Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 14 kayıt bulundu.

Parazit çeşitleri

Daha çok bilgi için: Parazitik ikizler ve Parazitik yapışık ikizler Parazitler host üzerindeki etkileşimlerine göre sınıflandırılırlar. Ciddi olanlarına köpeklerdeki kalp kurdu örnek verilebilir. Konağın dış yüzeyinde yaşayanlar Dış parazitler (örnek Akarlar) ve içinde yaşayanlar İç parazitler (tüm Parazitik kurtlar). Bazen taşıyıcı olan Ara konaklar üçüncül bir parazit veya hastalığı bulaştırabilirler. Hücreler içi parazitlere örnek çeşitli mikroplar olabilir. Saz ardıçkuşu tarafından büyütülen bir Ağaçkakan.Sıradışı parazitizme karıncayı yavaş yavaş içten yiyen Ophiocordyceps unilateralis olarak bilinen bir mantar verilebilir. Bu noktadan sonra mantar karıncanın beynine yerleşmeye başladığında bir çeşit zombiye dönüşen karınca mantarın yönlendirmesine göre yürümeye başlıyor. Özellikle Tayland’ın bazı bölümlerinde görülen bu mantar türünün ele geçirdiği karıncalar daima ormanların içlerine doğru yürüdükten sonra yerden yaklaşık 25 cm yukarıdaki mantarın üremesine elverişli yapraklara dişleri ile tutunup hareketsiz kalıyorlar. Bundan sonra mantar kurbanına başka parazitlerin de bulaşmasını engellemek için karıncanın etrafında bir koza örüyor ve ziyafetine devam ediyor. Mantarın karınca'nın beynini nasıl kontrol edebildiği ve en son olarak karıncanın çenesini kapalı tutan kasları yemesi ise bilim adamlarını şaşırtan bir detaydır. Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür parazitime örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir aynı zamanda bu davranışa yakın bulunan Sosyal parazitlere diğer kuşları yavrularının babysitterliğe manupule ederek yetiştiren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada bakıcı konağı yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan bazende yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu Kuluçka parazitizmi 'örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşitidir. Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Aykılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine insanda yaşamaz. Tıp ve Alternatif Tıp'ta Çin aktarları parazitik solucanları afrodizyak, görmeyi artırmak vb faydaları için kullanmışlardır. Sosyo ekonomik düzeyi düşük kişilerde gelişmiş ülkelere göre özellikle kanser, enflamatuar bağırsak hastalıkları, kireçlenme gibi rahatsızlıkların daha az görülmesi Amerikalı bazı profesorlerin dikkatini çekmiş risk altındaki kişilere solucan yumurtaları verilmesi ile deneylere başlanmıştır. Bu araştırmalar tartışma aşamasında ve kansere yakalanmamış hastalar için geçerlidir. Östrojen salınımı azaltan kist hidatikin meme kanseri riskini düşürerek, erken alındığında bulunduğu bölgedeki kanser oluşumları'da tartışılmıştır. Bazı formuna önem veren balet, aktrist gibi sanatçılar tenya yumurtası yutarak obeziteye karşı sağlıklı olduğunu düşündükleri yöntemleri uygulamıştır. Bazı balık türleri sedefli, funguslu cilt hastalıklarında ve sülük çeşitleri kirli kanın temizlenmesinde, adi sinek kurtçuklarıda gangrenli ve toksik dokuları temizlemesinde kullanılmıştır, Bazı kuş türleri tüylerinin arasına yerleştirdikleri canlı karıncalar yardımıyla temizlenir. Adi sineğin larvasında bulunan toksinden bilimadamları güçlü yeni bir antibiyotik üzerine çalışmalarını sürdürmektedir bu yine hayvanseverlerinde tepkisine yol açmıştır. Bazı kuş türleri timsahın diş aralarındaki artıklarla beslenirken timsah ağzını açık bırakmaktadır. Bazı ufak balık türleri köpekbalıklarının üzerine yapışarak atık derilerdeki bakteri oluşumunu engellemektedir, köpekbalığı ve timsah gibi vahşi türlerin kendilerininde bu yaratıklara nezaketli davranmaları doğal seleksiyonda dayanışma olabileceği gibi zayıf bir bünye yada aç yeni bir parazit için yukarıda sayılan dostluklar her koşulda geçerli olmayabilir.

http://www.biyologlar.com/parazit-cesitleri

Fermentasyoni, Mayalanma nedir , Tarihçesi

Fermentasyon (mayalanma), genellikle glikozun alkole dönüştüğü reaksiyonlar için kullanılan bir isimdir. Bu dönüştürme işi maya adı verilen tek hücreli canlıların sitoplazmalarında gerçekleşir. Ancak fermentasyonun daha uygun bir tanımı, karbonhidratların alkol ve asitlere dönüştürülmesidir. Fermentasyon, anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP (adenozin trifosfat) üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Fermentasyon işlemi pek çok farklı besin maddesinin üretiminde kullanılmaktadır. Yoğurt, boza, alkollü içkiler fermentasyon yoluyla üretilen pek çok besinden bazılarıdır. Özel olarak fermentasyonla ilgilenen bilimin adı ¨Zimoloji¨dir. Biyokimyası Alkol fermentasyonu Fermentasyon, anaerobik koşullarda, glikoliz yoluyla ATP üretilmesinin devamı için önemlidir. Fermentasyon esnasında glikolizin son ürünü olan pirüvat farklı maddelere dönüştürülebilir. Homolaktik fermentasyonda pirüvattan laktik asit, alkol fermentasyonunda etil akol, heterolaktik fermentasyonda ise laktik asit ve bazı başka asitler ve alkoller üretilir. Reaksiyon Reaksiyona giren şekerin türüne göre, reaksiyon eştiliğinde değişiklikler olur. Sembolle eşitliği C6H12O6 → 2C2H5OH + 2CO2 + 2 ATP (açığa çıkan enerji:118 kJ mol−1) Yazıyla Şeker (glikoz) → Alkol + Karbon Dioksit + Enerji (ATP) Organizmalarda Mitokondrisi olmayan hücrelerde, oksijen kaynağı tükenen dokularda anaerobik glikoliz yoluyla laktik asit üretilir. Fermentasyon bakteriler ve maya hüvreleri tarafından enerji üretmek için kullanılır. Fermentasyon yapan bakterilere bir örnek yersinia pestis olabilir. Fermentasyonda glikoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron ve hidrojen alıcıları olurlar. Fermentasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermentasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır. Glikozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya bir kaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar. Fermentasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir. Türleri Glikozun Fermentasyonu Glikoz fermentasyonu sırasında pirüvat çeşitli bileşiklere dönüşür: Alkol fermentasyonu pirüvatın alkol ve karbon diyoksite dönüşümüdür. Laktik asit fermentasyonu iki tipli olabilir: Homolaktik fermentasyon, pirüvattan laktik asit üretimidir; Bakteriler arasında Streptokoklarda (örneğin Streptococcus lactis) ve laktobasillerde (örneğin Lactobacillus casei, L. pentosus) görülür. Kaslar da yeterince oksijen almadıkları zaman laktik asit üreterek kısa süreli olarak enerji üretimini sürdürürler. Glikoz başına 2 ATP üretilir. Heterolaktik fermentasyon (veya heterofermentasyon) ise laktik asit ile diğer asit ve alkollerin üretimidir. Örneğin E. coli, fosfoketolaz yoluyla glikozdan laktik asit + etanol + CO2 üretip, bu yolla 1 ATP elde edebilir. Laktik asit fermentasyonunun nihai ürünü laktik asittir. Glikoz fermentasyonu ile yalnızca laktik asit üreten organizmalara homofermentatif denir. Glikozu birden çok nihai ürüne (asetik asit, etanol, formik asit, karbon dioksit gibi) fermente eden organizmalar ise heterofermentatif denir. Bu özelliğe sahip olan Lactobacillus, Leuconostoc ve Microbacterium türleri, Enterobacteriaceae familyasından bakteriler (örneğin Escherichia coli, Salmonella, Shigella ve Proteus türleri), ve zorunlu anerobik Clostridium türleri, fermentasyonla CO2, H2 ve çeşitli asitler (formik, asetik, laktik, süksinik gibi) veya nötür ürünler (etanol, 2,3-butilen glikol, bütanol, aseton, vd.) üretirler. Karışık asit fermentasyonu: Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format, veya pirüvat, suksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (6pH'den küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar. Butirik asit fermentasyonu: Asidojenik bir bakteri olan Clostridium tyrobutyricum ATCC 25755 başlıca fermantasyon ürünleri olarak bütirat, asetat, CO2 ve H2 meydana getirir. Solvent fermentasyonu: Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar. Bütandiol fermentasyonu Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur. Propionik asit fermentasyonu Bu fermentasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propionik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür. Aminoasit Fermentasyonu (Stickland Fermantasyonu) Bu fermantasyon türü çürüme sırasında olur ve karbonhidrat yokluğunda, proteinden beslenen Clostridium cinsi bakteriler tarafından yapılır. Bazı amino asitler elektron alıcısı, bazıları da elektron vericisi olarak işler ve reaksiyon sonunda çeşitli kötü kokulu ürünler oluşur. Amino asit başına 3 ATP molekülü üretilir. Enerji Üretimi Glikoliz anaerobik şartlarda ATP'nin tek kaynağıdır. Fermentasyon ürünleri tamamen oksitlenmemiş olduklarından kimyasal enerji barındırırlar. Ancak, oksijenin (veya başka daha yükseltgenmiş elektron alıcılarının) yokluğunda bunlar daha fazla ¤¤¤¤bolize olamadıklarından hücre için artık üründürler. Bu yüzden fermeantasyon yoluyla ATP üretimi, pirüvatın kabon dioksite kadar tamamen yükseltgendiği oksidatif fermantasyona kıyasla daha az verimlidir. Fermentasyonda glikoz başına iki ATP molekülü üretilmesine karşın, aerobik solunumda bu rakam 36-38 civarındadır. Enerji randımanı düşük olsa da, oksijen eksikliğinde yaşama olanağı sağladığından dolayı fermantasyon pek çok canlıya bir avantaj sağlar. Kaslarda Laktik Asit Üretimi Fermentasyon omurgalılarda dahi enerji üretiminin etkili bir yolu olarak özel şartlarda kullanılır. Kısa süreli ve yoğun güç sarfı gerektiğinde, kaslara giden oksijen aerobik ¤¤¤¤bolizma için yeterli olmayınca kaslar fermentasyon yoluyla enerji üretimine gider. Ancak, bu fermentasyon uzun süreli devam edemez. Örneğin, insanlarda laktik asit fermentasyonu 30 sn ilâ iki dakika arası bir süre boyunca enerji sağlar. ATP'nin fermentasyonla üretim hızı oksidatif fosforilasyona kıyasla 100 katı daha yüksektir. Laktik asit kasta birikince hücre sitoplazmanın pH'si hızla düşer ve bunun sonucunda glikolizden sorumlu enzimler engellenir. Genel inancın aksine, bu pH düşmesinin nedeni laktik asit değil, ATP tarafından hücre içine pompalanan hidrojen iyonlarıdır. İdman sonrası uzun vadeli kas ağrılarının nedeni ise laktik asit değil, kas iplikçiklerinde meydana gelen mikrotravmalardır. Laktik asit ve diğer artık ürünler idman sonrası kaslardan hızla atılır, karaciğerde tekrar pirüvata dönüşür. Kaslar uzun süreli ama düşük seviyede enerji üretmek için aerobik glikoliz yöntemini kullanırlar. Tarihçesi Fransız kimyageri Louis Pasteur 1857'de fermentasyon etmeninin canlı maya hücreleri olduğunu bulmuştur. 1907 Nobel Kimya Ödülünü kazanan Eduard Buchner, fermantasyonun canlı hücrelere has bir olay olmadığını, maya hücrelerinin parçalanması sonucu elde edilen öz suyun da fermentasyon gücüne sahip olduğunu göstermiştir Buchner'in bu sıvıda fermantasyon gücüne sahip etmene "zimaz" adını vermişti. Zimaz'ın aslında tek bir etmen olmadığı, izleyen yıllarda keşfedilen alkol dehidrojenaz, pirüvat dekarboksilaz, heksokinaz, glikoz fosfat izomeraz, pirüvat kinaz, enolaz, fosfofrüktokinaz ve aldolaz gibi enzimleri ortaya çıktı. Danimarka'daki Carlsberg araştırmacılarının bira mayalanması üzerindeki çalışmaları sayesinde hem maya hem de fermantasyon hakkında pek çok bilgi edinildi. (Vikipedi, özgür ansiklopedi) İlgili Bir Yazışma: Fermentasyon olayında sadece karbonhidratlar kullanılır ifadesi doğru mudur? Bazı kaynaklarda yazılan aminoasitlerin fermentasyona uğraması durumu gerçekten doğru mu ve bu olay pütrifikasyon mu? (Gül Altan) Evet, oksijensiz fermentasyonda en sık kullanılan besin maddesi glukoz gibi altı karbonlu şekerler olmasına karşın, bazı bakteriler 5 karbonlu şekerleri (pentozları), yağ asitlerini ve amino asitleri fermentasyona uğratarak, hatta alkolleri yeniden fermente ederek de enerji elde edebiliyor. Farklı moleküller kullanıldığında, ¤¤¤¤bolik tepkimenin bütününe katılış basamağı değişiyor. Pütrifikasyon (ya da doğrusu ''pütrefaksiyon'') tanım olarak, protein ya da öncüllerinin ayrıştırılması. Bu iki tanım birbiriyle örtüşüyor. Dolayısıyla, yaklaşımınızda haklısınız, NH3 gibi kötü kokulu bileşikler çıktığı ve son ürün bir fermentasyon ürünü olduğu sürece, aminoasitlerin fermentasyonu pütrefaksiyon adını alıyor. Bu arada, amino asit fermentasyonu olarak anılan sürecin, sıklıkla bu olaydan farklı olduğunu ve aslında ''fermentasyon sonucu amino asit eldesi'' anlamına geldiğini hatırlatmakta yarar görüyorum.

