Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 51 kayıt bulundu.

Balıklarda Üreme

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme

BİYOLOJİK DOZİMETRİ VE İLGİLİ GELİŞMELER

Radyasyonun Biyolojik Etkileri Radyasyonun organizmaya olan etkileri akut ve kronik şekilde olmaktadır. Akut etkiler insanda radyasyona maruz kalındıktan kısa bir süre sonra klinik bulgular ile ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar merkezi sinir sistemi (100 Sv ve üzeri), gastrointestinal (10-100 Sv) ve hemato­poietik (2-10 Sv) sendromlardır. Sendromların ortaya çıkışı absorbe edilen dozla ilişkilidir.4 Bu sendromlar bir süre sonra bireyi ölüme götürür. Radyasyonun kronik etkileri ise hücrenin ölümüne yol açmayan ancak genetik materyallerinde onarılamayan bozukluklara neden olan olaylar sonucunda ortaya çıkarlar. Kanser yapı­cı etkisi, genetik etkisi ve ömür kısaltıcı etkisi bunlara örnektir. Canlıların somatik ve genetik özellikleri kromozomlarda taşındığı için radyasyonun kromozomlarda meydana getirdiği zararlı etkiler günümüzde ve gelecekte toplum sağlığı açısından oldukça önemlidir. Dozimetri Çeşitleri ve Biyolojik Dozimetri Toplu halde veya bireysel olarak radyasyona maruz kalan bireylerin absorbe ettikleri radyasyon dozu; fiziksel veya biyolojik yöntemlerden biri ile yada her ikisiyle birlikte belirlenebilir. Bu işlem dozimetri olarak adlandırılır. Meslekleri gereği radyasyonla çalışanların fiziksel dozimetri çeşidi olan Film, Cep ve Termolüminesan dozimetrilerden birini taşımaları gerekir. Ancak fiziksel dozimetrenin vücut üzerindeki konumu nedeni ile yetersiz kalması, büyük kitlelerin zarar gördüğü toplumsal radyasyon kazalarında ise bireylerde fiziksel dozimetrenin bulunamaması ve biyolojik çeşitlilik nedeniyle kişilerin radyo duyarlılığının farklı olması biyolojik dozimetriye üstünlük sağlamakta bu nedenle de fiziksel ölçümlerin biyolojik metotlarla desteklenmesi gerekmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) radyasyon kazası durumlarında, fiziksel dozimetri ile birlikte biyolojik dozimetrinin de absorbe edilmiş dozun belirlenmesinde bağımsız olarak kullanılmasını önermiştir. Şekil 1’de dozimetri çeşitleri özetlenmiştir. Biyolojik dozimetri, genel anlamı ile kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozunun biyolojik indikatörler (belirleyiciler) kullanılarak ortaya çıkarılmasına denir. Biyolojik Dozimetri için ideal koşullar; 1-Dozları tahmin etmek için seçilen etkiler iyonizan radyasyonlara özgü olmalı (dientrik aberasyonları gibi), 2-Radyasyona maruz kalma sonucu oluşan etki kalıcı olmalı, eğer kalıcı değilse zamana bağlı olarak oluşan değişiklikler bilinmeli, 3-Oluşturulan kontrol doz-cevap eğrilerinde dozların aralığı mesleki ışınlamalarda olduğu gibi çok küçük dozları ve kaza durumlarında olduğu gibi birkaç Gy’e varan dozları da içermeli, 4-Farklı radyasyon kalitelerinde uygulanabilmeli (Co, X-ışını, nötron v.b), 5-Biyolojik materyal kolay elde edilebilmeli (kan gibi), 6-Ölçümler kolay ve hızlı olmalı kısa sürede sonuç elde edilmeli, 7-Kronik ve homojen olmayan ışınlamalara da uygun olmalı. Yukarıdaki özellikleri taşıyan ideal bir biyolojik dozimetri yöntemi bilinmemektedir. Fakat, insan periferal kanından lenfosit kültüründen kromozom analizinin yapılması bugün için bilinen en iyi biyolojik dozimetri yöntemidir. Biyolojik dozimetri çeşitlerinden olan kromozom dozimetrisi (sitogenetik dozimetri), kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozu ile insan lenfositlerinde oluşan kromozom aberasyonları arasındaki kantitatif ilişki esasına dayanır. İyonizan radyasyonların kromozomlarda oluşturdukları hasar 20.yy başlarından beri bilinmektedir. İlk olarak X-ışınlarının Drosophila'da kromozom aberasyonu oluşturduğunun bulunması ve takip eden yıllarda araştırıcıların yaptıkları çalışmalar sonucunda ilk olarak 1962 yılında kromozom aberasyonları, radyasyona maruz kalan bireylerde absorbe edilen radyasyon miktarını tespit etmek için kullanılmıştır. Kromozom aberasyonlarının absorbe radyasyon dozunun belirlenmesinde kantitatif biyolojik indikatör olarak kullanılmasından bu yana radyasyon kazaları sonunda absorbe edilmiş olan doz tayininde standartlaşmış bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Radyasyonun canlılarda oluşturduğu etkileri değerlendirmek için başka biyolojik indikatör sistemler de geliştirilmiştir. Elekton spin rezonans, Biyokimyasal indikatörler (kıl, tükürük, saç, sperm vs), Retikülosit sayımı, Mutasyon noktalarının analizi, Monoklonal antibodyler vs. Bu tür sistemlerin çoğu örnek almadaki güçlükler, hücrelerin asenkron popülasyon (hücre siklusunun farklı evrelerinde) şeklinde bulunması ve hücrelerin yaşam sürelerinin kısa olması, yöntemin belli dozlarda etkili olması ve bazen de ışınlanma süresinin önemi nedeniyle dozimetri amacıyla rutin olarak kullanılamazlar. Biyolojik Dozimetri Amacıyla Kullanılan Kromozom Aberasyonları Unstabil (kalıcı olmayan) asimetrik kromozom aberasyonlarından olan disentrik aberasyonlar ve eşdeğerleri (trisentrik ve sentrik halka) absorbe radyasyon dozunun indikatörü olarak diğer aberasyonlara göre daha çok güvenilirdirler. Çünkü disentrik kromozom aberasyonları radyasyona özgüdürler yalnızca özel birkaç radiomimetik kimyasal (bleomisin, endoksan vs) tarafından oluşturulabilir. Doğal görülme sıklıkları (back-ground) düşüktür (1/2000) ve kolay belirlenirler. Bazı araştırıcılar doz tahminlerinde disentrik eşdeğeri kabul edilen sentrik halka (ring) kromozomları da disentriklerle birlikte kullanmaktadırlar. Sentrik halka oluşumu unstabil kromozomlarının oluşum yüzdesi içinde %5-10 civarında olduğundan doz hesaplamalarında kullanılmamaları önemli bir kayıp değildir. Serbest asentrikler, disentrik, trisentrik ve sentrik halka gibi kromozom aberasyonlarına eşlik etmez ve onlardan bağımsız olarak bulunurlar. Bu aberasyonlar radyasyon dışıetkenlerle de oluşturulabildikleri için tek başına doz tahmininde kullanılmamaktadırlar. Disentrik, trisentrik ve sentrik halka kromozom aberasyonlarının oluşumu Şekil 2’de şematize edilmiştir. Translokasyon olarak adlandırılan iki kro­mozom arasındaki simetrik değişimler de son yıllarda geliştirilen floresan boyama teknikleri (fluorescens in situ hybridisation; FISH) sayesinde biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmaktadır. Kromatid tipi kırıklar büyük oranda kimyasal ajanlar tarafından oluşturulduğundan biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmamaktadır. Son yıllarda yine insan periferal lenfositleri kullanılarak absorbe edilen radyasyon dozunun belirlenmesi amacıyla Mikronukleus testi çalışmaları yapılmaktadır. Mikronukleuslar sitoplazma içinde ana nukleusun dışında fakat nukleus ile şekil, yapı ve boyanma özellikleri bakımından aynı olan küçük küresel yapılardır. Radyasyona maruz kalmış lenfositlerde hasar gören kromozomlar ve onların asentrik parçaları veya mitotik iğdeki hatalar sonucu kromozomun tamamının kutuplara çekilememesi sonucu oluşurlar. Şekil 3 A’da bölünmekte olan binukleat bir hücrede kutuplara çekilemeyen bütün bir kromozom ve asentrik fragmentten mikronukleus, B’de ise yine binukleat bir hücrede disentrik köprüden nukleoplazmik köprü ve mikronukleus oluşumu şematize edilmiştir. Binukleat hücrelerdeki hücre başına düşen mikronukleus sıklığının mononukleat hücrelerdekinin iki kat olması nemlidir. Kromozom aberasyonlarının doğal oluşum sıklığı konusunda, farklı populasyonlar ile yapılan araştırmalarda özellikle disentrik sıklığında farklılıklar gözlenmiştir. Doğal disentrik oluşum sıklığının farklı bulunması, laboratuva koşulları, sayıcı ve değerlendiriciler arasındaki farklılıklar nedeniyle her biyolojik dozimetri laboratuarının kendi koşullarında, çeşitli radyasyon kalitelerinde ve farklı radyasyon dozlarında oluşturacakları kontrol doz-cevap eğrilerine sahip olmasını gerekli kılmıştır. Olası bir radyasyon kazasında alınacak radyas­yonun tipine göre, absorbe radyasyon dozunun miktarı o tipteki kontrol doz-cevap eğrilerin­den faydalanılarak bulunmaktadır. Kontrol doz-cevap eğrileri daha önce radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış sağlıklı bireyler­den alınan kanların akut ve homojen ışınlanmaları sonucunda oluşturulur. Biyolojik dozi­ metri amacıyla yapılan kontrol doz-cevap eğri­leri genellikle 50 mGy ile 4 Gy arasında yapılır. Eğriler oluşturulurken 0 ve 1 Gy arasında en az 5 doz noktasının olmasına özen gösterilir. Çünkü radyasyon kazaları genelde bu dozlar arasında meydana gelir.10 Standart eğri oluşturulurken çok küçük doz (<0.5 Gy) nokta­larında doz-cevap ilişkisini ortaya koymak için çok fazla hücre saymak gereklidir. Kalibras­yon eğrisini oluşturmak için toplam 10.000­15.000 hücre, bireysel doz tahmini yapmak için ise 500-1000 hücre saymak yeterli­dir. Elde edilen aberasyon verimi dikka­te alınarak %95 güvenilirlik sınırları içinde kontrol doz-cevap eğrisi çizilir. Aynı laboratuvar koşullarında 200 kV X-ışını ve Co­60 gamma radyasyonu ile ışınlanma sonucu oluşturulan kontrol doz-cevap eğrileri birlikte Şekil 4’de görülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEMLER Materyalin Elde Edilmesi, Işınlanması Kontrol doz-cevap eğrilerini oluşturmak amacıyla elde edilen kan örnekleri genç, sağlıklı, sigara içmeyen, radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış bireylerden alınır. Kontrol grubu ve birinci mitozun (M1) ikinci mitoza (M2) oranını belirlemek için alınan kanlar ayrılır. Kan örnekleri steril, içleri heparin kaplı tüpler içine alınır. Eğriyi oluştururken, kullanılan doz noktalarına ait kan örnekleri radyasyon kalitesine uygun şekilde, doz hızı, dozun homojenitesi gibi kriterlere özen gösterilerek 370C’da ışınlanır. Kültür ve Tespit İşlemleri Kontrol doz-cevap eğrileri oluşturmak için ışınlanmış kan örnekleri ve radyasyona maruz kalmış bireylerde absorbe dozun tayini için alınan (~5 ml) kan örnekleri steril şartlarda, Moorhead ve arkadaşlarının mikrokültür tekniğine uygun olarak kültüre alınır. Bu yöntemde genellikle kültür stok medyumu olarak RPMI-1640+L-Glutamin, Penicilin ve Streptomicin kullanılır. Kültür ortamına mitojen olarak PHA (phytohemaglutinin) ve hücrelerin metafazda durmaları için Kolsemid kullanılır. Kültür süresi sonunda (toplam 48 saat) 0,075M KCL ile hipotonik şok uygulanır. Bu işlem sonunda 1:3 oranında asetik asit/metanol karışımı ile tespit işlemleri tamamlanır ve metafaz kromozomlarının lamlar üzerinde iyi bir şekilde dağılmaları sağlanır. % 5 Giemsa boyası ile boyanarak incelenecek duruma getirilir. Uygulanan kültür metodu Şekil 5’­de kısaca özetlenmiştir. M2/M1 Oranı ve Biyolojik Dozimetride Önemi İnsan vücudunda yaklaşık 5.2x1012 lenfosit dolaşır. Lenfositlerin % 70’i T- lenfositlerdir ve bunların yaklaşık %98’i ufak, hücre siklusunun bölünmeyen bir fazında (G0) bulunur. G0 fazında olmaları dolayısı ile biyolojik ömürleri uzundur. Metabolik olarak inaktiftirler. T-lenfositlerin kolay elde edilebilmeleri, radyasyona duyarlı olmaları, biyolojik ömürlerinin uzun olması (%90’nın yaşam süresi ortalama 3 yıl) (38) ve akut vücut ışınlamalarından 3 yıl sonra dahi lenfositlerdeki kromozom aberasyonlarının %50 sinin hala korunuyor olması, kaza üzerinden uzun yıllar geçse bile absorblanan dozun belirlenmesine olanak tanır. İnsan periferal kanında bulunan lenfositler stimüle edilerek G0 fazından çıkıp hücre siklusunda ilerlemeye başlarlar. Siklusta ilerleme hızı hücreler arasında farklılık gösterdiğinden periferal kanda senkronize olan lenfositler bölünmeye teşvik edildikleri invitro ortamda asenkron hücre popülasyonu haline gelirler. Bu yüzden bazı lenfositler M1 bölünmede iken siklusta hızlı ilerleyen bazı lenfo­sitler M2 da olurlar. Radyasyona maruz kalındıktan sonraki ilk bölünme (M1) de lenfositlerde oluşan disentrik kromozom aberasyonlarının %50’si kaybolur. Bu yüzden doz tahmini yapılırken, M1 lenfositlerde bulunan disentrik kromozom aberasyonlarının sayımı esas alınır. M2/M1 belirlenmesi için kültür ortamına BrdU (bromodeoksiüridin) ila­ve edilir. Timidin analogu olan BrdU, DNA replikasyonu esnasında timidinin yerini alır. DNA’nın yapısına girer. Floresan Plus Giemsa (FPG) boyama tekniği32 ile boyanan metafaz kromozomları Floresan mikroskopta incelenerek M2 ve M1’de olan hücreler ayırt edilir. Metodun iyi çalıştığının göstergesi olarak, M2 de olan hücreler M1den %10 daha az olmalıdır. Bu değerlerin üzerinde bulunduğunda absorbe radyasyon dozunun hesaplanmasında bazı düzeltme faktörleri kulanılır. Kültür ortamına BrdU ilave edildikten sonra DNA replikasyonu sırasında BrdU’nun DNA’nın yapısına girişi, M1 ve M2’deki hücrelerde BrdU almış kromozomların görünüşü Şekil 6’da gösterilmiştir. Kromozomların değerlendirilmesi Hazırlanan preparatlar değerlendirilirken kromozomları birbirinden belirgin olarak ayrılmış, görünüşleri düzgün ve iyi boyanmış diploid metafazlar dikkate alınır. Kromozomlar sayılırken sayıları 2n=46 ve üzeri olanlar değerlendirmeye alınır. Hücrede kararsız aberasyonlar (disentrik, sentrik halka ve serbest asentrik) bulunduğunda kromozom sayıları ile belirlenen aberasyonların birbirini dengelemesine özen gösterilir. Örneğin, hücrede bir disentrik aberasyonun varlığında ona eşlik eden bir asentrik ile sayının 46 da tutulması; bir sentrik halka bulunduğunda yine eşlik eden bir asentrik ile sayının 47 olması, bir trisentrik bulunduğunda ona eşlik eden 2 adet asentrik ile sayının 46 olması gibi durumlara dikkat edilir. Değerlendirmelerde bir trisentrik 2 disentriğe, bir sentrik halka bir disentriğe eşdeğer olarak kabul edilmektedir. 4 Gy 200 kv X-ışını uygulanan ve yukarıda anlatılan metoda uygun olarak hazırlanan ve değerlendirilen bir me­tafaz plağında disentrik ve asentrik kromozom aberasyonları Şekil 7’de görülmektedir. İstatistiksel ve Matematiksel Yöntemler Farklı iyonlaştırıcı radyasyonların eşit dozlarının birim uzaklıkta bıraktıkları enerjilerinin ve dolayısıyla oluşturdukları iyonlaşma yoğunluklarının farklı olması nedeniyle oluşturdukları kromozom aberasyonları verimleri de farklıdır. Düşük Lineer Enerji Transfer (LET)’li radyasyonların herhangi bir dozunda iyonizasyon rastgele dağılır. Kromozom hasarının da aynı olasılıkla ger­çekleştiği düşünülürse aberasyon dağılımı da rast gele olacaktır. Bu rast gele dağılımın düşük fre kanslarda meydana gelmesi Poisson dağılımı ile uygunluk gösterir. Bu bilgilere dayanarak X-ışınları ve γ gibi düşük LET’li radyasyon ile akut ve homojen ışınlanma sonucunda oluşan kromozom aberas­yonlarının Poisson dağılımına uygunluk gösterdiği belirlenmiştir. Yüksek LET’li radyasyonlarda ise iyonizasyon yoğunluğu fazla olduğundan iyonizasyon hücreler arasında rast gele dağılmaya­caktır. Yüksek LET’li radyasyonların absorblanması sonucu birbirine yakın hücrelerde birden fazla aberasyonlu hücre oluşacak ve bu oluşum Poisson dağılımından uzaklaşacaktır. Homojen olmayan ışınlamalarda ve kronik ışınlamalarda disentriklerin hücrelere dağılımlarının Poisson dağılımından sapmaları büyük olacağından Poisson’a uygunluk göstermez. Bu yüzden kontrol doz-cevap eğrileri oluşturulurken ışınlama homojenitesini kontrol etmek için disentriklerin Poisson dağılımına uygunluklarının belirlenmesi gerekir. Elde edilen aberasyon dağılımının (disentrik) Poisson'a uygunluğunu araştırmak için ilk önce her doz noktasına ait varyanslar (σ²) hesaplanır. Daha sonra varyansların aberasyon (disentrik) frekanslarına (Y) oranından elde edilen dağılım oranı (σ²/Y) bulunur. Bu dağılım oranları U testi formülünde yerine konularak her doz noktasına ait U değerleri hesaplanır. U testi sonuçlarının –1,96 ve +1,96 arasında olması dağılımların Poisson’a uygunluğunu ispatlar. Çoşkun M, Coşkun M. Biological dosimeter and related developments. Cerrahpaşa J Med 2003  

http://www.biyologlar.com/biyolojik-dozimetri-ve-ilgili-gelismeler

Evrim Nedir

“Bilimler, düşündügümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler. Bize en uzak olan şeylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitmkilerin yaşami, sonra insan gövedesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlaşilamayaca bir yani yoktur... Yalniz teme doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelişmesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle başladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yaşamin başlayip gelişmesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Şimdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle başlamişsa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmiş, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karşisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savaşmak zorunda kalmiştir. Modern kafanın, uzun süreli bir gelişme kavramının ne denli yeni olduğunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düyşüncedir bu. Kutsal Kitap ’a dayanan inanca göre evren altı günde yaratılmış, o zamandan beri, şimdi içinde bulanan bütün göklü yaratıklara, bütün phayvanlarla bitkilere, Büyük Sel’in yokettiği daha başka birçok canlııya yurtluk etmişti.Birçok tanrıbilimcinin söylediklerine, bütün Hıristiyanların inandıklarına göre Düşüşş zamanında evrene yasa olabilecek bir gelişme şöyle dursun, her türlü kötülüğün korkunç bir kaynaşması görülüyordu. Tanrı, Adem ile Havva’ya belli bir ağacın meyvesini yememesini söyledi; ama onlar dinlemeyip yediler.Bunun üzerine Tanrı , onların, kendi soylarından gelecekelerin bütünüyle birlikte ölümlü olmalarını, küçük bir azınlık bir yana, en uzak torunlarının bile cehennemde sonsuz ceza çekmelerini emretti; bu küçük azınlığın da neye göre seçileceği tartışmalıydı. Adem, günahı işler işlemez, hayvanlar birbirlerini avlamaya, dikenler göğermeye başlamış, birbirinden ayrı mevsimler ortaya çıkmış, toprak da lanetlenmiş, ağır bir emek karşılığı olmadıkça insanoğluna hiçbir şey vermemesi emredilmişti. İnsanlar öyelesine azalmışlardı ki, Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve karılarından başka hepsini Büyük Sel’de boğmuştu. Bu cezadan sonra da uslandıkları sanılmıyordu; ama Tanrı, artık başka bir evrensel felaket göndermeyeceğine söz vermişti ancak arasıra yaptığı su basıknlarıyla, depremlerle yetiniyordu. Bilmeliyiz ki bütün bunlar ya doğrudan doğruya Kutsal Kitap ’ta yer alan, ya da Kutsal Kitap ’takilerden, tümdengelimden çıkarılan kesin gerçekler olarak benimseniyorlardı. Dünya’nın yaratılış yılı, Oluş (Genesis ) da adı anılan her atanın, en büyük oğlu doğduğunda kaç yaşında olduğunu söyleyen soy dizilerinden çıkarılabilir. Bu konularda,İ brani yazması ile Septuagint yazması (Tevrat’ın İÖ 270 yılında 70 kişi tarafından başlanılan Yunanca çevirisi) arasındaki ayrılıklardan ya da anlaşılma güçlüklerinden doğan karıştıtlıklar da ortaya çıkabilyordu; sonunda Protestanlar genel olarak başpiskopos Usher’in ileri sürdüğü İÖ 4004 yılını dünanın yaratılış yılı kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi’nin Yardımcı Başkanı Dr. Lightfood yaratıtılış yılı konusunda bu bilgiyi benimsemiş, Oluş’un yakından incelenmesiyle daha başka bir çok konunun da büyük bir seçiklik kazanacağını düyşünmüştü; onun söylediğine göre insan 23 Ekim sabahı saat 9'da yaratılmıştır; ama bu da bir inanç sorunuydu;Oluş’tan çıkaracağınız birtakım kanıtlara dayanarak, Adem ile Havva’nın, 16 Ekim’de ya da 30 Ekim’de varedildiklerine inanmanızda, dinsiz sayılma sakıncası yoktur. Yaratılış gününün Cuma olduğu da biliniyordu tabi, çünkü Tanrı, Cumartesi günü dinlenmişti. Bilimin de bu dar sınırlar içinde kalması istenmiş, gördüğümüz evrenin 6000 yıllık değil çok daha yaşlı olduğunu düşünenler alay konusu olmuşlardır. Gerçi böyle kimseler artık yakılmıyor, hapsedilmiyorlardı; ama tanrıbilimciler bunlarını yaşamalaranı zehir etmek, öğretilerinin yayılmasına engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançları sarsacak bir şey yapmış olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hıristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelişmeler bulunmayan bir evren değildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamıyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratıldığına inanıyordu. Gezegenlerin Güneşin çekiminden kurtulmalarını sağlayan teğetsel hızlarını açıklarken, hepsinin başlangıçta Tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarının tasarlıyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasıyla açıklanıyordu. Newton’un, Bentley’e yazmış olduğu özel bir mektupta bütün evrenin Güneş sisteminin ilkel bir parçalanmasından doğmuş olabileceğini ileri sürdüğü doğrudur; ama topluluk karşısında ya da resmi olarak söylediklerine bakılırsa, Güneş ile gezegenlerin birdenbire yaratılmış olduklarını benimseyen, evrensel evrime hiçbir şey tanımayan bir düşünceden yana olduğu görülür. 18. yüzyılın özel inanç biçim Newton’dan alınmadır; buna göre evrenin ilk yaratıcısı olan Tanrı, temel yasalar da koymuş, yaptığı kurallarla da gelecekteki bütün olayları kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemiştir. Koyu dinciler göre yasalarla açıklanamayacak durumlar da vardı: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancılara göre herşey doğal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un İnsan Üstüne Deneme iki görüşle de karşılaşırız. Bir parçada: Her şeye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun dişinda kalan. Ama dinsel bağın unutulduğu anlarda, hiçbir duruma ayrıcalık tanımaz: Doğa’nğın zincirinden hangi halkayı koparsanız, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kırılıverir zincir. Aşamalı sistemler, şaşkınlık veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanıp giderlerken en küzük bir karışıklık koca bir sistemi yıkmakla kalmaz, bütünü de yıkar. Yer dengesini yitirir, fırlar yörengesinden; gezgenler, güneşler, yasasız koşarlar gökyüzünde; yönetici melekler göklerinden uğrarlar, varlık varlık üstüne dünya dünya üstüne yığılır; bütün temelleri göklerin eğilir merrkeze doğru. Doğa titrer tahtı önünde Tanrının! Yasaların Yetkisi sözünden, Kraliçe Anne zamanında olduğu gibi, politik durulma anlaşılıyor, devrimler çağının geçtiğine inanılıyordu. İnsanlar yeniden değişiklik istemeye başlayınca, doğal yasaların işlyeşi ikonusundaki görüşleri de kural olmaktan çıktı. Güneşin gelişimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girişen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kuruluşu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Araştirma adli kitabiyla Kant olmuştur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek başlar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güneşş sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düşsel karayişla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden başka bir şey olmadigini söylemiştir; bugün de genellikle tutulan görüş budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte dağınık olan bir maddenin küme küme yoğunlaşmasından ortaya çıktıklarını ileri süren-yer yer, matematik kanıtlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluşların eşiğine dayanmış- bir kuramı vardır. maddesel evrenin sınırsızlığına inanır, bunun Yaratıcı’nın sınırsızlığına yaraşacak tek görüş olduğunu söyler. Kant’ın düşüncesine göre karışıklıktan örgütlenmeye doğru aşamalı bir geçiş evrenin çekim merkezinden başlar, yavaş yavaş bu noktadan en uzak kesimlere değin yayılır; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir işledir bu. Kant’ın yapıtının önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nın da bu bütünün birimleri olarak düşünen görüş; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlaşılmaz bir madde dağılmasından doğan aşamalaı gelişim fikridir. Bu, birden yaratılma düşüncesi yerine evrimi koyan ilk adaımdır, böyle bir görüşün Dünya’yla değil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çıkmış olması da ilgi çekicidir. Türlü nedenlerden dolayı Kant’ın yapıtına ilgi azdı. (B.Russel, Din ile Bilim s: 35-39) Kitap yayımlandığı zaman Kant otuz bir yaşındaydı., büyük bir üne ulaşmış değildi daha. Bir matematikçi ya da fizikçi değil, filozoftu; kendi başına olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacağını tasarlaması, dinamik konusundaki yetersizliğini gösterir. Ayrıca, kuramı yer yer katıksız bir düştü; örneğin bir gezegen Güneşten ne denli uzaksa içinde yaşayanlar da o denli daha üstündür diye düşünüyordu; bu görüş insan soyu konusunda gösterdiği alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı Laplace aynı konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’ın yapıtı hemen hemen göze çarpmamıştır bile. Laplace’ın ünlü varsayımı ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açıklaması adlı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı; Laplace, söylediklerinin çoğunun daha önce Kant tarafından söylenmiş oluduğunu bilmiyordu bile. Söylediğinin bir varsayımdan başka hiçbir şey olmadığına inanıyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herşeydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama şimdi değişmiş olan bu varsalyım o zaman bütün bir yüzyıl boyunca düşünce alanına egemen oldu. Laplace’a göre Güneş sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok geniş bir nebulaydı; bu nebula yavaş yavaş büzüldü. Büzülünce de daha hızlı dönmeye başladı; merkeçkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; aynı işlemin tekrarlanmasıyla gezegenlerin uyduları ortaya çıktı. Laplace, Fransız Devrimi çağında yaşadığı için tam bir özgür düşünürdü. Yaratılışı bütünüyle yadsıyordu. Göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan Napoleon, Laplace’ın büyük yapıtı Celestial Mechanics ’de Tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, “Efendimiz, o varsayımla işim yok benim ” diye karşılık vermişti. Tanrıbilimciler diş biliyorlardı tabii; ama Laplace’a olan öfkeleri, tanrıtanımazlık akımı ile devrim Fransa’sının türlü azgınlıkları karşısında duydukları korku yanında hiç kalıyordu. Hem o güne dek gökbilimcilere açtıkları her savaş boşuna çaba olmuştu. Yerbilimsel görüşün gelişmesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degişmezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin aşamali bir gelişim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarişik degişikliklerin geçirilmiş oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degişikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerleşti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmişti hepsi. Bilimsel gelişme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlaşilabilir. 1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmiştir” diyordu. On dört yil önce (1681'de) sonralari Charterhouse’a başkanlik etmiş olan Thomas Burnet, Yer’in Aslini Şimdiye Dek Geçirmiş Oldugu ya da Her şey Bütünleniceye Dek Geçirecegi Degişiklikleri Açiklayan Kutsal Yer Kurami adili kitabini yayimlamişti. Büyük Sel’den önce Güneş yörengesi düzleminde bulunan Ekvator’un, selden sonra şimdiki egik duruma geldigine inaniyordu (Bu degişikligin Düşüş sirasinda oldugunu düşünen Milton’un görüşü tanribilimsel yönden daha dogrudur) Burnet’in düşüncesine göre, güneşin isisiyla yerkabugu çatlamiş, yeraltindaki sularin bu yariklardan fişkirmasiyla sel olmuştur. Ikinci bir felaketin, büyük selden bin yil sonra görüldügüne inaniyordu. Görüşlerini incelerken yine de dikkatli olmak gerekir, örnegin tanrisal cezaya inanmiyordu. Daha da kötsü, Düşüşü’ün ders alinacak bir öyküden başka bir şey olmadigin söylüyordu. Encylpaedia Britannicca’dan ögrendigimize göre, bu ininçlarindan dolayi “kral onu saray rahipliginden uzaklaştirmak zorunda kalmiştir”. Whiston 1696'da yayimladigi kitabinda Burnet’in Ekvator’la ilgili yanliş görüşüyle öbür yanlişlarindan kaçinmaya çalişmiştir. Bu kitabin yazilmasinda bir bakima 1680 kuyrukluyildizinin payi olmuştur; bu belki de Whiston’a, Büyük Sel’in de bir kuyruklu yildizdan ileri gelmiş olabilecegini düşündürmüştür. Bir noktada, Kutsal Kitap ’a bagliligin derecesi tartişma götürür; yaratiliştaki alti günün bildigimiz günlerden daha uzun olduklarini düşünüyordu. Woodward, Burnet ve Whiston’un, çağlarının öbür yerbilimcilerinden daha aşağı oldukları sanılmamalıdır. Tam tersine zamanlarını en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu oluşturmuştur. 18. yy’da, hemen hemen her şeyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her şeyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatişma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan taşil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi. Dinsel görüşe daha çok bagliydilar, bundan dolayi bu görüşün düşmanlari, bulununa taşillarin gerçek hayvan kalinilari olamayacagini söylemeye kalkiştilar. Voltaire aşiri şüpheyle davrandi bu konuda; bu taşillarin gerçekten yaşamiş hayvanlardan kalma olduklarını yadsımayacak duruma gelince, bunların dağlardan yolu geçen hacılarca atılmış, düşürülmüş olduklarını ileri sürdü. Bu örenkte, dogmatik özgür düşünce, bilime aykırılıkla dinsel düşünceden daha baskın çıkmıştır. Büyük doğacı Buffon, 1749'da yayımladığı Doğal Tarih adıl kitabında, Paris’teki Sorbonne Tanrıbilim Fakültesinin “Kilise öğretisine aykırı” olmakla suçlandırdığoı on dört önerme ileri sürdü. Bu önermelerden biri, yerbilimle ilgili olarak: “ Şimdi yeryüzünde bulunan dağlar, vadiler ikincil nedenlerden doğmuştur, aynı nedenler zamanla bütün kıtaları, tepeleri, vadileri yok ederek yerlerine yenilerini getireceklerdir” diyordu. Burada “ikincil nedenler” Tanrı’ın yaratıcı emirleri dışında kalan büün öbür nedenler anlamındadır; oysa 1749'da dinsel görüş, dağlarıyla, vadileriyle, denizlerinin, karalarının, dağılışıyla bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz biçimde yaratılmış olduğuna inanmayı gerektiriyordu; yalnız bir mucize ile değişikliğe uğramış olan Lut Gölü bunun dışında sayılıyordu. Buffon, Sorbonne ile bir çatışmaya girişmenin iyi olmayacağını düşündü. Sözlerini geri alarak şu itirafı yayımlamak zorunda kaldı: “Kutsal Kitap ’a aykırı şeyler söylemek amacında olmadığımı; Kutsal Kutap’ta yaratışı konusunda söylenenlerin gerçekliğine, belirtilen sürelerin doğruluğuna bütün gücümle inandığımı; kitabımda, yerin oluşumu konusunda bütün söyledilerimden, genel olarak Musa’nın söyledikleriyle çelişebilecek bir şeyden vazgeçtiğimi açıklarım.” Burada açıkça görüldüğü gibi, tanrıbilimcilerin Galilei ile olan çatışmadan aldıkları ders gökbilim sınırları içinde kalmıştı. Yerbilim konusunda modern bir bilimsel görüş ortaya koyan ilk yazar, ilkin 1788'de, sonra daha genişleterek 1795'te yayimladigi Yer Kurami adli kitabi ile Hutton olmuştur.Söyledigine göre, geçmiş çaglarda yer yüzeyinin geçirmiş oldugu degişiklikler bugün de sürüp gitmekte olan nedenlerden ileri gelmişti, bu nedenlerin eski çaglarda şimdikinden daha etkili olduklarini düşünmek yersizdi.Bu, temel bakimdan saglam bir görüşse de, Hutton bu görüşün kimi yönlerini çok geliştirmiş, kimi yönleri üzerinde de geregi ölçüsünde durmamiştir. Deniz dibinde biriken tortulara bakarak, kitalarin ortadan kalkişini aşinmaya bagliyordu; ama yeni kitalarin ortaya çikişini,birden gelmiş büyük degişikliklerle açikliyordu. karalarin birden bire batmasini ya da yavaş bir süreyle yükselmesini, gerektigi ölçüde anlayamamiştir. Ama onun gününden beri bütün yerbilimciler, geçmişteki degişiklikleri yapan etkenlerin bugün kiyilarin yavaş yavaş degişmelerinde, dag yüksekliklerinin artip eksilmesinde, deniz dibinin yükselip alçalmasinda payi olan etkenlerden ayri olmadiklarini söyleyen yöntemi benimsemişlerdir. (B. Russel, Din ile Bilim s:40-43 ) İnsanların bu görüşü daha önce benimsememiş olmaları, yalnızca Musa’cı zaman bilgisi yüzündendir. Oluş’a bağlı kimseler, Hutton ile öğrencisi Playfair’e çok ağır saldırılarda bulunmuşlardır.Lyell “Din tutkusu Hutton öğretilerine karşı coşmuştu, bu çatışmada başvurulan hileler, aşırılıklar inanılacak gibi değildir, İngilliz halkının düşüncelerinin o zamanlar nasıl ateşli bir heyecanla kamçılandığını anımsayamayan okur bütün bunları anlayamaz.” diyor. “Fransa’da birtakım yazarlar yıllardır bütün güçleriyle Hıristiyan inancının temellerini çökertmeye çalışıyorlardı; bir yandan bu yazarların başarıları, bir yandan da Devrim’in sonuçları, en gözüpek kafaları uyandırmıştı; ama daha yüreksiz olanların kafalarında yenilik korkusu, korkunç bir düş gibi sürüp gidiyordu.” 1795 İngiltere’sinde hemen hemen bütün zenginler Kutsal Kutap’a karşıt her öğretiyi mallarına yönelmiş bir saldırı, bir giyotin tehditi olarak görüyorlardı. İngiliz düşüncesi yıllarca, Devrim’den önceki özgürlüğünden bile yoksun kaldı. Taşillarin soyu tükenmiş canlilara, yaşam biçimlerine birer kanit olduklari düşünülerek yerbilimin daha sonraki gelişimi biyolojininki ile karişti.Dünyanin ilkçaglari söz konusu olunca, yerbilim il e tanribilim alti “gün”ün alti “çag” sayilmasi gerektigini söyleyerek uzlaşiyorlardi. Ama canlilar konusunda tanribilimin ileri sürdügü bir sürü kesinlemeyi, bilimle uzlaştirmak gitgide daha güç bir iş oldu. Düşüş zamanina dek hayvanlardan hiçbiri öbürünü yememişti; şimdi varolan hayvanlar Nuh’un gemisine alinan hayvanlarin soyundandirlar(Dip not: Bu düşüncenin de güçlükleri yok degildi. St Augustine tanri’nin sinekleri yaratmasindaki nedeni bilmedigini söylmek zorunda kalmişti. Luther daha da ileri giderek, sineklerin, iyi kitaplar yazarken kendisini rahatsiz etsinler diye Şeytan tarafindan yaratildiklarini söylemiştir. Bu ikinci düşünce daha degerlidir kuşkusuz), şimdi soyu tükenmiş olanlar ise selde bogulmuşlardir. Yaratilan türler hiçbir degişiklige ugrayamazlardi; herbiri ayri bir yaratma eyleminin sonucuydu. Bu önermelerin herhangibiriyle ilgili bir soru sormak, tanribilimcileri öfkelendirmek demekti. Güçlükler Yeni Dünya’nın bulunmasıylla başlamıştı. Amerika, Ağrı Dağından çok uzakta bir ülkeydi; ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan yaşıyordu orada. Bu hayvanlar bunca uzak yoldan nasıl gelmişlerdi, üstelik, türlerinden bir tekini bile yolda bırakmamışlardı. Kimileri onları denizcilerin getirmiş olduklarını düşündüler ama kendisini Kızılderilileri dine sokmaya adayan, sonra kendi inancını da güç kurtarabilen sofu Jesuit Joseph Acosta böyle bir varsayımı şaşkınlıkla karşılamıştı. Kızılderililerin Doğal ve Töresel Tarihi (1590) adlı yapıtında bu sorunu çok olumlu bir biçimde tartışır der ki: “ İnsanların bunca uzak bir yolculukta, Peru’ya tilkiler götürmek için başlarını derde sokmuş olduklarını kim düşünüebilir, hele şimdiye dek gördüklerimin en pisi olan o ‘Acias’ türünü? Kaplanlar ya da aslanlar götürmüş olduklarını kim söyleyebilir? Böyle düşünenlere gülünse yeridir doğrusu. Bir fırtınayla ellerinde olmaksızın, bunca uzun, bilinmez bir yolculuğa sürüklenmiş olan insanlar kendi canlarının derdine düşmüşlerdir herhalde, yoksa başlarına gelenler yetmiyormuş gibi kurtlar, tilkiler götürmeye kalkışıp iki taşın arasında, bir de onları beslemekle uğraşmamışlardır. Bunun üzerine tanrıbilimciler pis Acias’la benzeri hayvanların Güneş etkisiyle kendiliklerinden, bataklıklardan türemiş olduklarına inandılar; ne yazık ki Nuh’un gemisinde bununla ilgili hiçbir ipucu yoktu. Ama başka çıkar yol da yoktu. Örneğin, adlarının da belirtildiği gibi, yerlerinden zor kımıldayan Sloth’lar (Sloth, Amerika’da yaşayan, ağır ağır yürür, ağaçlara tırmanır hayvanlar, Bu sözcük ayrıca tembellik anlamına da gelir.) nasıl Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp hep birlikte Amerika’ya ulaşmış olabilirler? Başka bir güçlük de hayvanbilimin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayisindan dogdu. Şimdi bu sayi iki imilyonu bulmuştu, her türden iki hayvanin gemiye alindigi göz önünde tutulunca, geminin biraz fazlaca kalabalik olabilecegi düşünüldü. Hem, Adem hepsine ayri ayri ad takmişti; bunca çok sayida hayvani adlandirmak yaşamin tam başlangicinda biraz agir bir iş olurdu. Avusturalya’nin bulunmasi yeni güçlükler çikardi. Neden bütün kangurular Torres Bozagi’ndan atlamişlar, geride bir çift bile kalmamişti? Biyoloji alanindaki gelişmeler yüzünden, Güneş’in etkisiyle batakliklardan bir çift kangurunun türemiş oldugunu düşünmek de pek güçtü artik; ama böyle bir kuram her zamankinden daha gerekliydi. Bu türden güçlükler, bütün 19. yy boyunca din adamlarının kafalarını oyaladı durdu. Örneğin, Tanrı’nın Zorunlu Varlığı ’nın yazarı William Gillespie’nin Hugh Miller ve Başkalarından Verilmiş Örneklerle Yerbilimcilerin Tanrıbilimi adlı kitapçığı okuyunuz Bir İskoç tanrıbilimcisinin yazdığı bu kitap 1859'da Darwin’in Türlerin Kökeni ile aynı yılda çıktı. Yerbilimcilerin korkunç önermeleri üzerinde durur, onyların “düşünülmesi bile korkunç günahların öncüleri” olduklarını söyler. Yazarın üzerinde durduğu ana sorun, Hugh Miller’in Kayaların Tanıklığı adlı kitabında ileri sürdüğü “insan ilk günahı işleyip acı çekmeye başlamadan önce de hayvanlar arasında şimdiki savaş vardı” düşüncesidir. Hugh Miller, insanın yaratılışından önce yaşayıp soyları tükenmiş hayvan türlerini birbirlerine karşı başvurdukları ölüm, işkence yollarını bütün korkulu yanlarıyla, canlı bir biçimde anlatır. Dine bağlı bir kimse olduğu için tanrı’nın günahsız yaratıklara neden böyle acı çektirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Mr. Gillespie, kanıtlara gözlerini kapayarak, küçük hayvanların insanın ilk günahından dolayı acı çektiklerini, yine bundan dolayı öldüklerini söyleyen dinsel görüşü körükörüne savunuyor; Kutsal Kitap’tan aldığı “insanla geldi ölüm” sözleriyle, Adem’in elmayı yediği zamana değin hiçbir hayvanın ölmemiş olduğunu tanıtlamaya kalkışıyordu(Dip not: Bütün eski öğretilerin ortak görüşüydü bu. tıpkı bunun gibi Wesley, Düşüş’ten önce “Örümcek de sinek gibi dokuncasızdı, kan için pusuda beklemiyordu” der). Hugh Miller’in, soyu tükenmiş hayvanların boğuşmaları konusunda söylediklerini göstererek, İyiliksever bir Yaratıcı böyle canavarlar yaratmış olamaz diyordu. Bütün bunlara peki diyelim Ama daha aşırı düşünceleri pek gariptir. Herhalde yerbilimin kanıtlarını yadsımaya yeltenmiş, ama yiğitliği daha baskın çıkmıştır. Belki de vardı böyle canavarlar, ama onlar doğrudan doğruya Tanrı eliyle yaratılmamışlardır, diyordu. Başlangıçta iyi yaratıklardı, sonradan şeytan ayarttı onları; ya da belki Gadarene domuzu gibi, cinleri barındıran hayvan gövdeleriydi bunlar. Tevrat’ın, birçokları için sürçme-taşı olan Gadarene domuzu öyküsüne neden yer verdiği anlaşılır burda. Biyoloji alanında, dinsel görüşü kurtarmak için, Edmund Gosse’un babası, doğa bilgini Gosse garip bir yelteni gösterdi.Dünyanın eskiliği konusunda yerbilimcilerin ileri sürmüş oldukları bütün kanıtları kabul etti; ama Yaratılış sırasında herşeyin eskiymiş gibi yapılmış olduğunu ileri sürdü. Kuramının gerçek olmadığını tanıtlayacak, mantığa uygun bir yol yoktur. Tanrıbilimciler, Adem’le Havva’nın tıpkı doğumla dünyaya gelen insanlar gibi göbekleri olduğunu söylüyorlardı.(Belki de Gosse kitabına Omphalos adını bunun için vermiştir) Bunun gibi, öbür yaratılanla da eski bir biçimde yaratılmışlardı belki.Kayalar taşıl kanıtlarla doldurulmuş volkanların ya da tortul birikmelerin etkisine uğramış gibi yapılmış olabilirlerdi. Ama böyle olanaklar bir kez benimsendi mi, dünya şu zaman ya da bu zaman yaratılmıştır diye tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Hepimiz anılarla, çoraplarımızda delikler, saçımız sakalımız uzamış bir halde bir halde beş dakika önce dünyaya gelmiş olabiliriz. Mantıkça olağan bu duruma, kimse inanamazdı; Gosse umduğunun tam tersine , din ile bilim arasında yaptığı, mantık yönünden eşsiz uzlaştırmaya, hiçmkmisenin inanmadığını gördü. Onun oüşüncelerini tanımayan tanrıbilimciler, daha önceki öfkelerinin çoğunu bırakıp azıyla durumlarını kurtarmaya çalıştılar. Bitkilerle hayvanların üreme, değişme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen öğreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrılabilir..İlk gerçek,-ancak, uzak çağlarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlıların daha eski oldukları, daha karmaşık bir bir yapı taşıyan canlıların ise gelişmenin sonlarına doğru ortaya çıktıklarıdır. İkincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapılı canlılar kendiliklerinden ortaya çıkmamışlar, bir değişmeler dizisinden geçerek daha önceki canlılardan türemişlerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin işleyişini, örneğin değişmenin belli canlıların yaşayıp öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini araştıran bir çalışma vardır. İşleyşişkonusunda daha birçok karanlık noktalar bulunmakla birlikte, evrim öğretisi bugün bütün evrence benimsenmiştir. Darwin’in başlıca tarihsel evrimi daha olağan gösteren bir işleyiş- doğal seçim- ileri sürmüş olmasıdır; ama ileri sürdüğü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmişse de, yirminci yüzyılın bilim adamlarına göre pek yetersizdir. Evrim öğrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Öğretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin değişmezliği konusundaki önyargı geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdüğü değişim süreci de bilimsel kafaların benimseyebileceği gibi değildi. Bir hayvanın gövdesinde beliren yeni bir organın, duyulan yeni bir istekten ileri geldiğine inanıyor, tek örnekte görülen bu yeniliğin, sonra bütün soya geçtiğini düşünüyordu. İkinci varsayım olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açıklamaydı Birinci varsayımın, yeni türlerin gelişiminde önemli bir öğe olmayacağını söyleyen Darwin, kendi issteminde pek geniş bir yer tutmamasına karşın, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çıkan değişikliklerin bütün bir soya geçktiğini söyleyen ikinci varsayıma Weissmann bütün gücüyle karşı koydu, bu çekişme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanıtlar bir kaç ayırıcı durum dışında, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Lamarck’ın evrimi işleyişi konusunda söyledikleri kabul edilemez. Lyell’in yeryuvarlağı ile yaşamın eskiliğini sağlam kanıtlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) İlkeleri adlı kitabı 1839'da ilk baıldığı zaman dine bağlı kimseler arasında büyük bir yaygarayla karşılandı, oysa kitabın ilk basıkıılarında canlıların evrimi varbsayımını savunan çok şey yoktu. Lamarck’ın kuramlarını titizlikle eleştiriyor, bilimsel kanıtlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çıkışından sonra yaptığı yeni baskılarda ise evrim kuramını savunuyordu. Darwin’in kuramı, laisser-faire ekonomi düzeniyle işleyen bitki hayvan dünyasını da kavramaktaydı, Malthus nüfus kuramı da Darwin kuramına dayanıyordu. Bütün canlıların büyük bir hızla yayılmalarından dolayı, her kuşağın büyük çoğunluğunun daha çoğalma çağına varmadan ölmesi gerekmektedir. Dişi bir morina balığı yılda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtaların hepsinden yeni morina balıkları çıksa, birkaç yıla varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele uğrardı. Fillerden başka, öbür hayvanların hepsinden daha yavaş artan insan topluluklarının da her yirmi beş yıl içinde iki kat olduklarıbilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hızla çoğalsalar, önümüzdeki iki yüz yıl içinde insan sayısı beşyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarının gerçekte, bir kural gereği sayıca hep aynı düzeyde kaldıklarını görüyoruz; birçok dönemlerde insan toplulukları için de durum aynı olmuştur. Buradan çıkan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük sağlayan bir yanlarıyla öbürlerinden ayrılan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olağandır. Ayrılan özellik sonradan kazanılma ise arkadan gelen kuşaklara geçmez ama doğuştansa yeni kuşaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler bırakabilir.Lamarck zürafanın boyunun yüksek dallara ulaşabilme çabasından dolayı uzadığını, bu çabanın sonucunun da soydan soya geçtiğini düşünüyordu; Weismann’ın yaptığı değişikliklerle Darwinci görüş, zürafaların, uzun boyunluluğa doğuştan bir eğilim taşıdıklarını, böylece açlıktan ölebilme sakıncasından kurtulduklarını, bundan dolayı kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayıda zürafa bıraktıklarını, kimilerini anne babalarından da daha uszun boyunlu olduklarını söylüyordu. Böylece zürafanın bu özelliği, daha çok uzamanın hiçbir yarar sağlamayacağı zamanına dek gitgide gelişecekti. Darwinin kuramı, nedenelri bilinmeyen tek tük değişikliklerin görülmesine dayanıyordu.Ele alınan herhangi bir çiftin bütün çocuklarının aynı olmadıkları bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir değişikliğe uğruyorlardı: İnsanın aracılığı ile inekler daha çok süt vermeye başlıyor, yarış atları daha hızlı koşuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardı. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar doğurabileceği konusunda Darwin’e en açık kanıtları sağlıyorlardı. Yetiştiricilerin bir balığı keseli bir hayvana, keseli bir hayvanı bir maymuna dönüştüremeyecekleri açıktır; ama bu gibi büyük değişikliklerin, yerbilimcilerin söylediği sayısız çağlar sonucunda ortaya çıkmaları olağan bir şeydir. Hem birçok durumlarda ataların ortaklığına kanıtlar da vardır.Taşıllar, geçmiş çağlarda şimdi çok yaygın olan türlerin karışımı hayvanların yaşadıklarını gösteriyorlar; Pterodaktil, örneğin, yarı kuş yarı sürüngendi. Döllenme konusunda çalışan bilginler, gelişme evreleri sırasında, kimi olgunlaşmamış hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çıktıklarını göstermişlerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelişmemiş balık solungaçları göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasızdırlar, ancak soyla ilgili tarihsel değişikliklerin başlıca etkenlerinin evrim ile doğal seçme olduğunu göstermek için, türlü yollardan kanıtlar ileri sürüldü. Darwincilik, tanrıbilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnızca Oluş’ta ileri sürülen ayrı ayrı yaratma eylemlerini, türlerin değişmezliklerini çürütmekle; yaşamın başlangıcından beri, dinsel görüşe taban tabana karşıt, usa sığmaz bir sürenin geçmiş olduğunu söylemekle; Tanrı’nın iyilikseverliği ile açıklanan, canlıların çevreye uyumunu, doğal seçmeye bağlamakla kalmıyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanın daha aşağı hayvan soylarından türediğini savunuyorlardı. Tanrıbilimcilerle öğrenimsiz kimseler, gerçekte kuramın bu noktasına takılıyorlardı. “Darwin insanın maymun soyundan geldiğini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliğinden dolayı böyle bir şeye inandığı söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, öğretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle şu sözleri söylemişti bana: “Darwinci olursan acırım sana, bir kimse hem Darwinci hem Hıristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim öğretisini yaymak yasalara aykırıdır, çünkü bu öğreti Tanrı Sözü’ne karşıt sayılmaktadır. Her zaman olduğu gibi tanrıbilimciler, yeni öğretinin doğuracağı sonuçları, bu öğretiyi savunanlardan daha çabuk kavradılar, ileri sürülen kanıtlara inanmakla birlikte dine bağlılıkla dirediler, önceki inançlarını ellerinden geldiğince korumaya çabaladılar.Özellikle 19. yy’da yeni öğreti, savunucularının düşüncesizliğinden dolayı büyük bir hız gösterdi, bu yüzden, daha ağır bir değişikliğe alışılmadan arkadan öbürü bastırdı.Bir yeniliğin bütün sonuçları bir arada ileri sürülürse, alışkanlıkların tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniliğin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yılda bir atılacak yeni adımlarla, gelişme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karşılaştırılmadan, alışkanlıklar yavaş yavaş uyutabilirdi. 19. yy’ın büyük adamları gerekliği sugötürmez bir devrimi başarıya ulaştırmak istiyorlardı ama kafaları ya da politikaları yönünden devrimci görünmüyorlardı Yenilikçilerin bu yolda davranışları 19. yy’ın önemli bir gelişme çağı olmasına yardım etti. Tanrıbilimciler yine de neyin olup bittiğini halktan daha iyi biliyorlardı. İnsanların ruhlarının ölümsüz olduğunu, maymunlarda ise böyle bir özelliğin bulunmadığını;İsa’nın maymunları değil insanları kurtarmak için öldüğünü; insanlarda tanrıca bir iyiyi kötüyü ayırt etme duygusu varken, maymunların yalnızca içgüdülerle hareket ettiklerini söylemeye başladılar.İnsanlar kavranamayacak ölçüde uzun süreli bir değişme sonunda maymundan türedilerse, tanrıbilimce önemli olan bu özellikleri ne zaman kazandılar ansızın? 1860'ta, Türlerin Kökeni ’nin yayımlanmasından bir yıl sonra, Bishop Wilberforce Darwinciliğe karşı gürleyerek bayrak açtı: “Bu doğal seçme ilkesi bütünüyle Tanrı Sözü’ne aykırıdır” Ama bütün parlak sözler bir işe yaramadı, Darwin’i başarıyla savunan Huxley bu sözleri herkesin anlayabileceği biçimde çürüttü. Artık kilisenin kızgınlığına kimse aldırmıyşordu., Chichester başpapazı bir ünversite vaazında: “İlk anne-babamızın yaratılış tarihini, anlamındaki bütün açıklığa karşın kabul etmeyip, yerine şu modern evrim düşünü koymak isteyenler isnoğlunun kurtuluşu konusundaki bütün düşünceleri çökertmlektedirler diyerek Oxford’u uyarmaya çalıştı; öte yandan Kutsal Kitap’ın öğretisine bağlı olmamakla birlikte dinsel görüşü destekleyen Carlyle, Darwin için “kirli bir dinin peygamberi” dedi, ama bunların hepsi etkisiz kaldı, hayvan-bitki türlerinin evrimi kısa zamanda biyoloji bilginlerinin de benimsedikleri bir öğreti oldu. Bilim çevreleri dışındaki laik Hıristiyanların tutumuna, Gladstone’un davranışı iyi bir örnektir. Bu özgür önder bütün çabalarına karşın, çağının özgür bir çağ olmasını önleyemedi.1864'te tanrısal adalete inanmadıklarından dolayı cezalandırılmaları istenen iki din adamıyla ilgili karar, Kral’ın Danışma Kurulu’nun yargıçları tarafından bozulunca, Gladstone öfkelenerek, böyle olursa “Hıristiyanlığa inanmak ya da inanmamak konusunda büyük bir umursamazlık”çıkar ortaya demişti. Darwin’in kuramı ilk basıldığında, yöneticiliğe alışmış bir kimsenin halden anlarlığıyla: “ ... evrim diye adlandırılan gerçek ile, Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; dünyayı değişmez yasalar uyarınca yönetmekten uzaklaştırılmıştır” demişti. Ama Darwin’e özel bir kızgınlığı yoktu. Yavaş yavaş tutumunu değiştirdi, 1877'de Darwin’le görüşmeye bile gitti, bütün görüşme sırasında da durmadan Bulgar zulmünden söz etti Ayrıldığında Darwin büyük bir saflıkla : “ Böyle büyük bir adamın beni görmeye gelmesi ne onur!” diyordu. Gladstone’da Darwin’le ilgili izlenim kalıp kalmadığı konusunda ise tarih bir şey söylemiyor. Günümüzde din, evrim öğretisine göre kendisine çekidüzen vermiş, yeni yeni düşünceler bile sürmüştür ortaya. “Çağlar içinden akıp gelen, büyüyen bir amaç vardır.” Evrim de Tanrı’nın kafasındaki bir düşüncenin çağlar boyunca açılmasıdır. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun uğraştıran, hayvanların, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alıcı iğnelerle işkence ettikleri o çağlarda her şeye yeterli tanrının elini kolunu bağlayıp daha da çetin işkence yollarıyla gitgide daha artan zorbalığıyla, eninde sonunda insanoğlunun ortaya çıkmasını beklediği anlaşılıyordu. Büyük Yaratıcı, neden böyle birtakım işlemlere başvurdu da doğrudan doğruya gerçekleştirmedi isteğini, bunu söylemiyorlar modern tanrıbilimciler. Bu konudaki şüphelerimizi giderecek çok şey de söylemiyorlar. Alfabeyi öğrendikten sonra, elde ettiği şeyin bunca emeğe değmediğini düşünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beeni sorunudur ne de olsa. Evrim üzerine kurulmuş herhangi bir tanribilim ögretisine yöneltilebilecek daha agir bir itiraz vardir. Bin sekiz yüz altmiş, yetmiş siralarinda, evrimin geçen moda oldugu siralarda, gelişim, dünyanin bir yasasi sayiliyordu. Her yil daha zengin olmuyor muyduk, azalan vergilere karşin bütçemiz gitgide kabarmiyor muydu? Bizim kurdugumuz düzen dünyaya parmak isirtan bir düzen, parlamentomuz bütün yabanci aydinlarin öykündügü bir örnek degil miydi? Gelişimin hep böyle sürüp gideceginden şüphe den var miydi? Böyle bir dünyada evrim, günlük yaşamin bir genellemesinden başka bir şey degildi sanki. Ama zaman bile daha düşünceli olanlar, öbür yani görebiliyordu. Gelişim saglayan yasalar çöküşü de hazirlar. Bir gün Güneş soguyacak, yeryüzünde yaşam sona erecektir. Bütün bu hayvanlar, bitkiler tarihi, çok sicak çaglarla çok soguk çaglar arasinda bir geçiş dönemi olacaktir. Evrensel gelişim yasasi olmayacak, yalniz enerji dagilimi yüzünden dünyada hafifçe aşagiya egimli, yukari aşagi bir salinma görüleceketir. Bugünkü bilimin çok olagan saydigi, bizim umutlari kirilmiş kuşagimizin da kolayca inanacagi bir sondur bu. Şimdiki bilgimizle kavrayabildigimiz ölçüde evrimden, iyimser sonuçlara baglayabilecegimiz bir felsefe çikarilamaz. (B. Russel, Din ile Bilim s: 44-53) “1953'te, AmerikalıJ ames Watson ve İngiliz Francis Crick tarafından DNA’nın ikili sarmal yapısına, ardından, 60'lı yıllarda, genetik kodlama mekanizmasına ilişkin olağanüstü keşiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymıştı. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programın bütünü) üzerindeki çalışmalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. Bakteri genomonon işlevi hakkında çok şey bilinyordu; ama gelişmiş hayvanların DNA’sı ile çalışılmaya geçildiğinde bir bilmece silsilesiyle karşılaşıylıyordu. Genetiğin pratik uygulamalarının belirsiz bir geleceğe itelenmiş olmasından kaygı duyulabilirdi. Derken 70'lı yıllarda, Amerikalı araştırmacılardan oluşan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri aracılığıyla yeniden üretimine olanak sağlayan bir bilim kurgu tekniği çıkageldi. Bir geni ya da insan genomunun bir kısmını parçalara ayırıp sonra da bunu bir bakterini içine yerleştirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerleştirilmiş genin kopyasıyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çoğalıyordu (bu işlem, genlerin klonajı diye adlandırılır). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çıkarak, bir okadar sayıdaki gen saf halre eldeediliyordu. Araştirmacilar daha da iyisini başardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi başardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel koşullar gerektirir ve genellikle işlem çok hassastir. Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmiş genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulaşilmasi, genetik araştirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalişilabilecegi düşüncesi dogmaya başliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan başka bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman başkaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü keşfedildiginde, bazilari , başlangiçta, hiçbir işe yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düşündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalişmaya henüz bütünüyle yabanciydi... Genetik etkenler (DNA’nın taşıdığı bilgiler), tıpkı otuz yıl önce Jean Dausset’nin yaptığı gibi hücreler, daha doğrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolaylı bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalışılmazdı. Yalnız şu da var: hiçbir şey, bir proteini çözümlemektendaha zor değildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten başka bir şey değilken protein en sık olarak küresel bir biçimle karşımıza çıkar. Aslında, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak şekilde kıvrılmış ve yumaklaşmış bir iplikçik. Birbirine çok benzer yapıdaki iki alel (bir bakıma iki kardeş gen) ile kodlanmış iki proteni birbirinden ayırmak, özellikle nankör bir iş demektir. Buna karşilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü oluşturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur... Proteinler üzerndeki araştirma, kazanilmiş bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arayştirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmişti. Proteinlerin yapi ve işlevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinleşsinler, yakin bir gelecekte, genetik işlemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalişmasindan da benzer bir patlamayla pekala karşilaşilabilirdi. Araştirmanin yollari da tipki yaşaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur. DNA’ya duyulan hayranlık, onun olağanüstü bir kolaylıkla çözümlenebilmesinden kaynaklanır. Bir kez tekniklerde ustalaştınız mı, kolayca başarılı olursunuz.Her şeyin kökeni olarak görülen bu tanrısal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanırsınız. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayıt kütüğüdür. Protein ise tersine, olağanüstü duyarlı ve tepki veren canlı bir maddedir. Toprak ve taş için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. toprağa temel atıp tuğlaları döşemek, yaşamın bahçesini ekip, bakımını yapmaktan daha kolaydır. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s: 25-29 )

http://www.biyologlar.com/evrim-nedir

Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Salı gecesini Çarşamba sabahına bağlayan gece Samsun’da yaşadığımız sel felaketinin ardından ilk yapılması gereken, kuşkusuz, hayatını kaybedenler için duyduğumuz derin acı ve geride bıraktıkları için dilediğimiz sabır ve içten “Başınız sağolsun!” mesajımızdır. Bunun hemen ardından ise şunu söylemek zorundayız: “Doğa değil, yaptığımız hatalar öldürüyor!” Bu felaketin ardından, dünyanın ve insanlığın bugüne dek karşılaştığı en büyük tehdit olan “İklim Değişikliği”ni bir kez daha tartışmak, insanlık olarak bu konuda hala atmadığımız adımları ortaya koymak ve çok geç olmadan harekete geçilmesi için tüm karar alıcılara ve topluma ısrarla çağrıda bulunmaya devam etmeliyiz. Fosil yakıt kullanımı, arazi kullanım değişiklikleri, ormansızlaşma ve çeşitli sanayi süreçleri gibi insan kaynaklı faaliyetler atmosferdeki sera gazı miktarının ve buna bağlı olarak küresel sıcaklıkların artmasına sebep oluyorlar. Dünya, şu an 1900’lerin başlarına göre 0,75 C derece daha sıcak, Avrupa ise 0,9 C derece daha sıcak durumda. Küresel sıcaklıklardaki artış, kuraklıkları arttırmakta, buharlaşma ve buna bağlı olarak havadaki nem oranını yükseltmekte. Artan nem oranı sebebiyle ani yağışlar, sel, hortum gibi aşırı hava olaylarının oranı çoğalmakta. Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden birisi olan Akdeniz Havzasında yer alıyor. Bilim insanları Akdeniz Havzası’nda yağışların doğudan batıya doğru %40’a varan oranlarda düşeceğini, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki kar kalınlığının azalacağını, artan yoğun ve anlık yağışlara bağlı olarak sel baskınları, sıcak hava dalgaları, şiddetli erozyon ve ülkenin orta ve güneydoğu kesimlerinde yer yer çölleşmeye varan kuraklıklar yaşanacağını öngörüyorlardı. Ani yağışlara bağlı sel ve su baskınları Türkiye’de etkisini ciddi şekilde göstermeye başladı bile. Nisan ayında Elazığ’da gerçekleşen hortumda 6 kişi hayatını kaybetmiş, aynı hafta içerisinde Türkiye’nin dört bir tarafında şiddetli ve yıkıma sebep olan çok sayıda hortum gerçekleşmişti. 3 Temmuz’da Samsun’da gerçekleşen sel felaketinde de 9 kişi yaşamını kaybetti. Aynı gün Sinop’ta gerçekleşen sel felaketi can kaybına yol açmadıysa da ciddi bir toprak kaybı ve maddi yıkım yaşattı. Tüm bu kayıplarımızda iklim değişikliğinin yanı sıra,  yıllardır yaşadığımız feci tecrübelere rağmen hala nehir yataklarının yerleşime açılmakta ısrar ediliyor olmasının, su yataklarının insan müdahaleleriyle kontrol altına alınmaya çalışılmasının da büyük payı var! Evet, Samsun’da ve Sinop’ta yaşanan felaketlerin benzerlerini daha önce de yaşamıştık. Ama bir düşünelim; seller, kuraklıklar, büyük fırtınaların ve buna benzer afetlerin şiddet ve sayılarında son yıllarda büyük bir artış yok mu? Geride kaybedilmiş hayatlar bırakan, yaşam alanları ve en önemli doğal varlıklarımız olan toprağın kaybına neden olan bu felaketlerin sayı ve şiddetlerinin,  hızla “geri dönülemez” noktaya yaklaşan İklim Değişikliği sebebiyle ciddi oranda artacağını IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) gibi önemli kurumların ve bu konuda yıllardır çalışan bir çok bilim insanının rapor ve araştırmalarından biliyoruz. Peki “İklim Değişikliği”ni durdurmak için ne yapıyoruz? “Hiçbir şey!” dersek, abartmış olmayacağız. Özellikle bazı ülkelerin attığı adımlar tabi ki var, ancak karşı karşıya olduğumuz felaketin boyutu karşısında bu adımlar, son derece yetersiz kalıyor. Türkiye’ye baktığımızda da durum farklı değil. Seragazı salımlarımızı rekorlar kırarak yükseltiyoruz. İklimin en büyük düşmanı olan kömürlü termik santralleri birbiri ardında açmak için planlar yapıyoruz. Ülke olarak kısıtlı kaynaklarımızı, toplu ulaşım yerine doğal yaşam alanlarını da katledecek büyük karayolları ve köprü projelerine, yenilenebilir enerji yerine termik ve nükleer enerjiye aktarma yanlışında ısrar ediyoruz. Türkiye iklim değişikliği ile mücadele konusunda yükümlülüklerini kabul etmeli ve geri dönülemez felaketler yaşanmadan önce hem iklim değişikliği ile mücadele, hem de adaptasyon konusunda harekete geçmelidir. “Doğayı ele geçirebileceğimizi sanma” hatasında ısrar ettiğimiz ve insanın doğanın sahibi değil, yalnızca bir parçası olduğunu kabul etmediğimiz sürece bu yıkım ve felaketler ne yazık ki artarak devam edecek. Doğayla barışık, ekolojik açıdan sürdürülebilir bir yaşam için hemen harekete geçelim!Kaynak:http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/doga-degil-yaptigimiz-hatalar-olduruyor

Artropodların Zararlı Etkileri

Artropodların konaklarına (Konak: Artropodları üzerinde veya içinde taşıyan omurgalı canlılar yani insan ve hayvanlara verilen isimdir.) zararlı etkileri 2 grupta toplanmaktadır. Bunlar; A) Artropodların direkt olarak neden olduğu zararlı etkiler: a-1) Konaklarını rahatsız etmeleri: Ektoparazit artropodlar genellikle konak üzerinde gezerken ya da yakınında uçarken onu rahatsız eder ve normal fonksiyonlarını görmesini engeller. Örneğin Mallophaga takımındaki bitler kanatlıların üzerinde gezerken onları huzursuz eder, yeterli besin almasını engeller, stres ve verim düşüklüğüne sebep olur. Meradaki ineklerin çevresinde uçuşan Hypoderma ve Tabanus cinsi sinekler onları huzursuz eder ve hayvanların sağa sola kaçışmasına neden olur ve dolayısı ile özellikle sığırların meradan yararlanmasına engel olduğu için verim kaybına ve hatta bu kaçışmalar esnasında abortlara neden olabilirler. a-2) Soyucu sömürücü etkileri: Artropodun konakçısından kan, lenf ve doku sıvılarını emmesi veya kan emme sırasında böcek tarafından çıkarılan antikoagülant madde etkisiyle kanamanın uzun süre devam etmesiyle olur. Artropod az sayıda olduğunda bu etki önemsenmeyebilirse de çok sayıda olduğunda (Ör: Kene, Tabanus cinsi sinekler gibi) kan emme sonucu anemi meydana gelmekte ve hatta hayvanların ölümüne neden olabilmektedir. Bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan kenelerin, yumurtlamak için kan emmek zorunda olan dişi sivrisineklerin konaklarından kan emmeleri sömürücü bir etkidir. a-3) Dermatozlara neden olmaları: Artropodların konakçısını ısırma ya da sokması sonucu veya konak derisini istila etmesi neticesinde değişik derecede deri irritasyonlarına ve dolayısıyla dermatozlara neden olurlar. İrritasyonlar artropodların allerjik ve toksik etkileri sonucunda meydana gelebilir. Deri irritasyonu ya sivrisinek, pire, kan emici bitler gibi sokucu artropodlardan ya da uyuz etkeni olan ve deri içinde oyuk ve tüneller açan artropodlardan meydana gelir. Tabanus’ların hayvanlardan kan emerken deride oluşturdukları yaralar ve Hypoderma sineklerinin larvalarının sığırların vücudunda göçleri sırasında sırt derisi altına yerleşip deriyi delmeleri sonucu oluşan bozukluklar bir traumatik etkidir. a-4) Myiasis ve bununla ilgili bozukluklar: İnsecta sınıfı Diptera takımındaki bazı sinek larvalarının insan veya hayvanların organ veya dokularını istila etmelerine myiasis adı verilir. Zorunlu, fakültatif ve rastlansal myiasis olarak ya da larvaların yerleştiği anatomik bölgeye göre cuticol, gastricol, cavicol myiasis olarak sınıflandırılır. Bu larvalar direkt olarak kendileri doku ve organlarda zararlı olduğu gibi larvalar konakta biyolojik gelişmeleri esnasında da yan etkiler oluşturabilirler. Hypodermosisde parapleji, meteorismus görülmesi, tek tırnaklılarda gastricol myiasisde vakalarında stomatitis ve peritonitis görülmesi bunlara örnek verilebilir. Yine Hypoderma larlavarının özellikle sığırların sırt derisi altında açmış olduğu deliklerden dolayı dericilik sektöründe meydana gelen ekonomik kayıplar sinek larvalarının neden olduğu diğer zararlı etkilerdir. Ayrıca özellikle koyunlarda yaygın olarak görülen görülen cavicol myiasisde ise Oestrus ovis larvalarının sinüsler ve burun konhalarına yerleşerek tahribat yapması, hatta ethmoid kemiği de delerek beyine gitmesi ve sinirsel bozukluklara sebep olması önemli zararlı etkilerdir. a-5) Artropodların zehirli etkileri: Parazit olan ve olmayan artropodların toksik etkileri olmak üzere iki grupta incelenir. 1) Parazit olan artropodun beslenmek için konakçısını soktuğunda bıraktığı sekretlerden oluşan toksikozlar. Örneğin; bazı kene türlerinin kan emme esnasında salgıladıkları tükrük hayvanlarda sinir sistemini etkileyerek felçlere ve hatta ölümlere bile neden olabilmektedir. Ayrıca insecta sınıfındaki sivrisinek ve tahta kurularının kan emmeleri esnasında deride oluşturdukları zayıflık ve şiddetli kaşıntı da toksik etkidir. 2) Parazit olmayan arı, çıyan, örümcek ve akrep gibi artropodların özel zehir bezlerinde bulunan zehirlerle meydana gelen toksik etkidir. Bu zehir artropodun saldırı veya savunma araçlarından olup, özelliği ani etki yapması ve şiddetli acı vermesidir. a-6) Artropodların allerjik etkileri: Bazı artropodlar, konakları üzerinde gezinme ve kan emmeleri esnasında allerjik bozukluklara yol açarlar. İnsanlarda tahta kurularının deride gezinmeleri sonucu bütün vücutta şiddetli kaşıntı ve deride kırmızı kabarcıklar (ürtikerlere) oluşması allerjik bir etkidir. Allerjik reaksiyonların şiddeti kişinin dispozisyonuna bağlıdır. Aynı tür artropoda maruz kalan değişik fertlerde değişik şiddette ortaya çıkar. Ayrıca allerjik reaksiyonlarda allergenle daha önceki temas süresi ve allergene maruz kalma şeklide önemlidir. Artropodal alerjik etkiler eksternal veya parenteral yola göre de değişir. Artropodlardan ileri gelen allerjik reaksiyonlar 2 şekilde görülür. a) Parazit olmayan artropodlardan ileri gelen allerjik reaksiyonlar. Bunlar artropodun vücutları veya sekretleriyle ilgilir. Hamam böcekleri ve Dermatophagoutes cinsine bağlı ev tozu akarları örnek verilebilir. b) Parazit olan artropodlardan iler gelen allerjik reaksiyonlar. Örneğin; sivrisinek ve pire gibi insektlerin kan emmek için konakları soktuklarında bıraktıkları tükrük salgısından ileri gelir. Ayrıca tırtılların oluşturduğu etkiler toksik, mekanik veya allerjik bir nedenle oluşmaktadır. B) Artropodların hastalık etkenlerini taşımaları (vektör veya arakonakçı) ile ilgili olarak yaptığı zararlı etkiler: Hastalık etkenlerini aynı veya farklı konaklar arasında aktif olarak nakledip bulaştıran omurgasız canlılara yani artropodlara vektör adı verilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus bütün artropodların vektör olmadığı ancak vektör tanımlaması içinde geçen türlerin artropod olduğudur. Arakonak ise hastalık etkenlerinin daha çok genç şekillerini veya larva formlarını vücudunda taşıyan ve omurgalı konaklara pasif olarak bulaşmasını sağlayan artropodlardır. Theileria sp. etkenlerinin vektörü keneler, Dipylidium caninum adlı cestodun arakonağı pirelerdir. Artropodlar hastalık etkenlerini bulaştırmaları yönünden 4 gruba ayrılır. 1) Mekanik taşıyıcı: Bu gruptaki artropodlar hastalık etkenlerini yoğun olarak bulunduğu yerlerden vücutlarına bulaştırmak süratiyle çevreye ve hatta gıdalara mekanik olarak yayarlar. Nakil olayı az çok tesadüfe bağlıdır. Mekanik taşıyıcılar patojen etkenlerin bulaşmasında tali bir rol oynarlar. Örn : Dışkı ile temasta bulunan hamam böcekleri ve kara sinekler amipli dizanteri etkeni olan Entamoeba histolytica kistlerini gıdalara naklederler. Bu tip bulaşık gıdaların insanlar tarafından yenilmesi ile de kistler sindirim kanalına girerek hastalığın oluşmasına yol açarlar. 2) Biyolojik vektör: Bu tip vektörlerde, patojen etkenler artropod vücudunda biyolojik gelişme geçirdikten sonra başka bir konağa aktif olarak nakledilir. Örn : Sivrisineklerin sıtma etkeni olan Plasmodium 'ları, bulaştırması ile lxodidae ailesindeki mera kenelerinin Babesia ve Theileria türlerini bulaştırması örnek olarak verilebilir. Sivrisinekler malaryalı insanlardan kan emerken sıtma etkenlerinin erkek ve dişi gamontlarını alırlar. Bunlar sivrisineğin midesinde bir gelişim devresi geçirdikten sonra oluşan sporozoitler tükrük bezlerine yerleşir. Sivrisineğin başka bir insandan kan emmesi ileverilen sporozoitler ile enfeksiyon oluşur. Bu tip biyolojik vektör olarak hastalık etkenini taşıma olayı; artropodun vücudunun ön tarafından olan biyolojik nakildir (salivarial). Chagas hastalığı etkeni olan Trypanosoma cruzi ise konik burunlu tahta kuruları olan Triatoma ve Rhodnius cinsi artropodlar tarafından ve bunların arka tarafından (dışkının deriye bırakılması ile) biyolojik olarak bulaştırılır (sterkorariyal). 3) Mekanik vektör: Patojen etken vektör de bir biyolojik gelişme geçirmeden diğer konaklara bulaşabiliyorsa bu tip vektörlere mekanik vektör adı verilir. Yani vektör hastalık etkenini aldıktan kısa bir süre sonra başka bir konağa bulaştırılır. Örn : Kan emen sineklerden Tabanus veya Stomoxys'lar sığırlardan kan emmeleri esnasında Trypanosoma evansi'yi alırlar. Kısa bir süre içinde bu insectler diğer bir sığırdan kan emerken hortumlarına bulaşık bulunan trypanosomaları ona naklederler. Hastalık etkenlerinin bu tip taşınması olayı kan emme süratiyle olan mekaniksel nakildir. Yukarıda Anlatılan biyolojik ve mekanik vektörler hastalık etkenlerini bulaştırma yönleri dikkate alındığında zorunlu vektörler olarak da tanımlanırlar. 4) Arakonakçı (Arakonak): Bir parazitin bir gelişme dönemini taşıyan ve sonkonağa ulaşmasında pasif olarak görev yapan artropodlardır. Örn: Köpek piresi olan Ctenocephalides canis'in köpek şeritlerinden Dipylidium caninum'a arakonaklık yapması. Arthropodolojide erişkin form omurgalıdaysa omurgalı sonkonak, erişkin form omurgasızdaysa omurgasız sonkonak olarak tanımlanır. Ancak bu tip adlandırmaya karşı görüşlerde vardır. Erişkin form omurgasızda ise daha yüksek yapılı olan canlı yani omurgalı insan veya hayvan sonkonak olarak adlandırılır. Artropodların taşıyıp bulaştırdıkları enfeksiyon etkenleri: Artropodlar; protozoonlar, bakteriler, helmintler, riketsiyalar ve viruslar olmak üzere bakteriyel ve paraziter hastalık etkenlerini arakonak, vektör veya mekanik taşıyıcı olarak taşırlar. Artropodların enfeksiyon etkenlerini konakçıya veriş biçimleri: a) Mide içeriğinde bulunan patojen etkenleri ağız organelleri ile kusma şeklinde konağa verme şekliyle olur. Örn: Fare piresi (Xenopsylla cheopis) veba hastalığı etkeni olan Pasteurella (Yersinia) pestis'i ve Phlebotomus'ların (tatarcık sineği) Leishmania'ları konaklarına veriş biçimi gibi. b) Tükrük bezleri salgısındaki etkenleri ağız organelleri yardımı ile sokmak süratiyle konağa verme. Örn : Sivrisinekler Plasmodium 'ları, keneler Babesia ve Theileria 'ları bu şekilde verirler. c) Patojen etkenlerin vücut duvarından özellikle de ağız organelleri kenarından dışarı sızması ile konağa bulaştırılması. Örn : Sivrisineklerin filariyal nematodları bulaştırması. d) Artropodların bulaşık vücut kısımlarıyla etkenlerin konaklara bulaştırması. Örn : Sivrisineklerin kanatlı çiçeğini, Chrysops türlerinin tularemiyi bulaştırması. e) Patojen etkenlerin artropodun ekskresyon sıvılarıyla konaklara bulaşması. Örn : Argasidae ailesindeki mesken keneleri virus ve spiroketaları coxal bezleriyle dışarı atarak konaklara bulaştırırlar. f) Enfekte dışkının konakçı derisi üzerindeki sıyrıklara veya konjuktivalara bırakılmasıyla bulaştırma. Örn : Triatoma cinsi uçan tahta kurularının Trypanosoma cruzi'yi bulaştırması. g) Patojen etkenle enfekte artropodun konak tarafından yenmesi veya artropodun konakçı üzerinde ezilmesiyle etkenlerin konaklara bulaşması. Örn : Farelerin pireleri yiyerek Trypanosoma lewisi ile enfekte olması, köpeklerin pireleri yiyerek Dipylidium caninum 'la enfekte olmaları gibi. Artropodların hastalık etkenlerini nakletme şekilleri: a) Transstadiyal nakil: Artropodun gelişme dönemlerinin herhangi bir safhasında iken aldığı enfeksiyon etkenlerini daha sonraki gelişme dönemlerine geçirmesi ve bu gelişme döneminde iken başka bir konaktan beslenirken etkenleri nakletmesine transstadiyal nakil ya da trasstadiyal bulaşma adı verilir. Örn : Ixodidae ailesindeki kenelerin theileriosis etkenlerini bulaştırması. b) Transovariyal nakil: Artropodun, bir jenerasyonda konaktan beslenirken aldığı etkenleri daha sonraki jenerasyonlarına aktarması ve bu jenerasyonda başka bir konaktan kan emerken etkenleri bulaştırmasına transovariyal nakil ya da transovariyal bulaşma denir. Bu bulaşma şekli bazen 8-10 jenerasyon devam edebilir. Örn : Kenelerin (Boophilus sp) babesiosis etkenlerini bulaştırması. Kene bir konaktan kan emerken etkenleri alır. Bu etkenler kene vücudunda gelişme dönemi geçirerek kenenin ovaryumlarına geçer. Kene enfekte yumurtalar bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar da enfektedir. Bu durum nesil boyu devam eder ve kan emerken etkenleri başka konağa nakleder. c) Monohomostadiyal nakil: Artropodun aynı gelişme dönemi içinde konaktan aldığı etkenleri başka bir konağa bulaştırması. Örn : Sivrisineklerin Plasmodium 'ları bulaştırması. d) Transsexuel nakil: Dişi artropod kan emerken aldığı etkenleri transovariyal olarak larvalarına geçirir ve bu larvalardan erişkin hale gelen erkekler etkenleri başka bir dişi artropoda bulaştırır. Bu dişi böcekde başka bir konaktan beslenirken etkenleri bulaştırır

