisi ayarlar. Ancak günümüzün stres ortamında, toplumda ve basında yer alan yanlış yönlendirmelerle bu en temel ve güçlü biyolojik mekanizmamızı dinlemekten uzaklaşmış durumdayız. Kendi kararımızı vermekten uzak noktadayız. Son derece trajikomik bir biçimde sağlıklı beslenmenin nasıl olması gerektiği neredeyse politik tartışmalar gibi kutuplaşma ve hakarete varacak tartışmalara zemin oluşturuyor. Bir takım komplo teorileri ve bunların karşıt görüşleri acımazsızca insan ve toplum sağlığına zarar veriyor. Sonuçta olan ise,  bu durumu dehşet içinde izleyen insanlara ve onların sağlıklarına oluyor.    Obezite ve kilo artışında tek bir temel sorun var. O da ne yediğimiz değil, ne kadar yediğimizdir. Toplum olarak aşırı miktarda gıda tüketiyoruz. Bunu azaltmak, sorunu düzeltmek veya önlemek için yeterlidir” diye konuştu.   http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/yasam-bicimimiz-bozuldu-obezite-artti

Erkeklerdeki sperm sayısı 10 kat azalarak 120’den 15 milyona düştü

Erkeklerdeki sperm sayısı 10 kat azalarak 120’den 15 milyona düştü

Kadınlar yumurtlama sorunu yaşıyor, erkeklerde sperm kalitesi ve sayısı düşüyor. 100 yıl önce sperm sayısı mililitrede 100-120 milyonken, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ), son verilerine göre birçok erkekte rakam artık 15 milyon. Yani dünya giderek kısırlaşıyor.Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünyadaki infertilite oranını yüzde 15 olarak veriyor. Yine DSÖ raporlarına göre, sperm konsantrasyonunda mililitrede 20 milyon ve üzeri sperm sayısı üreme sağlığı açısından yeterli bulunuyor. Ancak son veriler bu rakamın pek çok erkekte mililitrede 15 milyona kadar düştüğünü gösteriyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Erol Tavmergen, dünyanın giderek kısırlaşmasındaki en önemli etkenin, teknolojik gelişmeler ve yaşam şeklindeki değişiklikler olduğunu söyledi.Sorundaki en önemli göstergelerden birinin sperm sayısı olduğunu belirten Prof. Tavmergen,“100 sene önce sperm sayısı mililitrede 100-120 milyondu. Bu rakam geçtiğimiz yıllarda 20 milyona kadar indi. Ancak DSÖ’nün son revizyonuna göre rakam artık 15 milyon. Yani sperm sayısı çok düşük. Bunda hava, su ve çevre kirliliği gibi faktörler çok etkili. Sanayide kullanılan ağır metallerin, gıdalarla, suyla ve havayla aldığımız yabancı maddelerin çok büyük rolü var. Benzindeki kurşun, ağır sanayide kullanılan civa, nikel, kadmiyum gibi metallerin hepsi toksik. Özellikle baca gazları kısırlıkta çok etkili. Sanayide kullanılan baca gazlarından çıkan dioksin kısırlık oranını önemli ölçüde artırıyor” dedi.ERKEK KISIRLIĞININ YÜZDE 85 NEDENİ BELLİ DEĞİL Doğru teşhis ve zamanında müdahale tedavide başarıyı artırıyor. Kısırlıkta en çaresiz kalınan nokta ise erkek infertilitesi. Prof. Tavmergen, kısırlığın erkeğe ve kadına ait nedenleri ve tedavi seçenekleri hakkında şunları söyledi: “Kalitesiz sperm, sperm sayısının düşük, hareketlerinin az olması ve morfolojisinin, yani sperm biçiminin bozuk olması gibi faktörler ile azospermi yani hiç sperm olmaması tedaviyi en çok zorlayan ve çaresizlik yaratan durumlardır. Çünkü erkek infertilitesinin yaklaşık yüzde 85’inin nedeni belli değil. Nedeni belli olmadığı için de tedavisi yapılamıyor. Bunlarda sonuca yönelik tedavi yapılıyor ve tüp bebek uygulanıyor.KADINDAKİ SORUNLAR DAHA KOLAY TEDAVİ EDİLİYOR Kadınlarda sorunun yaklaşık yüzde 40’ı yumurtlama yani ovülasyon problemleriyle ilgilidir. Yaklaşık yüzde 40’ı da tüplerin tıkalı ve karın zarının kapalı olması durumudur. Bunlarda da endoskopik yöntemlerle tedavi sağlanabilir. Bunlar yardımcı üreme teknikleri öncesi yöntemlerdir ve kadında yumurtlama bozukluğu varsa bu tedavi edilebilir. Daha sonra aşılama gibi yöntemler uygulanabilir ama tedavide bugün en etkili yöntem tüp bebek tedavileridir.”MİKRO ÇİPLİ TÜP BEBEK TEDAVİSİ NEDEN ÖNEMLİ?Mikro çipli tüp bebek tedavisinin avantajlarına dikkat çeken ve yöntemde, yüksek kaliteli embriyolar sayesinde gebelik şansının arttığını dile getiren Prof. Dr. Erol Tavmergen, “Geliştirilmiş sperm çipleri ile hormonların meydana getirdiği mikro kanalcıklarla vücudun kendi işleyişi taklit edilmiştir. Tıpkı bir süzgeç gibi sağlıklı ve kaliteli olan spermler diğerlerinden ayırt edilmektedir. Mikro kanalcıklardaki bu sağlıklı spermler farklı bir alanda toplanır. Mikro enjeksiyon yöntemi ile ayırt edilmiş spermlerin yumurta hücresiyle döllendirilmesi ile anne ve baba olmak isteyen adayların bu hayallerine kavuşma şansı artar” değerlendirmesinde bulundu.10 KİLO FAZLALIK KISIRLAŞTIRIR Değişen yaşam koşullarının kısırlığın artmasında önemli etkisi bulunduğunu kaydeden Prof. Tavmergen’e göre, bunların başında obezite geliyor. Kilonun hem kadınlarda hem de erkeklerde üreme sağlığı üzerine ciddi zararları olduğunu belirten ve “10 kilo fazlanız varsa bu sizi kısırlaştırır’ diyen Tavmergen, “Bununla ilgili çok yeni makaleler yayınlandı. Son gelen raporlar durumun çok daha ciddi olduğunu gösteriyor” dedi.TÜP BEBEK İÇİN YAŞ SINIRI Kısırlık tedavisinde başarıyı etkileyen en önemli faktörün kadının yaşı olduğunu söyleyen Tavmergen, “Kadınlar için yaş sınırı 43’tür. Erkeklerde yaş sınırı yok ama kadınların bu yaşı geçmemeleri tedavinin başarısı açısından önem taşıyor. 43 yaşından sonra şans çok düşüyor. En randımanlı yaş grubu ise 20 ile 35 yaş arasıdır. 35’den sonra iş zorlaşıyor” şeklinde konuştu.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/erkeklerdeki-sperm-sayisi-10-kat-azalarak-120den-15-milyona-dustu

Hidrotermal Bacalarda Yaşamın Oluşumu: Demir Kükürt Kuramı

Yüzyıllarca insanoğlu canlı populasyonlarının sadece güneşe bağlı olarak yaşadığını ve bu şekilde evrildiğini düşünüyordu. Güneşe bağlı yaşamları bir piramit gibi düşündüğümüzde piramitin en alt kısımında fotosentez yoluyla organik madde üreten ototrof canlılar geliyordu. Piramitin orta kısmında bu ototrof canlıların ürettiği besinlerle beslenen otçul heterotrof canlılar, piramitin en üst kısmında ise bu canlılarla beslenen etçil heterotrof canlılar geliyordu. Tabi her populasyonda olduğu gibi tüm bu canlıların ölümü halinde çürümüş bedenleriyle beslenen ayrıştırıcı bakterileri de unutmamak gerekir. Ancak gelişen bilim ve teknoloji sayesinde tüm bu olgular kökten değişecekti. 1977 de John B. Corliss ve John M. Edmond ismindeki deniz araştırmacıları okyanusların tabanında yaşayabilen bir tür balina türünü izlemek üzere okyanus tabanlarının yüksek basıncına dayanıklı bir denizaltı aracı geliştirdiler. Alvin isminde iki kişi alabilen bu denizaltıyla yaklaşık 3000 metrelik okyanus tabanına daldılar. Aya benzeyen bir eğimin üzerinden geçtiklerinde aniden Alvin’in ışıkları biyologları şaşırtan rengarenk bir organizma topluluğunu aydınlattı. Altı ayaklı, kırmızı ağızlı tüp kurtları, büyük ve beyaz deniz tarakları, sarı midyeler ve yengeçler…Yüzeyden binlerce fit derinlikte bulunan bu canlı kümesine bilim insanları daha sonra "Gül Bahçesi " ismini verecektir. Ancak umduklarını bulamayan araştırmacılar, aslında farkında olmadan bilim dünyasını sarsacak farklı bir bilimsel keşife imza atmışlardı. Bu keşif sayesinde biyoloji kitapları yeniden yazılmak zorunda kalınacaktı. Aslında o derinlikteki basınç altında hiç bir canlının yaşayamayacağı düşünülüyordu. Su yüzeyene çıkan araştırmacaılar, beraberinde aşağıdaki resimde görülen siyah bir duman tüten hidrotermal bacaları ve bu bacalar etrafında yaşayan organizmaları görüntülemişlerdi. İlk başta bakıldığında hiç bir anlam ifade etmeyen bu fotoğraf zaman içerisinde araştırmaların daha sık artmasıyla önem verilmeye başlanacaktı. Peki bu bacaların yapısı neydi ve nasıl oluşuyorlardı? O dönemde bilim dünyasında büyük yankı uyandırmış olan hidrotermal bacaların çevresinde yaşayan organizmaların olması, aynı tarihlerde Alman bir kimyacı ve patent avukatı olan Günter Wächtershäuser'i farklı bir düşünceye götürmüştü. Acaba ilk yaşam bu bacaların çevresinde başlamış olabilirmiydi? Wächtershäuser hemen bu konuyla ilgili olarak bir hipotez ortaya atar. Hipotezine göre, erken dönem bir metabolizma biçiminin genlerden önce oluştuğunu savunmaktadır. Burada metabolizma diğer işlemler tarafından çalıştırılacak biçimde enerji üretecek bir kimyasal tepkime zincirini ifade etmektedir. Bu düşünceye göre bir kez ilkel metabolik zincir oluşturulduktan sonra bu daha karmaşık sistemler oluşturmaya başlamıştır. Teorinin anahtar fikirlerinden birisi bu erken dünya okyanuslarında ki yaşamın kimyasının yoğun solüsyonda değil de derin hidrotermal gölcüklerin hemen yanı başında (örnek: demir piritler) bulunan mineral yüzeyler üzerinde meydana geldiğidir. Ancak hipotez yıllar geçtikçe her yeni araştırma sonunda yeni bir kanıtın sunulmasıyla giderek bir kuram olmaya başlamıştı. Dünya ergimiş magma yapısı gereği sürekli hareket halindedir. Kıtalar adeta ergimiş magma üzerinde yüzercesine hareket edrler. Ayrıca okyanus tabanlarında da yerin altından gelen bu yüksek basıncın etkisiyle uzun yarıklar boylu boyunca uzanırlar. Bu yarıklardan sürekli olarak yerin altından gelen hidrojen (H2), metan (CH4), hidrojen sülfür (H2S), karbondioksit (CO2), hidrojen siyanid (HCN), formaldehit (HCHO), nitrojen (N2), kükürt dioksit (SO2) gazları çıkmaktadır. Bu yarıklardan giren su, 1200 °C lik sıcaklıkdaki ergimiş halde bulunan kayalar (magma) tarafından ısıtılır. Isınan su basıncın etkisiyle magmadaki Fe,Ni,Mn,Cu gibi metal iyonlarını, silisyum silikatlı, kalsiyum karbonatlı, demir sülfürlü ve bakır sülfürlü mineralleri bu yarıklardan suyun iç yüzeyine doğru fışkırtırlar. Fışkıran bu mineraller sıcaklığın etkisyle anında çökelir ve zamanla birikerek hidrotermal bacaları oluştururlar. Demir sülfür, bakır sülfür ve karbonatlı yapılardan oluşmuş bu bacalarda çok küçük mikro odacıklar yer almaktadır. Bu mikro odacıkların yapısını oluşturan pirit (FeS2) molekülleri ve kalkopirit (CuFeS2) molekülleri bir katalizör gibi (yani bir enzim gibi) magmadan gelen gazları tutarak adeta bir fabrika gibi organik madde sentezler. Bu mikro odacıkların birbirlerine bağlı olması sebebiyle de oluşan bu organik maddeler bacanın daha üst kısımlarına ulaşır ve buralarda daha komplex polimerleri oluşturur. Böylece en üst kısımlardan ilkel koaservat yapıda basit canlıların oluştuğu düşünülmektedir. Milyonlarca yıl sonunda bu oluşan bu ilk koaservat yapıların evrim mekanizmalarının etkisiyle evrim geçirerek daha kompleks hücreler dönüştüğü düşünülmektedir. Oluşan bu canlılarda enerjisinin hidrojen sülfür ve karbondioksit gazlarından elde ettiği glikoz ile elde eder. Yani kemosentetik bir yaşam sürüyorlardı. Bugün birçok deniz canlısının derilerinde demir sülfür, bakır sülfür gibi minerallerine rastlanılması ve bu canlıların hücre zarlarında işlevsiz halde hidrojen sülfür tutulmasında görev alan sadece kemosentetik bakterilerde bulunan proteinlerin sentezleniyor olması bu kuramı desteklemektedir. Tüm bu oluşumları kimyasal tepkimlerle anlatan figür aşağıda gösterilmiştir. Bu hidrotermal bacaların iç kısımlarında sıcaklık ortalama 350-400 °C arasındadır. Ağız kısımlarında ise ortalama 150 °C dolaylarındadır. Normalde 100 °C de kaynayan su, derinliğin sebep olduğu basınç yüzünden bu kadar yüksek sıcaklıkta bile kaynayamaz. 1953 de Stanley Miller'in yaptığı ünlü deneyden sonra o zamana kadar ilkel dünya atmosferinin sadece metan ve amonyak gazlarından oluştuğu sanılırken, bu keşifle bu bilgininde yanlış olduğu anlaşılmıştı. Artık bu tarihten sonra yapılacak deneylerde amonyak gazı kullanılmayacaktır. Bu gaz yerine nitrojen gazı kullanılacaktır. Ancak unutulmaması gereken nokta nitrojen gazı serbest haldeki hidrojen gazıyla 400 °C lik yüksek sıcaklık ve basınç altındaki suda birleşerek çözünmüş halde amonyumu oluşturmaktaydı. Bu derinliklerde bu ortama çok iyi uyum sağlamış derin su yengeçleri, karides türleri, deniz yıldızları, kemosentetik bakteriler, boyları 3 metreyi bulan dev solucanlar ve önceden hiç rastlanmayan derin su balıkları yaşamaktadır. Buradaki hayat türüyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir özellik vardır. Burada hayat fotosenteze değil kemosenteze dayalıdır. Fotosentez güneş ışığına dayanan bir reaksiyondur. Oysa bu kadar derinlere güneş ışığının erişmesi imkansızdır ve zifiri karanlıktır. Bu ortamda konunun başında bahsettiğimiz beslenme piramidinin en altında kemosentetik bakteriler bulunur. Bunlar bacalardan sıcak suyla fışkıran karbondioksit ve hidrojen sülfür elementiyle beslenirler. Kemosentez, bakterilere enerji sağlayan ve kimyasallara dayanan reaksiyonun adıdır. Diğer canlılar da bu bakterileri yiyerek enerji elde ederler. Bu keşfin ardından bir çok bilim kuruluşu harekete geçerek yaşamın kökenini buralarda daha çok aramaya başlamışlardı. Bugün aralarında NASA, ESA, Harvard, Cambridge, Oxford, Science gibi bir çok saygın üniversite ve bilim kuruluşu yaşamın bu hidrotermal bacalar etrafında başladığını düşünmektedir. Hatta NASA, bu hidrotermal bacaların evrende herhangi bir yıldızın çevresinde dönen gezegende yada uydu üzerinde de oluşmuşsa hayatın orada da başlamış olabileceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili olarak NASA gözünü Jüpiterin doğal bir uydusu olan Europaya çevirmiştir. Bu uydunun en büyük özelliği yüzeyinde kalın bir buz tabakası yer almaktadır. NASA kalın bu buz tabakası altında Jüpiterin güçlü kütle çekim kuvvetinin etkisiyle uydunun iç kısımlarında sıvı halde bir okyanus olabileceğini varsaymaktadır. Eğerki bu sıvı okyanus içerisinde dünyada olduğu gibi hidrotermal bacalar oluşmuşsa bu bacaların etrafında dünyadakine benzer yaşamın oluşmuş olabileceğini düşünmektedir. 2014 yılında NASA bu uydu üzerinde araştırma yapması için bir uzay sondası fırlatacak. 2015 de varması planlanan uzay sondası kalın buz tabakasının ısıtma yoluyla önce kıracak sonrasında da derin okyanusun içerisine dalacak ve araştırmalar başlayacak. Bu şekilde belki de evrende yalnız olup olmadığımız sorusunun da cevabını almış olacağız. NASA' da çeşitli projelerde görev almış ve aynı zamanda da Harvard Üniversitesinde çalışan Nobel ödüllü Prof. Dr. Jack Szostak bu uydu üzerinde canlı olabileceğini inan ender kişilerden birisi. Öyleki Szostak, bilgisayar teknolojisyle uydu üzerinde canlıların yaşam biçimiyle ilgili bir modelleme bile yapmış. Bu modellemeyle ilgili figür aşağıda görülmektedir. Yaşamın Kökeni Kaynakça: - NASA, Jack Szostak; Antartica Hyrothermal Vents 2001 - en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent - Tyler, Paul; German, Christopher; Tunnicliff, Verena (2005). "Biologists do not pose a threat to deep-sea vents". Nature 434 (7029): 18. - Devey, CW; Fisher, CR; Scott, S (2007). "Responsible Science at Hydrothermal Vents" - Hydrothermal Vents – Life’s First Home, Stephen Hart. NASA Astrobiology Institute, Nov 06, 2001 - astrobiology.arc.nasa.gov/news/expandnews.cfm?id=1128 - Russell MJ, Daniel RM, Hall AJ, Sherringham JA (1994). "A Hydrothermally Precipitated Catalytic Iron Sulphide Membrane as a First Step Toward Life". J Mol Evol 39: 231-243. - Wächtershäuser, Günter (2007). "On the Chemistry and Evolution of the Pioneer Organism". Chemistry & Biodiversity 4 (4): 584–602. - Günter Wächtershäuser, G (1992). "Groundworks for an evolutionary biochemistry: The iron-sulphur world". Progress in Biophysics and Molecular Biology 58 (2): 85–201.

http://www.biyologlar.com/hidrotermal-bacalarda-yasamin-olusumu-demir-kukurt-kurami