http://www.biyologlar.com/fermentasyoni-mayalanma-nedir-tarihcesi

Biyolojide Karanlık Madde: Dördüncü Alem

Yaşam ağacının köklerine doğru gittiğimizde, gövdeden üç ana dalın büyümüş olduğunu görürüz. Bu dallanmanın kalbinde, taksonomi biliminin üç önemli üst alemini yer alır: bacteria, archaea ve eukarya. Her ne kadar geniş olsalar da, bu üç alemin, tüm canlıları kapsamak için yeterli olmadığını düşünenler de var. Nitekim, bir grup araştırmacı, gerçekleştirdikleri çalışma ile, dördüncü bir alemi aydınlığa kavuşturabilir. Bu iddialı görüş, Dünya okyanuslarından su örnekleri toplayıp analiz eden bir araştırma grubuna ait. University of California‘dan (ABD) Jonathan Eisen‘ın başında olduğu grubun su örneklerinden elde ettiği bazı DNA örnekleri, bilinen canlı türleri ile neredeyse hiç benzerlik göstermiyor. Elde edilen yeni DNA örneklerinin baz dizileri o kadar farklı ki, bu gene sahip canlı, yepyeni bir alemde yer bulabilir. Dünya üzerinde hayatını sürdüren türlerin büyük çoğunluğu sadece tek hücreden oluşuyor. Taksonomistlerin, buldukları bu tek hücrelileri sınıflandırması için, bu canlıları laboratuvar koşullarında büyütmeleri gerekiyor. Bu şekilde büyütülen canlılardan DNA örnekleri toplanabiliyor ve DNA baz dizilerine göre, yaşam ağacında hangi sınıfa, hangi şubeye ait olduğu ortaya çıkarılıyor. Ne yazık ki, tek hücreli canlıların büyük bir çoğunluğu (iyimser bir tahminle %99‘u) laboratuvar koşullarında büyümeyi reddediyor. Bu yüzden, bu canlıların sınıflandırılmasında problem yaşanıyor. Jonathan Eisen, bu büyük çoğunluğu, “biyoloji evreninin karanlık maddeleri” olarak tanımlıyor. Biyoloji Evreninin Karanlık Maddesi Hayatın bu karanlık yüzünün aydınlatılması için Eisen, ünlü biyolog Craig Venter ve çalışma arkadaşları, Metagenomik adlı oldukça yeni bir yöntemi, bir süredir kullanıyorlar. J. Craig Venter J. Craig Venter Eisen ve Venter‘ın Global Ocean Sampling Expedition adlı araştırma gezisinde elde ettiği metagenomik verileri oldukça ilgi çekici bir sonucu ortaya çıkarmış. Analiz sonuçlarında, iki gen (recA ve rpoB) süperailesine ait olan bir takım diziler bulunmuş. Bu DNA dizilerini özel yapan ise daha önce hiç bir canlıda rastlanmamış olması. Eisen, “Esas soru, bu DNA’ların nereden geldiği” diyor. Çünkü, araştırma takımı, bu genin hangi organizmaya ait olduğu konusunda bir fikre sahip değil. Eisen, bu konuda iki farklı ihtimalin olabileceğini belirtiyor. Bu farklı DNA örneği, sıradışı bir virüse ait olabilir. Ya da, daha da ilginç olarak, hayatın yeni bir dalının yeni bir üyesine ait olabilir. Bu haber, birçok kesimde heyecan uyandırmış durumda. National Center for Biotechnology Information‘dan (ABD) Eugene Koonin, çalışmanın “dikkatli bir çalışma ürünü” olduğunu belirtiyor. Öte yandan, bazı kesimler tarafından, çalışmanın sonuçları tartışmalı bulunuyor. McMaster University‘den (Kanada) Radhey Gupta, çalışmanın heyecan verici olduğunu ancak sonuçların yanlış yorumlanmış olabileceğini belirtiyor. Örneğin, elde edilen bu DNA örnekleri, özel bir çevrede yaşayan ve genlerinde çok hızlı değişiklikler gerçekleştiren bir canlıya ait olabilir. Bu durumda, “yeni yaşam formları” olarak nitelendirdiğimiz canlı, aslında bilinen bir türün çok evrimleşmiş bir formu olabilir. Ayrıca, Gupta, yeni bir alemin gerekli olmadığını belirterek, “Şu an bile kabul edilen üç alemin sınırlarını çizmekte hayli zorlanıyoruz. Dördüncü bir alem, sadece karışıklığı daha fazla artıracaktır.” diyor. Marie Curie University‘den (Fransa) Eric Bapteste ise konu hakkında biraz daha iyimser. Baphaste, konu hakkında “Dünya üzerinde çok büyük bir genetik çeşitlilik olduğu aşikar. Tartışmasız, çoğu hakkında en ufak bir bilgiye sahip değiliz. Bu yüzden, oralarda bir yerlerde, yeni bir şeyler bulabilmek gayet mümkün.” diyerek görüşlerini bildiriyor. Çalışmanın bundan sonraki basamaklarında, araştırma grubu, iki gen ailesinin, hızlı mutasyonlardan mı, yoksa tamamen farklı genoma sahip bir canlıdan mı geldiğini incelenecek. Yaşam Ağacı Yeniden Çizilecek mi? Su örnekleri üzerinde yapılacak yeni testler, bu genlerin esas sahiplerinin bulunmasını sağlayacak. Eğer, bu yeni testler, yeni bir canlı türünü işaret ederse, yeni bir alemin oluşturulması gündeme gelebilir. Aslına bakılırsa, yaşam ağacının yeniden çizilmesi ilk defa gerçekleşmeyecek. 1990′lara kadar ağaç sadece iki aleme ev sahipliği yapıyordu. eukarya (hayvanlar, bitkiler, fungi vs) ve diğerleri… İleriki zamanlarda, bu “diğerleri” adlı dal ikiye bölündü ve bakteria ve arkaea alemleri eklendi. Ayrıca, bir süredir, bilinen en büyük virüs olan mimivirüs‘un de yeni bir alemin üyesi olması gerektiği gündemde. Mimivirusler, virüs olarak tanımlansalar da, canlı organizmalarda bulunan çoğu gene sahip durumdalar. Birçok araştırmacı, mimiviruslerin dördüncü alemin üyesi olması gerektiğini savunuyor. Eisen ise bu konuyla ilgili olarak, “Eğer mimivirüsler, dördüncü alem olacaksa, bizim elde ettiğimiz diziler de beşinci alemi gösteriyor olabilir. Henüz bilmiyoruz.” diyerek düşüncelerini belirtiyor. Biology's 'dark matter' hints at fourth domain of life New Scientist dergisinde yayınlanan orijinal makaleyi görmek için tıklayın Kaynak: biyorss.com/?p=6076

