Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 333 kayıt bulundu.

Biyocoğrafya Nedir

Biyocoğrafya, bitki ve hayvan türlerinin dağılımını ve bu dağılımın nedenlerini inceleyen bilim dalıdır. Biyocoğrafya araştırmaları yürütülebilmesi için yeryüzü, özellikle kıtalar ve adalar, öbür bölgelerden değişik ama kendi sınırları içinde ortak özellikte bitki ve hayvan varlığını barındıran belirli bölgelere ayrılmıştır. Bitki ve hayvan topluluklarının özelliklerini dağılışlarını ve insan yaşamı üzerine etkilerini inceleyen fiziki coğrafya alt dalıdır. Biyoloji, botanik, zooloji ve tıp canlılar biliminin yardımcı bilim dallarıdır.. Bitki coğrafyası bölgeleri Kuzey bölgesi Paleotropikal bölge Neotropikal bölge Güney Afrika bölgesi Avustralya bölgesi Antarktika bölgesi Hayvan coğrafyası bölgeleri Palearktik bölge Oryantal bölge Avustralyen bölge Etiyopyen bölge Nearktik bölge Antarktika bölgesi Neotropikal bölge

http://www.biyologlar.com/biyocografya-nedir

BİTKİ FİZYOLOJİSİ DERS NOTLARI

Bilindiği gibi fizyoloji organeller, hücre ve dokular ile organ ve organizmaların canlılığını sağlayan işlevlerini, ilişkilerini ve cansız çevre ile etkileşimlerini inceleyen bilim dalıdır. Bitki fizyolojisi de bu çerçevede mikroalglerden ağaçlara kadar tüm bitkilerde bu konuları araştırır. Günümüzde bilgi birikiminin ve iletiminin çok hızlı artışı nedeniyle bilim dallarının sayılarındaki artış yanında sürekli yeni ara dalların ortaya çıkması sonucu bilim dalları arasındaki sınırları çizmek zorlaşmış ve giderek anlamını yitirmeye başlamıştır. Fizyoloji fizik ve kimya ile moleküler biyoloji, sitoloji, anatomi ve morfoloji ile biyofizik, biyokimya verileri ve bulgularından yararlanarak tıp ve veterinerlik, ekoloji ve çevre, tarım ve ormancılık ile farmasi ve gıda, kimya mühendisliği gibi uygulamalı bilimlerrindeki gelişmeler için altyapı sağlamaktadır. Bitki fizyolojisi de bitkilerle ilgili olan konularda aynı şekilde çalışarak.diğer temel ve uygulamalı bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Uzunca bir süre önce fizyoloji ile biyokimyanın konuları arasındaki sınır netliğini kaybetmiştir. Giderek diğer bilim dalları ile aradaki sınırlar da bilgibirikiminin artışı sonucunda zayıflayacaktır. BİTKİ FİZYOLOJİSİNİN KONUSU VE DALLARI Klasik olarak fizyoloji, beslenme fizyolojisi, metabolizma fizyolojisi ve büyüme gelişme fizyolojisi olarak üç ana dala ayrılır. Bu yaklaşımla bitki fizyolojisinde beslenme kara bitkilerinin havadan, su bitkilerinin de sudan sağladığı gazlar ve kara bitkilerinin havadan sağladığı su buharı ile toprak veya sudan sağladıkları mineral iyonları, nasıl alındıkları ile ilgili konular beslenme fizyolojisi başlığı altında toplanır. Metabolizma fizyolojisi de bu çerçevede alınan hammaddelerin, hangi maddelere dönüştürüldüğü ve kullanıldığı, işlevlerinin neler olduğu, hangi durumlarda bu tabloda ne yönde ve nasıl değişimler olduğunu inceler. Biyokimya ile en yakın olan daldır. Metabolizma fizyolojisinin karmaşık ve genişkapsamlı oluşu nedeniyle de primer ( birincil, temel ), sekonder ( ikincil ) ve ara Metabolizma, primer Metabolitlerin depolanan ve gerektiğinde sindirilen dönüşüm ürünlerini konu alan alt dallara ayırılması gereği ortaya çıkmıştır. Büyüme ve gelişme fizyolojisi ise beslenme ile alınan, Metabolize edilen maddelerin kullanılması ile organellerden, bitki hücrelerinin embriyo düzeyinden başlayarak organlar ile bitki organizmalarına kadar büyümelerini, belli bir yönde farklılaşarak özel işlevler kazanmalarını, bütün bu olayları etkileyen etmenleri ve etkileşimlerin mekanizmalarını inceler. Büyüme ve gelişme fizyolojisi hem moleküler biyoloji hem de biyokimya ve ekoloji ile yakından ilişkilidir. Çünkü büyümeyi ve sonra gelişmeyi tetikleyen mekanizma ve özellikle farklılaşmanın şekilleri açısından kapasite genetik yapı ve baskı, biyokimyasal özellikler ile çevre koşulları ile yakından ilişkilidir. Bilgi birikiminin artışı ile bitki gruplarına has özellikleri inceleyen veya yüksek bitkilerin yaşamında ve uygulamalı bilimlerde önemli yer tutan belli olgu ve gelişmeleri konu alan alt dallar ortaya çıkmıştır. Bitki hücre fizyolojisi, alg fizyolojisi, çimlenme fizyolojisi, çiçeklenme fizyolojisi, stres fizyolojisi, bunlardandır. Ayrıca fizyolojik olayların açıklanabilmesi gerekli temel bilgileri sağlayan fizik, enerjetik, kimya, fizikokimya ve biyokimya gibi dalların katkıları oranına göre de biyofizik, fiziksel biyokimya, biyo-organik veya inorganik kimya gibi dallara benzer şekilde biyofiziksel, biyokimyasal fizyoloji gibi alt dallara ayrılır. Günümüzde botaniğin ve diğer temel ve teknolojik bilimler ile dallarının konuları ile ilişkinin yoğunluğuna göre adlandırılan alt dallara da ayrılmıştır. Bitki ökofizyolojisi, ürün fizyolojisi, depolama fizyolojisi, fizyolojik fitopatoloji bu alt dallara örnek olarak verilebilir. Bu tür konu sınıflandırmaları çerçevesinde bitki fizyolojisini, fizyolojinin temel konularının bitkileri diğer canlılardan ayıran temel özelliklerin fizyolojik yönlerinden başlayarak ele almak ve bu temeller üzerinde açılım gösteren özel konulara yönelerek işlemek yararlı olabilir. Bilindiği gibi canlıların en temel özellikleri aldıkları enerjiyi belli sınırlar içinde olmak üzere çevreden alabilmeleri, kullanabilmeleri, depolayabilmeleri ve gerektiğinde açığa çıkarabilmeleri, biyolojik iş yapabilmeleridir. Cansızlardan enerjice etkin olmaları ile ayrılırlar, doğal cansız evren enerji karşısında tümüyle edilgendir. Bu nedenle de bitki fizyolojisini biyolojinin temeli olan biyoenerjetiğin temel konularını anımsayarak incelemeye başlamak gerekir.

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-ders-notlari

Doku Nedir ?

Doku Nedir ?

Doku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin biraraya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir. Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku tarifinde ön görülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojikseldir. Eğer fizyolojiksel bakımdan dokunun tarifi yapılacak olursa, kökenleri ayrı olsa bile aynı ödevi gören hücre toplulukları olarak yapılabilir ki, böyle daha geniş anlamda hücre topluluklarına doku sistemi denilmektedir. Doku hücre bölünmesi sonucu meydana gelir. Tek hücreli organizmalarda bölünen hücreler birbirinden ayrılarak yeni birer birey vücuda getirdikleri halde, çok hücreli organizmalarda bölünen hücrelerden meydana gelen hücrelerin birbirinden ayrılmaması, geçit ve plasmodesma (plasmatik köprüler) gibi madde ve uyartı iletimini kolaylaştıran yapılar ile proplastları arasında sıkı ilişki kurulan hücre toplulukları bireyi meydana getirmektedir. Bazı tek hücreliler bölündükten sonra çevrelerinde meydana getirdikleri müsilaj bir kın ile bir arada tutulan hücre grupları ve bazı mantarlardaki zengin dallanma gösteren ipliksi hücrelerin bir örgü meydana getirmek üzere sık sık kümeler halinde olmaları, dış görünüş bakımından dokuyu andırsalar bile gerçek doku değil, yalancı dokulardır. Dokular bitkisel ve hayvansal dokular olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmektedir.

http://www.biyologlar.com/doku-nedir-

BİYOLOJİK TÜR KAVRAMININ UYGULANMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

Biyolojik tür kavramının doğal taksonlara uygulanmasında bazı zorlukların ortaya çıkması gerçegi bu kavramın geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum Simpson (1961: 150) ve Mayr (1963: 21-22) tarafından gösterilmiştir. Genel olarak kabul edilen pek çok kavram belli durumlar veya spesifik örneklere uygulandığında benzer zorluklara sebep olmuşlardır. Örneğin bir ağaç kavramı yayılan juniperler, cüce söğütler, dev kaktüsler ve strangler fig’lerin mevcudiyetiyle geçersiz kılınmamıştır. Bir kavram ve onun özel bir duruma uygulanması arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Biyolojik tür kavramının uygulanmasındaki daha ciddi problemler yetersiz bilgi, tek ebeveynli üreme ve evrimsel olarak orta durumluluk durumlarından kaynaklanmaktadır. Yetersiz Bilgi Bireysel varyasyonlar bütün çeşitleriyle belli bir morfotipin ayrı bir tür mü ya da değişken bir populasyon içinde sadece bir fenon mu olduğu hakkında şüphelere yol açar. Eşeysel dimorfizm, yaş farklılıkları, polimorfizm ve diğer varyasyon tipleri bir tabiat tarihi çalışması veya populasyon analizleri sırasında bireysel varyasyonlar olarak ortaya konulabilir. Normal olarak korunmuş örneklerle çalışan neontologlar da fenonları (morfotipler) tür olarak vermek zorunda olan paleontologların karşılaştığı aynı problemle karşılaşır. Tek Ebeveynli Üreme Pek çok organizmadaki üreme sistemleri, yeni bir bireyin oluşturulması sürecinde ebeveyn bireyler arasında genetik materyalin zorunlu bir rekombinasyonu prensibine dayanır. Kendini dölleyen hermafroditlik ve diger automixis, partenogenez, gynogenesis ve vejetatif üreme (bölünmüş parçaların gelişimi) tipleri tek ebeveynli üremenin bazı tipleridir. Bu durum aşağı omurgasızlarda nadir değildir, Partenogenez hatta böcekler arasında ve aşağı omurgalılardan sürüngenlere kadar bile vardır. Evrimsel biyolojide belirlendiği gibi, bir populasyon kendi içinde üreyen bir gruptur. Bu tanımlamaya göre eşeysiz bir biyolojik populasyon aksine bir durumdur. Buna rağmen populasyon kelimesi içinde eşeysiz olmanın aksine olmadığı bir kombinasyonu da kapsayan diğer kullanımlara da sahiptir. Kendi içinde üreme hayvanlarda conspesific’liğin en son testi olduğu ve bu kriter sadece eşeyli üreyen populasyonlarda geçerli olduğu için tek ebeveynli üreyen organizma taksonlarında kategorik sıranın belirlenmesi zordur. Taksonomist klonlar, saf hatlar, biotipler ve böyle organizmaların bu şekilde devam eden zincir veya stoklarını nasıl değerlendirecektir ? Bu şekildeki tek ebeveynli soylar zaman zaman agamospecies, binomlar veya paraspecies olarak tanımlanmaktadır. Hangi tanımlama seçilirse seçilsin bu şekildeki mevcudiyetlerin biyolojik türlerin bölümleri olmadığı hatta oldukça farklı olduğu bilinmelidir. Ghiselin (1987) tür teriminin eşeysiz klon gruplarına uygulanmasının uygunluğunu oldukça güzel bir şekilde sorgulamıştır. Özellikle afidler, gal waspları (Cynipidae), Daphnia (Crustacea), rotiferler, digenetik trematodlar gibi bazı hayvan gruplarında eşeyli ve partenogenetik jenerasyonlar arasında düzenli bir dölamaşı görülebilir. Bu gibi durumlarda jenerasyonlardan hiç birisi ayrı bir biyolojik tür statüsü kazanmaz, nomenklatürel tanımda olduğu gibi geçici klonlara bu statü verilmez. Ancak özellikle afidlerde partenogenetik jenerasyonlar bazen tekrar eşeyselliğe dönmekte başarısız olmakta ve partenogenez sürekli hale gelmektedir. Bu jenerasyonlar eşeysel ırklardan konak bitki tercihleri veya renk genleri bakımından farklı hale geldiklerinde bu partenogenetik taksonların farklı türler olarak isimlendirilebileceği önerisinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sürekli olarak tek ebeveynli üreyen hatlar durumunda morfolojik farklılığın derecesi temelinde bunlara tür statüsünün verilmesi geleneklere uygundur. Tek ebeveynli üreyen organizma çeşitleri arasında genellikle iyi belirlenmiş morfolojik kesintiler vardır. Bu kesintiler açık bir şekilde eşeysiz klonlarda görülen çeşitli mutanlar arasında doğal seleksiyonla üretilmiştir. Bu şekildeki kesintilerin mevcudiyeti ve morfolojik farklılıkların miktarının tek ebeveynli üreyen tipler arasında tür sınırlarını çizmek için kullanılması geleneklere uygundur. Eşeysel organizmalarda tür tanımlanması sadece analojiye değil ayrıca diğer benzer gruplardan bir kesintiyle ayrılan her morfolojik grubun kendine ait bir ekolojik nişi işgal etmesine dayanır; yani her grup kendi evrimsel rolünü oynar. Bdelloid rotiferler gibi hepsi zorunlu olarak partenogenezle üreyen gruplarda tanımlanmış biyolojik türler için belli bir biyolojik anlamın delilleri vardır. Tamamen partenogenetik üreyen ve muhtemelen dallanıp ayrılmış olan biparental türlerin bilinmediği, ve içinde iyi biyolojik türler kadar farklı olan bir grup olan örnekler bilinmektedir. Nomenklatürel tanımlama böyle durumlarda maruz görülmüştür. Çeşitli crustaceanlarda (ör. Artemia salina L.) olduğu gibi bir “tür” içinde üreme izolasyonuna sahip çesitli kromozomal tipler bulunduğunda bunları nomenkletürel olarak tanımlamak uygun olabilir. Bunlar geleneksel olarak ırklar olarak tanımlanmasına rağmen üreme bakımından izole olmuş kromozomal populasyonları (mikro) species olarak tanımlamak daha mantıklıdır. Erkek eşeyin bulunmadığı veya fonksiyonsuz olduğu yaklaşık 1000 hayvan türü bilinmektedir. Bu şekildeki komple-dişi türler partenogenezin bu tipi için olan kullanılan özel bir terim olan thelytoky ile ürerler. Mayotik mekanizmalara dayanarak bu gibi türlerde homozigotluk veya heterozigutluğa doğru bir eğilim vardır. Homozigotluk üreten tip nadirdir, ancak birkaç böcek grubuyla sınırlıdır ve zaman zaman normal olarak iki eşeyli üreyen sibling türler bu thelytokous türlerle yan yana bulunmaktadır. Heterozigotluk oluşturan pek çok thelytoky durumunun, türler arası bir hibrit olarak ortaya çıkan bir bireyde partenogenez (thelytoky) için oluşan bir değişiklikten kaynaklandığı ani türleşmenin bir ürünü olarak görülmektedir. Bu kategorideki mevcut türler nispeten yakın zamandaki türleşme olaylarının sonucu olarak görülmektedir, bu kısa zaman taksonomik zorluklar oluşturmak için yeterli bireysel varyasyonları biriktirmek için yeterli zaman sağlayamamıştır. Belirtilen bu durum güney ABD ve Meksika’da bulunan hep-dişi bir kertenkele cinsi olan Cnemidophorus için de geçerlidir. Salamander ve balıklardaki bilinen thelytoky durumları çekirgelerde görülen bir durumda olduğu gibi hibridizasyonun bir sonucudur. Bazı özel durumlarda (ör. Rana esculenta, Poeciliopsis) mayoz boyunca erkek kromozomları yoktur ve ebeveyn türlerden (gynogenesis, veya pseudogamy) birinin erkek tarafından döllenmesi ile gelişen zigotun genotipine erkeklerin katkı sağlamamasına rağmen yumurtanın gelişimini uyarmak için gerekmektedir. Hayvanların iki uzak türü arasındaki hibridizasyon açık şekilde her zaman total sterilite veya eşeysel üremenin bozulmasıyla sonuçlanır. Sikluslu partenogenetik gruplarda bazı türlerde eşeyli üreme sürekli olarak yok olabilir. Bunun konak türdeki bir anahtar ile düzenlendiği durumlarda (bazı afidlerde oldugu gibi) tür statüsü hakkında bazı şüpheler oluşur. Hermafroditler çoğu zaman eşeyli ürer, yani yumurtanın döllenmesi farklı bir bireyin spermatozoası ile yapılır. Ancak bazı türler tamamen kendi kendini döller (automixis). Bu durum Foltz et al. (1982)’ın bazı salyangoz türlerinde buldugu gibi homozigotluğu artırır. Evrimsel Orta Durumluluk Populasyonlar arasındaki üreme ayrılığı olarak belirtildiği gibi tür ancak lokal bir faunanın boyutsuz durumunda komple klasik ayrılıkta mevcuttur. Uzay (enlem ve boylam) ve zaman boyutunda uzanan tür taksonlarından bahsedildiğinde, safha yeni başlayan bir türleşme için oluşturulur. Populasyonlar ayrı türler haline gelme aşamasındaki bu durumlarda bulunabilir. Bu durumdaki populasyonlar ayrı bir türün bazı özelliklerini kazanmış, bazılarını da kazanamamıştır. Ayrılma aşamasının hangi safhasında ayrılan populasyonlar bir tür olarak adlandırılır? Morfolojik ayrılığın kazanılması üreme izolasyonunun kazanılmasıyla yakından ilişkili değilse bir karar vermek özellikle zordur. Bir taksonomistin karsılaştığı ve evrimsel olarak orta durumlu olmaktan kaynaklanan çesitli zorluklar aşagıdaki gibi özetlenebilir. 1- Üreme izolasyonun eşdeger morfolojik değişim olmadan kazanılması: Morfolojik farklılığı olmayan (veya çok az olan), ancak üreme bakımından izole olmuş türler sibling türler olarak adlandırılır. 2- Üreme izolasyonu olmaksızın güçlü morfolojik farklılıkların kazanılması: Bazı hayvan ve bitki cinsleri temas kurdukları bölgelerde tesadüfi olarak kendi arasında üreyen ancak morfolojik olarak oldukça farklı populasyonlara sahiptir. Böyle durumlarda morfolojik olarak farklı her populasyonun tipolojik bir çözüm olarak ayrı türler olarak tanımlanması açıkça uygun değildir. Bunun tersi olarak iki türü arasındaki üreme izolasyonun ara sıra bozulduğu cinsler vardır. Böyle türleri conspesific olarak değerlendirmek zıt ekstremlere götürebilir. Morfolojik farklılık ve üreme izolasyonun aynı zamana rastlamadığı durumlarda genelleştirilmiş bir çözüm yoktur. Burada bir uzmana tek öneri türler biyolojik olarak anlamlı doğal mevcudiyetler oluşturduğu bir durumda türleri sınırlandırmasıdır. 3- İzolasyon mekanizmalarının ara sıra bozulması (hibridizasyon): İyi türler arasında bile üreme izolasyonu ara sıra bozulabilir. Bu durum çoğunlukla sadece steril veya düşük yaşama şansına sahip tesadüfi hibritlerin üretilmesine yol açar ve taksonomik bir probleme yol açmaz. Daha nadir olarak izolasyonun tamamen lokal bir bozulması söz konusudur ve bu durum geniş ölçüde hibrit swarmların ve az çok tamamıyla introgression üretilmesiyle sonuçlanır. Hibrit bireyler, hibrit yapıları keşfedilmeden önce bazen tür olarak tanımlanırlar. Bu isimler, hibrit durumları belirlenince geçerliliklerini yitirir. Sadece populasyonlar taksonlar olarak tanınır ve hibritler populasyon degildir. Bütün populasyonların bir hibridizasyonun sonucunda oluştuğu durumlar taksonomik olarak oldukça zordur. Orijinleri hibridizasyona dayanan çeşitli doğal populasyon tipleri bilinmektedir. a- Hibrit swarmlar: Belli türlerde pek çok simpatrik alanda devam ettirilen üreme izolasyonu lokal olarak bozulabilir, bu durum lokalize olmuş hibrit swarmların üretilmesiyle sonuçlanır. Böyle durumlarda ebeveyn türlerin tür statülerinin korunması önerilir. Meksika’da yasayan Pipilo erythrophthalmus ve P. occi türleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Üreme izolasyonunun bu şekilde lokal bir bozulmasından kaynaklanan hibrit populasyonlara her hangi bir taksonomik tanımlama verilmemiştir. Sadece olabilecek bir istisnada üreme izolasyonu öyle bütün bir şekilde kırılabilir ki iki ebeveyn tür tek bir tür halinde birleşebilir. Taksonomik literatür bu durumu yorumlayan çok sayıda durum içerir, ancak bu durumu eksiksiz bir şekilde ortaya koyan tek bir analiz yoktur. b- Hibridizasyonla olusturulan partenogenetik türler: A ebeveyn türünden 1 kromozom takımı ve B ebeveyn tününden 1 kromozom takımına sahip bir bireyin üretilmesiyle sonuçlanan hibridizasyon, kromozom setinin allotetraploidi şeklinde tam olarak ikiye katlanmasına yol açar. Bitkilerde böyle bireyler derhal kendi kendini dölleyen hatta çapraz dölleme yapan allotetraploid bir tür oluşturur. Hayvanlarda çapraz döllenmenin olması neredeyse tamamen zorunludur, yeni bir allotetraploid ancak partenogeneze yol açarak kendini devam ettirebilir (thelytoky). Bu şekildeki hibrit türler genellikle morfolojik olarak iyi bir şekilde karakterize edilirler ve bunların orijin tarzı keşfedildikten sonra bile genellikle geçerli türler olarak tanımlanırlar. Daha kompleks durumlar kısmi partenogenezde ortaya çıkar; oligoketler, planarialar, buğday bitleri, güveler (Solenobia), diğer böcekler, bitler ve kabuklularda görüldüğü gibi bazen triploidi veya daha yüksek poliploidi ile kombine olur. Burada tek bir “türde” iki eşeyli diploidler, thelytokous diploidler ve thelytokous poliploid “ırklar” bulunabilir. Bu ırkların morfolojik olarak ayrılamamakla birlikte üreme bakımından izole olmuşlardır. Bu thelytokous ırklardan çoğu hibridizasyonun ürünüymüş gibi görünmezler. 4- Semispecies ve allospecies: Coğrafik izolatlar zaman zaman tür ve alttür arasındaki bir ara statüdedir. Bazı kriterler tabanında bunlar tür olarak değerlendirilebilir; diğer kriterler temelinde ise değerlendirilemez. Taksonomist tarafından bu şekildeki şüpheli populasyonların yakın olarak ilişkili oldukları türün alttürü olarak değerlendirilmesi genellikle daha uygundur. Diger bazı durumlarda böyle izolatlar açıkça tür seviyesine ulaşır ancak bir üsttürün üyeleri olarak kalırlar. Böyle populasyonlar allospecies olarak dizayn edilebilir. Dairesel çakışmalar ve sınır boyu çakışması durumları evrimsel olarak orta durumluluğun diğer örnekleridir. Sonuçlanan taksonların sıralanması metoduna, evrimsel olarak orta durumluluğun derecesi ve uygunluğu temelinde durumdan duruma karar verilmelidir. Tür ve alttür arasındaki taksonlar genellikle semispecies olarak nitelenir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-tur-kavraminin-uygulanmasindaki-guclukler

Tipulidae

Sıcak ilkbahar ve yaz aylarında genellikle akarsu kenarlarındaki çayırlıklar ve fundalıklar ile ormanlar gibi nemli ve gölgeli yerlerde bulunan tipulidler iri vücutları, uzun bacakları ve hantal uçuşları ile kolayca tanınabilirler. Turna ya da çayır sivrisinekleri olarak da bilinen tipulidler, culisidlerin aksine sokucu iğneleri olmadığından kesinlikle sokamaz ve kan ememezler. Ergin evrede pek azında beslenme vardır. Bu da nektar veya serbest bitki öz sularını emme şeklindedir. Tipulidae, dünya çapında yaklaşık olarak 4250, palearktik bölgede ise 17 cins ve 33 alt cinse dahil yaklaşık 1250 türü bilinmektedir. Avrupa'da ise yaklaşık 500 türle temsil edilmektedir. Kubbemsi yapılı toraksın dorsalinde "V" şeklinde mesonotal suturların bulunması, 5 segmentli olan palpin son segmentinin kamçı şeklinde uzaması, basit gözlerinin bulunmaması, 2 kaide (scapus ve pedicellus) ve 11 kamçı segmentine sahip antenlerinin bulunması tipulidlerin en karakteristik özellikleridir. Bileşik gözler büyük ve ayrı olup dairesel ya da oval şekillidir. Uzun yapılı olan rostrum uzun ya da kısa bir nasus taşır. Dar yapılı kanatları dinlenme esnasında yarı açılır veya abdomenin üstünde birbiri üzerine katlanır. Kanatları iki anal damarlı, diskoid hücreli, genelde büyük, uzun ve uç kısmında daha fazla damarlanmıştır. Subcosta, R1+2'de sonlanır ya da costa'ya R3+4 ile bağlanır. R5, kanat ucunda sonlanır. Serbest durumlu olan halter daima belirgindir. Uzun, ince yapılı ve oldukça narin olan bacaklar 5 segmentli olup eklem yerlerinden kolayca kırılabilir. Tipulidler bitkiler üzerinde beslenirken, kuvvetli rüzgârlarla bitkilerde meydana gelen salıntılar, tipulidlerin bacak eklemlerinin kıvrımları ile o denli azaltılır ki gövde bu salıntılardan çok az etkilenir. Tibia apikalde mahmuzsuz veya 1 ya da 2 belirgin mahmuzludur. Beş segmentli olan tarsusun son segmenti bir çift tırnak ve empodium taşır. İnce ve uzun yapılı olan abdomen, 9-10 segmentten oluşmuştur. Abdomen sonu, dişilerde sivri olmakla birlikte erkekte daima genişlemiş ve özellikle önceki segmentten daha kalındır. Hypopygium olarak adlandırılan erkek terminali bir takım karakteristik yapılar taşır ki bu yapılar bilhassa türlerin ayrımında kullanılır. Hypopygium türler için karakteristik özellik gösteren bilhassa kitinleşmiş 9. segment ile çiftleşme organını (aeadegus) içerir. Dokuzuncu tergit yan tarafta 9. sternit ile kaynaşmış (T. (Yamatotipula)) ya da membranımsı bir deri sayesinde ayrılmış olabilir. Belirgin ve iyi gelişmiş 9. sternit postero-lateral kenarında iki çift çıkıntı taşır (Forceps, Gonopod, Distystylus, Gonostylus). Bunlardan dıştaki dış gonostylus, içteki iç gonostylus olarak adlandırılır. Çeşitli şekillerde modifiye olmuş olan dış gonostylus genelde etsi bir yapıda olmakla birlikte bazen Nephrotoma'da olduğu gibi kısmen kitinleşmiş de olabilir. İç gonostylus en fazla 4 kısımdan (Bilhasa Tipula (s.str.) türlerinde), gelişmiş yüksek yapılı türlerde ise (örneğin Tipula (Lunatipula)) üç ana kısmından oluşur. İç gonostylus çiftinin arasında 9. sternitin orta dorsal kenarında aedeagus için hem yönlendirici hem de destek görevi yapan ve Adminiculum olarak adlandırılan kitinleşmiş bir yapı bulunur. Ovipositor olarak adlandırılan dişi terminali yumurta bırakma ve çiftleşmeyi sağlayacak yapılar taşır. Ovipositor özellikle birkaç grupta çok uzun kılıç şeklinde (Xiphura), sivri ve kuvvetli kitinleşmiştir. Ovipositor çift haldeki bir dorsal kapak (cercus) ile ventral kapaktan (hypovalve) oluşur. Cercus uzun ve sivri veya küt uçludur. Hypovalve küt ya da çeşitli şekillerde çıkıntılarla sonlanmış olabilir. Hypovalvenin kitinleşmiş kaideleri arasında yumurtlamadan önce yumurtaların gelip geçtiği 9. sternit bulunur. Bunun dışında genital açıklığın hemen dorsalinde 10. tergitin altında genelde iki loblu ve kıllı bir yapı gösteren 10. sternit bulunur. Hayat döngüleri genelde kısa bir yumurta evresi (1-2 hafta) ve 4 larval gelişim dönemi ile kısa bir pupa evresinden oluşur (1-2 hafta). Birçok tipulid 3. larval evrede dikkate değer bir gelişim gösterir. Tam bir döngü 10 hafta kadar kısa bir süre olabildiği gibi 6 yıl kadar uzun olabilir. Ilıman türler genellikle univoltin olmasına rağmen birçok tür bivoltindir. Sadece birkaç Tipula türü 2 yıllık hayat döngüsüne(semivoltin) sahiptir. Tipula carinifrons 4-5 yıllık bir hayat döngüsüne (Merovoltin) sahiptir. Birçok Dolichopeza türünde yılda 2 nesil (bivoltin) görülür. Yumurtlama çiftleşmeden hemen sonra meydana gelir ve türler arasında farklı yumurtlama davranışı gözlenir. Bazı türler yumurtalarını uçarken bırakırlar ama yumurtlama genelde nemli toprağa veya çamura yapılır. Abdomenin uç kısmı yumurta bırakılacak toprak içine sık sık batırılır ama her seferinde yumurta bırakılmaz. Belki de zemin uygunluğu Cerci üzerindeki duyu organları tarafından test edilir. Bazı türler yumurtalarını kuru zemin içine, tüm abdomenlerini sokarak bırakırlar. Bırakılan yumurta sayısı vücut boyutu ile yakından alakalıdır, ortalama birkaç yüz olmakla birlikte Tipula oleracea'da 1300 kadar olabilir. Tipulid yumurtaları genellikle siyah renkli, pürüzsüz bir koryona sahip ve higroskopik filamentlidir. Bu filamentler Tipula'nın su içinde, nemli habitatlarda yaşayan birçok türünde mevcuttur. Tipulid yumurtaları sıcaklığa, yeni çıkan larvalara göre dayanıklı olmasına rağmen, duyarlıdır. Toprak içinde bulunan yumurtaların yaşama şansı su içindeki larvalardan daha fazladır. Birçok tür yumurtalarını ılık aylar boyunca bırakır. Tipula subnodicornis yumurtaları için 5°C'de ölüm oranı yüksektir, ama Tipula czizeki yumurtaları kış boyunca Avrupa'da dondurucu soğuğa karşı koyarlar. Uzun ve silindirik yapılı olan larvalar dayanıklı derili ve 12 segmentlidir. Baş kapsülü büyüktür ve çoğunlukla protoraksın içine girer (hemicephal). Solunum metapneustic'tir. Sularda yaşayanlar öncelikle deri solunumu yaparlar ki bu solunum tipinde trake borucukları ile donatılmış vücut uzantıları önemli rol oynar. Vücutlarının son segmentinin ventralinde kirpikli boru ve solunum borusu bulunur. Bazı larvalar havayı son abdomen segmentinde birbirinin yanında duran iki stigma ile alırlar. Bu stigmaların kapanma mekanizmaları yoktur ama duvar kısmında bulunan kıllar su kaybını azaltır. Stigmalar birçok uzantı ile çevrilmişlerdir. Tipulidae larvalarında lob şeklinde 6 tane stigma uzantısı vardır. Bu uzantılar, larva suyun dibine kaçınca veya çamura girince stigmaları kapatarak yabancı maddelerin içeri kaçmasını engeller. Larvalar kısmen aquatik, genelde yarı aquatik ya da karasal ortamlarda bulunurlar. Yeterli miktarda nemin ve besinin ortamda bulunuşu larval safha için oldukça önemlidir. Akarsu, göl ve bataklık gibi nemli yerlerde çürümekte olan bitkilerin kök, gövde ve yaprakları, rutubetli tarla toprakları, sığır gübresi, ağaç kovukları, ağaçların yosunlu ya da çürük kısımları, nemli orman altı toprak tabakası larvaların gelişimi için uygun habitatlardır. Larvaların büyük bir kısmı saprofit, bir kısmı fitofag (yaprak, kök ve odun yiyenler), bir kısmı yırtıcı, pek az kısmı da mantar ve diatome gibi tek hücreli canlılarla beslenir. Tarımsal ürün zararlısı olarak bilinen larvaları özellikle zirai bitkilere (buğday, şeker kamışı ve şeker pancarı, yonca, pamuk), ormanlardaki ağaçların kök ve genç sürgünlerine zarar verirler. Bitkilerin ya da fidanların sürgünlerini toprak üzerinden ya da altından keserek koparırılar. Tipula oleracea, T. paludosa, T. czizeki, T. vernalis ile Nephrotoma pratensis ve N. appendiculata'nın çimenlik ve kültür ortamlarındaki çok büyük sayılardaki larvaları bitkilerin ısırılması ve köklerin kemirilmesi şeklinde zarar vermektedir. T. paludosa'nın genç larvaları bitki yapraklarını, yaşlı larvaları ise kökleri yerler. Tipulidlerin hem larvaları hem de erginleri diğer canlılar için besin teşkil etmeleri bakımından önemlidir. En azından New York eyaletinde sadece 91 kuş türünün tipulidlerle beslendiği bilinmektedir. Tipulid larvaları kuzey Alaska tundrasında sahil kuşlarının, kış sonundan temmuz sonuna kadar da İskoçya'da sığırcıkların değişmez besin kaynağını oluştururlar. Kuşlar, yarasalar, örümcekler, su bakireleri, yırtıcı sinek ve arılar doğal düşmanlarıdır. Larvaları ise kuşlar, kurbağalar, köstebekler, tarla fareleri, balıklar ve tel kurtları tarafından zarara uğratırlar. Birçok tatlı su habitatlarında özellikle gölcük, dere ve selin oluşturduğu ovalarda tipulid larvaları yaprak döküntülerini parçalayarak diğer türlerin beslenmeleri için daha küçük organik partiküller oluştururlar. Obtecta tipte olan pupalar kahverengimsi ya da sarımsı renkli, hafif eğrilmiş, boynuzumsu bir ön stigma taşır. Anten, kanat ve bacaklar kılıf içinde açıkça görülebilir. Dördüncü-7. abdominal segmentler posterior kenarları boyunca dikenlidir. Pupaların boyu 12-15 mm olup, pupal kutikulanın her iki sternit ve tergitinde bulunan dikenler ve abdomendeki çıkıntıları ile küçük yer değişimleri yapabilirler. Sularda pupa dönemine girenler suyun üzerine uzanan havalandırma çıkıntıları yaparlar.

http://www.biyologlar.com/tipulidae

ALADAĞLAR MİLLİ PARKI

ALADAĞLAR MİLLİ PARKI

İli : ADANA Adı : ALADAĞLAR MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1995 Alanı : 54.524 ha. Konumu : Niğde, Kayseri ve Adana illeri sınırları içerisindedir. Ulaşım : Niğde ili Çamardı ilçesine yaklaşık 15 km., Kayseri ili Yahyalı ilçesine ise 30 km. uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Aladağlar Milli Parkı jeolojik yapı açısından değişik zamanlara ait formasyonlarla temsil edilmekle birlikte, en yaygın formasyon Mesozoik yaşlı kireç taşlarıdır. Bunun yanında sahada derinlik volkanizmanın ürünü olan gabro, piroksenit gibi kayaçlarla, subofiolitik metamorfitlere ve daha genç dönemleri karakterize eden Tersiyer ve Kuvaterner yaşlı oluşumlara da rastlanılmaktadır.           Aladağlar yöresi ülkemizin tektonik açıdan en faal bölgelerinden birisidir. Yöre özellikle Alp orojenezi sırasında şaryaj ve bindirmelere sahne olmuştur. Tektonik literatürüne “Ecemiş Kasidosu” olarak da giren bu sahada düşey ve yatay atımlı birçok fay bulunmaktadır. Aladağlar çeşitli jeolojik süreçler ve tektonizma sonucu oluşan naplar, klipler, tektonik pencereler gibi ilginç yapısal unsurlarıyla da dikkat çekmektedir.           Aladağlar Milli Parkı gerçek anlamda bir jeomorfolojik açık hava müzesidir. Yörenin şekillenmesinde yapı ile birlikte flüvial koşullar ve Pleistosen buzullaşması önemli bir rol oynamıştır. Yörede bu üç unsura ait değişik morfolojik birimlere rastlamak çok olağandır. Yörenin belli başlı jeomorfolojik karakteri derin vadilerle parçalanmış olmasıdır. Buzul morfolojisine ait birçok ize rastlanmakta, özellikle yöredeki birçok sirk gölleri ve morenler bu morfolojinin kılavuz şekilleri olarak göze çarpmaktadır.           Yöre klimatik açıdan kendine has özelliklere sahiptir. Yazları sıcak, kışları soğuk ve kar yağışlı olarak tanımlanabilecek bu klimatik yapı yörenin yüksek kesimlerinde kalıcı karların barınmasına imkan sağlamaktadır. Yörede gece ile gündüz sıcaklık farkı (günlük amplitüd) oldukça fazla olup, geceleri göllerin donmasına neden olan düşük sıcaklık, gündüzleri 30 dereceye kadar çıkmaktadır.           Aladağlar Milli Parkı vejetasyon açısından çok zengin olup, ormanı oluşturan hakim türler karaçam ve kızılçamdır. Karaçamdan kızılçama geçiş zonunda yer yer bu iki türün oluşturduğu karışık meşcerelere de rastlanmaktadır. Karaçamın yayılış alanındaki güney bakılı kesimlerde ise meşcere oluşturmayan sedir ve kuzey bakılı nem bakımından daha elverişli yerlerde de göknarlara rastlanılmaktadır.           Ormanın üst sınırından itibaren Alpin Zonu başlar. Bu zonda Alpin çayırları yer almaktadır. Alpin Zonu ve daha yüksek kesimlerde yükseklik ve eğim koşullarından kaynaklanan çıplak kayalık mostralara ulaşılmaktadır. Yaban hayatı sakinleri yaban keçisi, ayı, tilki, kurt, vaşak, sansar ve su samurudur.  Görünecek Yerler : Milli parkın peyzaj güzelliği ile Kapuzbaşı Şelaleleri ile buzul gölleri görülmeye değer niteliktedir. Mevcut Hizmetler : Milli parkta Yaban Hayatı Koruma Bölgesi ayrılmış olup, üretme istasyonu mevcuttur.          Kamp alanı, günübirlik alanlar, mola alanları, yürüyüş parkurları, doğa yürüyüş patikaları, bazı noktalarda yayla gelişimleri mevcuttur.           Akarsularında alabalık üretimi ve spesifik olta balıkçılığı yapma olanağı bulunan Aladağlar, ülkemiz turizmine alternatif seçenekler yaratacak potansiyele sahiptir. FLORA Aladağlar Milli Parkı ,730 rakamından 3756 rakıma kadar yaklaşık 3000 m. lik rakım farkına bağlı olarak ortaya çıkan farklı yaşam ortamlarında yaşayan bitki ve hayvan türleri ile muazzam bir biyoçeşitliliğe sahiptir. Belli başlı türler; Karaçam, ardıç, göknar, titrek kavak, meşe,sedir ağaç türeleri ile yabani yonca , ayrık, keven, papatya, sütlegen, sığır kuyruğu, kekik, menekşe, devedikeni gibi otsu bitkilerdir.. Aladağlar Milli Parkını orman açısından çok zengin olmamakla birlikte , Emli vadisindeki ormanı oluşturan hakim türler Karaçam ve Kızılçamdır. Karaçamın yayılış alanındaki güney bakılı kesimlerde Sedir ve nem bakımından daha elverişli kuzey bakılı yerlerde de göknarlara da raslanmaktadır. Alanda toplam 101 endemik takson ve tehlike altındaki takson 68 (66 endemik) bulunmaktadır. FAUNA Aladağlar Milli Parkı ,730 rakamından 3756 rakıma kadar yaklaşık 3000 m. lik rakım farkına bağlı olarak ortaya çıkan farklı yaşam ortamlarında yaşayan bitki ve hayvan türleri ile muazzam bir biyoçeşitliliğe sahiptir. Aladağlar’da 2000 metreden fazla yüksekliklerdeki alanlar ur kekliğin üreme ve barınma alanları olup aynı zamanda kral kartalın egemenlik alanı durumundadır. Yaban keçisine üreme, barınma ve beslenme zamanlarına göre her yerde rastlanabilmektedir. Yaban keçisi, kurt, yabani tavşan, tilki, gelengi, sincap, porsuk, kuyruk süren, kirpi, oklu kirpi, yaban domuzu, sansar, karakulak, kakım, gelincik, su samuru, köstebek, tarla faresi, cüce yarasa, nalburlu yarasa, sırtlan ve vaşak önemli yaban hayatı üyeleridir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/aladaglar-milli-parki