http://www.biyologlar.com/artropodlarin-zararli-etkileri

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı Bu sınıf böcekleri yani haşareleri içerir. Erişkinlerde vücut belirgin olarak 3 bölüme ayrılmıştır. Bunlar baş, göğüs ve abdomendir. Başta bir çift anten vardır ve göğüs 3 segmentden oluşmuştur. Bu halkaların her birinden birer çift ayak çıkar. Bazı türlerde ise thoraxdan bir veya iki çift kanat çıkar. Abdomen ise değişik sayıda segmentlerden oluşmuştur. Baş (Capot) : Oval veya küremsi yapıdadır. Genellikle iki adet küremsi (bileşik, compound) göz bulunur. Ayrıca üçgen şeklinde dizilmiş üç basit göz "ocellus" bulunur. İnsectlerdeki bu petek gözler çok büyük olup, başın sağlı sollu iki geniş alanını kaplarlar. Böceklerde çok iyi gelişmiş olan bu gözler çok iyi bir görme olanağı sağlarlar. Başta bir çift anten bulunur. Antenler duyu organları olup, başın önemli organlarıdırlar. Bu antenlerin üzerlerinde hava akımlarına karşı duyarlı tüyler bulunur. Ayrıca anten üzerinde çeşitli kokuları almaya yarayan bir çift anten vardır. Antenler çeşitli segmentlerden meydana gelir ve değişik türlerde farklıdır. Böceklerde ağız organelleri üç değişik tipte olabilir. Bunlar kesici-parçalayıcı, sokucu-emici ve yalayıcı-emici ağız tipleridir. Ancak nadiren bazı türlerde örneğin myiasis etkenlerinde ağız organelleri redüksiyona uğramıştır. Bu ağız organelleri tiplerinden sokucu-emici tip kan emicilerde iyi gelişmiş olup, ağız yapılışı bir hortum (rostellum) dan ibarettir. Bu hortum anten, palp, üst dudak (labrum), üst çene (mandibula), alt çene (1. maxilla), hypopharynx (tükrük yolu) ve alt dudak (labium, 2. maxilla) dan oluşmuştur. Göğüs (Thorax) :Thorax üç segmentden oluşmuştur. Bunlardan birincisine ve önde bulunana prothorax, ortadakine mesothorax arkadakine ise metathorax adı verilir. Bu halkalar belirgin ise de bazen ilk ikisi bazende üçü birden birbiriyle kaynaşmıştır. Ayak ve kanatlar bu halkalara yapışırlar. Kanat; böcekler için önemli bir organ olup, normal olarak her böcekte iki çift kanat vardır. Eğer kanat varsa bunlar mesothorax ve metathoraxdan çıkarlar. Bazı böcek türlerinde metathoraxdan çıkan kanat redüksiyona uğramış ve bir halter şeklini almıştır. Bu halter şeklindeki kanat denge organı görevi yapar. Bit ve pire gibi insectlerde kanat bulunmaz. Karıncalarda ise kanat bir süre bulunur ve sonra atılırlar. Önemli olan Diptera takımında ise iki çift kanat bulunur. Kanadın üzerindeki tüy ve lekeler ile kanadın şekli, rengi ve üzerindeki damarlar tür ayrımında önemlidir. Boru şeklinde olan damarların içinden sinir iplikleri ve kanadı besleyen sıvı geçer. Coleopteralarda ön kanatlar kitini ve mat olup, zar şeklinde olan arka kanatlan muhafazada kullanılır. Göğüsün her segmentinden bir çift ayak çıkar. Yani insectler üç çift bacaklıdırlar. Ayak sıra ile coxae, trochanter, femur, tibia, tarsus ve pulvillus denen kısımlardan oluşur. Tarsusun uç kısmında tutunmaya yarayan pulvillum denen yastıkçılar ve kancalar bulunabilir. Abdomen (karın) : Abdomendeki halkalar genel olarak belirgin olup, halka sayısı değişmekle beraber genellikle 11 halkadan oluşmuştur. Bu segmentlerin bazıları birbiriyle kaynaşmışlardır, Abdomenin arka tarafında türlere göre değişmek üzere anüs ve cinselorganlar bulunur. Erkeklerde çiftleşmeye yarayan genital organlar hypopygium adını alır ve bazenda kılıfıyla birlikte penis bulunur. Dişilerde ise yumurtlamaya hizmet eden ovipozitor bulunur. İnsectlerde sindirim sistemi ağızIa başlar ve birçok kör keselerden oluşan mide ve bağırsaklarla devam eder ve anüsle sona erer. Bağırsaklar ön, orta (mideye tekabül eder) ve son bağırsaktan ibarettir. Midenin bağırsağa geçtiği yerde birçok kanalcık yani malpighi kanalları vardır. Bu kanallar böceğin ekskresyon aygıtları olup, artık maddeleri toplar ve son bağırsağa dökerler. Böceklerde kaslar çeşitli halkalar içerisinde uzunlamasına ve enlilemesine şeritler meydana getirirler. Bunlar çizgili kaslardandır. Kaslar çeşitli organları özellikle de ayak ve kanatları hareket ettirirler. Örneğin uçan bir sineğin kanadı dakikada 300 kez çırpma yapar. İnsectlerde sinir sistemi merdiven şeklinde olup, vücudun dorsalinde arkaya doğru uzanır. Bu sinir ipcikleri birbirlerine sinir ipleriyle bağlıdır. Merkezi sinir sistemi, başta bulunan cervical ganglion (gelişmemiş ilksel bir beyin) ve bunların oesophagus etrafında birleşmeleri ile oluşur. Karın sinirleri ise başta beyin görevini yapan baş sinir ganglionundan çıkarlar. Böceklerde duyu organları,antenlerde, palplerde, başın çeşitli girinti ve çıkıntı yapan bölgelerinde, coxae ve trochanter üzerinde bulunurlar. Böceklerde solunum sistemleri karın halkalarının yan taraflarında bulunan ve stigma (solunum deliği) adını alan organellerde sonuçlanan, vücut içinde bir yumak halinde bulunan borucuklardan ibarettir. Solunum sistemi genel olarak trachea sistemiyle yapılır. Dallı ve budaklı borucuklar şeklinde olan bu trachealar stigmalarla dışarı açılır. Stigmalar abdomendeki segmentlerin yan taraflarından dışarı açılır. Her segmentde birer çift olabilir. Baş ve thoraxda genelde stigma olmaz. Stigmalar yalnız abdomen halkalarının iki yanında bulunurlar. Stigmaların etrafı kalın bir kitin tabakasıyla çevrilmiş ve kaslarla idare edilen bir kapağa sahitir.Böcek istediği zaman burayı kapatır. Solunum hareketleri kas kontraksiyonları ve vücut duvarının genişlemesiyle olur. Dolaşım sistemi yönünden böceklerde kapalı bir durum görülmemektedir. Böceklerde gerçek bir karın boşluğu yoktur. Bunların iç organlarının üzerini bir yağ tabakası örter ve aralarında boşluklar bulunur. Kalp dorsalde ve arkada yer alır ve genişlemiş bir damardan ibarettir. İnsectlerde kan dolaşımları açıktır ve vücudun dorsalinde üzerinde delikler bulunan, iç kısmında vücudun ön tarafına doğru açılıp arka tarafına doğru kapanan kapakcıkları taşıyan bir damardan ibarettir. Vücut boşluğunda serbest olarak dolaşan kan hemolenftir. Bu hemolenf kalp adı verilen damar içine girer ve bunun sıkışması ile de ön tarafa doğru hareket eder. Bunun sonucunda üzerindeki deliklerden vücut boşluğuna hemolenfi iter. İnsectlerde üreme sistemleri erkek ve dişi bireylerde farklıdır. Böceklerde erkek ve dişi ayrılmışlardır. Erkek üreme organları, genellikle ikiadet testis, ve sırası ile vasa defferens (boşaltı kanalı), vesicula seminalis (tohum kesesi), ductus ejaculatorius (boşaltım borusu) ve eklenti bezlerinden oluşur. Dişilerde ise iki tane yumurtalık vardır. Bu ovaryumların her biri bileşik borucuklardan yani ovarial tüplerden oluşmuştur. Her iki ovaryum oviducta (yumurta yolu) açılır. Oviduct vajinaya bağlıdır. Ayrıca çiftleşme esnasında spermatozoitleri toplayan receptaculum seminis (tohum torbası) yada spermatheca adı verilen bir torba bulunur. Bu torba vajinaya açılır. Dişilerde en son organ olarak da yumurtlamaya yardımcı olan ovipositor adını alan organ vardır. Böceklerin çoğunda yaşamları boyunca bir kez kopulasyon olur. Döllenmeden sonra erkek ölür, spermatozoitler dişinin yaşamı boyunca spermatekada canlı kalırlar ve gelişen yumurtayı döllerler. Dişi ve erkek böcek çiftleştikten sonra türlere göre değişrnek üzere yumurta, larva yada pupa bırakırlar. Bu duruma göre bazı insectler ovipar (Dişileri yumurta bırakır), bazıları vivipar (Dişileri canlı, hareketli larvaları bırakır, buna larvipar da denir.) ve hatta bazılarıda pupipar (Dişilerin doğrudan pupa bırakması) 'dır. İnsectlerin üzerleri kitin tabakasından oluşan bir kılıfla örtülüdür. Böceklerin biyolojik gelişmeleri sırasında erişkin hale yani olgun (matur) hale gelebilmesi için, böceğin büyüyüp gelişebilmesi için üzerindeki bu kılıfı atması olayına gömlek değiştirme adı verilir. Bu gömlek değiştirme olayı böceğin gelişmesi sırasında tüm dönemlerde meydana gelir. Böceklerde sırası ile erişkin -yumurta -larva -pupa ve erişkin dönemleri görülür. Ancak bazı türlerde bu biyolojik gelişme evrelerinde değişiklikler olur. Yani erşkin-yumurta-nymph-erişkin böcek dönemleri görülür. Böceklerin gelişmesi sırasında iki tip larva şekli görülür. Bunlar; Magot Larva: Başları küçük ve ayakları bulunmayan larvalara magot larva adı verilir. Dipteralarda ve pirelerde görülür. Oligopod Larva: Bu tip larvaların başları belirgindir ve thoraxda üç çift bacak bulunur. Coleopteralarda görülür. Pupa: Tam metamorfoz geçiren böceklerin biyolojilerini tamamlarken girmiş oldukları hareketsiz safhaya pupa adı verilir. Pupayı çevreleyen ve onu koruyan yapıya ise kokon adı verilir. İki çeşit pupa vardır. Bunlar, Obtek pupa: Pupa ince bir zarla örtülüdür ve pupa serbestçe hareket eder. Örn : Nematocera ve Brachycera 'larda, Koarktat pupa ise pupa içinde böcek görülmez ve pupa hareketsizdir. Örn : Cyclorrhapha 'larda görülen pupa şeklidir. İnsectlerde Gelişme (Metamorfosis-Metamorphosis-Metamorfoz -Başkalaşım) : İnsectlerin gelişmesinde yumurtadan çıkan genç artropod az çok erginlerine benzeyebileceği gibi bazı türlerde ise yumurtadan çıkan genç artropodlar erginlere hiç benzemezler. Yumurtadan çıkan ve erişkine hiç benzemeyen artropodun erişkine benzeyinceye kadar geçirdiği değişiklikler olayının tümüne metamorfosis adı verilir. Yani metamorfoz gelişme döneminde bir böcekte meydana gelen yapısal ve şekilsel değişikliklerdir. Metamorfoz yönünden insectler üç grupta toplanırlar. a) Metamorfosis göstermeyen yada ilkel bir metamorfosis gösteren insectler : Bu gruptaki insectler direk gelişirler. Yumurtadan çıkan genç formlar büyüklükleri dışında erişkinlere tamamen benzerler. Bu formlar kısa sürede gelişip erişkinlerin büyüklüklerine erişirler. Apterygota alt sınıfındaki insectler bu gruptandır. Bu gruptaki insectlerin bu tip gelişmelerine ametabola adı da verilir. b) Yarım metamorfosis veya basit metamorfosis (Bemimetabola) gösteren insectler : Bu gruptaki insectlerin gelişmesinde yumurta -nymph -erişkin (imago) dönemleri sırası ile görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erginlere bazı eksiklikler dışında (kanatlannın olmayışı gibi) tamamen benzerler. Bu döneme nymph dönemi adı verilir. Nymph'ler türlere göre değişrnek üzere birkaç kez gömlek değiştirdikten sonra erişkin yani imago haline geçerler. Bu tip gelişme Pterygota alt sınıfına bağlı Exopterygota bölümündeki insectlerde görülür. Bunlardan bazılan Orthoptera, Mallophaga, Anoplura ve Hemiptera 'lardır. c) Tam veya komplex metamorfosis (Bolometabola) gösteren insectler : Tam başkalaşım geçiren böceklerin biyolojilerinde sırası ile Yumurta -Larva -Pupa -Erişkin böcek dönemleri görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erişkinlere hiç benzemezler ve kurtcuk biçimindedirler. Bu döneme larva adı verilir. Larvalar birkaç gömlek değiştirdikten sonra hareketsiz ve sakin bir devreye girerler. Bu esnada artropodun etrafında koruyucu bir kılıf veya kabuk meydana gelir. Bu koruyucu kılıfa kokon ve kokon içerisindeki döneme ise pupa yada bazı insect türlerinde krizalit adı verilir. Daha sonra kokon açılarak erişkin böcekler dışarı çıkarlar.Yani bu tür insectlerin gelişmesinde görülen dönemler arasında hiç bir morfolojik fark yönünden benzerlik yoktur. Bunun içİn de bu gruptaki böceklerde tam metamorfosis görülür. Örneğin Pterygota alt sınıfındaki Endopterygota bölümünde bulunan insectlerde bu tip bir gelişme yani holometabola görülür. Örn: Lepidoptera, Siphonaptera ve Diptera takımlarında tam başkalaşım görülür. İnsecta Sınıfının Sınıflandırılması (Classificationu) İnsecta sınıfında iki alt sınıf vardır. 1- Subclasis (Alt sınıf) : Apterygota Bunlar kanatsız insectlerdir. Gelişmelerinde metamorfoz göstermezler. Bu alt sınıftaki türlerin Veteriner Hekimlik yönünden bir önemleri yoktur. Bu alt sınıfa bağlı; Thysanura Diplura Collembala Protura takımları bulunur. 2- Subclasis : Pterygota Bu alt sınıftakiler erişkin dönemlerinde kanatları olan veya kanatlı formlardan köken almış yada evoluasyon sonucu sonradan kanatsız olmuş insectlerdir. Pteryagota 'lar tam veya yarım metamorfoz geçirirler. Bunlar iki alt bölüme (division) aynlırlar. 2.a- Exopterygota bölümü (Hemimetabola bölümü) : Bu bölümdeki böceklerin kanatları dışa doğru bir sürgün veya tomurcuk gibi gelişir. Biyolojilerinde yarım metamorfosis gösterirler ve bunun içinde hernimetabola bölümü olarakta adlandınlırlar. Bu insectlerin erişkin olmayan yani genç dönemleri (immature) yapıları ve yaşadıkları yerler bakımından erginlerine benzerler. Exopterygota bölümünde bulunan önemli takımlar şunlardır: Takım (Order) : Orthoptera (Blattaria, Hamam böcekleri, Çekirge) Takım: Mallophaga (Isıran bitler) Takım: Anoplura (Siphunculata, Sokucu bitler) Takım: Herniptera (Tahta kurulan) Takım: Odonata (Kız böceği) Takım: Thysanoptera (Ekin -Fidan bitleri) Takım: Dermaptera (Kulağa kaçanlar) Takım: Plecoptera (Taş sinekleri) Takım: Isoptera (Termitler. beyaz kanncalar) Takım: Psocoptera (Kitap bitleri) 2.b- Endopterygota bölümü (Holometabola bölümü) : Bu bölümdeki insectlerin gelişmelerinde tam metamorfoz görülür. Kanatları internal olarak yani bir kokan içinde veya koza içinde gelişir. Bu bölümde bulunan önemli takımlar şunlardır. Takım: Coleoptera (Kın kanatlılar) Takım: Hymenoptera (Zar kanatlılar, bal arıları, normal karıncalar ve eşek arıları) Takım: Lepidoptera (Kelebek ve güveler) Takım: Neuroptera (Sinir kanatlılar) Takım: Siphonaptera (Aphaniptera, Pireler) Takım: Diptera (Gerçek sinekler, çift kanatlılar) Exopterygota Bölümü Bu bölüm içerisinde çok sayıda takım varsa da bunlar içerisinde Veteriner Hekimlik yönünden önemli olanlar üzerinde durulacaktır. Yani insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan, hastalıklar oluşturan ve vektörlük yapan türlerden bahsedilecektir. OrthopteraTakım; (Syn: Blattaria) Bu takım; hamam böcekleri yanında, ağustos böcekleri ve çekirgeleri kapsar. Bunlar veteriner ve insan hekimliği yönünden parazitlik etkileri olmamalarına karşılık bazı hastalık etkenlerine arakonaklık yapmaları ve taşıyıcılık görevi yapmaları yönünden önemlidir. Bunlardan Melanoplus cinsine bağlı çekirgeler Tetrameres americana ve Cheilospirura amulosa'ya arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri değişik uzunlukta ve büyüklükte olup, vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Başlarında bir çift anten, bir çift göz ve parçalamaya ve çiğnemeye elverişli ağız organelleri vardır. Göğüs halkalarının dorsalinden masothorax ve metathoraxdan iki çift kanat çıkar. Bunlardan birincisi sertleşmiş ve kitini yapıda olup, metathoraxdan çıkan ve ince bir zar gibi olanının üzerini örter. Göğüs halkalarının ventral kısmından uzun üç çift bacak çıkar. Hamam böcekleri kanatlı olmalarına rağmen uçamazlar. Sıcak ve rutubetli yerlerde yaşarlar. Mekaniksel olarak bazı protozoon kistlerini taşırlar ve bir kısım nematodlara arakonaklık yaparlar.Hamam böceklerinden üç tür yurdumuzda bulunmuştur. Bunlar; Blatta orientalis (Şark hamam böceği) Blatella germanica (Alman hamam böceği) Periplanata americana'dır. Hamam böcekleri spirurida takımındaki bazı nematodlara, Gongylonema 'ya bazı tavuk cestodlarına (Raillietina sp) ve oxyspirura cinsi nematodlara arakonaklık yaparlar. Bakterilerden salmanella 'lara vektörlük yapabilirler. Yine değişik bakteri, protozoon, mantar gibi değişik hastalık etkenlerini mekanik olarak bir yerden başka bir yere taşırlar ve özellikle yiyeceklere bulaştırırlar. Kolera, tifo ve verem basilleri ile Entamoeba coli, Entamoeba histolytica, Balantidium coli, Giardia intestinalis ve Trichomonas hominis kistlerinin yayılmasında aktif olarak rol oynarlar. Aynca helmintlerden Tetrameres, Acuaria, Hymenolepis ve Moniliformis cinslerine arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri sıcak yerlerde yaşar ve karanlıkta dolaşırlar. Duvarların çatlak ve oyuklarına, tahta kenarlarının arasına yada arkalarına, su ve kalorifer borularının arkasına ve dolaplara gizlenirler. Bu insectler nişastalı ve şekerli besinleri severler. Ancak diğer besinlerle de beslenebilirler. Bu nedenle mutfaklarda yiyecek konulan dolaplarda, kiler ve fırınlarda sıkça rastlanılır. Ayrıca hayvan barınaklarında da bunlara sıkça rastlanılır. Blatella germanica yani alman hamam böceği 15 mm uzunlukta olup, açık kahverengindedir. Thoraxın üst kısmında iki koyu çizgi görülür. Kanatlar her iki cinsiyette de mevcut olup, vücut uzunluğunu biraz geçer. Şark hamam böceği (Blatta orientalis) ise nisbeten daha büyük olup, 25 mm uzunluğunda ve koyu siyah renktedir. Kanatlar erkeklerde abdomenin ucuna kadar ulaşmaz ve dişilerde ise kanatlar daha da küçülmüştür. Hamam böceklerinin dişileri içlerinde yumurtaları bulunan ve yumurta paketleri adını alan silindir şeklindeki yumurta paketlerini uygun yerlere bırakırlar. Bu yumurta paketleri içerisinde çok sayıda yumurta bulunur. Uygun ısı ve besin bulunduğu ortamda çabucak gelişerek nymphler oluşur. Yumurtadan erişkinlerin oluşması normal şartlarda 30 -50 gün kadar sürer. Hamam böcekleri ile mücadelede insectisit yani insect öldürücü ilaçlar kullanılır. Toz şeklinde olanIarı hamam böceklerinin geçecekleri yerlere dökülür yada bir puar yardımı ile toz ilaçlar bunların saklandıkları yerlere serpilirler. Toz ilaçların kullanılması bu tip ilaçların kalıcı etkisinden dolayı daha faydalıdır. Bunun yanısıra solüsyon halindeki ilaçlarda bunların saklandıkları yerlere püskürtülürler. Ancak bu solüsyonların mutlak süratte hamam böceklerinin vücutlarına temas etmesi gerekir. Kontrolde dieldrin ve lindan gibi klorlu hidrokarbonlu insectisitler sprey şeklinde saklandıkları yerlere püskürtülerek uygulanır. Ancak yumurtadan çıkacak yeni nesilleri öldürmek için ilaç tekrarlanmalıdır. Bu amaçla sentetik pyretroidlerde kullanılabilir. Bunlann dışında 25 gr kaynamış patatese 75 gr borik asit karıştırılarak un haline getirilir. Etrafta yiyecek bulundurmamak şartıyla küçük tabaklar içinde hamam böceklerinin yemesine bırakılır. Hamam böcekleri ile mücadelede meskenlerin tümünde mücadele yapılır ve temizliğe dikkat edilir. Kullanılan ilaçlara karşı direnç gelişebileceği için farklı gruplardan insektisitlerin değiştirilerek kullanılmasında yarar vardır. Phthiraptera (Bitler) Gözle görülebilecek büyüklükte olan bitler 1 -2 mm büyüklüktedirler. Vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden oluşur. Erişkin formlarında daima üç çift bacak bulunur. Kanatları yoktur. .Gözleri rudimenterdir yada yoktur. Bitler bütün yaşam dönemlerini (yumurta -nymph -erişkin) konak üzerinde geçiren insectlerdir. Yani daimi ve tek konaklı parazitlerdir. Bitler kan emen hakiki bitler (Anoplura) ile tüy ve yapağı yiyen bitler (Mallophaga) olmak üzere iki takımda incelenirler. Mallophaga ve Anoplura takımındaki türler arasındaki farklar şunlardır: MalloRhaga Takımı AnoRlma Takımı- Baş ve Thorax Baş thoraxdan geniş Baş thoraxdan dar ve ve kalkan seklindedir. sivrilmis sekildedir. Ağız organelleri Kesmeye -parçalamaya Sokmaya -emmeye elverislidir. elverislidir. Gtdası Epidermis artıkları Konakçımn kam ve tüvler Konaklan Türlerin çoğunluğu Hepsi memelilerde bulunur kanatlılarda, çok azı ise memelilerde bulunur. Mallophaga Takımı: Bu takıma bağlı üç alt takım (suborder) vardır. Bunlardan Amblycera ve Ischnocera alt takımları daha önemlidir. Suborder : Amblycera Antenleri başın iki yanındaki çukurlarda olup, kolayca görülemez. Bunların mandibulaları önden ısırır. Çok hareketli, uzun yapılı ve sarı renklidirler. Mesothorax ve metathorax arasında genellikle görülebilen bir çizgi vardır. 1) Familya (Aile): Gyropidae Memeli hayvanlarda ve daha çok kemiricilerde (kobay) bulunurlar. Genus (Cins) : Gyropus Bu cinse bağlı en önemli tür Gyropus ovalis'dir. Kemirici hayvanlarda bulunurlar. Kobayların mallophagose'unu meydana getirir. Erkekleri 1 mm, dişileri ise 1.2 mm uzunluğundadır. 2) Familya: Menoponidae Kanatlılarda görülür. Bu ailedeki türlerin başları çok genişlemiş ve üç köşeli bir görünüm almıştır. Antenleri dört eklemlidir ve tarsuslarında bir çift tırnak bulunur. Bu ailede bulunan önemli türler: Species (Tür) : Menopon gallinae Species : Menopon phaeostomum Species : Holomenopon leucoxanthum Species : Menacanthus stramineus Species : Trinoton anserinum Bunlardan en yaygın olarak görülen cins menapon' dur. Daha ziyade konağının derisi üzerinde yaşadığından vücut biti adını alır. Süratli hareket eder. Özellikle genç hayvanlarda ölüme sebep olabilirler. Suborder : Ischnocera Bu alt takımdakilerin mandibulaları alttan ısırır ve antenleri kolay görülür. Hareketleri nisbeten yavaştır. Geniş yapılıdırlar ancak bazı türleri dar ve uzundurlar. Renkleri kırmızı esmer veya gri siyahtır. Mesothorax ve metathorax kaynaşmıştır. I) Familya: Philopteridae: Kanatlılarda, kuşlarda görülürler. Bu ailedeki önemli türler: Species : Lipeurus heterographus Lipeurus'lann vücutları dar ve uzundur. Vücut kenarları birbirine paraleldir. Species : Lipeurus caponis Species : Goniodes gigas Goniodes'ler tavuk tüylerinin sapı üzerinde bulunurlar ve renkleri kırmızımtrak esmerdir. Species : Goniocotes gallinae Species : Chelopistes meleagridis Species : Columbicola columbae Species: Anaticola crassicornis Philopteridae ailesindeki türlerin antenleri 5 eklemlidir. Ayak tarsuslarının uç kısmında bır çift tırnak bulunur. 2) Familya: Trichodectidae : Antenleri 3 eklemlidir. Tarsusların uç kısmında tek bir çengel bulunur. Bu ailedeki türler memelilerde görülür. Memelilerin tüyleri arasında yaşarlar. Bu ailede üç önemli cins bulunur, Cins: Trichodectes Species: Trichodectes canis: Köpeklerde bulunan mallophaga türüdür. Açık san renktedir. Başı dikdört.gen şeklinde olup, antenleri tüylüdür. Cins: Felicola Species : Felicola subrostrata: Kedilerde bulunur. Başlarının ön kısmı üçgen şeklindedir. Genus: Damalinia (Bovicola) : Ayaklan ve ayak uçlarındaki çengelleri uzundur. Species : Damalinia (Bovicola) bovis : Sığırlarda görülür. Species : Damalinia (Bovicola) ovis : Koyunlarda bulunur. Species : Damalinia (Bovicola) equi : Tektırnaklılar konaklarıdır. Species : Damalinia (Bovicola) caprae : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) painei : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) limbala : Keçilerde bulunan mallophaga türleridirler. Suborder : Rhynchophthirina : Bu alt takımda bulunan mallophaga türleri fazla önemli değidirler. Önemli cins ve türü ise; Cins: Haematomyzus Species : Haematomyzus elephantis'dir. Fil bitleri'dir. Anoplura (Siphunculata) Takımı Gerçek bitler olup, yalnız memelilerde bulunurlar ve konaklarından kan emerek beslenirler. Bu takıma bağlı 5 aile vardır. I) Familya: Haematopinidae : Hayvan bitleridir. Aile adından da anlaşıldığı gibi kan emenler anlamına gelir. Gözleri bazen hiç yoktur bazen de çok basittir. Baş ön tarafa doğru çıkıntılar yapmıştır. Bacaklar aynı büyüklüktedir. Bu ailedeki önemli cinsler; Genus: Haematopinus Species : Haematopinus asini : At bitidir. At, katır ve eşeklerin kuyruk ve yelelerindeki kıllarda bulunur. Species : Haematopinus bufali: Mandalarda bulunur. Species : Haematopinus suis: Domuzlarda bulunur. Species : Haematopinus eurysternus : Sığırlarda görülür. Özellikle kaşektik sığırların uzun kıllı kısımlarında bulunur. Species: Haematopinus tuberculatus: Mandalardabulunur. 2) Familya: Linognathidae: Gözleri olmayabilir. Ön bacaklar daha küçüktür, yani birinci çift bacaklar çok zayıftır. Bu ailedeki cins ve bağlı olan türler; Genus: Linognathus : Koyun, sığır, keçi, köpek ve tilkilerde görülür. Bulundukları hayvanlarda linognathose adı verilen belirtilere sebep olurlar. Bu cinse bağlı türler; Species : Linognathus ovillus : Koyunlarda vücut biti türüdür. Species : L. africanus: Koyunlarda bulunur. Species : L. pedalis : Koyunların bacaklarında bulunur ve bacak biti adını alır. Specıes: .stenopsıs: Keçi bitidir Species : L. vituli : Konakları sığırlardır. Species : L. setosus : Köpek ve tilkilerde görülür. Genus: Solenopotes Species : Solenopotes capillatus : Sığırlarda bulunur. Species : Microthoracius cameli: Deve biti. 3) Familya: Pediculidae : İnsan bitleri bu grupta bulunurlar. Maymunlarda ve insanlarda yaşarlar. Gözleri vardır. Tarsuslarının nihayetinde bir tek çengel bulunur. Bu ailedeki türler tarafından insanlarda meydana getirilen belirtilere yada enfestasyon olayına "pediculosis" adı verilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pediculus humanus: İnsanlarda parazitlenir. Bu türün iki varyetesi vardır. Bunlardan Pediculus humanus capitis baş biti adını alır ve kafa saçı, bazan sakal, kaş v,e bıyıkta yerleşir. Diğeri ise Pediculus humanus corporis olup, daha çok gövde kısımlarında ve çamaşırların katlanmış, kıvrım yerlerinde bulunurlar. Bu son türe İnsanlardaki vücut biti adı verilir. Species : Phthirus pubis: Oran olarak diğer türlere göre daha geniş yapılıdırlar. Ancak abdamenleri daha kısadır ve orta bacak ile arka bacakların tırnakları kuvvetlidir. İnsanlarda eşeysel organların ve anüsün civarındaki kılların arasında bulunurlar. Bunun içinde insanların kasık biti veya edep biti adını alırlar. Bu bölgelerden kan emerken tahrişlere ve ekzamalara yol açarlar. Bu belirtilere "Phthiriosis" adı verilir. Aynca pediculidae ailesine bağlı olarak Pedicinus cinsi bulunur. Pedicinus cinsi maymunlarda bulunan bit türüdür. 4) Familya: Hoplopleuridae: Bu ailedeki türler fare ve kemiricilerde parazitlenirler. Bulunan türler; Genus: Polyplax, Hoplopleura, Haemodipsus. Species : Polyplax spinulosa: Farelerde ve sıçanlarda yaşarlar. Bu tür protozoonlardan Haemobartonella türlerini bulaştırır. Ayrıca fare tifusü, bulaşıcı anemia ve fare trypanosomiosis hastalıklarıın insanlara bulaştırırlar. Species : Polyplax serrata' Kemiricilerde bulunur. Eperythrozoon ve Francisella türlerini bulaştırırlar. Bu türlerden başka bu aileye bağlı olarak kemiricilerdede Hoplopleura ve Haemodipsus cinsleri de vardır. 5) Familya: Echinophthiriidae: Foklarda ve deniz fıllerinde yaşarlar. Bu bitlerin kara yırtıcılarından denizde yaşayan memelilere geçtikleri tahmin edilmektedir. Vücutları kılların değişmesinden dolayı pullarla örtülüdür. Familya: Cimicidae (Gerçek tahtakuruları) Bu ailedeki tahtakurularının antenleri dört eklemlidir. Kanatları iyice küçülmüş ve atrofiye olmuştur. Vücutları oval ve dorso -ventral olarak basıktır. Bunlar hoşa gitmeyen bir koku yayarlar ve geceleri beslenirler. İnsan omurgalı hayvanlar ve kanatlılardan kan emerler. Bu aileye bağlı olarak bulunan önemli cins ve türler Familya: Formidae (Karmcalar) : Bu ailede karıncalar bulunur. Kanatlı veya kanatsız olabilirler. Ağız organelleri parçalayıcı ve çiğneyici tiptedir. Toplu halde yaşarlar. Yumurtayla çoğalırlar. Kopulasyondan sonra dişi ve erkekler kanatlarını kaybederler. İşçi karıncalar ise iyi gelişmemiş dişiler olup, kanatsızdır ve bunların zehir bezleri vardır. İnsan ve hayvanları ısırdıklarında şiddetli kaşıntıya sebep olabilirler. Bu aileye bağlı en önemli tür Formica fusca' dır. Bunların hekimlik yönünden önemleri kanatlı cestodlarından Raillietina türlerine ve trematodlardan Dicrocoelium dentriticuma arakonaklık görevi yapmalarıdır. Familya: Vespidae Yaban arıları adını alan, bu ailedeki türler tek tek yada toplu halde yaşarlar. Bunlar etcildirler. Ancak hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenirler. Karın bölgesi hareketli olduğundan ağılı iğnelerini her yönde kullanabilirler. Yaban arılan türlerinden özelikle Vespa crabro,Vespa germanica ve Vespa orientalis türlerinin sokması çok acı verir, ağır klinik belirtilere hatta ölümlere yol açabilirler. Çeşitli hastalık etkenlerini besinlere mekanik olarak bulaştırabilirler.Tesadüfen ağıza girdiklerinde insan ve hayvanların dil yada boğaz çevresini sokarak buraların şişmesine sebep olabilirler, ayrıca allerjik reaksiyonlara ve anfılaktik şoka sebep olarak ölümlere yol açabilirler. Familya: Apidae (Bal anları) Bu aile bal anlarını kapsar. Bunlar genellikle toplu halde yada tek tek yaşarlar. Zehirli iğneleri yönünden insan ve hayvanlar için çok zararlı olabilirler. Bu arı ağılaması olayına Hymenopterismus adı verilir. Arı sokmaları sonucu acı, allerjik bozukluklar ve hatta anafılaktik reaksiyonlar oluşur. Boğaz ve dil gibi hayati bölgeleri sokmaları sonucu ölümler görülebilir. Arı sokmalarında eğer arı iğnesi içeride kalmışsa çıkarılır. Bu yerlere gazyağı ve benzin damlatılır. Uzun süre arı sokması sonucu bazı kişilerde bağışıklık gelişir. Bazı fertlerde ise şiddetli bir duyarlılık görülmektedir. Yılan zehirine karşı hazırlanan serum arı zehirine karşı da kullanılmaktadır. An soktuğu zaman deride kaldığı sürece zehir bezesinden salgı yapar. Bunun için arı sokmalarında iğnenin en kısa sürede çıkarılması gerekir. İğnesi kopan arı kısa sürede ölmektedir. Bu ailede bulunan en önemli tür Apis mellifera (Apis mellifica) dır. Bu tür bal arısı olarak adlandırılır. Ekonomik olarak en önemli türdür. Normal bir arı topluluğu 40.000 -70.000 ergin bireyden oluşur. Bundan daha az birey içeren yuvalar zayıf olarak nitelendirilir ve kışı geçirmeleri zayıf ihtimaldir. Bir yuvada yani kovanda üreme yeteneği olan bir kraliçe (ana arı), dişi olan ve üreme yeteneği olmayan işçi arılar ve üreme dönemlerinde ortaya çıkan erkek arılar vardır. Ana arı 20 -25 mm boyunda, anteni 12 segmentli ve nokta gözler alında birbirine değmez. İşçi anlarda ana arı özelliklerini gösterirler. Ancak büyüklükleri 13 –15 mm kadardır. Erkek arılar da 15 -17 mm boyunda olup, işçilere ve ana arıya göre daha tıknaz yapılıdır. Arıların gelişmelerinde yumurta, larva, pupa ve erişkin dönemleri vardır yani tam metamorfoz geçirirler. Ana arının görevi Mart'ın başından Eylül'ün sonuna kadar yumurta bırakma ve salgıladığı feromonla yuvanın düzenini ve böylece bütünlüğünü sağlamaktır. Günde yaklaşık 3.000 yumurta bırakırlar. Yumurtadan ergin oluncaya kadar işçi anlar için 21 gün. Ana arılar için 16 ve erkek arıların gelişmesi içinde 24 gün geçmesi gerekir. İnsan ve hayvanları en çok sokan arı türleri ; Apis mel!ifica (Bal arısı), Vespa crabro, V. silvetris (Sarıca arılar), Polistes gallicus ve Bombus sp.'dir.Arılarda alkalen zehir bezi (küçük olan) ve asit zehir bezi (büyük ve çatal şeklinde olan) olmak üzere iki adet zehir keseleri bulunur. Bunların; alyuvarları eritici, sinir uçlarını ağılayıcı, yangı yapıcı, allerji oluşturucu ve bölgesel nekroz oluşturucu etkileri vardır. Hymenopterismus’un tedavisinde yapılacak işlemler. -Bir pens veya bıçak ucu ile dikkatlice iğne çıkarılır. -Sokulan bölgeye buz tatbik edilir. -Antihistaminikli solüsyon veya pomadlar lokal olarak uygulanır. -Antihistaminikler oral veya parenteral olarak verilebilir. Şayet anafilaktik reaksiyonlar oluşmuş ise; -Özel enjektörlerde bulunan adrenalin 0.3-0.5 ml (1:1000 sulandırılmış) deri altı veya damar içi yolla verilir. -Parenteral olarak antihistaminikler verilir. -Damar içi serum fizyolojik verilir. -Kortizon endikedir. -Solunum yolu açık tutulur. Eğer siyanoz varsa oksijen verilir. An sokmalarına karşı duyarlı kişilere koruyucu olarak arı antitoksini verilebilir. Neuroptera Takımı (planipennia -Sinirkanatlılar) Bu takımdaki böcekler küçük kelebeklere ve odonata takımındaki insectlere morfolojik olarak benzerler. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Çiğneyici ağız organelleri ve yarım küre şeklinde büyük bileşik gözlere sahiptirler. İki çift kanatları vardır. Çeşitli türlerde kanatlar renklenmeler ve desenler gösterirler. Cam gibi saydam olan kanatlar, çoğunlukla kahverengi benekler şeklindedir. Kanat üzerindeki damarlar kanat kenarlarına doğru çatallaşır ve birbirlerine birçok enine damarla bağlanırlar. Böceğin dinlenmesi sırasında kanatlar genellikle abdomenin üzerinde çatı şeklinde dururlar. Gelişmelerinde tam başkalaşım görülür ve çoğunlukla akşamları ve geceleri aktiftirler. Lepidoptera Takımı (Kelebek ve Güveler) Lepidoptera takımında kelebek ve güveler bulunur. Kelebeklerin ağız organelleri iyi gelişmemiştir. Besinlerini çiçeklerin nektar ve polenlerinden sağlarlar. Bazı türleri ise kısa süren yaşamlarında hiç besin almazlar. Kelebekler böcekler içerisinde kanadı, gövdesi ve bacakları pullarla tamamen örtülü olan insektlerdir. İki çift kanatlrın vardır. Kanat üzerindeki renkli ve kitini olan bu örtüler kelebeklere güzel bir görünüm verirler. Lepidoptera takımındaki .artropodların gelişmelerinde sırası ile yumurta, larva (tırtıl), krizalit (koza içinde) ve erişkin dönemleri vardır. Yani gelişmelerinde holometabol görülür. Ancak bunların larvalarına tırtıl, pupa dönem karşılıklarına da krizalit adı verilir. Larvaları çok ayaklı olup, polipod larva türüne örnektir. Kelebek tırtıllarının üzerindeki kılların zehir keseleri ile ilişkili olduğu ve bu nedenle tırtılların insanlarda allerjik dermatitislere neden olduğu belirtilmektedir. İşte kelebek türlerinden bazılarının canlı yada ölü tırtıllarının diplerinde zehirli salgı yapan bezeler bulunan vücut kıllarının insaınn derisi üzerine yada gözüne düşerek dokulara saplanması sonucu oluşan allerjik dermatitise tırtıl dermatitisi ya da Lepidopterizm (Lepidopterismus) adı verilir. İnsanlarda deride oluşan lezyonlara analjezik ve anti inflamatuar merhemler sürülür. Bulunan kıllar pensle çıkarılır. Bu tırtılları yiyen hayvanlarda ölümle sonuçlanabilen hastalıklar oluşabilir. Bu yüzden ördek ve tavuklarda zehirlenmeler görülmüştür. Aynca bu takımda bulunan ve arılarda büyük ekonomik kayıplara sebep olan türler vardır. Bunlar; Aile: Galleridae Species : Galleria mellonella (Büyük balmumugüvesi) Species : Achroia grisella (Küçük balmumugüvesi) Bu türlerden başka bu takımda evlerde görülen değişik güvelerde bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en önemlisi olan ve arı güvesi olarak bilinen büyük balmumugüvesi hakkında bilgi verilecektir. Galleria mellonella Arıların büyük mum güvesi olarak bilinen bu parazit özellikle havalanması iyi olamayan karanlık ve zayıf kovanlarda etkili olur. Bu parazit küçük mum güvesi olan Achroia grisella'ya göre daha zararlıdır. Büyük mum güvesi karanlık, sıcak ve iyi havalandırılmayan yerlerde depolanmış peteklerde büyük zarar verirler. Genellikle alçak rakımlı yerlerde daha yaygındırlar. Yüksek rakımlı yerlerde yoğunluğu ve zararları daha azdır. Güve larvaları peteklerde tüneller açarak, peteklerdeki bal, polen ve balmumunu yiyerek koloniye büyük zarar verirler. Zararlı etkisi daha çok depolanmış sahipsiz peteklerde ve ağ örerek olmaktadır. Ayrıca güçsüz kolonilerdeki peteklerde de aynı zararı yapabilmektedirler. Güçsüz ve hastalıklı koloniler güve için uygun gelişme ortamıdırlar. Güve larvaları petek gözlerinde açtıkları tüneller sebebiyle, petek gözlerinin bozulmasına ve balın akmasına sebep olurlar. Dişi Galleria mellonella türleri yumurtalarını genellikle kovandaki yarık ve çatlaklara, ışıktan uzak loş yerlere kümeler halinde bırakırlar. Bir küme içinde 80 -100, hatta bazen daha fazla yumurta bırakabilmektedirler. Herbir dişinin bıraktığı yumurta sayısı 500 kadardır. Yumurtadan larvalar 24 -26 derece sıcaklıkta 5 -6 günde, 10 -l5 derece sıcaklıkta 34 günde çıkar. Larvalar hareketlidir, peteklerde yuva yapar ve gelişmesini sürdürürler. Larva dönemi 30 derece sıcaklıkta ortalama bir ay sürer. Ancak bu süre alınan gıdaya ve sıcaklığa göre değişir. Larva gelişmesi için en uygun sıcaklık 30 -35 derece sıcaklıktır. Gelişmesini tamamlayan larvalar sert, tüylü, beyaz renkli ipek bir koza örerler. Koza içerisinde larva pupaya (krizalit) dönüşür. Pupa dönemi 8 -14 gün sürer. Pupadan grimsi kahverengi ergin kelebekler çıkar. Dişi kelebekler kozadan çıktıktan 4 -10 gün sonra yumurtlamaya başlar. Erginler iklim şartlarına bağlı olarak değişmek üzere 2 -5 hafta yaşarlar. Ömürleri düşük sıcaklıkta daha da uzar. Pupadan çıkan ergin kelebekler çiftleşerek yumurtlamak üzere tekrar koloniye girmeye çalışırlar. Galleriosis'li kovanlarda larvalar gelişmesini tamamladıktan sonra kovan içinde sert tüylü ipekten ağ ve koza örerek kovandaki arıların faaliyetlerine engel olurlar. Böylece de büyük ekonomik kayıplara yol açarlar. Ayrıca bu zararlarının yanısıra larvalar peteklerdeki balın sır kısımlarını zedeleyerek, tüneller açarlar ve balın dışarı akmasına neden olurlar. Galleriosis'de kontrol ve korunma: Arıcılıkta Galleria enfestasyonlarının kontrolünde şu tedbirler alınır. l- Balmumu güvesinin en etkili düşmanı arıların kendisidir. Bunun için koloniler güçlü tutulmalıdır. Bu tip güçlü kolonilerde arılar güve larvalarını kovan dışına taşıyarak, zararlı etkilerinden kurtulurlar. 2- Kovanda yarık ve çatlaklar bırakılmamalı, kırıntı ve her türlü artıklar temizlenmelidir. 3- Arılı kovanlara verilecek ilaçlar anlar içinde zararlı olabileceği için, ilaçlı mücadele depolanmış arısız petek ve ancılık malzemelerinde uygulanmalıdır. 4- Boş petekler ve diğer malzemeler yeterli hava akımının bulunduğu bir odada 60 derecede 34 saat, -12 derece sıcaklıkta 3 saat tutulmalıdır. Düşük ısı ve yüksek sıcaklık balarısı zararlılarının bütün dönemlerindeki bireyleri öldürmektedir. 5- Petek güvesine karşı bakteriler, mantarlar ve peradatör böcekler kullanılarak biyolojik mücadele yapılmaktadır. Bunun için de arılara zararlı olmayan ancak kelebek larvalarına (tırtıl) etkili olan Bacillus thuringuensis toxinleri kullanılmaktadır. 6- Kontrolde diğer bir önlemde ilaçlamadır. Bunun için güve görülen kovanlardaki arılar başka temiz bir kovana boşaltılır. Güveli çerçeveler bir kovan yada sandık içinde, paradiklorbenzen (PDB ), ethylene dibromit, metyl bromid, karbondisülfid gibi ilaçlarla ilaçlanır. Çerçeveler tamamen asalaklardan temizlendikten sonra istenilen kovana konulabilir. Ayrıca depolarda da ilaçlamalar yapılır. ilaçlar ergin kelebekleri, larva ve pupaları öldürür. Ayrıca toz kükürt fumigasyon halinde kullanılabilir. Siphonaptera (= Aphaniptera) Takımı (Pireler) Pireler, sıcak kanlı memelilerden yani kanatlı ve memelilerden kan emen ve yalnız ergin devrelerinde geçici parazit olan insectlerdir. insecta sınıfının genel özelliklerini gösterirler. Vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Vücutları latero -lateral yani iki yanlı olarak (bilateral) basıktır. Vücut parlak sarı kahverenginde sağlam bir kitinle örtülüdür. Pirelerin erginleri 1.5 -5 mm büyüklüğünde olup, 3. çift bacakları çok uzun ve sıçramaya elverişlidir. Yani, pireler zıplayan böceklerdir. Kanatları redüksiyona uğramış olup, görülemez. Ağız organelleri sokmaya -emmeye elverişlidir. Pirelerde baş (capitilum) önden yuvarlağımsı ve ellipsoidal, iki yandan basık ve gövdeye yapışık görünümdedir. Başlarında bir çift antenleri ve bazı türlerinde ise bir çift gözleri vardır. Pire türlerinin bazılarında siyah iri dikenler şeklinde tarak (ctenidia) lar vardır. Bu taraklar başın alt kısmında ise genal tarak (yanak tarağı), boyun kısımlarında ise pronotal tarak (boyun tarağı, omuz tarağı) adını alır. Thorax üç kısımdan oluşmuştur. Thorax üstte notum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Thorax pronotum, mesonotum ve metanotumdan meydana gelir. Thoraxın ventralinde uzunlukları önden arkaya doğru artan üç çift bacak çıkar. Bunlardan 3. çift bacaklar çok uzundur ve sıçramaya elverişlidir. Abdomen halkalardan oluşmuştur ve bu karın halkaları birbirine geçmelidir. Onun için pireler çok fazla kan emebilirler. Karın halkaları üstte tergum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Sekiz karın halkası vardır. Her halkada spiracle (stigma) bulunur. Ayrıca son halkada pygidium (his organeli), antipygidial bristil (uzun diken) ve anal stylet adını alan değişik dikenler bulunur. Dişilerin arka taraftarında kitinsel bir kese biçiminde olan, türlere göre şekilleri değişen spermatheca (reseptaculum seminis, tohum kesesi) bulunur.Erkeklerde ise kitinsel, ince, uzun ve dinlenme sırasında spiral biçiminde kıvrılmış kopulasyon organı olan clasper bulunur. Pirelerin yumurtaları oval ve beyaz renkte olup, 0.5 mm büyüklüğündedir. Pirelerin gelişmesinde tam metamorfoz görülür. Larvaları kurtcuk biçiminde olup, beyaz renklidir. Olgunlaşan larvaları 6 mm kadar uzunlukta olabilir. Pireler pupa dönemini yaklaşık 4x2 mm ebatlarında olan bir kokon içerisinde geçirir. Kokonun çevresi toz ve toprak ile bulaşıktır. Pireler kozmopolit yani her yerde bulunabilen canlılardır. Her türlü konaktan kan emerler (euroxen parazit). Ancak bazı türleri özellikle kendi konaklarına daha çok gelirler. Dişileri çiftleşmeden sonra toplu iğnenin 1/4'i başı büyüklüğündeki, krem rengindeki yumurtalarını toz, toprak içerisine bırakırlar. Ancak konak üzerine bırakılan yumurtalarda yapışıcı özellikte olmadıklarından kayarak toprağa düşerler. Yumurtadan 1 -2 hafta içerisinde kurtcuk şeklinde ve üzerleri tüylü larvalar çıkar. Larvalar çok aktiftirler. Bunlar topraktaki organik maddelerle, hayvansal artıklarla, kan pıhtılarıyla, kokuşan bitkisel maddelerle yada konağın dışkılarıyla beslenirler. Bunun sonucunda büyüyerek gelişirler ve 11 halkalı kurtçuk şeklini alırlar. Larvalar ışıktan kaçarlar. Larva dönemi 9 -200 gün arasında değişir. Larvalar saldıkları bir salgıyla toz toprak arasında kendilerine bir kokon (koza) örerler. Bu pupa dönemi 10 gün ile bir kaç ay arasında değişir. Bu kokonun içerisinde pire gelişir ve kokonu açarak dışarı çıkar. Ancak Tungidae ailesindeki pirelerin biyolojileri biraz daha farklıdır. Bu ailedeki türlerde dişiler yumurtalarını konak derisinde meydana getirdikleri şişliklerin içerisine ya da yaralara bırakırlar. Larvalar yumurtayı konak üzerindeyken terkeder ve daha sonra yere düşerler. Bu larvalar daha sonra bir kokon içerisinde pupa dönemini geçirerek ergin erkek ve dişiler oluşur. Tungidae ailesindeki pirelerin bu özelliklerinden dolayı pireler geçici parazitizmden daimi parazitizme geçiş halinde olan artropodlar olarak kabul edilirler. Siphonaptera takımında bulunan aile ve türler: Familya: Tungidae Bu ailedeki pirelere oyuk, tünel açan pireler adı verilir. Çünkü dişileri döllendikten sonra konakçısının derisine girer, çok şiddetli olarak irrite eder ve etrafındaki doku şişerek pireyi içine hapseder. Dişi pireler yumurtalarını buralara bıraktıktan sonra dokunun sıkıştırması sonucu ölürler. Tungidae ailesindeki pireler küçük ve ayakları diğer türlere oranla kısa ve zayıftır. Genal ve pronotal taraklar bulunmaz. Bu ailede iki önemli tür vardır. Species : Tunga penetrans Bu türün büyüklüğü 1 mm kadardır. Başın ön kısmı sivrilmiştir. Thorax segmentleri çok dardır. Gözleri geniş ve piğmentlidir. Kırmızı esmer renktedirler. Dişilerde spermatheca konik şekildedir. Başlıca konakları kanatlılardır. Fakat domuz, evcil memeliler ve insanlardan da kan emebilirler. Konaklarına çok şiddetli ağrılar verirler ve hatta deri içerisinde ezilen pirenin dokuları gangrene yol açabilir. Bu tür Güney Amerika' da ve Afrika' da yaygındır. Species : Echidnophaga gallinacea Başlıca konakları tavuklar ve diğer kanatlılardır. Büyüklükleri 1.5 mm' dir. Baştaki alın kısmı köşelidir. Thorax'ın notumları dardır. Genal ve pronotal tarak yoktur. Spermatheca iyi kitinize olmuştur. Bu tür köpek, rat, insan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. Tropik ve subtropik bölgelerde görülmektedir. Familya: Pulicidae Bu ailedeki türlerde genellikle gözler mevcuttur. Bazı türlerinde genal ve pronotal taraklar bulunabilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pulex irritans İnsan piresi olarak bilinen ve insanlardan kan emen bu tür, karnivorlardan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. 1.5 -4 mm uzunluğundadır. Gözünün alt kısmında uzunca bir diken bulunur. Thorax segmentlerinde birer sıra, birinci karın halkasında 2 ve ikinci ile 7. abdominal tergumda ise birer sıra diken bulunur. Erkeklerde clasper geniştir ve biri uzun üç hareketli çıkıntısı vardır. Dişilerde spermathecanın başı yuvarlak ve kitinize olup, kuyruk kısmı kıvrılmış bir parmağa benzer. Genal ve pronotal taraklar yoktur. Pulex irritans doğal şartlarda olmasa bile deneysel koşullarda veba hastalığına vektörlük yapabilmektedir. Türkiyede bu pire türüne rastlanılmıştır. Bu tür ayrıca helmintlerden Hymenolepis nana, Hymenolepis dimunata ve Dipylidium caninum'a arakonaklık yapar. Species : Ctenocephalides canis Köpek piresi olan bu tür, 2 -3.5 mm uzunluktadır. Her kenarda sekiz adet diken ihtiva eden genal ve pronotal tarakları bulunur. Baş yuvarlağımsı şekildedir. Şeritlerden Dipylidium caninum'un arakonaklığını yapar. İnsan ve diğer karnivorlardan da kan emerler. Species : Ctenocephalides felis Kedi piresi olarak tanımlanır. Ancak köpek ve insanlardan da kan emebilir. 2 -3 mm büyüklüğündedir. Alın kısmı daha uzun, dar ve sivridir. Genal ve pronotal tarakları vardır. Genal tarağın ön dikeni hemen hemen 2. nin uzunluğu kadardır. Türkiye'de yaygındır. Species : Spilopsyllus cunuculi Tavşanlarda görülen pire türüdür. Genal tarak 5 -6, pronotal tarak ise 14 -17 koyu renkli büyük dikenden oluşur. Genal tarak subvertikal olarak yerleşmiştir. Dişilerde spermathecanın deliği terminaldir. Tavşanlarda görülmesinin yanında kedi, tilki ve ratlarda da saptanmıştır. Bu tür myxomatosis virusuna vektörlük yapar. Species : Xenopsylla cheopis Xenopsylla genusu içinde bulunan türlerin en yaygınıdır. Asya rat piresi olarak bilinir. Thoraxın mesonotumunda kitini vertikal bir çizgi bulunur. Antenlerinin 3. eklemi asimetriktir. Göz kılı gözün önündedir. Genal ve pronotal taraklar mevcut değildir. Afrika'da ve Güney Amerika'da yaygındır. Ancak dünyanın her kıtasına yayılmıştır. Bu tür veba hastalığı etkeni olan Pasleurella pestis'in vektörlüğünü yapar. Species : Leptopsylla segnis Farelerde görülen pire türüdür. Genal ve pronotal tarak vardır. Ayrıca alında küçük ve az sayıda dikenden ibaret bir alın tarağı bulunur. Familya: Ceratophyllidae Bu ailenin bazı türlerinde frontal çıkıntı vardır. Gözler genellikle mevcuttur. Küçük memelilerle, kuşlarda bulunurlar. Species : Ceratopyllus gallinae Erginleri 2 -3 mm uzunluğunda, vücutları uzunca ve genel olarak renkleri esmerdir. Baş yuvarlak olup, genal tarak yoktur. Pronotal tarak bulunur ve 12 diken taşırlar. Kanatlılarda ve özellikle de tavuklarda bulunurlar. Kuş piresi yada Avrupa kanatlı piresi olarak adlandırılırlar. Kanatlılarda şiddetli yaralanmalara neden olurlar. Species: Ceratopyllus columbae Güvercin piresi olarak adlandırılır. Özellikleri C. galhnae'ye benzer. Species : Nosopsyllus fasciatgs Fare ve sıçanlarda bulunur. Avrupa rat piresi olarak adlandırılır. Ancak diğer hayvanlardan da kan emebilirler. Genal tarak yoktur. Pronotal tarak vardır ve 8 dikenlidir. Gözleri iyi gelişmiştir. Pirelerin Yaptığı Zararlar: Erişkin pireler mutlak süratle kan emerler. Bunun ıçınde buldukları her konak üzerine giderler. Bunların her canlıdan kan emmeleri hastalık etkenlerini bu canlılar arasında nakletmelerine sebep olurlar. Pireler fare ve sıçanlarda bulunan veba etkenlerini kan emmeleri esnasında alırlar. Pire tarafından alınan bu etkenler pirenin midesinde çoğalırlar. Bu pirelerin insanlara gelip kan emmeleri esnasında bu etkenleri onlara aktarırlar. Aynca fare ve rat pireleri fare tifüsu etkeni olan Rickettsiya typhı’yı taşırlar. Tavşan piresi myxomatosis virusunu, köpek piresi Dipyhdium caninum'u, yine köpek ve kedi pireleri Dipetalonema reconditum,Dirofilaria immilis, insan pireleri Hymenolepis nana'yı naklederler. Pireler ayrıca Tularemi'yi mekanik olarak naklederler. Pirelerin zararlı etkilerini sıralayacak olursak; Yukarıda anlatıldığı gibi hastalık etkenlerine vektörlük veya arakonaklık yapmaları, Bazı pire türleri konaklarına traumatik (yaralayıcı) olarak etki yapmaları, Konaklarından kan emmeleri sonucu soyucu -sömürücü etki yapmaları, AIlerjik etkilerinin olması. Özellikle köpeklerde bu tip etkiler sıkça görülmektedir. Konaklarını huzursuz etmeleri, Deride irrtasyon sonucu kaşıntı, dermatitis ve ürtikerlere neden olmaları, Deride tünel açan pire türleri deri altına yerleşerek, kaşıntı, şiddetli ağrı ve bulunduğu yerde irinleşmelere sebep olmaları gibi etkileri vardır. Pirelere karşı mücadelede insektisitler bir hafta ara ile iki kez uygulanmalıdır. Mücadelede insan ve hayvan meskenlerinde pirenin yumurta ve larvaları toprakta bulunduğundan, eğer meskenler toprak zeminli ise buralara insectisitler püskürtülür, toz şeklinde olanlar ise serpilirler. Hayvanlar üzerinde bulunan pireler için insectisitler solüsyon halinde ise püskürtülür veya banyo edilir. Toz halinde ise hayvanların tüyleri arasına serpilirler. BHC'li ve organik fosforlu ilaçlar tercih edilir. Fenol bileşikleri ve BHC'li ilaçlar kedilerde kullanılmaz. Pire allerjisine karşı kortikosteroidler kullanılır. Organik fosforlulardan dichlorvos, sentetik pyretroidlerden permethrin, organik klorlulardan ise lindan kullanılabilir. Ancak lindan kediler için toksiktir. Pirelerde kontrol amacıyla kedi ve köpeklerde dichlorvos ve diazinon ihtiva eden tasmalar kullanılabilir. Fire enfestasyonlarının kontrolündeki başarı barınaklar ve meskenlerde özellikle yataklarda yapılacak ilaçlamaya ve temizlik işlemlerine bağlıdır. Son yıllarda bu amaçla methoprene aerosol kontrol amacıyla kullanılmaktadır. Bu ilaç pire larvalarının bulunabileceği yataklık, halı, kilim gibi yerlere uygulanır. Larvalar tarafından alınan ilaç etkisini pupa döneminde gösterir. İlaç pupalardan erişkin formların çıkışını önleyerek kontrolü sağlar.Kanatlılarda pire mücadelesinde ise malathion ve carbaryl kullanılabilir. Bu ilaçlar toz ve özellikle Echidnophaga enfestasyonlarında solüsyon şeklinde uygulanır. Korunma için kanatlı bannaklarında altlıklar uzaklaştırılır ve yakılır. Barınaklar (kümesIer) % 1 ronnel solüsyonu ile 14 gün aralıklarla iki defa ilaçlanmalıdır. Diptera Takımı (Sinekler = İkikanatlılar) İnsecta sınıfının en önemli takımlarındandır. Bu takımda bulunan artropodlar insecta sınıfının genel özelliklerini gösterir. Yani vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Diptera (di= iki, ptera= kanat) ların başlarında bir çift anten, bir çift petek göz, sokucu- emici, parçalayıcı veya yalayıcı -emici ağız organellerine sahiptir. Erginlerinin mesothoraxlarından çıkan bir çift fonksiyonel kanatları vardır. Arkadan çıkan kanatlar rudimenter olup, topuz şeklindedir ve denge organı görevini yaparlar. Sinek uçarken dengeyi sağlar. Bazı türlerinde ise ağız organelleri atrofiye olmuştur. Böylece bunların beslenmeleri söz konusu değildir. Topuz şeklinde olan ve dengeyi sağlayan kanatlara halter adı verilir. Dişiler yumurta, larva veya pupa meydana getirerek çoğalırlar. Yani dipteraların gelişmelerinde tam bir metamorfoz vardır. Sokucu -emici olanlarda hortum (probiscic) iyi gelişmiştir ve çoğunlukla insan ve hayvanlardan kan emerler. Kan emmeleri esnasında oluşturdukları anemi ve sokma yerlerindeki toksik etkiden dolayı kızarıklık ve kaşıntının yanısıra, bazı hastalık etkenlerini (bakteri, virus, protozoon, helminth gibi) canlılar arasında nakletmeleri ile önemlidirler. Bu takımdaki bazı sinekler larvalarından dolayı önem taşırlar. Çünkü bu sineklerin larvaları konaklarının iç ve dış paraziti olabilmektedirler yani myiasis oluşturmaktadırlar. Dipteraların bazı türlerinin larva şekillerinin insan ve hayvanlarda hastalık oluşturmaları olayına. myiasis adı verilir. Myiasise neden olan türlerin erişkin şekillerinin hiçbir paraziter etkisi yoktur ve ömürleri çok kısadır. Diptera takımında insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan üç alt takım bulunur. Bunlar ; Suborder (Alttakım) : Nematocera Genellikle uzun vücutlu ve narin yapılı sivrisineklerdir. Küçük sinekler olup, erişkinlerin antenleri baş ve thoraxdan daha uzundur. Olgun sineklerin antenleri çok sayıda (8'den fazla) eklemden (segmentden) oluşmuştur. Antenlerin üzerinde "arista" adı verilen üzeri tüylü bir kıl yoktur. Kanatları pullu, kıllı yada parlaktır. Kanat venleri birbiri ile kesişmez. Ayakları çok uzun veya biraz uzuncadır. Dişileri kan emerler. Larvalarının baş kısmı iyi gelişmiştir. Larvaların mandibulaları yatay olarak (horizantal) ısırır. Larva ve pupaları obtektir ve suda yaşarlar. Ayın zamanda hareketlidirler. Su border: Brachycera Nematoceralara göre daha tıknaz yapılı ve kuvvetli yapılıdır. İri sineklerdir. Erişkinlerin antenleri thoraxdan kısa olup, 6'dan daha az segmentlidir. Antenleri birbirinden farklı şekilleri olan segmentlerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Antenleri üzerinde (3. segment) bir. arista bulunabilir. Arista antenin ucuna doğru yer alır. Karekteristik damarlanma görülen kanatlarda, kanat venlerinde kesişme görülür. Dişileri kan emerler. Larvalarında baş kapsülü kısmen yada tamamen körelmiştir. Larvaları suda yaşar ve pupalarıda obtek olup, suda yaşarlar. Larvaların mandibulaları vertical (dikey olarak) olarak ısırır. Suborder : Cyclorrhapha Bu alttakımdaki türlerin erginleri tüylü ve çeşitli metalik renklere sahiptirler. Kan emen türlerin dişi ve erkekleri kan emer. Olgun sineklerin antenleri 3 segmentlidir ve aristalıdır. Arista 3. segmentin dorsalinde yer alır. Kurt benzeri olan larvalarında baş yoktur. Bu tip larvalar hareketli olup, magot adını alırlar. Pupa koarktat olup, hareketsizdir. Larva ve pupa dönemleri toprakta geçer. Suborder : Nematocera Bu alttakımda bulunan aileler şunlardır. Familya: Culicidae (Sivrisinekler) Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Familya: Simuliidae (= Melusinidae, Siyahsinekler, Körsinekler) Familya: Psychodidae (Tatarcıklar) Culicidae Ailesi (Sivrisinekler) Sivrisinekler yaz geceleri düşünülebilecek her yerde bulunan, özellikle ışıklar söndürüldükten sonra insanlardan kan emen ve vızıltısı ile insanları sürekli rahatsız eden insectlerdir. Sivrisinekler 2 -10 mm uzunluğundadır. Bu ailedeki artropodların vücutları; narin, başları küçük ve küreseldir. Bacakları uzundur. Vücutları genellikle silindirik yapıdadır. Antenleri 14 -15 segmentden meydana gelmiştir ve erkeklerde tüylüdür. Ağız organelleri uzun ve silindirik bir biçimde olup, sokmaya -emmeye elverişlidir. Abdomen uzun yapılı ve thorax karekteristik olarak kama şeklindedir. Kanatları uzun ve dar olup, kondukları zaman abdomen üzerinde düz katlanırlar. Culicidae ailesinde bulunan önemli sivrisinek cinsleri; Anopheles, Aedes, Culex, Mansonia ve Theobaldia' dır. Bunlardan özellikle ilk üç tür önemlidir. Sivrisinekler su kenarlarında çoğunlukla bulunurlar. Durgun sularda, durgun deniz sularında larvaları gelişir. Sivrisineklerin sadece dişileri insan ve hayvanlardan kan emerler. Erkek sivrisineklerde alt ve üst çene (maksilla ve mandibula) kısalmış olduklarından konağın derisini delememekte ve kan emememektedirler. Bunlar bitki artıklarından doku özsuyu emerek beslenirler. Sivrisineklerin biyolojisi Dişi sivrisinekler yumurtalarını su yüzeyine veya suda yüzen bitki üzerlerine bırakırlar. Yumurta bırakma şeklinde her türün kendine has özellikleri vardır. Anopheles ve Aedes cinsindekiler yumurtalarını tek tek bıraktıkları halde, Culex cİnsindekiler yumurtalarını paketler halinde bırakırlar. Bazı türler yumurtalarını temiz akarsulara, bir kısmı durgun su birikntilerine yada ağır akan su yollarına, hatta bazıları da deniz suyuna bırakırlar. Culex cinsindekiler yumurtalarını foseptik sularına da bırakmaktadırlar. Yumurtadan çıkan larvalar 10 -11 halkalı olup, kurtçuk şeklindedirler. Larvalar aktif ve hareketli olup, bükülüp açılma şeklinde bulundukları su içinde hareket ederler. Larvalar türlere göre değişmek üzere vücut halkalarında hava borusu taşırlar. Bu hava deliklerini su yüzeyine doğru uzatırlar. Anopheles'lerin larvaları vücutlarının son 3 -4 halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine parelel dururlar. Culex ve Aedes larvaları ise vücutlarının son halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine dikey dururlar. Larvalar 4 defa gömlek değiştirdikten sonra pupa safhasına girerler. Pupa evresinde baş ve thorax yuvarlak kokon benzeri bir yapının içinde bulunurken abdomen serbest vaziyettedir. Bu dönemde daha az aktiftirler. Pupalardan çıkan erişkin sinekler, beslenmek amacı ile çoğaldıkları yerden birkaç kilometre ve hatta rüzgar ve değişik vasıtalarla çok daha uzağa gidebilirler. Erişkin sivrisineklerin kondukları yüzeye duruş şekilleride farklıdır. Anopheles'ler kondukları yüzeye eğik durdukları halde, Aedes ve Culex'ler paralel dururlar. Yaşam süreleri sıcak bölgelerde 6 aydır. Türkiye'de ise bu süre 1 -2 ay kadardır. Culicidae'ler bitki özsularıyla ve şekerli suyla beslenebilirler. Fakat dişiler yumurtlayabilmek için mutlaka bir miktar kan emmek zorundadırlar. Dişi bireyler geceleyin ışığa doğru ve konakçısının vücut ısısına doğru yönelirler. Gündüzleri ise karanlık ve kuytu köşelerde saklanırlar. Sivrisineklerin (Culicidae) Önemi Konaklarını huzursuz ederler. Kan emilen yerde çok rahatsız edici kaşıntıların meydana gelmesine neden olurlar. Çok sayıda oldukları zaman kan emerek soyucu -sömürücü etkilerini gösterirler. Sivrisineklerin esas önemleri sıcak ülkelere doğru gittikçe sıklığı artan, birçok hastalığın bulaşmasına aracılık etmeleridir. İnsan, maymun ve kanatlılar arasında sıtma etkeni olan plasmodium'ların biyolojik vektörüdürler. Dişi Anopheles türleri insanlarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine, Anopheles, Culex ve Aedes türleri ise kanatlılarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine vektörlük yaparlar. Ayrıca sivrisineklerden bazı türler nematodlardan Wuchereria bancraıli (insanlarda fil hastalığı etkeni) ve köpeklerde Dirofilaria immitis larvalarını naklederek, bu helmintIere arakonaklık yaparlar. Bakterilerden Borrelia anserina (Kanatlı spiroketası) 'yı Aedes cinsindeki türler bulaştırır. Yine Mansonia türleri Brugia malayi'nin naklini sağlarlar. Sivrisinekler sarı humma virusuna, doğu ve batı at encephalitislerine ve Japon B encephalitisine vektörlük yapar. Ayrıca kanatlı çiçeğine mekanik taşıyıcılık yaparlar. Tavşan myxomatosis'ine de vektörlük yaparlar. Sivrisineklere karşı mücadele Sivrisineklere karşı mücadele larvalara ve erişkinlere karşı olmak üzere iki şekilde yapılır. Larvalara karşı mücadelenin başında bunların yaşadıkları yerlerin ortamını bozmak gelir. Bunun için taşkınları önlemek, kanalizasyon sistemlerini iyi yapmak ve bataklıkları kurutmak gerekir. Bataklıklar ve durgun sular drenajla kurutulmaya çalışılır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise bu bölgelere insectisitler sürekli olarak yada planlı olarak belirli periyodlarla kullanılır. Bu amaçla en çok kullanılan ilaçlar organik klorlu ve organik fosforlu insectisitlerdir. Taşkınlara bu ilaçlar püskürtülerek uygulanır. Ayrıca larvalara karşı mücadelede biyolojik savaş metodları da kullanılmaktadır. Bunun için Gambusia cinsi balık türleri, yetiştirilmelidir. Bu balıklar sinek larvalarını yiyerek kontrolü sağlarlar. Bu amaçla ayrıca larvalar için patojen olan ve larvalarda salgınlar oluşturan çeşitli bakteri, protozoon ve helmintler de uygulanabilir.Sivrisineklerin erişkinlerine karşı ise insectisitler kullanılmalıdır. Bunun için en uygunları karbamatlı ve organik fosforlu insektisitlerdir. Ayrıca özellikle Anophellere karşı kalıcı etkili ilaçların kullanılması ile iyi bir kontrol sağlanmaktadır. Ancak çevreye etkilerinden dolayi bu tip ilaçlar pek tercih edilmemektedir. Ayrıca mekanik önlemler ve sinekleri uzaklaştırıcı tedbirlerde alınır. Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Bu ailedeki türler sivrisineklerden daha küçük olup, 1 -3 mm boyundadırlar. Antenleri 13 -15 segmentlidir. Dişilerde çok seyrek ve kısa kıllıdır. Erkeklerde ise çok kıllı ve uzundurlar. Ağız organelleri sokucu -emici tiptedir. Hortumları kısadır. Thoraxın her üç parçası kaynaşmıştır. Thorax başın üst tarafına doğru bir kamburlaşma yapar. Kanatları geniş, uçları yuvarlak ve üzerlerinde duman renginde benekler vardır. Kanatlarında pulların olmasıyla sivrisineklerden, daha uzun antenlere sahip olmaları ile de Simulium'lardan ayrılırlar. En tipik özellikleri benekli kanatlara sahip olmalarıdır. Ceratopogonidae ailesindeki türler konaklarını soktuklarında büyük acı verirler. Bunun içinde acısinekler adını alırlar. Dişileri kan emer, erkekleri ise bitki özsuyu ile beslenirler. Bu ailede bulunan ve hekimlik açısından önemli olan Cilicoides (acısinek)'dir. Culicoides'lerin kanatları tüylüdür. Bu cinse bağlı önemli tür ise Culicoides robertsi' dir. Bu türe kumsinekleri adı da verilir. Bu sinekler bataklık bölgelerde ürerler. Dişiler döllenmiş yumurtalarını sığ akarsuların kıyılarına, su içindeki bitkilerin ve taşların üzerine bırakırlar. Dişiler yaşamları boyunca birkaç kez yumurta bırakırlar. Yumurtadan çıkan kurtçuk benzeri larvalar hem karada hemde suda yaşayabilirler. Daha sonra pupa dönemini geçirerek erişkin sinekler meydana gelir. Erişkinler yumurtlamadan önce kan emerler. Sabah vakitleri ve ikindi vaktinde daha çok saldırgan olurlar. Ayrıca bulutlu ve kapalı havalarda çok aktiftirler. Erişkinleri yazın Mayıs ayından Eylül ayına kadar görülürler. Yaz aylarında gelişme süresi 1 -2 aydır. Kışı ise larva döneminde çamura gömülü olarak geçirirler. Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Culicoides'ler sivrisineklerden daha küçük yapılı oldukları için sivrisinekler için yapılan tellerden kolaylıkla geçebilirler. Culicoides 'ler toplu halde uçuşurlar. İnsanlardan ve hayvanlardan kan emerler. Çok sayıda olduklarında hayvanları ürkütüp kaçıştırırlar. Konaklarından kan emerek soyucu -sömürücü etki gösterirler ve fazla sayıda olduklarında anemiye yol açarlar. Ayrıca konaklarını sokmaları kuvvetli tepki oluşturur. Sokma yerinde kaşıntı, ödem ve şiddetli acıya neden olabilirler. Bazen 2 cm büyüklüğünde, seröz bir sıvı dolmuş kabarcıklar meydana gelir. Daha çok orman ve açık arazide çalışanlara saldırırlar. Culicoides türlerinin en önemli

http://www.biyologlar.com/insecta-hexapoda-entoma-bocekler-sinifi

Fosiller Nasıl Oluşur

Fosiller Nasıl Oluşur

Canlılar öldükten sonra organik-yumuşak kısımları diğer hayvanlar tarafından tüketilir veya bakteriler tarafından tahrip edilir.

http://www.biyologlar.com/fosiller-nasil-olusur

TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YILAN TÜRLERİ

1.Familya:Boidae Eryx jaculus: Mahmuzlu Yılan; Genel Özellikler: Boğa Yılanları ailesinden (en büyük yılan türleri ailesi) olan bu türün en büyük özelliği zehirsiz olmaları ve avlarını boğarak öldürmeleri. Benekli olan sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Beneklerinin rengiyse sarımsı beyaz. Karın bölgesi kirli beyaz, bazen küçük koyu benekler olabilir. Besinlerinin büyük bir kısmını fare gibi kemiriciler oluşturur. Bunun yanında küçük sürüngenleri, salyangozları da yiyebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için fare sayısının artmasını engellerler. Bundan dolayı oldukça yararlıdırlar. Sabahleyin ve akşamüzeri aktiflik gösterirler. Dişiler bir defada 14 cm boylarında 18-20 kadar canlı yavru doğurur (Ağustos ve Eylül). Su ihtiyacını bitkilerin üzerindeki çiylerden karşılar. Rahatsız edilmedikleri sürece insanlara saldırmazlar. Boyları 1 metre kadar olabilir. Habitat: Kurak yerlerdeki kumlu, taşlı yerlerde yaşarlar. Aktif olmadıkları zaman taş altları ve kemirici yuvalarında saklanırlar. Kuma gömüldükleri de olur. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Güney ve Batı Anadolu, Şanlıurfa civarı ve Doğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de iki tane alt türü bulunur; a- Eryx jaculus turcicus (Oliver, 1801) b- Eryx jaculus familiaris Eichwald, 1831 2.Familya:Colubridae Coronella austrica: Avusturya Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kırmızımsı kahverengiyle sarımsı kahverengi arasında değişir. Belirginliği az olan beneklerinin rengiyse siyah. Karın bölgesiyse grimsi kahverengiden kırmızımsı renge kadar değişir. Ayrıca burun bölgesinden başlayıp, gözün üzerinden geçen ve boyuna doru uzanan bir şerit bulunur (temporal bant). En çok yedikleri besin kertenkeleler. Bunların yanında kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, küçük yılanları da yerler.Tırmanıcı özellikleri var. Sabahları ve öğleden sonraları aktiftir. Öğle uykuları var. Az hareketli ve sakin bir türdür. Kış uykusuna da yatarlar. Bu hayvanlar üreme işlerini doğurarak yaparlar (ovovivipar). Ancak doğurma memelilerdeki gibi olmaz. Yavru anne karnında bir yumurta içinde gelişir (plasenta yok) ve dışarıya öyle bırakılır. Dişiler bir defada 4-13 yavru doğururlar. Ağustos ya da Eylül'de yumurtadan çıkan yavrular 3 (erkekler) ve 4 (dişiler) yılda erginleşir. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Ormanlık yerlerin kenarlarındaki taşlıklarda, kumluklarda, çayırlıklarda, çalılık yerlerde yaşarlar. Ağaçlarda da görülürler. Yüksekliği 2350 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde (Trakya dahil) daha çok olmak üzere, Orta ve Batı bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Dolichopis caspius (Coluber caspius): Hazer Yılanı, Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengimsi gri ve gri rengin diğer tonlarında olabilir. Sırtta ayrıca koyu renkli benekler bulunur. Ayrıca sırttaki pulların kenarları beyaz renkli olur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz renkte. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sinop'tan Mersin'e kadar olan hattın batısında kalan yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Dolichopis jugularis (Coluber jugularis): Kara Yılan; Genel Özellikler: Gençlerin sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverenginin tonlarında olur. Sırttaki beneklerin rengi koyu kahverengi ya da siyah. Üzerindeki pulların kenarlarıysa siyah renkli. Karın bölgesi kirli beyaz ve kenarlara doğru küçük benekli. Erginlerin sırt kısmı parlak siyah. Başın üst tarafında kırmızımsı lekeler bulunur. sırttaki pulların ortasında kırmızımsı bir çizgi bulunur. Kırmızımsı olan karın bölgesinde küçük siyah benekler bulunur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler.Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 7-11 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz, Ege (İzmir'e kadar) ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Hızlı hareket eden bu hayvan insandan genellikle kaçmaz ve korkutmak için "tıss" diye ses çıkarır. Zehirsiz olan bu tür kendini savunmak için saldırabilir ve insanı ısırdığında kolay kolay bırakmaz. Dolichopis schmidti(Coluber schmidti): Kırmızı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak genç bireylerde grimsi kahverengi ve uzunlamasına koyu kahverengi ya da siyah benekli. Gençler büyüdükçe benekler kaybolmaya başlar. İyice erginleştikten sonra parlak kırmızı ve beneksiz olurlar. Genç bireylerde karın bölgesi sarımsı beyaz, erginlerdeyse sarımsı beyaz ya da kırmızımsı olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 160 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 500-1700 metre arasında olan yerlerde bulunurlar. Türkiye'deki Dağılım: Doğu, Güneydoğu, ve İç Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Hemorrhois nummifer (Coluber nummifer): Sikkeli Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlağımsı ve ayrı ayrı iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege, Akdeniz bölgeleri, İç Anadolu'nun batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Saldırgan bir yapıları var. Rahatsız edildiklerinde ya da savunma amaçlı saldırırlar. Hemorrhois ravergieri (Coluber ravergieri): Kocabaş Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlak olmayan ve zikzak yapmış (şerit gibi) iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur.Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Rahatsız edildiklerinde ya da kendilerini korumak için saldırabilirler. Platyceps collaris (Coluber rubriceps): Toros Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi arka tarafları sarımsı kahverengi, baş taraflarıysa grimsi kahverengi olur. Başın üst kısmıysa kırmızımsı kahverengi. Vücudun ön yan taraflarında siyah ya da koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arkaya doğru gittikçe küçülür ve kaybolur. Boyun tarafındaki ilk iki benek genelde birleşir ve halka oluşturur. Gözün arka ve ön tarafları siyah renkli. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olup beneksizdir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 100 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da görülürler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Platyceps najadum (Coluber najadum): İnce Yılan; Genel Özellikler: Vücut yapıları diğer yılanlara göre oldukça ince. Sırt bölgesinin rengi arka tarafta kırmızımsı kahverengi ve kahverenginin diğer tonları, ön taraftaysa grimsi. Vücudun ön tarafının yanlarında kenarları beyaz olan iri siyah benekler bulunur. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Baş taraftaki ilk iki benek bazen birleşik olabilir. Benek bulunmayan karın bölgesi, kirli beyaz ya da sarımsı olabilir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Yavrular 2 ya da 3 yılda erginleşebilirler (sıcaklığa bağlı olarak). Boyları 140 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da bulunabilirler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun İzmir-Ağrı hattının güneyinde kalan kısımlarıyla, Trakya ve Doğu Karadeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Platyceps ventromaculatus (Coluber ventromaculatus): Benekli Yılan; Genel Özellikler: Bu hayvana ilk bakıldığında göze çarpan koyu renkli (siyah ya da kahverengi) benekleri. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Sırtın zemin rengiyse grimsi kahverengi ve tonlarında olur. Karın bölgesi daha açık renkli olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün az olduğu kurak, taşlık ve çalılık yerlerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa'da Suriye sınırına yakın olan bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis aurolineatus: ??? Eirenis barani: Baran Cüce Yılanı; Genel Özellikleri: Dorsali sarımsı kahverengi, ventrali beyaza yakın ve lekesizdir. Bazı fertlerde dorsal taraf lekelidir. Ense kısmında bulunan siyah bant gençlerde daha barizdir. Yaş ilerledikçe kaybolur. Habitat: Az bitkili taşlık bölgelerde taş altlarında yaşar. Böceklerle beslenirler. Türkiye'deki Dağılımı: Anadolu Diyagonali, Niğde, K.Maraş, Bolkarlar, Adana, Hatay ve Suriye’de dağılış gösterir. Eirenis collaris: Yakalı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarından zeytini yeşile kadar değişir. Ense kısmında büyük siyah bir benek vardır. Ortası açık renkli, kenarları siyah olan sırt pulları vardır. Beneksiz olan karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. kış uykuları vardır. Genel olarak böceklerle, örümceklerle, küçük kemiricilerle, seyrek olarak da kertenkelelerle beslenirler. Dişiler bir defada 4-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 10 cm kadar olur ve 2-3 yılda erginliğe ulaşırlar. Boyları 40 cm kadar olur. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1600 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz bölgesinin doğusunda, Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis coronella: Halkalı Yılan; Genel Özellikler: Oldukça küçük boyludurlar. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (sarımsı) olur. Boyun kısmında 1-2 tane halka halini almış büyük koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arka tarafa doğru, küçülerek ve belirginliği azalarak devam eder. Çok küçük noktalı olan karın bölgesi, sarımsı beyaz renkte olur. Genel olarak böcekler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis decemlineatus: Çizgili Yılan; Genel Özellikleri: Boyu yaklaşık 1 m kadar olup, dorsali gri kahverengi ve üzerinde 2 çift ince siyah boyuna çizgi bulunur. Yaşla birlikte bu çizgiler silikleşir. Başın üzeri lekesizdir. Ventral sarımsı renktedir. Habitat: Açık arazilerde, taşlık yerlerde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılımı: Yurdumuzun Güneydoğu ve doğu kısımlarında (Adana, Van, Gaziantep ve Van) yaygındır. Eirenis eiselti: ??? Eirenis hakkariensis: Hakkari Cüce Yılanı; ??? Eirenis levantinus: Levant Cüce Yılanı; ??? Eirenis lineomaculatus: Bodur Yılan; Genel Özellikler: "Bodur Yılan" denmesinin nedeni kısa boylu ve kalın vücutlu oluşu. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında olur. Sırta siyah ya da koyu kahverengi küçük benekler bulunur. Bu benekler vücudun yan taraflarında daha küçük olur. Ayrıca boynun sırt tarafında, halka şeklinde koyu bir benek bulunur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu (Adana, Hatay, -Amik Ovası-) bölgelerinde, habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis modestus: Uysal Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (özellikle sarımsı) olur. Genç bireylerde, boynun hemen arka kısmında büyük siyah ya da koyu kahverengi bir benek bulunur. Bu büyüdükçe belirginliğini yitirir ve yaşlılarda görülmez. Sırttaki pulların kenarları ortaya göre daha koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 3-8 kadar yumurta bırakabilir (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak böcekler, örümcekler ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 70 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında, bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis punctatolineatus: Van Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Sırtın ön taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Bu benekler arka tarafta birleşerek ince bir şerit oluşturur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 50 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Akdamar Adası (Van Gölü İçinde), Van ve Hakkari civarında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis rothi: Kudüs Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis thospitis: ??? Elaphe dione: Step Yılanı; ??? Elaphe sauromates (Elaphe quatuorlineata sauromates): Sarı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı gri ve tonlarında olur. Sırttaki bir ya da iki sıralı beneklerin rengi, koyu kahverengi ya da siyah olur. Şakak bölgesinde çizgi (temporal bant) bulunur. Gençken belirgin olan benekler ve temporal bant, yaşlandıkça belirginliğini kaybeder. Benekli olan (koyu kahverengi ya da siyah) karın bölgesi sarımsı beyaz renkte olur. Dişiler bir defada 6-16 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok sakin hayvanlar olup ancak kendilerini güvende hissetmezlerse saldırırlar. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Sık ormanlık olmayan yerlerdeki taşlık ve çalılıklarda, tarlalarda, bahçelerde yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis hohenackeri (Elaphe hohenackeri): Kafkas Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında olur (grimsi, sarımsı). Sırtın ortasında beyazımsı bir şerit ve bu şeridin her iki yanında, koyu kahverengi (sarımsıda olabilir) ya da siyah benekler bulunur. Bu beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılmaya başlar. Ense kısmında U biçiminde büyük bir benek daha bulunur. Başın üst kısmında küçük siyah noktalardan çok bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi oldukça belirgin. Kırmızımsı ya da portakal renginde benekler bulunan karın bölgesi grimsi siyah bir renkte olur. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak fare gibi küçük kemiricilerle, kertenkelelerle ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Genel olarak açık araziler, ormanlık yerler, tarlalar, bahçeler yaşam alanları içinde. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Türkiye'de iki tane alttürü bulunuyor. a- Elaphe hohenackeri hohenackeri (Anadolu'nun Sinop Hatay hattının doğusunda kalan yerlerde, uygun habitatlarda ) b- Elaphe hohenackeri taurica (İç Anadolu'nun güneyiyle, Orta ve Doğu Akdeniz Bölgelerinde uygun habitatlarda) Zamenis longissimus (Elaphe longissima): Eskülap Yılanı, Küpeli Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ve tonlarında. Gençlerde sarımsı kahverengi ya da grimsi gibi daha açık renkli olur. Sırttaki beneklerin rengiyse beyaz. Başın ense kısmında hilal şeklinde sarımsı büyük bir benek bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) gençlerde oldukça belirgin. Karın bölgesi sarımsı olur. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler (kütük altlarına, gazeller içine, vs). Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok hızlı hareket edebilirler. İnsan kolay alışabilirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: En çok bulundukları yerler ormanlık ve çalılık yerlerdeki taşlık alanlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya ve Karadeniz (Giresun'dan batısı) bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis situla (Elaphe situla): Ev Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında (sarımsı, kırmızımsı, grimsi) olur. Sırt tarafta uzunlamasına çizgiler (baştan kuyruğa kadar) ya da benekler bulunur. Benekler yuvarlağımsı olup kenarları siyah, iç kısmı tuğla kırmızısı olur. bunlar bazen birleşip zikzak oluşturabilir. Vücudun yan taraflarında, küçük siyahımsı benekler bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Karın bölgesinin ön taraflarında küçük siyahımsı benekler bulunabilir ve karın sarımsı beyaz olur. Karın bölgesi bazen, koyu kahverengi ya da siyah olabilir. Dişiler bir defada 2-5 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Tavanlara ve duvarlara tırmanabilirler. Saldırmaları ancak kendilerini güvende hissetmediklerinde olur. Boyları 90 cm kadar olabilir. Habitat: Çalılık yerler, taşlık alanlar, tarlalar, bahçeler başlıca yaşam alanları. Ayrıca evlerde de çok bulunurlar. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde ve batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix natrix: Yarı Sucul Yılan, Küpeli Su Yılanı; Genel Özellikler: Sırt kısmının deseni oldukça farklılık gösterir. Genel olarak renk kahverengi, grimsi ve bu iki rengin tonlarında olur. Sırt kısmında iki tane boylamasına uzanan çizgi bulunur. Bu çizgilerin etrafında koyu renkli benekler bulunur. İnce kahverengi benekleri olan başın üst kısmının rengi, grimsi kahverengi. Ense kısmında belirgin bir biçimde bulunan yarım ay şeklinde olan sarı (bazen kırmızı) bir benek bulunur. Vücudun yan taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Karın bölgesi genel olarak sarımsı beyaz. Ender olarak siyah üzerine sarımsı beyaz benekli görülebilir. En bilinen özelliği yarı sucul olmaları. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Yakalandıklarında ısırmazlar ancak kötü kokan bir gaz salgılarlar. Kendilerini savunma amaçlı olarak ölü taklidi yapabilirler. Genel olarak (yarı sucul olduğundan) küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 6-13 kadar yumurta bırakabilirler. 4-8 haftalık kuluçka döneminden sonra yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 100 cm (en fazla 150 cm) kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göl kenarlarında, bu yerlere yakın çayırlıklarda yaşarlar. Ayrıca suya da çok fazla girerler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix tesselata: Su Yılanı; Genel Özellikler: Biyolojik özellikleri N. natrix türüne çok benzer. Sırt kısmının deseni oldukça bu türde de farklılık gösterir. Genel olarak yeşil ve yeşilin tonlarıyla, grimsi ve sarımsı kahverengi renklerinde olur. Sırt kısmında koyu renkli benekler bulunur. Başın üst kısmında benek bulunmaz. Ense kısmında belirgin bir biçimde (ters "V") bulunan olan siyah bir benek bulunur. Başın arkasında N. natrix'te bulunan yarım ay şeklindeki benek bunlarda bulunmaz. Karnın ön tarafı küçük siyah benekli, genel olarak sarımsı ya da pembemsi beyaz. Arka tarafıysa siyahımsı olup benekleri pembemsi beyaz. Besleneme durumlarına baktığımızda N. natrix'le aynı. Küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Ama ondan daha fazla balık tüketirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 5-25 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 120 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göllerde su içinde ve kenarlarında yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix megalocephala: Hemşin Yılanı; ??? Pseudocyclophis persicus: İran Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhynchocalamus melanocephalus: Toprak Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi, sarımsı kırmızı. Bazen de yeşil ve yeşilin tonlarında da görülür. Sırt bölgesinde benekler bulunmaz. Başın üst tarafında iki tane siyah benek bulunur. Ayrıca ensede de bir tane büyük benek bulunur. Bu beneğin baş kısma doğru olan bölümü V şeklinde olur. Karın bölgesinin rengiyse sarımsı beyaz. Bu hayvanın sayısı çok az olduğundan ve oldukça az rastlanıldığından dolayı biyolojileriyle ilgili araştırma yapılamamış. Genel olarak böcekler ve diğer küçük omurgasızlarla beslenirler. Küçük boylu ve kazıcı olan bu yılanların boyu 40 kadar olur. Habitat: Kurak bölgelerde, taşlık alanlarda yaşarlar. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Cizre (Mardin), Adana ve Hatay civarında habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. Rhynchocalamus barani: Amanos Yılanı; ??? Spalerosophis diadema: Urfa Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ve tonlarında olur. Bunun yanında yeşilimsi ve gri renkler de görülebilir. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. bu benekler baş ve ense kısmında da görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Yavruları böceklerle beslenir. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Bitkisi az olan yerlerde, yarı-çöl özelliği gösteren bölgelerde, kumlu topraklarda ve bozkırlarda yaşarlar. Yüksekliği 500-1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da (Birecik -Şanlıurfa- ve Ceylanpınar) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Oldukça az rastlanırlar ve sayıları da oldukça azalmıştır. Malpolon monspessulanus: Çukurbaşlı Yılan; Genel Özellikler: Renklenme yaşlı bireylerle gençler arasında farklılık gösterir. Genel olarak gençlerde, baş bölgesi sarımsı kahverengi ve küçük siyah benekli. Sırt kısmı, grimsi ya da kahverenginin tonlarında, beneklerse siyahımsı. Beneklerin kenarlarında bazen beyaz çizgiler bulunabilir. Karın bölgesi beyazımsı siyah noktalı olur. Yaşlandıkça beneklerin tümü belirginliğini yitirmeye başlar ve soluklaşır. Zamanla sırt kısmı yeşilimsi gri kahverengi, karın kısmıysa, gri benekli sarımsı beyaz olur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Dişiler bir defada 4-12 (en büyük bireyler 20) kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yavruları, küçük yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu taşlık alanlar, çalılık yerler, tarlalar başlıca yaşam alanları. Ayrıca bahçeler ve sulama kanallarının yanında da bulunurlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Karadeniz bölgesi dışında kalan tüm bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Telescopus fallax: Kedi Gözlü Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, kahverengi ve bu renklerin tonlarında olur. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. Beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılır. Başın üst kısmı da koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz noktalı olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Sabahleyin erken ve akşam geç saatlerde avlanmaya çıkarlar. Oldukça dik yerlere rahatlıkla tırmanabilirler. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Boyları en fazla 100 cm kadar olabilir. Habitat: Taşlık bölgeler, yamaçlar, güneş alan yerler, yol kenarları, eski evler ve harabeler başlıca yaşama alanları. Yayılış yüksekliğine baktığımızda 1600 metre yüksekliğe kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güney, Batı ve Güneydoğu Anadolu habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu yılanlar insanlar için tehlikeli değil. Zehir dişleri ağzın arkasında olduğu için ısırsalar bile zehri boşaltamazlar. Zehri sadece avlarını bayıltmada kullanırlar. Telescopus nigriceps: Siyah Bantlı Kedi Gözlü Yılan; ??? 3.Familya: Leptotyphlopidae Leptotyphlops macrorhynchous: İpliksi Yılan; Genel Özellikler: Çok ince bir vücuda sahip olan yılan türü. Gözleri körelmiş olup üzeri deriyle kaplanmıştır. Bir çok özelliği Kör Yılan'a benzer. Sırt bölgesinin rengi genel olarak pembemsi kahverengi ya da sarımsı kahverengi olur. Karın bölgesiyse sarımsı. Birkaç tanesi bir arada bulunarak yaşarlar. Genelde toprak altında yaşayan bu hayvanlar akşam saatlerinde kısa bir süre dışarı çıkarlar. Yumuşak toprağın içinde sert olan başları sayesinde ilerleyebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4 tane yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 20 cm (en fazla 25 cm) kadar olur. Habitat: Açık olan yerlerde, yumuşak ve nemli toprakların içinde taş altlarında yaşarlar. Yüksekliği 500 - 1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Birecik (Şanlıurfa) ve Kızıltepe (Mardin)'de habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. 4.Familya: Typhlopidae Typhlops vermicularis: Kör Yılan; Genel Özellikler: Solucana çok benzerler. Gözleri körelmiş olduğundan "kör yılan" denmekte. Sırt bölgesinin rengi genel olarak, sarımsı kahverengi, pembemsi kahverengi olur. toprak altlarında bulunduklarından saydamsı bir görünüşü var. Karın bölgesiyse sarımsı. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4-8 kadar yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 25 cm (en fazla 35 cm) kadar olur. Habitat: Yumuşak toprakların içinde, taş altlarında bulunurlar. Nemli yerleri daha çok tercih ederler. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu bölgesi dışında olan bölgelerin hepsinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhinotyphlops episcopus: Sivriburun Yılan; ??? 5.Familya: Viperidae Macrovipera lebetina (Vipera lebetina): Koca Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak grimsi kahverengi ve bu rengin tonlarında olur. Sırtta bazı yerlerde birleşik koyumsu benekler (bazen belirsiz) bulunur. Bunların yanında (sırtın ortalarında) kenarları koyu renkli, iç kısımları tuğla kırmızısı ya da sarı renkte beneklerde bulunur. Başın üst kısmında bazen küçük siyah benekler bulunabilir. Kuyruk ucu sarımsı. Beyazımsı ya da pembemsi olan karın bölgesinde nokta halinde siyah benekler bulunur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler, kuşlar, yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını sabahın erken saatlerinde ya da geceleyin avlarlar. Yemeden önce zehirleyerek öldürürler. Hareketleri oldukça ağır olan bu hayvanlar gündüzlerini daha çok dinlenerek geçirirler. Genel olarak canlı doğururlar (5-7 kadar). Bazı bölgelerde de yumurtlarlar (4-7 kadar). Yumurta 1 ay içinde açılır. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Ovalarda, taşlık yerlerde, terk edilmiş evlerde, harabelerde, bahçelerde ve tarlalarda yaşarlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, Doğu Akdeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de yaşayan en uzun, kalın ve zehirli olan yılan türü. İnsanlara, sadece kendilerini korumak için saldırabilirler. Zehirleri insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Montivipera albizona (Vipera albizona): ??? Montivipera bulgardaghica(Vipera bulgardaghica): ??? Montivipera raddei (Vipera raddei): Ağrı Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1000-3000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Kars, Ağrı, Iğdır, Hakkari ve Van civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Montivipera wagneri (Vipera wagneri): Vagner Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları ortalama 50-80 cm kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1200-2000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kars'ta habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok dar bir alanda yayılış gösterdiği için soyları tehlike altındadır. Montivipera xanthina (Vipera xanthina): Şeritli Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar uzanan siyah ya da koyu kahverengi büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Orta, Güney ve Batı Anadolu'da habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Vipera ammodytes: Boynuzlu Engerek; Genel Özellikler: "Boynuzlu" denemesinin nedeni burun ucunun gergedan boynuzu gibi küçük ve yukarıya doğru olmasından. Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, sarı ve kahverengi renklerinin tonlarında olur. Sırtta ayrıca koyu kahverengi, baklava deseni benzeri zikzak desenler bulunur. beneklerin ortası kenarlara göre daha açık olur. Kuyruğun uç kısımları genç bireylerde sarımsı pembe renkli olur. Başın üst kısmında küçük ve belirgin benekler bulunur. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve küçük benekli olur. Genel olarak küçük kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, diğer yılan türleri ve kertenkeleler başlıca besinlerini oluşturur. Kemiricileri ve kuşları zehirleyip öldürerek, diğerlerini canlı olarak yerler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Hareketleri oldukça yavaştır. Eylül-Ekim'den Mart-Nisan'a kadar kış uykusuna yatarlar. İlkbaharda çiftleşen dişiler, Ağustos ayında 5-14 kadar yavru doğururlar. Boyları genel olarak 50-60 cm (erkekler en fazla 90 cm) kadar olur. Habitat: Yunanca'da ammos kum, dytes gömülen anlamında. Bu hayvanın tür adına "ammodytes" denmesinin nedeni, yaşama alanı olarak kumlu bölgeleri tercih etmesi. Ama Türkiye'de kumlu yerlerden daha çok küçük boylu bitkilerin altlarında, orman açıklıklarında, çalılık ve taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Batı, Kuzeydoğu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri insanlar için tehlikeli olabilecek kadar kuvvetli. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. İnsanla karşılaştığında ilk olarak kaçmaya çalışırlar. Eğer sıkıştırılırlarsa başlarını havaya kaldırarak tıslarlar ve kendilerini çok tehlikede hissederlerse saldırabilirler. Türkiye'de V. a. montandoni Boulenger 1904, V. a. meridionalis Boulenger 1904, V. a. transcacasica Boulenger 1904 olmak üzere üç tane alt türü bulunur. Vipera barani: Baran Engereği; Genel Özellikler: "Baran Engereği" denmesinin nedeni Prof. Dr. İbrahim Baran'dan (herpetolog) dolayı. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar bu türün sadece Türkiye'de bulunduğunu gösteriyor. Bu nedenle endemik bir tür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ya da grimsi kahverengi. Kuyruk ucu sarımsı. Bazen sırt biraz açık renkli olur. Bu halde benekler zikzaklı olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 55 cm kadar olur. Habitat: Kısa boylu bitkilerin altında, taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 400 metreye (bilinen) kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sakarya'da, Torosların Silifke civarındaki yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok fazla avlandığından ve dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Vipera kaznakovi: Kafkas Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah, gri, sarı ve kırmızı renklerin tonlarında olur. Sırtın büyük bir bölümünü kaplayan ve baştan kuyruğa kadar uzanan zikzaklı bir şerit bulunur. Bu şerit bazen parçalı halde de olabilir. Vücudun yan tarafları küçük benekli ya da noktalı olur. Beyaz benekli olan karın bölgesinin rengi, siyah ve tonlarında olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları genel olarak 50-60 cm kadar olur. Habitat: Ormanlık yerlerin taşlık bölgelerinde yaşarlar. Rutubeti yüksek olan yerleri severler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Ülkemizde sadece Hopa (Artvin) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Başlarının arka tarafları oldukça şişkin olduğundan zehir bezleri de büyüktür ve bundan dolayı zehirleri, insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. Ayrıca kaçak olarak yapılan ihraçtan dolayı soyları tehlike altında ve korunmaları gerekiyor. Vipera pontica: Çoruh Engereği; ??? Vipera anatolica (Vipera ursinii anatolica): Anadolu Küçük Engereği; Vipera eriwanensis (Vipera ursinii eriwanensis): Küçük Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak soluk kahverengi, grimsi, sarımsı ya da açık yeşil. Sırtta baştan başlayıp kuyruğa kadar devam eden, zikzaklı ya da dalgalı koyu renkli bir şerit bulunur. bu şeridin kenarları iç taraflarına göre daha koyu renkli olur. Vücudun yan taraflarında da baştan kuyruğa kadar uzanan koyu benek sıraları bulunur. Baş kısmında iki tane büyük benek bulunur. karın bölgesin sarımsı beyaz ve bunun üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. En çok yedikleri besin çekirge. Bunun yanında diğer böcekleri ve az olarak da kertenkeleleri ve küçük kemiricileri de besin olarak alırlar. Kaya ve taş altlarında, kemirici hayvanların yuvalarında kış uykusuna yatarlar. Dişiler yazın sonlarına doğru (bir defada 10 kadar olmak üzere) doğururlar. Yeni doğan yavrular 13-14 cm kadar olur. Boyları 40-50 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak açık yerlerin, taşlık ve otluk bölgelerinde yaşarlar. Ormanlık ve ağaçlık yerlerde az da olsa bulunabilirler. Yüksekliği 3000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kuzeydoğu Anadolu'da ve Akdeniz Bölgesinde sadece Elmalı (Antalya) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. 6.Familya:Elapidae Walterinnesia aegyptia: Çöl Kobrası; Genel Özellikler: Hayvanın tüm vücudu siyah renk ve tonlarında. Zehirli olan bu hayvanın zehir dişleri çenenin önünde. Zehirleri engerek yılanlardan (hematoksik zehir etkisi) farklı olarak nörotoksik (sinirler üzerine zehirleyici) bir etki yapar. En küçük yavrular bile zehirleyebilir. Genel olarak, küçük kemiriciler, kuşlar, diğer sürüngen türleri ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Avlarını zehirleyip öldürdükten sonra yerler. Gece aktiflik gösterirler. Boyları en fazla 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtünsün az olduğu yerlerde, çöl ve yarı çöl özelliği gösteren yerlerde, kum içinde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa ve civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Zehirli olan bu türün ülkemizde var olduğuna ilişkin ilk bilimsel kayıt Eylül 2000'de (Dr. İsmail H. Uğurtaş tarafından) verilmiştir.   Bilgiler; www.biltek.tubitak.gov.tr ve reptile.fisek.com.tr/ sitelerinden alıntıdır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yasayan-yilan-turleri

Böceklerde Vücut Isısı

Böceklerin vücut ısısı genel olarak dış ortam ısısına eşittir. Ancak uçus ve faaliyet halinde vücut isisi (40 dereceye kadar) yükselebilir. Böcekler genel olarak düsük isilarda hareketsiz kalir, havanin isinmasi ile faaliyete baslar. Böceklerin optimal isi derecesi 260 C olarak kabul edilmistir. Bu derecede, bütün fizyolojik olaylar en aktif halde devam eder. Bunun üstündeki isilarda böcekler daha aktif olur. 350 C' nin üstünde rahatsiz olurlar. 400 C' den sonra normalin üstünde hareket baslar. Bu derece devam ederse çesitli organlarda felç, 500 C' nin üstünde de ölüm görülür. Ancak bu neme de baglidir. 40-500 C' de hava çok kuru ve vücuttan su kaybi fazla olacagindan ölümde artar. Nemlilik fazla ise ölüm orani azalir. Düsük isiya böceklerin adaptasyonu fazladir. Bazi larvalar -4 ve -420 C' de, erginler ise -1--350 C' ye kadar devamli uyusuk kalabilir. Bu devam ederse ölüm görülür. Böceklerde Üreme ve Gelisme Böcekler yumurta yardimi ile ürerler. Yumurtalar yavrularin gelisebilecekleri ortama ya serbest olarak ve teker teker veya bir çogu bir arada yumurtlanir. Bazilarinda yumurtalar dis etkilere dayanikli kokonlar içerisinde yumurtlanir. Yumurtalar dis ortama birakildiktan sonra yumurtlamadan önce baslayan embriyonal gelisim ilerlemeye baslar ve yumurtadan genç yavru (larva veya nimf) disariya çikar. Iste bu tip üremeye OVIPAR tip denir. Bazi gruplarda yumurtalar, yumurtalanir yumurtlanmaz açilir ve yavru çikar. Bu durumda yumurta vücut içersinde meydana geldikten sonra embriyonal gelisim çok ilerler ve yumurtlamanin hemen ardindan açilir. Bunada OVOVIVIPAR tip üreme denir. Ovipardan farki, embriyonal gelisimin ana vücudu içersinde çok ileri bir devreye kadar sürdürülmesidir. Bu iki tipten farkli olarak bazi türlerde embriyonik gelisim ana vücudu içersinde tamamlanir ve disi böcek yumurta koyacagi yerde yavru meydana getirir. Buna canli-dogurma anlamina gelen VIVIPARITE adi verilir. Bu tipler arasinda daha bazi kompleks üreme sekillerine de rastlanmaktadir. Vivipar Tip Dörde Ayrilir 1- Ovovivipar tip: Bu tipte yumurta embriyonik gelisimi için yeter derecede vitellus içerir. Yumurta korionu ince, ovaryumun ovariol sayisi azdir. Bu tip böceklerde genislemis bir vagina yoktur. Döllenme ovariollerde olur. Hamam böcekleri, bazi Dipter ve Coleopterlerde görülür. 2- Adenotrophic vivipar: Yumurtanin ince bir korionu vardir. Ve yumurta içersinde bulunan vitellus sayesinde embriyolar gelisir, yalniz bir özellikleri, meydana gelen ve gelisimi çok ilerlemis olan larvalarin barsaklarinin son kismi kapalidir. Ancak dogduktan sonra açilir. Bu larvalar ananin gelismis ve kaslarla çevrilmis olan vaginalarinda bulunur. Bezlerin salgisi ile beslenirler. Bu arada gömlek degistirir ve anayi terk ederler. Çikar çikmaz da pup olurlar. Ör. Glossina'lar. 3- Maemocoelous vivipar: Bu oldukça özellik gösteren bir tiptir. Böyle böceklerde ovaryumlari vücudun yag kütlesi içinde serbest olarak uzanirlar. Oviduktlari bulunmaz. Olgun yumurtalarda korion da yoktur. Yalniz gelisimin ilk devrelerinde, yumurta etrafi ince bir zarla çevrilidir. Embriyonal gelisimini tamamlayan larvalar disariya çikar. Ör. Strepsiptera takimi. 4- Pseudoplacental vivipar: Yumurtalarin korionu yoktur ve hemen hemen vitellus da bulunmaz. Genellikle yumurtalar ovidukta döllenir. Yumurtalar genislemis olan vagina (bir nevi uterus) içinde gelisimini tamamlar. Burada ana veya embriyon dokularindan meydana gelen ve placentaya benzer yapida bir baglantiyla beslenmeye devam eder. Ör. Bazi Aphid ve Hemipterlerde, Dermopteralardan Arexenialan. PARTHENOGENESIS : Döllemsiz yumurta ile yani parthenogenesis seklinde çogalma çesitli böceklerde görülür. Bu üreme seklinde 3 ayri tip ayird edilir. 1- Arrhenotokie: Disi böceklerin biraktiklari döllenmemis yumurtadan sadece erkek yavrular meydana gelir. En taninmis örnek Apis mellifera. 2- Thelytokie: Döllemsiz yumurtalardan sadece disi yavrular meydana gelir. Ör: Orthoptera takimi, Phasmidae familyasinin bazi türleri ve Lepidopteralardan Lymantria dispar ve Lasiocampa pini. 3- Amphytokie: Döllemsiz yumurtalardan her iki eseyde de yavru meydana gelebilir. Ör: Saga spp. (Orthop.)