http://www.biyologlar.com/biyolojide-karanlik-madde-dorduncu-alem

Glikoz Fermantasyonu , Mayalanma

Fermantasyon ya da Mayalanma, bir maddenin bakteriler, mantarlar ve diğer mikroorganizmalar aracılığıyla, genellikle ısı vererek ve köpürerek kimyasal olarak çürümesi olayıdır. Fermantasyon anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Biyokimyanın fermantasyonla ilgilenen dalı zimolojidir. Fermantasyonda glikoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron alıcısı ve hidrojen alıcıları olurlar. Fermantasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermantasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır. Glikozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya birkaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar. Fermantasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksiyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir. Glikoz fermantasyonu sırasında pirüvat çeşitli bileşiklere dönüşür: Alkol fermantasyonu pirüvatın alkol ve karbon dioksite dönüşümüdür. Laktik asit fermantasyonu iki tipli olabilir: homolaktik fermantasyon, pirüvattan laktik asit üretimidir; Bakteriler arasında Streptokoklarda (örneğin Streptococcus lactis) ve laktobasillerde (örneğin Lactobacillus casei, L. pentosus) görülür. Kaslar da yeterince oksijen almadıkları zaman laktik asit üreterek kısa süreli olarak enerji üretimini sürdürürler. Glikoz başına 2 ATP üretilir. heterolaktik fermantasyon (veya heterofermantasyon) ise laktik asit ile diğer asit ve alkollerin üretimidir. Örneğin E. coli, fosfoketolaz yoluyla glikozdan laktik asit + etanol + CO2 üretip, bu yolla 1 ATP elde edebilir . Laktik asit fermantasyonunun nihai ürünü laktik asittir. Glikoz fermantasyonu ile yalnızca laktik asit üreten organizmalara homofermantatif denir. Glikozu birden çok nihai ürüne (asetik asit, etanol, formik asit, karbon dioksit gibi) fermante eden organizmalar ise heterofermantatif denir. Bu özelliğe sahip olan Lactobacillus, Leuconostoc ve Microbacterium türleri, Enterobacteriaceae familyasından bakteriler (örneğin Escherichia coli, Salmonella, Shigella ve Proteus türleri), ve zorunlu anerobik Clostridium türleri, fermantasyonla CO2, H2 ve çeşitli asitler (formik, asetik, laktik, süksinik gibi) veya nötür ürünler (etanol, 2,3-butilen glikol, bütanol, aseton, vd.) üretirler. Karışık asit fermantasyonu: Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format, veya pirüvat, suksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (pH 6'dan küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar butirik asit fermantasyonu: Asidojenik bir bakteri olan Clostridium tyrobutyricum ATCC 25755 başlıca fermantasyon ürünleri olarak bütirat, asetat, CO2 ve H2 meydana getirir. solvent fermantasyonu: Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar. bütandiol fermantasyonu Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur. Propionik asit fermantasyonu Bu fermantasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propionik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür. Amino asit fermantasyonu (Stickland Fermantasyonu) Bu fermantasyon türü çürüme sırasında olur ve karbonhidrat yokluğunda, proteinden beslenen Clostridium cinsi bakteriler tarafından yapılır. Bazı amino asitler elektron alıcısı, bazıları da elektron vericisi olarak işler ve reaksiyon sonunda çeşitli kötü kokulu ürünler oluşur. Amino asit başına 3 ATP molekülü üretilir.... Enerji üretimi Glikoliz, anaerobik şartlarda ATP'nin tek kaynağıdır. Fermantasyon ürünleri tamamen oksitlenmemiş olduklarından kimyasal enerji barındırırlar. Ancak, oksijenin (veya başka daha yükseltgenmiş elektron alıcılarının) yokluğunda bunlar daha fazla metabolize olamadıklarından hücre için artık üründürler. Bu yüzden fermantasyon yoluyla ATP üretimi, pirüvatın kabon dioksite kadar tamamen yükseltgendiği oksidatif fermantasyona kıyasla daha az verimlidir. Fermantasyonda glikoz başına iki ATP molekülü üretilmesine karşın, aerobik solunumda bu rakam net 38 ATP dir. Enerji randımanı düşük olsa da, oksijen eksikliğinde yaşama olanağı sağladığından dolayı fermantasyon pek çok canlıya bir avantaj sağlar. Tarihçe Fransız kimyageri Louis Pasteur 1857'de fermantasyon etmeninin canlı maya hücreleri olduğunu bulmuştur. 1907 Nobel Kimya Ödülünü kazanan Eduard Buchner, fermantasyonun canlı hücrelere has bir olay olmadığını, maya hücrelerinin parçalanması sonucu elde edilen öz suyun da fermantasyon gücüne sahip olduğunu göstermiştir Buchner'in bu sıvıda fermantasyon kuvvetine sahip etmene "zimaz" adını vermişti. Zimaz'ın aslında tek bir etmen olmadığı, izleyen yıllarda keşfedilen alkol dehidrojenaz, pirüvat dekarboksilaz, heksokinaz, glikoz fosfat izomeraz, pirüvat kinaz, enolaz, fosfofrüktokinaz ve aldolaz gibi enzimleri ortaya çıktı. Danimarka'daki Carlsberg araştırmacılarının bira mayalanması üzerindeki çalışmaları sayesinde hem maya hem de fermantasyon hakkında pek çok bilgi edinildi.

http://www.biyologlar.com/glikoz-fermantasyonu-mayalanma

Kök hücre nedir?

Kök hücre nedir?