Nematodaların Tayin Anahtarı

1.Özefagus uzunluğunun büyük bir kısmında tek sıralı hücreler arasından dar bir boru olarak devam eder; dudak yoktur; balıkların bağırsaklarında bulunurlar (Avrupa formları karaciğerde bulunur)................................................Dizi: Trichuridae 51. Yukarıdaki gibi değildir.......................................................................................2 2. Özefagus posteriörde ampul şeklinde genişlemiştir...................Dizi:Oxyuridea2. Yukarıdaki gibi değildir.......................................................................................33. Başta üç büyük lob veya dudak vardır ;genellikle özefagus ve / veya intestinal ceca vardır; nispeten küt kurtlardır...............................................Dizi; Ascaridea 63. Yukarıdaki gibi değildir ; intestinal ceca yoktur................................................ 44. Genellikle iki lateral dudak vardır; kitinize bukkal boşluk veya vestibül vardır ; vulva genellikle vücudun ortasında veya posteriöründe ;intestinal ceca yoktur......................................................................................... Dizi : Spiruridea 84.Dudak yoktur; vestibül yoktur veya rudimenterdir; vulva hemen daima özefagal bölgede ; larvalar uterus, karın boşluğu veya yüzgeçlerde bulunurlar....................................................................................Dizi: Filariidea 195.Özefagus bölünmemiştir; erkeklerde spikül vardır; bağırsaklarda bulunurlar; Avrupa formları karaciğerde bulunur............................................. Soy; Capillaria5. Özefagus bölünmemiştir; erkeklerde spikül yoktur; fakat kopulasyon kını vardır; bağırsakta bulunur...............................................................Soy :Hepaticola5.Özefagus anteriör muskular ve posteriör cellular bölümlere ayrılmıştır; dişinin arka kısmı yuvarlaktır; deri kabarcıklarında bulunur ......................Soy : Cytoopsis 6. Alimenter kanal basit; postözefagal ventrikulus, özefagal veya intestinal divertikül yoktur....................................................................................Soy: Ascaris6. Alimenter kanalda postözefagal ventrikulus veya /ve özefagal intestinal divertikül vardır.......................................................................................................77. Anteriöre doğru çıkan intestinal cecum , posteriöre doğru çıkan özefagal apendiks vardır; mide ve bağırsaklarda bulunurlar.................. Soy: Contracaecum7. İntestinal cecum yoktur, fakat özefagal apendisk vardır.......Soy: Raphidascaris8. Dört adet özelleşmiş olup dudak ; dişinin posteriör ucunda emici benzeri çöküntü şeklindedir. Buradan kitinize çengel çıkar ; mide bulunur........................ ............................................................................................................Soy: Hedruris8. Dört adet özelleşmiş dudak v.s. yoktur................................................................99. Büyük kitinize bukkal kapsül vardır ; kırmızı kurtlar olup bağırsaklarda bulunurlar ; bazen anüsten çıktıkları görülür.................................Soy: Camallanus 9. Büyük kitinize bukkal kapsül yoktur; kırmızı değildir......................................1010. Kafada iki lateral lob vardır ; özefagus muskular olup anteriörde genişleyerek pseudobukkal kapsül yapar, posteriörde büyür.........................Aile : Cucullanidae10. Öyle değildir....................................................................................................1111. Dorsocephalic tüberkül vardır ; bağırsakta bulunur............Soy: Bulbodacnitis11. Dorsocephalic tüberkül yoktur ; bağırsakta bulunur.......................................1212. İntestinal cecum yoktur, iki ovaryum vardır............................Soy: Cucullanus12. İntestinal cecum vardır ,bir yada iki ovaryum vardır.......................................1313.Pre-anal emici vardır ; bir ovaryum .........................................Soy: Dacnitoidea13. Pre-anal emici yoktur ; iki ovaryum vardır................................Soy: Dichelyne14. Bütün vücutta veya anteriörde kütikil üzerinde çengel benzeri dikenler bulunan transversal halkalarla kaplı ; bağırsakta bulunur..............Soy: Spinitectus14. Kütikül yukarıdaki gibi değildir.......................................................................1515. Genellikle dört çift (seyrek olarak daha fazla ) büyük pre-anal papilla vardır....................................................................................................................................1615. Pre-anal papillalar bir çizgi şeklinde , çok sayıda ve sapsızdırlar...................1716. Dudaklar büyük ve belirgin olarak üç lobludurlar ; iç yüzün kütikülü kalınlaşmış olup karşı dudakla birleşecek gibidir; olgunları kaplumbağalarda , larvaları birçok balıklarda görülür.......................................................Soy: Spiroxys16. Dudakların iç yüzündeki kütikül kalınlaşmamıştır; spiküller eşit değildirler ; dört çift papilla saplı ; yumurtalarda bipolar filamentler ; gubernaculum vardır.............................................................................Soy: Metabronema (Cyatidicoloides)17. Spiküller eşittirler.....................................................................Soy: Haplonema17. Spiküller eşit değildirler ..................................................................................1818. Erkekde kavdal alae vardır ; kalp ve bağırsakta bulunur..........Soy: Cyatidicola18. Erkekde kavdal alae yoktur; dişide basit ağız uzun özefagus vardır; vücudun arka kısmı nispeten sivridir ; bağırsakta bulunur......................Soy: Rhabdochana19. Posteriör ekstremite sivri ve kıvrıktır; dişi 35cm. kadar uzun olabilir............................................................................................................... ..........Soy: Philonema19. Posteriör ekstremite küt ; 70cm. kadar uzun olabilir.............Soy: Philometra( Ekingen,G.,1983 )

http://www.biyologlar.com/nematodalarin-tayin-anahtari-1

Balıklarda Üreme

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme

Likenlerin Özellikleri

Likenler başlıbaşına birer organizma değildirler. Mantarlar ile alglerin birleşerek morfolojik ve fizyolojik bir bütün halinde meydana getirdikleri simbiyotik birliklerdir (Güner 1986). Likenlere katılan alg ve mantar genellikle serbest yaşayan akrabalarından farklı formda ve tutumdadırlar (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Renksiz bir mantar hifinde oluşan tallusun yapısına algin katılması sonucu ortaya renkli klorofili olan yepyeni ototrof bir bitki çıkar (Güner 1986). Likendeki alg ve mantar kendilerini çoğaltabilecek bir form oluşturmak için bir araya gelirler Diğer türlü tutunamadıkları habitatlarda birliktelik oluşturur ve yayılırlar Likenler, alg ve mantarların nadir oldukları yerlerde yayılmışlardır Mantar hifleri, liken tallusunun ihtiyacı olan su, CO2 ve mineral maddeleri temin eder. Alg hücreleri ise mantara, klorofili vasıtasıyla sentezlediği organik maddeleri ve oksijeni sağlar Mantar bu besinleri alg hücrelerinin içerisine kadar uzanan boruları sayesinde emer. Özgül yaşam şekilleri sayesinde likenler ekstrem koşullarda yaşam şansı kazanır (Güner 1986). Alg hücreleri mantar dokularıyla kaplanmıştır, böylece mantar onları şiddetli ışık, kuraklık ve ısıdan korur Likenlerin yapısına katılmada en çok rastlanan alg türleri özellikle Cyanophycea (mavi-yeşil algler) veya Chlorophycea (yeşil algler) üyeleridir. Mantarlardan ise çoğunlukla Ascomycetes nadir olarak ise Basidiomycetes cinsleri katılır (Güner 1986). Likenler mantarların sistematik bir grubu değildir, bir biyolojik gruptur. Liken birlikteliğini yalnızca mantar ile alg veya mantar ile siyanobakteri oluşturmaz. kidenfazla organizmadan oluşmuş likenler de vardır ve bunlar içerdikleri canlı sayısı veya çeşidine göre Hawksworth tarafından farklı gruplara ayrılmışlardır (Hawksworth1976). Likenler sistematikçiler tarafından değişik şekillerde sınıflandırılmıştır. Sınıflandırma yapılırken; tallus yapıları, morfolojik yapıları, üzerinde büyüdükleri bitki substratları, likeni oluşturan mantarın sınıfı dikkate alınmıştır. 1.1.1 Likenlerin sınıflandırılması 1.1.1.1 Tallus yapılarına göre likenler Alg ve mantarın birbiri ile karışımı değişik şekillerde olabilir. Eğer alg ve mantar tallus yapısında homojen bir dağılım gösteriyorsa böyle likenlere ‘Homeomerik’ liken, alg ve mantar türleri arasında farklı dağılım varsa bu tiplere ‘Heteromerik’ liken adı verilir. Homeomerik tip talluslu likenlerde tallus, jelatini andıran müsilajımsı yapıdadır. Alg ve mantar türleri ayrı bir tabaka oluşturmaksızın birbirleri ile karışmışlardır (Güner1986). Mantar miselyumu, algin salgıladığı müsilaj içerisinde homojen olarak dağılmıştır. Likenin şekli alg tarafından belirlenir (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Heteromerik tipi talluslu likenlerde algler üst kabuk tabakası ile orta kısım arasında bir tabaka oluşturur (Şekil 1.1). Diğer kısımlar sıkı veya gevşek olarak mantar hiflerinden oluşmuş dokular halindedir. Likenlerin çoğu bu tipe dahildir. Üst kabuk tabakasının altında alglerin oluşturduğu ‘gonidiyum’ tabakası bariz olarak ayırt edilebilir (Güner1986). Bunun altında mantar hiflerinden oluşmuş ‘medulla’ isimli tabaka bulunur. Örnek olarak Hypogymnia cinsini verebiliriz. Heteromerik likenlerde, likenin şekli içerisinde alg içeren zonları olan mantar tarafından belirlenir (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler bulundukları ortama ve beraber yaşadıkları bitkilerin durumlarına göre değişik şekillerde olabilirler. Onlar dış görünüşlerindeki değişikliklere göre de çeşitli tiplere ayrılırlar. 1.1.1.2 Dış görünüşlerine göre likenler 1.1.1.2.1 Kabuksu (Crustose) likenler Üzeri boyanmış tahta görünümündedirler (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004). Kayalar üzerinde gelişirler (Güner 1986). Yassı tallusları kabuk şeklindedir ve tüm altyüzeyi ile ortama sıkı sıkıya bağlanarak yaşadıkları yüzeyde kabuk oluştururlar. Bu kabuk oldukça kalın ya da yüzeyin içine doğru gömülüdür. Substratından kazıyarak ayrılabilir (www.mdc.mo.gov /conmag/1998/10/20.htm, 2004). Salgıladıkları liken asitleriyle bazen kayaları eriterek içine kadar girerler. Bunlara endolitik likenler denir. Liken asitleri, değişik karakterdedirler; parlaktırlar hiflerin ve tallusun yüzeyini örterler, kristalimsi yapıları andıran pulcuklar halinde göze çarparlar (Güner 1986). 1.1.1.2.2 Yapraksı (Foliose) likenler Toprak istekleri çoktur. Çıplak kayaların üzerinde görülmezler. ki koruyucu mantar tabakaları vardır. Tallusları küçük veya büyük loplara ayrılmıştır (Güner 1986). Kökyapıları sayesinde yaşadıkları yüzeyden biraz yüksekte dururlar. Büyüdükleri ortamlara rizoid şeklinde hifler gönderirler Substratlarına hafifçe bağlıdırlar (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004). Çoğu foliose tipler yılda 2 veya 5 mm büyürler (Armstrong 2004). Parmelia, Lobaria, Hypogymnia cinsleri yapraksı likenlere örnek olarak verilebilir. 1.1.1.2.3 Dalsı (Fruticose) likenler Tıpkı çalıya benzer, oldukça büyük likenlerdir. Yaşadıkları yüzeylere tek bir noktadan bağlıdırlar. Ağaçlar üzerinde gelişirler. pliksi veya şeritsi tallusları diktir. Likenler üzerlerinde büyüdükleri zemine göre de isimlendirilirler. Toprakta büyür sterrikolous, kayalarda büyürse saksikolous, ağaçlarda büyürse lignikolous, ağaç kabuklarında büyürse kortikolous, karayosunları üzerinde büyürlerse musikolous, likenlerin üzerinde yetişirlerse likenikolous likenler olarak isimlendirilirler. Tallusları çok sık dallanmıştır (Güner 1986). Kolayca substratlarından ayrılırlar Usnea cinsi likenler dalsı likenlere örnek olarak verilebilir. 1.1.1.3 Yapısına katılan mantarın cinsine göre likenler Likenler yapısına katılan mantarların sınıfına uygun olarak başlıca iki sınıfa ayrılırlar. 1.1.1.3.1 Ascolichenes (Aksuslu likenler) Alglerin askuslu mantarlarla birlikte oluşturdukları bir simbiyoz yaşamlı bitkilerdir. Likenlerin çoğu bu gruba dahildir. 1.1.1.3.2 Basidiolichenes (Bazidiyumlu likenler) Genellikle tropikal bölgelerde rastlanır. Likenler, deniz kıyısından en yüksek dağlara, sıcak bölgelerden kutuplara kadar geniş bir yayılım alanına sahiptirler, en kötü şartlar altında dahi gelişebilmektedirler. Tallusları çok yavaş büyür (Güner 1986). Toprakta, kayalarda, taşlarda, ağaçlarda, ağaç kabuklarında dallarda, kemiklerde, deride, yünde, kerestelerde, evlerin duvarlarında, anıtlarda, kiremitlerde, mezar taşlarında, camlarda ve eski demir alet ve eşyalarda büyüyüp gelişebilirler (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler yağmurdan hatta likenle çok kısa süre temasa geçen çok seyreltik bir akıntıdan bile besin sağlayabilirler, biriktirebilirler. Bazı likenler sadece özgül habitatlarda bulunurlar mesela yalnız bir çeşit ağaç veya kaya üzerinde. Aynı zamanda bir ağaç gövdesinde 30 dan fazla liken çeşidine rastlamak da mümkündür. Dar habitat koşullarında yaşayan likenler habitat şartlarına karşı oldukça hassasdırlar, mesela bazı türler hava kirliliğine hassasdırlar ve hava kalitesinin ölçülmesinde kullanılırlar. Bu hassasiyetlerine karşı çok sert doğa koşullarına karşı dayanıklıdırlar (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Çok yavaş büyürler ancak çok yaşlanabilirler, 6000 yıldır yaşayanları tespit edilmiştir ve büyük ihtimalle dünyada yaşayan en yaşlı organizmadır (Ulrik 1999). 1.1.2 Likenlerin çoğalması Likenler iki şekilde çoğalırlar. Mantar kısmı keselerde spor üretir ve bu sporlar likenden salınır. Hafif olan bu sporlar belli bir mesafe taşınabilir ve uygun alg veya bakteri partnerini bulursa yeniden bir liken oluşturabilir. Bulamazsa yaşayamaz, ölür. İkinci şekil ise daha güvenlidir; çoğu likenin yüzeyinde, ‘soredia’ adı verilen hem alg hem de mantardan materyal taşıyan, kahverengi veya siyah diskler bulunur Likenin yüzeyinde toz yumağı gibi görünürler, rüzgar, yağmur veya otlayan hayvanlarca taşınan soredialar yayılır ve yeni likenler oluştururlar (Şekil 1.5). 1.1.3 Likenlerin önemi Kayalar üzerinde gelişen kabuksu likenler oluşturdukları liken asitleri yardımı ilekayaları parçalayarak ortamda toprak oluşumuna neden olurlar. Liken asidi kalkerli ve granitik kayaları kademeli olarak parçalar. Zamanla buralarda parçalanma sonucu oluşan ufak taşcıklar üzerinde az toprağa ihtiyaç gösteren yapraklı kara yosunları gelişmeye başlar. Daha sonraları da parçalanmanın ilerlemesi ve karayosunlarının artıklarının birikmesi ile toprak miktarı çoğalmaya ve böyle yerlerde yüksek bitkiler büyümeye yönelir (Güner 1986). Böylece likenler bitki örtüsünün gelişim sürecinde öncü bitkiler olmuş olurlar (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler, genellikle acı kimyasallar içerdiklerinden yaban hayatın ana besin kaynağını oluşturmazlar ancak besin zincirinde önemli yere sahiptirler (www.mdc. mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Tırtıllar, solucanlar, sümüklüböcekler, salyangozlar likenlerle beslenirler. Likenle kaplı ağaçlar üzerinde yetişkin güveler mimikri yaparak dinlenirler (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004). Ağaç kabukları ve rutubetli ortamlardaki kayalar üzerinde gelişen yapraksı ve dalsı likenler hayvan besini olarak kullanılmaktadır. Bunların başında arktik bölgelerde bol gelişen ve ren geyiklerinin önemli besinlerini oluşturan Cladona rengiferina ve Cetraria islandica türleri gelmektedir. Ayrıca bu tip likenlerden alkol de elde edilmektedir (Güner 1986). Çoğu kuş likenleri yuva yapımında kullanır, Missouri’nin en renkli ötücü kuşu Parula yuva yapımında Usnea likenini ya da spanyol yosununu tercih eder. İnsanlar, yüzyıllardır likenleri boyamada kullanmışlardır, Romanlar mor boyasını likenlerden elde etmişlerdir, iskoçya’daki geleneksel erkek eteklikleri liken ekstratlarıyla boyanmıştır (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Hintliler kilimlerinde liken boyalarını kullanmışlardır. Ressamlar vivid morunu elde edebilmek için likenlerden faydalanmışlardır (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Likenlerden yapılan çay ve merhemler tüm dünyada geleneksel ilaç olarak kullanılmıştır. Likenler ayrıca modern ilaç, antibiyotik ve kremlerde kullanılmıştır. Parfüm endüstrisinde, fiksatif olarak kullanılırlar, parfümün kokusunun yavaşça dağılmasını sağlarlar (Ulrik 1999). Liken asitlerinin bazı maddelerle reaksiyon vermeleri, ayrıca bazı boya maddelerini içermeleri ve antibiyotik içeren cinslerinin olması likenlerin önemini arttırmaktadır. Roccella türlerinden asit/baz indikatörü olarak kullanılan turnusol elde edilir. Afrika ve Arabistan’da yetişen Aspicilia esculanta (Manna likeni)’ dan ekmek yapılmaktadır. Çalımsı yapıda ve sert olan türlerin üretimi yapılarak evlerde ve benzeri yerlerde dekorasyon işlerinde kullanılmak üzere pazarlarda satılmaktadır. İskandinav ülkelerinde bu türler mezarlarda çiçek yerine tabutun başına konmaktadır (Güner 1986). Bazı liken türleri kumlu topraklarda oldukça yaygındır. Rüzgara karşı toprağa iyitespit olarak erozyonu önlerler. Amerika’nın doğusunda kullanılmayan yollarda Baeomyces roseus killi topraklara iyi tutunarak su erozyonunu önler (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler kirliliğin belli bir seviyesine sülfürdioksitten dolayı hassastırlar, Bu yüzden çevreciler tarafından hava kirliliğinin ölçümünde kullanılırlar. Likenler sünger gibi kirletici maddeleri emerler, onların kimyasal analiziyle araştırıcılar havada ne olduğunu söyleyebilirler (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004) 1.1.4 Hypogymnia Cinsi Bu çalışmada Türkiye’nin değişik yörelerinden toplanmış Hypogymnia cinsine ait liken türleriyle çalışılmıştır. Bu çalışmada kullanılan Hypogymnia cinsine ait örneklerden bazıları Şekil 1.6’da gösterilmiştir. Hypogymnia’lar, uzun süre çok fazla benzer özellik taşıdığı Parmeliceae familyasının üyesi olarak kabul edilmiştir. 1960 yılında Nylander tarafından rizoidlerinin bulunmayışı ile Parmelia cinsinden ayrılmış (Nylander 1896) ve Poelt tarafından Hypogymniaceae familyası olarak tanımlanmıştır (Poelt 1973). Sonrasında Hypogymnia cinsinde tallusun şişkin ve iç kısmını boş olduğu göz önüne alınarak tallusları dolu bireyleri, Goward tarafından Brodoa cinsi olarak ayrı bir familya altında toplanmıştır (Zeybek vd. 1993a). Bitter Hypogymnia türlerinin sınıflandırmasında soralia morfolojisinin iyi bir karakter olduğunu savunmuştur (Bitter 1901). Modern liken sistematiğinde Hypogymnia cinsi, Hypogymniacea familyası, Lecanorales ordosu altındadır (Zeybek vd. 1993a). Sonraki dönemlerde bu cins üzerine Krog ve Elix’in çalışmaları olmuştur. Krog Artrik ve Boreal Kuzey Yarımküredeki türlere yoğunlaşırken (Krog 1968), Elix Avusturalya ve Doğu Asya’daki bireyleriyle ilgilenmiştir (Elix 1979). Ülkemizde ise bu cins üzerine çalışan araştırmacılar Ulvi Zeybek ve Volker John’dur. Bu araştırmacılar, Türkiye’deki Hypogymnia türleri üzerine yaptıkları taksonomik çalışmada türlerin morfolojik özelliklerine göre ayrımını sağlayan bir tür tayin anahtarı oluşturmuşlar ve Türkiye'deki yayılış alanlarını açıklamışlardır (Zeybek vd. 1993a). Başka bir çalışmalarında ise yalnızca morfolojiyle tanımlamalarının zor olduğunu söyledikleri Hypogymnia bireylerinin farklılıklarını kimyasal analizler yaparak ortaya koymuşlardır. Bu çalışmalarında likenlerin ikincil metabolitlerini tanımlamışlardır (Zeybek vd. 1993b). Hypogymnia cinsi, içi boş şişkin loplara sahip birbirine morfolojik ve anatomik olarak oldukça benzeyen türlere sahip bir taksondur. Tallusları iyi gelişmiştir. Rizoidleri yoktur. Lobların kenarları siyah buruşuk, üst kısımları ise beyaz-beyazımsı gridir, bazı türlerinde uçları ince kahverengi veya siyah çerçevelidir. Lopların kenarları içe kıvrık ve iç kısımları bağlantısızdır (hypo:alt, gymnia:çıplak ) Türlere göre başsı, dudaksı, yüzeysel veya yüksük şeklinde soralleri vardır. Apotesiyum bulunan türlerinde sorallerin ender oluşu tipiktir. Tallusun anatomik yapısı heteromeriktir. Apotesiyumda gelişen askosporangiyumlar 8 sporludur. Sporlar renksiz, uç kısımlarında iyod ile maviye boyanan yüksük bulunur (Zeybek vd .1993a). Bu cinsin taşıdığı en önemli karakteristik özellikleri; Sorelia lokasyonu, kısa yan lopların varlığı veya yokluğu, lobların renklenmesi, lop çapları ve dallanma şekilleri, şişkin, topuz-boğum tipi lopların varlığı, yassı veya yassı olmayan büyüme şeklidir. Ancak bu özellikler de türlerin birbirinden ayrımında bazen yeterli olamamaktadır(www.blm.gov/or/plans/surveyandmanage/MR/...2/Lichens-346949.pdf., 2004). Hypogymnia cinsine ait bireyler, küçük yüzeyler üzerinde büyüyebilme yeteneklerinden dolayı genç dallar ve kökler üzerinde bulunabilmektedirler. Kırlarda nemli koşullarda genellikle çalılıkların köklerinde bulunmaktadırlar. Yaygın olarak asit habitatlarında yaşarlar. Ağaçlık alanlarda huş gibi düşük pH’lı kabuklu ağaçlar ya da Picea gibi korniferler üzerinde yetişmektedirler (www-biol.paisley. ac.uk/bioref/Fungi_lichens/ Hypogymnia_physodes.html, 2004). Asidik koşullara dayanıklılığından dolayı sülfürdioksit kirliliğinin yüksek seviyelerinde yaşayabilirler ve bu özellikleri sayesinde biyoindikatör olarak da kullanılmaktadırlar. Ayrıca Fransa’da, Kuzey Avrupa ve Güney Afrika meşelerinden elde edilen Hypogymnia cinsi liken ekstraktları parfüm endüstrisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada Türkiye’de bulunan Hypogymnia cinsine ait türlerin rDNA ITS bölgesi dizi analizi ile çeşitliliklerinin tanımlanması amaç edinilmiştir. Çalışmaya bu cinse ait dört farklı türün farklı lokalitelerden toplanmış örenekleriyle başlanmıştır. Bu türlerin isimleri ve morfolojik özellikleri aşağıdaki şöyledir. Hypogymnia farinacea Zopf Sinonimleri: Parmelia farinacea Bitter, Hypogymnia bitteriana (Zahlbr.) Krog, Parmelia bitteriana Zahlbr. Tallusları gri renkli, rozet durumludur, 1-3mm eninde dar loplu ve yatıktır. Yukarı kalkık lop uçlarında başsı soralleri sıktır. breli ve iri yapraklı orman ağaçları kabuklarında yoğun birlikler oluşturur. Odun ve taşlar üzerinde seyrek bulunurlar. Ülkemizde zmir, Muğla, Hatay illerinde yaygındır. Hypogymnia laminisorediata D. Hawksw. et Poelt Tallusları gri renkli, parlak değildir. Lopları 2-5 mm eninde geniştir. Uçları çoğunlukla siyah çerçevesiz, ender olarak çerçevelidir. Tallus yüzeyinde siğilimsi isidiyuma benzer çıkıntılar vardır. Apotesiyumları irili ufaklı gruplar halinde ve kalın saplıdır. Ülkemizde zmir, Manisa illerinde dağılım göstermektedir. Hypogymnia physodes, (L.) Nyl. Sinonimi: Parmelia physodes (L.) Ach. Talluslarının morfolojik yapısı ortama göre değişkendir, gri renklidir, parlak değildir.

http://www.biyologlar.com/likenlerin-ozellikleri

BİYOLOJİK DOZİMETRİ VE İLGİLİ GELİŞMELER

Radyasyonun Biyolojik Etkileri Radyasyonun organizmaya olan etkileri akut ve kronik şekilde olmaktadır. Akut etkiler insanda radyasyona maruz kalındıktan kısa bir süre sonra klinik bulgular ile ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar merkezi sinir sistemi (100 Sv ve üzeri), gastrointestinal (10-100 Sv) ve hemato­poietik (2-10 Sv) sendromlardır. Sendromların ortaya çıkışı absorbe edilen dozla ilişkilidir.4 Bu sendromlar bir süre sonra bireyi ölüme götürür. Radyasyonun kronik etkileri ise hücrenin ölümüne yol açmayan ancak genetik materyallerinde onarılamayan bozukluklara neden olan olaylar sonucunda ortaya çıkarlar. Kanser yapı­cı etkisi, genetik etkisi ve ömür kısaltıcı etkisi bunlara örnektir. Canlıların somatik ve genetik özellikleri kromozomlarda taşındığı için radyasyonun kromozomlarda meydana getirdiği zararlı etkiler günümüzde ve gelecekte toplum sağlığı açısından oldukça önemlidir. Dozimetri Çeşitleri ve Biyolojik Dozimetri Toplu halde veya bireysel olarak radyasyona maruz kalan bireylerin absorbe ettikleri radyasyon dozu; fiziksel veya biyolojik yöntemlerden biri ile yada her ikisiyle birlikte belirlenebilir. Bu işlem dozimetri olarak adlandırılır. Meslekleri gereği radyasyonla çalışanların fiziksel dozimetri çeşidi olan Film, Cep ve Termolüminesan dozimetrilerden birini taşımaları gerekir. Ancak fiziksel dozimetrenin vücut üzerindeki konumu nedeni ile yetersiz kalması, büyük kitlelerin zarar gördüğü toplumsal radyasyon kazalarında ise bireylerde fiziksel dozimetrenin bulunamaması ve biyolojik çeşitlilik nedeniyle kişilerin radyo duyarlılığının farklı olması biyolojik dozimetriye üstünlük sağlamakta bu nedenle de fiziksel ölçümlerin biyolojik metotlarla desteklenmesi gerekmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) radyasyon kazası durumlarında, fiziksel dozimetri ile birlikte biyolojik dozimetrinin de absorbe edilmiş dozun belirlenmesinde bağımsız olarak kullanılmasını önermiştir. Şekil 1’de dozimetri çeşitleri özetlenmiştir. Biyolojik dozimetri, genel anlamı ile kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozunun biyolojik indikatörler (belirleyiciler) kullanılarak ortaya çıkarılmasına denir. Biyolojik Dozimetri için ideal koşullar; 1-Dozları tahmin etmek için seçilen etkiler iyonizan radyasyonlara özgü olmalı (dientrik aberasyonları gibi), 2-Radyasyona maruz kalma sonucu oluşan etki kalıcı olmalı, eğer kalıcı değilse zamana bağlı olarak oluşan değişiklikler bilinmeli, 3-Oluşturulan kontrol doz-cevap eğrilerinde dozların aralığı mesleki ışınlamalarda olduğu gibi çok küçük dozları ve kaza durumlarında olduğu gibi birkaç Gy’e varan dozları da içermeli, 4-Farklı radyasyon kalitelerinde uygulanabilmeli (Co, X-ışını, nötron v.b), 5-Biyolojik materyal kolay elde edilebilmeli (kan gibi), 6-Ölçümler kolay ve hızlı olmalı kısa sürede sonuç elde edilmeli, 7-Kronik ve homojen olmayan ışınlamalara da uygun olmalı. Yukarıdaki özellikleri taşıyan ideal bir biyolojik dozimetri yöntemi bilinmemektedir. Fakat, insan periferal kanından lenfosit kültüründen kromozom analizinin yapılması bugün için bilinen en iyi biyolojik dozimetri yöntemidir. Biyolojik dozimetri çeşitlerinden olan kromozom dozimetrisi (sitogenetik dozimetri), kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozu ile insan lenfositlerinde oluşan kromozom aberasyonları arasındaki kantitatif ilişki esasına dayanır. İyonizan radyasyonların kromozomlarda oluşturdukları hasar 20.yy başlarından beri bilinmektedir. İlk olarak X-ışınlarının Drosophila'da kromozom aberasyonu oluşturduğunun bulunması ve takip eden yıllarda araştırıcıların yaptıkları çalışmalar sonucunda ilk olarak 1962 yılında kromozom aberasyonları, radyasyona maruz kalan bireylerde absorbe edilen radyasyon miktarını tespit etmek için kullanılmıştır. Kromozom aberasyonlarının absorbe radyasyon dozunun belirlenmesinde kantitatif biyolojik indikatör olarak kullanılmasından bu yana radyasyon kazaları sonunda absorbe edilmiş olan doz tayininde standartlaşmış bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Radyasyonun canlılarda oluşturduğu etkileri değerlendirmek için başka biyolojik indikatör sistemler de geliştirilmiştir. Elekton spin rezonans, Biyokimyasal indikatörler (kıl, tükürük, saç, sperm vs), Retikülosit sayımı, Mutasyon noktalarının analizi, Monoklonal antibodyler vs. Bu tür sistemlerin çoğu örnek almadaki güçlükler, hücrelerin asenkron popülasyon (hücre siklusunun farklı evrelerinde) şeklinde bulunması ve hücrelerin yaşam sürelerinin kısa olması, yöntemin belli dozlarda etkili olması ve bazen de ışınlanma süresinin önemi nedeniyle dozimetri amacıyla rutin olarak kullanılamazlar. Biyolojik Dozimetri Amacıyla Kullanılan Kromozom Aberasyonları Unstabil (kalıcı olmayan) asimetrik kromozom aberasyonlarından olan disentrik aberasyonlar ve eşdeğerleri (trisentrik ve sentrik halka) absorbe radyasyon dozunun indikatörü olarak diğer aberasyonlara göre daha çok güvenilirdirler. Çünkü disentrik kromozom aberasyonları radyasyona özgüdürler yalnızca özel birkaç radiomimetik kimyasal (bleomisin, endoksan vs) tarafından oluşturulabilir. Doğal görülme sıklıkları (back-ground) düşüktür (1/2000) ve kolay belirlenirler. Bazı araştırıcılar doz tahminlerinde disentrik eşdeğeri kabul edilen sentrik halka (ring) kromozomları da disentriklerle birlikte kullanmaktadırlar. Sentrik halka oluşumu unstabil kromozomlarının oluşum yüzdesi içinde %5-10 civarında olduğundan doz hesaplamalarında kullanılmamaları önemli bir kayıp değildir. Serbest asentrikler, disentrik, trisentrik ve sentrik halka gibi kromozom aberasyonlarına eşlik etmez ve onlardan bağımsız olarak bulunurlar. Bu aberasyonlar radyasyon dışıetkenlerle de oluşturulabildikleri için tek başına doz tahmininde kullanılmamaktadırlar. Disentrik, trisentrik ve sentrik halka kromozom aberasyonlarının oluşumu Şekil 2’de şematize edilmiştir. Translokasyon olarak adlandırılan iki kro­mozom arasındaki simetrik değişimler de son yıllarda geliştirilen floresan boyama teknikleri (fluorescens in situ hybridisation; FISH) sayesinde biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmaktadır. Kromatid tipi kırıklar büyük oranda kimyasal ajanlar tarafından oluşturulduğundan biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmamaktadır. Son yıllarda yine insan periferal lenfositleri kullanılarak absorbe edilen radyasyon dozunun belirlenmesi amacıyla Mikronukleus testi çalışmaları yapılmaktadır. Mikronukleuslar sitoplazma içinde ana nukleusun dışında fakat nukleus ile şekil, yapı ve boyanma özellikleri bakımından aynı olan küçük küresel yapılardır. Radyasyona maruz kalmış lenfositlerde hasar gören kromozomlar ve onların asentrik parçaları veya mitotik iğdeki hatalar sonucu kromozomun tamamının kutuplara çekilememesi sonucu oluşurlar. Şekil 3 A’da bölünmekte olan binukleat bir hücrede kutuplara çekilemeyen bütün bir kromozom ve asentrik fragmentten mikronukleus, B’de ise yine binukleat bir hücrede disentrik köprüden nukleoplazmik köprü ve mikronukleus oluşumu şematize edilmiştir. Binukleat hücrelerdeki hücre başına düşen mikronukleus sıklığının mononukleat hücrelerdekinin iki kat olması nemlidir. Kromozom aberasyonlarının doğal oluşum sıklığı konusunda, farklı populasyonlar ile yapılan araştırmalarda özellikle disentrik sıklığında farklılıklar gözlenmiştir. Doğal disentrik oluşum sıklığının farklı bulunması, laboratuva koşulları, sayıcı ve değerlendiriciler arasındaki farklılıklar nedeniyle her biyolojik dozimetri laboratuarının kendi koşullarında, çeşitli radyasyon kalitelerinde ve farklı radyasyon dozlarında oluşturacakları kontrol doz-cevap eğrilerine sahip olmasını gerekli kılmıştır. Olası bir radyasyon kazasında alınacak radyas­yonun tipine göre, absorbe radyasyon dozunun miktarı o tipteki kontrol doz-cevap eğrilerin­den faydalanılarak bulunmaktadır. Kontrol doz-cevap eğrileri daha önce radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış sağlıklı bireyler­den alınan kanların akut ve homojen ışınlanmaları sonucunda oluşturulur. Biyolojik dozi­ metri amacıyla yapılan kontrol doz-cevap eğri­leri genellikle 50 mGy ile 4 Gy arasında yapılır. Eğriler oluşturulurken 0 ve 1 Gy arasında en az 5 doz noktasının olmasına özen gösterilir. Çünkü radyasyon kazaları genelde bu dozlar arasında meydana gelir.10 Standart eğri oluşturulurken çok küçük doz (<0.5 Gy) nokta­larında doz-cevap ilişkisini ortaya koymak için çok fazla hücre saymak gereklidir. Kalibras­yon eğrisini oluşturmak için toplam 10.000­15.000 hücre, bireysel doz tahmini yapmak için ise 500-1000 hücre saymak yeterli­dir. Elde edilen aberasyon verimi dikka­te alınarak %95 güvenilirlik sınırları içinde kontrol doz-cevap eğrisi çizilir. Aynı laboratuvar koşullarında 200 kV X-ışını ve Co­60 gamma radyasyonu ile ışınlanma sonucu oluşturulan kontrol doz-cevap eğrileri birlikte Şekil 4’de görülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEMLER Materyalin Elde Edilmesi, Işınlanması Kontrol doz-cevap eğrilerini oluşturmak amacıyla elde edilen kan örnekleri genç, sağlıklı, sigara içmeyen, radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış bireylerden alınır. Kontrol grubu ve birinci mitozun (M1) ikinci mitoza (M2) oranını belirlemek için alınan kanlar ayrılır. Kan örnekleri steril, içleri heparin kaplı tüpler içine alınır. Eğriyi oluştururken, kullanılan doz noktalarına ait kan örnekleri radyasyon kalitesine uygun şekilde, doz hızı, dozun homojenitesi gibi kriterlere özen gösterilerek 370C’da ışınlanır. Kültür ve Tespit İşlemleri Kontrol doz-cevap eğrileri oluşturmak için ışınlanmış kan örnekleri ve radyasyona maruz kalmış bireylerde absorbe dozun tayini için alınan (~5 ml) kan örnekleri steril şartlarda, Moorhead ve arkadaşlarının mikrokültür tekniğine uygun olarak kültüre alınır. Bu yöntemde genellikle kültür stok medyumu olarak RPMI-1640+L-Glutamin, Penicilin ve Streptomicin kullanılır. Kültür ortamına mitojen olarak PHA (phytohemaglutinin) ve hücrelerin metafazda durmaları için Kolsemid kullanılır. Kültür süresi sonunda (toplam 48 saat) 0,075M KCL ile hipotonik şok uygulanır. Bu işlem sonunda 1:3 oranında asetik asit/metanol karışımı ile tespit işlemleri tamamlanır ve metafaz kromozomlarının lamlar üzerinde iyi bir şekilde dağılmaları sağlanır. % 5 Giemsa boyası ile boyanarak incelenecek duruma getirilir. Uygulanan kültür metodu Şekil 5’­de kısaca özetlenmiştir. M2/M1 Oranı ve Biyolojik Dozimetride Önemi İnsan vücudunda yaklaşık 5.2x1012 lenfosit dolaşır. Lenfositlerin % 70’i T- lenfositlerdir ve bunların yaklaşık %98’i ufak, hücre siklusunun bölünmeyen bir fazında (G0) bulunur. G0 fazında olmaları dolayısı ile biyolojik ömürleri uzundur. Metabolik olarak inaktiftirler. T-lenfositlerin kolay elde edilebilmeleri, radyasyona duyarlı olmaları, biyolojik ömürlerinin uzun olması (%90’nın yaşam süresi ortalama 3 yıl) (38) ve akut vücut ışınlamalarından 3 yıl sonra dahi lenfositlerdeki kromozom aberasyonlarının %50 sinin hala korunuyor olması, kaza üzerinden uzun yıllar geçse bile absorblanan dozun belirlenmesine olanak tanır. İnsan periferal kanında bulunan lenfositler stimüle edilerek G0 fazından çıkıp hücre siklusunda ilerlemeye başlarlar. Siklusta ilerleme hızı hücreler arasında farklılık gösterdiğinden periferal kanda senkronize olan lenfositler bölünmeye teşvik edildikleri invitro ortamda asenkron hücre popülasyonu haline gelirler. Bu yüzden bazı lenfositler M1 bölünmede iken siklusta hızlı ilerleyen bazı lenfo­sitler M2 da olurlar. Radyasyona maruz kalındıktan sonraki ilk bölünme (M1) de lenfositlerde oluşan disentrik kromozom aberasyonlarının %50’si kaybolur. Bu yüzden doz tahmini yapılırken, M1 lenfositlerde bulunan disentrik kromozom aberasyonlarının sayımı esas alınır. M2/M1 belirlenmesi için kültür ortamına BrdU (bromodeoksiüridin) ila­ve edilir. Timidin analogu olan BrdU, DNA replikasyonu esnasında timidinin yerini alır. DNA’nın yapısına girer. Floresan Plus Giemsa (FPG) boyama tekniği32 ile boyanan metafaz kromozomları Floresan mikroskopta incelenerek M2 ve M1’de olan hücreler ayırt edilir. Metodun iyi çalıştığının göstergesi olarak, M2 de olan hücreler M1den %10 daha az olmalıdır. Bu değerlerin üzerinde bulunduğunda absorbe radyasyon dozunun hesaplanmasında bazı düzeltme faktörleri kulanılır. Kültür ortamına BrdU ilave edildikten sonra DNA replikasyonu sırasında BrdU’nun DNA’nın yapısına girişi, M1 ve M2’deki hücrelerde BrdU almış kromozomların görünüşü Şekil 6’da gösterilmiştir. Kromozomların değerlendirilmesi Hazırlanan preparatlar değerlendirilirken kromozomları birbirinden belirgin olarak ayrılmış, görünüşleri düzgün ve iyi boyanmış diploid metafazlar dikkate alınır. Kromozomlar sayılırken sayıları 2n=46 ve üzeri olanlar değerlendirmeye alınır. Hücrede kararsız aberasyonlar (disentrik, sentrik halka ve serbest asentrik) bulunduğunda kromozom sayıları ile belirlenen aberasyonların birbirini dengelemesine özen gösterilir. Örneğin, hücrede bir disentrik aberasyonun varlığında ona eşlik eden bir asentrik ile sayının 46 da tutulması; bir sentrik halka bulunduğunda yine eşlik eden bir asentrik ile sayının 47 olması, bir trisentrik bulunduğunda ona eşlik eden 2 adet asentrik ile sayının 46 olması gibi durumlara dikkat edilir. Değerlendirmelerde bir trisentrik 2 disentriğe, bir sentrik halka bir disentriğe eşdeğer olarak kabul edilmektedir. 4 Gy 200 kv X-ışını uygulanan ve yukarıda anlatılan metoda uygun olarak hazırlanan ve değerlendirilen bir me­tafaz plağında disentrik ve asentrik kromozom aberasyonları Şekil 7’de görülmektedir. İstatistiksel ve Matematiksel Yöntemler Farklı iyonlaştırıcı radyasyonların eşit dozlarının birim uzaklıkta bıraktıkları enerjilerinin ve dolayısıyla oluşturdukları iyonlaşma yoğunluklarının farklı olması nedeniyle oluşturdukları kromozom aberasyonları verimleri de farklıdır. Düşük Lineer Enerji Transfer (LET)’li radyasyonların herhangi bir dozunda iyonizasyon rastgele dağılır. Kromozom hasarının da aynı olasılıkla ger­çekleştiği düşünülürse aberasyon dağılımı da rast gele olacaktır. Bu rast gele dağılımın düşük fre kanslarda meydana gelmesi Poisson dağılımı ile uygunluk gösterir. Bu bilgilere dayanarak X-ışınları ve γ gibi düşük LET’li radyasyon ile akut ve homojen ışınlanma sonucunda oluşan kromozom aberas­yonlarının Poisson dağılımına uygunluk gösterdiği belirlenmiştir. Yüksek LET’li radyasyonlarda ise iyonizasyon yoğunluğu fazla olduğundan iyonizasyon hücreler arasında rast gele dağılmaya­caktır. Yüksek LET’li radyasyonların absorblanması sonucu birbirine yakın hücrelerde birden fazla aberasyonlu hücre oluşacak ve bu oluşum Poisson dağılımından uzaklaşacaktır. Homojen olmayan ışınlamalarda ve kronik ışınlamalarda disentriklerin hücrelere dağılımlarının Poisson dağılımından sapmaları büyük olacağından Poisson’a uygunluk göstermez. Bu yüzden kontrol doz-cevap eğrileri oluşturulurken ışınlama homojenitesini kontrol etmek için disentriklerin Poisson dağılımına uygunluklarının belirlenmesi gerekir. Elde edilen aberasyon dağılımının (disentrik) Poisson'a uygunluğunu araştırmak için ilk önce her doz noktasına ait varyanslar (σ²) hesaplanır. Daha sonra varyansların aberasyon (disentrik) frekanslarına (Y) oranından elde edilen dağılım oranı (σ²/Y) bulunur. Bu dağılım oranları U testi formülünde yerine konularak her doz noktasına ait U değerleri hesaplanır. U testi sonuçlarının –1,96 ve +1,96 arasında olması dağılımların Poisson’a uygunluğunu ispatlar. Çoşkun M, Coşkun M. Biological dosimeter and related developments. Cerrahpaşa J Med 2003  