Medyan Mesajın Kendisi Değildir

Sunuş Okuyacağınız yazı Amerikalı evrimsel biyolog, paleontolog ve bilim tarihçisi Stephen Jay Gould (1941 – 2002) tarafından Discovery dergisinin Haziran 1985 sayısında “The Median isn’t the Message” başlığıyla yayınlanmıştır. Kuşağının en parlak, en çok okunan bilimcilerinden biri olan Gould, bu yazıda kişisel yaşamının önemli bir dönemindeki duygularını okurlarıyla paylaşır. Her şey yazının yayınlanmasından üç yıl kadar önce başlar. Gould’a, tehlikeli bir kanser türü olan mesolothamia teşhisi konulmuştur. Mesolothamia dermansızdır ve teşhisten sonraki medyan yaşam beklentisi sadece sekiz aydır. “Medyan Mesajın Kendisi Değildir” Gould’un kanserle mücadelesinin, bize yaşama tutunmanın ve istatistikleri doğru anlamanın önemini anımsatan öyküsüdür. Gould gördüğü iyi tedavinin yanında, olumlu yaklaşımının ve kendini hiç bırakmayışının sayesinde iki yıllık bir tedaviden sonra kanseri yenmeyi başarmış, sekiz aylık medyanı otuz kat aşarak yirmi yıl daha yaşamıştır. Hem sevdikleri, hem de dünya bilimi açısından çok değerli bir başarı olmuştur bu. Tedavisinden sonra Gould bilimsel çalışmalarının yanında bilim savunuculuğu ve yayıcılığı görevlerini de sürdürmüş, toplumsal sorunlara dikkat çeken çalışmalar yapmış, bu arada çok satan ve çok okunan on kadar kitap yayınlamıştır. Gould, evrim kuramına farklı yaklaşımları anlattığı ve kendi yorumunu ayrıntısıyla sunduğu The Structure of Evolutionary Theory (Evrim Kuramının Yapısı) kitabı da bunlar arasındadır. Gould kendi Magnum Opus’u kabul edilen bu kitabın yayınlanmasından iki ay kadar sonra 20 Mayıs 2002’de karısı Rhonda, annesi Eleanor ve sevdiği kitaplarla çevrili yatağında yaşamını yitirmiştir. Gould’un ölüm nedeni başka bir kanser türüdür; beyne de yayılan bir tür akciğer kanseri olan metastatik adenocarcinoma. Bu kanser, daha önceki mesothelioma ile bağlantılı değildir. Gould’un Yaşamı Gould New York Kenti’nin Queens semtinde doğdu. Babası mahkeme stenografı olarak çalışıyordu, annesi bir sanatçıydı. Gould Yahudi kökenli ancak seküler bir aile ortamında yetişti. Yüksek öğrenimine Jeoloji okuduğu Antioch Koleji’nde başladı. 1963’deki mezuniyetinden sonra lisans üstü eğitimini Leeds ve Columbia üniversitelerinde yaptı. 1967’de Columbia’da doktorasını tamamladıktan hemen sonra Harvard Üniversitesi tarafından işe alındı. Gould 2002’deki ölümüne kadar (konuk öğretim üyesi olarak başka yerlerde geçirdiği kısa dönemler dışında) Harvard’da çalıştı. Görevi Harvard Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi’nin paleontologluğunu da içeriyordu. 1982’de Harvard’ın prestijli Andrei Agassiz Zooloji kürsüsü Gould’a geçti. Gould meslek yaşantısı boyunca Amerikan Bilimler Akademisi ve Amerika Bilimin İlerlemesi Birliği başta olmak üzere pek çok bilimsel kurulda yöneticilik yaptı. Gould’un ilk uzmanlık alanı kara yılanlarıydı. Ancak bu alandaki çalışmalarıyla olduğu kadar evrimsel gelişim biyolojisi ya da evrim kuramının yapısı hakkındaki çalışmaları da büyük ilgi çekti. 1972’de meslektaşı Niles Eldredge ile birlikte evrimsel değişimlerin uzun durağanlık dönemlerine kıyasla göreli olarak kısa sıçrama dönemlerinde gerçekleştiğini savunan Sıçramalı Evrim modelini geliştirdi. Darwinci temellerden birinde önemli bir anlayış değişikliği öneren bu model evrimsel biyologlar arasında yoğun tartışmalara yol açtı. Bilim tarihi yazıları da pek çok profesyonel tarihçinin Gould’u bir bilim tarihçisi olarak tanımasını sağladı. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_35cjf23zcf_b Bütün bu çalışmalar Gould’a bilim çevrelerinde hak edilmiş bir saygınlık sağlamak için fazlasıyla yeterliydi. Buna karşın Gould’un asıl ünü ve önemi, güncel evrimsel biyoloji başta olmak üzere ilgilendiği bilimsel konuları geniş bir okur kitlesine anlatma çabasından kaynaklanır. Natural History Magazine’de yazdığı yazılar geniş bir okur kitlesine ulaşmasını sağlamış, bu yazıların derlenmesinden oluşan kitapları en çok satanlar listesine girmiştir. Bunda Gould’un güncel evrimsel biyoloji ve paleontolojiyi özel bir eğitime ya da uzmanlığa sahip olmayan okurun anlayabileceği biçimde anlatma konusundaki ustalığı kadar, eşine az rastlanır entellektüel birikiminin güncel konularla ilişkilendirmesindeki başarısının da payı vardır. Gould’un iki kitabı Türkçe’de yayınlanmıştır. Natural History Magazine’deki yazılarından yapılan ilk derleme kitabı Darwin ve Sonrası (Ever Since Darwin) Ceyhan Temürcü’nün çevirisi ile TÜBİTAK tarafından, tarih boyunca insanların zaman ve takvim hakkındaki düşünceleri üzerine bir inceleme olan Binyılı Sorgulamak (Questioning the Millenium) Tuncay Birkan’ın çevirisi ile İletişim Yayınları tarafından yayınlanmıştır. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_37d46946g8_b http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_36cjprjcfm_b Medyan Mesajın Kendisi Değildir[1] Stephen Jay Gould, çeviri: Beycan Mura http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_45rmfdszg3_b Hayatım, son zamanlarda Mark Twain’in iki nüktesiyle çok kişisel yönlerden kesişti. Birini denemenin sonuna bırakacağım. Bazı yerlerde Disraeli’ye de mal edilen diğer nükte, yalanın her biri bir öncekinden daha kötü üç türünü sıralıyor: yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Benim öyküme epeyce uyan bir durum olan o bildik örneği, gerçeği sayılarla sündürme örneğini ele alın. İstatistikte “ortalamanın” ya da ana eğilimin farklı ölçümleri vardır. Ortalama genel “vasati” kavramımızdır: Değerleri toplayın ve toplamı paydaşların sayısına bölün (Gelecek Cadılar Bayramı’nda beş çocuk için toplanan yüz şeker, adil bir dünyada her çoçuğa yirmi şeker düşmesi sonucunu verecektir). Medyan, ana eğilimin bir diğer ölçümü, yolun orta noktasıdır. Beş çocuğu boylarına göre sıralayacak olursam, medyan çocuk ikisinden kısa, (şekerden ortalama paylarını almakta güçlük çekmeleri olası) diğer ikisinden de uzun olacaktır. İktidardaki bir politikacı, gururula “Yurttaşlarımızın ortalama geliri yılda 15 bin dolardır” diyebilir. Muhalefet lideri “Ama yurttaşlarımızın yarısı yılda 10 bin dolardan daha az kazanıyor” diye yanıt verebilir. İkisi de haklıdır, ama ikisi de bir istatistiği duygusuz bir nesnellikle veriyor değildir. İlki bir aritmetik ortalamaya, ikincisi de bir medyana başvuruyor. (Bu tür durumlarda ortalamalar medyanlardan daha yüksektir çünkü bir milyoner ortalama hesaplanırken yüzlerce yoksul insanın etkisini götürürken, medyan hesaplanırken yalnızca tek bir dilenciyi dengeleyebilir). İstatistiğe karşı yaygın güvensizlik ve küçümseme yaratan daha önemli konu, daha da sorunludur. Pek çok insan yürek ile beyin, duygu ile akıl arasında geçersiz bir ayrım yapar. Kimi güncel gelenekler –stereotipleri Güney Kaliforniya merkezli olan yaklaşımların da yardakçılığıyla– duyguları daha “gerçek” olmak ve eylem için tek uygun temeli sağlamak bakımından göklere çıkarırlarken (bir şey iyi hissettiriyorsa, yap onu!) akıl, modası geçmiş seçkinciliğin bir takıntısı olarak geçiştiriliyor. Bu saçma ikilemde istatistik sıklıkla düşmanın simgesi haline geliyor. Hilaire Belloc’un yazdığı gibi “İstatistik nicel yöntemin başarısıdır ve nicel yöntem de kısırlığın ve ölümün zaferidir”. Okumakta olduğunuz, doğru biçimde yorumlandığında son derece canlandırıcı ve hayat verici olan kişisel bir istatistik öyküsüdür. Bilim hakkındaki kuru ve akademik bilginin yararı üzerine küçük bir öykü anlatarak, aklın değerinin düşürülmesine karşı kutsal savaş ilan eder. Yürek ve kafa tek bir bedenin, tek bir kişiliğin odak noktalarıdır. 1982 Temmuzunda, az rastlanan ciddi bir kansere –genellikle asbeste maruz kalmakla ilişkilendirilen karın mesothelioma’sına– yakalanmış olduğumu öğrendim. Ameliyattan sonra kendime geldiğimde doktorum ve kemoterapistim olan kişiye ilk sorum şöyleydi: “Mesothelioma üzerine en iyi teknik yapıtlar hangileridir?” Dosdoğru bir açıksözlülükten uzaklaştığı bu tek anda, doktorum, diplomatik bir ifadeyle tıp yazınının gerçekten okumaya değer hiç bir şey içermediğini söyledi. Elbette bir entellektüeli yazından uzak tutmaya çalışmak ancak cinselliğe en düşkün hayvan olan Homo sapiens’e, cinsellikten uzak durmasını önermek kadar işe yarar. Yürüyebilecek hale gelir gelmez en kestirme yoldan Harvard’ın Countway Tıp Kütüphanesi’ne gittim ve bilgisayardaki bibliografik arama programına mesothelioma sözcüğünü zımbalarcasına yazdım. Bir saat sonra, çevrem mesothelioma ile ilgili son yazınla sarılıyken, yutkunarak doktorumun neden o insani öneride bulunduğunu anladım. Yazılar bundan daha insafsızca açık olamazdı: Mesothelioma dermansızdı; teşhisten sonraki yaşam beklentisi medyanı yalnızca sekiz aydı. Bir onbeş dakika kadar şaşkınlıktan allak bullak durdum, sonra gülümsedim ve kendi kendime şöyle dedim: demek ki bana bu yüzden okuyacak bir şey vermediler. Sonra şükürler olsun, aklım yeniden çalışmaya başladı. Bir şeyi az öğrenmek tehlikeli olabiliyorsa, ben bunun klasik bir örneği ile karşılaştım[2]. Kanserle savaşımda yaklaşım kesinlikle önem taşır. Neden olduğunu bilmiyoruz (eski moda maddeci bakış açımla zihinsel durumun bağışıklık sistemine geri besleme yaptığını sanıyorum). Aynı kanser türüne yakalanmış, cinsiyet, yaş, sınıf, sağlık ve sosyoekonomik statü olarak benzer kişiler arasında, olumlu yaklaşımları, yaşamak için güçlü bir istençleri ve amaçları olan, mücadeleye bağlı, yalnızca doktorlarının her söylediğini kabul etmekle yetinmeyip kendi tedavilerine etkin bir yanıtla yardım etmeye çalışanlar daha uzun yaşama eğilimindedirler. Birkaç ay sonra kişisel bilim gurum, Nobelli bir bağışıklık bilimcisi olan Sir Peter Medawar’a kanserle savaşta başarı için en iyi reçetenin ne olduğunu sordum: “Ümitli bir kişilik” diye yanıt verdi. Gerektiği gibi soğukkanlı ve güvenli olduğum için (insan kendini belirli bir amaç için kısa süre içerisinde yeniden kuramayacağına göre) şanslıyım. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_41cxfsqbgj_b Brezilya doğumlu İngilizi bilimci Sir Peter Brian Medawar (1915, 1987). Medawar 1960 Nobel Fizyoloji ve Tıp ödülünü paylaşan iki kişiden biridir. İnsancıl doktorların ikilemi buradan çıkar: Yaklaşım bu ölçüde belirleyiciyken, bu derece kesin bir hükmü ilan etmek gerekir mi? Özellikle de bu kadar az sayıda insan, istatistiksel ifadelerin ne anlama geldiğini değerlendirecek durumdayken? Bahama kara yılanlarının küçük ölçekli evrimini nicel yollarla incelemekle geçirdiğim yıllarca süren çalışmalarımdan edindiğim deneyimler sayesinde istatistikler hakkında sözünü ettiğim teknik bilgiyi edindim ve bu bilginin yaşamımı kurtarmakta büyük rol oynadığını düşünüyorum. Bacon’un ünlü sözündeki gibi bilgi gerçekten de güçtür. Sorun kısaca şöyle ifade edilebilir: “sekiz aylık medyan yaşam beklentisi” bizim dilimizde ne ifade eder? Sanıyorum, insanların çoğu, istatistik konusunda bir eğitimleri olmadığından, bu ifadeyi “muhtemelen sekiz ay içerisinde ölmüş olacağım” biçiminde anlayacaklardır. Tam da kaçınılması gereken çıkarımdır bu, çünkü doğru değildir ve yaklaşımımız çok çok önemlidir. Elbette sevinçten havalara uçmadım, ama söz konusu ifadeyi yukarıda anlattığım anlamda da almadım. Teknik eğitimim “sekiz aylık medyan yaşam beklentisi” ile ilgili başka bir perspektifi zorunlu kılıyordu. Buradaki nüans ince, ama çok önemli; çünkü kendi kişisel çalışma alanlarım evrimsel biyoloji ve doğa tarihinin ayırt edici düşünce biçiminin somutlanması bu. Hala net özlerin ve kesin sınırların peşinde olan Platoncu bir mirasın tarihi yükünü taşıyoruz (Bu nedenle, doğa genellikle karşımıza indirgenemez bir süreklilik olarak çıkıyor olsa da muğlaklıktan uzak bir “yaşam başlangıcı” ya da “ölüm tanımı” bulmayı umuyoruz.). Kesin farklılıklara ve ayrık değişmez kendiliklere yaptığı vurguyla bu Platoncu miras ana eğilimin istatistiksel ölçümlerini yanlış anlamaya yönlendiriyor bizi, hem de varyasyon, nüans, süreklilikten ibaret dünyamıza uygun yorumun tam karşıtı olacak biçimde. Kısaca, ortalama ve medyanı katı “gerçeklikler” ve bunların hesaplanmasına olanak sağlayan varyasyonu da saklı özün geçici ve mükemmellikten uzak bir dizi ölçümü olarak görüyoruz. Eğer medyan gerçeklikse ve medyanın etrafındaki varyasyon sadece onun hesaplanması için bir araçsa “muhtemelen sekiz ay içinde ölmüş olacağım” makul bir yorum olarak kabul edilebilir. Ama her evrim biyoloğu, varyasyonun doğanın yegane indirgenemez özü olduğunu bilir. Varyasyon katı gerçekliktir, bir ana eğilimin mükemmellikten uzak bir dizi ölçümü değil. Ortalamalar ve medyanlar soyutlamalardır. Bu nedenle mesothelioma istatistiklerine epey farklı bir gözle baktım. Salt içindeki boşluk yerine simitin kendisini gören bir iyimser olduğum için değil, daha ziyade varyasyonun kendisinin gerçeklik olduğunu bildiğim için. Kendimi varyasyonun içindeki yerime yerleştirmeliydim. Medyanın sekiz ay olduğunu öğrendiğimde gösterdiğim ilk entellektüel tepki “Güzel. İnsanların yarısı bundan fazla yaşayacak. Peki benim o yarıda olma şansım ne kadardır?” oldu. Bir saat süren hiddetli ve gergin bir okumadan sonra bir ferahlamayla şu sonuca vardım: Çok şanslıydım. Daha uzun bir yaşam olasılığı bahşeden özelliklerin tümüne sahiptim: Gençtim, hastalığım görece erken bir evrede anlaşılmıştı, ülkedeki en iyi tedaviyi görecektim, yaşamayı seviyordum, veriyi nasıl değerlendireceğimi biliyordum ve umutsuzluğa kapılmayacaktım. Başka bir teknik konu avuntumu arttırdı. Sekiz aylık medyandaki varyasyon dağılımının hemen hemen kesinlikle istatistikçilerin “sağa yatık” dediği biçimde olacağını derhal anlamıştım. (Simetrik bir dağılımda, merkez eğilimin solundaki varyasyon profili, sağındakinin ayna görüntüsüdür. Yatık dağılımlarda, merkez eğilimin bir tarfafındaki varyasyon daha fazla yayılmıştır. Sola doğru daha fazla yayılmışsa sola yatık, sağa doğru yayılmışsa sağa yatık denir). Varyasyonun dağılımı sağa yatık olmalı diye akıl yürüttüm. Ne de olsa dağılımın sol tarafında değiştirilemez bir alt sınır vardı: sıfır (Çünkü mesothelioma yalnızca ölüm sırasında ya da öncesinde teşhis edilebilir). Dolayısıyla dağılımın daha düşük değerli (yani sol) tarafında yeterince yer yoktu. Burası sıfır ile sekiz ay arasına sıkışmış olmalıydı. Ama daha büyük değerli (yani sağ) kanat, kimse sonsuza dek yaşamıyor olsa bile, yıllar ve yıllar boyunca genişletilebilirdi. Dağılım sağa yatık olmalıydı ve olumlu profilimin eğrinin o tarafında olma şansımı arttırdığını belirlediğimden kuyruğun ne kadar uzadığını bilmeliydim. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_43fc472mgc_b http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_38dgh4hpdt_b Sola yatık grafik (üstte) ve Sağa yatık grafik (altta) Dağılım gerçekten de fazlasıyla sağa kaymıştı ve sekiz aylık medyanın yıllarca ötesine uzanan (çok küçük de olsa) uzun bir kuyruğu vardı. Bu küçük kuyrukta olmamam için bir neden görmedim. Uzun uzun içimi çektim ve rahatladım. Teknik bilgimin yardımı dokundu. Grafiği doğru okudum. Doğru soruyu sordum ve yanıtlarını buldum. Bu koşullar altında, büyük olasılıkla, tüm olası hediyelerin en değerlisini almıştım: Çokça zaman. Durup derhal İşaya’nın Hezekiah’ya verdiği emri – Evini düzenle, öleceğine ve yaşayacak olmadığına göre– uygulamak zorunda değildim. Düşünmek, planlamak ve mücadele etmek için zamanım olacaktı. İstatistiksel dağılımlar hakkında son bir nokta daha var. Yalnızca öngörülmüş bir dizi koşula –bizim durumumuzda belirli uzlaşımsal tedavi yöntemleri altında mesothelioma ile yaşamayı sürdürmek– uygulanabilirler. Eğer bu koşullar değişirse, dağılım da farklışaşabilir. Deneysel bir tedavi yöntemi uygulanan kişiler arasına yerleştirilmiştim. Şansım tutarsa daha yüksek bir medyanı olan ve sağ kuyruğu çok ileri yaşlarda doğal nedenlerden ölüme kadar uzanan yeni bir dağılım kümesinin ilk üyelerinden olacaktım. Ölümü kabullenmeyi içsel vakar gibi bir şeyle bir tutmak, benim görüşüme göre gereğinden daha yaygın bir moda haline geldi. Elbette sevmenin bir zamanı olduğu gibi ölmenin bir zamanı olduğunu söyleyen Süleyman’ın Meselleri’ne katılıyorum. Çilem dolduğumda bu sonu kendi yordamımla ve sükünetle karşılamayı umuyorum. Ama pek çok durumda ölümün baş düşman olduğu biçimindeki daha savaşçı görüşü benimsiyor ve ışığın sönüşü karşısında kahramanca öfkeye kapılanlarda ayıplanacak bir şey görmüyorum. Savaş aletleri çok çeşitli, ama bunlardan hiçbiri nükte kadar etkili değil. Meslektaşlarımın İskoçya’da yaptığı bir toplantıda, ölmüş olduğum duyuruldu. En yakın arkadaşlarımdan birinin ölümümün ardından kaleme alacağı anma yazısını okuma zevkini tatmama ramak kalmıştı (arkadaşım durumdan şüphelendi ve haberi kontrol etti; kendisi de bir istatistikçi ve benim sağ kuyruğun bu kadar dışında kalmamı beklemiyordu). Yine de bu olay tanının konmasından sonraki ilk büyük kahkahamı sağladı bana. Bir düşünün, neredeyse Mark Twain’in yazdığı tüm satırların en ünlüsünü tekrar etmem gerekecekti: Ölümümü duyuran ilanlar fazlasıyla abartılıdır. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_39fqnqf5fk_b [1] Stephen Jay Gould, bu başlıkla Kanadalı iletişim kuramcısı Marshal McLuhan’ın medya formlarının, taşınan mesajdan ya da içerikten daha önemli olduğunu anlatmak için kullandığı “Ortam Mesajın Kendisidir” (İngilizcesiyle The medium is the message) sözlerine gönderme yapıyor. İstatistiksel anlamı yazıda açıklanan medyan (İngilizcesiyle median) sözcüğü, yazarın gönderme yaptığı ifadede kullanılan medium sözcüğüyle aynı kökten geliyor. [2] Gould burada İngilizcenin en sevilen ve en sık alıntılanan şairlerinden Alexander Pope’un (1688 - 1744) ünlü bir dörtlüğüne (A little learning is a dangerous thing) gönderme yapıyor.

http://www.biyologlar.com/medyan-mesajin-kendisi-degildir

Kromozom Nedir?

Kromozom Nedir?

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir.