http://www.biyologlar.com/boceklerde-vucut-isisi

Fosiller Nasıl Oluşur

Canlılar öldükten sonra organik-yumuşak kısımları diğer hayvanlar tarafından tüketilir veya bakteriler tarafından tahrip edilir. Eğer ortam bakterilerin yaşamasına uygun oksijene sahip değilse ve ortam fosilleşmeye uygun taşlaşma süreci koşulları taşıyorsa, canlıdan arta kalan kemik, kabuk ve diş gibi sert ve dayanıklı kısımlar fosilleşerek günümüze ulaşabilir. Ayrıca hayvanların; kusmuk pelletleri, dışkı pelletleri (koprolit), yumurtaları ve izleri de fosil olarak korunabilir. 1. Karbonlaşma: Bitki fosilleri deniz, göl ya da bataklık gibi ortamlarda gömülerek fosilleşebilir. Kömürleşme denen karbonlaşma olayıyla bitkiler kısmen veya tamamen değişerek kömür haline gelebilirler. 2. Petrifikasyon: Organizma kalıntılarının kristalizasyonla mineralojik bileşimlerinin değişmesidir. En iyi bilinen petrifikasyon tipi silisçe zengin suların bitki hücreleri içine girerek ağaç dokusunun damarlarının yüzeyi ve damarları arasındaki boşluklara silis depolanmasıdır. Buna silisleşmiş ağaçlar örnek olarak verilebilir. Ayrıca hayvan kabukları veya kemikleri, içlerindeki boşluk veya gözeneklerin kalsit, silis ve demirce zengin sularla dolarak kristalleşmesiyle demirleşmiş, piritleşmiş, silisleşmiş veya kalsitleşmiş hale dönüşebilirler. 3. Yer Değiştirme: Yer değiştirme çamur içinde gömülü olan organizma kalıntılarının sülfid (pirit) veya fosfat (apatit) mineralleriyle yer değiştirmesi sonucu oluşur. Bu süreçte mineraller, organizmanın anatomisinin detaylarını gösteren yumuşak dokularla yer değiştirebilir. Örneğin Almanya'da bazı şeyller içinde Devoniyen'de yaşamış bir trilobitin antenleri ve sefalopodların tentakülleri, piritleşmiş fosiller olarak bulunmuştur. 4. Yeniden Kristalleşme: Yeniden kristalleşme olayı hayvanın kabuğunun mikroskobik ölçüde detaylarını bozar. Buna karşılık kabuğun dış şeklinde bir değişiklik olmaz. Hayvan kabuklarının bir çoğu kalsiyum karbonat bileşimli aragonit mineralinden yapılmıştır. Milyonlarca yıl boyunca fosilleşme sırasında kalsiyum karbonat yeniden kristalleşerek daha duyarlı bir mineral olan kalsit haline dönüşür. 5. Yumuşak Dokuların Korunması Yoluyla Fosilleşme: Bazen olağanüstü koşullar altında, organizmaya ait deri, tüy, doku gibi bazı parçalar bozulmadan fosilleşebilir. Örneğin Sibirya'da buz kütlelerin içinde binlerce yıl boyunca bozulmadan kalmış bütün mamut fosilleri bulunmuştur. Hatta bu mamutların midelerindeki yiyecekler bile olduğu gibi korunmuştur.Olağanüstü koşullar sıcak ve kurak iklimlerde de oluşabilir. Mumyalaşma adı verilen bu süreçte yumuşak dokular, bakterilerce çürütülmeye fırsat kalmadan kısa sürede kurur. Paleontologlar Çin'de bu şekilde derileri ve tüyleriyle korunmuş dinozor fosilleri bulmuşlardır. 6. Organik Kapanlar: Bir organizmanın amber, doğal asfalt veya çürümüş organik madde içinde hapsolarak korunması sonucu oluşan fosilleşme şeklidir. Bunlardan amber, ağaç reçineleridir. Ağaçtan akan reçine bu sırada böcek, örümcek veya küçük kertenkeleleri yakalayabilir. Hemen katılaşarak sertleşen bu madde içindeki hayvan hiç bozulmadan ve tüm detayıyla milyonlarca yıl boyunca kalabilir. Doğal asfalt, petrol kalıntısıdır. Asfalt suyla örtüldüğü zaman, susamış hayvanlar sudan içmek için geldiklerinde içine düşebilirler. Böylece yapışkan zeminden kurtulamayan hayvan yine hiç bozulmadan korunur. Bu tip ortamda fosilleşmiş hayvanlara Amerika'da Kaliforniya'da rastlanmıştır. Bir başka ortam bataklıklardır. Her ne kadar asidik ortam organik malzemeyi bozsa da, daha sağlam olan kemikler bozulmadan kalabilir. Danimarka'da 2000 yıl öncesinden kalma bataklıklarda insan kalıntıları bulunmuştur. 7. Boşluk ve Kalıplar: Asidik koşullar kayaç içinde korunmuş fosil hayvan kalıntılarını bulundukları yerde yavaşça eritir. Bu etki kaya içinde bir kalıp bırakır. Bu süreç genellikle kolay çözülen kalsitik kabuklarda daha fazla görülür. Kabuğun dış kısmının etkilenmesiyle dış kalıp oluşur. Bazen kabuk çözülmeden önce içi çökelle dolarak iç kalıplar meydana gelir. 8. İzler (Omurgalı ve Omurgasız Hayvanlar): Hayvanlar çamur gibi yumuşak bir zeminde yürüdükleri zaman bıraktıkları çeşitli ayak, kuyruk veya gövde vb. izleri sertleşerek korunabilir. Bu izlere ait boşluklar farklı bir çökelle dolduğu zaman kalıp haline gelir. Buna dinozorların ve insanların ayak izleri örnek olarak gösterilebilir. Paleontologlar, dinozorların ayak izlerini yorumlayarak onların yürüme ve hareket etme özelliklerini ortaya koyabilirler. 9. Fosil Benzeri Yapılar: Bazen mineraller, kayaçlar içinde büyüyerek fosil benzeri şekiller oluşturabilirler. Bunlara yalancı fosiller denilir. Örneğin dendrit kristalleri sıklıkla fosil sanılmaktadır. Bunun dışında, bazen mumyalaşmış veya travertenle kaplanmış güncel hayvan veya bitkilere de rastlanabilir. Bu kalıntılar da gerçek fosil değildir. Zaman içinde fosilleşmeye aday örneklerdir.

http://www.biyologlar.com/fosiller-nasil-olusur-1


BALIKLARDA ÜREME SİSTEMİ

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs Bütün bu anlatılanların yanı sıra görsel olarak dişi ve erkeklerin türlere göre kendine göre ayırt edici özellikleri mevcuttur. Örneğin Afrika bölgesinde Tanganyika ve malwi göllerinde yaşayan balıklarda genellikle erkeke bireyler dişilere göre renklidir. Diğer dere ve göllere yaşayan vatoz türlerinde ise erkek bireylerde boynuz adı verilen başın dorsal kısmında çıkıntılar ( dikensi ) yapılar mevcuttur. Bazı bireylerde ise dişi ve erkek ayrımı balığı elinize aldığınızda anlaşılabilir. ( Ergin Dişi bireylerin karnını bastırdığınızda ( sağdığınızda) yumurta dökerler. erkek bireylere aynı işlemi uyguladığınızda ise beyaz renkli sperm bırakırlar. Yayın balıklarında Üreme döneminden önce erkek ve dişiyi birbirinden ayırt etmek oldukça zordur. Üreme safhasının hemen öncesi dişilerin karınlarının şiş olmasıyla cinsiyet ayrımı daha kolay olur. Deniz baliklarinda genelde erkekler daha koyu renkli ve sirt alt ve kuyruk yuzgecleri daha sivri bir sekilde biter kafa yapilari disilere gore bazi turlerde daha kabarik siskin olur...ve genelde erkekler daha duz vucuda sahiptir.. disilerde ise renkler daha soluk olmakla beraber sirt,alt,ve kuyruk yuzgeci daha kisa duser...bazi turlerde arkeklerden daha iri ve bazi turlerde daha kucuk yapida olabilir disi baliklar daha genis karin kismina sahiptir ve anus bolgesi daha genis olur havyar doneminde olan balikta karin yanlarindan bir tombullasma gorulur ve anus disa yakindir.... Tatlı suda ise ureme zamanlarinda erkek baliklarda sazan familasi icindekilerde kafada beyaz benekler olusur bu baligin es zamaninda oladugu icin dir ve dolleme yapmaya hazir bir baliktir...ve erkek baliklar daha duzgun ve zayif bir vucuda sahiptir genelde... disi baliklar ise daha genis vucudlu ve ureme zamaninda unus disa cikar ve siskin bir karna sahipti..kafa altin anuse kadar oval bir gorunumu olur.. evet bazi balik turleri bellirli yas ve zamanlarda cinsiyet degistirme ozelligine sahiptir bildigim kadariyla denizde hanigiller familayasinda bazi turlerde ama tam hatirlamiyorum. BU BÖLÜM TAMAMEN KİŞİSEL TECRÜBELERİMLE KALEME ALINMIŞTIR... YAZILI BİR KAYNAK GÖSTERMEM MÜMKÜN DEĞİLDİR...İNŞALLAH İŞİNİZE YARAR

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme-sistemi-1

Enterobius vermicularis

Alem: Animalia Şube: Nematoda Sınıf: Secernentea Alt sınıf: Spiruria Takım: Oxyurida Familya: Oxyuridae Cins: Enterobius Tür: E. vermicularis Kıl kurdu (Enterobius vermicularis; eskiden: Oxyuris vermicularis), Yuvarlak solucanlar (Nematoda) şubesinden, dünya çapında çocuklarda yaygın bağırsak paraziti olan bir türdür. Kıl kurdu'nu yine bağırsak paraziti olan ve ondan daha büyük (25 cm) bağırsak solucanı (Ascaris lumbricoides) ile karıştırmamak gerekir. Yumurtaları 50-60 μm uzunluğunda, 20-30 μm kalınlığında oval, bir tarafı düz, diğer tarafı ise konveks yapıdadır. Bir başka deyişle asimetrik elips şekillidir. Düz, renksiz ve kalın bir kabuğu vardır. Nesneler yapışkan özelliği vardır. Binlerce (ortalama 10.000) yumurtadan oluşan küme çıplak gözle seçilebilir. Yumurtlandığı zaman içinde larva oluşmuştur ya da bazen de embriyo hâlindedir. Larvaları beyaz veya kremsi renktedir. Konakçının vücudunda 140-150 μm uzunluğuna kadar büyür. İki dişi kıl kurdunun cetvel yanında boyca karşılaştırılmasıErişkin kurdun vücudunu örten kutikula ön uçta genişlemiş ve yassılaşıp şişebilen bir hâl almıştır. Bu kutikula kalınlaşması enine çizgili bir görüntü arz eder. Ağız üç dudakla çevrilmiştir. Yemek borusunun arka ucu, içerisinde bir diş aygıtı bulunan geniş bir bulbus halindedir. Küçük ve beyaz renklidir. Dişileri erkeklerinden daha büyüktür. Dişileri 10, erkekleri 3 mm boyundadır. Erkekte arka uç küt ve ventrale doğru kıvrık olup, bir adet çiftleşme spikülü bulunur. Dişilerin arka kısmı ise uzun ve sivridir. Enterobius vermicularis, monoksen bir parazittir ve insana özgüdür. Ara konağı yoktur. Bütün dünyada, ama özellikle ılıman bölgelerde ve ilkokul çağı çocuklarda en sık görülen yuvarlak solucandır. İnsan kalın bağırsağında, özellikle çekum ve rektum bölgesinde, nadiren ince bağırsağın son kısımlarında yaşar ve enterobiosise neden olur. Dişi ovovivipardır. Enterobiosisin epidemiyolojisinde dişi parazitin yumurtlama alışkanlığı büyük önem taşır. Dişi bağırsak içinde yumurtlamaz. Enfekte kişilerde dişi erişkin kıl kurtları gece uykudan 2-3 saat sonra anüsten dışarı çıkarak makat civarına (perianal bölgeye) binlerce (ortalama 10.000) yumurta bırakır ve kısa süre içinde ölürler. Yumurtadan 6 saat içinde larvalar çıkarak bulaşıcı özelliğini kazanır. İç çamaşırlarına bulaşan, yatağa dökülen veya da oluşturduğu kaşıntı hissi ile o bölge parmakla kaşındığında, tuvalet sonrası makat temizliği esnasında kişinin eline, tırnaklarının arasına geçerler. Bu nedenle tekrar tekrar bulaşma ve çocuktan çocuğa bulaşma riski fazladır. Oda sıcaklığında 2-3 hafta canlı kalabilir. Çamaşırlarda, yatak ve çarşaflarda da yumurta bulunduğunda bulaşma ortamı oluşturur. Kıl kurdu bulaşmış çarşafların silkelenmesi ile havaya saçılan yumurtaların ağız bölgesine ulaşarak bulaşması da mümkündür. Parazitin konak zinciri insan-insan-insan olarak uzanır. Bulaşma, ağızdan ya da burundan alınarak, yutulan yumurtalarla olur. Yumurtalar, ince bağırsağın son kısımlarında açılırlar ve serbest kalan larvalar burada iki deri değiştirir ve kalın bağırsağa geçerek olgunlaşırlar. Yumurtanın ağızdan alınmasından, dişi parazitin yumurtlayacak duruma gelmesine kadar geçen süre, yaklaşık 15-43 gündür. Kıl kurdu enfeksiyonu (Enterobiosis), vücuttaki parazit sayısına bağlı olarak sessiz seyredebilir. Fakat birden çok sistemi ilgilendiren belirtilere de yol açabilir. Sindirim sisteminde yaşayan E. vermicularis, sindirim sistemi, sinir sistemi, ürogenital sistem, deri ve kan tablosunda bazı değişiklik ve belirtilere sebep olur. Belirtiler arasında en dikkat çekicisi, bilhassa geceleri olan makat kaşınmasıdır. Bunun sebebi yumurtalarını bırakmak için olgun dişi parazitlerin aşağılara doğru hareket etmeleridir. Huzursuzluk, uykusuzluk, yatağını ıslatma diğer şikayetlerdir. Kaşınma neticesinde makat bölgesinde egzema ve iltihabi yaralar teşekkül edebilir. Ayrıca, Dientamoeba fragilis gibi parazitlerin taşıyıcılığını da yaparak diğer parazitlerin insanda yerleşmesine zemin hazırlamaktadır. Bulaşma genellikle insandan insana ya da otoenfeksiyon ile olmaktadır. Bulaşma tırnak yeme, hijyen eksikliği veya yetersiz el yıkama sonucunda meydana gelebilmektedir. Bunun dışında enfekte yumurtalar ile kontamine olan çarşaflar, kıyafetler, yatak odası eşyaları ve bu eşyaların hareketi ile dağılan yumurtaların havadan solunum yolu ile alınması ile bulaşma olabilir. Ayrıca kanalizasyon suyu ile sulanan meyve ve sebzelerin iyi yıkanmadan tüketilmesi sonucunda bulaşma olmaktadır. Parazitin vücuda girmesi, parazit yumurtalarının alınmasıyla, yani ağız yoluyla olur. Alınan parazit yumurtaları barsaklarda açılır. Yumurtalardan çıkan erkek ve dişi parazitler çiftleştikten sonra, dişi parazitler yumurtalarını bırakmak için kişinin makat bölgesine göçer. Makat bölgesine bırakılan yumurtalar 6 saat içinde açılır ve yeni parazitler ortaya çıkar. Yeni parazitler tekrar barsağa göçer. Olgun hale geldikten sonra yumurta bırakmak için yine makat bölgesine gelirler. Eğer hastalık tedavi edilmezse bu döngü devam eder. Erişkin kıl kurtları anüsünüzün etrafındaki alanda yumurta bıraktıkları zaman, anal bölge genellikle, bazen şiddetli bir biçimde kaşınmaya başlar. Kaşıntılı bölgeyi kaşıdığınız zaman, mikroskobik yumurtalar parmaklarınıza takılır, buradan besin, sıvı veya başka insanlar gibi diğer yüzeylere aktarılır. Kıl kurdu yumurtları haftalarca bu yüzeyler üzerinde hayatta kalabilir. Yumurtanın başka bir kişinin ağzına, yumurta bulaşmış içecek, besin veya eller ile ulaşması üzerine enfeksiyon başlar. Toplumlardaki görülme sıklığı sosyal, kültürel, ekolojik ve hijyenik farklılıklara bağlı olarak değişen bağırsak parazit enfeksiyonları, özellikle gelişmekte olan ülkeleri etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Bağırsak parazitlerinden ileri gelen enfeksiyonlar dünyada ve ülkemizde enfeksiyon hastalıkları arasında ilk sırayı almaktadır. Dünyada yaklaşık 500-900 milyon insanı (sadece ABD'de 42 milyon) enfekte ettiği düşünülen bağırsak parazitlerinin ekonomik, tıbbi ve teknolojik gelişmelere karşın, artan nüfusa paralel olarak yarım yüzyıldan beri fazla değişmediği, bazı endemik ülkelerde enfeksiyon oranının %90’lara vardığı bildirilmektedir. Türkiye'nin hemen her yöresinde yapılan çalışmalarda bölgeye göre bağırsak paraziti oranları %10-96 arasında değişen oranlar sergilemektedir. Örnek olarak, bazı okul ve yurtlarda yapılan taramalarda, Elazığ’da %97.4, Hatay'da %38.97 , Kırıkkale‘de %31, Eskişehir’de %24 , Kayseri'de %22.5, İzmir'de 13 %43.8, Malatya'da ve Ankara’da %10,6 enfekte çocuk görülmüştür. Bu rakamlar, sosyoekonomik duruma bağlı olarak değişkenlik gösterir. Sosyoekonomik ve eğitim düzeyi düşük, gecekondu yerleşimi fazla, temiz içme suyu, kanalizasyon gibi alt yapı olanakları yeterli olmayan ve sağlıksız koşullarda yaşayan toplumlarda bağırsak parazitleri daha sık görülmektedir. Sosyoekonomik düzeyi düşük ve kalabalık ailelerde kılkurdu enfeksiyonunun daha sık ortaya çıktığı gözlenmiştir.

http://www.biyologlar.com/enterobius-vermicularis

Denizlerimiz ve ekolojik önemleri

Deniz göl okyanus ekosistemi Denizel (Okyanus ekosistemleri Deniz ekosistemleri) Su ekosistemlerini kara ekosistemlerindeki gibi coğrafi sınırlarla belirlemek çok zordur. Çünkü sular atmosferik olaylardan karaların etkilendiği oranda etkilenmemektedirler. Ancak deniz tatlı su ve haliç gibi su havzalarının derinlikleri ve bileşimlerindeki farklı maddeler nedeniyle sularda da farklı canlı bölgelerinden söz edilebilir. Buradan hareketle su biyomları; deniz biyomları (tuzlu su) ve tatlı su biyomları olmak üzere iki başlık altında incelenebilir. DENİZ BİYOMLARI Denizlerdeki tür topluluklarının dağılımında en önemli etken derinliktir. Neiritik alan diye adlandırılan 200 m derinliğe kadar olan deniz ortamı tür topluluklarının en zengin oldukları bölgeyi oluşturmaktadır. Neiritik alanların akarsularla beslenmesi güneş ışınını fazla almaları oksijen ve birçok çözünmüş maddenin fazla olması nedeniyle deniz canlılarının en çok yoğunlaştığı bölgelerdir. Neiritik alan deniz canlılarının % 90’ını barındırmaktadır. Daha derin sahalara ise güneş ışınları daha az ulaştığı ve besin maddeleri az olduğu için canlı türleri çok azalmaktadır. Bu bölgelerdeki canlılar daha üst tabakalardan inen besinlerle beslenmektedir. NOT: Deniz ve okyanuslar doğada ısının dağılmasında ve atmosferde tuz dağılımında son derece önemlidir.Bu tuz kristalcikleri yoğuşma olayında son derece önemlidir.Aerosol denilen bu parcacıklar bulut oluşumuna yardımcı olur… TATLI SU BİYOMLARI Akarsular göller sulak alanlar ve bataklıklar tatlı su biyomlarını oluşturmaktadır. Akarsular ekosistemlerin önemli bir parçasını oluşturur. Akarsuyun yeraltına sızan kısmı akiferleri yüzeysel akışa geçen kısmı da deniz ve okyanusları besler. Akarsular birçok bitki ve hayvan türü için yaşam alanı oluşturur. Akarsuların akış hızı ve kimyasal özellikleri akarsuyun barındırdığı hayvan türü ve sayısı üzerinde etkili olan faktörlerin başında gelir. Bir akarsuda çağlayanlar varsa biyolojik üretim ve çeşitlilik az olur. Çünkü balıklar ve diğer canlıların çağlayanları aşmaları çok zor bir durumdur. Yatak eğiminin fazla olduğu yerlerde bol miktarda alüvyal malzeme taşınıyorsa akarsu bulanık bir görünüm arz eder. Suyun bulanık olması birçok canlı için olumsuz sonuçlar doğurur. Akarsu denize ulaşıyorsa ağız kesimlerinde tatlı su ve tuzlu su birbirine karışır. Buralar bitki ve hayvan türleri bakımından zengin alanlardır. Akarsuların taşıdığı elementler ve besin maddeleri buralardaki biyolojik çeşitliliği artırır. Akarsu ağızları mikroorganizmalardan kuşlara kadar birçok canlının barındığı yerlerdir. Tüm deniz balık üretiminin % 90’ı kıyı sularından özellikle de akarsu ağızlarından sağlanmaktadır. Göller karalar üzerindeki durgun su ekosistemlerini oluşturur. Göllerin çevresinde yer alan sucul bitkiler gerek su kuşları gerekse diğer canlılar için hem barınma hem de beslenme alanları oluşturmaktadır. SU DÖNGÜSÜ: Su yaşam kaynağıdır. Bütün canlıların ağırlıklarının önemli bir kısmını su oluşturur. Yeryüzündeki su miktarının yaklaşık % 5’ i tatlı sulardır. Güneş enerjisinin ısıtmasıyla çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı; yağmur kar dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner. Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken daha büyük kısmı göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir. Su döngüsü de öteki tüm döngüler gibi süreklidir. Bitkiler terleme ile su döngüsüne katılır. Yer yeryüzündeki bütün sular katılmaktadır. Söz gelimi denizlerden buharlaşan su yağış olarak yer yüzüne dönmekte bir kısmı yüzeysel sularda birikip bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır.Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır. Burada toplanan sular su döngüsüne devam eder ( uzun su devri ). Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur kar dolu biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine ise kısa su devri denir. OKYANUS EKOSİSTEMİ Ekolojik şartları büyük bir çeşitlilik gösteren deniz ortamı homojen bir bütün olarak ele almak bilimsel açıdan çok kısıtlı bir bakış açısına neden olur. öncelikle iki büyük okyanus alanı ayırt edilmektedir.bütünüyle denizleri oluşturan �su kütlesi� ve kıyılardan derin abis çukurlarına kadar dipleri kapsayan �dip alanı� ;Dip alanı derinliğine göre üçe ayrılır. 0-200 metreler arasında uzanan ve okyanusların tabanının yüzde 76 sını oluşturan kıta sahanlığı; 200 metreden 2000 metreye kadar uzanan dipteki ani eğim bölgesinden meydana gelen ve tabanın yüzde 81 ni oluşturan kıta şevi; ve nihayet okyanusların tabanının yüzde 843 ünü meydana getiren abisler. (2000-6000 metre) ve çukurlar (6000 metreden bilinen en derin yer olan mariana çukurunda 11.000 metreye kadar) Gelgite maruz kalan ve hatta dalga serpintisiyle ıslanan kıyı şeritleri de okyanus alanına dahil edilmektedir. Gerçekten de bu bölgelerde yaşayan organizmalar gerek gelgitler sırasında birbirini ardınca su altında ve su üstünde kalarak gerek ortamın yüksek tuzluluğu sebebiyle okyanus etkilerine maruz kalmaktadır. Okyanusları ve denizleri oluşturan su kütlesi ikiye ayrılan kıta sahanlığını örten yüzey suları ve 200 metrenin altında kalan dip suları bu düzeylerde su kütlesi güneş ışınlarının nüfuz etmesi derecesine ve mevsimlik sıcaklık değişimlerine bağlı olarak düşey bir ekolojik katmanlaşma gösterir. Işığın ulaştığı epipelojik bölge ışık miktarının bitkilerin fotosentez yapabilmesi için yeterli olduğu 0 ila 50-100 metrelik yüzey sularına tekabül eder. Söz konusu bu bölgenin altında dip bitkileri ve fitoplankton yaşayamaz; yanlızca etçiler veya çürükçül beslenen hayvan türleri canlı kalabilir. Okyanus ekosisteminin alt bölümlere ayrılması karşılaşılan ekolojik şartların çeşitliliğiyle ilişkilidir; organizmaların uyum mekanizması ve üretkenliği bir bölgeden diğerine belirgin farklılıklar gösterir.   DENİZ KIYILARIMIZDA KİRLENME,EKOSİSTEM ACISINDAN BİR DEĞERLENDİRİLMESİ H. Özden Ege Üniversitesi, Müh.Fak. Mak. Müh. Bölümü ÖZET Denizlerimizde ekosistem dengesini olumsuz etkileyen başlıca nedenler: - kıyılarımızın yıllardan beri kentsel çöplerle ve kimyasal içerikli, mikrobik, bakteriyel ve radyoaktif içerikli endüstriyel atıklarla kirletilmesi, - topraksı hafriyatla, gelişigüzel doldurulması, - deniz ürünlerinin aşırı be bilinçsiz avlanılması ve toplanılması. Bunların sonucu olarak her gecen yıl birçok balık türü ve deniz bitkisi yok olurken deniz ürünlerinin avlama miktarlarında da büyük düşüşler tespit edilmektedir. Deniz kıyılarımızdaki bu olumsuz gelişmeleri basta balıkçılar olmak üzere herkesin bilmelerine ve zaman, zaman yakarmalarına rağmen, gereken yapılmıyor. Uluslar arası sivil örgütlerle bir dayanışma içerisinde toplumsal tepki gösterilmiyor. Uluslararası bir sorun haline gelen deniz kirliliği, Birleşmiş Milletlerde gündeme getirilmiyor, uluslararası çözümler üretilmiyor. Devlet yönetiminde bu kör zihniyet devam ettikçe, vatandaş ve sivil örgütler ses çıkarmadıkça ekosistem dengesi düzelmeyecek şekilde harap olmağa devam edecektir. Doğa harikası deniz kıyılarımızın katliamına hepimiz seyirci kalmaktayız. Bu çalışmada; - Deniz kirliğinin ulaştığı boyutlar, başlıca nedenlerine ve ekosistemdeki bazi olumsuz yansımalarına dikkat çekilmektedir.. Deniz kirliği hakkında ve alınması gereken bazı önlemler sıralanmaktadır. Ayni zamanda çekirdekten yetişme bir balıkçı ve gemici olarak bu konudaki gözlemlerim, tespitlerim ve değerlendirmelerim tartışmaya sunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Deniz kıyıları, kirlenme, kentsel çöpler, sanayi atıkları, eko sistem, önlemler. 1. GİRİŞ Kıyı denizlerimiz, limanlarımız, göllerimiz fosseptik çukuru ve çöplük ve her türlü ölümcül, hastalık atık deposuna dönüştürülmüştür. Deniz suyuna yayılan lağım artıkları, çöp yığınları ve iğrenç rengi nedeniyle bırakın balık avlamayı, denize bile bakılamıyor, Yeşil sağlıklı deniz bitkilerinin, yosunların yerini kahve renkli seyrelmiş hastalıklı yosunlar ve yaz sıcaklarında artarak çoğalan tiksindirici sümüksü mikroplu yosunlarla ve köpüklerle denizin üstünü kaplar olmuştur.. Deniz dibindeki altın sarısı kumlukların yerini laspa, (pis kokulu çamurumsu, bataksı zemin), poşetler ve plastik malzemeler kaplamıştır. Endüstriyel ve kentsel kirli atıklar yetmiyormuş gibi kıyılarımızın, bilhassa liman içi ve turistik kıyıların gelişi güzel ticari amaçlı doldurulması büyük bir sorumsuzluk göstergesidir. Denizin doldurulmasıyla açılan parklarda, kordon boylarında, rıhtımlarda bırakın oturup dinlenmeyi, güneşlenmeyi veya yüzmeyi; denizden bilhassa yaz sıcağında rüzgarsız günlerde ayılan pis kokudan insan nefes almakta zorlanıyor. Şekil 1 gözlenen deniz kıyıların kirlenmesine, kıyı tahribatına ait farklı örnekler gösterilmektedir. (1 ve 2. fotoğraflarda; Kanalizasyon boruları önündeki yüzen çöpler, 3. fotoğrafta; Yağmur sonrası İzmir liman denizinde su üstünde yüzen çöpler, 4. fotoğrafta; Denize acılan bir dere ağzındaki yüzen çöpler, 5. fotoğrafta; Denize dökülen bir derede ilaçlanma görüntüleri, 6. fotoğrafta; Bodrumda devlet ödüllü topraksı hafriyat deniz dolgusuna bir örnek gösterilmektedir). Benzeri kirlilikler ve kıyı tahribatları dünyanın birçok deniz ve göl kıyılarında rastlamaktadır. Kıyı yerel yönetimler deniz içini ve deniz kıyılarını konutsal ve endüstriyel çöplerle, atıklarla ve topraksı hafriyatla doldurup kirleteceklerine; kaynaklarını ve enerjilerini merkezi arıtma tesislerinin, çökeltme göletlerin yapımları gibi hizmetlerde harcasınlar. Denizi doldurarak yeşil saha açacaklarına ve bu yeşil sahalar üzerine gelişigüzel kamu binalarla, büfelerle, cay-kahve, düğün salonları ve sosyete gazinoları ve mafya lokalleri ile yeniden dolduracaklarına denizin dibine suyun içine kadar olan çarpık, geri zekâlılık abidesi olan yapılaşmayı önlesinler. Dolgular, kıyının doğal yapısını bozmakla kalmamakta; denizin kendi kendini yenileme ve temizleme doğal mekanizmasını tahribat etmektedir! 2. DENİZ SUYUNUN KİRLENME NEDENLERİ Deniz suyunun kirletilmesi ile denizdeki bir çok bitkinin, canlının yok olmasının bir çok nedenleri vardır. Bu nedenler örneğin; - Kentsel çöpler, (atıklar) - Sanayisel atıklar, - Tarımsal Atıklar, - Gemi-Teknesel atıklar, - Topraksı hafriyatlı dolgular, - Aşırı ve bilinçsiz avlanma, gibi gruplandırılarak sıralanabilirler. Diğer bir gruplandırma ise, kirli atıkların kati (denizdeki poşetler, lastikler, plastikler, suni maddeler v.b.) , sıvı (yanık yağlar, kimyasal asitli, renklendirici sanayi sıvıları, boyaları, deterjanlı temizlik suları v.b.), aeroskopik atık maddeleri, örneğin püskürtmeli tarımsal ilaçlar) ve radyoaktif özelliğine göre alt gruplandırmalar yapılabilmektedir. 2.1 Kentsel Atıklar: Buradaki kirlilik, evsel bilhassa mutfak artıkların örneğin, yanık yağların lavabo-kanalizasyon yolu ile direkt yada dolaylı denize ulaşmaları. Ayni şekilde temizlikte, hijyenikte kullanılan kimyasal sıvılar, tozlar ( deterjanlar, çamaşır tozları, klorak gibi asitler, sabunlar, macunlar v.b.) Önem sırası dikkate alınmadan aşağıdaki gibi sıralanabilir: ·Evsel-konutsal sıvısal atıkların, (deterjanlı bulaşık suların, asitli çamaşır kirli ve asitli suların, yağların v.b.) lağım, kanalizasyon yoluyla yıllardan beri arıtılmadan direkt yada dolaylı olarak denize akıtılmaları. ·Lağım çukurlarına biriktirilen konut artıklarının, bilhassa asitli, fosfatlı temizlik malzemelerinin, deterjanlı suların, yanmış yağ artıklarının direkt vidanjörlerle veya dere, kanalizasyon, boru gibi kanallarla denize boşaltılmaları, ·Konutsal kati artıkların örneğin poşet, plastik, lastik, sise, kağıt, kumaş gibi kati artıkların, kati çöplerin farklı yollardan direkt atılmaları yada dolaylı olarak dere akarsularla denize dökülmeleri, yayılmaları. ·Konutsal topraksı, taşlı, ağaçlı v.b. hafriyat atıkların denizin içine yada denizin kıyısına boşaltılması, ·Derde yataklarının, kanalizasyonların dezenfekte edilmesi daha sonra bu zehirli ilaçların deniz suyuna karışması, ·Dere yataklarında su birikintilerinde bilhassa sıcak yağışsız mevsimlerde oluşan mikrop, bakterilerin çoğalarak denize karışmaları, deniz deki canlı ve bitkilere bulaşmaları. (Yapılan bir araştırmada İzmir limanı içersinden avlanan balıkların etinde ve barsallarında insan sağlığını tehdit eden kanserojen kalıntıları, bakteriler bulunmuştur, bu bulgular İzmir limanın lağım çukuruna dönüştürüldüğünün diğer bir delilidir.!) 2.2 Endüstriyel Atıklar (Sanayisel ve Tarımsal Atıklar) ; Sanayisel kati, sıvı ve aerosol (sıvı, gaz ve toz karışımlı) artıkları denizlerimiz deki ekosistemi tehdit eden kirliliklerin başında yer alırlar. Bu atıklar Denizlerimde yakıcı, boğucu, bozucu, çökeltici, zehirli, engellemeci, radyoaktif, bulaşma ve yapışma özeliklerine sahiptirler. Tehlikeli hastalık saçan, kanserojen etkili, biyolojik mikrobik sanayi artıkları da arıtılmadan denize ulaşmaktadırlar. Miktar acısından da tehlikeli atıklardır. Sanayisel deniz kirliliğin başlıca nedenini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: “Her türlü Zehirli, çöktürücü, renklendirici, boğucu, radyoaktif sanayi artıkların denize arıtılmadan yada yetersiz artıma ile direkt yada dolaylı olarak dökülmeleri ve denizde yayılmaları” Tarımsal atıkları endüstriyel atıklar grubu icerisinde ele alınabilirler. Tarımsal amaçlı olarak kullanılan kimyasal gübrelerin, alıntılarının, bitkisel ve hayvansal hormonların, ilaçların, boyaların, havadan, yer altı veya yerüstü sularla direkt yâda dolaylı olarak deniz suyuna karışmalarıdır. Endüstriyel baca gazlarını ve aerosöl atıklarını, dünyadaki yanardağların meydana getirildiği kirlilik oranı ile karsılaştırıp Fabrika bacalarından ve eksozlardan yayılan cevre kirliliğini küçümseyen bazı bilim adamları gibi yanılgıya düşüp bilensiz ilaçlama, gübreleme ile meydana gelen kıyı denizlerimizdeki kirlilikte küçümsenmemelidir. 20 sene evveline kadar Edremit körfezinden ta Çandırlı körfezine kadar hemen, hemen her yıl zeytin ağaçlarının ilaçlanması, kanserojen DTT tozu ile uçaklardan püskürtülerek yapılıyordu. Aerosöl ilacın bir kimsi denize karışarak zaman, zaman bazı sahillide toplu balık katliamlarına neden oluyordu, Büyük küçük yavru ayırt etmeksizin balıkların bir kısmi ölü karaya vururken, bir kısmide oryantasyonu kaybedip su üstünde panik içerisinde yüzdükleri hala gözlerimin önündedirler. İşin ilginç ve acı tarafı; cahil vatandaşların bunları denizden toplayarak satması ve pişirip yemesi idi. Günümüzde deniz kıyılarımızda hala zeytin ağaçlarını ilaçlanması uçakla ve motorlu güçlü pompalarla yerden yapılmaktadır. Bu ilacın bir kısmi yine denize karışmaktadır. Tek fark, karaya vuran balıkların görülmemesidir. Bunun nedenini gayet basit sizde düşünün ve yorumlayın! (Denizlerimizde ilaçlardan etkilenip karaya vuracak balık kalmamıştır) 2.3 Gemi-Teknesel ve bot gibi deniz araçlarından denize karışan atıklar, Son yılarda denizlerimizde gemi, tekne, bot, yat gibi deniz vasıtaların sayıları artmıştır. Bu artışa paralel olarak denizlerimizdeki kirlilik artmıştır. Bu kirlilik farklı yollardan denize bulaşmaktadır: ·Petrol tankerlerinden ve diğer gemilerin kazaya uğrayarak kirletici maddelerin denize karışması, yayılması, ·sinte ve balast suların denize boşaltılmaları, ·gemi-evsel çöplerin denize atılması, ·gemi- tuvalet-lavabo suların, denize akıtılmaları, ·gemi ambar artıkların, süprüntülerin denize dökülmesi, ·zararlı yosunların, mikro organizmaların bir denizden diğerine taşınmaları, ·Gemi altlarının yosun, atırganalara (gemilerin sualtı dış gövdelerinde zamanla oluşan kabuklu organizmalar midye türü canlılar, Teknelerin hızını önemli ölçüde azalttığı, yakıt tüketimini artırdığı gibi gövdenin çürümesine de neden olmaktadırlar ) ve diniz kurtçuklarına karşın zehirli boya ile boyatılmaları, bu zehirli boya partiküllerin deniz suyuna karışması. 2.4 Topraksı hafriyatlı deniz kıyısı dolguları ·Her türlü çöpün, topraksı hafriyatın denize direkt veya dolaylı denize dökülmeleri, ·Deniz kıyılarının doğal yapısının betonlaştırılarak tahribat edilmesi, ·Deniz suyunun doğal devir-daimi, akıntıların gelişigüzel dolgu, barınak, dalgakıran, marina, kütiskele, dalyan, gibi yapılarla engellenmesi veya olumsuz yöne çevrilmesi, ·İnşaatlar için sahillerden, koylardan ve deniz dibinden kum, çakıl, taş toplanması, Kıyı dolgusunun her türlü hafriyat, toprak ve çöp artıkları dökülerek gelişigüzel, ciddiyetsiz yapılması ve yapımın üzün sürmesi halinde ortaya çıkan zararlar: ·Topraksı hafriyatın (Şekil 1 de fotoğraf 6) ve çöplerin rüzgar, akıntı, dalga gibi etkenlerle denizin derinliklerine yayılmaktadır, zamanla denizin dibine çökmektedirler, bir kısmı ise karşı sahillerde tekrar karaya vurmaktadırlar. (Günümüzde deniz kıyıları, alışveriş poşetlerinden, bira, kola kutularından, plastik kaplardan, şişelerden geçilmiyor, (Şekil 1) Topraksı, çöplü dolgunun suda eriyerek, dağılması ve yayılması sonucu su bulanmaktadır. Çamurlu su içindeki katıklar zamanla denizin dibine çökelmektedir. Suya karışan toprak ve denizin dibinde çamur seklinde çöken tabaka canlıların, bitki örtüsünün, mikro organizmaların ve balık yavrularının oksijensizlikten telef olmalarına neden olabilmektedir. Diğer yönden yosun gibi bitki örtülerin üzerini kaplayarak bir çok balık türünün besin kaynaklarını yok etmektedir. ·Deniz suyun berraklığına, temizliğine göre güneş ışınları derinliklere ulaşır ve havadaki oksijen denizin yüzeyinden çözünerek derinliklere yayılır. Bu acıdan değerlendirildiğinde, topraksı hafriyatla denizin bulanması sonucu uzun bir süre güneş ışınlarının deniz suyunun derinliklerine ulaşmasını, havadaki oksijenin deniz suyunda çözünüp derinliklerine kadar yayılmasını da büyük ölçüde kısıtlamaktadır. Deniz suyundaki oksijen konzetrasyonuna ve güneş ışınlarına hassas olan deniz bitkilerinin ve çanlılarının topluca katliamına sebebiyet vermektedirler. Bilhassa sıcak havalarda kıyılarda rastlanan sürü halindeki balık katliamlarının diğer bir nedeni budur. Bu katliamlar akarsu ve göletlerde boyalı suların döküldüğü zamanlarda daha yoğun rastlanmaktadır. ·Kıyıların betonlaştırılarak suyun kendi kendini temizleme (arıtma tesisi) mekanizması tahrip edilmektedir. Kumluk, taşlık gerekse de kayalık kıyılar birer canlı arıtma tesisi gibi çalışan bir çok mikro organizmaları, deniz canlıları ve yosunları barındırmaktadır. Kıyıların doldurulmasıyla ilk önce bunlar katledilmektedir daha sonra bunların yerine geçeceklerin yaşam ortamı da yok edilmektedir. Doğal kıyılarda barınabilen sağlıklı yosunlar, mikroorganizmalar, midyeler, kara dikenler, deniz patlıcanları, salyangozlar, yengeçler, deniz yıldızları, solucanlar, mamunlar (deniz böcekleri, kurtcuklar), karidesler v.d. suyun temizlenmesinde önemli rol oynadıkları bilinmektedir. Ayrıca bunlar bir çok balık türünün birer besin kaynağı olduğu da unutulmamalıdır. ·Plansız dolgu yapımları ile deniz suyunun akıntısı engellenmekte veya olumsuz bir yöne doğru yönlendirilmektedir. Deniz suyunun doğal devir-daiminin bozulası ile su kendi kendini tazeleme, yenileme işlevini sürdürememektedir. Suya karışan artıklar akıntı vasıtasıyla acık denizlere taşınamamakta, suyun dibine bir örtü şeklinde çökelerek birikmektedirler. Buraları zamanla bir nevi mikrop yuvasına dönüşmektedir, çevreye yayılmaktadır! Bunu en güzel örneği İzmir Limanında ve İstanbul Haliçte görülmektedir. ·Dolguların, Kordonların diğer bir olumsuz yanı ise, kıyını doğal güzelliğini yok ederken kıyılarda ki canlı arıtma tesislerinin yaşam ortamı da ortadan kaldırmaktadır. Genelde kıyılara en az 50 m ye kadar normal yapılaşmaya izin verilmemeliydi. Bu kural yeni yerleşim kıyı yerlerinde gelecek nesiller için uygulanmalıdır. Deniz kıyıları her kesin kullanımına doğa tahrip edilmeden açık tutulmalıdır. 2.5 Aşırı ve bilinçsiz avlanma ·Tırol, trata gibi kıyıların deniz dibini tarayarak harap eden ağ avlama yöntemlerin yıllardan beri sürmesi, ·Kıyılarda ışık destekli sürüklenmeli germeli ağ balık avlama yönteminin yoğunlaşması, (aşırı avlanma ·Deniz diplerinden, kayalık ve taşlıklardan midye, salyangoz, deniz patlıcanı, yıldız, kara diken, yosun, karides, mamun, (kabuklu kabuksuz deniz böcekleri, kurtları) gibi mamullerin yıllardan beri aşırı toplanması, ·Teknelerin, gemilerin sualtlarının zehirli boyalarla kaplanması, ·Katil yosunların, atırgana gibi zehirli mikroorganizmaların deniz taşıtları ile denizlerde yayılmaları ·Tekne, motor, yat, sandal gibi deniz taşıtlarındaki hızlı artış. Sinte, yakıtlı, yağlı tekne içi sularının limanlarda, koylarda denize boşaltılması.(Denizde suyun üstünde yayılan yağın, yakıtın bir çok bitkinin ve canlının besin kaynağı olan platkon, yakamoz gibi mikro organizmaları, yok etmektedir. ) 2.6 Kıyı denizlerdeki balık çiftliklerin ürettiği kirlilik Yerel yönetimlerin denize direk bıraktıkları arıtılmamış kanalizasyon suları, denize dökülen kentsel atıklar, denize karışan sanayi artıkları ve topraksı hafriyatın yanında balık çiftliklerin ürettiği deniz kirliliği hiç denecek kadar azdır. Aslında balık çiftlikleri denizdeki eko sitemin korunmasında yararlı oldukları gibi ülke ekonominse çok yönlü yararlar sağlamaktadırlar Balık çiftliklerini kaldıracağı yerde artırılması yönünde devletin tevsikleri vermelidir. Koylardaki doğal akıntıyı sekteye vurmayacak şekilde Türkiye’nin belli bölgelerinde kurulmalarında, deniz kirliliği açısından ben sakınca görmüyorum. Balıkçı kooperatifleri yeni balık çiftlikleri kurarak bilinçli isleterek düzenli ve sürekli bir geçim kayağını kendilerine sağlayabilirler. Kıyı yerel yönetimler her yıl milyonlarca metreküp kirli aratılmamış kanalizasyon suyunu, yüz binlerce ton kati atiği denize, limana döküyorlar. Bu kirlenmeğe karşın kamuoyunda ses getirilmiyor. Bula, bula balık çiftliklerindeki kirlenmeye karşın kamuoyunda yaygara koparmalarını manidar buluyorum. Sadece görüntü kirliliği yönünden turistik kıyılarda arsa fiyatlarını düşürdükleri ve ileride turistik tesislerin yapımlarını engelledikleri için belli çevrelerce arzu edilmemektedir, kapatılmaları ve taşınmaları istenmektedir. Denizdeki farklı sorunların üstesinden gelmek için ilgili bakanlığın, Denizcilik bakanlığının kurulma istemini bazı öğretim üyelerinin bu yöndeki önerilerini de anlamsız buluyorum. Balık çiftliklerin kapatılması için ciddi anlamda bilimsel araştırmalara dayalı nedenler bulunmamaktadır. Balık çiftliklerin ürettiği kirlilik üzerine yeterli bilimsel araştırmalar bulunmamaktadır. Kamuoyuna yansıyan bazı ölçümler, kirliliğin ana nedenleri ve boyutları hakinde bilgi vermemektedir. Bu ölçümlerde global kirlilik etkenleri dikkate alınmamıştır. Bazı balık çiftlikleri çevresindeki gözlenen deniz suyu kirliliğinin asil nedenleri, çevresel kirlilik araştırılmamıştır. Balık çiftliklerin koylarda akıntıyı büyük ölçüde sekteye uğratmayacak, görüntü kirliliği yaratmayacak şekilde ve turistik kıyı bölgeleri dışında kurulmalarına dikkat edilmelidir. 3. DENİZ SUYUNUN KİRLENMESİNE KARŞIN ALINACAK BAZI ÖNLEMLER Örneğin gereğinden fazla plastik poşet ambalajlarının kullanılmaması, Almanya’da olduğu gibi plastik şişeler yerine dönüşümlü cam şişelerin kullanılması. Gereğinden fazla temizlik maddelerinin kullanılmaması, Yağımsı, asitli maddelerin kanalizasyona dökülmemesi, Çökeltme ve eleme göletlerin, tagarlarin yapılması, Konutsal çöplerin artıkların ayrı çöp bidonlarına ayrıştırılması gibi çok basit ve ekonomik bazı önlemlerle deniz suyunun temiz kalmasına katkıda bulunabilir. Önem sırası dikkate alınmadan önlemlerin sıralanması: a.Zehirli, boğucu, renklendirici, mikroplu fabrika atıklarının merkezi arıtma ve dinlendirme tesislerinden sonra denize ulaşmalarını sağlamak. Organize sanayi sitelerinde, bölgelerinde merkezi arıtma tesislerin yapımının faaliyetini şart koşmak. Büyük kapasiteli atık üreten fabrikalarda ön amaçlı arıtma tesislerin mevcudiyeti aranmalıdır. b.Küçük büyük yerleşim birimlerin kanalizasyona bağlanması ve atıkların merkezi arıtma tesislerinde zararlı bileşenler arındırılması ve yapay göletlerde dinlendirildikten sonra sulamaya veya akarsulara, denize akıtılmaları. c.Akarsu, (dere, ırmak, nehir..) ve deniz kenarlarına her türlü hafriyatın. Çöpün, artığın dökülmesinin önüne geçmek. Her nedense Türkiye’de yaz aylarında genellikle kuruyan dere, ırmak, çay gibi akarsuların kıyıları, içleri çöplükle, her türlü pisliklerle, zehirli maddelerle doldurulmaktadır. Yaz mevsiminden sonra ilk yağan küvetli yağmurla karadaki çöpler, pislikler, zararlı ve zehirli maddeler denize dökülmektedir. Sekil 3. Parça resim III.1 de yağmurdan sonra İzmir Limanı bütününde deniz üstünde yüzen çöplükler görülmektedir. d.Akarsuların, derlerin denize dökülmeden evvel yapay göletlerden geçirilmeleri, dinlendirilmeleri.. süzgeç- bariyerlerden geçirilmelerini sağlamak e.Liman içlerinde ve sığ sularda balık avlanmasını belli bir süre yasaklamak, f.Kıyılara on mil kala balık avlanmasını kontrol etmek, sadece olta balıkçılığına örneğin, paragata izin vermek, Bu alan içerisinde sabit dikey ağlarla ve hareketli ağlarla örneğin, trata, trol ve gırgır gibi deniz dibini taraklayan balık avlama metotlarının yasaklanması,… g.Bilhassa liman içlerinden deniz diplerinden karadiken, (denizkestanesi) mideye, salyangoz, denizhıyarı ve yosun gibi deniz ürünlerin toplanılmasını yasaklamak, h.Deniz kıyılarının doğal yapısının korunmasına özen göstermek. Deniz su kenarından 50 m’ye kadar yapılaşmaya (konut, yazlık, otel v.b.) izin vermemek. i.Denizin devir daimini aksatacak dalyan, kordon, kütiskele, barınak, dalgakıran, balık, midye çiftlikleri gibi yapılara (Bilhassa liman içlerinde, boğazlarda) izin vermemek kumsalların her türlü araç trafiğine kapalı tutulması. j.Zaruri dolgularda çevreye en az zarar verecek şekilde yapılması, k.Deniz kenarlarından ve deniz diplerinden inşaatlar için kum, çakıl, taş toplanmasına izin vermemek. l.Deniz suyuna dik inen beton kordon duvarları yerine, su seviyesine kadar iri ufaklı topraksız kaya parçaların dökülmesi, m.Deniz uyunun devir daimini destekleyecek kanalların açılması. (Örneğin İzmir Limanında Bayraklı önlerinden denizin dibinde 2 –3 m genişliğinde, 2 m. derinliğinde tarak gemileri ile açılacak kanallar ve veya deniz dibine döşenecek borularla pis suyun acık denizlere taşınmasını kolaylaştıracaktır. Ayrıca açıktan temiz suyun liman girmesine de katkı sağlayacaktır. n.Denize acılan derelerde, deniz kıyısına yakın yerlerde tagarların açılması, (küçük kapasiteli pis, katıklı su dinlendirme havuzları, göletler Şekil 5) o.Halk yazılı ve görsel basınla konunun ehemmiyeti acısından bilgilendirilmelidir. Temiz çevre bilinci aşılanmalıdır. (Örneğin hanımların daha az sıklıkta çamaşır yıkamaları, daha az deterjan temizlik malzemeleri kullanmaları, gereğinden fazla poşet almamaları, Ağır atıkların, çöplerin, hafriyatın dere kenarlarına veya denize gizli dökülmemesi, kızartma yağlarının tuvalete dökülmemesi, Tamirhanelerde motor, fren yanık yağlarının kanalizasyona, dere kıyıların tenha yerlere boşaltılmaması gibi uyarılar. Evsel ve sanayi atik yağların haftanın belli günlerinde ücret karşılığında toplanması bu toplanan yağların rafine edilerek yakıt olarak kullanılması gibi projelere destek vermek ) p.Çevreyi kirletenlerin takibi, tespiti ve caydırıcı hapis ve para cezaların uygulanması q.Dolgu işleminin en kısa sürede tamamlanması, r.Dolgu işleminin suyun akıntısını engellemeyecek biçimde şekillendirilmesi s.Dolgu işlemi için hazırlanan projenin ilgili makamlar tarafından onaylı olması, Dolgu işlemi kıyı yerel yönetimlerin keyfine bırakılmamalıdır. 4. SONUÇLAR ·Deniz kıyıları her geçen gün farklı şekillerle kirletilerek deniz ekosistemini kendi kendini yenilenmeyecek, onarılmayacak derecede tahribat ediliyor. Birçok limanlarımızda, hatta büyük körfezlerde, Marmara denizi gibi kapalı denizlerde kirliliği ciddi boyutlara ulaşmıştır. Buraların deniz suyunda bırakın yüzmeyi, balık avlamayı; sahil şeritlerinde gezinmek, kordondaki banklarda dinlenmek, güneşlenmek bile denizden yayılan pis kokulardan, denizde yüzen lağımsı atıklardan, çöplerden, sümüksü mikroplu iğrenç yosunlardan, köpüklerden mümkün olmuyor. Deniz kirliliği Akdeniz`i tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. ·Deniz kirliğin önemli nedenleri ve etkenleri bu çalışmada sıralanmıştır. Denizlerin eski temizliğine kavuşması için bu nedenler ve etkenler ortadan kaldırılması gerekir. Bu yapılmadıkça yürütülen mali külfetli projeler istenileni veremeyeceklerdir. ·Balık çitliklerinin deniz kıyılarındaki ürettikleri kirlilik, yerel yönetimlerin denize döktükleri arıtılmamış kanalizasyon suları yanında hiç denecek kadar azdır. Balık çiftlikleri deniz eko sistem için olmasa olamazlardandır. Öğretim üyeleri destekli Türk kamuoyunda balık çiftlikleri aleyhine koparılan yaygara manidardır! Balık çiftlikleri çevresinde gözlenen deniz suyu kirlenmesi, kıyı denizlerimizde yerel yönetimlerin ve bazı sanayicilerin sebep olduğu, kıyı deniz kirliliğinin bir parçasıdır. ·Deniz ekosisteminin bozulmasının nedenlerinden biri, kıyıların gelişigüzel topraksı hafriyatla, çöplerle v. b. artıklarla doldurulmasıdır. Kıyı dolgu işlemiyle deniz ekosistemine verilen zararın farkında ve bilincinde değillerdir. Her şeyden evvel kumlu, taşlı, kayalıklı kıyılarda yaşam ortamı bulan canlı arıtma tesisleri de yok edilmektedir. Deniz suyuna karışan toprak yayılarak daha sonrada denizin dibine çökerek deniz içindeki canlı ve bitkilerin havasızlıktan boğulmalarına sebebiyet verdiği göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle kıyı dolgu işlerinde topraksı hafriyat yasaklanmalıdır. ·Kıyı yerel yönetimler, (bilhassa turistik sahillerde) kıyıları doldurularak yeşil saha, geniş yollar açacaklarına; - beldelerinin kanalizasyon ve arıtma sistemlerine ağırlık versinler, - toplu insan taşımacılıkta yaşanılan problemlerle ilgilensinler. ·Kıyı denizlerimizin ekosistem dengesinin berbat edilmesi ile o beldelerin turistik çekiciliği, balıkçılığı ve dolayısıyla önemli gelirleri, iş sahaları yok olacaktır. Deniz suyunun berraklığı, içindeki yaşam, su ürünleri, koyların temizliği, doğal güzelliği bu beldeleri ilgi çekici yaptığı unutulmamalıdır. Ve bu doğal güzellikler insanlığın geleceği için korunmalıdır.   PDF VERİLERİDE İNCELEYİN documents/k__y___deniz_11.doc documents/suyunonemiekolojiksorunlar.pdf  

http://www.biyologlar.com/denizlerimiz-ve-ekolojik-onemleri

EVREN, EVRİM VE İNSAN

Dünya Toprağın anası olan sıcak, kıvamlı çorba: Kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması ve biyolojik evrimin başlaması için uygun ortam... Viroyitler ile virüsler: Organik maddeyle canlı yaşam arasındaki geçiş ürünleri mi? Canlılar, ilyarlarca yıl süren bir gelişmenin ardından 600 bin yıl önce Kambriyen Patlaması’yla çeşitlenmişler. İnsanla maymunun ortak atası olan primatlar ise epi topu 70 milyon yıl önce ortaya çıkmışlar. Ve 5 milyon yıl önce başdöndürü bir gelişme: Önce insansılar, sonra Homo Habilis, Homo Erectus, Homo Neanderthalis ya da Homo Sapiens ve 50 bin, yalnızca 50 bin yıl önce de Homo Sapiens Sapiens: İşte insan!.. İnsanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığını söyleyen evrime ilişkin bilimsel bulgular arasındaki tek ayrım, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı... Bugün üstünde yaşadığımız gezegen, hiçliğin içindeki bir noktada meydana gelerek evreni oluşturmaya başlayan Büyük Patlama’dan 15 milyar dünya yılını aşkın bir süre sonra, bağrından koptuğu yıldızın etrafında yörüngeye ilk girdiğinde, herhalde, alev alev yanan bir top gibiydi. Bu alev topunun son kalıntıları, Dünya’nın çekirdeğinde, dışarı akacak mecra bulmak için hala ayaklarımızın altındaki zemini yoklayıp duruyor. Varoluşundan tam 4 milyar 570 milyon yıl sonra bile Dünya’da yanardağlar, arasıra da olsa hala lav püskürtüyorlar. İlk başlarda dünyanın hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojen sülfitten oluştuğu düşünülüyor. Laboratuvarda böyle bir gaz karışımına dışardan enerji verildiğinde bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor. Dünya’nın da böyle bir süreçten geçerek en dış kabuğundan itibaren önce sıcak, kıvamlı bir çorba halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor. Toprağın anası olan bu sıcak, kıvamlı çorba, Güneş’in aşırı sıcağında gelişen kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması için uygun bir ortam oluşturmuşa benziyor. Ve kimyasal evrim tamamlandığında; yani evrenin veri olan koşullarında varolabilecek bütün gelişme basamaklarında, giderek artan farklı sayılarda elektron ve protondan oluşan atomlar ile izotopları kararlılık kazandıklarında, niteliksel bir sıçramayla biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olması gerekiyor. İnorganik maddeden organik maddeye... Aminoasitler ile nükleik asitlere... Ve cansız maddeden canlı maddeye... Bilinen en basit canlılara viroyit adı veriliyor. Bunlar yaklaşık 10 bin atomdan oluşuyorlar. Viroyit, 250 m. uzunlukta bir RNA dizisinden başka birşey değil... Ve kendi kendisini üretebiliyor. Bazı virüsler de yine bir RNA dizisiyle bunu çevreleyen bir protein tabakasından oluşuyorlar; ama bazılarında da hem RNA hem DNA bulunuyor. Elbette virüsler de kendi kendilerini üretebiliyorlar. Ama viroyitlerle virüslerin canlı sayılıp sayılamayacağı hala tartışmalı... Zira en ilkelinden en gelişmişi olan insana kadar bütün canlı türlerinin hücrelerinde RNA’nın yanısıra bir de, viroyitlerle bazı virüslerde bulunmayan ve çok önemli olan DNA molekülü mutlaka var... Ve her canlı türünün DNA molekülü farklı... DNA moleküllerindeki farklılık, basitten karmaşığa doğru tırmanan bir farklılık... En basiti virüsler, sonra tek hücrelilerde, en karmaşığı insanda... DNA molekülü bir şifre... Sözkonusu canlının bütün özelliklerini belirleyen şifre... Hücreler, bu şifrenin RNA vasıtasıyla taşınan talimatları doğrultusunda örgütleniyorlar ve birbirlerinden farklılaşıyorlar. DNA molekülü kendi etrafında dolanan uzun bir ip merdivene benziyor ve hücre bölünmesiyle gerçekleşen üreme sürecinde düşey olarak ikiye ayrılarak ilk hücreden üreyen iki yeni hücrede kendi yarımından kendisini yeniden üretebiliyor. Döllenmeyle gerçekleşen üreme sürecinde de, eşlerden her birinin DNA molekülleri yine düşey olarak ikiye ayrılıyor ya da çözülüyorlar. Döllenme gerçekleştiğinde, erkeğin yarım DNA’sıyla dişinin yarım DNA’sı birleşerek yeni bir DNA molekülü oluşturuyorlar. Ve biyolojik evrim hep DNA bazında gerçekleşiyor. Gerek kendi yarısından kendini üretmesi esnasında, gerekse iki yarımın birleşmesi esnasında çoğu zaman hiçbir mesele çıkmıyor ama, arasıra da DNA’yı oluşturan bazı moleküller tam yerine oturmuyorlar. Ya da ortamda bulunan başka bazı moleküller tam birleşme sırasında gelip DNA’ya katılıyorlar. Böylece şifre, bir ayrıntıda değişmiş oluyor. Ve ayrıntıda değişen bu şifre, doğan yeni canlının, anababasından bir ya da birkaç ayrıntıda farklı olmasına yol açıyor. Bu olaya mutasyon/değşinim, bu değişik canlıya da mutant/değşinik deniyor. Her döllenmede bir değşinim olması olasılığı yok değil... Ama işin içine olasılıklar girince, yani döllenme sayısı olasılık kurallarının işleyeceği kadar büyük olunca, muhtemelen çan eğrisi biçiminde bir dağılım sözkonusu oluyor. Yani, döllenmeler sırasında çoğu DNA kendisini tıpatıp ya da tıpatıpa çok yakın bir durumda üretmeyi başarıyor. Böylece çoğu döllenme, anababasından farksız yavrular üremesiyle son buluyor. Ama yine her döllenme kuşağında, bir kısmı olumlu, bir kısmı da olumsuz değşinikler de mutlaka ortaya çıkıyor. Bunlar, çan eğrisinin iki ucuna doğru yayılıyorlar. Eğrinin iki en uç kısmında aşırı olumlu değşinikler ile aşırı olumsuz değşinikler bulunuyorlar. Kalıcı olması için bir değşinimin resesif/çekinik değil, dominant/başat özellikte olması; yani değşinik bir başkasıyla ilişkiye girip döl verdiğinde yavrusuna aktarılacak ölçüde güçlü olması gerekiyor. Tabii döl verecek hale gelmesi için sözkonusu değşiniğin öncelikle çevre koşullarına uyum sağlaması, açıkçası hayatta kalmayı başarmış olması koşulu da var... Taşıdıkları farklı özellikler ister olumlu ister olumsuz olsun değşiniklerden çoğu yaşama ayak uyduramayıp ölüyorlar. Buna doğal ayıklama süreci deniyor. Dolayısıyla her değşinim, evrim sürecinde önemli bir yer tutuyor değil... Ancak çevre koşullarıyla uyum sağlayıp doğal ayıklamaya karşı koyan ve kalıcı olabilen ve olumlu değşinimler evrim sürecinde bir gelişmeye neden olabiliyorlar. Ve böyle bir değşinik, ancak uzun, çok uzun bir zaman geçince yeni bir türün ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Ayrıntısal değişiklikler üstüste gelip de ilk değşiniğe döl vermiş olan türden çok farklı bir türün çoğalıp kendine Dünya’da yer edinebileceği kadar uzun bir zaman... Bazen milyarlarca, milyonlarca, hiç değilse yüzbinlerce yıl uzunluğunda bir zaman... Carl Sagan ya da Isaac Asimov gibi bazı bilim yazarları, Dünya üstündeki biyolojik evrimi şöyle özetliyorlar: 4 milyar yıl önce dünyada yalnızca moleküller varmış. Zamanla özel işlevli bir takım moleküller biraraya gelerek bir molekül ortaklığı kurmuşlar. Bu, ilk hücreymiş. 3 milyar yıl kadar önce bir değşinim, tek başına varlığını sürdürmekte olan bir hücrenin, bölündükten sonra ikiye ayrılmasını engellemiş. Bunun sonucunda tek hücreli bitkilerden bazıları biraraya gelmişler. Bunlar ilk çok hücreli organizmaları oluşturmuşlar. 2 milyar yıl kadar önce cinsler ortaya çıkmış. Böylelikle aynı cinsten iki organizma DNA’ların ikiye ayrılmasıyla döl vermeye başlamışlar. 1 milyar yıldır bitkiler öyle çeşitlenmişler ve öyle yayılmışlar ki dünyanın çevre koşullarını inanılmayacak kadar değiştirmişler. Çünkü yeşil bitkiler oksijen üretiyorlar. Ve oksijen üreten bitkiler dünyanın okyanuslarını kapladıkça hidrojen ağırlıklı ilk yapı ortadan kalkmış. Hidrojen yerini oksijene bırakmış. 600 milyon yıl önce Kambriyan Patlaması adı verilen bir olgu gerçekleşmiş ve yeşil bitkilerin yanısıra birdenbire bir dizi yeni canlı türü ortaya çıkmış. Önce ilk balıklar ve omurgalılar... Bu arada önceleri yalnızca okyanuslarda yaşayan bitkiler kara parçalarını işgal etmeye başlamışlar. İlk böcekler gelişmiş. Bunlardan üreyen yavrular karalara çıkmışlar. Kanatlı böceklerle hem karada hem suda yaşayabilen böcekler üremiş. Yine hem karada hem suda yaşayabilen balıklar görülmeye başlamış. Bunun ardından, 300 milyon yıl önce, ilk ağaçlar ve ilk sürüngenler ortaya çıkmış. Bunları dinozorlar izlemiş. Sonra sıra memelilere gelmiş. Tam o sırada ilk kuşlar da uçmaya, ilk çiçekler de açmaya başlamışlar. 70 milyon yıl kadar önce, yunus balıklarıyla balinaların ataları olan ilk balıklar... Ve aynı dönemde, maymunun, orangutanın ve insanın atası olan primatlar... İlk maymunlar 40 milyon yıl önce görünmüş. Ve 5 milyon yıldan beri de başdöndürücü bir gelişme yaşanmaya başlanmış. Önce hominidler/insansılar çıkmış ortaya: Australopithecus Afarensis; sonra, 3 milyon yıl kadar önce Australopithecus Africanus ve türevleri; 2 milyon yıl önce çeşitli hünerleri olan, ellerini tam anlamıyla kullanan ve artık maymundan çok insana benzemeye başlayan Homo Habilis, 1 milyon 6 yüz bin yıl önce ayakta duran ve beyni de büyümüş olan Homo Erectus; 3 yüz bin yıl önce bize iyice benzemeye başlayan ve geride bıraktıklarıyla akıllı olduğunu belli eden Homo Nearderthalensis ya da Homo Sapiens ve yalnızca elli bin yıl kadar önce de akıllının akıllısı ilk gerçek atalarımız: Homo Sapiens Sapiens... İşte insan!.. Bilim henüz, biyolojik evrimin dünya üstündeki gelişmesini de, bilime yakıştırılan türden bir kesinlikle ispatlayabilmiş değil... Bunun birkaç gerekçesi var... Bunlardan bir tanesi, bilimsel kesinliğe ulaşmak için toplanması gereken veri ya da birim bilgi miktarının, Aydınlanma Çağı’da umulandan çok fazla olması... Toplanması gereken birim bilgi miktarının yoğunluğu anlaşıldığı için biz, günümüzde, bilimin giderek daha küçük alanları kapsayacak biçimde bölünmesine, parçalanmasına ve yabancılaşmasına tanık oluyoruz. Bugün 2 bin 5 yüz farklı bilimsel disiplinin varlığından sözediliyor. Bu disiplinler yanyana açılan bir takım kuyular gibi kendi içlerinde giderek derinleşiyorlar, ama hiç değilse şimdilik birbirleriyle pek ilişki kurmuyorlar. Dolayısıyla bir disiplin tarafından elde edilen bilgilerin ve geliştirilen yorumların diğer disiplinler tarafından kullanılması şimdilik pek mümkün olamıyor. İkinci gerekçe, bazı bilgilere ulaşılamaması ve hiç ulaşılamayacak olması... Mesela Kambriyen Patlaması’ndan önceki dönemde yaşamış olduğu varsayılan canlı türlerinin bir kısmının hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolacak bir yapıya sahip olmaları... Bir başka önemli gerekçe ise, bilimle uğraşanların da sonuç itibariyle birer insan olması... Özellikle evrim konusunda, dinsel ve siyasal inançların etkisinden sıyrılamayan bilim insanları, kısıtlı da olsa ellerindeki bilgiyi yorumlarken bazen, eldeki verileri dinsel efsanelere uydurmak için fazlasıyla zorlanmış yorumlar yapabiliyorlar. Halbuki insanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle bilimin evrime ilişkin bulguları arasında çok da büyük ayırımlar yok... Sonuç olarak bilimsel veriler de, insanın, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığına işaret ediyorlar. Yani bilim, çamurdan yoğrulmuş iki bedene can üflendiğini anlatan efsaneleri bir anlamda doğruluyor. Arada yalnızca, insana önemli görünse de, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı var... Hepsi o!.. Bilimsel açıklamalar kesinlik taşımıyor olsalar da, mantık, eldeki verilerin, evrim sürecinin gerçekliğine inanmaya yeterli olduğunu söylüyor. Ve tam bu noktada insan, kendi soyunun biyolojik evrim sürecinin, hatta fiziksel ve kimyasal aşamalarıyla birlikte bütün evrim sürecinin en son aşaması olup olmadığını merak ediyor.

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-ve-insan

Balıklarda Üreme sistemi

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının %25 i kadar olabilir. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış, ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alırlar. Daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle ovıduct denilen bir boru ile vücut dışına atılırsada bazı balıklarda yumurta kanalı tamamen körleşmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup genellikle bütün tatlısu balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimi ile ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde tastislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arzeder ve üzerinde kılcal kan damarlarıda görülmez. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında ovavivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani yumurta ve spermler su içeersinde döllenmektedirler. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgeçin bir kısmı penis görevini yapmaktadır. Gambusia’ da görülen bu yarı doğurma hali hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinlerle olur. Halbuki Gambusia'da. plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesiyle beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içersinde olduğu için, yavrular Kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenledir ki, Gambusia'da. görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellikle bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların cesameti giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın cesameti ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta cesameti yumurta sayısıyla alakalı olup, yumurta ne kadar küçük ise, sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin, Dere Kayası, olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının cesameti, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlısu formlarından Acı Balık (Rhodeus)'ta yumurta sayısı 40- 100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’ da bir defa.da 3 milyondan fazla yumurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi bekalarının idâmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın duruma göre %60-70' i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak % 10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan herbir yumurtanın yavru verebilmesi dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri nazarı itibare alınmaktadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa, kuşkusuz, o nisbette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar, yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya suyosunları ve köklü subitkileri üzerine ve yahut çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlısu balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampirid' ler, Salmonid' ler, Barbus' lar, Aspius' lar, Chondrostom' lar, Phoxinus' lar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramk Cobitid' ler, Percid' ler vb.) Tatlısu balıklarında, olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox,Perca ve Rutilus'da.) ; diğerlerinde birkaç günlük aralıklarla 2 veya daha çok defada bırakılırlar ( Tinca, Cyprinus Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.). Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırılırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi), tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grupaltında toplanabilirler. • Yüzücü yumurtalar • Yarı yüzücü yumurtalar . • Hafif ve yapışkan olan yumurtalar • Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar • Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde, bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla, özel olarak yaptıkları yuvalara. bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir (kaya ve taşlar arasındaki kovuklar ve yarıklar su bitkileri ve yosunlar arasındaki barınaklar) veyahut da Dîkence balığında (Gasterosteus aculeatus] olduğu gibi yosun ve bitki kırıntılarıyla kendilerine özgü yuvalar kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (aşağı yukarı 15 gün ) dikkatlice korunurlar. Erkek balık bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiideve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan, Acı balık (Rhodeus) cinsinden az saylda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki, dişi balık olgunlaşan yumurtaların uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlısu Midyesi olan Anadonta ve Unio'ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı, bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan, balık yumurtaları, çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip, erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dakika içinde) döllenen yumurtalar üzerinde, döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz, büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra, daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Hatta, bu sırada yumurtaların içindeki embriyoların gelişme safhalarını da inceden inceye gözlem altında tutmak imkân dahilindedir. Yumurtalarını döken balıklar, genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin, Onchorhynchus adı verilen Pasifik alası denizden tatlısu göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman, yumurtalarını orada döktükten sonra, sahile çekilip ölürler. Bu meyanda, Yılan balıkları da (Anguilla anguilla) Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir haldir. Balıklarda kuluçka süreci, türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle, suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki, suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle, kuluçka müddetini kısaltmak veya azaltmak da mümkündür. Örneğin, Salmo trutta' nın kuluçka süresi 5°C de 82 gün iken, 10°C de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi, kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece / gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin, bu değer Alabalık için 410°C/gün olduğu halde, sazan balığı için 100°C/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20°C de bırakılan Sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20=5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, Sazanlar için 20 gün, Alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz Alası için (Salma salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan yeni çıkmış bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyine doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (Yılan balıkları, Dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık uavrularına uavruşarına larva demek pek doğru almaz. zİra, besin keseleri hariç şekil itibarıyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakt yukarıdada belirttiğimiz gibi Yılan balıları (Anguilla anguilla} ile Lampri'lerin (Lampetra fluviatilis)Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan, bir tatlısu Pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetrili iken, uzun bir gelişimden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra, belli bir metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (Yılan balıkları, Dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık uavrularına uavruşarına larva demek pek doğru almaz. zİra, besin keseleri hariç şekil itibarıyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakt yukarıdada belirttiğimiz gibi Yılan balıları (Anguilla anguilla} ile Lampri'lerin (Lampetra fluviatilis)Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan, bir tatlısu Pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetrili iken, uzun bir gelişimden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra, belli bir metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme-sistemi

Balıklarda Göçlerle İlgili Davranışı Kontrol Eden Faktörler

Balıkçılık biyolojisi alanında, balık fizyolojisi üzerinde çalışan bilim adamlarından birçoklarının yaklaşık yüzyıldan beri, bu konu üzerine dikkat ve önemle eğildikleri bir gerçektir. Bazı balıklarda gözlenen üreme ile ilgili göçler (migrasyon), tıpkı bazı kuşlar gibi, belirli zamanlarda, hayati önemi büyük ve neslin devamı için, bir zorunluluk olarak yapılan göçlerdir. Bu göçler hangi amaçla olursa olsun iki yönde yapılır. Denizlerden tatlısulara Tatlısulardan denizlere Normal olarak, denizlerde yaşayan, fakat yumurta bırakmak üzere tatlısulara geçen balıklara Potamotok veya Anadrom balıklar denir. Örneğin, Tirsi balığı (Clupeid' lerden Alosa türleri) ; Som balığı (Salmonidler' den Salma salar] Anadrom balıklardır. Buna karşın, tatlısulardan denizlere geçen balıklara'da Katadrom balıklar denir. Avrupa Yılan balığı (Anguilla anguilla] ; Kefal balıkları (Mugilidae) Katadrom balıklardandır. Özellikle, Atlantik ve Pasifik okyanusları gibi, büyük denizlerde, göçlerin balık avcılığı yönünden önemi fazladır. Bu konuda, son 50-60 yıldan beri, gerek kırsal alanlarda (doğada) ve gerekse, laboratuvar koşullarında göçlerle ilgili pekçok araştırma projeleri üzerine gözlem ve deneyler sürdürülmektedir. Bununla beraber, zaman zaman alınan sonuçlarla, ulaşılan mesafe göç olayının mekanizmasını açıklamaya ve sırlarını çözmeye halen yeterli değildir. Gerçek şudur ki, kalıtsal özelliklerinden veya içgüdüsel davranışlarından başlayarak, hormonal etkilere ve bu temel faktörleri etkileyen fizikokimyasal çevre koşullarına kadar, göç olayı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili ve araştırılması güç olan pekçok faktör söz konusudur. Hal böyle iken, göç olayını, şimdilik belli bir amacı gerçekleştirmek üzere veya diğer bir deyimle, neslin devamlılığını sağlamak üzere, içgüdüsel bir davranış çerçevesi içinde programlanmış bir seri fizyolojik uyum sağlama dizisi içinde aramak lazım geldiği söylenebilir. Oldukça karmaşık bir uyum dizisi içinde cereyan ettiği sanılan göçle, amaca ulaşmak için, neden bu kadar dolanbaçlı yollar seçilmiş olduğunun cevabı halen bir sır olmakla beraber, yapılan gözlemlerle pekçok ipuçları da gözden kaçmamaktadır. Örneğin, üreyebilmeleri için, iyi beslenebilecek ve risklerden uzak bir ortama göç gereksinimi duyma ve orada beslendikten ve gonadların gelişimini sağladıktan sonra da bunları en uygun bir ortamda bırakarak, yumurtaların döllenmesini sağlama ve sonra da çıkan larvaların metamorfozu ile minyatür bir yılan balığına (elver) dönüştürme olanağına kavuşturmak için hormonal gelişme gereksinimlerini gerçekleştirme v.b. gibi istekleri oluşturabilmek üzere yapılan düzenlemenin, bu hayvanlarda görülen içgüdüsel bir göçü sergilediği düşünülebilir. Zira böyle bir göçün keyfi bir davranış olmayıp, mecburiyet kespeden bir davranışla içgüdüye bağlandığı bir gerçektir. Bu periyodik göç şayet keyfi olsaydı, koşulların değişmesiyle zaman zaman değişebilirdi, oysa ki belli bir program çerçevesi içinde aynı aksiyonun tekrarı ile nesillerin devamı sağlanmaktadır. Bütün bu sorulara, muhtemelen daha da akla yakın bir cevap bulabilmek için olsa gerek ki, göç eden bu balıklar üzerinde giderek artan araştırmalar sürdürülmektedir. Balıklarda, belirtilen amaçla gerçekleştirilen başlıca iki tip göçten söz etmiştik. Sırası gelmişken yukarıda sözü edilen Som bahklarındaki (Sa/mo salar] göçünü ele alalım. Suları oldukça soğuk (5°-6°C) nehirlerde bölgeye göre Kasım - Şubat arası yumurtadan çıkan ve belli bir süre (2 yıl kadar) sonunda okyanusa göç eden ve burada beslenip, belli bir cinsi olgunluğa ulaşarak, yumurta bırakmak üzere tekrar doğdukları yere (nehirlere) dönen balıklarda (Salmonidae familyasından Atlantik Salmonu Salma salar'da. ve Pasifik Salmonu Onchorynchus nerko'da.} gözlenen bu tip göç olayı, yukarıda belirtilen Anadromus göç olarak adlandırılır. Yılan balıklarında (Anguilla anguilla} ise, okyanusların belirli ortamlarında, bu balıkların bıraktıkları yumurtalardan çıkan larvalar (Leptocephalus), belli bir süre (3 yıl kadar) sonunda metamorfoz geçirip, genç bir yılan balığı yavrusu (elver) haline dönüştükten sonra, beslenip cinsel olgunluğa erişmek üzere tatlısulara geçerler. Cinsi olgunluğa erişinceye kadar yaşamlarını burada sürdürdükten sonra, olgunlaşarak yumurta bırakmak ve nesillerinin devamını sağlamak üzere, tekrar doğdukları yerlere (denize) dönerler. Bu tip göçe de Katadromus göç adı verilir. Kuzey Avrupa'da (İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve ingiltere) veya Kuzey-Doğu Amerika kesiminde herhangi küçük bir nehirde doğup ta, yaşamına başlayan Salmo salar türüne mensup bir Som balığı yavrusu ile aynı şekilde Pasifiğe akan nehirlerde yaşayan Onchorynchus türlerinin yavruları, henüz genç sayılabilecek bir yaşta iken (2 yaşında) nehirlerin aşağı kısımlarına doğru göçe başlarlar ve sonunda nehrin onları götürdüğü okyanusa (Salmo salar Atlantiğe; Onchorynchus Pasifiğe) ulaşırlar. Orada 4-5 yıl yaşadıktan sonra, tekrar doğdukları yere, tatlısulara dönmek üzere, uzun bir yolculuğa çıkarlar. Bu sırada nehirlerin akış yönünün tersine yüzerek irili ufaklı pekçok çağlayanlardan geçerek bu yolculukları sonunda, hedeflerine ulaşabilmek için doğdukları yerleri acaba nasıl hatırlayabileceklerdir, hatta bazen binlerce km. ye ulaşan bu dönüş yolunu nasıl bulupta katedebileceklerdir. Göç olayı boyunca ortam koşullarının ne denli değişken çevre koşullarına uyabilmeleri için, balığın metabolizmasında ne gibi değişiklikler oluşacaktır. Alabalıkların, genellikle Atlantik ve Pasifik Salmonu türlerinde gençler (jüvenil) her ilkbaharda, günlerin uzamasıyla beraber yolculuğa çıkar ve nehirlerin alt kesimlerine doğru inmeye başlarlar. Bu arada eğer varsa yollan üzerindeki, göllere de uğrarlar ve orada yine denize doğru yollarına devam ederler. Uzun yıllardan beri, gümüşimsi renkte görülen bu genç bireylerin, adeta kabına sığamazcasına hareketleriyle ilkbaharda nehirlerde 2-3 ay süre ile görülebilmelerinin nedeni de, denize doğru olan bu göçlerden dolayıdır. Yılan balıkları (Anguilla anguilla} için durum, daha da ilginçtir. Yıllar önce, bu balıkların yumurtalarından yeni çıkan larvaları, başka bir balık türü sanılarak, morfolojik görünümüne uygun düşen Leptocephalus adı ile isimlendirilmiş ve sınıflandırmada da bu şekilde yer almıştır. Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla} tülünün bu larvaları, doğdukları yer olan Sargassa denizinden Avrupa'ya doğru yola çıkarak 3 yılda Atlantiği aştıktan sonra, Avrupa kıyılarına ulaştıklarında, geçirdikleri bir metamorfozla tipik bir yılan balığı yavrusuna dönüşürler. Daha önce Leptocephalus diye adlandırılan bu yavruların, larval safhasının, aslında Avurpa yılan balığının yavru safhasından önceki, larval safha olduğu hakikati anlaşılmış ve bu safhaya sehven verilen Leptocephalus tarihi adı da bir hatıra olarak muhafaza edilegelmiştir. Avrupa yılan balıkları (Anguilla anguilla) türü Kuzey Atlantiğin Doğu kıyılarında, Batı Avrupa'da, Akdeniz ve Batı Afrika kıyılarında ve hatta dağılım alanları içine İzlanda, Kanarya adaları, Azor adaları, Madeire adalarını da alırken; Amerikan yılan balığı (Anguilla rostrata) türü ise, Labrador yarımadasından, Meksika körfezinin güneyine, Panama'ya, Antiller'e ve Bermuda'ya kadar uzanan bir dağılım gösterir. Bizi burada doğrudan ilgilendiren husus ise, Avurapa yılan balıklarının ve özellikle ülkemiz karasularına giren Akdeniz yılan balıklarının Sargossa denizinde üreyebilmeleri için, uzun bir yolculuğa çıkmaları ve sadece orada yumurta bırakmalarıdır. Bu bölge; 22° 35° Kuzey, 48°-65° Batı enlem ve boylamları içine girer. Bu alanda yumurta bırakma derinliğinin 300 m. olduğu ve su sıcaklığının da 18°C de sabit kaldığı görülür. Yılan balıkları gibi, çok özel olan tek bir yerde (bölgede) yumurtlama alanları olmasa bile, Alabalıklar da onlardaki gibi, metamorfoz deyimini akla getiren bazı morfolojik ve fizyolojik değişiklikler geçirirler. Her iki tür balık için de, yaşamlarının değişik evrelerinde, farklı ortamlarda bulunabilme yeteneğinin metamorfoz olayı ile yakından ilişkili olabileceği düşünülebilir. Alabalıklara örnek olarak Atlantik türü Som balığı (Salmo salar) türünü alabiliriz. Bu türe ait yumurtalar bırakıldıkları nehir veya derelerde, suyun sıcaklığına bağlı olarak 5 haftadan 21 haftaya kadar sürebilen bir kuluçka (înkübasyon) periyodu geçirirler. Bu sürenin sonunda süratli akan sığ suların tabanında çakıllar arasında Alevin adı verilen sarı torbalı (Vitellüs keseli) larvalar belirir. Bu larvalar ancak, vitellüs kesesi absorbe edildikten sonra postlarval safhaya geçerler. Yavrular, yuvayı terkettikleri zaman, boyları aşağı yukarı 3-5 cm.ye ulaşır. Bundan sonra da sığ sularda yaşamaya devam ederler. Bunlara Fry veya parmak boyu balık anlamına gelen Fingerling adı verilir. Bu yaştaki yavrular, bir süre aquatik küçük organizmalarla (bazı küçük su böcekleri ve diğer omurgasızlarla) beslenirler. Ancak, bunların boyları bir yıl sonra 7.5-10 cm. ye, iki yıl sonra da 12.5-15 cm.ye erişir. Bu yaştaki Salmonlara Parr adı verilir. Bunlar, bu çağda halen vücutlarında larva özelliklerini taşırlar. Çünkü Parr çağındaki bir balığın vücudunda onu karakterize eden 10-11 enine (sırt-karın istikametinde) koyu renkli bandlar bulunur. Bu bandlar arasında da yer yer kırmızı benekler görülür. Ayrıca, solungaç kapağı üzerinde iki adet yuvarlak siyah leke dikkati çeker ve bunlardan birisi, gözün hemen arkasında yer alır. Pullar, ilk yaz süresince, şekil almaya ve pulun ortasındaki çekirdek bölgesi etrafında büyüme halkaları belirmeye başlar, ilk kış geçtikten sonra, pul üzerinde koyu bir halka ayırd edilir. Bu halka, balığın kışın çok yavaş veya hiç büyümediğini gösterir. Bugün, yaş tayininde pul çalışmaları başlı başına bir araştırma konusu olmuştur. Pullardan yararlanarak bir balığın yaşı, büyümesi, biyolojik özellikleri, tatllsularda ne kadar kaldıkları ve denize ne zaman döndükleri gibi bir çok faydalı bilgileri öğrenebiliriz. DAHL'a göre Güney Norveç'te Parr'ların çoğu, 2 veya 3 yaşında iken denize göç ederler. Bununla beraber, daha Kuzeyde bu göç içgüdüsü, bu kadar genç yaşta iken hissedilmez ve Arktik çevreye yakın bölgelerde, bu balıkların bazıları göç etmeden önce, 4 veya 5 yaşına kadar tatlısularda kalabilirler. Hutton'un Wye nehri (ingiltere) için verdiği rakamlara göre; bölgede mevcut balıklardan bir yaşında olanların % 7.5'u iki yaşında olanların ise % 88,5'u göç etmiştir. Ancak % 4'ü üç yaşına kadar nehirlerde kalmışlardır. Bununla bearber 4 yaşındaki Parr'lara ise, Wye nehrinde hiç rastlanmamıştır. Mallock'a göre, Parr'lar kış aylarında sığ sulara geçerler ve taşlar altında istirahat ederler. Hatta erkeklerin bazıları denize göç etmeden önce erginleşerek dölleme olayına dahi katılırlar. Denize göç, 8-17 cm. boya ulaşınca başlar. Bu esnada portakal sarısı renkleri de kaybolur, gümüşi bir renge bürünürler. Parr yaşında iken balığın renk alması, deri içindeki pigment hücrelerinin etkisi ile olur ve bu renk saydam olan pulların altında görülebilir. Böyle bir balığa, denize doğru göç içgüdüsü geldiği zaman, pulların örttüğü ince derinin görünümü, gümüşi bir renkle yer değiştirir. Parr çağında bir balığın ilk defa renk değiştirmesi, bu ilk göç sırasında gözlenebilir. Yeni kazandığı bu gümüşi renk, daha yoğunlaşmaya başladığı zaman Parr'ların renkleri çok koyulaşır. Bununla beraber, eğer gümüşi renkte görülen pullar kaldırılarak bakılacak olursa, zemindeki derinin de gümüşi renkte olduğu kolaylıkla anlaşılabilir, işte bu çağa ulaşmış bir Parr'a Smolt adı verilir. Smolt çağında olan bu balıklar, nehirlerin ağızlarına geldikleri zaman, açık denize doğru süratle açılırlar. Smolt çağında iken, bu balıklar, genç bir Salma trutta'nın deniz formuna çok benzerler. Bununla beraber, Salmo trutta'nın kuyruğu çatallı olup, vücut yüksekliği de boyuna oranla çok fazla değildir. Aynı yaştaki bir S. truttada. vücutta portakal sarısı renk hakim ve devamlıdır. Açık renkli bir hale ile çevrilen kırmızı benekler yanal çizgi boyunca devam ederler. Bu bakımdan Salmo salar'ın smolt çağı ile Salmo trutta'da lateral çizginin altına kadar uzanan pekçok siyah benekler görülür. Açık denizlerde, Smolt çağındaki balıklar Yılan balığı yavrularını ve Ringa balıklarını yiyerek çok çabuk büyürler. Bu nedenle, bu balıkların bir yıl denizde kaldıktan sonra tekrar nehire döndükleri zaman boyları 40 cm.'den aşağı, ağırlıkları da 800 gramdan az değildir. Bu arada bazıları da istisnai olarak çok büyümüş olabilirler. Hatta bunlar arasında, aynı yaşta oldukları halde, 5-6 kg. olanlarına dahi rastlanabilir. Salmonların, denizden tekrar nehirlere döndükleri çağa Grilse adı verilir. Bu yaştaki balıklar, ergin bir Salmon'un bütün özelliklerini içerirler Bundan böyle, bu balıklarda Parr işaretine rastlanmaz. Hutton ve diğer yazarlara göre, bir kış denizde kalan Grilse'e Salmon nazari ile bakılabilir. Grilse'nin ortalama boyu aşağı yukarı 60 cm'yi bulur. Grilse çağındaki birçok Som balığı nehirlere geçmezler. Kış ve ilkbahar süresince denizlerde kalırlar. Aşağı yukarı 4 yaşına geldikleri zaman küçük bir ilkbahar salmonu olarak nehirlere geçerler. Grilse'nin yumurta bırakma çağına da Kelt adı verilir. Salmonların çok zaman, geldikleri nehre döndükleri gözlenmiştir. Johnston (1905), Tay (ingiltere) nehrinde Smolt çağında 5500 Salmon'u markalamıştır. Markalanan bu balıkların büyük bir kısmı, bir yıl sonra, bazıları iki yıl ve diğer bazıları da 3 veya 4 yıl sonra, tekrar aynı nehirde yakalanmışlardır. Yakalanan bu balıkların herbiri, kendi hayat tarihlerini pullarının üzerinde açıkça göstermişlerdir. Şu halde, pulların okunmasıyla, markalama deneyleri sonucunda uzun bir süre denizlerde kalarak geri dönen balıkların, bu süre zarfında gösterdikleri büyüme farklarını ve ne zaman nehirleri terkedip, ne zaman geri döndüklerini öğrenebiliyoruz. Anguilla anguilla (Avrupa yılan balığı) Kuşkusuz 50 yıl öncesine kadar herhangi bir kimse, yılan balığı hayatının esrarengizliği hakkında konuşabilirdi fakat bugün bu esrarı çözmek için yaptığı araştırmalarla bütün dünyada şöhret yapan Danimarkalı büyük biyolog Johansen SCHMIDT'e ve onun büyük deniz ekspedisyonuna katılanlara ne kadar teşekkür edilse azdır. Bununla beraber, Yılan balığının hayat devri, hala ilgi çekiciliğini sürdürmekte olup, daha fazla aydınlatılması gereken bir konu olarak ortada durmaktadır. Anguilla anguilla nın hayat devri kısaca 8 safhada özetlenebilir. Bu safhaları şöylece sıralayabiliriz Şeffaf olan larvanın (Leptocephalus) Sargasso denizinde doğuşu ve kısa bir süre sonra yüzey sularına çıkışı. Buradan, okyanus sularının akıntısına kapılarak Batı Avrupa sularına doğru göç yoluna girmesi. Bu sırada Leptocephalus'un. küçük ve şeffaf bir yılan balığı veya Elver şekline değişmesi (metamorfozu). Yavru diyebileceğimiz bu genç bireyler (Elver) tarafından Batı Avrupa ve Akdeniz sularının istilâsı. Elverlerin sarı yılan balığına değişmesi (metamorfozu). Bunların içsulara geçerek (nehir ve göllere) büyüme safhasına geçişi. Tatlısudan denize dönerken eşeysel organlarının (ovaryum ve testislerinin) olgunlaşmaya başlamasıyla gümüş renkli yılan balığına dönüşmesi (metamorfozu). Üreme göçü için denizlere dönüşü ile gümüş renkli yılan balığının okyanuslara geçişi ve buradan yumurta bırakarak çoğalma (üreme) ve ölüm safhası olan Sargasso denizine gidişi şeklinde özetlenebilir. Yumurta bırakma göçüne iştirak eden bu balıklara balıkçılar Sivri-burunlu yılan balığı adını verirler. Bu balıklar üreme sahasına göç ederlerken ya çok az gıda alırlar veya hiç almazlar. Denizlere göç, Akdeniz ve civarı ülkelerde ve Adriyatik sahillerinde Eylül ayında başlar. Daha kuzeyde (İsveç, Danimarka ve İngiltere’ nin doğu sahillerinde) göl ve dereleri Ağustos ve Eylülde terkederler. İskandinavyadan genellikle Eylül ve Ekimde ayrılırlar. Bütün Akdeniz ve Avrupa sularından göç eden yılan balıklarının hedefi, yumurta bırakmak için yer yer 1000 m. derinliği aşan Meksika körfezine doğru yol almaktır. Yılan balıklarının yumurta bırakma sırları, ancak 20. yüzyılda açıklanabilmiştir. Daha önce, Elvers denen genç bireylerin ilkbaharda Batı Avrupa nehirlerine geçtikleri ve büyük yılan balıklarının da Sonbaharda nehirlerden aşağı göç ettikleri biliniyordu. Bununla beraber, gümüş renkli yılan balıklarının denizlere geçer geçmez kaybolmaları ve bunu takip eden ilkbaharda genç yılan balıklarının (elvers) ortaya çıkması dikkati çekiyordu. Bu iki safha arasındaki boşluk hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. O zamanlar Baltık denizinde Sonbaharda gümüş renkli yılan balığı üzerine düzenli bir balık avcılığı yapılıyordu. Bu balıklar o zaman bir takım özel sepetlerle tutulmaktaydı. Bu sepetlerin ağızları Baltık körfezine dönük olarak yerleştirildiklerinde, oldukça çok denecek miktarda balık yakalanmakta, aksi istikamette kondukları zaman (Atlantiğe doğru dönük olunca) hiç balık tutulmamakta idi. İşte ilk defa bu deneyimlerden yılan balıklarının Kuzey denizine doğru göç ettikleri ortaya çıktı. Bundan sonra, Uluslararası Deniz Araştırmaları Sosyetesinin himayesi altında Danimarkalı bazı araştırıcılar bu balıkların denize doğru yaptıkları göç yollarını saptamak amacı ile bunları madeni plakalarla markalayarak yollarını takip etmeye başladılar. Bu esnada, açık denizde yaptıkları birçok sondalamalarla, markalanan bu balıkları, oralarda göç esnasında çeşitli derinliklerde tekrar yakalamayı başardılar. Doğada yapılan bu müteaddit sondalamalarla yılan balıklarının denize doğru muntazam ve düzenli göçler yaptıkları kanıtlanmış oldu. Yapılan araştırmaların sürdürülmeliyle göç süratinin ortalama olarak günde 15 km. yi bulduğu öğrenilmiş oldu. Markalama deneylerinden elde edilen sonuçlara göre 29 günde 367 km. ve 93 günde ise, 1200 km. yol katettikleri anlaşıldı. Bundan sonra birçok yılan balıkları markalanarak, 15 Ağustos 1905 tarihinde Finlandiya'da Tvarminne sahillerinde suya bırakılmışlar ve aynı yıl 16 Aralık ta, bu balıklar Jutland’ın (Danimarka) Doğu sahilinde Helgenes yakınında tekrar yakalanmışlardır. Ergin yılan balıklarının denizlerden nehirlere geçtiği asla gözlenmemiştir. Bu nedenle şu kanaate varılmıştır ki, yılan balıkları herhalde, hayatlarında bir defa yumurta bırakmakta ve sonra denizde ölmektedirler. Bugün yılan balıkları hakkında noksan olan bilgimiz kısmen de olsa tamamlanmış sayılmakta ve bu iki nokta arasındaki boşlukta (doğum yeri ve ölüm yeri gibi) bu suretle doldurulmuş bulunmaktadır.Bu problemin açıklığa kavuşturulmasını Danimarkalı araştırmacı E. J. SCHMIDT e borçluyuz. Leptocephalus (yumurtadan çıkan ilk şeffaf ve zakkum yaprağına benzeyen yılan balığı larvası) ilk defa 1763 te Villiam MORRIS tarafından tavsif edilmiştir. Bundan sonra, bu formdan birçok numuneler Messina boğazından yakalanmışlar ve bütün bu numuneler Leptocephalidae familyası içinde mütalea edilmişlerdir. Leptocephalus bireyleri şeffaf olup, aşağı yukarı, bir zakkum yaprağı şeklinde yassılaşmış görünümdedir. Onun larva safhasında bir balık olduğunu ilk defa CARUS söylemişse de, bunun Kordeia balığı (Trachypteridae) familyasından bir forma ait olduğunu düşünmekle hata etmiştir. Ancak, 1869 da GILL bunun bir yılan balığı larvası olabileceğini açıklamış ve Leptocephalus morrisii'nin bununla ilgisi bulunmadığını, hatta Conger (Migri) yılan balığının larvası olduğunu da söylemiştir. GUNTHER, bu görüşü kabul etmiş, fakat bu larvaları anormal bir şekilde gelişmiş formlar olarak düşünmüştür. 1886 da Fransız Doğa bilgini DELAGE, Leptocephalus morrisii'yi Roscoff laboratuvarında akvaryumda 7 ay canlı olarak beslemeye muvaffak olmuş ve bunun sonunda genç bir Conger yılan balığına dönüşme safhasını yakından gözleme fırsatını bulmuştur. 1904 yılında SCHMIDT in Faroe adalarının batısında bir örnek yakalamasına kadar, yılan balıklarının larval safhası olan Leptocephalus Akdenizin dışında yakalanmamıştı. İkinci örnek, Farran tarafından irlanda'nın Batı açıklarında ele geçirilmiş ve bundan sonra, Kuzey-Doğu Atlantik'te birçok örnekler elde edilmiştir. Daha sonra Schmidt, bu larvaların sistematik bir araştırmasını yapmayı düşünmüş ve bunun içinde Güney Atlantik'te yaptığı araştırmalardan bir sonuç elde edememesine karşın İngiliz adalarının Batısın da 500 kulaç derinlikte oldukça büyük yılan balığı larvaları sürülerine rastlamıştır. Neden bu larvalar daha önce bulunmamışlardı. Çünkü yılan balıkları yumurta bırakmak için okyanusta büyük derinlikler aramaktadır (1000 m. veya daha fazla). Bu derinlikler Baltık ve Kuzey denizlerinde yoktur. 800-1000 m. derinliklerde ısı, hiç değilse, 5-7 °C derecededir. Bu temparatüre, Kuzey denizinde rastlanmaz, ingiltere adaları, su altında kalmış büyük plato veya bir kıta parçası üzerinde bulunduğundan burada deniz, ani olarak derinleşmekte olup, 100, 500 ve 1000 kulaçlık yerler genelde birbirlerine çok yakındır. Larvalar buralardan göz açıklığı küçük olan orta derinlik ağları ile yakalanmışlar ve ilk büyük avlama İrlanda'nın Güney-Batısında (56 ve 45 Kuzey enlemleri arasında) yapılmıştır. Burada 500 kulaç, derinlikte ısı, bütün yıl süresince 9°C dir, larvalar 500 kulaç derinlik boyunca, Faroes'tan İspanyanın kuzeyine kadar olan sahalarda yakalanabilmişlerdir. Böyle bir larva, yılan balığına değişeceği sırada Leptocephalus'un vücut şeklinde bir değişme olmakta, yani vücut genişliği azalmakta, gözler küçülmekte, larva safhasındaki dişler kaybolmakta ve bağırsak kısalmaktadır. Schmidt 1922 de kendisinin hemen hemen son yayınlarında yılan balıklarının çoğalma özelliklerini özetlemektedir. Buna göre, yumurta bırakma, ilkbaharın başlangıcında başlar ve Yaz içinde sona erer. Çıkan küçük larvalar 7-15 mm. civarındadır, larvalar yumurtadan çıktıktan sonra ilk ay çok çabuk bir büyüme gösterirler ve ilk Yaz süresince ortalama boyları 25 mm. ye ulaşmaktadır. Bundan sonra, larvalar su yüzeyine doğru çıkmaya başlarlar. 25 mm. civarında olan bu larvalardan 13-27 kulaç arasındaki derinliklerde pekçok toplanabilmiştir. Hatta bazen bu boyda olan larvalara yüzey sularında da rastlanabilmiştir. İlk yaz süresince bunlara Batı Atlantik'te (50° Batı boylamının batısında) rastlanmıştır, ikinci Yaz, bunlar 50-55 mm.ye ulaşmışlar ve bu çağda iken orta Atlantik'te görülmüşlerdir. Üçüncü Yaz Avrupa sahili açıklarına gelmişler ve bu esnada tam büyümüş larvalar haline ulaşmışlardır. Bu durumda aşağı yukarı 7.5 cm. boya erişmiş olmalarına rağmen, halen, yaprak şeklindeki yassı larva görünümünü muhafaza ettikleri görülmüştür. Sonbahar ve Kış müddetince, geriye doğru bir gelişme geçirerek asıl yılan balığı şeklini alırlar. Bu safha Elver safhasıdır. Bu safhada sahillere Elver'ler (henüz metamorfozu bitirmiş olan yavrular) bundan sonra, yönlerini nehirlere ve içsu membalarına doğru çevirirler. Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz Avrupa yılan balığı yani Anguilla anguilla'dır. Amerikan yılan balığının türü ayrıdır. Bu tür Anguilla rostrata adı ile anılır. Bu türün yumurta bırakma sahası ise, Avrupalı yılan balığının yumurta bıraktığı yerin merkezinin Batı ve Güneyinde yer alır, bu saha Batı İndiana'nın Kuzey hattı boyunca uzanan sahadır. Dolayısıyla iki çoğalma mıntıkası birbirinin üzerine isabet eder. Bu nedenle, bu iki türün yumurtalarından çıkan larvalar da orta Atlantik'te birbirleriyle karışırlar. Bu larvalar sonra, nasıl oluyorda birbirlerinden ayrılarak Amerikan yılan balığı lavvaları yönünü Amerika sahillerine, Avrupa yılan balığı larvaları da yönünü Avrupa sahillerine yöneltebiliyor. Amerikan yılan balığının pelâjik larva safhası aşağı yukarı bir yıl içinde sona erer. Bu nedenle, böyle bir larvanın Avrupa'ya uzun bir seyahat yapmasına esasen zaman da yoktur, çünkü katedilecek mesafe onların ergin hale erişme süresinden daha fazladır. Oysaki, Avrupa yılan balığı larvasının gelişme süresi üç yıl sürer. Bu nedenle bu larvaların Amerika sahillerinden çok uzaklara gitmek için zamanları da vardır. Bunlar Atlantik'in Doğu kısmına varınca, Elver safhasına ancak ulaşmış olurlar. Kısa bir süre sonra da sahillere ve içsulara geçmek için ise nehirleri aramaya başlarlar.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-goclerle-ilgili-davranisi-kontrol-eden-faktorler