Kök hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir. Kök hücreler sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşme ve yeni görevler üstlenme imkanına sahip hücrelerdir. İnsan vücudundaki cilt, kaslar, kemikler, sinirler ve kan hücreleri gibi tüm organlar bu kök hücrelerinden oluşur. İnsan vücudunda hastalıklar ve yaralanmalar nedeniyle oluşan hasarları onarır ve iyileştirirler. Hangi tip dokuya ihtiyaç varsa ona dönüşürler. Genel olarak denilebilir ki, kök hücreler ne kadar gençse o kadar fazla gelişebilir ve farklı hücrelere dönüşebilirler. İnsan yaşlandıkca kök hücrelerinin sayısı azalır Kaç tür kök hücresi vardır? İnsan oluşumundaki ilk hücreler oluşmakta olan çocuktaki kök hücrelerdir. Yumurta döllendikten sonraki ilk günlerde oluşurlar. Bu tip kök hücrelerin kullanımı, oluşmakta olan çocuğu korumak için, Almanya’da kesin olarak yasaklanmıştır. Yetişkin vücutta az da olsa kök hücresi bulunur – Bunlar kanda ve kemik iliğinde bulunan yetişkin, kan üreten kök hücrelerdir. Hamileliğin son üç aylık döneminde kök hücreleri bebeğin karaciğerinden ve dalağından kan dolaşım sistemi üzerinden kemik iliğine geçer. Doğum esnasında da göbek kordonunda ve bebeğin eşinde çok miktarda kök hücreleri bulunur. Bu kök hücreleri yetişkin kök hücrelerinde artık bulunmayan çok sayıda özelliğe sahiptir. Bebeğin göbek kordonu kesildikten sonra kök hücreleri bebeğin eşine bağlı kalan kısımdan risksizce alınabilir. Bebeğin hiçbirşeyi eksilmez, aksine çok kıymetli kök hücreleri onun için saklanmış olur. Göbek kordonunun kök hücreleri 1988’de ilk defa Paris’te doktorlar kök hücrelerini aldıkları bir bebeğin hasta kardeşini kurtarmak için kullandılar. 1999’da Brezilya’da ilk defa bir çocuğun tedavisinde kendi kordon kanı kullanıldı. 2001’de Almanya ve Avusturya’da yetişkin hastalar kordon kanı yardımıyla başarılı bir şekilde tedavi edildiler. 2003’de VİTA 34 ve Leipzig Üniversitesinin araştırmacıları, beyin infaktüsünün kordon kanındaki kök hücrelerle ilk başarılı tedavi deneylerini gerçekleştirdiler. Kordon kanındaki kök hücreleri kıymetli kılan nedir? Kordon kanındaki kök hücrelerin, şimdiye kadar en sık kullanılan kemik iliğindeki kök hücrelere kıyasla çok daha fazla avantajları vardır. Çocuğunuzun kordon kanının en belirgin özelliği, bu hücrelerin çok genç ve her türlü doku hücresine dönüşebilme kabiliyetidir. Kordon kanındaki kök hücreler: Çok canlıdırlar ve değişik hücre cinslerine, vücut dokularına dönüşebilirler. Gelecekte kullanım alanları için mükemmel bir altyapı oluşturmaktadırlar. Çünkü, kendi kök hücreleriyle büyütülen doku, vücudun bağışıklık sistemi tarafından atılmaz. Bundan dolayı şimdiye kadar tedavi edilemeyen hastalıkların tedavisi için yeni imkanlar sunmaktadır. Kemik iliğindeki kök hücrelere göre çok daha dayanıklı ve uzun ömürlüdürler. Genel olarak tümör hücresi ve virüs barındırmazlar. Anne ve çocuk için basit, ağrısız ve risksiz olarak elde edilirler. Ömür boyu saklanabilirler. Aile içi kullanımlarda, az doku uyuşmazlıklarında dahi kullanılabilirler. Embriyonal kök hücrelere kıyasla çok yönlü, ama etik olarak sakıncasızdırlar. Nerde ve ne zaman kök hücreler kullanılır? Organ yapımı Bioteknolojiyle kordon bağındaki kök hücrelerinden vücut dokusu oluşturmakta ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır. Hedef, zarar görmüş dokuları, hücre biyolojisi teknikleri kullanarak, kordon kanında bulunan kök hücrelerle tamir etmektir. VİTA 34 ve Leipzig Üniversitesi 2003 yılı sonunda, kordon kanı kök hücrelerinin beyin infaktüsünü gözle görülür şekilde iyileştirdiğini gösteren araştırma sonuçlarını yayınladılar. Şu anda zarar görmüş kalp, karaciğer, safrakesesi, sinir, kas ve damar dokularının tamirine yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Bu araştırmaların ilerideki tedavilerde çok çeşitli kullanım imkanları sunması beklenmektedir. Bunun yanında Morbus Crohn (kronik bağırsak enfeksiyonu) ve Rheumatoide Arthritis (eklem hastalığı) gibi hastalıkların tedavisinde hastanın kendi kök hücrelerinin kullanılmasıyla ilk ümit verici tecrübeler elde edilmiştir. Kanser tedavisi Yüksek dozajlı kemoterapide kanser hücrelerinin yanısıra kemik iliğindeki kök hücreler de imha edilmektedir. Vücut böylelikle yeni kan hücresi ve bağışıklık sistemi hücresi oluşturma özelliğini kaybetmektedir. Vücuda yeni kök hücresi nakletmek gerekmektedir. Şimdiye kadar bu tür nakillerin çoğunda kök hücreler, kemik iliğinden kazanılmaktaydı. Bu tedavi yönetiminde de kordon kanı her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Günümüzde dahi Çin ve Japonya’da kemik iliğindeki kök hücrelerin yerine daha çok kordon kanındaki kök hücrelerini kullanma eğilimi vardır.