http://www.biyologlar.com/kromozom-nedir

TRANSGENİK BİTKİLER (GDO) 'İN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Transgenik bitkiler ya da diğer bir ifadeyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)'ın insan sağlığı üzerine olası etkilerini allerjik, antibiyotik dayanıklılık, yabancı DNA'nın yenmesi, karnabahar mozaik virüsü ve gıda kalitesi açısından incelemek mümkündür. Transgenik Bitkilerin Olası Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya'da yaygın olarak ticari üretimi yapılan bazı bitki türlerine ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen Bar geni transfer edilerek transgenik bitkiler elde edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkide bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Bugüne kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitkinin de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır'dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut(Brezilya fındığı)'ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya fındığında bol olmasına karşın, soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidi oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besin kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya fındığına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği düşünülmektedir. İlgili firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı arzuladıysa da daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesinin ticari üretim için onay alınmamış ve piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak da tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidi insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, olasılıkla bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesine aktarılan proteinin daha sonra ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:'lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi'nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.'de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü belirleyen ve doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut'ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkilerinin bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalardakine oranla daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının (göstergelerinin) kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesi doğmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA'nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens'in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA'nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA'nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA'yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA'yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA'yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarındaki mikroorganizmalara antibiyotik dayanıklılık geninin geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından da incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA'ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA bulunmuştur. Bu durum transgenik DNA'nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği ve insanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin'e dayanıklılık genlerini içeren Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı bildirilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176'daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde tasarlanmıştır. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik (hayvan, bitki, insan gibi) canlılarda yani insanlarda ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.'de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Yabancı DNA'nın Yenmesi Araştırıcılar transgenik bitki oluşturduklarında aslında bu bitkide bulunmayan bir DNA parçasını bitkiye ilave etmiş olmaktadırlar. Çoğunlukla da aktarılan DNA parçası virüs ya da bakteri gibi farklı türlerden gelmektedir. Bu durum acaba bu yabancı DNA parçası yendiği zaman bir zarar oluşturabilir mi? sorusunu akla getirmektedir. Aslında yediğimiz her yemekte bir miktar DNA da yemekteyiz. Ayrıca yediğimiz sebze, tahıl ve etlerde bulunan bakteri ve virüsleri de yani bunların DNA'larını da yemekteyiz. Ancak bu yabancı DNA'ların çoğunluğu midede daha küçük moleküllere parçalanmaktadır. Yine parçalanmayan az bir miktar DNA kan dolaşımında absorbe edilmekte veya dışkı ile atılmaktadır. Almanya'da yapılan bir çalışmada tamamen parçalanmamış DNA parçalarının bağırsak ve farenin vücudundaki durumu incelenmiştir(Schubbert ve ark.,1997). Yenen DNA'nın 100 ile 1700 bazlık kısa parçaları yemekten sonraki sekiz saatte % 5 oranında kalın ve ince bağırsaklarda ve dışkıda saptanmıştır. Yine DNA'nın %0.05 kadar küçük miktarları sekiz saatte kan dolaşımında bulunmuştur. Parçaların büyüklüğü 700 baz çiftine kadar ulaşmıştır. Aynı zamanda yabancı DNA parçaları karaciğer ve dalakta da saptanmıştır. Denemede kullanılan DNA'lar üç farklı türden alınmıştır. Bunlar bakterilere etkili olan M13 virüsünden bir sekans, deniz anasının yeşil renk oluşturan GRP geni ve bitkilerde fotosentezle ilişkili olan Rubisko genidir. Bu üç yabancı DNA'nın küçük miktarları yendikten sonra farenin iç organlarında belirlenmiştir. Aynı şekilde gebe farelerdeki DNA parçaları izlendiğinde, yabancı DNA parçalarının kan dolaşımı yoluyla plesantadan fetüse geçtiği saptanmıştır. Hatta bu DNA parçalarının kromozomlara girebilecekleri spekülasyonuna yol açacak kadar fare kromozomlarının yakınlarında belirlenmişlerdir(Doerfler ,2000). Farelerdeki bu çalışmaya benzer olarak tavuklarla yapılan araştırmalarda, yabancı DNA'ların hızla parçalandığı gösterilmiştir. İngiltere'de yapılan çalışmalarda, tavuklar transgenik mısırla beslenmiş ve yabancı DNA parçaları kursak ve midede az miktarda saptanmış, fakat yabancı DNA'ların parçalanması nedeniyle bağırsak sisteminde saptanamamıştır(Chambers ve ark.,2002). Bir başka çalışmada da transgenik mısırdan elde edilen DNA parçaları koyunun salya ve mide sıvısına konmuş ve 24 saat sonra salyada DNA bulunurken, mide sıvısında DNA tamamen parçalanmıştır(Duggan ve ark.,2000). Bir organizmanın dokularında bulunan yabancı DNA parçalarına ne olmaktadır? Vücudun normal savunma sistemi yabancı DNA'ları parçalamaktadır. Aynı zamanda bazı DNA parçaları konukçunun DNA'sına girerse, genlerin aktivitesini kontrol eden mekanizmalar tarafından etkisiz hale getirilebilecektir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda transgenik bitkilerden gelen DNA'nın transgenik olmayan bitkilerden aldığımız DNA'lardan daha tehlikeli olduğunu gösteren kanıtlar henüz bulunmamıştır. Karnabahar Mozaik Virüsü (CaMV) Transgenik bitki teknolojisinde bitkiye sokulan genin aktivitesini yönlendirmek için ek bir DNA parçası daha ilave edilmektedir. Her bir genin belirli koşullarda çalışmasını sağlayan bu gen parçasına promotor denmekte ve transgenik bitki elde edilmesinde en yaygın olarak kullanılan promotor, karnabahar mozaik virüsünün 35 S promotorudur. Bu promotor kanola, lahana, brokkoli ve karnabahar gibi bazı sebzelerde karnabahar mozaik hastalığına neden olan virüsten elde edilmektedir. Diğer promotorlar da transgenik teknolojide kullanılmakta fakat CaMV promotoru oldukça farklı durumlarda transgenik proteinin bol miktarda oluşumuna neden olduğundan genellikle tercih edilmektedir. Acaba büyük avantajları bulunan CaMV promotoru bizim hücrelerimize girerek ve genlerimizi çalıştırarak zararlı olabilir mi? endişesini ortaya çıkarmıştır. Şimdi böyle bir olasılığın meydana gelme durumunu inceleyelim. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesi için normal hazım sistemindeki parçalanma olaylarından kaçmış olması gerekmektedir. Ancak bu konuda belirli kanıtları gösteren denemeler de mevcut değildir. Fakat, Kohl ve ark.(1999) tarafından çeltik bitkilerinde yapılan çalışmalarda CaMV promotorunun kendisini DNA'ya sokabildiği bir kanıt olarak ileri sürülmektedir. Transgenik bitkilerin karşıtları da bunun insanlar için bir tehdit olduğunu ifade etmektedirler. Çeltikte çalışan araştırıcılar CaMV promotorunun insan ve hayvan dokularındaki durumunu incelememişlerdir. İnsan kromozomları birçok farklı virüsün oluşturduğu DNA sekans parçalarını içermektedir. İnsan kromozomlarında böyle sekansların çokluğu enteresan bir durum olup, onların aktive edilmeleri halinde ne olacağı konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Fakat Turner ve ark.(2001) tarafından yapılan çalışmada, bu sekansların çoğunun binlerce yıldır oluşan içsel değişimler nedeniyle fonksiyonel olmadıkları gösterilmiştir. Bu sekanslar CaMV promotorunun girmesiyle aktive olabilseler bile olasılıkla hiçbir etkileri olamayacaktır (Royal Society,2002). Karnabahar mozaik virüsü promotorunun insan sağlığını tehdit edebileceğine dair çok az kanıt mevcuttur. Fakat karnabahar mozaik hastalığı ile bulaşmış sebzeleri yediğimizden dolayı, insanlar yüzlerce yıldır az miktarlarda da olsa CaMV'nü yemektedirler. CaMV ile şiddetli bulaşık sebzeler arzu edilmemesine rağmen, virüsün yenmesinde ileri gelen bir sağlık problemi hakkında bugüne kadar herhangi bir rapor bulunmamaktadır . Gıda Kalitesi İnsan gıdası olarak kullanılan bitkilerin besleme kalitelerinin arttırılması amacıyla yeni transgenik bitkilerin geliştirilmesi, önümüzdeki yıllarda yoğun bir araştırma alanını oluşturacaktır. Ancak şimdiye kadar yapılan besin kalitesini iyileştirme çalışmaları herbisit ve zararlılara dayanıklılık çalışmalarının gerisinde kalmıştır. Yine de birkaç örnek çalışmada, transgenik bitkilerden elde edilen gıdaların besin içerikleri transgenik olamayanlarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Burada akla gelen soru transgenik hale getirilen bitkilerin gıda kalitelerinde önemli değişmeler meydana gelip gelmediğidir. Soya fasulyesinin izoflovan içeriği bu konuda yapılan örnek bir çalışmayı göstermektedir. Soyadaki bazı izoflovanların kireçlenme, akciğer kanseri ve kalp hastalıklarını önlemede yardımcı olduğuna inanılmaktadır. İzoflovanlar insan vücudunda fitoestrojenlere çevrilerek etkili olmaktadırlar. Bu amaçla soya sosu besinlerdeki izoflovan içeriğinin arttırılması amacıyla birçok gıdaya ilave edilmektedir. Sağlıklı beslenmek için soya ürünlerini tüketen kişilerin transgenik soyayı yediklerinde aynı miktarlardaki izoflovanları alıp alamayacakları sorusu önem taşımaktadır. Lappe ve ark.(1999) herbisit tolerant (Roundup Ready) soya çalışmalarında, bunların transgenik olmayanlardan % 12-14 oranında daha az izoflovan içerdiğini rapor etmişlerdir. Bu sonuç gerçekse, transgenik soyanın transgenik olmayanından daha az sağlıklı olduğu ortaya çıkacaktır. Bu çalışmanın sonuçlarına karşın, Monsanto firmasının araştırıcıları tarafından yayınlanan raporlarda transgenik soyanın transgenik olmayanlarla aynı miktarlarda izoflovan içerdiği açıklanmıştır(Padgette ve ark.,1996, Taylor ve ark.,1999). Denemelerin gerçekleştirildiği çevre koşulları, lokasyondan lokasyona ve yıldan yıla değiştiğinden dolayı soyanın farklı izoflovan içeriklerine sahip olması doğaldır. Ancak bu değişim, transgeniklere sokulan genlere mi yoksa büyüme dönemindeki agronomik işlemlere mi bağlanacaktır. Monsanto şirketi tarafından 1992 ve 1993 yıllarında yapılan iki denemenin sonuçları karşılaştırıldığında, izoflovan içeriklerinde yıllar arasında önemli farklılıkların bulunduğu gözlenmiştir. Lappe ve ark.(1999) tarafından yapılan çalışmalarda transgenik soya ve transgenik olmayan soyanın izoflovan içerikleri incelenmiş fakat bu bitkiler yan yana aynı tarlada yetiştirilmemişlerdir. Tohumlar farklı çiftçiler tarafından yetiştirilmiş olup, lokasyon ve agronomik işlemler bakımından bir homojenlik söz konusu olmamıştır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalardan soyadaki izoflovan içeriğinin bazı faktörlere bağlı olarak değiştiği anlaşılmaktadır. Değişimin büyüklüğünün fazla olmadığı ve izoflovanların doğal değişkenlikleri ile mukayese yapıldığında, aşırı olmayan orta derecedeki bir farklılığın bulunduğu görülmektedir. Ancak transgenik soyanın izoflovan içerikleri dışındaki hayvansal besleme değerleri, transgenik olmayan soyalarla mukayese edildiğinde aralarında bir farklılığın bulunmadığı saptanmıştır. Fareler, tavuklar, balıklar ve sığırlar üzerinde yapılan denemelerde, hayvanların aynı miktarda yem yediklerinde aynı ağırlıkları kazandıkları belirlenmiştir(Hammond ve ark.,1996). Sonuç Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek insan sağlığına olası risklerin incelenmesi sonucunda, şu ana kadar yapılan çalışmalarda bu bitkilerin ekilmesinin ve tüketilmesinin yasaklanmasına yol açabilecek deneysel bulguların mevcut olmadığı gözlenmektedir. Transgenik bitkileri ülkemiz açısından ele aldığımızda, mısır ülkemizde Ege ve Çukurova bölgesinde ikinci ürün olarak ekildiğinde, mısır sap ve koçan kurduna karşı 4-5 defa ilaçlanmaktadır. Bu alanlarda böceklere dayanıklı transgenik Bt mısır üretildiğinde gerek ilaçlama masrafları ve gerekse ilaçlamadan ileri gelecek çevresel zararlar daha az olabilecektir. Günümüzde Dünya genelinde transgenik bitkilerin ekimi 67 milyon hektara yaklaşmaktadır. Bu üretimin büyük bir kısmını böceklere dayanıklı transgenik mısır ve pamuk ile herbisitlere dayanıklı soya oluşturmaktadır. Üretimin büyük çok bir bölümü de ABD, Kanada, Arjantin, Çin ve Brezilya gibi ülkelerde gerçekleştirilmektedir. Ülkemizin önemli oranda mısır ve soya yemine gereksinimi bulunmakta ve bu gereksinim Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerden sağlanmaktadır. Bu ülkelerin büyük oranda transgenik mısır ve soya ekilişlerinin bulunması ithal edilen yemlerin transgenik bitkilerden yapılmış olabileceğini akla getirmektedir. Ancak daha önce açıklanan araştırma sonuçlarından bunların herhangi bir risk içerdiklerini de söylemek pek mümkün değildir. Her ülke transgeniklerin ticari üretimi ve kullanımı için belirli yasal düzenlemeler getirmiştir. Ülkemizde de transgeniklerin belirli kurallar altında alan denemelerine müsaade edilmekte, ancak ticari üretimine izin verilmemektedir.. Bugüne kadar transgenik bitki üretiminden ileri geleceği varsayılan zararların hiçbirinin gerçekleşmemiş olması, bunların gerek Dünya'da ve gerekse ülkemizde yetiştirilebilme olasılıklarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Literatür Listesi Chambers,P.A., P.S.Duggan, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. The fate of antibiotic resistance marker genes in transgenic plant feed material fed to chickens, Journal of Antimicrobial Chemotherapy. 49 : 161-164. Doerfler,W.,2000. Foreign DNA in mammalian systems. Wiley-VCH : Weinheim, Germany. Duggan,P.S., R.A.Chambers, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. Survival free DNA encoding antibiotic resistance from transgenic maize and the transformation activity of DNA in ovine salvia, ovine rumen fluid and silage effluent. FEMS Microbiology Letter, 191 : 71-77. Hammond,B.G., J.L.Vicini, G.F.Hartnell, M.W.Naylor, C.D.Knight, E.H.Robinso , R.L.Fuchs, and S.R.Padgette,1996. The feeding value of soybeans fed to rats, chickens, catfish and dairy cattle is not altered by genetic incorporation of glyphosate tolerance, Journal of Nutrition, 126 : 717-727. Joersbo,M., I.Donaldson, J.Kreiberg, S.G.Peterson, J.Brunstedt, and F.T.Okkels,1998. Analysis of mannose selection used for transformation of sugar beet. Molecular Breeding 4 : 111-117. Kohl,A., S.Griffiths, N.Palacios, R.M.Thyman, P.Vain, D.A.Laurie, and P.Christou,1999. Molecular characterization of transforming plasmid rearrangement in transgenic rice reveals a recombination hotspot in the CaMV promotor and confirms the predominance of microhomolgy mediated recombination. The Plant Journal !7(6) : 591-601. Lappe,M.A., E.B.Bailey, C.Childress, and K.D.R.Setchell,1999. Alterations in clinically important Phytoestrogens in genetically modified herbicide tolerant soybeans. Journal of Medicinal Food, Vol.No.4. Melo,V.M.M., J.Xavier-Fiho, M.S.Lima, and A.Provvost-Dannon,1994, Allergenicity and tolerance to proteins from Brazil-nut (Berthdietia excelsa H.B.K.) Food and Agricultural Immunology 6(2) : 185-195. Mercer,K.K., K.P.Scott, W.A.Bruce-Johnson, L.A.Glover, and H.J.Flint,1999. Fate of free DNA and transformation of the oral bacterium. Streptococcus gardeni D.L.1.by plasmid DNA in human saliva. Applied and Environmental Microbiology 65(1) : 6-10. Nordlee,J.A., S.L.Taylor, J.A.Townsend, L.A.Thomas, and R.K.Bush,1996. Identification of a Brazil-nut allergen in transgenic soybeans. New England Journal of Medicine. 334 : 688-692. Royal Society.2002. Gentically modified plants for food use and human health-an update. London Turner,G., M.Barbulescu, M.Su, M.I.Jensen-Seaman, K.K.Kidd and J.Lenz.2001. Insertional polymorphsims of full-length endogenous retroviruses in humans. Current Biology 11,1531-1535. Zuo,J., Q.W.Nu, S.G.Moller, and N.H.Chua,2001. Chemical-regulated site-specific DNA excision transgenic plants. Nature Biotechnology 19 : 157-161. Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkiler-gdo-in-insan-sagligina-etkileri

TRANSGENİK BİTKİLERDEKİ RİSKLER VE ENDİŞELER

Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan bazı transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Transgenik bitkilerden ileri gelebileceği düşünülen endişeler ; insan sağlığına, çevre sağlığına ve mevcut tarım sistemine etkiler olarak belirtilebilir. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, transgenik bitkilerden ileri gelebilecek zarar risklerinin transgenik olmayanlardan ortaya çıkabilecek risklerden daha yüksek oranda bulunmadığını göstermektedir. Giriş Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek riskleri üç ana grup altında toplamak mümkündür. Bunlar ; 1. İnsan sağlığına etkileri, 2. Çevreye etkileri, 3. Mevcut tarım sistemine etkileri olup, sırasıyla olası etkilerin neler olabileceklerini daha yakından inceleyebiliriz. 1.İnsan sağlığına etkileri 1.1.Transgenik Bitkilerin Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Şu ana kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitki de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır’dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut’ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya Nut’ında bol olan ve soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidinin oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besinsel kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya Nut’ına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği anlaşılmaktadır. Firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı düşündü ise de daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesi ticari üretim için onay almayarak, piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak ta tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidinin insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, muhtemelen bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesindeki aktarılan proteinin ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:’lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi’nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.’de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü gösteren doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut’ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkileri bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalarınkinden daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. 1.2.Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesini doğurmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır? Sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA’nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens’in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA’nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA’nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA’yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA’yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA’yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarında, antibiyotik dayanıklılık geninin bağırsaklardaki mikroorganizmalara geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA’ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA ‘ya da rastlanmıştır. Bu durum transgenik DNA’nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. İnsanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin’e dayanıklılık genlerini içeren Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı rapor edilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176’daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde dizayn edilmiştir. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik canlılarda yani insan ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.’de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir KAYNAK: ibreliler.com

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkilerdeki-riskler-ve-endiseler

MANTAR KÜLTÜRÜ

Örnek Cinsi : irnak, deri kazintisi,saç Örnek Özellikleri : Örnek alimindan 3 gün öncesine kadar herhangi bir antifungal ajan kullanilmamalidir. Lezyon bölgesi yikanmamali ve lezyon tirnakta ise tirnak kesilmemelidir. Genel Bilgiler : Mantarlar ökaryotik yapida mikroorganizmalardir. Patojen mantarlarin çogu ekzojen kaynaklidir. Üreme özelliklerine göre mantarlar maya ve küf olmak üzere iki temel yapida bulunurlar. Bazi mantarlar ise iki fazlidir. Yani hem maya hem de küf seklindedir. Küfler, hif denen çok hücreli filamentöz koloniler olusturarak çogalirlar. Hifler, küflerin vejetatif biçiminin temel elemanlaridir. Maya görünümündeki mantarlar tek hücreli, küçük, yuvarlak yada oval basitçe tomurcuklanarak çogalan mikroorganizmalardir.

http://www.biyologlar.com/mantar-kulturu

İzmir’de İkinci Nükleer Çöplük

İzmir’de İkinci Nükleer Çöplük

TCDD 3. Bölge Müdürlüğü’nün Makine Kimya Enstitüsü Kurumu’na gönderdiği hurdaların bir bölümünde yüksek oranda radyasyon tespit edildi.

http://www.biyologlar.com/izmirde-ikinci-nukleer-copluk

Genetik kod nedir ?

Genler, fonsiyonel etkilerini, genellikle, hücredeki fonksiyonların çoğundan sorumlu, proteinlerin üretimiyle ifade ederler. Proteinler amino asit zincirleridir ve bir genin DNA dizisi (bir RNA aracılığıyla) bir proteinin kendine has dizisini üretmede kullanılır. Yazılım (transkripsiyon) denilen bu süreç, genin DNA dizisine kaşılık gelen bir diziye sahip bir RNA molekülü üretimiyle başlar. Ardından, bu mesajcı RNA molekülü translasyon denilen bir süreçle, RNA dizisindeki enformasyona karşılık gelen bir amino asit dizisi üretmede kullanılır. RNA dizisindeki her üç nükleotitlik grup bir kodon olarak adlandırılır, bu kodonların her biri proteinleri oluşturan 20 amino asitten birine karşılık gelir. RNA dizisi ile amino asitler arasındaki bu ilişkiye genetik kod adı verilir. Bu enformasyon akışı tek yönlü olur; yani enformasyon nükleotit dizilerinden proteinlerin amino asit dizisine aktarılır, proteinden DNA dizisine aktarılmaz. Bu olgu Francis Crick tarafından “moleküler biyolojinin merkezî dogması” olarak adlandırılmıştır. Bir proteini amino asit dizisi, o proteinin üç boyutlu yapısını oluşturur ki, bu da proteinin fonsiyonuyla yakından ilişkilidir. Bunlardan bazıları, kollajen proteinince oluşturulmuş lifler gibi, basit yapılı moleküllerdir. Enzim denen proteinler başka proteinlere ve basit moleküllere bağlanabilirler, bağlandıkları moleküllerdeki kimyasal reaksiyonları kolaylaştırarak (proteinin kendi yapısını değiştirmeksizin) katalizör rolü oynarlar. Proteinin yapısı dinamiktir; örneğin hemoglobin proteini, memeli kanında oksijen moleküllerinin alınması, taşınması ve salınmasını kolaylaştırırken eğilip bükülerek farklı biçimler alır. DNA’daki tek bir nükleotitin farkı bile, bir proteinin amino asit dizisinde bir değişikliğin olmasına neden olabilir. Proteinlerin yapıları kendi amino asit dizilerinin sonucu olduğu için de, böyle bir değişiklik o proteinin özelliklerini değiştirebilir; örneğin proteinin özelliklerini, o proteinin yapısında istikrarın bozulmasına veya o proteinin diğer protein ve moleküllerle etkileşiminde değişiklikler olmasına yol açacak şekilde, değiştirebilir. İnsanlardaki kalıtımsal hastalıklardan orak hücre anemisi adlı kan hastalığı bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bu hastalık, hemoglobinin β-globin bölümünü belirleyen kodlama bölgesindeki tek bir baz farklılığından kaynaklanır; bu bir bazın farklı olması, hemoglobinin fiziksel özelliklerinin değişmesine yol açan bir amino asiti değişikliğine neden olur. Fiziksel özelliklerinin değişmesinin sonucunda ortaya çıkan hemoglobinin “orak hücre” versiyonları, birbirlerine yapışırlar, üstüste yığılarak lifler oluştururlar. Bu lifler proteini nakleden alyuvarların biçiminin bozulmasına yol açar. Orak biçimli hücreler kan damarları içinde rahat akamazlar, parçalanma veya damarı tıkama eğilimlidirler. Bu sorunlar sonunda kişide bu hastalıkla ilgili tıbbi rahatsızlıklara yol açar. Bazı genler RNA’da kopyalanmakla birlikte proteine çevrilmezler ki, bunlara “kodlamayan RNA” molekülleri denir. Bu ürünler, bazı durumlarda, kritik hücre fonksiyonlar ile ilgili yapılarda rol alırlar (Ribozomal RNA, taşıyıcı RNA gibi). RNA aynı zamanda, diğer RNA molekülleriyle "hibridizasyon" etkileşimleri yoluyla düzenleyici etki rolüne sahip olabilir. (Örneğin mikroRNA)