http://www.biyologlar.com/biyolojik-dozimetri-ve-ilgili-gelismeler

SİSTEMATİĞİN TARİHÇESİ

Bugün yaşayan en geri insan topluluklarında dahi çevrelerindeki canlılara isimler verildiği görülür. Hayvanların ve bitkilerin tanınmasıyla insanların ilk ilgisi tarih öncesi devirlerde başlar. Akdeniz çevresinde bulunan mağaralarda ilkçağ insanlarının çizdiği hayvan ve bitki resimleri bunun en belirgin kanıtıdır. İlk çağlarda insanlar bitkileri yenen, yenmeyen, zehirli, zehirsiz gibi kullandıkları biçime göre sınıflandırmışlardır. Daha sonra bu sınıflandırma dış görünüşlerine göre yapılmış olup bitkiler 1800’lü yıllara kadar otsu, çalımsı, ağaçsı gibi gruplara ayrılmışlardır. Darwin’in evrim teorisini ortaya atışı ile tüm canlı organizmalarda filogenetik (akrabalık ilişkisi) sınıflandırma yapılmaya başlamıştır. Yani Darwin’den sonraki dönemde aşağı yukarı tüm sınıflandırmalar bitkilerin ve hayvanların evrimsel gelişmişliklerine göre yapılmıştır. Yaşayan canlıları gruplar halinde düzenleme konusunda ilk girişimler Mezopotamya uygarlığının bilginleri tarafından yapılmıştır. Bu zamanda Asur uygarlığında yaşayan filozoflar köpek, aslan, çakal gibi canlıları köpekgiller, at, eşek, deve gibi canlıları da atgiller gruplarına sokmuşlardır. Bununla birlikte bazı hatalar da yapılmıştır. Örneğin çekirgeler, kuşların, kaplumbağalar ise balıkların grubuna sokulmuştur. Bitkilerde Son Sınıflandırma Sistemlerini Yapan Bilim Adamları: Bu bilim adamları biyoloji bilimindeki gelişmelerden yararlanmışlardır. Sistematikde kimyasal analiz yöntemleri ile elektron mikroskoplarının (SEM ve TEM) kullanılması ile Biyokimyasal sistematik ve paleobotanik gibi alanlar yeni isimlendirmelerin daha anlamlı yapılmasına yol açmıştır. Son döneme ait bazı Bitki sistematikçileri şunlardır: Robert Thorne, Takhtajan, Arthur Cronquıist ve Rolf Dahlgren gibi. www.sistematiginesaslari.8m.com Hippocrates (M.Ö. 460-377) ve Democritus (M. Ö. 460-370) gibi Yunanlı bilginler hayvanlar üzerinde ilk bilimsel çalışmaları yapmışlardır. Hippocrates hayvan isimlerini saymış, fakat sınıflandırmasıyla ilgili işaretler vermemiştir. Aristo (M.Ö. 384-322) sınıflandırmada ilk rol oynayanlar arasındadır. Yaşamının bir kısmını geçirdiği Midilli Adasında özellikle deniz hayvanlarını inceleyip zoolojik araştırmalar yapmıştır. Sadece kıyaslamalı anatomi değil, embriyoloji, davranış ve ekoloji alanın da incelemeler yapmıştır. Aristo ilk kez hayvanların yaşamlarına, hareketlerine ve vücut yapılarına göre ayrılabileceğini belirtmiş ve hayvanları Ennaima (=Kanlı Hayvanlar) ve Anaima (=Kansız Hayvanlar) olmak üzere başlıca iki gruba ayırmıştır. Bitkilerle ilgili olarak Theophrastos (M.Ö. 372-287) Aristo’nun öğrencisi olup botaniği öncüsü olarak anılır ve 480 bitkinin ayrımını yapmıştır. Plinius (M.Ö. 23-M.S. 79) “Naturalis Historia” (Tabiat Tarihi) eseriyle 1000 kadar faydalı bitkinin kültürü üzerinde bilgi vermiştir. Daha sonra 1500 yıl boyunca kayda değer bir gelişme yaşanmamıştır. 16. Yüzyıla kadar bitkiler tıbbi özellikleri ile ele alınmıştır. 16. yüzyılda Andrea Cesalpino (CAESALPINUS) (1519-1603) “De plantis” (Bitkiler hakkında) adlı eseri ile bitkileri morfolojik esaslar üzerine ilk ayırımını yapan botanikçidir. Daha sonra Kaspar Bauhin (1550-1624) 6000 bitki türünün tasnifini yapmıştır. Bauhin adlandırmada yeni yöntemler kullanan ilk botanikçi olup bugünkü familyalara benzer gruplar oluşturmuş ancak isimleri ve özellikleri belirtmemiştir. Ayrıca bitkilere ikili isimlendirmenin esaslarını ilk ortaya koyan botanikçidir. İngiliz John Ray (1627-1708) bir bitkinin tüm kısımlarının gözönünde tutulmasının gerekliliğini vurgulayan botanikçidir. Bitkilerde varyasyonun iç ve dış nedenlere, bugünkü ifade ile genotipik ve fenotipik nedenlere dayandığını ileri sürmüştür. 1693 yılında “Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum Et Serpentini Generis” isimli eserini yayınladı. Böcekler ve kuşlar üzerindeki eseri ise ölümünden sonra yayınlandı. Bu araştırıcı da Aristo kurallarını esas aldı ve sınıflandırmada iç morfoloji de kullandı.Ray’ın 1703’de 2. cildi yayınlanan “Metodus Plantarum” adlı eseri 18000 kadar bitki türünü kapsamaktadır. Fransız Pitton de Tournefort (1656-1708) bitkiler alemini ağaç, ağaçcık ve otlar olarak sınıflandıran ve bitkileri 22 sınıfta toplayan son botanikçi olmuştur. Tournefort’un sistematiğe en büyük katkısı CİNS (genus) kategorisini kurmuş olmasıdır. 698 cinsin isimlendirmesini yapmıştır. Populus, Betula, Fagus, Lathyrus bunlardan birkaçıdır. İsveçli Carl von LINNAEUS (1707-1778) hem botanik hem de zooloji alanına katkıları olmuştur. 1735 yılında sadece 11 sayfadan oluşan SYSTEMA NATURAE isimli meşhur eserini yayınladı. 1737 yılında tüm bitki cinslerini “Genera Plantarum” (Bitki cinsleri), “Species Plantarum” (Bitki türleri) adlı eserinde de 1000 cinse ait yaklaşık 6000 bitki türünün deskripsyonunu işlemiştir. 1753 yılında yayınladığı bu eser ile ikili adlandırma sistemi (Binominal Nomenklatür), yani 2 sözcükten oluşan (Cins adı+epitet adı= TÜR adı) bir sistem geliştirdi. Sistematiğin temelini oluşturan bir çalışma olmuştur. Bu sistem hem hayvan hem de bitki sistematiğinde halen geçerliliğini korumaktadır. Daha sonraları bu araştırıcı doğayı 3 kısımda inceleyerek (hayvan, bitki ve mineral ) hayvan ve bitkileri bir sistem dahilinde göstermiştir. Bu eserde 4 bacaklılar yerine ilk kez Mammalia terimini kullandı. Bu nedenle bugün herkes Linné’yi taksonominin babası olarak tanır. • Linné, canlıları 5 taksonomik kategori içine yerleştirdi. Bunlar: • Sınıf • Takım • Cins • Tür Bu sistemiyle Linné, kendinden sonraki bilginleri öylesine etkilenmiştir ki Systema Naturae isimli kitabın 1758 yılında yayınlanan 10. baskısı Zoologıcal Nomenclature (=Hayvansal isimlendirme)’nin resmi başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Böylece canlıların bilimsel isimleri (Latince ve Yunanca) dünyanın her yerinde kullanıla gelmiştir. Bu eserin 10. Baskısında 312 cinse bağlı 4370 hayvan ismi bulunmakta olup, bunlar 6 sınıfa ayrılmıştır: Dört bacaklılar, Kuşlar, Amphibia’lar, Balıklar, Böcekler, Solucanlar. LINNE’ nin öğrencisi olan Fabricius (1745-1808) 1775, 1782 ve 1804 yıllarında yayınladığı “Systema Entomologica” adlı eseriyle bütün böcek faunasını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu şekil bir çalışma, bugün bir insanın çalışma gücünün çok üzerindedir ve hatta olanaksızdır. Bu nedenle bu bilginden sonra gelen toksonomistler çalışmalarını tek bir familya veya alt familyaya, hatta bunların da belirli bir coğrafi yayılış alanında bulunan türlerine yöneltmişlerdir. A.L. Jussieu (1748-1836) bitkiler aleminde ilk olarak doğal sınıflandırmayı kullanan kişi olmuştur. A. Pyramus de Candollea (1778-1841) sstematiğin anahatlarını ortaya koyan bir çalışma yapmıştır. 161 familyanın sınırları belirlemiştir. Linne'den sonraki yüzyılda canlıların sınıflandırılması çalışmaları daha da hızlanmıştır. Ancak biyolojik çeşitliliğin fazlalığı karşısında bilim adamları belli gruplar üzerinde ihtisaslaşmaya yönelmek zorunda kalmışlardır. Linnaeus eserlerinde bütün bitki ve hayvanların yanısıra bunlara ait fosilleri dahi tanımlarken,19. yüzyıl araştırıcıları sadece belli canlı grupları üzerinde araştırmalarını sürdürmüşlerdir. A.Braun (1805-1877) Braun sisteminde bitkiler ilkselden gelişmiş formlara doğru kademeli olarak sıralanmıştır. A. Wilhelm Eichler (1839-1930) Braun’un filogenetik sistemini geliştirmiştir. Bitkiler aleminin Cryptogamae ve Panerogamae olarak iki büyük gruba ayırmıştır. Adolf ENGLER (1844-1930) Eichler sistemine dayanarak yeni bir sistem oluşturmuş daha sonra Karl Prantl (1849-1893) ile birlikte 60 botanikçinin yardımı ile 23 ciltte toplanan Engler Sistemini kurulmuştur. Bu sistemde bitkiler alemi organizasyon kademeleri gözönünde tutularak sınıflandırılmış olup filogenilerinden kısmen ayrılmış doğal bir sistemdir. Monokotil bitkiler 1964’de Angiospermlerin sonuna alınmıştır. Bu sistemi birçok bilim adamı ele almış ve geliştirmiştir. R. von Wettstein (1863-1931) 1901 yılında Engler sistemin filogenetik esaslara göre kullanarak bitkiler alemini 9 Filum’a ayırmıştır. Charles E.Bessey (1845-1915), Hans Hallier (1868-1932), John Hutchinson (1884-1972) Angiospermlerin yeni bir dekripsiyonlarını yapmıştır. Dikotil bitkiler otsular ve odunsular olarak iki gruba ayırmıştır.

http://www.biyologlar.com/sistematigin-tarihcesi

Eklembacaklılar (Artropoda)

Eklembacaklılar (Artropoda) Tüm omurgasızlar arasında en başarılı ve çeşitli olanlar, kuşkusuz eklembacaklılardır. Bunların vücutlarının dış kısmı, sert parçalı bir dış örtü (dış iskelet) ile kaplıdır. Üyeleri eklemlidir. Böcekler Örümcekler, Akrepler, Çokbacaklılar Ve Kabuk¬lular günümüzün eklembacaklılarındandır. Fosil¬ler arasında bugün, soyları tükenmiş olan Trilobitomorflar ve Öyripteridler veya dev su akrepleri bu¬lunmuştur. Bütün bu gruplar başlangıca doğru iz¬lendiklerinde olasılıkla ortak bir atadan, Halkalı Kurt’tan meydana gelmiş gibi görünürler. Ancak birçok eklembacaklı türünün ayrı atalardan türemiş olmaları da aynı derecede güçlü bir olasılıktır. İlk eklembacaklılar, alt Kambriyum devrinde birdenbire ortaya çıkmışlar ve son derece çeşitli gruplar oluşturmuşlardır. Bu durum, söz konusu hayvanların geçmişinin Kambriyum öncesine kadar uzandığını; ancak bu devirdeki atalarının mineral-leşmiş bir iskeletlerinin bulunmadığını akla getirir. Kambriyum devrinin başlangıcında çeşitli eklem¬bacaklı sınıfları vardı. Bunların başlıcaları trilobitler ve trilobitoidlerdir ve bu iki grup Trilobitomorflar adı altında toplanır. Trilobitoidlerin çeşitleri daha fazlaydı: ancak iskeletleri ince ve mineralsiz olduğundan, fosillerine sadece Kanada'nın Kam¬briyum devri ortalarından kalma ince taneli kaya¬larında (Burges Shales) rastlanmaktadır. Burgessia ile Marella tipik trilobitoidlerdir. Burgessia, küçük bir Kral Yengeç benzer. Marella, geriye doğru uzantılarıyla ilginç bir eklembacaklıdır. Bun¬ların her ikisinde de trilobitlerinkine benzer ayak¬lar bulunur ve ayağın vücuda yakın tarafında bir solungaç dalı ve öteki tarafında ise yürüme bacağı vardır. Trilobitlerin gövdeleri ise üç loblu bir dış iskelet ile kaplıdır. Ön kısım baş (cephalon). orta kı¬sım göğüs (thorax) ve geri taraf kuyruk (pygidium) adını alır. İlk trilobitlere örnek olarak dikenli, kısa kuyruklu Olenelluslar ile küçük ve kör Agnostuslar gösterilebilir. Paleozoik, trilobitlerin şanslarının hem açıldığı hem kapandığı bir dönem olmuş; bu dönemde dikenleri kısalmış. göz yapılan gelişmiş ve iri kuyruklu türler ortaya çıkmıştır. Diğer eklembacaklı gruplarından olan kral yen¬geçler, kabuklular ve pnikoforalar da Kambriyum devrinde ortaya çıkmışlardır. Kral yengeçler. Orta Ordovik ve Perm devirleri arasında yaşamış dev Öyripteridlerle ilintilidir. Silür devrinde kara hayvanı olarak ilk gerçek akrepler ortaya çıktı; Devon devrinde keneler, örümcekler ve böcekler on¬lara katıldı. Denizde yaşamayan birçok eklemba¬caklı gruplarının fosilleri, ancak özel koşullarda birikmiş tortularda bulunur ve ''zaman içinde görü¬nüp kaybolsalar" bile, giderek artan bir çeşitliliği gösterirler. 1.2. Evrim Kavramının Gelişimi Kalıtım ve evrim, canlılığın tanımlanmasında birbiriyle çok yakından ilişkisi olan iki bilim dalıdır. Birini, diğeri olmadan anlamak olanaksızdır. Kalıtım bilimi, döller arasındaki geçişin ilkelerini açıklar. Evrim ise geçmiş ile gelecekteki olayların yorumlan¬ masını sağlayarak, bugün dünyada yaşayan canlılar arasındaki akrabalığın derecesini ve nedenini ortaya koyar. Evrimsel değişmeler kalıtıma dayalıdır. Çünkü bireysel uyumlar döllere aktarılamaz. Değişikliklerin genlerde meydana gelmesi ve gelecek¬ teki çevre değişimlerine bir ön uyum olarak varsayılması gerekir. Çeşitlenmenin ve gelişmenin değişikliklerle meydana geldiğini savunan bazı tarihsel gözlemlere kısaca göz atalım. 1.2.1. Gözlemler ve Varsayımlar Canlıların birbirinden belirli kademelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında bazı akrabalıkların olduğuna ilişkin gözlemler düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Doğayı ilk gözleyenler, doğan yavrunun ana ve babadan belirli ölçülerde farklı oldu¬ğunu görmüşlerdir. Hatta aynı batından meydana gelen yavruların dahi birbirinden farklı olduğu ta o zamanlar farkedilmiştir. Bitki ve hayvanlarda türden başlayarak yukarıya doğru benzerlik derecelerine göre grupların oluşturulduğu (bugünkü anlam¬da cins, familya, takım vs. gözlenmiştir. Bu yakınlık dereceleri sıralanmakla beraber, kalıtsal bilgi yeterli olmadığı için tam anlamıyla bir, yorum yapılamamış ve en önemlisi bir türün binlerce yıllık tarihsel gelişimi, bir düşünür birey tarafından sürekli, olarak gözlenemediği için, evrim, daha doğrusu çeşitlenme ve akrabalık bağlan tam olarak tariflenememiştir. Çünkü bir canlının yaşamı süresince bu şekildeki bir farklılaşma kesinlikle gözlenemeyecektir. Bazı hayvan yavrularının, hatta bu yavrular içinde bazılarının yaşama şansının diğerlerine göre büyük olduğu gözlenmiş ve doğal seçme konusunda, bilinçsiz de olsa ilk adımlar atılmıştır. evrim fikri ancak yakın yıllarda gelişen bilimsel yöntemler aracılığıyla gerçek yatağına oturtulabilmiştir. Daha önceki yorumlar, bilimsel düşüncenin tarihi açısından değerli olmakla beraber, yeterince bilimsel kanıtla donatılmadığı için doyurucu olamamıştır. evrim, bir gelişimi, bir değişimi ifade eder. değişken ve sonlu bir evrende herhangi bir şeyin değişmez ve sonsuz olduğunu düşünmek bilimsel yargıya ters düşer. evrim kavramı değişik fikre saygıyı bir fikrin her ortamda, her zamanda geçerliliğini koruyamayacağını; yaşayan her şeyin zamanla, kısmen de olsa bulunduğu ortama bağlı olarak değişebileceği fikrini düşünce sistemimize sokmuştur. Dolayısıyla evrim konusundaki eğitim, toplumları yeniliklere açık yapmakla kalmaz, değişik seçeneklerin hepsinin yerine göre saygıde¬ğer ve değerli olduğu fikrini toplumlara yerleştirebilir. Biz geçmişteki evrim kavramı¬nın gelişimini kısaca vermeye çalışalım. 1.2.2. Evrim Konusundaki İlk Yorumlar Elimizdeki bilgilere göre evrim konusundaki gözlemler ve yorumlar çok eskiye dayanmaktadır. 1.2.2.1. Fosillerin Bulunması Fosiller bulunmaya başlayınca geçmişteki canlıların bugünkünden farklı oldu¬ğu anlaşılmıştır ve bunu açıklayabilmek için şu sav ileri sürülmüştür: Geçmiş devirler¬ de her canlı türü, ayrı ayrı olmak üzere, tüm canlılar bir defada yaratılmış, daha sonra bir felaket veya afetle ortadan kalkmışlardır. Bunu takiben tekrar farklı ve yeni canlı¬lar yaratılmıştır. Bilgilerin birikmesiyle fosillerin kesik kesik değil birbirini izleyen jeolojik tabakalarda sürekli ve kademeli değişim gösterdiği bulunmuştur. O zaman felaketlerin birbirini izleyen diziler halinde olduğu savunulmuştur (genellikle 7 defa olduğuna inanılmıştır). Bu kurama göre her defasında yeni canlılar yaratılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar bilimsel anlamda herhangi bir evrim kavramı gelişmemiştir. On dokuzuncu yüzyılın başlarında Georges CUVİER, Paris civarındaki kalkerli tortullardan fosil toplamış ve bugünkü hayvanlarla karşılaştırmıştır. Farklı jeofojik tabakalarda hayvanların değişik yapılan gösterdiğini ortaya koyarak zoolojik sınıflandırmaya fosilleri sokmuş ve yeni bir sınıflandırma yöntemi geliştirmiştir. 1.2.3. Evrim Fikrine Direnişler İnsanın yapısında yeni düşüncelere direnme eğilimi vardır; bu, evrim konusun¬da da kendini göstermiştir. Geçmişte ve bugün evrim kavramına birçok karşı koyma¬lar olmuştur. Hatta yerleşmiş tutucu inançları değiştirdiği için, evrim kavramını savu¬nanlar ölüme mahkum edilmiştir. Bu karşı koymalar zamanımızda, değişik ideolojile¬rin ve dinsel inancın bir parçasıymış gibi varsayılarak, birçok kişi tarafından, herhangi bir dayanağı olmaksızın, sadece dogmatizmin sonucu olarak, hâlâ sürdürülmektedir. Fakat açık olan birşey varsa, bilimsel gözlem ve bulgulara dayanmayan hiçbir düşün¬ce sürekli olamaz. Belki bugün evrim konusunda yanlış yorumlamalar olabilir; ama, gelecekteki bilimsel gelişmelerle bu yanlışlar düzeltilebilir veya eksikler tamamlanabi¬lir; çünkü bilimsel düşüncenin kapısı evrim fikriyle her zaman açık bırakılmıştır. Zaten evrimin özünde, ileriye dönüklük, değişim ve gelişim yatar. Halbuki tutucu düşünce, bilim kapısını kapattığı için yenilenemez ve zamanla tarih içine gömülerek kaybolur. Evrim, var olanı, sabitliği değil; geleceği ve değişimi inceler. Bu nedenle evrim kavra¬mının kendisi de sabit olamaz. Örneğin, Rusya'da, Stalin, 1940 yılında, bitki ıslatıcısı Trofim LYSENKO'nun gülünç savını resmi politika olarak benimsediği zaman, bu fikri benimsemeyen birçok değerli genetikçi tutuklandı, sürüldü ve bir kısmı da sonuçta öldü. 1950 yılında poli¬tika değiştiğinde, eski fikrine bağlı kalanlar için artık çok geçti. Dinsel baskılar, bu konuda çok daha yoğun ve acımasız olmuştur. Ortaçağda birçok kişi bu nedenle yaşamını yitirmiş veya savundukları fikri geri almaya zorlanmıştır. Haçlı seferleri, gibi kanlı savaşlar da yine inanç farklarından doğmuştur. Bununla beraber özellikle son zamanlarda her dinde bazı liderlerin ve keza bazı dini liderlerin yeni fikirlere açık olduğu görülmüştür. Fakat yine de yeni fikirlerin topluma yerleşmesi büyük çabalarla olmaktadır. Evrim hakkındaki fikirlerin de büyük itirazlarla karşılanması, özellikle yaratılış konusunda yeni yaklaşımlar getirmesi açısından, bazı dinlere veya din kitaplarına veya yerleşmiş tutucu inançlara ters düşmesi veya en azından bazı kişiler tarafından bilinçsizce ve belirli bir artniyet ile yanlış değerlendirilerek öyle gösterilmesi, yukarıda anlatılan insanın "itirazcı yaratılışı" bakımından doğal sayılmalıdır. Bugün birçok kişi hâlâ eski inançlara bağlı olmakla beraber, evrim kavramı, insanlar büyük emekle yetiştirilip bilimsel düşünceye sahip oldukça ve bu kayram bilimsel verilerle desteklendikçe, ancak o zaman toplumun malı olabilecektir. 2. EVRİM KONUSUNDA BİLİMSEL DÜŞÜNCELERİN GELİŞİMİ On dokuzuncu yüzyıl, bilimsel düşüncenin patlarcasına geliştiği bir dönemin başlangıcı olarak bilinir. Gözlenen olayların nedenini mistik ve spekülatif açıklamalar yerine, bilimsel deneyler ve analizlerle açıklamalar almaya başlamıştır. Sonuç olarak toplumları uzun yıllar etkisi altına alan birçok kavram, temelden sarsılmaya ve yıkıl¬maya başlamıştır. Bu akım kaçınılmaz olarak evrim ve kalıtımın ilkelerine de ulaşmış ve evrim konusunda birçok yeni fikirler geliştirilmiştir. Biz burada evrim konusuna damgasını basmış bazı gözde bilim adamlarına yer vermekle yetineceğiz. 2.1. Jean Baptiste Lamarck Ondokuzuncu yüzyılın başlarında J.B. LAMARCK adlı bir Fransız bilgini hayvanları karmaşıklığına göre düzenlemeye çalıştı. Birçok hayvan grubunun basitten kar¬maşığa doğru, bir ağacın dallara ayrılması gibi, çeşitlendiğini ve gruplara ayrıldığını gördü. Bu gözlem, O'na, evrimle, canlıların gelişebileceği fikrini verdi. Fikirlerini 1809 yılında "Philosophie Zoologique" adlı bir eserde topladı. Kitabında, basit canlılardan diğerlerinin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalıştı. Her generasyonun çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilmesinin nedenlerini araştırdı. Bu, dinsel dogmanın hakim olduğu bir devirde, oldukça köklü bir yaklaşımdı. Bu dönemde Fransa'da bazı idari kargaşalıklar da olduğu için, ileri sürülen bu sava dini liderlerin fazla bir itirazı olmadı. 2.1.1. Bir Organın Kullanılıp Kullanılmamasına Göre Değişimi Daha sonra yanlışlığı kesin olarak saptanan evrimsel bir kuramı ortaya attı: "Eğer bir organ fazla kullanılıyorsa; o organ gelişmesine devam ederek daha etkin bir yapı kazanır." Örneğin, bir demircinin kolları, kullandığı çekiçten dolayı güçlenir; fakat ayaklarını kullanamadığından dolayı gittikçe zayıflar. LAMARCK, bu ilkeyi, evrimin uyumsal düzeneğinin esası olarak benimsedi. Böylece kazanılmış bir özellik, bireyler tarafından döllere aktarılabiliyordu ve bir demircinin çocuğu kol kasları bakımından diğerlerine göre daha iyi gelişebiliyordu. Zürafaları örnek vererek savını desteklemeye çalıştı: Zürafalar, dibi çıplak ve çay irsi z olan ortamlarda yaşıyorlardı. Dolayısıyla besinlerini çalıların ve ağaçların yap¬raklarından sağlamak zorundaydılar. Ağaçların ucuna ulaşmak için bir zorlama vardı ve bu zorlama zürafaların zamanla ön ayaklarının ve boyunlarının uzamasına neden oldu. Her generasyon, boynunu biraz daha uzatarak, sonuçta ayaklarını kaldırmadan 4-6 metrelik yüksekliğe başını uzatabilir duruma geçtiler. LAMARCK'a göre kazanılmış özellikler dölden döle aktarılmaktaydı. Bu açıklama o zaman için geçerli görüldü. Çünkü kalıtımın yasaları henüz bulunamamıştı, özelliklerin kalıtım yoluyla geçtiğine dair fazla birşey bilinmiyordu. Daha sonra özelliklerin bireye bağlı olmadan kalıtıldığı bulununca, kuram tümüyle geçerliliğini yitirdi. Doğal olarak her birey çevre koşullarına belirli ölçülerde uyum yapar; fakat kazanılan bu özellikler bireyin ölümüyle "birlikte" yitirilir. Her generasyon kendi uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı genlerin özellikleri içerisinde yapmak zorundadır. Vücut hücrelerinin yapacakları uyum, kalıtsal materyali etkilemeyeceği için, sonradan kazanılmış özelliklerin yavruya geçmesi olanaksızdır. 2.1.2. Lamarckizme İlişkin Diğer Örnekler LAMARCK, köstebeklerin atasının yer altında yaşadığını ve gözlerini kullanmadıkları için zamanla görme işlevine gerek kalmadığı ve dolayısıyla birkaç nesil sonra tümüyle gözlerin köreldiğini savunmuştur. Karıncaayısının, dişlerini kullanmadan, besinlerini yutarak aldığı için, dişlerinin köreldiğini ileri sürmüştür. Buna karşılık su kuşlarının birçoğunda, besin, suyun dibimde arandığından, boyun devamlı uzamıştır. Keza yüzücü kuşların parmakları arasındaki derimsi zar da kullanıldığından döller boyunca gelişerek perde ayakları meydana getirmiştir. Hatta daha ileriye giderek, doğan çocukların gözlerinin birinin devamlı çıkarılmasıyla, bir zaman sonra tek gözlü insanların da meydana gelebileceğini savunmuştur. Bütün bu görüşlere karşın iki nesil sonra CHARLES DARWIN kazanılmış özelliklerin kalıplamayacağını göstermiş ve kalıtsal olan özelliklerin içinde en iyi uyum yapanların ayakta kalabileceğini ortaya çıkarmıştır. Daha önce BUFFON ve ERASMUS DARWIN, ileri sürdükleri buna benzer fikirlerde ve açıklamalarda pek inandırıcı" olamamışlardır. Yukarıda anlatılan hayvanların ve bitkilerin çevrelerine nasıl uyum yaptıklarını açıklayan; fakat yaşantılarında kazandık¬ları özelliklerin gelecek döllere kalıtıldığını savunan (bugünkü bilgilerimizde yaşamı, süresince kazanılan özelliklerin kalıtsal olmadığı bilinmektedir) bu kurama "Lamarckizm" denir. 1887 yılında WElSMANN tarafından somatoplazma ve germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, sonradan kazanılan özelliklerin kalıtsal olmadığı ortaya çıktı ve bu görüşe paralel tüm varsayımlar çürütüldü. 2.2. Charles Darwin C. DARWIN, getirdiği yepyeni yaklaşım nedeniyle, evrim biliminin babası olarak benimsenir. Evrim sözcüğü çoğunlukla Darwin ile eş anlamlı kullanılır ve bu nedenle Darwinizm denir. Biz, Darwin'in yaşamını diğerlerine göre daha ayrıntılı olarak öğreneceğiz. 2.2.1. Yaşamının İlk Evreleri ve Eğitimi Darwin, 12 Şubat 1809'da İngiltere'nin Shrewsburg şehrinde Dr. Robert Darwin'in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası tanınmış bir doktordu ve oğlunun da doktor olmasını istiyordu. Darwin'in Latince ve Yunanca'ya ilgisi azdı. O, zamanının çoğunu böcek, bitki, kuş yumurtası ve çakıltaşı toplamakla geçiriyordu. Babası, O'nu, 16 yaşında, doktor olsun diye Edinburg Üniversitesine gönderdi. Öğreniminin ilk yıllarında bayıltılmadan bir çocuğa yapılan ameliyatı gözledi ve doktor olamayaca¬ğına karar vererek okulu bıraktı. Hukuk öğrenimi yapmak istedi; fakat bu mesleğin de kendine hitap etmediğini anladı. Son seçenek olarak babası O'nu Kambriç Üniversitesine dini bilimler (teoloji) öğrenimi yapmak için gönderdi. Orayı yeterli bir derece ile bitirdi. Fakat O'nun esas ilgisi başka bir konudaydı. DARWİN'in Edinburg'daki arkadaşlarının çoğu zooloji ve jeoloji ile ilgileniyordu. Zamanının çoğunu botanikçi arkadaşı John HENSLOW ile araziye gidip kınkanatlıları toplamakla geçirmeye başladı. Bu arada LAMARCK'ın çalışma¬sını ve kendi büyük babasının yazmış olduğu "Zoonomia" adlı şiir kitabını okudu. Kitaplarda geçen "canlılar belki tek bir soydan türemiştir" cümleciğini benimsedi; fakat genel olarak kabul edilen özel yaratılma fikrine de bağlı, kaldı. Bu arada; bir İngiliz gemisi" H.M.S. BEAGLER denizcilere hârita yapmak için, Güney Amerika'yı yakından tanımış kaptan ROBERT FITZROY'un yönetiminde/dünya turu yapmak üzere beş sene sürecek bir sefere hazırlanıyordu. Kaptan, daha önce güney Amerika'daki alışılmamış jeolojik yapıyı gözlemiş ve bu nedenle gemisine bu jeolojik yapıyı gözleyebilecek ve açıklayabilecek iyi yetişmiş bir doğa bilimcisini almak istiyordu. DARWIN, babasının itirazına karşın, arkadaşı HENSLOW'un ikna etmesiyle bu geziye çıkmayı kabul etti. 27 Aralık 1831 yılında 22 yaşındaki DARWIN, BEAGLE’nin güvertesinde, Devonport limanından denize açıldı. 2.2.2. İngiltere'deki Gözlemler Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolayısıyla tüm dünyanın inanması için yeterince kanıt toplanması gerektiğini biliyordu. bir şey canını sıkıyordu. Bütün kanıtlar canlılığın evrimsel işleyişini göstermekle beraber, nasıl çalıştığı konusunda herhangi doyurucu bir açıklama yapılamamıştı. Güvercin yetiştiricilerini ziyaret ederek, onların seçme yoluyla nasıl yeni özellikler elde ettiklerini öğrendi. Örneğin bir yetiştirici büyük kuyruklu bir güvercin yetiştirmek istiyorsa, yavrular arasında bu özelliği gösteren yavruları seçerek seçime devam ediyordu. Birkaç döl sonra da gerçekten büyük kuyruklu güvercinler elde ediliyordu. Buradaki evrimsel süreç, yapay seçme ile sağlanıyordu. Diğer hayvan ve bitki ıslahı çalışmalarını ve ya¬bani formların gösterdiği çevre koşullarına uymayı da dikkatlice not etti. Darwin bu düşüncelerini, 20 yıllık bir çalışmanın sonucu olarak, "Origin of Species = Türlerin Kökeni" adlı bir kitapta topladı. DARWlN'e yapay koşullar altında yapılan bu seçmenin, doğal koşullar altında da yapılabileceği fikri mantıki geldi. Bir türün tüm üyelerinin aynı uyumu gösteremeyeceğini de anlamıştı. Çünkü topladığı canlılar içinde, aynı türe bağlı bireylerin göster¬dikleri varyasyonları not etmişti. Doğanın güçleri, bu bireyler içerisinde o ortamda yasayabilecek özellikleri taşıyanları yaşatma, daha doğrusu yaygın duruma geçirme yönündeydi. 1838'in Ekim ayında THOMAS MALTHUS'un 1798 yılında yazdığı "An Essay onthe Principlesof Population = Populasyonun Kuralları Üzerine bir Deneme" adlı bir makaleyi okurken, evri¬min ikinci önemli bir işleyişini düşünmeye başladı. Bu makale, tüm türlerin, sayılarını sabit tutacak düzeyden çok daha fazla yavru meydana getirme yeteneğinde oldu¬ğunu savunuyordu. Açıkça yavruların büyük bir kısmı yaşamını sürdüremiyordu. MALTHUS, bu kavramı insana uygulamıştı ve insanların geometrik olarak çoğalması¬nın, savaş, hastalık, kıtlık ve diğer afetlerle belirli bir düzeyde tutulduğunu savun¬muştu. DARWIN, evrim sorununun açıklanamayan bir işleyişini MALTHUS'dan esinlene¬rek ortaya çıkardı. Tüm türler gerekenden fazla ürüyorlardı; bunların içerisinde başa¬rılı olan varyasyonlar uyum yaparak ayakta kalıyordu. Bu varyasyonlar özünde, gelecek için seçeneklerin doğmasını sağlıyordu. Biz tekrar DARWIN'in Türlerin Kökeni adlı yapıtına dönelim. Bu çalışmada iki gerçek ve üç varsayım ortaya çıkmıştı. Gerçekler: 1. Tüm organizmalar, gereğinden fazla yavru meydana getirme yeteneğine sahiptirler. Bununla beraber elemine edilenlerle populasyonlarda denge sağlanmak-tadır. 2. Bir türün içerisindeki bireyler, kalıtsal özellikleri bakımından farklıdır. Varsayımlar: 1. Yavruların çoğu ayakta kalabilmek için bir yaşam kavgası vermek zorundadırlar. 2. İyi uyum yapacak özellikleri taşıyan bireylerin çoğu yaşamını sürdürür; iyi uyum yapabilecek özellikleri taşımayanlar ortadan kalkar. Böylece istenen (çevre koşullarına uyum sağlayacak) özellikler kalıtsal olarak gelecek döllere aktarılır. 3. Çevre koşulları bir bölgede diğerinden farklı olduğundan özelliklerin seçimi her bölgede ve koşulda farklı olmak zorundadır. Canlılardaki varyasyonlar bu şekilde uzun süre saklanabilir ve yeterli bir zaman süreci içerisinde yeni türlere dönüşe¬bilir. Bu, çok çarpıcı bir varsayımdı ve DARWIN, bu savın desteklenmesi için yeterince kanıta da sahipti. Fakat eserini yayınlamaktan hâlâ çekiniyordu. Hatta düşüncesini arkadaşlarına açtı ve arkadaşları, O'nu, bu konuda daha ileri gelişmeleri beklemeden şimdiki durumuyla yayınlamasını istediler. O, ayrıntılı verilmiş dokümanlarla hazırlan¬mış dört bölümlük bir yayın planlamıştı. 3.4. Sınıflandırmadan Elde Edilen Kanıtlar Sınıflandırma bilimi evrim kavramından çok daha önce başlamıştır. Bu bilimin kurucusu sayılan RAY ve UNNAEUS, türlerin sabitliğine ve değişmezliğine inanmışlar¬dı. Fakat bugünkü sistematikçiler bir türün isminin ve tanımının verilmesini onun evrimsel ilişkileri içinde ele almayı zorunlu bulmuşlardır. Bugünkü sistematik akraba¬lık, gruplar arasındaki morfolojik benzerliklere dayandırılmaktadır. Bu karşılaştırma her zaman homolog (kökendeş) organlar arasında yapılmaktadır. Yaşayan canlıların özelliği, belirli bir hiyerarşik sıraya göre dizilip, tür, cins, familya, takım, sınıf ve filum meydana getirmeleridir. Bu hiyerarşik diziliş evrimin en belirli kanıtlarından biridir. Eğer bitki ve hayvanlar kendi aralarında akraba olmasaydılar, bu hiyerarşik sıra mey¬dana gelmeyecek ve birçok grup birbirine benzer olmayacak şekilde gelişmiş ola¬caktı. Sistematiğin temel birimi türdür. Tür, bir populasyondaki morfolojik, embriyolojik, fizyolojik özellik bakımından birbirine benzeyen ve doğal koşullar altında birbir¬leriyle birleşip döl meydana getirebilen, aynı fiziksel ve kimyasal uyarılara benzer tepki gösteren, aynı atadan meydana gelmiş birey topluluğudur diye tanımlanmıştır. Bütün canlılarda özellikle birkaç yaşam devresi olan türlerde (bazı sölenterlerde, parazit kurtlarda, larvadan gelişen böceklerde, kurbağagillerde vs.'de) bu tanım bir¬çok bakımlardan yetersiz kalmaktadır. Eğer bir populasyon geniş bir alana yayıl¬mışsa, kendi aralarında bölgesel birçok farklılıklara sahip olur ki biz buna alttür diyo¬ruz. Yapılan ayrıntılı araştırmalarda birçok türün kendi aralarında alttürlere bölün¬düğü ve her alttürün yanındakinden, küçük farklarla ayrıldığı (deme); fakat onlarla çiftleşebildiği gösterilmiştir. Fakat bu zincirin uçlarının bazı durumlarda farklı tür özel¬liği gösterebileceğini daha sonraki konularda anlatacağız. Bugün yasayan hayvanla¬rın büyük bir kısmının gruplandırılması kolaydır; çünkü aralarındaki geçit formları kaybolmuştur. Fakat bazı gruplarda geçit formları görüldüğü için, yani her iki grubun da özelliklerini belirli ölçüde taşıyan bazı formlar olduğundan, bu sefer iki grubu bir¬birinden nerede ayıracağımızı kestirmek oldukça zordur. Bugünkü türler, soy ağacı¬nın en uçtaki dallarıdır ve genellikle kendine en yakın olan diğer dallarla karşılaştırılır. Ana gövde ve ana dallar zamanımızda kaybolmuştur. Evrimde bütün sorun hangi dalın hangi ana daldan ve gövdeden çıktığını şematize edebilmektir. 3. EVRİMLEŞMEYİ SAĞLAYAN DÜZENEKLER 'Ayakta Kalmak için Savaşım' ve 'En iyi Uyum Yapan Ayakta Kalır' sözcükleri Darwin WALLACE Kuramının anahtarıdır. Fakat besin, yer, su, güneş vs. için bireyler arasındaki savaşımın, zannedildiği gibi büyük bir evrimsel güç olmadığı, buna karşın döller boyunca sürekli olan populasyonların evrimsel değişme için önemli olduğu daha sonra anlaşıldı. Bu durumda evrimsel değişikliklerin birimi birey¬ler değil, populasyonlardır. Biz, bir populasyonun yapısını döller boyunca süren bir etkiyle değiştiren evrimsel güçleri, önem sırasına göre inceleyelim. Özünde Hardy-Weinberg eşitliğini bozan her etki evrimsel değişikliği sağlayan bir güç olarak kabul edilir. 3.1. Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, mey¬dana gelen mutasyonlarla, populasyonlardaki gen havuzuna yeni özellikler verebile¬cek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan krossing -överler ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşullan her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşü¬nürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına kar¬şın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döl¬lenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerin¬de, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanla¬rının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalar da, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yok¬sunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirile¬mez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerin¬den daha iyi uyum yapmanın yan/sıra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek doğal seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir. Bunları sırasıyla inceleyelim. 3.1.1. Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevre¬ye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşulla¬rının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha,büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği,sapta¬yan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler de seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir 'Yönlendirilmiş Yaratıcı¬lık'. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarının yararına ise, bir zaman sonra suyu bol kullanan ilkel boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar İngiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betalarla) meydana gelen evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma koleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafın¬ dan görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacaların¬ dan çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellik¬le kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur 'Sanayi Melanizmi'. Günümüzde alı¬nan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar art¬ maya başlamıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır, örneğin, eskiden kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezleme ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kân şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusur¬larla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşa¬masını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etki¬sinden büyük ölçüde kurtulmaya başlamıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10 - 15 bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden biri olan 'Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmala¬rının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır. 3.1.2. Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur, örneğin, Keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. 3.1.3. Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman soma, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklı¬laşmış canlı grubu oluşur (ırk  alttür  tür  vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir-çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekildeki bir seçilim 'Uyumsal Açılımı' meydana getirecektir 3.2. Üreme Yeteneğine ve Eşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda Hardy-Weinberg Eşitliği uygulanamaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rasgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca birkaç defa çiftleşenlerde erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (peygamber develerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir: Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (Tavuskuşunda ve Cennetkuşlarında vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen havuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırılır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının deği¬şimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. 3.3. Yalıtımın (İzolasyonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı,de¬vam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği kazanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Şekil : Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. 3.3.1. Coğrafik Yalıtım (- Allopatrik Yalıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬ rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadolu’yla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayılmıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erozyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç tür olarak giren bu hayvanların 50'den fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşullan, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür, Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır. 3.3.2. Üreme İşlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa-mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının nem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populasyon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine benzeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'ikiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu populasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: İki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda, öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücre¬lilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana ge¬lecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akra¬ba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farklılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtımı: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurta ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embri¬yonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların or¬taya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılaş¬malar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar. 4. KAYNAKLAR  Hayvanlar ve Bitkilerin Evrim Ansiklopedisi-Remzi Kitapevi  Kalıtım ve Evrim – Prof.Dr.Ali DEMİRSOY  Yaşamın Temel Kuralları - Prof.Dr.Ali DEMİRSOY  www.bilimaraştırmavakfı.com

http://www.biyologlar.com/eklembacaklilar-artropoda

TÜR NEDİR ?