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-nedir

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu, İçsu Balıkçılığına ve Biyolojik Çeşitliliğe Etkilerinin Değerlendirilmesi Giriş İçsu balıklarının aşılanması ve taşınmasının özellikle ılıman iklime sahip ülkelerde oldukça eski ve uzun bir hikayesi vardır ve halen günümüzde de devam eden yaygın bir uygulamadır. Çeşitli amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilen bu işlemin başlıca sebepleri arasında, sportif balık stoklaması, vejetasyonun ve istenmeyen türlerin kontrolü, değerli türlerin dağılım alanlarının genişletilmesi, sucul ekosistemlerin balıkçılık üretimlerinin artırılması, yetiştiricilik ve süs balığı taşınması gelir. İstemli olarak yapılan bu aşılamalar, balast suları ile taşınma, çiftliklerden kaçan balıklar veya yem balıklarının salınması gibi aktivilerle, istemsiz olarak da meydana gelebilir. Ancak istemli ya da istemsiz yapılan bu aşılamalar her zaman beklenilen faydaları getirmez; aksine, çoğu zaman istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Aşılama ile yeni ortamlara giren istilacı tatlı su balıklarının olumsuz etkileri özellikle son zamanlarda fark edilmeye başlanmış ve bütün Dünya’da ilgi çeken bir konu haline gelmiştir. Bu olumsuz etkiler, yerel türler, topluluklar ve ekosistemler gibi, biyoçeşitliliği etkileyecek şekillerde olduğu gibi yerel ve ulusal ekonomiler üzerinde de çok ciddi sorunlar yaratmaktadır. Örneğin, bazı ülkelerde istilacı türlerin meydana getirdiği ekonomik kayıplar milyon dolardan milyar dolarlara kadar değişmektedir. Bu zararlı etkilerden dolayı, herhangi bir istemli aşılamanın artık sorgusuzca yapılması oldukça zor bir hal almıştır. Yabancı bir türün yeni bir ortama bırakılması, ekonomik değeri az olan bazı balık türlerinin, değerli türlerin yerini almasına neden olabildiği gibi; avcı karaktere sahip kimi aşılanmış türler, üzerinden beslendikleri diğer türlerin popülasyonlarının azalmasına, hatta yok olmasına yol açabilir. Yabancı türler, bu sayede girdikleri yeni ortamın bütün dengesini bozarak , tür çeşitliliğini azaltmak suretiyle, balık topluluklarının kompozisyonunu ve yapısını değiştirebilirler. Son derece dikkatlice planlanmış ve kontrol edilmiş aşılanmalarda bile büyük bir ekolojik ve ekonomik tehlike söz konusu olabilir. Çünkü doğal ekosistemlere yapılan bu tip müdahaleler, besin zincirinde ve bütün ekosistemde şiddetli değişimlere yol açar. Günümüzde hızla artan nüfus ve bunun sonucunda ortaya çıkan beslenme sorunlarına bir çözüm olması yönünden iç su balıkçılığının desteklenmesi ve geliştirilmesi teşvik edilmektedir. Özellikle az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, kırsal kesimde yaşayan insanların yetersiz ve dengesiz beslenme sorununa çözüm olarak iç su balıkçılığının geliştirilmesi gündeme gelmiştir. Bu sayede, hem besin ihtiyacının ucuz yoldan karşılanabilmesi hemde balıkçılığın bir ticaret sektörü olarak geliştirilmesi amacıyla, doğal ve yapay göllere ticari değere sahip balık türlerinin aşılanarak mümkün olduğunca çok üretilmesi hedeflenmiştir. Fakat , bu uygulamalar yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus olan risk yönetimi önlemleri (örneğin, karantina kontrolleri), genellikle uygulanmamakta veya görmezden gelinmekte; bu konudaki öncelikler karasal bitkilere, bitki zararlılarına veya diğer hayvanlara verilmektedir. Ancak, iç su balıklarının aşılanması esnasında, diğer bazı yabancı türlerin istemli olmayan (kazara) taşınmaları, büyük problemlere yol açabilmektedir. Ayrıca, istilacı türler hakkında oldukça bilgisiz olan bölgesel halk veya amatör balıkçılar, bu tip balıkları bir yerden başka bir yere getirerek , dağılım alanların genişlemesine ve başka yerlere bulaşmalarına neden olmaktadırlar. Ülkemizde de, maalesef, bu bahsedilen olguların çoğu ile karşılaşılmaktadır. Bütün Dünya’da olduğu gibi iç sularımızda da baş belası haline gelen bazı balıklar hakkında, en azından, temel bilgilere sahip olmanın önemi büyüktür. Aşılanan İstilacı Türler Türkiye iç sularına aşılanan yabancı tatlı su balıkları arasında en dikkat çeken ve en çok problem yaratma potansiyeline sahip olan türler; Carassius gibelio (gümüşi havuz balığı), Pseudorasbora parva (çakıl balığı) ve Lepomis gibbosus’tur (güneş balığı). Bu üç tür de, yırtıcı özelliğe sahip olmayan, yani doğrudan diğer balık türleri üzerinden beslenmeyenn, ancak, daha çok ortamdaki, diğer türlerle besin ve alan rekabetine giren, diğer yerel türlerin üreme faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyen balıklardandır. Dağılım alanları Kore, Çin, Rusya ve Asya ülkeleri olan gümüşi havuz balığı, Avrupa’ya 16-17. yüzyıllarda geçmiştir. Bu transferin doğal nehir sistemleri veya insan tarafından taşınıp sucul ekosistemlere bırakılması suretiyle gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu balık, ülkemizde ilk olarak Trakya Bölgesi’nde, 1986 yılında fark edilmiş ve türün tanınması ile ilgili bilgiler yaygınlaştıkça, Türkiye’nin hemen her bölgesinden kayıtlar verilmeye başlanmıştır. Kısa sürede hızlı bir yayılım göstermiş; ilk başlarda bütün Trakya Bölgesi’ni istila etmiş; daha sonra Türkiye’nin en doğusundaki yerleri de içine alacak şekilde dağılmıştır; sürekli olarak yeni yerlerde görüldüğüne dair bilgiler gelmeye devam etmektedir. Çok geniş bir üreme sezonuna sahip olan tür, fazla sayıda yumurta oluşturmasıyla göze çarpmaktadır. Büyümesi genellikle aynı ortamı paylaştığı diğer akrabalarına (sazangil) göre oldukça hızlı olup hayatlarının ilk yıllarında üreyebilecek olgunluğa erişirler. Bu balıkların besinlerini, yeni çok büyük çoğunlukla diğer yerel balıkların da besinlerini oluşturan küçük omurgasızlar, zooplanktonlar ve bitkisel organizmalar oluşturur. Bu balıkla ilgili en ilginç, belki de geniş alanlara yayılma ve hayatta kalabilme şansını arttıran özelliklerden biri cinsiyet oranlarındaki farklılıktır. Balığın yayılım gösterdiği çoğu bölgede dişilerin baskın olduğu, erkeklerin çok az sayıda görüldüğü rapor edilmektedir. Bu balıklarda ender olarak görülen erdişilik (ginogenez) denilen üreme tipinin bir göstergesi olabilir ve dişi bireylere, kendi cinsinden başka aynı aileden yakın türlerin erkeklerin spermlerini kullarak üreme imkanı tanır. Yani, erkek bireyin spermi sadece uyarıcı olarak rol oynar; döllenmeye herhangi bir katkı yapmaz. Yapılan araştırmalar, balığın değişken çevresel koşullara oldukça dayanıklı olduğunu ve farklı özelliğe sahip birçok habitatta yaşamını rahatlıkla sürdürebildiğini göstermiştir. Yüksek uyum yeteneği ve gelişmiş üreme özellikleri, bu balıkların, özellikle Avrupa’da ve Türkiye’de, kısa bir süre içinde neden hızla yayıldığını açıklamaktadır. Balık sayısının kısa zamanda çok artış göstermesi, özellikle yerel türlerin sayılarını yıllar içinde önemli düzeylerde azalmıştır. Bunlar, omnivor beslenme rejimine sahip olduklarından, hem bitkiler üzerinden beslenip onları köklerden söker, hem de omurgasızlarla beslenirken dibi karıştırırlar. Beslenme faaliyetleri sudaki bulanıklığı artırarak, bitkilerin fotosentez etkinliklerinin azalmasına neden olur. Sonuçta bu bitkilere bağımlı organizmaların miktar ve çeşitliliklerini azaltarak, su kalitesinin bozulmasına yol açar ve diğer türlerin hayatta kalma şansını azalatır. Diğer bir dolaylı etki ise, yerli türlerin üreme faaliyetlerini sperm parazitliği yapma yoluyla kısıtlayarak, engellemesidir. Son olarak, diğer türlerle üreme faaliyeti gerçekleştirerek hibrit türler oluşturması diğer türlerin popülasyonlarında ciddi azalmalara yol açmaktadır. Doğudan batıya taşınarak, iç suları istila eden balıklar arasında en etkileyici olanlardan biri de çakıl balığı (Pseudorasbora parva)’dır. Bu balığın doğal yayılış alanı, Kore, Orta ve Güney Japonya ve Kuzey ve Merkez Çin ve Tayvan gibi Uzak Doğu ülkelerinin bulunduğu oldukça geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bu balık, ortamdaki diğer balıklar için ölümcül bir patojen olan ökaryotik bir parazitin taşıyıcısıdır. İngiltere’de yapılan çalışmalar, bu patojenden etkilenen ve nesli tehlike altında olan yerel balık türlerinin populasyonlarında ciddi azalmaların meydana geldiğini ispatlamıştır. Bu balık Türkiye’nin birçok bölgesinde iç sulara bir şekilde girmiş ve dağılım alanlarını genişletmiş olmakla beraber, hakkındaki bilgilerimiz şu an için kısıtlıdır. Güneş balıkları (Lepomis gibbossus) 19. yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzyılın başlarında olta balıkçılığı için Fransa’ya, süs balığı olarak da İngilere, Slovenya ve İspanya’ya getirilmiştir. Aşılanan güneş balıkları morfolojilerinde ve hayat süreçlerinde büyük esneklikler gösteren dirençli bir balıktır. Bu özellikleri, onların, Türkiye’yi de içine alan en az 28 Avrupa ülkesinde sürekli (kalıcı) popülasyonlar oluşturmalarını sağlamıştır. Sivrisinek balığı, Gambusia holbrooki, ülkemize, 20. yüzyılın başlarında sivrisinekle mücadele amacıyla getirilen bir tür olup bugün bütün Türkiye’yi kapsayan oldukça geniş bir yayılım alanına sahiptir. Bu tür Avrupa’da, yayıldığı yerlerde çok başarılı olmuştur ve şu anda çoğu ılıman bölgedeki sucul ekosistemlerde bol ve yaygın vaziyette bulunmaktadır. Sivrisinek balığı, Sıtma hastalığına karşı etkili bir silah olmuş; ancak, özellikle Cyprinodontidae familyasına ait balıklara, Hemigrammocapoeta nana (gümüş sazanı), Garra rufa ve Garra ghorensis gibi türlere zarar vermiştir. Buna karşın Türkiye’de sivrisinekler ve yerli balılar üzerine yaptığı etkiler henüz yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Önlem ve Öneriler Bu balıkların hızla yayılmasındaki önemli etkenlerden biri, bazı devlet kurumlarının, balık üretimini artırmak ve halka geçim kaynağı yaratmak amacıyla uyguladıkları sazan balığı (Cyprinus carpio) aşılamalarıdır. Çünkü, şu anda halen aşılama çalışmaları yapılan sazan balığı, gümüşi havuz balığı ile ciddi biçimde benzerlik göstermekte olup bu benzerlikten dolayı halen, seyyar balıkçılar tarafından sazan olarak satılmaktadır. Yumurta alımından itibaren devlet kurumlarına ait çeşitli tesislerde büyütülen sazan balıklarının, belli bir boya gelene kadar gümüşi havuz balığından ayrılması oldukça zordur. Bu yüzden, potansiyel olarak, hala bazı göllere sazan ile birlikte girme olasılığı oldukça yüksektir. Ayrıca, özellikle yetiştirme çiftliklerinin bulunduğu bölgelerde meydana gelen taşkınlarda, doğal sular bir şekilde bu yetiştirme çiftliklerine girmekte, bu durumda yabancı türlerin yetiştiriciliği yapılan ve aşılanması düşünülen yerel balıkların arasına karışmasına neden olmaktadır. Daha sonrasında, Türkiye’nin her yerine bu balıkların aşılanması, istenmeyen yabancı türlerin de dağılmasına yol açmaktadır. Diğer yandan, yerel halkın bu balıkların ekosistemler açısından yararlı olduğuna dair yanlış inançlarından dolayı, bu balıkları istemli olarak bir yerden başka bir yere taşınmalarına yol açmaktadır. Yerli olmayan ve özellikle yetiştiricilik endüstrisi ile ilgili olan sucul türler, günümüzde sadece Avrupa Birliği’nin taslak kanunlarında yer bulmaktadır. Avrupa ve Amerika’daki çabaların aksine, Türkiye’de balık aşılamaları ve stoklamalar konusunda henüz yazılı bir metin veya mevzuat mevcut değildir ve bu konuda herhangi bir girişimin yapıldığına ilişkin işaret de bulunmamaktadır. Yalnızca doğal sulara yumurta ve larva bırakılması ile ithal ve ihraç yoluyla su ürünlerinin hareketi gibi girişimler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın kontrolündedir. Ancak bakanlık teşkilatının elinde yabancı türler konusunda geçerli kurallar ve uygulama esaslarına yönelik bir metin mevcut değildir. Bu nedenle, yapılan stoklamalar oldukça dikkatsiz biçimde, kişilerin ve kurumların alışılagelmiş uygulamalarına göre yapılmaktadır. Bugün ülkemizde yabancı türlerin dağılımını tetikleyen en önemli faktörlerden biri, yeni kurulan baraj göllerinin ve benzeri sulak alanların balıklandırılması sırasında, dikkatsizlik sonucu, yabancı türlerin, yetiştirilmesi hedeflenen türlere karışıp beraber taşınmasıdır. Bunun yanında çoğu zaman, yerel halk ve balıkçılar son derece bilinçsiz şekilde, keyfi davranışlar sergileyerek yabancı türlerin dağılımına katkıda bulunmaktadırlar. Bugün ülkemize en az 25 farklı egzotik tatlı su balığının girdiğini ve bunlardan 12 tanesinin de üreyebilen popülasyonlar oluşturarak, kalıcı hale geldiklerini biliyoruz. Ekonomik duruma katkı yapmak ve halkın refahını artırmak için yetiştirilip sularımıza bırakılan tatlı su balıkları, maalesef, aynı zamanda tehlikeli istilacılar olan tatlı su balıkları için de paha biçilemez bir yayılım imkanı sağlamaktadır. Uzun ölçekte baktığımız zaman, bu istilacı türler girdikleri ortamlarda diğer yerel türleri ortadan kaldırdıkları gibi, ekonomik katkı yapması ve balık üretimini artırması beklenen yerel türleri de ciddi miktarlarda azaltarak, hedeflenen amaçların hepsinin boşa çıkmasına neden olmaktadır. Bugün, özellikle baraj göllerine ve göletlere atılan sazan gibi türlerle başlatılan balıkçılık kooperatifleri veya amatör balıkçılık faaliyetleri, kısa bir zaman zarfında yararlılığını kaybederek, terk edilmektedir. Yerel halkın geçimini sağlamak bir kenara, eskiden bulunan yerel türlerin bile avlanılması artık mümkün olmamaktadır. Buna Türkiye’de en güzel örnek olarak Göller Bölgesi’nde iki farklı göle atılan sudak balığı (Sander lucioperca) gösterilebilir. Yerel ekonominin ve balıkçılığın hareketlenmesi amacıyla 1955 yılında Eğirdir Gölü’ne ve 1978-1980 yılları arasında da Beyşehir Gölü’ne aşılanan sudak balığı, her iki göldeki yerli türleri zaman içinde azaltmış ve çoğunu ortadan kaldırarak, hem balıkçılık ekonomisine hem de göl ekosistemlerine geri dönüşü olmayan büyük zararlar vermiştir. Bu konuda gerekli mevzuat oluşturulup uygulamaların düzenli bir şekilde işlemesine kadar geçecek zamanda, yabancı ve yerli türlerin aşılanması veya bir yerden bir yere taşınması kesinlikle düşünülmemelidir. En kısa zamanda balıkçılar ve halk bu konuda bilinçlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Aksi halde, çok kısa bir süre içinde, doğal biyoçeşitliliğimizin kaybedilmesine ve yerini çok uzaklardan gelen yararsız ve istilacı türlere bırakmasına şahit olunacaktır. Source: Doç.Dr. Ali Serhan Tarkan, Muğla Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi Tarımın Sesi, Haziran 2010, Sayı 26, s. 21-24