http://www.biyologlar.com/genetik-kod-nedir-

Transkripsiyon faktörü

Moleküler biyolojide bir transkripsiyon faktörü genlerin transkripsiyonunu düzenlemek için DNA üzerinde belli bir diziye bağlanabilen bir proteindir. Bunlar diziye-özgün DNA bağlanma proteini olarak da adlandırılır. Transkripsiyon faktörleri tek başına veya bir komplekste yer alan başka proteinlerle beraber, RNA polimeraz tarafından bir genin transkripsiyonunu ya (bir aktivatör olarak) kolaylaştırırlar veya (bir represör olarak) engeller. Biyolojik rolleri Transkripsiyon faktörleri DNA'daki genetik bilgiyi okuyup yorumlayan protein gruplarından biridir. DNA'ya bağlanırlar ve gen transkripsiyonunun artması veya azalmasına yol açarlar. Bu bakımdan pek çok önemli hücresel süreçte hayatî bir konuma sahiptirler. Transkripsiyon faktörlerinin ilişkili olduğu bazı önemli fonksiyonlar aşağıdadır: Bazal transkripsiyon düzenlemesi Ökaryotlarda transkripsiyonun gerçekleşmesi için "genel transkripsiyon faktörü" diye adlandırılan önemli bir transkripsiyon faktörü sınıfının üyeleri gereklidir. Bu faktörlerin çoğu doğrudan DNA'ya bağlı değildir, ama RNA polimeraz ile doğrudan etkileşirler. Bunların en önemlileri TFIIA, TFIIB, TFIID (ayrıca bakınız TATA bağlanma proteini), TFIIE, TFIIF ve TFIIH'dir. Gelişme Çok hücreli canlıların gelişmesinde pek çok transkripsiyon faktörü rol oynar. Uyarılara tepki veren bu transkripsiyon faktörleri, ilgili genleri çalıştırırlar veya durdurarlar, bu da hücre morfolojisinde, hücre kaderi belirlenmesinde ve hücresel başkalaşımda gerekli olan değişiklikleri mümkün kılar. Örneğin, Hox transkripsiyon faktör ailesi sirke sineğinden insana kadar pek çok canlıda vücut biçiminin oluşması için önemlidir. Bir diğer örnek, insanlarda cinsiyetin belirlenmesinde rol oynayan SRY genidir. Hücreler arası sinyallere tepki Hücreler, sinyal molekülleri salgılayarak birbirleriyle haberleşirler, bu moleküller alıcı hücrelerde sinyal silsileleri (ing. cascade) başlatır. Eğer sinyal, alıcı hücredeki genlerin ifadesinin değişmesini gerektiriyorsa sinyal silsilesinin akışaşağısında (ing. downstream) genelde bir transkripsiyon faktörü bulunur. Basit bir örnek olarak estrojen sinyallemesi verilebilir: estrojen, plasenta ve yumurtalık gibi dokular tarafından salgılanır, alıcı hücrenin hücre zarından geçip sitoplazmasındaki estrojen reseptörüne bağlanır; sonra estrojen reseptörü çekirdeğe gidip kendi DNA bağlanma yerine bağlanır, bu da ilgili genlerin transkripsiyon denetimini değiştirir. Çevreye tepki vermek Transkripsiyon faktörleri çevresel uyaranların doğurduğu sinyal silsilelerinin ucunda da yer alabilirler. Buna örnekler, yüksek sıcaklıkta canlı kalmayı sağlayan ısı şoku faktörü (ing., heat shock factor; HSF), düşük oksijenli ortamda yaşamı sağlayan hipoksiya indüklenebilir faktör (ing. hypoxia inducible factor; HIF) ve hücre içindeki lipit seviyelerini düzenleyen sterol düzenleyici elemana bağlanıcı protein (ing., sterol regulatory element binding protein; SREBP) olarak sayılabilir. Hücre döngüsü kontrolü Çoğu transkripsiyon faktörü, özellikle onkogen veya tümör bastırıcıları hücre döngüsünü düzenlerler, dolayısıyla bir hücrenin ne kadar büyeyeceğine ve ne zaman bölüneceğini belirler. Bunun bir örneği hücre büyümesi ve apoptozda önemli rol oynayan Myc oncogenidir. Transkripsiyon faktör etkinliğinin düzenlenmesi Biyolojik süreçlerin genelde birden çok kontrol ve düzenleme katmanı vardır. Bu, transkripsiyon faktörleri için de geçerlidir: bir gen ürününün miktarı transkripsiyon seviyesi tarafından belirlendiği gibi, transkripsiyon sürecinin kendi de denetime tâbidir. Aşağıda, bir transkripsiyon faktörünün denetlenme yollarının bazıları sıralanmıştır: Transkripsiyon faktör sentezi Transkripsiyon faktörlerinin sentezinde bir gen RNA'ya çevriyazılır (ing. transcribe), RNA da proteine çevrilir. Bu adımların her birinin denetimi bir transkripsiyon faktörünün seviyesine etki eder. Transkripsiyon faktörleri kendi kendilerini de denetleyebilirler: Örneğin, transkripsiyon faktörünün kendi represörü olması bir geri besleme döngüsü meydana getirir; transkripsiyon faktörü kendi geninin promotörüne bağlanarak kendi üretimini aşağı ayarlar (ing. downregulate), böylece transkripsiyon faktörünün hücre içindeki seviyesi düşük kalmış olur. Çekirdeğe taşınma Ökaryotlarda transkripsiyon faktörleri (çoğu protein gibi) çekirdekte okunur amd sonra sitoplazmaya taşınır, oysa işlev yerleri çekirdektir. Çekirdekte aktif olan proteinler çekirdeğe gitmelerini sağlayan bir çekirdek lokalizasyon sinyaline sahiptirler ama transkripsiyon faktörleri durumunda bu lokalizasyon otomatik olmaz, bu süreç onların denetiminin önemli bir noktasıdır. Çekirdek reseptörleri gibi bazı transkripsiyon faktörleri sitoplazmadan çekirdeğe geçebilmek için önce bir liganda bağlanmak zorundadırlar. Kimyasal modifikasyon veya ligand bağlanması ile etkinleşme Ligandlar bir transkripsiyon faktörünün nerede bulunduğunu belirlemekten başka, onun etkin halde olmasını ve DNA'ya veya başka kofaktörlere bağlanabilir olmasına da etki ederler. Transkripsiyon faktörünün kimyasal değişimi de onu etkinleştirebilir. Örneğin, STAT proteinleri gibi transkripsiyon faktörlerinin DNA'ya bağlanmaları için fosforile olmaları gerekir. DNA bağlanma yerinin erişilebilirliği Ökaryotlarda aktif olarak çevriyazılmayan genler heterokromatinde yer alır. Heterokromatin, kromozomun tıkız (kompakt) olduğu bölgeleridir; bu bölgelerde DNA'nın histonlara sıkıca sarılmasıyla oluşan kromatin iplikleri vardır. Bu sıkışıklık yüzünden heterokromatindeki DNA'ya çoğu transkripsyon faktörü tafarından erişilemez. Transkripsyon faktörünün DNA'ya bağlanabilmesi için heterokromatinin histon değişimleri (modifikasyonları) yoluyla daha gevşek yapılı olan ökromatine dönüştürülmesi gerekir. Bir transkripsiyon faktörünün DNA'ya bağlanamamasının bir nedeni de bağlanma yerinin başka bir transkripsyon faktörü tarafında işgal edilmiş olmasıdır. Bir genin denetiminde iki transkripsiyon faktörü (bir aktivatör ve bir represör) bu şekilde birbirine zıtlık yaratabilirler. Bir kompleksin oluşumu için gereken diğer kofaktörler veya transkripsiyon faktörleri Çoğu transkripsiyon faktörü tek başına çalışmaz. Genelde transkripsiyonun olması için birkaç transkripsiyon faktörünün DNA düzenleyici dizilerine bağlanması gerekir. Bu transkripsiyon faktörleri de ardından transkripsiyon kofaktörlerini seferber ederek başlama öncesi kopmpleks ve RNA polimerazın bağlanmasını sağlarlar. Dolayısıyla tek bir transkripsyon faktörünün transkripsiyonu başlatabilmesi için bu diğer proteinlerin hepsinin yerinde olması ve transkripsiyon faktörünün kendisin de onlara bağlanabilecek bir durumda olması gerekir. Yapı Transkripsiyon faktörlerinin yapıları modülerdir ve şu bölgelerden: DNA bağlanma bölgesi (DBB) düzenlenen genin bitişiğindeki promotör bölgesindeki, veya daha uzağındaki hızlandırıcı (ing. enhancer) DNA dizilerine bağlanır. Trans-aktivasyon bölgesi (TAB) transkripsiyon eşdüzenleyici (co-regulator) başka proteinler için bağlanma yerlerine sahiptir. Bazen bulunan bir sinyal algılama bölgesi, örneğin bir ligand bağlanma bölgesi, moleküler sinyalleri algılayıp transkripsiyon kompleksinin geri kalanına ileterek genin aşağı veya yukarı ayarlamasını yapar. Bazen DNA bağlanma bölgesi ve sinyal algılama bölgesi, transkripsiyon kompleksini oluşturan faklı proteinlerde yer alırlar. DNA bağlanma proteinleri Transkripsiyon faktörleri çoğu zaman DNA bağlanma bölgelerindeki benzerliğe göre sınıflandırılırlar: DNA'ya bağlanan başlıca transkripsiyon faktörü/DNA bağlanma bölgesi sınıfları aşağıda listelenmiştir: Lambda repressörü-gibi (SCOP 47413) (Şablon:InterPro) (SCOP 46894) İki parçalı tepki düzenleyicilerinin (ing. bipartite response regulators) C-uç efektör bölgesi (Şablon:InterPro) Serum tepki faktörü (ing. serum response factor; srf)-gibi (SCOP 55455) (Şablon:InterPro) Bazik-sarmal-halka-sarmal (SCOP 47460) (Şablon:InterPro) GCC kutusu (SCOP 54175) Zn2/Cys6 (SCOP 57701) winged helix (SCOP 46785) Zn2/Cys8 çekirdek reseptorü çinko parmağı (SCOP 57716) homeobölge proteinleri - Başka transkripsiyon faktörlerinin promotörlerinde yer alan homeokutuları DNA dizilerine bağlanırlar. Homeobölgeli (homeodomain) proteinler gelişimin denetlenmesinde önemli rol oynarlar. (SCOP 46689) Çoklu bölgeli Cys2His2 çinko parmaklılar (SCOP 57667) (Şablon:InterPro) bazik-lösin fermuarlı (ing. basic leucine zipper, bZIP) proteinler (SCOP 57959) Daha çok ayrıntı için Transkripsiyon faktör sınıfları listesi'ne bakınız. Transkripsiyon denetiminde önemli rol oynayan başka proteinler de vardır ama bunlar DNA'ya bağlanmadıkları için transkripsiyon faktörü olarak sayılmazlar. Örneğin, koaktivatörler, kromatin biçimlendiriciler, histon asetilazlar ve deasetilazlar, kinazlar ve metilazlar. Transkripsiyon faktörü bağlanma yerleri Transkripsyon faktörleri kendilerine has nükleotit dizilerinde DNA'ya bağlanırlar. Bu bağlanma yerleri ile etkileşirken kimyasal olarak hidrojen bağları ve Van der Waals bağları kullanırlar. Bir bağlanma yerindeki bu etkileşimlerden bazıları diğerlerinden daha zayıftır. Bu yüzden transkripsyon faktörleri tek bir diziye değil, birbiriyle yakın ilişkili bir grup dizye bağlanabilirler, her biriyle farklı güçte olmak üzere. Örneğin, TATA bağlanma proteininin (TBP) konsensus bağlanma dizisi TATAAAA olmakla beraber TBP transkripsiyon faktörü buna benzer olan TATATAT veya TATATAA dizilerine de bağlanabilir. Transkripsiyon faktörleri benzer dizilere bağlanabildikleri ve bunların kısa diziler olduğu için, yeterince uzun bir DNA zincirinde bir bağlanma yeri tesadüfen de bulunabilir. Buna rağmen bir transkripsiyon faktörü genomda bulunan kendisiyle uyumlu her bağlanma yerine bağlanmaz, çünkü DNA'ya erişilebilirlik ve kendisi için gerekli kofaktörlerin mevcudiyeti sınırlamalar getirir. Bu yüzden bir transkripsiyon faktörünün bağlanma yerini bilmek, bir canlı hücrede onun gerçekten nereye bağlandığını öngörmeye yetmez. Sınıflar Mekanizmaya göre Transkripsiyon faktörlerinin mekanizmalarına göre üç sınıfı vardır: Genel transkripsiyon faktörleri, transkripsiyon başlangıç öncesi kompleks oluşumuyla ilişkilidir. En yaygın olanlarının adları TFIIA, TFIIB, TFIID, TFIIE, TFIIF, and TFIIH olarak kısaltılır. Her yerde bulunurlar ve tüm Sınıf II genlerin transkripsiyon başlama noktasını çevreleyen çekirdek promotör bölgesi ile etkileşirler. Akışyukarı (upstream) transkripsyon faktörleri transkripsiyon başlama noktasının yukarı kısmına bağlanarak transkripsiyonu uyaran veya bastıran proteinlerdir. İndüklenebilir transkripsyon faktörleri akış yukarı transkripsyon faktörleri gibidirler ama aktivasyon veya inhibisyon gerektirirler. İşlevsel Alternatif olarak transkripsiyon faktörleri düzenleyici fonksiyonlarına göre sınıflandırılırlar: I. Yapısal etkin (constitutively active) -Tüm hücrelerde her zaman mevcut- genel transkripsiyon faktörleri, Sp1, NF1, CCAAT II. Şartlı etkin - aktivasyon gerektirir. II.A. Gelişimsel (hücreye özgün) - gen ifadesi sıkı kontrol altında ama başladıktan sonra ek atkinleştirme gerektirmez. II.B Sinyale bağımlı - etkinleşme için haricî bir sinyal gerektirir. II.B.1 Hücredışı ligand bağımlı - çekirdek reseptörleri II.B.2 Hücrediçi ligand bağımlı - küçük hücre içi moleküller tarafından etkinleşir. Örneğin, SREBP, p53, öksüz çekirdek reseptörleri. II.B.3 Hücre zarı resptörü bağımlı ikincil mesajcı sinyalleme silsilesi bir transkripsiyon faktörünün fosforile olmasına neden olur. II.B.3.b Gizli (latent) sitoplazmik faktörler - inaktif hali sitoplazmada yer alır ama etkinleşince çekirdeğe geçer - Örneğin, STAT, R-SMAD, NF-kB, Notch, TUBBY, NFAT. II.B.3.a yerleşik çekirdek faktörleri aktivasyon halinden bağimsız olarak çekirdekte yer alır. Örneğin, CREB, AP-1, Mef2. Farklı organizmalarda rolleri ve korunumları Transkripsiyon faktörleri gen ifadesinin düzenlenmesi için zaruridir ve dolayısıyla her canlıda bulunur. Canlılarda bulunan transkripsiyon faktörü sayısı genom büyüklüğü ile orantılıdır, daha büyük genomlarda gen başına transkripsiyon faktörü sayısı daha çoktur. İnsan genomunda DNA'ya bağlanabilen yaklaşık 2600 protein vardır, bunların çoğunun transkripsiyon faktörü olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla genomdaki genlerin yaklaşık %10'u transkripsiyon faktörlerini şifrelemektedir, yani bu protein grubu insan proteinleri arasında en kalabalık olanıdır. Genlerin genelde iki tarafında birkaç farklı transkripsiyon faktörünün bağlanma yerleri bulunmaktadır ve bu genlerin verimli olarak ifadesi için birkaç transkripsiyon faktörünün beraberce etkisi gerekmektedir. Yani 2000 insan transkripsiyon faktörünün belli bir alt kümesinin kombinezonları insan genomundaki her genin gelişim sırasındaki kendine has denetimini açıklamaya yeterlidir. Transkripsiyon faktörleri ve insan hastalıkları Gelişim, hücre içi sinyalleme ve hücre döngüsündeki önemli rollerinden dolayı bazı transkripsiyon faktörlerindeki mutasyonların hastalıklarla ilişkili olduğu bulunmuştur. İyi bilinen bazı örnekler aşağıda sıralanmıştır: Rett syendromu MECP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar Rett sendromu, nörogelişimsel bir bozukluktur. Diyabet Diyabetin ender bir biçimi olan Gençlerin erişkin başlangıçlı diyabeti (ing. Maturity onset diabetes of the young; MODY) hepatosit çekirdek faktörlerinde (ing. hepatocyte nuclear factors; HNF) veya insülin promotör faktörü-1'deki (ing. insulin promoter factor-1; IPF1) mutasyonlar neden olmaktadır. gelişimsel sözel dispraksi FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar gelişimsel sözel dispraksi (ing. developmental verbal dyspraxia) ile ilişkilendirilmiştir, bu hastalıkta kişiler konuşma için gerekli olan hassas koordinasyonlu hareketleri yapamaazlar. Otoimmün hastalıklar FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar ender bir otoimmün hastalık olan IPEX'e neden olur. Kanser Çoğu transkripsiyon faktörü tümör baskılayıcısı veya onkogendir, bu yüzden onları mutasyonu veya hatalı denetimi kanserle ilişkilidir. Örneğin Li-Fraumeni syndromu tümör baskılayıcısı p53'teki mutasyonlardan kaynaklanır.

http://www.biyologlar.com/transkripsiyon-faktoru

Amipli dizanteri

Yalnız tropikal ülkelerde görülen K öbür dizanterilerden farklı olarak amipli dizanteri ılıman iklim kuşağında daha yaygmdır. Temelde hemen her yere uyum sağlayabilen özellikte bir hasta­lıktır. Petersburglu F. Losch’un 1875′te bu hastalığa yol açan Entamoeba his-tolytica adlı asalağı bulmasından bu ya­na amipli dizanterinin dünyanın her böl­gesinde ortaya çıkabildiği belirlenmiş­tir. Hatta Losch’un ayrıştırmayı başardı­ğı asalak, Rusya’nın soğuk kuzey kent­lerinden Arhangelsk’te ortaya çıkmıştı.Amipli dizanteri dünyada en az 500 mil­yon kişiyi ilgilendiren, dolayısıyla da en yaygın asalak kökenli bağırsak hastalı­ğıdır. Tropik iklimlerde yaşayan insan­ların yüzde 20’sini, Avrupa ve ABD’de yaşayanların ise yüzde 3′ten azım etki­ler. Bu noktada enfeksiyon ve hastalık kavramları arasında bir ayrım yapmak gerekir; enfeksiyonu taşımakla hastalık belirtileri vermek birbirinden farklıdır. Çevre temizlik koşullarının etkisiyle tropikal ülkelerde asalağı taşıyan nüfu­sun yüzde l’i ile 20’si arasında değişen bir bölümünde hastalık belirtilerine rast­lanır. Oysa bu oran Avrupa’da yüz binde l’dir. Geri kalan “sağlıklı” görünümlü insanlar asalağın kistlerini taşır ve enfeksiyonun gerçek kaynağını oluşturur­lar. Bulaşma ağız-dışkı yoluyla, yani ta­şıyıcıların dışkısıyla kirlenmiş suların içilmesi, meyve ve sebzelerin yenme­siyle gerçekleşir. İnsandan insana doğ­rudan bulaşma çok ender görülür. Ge­lişmekte olan ülkelerde sık rastlanan kötü çevresel temizlik ve sağlık koşulla­rı bulaşmada Önemli rol oynar, ingiliz araştırmacıların “5 F” olarak nitelediği bulaşma etkenleri dışkı, (faeces), par­maklar ifingers), besinler (food), karasi­nekler (flies) ve kirli eşyadır (fomites). Tropik kuşağın sıcak-nemli iklimi, asalak kistlerinin daha uzun yaşamasım sağlayarak hastalığın yayılmasını ko­laylaştırır. NEDENLERİ Entamoeba histolytica insanların sindi­rim sisteminde hastalık yapan tek amip türüdür. Bağlrsak duvarına yerleşerek yüzeysel ya da derin yaralar açar. Asa­lak bazen bağırsak duvarım delerek ka­raciğere ve bağırsak dışı başka organla­ra da ulaşabilir. Asalağın iki evresi var­dır. Bunların biri asalağın beslenip bü­yüdüğü ve çoğaldığı etkinlik evresidir. Öbürü ise etkinliğe uygun olmayan ko­şullarda çevresinde bir kist oluşturduğu kistli evredir; asalak kistli evrede ise bir konaktan öbürüne geçer. Etkin çoğalma evresindeki (trofozo-it) asalak, dokularda ve sulu dışkıda bu­lunur. Kanla beslenen bu asalaktan yal­nızca daha küçük olmasıyla ayırt edile­bilen E. hartmanni ise bağırsakta hasta­lık yapmadan (saprofit olarak) yaşar. Körbağrrsak ya da çıkan kalınbağırsak duvarına yapışarak buradaki besin artık­larıyla beslenir. Bağırsak içeriğiyle bir­likte kalınbağırsağın son bölümlerine sürüklendiğinde tıpkı E. histolytica gibi daha zor yaşam koşullarına dayanabil­mek için kistli hale dönüşür ve bu bi­çimde dışkıyla atılır. Kistler dış ortamda uzun süre yaşa­yabilir. Ağız yoluyla başka bir organiz­maya girince yeni konağm bağırsağında bir kez daha etkinlik evresine girerler. Hastalık yapıcı döngünün neden her in­sanda tamamlanmadığı, henüz bilinme­mektedir. Ama bu döngü tamamlanınca asalak ürettiği enzimlerle bağırsak duva­rını yıkıma uğratır; hatta bazı olgularda duvar engelini de aşar. Bağırsak enfeksi­yonu yapan tek amip türü olan Entamoe­ba histolytica bağırsak duvarını delerek başta karaciğer olmak üzere öbür iç or­ganlara da yerleşebilir. Amipler bağırsak mukozasının altın­da ürer ve bağırsak duvarında “gömlek i düğmesini” andıran yaraların (ülser) { oluşmasına yol açar. Bu yaralar küçük ama derindir. Bazı durumlarda doku j ölümü derinleşerek bağırsak duvarının 1 delinmesine, karın zan apselerine ve kanamalara yol açar. Bazı olgularda ise bu yaraların içi onarım dokusuyla (gra-nülasyon dokusu) dolarak ameborn de­nen tümöre benzer düğümcükler oluştu­rur. Bağırsak duvarındaki yaralar genel­likle kapanır, arna zamanla bağırsakta kalıcı bir darlık gelişebilir. Bazı olgu­larda ise trofozoitler sindirim sisteminin ana toplardamarı olan kapı toplardamarı yoluyla karaciğere ulaşır. Amiplerin ka­lınbağırsak mukozasına yerleşmeleri çe­şitli biçimlerde sonuçlanabilir. • Amipler tümüyle dışarı atılabilir. • Küçük yaralar yapan, ama belirti ver­meyen enfeksiyona yol açabilirler (bu durumda kişi hastalığın taşıyıcısıdır). • Belini veren büyük yaralar yapabilir­ler (amipli dizanteri). • Kapı toplardamarı yoluyla karaciğere ulaşabilirler (hepatit ya da karaciğer ap­sesi). NASIL BULAŞIR? Amip, sağlıklı bireylere hasta ya da taşı­yıcı insanlardan bulaşır. Maymun ve kö­peğin de hastalığı bulaştırdığı bilinmek­tedir. Kistli dışkıyla kirlenmiş yiyecek ve İçecekler en önemli bulaşma yoludur. İnsan dışkısının toprak gübresi olarak kullanıldığı bölgelerde sebzeler hastalı­ğın bulaşmasında önemli rol oynar. Su kaynaklannın kirlenmesi ve sineklerin kistleri besinlere bulaştırması da hastalı­ğın yayılmasına yol açar. Trofozoitler dış ortamda hızla öldüğünden akut amipli dizanteri olguları önemli bir teh­like yaratmaz. Ama iyileşme dönemin­deki hastaların ve taşıyıcıların dışkıla­rında bulunan kistler dış ortamda uzun süre yaşayabilir ve hastalığı yayar. BELİRTİLERİ Entamoeba histolytica’mn yol açtığı de­ğişikliklerin çeşitliliği nedeniyle amipli dizanteri çok değişik belirtilerle ortaya çıkabilir. Hastaların büyük bölümünde açık belirtiler yoktur. Ama dikkatli bir hasta uzun süredir belirsiz sindirim ya­kınmaları ve arada bir gelen hafif ishali olduğunu söyleyecektir. • Amipli dizanteri. Kuluçka dönemini belirlemek zordur, çünkü enfeksiyon uzun süre sesiz kalabilir. Ortalama 2-4 hafta olan kuluçka dönemi, aylarca da sürebilir. Amipli dizanterinin akut ve kronik biçimleri vardır. Akut biçiminde hasta­lık genellikle sessiz başlar. Bağırsaklar­da hafif bir rahatsızlık duygusu vardır. Bağırsak hareketleri düzensizdir. Günde 1-2 kez sulu dışkılama görülür. Ama hastalık şiddetli sümüksü ishalle de baş­layabilir ve dışkılama 24 saatte 20-30 keze varabilir. Dışkı çok sulu ve kanlı­dır. Dışkılama öncesinde ya da sonrasın­da şiddetli karnı ağrısı duyulur. Ağrı da­ha çok inen kalınbağırsak bölgesindedir. Ateş normal ya da çoğu zaman hafif yüksektir; çok yüksek ateş enderdir. Hastanın genel durumunun açıkça kötüleştiği görülür. Dil kuru, üzeri be­yaz ve yapışkandır. Elle yapılan karm muayenesi hastaya ağrı verir. Karaciğer genellikle büyük ve ağrılıdır. Bu belirtiler 1-2 hafta sonra gerile­meye başlar. Bazen de belirtiler tümüy­le kaybolur ve hasta iyileşir. Ama olgu­ların çoğunda iyileşme dönemlerim hastalığın yeniden alevlendiği dönemle­rin izlemesiyle hastalık kronikleşir. Akut evrenin değişmez belirtisi olaa ishal, kronik evrede, en azından geliş­miş Batı ülkelerinde görülmeyebilir. Tropikal bölgelerde hastalığın kronik j biçimi genellikle akut biçimine benzer, i Yalnız sümüksü kanlı ishalin sürmeği ve bağırsak duvarındaki yaraların kro­nikleşme eğilimi açısmdan akut tablo­dan farklıdır. Gelişmiş Batı ülkelerinde kronik amipli dizanterinin özelliği kabızlık ve ishal dönemleridir. Günde 3-4 keze çıkabilen ishal yarı sulu ya da cıvık, kötü kokulu, açık sarıdan koyu kahverengiye kadar değişen renklerde, sümüksü ve kanlıdır. Hasa i iştahsız ve güçsüzdür. Karnın alt bölümü ağrılıdır; hastanın karnını kasma nedeniyle bu bölgenin elle muayene zordur. Bazı hastalarda genel durumu gittikçe kötüleşir ama olguların çoğun­da hastalığın gerileme ve alevlenme dö­nemleri birbirini izler. Günümüzde amipli dizanterinin, es­kiden beri alışılmış olanlann dışında da bazı biçimleri görülmektedir. Bunların başhcalan şunlardır; • Belirtisiz amipli dizanteri: Hastalıktan çok taşıyıcılığı düşündüren hafif belirti­ler (belirsiz sindirim yakınmaları, hafif ishal) görülür. • Amipli düzbağırsak ve sigmoit kolon iltihabı: Kalınbağırsağın son bölümü­nün iltihabıdır. • Hafif ateşli amipli dizanteri: Hafif ateş hastalığın bu biçiminin tek belirtisi­dir. Öbür biçimlerde görülen bağırsak spazmları, sindirim borusunun ilk bölü­münde salgılama bozuklukları, karaci­ğer işlev bozuklukları, B grubu vitamin metabolizması bozuklukları gibi belirti­ler bu olgularda görülmez. • Yalancı verem sendromu: Hafif ateş, kilo kaybı, göğüs ve sırt ağrıları yapar. • Yalancı apandisit sendromu. • Yalancı safrakesesi iltihabı sendromu. • Ülser sendromu: Ağrı ve asit artışıyla onlkiparmakbağırsağı ülserini taklit eden belirtiler verir. • Yalancı anjina pektoris sendromu: Göğüste gezici ağrılardan anjina pekto-risi andıran şiddetli ağrı krizlerine kadar değişebilen belirtiler verir. • Kansızlık sendromlan: Kansızlık çok belirgin duruma gelerek hastalığın öbür belirtilerini örtebilir. • Yalancı tümör sendromu: Özellikle Afrika’da sık görülür. Kalınbağırsak tü­mörlerini andıran belirtiler verir. Yapı­lan biyopside kütlenin amebom (amip düğümcüğü) olduğu anlaşılır. Amebom başta körbağırsak olmak üzere kalınba­ğırsağın her yerinde yerleşebilir. Yukarıda sayılanlardan ayrı bir grup sendrom da amip sonrası send-romlar olarak nitelenir. Bağırsaklarda yapışıklıkların oluşması, karaciğer iş­levlerinin bozulması, spazmh kolit, pankreas ve bağırsaklarda işlev bozuk­lukları gibi bu sendromlar asalağın yaptığı lezyonlann sonucudur. Bunlar çok sık görülmez ve amibe yönelik te­daviyle iyileşmez. Son olarak sözünü edeceğimiz çok asalaklı sendrom ise amipli dizanteriye başka asalak (gardia, kancalıkurt, tenya, askaris vb) enfeksiyonlarının da eklen­mesiyle ortaya çıkar. Hastalığın hem akut, hem de kronik bi­çimlerinde asıl hastalığa eklenen başka sorunlar, ortaya çıkabilir. Bağırsak kana-malan, peritonite yol açan delinmeler, kalınbağırsak çevresinde apselerin oluş­tuğu kalınbağırsak çevresi iltihabı (peri-kolit), bağırsak çapının daralmasıyla or­taya çıkan ağrılı nöbetler başlıca komplikasyonlardır. Amipli karaciğer hastalığı ise yuka­rıda belirtilen apse içeriğinin karın zan ya da akciğer zarına boşalması, amiple­rin lenf ya da kan yoluyla başka organ­lara yayılması gibi komplikasyonlara yol açabilir. Kaynak: www.saglik.im

http://www.biyologlar.com/amipli-dizanteri

Genetik Kod Nedir ?

