Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 107 kayıt bulundu.
Köpek Balıkları

Köpek Balıkları

Köpek balığı (Selachimorpha), kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes) sınıfının Elasmobranchii alt sınıfını oluşturan iki üst takımdan biri olan Selachimorpha (diğeri, Batoidea) içinde sınıflanan canlı türlerinin ortak adıdır.Beslenmelerine göre üç gruba ayrılırlar.Serbest yüzen deniz canlılarıyla beslenenler: Hexanchus, Lamnidae, Alopias, Carcharhinidae, Squalidae, SomniosusTabanda yaşayan deniz canlılarıyla beslenenler: Heterodontida, Scyliorhinidae, Triakidae, Oxynotidae, Echinorhinidae, Pristiophoridae, SquatinoideiPlanktonla beslenenler: Dev köpek balığı (Cetorhinus maximus), balina köpekbalığı (Rhincodontidae)Vatozlar gibi köpekbalıklarının kanında da diğer canlılara nazaran daha fazla üre bulunur (% 05 - 8). Bu oran Teleostei balıklarınkinden yaklaşık yüz misli daha fazladır.Birim hacimdeki alyuvar sayısı Teleostei balıklarınkine göre yaklaşık 5-8 misli daha azdır. Bu eksiklik her alyuvarın yüzeyinin yaklaşık 5 defa daha büyütülmesi ile giderilmiştir. Sınıflandırma  Takımlar Üst alem:     Eukaryota - ÖkaryotlarAlem:     Animalia - Hayvanlar (Hayvanlar)Alt alem:     Eumetazoa - Gerçek dokulular(Grup)     Bilateria - Bilateral simetrililerÜst şube:     Deuterostomia - İkincil ağızlılarŞube:     Chordata - Kordalılar (Kordalılar)Alt şube:     Vertebrata - Omurgalılar (Omurgalılar)İnfa şube:     Gnathostomata - GerçekçenelilerSınıf:     Chondrichthyes - Kıkırdaklı balıklarAlt sınıf:     Elasmobranchii - YassısolungaçlılarÜst takım:     Selachimorpha- Köpekbalıkları    Carcharhiniformes    Heterodontiformes    Hexanchiformes    Lamniformes    Orectolobiformes    Pristiophoriformes    Squaliformes    Squatiniformes    Xenacanthida (soyu tükenmiş)  

http://www.biyologlar.com/kopek-baliklari

Kongo Nehri <b class=red>Balıklarının</b> Hızlı Evrimi

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Fotoğrafta bir çift akvaryum çiklet balığı türü olan Telegramma brichardi bulunmaktadır. Fotoğraf:Oliver Lucanus

http://www.biyologlar.com/kongo-nehri-baliklarinin-hizli-evrimi

Balıklarda Üreme

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme

Balıklarda biyolojik sistemlerin işleyişi

Balıklarda sindirim sisteminde büyük farklılıklar gözlenir Bütün balıklarda görülen karaciğer genel olarak büyüktür ve yumuşak bir dokudan oluşur. Kıkırdaklı balıkların dışında, pankreasın yerini ya mide ile barsağın birleştiği mide kapısının çevresinde bulunan özel bir dokudan oluşmuş körbarsaklar ya da barsağın başlangıcında bulunan bu dokunun kendisi alır. Ağzı donatan dişler de büyük ölçüde değişkenlik gösterir. Yalnızca birkaç türde hiç diş bulunmaz. Dişler, genellikle avı tutmaya ya da parçalamaya yarar. Balıkların çoğu hayvansal besinlerle beslenirler. Yırtıcı olanların büyük bir bölümü, kendi türlerinden olanları bile ayırt etmeksizin balıklara saldırarak beslenirler. Bazılarıysa kabukluları ve yumuşakçaları yer. Az sayıda balık türüyşe bitkicildir (bitkisel maddelerle beslenirler) ya da midelerini mikroskopik hayvancıklarla dolu suların çamuruyla doldururlar. Balıkların böbrekleri omurga boyunca uzanır; ama sidik torbası göden barsağınm üstündedir ve memeililerdekinin tersine, anüs ile üreme açıklığının arkasından dışarı açılır. Balıkların sinir sistemi Balıkların beyni, bedene oranla çok küçüktür ve beyni oluşturan çeşitli bölümler eşit olmayan biçimde gelişmiştir. Bununla birlikte, beyinden çıkan sinirlerin dağılımı, öbür omurgalılar ınkiyle tam bir benzerlik gösterir. Duyu organları arasında, genellikle büyük olan göz, geniş ve çok açık olan gözbebeğiyle dikkati çeker. Derin deniz balıklarının gözleri ya körelmiş ya da çok gelişmiştir. Kulağın yapısı yalındır: Yalnızca içkulaktan oluşur.Koku alma organı, tabanı kıvrımlı bir zarla çok düzenli biçimde döşenmiş kapalı bir uçla son bulan, iki boşluktan oluşur; balıklar kokulara karşı çok duyarlıdırlar (hiç akıntı olmasa bile uzaktan yemin bulunduğu yere doğru gelirler). Buna karşılık, tat alma pek gelişmemiştir. Balıkların dili kemiktendir ve yapısında çok az sinir yer alır; ayrıca, balıklar besinlerini ağızlarında tutmazlar. Dokunma duyusu son derece gelişmiştir; böylece balıklar, şaşırtıcı bir keskinlikle, suyun en küçük titreşimlerini hissedebilir ve geldikleri yeri belirleyebilirler. Dokunmanın başlıca merkezi, omurgaya koşut olarak gövde boyunca uzanan ve yan çizgi adı verilen bir oluk içindedir. Dokunma duyusuna dudaklar da yardımcı olabilir. Balıklarda üreme Balıklarda yumurtalar genellikle beden dışında döllenir (yani ovipardırlar). Son derece ince, suyu ve dölleyici sıvıyı geçiren bir zarla kaplı olan yumurtaların büyüklüğü değişkendir. Bazı türler bir milyondan çok yumurta yumurtlar. Bütün bu yumurtalar iki zarla sarılmış bir vitellüsten oluşurlar; bazı köpekbalıklarında bir eten vardır. Dişi,, yumurtlama dönemindeyken, yumurtalar çok büyük bir gelişme gösterirler ve aşağı yukarı bütün karın boşluğunu doldururlar. Erkekte balıksütü denen sperma için de aynı şey söz konusudur. Üreme sırasında dişi ve erkek balıklar, olağanüstü etkinlik gösterirler: Su bitkilerini hareket ettirir, kıyılara yaklaşırlar ve dişi, sığ yerlere yumurtalarını döker. Yumurtalar bırakılır bırakılmaz, erkek balıklar üstlerine spermalarını bırakarak onları döllerler. Sonra erkek ve dişi, yumurtaları bırakıp giderler. Ama, dikenbalıkları, horozbinalar, yayınbalıklan gibi bazı balıkların, yuva yapma içgüdüsüyle yumurtalarını koruma altına aldıkları bilinmektedir. Bazen yalnızca erkek balığın yuvanın başında beklediği ve yavrularını koruduğu görülür. Bazı türlerde de erkek ve dişi, yavruların çevresinde durur ve bir tehlike sezdikleri anda onları geniş ağızlarının içine alarak korurlar. Bazı balık türleriyse çiftleşirler ve yumurtalar ana karnında açılır (yani ovovivipardırlar); yavrular kısa bir kanalla dışarı çıkarlar. Yalnızca köpekbalıklarında, yumurtalıktan ayrı, çoğunlukla gerçek bir dölyatağıyla son bulan uzun yumurtalık kanalları vardır. Köpekbalıkları ya canlı yavrular ya da bağsı bir maddeyle sarılmış büyük yumurtalar üretirler.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-biyolojik-sistemlerin-isleyisi


Nematoda Larvalarının Tayin Anahtarı

1. İnteestinal cecum yoktur ................................................................................21. İnteestinal cecum yoktur ................................................................................92. Büyük bir nematod olup deniz balıklarının etlerinde, bazen anadromus balıklarında bulunur.....................................................................Soy: Anisakia 2. Nematod genellikle daha küçük (Eustrongylides); mesenteriler ve iç organlarda , bazen kaslarda bulunur....................................................................... 33. Dudak veya lateral lob yoktur....................................................................... 43. Dudak , lateral loblar veya cephalic papillalar vardır................................... 54. Mikroskobik larva ; kist içinde değildir..........Soy: Philometra ve Philonema4. Balığın mesenterileri ve kasındaki kist içindedirler 1 cm . kadar çapında larva kan kırmızısı renginde ; iki çember halinde 12 veya 18 baş papillaları vardır; birçok balıklarda görülmüş olup olgunları su kuşlarının ön mide bezlerinde bulunur.....................................................................................Soy: Eustrongylides5. Başta dudaklar yoktur fakat çember halinde altı papilla vardır; 10mm kadar uzun olabilirler .............................................................. Soy: Dioctophyma renale5. Dudaklar vardır.............................................................................................. 66. Başta iki lateral dudak vardır......................................................................... 76. Başta üç veya dört dudak vardır....................................................................... 87. Başta uçları geriye doğru dikenlerle donatılmış kütiküler baş ampulü vardır.. .................................................................................................... Soy: Gnathostoma7. Başta diken teşekkül yoktur................................. Soy: Dacnitoides ,Dichelne8. Başta üç belirgin dudak vardır; bağırsak kırmızıdır;mesenterilerde bulunur...............................................................................................Soy: Spiroxya8. Başta spesialize olmuş dört dudak vardır..................................Soy: Hedruris9. Deniz balıklarının etlerinde bulunan büyük bir nematodtur; seyrek olarak anadromus balıklarında bulunur.................................................Soy: Porrocaecum9. Üç dudaklı küçük bir nematod olup görülmesi zor olabilir; mesenterilerde ve karaciğerde kist içinde veya kistsiz olabilir; kistler 5cm. büyüklüğünde olabilir...........................................Soy: Contracaecum( Ekingen,G.,1983 )

http://www.biyologlar.com/nematoda-larvalarinin-tayin-anahtari-1

Balıklarda solunum fizyolojisi

Solunum terimi, bir organizmanın hücresi ile çevresi arasındaki gaz (genellikle oksijen ve karbondioksit) alışverişini ifade eder. Tek hücreli canlılarda, gerekli gaz alışverişi pasif difüzyon ile sağlanabilir. Balık gibi komplex organizmalarda, dokulara yeteri miktarda O2 sağlamak ve CO2’i ortadan kaldırmak için, hem gaz alışverişi için gelişmiş bir yapı (solungaç), hem de bir gaz transfer sistemi (kan ve dolaşım sistemi) gerekir. Su ve dokular arasında osmoregülasyon ve asit-baz dengesini sağlamak gibi, balık solungacının başka fonksiyonları da vardır. Solunum sisteminin, elinde tuttuğu ve transferini gerçekleştirdiği su ve kan ve ayrıca O2 ve CO2 alışverişini sağladığı aşamalarının anlaşılması; balıkların fizyolojik ihtiyaçlarını giderecek ve yüksek derecede sağlık ortamı sağlayacak bir intensive kültür sisteminin mantıklı dizayn ve operasyonunu temin edecektir. Solunumun bütün işlevleri önemlidir, fakat intensive kültür sisteminin tipik özelliği olan yoğun balık stoklamalarında, gaz alışverişindeki etkilerin ani ölümlere neden olması bilinmelidir. Solungaç çevresindeki sudan transfer edilmesi ve dokulara gönderilmesi gereken O2 miktarı önemlidir. Salmonid gibi aktif soğuk su balıkları için O2 gereksinimi 100 mg.O/kg vucut ağırlığı şeklinde yüksek bir oranda veya daha fazlası olabilir. Aktif olarak yüzen balıklarda, solunum sistemi, 800 mg.O/kg/saat (20 ml.O/min civarında) kadar yüksek oranda O2 sağlayıp, karşılığında büyük oranda CO2 ortadan kaldırmalıdır. Bununla birlikte su, maximum çözünmüş O2’nin 10-12 mg/l’yi nadiren geçtiği O2 fakiri bir ortamdır. Deniz suyunda, mevcut çözünmüş yüksek tuz konsantrasyonu, mevcut DO’yu maximum 8-9 mg/l’ye kadar azaltabilir. Bunun için, balık yaşamının devamı için büyük miktarda suyun solungaçlardan geçmesi gereklidir. Salmonidler için solungaçlardan suyun geçmesi 5-20 l HO2/O2/vücut ağırlığı/saat oranındadır. Çoğu balık gerekli miktardaki suyu ağızlarıyla pompalayarak ve opercular hareketler yaparak sağlarlar. Ağız ve solungaçlar emme basma tulumbası olarak görev yaparlar ve böylece sabit bir su akışı sağlarlar. Haçerideki balıklar için, su alıp verme oranı 40-60 l/dk oranındadır. Suyun yüksek yoğunluk ve viskozitesinden dolayı solungaç ventilasyonunun enerji gideri, en az, tüketilen O2’nin %10’u kadardır. Salmonid, köpek balığı ve tuna gibi aktif balıklar, solungaçları üzerinden gerekli su akışını ram ventilasyonu (Yüzerken ağızını açarak) ile sağlarlar. Örneğin, pasifik salmon, ram ventilasyonunu 1 vücut uzunluğu/saniye’den daha yüksek hızda yüzerek kullanır. Bazı köpek balıkları, ram ventilasyonu ile sınırlandırılmıştır ve yaşamak için sürekli yüzmek zorundadır. Her iki solungaç ventilasyon metodunda da DO’nun %80’ine kadarki kısmımın (teorik olarak) kullanılması mümkündür. Çünkü solungaç anatomisi, ters yönde kan akışını sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir (suyun solungaçlar üzerinden akışı, kanın solungaçlar içinden akışına terstir). Gerçek O2 tüketimi türlere göre farklıdır. Alabalıkta %30-40, tunada %70 ve sazanda %70-80’dir. Buna kıyasla, insan havadaki O2’nin sadece %25’ni alabilir. Su solungaçlardan geçerken, sudaki çözünmüş O2, sekonder solungaç lamelinin ince epitelyal hücrelerinin arasından geçer ve kana difüze olur. Asitlik arttıkça hemoglobinin O2’ye yakınlığı azalır (Bohr etkisi) ve bazı türlerde asitlik, hemoglobinin O2’yi tutmasındaki maksimum kapasiteyi azaltır (Root etkisi). Bu yüzden kan, dokuların kapillar yataklarından geçerken üretilen CO2’in neden olduğu asitlik Hb-O2 ağını zayıflatır ve O2 yoğunluğunun düşük olduğu hücrelere difüze olan O2’nin çıkışını kolaylaştırır. Aynı zamanda, CO2, dokulardan kana difüze olur. O2’in tersine, CO2’in çoğu plazmada erir ve bikarbonat formunda yeniden solungaçlara gönderilir. Kan solungaçlardan geçerken karbonikanhidraz enzimi, HCO3 iyonunu sonra yeniden suya difüze olan CO2 molekülüne hidroliz eder. Bir ünite kanın solungaçlar içinde kalma zamanı, sadece birkaç saniye olduğu için ve kan ve su arasındaki yüksek CO2 basıncından dolayı bu enzimatik reaksiyon son derece hızlı bir aşamadır. Bu yüzden kandaki O2 basıncı 100 mg Hg veya daha yüksek seviyeler arasında değişebilir, kandaki CO2 konsantrasyonu düşük kalır ve çok az değişir. Özellikle aktif soğuk su balıklarında Bohr etkisi büyük olur (kanın düşük CO2 düzeyinde başlar). Aquakültür sistemlerinde, örneğin eğer sudaki çözünmüş CO2 konsantrasyonu 20 mg/l’ye çıkarsa Bohr etkisi salmonidlerin O2 transferini engeller. Karışık kültürü yapılan sıcak su balıkları (Tilapya, sazan, kanal kedi balığı gibi) genellikle çözünmüş CO2 konsantrasyonuna daha az duyarlıdırlar ama, bu yetiştiricilik yöntemi, iyi bir yetiştiricilik işletmesi için, CO2 ’in havuz suyunda birikmesine engel olan durumları sağlamada iyi bir yöntemdir. CO2’in etkisiyle birlikte, laktik asit üretimi kan asitliğinin yükselmesine ve kanın O2 transferinin bozulmasını neden olur. En genel sebep; beyaz kaslarda O2 olmamasından dolayı kan ve dokularda laktik asit birikmesiyle sonuçlanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Bu da heyecan ve stresten kaynaklanır. Örneğin, eğer kanın pH’sı 7,8-7,6’dan 6,0’a düşürülürse toplam hemoglobinin sadece çok az bir yüzdesi O2 ile doyurulabilir. Root etkisindeki Hb’in normal görevi choroid rete üzerinden O2’i göze ileten moleküler pompa görevi yapmak ve physoclistik türlerde rete mirabile üzerinden yüzme kesesini doldurmaktır. İkinci görevi, salmonidlerde (fizostomları bulunduğu için) önemsizdir ki; havayı emerek yüzme kesesini doldurmaktır. Bununla beraber, salmonid gözündeki normal O2 yoğunluğu, hem kanın, hem de suyunkinden fazladır. Bu da root etkisindeki Hb’in bu balıklarda önemli bir rol aldığını gösterir. Cadmium ve civa gibi ağır !!!!llerin öldürücü seviyelerinin altındaki dozlarına maruz kalma durumunda, root etkisindeki Hb’in normal fonksiyonunun tersi yönde etkilendiği bilinir. Bunun yoğun kültürdeki balığın sağlığı için önemi bilinmemektedir. Yoğun kültürdeki balıklar için, Bohr ve Root etkisi altında O2 transferinin azalması ile ilgili problemler, kanda yüksek laktik asit konsantrasyonu (Hyperlacticemia) veya kanda yüksek CO2 konsantrasyonu sonucu ortaya çıkar. Genel sebepleri; düşük DO durumları ve heyecandan kaynaklanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Ayrıca yetiştirme ve transfer sırasında daha yüksek stoklama yoğunluğu sağlamak için saf O2 kullanarak havalandırma yapmak, aşırı doyurulmuş DO düzeyine ve hipercapnia’ya (yüksek DO’nun solungaç havalandırma oranını baskılaması nedeniyle oluşan bir yan etki) neden olur. Bu ise, CO2 birikmesine ve yüksek arterial PCO2 basıncına neden olur. Kana O2 transferi bundan etkilenmeyebilir. Çünkü daha yüksek arterial PO2, bohr etkisi kaynaklı azalmaları dengeler. Buna ek olarak hipercapnia, dokulara O2 naklini, sadece arta kalan asitliği normal kan dengesini aşarsa veya solunum asidosisi meydana gelirse tehlikeye sokabilir. Suyun kalitesinin iyi olduğu balık kültürlerinde Bohr etkisi kaynaklı O2 naklinin azalması ile ilgili problemler, aşırı yüzme sonunda üretilen laktik asitten dolayı ortaya çıkan !!!!bolik asidosis kökenlidir. Bohr etkisinin solunum baskısının CO2 ve DO konsantrasyonu ile olan ilişkisi ilk kez Basu (1959) tarafından belirlendi. Dokulara yeterli O2 sağlamak için vasat bir yüzme seviyesi oluşturmak için gereken DO seviyesi bunu ortaya çıkarmıştır. Bu minimum miktar, eğer çok az CO2 varsa veya hiç yoksa 6 mg/l’den, Eğer çözünmüş CO2 konsantrasyonu 30 mg/l’ civarına yükselirse, 11 mg/l’den daha yukarı çıkar. Sonuç olarak, salmonid gibi balıkların, DO seviyesinin %80 doygunluk oranının altına düşmemesi şartıyla, yeterli O2’ye sahip olmaları önerilir. Eğer çözünmüş CO2 seviyesi 30-40 mg/l’nin altında tutulmazsa, kanın O2 taşıma kapasitesi, yüksek DO konsantrasyonunun bile yetersiz olduğu, doku hipoksia’sına neden olabilecek seviyelere düşer. Bohr ve root etkisi kaynaklı solunum baskısı, heyecan ve yüzme aktivitesini azaltmak için dikkatli balık tutumu ile en aza indirilebilir. Yeterli miktarda çözünmüş O2 sağlamanın yanısıra çözülmüş CO2 ‘yi hızla ortadan kaldıran havalandırma sistemi ve su değişim oranı ile de bu sağlanabilir. Pratikte bunlar yoğun kültürdeki balığın ihtiyaçlarını sağlamada gerekli unsurlardır. Haçeri’deki çözünmüş O2’i balığın tüketme oranı yoğun kültür sistemlerinin sağlanmasında önemlidir. O2 tüketimi, balık naklinde gerekli olan havalandırma miktarı ve istenilen yükleme yoğunluğu için gerekli su alışveriş oranı gibi temel parametreleri belirler. Racewaylerdeki salmonidler en az 100 mg.O/kg/saat ile en fazla 800 mg/kg saat arasında tüketir. Bu seviye, yüzme seviyelerine, su sıcaklığına, zaman, son beslenme ve heyecan, stres derecesine göre değişir. Egzersiz, stres veya su sıcaklığının sonucu olan !!!!bolik ihtiyaçları karşılamak ve O2 tüketim oranını kontrol etmek için hormonal teknikler kullanılır. Hem soğuk su, hem de sıcak su balıklarının solunum oranı karasal omurgalılarda olduğu gibi kanda CO2 yükselmesi ile değil, DO konsantrasyonundaki düşüş ile stimüle edilir. Örneğin, balıklar elle tutularak stres olduğu zaman, adrenalin ve diğer cathekolomine hormonları (hem solungaç perfüzyon miktarını , hem de alyuvar hemoglobininin O2 taşıma kapasitesini artıran hormonlar) üretilir. Bronşal vasodilasyonun yan etkisi olarak suyun normal ozmatik akımı aşırı şekilde yükselir ve bundan sonra vücuttan atılmalıdır. Diüresis’in sonucu çok çarpıcı olabilir, kandaki elektrolitlerin bazıları üretilen çok fazla üre içinde kaçınılmaz bir şekilde kaybolur. Diüresis uzatılırsa, iyon regulasyonunda bozulmalar ortaya çıkabilir. Balık tutulduktan veya nakledildikten 1-2 gün sonra oluşan gecikmiş ölümler büyük ölçüde bu olayın bir sonucudur. Yoğun kültür sistemlerindeki balıkların O2 tüketimi, hem balığın kültürel prosedürü, hem de doğal gelişmeler nedeniyle arttırılabilir. Bunlardan, tutma nedenli stres, heyecan nedenli arttırılmış yüzme aktivitesi ve beslenmenin doğal aşamaları en önemli olanlarıdır. Örneğin Çelikbaş alabalığı juvenilleri tutulmaktan dolayı strese girerler, O2 tüketimleri 2 kat birden artabilir ve bir veya daha fazla saat yüksek oranda kalır. O2 tüketiminin artması (heyecan ve stres kaynaklı), balıklar nakil tanklarına yüklendikten sonra, birden meydana gelen DO’daki ani düşüşün sorumlusudur. O2 havalandırması varsa, balık bulunan tank suyu 14-16 mg/l’lik DO’ya kadar doyurulmalıdır ki, bu da balıkların O2 ihtiyacını karşılar. Sadece sıkıştırılmış hava varsa, havalandırma sistemini, balık yüklemeden 5-10 dakika önceden başlatmak, suyun doyurulmasını sağlayacağından bir dereceye kadar etkili olacaktır. Beslenme ve sindirimin doğal aşamaları, balığın O2 tüketimini büyük ölçüde artırır. Çünkü sindirimin, absorbsiyon ve asimilasyonun kalorik maliyeti, geri kalan !!!!bolik kalorinin %40’ı kadardır. Bu etkinin O2 tüketimindeki boyutu (Specific dynamic action of food (SDA) = .Yiyeceklerin spesifik dinamik hareketi) her zaman tam olarak değerlendirilmez. Çünkü beslenme rutin bir operasyondur. Salmonid, kanal kedi balığı ve tilapya için, her defasında balık birkaç saat beslendiği için O2 tüketim oranını %40-50 veya daha fazla arttırmak akıllıcadır. SDA’nın pratik sonucu olarak; balığın hemen tutulmaması veya nakil edilmemesi gerekir. Çünkü, beslenme ve sindirim olaylarına eklenen heyecan ve stres, onların O2 tüketimini, havalandırma sisteminin yeterli DO sağlayamayacak seviyede arttırır. Elle tutulmadan ve nakilden 24-48 saat önce balık beslemeyi durdurmak bu etkiyi önler ve O2 tüketim oranını büyük ölçüde azaltır. Yoğun kültür sisteminde O2 tüketimini etkileyen diğer önemli faktörler ise; su sıcaklığı ve yüzme aktiviteleridir. Daha yüksek su sıcaklığı, bütün !!!!bolik hızı artırarak O2 tüketimini yükseltir. Bununla beraber yüzme aktivitelerinde O2 tüketimi, kasların kasılması için, Hb doygunluğunu düşürerek kandaki O2‘yi tüketmesi ile yükselir. Gökkuşağı alabalığında, solungaç lamelleri’nin sadece %60’ı kanla perfüze olur. Hızlı yüzmeye dayanan kas kasılması, adrenalin ve diğer cathekolamine hormonlarının dolaşımını teşvik eder. Meydana gelen solungaç perfüzyonun yükselmesi ile birlikte, eritrosistlerin, hücre içi pH’sını artıran, Na / H değişiminin adrenal hormonu tarafından teşviki sağlanır. Bohr etkisi düşürülür ve hem kanda O2 oluşumu, hem de O2 ‘nin dokulara teslimi sağlanır. Isı ve yüzme aktivitelerinin O2 tüketimi üzerindeki etkisinin gerçek boyutu Brett (1973) tarafından, kontrol altında tutulan pasifik solmonu üzerinde belirlenmiştir. Daha sıcak su, O2 tüketimini bir dereceye kadar artırır. Bununla beraber, yüzmenin etkisi daha çarpıcıdır. İleri atılarak yüzme, özellikle enerji bakımından yoğundur. Çünkü sürtünme etkisi çok yüksektir. Yoğun kültür sistemindeki balığın yüzme aktivitesi genelde daha düşüktür. Salmon kültüründe racewaylerde su alışverişi öyle ayarlanmalıdır ki, o balığın O2 tüketim oranı, DO’yu son taşma sınırının yaklaşık 6 mg/l aşağısına indirmemelidir. Havalandırma sistemi ayrıca, taşıma kapasitesini artırmak için de kullanılır. Bazı durumlarda DO oranını 14-16 mg/l ‘ye çıkarmak için sıvı O2 kullanılır. Balık nakil sisteminde O2 tüketim oranı, genelde yüksek heyecan ve stres nedeniyle değişkendir. Yakaşık DO doygunluğunu sağlamak için saf O2 kullanılır. DO, balık tarafından tüketildikten sonra hemen yenilenmezse, O2 tükenmesi meydana gelir. Karasal hayvanların aksine, balığın nefes alma oranı, yükselen CO2 ile değil, düşen DO konsantrasyonu ile stimüle edilir. Alabalık, sazan, kedi balığı gibi türler düşen DO seviyesine, önce ağız ve solungaçlarını kullanıp solungaç havalandırma oranını yükselterek; kan basıncını ve kardial verimi yükseltip solungaçlardan kan akışını artırarak cevap verir. Salmonidlerde, normal DO tükenmesi bile, solungaç havalandırma oranında çarpıcı yükselmelere neden olur. Bu olaylar, ilk olarak O2 alımını yükseltir, fakat daha fazla su akışı da, solungaçlardan her geçişte çekilebilen DO oranını azaltabilir. DO düştükçe kana transfer edilen O2 miktarı da düşer (max %80’den min %15’e). Ayrıca, daha fazla suyun solungaçlar üzerinden hareket ettirilmesi, enerji maliyetini büyük oranda yükseltir (Absorbe edilen O2 ‘nin %10 ‘undan %70’e yükselmesi). Sonuç olarak; O2 elde etmek için harcanan güç, suda çözünmüş O2 miktarı düştükçe ve arterial kandaki O2 basıncı düştükçe yükselir. Arteial kan O2‘si, alyuvardaki Hb %60 doygunluktan daha az olduğu noktaya ulaşıncaya dek azaldığında; solungaç damarlarını genişleterek ve Na/H alışverişini alyuvar membranı ile sağlayıp, hücre içi PH’yı yükselten adrenalin ve diğer cathecolamine hormonları salgılanır. Bir dizi karışık olay sırasında Hb-O2 ilişkisinde değişiklikler ve Bohr ve Root effect kökenli kapasite değişiklikleri, hem solungaçlardaki O2 transferini, hem de O2 ‘nin dokulara yükselmesini kolaylaştırır. Eğer çözünmüş O2, 5 mg/l’nin altına düşerse, salmonidler, iştahsızlaşırlar. Bu, beslenme ve sindirim sırasında O2 tüketiminde meydana gelen normal yükselmeye engel olmak için geliştirilen bir davranışsal cevaptır. Salmonidlerde, O2‘nin elde edinimi ve kullanımının biyoenerjik maliyeti, DO’nun 2 mg/l civarına kadar tüketilmesinden dolayı ortaya çıkan aşırı enerji ihtiyacı ile başlar ve bilinç kaybı ve hatta ölümle sonuçlanabilir. Aquakültür için önemli olan çoğu sıcak su balığı DO seviyesi 1 mg/l’nin altına düşse bile birkaç saat hayata kalmayı başarır. Ama sonunda meydana gelen doku hipoksiası bilinçsizlik ve ölümle sonuçlanır. Aquakültür ortamında balığın tükettiği O2 oranını sürekli düşürmek en temel hedeftir. O2 tüketimini artırmak için varolan aynı biolojik ve çevresel faktörlerin çoğu onu düşürmek için de arttırılabilir. Su sıcaklığını azaltma (hipothermia) ve yüzme aktivitesini, heyecanı ve balık tutma sırasındaki stresi düşürmek için anastezik kullanımı en bilinenleridir.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-solunum-fizyolojisi

Hangi vitamin ne işe yarar, Hangi vitamin hangi besinde bulunur?

A vitamini: Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır (alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates D vitamini: İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar . Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur… Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta K vitamini: Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir. Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek B1 vitamini: Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt B2 vitamini: Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek B3 vitamini: Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma B5 vitamini: Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler B6 vitamini: Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler B11 vitamini: Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz B12 vitamini: Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta C vitamini: Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye

http://www.biyologlar.com/hangi-vitamin-ne-ise-yarar-hangi-vitamin-hangi-besinde-bulunur

Hexanchus griseus ( BOZ CAM GÖZ KÖPEK BALIĞI )

Alem: Animallia Şube: Chordata Sınıf: Chondrichthyes Alt sınıf: Elasmobranchii Takım: Hexanchiformes Familya: Hexanchidae Cins: Hexanchus Tür: H. griseus Hexanchus griseus; altı solungaçlı köpek balığı, boz camgöz gibi de adlandırılabilir. Boyları 5 metre kadardır. 8 metre olanlarına da rastlanılmıştır. Baş kısadır. Burun kısa ve geniştir ve gözlerde başa göre küçüktür. Sırt koyu kahve rengi ya da koyu gri ve karın kısmı kirli beyazdır. Yandan bakılınca pektoral yüzgecinin hemen sol üstünde sağlı sollu 6 çift solungaç yarıklarının bulunması bu türün en önemli özelliğidir. Bu özelliğinden dolayı Hexanchidae familyasına dahildir. Üstte 4 altta 6 sıra kesici (canine) dişlere sahiptir. Gövdeleri mekik biçimindedir hidrodinamiktir ve bu sayede iyi yüzücülerdir.Bu özelliği sayesinde sınıflandırmada pleurotremata ordosunda yer alır. Gözün arka tarafında ilk solungaç yarığının körelmesiyle oluşan spirakulum denilen küçük bir delik vardır ve bu delik oksijen difüzyonuna yardımcı olur. Kuyruğu heteroserk yapıdadır bu özelliği kuruğun üst lobunun alt lobundan uzun olması anlamına gelir. Yaşayan köpek balıklarının en ilkelidir ve jura devrinden kalma fosillerle bir çok benzerlik sergilerler. Genellikle balıklar, kalamar crustacea ve bazı balıklar ile beslenirler. İnsanlar için henüz tehlikeli olabildiğine dair bir kayıt bulunamamıştır. Ovovivipar üreme gösterirler, bir üreme sezonunda 20-50 arası embriyo meydana getirebilirler. Yavrularının boyları 60-70 cm.'dir. Gençleri kıyıya yakın ergin olanları derinlerdedir. Gündüzleri deniz tabanında dinlenip geceleri avlanırlar. Bentopelajik ya da mezopelajiktirler, 70-2000 metre arası derinliklerde dağılım gösterirler. Geceleri yüzeyde de bulunurlar (epipelajik). Eti insanlar için zehirlidir. Türkiye sularında ve atlas okyanusunda mevcuttur.

http://www.biyologlar.com/hexanchus-griseus-boz-cam-goz-kopek-baligi-

Tatlı Su Protozoonları ve Önemi

Protozoa tek hücreli, ökaryotik mikroorganizmalardır. Özellikle bakteri, tek hücreli alg ve diğer protistler üzerinden beslenirler. 80.000’in üzerinde protozoon türü tanımlanmıştır. Bunların yarıdan fazlası fosil, yaklaşık 10.000 kadarı da simbiyonttur [1]. Protozoon türleri uzun yıllar sadece insanlara verdikleri zarar düşünülerek, parazitolojik açıdan ele alınmış, serbest yaşayan protozoonlar ihmal edilmiştir. Gerçekte çok sayıda parazit protozoon olmasına rağmen, daha da fazla sayıda hem sucul hem de karasal habitatlarda yaşayan serbest protozoon türü bulunmaktadır. Serbest yaşayan protozoonların bulundukları ortamdaki önemlerinin anlaşılmasından sonra, araştırmacılar dikkatlerini tıbbi protozoolojiden, serbest yaşayan protozoonların ekolojisine çevirmişlerdir. Genel limnolojik çalışmalarda heterotrofik protozoa uzun bir süre dikkate alınmamıştır. Kesin olarak ortaya koymak güç olmakla birlikte, bu ihmalin sebebi, muhtemelen uzman eksikliği veya daha büyük olan metazoonlara göre preparasyon işlemlerinin zor ve zaman alıcı olması gösterilebilir [2]. Protozoonların mikrobiyal besin ağında ve organik kirlilik yükü yüksek suların arıtılmasında önemli rolleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra atık su arıtma sistemlerinin performans göstergesi ve doğal suların kirlilik ve ötrofikasyon indikatörü olarak da kullanılmaktadırlar [3-9]. Protozoon türlerinin planktonik besin ağının önemli bir parçası olduğu ve sucul habitatlarda toplam zooplankton biyoması içerisinde önemli bir yere sahip olduğunun anlaşılmasından sonra göl, gölet, akarsu, rezervuar, kaynak suları ve sulak alanlar gibi tatlı su ekosistemlerinde, protozoon biyomas ve tür çeşitliliğinde meydana gelen mevsimsel değişimler, komünite yapıları çeşitli çalışmalarda ele alınmıştır. Ülkemizde değişik ekosistemlerde bulunan farklı organizma gruplarına ait çalışmalarda büyük aşamalar kaydedilmiş olmasına karşın, protozoonlar ile ilgili çalışmalar yeterli ölçüde değildir. Türkiye tatlı su protozoonları ile ilgili bilgiler yeni, az ve eksiktir. Bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan araştırmalara temel bilgi sağlaması beklenmektedir. Protısta Alemi ve Protozoonlar Önceleri tüm canlılar iki alemli sınıflandırma sistemi (Kingdom: Plantae, Kingdom: Animalia) içerisinde ya bitki ya da hayvan olarak kabul edilmişler ve protozoonlar hayvanlar alemine dahil edilmişlerdir. Uzun bir zamandır kullanılmakta olan Whittaker’in beş-alemli sınıflandırma sisteminde bitki, mantar ya da hayvan tanımına uymayan tüm ökaryotik hücre organizasyonu gösteren tek hücreli canlılar Protista alemini oluşturmaktadır. Moleküler tekniklerin gelişmesi sonucunda canlı türleri arasındaki filogenetik ilişkiler ortaya çıkarılmış ve üç domain (süperkingdom) sistemi (Bacteria-Archaea-Eukarya) bilim dünyasına girmiştir. Bu sınıflandırma sisteminde bütün ökaryotik canlılar üçüncü domain olan Eukarya’ya dahil edilmiş ve domain Eukarya dört aleme (Protista-Plantae-Fungi-Animalia) bölünmüştür. Son zamanlarda bilim adamları bugün yaşayan türler arasındaki filogenetik ilişkilere dayanan sekiz alemden (Archaebacteria-Eubacteria-Archaezoa-Protista-Chromista-Plantae-Fungi-Animalia) oluşan yeni bir sınıflandırma sistemini teklif etmişlerdir [10,11]. Archaezoa olarak sınıflandırılan bir hücreli organizmalar (Archaeamoebae-Metamonada-Microsporidia) gerçek bir çekirdeğe sahiptirler, ancak mitokondri, endoplazmik retikulum ve Golgi aygıtından yoksundurlar. Moleküler verilere göre, Archaezoa üyeleri en eski ökaryotik hücreler olup, anaerobik periyodda, Golgi ve endoplazmik retikulumun gelişimi ve mitokondriyal simbiyontların hücreye dahil olmasından önce, ökaryotik evrim hattından ayrılmışlardır. Kahverengi algler ile klorofil c içeren diğer tek hücreli ökaryotlar Chromista adı altında ayrı bir alem içerisinde toplanmış, geriye kalan bir hücreli ökaryotlar, Protista alemine dahil edilmişlerdir [10-13] . Protista üyeleri yapı ve işlev bakımından çok çeşitlidir ve sınıflandırılması güçlüklerle dolu bir geçmişe sahiptir. Bu alemin sınırı değişik sınıflandırmalar arasında büyük farklılıklar göstermektedir [12, 14-16]. Çoğunluğu tek hücreli ve mikroskobik ökaryot canlılar olmasına karşın, aynı zamanda daha basit çok hücrelileri ve hatta deniz yosunları gibi karmaşık yapılı iri organizmaları da kapsar. Bunları bir araya toplayan asıl faktör hayvan, mantar ya da gerçek bitki olmamalarıdır. Protista aleminin, geleneksel bir yaklaşımla hayvan benzeri (Mastigophora-Sarcodina-Ciliata), mantar benzeri (Sporozoa-Mycetozoa-Gymnomycota), bitki benzeri (Euglenoidea-Dinoflagellata) gruplar şeklinde düzenlenmesi kabul görmektedir. Hayvan benzeri bir hücreliler olarak “Protozoa”, evrimsel ya da sistematik bir anlam ifade etmediğinden, takson olarak kabul edilmez. Protozoa kavramı, fonksiyonel anlamda bir organizasyon düzeyini ifade etmek için kullanılır. Bu grubu oluşturan organizmalar, hayvanlarla aynı tip beslenme stratejisini kullanırlar. Hayvan benzeri bir hücreliler enerji ve besinlerini heterotrofi yoluyla (osmotrofi-fagotrofi) elde ederler. Çok sayıda flagellat miksotrofiktir ve her iki beslenme stratejisini de (heterotrofi-ototrofi) kullanırlar. Bir çok heterotrofik protozoa da sitoplazmalarında fotosentez yapabilen endosimbiyontlar içerirler. Protozoanın olağanüstü çeşitliliğini içeren bir sınıflandırma sistemi düzenlemek oldukça zordur. Finlay ve Esteban [17] belirleyici karakter olarak fagotrofinin önemini vurgulayarak, tatlı suda yaygın olarak bulunan serbest yaşayan protozoonları aşağıda belirtildiği gibi 16 şubeye ayırmışlardır. Bu sınıflandırmada protozoa kavramı, eski sınıflandırmalarda tanımlanan Kingdom Protozoa’yı ve geleneksel bir şekilde protozoon olarak kabul edilen ancak şimdi Archaezoa ve Chromista’ya (esas olarak fototrofik protistler ya da alglerdir) dahil edilen organizmaları içermektedir. ARCHAEAMOEBAE: Mitokondriden yoksun, tek-kamçılı ameboyit hücreler olup, “pelobiont”lar da denir (örneğin Mastigamoeba, Mastiginella, Pelomyxa). Kamçı Pelomyxa cinsinde güçlükle gözlenir, bu nedenle amip olarak da tanımlanmaktadır. Organik madde bakımından zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar. Özel bir besin tercihleri yoktur; bakteri, alg, detritus vs. üzerinden beslenirler. METAMONADA: Mitokondriden yoksun anaerobik kamçılı protistlerdir. İki, dört, sekiz (ya da bazen daha fazla) kamçı taşırlar. Çoğunluğu endokommensal olmasına karşın, parazit türler ve serbest yaşayan diplomonad türleri de (örneğin Hexamita, Trepomonas) içerir. Organik olarak zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar, bakteri üzerinden osmotrofik ve fagotrofik olarak beslenirler. PERCOLOZOA: Genellikle 1-4 (bazen daha fazla) arasında değişen kamçı taşıyan flagellatları (örneğin ameboyit olmayan dört kamçılı Percolomonas, çok kamçılı pseudosiliyatlar), geçici kamçılı safhaları bulunan ameboyit flagellatları (örneğin iki kamçılı Naeglaria, dört kamçılı Tetramitus), kamçılı safha bulunmayan ameboyit formları (örneğin Vahlkampfia) ve modifiye olmuş mitokondri (hidrogenozom) içeren anaerobik flagellatları (örneğin Psalteriomonas) içeren karışık bir gruptur. Bazıları fakültatif patojendirler. Tümü sedimentlerde yaşar ve esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. PARABASALA: Çok sayıda kamçıya sahip hidrogenozom içeren anaerobik, heterotrofik flagellatlardır. Karakteristik olarak parabasal cisimcik (modifiye olmuş Golgi) içerirler. Muhtemelen Ditrichomonas, Pseudotrichomonas hariç, hemen hemen tümü endosimbiyotiktir. İyi bilinmemekle beraber, bakteri üzerinden beslendikleri tahmin edilmektedir. Bazı araştırıcılar Parabasala’yı Archaezoa alemine dahil ederler. EUGLENOZOA: Genellikle iki (nadiren daha fazla) kamçı taşıyan flagellatlardır. Kamçılardan biri ya da her ikisi de anteriyör bir çöküntüden çıkar. Çoğu fagotrofiktir (örneğin Rhyhchomonas, Bodo, Astasia, Paranema, Entosiphon, Anisonema). Fagotrofik türler esas olarak sedimentlerde yaşarlar ve buraya tutunmuş bakteriler ya da su sütununda asılı duran bakteriler üzerinden beslenirler. Entosiphon gibi daha büyük öglenoyitler büyük partiküllerle beslenirler. Kinetoplastid içeren biflagellat bodonidleri de içerir. Serbest yaşayanlara ilaveten simbiyotik olan üyeleri de vardır. Ichthyobodo necator tatlı su balıklarının solungaçlarında ektoparazit olarak yaşar. OPALOZOA: Çoğu biflagellat protistlerdir (Anisomonas, Apusomonas, Cercomonas, Heteromita). Esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. Kathalepharis türleri planktonda küçük algler üzerinden, bazıları ise (örneğin Cercomonas) pseudopod oluşturarak bakteri üzerinden beslenirler. Cyathobodo kendini zemine tespit etmek için sap oluşturur. Bu takson endokommensal olarak yaşayan opalinidleri de kapsar. CHOANOZOA: Serbest yaşayan, tek kamçılı, renksiz flagellatlardır. Hücrelerin apikal yüzeyinde bulunan çok sayıda ince sitoplazmik uzantı, kamçının etrafında yaka benzeri bir yapı oluşturur. Çoğunlukla sesildirler. Soliter ya da koloniyal, çıplak ya da lorikalı olabilirler. Sadece fagotrofik formları içerir, tatlı sudaki süspanse bakteri ve diğer küçük partiküller üzerinden beslenirler (örneğin Codonosiga, Diploeca, Diplosigopsis, Monosiga, Sphaeroeca). DINOZOA: Ekolojik bakımdan önemli olan bir şubedir. Deniz ve tatlı sularda serbest, bir kısmı da diğer protistler veya metazoonlarda simbiyont olarak yaşayan, iki heterodinamik kamçı taşıyan flagellatlardır. Renksiz türler osmotrofiktirler, detritus ya da diğer protistler üzerinden beslenirler. Katadinium, Peridinium, Gymnodium ve Ceratium cinslerinde fagotrofik tatlı su türleri bulunur. CILIOPHORA: Protista içerisinde yer alan şubeler arasında en homojen gruplardan biridir. Nüklear dualizm (makro- ve mikronükleus) göstermeleri, hareket ve beslenme için sil veya bileşik sil yapıları (sir, membranel vs.) taşımaları, homothetogenik (enine) bölünmenin görülmesi (flagellatlarda symmetrogenik bölünme görülür) diagnostik özellikleridir. Bir çoğu kompleks ağız siliyatürüne sahiptir. Çoğu aerobiktir, anaerobik türlerde mitokondri yoktur ya da hidrogenozom bulunur. Siliyatlarda beslenme heterotrofiktir, fakat bazı türler fotosentetik algal protistler içerirler. Çoğunluğu serbest yaşar, çok sayıda türü kommensal veya nadiren de parazit olarak yaşayan simbiyontlardır. Ichthyopthyrius multifiliis balıklarda beyaz benek hastalığı etkenidir. Yumuşak zeminlerde geniş populasyonlar oluştururlar (örneğin Loxodes, Spirostomum, Caenomorpha, Aspidisca, Acineta, Nassula, Cyclidium, Vorticella, Frontonia, Paremecium, Prorodon, Lacrymaria, Actinobolina). Bir çok siliyat serbest, fakat bazı peritrich ve suktorlar sesil yaşarlar. Vorticella soliterdir, fakat Epistylis, Carchesium, Zoothamnium ve Operculaia koloniyaldir. Küçük türler bakteri üzerinden, büyük türler ise büyük tek hücreli algler, flamentöz siyanobakteri, diğer protozoonlar ve nadiren rotifer ve diğer mikrozooplankton üzerinden beslenirler. Halteria viridis gibi miksotrofik türlerin metalimniyonda aşırı çoğalması primer üretim bakımından önemli olabilir. RHIZOPODA: Beslenme ve hareket için pseudopod oluşturan, kamçısız amiplerdir. Yalancı ayaklar lobsu (lopopod), ipliksi (filopod) ya da ağsı (retikulopod) olabilir. Çıplak amipler lobsu (örneğin Amoeba, Acanthamoeba) ya da ipliksi (örneğin Vampyrella) yalancı ayaklara, kabuklu amipler ya lobsu (örneğin Arcella) ya da ipliksi (örneğin Euglypha) yalancı ayaklara sahiptirler. Foraminiferlerin (Granuloreticulosa) tümü hemen hemen denizeldir, kabuk yüzeyindeki deliklerden yalancı ayaklar ipliksi şekilde çıkarlar ve ağsı bir yapı şekillendirirler. Taksonun üyeleri esas olarak serbest yaşarlar, fakat endosimbiyont olarak yaşayanları da vardır (örneğin Entamoeba). Serbest yaşayanların tümü fagotrofik heterotroflardır. Alg, detritus, bakteri vs. üzerinden beslenirler. Vampyrella flamentöz yeşil algler üzerinde parazit yaşarlar. Bazı kabuklular planktoniktirler (örneğin Difflugia). HELIOZOA: Aksopodlu fagotrofik hücrelerdir. Sert, mikrotübüler aksonem içeren aksopodlar hücrenin etrafından ışınsal olarak çıkar. Güneş hayvancıkları da denir. Esas olarak tatlı sularda yaşarlar (örneğin Actinosphaerium, Actinophrys, Clathrulina). Bazıları denizeldir. Alg, protozoa ve rotiferler üzerinden beslenirler. Aksopodlar diffüzyonla beslenmede kullanılır. Esas olarak planktonik protistlerdir ve sap ya da aksopodlar aracılığı ile yüzeye tutunabilirler. BICOSOECA, DICTYOCHAE, PHAEOPHYTA, HAPTOMONADA ve CRYPTOMONADA : Kingdom Chromista’ya ait şubelerdir. Çoğunluğu fototrof olduğu halde, fagotrofik türler de içerirler. Tatlısu formlarında miksotrofi ve fagotrofi özellikle chrysomonadlarda yaygındır. Chrysomonadlar iki kamçılı, sesil ya da hareketli ve soliter ya da koloniyal olabilirler (örneğin Spumella, Uroglena, Dinobryon). Beslenme ile ilgili organelleri başta olmak üzere, protozoon morfolojisi ve fonksiyonel rolleri arasında yakın bir ilişki vardır. Bulundukları habitatlarda fonksiyonel rolleri dikkate alındığında, serbest protozoonlar siliyatlar, sarkodinler (kök bacaklılar) ve heterotrofik flagellatlar olmak üzere üç büyük gruba ayrılırlar. Fonksiyonel gruplar aynı yerde, bir arada yaşadıkları halde, besin yakalama mekanizmaları farklıdır. Flagellatlar genellikle 20μm’den, amipler 50 μm’den, siliyatlar 200 μm’den daha küçüktürler. Ancak bazı amip ve siliyatların büyüklükleri 2 mm’ye kadar ulaşabilir (örneğin Pelomyxa, Actinosphaerium, Stentor). Protozoonlar kendi büyüklüklerine uygun besini tercih ederek, mikrobiyal populasyonları kontrol altında tutarlar. Fonksiyonel özellikler dikkate alındığında, siliyatlar (besin yakalamada sil kullanırlar) yırtıcı beslenenler (örneğin Prorodon, Monodinium, Didinium, Dileptus, Chidonella, Nassula), süzerek beslenenler (Cyclidium, Colpidium, Vorticella, Aspidisca, Eupletes, Strombidium, Strobilidium) ve difüzyon ile beslenenler (Suctoria) olarak ayrılabilirler. Sarkodinler kendi içinde üç fonksiyonel gruba ayrılır: çıplak amipler, kabuklu amipler ve heliozoonlar. Bu protistler gruplara göre çeşitlilik gösteren pseudopodlarla, protistin büyüklüğüne uygun olarak alg yada bakteriler üzerinden, Pelomyxa türleri canlı olmayan organik partiküller üzerinden beslenirler. Heterotrofik flagellatlar diğer gruplara göre daha küçüktürler. Bu nedenle sucul ortamlarda, yüzey ve dipte önemli bakteri tüketicileridir. Yırtıcı beslenme (örneğin chrysomonadlar), süzerek beslenme (örneğin choanoflagellatlar) ve difüzyonla beslenme (örneğin Ciliophrys ve helioflagellatlar) bu grupta da görülür. Taksonomik gruplar ile fonksiyonel gruplar arasında yakın bir ilişki yoktur. Farklı türler, benzer ekolojik fonksiyonları olmasına karşın, farklı taksonomik gruplarda yer alabilirler. Heliozoonlar ve helioflagellatlar morfolojik olarak birbirlerine benzedikleri halde, farklı şubelerde yer alırlar. Bu iki şube benzer beslenme stratejisine sahiptirler. Benzer şekilde farklı beslenme stratejisi geliştiren bir hücrelilere çeşitli taksonomik gruplarda rastlanmaktadır. Örneğin değişik pek çok bir hücreli grubunda fotosentez yapan türler vardır. Bir grup fotosentez yapan türleri, heterotrofik türleri ve miksotrofik türleri içerebilir. Protist çeşitliliği ile ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. Mikrobiyal çeşitliliğin, makroskobik hayvan ve bitki çeşitliliği ile ayırt edici bazı özelliklere sahip olduğunu vurgulayan Finlay ve Esteban [17], tatlı su protozoon türlerinin az sayıda bireyle ya da kist olarak temsil edilse bile, tüm nemli habitatlarda her zaman bulunduklarını ve muhtemelen hiçbir zaman da yok olmadıklarını ifade etmişlerdir. Lokal olarak, birçok tür nadir ya da kriptiktir (gizli türler, kist halinde olanlar). Çevresel koşulların onların tercih ettikleri yönde gelişmesini beklerler. Uzun süre “aktif” durumdan çok “potansiyel” durumda kalırlar. Bundan dolayı aktif biyoçeşitlilikten çok, potansiyel biyoçeşitlilikten söz edilir. Boyutlarının küçük olması, dirençli kistler oluşturmaları ve bir yerden bir yere kolay bir şekilde taşınmalarından dolayı kozmopolit türler olarak kabul edilirler. Mikrobiyal ökaryot türlerin dağılışı nadir olarak coğrafik bariyerlerle sınırlanmıştır. Bu nedenle spesifik coğrafik dağılımları hakkında bilgi vermek oldukça zordur. Endemizm nadirdir,global tür çeşitliliği azdır ve en azından siliyatların çoğu halihazırda tanımlanmıştır [18-21]. Siliyat türlerinin çoğunun kozmopolit olduğu konusunda Finlay ve Fenchel’in görüşlerine katılan Foissner [22] önceki araştırıcıların aksine tür çeşitliliğinin çok fazla olduğunu, halen tanımlanmamış çok sayıda türün olduğunu, endemizmin yaygın olduğu ve spesifik coğrafik dağılış gösterdiklerini ileri sürmüştür. Yüksek yapılı hayvan ve bitkilerle karşılaştırıldığında, küçük oldukları ve yaşamlarının çoğunu kist safhasında geçirdikleri için protistleri tanımlamanın güç olduğunu ifade eden Foissner [23], sadece uygun koşullar oluştuğunda kistten çıktıklarını, birkaç tane her zaman mevcut ve sayısal olarak dominant tür tarafından gizlendiğini ve bu nedenle nadir türlerin gözden kaçırılabileceğini açıklamıştır.

http://www.biyologlar.com/tatli-su-protozoonlari-ve-onemi

A Vitamini

A VİTAMİNİ A vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Karaciğerde depolanan bu vitamin ısıya ve pişirmeye dayanıklıdır. Yararları: Sağlıklı deri ve saçlar için gereklidir. Diş, dişeti ve kemik gelişiminde önemli rol oynar. Normal görme ve gece görme de etkilidir. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Akciğer, mide, üriner sistem ve diğer organların koruyucu epitelinin düzeninde rol oynar. Kanser, damar sertliği ve katarakt gibi hastalıkları önlediği yolunda önemli bulgular elde edilmiştir. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümörlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Hangi besinlerde bulunur? Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Ayrıca tereyağı ve peynirde de bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır(alfa karoten). Sonradan A vitaminine dönüşecek olan Beta Karoten ve diğer karotenoidler ise yeşil yapraklı ve sarı sebzelerde ve tahıllarda bulunur. Eksikliği nelere yol açar? A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bağışıklık sisteminin zayıflaması, enfeksiyonlara elverişli hale gelme, akne (sivilce) oluşumunda artış, yorgunluk, diş, dişeti ve kemiklerde deformiteler A vitamini eksikliğinin yol açabileceği diğer şeylerdir.

http://www.biyologlar.com/a-vitamini

Beyaz köpek balığı (Carcharodon carcharias)

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Chondrichthyes(Kıkırdaklı balıklar) Takım: Lamniformes Familya: Lamnidae Cins: Carcharodon (Smith, 1838 ) Tür: C. charcharia Beyaz köpek balığı (Carcharodon carcharias), Lamnidae familyasından bir köpek balığı türü. Boyu 6 (nadiren 7) metreye ağırlığı 1.7 tona kadar ulaşabilen bu köpek balığı, bütün dünyadaki ılıman sularda, dolayısı ile Türkiye'nin Akdeniz, Ege ve Marmara kıyılarında bulunur. Bazı kaynaklarda, Karadeniz'de de bulunduğu belirtilir. Beyaz köpek balığının Akdeniz havzasındaki temel besinleri, orkinos balıklarıdır. Ancak orkinos balıklarının neslinin azalması sonucu yunuslar ile beslenmeye ağırlık verdikleri tahmin edilmektedir. Balina, yunus, diğer köpek balığı türleri, deniz kunduzları, foklar, penguenler, tuna balığı en favori yiyeceklerindendir. Avına alttan yaklaşarak öldürücü vuruşunu yaparkende avını ısırarak uzaklaşır. Avının kan kaybından ölmesini bekledikten sonra avını yer. diğer köpek balıkları gibi çiğneme yeteneği yoktur avını parça parça kopartarak ya da tüm olarak yutar. Beyaz köpek balığının yediği büyük bir av onu 1-2 ay idare edebilir. Türkiye karasularında en son kaydedilen iki birey, 5 temmuz 2008 tarihinde Edremit Körfezi'nde yakalanmıştır. İhtiyoloji Araştırmaları Topluluğu tarafından incelenen her iki bireyin de yavru olması ve bir tanesinin yeni doğmuş olması, yavruların Kuzey Ege sularında doğduğuna dair ipucu vermiştir. Çoğu filmde katil köpek balığı diye anılır ama dünya rekorlarına en uzun süre mesafe yol kat eden köpek balığı olan nicole Afrika açıklarından başlayarak 3 ayda Avusturalya'ya mercan resifine gidip gelerek rekor kırmıştır. Beyaz köpek balığının oldukça kuvvetli çenesi vardır.Çenelerinde 3000'e yakın kesici diş birkaç sıra halinde bulunur. ilk iki sıra ısırma ve kopartma için kullanılırken arka sıralar besini daha küçük parçalara ayırmak için kullanılır. Yassı üçgen biçimli kesici dişler kırılma kopma gibi durumlarda yeniden çıkar.Üremeleri ovonipardır. yani yumurtlarlar ancak yumurta dişi bireyin karnında büyür gelişir ve yumurtadan çıkar. Ortalama 2-14 adet yavrularlar. Beyaz köpek balığı diğer köpek balıkları gibi koku almada çok hassastır. 100 litre suda tek bir kan damlasının kokusunu farkedebilir. Elektriksel yük değişimlerine karşı oldukça hassaslardır. 0.005 mikrovoltluk değişimleri farkedebilirler. Avının atan kalbinin ya da solungaçlarının yaydğı elektriği farkedecek kadar hassastırlar. Esir ortamına alışık değillerdir. Tutsak olarak fazla uzun ömürlü olmadıkları görülmüştür.Köpek balığı hastalığa yakalanmayan tek canlıdır.

http://www.biyologlar.com/beyaz-kopek-baligi-carcharodon-carcharias

ARGULUS SP

Argulus spp. Diğer adıyla balık biti, tatlı su ve deniz balıklarının ektoparazitlerinden olup, tüm dünyada yaygındır. Konağın kanını ve diğer doku sıvılarını emerek beslendiklerinden ve sekonder enfeksiyon etkenlerine taşıyıcılık da yaptıklarından konakları için tehlike oluşturmaktadırlar. Kan emdikten sonra konağı terk ettiklerinden fakültetif parazittirler. Argulus, konağın derisini deldikten sonra salgıladığı maddeyi yara içine akıtmakta, deldikleri kan damarından kan emmektedirler. Argulus’lar erişkin forma ulaşıncaya kadar balığın deri, yüzgeç ve solungaçlarına tutunarak ve kan emerek yaşamaktadırlar. ETİYOLOJİ: Pylum: Artropoda Subpylum: Crustacea (Brünnich,1772) Clasis: Maxillipoda (Dahl,1956) Subclasis: Branchiura (Thorell,1864) Ordo: Arguloida (Wilson,1932) Familya: Argulidae (Rafinesque,1815) Genus: Argulus (Müler,1785) Argulus’lar en büyük parazitlerdendir ve çıplak gözle görülebilirler. 5mm ile 10 mm arasında değişen uzunlukları vardır. Balıklar üzerinde küçük koyu renkte noktalar gibi görülürler ve hareket edene kadar onların Argulus olduğu anlaşılamayabilir. Vücudun yassı ve kalkana benzer kısmı karapastır ve kafayla kaynaşmış, ayrıca göğüsün de bir kısmını kaplamıştır. Baş kısmında iki tane bileşik göz lekesi bulunmaktadır. Argulus’un karnı, arkada uzamış kuyruk gibi gözükmektedir. Dört çift yüzücü ayakları vardır. EPİZOOTİYOLOJİ: Argulus (Crustacea:Branchiura) cinsi dünya çapında oldukça fazla yayılım göstermektedir ve Afrika, Avrupa, Asya, Avustralya, Kuzey, Orta ve Güney Amerika kıtalarından bilinmektedir. (Ringuelet, 1943; Fryer, 1968; Yamaguti, 1963; Hewitt ve Hine, 1972; Byrnes, 1985; Heegaard, 1962) Amerika’daki deniz ve göllerde 23 türün olduğu Cressey tarafından saptanmıştır.(1972) Argulus japonicus ve Argulus foliaceus’un İngiltere’deki birçok göl balığı türlerinde görüldüğü kaydedilmiştir. Avrupa’da Argulus’un bulunan üç göl türünün (A.foliaceus, A.coregoni, A,japonicus) yazın sonlarında ve sonbaharın başlarındaki dönemlerde maksimum bollukta bulundukları kaydedilmiştir.(Lester&Roubal, 1995) Bütün türlerin sert kışlarda yaşamlarını sürdürebilecek yumurtlama evreleri vardır.(Shimura,1983; Mikheev 2001) Ayrıca A.foliaceus erginlik evrelerinde de kış koşullarında yaşayabilirler.(Kimura, 1970) Hatta Bowershore (1940),kışın ılımlı olduğu koşullarda A.foliaceus’un yıl içerisinde yumurtlayabileceğini de savunmuştur. Argulus sp. Şu anda bilinen 150 türüyle neredeyse tüm dünyada bulunmaktadır. Avrupa’da kaydedilen üç tür Argulus foliaceus, Argulus japonicus ve Argulus coregoni’dir. Ayrıca Argulus foliaceus kahverengi alabalık,tatlı su levreği,sazan,turna ve çipurada da görülmektedir. Genellikle yüzgeçlerin arkasında veya kafa çevresinde yerleşmiş olarak bulunurlar. Saydam yüzgeçlerde daha iyi görülebildikleri için en iyi görüldüğü yerler yüzgeçlerdir. Tablo 1. Üç Argulus türü arasındaki farklılıklar Türler Vücut uzunluğu(mm) Cephalothoracic karapasın arka lopları Karın Karnın arka kenarının tırtıklaşması(Posterior emargination of abdomen) A.foliaceus 6-7 Başlangıcın ötesine uzamamış Yuvarlak loplar Ortaya ulaşmamış A.japonicus 4-8 Karnın orta seviyelerine kadar uzamış Yuvarlak loplar (A.foliaceus’tan daha fazla noktalı) Ortaya ulaşmış A.coregoni 12 Karnın başlangıcına kadar uzamamış Sivri loplar Ortanın ötesine ulaşmış Güney Amerika’da bulunan göze çarpan türler Argulus multicolor’dur. Argulus japonicus bütün dünyada yayılım göstermektedir ve bunun asıl nedeni de altın balık (Carassius auratus) ve aynalı sazan (Cyprinus carpio)’da oldukça fazla görülmesidir. Argulus coregoni İskoçya’da Clyde nehrindeki kahverengi alabalık (Salmo turta) üzerinde bulunmuştur. (Campbell, 1971) Argulus foliaceus da kahverengi alabalıkta görülmekle beraber buna ek olarak dikenli balıkta (Gasterosteus aculeatus), kızılkanatta (Rutilus rutilus), tatlı su levreğinde (Perca fluviatilis), aynalı sazanda (Cyprinus carpio), kadife balığında (Tinca tinca) ve turnada (Esox lucius) görülür. Argulus foliaceus’un görünüşü KLİNİK BULGULAR VE PATOJENİTE: Argulus kendini konakçı balığa, emme organelleriyle, ikinci maxillae, diken veya kancalarıyla bağlar; preoral dikenli iğnesini veya hortumunu deriye batırarak toksik salgıyı iletir.(Sindirim enzimleri ve salgı maddesi-anticoagulant madde-) ve konakçının vücudu üstünden kanı emer. Derinin delinmesi konakçı balığın şiddetli kaşınmasına ve vücudun zarar görerek iltihaplanmasına neden olur. Yaralar kanlı nekroza neden olur ve ikincil olarak da Aeronomas, Pseudomonas gibi bakteriler ve Saprolegnia gibi mantarların bulaşmasına neden olur ve bunun sonucu da derin ülserleşme ve ölümdür. Eritrosit ve lökosit sayısında düşüş, hemoglobin yoğunlaşması, kandaki hematokrit değerindeki toplam protein, toplam kolesterol ve kalsiyum konsantrasyonları gibi hematolojik değişimler görülür. Buna ek olarak, solungaçlar ciddi bir şekilde zarar görerek kanda oksijen azlığına neden olarak ölüme sebebiyet verirler. OTOPSİ BULGULARI: Argulozis hastalığı balıklarda en sık rastlanan hastalıklardan biridir. Parazitler balıkların üzerinde kolayca görülürler. Bu parazitler yarı saydam olduğu, larva ve gençlik dönemlerinde küçük olduğu için,ilk bakışta fark edilemezler. Ancak bu durumlarda balık hastalık belirtisi gösterir. Bu parazitin konakçı balık üzerindeki etkisi enfestasyon şiddetine (Balık üzerindeki parazit sayısı) ve konakçı balığın büyüklüğüne bağlıdır. (Roberts, 1978) Yoğun istilaya uğrayan balık uyuşukluk gösterir, yemekten kesilir, renkte açılma ve yüzgeç düşmesi gibi durumlar gözlenir.(Lester&Roubal, 1995) Argulus sp. Tarafından enfeksiyona uğrayan balıklarda çoğunlukla küçük hemorojik bölgeler görülür. Mikroskobik incelemeler bu bölgelerin, hyperplazi yüzünden yaranın kenarındaki epidermal dokuda oluşturulan kraterler olduğunu gösterir. Bütün balıklarda, mukus ve club hücreleri kraterdeki epidermal dokuda bulunmaz, fakat mukus hücreleri yara kenarı çevresindeki dokuda bolca bulunurlar. TEŞHİS: Argulus bulaşmış balıklar uyuşuklaşırlar, düzensiz hareket ederler ve sık sık kuyruklarını suya çarparlar. Aynı zamanda güçsüzleşirler ve su yüzeyinde yüzerek bazen stres belirtileri gösterirler. Derileri donuk hale gelir ve üzerinde siyah noktalar oluşur. Yüzgeçleri saçaklanır ve gözleri çekilir. Balıklar beslenmeyi bırakırlar. KORUMA: Balık yetiştiriciliğinde hijyen kurallarına uyulması,stok yoğunluğunun iyi belirlenmesi,hastalık belirtisi gösteren balıkların karantinaya alınması önemlidir. Fakat büyük ölçekli balık üretimi için (örneğin alabalık çiftliği) uygun değildir. TEDAVİ: Larvalar için genellikle haftada 2-3 doz (daha düşük sıcaklıklarda daha uzun) Trichlorfon gerekir. Tavsiye edilen Trichlorfon oranları; 27 C sıcaklığın altına litre başına 0,25 mg Trichlorfon, 27 C sıcaklığın üstünde litre başına 0,50 mg Trichlorfon Organophoshate masoten: (Peter Waddington) 13 C sıcaklığın üsütnde 0,7 mg/litre (UK) 13 C sıcaklığın altında 0,4 mg/litre (UK) Olgunlaşmış parazitler elle uzaklaştırılabilirler, ayrıca; Lufenuron 15 mg/litre, Sodyum klorid 3 mg/litre ile tankta 3 hafta süreyle tedavi edilebilirler. Olgunlaşmamış bir Argulus 2 günlük tedavi sonunda deri parçaları üzerinde bulunur. Tedavinin başlamasından 28 gün sonra deri parçaları üzerinde parazite rastlanmaz. Tedavinin sağlığa zararlı bir etkisi yoktur. KAYNAKÇA: www.science.siu.edu/zoology/grad ... gulus.html ryoko.biosci.ohio-state.edu/~par ... gulus.html www.fishdoc.co.uk/disease/argulus.htm www.isrvma.org/article/57_3_6.htm www.drpez.com/pz18b.htm www.aquabase.org/crustacea/view.php3?id=25 www.maine.gov/ifw/fishing/fishlab/vol2issue5.htm

http://www.biyologlar.com/argulus-sp

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür. Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir. Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar. Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir. Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar. Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur. Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler. Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir. 1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar. Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır. Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır. İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır. Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar. Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir. Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir. Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür. Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır. İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir. Calypso Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir. Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır. 1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır. Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır. Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir. Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir. Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır. Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar. Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır. Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir. Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular. Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular. 1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür. 1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır. 1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir. 1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar. 1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder. Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.

http://www.biyologlar.com/jacques-yves-cousteau-kaptan-cousteau-kimdir

PANAMA KANALI

Kuzey Amerika'daki (Alaska'ya kadar) Pleistosen faunası içerisinde Güney Amerika'ya özgü hayvanlar (tembel hayvanlar) bulunur. Güney Amerika'da da yalnız Kuzey Amerika'dan gelebilecek at ve geyikler bulunmuştur. Bu nedenle. Kuvaterner boyunca, devamlı olmasa da, faunanın alış verişini gerçekleştirebilecek Panama Kıstağı mevcuttu. Bugün, bu geçişin gerçekleştiği yerde, 300 km. uzunluğunda yağmur ormanı ve bir çeşit turbalık-bataklık vardır. Böyle bir arazi, pekari gibi hayvanlar için ciddi bir bariyer oluşturmamasına karşın, tembel hayvan, at ve geyikler için büyük ölçüde yayılmayı önleyicidir. Aynı şekilde xerophylous (kurağı seven) bitkiler için de bariyer oluşturur. Bu önleyici iklimsel kuşak. Buzul Devri'nde yer değiştirdiğinden ve güneye kaydığından, bu bataklıklar kurumuş ve savana özelliği kazanmıştır. Bu da hayvan ve bitkilerin göçüne izin vermiştir. Bu yaklaşımda, göçün, yalnız buzul döneminde gerçekleşebileceği görülür. Çünkü bu bölgedeki iklim bu dönemde güneye kayacak ve kıstağı elverişli hale geçirecektir. Buzullaşma döneminde deniz düzeyinin düşmesi ile bu aradaki kıstak bir miktar genişlemiştir. Pleistosen'de kuşların ve balıkların öyküsü, kara köprülerinin yanısıra, diğer köprülerin durumu hakkında da bilgi vermektedir: Kuzey Amerika kuşlarının öyküsü incelendiğinde (MAYR, 1946), kuşların bir kısmının da Bering Köprüsü’nü kullanmış oldukları görülür. Bununla birlikte bunların yayılışı ve göçleri memelilere göre çok daha kolay olmuştur. Tatlısu balıklarının incelenmesi ve onların ayrı kaldıkları (disjunction) yerlerin saptanması, buzul gölleri ve onların drenajı konusunda değerli bilgiler vermektedir (HUBBS ve MİLLER, 1948). Kara köprüleri, kural olarak, bugün birkaç yüz metre okyanus derinliği olan yerlerde oluşmuştur. En tipik örneği ise Wyville-Thomson sırtı denen oldukça sığ deniz tabanı ile Grönland, İzlanda ve İskoçya'nın birbirine bağlanmış olmasıdır. Kara köprülerinin saptanması, özellikle aktif yayılımları sınırlı olan taksonlar konusunda değerli bilgiler vermektedir.

http://www.biyologlar.com/panama-kanali

Nematoda Larvalarının Tayin Anahtarı

1. İnteestinal cecum yoktur ................................................................................2 1. İnteestinal cecum yoktur ................................................................................9 2. Büyük bir nematod olup deniz balıklarının etlerinde, bazen anadromus balıklarında bulunur.....................................................................Soy: Anisakia 2. Nematod genellikle daha küçük (Eustrongylides); mesenteriler ve iç organlarda , bazen kaslarda bulunur....................................................................... 3 3. Dudak veya lateral lob yoktur....................................................................... 4 3. Dudak , lateral loblar veya cephalic papillalar vardır................................... 5 4. Mikroskobik larva ; kist içinde değildir..........Soy: Philometra ve Philonema 4. Balığın mesenterileri ve kasındaki kist içindedirler 1 cm . kadar çapında larva kan kırmızısı renginde ; iki çember halinde 12 veya 18 baş papillaları vardır; birçok balıklarda görülmüş olup olgunları su kuşlarının ön mide bezlerinde bulunur.....................................................................................Soy: Eustrongylides 5. Başta dudaklar yoktur fakat çember halinde altı papilla vardır; 10mm kadar uzun olabilirler .............................................................. Soy: Dioctophyma renale 5. Dudaklar vardır.............................................................................................. 6 6. Başta iki lateral dudak vardır......................................................................... 7 6. Başta üç veya dört dudak vardır....................................................................... 8 7. Başta uçları geriye doğru dikenlerle donatılmış kütiküler baş ampulü vardır.. .................................................................................................... Soy: Gnathostoma 7. Başta diken teşekkül yoktur................................. Soy: Dacnitoides ,Dichelne 8. Başta üç belirgin dudak vardır; bağırsak kırmızıdır;mesenterilerde bulunur...............................................................................................Soy: Spiroxya 8. Başta spesialize olmuş dört dudak vardır..................................Soy: Hedruris 9. Deniz balıklarının etlerinde bulunan büyük bir nematodtur; seyrek olarak anadromus balıklarında bulunur.................................................Soy: Porrocaecum 9. Üç dudaklı küçük bir nematod olup görülmesi zor olabilir; mesenterilerde ve karaciğerde kist içinde veya kistsiz olabilir; kistler 5cm. büyüklüğünde olabilir...........................................Soy: Contracaecum ( Ekingen,G.,1983 )

http://www.biyologlar.com/nematoda-larvalarinin-tayin-anahtari

Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlıları

Yüksek organizasyonlu canlılar çok sayıda türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek balıkları " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek balıkları belgesellerde ve filmlerde gördüğünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratıklardır.Köpek balıklarının kendi içerisinde birçok alt türleri vardır. Örneğin mamuzlu köpek balığı, boğa köpek balığı ve çekiç başlı köpek balığı gibi.Fakat köpek balıklarının bazıları çok uysal olmakla birlikte diğer bazı türleri oldukça saldırgan olup önüne gelen hemen her tür canlıya saldırabilirler. Saldırgan bir köpek balığı grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldırabilirler. Bu balıklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek balıkları " dır. Bu balıklar köpek balığı türleri arasında en saldırganı olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarına ve hatta balinalara bile saldırabilirler. Bir köpek balığını tehlikeli yapan en önemli organları dişleridir.Eğer dişleri normal bir balığınki gibi pek keskin olmasaydı, köpek balıkları tanındığı kadar tehlikeli olmayacktı. Birçok insan köpek balığının avını özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladığını zanneder fakat asıl fonksiyon çenede değildir. Köpek balıklarının dişleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmiş bir testere kadar yivlidir. Bir köpek balığı avını ısırdıktan sonra başını derhal sağa sola doğru sallamaya başlar.Bu şekilde davranarak dişleri arasına sıkışan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak dişleri üzerinde hareket etmesini sağlar. Obje veya av, dişleri üzerinde hareket ettiği zaman jilet kadar keskin olan dişler tarafından rahatlıkla kesilir.Böylelikle balık avını kısa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek balığı avını parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasının nedeni ise avını parçalaması esnasında etrafa saçılacak kemik parçalarından gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlının kemiği kırıldığı (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçaları oldukça keskin bir hale dönüşür. Bazı köpek balığı türlerinin boyları oldukça büyük olmasına karşın çok uysal olabilirler.Hatta bazı türleri iri memelilere saldırmak yerine deniz planktonları ve küçük deniz canlıları ile beslenmektedir.  www.webhatti.com/showthread.php?t=60387 Sağdaki resimde erişkin bir köpek balığı, bir insanla karşılaştırılmış olarak görülüyor. Buna karşın doğada, resimdekinden çok daha iri köpek balıklarınında yaşamasına karşın bazıları insanların zannettikleri gibi bir saldırganlık göstermezler. Köpek balıklarının vücut şekilleri çok mükemmel bir şekilde dizayn edilmiştir.Tıpkı bir füzeye benzeyen vücutları ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hıza erişebilmektedirler. Diğer bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarının bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmış olmasıdır. Dikkat ettiyseniz yarış arabalarının her iki yanında hava boşlukları olduğunu görürsünüz.Bu boşluklar, araba süratle giderken motorun havayı daha rahat bir şekilde emmesine yardımcı olmak içindir.Köpek balıklarının yanlarındaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer boşluk bırakacak şekilde konumlanır. İnsanların köpek balıklarından esinlenerek taklit etmeye çalıştığı bu mükemmel sistemi köpek balıkları haberleri bile olmadan milyonlarca yıldır kullanmaktadır. Bugün halen sadece zevk amacıyla köpek balığı öldüren insanlar vardır.Bazı balıkçılar ise besin değeri ve parasal değeri çok yüksek olduğundan dolayı hiç durmaksızın köpek balıklarını avlamaktadırlar. Bazı uzakdoğu ülkelerinde balıkçılar, lüks restoranların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yanlızca yüzgeçlerini kesip balıkları tekrar çaresiz bir şekilde denize atmaktadırlar. Eğer bu mükemmel yaratıkların korunması amacıyla bir önlem alınmaz ise yakın bir zaman içerisinde soyları tükenme noktasına gelecektir. Ve eğer köpek balıklarının soyları tükenirse, denizde avlanılması ve sayılarının azaltılması gereken birçok av hayvanının nüfusları gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye başlayacatır.