Türlerin sınıflandırılmasında uluslararası ikili adlandırma sistemi benimsenmiştir. Bu sisteme göre her yeni türe Latince bir Cins birde tür adı verilir. Bu adlardan ilki tanımlanan türe, Akraba olan öbür türleride içeren cinsi belirtir; ikincisi yalnızca bu türe özgü bir addır. Cinsin ismi daima büyük, türün ismi ise daima küçük harflerle italik yazılır. Örneğin Mavi ladinin bilimsel adı Picea pungens tir. Böylece yeryüzünün herhangi bir yerindeki bir bilim adamı bu türün, Türkiyede bulunan Picea orientalis (doğu ladini) ile yakın akraba olduğunu kolayca anlayabilir. Türlerin birbirinden farklı oluşunu onların kalıtsal yapısı saptar. Bunlar yapısal, biyokimyasal, fiziksel ve davranışsal ayrıcalıklar olabilir. Tüm bunlara Diagnostik özellikler denir. Birbirine yakın türler, belirli bir coğrafik bölgede birbirinden yalıtılmakta ya da çiftleşme zamanlarının farklılaşmasıyla, farklı davranışlara sahip olarak birbirinden kopmuş, fakat önceden aynı Gen havuzuna sahip olan populasyonlardır. Bu yakın türler yapay koşullar altında birbiriyle çiftleşerek yavru elde edilebilir. Türler sabit olmayıp kendi içinde daha alt birimlere ayrılabilir. Eğer bir tür iki veya daha çok alt tür veya varyete gibi alt taksonlara ayrılıyorsa bu türlere, Politipik tür eğer hiçbir alttüre ayrılmıyorsa buna monotipik tür, denilir. Kimi durumlarda iki tür morfolojik bakımdan tamamen birbirinden ayrılmışlardır. Morfolojik bakımdan birbirinin benzeri olmasına karşın, üreme bakımından tamamen birbirinden ayrılmışlardır. Morfolojik bakımdan birbirinin aynı olduğu halde aralarında üreme engeli olan türlere ikiz tür adı verilir Alttür (subspecies): Bir tür içerisinde populasyonları farklı coğrafik alanları işgal eden (allopatrik), morfolojik bakımdan % 70’in üzerinde bir oranda ayırdedici karakterler taşıyan ve ara bölgelerde birbirleriyle çiftleşerek melezler oluşturan topluluklardır. Bir türün alttürleri arasında üreme engeli bulunmaz. Ancak izole olduklarından sürekli kendi içinde ürerler ve daha sonraları yeni bir takson ortaya çıkabilir. Varyete: Aynı bölgedeki genetik olmayan faklılıklar sonucu oluşan tür içi populasyonlardır. Bazen varyeteler için ırk terimi de kullanılır.

http://www.biyologlar.com/tur-nedir--1

Ptychopteridae

İnce ve uzun vücutlu (7-15 mm) Ptychopteridae türleri, geniş enli kanatlara sahip olmaları ve çok uzun bacaklı olmalarından dolayı titrek sinekler adıyla da bilinmektedir. Görünüş olarak tipulidlere benzemektedirler. Renkleri çoğunlukla siyah, bazen sarı veya kırmızımsı olabilmektedir. Makrosetaları genellikle kısa veya tüy benzeridir. Sadece antenleri, tarsusları ve cinsel organları sert kıllıdır. Erginler göl, gölcük, hendek ve nehir kenarlarındaki bataklık gibi vejetasyonlarda ve diğer nemli zeminlerde bulunur. Larvalar dere, göl ve gölcüklerin sığ kenarları boyunca detritus ve çamur içinde gelişirler. Larva suyun ıslattığı çamurlu alanlarda yaşar. Pupalar genellikle çamur içerisinde dikey olarak bulunur. Larvalar saprofagdır ve detrituslarla beslenirler. Erginlerin beslenmesiyle ilgili fazla bilgi bulunmamaktadır. Baş küçük, uzunluğundan daha geniş, semiferikal bileşik gözlüdür. Osel gözler yoktur. Anten filiform tipte olup 16 segmentlidir. Ağız parçalarının sadece uzun 5 segmentli maksillar palpi ve büyük labelli kısa labium hariç çoğu indirgenmiştir. Toraks genişliğinden daha uzun fakat uzunluğundan daha yüksektir. Toraks siyah, scutellum ise türlerde sarıdır. Kanatlar çok iyi gelişmiştir, kahverengimsi kanat membranı bazı kısımlarda özellikle daha dış yarısına doğru kısa makrotichia ile microtichia tarafından çevrilmiştir. Bazı türlerde koyu kahverengi ile siyahımsı kanat benekleri vardır, diğer benekler birkaç tanedir veya solgundur. Costa bütün kanatta belirgin olup ayrıca 5 radial damar bulunur. R2 çok kısadır ve R1'de sonlanır. RS uzun veya kısadır. Bacak segmentlerinden koksa, trochenter ve femur çok iyi gelişmiş olup kısa kıllıdır. Metatarsus uzun olup diğer tarsus segmentleri kadar uzundur. Abdomen 7 segmentidir. Her segment çok iyi gelişmiş tergum ve sternuma sahiptir. Tergum ve sternum arasındaki membran stigmalıdır. Sternum 2 iki kitinleşmiş yapı içerisine ayrılmıştır. 1. ve 2. segmentler dar, ikinci segment uzundur. Larva uzun, silindirik, 25-45 mm uzunluğunda ve eucephalic başa sahiptir. Arka tarafında uzun veya kısa bir solunum tüpü veya sifonu vardır. Üçgen şeklindekj baş dorsalinde büyük bir üçgen şeklinde kitinsi bir yapı, alın, anterioründe erimiş clypeusa sahiptir. Vücut 3 kısa torasik segmentten oluşur. 8 abdominal segment daha uzun 9. segment ise kısadır. 1-5 abdominal segmentlerin her biri çıkıntılı bir halka tarafından takip eden segment ile birleştirilmiştir. 6. segment konik şekilli, 7-8 segmentler ise dardır. 9. apikal segmentte bulunan anal 2 parmak benzeri yapıdadır. Geri çekilebilir anal papilla ve trake solungaçları solunum fonksiyonlarını veya boşaltım fonksiyonunu yerine getirir. 7. segmentin posterioründen solunum tüpü çıkar. Pupalar genellikle çamur içerisinde dikey olarak bulunur. Düz toraksik solunum deliği kısadır fakat soldaki solunum deliği su yüzeyine ulaşabilmek için uzun bir sifon içerisine doğru gelişmiştir. Pupasyon dönemi Ptychoptera albimana için su sıcaklığına bağlı olarak 6-31 gün arasında değişir. Kaynaklar •Andersson, H., 1997. Diptera Ptychopteridae, Phantom Crane Flies, pp. 193-207. In: Nilsson, A. (Hrsg.): Aquatic Insects of North Europe. A Taxonomic Handbook. Volume 2. Odonata - Diptera. Apollo Books, Stenstrup. •Peus, F., 1958. 10b. Liriopeidae, pp.10-44. In: Lindner, E. (Hrsg.): Die Fliegen der palaearktischen Region, II 1; Stutgart: E. Schweitzerbartsche Verlagsbuchhandlung. •Rozkosny, R., 1992. Family Ptychopteridae (Liriopeidae), pp 370-373. In: Soós, Á., Papp, L. & Oosterbroek, P. (Eds.). Catalogue of Palaearctic Diptera. 2, Akadémiai Kiadó, Budapest. •Rozkosny, 1997. Family Ptychopteridae. pp. 291-297. In: Papp, László Darvas, Béla. Contributions to a manual of Palaearctic Diptera 2. Science Herald. Budapest. •Wagner, R., 1978. Familie Ptychopteridae, p. 386. In: Illies, J. (Ed). Limnofauna Europea, (2nd ed.). Gustav Fischer Verlag, Amsterdam. •Zwick, P., 1988. Contribution to the Blephariceridae and Ptychopteridae. Mitt. schweiz. ent. Ges., 61: 123-129. •Zwick, P. 2004: Fauna Europaea: Ptychopteridae. In: De Jong, H. (Ed.) Fauna Europaea: Diptera: Nematocera. Fauna Europaea version 1.2, www.faunaeur.org

http://www.biyologlar.com/ptychopteridae

Kan Grupları ve Kan Uyuşmazlığı

İnsanların kanları, alyuvarlardaki aglütinojenlerin çeşitlerine ve durumuna göre gruplandırılmıştır. İnsan kanı temel kan grupları olarak 0 (sıfır), A, B ve AB olmak üzere dörde ayrılmıştır. 0 (sıfır) gurubu kanda, alyuvarlarda aglütinojen yoktur. A gurubu alyuvarlarda yalnız A, B gurubu alyuvarlarda yalnız B, AB gurubu alyuvarlarda ise hem A hem de B aglütinojenleri bulunur. Kan grupları üzerinde çalışmalar sürerken bazı insanların kanlarında bulunan alyuvarlarda Rhesus faktörü adı verilen bir maddenin varlığı ortaya çıkarılmıştır. Rhesus faktörü kısaca Rh faktörü olarak belirlenmektedir. Rh faktörü pozitif (+) ve negatif (-) işaretleriyle belirtilir. İnsanların yüzde 85inde Rh faktörü pozitif olarak vardır. İnsanların yüzde 15inde ise Rh faktörü yoktur ve bu insanlar Rh (-) olarak belirlenir.Bir insandan diğerine kan aktarılması (transfüzyon) yapılırken hem kan gruplarına hem de o gruplarda Rh faktörünün bulunup bulunmadığı göz önüne alınır. Rh faktörsüz kanı olan kişiye Rh faktörlü kan verilemez. 0 (sıfır) gurubu olan bir insan, yalnız kendi gurubundan kan alabilir, ama hem kendi gurubuna hem de diğer gruplara kan verebilir, çünkü alyuvarlarında aglütinojen yoktur. 0 (sıfır) gurubu kanı olanlara genel verici denir. AB kan gurubu olan bir insan, her gruptan kan alabilir, çünkü kan serumunda hem A hem de B aglütinojenleri vardır. Ancak kendi gurubundan başka gruplara kan veremez. AB kan gurubundan olanlara genel alıcı denir. A kan gurubu olan bir insan, kendi gurubundan ve 0 (sıfır) gurubundan kan olabilir ve kendi gurubu ile AB gurubuna kan verebilir. B kan gurubundan olan bir insan, kendi gurubu ile 0 (sıfır) gurubundan kan alabilir ve kendi gurubu ile AB gurubuna kan verebilir. Kan gruplarının özellikleri ve Rh faktörü kalıtsaldır. Kan grupları uyuşmayanlar arasındaki kan alışverişi sonucu kan alan kişide aglütinasyon olur ve kan alanı öldürür. Kan aktarımında Rh faktörü göz önünde tutulmalıdır. Bunun nedeni, Rh negatif guruba girenlerin kan serumunda antikor bulunmasıdır. Evlenmelerde Rh faktörünün önemi bu nedenle büyüktür. Rh faktörü pozitif bir erkekle Rh faktörü negatif olan bir kadının evlilikleri sonucu çocuk, babanın Rh pozitif faktörlü kanını alabileceğinden, annenin Rh negatif faktörlü kanında çocuktan anneye geçen Rh pozitif faktörüne karşı oluşacak antikorlar çocuğa geçer ve çocukta ağır bir hastalık oluşarak ölüme neden olur.Bir insana kan verilmesi, ya da aktarımı toplardamar aracılığı ile yapılır ve bir keresinde ancak, 300 gram kan verilebilir. Bu miktar gerekirse tekrarlanır.

http://www.biyologlar.com/kan-gruplari-ve-kan-uyusmazligi-1

Tıbbi Mantarlar

Canlı bilimi olarak adlandırılan ve canlılarla uğraş alanı bulan bilim dalına biyoloji adı verilmektedir.Biyoloji bilimi tarih içerisinde çok çeşitli ve ilkelden modern düzeye doğru bir gelişme gösteren bilimler toplamından oluşmuştur.Çok çeşitli diyorum,sadece sistematik bile kendi içerisinde taksonomik inceleme alanları ile birçok alt dala ayrılmış;olay sadece taksonomi ile bitmemiş,farmakoloji,embriyoloji,mikrobiyoloji,genetik vb Bu bilim dalları gibi bir çok alt dala ayrılmış ve bunların inceleme alanları ilkelden modern düzeye doğru olmuştur. İlkelden modern düzeye olmak zorunda zaten…Öyle değil mi?Bir çok aletin gelişimi 16. yy dan itibaren olmamış mıdır?Teknik cihazların olmadığı yada ilkel sayılabilecek aletlerle ne yapılabilir?Bunlar sorgulandığı zaman sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.İlkel olduğu bilim tarihi incelendiğinde de daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yukarıda belirttiğim gibi,aletlerin gelişimi ile beraber,biyoloji bilimi de daha modern manada gelişim sahası içerisine girmiştir.Peki bu aletler sadece biyoloji bilimi ile meydana getirilmiş aletler midir?Tabi ki hayır…Bu aletlerin geliştirilme safhası içerisinde fizik,kimya,matematik gibi bir çok bilim dalından da istifade edilmiştir.Bu duruma göre “biyoloji bilimi diğer bilim dalları ile de iç içedir” diyebiliriz.Aslında doğru ama bir o kadar dar kapsamlı olan bu söylemi genişletmek istiyorum;”bütün bilim dalları bir biri ile iç içedir” deme ihtiyacını kendi içimde hissediyorum… Biyoloji biliminin alt dalları olduğunu ifade etmiştim…Bu alt dallardan birisi de mikrobiyoloji adı verilen bilim dalıdır.Basit bir tanımlama ile ifade edersek,”mikrobiyoloji, canlı organizmalarda parazit olarak yaşayan canlıların ve bu canlılar ile konak olan canlıların birbiri ile olan etkileşimlerini inceler” diyebiliriz… Mikrobiyoloji,parazit olarak yaşayan ve göz ile görülen bitten pireden tutunda;bakteri,virüs gibi gözle görülemeyen parazitler üzerinde de inceleme yapmaktadır.Bu incelemeyi yaparken,sadece bu canlılar değil,bu canlıların konakçı ile yani üzerinde yaşadığı canlılar ile olan ilişkilerine de eğilmektedir. Mikrobiyolojinin incelediği bir sınıf ise mantarlar olup,bu mantarlar genel olarak gözle görülemeyen ve canlı organizmaya zarar veren tipte mantarlardır.Mantarların gözle görülenleri genel olarak hastalık yapmamakta,ancak amanita gibi mantarların yenmesi sonucu zehirlenmeler meydana gelmektedir ki;bu duruma “misetismus” adı verilmektedir. Mantarlar ökaryotik canlılar olup eşeyli veya eşeysiz üreyen türleri mevcuttur.Hücre duvarları vardır.Cryptococcus neoformans gibi mantarlarda ise kapsül bulunmaktadır.Hücre duvarlarının yapısında kitin,glukan ve manan yer almaktadır. Bazı mantarlar oda ısısında küf şeklinde,insan vücudunda ise maya şeklinde çoğalmaktadır.Bu tip mantarlara dimorfik mantarlar adı verilmektedir. Mantarların neden olduğu rahatsızlıklardan bir kısmını da irdelemeden edemiyeceğim…Bunlardan ilki nezle benzeri reaksiyona neden olmalarıdır.Bazı mantarların neden olduğu bu reaksiyonlar virüslerin neden olduğu nezleden daha uzun süreli ve daha ağırdır. Bazı mantarlar deri dışı yerlerde,örneğin saç,kıllar vb yerlerde rahatsızlıklara neden olur.Bu tip mantarlara örnek olarak Malassezia furfur (yaptığı hastalık;pityriasis versicolor),Exophiala werneckii(yaptığı hastalık;tinea nigra) verilebilinir. Bazı mantarlar deride rahatsılıklara neden olabilir.Bu tip mantarlara örnek olarak Microsporum canis(yaptığı hastalık;tinea capitis) verilebilinir. Bu tip mantarların yanı sıra iç organlarda rahatsızlık veren mantarlarda vardır.Menenjit gibi rahatsızlıklara neden olabilen bu tip mantarlar ise daha çok vücudun zayıf kaldığı durumlarda etkilidirler. Mantarlardan korunmak için bazı tedbirler mevcuttur.Vücut hatlarının kuru tutlması,ayağın koruyucu bir ayakkabı ile kapatılması ve alerjen olunan şeylerden kaçınılması söylenebilir…

http://www.biyologlar.com/tibbi-mantarlar

Mezozoyik

(2.. zaman) / Sürüngenler Zamanı 250 milyon önce başlamış, 65 milyon yıl önce sona ermiştir. Yaklaşık olarak 185 milyon sürmüştür. Mezozoik 3 döneme ayrılarak incelenmektedir. Bunlar sırasıyla Triyas, Jura ve Kretase olarak adlandırılmaktadır. Bunlardan Triyas’da Pangaea kıtası bir bütün halinde ve henüz parçalanmamış durumda olup iklim karasal ve serttir. Büyük yok oluşum ardından denizlerde ve karalarda yaşamın yeniden çeşitlenip zenginleşmeye başlamıştır. Bu dönemde İlk memeliler ve pek çok yeni sürüngen grubun ortaya çıkmıştıur. Triyas'ta, ilk toplu yok oluştan kurtulmayı başaran az sayıda ve çeşitlilikteki canlı grubu, uyumsal açılımla boşalan ekosistemlere yayılmışlardır. Sürüngenler süper kıtalar üzerinde ve okyanuslarda uygun iklim koşulları altında çok daha kolay evrimleşme olanağı buldular. Mezozoik’in Jura dönemimde Pangaea kıtasının parçalanmaya başlamıştır. Dinozorlar karasal ekosistemlerin baskın omurgalı grubu olmuştur. Bu devirdeki sürüngenlerin çeşitliliğinden dolayı bir bütün olarak mezozoik zamanına “sürüngenler zamanı” da denilmektedir. Jura’da ilk defa kuşlar görülmüştür. Jura'nın sonlarına doğru ilk çiçekli bitkiler ortaya çıktı. Kretase döneminde dinazorlar büyük bir yok oluşla ortadan kalkmıştır. Bu dönemde Pangaea kıtasının parçalanmış ve iki süper kıtaya ayrılmıştır. Bunlardan kuzey yarım kürede yer alana Lavrasya, güney yarım kürede yer alan süper kıtaya da Gondwana adı verilmiştir. Bu iki kıta Jura’da birbirinden tamamen ayrılmıştır. Devrin sonunda bir meteor çarpması sonucu gerçekleştiği düşünülen büyük yok oluş, hem dinozorları ve hem de pek çok yaygın canlı grubunu ortadan kaldırdı. İKİNCİ KİTLESEL BİYOLOJİK YOKOLUŞ Yaklaşık 65 milyon yıl önce yerküre, korkunç bir meteor yağmuruna hedef oldu. Oluşan yoğun gaz ve toz bulutu güneşin yararlı etkilerini uzun süre kesti. Bu durum, iklimde büyük çapta değişikliklere yol açtı ve besin zinciri bozuldu. Bu büyük trajedi ile başta dinozorlar olmak üzere karalarda ve denizlerde canlıların bir çoğu yok oldu. Geriye kalan gruplar arasında en şanslıları memelilerdi. Bu büyük felaket memelilerin 3. zamanda gelişmesi ve evrimleşmesi için evrimsel olarak boş alanlar yarattı.

http://www.biyologlar.com/mezozoyik

1933 Reformu ve Hamdi Suat Aknar Sonrası (Patoloji'de Alman etkisi)

1933 Reformu sırasındaNazi Almanya'sından kaçarak ülkemize gelen Prof. Philip Schwartz (1894-1978) ve Prof. Siegfried Oberndorfer (1876-1944) uzun yıllar patolojik anatomi eğitimi vermişler, pek çok öğrenci ve patolog yetiştirmişlerdir. Prof. Schwartz patolojik anatomi kürsüsünün başına gelerek, öğrenci ve asistan eğitiminde makroskobi, mikroskobi ve otopsi konusunda pratik uygulamaya önem vermiş, Türkiye'de ilk kez klinikopatolojik dersleri 1942'de başlatmış, bugün hala korunan arşiv sistemini yerleştirmiştir. Schwartz'ın yanında yetişen Besim Turhan , Münevver Yenerman , Talia Bali Aykan , Süreyya Tanay , Bedrettin Pars , Kemal Akgüder , İhsan Şükrü Aksel ve Perihan Çambel Türkiye'nin ilk patoloji hocaları ve çeşitli patoloji kürsülerinin kurucuları olmuşlardır. Prof. Oberndorfer İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1937'de kurulan Genel Patoloji ve Deneysel Patoloji kürsüsüne atanmış; Sedat Tavat, Üveis Maskar , Osman Saka , Satı Eser gibi patologların yetişmesinde etkili olmuştur. Oberndorfer ülkemizdeki çalışmaları sırasında nöroendokrin hücreleri ilk kez tanımlamıştır. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bu gelişmeler yaşanırken Hamdi Suat Aknar'ın öğrencilerinden Kamile Şevki Mutlu ve Perihan Çambel patolojinin yaygınlaşması, kurumsallaşması konusunda önemli çalışmalar yapmışlardır. Kamile Şevki Mutlu (1906-1987) ilk kadın tıp profesörümüzdür. Hamdi Suat Aknar'ın ayrılmasından sonra İstanbul Tıp Fakültesi'nde durmamış, Ankara'ya gelerek Numune Hastanesi'ndeki patoloji laboratuarını kurmuştur. Burada 10 yıl süre ile çalışmış (1935-1945), daha sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi açılırken Üniversite'nin gereksinimi nedeniyle Histoloji ve Embriyoloji kürsüsünü kurmuş, Üniversite'nin açılış dersini vermiştir. Perihan Çambel (1909-1987), Hamdi Suat'ın ardından Vakıf Gureba Hastanesinde çalışmış, ABD de kanser üzerine bilimsel araştırmalar yapmıştır. Daha sonra Ankara Numune Hastanesi'nde patolog olarak görev yaparken kanserle ile ilgili deneysel araştırmalarını sürdürmüştür. Kamile Şevki ve Perihan Çambel Hamdi Suat ile sonraki kuşak arasında aracı rol oynamıştır. Ancak Çambel'in Üniversite dışında kalması, Mutlu'nun ise Histoloji-Embriyoloji'ye geçmesi patoloji bakımından ciddi bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Alman Hocaların ise Oberndorfer öldükten ve Schwartz başta maddi nedenler olmak üzere çeşitli nedenlerle ülkemizden ayrıldıktan sonra kalıcı izler bırakmamış, bir anlamda patoloji üçüncü kez yeniden doğmak durumunda kalmıştır. Kamile Şevki (1906-3 Ekim 1987) Darülfünun'un ilk kadın mezunlarından biri olarak bitirmiştir. Aynı yıl Hamdi Suat'ın yanında ihtisasa başlamış, ilk makalesini öğrenciliği sırasında yayınlamıştır. 1932'de Hamdi Suat'ın önerisiyle maddi güvence sağlaması için aynı zamanda dermatoloji uzmanlık sınavına girerek diploma almıştır. 1933-1935 yılları arasında Berlin Üniversitesi Patoloji Bölümünde Prof. Rössie'nin yanında çalışmış, yurda döndüğünde sınava girerek uzman olmuştur. Türkiye'nin ilk kadın patoloji uzmanı olarak İstanbul Üniversitesi'ne atanmış ancak Hamdi Suat buradan ayrılmış olduğundan Üniversite'de kalmamış, Ankara Numune Hastanesi Anatomik Patoloji uzmanlığına tayin olmuştur. Kamile Şevki'nin atama kararında Cumhurbaşkanı Atatürk'ün de imzası vardır. 1945'te Ankara Üniversitesi kurulana kadar Numune Hastanesi'nde çalışmıştır. Tıp Fakültesi'nin kuruluşunda Histoloji'de gereksinim olduğu için Embriyoloji kürsüsünü kurmak üzere atanmışsa da 1.6.1952'ye kadar vekaleten Numune Hastanesi'ndeki görevini sürdürmüştür. Yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda çalışmaya katılmış, ülkemizde ilk elektron mikroskobunu kurarak hücrenin inceyapısı üzerinde araştırmalar yapmıştır. Atatürk'ün naaşının Etnografya Müzesi'nden Anıt-kabir taşınması sırasında gözlemci olarak bulunmuştur. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nden yetişen patologlar, Türkiye'nin ilk patoloji hocaları ve patoloji kürsülerinin kurucuları olmuşlardır. 1945'e kadar ülkemizdeki patologlar bu iki kaynaktan yetişmiştir. Kaynak:www.turkpath.org.tr

http://www.biyologlar.com/1933-reformu-ve-hamdi-suat-aknar-sonrasi-patolojide-alman-etkisi

Blephariceridae

En çok farklılaşmış nematocer familyalarından birisidir. Ağ kanatlı sivrisinekler diye de adlandırılır. Narin yapılı, uzun bacaklı, uzun ve çok segmentli antenlidirler. Antenlerinde belirgin kıllanma yoktur. Kanatlarındaki çok sayıda ve ağsı yalancı damarlanma ile kolayca tanınabilirler. Vücut büyüklükleri küçükten orta büyüklüğe kadar değişen ölçülerdedirler. Güçlü arka bacaklar, birleşmemiş gözler, bağımsız M3 damarının oluşu güçlü karakteristik özellikleridir. Bileşik gözler enine bir hat ile bir üst ve alt bölgeye ayrılır. Üst bölge daha büyük ommatidiumlardan, alt bölge ise daha küçük ommatidiumlardan meydana gelir. Erginler genellikle temiz sulara yakın yerlerde ağaç yapraklarının, köprülerin altında dinlenirken bulunurlar. Akarsu seven sineklerdir ve bütün alanlarda kolaylıkla tanınabilir. Erginler kendilerine oldukça benzeyen tipulidlerle karıştırılabilir. Fakat daha güçlü ve kontrollü uçuşlarıyla kolaylıkla ayırt edilebilirler. Erginleri çeşitli beslenme alışkanlıkları gösterir. Birçok türün dişisi iyi gelişmiş ağız parçalarına sahiptirler ve diğer böceklerin, özellikle yumuşak vücutlu sucul böceklerin predatörüdür. Avlarını arka tarsusları ile yakalarlar. İndirgenmiş ağız parçalarına sahip erkeklerin ve mandibulları olmayan dişilerin beslenmeleri bilinmiyor. Bazı türler nektarlarla besleniyor olabilir. Bazı türlerin erginlerinin yaşamları çok kısadır (1-2 hafta). Erkeklerin yaşamları dişilere göre çok daha kısadır. Bazı türlerin erginleri yaprakların altında asılı görülürler. Bazı türlerde kayaların çıkıntılarında ıslak yüzeylerde bulunurlar. İnsanları ve memeli hayvanları sokmaz ve kan emmezler . Ergin hale geldikten çok kısa zaman sonra çiftleşme gerçekleşebilir. Çiftleşmenin hemen ardından küçük salkım halindeki yumurtalar ıslak ya da çıkık kayalara bırakılır. Bazı dişiler su altına doğru sürünürler ve suya batmış haldeki kayalara bırakırlar. Larvalar nehirlerde kayalar üzerinde iyi gelişmiş birer birlik oluştururlar. Şelale ve nehirlerin alt yüzeylerinde akıntının hızlı olduğu, sert zeminlerde yaygın olarak yaşarlar. Akarsularda 4 farklı larval dönemleri vardır ve çok değişik adaptasyonlar gösterirler. Cephalotorax ve 6 adet vakum diski bulunur. Larvalar göz alıcı bir görünüşe sahiptir. Vücutları 6-7 segmentten ibarettir. Segmentler derin girintilerle ayrılmıştır. Her segment orta ventral kısımda çıkıntılar bulundurur. Suctorial diskler gerçek hidrolik çubuklar şeklindedir ve larvaların pürüzsüz yüzeylere tutunmasını sağlar. Örneğin kolayca cama tutunabilirler. Blephariceridae larvaları kazıcıdırlar. İyi gelişmiş ağız parçalarıyla suyun içine batmış kayalarda ince film halindeki alglerle, bakterilerle ve diğer organik materyallerle beslenirler. Diyatomeler onların diyetlerinin ana içeriğidir. Prepupal larvalar nehirlerin veya kayaların belli noktalarında hareketlidirler. Nadiren pupalar organik materyallerde bulunur. Oluşan pupa larval derisini atar, genellikle tamamını atar ve eşzamanlı bir şekilde kendisini 3-4 çift ventrolateral yapışma diski ile kayalara tutturur. Bu işlemin tamamı 5- 10 dk sürer. Pupalar hızlı akan sulara dorsoventralden basıklaşmak ve aerodinamik bir yapı almasıyla iyi bir şekilde adapte olmuşlardır. Bazı kayalar yüzlerce pupa barındırabilir. Pupal yönelme, oksijen alımını artırmak için solunum organları akış yönüne olacak şekildedir. Pupal süreçleri türlere ve su sıcaklığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Ama genellikle 2-3 hafta arasındadır. Ergin bireyler olabilmeleri için yüzeylere sıkı tutunmak zorundadırlar. Pupadan ergine hale geçebilmesi için gereken süre 3-5 dk gibi oldukça kısa olabilir. Kanatlar Pupal süreçte tamamen gelişir ve ancak ergin çıkışı sırasında açılır. Ama erginler kanatları suya deymeden uçabilirler. Bazı türler gece ya da seher vakti ya da alacakaranlıkta pupadan çıkarlar. Ama çoğu tür öncelikle gün boyu çıkarlar. Kaynaklar •Courtney, G.W. 2000. A.1. Family Blephariceridae. pp. 7-30 in L. Papp & B. Darvas (editors). Contributions to a Manual of Palaearctic Diptera. Appendix. Science Herald, Budapest. •Hogue, C. L. 1981. Blephariceridae. pages 191-197, in McAlpine, J. F. et al. (eds.): Manual of Nearctic Diptera. Volume 1. Research Branch, Agricultural Canada, Ottawa. Agric. Can. Monogr. 27. •Lindner, E. . 1930. 2. Blephariceridae, pp 1-36. In: Lindner, E. (Ed). Die Fliegen der palaearktischen Region, II/2, E. Schweitzerbart'sche Verlagsbuchhandlung, Stutgart. •Zwick, P., 1992: Family Blephariceridae, pp. 39-54. In Soos A., Papp L. Oosterbroek P. (eds.): Catalogue of Palaearctic Diptera,1. Akadémiai Kiadó, Budapest.

http://www.biyologlar.com/blephariceridae

Yassı Solucanların Anatomisi

Polycclad Yassı Solucanların Anatomisi İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın  

http://www.biyologlar.com/yassi-solucanlarin-anatomisi

Tatlı Su Protozoonları ve Önemi

Protozoa tek hücreli, ökaryotik mikroorganizmalardır. Özellikle bakteri, tek hücreli alg ve diğer protistler üzerinden beslenirler. 80.000’in üzerinde protozoon türü tanımlanmıştır. Bunların yarıdan fazlası fosil, yaklaşık 10.000 kadarı da simbiyonttur [1]. Protozoon türleri uzun yıllar sadece insanlara verdikleri zarar düşünülerek, parazitolojik açıdan ele alınmış, serbest yaşayan protozoonlar ihmal edilmiştir. Gerçekte çok sayıda parazit protozoon olmasına rağmen, daha da fazla sayıda hem sucul hem de karasal habitatlarda yaşayan serbest protozoon türü bulunmaktadır. Serbest yaşayan protozoonların bulundukları ortamdaki önemlerinin anlaşılmasından sonra, araştırmacılar dikkatlerini tıbbi protozoolojiden, serbest yaşayan protozoonların ekolojisine çevirmişlerdir. Genel limnolojik çalışmalarda heterotrofik protozoa uzun bir süre dikkate alınmamıştır. Kesin olarak ortaya koymak güç olmakla birlikte, bu ihmalin sebebi, muhtemelen uzman eksikliği veya daha büyük olan metazoonlara göre preparasyon işlemlerinin zor ve zaman alıcı olması gösterilebilir [2]. Protozoonların mikrobiyal besin ağında ve organik kirlilik yükü yüksek suların arıtılmasında önemli rolleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra atık su arıtma sistemlerinin performans göstergesi ve doğal suların kirlilik ve ötrofikasyon indikatörü olarak da kullanılmaktadırlar [3-9]. Protozoon türlerinin planktonik besin ağının önemli bir parçası olduğu ve sucul habitatlarda toplam zooplankton biyoması içerisinde önemli bir yere sahip olduğunun anlaşılmasından sonra göl, gölet, akarsu, rezervuar, kaynak suları ve sulak alanlar gibi tatlı su ekosistemlerinde, protozoon biyomas ve tür çeşitliliğinde meydana gelen mevsimsel değişimler, komünite yapıları çeşitli çalışmalarda ele alınmıştır. Ülkemizde değişik ekosistemlerde bulunan farklı organizma gruplarına ait çalışmalarda büyük aşamalar kaydedilmiş olmasına karşın, protozoonlar ile ilgili çalışmalar yeterli ölçüde değildir. Türkiye tatlı su protozoonları ile ilgili bilgiler yeni, az ve eksiktir. Bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan araştırmalara temel bilgi sağlaması beklenmektedir. Protısta Alemi ve Protozoonlar Önceleri tüm canlılar iki alemli sınıflandırma sistemi (Kingdom: Plantae, Kingdom: Animalia) içerisinde ya bitki ya da hayvan olarak kabul edilmişler ve protozoonlar hayvanlar alemine dahil edilmişlerdir. Uzun bir zamandır kullanılmakta olan Whittaker’in beş-alemli sınıflandırma sisteminde bitki, mantar ya da hayvan tanımına uymayan tüm ökaryotik hücre organizasyonu gösteren tek hücreli canlılar Protista alemini oluşturmaktadır. Moleküler tekniklerin gelişmesi sonucunda canlı türleri arasındaki filogenetik ilişkiler ortaya çıkarılmış ve üç domain (süperkingdom) sistemi (Bacteria-Archaea-Eukarya) bilim dünyasına girmiştir. Bu sınıflandırma sisteminde bütün ökaryotik canlılar üçüncü domain olan Eukarya’ya dahil edilmiş ve domain Eukarya dört aleme (Protista-Plantae-Fungi-Animalia) bölünmüştür. Son zamanlarda bilim adamları bugün yaşayan türler arasındaki filogenetik ilişkilere dayanan sekiz alemden (Archaebacteria-Eubacteria-Archaezoa-Protista-Chromista-Plantae-Fungi-Animalia) oluşan yeni bir sınıflandırma sistemini teklif etmişlerdir [10,11]. Archaezoa olarak sınıflandırılan bir hücreli organizmalar (Archaeamoebae-Metamonada-Microsporidia) gerçek bir çekirdeğe sahiptirler, ancak mitokondri, endoplazmik retikulum ve Golgi aygıtından yoksundurlar. Moleküler verilere göre, Archaezoa üyeleri en eski ökaryotik hücreler olup, anaerobik periyodda, Golgi ve endoplazmik retikulumun gelişimi ve mitokondriyal simbiyontların hücreye dahil olmasından önce, ökaryotik evrim hattından ayrılmışlardır. Kahverengi algler ile klorofil c içeren diğer tek hücreli ökaryotlar Chromista adı altında ayrı bir alem içerisinde toplanmış, geriye kalan bir hücreli ökaryotlar, Protista alemine dahil edilmişlerdir [10-13] . Protista üyeleri yapı ve işlev bakımından çok çeşitlidir ve sınıflandırılması güçlüklerle dolu bir geçmişe sahiptir. Bu alemin sınırı değişik sınıflandırmalar arasında büyük farklılıklar göstermektedir [12, 14-16]. Çoğunluğu tek hücreli ve mikroskobik ökaryot canlılar olmasına karşın, aynı zamanda daha basit çok hücrelileri ve hatta deniz yosunları gibi karmaşık yapılı iri organizmaları da kapsar. Bunları bir araya toplayan asıl faktör hayvan, mantar ya da gerçek bitki olmamalarıdır. Protista aleminin, geleneksel bir yaklaşımla hayvan benzeri (Mastigophora-Sarcodina-Ciliata), mantar benzeri (Sporozoa-Mycetozoa-Gymnomycota), bitki benzeri (Euglenoidea-Dinoflagellata) gruplar şeklinde düzenlenmesi kabul görmektedir. Hayvan benzeri bir hücreliler olarak “Protozoa”, evrimsel ya da sistematik bir anlam ifade etmediğinden, takson olarak kabul edilmez. Protozoa kavramı, fonksiyonel anlamda bir organizasyon düzeyini ifade etmek için kullanılır. Bu grubu oluşturan organizmalar, hayvanlarla aynı tip beslenme stratejisini kullanırlar. Hayvan benzeri bir hücreliler enerji ve besinlerini heterotrofi yoluyla (osmotrofi-fagotrofi) elde ederler. Çok sayıda flagellat miksotrofiktir ve her iki beslenme stratejisini de (heterotrofi-ototrofi) kullanırlar. Bir çok heterotrofik protozoa da sitoplazmalarında fotosentez yapabilen endosimbiyontlar içerirler. Protozoanın olağanüstü çeşitliliğini içeren bir sınıflandırma sistemi düzenlemek oldukça zordur. Finlay ve Esteban [17] belirleyici karakter olarak fagotrofinin önemini vurgulayarak, tatlı suda yaygın olarak bulunan serbest yaşayan protozoonları aşağıda belirtildiği gibi 16 şubeye ayırmışlardır. Bu sınıflandırmada protozoa kavramı, eski sınıflandırmalarda tanımlanan Kingdom Protozoa’yı ve geleneksel bir şekilde protozoon olarak kabul edilen ancak şimdi Archaezoa ve Chromista’ya (esas olarak fototrofik protistler ya da alglerdir) dahil edilen organizmaları içermektedir. ARCHAEAMOEBAE: Mitokondriden yoksun, tek-kamçılı ameboyit hücreler olup, “pelobiont”lar da denir (örneğin Mastigamoeba, Mastiginella, Pelomyxa). Kamçı Pelomyxa cinsinde güçlükle gözlenir, bu nedenle amip olarak da tanımlanmaktadır. Organik madde bakımından zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar. Özel bir besin tercihleri yoktur; bakteri, alg, detritus vs. üzerinden beslenirler. METAMONADA: Mitokondriden yoksun anaerobik kamçılı protistlerdir. İki, dört, sekiz (ya da bazen daha fazla) kamçı taşırlar. Çoğunluğu endokommensal olmasına karşın, parazit türler ve serbest yaşayan diplomonad türleri de (örneğin Hexamita, Trepomonas) içerir. Organik olarak zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar, bakteri üzerinden osmotrofik ve fagotrofik olarak beslenirler. PERCOLOZOA: Genellikle 1-4 (bazen daha fazla) arasında değişen kamçı taşıyan flagellatları (örneğin ameboyit olmayan dört kamçılı Percolomonas, çok kamçılı pseudosiliyatlar), geçici kamçılı safhaları bulunan ameboyit flagellatları (örneğin iki kamçılı Naeglaria, dört kamçılı Tetramitus), kamçılı safha bulunmayan ameboyit formları (örneğin Vahlkampfia) ve modifiye olmuş mitokondri (hidrogenozom) içeren anaerobik flagellatları (örneğin Psalteriomonas) içeren karışık bir gruptur. Bazıları fakültatif patojendirler. Tümü sedimentlerde yaşar ve esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. PARABASALA: Çok sayıda kamçıya sahip hidrogenozom içeren anaerobik, heterotrofik flagellatlardır. Karakteristik olarak parabasal cisimcik (modifiye olmuş Golgi) içerirler. Muhtemelen Ditrichomonas, Pseudotrichomonas hariç, hemen hemen tümü endosimbiyotiktir. İyi bilinmemekle beraber, bakteri üzerinden beslendikleri tahmin edilmektedir. Bazı araştırıcılar Parabasala’yı Archaezoa alemine dahil ederler. EUGLENOZOA: Genellikle iki (nadiren daha fazla) kamçı taşıyan flagellatlardır. Kamçılardan biri ya da her ikisi de anteriyör bir çöküntüden çıkar. Çoğu fagotrofiktir (örneğin Rhyhchomonas, Bodo, Astasia, Paranema, Entosiphon, Anisonema). Fagotrofik türler esas olarak sedimentlerde yaşarlar ve buraya tutunmuş bakteriler ya da su sütununda asılı duran bakteriler üzerinden beslenirler. Entosiphon gibi daha büyük öglenoyitler büyük partiküllerle beslenirler. Kinetoplastid içeren biflagellat bodonidleri de içerir. Serbest yaşayanlara ilaveten simbiyotik olan üyeleri de vardır. Ichthyobodo necator tatlı su balıklarının solungaçlarında ektoparazit olarak yaşar. OPALOZOA: Çoğu biflagellat protistlerdir (Anisomonas, Apusomonas, Cercomonas, Heteromita). Esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. Kathalepharis türleri planktonda küçük algler üzerinden, bazıları ise (örneğin Cercomonas) pseudopod oluşturarak bakteri üzerinden beslenirler. Cyathobodo kendini zemine tespit etmek için sap oluşturur. Bu takson endokommensal olarak yaşayan opalinidleri de kapsar. CHOANOZOA: Serbest yaşayan, tek kamçılı, renksiz flagellatlardır. Hücrelerin apikal yüzeyinde bulunan çok sayıda ince sitoplazmik uzantı, kamçının etrafında yaka benzeri bir yapı oluşturur. Çoğunlukla sesildirler. Soliter ya da koloniyal, çıplak ya da lorikalı olabilirler. Sadece fagotrofik formları içerir, tatlı sudaki süspanse bakteri ve diğer küçük partiküller üzerinden beslenirler (örneğin Codonosiga, Diploeca, Diplosigopsis, Monosiga, Sphaeroeca). DINOZOA: Ekolojik bakımdan önemli olan bir şubedir. Deniz ve tatlı sularda serbest, bir kısmı da diğer protistler veya metazoonlarda simbiyont olarak yaşayan, iki heterodinamik kamçı taşıyan flagellatlardır. Renksiz türler osmotrofiktirler, detritus ya da diğer protistler üzerinden beslenirler. Katadinium, Peridinium, Gymnodium ve Ceratium cinslerinde fagotrofik tatlı su türleri bulunur. CILIOPHORA: Protista içerisinde yer alan şubeler arasında en homojen gruplardan biridir. Nüklear dualizm (makro- ve mikronükleus) göstermeleri, hareket ve beslenme için sil veya bileşik sil yapıları (sir, membranel vs.) taşımaları, homothetogenik (enine) bölünmenin görülmesi (flagellatlarda symmetrogenik bölünme görülür) diagnostik özellikleridir. Bir çoğu kompleks ağız siliyatürüne sahiptir. Çoğu aerobiktir, anaerobik türlerde mitokondri yoktur ya da hidrogenozom bulunur. Siliyatlarda beslenme heterotrofiktir, fakat bazı türler fotosentetik algal protistler içerirler. Çoğunluğu serbest yaşar, çok sayıda türü kommensal veya nadiren de parazit olarak yaşayan simbiyontlardır. Ichthyopthyrius multifiliis balıklarda beyaz benek hastalığı etkenidir. Yumuşak zeminlerde geniş populasyonlar oluştururlar (örneğin Loxodes, Spirostomum, Caenomorpha, Aspidisca, Acineta, Nassula, Cyclidium, Vorticella, Frontonia, Paremecium, Prorodon, Lacrymaria, Actinobolina). Bir çok siliyat serbest, fakat bazı peritrich ve suktorlar sesil yaşarlar. Vorticella soliterdir, fakat Epistylis, Carchesium, Zoothamnium ve Operculaia koloniyaldir. Küçük türler bakteri üzerinden, büyük türler ise büyük tek hücreli algler, flamentöz siyanobakteri, diğer protozoonlar ve nadiren rotifer ve diğer mikrozooplankton üzerinden beslenirler. Halteria viridis gibi miksotrofik türlerin metalimniyonda aşırı çoğalması primer üretim bakımından önemli olabilir. RHIZOPODA: Beslenme ve hareket için pseudopod oluşturan, kamçısız amiplerdir. Yalancı ayaklar lobsu (lopopod), ipliksi (filopod) ya da ağsı (retikulopod) olabilir. Çıplak amipler lobsu (örneğin Amoeba, Acanthamoeba) ya da ipliksi (örneğin Vampyrella) yalancı ayaklara, kabuklu amipler ya lobsu (örneğin Arcella) ya da ipliksi (örneğin Euglypha) yalancı ayaklara sahiptirler. Foraminiferlerin (Granuloreticulosa) tümü hemen hemen denizeldir, kabuk yüzeyindeki deliklerden yalancı ayaklar ipliksi şekilde çıkarlar ve ağsı bir yapı şekillendirirler. Taksonun üyeleri esas olarak serbest yaşarlar, fakat endosimbiyont olarak yaşayanları da vardır (örneğin Entamoeba). Serbest yaşayanların tümü fagotrofik heterotroflardır. Alg, detritus, bakteri vs. üzerinden beslenirler. Vampyrella flamentöz yeşil algler üzerinde parazit yaşarlar. Bazı kabuklular planktoniktirler (örneğin Difflugia). HELIOZOA: Aksopodlu fagotrofik hücrelerdir. Sert, mikrotübüler aksonem içeren aksopodlar hücrenin etrafından ışınsal olarak çıkar. Güneş hayvancıkları da denir. Esas olarak tatlı sularda yaşarlar (örneğin Actinosphaerium, Actinophrys, Clathrulina). Bazıları denizeldir. Alg, protozoa ve rotiferler üzerinden beslenirler. Aksopodlar diffüzyonla beslenmede kullanılır. Esas olarak planktonik protistlerdir ve sap ya da aksopodlar aracılığı ile yüzeye tutunabilirler. BICOSOECA, DICTYOCHAE, PHAEOPHYTA, HAPTOMONADA ve CRYPTOMONADA : Kingdom Chromista’ya ait şubelerdir. Çoğunluğu fototrof olduğu halde, fagotrofik türler de içerirler. Tatlısu formlarında miksotrofi ve fagotrofi özellikle chrysomonadlarda yaygındır. Chrysomonadlar iki kamçılı, sesil ya da hareketli ve soliter ya da koloniyal olabilirler (örneğin Spumella, Uroglena, Dinobryon). Beslenme ile ilgili organelleri başta olmak üzere, protozoon morfolojisi ve fonksiyonel rolleri arasında yakın bir ilişki vardır. Bulundukları habitatlarda fonksiyonel rolleri dikkate alındığında, serbest protozoonlar siliyatlar, sarkodinler (kök bacaklılar) ve heterotrofik flagellatlar olmak üzere üç büyük gruba ayrılırlar. Fonksiyonel gruplar aynı yerde, bir arada yaşadıkları halde, besin yakalama mekanizmaları farklıdır. Flagellatlar genellikle 20μm’den, amipler 50 μm’den, siliyatlar 200 μm’den daha küçüktürler. Ancak bazı amip ve siliyatların büyüklükleri 2 mm’ye kadar ulaşabilir (örneğin Pelomyxa, Actinosphaerium, Stentor). Protozoonlar kendi büyüklüklerine uygun besini tercih ederek, mikrobiyal populasyonları kontrol altında tutarlar. Fonksiyonel özellikler dikkate alındığında, siliyatlar (besin yakalamada sil kullanırlar) yırtıcı beslenenler (örneğin Prorodon, Monodinium, Didinium, Dileptus, Chidonella, Nassula), süzerek beslenenler (Cyclidium, Colpidium, Vorticella, Aspidisca, Eupletes, Strombidium, Strobilidium) ve difüzyon ile beslenenler (Suctoria) olarak ayrılabilirler. Sarkodinler kendi içinde üç fonksiyonel gruba ayrılır: çıplak amipler, kabuklu amipler ve heliozoonlar. Bu protistler gruplara göre çeşitlilik gösteren pseudopodlarla, protistin büyüklüğüne uygun olarak alg yada bakteriler üzerinden, Pelomyxa türleri canlı olmayan organik partiküller üzerinden beslenirler. Heterotrofik flagellatlar diğer gruplara göre daha küçüktürler. Bu nedenle sucul ortamlarda, yüzey ve dipte önemli bakteri tüketicileridir. Yırtıcı beslenme (örneğin chrysomonadlar), süzerek beslenme (örneğin choanoflagellatlar) ve difüzyonla beslenme (örneğin Ciliophrys ve helioflagellatlar) bu grupta da görülür. Taksonomik gruplar ile fonksiyonel gruplar arasında yakın bir ilişki yoktur. Farklı türler, benzer ekolojik fonksiyonları olmasına karşın, farklı taksonomik gruplarda yer alabilirler. Heliozoonlar ve helioflagellatlar morfolojik olarak birbirlerine benzedikleri halde, farklı şubelerde yer alırlar. Bu iki şube benzer beslenme stratejisine sahiptirler. Benzer şekilde farklı beslenme stratejisi geliştiren bir hücrelilere çeşitli taksonomik gruplarda rastlanmaktadır. Örneğin değişik pek çok bir hücreli grubunda fotosentez yapan türler vardır. Bir grup fotosentez yapan türleri, heterotrofik türleri ve miksotrofik türleri içerebilir. Protist çeşitliliği ile ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. Mikrobiyal çeşitliliğin, makroskobik hayvan ve bitki çeşitliliği ile ayırt edici bazı özelliklere sahip olduğunu vurgulayan Finlay ve Esteban [17], tatlı su protozoon türlerinin az sayıda bireyle ya da kist olarak temsil edilse bile, tüm nemli habitatlarda her zaman bulunduklarını ve muhtemelen hiçbir zaman da yok olmadıklarını ifade etmişlerdir. Lokal olarak, birçok tür nadir ya da kriptiktir (gizli türler, kist halinde olanlar). Çevresel koşulların onların tercih ettikleri yönde gelişmesini beklerler. Uzun süre “aktif” durumdan çok “potansiyel” durumda kalırlar. Bundan dolayı aktif biyoçeşitlilikten çok, potansiyel biyoçeşitlilikten söz edilir. Boyutlarının küçük olması, dirençli kistler oluşturmaları ve bir yerden bir yere kolay bir şekilde taşınmalarından dolayı kozmopolit türler olarak kabul edilirler. Mikrobiyal ökaryot türlerin dağılışı nadir olarak coğrafik bariyerlerle sınırlanmıştır. Bu nedenle spesifik coğrafik dağılımları hakkında bilgi vermek oldukça zordur. Endemizm nadirdir,global tür çeşitliliği azdır ve en azından siliyatların çoğu halihazırda tanımlanmıştır [18-21]. Siliyat türlerinin çoğunun kozmopolit olduğu konusunda Finlay ve Fenchel’in görüşlerine katılan Foissner [22] önceki araştırıcıların aksine tür çeşitliliğinin çok fazla olduğunu, halen tanımlanmamış çok sayıda türün olduğunu, endemizmin yaygın olduğu ve spesifik coğrafik dağılış gösterdiklerini ileri sürmüştür. Yüksek yapılı hayvan ve bitkilerle karşılaştırıldığında, küçük oldukları ve yaşamlarının çoğunu kist safhasında geçirdikleri için protistleri tanımlamanın güç olduğunu ifade eden Foissner [23], sadece uygun koşullar oluştuğunda kistten çıktıklarını, birkaç tane her zaman mevcut ve sayısal olarak dominant tür tarafından gizlendiğini ve bu nedenle nadir türlerin gözden kaçırılabileceğini açıklamıştır.