Hemoglobinin dinamik yapısı, memelinin kanındaki oksijen aktarımından sorumludur. Tek bir aminoasit değişikliği hemoglobinin lifler oluşturmasına yol açabilir. Genler, fonsiyonel etkilerini, genellikle, hücredeki fonksiyonların çoğundan sorumlu, proteinlerin üretimiyle ifade ederler. Proteinler amino asit zincirleridir ve bir genin DNA dizisi (bir RNA aracılığıyla) bir proteinin kendine has dizisini üretmede kullanılır. Yazılım (transkripsiyon) denilen bu süreç, genin DNA dizisine kaşılık gelen bir diziye sahip bir RNA molekülü üretimiyle başlar. Ardından, bu mesajcı RNA molekülü translasyon denilen bir süreçle, RNA dizisindeki enformasyona karşılık gelen bir amino asit dizisi üretmede kullanılır. RNA dizisindeki her üç nükleotitlik grup bir kodon olarak adlandırılır, bu kodonların her biri proteinleri oluşturan 20 amino asitten birine karşılık gelir. RNA dizisi ile amino asitler arasındaki bu ilişkiye genetik kod adı verilir. Bu enformasyon akışı tek yönlü olur; yani enformasyon nükleotit dizilerinden proteinlerin amino asit dizisine aktarılır, proteinden DNA dizisine aktarılmaz. Bu olgu Francis Crick tarafından “moleküler biyolojinin merkezî dogması” olarak adlandırılmıştır. Genetik kod: DNA, bir mesajcı RNA aracılığıyla, protein kodlamak için üçlü bir kod kullanır. Bir proteini amino asit dizisi, o proteinin üç boyutlu yapısını oluşturur, ki, bu da proteinin fonsiyonuyla yakından ilişkilidir. Bunlardan bazıları, kollajen proteinince oluşturulmuş lifler gibi, basit yapılı moleküllerdir. Enzim denen proteinler başka proteinlere ve basit moleküllere bağlanabilirler, bağlandıkları moleküllerdeki kimyasal reaksiyonları kolaylaştırarak (proteinin kendi yapısını değiştirmeksizin) katalizör rolü oynarlar. Proteinin yapısı dinamiktir; örneğin hemoglobin proteini, memeli kanında oksijen moleküllerinin alınması, taşınması ve salınmasını kolaylaştırırken eğilip bükülerek farklı biçimler alır. DNA’daki tek bir nükleotitin farkı bile, bir proteinin amino asit dizisinde bir değişikliğin olmasına neden olabilir. Proteinlerin yapıları kendi amino asit dizilerinin sonucu olduğu için de, böyle bir değişiklik o proteinin özelliklerini değiştirebilir; örneğin proteinin özelliklerini, o proteinin yapısında istikrarın bozulmasına veya o proteinin diğer protein ve moleküllerle etkileşiminde değişiklikler olmasına yol açacak şekilde, değiştirebilir. İnsanlardaki kalıtımsal hastalıklardan orak hücre anemisi adlı kan hastalığı bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bu hastalık, hemoglobinin β-globin bölümünü belirleyen kodlama bölgesindeki tek bir baz farklılığından kaynaklanır; bu bir bazın farklı olması, hemoglobinin fiziksel özelliklerinin değişmesine yol açan bir amino asiti değişikliğine neden olur. Fiziksel özelliklerinin değişmesinin sonucunda ortaya çıkan hemoglobinin “orak hücre” versiyonları, birbirlerine yapışırlar, üstüste yığılarak lifler oluştururlar. Bu lifler proteini nakleden alyuvarların biçiminin bozulmasına yol açar. Orak biçimli hücreler kan damarları içinde rahat akamazlar, parçalanma veya damarı tıkama eğilimlidirler. Bu sorunlar sonunda kişide bu hastalıkla ilgili tıbbi rahatsızlıklara yol açar. Bazı genler RNA’da kopyalanmakla birlikte proteine çevrilmezler ki, bunlara “kodlamayan RNA” molekülleri denir. Bu ürünler, bazı durumlarda, kritik hücre fonksiyonlar ile ilgili yapılarda rol alırlar (Ribozomal RNA, taşıyıcı RNA gibi). RNA aynı zamanda, diğer RNA molekülleriyle "hibridizasyon" etkileşimleri yoluyla düzenleyici etki rolüne sahip olabilir. (Örneğin mikroRNA) Doğuştan gelenler - sonradan kazanılanlarSiyam kedilerinin, pigment üretiminde ısıya-duyarlı bir mutasyonları vardır. Genler, bir organizmanın işleyişiyle ilgili tüm enformasyonu içermekteyse de, çevre, nihai fenotipin belirlenmesinde önemli bir rol oynar. Genetik faktör ile çevre faktörü ikilemi, “doğuştan gelenler ile sonradan kazanılanlar” anlamında kullanılan, İngilizce “nature versus nurture” (kısaca, nature vs. nurture, doğaya ve yetişme ikilemi) deyişiyle ifade edilir. Bir organizmanın fenotipi kalıtım ile çevrenin etkileşimine bağlıdır. “Isıya duyarlı mutasyonlar” olgusu bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Genellikle, bir protein dizisi içinde değişen bir amino asit, onun davranışını ve diğer moleküllerle etkileşimini değiştirmez; fakat yapının istikrarını bozar. Yüksek sıcaklıkta moleküller daha hızlı hareket ettikleri ve birbirleriyle çarpıştıkları için, böylesi bir amino asit değişimi, proteinde yapısının bozulmasıyla ve işleyişinin zayıflamasıyla kendini gösteren bozukluklara yol açar. Düşük sıcaklıklı ortamlarda ise proteinin yapısı istikrarlı kalır ve işleyişi normal halde devam eder. Bu mutasyon türü siyam kedisinin kürkünde renk bakımından gözle görülür halde kendini gösterir: Pigment üretiminden sorumlu bir enzimdeki mutasyon, derideki yüksek sıcaklıklı bölgelerde yapısal istikrarının bozulmasına ve işleyişinin zayıflamasına yol açmaktayken bacak, kulak, kuyruk gibi daha soğuk bölgelerde protein, işleyişini zayıflatmadan sürdürür; böylece kedi, uç bölgeleri koyu renkli bir kürke sahip olur. Gen düzenlemesi Transkripsiyon faktörleri DNA’ya bağlanarak ilgili genlerin transkripsiyonuna etkide bulunur. Bir organizmanın genomu binlerce gen içermekle birlikte, bu genlerin hepsinin de belirli bir anda aktif olmaları gerekmez. Bir gen, mRNA transkripsiyonu gerçekleştiğinde (ve proteine çevrildiğinde) “ifade olmuş” demektir. Genlerin ifadesini denetleyen birçok hücre yöntemi vardır. Mesela proteinler yalnızca hücre ihtiyaç duyduğunda üretilirler. Transkripsiyon faktörleri genin transkripsiyonunu ya teşvik etmek ya da engellemek suretiyle düzenleyen proteinlerdir. Örneğin, Escherichia coli bakterisinin genomunda triptofan amino asitinin sentezi için gerekli bir seri gen vardır; fakat triptofanın hücrede kullanıma hazır hale gelmesinden sonra, bu genlere artık ihtiyaç kalmaz. Triptofanın varlığı genlerin faaliyetini doğrudan etkiler; triptofan molekülleri “triptofan represörü”ne (bir transkripsiyon faktörü) bağlanırlar, bağlanınca represörlerin yapısını öyle değiştirir ki, represörler genlere bağlanır. Triptofan represörü genlerin transkripsiyonu ve ifadesini durdurur, ve dolayısıyla, triptofan sentezi sürecinin “olumsuz geri beslemeli” (negative feedback) düzenlemesini sağlamış olur. Gen ifadesindeki farklılıklar, özellikle "çok hücreli organizmalar"da belirgindir, bu tip canlılarda hücrelerin hepsi aynı genomu içermelerine karşın, farklı gen kümelerinin "ifadesi"nden kaynaklanan çok farklı yapı ve davranışlara sahiptirler. Çok hücreli bir organizmadaki tüm hücreler, tek bir hücreden türerler. Bu tek hücrenin farklı hücre tiplerine farklılaştığı süreç sırasında, dış ve hücreler arası sinyallere tepki verir, aşamalı olarak farklı gen ifade şekilleri kurarak farklı davranış tipleri oluşturur. Çok hücreli organizmalarda yapıların gelişiminden tek bir gen sorumlu değildir; bu farklı davranış tipleri birçok hücre arasındaki karmaşık etkileşimlerden doğar. Ökaryotlarda kromatinde yapısal özellikler genlerin transkripsiyonunu etkiler. Bu özellikler “epigenetik”tir (üst-kalıtsal) ; çünkü etkileri DNA dizisinin üzerinde yer alır ve bir hücre kuşağından diğerine aktarılan kalıta haizdir. Epigenetik özelliklerden olayı, aynı ortamda oluşan farklı hücre tipleri çok farklı özelliklere sahip olabilirler.   Kaynak: http://tr.wikipedia.org

http://www.biyologlar.com/genetik-kod-nedir--1

Transkripsiyon faktörü nedir Biyolojik rolleri nelerdir

Moleküler biyolojide bir transkripsiyon faktörü genlerin transkripsiyonunu düzenlemek için DNA üzerinde belli bir diziye bağlanabilen bir proteindir. Bunlar diziye-özgün DNA bağlanma proteini olarak da adlandırılır. Transkripsiyon faktörleri tek başına veya bir komplekste yer alan başka proteinlerle beraber, RNA polimeraz tarafından bir genin transkripsiyonunu ya (bir aktivatör olarak) kolaylaştırırlar veya (bir represör olarak) engeller Biyolojik rolleri nelerdir Transkripsiyon faktörleri DNA'daki genetik bilgiyi okuyup yorumlayan protein gruplarından biridir. DNA'ya bağlanırlar ve gen transkripsiyonunun artması veya azalmasına yol açarlar. Bu bakımdan pek çok önemli hücresel süreçte hayatî bir konuma sahiptirler. Transkripsiyon faktörlerinin ilişkili olduğu bazı önemli fonksiyonlar aşağıdadır:    Bazal transkripsiyon düzenlemesi Ökaryotlarda transkripsiyonun gerçekleşmesi için "genel transkripsiyon faktörü" diye adlandırılan önemli bir transkripsiyon faktörü sınıfının üyeleri gereklidir. Bu faktörlerin çoğu doğrudan DNA'ya bağlı değildir, ama RNA polimeraz ile doğrudan etkileşirler. Bunların en önemlileri TFIIA, TFIIB, TFIID (ayrıca bakınız TATA bağlanma proteini), TFIIE, TFIIF ve TFIIH'dir.    Gelişme Çok hücreli canlıların gelişmesinde pek çok transkripsiyon faktörü rol oynar. Uyarılara tepki veren bu transkripsiyon faktörleri, ilgili genleri çalıştırırlar veya durdurarlar, bu da hücre morfolojisinde, hücre kaderi belirlenmesinde ve hücresel başkalaşımda gerekli olan değişiklikleri mümkün kılar. Örneğin, Hox transkripsiyon faktör ailesi sirke sineğinden insana kadar pek çok canlıda vücut biçiminin oluşması için önemlidir. Bir diğer örnek, insanlarda cinsiyetin belirlenmesinde rol oynayan SRY genidir.    Hücreler arası sinyallere tepki Hücreler, sinyal molekülleri salgılayarak birbirleriyle haberleşirler, bu moleküller alıcı hücrelerde sinyal silsileleri (ing. cascade) başlatır. Eğer sinyal, alıcı hücredeki genlerin ifadesinin değişmesini gerektiriyorsa sinyal silsilesinin akışaşağısında (ing. downstream) genelde bir transkripsiyon faktörü bulunur. Basit bir örnek olarak estrojen sinyallemesi verilebilir: estrojen, plasenta ve yumurtalık gibi dokular tarafından salgılanır, alıcı hücrenin hücre zarından geçip sitoplazmasındaki estrojen reseptörüne bağlanır; sonra estrojen reseptörü çekirdeğe gidip kendi DNA bağlanma yerine bağlanır, bu da ilgili genlerin transkripsiyon denetimini değiştirir.    Çevreye tepki vermek Transkripsiyon faktörleri çevresel uyaranların doğurduğu sinyal silsilelerinin ucunda da yer alabilirler. Buna örnekler, yüksek sıcaklıkta canlı kalmayı sağlayan ısı şoku faktörü (ing., heat shock factor; HSF), düşük oksijenli ortamda yaşamı sağlayan hipoksiya indüklenebilir faktör (ing. hypoxia inducible factor; HIF) ve hücre içindeki lipit seviyelerini düzenleyen sterol düzenleyici elemana bağlanıcı protein (ing., sterol regulatory element binding protein; SREBP) olarak sayılabilir.    Hücre döngüsü kontrolü Çoğu transkripsiyon faktörü, özellikle onkogen veya tümör bastırıcıları hücre döngüsünü düzenlerler, dolayısıyla bir hücrenin ne kadar büyeyeceğine ve ne zaman bölüneceğini belirler. Bunun bir örneği hücre büyümesi ve apoptozda önemli rol oynayan Myc oncogenidirTranskripsiyon faktör etkinliğinin düzenlenmesiCandida albicans 'ta beyaz/opak geçişi kontrol eden transkripsiyon faktörlerinin birbirini denetimi. Ucu oklu cizgiler aktivasyonu, ucu kesik çizgiler ise baskılamaya karşılık gelirBiyolojik süreçlerin genelde birden çok kontrol ve düzenleme katmanı vardır. Bu, transkripsiyon faktörleri için de geçerlidir: bir gen ürününün miktarı transkripsiyon seviyesi tarafından belirlendiği gibi, transkripsiyon sürecinin kendi de denetime tâbidir. Aşağıda, bir transkripsiyon faktörünün denetlenme yollarının bazıları sıralanmıştır:    Transkripsiyon faktör sentezi Transkripsiyon faktörlerinin sentezinde bir gen RNA'ya çevriyazılır (ing. transcribe), RNA da proteine çevrilir. Bu adımların her birinin denetimi bir transkripsiyon faktörünün seviyesine etki eder. Transkripsiyon faktörleri kendi kendilerini de denetleyebilirler: Örneğin, transkripsiyon faktörünün kendi represörü olması bir geri besleme döngüsü meydana getirir; transkripsiyon faktörü kendi geninin promotörüne bağlanarak kendi üretimini aşağı ayarlar (ing. downregulate), böylece transkripsiyon faktörünün hücre içindeki seviyesi düşük kalmış olur.    Çekirdeğe taşınma Ökaryotlarda transkripsiyon faktörleri (çoğu protein gibi) çekirdekte okunur amd sonra sitoplazmaya taşınır, oysa işlev yerleri çekirdektir. Çekirdekte aktif olan proteinler çekirdeğe gitmelerini sağlayan bir çekirdek lokalizasyon sinyaline sahiptirler ama transkripsiyon faktörleri durumunda bu lokalizasyon otomatik olmaz, bu süreç onların denetiminin önemli bir noktasıdır. Çekirdek reseptörleri gibi bazı transkripsiyon faktörleri sitoplazmadan çekirdeğe geçebilmek için önce bir liganda bağlanmak zorundadırlar.    Kimyasal modifikasyon veya ligand bağlanması ile etkinleşme Ligandlar bir transkripsiyon faktörünün nerede bulunduğunu belirlemekten başka, onun etkin halde olmasını ve DNA'ya veya başka kofaktörlere bağlanabilir olmasına da etki ederler. Transkripsiyon faktörünün kimyasal değişimi de onu etkinleştirebilir. Örneğin, STAT proteinleri gibi transkripsiyon faktörlerinin DNA'ya bağlanmaları için fosforile olmaları gerekir.    DNA bağlanma yerinin erişilebilirliği Ökaryotlarda aktif olarak çevriyazılmayan genler heterokromatinde yer alır. Heterokromatin, kromozomun tıkız (kompakt) olduğu bölgeleridir; bu bölgelerde DNA'nın histonlara sıkıca sarılmasıyla oluşan kromatin iplikleri vardır. Bu sıkışıklık yüzünden heterokromatindeki DNA'ya çoğu transkripsyon faktörü tafarından erişilemez. Transkripsyon faktörünün DNA'ya bağlanabilmesi için heterokromatinin histon değişimleri (modifikasyonları) yoluyla daha gevşek yapılı olan ökromatine dönüştürülmesi gerekir. Bir transkripsiyon faktörünün DNA'ya bağlanamamasının bir nedeni de bağlanma yerinin başka bir transkripsyon faktörü tarafında işgal edilmiş olmasıdır. Bir genin denetiminde iki transkripsiyon faktörü (bir aktivatör ve bir represör) bu şekilde birbirine zıtlık yaratabilirler.    Bir kompleksin oluşumu için gereken diğer kofaktörler veya transkripsiyon faktörleri Çoğu transkripsiyon faktörü tek başına çalışmaz. Genelde transkripsiyonun olması için birkaç transkripsiyon faktörünün DNA düzenleyici dizilerine bağlanması gerekir. Bu transkripsiyon faktörleri de ardından transkripsiyon kofaktörlerini seferber ederek başlama öncesi kopmpleks ve RNA polimerazın bağlanmasını sağlarlar. Dolayısıyla tek bir transkripsyon faktörünün transkripsiyonu başlatabilmesi için bu diğer proteinlerin hepsinin yerinde olması ve transkripsiyon faktörünün kendisin de onlara bağlanabilecek bir durumda olması gerekir.YapıÖkaryotik transkripsiyon başlangıcının basit bir modeli. 1. Transkripsiyon başma noktası. 2. RNA polimeraz ve genel transkripsiyon faktörlerinin bulunduğu TATA kutusu. 3. Bir aktivatör proteinin bağlı olduğu hızlandırıcı (ing. enhancer) diziTranskripsiyon faktörlerinin yapıları modülerdir ve şu bölgelerden:    DNA bağlanma bölgesi (DBB) düzenlenen genin bitişiğindeki promotör bölgesindeki, veya daha uzağındaki hızlandırıcı (ing. enhancer) DNA dizilerine bağlanır.    Trans-aktivasyon bölgesi (TAB) transkripsiyon eşdüzenleyici (co-regulator) başka proteinler için bağlanma yerlerine sahiptir.    Bazen bulunan bir sinyal algılama bölgesi, örneğin bir ligand bağlanma bölgesi, moleküler sinyalleri algılayıp transkripsiyon kompleksinin geri kalanına ileterek genin aşağı veya yukarı ayarlamasını yapar. Bazen DNA bağlanma bölgesi ve sinyal algılama bölgesi, transkripsiyon kompleksini oluşturan faklı proteinlerde yer alırlar.DNA bağlanma proteinleriTranskripsiyon faktörleri çoğu zaman DNA bağlanma bölgelerindeki benzerliğe göre sınıflandırılırlar:DNA'ya bağlanan başlıca transkripsiyon faktörü/DNA bağlanma bölgesi sınıfları aşağıda listelenmiştir:    Lambda repressörü-gibi (SCOP 47413) (Şablon:InterPro)    (SCOP 46894) İki parçalı tepki düzenleyicilerinin (ing. bipartite response regulators) C-uç efektör bölgesi (Şablon:InterPro)    Serum tepki faktörü (ing. serum response factor; srf)-gibi (SCOP 55455) (Şablon:InterPro)    Bazik-sarmal-halka-sarmal (SCOP 47460) (Şablon:InterPro)    GCC kutusu (SCOP 54175)    Zn2/Cys6 (SCOP 57701)    winged helix (SCOP 46785)    Zn2/Cys8 çekirdek reseptorü çinko parmağı (SCOP 57716)    homeobölge proteinleri - Başka transkripsiyon faktörlerinin promotörlerinde yer alan homeokutuları DNA dizilerine bağlanırlar. Homeobölgeli (homeodomain) proteinler gelişimin denetlenmesinde önemli rol oynarlar. (SCOP 46689)    Çoklu bölgeli Cys2His2 çinko parmaklılar (SCOP 57667) (Şablon:InterPro)    bazik-lösin fermuarlı (ing. basic leucine zipper, bZIP) proteinler (SCOP 57959)Daha çok ayrıntı için Transkripsiyon faktör sınıfları listesi'ne bakınız.Transkripsiyon denetiminde önemli rol oynayan başka proteinler de vardır ama bunlar DNA'ya bağlanmadıkları için transkripsiyon faktörü olarak sayılmazlar. Örneğin, koaktivatörler, kromatin biçimlendiriciler, histon asetilazlar ve deasetilazlar, kinazlar ve metilazlar.Transkripsiyon faktörü bağlanma yerleriTranskripsyon faktörleri kendilerine has nükleotit dizilerinde DNA'ya bağlanırlar. Bu bağlanma yerleri ile etkileşirken kimyasal olarak hidrojen bağları ve Van der Waals bağları kullanırlar. Bir bağlanma yerindeki bu etkileşimlerden bazıları diğerlerinden daha zayıftır. Bu yüzden transkripsyon faktörleri tek bir diziye değil, birbiriyle yakın ilişkili bir grup dizye bağlanabilirler, her biriyle farklı güçte olmak üzere.Örneğin, TATA bağlanma proteininin (TBP) konsensus bağlanma dizisiTATAAAAolmakla beraber TBP transkripsiyon faktörü buna benzer olanTATATAT veya TATATAAdizilerine de bağlanabilir.Transkripsiyon faktörleri benzer dizilere bağlanabildikleri ve bunların kısa diziler olduğu için, yeterince uzun bir DNA zincirinde bir bağlanma yeri tesadüfen de bulunabilir. Buna rağmen bir transkripsiyon faktörü genomda bulunan kendisiyle uyumlu her bağlanma yerine bağlanmaz, çünkü DNA'ya erişilebilirlik ve kendisi için gerekli kofaktörlerin mevcudiyeti sınırlamalar getirir. Bu yüzden bir transkripsiyon faktörünün bağlanma yerini bilmek, bir canlı hücrede onun gerçekten nereye bağlandığını öngörmeye yetmez.SınıflarMekanizmaya göreTranskripsiyon faktörlerinin mekanizmalarına göre üç sınıfı vardır:Genel transkripsiyon faktörleri, transkripsiyon başlangıç öncesi kompleks oluşumuyla ilişkilidir. En yaygın olanlarının adları TFIIA, TFIIB, TFIID, TFIIE, TFIIF, and TFIIH olarak kısaltılır. Her yerde bulunurlar ve tüm Sınıf II genlerin transkripsiyon başlama noktasını çevreleyen çekirdek promotör bölgesi ile etkileşirler.    Akışyukarı (upstream) transkripsyon faktörleri transkripsiyon başlama noktasının yukarı kısmına bağlanarak transkripsiyonu uyaran veya bastıran proteinlerdir.    İndüklenebilir transkripsyon faktörleri akış yukarı transkripsyon faktörleri gibidirler ama aktivasyon veya inhibisyon gerektirirler.İşlevselAlternatif olarak transkripsiyon faktörleri düzenleyici fonksiyonlarına göre sınıflandırılırlar:    I. Yapısal etkin (constitutively active) -Tüm hücrelerde her zaman mevcut- genel transkripsiyon faktörleri, Sp1, NF1, CCAAT    II. Şartlı etkin - aktivasyon gerektirir.    II.A. Gelişimsel (hücreye özgün) - gen ifadesi sıkı kontrol altında ama başladıktan sonra ek atkinleştirme gerektirmez.        II.B Sinyale bağımlı - etkinleşme için haricî bir sinyal gerektirir.            II.B.1 Hücredışı ligand bağımlı - çekirdek reseptörleri            II.B.2 Hücrediçi ligand bağımlı - küçük hücre içi moleküller tarafından etkinleşir. Örneğin, SREBP, p53, öksüz çekirdek reseptörleri.            II.B.3 Hücre zarı resptörü bağımlı ikincil mesajcı sinyalleme silsilesi bir transkripsiyon faktörünün fosforile olmasına neden olur.                II.B.3.b Gizli (latent) sitoplazmik faktörler - inaktif hali sitoplazmada yer alır ama etkinleşince çekirdeğe geçer - Örneğin, STAT, R-SMAD, NF-kB, Notch, TUBBY, NFAT.                II.B.3.a yerleşik çekirdek faktörleri aktivasyon halinden bağimsız olarak çekirdekte yer alır. Örneğin, CREB, AP-1, Mef2.Farklı organizmalarda rolleri ve korunumlarıTranskripsiyon faktörleri gen ifadesinin düzenlenmesi için zaruridir ve dolayısıyla her canlıda bulunur. Canlılarda bulunan transkripsiyon faktörü sayısı genom büyüklüğü ile orantılıdır, daha büyük genomlarda gen başına transkripsiyon faktörü sayısı daha çoktur. İnsan genomunda DNA'ya bağlanabilen yaklaşık 2600 protein vardır, bunların çoğunun transkripsiyon faktörü olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla genomdaki genlerin yaklaşık %10'u transkripsiyon faktörlerini şifrelemektedir, yani bu protein grubu insan proteinleri arasında en kalabalık olanıdır. Genlerin genelde iki tarafında birkaç farklı transkripsiyon faktörünün bağlanma yerleri bulunmaktadır ve bu genlerin verimli olarak ifadesi için birkaç transkripsiyon faktörünün beraberce etkisi gerekmektedir. Yani 2000 insan transkripsiyon faktörünün belli bir alt kümesinin kombinezonları insan genomundaki her genin gelişim sırasındaki kendine has denetimini açıklamaya yeterlidir.Transkripsiyon faktörleri ve insan hastalıklarıGelişim, hücre içi sinyalleme ve hücre döngüsündeki önemli rollerinden dolayı bazı transkripsiyon faktörlerindeki mutasyonların hastalıklarla ilişkili olduğu bulunmuştur. İyi bilinen bazı örnekler aşağıda sıralanmıştır:    Rett syendromu MECP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar Rett sendromu, nörogelişimsel bir bozukluktur.    Diyabet Diyabetin ender bir biçimi olan Gençlerin erişkin başlangıçlı diyabeti (ing. Maturity onset diabetes of the young; MODY) hepatosit çekirdek faktörlerinde (ing. hepatocyte nuclear factors; HNF) veya insülin promotör faktörü-1'deki (ing. insulin promoter factor-1; IPF1) mutasyonlar neden olmaktadır.    gelişimsel sözel dispraksi FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar gelişimsel sözel dispraksi (ing. developmental verbal dyspraxia) ile ilişkilendirilmiştir, bu hastalıkta kişiler konuşma için gerekli olan hassas koordinasyonlu hareketleri yapamaazlar.    Otoimmün hastalıklar FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar ender bir otoimmün hastalık olan IPEX'e neden olur.    Kanser Çoğu transkripsiyon faktörü tümör baskılayıcısı veya onkogendir, bu yüzden onları mutasyonu veya hatalı denetimi kanserle ilişkilidir. Örneğin Li-Fraumeni syndromu tümör baskılayıcısı p53'teki mutasyonlardan kaynaklanır.