http://www.biyologlar.com/yuksek-organizasyonlu-deniz-canlilari

Cestoda (YASSI SOLUCANLAR) Özellikleri

CESTODA (YASSI SOLUCANLAR) - Sestodlar; vücutları yassı, halkalara ayrılmış şerit şeklindeki PLATHYHELMINTH'lerdir. - Boyları 2-4 mmden 20-25 mye kadar varan değişik ölçülerde olabilir.(Diphylobotrium latum 20-25 m. , Taenia saginata 5-10m. ) - Halka sayısı ise 3'ten 8-10bine kadar çok farklı sayılarda olabilir. (D.latum 8-10 bin halka, E.granulosus 3 halka) Cestodlarda vücut, şekil ve fonksiyon yönünden 3'e ayrılır: SCOLEX:Ön uçta bulunur. Yuvarlak / badem biçimlidir. Yapışma görevi vardır. 3 Yapışma organeli vardır: Bothria: Pseudophyllidea'da görülür. 2- 4 adettir. Yanda bulunur. Acetabula: Cyclophyllidea'da görülen çekmenlerdir. Kadeh ya da kase biçiminde, kassal yapılı, 2-4 adet, karşılıklı yer almış oluşumlardır. Bazısında çekmenler bulunabilir Rostellum: Yine Cyclophylladea'da anteriorda bulunur. Uzayıp kısalabilen, üzerinde 1 ya da 2 sıralı çengel taşıyan bir yapıdır. PROLİFERASYON BÖLGESİ: Scolex'ten hemen sonra, halkalara ayrılmamış ve halkaların oluşturulduğu kısımdır. Bazı sestodlarda yoktur (Moniezia). STROBILA: Boyundan sonra gelir. Halkalar: genç (üreme organı henüz yok) olgun (üreme organı gelişmiş) gebe (yumurtalarla dolu) Psedophylleidea'da halkaların sadece genç ve olgun formları varken, Cyclophylleidea'da 3 form da görülür. Vücut tabakaları: En dışta kutikula, onun altında kas tabakası vardır. Bunun altında da Ca granüllerinden zengin paranşim bulunur. Sindirim sistemi: Yoktur. Tüm vücut yüzeyince osmotik absorbsiyonla besinlerini alırlar. Solunum sistemi: Yoktur. Dolaşım sistemi: Yoktur. Boşaltım sistemi: Osmo-regulator sistem de denir. Tüm halkalarda ortaktır. Halkaların yanlarınd aseyreden 2şer (dorsal, ventral) toplama kanalı ve bunların halka posterirorlarındaki bağlantılarında ibarettir. Boşaltım kesesi yoktur. Paranşime dağılmış kirpikli hücreler vasıtasıyla atık maddeler toplanır, bunlar ana boşaltım kanallarına bağlanırlar. Tıklar dışarıya boşaltım deliğinden atılırlar. Sinir sistemi: İyi gelişmemiştir. Tüm halkalar için ortak bir sistem vardır. 1) Merkezi sinir sistemi (scolex'teki ganglionlar topluluğudur) 2) Sinir lifleri (MSS'ten 2 büyük, çok sayıda küçük sinir çıkar) Dölerme sistemi: Her halka için müstakildir. (1/2 adet). Hermafroditizm görülür. Protandri vardır ( önce erkek genital organları gelişr daha sonra dişi genital organları gelişir; körelmede de aynı sıra izlenir). Bu sistem en gelişmiş ve de en önemli sistemdir. Bunun nedeni ise sestodların komplike olan biyolojileri sırasında hiç olmazsa milyonlarcası üretilen yumurtadan sadece birkaçının olgun şerit haline gelebilmesidir. Döllenme halka içi, halkalar arası ya da parazitler arası olabilir. Erkek dölerme organları 1. testis (çok sayıda, halkanın dorsalinde, sperm üretir) 2. vasa efferentis (ince kanallardır) 3. vas deferens (spiral şeklindedir) 4. vesicula seminalis (sperm depolanır) 5. prostat bezleri 6. canalis ejaculatorius 7. cirrus (penis) 8. genital atrium Dişi dölerme organları 1. ovarium (tek loblu, ventrale doğru, yumurta üretir) 2. oviduct 3. ootype (genişlemiş kısım, yumurta döllenir ve gelişir) 4. Mehlis bezleri (kabuk oluşmu için gerekli) 5. vitellojen bezler (yumurta sarısı için gerekli) 6. receptulum seminis (sperm depolanır) 7. uterus (ootype'den köken alır, yumurta kapsülü ve paruterin organ) 8. vagina 9. genital atrium Pseudophylleidea'da uterus deliği varken, Cyclophyllidea'da yoktur. Yumurtalar: Çeşitli tiplerde olabilir. Pseudophyllidea yumurtaları tramatod yumurtalarına benzer. Yumurta sarısı ile doludur. Cyclophyllidea yumurtalarının içinde 3 çift çengele sahip onkosfer bulunur. Gelişim: İndirektir. Cyclophylidea tek ara konak (mesocestoides hariç), Pseudophylidea iki ara konak kullanır. Larva şekilleri: Cyclophyllidea 1) Cysticercus 2) Coenurus 3) Hidatik kist 4) Strobilocercus 5) Cysticercoid 6) Tetrathyridum Pseudophyllidea 1) Coracidium 2) Procercoid 3) Plerocercoid Cyclophyllidea Cysticercus: İnce çeperli, suyla dolu küçük bir kese ve içinde invagine tek scolex'ten ibaret larva formudur (0,5-1 cm). Taenia cinsina bağlı türlerde görülür. Ör: Taenia saginata (insan-barsak) / Cysticercus bovis (sığır-kas) Coenurus: İnce çeperli, içi su ile dolu, büyücek kese (ceviz/tavuk yumurtası büyüklüğünde). İçinde çok sayıda invagine scolex vardır. Ör: Multiceps multiceps (köpek barsak) / coenurus cerebralis (sığır-beyin) Strobilocercus: İnvagine olmamış bir scolex ve henüz dölerme organları gelişmemiş halkalar (strobila) taşıyan larva formudur. Ör: Hydatigera taeniaformis (kedi-barsak) / Strobilocercus fasciolaris (kemirgen-karaciğer) Hidatik kist: (Echinococcus)En kompleks yapılı cestod larva formudur. Su ile dolu ve çapı 20-25 cm'ye ulaşabilen bir kesedir. Çeperi biri lamelli tabaka, diğeri ise çimlenme yeteneğinde doğurgan tabakalardan yapılmıştır. Bu tabakadan yüzbinlerce invagine scolex (protoscolex) meydana gelir. Ör: Echinococcus granulosus (köpek-barsak) / Hidatik kist (memeli- karaciğer, akciğer) Cysticercoid: Omurgasız arakonaklarda gelişir. Büyük, invagine scolex ve kuyruk taşıyan larva formudur. Cercocystis (kuyruklu) ve cryptocystis (kuyruksuz) formları vardır. Ör: Dipylidium caninum (köpek-barsak) / larvası pire ve bitlerde gelişir. Tetrathyridium (Dithyridium): Ön kısmı daha geniş, arkaya doğru incelmiş, basık, kırışık yapıda, tek parça ve ön tarafta invagine tek scolex taşıyan larva formudur. Ör: Mesocestoides lineatus (köpek-barsak) / larvası çeşitli canlılarda gelişir. Pseudophyllidea Coracidium: Trematodlardaki miracidium'a benzeyen, suda serbest yüzebilen , kirpikli, 3 çift çengelli larva formudur. Procercoid: Coracidium'dan sonraki larva formudur. Coracidium'un girdiği kabukluda aldığı formdur. Tek parça, uzunca bir larva formu olup, posteriorunda boğumla ayrılmış, 3 çift çengel taşıyan yuvarlak bir kısım taşır. Önde cephalic invaginasyon vardır. Plerocercoid: Uzun, tek parça, ön uzunda olgunlarınkine benzer 2 bothria taşır. Artık embriyonik çengellerin kaybolduğu larva formudur. Ör: Diphyllobothrium latum (köpek-barsak) Procercoid_kabuklunun vücut boşluğunda Plerocercoid_tatlı su balıklarının kan ve diğer organlarında SINIF: CESTOIDEA ALT SINIF: CESTODA (EUCESTODA) TAKIM: PSEUDOPHYLLIDEA Yumurta: kapaklı , 3 çift çengelli onkosfer sonradan gelişir Morfoloji: - Scolex badem biçiminde - Yapışma organeli; bothria - Halkalar genç, olgun - Genital delik halka ventralinde - Uterus deliği var Gelişme: 2 ara konak, 3 larva şekli var TAKIM: CYCLOPHYLLIDEA Yumurta: Kapaksız, üç çift çengelli onkosfer var. Morfoloji: - Scolex yuvarlak, oval - Yapışma organeli; rostellum, çekmen(acetabula), - Halkalar genç, olgun, gebe - Genital delik halka lateralinde - Uterus deliği yoktur. Gelişme: 1 ara konak, 6 larva şekli var. PSEUDOPHYLLIDEA AILE: DIPHYLLOBOTHRIAE Tür: Diphyllobothrium latum Son konak: İnsan ve balık iyen carnivora Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 20-25 m boya ulaşabilir. 2 tane bothria vardır, scolex badem biçimlidir, genital delik halkanın ventralinde, yumurtalar 52-70x32-45m boyutunda, sarımısı kahverenginde, kapalı. Biyoloji: Yumurta dışkı ile dışarı çıkarılır. Suda coracidium gelişir ve serbest kalır. 1.ara konak çeşitli Crustacae (Cyclops, Diaptomus gibi su pireleri)'de gelişen procercoid 2.ara konak olan tatlı su balıklarınca alınır ve bunlarda plerocercoid gelişir (kas ve diğer organlarda). Balıkların çiğ ya da az pişmiş olarak yenmesi sonucu etken son konaklarca alınır. Önemi: Etken, yaşam süresi olan 10 yıl boyunca 7 km'lik halka oluşturabilir. D.latum vit B12'yi absorbe eder ve bu durum sonucunda enfeste canlılarda pernisiyöz anemi şekillenir. Etkene bağlı vakalar Türkiye'de bildirilmiştir ama ülkemizde çiğ ya da az pişmiş balık tüketilmediğinden bu vakalar da kesin değildir. Diphylobotrium latum Tür: Ligula intestinalis Son konak: Olgunları su kuşlarının barsağında, larvaları (plerocercoidler) tatlı su balıklarında ligulose'a neden olur. Biyoloji: D.latum ile aynı biyolojiye sahiptir. Önemi: Balıklarda paraziter kastrasyon nedenidir. Bunu, organlara basınç yaparak, antigonadotropik hormonlar salgılayarak yapar. Hasta balıklarda karın şişer, hantallaşırlar, yüzemezler, karınları patlar ve ölürler. Hastalığa ülkemizde baraj göllerindeki balıklarda rastlanır. İnsan sağlığı açısından tehlikesi yoktur. Ayıklandıktan sonra balıklar yenebilir. İtalya'da plerocercoidler tüketilmektedir. Mücadele: 1.ara konakla mücadele olanaksızdır. 2.ara konak olan balıklarla mücadele edilir. Hasta olanlar, ölenler ve karınları patlayan balılardan serbest kalan plerocercoidler su yüzeyinden toplanır. Diagramma ve Schistocephalus gibi cinsler de vardır. Spirometra erinacei, köpek, kedi gibi hayvanların incebarsaklarında parazitlenirken, Spirometra mansoni 1.ara konak olarak Crustacae'yi, 2.ara konak olarak balık, kurbağa ve yılanları, bazen de 3.ara konak olarak herhangi bir omurgalıyı kullanır. Sparganose: Plerocercois=spargonum Bazen D.latum, Spirometra gibi parazitlerin plerocercoidleri 1) sudaki kabukludayken insanlarca kabuklunun yenmesi ile alınır, 2) kurbağa, fare, yılan, balık gibi canlıların etleri ampirik tedavi yöntemleriyle yara,göz vs. üzerine tatbik edilerek primitif olarak insanların yaralarına ya da gözlerine bulaşır. Plerocercoidlerin bulunduğu kısımda irritasyona bağlı olarak kızartı, kaşıntı, şişkinlik, iltihaplanma görülür. CYCLOPHYLLIDEA AILE: ANOPLOCEPHALIDAE Tür: Anoplocephala perfoliata Son konak: Tek tırnaklılar Yerleşim: İnce barsakların alt kısımları, colon ve caecum Morfoloji: 8x1-1,5 cm. Scolex küçük, rostellum yok. Çekmenler arkasında küpe benzeri yapılar var. Yumurtalar 80m boyutunda ve Moniezia yumurtasına benzer. Onkosferi çevreleyen embriyoforun ucundaki kollar uzun ve kavuşur. Tür: Anoplocephala magna Son konak: Tek tırnaklılar Yerleşim: İnce barsak, jejenum Morfoloji: Atların en büyük şerididir. 70-80x1,5-2 cm. Yumurtaların boyutu 50 m. Scolexte küpe benzeri çıkıntı yoktur. Tür: Paranoplocephala mamillana Son konak: Equide Morfoloji: 1-4x5 cm. yumurtalar 50m boyutunda. Küpe benzeri çıkıntılar yok. Çekmenler yarık biçiminde. Embriyoforun uçları kısa ve ayrık.Atların en küçük şerididir. Ara konak: Oribatidae fam. bağlı akarlardır. Biyoloji: Yumurtayı yiyen akarlarda 4 ayda cysticercoid gelişir. Cysticercoidleri alan atlarda 6-10 haftada şeritler gelişir. Patojenite: Meradan yazın alınan hastalık Eylül Ekim ayında ortaya çıkar. Taylar 100%, erginler 60% hastalığa duyarlı. Genellikle az sayıda parazit bulunur. En patojeni A.magna'dır. Kataral -hemorajik enterite sebep olurlar. A.perfoliata ve P.mamillana az patojendir. İliocecal lokalizasyon önemlidir. Sağaltım: Niclosamide Tür: Moniezia expansa Son konak: Ruminantlar. Yerleşim: İnce barsaklar. Morfoloji: 6m x 1,5-2 cm. her halkada 2 tane genital atrium vardır. Testisler halka ortasında dağılmış ya da iki yanda toplu halde bulunabilir. Interproglottidal bezler halka posterior boyunca seyreder. Yumurtalar 50-60 m boyutundadır. Tür: Moniezia benedeni Son konak: Özellikle büyük ruminantlar. Yerleşim: İnce barsaklar. Morfoloji: 0,5-4m x 2 cm. Interproglottidal bezler sadece ortada. Tür: Thysaniezia ovilla Son konak: Ruminantlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 1,5-4,5m x 8-9 mm. Halkalarda 1 tane genital delik var. Testisler boşaltım kanallarının lateralinde. Yumurtaların 5-15'i birarada paruterin organ içinde bulunur. Tür: Stilesia globipunctata Son konak: Ruminantlar (koyun, keçi) Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: Her halkada 1 tane genitel atrium vardır. 40-60cm x 2-2,5 mm. Testisler boşaltım kanallarının medialinde seyreder. Her halkada 2 tane paruterin organ bulunur. Tür: Avitellina contripunctata Son konak: Ruminantlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 1-3m x 2-2,5 mm. Her halkada 1 tane genital delik vardır. Testisler boşaltım kanallarının her iki yanında gruplar halinde bulunur. Her halkada 1 tane paruterin organ vardır. Tür: Thysanosoma actinoides Son konak: Ruminantlar Ara konak: Oribatida ailesine bağlı akarlar. Yerleşim: İnce barsaklar, seyrek olarak safra ve pankreas kanalları Morfoloji: 35-40 cm x 8 mm. Her halkada 2 tane genital atrium vardır. Testisler halka posterioru ve ortasında bulunur. Halka posteriorlarında saçaklı yapılar vardır. Yumurtalar paruterin organ içinde bulunur. Biyoloji: Akarlar 0,5-1 mm boyutundadır. Sert kabuklu, gözsüz, serbest olarak toprakta yaşayan, organik kalıntı ve dışkı ile beslenen, bitki kök ve sap kısımlarında yoğun olarak bulunan akarlardır. Akarlarda 3 ayda vücut boşluğunda cysticercoid gelişir. Akarların otlarla birlikte alınımı ile 1,5-2 ayda şeritler gelişir. * Thysaniezia, Stilezia, Avitellina ve Thysanosoma cinslerinde yumurtada onkosferi çevreleyen armut biçimli bir embriyofor yoktur. * Anoplocephalidae ailesindeki parazitlerin olgunları tedavi edilmezse 3-4 ay yaşarlar. Cysticercoidleri akarlarda 1-1,5 yıl boyunca yaşarlar. Akar ölünce onlar da ölürler. Bu akarlar için nemli, uzun, kaba otlu meralar uygundur. Anoplocephalose: 1) mera kontaminasyonu 2) kontaminasyonun devamı ile meydana gelir. Kronik form: En çok görülen formdur. Anemi, zafiyet, yapağı bozulması, ölüm, dehidrasyon, diyare, konstipasyon ve barsaklarda atoni görülür. Akut form: Seyrek görülür. Sinirsel belirtiler (dönme, çırpınma, titreme ve diş gıcırdatma) ile seyreder. Subklinik form: Bakımlı sürülerde görülür. Semptomsuz seyreder. Sindirim sistemi belirtileri (kötü kokulu ishal) görülebilir. Yayılış: 60%'a varabilir. Teşhis: Dışkıda şerit ya da halkaya rastlanabilir. Dışkı muayenesinde yumurta/yumurta kapsülü görülebilir. Otopside olgun şeritlere rastlanır. Sağaltım: Niclosamide, Praziquantel, Albendazol, Nebendazol AILE: DAVAINEIDAE Tür: Davainea proglottina Son konak: Tavuklarda (en yaygın şerit) Ara konak: Sümüklüböcekler (cysticercoid gelişir) Yerleşim: İnce barsaklar (duodenum) Morfoloji: 1,5-5 mm uzunlukta. Halka sayısı 4-9. Rostellumda 2 sıra çengel var. Çekmenlerinde de çengel vardır. Yumurtalar ince çeperli, 30-40 m çapında Tür: Railettina tetragona Son konak: Tavuk, hindi ve diğer kanatlılar Ara konak: Kara sinek ve karıncalar Yerleşim: İnce barsaklar (duodenum) Morfoloji: 6-25 cm x 1-4 mm. Rostellumda tek sıralı çengeller vardır. Çekmenlerinde de çengeller vardır. Yumurtaların 6-12 tanesi bir kapsül içinde bulunur. Tür: Railettina echinobothrida Son konak: Kanatlılar Ara konak: Karıncalar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 9-25 cm x 1-4 mm. Çekmenlerinde çengeller vardır. Yumurtaların 6-12 tanesi bir kapsül içinde bulunur. Tür: Railettina cesticillus Ara konak: Kaprofaj böcekler Morfoloji: 4-13 cm x 1-3 mm. Kokon içinde tek bir yumurta bulunur. Çekmenler çengelsizdir. AILE: HYMENOLEPIDIDAE Tür: Hymenolepis lanceolata Son konak: Ördek ve kazlar Ara konak: Tatlı sudaki crustacea Yerleşim: İnce barsak Tür: Hymenolepis cariocea Son konak: Tavuklar (sıklıkla görülür) Ara konak: Kaprofaj böcekler Tür: Hymenolepis contaniana Son konak: Tavuk ve hindiler Ara konak: Kaprofaj böcekler Morfoloji: 2-5 mm'den 7-8 cm'ye kadar değişen boylardadırlar rostellumda çengel olabilir ya da olmayabilir. Yumurta 3 katlı koruyucu içindedir. Tür: Hymenolepis diminuta Son konak: Fare, sıçan ve insanlar Ara konak: Çeşitli arthropoda (cysticercoid gelişir) Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 20-60 cm uzunluktadırlar. Scolexte 4 çekmen vardır. Rostellum çengelsizdir. Yumurtalar ovalimsi, gri-açık kahverengi, 2 kabuklu (dış ve iç) ve 3 çift çengelli onkosfere sahiptir. Tür: Hymenolepis nana Son konak: İnsan, fare ve sıçanlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: "Cüce şerit" de denir. 2.5-4 cm uzunluktadır. Yumurtaları ovaldir. Açık renkli, grimsidir. 2 kabukludur ve içinde 3 çift çengelli onkosfer vardır. İç kabuğun kutuplarında filamentler vardır. Biyoloji: 1) Direkt 2) İndirekt (ara konak olarak arthropodları kullanır) AILE: DILEPIDIDAE Tür: Ametobotaenia cuneata Son konak: Tavuk, ördek Ara konak: Yer solucanları Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 2,2-4 mm x 1-1,5 mm. 12-24 adet halka vardır. Scolexte tek sırlaı çengel taşıyan rostellum vardır. Çekmenler çengelsizdir. Tür: Choanotaenia infundibulum Son konak: Tavuk, hindi vb. Ara konak: Karasinek, çekirge, kaprofaj böcekler Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 5-23 cm uzunluktadır. Tek sıra çengel taşıyan rostellum vardır. Çekmenleri silahsızdır. Yumurtaları 60-65 x 40-45 m boyutunda, filamentlidir. KANATLILARDA ŞERİT ENFEKSİYONLARI: En önemlisi Davaniea proglottina'dır. küçük olmasına rağmen 50%lere varan ölümler meydana getirir. Patojen kısmı scolextir. Çünkü hem çekmenlerde hem de rostellumda çengeller vardır. Davainea yumurtaları dirençsizdir. Rutubetli, sıcak ve gölgeli yerlerde 5 gün yaşayabilir. Cysticercoidleri sümüklüde en az 1 yıl canlı kalabilir. Ara konak olan sümüklüde 1000'den fazla cysticercoid bulunabilir. Ağır enfestasyonlarda duodenum mukozasında yangı, hemoraji ve ödem görülür. Klinik semptomlar ise zafiyet, anemi, ishal ve mukusta artıştır. Railettina türleri içinde en patojeni Railettina echinobothria'dır. Barsaktaki yangı şekli NODÜLER ENTERİTtir. Barsak içine gömülü scolex etrafında kazeöz nodüller şekillenmiştir. Sağaltım: Niclosamide (Mansonil, Şeridif, Tenyavet)...............................................50-200mg/kg 2-6 gün boyunca..................................................................................................................20 mg/kg Fenbendazol (Panacur) 5 gün boyunca...............................................................................20 mg/kg Mebendazol (Mebanvet)....................................................................................................10 mg/kg Praziquantel (Droncit)....................................................................................................................... Bithional (Actomer)...............................................................................................................0,2 g/kg AILE: TAENIADAE Tür: Echinococcus granulosus Son konak: Olgunları........................köpek, kurt, çakal vb.'nin incebarsakları (kedilerde seksüel olgunluğa erişemez) Larvaları.........................bütün evcil memelilerde (ruminant, sus, eq.,insan...) başta karaciğer ve akciğer olmak üzere, dalak, böbrek, pankreas, kalp, beyin, kemik iliği, bağlayıcı doku aralıkları ve dokularda. Morfoloji: Olgunlar..........................2-6 mm uzunlukta, vücut genellikle 3 halkadan oluşur. Son halkanın uzunluğu vücudun diğer bölümlerinin uzunluğundan daha fazladır. Genital atrium halka posteriorundadır. Ovarium böbrek biçimindedir. Yumurtalar......................Taenia yumurtası formundadır (yuvarlak/oval). Küçük ve kalın kabukludur. Kabuk enlemesine çizgilidir. 3 çift çengelli onkosfer taşır. KİST HYDATİK (EKİNOKOK KİSTİ): 2 tip kist vardır. 1. Uniloculer kist (kistler tek tektir,daha çok koyun ve insanda görülür) 2. Multicystic/Multivesicular kist (birbirine komşu kistlerdir. Her birni ayrı boşluğu ve sıvısı vardır. Özellikle sığırlarda görülür) Biçimleri yuvarlağımsı (yumuşak, hacimli dokularda) yada mevcut boşluk ya da aralıkları dolduran (ör:kemik iliği) gibidir. Büyüklükleri dokularda konakçı reaksiyonları ile sınırlandırılır (çocu başı ya da portakal büyüklüğünde olabilirler). Göğüs ya da karın boşluğunda iseler büyüklükleri sınırlandırılamaz (20 cm çapına varan kistler görülmüştür). Lokalizasyon; ruminantlarda 70% karaciğerde, 25% akciğerde, 5% de diğer dokularda olmaktadır. Gelişme hızları yavaştır. 6 ayda ancak birkaç mm çapında içi sıvı ile dolu kistik yapı şekillenebilir. Protoscolexler 12 ayda şekillenir. Protoscolex taşıyanlar fertil kist, taşımayanlar ise infertil kist adını alır. Sığırda 90%, domuzda 20%, koyunda ise 8% kistler infertildir. 2 şekilde gelişim tamamlanır: 1- PASTORAL SİKLUS: Evcil karnivorlarla evcil ruminantlar konaktır. Köpek, koyun, deve, Ren geyiği. 2- SILVATIC SİKLUS: Son konak yabani karnivor, ara konaklar ise yabani ruminantlardır. Avusturalya'da dingo-kanguru. Hindistan, Pakistan, Seylan'da çakal-geyik. Bu iki epidemiyolojik siklus bağımsıuz seyreder. Ancak avcılık yolu ile kırılabilir. Kanada'da Kariba(geyik)-köpek. Kırsaldan ormansala geçiş şu şekillerde olur: - Kistli evcil ruminantlar köpeklerce yenir § Enfekte av ve çoban köpeklerinin ormanda dolaşması ve buralara dışkısını bırakması ile yabani rum. enfeste olabilir. Ormandan kırsala geçiş ise şöyle olur: § Evcil ruminantlar ormanlık yörede otlarken yabani köpekgillerin bıraktıları dışkılardan yumurta alırlar. § Av veya çoban köpekleri enfekte yabani ruminantların kistlerini yer. Önemi: Hayvanlarda; - Kistler pek klinik belirtiye yol açmaz (normal doku kalmamasına rağmen) - Enfekte havanlarda karkas ağırlığı azalmaktadır - Enfekte organlar(karaciğer, akciğer, dalak) kısmen ya da tamamen imha edilir (ekonomik kayıp). İnsanlarda; Çoğunlukla klinik belirti göstermese de lokaliza olduğu organ ya da dokuya göre normal fonksiyonları bozar, ağrı yapabilir. Kistler kendiliğinden ya da ameliyat sırasında patlayabilir. Bu da anafaktik şok ya da sekonder hidatidose (echinococcose)'a neden olur. Teşhis: Hayvanlarda serolojik testler yetersizken, ancak kesim sırasında teşhis mümkündür. İnsanlarda klinik belirtiler (organların çalışmalarında aksamalar, şişlik, ağrı), röntgen, serolojik testler(KFT, FAT, ELISA, HA, presipitasyon) ve alerji testi (Casoni) ile teşhise gidilir. Sağaltım: Operasyon ile yapılır. Öncesinde Mebendazol-Albendazol kullanılır. Hastalığın prepatent süresi 4-5 haftadır.

http://www.biyologlar.com/cestoda-yassi-solucanlar-ozellikleri

Crustacea Sınıfı (Kabuklular)

Bu sınıftakilerin büyük bir kısmı sularda yaşarlar. Solungaçlarla solunum yaparlar. İki çift antenleri (Diantennata) vardır. Aynca thorax ile abdomenden çıkan çok sayıda ayakları bulunur. Crustacea 'ların üzerlerinde kireç birikmesiyle sertleşmiş bir kabuklan vardır, Bunun için bu sınıftaki artropodlara kabuklular adı verilir. Büyük bir kısmı sularda serbest olarak yaşarlar. Ancak tesbih böcekleri gibi bazı türleride karada yaşar. Bu sınıfa bağlı iki alt sınıf vardır. Bunlar; Alt sınıf: Entomostraca Bu alt sınıfta bulunan türler küçük kabuklulardır. Vücutları değişik sayıda bölümlere ayrılmıştır. Abdomenleri ise genellikle çatal şeklinde sonlanır. Küçük yapılı olan ve su piresi olarak da adlandırılan Diaptomus,Cyclops ve Daphnia’lar sularda zooplaktonları oluştururlar. Bunlardan Cyclops ve Diaptomus’lar helmintlerden Diphyllobothrium latum'a arakonakçılık yaparlar. Ayrıca Cyclops 'lar Dracunculus medinensis' e de arakonaklık yaparlar. Daphnia 'lar ise nematodlardan Acuaria ve Tetrameres'lere arakonaklık yaparlar. Bu alt sınıfta ki türlerden balıklarda ektoparazit olarak bulunan ve balıkların crustacealanrı olan cinsler önemlidir.Bunlar; Cins: Ergasilos : Tatlı su balıklarının solungaçları üzerinde ektoparazit olarak yaşarlar. Bu parazitler kanla ve epitelle beslenirler. Bu nedenlede solungaçlarda patolojik bozukluklara yol açarlar. Bu parazitle enfekte balılarda soluma güçlüğü, büyüme geriliği ve sexuel olgunluğa erişememe durumu görülür. Enfeste balıklar sekunder bakteri enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Özellikle mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Ağır enfeksiyonlarda ölümler görülür. Özellikle sıcaklığın arttığı yaz aylarında kayıplar daha fazla olur. Cins: Salmincola : Vücutları cephalothorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Büyüklükleri 4 -7 mm' dir. Dişileri yumurta çıkarır ve bu yumurtadan çıkan larvalar balıkların solungaçlarına tutunarak 5 kez gömlek değiştirir ve olgunlaşırlar. Bu cinste tatlı su balıklarının yüzgeç ve solungaçlarında yerleşir. Cins: Achtheres : Çeşitli tatlı su balıklarının solungaçlarına yerleşir. 2 -7 mm büyüklüğündedir. Cins: Lernaea : Bu cins tatlı su balıklarında en yaygın olarak görülür. Bunların sadece dişileri parazittir. Erkek ile dişi çiftleştikten sonra dişi paraziter hayata geçer. Yumurtadan çıkan larva suda serbest yüzer ve birkaç kez gömlek değiştirerek olgunlaşır. Özellikle kültür balıklanrıda ölümlere neden olur. Parazitler balıkların pullarını tahrip ederler. Buralarda ülserler oluşur ve daha sonra buralardan bakteri, mantar ve virusların içeri girmesine zemin hazırlanır. Enfekte balıklarda büyümede gerileme ve yüzme bozuklukları görülür. Cins: Argolos: Bu cinse balık biti adı verilir. Erişkinleri 6 -22 mm uzunluğunda olup, tatlı su balıklarında yaygın olarak görülür. Vücutları caput, thorax ve abdomenden oluşur. Bu türün biyolojileri biraz karışıktır. Erişkin dişi konağı terkeder ve suda bulunan çeşitli maddeler üzerine yumurtalarını bırakır. Yumurtalar içinde larva gelişir ancak yumurtayı terketmez ve 3 larval dönem geçirip yumurtayı terkeder. Bir seri gömlek değiştirir ve her gömlek değiştirmede konağını terkeder. Bu gömlek değiştirme dönemlerinde de parazittir. Biyolojisini sıcaklığa bağlı olarak 40 -100 günde tamamlar, Argulus 'lar balıkların derisini delerek kanla beslenirler. Parazitlerin beslenme yerlerinde ülserler meydana gelir ve sekunder enfeksiyonlara neden olurlar. Balıklarda ektoparazit olarak bulunan ve yukarıda yazılan cinslerin kontrolünde parazitsiz balıkların havuza alınması ve balıksız su kaynaklarının kullanılması esastır. Havuzlarda kullanılan suların süzülmesi gerekir. Ayrıca enfestasyonun görüldüğü yerlerde enfeste balıklar toplanıp imha edilmelidir. Yine havuzlarda balık sayısı azaltılmalıdır. Havuza yeni balıklar konmadan önce havuzun suyu boşaltılır ve kurutulur. Genç balıklar koruyucu amaçla ilaçlanırlar. Ayrıca larval dönemlerin ortadan kaldırılması için de ; Kalsiyum klorür (% 0.85), Bakır sülfat (% 0.2), Magnezyum sülfat (% 1.7), Organik fosforlu bileşiklerden Dipterex 0.5 ppm, Malathion 0.25 ppm oranında haftada bir defa olmak üzere 5 hafta kullanılır. Alt sınıf: Malacostraca Bu alt sınıfta bulunan crustacealar daha büyük yapılıdırlar. Vücut segmentleri sabit sayıdadır. Genellikle thoraxda 8 ve abdomende 7 segment bulunur. Bu alt sınıfta istakoz, kerevides, yengeç ve karidesler bulunur. Serbest olarak yaşayan bu kabuklular insanlar tarafından gıda maddesi olarak tüketilirler. Bunların bazıları bazı helmintlere arakonakçılık yapması bakımından önemlidir.

http://www.biyologlar.com/crustacea-sinifi-kabuklular

Büyük Beyaz Köpekbalığı - Carcharodon carharias

Büyük Beyaz Köpekbalığı Nedir? Büyük beyaz köpekbalığı,(Carcharodon carharias),genellikle soğuk kıyı sularında yaşayan,çok büyük ve hızlı yüzücü,yırtıcı bir balık türüdür.Hakkındaki ilk bilimsel araştırma,1554 yılında çıkardığı bir kitaptaki tanım ve çizimleriyle Rönesans dönemi araştırmacılarından Guillaume Rondelet’e aittir.1785’te Carolus Linnaeus çıkardığı katoloğunda (Systema Naturae),bu türü bilimsel olarak Carolus Linnaeus olarak isimlendirmiştir.Yüzyıllar boyu bu yanlış anlaşılmış balık ta Afrika’da yaşayan diğer yırtıcı kediler gibi,birazda popüler medya ve yanlış bilgilendirilen insanlar yardımıyla,bir korku kaynağı oluşturmuştur.Fakat biz burada bu köpekbalığının dünyasını inceleyip,denizler aleminde hakettiği rolü anlamaya çalışacağız. 2- İsimler ve Sınıflandırma Linnaeus’un sınıflandırma sistemi bütün türleri isim üzerinden adlandırır,genel ve spesifik olarak.Linnaeus’un kitabının onuncu baskısı,bilimsel isimler hakkında en eski yayın olarak seçilmiştir,dolayısıyla Squalus carharias büyük beyaz köpekbalığının kabul edilen en eski ismidir.Büyük beyaz köpekbalığı değişik bir genel isim altında olmalıydı,çünkü Linnaeus’tan sonraki bilim adamları farkattiler ki “Squalus” daha birçok değişik köpekbalığı temsil ediyordu.1833’te Sir Andrew Smith “Carcharodon” isminin genel (cenerik) isim olarak verilmesini önerdi,fakat Linnaeus’un verdiği spesifik ismin Sir Andrew’un verdiği genel isimle birlikte kabul edilmesi ancak 40 yıl sonra olabild Büyük beyaz köpekbalığı Lamnidae uskumru köpekbalıkları familyası grubunda yer alır.Bu familyada iki mako ve iki de porbeagle köpekbalığı türü olmak üzere dört tür daha yer alır.Bunların sadece biri shortfin mako,Güney Afrika açıklarında yaygındır.Büyük beyaz köpekbalığı için kullanılan lokal (yerel) isimler dil gruplarına göre değişiklik gösterir.Fakat ingilizce konuşulan ülkelerde “white shark (beyaz köpekbalığı) ismi yaygın olarak kullanılır.Daha az yaygın olarak ta daha eski bir kelime olan “man-eater”(insan yiyici) kelimesi kullanılır.Avustralya’da “white pointer”(beyaz değnek)kelimesi yaygındır.Daha az yaygın olarak ta “white death”(beyaz ölüm).Güney Afrika’da da bu terimler kullanılır,fakat “blue pointer”(mavi değnek) bazı büyük beyazların arkası mavimsi renkte olduğu için veya Britanya ordusundaki askerlere verilen eski bir takma isim olan “tommy” kelimesi de kullanılır.Afrikalıların kullandığı (witdoodshaai)kelimesi daha az kullanılan ingilizce isimlerin birinden gelmiştir. En çok aşina olduğumuz köpekbalıkları büyük beyaz köpekbalığı gibi,torpido benzeri ve diğer köpekbalıkları ile karşılaştırıldığında oldukça kalın,bir gövdeye sahiptir.Büyük beyaz köpekbalığının burnu kısa ve koniseldir.Gözler yuvarlak ve zifiri siyahtır.Dişler özellikle üst çenedekiler küçük testere dizilimsi keskin kenarlardan oluşan oldukça üçgensel bir yapıya sahiptir.İki metreden küçük olan bazı gençler(yetişkin olmayanlar) düz diş yüzeylerine(kenarlarına) sahip olabilirler.Beş solungaç yarığı(yırtmacı) uzundur ve hepsi göğüs yüzgeçlerinin önünde yer alır.Yetişkinlerdeki anal ve ikinci sırt yüzgeçleri neredeyse dikdörtgensel bir yapıya sahiptir ve çok küçüktür.Kuyruk yüzgeci hilal biçimindedir(üst ve alt uçlar yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir).Kabaca göze ve pelvis yüzgecine doğru uzanan bir çizgi üzerinde yer alan vücudun üst kısmı siyahtan açık griye değişir.Bunun altında,gövde beyazdır.Taze yakalanmış olanları genellikle zamanla suyun dışında(havada)solan pirinç kaplama renginde bir parlaklık gösterirler.Göğüs yüzgecinin vücuda bağlandığı yerde genellikle siyah bir nokta mevcuttur. Shortfin mako köpekbalığı görünüş olarak büyük beyaz köpekbalığına benzer.Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi renkle diğerlerinden farklılık gösterir.(Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi ona ait belirgin bir özelliktir).Daha büyük gözleri vardır.Dişleri daha dar ve düz yüzeylidir.Büyüdüğünde 4 metreye kadar ul Şekil 2:177cm olgunlaşmış dişi(Kwazulu-Natal) WHITE SHARK Sistematik Order:Lamniformes Family:Laminidae Genus:Carcharodon Species:carharias 3-Yetişme Ortamı Büyük beyaz köpekbalığı en çok kıta Avrupası sularında görülen ılıman denizlerin yakın kıyı balığıdır.Tropikal kuşaktan tamamen kaçınmak(özellikle büyük olanları),fakat özellikle Orta Amerika,tropikal Güney Amerika ve merkezi Pasifik adaları gibi bazı bölgelerde çok sık ta görülmez.Issız sulardan gelen birçok rapor,bu türün geniş bir alana yayılabilme ve hatta okyanus havzalarını karşıdan karşıya geçebilme yeteneğinde olduğunu gösterir.Büyük beyaz köpekbalıkları çoğunlukla yakın yüzey(üst) sularda bulunurlar,özellikle avlanırken,fakat istisnai bir olayda bir büyük beyaz 1280 metre derinlikte bir oltaya takılmıştır. Büyük beyaz köpekbalığı açısından zengin olarak bilinen bölgeler, muhtemelen bu bölgelerde insanla8spor balıkçıları,denize girenler,akuba dalgıçları,sörfçüler gibi)daha fazla bir etkileşimi yansıtır.Bu bölgeler Kaliforniya,ABD’nin Orta-Atlantik Federe Devletleri,Güney Afrika ve Doğu Avustralya,Yeni Zelanda ve bazı Pasifik adaları gibi yerlerdir. 4-Beyaz Köpekbalığı Ekolojisi ve Korunması Yetenekli olduğu kadar etkileyici de olan beyaz köpekbalığı(diğer deniz canlılarından ayrı)bir ortamda kalamaz.O, karmaşık kuralları olan karşılıklı bir dayanışmanın hüküm sürdüğü deniz canlılarının gerekli bir üyesidir(parçasıdır). Kıyı şeridindeki bütün ekosistemler,güneşin ışık enerjisini yakalayıp,diğer canlıların kullanabileceği bir formda paketleyen fotosentetik organizmalarla başlar.Bu bitkiler çok geniş bir otçul tarafından yenir(bu bitkiler çok geniş bir otçul hayvan kitlesini besler).Bu otçul hayvanlar etçil hayvanlar tarafından yenir(bu otçul hayvanlar etçil hayvanları besler).Bu etçil hayvanlarda daha büyük etçil hayvanlara yem olur.Bu sayede,enerji,besin zincirinin daha uzak noktalarında yer alan,çok daha büyük hayvanlara iletilir(geçer). Enerji,bir beslenme seviyesinden,bir sonraki beslenme seviyesine geçerken,yaklaşık %90’ını kaybeder.Bu nedenle ,her beslenme seviyesi,bir alttaki beslenme seviyesinin ancak 1/10(onda biri)kadar canlı madde içerir.(Bir seviyedeki bütün canlı varlıkların toplam madde miktarı,bir alttaki seviyeye göre 10 kat daha azdır).En yukarıdaki beslenme seviyesinde büyük beyaz köpekbalığı gibi en zirvedeki yırtıcılar yer alır.sayısal olarak çok nadir olmalarına rağmen,bu en zirvedeki yırtıcılar,bütün ekosistemin üzerinde bulunan bir başlıktır.Nerdeyse okyanusta olup biten her şey büyük beyaz köpekbalığını beslemek içindir.Oldukça yakın geçmişe kadar,büyük beyaz köpekbalığının ne kadar yediği hakkında çok az fikir sahibi olduk.Son zamanlarda Kuzey Atlantik’in batısında yapılmış çok önemli bir deney,büyük beyaz köpekbalığının,keskin ısı farklarındaki ortamlarda yüzüşünden kaslarındaki ısı değişimini inceledi.Bu ölçümler temel alınarak yapılan ılımlı bir tahmine göre,45 kilogram balina yağı yemiş yaklaşık 5 metrelik bir büyük beyaz köpekbalığı,1.5 ay başka hiç bir şey yemeye ihtiyacı olmaksızın yaşayabilir.Ortalama bir kütle ve yağ içeriğine sahip olan bir Kuzey deniz Fili yavrusu temel alındığında,bir yavrunun bir büyük beyaz köpekbalığına 3 ay yeteceği tahmin edilmektedir. Sonuç olarak gözüküyor ki,büyük beyaz köpekbalığı çok az bir sıklıkta bu gibi deniz memelileri ile beslenme ihtiyacındadır ve muhtemelen deniz Fillerinin beyaz köpekbalıklarınca ölümü hastalıklar,boğulmalar ve kendi aralarındaki kavgalar gibi sebeplerdeki ölüm oranı oldukça düşüktür. Zirvede bir yırtıcı olmasına rağmen,beyaz köpekbalığının da korktuğu yırtıcılar mevcuttur.1997 yılında Farallon adası açıklarında,bir öldürülen balinanın(Orcinus orca) 10-12 foot(yaklaşık 3-3.5 metre)uzunluğundaki bir beyaz köpekbalığını öldürüp yemesi gözlenmiş ve filme alınmıştır.Bu saldırıdaki öldürülen balina belki kendi yavrularını koruyordu,belki de bu atak tamamen kendisiyle av konusunda rekabet halinde olan bir rakibi devre dışı bırakma vakası idi.Bu gibi aşırı derecede ilgi çeken bazı olayların olmasına rağmen,büyük beyaz köpekbalığını yiyen doğal yırtıcılar nadirdir.Bu güne kadar büyük beyazların en göze çarpan öldürücüleri insanlar olmuştur.Bu türün eti sıkı(sertçe),beyaz ve lezzetlidir.Belki de bundan daha önemlisi,büyük beyazın çenesi ve dişleri nadir bulunan bir ganimet ve hatıra eşyası olarak dünya çapında aşırı derecede gözdedir(değerlidir).Kaliforniya açıklarında her yıl 10-20 büyük beyaz öldürülür.Yakın geçmişte bu rakama erişmedeki pay,büyük ölçüde spor için balık avlayan Kaliforniyalılara ait olmuş çene ve dişleri tutup geri kalanı atmışlardır.Bu günlerde ise,büyük beyazların büyük çoğunluğu ticari balıkçılar tarafından yanlışlıkla tutulmaktadır.Bunların bir kısmı bilimsel araştırma kurumlarına bağışlanmakta,diğerleri de genellikle internet üzerinden açık arttırmayla satılmaktadır.1993’ün ekiminde,Kaliforniya büyük beyaz köpekbalığını korunması gereken canlı türlerine dahil eden ilk Amerikan federe devleti olmuştur.1994’ün ilk gününden itibaren bütün Amerika Birleşik Devletleri sularında büyük beyaz köpekbalığının ticari ve spor amaçlı avlanması yasaklanmıştır.Büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir gemi Amerika Birleşik Devletleri suları dışında yakalanmış büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir geminin,Kaliforniya limanına yanaşmasına izin verilmez.İzin verilen yegane yakalamalar,sınırlı sayıdaki ticari balıkların yanlışlıkla yakaladıkları ile bilimsel araştırma ve eğitim amaçlı yakalamalardır. En azından Kaliforniya suları sınırları içinde,büyük beyaz köpekbalığı kanun tarafından korunmaktadır.Fakat Pasifik kıyı şeridi boyunca uzanan diğer sularda,bu muhteşem köpekbalığı tehlikeleri göze almak zorundadır.Büyük beyaz köpekbalığının aşırı derecede sınırlı olan üreme kabiliyeti göz önüne alındığında,bir yok edilme oranı bile,bu türün soyunun tamamen tükenmesi sonucunu doğurması yüksek derecede olasıdır. Kişi,büyük beyaz köpekbalığını korumak için,çok sağlam delillere dayanan bütün tavrını oluşturabilir.Büyük beyaz köpekbalığının deniz ekosistemindeki rolünü tam olarak anlamamamıza rağmen,onun çevresel önemini örnek olarak verebiliriz.Bu hayvanı ahlaksal yükümlülüklerimizden dolayı korumamız gerektiğinden bahsedebiliriz,fakat daima ahlaksal aciliyetler ve öncelikler konusunda bir tartışma söz konusu olacaktır.Muhtemelen okuyucular,büyük beyaz köpekbalığının korunması için ileri sürülen aşağıdaki sade fikri en doyurucu bulacaklardır.Büyük beyaz köpekbalığı,dünyamıza zenginlik,ilgi çekici bir farklılık,efsaneler ve gizemler katan nadir bir yabani hayvandır. 5- Boyut ve Yaş Köpekbalıklarının yaşlanması basit bir proses değildir.Bunun ana sebepleri,büyümenin beslenmeyle olan ilgisi,coğrafi alanı ve bazı türlerdeki erkek ve dişi büyüme oranının,ki yaşla yavaşlar,değişiklik göstermesidir.Araştırmacılar,ağaç tabakalarında olduğu gibi,omurga kemiğindeki kireçlenme tabakasının büyük beyaz köpekbalığının yaşını yansıttığını gösterdiler.Bu temelde Doğu Pasifik büyük beyaz köpekbalıkları 13-14 yaşında 16 ft (4.75m)’ye ulaşırlarken,Kuzey Atlantik köpekbalıklarının aynı uzunluğa 20 yaşlarında ulaşabildiğini bulmuştur. Yeni doğmuş büyük beyaz köpekbalıklarının boyu 109-129cm civarındadır.Büyüklük ve cinsel olgunluk balıktan balığa değişkenlik gösterir.Erkekler yaklaşık 9 yaşlarında,3.5-4.5m boyutlarında olgunlaşır.Dişilerse 12-14 yaşlarında,4.5-6m civarlarındayken olgunlaşırlar.Görülmüş olan en büyüklerin (5m üzerinde)çoğu dişi olmasına rağmen,bugün hala erkeklerin dişilerden daha büyük bir maksimum boyuta ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok doğru olmayan maksimum boyutlar rapor edilmiştir,bir rapordaki on yıllar boyunca tartışılmış olan 36 feet(11m)’lik bir boyutun,aslında 16 feet olduğu fakat yazım hatasına maruz kaldığı düşünülmektedir.Son yıllarda yakalanan en büyük köpekbalığı ölçülmemiştir,fakat araştırmacıların biri Malta diğeri de South Avustralya’dan olan büyük beyaz köpekbalıklarının 7m’den büyük olduğu hakkında çok az şüpheleri vardır.Bu köpekbalıkları 30 yaşına yaklaşıyorlardı.Yakın zamanlarda Gans Bay’da yakalanmış ve Cape Town’daki shark Research Centre’de incelenmiş 6m’lik bir dişinin,bir omurga bandının bir yıla eşit olduğu varsayımıyla,yaklaşık 22 yaşında olduğu tahmin edilmiştir. 6-Üreme ve gelişim Büyük beyaz köpekbalığında döllenme dahilidir ve dişiler yavruları canlı olarak dünyaya getirirler(onlar ovovovipar’dır).Kur yapma davranışları “tam olarak”bilinmez,fakat bilim adamları yaralı bireylerin,erkek erkeğe olan saldırganlığın veya çiftleşmeden önceki erkeklerin dişileri hafifçe ısırmalarının sonucu olduğuna inanırlar.Embriyolar,kendi yumurtalarının bütün sarısını tükettikten sonra,ana içindeki yumurtadan hatta diğer embriyolarla beslenmeye başlar.Büyük beyaz köpekbalığının akrabalarında da görülen bu olayı “intrauterine cannibalism”(döl yatağı yamyamlığı) olarak adlandırılır.Yavrulu dişiler belgelenmemiştir,fakat diğer köpekbalıklarında olduğu gibi,büyük dişiler küçüklerden daha fazla yavru taşırlar.Bir Avustralya dişisi 11 yavruyla bulunmuştur.Gebelik süresinin kesin olarak bilinmemesine rağmen,büyük boyutta olan dişilerde yaklaşık 1 yıl veya daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.Cape Town’daki Shark Research Centre(Köpekbalığı Araştırma Merkezi)’nde çalışan Dr. Leonardo Compago çok sayıda değişken ve bilinmeyeni de göz önünde bulundurarak,ortalama bir dişinin üreme potansiyelini izlemiştir.15 yaş ve 5 metrede olgunlaşan 30-31 yaşlarında 7.2m’lik maksimum boyuta ulaşan doğumdan sonraki bir yıllık dinlenme süresiyle birlikte her 3 yılda ortalama olarak 9 yavru doğuran ortalama bir dişinin,ölümünden önceki seneye kadar 45 yavru dünyaya getireceği tahmin edilmiştir.Bununla beraber,doğal ölümler,nispi sağlık ve çiftleşme mevcudiyeti gibi nedenlerle,dişilerin çoğu,özellikle insan etkisinin çok fazla olduğu bölgelerde,muhtemelen daha az yavru dünyaya getiriler. Bazı araştırmacılar büyük beyaz köpekbalıklarının,ılıman denizlerin kıyı sularında,kendi kendini soyutlamış yavrusunu beslemeyen dişiler tarafından dünyaya getirildiğine ve daha sonra büyüdükçe daha geniş sıcaklık ortamlarına adapte olduklarına inanırlar.Bu da büyük köpekbalıklarının açık okyanus alanlarına doğru açılmayı göze alabilmelerini sağlayan ve tropikal orta-okyanus adalarında görülmelerini açıklayan bir teoridir.Bilim adamları genç büyük beyaz köpekbalıklarının (iki yaş veya daha küçük) bilinen dağılımları ve büyüme tahminleri sonuçlarından yola çıkarak,su sıcaklıklarına karşı toleranslarının gelişimine kadar,coğrafi olarak dar sıcaklık değişimli alanların içine sınırlandırabileceklerine dikkat çekmişlerdir. 7-Yiyecek ve Beslenme Alışkanlıkları Büyükbeyaz köpekbalığının zirvede bir yırtıcı olduğu,denize çıkışı olmayan bölgelerde yaşayan insanlar arasında bile bilinir. Bu yaratığın sırf görünüşü , gücü ve korku veren çeneleri böyle bir gözlemi gerekli kılar. Fakat sürpriz bir şekilde, beyaz köpekbalıkları aynı zamanda leş ve çöp süpürücülerdir (yiyicileridir). Araştırmacılar şu aşağıdaki şeyleri mide içeriklerinde bulmuş ve kayıtlara geçirmişlerdir:Sardalya’dan mersin balığına kadar her çeşit ve büyüklükteki kemikli balıklar, diğer daha büyük köpekbalığı dahil kıkırdaklı balıklar, deniz kaplumbağaları, sümsük kuşu martı ve penguenler dahil çeşitli kuşlar, yunus, domuzbalığı, fok, ölü balina gibi deniz memelileri,abalon, diğer deniz salyangozları, kalamar,supya, denizyıldızı,yengeç dahil çeşitli omurgasızlar. Fok kolonilerinin bulunduğu alanlarda,3 m. ve daha büyük boyutlardaki büyük beyaz köpekbalıkları,çoğunlukla balıktan oluşan diyetlerini gözle görülür bir şekilde foklara doğru kaydırırlar.Jackass penguins zaman zaman ısırılmalarına rağmen çok nadiren büyük beyaz köpekbalığının midesinde görülmüştür.Özellikle önemli beslenme alanları Bird Island(Kuş Adası),Doğu Cape,Pyer ve Robben Adaları,Batı Cape gibi yerlerdir.Bununla beraber,büyük beyaz köpekbalığı,fokların bulunmadığı veya çok nadir olduğu tropikal alanlarda,kemikli balıkları diğer köpekbalıkları ve deniz memelileriyle çok rahat bir şekilde hayatta kalma yeteneğine haizdir.Şu noktaya dikkat etmekte yarar vardır ki,uzmanlaşmış bir yırtıcı,bir alanda bulabildiği bir tercihi başka bir alanda bulamayabilir,dolayısıyla büyük köpekbalıkları deniz içinde yüzen neredeyse her şeyi pusuya düşürme veya yakalama yeteneğine sahiptir. Büyük canlı fokların büyük beyaz köpekbalıklarının en zor avları arasında olduğu düşünülmektedir.Bu foklar,onları tamamen suyun dışına fırlatabilen, “ısır”ve “bırak” taktiğiyle,genellikle yüksek hızla ani bir hamleyle öldürürler.Bu eylem bilim adamlarınca savunarak öldürme olarak nitelendirilir,bir başka deyişle,köpekbalıkları bu sayede kendilerini,korku ve heyecan içindeki yaralı bir hayvanın diş ve pençelerinden korurlar.Güney Afrika açıklarında,penguenlerin bu şekilde defalarca havaya fırlatıldıkları görülmüştür.Bu davranış şekli,gerçek bir beslenme çeşidinin bir parçası olmasından çok,avıyla oynama veya avını test etme amacına yönelik olabilir.Yaralı,ölmek üzere olan av,köpekbalığı tarafından yeterince zayıf hale düşene kadar kuşatma altında tutulur ve en sonunda tüketilir. 8- Yaşayan(hala var olan)Fosil Akrabalar Yaşayan büyük beyaz köpekbalığı Carcharodon cinsi içinde sınıflandırılan beş türden biridir.Diğer dördünün nesli tükenmiştir.Şu andaki araştırmacılar inanırlar ki bugünkü büyük beyaz köpekbalığının en eski atası kabul edilen bir tür,Carcharodon landanensis,Paleocene çağında (65-57 milyon yıl önce) ortaya çıkmış ve yaklaşık aynı çağlarda bu kökten iki değişik grup(sülale,soy,nesil)oluşmuştur.Bugünkü yaşayn büyük beyazın da içinde bulunduğu birinci grup,göreceli olarak daha küçük olan C. landanensis(2-3m uzunluğundadır)ile bağlantısı (akrabalığı)olan orta dereceli fosil türlerine sahiptir.Ayrı bir cins olarak kabul edilen ikinci grup,Carcharocles,bazı araştırmacılara göre,izleri yaklaşık 50 milyon yıl öncelerine kadar gelen devasa akrabaları da kapsar.Bu kocaman köpek balıklarının evrimi vücut büyüklüğünün artmasıyla karakterize edilmiştir ve oldukça yakın zamanlara kadar yaşamış olabilir. Modern büyük beyaz köpekbalığı yaklaşık 20 milyon yıl önce Miyosen çağlarda evrim geçirmiştir(evrimleşerek bugünkü halini almıştır).Aynı zamanlarda,ikinci paralel gruptan (sülaleden) gelen (evrimleşmiş olan)Carcharodon megalodon ve C.angustidens isimlerini verdiğimiz çok daha büyük diğer iki kardeş tür dünya denizlerinde varlığını sürdürüyordu.Peru’da C. megalodon’a ait 17cm uzunluğunda dişler bulunmuştur.Bu bize gösterir ki,bu tür 13m veya daha büyük bir uzunluğa ve yaklaşık 20 ton ağırlığa erişmiştir.Bu dev yırtıcı,en azından büyük boyutta olanları muhtemelen çoğunlukla balinalarla beslenmiştir.Bazı araştırmacılar,balinaların evrimleşip,kutup sularında bol miktarda bulunan planktonlarla beslenmek için bu sulara doğru göç etme eğilimi göstermesinin bu köpekbalığı türünün neslinin tükenmesine neden olduğunu varsayalar.Bu dev köpekbalıklarının değişik sıcaklıklara adapte olamaması ve buzlu sulara göç eden balinaları takip edememesi,ana yiyecek kaynağını yılın büyük bir bölümü için kaybetmesi sonucunu doğurmuştur. Güney Afrika’da Carcharodon’un üç türünün fosilleşmiş dişleri bulunmuştur.Uloa yakınlarındaki KwaZulu-Natal’daki Miyosen tortusundan anlaşılmıştır ki modern büyük beyaz köpekbalığı C.angustidens’e ait olan fosil dişler 15 milyon yıllıktır.Daha büyük C.angustidens’lerin 15cm’yi bulan dişleri,Kwa-Zulu-Natal bölgesinde,Doğu Cape’deki Eocene yatağında ve Namibya’da bulunmuştur.Pürtüksüz dişlere sahip olan(Otodontidae familyası)Paleocene devasa köpekbalıklarına başka bir yakın grup ta Carcharodon türüyle paralel olarak evrime uğramış ve bugün hayatta olan porbeagle köpekbalıklarının (Lamna cinsi)oluşumuna yol açmıştır. 9- İnsana Karşı Saldırılar İnsanın en büyük korkularından biri,yabani bir hayvan tarafından canlı canlı yenmektir.Muhtemelen büyük beyaz köpekbalığı endişelerinin esrarı,büyük ölçüde onun uzun zamanlar boyunca sadece bu amaçla insanlara saldırması olmuştur. Rapor edilen büyük beyaz köpekbalığı saldırıları,öteki köpekbalığı saldırılarından daha fazladır.Bununla beraber rapor edilmiş bütün köpekbalığı saldırılarının %80’i büyük beyaz köpekbalıklarının nadir olduğu tropikal bölgelerde meydana gelmiştir.Bu bölgelerdeki ataklardan genellikle çekiç balıkları (bir tür köpekbalığı) ve requiem köpekbalığı sorumlu tutulmuştur.Gerçekten de Durban’daki Oceanographic Research Institute’un(Okyanus Araştırmaları Enstitusu)eski yöneticisi Dr.Davies daha1964’lerde Güney Afrika’da 7 tehlikeli türden bahsetmektedir.Bugün hala köpekbalığı saldırılarından daha fazla insan boğulmalar,arı sokmaları,şimşek çarpmaları veya yılan sokmaları gibi nedenlerle yaralanır veya ölür.Buna rağmen,büyük beyaz köpekbalıkları su içinde insan için tehlikelidir ve bazı bölgelerden diğer bazı bölgelere göre daha fazla saldırı olayı rapor edilmiştir. Amerikalı araştırmacılar 1926’dan 1991’e kadar bütün dünya çapında vuku bulmuş 115 büyük beyaz köpekbalığı saldırısı belgelemişlerdir.Güney Afrika açıklarında,altısı ölümle sonuçlanan,29 saldırı meydana gelmiştir.Güney Afrika’da 1940’tan bu yana toplam olarak 28’i ölümle sonuçlanan 89 köpekbalığı saldırısı rapor edildiği düşünüldüğünde,bu saldırıların bazılarının diğer türler tarafından yapıldığı sonucuna varılabilir. Niçin Büyük Beyaz Köpekbalıkları Tehlikelidir? Bazı popüler iddiaların tersine,biz karada yaşayanlar,okyanus ortamına doğal olarak uyamadığımız için bu büyük,hızlı,yırtıcılar insanları potansiyel av olarak görürler ve bu yüzden tehlikelidir.Aynı zamanda,sudaki, insanlara,takip edilip dışarıya atılması gereken bölgesel işgalciler olarak kabul ettikleri için de tepki gösterebilirler.Bu teori büyük beyaz köpekbalıklarını atfedilmiş,kurbanların hayatta kaldığı,tek ısırıklı saldırıları da muhtemelen açıklar.Özellikle geçmiş dönemde bir kısım film ve kitapta yapılan bazı sansasyonel köpekbalığı tasvirleri içimize korku salmak için çılgınca bir yok etme ve intikam alma karalılığı içinde olan nefret dolu canavarlar çizmiş ve onun doğal yırtıcı davranışlarını çarpıtmıştır.Hiçbir şey hakikatten öteye gidemez. 10- Denize Girenler,Sörfçüler ve Dalgıçlara Tavsiyeler Bütün önlemlere rağmen,olası bir saldırı durumunda bilinmesi gereken birkaç şey vardır. 1-En önemli şey kanı mümkün olduğunca çabuk durdurmaktır.Kol bacak gibi uzuvlardaki yaralarda çok ta fazla sıkı olmamasına dikkat ederek,sıkıca bir sargı sarılması kanı durdurmaya yardımcı olacaktır.Yumuşak ve esnek herhangi bir şeyi(kumaşı)sıkıştırıp bandaj olarak yara üzerine yerleştirin.Yaralıyı hareketsiz ve mümkün olduğunca sıcak tutun,küçük ve önemsiz bir yara gibi bile gözükse hemen tıbbi acil yardım çağırın. 2-Denize girenlerin veya sörfçülerin büyük ve önemli yaralanmalarında,yaralıyı kum üzerinde denize paralel bir şekilde yatırıp başa doğru kan akışını desteklemek için ayaklarını yukarıya kaldırın.Yaralıyı başı su tarafına gelecek şekilde yatırmayın.Gerekirse yaralının nefes almasına yardımcı olun. 3-Tıbbi yardımın gelmesini beklerken,yaralıyla rahatlatan bir edayla konuşarak onu sakin ve ayık tutun.Yaralıyı hastaneye yetiştirmek amacıyla sahilden uzağa veya bir araca taşımaya teşebbüs etmeyin.Bu yaralıyı şoka sokabilir. 4-Vücut iç sıcaklığını düşürüp yaralıyı şoka sokmasına yardım etme ihtimali olduğundan,hiçbir içecek özellikle alkollü içecek vermeyin.Yaralının dudaklarını ıslatmak amacıyla su kullanılabilir. 11- Kaynaklar: Weidnfield & Nicolson, London, 222pp. Cliff, G., S.F.J. Dudley & B. Davis. 1989. Sharks caught in the protective gill nets off Natal, South Africa. 2. The great white shark, Carcharodon carcharias. S. Afr. J. Mar. Sci., 8:131-144. Compagno, L.J.V. 1981. Legend versus reality: the Jaws image and shark diversity. Oceanus 24 (4); 5-16 -1984. Sharks of the World. FAO Species Catalogue, vol. 4,2 parts, Rome. -D.A. Ebert & M.J. Smale. 1989. Guide to the Sharks and Rays of Southern Africa. Struik Publishers, Cape Town, 160pp. Condon, T. (ed.). 1991. Great white Sharks - a Perspective. Underwater, no.17. Ihlane Publications, Durban: 1-130. Cousteau, J. -Y. & P. Coustea. 1970. The Shark: Splendid Savage of the Sea. Doubleday & Co., Garden City, 277 pp. Davies, D.H. 1964. About Sharks and Shark Attack. Shuter & Shooter, Pietermaritzburg, 237pp Ellis, R. & J.E. McCosker. 1991. Great White Shark. Stanford University Press, Harper Collins, New York, 270pp. Sibley, G. et al (eds.). 1985. Biology of the white shark. Mem. So. Calif. Acad. Sci. 9, 150pp Smith, M.M. & P.C. Heemstra (eds.). 1986. Smiths’s Sea Fishes. Macmillan South Africa, Johannesburg, 1047pp. Springer, V.G.& J.P Gold. 1989. Sharks in Questions. Smithsonian Institution Press, Washington, D.C., 187pp. Van der Elst, R. 1986. Sharks and Stingrays. Struik Publishers, Cape Town, 64 pp. Not:Alıntıdır ayrıca karakter sınırlaması olduğu için parça parça yollayabildim kusura bakmayın arkadaşlar

http://www.biyologlar.com/carcharodon-carhariasbuyuk-beyaz-kopekbaligi

İlginç Yaşamlar.... Deniz Canlıları

Suların vazgeçilmez canlıları. Kimi zaman soframızı, kimi zaman da evimizdeki akvaryumu dolduran balıklar. Torpido ya da iğ şeklindeki vücutları var. Bu vücut yapısı sayesinde su içerisinde daha az enerji harcayarak hareket edebiliyorlar. Bazen renk renk, göz alıcı güzelliğe sahip balıklarla karşılaşırız. Vahşi yaşamda bu balıklar, 0-200 m derinliklerde yaşar ve littoral balık olarak isimlendirilir. Littoral balıklar, bulunduğu bölgedeki taş, kum, resif ya da kayaların rengine sahipler. Yani kamuflaj yetenekleri var. Balıklar için bu özellik, düşmanlarından saklanmak için bir avantaj. Bu avantajı onlara verip, renk değiştirerek saklanmalarını sağlayan renk hücreleriyse dört çeşit. Kromotofor adı verilen bu hücreler, melanofor (siyah), ksantofor (sarı), eritrofor (kırmızı) ve gümüşi renkte olan iridositler. İridositler dışındaki diğer kromotoforlar, merkezi bir kısım ve uzantılarından oluşan karmaşık bir hücresel yapıya sahip. Işık, hormon ve sinirlerin etkisiyle kromotofor içerisindeki pigment granü’lleri, bu hücrenin merkezinde toplanırsa balığın rengi açık, tüm hücreye yayılırsa renk koyu oluyor. Bu özellik ani renk değişimi olarak biliniyor. Bazen de karanlık bir ortamda yaşayan ya da uzun süre böyle bir ortamda kalmış olan bir balık, yavaş yavaş kromotofor sayısını arttırarak, vücut rengini bulunduğu ortama göre ayarlayabiliyor. Bu renk değiştirme biçimi uzun süreli olup, kalıcı. İridositler dediğimiz gümüşi renkteki kromotoforlarınsa içinde özel bir renk maddesi bulunmuyor. Bunun yerine ışığı kuvvetlice kıran, guanin kristalleri içe-riyorlar. Bu kristallerin hücre içindeki yerine göre, ışığı az ya da çok miktarda yansıtmasıyla da bir gökkuşağı rengi meydana geliyor. Açık denizlerde yaşayan balıklardaysa renk karakteristik. Sırt, mavi yeşil parıltılı olup, balığın yanlarından karnına doğru gümüşi, karın tarafı da beyaz. Sofralarımızı dolduran hamsi, sardalye, uskumruda olduğu gibi… Dip balıklarından vatoz (Rajiformes), dil ve pisi (Pleuronectiformes) balıklarına bakacak olursak, sırt taraflarının koyu renkli ve karışık desenli, karın taraflarının da soluk renkli olduğunu görürüz. Karanlık çevreye uyum sağlamak için bu gibi dip balıklarında menekşe ya da siyah renk hakim. Ayrıca diplerde ve bulanık sularda yaşayan balıklarda gözler küçük. Besin aranmasında, düşmanın algılanmasında vs. gözler yerine bıyıklar ya da koklama organı gibi başka organlar görev alıyor. Bıyıklar üzerindeki reseptörler kimi zaman tat almada, kimi zaman da besin aranmasında rol oynuyor. Balıklardaki koklama organı kara hayvanlarında olduğu gibi solunum işine yaramıyor ve yutakla bağlantısı yok. Balığın gözü ile ağzı arasında bulunan burun delikleri, her iki yanında bir çift delikten oluşup burun boşluğu içinde koklama kapsülü bulunuyor. Yüzme sırasında su, ön delikten giriyor ve koklama kapsülünden geçtikten sonra arka delikten çıkıyor. Özellikle de sürü halinde gezen balıklarda bu organ, balığın kendi sürüsünden birinin ya da düşmanın kokusunu ayırt etmede kullanılıyor. Bazı balıklarda bir bireyin yaralanmış derisinden salgılanan koku maddesi, sürünün diğer üyeleri tarafından algılanarak, ortamda düşmanın var olduğunu anlamalarını sağlıyor. Balıkların birbirleriyle haberleşmesini sağlayan diğer bir yöntem de çıkardıkları sesler. Balıklarda gırtlak olmadığı için, memeli ve kuşlarda olduğu gibi ses çıkarmıyorlar. Bunun yerine sazangiller (Cyprinidae) ailesinde olduğu gibi yüzme kesesinden hava çıkarken oluşan ya da kırlangıç balığıgiller (Triglidae)ailesindeki balıklarda görülen ‘gurlama’ şeklindeki ses gibi karakteristik sesler çıkarıyorlar. Birçok balığın kendine özgü sesi var: Trachurus, Mola ve bazı Balistes türleri üst ve alt yutak dişlerini birbirine sürterek kaba bir ses çıkarıyorlar. Bazı balıklarsa süpersonik sesler çıkarıyorlar. Genellikle, süpersonik sesler çıkaran canlılar olarak yunuslar gelir aklımıza. Fakat yunuslar, denizlerde yaşayan memeli hayvanlar. Bu sevimli canlılar 2000 Hz’den az ve 100 000 Hz’den fazla olan ‘klik’ şeklindeki sesleriyle büyüklük, boyut, boşluk tayini ve aynı zamanda da doku ve objelerin yön ve yoğunluğunu algılıyorlar. Bizim duyamadığımız bu sesler, yunusun kafasının içindeki ‘melon’ adı verilen bölgeden kaynaklanıyor. Yunuslar su içerisinde hareket ederken, genellikle kafalarını yavaş biçimde bir yandan diğer bir yana döndürerek ve yukarı aşağı hareketler yaparak, çevreyi tarıyorlar. Bu tarama sırasında, çevrelerindeki nesnelerin şeklini, gönderdikleri seslerin frekansını değiştirerek ortaya çıkarırlar. Sesin geri dönüş süresi objenin yunusa olan uzaklığını belirliyor. Yunusun kafasının yan kısımları ve alt çenesi oldukça yağlı. Geri dönen ses yansımaları, bu bölge ile algılanır. Şişe burunlu yunus (Tursiops truncatus), tırtak yunus (Delphinus delphis), çizgili yunus (Stenella coeruleoalba) ve Karadeniz’de yaşayan, ama günümüzde sayıları oldukça azalmış olan mutur (Phocena phocena), yurdumuzun denizlerinde yaşayan yunus türleri. Kontrolsüz biçimde avlanma, ağlara takılmaları, besin azlığı nedeniyle sayıları oldukça azalmış bu sevimli hayvanlar hakkında ne yazık ki ülkemizde yeterli bilimsel araştırma yok. Azalan sayılarıyla halen yaşam mücadelesi veren, suların vazgeçilmez canlılarından bir diğeriyse, Mersin morinası (Huso huso). Acipenceridae ailesinden biri olan bu değerli balık, mersin balıkları içinde en büyüğü ve yurdumuzda Karadeniz’de 100-130 m derinliklerde yaşıyor. Karides, yengeç, çeşitli kabuklular ve kabuklularla beslenen bu muhteşem hayvanın boyunun 4 m ve ağırlığının 1300 kg’a ulaştığı ne yazık ki efsanelerde kaldı. Günümüzde Mersin morinasının boyu 2 m’yi bile bulmuyor. Havyarı ve lezzetli eti yüzünden aşırı avlanıyor. Yumurtlamak için tatlı sulara girmek istediğinde önüne kurulan setler yüzünden nehre giremeyen bu değerli üyemizi, gün geçtikçe kaybediyoruz. Normal olarak denizlerde yaşayıp da yumurtlamak için tatlı sulara göç eden balıklara anadrom balıklar deniyor. Mersin morinası gibi alabalıklar da (Salmonidae ailesi) anadrom balıklar grubuna giriyor. Salmonidae ailesini diğer balıklardan ayıran en önemli özellikleri sırtlarında bulunan yağ (adipoz) yüzgeci. Etleri çok lezzetli olan bu balıklar, küçük omurgasız ve balıklarla besleniyor. Ülkemizde temiz dağ sularında ve Karadeniz’de yaşıyorlar. Salmonidae ailesinin en ilginç yaşam öyküsüne sahip olan üyesi, Pasifik som balığı (Oncorhynchus sp.). 2 Aralık 1964′de, Prairie Creek balık çiftliğinde yaşanan bir olayla araştırılmaya başlandı. Yavru balıkların bulunduğu havuzda, büyük bir som balığı görüldü. Balık, iki yıl önce okyanusa bu çiftlikten bırakılmıştı. Çünkü, bu balık çiftliğinin metal klipsini taşıyordu. Balık çiftliğinin tahliye kanallarına bakıldığında 70 kadar daha som balığının havuza girmek için beklediği görüldü. Yapılan uzun süreli araştırmalar sonucu ülkemizde yaşamayan bu göçmen balığın yaşam yolculuğu belirlendi. Bir som balığının yaşamı, ekim-ocak aylarında annelerinin sığ bir akarsuda, çakıl ve kumlar arasına yaptığı yuvaya, yumurtalarını bırakmasıyla başlıyor. Suyun sıcaklığına göre gelişimini tamamlayan yumurtalar 3-5 ay sonra açılıyor. Yavrular iki ay kadar çakıllar arasında besin keseleriyle besleniyor, daha sonra aktif olarak beslenmeye başlıyor. Parlak pembe renkli ve üzeri koyu lekeli, gene som balığı yavrusuna ‘parr’ deniyor. Parr’lar gelişerek ertesi ilk baharda 25-35 gr ağırlığa ulaşıyorlar. Bu büyüklükteki bir som balığında, tuzlu suya geçiş için fizyolojik değişimler meydana geliyor ve balığın davranışları değişiyor. Renk değiştirerek gümüşi bir renk alıyorlar. Göç etmeye hazır duruma gelmiş som balığı yavrularına ise ’smolt’ adı veriliyor. 1-5 yıl boyunca okyanusta, çok uzun mesafelere göç ediyorlar. Kanada ve Alaska’da bulunan bu balıklar, Amerika, Alaska ve Japonya kıyılarında dolaştıktan sonra üremek için yumurtadan çıktıkları akarsuya geri dönüyorlar. Ne bir şelale, ne de kuvvetli bir akıntı yıldırabilir onları. Çok uzun mesafelerde gerçekleştirdikleri bu üreme göçü sırasında hiçbir şey yemiyorlar. Doğduğu akarsulara geldiğinde sığ kesimlere yumurtalarını bırakıyor ve kısa bir süre sonra da ölüyorlar. Bu şaşırtıcı yolculuğun nasıl yapıldığına ait araştırmalar, som balığının, dünyanın manyetik alanını algılayan doğal bir pusulasının bulunduğunu söylüyor. Kendi akarsularını nasıl bulduklarına gelince; dünyadaki bütün akarsuların kendine özgü bir kimyasal bileşimi var. Som balıkları da hassas koku alma sistemleriyle, yumurtadan çıktıkları akarsuların kokusunu algılayarak yolculuklarını tamamlarlar. Balıklarda göç, yalnızca denizlerden nehirlere olmaz. Normalde tatlı sularda yaşadığı halde, yumurtlamak üzere denizlere göç eden balıklar da var. Bunlar katadrom balıklar olarak biliniyor. Yılan balıkları (Anguilla anguilla) bu gruba giriyor. Ülkemizin denizlere dökülen akarsularında ve özellikle de Akdeniz bölgesinde yaşıyorlar. Okyanuslarda dünyaya gelen yılan balığı larvasına ‘Lepto-sephalus’ adı veriliyor. Leptosephalus, şeffaf ve yassı vücutlu olup, ilk günlerde iğne gibi sivri dişleriyle planktonlarla besleniyor ve hızlı bir şekilde büyüyor. Bu sırada yavaş yavaş deniz yüzeyine doğru yaklaşıyorlar. Larvaların başkalaşımı üç yılda tamamlanıyor. Eşeysel olgunluğa 6-7 yıldan sonra erişiyorlar. Erkekleri nehir ağzında kalıyor, dişilerse nehirlere doğru göç etmeye başlıyor. Tatlı suda kaldıkları sürece sırt yeşilimsi- kahve karın ve yan tarafları sarı. Bu nedenle ’sarı yılan balığı’ olarak adlandırılırlar. Tatlı sularda 15-18 yıla kadar devamlı olarak kalabilirler. Kışın soğuğundan rahatsız olan bu balıklar; göl ve nehirlerde, suyun derin kısımlarında ve çamurlar arasında kış uykusuna yatarlar. Sonbahar sonlarına doğru çok kuvvetli bir iç güdüyle tatlı sulardan denizlere göç ederler. Bu sırada renk değiştirirler. Sırt siyah, yan tarafları gümüş parlaklığındadır. Bunlara ‘gümüş yılan balığı’ da deniyor. Gümüş yılan balıklarının etleri oldukça yağlı. Baş, genç yaştakilere göre daha kısa, çeneler küçük ve dudakları ince. Denizle bağlantısı kesilmiş sularda yaşayan yılan balıklarının bile denize ulaşmak için ıslak çayırlar üzerinden geçtikleri biliniyor. Erkek ve yumurtalarını bırakan dişi yılan balıkları yumurtalarını bıraktığı yerde ölüyor. Yılan balıkları içinde bir tür var ki, bu kuvvetli göç etme içgüdüsünün yanında elektrik üretmesiyle de kendini özel kılmış. Elektrophorus electricus (elektrikli yılan balığı) 250 cm’lik boyu, 15-20 kg ağırlığıyla Güney Amerika’nın nehir ve bataklıklarında yaşıyor. Kuyruğunun her iki yanında bulunan 6000-8000 bölmeli elektrik organı, 550 volt ve 2 amper şiddetinde elektrik üretiyor. Çizgili kasların değişikliğe uğramasıyla oluşan elektrik organı, etrafı ara doku ile çevrili, disk şeklindeki elektroplakların arka arkaya dizilmesiyle oluşuyor. Bu plakların bir yüzünde sinirler, bir yüzünde kan damarları yerleşmiş. Plaklar, aynı yüzleri, aynı yöne gelecek şekilde dizilmiş. Elektrik akımının şiddeti, elektrik plaklarının sayısına ve balığın büyüklüğüne bağlı olarak değişiyor. Elektrikli yılan balığı, iki metrelik bir uzaklıktan 1 kilovvatt kuvvetinde bir etki gösterecek kadar tehlikeli. Elektrik organını genellikle korunma amacıyla kullanıyor. Elektrik akımına giren büyük memelileri ve hatta insanları bile rahatlıkla çarpıp, bayıltıyor ve şiddetli ağrılara neden oluyor.

http://www.biyologlar.com/ilginc-yasamlar-deniz-canlilari

Deniz Biyolojisi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavussun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi


Deniz Biyolojisi Hakkında Bilgi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavuşsun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi-hakkinda-bilgi

Balıklar ( Pisces)

Balık, tatlı ve tuzlu suda yaşayan, evrimleşme çizgileri farklı, soğukkanlı omurgalıların genel adıdır. Bu terim, bir sınıflandırmadan çok bir yaşam biçimini tanımlar. Bugün yaşayan balıklar genellikle 5 sınıf altında toplanır. Bu sınıflar, hava soluyan hayvanların 4 sınıfı olan amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler kadar birbirinden farklıdır. Yaklaşık 450 milyon yıllık bir geçmişi olan balıklar, bu süre boyunca, hemen her çeşit su ortamına uyum sağlayacak biçimde gelişmiştir. Kara ortamına geçiş sürecinde büyük bir değişime uğrayarak 4 ayaklı kara omurgalılarına dönüştüklerinden, aslında kara omurgalılarının ilk ataları bu su canlılarıdır. Balık dendiğinde genellikle, yüzgeçleri olan, solungaçlarıyla solunum yapan, gövdesi kaygan ve suda hareket etmeye elverişli olan su hayvanı akla gelir. Ne var ki, bu tanıma uymayan balıkların sayısı, uyanlarından çok daha fazladır. Bazılarının gövdesi uzunlamasına genişlemiş, bazılarınınki kısa kalmış, özellikle dipte yaşayanlarda yassılaşmış, birçoğunda da yanlardan basılmıştır. Ağızlarının, gözlerinin, burun deliklerinin ve solungaçlarının konumu da türden türe büyük bir değişiklik gösterir. Balık vücudunun temel yapısı ve işlevi bütün öbür omurgalılarınkine benzer. Kara omurgalılarının vücudunu oluşturan 4 temel doku balıklarda da vardır: Dış yüzeyleri kaplayan epital doku, bağ ve destek doku (kemik, kıkırdak ve lifsi dokularla türevleri), sinir dokusu ve kas dokusu. Tipik balık vücudu, yüzmeye uyarlanmış aerodinamik profilli ve iğ biçimindedir: baş, gövde ve kuyruk bölümlerinden oluşur. Yaşamsal önemdeki organları içeren gövde boşluğu genellikle vücudun ön alt yanındadır. Bu boşluğun arka ucunda, anüs yüzgecinin tabanının hemen önünde, dışkıların boşaltıldığı anüs deliği bulunur. Omurilik ve omurga, kafa iskeletinin arka bölümünden başlayıp sırt, gövde boşluğu ve kuyruk bölgesinden geçerek kuyruk yüzgecinin tabanında sonlanır. Balıklarda çok değişik üreme biçimleri görülmekle birlikte, en yaygın olanı dişinin suya bıraktığı sayısız, küçük yumurtanın vücut dışında döllenmesine dayanır. Açık denizlerdeki yüzey balıklarının yumurtaları genellikle suya asılıymış gibi duru; kıyı ve tatlı su balıkları ise yumurtalarını deniz dibine yada bitkilerin arasına bırakır; hatta bazı türler bir salgıyla yumurtalarını kayalara yada bitkilere yapıştırır. Yumurtaları dölleyecek olan spermalar erkeklerin gövde boşluğundaki 2 (bazen 1) erbezi içinde üretilerek , süt kıvamındaki ve rengindeki bir sıvıyla suya boşaltılır. Kemikli balıklarda, erbezlerinin her birinden çıkan bir sperma kanalı, anüsün arkasındaki ürogenital deliğe, köpekbalıklarında ve vatozlarda ise dışkılığa açılır. Ayrıca bazı balıklarda, erkeğin spermalarını dişinin yumurta kanalına boşaltmasını (iç döllenme) sağlayan bir tür çiftleşme organı vardır. Balıklara duyu organları açısından bakarsak; koku duyuları, hemen hemen tüm balıklar için büyük önem taşır. Çok küçük gözlü bazı yılanbalıkları, besininin yerini bulabilmek için görmeden çok koku duyusuna güvenir. Tat duyusu da balıkların çoğunda çok gelişmiştir; yalnız ağız boşluğunda değil, başın ve vücudun bazı bölümlerinde de tat alma organları bulunur. Beslenme, tehlikelerden kaçınma ve üreyerek soyunu sürdürme açısından belki de en önemli organ gözdür. Balıkların gözü temel yapısı ve işleviyle bütün diğer omurgalılarınkine benzese de, çok değişik yaşam koşullarına uyarlanmış olduğundan değişik özellikler gösterirler. Karanlık ve loş ortamlarda yaşayan balıkların gözleri genellikle büyüktür. Ama başka bir duyusu aşırı gelişerek baskın duruma geçerse gözlerin işlevi azalır. Onlarda ses algılama ve denge, birbirleriyle çok yakın bağıntısı olan iki duyudur. Suyun içerisinde kolayca yayılan ses dalgaları, özellikle düşük frekanslı dalgalar, balıkların baş ve gövde içi sıvıları ile kemiklerine çarparak işitme organlarına iletilir. Balıklarca algılanabilen ses frekanslarının alanı insanlarınkinden çok değişiktir; bu da sesin sudaki yayılma hızından ileri gelir. Bir çok balığın, dişlerini birbirlerine sürterek yada başka yollarla birtakım sesler çıkarıp birbirleriyle iletişim kurdukları sanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/baliklar-pisces