Bitkiler nasıl fosilleşir ve en eski bitki fosili nerede bulunmuştur

Karbonifer döneminin en önemli özelliği, bu döneme ait çok fazla çeşitte bitki fosili bulunmasıdır. Bu döneme ait bulunan fosillerin bugün yaşayan bitki türlerinden hiçbir farkı yoktur. Fosil kayıtlarında aniden beliren bu çeşitlilik evrimcileri tekrar çıkmaza sokmuştur. Çünkü yeryüzünde birdenbire, her biri çok mükemmel sistemlere sahip bitki türleri oluşmuştur. Evrimciler bu çıkmazdan kurtulmanın yolunu, bu olaya evrimi çağrıştıran bir isim takmakta bulmuşlar ve bunu "Evrimsel Patlama" olarak nitelendirmişlerdir. Tabii bu durumu "Evrimsel Patlama" olarak isimlendirmek, evrimcilerin bu konuda yapabilecekleri bir açıklamalarının olmadığını gösterir. * Bitkiler milyonlarca yıl önce de aynı bugünkü gibi fotosentez yapmaktaydılar. Betonları çatlatacak kadar güçlü hidrolik sistemlere, topraktan emilen suyu metrelerce yukarıya çıkaracak pompalara, canlıların besinini üreten kimyasal fabrikalara sahiplerdi. Bu durum şu gerçeği gösterir: Bitkiler yüz milyonlarca yıl önce yaratılmışlardır. Onları yaratan Alemlerin Rabbi olan Allah, bugün de onları yaratmaya devam etmektedir. Günümüz teknolojisinin sağlamış olduğu en gelişmiş imkanları kullanarak, bitkilerdeki yaratılış mucizelerini anlamaya çalışan insanoğlunun tek bir tür bitkiyi hatta onun tek bir yaprağını bile yoktan var etmesi mümkün değildir. FOSİL NEDİR? Fosilleri inceleyen bilimdalına paleontoloji, fosil toplayıp bunlar üzerinde çalışma yapan kişilere de paleontollog denir. Fosiller bir polen tanesi küçüklüğünde ya da dev bir dinazorun kemiği büyüklüğünde olabilir. Bir hayvan ya da bitkinin fosilleşmesi için milyonlarca yıl devam eden bir süreç gerekmektedir. Genellikle hayvan ya da bitkilerin sert kısımları bu uzun süreç boyunca dayanıklılık gösterebilir. BİTKİ FOSİLLERİ: Genellikle sert tohumlar ve tahta kısımlar fosilleşmiş olarak bulunur. Çiçek ve yaprakların kendileri korunmazlar ancak karbon etkisi onların yapısındaki çok ince detayları dahi korumaktadır. HAYVAN FOSİLLERİ: Dişler,kemikler ve kabuklar, deri, et, kürk, tüyden daha fazla rastlanan kalıntılardır. Genellikle kemikler bulunur ancak Alaska, Siberya gibi yerlerde nadiren tüm mamut fosiline rastlanmıştır. Bu bölgelerdeki donmuş hayvanlar fosil olarak tümüyle milyonlarca yıl korunmuştur. KABUKLU DENİZ CANLILARI: Milyonlarca yıl önce denizlerle kaplı olan bölgelerden su geri çekildiğinde kabuklu deniz canlıları çamur, kum ve balçığa gömülmüşlerdir. Bu şekilde fosil olarak milyonlarca yıl korunmuşlardır. AMBERLER: Ağaç reçinesi içinde sıkışıp kalan hayvan fosilleri. FOSİLLER NASIL OLUŞUR Canlılar öldükten sonra organik-yumuşak kısımları diğer hayvanlar tarafından tüketilir veya bakteriler tarafından tahrip edilir. Eğer ortam bakterilerin yaşamasına uygun oksijene sahip değilse ve ortam fosilleşmeye uygun taşlaşma süreci koşulları taşıyorsa, canlıdan arta kalan kemik, kabuk ve diş gibi sert ve dayanıklı kısımlar fosilleşerek günümüze ulaşabilir. Ayrıca hayvanların; kusmuk pelletleri, dışkı pelletleri (koprolit), yumurtaları ve izleri de fosil olarak korunabilir. 1. Karbonlaşma: Bitki fosilleri deniz, göl ya da bataklık gibi ortamlarda gömülerek fosilleşebilir. "Kömürleşme" denen karbonlaşma olayıyla bitkiler kısmen veya tamamen değişerek kömür haline gelebilirler. 2. Petrifikasyon: Organizma kalıntılarının kristalizasyonla mineralojik bileşimlerinin değişmesidir. En iyi bilinen petrifikasyon tipi silisçe zengin suların bitki hücreleri içine girerek kalıntıları silisleştirmesidir. Buna silisleşmiş ağaçlar örnek olarak verilebilir. Ayrıca hayvan kabukları veya kemikleri, içlerindeki boşluk veya gözeneklerin kalsit, silis ve demirce zengin sularla dolarak kristalleşmesiyle demirleşmiş, piritleşmiş, silisleşmiş veya kalsitleşmiş hale dönüşebilirler. 3. Yer Değiştirme: Yer değiştirme çamur içinde gömülü olan organizma kalıntılarının sülfid (pirit) veya fosfat (apatit) mineralleriyle yer değiştirmesi sonucu oluşur. Bu süreçte mineraller, organizmanın anatomisinin detaylarını gösteren yumuşak dokularla yer değiştirebilir. Örneğin Almanya'da bazı şeyller içinde Devoniyen'de yaşamış bir trilobitin antenleri ve sefalopodların tentakülleri, piritleşmiş fosiller olarak bulunmuştur. 4. Yeniden Kristalleşme: Yeniden kristalleşme olayı hayvanın kabuğunun mikroskobik ölçüde detaylarını bozar. Buna karşılık kabuğun dış şeklinde bir değişiklik olmaz. Hayvan kabuklarının bir çoğu kalsiyum karbonat bileşimli aragonit mineralinden yapılmıştır. Milyonlarca yıl boyunca fosilleşme sırasında kalsiyum karbonat yeniden kristalleşerek daha duraylı bir mineral olan kalsit haline dönüşür. 5. Yumuşak Dokuların Korunması Yoluyla Fosilleşme: Bazen olağanüstü koşullar altında, organizmaya ait deri, tüy, doku gibi bazı parçalar bozulmadan fosilleşebilir. Örneğin Sibirya'da buz kütlelerin içinde binlerce yıl boyunca bozulmadan kalmış bütün mamut fosilleri bulunmuştur. Hatta bu mamutların midelerindeki yiyecekler bile olduğu gibi korunmuştur. Olağanüstü koşullar sıcak ve kurak iklimlerde de oluşabilir. Mumyalaşma adı verilen bu süreçte yumuşak dokular, bakterilerce çürütülmeye fırsat kalmadan kısa sürede kurur. Paleontologlar Çin'de bu şekilde derileri ve tüyleriyle korunmuş dinozor fosilleri bulmuşlardır. 6. Organik Kapanlar: Bir organizmanın amber, doğal asfalt veya çürümüş organik madde içinde hapsolarak korunması sonucu oluşan fosilleşme şeklidir. Bunlardan amber, ağaç reçineleridir. Ağaçtan akan reçine bu sırada böcek, örümcek veya küçük kertenkeleleri yakalayabilir. Hemen katılaşarak sertleşen bu madde içindeki hayvan hiç bozulmadan ve tüm detayıyla milyonlarca yıl boyunca kalabilir. Doğal asfalt, petrol kalıntısıdır. Asfalt suyla örtüldüğü zaman, susamış hayvanlar sudan içmek için geldiklerinde içine düşebilirler. Böylece yapışkan zeminden kurtulamayan hayvan yine hiç bozulmadan korunur. Bu tip ortamda fosilleşmiş hayvanlara Amerika'da Kaliforniya'da rastlanmıştır. Bir başka ortam bataklıklardır. Her ne kadar asidik ortam organik malzemeyi bozsa da, daha sağlam olan kemikler bozulmadan kalabilir.Danimarka'da 2000 yıl öncesinden kalma bataklıklarda insan kalıntıları bulunmuştur. 7. Boşluk ve Kalıplar: Asidik koşullar kayaç içinde korunmuş fosil hayvan kalıntılarını bulundukları yerde yavaşça eritir. Bu etki kaya içinde bir kalıp bırakır. Bu süreç genellikle kolay çözülen kalsitik kabuklarda daha fazla görülür. Kabuğun dış kısmının etkilenmesiyle dış kalıp oluşur. Bazen kabuk çözülmeden önce içi çökelle dolarak iç kalıplar meydana gelir. 8. İzler (Omurgalı ve Omurgasız Hayvanlar): Hayvanlar çamur gibi yumuşak bir zeminde yürüdükleri zaman bıraktıkları çeşitli ayak, kuyruk veya gövde vb. izleri sertleşerek korunabilir. Bu izlere ait boşluklar farklı bir çökelle dolduğu zaman kalıp haline gelir. Buna dinozorların ve insanların ayak izleri örnek olarak gösterilebilir. Paleontologlar, dinozorların ayak izlerini yorumlayarak onların yürüme ve hareket etme özelliklerini ortaya koyabilirler. 9. Fosil Benzeri Yapılar: Bazen mineraller, kayaçlar içinde büyüyerek fosil benzeri şekiller oluşturabilirler. Bunlara yalancı fosiller denilir. Örneğin dendrit kristalleri sıklıkla fosil sanılmaktadır. Bunun dışında, bazen mumyalaşmış veya travertenle kaplanmış güncel hayvan veya bitkilere de rastlanabilir. Bu kalıntılar da gerçek fosil değildir. Zaman içinde fosilleşmeye aday örneklerdir. Karasal Fosilleşmeye Bir Örnek a) Omurgalı hayvanlar nehir, çay, dere ve göl gibi tatlı su kaynaklarının kenarında yaşamlarını sürdürüyorlar. b) Ölen hayvanların kemikleri çeşitli su taşkınlarının getirdikleri kırıntılı malzemeler altında kalarak örtülüyor. c) Su taşkınlarının getirileriyle oluşan çökeller kemiklerin üzerindeki kırıntılı kayaçları gittikçe kalınlaştırıyor. d) Akarsu taşkınlarının getirdiği tortullar istifi zaman içinde daha da kalınlaştırıyor.

http://www.biyologlar.com/bitkiler-nasil-fosillesir-ve-en-eski-bitki-fosili-nerede-bulunmustur

Jeoloji Bilimi ve Jeolojik Devirler

Ordovisyen, Paleozoik dönemin geri kalanında okyanusları dolduracak olan faunanın kurulduğu dönemdir. Kambriyen döneminde ortaya çıkan hayvanların pek çoğu aynı dönem içinde gerçekleşen yok oluşlar sonucunda tamamen ortadan kalktı. Bu yok oluşlardan yara almadan ya da hafif bir zararla kurtulabilenler ise gidenlerden kalan yerleri işgal ederek oldukça çeşitlendi. Deniz omurgasızlarında görülen bu büyük çeşitlenme"Ordovisyen uyumsal açılımı" olarak bilinir. Kabuklu deniz canlılarına ait fosillerden takip edebildiğimiz kadarıyla, Kambriyen sonunda bu canlılara ait aile sayısı 150 iken uyumsal açılımın ardından Erken Ordovisyende bu sayı 400'e çıktı. Ordovisyen uyumsal açılımı Paleozoiğin geri kalanına da damgasını vuran, bildiğimiz en büyük uyumsal açılım olayıdır. Bu olay sonucu kurulan fauna Paleozoiğin sonuna kadar varlığını sürdürecek oldukça karmaşık bir ekosistem oluşturdu. Ordovisyenin en önemli olayı, çok hücreli yaşamın karaya ayak basmasıydı.Bu olay bizim açımızdan oldukça önemli olsa da dönemin yaşamı üzerinde büyük izler bırakmadı. Ordovisyenin ilgi çekici olaylarından biri de süzerek beslenen canlılarda görülen dikkat çekici artıştı. Ordovisyen uyumsal açılımıyla, Kambriyende önemsiz olan bazı grupların önemli hale geldikleri ve daha önce görülmeyen yeni grupların birden bire ortaya çıktıkları görülür. Bu dönemde ortaya çıkan yeni grupların başlıcaları: Midyeler, yosun hayvancıkları, Stromatoporoidler, mercanlarla derisi dikenlilerden denizlaleleri, deniz kestaneleri, ve denizyıldızlarıdır. Bu dönemde önemi artan grupların başında artikulat dallıbacaklılar gelir. Kambriyende gösterişsiz bir başlangıç yapan artikulat dallıbacaklılar bu dönemde sayıca ve çeşitlilikçe bir patlama yaşadılar. Kambriyende ortaya çıkan nautiloid kafadanbacaklılar, ostrakodlar, salyangozlar, graptolitler Ordovisyende önem kazanan gruplardandır. Kambriyende büyük çoğunluğu güney yarıkürede toplanmış olan kıtalar Ordovisyen boyunca daha da güneye kayar. Kuzey yarıkürenin tamamına yakın bölümü uçsuz bucaksız bir okyanusla kaplıyken, Gondvana ve ona oldukça yakın konumda olan diğer kıtaların oluşturduğu karalar topluluğu güney yarıkürede bulunuyordu. Ordovisyen boyunca "Gondvana" bir bütün halinde Güney kutbuna doğru kayarken, ekvatoral konumda ki Laurentiya ve Baltıka birbirine yaklaşmaya başlar. Bu iki kıta arasında bulunan Iapetus okyanusu, bu olay sonucu gittikçe küçülür. Orta ve Batı Avrupa ise Avrasya'nın geri kalanından ayrı olarak güney tropiklerinde bulunuyordu. Tahmini İklim Erken ve Orta Ordovisyen boyunca yeryüzü yumuşak ve ılıman bir iklimin etkisindeydi. Hava sıcak ve oldukça nemliydi. Deniz seviyesi yüksek ve kıtaların büyük bölümü sığ denizlerle kaplıydı. Birbirinden farklı konumlardaki kıtaların kenarlarındaki sığ denizlerde deniz organizmaları farklı evrimsel patikalar izliyordu. Kuzeyde ekvatoral konumda bulunan Laurentiya, Baltıka ve bunlara yakın küçük kara parçalarındaki tropik sularla güneyde merkezinde Gondvana'nın bulunduğu serin sularda iki ana biyocoğrafik bölge vardı. Dönemin sonlarına doğru kıtaların yakınlaşması ve iklimsel değişimler değişen okyanus akıntıları bu iki biyocoğrafyayı kaynaştırdı. Denizler Ordovisyen boyunca pek çok kere yükselip alçaldı. Gondvana'nın ve Laurentiya'nın neredeyse tamamının okyanuslar altında kaldığı dönemler oldu. Gondvana 'nın güney kutbuna doğru sürekli hareketi sonucu dönemin sonuna doğru kıta üzerinde oluşan büyük buzullar iklimin dünya çapında değişmesine, ortalama sıcaklıkların ve deniz seviyesinin düşmesine neden oldu. Denizlerin çekilmesiyle birlikte deniz yaşamının büyük bölümünü barındıran sığ denizler kurudu. Yaşam Biçimleri Kambriyen deniz tabanının görece ilkel hayvanları Ordovisyenle birlikte deniz omurgasızlarının baskın olduğu çok çeşitli bir faunayla yer değiştirdi. Deniz omurgasızlarının artan çeşitliliği ile birlikte Ordovisyende karmaşık deniz ekosistemleri ve besin zincirleri kuruldu. Denizin tabanından yüzeyine kadar uzanan pek çok beslenme seviyesi oluştu. Kambriyen hayvanları, ya üç loblular gibi deniz tabanından ya da süngerler gibi deniz tabanının biraz üzerinden beslenirdi. Ordovisyende deniz tabanına tutunmuş, dipten birkaç santimetre yukarıda beslenen dallı bacaklılardan, 3 metreyi bulan tentakülleriyle suda asılı parçaçıkları yakalayan denizlalelerine pek çok beslenme seviyesi oluştu. Süzerek beslenen canlılarda görülen ani artış dönemin belirleyici özelliklerinden biridir. Kambriyen faunasına ait canlılar arasında dip çamurundan ya da canlı artıklarından beslenenler çoğunluktaydı. Süzerek beslenenler, Kambriyen denizlerinin önemli üyelerinden olsa da çok yaygın değildi. Plankton miktarındaki bolluk Ordovisyende süzerek beslenenlerin sayı ve çeşitliliğindeki dikkat çekici artışın nedeni olabilir. Kambriyen yaşamının ortaya çıkıp geliştiği sığ denizler, Ordovisyen canlılarına da aynı konuk severliği gösterdi. Kıtaların büyük bölümünün üzerini örten ılıman sığ denizler bu dönem canlılarının da büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapıyordu. Sığ deniz yaşamının en renkli ve çeşitli olduğu yerlerden biri olan resifler, Ordovisyen sığ denizlerinde oldukça yaygındı. Bu dönemde ortaya çıkan tabülat mercanlar ve yosun hayvancıklarıyla bugün soyu tükenmiş bir sünger grubu olan stromatoporoidler ve ayçiçeğini andırdıkları için ayçiçeği mercanları olarak bilinen, ancak muhtemelen bir çeşit alg olan Reseptakulitler Ordovisyen resiflerinin iskeletini oluşturan ana unsurlardı. Dönem bazen "Graptolitlerin Çağı" olarak anılsa da üç loblular ve dallıbacaklılar da en az graptolitler kadar bol ve yaygındı. Bu üç hayvan grubunun fosilleri döneme ait fosillerin büyük bir kısmını oluşturur. Nautiloid kafadanbacaklılar ve mercanlar da Ordovisyenin oldukça yaygın gruplarıydı. Kambriyende yaygın olmayan dallı bacaklılar, uyumsal açılım sırasında yaygınlaşarak, bilateral simetrili kabuklarıyla Paleozoiğin geri kalanı boyunca en yaygın gruplardan biri oldu. Ordovisyen, graptolitlerin zirveye ulaştıkları dönemdi. Omurgalıların kuzeni olan, bu koloni oluşturan yarısırtipliler, Geç Kambriyende ortaya çıkıp, sesil bentik formdan çeşitli planktonik tiplere evrimleşti. Graptolitler Ordovisyen ve Silüryen boyunca yaygın olarak bulundu. En iyi dönemlerini Geç Kambriyende yaşamış olan üç loblular, Kambriyen yok oluşlarından fazlasıyla etkilendi. Ancak Ordovisyen uyumsal açılımından da başarıyla çıkmayı bilen üç loblular, Kambriyende yok olan canlılardan boşalan yaşama ortamlarına da yerleşerek çeşitlendi. Ordovisyende de oldukça yaygın olan üç loblular Kambriyendeki atalarından oldukça farklı biçimler kazandı. Pek çoğu diken ve boğum gibi yapılar geliştirirken, bazıları vücut segmentlerini birleştirdi. Farklı ortamlara uyumun sonucu olarak kimisi devasa gözlere sahip olurken, bazıları gözlerini tamamen kaybetti, kimisi çamur eşeleyici yaşam tarzına uygun olarak küreği andıran burunlar geliştirdi. Bir çok erken derisi dikenli deneyi yok olurken diğerleri mücadeleye devam etti, bazıları ise çeşitliliklerini artırdı. Derisi dikenlilerin içinde çok miktarda süzerek beslenen ve birkaç tane yırtıcı biçim vardı. Kambriyende ender olan denizlaleleri, Ordovisyende birden bire çeşitlendi ve büyük miktarlarda bulunmaya başladı. Bu dipte zemine tutunarak yaşayan omurgasızlar da dallı bacaklılar gibi Paleozoiğin geri kalanında önemli süzerek beslenen gruplarından biri oldu. Ordovisyen resiflerinin önemli elemanlarından olan yosun hayvancıkları Erken Ordovisyende ortaya çıkarak, ortaya çıkan son şube ünvanını kazandı. Orta Ordovisyen ve Silüryende yaygınlaşıp, bu dönem faunalarının önemli gruplarından oldu. Nautiloidler ve denizyıldızları Ordovisyen yırtıcılarının başında gelir. Devasa başları uzun yakalayıcı tentaküller taşıyan Nautiloidler, yakaladıkları hayvanların kabuğunu kırmak için güçlü, papağan gagası benzeri gagalarını kullanırdı. Bu zeki etçil yumuşakçalar, Kambriyen Anomolocadris'inin yerini alarak besin zincirini en üstüne oturdu. En büyükleri 3-5 metreyi bulan Nautiloidler o zamana kadar ortaya çıkmış canlıların en büyükleriydi. Dallı bacaklılar ve midyeler üzerinden geçinen denizyıldızları da Ordovisyen denizlerinin önemli yırtıcılarındandı. Bir kısmı yırtıcı olan Ordovisyen salyangozları, dallı bacaklıların kabuklarını delerek içini yiyordu. Salyangozların çoğuysa otçuldu; bunların ortaya çıkmasıyla birlikte Stromatolitler ikinci ve son düşüşlerini yaşadı; sayıca ve çeşitlilikçe hızla azalıp, Ordovisyenin sonunda neredeyse yok oldular. Bugün sadece çok sınırlı ve otçul salyangozların yaşayamayacağı bölgelerde bulunuyorlar. Erken Paleozoiğin çenesiz balıkları toptan "Ostrakodermler" olarak tanımlanır. Bunlar pek çoğunun üzerinde bulunan kemikli zırha atıfta bulunularak "zırhlı balıklar" olarak anılan, çenesiz, vücutlarının ön bölümü kemikten zırhlarla kaplı olan balıklardı. Bu zırh Ostrakodermlerin ayırıcı özelliği olsa da bazıları zırhsızdı. Çenesiz balıklar kıkırdaktan yapılmış bir iç iskelet taşır ve basit yüzük benzeri bir ağız açıklıkları vardır. Isırmaya elverişsiz olan bu ağız büyük bir olasılıkla deniz tabanındaki çamurdan ya da doğrudan doğruya deniz suyundan süzüntüyle beslenmeyi sağlıyordu. Ostrakodermler Ordovisyende çok yaygın olmasa da ait çeşitli grupları ortaya çıktı. Ordovisyen balıklarına ait fosil kalıntılarının çoğu plakalar ve pullardan oluşur. Ne işe yaradıkları hala tartışmalı olan mikroskobik diş benzeri fosiller olan konodontlar Ordovisyende oldukça yaygındı. Konodontların yılankavi vücutlarıyla başı kordalılardan Branchiostoma'yı andıran omurgalı hayvanlara ait olduğu çok yakın zamanda anlaşıldı. Erken Ordovisyenin sonlarında Gondvana'nın neredeyse tamamının sular altında kalmasıyla konodontlar gelişimlerinin zirvesine ulaştı. Ordovisyende gerçekleşen çeşitlenmeyle Paleozoik boyunca dünya çapında yaygın olan konodontlar Triosta yok oldu. Ökaryotik yaşamın hem heterotrof hem de ototrof üyeleri karaya ilk kez Ordovisyende çıktı. Hayvanların karaya çıktıklarına dair ilk kanıtlar onların bir zamanlar kumsal olan bir bölgede dolaşırken bıraktıkları ayak izlerinin fosilidir. Erken Ordovisyene ait bu izler çok az anlaşılmış bir eklembacaklı grubu olan "euthycarcinoidler'e" ait. Karada yürürken ayaklarını yüzerken kullandıkları gibi kürek çekermişcesine kullanan, karaların bu ilk kaşifi büyük olasılıkla iki yaşayışlı bir canlıydı. Karaya yırtıcılardan kaçmak ya da yiyecek aramak için çıkıyordu. Fotosentetik ökaryotlardan olan yeşil alglerin bir kolu, suların fotosenteze olanak sağlayan aydınlık bölgesinin hem prokaryot hem de ökaryot fotosentetikler tarafından aşırı doldurulmuş olmasına bir cevap olarak uyumsal gelişimle karaya uyum sağladı. Karasal yaşama uyum sağlayarak kendisine neredeyse sınırsız boyutlarda yayılabilecek boş alan sağlayan bitkilerin bu ilk temsilcileri, günümüz kara yosunu ya da ciğer otlarına benzeyen ya da yakından akraba bir gruba üyeydi. Bitkiler bir sonraki dönem olan Silüryende oldukça iyi bir yerleşimi başardı. Alçak, yerde yatan damarsız kara yosunlarından çiçekli bitkilere hızla evrimleşip, atmosferin ve toprağın kimyasını değiştirerek yeryüzünü yeniden biçimlendirdiler. Bitkilerin ortaya çıkışıyla, yaşam karaya çıkmak için gerekli en sağlam adımı atmış oldu. Ordovisyen Devrinin kitlesel yokoluşuyla ilgili hipotez ve görüşler Ordovisyenin sonu bir kitlesel yok oluşla işaretlidir. Yok oluş ilk olarak, planktonlar, derisi dikenliler, üç loblular ve zırhlıbalıklar gibi tropikal türleri etkiledi. Ardından mercan ve dallı bacaklılar etkisi altına aldı. Ilıman denizlere uyum sağlamış olan yeşil algler de yok oluştan etkilendi. Bu yok oluşun sonunda dallı bacaklılara ve yosun hayvancıklarına ait türlerin neredeyse yarısı yok oldu; nautiloidlerin büyük bir kısmı yok olurken, üç loblular de ciddi biçimde azaldı. Konodontların ve graptolitlerin bazı grupları da yok oldu. 100'den fazla deniz hayvanı ailesinin ortadan kalktığı bu yok oluşta, toplam kayıp deniz omurgasız cinslerinin %60'ı, tüm ailelerin %25'i kadardı. Ordovisyen yok oluşunun nedenleri oldukça iyi biliniyor. Büyük oranda tropik hayvanları etkilemesi, yok oluştan kurtulmayı başaranların ve yok olanların yerini alanların da ya derin sulara ya da yüksek enlemlerdeki soğuk sulara uyum sağlamış olanlar arasından çıkması, yok oluşun temel nedeninin; Gondvana'nın Ordovisyenin sonunda güney kutbunun üzerinden geçmesi olduğuna işaret ediyor. Kıtanın kutup bölgesi üzerinde konumlanmasıyla küresel boyutlarda bir soğuma ve yaygın bir buzullaşma meydana geldi. Bu buzullaşma çok büyük miktarda suyu karalara bağlayıp, deniz seviyesinin dünya çapında düşmesine ve kıtaların üzerini örten sığ denizler kurumasına neden oldu. Resif oluşturan pek çok fauna üyesi yerel veya küresel olarak yok oldu. Ordovisyen denizlerindeki yaşamın büyük bölümünü barındıran resiflerin yok olması ve soğuma ile birlikte yok oluş meydana geldi. Yok oluşta, Laurentiya ve Baltica'nın çarpışmasıyla Iapetus (proto-atlantik) okyanusunun kapanması da etkili oldu. Paleozoiği kapatan yok oluştan sonra deniz yaşamını etkileyen en büyük ikinci yok oluş olan Ordovisyen kitlesel yok oluşu aynı zamanda bir sonraki dönem olan Silüryende görülecek olan uyumsal açılımın da yolunu açtı. Kaynakça: 1 - Simon Winchester ; (2002). The map that changed the world: William Smith and the birth of modern geology. New York, NY: Perennial. ISBN 0-06-093180-9. 2 - Asimov, M. S.; Bosworth, Clifford Edmund, eds. The Age of Achievement: A.D. 750 to the End of the Fifteenth Century : The Achievements. History of civilizations of Central Asia. pp. 211–214. ISBN 978-92-3-102719-2. 3 - Toulmin, S. and Goodfield, J. (1965), ’The Ancestry of science: The Discovery of Time’, Hutchinson & Co., London, p. 64 4 - Needham, Joseph (1986). Science and Civilization in China: Volume 3, Mathematics and the Sciences of the Heavens and the Earth. Taipei: Caves Books, Ltd.. pp. 603–604. 5 - Levin, Harold L. (2010). The earth through time (9th ed.). Hoboken, N.J.: J. Wiley. p. 18. ISBN 978-0-470-38774-0. 6- Seckler, David; Barker, Randolph; Amarasinghe, Upali (1999). "Water Scarcity in the Twenty-first Century". International Journal of Water Resources Development 15: 29. 7 - H. Robert Burger, Anne F. Sheehan, Craig H. Jones. (2006). Introduction to applied geophysics : exploring the shallow subsurface. New York: W.W. Norton. ISBN 0-393-92637-0.

http://www.biyologlar.com/jeoloji-bilimi-ve-jeolojik-devirler

EVRİMİN KANITLARI

Temel bilimlerin önemli karakteri, ortaya atılan bir düşünce ya da teorinin bilimsel yöntemlere dayalı olarak yapılan gözlemlerle kanıtlanmasıdır. Buna göre, bir temel bilim olan biyolojide de teorik olarak verilen bilgilerin, laboratuvar koşullarında yapılan bilimsel gözlemlerle doğrulanması gerekmektedir. Ancak, evrimin süreklilik göstermesi ve çok yavaş ilerlemesi, bu konuda ortaya atılan teorilerin gözlemlerinin yapılmasını; bir başka deyişle evrimin laboratuvara sığdırılmasını olanaksız kılmaktadır. Ayrıca, evrime ortam koşullarındaki değişmenin neden olduğu düşünüldüğüne göre; belli bir evrimsel değişmeyi araştırırken buna neden olan ortam koşullarını veya bu koşullarda meydana gelen değişmeyi de bilmek gerekir ki bunu tam olarak bilmek bügün için olanaksızdır. Bu nedenle, evrimin kanıtları biyolojinin dalları ve jeoloji ile biyolojinin ara kesitinde yer alan paleontoloji alanında yapılan çalışmalardan elde edilmektedir. Aşağıda bu kanıtlara yer verilmiştir. 1- Sistematikten sağlanan kanıtlar Canlıların biribirlerinden meydana geldiğini ifade eden evrim düşüncesi, bitki ve hayvanların sınıflandırılmasından sonra daha çok dikkat çekmeye ve taraftar toplamaya başlamıştır. Sınıflandırmada gerçek ve esas olan kavram türdür. Çünkü, kendi aralarında çiftleşerek fertil yavrular veren canlılar aynı tür içinde kabul edilirler. Türün üstünde yer alan cins, aile, takım gibi taksonlar içindeki canlıların yeri, farklı sistematikçilere göre değişiklikler gösterebilmektedir. Örneğin, bir tür farklı sistematikçilere göre farklı cinsler içinde düşünülebilir. Bir başka örnek, canlıların günümüzde genellikle beş alem (regnum) e ayrılarak (Monera, Protista, Fungi, Plante, Animalia) incelenmelerine karşın; bazı sistematikçilere göre iki aleme (Animalia, Plante) ayrılmasıdır. Aslında iki alemli sistematikten beş alemli sistematiğe geçişin nedeni, prokaryot ve ökaryot tek hücreliler ile mantarların ne bitkilere, ne de hayvanlara sokulamıyacak kadar ortak özelliklere sahip olmaları idi. Örneğin, Euglena klorofil içermesi ve taşıdığı kamçıyla hareketli olması dolayısıyla botanikçiler ve zoologlar arasında bitki mi, yoksa hayvan mı kabul edilmesi konusunda tartışmaya neden olmuştur. Fakat, beş alemli sistematiğin kullanılmaya başlanmasıyla bu tür tartışmalar büyük ölçüde sona ermiştir. Sistematik biliminin gelişmesinde ve canlı sistematiğinin incelenmesinde evrim açısından önemli olan, ilkel canlıların bitki mi yoksa hayvan mı olduklarını tartışacak kadar basit ve benzer yapılı olmalarına karşın; sistematiğin gelişmiş olan üst grupları arasında (memeli hayvanlar ve çiçekli bitkiler gibi) farkların çok fazla oluşudur. Canlı sistematiğinde evrime delil olarak gösterilen bir başka gözlem, aynı takson içinde biribirine yakın gruplardaki canlıların biribirlerine daha çok benzemesidir. Bu durum, yakın türlerin değişerek biribirlerinden meydana geldikleri düşüncesinin kaynağı olmuştur. 2- Paleontolojiden elde edilen kanıtlar Paleontoloji, bilimler yelpazesi içinde jeoloji ile biyolojinin birleştikleri çizgide yer alır. Adeta iki bilim dalının ara kesiti durumundadır. Bugün ele geçen fosillerden, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların ne kadar eskiye ait olduklarını; ortamlarıyla ve bugün yaşamakta olan canlılarla ilgilerini araştırır. Fosil, Jeolojik devirlerde yaşamış olan canlılardan veya onların bıraktıkları izlerden bugün elimize geçen kalıntılara denir. Canlılar öldükten sonra, yumuşak dokuları ayrıştırıcı olarak isimlendirilen eklembacaklılar ve mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Şayet iyi korunmamışsa kemikler de yok olur. Fosiller, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların doğal olaylar sonunda uygun şekilde korunarak günümüze kadar gelmiş olan izleridir. Suda yaşayan canlıların fosilleşme şansı, karada yaşayan canlılara oranla daha fazladır. Örneğin, deniz veya gölde akarsu ağzına yakın yerde ölen bir balık, derenin taşıdığı sel sularıyla gelen sedimantasyonun altında kalabilir. Bu şekilde fosilleşme sürecine giren balık, diğer canlıların etkisinden uzak kaldığı gibi, yer altı sularıyla taşınan silikatlar ve karbonatların sert dokularına girmesiyle taşlaşarak binlerce yıl bozulmadan kalacak bir fosil haline gelir (Şekil 6). Fosilleşmenin bir başka şekli, çevresindeki tüm canlıları örtecek bir volkanik etkinlik sonunda canlıların kalın bir lav veya tüf tabakası altında kalmasıdır. Şekil. 6. Fosillerin, yaşadıkları devirlerin eskiliğine göre jeolojik tabakalar içinde sıralanışı Yer altında değişik derinliklerde bulunan fosiller çeşitli dış ve iç kuvvetlerin etkisiyle yüzeye çıkabilirler. Dış kuvvetler heyelanlar veya akarsu ve rüzgarların meydana getirdiği erozyon; iç faktörler ise, jeolojik anlamda yer hareketleridir. Paleontologlar, bu amaçla çeşitli yöntemler kullanarak jeolojik tabakaların yaşlarını belirlerler. Radyoaktiviteden yararlanılarak yapılan yaş tayinleri bu konuda yaygın olarak başvurulan yöntemdir. Paleontolojik bulgulara göre 4,6 milyar yıl yaşında olduğu tahmin edilen yer üzerinde ilkel canlıların günümüzden 3,5 milyar yıl önce (MYÖ); ilk ökaryotların ise 1,5 MYÖ meydana geldikleri ve ilk çok hücrelilerin kambriyen devrinde ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Şekil 7, sırasıyla çenesiz omurgalılar, kıkırdaklı balıklar, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerin ortaya çıktıkları jeolojik devirleri ve gelişmelerini göstermektedir. Bu şekile göre, a) Şlk omurgalı hayvanlar çenesiz balıklardır. Bu canlıları zaman içinde sırasıyla kıkırdaklı ve kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler izlemektedir. Bu durum, zaman içinde giderek gelişmiş canlıların ortaya çıktığını göstermektedir. Herhangi bir jeolojik devirde meydana gelen bir canlı türü, belli bir sayısal büyüklüğe eriştikten sonra, yeni türler meydana getirmektedir. Örneğin, başlangıçta sayıca az olan reptiller; fert sayıları belli bir büyüklüğe eriştikten sonra, tür sayılarını artırarak tüm jura devrinin baskın canlıları olmuşlardır. Burada "fert sayısının belli bir büyüklüğe erişmesi" b) ifadesiyle, ekosistemde türe ait taşıma kapasitesinin tamamının kullanılmış olması kastedilmektedir. c) Fosillerin incelenmesi, bazı hayvan grupları arasında geçit formu olarak nitelendirilebilecek fakat bugün yaşamayan canlıların varlığını ortaya koymuştur. Örneğin, jura devrinde yaşamış olan Archaeopteryx, vücut yapısı bakımından hem sürüngenlere ve hem de kuşlara benzeyen karakterlere sahiptir. Bu yapısıyla Archaeopteryx, bugün yaşamayan bir geçiş formudur. Bir başka örnek, biribirini izleyen jeolojik devirlerde yaşamış olan ve bugünkü atın ataları durumunda olan hayvan fosilleridir. Bu fosiller de atın evrimini gösteren geçiş formlarıdır (Şekil 8). d) Canlıların evrimi sürecinde, bazı karakterlerde meydana gelen değişikliklerin aynı yönde geliştiği görülür. Atın ayağının allometri tarzında gelişmesi; Sudan karaya geçiş sürecinde rol alan balık – kurbağa – sürüngen ve daha sonra gelişen memelilerde hareket, solunum ve dolaşım sistemlerinde görülen ve giderek daha fonksiyoner olma yönündeki gelişmeler buna örnektir. 3-Morfolojiden sağlanan kanıtlar Morfoloji, bir canlının veya canlıyı meydana getiren yapıların dış görünüşünü inceleyen bilimdir. Canlıların dış görünüşleri ve bu görünüşleri meydana getiren organ morfolojileri ve işlevleri karşılaştırılırken aralarındaki benzerlikler dikkate alınmaktadır. Gözlemler, organlar arasında homologi ve analogi tarzında olmak üzere, iki şekilde benzerlik bulunduğunu ortaya koymuştur. Şekil 8. Atın soyoluşunda yer alan geçiş formları. Analog organlar arasındaki veya analogi tarzındaki benzerlikler morfolojik ve işlevsel benzerlikleri dikkate almaktadır. Örneğin, embriyonik gelişimleri birbirlerinden tamamen farklı olan böceklerin ve kuşların kanatları arasındaki benzerlik, her ikisinde de kanatların uçma işlevini yerine getirmesidir. Bu konuda bir başka örnek, deniz parlaması (yakamoz) olayına neden olan Noctiluca miliaris ile aralarında filogenetik yakınlık olan Craspedotella pileolus‟un tek hücreli hayvan olmasına rağmen, morfolojik bakımdan deniz anası (Aurelia aurita) na benzemesidir veya bir memeli hayvan olan yunus balığı ile bilinen gerçek balıklar (Pisces) arasında görülen morfolojik benzerliktir. Yunus balığı, derisinin kıllı oluşu, akciğerleriyle soluması, canlı doğurması gibi özellikleri ve embriyonik gelişimi bakımından tipik bir memeli olmasına rağmen; ortam koşullarına uyması sonucunda morfolojik olarak balık şeklindedir. Homolog organlar arasındaki veya homologi tarzındaki benzerlikler organların embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliklere dayanmaktadır. Evrimsel gelişimleri birbirine benzer olan bu organlar adaptif radyasyon sonunda farklı amaçlara uygun olarak değişmektedirler. Homolog organlar işlevsel farklılıklar gösterse de, burada dikkate alınan embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliktir. Örneğin, memelilerde genel olarak 5 parmaklı olan üyeler; farklı türlerin yaşam koşulları ve beslenme şekilleri (veya topluluk içindeki rolleri = niş) ne göre el, toynak, yüzgeç, pençe, kanat gibi değişik amaçlara göre farklılaşmıştır. Bu organlar işlevsel farklarına rağmen embriyonik gelişmelerindeki benzerlikler nedeniyle homolog organlardır. Yukarıda anlatılan kuşlar ve böceklerin kanatları arasındaki analogi tarzı benzerliğe karşın, kuşların ve yarasaların kanatları arasında; hem embriyonik gelişimleri bakımından ve hem de işlevsel olarak görülen benzerlik nedeniyle, hem analogi hem de homologi tarzı benzerlik bulunmaktadır. Nitekim, her iki kanat yapısında yer alan kemikler arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır (Şekil 9). Şekil 9. Sırasıyla, Şnsan, kedi, balina ve yarasa kolları arasındaki anatomik benzerlikler Homolog organların karşılaştırılmasıyla hayvanlar arasındaki yakınlıklar daha doğru bir şekilde belirlenmektedir (Şekil 9). Hatta, dış görünüşleri bakımından farklı olan fakat filogenetik bakımdan biribirlerine yakın olan canlıların akrabalık dereceleri, homologi tarzındaki benzerliklerin değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılmaktadır. Örneğin, Equidae ailesinden at, Felidae ailesinden kaplan ve Pongidae ailesinden maymunun ayakları arasında anatomik ve işlevsel farklar vardır. At, aslan ve maymun sırasıyla; tırnakları, parmakları ve tabanları ile yere basan hayvanlardır. Aileler arasında yere basış şekli bakımından görülen farka rağmen, aynı aile içindeki fertlerin benzer şekilde yere bastıkları görülür. Buna göre, aynı aile içinde toplanan bireyler yakın akraba olarak kabul edilmelerine karşın, farklı ailelere mensup fertler daha uzak akraba olarak kabul edilmektedirler. A-Embriyolojiden sağlanan kanıtlar. Morfolojinin bir dalı olan embriyoloji, yumurtanın döllenmesiyle meydana gelen zigotun, hayvanlarda yumurta içinde veya ananın uterusunda; bitkilerde tohum içinde filizleninceye kadar geçirdiği gelişme evrelerini inceleyen bilim dalıdır. Bu bilim dalında yapılan gözlemler, yüksek organizasyonlu canlıların geçmiş jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların sürekli evrimleşmeleriyle meydana geldiklerini ortaya koymaktadır. Bu düşünceye neden olan gözlemler: a) Canlıların bir bölümü (örneğin bugüne kadar soylarını devam ettirebilmiş olan süngerler) embriyonik gelişimlerinde gastrula evresinde kalırlar. Ancak daha gelişmiş canlılarda embriyonik tabakalar ve organ oluşumları belirgin olarak görülmeye başlar. b) Belli bir gelişmişlik düzeyinin üzerindeki canlılar yumurta hücreleri meydana getirirler ve bu hücrede meydana gelen bölünmelerle bulastula ve gastrula evrelerinden geçerek; sırasıyla ektoderm, endoderm ve mezoderm olarak tanımlanan embriyonik tabakaları meydana getirdikten sonra organ taslaklarını oluşturarak gelişirler. c) Gelişmiş canlıların embriyonik gelişimlerinde, daha ilkel canlıların ergin evrelerinin bulunduğu gözlenmektedir. Örneğin, kurbağa metamorfozunda; su hayatına uyarak kuyruğuyla hareket eden ve solungaçlarıyla soluyan, balığa benzer bir tetar evresinin bulunuşu, filogenez içinde kurbağaların balıklardan meydana geldiği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Omurgalılarda boşaltım sisteminin evrimi incelendiğinde, ilkel balıklarda görülen pronefroz tipi böbreğin yerini; sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi daha ileri derecede evrimleşmiş olan grupların erginlerinde metanefroz tipi böbreğin aldığı görülür. Ancak, bu grupların ve amfibilerin larvalarında daima pronefroz tipi böbreğin bulunduğu görülür (Tablo 2). Bir başka örnek olarak, insanın, embriyonik gelişiminde nöral borunun oluşumu sırasında, kısa bir süre için başın gerisinde, balıkların solungaçlarına benzer yarıkların meydana geldiği; kalbin iki odacıklı olduğu; böbreklerin pronefroz tipinde olduğu ve kuyruğunun bulunduğu bir evreden geçtiği bilinmektedir. Ayrıca, Şekil 10 da görüldüğü gibi, insanın embriyonik gelişimindeki belli evreler ile başka canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında benzerlikler bulunmaktadır. Bir başka anlatımla, her canlı embriyonik gelişiminde, evrim çizgisinde yer alan canlıların morfolojik özelliklerini sergileyen evrelerden geçerler. Sistematikdeki yeri tartışma konusu olan canlılar arasında filogenetik yakınlıklar, bu şekildeki benzerliklerden yararlanılarak bulunmaktadır. Hatta, bazı yazarlara göre “bir canlının embriyonik gelişimi onun soyoluşunu göstermektedir”. B-Sitolojiden sağlanan kanıtlar Morfolojik ve fizyolojik bakımdan, tek ve çok hücreli canlıların hücrelerinde bulunan ortak özellikler, canlıların orijininin tek hücreli bir organizma olduğunu düşündürmektedir. Bütün hücrelerde, merkezde DNA yapısında bir kalıtım materyali ve onu saran sitoplazma ile bütün bu yapıyı çevresinden ayıran bir zarın bulunması; bütün hücrelerde çoğalmanın mitoz olarak isimlendirilen bir bölünmeyle gerçekleşmesi; eşeyli çoğalan türlerde eşey hücrelerinde kromozom sayılarının mayoz bölünmeyle yarıya indirilerek türlerin kromozom sayılarının sabit tutulması bütün bu canlıların hücrelerinde karşılaşılan ortak karakterlerdir. Şekil 10. Çeşitli düzeylerde evrimleşmiş olan canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında görülen benzerlikler. Soldan sağa sırasıyla: Balık, Salamander, Hindi, Tavuk, Domuz, Dana, Tavşan ve Şnsan Diğer taraftan, cins ve aile gibi küçük sistematik kategoriler içindeki türler arasında biribirlerine yakın olan kromozom sayılarının, takım gibi daha geniş kapsamlı kategorilerde giderek farklılaşması; canlıların ortak bir atadan meydana geldikten sonra giderek değiştiklerini göstermektedir. Örneğin, sineklerin Chironomus cinsi içindeki türlerin hemen hepsinde haploid kromozom sayısı 4; çekirgelerin Acridiidae ailesinde 16 türde n=10, 86 türde n=12 olmasına karşın; bilinen tüm kelebekleri kapsayan Lepidoptera takımında n=11-112 arasında değişmektedir. Benzer şekilde, kromozomların metafaz düzleminde sıralanışı bakımından da büyük sistematik kategoriler içindeki fertler arasında farklar bulunmaktadır. C-Histolojiden sağlanan kanıtlar Bütün canlıların özelleşmiş hücre grupları olan dokulardan ve farklı dokuların belli bir amaca yönelik olarak bir araya gelmesinden oluşan organ ve organların bir araya gelmesinden oluşan sistemlerden meydana gelmesi ve bu hiyerarşik yapının bütün canlılarda benzer olması canlıların ortak bir başlangıcının olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca, canlıların dokuları arasında görülen morfolojik ve işlevsel benzerlikler de bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir. Örneğin, omurgalı hayvanların deri, kol ve mide kasları ile sinir dokuları morfolojik olarak benzer yapıdadırlar. Bu durum, canlıların ortak bir atadan meydana gelerek evrimleşmeleri sırasında, doku düzeyinde benzer şekilde farklılaştıklarını göstermektedir. 4-Fizyolojiden sağlanan kanıtlar Canlıların bir hücreden meydana geldikten sonra sürekli bir rekabet ortamında ve çevrenin koşullarına uygun olarak, gelişerek ve farklılaşarak çeşitlendiklerini gösteren kanıtlara fizyoloji bilim dalında da rastlanmaktadır. Örneğin, bütün canlılarda görülen fizyolojik gereksinimler aynıdır. Fakat bunların karşılanma şekli gelişmişlik düzeyine bağlı farklılıklar gösterir. Örneğin, bütün canlılar enerji elde etmek için beslenmek ve solunum yapmak, ortaya çıkan artıkları da organizmadan uzaklaştırmak zorundadırlar. Bu işlemleri amip gibi tek hücreli bir canlıda ozmoz, difüzyon ve aktif transport gibi işlemlerle hücre düzeyinde gerçekleştirmek mümkün olmakla birlikte; çok hücreli organizmalarda periferdeki hücreler dışında, organizmanın geri kalan hücreleri için gazların ve maddelerin taşınmasını sağlamak üzere bir taşıma sistemi gerekmektedir. Böylece solunum, sindirim ve boşaltım sistemleri ile dış ortam arasındaki iletişim dolaşım sistemiyle sağlanmaktadır. Ayrıca bu sistemler arasındaki koordinasyonun sağlanması ve ortamdaki değişikliklerin organizma tarafından algılanması ve yanıtlanması için sinir sistemi ve ona bağlı olarak duyu organları gelişmiştir. Evrim sürecinde, canlılardaki sistem ve organların da ortamın gereksinimlerine uygun olarak değiştikleri görülmektedir. Ancak, burada rekabet daima varlığını sürdürmekte; hatta, ortamın gereksinimlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Dolaşım sisteminin amacı, genel olarak; gazların, besinsel elementlerin, metabolizma artıklarının ve hormonların taşınmasını sağlamaktır. Bu gereksinimi karşılamak üzere kan sıvısı, böceklerde sırtta bulunan ve emme-basma tulumba gibi çalışan bir kalp yardımıyla vücut içinde serbest olarak dolaştırılırken; solucanda kalb ödevi gören lateral damarlar yardımıyla damarlar içinde kapalı olarak dolaşmaktadır. Omurgalılarda, gereksinimlere bağlı olarak önemli ölçüde değişikliğe uğrayan kalbin; balıklarda 2 odacıklı, amfibilerde 3 odacıklı, reptillerde ventrikülü tamamlanmamış bir bölmeyle ikiye ayrılmış olarak 3 odacıklı, kuşlar ve memelilerde 4 odacıklı olmak üzere evrim sürecinde giderek pompalama kapasitesini artırdığı görülmektedir (Şekil 11). Şekil 11. Sırasıyla balıkta 2 gözlü, kurbağada 3 gözlü ve memelide 4 gözlü kalp Boşaltım sisteminin amacı başlıca üre ve ürik asit şeklindeki metabolizma artıklarını vücut sıvılarından ayırmaktır. Bu amaca ulaşmak için, yöntem temelde aynı kalmak üzere gelişmişlik düzeyine bağlı olarak boşaltım organının süzme kapasitesinin arttığı görülmektedir. Solucanda her segmentte bir çift olarak bulunan nefridium şeklindeki boşaltım organı, böceklerde arka barsağa açılan Malpighi tüpü ve omurgalılarda sırasıyla pronefroz, mezonefroz, metanefroz olarak adlandırılan böbrek tipleri şeklinde bir evrimleşme göstermektedir. Bu anlatılanların dışında, tüm canlıların sadece kimyasal haldeki enerjiyi kullanabilmeleri ve depolayabilmeleri onların ortak bir atadan meydana geldiklerini gösteren bir başka kanıttır. Bu kuralın dışına çıkarak, gün ışığıyla hareket eden veya radyoaktif maddeler kullanarak büyüyen bir canlı bilinmemektedir. 5-Endokrinolojiden sağlanan kanıtlar Endokrinoloji, iç salgı bezlerinin yapısını, salgılarını, bu salgıların etkiledikleri olayları ve etki şekillerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu konuda memelilerde yapılan çalışmaların sayısı, ilkel gruplarda yapılan çalışmalara göre fazla olmasına rağmen; elde edilen bulgular canlıların ortak bir soydan gelerek derece derece farklılaştıklarını göstermektedir. Örneğin, çenesiz omurgalılar (cyclostomata) dan memelilere kadar uzanan evrim sürecinde yer alan canlılarda, tiroid bezinin biyokimyasal organizasyonun aynı olduğu bildirilmektedir. Siklostom larvalarında yapılan çalışmalar, endostillerinde tiroksin ve tironin hormonlarının bulunduğu; metamorfozunu tamamlayan bireylerde endostilden tiroid foliküllerinin oluştuğu ve aynı kimyasalların tiroid bezinde bulunduğu saptanmıştır. Daha alt gruplarda yapılan çalışmalar, protokordatlardan Ascidia'ların endostillerinde ve süngerlerde skleroproteinlere bağlı olarak iyot bulunduğunu göstermiştir. 6-Biyokimyadan sağlanan kanıtlar Bilinen bütün canlılar C, H, O, N başta olmak üzere canlılık için önemli olan bazı metal ve ametallerin de içinde bulunduğu organogen elementleri kullanırlar. Büyüme, hareket, çoğalma gibi işlevleri gerçekleştirebilmek için; bu elementlerden, cansız dünyada bulunmayan şeker, yağ ve proteinleri, nükleik asitleri meydana getirirler. Önemsiz farklarla kullandıkları ve meydana getirdikleri maddelerin aynı olması, canlıların ortak bir başlangıca sahip oldukları düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Canlılar arasındaki akrabalık derecelerinin ortaya çıkarılmasında da biyokimyasal yöntemlerden yararlanılmaktadır. Bilindiği gibi, metabolik işlemler sonunda canlılarda meydana gelen NH3 ve CO2 in organizmadan uzaklaştırılması gerekir. Paleontolojik bulgular, omurgalı hayvanların; balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve sürüngenlerin bir kolundan kuşların, diğerinden memelilerin evrimleştiklerini göstermektedir. Bu konuda yapılan biyokimyasal çalışmalar, balıklar, kurbağalar ve sürüngenlerin kaplumbağaları kapsayan Anapsida grubu ile memelilerde amonyağın ornitinle reaksiyona sokularak, CO2 in de kullanıldığı işlemler sonunda üreye dönüştürülerek organizmadan uzaklaştırıldığını; Buna karşın, sürüngenlerin kertenkeleler ve yılanları kapsayan Diapsida grubunda amonyağın ornitin yerine ksantinle reaksiyona sokularak organizmadan ürik asit şeklinde uzaklaştırıldığını göstermektedir. Bu durumda, biyokimyasal yöntemler de, paleontolojik bulgulara uygun olarak omurgalıların evriminde reptillerin bir kolundan memelilerin, diğer kolundan kuşların evrimleştiği göstermektedir. 7-Moleküler biyolojiden sağlanan kanıtlar Biyolojinin genç bilim dallarından olan moleküler biyoloji, içinde bulunduğumuz teknoloji çağının olanaklarıyla moleküler düzeydeki biyolojik problemlere çözüm aramaktadır. Gerek bu çalışmalar sırasında elde edilen bulguların bir bölümü ve gerekse doğrudan canlılığın nasıl meydana geldiğini araştıran çalışmalardan elde edilen bulgular, evrimin yer üzerinde moleküler düzeyde başlamış olabileceğini göstermektedir. Bu düşünceye göre, metan, amonyak ve karbon di oksit bakımından zengin olan yer atmosferinde elektrik boşalmaları yardımıyla meydana gelen tepkimeler sonunda; aminli asitler, şekerler ve yağ asitleri meydana gelmiştir. Bu tepkimeler sırasında meydana gelen çok sayıdaki moleküller uç uca gelerek zincirler oluşturmuşlardır. Olasılıkla deniz suyundaki bu moleküller yağ asitleri sayesinde kümeler meydana getirerek büyümüşler ve zamanla bakterilere benzer bir bölünme yeteneğine sahip olmuşlardır. Bundan sonraki bölümde üzerinde durulacak olan Miller'in deneyi, yerin soğuma sürecinde sahip olduğu düşünülen çevre koşulları altında inorganik maddelerden organik yapıların meydana geldiğini gösteren önemli bir çalışmadır.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari

İki Yaşamlılar - Amphibia

Hem suda hem de karada yasadiklarindan iki yasamlilar anl..... Amphibia adi verilmistir. Gerek anatomi ve gerekse fizyolojik açidan baliklarla sürüngenler arasinda bir özellik gösteren Amphibia sinifi, omurgalilarin su disinda yasayan ilk grubunu olusturmaktadir. Devonien'in sonlarina dogru meydana gelen kuraklik nedeniyle, akcigerli baliklarin bazi populasyonlari yasadiklari ortamlardan çikarak karadan diger sulara geçmislerdir. Daha sonra da tüm sularin kurumasiyla zamanlarinin büyük bir bölümünü karalarda geçirmeye baslamislardir. Böylece Amphibia'yi olusturan ilk karasal hayvan grubu ortaya çikmistir. Amphibia'nin baliklarin en evrim geçirmis olan Telostei yerine in ilkel grubu olan Dipnoi'den meydana gelmesi ilginç bir evrimsel olaydir. Omurgalilar su yasamindan kara yas..... geçerken, birçok degisiklikler meydana gelmistir. Bunlardan en önemlileri sunlardir: A. DERI: Karasal hayvanlar sahip olduklari sert derileriyle su kaybini önlerler. Sucul hayvanlarda bulunan yumusak epidermis yerine bunlarda dis yüzeyi ölü hücrelerden meydana gelmis bir keratin kilif tarafindan kusatilmis sert epidermis tabakasi olusmustur. B. AMNIOTIK YUMURTA: Karasal hayvanlar, karada yumurtlamak zorundadirlar. Böyle bir yumurtanin kuruma ve mekanik etkenlerden korunabilmesi için sert ve delikli bir kabuga, fazla miktarda yedek besin maddesine ve amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlara gereksinme vardir. Ayrica iç döllenme ve döllenme sirasinda bir çiftlesme davranisi zorunludur. Bu tip yumurta ilk kez, karasal yasama çok iyi bir uyum göstermis olan Reptilia (sürüngenler)'da görülmüstür. Amphibia üyelerinin büyük bir çogunlugu yumurtalarini suya biraktiklarindan bu tip degisikliklere gereksinme duyulmamistir. C. SOLUNUM: Karasal hayvanlarda, solungaçlar yerine akcigerler meydana gelmistir. Böyle bir yapi Dipteiformes (Dipnoi) takimi üyelerinde de bulundugundan akciger ile solunuma uyum oldukça kolay olmustur. Yalniz, farkli olarak karasal hayvanlarda akcigerin korunabilmesi ve su kaybinin önlenebilmesi için vücudun daha iç kisimlarinda yer almasi gerekli olmustur. Akcigerin konumunda meydana gelen degisiklik farinks, trakea ve brons gibi özel solunum yollarinin olusumuna neden olmustur. D. DOLASIM: Akcigerlerin olmasiyla, dolasim sisteminde de bazi degisiklikler meydana gelmistir. Baliklarda solungaç dolasimi (Aort yaylari=solungaç damarlari) dogrudan dogruya ventral aortadan gelen kan ile saglanmaktadir. Karasla hayvanlarda aort yaylari, vücut dolasimini saglayan sistemik ve akciger dolasimini saglayan pulmonar olmak üzere iki sistemden meydana gelmistir. Buna bagli olarak kalpte ve akcigerlerden gelen kanin ayri ayri toplandigi iki kulakçik olusmustur. E. HAREKET: Sucul hayvanlarda bulunan lob seklindeki yüzgeçlerin yerine, karasal hayvanlarda yürüme, kosma, tirmanma ve uçmaya uyum göstermis eklemli üyeler olusmustur. F. DUYU ORGANLARI: Sucul hayvanlarda en fazla gelismis duyu organi koklamadir. Karasal hayvanlarda ise görme duyusu gelismis ve buna bagli olarak kurumayi önlemek korunmayi saglamak amaciyla bir göz kapagi olusmustur. Ayrica baliklarda yakini görmeye ayarlanmis olan göz mercegi de akomodasyon yapabilecek bir özellik kazanmistir. Sucul hayvanlarin yan çizgi sistemleriyle algiladiklari su titresimleri gibi normal sesleri de duyup duymadiklari bilinmemektedir. Yalniz ses iletimi havada sudan daha kötü oldugundan, karasal hayvanlarda çok iyi bir isitme organinin olusmasi zorunlu hale gelmistir. G. BOSALTIM SISTEMI: Tatlisu hayvanlari protein metabolizmasinin son ürünü olan amonyagi, amonyum seklinde disari atarlar. Amonyum zehirli bir maddedir. Bu nedenle su ile yeter derecede seyreltilerek disari bosaltilir. Karasal hayvanlar suyu bu sekilde cömertce harcayamadiklarindan amonyum kus, ve sürüngenlerde ürik asite, memelilerde ise karaciger enzimlerinden olan Arginaze tarafindan üreye dönüstürülerek disari atilir. Bu degisikliklerin tümünü ilk karasal hayvanlar olan Amphibia'da görmek mümkün degildir. Yalniz Amphibia'da da bu geçis sirasinda; deri hava basincina dayanabilecek bir yapi kazanmis, solungaçlar yerine akcigerler olusmus, dolasim sistemi akciger ve deri solunumunu saglayacak duruma gelmis, çift yüzgeçler yerine üyeler olusmus, hava ve su içerisinde görev yapabilecek duyu organlari gelismistir. KARAKTERISTIK ÖZELLIKLERI: Derileri çok sayida salgi bezi içerir ve her zaman nemli ve yumusak bir sekildedir. Günümüzde yasayan üyelerinde dis pullar ve yüzgeç isinlari yoktur. Bazilarinda zehir bezleri bulunmaktadir. pigment hücreleri (kromotoforlar) renk degisiminde ve ortamin rengine uymada önemli görevler yapar. Yüzme ve yürümeye yarayan iki çift üyeleri (Tetrapod), 4-5 veya daha az sayida parmaklari vardir. Bazilarinda üyeler körelmistir. Parmaklari arasinda genellikle bir zar bulunmaktadir. Agizlari oldukça genis, yalniz üst çenede veya her iki çenede küçük disler mevcuttur. Iki tane olan burun delikleri agiz boslugu ile baglantilidir. Göz kapaklari hareketlidir. Bazi üyelerinde orta kulak zari disarida yer almistir.hareketli olan dillerini aniden disari firlatarak avlarini yakalarlar. Iskeletin büyük bir bölümü kemik yapidadir. Omur sayisi çok degisiklik gösterir. Kaburgalarin mevcut oldugu durumlarda, bu yapilar sternuma baglanmaz. Kalpleri iki kulakçik ve bir karincik olmak üzere üç gözlüdür. Vücut ve akciger olmak üzere iki ayri dolasima sahiptirler. Derileri kilcal damarlar açisindan oldukça zengindir. Alyuvarlari oval sekilde ve çekirdeklidir. Solunum akciger, solungaç, deri ve agiz boslugu astariyla yapilir. Bazilarinda bir tek tip solunum görülmesine karsin digerlerinde bu dört tip solunumu da ayni anda görmek olasidir. Genellikle larva evresinde bulunan dis solungaçlar, bazilarinda yasam boyu varligini sürdürmektedir. Özellikle kurbagalarda ses çikarma telleri çok iyi bir sekilde gelismistir. Vücut sicakligi çevreye bagli olarak degisiklik gösterir (Poikilothermus). Bu tip hayvanlara ektoderm hayvanlarda denir. Çünkü bu hayvanlar gerek duydugu sicakligi bulunduklari ortamdan saglarlar. Beyinden 1O çift sinir çikar. Bunlara Cranial sinirler de denir. Ayri eseylidirler. Döllenme iç veya dis döllenme seklinde olur. Çogunlukla ovipardirlar. Yumurtalari jelatin bir zar içerisinde olup yedek besin maddesi tarafindan fakirdir. Segmentasyon holoblastik tiptedir, fakat blastomerlerin büyüklügü birbirlerine esit degildir. Embriyonik zarlar yoktur. Genellikle suda geçen bir larva evresi ve metamorfozdan sonrasi ergin hale gelirler. ÖRNEK TÜRLER Ascaphus truei (kuyruklu kurbaga), Bombina bombina (Kirmizi kurbaga), Pelobates syriacus (Toprak kurbagasi), Bufo bufo (Sigilli kurbaga), Bufo viridis (Gece kurbagasi) Hyla arborea (Agaç kurbagasi), Rana ridibunda (Ova kurbagasi) Andrias japonicus (Dev semender), Salamandra salamandra (Ates semenderi),  

http://www.biyologlar.com/iki-yasamlilar-amphibia

Ekolojik Ayak İzi

Her canlının var olabilmesi için atmosfer, su, toprak ve besin gibi çeşitli unsurların ağ tabanlı münasebette bulunduğu bir mekâna ihtiyaç vardır. Biyolojik bilimlerde, canlının yaşadığı ev veya sistem mânâsına gelen ekosistem bu mekânı tarif eder. Her mekâna, tabiatı gereği barındırabileceği canlı sayısı için sınırlar konmuştur. Canlıların kullandığı bu mekânlardaki tabiî kaynaklar, sisteme konan geri dönüşüm mekanizmalarıyla yenilenir. Yani dünyamızdaki ekosistemler sürdürülebilir bir mâhiyete sahip yaratılmıştır. Nasıl mekânların barındırabileceği canlı sayısı sınırlı ise, kaynakların ve bunların geri dönüşüm mekanizmalarının kapasitesi de sınırlıdır. Günümüzde insan, enerji ve malzemenin taşınması küre ölçeğinde gerçekleşebildiğinden, menfî tesirler de küresel ekosistem ölçeğinde ortaya çıkabilmektedir. Fıtrî geri dönüşüm ve yenilenebilirlik hızlarından daha fazla miktarda atık maddenin ortaya çıkması küresel ekosistemin sağlığını bozmaktadır. Bunu gösteren fenomenlerden biri, son yıllarda duymaya alıştığımız küresel ısınmadır. Ekosistemlerin geri dönüşüm ve yenilenebilirlik kapasitelerini ölçmede veya dünyanın bize yetmeme durumunu hesaplamada kullanılan terim ise ‘ekolojik ayak izi’dir (ecological footprint). Ekolojik ayak izi aynı zamanda, insanın yeryüzü kaynaklarını tüketme hızı ile, ilgili ekosistemin sağlıklı veya sağlıksız olma derecesi arasındaki münasebeti söz konusu eder. Bu tâbir aynı anda insanın çevre problemlerindeki payının ne olduğunu ve çözüm için “Ne yapabilirim?” sorularını gündemimize taşıyan bir kavramdır. Biraz daha yakından bakıldığında görülür ki, ekosisteme zarar verilse bile, sisteme yaratılışında konulmuş olan hârika telâfi mekanizmalarının işlettirilmesiyle, tabiî kaynaklar sürdürülebilir hâlde tutulmaktadır. Fakat bu sürdürülebilirliğin nereye kadar korunabileceği de sorgulanmaya açıktır. Ekolojik ayak izi, tükettiğimiz tabiî kaynakların yeniden üretimi, bu arada açığa çıkan atıkların geri kazanımı için ne kadar kara ve su sahasına ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyan mühim bir ölçüdür. Bu bir bakıma, insanın dünyada yaşayabilmek için kullanmak mecburiyetinde olduğu enerji kaynaklarının tüketilmesinin ekosistemin sürdürülebilirliği üzerinde oluşturduğu yükü tarif eder. 1970’li yılların başından beri dünya artık bu yükü kaldırmakta zorlanmaktadır. Ekolojik ayak izinin hesaplanmasında temel alınan kıstas, bir insanın günlük hayatta tabiî kaynakları kullanma nispetidir. Bu oran, bir insanın beslenme, barınma, ulaşım harcamaları, çevreye bıraktığı atıklar ve bunları geri dönüştürme yüzdesi ile, yaptığı tüketimlerin ne ölçüde israf sınırını aştığı hesaplanarak bulunur. Bu şekilde, insan başına düşen serbest kalmış karbon miktarı, bırakılan atık, tüketilen su, gıda üretimi için kullanılan arazi miktarı gibi, tabiî kaynakların ne kadar kullanıldığını gösteren rakamlara ulaşılır. Misâl verilecek olunursa, ortalama bir kişinin aşağıdaki ölçülerle hayatını devam ettirdiğini varsayalım: - Haftada bir-iki defa hayvanî gıdalarla beslenme (et, süt vb.), - Tüketilen besinlerin üçte birini paketlenmiş, ithal veya işleme tâbi tutulmuş şekilde satın alma, - Komşularla hemen hemen aynı taşınmaz eşyaya ve çöp nispetine sahip olma, - 90-120 m2’lik bir apartman dairesini beş kişi paylaşma ve evde elektrik kullanma, - Haftada 50-150 km arasında otobüs kullanma, motosiklet ve bisiklet kullanmama, - Haftada 10-50 km arasında ferdî olarak binek bir araba (100 km’de 9-15 litre benzin tüketen) ile yolculuk yapma (arabada % 75 nispetinde iki ve daha fazla kişi ile yolculuk yapıldığı hesaplanmıştır), - Bir yıl boyunca uçakla seyahat etmeme. Bu kişinin ekolojik ayak izi bu durumda, yaklaşık 1,6 dünya gerektirmekte, yani bu dünya bu kişiye yetmemekte ve ortalama bu tüketicinin ekolojik ayak izi büyüklüğü 2,8 ha (hektar) olarak hesaplanmaktadır. Fertten sisteme ekolojik ayak izi Bir başka açıdan ekolojik ayak izi, bir insanın tükettiği tabiî kaynakların yeniden üretilmesi için ihtiyaç duyulan kara ve deniz sahasının ölçülmesidir. Meselâ, günde bir ekmek (300 gr.) tüketen kişinin, yılda yiyeceği 120 kilo ekmek için ne kadar alana tahıl ekimi yapılmalıdır, elbiselerindeki pamuk için ne kadar alana pamuk ekilmelidir, içtiği su ne kadar alandan temin edilmektedir, salatadaki domatesler için ne kadar yer ayrılmalıdır, ciğerlerine her hava çekişinde aldığı oksijen için ne kadar bitki örtüsü ve orman gereklidir, çöplerinin yok edilmesi için ne kadar bir alan kullanılmaktadır? Kısacası, bütün bu hayatî ihtiyaçların temin edildiği dünyaya bir kişinin ortalama toplam maliyeti ne kadardır? İşte bu sorunun cevabı ekolojik ayak izimizde saklıdır. Ve dünya nüfusunun hepsi aynı derecede dünyayı kullansa, insanlığın kaç dünyaya ihtiyacı olacaktır? Bugün geldiğimiz noktada, hayat tarzımıza ve dünyanın kapasitesine bu bakış açısıyla bakmak gerektiği açıkça ortaya çıkmıştır. Dünyadaki biyolojik üretim sahası yaklaşık 11,2 milyar hektardır. Bugün dünyanın yaklaşık 6,7 milyarlık nüfusu göz önüne alındığında, bir insan için dünyada kişi başına 1,8 hektar biyolojik üretim sahası düşmektedir. 2002 yılı ölçümlerine göre, insanlığın toplam ekolojik ayak izi ise 13,7 milyar hektardır ve bu da kişi başına 2,2 hektara karşılık gelmektedir. Bu durum, 2002’de kişi başına ekolojik ayak izinin biyokapasiteyi (ekosistemin denge hâlinin sürdürülebilmesi için taşıyabileceği maksimum insan sayısı) 0,4 hektar aştığını göstermektedir. Tablo 1’de görüleceği gibi, 1961’de dünya nüfusu, geri dönüşümü sağlanabilen tabiî kaynaklarla yaklaşık yarım dünya üzerinde hayatını devam ettirebiliyordu. 1970’lerin sonunda tabiî kaynaklar insanlığın ihtiyacını biraz zor da olsa giderebilirken, 2000’lere gelindiğinde, insanlık Batı tarzı tüketim (daha doğrusu israf) alışkanlığıyla, ihtiyaçlarını ancak 1,23 dünyayı kullanarak karşılayabilecek durumdadır. Bir başka deyişle, bugün global ekosistemin sürdürülebilirliği ve kendini onarabilmesi için ihtiyaç duyulan enerjinin % 23 fazlasını tüketmekteyiz. Artış hızının bu şekilde devam etmesi durumunda, 2050’de şu an üzerinde bulunduğumuz dünya gibi iki gezegen ancak insanlığın ihtiyacını karşılayabilecektir. Yaban Hayatını Koruma Vakfı’nın iki yılda bir yayımlamış olduğu Yaşayan Gezegen İndeksi raporlarına göre de ekolojik ayak izimiz, dünyanın biyolojik kapasitesiyle ters orantılıdır. 1970-2000 yılları arasında ekolojik ayak izimizin büyüklüğünün artması, türlerin azalma nispetleriyle de paralellik göstermektedir (Tablo 2). Ekolojik ayak izlerinin büyüklüğü, gelir seviyesine bağlı olarak şehir, bölge, ülke ve kıtalarda farklılık göstermektedir. Birleşik Arap Emirlikleri, ABD, Kuveyt, Kanada, Norveç Avustralya ve Finlandiya gibi ülke vatandaşlarının dünyayı kullanma yüzdeleri, ortalamanın dört kat üzerinde; Fas, Sudan, Peru, Mozambik gibi ülkelerin vatandaşlarınınki ise dört kat altındadır. Şu anda kapasitenin üstünde seyreden dünya ortalaması 2,2 ha iken, Türkiye bunun yaklaşık % 5 altında bulunmaktadır (2,1 ha). Buna karşılık, dünya kapasitesinin izin verdiği kişi başına düşen hektarı da (1,8 ha) yaklaşık % 16 nispetinde aşmış durumdadır. Tablo 3’te bazı ülkelerin bıraktıkları ayak izleriyle bütün dünya nüfusunun o ülke vatandaşları ile aynı hayat tarzını sürdürmesi durumunda ne kadar dünyaya gerek duyulacağı görülmektedir. Tablodaki ilginç olan husus, ekonomik ve teknolojik olarak çok ilerde olan veya böyle olmasa bile aşırı tüketim girdabına kapılmış ülkelerin (Birleşik Arap Emirlikleri gibi) çevreye de o denli zarar verdiğidir. Ekolojik ayak izi, dünya kaynaklarının israf edilmemesi gerektiğini açıkça gösteriyor. Sadece bitki ve hayvanların değil, insan nüfusunun da büyük bir kısmı yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Birçok Afrika ülkesinde milyonlarca insan susuzluk çekmekte ve açlık sınırının altında yaşamaktadır. Dolayısıyla, yüksek hayat standardına ve sonu gelmez lükslere alışmış olan gelişmiş ülkelerin kendileriyle yüzleşmeleri kaçınılmaz hâle gelmiştir. Bu durumda bilhassa bu ülkelerin ve bizlerin de yapabileceği şeyler olduğu unutulmamalıdır: - Zarurî hâller dışında toplu taşıma sistemini, bunun dışında verimli yakıt kullanan vasıtaları tercih etmek, - Temiz su kaynaklarını korumak ve israf etmemek, - Et ve et ürünlerini ihtiyacımız kadar tüketmek, - Tasarruflu ampul kullanımını artırmak, - Yaşadığımız bölgede üretilen besinleri ve organik gıdaları tercih etmek, - Çöpleri çeşitlerine göre ayırarak, geri dönüşüm sistemleriyle yeniden kazanmak, - Ağaçlandırma çalışmalarını artırmak. Ekolojik ayak izinizi ölçmek için; ekolojikayakizim.org/home/calculator_complete

http://www.biyologlar.com/ekolojik-ayak-izi

İki ayak üzerinde yürümenin gelişmesi

İki ayak üzerinde yürümenin Australopithecus ile başladığı bilinmektedir. Ancak, hangi nedenle ortaya çıktığı konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Bu konuda, iki ayak üzerinde yürümenin sağladığı avantajları gözden geçirmek yararlı olacaktır. 1) Vücut ısısının düşürülmesi amacıyla, yere paralel olan ve hem güneşten gelen; hem de yerden yansıyan ışınlara maruz kalan gövde dik duruma gelerek, bir tarafdan daha fazla rüzgar alması temin edilirken; diğer taraftan daha az radyasyona maruz kalması sağlanmış olmaktadır. 2) iki ayak üzerinde yürüme, dört ayak üzerinde yürümeye göre daha az enerji gerektirmektedir. 3) Güvenlik ve beslenme gereksinimlerini daha iyi karşılayabilmek için gövdenin arka ayaklar üzerinde yükselmesiyle, düşmanını ve avını daha rahat görerek; düşmanlarına karşı daha heybetli görünme avantajı elde etmiş olmaktadır. 4) Bu avantajlar yanında, iki ayak üzerinde yürümenin bir gereksinime bağlı olarak geliştiğini ileri sürenler de bulunmaktadır. Bu görüşü savunanlara göre iki ayak üzerinde yürüme, Australopithecus 'un ellerini kullanma gereksinimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Yavrunun taşınması ve bakımı; yemeğin hazırlanması ve yuvada yapılması gereken diğer işler için ellerin serbest kalması gerekmiş ve iki ayak üzerinde yürüme evrimleşmiştir. Ancak, bu yöndeki evrim henüz tamamlanmamıştır. Orta yaşın üzerindeki, özellikle şişman insanlarda görülen bel ve sırt ağrıları, disk kaymaları ve diz ağrıları bu yöndeki evrimin tamamlanmadığının işaretleridir. Şnsanda sakral bölgede gerçekleştirilen operasyonlardan sonra yara yerinin geç kapanması da kuyruğun kaybedilmesi yolundaki evrimin henüz tamamlanmadığının göstergesidir. Şnsanı meydana getiren evrim çizgisinde yer alan farklı primat türleri dikkate alındığında, yavruların doğumdan sonra erginleşmeleri için gereken süre insanda olduğu gibi uzundur. Örneğin, Hylobates yavruları 5 - 6 yaşında; Gorilin dişisi 4,5, erkeği 6 yaşında ve Şempanzenin dişisi 8, erkeği 12 yaşında cinsel olgunluğa erişmektedirler. Diş değiştirme ise Pongidlerle insanda aynı yaştadır. Yavrunun bakılmasını gerektiren bu süre içinde, ayrıca beslenmesi ve düşmanlarına karşı korunması gerekmektedir. Dişi bir koluyla yavrusunu taşırken diğer koluyla yemeğini hazırlamak; erkek ise ailenin besinini temin etmek üzere yuvadan uzakta avlanmaktadır. Böylece, aynı yuvayı paylaşan erkek ve dişi arasında besin ve yaşam alanı (teritori) için rekabet yerine, bir iş bölümünün ortaya çıktığı görülmektedir. Bu durum, uzun sürede erkek ve dişi arasında "çift birlikteliği" nın oluşumuna ve yavrularla birlikte anne ve babadan oluşan "aile" birliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yavrular bu birlik içinde daha iyi beslenir ve korunurlar. Ebeveynlerin bu yöndeki yeteneklerinin nesiller boyunca giderek geliştiği, aile birliğinin giderek kurumsallaştığı düşünülmektedir. Çünkü, primatlar kendilerine bu yetenekleri kazandıran gen kompozisyonlarını,ancak üreme çağına ulaştırabildikleri yavrularıyla sonraki nesillere aktarmak şansına sahiptirler. Primat türlerinde yavru bakımı ötesinde, yavruya karşı duyulan ilginin de ileri derecelerine rastlanır. Örneğin, dişi Gorilin yavrusunu göğsünde taşımasına karşın; Şempanzenin sırtında taşıdığı; Gibbon dişilerinin ise yavrularına çok düşkün oldukları, su kenarında yavrularının yüzünü yıkadıkları, yavrularından birinin ölümü durumunda iştahtan kesildikleri ve çoğunlukla kederlerinden öldükleri bildirilmektedir. Çift birlikteliğinin, üreme çağından çıkmış dişilerde de devam ettiği; bu duruma, dişinin üreme çağında yavru sahibi olmak için eşiyle yapmış olduğu birleşmelere bağlı olarak aile birliğinin kuvvetlenmesinin neden olduğu ileri sürülmektedir. Vücudun kıllanma şekli ve sekonder cinsiyet organlarının evrimsel gelişimi çift birlikteliğini güçlendiren diğer faktörlerdir. Dişinin üreme çağından çıkmış ve çekiciliğini kaybetmiş olması, diğer erkeklerin ilgisini eskisi kadar çekememesine ve erkekler arasında bu dişi için yapılan kavgaların azalmasına neden olmaktadır. Birden fazla dişisi olan Goril ve Şempanzelerin köpek dişleri fazla gelişmiştir. Erkekler dişilere sahip olmak için aralarında kavga ederler. Hominidlerin köpek dişleri kuyruksuz maymunlarınkine göre küçük olmakla birlikte, hominidlerde dimorfizm (bir tür içinde iki farklı forma rastlanması) görülmektedir. Kuyruksuz maymunlarda iri köpek dişlerinin varlığına çok eşliliğin getirdiği mücadelenin neden olduğu; buna karşın bu şekilde bir mücadelenin görülmediği insan soyunda, özellikle meyve suyu tüketiminin fazla olduğu topluluklarda ise köpek dişlerinin küçülmekte olduğu ileri sürülmektedir. Pirimatların evrimi sürecinde; Monogami (tek eşlilik), köpek dişlerinde ufalma, besin paylaşımı ve iki ayak üzerinde yürümenin birlikte geliştikleri düşünülmektedir. Australopithecus dan sonra insanın evrim sürecinde daha evrimleşmiş olarak ortaya çıkan tür Homo habilis olarak isimlendirilmektedir. Australopithecus „a ait buluntular arasında herhangi bir alete rastlanmazken, Homo habilis buluntuları ile birlikte taş yontulara rastlanmış olması, bu türün “becerili insan” anlamına gelen bu isimle adlandırılmasına neden olmuştur. H. habilis „in belli başlı anatomik özellikleri, boyunun 120 – 130 cm.; ağırlığının yaklaşık 40 Kg. ve beyin hacminin 700 cm3 den aşağı olmamasıdır. Australopithecus „un herbivor olmasına karşın buluntular H. habilis „in omnivor olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Afrikada “Turkana” Gölü civarında, H. habilis kalıntıları ile birlikte toprak yanıklarının bulunması; H. habilis „in 1 500 000 yıl önce ateşi kullanan ilk insan olduğunu göstermektedir. Etiyopyanın Omo vadisinde yaşanan insanın evrim sürecinde, 1 600 000 – 2 000 000 yıl öncesine ait tabakalar arasında rastlanılan H. habilis 'den sonra; (1 500 000 yıl öncesinden başlayarak) H. erectus olarak adlandırılan türün kalıntılarına rastlanmaktadır. Buluntular, boy uzunluğu yaklaşık 180 cm., ağırlığı 70 Kg., beyin hacmi 775 – 1500 cm3 rasında değişmekle birlikte ortalama 1100 cm3 olan ve Australopithecus u anımsatan iri çene kemikleri, iyi gelişmiş kaş kemeri, kısa ve eğimli alın bölgesi, kaybolmuş veya küçülmüş çene çıkıntısına sahip olan bu türün yeryüzünün farklı bölgelerine dağıldığını göstermektedir. H. erectus‟un geliştirmeyi başardığı düşünülen konuşma diliyle, kültürünü nesiller boyu taşıdığı ve biriktirdiği ileri sürülmektedir. Sözel olarak kültürün taşınabilmiş olmasının H. erectus‟un dünyanın farklı bölgelerinde değişik çevre koşullarına uymasında yardımcı olduğu; ateşin kontrollu kullanımı, avcılık ve barınma yöntemlerinin nesilden nesile bu yöntemle aktarıldığı düşünülmektedir. Dünya üzerinde H. erectus kalıntılarına Çin, Endonezyanın Java Adası, Afrikanın “Turkana” Gölü kıyısında, Avrupada “Nice” ve “Heidelberg” şehirleri yakınlarında rastlanmıştır. H. erectus‟un bu ölçüde geniş bir alana yayılmasına, günümüzden 1 500 000 – 1 200 000 yıl öncesinde gerçekleşen dünyanın soğuması sonucunda denizlerin bir kaç on metre düzeyinde alçalmasının neden olduğu düşünülmektedir. Yer üzerinde, günümüzden 225 000 yıl öncesinden başlayarak 35 000 yıl öncesine kadar devam eden bir kültürün yaratıcısı olarak ve kendisinden önceki H. erectus ile sonraki H. sapiens türlerinin bazı karakterlerini üzerinde taşıyan Homo cinsinin alt türü, H. sapiens neanderthalensis olarak bilinir. H. erectus „da görülen kaş kemeri ve art kafa çıkıntısına sahip, beyin hacmi 1300 – 1750 cm3 e kadar ulaşmış ve kafatası daha büyük olan bu alt türün ölülerini gömdükleri, mezarlarına bügün de şifalı olarak bilinen otları bıraktıkları bilinmektedir. Ayrıca, Neandertallerin birlikte çalıştıklarını ve aralarında gerçekleştirdikleri sosyal dayanışma örneklerini sergileyen kanıtlar bulunmuştur. Gerek morfolojik özellikleri ve gerekse sahip olduğunu bildiğimiz tinsel (manevi) ve kültürel değerlerini dikkate alarak; H. sapiens neanderthalensis (şekil 57) in bugünkü modern insanın atası olduğu düşünülmektedir. Günümüzden 35 000 yıl kadar önce H. sapiens neanderthalensis den H. sapiens sapiens (insan) in meydana geldiği düşünülmektedir. Lateral olarak bakıldığında yüzü düz, yani alnı dik; kaş kemeri bulunmayan; prognoti (yüzün anterior bölgesini şekillendiren maksilla ve mandibula „nın öne çıkıntı yapması) göstermeyen fakat çene çıkıntısı bulunan ve ard kafa çıkıntısı bulunmayan H. sapiens sapiens, hacmi 900 – 2300 cm3 arasında değişmekle birlikte, ortalama 1400 cm3 lük bir beyine sahip olan son hominiddir. Önceki hominidlerin Afrika, Asya ve Avrupa ile sınırlı olan yeryüzündeki dağılımları, H. sapiens sapiens ile Amerika ve Avusturalya'ya kadar uzanmıştır. Asya insanının Amerika'ya geçişinin, buzul döneminin en şiddetli evresinde deniz sularının alçalmasıyla bugünkü bering boğazının yerinde, iki kıtayı bağlayan kara parçasının su üstüne çıkması sonunda; Asya'dan Amerika'ya göç eden hayvanları avlarken gerçekleştiği düşünülmektedir. Ancak, insanın Asya'dan Avusturalya'ya geçişini deniz sularının bir kaç on metre azalmasıyla açıklamak mümkün değildir. Çünkü her iki kıta ve adaları arasındaki denizler suyun bir kaç on metre alçalmasıyla ortadan kalkmayacak kadar derindir. Bu durum, insanın kıyıdan en az 50 deniz mili açılabilecek nitelikte deniz taşıtları yapabilmiş olması ve yeterli denizcilik bilgisine sahip olmasıyla açıklanmaktadır. Bu insanların hayvanların göç yolları üzerindeki akarsu vadilerinde 25 - 30 kişilik gruplar halinde ve mağaralarda veya hayvan postlarıyla örtülmüş barınaklarda yaşadıkları bildirilmektedir. Bugünkü bilimsel bulgular, insanın bir hominid atadan ayrılarak ve zaman içinde değişerek meydana geldiğini göstermektedir. Şnsanın bir maymundan türediğini gösteren herhangi bir delil bulunmamaktadır. Eğer insanın ortaya çıkışı böyle olsa idi, ARSEBÜK tarafından ifade edildiği gibi, maymunlardan arada bir insan meydana geldiğine tanık olmamız gerekirdi. Böyle bir olay olmadığı gibi, insanın ortaya çıkışı buraya kadar özetlendiği şekilde milyonlarca yıl süren bir evrim süreci sonunda olmuştur. Hominidler, genetik kompozisyonlarında tamamen rastlantısal olarak meydana gelen mutasyonlar arasından bulundukları çevre koşullarına en iyi yanıt verenleri gen havuzlarına ekleyerek birbirlerinden giderek farklılaşan populasyonlar meydana getirmişlerdir. Bunun sonucu olarak, maymunlar giderek daha maymun, insan ise giderek daha insan olma yolunda ilerlemektedirler. insan ve maymunlar Antropoidea alt takımı içinde yer alan farklı türler oldukları için, aralarında benzerlikler de bulunmaktadır. Örneğin, insanda belirlenen 1650 anatomik tarakterden 312 sinin insana özgü olmasına karşın; geriye kalan karakterlerden 385 inin Goril, 369 unun Şempanze, 354 ünün Orangutan, 117 sinin Gibbon ve 113 ünün diğer maymun türleriyle ortak olduğu bulunmuştur. Bu sonuca göre, anatomik özellikler bakımından insana en yakın antropoidin Goril olduğu ve diğer maymunlar arasında yapılacak bir insana yakınlık sıralamasının Şempanze, Orangutan ve Gibbon şeklinde olduğu görülmektedir. Buna rağmen, Şnsana en yakın maymunun Şempanze olduğunu gösteren bulgular da vardır. Örneğin, immünolojik bir çalışmada, Şnsan serumuna karşı Tavşanda elde edilen antiserumun Şempanze serumunda % 63 oranında çökelmeye neden olduğu ve Şempanze serumuna karşı Tavşanda elde edilen antiserumun da Şnsanda % 85 çökelmeye neden olduğu bulunmuştur. Bu sonuç, Şnsan ve Şempanze serum proteinlerinin önemli ölçüde biribirine yakın olduğunu göstermesine karşın; aynı yöntemin başka maymunlarla tekrarlanması, Şnsan serum proteinlerine olan yakınlığın Goril ve Orangutanda giderek azaldığını göstermiştir Biyokimyasal çalışmalar, Pongidae ailesi içinde Şempanzenin Şnsana daha yakın olduğunu göstermektedir. Örneğin, Şnsan ile maymun türleri arasında yapılan hemoglobin proteinlerinin karşılaştırması, Şnsanın Şempanze ile bir, Goril ile iki amino asidi bakımından farklı olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, canlılar alemi içinde bir Şnsan hücresi ile bir kara yosunu hücresi arasında bile morfolojik ve fizyolojik bakımdan pek çok benzerlik söz konusudur. Bu benzerlikler, bir Şempanze veya Goril ile Şnsan arasında var olan benzerliklerin sayısı ile kıyaslanamayacak kadar az sayıda olmakla birlikte; bu kadar fazla sayıdaki benzerliğe rağmen, Şnsanın Şempanze ya da Goril 'den meydana geldiğini söylemek olanaksızdır.