http://www.biyologlar.com/transkripsiyon-faktoru-nedir-biyolojik-rolleri-nelerdir

Çevre Yasası Nedir

Çevre insan ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri dış ortamdır. Yaşam ve canlılığın üç temel elemanı su, hava ve topraktır. Bu üç unsur aynı zamanda ekolojik dengenin de unsurlarıdır Çevrenin korunması ve bozulanın düzeltilmesi günümüzde üzerinde önemle durulan konular arasında yer almaktadır. Gerçekten çevreye verilen zararlar ve ortaya çıkan sorunlar ister gelişmişlik yönüyle isterse politik sistemler açısından değerlendirilsin tüm dünyanın ortak sorunudur Çevre sorunları ve çevre, koruması gibi kavramlar özellikle geçen son 20-25 yıl içinde tüm dünya kamuoyunu etkileyen zaman zaman da uygarlığın geleceği konusunda toplumları ve bireyleri kaygıya düşüren kavramlar olmuşlardır. Çevreye ilişkin sorunun çözümü için Ülkemizde yapılan çalışmalar çok sınırlı kalmıştır. Buna ilk neden olarak; araştırma kuruluşları çevre sorunlarının belirlenmesi ve çözüm yollarının saptanması açısından yeterli bir çalışma düzeyi gerçekleştirememişlerdir. ikincisi, kamu yönetimi çevre sorunları karşısında bilinçlenememiş ve bunun sonucu olarak ta gerekli ölçüde örgütlenememiş yada bu alanda yapılan çalışmalar yetersiz kalmıştır. Üçüncüsü bazı sanayi kuruluşları doğal kaynakların aşırı istismarında tam bir sorumsuzluk örneği vermiş ve aşırı kâr he defi toplumsal bütün amaç ve ilkelerin üstünde tutulmuştur. Dördüncü ve bir diğer nedende toplum ve çevrenin korunması yada bozulan ç evrenin yeniden kazanılmasında gerekli tepki ve duyarlılığı göstermemesidir. Ülkemizde çevre hukuku yeni oluşmakta olup gelişmesini henüz tamamlamamış bir hukuk dalıdır. 2972 sayılı Çevre kanunu 1983 yılında yürürlüğe girinceye kadar çevreye ilişkin hükümler değişik yasal düzenlemeler içinde dağınık olarak bulunmaktaydı. Çevre Kanununun çıkarılmasıyla bu konudaki önemli bir eksiklik giderilmiş ancak boşluk tamamıyla doldurulamamıştır. Bu yasaya ilişkin yönetmelikler oldukça geç çıkarılmıştır. Halen tüm düzenlemelerin tamamlandığını söylemek mümkün değildir. Çevre kanunu ve buna bağlı olarak çıkarılan yönetmeliklerde Mülki idari Amirlerine pek çok yetki ve beraberinde sorumluluk verilmiştir. Bunların en önemlileri, faaliyetin durdurması idari para cezası verme, denetim, ruhsat ve benzeri yetkilerdir. Bu yetki ve gör evlerin bilinmesi çevre koruma olgusu konusunda en gerekli hususlardan biridir. Düzenli, sağlıklı ve yaşanabilir bir hayat biçiminin temeli çevre sorunlarına tutarlı çözümler getirebilmenin sonucuna bağlıdır. sağlıklı, düzenli ve huzurlu bir toplum, çevre sorunlarını en aza indirebilmiş toplumdur. insanlara yaşanabilecek bir çevre sağlama hususunda Mülki idare Amirlerine bu sorumluktan önemli bir pay düşmektedir. Bu bakımdan çevreyle ilgili sorunların mülki amirlerce öncelikle ele alınması gereken konulardan biri olmaya başladığı muhakkaktır. Nüfusun hızlı artışı, çarpık kentleşme, azalan, yok olan doğal kaynaklar, enerjinin sınırlılığı, çevrenin kirlenmesi problemleri, insanlığın geleceği konusunda öylesine karamsar bir tablo çiziyor ki bunun sonucu çevrenin çok tartışılan bir konu olması kaçınılmaz hale gelmektedir. Çevre konusunda ortaya konan sorunların dünyada olduğu gibi ülkemizde de cevap verme arayışı içinde hukuksal ve idari düzenlemeler önemli bir yer almaktadır. başta uluslar arası anlaşma ve sözleşmeler olmak üzere anayasa, kanunlar ve diğer bağlayıcı ve diğer bağlayıcı kurallar hem yönetilenlerin sorumluluğunu artırıcı ve çevre kirlenmesini önleyici ve kirletenlere daha ağır yaptırımların uygulanmasını sağlayıcı yönde düzenlenmektedir. Çevre hukukunun karma hukuk dallarından birisi olduğu görüşü yaygındır. Kamu hukuk-özel hukuk ayrımını özellikle Çevre Kanunu üzerinde yapmak çok daha zordur. 2872 sayılı Çevre Yasası hukuk tarihimiz içinde yerinin oldukça yeni olması ve bu yasayla ilgili yönetmeliklerin daha yeni zamanlarda çıkarılmaya başlanmış olması nedeniyle yasa, uygulanabilirlik platformuna yeni yeni oturmaktadır. 2972 sayılı Çevre Yasası, dikkati çeken önemli unsurlardan en önemli bir tanesi yaptırımların daha çok “ idari yaptırım “ olmasıdır. Söz konusu yasanın uygulanmasında mülki idare amirlerinin yetkisi, bilgilendirme ve izinden, ceza vermeye kadar son derece geniş tutulmuştur. 2972 sayılı Çevre Kanunu çevre koruma konusunda genel düzenlemeleri yapmış ve temel ilkeleri belirlemiş bulunmaktadır. Çevre Kanunu ile belirlenen temel ilke ve düzenlemelerin hangi tür kirlenme olgusunda ne şekilde önleneceği yönetmeliklerle belirlemiş bulunmaktadır. Bu yönetmelikler faaliyetin durdurulması yetkisi çevre kanuna bağlı yönetmeliklerde şu şekilde düzenlenmiştir. Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği, izne tabi tesislerin ve bu tesislerin kurulması ve işletmesindeki temel yükümlülüklerini belirlemiş bulunmaktadır. Yönetmeliğin 25.maddesinde, izne tabi tesisin işleticisinin sınırlama ve ek düzenlemelere uymaması durumunda, yetkili makamın bunlara uyuluncaya kadar tesisi kısmen veya tamamen işletmeden alıkoyabileceği hükmü yer almaktadır. Yetkili makam, aynı yönetmeliğin 5.maddesine göre mülki amirdir. 5. maddenin (e) fıkrası Sağlık Bakanlığı ve Çevre Bakanlığı ile birlikte mülki amirlere de aynı yetkiyi vermiş bulunmaktadır. Mülki amirin işletmeyi faaliyetten men yetkisi yalnızca yönetmelikte yer alan sınırlama ve ek düzenlemelere uyulmaması ile sınırlı değildir. Yönetmeliğin 25/2 maddesi hükmünce tesisin gerekli izin alınmadan kurulmuş olması durumunda bu tesisler yetkili makam olan mülki amir tarafından kapatılabilir veya kaldırılabilir. Öngörülen kapatma veya faaliyetten men kararları Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliğinde yer alan usul, esas, önlem ve yasaklara uyulmaması durumunda alınacaktır. Yönetmelikte ayrıca tesislerin faaliyetten men’inden başka “kişi”lerin men’i söz konusudur. 25.maddenin 3.bendi gereğince mülki amir bir tesisi çalıştırmakla sorumlu operatör veya kişinin çevrenin korunması için uyulması gerekli şartlara uymadıkları hakkında bilgi edinirse, tesisin bu kişi veya operatör tarafından işletilmesini men edebilecektir. Tesisi işleten kuruluş, tesisin güvenilir bir kişi tarafından işletilmesi için izin başvurusunda bulunabilir. Bu başvuru üzerine mülki amir tarafından verilen izin şarta bağlı olabilir. Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği izne tabi olmayan tesisler için de mülki amirlere faaliyetten men yetkisini tanımış bulunmaktadır. Yönetmeliğin 29.maddesinde izne tabi olmayan tesislerin kurulması ve işletilmesinde yükümlülükleri belirlemiş bulunmaktadır. Bunlar çevreye olan zararlı etkilerin teknolojik seviyeye uygun olarak azaltılmasına çalışılması, ileri teknoloji kullanılmasına rağmen ortadan kaldırılmayan çevreye olan zararlı etkilerin asgari düzeyde tutulması, tesislerin işletilmesi sonunda açığa çıkan atıklar ve artıkların uygun metodlarla ortadan kaldırılmasıdır. 31. maddede mülki amirlerin, 29.maddede yer alan hususların uygulanması için ek düzenlemeler getirilebileceği hükmü yer almaktadır. Bu düzenlemelerden beklenen fayda işçi sağlığı ve güvenliği ile ilgili tedbirlerle sağlanabiliyorsa bu tedbirlere de başvurulur. Bu hükme bağlı olarak getirilen bir düzenlemeye tesisin tesisin işleticisi uymazsa, tesis mülki amir tarafından getirilen düzenlemeye uıyuluncaya kadar kısmen veya tamamen işletmeden mülki amir tarafından faaliyetten alıkonabilir. (Md.32-1) Bir tesisin çevre üzerinde yarattığı zararlı etkiler insan hayatı, sağlığı ve mal varlığı üzerinde tehlike yaratıyorsa ve kamu menfaati başka metodlarla yeterince korunamıyorsa, yetkili makam, tesisin kurulması ve işletilmesini kısmen veya tamamen yasaklayabilir.(Md.32-2) Yönetmelikte beşinci bölümde taşıtların uyması gereken şartlar belirlenmiş bulunmaktadır. Burada valilere hava kirliliğini önleme veya azaltmayı sağlama bakımından trafiğin sınırlandırılması konusunda bir yetki tanınmış bulunmaktadır. Maddeye göre “ hava kalitesinin belirli kritik değerlere ulaşması halinde veya hava akımlarının sınırlı olduğu bölgelerde valilikler geçici veya sürekli olarak trafiği sınırlandırılabilir, veya yasaklayabilir.” Yönetmeliğin 53.maddesinde işletmelerin kurum ve kuruluşların özel durumlarda çalışmalarına sınırlandırma getirme veya faaliyetlerini durdurma yetkileri düzenlenmiştir. Hükme göre bir bölgedeki tesis ve yakıtların insan ve çevresi üzerindeki zararlı etkileri normal tedbirlerle ortadan kaldırılamıyorsa bu bölgeler valilikler tarafından özel koruma bölgesi olarak tespit edilebilir. Valilikler bu özel koruma bölgelerinde hareketli tesisleri çalıştırmamaya, veya bunlardan yüksek işletme teknikleri talep ederek çalıştırmaya,tesislerde yakıt kullandırmamaya veya sınırlı olarak kullandırmaya yetkilidirler. gürültü Kontrol Yönetmeliğinde faaliyetin durdurulması yetkisi şu şekilde düzenlenmiştir. Yönetmelikte işitme sağlığı açısından kabul edilebilir en yüksek gürültü seviyeleri belirlenmiştir. Mülki amir tarafından veya görevlendirileceği görevliler tarafından yapılan kontrollerde yönetmenlikle belirlenmiş bulunan teknik gürültü sınırlarını aşan bir çalışma düzeni uyguladığı tespit edilen işyeri sahipleri ve kamuya ait işyeri yöneticilerine mahallin en büyük mülki amiri tarafından bir aylık süre verilerek durumu düzeltmelerin istenir. Endüstriyel makine araç ve gerecin gövdeleri ve egsozlarıyla yayılan hava kaynaklı seslerin aracın yapısal özelliğine, kaynağın yapı içindeki konumuna ve oturduğu yere ve bağlantılarına, çevredeki ses yansıtıcı diğer Yüzeyleri ve Yapı elemanı aracılığıyla yayılan darbe seslerinin ve mekanik vibrasyonların ise aracın yapısına, monte edilme şekline operasyon tekniğine, yapılan işe, bakımına ve kullanılan araç adedine bağlı olduğu göz önünde tutularak gürültü kontrolü yapılır. Bu gereği yerine getirmeyen imalathane ve işyerlerinin faaliyetleri kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak durdurulur. (Md.11-2) 32.maddede 11.maddeye paralel bir düzenleme ile bir diğer faaliyetten men yetkisi düzenlenmiş bulunmaktadır. Hükme göre “ her kim kasten veya ihmal ile bu yönetmelik ile getirilen; sanayi, yol, inşaat makinalarının çalıştırılmasında hizmete sokulması ve kullanılmasında yasaklara şantiyeler için belirlenmiş gürültü sınırlarına uymazsa, Karayolu taşıtları ile ilgili tedbirlere, gürültü sınırlarına ve yasaklara uymazsa Taşıtların iç gürültü düzeyler için verilen sınır değerleri aşarsa Havayolu taşıtları gürültü sertifikasına sahip olma zorunluluğuna uymazlarsa banliyo ve şehirlerarası trenler, ağır ve hafif metro için verilen gürültü sınırlarını aşarsa işyerleri için getirilen işitme sağlığı açısından düzenlemelere uymazsa Yönetmelikte öngörülen önlemleri almaz ve yasaklara uymazsa Gürültü verilerinin sağlanması ve denetime hazır bulundurulması zorunluluğunu yerine getirmezse yönetmeliği ihlal etmiş olur Bu durumda, fabrika, atölye, işyeri, ve eğlence yeri sahipleri de mahallin en büyük mülki amirince verilecek bir aylık süre zarfında durumu düzeltmedikleri takdirde müesseseleri kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak kapatılır.