HAYVAN GÖÇLERİ

Hayvanların bir kısmında bir dizi düzensiz yer değiştirme hareketleriyle, bir başka biyocoğrafik bölgeye kayma görülmektedir. Bunun yanısıra memeli, kuş, balık ve böceklerin zaman zaman göç ettikleri bilinmektedir. Göçün eski çağlarda da ortaya çıktığı, yazılı ve sözlü kaynaklardan anlaşılmaktadır. Örneğin; çekirge, kuş, sıçan ve lemming göçleri gibi. Göçte çok sayıda birey hareket eder. Göçü ortaya çıkaran en önemli nedenlerin başında üreme, yavruların yetiştirilmesi, kış gelmeden önce bulunduğu bölgeden uzaklaşma, besin kıtlığı ve topluluğun içinde bulunduğu bölgenin taşıyabileceğinden çok daha fazla büyümesi vs. sayılabilir. Düzenli göç edenlerde, göçün ortaya çıkması fizyolojik bir olaydır ve hormonlarla yakın ilişkilidir. Özellikle böcek göçleri bir felaket şeklinde ortaya çıkar. Göçmen çekirgelerin zararları eski Mısır’lılardan beri bilinmektedir. Son yıllarda Kuzey Afrika'da görülen bir çekirge sürüsünün bir trilyon birey içerdiği tahmin edilmişti. Bazı kızböcekleri, kelebekler ve kınkanatlılar çok aşırı kalabalıklaştıklarında göç sürüleri oluştururlar. Bu göçleri sırasında sık sık karalardan ayrılıp, açık denizlere doğru yayıldıkları da olur. Yorulan ve ölen bireyler, kıyılarda, bazen kilometrelerce uzayan şeritler meydana getirirler. Kuzey Amerika'da mevsimsel kelebek göçleri yapılır. Örneğin çok sayıda hükümdar kelebeği (Danaus plexippus) her yıl 32. ve 48. kuzey enlemleri arasında gider gelir. Kışı güneyde geçirirler. Uçuş mesafeleri 300 km. dir. Avrupa beyaz lahana kelebeği (Pieris brassicae) de zaman zaman çok büyük sürüler oluştururlar. Bir gece kelebeği otan Laphygma exigua, bazı yıllarda Azerbaycan'dan Batı Avrupa'ya kadar göç edebilmektedir (1964 yılında milyonlarca bireyin oluşturduğu sürü, hava akımının yardımıyla yaklaşık 14 gün içerisinde 3.500 km.lik mesafe katetmişti). Omurgalı hayvanlardan ise başta balıklar olmak üzere birçok göçmen tür vardır. Bunlardan en bilineni ringa balıklarıdır. Eşeysel olgunluğa erişmiş milyarlarca balık, önce büyük sürüler oluşturur ve daha sonra da yumurtlamak için yüksek denizlerin kıyı sularına göç ederler Tonbalıkları, uskumrular ve morina balıkları da sürüler halinde yer değiştirir. Fakat bu değeri balıkların hareketi, avlama için, genellikle balıkçılar tarafından izlenir. Diğer türler, örneğin sombalığı, kolanbalığı vs. üremek için ırmak ağızlarını arar ve uygun bir yumurtlama alan buluncaya kadar yukarılara çıkmaya devam eder. Bu şekilde tuzlu sulardan tatlı sulara geçen balıklar “Anadrom Balıklar” olarak adlandırılmaktadır. Bu tersini, yani tatlı sulardan tuzlu sulara göç eden balıklar da “Katadrom Balıklar” olarak adlandırılmaktadır. Katadrom balıklar (tatlı sulardan tuzlu suya geçenler), yukarıdaki anadrom balıkların (tuzlu sulardan tatlı sulara göç edenler) tersine hareket eder. Bunların gelişmeleri tatlı sularda tamamlanır. Eşeysel olgunluğa erişen hayvanlar yumurtlamak için bu defa denizlere göç ederler. Örneğin Avrupa yılanbalıkları (Anguilla anguilla) Batı Atlantik'teki Saragossa Denizi'ne göç eder ve orada yumurta bırakırlar. Yumurtadan çıkan larvalar daha sonra analarının geldikleri yerlere geri dönerler (Golf-Stream Avrupa kıyılarına taşınmalarında etkili rol oynar). Saydam olan bu larva-ergin balıklar daha sonra nehir ağızlarına ve oradan da nehirlere girerler. Başkalaşımları üç yıl sürer. Eşeysel olgunluğa erişen yılanbalıkları denizlere dönmek için on yıl süreyle tatlı sularda beslenirler. Tatlı sudan, yumurtalarını bırakacakları Saragossa Denizi'ne göçleri yaklaşık 1.5 yıl sürer. Göçlerinin ortaya çıkmasında nelerin etkili olduğu , balıkların Atlantiği nasıl yüzerek geçtikleri ve yumurta koymak için bireylerin bizzat Saragossa Denizi'ne nasıl ulaştıkları ayrıntılarıyla bilinmemektedir. TUCKER'e göre bunlar yumurtlama bölgesine ulaşmadan yolda ölmektedir (belki sadece yumurtaları sürüklenmektedir!). Ergin Amerika yılan balıklarının göç etmek zorunda oldukları mesafe çok kısadır. Amerika yılanbalıklarının Saragossa Denizi'nde açılan yumurtalarından çıkan larvalar, olgunlaşmak için çeşitli yönlerde göç etmektedirler. Bu araştırıcıya göre, bu arada bir grup balık yavrusu da Avrupa'ya yönelmektedir. Bu yaklaşıma göre Avrupa yılanbalıklarının tümü aslında Amerika yılanbalıklarının soyundan gelmektedir. Bu olay (tatlı su yılan balıkların göçü) son zamanlarda, kıtaların kayma kuramına dayanarak bazı açıklamalar getirilmiştir. Kuşlardaki göç etkinliği çok daha belirgindir. Kuşların önemli bir kısmını göçmen kuşlar oluşturur. Kuluçka bölgelerini yılın soğuk mevsimleri gelirken terk ederler. Gerek Bering araştırmaları ve gerekse çok sayıda kuş gözlemevindeki çalışmalar, göç yollarının ayrıntılı bir biçimde saptanmasına olanak vermiştir. Denizkırlangıçlarının (Sterna macrura) göçü çok ilginçtir. Yıl boyunca devam eden göçlerle, Kuzey Amerika'dan Antartika'ya ulaşılır. Kuşlar içinde en uzun ve en hızlı uçuşu, Pasifiğin ıslıkçı altın yağmurkuşu (Charadrius dominicus) gerçekleştirir. Bu kuş, Alaska ile Havvaii Adaları arasındaki 3.300 km. mesafeyi 35 saatte uçar. Leyleklerin (Ciconia alba), Avrupa'dan Güney Afrika'daki kışlama bölgelerine göçü ve geçtikleri yerler konusunda ayrıntılı bilgiler elde edilmiştir. Bir grup leylek İspanya üzerinden, diğer bir grup ise Türkiye üzerinden Afrika'ya göç etmektedir (harita). Hayvanların, göç uçuşu sırasında, bilindiği üzere genellikle, ters V harfi şeklinde bir uçuş düzenleri vardır. Uçuş yönünün nasıl saptandığı, birçok bilginin elde edilmiş olmasına karşın, henüz ayrıntılarıyla açıklanamamıştır. Örneğin, radyo dalgalarının posta güvercinlerinin geri dönüş yönlerini şaşırmalarına neden olduğu gözlenmiştir. Yine gece göç eden çimen sivrisinekleri gökyüzündeki yıldızlardan yararlanarak yönlerini tayin etmektedirler. Bu durum deneysel olarak da gösterilmiştir. Kuş göçlerinin bir kısmı ise ara sıra yapılan düzensiz geri çekilme ve yayılma hareketleridir. Örneğin Sibirya çam kestane alakargası (Nucifera caıyocatactes) sadece soğuk kışlarda Orta Avrupa'ya kadar uzanmaktadır. Yine bir başka örnek üveyiktir (Streptopelia turtur); 1938 yılında Güney Doğu Avrupa'dan Orta Avrupa'ya göç etmeye başladı ve daha sonra da tüm Avrupa'ya yayıldı. Memelilerde de birçok hayvan türü göç etmektedir. Birkaç yarasa türünün göçü biribirinden yüzlerce kilometre uzakta olan yaz ve kış konaklama bölgeleri arasında gerçekleşir. Toynaklılardan bazı türler, uygun otlak bulmak için göç eder. Bunlarda, göç, otlak ve tuz yalama bölgelerini bulmak için yapılabildiği gibi, ren geyiklerinde olduğu şekilde yüksek dağların kar erime sınırı boyunca da yapılabilir. Lemminglerin (Lemmus lemmus) göçleri düzensiz aralıklarla yapılır. Kuzey tundraların bu kemirgenleri bazı yıllarda aşırı derecede çoğalarak populasyon büyümesi açısından patlama noktasına ulaşır. Bu durum bireylerde huzursuzluğa neden olur ve sonuçta milyonlarca bireyden oluşan sürüler meydana gelir. Yönlendirilmemiş bu kitleler, çoğaldıkları bölgeden ayrılarak göç etmeye başlarlar. Büyük zararlara neden olan bu göçler çoğu kez deniz kıyılarına kadar devam eder ve orada denize dökülerek son bulur.

http://www.biyologlar.com/hayvan-gocleri

HAYVANLARIN YAYILIŞI VE İNSAN

İnsan ve hayvan arasındaki ilişkiler aslında ekolojinin konusudur. İnsanlar, ekonomik nedenlerle, hayvanların dünya üzerindeki yayılışını sınırlayan, daraltan ve genişleten önemli bir etken olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle dolaylı olarak hayvan coğrafyasını ilgilendirmektedirler. 1. Av Olarak Hayvanlar İnsanların bugün olduğu gibi geçmişte de bitkisel besinlerin yanısıra, hayvansal besinlerden de yararlanmış oldukları fosillerden anlaşılmaktadır. Birkaç bin yıl öncesindeki insan kültürünün avcılık ve toplayıcılık özellikleri çok belirgindi. İnsanlar av hayvanlarının (ve keza balıkların) bulundukları bölgeleri keşfetmek ve buralarda yaşamak zorundaydılar. Av hayvanlarının çokluğu ve yayıldıkları bölgeler sınırsız değildi. Dolayısıyla, insanların yaşayacağı bölgeler, bir çeşit av hayvanlarının varlığı ile hem sınırlanmış hem de düzenlenmiş oluyordu. Tarih boyunca, insanlar ya bunları bizzat belirli bölgelerde yetiştirmek ya da yabani sürülerin göçlerini izlemek zorunda kaldı. Kuzey kutbuna yakın ve göçebe olan bir kısım halk, bu kültür düzeyini, günümüzde de sürdürerek, rengeyiği sürülerinin mevsimsel göçlerine uygun olarak, sürekli yer değiştirmektedir. Av ile avcı arasında zaman zaman dalgalanmalar ortaya çıkmakla birlikte, genelde bir denge vardır. İki tür arasındaki bu duyarlı denge, çoğu kez insanın etkin müdahalesiyle, av aleyhine bozulmaktadır. Öyleki, bazen tümüyle etçil durumuna geçen insan, bir taraftan av hayvanlarını bir taraftan bitkisel besin kaynaklarını tüketmektedir. Yeni Zellandaya göçmen olarak gelip yerleşen insanlar, çok kısa bir zaman sonra devekuşlarından sonuncu moayı (Euryapteryx gravis) da ortadan kaldırmıştır. Denizlerdeki balıklar aşırı avlanma sonucu azaldı ve hatta bazıları tükenmeye yüz tuttu. İleri avlanma yöntemleri ve özellikle artan insan nüfusu av hayvanları üzerindeki etkinliğini her geçen gün biraz daha arttırarak birçok türün yayılışını sınırlamış, birçoğunun da varlığını ortadan kaldırmıştır. Kuzey Amerika bizonlarının sayısı, 1700 yılında yaklaşık 60 milyon civarındaydı ve doğal bir dengeye kavuşmuştu. Amerika'da Pasifik demiryolunun yapılması ve avlanma amacıyla yapılan uçuşlar, bu sayıyı, 1850 yılında sadece birkaç düzine bizon kalacak şekilde azalttı. Yine yaklaşık aynı tarihlerde Amerika göçmen güvercininin (Ectopistes migratorius) soyu tüketiliyordu. Hatta bir sürek avında bu türün 2 milyon bireyi vurulmuştur. Özellikle yalıtılmış ıssız adalardaki türler çok ürkektir. Uçma içgüdüleri kısmen kaybolmuştur. Deniz yolculukları sırasında bu adalara çıkılır, özellikle yaşlı ve orta yaşlı bireyler kaçamadıklarından kolayca yakalanırdı. Hatta bu hayvanlara kolay temin edilen erzak gözüyle bakılırdı. Bu şekilde, Mauritius'da, 1681 yılında, büyükhindinin (Raphus cucullatus) soyu tüketildi, 1768 yılında Behring adasında hayatta olan son denizineği (Hydrodamalis gigas) öldürüldü. Avrupa'da teknolojik gelişmelerin daha hızlı olması, bazı hayvan türlerinin burada çok daha önce ve çok daha hızlı bir şekilde tükenmesine neden olmuştur. Bir kısım tür de gittikçe azalmaktadır. Örneğin 1920 yıllarında milyonlarcası öldürülerek derisi işlenen Avustralya ayısına (Phascolarctos cinereus) bugün sadece hayvanat bahçelerinde ya da koruma altına alınmış özel bölgelerde rastlamak mümkündür. Zoologlara göre yüzlerce kuş ve memeli türünün bu şekilde önce sayıları azaldı ve daha sonra da soyları tükendi. Günümüzde birçok ülke bazı yasal önlemlerle hayvan varlığını koruma altına almıştır. Tükenme eşiğine gelmiş olan bazı türler de zoologlar tarafından önce hayvanat bahçelerinde ya da özel üretim yerlerinde üretilmeye ve daha sonra da uygun alanlara yeniden yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Hayvanları korumak için uluslararası örgütler kurulmuştur. Bunlar soyu tükenmekte olan hayvanların isimlerini, sayılarını, yaşama alanlarını ve gelişme özelliklerini içeren bir kırmızı kitap (redbook) hazırlayarak sözkonusu türlerin izlenmeye alınmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar. Sportif amaçla avlanan türlerin birçoğu anavatanlarından çok uzaklara taşınmış ve doğada üretilmiştir. Örneğin alabalıklar (Salmo trutta) yeryüzündeki uygun tüm dağlık bölge sularında yetiştirilmektedir. Bu hayvanlar gittikleri yerlere çok iyi uyum sağlamış, hatta oraların doğal toplulukları gibi belirli bir populasyon büyüklüğüne ulaşmışlardır. Kızılgeyik (Cervus elaphus) And dağlarına ve Yeni Zellandaya başarılı bir uyum sağlamış ve asıl yaşama alanlarınkinden çok daha güçlü ve büyük populasyonlar oluşturmuşlardır. 2. Evcilleştirme Avcılık ve toplayıcılık döneminden sonra, bilindiği üzere, yerleşik toplum düzeni başladı. Artık yerleşim alanları çevresinde, halkın gereksinmelerini karşılayacak hayvansal ve bitkisel ürünler yetiştirilmeye başlanmıştı. İnsanlık tarihinde hayvan besleme, bitki yetiştirmeden çok önce ortaya çıkmıştır. İnsanlar, başlangıçta yabani hayvan sürülerinin serbestçe yer değiştirmesine engel oldular, ağıllarda, ahırlarda tuttular ve onları doğal düşmanlarından ve uygun olmayan iklim koşullarından korudular. Böylece, ilk olarak doğal seçilim devre dışı bırakıldı, daha sonra, çiftleştirilmelerinde eş seçimleri de yönlendirilerek evcilleştirilmeler gerçekleştirildi. Yabani ırklara özgü özelliklerin zamanla azaltılması, evcil hayvan ırklarındaki kalıtsal yapının oluşumunu sağladı. Evcil ırklarda, çok belirgin biçimde, vücut büyüklüğü arttı, pigmentler azaldı. Dolayısıyla daha iri ve daha açık renkli posta sahip ırklar oluştu. İnsanlar, köpekleri, Orta Taş Devri'nde kurdun bir soyundan evcilleştirdiler. Amaç, bu soyun yırtıcı özelliğinden avlanmada yararlanmaktı. İlkçağlarda evcilleştirilen at ve sığır gibi koşum hayvanlarının, tarımsal işleri çok kolaylaştırmış olduğu anlaşılmaktadır. Bundan sonra evcilleştirilmiş olan tüm yabani hayvanlarda, et ve süt gereksinmelerinin karşılanması, yani beslenmeye doğrudan katkısı düşünüldü. Ancak evcilleştirmede, bunların deri ve yapağılarının, giyimdeki önemi de çok etkili oldu. Dünya nüfusunun hızla artmasına uygun olarak evcilleştirme çalışmaları da arttı. Fakat yabani hayvan varlığında önemli derecede azalmalar oldu. Bugün yaşayan büyük memeli hayvan türlerinin çoğunluğu evcilleştirilmiştir. Evcilleştirme süreci yenilerini yetiştirme çabalarıyla devamlı geliştirildi. Geçmişte, geliştirilen çeşitli hayvan ırklarından birçoğu hâlâ soylarını sürdürmektedir. Yabani hayvanlardan evcilleştirilen yeni soylar daha çok beslenme ve tarımsal amaçlarla insanlığın hizmetine sunulmaktadır. Örneğin bu tür yeni araştırmalardan bir tanesi de misköküzû (Ovibus moschatus) için yapılmaktadır. Misköküzû, kuzeyde yaşayan eskimolara yeni bir kaynak sunabilmek için Kanada'daki araştırma laboratuvarlarında ve yetiştirme merkezlerinde evcilleştirilmektedir. Bu hayvanlar çok kanaatkardır. Tundranın bitki örtüsüyle beslenir ve su gereksinmesini kar ile karşılayabilir. Yapağıları Keşmir keçisininki kadar değerlidir. Balık yetiştiriciliği de özellikle son yıllarda büyük artış göstermiştir. Doğu Asya'da bataklıklarda ya da sular altındaki pirinç tarlalarında bin yıldan beri sazan yetiştirilmektedir Bu yöntemin ilk defa M.Ö. 2.100 yıllarında kullanılmış olduğu ileri sürülmektedir. Avrupa'da sazan yetiştirilmesine Orta Çağ'da başlanmıştır. Bu çağda perhiz yemeği olarak balık kullanmak gelenek haline gelmiştir. Ancak günümüzde balık yetiştirilmesi tamamen ekonomik amaçlıdır. Daha önce Roma'da deniz balığı mürenler (Muraena helena) kıyılardaki bataklıklarda yetiştiriliyordu. CESAR'a verilen bir ziyafette, HİRTUS tarafından yetiştirilen 6.000 balığın kullanıldığı bilinmektedir. Efsaneye göre bu balıkların semirtilmesinde köleler kullanılmıştı. Alabalıklardan Salmo trutta'nın yanısıra Amerikan gökkuşağı da gittikçe artan miktarlarda yetiştirilmektedir. Diğer balık türleri (turna balığı, yeşil sazan, sudak) de çok sayıda doğal ve yapay göletlerde üretilmektedir. Avrupa havuz balıkçılığının zenginleştirilmesinde Çin çayır balığı (Ctenopharyngodon idella) önem kazanmaya başlamıştır. Bu balık diğer tüm havuz balıklarının aksine bitkisel besinleri de kullanabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarin-yayilisi-ve-insan


Hayvansal Dokular

Hayvansal dokular, yapısına,görevlerine göre epitel doku,bağ ve destek doku,kas doku,sinir doku olmak üzere dört bölümde incelenir. A.Epitel Doku * Vücudun iç ve dış yüzeyini örter. * Hücreleri sık dizilişli, hücreler arasında çok az ara madde var. * Bütün doku,bağ dokusundan yapılmış taban zarı üzerine oturur. * Kan damarları taşımaz.Beslenme ,bağ dokusu aracılığı ile difüzyon ile olur. * Epitelyum dokunun başlıca görevleri şunlardır. Koruma: Vücudu fiziksel,kimyasal ve mikroskobik etkenlere karşı korur. Emme:İnce bağırsakta bazı maddelerin emilimini sağlar. Salgı yapma:Süt,göz yaşı gibi salgıları salgılar. Duyu:Çevreden gelen uyarıları alır. Bu görevlerin birden fazlasını yapana rastlanabilir(İnce bağırsak). Epitel Doku üç bölümde incelenir. 1.Örtü epitel 2.Bez epitel 3.Duyu epitel 1.Örtü epiteli: Örtü epiteli vücudun iç ve dış yüzeyini örter.Hücrelerinin şekil ve dizilişine göre tek ve çok katlı olmak üzere iki çeşit örtü epiteli vardır. A.Tek katlı epitel:Tek katlı epitel dokunun hücreleri tek sıra halinde dizilmiştir. a.Tek katlı yassı epitel:Hücreleri yassıdır.Örneğin vücudumuzda akciğer alveollerinde ve kılcal damarların yapısında bulunur. b.Tek katlı kübik epitel:Hücreleri küp şeklindedir.Örneğin,vücudumuzda böbrek kanallarında , yumurtalığın üzerinde , tiroit bezinde bulunur. c.Tek katlı silindirik epitel:Hücreleri silindir şeklindedir.Örneğin mide ve ince bağırsağın iç yüzeyinde bulunur.Soluk borusu ve üreme kanallarındaki silindirik epitellerin silerli vardır. B.Çok Katlı epitel: * Omurgalıların üst derisinde bulunur. * Derinin epidermisi; Yassı,kübik ve silindirik epitel hücrelerinin çok katlı olarak üst üste sıralanmasından meydana gelir.En alttaki sırada yer alan hücreler silindir şeklindedir ve tek sıra halinde taban zarı üzerine oturmuştur.Bu hücrelerin mitoz bölünme ile oluşturduğu yeni hücreler , üst tabakalara doğru itilirken şekilleri değişir ve yassılaşır.Yüzeydeki yassı epitel hücreleri ölüdür. Bunlar daha alttaki canlı hücreleri ısı,ışın,kimyasal maddeler gibi dış etkilerden korur. * Çok katlı epitelde, dış yüzeye doğru itilen hücreler difüzyon ile besin sağlayamaz duruma geldiklerinde sitoplazmaları azalır ve katılaşmaya,keratin maddesi oluşturmaya başlar.Keratinleşen hücreler ölür.Böylelikle epitel dokunun üzerinde,içleri keratin ile dolu hücrelerden oluşan koruyucu bir tabaka oluşur. * Vücudun daha az basınçla karşılaştığı bölgelerde bulunan çık katlı yassı epitelde keratinleşme olmaz .Yemek borusu ile ağız boşluğunun bazı bölgelerinde bulunan çok katlı epitel buna örnektir. * Çok katlı epitel dokuda bulunan pigmentler insanda deriye renk verir. Pigment hücrelerinin büyük bir kısmı melanin denen renk maddesi taşır. Melanin mor ötesi ışınları emerek vücudun güneş ışınlarının Zaralı etkilerinden korur.Güneş ışınları melanin sentezleyen hücrelerin çalışmasını artırır. 2.Bez epiteli * Bez epiteli kübik veya silindirik epitel hücrelerinin değişimiyle meydana gelir. * Salgı maddesi enzim veya mukus gibi maddelerdir. * Bez epiteli hücrelerin sayısına ve salgıların döküldüğü yere göre çeşitlere ayrılır.Hücre sayısına göre ; Bir Hücreli Bezler: • Genellikle silindirik bir epitel hücreden oluşur. • Bir hücreli bezlerden bazıları mukus salgılar.Mukus salgılayan tek hücreli salgı bezine goblet hücresi denir. • Solunum organlarında, mide ve bağırsak duvarında mukus salgılayan hücreler ile kurbağa derisinin her zaman nemli olmasını sağlayan hücreler, goblet hücresine örnektir. Çok Hücreli Bezler: • Birden çok salgı yapan hücrelerden meydana gelir. • Epitel hücresinin bazıları tüp şeklinde çıkıntılar oluşturur. • Çok hücreli bezler salgılama şekillerine göre üç grupta incelenir. a.Ekzokrin (Kanallı)Bezler: * Salgısını bir kanalla veya doğrudan doğruya vücut boşluğuna veya vücut dışına boşaltan bezlerdir. * Tükrük,ter ve yağ bezleri , gözyaşı,böbrek ve sindirim kanalı bezleri ve meme bezleri bu tip bezlerdir. b.Endokrin (Kanalsız) Bezler: * Salgılarını doğrudan doğruya kana verirler. * Salgılarına hormon denir. * Hormonlar ekzositoz yoluyla kana salınırlar. * Dolaşım sistemine katılan hormon,kan aracılığıyla etki edeceği hedef organa ulaşıp burada etkisini gösterir. * Hipofiz, epifiz,tiroid,paratiroid,böbrek üstü bezleri timüs bu tip bezlerdir. c.Karma Bezler: * Bunlar hem enzim çıkaran, hem de hormon salgılayan bezlerdir. * Pankreas mide,yumurtalık,testis bu tip bezlerdir. * Pankreas, insulin ve glukagon hormonlarını doğrudan kana verirken, sindirim enzimlerini de bir kanal ile ince bağırsağa verir. 3.Duyu Epiteli: * Dış ortamdan gelen fiziksel,kimyasal ve optik uyarıları alan özelleşmiş epitel hücreleridir. * Duyu epitelinde yenilenme yoktur. * İç kulakta kurti organında, burunda koku soğancığında, dilde tat cisimciklerinde, gözde retina tabakasında bulunur. * Koku alma hücreleri, epitel hücrelerinin farklılaşması ile oluşurlar.Aldıkları uyarıları nöronların denridine kadar iletirler.Tat alma hücreleri epitel hücrelerinden oluşurlar.Uyarıları nöronlara ulaştıracak uzantıları yoktur. Dentridler hücrelere kadar uzanır.Omurgalıların beyin ve gangliyonlarında, miyelince fakir bazı dendrid uzantıları serbest larak epitel dokusu içerisine kadar uzamıştır.Bu serbest sinir uçları almaç adını alır. B.Bağ ve Destek doku: * Çeşitli doku ve organları birbirine bağlar,desteklik sağlar.Ayrıca vücudun savunmasında görev alır. * Bağ dokusunun en önemli özelliği hücrelerinin arasında boşluklar olmasıdır. Bu boşluklar hücre ara maddesi ile doludur. Bağ dokusu; Temel bağ doku, kıkırdak doku, kemik doku, yağ doku ve kan doku olarak ayrılır. 1.Temel Bağ doku: * Bu doku hücreleri,hücre ara maddesi ve liflerden oluşur. * Dokular içerisinde ara maddesi en az olan doku tipidir. * Kan damarları bulunur. * Temel bağ dokusunun esas hücresine fibroblast denir.Fibroblastlar bağ dokunun liflerini yapar;daha sonra fibrositlere dönüşür. * Bağ dokuda bulunan makrofajlar ve lökosit hücreleri fagositoz yoluyla vücuda giren yabancı maddeleri ve mikropları yok eder. * Bağ dokuda bulunan mast hücreleri genellikle kan damarlarını yakınında bulunur;heparin ve histamin salgılar.Heparin damar içerisinde kan pıhtılaşmasını engellerken, histamin kılcal damarların geçirgenliğini artırır. * Bağ dokusunda bulunan melanosit hücreleri deriye renk verir.Daha çok gözün iris tabakasında bulunurlar. * Bağ dokunun lifleri proteinden oluşur ve hücreleri bir arada tutar.Kollojen lifler,elastiki lifler ve ağsı lifler olmak üzere üç çeşit bağ doku lifi vardır. Kollojen lifler demetler halinde bulunur, beyaz renkte görünür,mekanik etkilere karşı çok dirençlidir(Aşil dendonu).Elastiki lifler,sarı renkli görünür.Az gerilir,bırakılınca eski haline döner.Özellikle yüz ve boyun bölgelerini örten derinin dermis tabakasında bulunur.Ağsı lifler doku ve organların etrafını sararak onlara destek olur. * Embriyonik evrede mezoderm tabakasından meydana gelir. 2.Kıkırdak Doku: * Bulunduğu yere sertlik ve esneklik sağlar. * Bütün omurgalıların embriyonik döneminde kıkırdaktan yapılmış bir iskelet vardır.Ergin köpek balığı ve vatoz balığında iskelet kıkırdaktır.Diğer omurgalı hayvanların embriyoları geliştikçe kıkırdak dokunun yerini kemik doku alır.Eklemlerde, kaburga uçları gibi yerlerde kemikleşme olmaz,bu bölgeler hayat boyu kıkırdak kalır. * Kıkırdak doku hücrelerine kondrosit denir.Kondrositler bir kapsülle çevrilmiştir.Kapsülün içinde bir veya birkaç kıkırdak hücresi bulunur.Stoplazma ile kapsül arasında kalan boşluğa kondroplast denir.Kıkırdak dokunun hücre ara maddesine kondrin denir. * Kıkırdağın büyümesi, beslenmesi ve onarımı kıkırdak zarı sayesinde olur. * Kıkırdak hücreleri arasında sinir hücreleri ve kan damarları bulunmaz.Besin ve oksijenin iletilmesini artık maddelerin dışarı atılması difüzyon ile olur. * Embriyonik evrede mezoderm tabakasından meydana gelir. Kıkırdak dokusu,ara maddesindeki bağ dokusu liflerinin çeşidine göre üçe ayrılır. Hiyalin Kıkırdak • Hücre ara maddesi homojen,saydam ve beyaz mavim tırak renktedir. • Ara maddedeki kolojen lifler sayesinde basınca dayanıklıdır. • Omurgalı hayvanların embriyoları ile köpek balıklarının erginlerinde bulunur. • Ergin omurgalılarda kaburgaların uçları,burun,soluk borusu,eklem başlarında,bronşlarda bulunur. Elastik Kıkırdak • Hücre ara maddesinde elastiki lifler bulunur.Bükülme özelliğine sahiptir.İçinde az miktarda kollojen lif bulunur. • Elastiki kıkırdak; kulak kepçesi ,östaki borusu,ses tellerinde bulunur. Fibröz (Lifsi) Kıkırdak • Hücre ara maddesinde kollojen lifler boldur,kıkırdak hücreleri azdır. • Basınca ve çekilmeye karşı dayanıklıdır. • Uzun kemiklerin eklem yerlerinde,omurlar arasında ,diz kapağında,göğüs ve köprücük kemiklerin oynak yerlerinde bulunur. 3.Kemik Dokusu * Omurgalıların iskeletini oluşturan kemikler kemik dokudan meydana gelir. * Embriyo döneminde 8. haftadan itibaren,iskeleti oluşturan kıkırdakta mineral birikmesi ile kemik doku gelişmeye başlar. * Kemik doku ya kıkırdak dokudan veya embriyodaki mezenşim hücrelerinden meydana gelerek embriyonal bağ dokusu içinde oluşur. * Kemik dokusu canlı kemik hücreleri ile bu hücrelerin salgıladığı cansız ara maddeden oluşur. * Kemik hücresine osteosit,kemik dokunun ara maddesine osein denir.Hücre ara maddesinin organik kısmı kemik hücresi tarafından salgılanan protein ve kollojen liflerden oluşur.İnorganik kısmını kalsiyum fosfat,kalsiyum karbonat,kalsiyum florür,magnezyum,potasyum gibi minareler oluşturur. * Yaş ilerledikçe bu in organik tuzların birikimi arttığından yaşlıların kemikleri sertleşerek çabuk kırılan bir yapı kazanır.Yaşlılarda kemik yıkan hücreler, kemik yapan hücrelerden fazla olduğundan özellikle kadınlarda östrojen hormonunun azalmasıyla da kemik erimesi yani osteoporoz görülmektedir. * İn organik tuzların yetersizliğinde ise kemik yumuşak kalır,iskelet eğilir. Buna raşitizm denir.C ve D vitamini ile onarılır. * Kemiklerde iki farklı doku görülür. * Canlı vücudun da inorganik maddelerin en fazla bulunduğu yer kemik dokudur. a.Sert (sıkı) kemik doku:Pürüzsüz görünümlü ve sert yapılıdır.Kemiklerin dış yüzünde ve uzun kemiklerin gövdesinde bulunur.Bu dokuda bulunan kemik hücrelerinin zarı yoktur. * Havers kanalları kemiğin ortasından geçen sarı kemik iliği kanalına paralel uzanırlar. * Havers kanallarını birbirine bağlayan yan kanallar da volkman kanalı denir. Bu kanallarda kan damarları ve sinirler bulunur.Kemik hücreleri kan damarlarından oksijen ile besin sağlarken artık ürünleri de aynı yolla kana verir. b.Süngerimsi Kemik doku:Düzensiz boşluklardan oluşan gözenekli yapıya sahiptir.Gözeneklerin içinde kırmızı kemik iliği bulunur.Bu doku yassı,kısa kemiklerin içinde ve uzun kemiklerin uç bölgesinde bulunur Süngerimsi kemik dokuda alyuvar ve akyuvar hücreleri üretilir. * Uzun kemiklerin ortasında bulunan sarı kemik iliğinde akyuvar hücreleri üretilir. * Kemiğin en dışında periost denilen bir bağ dokusu örtüsü bulunur.Periost kemiklerin beslenmesini , onarımını ve enine büyümesini sağlar. * Kemiğin boyca uzamasını kıkırdak tabaka sağlar.Kıkırdak tabaka kemikleştik den sonra eklem kıkırdağı boyca uzamayı devam ettirir. Kemik Dokunun görevleri: • Kas ve eklemlerle birlikte hareketi sağlar. • Önemli organları korur. • Kaslara ve organlara tutunma yüzeyi oluşturur. • Vücudun mineral deposudur. • Kemik dokuda kan yapımı da olur. 4.Yağ Doku * Özelleşmiş bir bağ dokusudur. * Yağ sentezi yapan hücrelere lipoblast denir.Hücreleri yuvarlak ve büyüktür. İçleri yağ damlacıkları ile doludur. * Yağ hücrelerinin arasında ağsı ve kollojen lifler bulunur. * Embriyonik evrede mezoderm tabakasından meydana gelir. * Yağ doku organların etrafında ve deri altında toplanır. * Vücutta harcanmayan yağın depo edilmesini sağlar.Deri altındaki yağ doku vücut ısısını korur.Derinin kurumasını önler. * Enerji üretimi sırasında yağ doku çok enerji sağlar. * Yağlar hafif olduğu ve az yer kapladığı için göçmen kuşların uzun süre uçmasında kolaylık sağlar. * Yağın yakılması ile metabolik su açığa çıkar. 5.Kan Doku Kan dokusu, kan hücreleri ve hücre ara maddesinden oluşur.Kan hücreleri ; alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcuklarından (trombosit) oluşur. Ara maddesi plazmadır. a.Plazma Plazma kanın ara maddesidir.Plazma, madde taşınması ve geçişine yardım eden hafif bazik (pH=7.4) bir sıvıdır.Kanın % 55’ini kan plazması,% 45’ini ise kan hücreleri oluşturur. Kan plazmasının % 90-92’si su,% 7-8’i protein,geri kalan ise inorganik maddelerden oluşur.Kan proteinleri albumin,globulin,fibrinojen,heparindir. Kanın pıhtılaşmasından(Serumda fibrinojen bulunmaz) sonra , hücrelerinden ayrılmış , açık sarı renkli sıvı kısma serum denir.Serumda amino asit,basit karbonhidratlar, lipit, vitamin, antikor,hormon,enzimler,madensel tuzlar,azotlu artıklar (üre,ürik asit), oksijen, karbondioksit ve azot bulunur. b.Kan hücreleri Alyuvarlar(Eritrositler) * Sağlıklı insanlarda ortalama olarak erkeklerde 1mm3 kanda 5 milyon, dişiler de ise 4,5 milyon kadar alyuvar bulunur. * Doğumdan önce karaciğer ve dalakta, daha sonra kırmızı kemik iliğinde üretilir. * Memelilerde olgunlaşırken çekirdeklerini kaybederler, diğer omurgalılarda çekirdeklidir. Çekirdeklerin kaybolması ile yüzey daha çok genişler.Bu nedenle daha fazla CO2 ve O2 taşıyabilir. * Yapılarında demirli bir protein olan hemoglobin bulunur.Hemoglobin demir mineralinden dolayı kana kırmızı renk verir.Alyuvar vücutta hemoglobin yardımı ile O2 ve CO2 taşır. * Yükseklere çıkıldıkça oksijen miktarına bağlı olarak sayıları artar. Proteinlerle birlikte kan ve vücut sıvısının asit baz dengesini kurar. * Bölünmez , yaklaşık ömrü 120 gündür. * Ömürleri biten alyuvarlar karaciğer ve dalakta parçalanır. * Kan plazmasının hareketiyle pasif olarak taşınır. * Memelilerin olgun alyuvarlarında çekirdek, mitokondri , endoplazmik retikulum ve ribozom yoktur. Akyuvarlar (Lökositler) • Vücudu hastalık yapıcı mikroplardan korur.Bazı çeşitleri mikropları fagositozla , bazıları da antikor ve antitoksin üreterek savunma yaparlar. • Ortalama olarak 1 mm3 kanda 6-10 bin (Kan hücrelerinin % 0,3’ü) arasında akyuvar bulunur. • Başta kemik iliği olmak üzere timüs, dalak ve lenf düğümlerinde meydana gelir. • Çekirdekli hücrelerdir.Amipsi hareket ederler. • Hemoglobin taşımadıklarından renksizdirler. • Dolaşımı katılan akyuvarlar bölünme yeteneklerini kaybederler. • Ömürleri 3-4 saat veya 3-4 gündür. • Kan sıvısı içinde aktif olarak hareket ederler. • İltihaplı durumlarda ve lösemide sayıları artar. • Akyuvarlar, sitoplazmalarında taneciklerin olup olmamasına göre granülü ve granülsüz diye ikiye ayrılır. 1.Granüllü akyuvarlar:Kırmızı kemik iliğinde yapılır.Çekirdekleri boğumlu , sitoplazmaları bir zarla çevrilmiş , granüllü yapılardır.Bazofil ,eozinofil ve nötrofil olmak üzere üç çeşittir. a.Bazofil:Kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen heparin salgılar, histamin taşırlar.Yaralanmalarda yaranın kızarıp şişmesine , ağrı ve acının oluşmasına neden olurlar. b.Eozinofil:Çekirdekleri iki parçalıdır.Parazit ve alerjik hastalıklarda sayıları artar.Bu hastalıklarla savaşırlar. c.Nötrofil:Vücuda giren yabancı madde ve mikropları fagositozla yok ederler. 2.Granülsüz akyuvarlar:Lenf düğümlerinde , dalak ve timüs gibi lenf dokularında meydana gelir.Sitoplazmaları granülsüz ve homojendir.Yuvarlak ve tek çekirdeklidir.Lenfositler ve monositler olmak üzere iki çeşittir. a.Lenfosit: Büyük ve yuvarlak çekirdekli ve az sitoplazmalıdır.Vücutta esas oluşum yerleri lenf düğümleridir.Sinir dokusu hariç her türlü dokuda bulunur. T lenfositleri hücresel bağışıklıktan sorumludur.B lenfositleri antijenlere karşı antikor salgılayarak kandaki yabancı maddelere saldırır.Ağız ve burun yoluyla vücuda giren mikro organizmalar lenf düğümü olan bademcikler tarafından yok edilmeye çalışılır. b.Monositler:Granülsüz ve en büyük akyuvardır.Oval veya fasulye şeklinde çekirdekleri vardır.Dokular arasında hızla hareket edebilen ve 100 kadar bakteriyi yutabilen makrofajlara dönüşür.Fagositoz yapar ve kılcal damarlardan doku aralarında geçebilir.Bu özellikleri ile ömürleri tükenmiş hücre ve dokuları parçalar. Kan Pulcukları (Trombositler) • Kırmızı kemik iliğinde büyük çekirdekli hücrelerin (Mega karyosit) parçalanması ile oluşur. • Çekirdekleri yoktur, renksiz ve küçüktür. • 1 mm3 kanda ortalama 300 bin trombosit bulunur. • Ömürleri en fazla 8 gündür. • Kanamalarda , kanın pıhtılaşmasını sağlayarak, kan kaybını önler. • Karaciğer ve dalakta makrofaj hücreleri ile fagositozla yok edilir. c.Kan Grupları: İnsanlarda A, B,AB ve O olmak üzere dört çeşit kan grubu bulunur.Ayrıca M ve N grupları da bulunur.Kan grupları alyuvarda bulunan protein yapılarına göre belirlenir.Alyuvarlarda A proteini (anglotinojen=antijen) bulunduran kan A kan grubu , B proteini bulunduran kan B grubudur.Alyuvarlarında her iki proteini de bulunduran AB kan grubudur.O kan grubunun alyuvarlarında kan grubunu belirleyen protein yoktur.Kanın plazma bölümünde antikor(aglütinin) bulunur. O kan grubunda hem A hem de B grubu alyuvarlarını çökerten anti-A ve anti-B antikoru vardır.AB grubunda ise antikor bulunmaz. Kan nakillerinde kan veren kişinin alyuvarlarındaki antijenine , alacak kişinin plazmasındaki antikoruna bakılır.Bu nedenle O kan grubunun plazmasında antikor bulunmadığı için genel verici, AB kan grubunun plazmasında antikor bulunmadığı için genel alıcıdır. Rh sistemi Alyuvarlarında Rh antijeni bulunduran kan tipine Rh pozitif (Rh+) bulunmayan Rh negatif (Rh-) denir. C.Kas Doku * Uzun silindirik ya da iğ şeklindeki hücrelerden oluşur. * Yenilenme yetenekleri çok azdır. * Kas dokusunu oluşturan hücrelerin zarlarına sarkolemma , sitoplazmalarına sarkoplazma denir. * Kas hücreleri mitokondri, endoplazmik retikulum ve sarkoplazma bakımından zengindir. * Sarkoplazma içinde kasılıp gevşeme özelliğindeki miyofibril denilen telcikler yer alır.Bu telcikler ise aktin ve miyozin denilen proteinlerden oluşur. Miyofibriller bir araya gelerek kas demetlerini oluşturur. * Kemiklerle birlikte hareket sistemini oluşturur.Vücudun şeklini korur ve vücudu desteklik sağlar. * Kaslar tüm uyarılara kasılma ve gevşeme şeklinde tepki gösterir.Bu özelliği ile hareket, dolaşım , boşaltım, sindirim , solunum, üreme gibi olayların gerçekleşme sağlanır. * Kaslar yapı ve çalışmalarına göre; düz kas , çizgili kas ve kalp kası olmak üzere üçe ayrılır. Düz Kas Çizgili Kas Kalp kası Beyaz renklidir. Miyoglobin den dolayı kırmızı renklidir. Kırmızı renklidir. Lifler uzun, iğ biçimli ve sivri uçlu şekillidir. Lifleri uzun, silindirik ve kalın uçlu şekillidir. Silindirik lifler uzundur, dallanır ve kaynaşır. Enine çizgileri yoktur. Enine çizgileri yoktur. Enine çizgileri vardır. Her lifin ortasında yassı ve uzun bir tane çekirdeği vardır. Her lif çok çekirdeklidir. Çekirdek hücrenin kenar kısımlarında yer alır. Her lif bir veya iki çekirdeklidir.Çekirdek hücrenin ortasında bulunur. İsteğimiz dışında otonom sinir sisteminin kontrolünde çalışır. Bunlara istemsiz kaslar. İsteğimize bağlı merkezi sinir sisteminin kontrolün de çalışırlar.Bunlara istemli kaslar denir. Kalp kası, çizgili kas olmasına rağmen isteğimiz dışında çalışır. Kasılma hızı yavaş, kasılmış kalabilme yeteneği, en fazladır. Yorulmaz. Kasılması çok hızlı, kasılmış kalabilme yeteneği en azdır. Çabuk yorulur. Kasılma hızlı, kasılmış kalabilme yeteneği fazladır. Yorulmaz. İç organlarda bulunur. Yapacakları görevlere göre farklı şekillerde olur.Ör:bu kaslar bağırsakta uzunlamasına ve halka şeklinde; mide de uzunlamasına,halka ve çapraz şeklinde bulunur. İskeleti sarar ve hareketi sağlar. Yapacakları görevlere farkı şekillerde olurlar. Ör: Ağız ve anüste halka;kol ve bacakta mekik;yüz,sırt ve karında yelpaze şeklinde bulunur. Kalp çeperinde bulunur. Solucan, salyangoz gibi omurgasızlar düz kaslara sahip olduklarından hare- ketleri yavaştır.Böcekler çizgili kaslara sahip olduklarından hareketleri hızlıdır. Işık mikroskobunda bakıldığında sitoplazmadaki miyofibriller açık ve koyu bantlar halinde görülür. Miyo fibrillerin gösterdikleri bu enine bantlaşma nedeni ile çizgili kas adını alır Miyofibrillerin aktin ve miyozin protein- leri bulunur.Aktin ve miyozin birlikte aktomiyozin adını alır.Aktin proteini, ışığı az kırdığından mikroskopta bakıldı- ğında açık renkte görülür.Buraya izotrop bölge ve I bandı denir.Miyozin proteini ise ışığı çok kırdığından,koyu renkte görülür.Bu bölgeye anizotrop veya A bandı denir.Kasılma ve gevşeme bu iki proteinin birbiri arasında kayması dır. Çizgili kaslara göre daha az miyofibril bulundurur. Enine bantlaşma gösterdiği için çizgili kasa benzer. Kas telleri kısa boyludur. Birbirine bağlandıkları yerlerde ara diskler bulunur. Kalp kası embriyonun dördüncü haftasından itibaren kasılıp gevşemeye başlar. Çalışması hayat boyu devam eder. D.Sinir Doku * Sinir doku uyartıları alma , iletme ve gerekli cevapları verme özelliği olan hücrelerden yapılmıştır. * Sinir hücrelerine nöron denir.Nöronlar vücudumuzun dışından ve içinden gelen uyarıları merkezi sinir sistemine taşır, orada oluşan cevapları tepkime organlarına getirir. * Bir sinir hücresi , çekirdek ve sitoplazmadan oluşan büyük bir hücre gövdesi ile hücre gövdesinden çıkan çok sayıda uzantılardan oluşur. Nöron gövdesinde golgi aygıtı , mitokondri,nisill tanecikleri ve nörofibriller bulunur.Nisill tanecikleri granüllü endoplazmik retikuluma benzeyen taneciklerdir.Bu taneciklerin sayısı sinir dinlendiğinde artar.Nörofibriller dendrit,akson ve hücre gövdesinde bulunan uyartıların iletimini sağlayan ince iplikçiklerdir. Hücre gövdesinden tek veya daha fazla sayıda çıkan kısa ve dallanmış uzantılara dendrit denir.Dendritler sinir hücresine gelen bilgiyi alır ve hücre gövdesine iletir.Nöron gövdesinden uzun ve tek bir uzantı çıkar.Buna akson denir. • Aksonların üzerini ince bir zar örter.Ortasında ise yarı sıvı plazma bulunur.Beyin ve omurilikte bulunan nöronların aksonları miyelinlidir.Bu yapı uyarının daha hızlı taşınmasını sağlar.Otonom sinirler miyelinsizdir. • Miyelin kılıfı nöron çeşidine göre kesintiye uğrayarak ranvier boğumu yapar.Ranvier boğumlarında miyelin yoktur.İmpulslar buradan atlamalı olarak geçtiğinden hızı artırır. • Schwann kılıfı, schwann hücrelerinden oluşur. • Sinir dokuda ayrıca görevleri sinir hücrelerine destek olmak, onları beslemek ve koruyucu kılıflarını oluşturmak olan yardımcı olan hücreler (glialar) bulunur. • Sinir hücrelerine farklılaşma çok fazla olduğundan sentrozomları kaybolur.Bundan dolayı sinir hücreleri bölünerek çoğalamaz,yenilenemez Nöronların ömrü,bulunduğu canlının ömrü kadardır. • Sinir telindeki uyartının elektriksel ve kimyasal olarak dalgalar şeklindeki yayılmasına ‘sinir impulsu’ denir. • Nöronlarda taşınan bütün uyarıların yönü, hücre gövdesinden aksona doğrudur.Nöronlar uzantıları vasıtası ile bez hücrelerine ve kaslara bağlanır. • İki sinir hücresi birbiri ile doğrudan bağlanmaz.Bir nöronun aksonu ile diğer nöronun dendritinin yada gövdesinin karşı karşıya geldikleri yere sinaps denir.Sinaps bir boşluktur.İmpulslar bir sinir hücresinden diğer sinir hücresine sinapstan geçerek iletilir.Nöronlar iletimi sağlayan nörotransmitter madde salgılar. • Sinir hücreleri çalışırken çok fazla enerji harcarlar. Dinlenme halinde nöronların dış yüzü pozitif, iç yüzeyi negatif yüklüdür.Nöron uyarıldığında ise yükler yer değiştirir.İletim aktarıldığında ise yükler eski konumuna dönerler.Böylece yeni bir uyartının başlanması sağlanır. • Embriyonik evrede ektoderm tabakasından meydana gelir.

http://www.biyologlar.com/hayvansal-dokular-4

Parazit çeşitleri

Daha çok bilgi için: Parazitik ikizler ve Parazitik yapışık ikizler Parazitler host üzerindeki etkileşimlerine göre sınıflandırılırlar. Ciddi olanlarına köpeklerdeki kalp kurdu örnek verilebilir. Konağın dış yüzeyinde yaşayanlar Dış parazitler (örnek Akarlar) ve içinde yaşayanlar İç parazitler (tüm Parazitik kurtlar). Bazen taşıyıcı olan Ara konaklar üçüncül bir parazit veya hastalığı bulaştırabilirler. Hücreler içi parazitlere örnek çeşitli mikroplar olabilir. Saz ardıçkuşu tarafından büyütülen bir Ağaçkakan.Sıradışı parazitizme karıncayı yavaş yavaş içten yiyen Ophiocordyceps unilateralis olarak bilinen bir mantar verilebilir. Bu noktadan sonra mantar karıncanın beynine yerleşmeye başladığında bir çeşit zombiye dönüşen karınca mantarın yönlendirmesine göre yürümeye başlıyor. Özellikle Tayland’ın bazı bölümlerinde görülen bu mantar türünün ele geçirdiği karıncalar daima ormanların içlerine doğru yürüdükten sonra yerden yaklaşık 25 cm yukarıdaki mantarın üremesine elverişli yapraklara dişleri ile tutunup hareketsiz kalıyorlar. Bundan sonra mantar kurbanına başka parazitlerin de bulaşmasını engellemek için karıncanın etrafında bir koza örüyor ve ziyafetine devam ediyor. Mantarın karınca'nın beynini nasıl kontrol edebildiği ve en son olarak karıncanın çenesini kapalı tutan kasları yemesi ise bilim adamlarını şaşırtan bir detaydır. Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür parazitime örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir aynı zamanda bu davranışa yakın bulunan Sosyal parazitlere diğer kuşları yavrularının babysitterliğe manupule ederek yetiştiren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada bakıcı konağı yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan bazende yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu Kuluçka parazitizmi 'örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşitidir. Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Aykılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine insanda yaşamaz. Tıp ve Alternatif Tıp'ta Çin aktarları parazitik solucanları afrodizyak, görmeyi artırmak vb faydaları için kullanmışlardır. Sosyo ekonomik düzeyi düşük kişilerde gelişmiş ülkelere göre özellikle kanser, enflamatuar bağırsak hastalıkları, kireçlenme gibi rahatsızlıkların daha az görülmesi Amerikalı bazı profesorlerin dikkatini çekmiş risk altındaki kişilere solucan yumurtaları verilmesi ile deneylere başlanmıştır. Bu araştırmalar tartışma aşamasında ve kansere yakalanmamış hastalar için geçerlidir. Östrojen salınımı azaltan kist hidatikin meme kanseri riskini düşürerek, erken alındığında bulunduğu bölgedeki kanser oluşumları'da tartışılmıştır. Bazı formuna önem veren balet, aktrist gibi sanatçılar tenya yumurtası yutarak obeziteye karşı sağlıklı olduğunu düşündükleri yöntemleri uygulamıştır. Bazı balık türleri sedefli, funguslu cilt hastalıklarında ve sülük çeşitleri kirli kanın temizlenmesinde, adi sinek kurtçuklarıda gangrenli ve toksik dokuları temizlemesinde kullanılmıştır, Bazı kuş türleri tüylerinin arasına yerleştirdikleri canlı karıncalar yardımıyla temizlenir. Adi sineğin larvasında bulunan toksinden bilimadamları güçlü yeni bir antibiyotik üzerine çalışmalarını sürdürmektedir bu yine hayvanseverlerinde tepkisine yol açmıştır. Bazı kuş türleri timsahın diş aralarındaki artıklarla beslenirken timsah ağzını açık bırakmaktadır. Bazı ufak balık türleri köpekbalıklarının üzerine yapışarak atık derilerdeki bakteri oluşumunu engellemektedir, köpekbalığı ve timsah gibi vahşi türlerin kendilerininde bu yaratıklara nezaketli davranmaları doğal seleksiyonda dayanışma olabileceği gibi zayıf bir bünye yada aç yeni bir parazit için yukarıda sayılan dostluklar her koşulda geçerli olmayabilir.

http://www.biyologlar.com/parazit-cesitleri

BALIKLARDA ÜREME SİSTEMİ

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs Bütün bu anlatılanların yanı sıra görsel olarak dişi ve erkeklerin türlere göre kendine göre ayırt edici özellikleri mevcuttur. Örneğin Afrika bölgesinde Tanganyika ve malwi göllerinde yaşayan balıklarda genellikle erkeke bireyler dişilere göre renklidir. Diğer dere ve göllere yaşayan vatoz türlerinde ise erkek bireylerde boynuz adı verilen başın dorsal kısmında çıkıntılar ( dikensi ) yapılar mevcuttur. Bazı bireylerde ise dişi ve erkek ayrımı balığı elinize aldığınızda anlaşılabilir. ( Ergin Dişi bireylerin karnını bastırdığınızda ( sağdığınızda) yumurta dökerler. erkek bireylere aynı işlemi uyguladığınızda ise beyaz renkli sperm bırakırlar. Yayın balıklarında Üreme döneminden önce erkek ve dişiyi birbirinden ayırt etmek oldukça zordur. Üreme safhasının hemen öncesi dişilerin karınlarının şiş olmasıyla cinsiyet ayrımı daha kolay olur. Deniz baliklarinda genelde erkekler daha koyu renkli ve sirt alt ve kuyruk yuzgecleri daha sivri bir sekilde biter kafa yapilari disilere gore bazi turlerde daha kabarik siskin olur...ve genelde erkekler daha duz vucuda sahiptir.. disilerde ise renkler daha soluk olmakla beraber sirt,alt,ve kuyruk yuzgeci daha kisa duser...bazi turlerde arkeklerden daha iri ve bazi turlerde daha kucuk yapida olabilir disi baliklar daha genis karin kismina sahiptir ve anus bolgesi daha genis olur havyar doneminde olan balikta karin yanlarindan bir tombullasma gorulur ve anus disa yakindir.... Tatlı suda ise ureme zamanlarinda erkek baliklarda sazan familasi icindekilerde kafada beyaz benekler olusur bu baligin es zamaninda oladugu icin dir ve dolleme yapmaya hazir bir baliktir...ve erkek baliklar daha duzgun ve zayif bir vucuda sahiptir genelde... disi baliklar ise daha genis vucudlu ve ureme zamaninda unus disa cikar ve siskin bir karna sahipti..kafa altin anuse kadar oval bir gorunumu olur.. evet bazi balik turleri bellirli yas ve zamanlarda cinsiyet degistirme ozelligine sahiptir bildigim kadariyla denizde hanigiller familayasinda bazi turlerde ama tam hatirlamiyorum. BU BÖLÜM TAMAMEN KİŞİSEL TECRÜBELERİMLE KALEME ALINMIŞTIR... YAZILI BİR KAYNAK GÖSTERMEM MÜMKÜN DEĞİLDİR...İNŞALLAH İŞİNİZE YARAR

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme-sistemi-1

Balıklarda Üreme sistemi

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının %25 i kadar olabilir. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış, ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alırlar. Daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle ovıduct denilen bir boru ile vücut dışına atılırsada bazı balıklarda yumurta kanalı tamamen körleşmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup genellikle bütün tatlısu balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimi ile ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde tastislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arzeder ve üzerinde kılcal kan damarlarıda görülmez. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında ovavivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani yumurta ve spermler su içeersinde döllenmektedirler. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgeçin bir kısmı penis görevini yapmaktadır. Gambusia’ da görülen bu yarı doğurma hali hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinlerle olur. Halbuki Gambusia'da. plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesiyle beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içersinde olduğu için, yavrular Kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenledir ki, Gambusia'da. görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellikle bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların cesameti giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın cesameti ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta cesameti yumurta sayısıyla alakalı olup, yumurta ne kadar küçük ise, sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin, Dere Kayası, olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının cesameti, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlısu formlarından Acı Balık (Rhodeus)'ta yumurta sayısı 40- 100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’ da bir defa.da 3 milyondan fazla yumurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi bekalarının idâmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın duruma göre %60-70' i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak % 10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan herbir yumurtanın yavru verebilmesi dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri nazarı itibare alınmaktadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa, kuşkusuz, o nisbette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar, yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya suyosunları ve köklü subitkileri üzerine ve yahut çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlısu balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampirid' ler, Salmonid' ler, Barbus' lar, Aspius' lar, Chondrostom' lar, Phoxinus' lar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramk Cobitid' ler, Percid' ler vb.) Tatlısu balıklarında, olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox,Perca ve Rutilus'da.) ; diğerlerinde birkaç günlük aralıklarla 2 veya daha çok defada bırakılırlar ( Tinca, Cyprinus Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.). Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırılırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi), tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grupaltında toplanabilirler. • Yüzücü yumurtalar • Yarı yüzücü yumurtalar . • Hafif ve yapışkan olan yumurtalar • Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar • Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde, bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla, özel olarak yaptıkları yuvalara. bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir (kaya ve taşlar arasındaki kovuklar ve yarıklar su bitkileri ve yosunlar arasındaki barınaklar) veyahut da Dîkence balığında (Gasterosteus aculeatus] olduğu gibi yosun ve bitki kırıntılarıyla kendilerine özgü yuvalar kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (aşağı yukarı 15 gün ) dikkatlice korunurlar. Erkek balık bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiideve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan, Acı balık (Rhodeus) cinsinden az saylda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki, dişi balık olgunlaşan yumurtaların uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlısu Midyesi olan Anadonta ve Unio'ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı, bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan, balık yumurtaları, çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip, erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dakika içinde) döllenen yumurtalar üzerinde, döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz, büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra, daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Hatta, bu sırada yumurtaların içindeki embriyoların gelişme safhalarını da inceden inceye gözlem altında tutmak imkân dahilindedir. Yumurtalarını döken balıklar, genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin, Onchorhynchus adı verilen Pasifik alası denizden tatlısu göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman, yumurtalarını orada döktükten sonra, sahile çekilip ölürler. Bu meyanda, Yılan balıkları da (Anguilla anguilla) Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir haldir. Balıklarda kuluçka süreci, türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle, suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki, suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle, kuluçka müddetini kısaltmak veya azaltmak da mümkündür. Örneğin, Salmo trutta' nın kuluçka süresi 5°C de 82 gün iken, 10°C de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi, kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece / gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin, bu değer Alabalık için 410°C/gün olduğu halde, sazan balığı için 100°C/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20°C de bırakılan Sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20=5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, Sazanlar için 20 gün, Alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz Alası için (Salma salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan yeni çıkmış bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyine doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (Yılan balıkları, Dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık uavrularına uavruşarına larva demek pek doğru almaz. zİra, besin keseleri hariç şekil itibarıyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakt yukarıdada belirttiğimiz gibi Yılan balıları (Anguilla anguilla} ile Lampri'lerin (Lampetra fluviatilis)Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan, bir tatlısu Pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetrili iken, uzun bir gelişimden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra, belli bir metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (Yılan balıkları, Dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık uavrularına uavruşarına larva demek pek doğru almaz. zİra, besin keseleri hariç şekil itibarıyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakt yukarıdada belirttiğimiz gibi Yılan balıları (Anguilla anguilla} ile Lampri'lerin (Lampetra fluviatilis)Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan, bir tatlısu Pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetrili iken, uzun bir gelişimden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra, belli bir metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme-sistemi

Anguilla anguilla Yılan Balığı ve Özellikleri

Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Sınıf : Pisces (Balıklar) Alt Sınıf : Osteichthys (Kemikli Balıklar) Takım : Anguilliformes (Yılanbalığımsılar) Familya : Anguillidae (Yılanbalıkları) Tür : Anguilla anguilla (Anguilla vulgaris, Muraena anguilla) (Avrupa Yılanbalığı) Tarihçesi: M.Ö. 3. Yüzyılda yaşayan Aristo, "Toprağın bağırsakları" dediği solucanlara benzeyen bu canlılarla ciddi ciddi ilgilenmişti. M.Ö. 1. yüzyılda bir Romalı düşünür ise, "Yılanbalıklarının kaya parçalarına çarpan diğer balıkların derilerinden meydana geldiğini" ileri sürmüş. 17. yüzyılda Francesco Redi adlı doğabilimci, yılanbalığının bir balık olması nedeniyle ancak yumurta yoluyla üreyebileceğini belirtmiş. Sigmund FREUD'ta 19. yüzyılın sonlarına doğru çalışmalarında biyolojiye ağırlık verdiği dönemde, çağrıştırdığı cinsellik açısından yılan balığını tanımaya çalışmış ancak sonuçsuz kalmış. 1920 yılında Danimarkalı biyolog Johannes Schmidt, Atlantik Okyanusunda avlanırken, ağına takılan 77 mm boyunda yılanbalığı larvalarına rastladı.Bunları takip etti ve sonunda yılanbalığı larvalarının Atlas Okyanusunda, Amerikanın biraz açıklarında "Sargasso Denizi" denilen bölgede doğuyorlardı. Daha sonra uzun bir yolculuğa çıkıp Avrupa'ya kadar geliyorlar ve burada ulaştıkları tatlı sularda gelişip büyüdükten sonra yeniden denize dönüyorlardı. Avrupa kıyılarından Meksika'ya gidildikçe larvaların boyları küçülmekte, buna göre yılanbalıkları Meksika yakınlarında üremekte. Yılanbalıklarının yumurta ile üremelerine ilişkin ilk bilgi yumurtalıkların keşfi ile olmuş, ancak birçok bilim adamı yumurtaları bulmak için çok uzun bir süre uğraşmıştır. İtalyan bilim adamı Lazzaro Spallanzani, yılanbalıklarını 40 yıl boyunca incelemesine karşın yumurtalı bir bireye hiç rastlamadığını belirtmiş. 1974 yılında Japon bilim adamları yakaladıkları bir dişi yılanbalığını suni yolla döllemeyi denediler.Laboratuarda gerçekleşen deneyde,dişi yılanbalığı yumurtlar yumurtlamaz öldü.Karnı yarıldığında dönüş yolculuğunda hiç yiyeceği kalmadığı anlaşıldı. 1981 yılında Alman okyanus bilimci Friedrich Wilheim Tesch ilginç bir deney yaptı.Yakaladığı dört dişi yılanbalığını Sargasso Denizi'ne alıcılar bağlayarak bıraktı.Son sinyaller 700 metre derinlikten geldi ve daha sonra yılanbalıklarının izini kaybetti. Yılanbalığı gizemini ve efsane kimliğini hala koruyor. Genel Özellikleri Yılanbalıkları,her ne kadar sürüngene benzese de gerçek bir balık türüdür.Solungaçları vardır. Karın yüzgeçleri yoktur,ancak sırt ve göğüs yüzgeçleri vardır. Karın yüzgecinin olmaması bu balık türüne özgüdür. Üzerinde yoğun bir mukus tabakası olan, kaygan bir derileri var. Bundan dolayı çıplak elle tutulamaz.Yılanbalıkları geceleri hareketlidir,gündüzleri çamurun içine saklanırlar.Çayıra bırakıldıklarında suyun yönünü hemen bulabilirler. Susuz ortama karşı çok dayanıklıdırlar ve uzun süre su dışında kalabilirler. Çünkü bu hayvanlar,yağmurlardan sonra ıslak yerlerde, nemli çimenlerde kolaylıkla hareket edebilirler. Bundan dolayı bir nehirden başka bir nehre (yakın mesafede) bile geçebilirler. Turna balıkları,mersin balıkları ve su kuşları en büyük düşmanlarıdır.Kanları çok tehlikeli bir sinir zehiri içerir, kanı yara ve çatlaklara değmemesine özen gösterilmelidir.Isıtıldığında zehir parçalanır.Toplam 19 yılanbalığı türü vardır Vücut uzun yılan şeklinde, yanlarda hafif yassı olup küçük pullarla kaplıdır. Renk üreme zamanına kadar kahverengimsi sarı, üreme zamanı gelince gümüşidir. Ömürlerinin büyük kısmını (6-20 yaşa kadar) tatlı sularda geçirirler. Yumurtlamak üzere tatlı suları terk ederek denize açılırlar. Üremelerini Meksika Körfezinde gerçekleştirirler. Hayatlarında bir defa yumurta kaparlar. Yumurtlayan yılan balıkları ölür. Çıkan yavrular 3 yaşında, 65-70 mm boyuna geldiklerinde karasularımıza ulaşırlar. 20-60 yıl yaşarlar. Göçün ortaya çıkmasında en önemli nedenlerin başında; üremedir, yavruların yetiştirilmesi, kış gelmeden önce bulunulan bölgeden uzaklaşmaları gerekmektedir. Yaşam ortamındaki besin miktarında azalma, populasyonun artmasıyla birlikte yaşam alanının küçülmesi gelmekte.Yılanbalıklarını göçteki amacı; iç güdüsel olarak doğdukları yere ulaşıp üremek istemeleridir. Coğrafik Dağılımları: Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Larva Dönemleri Şubat ile nisan ayları arasında dünyaya geliyorlar. Larvalarına "Leptocephal" adı verilen larvalar küçük bir dil balığı biçiminde ve vücutlarına oranla iri siyah gözleri bulunur. Şeffaf görünümde olur,kasları iç organları görülür. Uzunlukları yaklaşık 5-6 milimetre arasındadır. Sargasso Denizi'nden Avrupa'ya kadar gelişi sırasında zooplanktonlarla ve küçük kabuklularla beslenirler. Bu hayvanları 14 dişiyle parçalayarak yer. Yolculuğunu, ya kendisini akıntılara bırakarak ya da küçük sürüngenler gibi hareket ederek tamamlıyor. Dokuz ayda tam 6000 km yol katettikten sonra Avrupa Kıyılarına ve 7000 km'den sonra da Akdeniz havzasına ulaşırlar. Yavru Dönemleri Larva Avrupa kıyılarına vardığında,tatlı su ortamına uyum sağlamak ve kıyıdaki haliçleri daha kolay aşmak için metamorfoz geçirip, saydam ve minyatür yılanbalığı haline dönüşür . Bu ortamda yaşayabilmek için iç basıncını ayarlar. Larva dönemindeki dişlerini kaybeder ve bundan dolayı beslenemez. Beslenmeme döneminin uzamaması gerekir . Nehirlerde ilerlerken büyümeye başlarlar. Yılda boyları yaklaşık 10 cm, kiloları da 20 gram artar. Tatlı suya ve nehirlerin içlerine ulaşmak için çok hızlı ve gruplar halinde hareket eder. Nehirleri tırmanmaya başlayıp bazen kıyıdan 200 km içerlere kadar sokulurlar. Ancak daha fazla ilerleyemezler. Çünkü akarsular üzerinde barajlar ve setlere takılırlar. Grup halindeki dolaşmaları, kıyıdaki haliçlerde beyaz lekeler oluşturur. Belli bir süre sonra bir yere yerleşirler. Burada ikinci metamorfoz olur. Küçüklük Dönemleri Halk arasında "sarı yılanbalığı" denilen 3. aşamaya ulaşırlar. Bu metamorfoz aşamasında cinsiyeti belirlenir ve bu dönemde çok saldırgan olurlar. Derisinde beliren pigmentler nedeniyle rengi yavaş yavaş koyulaşır. Yemek borusu açıldığından yeniden beslenmeye başlıyor. Geceleri avlanmaya çıkarlar; Kız böceği, sinek, çamca balığı yiyerek beslenirler. Kış aylarında sularında soğumasıyla da kendini çamura gömerek kış uykusuna yatar. Nehir boyunca günde birkaç kilometre mesafe katederek sonunda bir süre sabit kalacağı noktaya ulaşır. Bugün yeryüzündeki yılanbalığı sayısının azalmasının temel nedenlerinden biri de onun yol aldığı bu nehirlere insanoğlunun inşa ettiği baraj ve setler. Bu dönemde uzunluğu cinse göre farklılık gösterir. Erkeklerde 5-8 yıl sürerken, dişilerde 7-12 yıl devam eder. Bu süre sonunda geldikleri yere dönmek için yola çıkarlar. Amaçları, tamamen içgüdüsel biçimde Sargasso Denizi'ne ulaşmak ve orada çiftleşmek. Yolculuğa çıkmadan son metamorfozlarını da geçirirler. Yetişkinlik Dönemleri Açık ve tuzlu su için gerekli metamorfozları geçirir. Derisi kalınlaşır,derinliklerin karanlığında yolunu daha iyi görmesi için gözlerinin hacmi artar ve bilye büyüklüğüne ulaşır. Daha önce vücudunun üçte birini oluşturan yağ tabakasını eritmeye başlar. Başını ön tarafı daha sivrileşir;böylelikle daha ince,aerodinamik bir yapı kazanır. 6 ile 13 yıl arasında bir süre bu yeni mekanında yaşıyor ve irileşiyor. Derisinin rengi ;karın kısmı gümüşümsü,sırt kısmıysa daha koyu bir görüntü kazandıktan sonra,12 gün içinde açık denizdeki yeni yolculuğuna hazırlanıyor. Boyu 1.2 metreye ulaşıyor ve vücudunun iç basıncını yeniden tuzlu suya göre ayarlıyor. Dönüş yolunda,akıntılardan mümkün olduğunca kaçınır ve bunu tamamen içgüdüsel olarak yapar. Geri dönüş yapan bir yılanbalığı bugüne kadar ,Avrupa kıyısından başlayarak tüm Atlas Okyanusu boyunca izlenememiştir. Sargasso Denizine ulaştıktan sonradaki yaşamları konusunda da bilgiler tam değildir. Dönüşü 120-200 gün süren yılanbalığı çok derin sularda yüzdükleri ve çok ağır basınç altında kaldıkları belirtiliyor. Basınç sayesinde üreme organları gelişmektedir ve hormon salgılamaya başlarlar.Sargassso Denizi'nin 600 metreye varan derinliklerinde çiftleşmeye uygun konuma gelirler. Dişilerde yumurtalar toplam kilosunun yüzde 80'ine ulaşır,yani 800 gram yumurta taşır. Renkleri: Yılanbalıklarında çeşitli renklenmeler görülür. Doğduğunda saydamdır.Nehirlere girinceye kadar bu formunu korur, nehirlere girdikten sonra renk pigmentleri oluşur. Rengi kahverengi sarımsıya döner,cinsel olgunluğa tam erişmemiştir.Bu hayvanlara sarı yılanbalıkları denir. 10-15 yaşlarında ise sırtları siyah, karın kısımları gümüşi renk alır.Cinsel olgunluğa erişmiştirler.Bu hayvanlara parlak veya gümüşi yılanbalıkları denir. Habitat ve Coğrafik Dağılımları Dipte, çamura bağlı olarak,tatlı suda ve denizde yaşarlar.Atlantik Okyanusu, Akdeniz, Batlık Denizi, Karadeniz ve bunlara akan akarsularda bulunurlar. Kuzey Afrika'da Cezayir'de görülebilirler.70 ile 25 kuzey enlemleri arasında dağılım gösterirler.Göçleri bütün Akdeniz, Baltık Denizi, Kuzey Denizi, Atlas Okyanusu ve Adriyatik Denizine dökülen nehir ve göllerden yola çıkan Avrupa yılanbalıklarının göçü Meksika Körfezi'nin 800 ile 1000 metre derinliklerinde son bulur.Sadece Avrupa yılanbalığı (Anguilla anguilla) ülkemiz iç sularında yaşar.Akdeniz ve Ege 'ye dökülen bütün göl ve nehirlerimizde bol miktarda bulunan yılanbalığı Batı Karadeniz'den Sakarya Nehri'ne kadar yayılan bir yaşam alanına sahip. Ekonomik Önemi: Bir çok ülkede beğenilen ve oldukça fazla tüketilen bir besin.Balık yetiştiriciliğinde genelde suni olarak balıkları üretmek mümkünken, yılanbalıkları suni olarak henüz üretilebilmiş değil.Yetiştiriciliği göç sonucu nehir ağızlarına gelen yılanbalığı larvalarının yakalanarak büyük havuzlarda beslenmeye alınmasıyla yapılmakta.Yakalanan yavruların bir kısmı doğrudan besin olarak tüketilir.1 kg yılanbalığı yavrusu 2800 ile 3500 arasında birey içerir.Avrupa kıyılarında yakalanan yavru balık miktarının yıllık 300 ton civarında olduğu söylenmekte.Bu miktar 900 milyar ile 1 trilyon arasında yavru balık anlamına geliyor. Türkiye kıyılarına ulaşan milyonlarca yavru balık büyük sürüler oluşturarak iç sulara girer.Nehir üzerindeki barajlara,yakındaki nehirlere,geceleri karaya çıkarak çamur ve nemli çayırlar üzerinden ilerleyerek ulaşabilir.Ülkemizde Akdeniz ve Ege kıyılarına dökülen nehirler üzerine yapılan barajlarda,balıkların yukarı çıkabilmesi için şelaleler yaparak yükselen balık merdivenleri bulunmadığından özellikle Gediz Nehri üzerindeki barajlarda, yavru balıkların türbinlere girmeleri,karaya çıkarak yukarı çıkmak istemeleri sonucu büyük kısmı telef olmakta. Nehirlere girişi,denizlerdeki akıntıları yardımıyla güney kıyılarından itibaren başlıyor. Aralık ve mart ayları arasında nehirlere giren yılanbalıkları,6-9 sene için denizlere kitlesel göç yapıyor.Yılan formunda olduğu için yerli halk tarafından tüketilmiyor ancak ;yurtdışında oldukça yüksek düzeyde alıcı buluyor. FAO'nun (Dünya Tarım Örgütü) ülkemizde yetiştiriciliğini tavsiye ettiği üç su ürünü karides,yılanbalığı ve süs balıkları arasında,ekonomik olarak en hesaplısı olan yılanbalıkları için hiçbir girişim yapılmıyor. Türkiye su ısısının Avrupa'ya göre yüksek olması,bu balığın göç dönemlerinde farklılık oluşturuyor.Avrupa'da yılanbalığı avcılığı mayıs-ekim dönemlerinde,ülkemizde ise eylül-ekim dönemlerinde gerçekleştiriliyor.Meriç Nehri 9.kilometrede Yunanistan sınırları içine kıvrılmış durumda.Bu noktadan itibaren sularının büyük bir kısmı Yunanistan sınırları içinden denize dökülmekteyken yatağındaki bu değişim, beraberinde bir çok sorunu da getirmiş. Yılanbalıkları içgüdüsel olarak akıntıya karşı yolculuk etme eğiliminde olduklarından, debisi giderek artan Yunanistan sınırlarındaki Meriç ağzında giriş yapmaya başladılar.Balıklar,geri dönüşte de aynı yol izlediklerinden, epeydir Yunanlı balıkçılar tarafından 9. kilometrede ve Meriç ağzında kurulan ağlarla avlıyorlar.Bugün Enez'de yılda sadece 1.5 tonluk bir üretimimiz var.Meriç'in 9. kilometreden ayrılan Türkiye kolunun debisinin azalmasıyla artık nehir yatağı giderek mıcır, taş yığınlarıyla dolmuş bulunuyor. Ekonomik olarak önem kazandığı yörelerimizin başlıcaları: Enez, Çandarlı (İzmir), Söke (Dalyan), Güllük (Muğla), Köyceğiz dalyanı ,Oragon çayı... Göç Sırasında Yön Bulma Yetenekleri Göç eden hayvanların yön bulma yetenekleri bilim dünyasında pek çok araştırmaya konu olmuş. Bu görüşlerden bazıları şöyledir; 1-) Göç sırasında dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü: Dünyamızın bir manyetik alanı vardır. Bazı deniz memelileri, kuşlar, bazı balıklar, bazı böcekler, bazı mikro organizmalarda bu manyetik alanı saptayabilen algılayıcılar bulunur. Manyetoreseptör denen bu algılayıcıları sayesinde hayvanlar, uzun mesafeli göçte veya gezintilerinde yönlerini kolayca bulabiliyorlar. Ama bunun dışında kullandıkları referanslarda vardır. Yılanbalıklarının doğdukları yere geri dönüşleri, manyetoreseptörler ve suyun kimyasal yapısını tanımalarıyla açıklanmakta, denizlerde dahil olmak üzere her suyun, hatta her bölgenin kendine özgü bir kimyasal yapısı olur. Rota bu kimyasal bileşime göre saptanır. 2-) Sargasso Denizi'nde doğan canlılar, gelişme bölgelerine doğru göçerken suyun kimyasal yapısını belleklerine kaydederler. Gelişme dönemini tamamlayıp geri dönerken de, belleklerinde kayıtlı olan üreme alanlarına geri dönerler. Bu göçün tam anlamıyla bir yanıtı olmamakla birlikte kabul edilen bir görüşe göre dünyamızdaki kıtalar henüz birbirlerinden ayrılmamışken, yılanbalıkları bugün üredikleri yerde ürüyorlardı. Kıtaların ayrılmaya başlamasıyla, kıtalar arasındaki mesafeler uzadı. Milyonlarca yıl sonra bugün ki durumuna geldi. Göç başta kısa mesafelerde yapılırken, kıtalar birbirinden ayrılıp uzaklaşınca göç mesafesi de arttı. Sargasso Denizi belki de onların yumurtlamak için en uygun koşulları ( suyun sıcaklığı, kimyasal yapısı, bölgenin jeomanyetik alanı vb) sağlayan bir bölge olduğu için binlerce yıldır aynı bölgeye gelip yumurtlamakta. Yılanbalıkları iç güdüsel olarak göç ederler,yani ilk doğdukları yere giderek orada doğurur ve ölürler.Bu olay tamamen kalıtsal bir davranıştır. Zaten bununla ilgili görüşler ileri atılmıştır. Yılanbalıkları belirli periyotlarda bu göç olayını gerçekleştirirler ,yani; belirli bir büyüme sonunda göç etmeye başlarlar ritimleri bellidir.Göç olayı çiftleşme ,solunum gibi düşünülebilir.Sadece yılanbalıkları göç etmezler ;kuşlar,balıklar..vb İkinci Göç Bu göç, yılan balıklarının doğduğu yere üremek için yaptıkları göçtür. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terkettiklerinde cinsi olgunlukları tamamlanmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Sargossa"daki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaşacağı zamana kadar, denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedir. 5000 km"lik uzun ve tehlikeli göçün tek hedefi, doğdukları yere ulaşıp üremektir. Üreme alanında deniz derinliği 4-5 bin metredir. Yılan balıkları yavruları ise 400-500 metrede güneş ışınlarının son ulaştığı derinliklerde yakalanırlar. Yılanbalıklarının yumurtladıktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Ürediği Yer: Sargossa Denizi Yılan balıklarının üreme alanları Peurto Rico ve Bermuda Adalarından eşit uzaklıklarda bulunmaktadır. Sargossa denizi bir kuyu şeklinde ve 1000 m derinliğe kadar bir bölgede tuzluluk oranı % 0,35 ve su sıcaklığı 17 dereceyle, yılan balıklarının üreme sahaları olarak diğer bölgelerden ayrılır. Yılan balıkları tam olarak nerede toplanıyorlar? Yumurtlamaları nerede oluyor? Erkekler nerede bu yumurtaları döllüyorlar? Bu yerler ve olaylar hiçbir kimse tarafından gözlenememiştir. Sadece bu olayların anılan bölgede olduğuna dair bir çok bilgiye sahibiz... Yılan balıkları derin su balıklarıdır. Tatlı sulara geçici olarak, büyümek için gelmektedirler. Sargossa denizinde 400 metre derinlikte yumurtadan çıkmış yılan balıkları, 15 yıl sonra tekrar üremek için aynı sulara geri dönmektedir. Üreme zamanına ulaşan yılan balıklarını, tatlı sulardan denizlere göç ettiği dönemde “gümişi yılan balığı” adı verilir. Bu dönemde yılan balıkları yumurtaları incelendiğinde üreme organı içinde yağ damlaları gözlenmektedir. Bu durum yumurtaların deniz dibinde değil orta sularda olabileceğini kanıtlamaktadır. Sargossa denizinde derinlik 4500 metre dolaylarındadır. 400-500 metre derinlik bu denizde güneş ışınlarının ulaşabildiği son derinlik olmakta, 500-600 metreden sonra ise hayat güçleşmektedir. Üremenin bu derinlikte olmasından sonra, yumurtadan çıkan larvaların büyüyerek yükselmeye başladıkları saptanmıştır. Örneğin 5-15 mm boyundaki yılan balığı larvaları 100-300 metre derinliklerde rastlanırken, biraz daha büyükleri ve bu denizden uzaklaşmış olanları 50 m civarındaki derinliklerde bulunmaktadır. Bütün bu bilgiler yılan balıklarının döllenmiş yumurtalarının bu bölgede izlenememiş olmasına rağmen, üremenin bu bölgede olduğunu kanıtlayan veriler olmaktadır. Aynı bölgede Mart ve temmuz ayında milyarlarca leptosefalus larvasının gözlenmiş olması, üremenin ilkbahar ve yaz başlangıcında olabileceğine işaret etmektedir. Yumurtlayan Yılan Balıklarına Ne Oluyor? Yumurtladıktan sonra yılan balıklarının akibetlerinin ne olduğu günümüzde hala bir bilinmezdir. Çünkü yumurtladıktan sonra Avrupa kıyılarına geri dönmüş tek bir yılan balığına raslanamamıştır. Bu durumda iki hipotez ileri sürülmektedir: Bunlardan ilki yılan balıkları yumurtladıktan sonra derin dip balığı olarak yaşamını sürdürür. Diğeri ise, yılan balıkları yumurtladıktan sonra kitle halinde ölürler. Bu iki görüşten ikincisini destekleyecek bir çok delil bulunmaktadır. Gümüşi yılan balığı olarak adlandırılan üremek için denizlere açılmaya yönelmiş bir yılan balığında anüs yapısının bozulduğu, sindirim sisteminin deforme olduğu ve kaslarda değişim başladığı gözlenmiştir. Bazı balık türlerinde de üremeden sonra ölüm olduğu bilinmektedir. Örneğin som balıkları yumurtlamak için denizlerden nehirlere göç ederler. Ve hepsinin yumurtladıktan sonra öldükleri gözlenir. Öyleyse yılan balıklarının da üredikten sonra öldüklerini kabul etmek yanlış olmayacak ve bunların 4500 m’ye varan derinliklere çöküp çürüdüklerini kabul etmekten başka yorum kalmayacaktır. Yumurtadan Çıkan Larvaların İlk Yolculuğu Yumurtadan çıktıktan sonra larvalar için önemli, uzun ve güç bir yolculuk başlar. Üreme alanının hemen çevresine üreme mevsiminde milyarlarca larva dağılarak yol almaya başlarlar. Larvalar kuzeyden Labrodor"dan gelen soğuk su akıntısı ve güneyden Ekvatordan gelen sıcak su akıntısının zararlı etkisi nedeniyle bu yönlere gitmezler. Amerika kıtasına gitmeyi tercih etseler, Amerika kıyılarına kısa sürede ulaşacaklar ve metamorfoz denilen normal vücut değişimlerini (3 yıl gerekir) sağlayamadan kıyılara ulaştıkları için ölmekten kurtulamayacaklardır. Aynı bölgede Amerikan yılan balıkları da üremesine karşın, onların yavruları tatlı suya girebilecek morfolojik değişime 1 yılda ulaşırlar, bu yüzden Avrupa kıyılarına doğru değil, Amerika kıyılarına doğru göçe başlar. Çünkü morfolojik değişimden hemen sonra beslenemez ise onlar da ölecektir. Böylece bu balıklarda, beslenme sahaları olan tatlı sulara ulaşma süreleri ile morfolojik değişimleri tamamlama süreleri birbirini takip etmektedir. Ilkbahar başında yumurtadan çıkan larvalar defne yaprağına benzer ve bunlara leptosefalus denir. Bu larvalar Meksika körfezinden başlayıp Batı Avrupa kıyılarına kadar gelen sıcak su akıntılarıyla Avrupa kıyılarına kadar göç ederler. Şimdiye kadar yakalanan en küçük larva 7 mm olup, 75- 300 metre derinliklerde rastlanmıştır. Avrupa kıyılarına yaklaştıklarında boyları 75 mm"ye ulaşmaktadır. Avrupa yılan balığı larvalarının kat ettikleri mesafe 5000 km, Amerikan yılan balıklarının 1000 km kadardır. Larvalar kıyılara ulaştıklarında, defne yaprağı şeklinden yılan balığına benzeyen silindirik bir şekle dönüşmeye başlar. Vücut büyüklüğü ve ağırlığı artar. Larva dönemine ait dişler kaybolur. Larva döneminde mikroskobik canlılarla beslenirler. Avrupa yılan balıkları su akıntılarıyla nehir ağızlarına geldiklerinde 2.5 yılı geçmiştir. Türkiye kıyılarına gelmeleri ise 3 yılı bulmaktadır. Nehirlere giren yılan balıklarının zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara "Sarı Yılan Balığı" denir. 14-15 yıl kadar sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenme, etçil olarak dip canlılarıyla ve diğer balıklarla olmaktadır. Büyümesi yaşadığı ortama bağlıdır. Dişi balıklar (45-150 cm), erkeklerden (50 cm) daha büyüktür. Büyümedeki farklılık ve yaşadığı ortam cinsiyetin ayırt edilmesini sağlar. Erkek balıklar nehir ağzında kalırken, dişi bireyler kaynağa yakın yerlerde bulunur. Su dışında uzun süre yaşayabilen, susuz ortamda dayanıklı olan yılan balıkları, ıslak zeminlerde, nemli çimler üzerinde kolayca hareket edebilir. Hatta deniz-tatlı su bağlantılı bataklık alanlarda çamur içinde çok rahat hareket edebilen, bu balıkları, bu alanlarda 1-1,5 metre çamur içinde bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. 15 yaşına kadar tatlı sularda büyüyen sarı yılan balıkları ikinci bir değişim geçirir. Karın kısmı, gümüşi, sırt kısmında koyu bir renklenme görülür. Vücutlarındaki yağ oranı artar (vücut ağırlığının %30"unu geçebilir) Bu aşırı yağlanma onun Sargossa denizine yapacağı zorlu göçte dayanmasını sağlar. Zira yılan balıkları yaklaşık 18 ay sürecek bu göçte hiçbir besin almazlar. KAYNAKÇA: Alpbaz A., Hoşsucu, H., 1988. Iç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Y.O. Yayınları No:12, 1-98 s. Izmir. Güner, Y., Kırtık, A. 2000, Yılan Balığı Biyolojisi ve Yetiştiriciliği. Tarım Bakanlığı Hizmet içi Seminer Notları. 32 sayfa. Bilim ve Teknik Dergisi ; Kasım 2002 Atlas Dergisi ; Mayıs 2000 Focus Dergisi ; Eylül 1998 Omurgalı Hayvanlar, Prof.Dr.Mustafa KURU   Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfından Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Avrupa yılan balığı dışında K.Amerika ve Grönland!a ait Anguilla rostrata; Çin ve Japonya'da Anguilla japonica; Avustralya ve Y.Zelanda'da A.dieffenbachi ve A.australis türleri bulunur. Yılan balıkları kesinlikle karasal bir hayvan değildir. Bir balık türüdür. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Hayatları boyunca yumurtadan çıktıktan sonra 5 dönem geçirirler. İlk dönem larvaların yumurtadan çıktıktan sonraki keseli dönemidir. İkinci dönem 1-3 yıl arasında değişen larva dönemidir. Üçüncü dönem larvanın leptocephalus safhasındaki elver tabir ettiğimiz safhaya geçiş dönemidir. Dördüncü dönem elver haline gelen balıkların nehirlere veya göllere girerek yaşamalarıdır. Beşinci dönem de yılan balıklarının üremek için denize seyahat ettikleri dönemdir. Yılan balıklarının yumurtlamak için Sargossa Körfezine gittiği ve yumurtladıktan sonra öldükleri sanılmaktadır. Avrupa'da uygulandığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması şekliyle yetiştiriciliği yapılabilir (extansive). Bu yöntemlerde acı su (%010-20 tuzluluk) tabir edilen dalyanlarda veya göllerde yavru yılan balıkları kontrollu bir alan bırakılır. Gelişme tamamen doğal koşullara bırakılır. Yapay yem kullanılarak gelişme desteklenebilir. Üretim oranının 5-20 kg/dekar arasında değiştiği bildirilmektedir. Japonya'da uygulandığı gibi kontrollü yetiştiricilik yapılabilmektedir (Intensive). Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. • Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. • Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. • Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. 1. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. 5.2. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Beş farklı yöntemi vardır: Durgun Su Yöntemi: En eski ve yaygın yöntemdir. Balıkların oksijen ihtiyacının fitoplanktonlar vasıtası ile karşılanması esasına dayalıdır. Yılan balıklarına 12 ºC'nin altında yem verilmez zaten gelişme de olmaz. Bu yetiştirme yönteminde 3-4 dekarlık havuzlar kullanılır. Metrekarede 2-4 kg. balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için sıcaklığın 23-30ºC arasında olması gerekir. Başarılı bir üretimde balıkların 2 yıl veya daha az sürede 150-200 gr.a ulaşması beklenir. Akarsu Yöntemi: Bu yöntemde havuzlar küçük tutulur. Alanları 150-300 m² arasında olur. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyu bulunması gerekir. Yöntemin başarılı olması için su sıcaklığının 23ºC den yüksek olması gerekir. Bu yöntemde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak 30 gr. Civarında tutulması gerekir. Ağ Kafes Yöntemi: 2 x 3 x 1,5 m ölçülerinde 18 x 7 mm. Ağ gözlü metal veya tahta kafesler kullanılabilir. Kafes başına 20-30 kg. arası yılan balığı konulabilir. Yöntem yenidir ve hala geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Tünel Yöntemi: Bu yöntemde ticari bir işletme kurulmamış olup, bilimsel denemeler başarılı yetiştiricilik çalışmalarının yapılabileceğini göstermiştir. Yılan balıklarının karanlıkta yem alma eğilimlerine dayanarak yapılmıştır. Bu çalışmada amaç balıkların gündüz saklanması mümkün olabilecek karanlık tünellerin hazırlanmasıyla doğal ortama yakın bir ortamın yaratılmasıdır. Sirkülasyon Yöntemi: Devamlı olarak sirkle edilen suyun kullanılması yolu ile yetiştirme yapılmasına dayana yöntemdir. Bu tür çalışmada 2 tür havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan sı devamlı olarak bir motopomp vasıtasıyla filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel ve biyolojik temizlenmesi yapılır. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: • Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. • Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. • Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. • Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. • Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. • Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. • Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. • Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. • Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; • Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7’ nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. 5.5. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR   Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR PDF DÖKÜMAN İNCELE : documents/ck37.pdf    