http://www.biyologlar.com/tatli-su-protozoonlari-ve-onemi

SOLUNUM SİSTEMİ FİZYOLOJİSİ

Solunum kelimesi iki anlamda kullanılabilir. Hücresel düzeyde, hücresel oksidatif Matabolizma anlamındadır. Organizma düzeyinde ise, gaz değişim yüzeylerinin, yani akciğerlerin atmosfer havası ile havalanması demektir. Solunum sistemi, dolaşım sisteminin atmosferle olan bağlantısını sağlar. Amfibian denilen kurbağa gibi hem karada hem de suda yasayan canlılarda ¤¤¤¤bolizma düşük olduğu için cilt solunumu yeterlidir. Eğer insanlarda kurbağalar gibi cilt solunumu yapsalardı, o zaman insanların ¤¤¤¤bolizması daha yüksek olduğu için, insan vücudunun yüzeyinin, gerçek yüzeyinden kat kat fazla olması gerekir idi. Akciğerler ağırlık olarak vücudun pek az bir kısmını oluştururlar, fakat yüzey olarak çok fazla bir yer kaplar. Yunan mitolojisine göre, "PNEUMA" yani nefes, görülmez kişisel bir ruhtur ve sahibine hayat verir. Sağlıklı insanlar, soluk almayı, değerini takdir etmeden, verilmiş bir hak gibi kabul ederler, çünkü soluk alıp verme hemen hemen gayretsizdir ve bilinçsizce yapılır. Oysa solunum hastalığı olanlar için, her soluk bir altın değerindedir. Solunum hastalıkları genellikle, soluk havasının ya sigara dumanı ya da kirli hava ile kirlenmesinden kaynaklanır. Solunum sisteminin bir diğer görevi de ses çıkarmaktır. Konuşurken, solunum sisteminde dolasan hava, ses tellerini titreştirir, oluşan bu sesin havayla dolu boşluklarda yankılanmasıyla bazı frekanslar diğerleri üzerine baskın çıkar, bu da her kişiye kendine has özel sesini verir. SOLUNUM SİSTEMİ ANATOMİSİ Solunum sistemi burun, ağız, farinks (yutak), larinks (gırtlak), trakea (soluk borusu), bronşlar, bronsioller, ve alveollerden oluşur. Trakeadan sonra ilk dallanan yapılara bronşlar, broşlardan sonraki daha dar çaplı yapılara da bronsioller denilmektedir. Bronşlar, bronsioller ve terminal bronsiollerde gaz alışverişi olmaz, bu kanallar anatomik ölü boşluk olarak adlandırılır. Anatomik ölü boşlukta bulunan hava hacmi 150 ml dir. Gaz değişimi yapılan alanlar ise respiratuvar bronsiol, duktus alveolaris, ve alveol keseleridir. Anatomik ölü boşluk nedeni ile her bir solunum ile akciğerlere alınan 500 ml havanın 350 ml sinde gaz değişimi yapılmaktadır. Diffüzyon: Gerek akciğerlerde gerekse hücre düzeyinde gaz alışverişi diffüzyon ile olmaktadır. Bu diffüzyon pasif bir olaydır, yani gazlar konsantrasyon farkları doğrultusunda diffüzyona uğrarlar. Bir sıvıda çözünmüş olan gazin konsantrasyonu o gazin kısmi basıncı ile ifade edilmektedir. Gazin kısmi basıncı büyüdükçe, konsantrasyonu da artmaktadır. Akciğerlere gelen venöz kanda, alveol içindeki atmosfer havasına oranla, CO2 basıncı daha yüksek, O2 basıncı ise daha düşüktür; bu sebeple, CO2 alveol içine verilirken, O2 de kana geçmektedir. Kanda oksijenin % 97 si eritrositler içinde hemoglobine bağlı olarak taşınır, geri kalan % 3 ise plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınmaktadır. Karbondioksit ise 4 şekilde taşınır. % 70 oranında plazmada HCO3 iyonu seklinde taşınır. Hücrelerde oluşan CO2, kana geçtiği zaman eritrositler içine alınır. Eritrositler içinde CO2, karbonik anhidraz enziminin etkisiyle H2O ile birleşir. Karbonik anhidraz: CO2 + H2O HCO3 + H Yukarıdaki reaksiyonda ortaya çıkan hidrojen iyonları hemoglobin molekülüne bağlanır, bikarbonat iyonları ise eritrositlerden plazmaya çıkar ve akciğerlere kadar plazmada gelir. Kan akciğerlere gelince, bikarbonat iyonlarının eritrositler içine girmesi ile reaksiyon tersine döner, sonuçta su ve karbondioksit oluşur ve solunum yoluyla dışarı atılır. Karbondioksitin % 70 i bu yolla taşınır. Karbondioksitin bir kısmı doğrudan hemoglobin molekülüne bağlanarak taşınır. Çok az bir kısmı plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınır. Az bir kısmı da plazma proteinleri ile karboamino bileşikleri oluşturarak taşınır. Solunum Sisteminin Fonksiyonları: 1.Oksijen temin eder. 2. Karbondioksiti atar. 3. Kanın hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH sini) düzenler. 4. Konuşmak için gerekli sesleri üretir (fonasyon). 5. Mikroplara karsı vücudu savunur. 6. Kan pıhtısını tutar ve eritir. Solunum Sisteminin Organizasyonu: Sağ ve sol olmak üzere 2 akciğer vardır. Akciğerler esas olarak ALVEOL denilen (alveolus, tekil; alveoli, çogul) içi hava dolu küçük keseciklerden oluşur. Alveol kanla, atmosfer havasının gaz değiştirdikleri yerdir ve her bir akciğerde yaklaşık 150 milyon alveol vardır. HAVAYOLU dış ortamla, alveol arasında havanın geçtiği tüm tüplere verilen isimdir. Inspirasyon soluk alma demektir ve solunum sırasında dış ortamdan, havanın havayolları aracılığı ile alveollere hareket etmesidir. Ekspirasyon ise soluk verme demektir ve havanın alveollerden dış ortama, yine havayolu aracılığı ile verilmesi demektir. Soluk alıp verme sırasında, 1 dakikada yaklaşık 4 litre hava alveollere girip çıkarken, alveollerin çevresindeki kapiller damarlardan ise 1 dakikada 5 L kan geçer. Ağır egzersiz sırasında hava akışı 30-40 kat artabilirken, kan akimi da 5-6 kat artabilir. Her zaman için alveole giren hava ile alveol çevresindeki kapillerler içindeki kan birbiriyle orantılı olmalıdır. Alveoler hava ile kapiller kan birbirinden çok ince bir zar ile ayrılmıştır, bu zar oksijen ve karbondioksitin diffüze olmasına olanak tanır. Havayolu: Soluk alma sırasında, hava ya ağızdan ya da burundan farenkse geçer, farenks hem yiyecekler hem de hava için ortak bir geçiş yoludur. Farinks 2 tüpe ayrılır, birisi özafagustur ki buradan yiyecekler mideye geçer, diğeri ise larinks dir ki, bu havayolunun bir parçasıdır. Ses telleri larinkste bulunur, geçen havanın bu telleri titretmesi ile ses oluşur. Larinks trakea denilen uzun bir tüpe açılır. Trakeada 2 tane bronşa dallanır. Bir bronş sağ akciğere bir bronş da sol akciğere girer. (Bronchus=bronş, bronchi=bronşlar) Trakea ve bronşların duvarları kartilaj denilen kıkırdak dokusu içerir ve kartilaj bu yapılara esneklik ve dayanıklılık verir. Akciğerler içerisinde bronşların dallanması devam eder, her bir dallanma daha dar, daha kısa, ve daha çok sayıda tüp oluşması ile sonuçlanır. Bu dallanmalar sırasında kartilaj içermeyen ilk dallanmalardaki tüplere bronsiyol denir. Alveoller, respiratuvar bronsiyollerden itibaren görülmeye baslar. Havayolları larinksten itibaren 2 bölüme ayrılır. 1)İletici kısım 2)respiratuvar kısım. İletici kısımda hiç alveol olmadığı için bu kısımda gaz değişimi olmaz. Respiratuvar kısım ise respiratuvar bronsiollerden itibaren baslar. Bu kısımda gaz değişimi olur. Farinksten, respiratuvar bronsiollerin sonuna kadar tüm havayolu boyunca, epitelyal yüzeyler silya içerir. Tüm havayolu boyuna ayrıca mukus salgılayan epitel hücreleri ile çeşitli bezler bulunur. Silyalar sürekli olarak farinkse doğru hareket halindedirler. Bu yapıyı mukustan yapılmış bir yürüyen merdivene benzetebiliriz. Bu yürüyen merdiven sayesinde solunum havasındaki toz mukusa yapışır ve yavaş ama sürekli hareket halindeki silya hareketleriyle farinkse doğru iletilir ve farinkse varınca, burada yutulur. Bu mukus yürüyen merdiveni akciğerleri temiz tutmak için çok önemlidir. Silyer aktivite zararlı pek çok etkenle inhibe edilebilir. Örneğin sigara içmek silyaları saatlerce immobilize eder. Silyer aktivitenin azalması akciğer enfeksiyonu ile ya da atılamayan mukusun havayolunu tıkamasıyla sonuçlanabilir. İkinci koruma mekanizması fagositlerdir. Tüm havayolu ve alveoller boyunca bulunan fagositler solunumla alınan küçük parçacıkları ve bakterileri fagosite ederek bunların öteki akciğer hücrelerine ya da kan dolaşımına geçmesini önlerler. ALVEOL Alveoller küçük, içi hava dolu keseciklerdir. Alveol duvarının havaya bakan iç yüzleri yalnızca 1 hücre kalınlığındadır. Bu iç yüzey Tip I hücreleri denilen epitel hücreleri tarafından 1 sıra olarak oluşturulmuştur. Alveollerin duvarları ayni zamanda kapiller damarları da içerir. Kapiller damarların endotel hücreleri, alveol endotel hücrelerinden çok az bir interstisiyel sıvı ve bir bazal membranla ayrılmıştır. Sonuç olarak kapiller damarlardaki kan, alveollerdeki havadan yalnızca 0,2 m m kalınlığında bir bariyerle ayrılmıştır. Ortalama bir eritrositin çapının 7 m m olduğunu düşünürsek, 0,2 m m lik bir bariyerin ne kadar ince olduğu çok açıktır. Kapiller damarlar ile temas eden alveol yüzeyinin toplam alanı 75 m2 dir ki bu bir tenis kortunun alanına eşittir, ya da bir diğer deyişle, vücut dış yüzeyinin 80 katidir. Bu kadar ince ve büyük bir alan olması sebebiyle oksijen ve karbondioksit büyük miktarlarda hızlıca değişmektedir. Alveol epitelinde Tip I hücrelerine ek olarak daha az sayıda Tip II hücreleri vardır. Şekilsel olarak Tip I den daha büyük olan bu Tip II hücreleri surfaktan denilen bir madde sentezlerler. GÖGÜS KAFESİ Akciğerler toraks denilen göğüs kafesi içinde yerleşmiştir. Toraks kapalı bir bölmedir. Boyunda kaslar ve bağ dokusu tarafından sınırlanmıştır, altta ise diyafram denilen kubbe seklinde bir çizgili kas ile karından tümüyle ayrılmıştır. Toraks duvarları, omurilik, kostalar, iman tahtası (sternum), ve kostalar arasındaki kas olan interkostal kaslardan oluşur. Toraks duvarı ek olarak büyük miktarda elastik bağ dokusu içerir. Her akciğer plevra zari denilen bir zar ile tamamen kaplanmıştır. Bu zar iki katli bir zardır. Plevra zarını hayalde canlandırmak için içi su dolu bir balona bir yumruğu bastırdığınızı düşünün. Yumruk akciğeri temsil etmektedir, yumruğu ilk saran balon zari visseral plevrayı temsil etmektedir. İkinci katman ise pariyetal plevrayı temsil etmektedir. Visseral plevra ile parietal plevra arasında intraplevral sıvı denilen çok ince bir sıvı tabakası vardır. Bunun toplam miktarı sadece birkaç ml dir. Gelişim sırasında bu iki plevra zari arasında yaklaşık 4 mm Hg lik negatif bir basınç oluşur. Bu negatif basınç sayesinde, normalde kollabe olması gereken alveol açık kalır. Bu negatif basınç alveolleri dışa doğru çekerken, göğüs kafesini de içe doğru çeker. Göğsün kesici aletlerle olan yaralanmasında parietal plevra delindiği için plevral aralıktaki basınç atmosfer basıncına eşitlenir, yani negatif basınç kalmaz. Pnemotoraks denilen bu yaralanmada alveolleri dışa doğru çeken negatif basınç olmadığı için akciğerler kollabe olur, yani söner. İNSPİRASYON (SOLUK ALMA) Inspirasyon, diyafram ve inspiratuvar interkostal kasların kasılmasıyla baslar. Diyaframın kasılmasıyla göğüs boşluğu karına doğru büyür. Interkostal kasların kasılmasıyla da göğüs yukarı ve dışa doğru büyür. Göğüsün bu büyümesi intraplevral aralıktaki basıncı daha da negatif yapar. Bu da akciğerleri daha da büyüterek havanın akciğerlere doğru emilmesine yol açar. EKSPİRASYON (SOLUK VERME) Inspirasyonun sonunda, diyafram ve inspiratuvar interkostal kaslara giden sinirler, kasları uyarmayı sonlandırır ve böylelikle kaslar gevşerler. Göğüs duvarı ve dolayısı ile akciğerler pasif olarak orijinal değerlerine dönerler. Akciğerler küçülünce, alveollerin içindeki hava sıkışır ve alveol içi basınç atmosfer basıncını geçer. Dolayısı ile alveol içindeki hava kolayca havayollarından dışarı atılır. Sonuç olarak istirahat halinde ekspirasyon pasif bir olaydır, inspiratuvar kasların gevşemesi ve akciğerlerin elastikiyeti sayesinde gerçekleşir. Fakat egzersiz sırasında daha büyük miktarda hava dışarı atılmak zorunda olduğu için ekspiratuvar interkostal kaslar ve karin kaslarının kasılmasıyla göğüs daha aktif olarak küçülür. KOMPLİANS (ESNEME) Belirli bir basınç altında belirli bir maddenin ne kadar esneyebildiğine o maddenin kompliansi denir. Dolayısı ile akciğerlerin kompliyansi ne kadar çok olursa, esneyebilmeleri de o kadar çok olur. Tersine komplians azalmışsa akciğerlerin esneyebilmeleri de zor olur. Akciğerlerin kompliyansinin azaldığı hastalıklarda, esneklik azaldığı için, akciğerleri genişletmek için daha fazla güç uygulamak gerekecektir. Bu tür hastalar, yüzeysel ve hızlı solurlar. Akciğerlerin kompliansini etkileyen bir diğer faktör de alveollerin yüzey gerilimidir. Alveollerin yüzeyleri nemlidir ve alveoller ince bir su tabakası ile kaplı gibi düşünülebilir. Bu su tabakası gerilmiş bir balon gibi davranır ve akciğerlerin genişlemesini engelleyen bir güç gibi davranır. Akciğerlerin genişlemesini etkileyen bu güce "yüzey gerilimi" denir. Sonuç olarak akciğerlerin genişlemesi hem akciğerlerin elastik dokusunu germek, hem de bu yüzey gerilimini asmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaktır. Alveollerdeki Tip II hücreler surfaktan denilen bir madde sentezlerler. Surfaktan yüzey gerilimini azalttığı için akciğerlerin kompliansini arttırır, yani akciğerleri genişletmek için daha az enerjiye gereksinim duyulur. Respiratuvar Distress Sendromu denilen hastalıkta yeni doğan bebekler yeteri kadar surfaktan sentezleyemedikleri için bu bebekler soluk alıp vermek için çok enerji harcarlar ve çocukların yorgunluktan bitkin düşerek ölmelerine neden olabilir. Gebe kadına kortizol yapılması çocukta surfaktan sentezini artırır. AKCİĞER KAPASİTELERİ Tek bir solukla akciğerlere alınan veya akciğerlerden çıkarılan hava msktarina tidal volum (soluk hacmi) denir, miktarı 500 ml dir. Pasif ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına fonksiyonel rezidüel kapasite denir, yaklaşık 2300 ml dir. Zorlu bir ekspirasyondan sonra, akciğerlerde kalan hava miktarına rezidüel volüm denir, miktarı 1200 ml dir. Normal bir inspirasyondan sonra zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar yedek volüm denir, 3000 ml civarındadır. Normal pasif ekspirasyondan sonra zorlu ekspirasyon ile akciğerlerden atılan hava miktarına ekspiratuvar yedek volüm denir, 1100 ml civarındadır. Normal bir ekspirasyondan sonra, zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar kapasite denir. Tidal volüm, inspiratuvar ve ekspiratuvar yedek volümlerin toplamı akciğerlere kas kuvveti ile alınıp verilebilen maksimum hava miktarını gösterir, ve buna vital kapasite denir. Vital kapasite genç erkeklerde 4,6 L genç kızlarda ise 3,1 L dir. Maksimum ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına residüel volüm denir, ve yaklaşık 1200 ml civarındadır. Vital kapasite ile residüel volümün toplamına ise Total akciğer kapasitesi denir. Bu bahsedilen volümlere statik volümler denir, çünkü bu ölçümler hava akimi olmadığı zaman yapılan ölçümlerdir. Zorlu ekspirasyon sırasında yapılan akciğer volüm değişikliklerine ise dinamik akciğer volümleri denir. Bunlar FEV1 ve FVC dir. FEV1 birinci saniyede akciğerlerden çıkarılabilen hava miktarıdır. FVC ise maksimum inspirasyondan sonra akciğerlerden çıkarılabilen maksimum hava miktarıdır. Sağlıklı genç bireylerde FEV1 4 L FVC ,ise 5 L dir ve oran 0,8 dir. GÖĞÜS HASTALIKLARI Göğüs hastalıkları iki genel kısma ayrılırlar. Obsruktif Hastalıklar: Bu hastalıklarda hava yolu direnci artmıştır (amfizem, astım). Restriktif Hastalıklar: Akciğer kompliansi azalmıştır (pulmoner fibrozis, respiratuvar distress sendromu).

http://www.biyologlar.com/solunum-sistemi-fizyolojisi

DİPHYLLOBOTHRİUM LATUM

Erişkini insan, kedi, köpek, domuz gibi balık yiyen hayvanların ince bağırsağında yaşayan, balıkta larva dönemini geçiren en büyük cestodtur. Cestodların vücudu yassı, halkalara ayrılmış, uzun ve şerit şeklindeki helmintlerdir. Vücutları fonksiyon bakımından üç kısım içerir. 1)Baş (skoleks) 2)Boyun 3)Halkalar Baş üzerindeki vantuz ve çengelleri parazitin bağırsak duvarına tutunmasını sağlar. Boyun bölgesi ince ve segmentsizdir. Halkalar boyundan tomurcuklanma ile oluşur. Boyuna yakın olanları en genç olanları olmakla birlikte boyundan uzaklaştıkça genital organlar ve olgun halkalar meydana gelir ETİYOLOJİSİ: Parazit 3-10m ulaşabilmektedir. İnsan bağırsağındaki sayısı genellikle birdir. Badem şeklindeki skoleksin bütünü boyunca uzanan yarık şeklinde iki adet vantuzu vardır.Genital delikler halkaların ventralinde bulunur.Bir dişi parazit günde bir milyondan fazla yumurta bırakabilmekle birlikte yumurtalar 25-70 x 32-45 µm boyutunda sarımsı kahverenktedirler. EPİZOOTİYOLOJİSİ: Parazit yaşam süresi olan 10yıl boyunca 7 km’lik halka oluşturabilmektedir. Diphyllobothrium latum’ un, Turna, Levrek, Alabalık gibi tatlı su balıklarında su sıcaklığının 15 – 25 Cºolduğu dönemlerde 1 -2 cm’lik larvaları balığın iç organları arasında ve kaslarda kistleşmeye, organların birbirine yapışmasına neden olur. Etkene bağlı vakalar Türkiye’ de bildirilmiştir fakat ülkemizde çiğ ya da az pişmiş balık tüketilmediğimden bu vakalarda kesin değildir KLİNİK VE OTOPSİ BULGULARI: Klinik olarak asemptomatik olabilir. Semptomatik hastalarda karın ağrısı, kramplar, kilo kaybı ve daha çok B12 vitamini eksikliğine bağlı şiddetli anemi görülmektedir.B12 vitamini eksikliğinin nedeni parazitin bu vitamini emilmeden tüketmesidir.Dışkıda yumurta görülmesiyle tanı konulabilmektedir. Balığın iç organlarına yerleşen pleocercoid larvaların meydana getirdiği kistler hastalığın tanınmasını sağlamaktadır KORUNMA: Etlerin yeterli miktarda pişirilmesi tenya larvalarını parçalamaktadır. Tuvaletten sonra yeterli el yıkama ve daima uygun hijyen hastalığın yayılmasını önlemektedir. TEDAVİ: Tek doz Niklosamid oldukça etkilidir. Ayrıca Praziquantel ve Paramomisin kullanılmaktadır. KAYNAKLAR: www. ailem.com / templates / library http:// bilimsel konular. com/ index2 www. gata. edu. edv. tr/ dahibilimler/ infeksiyon www. hekimce. com Timur, G. , Timur, M. , 2003. Balık Hastalıkları, İ. Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yayınları No. 5 www. vaxa. com/ human tapeworms – diphyllobothrium – latum. cfm

http://www.biyologlar.com/diphyllobothrium-latum

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ

Prof. Dr. Günay Kocasoy Katı Atık Kirlenmesi Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü Tıbbi atıklar miktar olarak az olmalarına rağmen, yüksek oranda risk taşıyan çok önemli bir atık grubudur. Bu atıklar enfekte olmalarının yanısıra tehlikeli kimyasallar, ilaçlar, toksinler, radyoaktif maddeler gibi çok miktarda tehlikeli maddeleri de içerirler. Tüm dünyada olduğu gibi tıbbi atıkların yönetimi ve bertarafı ülkemizde de önemli çevre sorunlarından biri olarak yer almaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen tıbbi atıklar, genelde katı atıklarla birlikte karışık olarak toplanabilmekte ve gelişigüzel depolanmaktadır. Bu şekilde düzensiz yönetilen tıbbi atıklar, bu atıkları ayrıştıran personele ve topluma olan sağlık tehditleri başta olmak üzere çok sayıda çevresel sorunlara yol açmaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların % 75 - 80’i kentsel atık özelliği taşımakta olup kalan % 20 - 25’i özel işlem gerektiren özelliktedir (enfekte, patolojik, kesici delici atık). Bu atıklar daima kentsel katı atıklardan daha tehlikeli olarak kabul edilmektedir. Bu durum tıbbi atıkların çevreyi patojenik faktörler ve bakteriler ile kirletme potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Tıbbi atık üretiminin en aza indirilmesi, tıbbi atık akımının yönetiminde merkezi bir yere sahiptir. Tıbbi atıklardan kaynaklanan sorunların en aza indirilebilmesi için aşağıda belirtilen çeşitli önlemler mevcuttur: Tıbbi atık üretiminin önlenmesi Üretilen tıbbi atık miktarının kaynağında azaltılması Tekrar kullanım ile söz konusu materyalin tıbbi atık akışından ayrılması Atık bileşenlerinin geri dönüştürülmesi Enfekte ve tehlikeli atıkların uygun teknolojilerle zararsız hale getirilmesi / bertarafı Ülkemizde tıbbi atıkların yönetimi esasları, 20 Mayıs 1993 tarihinde yürürlüğe girmiş olan ve 22.07.2005 tarihinde revize edilen ‘Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği”nde belirtilmektedir. Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği uyarınca, atıkların üretilmesinden nihai bertaraflarına kadar geçen sürede atık üreticileri ve yerel yöneticiler birlikte sorumludurlar. Yönetmelik hükümlerinin uygulanması ise, belediye ve mücavir alanlar sınırları içerisinde belediyeler, belediye sınırları dışında ise mülki amirlerin yetkisindedir. 1. ÜNİTE İÇİ ATIK YÖNETİM PLANI Sağlık kuruluşlarında atık yönetim planlarının oluşturulması ve bu planın uygulanmasından sorumlu bir kişi/heyet tespit edilmesi gerekmektedir. Bir sağlık kuruluşunda atık yönetim planının geliştirilebilmesi için, atık yönetim biriminin, hastanede üretilen tüm atıkların türünü ve miktarını bilmesi gerekmektedir. Bu amaç için atık üretilen tüm birimlerde günlük üretilen atık miktarı tartılmak suretiyle tespit edilir. Yeteri kadar tekrar edilen bu analizler sonunda üretilen atık miktarının hassas bir şekilde tespiti mümkün olabilmektedir. Sağlık kuruluşlarının atık üretimlerinin birbiri ile karşılaştırılmasında “spesifik atık üretimi” (kg/yatak.gün) değeri esas alınarak yapılır. Bu konuda ülkemizde Katı Atık Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi tarafından yapılmış en kapsamlı tıbbi atık araştırması olan ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen LIFE 00/TCY/TR/000054 “İstanbul Entegre Tıbbi Atık Yönetimi” Projesi kapsamında İstanbul’daki sağlık kuruluşlarından elde edilen sonuçlar Tablo 1’de özetlenmiştir. Atık gruplarının verilen sınıflandırmaya uygun olarak düzenlenmiş dağılımı ise Şekil 1’de görülmektedir. Bu verilere göre İstanbul’da “kırmızı torba”larda toplanan spesifik atık miktarı 0,540-0,580 kg/yatak.gün’dür. Özel işlem gerektiren atık miktarının ülkemizde yüksek olması atık ayrıştırılmasına yeterli özen gösterilmediğinin göstergesidir. Tedavide kullanılan her türlü atığın “enfekte” olarak ayrılması da atık miktarının artmasında önemli bir diğer etkendir. Tıbbi atık üreticileri, Yönetmeliğin 8. ve 10. maddelerinde de belirtildiği gibi atıkların kaynağında ayrı toplanması ve biriktirilmesi, atıkların toplanması/taşınmasında kullanılacak ekipman ve araçlar, atık miktarları, toplama sıklığı, geçici depolama sistemleri, toplama ekipmanlarının temizliği ve dezenfeksiyonu, kaza anında alınacak önlemler ve yapılacak işlemler, bu atıkların yönetiminden sorumlu personel ve eğitimleri başta olmak üzere detaylı bilgileri içeren Ünite İçi Atık Yönetim Planı’nı hazırlamak ve uygulamak zorundadırlar. Tablo 1. İstanbul hastanelerinde spesifik atık üretimi Atık tipi Avrupa Yakası Asya Yakası Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Evsel 0.910 49.18 1.124 51.42 Patolojik 0.110 5.94 0.389 17.79 Radyoaktif 0.011 0.01 0.003 0.13 Kimyasal 0.035 1.89 0.162 7.36 Enfekte 0.320 17.92 0.121 5.53 Kesici-delici 0.110 5.94 0.070 3.20 Farmasotik 0.024 1.29 0.047 2.15 Basınçlı kaplar 0.042 2.27 0.012 0.55 Geri kazanılabilir 0.288 15.56 0.258 11,80 Toplam 1.85 100.00 2.186 100.00 Şekil 1. İstanbul hastanelerinde oluşan atık gruplarının dağılımı 1.1. Organizasyon Yapısı ve Sorumluluk Alanlarının Belirlenmesi Tıbbi atık yönetiminin uygun şekilde yapılabilmesi, büyük oranda iyi yönetim ve organizasyonun yanı sıra yeterli mevzuat ve mali güç ile bilgi ve bilinçlendirilmiş personelin aktif katılımına bağlıdır. Tıbbi atık yönetiminde, yönetmeliklerin de öngördüğü şekilde kabul edilebilir sonuçlar elde edebilmesi için kurumların tüm yönetici ve çalışanlarının uygun eğitim almaları zorunludur. Hastane başhekimi atık yönetim planı geliştirmeleri için bir atık yönetim birimi oluşturulması gerekmektedir. Bu birim aşağıdaki üyelerden oluşabilir: Başhekim Hastane müdürü Enfeksiyon kontrol sorumlusu Hastane bölümlerinin başkanları Atık yönetim sorumlusu Eczane sorumlusu Radyoloji sorumlusu Başhemşire İdari mali işler sorumlusu Hastane çalışanları arasından görevlendirilecek Atık Yönetim Sorumlusu (AYS), hastane atık yönetimi planının geliştirilmesi, günlük işlemlerin gerçekleştirilmesi ve atık bertaraf sisteminin izlenmesi ile ilgili tüm sorumluluğu üstlenir. Atıkların toplanması açısından AYS: Atık konteynerlerinin toplanmasını ve hastane bünyesindeki geçici depolama yerine taşınmasını günlük olarak kontrol eder. Hastane satın alma müdürlüğü ile işbirliği yaparak üretilen atıklar için uygun torba ve konteynerlerin, çalışanlar için koruyucu elbise ile tekerlekli taşıma araçlarının daima mevcut olmasını sağlar. Hastane çalışanlarının, dolan torbaları ve konteynerleri, vakit geçirmeden, yenileri ile değiştirmelerini sağlar. Hastane içerisinde üretilen atığın toplanması ile görevlendirilen çalışanların sevk ve idaresinde söz sahibidir. Atıkların depolanması açısından AYS: Tıbbi atıkların depolanacağı geçici atık depolarının uygun kullanımını sağlar. Bunlar kilitli olmalı ve sadece atıklardan görevli personel tarafından ulaşılabilir olmalıdır. Atık konteynerlerinin hastane içinde ve dışında kontrolsüz boşaltılmalarını önlemelidir. Atıkların toplanması ve bertarafının kontrolu açısından AYS: Tüm atık bertaraf işlemlerinin koordinasyonu ve izlenmesinden sorumludur. Atıkların kurum içinde ve dışında uygun şekilde toplanmasını ve öngörülen arıtma ve bertaraf yerine kadar yine uygun şekilde taşınmasını sağlar. Atıkların yönetmelikte öngörülen süreden daha uzun bir süre kurum içinde depolanmamasına dikkat eder ve yerel yönetim veya görevlendireceği üstlenici atık nakliye firmasının atıkları düzenli olarak almasını sağlar. Çalışanların eğitimi ve bilgilendirilmesi açısından AYS: Başhemşire ve hastane müdürü ile işbirliği yaparak hemşire ve diğer sağlık personelinin atıkların ayrı toplanması konusundaki görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini sağlarken, atıkları toplayan personelin sorumluluklarının sadece atık torba ve konteynerlerinin toplanması ve taşınması ve yerlerine yenilerinin konulması ile sınırlı olduğunu belirtir. Hastane bölüm başkanları ile irtibata geçerek tüm doktor ve diğer klinik personelinin, atıkların ayrılması ve depolanması ile ilgili kendi sorumluluklarının bilincinde olmalarını sağlar. Atıkları toplayan/taşıyan personele, atıkların kaynağında ayrılması işlemine karışmamalarını, sadece uygun şekilde hazırlanmış torba ve konteynerleri taşımakla görevli olduklarını hatırlatır/bildirir. Beklenmeyen durumların meydana gelmesi açısından AYS: Yazılı acil durum yöntemlerinin hazırlanmasını ve ulaşılabilir olmasını, personelin acil durumlarda yapmaları gereken işler hakkında haberdar olmalarını sağlar. Tıbbi atıklarla ilgili oluşturulan raporları kontrol eder ve araştırır. 1.2. Atık Yönetim Planının Geliştirilmesi Sağlık kuruluşları için atık yönetim sistemi geliştirilmesi sırasında atıkların kuruluş içerisinde üretimden kurum dışına taşınmaya kadar geçen sürecin detaylı incelenmesi ve uygun düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu kapsamda incelenmesi gereken konular: Mevcut durumun tespiti Üretilen atık miktarı Hastane içinde uygulanan işleme, taşıma ve depolama teknikleri Hedeflerin belirlenmesi Atık azaltma, tekrar kullanım ve geri dönüşüm imkanları Atık yönetim planının yürütülebilmesi için stratejiler Eğitim Atık yönetim maliyetinin belirlenmesi Sağlık kuruluşu içerisinde mevcut durumun tespitini takiben, hedefler belirlenmeli ve bu hedefe ulaşmak için gerekli stratejiler oluşturulmalıdır. Bu kapsamda en önemli kısım sağlık kuruluşlarında görevli personelin gerekli eğitimi almalarıdır. 1.2.1. Personel Eğitimi Eğitim ile ilgili kurslar bu konuda uzmanlaşmış kuruluşlar ile birlikte değişik eğitim düzeylerinde düzenlenmelidir. Bu kurslarda öncelikle aşağıdaki konular işlenmelidir: Personelin bilgilendirilmesi ve motivasyonu Atıkların tanınması ve sınıflandırılması Atıkların kaynağında sınıflarına ayrıştırılması Hastane içi taşıma ve depolama için uygun şekilde hazırlanması Uygun ekipman ve malzemelerin seçilmesi ve hazırlanması Personel için uygun koruyucu ekipmanın temin edilmesi, kullanılması Toplama ve taşıma ekipmanının bakımı temizlenmesi ve dezenfeksiyonu Atıkların sağlık kuruluşu içinde geçici depolanması Nihai bertaraf yöntemleri ve teknolojileri 2. SAĞLIK KURULUŞLARINDA TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ 2.1. Atıkların Kaynağında Azaltılması ve Ayrıştırılması Hastane içerisinde atık azaltma işleminin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için hastane yönetimi ve çalışanların tümü hazırlanacak plana dahil edilmelidir. Hastane yönetimi, çalışanların atık azaltma işleminde birlikte çalışmalarını teşvik edecek şekilde iletişim sistemi oluşturmalıdır. Bu olguya yazılı şekilde bir “atık azaltma stratejisi” oluşturmak ile ulaşılabilir. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların en aza indirilmesi ve etkili yönetim için atıkların tanımlanması ile uygun ve etkili ayrıştırma anahtar rol oynar. Atıkların tiplerine uygun işlem, arıtma ve bertaraf maliyetlerini azaltacağı gibi, halk sağlığının da korunmasını artırır. Atıkların ayrıştırılması daima atık üreticilerinin sorumluluğunda olmalıdır ve atığın oluştuğu yere mümkün olduğu kadar en yakın yerde gerçekleşmelidir. Atıklar depolama alanlarında ve taşıma sırasında da ayrı tutulmalıdır. Atıkların etkili ayrıştırılması hastane çalışanlarının görevidir. Hastanelerde üretilen atıkların sınıflarına göre ayrılmasında en etkili yol atığın farklı renklerde plastik torba veya konteynerlerde biriktirilmesi ile elde edilmektedir. Atıkların ayrı toplanması için her serviste ağızlar kapalı ayak pedallı atık kutuları bulunmalıdır Şekil 3. a) Atıkların ünitelerde ayrı toplanması b) Kesici-delici atıkların toplandığı rijit kaplar Atık kutularının üzerinde ait oldukları atık sınıfı ve hangi atıkların biriktirilebileceği büyük harflerle yazılı olmalıdır. Atıkların ayrılması atığın üretildiği anda, örneğin enjeksiyonun yapıldığı veya gerekli ekipmanın ambalajından çıkartıldığı anda yapılmalıdır. Hastane atıkları daima tıbbi atıklar ve evsel nitelikteki atıklar olmak üzere ayrılmalıdır. Atık yönetiminin hedefi, özel işlem ve bertaraf gerektiren atıkların miktarının azaltılmasıdır. Bu atık sınıflarının emniyetli şekilde işlenmesi ve bertarafı normal olarak, genel atık sınıfından 10 kat daha fazla maliyetli olduğundan, tehlikeli olmayan atıklar evsel atık gibi düşünülmeli ve mavi ve siyah torbalarda toplanmalıdırlar. Kesici ve delici aletler dışında hiç bir tıbbi atık, enjektör kutularında biriktirilmemelidir, zira bu kutuların hacimleri küçük ve satın alma maliyetleri, enfekte atıklar için öngörülen kırmızı torbalardan daha yüksektir. Bu tür önlemler sağlık kuruluşlarındaki atık toplama ve bertaraf maliyetlerini azaltmada yardımcı olacaktır. Örneğin plastik bir enjektör seti kullanıldığında ambalajı siyah renkli torbaya atılırken, enjektörün enjektör konteynerine atılması gerekmektedir. Yaralanma tehlikesi nedeniyle, iğne enjektörden ayrılmamalı, eğer ayrılması gerekiyorsa, özel önlem alınmalıdır. Atıkların üretildikleri noktalarda uygun türde torba ve konteyner bulundurulmalıdır. Atık üreticilerine hatırlatıcı olması amacı ile atık tanımlaması ve ayrılması ile ilgili kısa ve özet bilgiler/afişler atık toplama noktalarında görünür şekilde yerleştirilmelidir. Konteynerlerin dörtte üçü dolduğunda boşaltılmalıdır. Torba ve enfekte atık kutularının yanabilir özellikte ve halojenik bileşikler içermeyen plastiklerden üretilmesi tavsiye edilmektedir. Personel hiç bir zaman ayırma sırasında olabilecek bir yanlışı düzeltmeye davranmamalı, torba veya konteynerlerden atık geri almaya veya bir torbayı farklı renkte bir diğerinin içine yerleştirmeye çalışmamalıdır. Örneğin evsel nitelikteki atıklar ile tehlikeli veya enfekte atığın yanlışlıkla karışması durumunda, bu atık tehlikeli atık olarak işlem görmelidir. Kırmızı ve siyah renkteki torbaları içeren atık kutuları hemşire masası veya servis yönetim odası yakınına yerleştirilmesi, mavi renkli genel atık torbalarının bulunduğu atık kutularının koridorlarda bulunması (iki oda arasında bir kutu) uygundur. Hasta odalarında atık kutusu bulunmamalıdır. Yönetmelikte EK-2’de belirtilen atık sınıflandırılması kapsamında uygulanabilecek atık ayırma ve biriktirme işlemleri için tavsiye edilen sistem maddeler halinde, aşağıda belirtilmektedir: Atık tipi A: Genel atık sınıfı. Bir çok hastanede halen uygulanmakta olduğu gibi siyah torbalarda biriktirilir. Atık tipi B: Geri dönüşümlü malzemeler, mavi renkli torbalarda biriktirilebilir Atık tipi C, D ve E özel konteynerler gerektirmektedir. Bu tip atıkların üretildiği her noktaya ağzı kapaklı metal ayaklı torba tutucular yerleştirilebilir. Kullanılacak torbalar kırmızı renkli ve üzeri amblemli, en az 100 mikron kalınlığında 60 x 100 cm boyutlarında veya 70 litre hacminde olmalıdır. İleri düzeyde enfekte olmuş atığın derhal otoklav kullanılarak sterilize edilmesi gereklidir. Bu nedenle bu tür atıkların biriktirileceği kırmızı torbaların otoklavlanmaya uygun olması gerekmektedir. Özellikle büyük hastane ve araştırma merkezlerinde üretilen Sitotoksik atıklar (Atık sınıfı F), sağlam ve sızdırmasız konteynerlerde biriktirilmeli ve üzerine “Sitotoksik Atık” yazısı yazılmalıdır. Az miktarlardaki kimyasal ve farmasotik atıklar diğer enfekte atıklar ile birlikte toplanabilir. Servislerde bulunan bozulmuş veya son kullanma zamanı geçmiş farmasotikler ilaç firmalarına bertaraf için geri gönderilir. Büyük miktarlarda kimyasal atıklar kimyasal açıdan dayanıklı konteynerde biriktirilir ve tehlikeli atık bertaraf tesisine gönderilir. Konteynerler üzerinde kimyasalların adı ve özellikleri açık olarak yazılmalı, farklı tiplerdeki kimyasal atıklar hiç bir zaman birbirleri ile karıştırılmamalıdırlar. Yüksek miktarda ağır metal içeren atıklar ayrı toplanmalıdır (Atık sınıfı F). Amputasyon yapılmış vücut parçaları, vücut dokuları, plasenta vs. polietilenden imal edilmiş ağzı sıkı şekilde kapanabilen sızıntı yapmayacak konteynerlerde biriktirilir. Bu konteynerler tek kullanımlıktır. Bu maddeler gömülerek bertaraf edilmemeleri durumunda kırmızı torbalarda biriktirilirler. Kesici, delici ve sivri uçlu maddeler (enjektör iğneleri, bıçaklar veya kırık cam) sağlam ve rijit konteynerlerde biriktirildikten sonra, kırmızı torbalara konularak bertaraf edilirler. Konteynerler basınca karşı dayanıklı ve iyi oturan kapaklı ve sızdırmaz olmalıdır, bu şekilde enjektörlerle birlikte içlerinde bulunacak az miktardaki sıvı da emniyetli şekilde depolanmış olur. Plastik veya metal konteynerlerin pahalı olması durumunda kalın kartondan yapılmış kutular da kullanılabilir (Şekil 3b). Radyoaktif atıklar diğerlerinden ayrı toplanmalı ve Türk Atom Enerjisi Komisyonu tarafından alınarak bertaraf edilmelidir. 2.2. Atıkların Ünite İçinde Ayrılması, Toplanması Evsel Nitelikli Atıklar (Madde 11) Yönetmeliğin Ek-2 olarak verilen atıklar listesinde A grubu altında yer alan evsel nitelikli atıklar, tıbbi, tehlikeli ve ambalaj atıklarından ayrı olarak siyah renkli plastik torbalarda toplanırlar. Ayrı toplanan evsel nitelikli atıklar, ünite içinde sadece bu iş için ayrılmış taşıma araçları ile taşınarak geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür ve ayrı olarak geçici depolanırlar. Evsel nitelikli atıklar toplanmaları sırasında tıbbi atıklar ile karıştırılmazlar. Karıştırılmaları durumunda tıbbi atık olarak kabul edilirler. Toplanan evsel nitelikli atıkların, Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda taşınmaları ve bertaraf edilmeleri sağlanır. Ambalaj Atıkları (Madde 12) EK-2’de B grubu altında yer alan kağıt, karton, plastik ve metal ambalaj atıkları, kontamine olmamaları şartıyla diğer atıklardan ayrı olarak mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Serum ve ilaç şişeleri gibi cam ambalaj atıkları ise yine kontamine olmamaları şartıyla cam ambalaj kumbaralarında, kumbara olmaması halinde ise diğer ambalaj atıkları ile birlikte mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Kullanılmış serum şişeleri ayrı toplanmadan önce, uçlarındaki lastik, hortum, iğne gibi hasta ile temas eden kontamine olmuş materyallerden ayrılır. Kontamine olmuş malzemeler diğer tıbbi atıklar ile birlikte 13 üncü maddede belirtilen esaslara göre toplanır. Toplanan ambalaj atıklarının, Ambalaj ve Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılmaları sağlanır. Tıbbi Atıklar (Madde 13) EK-2’de C, D ve E grupları altında yer alan tıbbi atıklar, başta doktor, hemşire, ebe, veteriner, diş hekimi, laboratuvar teknik elemanı olmak üzere ilgili sağlık personeli tarafından oluşumları sırasında kaynağında diğer atıklar ile karıştırılmadan ayrı olarak biriktirilir. Toplama ekipmanı, atığın niteliğine uygun ve atığın oluştuğu kaynağa en yakın noktada bulunur. Tıbbi atıklar hiçbir suretle evsel atıklar, ambalaj atıkları ve tehlikeli atıklar ile karıştırılmaz. Tıbbi atıkların toplanmasında; yırtılmaya, delinmeye, patlamaya ve taşımaya dayanıklı; orijinal orta yoğunluklu polietilen hammaddeden sızdırmaz, çift taban dikişli ve körüksüz olarak üretilen, çift kat kalınlığı 100 mikron olan, en az 10 kilogram kaldırma kapasiteli, her iki yüzünde görülebilecek büyüklükte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan kırmızı renkli plastik torbalar kullanılır. Torbalar en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları sıkıca bağlanır ve gerekli görüldüğü hallerde her bir torba yine aynı özelliklere sahip diğer bir torbaya konularak kesin sızdırmazlık sağlanır. Bu torbalar hiçbir şekilde geri kazanılmaz ve tekrar kullanılmaz. Tıbbi atık torbalarının içeriği hiçbir suretle sıkıştırılmaz, torbasından çıkarılmaz, boşaltılmaz ve başka bir kaba aktarılmaz. Tıbbi atıkların basınçlı buhar ile sterilizasyon işlemine tabi tutulması durumunda atıklar otoklav torbaları ile otoklavlanabilir kesici-delici tıbbi atık kutularına konulurlar. Otoklav torbalarının yukarıda belirtilen teknik özelliklerin yanı sıra 1400C’a kadar nemli-basınçlı ısıya dayanıklı ve buhar geçirgenliğine haiz olması zorunludur. Sıvı tıbbi atıklar da uygun emici maddeler ile yoğunlaştırılarak yukarıda belirtilen torbalara konulur. Kesici ve delici özelliği olan atıklar diğer tıbbi atıklardan ayrı olarak delinmeye, yırtılmaya, kırılmaya ve patlamaya dayanıklı, su geçirmez ve sızdırmaz, açılması ve karıştırılması mümkün olmayan, üzerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT! KESİCİ ve DELİCİ TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan plastik veya aynı özelliklere sahip lamine kartondan yapılmış kutu veya konteynerler içinde toplanır. Bu biriktirme kapları, en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları kapatılır ve kırmızı plastik torbalara konur. Kesici-delici atık kapları dolduktan sonra kesinlikle sıkıştırılmaz, açılmaz, boşaltılmaz ve geri kazanılmaz. Tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ¾ oranında doldukları zaman derhal yenileri ile değiştirilirler. Yeni torba ve kapların kullanıma hazır olarak atığın kaynağında veya en yakınında bulundurulması sağlanır. Tehlikeli Atıklar (Madde 14) EK-2’de F grubu altında yer alan genotoksik atıklar, farmasötik atıklar, ağır metal içeren atıklar, kimyasal atıklar ve basınçlı kaplar diğer atıklardan ayrı olarak toplanırlar. Bu atıkların bertarafı Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre yapılır. Bu grupta yer alan kimyasal atıklar, toksik, korozif (pH<2 ve pH>12), yanıcı ve reaktif (su ile reaksiyon verebilen, şoklara hassas) özelliklerinin en az birine sahip olmaları durumunda tehlikeli atık olarak kabul edilirler. Bu özelliklerden hiçbirine sahip olmayan tehlikesiz kimyasal atıklardan katı olanlar evsel atıklar ile birlikte toplanırlar, sıvı olanlar ise kanalizasyon sistemi ile uzaklaştırılırlar. Ünitelerde oluşan röntgen banyo suları, Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılır veya bertaraf edilirler. Tehlikeli atıklar kesinlikle kanalizasyon sistemine boşaltılmaz, doğrudan havaya verilmez, düşük sıcaklıklarda yakılmaz, evsel atıklarla karıştırılmaz ve depolanarak bertaraf edilmezler. Radyoaktif Atıklar (Madde 15) Radyoaktif atıklar hakkında bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz. Bu atıkların bertarafı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu mevzuatı doğrultusunda yapılır. 2.3. Atıkların Kurum İçerisinde Taşınması Servis hemşireleri ve diğer klinik personeli, kırmızı renkli, atık torbalarının, dörtte üçü dolduktan sonra, iyi bir şekilde kapatıldığından emin olmalıdır. Hafif olan torbaların ağızları düğümlenmeli, daha ağır olanların ağızları plastik şeritler ile kapatılmalıdır. Kesici delici atıkların biriktirildiği kutular da kırmızı renkli atık torbalarına yerleştirilir. Bu atıkların üretildikleri noktalarda biriktirilmesine izin verilmez. Servislerde bu atıklar için ayrılmış olan yerde bulunan tekerlekli ağzı kapaklı konteynerlerde biriktirilen atıklar her gün, bu atıkların taşınmasında görevli olan personel tarafından hastanenin zemin veya bodrum katında, yönetmeliğe uygun şekilde inşa edilen geçici atık depolarına taşınırlar. Bu işlem için yük asansörleri kullanılabilir. Atıkların toplanmasından sorumlu olan çalışanların uyması gereken kurallar: Kişisel korunma önlemleri mutlaka alınmalıdır. Atıklar günlük toplanmalı ve belirlenen geçici atık depolama yerine taşınmalıdır. Tüm atık üretim noktalarında yeterli sayıda torba ve konteyner bulundurulmalıdır. 2.3.1. Kişisel Emniyet, Temizlik ve Dezenfeksiyon Enfekte atıkların biriktirilmesi ve taşınmasında kullanılan tekrar kullanılabilir özellikteki konteynerlerin her boşaltmadan sonra iyi bir şekilde yıkanması ve dezenfekte edilmesi zorunludur. Atıkların konteyner içerisine yerleştirilen torbalarda biriktirilmesi durumunda konteynerin gerekli olduğunda dezenfekte edilmesi yeterlidir. Dezenfeksiyon için başvurulabilecek yöntemler arasında aşağıdakiler sayılabilir: En az 85 oC’deki sıcak su ile minimum 15 saniye muamele En az üç dakika süre ile aşağıdaki kimyasallardan birisi kullanılarak iç yüzeylerin silinmesi veya kimyasalın içine daldırılması Hipoklorid çözeltisi (500 ppm serbest klor). Fenol çözeltisi (500 ppm aktif madde). Iodoform çözeltisi (100 ppm serbest iyod). Amonyum çözeltisi (400 ppm aktif madde). 2.3.2. Tıbbi Atıkların Ünite İçerisinde Taşınması (Madde 16) Tıbbi atık torbaları ünite içinde bu iş için eğitilmiş personel tarafından, tekerlekli, kapaklı, paslanmaz metal, plastik veya benzeri malzemeden yapılmış, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi, boşaltılması, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay ve sadece bu iş için ayrılmış araçlar ile toplanır ve taşınırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınmasında kullanılan araçlar turuncu renkli olacak, üzerlerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunacaktır. Tıbbi atık torbaları ağızları sıkıca bağlanmış olarak ve sıkıştırılmadan atık taşıma araçlarına yüklenir, toplama ve taşıma işlemi sırasında el veya vücut ile temastan kaçınılır. Atık torbaları asla elde taşınmazlar. Taşıma işlemi sırasında atık bacaları ve yürüyen şeritler kullanılmaz. Tıbbi atıklar ile evsel nitelikli atıklar aynı araca yüklenmez ve taşınmazlar. Atık taşıma araçları her gün düzenli olarak temizlenir ve dezenfekte edilirler. Araçların içinde herhangi bir torbanın patlaması veya dökülmesi durumunda atıklar güvenli olarak boşaltılır ve taşıma aracı ivedilikle dezenfekte edilir. EK-1 c’de belirtilen ünitelerde az miktarlarda üretilen tıbbi atıklarda, diğer atıklardan ayrı olarak 13. maddede özellikleri belirtilen tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ile toplanırlar ve 22. maddede açıklandığı şekilde geçici olarak depolanırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınması ile görevlendirilen personelin, taşıma sırasında 26. maddede belirtilen şekilde özel nitelikli turuncu renkli elbise giymesi ve bu kıyafetlerin ilgili ünite tarafından karşılanması zorunludur. Ünite içinde uygulanan toplama programı ve atık taşıma araçlarının izleyeceği güzergah, hastaların tedavi olduğu yerler ile diğer temiz alanlardan, ziyaret, hastane personeli ve hasta trafiğinin yoğun olduğu bölgelerden mümkün olduğunca uzak olacak şekilde belirlenmelidir. 2.4. Atıkların Geçici Depolanması Personel tarafından ünitelerden toplanan atıklar sınıflarına göre ayrı depolarda depolanırlar. Kırmızı torbalarda toplanan atıkların depolanacağı mekanların Yönetmeliğin 19, 20 ve 21. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip olması gerekmektedir. 2.4.1. Geçici Depolama (Madde 18) Yönetmeliğin ekinde (EK-1) yer alan ve en az 20 yatak kapasitesine sahip üniteler geçici atık deposu inşa etmekle, daha az yatağa sahip üniteler ise aynı işlevi görecek konteyner bulundurmakla yükümlüdürler (Şekil 4). Atıklar, bertaraf sahasına taşınmadan önce 48 saatten fazla olmamak üzere bu depolarda veya konteynerlerde bekletilebilir. Bekleme süresi, geçici atık deposu içindeki sıcaklığın 4 °C nin altında olması koşuluyla bir haftaya kadar uzatılabilir. Kırmızı torbaların depolanması Geçici atık deposu olarak konteyner kullanımı Mavi torbaların (genel atık) depolanması 2.4.2. Geçici Atık Deposu (Madde 19) Geçici atık deposunun özellikleri şunlardır: Geçici atık deposu iki bölmeli kapalı bir mekan olarak inşa edilir. Birinci bölmede tıbbi atıklar, ikinci bölmede ise evsel nitelikli atıklar depolanır. Geçici atık deposunun hacmi en az iki günlük atığı alabilecek boyutlarda olmalıdır. Deponun tabanı ve duvarları sağlam, geçirimsiz, mikroorganizma ve kir tutmayan, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay bir malzeme ile kaplanmalıdır. Depolarda yeterli bir aydınlatma ve pasif havalandırma sistemi bulunmalı ve sıcak bölgelerde depo özel olarak soğutulmalıdır. Depo kapıları dışarıya doğru açılmalı veya sürgülü olmalıdır. Kapılar daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin kapısı turuncu renge boyanır, üzerinde görülebilecek şekilde ve siyah renkli “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Depo kapıları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin girmelerine izin verilmemelidir. Depo ve kapıları, içeriye herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık depolarının içi ve kapıları görevli personelin rahatlıkla çalışabileceği, atıkların kolaylıkla boşaltılabileceği, depolanabileceği ve yüklenebileceği boyutlarda inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, atık taşıma araçlarının kolaylıkla ulaşabileceği ve yanaşabileceği yerlerde ve şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, hastane giriş ve çıkışı ve otopark gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinin yakınlarına inşa edilmemelidir. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin temizliği ve dezenfeksiyonu kuru olarak yapılır. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenip, dezenfekte edilmeli ve gerekirse ileçlanmalıdır. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Evsel nitelikli atıkların konulduğu bölmede kanalizasyona bağlı ızgaralı bir drenaj sistemi ve bölmenin kolaylıkla temizlenebilmesi için basınçlı bir su musluğu bulunur. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenir, dezenfekte edilir ve ilaçlanır. Temizlik ekipmanı, koruyucu giysiler, atık torbaları ve konteynerler geçici atık depolarına yakın yerlerde depolanırlar. 2.4.3 Geçici Atık Depolarına Ruhsat Alınması (Madde 20) Geçici atık deposu kurmakla yükümlü olan ünitelere yapı ruhsatı vermeye; belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan ve büyükşehir belediyesi olan yerlerde büyükşehir belediye başkanlığı, diğer yerlerde belediye başkanlıkları, belediye ve mücavir alan sınırları dışında kalan yerlerde valilikler yetkilidir. 2.4.4. Konteynerlerin Geçici Atık Deposu Olarak Kullanılması (Madde 21) 20’den az yatağa sahip üniteler, geçici atık deposu olarak konteyner kullanmak zorundadırlar. Bu amaçla kullanılacak konteynerlerin aşağıdaki teknik özelliklere haiz olması zorunludur: Konteynerler ünitenin en az iki günlük tıbbi atığını alabilecek boyutta ve sayıda olmalıdır. Konteynerler, kullanıldıkları ünitenin bulunduğu parsel sınırları içinde; doğrudan güneş almayan; hastane giriş-çıkışı, otopark ve kaldırım gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinden uzağa yerleştirilmelidir. Konteynerlerin iç yüzeyleri yükleme-boşaltma sırasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarlar ve dik köşeler içermemelidir. Kesişen yüzeyler yumuşak dönüşlerle birbirine birleşmelidir. Konteynerlerin kapakları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin açmasına izin verilmemelidir. Kapaklar, konteynerin içine herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde dizayn ve inşa edilmelidir. Konteynerlerin dış yüzeyleri turuncu renge boyanmalı, üzerlerinde görülebilecek uygun büyüklükte ve siyah renkte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Konteynerler daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Konteynerler, atıkların boşaltılmasını müteakiben her gün veya herhangi bir kazadan hemen sonra temizlenmeli ve dezenfekte edilmelidir. EK-1’de belirtilen ve 20’den az yatağa sahip üniteler, istedikleri takdirde geçici atık deposu da inşa edebilirler. 2.4.5. Küçük Miktarlarda Üretilen Tıbbi Atıkların Geçici Depolanması (Madde 22) EK-1 c’de belirtilen ünitelerde oluşan ve tıbbi atık torbaları ile kesici-delici atık kapları ile toplanan tıbbi atıklar, teknik özellikleri 16. maddede belirtilen taşıma araçları ile en yakında bulunan geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür. Böyle bir imkanın olmaması halinde üretilen tıbbi atıkların ilgili belediyenin tıbbi atık toplama ve taşıma aracı tarafından alınması sağlanır. Bu durumda tıbbi atıklar güvenli bir şekilde muhafaza edilir ve gerekirse ikinci bir tıbbi atık torbasının içine konulur. Atıklar, tıbbi atık toplama aracı gelmeden önce kesinlikle dışarıya bırakılmaz, evsel atıklar ile karıştırılmaz ve evsel atıkların toplandığı konteynerlere konulmaz. Bu sağlık kuruluşları, ilgili mercilerden çalışma izni almadan önce, atıklarının geçici depolanması konusunda en yakında bulunan geçici atık deposu veya konteynerin ait olduğu sağlık kuruluşu ya da atıklarının toplanması konusunda ilgi belediye ile anlaşma yapmak ve bu anlaşmayı valiliğe ibraz etmekle yükümlüdürler. 2.5. Atıkların Nihai Bertaraf Alanına Taşınması Sağlık kuruluşlarındaki geçici atık depolarında biriktirilen atıkların toplanması TAKY kapsamında yerel yönetimlerin sorumluluğuna verilmiştir. Bu atıklardan “kırmızı” torbalarda biriktirilmiş olanların nihai bertaraf alanına, Yönetmeliğin 25-28. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip taşıtlar tarafından taşınması gerekmektedir (Şekil 5). Bu işlem sırasında 30. madde gereği düzenlenmesi gereken ve 20.05.1993 tarihli ilk Yönetmelikte verilmiş olan “Tıbbi Atık Alındı Belgesi/Makbuzu” Şekil 6’da görülmektedir. Şekil 5. Atık taşıma işlemi ve kullanılan araçlar 2.5.1. Tıbbi Atıkların Taşınması (Madde 25) Tıbbi atıkların geçici atık depoları ve konteynerler ile EK-1 c’de belirtilen diğer ünitelerden alınarak bertaraf tesisine taşınmasından Büyükşehirlerde Büyükşehir belediyeleri, diğer yerlerde ise belediyeler ile yetkilerini devrettiği kişi ve kuruluşlar sorumludur. Bu kurum ve kuruluşlar, tıbbi atıkların taşınması ile görevli personeli periyodik olarak eğitmek, sağlık kontrolünden geçirmek ve diğer koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdürler. 2.5.2. Personelin Özel Giysileri (Madde 26) Tıbbi atıkları taşımakla görevlendirilen temizlik personeli çalışma sırasında eldiven, koruyucu gözlük, maske kullanmalı; çizme ve özel koruyucu turuncu renkli elbise giymelidir. Taşıma işleminde kullanılan özel giysi ve ekipmanlar ayrı bir yerde muhafaza edilmelidir. Bunların temizlenmesi belediyece veya belediyenin görevlendireceği kuruluşça yapılır. ATIK KAYNAĞI Atıkların kaynaklandığı ünitenin isim, adres ve telefonu Tarih Miktar Torba Sayısı Kg Dikkat Edilecek Hususlar Atıkların Özellikleri Depolama sırasında vuku bulan kazalar ve alınan önlemler ( ) Enfekte ( ) Toksik ( ) Delici – Yırtıcı ( ) Şoklara Karşı Hassas ( ) Su ile Reaksiyona Girer ( ) Kolaylıkla Reaksiyona Girer ( ) Radyoaktif Teslim Eden Teslim Alan B. TAŞIMA Taşımayı Yapan Kuruluşun İsim, Adres ve Telefonu Aracın Plakası: Aracın Marka ve Modeli: Aracın Atıklarını Taşıdığı Üniteler 1- 3- 2- 4- Taşıma Sırasında Vuku Bulan Kazalar ve Alınan Tedbirler: Atıkların Teslim Edildikleri İmha Sahası: Teslim Alan (İsim, ünvan) C. BERTARAF TESİSİ Bertaraf Sahasının Adı ve Yeri: Gömme ile uzaklaştırıldı ise gömüldüğü yer: Yakma ile uzaklaştırıldığı takdirde kül ve diğer kalıntıların uzaklaştırma yeri ve yöntemi Bertaraf Yöntemi: ( ) Gömme ( ) Yakma ( ) Diğer (açıklayın) Atıkların uzaklaştırılmadan önce tabi olduğu işlemler: Atığın Miktarı Torba Sayısı /kg Uzaklaştırma Tarihi Sorumlunun İsim ve ünvanı Belgenin belediyeye teslim edildiği tarih:…………………………………………. Belgeyi alan belediye yetkilisinin ismi:……………………………………………. 2.6. Kaza ve Yaralanma Anında Alınacak Önlemler Sağlık kuruluşlarında kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi atık yönetim planının hazırlanması ve uygulanmasının temel amaçları: kaza ve yaralanmaları önlemek; hastalar, hasta yakınları, personel, ziyaretçiler ve hastaneyle etkileşim halinde olan kişiler için güvenli ortamlar sağlamak ve tehlike ve risklerin azaltılması ve kontrol altında tutulması için gerekli tedbirleri almaktır. Kaza anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi “acil atık yönetim planı”nın hazırlanması sırasında aşağıdaki parametreler özellikle dikkate alınmalıdır: Tıbbi malzemelerin taşınması, depolanması ve kullanımına ilişkin hususlar, Tehlikeli malzeme ve atıkların envanteri, uygun şekilde etiketlenmesi, Dökülme, korunamama ve diğer kazaların denetimi ve raporlanması, Kullanım, dökülme ya da korunamama sırasında uygun koruyucu ekipman ve uygulanacak yöntemler/işlemler, İzin, ruhsat ya da diğer düzenleme ihtiyaçlarını içeren dokümantasyon. Bu amaçla, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren, kurum yetkilileri tarafından gerçekleştirilmesi gereken temel işlemler aşağıda verilmiştir: Hastanede acil durumlarda görev alacak personelin görev, yetki ve sorumlulukları belirlenmelidir. Acil bir durumda ilgili personelin kime/nereye haber vereceği belirtilmelidir. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme (talaş, vb.) ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Enfekte olmuş iğne vb. malzemelerden enfeksiyon kapma riski veya enfekte atıkların bulunduğu ortamlarda havayı teneffüs etme sonucu ortaya çıkabilecek sağlık problemlerine karşı tıbbi atıklardan sorumlu personel için acil ilkyardım planı hazırlanmalı, anında müdahele ile personelin sağlık kontrolü gerşekleştirilmelidir. Sağlık kuruluşları içinde “Enfeksiyon Kontrol ve Önleme Komitesi” kurulmalı ve bu komite tarafından enfeksiyon kontrol ve önleme programları gerçekleştirilmelidir. İşe yeni başlayan personelin işe ilk girişte konu ile ilgili olarak bilgilendirilmesi, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirler ile ilgili eğitim verilmesi gereklidir. Hastanenin enfeksiyon kontrol programına rehberlik eden talimatlara, süreçlere ve uygulamalara odaklı eğitimler hazırlanmalıdır. Hastane içi tıbbi atık yönetimi uygulamaları düzenli aralıklarla gerçekleştirilecek denetimler ile kontrol edilmelidir. İzleme faaliyetlerinden elde edilen bulgular değerlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Periyodik denetlemeler yazılı olarak rapora dönüştürülmeli ve hazırlanan raporlar değerlendirilerek hastanede uzun vadeli iyileştirmeler gerçekleştirilmelidir. SONUÇ Sağlık kuruluşlarında Yönetmelik’te belirtilen kurallara uyulması ile gerek bu kuruluşlarda görev yapan sağlık personelinin ve gerekse toplumun belli risklere maruz kalması önlenecektir. Ayrıca oluşan atıkların doğru sınıflandırılarak ayrıştırılması sonucu gereksiz bertaraf masraflarından tasarruf edileceği gibi, geri kazanılabilecek maddelerden belli bir ekonomik kazanç elde edilmesi de mümkündür. Kaynak: www.ankaracevreorman.gov.tr