http://www.biyologlar.com/cevre-yasasi-nedir

Hücre İletişimi, Haberleşmesi

HÜCRELERARASI İLETİŞİM) (HÜCRELER ARASINDA HABERLEŞME) (HÜCRE HABERLEŞMESİ) (HÜCRE SİNYALLEŞMESİ) Hücre iletişimi bakterilerde, maya gibi tek hücreli ökaryotlarda, hayvan ve bitki hücrelerinde geniş ölçüde araştırılmıştır ve araştırılmaya da devam etmektedir. Bu canlılarda hücre iletişiminin moleküler ayrıntıları hayret verici bir biçimde benzerlik taşır. Oysa bu organizma gruplarının en son ortak atası, bir milyar yıldan daha önce yaşamıştır. Bu, bugün kullanılan hücresel haberleşme mekanizmalarının dünya üzerinde ilk çok hücreli canlıların ortaya çıkışından çok önce evrimleştiğini göstermektedir. Bu nedenle, bilim insanları hücresel haberleşme mekanizmalarının öncelikle ilk prokaryotlar ve tek hücreli ökaryotlarda evrimleştiğini, daha sonra çok hücreli organizmalara adapte edildiğini düşünmektedir. Prokaryotlarda ve Tek Hücreli Ökaryotlarda Hücre İletişimi Yakın zamana kadar tek ve çok hücreli organizmaları ayırmada önemli bir fark da, çok hücrelilerde hücrelerarası iletişimin olmasıydı. Ancak şimdilerde, aynı türden ya da farklı türlerden bakterilerin kendi aralarında veya bakterinin ökaryot konağı ile haberleşebildiğini biliyoruz. Aslında, bakteriyel kemotaksi (bakterinin yüksek konsantrasyonda glukoz ve amino asit gibi besinlerin bulunduğu bölgeleri veya bir başka bakteri tarafından salınan haberleşme moleküllerini algılaması ve onlara doğru yüzmesi) olarak bilinen olay da bakteri hücrelerindeki haberleşmedir. Aynı türden ya da farklı türlerden bakterilerin kendi aralarında haberleşmesi “quorum sensing” (Quorum: Mutlak (salt) çoğunluk; Sensing: Algılama, hissetme) (Çoğunluğu Algılama) olarak adlandırılmaktadır. Örneğin hastalık yapıcı bakteriler üretmiş oldukları sinyal molekülleri aracılığı ile birbirleriyle iletişim kurmakta, belirli bir çoğunluğa ulaşıp ulaşmadıklarını izlemekte ve yeter çoğunluğa ulaştıkları anda da virülans (hastalık yapma yeteneği) faktörlerinin sentezi gibi kritik gen ekspresyonlarını tetiklemektedir. Böylelikle, konağın bağışıklık sistemini zamanından önce uyarmayarak başarılı bir enfeksiyon sürecini oluşturmaktadır. Bakteriler quorum sensing mekanizmalarını kullanarak sporulasyon, toplu kaçış, konjugasyon, hücre bölünmesi, antibiyotik üretimi, biyolüminesans, lag fazından çıkma, biyofilm oluşumu, nodül sayısını sınırlama (Rhizobium bakterileri baklagil köklerinde nodül oluşturur), virülans faktörlerinin salgılanması, ekstrasellüler proteaz ve lipaz gibi ekzoenzimlerin (Hücre tarafından salgılanan ve hücrenin hemen dışında faal olan enzim) üretimi gibi türe özgü davranışları (cevapları) düzenler. Türler arası haberleşmeye “cross-talk” (çapraz konuşma) da denir. Tek hücreli ökaryotik organizmalar da birbirleriyle haberleşir. Örneğin cıvık mantarlar aç kaldıkları zaman siklik AMP (cAMP) salgılar, bu da civarlarındaki hücreleri öbekleşmeleri için uyarır. Maya hücreleri eşeyli üremede birbirlerinin eşey tipini anlamak için üreme faktörleri (eşleşme etmenleri, çiftleşme etmenleri) kullanır. Örneğin, insanların ekmek, bira ve şarap yapımında yüzlerce yıldır kullandıkları bir fungus olan Saccharomyces cerevisiae'da (tomurcuklanan maya) eşleşmeye hazır haploit bir birey, salgıladığı peptit yapısındaki bir üreme faktörü ile eşleşmeye hazırlan sinyali vererek karşıt eşleşme hücrelerinde bölünmeyi durdurur. Bunu takiben karşıt eşleşme tiplerine ait iki haploit hücrenin kaynaşmasıyla (çiftleşme) bir diploit hücre oluşur ve bu da daha sonra mayoz ve sporlanmayı takiben yeni gen dağarcıklarına sahip haploit hücreler meydana getirir. (Bu mayanın a ve α olarak adlandırılan iki cinsi ya da çiftleşme tipi vardır. a çiftleşme tipinde olan hücreler a faktörü adı verilen kimyasal bir sinyal salgılar. Bu faktör yakındaki α hücrelerinin üzerindeki özgül reseptör proteinlere bağlanır. Aynı anda α hücreleri de a hücrelerinin yüzeyindeki reseptörlere bağlanabilen α faktörü salgılar. İki tip çiftleşme faktörünün reseptörlere bağlı molekülleri hücrelerin içine girmeksizin, iki hücrenin birbirlerine doğru büyümesine ve başka hücresel değişikliklerin ortaya çıkmasına neden olur. Sonuçta, zıt tipteki iki hücre birbiriyle kaynaşır, yani çiftleşir. Ortaya çıkan yeni hücre olan a/α, başlangıçtaki iki hücrenin tüm genlerini içerir. Bu genetik bileşim bu hücreden türeyecek diğer hücrelere çeşitli avantajlar kazandırır.) Çok Hücreli Organizmalarda Hücre İletişimi Çok hücreli organizmalarda hücreler, ortak fonksiyonlara sahip hücre grupları olarak bilinen dokular içinde organize olmuş, dokular da bir araya gelerek organları oluşturmuştur. Böyle bir sistemde dokuların ve organların belirli bir uyum içinde çalışabilmeleri için hücrelerin haberleşmeleri gerekmektedir. Gerek prokaryotlarda gerekse tek ve çok hücreli ökaryotlarda hücre haberleşmesinde iki temel unsur vardır:•Bilgi taşıyan sinyali üreten bir sinyal hücresi•Bilgi taşıyan sinyali alıp, aldığı bilgiye göre davranan bir tepki veren hücre (hedef hücre). Sinyal hücresi kimyasal haberci de denen sinyal moleküllerini sentezler. Sentezlenen sinyal molekülü ya sentezlendiği hücrenin yüzeyinde bağlı kalır veya bu hücreden salınır. Sinyal moleküllerinin birçoğu sinyal hücresi tarafından ekzositozla hücre dışına salgılanır. Diğerleri hücre zarından difüzyonla salınır. Hedef hücre sinyal molekülünü tanıyıp tutan (bağlayan) reseptör taşır. Sinyal molekülü reseptöre bağlanınca hedef hücre, metabolizmasında veya gen ekspresyonunda (anlatımında) değişiklikler yapar (hücresel yanıt). İstenen yanıt sağlandığında sinyal sonlandırılır. Sinyal Molekülleri (Kimyasal Haberci) Bakteriler quorum sensing sürecinde sinyal molekülü olarak türe özgü Açil Homoserin Lakton (AHL) moleküllerini ve oligopeptitleri kullanır. Gram negatif bakterilerde açil homoserin laktonlar, gram pozitif bakterilerde ise oligopeptitler etkilidir. Vibrio harveyi gibi bazı bakterilerde ise hem açil homoserin laktonlar, hem de oligopeptitler kullanılır. Cıvık mantarlar salgıladıkları nükleotitler (cAMP) aracılığıyla haberleşir. Maya hücreleri kendi aralarındaki eşleşmeye yönelik iletişimi sınırlı tipte ve sayıda küçük peptitler (13 amino asit) salgılayarak sağlar. Bitkiler ve hayvanlarda ise iletişim yüzlerce değişik tipteki sinyal molekülleri aracılığıyla yapılır. Bunlar arasında proteinler, kısa peptitler, amino asitler, nükleotitler, steroitler, retinoitler, yağ asidi türevleri ve nitrik oksit ve karbon monoksit gibi basit gazlar da yer alır. Sinyal molekülleri genelde çok düşük derişimlerde (tipik olarak < 10-8 M) etki gösterir ve bağlandıkları reseptörler (almaçlar) de bu molekülleri genellikle yüksek bir afiniteyle (afinite=ilginlik) bağlar. Yukarıda adı geçen sinyal molekülleri dışında, bazı çevresel uyaranlar da sinyal molekülü gibi hücresel yanıtlar başlatır. Retinaya düşen ışık, burun epitelinde bulunan koku reseptörlerine bağlanan kokular, tat tomurcuklarındaki tat reseptörlerini uyaran tatlar iyi bilinen çevresel uyaran (çevresel sinyal) örnekleridir. Hücre İletişimi Tipleri Hücre iletişimi ya bir hücrenin komşusu ile doğrudan teması ya da salgılanan sinyal molekülleri ile (kimyasal iletişim) gerçekleşir. Doğrudan temas yoluyla hücre haberleşmesi: Hayvan hücreleri yüzeylerindeki moleküller arasında temas kurarak doğrudan haberleşebilir. Bu tip haberleşme embriyonik gelişmede, bağışıklık sisteminin işleyişinde ve erişkin dokuların devamlılığının sağlanmasında önemlidir. Hem bitkiler hem de hayvanlar hücre bağlantıları içerir. Bu bağlantılar (bitkilerde plazmodezma, hayvanlarda oluklu bağlantı=nexus) bulundukları noktalarda komşu hücrelerin sitoplazmalarını doğrudan birbirlerine bağlar. Bu durumda sitozol içinde çözünmüş haldeki haberci bileşikler (Ca+2 ve cAMP) komşu hücreler arasında serbestçe hareket edebilir. Böylece, sitoplazmik bağlantılarla bağlanmış hücreler, arada duran hücre zarı engelini aşmak zorunda kalmadan birbirleriyle doğrudan iletişim kurabilir. Nexuslar hayvan hücreleri arasındaki iletişim sürecinde önemli görevler üstlenir. Örneğin, özel bir tip nexus proteininden (konneksin 43) yoksun fare ve insanlarda kalpte çok ciddi gelişim kusurları olur. Kimyasal hücre iletişimi: Kimyasal haberleşme, iletişim içinde olan hücrelerin birbirlerine yakın ya da uzak olmalarına göre iki gruba ayrılabilir: Yerel (lokal) haberleşme ve uzun mesafeli haberleşme. Yerel haberleşme: Bu hücre iletişimi tipinde sinyal molekülleri kısa mesafelere ulaşır; uzun mesafede etkili olamazlar, çünkü hücre dışı enzimlerce yok edilir veya hücre dışı matriks tarafından hareketsiz hale getirilir. Bu nedenle, sinyal hücresinin salgıladığı molekül bir yerel düzenleyici olarak yakındaki hücreleri etkiler. Hayvanlardaki bu tip yerel haberleşme parakrin haberleşme olarak adlandırılır. Parakrin haberleşmede kullanılan sinyal molekülleri protein yapısındaki büyüme faktörleridir. Bir tek hücrenin ürettiği büyüme faktörü molekülleri yakındaki çok sayıda hücre tarafından algılanır ve bu hücreler eşzamanlı olarak bu moleküllere karşı cevap oluşturur. Parakrin haberleşmede sinyal hücresi ile hedef hücre farklı tipte hücrelerdir. Bir başka yerel haberleşme tipi olan otokrin haberleşmede bazı hücreler kendi ürettikleri sinyal moleküllerine yanıt verir ve kendileri ile aynı tipteki hücrelere de sinyal gönderebilir. Omurgalılarda bağışıklık sistemi (immün sistem) hücrelerinin yabancı antijenlere verdiği yanıt otokrin haberleşmeye bir örnektir: Belli bazı T lenfosit tipleri antijenik uyarıya yanıt olarak kendi çoğalmalarını uyaran bir büyüme faktörü sentezler, böylece o antijene yanıt veren T lenfosit sayısı artar ve bağışık (immün) yanıt çoğaltılmış olur. Hayvan gelişimi sırasında hücre farklılaşmasında otokrin haberleşme büyük rol oynar. Anormal otokrin haberleşme kanser hücrelerinin kontrolsüz çoğalmasına katkıda bulunur. Bu durumda, bir kanser hücresi kendi yanıt verdiği bir büyüme faktörünü üretir, böylece kendisinin kontrolsüz çoğalmasını sürekli olarak uyarır. Daha özelleşmiş bir başka yerel haberleşme tipi (sinaptik haberleşme) hayvanlardaki sinir sisteminde bulunur: Bir sinir hücresi (nöron) bir kimyasal haberci yani bir nöroaktarıcı (nörotransmitter) sentezler. Çevreden ya da diğer sinir hücrelerinden gelen uyarılarla etkinleşen bu nöron (presinaptik nöron=sinyal hücresi), aksonu boyunca süratle elektriksel uyarılar (etki potansiyelleri) iletir; böyle bir uyarı akson ucuna eriştiğinde, akson ucunda bulunan veziküller içindeki nöroaktarıcı bu hücreden sinaps boşluğuna (sinaptik aralık) salınır (ekzositoz). Sinaps boşluğu, sinir hücresi ile bunun hedefi olan hücre (sıklıkla bir başka sinir hücresi=post sinaptik nöron) arasındaki dar boşluktur. Sinaps boşluğuna salınan nöroaktarıcı hemen bitişiğindeki hedef hücrenin zarındaki reseptörüne bağlanır ve bu hücrede istenen yanıt başlatılır. Sinaptik haberleşmede sinyal molekülleri her ne kadar sinaptik aralık kadar kısa bir mesafe kat etse de, nöronlar uzaktaki hedef hücrelerle teması sağlayan uzantılara (aksonlar) sahip oldukları için vücudun birbirinden ayrı ve uzak bölgeleriyle (örneğin beyinden ayak başparmağına kadar) iletişim sağlanmış olur. Sinaptik haberleşmede iletişim çok hızlıdır: Sinir hücreleri bilgiyi uzak mesafelere hızı saniyede 100 metreye ulaşabilen elektriksel uyarılar aracılığıyla iletir; sinir ucundan salgılanan bir nöroaktarıcının 100 nm’den daha yakın olan hedef hücreye difüzyonla ulaşması 1 milisaniyeden kısa bir sürede gerçekleşir. Nöroaktarıcılar dar olan sinaptik aralıkta daha az seyreltilmiş olduklarından yüksek derişimlere ulaşır. Örneğin, etkin bir sinir-kas kavşağı sinaptik aralığındaki asetilkolin derişimi yaklaşık 5 x 10-4 M’dır. Buna uygun olarak reseptörün nöroaktarıcıya karşı olan afinitesi nispeten düşüktür, bu da nöroaktarıcının reseptöründen hızla ayrılarak hedef hücrede oluşan yanıtın sonlandırılmasını sağlar. Uzun mesafeli haberleşme: Büyük ve karmaşık çok hücreli organizmalarda yerel haberleşme tek başına, hücrelerin davranışını koordine etmekte yeterli değildir. Bu organizmalarda, organizmanın birbirinden ayrı ve uzak bölgeleriyle iletişim görevini sağlayabilecek özelleşmiş sinyal hücreleri evrimleşmiştir. Hayvanlardaki bu özelleşmiş hücreler endokrin hücrelerdir. Endokrin hücreler hormon adı verilen sinyal molekülleri sentezler. Bu hormon molekülleri kan dolaşımı yoluyla taşınarak, vücudun başka bir kısmındaki hedef hücrelere ulaşır. Hayvanlarda hipofiz, tiroit, paratiroit, pankreas, adrenal bezler ve gonatları içeren endokrin bezler tarafından 50’den fazla farklı hormon üretilir. Hayvanlardaki bu uzun mesafeli haberleşme endokrin haberleşme ya da hormonal haberleşme olarak adlandırılır. Endokrin haberleşme, hormonların taşınması difüzyon ve kan akışına bağımlı olduğu için nispeten yavaştır. Buna karşılık hormonlar, kan dolaşımı ve doku arası sıvılarda büyük oranda seyreltilmeleri nedeniyle çok düşük derişimlerde (tipik olarak < 10-8 M) etki edebilir ve reseptörlerine yüksek bir afiniteyle bağlanır. Bitkilerdeki hormonlar bazen odun boruları içinde taşınmakla birlikte, çoğunlukla ya hücreler içinde hareket ederek ya da gaz halinde havada yayılarak hedeflerine ulaşır. Hormonlar molekül büyüklüğü ve çeşit açısından büyük değişkenlikler gösterir. Örneğin gaz halinde bir bitki hormonu olan, meyve olgunlaşmasını hızlandıran ve büyümeyi düzenleyen etilen sadece altı atomlu bir hidrokarbondur (C2H4, 28 dalton). Buna karşılık memelilerdeki kan glukozu düzeyini düzenleyen insülin hormonu binlerce atom içeren bir proteindir (51 amino asit, 5808 dalton). Hücre İletişiminin AşamalarıHücre iletişiminin aşamaları konusunda bugün bildiklerimizi, bu konudaki öncü çalışmalarıyla 1971 yılında Nobel Ödülü kazanmış olan Earl Wilbur Sutherland’a (1915-1974, Amerikalı farmakolog ve biyokimyacı) borçluyuz. Sutherland ve arkadaşları Vanderbilt Üniversitesi’nde hayvanlardaki epinefrin (adrenalin) hormonunun, karaciğer ve iskelet kası hücrelerinde depolanan bir polisakkarit olan glikojenin yıkımını nasıl hızlandırdığını araştırıyorlardı. (Glikojenin yıkılması sürecinde glukoz-1-fosfat şekeri oluşur. Bu şeker daha sonra hücre tarafından glukoz-6-fosfata çevrilir. Hücre bu bileşiği enerji elde etmek için glikolizde kullanabilir. Bir başka seçenek olarak, fosfatından ayrılan glukoz vücuttaki hücrelere yakıt sağlamak üzere, kana verilir. Dolayısıyla, fiziksel ya da ruhsal stres sırasında adrenal bezinden salgılanan epinefrinin bir etkisi, vücudun yakıt depolarını harekete geçirmektir.) Sutherland’ın araştırma ekibi epinefrinin sitozolik bir enzim olan glikojen fosforilazı bir şekilde aktive ederek, glikojen yıkımını hızlandırdığını buldu. Bununla birlikte, fosforilaz enzimini ve bunun substratı olan glikojeni içeren test tüpündeki karışıma epinefrin eklendiğinde, glikojenin yıkılmadığı gözlendi. Epinefrin sadece parçalanmamış hücreler içeren çözeltiye eklendiğinde, glikojen fosforilazı aktive edebiliyordu. Bu sonuç Sutherland’a iki şey düşündürdü: Birincisi, epinefrin glikojen yıkımından sorumlu olan enzim ile doğrudan doğruya etkileşmiyordu; hücre içinde bir ya da birkaç ara basamağın gerçekleşiyor olması gerekiyordu. İkincisi, epinefrin sinyalinin aktarılmasında hücre zarının bir rolü olmalıydı.Sutherland’in ilk çalışmaları, hücresel haberleşme sırasında hedef hücrede meydana gelen sürecin üç aşamaya ayrılabileceği fikrini verdi. Bu üç aşama sinyal alma, sinyal aktarımı ve cevaptır: 1. Sinyal alma: Sinyal alma, hedef hücrenin hücre dışından gelen bir sinyali algılamasıdır. Kimyasal bir sinyal, sinyal molekülü (ligant) hücresel bir proteine (reseptör) bağlandığı zaman algılanır. Protein hormonlar gibi hidrofilik ve büyük moleküllü sinyal moleküllerinin reseptörü genellikle hücrenin yüzeyinde bulunur. 2. Sinyal aktarımı: Sinyal aktarımı aşaması sinyali, özgül hücresel yanıt ortaya çıkaracak bir forma dönüştürür. Sutherland’ın sisteminde bir karaciğer hücresinin hücre zarındaki reseptör proteinin dış tarafına epinefrinin bağlanması, çeşitli basamaklar aracılığı ile glikojen fosforilazın aktivasyonuna yol açar. Sinyal aktarımı bazen tek bir basamakta gerçekleşmekle birlikte, çoğu zaman çok sayıda farklı molekülde bir dizi değişikliğin olmasını gerektirir. Bu basamaklar sinyal aktarım yolu olarak adlandırılır. Bu yolda yer alan moleküllere genellikle aktarım molekülleri adı verilir. 3. Cevap: Hücre haberleşmesinin üçüncü aşamasında, aktarılan sinyal özgül bir hücresel yanıtı tetikler. Sinyal Alma ve Sinyal Aktarımının BaşlamasıBelirli bir kimyasal sinyalin hedefi olan hücre, bu sinyal molekülünü tanıyan reseptör protein moleküllerine sahiptir. Sinyal reseptörü hedef hücrenin kimlik kartıdır, çünkü sinyal molekülü hedef hücreye ulaşana kadar pek çok hücre tipiyle karşılaşmasına rağmen, sadece belirli hücreler bu molekülü algılar ve ona cevap verir. Bunun nedeni, sinyal molekülünün biçiminin reseptör üzerindeki özgül bir bölgeye uygun olması ve sinyal molekülünün buraya bağlanmasıdır. Sinyal molekülü ile reseptör arasındaki biçim uygunluğu kilit içindeki anahtara ya da bir enzimin katalitik bölgesi içindeki substrata benzer. Sinyal molekülü bir ligant gibi davranır. Ligant terimi daha büyük bir moleküle özgüllükle bağlanan küçük bir molekül için kullanılır. Ligandın bağlanması genellikle resepreseptör proteinde bir konformasyon yani biçim değişikliğine neden olur. Birçok reseptör tipinde bu biçim değişikliği doğrudan doğruya reseptörü aktive eder; böylece reseptör diğer hücresel moleküllerle etkileşebilir. Bazı reseptörler ise ligandın bağlanmasıyla, iki ya da daha fazla reseptör molekülünün bir araya gelmesi yoluyla diğer hücresel moleküllerle etkileşebilir. Sinyal moleküllerinin çoğu suda çözünebilir (hidrofiliktir) ve hücre zarından serbestçe geçemeyecek kadar büyüktür. Böyle sinyal molekülleri, hücrenin zarına gömülü haldeki reseptör proteinler üzerindeki özgül bölgelere bağlanır. Böyle bir reseptör, hücre dışındaki ortamdan gelen bilgiyi, özgül bir ligandın kendisine bağlanması sonucu ortaya çıkan biçim değişikliği ya da bir araya gelme yoluyla hücre içine iletebilir. Üç temel zar reseptör tipi vardır. Bunlar G-proteinine bağlı reseptörler, tirozin kinaz reseptörleri ve iyon kanalı reseptörleridir. G-Proteinine Bağlı Reseptörler G-proteinine bağlı reseptör, G proteini adı verilen bir protein yardımıyla iş gören hücre zarı reseptörüdür. Mayalardaki çiftleşme faktörleri, epinefrin ve birçok diğer hormon ve nörotransmitterler gibi çok farklı sinyal molekülleri G-proteinine bağlı reseptörleri kullanılır. Bu reseptörlerin sinyal moleküllerini tanıyan bağlanma bölgeleri farklı olup, hücre içindeki farklı G proteinlerini tanır. Buna rağmen, G-proteinine bağlı reseptör proteinleri yapısal olarak birbirlerine benzer. Bunların hepsi, zarı kat eden yedi tane α heliks içerir. Zarın sitoplazmik tarafına gevşekçe bağlanmış olan G proteini, üzerine bağlı guanin nükleotidin tipine (GDP ya da GTP) göre açılıp, kapanan bir elektrik düğmesi gibi iş görür. (GTP yani guanozin trifosfat ATP’ye benzer.) GDP bağlı olduğunda inaktif olan G protein, GTP bağlı iken aktiftir. Bir sinyal molekülü G-proteinine bağlı reseptörün hücre dışındaki yüzeyine bağlandığı zaman, aktive olan reseptörün konformasyonu, inaktif haldeki özgül G proteine bağlanacak şekilde değişikliğe uğrar (1) ve bir GTP’nin GDP ile yer değiştirmesine neden olur. Bu durum G proteinini aktive eder (2) ve G proteini daha sonra genellikle bir enzim olan başka bir proteine bağlanarak, onun aktivitesini değiştirir (3). Eğer aktive edilen protein bir enzim ise metabolik yoldaki bir sonraki basamağı tetikler (4). Enzim ve G proteinindeki değişiklikler geçicidir; çünkü G proteini aynı zamanda GTPaz enzimi gibi davranır ve kısa süre sonra kendisine bağlı GTP’yi GDP’ye hidroliz eder. Böylece tekrar inaktif hale gelen G proteini, enzimi serbest bırakır; enzim de başlangıçtaki durumuna geri döner. G proteininin GTPaz aktivitesi, hücre dışı sinyal molekülünün ortadan kalkması durumunda, sinyal aktarım yolunun hızla durdurulmasını sağlar. G-proteini-Reseptör sistemleri son derece yaygın olup, çok çeşitli işlevler görür. Yukarıda bahsedilen sinyal moleküllerinin rol aldığı işlevlere ek olarak, embriyonik gelişimde önemli oldukları genetik çalışmalarla gösterilmiştir. Örneğin belirli bir G proteininden yoksun olan fare embriyoları normal kan damarları geliştiremez ve uterus içinde ölür. G proteinleri duyu algılanmasında da iş görür. Örneğin insanlardaki görme ve koklama bu tip proteinlere bağlı olaylardır. Modern organizmalar ile prokaryotlar ve tek hücreli ökaryotlardaki G proteinleri ve G-proteinine bağlı reseptörler arasındaki yapısal benzerlikler, G proteinlerinin ve G-proteinine bağlı reseptörlerin çok erken dönemde ve muhtemelen ilk mikroorganizmaların algılama reseptörleri olarak evrimleştikleri fikrini vermektedir. G-proteinlerinin bakteriyel enfeksiyonların da dahil olduğu birçok insan hastalığında iş gördüğü keşfedilmiştir. Kolera, boğmaca ve botulizm (Clostridium botulinum’un ürettiği “Botulin” adlı zehir bulunan besinleri yiyen insanlarda gelişen ve felçlere yol açan zehirlenme tablosu) etmeni olan çeşitli bakteriler, G-proteinlerinin işlevini aksatan toksinler üreterek, kişiyi hastalandırır. Bu gibi enfeksiyonların ve diğer hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar genellikle deneme-yanılma yoluyla bulunmuştur. Ancak farmakologlar bugün kullanımda olan tüm ilaçların yaklaşık %60'ının G-proteini ile ilgili yolları etkileyerek, bu hastalıklarda tedavi edici olduklarını gözlemlemiştir. Tirozin Kinaz Reseptörleri Bu reseptör, hücre zarında bulunan ve enzim aktivitesi taşıyan temel reseptör sınıflarından birisidir. Bu reseptör proteininin sitoplazmaya dönük olan kısmı tirozin kinaz olarak adlandırılan bir enzim olarak iş görür. Tirozin kinaz, substrat protein üzerindeki tirozin amino asidine ATP’den fosfat grupları aktarımını katalizler. Dolayısıyla, tirozin kinaz reseptörleri proteinlerdeki tirozinlere fosfatlar bağlayan zar reseptörleridir. Tirozin kinaz reseptörlerinin birçoğu sinyal molekülü bağlanmadan önce bağımsız polipeptitler halindedir. Bunların her biri hücre dışında bir bağlanma bölgesine, zarı kat eden bir α helikse ve birkaç tirozin içeren hücre içi bir kuyruğa sahiptir. Bu tip bir reseptöre bir sinyal molekülünün bağlanması, proteinin sitoplazmik tarafını doğrudan aktive etmeye yetecek ölçüde konformasyonal değişikliğe neden olmaz. Bunun yerine, reseptör aktivasyonu iki basamakta gerçekleşir: 1. Ligandın bağlanması iki reseptör polipeptidin dimer oluşturacak şekilde bir araya gelmesine neden olur (iki polipeptitten oluşan proteine dimer denir). 2. Bu bir araya geliş her iki polipeptidin tirozin kinaz aktivitesi gösteren kısımlarını aktive eder ve bunların her biri diğer polipeptidin kuyruğundaki tirozinlere fosfat ekler. Özet olarak, sinyal molekülünün bir tirozin kinaz ve reseptör üzerindeki etkisi, polipeptidlerin bir araya gelmesi (agregasyon) ve reseptörün fosforile edilmesidir. Reseptör protein tümüyle aktive olunca, hücre içindeki özgül aktarım proteinleri tarafından tanınır. Bu proteinlerin her biri fosforlanmış haldeki özgül bir tirozine bağlanır ve aktif forma dönüşecek şekilde yapısal değişikliğe uğrar (aktarım proteini tirozin kinaz tarafından fosforile edilmiş ya da edilmemiş olabilir). Bir adet tirozin kinaz reseptör dimeri aynı anda on ya da daha fazla sayıdaki farklı hücre içi proteini aktive edebilir (3). Böylece çok sayıda farklı aktarım yolunu ve hücresel cevabı tetikler (4). Tek bir ligant bağlanma olayının çok sayıda yolu tetikleyebilme yeteneği, bu tip reseptörlerle G-proteine bağlı reseptörler arasındaki en önemli farktır. Ligant olmaksızın bir araya gelen anormal tirozin-kinaz reseptörleri çeşitli kanserlere neden olur. Büyüme faktörü reseptörü genellikle bir tirozin kinaz reseptörüdür. Hayvan hücreleri arasındaki haberleşmede görev alan kimyasal sinyaller arasında, hücreleri büyüme ve bölünme yönünde uyaran yerel düzenleyiciler olan büyüme faktörleri de bulunur. Hücre bölünmesi protein sentezi, kromozom duplikasyonu (ikilenmesi) ve hücre iskeleti elemanlarının yeniden düzenlenişi gibi farklı hücre kısımlarındaki çeşitli etkinlikleri içerir. Bütün bu etkinliklerin düzenli ve eşgüdümlü bir halde gerçekleşmesi için hücreye yardımcı olmak üzere özelleşmiş olan reseptör, aynı anda birden fazla sinyal aktarım yolunu tetikleme yeteneğindedir.İyon Kanalı Reseptörleri Sinyalleri alan bazı zar reseptörleri ligant varlığında açılıp kapanan iyon kanallarıdır (ligant kapılı iyon kanalları). Bu kanallar kimyasal bir sinyale karşı cevap olarak açılan ya da kapanan, hücre zarında yer alan ve proteinlerle çevrili olan porlardır. Bu porların açılıp kapanması, Na+ ya da Ca+2 gibi iyonların geçişine izin verir ya da bunların geçişini engeller. Daha önce incelediğimiz reseptörlere benzer şekilde, ligant olarak adlandırılan sinyal molekülü kanal proteininin hücre dışındaki özgül bir kısmına bağlanır. Kanal proteininde ortaya çıkan biçim değişikliği hemen belirli bir iyonun hücre içi derişiminin değişmesine yol açar. Bu değişiklik genellikle hücrenin işleyişini doğrudan doğruya etkiler. Örneğin, sinir hücreleri arasındaki sinapslarda ortaya çıkan bu tip bir değişiklik, elektriksel bir sinyali tetikler. Bu elektriksel sinyal, alıcı hücre boyunca ilerler. Ligant varlığında açılıp kapanan iyon kanalları sinir sisteminde çok önemlidir. Hücre İçi Reseptörler Sinyal reseptörlerinin tümü zar proteini değildir. Bunların bir kısmı hedef hücrelerin sitozolü ya da çekirdeği içinde çözünmüş durumdadır. Bir sinyal molekülünün böyle bir reseptöre ulaşabilmesi için, hedef hücrenin hücre zarından geçebilmesi gerekir; bunun için de hidrofobik olmalıdır. Hidrofobik sinyal molekülleri arasında steroit hormonlar ve tiroit hormonları bulunur. Hücre içi reseptöre sahip bir başka kimyasal haberci, bir gaz olan nitrik oksit (NO)’tir. Çok küçük olan bu molekül zar fosfolipitleri arasından kolayca geçebilir. Testosteron steroit hormonlara bir örnektir. Testis hücrelerinden salgılanan bu hormon kan yoluyla taşınır ve tüm vücuttaki hücrelerin içine girer. Bu hormon hedef hücrelerin sitozolündeki reseptör proteine (testosteron reseptörü) bağlanarak, onu aktive eder. Hormona bağlanarak aktif forma dönüşmüş olan reseptör bu haliyle çekirdeğe girer ve erkek cinsiyet özelliklerini kontrol eden özgül genleri etkin hale getirir: Etkin hale gelen gene ait elçi RNA (mRNA) çekirdekten çıkar ve sitoplazmadaki ribozomlar tarafından özgül proteine çevrilir. Aktive edilmiş testosteron reseptörü bazı özgül genleri kontrol eden bir transkripsiyon faktörüdür. (Transkripsiyon faktörleri adı verilen özgül proteinler belirli bir hücrede, belirli bir anda hangi genlerin etkin hale getirileceğini -yani hangi genlerin mRNA oluşturmak üzere transkribe olacağını- kontrol eder.) Hücre içi reseptörlerin birçoğu sinyal molekülleri onlara ulaşmadan önce çekirdeğin içindedir (örneğin östrojen reseptörleri). Hücre içi reseptör proteinlerin çoğu yapısal olarak benzerdir. Bu benzerlik bu proteinler arasında evrimsel akrabalık olduğunu gösterir. Protein Fosforilasyonu Hücre zarındaki bir reseptöre, ona özgü bir sinyal molekülün bağlanması, sinyal aktarım yolundaki ilk basamağı tetikler ve hücrenin belirli bir yanıt vermesine yol açar. Sinyal ile aktive olmuş reseptör bir başka molekülü aktive eder. Bu molekül de başka bir molekülü aktive eder; bu süreç, hücresel yanıtı oluşturacak molekül aktive oluncaya kadar sürer. Aktarım molekülleri denen bu moleküller çoğunlukla proteinlerdir. Hücre haberleşmesindeki temel işleyiş aslında proteinlerin etkileşmesidir. Protein etkileşmesi proteindeki konformasyonal değişikliktir. Konformasyonal değişiklik ise çoğunlukla fosforilasyon aracılığı ile ortaya çıkarılır. Gerçekten de protein fosforilasyonu, protein aktivitesini düzenlemek için kullanılan çok yaygın bir hücresel mekanizmadır. ATP’den bir proteine fosfat grupları aktaran bir enzimin genel adı protein kinaz’dır. Reseptör olan tirozin kinazların aksine, sitoplazmik protein kinazların çoğu kendi üzerlerine etki etmeyip, diğer substrat proteinler üzerine etki eder. Bunların birçoğu kendi substratlarını serin ya da treonin amino asitlerinden birisinden fosforile eder. Bu gibi serin/treonin kinazlar hayvan, bitki ve funguslardaki sinyal yollarında çok yaygın olarak bulunur. Sinyal aktarımındaki protein etkileşimleri “fosforilasyon şelalesi (silsilesi) (kaskadı)” olarak nitelendirilir. Fosforilasyon şelaleleri bir sinyalin (ve dolayısıyla yanıtın) çoğaltılmasını sağlar. Sinyalin çoğaltılması sonucunda, örneğin karaciğer ya da kas hücresinin yüzeyindeki reseptörlere bağlanmış olan az sayıdaki epinefrin molekülü, glikojenden yüz milyonlarca glukoz molekülü oluşturulmasına yol açar. Protein kinazların önemi yadsınamayacak kadar büyüktür. Genlerimizin %1 kadarı protein kinazları kodlar. Tek bir hücrede yüzlerce farklı protein kinaz bulunur ve bunların her biri farklı bir protein substrata özgüldür. Bu proteinler arasında hücre çoğalmasını düzenleyenler çoğunluktadır. Bu tip bir kinazın aktivitesindeki anormallik, anormal hücre çoğalmasına (tümör) ve kanser (kötü huylu tümör) oluşumuna neden olur.İkinci Mesajcılar (Haberciler) Sinyal aktarım yollarındaki moleküllerin tümü protein değildir; bunlar suda çözünebilen, küçük moleküller ya da iyonlar da olabilir. Bu moleküllere ikinci mesajcılar adı verilir. (Zar reseptörüne bağlanan hücre dışı sinyal molekülü “birinci mesajcı” dır.) İkinci mesajcılar hem küçük, hem de suda çözünebilir olduklarından, tüm hücreye difüzyon yoluyla kolayca dağılır. Örneğin cAMP adı verilen ve epinefrin tarafından başlatılan sinyali karaciğer ya da kas hücresinin zarından hücre içine taşıyan molekül bir ikinci mesajcıdır. cAMP karaciğer ya da kas hücresinde glikojen yıkımını başlatır. İkinci mesajcılar hem G-proteinine bağlı reseptörler hem de tirozin kinaz reseptörleri tarafından başlatılan sinyal aktarım yollarında görev alır. En yaygın olarak kullanılan ikinci mesajcılar cAMP ve kalsiyum iyonlarıdır (Ca+2). Çok çeşitli aktarım proteinleri bu ikinci mesajcıların sitozolik derişimine duyarlıdır. Hücresel Yanıtlar Sinyale verilen yanıt akla gelebilecek her çeşit hücresel etkinlik olabilir. Metabolizma, hücre iskeletinin yeniden düzenlenişi, genlerin aktivasyonu, hücre göçü, hücrenin konumlanması, hücre bölünmesi, hücre sağkalımı bu etkinlikler arasında sayılabilir. Farklı hücreler aynı hücre dışı sinyal molekülüne farklı şekilde yanıt verebilir. Reseptörün, aktarım moleküllerinin ve hücrenin gelen sinyalleri birleştirip yorumlayacağı hücre içi düzeneğin farklılığı bunun nedenidir. Örneğin, asetilkolin nöroaktarıcısı iskelet kası hücrelerinin kasılmasını tetiklerken, kalp kası hücrelerinin kasılma kuvveti ve hızını düşürür. Bu, çizgili kastaki asetilkolin reseptör proteinlerinin kalp kasındakilerden farklı olmasına bağlıdır. Ancak reseptör farklılıkları her zaman farklı etkileri açıklamaya yetmez. Çoğu zaman, aynı sinyal molekülü tıpatıp aynı reseptör proteinine bağlansa da farklı hedef hücrelerde bambaşka yanıtlara yol açar; bunun nedeni ise hücrenin gelen sinyalleri birleştirip yorumlayacağı hücre içi düzeneğin farklı olmasıdır. Sinyalin SonlandırılmasıBir hücrenin hücre dışı bir sinyale normal bir yanıt vermesi için, başlangıçtaki sinyali ortadan kaldırıp sinyal aktarım yolunu kapatacak mekanizmalara sahip olması gerekir. Protein kinazların etkileri hücredeki protein fosfatazlar tarafından durdurulur. Protein fosfatazlar proteinlerdeki fosfat gruplarını uzaklaştırır. Herhangi bir anda fosforilasyonla düzenlenen bir proteinin aktivitesi, hücredeki aktif kinaz molekülleri ile aktif fosfataz molekülleri arasındaki dengeye bağlıdır. Hücre dışı sinyal molekülü olmadığı zaman, aktif fosfataz molekülleri çoğunluktadır. Dolayısıyla, sinyal yolu kapanır ve hücresel yanıt sona erer. Sinyal-reseptör sisteminin endositozla hücre içine alınması veya olduğu yerde inaktive edilmesiyle de sinyal sonlandırılır. Son not: 1- İnsan Genom Projesi’nin verilerine göre, insan genomundaki yaklaşık 32000 genin %20’si hücre iletişiminde görev alan proteinleri kodlar. 2- Diyabet, ateroskleroz, otoimmün (özbağışıklık) hastalıklar ve kanser gibi birçok hastalık hücre iletişimi mekanizmalarındaki bozukluklardan kaynaklanır. Bu nedenle, hücre iletişimi biyoloji kadar tıpta da önemi olan bir konudur.