http://www.biyologlar.com/anguilla-anguilla-yilan-baligi-ve-ozellikleri

Balıkların yaşam şeklleri

Soliter ve Gruplar Halinde Yaşayan Balıklar Balıklarda yaşam tarzı, genellikle onların beslenme durumlarıyla çok yakından ilgilidir. Zira bazı balıklarda beslenme planktonik organizmalarla olduğu halde ; diğer bazılarında daha büyük canlı varlıklar besin kaynağı olmaktadır. Örneğin, Turna balığı (Esox lucius), Tatlısu Levreği (Lucioperca lucioperca), Yayın balığı (Silurus glanis], Lota lota, ,Yılan balığı (Anguilla anguilla) v.b. gibi, formlar özellikle büyük canlı avlarla beslenen ve bizzat avın arkasından koşarak yakalayan (predatör) ve onları adı parçalayan yırtıcı balıkların önde gelen temsilcileridir. Bu yüzden geçen türler yaşamlarında daha ziyade soliter bir hayat tarzını tercih etmektedirler. Bunlara karşılık, küçük gruplar veya bazı hallerde büyük topluluklar halinde dolaşan sosyal yaşamlı balıklar da vardır. Gruplar halinde yaşam özelliği, bilhassa genç yaştaki balıklarda daha çok görülmektedir, örneğin, Mugil, Leuciscus, Cyprinus, Alburnus, Coregonus v.b. gibi, cinslerinde genç yaştaki bireyler özellikle suyun yüzeyine yakın zonlarında büyük gruplar halinde dolaşmaktadırlar. Bu durum bilhassa açık ve güneşli havalarda su filmine yakın yerlerde çok sık görülmektedir. Bununla beraber, bu türlü sosyal yaşama uymuş formlarda büyük topluluk halindeki hayat sürdürme işi ancak genç yaşlarda dikkati çekmekte, bireyler yaşlandıkça sosyalleşme içgüdüsü azaldığından, gruplar yavaş yavaş dağılmakta veya daha küçük topluluklar şekline dönüşmektedir. Grup halinde yaşam sürdüren balıklar özellikle planktonlarla beslenen formları içermektedir. Bazı balıklarda ise, grup halinde yaşamak mevsimsel bir ritim şeklinde dikkati çekmektedir. Örneğin, bazı Cytorinid türlerinde hibernasyon (kışı geçirme) büyük gruplar halinde görülmektedir. Şöyle'ki , böyle bir özellik gösteren formlar (Cyprinus carpio, Tınca tınca ve Abramis brama} kış periyodunda bir araya toplanarak büyük gruplar teşkil ederler ve genellikle suların en derin yerlerinde az aktif veya tamamen pasif bir şekilde soğuk periyodu geçirirler. Bu yüzden, özellikle balıkların davranışlarını çok iyi bilen uzman balıkçılar, adı geçen balıkları bu özelliklerinden faydalanarak kış periyodunda çeşitli tuzaklarla bol miktarda yakalarlar. Gruplar halinde, bir araya toplanmış balıklar genellikle aynı türün bireylerinden teşkil edilmiş olmakla beraber, Alburnus topluluğu, Coregonus topluluğu v.b. gibi formları bazı hallerde iki türe ait bireylerin bir arada karışık şekilde gruplaştıkları da dikkati çekmektedir Örneğin, genellikle aynı zonlarda yaşayan, yaşam tarzları ve morfolojik görünüşleri itibariyle de Alabalık yavrularına çok benzeyen Phoxinus phoxinus türünün, genç Alabalıklarla, Abramis brama türünün de, Blicca björkma türüyle birlikte gruplar teşkil ettikleri görülmüştür. Bazı balıklar ise, beslenme periyodunda soliter hayat sürdürürken, üreme döneminde toplu halde yaşarlar. Örneğin, Anguilla anguilla (Yılan balığı) 3 yaşını geçtikten sonra, büyük bir metamorfoz geçirerek küçük yılan balığı şekline dönüşürler ve genellikle akarsulara, göllere geçerek beslenme periyodunu buralarda tamamlarlar. Aşağı yukarı 7-8 yaşına kadar süren bu dönem içinde soliter bir hayat tarzı geçirirler. Olgunluğa eriştikleri zaman tatlısuları terkederek denizde büyük gruplar halinde toplanırlar ve birlikte, üreme yerleri olan Sargasso denizine göç ederler. Görüldüğü gibi, buradaki grup teşkil etme, üreme ile doğrudan ilgilidir. Üreme dışında da, grup halinde yaşamayı sürdüren balıklardan en belirli olanı Alburnus alburnus türüdür. Bunların, bütün ömürleri boyunca gruplar halinde yaşamaları, bazı koşullarada bağlanmaya çalışılmıştır. Bazı araştırıcıların görüşüne göre, bu küçük balıklar, genellikle predatör formlara yem olduklarından, gayet ürkek ve telaşlı bir yaşam sürdürürler. Herhangi bir yırtıcı balığın saldırısına uğradıkları zaman, herbir birey, kendisini kurtarmak için kaçma çabaları gösterir, böylece yırtıcı formların herbirine düşen, saldırıya uğrayan birey sayısı da daha az olmaktadır, işte bu yüzden, bu balıkların herhangi bir predatörden kurtulma oranını, azami seviyeye yükseltmek amacıyla, gruplar teşkil ettikleri ileri sürülmüştür. Fakat, bunun ne dereceye kadar doğru olduğu kesinlikle ifade edilemez, dolayısıyla bu husus fikir yürütmekten öteye gidemez. Sedenter ve Migratör Balıklar Tatlısu balıklarının çoğu, günlük yaşamları sırasında genellikle sedenter karakterlidirler. Sedenter balıklar bütün ömürlerini belli bir ortamda sürdürmeye alışmış formlar olup, bunların yer değiştirmesi söz konusu değildir yahut da çok dar sınırlar içinde lokal göçleri vardır. Örneğin, Esox lutius bilhassa büyüme esnasında genellikle kamışlarla işgal edilmiş bir bataklığın zemininde yaşar. Zira burası, bilhassa ilkbahar ve yaz döneminde, kendisine yem olacak küçük balıklarla doludur. Bu yüzden sazlar, arasında, tıpkı bir avcı gibi gizlenerek yakınına gelen avları kolavca yakalar ve yutarlar. Diğer taraftan aynı özellik Salma trutta ve Phoxinus phoxinus gibi soğuk su formlarında da görülmektedir. Zira adı geçen formlar daima akarsuların en soğuk zonlarında ve genellikle bütün gizlenme yerlerini ve herbir taşını dahi çok iyi bir şekilde tanıdıkları, küçük bir sahada kalırlar. Bazı formlar daima aynı cins ortamda (Örneğin her zaman tatlısu ortamında) kaldıkları halde, tatlısuları terketmeksizin bazen önemli sayılabilecek mesafelerde yer değiştirebilirler. Örneğin, Barbits türleri ve Salmo trutta'mn bazı ırkları yumurta bırakma zamanlarında özellikle bol oksijenli, zemini çakıllı ve daha sığ olan akarsuyun yukarı havzalarına doğru tırmanırlar. Dolayısıyla aynı akarsu sistemi içinde olmak üzere önemli mesafelerde yer değiştirmiş olurlar. Buna karşılık bazı tatlısu balıkları da yılın her mevsimi aynı yerde kalmayıp, özellikle üreme ve büyüme zamanlarını, ayrı ayrı bölgelerde geçirirler, bu nedenle yıl içinde periodik göçler yaparlar.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-yasam-seklleri

Balıklarda Göçlerle İlgili Davranışı Kontrol Eden Faktörler

Balıkçılık biyolojisi alanında, balık fizyolojisi üzerinde çalışan bilim adamlarından birçoklarının yaklaşık yüzyıldan beri, bu konu üzerine dikkat ve önemle eğildikleri bir gerçektir. Bazı balıklarda gözlenen üreme ile ilgili göçler (migrasyon), tıpkı bazı kuşlar gibi, belirli zamanlarda, hayati önemi büyük ve neslin devamı için, bir zorunluluk olarak yapılan göçlerdir. Bu göçler hangi amaçla olursa olsun iki yönde yapılır. Denizlerden tatlısulara Tatlısulardan denizlere Normal olarak, denizlerde yaşayan, fakat yumurta bırakmak üzere tatlısulara geçen balıklara Potamotok veya Anadrom balıklar denir. Örneğin, Tirsi balığı (Clupeid' lerden Alosa türleri) ; Som balığı (Salmonidler' den Salma salar] Anadrom balıklardır. Buna karşın, tatlısulardan denizlere geçen balıklara'da Katadrom balıklar denir. Avrupa Yılan balığı (Anguilla anguilla] ; Kefal balıkları (Mugilidae) Katadrom balıklardandır. Özellikle, Atlantik ve Pasifik okyanusları gibi, büyük denizlerde, göçlerin balık avcılığı yönünden önemi fazladır. Bu konuda, son 50-60 yıldan beri, gerek kırsal alanlarda (doğada) ve gerekse, laboratuvar koşullarında göçlerle ilgili pekçok araştırma projeleri üzerine gözlem ve deneyler sürdürülmektedir. Bununla beraber, zaman zaman alınan sonuçlarla, ulaşılan mesafe göç olayının mekanizmasını açıklamaya ve sırlarını çözmeye halen yeterli değildir. Gerçek şudur ki, kalıtsal özelliklerinden veya içgüdüsel davranışlarından başlayarak, hormonal etkilere ve bu temel faktörleri etkileyen fizikokimyasal çevre koşullarına kadar, göç olayı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili ve araştırılması güç olan pekçok faktör söz konusudur. Hal böyle iken, göç olayını, şimdilik belli bir amacı gerçekleştirmek üzere veya diğer bir deyimle, neslin devamlılığını sağlamak üzere, içgüdüsel bir davranış çerçevesi içinde programlanmış bir seri fizyolojik uyum sağlama dizisi içinde aramak lazım geldiği söylenebilir. Oldukça karmaşık bir uyum dizisi içinde cereyan ettiği sanılan göçle, amaca ulaşmak için, neden bu kadar dolanbaçlı yollar seçilmiş olduğunun cevabı halen bir sır olmakla beraber, yapılan gözlemlerle pekçok ipuçları da gözden kaçmamaktadır. Örneğin, üreyebilmeleri için, iyi beslenebilecek ve risklerden uzak bir ortama göç gereksinimi duyma ve orada beslendikten ve gonadların gelişimini sağladıktan sonra da bunları en uygun bir ortamda bırakarak, yumurtaların döllenmesini sağlama ve sonra da çıkan larvaların metamorfozu ile minyatür bir yılan balığına (elver) dönüştürme olanağına kavuşturmak için hormonal gelişme gereksinimlerini gerçekleştirme v.b. gibi istekleri oluşturabilmek üzere yapılan düzenlemenin, bu hayvanlarda görülen içgüdüsel bir göçü sergilediği düşünülebilir. Zira böyle bir göçün keyfi bir davranış olmayıp, mecburiyet kespeden bir davranışla içgüdüye bağlandığı bir gerçektir. Bu periyodik göç şayet keyfi olsaydı, koşulların değişmesiyle zaman zaman değişebilirdi, oysa ki belli bir program çerçevesi içinde aynı aksiyonun tekrarı ile nesillerin devamı sağlanmaktadır. Bütün bu sorulara, muhtemelen daha da akla yakın bir cevap bulabilmek için olsa gerek ki, göç eden bu balıklar üzerinde giderek artan araştırmalar sürdürülmektedir. Balıklarda, belirtilen amaçla gerçekleştirilen başlıca iki tip göçten söz etmiştik. Sırası gelmişken yukarıda sözü edilen Som bahklarındaki (Sa/mo salar] göçünü ele alalım. Suları oldukça soğuk (5°-6°C) nehirlerde bölgeye göre Kasım - Şubat arası yumurtadan çıkan ve belli bir süre (2 yıl kadar) sonunda okyanusa göç eden ve burada beslenip, belli bir cinsi olgunluğa ulaşarak, yumurta bırakmak üzere tekrar doğdukları yere (nehirlere) dönen balıklarda (Salmonidae familyasından Atlantik Salmonu Salma salar'da. ve Pasifik Salmonu Onchorynchus nerko'da.} gözlenen bu tip göç olayı, yukarıda belirtilen Anadromus göç olarak adlandırılır. Yılan balıklarında (Anguilla anguilla} ise, okyanusların belirli ortamlarında, bu balıkların bıraktıkları yumurtalardan çıkan larvalar (Leptocephalus), belli bir süre (3 yıl kadar) sonunda metamorfoz geçirip, genç bir yılan balığı yavrusu (elver) haline dönüştükten sonra, beslenip cinsel olgunluğa erişmek üzere tatlısulara geçerler. Cinsi olgunluğa erişinceye kadar yaşamlarını burada sürdürdükten sonra, olgunlaşarak yumurta bırakmak ve nesillerinin devamını sağlamak üzere, tekrar doğdukları yerlere (denize) dönerler. Bu tip göçe de Katadromus göç adı verilir. Kuzey Avrupa'da (İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve ingiltere) veya Kuzey-Doğu Amerika kesiminde herhangi küçük bir nehirde doğup ta, yaşamına başlayan Salmo salar türüne mensup bir Som balığı yavrusu ile aynı şekilde Pasifiğe akan nehirlerde yaşayan Onchorynchus türlerinin yavruları, henüz genç sayılabilecek bir yaşta iken (2 yaşında) nehirlerin aşağı kısımlarına doğru göçe başlarlar ve sonunda nehrin onları götürdüğü okyanusa (Salmo salar Atlantiğe; Onchorynchus Pasifiğe) ulaşırlar. Orada 4-5 yıl yaşadıktan sonra, tekrar doğdukları yere, tatlısulara dönmek üzere, uzun bir yolculuğa çıkarlar. Bu sırada nehirlerin akış yönünün tersine yüzerek irili ufaklı pekçok çağlayanlardan geçerek bu yolculukları sonunda, hedeflerine ulaşabilmek için doğdukları yerleri acaba nasıl hatırlayabileceklerdir, hatta bazen binlerce km. ye ulaşan bu dönüş yolunu nasıl bulupta katedebileceklerdir. Göç olayı boyunca ortam koşullarının ne denli değişken çevre koşullarına uyabilmeleri için, balığın metabolizmasında ne gibi değişiklikler oluşacaktır. Alabalıkların, genellikle Atlantik ve Pasifik Salmonu türlerinde gençler (jüvenil) her ilkbaharda, günlerin uzamasıyla beraber yolculuğa çıkar ve nehirlerin alt kesimlerine doğru inmeye başlarlar. Bu arada eğer varsa yollan üzerindeki, göllere de uğrarlar ve orada yine denize doğru yollarına devam ederler. Uzun yıllardan beri, gümüşimsi renkte görülen bu genç bireylerin, adeta kabına sığamazcasına hareketleriyle ilkbaharda nehirlerde 2-3 ay süre ile görülebilmelerinin nedeni de, denize doğru olan bu göçlerden dolayıdır. Yılan balıkları (Anguilla anguilla} için durum, daha da ilginçtir. Yıllar önce, bu balıkların yumurtalarından yeni çıkan larvaları, başka bir balık türü sanılarak, morfolojik görünümüne uygun düşen Leptocephalus adı ile isimlendirilmiş ve sınıflandırmada da bu şekilde yer almıştır. Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla} tülünün bu larvaları, doğdukları yer olan Sargassa denizinden Avrupa'ya doğru yola çıkarak 3 yılda Atlantiği aştıktan sonra, Avrupa kıyılarına ulaştıklarında, geçirdikleri bir metamorfozla tipik bir yılan balığı yavrusuna dönüşürler. Daha önce Leptocephalus diye adlandırılan bu yavruların, larval safhasının, aslında Avurpa yılan balığının yavru safhasından önceki, larval safha olduğu hakikati anlaşılmış ve bu safhaya sehven verilen Leptocephalus tarihi adı da bir hatıra olarak muhafaza edilegelmiştir. Avrupa yılan balıkları (Anguilla anguilla) türü Kuzey Atlantiğin Doğu kıyılarında, Batı Avrupa'da, Akdeniz ve Batı Afrika kıyılarında ve hatta dağılım alanları içine İzlanda, Kanarya adaları, Azor adaları, Madeire adalarını da alırken; Amerikan yılan balığı (Anguilla rostrata) türü ise, Labrador yarımadasından, Meksika körfezinin güneyine, Panama'ya, Antiller'e ve Bermuda'ya kadar uzanan bir dağılım gösterir. Bizi burada doğrudan ilgilendiren husus ise, Avurapa yılan balıklarının ve özellikle ülkemiz karasularına giren Akdeniz yılan balıklarının Sargossa denizinde üreyebilmeleri için, uzun bir yolculuğa çıkmaları ve sadece orada yumurta bırakmalarıdır. Bu bölge; 22° 35° Kuzey, 48°-65° Batı enlem ve boylamları içine girer. Bu alanda yumurta bırakma derinliğinin 300 m. olduğu ve su sıcaklığının da 18°C de sabit kaldığı görülür. Yılan balıkları gibi, çok özel olan tek bir yerde (bölgede) yumurtlama alanları olmasa bile, Alabalıklar da onlardaki gibi, metamorfoz deyimini akla getiren bazı morfolojik ve fizyolojik değişiklikler geçirirler. Her iki tür balık için de, yaşamlarının değişik evrelerinde, farklı ortamlarda bulunabilme yeteneğinin metamorfoz olayı ile yakından ilişkili olabileceği düşünülebilir. Alabalıklara örnek olarak Atlantik türü Som balığı (Salmo salar) türünü alabiliriz. Bu türe ait yumurtalar bırakıldıkları nehir veya derelerde, suyun sıcaklığına bağlı olarak 5 haftadan 21 haftaya kadar sürebilen bir kuluçka (înkübasyon) periyodu geçirirler. Bu sürenin sonunda süratli akan sığ suların tabanında çakıllar arasında Alevin adı verilen sarı torbalı (Vitellüs keseli) larvalar belirir. Bu larvalar ancak, vitellüs kesesi absorbe edildikten sonra postlarval safhaya geçerler. Yavrular, yuvayı terkettikleri zaman, boyları aşağı yukarı 3-5 cm.ye ulaşır. Bundan sonra da sığ sularda yaşamaya devam ederler. Bunlara Fry veya parmak boyu balık anlamına gelen Fingerling adı verilir. Bu yaştaki yavrular, bir süre aquatik küçük organizmalarla (bazı küçük su böcekleri ve diğer omurgasızlarla) beslenirler. Ancak, bunların boyları bir yıl sonra 7.5-10 cm. ye, iki yıl sonra da 12.5-15 cm.ye erişir. Bu yaştaki Salmonlara Parr adı verilir. Bunlar, bu çağda halen vücutlarında larva özelliklerini taşırlar. Çünkü Parr çağındaki bir balığın vücudunda onu karakterize eden 10-11 enine (sırt-karın istikametinde) koyu renkli bandlar bulunur. Bu bandlar arasında da yer yer kırmızı benekler görülür. Ayrıca, solungaç kapağı üzerinde iki adet yuvarlak siyah leke dikkati çeker ve bunlardan birisi, gözün hemen arkasında yer alır. Pullar, ilk yaz süresince, şekil almaya ve pulun ortasındaki çekirdek bölgesi etrafında büyüme halkaları belirmeye başlar, ilk kış geçtikten sonra, pul üzerinde koyu bir halka ayırd edilir. Bu halka, balığın kışın çok yavaş veya hiç büyümediğini gösterir. Bugün, yaş tayininde pul çalışmaları başlı başına bir araştırma konusu olmuştur. Pullardan yararlanarak bir balığın yaşı, büyümesi, biyolojik özellikleri, tatllsularda ne kadar kaldıkları ve denize ne zaman döndükleri gibi bir çok faydalı bilgileri öğrenebiliriz. DAHL'a göre Güney Norveç'te Parr'ların çoğu, 2 veya 3 yaşında iken denize göç ederler. Bununla beraber, daha Kuzeyde bu göç içgüdüsü, bu kadar genç yaşta iken hissedilmez ve Arktik çevreye yakın bölgelerde, bu balıkların bazıları göç etmeden önce, 4 veya 5 yaşına kadar tatlısularda kalabilirler. Hutton'un Wye nehri (ingiltere) için verdiği rakamlara göre; bölgede mevcut balıklardan bir yaşında olanların % 7.5'u iki yaşında olanların ise % 88,5'u göç etmiştir. Ancak % 4'ü üç yaşına kadar nehirlerde kalmışlardır. Bununla bearber 4 yaşındaki Parr'lara ise, Wye nehrinde hiç rastlanmamıştır. Mallock'a göre, Parr'lar kış aylarında sığ sulara geçerler ve taşlar altında istirahat ederler. Hatta erkeklerin bazıları denize göç etmeden önce erginleşerek dölleme olayına dahi katılırlar. Denize göç, 8-17 cm. boya ulaşınca başlar. Bu esnada portakal sarısı renkleri de kaybolur, gümüşi bir renge bürünürler. Parr yaşında iken balığın renk alması, deri içindeki pigment hücrelerinin etkisi ile olur ve bu renk saydam olan pulların altında görülebilir. Böyle bir balığa, denize doğru göç içgüdüsü geldiği zaman, pulların örttüğü ince derinin görünümü, gümüşi bir renkle yer değiştirir. Parr çağında bir balığın ilk defa renk değiştirmesi, bu ilk göç sırasında gözlenebilir. Yeni kazandığı bu gümüşi renk, daha yoğunlaşmaya başladığı zaman Parr'ların renkleri çok koyulaşır. Bununla beraber, eğer gümüşi renkte görülen pullar kaldırılarak bakılacak olursa, zemindeki derinin de gümüşi renkte olduğu kolaylıkla anlaşılabilir, işte bu çağa ulaşmış bir Parr'a Smolt adı verilir. Smolt çağında olan bu balıklar, nehirlerin ağızlarına geldikleri zaman, açık denize doğru süratle açılırlar. Smolt çağında iken, bu balıklar, genç bir Salma trutta'nın deniz formuna çok benzerler. Bununla beraber, Salmo trutta'nın kuyruğu çatallı olup, vücut yüksekliği de boyuna oranla çok fazla değildir. Aynı yaştaki bir S. truttada. vücutta portakal sarısı renk hakim ve devamlıdır. Açık renkli bir hale ile çevrilen kırmızı benekler yanal çizgi boyunca devam ederler. Bu bakımdan Salmo salar'ın smolt çağı ile Salmo trutta'da lateral çizginin altına kadar uzanan pekçok siyah benekler görülür. Açık denizlerde, Smolt çağındaki balıklar Yılan balığı yavrularını ve Ringa balıklarını yiyerek çok çabuk büyürler. Bu nedenle, bu balıkların bir yıl denizde kaldıktan sonra tekrar nehire döndükleri zaman boyları 40 cm.'den aşağı, ağırlıkları da 800 gramdan az değildir. Bu arada bazıları da istisnai olarak çok büyümüş olabilirler. Hatta bunlar arasında, aynı yaşta oldukları halde, 5-6 kg. olanlarına dahi rastlanabilir. Salmonların, denizden tekrar nehirlere döndükleri çağa Grilse adı verilir. Bu yaştaki balıklar, ergin bir Salmon'un bütün özelliklerini içerirler Bundan böyle, bu balıklarda Parr işaretine rastlanmaz. Hutton ve diğer yazarlara göre, bir kış denizde kalan Grilse'e Salmon nazari ile bakılabilir. Grilse'nin ortalama boyu aşağı yukarı 60 cm'yi bulur. Grilse çağındaki birçok Som balığı nehirlere geçmezler. Kış ve ilkbahar süresince denizlerde kalırlar. Aşağı yukarı 4 yaşına geldikleri zaman küçük bir ilkbahar salmonu olarak nehirlere geçerler. Grilse'nin yumurta bırakma çağına da Kelt adı verilir. Salmonların çok zaman, geldikleri nehre döndükleri gözlenmiştir. Johnston (1905), Tay (ingiltere) nehrinde Smolt çağında 5500 Salmon'u markalamıştır. Markalanan bu balıkların büyük bir kısmı, bir yıl sonra, bazıları iki yıl ve diğer bazıları da 3 veya 4 yıl sonra, tekrar aynı nehirde yakalanmışlardır. Yakalanan bu balıkların herbiri, kendi hayat tarihlerini pullarının üzerinde açıkça göstermişlerdir. Şu halde, pulların okunmasıyla, markalama deneyleri sonucunda uzun bir süre denizlerde kalarak geri dönen balıkların, bu süre zarfında gösterdikleri büyüme farklarını ve ne zaman nehirleri terkedip, ne zaman geri döndüklerini öğrenebiliyoruz. Anguilla anguilla (Avrupa yılan balığı) Kuşkusuz 50 yıl öncesine kadar herhangi bir kimse, yılan balığı hayatının esrarengizliği hakkında konuşabilirdi fakat bugün bu esrarı çözmek için yaptığı araştırmalarla bütün dünyada şöhret yapan Danimarkalı büyük biyolog Johansen SCHMIDT'e ve onun büyük deniz ekspedisyonuna katılanlara ne kadar teşekkür edilse azdır. Bununla beraber, Yılan balığının hayat devri, hala ilgi çekiciliğini sürdürmekte olup, daha fazla aydınlatılması gereken bir konu olarak ortada durmaktadır. Anguilla anguilla nın hayat devri kısaca 8 safhada özetlenebilir. Bu safhaları şöylece sıralayabiliriz Şeffaf olan larvanın (Leptocephalus) Sargasso denizinde doğuşu ve kısa bir süre sonra yüzey sularına çıkışı. Buradan, okyanus sularının akıntısına kapılarak Batı Avrupa sularına doğru göç yoluna girmesi. Bu sırada Leptocephalus'un. küçük ve şeffaf bir yılan balığı veya Elver şekline değişmesi (metamorfozu). Yavru diyebileceğimiz bu genç bireyler (Elver) tarafından Batı Avrupa ve Akdeniz sularının istilâsı. Elverlerin sarı yılan balığına değişmesi (metamorfozu). Bunların içsulara geçerek (nehir ve göllere) büyüme safhasına geçişi. Tatlısudan denize dönerken eşeysel organlarının (ovaryum ve testislerinin) olgunlaşmaya başlamasıyla gümüş renkli yılan balığına dönüşmesi (metamorfozu). Üreme göçü için denizlere dönüşü ile gümüş renkli yılan balığının okyanuslara geçişi ve buradan yumurta bırakarak çoğalma (üreme) ve ölüm safhası olan Sargasso denizine gidişi şeklinde özetlenebilir. Yumurta bırakma göçüne iştirak eden bu balıklara balıkçılar Sivri-burunlu yılan balığı adını verirler. Bu balıklar üreme sahasına göç ederlerken ya çok az gıda alırlar veya hiç almazlar. Denizlere göç, Akdeniz ve civarı ülkelerde ve Adriyatik sahillerinde Eylül ayında başlar. Daha kuzeyde (İsveç, Danimarka ve İngiltere’ nin doğu sahillerinde) göl ve dereleri Ağustos ve Eylülde terkederler. İskandinavyadan genellikle Eylül ve Ekimde ayrılırlar. Bütün Akdeniz ve Avrupa sularından göç eden yılan balıklarının hedefi, yumurta bırakmak için yer yer 1000 m. derinliği aşan Meksika körfezine doğru yol almaktır. Yılan balıklarının yumurta bırakma sırları, ancak 20. yüzyılda açıklanabilmiştir. Daha önce, Elvers denen genç bireylerin ilkbaharda Batı Avrupa nehirlerine geçtikleri ve büyük yılan balıklarının da Sonbaharda nehirlerden aşağı göç ettikleri biliniyordu. Bununla beraber, gümüş renkli yılan balıklarının denizlere geçer geçmez kaybolmaları ve bunu takip eden ilkbaharda genç yılan balıklarının (elvers) ortaya çıkması dikkati çekiyordu. Bu iki safha arasındaki boşluk hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. O zamanlar Baltık denizinde Sonbaharda gümüş renkli yılan balığı üzerine düzenli bir balık avcılığı yapılıyordu. Bu balıklar o zaman bir takım özel sepetlerle tutulmaktaydı. Bu sepetlerin ağızları Baltık körfezine dönük olarak yerleştirildiklerinde, oldukça çok denecek miktarda balık yakalanmakta, aksi istikamette kondukları zaman (Atlantiğe doğru dönük olunca) hiç balık tutulmamakta idi. İşte ilk defa bu deneyimlerden yılan balıklarının Kuzey denizine doğru göç ettikleri ortaya çıktı. Bundan sonra, Uluslararası Deniz Araştırmaları Sosyetesinin himayesi altında Danimarkalı bazı araştırıcılar bu balıkların denize doğru yaptıkları göç yollarını saptamak amacı ile bunları madeni plakalarla markalayarak yollarını takip etmeye başladılar. Bu esnada, açık denizde yaptıkları birçok sondalamalarla, markalanan bu balıkları, oralarda göç esnasında çeşitli derinliklerde tekrar yakalamayı başardılar. Doğada yapılan bu müteaddit sondalamalarla yılan balıklarının denize doğru muntazam ve düzenli göçler yaptıkları kanıtlanmış oldu. Yapılan araştırmaların sürdürülmeliyle göç süratinin ortalama olarak günde 15 km. yi bulduğu öğrenilmiş oldu. Markalama deneylerinden elde edilen sonuçlara göre 29 günde 367 km. ve 93 günde ise, 1200 km. yol katettikleri anlaşıldı. Bundan sonra birçok yılan balıkları markalanarak, 15 Ağustos 1905 tarihinde Finlandiya'da Tvarminne sahillerinde suya bırakılmışlar ve aynı yıl 16 Aralık ta, bu balıklar Jutland’ın (Danimarka) Doğu sahilinde Helgenes yakınında tekrar yakalanmışlardır. Ergin yılan balıklarının denizlerden nehirlere geçtiği asla gözlenmemiştir. Bu nedenle şu kanaate varılmıştır ki, yılan balıkları herhalde, hayatlarında bir defa yumurta bırakmakta ve sonra denizde ölmektedirler. Bugün yılan balıkları hakkında noksan olan bilgimiz kısmen de olsa tamamlanmış sayılmakta ve bu iki nokta arasındaki boşlukta (doğum yeri ve ölüm yeri gibi) bu suretle doldurulmuş bulunmaktadır.Bu problemin açıklığa kavuşturulmasını Danimarkalı araştırmacı E. J. SCHMIDT e borçluyuz. Leptocephalus (yumurtadan çıkan ilk şeffaf ve zakkum yaprağına benzeyen yılan balığı larvası) ilk defa 1763 te Villiam MORRIS tarafından tavsif edilmiştir. Bundan sonra, bu formdan birçok numuneler Messina boğazından yakalanmışlar ve bütün bu numuneler Leptocephalidae familyası içinde mütalea edilmişlerdir. Leptocephalus bireyleri şeffaf olup, aşağı yukarı, bir zakkum yaprağı şeklinde yassılaşmış görünümdedir. Onun larva safhasında bir balık olduğunu ilk defa CARUS söylemişse de, bunun Kordeia balığı (Trachypteridae) familyasından bir forma ait olduğunu düşünmekle hata etmiştir. Ancak, 1869 da GILL bunun bir yılan balığı larvası olabileceğini açıklamış ve Leptocephalus morrisii'nin bununla ilgisi bulunmadığını, hatta Conger (Migri) yılan balığının larvası olduğunu da söylemiştir. GUNTHER, bu görüşü kabul etmiş, fakat bu larvaları anormal bir şekilde gelişmiş formlar olarak düşünmüştür. 1886 da Fransız Doğa bilgini DELAGE, Leptocephalus morrisii'yi Roscoff laboratuvarında akvaryumda 7 ay canlı olarak beslemeye muvaffak olmuş ve bunun sonunda genç bir Conger yılan balığına dönüşme safhasını yakından gözleme fırsatını bulmuştur. 1904 yılında SCHMIDT in Faroe adalarının batısında bir örnek yakalamasına kadar, yılan balıklarının larval safhası olan Leptocephalus Akdenizin dışında yakalanmamıştı. İkinci örnek, Farran tarafından irlanda'nın Batı açıklarında ele geçirilmiş ve bundan sonra, Kuzey-Doğu Atlantik'te birçok örnekler elde edilmiştir. Daha sonra Schmidt, bu larvaların sistematik bir araştırmasını yapmayı düşünmüş ve bunun içinde Güney Atlantik'te yaptığı araştırmalardan bir sonuç elde edememesine karşın İngiliz adalarının Batısın da 500 kulaç derinlikte oldukça büyük yılan balığı larvaları sürülerine rastlamıştır. Neden bu larvalar daha önce bulunmamışlardı. Çünkü yılan balıkları yumurta bırakmak için okyanusta büyük derinlikler aramaktadır (1000 m. veya daha fazla). Bu derinlikler Baltık ve Kuzey denizlerinde yoktur. 800-1000 m. derinliklerde ısı, hiç değilse, 5-7 °C derecededir. Bu temparatüre, Kuzey denizinde rastlanmaz, ingiltere adaları, su altında kalmış büyük plato veya bir kıta parçası üzerinde bulunduğundan burada deniz, ani olarak derinleşmekte olup, 100, 500 ve 1000 kulaçlık yerler genelde birbirlerine çok yakındır. Larvalar buralardan göz açıklığı küçük olan orta derinlik ağları ile yakalanmışlar ve ilk büyük avlama İrlanda'nın Güney-Batısında (56 ve 45 Kuzey enlemleri arasında) yapılmıştır. Burada 500 kulaç, derinlikte ısı, bütün yıl süresince 9°C dir, larvalar 500 kulaç derinlik boyunca, Faroes'tan İspanyanın kuzeyine kadar olan sahalarda yakalanabilmişlerdir. Böyle bir larva, yılan balığına değişeceği sırada Leptocephalus'un vücut şeklinde bir değişme olmakta, yani vücut genişliği azalmakta, gözler küçülmekte, larva safhasındaki dişler kaybolmakta ve bağırsak kısalmaktadır. Schmidt 1922 de kendisinin hemen hemen son yayınlarında yılan balıklarının çoğalma özelliklerini özetlemektedir. Buna göre, yumurta bırakma, ilkbaharın başlangıcında başlar ve Yaz içinde sona erer. Çıkan küçük larvalar 7-15 mm. civarındadır, larvalar yumurtadan çıktıktan sonra ilk ay çok çabuk bir büyüme gösterirler ve ilk Yaz süresince ortalama boyları 25 mm. ye ulaşmaktadır. Bundan sonra, larvalar su yüzeyine doğru çıkmaya başlarlar. 25 mm. civarında olan bu larvalardan 13-27 kulaç arasındaki derinliklerde pekçok toplanabilmiştir. Hatta bazen bu boyda olan larvalara yüzey sularında da rastlanabilmiştir. İlk yaz süresince bunlara Batı Atlantik'te (50° Batı boylamının batısında) rastlanmıştır, ikinci Yaz, bunlar 50-55 mm.ye ulaşmışlar ve bu çağda iken orta Atlantik'te görülmüşlerdir. Üçüncü Yaz Avrupa sahili açıklarına gelmişler ve bu esnada tam büyümüş larvalar haline ulaşmışlardır. Bu durumda aşağı yukarı 7.5 cm. boya erişmiş olmalarına rağmen, halen, yaprak şeklindeki yassı larva görünümünü muhafaza ettikleri görülmüştür. Sonbahar ve Kış müddetince, geriye doğru bir gelişme geçirerek asıl yılan balığı şeklini alırlar. Bu safha Elver safhasıdır. Bu safhada sahillere Elver'ler (henüz metamorfozu bitirmiş olan yavrular) bundan sonra, yönlerini nehirlere ve içsu membalarına doğru çevirirler. Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz Avrupa yılan balığı yani Anguilla anguilla'dır. Amerikan yılan balığının türü ayrıdır. Bu tür Anguilla rostrata adı ile anılır. Bu türün yumurta bırakma sahası ise, Avrupalı yılan balığının yumurta bıraktığı yerin merkezinin Batı ve Güneyinde yer alır, bu saha Batı İndiana'nın Kuzey hattı boyunca uzanan sahadır. Dolayısıyla iki çoğalma mıntıkası birbirinin üzerine isabet eder. Bu nedenle, bu iki türün yumurtalarından çıkan larvalar da orta Atlantik'te birbirleriyle karışırlar. Bu larvalar sonra, nasıl oluyorda birbirlerinden ayrılarak Amerikan yılan balığı lavvaları yönünü Amerika sahillerine, Avrupa yılan balığı larvaları da yönünü Avrupa sahillerine yöneltebiliyor. Amerikan yılan balığının pelâjik larva safhası aşağı yukarı bir yıl içinde sona erer. Bu nedenle, böyle bir larvanın Avrupa'ya uzun bir seyahat yapmasına esasen zaman da yoktur, çünkü katedilecek mesafe onların ergin hale erişme süresinden daha fazladır. Oysaki, Avrupa yılan balığı larvasının gelişme süresi üç yıl sürer. Bu nedenle bu larvaların Amerika sahillerinden çok uzaklara gitmek için zamanları da vardır. Bunlar Atlantik'in Doğu kısmına varınca, Elver safhasına ancak ulaşmış olurlar. Kısa bir süre sonra da sahillere ve içsulara geçmek için ise nehirleri aramaya başlarlar.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-goclerle-ilgili-davranisi-kontrol-eden-faktorler

Mersin Balıkları Hakkında Genel Bilgi

Mersin balıkları büyüme devrelerini denizlerde, üreme devrelerini de tatlısularda geçirirler, yani anadrom balıklardır. Genellikle ülkemizde Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Çoruh nehirlerinin denize döküldüğü yerlerden 4-5 km. kadar içerilere geçerler. Mayıs sonunda yumurtalarını tatlısulara bırakarak yazdan önce tekrar denize dönerler. Besin olarak en fazla Ringa ve Uskumruları severlerse de nehirlerin dip çamurlarında buldukları her türlü küçük hayvanları (Chironomuslar, Dipler ve Tricopter larvaları, Crustacca, Kurtlar ve Gastropodlar) da yerler. Yumurtalarından dünyaca meşhur olan havyar yapılırken, hava keselerinden de tutkal yapımında kullanılan ihtiyokol adlı madde çıkartılır. Halk arasında bağırsak adı verilen ve 70-80 cm. boyunda olan sperma keseleri çok lezzetlidir, fakat kıymetli bir gıda maddesi olmasına rağmen bizde yenilmediği için genellikle yabancı ülkelere ihraç edilmektedir. Ülkemizde Mersin balığı avcılığı yok denecek kadar az yapılır. Örneğin, Su ürünleri Genel Müdürlüğünün 1973 yılındaki istatistiklerine göre Mersin balığının yıllık avlama miktarının göl ve akarsular dahil olmak üzere 3700 kg. civarında olduğu bildirilmektedir. Mersin balıklarının avlanmasında çoğunlukla çökertme dalyanlarından istifade edilirse de Kalkan ağları, çekme ağlar ve yüzen ağlar da kullanılabilir. Ağa girmiş olan bir Mersin balığı önce kıpırdamaz, fakat sudan çıkar çıkmaz harekele başlayarak kuyruk çarpması ile en kuvvetli ağları dahi parçalayıp büyük zararlar verebilir. Bu nedenle, balık, henüz sudan dışarı çıkmadan önce ağzından ve solungaç deliğinden bir ip geçirilip düğümlenir ve ipin diğer ucu hayvanın kuyruğuna sıkıca bağlanır. Böylece balığın şiddetli kuyruk darbeleri ve sağa sola çarpmaları önlenmiş olur. Genellikle kıyılarda avlanan balıkların açık denizdekilere göre daha çok besili oldukları söylenir.

http://www.biyologlar.com/mersin-baliklari-hakkinda-genel-bilgi

Sıtma Vektör Ekolojisi ve İlişkili Faktörler

Sıtma entomolojisini bir düzen içinde incelerken, parazitlerin bulaşımında mutlaka vektörün yaşadığı doğal ekosistemin de etkisinin olduğu gözönüne alınmalıdır. Bu sistem içinde ana faktörler, parazit, vektör ve konakçıdır. Bu faktörlerin birbirileriyle kesin ilişkileri olduğu gibi, her bir faktöre ait biyolojik ve fiziksel çevrelerinde bu ilişkilerde yeri vardır. Bu bir sistemdir ve bu sistem aşağıdaki gibi basit bir form altında gösterilebilir. Bu ana faktörler kendi içlerinde de bazı alt bileşenlere ayrılabilir: Parazit Türler, soylar, döngü için sıcaklık ihtiyaçları Vektör Üreme ihtiyaçları, sıcaklık ve nem, insanlarla ilişkisi, enfeksiyonlara hassasiyeti, beslenme ve dinlenme davranışı, uçuş kapasitesi, mevsimsel dağılımı, kışlama, hayat uzunluğu, insektisitlere karşı davranışı Konakçı (insan) Sosyal durum, yerleşim merkezlerinin, su bağlantılarının ve alt yapının kalitesi, tarımsal yapı, populasyon hareketi, bağışıklık, Fiziksel çevre Sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr, yükseklik, topografya, su durumu, toprak, insektisit kullanımı Diğer biyolojik faktörler Predatörler, parazitler, patojenler, genetik Yukarıda da belirtildiği gibi, herhangi bir alanda sıtma olgusunun varlığı bu faktörlerin tümünün ideal seviyede ve koşullarda olmasına bağlıdır. Sıtma parazitlerini taşıyan vektörün belirli bir alanda olması; ancak, parazitin ortamda bulunmaması ya da bunun tam tersi sıtmanın ortaya çıkmasını engeller. Konuya bu açıdan bakıldığında, sıtma mücadele çalışmalarında, hastalığın yaygın olduğu alanlarda ve yakın çevresinde medikal ve entomolojik mücadelenin birlikte sürdürülmesinde yarar görülmektedir. Ancak, bu mücadele formlarının birbirleriyle bir koordinasyon içerisinde olması ve bilimsel temellere oturması, sıtmanın eradikasyonu açısından kesinlikle şarttır. Sivrisinekler gibi vektör canlıların, davranışlarını ve yaşam döngülerini etkileyen iki önemli faktör bulunmaktadır. Genetik ve ekolojik değişkenlikler. Benzer genetik yapıya sahip bir populas-yon içerisinde, populasyonu oluşturan bireylerin her biri, ekolojik faktörlere karşı değişik hareket edebilir. Yani, ekolojik ya da çevresel faktörler, bir bakıma, sıtma gibi hastalıkları yayan ve bulaştıran canlılar için, insan ve hayvan sağlığı düşünülecek olursa en önemli sıradadır. Sivrisineklerin, larva ve ergin evreleri birbirlerinden ayrı iki değişik çevrede geçmektedir. Öte yandan, her iki evrede kendi çevreleri içerisinde değişik ekolojik faktörlerin baskısı altında bulunmaktadırlar. Evrelerin, bulundukları çevreye adaptasyon derecesi, onların mevsimsel ve coğrafi yayılışlarını belirleyen bazı çevresel baskıların denetimi altındadır. Ekolojik faktörler arasında bazıları çok önemlidir. Örneğin, sivrisineklerin tatlı ya da tuzlu suda veya her ikisinde birden yumurtlamaları genetik faktörlere bağlı olarak kontrol edilir. Konak seçimi de genetik faktörler tarafından belirlenir ama bir konak üzerinde beslenmenin derecesi yerden yere, günden güne değişebilir. Bu sadece konağın durumuna değil, aynı zamanda meteorolojik koşullardaki değişmelere de bağlıdır. Sivrisineklerin gelişme hızı temel olarak klimatik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, sucul evre periyodu, beslenme, yumurta gelişimi gibi biyolojik olayların tümü değişik sıcaklıklara göre oluşur. Böylece, entomolojik araştırmaları ya da mücadele çalışmalarının yapıldığı aynı zaman diliminde, çevresel faktörlerinde dikkatli bir şekilde kayıt edilmesi oldukça önemlidir. Bugün artık iyi bir şekilde bilinmektedir ki, vektör canlıların mevsimsel dağılımı ve populasyonlarının mevsimsel dinamizmi tamamıyla klimatolojik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, üreme ve hayatta kalma gibi davranışlar da çevresel etkenlerin denetimi altındadır. Sivrisinek türleri, dinlenme ve saklanma amacıyla iç ortamlarda bolca bulunduklarında endofilik, aynı şekilde dış ortamda bulunduklarında ekzofilik olarak kabul edilir. Dinlenme habitatının seçimi, özellikle uygun dinlenme alanının sıcaklık ve orantılı nemi ile denetlenir. Örneğin, A. maculipennis, A. sacharovi gibi sivrisinekler kesin ekolojik koşullarla sınırlandırılmışlardır. Klimatik faktörlerin belirlenmesiyle sağlanan veriler ki bunlar sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr vb olaylar ile diğer ekolojik faktörleri kapsamaktadır, vektör populasyonlarının dinamizmleri, vektörel potan-siyellerini, dağılımlarını vb. ortaya koyar. Bu tip bilgiler sadece geniş alanlar için değil, bazı özel alanlar içinde ayrıntılı bir şekilde toplanmalıdır. Aşağıda, vektör canlıların bolluk, yoğunluk, dağılım ve üremelerini etkileyen bazı ekolojik faktörlerin etki mekanizmaları ve tanımlayıcı özellikleri kısaca açıklanmıştır: Mikro ve Makroiklim İklim, fiziksel çevrenin en önemli birleşenlerinden birisidir ve sıcaklık, orantılı nem, ışık ve rüzgâr gibi diğer önemli birleşenlerin belirleyicisi durumundadır. Günlük iklimsel değişimler olarak adlandırdığımız "hava durumu", sivrisineklerin yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik ve biyolojik faaliyetlerini belirler. İklim iki alt bölüme ayrılmıştır: 1) Makroiklim, sivrisineklerin yayılım alanının her boyutunda hüküm süren ortalama hava değişimleri, 2) Mikroiklim, makroiklim altında, sivrisinek populasyonunu oluşturan bireylerin hemen çevresinde hüküm süren değişiklikler. Makroiklim, türlerin alan içerisinde mümkün olan dağılımlarını denetlerken, mikroiklimdeki koşullar, makroiklim içerisinde türlerin lokal alanlardaki dağılımını etkiler. Örneğin, sivrisineklerin iç alanlardaki dağılımı mikroiklim ile denetlenirken, dış alanlardaki dağılımı ve barınmaları genel makroiklim ile belirlenir. İç alanları tercih eden herhangi bir türün üyeleri, dış alanları da tercih edebilir; ancak, bu durum makroiklimde olacak bir değişikliğin, türün mikroklima sınırlarına dayandığı ana kadar devam eder. Makroiklim, değişik yerlerdeki mikroiklimi kesin olarak denetler. Bu durum sivrisineklerin iç ortama ya da dış ortama hareketlerini belirler. Örneğin, bir evin iç sıcaklığı dış ortama göre 1-2°C düşük olabilir; ancak, aynı zamanda ev içindeki nem oranı dış ortama göre % 30 daha yüksektir. Günlük olarak, ev içinde (mikroiklim) sıcaklık ve nemin azalış ya da artışı, dıştaki ortamın (makroiklim) azalış ve yükselişlerini takip eder. Gece boyunca, ev içi sıcaklığı özellikle akşamın ilk saatlerinde dış ortama göre daha yüksek; ancak, güneşin doğmasından sonra daha düşük olabilmektedir. Bu durum, sivrisinek hareketlerinin bu iki ortam arasındaki sıcaklık etkileşimine göre belirlenmesini sağlar. Sıcaklık Böcekler soğukkanlı hayvanlardır ve tüm metabolik faaliyetleri çevrenin sıcaklığına göre düzenlenir. Sivrisinekler gibi major böcekler, büyük sıcaklık değişimlerinde vücut sıcaklıklarını kontrol edebilme yeteneğinde değillerdir. Böcekler düşük sıcaklıklarda yaşayabilirler; ancak, tüm metabolik faaliyetleri yavaşlar. Bunun gibi, sıcaklık 32-35°C'nin üzerine çıkarsa, benzer şekilde tüm metabolik faaliyetler bu sıcaklıklara göre modifiye olur. Sivrisineklerin gelişebilmeleri için en uygun sıcaklık aralığı 25-27°C'dir. Sivrisinek populasyonlarında, 10°C'nin altında ve 40°C'nin üzerinde çok yüksek oranda ölümler görülür. Bu ölümlerin oranı türlere göre değişir. Örneğin, A. maculipennis larvaları kritik sıcaklık değeri olan1O°C'nin altındaki tüm sıcaklıklarda su yüzeyinde inaktif olarak kalır ve yüksek oranda ölürler. Buna karşılık, A. claviger larvaları 0 °C'de, hatta buzlu suda bile yavaş bir şekilde gelişmelerini devam ettirirler. Nem Nem, sıcaklık gibi sivrisineklerin yaşam uzunluğunu ve dağılımını etkiler. Trake sistemi ile solunum yapmalarından dolayı sivrisinekler, genel olarak çevre nemine karşı çok hassastırlar. Özellikle, ormanlık alanlarda yaşayan sivrisinek türleri, kuru iklim şartlarında yaşayanlara göre nem değişimlerine karşı daha hassastırlar. Kuru mevsimlerde, ev içi sinekleri uygun neme sahip iç alanlara hareket ederken, dış alan sivrisinekleri bitki kümelerinin yakınlarında bulunurlar. Bu durum, kuru mevsimlerde mücadele çalışmalarının ve mücadele alanının planlanması için önemlidir. Gündüz ve gece boyunca, sıcaklık ve nemin ritmi, bölgesel değişiklik gösterir. Özellikle, sivrisinek yayılımı ve uçuşu ile türlerin kışlama ya da yazlaması bu ritimler arasındaki değişikliğin boyutlarına bağlıdır. Yağış Sivrisinekler için yağışın etkisi iki yönlüdür. Sürekli tekrarlanan yağışlar türlerin yumurtlamasını ve larvaların gelişimini kötü yönde etkileyebilir. Çünkü bu tip yağışlar, bir yandan ergin ölümlerine sebep olurken, diğer yandan üreme habitatlarının sürekli olarak değişmesini sağlar. Buna karşılık, uzun süren güneşli günlerden sonra yağan yağmurlar, gerek ortamın kuru havasını yumuşattığı gerekse yeni üreme habitatları oluşturduğu için olumlu etki yapabilir. Işık Işık ritmi, sivrisinek populasyonlarının hareketlerini özellikle beslenme ve dinlenme faaliyetlerini kontrol eden önemli bir ekolojik faktördür. Birçok Anopheles türü alacakaranlıkta ya da gece beslenme faaliyetini sürdürür. Bazı türler gece ve gündüz, bazı türler ise güneş battıktan sonra ilk 30 dakika içinde faaliyetlerini artırır. Ülkemizin de içinde bulunduğu ılıman kuşakta, fotoperyod (ışık ritmi), özellikle Anopheles türlerinin kışlaması üzerine oldukça etkilidir. Örneğin, sonbaharın kısa günlerinin başladığı zaman diliminde A. maculipennis kışlama faaliyetine girer. Ergin sivrisineklerin habitatları, onların ideal koşullarda dinlenme alanları, konak ve üreme habitatları bulmasıyla belirlenir. Ergin habitatlarının belirlenmesinde, yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik faktörler etkilidir. Sivrisinek populasyonlarının habitatlarının farklı bölümleri içindeki hareketi, sıcaklık, nem, konağın çekiciliği ya da üreme alanının çekiciliği gibi faktörlerle denetlenir. Bu gibi faktörlerin etkisi, sivrisineklerin fizyolojik şartlarına bağlıdır. Üreme alanlarına uçuş, bir yandan sivrisinek dişisinin tam olarak yumurtlama durumuna gelmesi (gravid dişi) yoluyla, diğer yandan ise üreme habitatının bir takım ideal ekolojik şartları içeren üreme habitatının çekiciliğiyle sitümüle edilir. Buna karşılık, ideal olmayan sıcaklık ve nem ile konakçının olmayışı, özellikle hastalık taşıyan sivrisinek türleri için dinlenme alanı ve üreme habitatı değiştirmek için önemli nedenlerdir. Sivrisineklerin yayılımıda (dispersiyon) bir takım ekolojik faktörlere bağlıdır. Bu faktörlerin eşik düzeyleri türlere göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak, sıtma parazitlerini taşıyan türler 1-3 km aktif uçuş yapabildikleri gibi, bazı türler çok uzun mesafeleri kat edebilirler. Ayrıca, uzakta bulunan ergin habitatlarının ya da köylerin daha çekici olması bazı türlerin bulundukları habitatları bırakıp 10 km ya da daha fazla uçarak o bölgelere gitmesini sağlayabilir. Bir ekolojik faktör olarak rüzgâr sivrisinek uçuşunu etkileyen önemli bir olgudur. Örneğin, bazı Anopheles türleri, özellikle ülkemizde bulunmayan A. pharoensis Mısır'da çölün oldukça sert koşullarını atlatabilmek için ideal şartları buluncaya kadar 56 km uçabilmiştir (Anonymous, 1975). Sivrisineklerin genel olarak birbirini izleyen ve yaşamları boyunca yaptıkları tek tip bir hareket şekli vardır. Ergin dişiler, üreme alanlarından dinlenme alanlarına, oradan konakçıya, sonra tekrar dinlenme alanlarına ve bir kez daha üreme alanlarına doğru hareket eder. Bu döngü ergin dişilerin tüm hayatları boyunca devam eder. Sivrisinek populasyonlarının bol olduğu bir bölgede, yerleşim yerleri arasındaki uzaklık, bu canlıların hareketi için uygunsa ve yerleşim merkezlerinin çevresinde zengin üreme kaynakları bulunuyorsa, sivrisinekler tüm alanı rahatlıkla enfekte edebilirler. Mücadele çalışmaları açısından, bu tip bölgelerin genel itibariyle mücadele programı ve kapsamı içine alınmasında yarar bulunmaktadır. Eğer üreme habitatı iki köy arasında bulunuyorsa, bu köylerden birisinde bulunan sivrisinekler yumurtlamak İçin habitata gider ve yumurtlama işleminden sonra diğer köye giderek enfeksiyon oluşturabilirler. Bu durumda, mücadele çalışmalarının her iki köyde de eş zamanlı yapılması gerekmektedir. Böyle bir durum, küçük alanlar haricinde, birbirine komşu ülkelerin sınır bölgelerinde oluşursa, bu defa enfeksiyon ülkeler arası boyutlara kadar ulaşabilir. Sıtmanın yayılması da, komşu ülkeler arasındaki koordinasyonsuzluk, sosyal farklılıklar ve mücadele programlarındaki düzensizlik nedeniyledir. Sivrisinek sucul evrelerinin dağılımı ve hayatta kalma sürelerini etkileyen diğer bir ekolojik ve biyolojik faktör ise, yaşadıkları su ortamında bulunan doğal düşmanlardır. Sivrisinekler için doğal düşmanları; omurgalı ve omurgasız predatörler, virüsler, bakteriler, protozoalar, helmintler ve mantarlar olarak sınıflandırabiliriz. Doğal düşmanlarla birlikte diğer faktörler, sivrisinek populasyonlarının mevsimsel dinamizminde önemli rol oynarlar. Örneğin, teorik olarak bir sivrisinek dişisi ortalama 200 yumurta bırakır (açılan yumurtalardan 100 tanesi dişidir). Bir sivrisinek populasyonunun bir yıl içinde dört döl verdiğini düşünecek olursak, dördüncü dölün sonunda populasyonda birey sayısı 100 milyona ulaşır. Oysa, pratikte, yukarıda belirttiğimiz faktörlerin ve doğal düşmanların kombinasyonuyla, yapılan mücadele çalışmaları populasyon büyüklüğünü belli bir düzeyde tutmayı sağlar. Doğal düşmanlar arasında en etkili olanı predatör balıklardır. Doğal düşmanların etkinlik derecesi, av ile avlanan arasındaki ilişkinin derecesine bağlıdır. Örneğin, Gambusia affinis adı verilen sivrisinek balıklarının yaşam alanı da genelde sivrisinek larvalarının yaşadığı habitatlardır. Bu nedenle, bu balık türünün etkinlik derecesi diğerlerine göre yüksektir. Predatör canlıların su içindeki yaşam yerleri de aktiviteleri açısından belirleyicidir. Eğer predatör suyun alt seviyelerinde yaşıyorsa, beslenmek ve solunum yapmak amacıyla genellikle suyun üst seviyesini, hatta su yüzeyini tercih eden sivrisineklere karşı etkili olamaz. Suyun hacminin ya da habitatın büyüklüğünün de predatör aktivitesi için önemi vardır. Küçük boyutlu su birikintileri yeme-yenilme ilişkisinin olasılığını artırır. Sivrisinek larvalarına karşı doğada bulunan çok sayıda düşman organizma bulunmaktadır. Aynı zamanda, özellikle bakteriler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda bu düşmanlar, biyoinsektisit olarak endüstri koşullarında da üretilmektedir. Bu bölümde, omurgalı predatörlerden bazı balık türleri üzerine kısa açıklamalarda bulunacağız. Özellikle, su dinamizminin hızlı olmadığı, küçük ve gölgelenmiş habitatlarda, sivrisinek larvaları üzerine predatör olan omurgalı balıklarıdır. Gambusia en etkili türlerin olduğu cinstir. Bu türler, suyun üst yüzeyinden beslenen iyi birer avcıdır. Bu balık türü, birçok ülkede, özellikle sıtma eradikasyon programlarında çoklukla kullanılmaktadır. Sivrisinek larva mücadelesinde kullanılan diğer türler şöyledir : Gambusia affinis Lebistes reticulatus Tilapia mosambica Tilapia maciochei Tilapia zilin Tilapia meianopleura Cyprinus carpio Carassius juratus Xiphophorus maculaius Nothobranchius guentheri Cynolebias bellotti Cynoiebias elongatus Aphanius dispar Anabas scandens Aplocheilus panchax Genç evrelerinde predatördür. Bu balık türleri içerisinde ülkemizde en yaygın olan ve en çok kullanılan tür Gambusia affinis'tir. Yapılan araştırmalar, sivrisinek balığının çok geniş bir adaptasyon yeteneğinin olduğunu, temiz sulardan kirli sulara kadar geniş bir habitat aralığında yaşayabildiğini, sıcaklık değişimlerine çok dayanıklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak yine de, sivrisinek larva mücadelesi için belirli bir alanda bu balıkların etkili bir şekilde kullanılabilmesi için bazı faktörlerin ideal olması gerekmektedir: Etkili olabilmek için balıkların gereksinimleri • Habitat suyunun, yüzeyden beslenmeye elverişli, mümkünse küçük ve gölgelenmiş olması, • Balıkların su içerisinde rahat beslenebilecekleri bir ortamın olması, • Uygulanacak alana zedelenmeden taşınmalarının sağlanması: Bunun için uygulanacak en iyi yöntem, taşıma konteynerlerinin yarısına kadar su ile doldurulmasıdır. Ayrıca, suyun yüzey çalkantısının önlenmesi için, yüzeye yeterli miktarda tahta parçaları atılmalıdır. Eğer taşınacak mesafe uzaksa, balıkların oksijen ihtiyacı için su içine oksijen verilmeli (bir ya da iki adet şişirilmiş bisiklet lastiği su içine yerleştirilir ve hava sibopları bir miktar açılır) ve zaman zaman durularak konteyner kapağı açılmalıdır. • Konteynerlerin içindeki su mutlaka balıkların yaşadığı doğal habitat suyu olmalıdır, • Uygulanan yerlerde balık predatörlerinin olmamasına dikkat edilmelidir, • Balıkların bulundukları habitata zarar verilmesi önlenmelidir. Uygulanabilecek habitatlar • Sivrisinek balıklarının oldukça güçlü bir adaptasyon yeteneği bulunmaktadır. Bu yüzden, çok temiz sulardan kirlenmiş sulara kadar birçok habitatta kullanılabilir. Mücadele yapılacak alana dağıtılmadan önce, doğal koşullarda stok alanları kurulmalı ve bu alanlardaki su kalitesinin organik maddelerce zengin olmasına dikkat edilmelidir. • Sıtma mücadelesi için oluşturulmuş drenaj kanalları, • Pirinç tarlaları içinde vejetasyon açısından yoğun olmayan kanallar, • Kuyular, geleneksel su toplama kapları, havuzlar, • Göller ve göletler, • Yavaş akan akarsu ve pınarlar, • Foseptikler. Dikkat edilmesi gereken hususlar • Balıklar eğer olanak bulurlarsa içme suyu şebekesine karışabilmektedirler, • Eğer bulundukları ortamda doğal besin bulamazlarsa, yavrularını yiyebilirler, • Bazı türler bataklık ve tuzlu sulara adapte olamayabilirler, • Habitatlarda yoğun olarak bulunurlarsa etkili olabilirler, • Bazen çocuklar balıkları yakalamaya çalışabilir, • Bulundukları habitatların periyodik olarak kontrol edilmesi ve eğer balık miktarı azalmışsa stoktan eklenmesi gerekebilir, • Balıkların etkisi mevsime ve suyun kalitesine göre değişebilir, • Havuzlarda kullanılan balıklar, havuzların suyu değiştirilirken ölebilirler. Bunun için havuzların altında mutlaka 5-15 cm su kalması gerekmektedir. Aksi takdirde, kontrol çalışmalarındaki gecikme, bu tip havuzlardan tüm bölgenin sivrisineklerle enfekte olmasını sağlayacaktır. Balıkların kullanılması için uygulama basamakları • Sivrisinek üreme alanlarının haritalandırılma çalışmaları bitirilmelidir. Su özellikleri belirlenmeli ve sınıflandırılmalıdır. Larva yoğunluğu ve diğer doğal düşmanlar hakkında bilgi edinilmelidir, • Uygulanacak habitat için yeterli balık sayısı değerlendirilmelidir, • Balıkların mücadele alanına zamanında ve hızlı bir şekilde dağıtılması için stok alanlar kurulmalıdır, • Uygulayıcı personel ve yöre halkına eğitim verilmelidir, • Balıkların kalıcılığının sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır, • Mücadele alanına dağıtım yapılmadan önce, taşımada çıkacak aksaklıkları görmek ve bu aksaklıklara çözümler getirmek amacıyla taşıma egzersizleri yapılmalıdır. Bu egzersizler sonucun-da, eldeki taşıma olanaklarıyla kullanılacak alana getirilebilecek balık sayısı hesaplanmalıdır, • Taşıma amacıyla plastik, metal ya da tahtadan konteynerler oluşturulmalıdır. Taşınacak balıklar en az 3-4 saat öncesinden, habitat suyu ile birlikte bu kapların içlerine yerleştirilmeli ve adapte olmaları sağlanmalıdır. Su sıcaklığının 20-22 C olmasına dikkat edilmelidir. Çok sıcak günlerde suyun fazla ısınma tehlikesine karşılık, kaplar içerisine suyu ideal sıcaklıkta tutabilmek amacıyla torba içerisinde buz koyulabilir. Taşıma genel olarak, sabahın erken saatlerinde ya da akşam yapılmalıdır, • Genç balıklar yaşlı ve hamile dişilere göre çok daha fazla dayanıklıdır, • Taşıma sırasında suyun oksijenlendirilmesi asla unutulmamalıdır. Balıkların mücadele alanına dağıtımı • Zamanlama: En uygun mevsim ilkbaharın başlarıdır. Ancak, kışın da dağıtım yapılabilir. Gün içinde en uygun zaman sabahın erken saatleridir. • Her bir üreme habitatına uygulanacak sayı: Kısa zamanda etkinin görülmesi İçin 2-6 balık/m2 dozu uygulanmalıdır (kuyu, küçük su kapları vb habitatlarda 2 balık m2; pirinç tarlası, büyük havuz vb alanlarda 5-6 balık/m2 dozu kullanılmalıdır). • Geniş alanlarda uzun süreli etkinin görülebilmesi için hamile dişilerden seçilmiş 200-400 balığın hektara uygulanması gerekmektedir (200-400/ha). Bu populasyon 2-3 ay içerisinde tatminkâr bir sayıya yükselir. Doğal düşmanlarının yokluğunda, yıllar boyunca yüksek bir populasyon olarak kalabilir. • Herhangi bir etkiden dolayı uygulanan alanda balık populasyonu ortadan kalkarsa, etkinin nedeni bulunduktan sonra, aynı işlemlerin yeniden tekrarlanması gerekmektedir. • Balık uygulanmış alanlar sık sık kontrol edilmeli ve bir yandan balık populasyonunun durumu gözlenirken diğer yandan 1-2 haftada bir larva populasyonundaki düşüşler kontrol edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/sitma-vektor-ekolojisi-ve-iliskili-faktorler

Acıpenserıdae

Bu familyanın temsilcilerinde vücut, 5 sıra halinde uzanan ve genellikle istiridye şeklini andıran büyük kemik plâklarla örtülmüştür. Bu plaklar baş bölgesinden başlayarak kuyruğa kadar muntazam sıralar halinde yerleşmişlerdir, iskeletleri tam kemikleşmemiştir ve büyük bir kısmını kıkırdak teşkil etmektedir. Sırt ipliği denilen notochorda meydana gelmiş olmasına rağmen, omurlar kesin sınırlar ile birbirlerinden ayrılmamışlardır. Omurilik, kıkırdaktan yapılmış halkalarla çevrilmiştir. Kuyruk yüzgeci heteroserk tiptedir. Dolayısıyla üst lobu alt lobundan daha uzundur. Baş zırhlı, ağız küçük ve dişlerden mahrumdur. Ağız başın altında yer almış olup, gerektiğinde bir hortum gibi ileriye doğru uzayıp kIsalabilen protraktil tiptedir. Burun bölgesinin alt yüzeyinde ve genellikle ağız açıklığının önünde, enine sıralar halinde yerleşmiş 4 adet bıyık bulunur. Başın her iki yanında birer solungaç açıklığı vardır ve bunlar operküller ile örtülmüştür. Solungaç kapakları üzerinde ışınsal çizgiler yoktur. Gerçek solungaç yaylarından başka iki tane de yardımcı solungacı vardır. Hava keseleri basit ve gayet büyük olup, Özofagusun dorsal çeperiyle irtibat halindedir. Mide duvarı kuşlardaki gibi çok kuvvetli kaslardan yapılmıştır. Bağırsaklarda spiral kapakçıklar bulunur. Bu familyadaki balıkların yumurtalarından havyar ve hava keselerinden balık zamkı yapıldığı için ekonomik önemleri büyüktür. Ayrıca etleri de nispeten kalitelidir. Bu balıkların Jeolojik devirlerde bugüne nazaran daha yaygın durumda oldukları Paleozoik ve Mesozoik tabakaları arasında fosil formlarına rastlanmasıyla anlaşılmıştır. Bugünkü Mersin balıkları ise, Jeolojik devirlerden beri yaşayagelen birkaç türden bazıları olarak nitelendirilirler. Sovyetler ile diğer Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin akarsularında 26 dan fazla türü yaşamakta olan Mersin balıklarının ülkemizde ancak 2 cins ve 4 türü yaşamaktadır. Özellikle Karadeniz ve Hazar denizinde çok avlanmaktadırlar. Bu balıklar pollusyona karşı son derece hassas olduklarından, günümüzde doğal stokların iyice azaldığı söylenmektedir.