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklarin-yonetimi

Lokosit Sayımı

1mm³ kanda bulunan lökosit sayısını hesaplamaktır.Gerekli Malzemeler:1.Mikroskop: Bu deneyde 10’luk ve 40’lık büyütmeler kullanılacak, immersiyon yağı ile kullanılan 100’lük büyütme ise kullanılmayacaktır.2. Turck Solüsyonu: Bu solüsyon içinde bulunan asetik asit sayesinde eritrositler ortadan kalkar ve sadece lökositler kalır. Yine bu solüsyon içinde bulunan metilen mavisi ile de lökositlerin çekirdekleri hafif boyanmış olarak görülürler. Böylece lökositleri saymak daha kolay hale gelir.Bu solüsyonun içinde bulunan maddeler aşağıda belirtilmiştir.Turck Solüsyonu       Lökosit Sayımı İçinAsetik asit (%1’lik)     3ccMetilen Mavisi           15-20 mgDistile Su                 300cc3. Lökosit sulandırma pipeti: Şekilde de görüldüğü gibi, bu pipet üzerinde; 0.5, 1 ve 11 çizgileri vardır Pipetin 1 ve 11 çizgileri arasında kalan kısmında bir balon vardır. Burada kan turck solüsyonu ile karıştırarak sulandırılır. Balon içinde bulunan beyaz boncuk, kanın solüsyon ile karışmasını kolaylaştırmak içindir.Deney sırasında 0.5 çizgisine kadar kan çekilip, turck solüsyonu ile 11 çizgisine tamamlanırsa, kan 20 kat sulandırılmış olur. Eğer 1 çizgisine kadar kan çekilip, turck solüsyonu ile 11 çizgisine tamamlanırsa, bu seferde 10 kat sulandırılmış olur. (biz daha çok 10 kat sulandırmayı kullanmaktayız.)4. Sayma Lamı (Thoma veya Neubauer):Thoma Lamı: Şeklini gördüğümüz Thoma lamı, özel olarak hazırlanmış, üzerinde mikroskobik olarak görülebilen enine ve boyuna çizgilerin sınırladığı alanlar bulunan bir lamdır.Şekilde görüldüğü gibi, Thoma lamına yandan bakılacak olursa, üzerine lamel kapatıldığında lam ile lamel arasında bir boşluk kaldığı görülür. Lam ile lamel arasındaki bu boşluğun kalınlığı 1/10 mm’dir.Bu lam üzerinde her biri 1mm² olan 2 tane sayma alanı vardır. Şekilde görülen en büyük karenin alanı 1mm²’dir. Bu alan, birbirine yakın çizilmiş enine ve boyuna üçlü çizgilerle 4x4=16 eşit kareye bölünmüştür. Bu 16 karenin her birine büyük kare adı verilir ve bu karelerin kenar uzunlukları, üçlü çizgilerden dışarıda bulunanlar esas alınarak hesaplanır.Dolayısıyla bu 16 kareden her birinin kenar uzunluğu ¼ değil 1/5 mm olur. Çünkü, üçlü çizgiler de bir yer kaplamaktadır ve üçlü çizgilerin her birinin kalınlığı da 1/20 mm’dir.Üçlü çizgilerle 16 eşit parçaya ayrılmış olan bu kareler, bu defa tekli çizgilerle tekrar 16 eşit kareye ayrılırlar ve her bir karenin kenar uzunluğu da 1/5x1/4=1/20 mm’dir. Görüldüğü üzere, bu karelerin kenar uzunluğu, üçlü çizgilerin kalınlığı ile aynıdır.5. Lamel: Sayım yapılabilmesi için Thoma lamının üzerine bir lamel kapatılmalıdır. Thoma lamının sayım alanlarının kenarlarında bulunan sütunlardan dolayı, lamel kapatıldığında lam ile lamel arasında 1/10 mm kalınlığında bir boşluk kalmaktadır.6.Alkol,pamuk: Delinecek bölgenin temizlenmesi amacıyla %70’lik etil alkol bir pamuğa emdirilir ve bölge temizlenir.7.Lanset: Lansetin steril olduğundan emin olunmalı, delme işleminden önce lansetin uç kısmına dokunulmamalıdır. Lanset bir defa kullanıldıktan sonra atılmalı, başka bir kimsede tekrar kullanılmamalıdır.Deneyin Yapılışı: İlk önce kan alacağımız kişi oturtulmalıdır. Delmek istediğimiz parmak ucunun iç yüzü alkollü pamukla temizlenmelidir. Delmek için kullanacağımız lansetin steril olduğuna emin olmalı, lanseti yalnızca tek bir kişide kullanıp atmalıdır.Parmağı deldikten sonra çıkan ilk damlayı, kuru bir pamukla siliyoruz. Çünkü ilk çıkan damla sonrakilere göre daha çabuk pıhtılaşır ve hücre bakımından da daha zengindir..Lökosit pipetini elimize alıp pipeti yatay tutarak kan damlasına daldırıyoruz. Pipetin emici kısmından emerek 0.5 veya 1 çizgisine kadar kan çekiyoruz. Pipetin dışındaki kanı pamukla silmeliyiz. Bunu yaparken de pipetteki kan sütununun çektiğimiz işaretten aşağı düşmemesine dikkat etmeliyiz.Pipette kan çekme işlemi tamamlandıktan sonra emici kısmı ağzımızdan çıkarabiliriz. Pipeti yatay tuttuğumuz zaman kan sütunu aşağıya kaymayacaktır. Pipeti yatay tutarak getirip hayem solüsyonuna daldırıyoruz ve çekerken balon kısmına gelince pipeti dik pozisyona getiriyoruz. 11 çizgisine kadar solüsyon çekiyoruz. Tam 11 çizgisine geldiğinde pipetin arka ucunu elimizle kapatıp, pipeti yatay pozisyona getirerek solüsyonun içinden çıkarıyoruz.Pipetin iki ucunu baş ve orta parmaklarımızla kapatarak bir iki dakika kadar çalkalayıp lökositlerin homojen olarak dağılmasını sağlıyoruzThoma lamının şekilde gösterildiği gibi sayım alanının her iki tarafında bulunan kısımlarını sulandırma solüsyonu veya başparmağımızın nemiyle hafifçe ıslattıktan sonra lameli bastırarak kapatıyoruz.Pipetteki eritrosit süspansiyonunun ilk birkaç damlasını dışarı akıtmalıyız. Çünkü, pipetin ucundan 1 çizgisine kadar olan kapiller kısmında kan ile solüsyonun karışması gerçekleşmez. Buradaki solüsyonun atılması gereklidir.Pipetin ucunu, sayım alanının bulunduğu bölmenin üzerindeki lamelin kenarına değdirerek, çok ufak bir damlayı lam ile lamel arasına bırakıyoruz. Bu sıvı, kapillerite nedeniyle lam ile lamel arasına yayılacaktır. Sıvı, set kısımlarına geçmemelidir. Aksi halde sayım alanı üzerindeki yükseklik artar ve hacim değişir. Sıvı lamelin üzerine de taşırılmamalıdır.Lamı mikroskoba yerleştiriyoruz ve eğer sıvı hareketi varsa bir iki dakika bekliyoruz. İlk önce 10’luk büyütme ile bakarak sayma alanını buluyoruz ve sayımı yapabilmek için 40’lık büyütmeye geçiyoruz.Lökosit sayımında 1mm²’lik sayma alanının tamamında bulunan lökositler 40’lık büyütme kullanılarak sayılır. 40’lık büyütmede bakıldığında 1mm²’lik alanın bütünü görülemeyeceği için, ilk önce sol üst büyük kareden başlayarak sağa doğru 4 büyük kare sayıldıktan sonra, kalınan noktadan alt satıra geçilir ve bu sefer de büyük kareler sağdan sola doğru ilerleyerek sayılır. Böylece devam edilerek 1mm²’lik alandaki lökositler sayılmış olur.Lökosit Sayısının Hesaplanması:1mm²’lik alandaki tüm lökositleri sayıyoruz.Daha sonra 1mm²’lik sayma alanı üzerinde bulunan hacmi hesaplıyoruz.(Hacim= En x Boy x Yükseklik)(1x1x1/10=1/10 mm²)1mm²’lik alan üzerindeki hacim hesaplandıktan sonra, basit bir orantı ile 1mm³ sulandırılmış kandaki lökosit sayısı hesaplanabilir.Bulduğumuz değer, sulandırılmış kandaki lökosit sayısını gösterdiğinden, normal kandaki lökosit sayısını bulmak için sulandırma oranımızla çarpıyoruz. Eğer 0.5 çizgisine kadar kan çekilip 11’e tamamladıysak 20 ile, eğer 1 çizgisine kadar kan çekip 11’e tamamladıysak 10 ile çarpıyoruz. Bulduğumuz bu değer, 1mm³ kandaki lökosit sayısını ifade etmektedir.1mm³ kandaki lökosit sayısının fizyolojik değerleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.Lökosit sayısının fizyolojik değerleriYetişkinlerde    4000-10.000/mm³Yeni doğanda     12.000-18.000/mm³Lökositoz: 1mm³ kanda lökosit sayısının 10.000’in üzeride olmasıdır. Lökositoz durumunda kanda hangi lökosit sayısının arttığını bulmak için periferik yaymada lökosit formülü yapılarak lökosit tiplerinin oranlaması yapılır.Lökopeni: 1mm³ kanda lökosit sayısının 4000’den az olmasına denir.Lökositoz nedenleri:1-Sistemik enfeksiyonlar: Sepsis, Menengit, Pnömoni vs.2-Lokal enfeksiyonlar: Apse, Tonsilit, Sinüzit, Otitis media, Ampiyemi vb.3-Metabolik hastalıklar: Diabetik ketoasidoz, Üremi, Gut, Eklamsi vb.4-İlaç ve zehirler: Digitaller, Epinefrin, Civa, Co, Pb.5-Kan yapımı sistemik hastalıkları: LösemiLökopeni nedenleri:1-Bazı akut ve kronik enfeksiyonlar: Tifo, Pratifo, Brucelloz2-Bazı virüs ve riketsiya hastalıkları: Kızamık, Kızamıkcık, İnfeksiyoz hastalıklar.3-Bazı protozoal hastalıklar: Leshmaniazis, Sıtma.4-Hematopoetik hastalıklar: Aplastik anemi, Agranulositoz, Pernisiyoz anemi. Hemogram yani kan sayımı testleri sonrası,tahlil sonucunu incelerken hastaların merak ettiği test parametrelerinden biri de wbc yani lökosit testidir.Lökositler, halk arasında akyuvar olarak da bilinir.WBC yani lökosit testinin normal değerleri yenidoğan çocuktan,15 yaş sonrası kişilere kadar farklı değerler göstermektedir.6 aylık bir bebeğin normal olan wbc değeri yetişkin bir bireyde ise bir hastalık belirtisi olabilir. WBC(lökosit) testinin yaş gruplarına göre normal değerlerini Tahliller ve Normal Değerleri bölümümüzde bulabilirsiniz.Lökosit sayısında artış görülmesine lökositoz adı verilir.Hangi durumlarda lökosit değerleri normalin üstüne çıkmaktadır? Sistemik enfeksiyonlar(sistemleri tutan enfeksiyonlar)(sarkoidoz gibi)Lokal enfeksiyonlarMiyokart enfarktüsüLösemilerGebeliklerdeAşırı sigara tüketinde Lökosit sayısında azalmaya ise lökopeni adı verilir.Aşağıdaki durumlarda da lökosit değerleri normalin altına iner. Bazı Virüs Hastalıkları (Gripler,özellikle son domuz gribi vakalarında wbc düşüklüğü sık olarak görüldü)Riketsiya HastalıklarıAplastik anemiAlösemik lösemiTifo ve paratifoBrucella HastalığıMiliyer tüberküloz Kaynak: www.labderoda.org

http://www.biyologlar.com/lokosit-sayimi

Geri dönüşüm hakkında kısa bir bilgi

Plastiklerin kaynağı ; ham petrol, gaz ve kömürdür. Plastiğin genelde ana kaynağı petrol rafinerisinden arta kalan bakiye maddelerdir. Dünyada üretilen toplam petrolün sadece %4’ü plastik üretimi için kullanılmaktadır. Plastikler ,çöpe atıldığı zaman çürümez, paslanmaz, çözünmez, biyolojik olarak bozulmaz ve doğada bozulmadan uzun yıllar kalır.. Suyun ve toprağın kirlenmesine neden olur. Sulardaki canlılara zarar verir hatta ölümlerine neden olur. Plastiklerin geri dönüşümü; Cam, metal, plastik ve kağıt/karton gibi değerlendirilebilir atıklar çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçirilerek yeni bir hammaddeye veya ürüne dönüştürülebilirler. Bu atıkların bir takım işlemlerden geçirildikten sonra ikinci bir hammadde olarak üretim sürecine sokulmasına Geri Dönüşüm denir. Bu süreç her bir atık türü için malzemenin cins ve niteliğine göre farklılık gösterir. Geri kazanım terimi ise tekrar kullanım ve geri dönüşüm kavramlarını da içerdiği için biraz daha geniş kapsamlıdır. Değerlendirilebilir atıkların kaynağında ayrı toplanması, sınıflandırılması, fiziksel ve kimyasal yöntemlerle başka ürünlere veya enerjiye dönüştürülmesi işlemlerinin bütünü Geri Kazanım olarak adlandırılır. Geri dönüştürülebilir atıklardan yeni ürün ve malzemeler üretmek için en temel konu bu atıkların oluşturdukları kaynakta temiz ve türlerine göre ayrılmış olarak biriktirilmesidir. Değerlendirilebilir atıklar, diğer atıklar ile karıştırılırsa kirleneceği için elde edilecek yeni ürünün kalitesi düşük olur.Bu nedenle geri dönüştürülebilir atıklar, diğer atıklardan yani çöplerden ayrı ve temiz olarak toplanmalıdır. Geri dönüşümün yararları nelerdir; Doğal kaynaklarımız korunur. Kullanılmış ambalaj ve benzeri değerlendirilebilir atıkların bir hammadde kaynağı olarak kullanılması, yerine kullanıldığı malzeme için tüketilmesi gereken hammaddenin veya doğal kaynağın korunması gibi önemli bir tasarrufu doğurur. Doğal kaynaklarımız, dünya nüfusunun ve tüketimin artması sebebi ile her geçen gün azalmaktadır. Bu nedenle doğal kaynaklarımızın daha verimli bir şekilde kullanılması gerekmektedir. • Enerji tasarrufu sağlanır. Geri dönüşüm sırasında uygulanan fiziksel ve kimyasal işlem sayısı, normal üretim işlemlerine göre daha az olduğu için, geri dönüşüm ile malzeme üretilmesinde önemli bir enerji tasarrufu sağlanır. Geri dönüşüm ile tasarruf edilen enerji miktarı atık cins ve bileşimine bağlı olarak değişmektedir. Örneğin bir alüminyum kutunun geri dönüşümü ile %90, kağıdın geri dönüşümü ile %60 oranında enerji tasarrufu sağlandığı bir çok uzman tarafından ifade edilmektedir. • Atık miktarı azalır. Geri dönüşüm sayesinde çöplüklere daha az atık gider ve buna ek olarak bu atıkların taşınması ve depolanması kolaylaşır, çünkü artık daha az çöp alanı ve daha az enerji gerekmektedir. • Geri dönüşüm ekonomiye katkı sağlar. Geri dönüşüm sayesinde hammaddelerin azalması ve doğal kaynakların tükenmesi önlenecek, böylelikle ülke ekonomisine katkı sağlanacaktır. Plastiğin geri dönüşümden elde edilen bazı malzemeler şunlardır: Sera örtüsü, otomotiv sektöründe plastik torba, marley, pis su borusu, elyaf ve dolgu malzemesi, araba yedek parçası yapımında Deterjan şişeleri, çöp kutuları ve benzeri ürünler Yağmursuyu ve atık su boruları Marley ve çeşitli plastik dolgu malzemeleri Çeşitli plastik oyuncak ve kırtasiye malzemeleri oluşmaktadır. Kaynak: hurplastik.com

http://www.biyologlar.com/geri-donusum-hakkinda-kisa-bir-bilgi

Türkiye Biyogüvenlik Protokolü

Türkiye´de biyogüvenlikle ilgili bir protokol Çevre Bakanlığı tarafından yürürlüğe konmuştur. Bu protokolün tanımlamaları ve düzenlemeleri şunlardır: Türkiye Biyogüvenlik Protokolü Modern biyoteknoloji rekombinant DNA nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enjeksiyonu farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme- çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan in vitro nükleik asit tekniklerinin tamamı olarak tanımlanmaktadır. Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen organizmalara Genetik Yapısı Değiştilmiş Organizmalar (GDO) veya uluslararası kullanımı ile Living Modified Organism (Değiştirilmiş Canlı Organizmalar) adı verilmektedir. Modern Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü haricinde bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki hayvan ya da mikro-organizmalara Transgenik de denilmektedir. Modern biyoteknoloji ile: Doğal olmayan rekombinasyonlar yaratılır Yeni veya yabancı genler veya DNA dizinleri önceden planlanamayan lokasyonlara yerleştirilir. Gen aktarımı için etken genetik parazitler taşıyıcı (vektör) olarak kullanılır: vektörler en etken genetik parazitlerden çıkartılmış genetik element ve sıraların mozaiğidir hareketli genetik elementler taşırlar; özel olarak türlerin bariyerlerini kırmak üzere yapılmışlardır konukçu aralığı geniştir; yeni veya mevcutu artıran halk sağlığı ve çevresel problemler yaratabilecek direnç genleri bu günkü kullanımı ile antibiyotik ve herbisitdirenç genleri taşırlar. Modern biyoteknolojinin temel işlevi türlerin tür olma özelliğini korumak için binlerce yılda oluşturduğu üreme-çoğalma engellerini kırmak böylece farklı türler hatta canlı familyaları arasında gen aktarımı yapmaktır. Bu işlem sonucu doğada doğaya ve kendi türüne yabancı yeni çeşitler üremeye-çoğalmaya başlayacaktır. Genetik yapısı değiştirilmiş canlıların ve ¤¤¤¤bolik ürünlerinin kısa ve uzun vadede ekosistem süreçleri ve işlevleri üzerinde nasıl bir etki yapacağı henüz bilinmemektedir. Bu belirsizlik nedeniyle konu 1992 yılında yapılan Rio Konferansında dikkate alınmış ve Rio Konferansının çıktılarından birisi olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde hem ulusal önlemler almak hem de uluslararası bağlayıcılığı olan bir protokol hazırlama ihtiyacını değerlendirmek anlamında yer almıştır. Modern biyoteknoloji yeni ve doğal olmayan canlı çeşitlerinin ortaya çıkması ile sonuçlanmaktadır. Bu sonuç dünyada biyoteknolojide güvenlik tedbirlerinin geliştirilmesini gerektirmiş ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini (risk değerlendirme) ve belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması veya meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için (risk yönetimi) alınan tedbirleri ifade eden biyogüvenlik terimi güncel hale gelmiştir. Biyoteknoloji uygulamalarında teknolojinin kullanımı sonuç ürün ve ürünün kullanım amacı ile yeri farklı riskler oluşturduğundan ayrı tedbirler gerektirmektedir. Bu nedenle biyogüvenlik laboratuar ve sera çalışmaları; gıda güvenliği ve çevreye salım durumları için ayrı düzenlemeleri içermektedir. Konunun küresel ölçüdeki önemi nedeniyle BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek Biyogüvenlik Protokolü 24 Mayıs 2000 tarihinde taraf ülkelerin imzasına açılmıştır. Protokol transgenik canlıların biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin önlenmesini amaçlamaktadır. Protokolün yürürlüğe girmesi ile herhangi bir transgenik canlı çevreye salımı gerçekleştirilmeden önce tam bir risk değerlendirmeye alınacak ve bir başka ülkeye üretim ve doğrudan çevreye salım amacıyla ihrac edilmeden önce ithalatçı ülkenin önceden onayı alınacaktır. Tüketim veya işleme amacıyla ihracı yapılacak olan transgenik canlılar ve ürünleri hakkında ise takas mekanizması vasıtasıyla önceden bilgilendirme sağlanacaktır. Protokole taraf olan her ülke kendi iç mevzuatında transgenik canlıların kontrolü için gerekli yasal kurumsal ve idari tedbirleri almak ve idame ettirmekle yükümlüdür. Transgenik canlılardan kaynaklanacak zararların telafisi konusunda uluslararası bir sistem kurulması ve bu canlıların ve ürünlerinin etiketlenmesine ilişkin standartların oluşturulması Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak olan Taraflar Toplantısına bırakılmıştır. Protokolün yürürlüğe girmesi biyogüvenlik alanında küresel seviyede yaşanan hukuki boşluğu doldurmakla birlikte transgenik canlılardan ve ürünlerinden kaynaklanacak çevresel ve ticari sorunların önlenmesi ulusal seviyede alınacak kurumsal tedbirlere ve ulusal seviyede risk değerlendirme ve risk yönetimi için teknik kapasitesinin oluşturulmasına bağlıdır. Türkiye´de Durum Türkiye´de Transgenik Bitkilerle ilgili mevzuat hazırlığı çalışmalarını Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 31 Mart-1 Nisan 1998 tarihlerinde Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünde “Transgenik Bitkiler ve Güvenlik Önlemleri” konusunda ilgili araştırma kuruluşları ve Genel Müdürlükler ile Üniversitelerden temsilcilerin katılımıyla yapılan bir toplantı ile başlatmıştır. Belirlenen ana esaslar çerçevesinde teknik uygulamalara temel teşkil edecek görüş ve raporlar oluşturulmuştur. Bu kapsamda konu “1. Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri; 2. Transgenik Kültür Bitkilerinin Tescili; 3. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Üretilmesi Pazara Sürülmesi ve Gıda Olarak Kullanımı” olarak üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” Makamın 14.5.1998 gün ve TGD/TOH-032 sayılı Makam Olur’u ile yürürlüğe konulmuştur. "Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri" ile ilgili talimatın aksayan yönlerinin düzeltilmesi amacıyla adı geçen talimatta yapılan değişiklikler 25.03.1999 tarihli Makam Olur'u ile yürürlüğe girmiştir. Belirtilen geçici düzenleme çerçevesinde Türkiye´de resmi yollardan genetik yapısı değiştirilmiş canlıların üretim amacıyla girişi önlenmiş durumdadır. Talimat gereği genetik yapısı değiştirilmiş bir tarım çeşidinin Türkiye´ye ithal edilmesinden önce alan denemesine alınması gerekmektedir. Ancak her genetik yapısı değiştirilmiş tohumun da alan denmesine alınması söz konusu değildir. Alan denemesine alınabilmesi için transgenik tohumun geliştirildiği ülkede ve biyogüvenlik düzenlemeleri olan ülkelerde kayıtlı olması ve 5 yıldır üretiliyor ve tüketiliyor olması şartı aranmaktadır. Böylece hiç denenmemiş risk değerlendirmesi daha önce yapılmamış bir transgenik canlının Türkiye´de denenmesi yani Türkiye´nin deneme tahtası olarak kullanılması önlenmektedir. Bu tedbirler acil olarak alınmış tedbirlerdir. Orta ve uzun vadede ülkemizin daha kapsamlı tedbirler alması ve risk değerlendirme-risk yönetimi sistemleri kurması gerekmektedir. Biyogüvenlik Protokolü Hükümetimiz adına Çevre Bakanı Fevzi AYTEKİN tarafından 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalanmıştır. Protokole taraf olma çalışmaları devam etmektedir. Protokolün uygulanması ve ülkemizin genetik kaynaklarının zarar görmemesi için biyogüvenlik sisteminin kurulması doğrultusunda insan kaynağı ve teknik altyapı oluşturulması gerekmektedir. Bu kapsamda kaçak girişlerin önlenmesi için gümrük kontrollerinde yeni bir yapılanmaya da ihtiyaç duyulmaktadır. Protokolün Amacı Çevre ve Kalkınma Hakkındaki Rio Deklarasyonunun 15 numaralı prensibinde yer alan ön tedbirci yaklaşıma uygun olarak bu Protokolün amacı insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Protokol ön tedbirlilik prensibine dayanmakta riskleri önceden belirlemeye ve önlem almaya yönelik bir sistem içermektedir. Hükümler GDO nun doğaya veya insan sağlığına olabilecek olumsuz etkileri konusunda bilimsel verilerin yetersiz olması veya belirsizlik içermesi durumunda veriler tamamlanıncaya ve belirsizlik giderilinceye kadar söz konusu GDO nun doğayla etkileşime girmesine izin verilmemesinden yanadır. Doğayla etkileşim protokolün kapsamını ve uygulama şeklini belirlemekte temel kriterdir. Tüm GDO lar yaşamsal aktivitelerinden dolayı doğanın biyotik ve abiyotik bileşenleri ile etkileşime girebilir bunedenle Protokol doğal üreme-çoğalma engellerini aşarak elde edilmiş tüm canlıları yani tüm GDO ları kapsamaktadır. Yani protokolün öngördüğü risk değerlendirme risk yönetimi bilgi alışverişi kaza ve acil durum tedbirleri kaçak sınıraşan hareketlere karşı önlemler sosyo-ekonomik yapının karar sürecinde dikkate alınması ve halkın bilgilendirilmesi maddelerinden oluşan genel tedbirler tüm GDO lar için geçerlidir. Genel tedbirler ulusal seviyede yapılacak düzenlemelere dayanmaktadır. Protokolün öngördüğü ve uluslararası seviyede düzenleme gerektiren temel mekanizmalar ise takas mekanizması ön bildirim anlaşması ve dokümantasyon sistemleridir. Bu mekanizmalar uygulamada doğayla etkileşim kriterine dayanarak GDO ları kasıtlı olarak çevreye salımı gerçekleşek olan ve kasıtsız olarak çevreye salınabilecek olan GDO lar şeklinde ayırmaktadır. Kasıtsız çevreye salım kapsamında gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar transit geçişler ve kapalı kullanıma tabi GDO lar ayrı ayrı ele alınmaktadır. Kasıtlı çevreye salımı yani açık ve geniş alanlarda üretimi söz konusu olan GDO lar Ön Bildirim Anlaşması na tabidir. Ön Bildirim Anlaşması işlemi gereğince ihracatçı taraf ithalatçı tarafa Protokolün Ek-I de belirtilen bilgileri içeren bir bildirimde bulunacaktır. İthalatçı ülkenin yetkili mercii bildirimi aldığında uygulayacağı karar sürecini yani bildirimdeki bilgilerin yeterliliğine ve sınıraşan hareketin hangi şartlar altında başlayabileceğine dair bilgileri belirterek bir ön cevap verecektir. İthalatçı ülke GDO nun ithalatı konusunda karar vermeden önce GDO yu Protokol Ek-III de belirlenen metodoloji doğrultusunda vaka vaka (case by case) risk değerlendirmeye alacaktır. Aksi ithalatçı ülke tarafından belirtilmediği sürece GDO nun sınıraşan hareketi ithalatçı ülkenin yazılı izni alınmadan başlamayacaktır. GDO nun taşınması sırasında eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek GDO nun kimliği özellikleri güvenli muamele depolama taşıma ve kullanım şartları ihracatçının irtibat bilgileri hareketin protokole uygun olarak gerçekleştiğine dair deklerasyon bulunacaktır. Gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için uygulanacak işlemler 11. madde ile belirlenmiştir. Buna göre her bir taraf ülke dahilde doğrudan gıda veya yem veya işleme amacıyla kullanımını ve pazara sürülmesini onayladığı bir GDO ile ilgili olarak 15 gün içinde protokol Ek-II de belirtilen bilgileri içeren bildirimini takas mekanizması vasıtasıyla tüm taraf ülkelere yapacaktır. Yine takas mekanizması vasıtasıyla her bir taraf ülke gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için öngördüğü ulusal yasa ve işlemlerini diğer ülkelere bildirecektir. Böylece her ülke uluslararası pazara sürülmeden önce gıda yem veya işleme amacıyla kullanımı onaylanmış yeni bir GDO dan haberdar olacak ve iç mevzuatını harekete geçirecektir. Bu tür GDO lara eşlik eden belgelerde GDO içerebilir ibaresi açıkça konacak ve kullanım amacının çevreye salımı içermediği belirtilecektir. Transit geçişteki GDO lar için protokol yine uygulanacak işlemi ulusal sistemlere bırakmıştır. Aksi o ülke tarafından belirtilmediği sürece transit geçişteki GDO lar ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Ülkeler bu konudaki düzenlemelerini takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirecektir. Kapalı kullanıma tabi GDO lar da ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Her ülke kapalı kullanım şartlarını ve standartlarını kendisi belirleyecek ve takas mekanizmasına bildirecektir. Bu kapsamdaki GDO lara eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek güvenli taşıma depolama kullanma bilgileri bulunacaktır. İşleme tabi tutularak yaşamsal aktivitesini yitirmiş olan ancak yeniden çoğalabilir nitelikte genetik materyal içeren GDO ürünlerinin doğaya kontrolsüz olarak salımını önlemek üzere protokol gereği yapılan bildirimlerin bu tür GDO ürünlerine ilişkin bilgileri ve ürünün kullanım amacını içermesi öngörülmektedir. GDO nun risk değerlendirmesi yapılırken de GDO nun ürünleri dikkate alınacaktır. GDO ürünlerine ilişkin bilgiler takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirilecektir. Protokolün temel hükümlerinden birisini oluşturan risk değerlendirme GDO nun olası potansiyel alıcı çevrede vaka vaka yeni genotipik ve fenotipik özelliklerinin belirlenmesi olumsuz etkilerinin ortaya çıkma olasılığının ve gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak sonuçların değerlendirilmesi sebep olduğu genel riskin tahmin edilmesi sebep olduğu riskin kabul edilebilirliğinin ve yönetilmesine ilişkin stratejilerin belirlenmesi alıcı çevre içerisinde gözlenmesi yoluyla bilgi eksikliklerinin ve belirsizliklerin giderilmesi amaçlarını taşımaktadır. Tüm işlemler tamamlanıp GDO piyasaya sürüldükten sonra da olabilecek olumsuzlukların önceden belirlenmesi amacıyla risk yönetimi öngörülmektedir. Risk yönetimi GDO nun bulunduğu çevrede izlenmesi esasına dayanmaktadır. Protokol 50. ülkenin onay belgesi BM Sekreteryasına ulaştıktan sonra 90. günde dünyada yürürlüğe girecektir. Protokol yürürlüğe girinceye kadar protokolün temel mekanizmalarının alt yapısı oluşturulacaktır. Bu kapsamda takas mekanizmasının kurulması gelişmekte olan ülkelerde protokolün uygulanması için gereken teknik kapasitenin oluşturulması ve ulusal yasal düzenlemelerin yapılması öncelik taşımaktadır. Protokol yürürlüğe girdikten sonra ise belgeleme ve etiketleme standartları protokole uygunluk şartları sorumluluk ve telafi mekanizması Protokol taraflarınca belirlenecektir.