http://www.biyologlar.com/ulkemiz-icsularina-sonradan-giren-istilaci-turlerin-mevcut-durumu

"YATAY GEN TRANSFERLERİ"YLE NELER YAPILIYOR

Yatay gen transferleriyle şunlar yapılmaktadır: Maden Sanayi Maden sanayinde araştırmacılar, madenin, filizlerinden çıkartılmasında, madencinin ve makinesinin yerini alabilecek yeni mikroorganizmalar geliştiriyor. Bir şirket, belli bir bakteriyi, düşük yüzdeli bir bakır filizine püskürterek; bakterinin, filizdeki tuzları yiyen bir enzim ürettiğini, geriye hemen hemen saf bakır kaldığını duyurdu. Hatta araştırmacılar, maden ocaklarındaki metan gazını tüketen, böylece patlamaların en önemlilerinden birini yok edecek olan mikroorganizmalar hazırlıyor. Enerji Şirketleri Enerji şirketleri, kömür, akaryakıt ve doğalgazın yerini alacak, yenilenebilir kaynaklar üzerinde denemelere başladı. Şekerden ve taneli tahıldan türetilen etanol, Birleşik Devletler'in motorlu taşıt yakıtı ihtiyacını karşılayacak şekilde planlandı. Bilim adamları, son zamanlarda, E. coli bakterisinin tarımsal kalıntıları, odun deposu kırpıntılarını, kentin solit artıklarını ve kâğıt çamurunu etanole dönüştürerek, tüketebilme özelliğini geliştirdiler. Kimya Sanayi Kimya sanayindeki bilim adamları, yıllarca plastiklerin üretilmesinde hammadde olarak kullanılan petrolün, bitkiler ve mikroorganizmaların ürettiği yenilenebilir kaynaklarla yer değiştirmesinden söz ediyorlar. Bir Britanya firması ICI, çeşitli esneklik derecelerinde bir dizi özellikleri olan, plastikler üretme yeteneğinde, yeni bakteri ırkları geliştirdi. Bu plastik, biyolojik olarak %100 bozunabiliyor ve tıpkı Petrokimyasal temelli plastik reçineler gibi bol miktarda kullanılabiliyor. 1993'te, Washington Carnegie Enstitüsü'nde bitki biyolojisi direktörü Dr. Chris Sommerville, bir hardal fidanına, plastik yapıcı bir gen yerleştirdi. Genetik Araştırma şirketlerinden Monsanto, plastik üreten bu bitkinin yakında pazarlarda olacağını umuyor. Dr. Chris Somerville, genetik yapısı güçlendirilmiş ikinci dalga gıdaların, dünyanın en fakir bölgelerinde, insanların besin ihtiyacını karşılayabileceğini söyledi. Lif ve Ambalaj Lif ve ambalaj malzemesi üretmek için daha önce hiç duyulmamış yollar bile deneniyor. Birleşik Devletler Ordusu, bakterilere, ağ yapmak için ipek üretip dokuyan örümceklerin sahip olduğu genlere benzer genler aktarıyorlar. Örümceklerin ipeği, varlığı bilinen en dayanaklı lifler arasındadır. Bilim adamları, endüstriyel tarlalarında, ipek geni üreten bakteriler yetiştirmeyi ve onları uçak parçalarından, çelik yeleklere kadar uzanan bir dizi üründe kullanmak için hasat etmeyi umuyor. Çevre Temizliği Çevresel temizliğin anahtarı olarak da genetik mühendisliği görülüyor. Ürkütücü kirlenmeyi ve tehlikeli atıkları ortadan kaldırmak ya da zararsız hale getirmek için canlı organizmalar; özellikle de mikroorganizmalar üzerinde çalışılıyor. Zehirli materyali, zararsız maddeler haline dönüştürmek için genetik olarak düzenlenmiş, yeni organizmalar nesli geliştirilmiş. The Institute for Genomic Research (Genomik Araştırma Enstitüsü), geniş miktarda radyoaktiviteyi absorbe edebilen bir mikrobu geliştirdi. Ormancılık Genleri değiştirilmiş patates Ormancılık şirketleri de, ağaçları, daha hızlı büyütmek, hastalıklara dayanıklı kılmak, sıcağa, soğuğa ve kuraklığa daha iyi karşı koyabilmelerini sağlamak için ağaçlara yerleştirilebilen genler bulunmaya çalışıyorlar. Tarım Tarımda, bitkilerin besleyici değerlerini yükseltebilmek, verimlerini artırmak için, istenen genetik karakteristikleri bir türden bir başkasına aktarmak üzere yapılan çalışmalar var. Ticaret amacıyla, gen eklenerek geliştirilmiş ilk besin ürünü, 1966'da yetiştirildi. 1977'de Birleşik Devletler'de çiftçiler, 8 milyon dönüm genetik olarak düzenlenmiş soya ve 3,5 milyon dönüm, genetik olarak düzenlenmiş mısır ektiler. Tarım alanlarının çok büyük bir bölümü, artık gen eklenmiş ürünlere dönüşmeye başladı. Birçok biyoteknoloji şirketi, önümüzdeki yüzyılda daha çok tarımsal ürünü kapalı alanlara getirmek amacıyla, yeni doku kültürü için çalışıyor. Şimdi, yeni gen ekleme teknolojisi, araştırmacılara, ticari boyutlarda vanilyayı, çekirdeği, fideyi, toprağı, ekip biçmeyi, hasatı ve çiftçiyi dışlayarak, laboratuvar teknelerinde üretme izni veriyor. Araştırmacılar genetik olarak düzenlenmiş "süper hayvanlar" geliştirdiler. Transgenik Hayvanlar Tarımda yer alan birçok değişimi, hayvan yetiştiriciliği alanındaki hızlı değişiklikler izledi. Araştırmacılar genetik olarak düzenlenmiş "süper hayvanlar" geliştirdiler. Uyuşturucu ilaçlar ve tıp ilaçları üretmek için "kimyasal madde fabrikası" ve insana nakil için "organ verici" olarak hizmet edecek yeni transgenik hayvanlar da oluşturdular. Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nde bilim adamları, normal domuzdan yedi hafta daha önce pazara getirilen ve % 30 daha verimli, genetik olarak düzenlenmiş yeni bir domuz türü geliştirdiler. Avustralya Federe Devletleri Bilimsel ve Endüstriyel Teşkilatı, normallerinden %10 daha hızlı büyüyen koyunlar üretti. Şimdi de yünlerinin daha hızlı uzaması için genler nakletmeyi sürdürüyor. Çok geçmeden, Colarado, Boulder, Somatogen'de, insan hemoglobini üreten transgenik domuzlar oluşturuldu. Maryland de, ABD Tarımsal Araştırma Merkezi'nde, Pig6707 isimli embiryo halindeki domuza, insan gelişme hormonu enjekte ettiler. Bu sayede aşırı miktarda domuz pastırması elde etmeyi umuyorlardı. Gerçekten de domuz doğduğunda salgı bezleri, insan gelişme hormonu salgılamaya başladı. Ne yazık ki domuz, hedeflenen amaca uygun olarak sadece aşırı derecede irileşmekle kalmayıp; "insana ait genetik materyal" metebolizmasını beklenmedik bir şekilde ve kötü yönde değiştirdi. Son derece tüylü, uyuşuk, mafsallarında kireçlenme olan, güçsüz, cinsel iktidardan yoksun, ve hafifçe şaşı olan bu domuz, güçlükle ayakta duruyordu. 2009 Şubatında bilim adamları, keçilerin genetiğini, insan anne sütü verecek şekilde değiştirdiği haberi medyaya yansıdı. Bu habere göre; Rus bilim adamları, Moskova'nın dışında gizli bir çiftlikte büyütülen 90 genetiği değiştirilmiş dişi keçi yavrusundan, sene sonuna doğru anne sütü sağmaya hazırlanıyor. Transgenik hayvan yaratma modasıyla, insan genomunun büyük segmentleri diğer türlere aktarılacak. Japon bilim adamları, bütün bir insan kromozomu taşıyan ilk transgenik fare soyunu yaptılar, yani yeni fare nesilleri, insan kromozomu taşıyor. 2009 Şubatında bilim adamları, keçilerin genetiğini, insan anne sütü verecek şekilde değiştirdiği haberi medyaya yansıdı. Deniz Canlıları Deniz biyoteknolojisinin de önümüzdeki on yıllarda büyük kazançlar sağlaması bekleniyor. Johns Hopkins Üniversitesi bilim adamları, daha şimdiden, dil balığından donmayı önleyen bir geni, alabalık ve levrek balığının genetik koduna nakletmeyi başardılar. Böylece balık daha soğuk sularda yaşamını sürdürebilecek ve kuzey iklimlerinin balıkçıları için yeni ticari fırsatlar sağlayacak. İlaç Yapma Hayvan yetiştiriciliğinde çok daha keskin bir dönemeç de, "ilaç yapma" alanında dönülüyor. Araştırmacılar hayvan sürülerini, eczacılığa, tıbba ve beslenmeye ilişkin ürünler üreten canlı fabrikalara dönüştürdüler. 1996 Nisanında, Genzyme Transgenics, kanser karşıtı olarak sınıflandırılan ilaçlar üretmek üzere, Bristol-Myers Squibb tarafından geliştirilip denenmiş, BR-96 üreten bir geni taşıyan transgenik bir keçinin, Grace'in doğumunu duyurdu.