http://www.biyologlar.com/iki-ayak-uzerinde-yurumenin-gelismesi

YILAN BALIĞI BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRİCİLİĞİ

Yılan balıkları eski yıllardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Su bulunan bir çok yerde yılan balığına rastlandığı halde yumurtlama ve yavrulama sırasında izlenememesi, yumurtalı veya karnında yavru bulunan bir balığa rastlanamaması bu ilginin çok eskiden beri doğmasına neden olmuştur. Dünyadaki toplam yılan balığı istihsali; Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla ) (1990-1991) 23 950 ton, Japon yılan balığı ( Anguilla japonica ) 109 100 ton, Amerikan yılan balığı ( Angıilla rostrata ) 2 850 ton, diğer yılan balığı türleri ise 1 500 ton olup toplam 137 400 tondur. Dünya su ürünleri istihsalinde çok önemli bir yer tutan yılan balıkları ülkemizde yetiştiricilikte bir yer bulamamıştır. İç su ve dalyanlarımızdan 400 ton yılan balığı yakalanmıştır (DİE, 1997). Yılan balıklarının büyük bir ekonomik önemi vardır. Özellikle fümesi sevilerek yenmekte olduğundan Avrupa’ya ihraç edilmekte ve ülkemiz için önemli bir döviz kaynağı oluşturmaktadır. Bu çalışma, yılan balığı yetiştiriciliği için gerekli bilgilerin derlenmesi ile oluşturularak ülkemiz için konunun önemini açıklanmıştır. Bu bilgilerin ışığında hiç de azımsanmayacak potansiyele sahip olduğumuz yılan balığı yetiştiriciliği konusunda devlet desteği ile gerekli girişimlerin yapılması önem arz etmektedir. Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Coğrefik Dağılım Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Yaşam Döngüsü Yılan balıklarının biyolojik döngüsünde başlıca üç nokta vardır. - Bu üç yılan balığının yaşam süresi oldukça uzundur(Avrupa yılan balığında 15 yıla kadar) - Yalnızca bir kez ürerler. - Hayatlarının büyük bir kısmı tatlı sularda geçer. Denizde uzun bir göç süresi vardır. Yumurtlama alanı Yılan balıklarının doğal ortamda üremesi gözlemlenememiştir. Ancak markalanan bireyler Atlantik okyanusunda takip edilmiştir (Tesch, 1973) ve pek çok avlama sahası ayrıntılı olarak incelenmiştir. Danimarkalı Schmidt 1904-22 yılları arasında yaptığı çalışmalar sırasında Avrupa yılan balığının yumurtalarını Meksika körfezine bıraktıklarını ispatlamıştır. İlk göç Avrupa yılan balıkları Bermuda adalarının güneydoğusunda tam olarak bilinmeyen bir derinlikte üremektedirler. En küçük larvalara (7 mm) 75 ile 300 metre derinlikler arasında rastlanmıştır. Leptosefalus larvaları ilk bahar başında yumurtadan çıkarlar ve Golfstrim akıntıları ile Avrupa kıyılarına doğru göç ederler. Bu sırada 75 mm boya sahip olan leptosefaluslar metamorfoz geçirirler ve söğüt veya defne yaprağı şeklinden yılan balığını andırır silindirik bir şekil alırlar. Başlangıçta şeffaf bir görünümde olan yılan balıklarında , 7-8 ay sonra pigmentleşme gerçekleşir ve akarsulara girerler. Hayatlarının ilk dönemine denizde başlarlar ve bu aşamada planktonik bir hayat sürerler. Yavrular su hareketlerine karşı direnç gösteremezler. Yanlardan yassılaşmış bir vücuda sahip olan leptosefalusler büyük gözlere ve büyük dişleri olan geniş bir ağza sahiptirler. Bu aşamada karnivordurlar ve besinlerini zooplanktonlardan sağlarlar. Larvalar gece gündüz periyodunda, farklı derinliklerde bulunurlar. Geceleri yüzeye yakın yerlerde (35-130 metre) yakalanırken gündüzleri 300-600 metre derinlikler arasında dağılım gösterirler. Leptosefaluslar Avrupa kıyılarına doğru yaklaştıkça büyümelerini tamamlamış olurlar. İlkbahardan yaza kadar İspanyanın kuzey kıyısından, Feroe adalarının batı kıyılarına kadar dağılım gösterirler. Metamorfozu başlamamış bireylere metamorfozu devam etmekte olan bireylerin bulunduğu kıyılardan çok daha uzakta rastlanmıştır. Genel olarak leptosefaluslerin kıta sahanlığına yaklaşmaları iki buçuk yıl sonra olur. Yumurtadan şeffaf elver konumuna yaklaşık üç yılda gelmektedirler ( Tesch, 1987). İlk Metamorfoz Larvaların büyük bir çoğunluğu metamorfoz sürecini kıta sahanlığında, ağustos-eylül aylarında tamamlarlar. Bu metamorfozda aşağıdaki değişikliklere rastlanmaktadır. - Ağırlık ve boyda meydana gelen bir azalma. Örneğin leptosefalus safhasında olan (tanesi yaklaşık 1,5 g) 75 mm boyundaki larvaların yaklaşık 700 tanesi 1 kg gelirken, elver haline geçmiş aynı boy larvaların yaklaşık on misli vücut ağırlıklarından kaybettikleri ve 7 000 tanesinin 1 kg geldiği görülür. - Morfolojik değişimi, Söğüt yaprağı şeklinde yassı olan leptosefaluslar silindirik bir yapıya ulaşırlar. Bu şekildeki yılan balığı yavrularına elver adı verilir. - Beslenme durur. Planktonik larvada bulunan dişler kaybolur. - Ağırlığı azalır ve sindirim organları kısalır. - Troid ve hipofiz etkinliğinin artması ile endokrin sistemin çalışmasının değişmesi, davranış değişikliğine, Gel-git akıntılarına ve tatlı sulara olan duyarlılığın artmasına ve iç sulara göç etmesine sebep olur. Tatlı suya ilk göç (anadrom göç) Şeffaf elverler su akıntılarını takip ederek kıyı sularında toplanırlar. Metamorfoz ergin yılan balığına benzeyinceye kadar devam eder. Pigmentasyon sonucunda sırt kısmı zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara “sarı” yılan balığı denir. Sarı yılan balıklarının tatlı suda büyümesi On dört on beş yıl kadar süren bu aşamada sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenmenin başlaması pigmentasyonun son safhasında ve ağırlık artışı başladığında ortaya çıkar. Beslenme karnivor olarak bentik omurgasızlarla ve belli bir boyu aştıktan sonra diğer balıklarla olmaktadır. Büyüme oldukça yavaştır. Yılan balığının gelişimi yaşadığı ortam şartlarına bağlıdır. Dişiler, erkek bireylerden boy olarak daha uzun olup, erkekler 50 cm den küçük, dişiler 45-150 cm arasında, nadiren 200 cm boy ve 4-6 kg ağırlığa kadar ulaşmaktadırlar. Buna rağmen çoğunlukla, yakalanan dişilerde ağırlık 250-400 gram ve boy 70-80 cm kadardır. Gonatların dişi yönünde gelişmeye başlaması 15-20 cm. den itibaren olmaktadır. Cinsel farklılaşmanın başlıca belirtileri cinsiyet organları üzerinde görülmez. Büyümedeki farklılaşma ve erkek bireylerin nehir ağızlarında kalırken dişi bireylerin kaynağa yakın yerlerde bulunması ile cinsiyet ayırt edilir. Göç etme eğilimindeki bu farklılaşma çok erken safhalarda, şeffaf elver yada elver aşamasında görülür. İkinci metamorfoz Deniz suyuna geçmek üzere ikinci kez ortam değiştirmeleri sırasında yılan balıklarında oluşan morfolojik değişiklikler beş başlık altında toplanabilir. - Kahve rengi ve zeytin yeşili olan vücut rengi değişir, karın gümüşi beyaza döner. Sırt ve yüzgeç rengi koyulaşır. Dalgalı renklenme kaybolur. Yılan balıklarının tüketici tarafından en çok talep edildiği şekli gümüşi yılan balığı safhasıdır. - Etlerindeki yağ oranı artarak vücut ağırlığının % 30’ unu geçebilir. Bu yağlanma yılan balığının Saragossa’ya doğru yaptığı uzun göçe dayanmasını sağlar. - Tesch’e göre göz çapı iki katı kadar artar. Bu sayede daha az riskli bir yolculuk yapar. Bununla birlikte ışıktan kaçma davranışı ortaya çıkar. - Pektoral yüzgeçler yuvarlak şekillerini kaybederek erken olgunluk döneminde sivrileşirler. - Son olarak olgunlaşmanın ilerlemesi ile cinsel organlar gelişir. Vücutlarında çok fazla yağ depolarlar. Diseksiyon yapılarak cinsiyet teşhis edilebilir. Gonatların gelişimi deniz ortamına geçtikten sonra gerçekleşir. İkinci göç ( katadrom göç) Bu, yılan balıklarının doğduğu yere geri döndüğü üreme göçü olup, Anguilla anguilla için 5000 km. dir. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terk ettiklerinde gonatlar hala tam olarak olgunlaşmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Tatlı suda yakalanan örneklerde sindirim sisteminin köreldiği ve işlevini yitirdiği gözlenmiştir. Gümüşi yılan balıkları Saragossa’da ki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaştığı süreye kadar denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedirler. Hayatlarında bir kez yaptıkları üreme sonucunda yaşam süreçleri son bulur. Yılan balıklarının bu göç sırasında yönlerini nasıl buldukları günümüzde hala bilinmemektedir. Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. · Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. · Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. · Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Durgun Su Yöntemi Japonya ve Tayvan’da kullanılan en eski ve yaygın olan metottur. Balıkların oksijen ihtiyaçlarını su içindeki fitoplanktonlar ile karşılanması bu yetiştirmenin temel prensiplerinden biridir. Geceleri oksijen miktarını çok dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerekir. Özellikle fazla balığın stoklandığı, suyun sıcaklığının fazla olduğu dönemlerde, konunun önemi daha da artmaktadır. Suya oksijen kazandırmak için suyu karıştıran makineler yada basınçlı hava veren düzenek kullanılır. Bu yetiştirme yönteminde havuzlara çok az (%10) su verilir. Verilen suyun havuz suyunu karıştırmaması havuzun bir köşesinden girip, diğer köşesinden dışarı çıkması sağlanır. Böylece havuzdaki plankton varlığının korunması ve suyla sürüklenip gitmesi önlenmiş olur. Bu yetiştirme yönteminde metre karede 2- 4 kg balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için su sıcaklığının 23-30 °C arasında olması gereklidir. Bu şartlarda iki yıl veya daha az sürede 150-200 grama ulaşması gerekir. Bu ağırlığa Tayvan’da 1,5 yılda , İngiltere’de 4 yılda, Japonya’da 2 yılda ulaşır. Güney Ege ve Akdeniz’de yılın 8-9 ayı su sıcaklığı 20 °C den yukarıda tutulabileceğinden yılan balığı yetiştiriciliği bu bölgelerimizde karlı olabilir. Yılan balıklarına 12 °C nin altında yem verilse dahi gelişme olmaz. Bu yetiştirme yönteminde havuz alanı 3-4 dekar arasında tutulur. Akarsu Yöntemi Akarsu yönteminde havuzların alanı 150-300 m² dir. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyunun olması gerekir. Birim sahada yetiştirilebilecek balık miktarı verilebilecek oksijene, dolayısıyla suya bağlı olarak değişir. Yöntemin başarılı olabilmesi için su sıcaklığının 23 °C üzerinde olması gerekir. Bu yetiştirme yönteminde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak ağırlıklarının yaklaşık 30 g. olması tavsiye edilmektedir. Çünkü suyun hızla değiştiği ortamda yavrularda gelişme iyi olmamaktadır. Bu yöntemle yetiştiricilik yapan işletme sayısı oldukça azdır. Ağ Kafeslerde Yetiştirme Yöntemi Japonya’da ağ kafeslerde yapılan sazan ve alabalık yetiştiriciliğinin aynısıdır. Bu amaçla bu havuzlar iç sularda ve göllerde kullanılmaktadır. Japonya’da Şizouka balıkçılık deneme istasyonunda derinliği 1,5 m olan 8 mm göz açıklığında ağlar ile ağ havuzlarda yapılan deneme oldukça olumlu sonuçlar vermiştir. Bu denemede toplam 23,3 kg yılan balığı konulmuş, 38 gün sonra 38,6 kg balık, ortalama 180 g ağırlıkta hasat edilmiştir. Bu çalışmada dondurulmuş uskumru eti kullanılmış olup, yem dönüşüm katsayısı 7,35 bulunmuştur. Bu denemede ortalama su sıcaklığının 25,5 °C, tuzluluğun %0 21, birim alandaki verim 7,7 kg olarak tespit edilmiştir. Tünel Yöntemi Bu metotla ticari bir işletme kurulmamış olmakla beraber tünel yöntemi ile yılan balığı yetiştirilebileceği denemelerle gösterilmiştir. Bunda amaç, yılan balığının karanlık saklanacak yeri bulunan doğal ortamına benzeyen bir alanın sağlanmasıdır. Bunun için balıkların gündüz saklanmasının mümkün kılacak karanlık tüneller suya yerleştirilir. Havuzlarda ılık akarsu yöntemi kullanılmıştır. Sirkülasyon Yöntemi Devamlı olarak sirküle edilen suyun kullanılması, yetiştirme çalışmalarında olumlu sonuçlar alınmıştır. Bu tür bir çalışmada iki adet havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan su devamlı olarak bir motopomp vasıtası ile filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel temizlenmesinin yanı sıra biyolojik temizleme de gerçekleşir. Filtre kumu ve taşlarındaki bakteriler balıkların atıklarındaki nitrit, nitrat ve amonyak gibi toksik kimyasal bileşikleri azota kadar indirgeyerek zararsız hale getirirler. Bu tür bir çalışmanın başarılı olabilmesi için kullanılan havuzların kapasitesi, filitrasyon yüzeyi, filtre yapan temizleyici kütlenin kalınlığı, kullanılan pompaların kapasitesi, su kalitesi, sudaki oksijen miktarı, sıcaklık ve artık yemlerin temizlenmesi gibi pek çok konuyla ilgilidir. Bu tür bir yetiştirme yöntemi, ancak kullanılacak suyun kısıtlı olduğu yerlerde düşünülebilir. Bu yöntemle küçük bir alanda fazla miktarda balık üretimi mümkün kılınabilir. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: - Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. - Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. - Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. - Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. - Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. - Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. - Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. - Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. - Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; - Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7' nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme sırasında sık sık boylama yapılır. Bu şekilde büyüme daha iyi olur. Yetiştiriciliğin son safhası büyütme havuzlarında gerçekleşir. 660 m² havuza her biri 10 g olan ( 100 adedi 1 kg ) 300 kg balık yani m² ye 50-60 balık konur. Burada amaç 150-200 g ağırlığında pazarlanacak bireyler elde etmektedir. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. 30- 40 cm ye kadar erkek ve dişi bireyler arasında büyüme bakımından bir fark yoktur. Bu uzunluktan sonra özellikle avrupa yılan balığı erkek bireylerin büyümesinde bir düşüş görülür (Şekil x ). Erkekler en fazla 50 cm büyürler. Bu boydaki ağırlık 100-120 g dır. Dişi bireyler 50-70 cm ye kadar boya ve 300-500 g ağırlığa kadar büyüyebilirler. Erkek dişi arasındaki oran erkek lehine 20:1 dir. Cinsiyet farklılaşması 14-20 cm arasında olur. Bu boya kadar balık aynı zamanda hem erkek hem de dişi cinsiyet hücrelerini taşır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. KAYNAKLAR Alpbaz, A.,Hoşsucu, H., 1988, İç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniv. Su Ürünleri Y.O. Yay No:12, 1-98 s. İzmir. Anonim, 1985, Yılan Balığı, T.C. Ziraat Bankası Ege Bölge Müdürlüğü, Su Ürünleri Çalışmaları/1, (Çev) Hakkı Çakır, 62 s., İzmir. Çelikkale, M.,S., 1994, İç Su Balıkları ve Yetiştiriciliği, Cilt 1, 2. Baskı, Karadeniz teknik Üniv. Sürmene Den.Bil Fak. Yay NO: 2, 337-362 s Trabzon. DİE., 1991, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1583, Ankara 1995, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara 1997, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara Gault, J., 1986, L’élevage de l’anguille,(in) Aquaculture, (ed) Barnabe, G., Technique et Documantation-Lavoisier, 739-771 pp, Paris. Geldiay,R., Balık, S., 1996, E Ege Üniv. Su Ürünleri Fakültesi, Yay No:16, 2. Baskı, E.Ü. Basımevi, 204-209 s, İzmir. Tesch, F.,W., 1983, Der Aal, Biologie und Fischerei, Verlag Paul Parey, 340p, Hamburg und Berlin. Usui, A., 1974, Eel Culture, Fishing News (Books), Ltd.,186 p, England. Kaynak; tarim.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yilan-baligi-biyolojisi-ve-yetistiriciligi

MİDYE BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Aynur LÖK Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü Bornova-Izmir Mollusca filumunun Bivalvia klasisi içinde yer alan Mytilidae familyası geniş bir yayılım alanına sahiptir. Bu familyanın en önemli türleri ise Mytilus galloprovincialis (kara midye veya Akdeniz midyesi) ve Mytilus edulis (mavi midye veya Avrupa midyesi), Modiolus barbatus (at midyesi) ve Perna sp., (Afrika midyesi)’dir. Ülkemiz sularında ise Mytilidae familyasının ekonomik olarak değerlendirilen yukarıdaki türlerden Mytilus galloprovincialis ve Modiolus barbatus olmak üzere 2 türü bulunmaktadır. Mytilus galloprovincialis İzmir’den Karadeniz sularına kadar toplanırken, Modiolus barbatus avcılığı en fazla Ayvalık ve civarından yapılmaktadır. Toplanan midyelerin bir kısmı taze veya işlenmiş olarak yurtiçinde değerlendirilirken önemli bir kısmı yurtdışına pazarlanmaktadır(Alpbaz, 1993; Alpbaz, 1997). 2-MİDYELERİN MORFOLOJİSİ VE BİYOLOJİSİ Mytilid kabukları mikro yapıya sahiptirler. Ilıman bölgelerde kabuk 2 veya 3 tabakalı argonit ve kalsitten oluşurken diğer bölgelerdeki kabuklar 2 tabaka argonit ve sedef tabakasına sahiptirler(Gosling, 1992). Genel olarak M. galloprovincialis’in kabukları ön(anteriör), arka(posteriör), ventral ve dorsal kenar olmak üzere dört kısıma ayrılabilir. Ön kenar çok kısa olup kabuklar burada birbirlerine bağlıdır. Ventral kenar bysus ipliklerinin çıktığı kenardır. Önden arkaya kadar düz bir yapıdadır. Ventralin tam tersi kenar ise dorsal kenarı oluşturur. Kavisli olması dikkat çekicidir. Posterior kenar ise midye kabuklarının açıldığı uç kısma denilmektedir. Anteriör-dorsal kenarda kabukların birbirine bağlı durmasını sağlayan boynuza benzeyen ligament yer alır. Ligament iki kabuk arasında düz bir oluk içersindedir. Ligament kabukların kapama kaslarının kapama kuvetlerinin tersi yönde bir kuvvete sahiptir. Ölen midyede kaslar kapama kuvvetini kaybettiklerinden ligamentin aksi yöndeki elastikiyetinden dolayı kabuklar açık kalır. Kabukların üzerinde umbodan itibaren küçük eliptik daireler şeklinde başlayan ve kenara paralel olarak devam eden büyüme çizgileri vardır. Midye uygun olmayan ekolojik şartlara maruz kaldığında büyüme çizgilerinde anormal bir sıklaşma, yukarı doğru kabarma veya aşağıya doğru çökme görülür. Midyelerin sağ kabukları sol kabuklarından 1mm kadar daha yüksektir (Uysal, 1970). Kabuğun ventralinde bysus yarığı vardır. Bu yarık periostrakum kıvrımlariyle örtülüdür. Hayvanın ventralinde bulunan periostrakum kıvrımları, kabuklar kapandığında yastık görevi görürler. Kabuklar kapandığında bysus ipliklerinin çıktığı bu alandan içeri su veya istenmeyen maddenin girmesini engellerler. Kabuklara içten bakıldığında kolayca fark edilebilen iki renk görülür. Orta kısım beyazımsı sedef parlaklığındadır. Kenarlara doğru renk koyu mavi olur. Bu iki kısım birbirinden manto çizgisi ile ayrılırlar. Manto kabuk üzerinde belirgin bir iz bırakır. Kabuklar kapama kası kesilerek açıldığında manto boşluğunda şu kısımlar göze çarpar: Kabuk içersine yerleşmiş ve buraya sıkıca bağlanmış manto lobları; anteriörde kabukların kenetlendiği gaga şeklindeki dişli kısmın hemen alt tarafında ligament ekseni üzerinde, ince yarık şeklinde bir ağız; ağız etrafında altta ve üstte birer çift olmak üzere 4 adet ağız kolu(palial palp) bulunur. Bunların birbirine bakan kısımları oluklu olup, üzerleri kirpikli epitel hücreleri ile örtülüdür. Ağızdan sonra özafagus ve ortaya yakın yerde ligament ekseni üzerinde, dil şeklinde koyu kahverengi kızılımsı renkte bir ayak ve ayağı öne, arkaya bağlayan kaslar görülür. Ayağın hemen arka tarafında bysus iplikleri, bunların çıktıkları ve bissogen bezlerinin bulunduğu bir şişkinlik yer almaktadır. Bu şişkinliği tabiben, genital kanalların bol olarak bulunduğu mesosoma, ayağın önüne ve arkasına doğru uzanan “V” şeklinde kaslar, özafagusun iki tarafında ve kasların üzerinde, serebral ganglionlar, anteriör kasların altında ve mide etrafında koyu kahverengi karaciğer bezleri bulunur. Bunların üzerinde vücudun iki tarafında labial palplerden posteriör kapama kasına kadar, bir çift bojanus organı uzanmaktadır. Bojanus organlarının dış kenarları boyunca, kenar bantları ile vücut duvarına tesbit edilmiş, uçları serbest birçok flamentten oluşan kitap yaprağı şeklinde iki çift solungaç, longitüdinal olarak ağızın dış kenarından posteriör kapama kasına kadar uzanır. Solungaç bantları ile posteriör kapama kası arasında üreme, boşaltım ve anüs açıklıkları, dorsalde ligamentin bittiği yerden posteriöre doğru uzanan perikard boşluğu ve bu boşlukta kalp bulunur (Uysal, 1970; Seed, 1976; Gosling, 1992). Midyeler 2-100µm boyutlarında olan organik ve inorganik her türlü partikülü süzerek beslenirler. Ortalama 7-8cm boyundaki bir midye saatte 10-15lt suyu süzme özelliğine sahiptir. Midyelerin filtrasyon hızı üzerine; -midye büyüklüğü, -partikül büyüklüğü, -partikül yoğunluğu, -partikül türü, -su sıcaklığı, -su akıntısı etkilidir(Bayne ve ark., 1976). Midyelerde beslenme az olduğunda büyüme yavaşlar veya durur. Et verimi düşer ve gonadlarda olgunlaşma tam olmaz, alınan döller dayanıksız ve küçük olur. Sıcaklığın 8-10oC civarında olduğu kış aylarında ise midyeler, partikül organik madde içerisinde yer alan ve canlı organizma olmayan kısmı ek besin olarak kullanmaktadırlar(Stirling ve Okumuş, 1995). Kabuklu su canlılarında büyümeyi sıcaklık ve besin durumu etkilemektedir(Seed, 1976; Langdon ve Newell, 1990). 3-ÜREME BİYOLOJİSİ Midyelerde çoğalma sistemi bütün vücuda yayılmış kanallar ve kanalcıklardan meydana gelir. Kanalcıkların uçları bağ dokuda ve genital organlarda son bulur. Bu kanal ve kanalcıklardan meydana gelen sistem, manto loblarının her tarafındaki bağ dokusu içersine yayılmış durumdadır. Üreme zamanlarında, genital organların bulunduğu manto dokusu tamamen cinsiyet hücreleri ile doludur. Bunlar mesosomada, perikardial boşluğun hemen altında, vücudun yan duvarlarında, karaciğerin hemen üzerindeki dokularda yayılırlar. Genel olarak üreme sistemi solungaçlar, kaslar ve ayak hariç vücudun her tarafına yayılmıştır. Mantonun anteriöründe yani karaciğerin üstünde , lateralde ve mesosomada mevcut kanallardan gelen kanalların birleşmesi ile oluşan genital kanal, mantonun iç yüzeyine , buradan arkaya döner; vücudun diğer tarfından gelen diğer kanal ile birlikte bir kanal halinde ventral kanalda solungaçların kenarına paralel olarak uzanır ve posteriör kapama kasının hemen yanından dışarı açılır. Burası canlının çoğalma organı açıklığıdır ve kontrolü altında açılıp kapanır(Seed ve Suchanek, 1992). Bütün mantoya yayılan genital organlarda ve vbağ dokusunda üreme mevsimlerinde , yoğun olarak cinsiyet hücreleri görülebilmektedir. İzmir Körfezi’nde midyeler Eylülden Mayıs-Hazirana kadar döl verebilmektedirler. Fakat en yoğun döl verimi Eylül-Ekim ve Mart-Nisan aylarında olmaktadır. Midyeler döllerini bıraktıktan sonra 1 ay içinde kendini tekrar toplayarak yeni döl üretmektedir. Midyeler ayrı eşeyli olup, olgun erkeklerde gonadlar krem-beyaz, dişilerde ise portakal sarısı tonlarındadır. Kabuklar kapalı iken cinsiyet ayrımı yapılamaz. Ancak midye kabuğunu su içinde hafif açtığında renklenme fark edilebilirse cinsiyetleri hakkında konuşulabilir. Yumurta bırakma süresi ve miktarı bulundukları ortamdaki besin türlerine ve bolluğuna, tuzluluk ve su sıcaklığına bağlı olarak değişmektedir. 3.1. Midyelerde Gonad Gelişim Safhaları Midyelerde gonad olgunlaşma süreci 4 aşamada tamamlanır: Dinlenme Safhası: Canlı bu safhada, seksüel dinlenme safhasındadır. Bağ dokusu iyi gelişmiştir. Manto fildişi rengindedir. Manto dokularında foliküller yoktur. Safha 1-Bu safhada, genital kanalların epitelial tabakalarından cinsiyet hücreleri meydana gelmeye ve foliküllerde gametogenez görülmeye başlar. Foliküller hızla artarak monto dokusunu kaplar. Erkekte çoğalma kanalcıklarında spermatidler, dişide germinal epitelyumdan tomurcuklanma ile meydana gelen oositler bulunur. Bu safhada, foliküllerin gelişme derecesine ve bağ dokusundaki glikojen miktarına göre, biraz değişiklik göstermesine rağmen manto rengi dişilerde kırmızı kahverengi veya portakal renginde, erkeklerin ise açık portakal sarısıdır. Safha 2-İyi gelişmiş foliküllerde olgun olmayan sperm ve yumurtalar bulunur. Foliküllerde yağ hücreleri görülür ve glikojen miktarı artar. Erkeğin mantosu kahverengi toprak renginde ve çok fazla foliküllerle kaplıdır. Dişinin mantoso portakal kırmızı tonlarında olup, bunun üzerinde kayısı renginde ovaryumlar tesbit edilir. Erkeğin mantosu dişininkinden daha düzgünce bir görünüştedir. Safha 3-Bu safhada midye olgundur. Mantonun bağ dokusu hemen hemen foliküllerle kaplıdır. Manto şişkincedir. Manto dişilerde portakal veya kırmızımsı, erkeklerde ise süt beyaz veya kirli beyazdır. Safha 4-Midyeler bütün cinsiyet hücrelerini dökmeye başlarlar. Bu esnada manto incelir ve şeffaflaşır. Üreme hücrelerini dökme aralıklı bir şekilde devam ederse, bu esnada erkeklerin mantosu beyazımsı, dişilerinki ise kırmızımsı olur. Üreme mevsiminde boşalan genital organlar, tekrar cinsiyet hücreleri ile doldurulur. Üreme hücrelerinin tekrar olgunlaşması ekolojik şartlara bağlı olarak, bir ayı geçmemek üzere değişir. Yaz aylarında folikül teşekkülü durur. Canlı bu dönemde seksüel dinlenme aşamasındadır. Midyeler ayrı eşeyli olmakla beraber çok nadir olarak hermafroditlik görülür (Lubet, 1959; Sugiura, 1962). Manto içersindeki dokularda gelişen sperm ve yumurtalar olgunlaşınca genital kanallardaki siller vasıtası ile dışarı atılırlar. Bu hücrelerin dışarı atılmasında bazı uyarılar etkili olmaktadır. Erkeler spermlerini ince uzun ip şeklinde su içine fışkırtarak 3-5cm mesafeye yayarlar. Sperm salımından sonra midye etrafındaki suyun rengi sütümsü bir renk alır. Dişiler de yumurtalarını üreme organı açıklığından ince uzun paketler halinde 2-3cm mesafeye yayarlar. Paketler halinde suya bıakılan yumurtalar kürevi bir şekil aldıktan sonra, birbirlerinden ayrılarak pembe veya kırmızı bir renkte zeminde birikirler. Üreme hücrelerinin bırakılması bazen devamlı olarak 2-3 saat ve bazen de aralıklı olarak 2-3 gün devam edebilir. Eğer cinsiyet hücrelerinin hepsi bırakılmaz içeride kalırsa, hücreler dejenere olur ve vücut taraından absorbe edilir(Field, 1922). Dalgalar ve su hareketleri suya bırakılan yumurta ve spermlerin yayılıp birbirine karışmasına ve döllenmenin olmasına neden olur. Ortalam bir dişi 5-12milyon arası yumurta üretebilir. Olgun yumurtalar alesital tipte, soluk kahverengi, küre şeklinde ve 60-70µm çapındadır. Yumurtaların ortasında kısmında nukleus, nucleus etrasında da yumurta granülleri yer alır. Spermler toplu iğne şeklinde olup, baş, boyun ve kuyruk bölgelerinden oluşur. Sperm 3.5-5µm’dur. Spermlere hareket sağlyan kuyrukları ise 40-60µm arasında değişen uzunluklara sahiptir. 3.2 Midyelerden Döl Alım Yöntemleri Doğal şartlar altında gonadları olgunlaşmış midyeler uygun şartlarda(sıcaklık, tuzluluk gibi) döllerini suya bırakırlar. Eğer gonadları dolu midyelerin dölleri bir seferde alınmak isteniyorsa bazı uyarı yöntemler(şoklar) uygulanarak midyenin döllerini suya bırakması sağlanır. Midyelerin ortam sıcaklığından 8-10°C düşük ve yüksek sıcaklıktaki sularda 1-2dk. bekletilmesiyle termik şok, bulundukları suya düşük voltta elektrik verilmesiyle elektrik şoku, addüktör kasının bir iğne ile uyarılması ile mekanik şok ve manto boşluğuna KCl solusyonu verilmesi ile kimyasal şok yapılmış olur. Şok yöntemler ile elde edilen fazla sperm solusyonu anaç tanklarına bırakıldığında uyarılmamış dişilerin döllerini bıraktıkları görülür. 3.3Yumurtaların İnkübasyonu ve Larva Özelikleri 20°C’de ilk bölünme döllenmeden yaklaşık 45 dak. sonra olur. Döllenmeden 24 saat sonra silli trakofora safhasına ulaşılır. Bu safhada büyüme ve hareket çok hızlı olup, larva sillerini kullanarak hareket eder. 30 saat sonra, trakofora larvasında sindirim sistemi ve dorsal bölgenin posteriör tarafında, kabuk bezinin faliyeti sonucunda kalınlaşan bir kabuk görülür. BU kabuk hızlı bir şekilde gelişerek önce tek, daha sonra sağ ve sol tarafta olmak üzere iki kabuk haline gelir. Önceleri küçük olan kabuklar döllenmeden 40 saat sonra tüm vücudu kaplar. 48 saat sonra kabuklar tamamen vücudu örterek, boyu 95 µm, eni 70µm ve kalınlığı 70µm “veliger” larva safhasına ulaşılır. Bu safhada bir velum üzerinde uzun bir kamçı ve bunun etrafında siller görülmektedir. Bir tehlike anında velum kabuk içine çekilerek kabuklar kapama kasları ile sıkıca kapatılır(Bayne ve ark., 1976). Midye larvaları yaklaşık olarak 2-4 hafta planktonik bir yaşam sürerek su sütununda aktif olarak yüzer ve beslenirler. Larva 140-150µm boya ulaştığında kabukların bağlandıkları noktada yuvarlanmış umbo görülür. Bu değişim ile larva, düz menteşeli durumdan umbo safhasına geçer. Larva 210-230µm boya ulaştığında umbo yavaş yavaş menteşeden yayılır ve küçük bir tomurcuk halini alır. Kabuk boyu 220-230µm’ye ulaştığında larvada bazı yapılar gelişmeye başlar. Göz noktası gelişir ve larva 245µm’ye ulaştığında kaybolur. Larva 195-210µm iken ayak oluşur ve 215-240µm boya ulaşan larvalarda ise ayak aktif hale gelir. Yaklaşık 260µm’ye ulaşan larvalar pediveliger denir ve bu aşamada metamorfoz geçirmeye hazırdırlar. Bununla beraber uygun bir substrat olmadığı taktirde metamorfoz 10°C’de 40 günün üzerinde 20°C’de 2 gün ertelenebilir. Metamorfozun gecikmesi durumunda büyüme çok azalır ve velum kısmen dejenere olur. Larva beslenemez ve yüzme bozulur. Ölüm oranı artar(Dare, 1976). 3.4 Larval Gelişim Midye larvaları 15–30 gün içinde metamorfoz aşamasına ulaşır ve yerleşmeye başlarlar. Larval yaşam süresi yeterli ve uygun besine, sıcaklığa, tuzluğa ve diğer değişkenlere bağlıdır. 3 haftalık bir larval dönem sonunda larva ağırlığı 0.1µg’dan 1.0µg’a ulaşır. Larva günlük olarak ağırlığının %30-60’ı kadar besine gereksinim duyar. Larva ölümleri su ortamında var olabilecek predatör organizmalardan kaynaklanabileceği gibi su kalitesindeki ekstrem değişikliklerden de kaynaklanmaktadır. Birçok vertebrate ve invertebrate bu hareketli larvaları besin olarak tüketebilmektedir. Bivalv larvalarının bulunduğu bir stoğun %3’nün poliket (Neptys ciliata) larvaları tarafından günlük besin olarak kullanılabilmektedir. Diğer ölümler ise aynı türün veya diğer suyu süzerek beslenen türlerin ergin bireyleri tarafından da bu larvalar filtre edilebilmektedirler. 3.4.1Büyümeye sıcaklığın etkisi Midye larvalarında kabuk boyuna göre büyüme eğrisi bazı verilerde linear olmasına karsın genelde sigmoidal şekildedir.Midye larvaları 5°C’de büyüme durur. Sıcaklık 10-16 arasında büyüme oranı artar ve yüksek sıcaklıklarda ise büyüme yavaşlar veya bazı populasyonlarda durur. Bu sıcaklık aralıkları populasyonların bulundukları bölgeye göre az değişiklikler gösterir. 3.4.2 Büyümeye tuzluluğun etkisi Bazı midye populasyonlarında büyüme ‰19’da durur, ‰30-32’de ise normal büyüme gösterirken, bazı pulasyonlarda ise ‰14 tuzlulukta bile büyümenin olduğu tespit edilmiştir. Midye larvalarının büyümesi üzerinde tuzluluk ve sıcaklık birbirleri ile ilişkili ve larvalar üzerinde etkili parametrelerdendir. Optimum larval büyüme 20°C’de ve ‰25-30 tuzlulukta olur. Büyüme sıcaklık 25°C‘ye çıktığında ve 10°C’nin altına düştüğünde, tuzlulkise ‰40 gibi yüksek veya çok düşük olduğunda azalmaya başlar. Midye larvalarının Büyüme istekleri dar tuzlukluk ve sıcaklık aralığındadır. Bu hayatta kalmaları için duydukları istekten daha dardır. 3.4.3 Larval Beslenme Midye larvaları süzebilecekleri büyüklükte olan her partikülü filtre edebilmektedirler. Kültür şartlarında bu süzülen maddelerin değerlendirilmesi ve değerlendirilenlerin de besinsel kalitelerinin iyi olması istenir. Larva besini olarak kullanılabilecek birçok alg hücresi üzerinde araştırmalar yapılarak bunlardan hangilerinin uygun besin olduğu tespit edilmiştir. Chlorella sp. hücre duvarının kalın olması ve metabolik artıklarının bivalve larvaları için toksik olması nedeni ile kabuklu larvalarının beslenmesinde tercih edilen bir fitoplankton türü değildir. Daha çok hücre duvarı olmayan flagellalı hücre türleri besin olarak tercih edilmektedir. Verilecek besin miktarı kültür sıcaklığına, larva sayısına ve alg kültür yaşına bağlı olarak değişir. Tek tür ile besleme yapmaktan ziyade karışık türler ile yapılacak besleme ile larvalar daha hızlı bir büyüme gösterirler. Isochrysis galbana, Monochrysis lutheri, Phaedactylum tricornutum, Dunaliella tertiolecta, Tetraselmis suecica, Chaetoceros calcitrans larva beslemede kullanılan başlıca fitoplankton türlerindendir(Bayne ve ark., 1976). 3.4.4 Metamorfoz ve Substrat Seçimi Pediveliger larvalar zemine iner ve ayağı ile sürünerek uygun yer arar. Midye kültür halatları gibi uygun bir substrat bulduğunda, pediveliger larvalarda yerleşme işlemi başlar. Bunun için bysal bez salgılarıyla kendini substrata yapışır. Bu işleme yerleşme adı verilir. Bu onun sesil hayata geçişinin başlangıcıdır. Midye kendini bysus iplikleri ile yapıştırdığında velum tamamen kaybolur ve suda yüzme aktivitesi sona erer. Midye larvaları filamentli yapıları yapışmak için tercih ederler. Düz, ürüzsüz bir zeminden çok pütürlü ve üzerinde fouling organizmaların tutunduğu yüzeyleri tercih ederler. Bu tercihlerinde kimyasall cezbedilicilikten çok, morfolojik cezbedici özelliği söz konusudur(Dare, 1976). 4-MİDYE YETŞTİRME TEKNİKLERİ Midyelerin üreme döneminin uzun olması nedeni ile doğal ortamdan yavru bireyler uygun sistemler ile kolaylıkla temin edilebilmektedir. Laboratuvar şartları altında başarılı bir şekilde yumurtlatılıp larva yetiştiriciliği yapılabilmesine karşın larva kültürü üreticilere ek bir maliyet getirmektedir. Bu sebeple tam kontrollü yumurtadan pazara yetiştiricilikten ziyade yarı kontrollu olarak yavru aşamadan pazara kadar kültür uygulamaları yapılmaktadır. Yumurta ve larva çalışmaları daha çok biyolojik, fizyolojik ve genetik çalışmalar için yapılmaktadır. Bir diğer yumurta ve larva üretim nedeni ise deniz balıkları ve krustase larvalarına zooplankton olarak ek beslemede kullanılmak amacıyla üretilmektedir. 4.1 Yavru Toplama Midye üreticileri için yavru toplama işlemi kültür içim önemli bir bölümü oluşturur. Yetiştiriciler ihtiyaç duydukları yavruları kendileri toplayabilecekleri gibi sadece bu iş ile uğraşan kişilerden de satın alarak yavru ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Genellikle larva biyolojisinden yararlanarak pelajik-planktonik yaşamdan sesil yaşama geçerken midye stoklarının olduğu bölgelere midye larvalarının yapışmaları için cezbeden kollektörler bırakılır(Dare, 1976). Bu kollektörlere tutunan genç bireyler kültür alanlarına taşınarak uygun kültür sisteminde büyümeye alınırlar. Doğal ortamdan kollektörler vasıtası ile yavru midyelerin toplanmasında aşağıdaki konulara dikkat edilir: -Midye yataklarının olduğu bir bölge olmalıdır -Midyelerin üreme döneminde kollektörler denize bırakılmalıdır. -Fouling organizmaların az olduğu veya tutunmalarının az olacağı dönemde kollektörler denize bırakılmalıdır. Bu alanlara kollektörler bırakılmadan önce ön çalışmalar yapılmalı ve midyelerin ürediği fakat fouling organizmaların az olduğu zaman seçilmelidir. Eger fazla olursa midye yerine bu organizların toplanması gerçekleştirilmiş olur. -Yavruların tutunmak için tercih edecekleri kollektörler seçilmelidir. -Düz olmayan, pürüzlü ve filamentli yapılar kollektör olarak kullanılmalıdır. 4.1.1 Kollektörler ve Özellikleri Günümüzde midye yavrularının toplanması için kullanılan birçok kollektör materyali vardır. Bunlar doğal materyaller (bitki liflerinden hazırlanan halatlar, Manila halatları) ile sentetik (polypropilen ) halat ve sentetik (polyetilen) ağlardır. Kuzey Amerika’da denize sarkıtılan polipropilen halatlar ile denize bir perde gibi bırakılan farklı göz açıklığındakı polietilen ağlar kullanılmaktadır. Günümüzde en fazla kullanılan ve en iyi sonucu veren materyall hindistan cevizi liflerinden hazırlanan halatlardır. Bu halatlar filamentli yapısı nedeni ile midye yavru toplamada etkili sonuçlar vermektedir. Yavru toplamak için kazıklar kullanıldığında, bunların üzerinde balanusların ve kırmızı alglerin yapışmasını beklemek gerekmektedir. Midye spatları bu yapıların üzerine ağaç materyale oranla daha fazla tutunmaktadır. Kollektörlerin denize bırakılma zamanı kadar, denizdeki konumları da önemlidir. Halatlar denize dik durumdan ziyade deniz yüzeyine paralel olacak şekilde bırakılırlar. Kollektörlerin denize bırakılma derinliği de önemlidir. Midye yavruları su yüzeyine yakın yüzeylere yoğun miktarlarda tutunurlar. 3 m derinliğe bırakılan bir polipropilen halatın 1cm2’lik yüzey alanına tutuna yavru midye(spat) sayısı 100 iken 10 m derinliğe bırakılan halat üzerine tutunan spat sayısı 10’a düşmektedir. Bu sayı farklı bölgelerde değişebilir. Fakat derinliğe bağlı olarak midye spatlarının tutunma oranı azalır. İspanya’da Fuentes ve Molares (1994)‘de yaptıkları bir çalışmada 9 metreden 11.2 spat/4cm2, 5 metreden 29.1 spat/4cm2 ve 1 metreden ise 35.3 spat/4cm2 elde etmişlerdir. Eğer kollektör olarak ağlar kulanılıyorsa bu ağların göz açıklıkları önemlidir. 22mm göz açıklığındaki bir ağa tutunacak spat sayısıs 13mm göz açıklığındaki bir ağa göre çok daha az olacaktır. Bu şekilde tutunmanın fazla olduğu alanlarda spat toplama kontrol altına alınabilkir. Ayrıca Büyük gözlü ağlarda daha az midye tutuduğundan midyelerin büyümesi için daha geniş bir alan sağlar. Halatların uzunluğu ve çapları ülkeler ve spat toplayan üreticilere göre bazı farklılıklar gösterebilir. Maine’de13mm çapında ve Manila halatları kullanılırken, 16mm çapında ve 8m uzunluğunda polipropilen halatlar kollektör olarak kullanılmaktadır. Her üretici kendi şartlarında en iyi sonucu veren kollektörü tercih etmelidir. Bir bölgede ve ya ülkede başarılı bir şekilde kullanılan materyal aynı sonucu başka bir yerde göstermeyebilir. Diğer bir yavru toplama yöntemi ise dreçler ile midye yavrularının bol olduğu alanlarda avlanmasıdır. Pazara sunulmak üzere yapılan midye hasatları esnasında da var olan küçük bireyler ayrılarak tekrar büyümeleri için yetiştirme alanlarına bırakılmaktadırlar. İspanya’da kıyılardan midye yavruları elle toplanmaktadır. Yavru midyelerin yoğun olduğu alanlardan toplanan midyelerin zaman kaybetmeden kültür alanlarına taşınması gerekmektedir. Böylece midyeler daha az strese maruz kalırken büyüme ve yaşama oranları da yüksek olur. 4.2 Kültür Yöntemleri Avrupa’da midye kültürünün 700 yıl önce Fransa’dan ağaç kütükler ile yüklenen geminin 1235 yılında kaza yapması sonucu başladığı bilinmektedir(Mason, 1971). Gemiden kurtulan Patrick Walton adlı bir gemici üzerine ağ koyarak ağaç kütüklerini deniz kuşlarını yakalamak için kullanmıştır. Bu işlem için tam başarılı olamamıştır. Fakat bu esnada bu kütüklere fazla miktarda midyelerin turtunduğunu gözlemiştir. Böylece bu kazıkları midye toplamada ve büyütmede kullanarak besinini temin etmiştir. Küçük nbir değişiklik ile Waltson sistemi günümüzde kazık kültür sistemine dönüşmüştür. Bu sistem halen Fransa’nın batı kıyılarınsda kullanılan en etkili sistemdir. 13.yy’dan sonra Avrupa’da birçok midye kültür yöntemi geliştirilmiştir. Genel olarak 4 temel kültür yöntemi vardır. Bu yöntemlerin etkinliği ülkere göre değişiklik göstermektedir. Son yarım yüzyılda bu kültür yöntemlerine 1 yeni yöntem ilave olmuştur. Bu yüzen halatlarda yapılan midye kültürüdür. Kültür yöntemlerini genel olarak zeminde ve zeminden uzakta olmak üzere ikiye ayırabiliriz: 1- Zeminde -Dip Kültürü 2- Zeminden uzak -Kazık veya kütüklerde kültür -Raf kültürü -Sallarda kültür -Halatlarda kültür olarak sınıflamak mümkündür(Mason, 1971). 4.2.1 Kültür Alanının Seçimi Midye kültürüne başlamada önce yetiştiriciliği yapılacağı alanın dikkatle seçilmesi gerekmektedir. Kültür alanının midyelerin hızlı büyüyüp gelişmesine izin verecek sıcaklık, tuzluluk değerlerine,belli bir su akıntısına, yeterli ve uygun besin miktarına sahip olmalıdır. Toksik planton patlamaları ile evsel ve endüstriyel girdiler olmamalıdır. Uygulanak üretim sistemi arazi şartlarına uygun olmalı ve sistem deniz ulaşımı üzerinde kurulmamalıdır. 4.2.1.1 Dip Kültürü Bu yöntemde genel prensip midye yavrularının çok bol olan yerlerden toplanıp daha hızlı büyüyüp, daha fazla et dolgunluğuna sahip olacağı alanlara seyrek olarak bırakılmasına dayanır. 8-13mm büyüklüğündeki 1 yıllık olan midye yavruları doğal midye yataklarından dreçler yardımı ile toplanırlar. Taze olarak tüketime sunulacak olan güçlü addüktör kasına sahip kalın kabuklu midyeler gel-git etkisindeki deniz alanına bırakılırken ince kabuklu olup işlenecek midye yavruları 3-6m derinliğindeki kültür alanlarına tasınırlar. Bu midyeler bu alanlarda 18-24 ayda 7cm olan pazar boyuna ulaşırlar. Bazı Hollanda’lı üreticiler %30-40et verimi elde edebilmek için midyeleri 2.5-3 yıl sonra hasat etmektedirler. Bazı zeminler çamurlu yapıya sahip olabilir. Bu durumda midyelerin hasatı yine dreçler yardımı ile olur. Bu midyeler beslenmeleri esnasında bünyelerine bu çamur materyalinden de alırlar. Bu durumdaki midyeler pazara sunulmadan once taşlı veya çakıllı bir zemine yerleştirilerek var olan çamur birikintisinin temizlenmesi sağlanır(Hurlburt ve Hurlburt, 1980). Bu yöntem yaklaşık 150 yıldır Hollanda’da başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Ortalama midye yataklarından 5.5kg/m2 verimle 22ton/dönüm/yıl midye hasatı yapmaktadırlar. 4.2.1.2 Kazık veya Kütüklerde Kültür Fransa’nın Atlantik, Britany ve Normandy’nin kuzey kıyılarında yaygın olarak kullanılan bir kültür yöntemidir. Bu kıyılar rüzgarlara karşı korumasızdır. Gel-git çok fazla olduğu için su sıcaklığı 4-21°C arasında tuzluluğu ise ‰29-34 arasında sezona bağlı olarak değişmektedir. Bu aşırı gel-git’in yetiştiriciler açısından dezavantajı olduğu gibi avantajları da vardır. Sular çekildiğinde üreticiler midye kazıklarında çalışmalarını yaparlar(Goulletquer ve ark., 1994). Meşe ağacı en iyi kazık materyalidir. Genellikle 20cm çapında 3m uzunluğunda kazıklar kullanılmaktadır. Bu kazıklar deniz tabanına 1.5-2m dışarıda kalacak şekilde çakılırlar. Kazıkların alttan30cm’lik kısmına deniz yıldızlarının, yengeçlerinve diğer predatör organizmaların tırmanmasını engellemek için pürüzsüz plastik sarılır. Kazıklar 1m aralıklar ile dikilir ve her kazık sırası arasında 3m mesafe bırakılır. Bu aralıklar bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Bu kazık sıraları arasında sular çekildiği zaman at arabaları, traktörler, bisikletler ile gidilerek çalışmalar yapılır. Gel-git’in az olduğu bölgelerde ise ulaşım aracı olarak tekneler kullanılır. Kazıkların kültür alanı üstte kalan 1.5m’lik kısımdır. Walton’un gelmiş olduğu Aiguillon körfezi’nde 2.5 milyon kazık (Her sırada 50 kazığın kullanıldığı ve 50 000’den fazla sıranın olduğu) kullanılır. Toplam olarak Fransa kıyıları boyunca 1100km’lik bir alanda kazık kültürü yapılmaktadır(Bardach ve ark., 1972). Gel-git’in az olduğu alanlarda yavru midyeleri toplamak amacıyle doğal midye yataklarının olduğu yerlere halatlar(kollektörler) bırakılır. Birkaç hafta içinde midye yavruları bu halatlara yapışır. Yavru midyelerin tutunduğu bu halatlat kazıkların bulunduğu alanlara taşınır. Gel-git’in fazla olduğu bölgelerde ise yüksek su akıntısı (hareketi)olduğu için midye yavrularının tutunmasını engeller. Bu nedenle bu bölgelere yavru midyelerin tutunduğu halşatların taşınması çok önemlidir. Spatların tutunmuş olduğu kollektörler kazıklar üzerine tek tek sarılır. Bu sarma işlemi esnasında halat kazık üzerine bir çivi yardımı ile sabitlenir. Daha sonra “S” ve “Z” şeklinde sarılırlar. Bu midyeler çok kısa bir süre içinde büyüyerek kazığın tamanını kaplarlar. Başlangıçta kollektör üzerinde tutunmuş midye sayısı çok olduğu için büyüyen midyeler sıkışır. Midyelerin hızlı büyümeye devam edebilmeleri için kazıklardaki midlere kazınarak toplanır. Bu amaçla mekanik alatlerden yayalanıldığı gibi sular yükseldiğinde tekne ile kazıların yanına gidip kepçe benzeri bir kenarı bıçaklı bir aparat ile elle da toplanabilir. Bu işlem zaman alıcı ve işçiliği fazla olduğu için ekonomik durumu iyi olan üreticiler mekanik olarak çalışan aletlerden yararlanır. Bunlar alt kısmı açılabilir sert plastik ile kapatılıp açılabilen iki kapaktan oluşan bir büyük silindir tüptür. Tekneden elektronik olarak kontrol edilir. Alt kapaklar kapatılır. Bir vinç yardımı ile silindir kaldırılıp tekneden kazığı tamamen içine alacak şekilde geçirilir. Alt kapaklar yine tekneden kontrol edilerek sıkıca kapatılır. Vinç yardımı ile yukarı çekilirken midyelerde sıyrılarak bu silindir. İçine dolar. Tekneye alınan silindir içindeki midyeleri tanklara boşaltılır. Bu alet aynı zamanda midyelerin hasatında da kullanılmaktadır. Kazıklardan toplanan mnidye yavruları 15cm çapındaki ve 2m uzunluğundaki plastik ağdan hazırlanmış Bu esneyebilen silindirler tekrar aynı şekilde kazıkların üzerine sarılırlar. Bu işlemden sonra 6-7cm olan Pazar boyuna midyelerin ulaşması 12-18 ayı alır. Bu midyeler 20 kg’lık torbalar içinde pazarlanırlar. Midye kültür alanları Fransız hükümeti tarafından toksik organizmaların açısından takip edilir. Böyle bir tehlike görüldüğünde ise midye hasatı tehlike geçene kadar durdurulur. Midye kültür alanları hükümetten kiralanır ve çoğu aile işletmesidir. Birkaç büyük çiftlik dışında(75 000 kazık ile çalışan) genellikle 15 000-20 000 kazık ile üretimi gerçekleştiriler. Bir kazıktan 9,1-11,3kg/yıl canlı midye ve ya 4,5kg/yıl et hasatı yapılabilmektedir. Bir dönüm alandan bir yıl içinde 5 ton canlı midye veya 1 800 ton et üretimi yapılabilmektedir. Fransa’da midyeler taze tüketilir. Üretimin büyük bir kısmı iç tüketimi karşılamak için yapılır. Talebin fazla olduğu yıllarda ise komşu ülkelerden midye ithal ederler. 4.2.2 Sal Kültürü İspanya’nın Kuzeybatı Atlantik kıyılarında 5 körfez vardır. Bu körfezlerin kıyıları denize dik ve sarptır. Bunların toplam uzunluğu 24km genişliği ise 3-10km olup ortalama 30m(max.60m) derinliğe sahiptirler. Körfezlerin ağız kısımları adalar tarafından okyanus fırtınalarına ve dalgalarına karşı korunmaktadır. Yıllık yüzey su sıcaklığı 9-21°C ve tuzluluğu ise ‰35 ‘dir. Bu alanda Sal kültürü 30 yıldan beri uygulanmaktadır.(Figueras, 1989; Figueras, 1990; Fuentes ve Molares, 1994) Midye kültüründe kullanılan sallar oldukça basit malzelerden yapılmaktadır. İlk kullanılan malzemeler eski tekne gövdeleriydi. Daha sonraları sallar 4-6 köşeli duba ve ya yüzdürülen metal aksamdan yapılmaya başlamıştır. Günümüzde en yaygın kullanılan malzeme ise strafor ve fiberglas materyaldir. Ahşap salların ana bedeni oluşturan çerçeve 5cm2’lik yüzey alanına sahip okalüptüs ağacından hazırlanan krişlerden hazırlanmaktadır. Herbir kriş 45-50cm aralıklar ile ana bedene sıkıca bağlanmaktadır. Bu salların büyüklükleri değişmekle beraber ortalama 23m x 23m olacak şekilde hazırlanır ve bu sala 700 halat asılabilir. Ana beden yüzdürücüler ile alttan desteklenerek batması engellenir. Sallar her iki ucundan beton ağırlıklar ile deniz dibine yaklaşık 20 tonluk beton ağırlıklar ile sabitlenir. Böylece salın bir alanda sabit kalması sağlanmış olur. Sallara asılan halatları uzunluğu 9m’dir. Bu halların uzunluğu deniz tabanına değmeyecek şekilde ayarlanır. Böylece midyeler deniz yıldızlarının, yengeçlerin ve diğer dipte yaşayan predatör organizmaların zarar vermesi engellenmiş olur. Sonbaharda sahil boyunca taşlara tutunmuş olan yavru midyeler toplanır ve suda birkaç çinde eriyebilen rayon fileleri içerisine bir halat ile yerleşririlirler. Fileler sallardan sarkırılırlar. File eriyene kadar midyeler file içindeki halata bysus iplikleri ile tutunurlar.Bu midyeler bir yıl içinde 8-10cm boya ulaşırlar. İlkbaharda ise sallardan boş halat kollektörler sarkıtılarak yeni midye yavruları toplanmaktadır(Bardach ve ark.,1972). Midyeler halatlara tutunduktan sonra pazar boyuna ulaşması 18 ayı alır. İspanya bu şekilde sallarda yetiştirlen midyeler hızlı büyümeleri ve et oranlarının yüksek olması nedeni ile dünyaca bilinen en kaliteli midyelerdir. Midyelerin et verimi %35-50 arasında değişir. Kültür esnasında midyelerin birkaç kez seyreltilmesi gerekmektedir. Böylece hem midyelerin büyüme hızları düşmemekte hem de halatların aşırı ağırlıktan dolayı kopması engellenmiş olmaktadır. Bu işlem ile bir halat 2-3 halata bölünebilmektedir. Bu halatlar 13mm naylon veya 25mm esparto bitkisinden hazırlanmaktadır. Halatların her 40-50cm’sine 30cm boyunda ve 20mm kalınlığında tahta çubuklar yerleştirilerek halat üzerinde büyüdükçe ağırlaşan midye kümelerinin aşağıya kaymasını engellemektir. 9m uzunluğundaki bir halat 113kg /yıl midye üretir. 700 halatlı bir ise 80 ton kabuklu midye üretir. Bu da 41 ton midye eti demektir. Yoğun olarak midye üretiminin yapıldığı alanın 1 dönümünde ise 90 800kg midye eti yıllık olarak üretilebilmektedir. İspanyol midye üreticileri diğer canlıların kültürü ile uğraşan üreticilere göre midyelerin doğal ortamdan yararlanarak büyümesi, herhangibir ek masrafı ve yapay besleme sorunun olmaması nedeni ile 200 kat daha karlıdırlar. Bu halatların hasatı vinçli tekneler ile yapılır. Halatlar vinç ile kaldırılır teknede bulunan bir metal sepet içine Sal bağlantıları kesiler yerleştirilir. Hasat edilen midyeler İspanya içi veya dışına satılmadan önce kanunlarına göre mutlaka 24 saat depurasyon işlemine tabii tutulmalıdır. Bu basit depurasyon işleminde midyeler tanlara alınır. Hafif klor solusyonu içeren sürekli deniz suyuna 48 ssat maruz bırakılırlar. Böylece midyeler bünyelerinde bulunabilecek istenmeyen maddeleri bu ytemiz akışkanlı suya bırakarak etleri temizlenmiş olacaktır. Bu işlemden sonra midyeler bu klorlu sudan çıkarılır ve süzülür, 3 saat sularının akması beklenir ve 15 kg’lık fileler içerisinde soğutmanın olmadığı kapalı bir araç içinde 3 gün gibi uzun süre dayanabilirler. İspanya’da deniz alanı ve sallar hükümetten kiralanmaktadır. Bir aile ortalama büyüklükteki 2-4 midye salını rahatlıkla idare edebilmektedir. Büyük şirketler ise 20-30 Sal ile çalışmaktadır. İspanya üretiminin %95’i Galiçya körfezlerinden yapılmaktadır. Üretimin %25’ Fransa ve Italya’ya satılmaktadır. 4.2.3 Halatlarda Kültür Bu sistem deniz yüzeyine horizontal serilen ana halat bedeninden ve bunların yüzdürücülerinden oluşur. Bu ana bedene vertikal olarak hem kollektör amaçlı halatlar asılabileceği gibi hem de midyelerin bu halatlarda büyümesi sağlanabilmektedir. Horizontal olan ana bedeb 60m uzunluğunda olup 6m aralıklar ile 200lt’lik plak bidonlar ile yüzdürülmektedir. Bu ana beden tek olarak hazırlanabileceği gibi aralarındaki mesafe 1m olacak şekilde bir çift olarak da hazırlanabilmektedir. Bu anabedenler arası mesafe 3m olur. Vertikal halatlat ise 50cm aralıklar ile bağlanır ve uzunlukları 6,5m’dir. Bu halatların uzunluğu , aralarındaki mesafeler yine üreticilere göre değişiklikler göstermektedir(Figueras, 1989). Bu sistemlerde yavru toplama doğrudan sisteme asılan halat kollektörler ile yapılmaktadır. İlkbaharda halatlara tutunan midyeler 14-16 ay sonra 6-7cm boya ulaşırlar. Fazla tutunmuş midye yoksa bu midyelerde seyreltme işlemi yapılmaz. Bu sistemin en önemli avantajı ağır kış şartlatına karşı dayanıklı olmasıdır. Gelgit’in 1m gibi az olduğu yerlerde uygulannan bu istemde operasyon da vinçli tekneler ile yapılmaktadır. Kış şartlarının çok ağır geçtiği ülkelerde su yüzeyi buz tutmaktadır. Bu durumda ne midyeler ne de sistem hiçbir zarar görmez. Kışı ağır geçen İsveç’de yılda 1 dönümden 13 600-15 900kg midye eti elde edilebilmektedir. Kültür sitemleri ülkeler göre faklılıklar gösterebilir (Tablo 1). Bir ülkenin kullandığı sistemin tamamen aynısını yapmaktansa, kültürü yapılacak alanın şartlarına uygun sistem bazı modofikasyonlar ile kullanılabilir. Kültür alanında böyle bir sistemin küçük br modeli hazırlanarak midyelerin tutunma veya büyüme oranları ile sistemin dayanıklılığı test edilmelidir(Hickman, 1992). Kültür yöntemleri içerisinde bugün en fazla tercih edilen ve kullanılan sal ve halat kültürleridir. Aynı bölgede dipte yapılan kültüre göre sallarda veya halatlarda yapılan kültürün %50 daha fazla verim verdiği bilinmektedir. Bu sistemler ile deniz alanından maksimum bir verim alınırken zeminde var olan predatör canlılardan da midyeler korunmuş olmaktadır. Sal ve halat kültürlerinde ise foling organizmalar ile predatör balıklar problemi vardır. Foulingin fazla olduğu dönemlerde midye fileleri veya halatları sık sık kontrol edilmelidir. Eğer fazla miktarda fouling organizma midyeler üzerine yapışırsa onların su ile olan temaslarını engelleyecektir. Bu durumdaki midyelerde su alış verişi azalacağından sudan hem besinini hem de oksijenini sağlayamayan midyeler kısa bir süre sonra öleceklerdir. Bu organizmalar ile halatlara veya sallara binen yük artacak ve sistem batma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Predatör organizmaların başında balıklar, yengeçler, deniz yıldızları ve deniz kuşları gelmektedir. Midyeleri besin olarak kullanarak zarar vermektedirler(Fuentes ve ark., 1994; Lök ve Köse, 1999). Entegre Kültür Uygulamaları Suyu süzerek beslenen midye gibi kabuklu su canlıları son yıllarda deniz balıkları kültür alanlarında birlikte kültür uygulamaları artmıştır. Bu sistemde ağ kafeslerden belli mesafeye(20-50m) yerleştirilen halat veya sal kültür sistemlerinde midye veya istiridye kültürleri yapılmaktadır. Balık besleme esnasında suda çözünenen yemler kabuklular tarafından değerlendirildiği gibi, yemlerin çözünmesi ile suya karışan azotlu bileşikler ile beslenerek çoğalan fitoplankton hücreleri de kullanılmaktadır. Böylece ağ kafeslerinin bulunduğu bölge kabuklular tarafından filtre edilip temizlenirken, yeni bir ürünün üretimi hiçbir yemleme yapmadan söz konusu olmaktadır (Hindioğlu, 1998) 5-Sonuç Kabuklu su ürünleri içerisinde ülkemizde en iyi bilinen tür midye olmasına karşın henüz bilinçli bir yetiştiricilik çalışması başlamamıştır. Bilimsel araştırmalar yanında ağ kafes üreticileri yüzdürücülere bol miktarda tutunan midyeleri basit sistemlerde kültür çalışmalarını denemeye başlamışlardır. Gelecekte ağ kafeslerde balık yetiştiriciliği ile birlikte kültür uygulamalarının başlaması ile hem çevre hem de kabuklu su ürünleri üretimi açısından yararlı olacaktır. KAYNAKLAR Alpbaz, A., 1993. Kabuklu ve eklembacaklılar yetiştiriciliği. E. Ü. Su Ür. Fak. Yay. 26-82. Alpbaz, A.G., 1997. Dünyada ve Türkiye’de su ürünleri yetiştiriciliğinin dünü, bugünü ve geleceği. Akdeniz Balıkçılık Kongresi. E.Ü.Su.Ür. Fak.Yay. 5-15. Bardach, J. E., Ryther, J.H., McLarney, W. O., 1972. Culture of mussels. Aquaculture, The Farming and Husbandry of Freshwater and Marine Organisms . pp. 760-776. Bayne, B.L., Widdows, J., Thompson, R.J., 1976. Physiology: I. In: Bayne, B.L.(ed.). marine mussels: their ecology and physiology. Cambridge University Press. pp. 122-159. Dare, P. J., 1976. Settlement, growth and production of the mussel, Mytilus edulis L., in Morecambe Bay, England. Fish. Invest. (Ser.2), 28: 1. Field, I. A., 1922. Biology and Economic Value of the Sea Mussel Mytilus edulis. Bull. U. S. Bur. of Fisheries, Vol: 38, pp. 127-259, Washıngton. Figueras, A. J., 1989. Mussel culture in Spain and France. World Aquaculture, 20(4): 8-17. Figueras, A., 1990. Mussel culture in Spain. Mar. Behav. Physiol., 16: 177-207. Fuentes, J., Reyero, I., Zapata, C., Alvarez, G., 1992. Influence of stock and culture site on growth rate and mortality of mussels (Mytilus galloprovincialis Lmk.) in Galicia, Spain. Aquaculture, 131-142. Fuentes, J., Molares, J., 1994. Settlement of the mussel Mytilus galloprovincialis on collectors suspended from rafts in the Ria de Arousa /NW pf Spain): annual pattern and spatial variability. Aquaculture,122: 55-62. Gosling, E.M., 1992. Systematics and geographic distribution of Mytilus. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp. 1-17. Goulletquer, P. T., Joly, J. P., LeGagneur, E., Ruelle, F.,1994. Mussel (Mytilus edulis) culture along the Normandy coastline (France) : Stock assessment and growth monitoring. ICES Statutory Meeting , Shellfish Committee, K: 10, p. 11. Hickman, R.W.,1992. Mussel cultivation. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp.465-510. Hindioğlu, A. 1998. Deniz balıkları yetiştiriciliği ile kabuklu kültürünün entegrasyonu. Özhan, E. (ed.) Türkiye’ nin Kıyı ve Deniz Alanları II. Ulusal Konferansı, Türkiye Kıyıları 98 Bildiriler Kitabı, 22-25 Eylül 1998 ODTÜ Ankara s. 261-271 Hurlburt, C.G., Hurlburt, S.W., 1980. European mussel culture technology and its adaptability to North American waters. In: Lutz, R.A.(ed). Mussel culture and harvest: A North American perspective. Developments in aquaculture and fisheries science, 7. Elsevier scientific publishing company,New York pp.69-98 Langdon, C. J., Newell, R. I. E., 1990. Utilization of detritus and bacteria as food sources by two bivalve suspension feeders, the oyster Crassostrea virginica and the mussel Geukensia. Mar. Ecol. Prog. Ser. 58: 299-310. Lök, A., Köse, A., 1999. İstiridye kültüründe karşılaşılan zararlı organizmalar. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.114-119. Lubet, P. E., 1959. Reserches sur le cycle sexuel et L’emission des Gametes Chez les Pectinides et les Mytilides. Rev. Trav. Ist. Pm. 23(4), pp. 396-545, Paris. Mason, J. 1971. Mussel cultivation. Underwater Journal 3: 52-59. Seed, R., 1976. Ecology. In: Bayne, B. L.(ed), Marine mussels: their ecology and physiology, Cambridge University Press, pp: 13-65. Seed, R., Suchanek, T.H., 1992. Population and community ecology of Mytilus. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp. 87-157. Stirling,H.P. ve Okumus, I., 1995. Growth and production of mussels (Mytilus edulis L.) suspended at salmon cages and shellfish farms in two Scottish sea lochs. Aquaculture, 134: 193-210. Sugiura, Y., 1962. Electirical induction of spawing in two marine invertebrates (Urechis unucintus and hermahproditic Mytilus edulis). Biol. Bull. Woods Hole, 123: 203-206. Uysal, H., 1970. Türkiye sahillerinde bulunan midyeler “Mytilus galloprovincialis Lamarck” üzerinde biyolojik ve ekolojik araştırmalar. E.Ü. Fen Fak., İlmi Raporlar Serisi , No.79, 79p.

http://www.biyologlar.com/midye-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

İnsanların Etçil mi Yoksa Otçul mu Olduklarının Kanıtları Nelerdir?

İnsanlar tür olarak aslında otçul veya etçil değil omnivor yani her şeyi yiyebilen, herşeyobur veya herşeycil bir türdür.. Bunun kanıtları: 1 Diş yapısı: Dişlerimiz her ikisini, hem et hem de bitki yemek ve öğütmek için evrilmiştir. 2 Sindirim sistemi: Hem et hem de bitkileri sindirmeyi tolere edecek, çoğu bitki ve hayvansal kaynaklardan besin elde edebilecek şekildedir. İstisnalar ise selüloz ve kitindir. Bunları sindiremeyiz. 3 Primat araştırmaları: Diğer primatlar, yaşayan en yakın akrabalarımız da omnivordur. Bu liste Şempanzeler, Orangutanlar ve Gorilleri içerir. Hatta çoğu primatlar aynı zamanda böcekçildir de. 4 Besinler: Sıkı şekilde vegan beslenen insanlar sağlıklı bir beslenme sağlayabilmek için besin kaynaklarını çok titiz bir şekilde takip etmeleri gerekir. Vegan beslenmek yani hiç bir şekilde ne süt, ne yumurta tamamen bitkisel bir şekilde beslenmek sadece modern Dünyada ve günümüz zamanında mümkün hale gelmiştir. Zira daha önce neolitik çağlarda ,nsan toplulukları büyük oranda henüz avcı ve toplayıcı iken hangi kaynak olursa olsun – hayvansal ya da bitkisel – besin elde edebilmek hayati önem taşıyordu ve insanların bu konuda herhangi bir seçme hakkı bulunmuyordu. 5 Arkeolojik Kanıtlar: En erken atalarımızdan elde edilen kanıtlar onların her zaman et tüketmiş olduklarını göstermektedir. Bu kanıtlar arasında insansıların yaşadığı fosil sitelerde geride bıraktıkları kemik kanıtlar ve fosilleşmiş dışkıları yani koprolitler vardır.

http://www.biyologlar.com/insanlarin-etcil-mi-yoksa-otcul-mu-olduklarinin-kanitlari-nelerdir

Eşeyli Üreme (Seks), Evrimi Nasıl Yönlendiriyor?