http://www.biyologlar.com/acipenseridae

Omurgalı Ve Omurgasız Hayvanlar Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Omurgalılarda kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan ve hiçbir hayvan grubunda rastlanmayan bir iç iskelet sistemi vardır. Bu iskelet gelişim boyunca vücuda destek sağlayarak büyümenin sınırlarını genişletir. Bu nedenle omurgalıların çoğu, omurgasızlara göre daha iri yapılıdır. İskelet en ilkel türlerin dışında kafatası, omurga ile kol ve bacak uzantı çiftlerini kapsar. Omurga ile omurgaya bağlanan kol ve bacak kemikleri vücudu destekler.Hareket kemiklere tutunmuş kasların etkinliğine bağlıdır. Hareketin yanı sıra sindirim, görme, dolaşım ve vücut ısısını koruma gibi pek çok işleve katkıda bulunan kas dokusu aynı zamanda vücudun dış çizgilerini belirler. Vücudun dış örtüsü, deri ve türevleri olan tırnak, pul, kıl, post, tüy gibi hem çevreye uyum sağlamaya hem de iç bölümleri korumaya yöneliktir. Omurgalıların üreme yöntemlerinde görülen farklılıklar sudan bağımsız bir gelişme sürecine uyarlanmalarıyla ilgilidir. Bütün omurgasızlarda eşeysel yoldan gerçekleşen üreme, bir yumurtanın döllenmesi ve bir embriyonun olgunlaşmasıyla ortaya çıkar. Döllenme ve gelişmenin 3 temel yolu vardır. İlki yumurtlayan hayvanlarda döllenmiş yada döllenmemiş yumurtalar dış ortama bırakılır. Yumurtaları dişinin içinde açılan hayvanlarda ise yavrular dişinin vücudunda beslenmeksizin canlı doğar. Sonuncu olarak doğuran hayvanlarda embriyon dişinin üreme sisteminin özelleşmiş bir bölgesinde yuvarlanarak belirli bir süre beslenip geliştikten sonra vücuttan ayrılır. 1-Kuşlar Kuşlar, Aves sınıfını oluşturan sıcakkanlı omurgalıların ortak adıdır. Vücutlarını örten ve başka hiçbir hayvan grubunda rastlanmayan yapıdaki tüyleri en ayırt edici özelliklerini oluşturur. Ön bacakları uçmaya uyarlanarak kanat biçimini, tüylerle örtülü ve dişsiz olan alt ve üst çeneleri uzayarak gaga biçimini almıştır. Yumurtalarını kalkerli bir kabuk örter. Gözleri, çevreyi algılamada kullandıkları en gelişmiş duyu organlarıdır. Uçma yetenekleri sayesinde kuşlar tüm yeryüzüne dağılmıştır. Yeryüzünün herhangi bir yerindeki kuş türlerinin sayısı genel olarak uygun yaşama ortamlarının çeşitliliğine ve bölgenin büyüklüğüne bağlıdır. Dünyada günümüzde 8000’e yakın tür kuş bulunmaktadır. Kuşların beslenme biçimleri de, türleri kadar çeşitlidir. Beslenme bakımından kuşları ana gruplarda toplarsak: Yelyutanlar, kırlangıçlar, ve çobanaldatanlar gibi böcekle beslenenler; akbaba, balıkçıl, yalıçapkını, sumru gibi etobur olanlar ve tohum, meyve, balözü gibi besleyici değeri yüksek bitkisel maddelerle beslenenler. Az sayıda tür ise yaprak ve tomurcuk yer. Bacaklarının ve gagalarının dış yapısına bakarak sınıflandırılırsa eğer koşarkuşlar, perdeayaklılar, uzunbacaklılar, tavuksular, güvercinsiler, yırtıcıkuşlar, tırmanıcıkuşlar, ötücükuşlar gibi daha çeşitlilik elde ederiz. Uzun zaman boyunca bilim adamları kuşlar böyle sınıflandırıldılar. Günümüzdeki bilim adamlarıysa kuşları hem iç anatomilerini, hem dış özelliklerini hesaba katarak daha çok sayıda ama daha anlamlı bölümlere ayırmaktadır. Kuşlarda, memelilerinkine benzeyen dolaşım sisteminde 4 boşluklu (2 kulakçık, 2 karıncık) bir yürek bulunur. Ne var ki erişkinde sağ büyük aort yayı vardır. (Oysa memelilerde bu yay soldadır.) Merkezi sinir sistemi karmaşıktır; beyin sürüngenlerinkinden daha iridir; beyin yarım yuvarları ve beyincik çok gelişmiştir; beyin yarım yuvarlarında çizgili cismin merkezi çok karmaşıktır. Koku alma organı kuşlarda önemsiz bir rol oynadığı sanılır. İşitme duygusu iyi gelişmişse de algılanan sesler memelilerinkinden daha azdır. Ama sesleri çok gelişmiştir; her türün çeşitli sesleri ve çoğunlukla belli bir şarkısı vardır. Ses organı memelilerinkinin tersine gırtlak değil soluk borusunun bronşlara ayrıldığı yerde ya da, bazen, soluk borusunda bulunan göğüs gırtlağıdır. Üreme açısından kuşları incelersek, yumurtayla ürerler. Genellikle bir yuvaya bırakılan yumurtaların sayısı türden türe değişir. (1-20 arasında, hatta daha çok) Embriyonun normal gelişmesi için yumurtanın belli bir sıcaklıkta bulunması gerekir. Bazı ender istisnalar dışında (iriayaklıgiller) bu sıcaklık kuluçkaya yatırılarak elde edilir. Kuluçkaya çoğu zaman dişi, bazen hem erkek hem dişi hem erkek, bazen de yalnızca erek kuş yatar. Kuluçkaya yatan kuşun karnında genellikle kuluçka levhaları gelişir, bu levhaların sıcaklığı derinin geri kalanından daha yüksektir. Kuluçkaya yatma süresi, yumurtanın boyuyla orantılı olarak 12 günle (bazı ötücü kuşlar ve ağaçkakanlar) 80 gün (kivi) arasında değişir. Toplu yaşama alışkanlığı türden türe büyük bir çeşitlilik gösterir. Bazıları hep bir arada yaşar ve koloniler halinde yuva yapar; bazıları üreme mevsiminde birbirlerinden ayrılır; normal zamanlarda yalnız yaşayan bazılarıysa yuva kurmak için bir araya gelirler. Başlıca etkinlikleri katı içgüdülere dayanırsa da, kuşlarda tanıma, seçme, uyum gibi yetenekler ve çok güçlü bir bellek vardır. Yerleşim olarak kuşlar, kutuplara ve dağlardaki sürekli karlar sınırına kadar yerkürenin bütün bölgelerinde yaşarlar. Deniz kuşları bütün okyanuslarda bulunursa da hiçbiri üreme sırasında karalardan vazgeçemez. Hem tür, hem sayı bakımından kuşların en çok oldukları yerler yağışlı tropikal ülkelerdir. Soğuk ve ılıman bölgelerdeki kuşların çoğu kışı burada geçiremez ve bu nedenle az çok düzenli göçler yaparlar. 2-Sürüngenler Reptilialar; beden sıcaklığı değişken, amniyonlu, dörtayaklı omurgalılar sınıfı olarak adlandırılır. Sürüngenler amfibyumlar ile kuşlar ve memeliler arasında bir evrim basamağını oluşturur. Eldeki kanıtlar kuşlar ve memelilerin sürüngen atalarından doğduğunu göstermektedir. Adları yürüyüş biçimlerinden gelir; karınları yerden biraz yukarda dursa bile bacaklarının yatay ve kısa olmasından dolayı sürünerek hareket ederler. Yılanlar dışında hepsi 4 bacaklıdır.Sürüngenlerin çoğunda bulunan çok küçük kancalarla donanmış tırnaklar yada pullar tırmanma sırasında önemli bir işlev görür. Ayrıca kuyruklar dallara sarılarak sıkıca tutunmayı sağlar. Sürüngenlerin iyice keratinleşmiş bir derisi vardır, üzeri dışderi kökenli pullarla kaplıdır ve içinde hemen hemen hiç salgı bezi yoktur; hatta altderi kimisinde kemikleşmiştir. (kaplumbağaların bağası) Kafatası bir tek artkafa lokmasıyla omurgaya eklemlenir. 2 kulakçık ve kısmen iki boşluğa ayrılmış bir karıncıktan oluşan (timsahlarda birbirinden ayrıdır) kalpten 2 aort yayı çıkar. Akciğer karmaşık yapıdadır, ama arka tarafında, peteksiz bölümler bulunur (hava keseleri). Sindirim borusunun başlıca özellikleri şunlardır: genellikle kalın bir dil, beslenme rejimine uyarlanmış dişler (yalnızca timsahlarda diş yuvası vardır ve kaplumbağaların ağzı bonuzsu bir gaga biçimindedir) ve arkada sidik ve üreme yollarının açıldığı dışkılık. Duyu organları sürüngenlerde birtakım özellikler gösterir; örneğin Jacobsob organı(ya da ek koklama organı) yılanlara, çatal dilleriyle yakın çevrelerini hemen yoklama olanağı sağlar. Gündüzcü sürüngenlerin retinasında koni biçimindeki hücreler pek çoktur (renkleri görme). Yılanlardan başka bütün sürüngenlerde tek kemikçikli ve kolumelalı bir ortakulak bulunur ve içkulak bir koklea halinde karın-kuyruk doğrultusunda uzanır. Tuatara adındaki tür dışında tüm sürüngenlerin erkeklerinde çiftleşme organı vardır. Türlerin çoğu yumurtlayarak ürerken bazılarında yumurtalar dişini içinde açılır ve canlı yavrular doğar. Birkaç türde ise dişinin içindeki yavrular memelilerin etenesine benzer bir organ aracılığıyla beslenmektedir. Toplam tür sayısı 6 bin dolayında olan günümüz sürüngenleri sıcak ve ılıman bölgelerde geniş bir coğrafi dağılım göstermekle birlikte en çok tropik kuşakta bulunur. Bir kertenkele türü ile bayağı engereğin kuzeye doğru yayılma sınırı, aynı zamanda tüm sürüngenlerin de kuzeyde ulaşabildiği en uç noktalardır. Bu 2 türün coğrafi dağılımı Avrasya’da Kuzey Kutup Bölgesi’ne değin girer. 3-Amfibyumlar Amfibyum kelimesi latincedeki amphi, her ikisi ve bios, yaşamın birleşiminden oluşmuştur ve 2 ayrı ortamda yaşayan anlamına gelir. Amfibyumlar amniosuz, alantoitsiz, embriyonlu, hiç değilse yaşamlarının başlangıcında solungaç solunumlu, bugünkü türlerinde fanersiz derili, 4 bacaklı omurgalılardır. Ayrıca evrimsel gelişmede balıklar ile sürüngenler arasındaki basamağı oluştururlar. Amfibyumların çoğu, önce su ortamında bir lavra (tetari yada iribaş) evresi yaşar, daha sonra başkalaşma geçirerek karada yaşayan erişkin biçimine dönüşür. Yaşayan amfibyumlar, aralarında önemli yapısal farklar olan 3 gruba ayrılır: Gymnophiona takımından ayaksız kertenkeleler; Urodela takımından sirenler ve çöreller: Anura takımından kurbağalar. Ayaksız kertenkeleler solucana benzer; bacakları ve kuyrukları yoktur; basit bir bağırsakları, ince ve pürüzsüz derilerinin içine gömülmüş olan küçük gözleri vardır. Sert ve yuvarlakça kafası, toprağı kazmasına yardımcı olur. Bölütlü gövdesi, yarıklarla birbirinden ayrılmış dairesel boğumlardan oluşur. Her 2 gözün yanındaki küçük çukurların içine gömülmüş 2 dokungaçları ve çenelerinin iç yanındaki çepeçevre kemiklerin üstüne dizilmiş birkaç sıra dişleri vardır. İkinci gruptan olan sirenler ile çöreller, özellikle ABD’nin güneyinde ve Meksika’da çok bol bulunur. Sirenler arka bacağı olmayan, ama ön bölümlerinde bir göğüs kemeri ile iki ön bacağı olan uzun gövdeli su hayvanlarıdır. Solungaçlarıyla solunum yapar ya da su yüzeyindeki hava kabarcıklarını yutarlar. Gözleri pürüzsüz derilerine gömülüdür, dişleri ise üst damakta sıralanır. Kuyruk yüzgeçleri suda ilerlemelerine yardımcı olur. Çörellerin hem ön, hem arka bacakları, kuyrukları, pürüzsüz derileri ve belirgin bir boyunları vardır. Dişler her 2 çenede ve üst damakta yer alır. Bazı çörel türleri, solungaçlı birer lavra olarak bütün yaşamlarını suda geçirirler. Kara ve su kurbağaları, amfibyumların en büyük grubunu oluşturur. Bu hayvanların en belirgin özelliği, arka bacaklarındaki 3 bilek kemiğinin uzayarak, hayvanın zıplamasına ve yüzmesine yardımcı olan birer bölüm oluşturmasıdır. Dişler genellikle altçenede bulunur. Salgı bezleriyle kaplı olan derileri genellikle pürüzsüz ve yumuşaktır; karada yaşayan bazı türlerin derisi pürüzlü ve kuru olabilir. Üreme açısından bakarsak: ayaksız kertenkelelerde ve çörellerde üreme genellikle iç döllenmeyle olur. Ayaksız kertenkelenin erkeği, sindirim borusunun alt ucundaki dışkılığın bir bölümünü dışarıya doğru uzatarak spermlerini dişinin içine boşaltır. Çörellerde ise, erkeğin jelatinden bir kese içine döktüğü spermleri, dişi kesesiyle birlikte dışkılığın içine çeker. Buna karşılık, kara ve su kurbağalarının çoğunda dış döllenme vardır; erkek, yumurtalarını döken dişiyi sıkıca kavrayarak spermlerinin yumurtaların üzerine serper. Amfibyumların yumurtaları genelde kabuksuz olduğundan genellikle suya yada nemli bir ortama, örneğin çamurların arasına yada dişinin sırtına bırakılır. Amfibyumlar yeryüzünün her yerine yayılmış olmakla birlikte en çok tropikal bölgelerde bulunur. Sulak yerlerde ve genelde yalnız yaşarlar. 4-Balıklar Balık, tatlı ve tuzlu suda yaşayan, evrimleşme çizgileri farklı, soğukkanlı omurgalıların genel adıdır. Bu terim, bir sınıflandırmadan çok bir yaşam biçimini tanımlar. Bugün yaşayan balıklar genellikle 5 sınıf altında toplanır. Bu sınıflar, hava soluyan hayvanların 4 sınıfı olan amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler kadar birbirinden farklıdır. Yaklaşık 450 milyon yıllık bir geçmişi olan balıklar, bu süre boyunca, hemen her çeşit su ortamına uyum sağlayacak biçimde gelişmiştir. Kara ortamına geçiş sürecinde büyük bir değişime uğrayarak 4 ayaklı kara omurgalılarına dönüştüklerinden, aslında kara omurgalılarının ilk ataları bu su canlılarıdır. Balık dendiğinde genellikle, yüzgeçleri olan, solungaçlarıyla solunum yapan, gövdesi kaygan ve suda hareket etmeye elverişli olan su hayvanı akla gelir. Ne var ki, bu tanıma uymayan balıkların sayısı, uyanlarından çok daha fazladır. Bazılarının gövdesi uzunlamasına genişlemiş, bazılarınınki kısa kalmış, özellikle dipte yaşayanlarda yassılaşmış, birçoğunda da yanlardan basılmıştır. Ağızlarının, gözlerinin, burun deliklerinin ve solungaçlarının konumu da türden türe büyük bir değişiklik gösterir. Balık vücudunun temel yapısı ve işlevi bütün öbür omurgalılarınkine benzer. Kara omurgalılarının vücudunu oluşturan 4 temel doku balıklarda da vardır: Dış yüzeyleri kaplayan epital doku, bağ ve destek doku (kemik, kıkırdak ve lifsi dokularla türevleri), sinir dokusu ve kas dokusu. Tipik balık vücudu, yüzmeye uyarlanmış aerodinamik profilli ve iğ biçimindedir: baş, gövde ve kuyruk bölümlerinden oluşur. Yaşamsal önemdeki organları içeren gövde boşluğu genellikle vücudun ön alt yanındadır. Bu boşluğun arka ucunda, anüs yüzgecinin tabanının hemen önünde, dışkıların boşaltıldığı anüs deliği bulunur. Omurilik ve omurga, kafa iskeletinin arka bölümünden başlayıp sırt, gövde boşluğu ve kuyruk bölgesinden geçerek kuyruk yüzgecinin tabanında sonlanır. Balıklarda çok değişik üreme biçimleri görülmekle birlikte, en yaygın olanı dişinin suya bıraktığı sayısız, küçük yumurtanın vücut dışında döllenmesine dayanır. Açık denizlerdeki yüzey balıklarının yumurtaları genellikle suya asılıymış gibi duru; kıyı ve tatlı su balıkları ise yumurtalarını deniz dibine yada bitkilerin arasına bırakır; hatta bazı türler bir salgıyla yumurtalarını kayalara yada bitkilere yapıştırır. Yumurtaları dölleyecek olan spermalar erkeklerin gövde boşluğundaki 2 (bazen 1) erbezi içinde üretilerek , süt kıvamındaki ve rengindeki bir sıvıyla suya boşaltılır. Kemikli balıklarda, erbezlerinin her birinden çıkan bir sperma kanalı, anüsün arkasındaki ürogenital deliğe, köpekbalıklarında ve vatozlarda ise dışkılığa açılır. Ayrıca bazı balıklarda, erkeğin spermalarını dişinin yumurta kanalına boşaltmasını (iç döllenme) sağlayan bir tür çiftleşme organı vardır. Balıklara duyu organları açısından bakarsak; koku duyuları, hemen hemen tüm balıklar için büyük önem taşır. Çok küçük gözlü bazı yılanbalıkları, besininin yerini bulabilmek için görmeden çok koku duyusuna güvenir. Tat duyusu da balıkların çoğunda çok gelişmiştir; yalnız ağız boşluğunda değil, başın ve vücudun bazı bölümlerinde de tat alma organları bulunur. Beslenme, tehlikelerden kaçınma ve üreyerek soyunu sürdürme açısından belki de en önemli organ gözdür. Balıkların gözü temel yapısı ve işleviyle bütün diğer omurgalılarınkine benzese de, çok değişik yaşam koşullarına uyarlanmış olduğundan değişik özellikler gösterirler. Karanlık ve loş ortamlarda yaşayan balıkların gözleri genellikle büyüktür. Ama başka bir duyusu aşırı gelişerek baskın duruma geçerse gözlerin işlevi azalır. Onlarda ses algılama ve denge, birbirleriyle çok yakın bağıntısı olan iki duyudur. Suyun içerisinde kolayca yayılan ses dalgaları, özellikle düşük frekanslı dalgalar, balıkların baş ve gövde içi sıvıları ile kemiklerine çarparak işitme organlarına iletilir. Balıklarca algılanabilen ses frekanslarının alanı insanlarınkinden çok değişiktir; bu da sesin sudaki yayılma hızından ileri gelir. Bir çok balığın, dişlerini birbirlerine sürterek yada başka yollarla birtakım sesler çıkarıp birbirleriyle iletişim kurdukları sanılmaktadır. 5-Memeliler Mammaliaları, sıcakkanlı omurgalılar sınıfı olarak tanımlayabiliriz. Dişiler yavrularını yalnız bu gruba özgü yapılar olan meme bezlerinin salgıladığı sütle besler. Memelilerin öbür önemli ayırt edici özellikleri arasında deri türevi olan kıllar, alt çenenin kafatasına eklenme biçimi, kalp ve akciğerleri karın boşluğundan ayıran kaslı bir diyaframın varlığı, yalnız sola dönen aort yayının bulunması, olgunlaşmış alyuvarların çekirdeksiz oluşu sayılabilir. Memeliler evrim sürecinde boyut, biçim, yapı ve davranış özellikleri bakımından çok büyük bir çeşitlilik kazanmıştır. Memeli hayvanlarda gelişmeye yönelik başlıca üstünlük yavruların, ana babalarının deneyimlerini öğrenme yeteneğidir. Yavru memelilerin beslenmek için annesine bağımlı oluşu bir eğitim süresini gerektirir. Bu ise başka hiçbir canlı grubunda rastlanmayan ölçüde çevre koşullarına uyarlanmayı sağlayan davranış esnekliğine yol açar. Memelilere has özelliklerin başında deri salgı bezlerinin bulunması gelir. 3 tip deri salgıbezi vardır: kılları temizleyen yağ bezleri; ter salgılayan ve hem boşaltımda hem de beden ısısını düzenlemede rol oynayan ter bezleri; yavruların beslenmesini sağlayan süt bezleri. Ayrıca memelilerde çok sayıda boynuzsu oluşuma rastlanır: pullar, tırnaklar, toynaklar, boynuzlar; fanerlerin en niteleyici olanları, yalnızca onlarda bulunan kıllar ve tüylerdir. Kıllar kürkü oluşturur; kürkün bulunması bu hayvanların sıcakkanlı (beden sıcaklığının değişmemesi) olmasını sağlar (tüylerin ve teleklerin bir ısı yalıtkanı görevi yaptığı kuşlarda da aynı özelliğe rastlanır). Beslenme davranışlarında görülen özelleştirme diş oluşumunu da belirler. İlkel memeliler kesmeye ve koparmaya uyarlanmış dişleri uzun ve sivri uçludur. Otçulların özelleşmiş yan (azı) dişlerinde karmaşık değme yüzeyleri ve genişlemiş taç bölümü dikkat çeker. Ayrıca bu dişler aşınmanın etkilerini değişik yollardan en aza indirecek özellikler taşır. Genel olarak memelilerin çoğu heterodonttur ve hepsi de alveollü 3 çeşit dişleri vardır: kesici dişler, köpek dişleri, azı dişleri (küçük ve büyük azılar). Temel diş formülü olarak 44 dişten oluşan domuzun diş formülü kabul edilir. Memelilerin, genellikle, birbiri arkasına çıkan iki tip dişleri vardır; sütdişleri (geçici dişler) ve kalıcı dişler. Memelilerin kalbinde kuşlarda da görüldüğü gibi sağ ve sol karıncık tümüyle birbirinden ayrılmıştır. Bu gelişim iki ayrı kan dolaşımını olanaklı kılar. Oksijen yüklü kan akciğerlerden kalbin sol kulakçığına geldikten sonra sol karıncığa geçer ve dokulara gönderilmek üzere aorta pompalanır. Alyuvarlar en yüksek düzeyde oksijeni taşıyacak biçimde evrimleşmiştir. Olgunlaştıklarında çekirdeklerinin kaybolması da oksijen taşıma kapasitelerini yükseltir. Yalnızca memelilerde görülen bazı başka özellikler de iç organlarda ortaya çıkar: beden iç boşluğu (sölomlu) kaslı bir diyaframla ikiye ayrılır (karın boşluğu ve göğüs boşluğu). Merkez sinir sistemi yeni bir beyin bölgesinin (neokorteks; bu bölgeye nasırlı cisim, Varol köprüsü yada beyincik yarımküreleri gibi yapılarda eklenmektedir) bulunması nedeniyle çok gelişmiştir. Dişilerde üreme organının yapısı memeli gruplarına göre değişiklik gösterir. Eteneli memelilerde üreme organı dölyatağının biçimine bağlı olarak 4 temel tip altında toplanabilir. Kemiriciler ve Lagomorpha takımında tümüyle ayrılmış 2 dölyatağı birbirinden bağımsız olarak dölyoluna açılır. Etçillerde de dölyatağı büyük ölçüde ikiye ayrılmakla birlikte dölyoluna tek bir kanalla bağlanır. Toynaklıların birçoğunda dölyatağının dallanmış dip bölümü iyice kısalmıştır, gövde bölümü ise ortaktır. İnsan da aralarında olmak üzere üstün yapılı primatlarda dölyolu basitleşmiş, öbür gruplarda görülen dallanma tümüyle ortadan kalkmıştır. Omurgasızlar Omurgasızlar omurgalıların dışında kalan bütün hayvanları kapsar. Günümüz sınıflandırmalarında bir altfilumu oluşturan Vertebrata (omurgalılar) dışındaki hayvanlar, eskiden Invertebrata (omurgasızlar) grubunda toplanıyordu. Ama artan bilgilerin ışığında böylesi bir sınıflandırma yapay duruma düşmüş ve omurgasızlar adı bir sınıflandırma düzeyini gösterecek biçimde kullanılmaz olmuştur. Varlığını sürdüren hayvanların yüzde 90’ ından çoğu omurgasızdır. Boyutları, ancak mikroskop altında görülebilen tekhücreliler ile dev kalamarlar arasında değişir. Omurgadan ve kasların bağlandığı sert bir iç iskeletten yoksun olmalarına karşın birçoğu sağlam bir dış iskeletle korunmuştur. 1-Süngerler Süngerler latincede Porifera olarak adlandırılır. Yaklaşık 5 bin türü tanımlanmış, suda yaşayan hayvan filumu olarak genelleme yapabiliriz. En ilkel çok hücreli hayvanlar arasında yer alan süngerler, genellikle dallanmış biçimleri ve kısa süren lavra evreleri nedeniyle bitki sanılmış, hayvanlara özgü yapı ve özellikleri ilk 1755’te çıkarılmıştır. Süngerlerin yalnız 20 kadar türü (Spongilla cinsi) tatlı sularda, geriye kalan büyük bölümü denizlerde yaşar. En derin denizlerde bile rastlanabilen süngerler, en çok denizlerin tropik ve astropik kesimlerinde yaygındır. Birçok türün uzunluğu birkaç santimetreyi aşamazken, bazılarının boyu 2m’ yi geçmektedir. Süngerlerin belirli organları, dokuları, özgül biçimi, belli bir bakışımı yoktur. Ortadaki sindirim boşluğunu saran iki katlı bir çeperden (dış deri ve iç deri) oluşan (diploblastik hayvanlar) çok hücreli canlılardır;iç deri (endorm) yakalı kamçılı hücrelilerden (koanosit) oluşur. Bu hayvanlarda sinir sistemi yoktur. Hayvanın içinden geçen ve onun mikrofaj beslenmesini sağlayan su akımı, çok sayıda delikten girer; delikler titreyen sepetçiklere, onlarda bir merkezi girişe açılır. Su oradan, anusa benzetilebilecek büyükçe bir delikten (oskulum) dışarı çıkar. Dış ve iç hücre katmanları arasında mesoglea denen ve içinde serbestçe hareket eden amipsi hücrelerin (amibosit) bulunduğu jölemsi bir katman yer alır. Süngerler 3 sınıf altıda toplanır: Calcispongiae (Calcarea), Hyalospongiae (Hexactinellida) ve Demonspongiae. Calcispongiae yada kalkerli süngerlerin üyeleri, kalsiyum karbonat iğneciklerinden kurulu iskeletleriyle ayırt edilen deniz süngerleridir. Hyalospongiae yada silisli cam süngerlerinin iskeleti silisli ve genellikle 6 eksenli iğneciklerden kuruludur. İğnecikler kesintisiz bir ağ oluşturacak şekilde birleşebilir. Demonspongiae yada silisli süngerler 4.200 dolayında türdeki en geniş sünger sınıfıdır. İskeletleri sponjin denen, yalnızca süngerlere özgü bir madde içerebilen bu sınıf üyelerinin çoğu sığ sularda yaşar. Süngerlerde bulunan amipsi hücreler küre biçimli yumurtaları üretir. Döllenmeden sonra oluşan lavralar gövdelerini çevreleyen kirpiklerin yardımıyla uygun bir yüzeye tutunana dek yüzerler. Burada hızla gelişen lavra çok geçmeden erişkin sünger hayvanına dönüşür.Bazı türler tomurcuklanma yoluyla eşeysiz olarak da ürer. Tomurcuklar daha sonra ana süngerden ayrılarak gelişimini bağımsız bir biçimde sürdürür. 2-Örümceğimsiler Arachnidalar, Arthropoda (eklembacaklılar) filumunun, başta örümcekler, akrepler, akarlar, keneler ve uyuz böcekleri olmak üzere, 70 bin kadar etçil ve karada yaşayan omurgasız türüdür.. Arachnida üyelerinin en belirgin özellikleri, iyi gelişmiş bir baş bölümü ile sert (kitinleşmiş) bir dış iskeletten oluşan bölütlü gövde yapısı ve çift sayıdaki eklemli gövde uzantılarıdır. Büyüme sürecinde birkaç kez kabuk (dış iskelet) değiştiren bu hayvanların gövdesi başlıca 2 bölümden oluşur: Kabaca böceklerin baş ve göğüs bölümlerine karşılık düşen ve sefalotoraks yada ön gövde (prosoma) denen başlı-göğüs ile art gövde yada opistosoma denen karın bölgesi. Ön gövde 6, karın 12 bölütten oluşur. Başlı-göğüs bölgesindeki 6 çift uzantının ilk çift genellikle kavrama organıdır; örümceklerde, zehir çengelleri denen bu kısa uzantının ikinci bölütü zehiri fışkırtmaya yarayan bir saldırı organına dönüşmüştür. Dokunma ayakları ve çene ayakları adıyla da bilinen ikinci çift (pedipalp), ya bacağa benzer dokunma organıdır yada hayvanın avını yakalamasına yarayan, kıskaca benzer kavrama organıdır. Bazı türlerde, dokunma ayaklarından her birinin en alt bölütü kesici yada parçalayıcı bir organa dönüşerek, beslenme sırasında ağız parçalarına yardımcı olur; örümceklerde, dokunma ayaklarının en uç bölümü özel bir çiftleşme organı görevini üstlenir. Arachnida sınıfının yaşayan 11 takımı, yeryüzündeki dağılımlarına göre 3 büyük grup içinde toplanabilir. Araneida (örümcekler), Opiliones, Pseudoscorpiones (yalancı akrepler) ve Acarina (keneler, akarlar, uyuz böcekleri) üyeleri dünyanın her yerine yayılmıştır. Kuzey bölgelerinde oldukça seyrek, buna karşılık tropik ve astropik bölgelerde çok bulunan türler, Scorpionida (akrepler), Solifugae (böğler yada poylar), Amblypygi (kuyruksuz kamçılı akrepler) ve Uropygi (kuruklu kamçılı akrepler) takımındandır. Çok dar ve sınırlı bir dağılım gösteren takımlar ise Palpigradi, Ricunulei ve Schizomida’dır. Arachnida sınıfından eklembacaklıların kur yapma ve çiftleşme davranışları oldukça ilginçtir. Genelleme yapmak pek kolay olmamakla birlikte, erkek çoğunlukla spermini dişiye doğrudan aktarmaz. Bazı türlerin erkeği spermini yere yada ağına bırakır; akrep ve yalancı akrepler, içinde sperma hücresinin bulunduğu bir sıvı damlacığını taşıyan, jelatinsi yapıda bir sperma kesesi oluştururlar. Çoğu türlerde erkek kimyasal bir madde salgılayarak dişiyi eşleşmeye çağırır; görüşü keskin olan türlerde ise göz alıcı renkleriyle dişini ilgisini çekmeye çalışır. Arachnida üyelerinin büyük bölümü yumurtayla, bazı türler (örn. akrep) ise doğurarak ürer. Bu türlerde, döllenmiş yumurtalar dişinin içinde gelişir ve yavrular canlı olarak doğar. Analık duygusu pek gelişmemiştir ama, dişi akrep en azından kabuk değiştirinceye kadar yavrularını sırtında taşır. Akarlar ve kenelerin gelişme ve büyüme çevrimi, Arachnida sınıfının öbür üyelerine göre biraz daha değişiktir. Bu türlerde yumurtadan çıkan 6 bacaklı lavra (kurtçuk), erişkin duruma gelmeden önce bir yada birkaç kez başkalaşım evresinden geçer (nemf). Acarina üyelerinin çoğu yumurtlar; bazıları ovovivipardır, yani yumurtlama sırasında yada hemen ardından yavrular yumurtadan çıkmaya hazırdır; bu türler arasında döllenmesiz çoğalmaya da (partenogenez) rastlanır. Beslenme alışkanlıkları da türler arasında oldukça büyük değişiklikler gösterir. Opiliones takımının bazı üyeleri uzun bacaklarıyla avlarının peşinde koşar yada otların arasında yiyecek ararken, yalancı akrepler bir ava rastlayıncaya değin ağır ağır dolaşırlar. Bazı kamçılı akrepler daha çok geceleri avlanır, gerçek akrepler ile örümcekler ise avını yakalamak için sessizce beklemeyi tercih ederler. Arachnida üyeleri içinde en değişik beslenme alışkanlığına sahip grup, salgıladığı ipek iplikçiliklerini bazen bir avlanma aracı , bazen bir tuzak gibi kullanan örümceklerdir; ağ kuran türler genelde avın tuzağa düşmesini sabırla beklerken, bazı örümcek türleri de avlanmak için çok ilginç yöntemler geliştirmişlerdir. 3-Derisidikenliler Echinodermatalar, gövdeleri ser ve dikenli bir kabukla örtülü çok sayıda deniz hayvanını kapsayan filumdur. En derin okyanus çukurlarından gelgit bölgelerine kadar denizlerin bütün derinliklerinde görülebilen derisidikenlilerin 20’yi aşkın sınıfı tanımlanmıştır; bu sınıflardan çoğunun soyu tükenmiş, yalnızca beş sınıftan 6 bin kadar tür bugüne dek varlığını koruyabilmiştir. Derisidikenlilerin bugün var olan bu 5 sınıfı Crinoidea (denizlaleleri ve tüy yıldızlar), Asteroidea (deniz yıldızları), Ophiuroidea (yılan yıldızları), Echinoidea (deniz kestaneleri) ve Holothuriodea (deniz hıyarları)’dır. Bazı uzmanlar Asterozoa altfilumu içindeki Asteroidea ve Ophiuroidea sınıflarını, aralarındaki yakın ilişkiye dayanarak Stelleroidea sınıfının altsınıfları olarak kabul ederler. Derisidikenlilerin en belirgin özelliği, kalsiyum karbonattan oluşan iskeletleri ve erişkinlerde beşli ışınlı bakışım gösteren gövde yapısıdır. İskelet yapısı ya deniz kestanelerinde olduğu gibi sert levhaların kaynaşmasıyla oluşmuş, içi oyuk bir kabuk biçimindedir yada pürüzsüz, çok sayıda ayrı ayrı kemik levhacık kaslarla birbirine bağlanmıştır. Deniz laleleri ile tüy yıldızlarda her iki iskelet biçimi birlikte görülür; asıl gövde bölümünde iskelet levhacıkları kaynaşmış, sap bölümünde ise eklemli bir yapı kazanmıştır. Yumuşak gövdeli deniz hıyarlarında ise, iskelet levhacıkları iyice küçülerek mikroskobik parçacıklara bölünmüştür. Yaşayan derisidikenlilerin bütün sınıflarda egemen olan bakışım (simetri) düzeni, genellikle 5 eksenli olan ışınsal bakışımdır; soyu tükenmiş türlerde görülen iki yanlı bakışım ise, yaşayan türlerden çoğunun yalnızca lavra evresine özgüdür. Ununla birlikte, deniz kestanelerinin bazı türleri erişkinlikte iki yanlı bakışımı korurken, erişkin deniz hıyarları da dıştan iki yanlı, içten ışınsal (beşli) bakışım gösterir. Özellikle savunmaya, ayrıca istenmeyen parçacıkların vücuttan atılmasına yarayan kıskaçsı organlar (pedisel) deniz kestanelerinde ve deniz yıldızlarında bulunduğu halde, öbür 3 sınıfın üyelerinde bulunmaz. Deniz kestanelerinde ayrıca 40 iskelet levhası ile kaslardan oluşan karmaşık yapılı bir çiğneme aygıtı (Aristo feneri) vardır. Derisidikenlilerin çoğu ayrı eşeylidir. Üreme genellikle spermanın yumurtayı döllemesiyle eşeysel yoldan gerçekleşir; yalnız deniz yıldızları ile deniz hıyarlarının birkaç türünde bölünmeyle eşeysiz üreme görülür. Eşeyli üremede yumurta ve spermalar denize dökülür ve döllenme su içinde gerçekleşir. Dişiler genellikle yılda bir kez ve milyonlarca yumurta döker. Döllenen yumurtalar, yumurtanın iriliğine bağlı olarak iki ayrı gelişme çizgisi izler. Az besin içeren küçük yumurtalardan serbestçe yüzebilen lavralar çıkar; bunlar bir süreliğine planktonlarla beslendikten sonra başkalaşım geçirir ve deniz tabanına yerleşir. Daha bol besin içeren iri yumurtalarda, embriyon gelişmesini yumurta içinde tamamlar ve lavra evresinden geçmeksizin doğrudan erişkine dönüşür. Derisidikenlilerin çoğu, kopan gövde parçalarını kolayca yenileyebilir.Örneğin denizyıldızlarında, ortadaki gövde diskinden küçük bir parçanın kalmış olması koşuluyla, tek bir koldan yeni bir birey gelişebilir. Derisidikenlilerin büyük bölümü, dibe çökelmiş yada yüzen çok küçük organik maddelerle, denizkestaneleri ile denizyıldızlarının birçoğu ise bitkilerle beslenir. Yalnız bazı deniz yıldızları özellikle yumuşakçalara dadanan etçil hayvanlardır. 4-Çok bacaklılar Çok bacaklılar, çok ayaklılar olarak da bilinir. Omurgasızların Arhropoda (eklembacaklılar) filumundan Diplopoda (kırkayak) , Chilopoda (çıyan), Psuropoda ve Symphyla sınıfları ile soyu tükenmiş Achipolypoda grubunun üyelerine verilen ortak addır. Bazı uzmanlar bu hayvanları Myriapoda sınıfı altında toplar ve yukarıda sözü edilen sınıfları birer altsınıf olarak kabul eder. Küçük bir grup olan çok bacaklıların günümüze değin 11 bin yaşayan türü sayılmıştır. Çok bacaklılar bir çift duyarga, çiğneyici çeneler ve solunum trakerleri gibi birçok çift bacakla donanan kara eklembacaklıları sınıfıdır. Bir çok bacaklının çoğunlukla birbirinin aynı birçok halkasının her biri bir yada iki çift bacak taşır. Cinsellik deliği ya bir tanedir ve arkada bulunur (Chilopoda sınıfı) yada iki tanedir ve öndedir (üyelerinin her halkasında iki bacak bulunan kırkayaklar ve gelişmemiş sineklere benzeyen Symphyla alt sınıfı). Bütün çok bacaklılar yumurtlayarak ürer. Çok bacaklılar genellikle seyrek görülen hayvanlardır. Bazıları geniş kitlesel göçlerle dikkat çekerken, bazıları da ev ve öbür yapıların kuytu köşelerinde barınır. Yaşayan 4 sınıfı ile tropik ve ılıman bölgelere büyük ölçüde dağılmış olan çok bacaklılar, bazı yerlerde toprağın organik bölümünü (humus) kaplayarak toprak faunasında öne çıkarlar. Çeşit ve sayıca en çok ormanda bulunursalar da, çıyanlar başta olmak üzere kimi kırkayak türleri otlak yada yarı kurak çevrelerde bulunur. 5-Solucanlar Solucan sınıfı Platyhelminthes (yassı solucanlar), Anelida (halkalı solucanlar), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar) ve Pogonophora (sakallı solucanlar) filumlarını kapsar. Bazen Aschelminthes grubunu oluşturan Nematoda (iplik solucanlar), Rotifera, Gastrotricha, Kinorhyncha ve Pripalida sınıfları filum düzeyine yükseltilerek sınıflandırılmaktadır. Yer solucanları, Oligochaeta sınıfından halkalı solucanların karada yaşayan en tanınmış üyeleridir. Solucanların gövdesi ince uzun, silindir biçiminde yada yassılaşmış ve genellikle uzantılardan yoksundur. Uzunlukları 1mm ‘nin altından başlayarak 15m’yi aşabilir. Denizlere, tatlı sulara ve karalara yayılmış olan bu hayvanların bir bölümü asalak, öbürleri serbest yaşar. 6-Böcekler Böcekler Arhropoda (eklembacaklılar) filumunun Insecta (böcekler) sınıfını oluşturur. Böcekler hayvanlar aleminin en geniş filumudur: hem birey sayısı hem de uyum sağlama ve yeryüzüne dağılım açısından. Böcekler sınıfı 2 alt sınıfa ayrılır: Apterygota (kanatsız böcekler) ve Pterygota (kanatlı böcekler). Apterygota altsınıfının Protura, Thysanura (kılkuyruk), Diplura ve Collembola (yay kuyruk) gibi 4 takım içinde sınıflandırılan üyeleri ilkel, kanatsız ve genellikle başkalaşmasız böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne tek bir noktada eklemlenir. 27 takımdan oluşan Pterygota altsınıfının üyeleri daha üstün yapılı, kanatlı, kanatlı ve başkalaşma geçiren böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne iki noktada eklemlenir. Bu altsınıfın iki bölümünden biri olan Exopterygota, yarı başkalaşmalı böcekleri içerir ve 17 takıma ayrılır: gün sinekleri, hamamböceği, cırcırböceği, kulağa kaçanlar, cadı çekirgeleri, eşkanatlılar, termitler, ısırıcı bitler, tahta kurusu... Altsınıfın ikinci bölümü olan ve tüm başkalaşmalı böcekleri içeren Endopterygota bölümü ise 10 takıma ayrılır: deve sinekleri, kelebek, arı, karınca, sinekler,pireler... Bütün eklem bacaklılarda olduğu gibi, böceklerin de bacakları eklemli, gövdeleri bölütlü ve genellikle bir dış iskeletle korunmuştur. Bu sınıfın üyelerini eklembacaklıların öbür sınıflarından ayıran temel özellikler ise şunlardır: Öbür eklembacaklılarda gövde 2 bölümden oluşurken, böceklerde baş, göğüs ve karın olmak üzere 3 bölümden oluşur; Öbür eklembacaklıların hiçbirinde kanat bulunmazken, bu sınıfın üyelerinin çoğu kanatlıdır; öbür eklembacaklılardaki en az 4 çift bacağa karşılık böceklerin 3 çift bacağı vardır. Nitekim bazı uzmanlar böcekler sınıfını, altı bacaklı anlamına gelen Hexapoda terimiyle adlandırır. Böceklerin başlıca özelliklerinden biri olan kanat yapısı ise, sınıflandırma ve adlandırmada temel olarak alınır: Düzkanatlılar, yarım kanatlılar, kın kanatlılar, pul kanatlılar, zar kanatlılar gibi. Böceklerin yaşam çevrimi genellikle yumurtayla başlar. Türlerin çoğunda, çevre koşulları elverişli olmadıkça lavra yumurtanın içinden çıkmaz ve türden göre ya duraklama durumuna geçerek gelişmesini erteler yada gelişmesini tamamladıktan sonra uyku durumuna geçerek koşulların düzelmesini bekler. Yumurtadan çıkan lavra, kitinli kabuğu sertleşinceye değin hava yutarak şişer. Bu dış iskelet bir kez sertleştikten sonra artık büyümediği için, böcek geliştikçe bu daralan kabuğu atıp, yeni ve daha geniş bir kabuk oluşturarak birkaç kez deri değiştirir. Böceklerin lavra biçimleri 5 grupta toplanabilir : tırtıla benzeyen lavralar, tombul ve kıvrık lavralar, uzun,yassı ve hareketli lavralar, telkurduna benzeyen lavralar ve bacaksız lavralar. Hemen hemen bütün böceklerde eşeyli üreme, bazılarında döllenmesiz çoğalma, bir bölümünde de tek eşeylilik görülür. 7-Yumuşakçalar Latince adı Molusca dır. Tipik bir yumuşakçanın bedeni bir baş, bir iç organlar kütlesi ve bir ayaktan oluşur; bunların hepsi manto denilen bir zarla kaplıdır. Mantonun başlıca görevi kavkı salgılamaktır. Kavkı iki çenetli, koni biçiminde, helezon gibi kıvrık, deri altında körelmiş durumda, birçok levhaya bölünmüş (kiton), sarmal bölgelere ayrılmış (Nautilus) olabilir; kavkı erişkinde büsbütün yok olabilir ama embriyonda muhakkak bulunur. Yumuşakçalarda bakışım hemen hemen iki yanlıdır; beden bölütlü değildir, ama bazı organlarda bölütlenme izlerine rastlanır Genellikle etli olan ayak çoğunda sürünerek yürümeye (karından bacaklılar), yeri delmeye (iki çenetliler), yüzmeye ve besinleri yakalamaya yarar(kafadan bacaklılar). Yumuşakçalar beş sınıfa ayrılır: İlkel yumuşakçalar(kiton), karındanbacaklılar (genelde sarmal kavkılıdırlar), Scaphopoda (sayıca çok azdırlar), iki çenetliler ve kafadan bacaklılar(ahtapot,mürekkep balığı). Sölom iki boşluk halindedir; birinde eşeysel bez, ötekinde perikart bulunur. Yumuşakçaların yumurtaları bol vitellüslü olduğundan genellikle iridir. Yumurtalar genellikle çok karmaşık organlarda ayrı ayrı yada bir arada bulunabilir. Lavra yüzücüdür ve bir perdeyle kaplı örtülü bir evre geçirir; bu evre kafadan bacaklılarda yoktur ve karından bacaklı kara yumuşakçalarında lavra iri bir vitellüsle örtülüdür. 8-Kabuklular Kabukluların iki çift duyargaları, birleşik gözleri, çoğunlukla göğüsle kaynaşmış bir başları vardır. Bu sınıfa ıstakoz, yengeç gibi solungaçlarla donanan eklem bacaklılar dahildir. Kabuklular temel özellikleriyle öbür hayvanlardan ayrılır. Bedenleri bir baş ile iki ayrı bölgede toplanan (göğüs ve karın) bir dizi bölüt (yada halka) içeren bir gövdeden oluşur. Bölütlerin sayısı gelişmiş kabuklularda 19 yada 20’dir. Çoğunlukla bir yada birçok göğüs bölütüyle kaynaşarak baş, bir başlıgöğüs oluşturur. Göğüs bölütlerinin her birinde, pereiopot adı verilen ve çiğneyici organlara, kıskaçlara yada ayaklara(yürümeye yada yüzmeye yarar) dönüşebilen bir çift eklenti vardır. Malacostraca cinsinin her kalın bölütünde pleopot denen bir çift eklenti bulunursa da öbür öbeklerin üyelerinde genelliklebu eklentilere rastlanmaz.

http://www.biyologlar.com/omurgali-ve-omurgasiz-hayvanlar-hakkinda-ayrintili-bilgi

Asalak veya parazit nedir

Asalak ya da parazit, bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmalardır. Bu canlılardan kimileri mikroskobik boyutlardan erginlikte çok büyük boyutlara ulaşabilecek değişimlere sahip olabilirler. Bir asalak üzerinde yaşadığı canlının besinine ortak olarak yaşamını sürdürür. Besine ortak olması ise üzerinde yaşadığı canlının zayıf düşmesine ve hastalanmasına neden olur. Günümüzde bilinen birçok hastalık asalaklar neticesinde meydana gelir. Asalakların en bilinenlerinden birisi ise kedi, köpek ve sığırlarda yaşayan şerittir. Şerit başlangıçta kistle kaplı bir yumurta halinde iken konak canlının sindirim sistemine geldiği zaman sahip olduğu kisti kırarak erginleşmeye başlar ve hayvanın bağırsağına yerleşir. Benzeri durumlar genellikle ya konağın zarar görmesi ya da bağışıklık sisteminin uyum göstermesi ile sonuçlanır. Kimi kurt türleri nadiren de olsa beyin ve karaciğer gibi organlara zarar verebilmektedir. Gezici bir asalak olan askaris yoğun vakalarda çok yaygın olmasa da kazara akciğere girerek çıkamayabilir veya karaciğerde apseye neden olabilir. Ölümcül durumlar genelde hatalı konaklarda görülmektedir, örneğin beyaz kuyruklu geyiğin beyninde yaşayabilen Parelaphostrongylus isimli asalak mus'larda sık sık fatal nörolojik vakalarla sonuçlanmaktadır. Asalaklar host üzerindeki etkileşimlerine göre sınıflandırılırlar. Ciddi olanlarına köpeklerdeki kalp kurdu örnek verilebilir. Ektoparazitizm Bir canlı diğer bir canlının dış kısmına (deri ve solungaç) yapışarak veya tutunarak yaşıyorsa Ektoparazitizm denir. Bulundukları yere kendilerini bağlamak için özel organlar (vantuz, salgı bezleri vs.) oluşmuştur. Genellikle vücut sıvısıyla ve özellikle kanla beslenirler. Bir kısmı deriyi delerek galariler açmak suretiyle beslenir. Bunlar ektoparazitlerin doku asalaklığına geçiş gösterenleridir. Endoparazitizm Endoparazitizm, bir canlı diğer canlının iç kısmında yaşaması durumudur. Bu asalaklık hücre içerisinde oluyorsa, örneğin sıtmanın nedeni Plazmodyum (alyuvar içinde bir asalak) ve kala-azar hastalığın nedeni Leishmania (akyuvar içinde asalaktır)'da olduğu gibi, bunlara hücre asalakları; eğer hücre arasında yaşıyorlarsa hücre arası ya da doku asalakları; örneğin kaslarda bulunan ergin Trichinella, örneğin deri altında bulunan Filaria medinensis gibi; eğer kan içerisinde yaşıyorsa kan asalakları denir. Bazı parazitler gelişimlerini bir konakta gerşekleştirir, bunlara monoksen parazitler denir, bazıları ise birden çok konağa ihtiyaç duyarlar, bunlara da heteroksen parazitler adı verilir. Asalakların, ergin halde bulundukları konaga birinci konak ya da ana konak denir. Larva halini geçirdiği konağa veya konaklara ikinci, üçüncü,... konaklar ya da ara konak denir. Çoğunluk konaklara özelleşme görülür. Hayvanların büyük bir kısmı, genellikle böcekler, değişik bitki türleri üzerindeki dokuları yemek ya da özsuyunu emmek suretiyle endoparazitizm yaparlar. Diğer Konağın dış yüzeyinde yaşayanlar dış asalaklar (örnek akarlar) ve içinde yaşayanlar iç asalaklar (tüm asalak kurtlar). Kimileyin taşıyıcı olan ara konaklar üçüncül bir asalak veya hastalığı bulaştırabilirler. Hücreler içi asalaklara örnek çeşitli mikroplar olabilir. Sıradışı asalaklığa karıncayı yavaş yavaş içten yiyen Ophiocordyceps unilateralis olarak bilinen bir mantar verilebilir. Bu noktadan sonra mantar karıncanın beynine yerleşmeye başladığında bir çeşit zombiye dönüşen karınca mantarın yönlendirmesine göre yürümeye başlar. Özellikle Tayland’ın kimi bölgelerinde görülen bu mantar türünün ele geçirdiği karıncalar daima ormanların içlerine doğru yürüdükten sonra yerden yaklaşık 25 cm yukarıdaki mantarın üremesine elverişli yapraklara dişleri ile tutunup hareketsiz kalırlar. Bundan sonra mantar kurbanına başka asalakların de bulaşmasını engellemek için karıncanın dolayında bir koza örüyor ve ziyafetine devam ediyor. Mantarın karıncanın beynini nasıl kontrol edebildiği ve en son olarak karıncanın çenesini kapalı tutan kasları yemesi ise bilim adamlarını şaşırtan bir ayrıntıdır. Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür asalaklığa örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir. Bu davranışa yakın bulunan sosyal asalaklara diğer kuşları yavrularının babysitterliğine manuple ederek dönüştüren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince konağın bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan, kimileyin de yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu kuluçka asalaklığı örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşididir. Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Aykılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine insanda yaşamaz. Tıp ve Alternatif Tıp'ta Çin aktarları asalak solucanları afrodizyak, görmeyi artırmak vb. faydaları için kullanmışlardır. Sosyo ekonomik düzeyi düşük kişilerde gelişmiş ülkelere göre özellikle kanser, enflamatuar bağırsak hastalıkları, kireçlenme gibi rahatsızlıkların daha az görülmesi Amerikalı kimi araştırmacıların dikkatini çekmiş risk altındaki kişilere solucan yumurtaları verilmesi ile deneylere başlanmıştır. Bu araştırmalar tartışma aşamasında ve kansere yakalanmamış hastalar için geçerlidir. Östrojen salınımı azaltan kist hidatik'in meme kanseri riskini düşürerek, erken alındığında bulunduğu bölgedeki kanser oluşumları da tartışılmıştır. Kimi formuna önem veren balet, aktris gibi sanatçılar tenya yumurtası yutarak obeziteye karşı sağlıklı olduğunu düşündükleri yöntemleri uygulamıştır. Kimi balık türleri sedefli, funguslu cilt hastalıklarında ve sülük çeşitleri kirli kanın temizlenmesinde, adi sinek kurtçukları da ölü dokuların temizlemesinde kullanılmıştır. Doğada Kimi kuş türleri tüylerinin arasına yerleştirdikleri canlı karıncalar yardımıyla temizlenir. Adi sineğin larvasında bulunan zehirden bilimciler güçlü yeni bir antibiyotik üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Kimi kuş türleri timsahın diş aralarındaki artıklarla beslenirken timsah ağzını açık bırakmaktadır. Kimi ufak balık türleri köpekbalıklarının üzerine yapışarak atık derilerdeki bakteri oluşumunu engellemektedir, köpekbalığı ve timsah gibi vahşi türlerin kendilerinin de bu yaratıklara nezaketli davranmaları doğal seleksiyonda dayanışma olabileceği gibi zayıf bir bünye ya da aç yeni bir asalak için yukarıda sayılan dostluklar her koşulda geçerli olmayabilir. Ekosistemdeki Rolleri Doğadaki diğer dominant türlerin rekabetini azaltarak türlerin varolmasını sağlarlar. Besin zincirinde hem av hem avcı konumundadırlar. Pek çoğu yaşam döngüsünü sürdürebilmek için birden çok hosta ihtiyaç duyar ve ekosistemin sağlıklı kalmasını sağlarlar.

http://www.biyologlar.com/asalak-veya-parazit-nedir

Balıkların Fizyolojik, anatomik ve morfoloji yapıları sindirim, üreme,

Suda yaşayan, solungaçlarla solunum yapan ve yüzgeçleri bulunan omurgalı hayvanların genel adı. Balıkların yüzgeçleri iki çeşittir. Yanlarda çift olarak dizilmiş yüzgeçler, karada yaşayan omurgalıların ön ve arka üyelerine denktir: Solungaç kapaklarının arkasında gövdeye bağlanmış olan birinci çift, ön üyeleri karşılar ve göğüs yüzgeçleri diye adlandırılır. Karın çevresi kemiklerine bağlanan ikinci çiftse arka üyeleri karşılar ve karın yüzgeçleri diye adlandırılır. Tek ve dikey doğrultuda olan ikinci çeşit yüzgeçlerse sırtta, kuyruğun altında ve ucunda yer alırlar. Bazı türlerde yüzgeç bulunmaz, bazılarındaysa yüzgeçlerin yalnızca bir çeşidi vardır. Birçoğundaysa üç, dört, altı, sekiz, hatta on iki yüzgeç bulunur. Sırt ve anüs yüzgeçleri, en çok biçim değişikliği gösteren yüzgeçlerdir. Sözgelimi, sırt yüzgeci çoğunlukla tektir ve bazen başın hemen arkasından kuyruk yüzgecine kadar uzanır. Kuyruk yüzgeciyse, bazı balıklarda tam bir üçgeni anımsatacak biçimde, bazılarında yuvarlak, bazılarında elips biçiminde uzamıştır; çoğunlukla da çatallanmıştır ve eşit lopludur (bazı balıklarda yüzgeci oluşturan loplar eşit değildir). BALIKLARIN BİÇİMİ Balıkların genel biçimi, yaşama biçimlerine uygundur. Az çok mekik biçiminde olan bedenlerinde, baş, gövdeyle,aralarında öbür omurgalıların boynuna benzer hiçbir daralma olmaksızın birleşir. Levreğin, uskumrunun, sazan balığının biçimi, balıkların çoğunun biçimi konusunda bilgi verirse de , beden biçiminde hem genel olarak, hem de ayrıntılar açısından birçok değişiklik gözlenir. Beden bazen, yılanbalıklarında olduğu gibi, aşağı yukarı silindir biçiminde ya da elektrikli yılan balıklarındaki gibi, gümüş bir şerit biçimindedir; bazen de, deniz iğnelerininki gibi çok yüzlüdür ya da kirpi balıklarınınki gibi küremsi bir şişme gösterir. Yassı balıklar (dilbalığı, pisi balığı), yanlardan yassılaşmış balıklardır; vatozlarsa sırt-karın yönünde yassılaşmışlardır. ANATOMİ Balıkların iskeleti, dokunun niteliği bakımından, oldukça büyük çeşitlilik gösterir; bu da kemikli balıklar, lifli kıkırdaklı balıklar ve kıkırdaklı balıklar arasındaki farkları açıklar. Kemikli balıkların kemikleri çok sıkı liflerden oluşmuştur ve liflerdeki kireçli madde, dokularda hiçbir aralık kalmayacak kadar boldur. Kemikler kesinlikle bağdaşık yapıdadır ve öbür hayvanlardaki ilik adı verilen yağ karışımlı jelatini içermezler. Lifli kıkırdaklı balıkların iskeletinde, kireçli madde, iskelet öğelerinin temelini oluşturan kıkırdak içindeki lifler tarafından biriktirilir; ama, kemik dokusununkinden o kadar azdır ki, hiçbir zaman sertleşmez ve kemikli balıkların özelliği olan kemik bağdaşıklığını kazanmaz. Kıkırdaklı balıkların iskeletlerinin dokusuysa, her zaman çok yumuşaktır. MORFOLOJİ Balıklar arasında derisi bütünüyle çıplak, pulsuz türlere de rastlanır. Yılanbalığının pulları küçüktür ve bedenini kayganhale getiren kalın sümüksü bir maddenin oluşturduğu tabakanın altında gizlenmiştir. Bazı balıklarda pulların çapı 5-6 cm kadar olabilir. Kaygan, bazen dikenli ya da bölmeli olabilen pullar öylesine serttir ki, balık kemikten bir kılıfla kaplanmış gibidir. Vatozların derisindeki pullar, az çok çıkıntılı bir dikenin tabanını oluştururlar. Kirpi balıklarında bir dikenler, balık şiştiği zaman dikleşirler ve uzunlukları 4-5 cm'yi bulur. Pulların yapısı balıkların çeşitli takımlarında öylesine belirgindir ki, Agassiz, bu özelliği balıkların sınıflandırılmasına temel olarak almıştır. KASLAR Balıkların kas sistemi çok gelişmiştir. Gerçekten bedenlerinin en büyük bölümü çoğunlukla kaslardan oluşur. Dolgun liflerin oluşturduğu kaslar, genellikle beyaz, ama bazı türlerde de farklı renklerdedir. Balıklarda, kuyruk başlıca ilerleme organıdır. Düşey yüzgeçler gerçek bir kürek işlevi gören kuyruğun alanını yalnızca genişletmeye, oysa yan yüzgeçler, yani göğüs ve karın yüzgeçleri, hareketin yönünü etkileyerek hayvanı dengede tutmaya yararlar. Bu çeşitli organlar, balıkların genellikle büyük bir hızda yüzmelerini sağlarlar. Sözgelimi kılıçbalığının ve yelken balığının hızları yaklaşık olarak saatte 100 km'dir. Bazı türler, göğüs yüzgeçlerinin olağanüstü gelişmesi sayesinde sudan sıçrayarak belli bir süre havada kalabilirler. FİZYOLOJİ Balıklar kırmızı kanlıdır; elips biçiminde olan kan yuvalarının büyüklüğü, türlere göre değişir. Dolaşım sisteminde, bir kulakçık ile bir karıncıktan oluşan bir yürek vardır. Kulakçık kirli kanı alır; karıncık da solunum sistemine gönderir. Solungaçlarda oksijenlenen kanın büyük bir bölümü, uzun bir sırt damarında (ana atardamar ya da aort) toplanarak organizmaya dağılır. Böylece kan, memeli hayvanlarda ve kuşlarda olduğu gibi, dolaşım sistemini baştan sona geçerken solunum sistemini de bütünüyle aşar; ama yürekten sadece bir kez geçer. Balıklar solungaçlarla solunum yaparlar. Solungaçlar birbiriyle karşı karşıya gelebilecek biçimde her iki yanda dörder tanedir. (ama kıkırdaklı balıkların çoğunda, beşer solungaç vardır.) Ağzın içinde, birbirini izleyen iki solungaç arasında, suyun geçebildiği ve solunum sistemi mukozasının yüzeyine ulaşabildiği geniş bir yarık bulunur. Böylece, solungacın çok sayıdaki yaprakçıkları, suyun içinde kolayca kalkar ve yüzer. Ama balık sudan çıkarıldığında, bütün solungaç yaprakçıkları birbirinin üstüne yığılır ve balık ancak solungaçlarının küçük bir bölümüyle ve nemli oldukları sürece solunum yapar. Bir başka deyişle, balık suyun dışında kısa sürede ölür (ama yılanbalıkları gibi bazı türler, doğal ortamlarının dışında oldukça uzun süre yaşarlar). SİNDİRİM SİSTEMİ Balıklarda sindirim sisteminde büyük farklılıklar gözlenir. Bütün balıklarda görülen karaciğer genel olarak büyüktür ve yumuşak bir dokudan oluşur. Kıkırdaklı balıkların dışında, pankreasın yerini ya mide ile bağırsağın birleştiği mide kapısının çevresinde bulunan özel bir dokudan oluşmuş körbağırsaklar ya da bağırsağın başlangıcında bulunan bu dokunun kendisi alır. Ağzı donatan dişler de büyük ölçüde değişkenlik gösterir. Yalnızca birkaç türde hiç diş bulunmaz. Dişler genellikle avı tutmaya ya da parçalamaya yarar. Balıkların çoğu hayvansal besinlerle beslenirler. Yırtıcı olanların bir bölümü, kendi türlerinden olanları bile ayırt etmeksizin balıklara saldırarak beslenirler. Bazılarıysa kabukluları ve yumuşakçaları yer. Az sayıda balık türüyse bitkicildir ya da midelerini mikroskobik hayvancıklarla dolu suların çamurlarıyla doldururlar. Balıkların böbrekleri omurga boyunca uzanır. Ama sidik torbası göden bağırsağının üstündedir ve memelilerdekinin tersine, anüs ile üreme açıklığının arkasından dışarı açılır. SİNİR SİSTEMİ Balıkların beyni, bedene oranla çok küçüktür ve beyni oluşturan çeşitli bölümler eşit olmayan biçimde gelişmiştir. Bununla birlikte, beyinden çıkan sinirlerin dağılımı, öbür omurgalılarınkiyle tam bir benzerlik gösterir. Duyu organları arasında, genellikle büyük olan göz, geniş ve çok açık olan gözbebeğiyle dikkati çeker. Derin deniz balıklarının gözleri ya körelmiş ya da çok gelişmiştir. Kulağın yapısı yalındır: Yalnızca iç kulaktan oluşur. Kokualma organı, tabanı kıvrımlı bir zarla çok düzenli biçimde döşenmiş kapalı bir uçla son bulan, iki boşluktan oluşur; balıklar kokulara karşı çok duyarlıdırlar (hiç akıntı olmasa bile uzaktan yemin bulunduğu yere doğru hareket ederler) Buna karşılık, tat alma pek gelişmemiştir. Balıkların dili kemiktendir ve yapısında çok az sinir yer alır. Ayrıca, balıklar besinlerini ağızlarında tutmazlar. Dokunma duyusu son derece gelişmiştir. Böylece balıklar, şaşırtıcı bir keskinlikle, suyun en küçük titreşimlerini hissedebilir ve geldikleri yeri belirleyebilirler. Dokunmanın başlıca merkezi, omurgaya koşut olarak gövde boyunca uzanan ve yan çizgi adı verilen bir oluk içindedir. Dokunma duyusuna dudaklar da yardımcı olabilir. ÜREME Balıklarda yumurtalar genellikle beden dışında döllenir (yani ovipardırlar). Son derece ince, suyu ve dölleyici sıvıyı geçiren bir zarla kaplı olan yumurtaların büyüklüğü değişkendir. Bazı türler bir milyondan çok yumurta yumurtlar. Bütün bu yumurtalar iki zarla sarılmış bir vitellüsten oluşurlar; bazı köpekbalıklarında bir eten vardır. Dişi yumurtlama dönemindeyken, yumurtalar çok büyük bir gelişme gösterirler ve aşağı yukarı büyün karın boşluğunu doldururlar. Erkekte balık sütü denilen sperma içinde aynı şey söz konusudur. Üreme sırasında dişi ve erkek balıklar, olağan üstü etkinlik gösterirler: Su bitkilerini hareket ettirir, kıyılara yaklaşırlar ve dişi, sığ yerlere yumurtalarını döker. Yumurtalar bırakılır bırakılmaz, erkek balıklar onları döllerler. Sonra erkek ve dii, yumurtalarını bırakıp giderler. Ama, diken balıkları, horozbinalar, yayın balıkları gibi bazı balıkların yuva yapma içgüdüsüyle yumurtalarını koruduğu görülür. Bazı türlerde erkek ve dişi, yavruların çevresinde durur ve bir tehlike sezinledikleri anda onları geniş ağızlarının içine alarak korurlar. Bazı balık türleriyse çiftleşirler ve yumurtalar ana karnında açılır (yani ovovivipardırlar); yavrular kısa bir kanalla dışarı çıkarlar. Yalnızca köpekbalıklarında, yumurtalıktan ayrı, çoğunlukla gerçek bir dölyatağıyla son bulan uzun yumurtalık kanalları vardır. Köpekbalıkları ya canlı yavrular ya da bağsı bir maddeyle sarılmış büyük yumurtalar üretirler.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-fizyolojik-anatomik-ve-morfoloji-yapilari-sindirim-ureme

YILAN BALIĞI BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRİCİLİĞİ

Yılan balıkları eski yıllardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Su bulunan bir çok yerde yılan balığına rastlandığı halde yumurtlama ve yavrulama sırasında izlenememesi, yumurtalı veya karnında yavru bulunan bir balığa rastlanamaması bu ilginin çok eskiden beri doğmasına neden olmuştur. Dünyadaki toplam yılan balığı istihsali; Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla ) (1990-1991) 23 950 ton, Japon yılan balığı ( Anguilla japonica ) 109 100 ton, Amerikan yılan balığı ( Angıilla rostrata ) 2 850 ton, diğer yılan balığı türleri ise 1 500 ton olup toplam 137 400 tondur. Dünya su ürünleri istihsalinde çok önemli bir yer tutan yılan balıkları ülkemizde yetiştiricilikte bir yer bulamamıştır. İç su ve dalyanlarımızdan 400 ton yılan balığı yakalanmıştır (DİE, 1997). Yılan balıklarının büyük bir ekonomik önemi vardır. Özellikle fümesi sevilerek yenmekte olduğundan Avrupa’ya ihraç edilmekte ve ülkemiz için önemli bir döviz kaynağı oluşturmaktadır. Bu çalışma, yılan balığı yetiştiriciliği için gerekli bilgilerin derlenmesi ile oluşturularak ülkemiz için konunun önemini açıklanmıştır. Bu bilgilerin ışığında hiç de azımsanmayacak potansiyele sahip olduğumuz yılan balığı yetiştiriciliği konusunda devlet desteği ile gerekli girişimlerin yapılması önem arz etmektedir. Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Coğrefik Dağılım Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Yaşam Döngüsü Yılan balıklarının biyolojik döngüsünde başlıca üç nokta vardır. - Bu üç yılan balığının yaşam süresi oldukça uzundur(Avrupa yılan balığında 15 yıla kadar) - Yalnızca bir kez ürerler. - Hayatlarının büyük bir kısmı tatlı sularda geçer. Denizde uzun bir göç süresi vardır. Yumurtlama alanı Yılan balıklarının doğal ortamda üremesi gözlemlenememiştir. Ancak markalanan bireyler Atlantik okyanusunda takip edilmiştir (Tesch, 1973) ve pek çok avlama sahası ayrıntılı olarak incelenmiştir. Danimarkalı Schmidt 1904-22 yılları arasında yaptığı çalışmalar sırasında Avrupa yılan balığının yumurtalarını Meksika körfezine bıraktıklarını ispatlamıştır. İlk göç Avrupa yılan balıkları Bermuda adalarının güneydoğusunda tam olarak bilinmeyen bir derinlikte üremektedirler. En küçük larvalara (7 mm) 75 ile 300 metre derinlikler arasında rastlanmıştır. Leptosefalus larvaları ilk bahar başında yumurtadan çıkarlar ve Golfstrim akıntıları ile Avrupa kıyılarına doğru göç ederler. Bu sırada 75 mm boya sahip olan leptosefaluslar metamorfoz geçirirler ve söğüt veya defne yaprağı şeklinden yılan balığını andırır silindirik bir şekil alırlar. Başlangıçta şeffaf bir görünümde olan yılan balıklarında , 7-8 ay sonra pigmentleşme gerçekleşir ve akarsulara girerler. Hayatlarının ilk dönemine denizde başlarlar ve bu aşamada planktonik bir hayat sürerler. Yavrular su hareketlerine karşı direnç gösteremezler. Yanlardan yassılaşmış bir vücuda sahip olan leptosefalusler büyük gözlere ve büyük dişleri olan geniş bir ağza sahiptirler. Bu aşamada karnivordurlar ve besinlerini zooplanktonlardan sağlarlar. Larvalar gece gündüz periyodunda, farklı derinliklerde bulunurlar. Geceleri yüzeye yakın yerlerde (35-130 metre) yakalanırken gündüzleri 300-600 metre derinlikler arasında dağılım gösterirler. Leptosefaluslar Avrupa kıyılarına doğru yaklaştıkça büyümelerini tamamlamış olurlar. İlkbahardan yaza kadar İspanyanın kuzey kıyısından, Feroe adalarının batı kıyılarına kadar dağılım gösterirler. Metamorfozu başlamamış bireylere metamorfozu devam etmekte olan bireylerin bulunduğu kıyılardan çok daha uzakta rastlanmıştır. Genel olarak leptosefaluslerin kıta sahanlığına yaklaşmaları iki buçuk yıl sonra olur. Yumurtadan şeffaf elver konumuna yaklaşık üç yılda gelmektedirler ( Tesch, 1987). İlk Metamorfoz Larvaların büyük bir çoğunluğu metamorfoz sürecini kıta sahanlığında, ağustos-eylül aylarında tamamlarlar. Bu metamorfozda aşağıdaki değişikliklere rastlanmaktadır. - Ağırlık ve boyda meydana gelen bir azalma. Örneğin leptosefalus safhasında olan (tanesi yaklaşık 1,5 g) 75 mm boyundaki larvaların yaklaşık 700 tanesi 1 kg gelirken, elver haline geçmiş aynı boy larvaların yaklaşık on misli vücut ağırlıklarından kaybettikleri ve 7 000 tanesinin 1 kg geldiği görülür. - Morfolojik değişimi, Söğüt yaprağı şeklinde yassı olan leptosefaluslar silindirik bir yapıya ulaşırlar. Bu şekildeki yılan balığı yavrularına elver adı verilir. - Beslenme durur. Planktonik larvada bulunan dişler kaybolur. - Ağırlığı azalır ve sindirim organları kısalır. - Troid ve hipofiz etkinliğinin artması ile endokrin sistemin çalışmasının değişmesi, davranış değişikliğine, Gel-git akıntılarına ve tatlı sulara olan duyarlılığın artmasına ve iç sulara göç etmesine sebep olur. Tatlı suya ilk göç (anadrom göç) Şeffaf elverler su akıntılarını takip ederek kıyı sularında toplanırlar. Metamorfoz ergin yılan balığına benzeyinceye kadar devam eder. Pigmentasyon sonucunda sırt kısmı zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara “sarı” yılan balığı denir. Sarı yılan balıklarının tatlı suda büyümesi On dört on beş yıl kadar süren bu aşamada sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenmenin başlaması pigmentasyonun son safhasında ve ağırlık artışı başladığında ortaya çıkar. Beslenme karnivor olarak bentik omurgasızlarla ve belli bir boyu aştıktan sonra diğer balıklarla olmaktadır. Büyüme oldukça yavaştır. Yılan balığının gelişimi yaşadığı ortam şartlarına bağlıdır. Dişiler, erkek bireylerden boy olarak daha uzun olup, erkekler 50 cm den küçük, dişiler 45-150 cm arasında, nadiren 200 cm boy ve 4-6 kg ağırlığa kadar ulaşmaktadırlar. Buna rağmen çoğunlukla, yakalanan dişilerde ağırlık 250-400 gram ve boy 70-80 cm kadardır. Gonatların dişi yönünde gelişmeye başlaması 15-20 cm. den itibaren olmaktadır. Cinsel farklılaşmanın başlıca belirtileri cinsiyet organları üzerinde görülmez. Büyümedeki farklılaşma ve erkek bireylerin nehir ağızlarında kalırken dişi bireylerin kaynağa yakın yerlerde bulunması ile cinsiyet ayırt edilir. Göç etme eğilimindeki bu farklılaşma çok erken safhalarda, şeffaf elver yada elver aşamasında görülür. İkinci metamorfoz Deniz suyuna geçmek üzere ikinci kez ortam değiştirmeleri sırasında yılan balıklarında oluşan morfolojik değişiklikler beş başlık altında toplanabilir. - Kahve rengi ve zeytin yeşili olan vücut rengi değişir, karın gümüşi beyaza döner. Sırt ve yüzgeç rengi koyulaşır. Dalgalı renklenme kaybolur. Yılan balıklarının tüketici tarafından en çok talep edildiği şekli gümüşi yılan balığı safhasıdır. - Etlerindeki yağ oranı artarak vücut ağırlığının % 30’ unu geçebilir. Bu yağlanma yılan balığının Saragossa’ya doğru yaptığı uzun göçe dayanmasını sağlar. - Tesch’e göre göz çapı iki katı kadar artar. Bu sayede daha az riskli bir yolculuk yapar. Bununla birlikte ışıktan kaçma davranışı ortaya çıkar. - Pektoral yüzgeçler yuvarlak şekillerini kaybederek erken olgunluk döneminde sivrileşirler. - Son olarak olgunlaşmanın ilerlemesi ile cinsel organlar gelişir. Vücutlarında çok fazla yağ depolarlar. Diseksiyon yapılarak cinsiyet teşhis edilebilir. Gonatların gelişimi deniz ortamına geçtikten sonra gerçekleşir. İkinci göç ( katadrom göç) Bu, yılan balıklarının doğduğu yere geri döndüğü üreme göçü olup, Anguilla anguilla için 5000 km. dir. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terk ettiklerinde gonatlar hala tam olarak olgunlaşmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Tatlı suda yakalanan örneklerde sindirim sisteminin köreldiği ve işlevini yitirdiği gözlenmiştir. Gümüşi yılan balıkları Saragossa’da ki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaştığı süreye kadar denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedirler. Hayatlarında bir kez yaptıkları üreme sonucunda yaşam süreçleri son bulur. Yılan balıklarının bu göç sırasında yönlerini nasıl buldukları günümüzde hala bilinmemektedir. Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. · Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. · Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. · Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Durgun Su Yöntemi Japonya ve Tayvan’da kullanılan en eski ve yaygın olan metottur. Balıkların oksijen ihtiyaçlarını su içindeki fitoplanktonlar ile karşılanması bu yetiştirmenin temel prensiplerinden biridir. Geceleri oksijen miktarını çok dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerekir. Özellikle fazla balığın stoklandığı, suyun sıcaklığının fazla olduğu dönemlerde, konunun önemi daha da artmaktadır. Suya oksijen kazandırmak için suyu karıştıran makineler yada basınçlı hava veren düzenek kullanılır. Bu yetiştirme yönteminde havuzlara çok az (%10) su verilir. Verilen suyun havuz suyunu karıştırmaması havuzun bir köşesinden girip, diğer köşesinden dışarı çıkması sağlanır. Böylece havuzdaki plankton varlığının korunması ve suyla sürüklenip gitmesi önlenmiş olur. Bu yetiştirme yönteminde metre karede 2- 4 kg balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için su sıcaklığının 23-30 °C arasında olması gereklidir. Bu şartlarda iki yıl veya daha az sürede 150-200 grama ulaşması gerekir. Bu ağırlığa Tayvan’da 1,5 yılda , İngiltere’de 4 yılda, Japonya’da 2 yılda ulaşır. Güney Ege ve Akdeniz’de yılın 8-9 ayı su sıcaklığı 20 °C den yukarıda tutulabileceğinden yılan balığı yetiştiriciliği bu bölgelerimizde karlı olabilir. Yılan balıklarına 12 °C nin altında yem verilse dahi gelişme olmaz. Bu yetiştirme yönteminde havuz alanı 3-4 dekar arasında tutulur. Akarsu Yöntemi Akarsu yönteminde havuzların alanı 150-300 m² dir. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyunun olması gerekir. Birim sahada yetiştirilebilecek balık miktarı verilebilecek oksijene, dolayısıyla suya bağlı olarak değişir. Yöntemin başarılı olabilmesi için su sıcaklığının 23 °C üzerinde olması gerekir. Bu yetiştirme yönteminde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak ağırlıklarının yaklaşık 30 g. olması tavsiye edilmektedir. Çünkü suyun hızla değiştiği ortamda yavrularda gelişme iyi olmamaktadır. Bu yöntemle yetiştiricilik yapan işletme sayısı oldukça azdır. Ağ Kafeslerde Yetiştirme Yöntemi Japonya’da ağ kafeslerde yapılan sazan ve alabalık yetiştiriciliğinin aynısıdır. Bu amaçla bu havuzlar iç sularda ve göllerde kullanılmaktadır. Japonya’da Şizouka balıkçılık deneme istasyonunda derinliği 1,5 m olan 8 mm göz açıklığında ağlar ile ağ havuzlarda yapılan deneme oldukça olumlu sonuçlar vermiştir. Bu denemede toplam 23,3 kg yılan balığı konulmuş, 38 gün sonra 38,6 kg balık, ortalama 180 g ağırlıkta hasat edilmiştir. Bu çalışmada dondurulmuş uskumru eti kullanılmış olup, yem dönüşüm katsayısı 7,35 bulunmuştur. Bu denemede ortalama su sıcaklığının 25,5 °C, tuzluluğun %0 21, birim alandaki verim 7,7 kg olarak tespit edilmiştir. Tünel Yöntemi Bu metotla ticari bir işletme kurulmamış olmakla beraber tünel yöntemi ile yılan balığı yetiştirilebileceği denemelerle gösterilmiştir. Bunda amaç, yılan balığının karanlık saklanacak yeri bulunan doğal ortamına benzeyen bir alanın sağlanmasıdır. Bunun için balıkların gündüz saklanmasının mümkün kılacak karanlık tüneller suya yerleştirilir. Havuzlarda ılık akarsu yöntemi kullanılmıştır. Sirkülasyon Yöntemi Devamlı olarak sirküle edilen suyun kullanılması, yetiştirme çalışmalarında olumlu sonuçlar alınmıştır. Bu tür bir çalışmada iki adet havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan su devamlı olarak bir motopomp vasıtası ile filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel temizlenmesinin yanı sıra biyolojik temizleme de gerçekleşir. Filtre kumu ve taşlarındaki bakteriler balıkların atıklarındaki nitrit, nitrat ve amonyak gibi toksik kimyasal bileşikleri azota kadar indirgeyerek zararsız hale getirirler. Bu tür bir çalışmanın başarılı olabilmesi için kullanılan havuzların kapasitesi, filitrasyon yüzeyi, filtre yapan temizleyici kütlenin kalınlığı, kullanılan pompaların kapasitesi, su kalitesi, sudaki oksijen miktarı, sıcaklık ve artık yemlerin temizlenmesi gibi pek çok konuyla ilgilidir. Bu tür bir yetiştirme yöntemi, ancak kullanılacak suyun kısıtlı olduğu yerlerde düşünülebilir. Bu yöntemle küçük bir alanda fazla miktarda balık üretimi mümkün kılınabilir. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: - Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. - Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. - Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. - Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. - Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. - Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. - Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. - Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. - Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; - Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7' nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme sırasında sık sık boylama yapılır. Bu şekilde büyüme daha iyi olur. Yetiştiriciliğin son safhası büyütme havuzlarında gerçekleşir. 660 m² havuza her biri 10 g olan ( 100 adedi 1 kg ) 300 kg balık yani m² ye 50-60 balık konur. Burada amaç 150-200 g ağırlığında pazarlanacak bireyler elde etmektedir. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. 30- 40 cm ye kadar erkek ve dişi bireyler arasında büyüme bakımından bir fark yoktur. Bu uzunluktan sonra özellikle avrupa yılan balığı erkek bireylerin büyümesinde bir düşüş görülür (Şekil x ). Erkekler en fazla 50 cm büyürler. Bu boydaki ağırlık 100-120 g dır. Dişi bireyler 50-70 cm ye kadar boya ve 300-500 g ağırlığa kadar büyüyebilirler. Erkek dişi arasındaki oran erkek lehine 20:1 dir. Cinsiyet farklılaşması 14-20 cm arasında olur. Bu boya kadar balık aynı zamanda hem erkek hem de dişi cinsiyet hücrelerini taşır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. KAYNAKLAR Alpbaz, A.,Hoşsucu, H., 1988, İç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniv. Su Ürünleri Y.O. Yay No:12, 1-98 s. İzmir. Anonim, 1985, Yılan Balığı, T.C. Ziraat Bankası Ege Bölge Müdürlüğü, Su Ürünleri Çalışmaları/1, (Çev) Hakkı Çakır, 62 s., İzmir. Çelikkale, M.,S., 1994, İç Su Balıkları ve Yetiştiriciliği, Cilt 1, 2. Baskı, Karadeniz teknik Üniv. Sürmene Den.Bil Fak. Yay NO: 2, 337-362 s Trabzon. DİE., 1991, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1583, Ankara 1995, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara 1997, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara Gault, J., 1986, L’élevage de l’anguille,(in) Aquaculture, (ed) Barnabe, G., Technique et Documantation-Lavoisier, 739-771 pp, Paris. Geldiay,R., Balık, S., 1996, E Ege Üniv. Su Ürünleri Fakültesi, Yay No:16, 2. Baskı, E.Ü. Basımevi, 204-209 s, İzmir. Tesch, F.,W., 1983, Der Aal, Biologie und Fischerei, Verlag Paul Parey, 340p, Hamburg und Berlin. Usui, A., 1974, Eel Culture, Fishing News (Books), Ltd.,186 p, England. Kaynak; tarim.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yilan-baligi-biyolojisi-ve-yetistiriciligi