http://www.biyologlar.com/yatay-gen-transferleriyle-neler-yapiliyor

Fitoremediasyon Yöntemi-Ağır Metallerin Uzaklaştırılması

Fitoremediasyon Fitoremediasyon tekniğinde çevresel kirleticileri absorbe eden, dokularında yüksek seviyelerde biriktiren (hiperakümülatör) ve fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçler aracılığıyla detoksifiye eden bitkilerin kullanımı tercih edilmektedir. 1. Fitoremediasyon Tipleri Fitoremediasyon teknolojisi temel süreç ve uygulanabilirliği temelinde farklı gruplara ayrılabilir. 2. Fitoekstraksiyon Bitki kökleri tarafından kirleticilerin alınımı ve sonrasında toprak üstü organlarda biriktirilmesini takiben bitkilerin hasat edilerek yok edilmesini içermektedir. Bu teknik Cu ve Zn gibi aktif olarak alınan mikrobesin elementleri ve Cd, Ni ve Pb gibi besin elementi olmayan ağır metallerin uzaklaştırılmasında kullanılabilmektedir.Fitoekstraksiyon teknolojisi sadece metal kirlil iğinin düşük veya orta seviyede olduğu alanlar için uygulanabilmektedir. Çünkü çok fazla kirlenmiş alanlarda bitki büyümesi sürdürülememektedir. 3. Rizofiltrasyon Bitki kökleri tarafından sıvı büyüme ortamlarından fazla miktardaki besin elementlerinin veya metal kirleticilerin alınımı ve alıkonmasını kapsamaktadır.Brassica juncea,Phaseolus vulgaris ve Helianthus annuus gibi hidroponik ortamda büyütülen birçok bitki türünün kökleri Cu, Cd, Cr, Ni, Pb, Zn ve U gibi toksik metallerin sıvı çözeltilerinden uzaklaştırılmasında kullanılabilmektedir (Dushenkov vd., 1995; Raskin ve Ensley, 2000; Lee ve Yang, 2010).Rizofiltrasyon için ideal bitki önemli miktarda kök biyokütlesi veya yüzey alanı üretmeli, yüksek miktarda hedef metali biriktirebilmeli ve tolere edebilmeli, düşük maliyetli olmalı ve minimum düzeyde sekonder atık üretmelidir (Dushenkov ve Kapulnik, 2000. 4. Fitostabilizasyon Bu teknikte, erozyonun önlenmesi, yeraltı sularına kirleticilerin sızmasının azaltılması ve toprakla doğrudan temasın önlenmesi için toprak yüzeyi bitkiler ile örtülmektedir (Bert vd., 2005). Bu teknikte bitki kökleri fiziksel ve kimyasal olarak kirleticileri immobilize etmektedir (Berti ve Cunningham, 2000). Bu teknik, kirlenmiş topraklarda büyüyebilen ve toksik metalleri daha az toksik formlara dönüştürmek için toprağın fizyolojik, kimyasal ve biyolojik özelliklerini değiştirebilen bitkilere gereksinim duymaktadır. Fitostabilizasyon için kullanılacak bitkiler geniş bir kök sistemine sahip olmalı, yüksek konsantrasyonlardaki ağır metallerin varlığında yüksek oranda biyokütle üretebilmeli ve ağır metalleri gövdeye en az seviyede transloke etmelidir (Rizzi vd., 2004). 5. Fitovolatilizasyon Bu teknolojide, bitkiler tarafından absorbe edilen ağır metaller daha az toksik uçucu formlara dönüştürülerek transpirasyon ile atmosfere verilmektedir. As, Hg ve Se gibi metaller doğada gaz formunda bulunabilmektedir. Doğal olarak oluşan veya genetiği değiştirilmiş.Brassicajuncea ve Arabidopsis thaliana gibi bazı bitkilerin ağır metalleri absorbe ettikleri ve gaz formuna dönüştürerek atmosfere verebildikleri bildirilmiştir(Ghosh ve Singh, 2005). Bununla birlikte,Populus ve Salix gibi ağaç türleri etkin fitoremediasyon özelliklerinden dolayı sıklıkla bu teknikte kullanılmaktadır (Pulford ve Watson, 2003).Selenyum içeren besi ortamında büyüyen Arabidopsis thaliana ve Brassica juncea bitkilerinin dimetilselenit ve dimetildiselenit formunda uçucu Se üretebildikleri gösterilmiştir (Banuelos, 2000).Fitovolatilizasyon hidrojenin radyoaktif bir izotopu olan ve helyuma dönüştürülen trityumun (3H) uzaklaştırılmasında da kullanılmaktadır (Dushenkov, 2003). İyonik formdaki cıvayı (Hg+2) daha az toksik olan forma (Hg0) dönüştüren cıva redüktaz genini içeren Nicotiana tabacum ve Arabidopsis thaliana bitkileri genetik olarak modifiye edilmiştir. (Meagher vd., 2000). 6. Fitodegradasyon (Fitotransformasyon) Bu metotta, bitkilerdeki metabolik işlevler ve toprak mikroorganizmaları arasındaki rizosferik birliktelikle organik kirleticiler parçalanmaktadır.Organik kirleticilerin fitodegradasyonu bitki içerisinde veya rizosferde gerçekleşebilmektedir.Yeraltı sularındaki çözücüler, topraktaki petrol ve aromatik bileşikler ve havadaki uçucu bileşikler gibi birçok farklı kirletici bu metot ile uzaklaştırılabilmektedir (Newman ve Reynolds, 2004).Kirleticileri metabolize eden dehalojenaz, nitroredüktaz, peroksidaz, lakkaz ve nitrilaz gibi bitki enzimleri, kirleticilerin transformasyonunda aktif rol oynadıkları rizosfere salınmaktadır.Trinitrotolueni (TNT) daha az zararlı bileşiklere indirgeyen iki bakteriyel enzim (PETN redüktaz ve nitroredüktaz) tütün bitkilerinde TNT toleransının arttırılması için kullanılmıştır.Onr ve nfs genlerinin, yabani tip bitkilerin gelişimini ciddi şekilde etkileyen TNT konsantrasyonuna karşı transjenik bitkilerin tolerans göstermesini sağladığı bildirilmiştir (Hannink vd., 2001). Bununla birlikte,Banks vd. (2003), polisiklik aromatik hidrokarbonlarla (PAH) kirlenmiş alanların remediasyonunda Sorghum bicolor bitkilerinin oldukça etkin olduğunu bildirmişlerdir. ALINTIDIR...

http://www.biyologlar.com/fitoremediasyon-yontemi-agir-metallerin-uzaklastirilmasi