Aşırı süslü özellikler ve sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar evrim kuramına aykırı mı? Mücadeleyi kazanan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mu? Erkekler arası rekabet ve dişilerin eş tercihi nasıl evrimleşti? Eşeyli üreme de nereden çıktı? Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri. Neden hep dişi seçiyor? Dişi aslında neyi seçiyor ve nasıl seçiyor? Ne olacak bu erkeğin hali?! Okuyacağınız makale, Jerry A. Coyne’ın “Why evolution is true?” (Evrim neden doğru?) adlı kitabının (Oxford University Press, 2009) “How sex drives evolution?” adlı bölümünün çevirisidir. Arabaşlıkları biz koyduk. Bütün görüntüsüyle, vücudunun arkasında tam bir zaferle yelpaze gibi açılan üzerinde bir sürü gözbebeği bulunan parlak mavi-yeşil kuyruğuyla erkek bir tavus kuşundan daha göz kamaştırıcı çok az hayvan vardır doğada. Darwinizmi her yönden çiğniyormuş gibi görünür, onu güzel yapan bütün özellikleri aynı zamanda hayatta kalması açısından uyumsuzdur. O uzun kuyruk uçuş sırasında aerodinamik sorunlar yaratır, tavus kuşunun uçabilmek uğruna verdiği mücadeleye tanık olanlar bunu bilir. Bu, kuşların geceleri ağaçlardaki tüneklerine çıkmalarını ve yırtıcılardan kaçmalarını zorlaştırır; özellikle de nemli bir kuyruğun sürüklenmek zorunda kaldığı muson yağmurları sırasında. Parıldayan renkler de, özellikle kısa kuyruklu ve ölü yeşilimsi bir kahverengi ile kendilerini kamufle eden dişilerle karşılaştırıldığında yırtıcıları kendisine daha fazla çeker. Ve çok fazla metabolik enerji her yıl yeniden büyümesi gereken bu kuyruğa harcanır. Darwin’i şaşırtan görüntü ve davranışlar Tavus kuşunun tüyleri sadece amaçsız görünmekle kalmaz, aynı zamanda bir engeldir. Bu nasıl bir adaptasyon olabilir? Ve bu tüylere sahip bireyler daha fazla gen aktarabiliyorsa, tahmin edileceği gibi giysi doğal seçilimle evriliyorsa, neden dişiler de aynı şekilde göz kamaştırıcı olmuyor? Darwin, 1860’da Amerikalı bir biyolog olan Asa Gray’e yazdığı bir mektubunda bu sorulardan yakınıyordu: “Gözle ilgili düşüncenin beni dondurduğu anı hatırlarım, fakat bu şikâyet halinin üstesinden geldim ve şimdi yapıya dair önemsiz şeyler beni rahatsız hissettiriyor. Tavus kuşunun kuyruğundaki bir tüyün manzarası ise her ona baktığımda beni hasta ediyor!” Tavus kuşunun kuyruğu gibi muammalar çoktur. Soyu tükenmiş İrlanda elkini ele alalım (aslında ne İrlandalı ne de elk olduğu için bir isim hatası. Bu zamana kadar tanımlanmış en büyük geyiktir ve Avrasya civarında yaşamıştır). Bu türün erkekleri sadece on bin yıl kadar önce yok olmuş ve bir uçtan diğer uca 12 fitten (1 fit yaklaşık 0,3 m, 12 fit = 3,6 m) geniş olan büyük bir çift boynuzun sahibidir! Birlikte 90 pound (1 pound yaklaşık 453,6 gram, 90 pound = 40,8 kg) ağırlığında olan bu boynuzlar önemsiz 5 pound ağırlığındaki bir kafatasının üzerinde durur. Neden olacağı gerilimi bir düşünün. Bütün gün kafanızın üstünde genç bir insanı taşıyarak yürümek gibidir. Ve tavus kuşunun kuyruğu gibi bu boynuzlar da her yıl oyuklarından yeniden doğmak zorundadır. Aşırı süslü özelliklerin yanında, sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar da vardır. Orta Amerika’nın erkek tungara kurbağaları şişirebildikleri ses keselerini her gece uzun bir serenat yapmak için kullanır. Bu şarkılar dişilerin dikkatini çeker; fakat şarkı söylemeyen dişilerdense söyleyen erkeklerle beslenen yarasa ve kan emici sineklerin de dikkatini çeker. Avustralya’da erkek çardak kuşları çubuklardan, türüne göre tüneller, mantarlar veya tentelere benzeyen büyük ve biçimsiz “çardaklar” inşa eder. Bunlar dekoratif şeylerle süslenmiştir: çiçekler, yılan kabukları, kabuksuz meyveler, tohum zarfları ve eğer insanlara yakınsa teneke kutular, cam parçaları ve folyo ile. Bu çardakların yapılması saatler hatta bazen günler alır (bazıları enine 10 fit, uzunluğuna 5 fit boyutlarında olabilir), fakat yine de yuva olarak kullanılmazlar. Neden erkekler bütün bu zorluklara katlanır? Eşeysel dimorfizm Biz Darwin gibi, bu özelliklerin hayatta kalma olasılığını azalttığını sadece tahmin etmek zorunda değiliz. Dönemimizdeki bilim insanları bunların nelere mal olabileceğini göstermiştir. Kırmızı gerdanlı çardak kuşu erkeği parlak siyahtır, derin bir boyun ve kafa yaması ile gösteriş yapar ve gayet uzun kuyruk tüyleriyle yüklüdür, bu tüyler neredeyse boyunun iki katı uzunluğundadır. Erkek çardak kuşunu arkasında çırpınan kuyruğuyla havada mücadele ederek uçarken gören biri bu kuyruğun ne işe yaradığını anlamakta zorlanır. İsveç Göteborg Üniversitesi’nden Sarah Pryke ve Steffan Andersson Güney Afrika’da bir grup erkek yakaladılar ve birinci grubun kuyruklarını bir inç kadar ikinci grubun ise dört inç kadar kısalttılar. Üreme mevsiminden sonra yeniden yakaladıklarında, kısa kuyruklu olanlara oranla uzun kuyruklu erkeklerin daha fazla kilo kaybetmiş olduğunu gördüler. Açıkçası, bu uzamış kuyruklar büyük handikaptır. Canlı renkler de öyledir ve bu da gerdanlıklı kertenkelelerde yapılan daha zekice bir deneyle gösterilmiştir. Amerika’nın batısında yaşayan bir fit uzunluğundaki bu kertenkelenin erkek ve dişileri birbirinden çok farklı görünür. Erkek turkuaz renkli vücudu, sarı kafası, siyah boyun halkası ve siyah-beyaz benekleri ile gösteriş yapar; dişilerin rengi ise gri-kahverengi arasıdır ve az beneklidirler. Oklahoma Devlet Üniversitesi’nden Jerry Husak ve arkadaşları, erkeklerin parlak renginin yırtıcıları daha çok çektiği hipotezini sınamak için çöle erkek ve dişi kertenkelelere benzeyen boyanmış kilden modeller yerleştirdiler. Yumuşak kil bu modelleri gerçek hayvanlarla karıştıran herhangi bir yırtıcının bıraktığı ısırık izlerini saklıyordu. Sadece bir hafta sonra kırk parlak erkek modelden otuz beşinde çoğunlukla yılan ve kuş ısırıkları görüldü; kırk ölü renkli dişi modelden ise hiçbiri ısırılmamıştı. Bir türün erkek ve dişileri arasında görülen bu farklı özellikler, örneğin kuyruk, renk ve şarkı, “eşeysel dimorfizm” olarak adlandırılır, bu terim Yunanca “iki form” anlamına gelir. Biyologlar, erkeklerin eşeysel dimorfik özelliklerinin, zamanı ve enerjiyi boşa harcadığı ve hayatta kalma oranını düşürdüğü için evrim teorisini ihlal ettiğini gösterdiler. Renkli erkek lepistesler, daha sade olan dişilerden daha sıklıkla yem olmaktadır. Bir Akdeniz kuşu olan siyah kuyrukkakan erkeği, iki haftadan fazla bir süre çakılların arasında kendi ağırlığının elli kat fazlasını biriktirerek farklı bölgelerde büyük taş yığınları kurar. Çalı tavuğu erkeği, çayırda kabarıp sönerek ve iki büyük ses kesesinden yüksek sesler çıkartarak süslü görüntüler sergiler. (1) Bu muziplikler bir kuş için büyük enerji tüketimi anlamına gelir: bir günlük görüntü, kalori açısından bir muz dilimine denk enerji yakar. Eğer bu özellikler için seçilim söz konusuysa -karmaşıklıkları göz önünde bulundurulduğunda olmalıdır da- bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamamız gerekir. Darwin’in anahtarı: eşeysel seçilim Darwin’den önce eşeysel dimorfizm bir sırdı. Bugün de olduğu gibi yaratılışçılar, doğaüstü bir tasarımcının, hayatta kalmayı tehlikeye sokan bu vasıfları neden sadece bir cinsiyette yarattığını açıklayamıyorlardı. Doğanın çeşitliliğini en güzel şekilde açıklayan Darwin de bu yararsız özelliklerin nasıl evrildiğini anlayamamaktan dolayı kaygılıydı. Sonunda bunun açıklanması için gerekli anahtarı keşfetti: Eğer bir türün erkekleri ile dişileri arasında özellik farkları varsa, ayrıntılı davranışlar, yapılar ve süsler neredeyse sadece erkeklerle sınırlıdır. Artık bu masraflı özelliklerin nasıl evrildiğini tahmin edebilirsiniz. Seçilimin değerinin gerçek anlamda hayatta kalma olmadığını, başarılı üreme olduğunu hatırlayın. Süslü bir kuyruk ve baştan çıkarıcı bir şarkı hayatta kalmanıza yardım etmez, fakat döl bırakabilme şansınızı artırır, bu da söz konusu göz alıcı özelliklerin ve davranışların ortaya çıkmasına neden olan şeydir. Darwin bu takasın ilk farkına varan kişidir ve eşeysel dimorfik vasıflardan sorumlu seçilim türüne eşeysel seçilim adını vermiştir. Eşeysel seçilim, basitçe, bir bireyin eş bulması olasılığını artıran seçilimdir. Yani doğal seçilimin bir alt kümesidir, fakat çalıştığı biricik yol açısından ve ürettiği uyumlu olmayan adaptasyonlardan dolayı kendine has bir bölümde anlatılması gerekir. Eşeysel olarak seçilmiş özellikler, erkeğin azalan yaşama şansını üremesinde bir artış ile dengelemekten fazlasını yapıyorsa evrim geçirir. Whydah ispinozları uzun kuyruklarıyla yırtıcılardan çok iyi kaçamazlar, fakat dişileri eş olarak uzun kuyruklu olanları tercih eder. Daha uzun boynuzlu geyikler hayatta kalmak için metabolik bir sorumlulukla savaşırlar, fakat belki de karşılaşmaları sıklıkla kazanmaları daha fazla döl bırakabilmelerini sağlar. Eşeyli seçilim iki şekilde olur. Birincisi, dev boynuzlu İrlanda elkleri örneğinde görüldüğü gibi, dişilere giden yolda erkekler arasında doğrudan rekabettir. Whydah ispinozlarının uzun kuyruğunun türemesine neden olan diğeri ise, olası erkekler arasında seçim yaparken görülen dişi titizliğidir. Erkek erkeğe rekabet (veya Darwin’in hırçın terminolojisinde “Mücadele Yasası”) anlaması en kolay olanıdır. Darwin’in söylediği gibi “neredeyse bütün hayvanların erkekleri arasında dişinin mülkiyeti için bir mücadele vardır.” Bir türün erkekleri doğrudan savaştığında, geyiğin boynuz çarpıştırması, geyik böceğinin boynuzunu saplaması, sap gözlü sineğin kafasını toslaması veya iri fil ayıbalığının kanlı savaşlarında olduğu gibi, rakiplerini defederek dişilerine kavuşurlar. Seçilim, hayatta kalma oranını düşürmeyi dengelemekten daha büyük oranda eş bulma şansını artıran bu gibi zaferleri sağlayan özellikleri destekler. Canlı renkler, süsler, çardaklar ve çiftleşme görüntüleri ise ikinci eşeysel seçilim türüyle yani eş tercihiyle şekillenir. Öyle görünüyor ki, dişilerin gözünde bütün erkekler aynı değildir. Bazı erkek özelliklerini ve davranışlarını diğerlerinden daha etkileyici bulurlar, bu sayede popülasyonda bu özellikleri üreten genler birikir. Bu senaryoda erkekler arası bir rekabet elemanı da vardır, fakat bu dolaylıdır: kazanan erkekler en yüksek sese, en parlak renklere, en cazip feromonlara, en seksi görünüşlere ve daha birçok şeye sahiptir. Erkek-erkeğe rekabetin tersine burada kazanan, dişi tarafından belirlenir. Erkekler arasında doğrudan rekabet Mücadeleyi kazanan, çok süslü olan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mudur? Eğer öyle değilse eşeysel seçilim teorisi hepten çöker. Aslında kanıtlar hem güçlü hem tutarlı bir şekilde teoriyi destekler. Mücadelelerle başlayalım. Kuzey Amerika’nın Pasifik kıyısındaki kuzeyli fil ayıbalığı, boyutları açısından sıra dışı bir eşeysel dimorfizm gösterir. Dişiler yaklaşık 10 fit uzunluğunda ve 1500 pound ağırlığındayken erkeklerin uzunluğu neredeyse iki katıdır ve ağırlıkları da 6000 pounda kadar varabilir ki bu bir Volkswagen’den büyük ve iki katından daha ağır demektir. Bunlar poligamiktir de, yani çiftleşme dönemi boyunca erkekler birden fazla dişi ile eşleşir. Erkeklerin yaklaşık üçte biri eşleştikleri dişilerden oluşan haremlerini savunurlar (bir erkeğin 100 kadar eşi olabilir!), geri kalan erkekler ise bekârlıktan yana kara talihlerini yaşar. Çiftleşme piyangosunun kime vuracağı dişiler daha sahile çıkmadan önce erkekler arasındaki vahşi savaşla belirlenir. Bu savaşlar kocaman vücutlarını birbirine vuran büyük boğalarınki gibi kanlı olur, dişleriyle derin boyun yaraları açarlar ve en büyük erkeklerin en üste yerleştiği bir baskınlık hiyerarşisi ortaya çıkar. Dişiler vardığında baskın erkekler onları haremlerine doğru sürükler ve yaklaşan rakiplerini kovar. Verili bir yıl içerisinde çoğu bebek sadece birkaç büyük erkek tarafından yapılmış olur. Bu, erkeklerin rekabetidir; saf ve basit, ödül de üremedir. Bu çiftleşme sistemi ele alındığında eşeysel seçilimin büyük ve cani erkeklerin evrimini teşvik ettiğini görmek kolaydır: büyük erkekler genlerini yeni jenerasyona aktarabilir, küçükler yapamaz (dövüşmek zorunda olmayan dişiler, tahminen optimum üreme ağırlıklarına yakındır). Vücut büyüklüğündeki eşeysel dimorfizm, biz de dahil birçok türde erkeklerin dişilere ulaşmak için giriştiği rekabetten kaynaklanıyor olabilir. Erkek kuşlar çoğunlukla, sahip oldukları arazi üzerinde şiddetle rekabet ederler. Birçok türde, erkekler dişilerini sadece, yuva yapmak için uygun, güzel yeşillikleri olan bir toprak parçasını kontrol altında tutarak etkiler. Erkekler bu parçaya sahip olduklarında, görsel ve ses öğeleriyle veya alanlarına tecavüz eden erkeklere doğrudan saldırarak onu savunurlar. Bize zevk veren kuş şarkılarının pek çoğu aslında diğer erkeklere uzak durmalarını söyleyen tehditlerdir. Kuzey Amerika’nın kırmızı kanatlı karatavuğu genellikle açık habitatlardaki tatlı su bataklığı gibi bölgeleri savunur. Fil ayıbalıkları gibi bunlar da poligamiktir, bazı erkekler kendi bölgelerinde barınan neredeyse elli kadar dişiyle eşleşebilir. Diğer pek çok erkek ise “oltacı” diye adlandırılır ve eşleşmeden yaşarlar. Oltacılar ele geçirilmiş bölgelerdeki erkekleri oyalayıp uzak tutarak dişilerle sinsice eşleşmek için sürekli buraları işgal etmeye çalışırlar. Erkekler zamanlarının dörtte birini tetikte durup kendi bölgelerini korumaya çalışmakla geçirirler. Kırmızı kanat erkekleri doğrudan devriye gezmenin yanı sıra karmaşık şarkılar söyleyerek ve omuzlarında parlak kırmızı bir apoletle soylarına has süslerini tehdit gösterisine çevirerek savunma yaparlar (Dişiler kahverengidir, bazen küçük iz gibi bir apoletleri olur). Apoletler dişileri etkilemek için değildir, gerçekte bölgeyi ele geçirmek için düelloya gelen diğer erkekleri tehdit etmek için kullanılır. Araştırmacılar, siyaha boyayarak apoletlerini yok ettikleri erkeklerin yüzde 70 oranında bölgelerini kaybettiğini gördüler; fakat apoletleri şeffaf bir çözücü ile boyanan erkeklerin sadece yüzde 10’u kaybetmişti. Apoletler belki de zorla girenleri uzak tutmak için, o bölgede yaşandığını gösteren bir işarettir. Şarkı da önemlidir. Şarkı söyleme yeteneğini geçici olarak kaybetmiş, susturulmuş erkekler de bölgelerini kaybediyordu. Kısacası karatavuklarda şarkı ve tüyler bir erkeğin daha fazla eş edinmesine yardımcı olur. Yukarıda anlatılan çalışmalarda ve diğer başka birçok çalışmada araştırmacılar, daha ayrıntılı özelliklere sahip erkeklerin dölde daha büyük bir netice elde etmesinde, eşeyli seçilimin rol oynadığını gösterdiler. Bu sonuç basit görünmektedir, fakat meraklı biyologların yüzlerce saatlik sabırlı saha çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Parıltılı bir laboratuarda DNA’nın dizi analizini yapmak daha ihtişamlı görünebilir ama bir bilim insanının seçilimin doğada nasıl işlediğini göstermesinin tek yolu sahada kirlenmekten geçer. Çiftleşme sonrası rekabet örnekleri Eşeysel seçilim sadece eşeye etkimekle bitmez: erkekler çiftleşmeden sonra da rekabete devam eder. Birçok türde dişiler kısa bir süre içerisinde birden fazla erkekle çiftleşebilir. Bir erkek bir dişiyi dölledikten sonra, aynı dişiyi diğer erkeklerin döllemesini ve babalık hakkını elinden almasını nasıl engelleyebilir? Bu çiftleşme sonrası rekabet eşeysel seçilim tarafından inşa edilmiş en merak uyandırıcı özelliklerden bazılarını ortaya çıkarmıştır. Bazen erkek çiftleşmeden sonra etrafta başıboş gezer, dişisini bu şekilde diğer taliplerden korur. Birbirine yapışmış bir çift yusufçuk görürseniz bilin ki erkek dişiyi dölledikten sonra fiziksel olarak diğer erkeklere kapatarak korumaya alıyordur. Bir Orta Amerika kırkayağı en olağanüstü şekilde eşini korumaya geçer: bir dişiyi dölledikten sonra, onu birkaç gün boyunca taşır ve bu şekilde yumurtalarına herhangi bir rakibin sahip çıkmasını engeller. Bazen bu engelleme kimyasallar yoluyla yapılır. Bazı yılanların ve kemirgenlerin menisi çiftleşmeden sonra dişinin üreme yolunu geçici olarak tıkayan kimyasallar içerir, yani diğer erkeklere karşı barikat kurar. Benim de çalıştığım sirke sineği grubunda ise erkek dişiye bir anti-afrodizyak enjekte eder, semenindeki bu kimyasal birkaç gün boyunca dişiyi yeniden çiftleşmeye isteksiz hale getirir. Erkekler babalıklarını korumak için çok çeşitli savunma silahları kullanırlar. Fakat çok daha sinsi de olabilirler, birçoğu ilk çiftleşen erkeğin spermlerinden kurtulabilecek ve yerine kendilerininkini koyabilecek hücum silahı taşır. Bunlar arasında en zekice araçlardan biri bazı kızböceklerinin “penis kepçesi”dir. Erkek önceden çiftleşmiş bir dişiyle çiftleştiğinde, penisi üzerinde arka tarafa bakan iğnelerini kullanarak daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini dışarı atar. Ancak dişi spermlerden arındırıldıktan sonra kendi spermlerinin transferine başlar. Drosophila’da (Drosophila melanogaster sirke sineğinin tür ismidir), kendi laboratuarımda erkek menisinin daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini pasifleştiren bir madde bulduk. Dişilerin eş tercihi Eşeysel seçilimin ikinci formu olan eş tercihine gelelim. Erkek-erkeğe rekabetle karşılaştırıldığında bu sürecin nasıl işlediğine dair çok daha az bilgimiz var. Çünkü boynuzların ve diğer silahların önemi, renkler, tüyler ve görünüşün öneminden çok daha açıktır. Eş tercihinin nasıl evrimleştiğini ortaya çıkarmak için Darwin’i bu kadar sinirlendiren belalı tavus kuşu kuyruğuyla başlayalım. Tavus kuşundaki eş tercihi üzerine çalışmaların çoğu, İngiltere Bedfordshire’daki Whipsnade Parkı’nda serbest-değişen bir popülasyonu çalışan Marion Petrie ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. Bu türün erkekleri toplu halde görünebilecekleri ve bu sayede dişiye karşılaştırma olanağı sağlayan bölgelerde, leklerde (Lek, erkek hayvanların kur yapmak ve kendisini göstermek için toplanması hali) toplanır. Bütün erkekler leklere katılmaz, ancak bir dişi kazanabilecek olanlar katılır. On tane kur yapan erkek üzerinde yapılan gözlemsel bir çalışmada erkeklerin kuyruk tüylerindeki göz beneği sayıları ve başarılı oldukları çiftleşme sayıları arasında bir bağıntı bulundu: 160 göz beneği olan en ayrıntılı erkek, bütün eşleşmelerin yüzde 36’sını topladı. Bu, dişilerin daha ayrıntılı kuyrukları tercih ettiğini tahmin ettirir, fakat kanıtlamaz. Erkeğin kur yapmasında bazı diğer yönlerinin de –örneğin görünüşündeki zindelik- dişi tarafından seçiliyor olması muhtemeldir ve bu, tüylerle bağıntılı görünmektedir. Bunu hariç tutmak gerekirse, bazı deneysel düzenlemeler yapılabilir: tavus kuşunun kuyruğundaki benek sayısını değiştirin ve bunun eş bulma yeteneğini etkileyip etkilemediğine bakın. Dikkate değer bu tip bir deney Darwin’in rakibi Alfred Russel Wallace tarafından 1869’da düzenlendi. Bu iki bilim adamı birçok konuda, özellikle de doğal seçilimde birbirini onaylamış olsa da konu eşeysel seçilime geldiğinde ayrıştılar. Erkek-erkeğe rekabet iki adam için de sorun değildi, fakat Wallace dişi tercihi olasılığını uygun görmüyordu. Yine de bu konuda açık ufuklu davrandı ve bunun nasıl deneneceğini önerirken kendi zamanının ötesine geçti: “Süslü olanın kendisi tarafından oynanması gereken bölüm çok küçüktür, hatta süslünün az da olsa üstünlüğünün genellikle eşin tercihini belirleyeceği kanıtlansa bile. Nitekim kanıtlanmadı. Yine de bu, deneye imkân veren bir sorundur ve ben de bazı Zooloji Toplulukları veya araca sahip herhangi bir insanın bu çalışmaları denemesini öneririm. Her biri dişi kuşlara erişebildiği bilinen, aynı yaşta bir düzine erkek kuş seçilmelidir, örneğin evcil kümes hayvanları, yaygın sülünler veya altın sülünler. Bunların yarısının bir veya iki kuyruk tüyü kesilmeli veya boyun tüyleri doğadaki çeşitliliği taklit eden bir fark oluşturmaya yetecek fakat kuşu biçimsizleştirmeyecek şekilde biraz kısaltılmalıdır ve sonra dişi kuşların bu eksikliği fark edip etmediği ve daha az süslü erkekleri eşit bir şekilde reddedip etmedikleri gözlemlenmeli. Bu deneyler, dikkatlice planlanır ve birkaç sezon için mantıklı bir şekilde çeşitlendirilirse, bu ilgi çekici soruya dair en değerli açıklamaları sağlayacaktır.” Aslında bir yüzyıl sonrasına kadar bu tip deneyler yapılmadı. Fakat şimdi sonuçları elimizde ve buna göre dişi tercihi yaygın. Bir deneylerinde Marion Petrie ve Tim Halliday, bir grup tavus kuşundaki her erkeğin kuyruğundan yirmi göz bebeğini kestiler ve yakalanan fakat tüyleri kesilmeyen bir kontrol grubuyla çiftleşme başarılarını karşılaştırdılar. Tabii sonraki üreme mevsiminde süsleri alınmış erkeklerin her biri kontrol erkeklerinden ortalama 2,5 daha az çiftleşme gerçekleştirebildi. Bu deney, dişilerin süsleri azaltılmamış erkekleri tercih ettiğini gösterir. Fakat ideal olan, deneyin bir de tersinden tekrarlanmasıdır: kuyrukları daha ayrıntılı hale getirin ve bunun çiftleşme başarısını artırıp artırmadığına bakın. Böyle bir deneyi tavus kuşlarında yapmak zor olsa da, İsveçli biyolog Malte Andersson tarafından Afrika’da yerel uzun kuyruklu Whydah ispinozları üzerinde denendi. Bu eşeysel dimorfik türlerde erkeklerin kuyruğu yaklaşık 20 inç (1 inç yaklaşık 2,5 cm, 20 inç = 50 cm), dişilerin ise 3 inç uzunluğundadır. Andersson uzun erkek kuyruklarının bir parçasını alıp bunları normal kuyruklara yapıştırarak aşırı derecede kısa kuyruklu (6 inç), normal “kontrol” kuyruklu (bir parça kesilmiş ve sonra geri yapıştırılmıştır) ve uzun kuyruklu (30 inç) erkekler üretti. Tahmin edileceği gibi, kısa kuyruklu erkekler normallerle karşılaştırıldığında bölgesinde barınan daha az dişiyi elde edebilmiştir. Fakat suni bir şekilde kuyrukları uzatılmış olan erkekler çiftleşmede çok büyük bir artış elde etmiş, neredeyse normal erkeklerin iki katı kadar dişiyi etkilemişlerdir. Buradan bir soru ortaya çıkar. Eğer 30 inç uzunluğunda kuyruğu olan erkekler daha fazla dişi tarafından tercih ediliyorsa, neden Whydah ispinozları ilk başta bu uzunlukta bir kuyruğa evrilmedi. Cevabı bilmiyoruz, fakat bu uzunlukta kuyruğun eş bulma yeteneğini artırmasından daha büyük oranda ömrü kısaltıyor olması muhtemeldir. Yirmi inç belki de ömrü boyunca verebileceği ortalama üreme sayısının en yüksek olduğu uzunluktur. Peki, erkek çalı tavukları yeşilliklerdeki çetin maskaralıklarından ne kazanıyor? Burada da yanıt: eş. Tavus kuşları gibi, erkek çalı tavuğu da denetlemeye çıkmış dişilere toplu halde göründükleri lekler yapar. Sadece günde 800 kere “kasılarak yürüyen” en kuvvetli erkeğin dişileri kazanabildiği gösterilmiştir; geri kalan çoğunluk ise çiftleşemeden yürümeye devam eder. Eşeysel seçilim diğer yandan çardak kuşlarının mimari başarılarını da açıklar. Türden türe değişen çardak dekorasyonlarının pek çok çeşidinin çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Örneğin saten çardak kuşları çardaklarına daha fazla mavi tüy koyduklarında daha fazla çiftleşebilir. Benekli çardak kuşlarında en büyük başarı yeşil solanum meyveleri (yabani domatesle akraba bir tür) gösterildiğinde elde edilmektedir. Cambridge Üniversitesi’nden Joah Madden benekli çardak kuşlarının çardaklarından dekorasyonları çaldı ve erkeklere altmış objelik bir seçenek sundu. Tabii bunlar çardaklarını yine en çok solanum meyveleri ile dekore ettiler, bu meyveleri çardağın göze çarpan yerlerine koydular. Kuşlar üzerine eğiliyorum çünkü biyologlar eşey tercihinin en kolay bu grupta çalışılabildiğini görmüşler. Kuşlar gün içerisinde aktiftir ve gözlemlenmesi kolaydır, fakat diğer hayvanlarda eşey tercihinin çalışıldığı pek çok örnek de vardır. Dişi tungara kurbağaları en karmaşık sesleri çıkaran erkeklerle çiftleşmeyi tercih eder. Dişi lepistesler daha uzun kuyruğu ve daha renkli benekleri olan erkekleri sever. Dişi örümcekler ve balıklar genellikle daha büyük olan erkeği seçer. Malte Andersson Eşeysel Seçilim adlı kapsamlı kitabında, 186 türde 232 deneyin erkek özelliklerinin büyük bir kısmının çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğunu ve bu deneylerin büyük çoğunluğunun dişi tercihi gösterdiğini anlatmaktadır. Kısacası dişi tercihinin birçok eşeysel dimorfizmin evrimini yönlendirdiğinden şüphemiz yok. Yani Darwin haklıydı. Fakat biz iki önemli soruyu atladık: erkekler kur yapmak veya onlar için savaşmak zorundayken neden dişiler seçme işlemini yapmak zorunda kalıyor? Ve neden her zaman dişiler seçiyor? Bu sorulara yanıt verebilmek için organizmaların neden eşeyli olmayı benimsediklerini anlamamız gerekir. Neden eşeyli üreme? Eşeyin neden evrimleştiği evrimde hâlâ en muammalı sorudur. Genlerinin sadece yarısına sahip yumurta veya spermler oluşturarak eşeyli üreyen herhangi bir birey eşeysiz üreyen diğer bir bireye göre yeni jenerasyona yüzde 50 oranında genetik harcama yapar. Şu şekilde düşünelim. İnsanlarda, normal formu eşeyli üremeye yarayan, mutant formu ise dişilerin döllenme gerekmeden yumurta üretmesini sağlayan partenogenez ile üremesine yardımcı olan bir gen hayal edin (Bazı hayvanlar gerçekten bu şekilde ürer: yaprak bitleri, balık ve kertenkelelerde görülmektedir). İlk mutant kadının sadece kızları olacaktır ve bu kızlar da kendi kendilerine başka kızlar doğurabilecektir. Mutant olmayanlarda ise eşeyli üreyen kadınlar erkeklerle çiftleşecektir ve yarısı erkek yarısı dişi olan döller verecektir. Dişi havuzu sadece kız çocuğu üreten mutantlarla dolacağı için popülasyondaki kadın oranı çabucak yüzde 50’nin üzerine çıkacaktır. Sonunda bütün dişiler eşeysiz üreyen annelerden doğmuş olacaktır. Erkekler gereksiz hale gelecek ve ortadan kaybolacaktır: hiçbir mutant kadın onlarla çiftleşme ihtiyacı duymaz ve bütün dişiler sadece daha fazla dişi doğuracaklar. Partenogenez için gereken gen eşeyli üreme için gereken geni yenmiş olur. “Eşeysiz” genin kendisini, her jenerasyonda, “eşeyli” genin yaptığının iki katı kadar üreteceği teorik olarak gösterilebilir. Biyologlar bu duruma “eşeyin iki katı masrafı” derler. Sonuçta, doğal seçilim etkisinde partenogenez için olan genler çok hızlı bir şekilde yayılır ve eşeyli üremeyi eler. Fakat bu gerçekleşmedi. Dünya’daki türlerin büyük çoğunluğu eşeyli ürer ve üremenin bu türü bir milyar yıldır sürüyor. (2) Peki eşeyin masraflı olması neden partenogenezle yer değiştirmesine neden olmadı? Eşeyin, masrafından daha ağır evrimsel bir avantajı olmalı. Henüz o avantajın ne olduğunu ortaya çıkaramamış olsak da, teorilerde bir noksanlık hissedilmemektedir. Asıl anahtar, eşeyli üreme sırasında genlerin rasgele karışması ve bu sayede dölde yeni gen kombinasyonları ortaya çıkarmasıdır. Bir bireyde birçok elverişli geni bir araya getirirsek eşey, çevrenin sürekli değişen manzarasıyla baş edebilmek için evrimi hızlanmaya zorlar, parazitlerin evrimleşen savunma mekanizmalarımıza karşı durabilmek için acımasız bir şekilde evrim geçirmesi buna örnektir. Veya belki de eşey, tamamen avantajsız bir bireyde, bir araya getirmek suretiyle türdeki bütün kötü genleri yok edebilir. Bilim insanları hâlâ, eşeyi, iki kat masraflı olmasına karşın daha önemli hale getiren bir avantajı olup olmadığını sorguluyor. Eşey evrildiğinde ister istemez bunu eşeyli üreme de takip edecektir, bunun için iki şeyi daha açıklamamız gerekir. İlki; döl oluşturmak için çiftleşmek ve genlerini bir araya getirmek zorunda olan neden sadece iki cinsiyet var (neden üç veya daha fazla değil)? Ve ikincisi; neden iki eşeyin farklı sayı ve büyüklükte gametleri (erkekler pek çok küçük sperm oluşturur, dişiler ise daha az ama daha büyük yumurtalar) var? Eşey sayısına dair soru bizi oyalamaması gereken karmaşık teorik bir sorundur; fakat teorinin, iki eşeyin, üç veya daha fazla eşeyli çiftleşme sistemlerinin evrimsel olarak yerini alacağını gösterdiğini aklımızdan çıkarmayalım. İki eşey en sağlam ve kararlı stratejidir. İki eşeyin gametlerinin neden farklı sayı ve boyutlarda olduğu teorisi de aynı şekilde karmaşıktır. Bu durum muhtemelen iki eşeyin de aynı büyüklükte gametler ürettiği daha önceki eşeyli üreyen türlerden evrilmiştir. Teorisyenler doğal seçilimin, bu atasal durumun bir eşeyin (“erkek” diye adlandırdığımız) çok sayıda küçük gametler (sperm veya polen) oluşturması ve diğerinin (“dişi”) ise daha az ama büyük gametler (yumurta) oluşturması durumuna geçişini elverişli kıldığını inandırıcı bir şekilde gösterdiler. Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri Eşeysel seçilimin aşamasını belirleyen gamet boyutundaki asimetri, aynı zamanda iki eşeyin farklı çiftleşme stratejileri evrimleştirmesine de neden olmuştur. Erkekleri ele alalım. Bir erkek çok miktarda sperm üretebilir ve büyük olasılıkla çok miktarda dölün babası olur; bu etkileyebileceği dişi sayısıyla ve spermlerinin rekabet yeteneği ile sınırlıdır. Dişiler için ise durum farklıdır. Yumurtalar masraflıdır, sayıca sınırlıdır ve eğer bir dişi kısa bir süre içerisinde pek çok kez çiftleşirse bu onun döl sayısını artırmada çok az etkili olur. Bu fark çok açık bir şekilde, bir insan dişisi ile erkeğinin ebeveyni olduğu kayıtlı çocuk sayısına bakarak görülebilir. Bir kadının hayatı boyunca üretebileceği maksimum çocuk sayısını tahmin etmeye kalkarsanız muhtemelen 15 civarında dersiniz. Bir daha düşünün. Guinness Rekorlar Kitabı’ndaki resmi rakam 69’dur, on sekizinci yüzyılda yaşayan bir Rus köylüsünün rekorudur. 1725 ile 1745 arasındaki 27 hamilelikten 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 adet dördüz doğmuştur (Muhtemelen fizyolojik veya genetik olarak çoklu doğuma yatkınlığı vardı). Birileri bu çalışan kadın için ağlar, fakat bu rekor bir erkek tarafından, Marokko İmparatoru Mulai İsmail (1646-1727) tarafından, kırılmıştır. İsmail Guinness’te “en az 342 kız ve 525 erkeğin babası” olarak ve “1721’de 700 erkek toruna sahip” olarak kaydedilmiştir. Bu uç örneklerde bile erkekler dişileri 10 katından fazla geçmektedir. Erkekler ve dişiler arasındaki evrimsel fark, farklı yatırımdan gelir. Erkekler için çiftleşmek ucuzdur; dişiler için masraflıdır. Erkekler için bir çiftleşme sadece az miktarda sperme mal olur, dişiler için çok daha fazlasını ifade eder: büyük, besin dolu yumurtaların üretimi ve çoğunlukla çok miktarda enerji ve zaman kaybı. Memeli türlerinin yüzde 90’dan fazlasında, bir erkeğin döle yaptığı tek yatırım spermidir, dişi ise bütün bakımı üstlenir. Dişi ve erkeklerin olası eş ve döl sayıları arasındaki bu asimetri eş seçme zamanı geldiğinde çelişen ilgilere neden olur. Erkeklerin, standardın altında bir dişi (diyelim ki zayıf veya hasta biri) seçtiklerinde kaybedecekleri şey azdır, çünkü kolaylıkla tekrar ve defalarca eşleşebilirler. Bu durumda seçilim bir erkeği gelişigüzel yapan, neredeyse her dişiyle durmaksızın eşleşmeye çalışan genlerini öne çıkarır. Dişiler farklıdır. Yumurtalarına ve döllerine çok yatırım yaptıkları için en iyi taktikleri gelişigüzel olmak değil titiz olmaktır. Dişiler sınırlı sayıda yumurtalarını dölleyecek en iyi baba olanağını seçmek için her fırsatı hesaba katmalıdır. Bu nedenle potansiyel erkekleri çok yakından incelerler. Genellikle bunun anlamı, erkeklerin dişiler için rekabet etmesi gerektiğidir. Erkekler gelişigüzel, dişiler nazlıdır. Bir erkeğin hayatı, sürekli eş için hemcinsleriyle yarışan yıkıcı bir anlaşmazlık ile geçer. Standart erkekler eşleşemezken, iyi erkekler, hem daha etkileyici hem de daha vahşi olanlar, çoğunlukla çok sayıda eşi güvenceye alacaktır (tahminen daha fazla dişi tarafından da tercih edilecektir). Diğer yandan, neredeyse her dişi sonunda bir eş bulacaktır. Her erkek onlar için rekabet ettiğinden, dişilerin eşleşme başarısının dağılımı daha dengeli olacaktır. Biyologlar bu farkı, eşleşme başarısındaki varyansın erkekler için dişiler için olduğundan daha yüksek olması gerektiğini söyleyerek açıklarlar. Peki, öyle midir? Evet, genellikle böyle bir fark görürüz. Örneğin kırmızı geyik erkekleri arasında, hayatları boyunca kaç döl bıraktıklarına dair çeşitlilik dişilerinkinin 3 kat fazlasıdır. Uyumsuzluk fil ayıbalıkları için çok daha büyüktür, çünkü bunlardaki dişilerin yarısından fazlasıyla karşılaştırılırsa, bütün erkeklerin yüzde 10’u üreme sezonları boyunca hiç döl bırakamaz. (3) Erkek ve dişilerin olası döl sayıları arasındaki fark erkek-erkeğe rekabetin ve dişi tercihinin evrimleşmesine neden olmuştur. Erkekler sınırlı sayıdaki yumurtaları döllemek için rekabet etmek zorundadır. Buna “muharebe yasası” diyoruz: erkekler arasında genlerini gelecek jenerasyonlara aktarmak için doğrudan rekabet. Bu nedenledir ki erkekler renklidir veya “beni seç, beni seç!” demenin bir yolu olan görüntüleri, çiftleşme şarkıları, çardakları vardır. Ve sonunda yine de erkeklerde uzun kuyrukların, daha vahşi görüntülerin ve daha yüksek sesli şarkıların evrimini sürükleyen dişinin tercihleridir. Anlattığım senaryo bir genellemedir ve bazı istisnalar vardır. Bazı türler monogamiktir, erkek de dişi de yavruların bakımını üstlenir. Erkekler, daha fazla eş aramak için döllerini bıraktıklarından daha fazla döle çocukların bakımına yardım ederek sahip oluyorsa, evrim monogamiyi elverişli kılar. Örneğin birçok kuşta, iki tam-zamanlı ebeveyne ihtiyaç duyulur: biri yem aramaya gittiğinde diğeri yumurtaları sıcak tutar. Fakat monogamik türler vahşi doğada tahmin edildiği kadar da çok değildir. Örneğin bütün memeli türlerinin sadece yüzde 2’si bu tür eşleşme sistemine sahiptir. ‘Yalancı’ monogami örnekleri Eşeysel dimorfizmi birçok “sosyal monogamik” türde de görürüz. Bunlarda erkekler ve dişiler çift oluşturur ve yavruları birlikte yetiştirirler. Erkekler dişiler için rekabet etmiyorsa neden parlak renkler ve süsler evrimleştirmiş olabilir? Aslında bu çelişki de eşeysel seçilim teorisini destekler. Bu durumlarda, öyle görünüyor ki, dış görünüş aldatıcıdır. Türler sosyal yönden monogamiktir, fakat gerçek monogamik değildir. Chicago’daki okul arkadaşım Stephen Pruett-Jones’un çalıştığı Avustralyalı görkemli çalıkuşu bu türlerden biridir. Bu tür ilk bakışta monogaminin kusursuz örneği zannedilir. Erkek ve dişiler bütün erişkin yaşamlarını genellikle sosyal olarak birbirine bağlı geçirirler, arazilerini birlikte korur ve yavrularına birlikte bakarlar. Yine de tüylerinde eşeysel dimorfizm gösterirler: erkekler muhteşem yanardöner mavi ve siyahlıdır, dişiler ise ölü grimsi kahve renklidir. Neden? Çünkü “zina” yaygındır. Çiftleşme zamanı geldiğinde, dişiler kendi “sosyal eşleri”nden çok diğer erkeklerle eşleşir (Bu DNA babalık testi ile kanıtlanmıştır). Erkekler de aktif bir şekilde “ekstra çift” eşleşmeler arayarak ve dişilere asılarak aynı oyunu oynarlar, fakat üreme kapasitesi açısından dişilerden çok daha farklıdırlar. Bu zina dolu eşleşmelerle birlikte eşeysel seçilim cinsiyetler arasındaki renk farklılıklarının evrimleşmesini sağlamıştır. Söz konusu çalıkuşu bu davranışı gösteren tek tür değildir. Bütün kuş türlerinin yüzde 90’ı sosyal monogamik olsa da bu türlerin dörtte üçündeki erkekler ve dişiler kendi sosyal partnerleri haricinde bireylerle de eşleşir. Eşeysel seçilim teorisi test edilebilir tahminlerde bulunur. Eğer sadece bir eşeyin parlak tüyleri, boynuzları varsa, güçlü çiftleşme görüntüleri sergiliyorsa veya dişileri cezbetmek için göz kamaştırıcı yapılar inşa ediyorsa bahse girebilirsiniz ki bunlar çiftleşmek için diğer üyelerle rekabet eden eşeylerdendir. Gösteriş veya davranışta daha az eşeysel dimorfizm gösteren türler daha monogamik olmalıdır: eğer erkekler ve dişiler çift oluşturur ve eşlerinden ayrılmazsa eşeysel bir rekabet yoktur ve tabii ki eşeysel seçilim de yoktur. Aslında biyologlar eşleşme sistemi ile eşeysel dimorfizm arasında güçlü bir bağıntı görür. Boyutta, renk veya davranıştaki olağandışı dimorfizmler cennet kuşları veya fil ayıbalıkları gibi erkeklerin dişiler için rekabet ettiği ve sadece birkaç erkeğin eşlerin çoğuna sahip olduğu türlerde görülür. Erkeklerle dişilerin benzer görüldüğü türler, örneğin kazlar, penguenler, güvercin ve papağanlar, gerçek monogamik olma eğilimindedir, yani hayvanlardaki sadakatin örneğini teşkil ederler. Sadece eşeysel seçilim düşüncesi tarafından öngörüldüğü fakat herhangi bir yaratılışçı alternatif tarafından öngörülemediği için bu bağıntı evrim teorisinin bir başka zaferidir. Evrim yoksa neden renk ile çiftleşme sistemleri arasında bir bağıntı olsun ki? Aslında bir tavus kuşu tüyü gördüğünde hasta olması gerekenler yaratılışçılardır, evrimciler değil. (4) Az da olsa bazen roller değişir Şimdiye kadar eşeysel seçilimde önüne gelenle çiftleşen eşeyi erkek, titiz olanı ise dişi olarak tanımladık. Fakat bazen, ender de olsa, tersi doğrudur. Ve bu davranışlar eşeyler arasında değiş tokuş edildiğinde dimorfizmin yönü de değişir. Bu dönüşü en cazip balıklarda, denizatında ve yakın akrabası olan yılaniğnesinde görürüz. Bazı türlerde dişilerdense erkekler hamile kalır. Bu nasıl olabilir? Dişi yumurtayı üretse bile, bir erkek onları dölledikten sonra karnında veya kuyruğundaki özelleşmiş bir kuluçka kesesine yerleştirir ve çatlayana kadar taşır. Erkekler bir seferde sadece bir kuluçka taşır ve “gebelik” dönemleri bir dişinin taze bir parti yumurta üretmesinden uzun sürer. Dolayısıyla erkekler çocuk yetiştirmeye dişilerden daha fazla yatırım yapar. Döllenmemiş yumurta taşıyan dişi sayısı erkeklerin onları kabul edebileceğinden fazla olduğu için de dişiler nadir bulunan “hamile olmayan” erkekler için rekabet etmek zorundadır. Burada, üreme stratejisindeki erkek-dişi farkı tersine dönmüştür. Ve eşeysel seçilim teorisine göre tahmin edebileceğiniz gibi, parlak renkler ve süslerle dekore edilmiş olanlar bu kez dişilerdir, erkekler ise daha sönüktür. Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan zarif üç sahil kuşu türü olan deniz çulluklarında bu durum geçerlidir. Bunlar birkaç poliandri (bir dişi ve çok erkek) çiftleşme sistemi örneğinden biridir. Erkek deniz çullukları çocuk bakımından tamamen sorumludur, yuvayı kurar ve dişi diğer erkeklerle çiftleşmek için gittiğinde kuluçkayı besler. Yani erkeğin döle yaptığı yatırım dişininkinden daha büyüktür ve dişiler çocuklarına bakacak erkekler için rekabet eder. Ve tabii ki her üç türde de dişilerin renkleri erkeklerden çok daha parlaktır. Denizatları, yılaniğneleri ve deniz çullukları genel yasaya uymayan istisnalardır. Eşeysel dimorfizmin evrimsel açıklaması doğruysa, “ters” dekorasyonlar da beklediğimiz gibidir; fakat türler özel olarak yaratılmışsa aynı sonucu bekleyemeyiz. Dişi neyi seçiyor, nasıl seçiyor? Dişilerin seçici taraf olduğu “normal” eş seçimine dönelim. Bir erkeği seçerken gerçekten ne arıyorlar? Bu soru evrim biyolojisinde ünlü bir tartışmayı canlandırmıştır. Daha önce de gördüğümüz gibi Alfred Russel Wallace bile dişilerin seçici olduğu konusunda şüpheliydi (ve sonuçta hatalıydı). Teorisi dişilerin yırtıcılardan saklanmaya ihtiyacı olduğu için erkeklerden daha az renkli olduğu, erkeklerin parlak renklerinin ve süslerinin ise fizyolojilerinin yan ürünü olduğuydu. Fakat erkeklerin neden saklanmak zorunda olmadığına dair hiçbir açıklama yapmadı. Darwin’in teorisi ise biraz daha iyiydi. Erkek seslerinin, renklerinin ve süslerinin dişi tercihi ile evrildiğini güçlü bir şekilde hissetmişti. Dişiler neye dayanarak seçim yapıyordu? Yanıtı şaşırtıcıydı: saf estetik. Darwin dişilerin, aslen cazip görmüyorlarsa bu özenli şarkılar veya uzun kuyruklar gibi şeyleri seçmeleri için bir neden bulamıyordu. Eşeysel seçilim konusunda çığır açan çalışması İnsanın Türeyişi ve Eşeye Bağlı Seçilim (1871), dişi hayvanların erkeklerin türlü özellikleri karşısında nasıl “büyülendiklerini” ve nasıl “kur yapıldığını” anlatan ilginç antropomorfik açıklamalarla doludur. Wallace’ın da not ettiği gibi, hâlâ bir sorun vardı. Hayvanlar, özellikle de arı ve sinekler gibi basit olanlar, bizim gibi bir estetik duygusuna sahip miydi? Darwin bunun üzerine bahse girdi: “Avustralya’nın çardak kuşlarında olduğu gibi, kuşların parlak ve güzel objeleri takdir ettiğine dair bazı pozitif kanıtlarımız olsa da, şarkının gücünü kesinlikle takdir ediyor da olsalar, yine de birçok dişi kuşun ve memelinin, eşeysel seçilime dayandığını söylediğimiz süsleri takdir etmek gibi başarılı bir tat alma duyusuna sahip olmasının hayrete şayan olduğunu kabul ediyorum. Ve bu özellikle de sürüngenler, balık ve böcekler için çok daha hayret vericidir. Fakat aşağı canlıların aklına dair çok az şey biliyoruz.” Bütün yanıtları bilmese de bu Darwin’in doğruya Wallace’tan daha yakın olduğunu gösterir. Evet, dişiler seçim yapar ve bu seçimler eşeysel dimorfizmi açıklıyor gibi görünmektedir. Fakat dişi tercihinin basitçe estetiğe dayandırılması bir anlam ifade etmiyor. Yeni Gine cennet kuşları gibi yakın akraba türlerin erkekleri çok çeşitli tüylere ve eşleşme davranışına sahiptir. Bir türe güzel gelen şey onun en yakın akrabalarına güzel gelen şeyden çok mu farklıdır? Aslında, artık dişi tercihlerinin kendi başlarına uyumsal olduğuna dair çok kanıtımız var. Bazı erkeklerin seçilmesi dişilerin genlerini yaymasına yardım eder. Tercihler Darwin’in öne sürdüğü gibi her zaman rasgele ve doğuştan gelen tat almayla ilgili değildir, birçok durumda muhtemelen seçilimle evrimleşmiştir. Bir dişi belirli bir erkeği seçerek ne kazanır? Bunun iki yanıtı vardır. Dişi, yavru bakımı boyunca daha fazla ve sağlıklı yavrular üretmesine yardım edecek erkeği seçerek doğrudan yarar sağlayabilir. Veya diğer erkeklerden daha iyi genlere (sonraki jenerasyonda döllerine avantaj sağlayacak olan genler) sahip olan erkeği seçerek dolaylı yoldan yarar sağlayabilir. Her iki yoldan da dişi tercihlerinin evrimi doğal seçilim tarafından elverişli kılınacaktır. Doğrudan yararları ele alalım. Bir dişiye daha iyi bölgeleri sahiplenen bir erkekle çiftleşmesini söyleyen bir gen, döllerinin daha iyi beslenmesine veya daha güzel yuvalar edinmesine yardımcı olur. İyi bölgelerde yetiştirilmemiş gençlere oranla daha iyi yaşayacak ve üreyeceklerdir. Bu şu anlama gelir; genç popülasyonu kendinden önceki jenerasyonun sahip olduğundan daha yüksek oranda “tercih geni”ne sahip dişiler içerecektir. Jenerasyonlar geçtikçe ve evrim devam ettikçe her dişi sonunda tercih genine sahip olacaktır. Hatta daha iyi bölgelerin tercihini artıran başka mutasyonlar varsa bunların da frekansı artacaktır. Zamanla daha iyi bölgelere sahip erkeklerin tercih edilmesi çok daha güçlü olmaya doğru evrilecektir. Ve bu bölgeler için daha güçlü rekabet eden erkeklerin seçilmesiyle sonuçlanacaktır. Dişi tercihi arazi için erkekler arası rekabetle birlikte evrimleşir. Seçici dişilere dolaylı yarar sağlayan genler de yayılacaktır. Kendisini bir hastalığa karşı diğerlerinden daha dirençli yapan gene sahip bir erkek hayal edin. Bu tür bir erkekle çiftleşen dişi hastalığa karşı daha dirençli döller üretecektir. Bu erkeği seçmek ona evrimsel bir yarar sağlar. Şimdi de bu daha sağlıklı erkekleri dişinin eş olarak belirlemesine yardımcı olan bir gen hayal edin. Eğer dişi böyle bir erkekle çiftleşirse, bu çiftleşme iki geni de (hem hastalığa karşı direnç geni hem de hastalığa karşı dayanıklıları tercih etme geni) içeren kız ve erkek çocukları meydana getirecektir. Her jenerasyonda, daha iyi üreyen ve hastalığa karşı en dirençli bireyler, aynı zamanda dişilere en dirençli erkekleri seçmesini söyleyen geni de taşıyacaktır. Bu direnç genlerinin doğal seçilimle yayılması gibi, dişi tercihi için olan genler de bunların sırtında ilerleyecektir. Bu yolla hem dişi tercihi hem de hastalığa karşı direnç bir tür içerisinde artacaktır. Bu iki senaryo da dişilerin neden bazı erkekleri tercih ettiğini açıklar, fakat parlak renkler veya özenli tüyler gibi erkeklerin belirli özelliklerini neden tercih ettiğini açıklamaz. Bu muhtemelen, belirli özellikler dişiye o erkeğin daha büyük doğrudan veya dolaylı yararlar saplayacağını söylediği için gerçekleşmektedir. Dişi tercihine dair bazı örneklere bakalım. Kuzey Amerika’nın ev ispinozu renkleri açısından eşeysel dimorfiktir: dişiler kahverengiyken erkeklerin kafasında ve göğsünde parlak renkler vardır. Erkekler bölgelerini savunmaz ama yavru bakımını üstlenir. Michigan Üniversitesi’nden Geoff Hill yerel bir tür içinde erkeklerin renklerinin açık sarıdan portakala veya parlak kırmızıya kadar değişkenlik gösterdiğini buldu. Rengin üreme başarısını etkileyip etkilemediğini görmek amacıyla saç boyası kullanarak erkekleri daha parlak veya soluk yaptı. Ve tabii ki parlak olanlar soluk renklilerden daha başarılı bir şekilde eş buldu. Ve üzerinde oynanmamış erkekler açısından, dişiler solgun renkli erkeklerin yuvasını parlak olanlarınkine oranla daha fazla terk etti. Dişi ispinozlar neden daha parlak erkekleri tercih ediyor? Hill, aynı popülasyonda parlak erkeklerin yavrularını solgunlardan daha fazla beslediğini gösterdi. Yani dişiler daha parlak erkekleri seçmekle, döllerinin daha iyi beslenmesi şeklinde doğrudan bir yarar sağlıyordu (Daha solgun erkeklerle eşleşen dişiler yavruları yeteri kadar beslenmediği için yuvalarını terk etmiş olabilir). Peki, neden daha parlak erkekler daha fazla besin getirir? Muhtemelen parlaklık genel bir sağlık belirtisi olduğu için. Erkek ispinozların kırmızı rengi, yedikleri tohumlardaki karoten maddesinden gelir – bu maddeleri kendileri üretemezler. Yani daha parlak renkliler daha iyi beslenmiştir ve muhtemelen genel anlamda daha sağlıklıdır. Dişiler parlak renkli erkekleri, renk onlara “aile ambarını en iyi stoklayacak erkek benim” dediği için bunları seçiyor gibiler. Dişilere daha parlak erkekleri seçmesinde yardımcı olan herhangi bir gen o dişilere doğrudan yarar sağlar ve böylece seçilim bu tercihi artıracaktır. Ve buradaki tercihle, tohumları parlak tüylere çevirebilen her erkek aynı zamanda avantajlı olacaktır çünkü daha fazla eşi güvenceye alacaktır. Zamanla eşeysel seçilim bir erkeğin kırmızı rengini abartacaktır. Dişiler ise solgun kalacaktır çünkü parlak olmaktan kazanacakları hiçbir şey yok; hatta yırtıcılara daha çekici gelmekten yakınabilirler. Sağlıklı ve güçlü bir erkek seçmenin başka doğrudan yararları da vardır. Erkekler, dişiye, çocuğuna veya her ikisine de aktarabilecekleri parazit veya hastalıklara sahip olabilir ve bu tip erkeklerden kaçınmak bir dişinin yararınadır. Bir erkeğin rengi, tüyleri ve davranışı hastalıklı veya zararlı olup olmadığına dair ipucu sağlayabilir: sadece sağlıklı erkekler yüksek sesle şarkı söyleyebilir, güçlü bir duruş sergileyebilir veya parlak, yakışıklı tüyler çıkartabilir. Mesela eğer bir türün erkekleri normalde parlak maviyse, soluk mavi bir erkekle çiftleşmekten kaçınmak en iyisidir. Evrim teorisi dişilerin, erkeğin iyi baba olacağını gösteren herhangi bir özelliği seçeceğini gösterir. Tek gereken bu özellik için tercihi artıran bazı genlerin olması ve o özelliğin anlatımındaki çeşitliliğin erkeğin durumu hakkında ipucu vermesidir. Gerisi kendiliğinden gelir. Çalı tavuğunda, parazit bitler erkeğin ses kesesinde kan benekleri oluşturur, bu özellik leklerde kasılarak yürürken kabarık, yarı saydam bir kese gibi durur. Ses keselerine suni yolla kan benekleri boyanmış erkekler kayda değer şekilde az eş edinebilir: bu benekler dişiye erkeğin hastalıklı ve muhtemelen kötü baba olduğuna dair tüyo verir. Seçilim sadece dişinin beneksiz keseleri tercih etmesini sağlayan genleri elverişli kılmayacaktır, aynı zamanda bu durumu belli eden erkek özelliğini sağlayanları da elverişli kılacaktır. Erkeğin ses kesesi daha da büyüyecektir ve dişinin pürüzsüz ses kesesi tercihi artacaktır. Bu, erkeklerde abartılı özelliklerin evrimine neden olabilir, örneğin saçma bir şekilde uzun olan Whydah ispinozu kuyruğu gibi. Bütün bu süreç, erkek özelliğinin daha fazla arttığında yaşamını tehlikeye düşürecek kadar abartılı hale geldiği an, yani döl üretiminin net sayısı kötü etkilendiği an sona erer. Peki, dolaylı yarar sağlayan dişi tercihlerinde durum nasıldır? Bu yararlardan en aleni olanı bir erkeğin döllerine sürekli verdiği şey, yani genleridir. Ve bir erkeğin sağlıklı olduğunu gösteren özellikler aynı zamanda genetik yönden iyi özellikler taşıdığını da gösterebilir. Daha parlak renkli, daha uzun kuyruklu veya daha yüksek sesli erkekler, rakiplerinden daha iyi yaşamalarına ve üremelerine olanak sağlayan genlere sahip olduğu için bu özellikleri gösteriyor olabilir. Bu, aynı şekilde, özenli çardaklar üretme yeteneğine sahip olan veya büyük taş yığınları oluşturabilen erkekler için de geçerli olabilir. Bir erkeğin daha iyi yaşama yeteneği veya daha fazla üreme yeteneği sağlayan genleri olduğunu gösteren pek çok özellik hayal edebilirsiniz. Evrim teorisi bu durumlarda üç tür genin frekansının birlikte artacağını söyler: bir erkeğin iyi genlere sahip olduğunu yansıtan “gösterge” özellik genleri, bir dişinin bu gösterge özellikleri tercih etmesini sağlayan genler ve son olarak varlığı gösterge sayesinde yansıtılan “iyi” genler. Bu karmaşık bir senaryodur, fakat çoğu evrim biyoloğu bunu, ayrıntılı erkek özellikleri ve davranışları için en iyi açıklama olarak görür. Fakat “iyi genler” modelinin gerçekten doğru olup olmadığını nasıl test edebiliriz? Dişiler doğrudan mı yoksa dolaylı yararları mı arar? Bir dişi daha az güçlü veya daha az gösterişli bir erkeği geri çevirebilir, fakat bu o erkeğin zayıf genetik yapısını değil de enfeksiyon veya yetersiz beslenme gibi sadece çevresel etkilerle oluşmuş bir halsizliği gösteriyor olabilir. Bu karmaşıklıklar herhangi verili bir koşulda eşeysel seçilimin nedenlerini ortaya çıkarmayı zorlaştırır. Belki de iyi genler modelinin en başarılı sınaması Missouri Üniversitesi’nden Allison Welch ve arkadaşları tarafından gri ağaç kurbağası üzerinde yapılmıştır. Erkek kurbağalar, ABD’nin güneyinde yaz gecelerinin simgesi olan yüksek sesler çıkararak dişileri etkiler. Yakalanan kurbağalarla yapılan çalışmalar dişilerin daha uzun naralar atan erkekleri tercih ettiğini göstermiştir. Bu erkeklerin daha iyi genlere sahip olup olmadığını test etmek için araştırmacılar farklı dişilerden yumurtaları bölüp her dişinin yumurtasının bir yarısını in vitro uzun naralı erkeklerden aldıkları spermlerle, diğer yarısını ise kısa naralı erkeklerden aldıkları spermlerle döllediler. Bu çaprazlamalardan çıkan iri başlar olgunlaşıncaya kadar beklendi. Uzun naralıların dölleri iribaş halindeyken daha hızlı büyüdü ve daha iyi yaşadı, metamorfozda (iri başların kurbağaya dönüştüğü süreç) daha büyüktü ve metamorfozdan sonra da daha hızlı büyüdü… Jerry A. Coyne

http://www.biyologlar.com/eseyli-ureme-seks-evrimi-nasil-yonlendiriyor

Richard Dawkins Anlatıyor – ‘Evrim, Gözlerimizin Önünde’

Richard Dawkins: Evrimsel değişimin büyük bir kısmı henüz ortalıkta insanlar yokken gerçekleşmişse de öyle hızlı evrim örnekleri vardır ki, bunlara bir insanın ömrü içinde tanıklık etmek mümkündür. POD MRCARU’NUN KERTENKELELERİ Hırvatistan açıklarında Pod Kopiste ve Pod Mrcaru adlı iki küçük adacık bulunur. 1971′de, temel yiyeceği böcekler olan Akdeniz kertenkelesinin (Podarcis sicula) bir popülâsyonu Pod Kopiste’de yaşarken, Pod Mrcaru’da bulunmuyordu. O yıl araştırmacılar beş çift Podarcis sicula’yı Pod Kopiste’den Pod Mrcaru’ya götürdüler. 2008′e gelindiğinde çoğu Belçikalı olan ve Anthony Herrel’in yönetimindeki başka bir araştırma grubu, neler olup bittiğini görmek için adaları ziyaret etti. Grup Pod Mrcaru’da kocaman bir kertenkele popülâsyonu buldu ve DNA analizi bu kertenkele popülasyonunun türünün gerçekten de Podarcis sicula olduğunu doğruladı. Bunların adaya taşınan beş çiftten türediği varsayıldı. Herrel ve meslektaşları taşınan kertenkelelerin torunları üzerinde gözlemler yapıp, bunları Pod Kopiste’deki kertenkelelerle karşılaştırdılar ve belirgin farklılıklar tespit ettiler. Bilim insanları atasal ada olan Pod Kopiste’deki kertenkelelerin 36 yıl önce yaşamış kertenkelelerle aynı olduğu (muhtemelen makul) varsayımında bulundular. Başka bir deyişle, evrilmiş Pod Mrcaru kertenkelelerini, evrilmemiş “ataları” (yani yaşıtları ama atasal tipleri) olan Pod Kopiste kertenkeleleri ile karşılaştırdıklarını varsaydılar. Bu varsayım yanlış bile olsa (örneğin Pod Kopiste’deki kertenkeleler de Pod Mrcaru’dakiler kadar hızlı evrimleşmiş bile olsalar), yine de gözlemlediğimiz şey, on yıllar içinde yani bir insanın yaşam süresi içinde gözlemleyebileceği kadar hızlı gerçekleşmiş olan evrimsel bir farklılaşmadır. Bayan Konuşmacı: Peki, bu iki ada popülâsyonu arasında, evrimleşmesi yalnızca otuz yedi yıl sürmüş olan değişiklikler nelerdi? Pod Mrcaru kertenkeleleri, yani “evrilmiş” popülasyon, “asıl” Pod Kopiste popülasyonundan önemli ölçüde daha büyük (daha uzun ve daha geniş) kafalara sahipti. Bu da ciddi bir ısırma gücü anlamına geliyor. Genelde böylesi bir değişiklik beraberinde vejetaryen beslenme biçimini getirir ve Pod Mrcaru kertenkeleleri gerçekten de Pod Kopiste’deki atasal” kertenkelelerden daha fazla bitkisel besin tüketiyor. Pod Kopiste popülâsyonunun hala sürdürdüğü neredeyse tamamen böceklere (yandaki grafikte geçtiği şekliyle, eklembacaklılara) dayalı besin tercihi Pod Mrcaru kertenkelelerinde, özellikle de yazın, büyük oranda vejetaryen bir beslenme biçimine kaymış. Bir hayvan, vejetaryen bir beslenme biçimine kayınca neden daha güçlü bir çiğneme yeteneğine ihtiyaç duyar? Çünkü bitkilerde hücre duvarı selüloz ile sertleşmiştir ama hayvan hücrelerinde böyle bir şey yoktur. At, sığır ve fil gibi otçul hayvanlarda selülozu öğütmek için değirmen taşına benzer dişler bulunur. Bunlar etçillerin kesici ve böcekçillerin iğnemsi dişlerinden oldukça farklıdır. Otçulların devasa çene kasları ve kas bağları için bir o kadar da güçlü kafatasları vardır (goril kafatasının üst orta kısmındaki sağlam çıkıntıyı düşünün). Vejetaryenlerin bağırsaklarında da kendilerine özgü bir takım farklılıklar bulunmaktadır. Hayvanlar genellikle bakterilerin ya da diğer mikroorganizmaların yardımı olmadan selülozu sindiremezler. Çoğu omurgalı bağırsağında çekum ya da körbağırsak denen kör bir girinti bulunur. Selülozu sindiren bakterilerin yaşadığı bu yapı bir mayalanma odası olarak işlev görür (bizdeki apandis bizden daha fazla vejetaryen olan atalarımızdaki büyük körbağırsağın körelmiş halidir). Körbağırsak ve bağırsağın diğer kısımları sadece belli bitkiler üzerinden beslenen otçullarda oldukça ayrıntılı olabilmektedir. Etçillerin bağırsakları otçullarınkinden genelde daha basit ve daha kısadır. Otçul bağırsağında görülebilecek ayrıntılardan biri körbağırsak kapakçıklarıdır. Kapakçıklar tam kapanmamış birer duvar gibidirler. Bazıları kaslı olan bu kapakçıklar bağırsağın içinden geçen materyalin akışını düzenleme, yavaşlatma veya basitçe körbağırsağın içinin yüzey alanını artırma işlevi görürler. Richard Dawkins: Etkileyici olan şudur ki normalde Podarcis siculada Körbağırsak kapakçığı görülmeyen, ait olduğu ailede ise nadiren görülen bu körbağırsak kapakçıkları, sadece son otuz yedi yıldır otçulluğa doğru evrilmekte olan Pod Mrcaru’daki P. sicula popülâsyonunda evrilmeye başlamıştır. Araştırmacılar Pod Mrcaru’daki kertenkelelerde başka evrimsel değişimler de keşfettiler. Popülâsyon yoğunluğunun arttığını ve kertenkelelerin kendi bölgelerini, Pod Kopiste’deki “atasal” popülâsyondakilerin aksine savunmayı bıraktıklarını gözlemlediler. Tekrar etmeliyim ki bu hikâyeyi farklı kılan ve burada anlatmama neden olan şey, her şeyin aşırı derecede hızlı (on yıllar içerisinde) gerçekleşmiş olmasıdır. Evrim gözlerimizin önünde gerçekleşmiştir. Richard Dawkins Turkey Kaynak: Yeryüzündeki En Büyük Gösteri / s.105-132 Kuzey Yayınları / Baskı: Mart 2010 / ISBN: 978-9944-315-29-6

http://www.biyologlar.com/richard-dawkins-anlatiyor-evrim-gozlerimizin-onunde

Orkide arısı hakkında bilgi

Orkide arıları Atalet (Eylemsizlik) Kanunu’ndan faydalanarak en verimli maksimum hıza ulaşırlar. Bu onlar için hayati bir öneme sahiptir, çünkü bu sayede düşmanlarından kaçabilir ve rüzgar fırtınalarını başarıyla atlatabilirler. Eylemsizlik Kanunu Nedir? Newton'un 1. Hareket Yasası’na göre, durmakta olan cisimlerin durma istemine, hareket etmekte olan cisimlerin hareket etme istemine “eylemsizlik” ya da “atalet” denir. Örneğin bir arabaya bindiğimizde araç hızlanırken geriye doğru itiliriz. Araç fren yaptığında ise öne doğru geliriz. Bu durumlarda bize etki yapan kuvvete eylemsizlik kuvveti denir. Kısaca eylemsizlik, cisimlerde mevcut hareketin ve durumun muhafaza edilme eğilimidir. Orkide Arısının Atalet Kanununu Kullanma Şekli Bir jet uçuşa geçtiğinde iniş takımlarını geri çeker. Oysa bazı arıların hızlı uçuş esnasında “iniş takımlarını” yani ayaklarını aşağı bıraktıkları tespit edilmiştir. Orkide arılarının, hızla uçarken büyük arka ayaklarını ayak bağı olmasın diye altlarına kıvırmaları beklenirken onlar, ayaklarını vücutlarının altında sarkıtırlar. Elde ettikleri “burun aşağı” duruş sayesinde vücutlarını ileri doğru iterek maksimum uçuş hızına ulaşırlar. Arı hızlanınca doğal olarak dengesini kaybetme eğilimi ortaya çıkar. Ancak arı ayaklarını aşağı sarkıtarak dönüş ataletini sağlar ve yüksek hızda uçuşun sebep olacağı yuvarlanma hareketini önler. Böylece dengesini bulmak için zaman kazanmış olur. Orkide arısının uçuş tekniği, bazı eski helikopterlerin rüzgarda sürüklenmeleri sırasında dengelerini sağlamak için ileri eğilmelerine benzetilir. Uzmanlar, arının ayakları gibi görev yapan bir aletin tasarımlarına dahil edilmesiyle, bu tekniğin yeni minyatür uçak tasarımlarına esin kaynağı olabileceğine dikkat çekmektedirler. Bu noktada biraz düşünmekte fayda vardır. Orkide arısı hızla uçarken dengesini sağlamak için fiziğin temel kanunlarından biri olan “Atalet Kanunu”nu kullanmaktadır. Peki hiçbir akla sahip olmayan küçücük bir arı fizik kanunlarını nereden bilmektedir? Bu kanunu bilip, ondan nasıl faydalanacağını, nerede uygulayacağını nasıl akletmektedir? Şüphesiz 1 cm boyundaki bir arının bunu kendisinin yapması mümkün değildir. Orkide Arısının Mükemmel Vücut Tasarımı Dikkati çeken bir diğer nokta da arının dengesini sağlayabilmesi ve hızlı uçabilmesi için arka bacaklarının farklı yaratılmış ve kanat benzeri bir şekilde donatılmış olmasıdır. Arı ayaklarının dış yüzeyinde, iç yüzeyinde ve arka yani sürüklenen kenarında tüyler vardır. Bu bir uçağın kanat profilinin tasarımına benzer. Uçak kanadının da dış bükey üst yüzeyi, iç bükey alt yüzeyi ve gittikçe incelen bir arka kenarı vardır. Bu, havanın üstte ve sonra altta çok hızlı akışını sağlayarak kaldırma kuvvetlerinin düzenlenmesine yardımcı olur.

http://www.biyologlar.com/orkide-arisi-hakkinda-bilgi

Monark Kelebekleri

Güneydoğu Kanada'da yaşayan Monark kelebeklerinin göç öyküsü ise, kuşlarınkinden daha da karmaşıktır. Monark kelebekleri, normalde, tırtıllıktan kurtulup tam bir kelebek olduktan sonra ancak 5-6 hafta yaşarlar. Bir yıl içinde, 4 Monark nesli yaşar. Bu dört neslin üçü, ilkbahar ve yaz aylarında yaşar. Sonbahar geldiğinde durum değişir. Çünkü sonbaharla birlikte, göç başlayacaktır ve bu göçü üstlenecek olan Monark nesli, aynı yıl içinde gelip-geçmiş olan diğer nesillerden çok daha uzun yaşayacaktır.Göç edecek olan Monarklar, mevsimin dördüncü kuşak kelebekleridir. Göç, çok ilginç bir biçimde, tam sonbaharda gecenin gündüze eşitlendiği gecede başlar Güneye göçen bu kelebekler, önceki diğer üç kuşaktan altı ay daha fazla yaşayacaklardır. Çünkü çıktıkları yolculuğu tamamlayıp geri dönebilmeleri için bu kadar süre yaşamaları şarttır. Güneye inen kelebekler, Yengeç Dönencesi'ni geçip soğukları geride bıraktıklarında dağılmazlar. Kıtanın yarısını aşan bir göçten sonra milyonlarca kelebek Meksika'nın ortasında konaklar. Burası üzeri zengin bitki örtüsü ile kaplı volkanik dağların sırtlarıdır. 3000 m. yükseklikteki bu yer kelebeklerin yaşayabileceği kadar sıcaktır. Burada Aralıktan Mart'a kadar 4 ay boyunca hiç bir şey yemezler. Yaşamlarını vücutlarındaki yağ stoklarıyla sürdürürken, yalnızca su içerler.Monarkların binlercesi bir ağaca konduklarında, ağaç neredeyse görünmez olur. İlkbaharda açmaya başlayan çiçekler Monarklar için önemlidir. 4 aylık bir bekleyişten sonra ilk defa kendilerine bir bal özü ziyafeti çekerler. Artık Kuzey Amerika'ya dönüş için gerekli enerjiyi depolamışlardır. İki aylık yaşam süresini sekiz aya genişletilmiş olarak yaşayan bu kuşağın başka yönlerden diğerlerinden hiç bir farkı yoktur. Mart sonunda yola koyulmadan önce çiftleşirler. Tam gece ile gündüz eşitlendiği gün koloni kuzeye uçmaya başlar. Yolculuklarını tamamlayıp Kanada'ya vardıktan az sonra da ölürler. Ancak, ölmeden önce, soylarının devamı için gerekli olan kuşağı da dünyaya getirirler. Yeni doğan kuşak, yılın ilk neslidir ve yaklaşık bir buçuk ay yaşayacaktır. Daha sonra ikinci ve üçüncü kuşaklar... Dördüncü kuşağa gelindiğinde göç yine başlayacak, bu kuşak yine diğerlerinden altı ay daha fazla yaşayacaktır ve zincir böyle sürüp gidecektir... Bu ilginç sistem, akla bir çok soru getirmektedir: Nasıl olmaktadır da, her dört nesilden biri altı ay daha uzun yaşayacak şekilde doğmaktadır? Nasıl olmaktadır da, bu uzun yaşayan nesil binlerce yıldır tam kış aylarına denk gelmektedir? Nasıl olmaktadır da, kelebekler göçe tam gece ile gündüzün eşit olduğu günde başlamakta, bu ince hesabı tutturabilmektedir, yoksa takvim mi kullanmaktadırlar? Kuşkusuz bu soruların Evrim ya da benzeri teorilerin içinde hiç bir cevabı bulunamaz. Çünkü, kelebekler bu ilginç özellikleri var oldukları andan beri taşıyor olmalıdırlar. Eğer dünya üzerindeki ilk dördüncü Monark nesli uzun yaşama özelliğine sahip olmasaydı, bütün kelebekler o kış içinde ölürdü ve hayvanların nesli tükenirdi. Monarklar, var edildikleri andan itibaren bu olağanüstü özelliği taşıyor olmalıdırlar. "Tesadüf"ler, hayvanın neslini göçe göre ayarlama gibi bir yeteneğe şüphesiz sahip değildir. Kelebekler, şöyle bir düşünüp, dördüncü nesillerini uzun yaşatmaya karar vermiş, sonra da metabolizmalarını, DNA'larını, genlerini buna göre ayarlamış da olamazlar. Açıktır ki, Monarklar, böyle bir özelliğe sahip olarak dünyaya gelmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/monark-kelebekleri

Türkiye’deki Başlıca Ekosistemler

Çok genel hatları ile Türkiye’de bulunan başlıca ekosistemler; ormanlar, otlaklar (çayır ve meralar), sulakalanlar, kıyılar ve denizler, dağlar olarak beş başlık altında incelenebilir. Ancak hemen fark edileceği gibi bu ana başlıklar birkaç tane alt başlık içermektedir. Örneğin otlak ekosistemleri, kıyı bölgelerindeki nemli çayırlardan başlayarak, yayla olarak bildiğimiz yüksek dağ çayırlarına (alpin kuşak çayırları) varıncaya kadar her yükseltideki çayırları anlattığı gibi, yine aynı yükseltilerde bulunmakla birlikte, sadece ilkbaharda yeşeren ve “bozkır-step” olarak da adlandırılan meraların tuzcul (çorak) ve kıraç tiplerini de kapsamaktadır. Çayırla mera arasında temel farkı yağış rejimi dikte ettirmektedir. Yağışın düzenli dağıldığı yerlerde otlaklar soğuk olmadığı sürece gür ve yeşildir; buralar “çayır” olarak bilinir. Bahar ve kış yağışlarının baskın olduğu yerlerde ise otlaklar sadece ilkbahar ve yaz aylarında yeşildir ve göreceli olarak daha seyrek bir örtüye sahiptir. Orman, sulakalan, kıyı ve deniz ile dağ ekosistemleri de kendi içlerinde alt başlıklara ayrılmaktadır. Orman Ekosistemleri: Ağaçların hakim bitki örtüsü olduğu ekosistemlerdir. Ağaçların egemen olduğu bu ekosistem içinde ağaççıklar, çalılar, otsu bitkiler ile mantar ve likenler de bulunmaktadır. Bu bitki örtüsü içinde çeşitli türden etçil ve otçul memeli hayvanlar, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar, böcekler ve diğer eklembacaklılar, solucanlar, mikroorganizmalar yaşamakta, ekosistemdeki göl ve akarsularda da baita balıklar olmak üzere sucul canlılar bulunmaktadır. Diş Budak Ormanı - Sinop Sarıkum Ormanlar, bulundukları coğrafi bölge, yükseklik ve bakıya göre değişik ağaç türlerinin meydana getirdiği farklı tiplerden oluşmaktadır. Bununla birlikte orman ekosistemleri yapısal olarak, kayın, gürgen, meşe, dişbudak, karaağaç, akçaağaç, kızılağaç, sığla, kavak, söğüt, çınar, üvez, kestane, kayacık, fındık, ıhlamur, yemişen, ahlat, kiraz, mahlep gibi geniş yapraklı (yaprak döken) ağaçlarla, çam, ladin, göknar, ardıç, servi, mazı, porsuk, sedir gibi iğne yapraklı (ibreli – her dem yeşil) ağaçlardan oluşmakta ve yer yer, geniş yapraklılarla iğne yapraklıların karışımlarına rastlanmaktadır. Sayılanlara ek olarak, yasal orman tanımına girmese de botanikçiler tarafından bodur ağaç ve ağaççıklardan meydana gelen bir orman olarak tanımlanan maki bitki örtüsü de bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen yapısal değişikliğin oluşmasında otlaklarda olduğu gibi yağış rejimleri ve yükseklik etken olmaktadır. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tanımına göre genel olarak dünyada dört orman tipi bulunmaktadır; bunlar: tayga veya iğne yapraklı ormanlar, ılıman kuşak geniş yapraklı ormanlar, ılıman kuşak yağmur ormanları ve tropikal yağmur ormanlarıdır. Kuşkusuz genel nitelikleri ile tanımlanan bu ormanlardan daha farklı nitelikte ve daha az yaygın olan orman tipleri de mevcuttur. Geniş Yapraklı Orman Ekosistemleri: Yağışların yıl içinde düzenli dağılış gösterdiği ılıman bölgeler geniş yapraklı ağaç türlerinin hakim olduğu yerlerdir. Tahmin edileceği gibi bu tip ormanlar çoğunlukla kıyı bölgelerimizde, özellikle de Karadeniz ve Marmara bölgelerimizin kıyı kesimlerinde yer almaktadır. Bilindiği gibi geniş yapraklı ağaçların suya ihtiyacı çok yüksektir. Özellikle sıcaklığın yüksek olduğu yaz mevsiminde bu ekosistemlerde kuraklık yaşanmaması gerekmektedir. Karadeniz’de kızılağaç, Akdeniz’de sığla ağacı yüksek taban suyuna ihtiyaç duyan türlerdir. Trakya’da İğneada yakınlarında, Sinop’ta Sarıkum Tabiatı Koruma Alanında, Sakarya ve Kızılırmak deltalarında alüviyal karakterli subasar ormanlar yer almaktadır. Sonbaharda yaprakları sararan ve dökülen bu ağaçlardan oluşan ormanlarda görkemli bir renk zenginliği yaşanır. Geniş yapraklı orman ekosistemlerinin iklim üzerindeki etkisi çok belirgindir. Sıcak yaz aylarında 50 kilometre uzağındaki alanlara bile ılımanlaştırıcı etki yaparlar. Geniş yapraklı orman ekosistemleri içinde Türkiye’de “ılıman kuşak yağmur ormanları” da bulunmaktadır. Ancak bu çok bilinen “tropikal yağmur ormanları” değil, dünya üzerinde çok sınırlı yayılış gösteren “ılıman kuşak yağmur ormanları”dır. Bu ormanlar Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize ve Artvin illerimizin kıyı bölgelerinde yayılış göstermektedir. Eskiden dokuz yüz bin hektarlık bir alan kaplarken günümüzde ormanların çay bahçeleri haline getirilmeleri nedeniyle, bu miktar yüz seksen bin hektara gerilemiştir. Geniş yapraklı ağaç türlerinden oluşan orman ekosistemleri esas olarak kıyı bölgelerimizde görülmekle birlikte iç bölgelerde bulunmaktadır. Meşe, ahlat, yemişen, titrek, kavak gibi kuraklığa dayanıklı türlere Anadolu’nun, iç kesimlerinde hemen her yerde rastlanmaktadır. Doğuda bu türlere huş ağacı da katılır. İç kesimlerde görülen bu geniş yapraklı ağaç türleri kendi başlarına topluluklar oluşturdukları gibi ardıç gibi çam gibi iğne yapraklı türlerle karışık olarak da bulunurlar. Kışı uzun ve sert geçen coğrafyalarda yer aldıkları için çok tahrip görmüşler ve bu nedenler yok denecek kadar azalmışlardır. İğne Yapraklı Orman Ekosistemleri: İğne yapraklı ağaçlar, adlarından da anlaşıldığı gibi, yüzeyi çok küçük olan yapraklara sahiptirler. Bu özellik onların terleme ile su kayıplarını azaltmalarını ve böylelikle kuraklığa dirençli olmalarını sağlarken yaprakların üzerindeki reçine bu özelliği daha da artırmaktadır. Yaprakların küçük ve reçineli oluşu aynı zamanda soğuğa karşı direnci de artırdığı için kışın yapraklarını dökmezler. İğne yapraklı bir ormanda kış İğne yapraklı ormanlar Türkiye’de geniş bir yayılım gösterirler. Özellikle Akdeniz bölgesinde Amanos dağlarındaki kayın ormanları dışındaki ormanları çoğu iğne yapraklı ağaçlardan meydana gelmiştir. Kızılçam, Akdeniz’in olduğu gibi, Ege’nin de kıyı bölgelerinde yaygın bir türdür. Kıyı bölgelerde 800 metre yüksekliklere kadar yayılış gösteren kızılçam ormanları, Doğu Akdeniz’in kıyı alanlarında yerini bazı lokalitelerde Halep çamına bırakmaktadır. Kızılçam ormanları ülkemizde orman yangınlarının en sık görüldüğü alanlardır. Daha yukarı seviyelerde karaçam, Toros göknarı, ardıç türleri ve Batı Akdeniz’de sedir ormanları yayılış gösterir. Antalya’da köprülü Kanyon Milli Parkında Akdeniz havzasındaki en geniş doğal servi ormanları bulunmaktadır. Deniz kıyısı bölgelerden iç bölgelere geçilirken yağışların etkisini azalttığı alanlardaki orman örtüsü genellikle iğne yapraklı ağaç türlerinden oluşur. Karaçam ve sarıçam en yaygın türlerdir. Karaçam 600 – 1200 metreler arasında sarıçam ise daha yıkarı seviyelerden orman örtüsünün bitip alpin kuşağın başladığı yüksekliklere kadar çıkarlar ki bu rakım bölgelere göre, 1900-2300 metreler arasında değişmektedir. Göknar, ladin, sedir, servi, porsuk gibi iğne yapraklı ağaç türleri, genel olarak, yağışın bolca olduğu ancak yüksekliğin 800 metreyi geçtiği yerlerde bulunurlar ve uygun koşullarda ağaç sınırının üst seviyelerine kadar çıkabilirler. Halep Çamlığı Yumurtalık Lagünleri, Adana Orman ekosistemlerinde çeşitli yabani hayvanlar yaşamaktadır. Geyik, karaca, alageyik gibi büyük memeli hayvanlar tamamıyla bu ekosisteme bağlı canlılardır. Ayı, ormanlarda yaşamakla birlikte orman içi çevresindeki açıklıklar, kayalıklar ve dağlık arazide de görülür. Yabandomuzları keza esas olarak orman hayvanı olmakla birlikte orman yakınlarındaki otlaklar, tarlalar ve sazlıklarda da bulunmaktadır. Vaşak, karakulak gibi kediler de orman ve çevresinde yaşarlar. Ağaç sansarı, yabankedisi ve sincap orman ve yakın çevresini tercih eder. Kurt, çakal, tilki gibi hayvanlar orman ve otlaklarla birlikte sulakalanların çevrelerinde avlanırlar. Orman fareleri ve köstebekler oldukça yaygın türlerdir. Kuş türleri açısından zenginlik gösteren orman ekosistemleri özellikle ötücü kuşlar için iyi bir yaşama ortamadır. İspinoz, florya, iskete, kirazkuşu, çıvgın, baştankara, sıvacı kuşu, ağaçtırmaşığı, narbülbülü (kızılgerdan), derekuşu gibi ötücüler, tahtalı güvercin, ağaçkakan, baykuşlar ve atmacalar, ormanları tercih eden türlerdir. Ormanlarda yılan, kertenkele, kaplumbağa ve benzeri sürüngenler bulunmakla birlikte tür sayısı ve miktarı açısından zengin değildir. Kurbağa ve semenderler bu ekosistemde görülmekle beraber yaygın değildir. Orman içi akarsularda çoğunlukla, sazangiller ve alabalıklar yaşamaktadır. Orman içi ve etrafındaki otlak ve çalılıklarda zengin böcek faunasına rastlanmaktadır. Küçük yeşil ağaçkakan Picus canus Yurdumuzda orman ekosistemlerinin en yaygın bulunduğu bölge Karadeniz, en az bulunduğu bölge ise Güneydoğu Anadolu’dur. Otlak Ekosistemleri: Otlaklar ömürleri bir veya birkaç yıl olan, otsu gövdeye sahip, bitkilerin sahip olduğu ekosistemlerdir. Ancak orman ekosistemleri içinde otlakların bulunduğu gibi, otlak ekosistemleri içinde de yer yer ağaç, ağaççık ve çalılıklar bulunabilir. Otlaklar, Türkiye’de en geniş yer kaplayan ekosistemlerdir. Çoğunlukla ormanların tahribi sonucu onların yerini almışlardır. Bu nedenle antropojen (sonradan oluşan) karakterdedirler. Orijinal otlak ekosistemleri ise ülkemizde daha çok İç Anadolu’da bulunmaktadır. Günümüzün tarım, kent ve sanayi sahalarının büyük kısmı önceleri otlak ekosistemine dahil olan alanlar üzerine kurulmuşlardır. Bir bozkır bitkisi korunga Onobrychis sativa Otlaklar da ormanlar gibi değişik yapı göstermektedirler. Otların gür ve kış mevsimi dışında hep yeşil kaldığı yerler “çayır” adını alır. Çayırlar kıyı bölgelerinde düzenli yağışlarla, diğer yerlerde yağışla birlikte taban suyunun yüksek olmasıyla meydana gelir. Ormanlar içindeki açıklıklar da genellikle çayır örtüsü kaplıdır. Buğdaygil türlerinin çoğunlukta olduğu genç çayırlara “çimen” adı verilir. Genellikle düz ya da az meyilli ve toprağın derin olduğu yerlerde yetişirler. Kıyılardan yüksek dağlara kadar her seviyede görülürler. Otlak ekosisteminin yaygın şekli ise sadece ilkbahar ve yaz mevsimi başlarında yeşil kalan diğer mevsimlerde sararan otların hakim olduğu bozkırlardır. Buralar için “mera” ve “step” isimleri de kullanılmaktadır. Toprak derinliği oldukça sığdır. Çayırlara göre bitki örtüsü daha seyrektir. Ancak tür çeşitliliği yüksektir. Türkiye’de görülen ekosistemler içinde tür çeşitliliğinin en yüksek olduğu alanlar bozkırlardır. Bu çeşitlilik bitki türleri için olduğu kadar hayvan türleri için de geçerlidir. Bozkırlar bulundukları yerin ekolojik yapısına göre farklı tipler gösterirler. Bunlardan başta Tuz gölü olmak üzere, tuzlu ve alkali sulakalanlar çevresindeki çorak bozkırlar, ülkemizin doğal bitki örtüsü içinde farklı yeri olan ve bilimsel açıdan önem taşıyan alanlardır. Orman kuşağına bitişik ya da yakın olan bozkırlarda bitki örtüsü daha gürdür ve daha uzun süre yeşil kalırlar. Bozkırların zengin bitki örtüsü içinde tür bakımından kalabalık gruplar, bileşik çiçekler (papatyagiller), baklagiller, buğdaygiller, sığırkuyrukları, turpgiller ve ballıbabagillerdir. Anadolu bozkırlarının en yaygın türlerinden olan geven (baklagiller) dört yüzü aşkın türü ile bu cinsin dünyadaki en zengin gruplarından birini oluşturur. Sulakalan Ekosistemleri: Sulakalan tanımının en kapsamlısı Ramsar sözleşmesinde yer almaktadır. Buna göre “doğal ya da yapay, geçici veya sürekli, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde 6 metreyi geçmeyen bütün sular, sazlıklar, bataklıklar ve turbiyerler” sulakalan olarak ifade edilmektedir. Yukarıdaki tanım çerçevesinde sulakalanlara ülkemizden örnekler verecek olursak, Beyşehir Gölü, Tuz Gölü, Van Gölü, Köyceğiz Gölü ve Dalyan lagünü, Sultansazlığı, Ereğli sazlıkları, Yeniçağ gölü ve turbiyerleri, Kızılırmak deltasındaki lagünler, ırmak ve delta kıyılarının 6 metreye kadar olan derinlikleri, Hirfanlı barajı gölü ve benzerleri ile tanıma uyan diğer yerler, sulakalan ekosistemleridir. Hemen fark edileceği gibi, suların tatlı, tuzlu veye acı olması ekosistemin yapısını değiştirmektedir. Tuzluluk ve alkalilik yaşamı kısıtlayan etkenlerdir. Bu nedenle suları tatlı olan ekosistemlerin üretimleri daha yüksektir. Nallıhan, Ankara Sulakalan ekosistemleri dünya üzerinde değeri en geç anlaşılan yerler olmuşlardır. Bir yandan sivrisinek ve sıtma yüzünden her yerde yok edilmeye çalışılırlarken, diğer yandan arazi kazanmak için de kurutulmuşlardır. Sulakalanları kurutma teknikleri 19.yüzyıl sonlarında Hollanda’da geliştirilmiş, İngiltere’de de uygulandıktan sonra bütün dünyaya yayılmıştır. Drenaj işlerinde kullanılan motorlu araçların da gelişmesi ile özellikle yirminci yüzyılın ortalarında, bütün dünyada sulak alanlar elden geldiğince kurutulmuşlardır. Sulakalanların değeri özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında bilim insanları ve kuş gözlemciler tarafından anlaşılmış, daha sonra yapılan bilimsel çalışmalar bu ekosistemlerin yüksek üretim değerlerini açıkça ortaya koymuştur. Küresel ölçekte yapılan bilimsel araştırmalar sayesinde sulakalanların bir ekosistem olarak tropikal yağmur ormanları kadar yüksek üretim değerine sahip oldukları, bu üretimin gerçekleştirilmesi için kullanılan enerji miktarının tropikal yağmur ormanlarından bile fazla olduğu ve bu nedenle de iklim üzerinde büyük bir ılımanlaştırıcı etkileri olduğu anlaşılmıştır. Su rejimleri üzerindeki olumlu etkileri, rekreasyonel ve sportif değerleri, hayvancılık ve balıkçılık gibi ekonomik potansiyelleri de dikkate alındığında, bu ekosistemlerin bırakınız kurutulmalarını, tam aksine, titizlikle korunması gereken alanlar olduğu kanısına varılmıştır. Kitabın birinci bölümünde belirtildiği gibi, sulakalan ekolojisi hakkında 1967 yılında, Ankara’da yapılan uluslararası teknik toplantıda, sulakalanların küresel ölçekte korunmaları amacıyla bir sözleşme hazırlanması kararlaştırılmış ve yapılan hazırlık toplantılarının ardından 1971 yılında, İran’ın Ramsar kentinde, kentin adı ile de anılan, “Özellikle Sukuşları Habitatı olarak, Uluslar arası Öneme Sahip Sulakalanlar Hakkında Sözleşme” imzalanmıştır. Türkiye bu sözleşmeyi geç (1994) onayladığı gibi uygulamada da yetersiz kalmıştır. Ramsar sözleşmesinin açık adından da anlaşılacağı gibi sulakalan ekosistemleri kuşların çok rağbet ettikleri alanlardır. Bunun birkaç nedeni vardır. Her şeyden önce sulakalanlarda kuşlar karınlarını doyurabilmektedirler. “Kuş kadar” yiyen yaratıkların karınlarının doymasının önemli olmadığı düşünülebilir. Oysa sanıldığının aksine, kuşlar az yiyen değil çok yiyen, obur yaratıklardır. Biz insanlar “kuş kadar” yiyecek olsak dünyamızın gıda stokları kısa zamanda tükenebilir. Bir serçe ya da o büyüklükte bir kuş, günde vücut ağırlığının %90’nından fazla gıda tüketir. Bizler için bu oran %2-4 kadardır. Sulakalanların kuşların karınlarını doyurabilmesi, yukarıda belirtildiği gibi, ekosistemin çok yüksek olan üretim gücünden kaynaklanmaktadır. Eğirdir Gölü Sulakalanlar açık ve ferah yerlerdir. İri cüsseli kuşlar bile buralara rahatça konup havalanabilir. Özellikle açık su yüzeylerinde yaklaşan tehlikeleri uzaktan görebildiklerinden kendilerini güvende hissederler. Sulakalanlardaki sazlıklar ve ağaçlıklar konmaya, tünemeye elverişli oldukları gibi, yuva kurmak için de uygun ortamlardır. Sulakalanlar kuşları olduğu kayılar kadar başka canlı türlerini de barındırmaktadırlar. Çevrelerindeki sulak çayırlar küme hayvanları ile küçük ve büyükbaş hayvan yetiştirilmesine uygundur. Suları tatlı olanlarda balık, ıstakoz ve benzeri su ürünleri üretimi yapılmaktadır. Yakın çevreleri alüviyal topraklı olduğundan tarım alanı olarak değerlidir. Kıyılarındaki saz, hasır, kındıra, kofa gibi bitkilerin satışından gelir elde edilmektedir. Yukarıda adı geçen bitkilerle beraber su mercimekleri, sinir otları, nilüferler, lilpar çiçekleri, düğün çiçekleri, gül soğanları, nergisler, tatlısu fındıkları ve arpacanlar sulakalanların başlıca otsu bitkileridir. Ilgın, zakkum, hayıt gibi çalı formları, söğüt, kavak, kızılağaç, dişbudak gibi ağaçlar da sulakalan florası elemanlarıdır. Muğla ilimizin kıyı ilçelerinde görülen sığla ağaçları da, keza sulakalan ekosistemlerinde yetişmektedir. Kıyılar ve Deniz Ekosistemleri: Kıyılar, sucul ekosistemlerle karasal ekosistemlerin birleştiği alanlardır. Tahmin edileceği gibi iki ekosistemden de etkiler taşırlar. Bununla birlikte, kıyıların ayrı bir ekosistem olarak değerlendirilmesi daha doğrudur, çünkü kıyılar karasal ve sucul ekosistemlerden ayrı özelliklere sahiptir. Gerek flora, gerekse fauna türlerinde kıyıları stratejik alanlar olarak seçen türler vardır. Özellikle sulakalanlarda bulunan türlerden bazıları kıyılarda yaşamaya uyum sağlamıştır. Örneğin sazlar öncelikle kıyıları tercih ederler ve buralardan yola çıkarak geniş alanlara yayılırlar. Keza söğütler, kavaklar, ılgınlar, zakkumlar, süsenler, lilparlar, su boylarını severler. Daha yalın bir anlatımla bunlar kıyıları tercih eden türlerdir. Hatta iç bölgelerimizde akarsu boylarınca söğüt ve kavakların oluşturduğu ağaç dizilerine botanik dilinde “galeri ormanları” adı da verilmektedir. Tabii kıyılarda görülen türler sadece bitkiler değildir. Susamurları, kurbağalar, su yılanları, sukaplumbağaları, başta kıyı kuşları olmak üzere sukuşları, yengeçler, midyeler tatlı sulu göllerle, akarsu kıyılarında yaşayan canlılardır. Balıklar da beslenmek için kıyılara gelmektedir. Yumurtalık Lagünleri, Adana Tatlı su ekosistemlerinin kıyıları ile suları tuzlu ve sodalı olan ekosistemlerin kıyıları birbirlerinden farklı bitki ve hayvan türleri barındırırlar. Suları tuzlu olan ekosistemler karasal bitkilerin gelişmesi açısından da kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olmasına karşılık bu ortama uyum sağlamış olan çok sayıda bitki ve hayvan türünü barındırır. Türkiye’de tuzlu göller ile deniz kıyılarındaki lagünlerin çevrelerinde, tuzluluğa uyum sağlamış, tuzcul (halofit) bitkiler yetişmektedir. Çorak (tuzlu) topraklarda yetişen bu bitkilerin önemli bir kısmı yurdumuz için endemiktir. Endemiklerin çoğu İç Anadolu’nun merkezinde yer alan Tuz gölü kıyıları ve yakın çevresinde bulunmaktadır. Türkiye’nin en büyük gölü olan Van gölünün sodalı olan suları nedeniyle kıyılarında tuzcul bitkiler görülmektedir. Dişi yeşilbaş ördek Denizlerin, okyanusların yaşam açısından ne denli zengin oldukları bilinmekle beraber her yeni araştırma bu zenginliğin boyutlarını daha ne biçimde ortaya koymaktadır. Deniz ve okyanuslarda da yaşamın en zengin olduğu yerler yine kıyı bölgeleridir. Bu durumun nedenleri şöyle sıralanabilir: Karayla yakın temas sonucu eriyen besleyici maddeler besin zincirinin başından itibaren sisteme katılmakta, bitkisel planktonlardan deniz memelilerine kadar birçok canlı türünün beslenmesine olanak tanımaktadır. Akarsular denizlere büyük ölçüde, organik ve inorganik besleyici madde taşımaktadırlar. Özellikle büyük akarsular deniz ve okyanus yaşamlarına büyük katkı sağlamaktadır. Bunlar, Amazon, Ganj, Nil, Nijer, Volga, Tuna, Fırat ve benzeri akarsulardır. Akarsular üzerine yapılan barajlar madde taşınmasını engellediği için bu özelliklerini kısmen yitirmelerine sebep olmaktadır. Örneğin Nil nehri üzerine Assuvan barajının yapılmasından sonra Doğu Akdeniz’deki sardalye balık popülasyonları yok olma noktasına gelmiştir. Akarsular, denizlere döküldükleri noktalarda sığlaşmaya da neden oldukları için özellikle delta ve haliç bölgelerinde suların daha ılık olmasına yol açmakta, bu da canlı formlarınca olumlu algılanmaktadır. Güneş ışıklarının 200 metre derinliğe kadar olan yerlerde daha etkili olduğu anımsanırsa, kıyı zonlarının üretkenliği daha iyi anlaşılır. Kıyılar, dalga hareketinin sonlandığı çizgilerdir ve kırılma noktalarında köpükler oluşur. Bu durum suya karışan oksijen miktarını artırarak denizdeki yaşamı daha da zenginleştirir. Deniz ve okyanuslarda yaşamın gelişmesinde çeşitli özellikler ve etkenler rol oynamaktadır. Derinlik, tuzluluk, coğrafi konum, akıntılar, iklim özellikleri, ışıklanma süresi, sıcaklık, deniz altındaki jeolojik yapı, erimiş oksijen miktarı ve benzerleri deniz ve okyanusların farklılaşmasına yol açmaktadır. Okyanuslarda uygun koşulların bulunduğu bir yerde oluşan birincil besinler, akıntılarla yüzlerce, hatta binlerce kilometre taşınabilmekte ve bun nedenle şiddetli soğuklar, akarsu girdilerinin azlığı, yetersiz ışık koşulları gibi kısıtlayıcı etkenlere karşın zengin bir yaşam tablosu sergilenebilmektedir. Ekvator kuşağının ılık ve bol esintili suları, akıntılarla kuzey yarımkürenin kutup bölgelerine taşınırken, besin zincirindeki ilerlemeler, Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika ve Kuzey Asya denizlerinde balık bolluğu ile sonuçlanmakta ve bu bolluktan foklar, yunuslar, balinalar, kıyı ve deniz kuşları nemalanmaktadır. İnsanlar, balıkçı gemileri ile büyük ölçüde balık yakalamakta, kısıtlanmış olmakla birlikte balina ve fok avı da yapmaktadırlar. Amasra, Çakraz Dağ Ekosistemleri: Yüksek dağ çayır çiçeklerinden anemongillerden Anemona blenda Türkiye dünyanın sayılı dağlık ülkelerinden biridir. 5.000 metreyi geçen bir; 4.000 metreyi geçen üç; 3.000 metreyi geçen yüz yirmi dokuz zirve bulunmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde 3.000 metreyi geçen yükseklik bulunmadığı anımsanırsa, yukarıda verilen sayısal değerlerin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Çeşitli versiyonları bulunmakla birlikte “ çevresine göre 500 metreden fazla yükseklik oluşturan jeomorfolojik yapılara dağ denir” tanımı oldukça geniş şekilde kabul görmektedir. Ülkenin genel yapısı ve belirli yüksekliklerdeki bitki örtüsü de gözetildiğinde 2.000 metre ve yukarısında, dağ tanımına uyan yükseltileri, dağ ekosistemleri içinde değerlendirmek doğru olur. 2.000 metre ülkenin çoğu yerinde ormanların ve ağaçların üst sınır olarak görülür. Ormanların üst sınırı bazı yerlerde 1.900 metrelerde kalırken bazı yerlerde 2.300 metrelere kadar çıkmakta, bazı istisnalarda 2.700 metrelere kadar yükselmektedir. İnsan eliyle yetiştirilen ağaçlar, Doğu Anadolu’da bazı noktalarda 2.400 metrede görülmektedir. Dağ ekosistemleri, Türkiye’de rastlanan ekosistemler içerisinde, yaşam koşulları açısından en çetin olanıdır. Isı daha alçak rakımlı yerlere göre daha düşüktür. Nispi rutubet de az olduğu için gece ve gündüz arasındaki ısı farkı çok büyüktür. Temmuz ve ağustos ayları dışında, 2.000 metre ve üstü rakımlarda gece en düşük sıcaklık 0 derece veya daha düşük olmaktadır. Gece ayazlarının şiddetli olduğu dağlarda kar örtüsü uzun sürmektedir. Bu durum, bitki gelişimini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Bu seviyelerde bazen tek tek ardıç ağaçları görülebilmekte, genellikle boylanmayan, çalı formundaki bitkilerle geven gibi, bir ya da birkaç yıllık otsu bitkiler yer almaktadır. Bitkilerin bir kısmı soğuk ve rüzgârdan kendilerini koruyacak şekilde yastık biçiminde ve tüylü yapılara sahipken bazıları da sanki o çetin koşullarda yaşadıklarını yalanlarcasına narin ve zarif yapıdadır. Genellikle toprak örtüsü de az ve sığ olduğu için bitki örtüsü zayıf ve parçalıdır. Toprak örtüsünün derinleşmesine imkân sağlayan çukurluklar ve düzlüklerde dağ çayırlarına rastlanır. Özellikle Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz yaylaları Toros yaylalarına göre daha derin toprak yapısına ve buna bağlı olarak da daha sık bitki örtüsüne sahiptir. Kaçkarlar Dağ ekosistemlerinde kısıtlı bitki örtüsüne dayalı olarak daha az sayıda fauna türleri bulunur. Bunlar, bitkilerde olduğu gibi, çetin dağ koşullarına uyum sağlayabilmiş türlerdir. Kuşlardan urkeklik, dağ horozu (huş tavuğu), dağ kuyruksallayanı, dağ bülbülleri, kar serçesi, oklağı toygarı (boğmaklı toygar), alamecek, dağ kargaları, kuzgun, sakallı akbaba ve bazı kartal türleri sayılabilir. Memeli hayvanlardan, yabankeçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, tarla sincabı, dağ faresi, kaya sinsarı gibi türler dağ ekosistemlerinde yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Dağlar sürüngenler ve iki yaşamlılar için hiç uygun yerler olmamakla birlikte bazı engerek türleri, semender ve kurbağalara rastlanmaktadır. Dağlık bölgelerdeki akarsular genellikle alabalıkları ile ünlüdür. Dağ ekosistemlerinde yaşayan omurgasız hayvan türleri göreceli olarak, omurgalılara göre daha zengindir. Bu organizmalar uzun süren soğuk dönemleri kuytu yerlerde kış uykusunda geçirmektedir. Günümüzde dünyamızın çevre kirlenmesinden payını almamış yeri kalmamış olmakla beraber dağ ekosistemleri kirlenmeden en az etkilenen yerler olmuşlardır. Buralardaki kirlenmeler atmosferdeki küresel kirlenmelerin yağışlarla bu ekosistemleri de etkilemeleri şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dağ ekosistemlerinde görülen diğer bir kirlenme de dağcıların tırmanış yaptıkları ünlü zirvelerin çıkış güzergâhları üzerinde bulunan kamplarda bıraktıkları çöplerden kaynaklanmaktadır. Source: Tansu Gürpınar Doğu Korumacının El Kitabı Türkiye'deki Başlıca Ekosistemler

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-baslica-ekosistemler

İnsan gen haritasının tamamlanması ne anlama geliyor?