http://www.biyologlar.com/turkiye-biyoguvenlik-protokolu

Besiyeri Hazırlanmasında Kullanılan Maddeler

Besiyeri bileşimine giren maddeler gelişme açısından; a) Gelişme için gerekli olanlar, b) inhibitörler olarak 2 gruba ayrılabilir. Gelişme için gerekli olan maddeler doğrudan mikroorganizmaların beslenme şekilleri ile ilgilidir ve bu maddeler besiyeri içinde bir anlamda zorunlu olarak bulunurlar. İnhibitörler ise gelişmesi istenmeyen mikroorganizmalar için gerektiğinde selektif besiyerlerine ilave edilirler. Besiyerlerine giren kimyasal maddeler hakkında aşağıda kısaca bilgi verilmiştir.1. SuBesiyeri hazırlamada kullanılan suyun; distilasyon veya deiyonizasyon ile taze hazırlanmış olması, başta bakır olmak üzere toksik metallerden arı olması gerekir. İyon değiştirici reçineden geçirilerek elde edilen deiyonize (= demineralize) su kullanıldığında bu suyun içinde yüksek sayıda mikroorganizma bulunabileceği dikkate alınmalıdır. Destile (= Distile) su için en ideali cam sistemlerin kullanılmasıdır.Gerek deiyonize, gerek destile su eldesinde saf su sisteminin ve benzer şekilde saf suyun depolandığı kapların belirli aralıklarla temizlenmesi gerekir.Taze hazırlanmış saf suyun pH'sı 6,5-7,5 arasında olmalıdır. Depolanmış saf su atmosferik karbondioksitin absorbe edilmesi sonucu asit pH gösterir. Eğer saf suyun pH'sı 5,5'in altında ise bu su ısıtılarak CO2 uzaklaştırılır ve pH yeniden kontrol edilir. Eğer pH hala düşük ise NaOH ile saf su nötral pH 'ya getirilir ve saf su sistemi kontrol edilir. Besiyeri hazırlamada kullanılan su, asit özellik gösteriyor ise ve besiyeri bileşimde bikarbonat tamponlar varsa bunları etkileyerek hazırlanmış besiyerinde bir takım olumsuzluklara yol açabilir.2. Peptonlar"Pepton" deyimi ilk kez 1880 yılında Nageli tarafından kullanılmıştır. Nageli, kemoorganotrof mikroorganizmaların kısmen parçalanmış (hazmedilmiş = sindirilmiş = digested) protein içeren besiyerinde iyi geliştiklerini ilk açıklayan bakteriyologdur. Bugün pepton deyimi, proteinlerin hidrolizi ile elde edilen ürünlere verilen genel isimdir. Yaşayan tüm hücreler gibi mikroorganizmalar da azot, karbon, tuzlar ve diğer besin maddelerine gereksinirler. İstisnalar dışında mikroorganizmalar genel olarak proteini azot kaynağı olarak kullanamazlar ve azotlu bileşikleri daha kolay kullanabilecekleri protein hidrolizatlarına gerek duyarlar.Peptonlar sadece azot değil, aynı zamanda karbon kaynağı olarak da mikroorganizmalar tarafından kullanılırlar. Bunun yanında peptonların bileşiminde bulunan bazı aminoasitler ve vitaminler bazı mikroorganizmaları için gelişme faktörü olarak işlev görürler.Proteinler; kuvvetli asitler, kuvvetli alkaliler ile ya da enzimatik olarak temel bileşenleri olan peptit ve amino asitlere ayrışırlar. Bu amaçla en çok kullanılan proteolitik enzimler papain, pepsin ve pankreatin'dir.Peptonlar çeşitli ticari firmalar tarafından çeşitli hayvansal dokulardan, sütten ve soyadan farklı yöntemlerle elde edilirler ve farklı ticari isimler ile pazarlanır ve/veya dehidre besiyerleri içine ilave edilirler. Hammadde ve üretim yöntemi farklılığı doğal olarak peptonların bileşimlerinde farklılıklar oluşturur. Dolayısı ile farklı amaçlar için farklı peptonlar kullanılır.3. Ekstraktlar1. Maya EkstraktıMaya ekstraktı (maya özütü = yeast extract) otolize edilmiş (parçalanmış) bira mayasının (Saccharomyces cerevisiae) sulu ekstraksiyonu ile elde edilir. Özellikle yüksek B kompleksi vitamin konsantrasyonu nedeniyle çoğu mikroorganizmanın iyi bir şekilde gelişmesini sağlar. Bileşimindeki amino asitler, peptidler, vitaminler, karbohidratlar ve mineraller sayesinde pek çok mikrobiyolojik çalışmada kullanılır. Doğal karbohidratları nedeniyle fermentatif çalışmalarda kullanılmaz.2. Et EkstraktıEt ekstraktı (et özütü= meat extract = beef extract = lab lemco powder) genellikle yağı ve tendonları ayrılmış, ekstraksiyon öncesi hafifçe hidrolize edilmiş etten elde edilir. Karbohidrat içermez. Bu nedenle fermentasyon çalışmalarında kullanılabilir. Besiyerlerinde et peptonları yerini alabilir.3. Malt EkstraktıMalt ekstraktı (malt özütü = malt extract) biralık arpadan elde edilir. Başta maltoz olmak üzere çeşitli karbohidratların yüksek konsantrasyonuna bağlı olarak maya ve küflerin geliştirilmesi için kullanılır.4. Beyin ve Kalp EkstraktıBeyin ekstraktı (= brain extract) ve kalp ekstraktı (heart extract) zor gelişen (= fastidious) patojen bakterilerin (streptokoklar, pneumokoklar, meningokoklar, gonokoklar vs) geliştirilmesi için besiyeri bileşimine katılır (Brain Heart Broth, Brain Hearth Infusion).5. Pirinç EkstraktıPirinç ekstraktı (rice extract), başta Candida türleri olmak üzere mayaların ayrımında kullanılan Rice Extract Agar 'ın bileşimine girer. Bu besiyerinde besin maddesi olarak sadece pirinç ekstraktı bulunur.4. Jelleştiriciler1. AgarBesiyerlerinin katı hale getirilmesi için en çok kullanılan jelleştirici agar (= agar agar)'dır. Agar, bir poligalaktozid olup "agarophytes" olarak tanımlanan bazı kırmızı deniz yosunlarından (Gellidium, Eucheuma, Gracilaria, Acanthopeltis, Ahnfeltia, Pterocladia türleri) elde edilir. Bazı hidroksil grupları sülfürik asit ile esterifiye edilmiştir.Katılaştırma (= jelleştirme) özelliğini bileşimindeki D-galakton sağlar. Bileşiminde ayrıca inorganik tuzlar, çok az miktarda protein benzeri maddeler ve eser miktarda yağ vardır. Mikrobiyolojide kullanılan agarlar özel olarak saflaştırılırlar ve antimikrobiyel maddelerden arındırılırlar.Agarın bileşimindeki agaroz ve agaropektin adlı 2 polisakkarit agarın etkisini belirler. Agaroz, agarın yüksek jelleştirme özelliğinden sorumlu iken, agaropektin viskoz özellikler verir. Agardaki agaroz : agaropektin oranı hammaddelere göre değişmekle beraber agaroz oranı % 75'e kadar çıkabilir.Agar, besiyeri bileşimine sadece jelleştirici olarak katılır. Bir kaç istisna dışında mikroorganizmalar için agar, uzun ve dallanmış zincir yapısı nedeniyle mikroorganizmalar için besin maddesi değildir.Agar, 85 oC'da erir, 40 oC'da jelleşir. Gerek erime, gerek jelleşme sıcak-lığına ortamın pH'sı etkilidir. 5'in altındaki pH 'larda agar jelleşme özelliğini yitirir. Agarın jelleşme sıcaklığı literatürde 32-36 oC ve 32-39 oC olarak verilmektedir. Bununla beraber, petri kutularına döküm sırasında petri kutularının oda sıcaklığında (20 oC) olduğu ve dolayısıyla petri kutusu ile besiyeri arasında ısı değişimi olacağı dikkate alınarak döküm sıcaklığının 40 oC kadar olması gerekir.Agar, besiyerine amaca göre % 0,05-3 gibi geniş bir sınırda ilave edilebilir. Düşük agar konsantrasyonları (% 0,05-0,3) genellikle hareketliliğin belirlenmesi, mikroaerofillerin geliştirilmesi vb özel amaçlarla kullanılır. Standart kullanım konsantrasyonu %1-1,5'dur. Yüksek konsantrasyonlar ise yüksek asitli besiyerlerinde agarın jelleşme özelliğini göreceli olarak geri kazanması amacıyla kullanılır.2. JelatinMikrobiyolojinin gelişme yıllarında ilk kez Robert KOCH tarafından jelleştirici olarak kullanılan jelatin bu gün daha ziyade proteolitik aktivitenin belirlenmesi amacıyla kullanılmaktadır.Kollegen protein yapısında olup fermente olabilir karbohidratları içermez. Jelleştirici olarak besiyerine ilave edildiğinde jelatinin ısıya duyarlığı nedeni ile 115 oC 'da 10 dakika gibi düşük sterilizasyon normu kullanılmalıdır. Jelatin, 121 oC'da sterilizasyonda ise jelleşme özelliğini kayda değer ölçüde yitirir. Besiyeri bileşimine % 12-15 düzeyinde katılır. Yaklaşık 28 oC 'da eridiğinden jelatin kullanılan besiyerleri 28 oC 'ın altında inkübe edilmelidir.5. KarbohidratlarBazı besiyerlerinin bileşimine bakteriler için enerji ve karbon kaynağı olarak katılan karbohidratların bir başka kullanım şekli karbohidrat fermentasyonuna dayalı identifikasyon testleridir.Besiyeri bileşiminde karbon kaynağı olarak en çok kullanılan karbohidratlar glukoz, laktoz ve sakkarozdur. Bunlardan glukoz pek çok bakteri tarafından kullanılabildiği için daha çok genel besiyeri bileşimlerinde yer alır.Adonitol, arabinoz, sellobioz, sellüloz, dekstroz (= glukoz), dulsitol, galaktoz, inositol, inulin, laktoz, levuloz (= fruktoz), maltoz, mannitol, mannoz, melezitoz, mellibioz, nişasta, rafinoz, rhamnoz, sakkaroz (= sukroz), salisin, sorbitol, trehaloz, ksiloz çeşitli fermentasyon testlerinde kullanılmak üzere sıvı besiyerlerine katılabilmektedir.Glukoz, laktoz sakkaroz, mannitol gibi bazı karbohidratlar çeşitli katı besiyerlerine yine fermentasyonun izlenmesi ve buna göre koloninin ön identifikasyonunda yararlanmak amacı ile katılır.Koliform grup bakterilerin geliştirileceği besiyerlerinin hemen hepsinde C kaynağı olarak laktoz kullanılır. Koliform grubun geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanmış besiyerlerinde laktozdan gaz oluşumu koliform grup için belirleyicidir.Nişasta, kullanımı (hidrolizi) bazı bakteriler için tipik olduğundan çeşitli özel besiyerlerinin bileşimine katılır.Karbohidratların genel olarak filitrasyon ile sterilize edilmesi önerilir. Bazı besiyerlerinin bileşimine katılan glukoz, laktoz, sakkaroz gibi bazı şekerler besiyeri ile birlikte otoklavda sterilize edilebilirler.6. TuzSodyum klorür, çoğu besiyerinin bileşimine izotonik bir ortam oluşturmak için katılır. Tuza dayanıklı bakterilerin selektif izolasyonu için yüksek konsantrasyonlarda özel besiyerlerinin bileşimine katılır.7. Tampon MaddelerMikroorganizmalar genel olarak nötr ve nötre yakın pH 'larda iyi gelişirler. Bazı mikroorganizmalar alkali pH 'ları yeğlerken (örneğin Rhizobium bakterileri) bazıları (örneğin mayalar, küfler, asidofilik bakteriler) asidik ortamları severler.Bir besiyerinde elden geldiğince çok sayıda mikroorganizma geliştirilmesi isteniyorsa pH nötre yakın değerde olmalı, tersine olarak geliştirilmesi istenen mikroorganizma yüksek asitliğe veya yüksek alkaliliğe dirençli (= rezistans) ise besiyeri pH'sı bu mikroorganizmanın gelişebileceği pH 'ya ayarlanmalıdır.Asitlik/alkalilik, besiyerlerinin selektivite kazandırılmasında çok kolay ve dolayısıyla çok yaygın olarak kullanılan bir faktördür. Örneğin maya ve küflerin, asidofilik bakterilerin geliştirileceği ortamlarda pH düşürülerek pek çok mikroorganizmanın gelişmesi kayda değer ölçüde önlenir/kısıtlanır.Metabolizmaya bağlı olarak besiyeri pH 'sında değişmeler meydana gelir. Bazı çalışmalarda inkübasyon sırasında pH 'nın değişmesi geliştirilmesi istenen mikroorganizmaya zarar vereceği için istenmez. pH değişmesinin minimumda tutulması amacıyla besiyerine çeşitli tampon (buffer) maddeler ilave edilir. Tampon olarak en çok kullanılan maddeler, fosfatlar (K2HPO4, KH2PO4, Na2HPO4, ß gliserofosfat), karbonatlar, asetatlar ve sitrat 'dır.8. İndikatörler1. pH İndikatörleriMikrobiyel metabolizma sonunda bazı besiyeri bileşenlerinden çeşitli asit veya alkali ürünler meydana gelir. PH 'daki değişme en kolay olarak pH indikatörleri ile belirlenir ve pH indikatörlerinin renk değişimine bağlı reaksiyonlar o besiyerinde gelişen mikroorganizmalar için önemli göstergelerdir.Aşağıda, besiyeri bileşiminde kullanılan çeşitli pH indikatörleri ve pH 'ya bağlı renkler verilmiştir.İndikatör Asit pH / renkAlkali pH / renkFenol blueFenol redBrom Cresol GreenBrom Cresol PurpleBrom Thymol BlueCresol RedLitmusMetil RedNeutral RedRosalic Asit 2. Redoks indikatörleriEn yaygın olarak kullanılan redoks indikatörü TTC (2,3,5 Triphenyl-tetrazolium chloride)'dir. Enterokokların selektif geliştirilmesinde yaygın olarak kullanılır. Enterokoklar TTC 'yi indirgeyerek kırmızı renkli bir bileşiğe (formazon) dönüştürürler. Özel besiyerinde oluşan kırmızı renkli kolonilerin enterokok kolonileri olduğu bu şekilde anlaşılır.Resazurin, yaygın olarak kullanılan bir diğer redoks indikatörüdür.3. Diğer İndikatörlerMikrobiyel metabolizmaya bağlı olarak bazı kimyasalların çeşitli reaksiyonlar sonucu oluşturdukları ürünlerin belirlenmesi bu besiyerlerinde gelişen mikroorganizmaların ön identifikasyonunda kullanılır. Aşağıda bu tip reaksiyonlarda kullanılan indikatörlere örnekler verilmiştir.- MUG (4-Methylumbelliferyl-ß-Glucuronide): E. coli tanımında son yıllarda en yaygın olarak kullanılan bir bileşiktir. E. coli 'deki MUGase enzimi MUG 'u UV ile fluoresans veren bir bileşiğe parçalar. MUG hakkında aşağıda 7.1.1. bölümünde ayrıntılı bilgi verilmiştir.- Kan: Defibrine kan (çoğunlukla koyun kanı) hemoliz reaksiyonunun belirlenmesi için besiyeri bünyesine katılır.- Lesitin: Yumurta sarısı ve soya fasulyesinde bulunan lesitin, çeşitli bakterilerdeki lesitinaz enzim aktivitesi sonunda parçalanır ve lesitin katılmış katı besiyerinde koloni etrafında berrak zonlar görülür.- Jelatin ve kazein: Jelatin ve kazein proteolitik bakterilerin belirlenmesi amacıyla besiyeri bünyesine katılır. Proteolitik bakteri kolonileri etrafında proteoliz sonunda berrak zonlar oluşur.- Tributirin: Lipolitik aktivitenin belirlenmesi için kullanılır. Lipolitik bakteri kolonileri etrafında lipoliz sonunda berrak zonlar oluşur.9. İnhibitörlerSelektif besiyeri bileşimlerinde istenmeyen mikroorganizmaların gelişmesini engelleyen/baskılayan çeşitli inhibitör maddeler kullanılır.İnhibitör maddelerin etki şekilleri çok farklıdır. Etkileri, öncelikle konsantrasyonlarına bağlıdır.Bir yaklaşıma göre her maddenin yüksek konsantrasyonlarda inhibisyon etkisi vardır. Örneğin çoğu besiyerine ozmotik basınç sağlamak için katılan NaCl, yüksek konsantrasyonlarda pek çok mikroorganizmanın gelişimini engeller. Çoğu mikroorganizma için C kaynağı olarak kullanılan glukoz, % 50 konsantrasyonda ozmofilik/ozmotolerant mayaların gelişimine izin verirken, diğer mikroorganizmaların gelişimini inhibe eden bir etki yapar.Besiyerlerinde inhibitör olarak kullanılan maddeler genel ve selektif inhibitörler olarak kabaca 2'ye ayrılabilir. Genel inhibitörler daha geniş bir spektrumda istenmeyen mikroorganizma gelişimini engellerken, selektif inhibitörler belirli mikroorganizmaların gelişimini etkiler.İnhibisyon etki, yukarıda belirtildiği gibi öncelikle konsantrasyona bağlıdır. Bunun dışında mikroorganizma cinsi ve hatta türü inhibisyonda önemlidir. Belirli bir madde (örneğin tellurit) bazı bakteriler için inhibitör etki yaparken bazı bakteriler telluriti metalik telluriuma indirgerler, sonuçta gri-siyah renkli koloni oluşumu tipik bir morfolojik göstergedir.İnhibitör olarak kullanılan maddenin görevi, istenmeyen mikroorganizmaların gelişmesini önlemek iken, kuşkusuz gelişmesi istenen mikroorganizma için inhibitör etki yapmamalıdır. Sadece belirli bir türün dışında tüm mikroorganizmaların gelişimini etkileyen inhibitör madde kullanımı oldukça nadirdir. Örneğin Malahit yeşili (Malachite Green) ve Cetrimide, Pseudomonas aeruginosa dışında, tüm refakatçi florayı inhibe eder.Besiyerinde tek bir inhibitör kullanımı yerine birden fazla inhibitör kullanmak ve/veya gelişmesi istenmeyen mikroorganizmayı kısıtlı besin maddesi bulundurmak, O/R potansiyelini değiştirmek, inkübasyon sıcaklığını ayarlamak vb yöntemlerle engellemek yaygın olarak uygulanan inhibisyon şekilleridir.İnhibitör olarak kullanılan tüm maddelerin hangi mikroorganizmalar için hangi konsantrasyonda ve hangi mekanizma ile inhibisyon etki sağladıklarını listelemek çok güçtür ve bu kitabın kapsamı dışındadır. Bununla beraber en çok kullanılan inhibitörler hakkında aşağıda kısaca bilgi verilmiştir.- Boyalar: Metakrom sarısı (Metachrome Yellow) Proteus kolonilerinin yayılmasını; Eosin Y, metilen mavisi (Methylen Blue) gram pozitif bakterilerin gelişimini; malahit yeşili (Malachite green) Pseudomonas aeruginosa dışındaki refakatçi floranın gelişimini engeller/baskılar.- Sodyum Azid: Gram negatif bakterilerin gelişimini engeller.- Safra Tuzları (Bile salts, Ox bile): Gram pozitiflerin gelişimi engeller. - Antibiyotikler: Genellikle bakterileri engellemek için geniş spektrumlu olarak küf geliştirme besiyerlerinde veya refakatçi bakteriyel florayı inhibe etmek için dar spektrumlu olarak kullanılırlar.- Deoksiçolat (Deoxycholate): Gram pozitif bakterileri, kısmen koliformları ve zayıf olarak Shigella 'yı engeller.Bunların dışında selenit, tetratiyonat, bizmut, lauryl sülfat, yüksek konsantrasyonda asetat vb maddeler çeşitli besiyerlerinde inhibitör madde olarak kullanılırlar.

http://www.biyologlar.com/besiyeri-hazirlanmasinda-kullanilan-maddeler

TOHUMLU BİTKİLER SINAV SORULARI

1.Temel ilgi alanı taksonomi olan botanik dalı…………………………………..dir. 2.Bitki taksonomisibitkilerin………………..,………………………içeren bir bilim dalıdır 3.Bir kategoriye girecek şekilde diğerlerinden ayrılmış olan gruplar ………………..olarak tanımlanır. 4.Populasyon................................................................................................................. ...................................................................bireyler topluluğudur 5.Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 6.Cins isimleri, tekil bir ……………..veya……………… olarak kabul edilen kelimedir. 7.Bir tür 2 latince kelimeden oluşmuştur. İkince kelimeye……………… denir. Buda bir…………….veya………….. olabilir 8.Bitki türlerinin ……..latince kelime ile adlandılmasına…………………isimlendirme denir. 9.Latince ismin arkasına yazar isminin eklenmesi bitki isminde ……………. sağlamak içindir. 10. Hiçbir taksonun………….yoktur. Ancak isimlerin ………. vardır. Bu isimde bitkinin ………......örneğidir. 11. Tür epitetleri ………….,…………….,ve…………… takılar içerir. 12. Vicia caesarea Boiss et Ball altı çizili kısım a) Bitkiyi ilk bulanlar b) Bitkiyi ilk toplayanlar c) Bitkiyi ilk isimlendirenlerdir. 13. Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………dür. 14. Sınıflandırma kuramları diye bilinen görüşler 5 ayrılır. Bunlar………………..,…………….,…………………,………………..ve ……………………………………dır 15- Tohumlu bitkilere……………………,……………………,………………..,………….. adları da verilir 16- Polen taneleri Gymnospermlerde………… Andiospermlerde……………… üzerine taşınırlar. 17- ……………dan zamanımıza değin Angiospermler in çağıdır 18- YurdumuzdakiPINACEAE familyasına ait cinsler a)................................b)...................... c)...................................... d)..................................................dir. 19- Türkiyedeki pinus türleri a-………………b…………….c……………..d……………e….. 20-Ülkemizde Abies in..................alt türü vardır. A.........................ssp.......................................... .köknarı endemik olup Kazdağında 1200-1300 m’ler de yayılış gösterir. 21-Angiosperm çiçeğinde …………….ve……………. büyük oranda güvence altındadır 22- Ülkemizde yaşayan ….. juniperus türü vardır. Bunlardan yaprakları iğnemsi olanlara 3 örnek J……………………, J………………..J…………………………dir 23- Kuzey Anadolu’nun en geniş yayılışlı çam türü………………………………………’dır 24- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………… Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Adi Ardıç (Cüce Ardıç)………………… Mazı…………………………. 25- Angiosperm çiçeğinde …………………ve…………….. büyük oranda güvence altındadır 26- Yaprak sapının dibindeki yaprakçığa………………, çiçek sapının dibindekine……………… denir. 27- ………… taslağının…………. gelişmesi sonucu oluşan yapıya……………….denir. Döllenmeden sonra ………………. gelişimi sonucu oluşan yapıya……………..adı verilir 28- Tipik bir meyve başlıca 3 kısımdan oluşmuştur. Dışta………………,ortada……………….. .ve içte………… 29- Apokarp ovaryum dan meydana gelmiş meyveler…………………… meyvelardır. 30- Tohum başlıca 3 kısımdan meydana gelmişti.Dışta………………,içte………………… ve ………… 31- Ülkemizde park ve bahçelerde yetişen manolya …………………………………dır. 32-……………………. un meyveları …………………….. kurutulursa karabiber elde edilir. 33-……………………………..(haşhaş)’ın kültürü yapılır ve ……………….adı verilen çeşitli…………………………….oluşan bir drog içerir. 34- Hamamelidaceae familyasından…………………………………..türünde yapraklar derin loplu meyveleri…………adettir. 35- (Girit ladeni)………………………özellikle Batı ve Güney Anadolu’da maki ve friganada yaygındır. 36- Ficus …………….da meyve oluşumu…………………… arısı ile oluşur. 37- Bougainvillea spectabiliste mor, kırmızı, pembe renkte olan ……………çok gösterişlidir 38- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- Caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 39-Ülkemizde………Quercus türü vardır. Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 40- Consalida da foliküller…….adet Delphinium da ise………. adettir. 41- …………………(kardikeni)dağların yükseklerinde yastıkçıklar oluştururlar. 42- Halk arasında…………………..(ıhlamurun)………...ve…………..kulanılmaktadır 43- ………………(kebere) in………………. ları turşu yapılarak yiyeceklere lezzet verir 44- ………… …………….(koca yemiş) in meyveleri etli bir……….. olup yenebilir. 45-……………………. ………………….(abtesbozan) alçak boylu dikenli çalılardır. 46- Çiçek enine kesiti çizin kısımlarını belirtiniz 47- 10 tane maki elementi yazınız 48- 5 tane sanayi de kullanılan bitki ismi (latince –türkçe) yazınız 49- 5 tane sebze bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 50- 5 tane süs bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 51- Sistematik botanik ………..kuralları içinde …… ……….. …….. …………kadar tüm bitkileri …………. ile ……………….sınıfları içinde gruplamaktır. 52- Ficus carica bir ……………dur. …………. ……….. ………. … grubunu ifade etmektedir. 53- Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 54- ......................................... ve…………………………..tür altı kategorileridir. 55- Aile adı,isim gibi kullanılan………………….tır ve sonuna………….ekinin eklenmesi ile yapılır. 56- Pinus nigra da pinus…………..ismidir nigra ise ……. ……………….dir 57- Medicago polymorpha L. Buradaki L. …………………........................................dir 58- Bir yazarın bir……… tanıtırken ..…. olarak seçtiği bitki örneğine……………….denir. 59- Bitkilerin isimlerini bilmek istemenin 3 tanesini yazınız a- b- c- 60- Tohumlu bitkilerdeki aşağıda belirtilenlerin tohumsuz bitkilerdeki karşılıkları stamen……………………….. anterler………………karpeller……………….. polen ana hücresi……………….. polen tanesi……………………. 61- Koniferler……………. bitkilere verilen isimdir. 62- Pinaceae nin yurdumuzda bulunan cinsleri a- b- c d- 63- Abies in 2 endemik taksonu a- b- 64- Boyları 100m. çapları 25 m olan k Amerika da yaşayan taxodiaceae türü… ……………………………………….dir 65- Epigin çiçekte ovaryum……. hipogin çiçekte…….perigin çiçekte……...durumludur 66- …………………………. döllenip gelişmesi sonucu oluşan yapıya…………….. adı verilir . ……kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar: 66- Sarı nilüfer (……………………….) ve beyaz nilüfer(…………………………)ara sındaki ayırt edici fark …………………………….. 67- Ranunculus larda meyve ……………..dir. 68- …………………………….. dan afyon adı verilen drog elde edilir. 69- Doğu çınarı (……………………………..) de meyvelar…….. adet Sığlada (……………………………………..) meyvelar………adettir. 70- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir …………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında…………………… olan bireyler topluluğudur 71- Mezozoik’te ……………………………………..günümüze kadar gelen tek örnektir 72-Holotipin benzeri veya eşi olan etiketinde holotipin kayıtlarını taşıyan örneği………………..denir 73- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 74- Gymnospermlerde çiçekler .......................... ve ...................... dişi kozalaklarda toplanmasına karşın, Angiosperm’lerde çiçekler ................................ çeşitliliğe sahiptir. 75- Juniperus............................................nun yaprakları iğnemsi. J....................................................................... nun ise pulsudur 76- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. 77- Embriyonun çeneklerine…………………………………ilk vejetasyon noktasına …………………………….kökçüke…………………………’de adı verilir 78- Siliqua tipi meyveda………………………………………………………..’dır. 79- Stoma bantları Abies’te…………………………., Picea’da ………………….adettir 80- Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 81- Brakte …………………….yaprakcığıdır. 82- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Laurus nobilis………………………… Nuphar lutea………………………. Anemone blanda……………………….Papaver roheas …………………. Cannabis sativa……………………….. 83- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız Kızıl ağaç………………. ……….. Demir ağacı…………………………… Gürgen…………………………….Kayın…………………………………. Kara ağaç …………………………………………………………………… 84- 2 şer tane yaprakları tüysüz ve tüylü meşeleri yazınız. 85- Angiospermlerde döllenmeyi anlatınız? 86- Bitki taksonomosibitkilerin ....................................................... ..........................................................................içeren bir bilimdir. Yunanca taxis............ ............................nomos............................................................................kelimelerinden oluşmuştur. 87- Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile ............................................................................... ............................................bitki örnekleri............................................dur. Ancak belirli....... .....................................ve..........................................göre toplanmış olması gerekmektedir. 88- Pinus un ülkemizde ............türü bulunmaktadır. Bunlar P....................................................... ...................................................................................................................................................... 89- Angiosperm’lerde içinde.........................yanında çok sayıda................................... üyelerde bulunmaktadır. Gymnosperm’lerin yaşıyan tüm üyeleri ...................................bitkilerdir. 90- Yeni bir bitkiyi verecek olan embriyo 4 Farklı kısımdan meydana gelmiştir. a)........................................ b).............................................. c)................................................ ..............................d).................................................................................................................... 91- Meyvelar 3 grup halinde toplanır. 1.................................. 2............................................... ....................... meyvelar 92- Tozlaşma şekilleri diye bilinen taşınma şekilleri 1................................................................ 2.......................................................................... 3...................................................................... 93- Gymnosperm ....................................... tohumlar Angiospermler ise ................................... ................... tohumlular demektir. 94- Aşağıdakilerin latincelerini yazınız Manolya .............................................. Doğu ladini ........................................ Lübnan Sediri ...................................... Sekoya ................................................. Mazı ..................................................... Adi Servi .............................................. Karabiber .............................................. Defne .................................................... Dağ lalesi .............................................. Haşhaş ................................................... 95- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Platanus orientalis ............................................... Liguidumbar orientalis ........................................ Morus alba ........................................................... Ficus carica .......................................................... Papaver rhoeas ..................................................... Nuphar lutea ......................................................... Araucaria excelsa .................................................. Taxus baccata ........................................................ Ulmus .................................................................... Ficus elastica .......................................................... 96- K ( 5 ) K5 A 4+2 C ( 2 ) formülü ne demektir diyagramını çiziniz. 97- Bir çiçeğin dış halkadan içe doğru isimlerini yazınız ve kısımlarını yazınız? 98- Pinus nigra Arn. Altı çizili kısım; a-Tür b-Tür epitepi c- Otör d-Angram 99- Aile adı, cins isminin sonuna……………………………..ekinin eklenmesi ile yapılır 100-Aile (Familya) adı nasıl oluşturulur? Binomial veriniz……………………………………… 101- Doğada sadece bireylerin varlığını, türün insanoğlunun buluşundan başka bir şey olmadığını savunan………………………………………………..tür kavramıdır. 102-…………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında……………………olan bireyler topluluğudur. 103-Bir yazarın türü tanıtırken………………….olarak seçtiği bitki örneğine…………………… 104- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir. 105- Binomial isimlendirme;…………………………………………………………………… …………………………………………………………………………………..denir. 106- Bir herbaryum etiketinde ……………………………………......................................... ………………………………………………………………………………………………. ………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………bilgileri bulunmalıdır 107-Abies cilicia’nın Batı Toroslarda yayılış gösteren alt türü (ssp.)……………………………………………..’dır. 108- ………………………..larda yapraklar uzun sürgünler üzerinde …………………… ………………………………….kısa sürgünler üzerinde ise………………….halinde bulunur 109-Yurdumuzda doğal yayılış gösteren tek Cupressaceae türü……………………………’dır. denir. 110- Herhangi bir basamaktaki taksonomik gruplara ve birimlere ………………………….adı verilmektedir. 111- Yurdumuzda yayılış gösteren Juniperus türlerinin ikisini yazınız:………………………, ………………………………. 112- Angiospermlerde tipik bir çiçek iç içe şu halkalardan meydana gelmiştir; ……………….., …………………, …………………, ………………….. 113- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. Bir çiçek dıştan içe doğru…………………………………halkadan meydana gelmiştir 114- Angiospermlerde ……………….olayına karşılık Gynospermlerde …………… …………….olayı gerçekleşmektedir 115- Anter………tekadan ibarettir. Bunların her biri……………………içerir. 116- Perigin bir çiçekle ovaryum…………………………………………….’dır. 117- Park ve bahçelerde kullanılan menekşe…………………………………………’dır. …………………………………….ve………………………..dere içlerinde görülen türlerdir. 118- Yol kenarlarında meyvesi basınçla patlayan ve tohumlarını fırlatan tür……………………...............................dır. 119- Turnagagası (………………) ile dönbaba (………………) arasındaki fark a –çiçeklerinden b-meyveden c-gövdeden d- yapraklarındaki özelliklerinden ayırt edilir 120-Apiaceae familyasında ……………...,bazen rasemus,korimboz dur. 121-Nicotianum,Capsicum,Atropa ,………..……………… familyası üyeleridir. 122-Boya elde edilen 3 bitki……………………………………………………………….. 123-Tomurcukları yiyeceklere lezzet veren bitki………………………………(dikenli kebere)dir 124-Brassicaceae familyasından……………………….(çobançantası)da meyveler üç köşelidir. 125-……………………………….(ormangülü)de zehirli bir alkoloid olduğundan balda deli bal oluşur. 126- ………………………(dam koruğu) sukkulent otsudur. 127- Rosaceaden böğürtlen diye bilinen tür……………………………..dir. 128- Isparta ve Budur’da Rosaceae den………………………………….nın kültürü yapılır Oleum Rosal gül yağı elde edilir. 129- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız. Ayva……………………………………. Söğüt…………………………….. Çilek……………………………………..Kavak……………………………. Funda…………………………………….Kocayemiş………………………. Kebere……………………………………Çay………………………………. Binbirdelikotu…………………………….Pamuk 130- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum………………………………… Vitis vinifera …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena…………………Papaver roheas……………………………… 131- Genista,Spartium,Lupinus, Colutea ……………………….. familyası üyeleridir 132- ……………………………..nın hem liflerinden hem de uyuşturucu drogundan faydalanılır. 133-Cinnamomum zeylanicum,………………………………………………familyasına aittir. 134-Havuzlardasüs bitkileri olarak kullanılan sucul türler;…………………………………….. ………………………………………………………………’dır. 135- Ranunculaceae’nin ülkemizde…………………….cins………………….. türü yayılış gösterir. 136- Ranunculus kozmopolit olup, ülkemizde ……………..tür içerir. R…………………………R………………………………..R……………………örneklerdir. 137- Ginkoales ordosunu günümüzde yaşayan tek türü,………………………………….’dır. 138- Taxaceae familyasının ………………………cins ve yaklaşık………………..türü vardır. 139- Angiospermlerle Gymnospermler arasındaki farklar dan 3 ünü yazınız. 140- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 141- Üyelerinin yumrularından salep elde edilen aile; …………………………………’dir. 142- Fabaceae üyelerinde meyve;……………………………………………………….’dir. 143- Türkiye’de yayılış gösteren ladinin Latince tür ismi,………………………………’dir. 144- Üyelerin çoğunu uçucu (eterik) yağ içermesi ile önemli familya hangisidir? Capparaceae b-Lamiaceae c-Cruciferae d-Boraginaceae e-Dipsacaceae 145- Tetradinamus durumlu stamenleri, bilateral simetrili ve 4 petalli çiçekleri, silikua veya silikula meyvesı ile kolayca ayrılan aile……………………………………………..’dir. 146- Citrullus lanatus, a-kabak b-kavun c-salatalık d-karpuz’dur. 147- Ovaryum içindeki tohum taslaklarının düzenlenişine………………………denir. 148-Rosaceaefamilyasına ait iki bitki türü yazınız……………………………………………... 149- Yaprakları vertisillat dairesel çıkışı ile tanınan …………………..familyasıdır. 150-Monodelfus ……………………diadelfus……………….andrekeum demektir 151- Euphorbiaceae’nin çiçekleri spika, panikula veya………………………..durumlarında toplanmıştır. 152- Boraginacea familyasında stilus çoğunlukla……………………tir. 153- Lamiaceae’de stilus……………………………………………..özelliktedir. 154-Liliaceae’de ekonomik olarak kullanılan iki bitki……………………………………….dır. 155- Gymnospermler…………………………………….embriyo taşımaktadır. 156- Poaceae’de yaprak ayasının kın ile birleştiği yerde çoğunlukla küçük, zarsı dik bir ………………………….bulunur. 157- Aşağıdaki bitkilerin Türkçe isimlerini yazınız: Brassica oleracea:………………………… Capsicum annuum:………………………. Fragaria vesca……………………… Helianthus annus:……………………….. Coffea arabica:…………………………… 158- Papaveraceae familyasının iki önemli özelliğini yazınız. a-…………………………………………………………………… b- …………………………………………………………………… 159- Yurdumuzda Cupressaceae familyasına ait…………………………………ve …………………………………….cinsleri yayılış gösterir. 160- Paris quadrifolia botanik isminde epitet, bitkinin; a- Paris’te bulunduğunu b-Dört yapraklı oluşunu c-Dört çiçekli oluşunu d- Hem Paris’te bulunduğunu hem de dört yapraklı oluşunu belirtmektedir. 170-Yurdumuzda en çok tür içeren Gymnosperm cinsi, 8 türü bulunan…………………………’dir. 171- Rosaceae familyasına ait bir çok ağaçsı türün a. Meyveları b. Tohumları c. Çiçekleri d. Tomurcukları gıda maddesi olarak çok önemlidir. 172- Aşağıdakilerden hangisi Pinaceae familyası üyesi değildir? A. Cedrus b.Picea c.Abies d. Sequoia 173- Abies nordmanniana subsp bormülleriana……………………..’de yayılış gösterir. 174- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız: Buğday:……………………… Çiğdem:………………………. Arpa:………………………… Hindistan Cevizi:……………. Papatya:……………………… 175- Cocos nucifera:………………………………………………..familyasının bir üyesidir. 176- Liquidambar orientalis……………………………..familyasına dahil olup, tıpta kullanılan…………………………yağı elde edilir. 177- Monokatil ve dikotil arasındaki farkları (3) yazınız. 178- ………………familya üyeleri uçucu ve aromatik yağ içermelerinden dolayı parfümeri sanayinde önemlidir. 179- Aktinomorf simetri………………………………..demektir. 180- Bilabiat, korollanın kaliksin ……………………………bölünmüş olması demektir. 181- Caryophyllaceae familyasının en belirgin özelliği……………………………..olmasıdır. 182- Ginobazik, stilusun ……………………………..çıkmasıdır. 183- Kapitulum çiçek durumunu………………….familyasınının ayırt edici özelliğidir. 184- Monoik bitki……………………………. ……………………demektir. 185- …………………………………..(hurma) da yapraklar……………….dir. 186- Irıdacea üyelerinde stamenler …. tane, Colchicumlar da ise………..tanedir. 187- Orchis …………………familyası üyesidir ve yumrularından…………elde edilir. 188- ………………… familyası çok tüylü ve korolalarındaki ……………….......dan ayırt edilir. 189- Lamiacea familyasında gövde……….. …,çiçek ……………….tır 190- Monocotyledon larda yaprak damarlanması………………. Kök………………….tır. 191 a-Luzula b-Schoenoplectus,c- Carex, d-Tradescantia Juncaceae familyasındandır. 192-Genellikle bataklık yerlerde yaşıyan a-Panicum b- Phragmites c- Cyperus d-Urginia 193- a- Crocus b-Pancartium c- Narcissus d-Cynodon Liliacea familyasındandırlar 194- a-Allium b- Fritillaria c- Muscari d-Scilla süs bitkisi olarak yetiştirilir. 195- Arecacea familyasından……………….. nun meyvesından Hindistan cevizi yağı elde edilen tür 196- Boya bitkisi olarak bildiğiniz 3 bitki ismi yazınız 197- Cichona,Asperula ……………………..familyasındandır 198- Aslan ağzı olarak bilinen…………………………., ve sığırkuyruğu Scrophulariaceae üyesidir. 199- Kalp kuvvetlendirici glikositler taşıyan bitki a- Scrophularia b- Veronica c- Digitalis d Euphasia dır 200- Oleaceae familyasının 3 üyesini yazınız. 201- Coridothymus, Stachys, Marrubium…………………… familyası üyeleridir. 202- Yapraklarını çay baharat olarak kullandığımız 3 tane bitki ismi yazınız 203- Alkollü içki yapımında kullanılan Apiaceae üyesi…………………….dir 204- Havuç……………………….. kültürü yapılan bir bitkidir. 205-İzmir Çeşmede gövdesi yaralanılarak sakız elde edilen bitki türü………………………..dır. 206-Fabalesin3 familyası 1-…………………..2……………………..3……………………..dır 207- Gövdeleri dikenli çalı olan böğürtlen (………………………………….) dir 208- Spata yı ……………….. familyasında görebiliriz. 209- Yucca ……………………..familyasındandır. 210- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 211- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………….. Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Ardıç (Cüce ardıç)……………………… 212- Türkiye’de………meşe türü vardır bunlardan 3 ü aşağıdakilerdir …………………….. …………………… 212- Hypericum perforatum………………. …..familyasındandır 213- Ihlamur (……………….) nın………………. ve ………………. den çay yapılır. 214- Dere içlerinde yayılış gösteren 3 bitki yazınız 215- 5 tane maki 5 tane orman bitkilerimize örnek veriniz 216- Bir fabaceae çiçeğini çiziniz? 5 tane bu familyaya ait örnek veriniz 217- Boraginaceae familyası tanıtan 2 özelliğini yazınız a…………………………………………… b…………………………. 218- Lamiacea üyelerini tanıtıcı 2 özelliği belirtiniz a…………………. b…………………………………… 219- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız Buğday…………………….Papatya…………….Nohut………….. Portakal……………………Ebegümeci………………….Hardal…………….. Ihlamur…………………….Funda ……………Karabaş……………Karanfil 220- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum…………………………………Verbascum …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena………………… Papaver roheas 221- Salvialarda anterlerin özelliği nedir? (Şekil le de anlatabilirsiniz) 222- Yüksük otu (…………………….) familyasın dandır 223- Arum larda …………….. ….in altında dişi üst kısmında erkek çiçekler bulunur 224- ……………. lerin yumrularından sahlep elde edilir. 225- Bir gramineae çiçeği çiziniz ve kısımlarını belirtiniz? 226- Angiosperm lerle Gymnosperm ler arasındaki 3 farkı yazınız?