TROPİK KEREVİTLERİN EKONOMİK ÖNEMİ

Tüm Cherax türleri doğal olarak havuzlarda üreyebilmektedir. Yumurta verimlilikleri dişi başına en fazla 1.000 adettir. Yumurtaların inkübasyonu 3-6 hafta sürer. Yumurtalı dişiler bir havuzda yavrular çıkana kadar bekletilir ve sonrasında havuzdan alınır. Juveniller havuzda 1-2 grama ulaştıklarında büyütme havuzlarına aktarılırlar. Kırmızı kıskaçlı kerevit yumurtlayabilmek için soğuk bir periyoda (16-22°C) ihtiyaç duymaktadır. Yeni açılan kerevit yavruları anneye yapışık olarak birkaç (2-3) hafta kaldıktan sonra bağımsız hale geçerler. Meksika’da yapılan bir çalışmada 9,6 g ağırlığında C. quadricarinatus yavruları 0.02 hektar havuza stoklandıklarında ve yaklaşık 5 ay yapay karides yemi ile beslendiklerinde (145 gün) düşük stoklama yoğunluğunda (4 adet/m2 ) karışıkcinsiyette ortalama ağırlık 76,8 g olmuş, daha yüksek yoğunlukta (6 adet m2) 59,3g olarak ger çekleşmiştir (Rodgers ve ark., 2006). Bu çalışmada elde edilen ürün miktarı 1.040 kg ile 1.490 kg arasında değişmiştir. Ayrıca, İsrail’de yaz periyodu boyunca büyütüldükten sonra kışlatılan ve yeniden 226 gün boyunca büyütülen erkek (monosex) kırmızı kıskaçlı kerevitlerin 100g ve üzerine çıkabildikleri belirlenmiştir (Sagi veark., 1997). Tropik kerevitlerde hasat genellikle deniz karideslerinde yapıldığı gibi havuzun suyunun tamamen boşaltılması şeklinde, ığrıpla ya da içine yem konmuş sepetlerle yapılmaktadır. Bu kerevitlerin 15-20°C'de başarıyla taşınabildikleri ve kerevitlerin su dışında 80 saat canlı kalabildikleri bildirilmektedir. Tüketimlik kerevitlerin sindirim sitemlerini boşaltmalarını sağlamak için en az 24-48 saat temiz suda tutulmaları gereklidir. Canlı, dondurulmuş, taze,pişirilmiş, soyulmuş ve baharatlarla tatlandırılmış olarak pazarlanırlar. Mevsim, boyut ve alıcılara göre değişmekle birlikte çiftlik çıkış fiyatı Avustralya da 15-20$’a kadar çıkabilmektedir. Canlı satıldıklarında ise fiyat 35$/kg çıkabilmektedir Bu kerevitler karides, tatlı su karidesi ve füme salmon gibi özel ürün olarak kabul görmektedir Cherax türleri Avrupa’da da kabul görmeye başlamıştır ve AB ülkeleri halen tropik kerevitler için önemli bir pazardır. Asya ülkelerinde de bu kerevitlerin satışı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Kaynak: Türkiye’nin Ilıman Akdeniz Ġklim KuĢağındaki Tatlı Su Kaynaklarında Bazı Tropik Krustase Türlerinin YetiĢtiricilik OlanaklarıMetin KUMLU

http://www.biyologlar.com/tropik-kerevitlerin-ekonomik-onemi

Laboratuvarda ilk kez ses teli üretildi

Laboratuvarda ilk kez ses teli üretildi

Bilim adamları ilk kez laboratuar ortamında ses telleri üretmeyi başardı.  Science Translational Medicine dergisinde yayımlanan çalışmanın tıp tarihine geçecek önemde olduğu belirtiliyor. Yapılan testler sonucunda; üretilen dokunun sesi iletebildiği ve fonksiyonel olduğu kanıtlandı. Bu başarı klinik denemelere kadar uzun bir yoldan geçecek olsa da, sonuçlar oldukça umut vadedici  ve gelecek çalışmalar için temel teşkil ediyor.Ses teli problemleri sadece ABD’de 20 milyon kişinin muzdarip olduğu bir problem olsa da, çalışmalar oldukça kısıtlı. Ses teli dokusu çok spesifik bir konu, çünkü titreşecek kadar esnek ve binlerce saat kullanılacak kadar dayanıklı olmak zorunda. Tasarlanan değişim dokusu aynı özellikleri sergilemek zorunda olduğundan,  laboratuarda bu dokuyu üretmek oldukça zor.Wisconsin Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yürütülen bu araştırmada , alınan ses dokusu daha önce larinksleri alınan dört kadavradan sağlandı.  Bu doku hücreleri kolajen iskelete taşınmadan  önce mukozada büyütüldü. İskelette iki hafta boyunca büyütülen hücreleri test eden araştırmacılar, epitelyum hücrelerin üst tabakasının hemen altında  yumuşak bir membran buldular. Yapılan ilave testler doğal ses tellerinde de aynı proteinlerin var olduğunu ve keşfedilen membranın, hava yolundaki tahriş ediciler ve patojenler arasında doğal bir bariyer oluşturduğunu belirlediler.Elde edilen sonuçlar doğal büyütülen bir dokuyla benzer özellikler sergiliyordu. Bir sonraki adımda ise biyomühendislik eseri dokunun gerçekten sesi iletip iletmeyeceğine ilişkindi. Ekip bu nedenle köpek kadavralarının larinkslerini açarak, yapay rüzgar borularını hava geçecek şekilde tutturdular. Elde edilen sonuçlar sesin üretildiğini ve yüksek hızlı görüntüleme yapay dokunun, doğal ses teli gibi titreştiğini gösterdi. Teste devam eden araştırmacılar, ürettikleri dokuyu laboratuardaki farelere ekerek, insan bağışıklık sisteminin bir kopyasını ürettiler.Sonuçlar yine pozitif çıktı ve doku vücuttan reddedilmeden normal olarak büyüme gösterdi. Araştırmanın başarısına rağmen, yapılan doku tabi ki gerçeğinin yerini tutmuyor. Çünkü gerçeği kadar kompleks değil ve çok daha uzun sürede gelişiyor. Araştırmacılara göre klinik uygulamalardan önce, başka çalışmalarda yapılmalı ve dokunun güvenliği değerlendirilmelidir.Kaynak: ; Gerçek Bilim C. Ling, Q. Li, M. E. Brown, Y. Kishimoto, Y. Toya, E. E. Devine, K.-O. Choi, K. Nishimoto, I. G. Norman, T. Tsegyal, J. J. Jiang, W. J. Burlingham, S. Gunasekaran, L. M. Smith, B. L. Frey, N. V. Welham. Bioengineered vocal fold mucosa for voice restoration. Science Translational Medicine, 2015 DOI: 10.1126/scitranslmed.aab4014http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/laboratuvarda-ilk-kez-ses-teli-uretildi

2016 Yılında Yaklaşık 3 Milyon Alabalık Derelerle Buluşacak…

2016 Yılında Yaklaşık 3 Milyon Alabalık Derelerle Buluşacak…

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü orman içi sularda doğal ve endemik alabalık türlerimizin korunması, geliştirilmesi ve sürdürülebilir kullanımı ilkesi çerçevesinde üretim ve tabiata salım çalışmalarını sürdürüyor. Bu çerçevede 2016 yılında yaklaşık 3 milyon alabalık derelerle buluşacak. Orman içi sulardaki tabii alabalık popülasyonlarının artırılarak gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak bu proje ile bozulan alabalık habitatlarının rehabilitasyonu, gen kaynakların korunması, tabii türlerimizin tanıtımı ve farkındalığın arttırılması ile sportif olta balıkçılığının geliştirilmesi hedefleniyor. 2015’te 1 Milyon 510 Bin Alabalık Orman İçi Sulara Salındı Orman ve Su İşleri Bakanlığı dere, göl, gölet gibi orman içi suların yerli türlerimizle balıklandırılması için uygulamaya koyulan “Doğal Alabalık Üretimi, Yetiştirilmesi ve Orman İçi Suların Balıklandırılması Projesi” çerçevesinde 2015’te 1 milyon 510 bin alabalık yavrusunu bu sulara bıraktı. 2016 yılında ise yaklaşık 3 milyon alabalığın sularla buluşmasını hedefliyor. Proje çerçevesinde öncelikle dere ve göllerden anaç alabalıklar yakalanıyor ve yumurta alımı için havuzlarda besleniyor. Yumurtalar sağıldıktan sonra ise kuluçka döneminde özenle muhafaza edilerek yumurtadan çıkmaları sağlanıyor. Bu üretim çalışmaları ise Trabzon Altındere, Mersin Çamlıyayla ve Bolu Abant Üretme İstasyonlarında yapılıyor. Büyük bir hassasiyet içinde büyütülen yavru alabalıklar bırakılacakları suyun uygun sıcaklıkta olup olmadığı kontrol edildikten sonra salınıyor. Başka bir deyişle üretilen yavrular anaçlarının alındıkları kaynağa bırakılıyor. 2023 Yılına Kadar 50 Milyon Alabalık Bırakılacak Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, şuursuz ve aşırı avlanma neticesinde nesli tükenme tehlikesi altına giren kırmızı benekli alabalıkların çoğaltılması için uygulanan proje çerçevesinde, 2023 yılına kadar 50 milyon alabalığın orman içi sulara bırakılarak, dereler ile buluşturulmasının planlandığını söyledi.

http://www.biyologlar.com/2016-yilinda-yaklasik-3-milyon-alabalik-derelerle-bulusacak

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Labrador cinsi köpeğimiz, 13 yıl boyunca ailemizin bir ferdi olarak yaşadıktan sonra geçen yıl öldü.

http://www.biyologlar.com/molekuler-biyolojideki-gelismeler-garip-bir-gelecegin-habercisi

İşçi mi, kraliçe mi? Arılarda sınıfsal farklılaşma nasıl belirleniyor?

İşçi mi, kraliçe mi? Arılarda sınıfsal farklılaşma nasıl belirleniyor?

"Sınıfsal" farklılaşma, sosyal böceklerin gelişim sürecindeki temel dönüşümlerden biri. Gösel : Heidi and Hans-Juergen Koch/Minden Pictures (sciencemag.org)

http://www.biyologlar.com/isci-mi-kralice-mi-arilarda-sinifsal-farklilasma-nasil-belirleniyor

Farklı Biyomürekkep Karışımları ile <b class=red>Büyütülen</b> Organlar

Farklı Biyomürekkep Karışımları ile Büyütülen Organlar

Yazıcıdan çıkmış protez insan vücudu parçaları bilim kurgu gibi gelebilir; ancak bu teknoloji hızlı bir şekilde rejeneratif (onarıcı) tıbba çok fazla katkısı olma potansiyeli olan bir gerçeklik haline gelmekte. Görsel: Tech Republic

http://www.biyologlar.com/farkli-biyomurekkep-karisimlari-ile-buyutulen-organlar

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0