ALABALIK BİYOLOJİSİ ve YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

A.Ü. Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Bölümü. 06110 ANKARA Yaşam ortamı bakımından berrak, temiz, serin ve oksijen yönünden zengin suları tercih eden alabalık halkımız tarafından özel likle etinin lezzetli oluşuyla anımsanan balıklar arasında bulunmaktadır. Alabalık türleri sistematikte Salmonidae familyasında yer alırlar. Morfolojik bakımdan yağ yüzgeci ile karakterizedirler. Salmonidae familyasında ekonomik yetiştiricilik ve doğal suların balıklandırılması için önem arz eden çeşitli alabalıklar üç cinsin türleridir. Bu cinsler : a- Salmo b- Salvelinus c- Oncorhynchus Dünya genelinde ençok tanınan alabalık türleri aşağıda gösterilmiştir (Bruno ve Poppe 1996). - Salmo salar Linnaeus (Atlantik Salmonu) - Salmo trutta f.trutta Linnaeus (Deniz alabalığı) - Salmo trutta f.fario Linnaeus (Dere alabalığı) - Oncorhynchus mykiss Walbaum (Gökkuşağı alabalığı) - Salvelinus fontinalis Mitchill (Kaynak alabalığı) - Salvelinus alpinus Linnaeus (Alp alabalığı) - Salhvelinus namaycush Walbaum (Göl alabalığı) Ülkemizin yerel alabalık alt türleri ise şöyle sıralanabilir (Çelikkale 1994). - Salmo trutta macrostigma Dumeril (Anadolu Dağ alabalığı) - Salmo trutta abanticus Tortonese (Abant alabalığı) - Salmo trutta caspius Kessler ( Aras alabalığı) - Salmo trutta labrax Pallas (Karadeniz alabalığı) - Salmo trutta f.lacustris Linnaeus (Göl alabalığı) Yukarıda belirtilen alabalık türleri içerisinde yetiştiriciliği en yaygın olanı Kuzey Amerika kökenli Gökkuşağı alabalığı olmuştur. Gökkuşağı alabalığı ile Kaynak alabalığı hemen hemen aynı yıllarda yaklaşık 120 yıl önce Kuzey Amerika’dan Avrupa’ya getirilmelerine karşın kültür koşullarına uygun niteliklerinden dolayı Gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliği hızlı bir artış göstermiş ve günümüzde bir endüstri haline gelmiştir. Gökkuşağı alabalığının yetiştiriciliğe uygun özel likleri aşağıdaki başlıklar halinde belirtilebilir (Steffens 1981). - Gökkuşağı alabalığının çevre koşullarına çok iyi uyum göstermesi yanında özel likle yüksek sıcaklıklara oransal olarak dayanıklı olması, - Aktif yem alması nedeniyle yemlenmesinin kolay olması ve yemi değerlendirmesinin daha iyi olması yönünden iyi bir büyüme göstermesi, - Daha yüksek ilkbahar sıcaklığında dere alabalığı ve kaynak alabalığı gibi diğer alabalık türlerine göre daha kısa süreli kuluçka dönemine sahip olması. Gökkuşağı alabalığının Türkiye’de yetiştiriciliği ise 1970’li yıllarda kamu ve özel girişimciler tarafından başlatılmıştır. Dünya genelindeki kültür balıkçılığının gelişimine koşut olarak ülkemizde de özel likle üstün yetiştirme avantajları nedeniyle Gökkuşağı alabalığı üretimi büyük aşamalar katetmiştir. Önceleri küçük işletmeler tarafından gerçekleştirilen Gökkuşağı alabalığı üretimi, 1990’lı yıllardan itibaren entegre üretim tesislerine dönüşmüştür. Hatta günümüzde ülkemiz Gökkuşağı alabalığı üreticileri Avrupa’ya füme halinde işlenmiş ürün ihraç eder duruma erişmişlerdir. SU KOŞULLARI Alabalık yetiştiriciliğinde kullanılacak su kaynağının orijini ve kalitesinin yüksek nitelikte olması arzulanan bir olgudur. Kaynak Tipleri Alabalık yetiştiriciliğinde yararlanılan su kaynaklarının başlıcaları şunlardır (Leitritz 1974). - Kaynaksuları - Dere veya ırmak suları - Göl veya gölet suları - Yeraltı suları Kaynak Suları Kaynak suları genellikle yerkürenin yüzeysel yada derin katlarından çıkmalarına bağlı olarak kaliteleri farklılık gösterir. Yaklaşık 40 m gibi yüzlek katlardan çıkan kaynak sularının miktar ve kalitesi yağmur ve kuraklığa bağlı olarak değişkenlik gösterir. Fakat oksijen düzeyleri yüksek, CO2 miktarları düşük, su sıcaklığı ise 6-12 oC arasındadır. Yer kabuğunun 1000 m ve daha derin tabakalarından köken alan kaynak sularının miktar ve kalitesi aynı, fakat ekseriya oksijen miktarları litrede 4 mg’ın altında, CO2 düzeyleri ise litrede 50 ppm’in üzerinde, su sıcaklığı ise 8-10 oC seviyesindedir. Dere veya Irmak Suları Irmak veya derelerin kaynaktan ilk birkaç yüz metrelik kesimlerinin su kalitesi aynı ve kirlenmemiştir. Orta ve alt kesimleri ise tarım, gübreleme, endüstri ve evsel atıkların etkisi altındadır. Fakat dere ve ırmakların su kalitesindeki belirtilen bu olumsuzluklara karşın, su miktarları çok fazladır. Kaliteli bir kaynaktan köken alan dere veya ırmak gibi akarsular litrede 8 mg’ın altında CO2’e sahip olmakla birlikte, sıcaklıkları yıl bazında 6-12 oC arasında oldukça değişkendir. Göl veya Gölet Suları Bu tip suların kalitesi de endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerin etkisiyle mevsimsel olarak farklılık gösterir. Göl suları da yüksek düzeyde oksijen ve düşük miktarda CO2 içermeleriyle tanınırlar. Fakat 10 m den daha derin göllerde yaz aylarında su kütlesinin yüzey kesimlerinde su sıcaklığı 20 oC’a yükselebilir, yüzeyin yaklaşık 4 m altında ise 15-16 oC sıcaklıkta su bulunur. Yeraltı Suları Genelde kaynak veya iyi kalitede dere suyuna yakın kalitede sulardır. En büyük avantajları daima aynı miktar ve kalitede olmalarıdır. Fakat yerüstüne çıkarmada ekseriya yüksek düzeyde enerji giderine gereksinim duyulur. Ayrıca oksijen yönünden zenginleştirmeye de gereksinim vardır. Su Kalitesi Alabalık yetiştiriciliğinde ideali, yetiştirme ortamındaki balıklara düzenli bir şekilde daima aynı kalitede su temin etmektir. Aynı zamanda su miktarı ile kalite arasındaki sıkı ilişki de gözardı edilmemelidir. Bu bakımdan su miktarındaki ani değişimlerin suyun mevcut kalite değerlerini olumsuz veya olumlu yönde etkileyebileceği unutulmamalıdır. Alabalık yetiştiriciliğinde su kalitesine ilişkin suda incelenmesi gereken çeşitli parametrelerin sınır değerleri Tablo 1’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Kuluçka Evinde Su Kriterleri Döllenmiş yumurtaların kuluçkasının gerçekleştirileceği kuluçka evine verilecek suyun kalitesine daha fazla özen göstermenin yararları yadsınamaz. Alabalık yumurtalarının kuluçkası ve larvaların gereksinimi için mümkün olduğu kadar temiz ve kirlenmemiş su kullanılmalıdır. Bu bakımdan kuluçka evine verilen suyun önceden filtre edilmesinde fayda vardır. Kuluçka evinin büyüklüğü döllenmiş yumurta miktarı ve kullanılan kuluçka gereçlerinin tipine bağlıdır. Orta büyüklükte bir kuluçka evinin su gereksinimi saniyede 3-5 litredir. Kuluçka evinde kullanılacak suya ilişkin uygun değerler Tablo 2’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Su Miktarı ile Balık Üretimi İlişkisi Balık üretim miktarını, su kalitesi ile birlikte temel olarak suyun miktarı yani debisi etkilemektedir. Fakat bunlarla birlikte balık üretim miktarında yetiştirme sistemi ve kullanılan teknik donanımlarda etkilidir. Örneğin 1000 m2 havuz yüzlemi için saniyede 8 litre kaynak veya iyi kalitede dere suyuna gereksinim vardır. Bu örnekte teknik donanımlardan yararlanmaksızın 400-500 kg alabalık üretilebilir. Fakat ilave olarak havalandırma gibi ilave tekniklerden yararlanıldığında ise yılda 1500-2000 kg alabalık üretmek mümkün olabilir. 1000 m2’den büyük ve 3 m’den derin havuzlarda, küçük havuzlara oranla daha az suya gereksinim vardır. Böyle havuzlarda rüzgarın etkisiyle suyun kalitesi olumlu etkilenebilirse de işçilik yönünden büyük havuzlarda çok büyük güçlüklerle karşılaşılır. Diğer yandan akarsu kanallarında yetiştiricilikte geleneksel havuz yetiştiriciliğine göre 10-20 misli daha fazla suya gereksinim vardır. Yani 1000 m2 yüzleminde akarsu kanalında alabalık yetiştiriciliği için saniyede 80-160 litre suya ihtiyaç vardır. Alabalık üretiminde işletme tiplerine göre stoklama miktarları Tablo 3’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Alabalık üretiminde ana ilke kullanılan suyun miktar ve kalitesinin esas alınarak üretim miktarının saptanmasıdır. Buradan yola çıkılarak önceleri havuzlarda su değişiminin günde 3-5 defa gerçekleşmesiyle saniyede 1 litre suyla yılda 50-75 kg mutfaklık balık üretilebileceği şeklindeydi. Fakat günümüzde yaygın kanı saniyede 1 litre suyla 100-150 kg sofralık balık üretilmesine dönüşmüştür (Bohl 1982). Günümüzde balık üretim miktarı genellikle m3’de kg olarak ifade edilmektedir. Havuzlarda değişimin günde 3-5 defa gerçekleşmesiyle 3-5 kg/m3 balık üretilebilir. Daha yoğun üretimde bu miktar 1 m3 suda 10 kg’a yükselmektedir. 0,30-0,50 m derinlikteki havuzlarda suyun saatte 3 defa değişimiyle m2’de 20 kg (=40-60 kg/m3) balık üretilebilmiştir. Hatta Fransa’nın Brötanya yöresinde havalandırmalı havuzlarda m3’de 100 kg balık üretimi gerçekleştirildiği bildirilmiştir (Bohl 1982). Benzer üretim miktarlarına su değişiminin saatte 5-10 defa gerçekleştirildiği tanklarda m3’de 50-100 kg’la ulaşılmıştır (Steffens 1981). Alabalık üretiminde su miktarı kadar kullanılan suyun sıcaklığı ve yetiştirme ortamına stoklanan bireylerin ortalama canlı ağırlığının dikkate alınması gerekmektedir. Bu faktörlerin dikkate alınmasıyla saniyede 1 litre su girişiyle yoğun üretim koşullarında üretilebilecek balık miktarları Tablo 4’de sunulmuştur (Steffens 1981). Belirli bir miktar su ile üretilebilecek balık miktarının saptanmasında yararlanılan bir diğer kriter suyun oksijen içeriğidir. Buradaki birinci temel ilke toplam 1 kg alabalığın 1 saatte tükettiği oksijenin esas alınmasıdır. Bu yöntemde 50 g’dan küçük balıkların toplam 1 kg’nın 1 saatte 500-600 mg oksijen tükettiği, 50 g’dan daha büyük balıkların ise toplam 1 kg’nın 1 saatte 400-500 mg oksijen tükettiklerinin dikkate alınmasıdır. Ayrıca kullanılan suyun havuzlardan çıkışta litrede 6 mg oksijen içermesi zorunludur. Havuzlara giren suyun içerdiği oksijen ile çıkış suyunun kapsadığı oksijen arasındaki miktar balıkların tüketebileceği kullanılabilir oksijeni ifade eder. Bu veriler esas alınarak (Steffens 1981), Örneğin havuzlara girişte litrede 11 mg oksijen içeren debisi saniyede 100 litre olan bir su kaynağı ile 50 g’dan küçük balıklar stoklandığında üretilebilecek sofralık balık miktarını hesaplamak gerekirse, Oksijenden yola çıkılarak üretilecek balık miktarını hesaplamada ikinci temel ilke 1 kg yemin balık tarafından tüketilmesinde harcanan oksijenin esas alınmasıdır. Bu tip hesaplamada yararlanılan formül aşağıda gösterilmiştir (Bohl 1982). d = debi = litre/sn 2= Beslenme fizyolojisi bakımından saptanmış katsayı Bu formüle göre havuzlara girişte litrede 11 mg oksijen içeren debisi saniyede 100 litre olan bir su kaynağı ile, günde %2 oranında yemlemeyle üretilebilecek balık miktarını saptamak gerekirse, Balıklar, günde canlı ağırlıklarının %2’si oranında yemlendiğine göre; Buraya kadar belirtilen veriler doğrultusunda saniyede 1 litre suyla genel olarak 100-200 kg pazarlık balık üretilebileceğini belirtebiliriz. DAMIZLIK BALIKLAR Damızlık populasyonu işletmenin sofralık balık üretiminin %1’i kadar yeterlidir. Yani 400 ton üretim kapasiteli bir işletmede 1 ton damızlık balık bulundurulacak demektir. Damızlık balıklar günlük su değişiminin defalarca olacağı kaliteli suyun verildiği havuzlara m2’ye 1-2 kg stok yoğunluğunda yerleştirilir. Erkek / dişi oranı 1: 5 ila 1 : 8 olmalıdır. Genellikle erkekler 2, dişiler ise 3 yılda cinsel olgunluğa ulaşır. İşletmenin yumurta üretim kapasitesini saptamada kg dişi başına 2000 Adet yumurta hesaplanır. Damızlığa ayrılacak bireylerin seçimi ön büyütme döneminden başlayarak gerçekleştirilmelidir. Ayrılan balıkların yetiştirilmesine devam edilerek populasyon içersinden damızlık balık ayrımında belirgin özel likler aranmalıdır. Bu nitelikler: - Hızlı büyümeyle birlikte yemi iyi değerlendirme, - Hastalıklara karşı dayanıklılık, - Düzgün ve uyumlu vücut formu, - Yüksek üreme verimi (Sayıca fazla ve çapı büyük yumurta, kaliteli sperma vb.) - Cinsi olgunluğa geç ulaşma. Yukarıdaki özel likler dikkate alınarak seçilen damızlık balıklar, damızlık havuzlarında kaliteli pelet yem yanında taze balık, karides gibi yaş yemle de beslenmelidir. Damızlık balıkları yemlemede aşırıya kaçılmamalıdır. Damızlıklar yılda yaklaşık 0,5 kg artış göstermelidir. Yoğun yemleme gonad ürünlerinden özel likle yumurtalarda yağ dejenerasyonuna neden olabilir (Bohl 1982). Damızlıkların Verimi Üç yaşındaki damızlık balıkların ortalama ağırlıkları 1-2 kg arasındadır. Dişi balıklar 6. yaşına kadar birbirini takip eden 4 üreme peryodunda kullanılır. Çünkü canlı ağırlık artışıyla birlikte damızlık balıkların kg vücut ağırlığına düşen yumurta miktarı azalır. Örneğin 6 yaşındaki balıklarda bu miktar kg canlı ağırlık için 1200 adet yumurtanın altına iner. Fakat çapı daha büyük yumurtalardan satış avantajı daha fazla olan canlılıkta larva elde edilir. Bu nedenle 4-5 yaşındaki dişiler her yönüyle büyük ekonomik değere sahiptir. Yapılan araştırmalar 3 yaşlı erkeklerin spermasının hiçbir zaman 4-5 yaşlı erkeklerin spermasının kalitesine ulaşamadığını göstermiştir. Fakat 3 yaşlı erkeklerin sperması miktar bakımından daha fazladır. Bu bakımdan yetiştiriciler damızlık balık giderini de dikkate alarak 3 yaşındaki erkekleri tercih ederler (Lindhorst-Emme 1990). Dişi damızlıkların yumurta verim özel liklerine ilişkin temel bilgiler aşağıdaki şekilde sıralanabilir (Steffens 1981). - Damızlık balıktan elde edilen toplam yumurta miktarı balık büyüdükçe artış gösterir. Örneğin 3 yaşında 750 g ağırlıkta balıktan 1800 adet yumurta elde edilirken; 4 yaşında 1300 g ağırlıkta balıktan 2500 adet yumurta alınır. - Balık büyüklüğü arttıkça kg vücut ağırlığına düşen oransal yumurta miktarı azalır. Örneğin 3 yaşında 750 g ağırlıktaki balıkta kg canlı ağırlığa düşen yumurta sayısı 2400 adet olurken; 4 yaşlı 1300 g ağırlıkta balığın kg canlı ağırlığa düşen yumurta sayısı ise 2000 adettir. - Yumurta sayısı, yemin miktar ve kalitesiyle etkilenebilir. - Yumurta sayısının bireylerde farklılığında genetik koşulların etkisi çok büyüktür. - Yaşlı ve büyük balıklar genç ve küçük balıklara oranla daha büyük yumurta geliştirirler ve bu suretle daha kuvvetli larva oluşumunu sağlarlar. Örneğin 178 g ağırlıkta 2 yaşlı balıkta yumurta çapı 3,9 mm olurken, 2700 g ağırlıkta 7 yaşlı balığın yumurtasının çapı ise 5,7 mm dir. Özgün bir çalışma sonucunda elde edilen damızlık dişilerin yumurta verimleri ve erkek damızlıkların sperma (süt) miktarlarına ilişkin veriler Tablo 5’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Damızlıkların Cinsiyet Ayrımı Gökkuşağı alabalıkları kökenlerine göre yılın farklı dönemlerinde yumurtlama olgunluğuna erişirler. Yılın erken döneminde yumurtlayanlar Temmuz/Ağustos, Orta dönemdekiler Kasım/Aralık, geç dönemdekiler Mart/Nisan’da üremeye hazırdırlar. Damızlık balıklar üreme sezonundan 4 hafta önce cinsiyet ve yaşlarına göre ayrılmalıdır. Bu ayrım işleminde erkek ve dişi balığın vücut yapısına bakılır. Dişilerde karın daha şişkindir. Cinsiyet deliği etrafı kırmızı renkte görünümdedir. Üreme zamanı erkeklerde alt çene öne doğru uzamış ve bir kanca şeklinde yukarı kıvrılmıştır. Erkeklerde vücut daha yassıdır. Özellikle erkekler üreme zamanı yaklaştığında yanal çizgi boyunca daha koyu ve parlak kırmızı bir şerit taşırlar (Ekingen 1975,Özdemir 1994). SAĞIM VE YUMURTALARIN DÖLLENMESİ Balık üretiminde damızlık balıklara üreticiler eliyle hafif bir masaj uygulanarak dişi balıklardan yumurta ve erkek balıklardan süt (spermatozoa içeren beyazımsı renkte sıvı) alım işlemi sağım olarak adlandırılır. Sağım döneminden 2-3 hafta önce damızlıklara verilen yem miktarı azaltılır. Damızlık balıklarda sağıma hazırlığa yönelik son kontrollerin yapılmasından sonra, yani sağımın bir hafta öncesinde ise yemleme tamamen kesilir. Yumurtlama olgunluğuna ulaşmayan damızlıklar ise bir hafta boyunca canlı ağırlıklarının %0,5’i gibi düşük oranda yemlenir (Greenberg 1969, Wiesner 1968). Sağımda damızlıklara zarar vermemek, işlemi çabuk ve seri olarak gerçekleştirmek ile sağımı yürüten kişinin fazla güç sarfetmeden, çok sayıda damızlık balığı sağabilmesi için damızlıklara narkoz uygulanabilir. Damızlık balıkları bayıltmada anestezik olarak sıkça kullanılan preparatlar (Atay 1987, Bohl 1982). - MS-222 (Tricainemethansulphonat) - Trichlormethylpropanol (TCMP) - Quinaldin (2 Methylchinolin) Belirtilen anesteziklerden suda kolay eriyen MS-222 1:20.000-1:30.000 (1 g+ 20-30 lt su) konsantrasyonlarında kullanılır. Balıklar sağımdan birkaç dakika önce anestezik madde bulanan suya yerleştirilirler. Sağım işlemi bittikten sonra balıklar tekrar oksijen yönünden zengin temiz suya bırakılırlar ve burada 2-3 dakika içinde normale dönerler. Alabalık üretiminde sağımın ana kuralı işlemin kuru koşullarda gerçekleştirilmesidir. Çünkü yumurtanın su ile teması halinde spermanın yumurtaya giriş kapıcığı olan mikropil 1-2 dakika içersinde kapanır. Ayrıca erkek balıktan elde edilen sütün içerdiği spermatozoa’lar suda yaklaşık 1 dakika kadar yaşabilirler. Bu nedenlerle sağımda damızlık balıkların bir bez yada en iyisi havlu ile kurulanmasıdır. Alabalık sağımında dikkat edilmesi gereken bir diğer konu balıkların uygun sağım zamanının saptanmasıdır. Tam olgunluğa ulaşmış dişi alabalık sudan çıkarılıp kuyruğu aşağı gelecek şekilde tutulduğunda yumurtalar kendiliğinden akmaya başlar (Baran 1977, Erençin 1977). Genellikle sağımda balığın sırtının sağan kişiye dönük olması geleneksel tutuş şeklidir. Damızlık balıkların sağımı balığın boyutuna göre tek veya iki kişi tarafından gerçekleştirilir. Birkaç dişinin yumurtası küçük hacimli plastik kaba sağılır ve bu yumurtaların üzerine de birden fazla erkeğin sütü sağılır. Dişi balıklar yılda bir defa sağıldıkları halde, erkekler 15 gün ara ile birkaç defa sağılabilirler (Brown ve Gratzek 1980). Plastik bir küvete sağlan yumurta-süt karışımı elle veya plastik bir kaşıkla karıştırılır. Daha sonra bu karışım üzerine bir miktar temiz su ilave edilir. Yaklaşık 5 dakikada döllenen yumurtaların bir küvet içerisinde 30-45 dakika süreyle su alıp şişme işleminin tamamlanması beklenir. Bu evrenin sonunda yumurtalar birkaç defa temiz su ile yıkanarak kuluçka gereklerine yerleştirilir (Atay 1980). Kuluçka Balık üretiminde döllenmiş yumurtalardan embriyonal evrelerin (Morula, Blastula ve Gastrula) gelişimiyle yumurtadan larva çıkışının tamamlanmasına kadar geçen süreç kuluçka (Incubation) işlemi olarak adlandırılır. Gökkuşağı alabalığının döllenmiş yumurtalarının kuluçkası için uygun su sıcaklığı 7-10 oC arasındadır. Yumurtalardan larva çıkış süresi gün-derece olarak ifade edilir. Gün-derece; günlük ortalama su sıcaklıklarının toplamı olarak larva çıkış süresinin belirtilmesidir. Örneğin 10 oC su sıcaklığında larvalar 30 günde yumurtadan çıktığında, gün derece 300’dür. Buna göre döllenmiş yumurtalardan kaç gün sonra larva çıkabileceğinin gün-derece olarak göstergeleri farklı alabalık türlerine göre Tablo 6’da sunulmuştur (Bohl 1982). Kuluçka döneminde 10 oC su sıcaklığında gökkuşağı alabalığının döllenmiş yumurtalarından 32 ila 36 gün sonra vitellus keseli (yedek besin keseli) larvalar çıkar. Larvaların çıkışında su sıcaklığı ile birlikte kalıtsal etki ve damızlıkların yaşı yanında, suyun oksijen içeriği ve ışık yoğunluğu gibi çevresel faktörlerde etkilidir. Alabalık yumurtaları embriyonal gelişme sürecinde ışık etkisine karşı aşırı duyarlıdırlar. Bu bakımdan direkt güneş ışığından korunmaları gerekir. Kaliteli damızlıklardan elde edilen yumurtaların optimum koşullarda kuluçkasında kayıp oranı yaklaşık %10-20 olabilir. Büyük işletmelerde bu oran %20-30’u aşmamalıdır (Bohl 1982, Steffens 1981). Kuluçka Süresinde Koruyucu Önlemler Döllenmiş yumurtaların kuluçka döneminde su sıcaklığı, oksijen miktarı, suyun temizliği, ışık gibi faktörlere özen göstermekle beraber, ölü yumurtaların ayaklanması da çok önemlidir. Çünkü ölen yumurtalarda saprolegnia sp. mantarları kısa sürede infeksiyona neden olur ve sağlıklı yumurtalara bulaşarak onların da ölmelerine neden olurlar. Bu hastalık odağı ölü yumurtalar, sağlıklı yumurtaları zedelemeden cımbız (yumuşak ahşap materyalden özel imal edilenler tercih edilmelidir), özel pens yada maşalar, tıpta kullanılan lastik puarların ucuna 15-20 cm boyunda cam boru takılarak hazırlanan özel pipetler, ölü yumurtaların sifon edilmesi, tuz eriyiği (%10, 7’lik tuz eriyiğinde-960 g NaCl/8 lt su-ölü yumurtalar 3 dakikada dibe çökerler) ve fotosel sistemi ile çalışan elektrikli seçicilerden yararlanılarak ayıklanabilir. Fakat yinede fazla işçilik gerektirmesine rağmen en iyi sonuçlar elle temizlemeyle elde edilmektedir. Ölü yumurtaların canlı yumurtalardan ayrımında hangi yöntem tercih edilirse edilsin, bu işlem yumurtaların göz lekeli döneminde gerçekleştirilmelidir. Döllenmiş yumurtalar göz lekeli döneme 200-220 gün-derece sonra ulaşırlar. Gözlekeli dönemde yumurtaların mekanik işlemlere duyarlılıkları azalır. Fakat döllenmeden yaklaşık 8 saat geçtikten sonrası ile göz lekesi oluşana kadar ki dönemde ise yumurtalar fevkalade duyarlıdırlar. Kuluçka döneminde mantarlaşmaya karşı koruyucu olarak kimyasal maddelerle yumurtaları ilaçlamak faydalı olmaktadır. Bu amaçla kullanılan kimyasal maddeler Tablo 7’de belirtilmiştir (Steffens 1981). Bu maddelerin tamamı kuluçka sisteminin giriş suyuna ilave edilirler. Koşullara göre belirtilen tedavi 2 günde bir veya daha fazla süre arayla da uygulanabilir. Kuluçka döneminde yumurtalara saprolegnia infeksiyonuna karşı en yaygın kullanılan kimyasal madde Malachit yeşilidir. Çoğunlukla oxalat formu, kristalize veya sıvı konsantrasyonu kullanılmaktadır. Maalesef günümüzde henüz Malachit yeşilinin yerini alacak zararsız ve aynı değerde bir kimyasal madde bulunamamıştır. Bu dezenfeksiyon maddesinin son on yıldan beri yoğun şekilde kanser etkisinden bahsedilmekte ve kullanılırken özenli davranılması gerektiği belirtilmiştir. Özellikle pazarlık balık üretiminde kullanımı yasaklanmıştır. Çünkü balığın etinde insan sağlığı için zararsız düzeye inene kadar 108 gün geçmesi gerekmektedir. Bu nedenle Almanya’da Malachit yeşilinin satışı 1988 yılı sonundan itibaren veteriner hekim reçetesine bağlanmıştır. Ayrıca kullanımı da yumurta ve larva dönemi ile 6 cm boyunda yavru balıklarla sınırlandırılmıştır (Baur ve Rapp 1988, Lindhorst-Emme 1990, Schlotfeldt ve Alderman 1995). Balık yumurtalarının yüzeylerinde infeksiyon etkenlerinin bulunabildiği ve böylece hastalıkların yayılmasında rol oynadıkları bilinmektedir. Bu nedenle işletmelerin yumurta satışlarında, yumurtaların taşınmasından önce dezenfeksiyon işlemini uyguladıklarını garanti etmeleri istenmektedir. Bu hedefe yönelik olarak iyot preparatlarıyla banyo işlemine tabi tutulan yumurtaların, bu işlemin uygulanmadığı yumurtalara oranla daha az mantarlaştıkları bildirilmiştir (Bohl 1982). İyot içeren dezenfeksiyon maddesi olarak yaklaşık %1 aktif iyot kapsayan Actomar K30 önerilmektedir. Alabalık yumurtalarının bu maddeyle dezenfeksiyonu için ideal iki dönem vardır. Birinci uygulama zamanı döllenmeden 10 saat sonra yeşil yumurta dönemi, daha da iyi olan 2.ci dönem ise yumurtaların gözlekeli devresidir. Belirtilen dezenfeksiyon işlemi için 1 litre suya 15 ml Actomar K30 ilave edilir ve yumurtalara banyo uygulanır. Actomar K30 ile hazırlanan banyo solüsyonunun etkinliği rengi ile anlaşılır. Kullanılan eriyiğin rengi kahverengiden-sarıya kadar kullanılabilirliğini gösterir. Açık sarı renk oluştuğunda ise etkinliği garanti edilemez, hatta bazen tamamen etkisizdir (Baur ve Rapp 1988, Bohl 1982, Schlotfeldt ve Alderman 1995). Kuluçka Tipleri Alabalık üretim tesislerinde yaygın olarak kullanılan kuluçka tipleri ve temel nitelikleri Tablo 8’de belirtilmiştir. Tablo 8. Kuluçka tipleri Kuluçka gereci Su gereksinimi Kapasite Kuluçka kanalı 15-25 lt/dak. 100.000 Adet yumurta Zuger şişesi 1,5-3 lt/dak. 30-50.000 Adet yumurta Kuluçka dolabı 1,2-2 lt/dak. 100.000 Adet yumurta Kuluçka kanalları En eski ve halen günümüzde de yaygın olarak kullanılan kuluçka gereçleridir. Birkaç metre uzunluğunda kanal ve içerisine konulan özellikle tabanları gözenekli materyalden yapılan, yumurta yerleştirilen tablalardan (Kasetlerden) oluşur. Tablalar arasında kanalda enine bölmeler vardır. Bu sistemde su tablaya alttan girer ve yumurtaların oksijenini sağladıktan sonra üstten çıkar. Kuluçka kanallarının boyları farklı olmakla birlikte 2-3 m uzunluk tercih edilmektedir. Yumurta tablaları ise 45x45 cm boyutunda kare şeklindedir. Yumurta tablalarının tabanı için 1,5 mm çapında yuvarlak delikleri olan alüminyum materyal kullanılması daha uygundur. Yumurta tablaları kuluçka kanallarına üst üste değil, birbiri ardı sıra konulmalıdır. Kuluçka kanallarına 4-7 adet yumurta kaseti yerleştirilir. Bu kasetlere suyun kalitesine göre kuluçka için yumurtalar tek kat konulduğunda 5000 adet, çift kat konulursa 10.000 adet yumurta bırakılır. Kuluçka kanallarının herbirisine kuluçkanın ilk günlerinde 15 lt/dak. su girişi sağlanırken, bu miktar yumurtalardan larva çıkışına yakın 25 lt/dak düzeyine yükseltilir (Bohl 1982, Çelikkale 1994, Lindhorst-Emme 1990, Steffens 1981). Bu tip kuluçkalıklar alt kısımları huni şeklinde olan, ilk kullanan kişinin ismine atfen zuger şişesi olarak adlandırılan ve genellikle 6,5-8 lt kapasiteli gereçlerdir. Daha az yer kaplayan, daha az suya gereksinim duyan ve kurulmaları kolay olan bu gereçlerin, kapasiteleri 30.000 ile 50.000 adet yumurtadır. Taban kısımları açık olan ve ters yerleştirilen bu şişelerin, huninin alt kesimi gibi daraltılmış boğaz kısmından verilen su girişinin basıncının yumurtalara zarar vermemesi için, ağız kısmına 3 cm yüksekliğinde cam boncuklardan (yaklaşık 6 mm çapında veya aynı büyüklükte çakıl taşları) oluşan bir katman yerleştirilir. Normal boyutta bir zuger şişesi için 1,5-3 lt/dak. su gereklidir. İki zuger şişesi için 0,25 x 0,50 m, çift sıralı 8 zuger şişesi için ise 0,50 x 1.00 cm’lik alana gereksinim vardır. 8-10 zuger şişesine yerleştirilen yumurta miktarı, kanal sistemi kuluçkalıklarda 36 adet kuluçka kanalına konulan yumurta miktarına eşdeğerdedir. Belirtilen miktarda kuluçka kanalı için, kuluçka evinde 35 m2 yer ayırmak gerekir. Ayrıca zuger şişeleri fiyat bakımından da daha uygundur (Bohl 1982). Kuluçka dolaplarının kullanımı son yıllarda özel likle büyük kapasiteli işletmelerde hızla artmaktadır. Buna neden olarak çok az alana gereksinim duymaları, kaliteli, fakat az miktarda su kullanımı ve işçilik giderinden tasarruf gösterilebilir. Kuluçka dolapları damlalıklı ve vertikal akışlı dolaplar olmak üzere iki tiptir. Damlalıklı dolaplarda yumurtaların larva çıkışından kısa süre önce dışarı alınarak kuluçka kanallarında tablalara yerleştirilmesi zorunludur (Ekingen 1975). İkinci tipte ise larvalar yemleme dönemi öncesine (serbest yüzme) kadar dolabın tepsilerinde tutulabilmektedir. Bunlar Veco (İSVİÇRE)-Dolapları olarak adlandırılırlar. Bu dolapların yumurta tablaları tepsi şeklinde daireseldir. Her dolapta 10 tepsi bulunur. Her tepsi şeklindeki yumurta tablasına 10.000 adet yumurta konur. Bu dolapların su girişi üsttendir, önce birinci tepsiye su dolar, daha sonra ikinci vd. ne devam eder. Bu dolaplarda 100.000 adet yumurta için 1,2-2,0 lt/dak. su yeterli olmaktadır (Bohl 1982). Kuluçka döneminin sona erdiği günlerde 25-35 gün-derecede yada bir başka ifadeyle 10 oC su sıcaklığında 2,5 günde yumurtaların tamamından larva çıkışı tamamlanır. Bu arada ortamdaki yumurta kabukları sifonlanarak günde iki defa yumurta tablalarının delikleri tıkanmaması için ayıklanmalıdır. Yumurtadan çıkan larvalara Vitellus keseli larva denilir. Bunlar besin kesesi olarak da adlandırılan keselerini su sıcaklığına göre 12-17 günde tüketirler. Bu dönemde larvaların barındırıldığı gereçlerden en azından her iki gündebir beyaz renkli ölü yumurtalar yada ölen keseli larvalar vaya deforme ve anomalili larvalar sifonlanarak uzaklaştırılmalıdır. Belirtilen temizlik işlemi yapılmadığı durumda hızlı bir şekilde mantar enfeksiyonu ile karşılaşılır (Lindhorst-Emme 1990) Larvaların serbest yüzme dönemine ulaşmaları, besin keselerinin çoğunu tüketmeleri, larvaların yemlenmeye başlanmaları için önemli göstergelerdir. Vitellus keseli larvaların %10’u yem alma gücüne ulaştığında yada besin keselerinin 2/3’lük kısmını tükettiklerinde ve serbest yüzmeye başladıklarında yemlenmeye başlanmalıdır. Larvalar belirtilen evreye ulaştıklarında, kuluçka kanallarında yumurta tablaları arasındaki bölmeler kaldırılır, tablalarda bulunan larvalar yavaş bir şekilde kanallara stoklanırlar (Bohl 1982, Çelikkale 1994, Igler 1990, Steffens 1981). Serbest yüzme devresine ulaşmış ve suda aktif hareket eden larvaların bakım ve beslenmelerine özen gösterilerek ortalama 1 g canlı ağırlığa kadar yetiştirilmeleri genel olarak “ön büyütme” olarak tanımlanır. Bu devre 60-80 günde tamamlanır. Bu dönemde yetiştirme ortamı olarak daha ziyade büyütme kanalları kullanılır. Ayrıca ön büyütme dönemi kuluçka evinde tank yada kanallarda gerçekleştirilir. Su değişimi, stok yoğunluğuna ve su kalitesine bağlı olarak 4-8 kez/saat, olmalıdır. Belirtilen koşullarda stok yoğunluğu 100.000 larva/m3 sudur. Larvaların yemlenmesine her 30-60 dakikada bir günde 12 saat devam edilir. Bu dönemde kayıp oranı yaklaşık %30-35’dir. Optimum üretim koşullarında hasatta üretim hedefi en azından 1 g bireysel ağırlıkta m3’de toplam 25 kg veya 25.000 ön büyütülmüş yavru olmalıdır (Steffens 1981). Ön büyütme döneminde larvaların yetiştirilmesinde aşağıdaki önlemlerin alınmasında fayda vardır (Çelikkale 1994). - Kaliteli su temini, - Direkt güneş ışığından korumayla birlikte dolaylı aydınlık sağlama, - Yavruların köşelerde veya belli noktalarda birikmelerinin önlenmesi, - Yemlemenin sık olarak yapılması, fakat her defasında azar azar verilmesi ve yem artıkları ile dışkıların sürekli temizlenmesi gibi konularda özen gösterilmelidir. Alabalık larvalarının ön büyütülmesinde genellikle 3-4 m uzunluk ve 40-80 cm genişlikte kanallar kullanılmaktadır. Genelde betonarme inşa edilirlerse de, hijyenik açıdan polyester kanallar tercih edilmelidir. Populasyonun stok yoğunluğu, kullanılan suyun miktar ve kalitesine bağlıdır. Bu kanallarda su değişiminin optimum düzeyi saatte 4-8 defa olmalıdır. Derinlikleri 30-80 cm olan bu kanallarda su yüksekliği balık boyutuna koşut olarak yükseltilir. Örneğin 3,60 m uzunluk, 40 cm genişlik, 17 cm su derinliğinde kanala yaklaşık 30.000 adet gökkuşağı alabalığı larvası, yani 122.000 larva/m3 stoklanarak yemlenebilir. Yemleme dönemindeki larvalarda genellikle 100.000 adet/m3, yani 100 adet/lt stok miktarları uygulanır. Belirtilen stok miktarları uygulandığında kanallarda saatte 4-8 defa su değişimi için 1-2 lt/sn/m3 su gereklidir. Bu koşullar altında, 8-10 oC’lik su sıcaklığında 8 günlük yemleme sonunda stokta 50.000 yavru/m3, 15 günlük yemlemeden sonra ise 20.000-30.000 yavru/m3 şeklinde seyreltme yapılır (Bohl 1982). Kapasitesi 2-4 m3, genelde polyester olan, fakat beton yada eternitten de imal edilen kanal tipi tanklarda iyi düzeyde oksijen içeren suyla 30.000-60.000 adet larva 6-8 hafta beslenir. Bu tanklara su girişi 20-40 lt/dak./m3 su, olmalıdır. Stok yoğunluğu 8-12 adet larva/lt. Bu tanklarda taban eğimi %1,5-2 olduğunda iyi temizlenme olanağı yaratır (Lindhorst-Emme 1990). Bu tanklarda üst kısımdan basınçla geren su, tank içindeki suyu dairevi bir hareket halinde tutar. Dolayısıyla bu tankların her tarafında oksijen hemen hemen aynı düzeydedir. Bu tanklarda su çıkışı tabanın ortasındadır. Su çıkış kısmı üzerine 15-20 cm çapında 3,5-4,0 mm göz açıklığında, paslanmaz metalden yapılmış bir süzgeç yerleştirilir. Tankın alt kısmına yerleşmiş olan su çıkış borusu hareketli bir dirsekle dış kısmından yükselmektedir. Bu hareketli dirseklerle tank içindeki su seviyesi kolayca ayarlanabilmektedir. Diğer taraftan tankın tabanında orta su çıkış kısmına doğru yaklaşık %5 meyil vardır. 2 m çapında ve yaklaşık Fingerling (Parmak Büyüklüğünde Balık) Yetiştiriciliği Parmak büyüklüğünde yavru balık üretiminde stok materyali olarak ön büyütmesi yapılan genellikle en azdan 0,5-1 g bireysel ağırlıkta ve 4-5 cm boyunda yavrular kullanılır. Eğer ön büyütmesi yapılan yavruların stoklandığı havuzlarda ve kullanılan suda dönme hastalığına neden olan parazitin (Myxosoma cerebralis) sporları varsa, yavruların boyu en azından 6-7 cm olmalıdır. Çünkü belirtilen büyüklükteki yavruların omur ve kafa kemiklerinin kıkırdak kısımları oldukça dayanıklılık kazanmıştır ve deforme olmaz hale gelmiştir (Bohl 1982). Parmak büyüklüğünde yavru balıkların yetiştiriciliği yapılan bütün üretim donanımlarının, yavru balıklar stoklanmadan önce hijyenik yönden önlemlerinin alınması zorunludur. Bu önlemlerin başında dezefenksiyon gelir. Dezenfeksiyon etkisi sıcaklığa bağlıdır. Genel bir kural olarak, dezenfeksiyon maddesinin etkisi için 20 oC’da 30 dakika, 12 oC’da 1 saat, 4 oC’da 2,5 saat süre gereklidir. Dezenfeksiyon maddesi olarak genellikle formaldehyd (Ticari adı Formol) tercih edilir. Konsantrasyon olarak %5’lik eriyik (5 kısım Formol + 32 kısım su) önerilmektedir. Metal olmayan materyaller için NaOH (Sodyum hidroksit) %2 oranında, yani 20 g NaOH (Sud kostik) 1 litre suya ilave edilerek kullanılmaktadır (Bohl 1982, Baur ve Rapp 1988). Beton kanallarda finrgerling yetiştiriciliği Mevcut kapasiteyi daha iyi değerlendirmek için, 7-10 m uzunluk, 0.80-1 m genişlik ve 0,80-1 m derinlikte beton kanallar parmak büyüklüğünde yavru üretiminde kullanılmaktadır. Su koşullarına ve her 10 dakikada su değişiminin gerçekleşmesine bağlı olarak stok yoğunluğu 2000-5000 adet ön büyütülmüş yavru/m3 tercih edilir. Bu durumda hasatta elde edilen ürün 50 kg/m3 olur ve yavru balıkların bireysel ağırlıkları 10-15 g yada 30 g’a ulaşabilir. Bu tip yetiştiricilikte yavruların defalarca yemlenmesi çok zaman alırsada, aynı zamanda günde iki defa temizlik yapılmalıdır (Bohl 1982). Yavru yetiştirme kanallarının 8-10 m uzunluk ve 1-2 m genişlikte olanları fingerling üretimi için esas yönünden uygundur. Bu kanallarda su değişimi en azından 5-20 dakika sürede gerçekleşmelidir. Kanalların savaklarında 3,5 mm çapında delikli materyal kullanılmalıdır. Su değişimine göre stok yoğunluğu 2000-5000 adet/m3, yavru yada daha yüksek olabilir. Hasatta balık büyüklüğü ve su koşullarına göre 50 kg/m3 veya özel likle daha iyi koşullarda 100 kg/m3, ürün elde edilebilir (Steffens 1981). Havuzlarda fingerling yetiştiriciliği Parmak büyüklüğünde yavru balık yetiştiriciliği uygun koşullarda havuzlarda da yapılabilir. Bu havuzların betonarme yapılması daha uygundur. Dikdörtgen konumdaki havuzların genişlik/uzunluk oranları yaklaşık ¼-1/6 olmalıdır. Bu havuzlarda kullanılan suyun kalite ve miktarına bağlı olarak stok yoğunluğu 60-100 adet ön büyütülmüş yavru/m3 (ortalama 1 m derinlikte) şeklinde düzenlenir. Bu tip üretimde 50.000 adet fingerling yetiştiriciliği için yaklaşık 10 lt/sn suya gereksinim vardır. Ayrıca hafif asidik karakterde 3-5 lt/sn suyla, örneğin 450 m2 yüzleminde ve 1,5-2,3 m derinlikte havuzda ek havalandırma koşullarında 60.000-80.000 adet yavru ortalama 12-15 cm (2-3 kg/m2) boya kadar üretilir (Bohl 1982). Ağ kafeslerde fingerling yetiştiriciliği Ağ kafeslerde parmak büyüklüğünde yavru yetiştiriciliği pazarlık boyutta (sofralık) balık yetiştiriciliği kadar uygun değildir. Bunun en büyük nedeni fingerling yetiştirilecek kafeslerde ağ göz açıklığının küçük olma zorunluluğudur. Çünkü ağın gözleri küçüldükçe ağlar daha çabuk tıkanır ve böylece su değişimi engellenir. Ayrıca kafeslere stoklanacak yavru balıkların genellikle ön beslemesi yapılmış ortalama 1 g ağırlıkta olmaları nedeniyle, kafesten kaçmamaları için 4 mm göz açıklığında ağlar gereklidir (Beueridge 1987). Belirtilen sorunlar dikkate alınarak ağ kafeslere stoklanacak yavruların en az 2 g ağırlıkta ve ağ göz açıklığının 6 mm olması daha uygundur. Ağ kafeslerde parmak büyüklüğünde yavru yetiştiriciliğinde stok yoğunluğu 300-500 adet/m3, yavru önerilmektedir. Bu tip yetiştiricilikte uygun su koşullarında yavru balıklar 8-10 cm boy yada 50 g ağırlığa kadar büyütülebilirler. Yalnız yavru balıklar büyüdükçe 1 cm balık boyu için 1 mm ağ göz açıklığı temel alınarak kafesin ağ torbası periyodik olarak yenilenmelidir (Kieckhäfer 1983, Steffens 1981). Pazarlık (Sofralık) Alabalık Yetiştiriciliği Yavruların fingerling (Parmak büyüklüğünde balık) üretiminde amaç, 140-150 günlük yemleme döneminde yavruları en azından ortalama 10 g bireysel ağırlığa ulaştırmaktır. Fakat daha iyisi 30 g bireysel ağırlığın üstüne çıkmak olmalıdır (Steffens 1981). Pazarlık alabalık üretiminde genel olarak sofralık balık büyüklüğü 250-330 g/adet (4 yada 3 adet/kg) olarak kabul edilmektedir. Mutfaklık balık yetiştiriciliğinde havuz, kanal ve kafes sistemleri kullanılır (Bohl 1982, Çelikkale 1994, Steffens 1981). Havuzlarda sofralık alabalık üretimi Bu havuzların ölçüleri, kullanılan suyun miktarı ve kalitesi ile havuz yapılan arazinin topoğrafik durumu ve toprak yapısına göre büyük değişiklik gösterir. Havuzların beton yapılmasında zorunluluk yoktur. Toprak yapısı killi ve suyu tutma özel liğinde ise havuzların kullanımı, beton havuzlara bakarak daha fazla işçilik gerektirirse de, sabit yatarım gideri daha azdır. Beton havuzlarda dezenfeksiyon ile bakım daha kolay, yemleme ve balıkların kontrolü daha iyi, fakat yapım gideri ise yüksektir (Atay 1995, Çelikkale 1994, Emre ve Kürüm 1998). Pazarlık alabalık besiciliğinin gerçekleştirildiği havuzların boyutları, genellikle 20-50 m uzunluk, 4-12 m genişlik ve en fazla 1.20 m derinlikte olmalıdır. Uygun stok yoğunluğu su değişimine ve kalitesine göre saptanır. Ayrıca yemleme, havuz hijyeni, teknik donanım kullanımı (Örneğin havalandırma gibi), üretim süresi gibi faktörlerde stok miktarını saptamada dikkate alınmalıdır (Lindhorst-Emme 1990, Steffens 1981). Optimum yetiştirme koşulları ve tam değerli pelet yem kullanımı ile gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliğinde 8 aylık üretim sürecinde tüketim ağırlığına ulaşılabileceği beklenmelidir (Bohl 1982). Sofralık balık üretim miktarı genellikle kg/m3 olarak ifade edilir. Örneğin havuzlarda su değişimi günde 3-5 defa gerçekleştiğinde 3-5 kg/m3, balık üretilebilir. Yarı yoğun üretim koşullarında ise bu miktar 10 kg/m3’e yükselir. Derinliği 30-50 cm olan havuzlarda su değişiminin saatte 3 defa gerçekleştiği durumda 20 kg/m2 (=40-60 kg/m3) balık üretilir (Bohl 1982). Havuzlara verilen su miktarı esas alınarak da stok miktarı hesaplanabilir. Buna göre iyi kalitede 1 lt/sn’lik su girişine göre hasatta 100-150 kg sofralık balık üretileceği hedefine yönelik stoklama yapılır. Pazarlık alabalık büyüklüğü 200-250 g baz alınarak, 1 lt/sn debi için 400-600 adet fingerling stoklanır (Çelikale 1994). Kanallarda sofralık alabalık üretimi Derinlikleri 50-65 cm, genişlikleri bir kaç metre olan, betondan yapılan, uzunlukları birkaç yüz metre, su değişiminin saatte 2-3 defa gerçekleştiği üretim tesisleridir. Taban eğimi 30 m’de 10-20 cm dir. Birkaç yüzmetre uzunluğundaki bu kanallar ızgaralarla yaklaşık 30 m’lik bölümlere ayrılır. Üretim kapasiteleri genellikle 24-32 kg/m3’dür (Steffens 1981). Bu kanal tipi havuzlar, mekanik yemlemeye hastalıklarla savaşa ve otomatik seleksiyona uygun balık üretim tesisleridir (Atay 1995). Yavru balıkların pazarlık boyuta kadar büyütülmesinde suyun akış hızı 1,5-3 cm/sn olmalıdır. Benzer veriler Amerikan kaynaklarına (Westers’e göre) tablo 9’da belirtilmiştir (Bohl 1982). Bir hektar yüzleminde kanal tipi havuzlarda 1000 lt/sn su ile 100 ton alabalık üretilir. Bu hesaplama havuzlarda yarı intensif yetiştiricilik yöntemindeki 100 kg balık/lt/sn su ile hesaplanan geleneksel eski üretim miktarına eşdeğerdir (Bohl 1982). Kafeslerde sofralık alabalık üretimi Ağ kafeslerde yetiştiricilik göller, baraj gölleri, göletler, kum-çakıl göletleri, akarsu gölcükleri ve büyükçe yapılmış sulama kanallarında, belirli çerçevelere takılmış ağ kafesler içinde, balıkların kontrol altında büyütülmeleridir. Ülkemizde denizlerimizde ağ kafeslerde çipura ve levrek yetiştiriciliğine koşut olarak, son yıllarda kamunun da yönlendirmesiyle özel girişimciler tarafından tatlısu kaynaklarımızda da ağ kafeslerde alabalık yetiştiriciliği hızla yaygınlaşmaya başlamıştır (Atay 1994). Kafeslerde alabalık yetiştiriciliğinde öncelikli olarak su koşullarının uygun olması gerekir. Buna ilişkin koşullar Tablo 10’da özetlenmiştir. (Ruhdel 1977). Tablo 10. Ağ kafeslerde alabalık yetiştiriciliğinde su koşulları Nitelik Miktar Su sıcaklığı 20 oC’nin altında Oksijen 6 mg/lt’nin üzerinde (sabahları) PH 8’in altında NH4 0,5 mg/lt’nin altında Zehirli madde Olmamalı Su derinliği 4 m’nin üzerinde Oksijen tüketimi 600 g/ton/saat Kafesin yerleştirildiği ortamın tabanı ile kafesin ağ torbasının alt kısmı arasında en az 1 m aralık olmalıdır. Kafesin ağ torbası su ortamında geometrik şeklini tam olarak koruyamayacağından hacminin yaklaşık %15’i kaybolur. Kafesler uzun süre aynı yerde konuşlandırıldıklarında gölün yada göletin su kalitesini etkilerler. Sığ göllerde her üretim peryodunda kafeslerin yeri değiştirilmelidir. 10 m’den derin göllerde ise yer değiştirmeye gereksinim yoktur. Ağ kafeslerin büyüklükleri çok farklı olmakla birlikte 5 m x 5 m x 5 m boyutları en çok kullanılanıdır. Ağ kafesin göz açıklığı balığın boyunun 1/10’u olmalıdır. Ağ göz açıklığının bir başka ifadeyle pratikte 1 cm alabalık boyu için 1 mm ağ göz açıklığı esas alınır. Ağ kafeslere en azından ortalama 40 g ağırlıkta yavru balıklar stoklanır. Yılın Mart ayında stoklanan yavrular Haziran ayı ortalarında, Eylül ayında stoklanan balıklar Aralık ayında hasat edilirler (Bohl 1982, Kieckhäfer 1983, Ruhdel 1977). Normal su koşulları altında ağ kafeslerde stok yoğunluğu 50-100 adet ortalama 40 g ağırlıkta yavru balık/m3 olarak planlanır. Bu durumda hasatta üretim miktarı 20-30 kg/m3 olarak gerçekleşir. Örneğin Orta Avrupa göl ve baraj göllerinde ağ kafeslerde yetiştiricilikte ağ göz açıklığı 14 mm olarak düzenlenir. Stok yoğunluğu olarak 90 adet 40 g ağırlıkta yavru/m3 esas alınır. Bu koşullarda 100 ton alabalık üretimi için 4x3x3 m boyutlarında yaklaşık 180 kafese gereksinim vardır. Uygun koşullar altında stok yoğunluğu 100 adet fingerling/m3, olarak uygulanabilir (Steffens 1981). Ağ kafeslerde yetiştiricilikte 17-20 oC su sıcaklığında, gökkuşağı alabalıklarında ortalama 35 g ağırlıkta stoklanan yavrular yüksek büyüme oranıyla 300 g ağırlığa ulaşmışlardır. Bu durumda 2,5 ayda 265 g ağırlık artışı sağlanmış, yani yavrular günde 3,5 g büyümüşlerdir (Bohl 1982). Ağ kafeslerde yetiştiricilikte ortalama 50 g’lık balıkların, 90-100 yemleme gününde 250 g olan sofralık büyüklüğe ulaştırmak hedeflenmelidir. Bu hedefe yönelik olarak 20 m3’lük kapasiteli ağ kafese 500-1800 adet yavru balık yeterlidir. 20 m3 kapasiteli ağ kafeslere 700 adetten az balık stoklandığında, 1000 veya 1200 adet balık stoklamaya oranla büyüme daha yavaş olmuştur. Fakat 20 m3 kapasiteli ağ kafeslere 1200 adetten fazla balığın stoklanması da önerilmemektedir. Belirtilen maksimum stok yoğunluğu esas alındığında 1200 x 250 g= 300 kg balık üretilir. Aynı koşullarda bir sezon daha üretim yapıldığında 300 x 2= 600 kg yıl sürecinde alabalık üretimi gerçekleştirilir. Göllerde ağ kafeslerde yılda 600 kg sofralık alabalık üretildiğinde ortama balıklar tarafından bırakılan dışkı 1 hektar havuz yüzleminin kendini temizleme gücünü etkilemez (Kieckhäfer 1983). Ağ kafeslerde alabalık yetiştiriciliğinde Kieckhäfer’e (1983) göre m3’e ortalama 50 g ağırlıkta yavrulardan 60 adetten fazla stoklanmamalıdır. Bu stoklama miktarı uygulandığında ise 250 g sofralık balık bireysel hasat ağırlığına göre 15 kg balık/m3 ürün elde edilir. Fakat literatür verilerine (Mann 1974, Falk 1968) göre 20-30 kg/m3, mutfaklık alabalığı ağ kafeslerde üretmek olasıdır (Kieckhäfer 1983). Ağ kafeslerde gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliği deniz ortamında da gerçekleştirilebilir (Atay 1994). Çünkü gökkuşağı alabalıklarının tuz konsantrasyonuna toleransları balıklar büyüdükçe artmaktadır. Yavru balıkların ağırlıkları 50 grama ulaştığında %0 12-15 tuz konsantrasyonunda, %0 0-1’lik konsantrasyona oranla büyümeleri %70 daha iyi olmaktadır. Parmak büyüklüğünde yavru balıklar sofralık balık büyüklüğüne kadar ‰30 tuzlulukta ve bununda üstünde konsantrasyonda deniz suyunda beslenebilirler (Steffens 1981). ALABALIKLARIN BOYLANMASI Alabalıkların sınıflandırılması yada boylarına göre ayrılması özenle uygulanması gereken bir işlemdir. Çünkü alabalıkların karnivor karakterde olmaları nedeniyle, balıklar arasındaki büyüklük farkı aşırı boyutlara ulaştığında, büyük bireylerin küçükleri yemeleri (Kannibalizm) olgusuyla karşılaşılır. Bu sakıncanın yanında verilen yem büyük balıklar tarafından alınır ve küçük balıklar ise yetersiz düzeyde beslenirler. Böylece yem dağılımının dengesiz olması bakımından büyük balıklar ile küçük balıklar arasındaki büyüklük farkı giderek artar. Sonuçta birim canlı ağırlık artışı için tüketilen yem miktarı (yem değerlendirme değeri) artar, bir başka tanımla yem değerlendirme oranı (FQ yada FCR= Food Conversation Rate) olumsuz yönde etkilenir (Vollmann-Schipper 1975). Alabalık üretiminde yavru balıkların boylarına göre ilk seleksiyonu, larvaların 6-8 hafta beslenmesinden sonra, yani ön büyütme dönemi sonunda yavruların yaklaşık 1 g ağırlığa ulaştığında gerçekleştirilmelidir. Bu işlemin uygulanmasında sabit yada ayarlı ayırma kutuları kullanılır. Belirtilen gereçler daha çok miktarı az ve boyu küçük yavruların sınıflandırmasında kullanılır. Eğer iyi bir gelişme elde etmek, kanibalizme engel olmak ve aynı büyüklükte balık elde etmek isteniyorsa seleksiyon yapmak zorunludur. Bütün balıklar aynı büyüklükte olurlarsa, günlük yem gereksinimi daha doğru ve havuzun toplam kapasitesi daha kolay tahmin edilir (Atay 1995, Bohl 1982). Hem yavru balıklar hem de daha büyük balıkları sınıflandırmada ise ızgaraları ayarlanabilen, havuzlara ve kanallara monte edilebilen boylama sistemleri kullanılabilmektedir. Bu sistemin ızgara aralığını 1,6-21 mm arasında ayarlamak mümkündür (Atay 1995). Ayrıca alabalıkları aynı anda ikiden fazla boya ayırmak için su püskürtme ve titreşim esasına göre çalışan sınıflandırma makinalarından da yararlanılabilir. Belirtilen boylama gereçlerinden farklı olarak kapasitesi büyük üretim tesislerinde ise; ayırmayı hızlandırmak, zaman ve işçilikten tasarruf etmek için; üretim tesisi dışında kurulan, su akıntısı verilebilen ve balıkları yakalama sırasında boylama yapabilen sistemlerin kullanılması önerilmektedir (Vollmann-Schipper 1975, Igler 1990). Yavru Alabalıkların Sınıflandırılması Alabalıkların boylanmasının pratikte iki önemli yararı vardır. Bunlar: 1- Farklı boyuttaki balıkların ayrılmasıyla kannibalizm önlenir. 2- Özellikle yavru balıklar satış için sınıflandırılmış olur. Yavru balık üreticileri yavru balıkları satış için pratikte 6 sınıfa ayırmaktadırlar. Bu sınıflar ve balık boyutları Tablo 11’de sunulmuştur (Lindhorst-Emme 1990). ALABALIKLARIN YEMLENMESİ Gökkuşağı alabalıklarının yemlenmesinde öncelikli olarak aşağıdaki faktörler dikkate alınmalıdır (Ruhdel 1977). a- Su sıcaklığı b- Suyun oksijen içeriği c- Suyun alkalinitesi d- Stok yoğunluğu Yemin İçeriği Gökkuşağı alabalığının yetiştiriciliği için optimum su sıcaklığı 15-20 oC olmasına karşın, yemlemeye uygun su sıcaklığı ise 14-16 oC’dır. Gökkuşağı alabalıklarının larva yeminde %40, yavru yeminde %30 ve sofralık balıkların yeminde ise %30 protein bulunması genel kullanım oranlarıdır. Bu oranlar larva yeminde %50’ye, mutfaklık balık beslenmesinde %46’ya kadar yükseltilebilmektedir. Yemleme metodu, su ve işletme koşullarına göre seçilir. Alabalık yemlerinde yağ içeriği başlangıçta %4-5 oranında önerilmektedir. Rasyonda protein miktarının yüksekliği ile birlikte yağ oranı %8’e kadar artırıldığında, yem değerlendirme ve balığın et kalitesi iyileşir. Alabalık pelet yemlerinde %8-12 oranında yağ ve %42-50 oranında protein üst sınır olarak kabul edilmektedir (Ruhdel 1977). Avrupa’da tanınmış bazı firmaların ürettikleri alabalık ticari besi yemlerinin içerikleri Tablo 14’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Yem Tüketimi Dağılımı Alabalık üretim tesislerinde yem tüketimi işletme giderleri içerisinde yaklaşık %50-60 oranıyla en büyük payı oluşturur, İşletme giderinin yaklaşık 2/3’ünü oluşturan yemin yıl sürecinde kullanımının üretim dönemlerine göre dağılımı Tablo 15’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Tablo 15’de görülen dönemlerden kuluçka evinde larvaların yemlenmesi günde 8-12 defa yapılmalıdır. Yem balıklara su yüzeyine serpilerek verilmelidir. Larva besiciliği döneminde 2000 adet larva için yem gereksinimi ilk bir ay yaklaşık 1 kg, ikinci ay ise 2 kg olarak hesaplanmalıdır (Bohl 1982). Daha sonraki dönemlerden yavru yetiştiriciliğinde yemleme sıklığı günde 3-4 defa, pazarlık balık besiciliğinde ise günde 2 defa olmalıdır. Balıklara haftada bir gün yemleme yapılmamalıdır (Ruhdel 1977). Yemin Boyutu Alabalıkların yemlenmesinde özel likle larva ve yavru dönemlerinde yemin boyutunun balıkların ağız açıklığına uygunluğu çok önemlidir. Bu konuya ilişkin veriler Tablo 16’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Yemleme ve Su Sıcaklığı Alabalık besiciliğinin bütün evrelerinde su sıcaklığının etkisi yadsınamaz. Çünkü su sıcaklığı en başta suyun oksijen yönünden doymuşluğunu etkilemekle birlikte, aynı zamanda balıkların metabolizma hızına da tesir etmektedir. Yavru yetiştiriciliğinin ilk haftalarındaki yemlemede, su sıcaklığının etkisine ilişkin özgün örnek Tablo 17’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Tablo 17’deki verilerin elde edilmesinde 4 m3 hacminde kanal tipi küvetlerde, yetiştirme için ideal su sıcaklığı olan 15 oC’da başlangıçta 100.000 adet olan stok yoğunluğu, 5. haftadan itibaren 60.000 adete indirgenmiştir. Yemleme Zamanı Ön büyütmesi yapılmış yavruların ilkbahar yaz döneminde, parmak boyunda yavru balık boyutuna kadar beslenmesinde, günlük yemleme öğünleri aşağıdaki gibi olmalıdır. 1. Yemleme 07.00-08.000 saatlerinde 2. Yemleme 11.00-12.00 saatlerinde 3. Yemleme 14.00-15.00 sularında Sonbahar döneminde fingerling dönemine ulaşan yavru balıklar ise aşağıda gösterilen saatlerde günde iki defa yemlenirler. 1. Yemleme 08.00-09.00 2. Yemleme 13.00-14.00 Yemleme (Besi) süresi Alabalık yetiştiriciliğinde bir diğer önemli konu yavru balıkların ne kadar süre beslenerek pazara sunulabileceğidir. Bu konu tamamen su ve yemleme koşullarıyla balığın kalıtımsal kökenli büyüme performansına bağlı bir durum olanak kabul edilse de, Tablo 18’de normal koşullarda gerçekleşmesi olası besi süreleri verilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Yem Değerlendirme Oranı Balık yetiştiriciliğinin verimliliğinin ölçütü olarak birim balık üretimi için harcanan yem miktarı kullanılmaktadır. Çünkü balık üretiminde girdilerin büyük çoğunluğunu yavru, işçilik ve yem giderleri oluşturmaktadır. Bu üç gider içerisinde de en büyük paya yem sahiptir. Belirli koşullar altında farklı kalitede 3 çeşit yemle yürütülen gökkuşağı alabalığı besiciliğine ilişkin veriler Tablo 19’da görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Tablo 19’da görülen veriler irdelendiğinde birim balık üretimi için harcanan yem, yani yem değerlendirme oranı kadar, yemin fiatınında çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Yemleme Oranı Alabalık üretiminde başarılı besiciliğin temelini balıkları canlı ağırlıklarının %’si olarak doğru oranda yemlemek oluşturur. Yemleme oranını saptamada stok miktarı, su kalitesi ve miktarıyla birlikte, yetiştirme ortamında su değişimi gibi bir çok faktör dikkate alınabilir. Fakat balıklara günlük olarak verilecek yem miktarını saptarken iki ana ilke unutulmamalıdır. Bu iki ilke (Igler 1990): 1- Balıkların yem alımı su sıcaklığına bağlıdır. 2- Balıklar büyüdükçe yem gereksinimi oransal olarak düşer. Su sıcaklığı baz alınarak alabalık populasyonuna canlı ağırlıklarının %’si olarak günlük verilecek yem miktarı Tablo 20’den yararlanarak saptanır (Kieckhäfer 1983). Alabalıkların beslenmesinde günlük olarak verilecek yem miktarını tespit etmede, yine su sıcaklığının esas alındığı, fakat balıkların ortalama bireysel ağırlık ve boylarına göre gruplandırıldığı ve pratikte uygulanan yemleme oranları Tablo 21’de gösterilmiştir (Igler 1990). Alabalık Yemleme Yöntemleri En eski yemleme şekli olan elle yemleme halen kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemle yemlemede, balıklar özenle yavaş bir şekilde yemlenmeyi gerektirdiği için işçilik giderini artırır. Alabalık yetiştiriciliğinde büyük kapasiteli işletmelerde ve işçilik ücretinin yüksek olduğu ülkelerde yaygın olarak otomatik yemlikler kullanılmaktadır. Yem otomatları içerisinde en çok kullanılanlar, sarkaçlı yemlikler, yürüyen band sistemi ile çalışan yemlikler ve hava basınçlı yem otomatlarıdır (Çelikkale 1994). Sarkaçlı yemliklerde bir yem deposu, yemin düşmesini ayarlayan bir mantar, mantara takılan ve su içerisine uzayan bir çubuk bulunur. Balık havuzda yüzerken çubuğa dokunduğunda belli miktar yem suya dökülür. Bu sistemi balık 1-2 günde öğrenebilmektedir (Kieckhäfer 1983). Band sistemi yemliklerde, saat benzeri mekanizma yardımıyla yürüyen band üzerine yem konur. Band ilerledikçe yada döndükçe bandın yanlarından suya yem dökülür. Bu bandlar çalar saatlerin belirli zamana ayarlanarak kurulmasına benzer şekilde çalışırlar ve belirli zaman aralıklarıyla yavru yada özel likle larva yetiştirme kanallarına düzenli bir şekilde yem bırakırlar (Bohl 1982). Hava basınçlı yemliklerde, yem deposu havuz kenarındaki plastik bir boru üzerine yerleştirilmiştir. Yem deposu boru içine yem dökülecek şekilde boruya bağlıdır. Bir kompresör yardımıyla borunun, bir kenarından belli sürelerde hava basılır ve boru içine dökülmüş olan yem havuza fışkırtılır. Her havuz başına yerleştirilen bu sisteme merkezden otomatik olarak kumanda edilir (Lindhorst-Emme 1990). ALABALIKLARIN TAŞINMASI Alabalıkların yavru ve sofralık boyutlarında canlı olarak taşıma kaplarına konulmazdan önce uyulması gereken ilkeler aşağıda 4 madde halinde belirtilebilir. 1- Alabalıkların havuzlardan hasat sonrasında aşırı stresli oldukları bilinmeli, 2- Balıkların solungaçları temiz olmalı, 3- Balıklara havuzun taban yapısının kokusu sinmiş olabilir. Özellikle havuzlarda bulunan alg, çamur ve balçık vd. leri direkt olarak balığın etini etkiler. 4- Balıkların sindirim sistemi boş olmalıdır. Çünkü taşıma sırasındaki stresin etkisiyle balıkların barsak içeriğinin taşıma suyuna boşaltılmasıyla oluşacak bulanıklık taşımada büyük sorunlar yaratır (Lindhorst-Emme 1990). Alabalıkların taşıma sürecinde en büyük gereksinimleri oksijendir. Fakat diğer taraftan suyun oksijen içeriğinin su sıcaklığına göre değişken olduğu bilinen bir olgudur. Farklı su sıcaklıklarında oksijen doymuşluğu ve alabalıkların belirli süreçte tükettikleri oksijen Tablo 22’de özetlenmiştir (Koch et.al. 1976). Alabalıkların canlı olarak taşıması aşamasında taşıma gereçlerindeki balıkların oksijen gereksinimleri, oksijen tüplerinden yararlanarak taşıma suyuna oksijen verilerek karşılanır. Piyasada satılan oksijen tüplerinin özel likleri Tablo 23’de gösterilmiştir (Lindhorst-Emme 1990). Alabalıkların farklı büyüklük dönemlerinde taşınmalarında belirli sürede gereksinim duyulan oksijen miktarları Tablo 24’de görülmektedir (Lindhorst-Emme 1990). Alabalıkların canlı olarak taşınmaları öncesi havuz yada yavru yetiştirme kanal veya tanklarından yakalanmalarında ve taşıma kaplarına stoklanmalarında yararlanılan kepçelerde kullanılan ağ materyalin iplik kalınlığı ve ağ göz açıklıkları Tablo 25’de gösterildiği gibi olmalıdır (Lindhorst-Emme 1990). Yavru Balıkların Taşınması Alabalık yavruları özel likle küçük dönemlerinde plastik torbalarda oksijen ilave edilerek taşınırlar. Plastik torbalar 50 cm genişlik ve 1.20 m yükseklik boyutlarında dayanıklı materyalden üretilmiş olmalıdır. Plastik torbaların 1/3’üne temiz, soğuk su konur; 2/3’üne ise saf, gaz formunda oksijen doldurulur. Bu torbalarla 10-15 lt su içerisinde, 4-6 hafta yemlenmiş 1000 adedi 400-700 g olan 2000-3000 adet yavru emniyetli bir şekilde taşınabilir. Fakat yavruların taşınma ortamının su sıcaklığının, bulundukları havuz suyu sıcaklığı ile aynı olması zorunludur. Dayanıklı plastikten üretilen torbalarla 15-20 lt su hacminde 12-15 cm boyda olan 100 adet, toplam 2,5-3 kg yavru balığın taşınması mümkündür (Lindhorst-Emme 1990). Alabalık yavruları oksijen yönünden zenginleştirilmiş taşıma kaplarında (tanklarında) da taşınabilir. Bu tip taşımada 30-40 lt su hacminde 8000-10.000 adet yem alma yeteneğinde yavru taşınması mümkündür. Bu yavruların 1000 adedi toplam 120-160 g ağırlıktadır. Aynı koşullarda 3-4 hafta yemlenmiş 1000 adedi 400-700 g ağırlıkta olanların ise 4000-5000 adedi taşınabilir. Alabalık yavrularının yukarıda belirtilen ağırlıkta olanlar için bu koşullar altında taşınma süresi 1-2 saattir. Daha uzun süreli taşımalarda taşınacak yavru balık miktarı %10-20 oranında azaltılmalıdır. Taşıma tanklarının kapasitesi 100 lt olduğunda, 10-12 kg ön büyütmesi yapılmış yavru veya 15-20 kg parmak büyüklüğünde balık (Fingerling) taşınabilir. Sofralık Balıkların Taşınması Sofralık alabalıklar plastik torbalarda 15-20 lt su hacminde 250 g bireysel ağırlıkta 20 adet, yani toplam 5 kg ağırlığa kadar taşınabilir. Sofralık alabalıkların tanklarda taşınmasında 100 lt su hacminde 20-25 kg stok miktarı esas alınır. Daha fazla miktarda pazarlık balık taşımada ise kasalarına tank monte edilen kamyon, kamyonet ve ağır vasıtalardan yararlanır. Bu araçlarla taşımada araçta bulunan oksijen tüplerinden taşıma tanklarına düzenli bir şekilde oksijen verilir. Bu tip endüstriyel şekilde pazara alabalık sunmada 500 lt suda 75 kg yada 100 lt su içinde 150 kg alabalık taşınır. Belirtilen kapasitede tanklardan araçların çekiş gücüne göre bir adet yada birden fazla tank konabilir. Tam donanımla tankların monte edildiği ağır vasıtalarla oksijen miktarına bağlı olarak 4000 km yada daha fazla uzaklıklara 50-60 saat sürede sorunsuz olarak mutfaklık alabalık taşıyabilmek olasıdır (Lindhorst-Emme 1990). Çekici güçleri 1,5 ton ile 32 ton arasında değişen taşıma vasıtaları ile pazarlık balık taşınabildiği gibi küçük yavruları (larva) ve büyükçe yavruları (Fingerling) da taşımak olanak içerisindedir. Fakat 500 lt’de 75 kg, 1000 lt’de 150 kg, olarak belirtilen sofralık alabalık miktarlarını, larvalar için 2/3 ve parmak büyüklüğünde yavrularda ise 1/3 oranında azaltmak gereklidir. Ayrıca bu miktarlarda balıkların kondisyonu, taşıma süresi ve su sıcaklığına bağlı olarak değişiklik yapmak gerekebileceği de unutulmamalıdır. Alabalık Yumurtalarının Taşınması Gökkuşağı alabalığının yetiştiriciliğin dünya genelinde yayılmasında, döllenmiş yumurtalarının uygun koşullarda sorunsuz bir şekilde kıtalararasında kolayca taşınabilmesinin önemi yadsınamaz. Gökkuşağı alabalığının yumurtalarının döllenmesinden sonra 24-36 saat içerisinde daha çok kısa mesafelerde işletmeler arası taşındığı bilinmektedir. Bu sürede yumurtalar henüz duyarlı döneme ulaşmamışlardır. Fakat gökkuşağı alabalığı yumurtaları en emin bir şekilde göz lekesi oluştuktan sonra en uzak  Doç.Dr.Fikri AYDIN

http://www.biyologlar.com/alabalik-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