MIT'nin Whitehead Enstitüsü'nden Eric Lander, bu çalışmayı 1800'lü yılların sonunda hazırlanan elementlerin periyodik tablosuna benzetiyor. ''Genomik, bence biyolojinin periyodik tablosu'' diyen Lander, bilim adamlarının tüm olayları bu liste yardımıyla açıklayacaklarını öne sürüyor. Bu liste bir CD-ROM'a sığabiliyor. Halihazırda, hastalardan DNA örnekleri alan bilim adamları, floresan moleküller bağladıkları örneği cam bir çip üzerine serpiştiriyor. Cam çipin üzerinde on bin adet bilinen gen bulunuyor. Lazer ışını floresanı okuduğu zaman, çipin üzerindeki bilinen genlerden hangisinin hastadan alınan örnekte olduğu anlaşılıyor. Son aylarda bu yöntem yardımı ile kas tümörlerini, farklı lösemi türlerini, hangi prostat kanseri türünün öldürücü olduğunu, depresyon geçiren bir beyinden alınan nöron ile normal beyinden alınan nöron arasındaki farkı teşhis etmek mümkün olabiliyor. İnsanoğlunun tarihi, DNA'sında kayıtlıdır. ''DNA farklılıklarını tespit ederek göçlerin izlediği yolu tespit etmek mümkün'' diye konuşan Lander, ''Bilim adamları, eski Fenikeli tüccarların İtalyan limanlarını ziyaret ettikleri zaman geride bıraktıkları kromozomları tanıyabiliyor'' diye konuşuyor. Benzer şekilde genetik veriler, Güney Afrika'da yaşayan Lembaların 2.700 yıl önce Ortadoğu'dan göç eden Yahudi kavminin çocukları olduğu tezini destekliyor. Connaught 'da yaşayan İrlandalıların yüzde 98'inin dört bin yıl önce İrlanda'ya yerleşen avcı-toplayıcı topluluklardan geldiği de bu şekilde ortaya çıkmış oldu. a)Ahlaki kaygılar: Yaşam kitabını deşifre etmek ne yazık ki, ahlaki sorunları da beraberinde getiriyor. Genetik kodlarımızın anlaşılması, insan türünün insan eliyle şekillendirilmesi olasılığını da güçlendiriyor. Biyologlar genomik biliminden yararlanarak yedek parça listesi hazırlayabilirler; ana baba adayları doğmamış çocuklarını ''ısmarlayabilir'', bilim adamları ellerindeki bilgilerle, istenilen karakterde, vücut yapısında ve bilişsel yetenekte insanlar üretebilir. Bu durum, pratikte pek çok sorunu da beraberinde getiriyor. Çocuklarımızı ve kendimizi değiştirmek kolaylaştıkça, değişiklik geçirmemiş olanları kabul etme hoşgörüsünde de azalma görülebilir. Kent Üniversitesi Hukuk bölümünden Lori Andrews , “genetik testler yardımıyla zekâ kusurlarının, şişmanlığın, kısa boyun (ve diğer istenmeyen özelliklerin) önceden bilinmesi durumunda, toplumlar, anne ve babası tarafından kusurlarıyla doğmasına izin verilen çocukları küçük görmeye başlar mı?” sorusunu soruyor. Şimdiden bazı doktor ve hemşirelerin, doğumdan önce teşhis edilebilen kusurlarla dünyaya gelen çocukların anne ve babalarını, ne durumda olacağını bile bile çocuklarını dünyaya getirdikleri için eleştirdikleri ve kınadıkları görülüyor. Dünyadaki bütün ana baba adaylarının çocuklarını ısmarladığını varsayarsak, bunların bir araya gelmesinden ne gibi bir dünya oluşur, şimdiden bilinmez. Bu arada bazı hastalık genlerinin başka hastalıklara karşı vücuda direnç sağladığı biliniyor. Örneğin, orak hücre anemisi olarak bilinen bir anemi türü, sıtmaya karşı direnç oluşturuyor. Bu durumda anemiyi yok etmek için genini ortadan kaldırmak, sıtma salgınına yol açar mı? Bu soruyu daha da genişletirsek, ''kötü'' genleri nakavt etmek, evrimi nasıl etkiler? İşte üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de budur. b)Uygulama aşamasındaki sorunlar: Genom projesinin başlamasıyla sigorta ve insan kaynakları şirketlerinin genetik bilgileri insanların aleyhine kullanacakları doğrultusunda kaygılar gittikçe tırmanıyor. Sistematik kamu araştırmaları şimdilik ufukta çok büyük tehlikelerin olmadığını varsaysa da, dedikoduların önünü almak mümkün değil. Pek çok insan, ölümcül bir hastalığın genini taşıdığı için sigorta şirketleri tarafından aforoz edilebilir. Başka bir kişi, işvereni tarafından aynı gerekçeyle işten atılabilir. Şu anda ABD'nin otuz dokuz eyaletinde genetik testlere dayanarak sigorta poliçesini düzenlemek; on beş eyalette de genetik testlerden elde edilen sonuçlara göre işten çıkartmalar yasaklandı. Ne var ki yasalardaki açıklardan yararlanan işveren ve sigortacılar, genetik testleri gizliden gizliye incelemeyi sürdürüyor. 1999'da yapılan bir araştırmaya göre ABD'de orta ve küçük ölçekli şirketlerin yüzde otuzu terfi ve işten çıkartmalarda çalışanlarının genetik testlerinden yararlanıyor. İnsan Genom Projesi'nin tamamlanması başka bir sorunu daha getirecek. İnsanlar genlerinin işlevselliğini öğrendikleri anda kendileri hakkında ne düşünecek? Büyük bir olasılıkla başlarına gelen tüm olumsuzlukların suçunu genlerine yükleyecekler. İnsanlarda kaderciliğe karşı büyük bir eğilim olduğunu söyleyen Collins, ''Genom projesi işte bu kolaycılığı sağlayacak. Genler günah keçisi görevini yüklenecek'' diyor. Şu anda genomik bilimi doğuş aşamasında. Perde tümüyle kalktığı zaman, çocuklarımızın neyle karşılaşacağı henüz bilinmiyor. Bugün mistik çevreler bile gen konusundaki gelişmeler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Her şeye rağmen, Gen konusu dikkâtle izlenmeye değer.  

http://www.biyologlar.com/insan-gen-haritasinin-tamamlanmasi-ne-anlama-geliyor

İki Yaşamlılar (Amphibia)

Hem suda hem de karada yaşadıklarından iki yaşamlılar anlamına Amphibia adı verilmiştir. Gerek anatomi ve gerekse fizyolojik açıdan balıklarla sürüngenler arasında bir özellik gösteren Amphibia sınıfı, omurgalıların su dışında yaşayan ilk grubunu oluşturmaktadır. Devonien'in sonlarına doğru meydana gelen kuraklık nedeniyle, akciğerli balıkların bazı populasyonları yaşadıkları ortamlardan çıkarak karadan diğer sulara geçmişlerdir. Daha sonra da tüm suların kurumasıyla zamanlarının büyük bir bölümünü karalarda geçirmeye başlamışlardır. Böylece Amphibia'yı oluşturan ilk karasal hayvan grubu ortaya çıkmıştır. Amphibia'nın balıkların en evrim geçirmiş olan Telostei yerine in ilkel grubu olan Dipnoi'den meydana gelmesi ilginç bir evrimsel olaydır. Omurgalılar su yaşamından kara yaşamına geçerken, birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlileri şunlardır: A. DERİ: Karasal hayvanlar sahip oldukları sert derileriyle su kaybını önlerler. Sucul hayvanlarda bulunan yumuşak epidermis yerine bunlarda dış yüzeyi ölü hücrelerden meydana gelmiş bir keratin kılıf tarafından kuşatılmış sert epidermis tabakası oluşmuştur. B. AMNİOTİK YUMURTA: Karasal hayvanlar, karada yumurtlamak zorundadırlar. Böyle bir yumurtanın kuruma ve mekanik etkenlerden korunabilmesi için sert ve delikli bir kabuğa, fazla miktarda yedek besin maddesine ve amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlara gereksinme vardır. Ayrıca iç döllenme ve döllenme sırasında bir çiftleşme davranışı zorunludur. Bu tip yumurta ilk kez, karasal yaşama çok iyi bir uyum göstermiş olan Reptilia (sürüngenler)'da görülmüştür. Amphibia üyelerinin büyük bir çoğunluğu yumurtalarını suya bıraktıklarından bu tip değişikliklere gereksinme duyulmamıştır. C. SOLUNUM: Karasal hayvanlarda, solungaçlar yerine akciğerler meydana gelmiştir. Böyle bir yapı Dipteiformes (Dipnoi) takımı üyelerinde de bulunduğundan akciğer ile solunuma uyum oldukça kolay olmuştur. Yalnız, farklı olarak karasal hayvanlarda akciğerin korunabilmesi ve su kaybının önlenebilmesi için vücudun daha iç kısımlarında yer alması gerekli olmuştur. Akciğerin konumunda meydana gelen değişiklik farinks, trakea ve bronş gibi özel solunum yollarının oluşumuna neden olmuştur. D. DOLAŞIM: Akciğerlerin olmasıyla, dolaşım sisteminde de bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Balıklarda solungaç dolaşımı (Aort yayları=solungaç damarları) doğrudan doğruya ventral aortadan gelen kan ile sağlanmaktadır. Karasla hayvanlarda aort yayları, vücut dolaşımını sağlayan sistemik ve akciğer dolaşımını sağlayan pulmonar olmak üzere iki sistemden meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak kalpte ve akciğerlerden gelen kanın ayrı ayrı toplandığı iki kulakçık oluşmuştur. E. HAREKET: Sucul hayvanlarda bulunan lob şeklindeki yüzgeçlerin yerine, karasal hayvanlarda yürüme, koşma, tırmanma ve uçmaya uyum göstermiş eklemli üyeler oluşmuştur. F. DUYU ORGANLARI: Sucul hayvanlarda en fazla gelişmiş duyu organı koklamadır. Karasal hayvanlarda ise görme duyusu gelişmiş ve buna bağlı olarak kurumayı önlemek korunmayı sağlamak amacıyla bir göz kapağı oluşmuştur. Ayrıca balıklarda yakını görmeye ayarlanmış olan göz merceği de akomodasyon yapabilecek bir özellik kazanmıştır. Sucul hayvanların yan çizgi sistemleriyle algıladıkları su titreşimleri gibi normal sesleri de duyup duymadıkları bilinmemektedir. Yalnız ses iletimi havada sudan daha kötü olduğundan, karasal hayvanlarda çok iyi bir işitme organının oluşması zorunlu hale gelmiştir. G. BOŞALTIM SİSTEMİ: Tatlısu hayvanları protein metabolizmasının son ürünü olan amonyağı, amonyum şeklinde dışarı atarlar. Amonyum zehirli bir maddedir. Bu nedenle su ile yeter derecede seyreltilerek dışarı boşaltılır. Karasal hayvanlar suyu bu şekilde cömertce harcayamadıklarından amonyum kuş, ve sürüngenlerde ürik asite, memelilerde ise karaciğer enzimlerinden olan Arginaze tarafından üreye dönüştürülerek dışarı atılır. Bu değişikliklerin tümünü ilk karasal hayvanlar olan Amphibia'da görmek mümkün değildir. Yalnız Amphibia'da da bu geçiş sırasında; deri hava basıncına dayanabilecek bir yapı kazanmış, solungaçlar yerine akciğerler oluşmuş, dolaşım sistemi akciğer ve deri solunumunu sağlayacak duruma gelmiş, çift yüzgeçler yerine üyeler oluşmuş, hava ve su içerisinde görev yapabilecek duyu organları gelişmiştir. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ: Derileri çok sayıda salgı bezi içerir ve her zaman nemli ve yumuşak bir şekildedir. Günümüzde yaşayan üyelerinde dış pullar ve yüzgeç ışınları yoktur. Bazılarında zehir bezleri bulunmaktadır. pigment hücreleri (kromotoforlar) renk değişiminde ve ortamın rengine uymada önemli görevler yapar. Yüzme ve yürümeye yarayan iki çift üyeleri (Tetrapod), 4-5 veya daha az sayıda parmakları vardır. Bazılarında üyeler körelmiştir. Parmakları arasında genellikle bir zar bulunmaktadır. Ağızları oldukça geniş, yalnız üst çenede veya her iki çenede küçük dişler mevcuttur. İki tane olan burun delikleri ağız boşluğu ile bağlantılıdır. Göz kapakları hareketlidir. Bazı üyelerinde orta kulak zarı dışarıda yer almıştır.hareketli olan dillerini aniden dışarı fırlatarak avlarını yakalarlar. İskeletin büyük bir bölümü kemik yapıdadır. Omur sayısı çok değişiklik gösterir. Kaburgaların mevcut olduğu durumlarda, bu yapılar sternuma bağlanmaz. Kalpleri iki kulakçık ve bir karıncık olmak üzere üç gözlüdür. Vücut ve akciğer olmak üzere iki ayrı dolaşıma sahiptirler. Derileri kılcal damarlar açısından oldukça zengindir. Alyuvarları oval şekilde ve çekirdeklidir. Solunum akciğer, solungaç, deri ve ağız boşluğu astarıyla yapılır. Bazılarında bir tek tip solunum görülmesine karşın diğerlerinde bu dört tip solunumu da aynı anda görmek olasıdır. Genellikle larva evresinde bulunan dış solungaçlar, bazılarında yaşam boyu varlığını sürdürmektedir. Özellikle kurbağalarda ses çıkarma telleri çok iyi bir şekilde gelişmiştir. Vücut sıcaklığı çevreye bağlı olarak değişiklik gösterir (Poikilothermus). Bu tip hayvanlara ektoderm hayvanlarda denir. Çünkü bu hayvanlar gerek duyduğu sıcaklığı bulundukları ortamdan sağlarlar. Beyinden 1O çift sinir çıkar. Bunlara Cranial sinirler de denir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme iç veya dış döllenme şeklinde olur. Çoğunlukla ovipardırlar. Yumurtaları jelatin bir zar içerisinde olup yedek besin maddesi tarafından fakirdir. Segmentasyon holoblastik tiptedir, fakat blastomerlerin büyüklüğü birbirlerine eşit değildir. Embriyonik zarlar yoktur. Genellikle suda geçen bir larva evresi ve metamorfozdan sonrası ergin hale gelirler. ÖRNEK TÜRLER: Ascaphus truei (kuyruklu kurbağa), Bombina bombina (Kırmızı kurbağa), Pelobates syriacus (Toprak kurbağası), Bufo bufo (Siğilli kurbağa), Bufo viridis (Gece kurbağası) Hyla arborea (Ağaç kurbağası), Rana ridibunda (Ova kurbağası) Andrias japonicus (Dev semender), Salamandra salamandra (Ateş semenderi).

http://www.biyologlar.com/iki-yasamlilar-amphibia-1

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Namibya’nın çim düzlüklerinin üzerinde 80 metreye kadar yükselen bir dizi sarp tepecik görülüyor. Bu tepeler, çok eski tarih öncesine ait olayların izlerini bugün de taşıyormuş gibi görünür – eski uygarlıkların gömüldüğü höyükler veya çağlar boyunca toprağın altına gömülmüş dev piramitlerin uçları gibi.

http://www.biyologlar.com/kambriyen-patlamasinin-ardindaki-nedenler

İnsanda parazit yaşayan ve ülkemizde görülen Nematodların biyolojileri

Ascaris lumbricoides Alem: Animalia Şube: Nematoda Sınıf: Secernentea Takım: Ascaridida Familya: Ascarididae Cins: Ascaris Tür: A. lumbricoides Tüm dünyada yaygındır. Günde 200.000 yumurta bırakır. Yumurta­ların hastalık oluşturabilmesi için toprak veya dışkıda 30 gün kadar kalması gerekli­dir. Sadece insanlarda parazit özelliği var­dır (parazitlik yapar). Daha çok uygun ko­şullarda hazırlanmamış dışkı bulaşı olan gı­dalardan ve sulardan bulaşır. Ağızdan alın­dıktan sonra, larva formu bağırsaklarda or­taya çıkar oradan kan yoluyla karaciğer, kalp, akciğerleri geçer, akciğer keselerine (bronşlara) gelir öksürük sırasında yutulur ve ince bağırsaklarda erişkin formuna geli­şir. Bu göç sırasında karaciğer, apandisit (appendiks) gibi çeşitli organlarda, yerleşerek erişkin formuna gelişebilir. Dış ortama atılan infekte insan dışkısındaki yumurtalar burada erginleşir ve yumurtaların insan tarafından yutulması ile bulaşır. Erişkinleri 20-25 cm. uzunluğunda bulunan yuvarlak, solucansı bir parazittir. Organizmadaki larva döngüsü sırasında geçtiği akciğerlerde allerjik pnömoni (Löeffler pnömonisi), barsakta serbest olarak yaşayan erişkin formu ise tıkanma ikteri, ileus ve malnutrisyon tablolarına yol açar. Enterobius vermicularis Alem: Animalia Şube: Nematoda Sınıf: Secernentea Alt sınıf: Spiruria Takım: Oxyurida Familya: Oxyuridae Cins: Enterobius Tür: E. vermicularis Kıl kurdu (Enterobius vermicularis; eskiden: Oxyuris vermicularis), Yuvarlak solucanlar (Nematoda) şubesinden, dünya çapında çocuklarda yaygın bağırsak paraziti olan bir türdür. Kıl kurdu'nu yine bağırsak paraziti olan ve ondan daha büyük (25 cm) bağırsak solucanı (Ascaris lumbricoides) ile karıştırmamak gerekir. Yumurtaları 50-60 μm uzunluğunda, 20-30 μm kalınlığında oval, bir tarafı düz, diğer tarafı ise konveks yapıdadır. Bir başka deyişle asimetrik elips şekillidir. Düz, renksiz ve kalın bir kabuğu vardır. Nesneler yapışkan özelliği vardır. Binlerce (ortalama 10.000) yumurtadan oluşan küme çıplak gözle seçilebilir. Yumurtlandığı zaman içinde larva oluşmuştur ya da bazen de embriyo hâlindedir. Larvaları beyaz veya kremsi renktedir. Konakçının vücudunda 140-150 μm uzunluğuna kadar büyür. İki dişi kıl kurdunun cetvel yanında boyca karşılaştırılmasıErişkin kurdun vücudunu örten kutikula ön uçta genişlemiş ve yassılaşıp şişebilen bir hâl almıştır. Bu kutikula kalınlaşması enine çizgili bir görüntü arz eder. Ağız üç dudakla çevrilmiştir. Yemek borusunun arka ucu, içerisinde bir diş aygıtı bulunan geniş bir bulbus halindedir. Küçük ve beyaz renklidir. Dişileri erkeklerinden daha büyüktür. Dişileri 10, erkekleri 3 mm boyundadır. Erkekte arka uç küt ve ventrale doğru kıvrık olup, bir adet çiftleşme spikülü bulunur. Dişilerin arka kısmı ise uzun ve sivridir. Enterobius vermicularis, monoksen bir parazittir ve insana özgüdür. Ara konağı yoktur. Bütün dünyada, ama özellikle ılıman bölgelerde ve ilkokul çağı çocuklarda en sık görülen yuvarlak solucandır. İnsan kalın bağırsağında, özellikle çekum ve rektum bölgesinde, nadiren ince bağırsağın son kısımlarında yaşar ve enterobiosise neden olur. Dişi ovovivipardır. Enterobiosisin epidemiyolojisinde dişi parazitin yumurtlama alışkanlığı büyük önem taşır. Dişi bağırsak içinde yumurtlamaz. Enfekte kişilerde dişi erişkin kıl kurtları gece uykudan 2-3 saat sonra anüsten dışarı çıkarak makat civarına (perianal bölgeye) binlerce (ortalama 10.000) yumurta bırakır ve kısa süre içinde ölürler. Yumurtadan 6 saat içinde larvalar çıkarak bulaşıcı özelliğini kazanır. İç çamaşırlarına bulaşan, yatağa dökülen veya da oluşturduğu kaşıntı hissi ile o bölge parmakla kaşındığında, tuvalet sonrası makat temizliği esnasında kişinin eline, tırnaklarının arasına geçerler. Bu nedenle tekrar tekrar bulaşma ve çocuktan çocuğa bulaşma riski fazladır. Oda sıcaklığında 2-3 hafta canlı kalabilir. Çamaşırlarda, yatak ve çarşaflarda da yumurta bulunduğunda bulaşma ortamı oluşturur. Kıl kurdu bulaşmış çarşafların silkelenmesi ile havaya saçılan yumurtaların ağız bölgesine ulaşarak bulaşması da mümkündür. Parazitin konak zinciri insan-insan-insan olarak uzanır. Bulaşma, ağızdan ya da burundan alınarak, yutulan yumurtalarla olur. Yumurtalar, ince bağırsağın son kısımlarında açılırlar ve serbest kalan larvalar burada iki deri değiştirir ve kalın bağırsağa geçerek olgunlaşırlar. Yumurtanın ağızdan alınmasından, dişi parazitin yumurtlayacak duruma gelmesine kadar geçen süre, yaklaşık 15-43 gündür. Kıl kurdu enfeksiyonu (Enterobiosis), vücuttaki parazit sayısına bağlı olarak sessiz seyredebilir. Fakat birden çok sistemi ilgilendiren belirtilere de yol açabilir. Sindirim sisteminde yaşayan E. vermicularis, sindirim sistemi, sinir sistemi, ürogenital sistem, deri ve kan tablosunda bazı değişiklik ve belirtilere sebep olur. Belirtiler arasında en dikkat çekicisi, bilhassa geceleri olan makat kaşınmasıdır. Bunun sebebi yumurtalarını bırakmak için olgun dişi parazitlerin aşağılara doğru hareket etmeleridir. Huzursuzluk, uykusuzluk, yatağını ıslatma diğer şikayetlerdir. Kaşınma neticesinde makat bölgesinde egzema ve iltihabi yaralar teşekkül edebilir. Ayrıca, Dientamoeba fragilis gibi parazitlerin taşıyıcılığını da yaparak diğer parazitlerin insanda yerleşmesine zemin hazırlamaktadır. Bulaşma genellikle insandan insana ya da otoenfeksiyon ile olmaktadır. Bulaşma tırnak yeme, hijyen eksikliği veya yetersiz el yıkama sonucunda meydana gelebilmektedir. Bunun dışında enfekte yumurtalar ile kontamine olan çarşaflar, kıyafetler, yatak odası eşyaları ve bu eşyaların hareketi ile dağılan yumurtaların havadan solunum yolu ile alınması ile bulaşma olabilir. Ayrıca kanalizasyon suyu ile sulanan meyve ve sebzelerin iyi yıkanmadan tüketilmesi sonucunda bulaşma olmaktadır. Parazitin vücuda girmesi, parazit yumurtalarının alınmasıyla, yani ağız yoluyla olur. Alınan parazit yumurtaları barsaklarda açılır. Yumurtalardan çıkan erkek ve dişi parazitler çiftleştikten sonra, dişi parazitler yumurtalarını bırakmak için kişinin makat bölgesine göçer. Makat bölgesine bırakılan yumurtalar 6 saat içinde açılır ve yeni parazitler ortaya çıkar. Yeni parazitler tekrar barsağa göçer. Olgun hale geldikten sonra yumurta bırakmak için yine makat bölgesine gelirler. Eğer hastalık tedavi edilmezse bu döngü devam eder. Erişkin kıl kurtları anüsünüzün etrafındaki alanda yumurta bıraktıkları zaman, anal bölge genellikle, bazen şiddetli bir biçimde kaşınmaya başlar. Kaşıntılı bölgeyi kaşıdığınız zaman, mikroskobik yumurtalar parmaklarınıza takılır, buradan besin, sıvı veya başka insanlar gibi diğer yüzeylere aktarılır. Kıl kurdu yumurtları haftalarca bu yüzeyler üzerinde hayatta kalabilir. Yumurtanın başka bir kişinin ağzına, yumurta bulaşmış içecek, besin veya eller ile ulaşması üzerine enfeksiyon başlar. Toplumlardaki görülme sıklığı sosyal, kültürel, ekolojik ve hijyenik farklılıklara bağlı olarak değişen bağırsak parazit enfeksiyonları, özellikle gelişmekte olan ülkeleri etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Bağırsak parazitlerinden ileri gelen enfeksiyonlar dünyada ve ülkemizde enfeksiyon hastalıkları arasında ilk sırayı almaktadır. Dünyada yaklaşık 500-900 milyon insanı (sadece ABD'de 42 milyon) enfekte ettiği düşünülen bağırsak parazitlerinin ekonomik, tıbbi ve teknolojik gelişmelere karşın, artan nüfusa paralel olarak yarım yüzyıldan beri fazla değişmediği, bazı endemik ülkelerde enfeksiyon oranının %90’lara vardığı bildirilmektedir. Türkiye'nin hemen her yöresinde yapılan çalışmalarda bölgeye göre bağırsak paraziti oranları %10-96 arasında değişen oranlar sergilemektedir. Örnek olarak, bazı okul ve yurtlarda yapılan taramalarda, Elazığ’da %97.4, Hatay'da %38.97 , Kırıkkale‘de %31, Eskişehir’de %24 , Kayseri'de %22.5, İzmir'de 13 %43.8, Malatya'da ve Ankara’da %10,6 enfekte çocuk görülmüştür. Bu rakamlar, sosyoekonomik duruma bağlı olarak değişkenlik gösterir. Sosyoekonomik ve eğitim düzeyi düşük, gecekondu yerleşimi fazla, temiz içme suyu, kanalizasyon gibi alt yapı olanakları yeterli olmayan ve sağlıksız koşullarda yaşayan toplumlarda bağırsak parazitleri daha sık görülmektedir. Sosyoekonomik düzeyi düşük ve kalabalık ailelerde kılkurdu enfeksiyonunun daha sık ortaya çıktığı gözlenmiştir. Ancylostoma duodenale Kingdom: Animalia Phylum: Nematoda Class: Secernentea Order: Strongylida Family: Ancylostomatidae Genus: Ancylostoma Species: Ancylostoma duodenale Ancylostoma duodenale, Necator americanus : Kancalı kurtlar olarak anılırlar. Kumlardaki hareketli larvanın çıplak ayaktan cildi delmesi ile insanlara bulaşır. Dolaşım yolu ile akciğere, oradan da özofagus yolu ile oral kavite ve özofagusa gelen larva yutulur, erişkin hale gelip incebarsaklara tutunur. Barsak kanamalarına neden olduğu için süregen kan kaybına bağlı demir eksikliği anemisi gelişir (pika anamnezi). Kanama bazen ciddi boyutlara ulaşabilir. Ayrıca; evrimi sırasındaki seyahatlerine bağlı olarak cilt, akciğer, gastrointestinal (bulantı, kusma, ishal) görülebilir. Trichuris trichiura Kingdom: Animalia Phylum: Nematoda Class: Adenophorea Order: Trichurida Family: Trichuridae Genus: Trichuris Species: T. trichiura Yumurtasının yutulması ile bulaşır, kolona tutunarak yaşar. Allerjik reaksiyonlar, karın ağrısı, distansiyon, kanlı ishal, kilo kaybı, mental değişiklikler, ileus, anal prolapsus ve apendisit tabloları ile kendini gösterir. Strongyloides stercoralis Kingdom: Animalia Phylum: Nematoda Class: Secernentea Order: Rhabditida Family: Strongyloididae Genus: Strongyloides Species: S. stercoralis Strongyloides stercoralis : Kancalı kurtlarla aynı evrimi gösterse de önemli bir farkı, yumurtalarının barsaktayken açılması sonucunda immünitesi normal bireylerde peptik ülser benzeri yakınmalara neden olurken immünite problemi olanlarda çoğul otoinokülasyonlar sonucu karaciğer, kalp, beyin gibi birçok organı içeren belirtiler ile seyreden ve mortalitesi yüksek hiperinfeksiyon tablolarına yol açar. Bu hastaların salgıları da larva içerdiği için bulaştırıcıdır. documents/bagirsak.nematodlari.pdf

http://www.biyologlar.com/insanda-parazit-yasayan-ve-ulkemizde-gorulen-nematodlarin-biyolojileri

Ünlü Türk Biyologlar

Turhan Baytop Prof. Turhan Baytop, (d. 20 Haziran 1920, İstanbul - ö. 25 Haziran 2002, İstanbul), eczacı, öğretim üyesi, botanikçi, bilim adamı. 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacı Okulu'nu bitiren Prof. Baytop, 1948 yılında mezun olduğu okulun Farmakognozi Enstitüsü'nde asistan olarak göreve başladı. Hazırladığı bir tez ile 1949 yılında Dr. pharm. ünvanı kazanan Turhan Baytop, 1951 yılında gittiği Paris Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Kürsüsü'nde çeşitli çalışmalarda bulundu. 1952'de Türkiye'ye dönerek, ertesi yıl doçent olan Baytop, on yıl sonra 1963'te profesör unvanını aldı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nin ilk dekanıdır. Değişik dönemlerde beş kez dekanlık yaptı, 1969 - 1987 yılları arasında Farmakognozi anabilim dalı başkanlığı görevinde bulundu. 1987 yılında emekli olan Prof. Turhan Baytop, Türkiye'nin tıbbi bitkileri, Türkiye'nin florası ve Türk eczacılık tarihi konularında araştırma ve çalışmalar yaptı. 300'ün üzerinde kitap ve araştırması yayımlandı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi içinde "Eczacılık Tarihi Müzesi"'ni kuran Prof. Baytop, birçok tarihi eşyayı bu müzeye kazandırıp 1990 yılında Türk Eczacılık Tarihi Toplantılarını düzenlemeye başlayıp, 1984 -1996 yılları arasında "Eczacılık Tarihi ve Deontolojisi" dersini vererek, bir ders kitabı yazmıştır. Botanik bilimiyle de ilgilenen Turhan Baytop, lale ve gülün geçmişini araştırdı, bu konuda İngilizce ve Japonca'ya da çevrilen bir kitap yazdı. Türkiye'de Bitkiler ile Tedavi, 1984, ISBN 975-420-021-1 The Bulbous Plants of Turkey, 1984 (B.Mathew ile birlikte) Türk Eczacılık Tarihi, 1985 İstanbul Lalesi, 1992 Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, 1994 Eczahane'den Eczane'ye, 1995 Laboratuvar'dan Fabrika'ya, 1997 İstanbul Florası Araştırmaları, 1999, ISBN 9789757622530 Türk Eczacılık Tarihi Araştırmaları, Anadolu Dağlarında 50 Yıl, 2000 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001 İstanbul Florası Araştırmaları, 2002 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001   Prof. Dr. Yusuf Vardar Prof. Dr. Yusuf Vardar (d. 1921 Karacaova, Yunanistan - ö. 6 Mart 2009 İzmir, Türkiye). Türk botanikçi. Tekirdağ Ortaokulu'nu ve Edirne Lisesi 'ni bitirdikten sonra, 1946'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'ne bağlı Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuştur. 1949'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü'nde Prof. Dr. Leo Brauner'in öğrencisi olarak "Angiosperm Nebatların Su Altındaki Transpirasyonu Hakkında İncelemeleri" konusunda yaptığı tezle Doktora derecesine hak kazanmıştır. 1954 yılında yine İstanbul Üniversitesi'nde Doçentliğe yükseltilmiştir. Çalışmalarını Ocak-Aralık 1958 arasında, ABD hükümetinin verdiği bursla, International Cooperation Administration programından yararlanarak "Bitki Fizyolojisinde Atomun Sulhçu Gayelerle Kullanımı" konularında araştırmalar yapmak üzere University of Wisconsin'de sürdürmüştür. ABD'den dönüşte ise, Nisan 1959'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bünyesindeki Biyoloji Enstitüsü'ne Doçent olarak atanmış ve 1960'ta da bu Enstitü'de Profesörlüğe yükseltilmiştir. Ekim 1961'de, kuruluşuna öncülük ettiği ve Türkiye'nin üçüncü Fen Fakültesi olan, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı'na seçilmiştir. Ardından üç yeni dönem (Ekim 1963, Ekim 1965 ve Ekim 1969) Fen Fakültesi Dekanlığını yürütmüştür. Ayrıca 1961-1977 arasında E.Ü. Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü Başkanlığı yapmıştır. Ekim 1971-Mayıs 1974 döneminde ise Ege Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiştir. Temmuz 1964-Ocak 1966 arasında TÜBİTAK BAY Grubu üyeliğini, 1966-74'te TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğini yürütmüş; Şubat 1972-Ocak 1974 arasında da TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığı'na seçilmiştir. Temmuz 1973'te Üniversitelerarası Kurul'un oluşturulmasıyla seçimle işbaşına gelen ilk Üniversitelerarası Kurul Başkanı olan Vardar, bu görevi Haziran 1974'e dek yürütmüştür. Yine 1973-1974 yılları arasında, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak kurulan Yüksek Öğretim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir. Kasım 1977'de, yaş haddi ile emekli olmasına 11 yıl varken, kendi isteğiyle E.Ü. Fen Fakültesi'den emekli olmuştur. Emekliliğinin ardından 1980-1990 arasında Ege Bölgesi Sanayi Odası'nda Baş Müşavir ve Genel Sekreter olarak görev almıştır. Bu dönemde de kendisi temel bilimci olduğu halde, uygulamaya inanmış ve her zaman savunduğu üniversite-sanayi işbirliğinin kurulması ve geliştirilebilmesi için katkılarda bulunmuştur. EBSO-TÜBİTAK işbirliği ile, EBSO-Ege Üniversitesi arasında oluşturulan Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Merkezi'nin (ÜSİGEM) hayata geçirilmesinde rol oynamıştır. Bu çalışmaları nedeniyle kendisine Fahri Doktora payesi verilmiştir. Vefatından sonra, Ege Üniversitesi Kampüs Kültür Merkezi'nin adı, Ege Üniversitesi Senatosu'nun oybirliği ile aldığı karar doğrultusunda, Prof.Dr. Yusuf Vardar MÖTBE Kültür Merkezi olarak değiştirildi. Prof. Dr. Yusuf Vardar Türk Biyoloji Derneği, ABD, İsviçre, Alman Botanik Dernekleri, Avrupa Bitki Fizyologları Birliği gibi mesleki örgütlere üye olmuş, 1950'li yıllarda Türk Biyologlar Derneği Başkanlığı yapmıştır. 1969'da Yale Series in Sciences International Advisory Board'a seçilmiştir. Ayrıca 1965-1969'da Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu üyesi, 1970-1976'da CENTO Bilimsel Koordinasyon Heyeti Türk Delegesi ve 1972-1975'te Akdeniz Uygulamalı Bitki Fizyologları Örgütü Başkanı olarak görev almıştır. Uluslararası düzeyde (Ekim 1967- Ekim 1971) bitki hormonları transferi ve bitki büyüme hormonları konularında İzmir'de iki kez NATO-Advanced Study Instıtute düzenlemiştir. Bu NATO-ASI toplantılarında sunulan makalelerin toplandığı ve editörlüğünü Vardar'ın yaptığı kitaplar günümüzde de sanal ortamda satıştadır. Vardar (1968) Elsevier ve Kaldewey and Vardar (1972) Verlag Chemie, www.amazon.de, www.bestwebbuys.com gibi birçok elektronik kitapçıda satılmaktadır. (web adreslerine ulaşım tarihi 16 Mayıs 2006). Yine İzmir'de Ekim 1975'te K.H. Sheikh ve M. Öztürk'le beraber 3rd Mediterranean Plant Physiologists (MPP) toplantısının düzenlenmesini sağlamıştır. Toplam 7 adet Yüksek Lisans ve 12 adet Doktora tezi yönetmiştir. Yusuf Vardar, ayrıca yapmış olduğu bilimsel çalışmalarla 1976 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü'ne layık görülen ilk botanikçidir. Vardar'ın yayınları 60'ı yabancı dilde, toplam 130 orijinal makale; editörlüğünü üstlendiğini ve İngilizce olarak yayımlanan 3 adet kitap; toplam 25 adet Türkçe ders kitabı; 77 adet Türkçe derleme makale ile Ege Ekspres, Rapor, Tercüman, Yeni Asır, Son Havadis gibi günlük gazetelerde yayımlanan 1000 kadar yazıdır. Ayrıca 1975 yılına kadar, 17 farklı temel bitki fizyolojisi kitabında Vardar'ın çalışmalarına gönderme yapılmıştır. Türkçe kitaplarından bazıları sanal ortamda hâlâ satılmaktadır. Makalelerine, Science Citation Index'de sadece 1965-75 yılları arasında 70'ten fazla atıf yapılmıştır. Y. Vardar, Cumhuriyet'ten sonra Türk biyolojisinin gelişmesine katkıda bulunan bilim adamları arasında anılmaktadır[1]. Yaşam öyküsü kızı Nükhet Vardar tarafından "Hakikatte Aşk, Bilgide Kuvvet..." adı ile 2007 yılından kaleme alınmış ve yayınlanmıştır.   Prof. Dr. Ali Demirsoy Prof. Dr. Ali Demirsoy, (ICZN yazar gösteriminde Demirsoy; d. 1945 Yuva, Kemaliye, Erzincan, Türkiye) Türk entomolog ve evrimsel biyoloji uzmanı. Şimdiye kadar 20 takson tanımlamış ve 12 taksona da adı verilmiştir. Eski adı Gerüşla olan Yuva köyünde doğdu. 956 yılında köyündeki ilkokulu, 1959'da Kemaliye'deki ortaokulu, 1962'de Ankara Gazi Lisesi'ni, 1966'da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'nü bitirdi. Petrol aramada staj yaptı. 1966 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'ne asistan oldu. 1971 yılında Erzurum ve civarı vilayetlerin Orthoptera Faunası adlı tezle doktor oldu. Aynı yıl DAAD'den aldığı bir bursla Almanya'da lisan okuluna devam etti. Daha sonra Humboldt bursunu kazanarak Hamburg Üniversitesi'nde, Paris ve Londra'daki araştırma enstitülerinde çalıştı. Türkiye'nin Caelifera Faunasının taksonomik incelemesi adlı tezle 1974 yılında habilitasyonunu yaptı. Yine bu süre içerisinde Birleşmiş Milletler'in finanse ettiği bir derin deniz araştırmasına katılarak Kuzey Kutbu ve Grönland'da, İzlanda civarında, oseonografik, yavru balık ve deniz akımlarını inceleyen bir bilimsel araştırmaya aktif olarak katıldı. 1984 yılında Alexander von Humboldt bursunu tekrar alarak, Hamburg Üniversitesi Zooloji Enstitüsü'nde Türkiye Faunası ile ilgili araştırmalarına devam etti. 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi'ne atandı. 1980-1981 yıllarında Zooloji Bölüm Başkanlığı, 1981-1982 yılları arasında da Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı yaptı. 1982 yılından beri Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Ders kitabı, araştırma, deneme ve bilimsel roman tarzı çok sayıda kitabı vardır. Özellikle "Yaşamın Temel Kuralları" adlı ders kitabı dizisiyle geniş kitlelere zoolojiyi sevdirdi. Çalışma alanları arasında öncelik taksonomidedir. Türkiye'deki Mantodea, Caelifera, Odonota, Blattodea, Dermeptera, Scorpionidae, Hirundina faunaları üzerine taksonomik çalışmalar ana uzmanlık alanıdır. Ayrıca, doğanın ve çevrenin korunması, genetik [1] ve evrim ile zoocoğrafya da çalışma alanlarının uzanımlarıdır. Özellikle evrim konusunda Türkiye'deki en popüler[2] ve aktif[3][4][5][6][7][8][9] uzmanlardan biridir. Demirsoy'un evrim üzerine olan popüler yayınları evrim teorisine karşı olanlarca da sık sık eleştiri amacıyla kullanılır. Adlandırdığı taksonlar 1973 Paranocarodes fieberi anatoliensis Demirsoy, 1973 (sonra: Paranocarodes anatoliensis) Paranothrotes asulcatus Demirsoy, 1973 Paranothrotes opacus hakkariana Demirsoy, 1973 Paranothrotes kosswigi Demirsoy, 1973 Pseudosavalania Demirsoy, 1973 Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 1974 Isophya kosswigi Demirsoy, 1974 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Platycleis (Squamiana) weidneri Demirsoy, 1974 Platycleis (Yalvaciana) yalvaci Demirsoy, 1974 1977 Tetrix turcica Demirsoy, 1977 (sonra: Tetrix depressa turcicus) 1979 Aspingoderus elazigi Demirsoy, 1979 Chorthippus albomarginatus hakkaricus Demirsoy, 1979 Dociostaurus (Dociostaurus) salmani Demirsoy, 1979 Eremippus weidneri Demirsoy, 1979 Paranothrotes eximius nigroloba Demirsoy, 1979 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1979 Sphingonotus turcicus kocaki Demirsoy, 1979 2002 Novadrymadusa Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Adına ithaf edilen taksonlar Demirsoyus Çıplak, Şirin & Taylan, 2004 Leptodusa demirsoyi (Karabag, 1975) Brachyptera demirsoyi Kazancı, 1983 Eupholidoptera demirsoyi Salman, 1983 Paratendipes demirsoyus Şahin, 1987 Prozercon demirsoyi Urhan & Ayyıldız 1996 Sadleriana byzanthina demirsoyi Yıldırım & Morkoyunlu, 1998 Poecilimon demirsoyi Sevgili 2001 Paranocaracris rubripes demirsoyi Ünal, 2002 Xysticus demirsoyi Demir, Topçu & Türkes, 2006 Athous (Orthathous) demirsoyi Platia, Kabalak, Sert 2007 Campanula demirsoyi Kandemir, 2007   Ayla Kalkandelen Ayla Kalkandelen (ICZN yazar gösteriminde Kalkandelen; d. 14 Mart 1939 Gaziantep - ö. 28 Nisan 2002). Türk entomolog. Uzmanlık alanı Homoptera'nın Auchenorrhyncha alt takımıdır. Şimdiye kadar 10 takson tanımlamış ve 5 taksona da adı verilmiştir. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bağ ve Bahçe Bitkileri Yetiştirme ve Islahı Bölümü'nden mezun olduktan sonra aynı yıl Ankara Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü'nde göreve başlamıştır. 1964 yılında Georgetown lisan okuluna devam ettikten sonra AID bursu ile 1965-1966 yıllarında Clemson Üniversitesi (Clemson S. C., ABD)'nde yüksek lisansını yapmıştır. Bu arada Temmuz 1966'da 3 hafta Columbus Üniversitesi (Columbus, Ohio, ABD)'nde Dr. D. M. Delong'dan ve Ocak-Şubat 1967'de National Museum of Natural History (Washington DC)'de Dr. J. Kramer'den Cicadellidae (Homoptera) taksonomisi üzerine eğitim almıştır. Kasım 1971'de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü'nde "Orta Anadolu'da Homoptera:Cicadellidae Familyası Türlerinin Taksonomisi Üzerine Araştırmalar" adlı doktora teziyle Doktor ünvanını alan Kalkandelen, Ekim 1995'te de Doçent olmuştur. 1986-1990 yıllarında Bitki Koruma Bülteni Yayın Yönetim kurulu ve Redaksiyon Heyeti Başkanlığı görevini yürütmüştür. 1996 yılında The American Biographical Institute tarafından International Who's Who of Contenporary Achievement ödülü verilmiştir. 1997 yılında emekli olmuştur. Adlandırdığı taksonlar Diplocolenus (Verdanus) bekiri Kalkandelen, 1972 Mocuellus dlabolai Kalkandelen, 1972 Mocuellus foxi Kalkandelen, 1972 Mocuellus zelihae Kalkandelen, 1972 Paluda vitripennis lalahani Kalkandelen, 1972 Eurybregma dlabolai Kalkandelen, 1980 Zyginidia (Zyginidia) artvinicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) karadenizicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) bafranicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) emrea Kalkandelen, 1985 Adına ithaf edilen taksonlar Anoplotettix kalkandeleni Dlabola, 1971 Tshurtshurnella kalkandelenica Dlabola, 1982 Malenia aylae Dlabola, 1983 Quadristylum aylae Dlabola, 1985 Hyalesthes aylanus Hoch, 1985     Feyzi Önder İlk öğrenimini Ödemiş Cumhuriyet İlkokulunda, orta öğrenimini İzmir Tilkilik Ortaokulu ve İzmir Atatürk Lisesinde tamamlamıştır. 1961yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine girerek 1965 yılında aynı fakültenin Bitki Sağlığı Bölümünden mezun olmuştur. Aynı yıl asistanlık sınavını kazanarak bu fakültenin Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsüne asistan olarak girmiştir. 1970 yılında "İzmir ili ve çevresinde bitki zararlısı Mirinae (Miridae:Hemiptera) türlerinin tanınmaları, yayılışları ve kısa biyolojileri üzerinde araştırmalar" isimli doktora tezini tamamlayarak doçentlik çalışmalarına başlamıştır. 1972-1973 yıllarında Londra'da British Museum (Natural History)'da konusuyla ilgili araştırmalarda bulunarak 1973 yılı Ekim ayında askerlik görevini yapmak üzere kürsüden ayrılmış, askerlik görevinin bitimi olan Nisan 1975'de tekrar aynı kürsüye atanmıştır. 1976 yılının Kasım ayında Üniversite Doçenti ünvanını kazanmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında 193 adet kitap, makale ve bildirisi yayımlanmıştır. Türkiye'nin fauna zenginliğinin tespit ve tanımlanması üzerine verdiği gayretleri ve isim babalığı yapıp entomoloji dünyasına tanıttığı böcek adları bugün de kullanılmaktadır. 1980-1988 yılları arasında PTT ile işbirliği yaparak böcek konulu 26 pulun çıkmasını sağlamış ve bu çabası böceklerin kitlelerce tanınmasını sağlamıştır. İlk kitabı, 1978 yılında Prof Dr. Niyazi Lodos ile birlikte Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi yayınlarında çıkardığı Heteroptera (Türkiye ve Palearktik Bölge Familyaları Hakkında bilgiler) adlı kitabıdır. Diğer kitap ve çalışmaları hakkında toplu listeyi aşağıdaki kaynakçada bulabilirsiniz. Adı, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Feyzi Önder Konferans Salonu'na verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar 1975 yılında keşfedilenler: Mecomma pervinius Onder, 1974 1975 yılında keşfedilenler: Solenoxyphus alkani Onder, 1975 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim 1979 yılında keşfedilenler: Mecomma lodosi Onder, 1979 sinonim Adına ithaf edilen taksonla Psallus oenderi Wagner, 1976 Fieberiella oenderi Dlabola, 1985 Nemorius oenderi Jezek, 1990 Coptosoma oenderi Doğanlar et al., 2007 Hasan Koç Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008 Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008   Niyazi Lodos   Eski adı Yayaköy olan Zeytinliova köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamlamış, 1946 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. Meslek yaşamına Bornova Zeytincilik Araştırma Enstitüsünde başlayan Lodos, askerlik hizmetinden sonra 1947-1950 yılları arasında kısa sürelerle Ankara Zirai Mücadele ve Karantina Müdürlüğü, Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü Meyvecilik Şubesi ve Bornova Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü gibi kuruluşlarda görev yapmıştır. 1950-1955 yılları arasında çalıştığı Ankara Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünde gösterdiği yüksek performans, yöneticilerin ve Prof. Dr. Bekir Alkan’ın dikkatini çekmiş ve bilim insanlığı yolunda ilk adımlarını bu kuruluşta atmıştır. Prof. Dr. Bekir Alkan'ın danışmanlığı altında hazırlamış olduğu “Orta Anadolu’da meyve ağaçlarında zarar yapan Curculionidae (Hortumlu böcekler) türleri üzerinde sistematik araştırmalar” konulu doktora tezini başarıyla tamamlamıştır. Bu sırada Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hububatta önemli zararlar oluşturan süneyle ilgili araştırmalar yapmak üzere bakanlıkça Diyarbakır’a görevlendirilen Lodos, daha sonra Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsüne dönüştürülecek olan “Geçici Süne Araştırma İstasyonu”nu kurmuş ve bu kuruluşun yöneticiliğini üstlenmiştir. Süne üzerinde yaptığı biyolojik ve ekolojik çalışmalardan elde ettiği sonuçlar hâlâ başarıyla kullanılmakta ve uygulanmaktadır. Süneyle ilgili bu başarılı çalışmalar Onu kısa zamanda civar ülkelerde de ünlendirmiş, nitekim Irak Hükümeti kendisini Irak’ta süne sorununu çözmek için bir yıllığına “Sözleşmeli Araştırıcı” olarak istihdam etmiştir. 1957 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine giren Lodos, Türkiye’de ilk kez ‘Bitki Sağlığı Bölümü’ nü kurmuştur. Süne üzerinde yaptığı çalışmalarını “Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de Süne (Eurygaster integriceps Put.) problemi üzerinde incelemeler” başlıklı eserde bir araya getiren Lodos, bu eseriyle 1960 yılında “Üniversite Doçenti” unvanını kazanmıştır ve bu unvan EÜ'ndeki ilk doçentlik unvanıdır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1960-1962 yılları arasında Entomoloji ve Fitopatoloji Kürsüsü, 1962-1964 yılları arasında da Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü Başkanlığı görevini sürdürmüştür. 1964 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevinden ayrılan Lodos, 1964-1969 yılları arasında özel bir anlaşmayla gittiği Gana'da West African Cocoa Research Institute’de Entomoloji Departmanı şefi olarak görev almıştır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1969 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevine yeniden dönmüş ve aynı yıl profesörlüğe yükseltilmiştir. Bu tarihten itibaren Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü ve Bitki Sağlığı Bölümü Başkanlıkları görevlerini sürdüren Lodos, 1982 yılında Yüksek Öğretim Kanunu gereğince ismi Bitki Koruma Bölümü olan bölüm başkanlığına getirilmiş ve bu görevini emekli olduğu 1 Temmuz 1988 tarihine kadar sürdürmüştür. Prof. Dr. Niyazi Lodos’u, entomoloji bilimine katkılarından dolayı bütün bilim dünyası tanımaktadır. İran, Irak, Fas, Gana, Çekoslovakya, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD gibi ülkelerde kısa veya uzun süreli çalışmaları; bazılan yabancı dillere çevrilmiş ders kitaplan; 90′dan fazla yabancı dillerde yayınlanmış mesleki eserleri; Royal Society of Entomology, International Commission for Invertebrata Survey, World’s Heteropterists, Curculio, Auchenorrhyncha ve Cocoa Scientists gibi birçok uluslararası dernek ve kuruluşlara üye olması; Türkiye entomolojisiyle ilgili yabancı araştırıcıların herhangi bir başvurusuna hemen o gün yanıt vermesi onu gerçekten entomoloji biliminde zirveye çıkarmıştır. Özellikle Gana'da yaptığı araştırmalar[1], entomoloji dünyasında takdir toplamış ve bu çalışmalardan birinde topladığı böcek örneği daha sonra meslektaşı tarafından adına ithaf edilmiştir: Blepharella lodosi Mesnil (sin: Congochrysosoma lodosi Mesnil) Bu arada Türkiye'de ilk kez bulunan ve bilim dünyası için yeni olan 31 böcek türünün lodosi, lodosianus, isodol ve niyazii gibi epitetlerle adına ithaf edilmesi, lodos'un çalışmalarının takdir gördüğünün göstergesidir. Üniversiteye girdiği 1957 yılından emekli olduğu 1988 yılına kadar 1000′den fazla lisans, 45 Uzmanlık ve Yüksek Lisans ve 15 Doktora öğrencisinden başka çok sayıda Doçent ve Profesör de yetiştirmiştir. Yayımlamış olduğu 170′den fazla eseri, bizzat kendisinin kurmuş olduğu Türkiye Entomoloji Derneği ve bu derneğin yayın organı olan Türkiye Entomoloji Dergisi bu konuda çalışanlara sürekli yardımcı olmaktadır. Yaptığı katkılar ve bıraktığı eserlerden dolayı 1996 yılında Ege Üniversitesi Senatosu tarafından “Üstün Hizmet Madalyası”yla onurlandırılmıştır. Türkiye'nin ilk ve en zengin böcek müzesi unvanına sahip olan ve uluslararası merkezlerce LEMT kısaltmasıyla kabul edilen Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Entomoloji Müzesi onun adına ithaf edilmiştir. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin kuruluşunu izleyen yıllarda Bitki Sağlığı Bölümünü kuran Prof. Dr. Niyazi Lodos tarafından müze konusunda ilk adımlar atılmış ve daha sonra Prof. Dr. Feyzi Önder, Prof. Dr. Hasan Giray ile Bölümde entomoloji konusunda çalışan akademisyenler tarafından geliştirilmiştir. Adlandırdığı taksonla 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim Adına ithaf edilen taksonlar Ceutorhynchus niyazii Hoffmann, 1957 Rhynchites lodosi Voss, 1973 Neotournieria lodosianus (Magnano, 1977) Cicada lodosi Boulard, 1979 Mecomma lodosi Onder, 1979 Tshurtshurnella lodosi Dlabola, 1979 Trissolcus lodosi (Szabo, 1981) Coptosoma lodosi Doğanlar et al., 2007   Tevfik Karabağ 1934 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. 1944 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde doktora derecesini alan Karabağ, 1948 yılında aynı fakültede doçentliğe, 1953 yılında da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde profesörlüğe yükselmiştir. Üç yıllık askerlik hizmeti dışında 1934-1953 yılları arasında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde, 1949-1951 yılları arasında İngiltere'de British Museum’da, 1953-1981 yılları arasında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde görev yapan Karabağ, 1957 ve 1966 yıllarında iki kez Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığına seçilmiştir. 1961-1977 yılları arasında aynı fakültede Sistematik Zooloji Kürsüsü Başkanı olan Karabağ, 1977-1983 yılları arasında TÜBİTAK Genel Sekreterliği görevini yürütmüştür. Diyarbakır Dicle Üniversitesinin kurulmasında aktif rol alan Karabağ Royal Entomological Society of London ve Entomoloji Derneği’nin üyeleri arasında yer almıştır. Böcek sistematiği üzerindeki araştırma ve çalışmalarıyla bilim dünyasına değerli katkılarda[1] bulunan ve doktora çalışmalarıyla böcek sistematiği prensip ve uygulamalarında önemli izler bırakan Tevfik Karabağ’a 1997 yılında TÜBİTAK Hizmet Ödülü verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar Paranocarodes fieberi tolunayi Karabağ, 1949 Anterastes uludaghensis Karabağ, 1950 Bucephaloptera bolivari Karabağ, 1950 Bucephaloptera convergens Karabağ, 1950 Parapholidoptera kosswigi (Karabağ, 1950) Platycleis (Montana) uvarovi (Karabağ, 1950) Platycleis (Squamiana) ankarensis (Karabağ, 1950) Poecilimon birandi Karabağ, 1950 Poecilimon cervus Karabağ, 1950 Poecilimon excicus Karabağ 1950 Poecilimon glandifer Karabağ, 1950 Poecilimon turcicus Karabağ, 1950 Anterastes tolunayi Karabağ, 1951 Anterastes turcicus Karabağ, 1951 Anadolua burri Karabağ, 1952 Anadolua davisi Karabağ, 1952 Anadolua rammei Karabağ, 1952 Eupholidoptera excisa (Karabağ, 1952) Paradrymadusa aksirayi Karabağ, 1952 Parapholidoptera grandis (Karabağ,1952) Psorodonotus anatolicus Karabağ, 1952 Psorodonotus ebneri Karabağ, 1952 Psorodonotus rugulosus Karabağ, 1952 Dasyhippus uvorovi Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus dimorphus Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus hemipterus Karabağ, 1953 Paranocaracris citripes idrisi (Karabağ, 1953) Paranocaracris rimansonae kosswigi (Karabağ, 1953) Poecilimon bilgeri Karabağ, 1953 Poecilimon celebi Karabağ 1953 Poecilimon davisi Karabağ, 1953 Stenobothrus (Stenobothrus) burri Karabağ, 1953 Xerohippus alkani Karabağ, 1953 Anadrymadusa albomaculata (Karabağ, 1956) Anadrymadusa spinicercis (Karabağ, 1956) Arcyptera (Pararcyptera) microptera karadagi (Karabağ, 1956) Bucephaloptera robusta Karabağ, 1956 Eupholidoptera unimacula Karabağ, 1956 Gampsocleis acutipennis Karabağ, 1956 Paradrymadusa brevicerca Karabağ, 1956 Parapholidoptera spinulosa Karabağ, 1956 Phonocorion uvarovi Karabağ, 1956 Phytodrymadusa hakkarica Karabağ, 1956 Poecilimon xenocercus Karabağ, 1956 Prionosthenus gueleni Karabağ, 1956 Psorodonotus davisi Karabağ, 1956 Isophya bicarinata Karabağ, 1957 Pseudoceles obscurus lateritius Karabağ, 1957 Rhacocleis acutangula Karabağ, 1957 Aeropedellus turcicus Karabağ, 1959 Drymadusa limbata grandis Karabağ, 1961 Parapholidoptera flexuosa Karabağ, 1961 Parapholidoptera intermixta Karabağ, 1961 Pezodrymadusa indivisa Karabağ, 1961 Pezodrymadusa lata Karabağ, 1961 Pezodrymadusa subinermis Karabağ, 1961 Pezodrymadusa uvarovi Karabağ, 1961 Pholidoptera guichardi Karabağ, 1961 Isophya autumnalis Karabağ, 1962 Isophya hakkarica Karabağ, 1962 Isophya thracica Karabağ, 1962 Poecilimon serratus Karabağ, 1962 Parapholidoptera ziganensis Karabağ, 1964 Poecilimon cervoides Karabağ, 1964 Poecilimon guichardi Karabağ, 1964 Poecilimon harveyi Karabağ, 1964 Anadrymadusa kosswigi Karabağ, 1975 Isophya cania Karabağ, 1975 Kurdia uvarovi Karabağ 1975 Leptodusa demirsoyi (Karabağ,1975) Leptodusa harzi (Karabağ, 1975) Parapoecilimon antalyaensis Karabağ, 1975 Poecilimon minutus Karabağ, 1975 Rhacocleis tuberculata Karabağ, 1978 Adına ithaf edilen taksonlar Isophya karabaghi Uvarov, 1940 Poecilimon karabagi (Ramme, 1942) Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1977 Eupholidoptera karabagi Salman, 1983 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman et Sevgili, 2002 Poecilimon tevfikarabagi Ünal, 2005 Prof. Dr. Hikmet Birand Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi profesörlerinden ve bu üniversitenin eski rektörlerinden Prof. Dr. Hikmet Birand bu yıl başında vefat etti. Değerli ilim adamı Prof. Birand Fakültemizi bir kaç bakımdan ilgilendirmektedir. Her şeyden önce 1949 da kurulmuş olan Fakültemizin kurucu heyeti başkanı kendisi idi. O yıl İsmet İnönü’nün Cumhur Başkanlığı ve Ord. Prof. Şemsettin Günaltay’ın Başbakanlığı zamanı idi. O zamanın hükümeti, 1933 yılında kaldırılarak İslâm Tetkikleri Enstitüsü haline konmuş olan, İlahiyat Fakültesinin yeniden kurulmasına karar vermişti. Hükümetin bu kararını uygulama işini o yıllarda Halk partisi hükümetinin son Millî Eğitim Bakanı olan Tahsin Banguoğlu üzerine almış, bunun için de eski îlâhiyat Fakültesi profesörlerinden veya İslâm medeniyeti ilimlerinde başka yetkili kimselerden ilk Fakülte profesörlerini seçmek üzere bir komisyon toplamasını, o zaman Ankara Üniversitesi rektörü bulunan, rahmetli Hikmet Birand’dan istemişti. Prof. Birand 1949 yılı son aylarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine gelerek benimle ve rahmetli Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’la görüştü. Hükümetin böyle bir teşebbüste bulunacağını ve kurucu heyete katılmak üzere Ankara’ya gelmemizi istedi. Kendisiyle o zamana kadar pek tanışıklığım olmadığı gibi Yinanç’ın da olmadığı için, bu işaretin Başbakan Şemsettin Günaltay tarafından verildiğini tahmin ettik. Çünkü Günaltay, Mükrimin Halik’in İstanbul Üniversitesinden hocası olduğu gibi 1933 den sonraki profesörlüğü ve dekanlığı zamanından beni de tanıyordu. Rektör Hikmet Birand Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinden Prof. Şinasi Altındağ’ı Ankara Hukuk Fakültesinden Prof. Esat Arsebük’ü de kurucu komiteye almıştı. Rektörlük binasında bir haftaya yakın toplantılar yaparak yeni Fakülteye alınabilecek adayları tetkik ettik. Eski İlâhiyat Fakültesinden Yusuf Ziya Yörükan ile Ömer Hilmi Buda’yı seçtik. Ayrıca, bir müddet üniversitede profesörlük ederek ayrılmış olan Remzi Oğuz Arık’ı Türk İslâm Sanatları profesörlüğüne davete karar verdik. Rektör Hikmet Birand İslâm Hukukunu okutmak üzere Esat Arsebük’e de yeni fakültede ders almasını teklif etti. Bu suretle ilk fakülte profesörler kurulu 4 kişiden ibaret olarak kuruldu. Üniversite kanununa göre profesör sayısı artıncaya kadar yeni fakültenin Ankara Hukuk veya Dil Tarih Fakültesinden birine yönetimce bağlı olarak çalışacağı anlaşıldı. Günlerimizin çoğunu yeni fakültenin yönetmelik taslağı, kürsüler ve ders programları işgal etti. Kürsüleri başlıca İslâm dininin temel bilgileri ile İslâm medeniyetine ait ilimler olmak üzere iki grupta topladık. Birinci grupta Tefsir, Hadis, İslâm hukuku ikinci grupta İslâm ve Türk tarihi, İslâm milletleri etnolojisi ve coğrafyası, İslâmi Türk edebiyatı, Tasavvuf, İslâm felsefesi, v.b. kürsüleri bulunuyordu. Yeni Fakülteyi ilmi bir zihniyetle kuvvetlendirmek için Antik Felsefe tarihi, Modern Felsefe tarihi, sistematik Felsefe (Bilgi Teorisi, Ahlâk), Mantık, Sosyoloji derslerinin de programda esaslı yer almasına dikkat ettik. Rektör Prof. Birand beni raportörlüğe seçtiği için bu tafsilâtı hatırlıyorum. Ayrıca İslâm tarihini okutmak üzere Başbakan Günaltay’ı ve Türk edebiyatı tarihini okutmak üzere Prof. Fuat Köprülü’yü konferansçı olarak daveti düşündük. Mukrimin Halil ile beraber her ikisini ziyaret ederek ricamızı söyledik. Fakat işlerinin çokluğundan dolayı ikisi de kabul etmedi. Sosyoloji dersleri için, eski İlâhiyat Fakültesinde bu dersi okutmuş olan Prof. Baltacıoğlu’nu davet ettik ise de, Nisan’a kadar bir şey söyleyemiyeceğini, sonra kabul edebileceğini bildirdi. Tasavvufi Türk edebiyatı için Burhan Toprak’ı düşündük. Ben kendisine yazdım. Bu teklifi büyük sevinçle karşıladı. Kurucu komite çalışmalarını bitirince Millî Eğitim Bakanını ziyaret ettik. Fakültenin sonraki gelişmeleri kurucu heyetin programına dâima uygun olmamıştır. Fakat anahatları çizilmiş yol üzerinde yürünmüştür. Görevimizi bitirdikten sonra yeni fakültenin nasıl gelişmeler kazandığı burada konumuz dışındadır. Prof. Hikmet Birand ile ondan sonra dostluğum arttı. Kardeşi Kâmran Birand, İstanbul Edebiyat Fakültesinden öğrencim idi. Prof. Von Aster ile tez konusunda mutabık kalmadıkları için, benim kürsüm olan Türk Fikir Tarihine geçerek orada, “Tanzimat devrinde Aydınlık felsefesi izleri” adlı konu üzerinde tez verdi. Ankara İlâhiyat Fakültesinde doçentliğini verdi ve profesör oldu. Burada da kendisiyle önce aynı kürsüde sonra iki kürsüyü ayırarak meslek arkadaşlığı yaptım. Prof. Kâmran Birand’ın çok erken ve hazin ölümü hepimizi son derecede üzdü. Ondan sonra büyük ağabeysi Hikmet Birand, Kâmran Birand’ın bütün mirasını, fakülte vakfı olarak tahsis etti. Bununla o zamandan beri fakülte adına öğrenciler okutulmaktadır. Rahmetli Hikmet Birand 1320 (1904) yılında Karaman’da doğmuştur. Karaman İdadisini bitirmiş, Halkalı Ziraat yüksek okulundan mezun olmuş, Almanya’da Bonn Üniversitesinde Ziraat alanındaki ihtisasım tamamlamış, doktora vermiş, 29. 4. 1938 de Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsüne Doçent ve 18. 10. 1945 yılında profesör olmuş ve bu enstitü fakülte halini aldıktan sonra görevi devam etmiş, 1949-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi Rektörlüğü yapmıştır. Son yılda çıkardığı “Alıç Ağacı” adındaki bir eseri meslek alanı kadar edebiyatı da ilgilendiren bir eserdi. Hikmet Birand alçak gönüllü vakur ve ciddi düşünceli iyi yürekli bir insandı. Meslekdaşları kadar başka alanlarda çalışanlar üzerinde de çok iyi tesir bırakmakta, saygı ve sevgi doğurmakta idi. Onunla bir kere bile görüşenler ciddi, samimî ve iyi yürekli bir ilim adamı ile konuşduklarını anlarlardı. Unesco Millî Komisyonunda ormanların kaybolmasına karşı ilmî savaş işine katılmış ve her zaman olduğu gibi orada da değerini herkes yakından görmüştü. Biz bir candan dost; fakülte, kurucusunu ve koruyucusu kaybetti. Allah rahmet eylesin. Ne yazık ki bu yazımda değerli ilîm adamı Prof. Dr. Hikmet Birand’ın asıl ihtisas konusu olan Botanik’de Batı ilim alemince tanınmış bir zat olduğundan bahsedemedim. Kendisini yakından tanımama rağmen bu alanda yaptıklarını bilmiyordum. Çok şükür, Cumhuriyet Gazetesinde (31 Mart 1952) çıkan Zafer Hasan Aybek’in bir yazısı beni aydınlattı. Aybek bu yazısında şöyle diyor: “Prof. Birand, Karaman’da “Hacı Bayramoğulları” ailesindendir. Almanca olarak, Almanya’da basılmış beş kitabı ve Türkçe pek çok eseri vardır. Ülkü dergisinde ve Ulus gazetesinde devamlı yazılar yazmıştır. Birand, Uluslararası bir şöhrete sahip ve memleketimizin yetiştirdiği değerli ilim adamları arasında mümtaz bir zattır. Servetini Maarif Vakfına bırakmıştır.” Kaynak: Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken. “Prof. Dr. Hikmet Birand”. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. 19:219-221. Önemli Not: Zafer Hasan Aybek, merhum Hikmet Birand hocamızın doğum tarihini “1906″ olarak verir. Merhum Hilmi Ziya Ülken hoca ise yukarıda sunulan makalesine dipnot olarak “Birand hocanın 1904 doğumlu olduğunu ve bu tarihin Rektörlük Zat İşleri Müdürlüğünden alındığını” ekler. Prof. Dr. Semahat Geldiay TÜBİTAK Bilim Ödülü ve TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmış olan kendisi gibi Zooloji profesörü olan ve Ege Üniversitesi Fen Fakültesinin kuruluş ve gelişmesinde katkılarıyla iz bırakan Sayın Prof. Dr. Remzi Geldiay’ın eşidir. Özenle büyüttüğü çocukları Vedat ile Beril’in anneleridir. 1923’de İzmir’de doğan Semahat Geldiay, ilk ve orta eğitimini İstanbul’da (1930-1941), Biyoloji Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde (1942-1946), Doktora eğitimini ise Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde tamamlamıştır. Doktora sonrası eğitimini de (1957-1959) Columbia Üniversitesi Zooloji bölümünde (New York, U.S.A) gerçekleştirmiştir. 1961-1966 yıllarında Ankara Üniversitesinde Doçent olarak çalışmıştır. 1967 yılında Ege Üniversitesinde profesörlüğe yükselmiş ve emekli oluncaya kadar bu üniversitenin kuruluşunda ve gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Yönetim sorumlulukları alarak, Kürsü Başkanlığı, Bölüm Başkanlığı, Senato Üyeliği ve Dekan Yardımcılığı dönemlerinde Ege Üniversitesi Fen Fakültesinde Biyoloji Öğretim Programlarının temelleri oluşturulmuştur. Bilimin gelişme çizgisini yakından izleyen ve dolayısıyla geleceği gören bir hoca olarak, bulunduğu akademik birimin gelişme doğrultusunu güncel konularla belirlemiştir. Öğrencilerini de bu gelişme politikasına uygun yönlendirmiştir. Kütüphane ve laboratuvar olanaklarıyla o yıllarda E. Ü. Fen Fakültesi Genel Zooloji Kürsüsünde çağdaş düzeyde gelişmiş bir araştırma ve eğitim kurumu oluşturmuştur. Yönetiminde 17 yüksek lisans tezi ile 9 doktora tezi tamamlanmıştır. Doktora öğrencilerinin hemen hemen tümüne yurtdışı burslar ve seçkin araştırma laboratuvarlarında çalışma olanağı sağlamak için özel çaba sarfetmiştir. Yüksek lisans ve Doktora öğrencilerinden beşi profesör, dördü doçent ve iki yardımcı doçent olarak üniversitelerdeki görevlerini sürdürmektedir. Nöroendokrinoloji alanında dünyadaki çalışmalar göz önüne alındığında, Prof. Dr. Semahat Geldiay bu alanda az sayıdaki ilk çalışan öncülerin hemen arkasından gelen kuşakta yer almıştır. Böcek nöroendokrin sistemine ait temel yapısal bilgilerin ve fizyolojik rollerin anlaşılmasında önemli katkı sağlayan çalışmalar yapmıştır. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümünde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde 1954 yılında tamamladığı doktora çalışmalarında Locusta migratoria (çekirge) da nörosekresyon hücrelerinin beyinde dağılışı, tipleri ve salınma yerlerini ışık mikroskobu düzeyinde belirlemiştir. Bu çalışma ülkemizde Omurgasız Nöroendokrinolojisi alanında yapılmış ilk çalışmadır. Eşi Prof. Dr. Remzi Geldiay ile Doktora sonrası gittiği Amerika’da Columbia Üniversitesinde Dr. HODGSON ile çalışarak (1957-1959), nörosekresyonun fizyolojik etkisini gösteren iki önemli çalışmayı gerçekleştirmiştir. Bu çalışmalardan birisi nörosekresyon materyalinin sinir sistemi üzerine etki ettiğinin ve hayvan davranışlarını kontrol ettiğinin deneysel olarak gösterilmesidir. Nörosekresyonun hayvan davranışlarını kontrol ettiği ise nörohemal bölge ekstreleri enjekte edilmiş böceklerin isli kağıt içeren deney kutusunda bıraktıkları izlerin karşılaştırılmasıyla gösterilmiştir. Etkili materyalin kaynağının beyin nörosekresyon hücreleri olduğunu deneysel olarak göstermiştir. Alanında ilk olan bu deneylere, omurgalı-omurgasız hayvanlarda yapılmış benzer çalışmalarda ve izleyen yıllarda yazılmış temel ders ve başvuru kitaplarında da çok sayıda atıf yapılmıştır. İzleyen yıllarda ergin yumurta bırakma diapozunun fotoperiyodun ve beyin nöroendokrin sistemin kontrolu altında olduğunu, uzun gün ışığının ergin diyapozu kırdığını deneysel olarak göstermiştir. İzleyen çalışmalarında; ışığa duyarlı bölgenin başın merkezi bölgesinde yer aldığını, ışığın beyin nörosekresyon hücrelerini doğrudan uyardığını ve uzun ışık periyodunun beyin nörosekresyon hücrelerini aktifleştirdiğini radyoaktif sistein kullanarak göstermiştir. Çevre faktörlerinden özellikle ışığın nöroendokrin sistem üzerine etkilerinin anlaşılmasına önemli katkıları olan bu çalışmalara yine çok sayıda atıf yapılmıştır. 1970’li yıllar elektron mikroskobunun Biyolojide yaygın şekilde kullanıldığı yıllardır. Prof. Dr. Semahat Geldiay da beyin nörosekresyon hücrelerinin ince yapısını Amerika’da Seatle’da Prof. Dr. J. Edwards ile birlikte elektron mikroskobuyla çalışmıştır. Nörosekresyon hücrelerinin tiplerini, yapısal özelliklerini belirlemiştir. Yine bu çalışmalar sırasında, bilinen nörohemal organların dışında, serebral nörohemal organ olarak isimlendirilen nörohormonların doğrudan beyinden salındığı yeni yerler de bulunmuştur. Türkiye’de de tüm bu güncel ve başarılı çalışmalarıyla 1975 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü ile onurlandırılmıştır. 1975-1980 yılları arasında Dr. Karaçalı ile birlikte, böcek nöroendokrin sisteminde ince yapı çalışmalarına devam etmek için bir NATO projesi vermiştir. Prof. Dr. Geldiay, Devlet Planlama Teşkilatının desteğini de sağlayarak Ege Üniversitesine bugün hala kullanılan bir transmisyon elektron mikroskobu kazandırmıştır. CENTO ve İngiliz Hükümetinden bu projeye sağlanan ek desteklerle birlikte elektron mikroskobu hazırlık laboratuvarını kurmuştur. Bu projenin desteğiyle hem serebral nörohemal organın diğer türlerde de varlığı gösterilmiştir ve hem de nöroendokrin sistemin çeşitli kısımlarında başka çalışmalar da yapılmıştır. Yapılan çalışmalar uluslararası seçkin dergilerde yayınlanmış, yurtiçi yurtdışı kongrelerde sunulmuştur. Nörosekresyonun önemi anlaşılmaya başlandıktan sonra, bir yandan nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları üzerinde ince yapı çalışmaları ile hormonların şekillenmesi, taşınması ve salınması mekanizmaları araştırılırken bir yandan da böceklerin kendi hormonlarını kullanarak zararlı böceklerle mücadele edilebileceği düşünceleri ve bu konu ile ilgili çalışmalar güçlenmeğe başlamıştır. Prof. Dr. Geldiay Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmalara öncülük etmiştir. Bu konudaki çalışmalardan biri 1976-1978 (Dr. Karaçalı ve Dr. Akyurtlaklı ile birlikte) diğeri de 1983-1985 (Dr. Deveci ile birlikte) yıllarında olmak üzere iki TÜBİTAK projesiyle desteklenmiştir. Bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceği konusu Prof. Dr. Geldiay’ın Türkiye’de öncülük ettiği bir diğer konudur. Yaş haddinden emekli olacağı son günlere kadar, Montana Üniversitesinden Prof. Dr. Visscher ve Dr. Deveci ile birlikte bu konuda çalışmıştır. Prof. Dr. Geldiay bir yandan nörosekresyon materyelinin sentezi, taşınması, salınması ve nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları ile ilgili ince yapı çalışmalarını sürdürmüştür. Bir yandan da nörosekresyonun sinir sistemi, hayvan davranışları, yumurta gelişmesi, diyapoz ve su dengesinin kontrolu üzerine rollerini çalışmıştır. Alanında bazı ilk bildirimlere sahip olma mutluluğunu, çoşkusunu yaşamıştır. Nörosekresyon materyelinin sinir sistemini ve hayvan davranışlarını etkilediğinin, elektriksel şokla salındığının, serebral nörohemal organın böcek beyninde de bulunduğunun ve bilinen fotoreseptörlerin dışında başın derinlerindeki bir nörohemal organda (corpus cardiacumlarda) ışığa duyarlı hücrelerin belirlenmesi onun evrensel boyuttaki ilk kayıtlarıdır. Böcek hormonları ve bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceğiyle ilgili çalışmaları da Türkiye’deki ilkleridir. Yüksek öğretimde Türkçe kitap eksikliği sorununa kısmen çözüm oluşturmak için, Genel Zooloji Laboratuvar Kılavuzu, Embriyoloji Atlası (Dr. Karaçalı ile birlikte) ve Genel Zooloji Kitabını (Zooloji profesörü olan eşi Remzi Geldiay ile birlikte) yazmıştır. Prof. Dr. Semahat Geldiay’ın 1949 yılında Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Zooloji Kürsüsünde başlayan akademik yaşamı, 1990’da E. Ü. Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümünde yaş haddinden emekli olduğu güne kadar aralıksız, evrensel bilime önemli katkılarla sürmüştür. 42 yıllık hizmet süresinin son günlerine kadar enerji ve heyacanını koruyan Prof. Dr. Semahat GELDİAY başarılı çalışmaları nedeni ile 1996’da TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmıştır. Kaynak: Bu anma yazısı, merhume Prof. Dr. Semahat Geldiay hocamızın ilk doktorantı ve Ege Üniversitesi, Biyoloji bölümü öğretim üyelerinden sayın Prof. Dr. Sabire Karaçalı hanımefendi tarafından, Birinci Ulusal Glikobiyoloji Kongresi’nde sunulmuştur. Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay Zooloji Ordinaryüsü ve Ankara Üniversitesi Zooloji Enstitüsü Yöneticisi Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay kan dolaşımı yetmezliği sonucu 19 Haziran 1962 tarihinde aniden vefat etti. Mithat Ali Tolunay, 1906 yılında zengin bir ailenin çocuğu olarak Saraybosna’da dünyaya geldi. Orta öğreniminden sonra Halkalı Ziraat Yüksekokulunda, ziraat eğitimi gördü. Asistanı olduğu Türk Entomolog Süreya Özek tarafından Ziraat Entomolojisine yönlendirildi. 1928′de Escherich’teki Münih Üniversitesinde doktora eğitimine başladı. İlk olarak Dr. Woltereck’le daha sonra 1938′de Ziraat Entomolojisi doçentlik sınavını verdiği Ankara Ziraat Yüksekokulunun Zooloji Enstitüsünde çalıştı. 1942 yılında zooloji profesörü, 1948′de de Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde genel zooloji ordinaryüsü oldu. Burada ani ölümüne kadar faydalı hizmetlerde bulundu. Kücük Asya Hayvanat alemi konusunda önemli bilimsel çalışmalarda bulundu. Tolunay, belli başlı eserlerinde Türkiyenin kemirgenleri ve böcekçillerini ele aldı. Yerleşim bölgelerindeki zararlılar; Belli başlı zararlılar; son olarak Genel Zooloji ve Özel Zooloji ders kitaplarını yazdı. Ölümü Türk Fen Bilimleri için büyük bir kayıp anlamına geliyor. Değerli meslektaşları ile anıyor, hatıralarını koruyoruz. Not: Yukarıdaki anma yazısı, orijinali resimde de görüldüğü üzere, Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay’ın vefatı üzerine; Ord. Prof. Dr. Erwing Schimitschek tarafından kaleme alınmış ve Journal of Pest Science (V. 35, N. 10, p. 155) dergisinde yayınlanmıştır. Bir rica: A.Ü.F.F. Biyoloji bölümünde okurken; hocalarımız hep “Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay” derlerdi. Oysa yazıda üstüne basa basa hocanın Ordinaryüs olduğu vurgulanıyor. Ord. Prof. Dr. ünvanı ile Ordinaryüslük farklı şeyler mi? Bu konuda beni aydınlatan olursa çok sevineceğim. Prof. Dr. Sevinç Karol 29 Haziran 1925’de Trabzon’da Dünya’ya gelen Prof. Dr. Sevinç KAROL, 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler bölümünde başladığı lisans eğitimini 1946’da başarıyla tamamlamış ve aynı yıl Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji bölümünde göreve başlamıştır. 1951’de “A Contribution to the Study of Blood-Cells in Orthoptera” başlıklı teziyle doktorasını tamamlayan Prof. Karol; 1958’de Doçent, 1967 yılındaysa Profesör ünvanını almıştır. Akademik hayatı boyunca yurtiçi ve yurtdışı bir çok araştırma programlarına katılan Prof. KAROL’un; 1963-1964 yılları arasında Paris Milli Tabiat Tarihi Müzesinde yürüttüğü araştırmalar, Türk Araknolojisinin temelini oluşturması bakımından ulusal bilim tarihimiz açısından son derece önemlidir. Prof. Dr. Sevinç Karol Hocahanımın Emeklilik Töreni (Soldan sağa) Prof. Dr. Cevat Ayvalı, Prof. Dr. Zekiye Suludere, Prof. Dr. Metin Aktaş, Prof. Dr. Bahtiye Mursaloğlu, Prof. Dr. Sevinç Karol ve Prof. Dr. İrfan Albayrak Araknoloji ve Histoloji alanında bir çok bilimsel makaleye imza atan Prof. Karol; 1971-1972,1973-1974,1982-1985 yılları arasında, üç dönem olmak üzere A.Ü.F.F. dekanlık görevini yürütmüş; yine A.Ü.F.F. bünyesinde çeşitli yıllarda Zooloji, Biyoloji ve Jeoloji bölüm başkanlıklarında bulunmuş ve 1992 yılının Haziran ayında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. Başarılarla dolu akademik yaşantısını, toplumsal sorunların çözümüne yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle taçlandıran Prof. KAROL; 1971 yılından bu yana çeşitli derneklerde başkanlık ve üyeliklerde bulunmuştur. Kendisi halen; Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Şeref Başkanı, Türk Kadınlar Konseyi Şeref Başkanı, Türk Kanser Araştırma Kurumu Onursal Üyesi ve Araknoloji Derneği Onursal Başkanıdır. Not: Hocahanımın yukarıda yer alan kısa özgeçmişi, Araknoloji Derneği tarafından, 26.Ocak.2007 tarihinde düzenlenen “Türkiye’de Araknolojinin Dünü ve Bugünü” adlı panelde tarafımdan okunmuştur.

http://www.biyologlar.com/unlu-turk-biyologlar

Fosil nedir? fosil cesitleri ve bitkisel fosiller (genel biyoloji - botanik odevi)

Fosilleri inceleyen bilim dalına paleontoloji, fosil toplayıp bunlar üzerinde çalışma yapan kişilere de paleontollog denir. Fosiller bir polen tanesi küçüklüğünde ya da dev bir dinazorun kemiği büyüklüğünde olabilir. Bir hayvan ya da bitkinin fosilleşmesi için milyonlarca yıl devam eden bir süreç gerekmektedir. Genellikle hayvan ya da bitkilerin sert kısımları bu uzun süreç boyunca dayanıklılık gösterebilir. Jeolojik zamanlarda yaşamış olan canlıların tortul kayaçlar içinde taşlaşmış olarak bulunan her çeşit kalıntı ve izine FOSİL adı verilir. Fosiller, bugün yaşayan bir çok grubu temsil ettikleri gibi, soyları tümüyle ortadan kalkmış grupları da tanımamıza yardımcı olurlar. Bilinen en eski fosiller günümüzden 3.6 milyar yıl önce yaşamış olan fotosentetik siyanobakterilerdir (mavi-yeşil algler). Fosiller Nerelerde Bulunur? Fosiller karasal ve denizel ortamlarda yaşamış hayvan ve bitkiler ile onların izlerine aittir. Daha çok kumtaşı, kireçtaşı, çamurtaşı ve şeyl gibi tortul kayaçlarda bulunurlar. Grönland'dan Antartika' ya, okyanus tabanlarından dağların en yüksek zirvelerine kadar dünyanın her tarafında dağılım gösterirler. Fosillerin dünya coğrafyası üzerindeki geniş dağılımı, yerküre yüzeyinin jeolojik zamanlar boyunca sürekli değiştiğini kanıtlar Fosiller Nasıl Oluşur? Canlılar öldükten sonra organik-yumuşak kısımları diğer hayvanlar tarafından tüketilir veya bakteriler tarafından tahrip edilir. Eğer ortam bakterilerin yaşamasına uygun oksijene sahip değilse ve ortam fosilleşmeye uygun taşlaşma süreci koşulları taşıyorsa, canlıdan arta kalan kemik, kabuk ve diş gibi sert ve dayanıklı kısımlar fosilleşerek günümüze ulaşabilir. Ayrıca hayvanların; kusmuk pelletleri, dışkı pelletleri (koprolit), yumurtaları ve izleri de fosil olarak korunabilir. 1. Karbonlaşma: Bitki fosilleri deniz, göl ya da bataklık gibi ortamlarda gömülerek fosilleşebilir. "Kömürleşme" denen karbonlaşma olayıyla bitkiler kısmen veya tamamen değişerek kömür haline gelebilirler. 2. Petrifikasyon: Organizma kalıntılarının kristalizasyonla mineralojik bileşimlerinin değişmesidir. En iyi bilinen petrifikasyon tipi silisçe zengin suların bitki hücreleri içine girerek kalıntıları silisleştirmesidir. Buna silisleşmiş ağaçlar örnek olarak verilebilir. Ayrıca hayvan kabukları veya kemikleri, içlerindeki boşluk veya gözeneklerin kalsit, silis ve demirce zengin sularla dolarak kristalleşmesiyle demirleşmiş, piritleşmiş, silisleşmiş veya kalsitleşmiş hale dönüşebilirler. 3. Yer Değiştirme: Yer değiştirme çamur içinde gömülü olan organizma kalıntılarının sülfid (pirit) veya fosfat (apatit) mineralleriyle yer değiştirmesi sonucu oluşur. Bu süreçte mineraller, organizmanın anatomisinin detaylarını gösteren yumuşak dokularla yer değiştirebilir. Örneğin Almanya'da bazı şeyller içinde Devoniyen'de yaşamış bir trilobitin antenleri ve sefalopodların tentakülleri, piritleşmiş fosiller olarak bulunmuştur. 4. Yeniden Kristalleşme: Yeniden kristalleşme olayı hayvanın kabuğunun mikroskobik ölçüde detaylarını bozar. Buna karşılık kabuğun dış şeklinde bir değişiklik olmaz. Hayvan kabuklarının bir çoğu kalsiyum karbonat bileşimli aragonit mineralinden yapılmıştır. Milyonlarca yıl boyunca fosilleşme sırasında kalsiyum karbonat yeniden kristalleşerek daha duraylı bir mineral olan kalsit haline dönüşür. 5. Yumuşak Dokuların Korunması Yoluyla Fosilleşme: Bazen olağanüstü koşullar altında, organizmaya ait deri, tüy, doku gibi bazı parçalar bozulmadan fosilleşebilir. Örneğin Sibirya'da buz kütlelerin içinde binlerce yıl boyunca bozulmadan kalmış bütün mamut fosilleri bulunmuştur. Hatta bu mamutların midelerindeki yiyecekler bile olduğu gibi korunmuştur. Olağanüstü koşullar sıcak ve kurak iklimlerde de oluşabilir. Mumyalaşma adı verilen bu süreçte yumuşak dokular, bakterilerce çürütülmeye fırsat kalmadan kısa sürede kurur. Paleontologlar Çin'de bu şekilde derileri ve tüyleriyle korunmuş dinozor fosilleri bulmuşlardır. 6. Organik Kapanlar: Bir organizmanın amber, doğal asfalt veya çürümüş organik madde içinde hapsolarak korunması sonucu oluşan fosilleşme şeklidir. Bunlardan amber, ağaç reçineleridir. Ağaçtan akan reçine bu sırada böcek, örümcek veya küçük kertenkeleleri yakalayabilir. Hemen katılaşarak sertleşen bu madde içindeki hayvan hiç bozulmadan ve tüm detayıyla milyonlarca yıl boyunca kalabilir. Doğal asfalt, petrol kalıntısıdır. Asfalt suyla örtüldüğü zaman, susamış hayvanlar sudan içmek için geldiklerinde içine düşebilirler. Böylece yapışkan zeminden kurtulamayan hayvan yine hiç bozulmadan korunur. Bu tip ortamda fosilleşmiş hayvanlara Amerika'da Kaliforniya'da rastlanmıştır. Bir başka ortam bataklıklardır. Her ne kadar asidik ortam organik malzemeyi bozsa da, daha sağlam olan kemikler bozulmadan kalabilir.Danimarka'da 2000 yıl öncesinden kalma bataklıklarda insan kalıntıları bulunmuştur. 7. Boşluk ve Kalıplar: Asidik koşullar kayaç içinde korunmuş fosil hayvan kalıntılarını bulundukları yerde yavaşça eritir. Bu etki kaya içinde bir kalıp bırakır. Bu süreç genellikle kolay çözülen kalsitik kabuklarda daha fazla görülür. Kabuğun dış kısmının etkilenmesiyle dış kalıp oluşur. Bazen kabuk çözülmeden önce içi çökelle dolarak iç kalıplar meydana gelir. 8. İzler (Omurgalı ve Omurgasız Hayvanlar): Hayvanlar çamur gibi yumuşak bir zeminde yürüdükleri zaman bıraktıkları çeşitli ayak, kuyruk veya gövde vb. izleri sertleşerek korunabilir. Bu izlere ait boşluklar farklı bir çökelle dolduğu zaman kalıp haline gelir. Buna dinozorların ve insanların ayak izleri örnek olarak gösterilebilir. Paleontologlar, dinozorların ayak izlerini yorumlayarak onların yürüme ve hareket etme özelliklerini ortaya koyabilirler. 9. Fosil Benzeri Yapılar: Bazen mineraller, kayaçlar içinde büyüyerek fosil benzeri şekiller oluşturabilirler. Bunlara yalancı fosiller denilir. Örneğin dendrit kristalleri sıklıkla fosil sanılmaktadır. Bunun dışında, bazen mumyalaşmış veya travertenle kaplanmış güncel hayvan veya bitkilere de rastlanabilir. Bu kalıntılar da gerçek fosil değildir. Zaman içinde fosilleşmeye aday örneklerdir. Karasal Fosilleşmeye Bir Örnek a) Omurgalı hayvanlar nehir, çay, dere ve göl gibi tatlı su kaynaklarının kenarında yaşamlarını sürdürüyorlar. b) Ölen hayvanların kemikleri çeşitli su taşkınlarının getirdikleri kırıntılı malzemeler altında kalarak örtülüyor. c) Su taşkınlarının getirileriyle oluşan çökeller kemiklerin üzerindeki kırıntılı kayaçları gittikçe kalınlaştırıyor. d) Akarsu taşkınlarının getirdiği tortullar istifi zaman içinde daha da kalınlaştırıyor. e) Çökel miktarının zamanla artması hayvan kemiklerinin daha da derinlerde kalmasına ve taşlaşarak fosilleşmesine neden oluyor. f) Göl ya da çökelme havzası çökellerle dolarak ortadan kalkıyor. Daha sonra tektonik bir yükselmeyle akarsular yeniden canlanıyor. Kalın bir istif oluşturan bu alan zamanla aşındırılarak yarılmaya başlıyor ve gömülü kalmış olan fosilli tabakalar açığa çıkıyor. Fosil bilimciler (paleontologlar) sanki bir avcı gibi bu fosil yatakları araştırıp bularak ve bilimsel kazılar yaparak bu fosilleri gün ışığına çıkarıp, bilim dünyasına sunuyorlar. Kaynak:MTA   Fosil ceşitleri Bitki Fosilleri: Genellikle sert tohumlar ve tahta kısımlar fosilleşmiş olarak bulunur. Çiçek ve yaprakların kendileri korunmazlar ancak karbon etkisi onların yapısındaki çok ince detayları dahi korumaktadır. Hayvan Fosilleri: Dişler, kemikler ve kabuklar, deri, et, kürk, tüyden daha fazla rastlanan kalıntılardır. Genellikle kemikler bulunur ancak Alaska, Siberya gibi yerlerde nadiren tüm mamut fosiline rastlanmıştır. Bu bölgelerdeki donmuş hayvanlar fosil olarak tümüyle milyonlarca yıl korunmuştur. Kabuklu Deniz Canlıları: Milyonlarca yıl önce denizlerle kaplı olan bölgelerden su geri çekildiğinde kabuklu deniz canlıları çamur, kum ve balçığa gömülmüşlerdir. Bu şekilde fosil olarak milyonlarca yıl korunmuşlardır. Amberler: Ağaç reçinesi içinde sıkışıp kalan hayvan fosilleri.   Fosil Nedir ? En genel anlamıyla fosil, uzun zaman önce yaşamış canlıların yapılarının, doğal koşullar altında korunarak günümüze kadar ulaşan izidir. Fosiller, kimi zaman organizmanın bir parçasının kimi zaman da canlının hayattayken bıraktığı izlerin (bunlara iz fosil denir) günümüze kadar gelmesidir. Ölen hayvan ve bitkilerin, çürümeden korunarak, yer kabuğunun bir parçası haline gelmesiyle fosil oluşur. Fosilleşmenin meydana gelebilmesi için, hayvanın veya bitkinin -üzerini çoğunlukla bir çamur katmanının örtmesiyle- ani ve hızlı bir şekilde gömülmesi gerekir. Bu gömülmeyi genellikle kimyasal bir süreç takip eder. Bu süreçte yaşanan mineral değişimleriyle de koruma sağlanmış olur. Fosiller, canlılık tarihinin en önemli delilleridir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde elde edilmiş yüz milyonlarca fosil bulunmaktadır. Fosillerin sağladığı temel bilgi, canlılığın tarihi ve yapısı hakkındadır. Milyonlarca fosil, canlılığın aniden, kompleks yapısıyla, eksiksiz olarak ortaya çıktığını ve milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişikliğe uğramadığını göstermektedir. Bu da canlılığın yoktan var edildiğinin yani yaratıldığının önemli bir delilidir. Canlıların aşama aşama oluştuğunu, yani evrim geçirdiğini gösteren ise tek bir fosil dahi yoktur. Evrimcilerin ara fosil olduğunu iddia ettikleri fosil örnekleri yalnızca birkaç tanedir ve bunların geçersizliği de bilimsel olarak ispatlanmış durumdadır. Aynı zamanda yine Darwinistlerin ara fosil olarak dünyaya tanıttıkları bazı örneklerin sahte çıkması da, bu konuda sahtekarlık yapacak kadar çaresiz olduklarını gözler önüne sermektedir. 150 yılı aşkın süredir, dünyanın dört bir yanında yapılan kazılarda elde edilen fosil kayıtları, balıkların hep balık, böceklerin hep böcek, kuşların hep kuş, sürüngenlerin hep sürüngen olduğunu ispatlamıştır. Canlı türleri arasında bir geçiş olduğunu -yani balıkların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara dönüştüğü gibi- gösteren tek bir tane bile fosil görülmemiştir. Kısaca, fosil kayıtları, evrim teorisinin temel iddiası olan, türlerin uzun süreçler içinde değişimlere uğrayarak birbirinden türediği iddiasını kesin olarak çürütmüştür. Fosiller canlılık hakkında verdikleri bilginin yanı sıra, kıta tabakalarının hareketlerinin yeryüzü yüzeyini nasıl değiştirdiği, Dünya tarihinde yaşanan iklimsel değişikliklerin neler olduğu gibi yeryüzünün geçmişiyle ilgili de önemli bilgiler sunarlar. Fosiller, antik Yunan döneminden beri araştırmacıların ilgisini çekmiş, ancak 17. yüzyıl ortalarından itibaren fosillerin incelenmesi bir bilim dalı olarak gelişmeye başlamıştır. Araştırmacı Robert Hooke'un eserlerini (Micrographia (Mikrografi), 1665; Discourse of Earthquakes (Deprem Konuşmaları), 1668), Niels Stensen'in (Nicolai Steno ismiyle bilinir) çalışmaları takip etmiştir. Hooke ve Steno'nun fosiller üzerinde çalışma yaptıkları dönemlerde, düşünürlerin büyük bir kısmı fosillerin gerçekten yaşamış canlıların izleri olduğuna inanmıyorlar, doğanın bir şekilde canlıları taklit ettiğini iddia ediyorlardı. Fosillerin gerçek canlıların izi olup olmadığı yönündeki tartışmanın temelinde, fosillerin bulunduğu yerlerin dönemin jeolojik bilgileriyle açıklanamaması vardı. Fosiller genelde dağlık bölgelerde bulunuyor, ancak örneğin bir balığın nasıl olup da su seviyesinden bu kadar yüksek bir mekanda fosilleşmiş olabileceği teknik olarak açıklanamıyordu. Steno, tıpkı geçmişte Leonardo Da Vinci'nin öne sürdüğü gibi, tarih boyunca su seviyesinde geri çekilmeler olduğunu iddia ediyordu. Hooke ise, dağların okyanus tabanlarındaki depremler ve iç ısınma nedeniyle oluştuğunu söylüyordu. Hooke ve Steno'nun, fosillerin geçmişte yaşamış canlıların izleri olduğunu ortaya koyan açıklamalarının ardından, 18. ve 19. yüzyılda jeolojinin de gelişmesiyle, fosil toplama ve araştırma sistemli bir bilim dalına dönüşmeye başladı. Fosillerin sınıflandırılması ve yorumlanmasında, Steno'nun belirlediği prensipler izlendi. Özellikle 18. yüzyıl itibariyle madenciliğin gelişmesi ve demiryolları inşaatlarının artması, yer altının daha çok ve daha detaylı incelenmesine imkan tanıdı. Modern jeoloji, yeryüzü yüzeyinin "tabaka" adı verilen katmanlardan oluştuğunu, bu tabakaların, kıtaları ve okyanus tabanını taşıyarak Dünya üzerinde hareket ettiğini, tabakalar hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler olduğunu, dağların da büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana geldiğini ortaya koydu. Dünya coğrafyasında uzun zaman dilimleri içinde meydana gelen değişimler, şimdi dağlık olan bazı bölgelerin bir zamanlar sularla kaplı olduğunu da gösteriyordu. Böylece kaya katmanlarında bulunan fosillerin, yeryüzünün farklı dönemleri hakkında bilgi edinmenin önemli yollarından biri olduğu ortaya çıktı. Jeolojik bilgiler, öldükten sonra çökeltiler içinde korunan canlı izlerinin yani fosillerin, çok uzun dönemler içinde, kayaların oluşumu sırasında yeryüzünün kabuğuna doğru yükseldiklerini gösteriyordu. Fosillerin bulunduğu kayaların bazıları, yüz milyonlarca yıl öncesine aitti. Yapılan araştırmalarda, belli fosil türlerinin yalnızca belli katmanlarda ve belli kaya tiplerinde bulunduğu gözlemlendi. Üst üste gelen kaya katmanlarının her birinde kendisine has, o katmanın bir tür imzası olarak nitelenebilecek fosil grupları olduğu görüldü. Bu "imza fosiller", hem zaman dilimlerine göre hem de mekana göre farklılık gösterebiliyordu. Örneğin, aynı döneme ait bir fosil yatağında, biri eski bir göl yatağı diğeri de mercan kayalığı olan iki farklı çevre koşulu ve tortuyla karşılaşılabiliyordu. Ya da bunun tam tersine, birbirinden kilometrelerce uzakta iki farklı kayalıkta, aynı fosil "imzasıyla" karşılaşmak mümkündü. Bu izlerin sağladığı bilgilerle, günümüzde halen kullanılmakta olan jeolojik zaman çizelgesi tespit edildi. Darwinistler, canlıların milyonlarca yıl içinde küçük değişimler geçirerek, birbirlerinden türediğini iddia ederler. Bilimsel bulguların çürüttüğü bu iddiaya göre, balıklar sürüngenlere, sürüngenler kuşlara dönüşmüştür. Bu durumda, milyonlarca yıl sürdüğü varsayılan söz konusu değişim sürecinin fosil kayıtlarında pek çok delili olması gerekir. Yani, yarı balık yarı kertenkele, yarı örümcek yarı sinek, yarı kertenkele yarı kuş olan pek çok garip varlığın fosillerinin yüzyılı aşkın bir süredir yoğun olarak devam eden araştırmalar sonucunda ortaya çıkması gerekir. Ancak, yeryüzünün neredeyse tümü kazılmış olmasına rağmen, Darwinistlerin, türler arasında sözde geçiş sürecini gösterebilecekleri bir tane bile fosil yoktur. Öte yandan örümceklerin hep örümcek, sineklerin hep sinek, balıkların hep balık, timsahların hep timsah, tavşanların hep tavşan, kuşların hep kuş olarak var olduklarını gösteren sayısız fosil örneği vardır. Yüz milyonlarca fosil, canlılığın evrim geçirmediğini, yaratıldığını ispatlamaktadır. www.evrimteorisi.com   Bitki Fosilleri Fosillerin ve fosilleşmenin süreci içinde, bitki fosillerinden hiç söz etmedik. Ne var ki, geçmişin bu kalıntıları, yeryüzünün paleontolojik tarihinde özel bir rol oynarlar. Kara ve denizlerdeki canlı bitkisel madde, her zaman hayvansal maddeden çok olmuştur. Geçmişte olduğu gibi, bugün de, bitkiler hiç değilse niceliksel bakımdan dünyaya egemendirler. Bu nedenle, kayalar arasında çok sayıda bitki fosiline rastlanacağı düşünülebilir. Oysa gerçekte böyle bir duruma rastlanmaz. Bitkiler, ayrışmaya karşı dayanıklı olan iskeletten yoksundurlar. Dolayısıyla, hayvanlara oranla çok az sayıda bitki korunmuştur. Kuraldışı durumlar vardır, kuşkusuz. Kömür, büyük bitki yığınlarından kalmış karbonlu maddenin korunmasına tanıklık eder. Ancak, tüm kömür oluşumları, ilk maddenin izlerini açığa vurmazlar. Bilim adamları, bir kömür parçasının gerçekten bir bitki fosili olup olmadığını ve kömürdeki maddenin kaynağının hangi cins bitki olduğunu saptamakta güçlük çekmektedirler. Başka durumlarda, bitki fosillerinin korunmasına farklı süreçler yol açar. Bir bitki fosilinin bulunması, ender rastlanan bir olay olduğundan ve fosilin oluştuğu çevre konusunda bilgimizi artırdığından, özel önem taşıyan bir olaydır. Böyle bir bulgu, bitkinin yetiştiği zamandaki genel görünümün kavranmasına bile yol açabilir. BİTKİ FOSİLLERİNİN ANLAMI Yeryüzündeki yaşamın tarihinde hayvanlar, son derece hızlı bir evrim geçirmişlerdir. Bu nedenle, fosilleri, jeolojik kronometreler olarak büyük önem taşır. Bazı türlerin ömrü öylesine kısa sürmüştür ki, fosillerinin tarihi nispeten yüksek bir doğruluk derecesiyle saptanabilir. Jeoloji standartlarına göre, birkaç milyon yıllık bir hatanın pek önemi yoktur. Buna karşılık bitkiler, çok yavaş bir evrim geçirmişlerdir. .Bu yüzden, bitki fosillerinin yaşı, hayvan fosillerinin yaşı gibi yüksek bir doğruluk derecesiyle saptanamaz. Günümüzde var olan bazı bitki türleri, onlarca yada yüzlerce milyon yıldan beri varlıklarını sürdürmektedirler. Aslında bunlar, yaşayan fosillerdir. 10, 50 ve 100 milyon yıl önce yaşamış örnekler, yaş farklarını belirlemede yararlı olacak derecede morfolojik farklılık göstermezler. Sonuçlarsak, tarih saptamada bitki fosillerinin ya hiç yararı olmaz yada çok az yararı olur. Bitki fosilleri, iklimler konusunda, hayvan fosillerinden daha çok bilgi sağlarlar. Bazı hayvanların yalnızca soğuk, bazılarının da yalnızca ılık iklimlerde yaşamalarına karşılık, kuraldışı durumlara her zaman rastlanmıştır. Bazen aynı türler, farklı zamanlarda farklı iklim bölgelerinde yaşamışlardır. Memeliler hem sıcak, hem soğuk iklimlerde yaşamıştır. Bedenleri, birçok fosilde görülmeyen dış değişikliklerle sözgelimi kürk ötekilerinkinden ayrılır. Günümüzde filler tropikal iklimde yaşamaktadırlar; oysa 20 000 yılı aşmayan bir süre önce, ataları (tüylü mamutlar) buzulsal iklimlerde yaşıyorlardı. Demek ki, hayvan fosilleri, iklim açısından kesin göstergeler oluşturmazlar. Buna karşılık, bir bitki fosili, hemen her zaman iyi bir iklim göstergesidir. özellikle bugün hâlâ var olan bir bitki tipiyse. Kozalaklılar hep ılıman yada soğuk iklimlerde yetişirken, palmiyeler her zaman sıcak bölgelerde büyümüşlerdir. Kuzey Kutbu bölgesinde palmiye fosillerinin, tropikal yada astropikal alanlarda da kozalaklıların bulunması, bu bitkilerin ölmesinden bu yana iklimde bir değişiklik olduğunun güvenilir bir belirtisidir. Tortul kayalarda sık sık çiçek tozu fosillerine de rastlanır. Çiçektozu tanecikleri, mikroskopta kolaylıkla tanınır ve paleontologlar, bu tanecikleri inceleyerek, çok uzun süre önceki dönemlerin biteylerini kavrayabilirler. İnce taneli tortulların yada volkanik küllerin altına hızla gömülme, yaprakların, tohumların bazen de bir çiçeğin izlerinin oluşmasına yardımcı olur. Yeraltı suyunun eriyik halinde mineraller taşıyarak dolaşımı da, bu minerallerin bitki dokularındaki organik maddelerin yerini alması sonucunu doğurabilir; böylece hücre yapısının ayrıntıları korunmuş olur. Çok derinlerde gömülü bitkiler, basınç ve sıcaklık etkisi altında kalabilirler; bunun sonucunda, uçucu öğeleri damıtılır; uçucu öğelerin damıtılmasından sonra, yapraklar bir karbon tabakasına, saplar karbonlaşmış kütüklere dönüşürler. Bakteri etkinliğinin engellendiği çok ender durumlarda, bitkilerin ayrıntıları kalıp olarak korunur. hitportal.org

http://www.biyologlar.com/fosil-nedir-fosil-cesitleri-ve-bitkisel-fosiller-genel-biyoloji-botanik-odevi