http://www.biyologlar.com/hucre-iletisimi-haberlesmesi

Arı Sokmasıyla Meydana Gelen Alerjik Reaksiyonlar

Arı Sokmasıyla Meydana Gelen Alerjik Reaksiyonlar

Hymenoptera allerjilerinin tanısında hastanın vereceği bilgiler çok önemlidir. Hastanın sokan arıyı tanımlaması ve yol gösterici olmasına sorgulama aşamasında büyük önem taşır.Ancak hastaların birçoğu arı türlerini tam olarak tarif edemez, bu sebepten ötürü böceğin soktuğu mekan, zaman ve yuvanın yeri ve biçiminin uygun yöntemlerle belirlenmesi, sokan böceğin tespit edilmesi durumunda daha net ve kesin bilgiler sunmaktadır. Sokulma yeri, klinik belirti ve bulgular ve bu bulguların ortaya çıkış aşaması, reaksiyonun seyri ve işleyiş süresi ve bunların sonucunda tedavi gerekip gerekmediği belirlenir.Diğer aşamalarda arı venomuna karşı gelişen antikorlar öncelikle kan testleri yapılarak belirlenir. Sonuç pozitif çıkarsa ve arı venom immunoterapisi yapılması gerekiyorsa, arı venomlarıyla birlikte gerçekleştirilen deri testleri uygulanır. Fakat bu aşamalar ve uygulamalar her hasta için gerekli olmayabilir. Ayrıca uygulanması ve değerlendirilmesi, bunun yanı sıra işleyiş süresi uzmanlık ve tecrübe gerektirir.Nasıl Korunuruz?Arı sokmalarından en iyi ve uygun korunma yöntemi, arılarla karşı karşıya gelecek durumları azaltacak önlemlerin alınması olacaktır. Arı alerjisi açısından risk altında olan kişilerin alacağı basit gibi görünen önlemler, çok etkili bir korunma ve güven sağlayacaktır. Bahçe işleriyle uğraşan kişiler eldiven, uzun çorap ya da uygun pantolon gibi özel üretim giysilerle korunmalı ve özellikle dış ortamda kapalı ayakkabılar tercih etmelidirler. Piknik alanlarında ve çevresinde, çöp tenekelerinin bulunduğu sağlıksız alanlarda ve özellikle meyve bahçelerinde daha fazla dikkatli olmak gereklidir. Arıları cezbettikleri bilinen saç spreyleri ve buna benzer kokulu sprey tarzı ürünler kullanılmamalıdır. Koyu renkli ve kapalı giysiler tercih edilmeli; parlak ya da açık renkli kıyafetlerden uzak durulmalıdır. Yemek kokuları farklı bir tür olan yellow jacket’leri fazlasıyla cezbetmektedir. Bu yüzden açık alanlarda yemek yediğiniz an biraz daha dikkatli olmalısınız.Tedavi Yöntemleri:  Acil tedavi ve aşı tedavisi olmak üzere 2 farklı yöntem olarak tedavi uygulanır. Bu yöntemlerden ilki olan Acil tedavi’den sizlere bahsetmek istiyorum…1- Acil TedaviTüm önlemleri almanıza rağmen her zaman için arı türleri tarafından sokulma riskiniz mümkündür… Bu nedenle doktor müdahalesi öncesinde hasta’nın yakını olan bireyler panik yapmadan, doktor gelene kadar kendileri tedavi uygulayabilmelidir. Bu sayede hasta biraz daha rahatlamış ve sakinleşmiş olacaktır. Geliştirilmiş birçok tedavi yöntemi mevcuttur. Sizlere bir kit verilir bu kitlerde epinefrin otomatik şırıngası, turnike ve antihistamin tabletler yer almaktadır. Epinefrin en etkili ilaç türüdür ve hasta’nın ya da çevresindekilerin bunu nasıl ve ne şekilde kullanacaklarını bilmeleri, daha doğrusu bunun eğitimini almaları şarttır.2- Aşı TedavisiArı sokması sonucunda risk taşıyan ve sürekli olarak alerji’yi barındıran kişiler için uygulanmaktadır. Alerjik olunan arının venomu çok düşük dozlar ile başlanarak aşı şeklinde hastaya uygulanmaktadır. Bu tedavi 4 ila 5 yıl kadar sürebilmektedir. Başarı oranları %90-95 gibi yüksek bir orandır fakat tedavinin risk oranları da yüksektir. Bu yüzden uzman bir hekim tarafından ya da personel tarafından gerçekleştirilmesi önemli bir husustur.Yazar: Ali Ersoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/ari-sokmasiyla-meydana-gelen-alerjik-reaksiyonlar

Kanın Yapısı ve Kan Hücreleri

Kanın Yapısı ve Kan Hücreleri

Kan, damarlar içerisinde sürekli hareket halinde olan canlı bir sıvıdır. Bu sıvı , iki temel kısımdan oluşmaktadır : Plazma ve Hücreler. Plazma kısmı büyük oranda sudan meydana gelir ve içerisinde, besin maddeleri, proteinler ve metabolitler gibi bir çok katı maddeyi barındırmakta ve bunların dokulara naklini sağlamaktadır. Normal bir insanda 5000-6000 mL (5-6 litre) kadar kan bulunmaktadır. Kanın % 50-60' sıvı kısım olan plazmadan ve %40-50'si ise hücrelerden meydana gelmektedir. Plazma : Plazmanın % 90'ı sudur. Kalan %10 ise katı maddeleri içerir. Bunların % 8'i proteinler , % 2'si ise diğer çözünmüş maddelerdir. Kanın temel protein içeriği şöyle özetlenebilir : Albumin ..... % 60 Globulinler ...% 36 Fibrinojen.....% 4 Hücreler : Eritrositler Lökositler Parçalı Lökositler (Granulositler, PMNL) Nötrofiller Bazofiller Eozinofiller Parçalı Olmayan Lökositler (Agranulositler, MNL) Lenfositler Monositler Trombositler (Platelletler) Hücre Özellikleri   Eritrositler : Eritrositler , kanın en yoğun hücre grubudur. Kandaki ertrositlerin hacminin, kan hacmine oranına Hematokrit denir. Bu değer, kadınlarda %38-46 ; erkeklerde ise, % 40-54 arasında değişir. Eritrositler içinde bulunan hemoglobin molekülü, eritrositin temel işlevi olan gaz transportunu sağlamaktadır. Bu molekül, akciğerlerde oksijen bağlayarak, vücut hücrelerine taşımakta, oradan aldığı atık madde olan karbondioksiti de akciğerlere taşıyarak, vücuttan uzaklaştırılmasını temin etmektedir. Normal hemoglobin düzeyi, 12-16,5 gr/dL arasındadır. 12 gr altındaki hemoglobin düzeyleri, anemiyi (kansızlığı) işaret eder ve nedenlerinin araştırılması gerekir. Normalde, kanın her mikrolitresinde 4 - 6,5 milyon eritrosit bulunmaktadır. Kan bankalarında, ağırlıklı olarak Eritrosit içeren kan komponentleri yani Eritrosit Süspansiyonları elde edilmektedir. Böylece kanın plazma kısmı ayrıştırılmış olmakta ve hastaya gereksiz olarak plazma verilmesi engellenmiş olunmaktadır.turkeyarena.com Bunun bir avantajı da, ayrıştırılmış olan plazma, dondurularak saklanabilmekte ve plazma ihtiyacı olan başka bir hastada kullanılabilmektedir. Bir kısım plazmadan da, kan ürünleri elde edilebilmekte ve bu ürünlere ihtiyaç duyan hastalara verilmektedir. Lökositler: Lökositler, çekirdeklerinin yapısına göre parçalı (Granülositler) ve Parçasız (Agranülositler) olarak ikiye ayrılırlar. Lökositler, kanda 4.000-10.000 hücre/mikrolitre düzeyinde bulunurlar. Bu sayının 10.000 üzerine çıkmasına lökositoz denir. Bunun nedeni genellikle enfeksiyon hastalıkları olmakla birlikte, daha pek çok sebebi olabilmektedir.Yine lökosit sayısının 4.000'den düşük olmasına ise lökopeni denir. Bu durumunda pek çok sebebi vardır. Lökositlerin temel işlevi, vücudun savunmasıdır. Her lökosit biçiminin farklı özellik ve görevleri bulunmaktadır. Granülositler Nötrofiller : Bu hücrenin ana işlevi, vücuda zararlı olan yabancı materyalleri bulmak ve tahrip etmektir. Bulduğu yabancı materyali, fagositoz denen bir yöntemle içine alır ve içindeki çeşitli enzimlerle tahrip eder. Bazofiller : Bazofillerin de fagositoz yeteneği vardır ama asıl fonksiyonunu, çeşitli maddeler salgılayarak gösterir. Eozinofilller : Eozinofiller de nötrofiller gibi yabancı materyali yok etmek görevi olan hücrelerdir. Özellikle, parazitlere bağlı enfeksiyonlarda belirgin rol oynarlar. Agranulositler Monositler ve Makrofajlar : Bu hücreler fagositoz yapma yeteneğindedir ve lenfositlerle direkt veya indirekt yoldan bağışıklık sisteminin regulasyonunda önemli rol oynarlar. Monositlerin dokularda bulunan şekline makrofaj denir. Lenfositler : Bu hücreleri bağışıklık yanıtının humoral kısmını oluştururlar. Çok çeşitli fonksyonlara sahip bu hücrelerin en temel işlevi, mikroorganizmaları tanıyıp, onlara karşı antikor yapımını gerçekleştirmektir. Trombositler : Trombositler kanın en küçük hücreleridir ve eritrositler gibi çekirdeksizdirler. Normalde kanın bir mikrolitresinde 100.000-400.000 kadar trombosit vardır. Esas özellikleri, pıhtılaşmada oynadıkları önemli roldür. Kan bankalarında, tam kandan ayrıştırılmak suretiyle Trombosit Süspansiyonları elde edilmekte ve sadece bu hücreye gereksinimi olan hastalarda kullanılabilmektedir. Trombosit süspansiyonları, aferez yoluyla da elde edilebilmektedir. HÜCRE Yoğunluk (g/mL) Hacim (femtolitre) Trombositler 1,058 16 Monositler 1,062 740 Lenfositler 1,070 230 Nötrofiller 1,082 270 Eritrositler 1,100 87

http://www.biyologlar.com/kanin-yapisi-ve-kan-hucreleri

DNA’mızda Gizli Bir Bilgi Katmanı Bulundu

DNA’mızda Gizli Bir Bilgi Katmanı Bulundu

Kuramsal fizikçiler, kim olduğumuzu belirleyenin sadece DNA’mıza kodlanmış enformasyondan ibaret olmadığını doğruladı.

http://www.biyologlar.com/dnamizda-gizli-bir-bilgi-katmani-bulundu

Mavi Yapraklar, Bitkilerin Güneş’ten Daha Fazla Enerji Alınmasını Sağlıyor

Mavi Yapraklar, Bitkilerin Güneş’ten Daha Fazla Enerji Alınmasını Sağlıyor

Yeryüzündeki neredeyse tüm yaşam, bitkilerin ışığı kimyasal enerjiye dönüştürme yeteneği üzerine kuruludur.

http://www.biyologlar.com/mavi-yapraklar-bitkilerin-gunesten-daha-fazla-enerji-alinmasini-sagliyor

Kromozom (Chromosome) Hakkında Detaylı Bilgi

Kromozom (Chromosome) Hakkında Detaylı Bilgi

Kromozom, (Yunanca, chromos (renk), soma (vücut); DNA'nın "histon" proteinleri etrafına sarılmasıyla, yoğunlaşarak oluşturduğu, canlılarda kalıtımı sağlayan genetik birimlerdir.

http://www.biyologlar.com/kromozom-chromosome-hakkinda-detayli-bilgi

Silikon-Karbon Ortak Bazlı Yaşam Olasılığı Laboratuvarda Kanıtlandı

Silikon-Karbon Ortak Bazlı Yaşam Olasılığı Laboratuvarda Kanıtlandı

Bilimciler canlı hücreleri karbon-silikon bağı yapmaya sonunda ikna etti. Böylece, dünyada en bol bulunan elementlerden biri olan silikonun, doğa tarafından hayatın yapı taşlarına dahil edebileceği ilk kez gösterilmiş oldu.

http://www.biyologlar.com/silikon-karbon-ortak-bazli-yasam-olasiligi-laboratuvarda-kanitlandi

2016 Yılında BİYOLOJİ Bilim Dünyasında Neler Oldu?

2016 Yılında BİYOLOJİ Bilim Dünyasında Neler Oldu?

2016 yılı biyolojik gelişmelerine geçmeden önce bizlere çevirileri ve makaleleri ile destek veren tüm köşe yazarlarımıza TEŞEKKÜR ederiz...

http://www.biyologlar.com/2016-yilinda-biyoloji-bilim-dunyasinda-neler-oldu

Uzayda yetiştirilen salatalıklarda bitki sağ kalımının sırları ortaya çıkarıldı.

Uzayda yetiştirilen salatalıklarda bitki sağ kalımının sırları ortaya çıkarıldı.

Salatalık fideleri, hipokotil ve kök arasındaki geçiş bölgesinin alt tarafında bir sap oluştururlar. Hipokotil, kotiledonları çekip püskürtürecek şekilde uzar ve tohum katını tutar. "Credit: Image courtesy of Tohoku University"

http://www.biyologlar.com/uzayda-yetistirilen-salataliklarda-bitki-sag-kaliminin-sirlari-ortaya-cikarildi-

Evrimsel bir ters köşe: Vahşi kedilerin beyinleri

Evrimsel bir ters köşe: Vahşi kedilerin beyinleri

Görsel açıklaması: Çita, primatlar gibi sosyal, ancak primatlardan farklı olarak frontal lobu nispeten küçük. Neden? Bu, yüksek hızlı takipler için geliştirilen bir adaptasyon olarak, alışılmadık kafatası biçiminin bir sonucu olabilir.

http://www.biyologlar.com/evrimsel-bir-ters-kose-vahsi-kedilerin-beyinleri

İnsanın evriminde çevresel faktörlerin etkisi

İnsanın evriminde çevresel faktörlerin etkisi

Özellikle 2-1,7 milyon yıllar arasında büyük olasılık ile Rift Vadisi’ndeki tektonik yükselme nedeniyle, dünyanın kendi ve güneş etrafında dönüşüne bağlı ritmik hareketlerine daha hassas hale gelen Doğu Afrika’nın ikliminde kurak-sulak periyotlar ve iklimsel değişkenlik arttı.

http://www.biyologlar.com/insanin-evriminde-cevresel-faktorlerin-etkisi

Bitkiyi Yöneten Brassinosteroid Hormonu

Bitkiyi Yöneten Brassinosteroid Hormonu

Bitkiler sabittir. Bu, gelişme biçiminin çevredeki kaynakları mümkün olan en avantajlı şekilde kullanması için dahili olarak düzenlenmiş olması gerektiği anlamına gelir. Credit: Jiaying Zhu.

http://www.biyologlar.com/bitkiyi-yoneten-brassinosteroid-hormonu

Tek bir güçlü hücre alışkanlıklarımızı belirleyebilir

Tek bir güçlü hücre alışkanlıklarımızı belirleyebilir

Yemekten önce ellerimizi yıkamak ya da her gün aynı yoldan işe gitmek gibi alışkanlıklarımızın bazıları faydalıdır.

http://www.biyologlar.com/tek-bir-guclu-hucre-aliskanliklarimizi-belirleyebilir

Dinozorlardan kuşlara beyin-kafatası geçişinin izleri

Dinozorlardan kuşlara beyin-kafatası geçişinin izleri

Görselde, yukarıdan aşağıya bir tavuk, bir kuş benzeri dinozor olan Zanabazar ve ilkel bir dinozor olan Herrerasaurus ve Protorosuchus’un (kuş/krokodil farklılışmasından önce ayrılan ata form) kafatası çatıları

http://www.biyologlar.com/dinozorlardan-kuslara-beyin-kafatasi-gecisinin-izleri

Yeni Yarı-Sentetik Organizma Doğada Hiç Görmediğimiz Moleküller Yapabiliyor

Yeni Yarı-Sentetik Organizma Doğada Hiç Görmediğimiz Moleküller Yapabiliyor

Bilim insanları DNA yapı taşlarını genişleterek, doğada daha önce hiçbir biçimde gözlemlenmemiş tamamen yeni bir biyolojik bileşik üretebilen yarı-sentetik kararlı bir organizma yarattı.

http://www.biyologlar.com/yeni-yari-sentetik-organizma-dogada-hic-gormedigimiz-molekuller-yapabiliyor

DNA, Hücre <b class=red>Biçiminin</b> Belirlenmesinde de Rol Alıyor

DNA, Hücre Biçiminin Belirlenmesinde de Rol Alıyor

Yaşamın temel birimi olarak hücre, yaşayan tüm canlıların en dikkatli incelenen bileşenlerinden biri. Yine de temel süreçlerden bazıları anlaşılmayı bekliyor; Telif: Valentina Brostean

http://www.biyologlar.com/dna-hucre-biciminin-belirlenmesinde-de-rol-aliyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0