ÇİPURA (Sparus aurata Lin., 1758) BALIĞININBİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Şahin SAKA-Kürşat FIRAT Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik BölümüYetiştiricilik Anabilim Dalı İskele-Urla, 35440 İZMİR GİRİŞ Günümüzde Akdeniz Bölgesi’nde oldukça iyi bir pazara sahip olan çipura balığına ait çalışmalar uzun yıllardır devam etmektedir. Yetiştiricilik çalışmalarında elde edilen bilgiler ise daha birçok konunun çalışılması gerektiğini ortaya çıkarmaktadır (Tandler ve Helps, 1985, Conides, 1992). Çipuraların fizyolojisi ve biyolojisi üzerine yapılan çalışmalar diğer türlere oranla daha azdır. Laboratuar şartlarında çalışmaların zorluğu ve çipura balığının kültür koşullarında üretiminin oldukça güç olması bu türle ilgili araştırmaları olumsuz etkilemiştir (Freddi ve ark., 1981, Camus ve Koutsikopoulos, 1984, Tandler ve Helps, 1985, Francescon ve ark., 1988 ). Ülkemizde bu tür ile ilgili çalışmalar larval dönem yaşama oranının arttırılması, larva yetiştirme protokollerinin hazırlanması, gelişim oranının yükseltilmesi ve hastalıkların tedavisi konularında devam etmektedir. ÇİPURA (Sparus aurata, Lin., 1758) BALIĞININ BİYOLOJİSİ Chrysophrys aurata sinonimi ile de adlandırılan çipura, Phylum: Vertabrata Subphylum: Pisces Clasis: Osteichthyes Ordo: Perciformes Subordo: Percoidei Familya: Sparidae Genus: Sparus Species: aurata (Linneaus, 1758) şekli ile sistematikteki yerini almıştır. Klimatik yapıdan çipura balığına tüm Akdeniz’de rastlanmakla birlikte doğu ve güney doğu Akdeniz ülkelerinde, Kanarya Adaları'nda, İngiltere kıyılarında, Verde Burnu’nda ve nadir olarak Karadeniz kıyılarında rastlanır. Genellikle tropikal, subtropikal ve ılıman kuşaklarda yayılım gösteren çipura deniz fenogramlarının bulunduğu kumlu–çamurlu ve çamurlu ortamlarda yaşamını sürdürür. Bunun yanı sıra nehir ağızlarına ve lagüner bölgelere de girer (FAO, 1987). Ülkemizde daha çok güney sahilleri ve Ege kıyılarında yayılım gösterir. 30-50 gram olanları ince lidaki, 100 gram olanları lidaki, 100-180 gram olanları kaba lidaki, 200 ve üzeri ağırlıkta olanları da çipura olarak adlandırılır (Alpbaz, 1990). 0-3 yaş arası çipuraların mide içerikleri incelendiğinde bu türün karnivor bir form olduğu ve özellikle ergin bireylerin Crustacea ve Mollusca familyasına ait türlerle beslendiği ortaya çıkmıştır. Sırt yüksekliği fazla olup lateralden yassılaşmış simetrik bir yapıya sahiptir. Baş iri, burun küt ve ağız terminal konumlu olup düzdür. Alt çenede dişler önde 4 adet kanin, arkada 4 sıra molar, üst çenede ön tarafta 4 adet kanin, arkada ise 3 sıra molar şeklindedir. Üst dudak, alt dudağa oranla daha kalın olup gözün başladığı noktanın paralelinde biter. Gözler orta derecede gelişmiştir. Göz çukuru önündeki mesafe, göz çapından en az iki kat daha uzundur. Gözler arasında V şeklinde yıldızsı bir bant vardır. Operkulum ve prooperkulum pullarla kaplıdır. Yanal çizgi hafif eğimli olarak operkulumdan kaudal yüzgece kadar kesintisiz olarak devam eder. Yanal çizgi üzerinde 73-85 adet pul bulunur. Dorsal yüzgeç anal yüzgeçten daha uzundur. Pektoral yüzgeç anüse kadar uzanır. Kaudal yüzgeç homoserk yapıdadır. Bu tür için yüzgeç formülü D XI/13-14, A III/11-12, P I/5, V 5/5 şeklindedir. Renk dorsalde gri-esmer, ventralde gümüşidir. Pektoral yüzgecin dorsalinde ve operkulum üzerinde kırmızı-menekşe renkli bir leke karakteristiktir. Hermafrodit özellik gösteren çipuralar 8. aylarında ovaryum oluşumlarıyla birlikte dişi özellik gösterirler. 12. ayda üremenin ilk sezonunda tüm bireyler erkek karakterdedir. Gonadın ventralinde olgun testiküller belirir. Gonadın dişi kısmında ise hiçbir gelişme gözlenmez. 23-24. aylardaki balıkların ikinci üreme periyodunda ise bireylerde erkeklikten dişiliğe geçiş söz konusudur. Bu dönemde gonadlarda belirgin bir olgunlaşma gözlenmektedir. Bu cinsiyet değişimi ani olmamakla birlikte özellikle 3. yaştaki bireyler intersex özelliğindedir. Ancak bu cinsiyet değişimi populasyonun tamamında değil sadece yaklaşık olarak %80’inde gözlenmektedir ki kalan %20’lik oran populasyonun ve devamının sağlanabilmesi için genetiksel bir emniyet marjı olarak nitelendirilebilir. Bu tip bir cinsiyet değişimine protandrik hermafroditizm adı verilmektedir. Bütün bu değişimlere genetik ve çevresel faktörler ile beslenme özellikleri etki yapmaktadır. Çipuraların üreme periyodu ülkemizde Ekim-Aralık ayları arasında olup en iyi gelişim 22-25 °C aralığında gözlenmektedir. Yaşayabilecekleri sıcaklık aralığı 3-34 °C, tuzluluk değeri ise ‰5-40 olarak belirtilmiştir. ‰1 tuzluluğa kadar yaşayabildikleri Chervinski ve Chanin (1985) tarafından bildirilmiştir. Genellikle 5-25 m arası derinliklerde yayılım gösterirler. Yaşları ilerledikçe derinlerde yaşamayı tercih ederler. Bunun için dalyan alanlarında ergin bireylere rastlanmaz. Yaz aylarında 0.5-9 m derinliğe kadar olan sığ sulara giriş yapan çipuralar, kış aylarında 35-40 m derinliğe kadar inerler. 2 yaşını aşan bireyler daha da derin sulara inebilmektedirler. Maximum boyları 70 cm’ye ulaşan çipuraların ortalama uzunlukları 25-40 cm. arasındadır. ÇİPURA BALIĞI YETİŞTİRİCİLİĞİ Çipuralarda Üreme Fizyolojisi Çipura balıklarının gonad gelişimi hermafrodit özellik gösterir. 21±3 oC de yapılan çalışmada 4 aylık çipuraların gonadlarında sitolojik ve topoğrafik olarak hiçbir farklılaşma olmadığını bildirmiştir. 5. ayda topoğrafik farklılaşma başlar. Bu dönemin başlangıcında konjektif doku (bağlayıcı doku) gonadın dorsalinde ve ventralinde gelişimi başlatır. Ortada merkezi bir boşluk vardır. Bu kısmın dorsalinde ovaryum, vetralinde testiküllerin oluşumu başlayacaktır. Ancak bu farklılaşma çok zor ayırt edilir. Bu iki kısım germinal hücre yuvaları ile birleşir. Çok sayıda ovogonium birleşmesi ile oluşan ovijel lameller görülür. Ancak bu ayda oositler deformasyona uğrar ve gonad merkezinin kenarında ovujel lameller şeklinde bir yatakta kalır. Gonadın ventralinde 5 aylık balığa göre daha fazla spermatogonium vardır. Ovogoniumlar bir yatak içinde sıkışmışlardır. 10-11. aylarda, gonadın ventral kısmında spermatogenez aktivitesi gelişerek sürmektedir. Testiküller tüplerdeki spermetozoitler spermatogoniumlardan yola çıkarak germinal hücrelerin bulunduğu bölüme yerleşir. Testiküller kısım gonadın dorsal kısmını çevirmeye başlar ve büyür. Spermatozoit kanalı uzayan merkezde olup spermatozoitlerin toplandığı kısımdır ve ovaryum ile testiküllerin arasındadır. 1-2 dişi germinal hücre yatağı merkezin kenarında sıkışıp kalır. Bunlar ovogoniumlardır ve oositleri mayoz bölünmesi ile primer vitellogenesis olayının oluşmasını sağlayacaklardır. 12. ay üremenin ilk sezonudur. Populasyonun tüm bireyleri erkek özelliği gösterir. Gonadın ventral kısmında olgun bir testikül vardır. Ancak düşük bir RGS değerine sahiptir. Spermatozoitlerin doldurduğu tüplerde spermiasyon olayı meydana gelir. Gonadın dişi kısmında ise hiçbir değişme gözlenmez ve iyice küçülmüştür. 13-16. aylar arasında cinsiyet dönüşümü başlar. Gonadın spermatozoit kısmında gonadların boşalıp dinlenme fazı başlar. Testiküler tüplerde yalnızca spermatogoniumlar vardır. Ovaryum kısmında ise ovogoniumlar hızlı bir şekilde çoğalmaya başlar. Primer oositler hızlı bir şekilde previtellogenesis dönemine girer. 16. ayda ovaryum gonadın %80'lik bölümünü kaplar. Dorsal kısımda oosit hücreleri previtellogenesisi tamamlar ve vitellogenesise geçer. Aynı zamanda ventraldaki spermatogoniumlar ölerek dejenerasyon başlar. 23-24 aylarda üremenin ikinci periyodunda dişiler olgun bir gonada sahiptir. Ventral kısımda ise dejenere olmuş bir testikül yer alır. Populasyonun geriye kalan %20'lik kısmında cinsiyet dönüşümü durur. Gonadın dorsal kısmındaki oositler atresiye uğrar ve dorsaldaki gelişim ventraldeki gelişimin içine sıkışır (Zohar ve diğ., 1984). Doğal koşullarda iki yaşında dişi özelliği gösteren anaçlar üç yaşında intersex özelliği taşırlar. Bu bireylere hormon müdahalesi yapılırsa erkek olarak görev yaparlar. Aksi halde 4 yaşında dişi özelliği gösterirler. Bu cinsiyet dönüşümleri bulundukları populasyonun dişi erkek oranına göre gecikmeler gösterebilir. Çipura balıklarının erkek bireylerinde spermatogenesis tamamlandığında dişilerin çoğunda oosit hücrelerinin olgunlaşması ve yumurtaların atılması için gereken hazırlık devam etmektedir. Çipura erkeklerinden ekim ve mart ayları arasında sperm almak mümkündür. Anaçlarda Yumurta ve Sperm Gelişimi Çipuralarda ovaryumlardaki yumurta hücresinin gelişimi 7 aşamada meydana gelir : * - İlkel yumurta hücreleri çok küçük olup boyutları 8-12 mikron arasındadır. Hücreler mitoz bölünme ile çoğalır. * - Yumurta hücresinin etrafında folikül oluşmuştur. Bu hücrenin ikinci katını oluşturur. * - Hücrelerin boyutları 40-200 mikron büyüklüğe ulaşır. Etrafları folikül ile tamamen çevrilidir. * - Vitellogenesis başlamıştır. Yumurta çapı 200-350 mikron arasındadır. Lipoid maddelerin stoplazma içinde birikimi başlamıştır. * - Stoplazma lipoid damlacıklarla doludur. Vitellogenesis hızlanmıştır. Yumurta büyüklüğü 300-350 mikron arasındadır. * - Yumurta sarısı tabakası lipoid damlasının ikinci halkanın oluşmaya başladığı yer olan hücre kenarına doğru iter. Çekirdek içi maddeler protein sentezinde ve besin maddesi birikiminde rol oynayan çekirdek içi maddelerin çekirdek zarına yapıştığı görülür. Yumurta çapı yaklaşık 600 mikrondur. Vitellogenesis tamamlanmıştır. Yumurta çapı 700-800 mikron arasındadır. Çekirdek içi maddeler merkeze doğru çekilmeye başlamıştır. Mikropil deliği bu dönmede oluşmuştur. Yumurta değişime uğramaksızın birkaç hafta bu durumda kalır. Uygun şartlar sağlandığında folikül tekasındaki kasların kontraksiyonu ile ovulasyon meydana gelir. Eğer biotik ve abiotik şartlar uygun değilse foliküllerin deformasyonu ile yumurtaların emilimi ortaya çıkar. Testislerin oluşumu içerisinde (Bkz. 3.1.) spermlerin gelişimi spermatogoniumların aktif olarak testis kanalları duvarlarında çoğalması ile başlar. Önce spermatogoniumlardan primer spermatozittler, onlardan da sekonder spermatozitler meydana gelir. Testiküller kanal boşluklarında toplanan ve burada uygun koşullar oluşuncaya kadar bekleme pozisyonuna giren spermler gonadotropin etkisi ile döl vermeye hazır hale gelirler. Anaçlar ve Yumurtlama Anaç olarak 2-6 yaşındaki çipuralar kullanılır. Anaç olabilecek bireyler genç dönemlerinde seçilerek büyütülebileceği gibi doğal ortamdan olta ve pareketa ile yakalanabilirler. Anaçlardan yumurta doğal şekilde serbest ve müdahaleli (Hormon Uygulamalı-Dekalaj) olarak sağlandığı gibi kullanılmamakla birlikte sağım yöntemi ile de alınabilir. Yetiştiricilik ortamında tutulan erkeklerde spermatogenezis tamamlanmış olmasına rağmen, dişilerde oositler sadece vitellogenezis’in son safhasında gelişme gösterdiğinden ve sonra hızlı bir atresiye (dejenerasyon) uğradığından doğal ortamdan yakalanan anaçların kullanılması daha iyi sonuçlar vermektedir. Çipura dişileri ardışık yumurtlarlar. Vücut ağırlığının her kilogramı için ortalama 20.000-30.000 adet yumurta verecek şekilde 3-4 aylık periyotta hemen hemen her gün yumurta verirler. Böylece çipura dişilerinin fekonditeleri sezonluk her kg vücut ağırlına karşılık 2-3 milyon yumurtaya ulaşabilir. Anaçlar 4-7 m3' lük tanklara yoğunluğu 10-15 kg/m3 olacak şekilde stoklanır. Mevsim dışı yumurta elde etmek için tanklar, ışıklandırmanın ve sıcaklığın kontrol edilebileceği sistem ile donatılmalıdır. Stoklamada dişi erkek oranı anaç balığın durumuna göre 1:1, 1:2 veya 2:3 kg olacak şekilde ayarlanır. Balıklar günde 1-3 kez vücut ağırlığının (kg) %1-1.5’u kadar kalamar etine dayalı kuru pelet yemle beslenmelidir. Bunun yanı sıra taze midye sübye ve kalamar etleri ile de beslenebilirler. Verilen yemler %50-55 protein ve %10-15 deniz orjini canlıların yağlarından oluşmalıdır. Yağlar en az %5 n-3 HUFA içermeli ve temel olarak 22:6n-3 (DNA) tipinde olmalıdır (Zohar ve diğ., 1995). Bu diet yumurtlamaya başlamadan en az 1-2 ay önce anaçlara verilmelidir. Su sıcaklığı yumurtlama döneminde 16-18°C arasında tutulmalıdır. Spermatogenesis erkeklerde tamamlandığında, dişilerin çoğunda oositlein olgunlaşması ve yumurta atılması için gerekli hazırlıklar devam etmektedir. Spermotogenez ve oogenez arasındaki bu fark hormon kullanımı ile oositlerin gelişim hızlandırılarak kapatılabilir. HCG hormonunun çipuralarda bağışıklık sistemini harekete geçirdiği, bu yüzden çipuranın olgunlaştırma gonotrophini için homolog radioimmunoussay (RIA) sistemi ile ölçüm teknikleri geliştirilmiştir. RIA kullanıldığında görülmüştür ki dişi çipuraların yetiştiricilik ortamında yumurta vermemesinin nedeni Gth’ın hipofizde birikmesine rağmen kan dolaşım sistemine girmemesidir. Bu olay yumurtlamanın başlaması için gonadotropin releasing hormonlarının (GnRH veya GnRHa) kullanılabileceğini göstermiştir. Bunun sonucunda çalışmalar polypeptitler ve proteinlerin yeni polymer tabanlı üretimleri üzerine kaymıştır. Bu sistemler çipuralar üzerinde uzun Gth salgısı ve başarılı bir yumurtlama için çok etkilidir (Gordin ve Zohar, 1978, Zohar ve Gordin, 1979, Zohar ve ark., 1989a, 1989b, 1990a). Çipura balıklarında yapılan çalışmalarda HCG 800-1500 IU/kg, GnRH 1-20 mgr/kg olacak düzeyinde kullanılmaktadır. Çipuralarda 1 mgr/kg olacak şekilde yapılan hormon uygulamasının yumurtlama periyodunu uzattığı, anomaliyi azalttığı, 7.5 mgr/kg tek enjeksiyon GnRH uygulamasının dişilerde %80 üzerinde yumurtlamanın teşvikini sağladığı tespit edilmiştir. Çevresel koşulların optimum olarak sağlanması ile birlikte, yumurtlama tüm yıl boyunca elde edilebilmektedir. Yumurtlama, hormon uygulamasından 48-72 saat sonra başlar. Hormon uygulamasından sonraki birkaç gün içinde, günün farklı zamanlarında yumurtlama meydana gelebilir. Yumurtlama başladıktan sonra yaklaşık 1 hafta içinde populasyon içindeki dişilerin yumurtlama zamanı aynı döneme rastlamaktadır. Yumurtlama genellikle gün batarken ve 24 saat aralıklarla olur. Yumurtlayacak populasyon strese karşı çok hassas olduğundan yumurtlama süresince stres faktörleri ortada kaldırılmalıdır. Yumurtlama sezonu süresince oositlerin bir kısmı vitellogenesis safhasına başlarken diğer bir kısmı vitellogenesisin son safhalarını geçirir. Bu yüzden vitellus maddesi yılın birkaç ayında yumurtalıklarda devamlı olarak bulunmaktadır. 3-4 aylık yumurtlama periyodu süresince, dişi çipuralar vücut ağırlığı başına toplam 0.5-2 kg. yumurta bırakır ki bu değer vücut ağırlığının 0.5-2 katına eşittir. Bu uzun ve zor yumurta üretimi sadece yüksek kaliteli ve enerji veren besinler tarafından desteklenebilmektedir. Çipura anaçlarına verilen besinin içeriği, yumurta ve larvalarının kalitesini direkt olarak etkiler. Canlı yumurtaların kalitesi fekondite, yağ damlası sayısı, larva çıkış oranları ve normal larvaların yüzdesi ile ortaya çıkar ki bu durum ancak anaçların kaliteli yemler ile beslenmeleriyle mümkündür. Yumurta Özellikleri ve Embriyolojik Gelişim Canlı yumurtalar ortalama 0.9-1 mm çapında ve saydamdır. Normalde tek yağ damlası içeren yumurtaları pelajik özellik gösterir. Koryon şeffaf ve ince olup mikropil deliği yaklaşık 14 mikrondur. Cansız ya da döllenmemiş yumurtalar birkaç saat içinde opak renge dönüşür ve tankın dibine çöker. Yumurtlama tankından canlı yumurtaları toplamak için tekli ve çiftli reküparatör sistemleri kullanılabilir. Çiftli sistemde ilk kollektöre atık maddeler toplanır. Buradan geçen su diğer kollektörde bünyesinde bulundurduğu canlı yumurtaların toplanmasını sağlar. Temin edilen yumurtalar alındıkları ortamla aynı sıcaklıktaki inkübatör tanklarına yerleştirilmelidir. Sıcaklık farkı ±0.5 0C dereceyi geçmemelidir. İnkübasyon sıcaklığı 16-18 0C arasında olmalıdır. İnkübatörlerde doğal deniz suyu tuzluluğu kullanılmalıdır. Yumurtalar inkübatörlere ortalama 1500-2500 adet/lt olacak şekilde konulur. İnkübasyon süresince ışık kullanılmaz. İnkübatörlerin bulunduğu tanklarda saatte %40-60 su değişimi uygulanır. Ortam karanlıktır. Çipura yumurtalarının 18 0C embriyolojik gelişimleri Tablo 1'de verilmiştir (Alpbaz, 1990). Çipuralarda Prelarval ve Postlarval Dönem Çipura prelarvaları, yumurtadan çıktıklarında yaklaşık 2.6-2.8 mm boydadırlar. Vitellüs kesesi çapları ise 0.9-1 mm’dir. Vitellüs kesesinin posteriorunda 0.2-0.22 mm çapında bir yağ damlası bulunur. Ağız ve anüs kapalıdır. Baş vücuda oranla küçük, gözler büyük ve pigmentsizdir. Pigmentasyon sarı ve siyah olup sarı pigmentler başta birkaç tane, post-anal ve medio-ventralde bir sıra olarak bulunur. Vitellüs kesesi baş kısmının altında, su geçirmez bir zar ile sıkışmıştır. Yüzgeçlerden yalnızca pektoral yüzgeç bir taslak halinde önceleri yatay sonra dikey konumlu olarak 3. günde oluşur. Tek yüzgeçlerin yerine başın üstünde başlayan ve tüm vücudun medio-dorsali boyunca uzanıp kuyruk uçundan medio-ventrale dönüp vitellüs kesesine kadar uzanan primordial yüzgeç bulunur. Bu yüzgeç larvanın yüzeyini genişletip su üstünde kalmasını ve O2 ihtiyacını karşılar. Denge organı olan otositler gözlerin arkasında olup, burun delikleri tam gelişmemiştir. Sindirim sistemi düzensiz olmakla beraber, sindirim sistemi düz bir boru şeklindedir. Pankreas ve karaciğer oluşmuş fakat salgı bezleri ve lipit rezervleri mevcut değildir. Ağız açılmadan önce vitellüs kesesinin çoğu absorbe edilir. Prelarvalarda boydaki toplam artış ile vitellüsün azalması çok yakından ilişkili olup sıcaklığın etkisi altındadır. Çabuk tüketilen vitellüs boyda ani artış yaratmasına rağmen larva için iyi değildir. Düşük sıcaklıkta vitellüs absorbsiyonunda boy geç uzamakla birlikte toplam boy artışı fazla olmaktadır. Bu dönemde larvanın hareketinin az olması enerji tüketimini düşürür ve harcanan enerji larvanın organel gelişiminde kullanılır. Çok düşük sıcaklıklarda ise larva vücudunda deformasyonlar görülür. Larvanın ağız-anüsünün açılması ve gözlerde pigmentasyonun meydana gelmesi ile postlarval evre başlar. Hava kesesi oluşumu dördüncü günden itibaren gözlenebilir. Kesenin normal gelişiminin ilk safhası larva beş günlük ve 4 mm boyda iken meydana gelir. Eğer şişme gerçekleşmezse kese ilkel görünümünü korur ama fonksiyonel olmaz. İkinci gelişim safhası 13-15. günlerde yaklaşık 7-8 mm boyda meydana gelir (Chatain,1989b, Chatain ve Guschemann, 1990). Larva 5-6 mm boya ulaştığında preoperküler dikenler görülür. 7-8 mm boy uzunluğuna erişildiğinde önce kaudal, sonra dorsal ve anal olmak üzere tek yüzgeçler oluşur. 13 mm boyda yüzgeçler son şeklini alır. Bu dönemde melanaforlar tüm vücutta yatay siyah bantlar oluşturacak şekilde toplanır. Çipura Larva Yetiştirme Dönemleri Yumurtaların embriyolojik gelişimini tamamlayıp larvaların çıkması ile birlikte larva yetiştiriciliğide başlar. Larva yetiştiriciliği biyotik, abiyotik ve yabancı biyotik faktörlerin kontrol altına alındığı akuakültür tesislerinde yapılmaktadır. Larval Dönem Çipura prelarvaları yoğun üretim koşullarında 80-100 adet/lt olacak şekilde tanklara yerleştirilir. Tanklar silindir-konik yapıda olup polyester veya fiberglas malzemeden üretilmiştir. Hacimleri 2m3’ten 15 m3’e kadar değişim gösterebilir. Bu tankların seçimi üretim kapasitesi ve uygulanacak larva yetiştirme tekniği ile ilgilidir. Su sıcaklığı 16-18 0C olup ortam karanlıktır. Oksijen değeri 5-6 mg/lt dir. Su girişi alttan, çıkışı ise üsttendir. 16-18 0C su sıcaklığında çipuralarda prelarval dönem 3. günde sona erer ve postlarval dönem başlar. Çipura larva yetiştiriciliğinde açık devre ve kapalı devre sistemler kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra değişik hacimlerde İngiliz tekniği olarak ta adlandırılan alg kullanımına dayalı yeşil su tekniği uygulanmaktadır. Açık devre sistemlerde su kriterleri larvanın gerek duyduğu şartlara göre ayarlanır ve üretim tanklarına gönderilir. Yeşil su tekniği uygulandığında bu tanklara verilen debi oranları azaltılmalıdır. Bu teknikle yazın planlanan üretimlerde debi azlığına bağlı olarak tanklardaki suyun ısınmasının engellenmesi için ortamın soğutulması gereklidir. Aksi halde alg bozulmaları ortam suyunun amonyak dengesini bozarak kitlesel ölümlere neden olur. Çipuralar larval dönemde çok hassas bir üretim çalışması istediğinden su değişimlerindeki dalgalanmaların minimum düzeyde olması istenir. Bunun için hem enerji yönünden tasarrufun sağlanması hem de üretim kalite ve kantitesinin arttırılması için kapalı devre sistemlerin kullanılması gereklidir. Kapalı devre sistem tankların da larvalar tarafından kullanılan su önce toplama tankına gelir. Burada istenilen özellikte ve gerekli miktarda taze su yenilenmesi yapıldıktan sonra, mekanik temizlik için kum filtresine geçer. Beraberinde getirdiği süspansiyon haldeki partikül maddelerden ayrılan su ultraviyole filtreye gönderilir. Ultraviyole filtreden geçen su bu sırada bünyesindeki tüm canlı organizmalardan (bakteri, mantar, parazit, bazı virüsler vs.) temizlenerek biyolojik filtreye girer. Balık dışkıları, yem atıkları ve ölü balıklardan dolayı yükselen amonyak miktarını normal düzeye indirilmesi bu aşamada aerobik bakteriler tarafından yapılır. Amonyak önce nitrite daha sonrada balıklar için zararlı etkisi olmayan nitrata indirgenir. Bu aşamalardan geçen su havuzlara geri dönmek üzere sistemi terk eder. Biyolojik filtre çıkışında 1.2-1.8 mg/lt’ye düşen sudaki oksijen miktarını 5-6 mg/lt’ye ulaştırmak ve bünyesinde getirdiği azot gazı fazlasını atmak için saturasyon kolonları kullanılmalıdır. Saturasyon kolanlarının içerisine havalandırma sistemleri de kurulabilir. Bazı kapalı devre sistemlerin kurulmasında ultraviyole filtreler biyolojik filtrelerden sonra kullanılsa da havuzlarda gelişen patojen veya patojen olmayan mikroorganizmaların biyolojik filtrelere yerleşerek zaten zayıf yapıda olan aerobik bakterilerin yerini alması sistemin çalışmasını olumsuz etkiler. Kapalı devre sistemler, suyun ısıtılmasında veya soğutulmasında kullanılan enerji açısından avantajlıdır (Timmons ve Losordo, 1994). Bunun yanı sıra kapalı devre sistemlerde, özellikle çipura gibi zor bir larva dönemi geçiren türlerin üretiminde suyun fiziksel ve kimyasal değişimleri ani farklılıklar göstermez. Kapalı devre sistemlerde suyunun her gün analizleri yapılarak amonyak miktarı kontrol edilmelidir, aksi halde ani ve kitlesel ölümler ile karşılaşılır. Çipura larva yetiştiriciliği çalışmalarında kullanılan su sıcaklık aralığı 18-22 0C arasında değişim göstermiştir. Su sıcaklığı ilk 15 günlük dönem içerisinde 18-20 0C arasındadır. Sıcaklık 15. günden itibaren arttırılarak 22 0C’ye getirilir ve larval dönem sonuna kadar bu sıcaklık değeri korunur (Tablo 2). Levrek larva yetiştiriciliğinde uygulan tuzluluk düşürme tekniği çipura larva yetiştiriciliğinde uygulanmamaktadır. Oksijen değeri 5-6 mg/lt dir. Su girişi ilk 10 gün tank dibinden daha sonra tank yüzeyinden yapılır. Larvalar ağız ve anüsün açıldığı postlarval evreye kadar karanlıkta tutulur. 18 0C su sıcaklığında çipuralarda prelarval dönem 3. günde sona erer ve postlarval dönem başlar. 2. günde tankların üzerinde biriken yağ tabakasının temizlenmesi için yüzey temizleyicileri tank yüzey genişliğine göre 1 veya 2 adet olacak şekilde yerleştirilir. Bu hava kesesinin ilk dolumu için çok önemlidir. Aydınlanma süresi ve yoğunluğu larvaların gelişimini, hava kesesi oluşumunu, ve yaşama oranının etkiler. Larvaların gelişimi artan aydınlatma koşullarında yükselirken, sürekli aydınlatma balıkların yaşama gücünü düşürür. Larva tanklarına ağız açılana kadar ışıklandırma uygulanmaz. Işıklandırma süresi ve şiddeti 3.günde 3 lüks, 4.günde 30-50 lüx, 5-10. günde 600 lüx, 11. günde ve sonrasında 1500 lüx olarak ayarlanır. Aydınlatma süresi ilk gün 12 saat olup daha sonra 24 saat ışıklandırma uygulanır (Equip Merea, 1987). Henüz yoğun üretimde kullanılmamakla birlikte 12-14 saat arası ışıklandırma süresi ve ‰30-32 arası tuzlulukta larva üretimlerin yaşama oranlarına olan etkileri çalışılmaktadır. Çipura larval dönem beslemede rotifera (Brachionus plicatilis) ve artemia (Artemia sp.) kullanılır. Bunun yanı sıra larva tanklarına alg uygulaması yapılmaktadır. Alg uygulaması ortama verilen rotiferlerin canlılığını koruduğu gibi, ortamın pH dengesini sağlaması ve larvaya loş bir ortam yaratması açısından önemlidir. Bunun için Chorella ve Nannochloropsis sp türü algler ml’de 5-7x105 hücre yoğunluğunda kullanılabilir. Çipuraların ağız açıklığı küçük olduğundan (?100 μ) larva beslemede small tip rotiferler kullanılmalıdır. Bu rotiferlerin boyutları 40-80 mikron arasında değişim gösterir. Larvalara 3-5. günler arasında 15 adet/ml, 5-12. günler arasında 10-12 adet/ml, 12-15 günlerde 8-10 adet/ml, 15-20. günlerde 6-8 adet/ml, 20-30. günlerde 4-6 adet/ml ve 30-35. günlerde 2 adet/ml rotifer ile besleme yapılır. Çipuralara ancak 15 günden itibaren artemia nauplii ile beslenecek büyüklüğe ulaşırlar. Dünya üzerindeki rezervleri tükenmekle beraber Venezüella orjinli artemia yumurtalarının kullanımı, nauplilerin boyutlarının küçük olmasından dolayı larva yaşama oranını arttırır. Günümüzde aquakültür tesislerinde yoğun olarak kullanılan ve Artemia Systems’in üretiği AF tip artemiaları ile besleme yapılmaktadır. Kullanılan AF tip artemiaların nauplii boyları yaklaşık 480 μ, enleri ise 165-175 μ arasında olup 10 mg/gr’dan daha fazla miktarda HUFA içerirler. Yumurtadan çıkan naupliilerin protein oranları %48-52, yağ oranları %19.3-21, karbonhidrat oranları %12-13, kül miktarları %8.1-8.7 ve nem oranları %4.8-5.2 arasında değişim gösterir. 30. günden sonra kullanılan EG tip artemialar ise daha düşük oranda protein miktarına (%45-47) ve daha az doymamış yağ asitleri (5-7 mg/g HUFA) oranına sahiptirler. Ayrıca boyutları daha büyük olup boyları 500-520 μ, enleri ise 175-190 μ arasındadır. Levrek larva yetiştiriciliğinde kullanılan EG1 formları boyca (740-780 μ) ve ence (225-240 μ) büyük olduğundan çipura larval dönemde kullanılmaz. Bu formlar sövraj döneminde kullanılmaktadır. Artemia nauplii 15-20 günler arasında ortama 0.5 adet/ml, 20-25. günlerde 1 adet/ml ve daha sonrada 40. güne kadar 2 adet/ml olacak şekilde verilir. Larval dönem sonunda uygulanan yetiştirme tekniklerine göre başarı oranı % 3-27 arasında değişim gösterir. Tablo 2’de alg tekniği uygulamalı larval dönem çipura yetiştirme protokolü verilmiştir. Sövraj (Mikropartikül Yemlere Geçiş) Dönemi Larval dönemim tamamlanması ile birlikte 40-42 günler arasında larvalar canlı yemden mikropartikül yeme adapte olacakları sövraj bölümüne alınırlar. 40 günün sonunda larval yetiştiriciliği biten larvaların karma yemlere adaptasyonu için kullanılan bu bölümde işletmenin kapasitesine göre belirlenmiş sayıda 10-15 m³ lük tanklar kullanılır. Tankların dip kısımları koniktir olup silindir yapıdadır. Tankların iyi dizayn edilmesi ve yeterli hacime sahip olması balıkların tanktaki pozisyonunu, yem tanktaki dağılımını, yem alımını ve su sirkülasyonunu etkilemesi açısından önemlidir. Tankların iç kısmı gel-coat kaplı olup bu yüzey sayesinde mikroorganizmaların kolonileşmesi engellenebilir. Sövraj bölümleri de istenildiği taktirde kapalı devre sistem kurularak çalıştırılmaktadır. Fakat bu bölümde su debisinin fazla olması, kullanılan yemin su kalitesini çabuk bozması, larvanın ürettiği azotlu bileşiklerin oranının artması ve hastalık riskinin yüksekliğinden dolayı açık devre sistemler bir çok tesiste tercih edilmektedir. Su çıkışları merkezi ve diptendir. Balıkların yaşına bağlı olarak su çıkışlarına yerleştirilen krepinlerin göz açıklıkları 500µ,1000µ ve 2000µ arasında değiştirmektedir. Havuzlarda 1500-2000 lüx aydınlatma uygulanır. Ünitede aydınlatma süresi 16 saat olup otomatik olarak zamanlayıcılar yardımıyla ayarlanmaktadır. Mikropartükül yeme alıştırma dönemi, balıkların 25-30 mg ağırlığa ulaştıkları 40-42 günlerde başlar. Bu dönemde havuzlardaki balık yoğunluğu litrede 10-12 adettir. Saf oksijen kullanıldığı durumlarda bu oran 18-20 adet/lt kadar çıkabilir. Bu dönem beslemede kullanılan artemia HUFA bakımından zenginleştirilmelidir. Bunun için EG tip artemia naupliileri 24 saat boyunca SELCO türevli zenginleştirici maddeler ile beslenerek büyütülür. SELCO ürünleri yüksek oranda HUFA (200 mg/gr), vitamin, antioksidan ve yağ (%60-65) içerirler. 24 saat sonunda metanauplii formuna gelen artemiaların boyutları 740-780 μ, enleri ise 225-240 μ arasında değişim gösterir (Artemia Systems, 1991). Sövraj sırasında kullanılan mikropartikül yemler ise % 56-64 ham protein, % 11-12 ham yağ, %11.4-11.7 kül, 5 1.4 ham selüloz, % 10 nem ve yeterli miktarlarda vitamin-mineral madde içermelidir. Mikropartikül yemler 80 mikron büyüklükten başlayarak larva gelişimine göre kullanılır (Tablo 3). Çipuralar levreklere oranla daha hızlı mikropartikül yeme adapte olabilmektedirler. Sövrage uygulaması 10-12 gün devem eder. Larvalara verilen günlük artemia miktarı azaltılırken mikropartikül yem oranı arttırılır. Bu dönemde besleme oranı %8-10 arasındadır Çipuralar aşırı kanibalistik özellik gösterdiklerinden dolayı ortamda mutlaka yeterli miktarda yem bulunmalı ve balıklar sürekli boylanmalıdır. Sövraj bölümünü terk etmeye hazırlanan larvaların ağırlığı 300-350 miligrama ulaşır. Sövraj boyunca su sıcaklığı 20-22 0C olup tanklarda su debisi %50-100 arasında değişim gösterir Çipuralar sövraj dönemine daha çabuk ve hızlı adapte olmaktadırlar. Larva yaşama oranı sövraj başarısına göre % 85-95 arasındır. Sövrajı tamamlayan balıklar ön büyütme ünitesine alınarak burada doğal deniz suyu ortamına adapte edilirler (Divanach ve diğ., 1986, France Aquaculture, 1987, Çörüş, 1993). Ön Büyütme Ön büyütme ünitesinde kullanılan tank özellikleri sövraj bölümü ile aynıdır. Bu bölümde açık devre su sistemi kullanılmaktadır. Gelişim özelliklerine göre 60-70 günlerde sövraj ünitesini terk eden yavrular boylarına ayrıldıktan sonra ön büyütme ünitesine alınırlar. Ayrıca boylama sırasında hava keseli ve hava kesesiz bireylerde birbirinde ayrılır (Chatain ve Corrao, 1992). Bu bölümde ağ kafeslere çıkarılmak için gerekli olan 1.5-2 gram ağırlığa kadar büyütülürler. Ancak ülkemiz koşullarında yavru bireyler 0.5-1 gram arasında da kafes sistemlerine çıkarılmaktadır. Ön büyütme ünitesinde de balıklar sürekli gözlenmeli ve kanibalizmin engellenmesi için sık sık boylama yapılmalıdır. Balıklara verilen su sıcaklığı 20-22 0C olup 16 saat ışıklandırma uygulanır. Yemleme otomatik yemlikler ile yapılmaktadır. Tanklarda doğal deniz suyu tuzluluğu kullanılır. Tanklara 3000-5000 adet/m3 arasında yavru stoklanabilir. Su değişimi balık büyüklüğüne ve stok yoğunluğuna göre saate %50-150 arasında değişmektedir. Yemleme oranı %7 başlayıp %3 kadar düşme gösterir (Tablo 3). Yaşama oranı hastalık çıkmadığı süre içinde %90-95 arasındadır. Büyütme Kuluçkahanelerden ve özellikle ülkemizde doğal ortamdan temin edilen çipura yavruları porsiyonluk boyuta getirilmek üzere karasal ve denizel ortama kurulan yetiştirme sistemlerde farklı teknikler kullanılarak büyütülür. Bunlar içinde en çok kullanılanı yarı entansif ve entansif yetiştirme yöntemidir. Şu anda ülkemizde ekstansif yöntem Avrupa ülkelerindeki düzeyde değildir. Özellikle Bodrum ve Savran bölgelerinde yarı entansif üretim yapan çipura işletmeleri mevcuttur. Ekstansif Yetiştirme Yöntemi Bunun için açık denizden, kıyısal bölgelerdeki lagünlerden ve denize bağlantısı olan acı su birikintilerinden faydalanılır. Açık denizlerde yapılan yetiştiricilikte genel olarak deniz yosunları ve yumuşakçaların üretimi yapılmaktadır. Kıyı bölgedeki lagüner alanlarda ise başta çipura, levrek, kefal ve yılan balığı gibi türlerin yetiştiriciliği yapılır. Yavrular ilkbahar dönemlerinde barınmak ve beslenmek üzere lagüner alanlara girerler. Bu dönem içinde bir çok zoo ve fitoplanktonun yanı sıra küçük balık, karides yavruları mamun, sülines, midye ve akivades ile beslenirler. İzmir Körfez bölgesi dalyanlarına 2-10 gram ağırlıkta giren çipuralar, sonbaharda 80-120 gram ağırlığa ulaşırlar. 100 gram ağırlıkta girenler ise 200-300 gram ağırlığa kadar ulaşabilirler. Bu ağırlık artışları dalyan sahasının verimliliği ile ilgilidir. Çipuralar kış aylarına doğru dalyan sahasının soğuması ile daha sıcak olan derin sulara kaçma eğilim gösterirler. Deniz ile bağlantılı noktalara kurulan kuzuluk sistemlerinden yakalanan bu bireyler pazara sunulacağı gibi, canlı olarak yakalanıp toprak havuz ve ağ kafes sistemlerinde de büyütülebilir. Ekstansif yetiştiricilikte beslemeye ve çevre şartlarının kontrolüne ihtiyaç duyulmaz. Ancak bu alanlar kendi içinde parsellenerek derinleştirilebilir ve su değişimi sağlanabilir. Özellikle İtalya sahillerinde yoğun olarak valikültür adı verilerek yapılan bu teknikte dışarıdan besin takviyesinde de bulunulmaktadır. Böylece küçük boylarda dışarıya kaçarken yakalanan yavrular kışlatılarak ağırlık kazanmaları sağlanmaktadır. Bu sistemlere dışarıdan da yavru takviyesinde bulunulur. Ekstansif lagün yetiştiriciliğinde 80-100.000 hektarlık alanlarda bir senede türlere göre 100-500 kg/hektar ürün elde edilebilir. Yarı Entansif Yetiştirme Yöntemi Bu sistem havuz yetiştiriciliği olarak ta adlandırılır. Genellikle balık ve eklembacaklıların yetiştiriciliğinde kullanılır. Bu sistemde toprak ve beton havuzların yanı sıra portatif yapıdaki polyester veya polymerden yapılmış branda havuzlardan yararlanılır. Ayrıca kıyısal alanlar ağ ile çevrilerek üretimde yapılmaktadır. Bu sistemlerde günlük su değişimleri kontrol altında olup ürün miktarının arttırılmasında oksijeneratörlerden yararlanılır. Toprak havuzlarda ise son yıllarda jeo-membran sistemi uygulanmaktadır. Su debisinin artırılmasına bağlı olarak bu sistemlerden stok yoğunluğu arttırılarak entansif amaçlı olarak ta yaralanılabilir. Ancak sistemde meydana gelecek aksaklıklar üretimi olumsuz etkiler. Bu yüzden stoklama yoğunluğunun düşük tutulmasında fayda vardır. Stok yoğunluğu beton havuzlar, brandalı havuzlar ve iç kısmı jeo-membran kaplı küçük hacimli toprak havuzlarda 2-5 kg/m3 arasındadır. Büyük yapıdaki toprak havuzlardan 1-4 ton/hektar ürün edilebilir. Entansif Yetiştirme Yöntemi Dünyada ve ülkemizde yoğun olarak kullanılan bu yöntemde yüzer ağ kafes sistemlerinde yetiştiricilik yapılmaktadır. Akuakültür çalışmalarının gelişmesine paralel olarak birim alandan daha çok verim almayı sağlaması acısından su içerisinde yetiştirme sistemleri geliştirilmiştir. Günümüzde kıyısal alanlarda, açık denizlerde ve okyanuslarda bile güvenlik içinde kurulabilecek sistemler planlanmaktadır Günümüzde kıyı ötesi kafeslerde 2500-6000 m3' arası değişen hacimlerde tek bir sistemde yıllık 150 ton üretim yapılabilmektedir. Bu sistemlerde su kalitesinin kıyısal bölgelere göre çok daha iyi olması, işletmenin kendini ve başkalarını kirletme etkisinin az olması, birim alana daha yoğun stoklama imkanının olması, daha hızlı balık gelişiminin sağlanması, uzun vadede ekonomik olması ve yüksek kapasite balık stoklanabilmesi gibi özellikler bu sistemleri çekici hale getirmektedir (Özden ve diğ., 1998). Kafes sistemlerinde sabit kafesler, yüzer kafesler, dalgıç kafesler ve döner kafesler kullanılmaktadır. Ağ kafeslere kurulduğu yerin özelliklerine ve su kalitesinin durumuna göre 15-30 kg/m3 arasında stoklama yapılabilir. Balıkların hızlı şekilde gelişimi için besleme teknikleri ve su sıcaklığı önemli rol oynar. Besleme rejimlerinde yem kalitesinin yanı sıra balıkların ağırlıkları ile su sıcaklığı arasındaki ilişki dikkatli takip edilmelidir. Bu dönemde kullanılan yemlerdeki protein %46-52, selüloz %2-4, ham kül %12-13, ham yağ % 10-11, kalsiyum % 1.4-2.2, ve fosfor %1.15-1.5 arasında değişim göstermelidir. Bunun yanı sıra vitaminler ve iz elementler yeterli miktarda kullanılmalıdır. Tablo 4'te çipura balıklarının ağırlıklarına göre 16-25 C'de besleme oranları ve balıkların konulması gereken ağ göz açıklıkları verilmiştir. Kafeslerde düğümsüz ağ kullanılması solungaç takılmalarının engellenmesi, pul dökülmesi ve vücutta meydana gelen çizilmelerin önlenmesi için faydalıdır. Ege Bölgesi koşullarında 4 aylık süreyi akuakültür tesislerinde geçiren çipura yavrularının ağ kafeslere çıktıktan itibaren 12-14 aylık sürede 3-4 gram ağırlıktan 350-400 gram ağırlığa ulaşmaktadırlar. Bu süre ve ağırlık artışı yetiştirme ortamının ekolojik şartlarına, kullanılan yemin içeriğine, balık stok yoğunluğuna, hastalık etkenleri ve larva kalitesi göre değişim gösterebilir. SONUÇ Çipura larva yetiştiriciliğinde günümüzde halen istenilen yaşama oranları sağlanamamıştır. Oldukça zor ve hassas bir üretim tekniği isteyen çipuraların başarı oranın arttırılmasında; ortam suyunun fiziko-kimyasal yapısının sürekli kontrol edilmesi, ani değişimlerden kaçınılması, yumurtaların temininde pestisitlerden, metalik iyonlardan, hipoklorid ve diğer kirliliklerden arındırılmış ortamlar yaratılması, hormon uygulamalarına dikkat edilmesi ve canlı yumurtaların inkübasyona alınmadan önce dezenfekte edilmesi, yumurta ve larva stok yoğunluğunun optimum oranlarda tutulması, ani abiyotik değişimlerden ve mekanik şoklardan kaçınılması, larval aşamada ışık yoğunluğunun çok iyi ayarlanması, postlarval döneme geçmeden önce tank yüzeyinde biriken yağ tabakasının yüzey alanı hesaplanarak hava süpürgeleri ile ortamdan uzaklaştırılması, 12-14 günler arasında ortam şartlarında değişim olmadan bazı larva tanklarının yaşama oranları diğer tanklardan önemli oranda düşük ise bu tankların klorlanarak iptal edilmesi, hava kesesi gelişimi süresince su şartları ve ortam düzeninde ani değişimler olmaması, larvalara verilen canlı yem kaynakları olan rotifera (Brachionus plicatilis) ve artemiaların (Artemia sp.) gerekli yağ asitleri ve vitaminler ile zenginleştirilmesi, larva tanklarına uygulanan debinin larva yaşı ile doğru orantılı olarak arttırılması, debi hesaplarının yapılmasında larva hızı ve direncinin göz önüne alınması, özellikle hava kesesinin fonksiyonel olmamasına bağlı olarak deformasyona uğrayan larvaların 70-80. günlerde birbirinden ayrılması, bu ayırma tekniklerinin yavrular ağ kafeslere gönderilmeden önce mutlaka yapılması, hastalık etmenlerine karşı gerekli önlemlerin alınması, içerik yönünden yüksek besin değerine sahip yemlerin sövraj, ön büyütme ve büyütme dönemlerinde kullanılması başarının arttırılmasında yararlı olacaktır. Tüm bu koşullar yerine getirilmeye çalışılsa da üretimin çeşitli safhalarında değişik sorunlarla karşılaşılacaktır. Geliştirilen üretim tekniklerinin takibi ve ülkemiz koşullarına uygulanması sayesinde kalite ve kantite her geçen gün artacaktır. LİTERATÜR - Artemia Systems, 1991. User’s guide Artemia Systems N.V. Belgium - Alpbaz, A.G., 1990. Deniz Balıkları Yetiştiriciliği. Ege Üniversitesi Su Ürünleri Yüksekokulu Yayınları No. : 20. - Camus, P., Koutsikopoulos, A., 1984. Incubation experimentale et developpement embryonaire de la daurade royale Sparus aurata (L.), a differentes temperatures. Aquaculture, 42, 117-128. - Chatain, B., 1989b. Problems Related to the Lack of Functional Swimbladder in Intensiv Rearing of Dicentrarchus labrax and Sparus auratus. Advances in Tropical Aquaculture. 699-709. - Chatain, B., Guschemann, N., 1990. Improved Rate of Swimbladder on Mortality of Dicentrarchus labrax During Weaning. Aquaculture 78: 55–61. - Chatain, B., Corrao, D., 1992. A Sorting Method for Eliminating Fish Larvae without Functional Swimbladders. Aquaculture, 107. 81-88. - Chervinski, J., Chanin, Y. 1985. Gilthead sea bream (Sparus aurata L.) a candidate for culture in ponds- Laboratory experiments. Bamidgeh 37 (2), 42. - Conides, A., 1992. Effects of salinity on growth, food conversion and maintenance of young gilthead sea bream, S. auratus. PhD thesis, University of Athens, Greece, 185 pp. - Çörüş, İ., 1993. Fransa’ da Levrek (Dicentrarchus labrax) Balığı Larvası Haçeri Sistemleri. E. Ü. Fen Bil. Ens. - Divanach, P., Kentouri, M., Dewarrin, G. 1986. Sur le sevrage et l’ evolution des perfomaves biologiques d’ alevins de daurades, Sparus auratus provevant d’ elevage extensif, apres replacement des nourrisseurs en continue par des distributeurs libre service. - Equipe Merea, 1987. Maitrise de la Qualite des Alevins de loup (Dicentrarchus labrax) Produits en Elevage Intensif. La Pis. Française, 85: 17–23. - FAO,1987. Identification sheets for the Mediterranean and Black Sea.Fishing Area 37.1343-1375. - France Aquaculture, 1987. Elevage Larvaire du Loup en Conditions Intensives. Rapport Interne. Centre National D’ Aquaculture Monastır, 87.07, 1-23. - Freddi, A., Berg, L.,Bilio, M., 1981. Optimal salinity-temperature combinations for the early life stages of gilthead sea brea, Sparus aurata. J. World maric. Society 12, 130-136 - Gordin, H.; Zohar, Y., 1978. Induced spawning of Sparus aurata (L.) by mean of hormonal treatments. Annales Biologie Animale Biochimie Biophysique, 18, 985-90. - Özden, O., Güner, Y., Alpbaz, A. G., Altunok, M., 1998. Kıyı Ötesi Ağ Kafes Teknolojisi. E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Dergisi. Cilt:15 Sayı:1-2 - Tandler, A., Helps, S., 1985. The effect of photoperiod and water exchange rate on growth and survival of gilthead sea bream (Sparus aurata) from hatching to metamorphosis in mass rearing system. Aquaculture 48, 71-82. - Timmons, M.,B., Losordo, T.M., 1994. Aquaculture Water Resume Systems: Engineering Design and management. Elsevier Science B.V., New York - Zohar, Y., Gordin, H., 1979. Spawning kinetics in the gilthead sea bream, S. aurata L. after low doses of human chorionic gonadotropin. Journal of Fish Biology, 15, 665-70. - Zohar, Y., Harel, M., Hassin, S., Tandler, A., 1995. Broodstock Management and egg and larval quality.94-118. Editors: Bromage, R., Roberts, R. Blackwell Science Ltd. Cambridge UK. - Zohar, Y.; Billard, R.;Weil, C., 1984. La reproduction de la daurade et du bar: Le cycle sexuel et l’induction de la ponte. In aquaculture de bar et des Sparides, (eds R. Billard; G. Barnabe), pp. 3-24. INRA Press, Paris. - Zohar, Y.;Tosky, M.; Pagelson, G.; Finkelman, Y., 1989a. Induction of Spawning in the Gilthead Sea bream, Sparus aurata, using [D-Ala6-Pro9NET] –LHRH: Comparison with the Use of hCG. Israel Journal of Aquaculture, 4, 105-13. - Zohar, Y., Goren, A., Tosky, M., Pagelson, G., Liebovitz, D., Koch, Y. 1989b. The bioactivity of gonadotroin-releasing hormones and its regulation in the gilthead sea bream, Sparus aurata, in vivo and in vitro studies. Fish Physiology and Biochemistry, 7, 59-67. - Zohar, Y., Breton, B., Sambroni, E., Fostier, E., Tosky, M., Pagelson, G., Liebovitz, D. 1990a. Development of homologous radioimmunoassay for a gonadotropin of the gilthead sea bream, Sparus aurata. Aquaculture, 88, 189-204.

http://www.biyologlar.com/cipura-sparus-aurata-lin-1758-baligininbiyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