TAKSONOMİNİN ÖYKÜSÜ

1. İlk Çalışmalar Sınıflandırmanın temeli Aristo’ya (Aristotle - M.Ö. 384-322) kadar uzanır. Aristo, özellikle deniz canlılarını incelemiş; hayvanları dış görünüşlerine, hareketlerine, yaşam şekillerine ve vücut özelliklerine göre bilimsel denebilecek şekilde sınıflandırmıştır. Aristo’nun yapmış olduğu ayırıma sistematik demek hayli güç olsa da, belirlediği ilkeler sonraki çalışmalara ışık tutmuştur. Yeni Dünya’nın keşfiyle birlikte, bilinen canlı türlerinin sayısı bir miktar daha arttı (Palearktik genel olarak tür sayısı bakımından daha zengin sayıldığı için, Yeni Dünya’nın keşfinden sonra tür sayısında bir patlama olduğu kabul edilmemektedir). Bir süre sonra, bu canlıların öğrenilebilmesi ve düzenli olarak çalışılabilmesi için yeni bir sisteme gerek duyuldu. Yeni bir sistemin geliştirilmesi sonucunda, bilinen ve o zamana kadarki sistemlerce tanımlanmış olan türlerin hepsinin yeniden ele alınması gerekti. Dolayısıyla da araştırmacılar, yeni sistemce adlandırılması, tanımlanması ve gruplandırılması gereken çok sayıda canlı türüyle karşı karşıya kaldılar. Bu türlere, iki sözcükten oluşan ve “sıfatsal” özellikler taşıyan adlar verilmeye başlandı. İlk adım, birbirine benzer özellik gösteren türlerin gruplandırılması ve onlara dış görünüşlerini yansıtan adlar bulunması oldu. İsviçreli doğa bilimci Conrad von Gesner (1516-1565), bu konuda ilk çalışan araştırmacılardan biridir. Gesner’in gözlemlerini ve tanımlamalarını içeren “Historiae Animalium” adlı ansiklopedisi, hayvanlar âleminin ilk resimli katalogu sayılır. İtalyan bir filozof, doktor ve botanikçi olan Andrea Cesalpino (1519-1603) ise, özellikle bitkilerin sınıflandırılması konusunda yaptığı çalışmalarla ünlüdür. “De plantis libri” adlı eserinde, bitkileri gövde yapılarına ve meyve tiplerine göre sınıflandırmıştır. Bugün kabul edildiği şekli ile olmasa da “tür” kavramını ilk kez İngiliz doğa bilimci John Ray (1627-1705) kullanmıştır. Bitkiler ve hayvanlar konusunda önemli çalışmalar yapan Ray, “Historia Plantarum” adlı eserinde, bitkileri günümüz taksonomisine benzer şekilde sınıflandırmıştır. John Ray’in hayvanlar üzerine de yayınlanmış çalışmaları bulunmaktadır. Alman botanikçi Augustus Quirinus Rivinus (1652-1723), sınıflandırma dereceleri içinde ilk kez “ordo: takım” kavramını kullanması ve bitkileri otsu-odunsu olarak ayırması nedeniyle, taksonomi tarihinde önemli bir yere sahiptir. Aynı tarihlerde, Fransız botanikçi Joseph Pitton de Tournefort (1656-1708) da tür, cins, kısım ve sınıf gibi ayrımları içeren, kapsamlı bir sınıflandırma hiyerarşisi önermiştir. Taksonomide gerçek anlamda devrim yaratan ve bugünkü anlamını şekillendirmeyi başaran bilim insanıysa, Carl von Linné (Latinceleştirilmiş hali Carolus Linnaeus, 1707-1778) olmuştur. İsveçli bir botanikçi, hekim ve zoolog olan Linnaeus, modern taksonominin babası olarak bilinir. “Systema Naturea” adlı eserinde doğayı 3 gruba ayırmıştır: mineraller, bitkiler ve hayvanlar. Yaşamı süresince 12 kez yenileyerek yayınladığı bu eserinde, bitki ve hayvan türlerine bilimsel adlarını da vermiştir. Bu kitabın 10. baskısı taksonominin miladı olarak kabul edilir. Bu eserinde 4370 hayvan ismi bulunmaktadır. Latince ve Eski Yunanca kökenli bu adların çoğu, günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır. Linnaeus, sınıf – takım – cins – tür ve varyete olmak üzere 5 sınıflandırma derecesi (kategori) kullanmıştır. Taksonomik çalışmalar bu dönemden sonra büyük ivme kazanmış ve insanoğlu doğayı daha iyi betimlemeyi başarmıştır. Popülasyon kavramı ile birlikte, evrimsel gelişimi algılamaya yönelik çalışmalar artmıştır. Charles Darwin (1809-1882) ile birlikte gelen evrim kavramı sonucunda, taksonominin temel dayanağı evrimsel akrabalığın dereceleri olmuştur. Galapagos Adaları’nda da araştırmalar yapan Darwin, burada ispinoz türlerini incelemiş, bunların tek bir ortak atadan gelişerek, farklı beslenme tiplerine uyum yaptıkları ve yeni türler haline geldikleri sonucuna ulaşmıştır. Darwin’den sonra gelen araştırmacılar da, popülasyon sistematiği üzerine çalışmaya başladılar. Julian Sorell Huxley (1887-1975), bu dönemin önemli adlarından biridir ve taksonomide biyolojik verilerin daha fazla kullanılmasını sağlamıştır. 2. Taksonominin Dayanak Noktaları Günümüzdeki sistematik çalışmalar, evrimsel geçmişi ve akrabalık derecelerini esas alarak, ortak atadan gelen evrim basamaklarını içerir. Bu çalışmalar “filogenetik taksonomi” ya da “kladistik” olarak adlandırılır. Kladistik çalışmalarda hazırlanan kladlar, tek bir ortak atadan gelen tüm evrim basamaklarını içerir. Bu şekilde tek bir atadan köken alan gruplara “monofiletik gruplar” adı verilir. Örneğin, sürüngenler sınıfı ve kuşlar sınıfı, tek bir ortak atadan gelmektedir. Birden fazla ortak atadan gelen gruplara ise “parafiletik gruplar” denir. Sabit vücut sıcaklığına sahip canlılar olan memeliler ve kuşlar, evrimsel soyağacına göre farklı ortak atalardan meydana gelmişlerdir. Taksonominin bir diğer dayanak noktası, çeşitli vücut yapılarının oluşum kökenleridir. Buna en klasik örnek, hayvanlar âleminin memeliler sınıfının bir üyesi olan yarasanın kanatları ve aynı ailenin bir diğer üyesi olan insanın kollarıdır. Yarasanın kanadını oluşturan kol ve parmak kemikleri ile insanın kol ve el kemikleri, embriyo döneminde aynı kökenden oluşmuş olan kemiklerdir. Bunlar gibi aynı kökenden gelişerek meydana gelmiş yapılar “homolog yapılar” olarak bilinir. Kuşların ve böceklerin kanatları ise, aynı işlevi -yani uçma görevini- üstlenmelerine karşın farklı kökenlere sahiptir. Bunlar gibi farklı kökenden gelişmiş ama sonuçta aynı görev için özelleşmiş olan yapılara da “analog yapılar” denir. Sistematik çalışmalarda çeşitli karakterler yardımı ile akrabalık dereceleri incelenir. Bunlar dış görünüşle ilgili morfolojik karakterler olabileceği gibi, fizyolojik, genetik, ekolojik ya da davranışsal karakterler de olabilir. 3. Morfolojik Karakterler Bunlar, dış görünüşe bağlı karakterlerdir. Ancak, bir kısmı her zaman çok güvenilir olmayabilir. Örneğin boy ve renk, yaşa, cinsiyete, mevsime ya da beslenme şekline göre değişiklik gösterebilir. Sülün (Phasianus colchicus) ve yeşilbaşlı ördek (Anas platyrhynchos) gibi türlerde dişilerin ve erkeklerin renk ve desen özellikleri, aynı tür olmalarına karşın büyük değişiklik gösterir. Genel olarak erkekler daha gösterişli renk ve desenlere sahiptir. Avrupa sığırcığında (Sturnus vulgaris), bahar ve kış mevsimlerinde tüy renkleri farklılık gösterir. Öte yandan, baştankaralar (Parus spp.) ve kuyruksallayanlar (Motacilla spp.) gibi bazı kuşlar için temel ayırt edici karakter renktir. Bu nedenle, çalışılan türün ya da grubun yaşam döngüsünün iyi bilinmesi gerekir. Bazen de, iki farklı tür birbirine benzer renk ve desenlere sahiptir. Bazı zehirsiz türler, zehirli türlerin görüntülerini taklit edebilirler (mimikri) ve renklenme ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Örneğin, üstteki kurbağa zehirsiz bir türdür (Allobates zaparo) ve alttaki zehirli ok kurbağası türünün (Epipedobates parvalus) görüntüsünü taklit etmektedir. Renklenme, canlı olmayan bireylerde de yanlışlıklara neden olabilir. Müzelerde saklanmak üzere kurutulan, formaldehit ya da alkol gibi çözücülerde bekletilen örnekler, canlı iken sahip oldukları renkleri yitirirler. Bazı renkleri farklı dillerde evrensel olarak tanımlamak da mümkün olmamaktadır. Örneğin boz renginin İngilizce’de tam karşılığı yoktur. Arı ve karınca gibi koloni halinde yaşayan böcek türlerinde, koloninin farklı bireylerinin fiziksel görünümleri tamamen farklıdır. Vücut üzerinde bulunan kıl, tüy, pul ve diken gibi yapılar ise, son derece önemli taksonomik karakterlerdir. Örneğin, kurbağalar ve semenderlerde (ikiyaşamlılar = amfibiler), bu yapıların hiçbiri bulunmaz. Balıkların ve sürüngenlerin vücutlarını kaplayan pullar ise, teşhis işlemlerinde kullanılır. Taksonomik çalışmalarda, vücudun genel yapısı ve simetrisi, başın vücuda göre duruşu, çeşitli vücut uzunluklarının birbirine oranı ve iskelet yapısı önemlidir. Özellikle dış iskelet ve kabuk gibi yapılar ayırt edicidir. Suda yaşayan çoğu kabuklu canlının sınıflandırılması, kabuklarının şekline göre yapılmaktadır. İç organların, eşey organlarının, embriyonik gelişme evrelerinin ve larvaların özellikleri de taksonomik açıdan önemlidir. Örneğin, kelebek ve kurbağa türleri için larvalardan teşhis yapılabilmektedir. Benzer şekilde, suda yaşayan omurgasızlarda da larva tipi ve gelişim evreleri önemlidir. 4. Genetik Karakterler Kromozom özellikleri, akrabalık derecelerinin ortaya çıkarılmasında en güvenilir karakterler olarak kabul edilir. Türlerin kromozom sayıları, kromozom tipleri ve boyutları, DNA dizileri kendilerine özgüdür. Farklı türlerin kromozom sayıları aynı olsa bile, kromozomların özellikleri ve içerdikleri gen miktarları farklıdır. Ayrıca, genetik yapı üzerindeki belirli gen bölgelerinin sekansı gibi özellikler de akrabalıkların anlaşılmasında son derece önemlidir. Bu alanda, farklı teknikler kullanılarak evrimsel öykü üzerinde çok sayıda yeni ve daha kesin bulgulara ulaşılmaktadır. Moleküler sistematik, çekirdek, mitokondri ve kloroplast gibi organellerden elde edilen genetik materyal ile çalışmaktadır. 2003 yılında, Kanadalı araştırmacı Paul D.N. Hebert tarafından DNA barkodlama sistemi önerilmiştir. Bu sistem, mitokondri DNA’sında her tür için “türe özgü” olan belirli bölgeleri tespit ederek tanımlar. DNA barkodlama sistemi, bir çeşit “türler kütüphanesi” kurulmasının ilk adımı olmuştur. Bu konu üzerinde çalışmalar artarak sürmektedir. Bu kütüphanelere, aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:İBOL – International Barcode of life (http://www.dnabarcoding.org/) Barcode of Life Database (http://www.barcodinglife.org/views/login.php) 5. Fizyolojik ve Biyokimyasal Karakterler DNA çalışmalarına benzer şekilde, enzim özellikleri, protein yapısı ve kan serumu üzerinde yapılan incelemeler de akrabalık dereceleri konusunda güvenilir veriler sağlamaktadır. Bazı canlılarda bulunan özel proteinler ve çeşitli kimyasal maddeler, türlerin birbirlerinden ayrımında yardımcı olabilmektedir. Örneğin, çok soğuk ya da çok sıcak ortamlarda yaşayabilen canlılar, bu tipte özel proteinler taşırlar. Bu karakterler, heterozigotluğun tespitinde ve polimorfizm ile ilgili çalışmalarda son derece yardımcı olabilmektedir. 6. Ekolojik Karakterler Türlerin yaşamayı seçtikleri koşullar, habitat özellikleri, hangi coğrafyalarda yaşadıkları, parazit ve hastalık yapıcı türlerin hangi canlıları konakçı olarak seçtikleri ve bu konakların gösterdiği reaksiyonlar, beslenme şekilleri ve üreme özellikleri taksonomik açıdan son derece önemlidir. Örneğin, bazı kurbağa türleri, yumurtalarını bıraktıkları yerler ve yumurta kümelerinin şekilleri sayesinde daha kolay ve doğru olarak teşhis edilebilmektedir. 7. Etolojik (Davranışsal) Karakterler Üreme davranışları, ses çıkarma, av-avcı ilişkileri, ışık verme ve yuva yapma, yumurta bırakma gibi karakteristik davranışlar da taksonomide yararlanılan karakterlerdir. Kurbağalarda ve kuşlarda çoğu tür, sesleri sayesinde teşhis edilebilmektedir. Benzer şekilde, toprakta yuva yapan canlıların çoğu, yuva biçimlerine bakılarak teşhis edilebilmektedir.

http://www.biyologlar.com/taksonominin-oykusu

Aileden çocuklara geçen genetik özellikler (mavi veya yeşil göz, beyaz ten, kalıtsal rahatsızlıklar) evrime kanıt olabilir mi?

İster insan için, ister başka bir canlı türü için söylenmiş olsun, sahip olunan genetik çeşitliliğin evrim ile nasıl ilişkisi olduğunu tanımlayabilmek için “belirli bir coğrafyada yaşayan bir türün çeşitli popülasyonları ve bu popülasyon içinde yaşayan bireyleri arasında daima farklı kalıtsal veya genetik özellikler bulunduğu” göz önünde bulundurulmalıdır. Bu farklı genetik özellikler de o populasyona genetik çeşitlilik ve zenginlik sağlar. Yalnız bu farklı genetik özellikler yalnız başına henüz yeni bir türün oluşmasına ve tüm bir popülasyonun evrimine yol açmaz. Bunun için birden çok faktörün biraraya gelmesi ve türleşmeye yol açması lazım. Buna rağmen tanımı gereği Evrim, biyolojide canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı ve daha önce sahip olmadığı yeni özellikler kazanma sürecine denir. Bu anlamda sizin de sorunuzda doğru bir şekilde örneklediğiniz gibi insanlardaki mavi göz rengi Kopenhagen Üniversitesi’nden genetikçi Hans Eiberg’in ifadesine göre günümüzden 6 bin ile 10 bin yıl önce Karadeniz’in Kuzey Doğusunda kalan bir bölgede meydana gelmiş basit bir mutasyonun ürünüdür. Yani yeni kazanılmış bir özelliktir. Bu nedenle mavi göz evrime örnek teşkil eder ancak bu bir türleşme olayı değildir. Yani mavi göz rengiyle birlikte yeni bir insan türü oluşmamıştır. Bilindiği gibi genlerde aynı karakteristik özelliği kodlayan fakat farklı şifreler taşıdığı için farklı özelliklerin de ortaya çıkmasını sağlayan genlerden her birine alel diyoruz. Örneğin insanlarda göz rengini belirleyen genin ela rengini ortaya çıkaran biçimi ile kahverengi rengi ortaya çıkaran biçimi birer aleldir. Bunun gibi bir türün hem popülasyonları arasında hem de bir popülasyonun bireyleri arasında bunun gibi birçok çeşitli genetik farklılıklar vardır. Daha önce olmayan ve yeni oluşan bu genetik farklılıklara da evrim diyoruz. Şimdi türleşmenin nasıl oluştuğunu daha yakından inceleyecek olursak, olası bir doğal felakette veya türün yaşadığı ekolojik sistem içinde baş gösteren ciddi çevre değişikliklerinde, kısaca bir tür için olumsuz olabilecek herhangi bir değişimde, tür içinde var olan bu farklı genotiplerden hangisinin ayakta kalacağı ve bu türün gen havuzunda bulunan özelliklerden hangisinin geride kalabileceği bu gibi çevresel faktörlere ve doğal seçilimlere bağlı olduğunu göz önünde bulunduralım. Bunun yanında bir tür veya popülasyon içinde küçük bir grubun, üreme açısında ana gruptan izole hale gelmesi ve ana grup bireyleriyle artık çiftleşemeyecek kadar değişikliğe uğraması da canlıların türleşmesine yol açacağını hatırlayalım. Burada özellikle “genetik sürüklenme” olarak da tanımlanan ve bazen rastlantısal olan seçilimler de, evrimsel süreçlerin temel mekanizmalarından biri olarak önem kazanmaktadır. Buna dair kolay anlaşılabilecek bir örnek verecek olursak: “Fırtına sonrası deniz akımının etkisine maruz kalan bir veya birden çok canlının bir ağaç kütüğü yardımıyla eski yaşam alanından kopup başka bir ekolojik sisteme, mesela okyanustaki herhangi bir adaya sürüklenmesi olayı…” Buna biyolojide “coğrafi yalıtım” veya “coğrafi izolasyon” da diyoruz. Bu izole topluluk genetik sürüklenme sonucu yeni yaşam alanlarında daha farklı seçici baskılara maruz kalacakları için genotipik farklılaşmaya uğrar ve bu topluluğun nesilleri uzun bir süre sonra mesela diğer topluluğun nesilleriyle tekrar bir araya gelince o kadar evrimleşmiş olurlar ki artık birbirleriyle çiftleşemeyecek ve gen alış verişi yapamayacak duruma gelmişlerdir. Bir populasyonun diğerinden gitgide farklılaşarak türleşmesi (yani yeni bir tür oluşturması) yeni bir yaşam alanına göç etmek zorunda kalmış canlı türlerin beraberinde de ne tür bir gen havuzu getirdiklerine bağlı olup bu gibi rastlantısal çevre olaylarıyla da yakından ilişkilidir. Yine aynı şekilde göl, çevresiyle ilişkisi kopan derin vadi veya ada gibi izole olmuş ortamlara rüzgar veya başka canlıların vücudu gibi herhangi bir vasıtayla ulaşan bitki tohumları veya hayvan türleri, genellikle ulaştıkları yeni ortamlarda koloniler oluştururlar. Bu birkaç kurucu bireylerin genlerindeki alellerde genetik farklılıkların ve çeşitliliklerin görülme sıklığı, genellikle geride bıraktıkları popülasyonun alellerinde olduğundan ve diğer bireylerinin çoğundan farklıdır. Bu farklılıklar, yeni ortamda türeyen popülasyon üzerinde uzun süreli evrimsel etkiler yaratırlar. Hawaii Adaları gibi birbirinden daha çok izole kalmış takım adalarda görülen türler çeşitliliğinin, birbirine temas eden ana karalardan fazla olmasının nedeni, bu kurucu prensibi ile ilişkilidir. Bunun yanında bazı genler ve kalıtsal özellikler diğerlerine göre daha az yaşama ve daha az üreyebilme şansına sahip olduğundan da elenmektedirler. Eğer yaşadıkları ortama daha iyi uyum sağlayabilmiş ve yaşam mücadelesinde başarılı olmuş bireyler aynı zamanda hayatta kalabilme, ergenlik yaşına ulaşabilme ve üreme olanakları yönünden de daha avantajlı konumda olurlar. Bundan dolayı, sahip oldukları bu elverişli özellikler de bir sonraki nesile aktarılır ve o türün gen havuzunda daha yaygın hale gelir. Bilindiği gibi doğal seçilim denilen mekanizma çevreye uyumlu olan varyasyonlanara sahip bireyleri seçip, diğerlerini elemektedir. Bu durum canlıların çevreleri ile uyum içinde olmalarını açıklamaktadır. Özetlersek türleşmeye etki eden birçok faktörler populasyonların bölünmesini sağlayarak popülasyon veya bireyler arasında halihazırda var olan farklı genetik özellikler yeni biyolojik türlerin oluşmasına yol açabilir. Türleşmeye ve biyolojik çeşitliliğe sebep olan faktörler ve mekanizmaları maddeler halinde sıralarsak, bunlar: - Mutasyonlar - Göçler yoluyla popülasyona yeni genlerin girmesi veya popülasyondan bazı genlerin ayrılması - Popülasyonda rastlantısal faktörlerle genetik kayma oluşması (örneğin sel, fırtına, volkanik patlama, yangın gibi etkenlerin popülasyonun belli bir bölümünü ortadan kaldırması) - Çiftleşmede eş seçimi (hayatta kalma konusunda avantaj sağlayacak genetik özelliklere sahip eşlerin seçimi) - Eşeyli üreme (crossing over ve genetik rekombinasyon genlerin rastlantısal karışımını sağlar ve her döllenmede iki farklı genom birleşir) - Çekinik genler de genotipte saklanır - Heterozigot avantajı (daha fazla üreme) -Coğrafi İzolasyon yoluyla türleşme - Adaptif Yayılma: organizma grubunun ani (jeolojik zaman ölçeğinde binlerce yıl) çeşitlenmesi - Simpatrik Türleşme: coğrafi izolasyon olmadan gercekleşen türleşme - Autopolyploid: Canlı içinde kromozom sayısının iki katına çıkması - Allopolyploid: İki farklı türün türler arası hibrid ortaya çıkarması. Özellikle bitkiler arasında yaygındır. - Türleşmede eşeyli üremenin de önemli rolü vardır. Bunun yanında doğada ve labaratuvar ortamında görülmüş şu türleşme örnekleri de aşağıda belirtilmiştir: -Türleşme süreci laboratuar koşullarında meyve sineği üzerinde yapılan çalışmalarla da deneysel olarak gösterilmiştir. (Dobzhansky, Th., and O. Pavlovsky, 1971. “An experimentally created incipient species of Drosophila”, Nature 23:289-292). - Avrupa’dan Amerika’ya 20. yüzyılın başlarında getirilen “goatsbeards” adı verilen üç çeşit vahşi çiçeğin 20-30 yıl gibi bir süre içinde, Amerika kıtasına yayılması ve 1940′lı yıllardan sonra iki farklı türünün ortaya çıkışı gözlenmiştir. (“Tür” kavramının tanımı gereği, bu türler, mevcut diğer “goatsbeards” türleriyle üreyememekte, yalnızca kendi aralarında üreyebilmektedirler). - Faroe adası ev faresinin insanlar tarafindan adaya getirildikten sonra, 250 yıl gibi kısa bir zamanda gözlenen türleşmesi (Stanley, S., 1979. Macroevolution: Pattern and Process, San Francisco, W.H. Freeman and Company. p. 41) - Nagubago gölünde, izolasyon sebebiyle cichlid balıklarının 4000 yil gibi bir süre içinde 5 ayrı türünün oluşması. (Mayr, E., 1970. Populations, Species, and Evolution, Massachusetts, Harvard University Press. p. 348)

http://www.biyologlar.com/aileden-cocuklara-gecen-genetik-ozellikler-mavi-veya-yesil-goz-beyaz-ten-kalitsal-rahatsizliklar-evrime-kanit-olabilir-mi

Montana dağlarında iz peşinde: Milyar yıllık mikrofosiller, Belt topluluğu ve astrobiyoloji üzerine

Montana dağlarında iz peşinde: Milyar yıllık mikrofosiller, Belt topluluğu ve astrobiyoloji üzerine

Betül KacarAraştırmacı, Harvard Üniversitesi Organizma ve Evrim Bilimleri Bölümü Bilim Koordinatörü, EON, Tokyo Teknoloji EnstitüsüDaha önce baktığım hiç bir yere benzemiyor karşımdaki manzara. Birbiri ardına dizilmiş kocaman, heybetli dağlar, erimiş buzulların kendilerine sabırla yer açtığı göller; bu göllerde, bu dağlarda çoluk çocuk rahatça dolaşan, sayıları eskiye göre epey azalmış iri kıyım vahşi geyikler, boz ayıları, bizonlar, hemen yanıbaşında köklü Kızılderili kabilelerine ait özerklik bölgeleri… Manzara fotoğraflarına bakıp bir gün ben de oralara gitmek istiyorum demeye benzemiyor, parçası olduğum doğanın sadeliği, kendi halindeliği ürkütüyor beni. Serdeki gözü karalığa toz kondurmamak için sakin olmaya çalışıyorum ama nafile, korkuyorum. Belt Topluluğu Kuzey Amerika’da bulunmakta. Dünyanın çeşitli diğer bölgelerinde de mikrofosil bulunmuş, Kambriyen dönemde yaşamış basit hücreli organizmalara ait en eski fosil Çin’den. (Yaklaşık 1,5 milyar yaşında)İşte yıllardır laboratuarda, dört duvar arasındaki tezgahında çalışmış bir araştırmacı, bir jeoloji keşif projesinin peşinden koşup mikrofosil görebilmek için kaya, taş kazmaya giderse olacağı bu, sevgili okuyucu.Belt Topluluğu’na ismini vermiş dağlardan en meşhur olanı Glacier Doğal Parkı’nda bulunuyor. Mezoproterozoik çağa ait bu dağın çevresinde kemerimsi bir şerit oluşturmuş tortul kayaçlara dikkat. (Fotoğraf: Marli Miller)Hikayeyi biraz daha başa sarayım. Birkaç ay önce, astrobiyoloji çatısı altında yaptığım çalışmalarımı temelden etkileyen jeobiyoloji verilerini daha iyi anlayabilmek için, yaşamın en eski izlerinden biri olan ve milyarlarca yıl önce yeryüzünde yaşamış olan canlıların oluşturduğu mikrofosil kalıntılarını görmek üzere Montana’da gerçekleşecek bir alan gezisine dahil oldum. Yaşadığımız gezegeni ve keşfedilmiş diğer gezegenlerdeki (muhtemel) hayatın varoluş koşullarını, başlangıcını, temel çalışma ilkelerini ve geleceğini anlamaya yönelik bir alan olan astrobiyoloji, bir nevi ‘ortaya karışık’ bir bilim dalı. Bünyesinde biyoloji, jeoloji, astronomi gibi bir çok farklı temel bilimi barındırdığından dolayı, ana alanınız olmayan bir çok farklı bilim dalı ile haşır neşir olmak, bu alanlardan gelen diğer çalışmacılarla ortak dili geliştirmek can sıkıcı bir mecburiyet değil, benimsediğiniz yaşam tarzınız halini alıyor. Dolayısı ile ihtisasını moleküler kimya üzerine yapmış olan bendeniz, doktora sonrası çalışmalarımı NASA Astrobiyoloji Enstitüsü’nde evrimsel ve sentetik biyoloji üzerine yapabiliyor, ardından kendimi Montana dağlarında antik tek hücreli canlı organizmaların iz bıraktığı kayaç parçalarını ararken bulabiliyordum. Takım arkadaşlarım da, sordukları soruları birbiriyle kesişen fakat daha önce ortak bir alanı paylaşmamış olan bir paleobiyolog, bir antropolog ve bir jeolog olabiliyordu. Soruyorduk: Yaşam nasıl yollardan geçti ve şu an gözlemlediğimiz şeklini aldı? Başka bir türlü yaşam mümkün muydu? Geçmiş yaşamın kayalarda bıraktıkları kalıntılar bize ilkel canlıların ve yaşadıkları koşullar hakkında ne anlatıyordu?Belt TopluluğuPotansiyel olarak Kambriyen öncesi döneme ait tek hücreli canlı fosili (mikrofosil) barındıran Belt Topluluğu’na ait katmanlar. GPS cihazı katmanların boyutu hakkında fikir vermesi için koyuldu. GPS cihazı Nokia XX boyutunda (Nokia’yı hatırlayanlara). (Fotoğraf: Zach Adam)Geçmişe dair sorduğumuz bu sorulara yanıt vermesi umudu ile Belt Topluluğu’nun yolunu tuttuk. Belt grubu yaklaşık 1,5 milyar yıl yaşında, Mesoproterozoik dönemine ait, Kuzey Amerika’da (Montana, Wyoming, Idaho, Kanada) bulunan, fakat ününü Montana’nın batısındaki Glacier Ulusal Doğal Parkı’nı oluşturmasından almış bir tortul kayaç grubu.  Bu grup kıtaların çarpışmasının etkisi ile, Kambriyen döneminde (yaklaşık 540 milyon önce) oluşmuş kayaların altında kalmış. Fakat kimi bölgelerde Belt kayaçları tektonik aktivitenin etkisi ile Kambriyen döneminde ve Kambriyen-öncesi dönemde oluşan kayaların ortasında yeniden yüzeye çıkarak  şerit gibi kemersi bir bölme oluşturmuş. Yani kimi Belt kayaçlarının oturduğu yapılara baktığınızda hem 540 milyon yıllık, hem de 1,4 milyar yıllık iki kayaç grubunu aynı anda görmüş oluyorsunuz. Bir nevi, kayaların üzerinde çıkılabilen bir zaman yolculuğu diyebiliriz; bir metre aralıkla, arasında 800 milyon yıl bulunan iki kayaç grubu, neredeyse ortasına Kambriyen-öncesi dönemi almış bir Kambriyen sandviçini oluşturuyor. Tam bu noktada aşka gelip, yaptığımız her şeyi bırakıp bir paleontolog olmaya karar veriyoruz.Atalara saygı kuşağı: StromatolitCapture(Solda) Mikrofosil vaat eden taş örnekleri dikkatlice isimlendirilmiş, numaralanmış torbalara koyulup, analiz için laboratuara gönderiliyor. Torbalarda örneklerin hangi bölgede toplandığı, GPS koordinatları gibi bilgiler yazılıyor. (Fotoğraf: Betül Kacar) (Ortada) Laboratuara gönderilen örnekler bir dizi işlemden geçirilerek, fosil taşıyıp taşımadıklarını anlamaj için taranıyor. Bu işlemlerden ilki ve en önemlisi fosilleri tutan bağlayıcı kayacın çözülmesini sağlayacak, fakat fosillere zarar vermeyecek güçlü bir asit ile (hidroflorik asit) muamele edilmesi. Ayrıştırılan fosiller mikroskopi ile taranıyor. En son gözetim daha sofistike mikroskopiler kullanılarak yapılıp, fosillerin fizyolojik yapısı günümüz canlıları ile kıyaslanıyor. Bu işlem dizileri aylar, hatta yıllar alabiliyor. (Sağda) Arındırılan mikrofosiller, günümüz canlıları ile karşılaştırılarak geçmiş ile günümüz canlıları arasındaki benzerlik ve farklılıklar tanımlanıyor. Sağ yukarıda, bölünmekte olan günümüze ait maya hücrelerini görüyorsunuz. Altında ise ise bu mantar hücresinin muhtemel atası, Belt Topluluğu’ndan çıkartılmış 1,5 milyar yaşında bir fosil var. İki resimdeki fark ve benzerlikleri görebildiniz mi? (Fotoğraf: Adams, Astrobiyoloji Bilim Konferansı 2015)Ekip olarak hedefimiz hem mikrofosilleri yerinde görmek, hem de Belt grubunun henüz derinlemesine taranmamış, fazla ilgi görmeyen mostralardan örnek toplamaktı.  Bu bölgelerin pek ilgi görmemesinin bir sebebi vardı: Belt grubunun Kambriyen ve Kambriyen-öncesi kayaçları böldüğü gözlemlendiği için, çoğu jeobiyolog yeryüzündeki bir çok canlı şubelerinin oluştuğu, yumuşakçalar, süngerler, mercanlar, trilobit gibi ilkel eklembacaklıların ortaya çıktığı, canlıların zevk-ül sefa içinde çoğaldığı, gezegenimizin Lâle devri Kambriyen dönemini araştırmak adına Belt grubuna gelmekte. Biz astrobiyologlar öncelikli olarak halihazırda oluşmuş hayatın kendisiyle değil, hayatın oluşumuna yön veren temel ilkeleriyle meşgul olduğumuz için, bu popüler dönemi ve bu fosilleri değil de, Belt grubunun diğer parçası olan bayık Kambriyen-öncesi döneme ait tek hücrelilerin fosillerini merak ediyorduk. Anlayamazsınız.Belt Topluluğunun oluştuğu dönem olan Mesoproterozoik dönem, stromatolit*** formlarının iyice arttığı, aynı zamanda çok hücreli canlıya geçişten hemen önceki tarihsel döneme tekabül ediyor. Stromatolit, kabaca mikroorganizmalara ait fosillerin (özellikle mavi-yeşil algle, siyanobakterinin) oluşturduğu kayamsı yapı. Şu anki atmosferimize hatırı sayılır katkıları ve çok hücreli canlılara yaptığı yardım ve yataklık gibi nice marifetleri olan stromatolitler, aynı zamanda gezegenimizdeki ilk canlılara ait daha bir çok bilgiyi de taşımakta. Paylaşmadan geçmek istemiyorum, stromatolitler hakkında Türkçe kaynak araştırırken şöyle şahane bir yazıya denk geldim, Onur Ataoğlu kaleme almış, okumanızı tavsiye ederim: En kıdemli dünya vatandaşı stromatolit.Suskunluğu asaletinden: İyi korunmuş bir Stromatalit kaya parçası. Kayanın üzerindeki yarım çember şeklindeki desenler yaklaşık 3 milyar yıllık katmanlaşmış bakteri fosilleri. (Fotoğraf: Dustin Hoon)Montana’nın fosil bakımından bereketli topraklarında,  kamp kurduğumuz yerde kocaman bir stromatolit parçasına denk geldik. Fotoğrafta görülen kaya parçası Montana’ya özgü, iyi korunmuş bir stromatolit örneği. Üzerindeki kıvrımlar rüzgar, nehir ve okyanusların hareketi ile şekil kazanmış, yaklaşık 3 milyar yıllık mikrobiyal fosillere denk geliyor. Bu stromatolite kamp kurduğumuz yerin içinde denk geldik. Onca, tonlarca kamp yeri dururken, içinde devasa bir Stromatolit bulunan kamp yerinin biz bilim insanlarına denk gelmesi bir tesadüf olabilir miydi?Jeoloji gezimiz boyunca bize ev sahipliği yapan Blackfeet Kızılderili Rezervasyon Bölgesi’nden ayrılırken ardımızda bıraktığımız manzara. Glacier Dağları ve kim bilir neleri saklayan Belt Topluluğu kendine yakışan bir şekilde ekibimize veda ediyordu. (Fotoğraf: Betül Kacar)Topladığımız numuneleri detaylıca isimlendirilmiş kutulara yerleştirdik, son gecemizi geçirmek için kamp alanının yolunu tuttuk. Bu bir kaç gün hepimizde büyük etki yaratmış olacak ki araçta kimsenin sesi soluğu çıkmadı uzun bir süre, düşündük. 1,3 milyon yıllık bir dönem gezegenimizde var olarak, 13 milyar yaşındaki evrenimizin, %10’lük bir kozmik zaman dilimini kapsamış bir yaşamın izlerini taşıyan fosil kalıntıları aracımızın bagajında idi şimdi. Belki böylesine devasa boyuttaki bir yaşam kalıntısına hiç olmadığımız kadar yakın olmamızdı bizi susturan. Belki mutlak bilgiden aslında ne kadar uzak olduğumuzu bildiğimizden,  belki de içinde bulunduğumuz vahşi doğada bize kendini iyice hissettiren ve insan olmanın verdiği o acizlikten sustuk. Gökyüzü kırmızı ve mordu, parkın diğer köşesindeki dağlarda çıkan yangın iyice büyümüş olacaktı ki ortalık toza dumana karışmıştı tam da güneş batmak üzereyken. Bu manzaraya daha fazla karşı koyamadık, günlerdir dört köşesinde dolandığımız dağlara son bir defa bakmak için aracı bir köşeye çektik. Çok önceden bir köşeye not ettiğim dizelere denk geldim zihnimde, bir Kızılderili “dağların sonuna gittim. arkadaşım olmayan bir şey bulamadım” diyordu. Belki o da şu anda durduğum yerden aynı güneşe hoşçakal demişti, kim bilir? Hayat çok gizemli, çok büyük ve çok güzeldi, ve ben artık korkmuyordum.Notlar ve referanslar* Literatürde henüz kabul görmemesine rağmen ilgili okurlar için bilgilendirici olacağını düşündüğüm bir çalışma.** Soyoluş analizi ve soyağaçları ile ilgili temel bilgi Evrimi Anlamak sitesinde.Filogeni/ Soyolus Analizi ile ilgili, üniversiteli arkadaşlar için Raşit Bilgin’in 2013 senesinde Matematiksel Evrim çalıştayında paylaştığı ders notları.Yazı daveti için Çağrı Yalgın’a ve değerli katkılarından dolayı sevgili İstem Fer’e teşekkürler. Kaynak: http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/montana-daglarinda-iz-pesinde-milyar-yillik-mikrofosiller-belt-toplulugu-ve-astrobiyoloji-uzerine.html

http://www.biyologlar.com/montana-daglarinda-iz-pesinde-milyar-yillik-mikrofosiller-belt-toplulugu-ve-astrobiyoloji-uzerine

Biyogenez nedir

Biyogenez nedir

Eski Yunan filozofu Aristo (M.Ö. 384-322), 2000 yıldan daha fazla bir zaman önce, canlının ilk meydana gelişi üzerinde düşünmeye başlamıştır. Aristo canlının kendiliğinden var olabileceğine, yani cansız maddelerden kendiliğinden oluştuğuna inanıyordu. Bu, canlının oluşumu üzerine ileri sürülen abiyogenez (spontan jenerasyon, kendiliğinden oluşum) hipotezidir. Abiyogenez hipotezi, cansız maddenin kendi kendine canlı olabileceğini ileri sürer.Aristo’nun Abiyogenez hipotezi, döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçalarının, bir aktif öz taşıdığını var sayar ve bu aktif öz, şartlar uygun olduğu zaman bir canlı yaratabilecektir. Aristo aktif özü bir madde gibi düşünmeyip, daha çok bir iş yapma yeteneği olarak kabul etmiştir. Günümüzdeki enerji terimi de buna benzer bir kavramdır. Enerji de, bir madde ya da bir hareket olmayıp, bir iş yapma yeteneğidir. Aristo’nun “Historia animalium” adlı kitabında Abiyogenez üzerine yazdığı yazı:“…Bunlar gerçeklerdir, yalnızca hayvanların çiftleşmesinden değil toprağın çürümesinden de her şey gelişebilir … ve bitkiler arasında da olay aynı şekilde ilerler. Bazıları tohumdan, diğerleri sanki doğal kuvvetler tarafından kendiliğinden oluşumla gelişir. Bitkiler çürüyen topraktan ya da bitkilerin bazı bölümlerinden meydana gelirler.”Abiyogenez teorisi yandaşları insanlar, Aristo’dan yıllar sonra bile, Abiyogenez fikrine inanmaya devam etmişlerdir. Abiyogenez teorisine göre bir canlı, şekli kendisinden tümüyle farklı diğer bir canlıdan, hatta cansız maddelerden oluşabilir. Örneğin; 13. yüzyılın başlarında insanların bir bölümü, kazların okyanus kıyısındaki köknar ağaçlarından oluştuğuna inanıyorlardı. Bu inanç, 250 yıl öncesine kadar devam etmiştir. Doğudan gelen bazı gezginler bile içinde kuzu bulunan ve kavuna benzer meyveleri olan ağaçlardan söz etmişlerdir.17. yüzyılda yaşayan JEAN BAPTISTE VAN HELMONT, bir kirli gömlekle, birkaç buğday başağını aynı yere koyarak, 21 gün sonra burada farelerin meydana geldiğine ilişkin bir deney yapmıştır. Bu deneyde, insan terinin aktif öz olduğu düşünüldüğünden, kirli gömlek kullanılmıştır. Bu inanç, bu gün anlamsız gelebilir. Buna karşın, bu fikre inananlar o zamanın cahil olmayan kişileriydi. Hatta bunlar, okumuş aydın kişiler arasında bulunuyorlardı. Bu yanlış yorumlar, bilginin yapısının önemli bir yönünü ortaya koymuştur. Aristo’nun Abiyogenez açıklamasında da olduğu gibi; gerçekler değil inançlar açıklanmıştır. Her nekadar doğrudan gözlemler yapılmış ise de; bu gözlemler, Abiyogenez inançlarına göre yorumlanmıştır. Burada van Helmont’un açıklamalarına bakarsak gerçekleri şöyle sıralayabiliriz: Kirli bir gömlek, buğday taneleri, 21 gün sonra farelerin görünüşü. van Helmont yukarıdaki gerçeklerden bir anlam çıkartmıştır. Ancak, deneyinin kontrolü yoktur. Kirli gömlek ve buğday başaklarını sıkıca kapalı bir kutuya koymuş olsaydı, 21 gün sonra elde edeceği sonuç çok daha farklı olurdu. Kontrol deneyi, farelerin dışarıdan geldiğini ve kendiliğinden oluşmadıklarını gösterecekti. van Helmont, kendi kendisini sorgulamamış, hatta kirli gömlek ve buğdaydan oluştuğunu sandığı fareleri görünce, bunların normal doğumla meydana gelen farelere tümüyle benzemesine çok şaşırmıştır.van Helmont’un çalışmaları, günümüz bilim insanları için iki yönden uyarıcıdır. Birincisi, bilim insanları bir deneyin sonuçlarını etkileyebilecek tüm faktörleri kontrol etmeye ve tanımaya çalışmalıdırlar. Yani, deneylerin tüm değişkenlerini kontrol etmelidirler. İkincisi, bilim insanları ana fikirlerinin gerçekleri yorumlamada da etkili olabileceğini unutmamalı ve kendi fikirlerini de sorgulamalıdırlar. Günümüz bilim insanı, gerçekleri organize etme ve yorumlamada yararlı olabilmek için, fikirlerini tekrar tekrar kontrol etmeli, eksiği ya da yanlışı ortaya çıkarsa, bu fikirlerinden vazgeçmeye ya da değiştirmeye hazır olmalıdırlar.Redi ve biyogenezFRANCESCO REDI, 17. yüzyılın ortalarında Abiyogenez ile ilgili deneyler yapmıştır. Redi, “Böceklerin oluşumu üzerine deneyler” adlı eserinde, Abiyogenez teorisinin geçersizliğini anlatmıştır:“Eğer yanlış bildiride bulunmuşsam; bu bildiri, benden daha akıllı biri tarafından düzeltilecektir. Yine de inançlarımı ifade etmeliyim: Başlangıçta ilâhi emir ile dünyaya gelen ilk hayvanlar ve ilk bitkilerden sonra, artık mükemmel ya da mükemmel olmayan başka çeşit hayvanlar ya da bitkiler gelmemiştir.”Burada Redi, canlıların kendiliğinden oluşmadığına ilişkin bir fikir ileri sürmüştür. Bu fikir bir gerçek olmayabilirdi. Redi hipotezini ve gözlemlerini anlatmaya devam etmiştir:“…ve her nekadar çürüyen bitkiler ve ölmüş hayvanlar içinde sonsuz sayıda kurtçukların oluşması günlük bir gözlem idiyse de, bu kurtçukların tümünün eşeyli üreme ile oluştuklarını ve içinde bulundukları çürümüş maddelerin yalnızca bir ortam olarak işe yaramaktan başka bir fonksiyonlarının olmadığı inancında olduğumu söylemek isterim. Bu uygun ortamlar, üremeye bırakılan yumurtaya besin de sağlar.”Redi, ölmüş hayvanlar üzerinde bugün böcek larvaları olarak bilinen kurtçukları görmüş ve bu kurtçukların kökenini açıklamaya yarıyacak bir hipotez ileri sürmüştür. Canlının kendiliğinden oluşamayacağı fikrinden hareket ederek, hipotezini geliştirmiş ve kendi hipotezinin denemesini de yapmıştır:“Deneyin doğrulanması olmaksızın inanmanın değeri olmayacaktır. Bu nedenle, temmuz ayının ortasında bir yılan, birkaç tür balık, bir yılan balığı ve bir dilim süte batırılmış dana etini geniş ağızlı dört ayrı kavanoza koydum ve ağızlarını sıkıca kapattım. Sonra yine aynı sayıda ve aynı şekilde kavanozlar hazırlayarak ağızlarını açık bıraktım.”Redi deneyinde değişken faktör olarak şişelerin ağzının açık ya da kapalı bırakılmasını düşünmüş ve şişelerin yarısının ağzını açık, diğer yarısını da kapalı bırakmıştır. Deneylerin sonucunu şöyle açıklamıştır:“Ağzı açık kavanozlardaki balıklar ve et parçası çok geçmeden kurtçuklarla dolmuştu ve sineklerin kavanozlara girip çıktıkları görülüyordu. Fakat, ağzı kapalı kavanozların içinde, ölü balıklar olmasına ve birçok gün geçmesine karşın bir kurtçuk bile görmedim.”Redi’nin deneyi, van Helmont’un deneyinden daha bilimseldir. Ayrıca, Abiyogenez için serbest bir şekilde girip çıkan taze havanın gerekliliği üzerine yapılan itiraza, Redi’nin deneyi yanıt vermektedir.Redi’nin deneyleri, bir canlının kendisinden önceki bir canlıdan oluşabileceği fikrini destekliyordu. Bu fikir biyogenez olarak bilinir. Bununla beraber Redi’nin deneyleri kendiliğinden oluş fikrini yıkamamıştır. Nekadar iyi plânlanmış ve inandırıcı olursa olsun, bir seri deneyle asırlarca tüm dünyaya yayılmış olan bir fikrin silinmesi oldukça zordur. Abiyogeneze inananlar bir süre için tartışmalara girmemişlerdir. Bununla birlikte, konu canlılığını kaybetmemiştir.Mikroskop yeni kanıtlar sağlarAbiyogenez teorisi beklendiğinden daha hızlı desteklenmiştir. Redi’nin deneyinden birkaç yıl sonra, LEEUWENHOEK basit bir mikroskop geliştirmiştir. Bu mikroskopla incelediği çeşitli maddelerde birçok mikroorganizma görmüştür. Daha önce bu küçük yaratıkların varlığı bilinmiyordu. Eşeyli üremenin ya da akla yakın herhangi bir diğer yöntemin böyle birçok küçük organizmalar yaratabileceği düşünülmemiştir. Bu nedenle birçok kişi yeni bir ilgi ile Abiyogenez fikrine yeniden dönmüştür.Abiyogenez fikrinin yıkılması - Pasteur’ün şüpheleri ortadan kaldıran deneyleri1860'lı yıllarda LOUIS PASTEUR canlılığın kökeni sorusu üzerinde çalışmaya başlamış ve havanın mikroorganizmalar için ortak bir kaynak olduğunu göstermiştir. Cansız maddelerin havada, cam eşyalarda, toprakta ve el üzerinde bulunan bakterilerden kolayca kirlenebileceğini de düşünmüştür. Bunu kanıtlamak için, dikkatle sterilize ettiği sulu besinler üzerinde organizmaların büyümediğini göstermiştir.Abiyogenez fikri kolayca çürütülememiştir. Anlaşmazlık yıllarca sürmüş, sterilleştirme işleminde maddenin içindeki aktif özün ısı ile yok olduğu tartışması devam edip gitmiştir. Sonunda Pasteur bu tartışmalara bir yanıt bulmuştur.Pasteur, içerisine besin solüsyonları koyduğu balonun boyun bölümünü “S” şeklinde kıvırmıştır. Daha sonra balonu iyice kaynatmış ve soğumaya bırakmıştır. Hava bu kıvrık borudan içeriye girebildiği halde, toz ve bakteriler girememiştir. Bu deneyler, abiyogeneze inananların itirazlarına iki yönden yanıt vermektedir. Birincisi; Pasteur, sıvının kaynatılmış olmasına karşın hâlâ canlılığı devam ettirme yeteneğinde olduğunu göstermiştir. Eğer balonun “S” boynu kırılırsa ya da sıvı balonun boyun bölgesine değecek şekilde balon eğilirse, birkaç gün içinde balondaki sıvıda bakteri kolonileri ya da mantarların ürediği görülür. İkincisi ve daha önemlisi, havanın serbestçe balondan içeri girebilmesi ve dışarı çıkabilmesidir. Pasteur, havanın içinde bulunabilecek herhangi bir aktif öze itiraz etmemiştir. “S” boyunlu cam balon, birbuçuk yıl kadar mikroorganizmalardan arınmış olarak kalabilir. Pasteur’ün çalışması yayınlandıktan sonra, Abiyogenez üzerine yalnızca zaman zaman bazı yeni yayınlar ortaya çıkmıştır. Günümüzde, canlılığın kökeni üzerine sağlam bilgiler elde edilmiştir. Eğer olayların, sinek?yumurta?larva?sinek şeklindeki devri o zaman açıklanabilmiş olsaydı, abiyogeneze inananlar da biyogenez fikrini kabul ederlerdi.Biyogenez teorisinin ortaya çıkardığı yeni sorunlarBiyogenez teorisi en az iki önemli soru ortaya çıkarmıştır. Birinci soru; eğer canlı bir organizma, başka bir canlı organizmadan oluşuyorsa, tüm canlıların ortak bir atası mı var? Eğer böyle ise, bugünkü çok çeşitli organizmalar nasıl meydana gelmiştir? Bu sorunun yanıtı Evrim Teorisi ile verilmeye çalışılmıştır. Bu teoriye göre, bugün yeryüzünde yaşayan tüm canlılar,daha önce yaşamış organizmaların yeni döllerinin değişmesi ile oluşmuşlardır. Döllerin değişmesi hariç tutulursa, bu teori tümüyle biyogenez teorisine benzer. Bu iki teorideki benzerlik, biyolojide kavram ve teorilerin birbirleriyle sıkıca bağlandığını gösterir.Biyogenezden ortaya çıkan ikinci soru; eğer bir canlıyı başka bir canlı oluşturuyorsa, ilk canlı nasıl meydana gelmiştir?Hücre yaşamın temel birimidir. Bölünmenin her çeşit hücrede aynı yöntemle olması, organizmaların birbiriyle olan evrimsel ilişkilerine bir başka kanıt olabilir. Hücrelerin yapı ve çoğalmada gösterdiği bu benzerlik, bizi genelleştirme ile hücre teorisine götürür. Bu teoriye göre tüm büyük organizmalar, yapısal ve işlevsel birim olan ve bir dereceye kadar bağımsız davranan hücrelerden oluşmuştur. Organizmaların yaşamı, hücrelerin uygun bir şekilde kontrol ve çalışmasına bağlıdır.Bugün hücre teorisinin iki varsayımı vardır. Birinci varsayıma göre hücre, çok hücreli organizmaların yapısal ve işlevsel temel birimidir. İkincisine göre hücre bölünmesi, ebeveyn hücreler ile oğul hücreler arasında kalıtsal bir devamlılık sağlar. İkinci varsayım hücre teorisi ile gen teorisi arasındaki sıkı bağı da gösterir. Hücre teorisi aynı zamanda, çok hücreli organizmaların tek hücreli organizmalardan geliştiğine ilişkin mantıklı bir açıklama sağlar. Çok hücreli organizmalardaki her bir hücrenin gerçekleştirmiş olduğu fonksiyon, bir bütün olarak organizmanın fonksiyonunu belirler. Yani çok hücreli bir organizmanın yaşamı, o organizmayı oluşturan hücrelerin görevlerini yapmasına bağlıdır.Leeuwenhoek tarafından yapılmış olan tek mercekli mikroskop ile de bazı şeyler büyütülmeye çalışılmış ise de, bu tek mercekli mikroskop hücrenin keşfinde kullanılmamıştır. İlk bileşik mikroskop (iki ya da daha çok mercekli), 1600 yıllarında Hollandalı iki gözlükçü kardeş tarafından bulunan iki mercekli basit bir tüptür. Mercek camları doğru bir şekilde yerleştirilirse, büyütme ve ayrıntının görülmesi bir mercekle elde edilenden daha iyi olur. Fakat uzun yıllar merceklerin niteliği geliştirilememiştir. Sağlanan görüntüler bozuk ve bulanıktır. Canlıların mikroskopla incelenmesi ancak, 35 yıl sonra mümkün olmuştur.Bileşik mikroskoplarda ilk iyileştirme, İngiliz bilim insanı Robert Hook tarafından yapılmıştır. Hook mikroskopla yaptığı incelemeleri “Micrographia” adlı kitabında yayınlamıştır. Bu kitabında, çakı ile bir kesit aldığı şişe mantarındaki ışık mikroskobik gözlemlerini şöyle anlatır:“Gördüğüm şey çok fazla delikliydi ve bir bal peteğine benziyordu… bu delikler ya da hücreler, çok derin değildi; ancak, çok sayıda küçük kutucuklardan oluşmaktaydı.”Hook, ince mantar kesitinde gördüğü şey olan bu küçük delikleri anlatmak için “hücre” sözcüğünü kullanmıştı. Hook ölü dokudaki hücre duvarlarını görerek bunları küçük odalar ya da kutucuklar olarak çizmiştir. Bizim bugün bildiğimiz asıl hücreyi görmemiş ve hücre teorisini ileri sürememiştir. evrim fikrinin gelişmesine çok çalışmış olan T.H. HUXLEY de bu küçük odaların ya da hücrelerin önemini kabul etmekte tereddüt etmiştir.Birçok bilim insanı, Hook’dan sonra gelen 150 yıl içinde çok dikkatli gözlemler yapmışlarsa da, hiç biri hücreye ait bir teori ileri sürememiştir. 1824'de Fransız R.J.H. DUTROCHET, bitki ve hayvan dokularını karşılaştırmalı olarak incelemeye başlamıştır. Çok dikkatli bir gözlemci olan Dutrochet, hücre teorisine oldukça yaklaşan aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:“…hayvanların tüm organik dokuları son derece küçük yuvarlak hücrelerdir ve kohezyon kuvvetleri ile birleşmişlerdir. Böyle hayvan ve bitkilerin tüm organları, tüm dokuları çeşitli şekillerde değişmiş gerçek hücre dokularıdır.”Dutrochet, canlı dokuların bazı bağlayıcı kuvvetlerle bir arda tutulan küçük hücreler olduğuna ve organların çeşitli dokulardan yapıldığına inanmıştı.İskoçyalı bir botanikçi olan ROBERT BROWN birkaç yıl sonra (1831), bir çalışmasına dayanarak önemli bir gözlem ve genelleştirme yapmıştır. Brown orkidenin yaprak hücrelerini incelerken, hücrelerin içinde daha koyu renkli ve yuvarlak bir bölüm olduğunu görmüş, buna nukleus adını vermiştir. Sonra bu gözleminden bir genelleştirmeye giderek; “diğer çiçekli bitkilerin tüm hücrelerinde de bir çekirdek bulunduğunu” söylemiştir. Fakat, çekirdeğin hücre bölünmesindeki rolünü görememiştir.Hücre teorisinin ileri sürülmesi19. yüzyılda Alman bilim insanları THEODAR SCHWANN ve MATTHIAS SCHLEIDEN’in ayrı ayrı çalışmaları hücre teorisini doğurmuştur. Schleiden, 1838'de yayınladığı incelemesinde, hücrelerin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmış ve hücrenin gelişmesinde çekirdeğin temel rol oynadığına ilişkin bir hipotez ileri sürmüştür. Her hücrenin ikili bir yaşam sürdüğünü, bunlardan birinin yalnızca kendi gelişmesiyle ilgili ve bağımsız bir hayat olduğunu, diğer yaşamının ise bitki dokusunun bir parçası gibi görev yaptığını söylemiştir. Yani, yaprağa, gövdeye ya da köke ait olabilen herhangi bir bitki hücresi, küçük ve bağımsız bir organizma gibi iş görür. Her hücre aynı zamanda ait olduğu daha büyük organizmanın yaşamına yardımcı olur.Schleiden bitki hücrelerinde çalışırken, Schwann hayvan hücreleri ile çalışmıştır. Schwann, kurbağa hücreleri üzerine yaptığı gözlemlerden bazılarının, Schleiden’in bitki hücresi fikrine kolayca uygulanabileceğini görmüştür. Schwann, kuş yumurtasınada kas teline kadar çeşitli hayvan dokularını inceleyerek hipotezi denemiş ve gözlemleri kendisini aşağıdaki genelleştirmeye götürmüştür.“…tüm dokuların birimleri hücrelerden oluşur. Organizmaların, farklı da olsa, bu birimlerinin gelişmesi için genel bir prensibi vardır. Bu da hücrelerin oluşumu prensibidir.”Schleiden ve Schwann ne hücreyi bulmuşlar, ne de adlandırmışlardır. Ancak, temel fikri alarak, canlıların hücrelerden oluştuğunu, hücrelerin bağımsız hareket etmelerine karşın, birlikte çalıştıklarını ileri sürmüşlerdir. Bir hücreli organizmalardan meşe ağaçlarına ve insana kadar tüm canlıların hücrelerden oluştuğunu söyleyen bu temel varsayım, hücre teorisidir.Alman fizikçi ve biyoloğu olan RUDOLF VIRCHOW 1885'de hücrelerin daima hücre bölünmesi ile çoğaldıkları fikrini genelleştirmiştir. Wirchow’un bildirisi Lâtince “omnis cellula a cellula” olarak söylenir ve her hücrenin başka bir hücreden geldiği anlamındadır. Bu genelleştirme Abiyogenez tartışmalarını da sonlandırmıştır. Bu bildiri aynı zamanda birkaç yıl sonra Darwin tarafından ortaya atılan evrim fikri için de bir temel oluşturmuş olup, hücre teorisinin ikinci temel varsayımıdır.1879'a kadar yeni mercekler geliştirilmiştir. Alman biyolog WALTHER FLEMMING geliştirilmiş mercekler takılı mikroskopla, hücre bölünmesinde, çekirdekte meydana gelen olayları izleyebilmiştir. Olaya, iplik şeklindeki kromozomlar nedeniyle mitoz adını vermiştir.Hücre teorisinin tarihi, fikirlerle bilimsel gözlemler arasındaki ilgiyi gösteren iyi bir örnektir. İnsan gözlemlerinin çok ilerisinde olan şeyleri açıklamaya çalıştığında yanlışlıklar yapmıştır. Yine de, yanlış fikirlerin olması, hiç fikir olmamasından iyidir. Çünkü, bu yanlış fikirler başkalarını da aynı problemler üzerinde düşünmeye, daha birçok deneyler yapılmasına yöneltir. Hücre teorisi ve evrim teorisi, biyolojinin iki temel genelleştirmesidir. Üçüncü temel teori gen teorisidir. Bu üç teori, her biri bir diğerini destekleyerek, birbirleriyle ilgili fikirlerden oluşmuş geniş bir yapı oluştururlar. Biyogenez başka yaşam biçimleri doğuran yaşam biçimi işleyişidir. Örneğin bir örümcek yumurtlayarak başka bir örümcek meydana getirir.Terim aynı zamanda, yaşamın uygun koşullar altında canlı olmayandan üreyebileceğini, henüz bu koşullar bir bilinmez olarak kalsa da, savunan abiyogenez varsayımının tersine, bir canlı maddenin sadece canlı bir maddeden üreyebileceğini iddia eden varsayım için de kullanılmaktadır.Yapılan Deneyler19.yüzyıla kadar, belli koşullar altında yaşamın canlı olmayandan ürediğine inanılırdı; kendiliğinden oluş işlemi. Bu düşünce organik bir madde dışarda bırakıldığında üstünde üreyen kurtçuk ve larvaların gözlenmesine bağlı olarak geliştirilmişti. Fakat 1688'de Francesco Redi isimli bir bilim adamı, üreyen kurtçuk ve larvaların diğer sineklerin bıraktıkları yumurtalardan çıktıklarını kanıtlamıştır. Redi, deneyinde ilk başta sekiz kavanozun içine et koymuş ve dördünün ağzını kapatıp, diğer dördünü açık bırakmıştır. Deneyin sonucunda sadece ağzı açık olan kavanozların yani sineklerin yumurtalarını bırakabileceği kavanozların içinde kurtçukların oluştuğunu görmüştür. Redi'nin karşıtları, yani abiyogenezi savunanlar, ise dört kavanozun hava almadığı için larvaların oluşmadığını savunmuşlardır. Redi, bunun üzerine o dört kavanozun ağzını sadece hava alabilecek kadar küçük gözenekleri bulunan bezlerle kapatıp deneyi tekrarlamış ve yine larvaların oluşmadığını gözlemlemiştir.[1] Redi'nin bu deneyi biyogenez'i destekler nitelikte bir deney olmuştur. 17. yüzyıldan günümüze en azından bütün yüksek ve gözle görülür organizmalarda, daha önceki kendiliğinden oluş kanaatinin yanlış olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir. Alternatif görüş Latince tabiriyle "omne vivum ex ovo" idi: Her canlı daha önce yaşayan bir canlıdan (bir yumurtadan) gelir.Biyogeneze ikinci bir anlam, Fransız, Cizvit papaz, bilim adamı ve düşünür Pierre Teilhard de Chardin tarafından yaşamın kökeninin maddenin daha yüksek bir bilince doğru yönelmesi anlamında; artık çürütülmüş olan ortogenez varsayımının bir açılımı olarak kullanılmıştır.Pasteur'ün (ve diğerlerinin) deney sonuçları şu ifadede özetlenmiştir, Omne vivum ex vivo (veya Omne vivum ex ovo), Latince anlamı "hayat bir yumurtadan çıkar". Bu bazen "biyogenez yasası" olarak anılmakta ve modern organizmaların doğada canlı olmayandan kendiliğinden oluşmadığını göstermektedir.Biyogenez yasası Ernst Haeckel's Biyogenetik yasaile karıştırılmamalıdır. Canlı olmayan maddelerden üreyen hiçbir canlı henüz gözlenmemiştir. Canlı olmayan maddelerde enfeksiyon yapan ve evrim geçiren yaşayabilir virüsler rapor edilmiştir;  ne var ki, virüslerin gerçekten canlı olup olmadıklarına dair tartışma hala devam etmektedir. Aynı zamanda abiyogenez mekanizmalarının olabilirliği ve birikimi ile ilgili değişik deneylerin devam ettiği bildirilmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyogenez-nedir

Rejeneratif biyoloji

Rejeneratif biyoloji

Seden Bedir, Fatih KocabaşYeditepe Üniversitesi Rejeneratif Biyoloji Araştırma LaboratuvarıHayatımız boyunca vücudumuz sayısız yaralanma ve zedelenmelere maruz kalır fakat vücudumuzun rejeneratif (yenilenme) kabiliyeti sayesinde bu yaraların çoğu biz fark edene kadar kapanır. İşte bu noktada vücudumuzun rejenerasyon mekanizması devreye girer. Rejenerasyon; kaybedilmiş veya zarar görmüş hücrenin, dokunun, organın veya uzvun yeniden üretilebilme yeteneğidir ve rejenerasyon genellikle değişik dokulara farklılaşabilen kök hücreler sayesinde yürütülür. Bakterilerden insanlara tüm türler belli bir ölçüde rejenerasyon kabiliyetine sahiptir. Bu yetenek organizmaların gelişmişlik seviyesiyle genelde ters orantılıdır; canlı geliştikçe, canlının yenilenme yeteneğinin gittikçe azaldığı görülmektedir. Yeni bilimsel çalışmaların ve gelişmelerin ışığında; canlıların, rejenerasyon mekanizmasını moleküler, hücresel, doku ve organ düzeyinde inceleyen bir bilim dalı olan rejeneratif biyoloji ortaya çıktı. Rejeneratif biyoloji alanındaki çalışmaların sonucunda elde edilen sistematik bilgilerin pratiğe geçirilmesiyle, hastaların zarar görmüş veya görevini yapamayan organlarının ve dokularının tedavisine yeni bir çözüm arayışından hareketle rejeneratif tıp geliştirildi. Rejeneratif tıp, doku yenilenmesinde rol alan mekanizmaların rejeneratiften yoksun yapılara aktarılarak yenilenme yeteneğinin kazanılmasını amaçlar. Ayrıca, hızla yaşlanan insan popülasyonunda artan organ nakli ihtiyacı, rejeneratif tıp alanındaki çalışmaların hızlanmasına ve gelişmesine ortam hazırlamıştır. Bu çalışmalara ilham kaynağı olan bazı organizmalar ve onlarda gözlemlenen rejenerasyon yeteneklerine birçok örnek bulunmaktadır.Planaryadaki organizma seviyesindeki rejenerasyon kabiliyetiPlanaryalar, çoğunlukla denizde veya tatlı suda yaşayabilen, yassı solucanlar şubesine ait bir çeşit omurgasızların genel adıdır. Planarya parçalara ayrıldığında her bir parça yeni bir planarya oluşturur, yani tüm vücut rejenere olur. Böylece planarya ikiye bölünerek eşeysiz olarak çoğalmış olur  Hatta bu yetenek o kadar fazla ki, planaryanın 279 parçaya böldüğü deneylerde bile planaryanın yenilenebildiği görülmüştür [2]. Peki nasıl oluyor da böldüğümüz her bir planaryanın parçasından genetik olarak aynı özelliklere sahip yeni bir planarya oluşuyor?Planaryaların yüksek rejenerasyon kabiliyeti yüz yıllardır biliniyordu fakat rejeneratif biyolojinin gelişmesiyle rejenerasyon mekanizması aydınlatılmaya başlandı. Bilimsel araştırmaların sonucunda bilim insanları neoblast adını verdikleri, küçük boyutlu kök hücreler keşfettiler. Bununla birlikte; neoblast hücrelerinin, neredeyse planaryanın tüm vücunda bulunduğunu, ayrıca değişik hücrelere farklılaşabildiklerini, bölünüp, kesilme sonucundaysa yenilenebildiklerini keşfettiler. Planaryalar vücutlarının bir parçasını kaybettiklerinde veya kuyruklarını eşeysiz üreme için bıraktıklarında neoblastlar aktifleşip kesilen veya kaybedilen bölgeye doğru hareket eder. Neoblastlar orada mitoz bölünme geçirir ve blastema oluşur [3]. Blastema, rejeneratif özellik gösterebilen farklılaşmamış hücre topluluğudur. Blastema çeşitli iç ve dış faktörler sonucunda ihtiyaç duyulan hücreyi oluşturur, böylece planarya aynı zamanda eşeysiz üremeyi ve kaybettiği parçanın yenilenmesini gerçekleştirir.Deniz yıldızının kollarını rejenere etme yetisiDeniz yıldızı, hayvanlar aleminin derisidikenliler şubesinde bulunan bir çeşit omurgasızların genel adıdır (Resim 2). Çoğu deniz yıldızının 5 tane kolu ve bir de kolların birleştiği merkezi diski vardır. Şu ana kadar, fosil kayıtlarına göre 13.000 farklı türde deniz yıldızı keşfedilmiştir [4].Deniz yıldızı da planarya gibi rejenerasyondan bahsedildiğinde akla gelen ilk canlılardandır. Tüm türler olmasa da, bazı deniz yıldızı türleri kopan kolunu tamamen yenileme özelliğine sahiptir. Deniz yıldızındaki bu mekanizmada parçanın koptuğu bölgede coelomocytes adı verilen bağışıklık sistemi hücreleri aktif görev almaktadır [6]. Daha sonra değişik kökenli progenitör hücreler yaralı bölgeye göç ederler. Progenitör hücreler, kök hücrelere benzer ama sınırlı farklılaşma ve bölünme yeteneğine sahip hücrelerdir. Progenitör hücreler orada hücre kaybını telafi etmek amacıyla bölünür ve deniz yıldızının yeni bir kolu oluşur. Ayrıca deniz yıldızında eşeysiz üreme de rejenerasyon sayesinde gerçekleşir; kopan parça aynı şekilde yeni bir deniz yıldızı oluşturur.Bir diğer rejenerasyon şampiyonu: AksolotlAksolotllar, Meksika civarlarındaki soğuk göllerde yaşayan, kaplan semenderi grubuna ait, başkalaşım geçirmeyen etçil canlılardır . Aksolotllar anatomik olarak semenderlere benzemenin yanında kafalarının yanında solungaçlarının olmasıyla semenderlerden ayrılır.Aksolotlların en dikkate değer özelliklerinden biri oldukça gelişmiş rejenerasyon kabiliyetleridir. Aksolotllar daha önce bahsettiğimiz kertenkele, deniz yıldızı gibi canlılardan çok daha fazla rejeneratif kabiliyete sahiptir. Öyle ki tüm organlarını, tüm vücudunu, hatta -bizim yenileyemediğimiz- beyin hücrelerini bile yenileyebilen canlılardır. Bu sebeple rejeneratif biyoloji çalışmalarında çok önemli bir yere sahiptir. Aksolotllarin rejenere olan organlarına örnek olarak gözleri, kuyrukları ve gözleri verilebilir.Aksolotllarda göz rejenerasyonu ve lens rejenerasyonu ancak embriyonik veya erken larval evrelerde gözlemlenmektedir. Bununla birlikle; diğer bir semender çeşidi olan newt, ergin halde lensini rejenere etme kabiliyetine sahip tek semender çeşididir. Gözbebeğindeki pigmentli hücreler, pigmentsiz hücreleri oluşturmak amacıyla farklılaşır. Daha sonra bu yapı lens kesesini oluşturur, lens kesesi diğer hücre türlerini oluşturmak üzere farklılaşır[8].Semender türlerinden aksolotllar ve newtler, tetrapod omurgalılarda kol rejenerasyonunu her seviyesinde tamamlayabilme kabiliyeti açısından özel canlılardır. Bu canlılarda kol rejenerasyonu farklılaşmamış hücrelerden blastema adı verilen yapının kesilen bölgede oluşmasıyla başlar. Blastemanın etrafında apikal epidermal kep (AEC) adı verilen, blastemayı koruyan bir yapı oluşturulur. Blastemadaki hücreler apikal epidermal kepten ve sinir hücrelerinden gelen sinyallerin uyarımıyla, kaybedilen dokuya farklılaşır [9]. Bütün bu bahsettiğimiz rejenerasyon kabiliyetinden dolayı aksolotllar ve newtler rejeneratif biyoloji çalışmalarında en çok tercih edilen model organizmalardandır.İnsan vücudunda rejenerasyonVücudumuzun fonksiyonelliğini ve bütünlüğünü sağlamak amacıyla diğer gelişmemiş organizmalara kıyasla daha az oranda olsa da kendi kendini belirli sürelerde yeniler, kimi hücreleri ve dokuları belirli periyotlarda yıkıp tekrar oluşturur. Bu durumla ilgili verilebilecek başlıca en güzel örnekler, bir kısmı alınınca bile kendisini yenileyebilen karaciğerimiz, 5 günde bir epitel dokusunu yenileyen ince bağırsağımız, vücudumuzun taşıma sıvısı kanın yenilenmesi ve her ay endometrium (rahimin iç katmanı) dokunun yenilenmesidir. Her dokunun rejenerasyon kabiliyeti doku çeşidinin gereklerine göre farklılık gösterir ve insan organ ve dokularının bu sınırlı rejenerasyon kabiliyetini artırmak, rejeneratif biyolojinin temel araştırma konularındandır. [10]Beş günde bir yeni ince bağırsak epiteliRejenerasyon yeteneği ile göze çarpan dokulardan birisi, ince bağırsak epitelidir. Sindirim kanalında kalın bağırsak ve mide arasında kalan bölge ince bağırsak olarak adlandırılır ve duodenum, ileum ve jejunum adı verilen 3 farklı bölgeden oluşur. İnce bağırsak epiteli her 3-5 günde sürekli yenilenir (Resim 4). Bağırsak epitelin farklılaşmış hücreleri, kritptlerin adı verilen alt kısmındaki bağırsak kök hücreleri (BKH) tarafından üretilir. Ayrıca kript hücreleri kimyasal yaralanmalardan sonra epitel dokuyu oluşturabilir. LGR5+ bağırsak kök hücreleri, ilerde farklı çeşitlerde kript hücrelerine dönüşecek prekursör hücreleri oluşturur ve prekursör hücreler de ihtiyaç duyulan hücreye dönüşür.Hayat sıvısı kanımız ve sürekli yenilenmesiKan, damarlarımızın içinde dolaşan vücudumuzun taşıma sıvımızdır. Kan plazma ve çeşitli hücrelerden oluşur. Kanı oluşturan bu hücrelerden akyuvarlar vücut savunmasından, kan pulcukları kan pıhtılaşmasından ve alyuvarlarsa oksijen ve karbondioksit naklinden sorumludur.Vücudumuz neredeyse her saniye milyonlarca kan hücresi üretir. Örneğin kan bağışında bulunduğumuzda vücudumuz kan hücrelerinin bir kısmını kaybeder. Bu durum üzerine böbrekteki bazı özel hücreler kan hücrelerinin seviyesinin düştüğünü kandaki oksijen seviyesinin azalmasından algılar ve buna yanıt olarak kan yapıcı hormonlar salgılar. Bu hormonların kemik iliğine ulaşmasıyla hematopoetik kök hücreler (HKH) uyarılır (Resim 5). HKHler, kan hücrelerinin oluşumundan sorumlu kök hücrelerdir. Diğer kan hücrelerinin oluşumu HKHlerin farklı uyaranlar (protein ve hormon benzeri) tarafından uyarılmasıyla gerçekleşir. Bu süreçte kemik iliğindeki HKHler öncelikle kan projenitör hücrelerini oluştururlar. Bu projenitörler daha sonra farklılaşmış kan hücrelerinden eritrositler, kan pulcukları ve granülositler, monositler, T ve B hücreleri gibi hücreleri oluşturur. Hafıza B ve hafıza T hücreleri dışında, olgun hücrelerinin ömürleri oldukça kısadır ve kanımızdaki bu hücreler sürekli yenilenmektedir [14].Türkiye’de rejeneratif biyoloji ve tıp çalışmalarıRejeneratif biyoloji ve tıp tüm dünyada son zamanlarda ivme kazanan bir alandır. Bu konuda Türkiye’de bir çok yatırım yapılmasına ve bilim insanının yetiştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu alanda değişik üniversite ve hastenelerde rejeneratif tıp ve kök hücre merkezleri, rejeneratif biyoloji araştırma laboratuvarları, kök hücre merkezleri kurulmuş ve kurulmaya devam etmektedir. Bunlar arasında Yeditepe Üniversitesi, Genetik ve Biyomühendislik bölümünde kendi kurduğumuz Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı ve kurulumu devam etmekte olan GMP standardında üretim ve uygulama yapacak olan Kök Hücre ve Mükemmeliyet Merkezi verilebilir. Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı rejeneratif kardiyoloji, rejeneratif küçük moleküllerin belirlenmesi ve ex vivo ortamda kök hücre büyümesi konuları üzerine çalışmalar yapmaktadır (daha fazla bilgi için bakınız http://regbio.yeditepe.edu.tr/).Kaynaklar[1] Gallery Images For Regeneration Reproduction Examples’dan alınmıştır.[2] Newmark, P. A., & Alvarado, A. S. (2002). Not your father’s planarian: a classic model enters the era of functional genomics. Nature Reviews Genetics, 3, 210-219.[3] Reddien, P. W., & Alvarado, A. S. (2004). Fundamentals of planarian regeneration. Annual Review of Cell and Developmental Biology, 20, 725-757.[4] Wray, Gregory A. 1999. Echinodermata. Spiny-skinned animals: sea urchins, starfish, and their allies. Version 14 December 1999. http://tolweb.org/Echinodermata/2497/1999.12.14 in The Tree of Life Web Project, http://tolweb.org/[5] Underwater Photography. http://www.salesjo.com/?id=3018&lang=42’ den alınmıştır.[6] Hernroth, B., Farahani, F., Brunborg, G., Dupont, S., Dejmek, A., & Nilsson Sköld, H. (2010). Possibility of mixed progenitor cells in sea star arm regeneration. Journal of Experimental Zoology Part B: Molecular and Developmental Evolution, 314(6), 457-468.[7] Pictures: 5 Animals That Regrow Body Parts. http://voices.nationalgeographic.com/2013/08/28/worms-that-regrow-heads-and-other-regenerators’ den alınmıştır.[8] Tsonis, P. A., Madhavan, M., Tancous, E. E., & Del Rio-Tsonis, K. (2004). A newt’s eye view of lens regeneration. International Journal of Developmental Biology, 48(8-9), 975-980.[9] Kragl, M., Knapp, D., Nacu, E., Khattak, S., Maden, M., Epperlein, H. H., & Tanaka, E. M. (2009). Cells keep a memory of their tissue origin during axolotl limb regeneration. Nature, 460(7251), 60-65.[10] Why Can’t Humans Regenerate Body Parts? http://news.discovery.com/human/evolution/why-cant-humans-regenerate-body-parts-130823.htm’ den alınmıştır.[11] Stem Cells: A unifying theory for the crypt. http://www.nature.com/nature/journal/v495/n7439/images_article/nature11958-f1.2.jpg’ den alınmıştır.[13] WBC lineage. https://www.studyblue.com/notes/note/n/wbc-lineage-/deck/6471500’ den alınmıştır.[14] Kondo, M. (2010). Lymphoid and myeloid lineage commitment in multipotent hematopoietic progenitors. Immunological Reviews, 238(1), 37-46. Kaynak: http://www.acikbilim.com/2015/07/dosyalar/rejeneratif-biyoloji.html Temmuz 2015

http://www.biyologlar.com/rejeneratif-biyoloji

Kertenkelelerde Üçüncü Cinsiyet Dişilerle Rekabet Edebilir

Kertenkelelerde Üçüncü Cinsiyet Dişilerle Rekabet Edebilir

Kertenkeleler ve keler gibi sürüngenler için bile seks ve cinsellik basit sıradan olaylar olmayabilir.

http://www.biyologlar.com/kertenkelelerde-ucuncu-cinsiyet-disilerle-rekabet-edebilir

Genetik sürüklenme, Sewall Wright etkisi nedir ?

Genetik sürüklenme, Sewall Wright etkisi nedir ?

Genetik sürüklenme ya da Sewall Wright etkisi, evrimsel sürecin temel mekanizmalarından biri. Bir popülasyonda kuşaktan kuşağa, tümüyle şansa bağlı olaylar sonucu genlerin Bir karakter üzerinde aynı ya da farklı yönde etkili olan iki veya daha fazla genden her birinin sıklıklarının değişimidir. Genetik sürüklenme, küçük bir grup canlının genetik havuzunda tamamen şans eseri oluşmuş değişikliklerdir. Genetik sürüklenme bir popülasyondaki genetik bir karakteristiğin yok olmasına ya da güçlü olanın hayatta kalmasından ve alellerin değerinden "bağımsız olarak" yaygın hale gelmesine neden olur. Popülasyonda üremeyi gerçekleştiren canlıların sayısı arttıkça, genetik sürüklenmenin etkisi azalır. Bu durum yazı-tura örneğine benzer. Art arda iki kere tura gelmesi doğal karşılanırken 20 kere tura gelmesi tuhaftır. Yazı-tura işlemi tekrarlandıkça, turaların oranı 0.5'e yaklaşır. Genetik sürüklenmenin etkisi en çok, bir canlı türünün kaderi birkaç bireye bağlı olduğunda ortaya çıkar. Bu duruma kurucu prensibi (İng: Founder principle) denir. Göl, ada gibi izole olmuş ortamlara rüzgar veya başka canlıların vücudu gibi herhangi bir vasıtayla ulaşan tohumlar ve hayvan türleri, genellikle ulaştıkları yeni ortamda koloniler oluştururlar. Bu birkaç kurucu bireydeki alellerin görülme sıklığı, genellikle geride bıraktıkları popülasyondaki lokusların çoğundan farklıdır. Bu farklılıklar, yeni ortamda türeyen popülasyon üzerinde uzun süreli evrimsel etkiler yaratırlar. Hawaii Adaları gibi takımadalarda görülen tür çeşitliliğinin, birbirine temas eden anakaralardan fazla olmasının nedeni, kurucu prensibidir. Wikipedia By Original uploader was User:TimVickers, SVG conversion by User:User_A1 - Yükleyenin kendi çalışması (Original text: Self made.), Kamu Malı, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=9381199

http://www.biyologlar.com/genetik-suruklenme-sewall-wright-etkisi-nedir-

Yarasalar da İnsanlar Gibi Ses Öğreniyor

Yarasalar da İnsanlar Gibi Ses Öğreniyor

Çocuklar, papağanlar ve ötücü kuşlar çok nadir bir yeteneği paylaşıyorlar : hepsi de kendi türlerinin yetişkinlerinin çıkardıkları sesi taklit ediyorlar.

http://www.biyologlar.com/yarasalar-da-insanlar-gibi-ses-ogreniyor

Enzim Reaksiyonlarının Hızına Etki Eden Faktörler

Enzim Reaksiyonlarının Hızına Etki Eden Faktörler

a. Sıcaklık: Enzimler protein yapılı moleküller olduğundan proteinleri etkileyen sıcaklık değişimlerine duyarlıdırlar. Her enzimin en fazla aktivite gösterdiği bir sıcaklık derecesi vardır. Buna optimum sıcaklık denir. Bu değer pek çok canlıda 30 – 40 °C arasındadır (İnsanda 37°C). Sıcaklık derecesi optimum değerin altına düştüğünde veya üstüne çıktığında enzimatik reaksiyon hızı azalır. Yüksek sıcaklıkta (genellikle 55 – 60°C de) enzimlerin yapısı bozulur. Düşük sıcaklıkta enzimlerin etkinliği azalır. Bu durumda sıcaklığın belirlibir dereceye kadar artırılması, enzimin etkinliğini de artırır. Yani düşük sıcaklık enzimlerin yapısını bozmaz. b. pH derecesi: Enzimler pH değişimlerine karşı çok duyarlıdır. Enzimlerin büyük çoğunluğu optimum olarak nötre yakın pH’larda çalışırken bazıları farklılık gösterebilir. Örneğin midede proteinleri sindiren pep- sin enzimi pH = 2’de, yani oldukça asidik bir ortamda en iyi çalışır. Buna karşılık pankreastan ince bağırsa- ğa salgılanan ve yine protein sindiriminde görev alan tripsin enzimi pH = 8,5’ta, yani bazik ortamda etkilidir. Kuvvetli asit ve bazlar enzimlerin yapısını bozar. c. Enzim yoğunluğu: Eğer pH ve sıcaklık uygunsa yeterli miktarda substrat bulunan bir ortamda, enzim yoğunluğu arttıkça reaksiyon hızı da artar. Sınırlı miktarda substrat bulunan bir ortamda, enzim yoğunluğu artırılırsa reaksiyon bir süre devam eder ve sonra durur. Bunun sebebi ortamda enzimin etkileyeceği substratın kalmamasıdır. d. Substrat yoğunluğu: Enzim miktarı sabit tutulup substrat yoğunluğu artırılırsa, reaksiyon hızı en yük- sek noktaya ulaştıktan sonra sabit kalır. Bunun nedeni enzimlerin bir süre sonra substrata doymuş hale gelmeleri ve hiç boş kalmaksızın çalışmalarıdır. Yani enzimlerin hepsi bir substrata bağlı durumda bulunurlar ve birini bıraktıklarında diğerine bağlanırlar. Sonuçta daha fazla substrat eklense bile reaksiyon hızı artmaz. e. Substrat yüzeyi: Enzimler etkilerini substratın dış yüzeyinden başlayarak gerçekleştirdikleri için, substrat yüzeyi arttıkça reaksiyon hızı da artar. Substratın küçük parçalara bölünmesi, toplam yüzeyi artıracağından enzimin etkinliğinde de artışa yol açacaktır. Bu yüzden kıyılmış et aynı miktar parça etten daha kolay sindirilir. f. Su: Enzimlerin büyük bir kısmı işlevlerini su içinde gösterirler. Çünkü moleküllerin birbirine çarparak reaksiyonu gerçekleştirebilmesi için hareketi sağlayacak sıvı bir ortamın olması gerekir. Bu nedenle su miktarı enzim etkinliğinde önemlidir. Genellikle su miktarı % 15’in altında olduğu zaman enzimler işlev göstermezler. g. Aktivatör ve inhibitör maddeler: Enzimlerin etkinliğini artıran maddelere aktivatör denir. Bazı aktivatörler enzimin substratı ile birleşmesini kolaylaştırırken, bazıları enzimin aktif merkezini daha da aktif hale getirerek enzim etkinliğini artırırlar. Aktivatörlere örnek olarak klor ve magnezyum gibi bazı iyonlar verilebilir. Enzim etkinliğini yavaşlatan veya engelleyen maddelere inhibitör denir. Bazı inhibitörler enzimin aktif merkezine bağlanarak bazıları da aktif merkezi bozarak enzim etkinliğini durdururlar. Kurşun, civa, bakır gibi ağır metaller inhibitör maddelere örnek olarak verilebilir. Bir diğer inhibitör madde olan siyanür solunumda görev yapan bir enzimin etkinliğini durdurarak zehirlenmeye neden olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/enzim-reaksiyonlarinin-hizina-etki-eden-faktorler-1

Enzim Reaksiyonlarının Hızına Etki Eden Faktörler

Enzim Reaksiyonlarının Hızına Etki Eden Faktörler

a. Sıcaklık: Enzimler protein yapılı moleküller olduğundan proteinleri etkileyen sıcaklık değişimlerine duyarlıdırlar. Her enzimin en fazla aktivite gösterdiği bir sıcaklık derecesi vardır. Buna optimum sıcaklık denir. Bu değer pek çok canlıda 30 – 40 °C arasındadır (İnsanda 37°C). Sıcaklık derecesi optimum değerin altına düştüğünde veya üstüne çıktığında enzimatik reaksiyon hızı azalır. Yüksek sıcaklıkta (genellikle 55 – 60°C de) enzimlerin yapısı bozulur. Düşük sıcaklıkta enzimlerin etkinliği azalır. Bu durumda sıcaklığın belirlibir dereceye kadar artırılması, enzimin etkinliğini de artırır. Yani düşük sıcaklık enzimlerin yapısını bozmaz. b. pH derecesi: Enzimler pH değişimlerine karşı çok duyarlıdır. Enzimlerin büyük çoğunluğu optimum olarak nötre yakın pH’larda çalışırken bazıları farklılık gösterebilir. Örneğin midede proteinleri sindiren pep- sin enzimi pH = 2’de, yani oldukça asidik bir ortamda en iyi çalışır. Buna karşılık pankreastan ince bağırsa- ğa salgılanan ve yine protein sindiriminde görev alan tripsin enzimi pH = 8,5’ta, yani bazik ortamda etkilidir. Kuvvetli asit ve bazlar enzimlerin yapısını bozar. c. Enzim yoğunluğu: Eğer pH ve sıcaklık uygunsa yeterli miktarda substrat bulunan bir ortamda, enzim yoğunluğu arttıkça reaksiyon hızı da artar. Sınırlı miktarda substrat bulunan bir ortamda, enzim yoğunluğu artırılırsa reaksiyon bir süre devam eder ve sonra durur. Bunun sebebi ortamda enzimin etkileyeceği substratın kalmamasıdır. d. Substrat yoğunluğu: Enzim miktarı sabit tutulup substrat yoğunluğu artırılırsa, reaksiyon hızı en yük- sek noktaya ulaştıktan sonra sabit kalır. Bunun nedeni enzimlerin bir süre sonra substrata doymuş hale gelmeleri ve hiç boş kalmaksızın çalışmalarıdır. Yani enzimlerin hepsi bir substrata bağlı durumda bulunurlar ve birini bıraktıklarında diğerine bağlanırlar. Sonuçta daha fazla substrat eklense bile reaksiyon hızı artmaz. e. Substrat yüzeyi: Enzimler etkilerini substratın dış yüzeyinden başlayarak gerçekleştirdikleri için, substrat yüzeyi arttıkça reaksiyon hızı da artar. Substratın küçük parçalara bölünmesi, toplam yüzeyi artıracağından enzimin etkinliğinde de artışa yol açacaktır. Bu yüzden kıyılmış et aynı miktar parça etten daha kolay sindirilir. f. Su: Enzimlerin büyük bir kısmı işlevlerini su içinde gösterirler. Çünkü moleküllerin birbirine çarparak reaksiyonu gerçekleştirebilmesi için hareketi sağlayacak sıvı bir ortamın olması gerekir. Bu nedenle su miktarı enzim etkinliğinde önemlidir. Genellikle su miktarı % 15’in altında olduğu zaman enzimler işlev göstermezler. g. Aktivatör ve inhibitör maddeler: Enzimlerin etkinliğini artıran maddelere aktivatör denir. Bazı aktivatörler enzimin substratı ile birleşmesini kolaylaştırırken, bazıları enzimin aktif merkezini daha da aktif hale getirerek enzim etkinliğini artırırlar. Aktivatörlere örnek olarak klor ve magnezyum gibi bazı iyonlar verilebilir. Enzim etkinliğini yavaşlatan veya engelleyen maddelere inhibitör denir. Bazı inhibitörler enzimin aktif merkezine bağlanarak bazıları da aktif merkezi bozarak enzim etkinliğini durdururlar. Kurşun, civa, bakır gibi ağır metaller inhibitör maddelere örnek olarak verilebilir. Bir diğer inhibitör madde olan siyanür solunumda görev yapan bir enzimin etkinliğini durdurarak zehirlenmeye neden olmaktadır. Haber Kaynak Adresi: Enzimler, Enzimlerin Özellikleri, Enzim Reaksiyonlarının Hızına Etki Eden Faktörler ve Hormonlar http://www.ilketkinlik.com/yazi/Enzimler-Enzimlerin-Ozellikleri-Enzim-Reaksiyonlarinin-Hizina-Etki-Eden-Faktorler-ve-Hormonlar-fth94#ixzz4Sx0CIKnC

http://www.biyologlar.com/enzim-reaksiyonlarinin-hizina-etki-eden-faktorler

Evrim Teorisi Yeniden Değerlendirilmeli mi?

Evrim Teorisi Yeniden Değerlendirilmeli mi?

Çevirmenin sunuşu: Okuyacağınız çeviri 9 Ekim 2014 tarihli Nature dergisinde yayınlanmış, Genişletilmiş Evrimsel Sentez’i destekleyen ve karşıt bilim insanlarının karşılıklı görüşlerini alarak hazırlanmış bir tartışma yazısıdır.

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisi-yeniden-degerlendirilmeli-mi


DNA’nızdaki Diyabet

DNA’nızdaki Diyabet

Diyabet yaşam standartlarımızı önemli ölçüde etkileyen bir sağlık problemidir. Bir tane baklava yemek için uzun süre düşünüp, ”Ah hayır o baklavayı yememeliyim! ” diyerek elimizi o tabaktan çekmemiz gerekebilir.

http://www.biyologlar.com/dnanizdaki-diyabet

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0