LEVREK (Dicentrarchus labrax Lin., 1758) BALIĞININ BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Yrd.Dç.Dr. Kürşat FIRAT & Şahin SAKA Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik BölümüYetiştiricilik Anabilim Dalı İskele-Urla, 35440 İZMİR GİRİŞ Su ürünleri yetiştirme teknolojisinin gelişimi ile beraber levrek kültürü üzerindeki çalışmalarda yoğunlaşmıştır. Ülkemizde önceleri çipura balığının besiye alınması ve daha sonrada larva üretimine geçilmesini takiben, levrek larvalarının kültür çalışmalarında yoğun artışlar gözlenmiştir. İlk defa Fabre-Domerque (1905) tarafından levreklerin yapay yolla üretilebileceği bildirilmiş olup, Barnabé (1971) levreklerin hormon müdahelesi ile kontrol altına alınabileceğini rapor etmiştir. Aynı araştırmacı (1972) levrekleri jüvenil hale kadar getirmeyi başarmış ve bugün Avrupa ülkelerinde yumurtadan pazar boyuna kadar geniş bir endüstri kolu haline gelmesine öncülük etmiştir. Ülkemizde ise levrek larva yetiştiricilik çalışmaları 1984 yılında özel bir işletme ve E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi'nde başlamıştır. 1980'li yılların sonunda üretimlerini binli rakamlar ile ifade eden akuakültür tesisleri günümüzde yıllık larva üretimlerini milyonlara dayanan rakamlar ile ifade etmektedirler. Levrek larva üretiminde sağlanan bu gelişim, yeni türlerin aquakültürüne de öncülük etmektedir. LEVREK(Dicentrarchus labrax, L. 1758) BALIĞININ BİYOLOJİSİ Morone labrax ve Roccus labrax sinonimleri ile de adlandırılan levrek, Phylum : Vertabrata Subphylum : Pisces Classis : Osteichthyes Subordo : Percoidei Familia : Serranidae Genus : Dicentrarchus Species : labrax (Linneaus, 1758) şekliyle sistematikteki yerini almıştır. Levrek balıkları, tüm Akdeniz'den, İngiltere'nin kuzey sahillerine ve Kanarya Adaları'na kadar yayılım gösterir. Deniz fenogramlarının bulunduğu kumlu, çamurlu-sığ biotoplarda, sıcaklığa ve tuzluluğa karşı gösterdiği toleransı ile nehir ağızlarında ve lagüner bölgelerde yaşayan bir littoral bölge balığıdır. Havaların soğuması ile birlikte kışlamak için derin sulara göç ederler. Karnivor bir tür olan, bazen yalnız bazen de küçük sürüler halinde dolaşan levreklerin genç dönemlerinde eklem bacaklılardan Crangon, Gammarus ve Ligia gibi küçük karidesleri, ergin dönemlerinde küçük balıklardan özellikle Sardina türünü, kafadanbacaklılardan Sepiola ve Loligo'yu, eklembacaklılardan Carnicus, Crangon sp. ve Macropipus türlerini tercih ettiği yakalanan bireylerin mide içeriklerinden alınan örneklerden ortaya çıkmaktadır (FAO, 1991). Vücudu lateralden hafif yassılaşmış olan levrek balığının derisi ktenoid pullarla kaplıdır. Sikloid pullar ense ve yanaklar üzerindedir. Yanal çizgi üzerinde 65-80 arası pul bulunur. Birinci solungaç yayı üzerindeki brankiospin sayısı 18-27 arası değişir. Dorsal yüzgeç araları geniştir. Dorsal yüzgeçte 8-10 adet diken ışın mevcuttur. II. dorsalde 1 diken ve 10-14 adet yumuşak ışın bulunur. Muzoda pul yoktur. Operkulumda gri-siyah leke mevcuttur. Preoperkulum ve operkulum üzerinde sert diken ışınlar vardır. Renk dorsalde koyu gri-esmer, ventralde beyazdır. Göz kemiğinin üstünde siyah lekeler mevcuttur. Ağız geniş, dişler damakta ve dilde bulunur. Renkleri sırt kısmında koyu gri-esmer, yanlarda gümüşi, karın bölgesinde beyazdır. Ergin bireylerin sırt kısmı lekesiz koyu renkte olurken, gençlerde bazen siyah lekeler olabilir. 1 m'ye kadar uzayabilen boyu ortalama 50 cm. olup, ağırlığı da 12 kg' a ulaşabilir (Uçal ve Benli, 1993). Tatlı sularda büyüyebilirler, fakat üreyemezler. Levrekler 5-28 °C arası sularda yaşayıp 12-14 °C arasında yumurta bırakırlar. Doğal ortamda 1 kg'lık bir dişinin 293.000-358.000 adet yumurta bırakabildiği bildirilmişlerdir (Kennedy ve Fitzmaurice, 1972). Tuzluluk değişimlerine karşı dayanıklı olup, ‰3 tuzluluktan ‰50 tuzluluğa kadar yayılım gösterir. ‰0 tuzluğa adapte olabilir. Levreklerin düşük tuzluluk şartlarına adaptasyonu üzerine birçok çalışma yapılmış olup, bunlar adaptasyon teknikleri, düşük tuzlulukta beslenmeleri ve gelişimleri üzerinedir (Loy ve ark., 1996, Dendrinos ve Thorpe, 1985, Johnson ve Katavic, 1984). Levrek balıkları 1 yaşına gelene kadar gonadlarında bir gelişim gözlenmez. 13-15. aylarda testiküllerde ve ovaryumlar da farklılaşma başlar. Doğal şartlar altında levrekler hayatlarının ikinci yılında sperm salgılayabilirler. Ancak RGS değeri düşüktür. 3. yılda ise ergin bir birey gibi yüksek oranda sperm sağlayabilirler. Ovaryumlardaki farklılaşma, erkeklerde olduğu gibi 13-15 aylar arasında başlar ve nispeten daha uzun sürer (Brusle ve Roblin, 1984). Dişiler doğal şartlar altında ancak 3. yılda yumurta bırakabilir. Büyüme hızı bir yaş grubu bireylerinde en fazla durumdadır. Cinsi olgunluk dönemlerinde ağırlık artışının dişilerde erkeklerden daha fazla olduğu saptanmıştır. Üçüncü yaştan sonra alınan besinler gonad gelişiminde kullanılır. Akdeniz'de erkekler 2-3 yaş 25-30 cm boyda, dişiler 3-5 yaş, 30-40 cm boyda, Atlantik’te ise erkekler 4-7 yaş ve 32-37 cm boyda, dişiler ise 5-8 yaş ve 38-42 cm boyda cinsel olgunluğa ulaşırlar (Alpbaz, 1990). Levrek balıkları Akdeniz' de Ocak-Mart ayları arasında yumurta bırakırlar. LEVREK BALIĞI YETİŞTİRİCİLİĞİ Anaçlar ve Yumurtlama Anaçlarının tutulduğu tanklar, anaçların büyüklüğüne ve stok yoğunluğuna bağlı olarak değişim gösterir. Akuakültür ünitelerinde büyük, orta ve küçük hacimli anaç havuz sistemleri kullanılmaktadır. Büyük sistemler yoğun olarak Japonya ve kuzey doğu Asya ülkelerinde 50-100 m3 hacimlerde kullanılmakta ve tesis dışında kurulmaktadır. Orta büyüklükte hacime sahip tanklar Avrupa ülkelerinde kullanılmakta olup tesis içinde yer almaktadır. Tankların hacimleri 15-30 m3 arasındadır. Bunların ayrıca filtrasyon, ısıtma ve soğutma sistemleri de mevcuttur. Küçük hacimli sistemler ise 10-20 m3 arasında olup Akdeniz sahasındaki ülkelerde kullanılmaktadır (Licas, 1988). Bu tankların tüm sistemleri çevresel şartlara karşı kontrol altındadır. Tanklar genellikle koyu renkte olup yuvarlaktır. Anaç bireyler yetiştiricilik yolu ile yada doğal ortamdan çeşitli avlama metodları ile yakalanabilir. En ideali paraketa ile yapılan avcılıktır. Ağ ile yakalanan bireylerde adaptasyon dönemin de yoğun ölümler görülür. Anaç bireyler yumurtlama döneminden önce yüksek kalitede taze yem ile kalamar, sübye ve karides etine dayalı pelet yemlerle günde 1-3 kere vücut ağırlığının (kg) %1-1.5’ğu kadar beslenmelidir. Verilen yemler %50-55 protein ve %10-15 deniz orijinli canlıların yağlarından oluşan içeriğe sahip olmalıdır. Yağlar en az %5 n-3 HUFA içermeli ve temel olarak 22:6n-3 (DNA) tipinde olmalıdır. Bu durum yumurta kalitesini doğrudan etkiler. Balıklar 10-15 kg/m3 olacak şekilde stoklanır. Dişi erkek oranı anaç balığın durumuna göre 1:1, 1:2 veya 2:3 kg olacak şekilde ayarlanır. Tanklara saatte %10-20 arası debi uygulanır. Su sıcaklığı 14-15 0C olmalıdır. Tanklarda doğal deniz suyu tuzluluğu kullanılır. Yumurtaların pelajik yapısından dolayı tankların su çıkışları yüzeydendir. Bunun için tankların üst çıkışına 500 mikron göz açıklığına sahip tank içine yerleştirilmiş reküparatör sistemleri konulur. Anaç bireylerden doğal yollarla, sağım yöntemiyle ve hormon müdahalesi ile yumurta temin edilebilir. Sağım yöntemi yumurtaların küçük olmasından ve döllenme oranının düşüklüğünden dolayı uygulanmamaktadır. Yumurtaların doğal periyot içinde hormon müdahalesi olmadan alınması kaliteyi olumlu etkiler. Bunun yanı sıra doğal ortamdan yakalanan bireylerin yumurtlamaya teşvik edilmesinde hormon kullanımı oldukça başarılı sonuçlar vermektedir. Ayrıca levrek anaçlarına fotoperiyot uygulanması ile doğal yumurtlama zamanları değiştirilerek yılın çeşitli dönemlerinde yumurta sağlanabilir. Levrek balıkları hormon uygulamalarına karşı hassastır. HCG ile teşvik edilen anaçlarda kuvvetli bir bağışıklık sistemi oluşur. Hipofizden gonadotrapin (GtH) salgılanmasındaki başarısızlıktan dolayı daha önceden kullanılan anaçlarda yumurtlama ve yumurtaların oluşumu sırasında sorunlar oluştuğunu saptanmıştır. HCG enjekte edilen anaçlarda hipotalamus hipofiz eksenindeki eksilme sonucunda, anaçlarının yumurtalarını oluşturmasında azalma görülür. Bunun sebebi hipofizde gonadotropin seviyesinin artmasına rağmen dolaşım sistemine salgılanmamasıdır. LH-RH ve LH-RHa’nın çeşitli türlerin plazmalarındaki gonadotropin (GtH) düzeyini yükselttiği ve HCG hormonuna göre daha avantajlı olduğu saptanmıştır (Alvarino ve diğ., 1992a, 1992b). Bu hormonların HCG hormonuna göre avantajları şunlardır. 1. GnRH (LH-RH) balığın kendi GtH üretimini sağlar. 2. Küçük moleküllüdür. GnRH kolayca sentezlenebilir ve saf olarak temin edilebilir. 3. Yumurtlama sırasında kullanılan miktar azdır. 4. GnRH türlere göre düşük miktarda kullanılabilir. 5. Küçük polipeptidlidir ve bağışıklık yapmaz. Levreklerde LH-RH’ın uygulanmasında yumurta çapının 650 mm civarında olması istenir. Bu dönemde yani vitellogenesis safhasında toplam 10 mgr/kg olacak şekilde, 12 saat ara ile uygulanması sonucunda ilk 48 saat içinde ovulasyon görülebilir. Uygulamanın gündüz başlaması ovulasyonun hızını artırırken, gece başlaması yüzdesini etkiler. Levrek balıklarında yapılan çalışmalarda HCG 500-1800 IU, LHRH 1-20 mgr/kg olacak düzeyinde kullanılmasının yumurta kalitesi ve kantititesi üzerinde olumlu etkisi olduğu saptanmıştır (Barnabé ve Paris, 1984, Barnabé ve Barnabé-Quet, 1985, Alvarino ve diğ., 1992a,1992b). Anaçlarda Yumurta ve Sperm Olgunlaşması Üreme dönemine giren levrek balıklarının gonadlarında yumurta hücrelerinin oluşması ve atılması dört temel periyotta olur. a) Pregametik Periyot: Haziran ve Ekim aylarında gonadlarda olgunlaşma yoktur. b) Gametogenesis: Ekim ve Ocak aylarında oosit sitoplazmasında yağ damlacıkları, az sayıda yağ globülleri ve kortikol alveolleri görülür. Kasım-Aralık aylarına kadar yağ damlasında büyüme görülmekle birlikte erkeklerde sperm elde edilmesi mümkündür. c) Yumurtlama Periyodu: Ocak ayında başlar, Mart ayında biter. Bu dönemde yumurtalar dışarı atılır. d) Dinlenme Periyodu: Nisan-Mayıs ayları arasında gözlenir. Ovaryumlar da atretik oosit’ler, testislerde artık yapılar gözlenir. Levreklerin ovaryumlarındaki yumurta hücresinin gelişimi ise 12 temel aşama ile açıklanır. 1. Aşama: İlkel yumurta hücresi (Ovogenium) çok küçük bir yapıdadır. Fakat buna nazaran büyüklüğü diğer hücrelerden daha fazladır. Hücrenin çapı 10-12 µ arasındadır. Hücrelerde mitoz bölünme ile çoğalma görülür. 2. Aşama: Yumurta hücrelerinin çapları 12-20 µ ulaşır. Her yumurta hücresinin etrafında folikül oluşmaya başlamıştır. Folikül hücrelerin ikinci katını oluşturur. 3. Aşama: Bu dönemde sitoplazmanın homojenliği bozulmuştur. Hücre çekirdeğinin (Nukleus) bölümlenmesi ile çekirdeğin dış kısmının şekillenmesi başlamıştır. Hücre çekirdeğinin çapı 5-8 µ arasındayken, hücrenin bu aşamada çapı ise yaklaşık 20 µ civarındadır. 4. Aşama: Hücre içerisinde stoplazmik üç zon birbirinden ayrılmıştır. Bunlar kortikal zon, granüler yapılı orta zon ve tanecikli prinüller zon dur. 5. Aşama: Bu dönemde ilk oosit zarı farklılaşmaya başlamıştır. Ayrıca yumurta sarısının meydana gelmesi ve toplanması olarak bilinen previtellogenesis’in de ilk başlangıcı bu aşamada görülür. Bu sırada hücre çapı 30-50 µ arasındadır. 6. Aşama: Çekirdek zarında ilk yağ damlacıkları ve çekirdek çevresinde loplar meydana gelmeye başlar. Bu olay yumurta çapı yaklaşık 100 µ olduğunda başlar ve yumurta 300-350 µ gelinceye kadar devam eder. 7. Aşama: Vitellüsün iki farklı yapısının belirginleşmeye başladığı bu dönemde yumurta zarının şekillenmesi de başlamıştır. Yaklaşık 100 µ çapındaki yumurta hücresinde yağ damlacıkları ve yumurta sarısı üretimi hızla devam eder. 8. Aşama: Yumurtanın çapı yaklaşık 200 µ’dur ve vitellüsün iki karışımı görülmektedir. 9. Aşama: Bu aşamada yağ damlacıkları yumurta sarısı tarafından hücre kenarına doğru itilir ve vitellüsün üç karışımı izlenebilir. 10. Aşama: Yumurta çapı 350-400 µ civarında olup vitellogenesis sona ermiş ve çekirdek kutba doğru yönelmiştir. 11. Aşama: Yumurta 500-550 µ boya ulaşmış ve mikropil deliği bu aşamada meydana gelmiştir. Yumurta içinde vitellüs, hücre duvarı ve yağ damlası net şekilde görülmektedir. 12. Aşama : Yumurtanın gonadlardaki bu gelişiminden sonra yumurta herhangi bir değişime uğramaksızın 1-2 ay bekler. Dışarıya doğru çıkıntı yapmasına neden olurlar. Böylece folikül tekasındaki kasların kontraksiyonu ile ovulasyon meydana gelir. Eğer biotik ve abiotik şartlar uygun değilse foliküllerin deformasyonu ile yumurtaların emilimi ortaya çıkar. Levrek balıklarında spermlerin gonadlarda ki gelişimi spermatogoniumların aktif şekilde testis kanalları duvarlarında çoğalması ile başlar. İlk önce spermatogoniumlardan primer spermatozitler, onlardan da sekonder spermatozitler meydana gelir. Testiküler kanal boşluklarında toplanan ve burada uygun şartlar oluşuncaya kadar bekleme pozisyonuna giren spermler, gonadotropin etkisi ile dışarı atılmaya hazır hale gelir. Testislerde hareketsiz halde bekleyen spermler su ile temasa geçince hareketlenirler. Yumurta Özellikleri ve Kalite Kriterleri Kemikli balıkların yumurta boyları türlere ve türlerin kendi içindeki bazı koşullara göre değişiklik gösterir. Türün yumurta çapı büyüdükçe yumurta sayısı azalır, çıkan larvanın boyu ve yaşama oranı artar. Döllenmiş yumurtalar pelajik, küresel ve saydamdır. Yumurtanın kalitesi, yumurtanın yüzebilirliği, yağ damlası sayısı, açılım oranı ve normal yapıdaki larva miktarı ile orantılıdır. Levrek yumurtalarında biri merkezi konumlu olmak üzere ortalama 4-5 adet yağ damlası bulunur. Levrek yumurtalarının çapları ortalama 1150±85 µ, yağ damlalarının çapı ise 360-420 µ arasındadır. Yumurta çapları bölgelere göre değişim gösterir. İngiltere kıyılarında yumurta çapları 1.07-1.32 mm arasında ölçülmüştür. Akdeniz kıyıları boyunca yumurtaların çapları daha küçük (1.02-1.296 mm) olarak tespit edilmiştir. Kuzey Denizi'nde ise bu değerler 1.386 mm’ye kadar ulaşmıştır. Yumurta çapı su sıcaklığı ve besin içeriği ile ilişkilidir. Kış aylarındaki düşük sıcaklıkta doğal üreme periyodunda alınan yumurtaların diğer zamanlarda sabit sıcaklıklarda elde edilen yumurtalara göre daha büyük olduğu saptanmıştır. Aynı tür içindeki yumurtaların boyutları arasındaki farklılıklar anaçların beslenmesine, büyüklüğüne, yumurtlama zamanına, hormon uygulamalarına, ortam koşullarına, genetik faktörlere ve bölgesel farklılıklara bağlıdır. Bunlar aynı zamanda kaliteyi ve kantiteyi etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Yumurtalarda morfolojik ve genetiksel bozukluk yok ise inkübasyon koşulları aynı olduğunda yumurtanın büyük veya küçük olması larva çıkış oranını değiştirmez. İnkübasyona alınacak yumurtaların kaliteli olması ileride çıkacak larva kalitesi için çok önemlidir. Bu bozukluklar inkübasyon öncesinde ve inkübasyon süresince belirlenmelidir. Reküparatörlerden alınan yumurtaların %40’tan fazlası ölü ise bu grup üretime zorunlu kalınmadıkça alınmamalıdır. Blastomer bölünmelerinin eşit olmasına dikkat edilmeli, eksik bölünmelerin olup olmadığı tespit edilmelidir. Çok sayıda yağ damlası içeren yumurtalar yine zorunlu kalınmadıkça üretime alınmamalıdır. Yumurta içinde nokta şeklinde parçacıklar görülmesi ve blastoporun çıkıntı yapması embriyonik gelişim esnasında meydana gelen olumsuzluklardan kaynaklanan diğer bozukluklardır. Yumurtaların İnkübasyonu Uygun ortam şartlarında anaçlar tarafından bırakılan yumurtalar reküparatörlerden hassas biçimde toplanır. Yumurtalar toplama, tartım ve canlı-ölü ayrılması aşamalarında hava ile mümkün olduğunca az temas ettirilmeli ve çok miktarda yumurtanın üst üste birikmesi engellenmelidir. Yumurtalar uzun süre nakil edilecekler ise 15-20 litrelik plastik kaplar kullanılır. 24 saatlik bir taşıma için litreye 20.000 adet, 6 saatlik bir taşıma için ise litreye 80.000 adet yumurta konulur. Taşıma işlemi döllenmeden sonraki ilk 24 saat içinde yapılmalıdır. Taşıma kapları içerisindeki suyun oksijen değeri 9-11 mg/lt' ye yükseltilmelidir. Plastik kabın 3/2'sine su ve yumurta konulur. Kabın 3/1’ne ise saf oksijen basılır. Taşıma işlemi sonucunda açılım oranı %50-70 arasında değişmektedir. Yumurtalar inkübasyona alınmadan önce gerek duyulursa dezenfeksiyon işlemine tabi tutulmalıdır. Bunun için %5' lik Iadophor çözeltisinden bir litre deniz suyuna 10 ml konur ve yumurtalar içinde 8-10 dakika bekletilir. Ayrıca bu işlem için çinko içermeyen Malahit yeşili ile de 5 mg/lt oranında 40-60 dakika arası uygulama yapılarak tatbik edilir. Canlı yumurtalar temin edildikten sonra bunların inkübasyona alma işlemi başlar. İnkübatörlerin konulacağı havuzlar değişik yapıda olabilir. Yumurtaların inkübasyonu için en uygun sistem race-way tipinde olan havuzlara inkübatörlerin yerleştirilmesidir. Ayrıca larva tankları veya diğer yapıdaki tanklarda da bu işlem yapılabilir. Hassas bir çalışmanın yapılabilmesi ve kontaminasyonun engellenmesi için akuakültür tesisinde inkübasyon ünitesinin ayrı olması gereklidir. Bu ünitenin büyüklüğü ve ekipmanları tesis için gerekli yumurta miktarına göre dizayn edilir. İnkübatörlerin konulacağı tankların iç kısımları koyu renkli ve jel-kot kaplıdır. Kullanılan inkübatörlerin hacimleri 50-200 lt arasında değişebilir. İnkübatörler polyesterden yapılmış olup silindir koniktir. Silindir kısmı 300 m’luk plankton bezi ile kaplı olup konik kısım polyesterdir. Her inkübatöre alttan ayrı su girişi yapılabildiği gibi, bunların yerleştirildiği havuzlara da su giriş ve çıkışı direkt olarak yapılır. Tanklara gelen su önce 5 m' luk, sonrada 1 m'luk kartuş filtrelerden geçerek U.V. filtreye giriş yapar. Buradan da tanklara dağılır. Yapılan çalışmalarda levrek yumurtalarının ‰29-47 tuzlulukta çatladığı görülmüştür. Fakat iyi bir yumurta açılımı için tuzluluğun hem levrek hem de çipura yumurtaları için ‰34-38 arasında olması gerekir. ‰34 tuzluluğun altında yumurtalar semi-pelajik özellik gösterirler ve ‰33 tuzluluğun altında da tamamen çökerler. Levrek yumurtaları için en iyi inkübasyon sıcaklığı 14-16 0C arasındadır (Freddi, 1985). Temin edilen yumurtalar alındıkları ortamla aynı sıcaklıktaki inkübatör tanklarına yerleştirilmelidir. Sıcaklık farkı ±0.5 0C dereceyi geçmemelidir. Yumurtalar inkübatörlere ortalama 3000-5000 adet/lt olacak şekilde konulur. İnkübasyon süresince ışık kullanılmaz. İnkübatörlerin bulunduğu tanklarda saatte %40-60 su değişimi uygulanır. Su değişimi olmadan yapılan inkübasyonlar da açılım oranları %30-40 olarak tespit edilmiştir. Normal akışkanlı suda ise açılım %75-85 arasında olmaktadır. Yumurtaların Embriyolojik Gelişimi Spermin yumurtaya girmesi ile başlayan döllenme olayı, inkübasyon süresi adı da verilen embriyonun yumurtadan çıkışına kadar devam eden süreç ile son bulur. Tablo 1' de 15 ve 17 0C de levrek yumurtalarının embriyolojik gelişimleri diğer araştırmacılar ile birlikte verilmiştir. Levreklerde Larval Dönem Yumurtaların embriyolojik gelişimlerinin tamamlanması ve yumurta kapsülünü terk etmesi ile birlikte larval safhaya geçilir. Prelarval Evre Levrek larvalarının yumurtadan çıktıklarında ağız ve anüsleri kapalıdır. Larvalar pasif durumdadır, baş aşağı dururlar ve kendi vitellüs keselerinden sağladıkları enerji ile hayatlarını sürdürürler. Yumurtadan çıkan levrek larvalarının boyları 3.4-3.6 mm arasındadır. Vitellüs kesesi boyu 1.1-1.3 mm uzunluğundadır. Yağ damlası çapı ise 0.5-0.7 mm arasındadır. Ağız ve anüs kapalı olduğundan dışarıdan besleme söz konusu değildir. Larvanın sadece vitellüs kesesinden beslendiği bu döneme lecithotrophik periyot adı verilir. Vitellüs kesesi vücudun anteriorunda yer alır. Yağ damlası ise vitellüs kesesinin posteriorundadır. Anüs vücudun yaklaşık olarak ortasında yer alan 14-15. miyomerler altında yer alır. Su sıcaklığı vitellüs kesesinin tüketiminde ve ağız ile anüsün açılmasında en önemli faktördür. Pigmentasyon burunda, besin kesesinin ön kısmında, kuyruğun ventralinde, bağırsağın üstü boyunca, ağız bölgesinde ve anüsün üst tarafında yıldızsı yapıda belirginleşmeye başlamıştır. Pektoral yüzgeçler oluşmuştur, fakat kullanılmaz. İlk 24 saat içinde spazmadik yüzme vardır. İlk gün sonunda larvanın baş bölgesi yukarı doğru kalkar. Vitellüs absorbsiyonu devam etmektedir. Tuzluluğun düşürülmesi süresince ve vitellüsün absorbsiyonu ile larvalar tank ortamında yukarıdan aşağıya doğru homojen şekilde dağılırlar. Yumurtadan çıkmış prelarvaların davranışsal tepkileri esas olarak koklama duyusuna, ikincil olarak ise yanal çizgiye dayanır. Koku alma plakoidleri inkubasyonun 80. saatinde epidermal hücre katları içinde kabarcık şeklinde görülür. 65. saat civarında başın yan tarafında neusomast’lar görülür. Yumurtadan çıktıktan sonra vücut yüzeyinin yan tarafında 8 neuromast görülür. Yanal çizgideki neuromastlar baştakilerden daha büyüktür. Operkulum kenarlarında, gözlerin arasında ve kuyruk yarım dairesinde bulunurlar. Yanal çizgide de serbest neuromastlar mevcuttur. Larvanın tüm vücudunu saran bir primordial yüzgeç bulunur. Yüzgeç başın hemen arka kısmından başlayıp tüm kuyruğu geçer ve besin kesesinde son bulur. Yüzgeç ışınsız bir deri kıvrımı şeklindedir. Bu sayede larva suda hem yüzebilirliğini hem de gerek duyduğu O2 ihtiyacını karşılar. Yumurtadan henüz çıkmış larvaların ağız epitelyumu düzensiz bir şekilde ve yassı hücrelerden meydana gelen tek bir tabakadan oluşur. 3. güne doğru yer yer iki sıra hücreye rastlanır. Sindirim tüpü düz bir boru şeklinde ve 10 m kalınlığındadır. Sindirim tüpünün dorsalinde pankreas, ventral bölgesinde karaciğer farklılaşmamış küçük tomurcuksu yapıdaki hücrelerden oluşur. Mide bu dönemde bir kıvrım ve bir boğum ile belirlenir. Bağırsağın çapı mideninkinden daha fazladır. Bağırsak çeperi yumurtadan çıktıktan itibaren düz bir form izler. 1 ve 2. günlerde tek bir tabaka hücre vardır. 3. gün yoğun bir mitoz bölünme ile bu hücreler iki-üç tabaka haline gelir. Ağzı açılmamış larvanın bağırsak hücre çapları 40 hm dan daha küçük lipoprotein partiküllerinin taşınımını ve sentezini yapabilir (Diaz ve diğ., 1997). Lecithotropik dönemin sonunda larva bağırsak hücreleri fonksiyonel olmasına rağmen gelişim yavaştır. Vitellüs bol ve ana yağları içermesi ile temel besleyici rol oynar. İlk beslemeden sonra bağırsak hücreleri 200 hm çaplı lipoproteinleri sindirebilir. Lecithotropik dönem boyunca iç rezervler yavaş yavaş azalır ve sindirim kapasitesinin artması ile lecithoexotropik periyot denilen hem iç hem de dış besleme başlar. Bağırsak, larvada bir kapakçıkla postvalvular ve prevalvular bağırsak olmak üzere iki bölgeye ayrılır. Karaciğerdeki hepatik hücreler ilk günle beraber görülmeye başlar ve 10 m kalınlığındadır. 3. günden itibaren epetetial kanal ile larvaların sindirim tüpüne bağlanırken boyuda 110 m’a ulaşmıştır. Bu dönemde pankreasta gelişim proksimal, karaciğerde ise distal yöndedir. 2. günde sindirim tüpü 50 derecelik bir acı ile dönme hareketi yapar. Bununla beraber karaciğer sol laterale kayarken, pankreasta sağ laterale yerleşir. Safra kesesi karaciğer tarafından sarılır. Sindirim tüpünün dorsal bölümünde hava kesesinin ilk oluşumu başlar. Pankreas mesodermik hücre katmanları tarafından çevrilir. Hücre yapısı pyriformdur. Karaciğerde ise üçüncü günle beraber hepotoblast polirizasyon sonucu değişim redükte olunur. Bu dönemde henüz larva içinde organ oluşumları olduğundan sindirim olması söz konusu değildir. 3. günle beraber gözlerde pigmentasyon açıkça görülür. Hareket hala su debisi ile beraber olup larvalar 20-30 sn' de bir 2-3 sn yüzme hareketi yapar. Postlarval Evre Postlarval evre 15-16 0C 5.günde sonunda ağız ve anüsün açılması ile başlar. Bu dönmede ağız içinde mukositler oluşur. Bunlar ilk önce mukusla kaplanmış epitelium çukurları gibidir. Selüler çeperleri incedir. 7. güne doğru çene kıkırdakları ve kasları oluşmaya başlar. Salgı bezleri tam oluşmadığından sindirim mekanizması mükemmel değildir. Sindirim tüpü epitel yapıda dört-altı sıra hücreden oluşur ve kalınlığı 45 mikrondur. 8. güne doğru hücre sıra sayısı altı-sekiz adete ulaşır. Bu sırada bağırsak emici hücreleri işlevlik kazanmıştır. Bu dönem içinde 10-11. günlerde phanin dişlerin ilkel formları oluşmaya başlar. Mide bu dönemde daralmış bir yapı izleyerek boğumlaşmıştır. Bağırsaklara geçişi sağlayan valf mevcuttur. Midesel alt mukozayı çevreleyen kas dokusu bu günlerde iyice belirginleşmiştir. 12-15. günlerde rectum epitel hücrelerinin görülmesi proteinlerin yavaş yavaş emilmeye başlandığını gösterir. Protein emilimi pinoitosis ile hücre zarından yapılır. Yağların emilimi prevalvular bağırsaktan yapılmaktadır (Deplano ve ark., 1991). Karaciğer 13-14. günle beraber glikojeni depolayacağı bölgeyi oluşturur. 20. günle birlikte sindirim kanalı 60 µ boyuta ulaşır. Doğal olarak bu dönmede larvanın canlı yemler ile beslenmesi gerekir. Besin kesesinin çoğu absorbe olmasına rağmen az miktarda yağ damlası mevcuttur. Larva bu dönemde 60 derecelik açı içerisindeki besinleri görüp algılayabilir. İki gözün kesiştiği bölgedeki yansıması algıladıktan sonra 5-7 mm geri çekilme yaparak yılanvari şeklinde bir hareket ile avına saldırır ve tek hamlede yutar. Koku sistemleri ve yanal çizgi avlanmada diğer yardımcı faktörlerdir. Hava kesesi ilk dolumu da bu günlere rastlar. Hava kesesi oluşumu ve gelişimi, levrek larvalarında yaşama yüzdesini ve gelişimi sınırlayıcı temel fizyolojik yapıdır. Levrek genel olarak fizoglist türler içinde gösterilse de hava kesesi ile sindirim tüpünü birbirine bağlayan duktus pinomatikus’un post larval dönemde kopması ile parafizoglist türler içinde yer alır (Chatain, 1986). Levreklerde hava kesesi sindirim tüpünün dorsal diverkülünden köken alır. Üçüncü günde elektron mikroskobu ile hava kesesinin gelişen yapısı görülebilir. Larva 5.2 mm boya geldiğinde pankreasın sol tarafından gelişmeye başlar. Bu dönemde hava kesesi duktus pinomatikus ile sindirim tüpüne bağlıdır. Bu gelişim su sıcaklığıyla doğru orantılı olarak 5-6. günlerde şekillenir. Pankreas sağ taraftan hava kesesini sararken kese sindirim kanalının üstünde horizontal ve vertikal yapıda gelişmesine devam eder. Larva 5.8 mm boya ulaştığında vertikal büyüme açıkça görülür. Hava kesesinin gelişimi esnasında vitellüs kesesi ve yağ damlası hacimlerinde küçülme olur (Fırat, 1995). 5.2-6 mm boylarda hava kesesi içinde ilk hava kabarcığı görülür. Larva su yüzeyinden ilk hava kabarcığını yutarak kesesini şişirir. Hava kesesi hacim olarak büyümüş ve üzerinde peritenium parçaları şekillenmiştir. Hava kesesinin şişmesi iki safhada meydana gelir. Birinci safhada kendi içinde iki bölümde açıklanır. İlk dönem kırılgan bir hava kabarcığının olduğu şişme dönemdir. Hava kabarcığı kese hacmiyle sınırlanmamıştır. İkinci dönemi ise, ilk şişme olmadığında kesenin içinin loş ve karanlık bir yapı göstermesiyle tanımlanır. Bazen kese şişme gösterdiği halde içinde hava kabarcığı gözükmez. Bu şişme gibi gözüken yapı kese hücre duvarının kalınlaşmasından kaynaklanır. Bu anormal keseler lümenlerinde gaz yerine eosinofil jelatinöz madde içerir (Paperna ve diğ., 1977). Epitelyum hücrelerinin hipertrofisinin bileşimi ile oluşmuştur. İlk şişme olmadığı taktirde kese gelişimi şişmeden önceki dönemde durur ve fonksiyonelliğini kaybeder. Bu aşamadan sonra kesenin gelişimi imkansızdır (Chatain ve Dewavrin, 1989). Kese uzunluğu larva uzunluğunun % 3-5' i kadardır. İlk şişmenin gerçekleşebileceği maksimum. boy 6.5 mm' dir. 10.5 mm boyda kese içinde hava kabarcığı çok net bir şekilde görülürken, larva 11-12 mm boya ulaştığında ilk hava kabarcığının arkasında birincisinden daha küçük bir hava kabarcığı görülür ki buda ikici safhayı oluşturan bölümdür. Bu hava kabarcığı fizyon yoluyla ilk hava kabarcığı ile birleşerek keseye elipsoidal bir görüntü kazandırır ve keseyi arkaya doğru uzatır. Hava kabarcığı artık tek bir yapı gösterir. Bu dönemde kese boyu total uzunluğu 14 mm olan larva boyunun %10-12' si kadardır. 13-15 günlerde duktus pinomatikus dejenere olarak sindirim tüpünden ayrılır. Bundan sonra hava kesesinin doldurulması gaz bezi ve retya mirabilya ile gerçekleşir. Levrek Larva Yetiştirme Dönemleri Yumurtaların embriyolojik gelişimini tamamlayıp larvaların çıkması ile birlikte larva yetiştiriciliği de başlar. Larva yetiştiriciliği biyotik, abiyotik ve yabancı biyotik faktörlerin kontrol altına alındığı akuakültür tesislerinde yapılmaktadır. Larva yetiştirme periyodu larval dönem, sövraj (mikropartikül yeme geçiş) ve ön büyütme olarak üç bölümde gerçekleşir. Larval Dönem Prelarval dönemde, larvalar yoğun üretim koşullarında 80-200 adet/lt, olacak şekilde larva tanklarına yerleştirilir. İdeal stok yoğunluğu 100-125 adet/lt’dir. Tanklar silindir konik yapıda olup polyester malzemeden üretilmiştir. Hacimleri uygulanan tekniğe göre 2 m3'ten 15 m3'e kadar değişim gösterebilir. İdeal larva tankları 4-6 m3 hacmindedir. Havuzların iç yüzeyleri gel-coat ile kaplı olup koyu renklidir. Larvaların kolay izlenmesi için tanklara lomboz açılmalıdır. Havuzların etrafı rahat çalışmaya elverişli olmalı, alttan ve üstten su çıkışları mevcut olmalıdır. Bu tankların seçimi uygulanacak larva yetiştirme tekniği ile ilgilidir. Levrek larva yetiştiriciliğinde açık devre ve kapalı devre sistemler kullanılmaktadır. Açık devre sistemlerde su kriterleri larvanın gerek duyduğu şartlara göre ayarlanır ve üretim tanklarına gönderilir. Balıklar tarafından kullanılan su daha sonra deşarj edilir. Saatte %5 değişim ile başlayan su debisinin larva dönem sonunda saatte %50 çıktığı düşünüldüğünde kullanılan su miktarına bağlı enerji tüketiminin fazlalığı ortaya çıkar. Kapalı devre sistemlerde ise tanklarda kullanılan su önce toplama tankına gelir. Burada gerekli su yenilenmesi yapıldıktan sonra tuzluluğu tekrar ayarlanır. Buradan kum filtresine geçer ve beraberinde getirdiği süspansiyon haldeki partikül maddelerden ayrılarak ultraviyole filtreye gönderilir. Bu işlem sırasında bünyesindeki tüm canlı organizmalardan (bakteri, mantar, parazit, bazı virüsler vs.) arınarak biyolojik filtreye girer. Balık dışkıları yem atıkları ve ölü balıklardan dolayı yükselen amonyak miktarı bu aşamada aerobik bakteriler tarafından önce nitrite daha sonrada balıklar için zararlı etkisi olmayan nitrata indirgenir. İşlemleri tamamlayan su havuzlara geri dönmek üzere sistemi terk eder. Ancak havuzlara ulaşmadan önce bünyesinde getirdiği azot gazı fazlasını atmak ve oksijence %100 doygunluğa ulaşmak için saturasyon kolonlarından geçerek havuzlara gelir. Saturasyon kolonlarına girmeden önce suyun oksijen değeri 1.8-2.3 mg/lt'ye kadar düşmektedir. Bu sayede suyun O2 değeri tekrar 5-6 mg/lt’ye ulaşmaktadır. Ayrıca saturasyon kolonlarının içinde havalandırma sistemleri de mevcuttur. Kimi kapalı devre sistemlerde ultraviyole filtreler biyolojik filtrelerden sonra kullanılsa da havuzlarda gelişen patojen veya patojen olmayan mikroorganizmaların biyolojik filtrelere yerleşerek zaten zayıf yapıda olan aerobik bakterilerin yerini alması sistemin çalışmasını olumsuz etkiler (Timmons ve Losordo, 1994). Kapalı devre sistemler, suyun ısıtılmasında veya soğutulmasında kullanılan enerji açısından avantajlıdır. Bunun yanı sıra kapalı devre sistemlerde, larvalar için tehlikeli olan suyun fiziksel ve kimyasal değişimleri ani farklılıklar göstermez. Deniz ortamında özellikle yazın planlanan üretimlerde görülen bakteri patlamalarına karşı üretimi korur. Özellikle levrek larva yetiştiriciliğinde kullanılan düşük tuzluluk tekniğinin uygulanması ve tatlı su tasarrufu sağlanması yönünden avantajlıdır. Bununla birlikte kapalı devre suyunun her gün analizleri yapılarak amonyak miktarı kontrol edilmelidir, aksi halde ani ölümler görülebilir. Yetiştiricilikte sistem farkı gözetilmeksizin larva için gerekli olan fiziksel-kimyasal koşullar ve besleme özellikleri optimum düzeyde olmalıdır. İlk on günde ağız ve anüsün açılması, sindirim tüpünün faaliyete geçmesi ve hava kesesi doldurulması gibi çok önemli fizyolojik gelişimlerin olması ve larval başarıyı direkt olarak etkilemesi açısından yüksek sıcaklıkta çalışılmaktan kaçınılmalıdır. Su sıcaklığı ilk dönem 15-16 0C olup ortam karanlıktır (Bertolini ve diğ, 1991) (Tablo 2). Levrek larva yetiştiriciliğinde uygulan tuzluluk düşürme tekniği yaşama oranının olumlu yönde etkilemektedir (Johnson ve Katavic, 1986). Bunun yanı sıra hava kesesi oluşturma yüzdesini arttırması ve buna paralel olarak deformasyonun azalması bu tekniği daha da kullanılır hale getirmiştir. Tuzluluk ilk günden itibaren tedrici olarak düşürülür ve 5. günde doğal deniz suyu tuzluluğundan ‰26 tuzluluğa ulaşılır. 5-17. günler arasında bu tuzluluk değerinde sabit kalınır. 17-23. günler arasında aynı şekilde tuzluluk kademeli olarak arttırılarak doğal deniz suyu tuzluluğu düzeyine çıkarılır. Tuzluluk artırımında hava kesesi hipertrofisi ile karşılaşıldığında ‰26 tuzluluğa geri dönülmelidir (Saka, 1995). Oksijen değeri 5-6 mg/lt’dir. Türbitite miktarı 8.5-12 ITU'yu aşmamalıdır. Larva tanklarında nitritin (NO2) 0.013-0.016 mg/lt, nitratın (NO3) 0.062-0.068 mg/lt arsında olması üretim için idealdir (Equınoxe, 1990). 15-16 0C su sıcaklığında levreklerde prelarval dönem 5. günde sona erer ve postlarval dönem başlar. Ağız açılmadan önce tankların üzerinde biriken yağ tabakasının temizlenmesi için yüzey temizleyicileri tank yüzey alanına göre 1 veya 2 adet olarak yerleştirilir. Bu hava kesesi gelişimi için çok önemlidir. Larvalara uygulanan aydınlanma süresi ve yoğunluğu larvaların gelişimini, hava kesesi oluşumunu ve yaşama oranının etkiler (Cerqueria ve Chatain, 1991). Larva gelişimi artan aydınlatma koşullarında artarken, sürekli aydınlatma balıkların yaşama gücünü düşürür. Larva tanklarına prelarval evrede ışıklandırma uygulanmaz. Işıklandırma süresi ve şiddeti 5.günde 12 saat-50 lüks, 11.günde 13 saat-140 lüx, 17. gün ve sonrasında 16 saat–920 lüx olarak ayarlanmalıdır (Equipe Merea, 1990). Larval dönem beslemede canlı yem kaynakları olan rotifera (Brachionus plicatilis) ve çeşitli orijine sahip artemiaların (Artemia sp.) nauplii ve metanauplii formları kullanılır (Barnabé ve Guissi, 1993). Dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı orijinlere sahip artemia yumurtaları temin edilmektedir. Bunların açılım oranları, besin içerikleri, bir gramdaki yumurta sayıları ve açılım sonrası nauplii boyları değişim gösterir. Artemia Systems’in ürettiği ve larva üretim tesislerinde yoğun olarak kullanılan AF tip artemiaların nauplii boyları yaklaşık 460-480 μ olup, 10 mg/gr’dan daha fazla miktarda HUFA içerirler. Bu artemiaların enleri 165-175 μ arasında değişim gösterdiğinden ağız açıklığı 400-420 μ olan levrek larvalarında ilk günden itibaren de kullanılabilir. Fakat bir haftalık dönemde rotifer ile besleme yapılması yaşama oranını olumlu etkiler. AF tip artemia naupliilerinin protein oranları %48-52, yağ oranları %19.3-21, karbonhidrat oranları %12-13, kül miktarları %8.1-8.7 ve nem oranları %4.8-5.2 arasında değişim gösterir. İkinci aşamada yine yoğun olarak kullanılan EG tip artemia naupliileri ise daha düşük oranda protein miktarına (%45-47) ve daha az doymamış yağ asitleri (5-7 mg/g HUFA) oranına sahiptirler. Ayrıca boyutları daha büyük olup 500-520 μ arasındadır. 16. günden itibaren EG1 olarak kullanılan artemia formları ise EG tip artemia naupliilerinin 24 saat boyunca SELCO türevli zenginleştirici maddeler ile beslenerek büyütülmesi ile elde edilir. SELCO ürünleri yüksek oranda HUFA (200 mg/gr), vitamin, antioksidan ve yağ (%60-65) içerdiklerinden larva gelişiminde önemli rol oynarlar. 24 saat sonunda metanauplii formuna gelen artemiaların boyutları 700-750 mikron arasındadır (Artemia Systems, 1991). Larvalara verilen canlı yemlerin tipleri ve mililitredeki oranları Tablo 2'de gösterilmiştir. Larval dönem sonunda yumurta kalitesine de bağlı olarak uygulanan yetiştirme tekniklerine göre başarı oranı %40'a kadar ulaşabilir. Sövraj (Mikropartikül Yemlere Geçiş) Dönemi Larval dönemin tamamlanması olarak kabul edilen 38-42 günler arasında larvalar canlı yemden mikropartikül yeme adapte olacakları sövraj bölümüne alınırlar. Bu bölümde işletmenin kapasitesine göre belirlenmiş sayıda 10-15 m³’lük tanklar kullanılır. Tankların dip kısımları koniktir. Su çıkışları merkezi ve diptendir. Balıkların yaşına bağlı olarak su çıkışlarına yerleştirilen krepinler göz açıklıkları 500, 1000 ve 2000 mikron arasında değiştirmektedir. Havuzlarda 1500-2000 lüx aydınlatma şiddeti sağlayacak ışıklandırma sistemleri mevcuttur. Ünitede aydınlatma süresi 16 saat olup otomatik zamanlayıcılar yardımıyla ayarlanmaktadır. Mikropartikül yemlerin dağıtımında otomatik yemlikler kullanılmaktadır. Bu bölümde de açık devre ve kapalı devre sistemler kullanılabilir. Ortama girilen toz yem su kalitesini çok hızlı değiştirdiğinden kapalı devre sistemlerde su kalitesinin sürekli kontrolü sağlanmalıdır. Hastalık risklerinin azaltılması yönünden açık devre sistemlerin bu aşamada kullanılması daha faydalı olmaktadır. Tanklara verilen su mutlaka kum ve ultraviyole filtreden geçirilerek larvalara verilmelidir. Bunların yanı sıra tanklarda saf oksijen girişi, debi metre, saturasyon kolonları ve yüzey temizleyicilerinin bulunması üretimi olumlu yönde etkiler. Mikropartükül yeme alıştırma dönemi, balıkların ortalama 19-21 mm total boya ve 35-40 mg ağırlığa ulaştıkları 38-42 günlerde başlar. Bu dönemde havuzlardaki balık yoğunluğu litrede 10-12 adettir. Saf oksijen kullanıldığı durumlarda bu oran 18-20 adet/lt'ye kadar çıkabilir. Mikropartikül yeme geçiş döneminde kullanılan Artemia’lar metanauplii II formunda olup HUFA bakımından larval dönemde metanauplii I formunda olduğu gibi zenginleştirilir. Levrek balıklarının sövrajında kullanılan mikropartikül yemler ilk dönem 80-150 mikron büyüklükten başlayarak larva gelişimine göre 500 mikron büyüklüğe kadar kullanılır. Sövraj uygulaması 15-16 gün devem eder. Larvalara günlük verilen artemia miktarı azaltılırken mikropartikül yem miktarı arttırılır. Bu dönemde mikropartikül yem besleme oranı canlı ağırlığın %8-10 kadardır. Sövraj boyunca su sıcaklığı ortalama 20 0C olup, tanklarda su debisi %50-100 arasında değişim gösterir. Ölümler sövrajın ilk günlerinde toz yeme adapte olamamaya bağlı olarak artma eğilimindedir. Larva yaşama oranı normal şartlar sağlandığı taktirde ortalama % 80-90 arasında değişim gösterir (Equipe Merea, 1990). Sövrajı tamamlayan larvalar ortalama olarak 350-400 mg ağırlığa kadar bu bölümde kaldıktan sonra ön büyütme ünitesine alınır. Ön Büyütme Bu sistemde kullanılan tankların teknik özellikleri sövraj ünitesinde kullanılan tanklar ile aynıdır Gelişim özelliklerine göre 70-80. günlerde sövraj ünitesini terk eden yavrular boylanarak, hava keseli ve hava kesesiz bireyler birbirinden ayrılır. Ön büyütmede kapalı devre sistem kullanılmaz. Balıklar burada ağ kafeslere çıkarılmak için gerekli olan 1.5-2 gram ağırlığa kadar büyütülürler. Ancak ülkemiz koşullarında yavru bireyler 0.5-1 gram arasında da kafes sistemlerine çıkarılmaktadır. Ön büyütme ünitesinde balıklar sürekli gözlenerek, hastalık risklerine karşı gerekli önlemler alınmalıdır. Ön büyütme ünitesinde de hacimleri 10-15 m3 arasında değişen silindir tanklar kullanılmaktadır. Su sıcaklığı 19-21 °C olup 16 saat ışıklandırma uygulanır. Tanklarda doğal deniz suyu tuzluluğu kullanılır. Tanklara 3000-5000 adet/m3 arasında yavru stoklanabilir. Su değişimi balık büyüklüğüne ve stok yoğunluğuna göre saate %80-150 arasında değişmektedir. Yemleme oranı %6 başlayıp %4 kadar düşme gösterir. Yaşama oranı hastalık çıkmadığı süre içinde %90-95 arasında değişim gösterir. Büyütme Akuakültür tesislerinden veya doğal ortamdan temin edilen levrek yavruları porsiyonluk boyuta getirilmek üzere karasal ve denizel ortama kurulan tesislerde farklı teknikler kullanılarak büyütülür. Ekstansif Yetiştirme Yöntemi Bunun için sahil şeridinde bulunan, dalyan ve gölet gibi doğal alanlardan yararlanılır. Buralarda yavru temini tamamen doğadan olup, ortamda diğer türlerle birlikte polikültür yapılmaktadır. Bahar aylarında daha bol besin içeriğine sahip olan dalyan alanlarına giren yavrular, yaz sonunda suların soğuması ile birlikte sıcaklığı sabit olan derin sulara göç ederler. Bu sırda dalyan sahasının çıkışına kurulan kuzuluklardan yakalanırlar. Yeterli pazar boyuna gelmeyen bireyler dalyan sahalarında yada kafes ünitelerinde besiye alınabilir. Bu amaçla dalyan alanları kendi içinde bölünerek derinleştirilir ve motopomplar ile su değişimi sağlanır. Özellikle İtalya sahillerinde yoğun olarak bu tür sistemlere rastlanmaktadır. Valikültür adı verilen bu teknikte dışarıdan besin takviyesinde de bulunulmaktadır. Bu tür alanlarda yatırım maliyetleri düşük olmasına rağmen sistemin kontrol zorlukları ve birim alandan alınan ürün miktarının az olması sistemi olumsuz yönde etkiler. Ancak ülkemizde dalyan sahalarında ortalama 20-50 kg/hektar olan verim, bu tür yapılarda hektar başına ortalama 200 kg olmaktadır. Su kalitesinin ve besleme tekniklerinin yükseltilmesine bağlı olarak 500 kg/hektar ürüne kadar çıkılabilmektedir. Yarı Entansif Yetiştirme Yöntemi Bu sistemler karasal alanlarda kurulu olan toprak veya beton havuz sistemleri ile portatif olarak kullanılan branda havuzları kapsamaktadır. Havuzların şekilleri ve büyüklükleri değişik yapılarda olabilir. Bu sistemlerde su değişimi ve beslenme kontrol altındadır. Su kalitesini arttırma için sistemlere oksijeneratörler eklenebilir. Ayrıca toprak havuzlar jeo-membran madde ile kaplanmakta ve su geçirmeyen özelliğe sahip olmaktadırlar. Bu sayede su debisi yükseltilmesi ile stoklama yoğunluğu arttırılmaktadır. Toprak havuzlarda hektar başına 1-4 ton arası ürün alınabilir. Bu oran beton havuzlarda ve iç yüzeyi kaplı toprak havuzlarda 2-5 kg/m3 arasında değişmektedir. Entansif Yetiştirme Yöntemi Dünyada ve ülkemizde yoğun olarak kullanılan bu yöntemde yüzer ağ kafes yapılarında yetiştiricilik yapılmaktadır. Akuakültür çalışmalarının gelişmesine paralel olarak birim alandan daha çok verim almayı sağlaması acısından su içerisinde yetiştirme sistemleri ağırlık kazanmıştır. Günümüzde kıyısal alanlarda, açık denizlerde ve okyanuslarda bile güvenlik içinde kurulabilecek sistemler planlanmaktadır. Günümüzde kıyı ötesi kafeslerde 2500-6000 m3' arası değişen hacimlerde tek bir sistemde yıllık 150 ton üretim yapılabilmektedir (Özden ve diğ., 1998). Kafes sistemleri sabit kafesler, yüzer kafesler, dalgıç kafesler ve döner kafesler olarak 4 ana grupta toplanır. Ağ kafeslere kurulduğu yerin özelliklerine ve su kalitesinin durumuna göre 15-30 kg/m3 arasında stoklama yapılabilir. Balıkların gelişiminde besleme ve su sıcaklığı önemli rol oynar. Besleme rejimlerinde yem kalitesinin yanı sıra balıkların ağırlıkları ile su sıcaklığı değerleri dikkate alınarak günlük besleme yapılmalıdır. Büyütme döneminde levreklerde kullanılan yemlerde protein %46-52, selüloz %2-3, ham kül %12-13, ham yağ % 10.5-11.5 kalsiyum % 1.6-2.2 ve fosfor %1.4-1.5 arasında olması, bunun yanı sıra vitaminler ve iz elementlerin yeterli miktarda kullanılması gelişimi olumlu yönde etkiler. Ege Bölgesi koşullarında 4 aylık süreyi akuakültür tesislerinde geçiren levrek yavrularının ağ kafeslere çıktıktan itibaren 14-15 aylık sürede 3-4 gram ağırlıktan 370-420 gram ağırlığa ulaşmaktadırlar. Bu süre ve ağırlık artışı yetiştirme ortamının ekolojik şartlarına, kullanılan yemin içeriğine, balık stok yoğunluğuna, hastalık etkenleri ve larva kalitesi göre değişim gösterebilir. SONUÇ Kompleks bir yapı izleyen levrek yetiştiriciliğinde meydana gelen sorunlar canlının gelişiminin yeteri kadar bilinmemesinin yanı sıra yönetim ve üretim tekniklerinin eksikliklerinden de meydana gelmektedir. Üretimlerde temin edilen yumurta ve larvaların kalitesi uygun şartlar sağlanarak kontrol altında tutulmalıdır. Cinsiyet kontrolü çalışmaları, suni seks dönüşümü için ideal periyodunun tayini ve ploidlik manuplasyonları için uygun deneysel şartlar (örneğin; monoseks üretimi için ginogenezis) üzerinde çalışılması gereken konulardır. Bu çalışmalara, premature dişilerin varlığının engellenmesi, deformasyon oranlarının azaltılması ve gelişimin yükseltilmesinin eklenmesi ile yeni ufuklar açılacaktır. Ayrıca, soy ve yumurtlamanın kalitesi üzerine anaç beslemenin etkileri ile ilgili çalışmalar oldukça hızlamıştır. Bu çalışmaların direkt sonucu, yumurta ve larval üretimin etkisini net bir şekilde arttıracaktır. Bunun yanı sıra ileri genetik çalışmalara hız verilerek, anaç seçim programları, çiftleştirme özellikleri ve yüksek kalite yem formulasyonları üzerine çalışmalar planlanmalıdır. Yetiştiricilik kalite ve kantititesinin arttırılması gelecekte uygulanacak bu tekniklerin başarısı ile ilgilidir. LİTERATÜR Artemia Systems, 1991. User’s guide Artemia Systems N.V. Belgium Alpbaz, A., G., 1990. Deniz Balıkları Yetiştiriciliği. E.Ü. Su Ürünleri Y.O. No: 20 Alvarino, J.M.R., Carrillo, M., Zanuy, S., Prat, F., Mananos, E., 1992a. Pattern of sea bass development after ovarian stimulation by LHRHa. Jour. of Fish Bio., 41, 965-70. Alvarino, J.M.R., Zanuy, S., Prat, F.Carrillo, M.,&Mananos, E., 1992b. Stimulation of ovulation and steroid secretion by LHRHa injection in the sea bass (Dicentrarchus labrax): effect of time of day. Aquaculture, 102, 177-86. Barnabé, G., 1971. Bases biologiques et ecologiques de l’aquaculture. Lavoisier-Tec. Doc. 55 pp. Barnabé, G., Rene, F., 1972. Reproduction Controlle du Loup Dicentrarchus labrax et Production en Masse D’alevins. C.R.Acad Sci, 275: 2741-2744. Barnabé, G. 1976. Chronologie de la morphogenese chez le loup ou bar Dicentrarchus labrax (L.) (Pisces, Serranidae) obtenu par reproduction artificielle. Aquaculture 8 : 351 - 363. Barnabé, G., Paris, J., 1984. Ponte avancée et ponte normale du loup Dicentrarchus labrax (L.) a la Station de Biologue Marine et Lagunaire de Séte. In L’Aquaculture du Bar et des Sparidés (eds. G. Barnabé & R. Billard), pp. 63-72. INRA, Paris. Barnabé, G., Barnabé-Quet, R., 1985. Avancement et amélioration de laponte induite chez le loup Dicentrarchus labrax (L.) a l’aide D’un analogue de LHRH injécte. Aquaculture, 49, 125-32. Barnabé, G., Guissi, A., 1993. Combined effect of diet and salinity on European sea bass Larvae D. Labrax. J. World Aqua Soc. 24 (4) :439-450. Bertolini B., Boglione G., Cataudella S., Finoia M.G., Marino G., Monaco G., 1991. Temperature induced developmental anomalies in sea bass (Dicentrarchus labrax) embryos and larvae. Acta Embryological Morphological Exp., 12 (1):77-79. Brusle, J., Roblin, C., 1984. Sexualite du loup Dicentrarchus labrax en condition d'elevage controle. In l'Aquaculture du bar et des Sparides. /eds Cerqueria, V. R., Chatain, B., 1991. Photoperiodic effects on the growth and feeding rhythm of European sea bass (Dicentrarchus labrax), larvae in intensive rearing. Larvi’ 1991 Fish and Crustacean larviculture symposium, 15: 304-306. Chatain, B., 1986. La vesie natoire chez Dicentrarchus labrax et Sparus auratus. aspects morphologiques du developement. Aquaculture 53: 303-311. Chatain, B, Dewavrin, G. 1989. Influence des anomalies de development de la vessie natatoire sur la mortalite de D. labrax au cours du sevrage. Aquaculture 78:55-61 Dendrinos, P., Thorpe, J. P., 1985. Effects of Reduced Salinity on Growth and Body Composition in the European Bass D. labrax( L.). Aquaculture 49(1985) 333-858, 25p. Deplano, M., Connes, R., Diaz, J. P., Barnabe, G., 1991. Variation in the Absorption of Macromolecular Proteins Larvae of the Sea Bass Dicentrarchus labrax L. During transition to the Exotrophic Phase. Marine Biology 110, 29 36 (1991). Devauchelle, N., Coves, D. 1988. The characteristics of sea bass (Dicentrarchus labrax) eggs: Description, biochemical composition and hatching performances. Aquatic Living Resourch. 1 : 223- 230. Diaz, J.P., Guyot, E., Vigier, S., Connes, R., 1997. First event in lipid absorption during post-embryonic development of the anterior intestine in gilthead sea bream. Journal of Fish Biology, Vol.51, No.1, pp.180-192. Equinoxe, 1990. Le magazine des reources vivan les de la mer. No.31 IFREMER Nantes-France pp.42-43 Equipe Merea, 1990. L’ elevage intensif du loup, Dicentrarchus labrax. Tec. Rapor. Chemin de Maguelone Palavas-France. Fabre-Domerque, B., 1905. Introduction a l'etude de la pisciculture marine, In ''Travail du Laboratoire de Zoolpgie Maritime de Concarneau''. Vuibert et Nony Ed. Paris, 205-243 FAO, 1991. Fiches FAO d'identification des especes. Zone de Peche 37. Medit. et M. noire Fırat, K. 1995. Levrek (D. Labrax) Larvalarında (0-45 gün) Hava Kesesi Oluşumu ve Larval Gelişim Üzerine Olan Etkileri. Doktora Tezi. E.Ü. Fen Bil. Ens. Freddi, A., 1985. Sea bass (Dicentrarchus labrax) and gilthead sea bream (Sparus aurata) larval rearing. FAO. Projet Regional Mediterraneen de Developpement de L’aquaculture, 62 pp. Jennings, S., Pawson, M. G., 1991. The Development of sea bass, Dicentrarchus labrax, eggs in relation to temperature. Journal of Marine Bilogie 71: 107 - 116. Johnson, D. W., Katavic, I., 1984. Mortality, Growth and Swim Blader Stress Syndrome of Sea Bass (Dicentrarchus labrax) Larvae Under Varied Environmental Conditions. Aquaculture 38(1984) 67-68. Johnson, D., Katavic,I., 1986. Survival and growth of sea bass larvae as influenced by temperature, salinity and delayed inital feeding. Aquaculture. 52 : 11-19. Kennedy, M., Fitzmaurice, P., 1972. The biology of the sea bass (Dicentrrachus labrax, in Irish waters. Journal of Marine Biological Association of the UK, 52, 557-597. Licas, D., 1988. Marine hatchery technology-Systems Reviews. In aquaculture Engineering Technologies for the Future. IchemE Symposium Series No: 111, pp. 65-76.EFCE Publication Series No: 66, Stirling, UK. Loy, A., Cataudella, S., Corti, M., 1996. Shape Changes During of the Sea Bass, (Dicentrarchus labrax L.) in Relation to Different Rearing Conditions. Envir. Biol. Fish. New York. Marino, G., Boglione, C., Finoia, M. G., Bronzi, P., Monaco, G., Bertolıni, B.& Cataudella, S. 1991. Effect of incubation temperature on embriyonic development and hatching of Dicentrarchus labrax (L.) eggs. Larvi ‘91-Fish and Crustacean Larviculture Symposium, EAS, 15 : 230 - 232. Özden, O., Güner, Y., Alpbaz, A. G., Altunok, M., 1998. Kıyı Ötesi Ağ Kafes Teknolojisi. E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Dergisi. Cilt:15 Sayı:1-2 Paperna, I., Colorni, A., Gordın, H., Kıssıl, G., 1977. Disease of Sparus aurata in Marine Culture at Elat. Aquaculture, 10: 195-213. Saka, Ş. 1995. Levrek (D. Labrax) Larva Yetiştirme Teknolojisinde Tuzluluk Değişimlerinin Üretime Etkileri. Doktora Tezi. E.Ü. Fen Bil. Ens. Saka, Ş., Fırat, K., Kamacı, O. 1999. The Development Of European Sea Bass (Dicentrarchus labrax L.) Eggs In Relation To Temperature. TÜBİTAK Türk Veteriner ve Hayvancılık Dergisi (Baskıda) Timmons, M.,B., Losordo, T.M., 1994. Aquaculture Water Resue Systems: Engineering Design and management. Elsevier Science B.V., New York Salvatorelli, F. B. G., Santulli, A., D’ Amelio, V., 1989. Otogenetic variation of same enzymes in Dicentrarchus labrax. Boll. Zool. 56 . 1 - 6. Uçal, O. 1985. Levrek ( Dicentrarchus labrax L. ) biyolojisi ve fingerling seviyesinde yetiştirilmesi. Doktora Tezi. E. Ü. Fen Bil. Ens. Uçal, O., Benli, H.A., 1993. Levrek balığı ve yetiştiriciliği. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Su Ürünleri, Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü. Bodrum. Seri A, Yayın No. 9, 72 s.

http://www.biyologlar.com/levrek-dicentrarchus-labrax-lin-1758-baliginin-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Elektrikli Yılan Balığı (Electrophorus electricus)

Bazısı denizde, bazısı tatlı sularda yaşayan yüzlerce tür elek­trikli balığın ortak yanı, geliştirdikleri savun­ma ve avlanma yöntemidir. Bu balıklar düş­manlarından korunmak ya da avlarını etkisiz duruma getirmek için vücutlarında ürettikleri elektrik akımına güvenirler. Kas ve sinir dokusundan oluşmuş özel organlarca üretilen bu elektrik akımı çoğu kez iğne batması gibi hafif bir etki yaratacak kadar zayıftır. Oysa bazı türler insanı bile sersemletebilecek, hatta tehlikeli biçimde çarpacak kadar güçlü bir elektrik akımı üretebilirler. Bu olay gerçek anlamda bir elektrik boşalması, yarattığı etki de elektrik akımının vücuda girmesinden kay­naklanan gerçek bir elektrik çarpmasıdır. Oysa çarpan balıklar denen başka bir grubun vücutta yarattığı batma, yanma ve ağrı duyu­mu elektrik akımından değil, bu balıkların yüzgeç ya da kuyruklarındaki dikenlerinden akıttıkları zehrin yakıcı etkisinden ileri gelir. Elektrikli balıkların en tanınmış üyesi, ger­çek yılanbalıklarıyla hiçbir akrabalığı olma­yan elektrikli yılanbalığıdır (Electrophorus electricus). Sazan balıklarıyla aynı takımdan olan bu tatlı su balığı 2,5 metreyi bulan ince uzun gövdesi ve pulsuz, kaygan derisiyle yılanbalıklarını andırır. Gövdenin yaklaşık beşte dördü, özellikle kuyruk bölümü elektrik organlarıyla kaplıdır. Güney Amerika'daki akarsu ve göllerde yaşayan bu balığın bir seferde ürettiği toplam elektrik gerilimi 500-600 volt düzeyindedir. Böyle bir elektrik boşalması da suyun sığ yerinden geçen bir atı ve üzerindeki biniciyi felç edebilir. Bu balık­ların ürettiği daha hafif elektrik dalgaları ise radar işlevi görerek bulanık sularda yollarını bulmalarına yardımcı olur. Elektrikli balıkların bir başka grubu da uyuşturanbalığı ya da torpilbalığı adıyla bili­nir. Bu balıkların yaklaşık 2 metre uzunluğun­daki en iri türü (Torpedo nobiliana) Atlas Okyanusu'nda yaşar ve zamanının büyük bölümünü deniz tabanındaki kumlara gömü­lerek geçirir. Başının iki yanında güçlü bir akım üretebilen elektrik organları vardır. Başın üstündeki artı kutup ile alttaki eksi kutup arasında akan bu elektrik boşalması oldukça güçlüdür. Bu etkiyle bir anda sersem­leyen balıklar ve öbür deniz canlıları uyuştu-ranbalığına yem olmaktan kurtulamazlar. Uyuşturanbalıkları normal olarak insanlara saldırmayan zararsız balıklardır. Ama sığ su­larda üstlerine basıldığı zaman, vücutlarında biriken elektriği bir anda boşaltır ve yetişkin bir insanı bile sersemletebilirler. Yavru ya da genç balıklar ancak bir el fenerinin ampulünü yakacak kadar zayıf elektrik akımı üretebilir­ken, büyük uyuşturanbalıklarının ürettiği akım neredeyse küçük bir elektrik motorunu çalıştırabilecek güçtedir. Afrika'nın bütün akarsu ve göllerinde, özellikle Nil Irmağı'nda çok sık rastlanan elektrikli yayınbalığı (Malapterurus electricus) da derisinin altındaki özel kas dokusundan elektrik üretir. En büyük örneklerinin uzun­luğu 1 metreyi, ağırlığı 20 kilogramı aşan bu balığın 450 voltluk elektrik boşalımı da insanı tehlikeli biçimde çarpabilir. Elektrikli balıkların vücudundaki elektrik boşalması sürekli değildir; biriken elektriği boşalttıktan sonra yeniden elektrik üretip depolayabilmeleri için aradan bir süre geçme­si gerekir.

http://www.biyologlar.com/elektrikli-yilan-baligi-electrophorus-electricus

Kirlenmiş Suda Bulunan Maddelerin Etkileri ve Toksikolojisi

Kirli sulara çeşitli kaynaklardan karışması muhtemel kirleticilerin türleri ve canlılara olan sınır konsantrasyonları belirtilmiştir. Oksijen eksikliğinin nedeni olarak kolay ayrışabilir organik maddeler Kolay ayrışan organik maddece zenginleşmiş sularda oksijen yetmezliği ortaya çıkabilir. Asimilasyonun yetersiz kalması halinde alglerde solunum ile oksijen azalmasına neden olurlar. Oksijenin suda çözünürlüğü ve suda yaşayan canlıların oksijen gereksinimi sıcaklığa bağlıdır. Sazan için en az 4 mg/l, alabalık için 10 mg/l O2 nin suda bulunması gereklidir. Oksidasyon zehirleri Oksidasyon zehirleri arasında klorun büyük pratik önemi vardır. İçme suyunun 5-25 mg Cl2/l ile klorlanması, suların kendiliğinden temizlenmesine olumsuz yönde etki eder. Algler klora karşı çok hassastırlar. Bu nedenle alglerle mücadelede klor kullanılır. 1.4 mg Cl2/l tatlı suda yaşayan birçok algler için öldürücüdür. Öldürücü doz balık yavruları için 0.05 mg Cl2/l , büyük balıklar (alabalık) için 0.1 mg Cl2/ l, sazan için 0.4 mg Cl2/l dir. Zehirli gazlar Amonyak: 18 °C de 1 l suda 554 g NH3 çözünür. İçme suyunun NH3 içeriği 0.05 mg/l den az olmalıdır. Sazanlar 2 mg/l ye, alabalıklar 0.8 mg/l ye tahammül edebilir. Hidrojen sülfür: Bu gaz suda çok iyi çözünür. Anaerobik şartlarda organik maddenin parçalanması sonucu oluşur. Kuvvetli bir solunum ve enzim zehiridir; pH yükseldikçe zehir etkisi azalır. Balıklar için zehirlilik sınırı 1 mg/l civarındadır (alabalıklar için 0.6 mg/l). SO2, Kükürt dioksit (sülfüroz asidi): Balıklar için zehirlilik sınırı 16 mg SO2/l civarındadır. Suda ayrıca HCI varsa bu sınır 0.5 mg SO2/l ye kadar düşer. Asitler ve bazlar Kirlenmiş sularda görülen en önemli mineral asitler HCI, H2SO4 ve HNO3 tür. Bunların zehir etkisi, neden oldukları pH değişikliğinden ve anyonlarından ileri gelir. Düşük pH derecelerinde diğer zehirli maddelerin de etkisi artar. Ayrıca asitler, sudaki karbonatlara etki ederek CO2 in açığa çıkmasına ve dolaylı olarak balıkların ölmesine neden olurlar. Balıklar için öldürücü pH 4.5-5 arasındadır (derelerde yaşayan alabalıklar için pH = 4.8). Sazanlar için bu pH değeri öldürücüdür. Bazlar olarak kirlenmiş sularda NaOH, KOH ve Ca (OH)2 bulunur. Bunların zararlı etkileri pH yükselmesinden ileri gelir. pH 9.2 den itibaren zararlı etki başlar. Sazanlar alkali pH’ ya çok az hassastır, pH 10.8 e dayanabilirler. Ağır metaller Çok küçük miktarlarda bile genellikle kuvvetli zehir etkisine sahip olan bu maddeler, kirlenmiş sularda metal, katyon, tuz ve kısmen anyon (örneğin kromat) şeklinde bulunurlar. Bunlar hem kirlenmiş suların kendiliğinden temizlenmesi engelleyebilir, hem de bu suların arıtılmamış veya arıtılmış halde sulamada kullanılmasını veya arıtma atıklarının gübre olarak kullanılmasını sınırlandırabilirler. Ağır metaller hücrelerde plasmanın sertleşmesine, şişme ve büzülmeye neden olur. Proteinleri de çöktürürler, bunun sonucu solunum intensitesi ve buna bağlı olarak oksijen tüketimi azalır. Mangan Mangan ve demir, ağır metaller arasında en zehirsiz metaller sayılırlar. Katyon olarak manganın zararlılık sınırı alabalık için 75 mg/l, sazanlar için 600 mg/l dir. Litrede 0.5 demir veya mangan içeren içme suları mürekkep tadında olur (veya mürekkep kokusu hissedilir). Nikel Bu metalin zararlılık sınırı balıklar için 1-5 mg/l, küçük su canlıları için ise 3-4 mg/l dir. 6 mg Ni /l dozu sudaki mikrobiyolojik olayları engeller. Krom Bu metal kirlenmiş sularda hem katyon, hemde anyon (kromat, bikromat veya kromik asit) olarak bulunabilir. Anyon şekli katyon şeklinden daha etkilidir. Balıklar için toksisite sınırı 28-80 mg Cr/l veya 15 mg/l kromat veya bikromat, içme suyunda sınır değeri olarak 0.05 mg Cr /l verilmektedir. Kurşun Kirlenmiş sulardaki Pb konsantrasyonu 0.1 mg/l den az ise suda yaşayan canlılar bundan pek etkilenmezler. Hassas balıklar için 0.1 - 0.2 mg Pb/ l toksisite sınırını teşkil eder (sert sularda bu sınır 1 mg Pb/l dir). İçme sularında en fazla 0.05 mg Pb/l bulunmaktadır. Demir Demir de mangan gibi göreceli olarak zehirsiz sayılmaktadır. Buna rağmen sulardaki yüksek demir konsantrasyonu mikrofloranın büyük ölçüde değişmesine neden olur. Demiroksit, demirhidroksit ve iki değerlikli demir bileşikleri fazla zararlı değildirler. Çeşitli demir bileşikleri sert olmayan sularda pH yı düşürmek suretiyle balıklara zehir etkisi yaparlar. Demirhidroksit balıkların solungaçlarını tıkayarak ölmelerine sebep olur. 1 mg Fe/l (sert sularda 30 mg Fe/l ) balıklar için zararlıdır. İçme sularında 0.5 mg Fe/l renk ve tatla anlaşılabilir. Çinko Belirli konsantrasyonlarda çinko sulardaki mikroflorayı olumsuz yönde etkiler. Balıklar için toksisite sınırı 0.3 mg/l (sert olmayan sularda 0.15 mg/l) dir. Bakır ve nikel, çinkonun zehir etkisini arttırırlar. İçme suyunda 5 mg/l zararsız sayılmaktadır. Bakır Bakır küçük canlılar için de yüksek derecede zehirlidir. Hafif alkali sularda hidroksit, çürüyen organik madde içeren sularda sülfür şeklinde çökelir. Bakır balıklar için kuvvetli bir zehirdir. Alabalıklar için toksite sınırı 0.14 mg Cu/l dir (Cu çözünen tuz olarak suda bulunuyorsa). Sert sularda zehir etkisi daha azdır. Suda çözünmüş halde bulunan diğer tuzlar bakırın zehir etkisini azaltır. 2.5 mg Cu/l yüksek su bitkilerine zarar vermez. İçme sularında en fazla 0.05 mg Cu/l bulunmaktadır. Civa Bu metal ve bileşikleri hem endüstriyel kaynaklardan hem de tohumlarda kullanılan ilaçlardan sulara karışırlar. Civa mikrofloraya kuvvetli zehir etkisi yapar. 100 mg Hg/l mikrobiyal aktivitenin durmasına neden olur. Balıklar için letalite (ölüm) sınırları 0.25 mg Hg/l (alabalık) ile 0.80 mg Hg/l (sazan) arasında bulunur. Civanın organizmada birikmesi mümkündür. Turna balıklarının içinde, yaşadıkları suya nazaran 3000 misli fazla Hg içerdikleri saptanmıştır. Federal Almanya’da müsaade edilen sınır değerler: İçme sularında maksimum 40 μg/l, taze balık etinde 0.5 -1.0 ppm'in altında. Ren Nehrin'de 0.01 - 0.05 μg /l düzeyinde bulunmaktadır. Nitrat ve nitritler Bu bileşikler sadece belirli ve dar bir alanda zehirli sayılabilirler. Balıklar ve diğer su hayvanları için nitratın toksisite sınırı 3-13 g/l, nitritin 20-30 mg/l dir. İçme suyunda en fazla 45 mg NO3/l bulunmalıdır. Daha yüksek değerler methemoglobin hastalığına neden olur (bilhassa çocuklarda). Fosfatlar Fosfor bileşikleri önemli bitki besin maddeleridirler. Su hayvanlarına olan etkileri, ancak suda fazla miktarda bulunup pH değerini veya suyun tampon sistemini değişikliğe uğrattığı zaman göze çarpar. Temizlik malzemelerinde (deterjan ve benzeri) bulunan polifosfatlar veya fosfor bileşikleri, suyun yüzey gerilimini değiştirerek (köpük teşekkülü) biyolojik olayları olumsuz yönde etkileyebilirler. Kompleks fosfatlar ayrıca suya sertlik veren maddeleri inaktif hale getirerek suyun sertliğini bir ölçüde giderebilirler ve bu suretle diğer bazı zehirli maddelerin etkisinin artmasına neden olabilirler; ayrıca ağır metalleri kompleks bağlama ile bağlayabilirler. Sularda kompleks fosfatlar kısa zamanda bitkilerce kolay alınabilen ortofosfata parçalanırlar. İçme suyunda 7 mg P2O5 / l (üst sınır) zararsızdır. Alıcı sularda fosfor artışının 4 nedeni vardır: • İnsan ve besin atıkları • Gübreler • Endüstri atıkları • Deterjanlar. Fosfatın tarımda, endüstri ve evlerde kullanımı son 10 yılda üstsel bir artış göstermiştir. Göllere besin (P) girdisi şu kaynaklardan olmaktadır: • 1/2’si tarımsal yüzey akış • 1/4’ü deterjanlar • 1/4’ü diğer kaynaklar Klorür, sülfat ve bor Federal Almanya’da yapılan araştırmalara göre yeraltı suları ve nehir sularında 40- 200 mg Cl- /l klorür saptanmıştır. Bu klorür iyonları topraktan drenaj suları ve ayrıca kentsel atık suları ile su kaynaklarına ulaşmaktadır. Federal Almanya’da yemek tuzları nedeni ile kullanılan ve büyük miktarda atık sularına intikal eden klorür miktarı yılda 200 000 ton Cl- olarak tahmin edilmektedir. Ayrıca endüstri atık suları ile nehirlere yaklaşık 2500 mg/l değerinde klorür ilave olmaktadır. Klorür ve sülfatın toksisitesi, yüksek konsantrasyonlarda ozmotik etkilerinden ileri gelmektedir. Genel olarak içme suyunda Cl- ve SO4-2 için 350 mg/l altındaki konsantrasyonlar zararsızdır. ABD de 250 mg/l üst limit olarak kabul edilmektedir. Tatlı su balıkları için toksik sınır 6000 mg/l Cl- dür . Sülfatlar sulama sularında klorürden daha az toksittirler. Kaliteli sularda konsantrasyon 192-336 mg/l düzeyindedir. İzin verilebilir maksimum değer 336-576 mg/l düzeyindedir. Bor, sularda borik asit (H3BO3) veya sodyum borat olarak bulunmaktadır. Boraksın toksik sınırı balıklar için 3-7 gB/l dir. Suların kendiliğinden temizlenmesi için gerekli mikrobiyal aktivite 10 g/l bor ile büyük ölçüde engellenir. 1-2 g/l borik asidin balıklara toksik olduğu belirtilmektedir. Sulama sularında 0.5 mg B/l den fazla konsantrasyonları bazı bitki türlerine zararlı olabilir. Orta ve dayanıklı tür bitkiler, sulama suyundaki 1-4 mg/l konsantrasyona dayanabilmektedirler. Drenaj sularındaki bor değeri 0.7 mg/l den fazla olmamalıdır. Siyanürler ve zehirli organik bileşikler Genel olarak siyanürün balıklar için toksisite sınırı 0.03-0.25 mg CN/l olarak verilmekte ise de bu, balık türü ve bileşik çeşidine bağlıdır. Örneğin tatlı su kefali için sodyum siyanat (NaOCN)'ın maksimum limiti 75 ppm dir. Buna karşılık alabalık için 0.05 ppm NaCN 24 saatte, 1 ppm ise 20 dakikada tamamen öldürücü olmaktadır. Su sıcaklığının artması ile zehir etkisi artmaktadır. İçme suyunda en fazla 0.05 mg CN- / l bulunmalıdır. Petrol ve Türevleri: Petrol su yüzeyinde ince bir film oluşturarak gaz alışverişini engeller. Sulardaki normal bakteri florası petrol ve türevlerince engellenir. Bu arada naften asitleri, fenoller ve merkaptan özellikle toksiktir. Merkaptanın balıklar için toksik dozu 0.6 -1.5; naften asitlerinin 1-5 mg/l dir. Benzinin toksisite sınırı 50 mg/l , benzenin 5-20 mg/l dir. Bazı literatüre göre toksisite sınırı normal benzinde 10- 260 mg/l, süper benzinde 40-100 mg/l dir. Fenoller Fenoller su mikroflorası tarafından parçalanabilirler. Konsantrasyon 200 mg/l yi geçince mikropların sayısında azalma görülür. Bazı su bitkileri de (Scirpus Lacustris) fenolleri parçalayabilirler. 1μg/l fenol suyun tadını ve 20μg/l fenol balık etinin tadını bozar. Balıklar için toksisite sınırı 6-7 mg/l fenol'dur. Poliklor- naftalinler ve bifeniller Bu bileşikler teknikte hidrolik yağlar, plastik endüstrisinde yumuşatıcı ve elektroteknikte izolasyon materyali olarak kullanılır klor içeriği arttıkça bu bileşikler katı bir yapı kazanırlar. Bunlar yağda eriyen ve DDT gibi hayvansal organizmalarda biriken bileşiklerdir. Bunlardan PCB (poliklor bifenil) hayvansal organizmalarda DDT den daha çok birikmiş bulunuyor. Bunların toksikolojisi henüz yeteri kadar araştırılmadığından bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bu bileşiklerin havada ve suda bulunan miktarları mikrogram düzeyini aşmamalıdır. Bunların organizmalarda birikmesi sadece ortamdan değil, aynı zamanda besin zinciri vasıtasıylada olmaktadır. Bilhassa PCB nin mikrobiyolojik parçalanması hakkında birşey bilinmemektedir. Deterjanlar Kirlenmiş sularda bulunan deterjanların büyük kısmı evlerden gelmektedir. Deterjanlar hidrofil ve hidrofob gruplar içeren organik bileşiklerdir. Çözünmeyen kalsiyum sabunları teşkil etmezler ve düşük pH derecelerinde hidrolize olmazlar. Deterjanların etki bakımından en aktif kısmı uzun bir zincir teşkil eden lipofil kısımdır; bu kısım protoplazmadaki; lipoidlerle reaksiyona girer. Balıklarda solungaç ve diğer organlarda kanama olur, ciğerlerde deterjanlar birikir. Ayrıca deterjanlar suda bulunan yağları emülsiyon haline getirerek organizmaya geçmesini kolaylaştırırlar. Balıklar için öldürücü doz 5-10 mg/l arasında bulunurken, (katyonik deterjanlarda 0.02-0.1 mg/l) 1.2-2 mg/l lik konsantrasyonlar sulardaki algleri yok etmeye yeterlidir. Deterjanın içerdiği yüzey aktif bileşiklerin yanısıra içindeki katkı maddelerinden Na-tripol fosfatlar çöl sularında aşırı su bitkisi gelişimine, verim azalmasına ve gölde yaşlanma sürecinin (ötrofikasyon) hızlanmasına neden olmaktadır. Bunun dışında deterjanlar, evsel ve endüstriyel atıksularla nehir, deniz ve göllere ulaşarak köpük oluştururlar. Köpükler su yüzeyini kaplayarak havalanmaya engel olurlar. • Kısa sürede ayrışma özelliğindeki LAB (Lineer Alkil Benzen) aktif maddeli deterjanlar ayrışma sırasında sudaki C=O’ni hızla tükettiğinden suda ani O2 eksikliği yaratabilir. • Sularda birleşme mg/l düzeyindeki deterjan (1-3 mg/l ABS (Alkil Benzen Sülfonat), 0,6-1,5 mg/l LAS (Lineer Alkil Sülfonat)) balıklara zararlı etki yapar. 0,1 mg/l deterjan aktif maddesi balık yumurtalarında anormalliğe neden olur. 1960’lı yılların başına kadar dünyada deterjan üretiminde aktif madde olarak petrol kökenli bir madde olan DDB (Dodesil Benzen) kullanılmıştır. Dallanmış zincirli bir yapısı olan alkil benzen sülfonat’ın biyolojik bozunabilirliğinin çok az ve yavaş olması nedeniyle, su ortamında, arıtım tesislerinde, yoğun köpük oluşumu ile suya O2 aktarımını engellediği, böylece hem su canlılarını, hem de suyun kendini arıtım özelliğine olumsuz etki yaptığı, saptanarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunun yerine 1964/65 yıllarında kolay ayrışabilen düz zincir yapılı alkil benzen süfonatlar kullanılmaya başlanmıştır. Ve tüm atıkların arıtıldıktan sonra çevreye verilmesi sıkı kontrole bağlanmıştır. 1982 yılında aktif maddelerin biyolojik bozunabilirliklerinin % 80’in üzerinde olması zorunluluğu getirilmiştir. • Çevre kirlenmesi yönünden deterjan ele alındığında en önemli neden deterjanların su ortamında ayrışma veya ayrışmama durumudur. • Ayrışma niteliği düşük, sert (DDB) deterjanlar yüzey sularından toprağa, kuyu ve kaynak sularına girmekte, düşük miktarlarda bile suyun koku ve tadını değiştirmekte ve içme suları ile insan bünyesine girmektedir. Pestisidler ve herbisidler Bu konuya toprak kirlenmesi bölümünde geniş yer verilecektir. Burada sadece suda ve içinde yaşayan canlılarda yapılan bazı gözlemler anlatılacaktır. Bu maddeler daha çok tarımsal alanlardan çıkan sularda, kültür topraklarından sızan sularda ve sebze-meyve işleyen fabrikaların kirlenmiş sularında bulunurlar. Uçaklarla yapılan tarımsal mücadele sonucunda da bu maddeler sulara karışabilirler. Pestisidlerden, klorlanmış hidrokarbonlar balıklar için son derece zehirlidirler. Organik fosfor bileşikleri balıklar için fazla zehirli değildir. Tanınmış pestisidlerin su faunasına olan zehirli etkilerine dayanılarak şu gruplama yapılmıştır. I. Çok zehirli maddeler: Suların yakınında kesinlikle kullanılmamaları ve artıklarının kesinlikle sulara karışmaması gerekir. Örnek: DDT emülsiyonu, azinphos, karbamatlar. II. Zehirli maddeler: İçinde balıkların yaşadığı sulardan uzak tutulmaları gerekir.Örnek: Lindan, Chlordan, Heptachlor, Parathion, Chlorthion, Diazinon, Malathion, Nikotin Preparatları, Perris, Rotenon, Pyrethrum, Karbolineum (meyve ağaçları) ve DDT (püskürtme ve toz şeklinde) III. Sığ sularda balıklar ve bunlara yem olan küçük canlılar için tehlikeli olabilecek maddeler: Trichlorphon, Demeton. IV. Normal dozda kullanıldığı zaman az zehirli olan maddeler (uzman kişilere danışılarak kullanılmaları gerekir): Kloratlar, Dalapon, Simazin, Paraquat.

http://www.biyologlar.com/kirlenmis-suda-bulunan-maddelerin-etkileri-ve-toksikolojisi

Fok (Phocidae) - Fok Türleri

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) Takım: Carnivora (Etçiller) Alt takım: Caniformia (Köpeğimsiler) Üst familya: Pinnipedia (Yüzgeçayaklılar) Familya: Phocidae - Fokgiller (Gray 1821) Foklar denizde yaşamaya çok iyi uyum sağlamış, yüzgeçayaklı, memeli hayvanlardır. Ayıbalığı olarak da anılan, ama suda yaşama­larının dışında balıklarla hiçbir ilgisi olmayan bu deniz memelilerinin 31 türü vardır. Özel­likle kuzey ve güney kutup denizlerinde dağılmış olan bu türler iki ayrı familyada toplanır: Gerçek ya da kulaksız foklar (Phoci-dae familyası) ve kulaklı foklar (Otariidae familyası). Bu iki familyanın üyeleri, dışkulaklarının ve yüzgeçayaklannın yapısındaki bazı farklı­lıklar dışında birbirlerine çok benzerler. Hep­si de çok iyi yüzücü ve dalıcı hayvanlardır. Suya daldıklarında kalp atışları yavaşladığı için enerji gereksinimleri azalır; böylece akci­ğerlerine doldurdukları havayla daha uzun süre yetinerek dakikalarca suyun altında kala­bilirler. Hatta, yaklaşık 10 dakikada bir yüze­ye çıkıp soluk almak koşuluyla suyun altında uyuyabilirler. Ama, yavrulamak için kıyıya çıkmak zorunda olduklarından, öbür deniz memelileri (balina ve yunuslar) gibi bütün yaşamlarını suda geçiremezler. Fokların mekik biçimindeki gövdeleri ve yüzgece dönüşmüş olan ayakları yüzmelerine yardımcı olur. Ayrıca, türlerin çoğu soğuk denizlerde yaşadığından, derilerinin altında vücutlarını sıcak tutan bir yağ katmanı vardır. Bununla birlikte türlerden bazıları ılık deniz­lere de uyum sağlamıştır. Foklar özellikle kalamar, ahtapot, balık ve kabuklularla bes­lenen etçil hayvanlardır. Yumuşak bakışlı iri ve güzel gözleriyle köpekleri andıran bu sevim­li hayvanlar, başlan suyun üstünde yüzerlerken uzaktan insanlarla bile karıştırılabilir. Gerçek Foklar Bu 18 fok türünü kulaklı foklardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, başlarının iki ya­nında çıkıntılı kulakkepçelerinin, yani dışku­laklarının olmamasıdır. Bu yüzden bu grupta­ki hayvanların bir adı da kulaksız foklardır. Yüzgeçayaklannın yapısı da kulaklı fokların-kinden oldukça farklıdır. Ön üyeleri kısa olan gerçek foklar, arka üyeleri öne doğru bükülmediği için karada ancak güçlükle ve sürüne­rek yürüyebilirler. Buna karşılık, karada işe yaramayan bu arka üyeleri denizde çok usta bir yüzücü olmalarını sağlar. Boz fokun (Halichoerus grypus) erkeği yaklaşık 3 metre uzunluğunda ve 300 kg ağırlığındadır. Dişinin ağırlığı bunun yarısını bile bulmaz. Başları iri, geniş ve basık, burunları uzun olan boz fokların derisi genel­likle boz üstüne kara beneklidir. Nevvfoundland kıyılarında, Britanya Adaları çevresinde ve Baltık Denizi'nde üreyen bu hayvanların yeni doğmuş yavruları yün gibi yumuşacık, beyaz bir kürkle kaplıdır. Yaklaşık üç hafta sonra bu beyaz tüyler dökülür ve erişkinlerin rengini alan yavrular kendi başlarına denize dönerler. Derisi boz üstüne kara benekli olan körfez foku (Phoca vitulina) bütün kuzey yarıkürede en yaygın fok türüdür. Balık, kalamar ve kabuklularla beslenen bu hayvanlar o kadar çok balık yerler ki, bazı yörelerde balıkçılar için büyük bir sorun haline gelirler. Antarktika'da yaşayan pars fokunun (Hyd-rurga leptonyx) derisi, üzerindeki beneklerin deseniyle tıpkı bir pars (leopar) derisini andı­rır. Dişisi erkeğinden daha iridir ve uzunluğu 3,5 metreyi aşabilir. Öbür fokların yavruları ve penguenler gibi sıcakkanlı hayvanları da yediği saptanmış olan tek fok türü budur. Gene Antarktika'da yaşayan ve Güney Kutbu çevresinin en yaygın türü olan Weddell foku­nun (Leptonychotes vveddelli) derisi lekeli boz renkte, suratı da buldog köpeği gibi yassı ve basıktır. Karadeniz'de, Akdeniz'de ve Kanarya Adaları çevresinde yaşayan keşiş fokları ılı­man denizlere uyum sağlamış türlerdir. Bu gruptan olan Akdeniz foku (Monachus mo-nachus) Türkiye çevresindeki denizlerde de görülebilen tek fok türüdür. Uzunluğu 2-3 metre, derisi koyu kahverengi olan bu foklar bir zamanlar Akdeniz kıyısındaki ıssız kum­sallarda kalabalık koloniler halinde ürerlerdi. Yoğunlaşan plaj turizminin ve deniz kirliliği­nin etkisiyle sayıları iyice azaldı. Bugün Tür­kiye'nin ve öbür Akdeniz ülkelerinin kıyıla­rındaki bazı yörelerde küçük koloniler halin­de varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bütün foklar içinde en irileri, morstan bile büyük olan fil foklarıdır (Mirounga cinsi). Adını kocaman gövdesinden ve hareketli uzun burnundan alan fil fokunun erkeği 6,5 metre uzunluğunda ve yaklaşık 3 ton ağırlı­ğındadır. Denizfili de denen bu türler daha çok Antarktika çevresindeki ıssız adalarda yaşarlar. Bu hayvanların kuzey yarıküredeki alttürlerinin ise soyu tükenmek üzeredir; California açıklarındaki yerleşilmemiş adalarda kuzey fil foklarının tek tük örneklerine rast­lanır. Çizgili fok (Histriophoca fasciata) Büyük Okyanus'un kuzeyinde ve Bering Denizi'nde yaşar. Erkeğinin uzunluğu 2 metreyi bile bulmayan bu fokun koyu kahverengi derisi, açık sarı renkte enli çizgilerle bezenmiştir. Kuzey Kutbu'ndaki Eskimolar, derisine çok değer verdikleri bu fokları avlamak için buz­daki küçük deliklerin başında bazen saatlerce beklerler. Hayvan soluk almak için başını delikten çıkardığında da mızraklayarak öldü­rürler. Kutuplarda çizgili fokun hem eti yenir, hem de derisinden kayak (Eskimo kayığı) ve giysi yapılır. Ayrıca derialtı yağlarını yemek ve lamba yağı, kas kirişlerini de iplik yerine kullanırlar. Halkalı fokun (Pusa hispida ya da Phoca hispida) boz renkli gövdesi, soluk renkli halka desenleriyle bezelidir. Yaklaşık 1,5 metre uzunluğundaki bu hayvan daha çok deniz kabuklularıyla beslenir. Antarktika'daki yü­zen buz kütleleri arasında yaşayan yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) da, adı­nın çağrıştırdığı gibi yengeçleri değil, küçük deniz kabuklularını yeğler. Uzunluğu 2,5 metreyi bulan bu ince yapılı fokun en sevdiğiyiyecek, sivri dişlerinin arasından süzerek topladığı kril denen küçük kabuklulardır. Balonlu fok (Cystophora cristata) da Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde ve Kuzey Buz De­nizi açıklarında yaşayan ilginç bir fok türüdür. Adını burnunun üstündeki balon gibi şişkin­likten alan bu hayvanın soyu aşırı avlanma nedeniyle tükenmek üzeredir. En çok balık yiyerek beslenen balonlu foklar, genellikle Grönland fokuyla (Pagophilus groenlandicus ya da Phoca groenlandicus) birlikte karma sürüler halinde dolaşırlar. Grönland foku da soyunun tükenmemesi için son yıllarda koru­ma altına alınmıştır. Çünkü bu hayvanların yeni doğmuş yavrularının yumuşacık beyaz postu kürk ticaretinde çok değerlidir. Bu yüzden, büyüdükçe değeri düşen bu kürk uğruna on binlerce yavru daha iki haftalık olmadan sopalarla öldürülmüştür. Sakallı fok (Erignathus barbatus), çenesindeki çalı gibi sert tüylü sakalları ve dikdörtgen biçimindeki yüzgeçayaklarıyla tanınır. Çok iyi dalıcı olan bu hayvan, midye gibi dipte yaşayan kabuklu yumuşakçalarla beslenir. Derisi ve eti için Eskimolar'ın çok avladıkları türlerden biridir. Kulaklı Foklar Gerçek foklardan ayrı bir familya oluşturan 13 fok türü küçük kulakkepçeleriyle kolayca ayırt edilir. Bunlar karada çok hareketli hayvanlardır; gerçek foklarınkinden farklı olarak öne doğru bükülebilen arka üyeleriyle karada rahatça yürür, hatta kayalara bile hızla tırmanabilirler. Denizde asıl yüzgeç görevini ise yana doğru kaymış olan ön üyeleri üstlenir. Bu grubun en tanınmış üyele­ri, beş türü olan denizaslanlarıdır.California denizaslanı (Zalophus california) nus) gösteri yapmak üzere kolayca eğitilebildiği için, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde insanların ilgiyle izledikleri foklar hep bu türdendir. Bu hayvanlar lastik gibi esnek gövdeleriyle geriye doğru bükülüp kıvrılarak karada ve denizde ilginç gösteriler yaparlar. California, Galâpagos Adaları ve Japonya'nın Büyük Okyanus kıyıları gibi doğal yaşama alanlarında temel besinleri mürekkepbalığı ve kalamardır. Ama insan eliyle bakıldıklarında balık yemeye de alışır ve kendilerine atılan balıkları havada yakalamayı öğrenirler. Cali­fornia denizaslanının erkeği 2,5 metre uzunlu­ğunda ve dişisinden çok daha iridir. Erkeğin ve dişinin asıl rengi soluk kahverengi olduğu halde, ıslandıkları zaman derileri parlak kara bir renk alır. Denizaslanlarının öbür türleri de Avustralya çevresindeki denizlerde, Büyük Okyanus'ta ve Bering Denizi'nde yaşar. Kulaklı fokların avlanmasının asıl nedeni, kürklerinin altındaki iç örtü kıllarının çok değerli olmasıdır. Kestane rengindeki bu yu­muşak kürk yalnız denizaslanlarında bulun­maz. Kulaklı kuzey fokunun (Callorhinus ursinus) 3 metre uzunluğundaki erkekleri koyu kahverengi gövdeleri ve boz renkli yeleleriyle tanınır. Dişiler erkeklerin yarısı büyüklüğünde, daha açık renkli ve yelesizdir. Bering Denizi'ndeki bazı adalarda üreyen, ama yılın en az yarısını Büyük Okyanus sularında dolaşarak geçiren bu foklar kışın güneye göç ederek California açıklarına ka­dar inerler. Üreme bölgelerine mayıs başlarında önce erkekler gelir ve her biri kendisi için kumsal­da bir üreme alanı seçer. Ağustosta üreme dönemi bitip yeniden denize açılıncaya kadar hiçbir şey yemez, su içmez ve yerlerinden ayrılmazlar. Çünkü haziranda kıyıya çıkacak olan dişilerini ve üreme alanlarını korumak için öbür erkeklerle kıyasıya dövüşmeleri gerekir. Bu yüzden, dövüşmek dışında hiçbir şeye ayıracak zamanları yoktur. Bir zamanlar Bering Denizi'nde ve Büyük Okyanus'un güneyindeki ıssız adalarda kulak­lı fokların oluşturduğu büyük koloniler vardı. Ama bu hayvanlar o kadar çok avlandı ve öldürüldü ki birkaç kez tümüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Günümüz­de fok avcılığı çok sıkı biçimde denetlenmek­te ve türlerin üreme bölgelerinde rahatsız edilmeden yavrulayabilmesi için gerekli ön­lemler alınmaktadır. Özellikleri Ölçüleri Yüzgeçayaklılar üst familyasının en büyük ve en küçük türleri fokgiller familyasına aitdir. Fokgillerin ortalama ölçüleri morslar ve denizaslanıgillerden küçüktür. En küçükleri baykal gölü foku ve kıvrak fok, 110-140 cm uzunluğa ve 50 kg'dan biraz fazla bir ağırlığa ulaşırlar. Büyüklük rekorunu 6,5 metre uzunluğa ve 4 ton ağırlığa kadar varan deniz fili tutmaktadır. Denizaslanıgillerden farklı olarak, fokgillerde çoğunlukla dişi ve erkek türler aynı büyüklükte, bazen dişiler biraz daha büyük olurlar. Sadece deniz fillerinde erkekler dişilerden çok daha büyük olurlar. Yüzgeçleri Ilerleme yöntemleri başlığı altında da açıkladığımız gibi fokgillerin ön yüzgeçleri denizaslanıgillerde olduğundan küçüktür. Parmaklarında güçlü tırnakları vardır. Bu tırnakları ile yere tutunur, ya da karın içine mağaralar kazarlar. Sadece bazı antarktik türlerde tırnaklar gerilemişdir. Arka yüzgeçlerinde en dışta kalan parmak en uzunudur. Arka yüzgeçlerindede tırnaklari vardır, ama bu tırnakları kullanmazlar. Güney yarıkürenin çoğu türlerinde bu arka yüzgeç tırnakları yok olmuşdur Iskelet ve kas yapıları Fokgillerde en güçlü kasların toplandığı bölge, irikulaklıgillerde olduğu gibi omuzlarında değil, kalçalarındadır. Musculus longissimus dorsi ve Musculus iliocostalis kasları en iyi gelişmiş kaslarıdır. Fokgillerin dış görünüşlerine bakıldığında boyunları yokmuş ve kafaları doğrudan vucutlarının üstünde oturuyor gibi görünürler, ama bütün memelilerde olduğu gibi onlarında boyunlarında yedi eklem bulunur. Boyunlarında güçlü kasları vardır. Yüzerken kafalarını eğik tutarlar, ama avlarını yakalarken hemen kafalarını dikerler. İlerleme yöntemleri Fokgillerin denizaslanıgiller arasındaki diğer mühim bir farkları, ilerleme gücünü öne değil arkaya aktarmış olmalarıdır. Denizaslanıgiller suyun içinde bir pengüen gibi güçlü ön yüzgeçleriyle ilerlerken, fokgiller yüzerken çok daha zayıf olan ön yüzgeçlerini hızı kesmesinler diye vucutlarına dayar ve pek kullanmazlar. Fokgiller yüzmek için arka yüzgeçlerinin parmaklarını gerip onları daha geniş yaparlar ve onların gücü ile ilerlerler. Böylece fokgillerin suda yaşamaya, denizaslanıgillerden daha iyi ayak uydurmuş olduklarını söyliyebiliriz. Çünkü suda işlerine yaramayan ön yüzgeçleri zayıflamışdır. Bu yüzden karada hareket etmek onlar için irikulaklıgillerde olduğundan daha zordur. Fokgiller karada karınları üzerinde sürünerek ilerler. Bu yorucu ilerleme yönteminden dolayı bazen sağa ya da sola doğru ilerlemek için o yana doğru yuvarlanırlar. Karlı ve buzlu bir ortamda kayabildikleri için daha rahat ilerlerler. Eskiden denizaslanıgillerin fokgillerden daha ilkel bir familya oldukları düşünülmüşdür. Modern bilimde ama böyle bir fikirden kaçınılır, çünkü iki familyanında bulunan en eski kalıntıları aşağı yukarı aynı yaşlardadır. Yaşam şekilleri Fokgiller, denizaslanıgiller gibi büyük koloniler oluşturmazlar. Sadece deniz fillerinde, bir erkek diğer erkeklerle dövüştükten sonra iyi kolladığı bir harem oluşturur. Çoğu fokgiller yalnız ya da küçük topluluklar içinde yaşarlar. Beslenme Çoğu fokgiller balık ve diğer deniz hayvanları ile beslenirler. Bazıları bir tür besin üzerinde uzmanlaşmışlardır; örneğin yengeç yiyen fok'un yaşam şekli ve hatta çene yapısı güney kutpu yengeçleri ile beslenmeye ayak uydurmuşdur. Deniz parsı ise tam bir yırtıcı hayvandır, pengüenler ve diğer fok türlerini avlar. Katil balina ve köpekbalıklarının yanında, güney kutpu denizinin en başarılı avcılarından biridir. Sınıflandırma Fokgiller familyasını sınıflandırmanın en mantıkli yolu, güney yarıkürenin türlerini Monachinae, ve kuzey yarıkürenin türlerini Phocinae olarak ayırmakdır. McKenna & Bell'e göre sınıflandırma (ancak oymaklar alt familyaya, alt oymaklar ise oymağa çevrilmişlerdir): Alt familya: Monachinae Oymak: Monachini Cins: Monachus Akdeniz foku (Monachus monachus) Havaii foku (Monachus schauinslandi) Karibik foku (Monachus tropicalis) Cins; Deniz fili (Mirounga) Kuzey deniz fili (Mirounga angustirostris) Güney deniz fili (Mirounga leonina) Oymak: Lobodontini Cins: Ommatophoca At foku (Ommatophoca rossii) Cins: Lobodon Yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) Cins: Hydrurga Leopar foku (Hydrurga leptonyx) Cins: Leptonychotes Vedel foku (Leptonychotes weddellii) Alt familya: Phocinae Cins: Cystophora Balonlu fok (Cystophora cristata) Cins: Erignathus Sakallı fok (Erignathus barbatus) Cins: Asıl foklar (Phoca) Semer foku (Phoca groenlandica) Şeritli fok (Phoca fasciata) Kıvrak fok (Phoca hispida) Hazar denizi foku (Phoca caspica) Baykal gölü foku (Phoca sibirica) Larga foku (Phoca largha) Bayağı fok (Phoca vitulina) Cins: Halichoerus Gri fok (Halichoerus grypus) 1996 da Bininda-Emonds ve Russell fokgiller üzerinde kladistik bir analiz yapmaya çalışmışlardır. Kafatasları, çeneleri ve yüzgeçlerin özelliklerini incelemişlerdir. Bu incemeler Monachinae ve Phocinae'nin gerçekten iki ayrı monofiletik takson olduğu hakkında kanıtlar getirmişdir. Ancak büyük ihtimalle Phoca cinsi parafiletik'dir, ve Monachinae'nin yukarıda gösterilen oymağa konulmasıda doğru değil gibi gözükmektedir. Bu yapılan araştırmada birden fazla kladiogramlar ortaya konulmuşdur. MsxLabs & TemelBritannica

http://www.biyologlar.com/fok-phocidae-fok-turleri

Simbiyoz nedir? Evrimsel açıdan bir önemi var mıdır?

Simbiyoz veya simbiyozis, “ortak yaşama” anlamındadır. Birden fazla canlı türünün, belirli koşullar altında bir arada yaşaması, simbiyozis olarak tanımlanır. Bir arada yaşayan bu türler, birbirlerinin varlığından yarar sağlarlar. Simbiyozis çeşitleri, 3 ana başlık altında toplanır: 1. Kommensalizm: Birlikte yaşayan iki türden birisi bu birlikten yarar sağlarken, diğerinin herhangi bir kazancı veya zararı yoktur. Bu birliktelikte türler birbirlerinden ayrı da yaşayabilirler. Buna en güzel örnek, köpekbalıklarının üzerinde yaşayan küçük balıklardır. Bu küçük balıklar köpekbalığının artıklarıyla yaşarken, köpekbalığı bu durumdan herhangi bir zarar görmez. 2. Protokooperasyon: Birlikte yaşayan her iki tür de bu birlikten fayda sağlar. Ancak bir önceki tip gibi bu birlikte de, türler ayrı ayrı yaşamaya devam edebilir. En klasik örnek, bir tür deniz yengeci (Pagurus) ile deniz gülünün (Actinia) ortaklığıdır. Burada yengeç, deniz gülünün yakıcı tentakülleri ile kendisine koruma sağlarken, deniz gülü de yengecin yakaladığı besinlerden faydalanır ve onunla birlikte hareket ederek yayılım yeteneğini arttırmış olur. 3. Mutualizm: Bir önceki tipten, bir arada yaşayan türlerin birbirlerine tamamen bağımlı oluşları ile ayrılır. Bağırsaklarımızda yaşayan simbiyont bakteriler, selülozu sindirerek ve vücudumuz için gerekli olan bazı vitaminleri sentezleyerek bize yarar sağlarlar. Bizler de onlara uygun ve korunaklı bir yaşama alanı sağlamış oluruz. Bu bakteriler olmaksızın selüloz sindirimin gerçekleştiremeyiz, onlar da vücudumuz dışında yaşamlarını sürdüremezler. Çiçeklerden polen sağlayan böceklerin tozlaşmaya yardımcı olması da, yine bir mutualizm örneğidir. Simbiyozis tiplerinde, ileri derecede uyum görülür. Türlerin yapılarında, dış görünüşlerinde ve davranışlarında, büyük değişiklikler ortaya çıkar. Yine simbiyozis sayesinde, birçok tür hayatta kalma şansını ve başarısını yükseltmiş olur. Bu da, seçilim hızını ve bu türlerin doğal seçilimdeki şansını artırır. Birlikte yaşayan türlerden birisi, bu birliktelikten zarar görüyorsa, bu durum da “parazitizm” olarak adlandırılır. Deniz Candaş

http://www.biyologlar.com/simbiyoz-nedir-evrimsel-acidan-bir-onemi-var-midir

Vitamin Nedir?

Vitaminler, sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan organik bileşiklerdir. Vitamin Latince yaşam anlamına gelen “vita” sözcüğünden kaynaklanır. Vitaminler yağda ve suda eriyenler olarak iki gruba ayrılır .Vitaminler, vücutta metabolik olayların normal bir şekilde meydana gelmesi ve sağlıklı durumun sürdürülmesi için gerekli olan ve besinler içinde ufak miktarlarda alınan maddelerdir. Vitaminler iki grupta toplanır : Suda çözünen vitaminler: C ve B grubu vitaminleri (B1, B6 gibi) Yağda çözünen vitaminler: A, D, E, K vitaminleri A vitamini Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır(alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz , kseroftalmi(göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates D vitamini İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar . Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor Yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir.. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur… Bulunduğu Yiyecekler:Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta K vitamini Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir. Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek B1 vitamini Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt B2 vitamini Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek B3 vitamini Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma B5 vitamini Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler B6 vitamini Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler B11 vitamini Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz B12 vitamini Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta C vitamini Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye Sağlıklı yaşam için hangi besinler gereklidir? Besinlerin dört ana öğesi olan proteinler, yağlar, karbonhidratlar ve yemek tuzu gibi makro besleyiciler saf olarak alındıklarında, yeterli miktarlarda vücuda girseler bile, sağlıklı durumun sürdürülmesini sağlayamazlar. Bunlarla birlikte vitaminlerin ve demir, çinko, bakır, iyod, krom, magnezyum, manganez, molibden, vanadyum, ve silisyum gibi esansiyel minerallerin de alınması gereklidir. Vücudumuz için gerekli olan vitaminlerin tümünü besinlerden alabilir miyiz? Evet. Karbonhidrat, protein ve yağ gibi ana besin öğelerini yeterli miktarda içeren besinlerle yapılan dengeli beslenme, bazı özel durumlar hariç vücudun günlük gereksinimine yetecek kadar vitamin sağlar. Ancak, günlük beslenmeniz sebzemeyve, hububat, süt ürünleri, et-yumurta gibi protein açısından zengin besinlerden herhangi birini içermiyor ya da az miktarda içeriyorsa, ihtiyacınız olan vitaminlerin tümünü besinlerden sağlanamayacağından vitamin takviyesi gerekir. Besinler beklediğinde vitamin kaybına uğrarlar mı? Besinler pişirme, saklama ve ısıtma sırasında vitamin kaybına uğrayabilirler. Besinler içindeki yağda çözünen vitaminler ısı hava ve ışıktan pek etkilenmezler. Tıamin (B1 vitamini), folik asid, pantotenik asid (B5 vitamini) ve özellikle askorbik asit (C vitamini) gibi suda çözünen vitaminler ise, besin maddelerinin kaynatma ve kızartılmaları sırasında kısmen parçalanırlar. Yemek suyunun atılması da, besinler içindeki suda-çözünen bir kısım vitaminlerin yitirilmesine neden olur.

http://www.biyologlar.com/vitamin-nedir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0