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkiler-sinav-sorulari

Davranışlarımızdaki kalıtım mirasının alt-yapısı

Bir tür olarak genetik yapımızı kromozom adını verdiğimiz insanı oluşturan en küçük birim olan hücrenin çekirdeğinde yar alan 46 adet düz bir şekilde sıralanmış gen veya kalıtım ünitesi oluşturur. Bu gen topluluğunun sayı ve yapısı hem tür içinde hem de türler arasında farklılıklar gösterir. Türler arasındaki farklılıklardan ayrı olarak tür içindeki farklılıklar da, belli ölçülerde genetik etkenlere bağlıdır; yani örneğin insan türündeki her bireyin cinsiyet, boy, zeka gibi birçok fiziksel ve ruhsal eğilimi en azından şu ya da bu ölçüde genetik kontrol altındadır. İnsanlar arasında sadece tek yumurta ikizlerinde bu genetik yapı birbirinin aynısıdır. Genlerin varlığını ilk kez 1865'de Moravya'lı bir rahip olan Gregor Mendel adlı bilim adamı ortaya attı. Mendel, bitkilerin melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneyler yapana kadar, soyaçekim, anababa özelliklerinin çocuklarda ve sonraki nesillerde rastgele aktarıldığı bir durum olarak biliniyordu. Mendel'in ünlü deneyleriyle birlikte, soyaçekimin gen adı verilen birimlerin belli bir uygunlukta bir araya gelmesinden oluştuğu anlaşıldı. Ancak tür özelliklerinin nesilden nesile aktarılmasının ayrıntılı mekanizmalarının bilinmesi oldukça yenidir. Mendel'in bu fikri yaklaşık 35 yıl unutulduktan sonra 1900'lerin başında önemi farkedilmeye başlandı. 20. Yüzyılın başında öncelikle genleri taşıyan renkli cisimler, kromozomlar saptandı. Özellikle insan genetiğiyle ilgili bilgilerin gelişiminde ise, 1956'da J.H. Tijo ve A. Levan'ın insanda 23 çift kromozom olduğunu belirlemeleri önemli bir rol oynadı. Bugün artık bilinmektedir ki, nesilden nesile geçiş, gen adı verilen, kromozomlar üzerinde yerleşmiş organik birimler aracılığıyla olmaktadır ve kromozom sayıları türlere göre değişiklik göstermektedir. Kromozom sayısının türün gelişmişliği ve karmaşıklığıyla bir ilişkisi yoktur. Örneğin tavuklarda 78 kromozom vardır. Yine artık, yeni bir organizmanın cinsiyetinin ve saç ve göz rengi gibi fiziksel özelliklerinin genetik kurallara göre olduğu; bu geçişin kromozomlardaki DNA moleküllerinin içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde bir araya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre sağlandığı; genetik geçiş sırasında kromozom hatalarının ve bazı sakat genlerin geçişine bağlı olarak genetik hastalıkların ortaya çıkabilecekleri bilinmektedir. Normalde genler aşırı derecede sağlam ve değişmez niteliktedir ve hücre bölünmesi esnasında tam bir kopyalarını üretirler. Bu kopyalama esnasında olabilecek değişiklikler genellikle zararlıdır. Evrim kuramı kopyalama esnasında nadiren olabilen bu değişikliklerin (mutasyon) olumlu olanlarına dayanmaktadır. Genler, kimyasal olarak deoksiribonükleik asit (DNA) denilen yapılardan oluşurlar. Bu DNA yapılarında insan bedeninde yer alan çeşitli yapısal proteinlerin kalıpları bulunur. Yani proteinler, bu DNA dizileri aracılığıyla üretilirler. Yalnız işin ilginç yanı, herhangi bir anda bir insanda DNA'lardan oluşan genlerdeki bu materyalin yaklaşık %1' i protein sentezine aracılık etmektedir. Yani insanın genetik materyalinin hepsi kullanılmamakta, bir kısmı belli özel koşullar altında çalışmaya ve ifade edilmeye başlamaktadır. İnsanın davranışlarıyla ilgili ana biyolojik sistem olan merkezi sinir sisteminin gelişimini düzenleyen genlerin kesin sayısı bilinmese de bazı bilim adamları insandaki tüm genetik materyalin yaklaşık 1/3 ünün bu iş için ayrılmış olduğunu saptamışlardır. Bunun anlamı, insan kromozomlarında yer alan yaklaşık 50 bini aşkın genin en az 15 bin ila 20 bininin merkezi sinir sisteminin oluşumu ve işlev görebilmesi için çalıştığıdır. Yani davranışın meydana gelmesinde aracılık eden sinir hücrelerinin hem oluşumu hem de aralarındaki iletişiminin sağlanması, sürekliliği ve düzenlenmesi için gerekli proteinlerin sentezini, sonsuz sayıda değişkenlikle dizilmiş DNA birimlerinden oluşan genlerin bir kısmı yönetmektedir. Moleküler biyolojideki son gelişmeler davranışın genler tarafından bire bir kodlanmadığını ortaya çıkarmış; "tek gen=tek davranış" şeklinde bir bağlantı olmadığı anlaşılmıştır. Genler, davranışın ortaya çıkmasından sorumlu sinir hücresi topluluğunun hem yapısal hem de metabolik işleyişinden sorumlu olan proteinlerin sentezi için gerekli kodları içermektedirler. Belli genleri dönüştürülerek, yapısı değiştirilmiş hayvanların öğrenilmiş davranış kalıplarında bozukluklar ortaya çıktığı bugün bilinen bir gerçektir. Yapılan incelemelerde, o genin veya genlerin yapımından sorumlu oldukları biyolojik bakımdan aktif maddelerin eksikliğine veya hatalı işleyişlerine bağlı olarak ilgili sinir hücrelerinde metabolik ve fonksiyonel bozukluklar saptanmıştır. Sinir hücreleri arasındaki kavşaklarda davranışın boyutunu belirleyen biyolojik olarak aktif moleküllerin (serotonin, dopamin, norepinefrin vb..) sentezi, yıkımı, miktarları, genler tarafından kodlanan enzimler sayesinde olmaktadır. Ayrıca genler hormonlar ve hormon benzeri düzenleyici moleküllerin kodlarını da taşımaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/davranislarimizdaki-kalitim-mirasinin-alt-yapisi

Mikrobiyolojide kullanılan boyalar ve boyama yöntemleri

BOYALAR Boyalar doğal ve sentetik olmak üzere iki gruba ayrılır: a. Doğal boyalar: Doğal boyalar bitkisel ve hayvansal orijinli olabilirler. Bunlardan bitkisel orijinli olanlara  hematoksilen ve orcein, hayvansal orijinli olanlara ise carmen örnek gösterilebilir.Doğal boyalar daha ziyade histolojide kullanılmaktadır. b. Sentetik boyalar: Bunların sayıları oldukca çoktur.  Eosin, asit fuksin, asit pikrik, oranj gelb, eritrosin,  kongo kırmızısı, light green,  metilen mavisi, toluidin mavisi, bazik fuksin, jansiyan viyole, azocarmen, safranin  gibi birçok boya sentetik boyalara  örnek gösterilebilir. Sentetik boyalar ; Ehrlich tarafından  bazik , asid ve nötr boyalar diye üç gruba ayrılmıştır.Serbest asid ve bazlar suda çok az eridiklerinden sentetik boyalar daima nötr tuzlar halinde kullanılırlar. Nötr tuzlar hem asit köke (anion) hem de bazik köke ( kation) sahiptirler. a. Bazik boyalar: Bazik boyaların kromofor grubu pozitif yüke sahiptir. Yani, yukardaki açıklamanın ışığında, bu nötr tuzu meydana getiren bazik kısım (kation , +) renkli buna karşın asid kısım (anion, -) ise renksizdir.  Bu tür boyalara katyonik boyalar da denir. ( Örneğin; metilen mavisi bazik bir boyadır ve terkibi tetramethhyl-thionin-chlorhydrate’tır. Bu terkipte tetramethyl-thionin baz’ı hidroklorik asit ile nötr bir tuz meydana getirecek şekilde birleşmiştir. Tetramethyl-thionin bazı renklidir ve metilen mavisi boyasına rengini verir, anion kökü olan hidroklorik asit ise renksizdir.) Bismarck brown y, crystal violet, methyl green , pararosanilin ( basic fuchsin), resorcin blue diğer bazik boyalara örnek verilebilir. Bir doğal boya olan hematoksilen de bazik boya tarzında davranır. Bakterilerin yüzeyi negatif olduğu için ayrıca DNA’da bulunan fosfatların da negatif yüklü olması nedeniyle katyonik özelliğe sahip olan bazik boyalarla boyanırlar. b. Asid boyalar : Asid boyaların boyayıcı kısımları negatif elektriksel yüke sahiptir.  Yani burada  tuzun baz kısmı renksiz asid kısmı ise renklidir. Bu tür boyalara anyonik boyalar da denir. Asitik boyalar zemini boyamak için kullanılmaktadır. Örneğin;  sodiumeozinat da eozinat negatif yüklü olup kromofor özelliktedir. Diğer asidik boyalara  acid fuchsin, anilin blue, kongo red, fast green, light green, erytrosin, orange G, acid pikrik, Phyloxine, alizarin red S, çini mürekkebi, nigrosin, malaşit yeşili gibi boyalar örnek gösterilebilir. c. Nötr boyalar: Nötr boyalar iyonik olmayan boyalardır. Bunlar suda çözünen renkli organik bileşiklerdir.  Burada nötr tuzu meydana getiren asid ve bazın her ikiside renklidir. Hematoloji ve mikrobiyolojide sık kullanılan bu boyalara Giemsa boyası en güzel örnektir.Bu boyalar parazitlerin incelenmesinde , rikettsiya ve klamidyaların boyanmasında kullanılmaktadırlar. Wright ve Leisman boyalarıda bu tip boyalara örnektir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojide-kullanilan-boyalar-ve-boyama-yontemleri

Davranışta kalıtımın rolü

İnsan davranışının ortaya çıkması için gerekli alt-yapının hazırlanmasında ve işleyişinde büyük bir öneme sahip oldukları artık kabul edilmekle birlikte, genlerin insanın toplumsal davranışının belirlenmesinde ne gibi bir rol üstlendikleri henüz yeterince bilinmemektedir. Maymunlarda yapılan bir çalışmada, yeni doğan maymunlar, annelerinden ve diğer maymunlardan ayrılmışlar ve verecekleri tepkileri ölçmek üzere, onlara birçok fotoğraf gösterilmiştir. İlginç olan, yeni doğan maymunların yalnızca maymun içeren fotoğraflara yoğun ilgi göstermeleridir. Yeni doğan maymunlar, on haftalık olduklarında, korkutucu maymun resimlerine bile yoğun ilgilerini sürdürmekte ama yaşları daha da büyüdüğünde korkutucu maymun resimlerinden rahatsız olmaktadırlar. Bu deneyden çıkan sonuç, maymun türlerinde doğuştan gelen ama sonradan serbest bırakılan bazı davranış kalıplarının olduğudur. Genetik donanımın insanın davranışlarındaki rolünün bilinememesinde işte bu tür hayvanlarda yapılan cinsten deneyler yapma imkanının bulunmamasıdır. Bu nedenle, genetik yönden ayrıntılı çalışmalar yapılmadığı halde, kültürden kültüre farklılıklar gösteren evlilik, din ve bağlılık, biçimleri gibi davranışların öğrenilmiş ve kültüre özgü oldukları genel kabul görmüştür. Genetikçileri hem çileden çıkaran hem de yeni araştırmalar için güdüleyen, insan araştırmalarının sınırlılığı ve bu tip kültürcü önyargılardır. Çünkü onlar, her şeye rağmen insan davranışında doğuştan gelen kalıtsal kalıpların rolüne işaret eden bazı gözlemler olduğu kanaatindedirler. Bu gözlemler, bazı insan davranışlarının evrensel olması, hangi kültürde olursa olsun her insanda aynı kalıpta ifade edilmesi; maymun deneyinde olduğu gibi insanlarda da, özgül bir uyarana aynı tekrarlayan davranış kalıplarının bulunması; insanlarda da öğrenilme şansı olmayan motor tekrarlayıcı davranışların olması gibi gözlemlerdir. Örneğin doğuştan kör bebeklerde yapılan gözlemlerde bu bebeklerin mimikleri öğrenme şansının çok çok az olduğu göz önüne alındığında şu sonuçlara varılmıştır. Bu bebeklerin mimikleri normaldir. Ayrıca kör bebeklerin gören bebekler gibi gülümsemeyle karşılık verdikleri sesin kaynağına doğru baş ve gözlerini çevirmeleri doğuştan gelen bu davranışların öğrenmeden çok az etkilendiğini düşündürmektedir. Yine örneğin, derin tendon refleksleri, göz kırpma refleksi gibi motor davranışlar; açlık, susuzluk, seks gibi güdüsel davranışlar tüm insanlarda evrenseldir. Kültürden kültüre şiddeti değişmekle birlikte tüm insanlar sosyal ilişki ve duygusal tatmin ararlar. Kızgınlık, sevinç, üzüntü gibi duygusal tepkilerin mimiklerle anlatımı evrensel özellikler taşır. Büyük olasılıkla bunlar doğuştan getirdiğimiz, genetik olarak programlı davranışlardır. İnsanda da sabit hareket dizeleri şeklinde tekrarlayıcı davranışlar vardır. Korkma, gülme, bu gibi davranışlara örnektir. Yeni doğan bebeklerde gülme davranışının erken dönemlerde bir çift göz imgesine karşı oluşan, özgül uyarana karşılık olarak yapılan, tekrarlayıcı ve aynı kalıbı gösteren davranışlar olduğu saptanmıştır. Çocuk büyüdükçe yüzün diğer detaylarına karşı da gülme davranışı oluşmaktadır. Tüm bunlar, insan davranışında genetik geçişin varlığını destekleyen gözlemlerdir. Ama her şeyden önce, bu gözlemleri pekiştiren, yukarıda sunduğumuz davranışın genetik alt-yapısı alanındaki bilimsel bilgimiz, yani zihin ve davranışın beynin bir ürünü olarak ortaya çıkmasının, beynin işleyişinin de genetik faktörlerden etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunun bilinmesi, genetik araştırmalar için tetikleyici etmenlerdir. Ahlaki engeller yüzünden insan davranışının genetik nedenleri konusunda ayrıntılı ve sistemli araştırmalar yapılamaması bir bilimsel bilgi boşluğu yaratmakta, bu boşluk hem kültürcü hem genetikçi aşırı fikirler tarafından doldurulmaktadır. Bu ahlaki engellerin kaldırılıp kaldırılmaması, bir başka tartışma konusudur ancak açık olan durum, insan davranışının kalıtımsal yönleri konusundaki bilgi boşluğunun ve ideolojik önyargıların ortaya çıkmasında bu engellerden kaynaklanan bilgi boşluğunun çok önemli bir yeri olduğudur. İnsanın toplumsal davranışının genetik belirleyenlerini bilimsel olarak saptama olanağı olmayınca, bu tartışmanın sürdürülebileceği en verimli alan olarak karşımıza insan davranışının bir biçimde ve belli ölçülerde bozulduğu ruhsal rahatsızlıklar çıkmaktadır. Çünkü ruhsal rahatsızlıklar sırasında şöyle ya da böyle beynin zihni ve davranışı düzenleyici işlevleri bozulmakta, şüphesiz bu işlevlerin ortaya çıkmasında, insanın genetik donanımı önemli rol oynamaktadır.

http://www.biyologlar.com/davranista-kalitimin-rolu

Artropodların Genel Morfolojik Özellikleri

Artropodlann yapısı halkalardan oluşmuştur. Vücutları bilateral simetriktir. Vücutlarını oluşturan halkalar bazı özellikler kazanarak vücudun bölümlerini meydana getirirler. Artropodların vücudunun dış kısmı genellikle kitin tabakası ile kaplıdır. Çok sert olan bu tabaka artropoduniskeletini oluşturur. Kitin tabakası artropoda bir dış iskelet (eksoskelation) görevi yapar. Omurgalıların aksine artropodlarda iskelet vücudun dışındadır. Ayrıca bu kitin tabakası artropoda belirli bir şekil ve dayanıklılık kazandırır. Dış iskeleti oluşturan kitin tabakası her bir segmentin üzerinde kalınlaşarak plakları meydana getirir ki bu plaklara sclerit adı verilir. Dorsalde bulunan sclerite tergum, ventraldekine sternum ve yan taraftakine pleuron adı verilir. ScIeritler birbirlerine yumuşak kısımlarla bağlanmışlardır. Artropod gelişirken ancak esnek olan kısımların müsaade ettiği kadar büyüyebilir. Plaklar artropodun vücudunu tamamen kapattığında alttan yeni bir gömlek oluşturulur ve artropod gömlek değiştirir. Bu işlem belirli periyotlar içinde meydana gelir. Artropodlar iki yanlı simetrik olan segmentlerden oluşmuştur. Bu segmentler bazan gruplaşmalar gösterir. Böylece ön taraftaki segmentlerden baş (caput), ortadakilerden göğüs (thorax) ve arkadakilerden karın (abdomen) meydana gelir. Bazı artropod türlerinde ise segmentasyon ve hatta bu üç vücut kısmı belirgin olmayıp birbiriyle kaynaşmış, yekpare bir haldedir. Artropodlarda hareketi sağlayan çizgili kaslar kitin tabakasının içindedir. Kitinin iç tarafı vücut boşluğunu oluşturur ki buna hemosel (haemocoele) adı verilir. Bunun içini artropodun iç organlan doldurur. Bunlar arasında da artropodun kanı olan hemolenf bulunur. (Hemolenf: kan ve lenf sıvısı). Kitin tabakası iskelet görevi yanısıra bu hemolenfin de uçmasına engel olur. Çok sert ve kalın olan kitin dolayısı ile artropodun büyümesi ancak gömlek değiştirme ile olur. Hareket organellerininde kolaylıkla hareket edebilmesi için eklem yerlerinde bu kitin tabakası incelmeler gösterir. Artropodlara karşı kullanılan öldürücü ilaçların vücuda girmesi ancak bu ince olan eklem yerlerinden olur. Artropodların dolaşımı açık olarak olur.Yalnız bir dorsal arter kanın hareketini sağlar ve kalp ödevi görür. Kalp ilkel olup duvarlarında delikler vardır. Bu delikler yardımı ile çevredeki kanı emer. Emmiş olduğu bu kanı vücut boşluğuna açılan kısa damarlardan pompalar. Böylece kan dolaşımı sağlanır. Artropodlarda solunum organları stigmata veya spiracle adı verilen deliklerden başlar. Bu delikler vücut yüzeyinde olup, thorax ve abdomenin her halkasında bulunur. Bu delikler içte trachea adı verilen ince hava borularına açılır. Bu borular daha ince dallara ayrılarak bütün vücuda yayılır. Hava vücut dışındaki deliklerden girer ve borulardan geçer. Böylece havadaki oksijen hücrelere taşınır. Karbondioksit ise ters yolla dışarı atılır. Solunum organları bakımından artropodları 5 gruba ayırabiliriz. I) Solungaçlarla solunum yapanlar. Bu tip solunum organları daha çok sularda yaşayan artropodlarda görülür. 2) Trachea'larla solunum yapanlar: Insecta sımfindaki artropodlarda ve Arachnoidea sımfindaki bazı türlerde görülür. Trachea ince, elastik ve kitinli ipliklerle desteklenrniş tiptedir. Dışa açılan deliğine stigma adı verilir. Buralar stigmadan başlayarak vücudun içine doğru dağılan ve gittikçe incelen birtakım kollara ayrılmıştır. Böylece bu borucuklar vasıtasıyla hava vücudun iç kısmına kadar girer. Bu borucuklardaki kitini iplikler helozon tarzında görülür. 3) Kitap akciğerler: Bu solunum organı örümceklerde görülür. 4) Kitap solungaçlılar : Yengeçlerde görülen solungaç şekli olup, bunlarda solunumu sağlarlar. 5) Özel solunum organı olmayanlar: Bu tip artropodlarda solunum vücudun dış yüzeyi ile yapılır. Acarina takımındaki bazı türlerde solunum organı bulunmaz. Artropodlarda sindirim sistemi 3 ana bölümden oluşur. Bunlar ön, orta ve arka bağırsak bölümleridir. a) Ön bağırsak (Stomodeum) : Farenks, proventriculus (kursak) ve taşlıktan meydana gelir. b) Orta bağırsak (Mezenteron): Artropodlarda orta bağırsak gerçek bir mide görevi yapar. Gıdayı biriktirir ve sindirim için enzim salgılar. c) Arka (son) bağırsak (proctodeum) : iIeum ve rektumdan oluşur. Rektum dışkıdaki suyun emiliminden sorumludur. Orta ve son bağırsağın birleştiği yere malpigi tubullerı açılır. Bu tubuller filtre görevi görür ve kandan aldıkları artık maddeleri bağırsağa boşaltırlar. Ayrıca gerek ön bağırsak ve gerekse arka bağırsak helozon tarzında kitini ipliklerle desteklenrnişlerdir. Artropodlarda boşaltım (ekskresyon) değişik tipteki organlarda yapılır. Crustacea sınıfındakilerde boşaItım bir çift nefrida (ilkel böbrek) tarafindan yapılır. Insecta sımfindakilerde ise boşaItım işlemi malpighi kanallarıyla gerçekleştirilir. Bu kanallar sindirim kanalının etrafını halka şeklinde sarmış olup, arka bağırsağın ön kısmına açılırlar. Arachnoidea sımfindakilerde ise malpighi kanallanna ilaveten ayakların coxae civarına açılan ve birer gerçek nefrida olan coxal bezlerde boşaItımda görev alır. Erkeklerde iki testis, vasa deferentia ve bunların her birinde birer vesicula seminalis bulunur. Dişilerde ise iki adet ovaryum vardır. Ovaryumdan çıkan yumurta kanalları birleşerek vajinayı oluşturur. Vajina reseptaculum seminisden köken alır ve ovipositor ile sonlanır. Dıştan bakıldığında erkeklerde bir adet penis ve bir çift klasper adı verilen organel bulunur. Artropodlarda sinir sistemi başta bulunan bir sinir yumağından (baş ganglionu) oluşmuştur. Bu yumaktan çıkan ve vücut boyunca uzanan ve ventral olarak seyreden iki sinir kordonu bulunur. Bu sinir kordonları üzerinde her segmentte birer çift ganglion ve ganglionlar arasında da sinir bağlantıları vardır. Sinir sistemi göz, duyu organları ve hareket sistemiyle bağlantılıdır. Yani göz, dokunma ve işitme organları mevcuttur. Gözler kenelerde olduğu gibi bazı türlerde yoktur. Bitlerde ise gözler küçülmüştür. (Kenelerin bazı türlerinde göz yoktur). Diptera takımındaki sineklerde ise iki tip göz bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi petek göz yada bileşik göz adını alır ve hareketi algılamaya yarar. Diğeri ise basit göz olup başın tepesinde bulunur ve görevi bilinmemektedir. Artropodlarda gıda maddeleri antenlerde, bacaklarda ve ağız kısımlarında bulunan kimyasal algaçlar vasıtası ile tanınır. İnsecta sınıfında bulunan artropodların çoğunluğu ovipardır. Ayrıca larvipar olanlarda vardır. Yine bu sınıftaki türlerin çoğu bir veya iki çift kanada sahiptir. Ancak hayvan sağlığını ilgilendiren türlerin bulunduğu diptera takımındakilerde bir çift kanat bulunur. Bunlarda ikinci çift kanat küçülmüş olup, tokmak şeklindedir ve halter adını alır. Bu organel duyu organı olarak görev yapar. Artropodlarda kanatlar thorasik segmentten çıkar ve damar adı verilen içi boş borular ile desteklenir. Bu borular kanat üzerinde uzunlamasına seyredebildiği gibi birbirini kesebilir. Damarlar arasında kalan boşluklara hücre adı verilir. Kanat üzerindeki bu damarların seyri ve hücrelerin şekli dipteraların tür teşhisIerinde kullanılır. Artropodlarda ağız organelleri: Veteriner hekimlik yönünden önemli olan artropodları içeren insecta ve arachnoidea sınıflanndaki türlerde ağız organelleri farklı tiptedir. İnsecta sınıfındaki türlerde ağız organelleri: Böceklerde besin alış biçimlerine göre ağız organelleri üç tiptedir. a) Çiğneyici tip: Sert gıda maddeleri ile beslenen artropodlarda görülür. Örn :Hamam böcekleri. Ağız organelleri labrum ve üst dudak, bir çift mandibula veya çene, bir çift maxilla ve hypopharynx'den oluşur. b) Yalayıcı -emici tip: Bu tip ağız organelleri Musca domestica (ev sineği) ve myiasis etkenleri gibi hazır gıda ile beslenen artropodlarda görülür. Tabanuslarda da bu tip ağız organelleri bulunur. Ancak bunlarda bıçak gibi keskin mandibulaların bulunması ile diğerinden ayrılır. Tabanuslar bu mandibulalar yardımı ile bulunduğu konağın derisine yara açar ve yaradan çıkan kanı emer. c) Sokucu -emici tip: Kan emen böceklerin çoğunluğunda bu tip ağız organeli bulunur. Bunların ağız organelleri değişikliğe uğrayarak hortum adı verilen oluşumu medana getirir. Bu hortumun tavanını labrum tabanını ise labium oluşturur. Bunların arasında ise bir çift maxilla, mandibula ve hypopharinx bulunur. Hypopharinx'de ise tükrük kanalları bulunur. Kan emme sırasında labium hariç diğer tüm organeller deriye sokulur ve kan emerken antikoagülan bir madde deriye şırınga edilir. Kan emen bitlerde hortum bulunmaz, Ancak ağızda 3 adet kıla benzer ince organ (stilet) vardır. Pirelerde ise ağız organelleri kesici olan bir çift maxilla ve delici görevi olan epipharynxden ibarettir. Arachnoidea sınıfındaki türlerde bulunan ağız organelleri: Veteriner hekimlik yönünden önemli olan archnida 'larda (keneler ve uyuz etkenleri) ağız organelleri bir çift. chelicer, pedipalp ve hypostomdan ibarettir. Chelicer'ler makas gibi keskindir ve kesici ödevi görür. Böylece üzerinde dişleri olan hypostomun içeri girmesi sağlanır. Kenelerin hypostomunda diş bulunduğu halde uyuz etkenlerinkinde bulunmaz. Artropoda Filumunun Sınıflandırılması Artropoda filumuna bağlı olarak 5 sınıf bulunur. Bunlar; Crustacea Myriapoda Insecta Arachnida (Arachnoidea) Pentastomida' dır. Bunlardan insecta ve arachnida sınıftan veteriner hekimlik ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan artropodları içerir. Bu iki sınıf altında bulunan türler gerek hayvanlarda ve gerekse insanlarda önemli hastalıklara sebep olurlar ya da çeşitli hastalıklara vektörlük yaparlar.

http://www.biyologlar.com/artropodlarin-genel-morfolojik-ozellikleri

MİLLİ PARKLAR YÖNETMELİĞİ

Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığından: R.G. Tarihi: 12/12/1986 R.G. Sayısı: 19309 BİRİNCİ BÖLÜM : Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç Madde 1 - Bu Yönetmeliğin amacı, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu ile 6831 sayılı Orman Kanununun 25 inci maddesinin uygulanmasını düzenlemektir. Kapsam Madde 2 - Bu Yönetmelik, 2873 sayılı Milli Parklar Kanununun 22 nci maddesi ile 2896 sayılı Kanunla 6831 sayılı Orman Kanununa eklenen EK 5 inci maddesine göre hazırlanmış olup; Milli Parkların, Tabiat Parklarının, Tabiat Anıtlarının, Tabiatı Koruma Sahalarının ve Orman İçi Dinlenme Yerlerinin ayrılması, planlanması, geliştirilmesi, korunması, yönetilmesi ve tanıtılmasına ilişkin iş ve işlemleri kapsar. Kısaltmalar Madde 3 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Kanun: 2873 sayılı Milli Parklar Kanununu, b) Bakanlık: Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığını, c) Genel Müdürlük: Orman Genel Müdürlüğünü, d) Daire Başkanlığı: Milli Parklar Dairesi Başkanlığını, e) Müdürlük: Milli Parklar Müdürlüğünü, f) Fon: Milli Parklar Fonu'nu, ifade eder. Tanımlar Madde 4 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Milli Parklar, Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı ve Tabiatı Koruma Alanı; Kanunun 2 nci maddesinde tarif edilen tabiat parçalarını, b) Ekosistem; belli bir yaşama muhiti içindeki canlı organizmalar ile cansız çevrenin meydana getirdiği karakteristik bir ekolojik sistemi, c) Tabii Kaynak; biyolojik tabii değerler; flora, fauna, habitatlar, ekosistemler, tabiat tarihinin ve tabii mirasın müstesna özellikleri ve bunlara dair ilmi değerler ile fiziki tabii değerler; coğrafi konum, jeolojik ve jeomorfolojik teşekküller, hidrolojik ve limnolojik özellikler, klimatik özellikler ve bunlara dair ilmi değerleri, d) Estetik Kaynak; insanın psikolojik yapısına ve bedii zevklerine hitap eden üstün, bakir ve tabii manzara özelliklerini, e) Kültürel Kaynak; tarihi, arkeolojik, mitolojik, antropolojik, etnografik, sosyolojik olayları belgeleyen ve bu olayların izlerini taşıyan sitler ve yöreler ile tarihteki büyük olayların ve kişilerin izlerini ve hatıralarını taşıyan, mimarlık ve güzel sanatların örneklerini bünyesinde toplayan yerler objeler ve kültürel mirasın olağanüstü örnekleri ve bunlarla ilgili ilmi değerleri, f) Teknik İzahname; bu yönetmeliğin uygulanmasına açıklık getiren, Yönetmelikte yer almayan hususları ihtiva eden Bakanlık emrini, g) Rekreasyonel Kaynak; tabii ve kültürel çevrenin, özellikle açık hava rekreasyonu yönünden potansiyeli, taşıma kapasitesi ve hitap ettiği demografik çevreyi, h) Rekreasyon; insanın eğlenme, dinlenme, kendini yenileme fonksiyonunu, ı) Orman İçi Dinlenme Yeri (Orman Mesire Yeri); rekreasyonel ve estetik kaynak değerlerine sahip ormanlık alanı, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM : Temel İlkeler ve Kriterler Temel İlkeler Madde 5 - Bu yönetmeliğin uygulandığı yerlerde; A) Genel olarak; 1 - Kanunun 14 üncü maddesi ile yasaklanan faaliyetler yapılamaz. 2 - Kaynak değerleri ile koruma ve kullanma esaslarının belirlenmesinde, ilmi ve teknik araştırmalara en geniş ölçüde yer verilir. 3 - Kaynakların tabii karakterinin mutlak korunması ve devamlılığı sağlanır. 4 - Tabii kaynakların işletilmesi yasaktır. 5 - Tabii denge ve manzara bütünlüğünü bozacak ve tabii çevrenin bakir karakteri ile bağdaşmayacak hiçbir faaliyete izin verilmez. 6 - Bu yerler sadece koruma, yönetim, araştırma, ziyaretçi, tanıtım tesis ve hizmetleri ile donatılır; bu tesisler ile kaynak amenajmanı ve restorasyon esasları planlarında belirtilir. 7 - Kullanma ve yararlanma şartları ve seviyesi idarece belirlenir ve taşıma kapasitesinin dışına çıkılmaz. 8 - Tabii ve kültürel kaynaklara, kaynak değerini bozmayacak, ancak tamamlayıcı ve restorasyon amaçlı müdahalelerde bulunulabilir. 9 - Tabiatı mutlak koruma zonlarında, tabii kaynaklar insan etkisi olmaksızın tabii haline bırakılır. 10 - Devlet mülkiyeti ve yönetimi ile kaynak, manzara, mülkiyet ve yönetim bütünlüğü esastır. Ancak milli parklarda devlet mülkiyeti aranmayabilir. 11 - Kamulaştırma ve Tahsisler Kanunun 5 inci ve 6 ncı maddelerine göre yapılır. 12 - Planların gerektirdiği her türlü yapı, tesis, hizmet ve faaliyetlerin yapılması, yönetilmesi ve işletilmesi Kanunun 12 nci maddesine göre düzenlenir.   B) Özel hallerde; 1 - Düzenli tarım ve mevcut iskan alanları ile bunları çevreleyen kırsal manzara dokusu, kültürel ve tabii kaynakların korunması ve değerlendirilmesinde tezat teşkil etmemesi halinde bu arazi kullanımlarının devamlılıklarını temin etmek üzere planlarında gerekli hükümler getirilir ve bu hükümlere göre özel mülkiyet tasarruflarına izin verilebilir. 2 - Milli parklar ve tabiat parklarında gerçek ve tüzel kişiler lehine verilecek izinlere dair esaslar, bu Yönetmeliğin 22 inci maddesinde belirtilmiştir. 3 - Üretim, otlatma ve avlanma faaliyetlerine ve kaynakların korunması geliştirilmesi ve devamlılığını sağlayacak teknik faaliyetlere, Kanunun 13 üncü maddesinde belirtilen esaslar dahilinde ve mutlak koruma zonları dışında izin verilebilir. 4 - Kamu yararı açısından vazgeçilmez ve kesin bir mecburiyet doğması halinde, planda yer almayan herhangi bir yatırım projesinin uygulanmasına, projenin çevreye yapacağı tesir etüd edilerek, çevre ve kaynak koruma politikalarıyla kabul edilemez bir tezat teşkil etmeyeceğinin tespit edilmesi halinde, planda gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra Bakanlıkça izin verilebilir. Milli Park ve Tabiat Parkı Kriterleri Madde 6 - A) Milli Park olarak ayrılacak yerlerde; 1 - Tabii ve kültürel kaynak değeri ile rekreasyonel potansiyeli, milli ve milletlerarası seviyede özellik ve önem taşımalıdır. 2 - Kaynak değerleri, gelecek nesillerin miras olarak devralacakları ve sahip olmaktan gurur duyacakları seviyede önemli olmalıdır. 3 - Kaynak değerleri tahrip olmamış veya teknik ve idari müdahalelerle ıslah edilebilir durumda olmalıdır. 4 - Saha büyüklüğü, kaynak değerleri kesafeti yönünden, özel haller ve adalar dışında, en az 1000 hektar olmalı ve bu alan bütünüyle koruma ağırlıklı zonlardan meydana gelmelidir. İdari ve turistik amaçlı geliştirme alanları bu asgari saha büyüklüğünün dışındadır. B) Tabiat parkı olarak ayrılacak yerlerde; 1 - Milli veya bölge seviyesinde üstün tabii fizyocoğrafik yapıya, bitki örtüsü ve yaban hayatı özelliklerine ve manzara güzellikleri ile rekreasyon potansiyeline sahip olmalıdır. 2 - Kaynak ve manzara bütünlüğünü sağlayacak yeterli büyüklükte olmalıdır. 3 - Bilhassa açık hava rekreasyonu yönünden farklı ve zengin bir potansiyele sahip olmalıdır. 4 - Mahalli örf ve adetlerin, geleneksel arazi kullanma düzeninin ve kültürel manzaraların ilgi çeken örneklerini de ihtiva edebilmelidir. 5 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. Tabiat Anıtı ve Tabiatı Koruma Alanı Kriterleri Madde 7 - A) Tabiat anıtı olarak ayrılacak yerler ve tabii objeler; 1 - Tabiat ve tabiat olaylarının meydana getirdiği tek veya nadir olmaları sebebiyle ilmi ve estetik yönden milli öneme sahip, bir veya bir kaç jeolojik ve jeomorfolojik formasyon ve bitki türleri gibi müstesna değerleri barındırmalıdır. 2 - Özellikle insan faaliyetlerinden çok az zarar görmüş veya hiç zarar görmemiş olmalıdır. 3 - Saha büyüklüğü milli parkları küçük, fakat koruma yönünden bütünlüğü sağlayacak yeterlikte olmalıdır. 4 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. B) Tabiatı koruma alanı olarak ayrılacak yerler; 1 - Milli veya milletlerarası seviyede tipik, emsalsiz, nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği veya gizlediği tabii ve geleneksel arazi kullanım şekillerine ait örnekleri barındırmalıdır. 2 - Genellikle hassas ekosistemlere, habitatlara veya hayat şekillerine, biyolojik veya jeolojik önemli çeşitliliklere, zengin genetik kaynaklara sahip olmalıdır. 3 - Bu özellikleri ve farklılıkları; bilim, eğitim, araştırma kurumları veya ilgili kuruluşlar tarafından tesbit edilmiş olmalıdır. 4 - Saha büyüklüğü, korunması gerekli değerlerin hayatlarını uzun süreli olarak devam ettirmelerine yeterli olmalıdır. 5 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. Orman İçi Dinlenme Yeri Kriterleri Madde 8 - Orman içi dinlenme yeri olarak ayrılacak yerler; a) Mahalli seviyede açıkhava rekreasyonu yönünden değişik ve zengin özelliklere sahip olmalıdır. b) Alt yapı imkanlarına sahip olmalıdır. c) Kaynak bütünlüğünü sağlayacak büyüklükte olmalıdır. d) Orman rejimine tabi olmalıdır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Tayin, Tesbit ve Planlama Tayin ve Tesbit Madde 9 - Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları Kanunun 3 üncü maddesinde açıklanan esaslara göre tayin ve tesbit edilen yer ve yörelere dair uygulama statüleri ve sınırları mahallen duyurulur. Orman İçi Dinlenme Yeri Kriterlerine sahip olduğu tesbit edilen sahalar; 2896 sayılı Kanunla değişik 6831 sayılı Orman Kanununun 25 inci maddesi hükümlerine göre, Genel Müdürlüğün onayı ile orman içi dinlenme yeri olarak belirlenir. Planlama Esasları Madde 10 - Bu yönetmeliğin uygulanacağı yerlerin; etüd, envanter ve araştırması ile Milli Park Planlaması ve kaynak amenajmanı planlarıyla ilgili usul ve esaslar teknik izahnamede açıklanır. Uzun Devreli Gelişme Planları Madde 11 - Milli Park uzun devreli gelişme planları, ilgili Bakanlıkların olumlu görüşleri ve gerektiğinde fiili katkılarıyla hazırlanır. Bakanlıkça onaylanarak yürürlüğe konur. İmar Uygulama Planları Madde 12 - Milli Park uzun devreli gelişme planı uyarınca iskan ve yapılaşmaya konu olan yerler için, mahalli gelişme planı karakterindeki, imar mevzuatına uygun imar uygulama planları, milli park uzun devreli gelişme planı hüküm ve kararlarına uygun olarak, hazırlanır veya hazırlattırılır, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının onayı ile yürürlüğe girer. Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı, Tabiatı Koruma Alanı ve Orman İçi Dinlenme Yeri Planları Madde 13 - Tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanı olarak tesbit edilmiş yerler için hazırlanacak planlar; milli park planlama usul ve teknikleriyle, uygulanan statünün amaçları, kriterleri, genel politika ve ilkeler ile uyumlu olarak ve planlanan sahanın kaynak değerleri ve özellikleri gözönünde bulundurularak, Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşü alınarak hazırlanır ve Bakanlıkça onaylanarak yürürlüğe konur. Orman içi dinlenme yeri planları, orman içi dinlenme yeri kriterleri ile sahanın rekreasyonel ve estetik değerlerinin yıpratılmadan kullanılması, statü uygulamasının o yer için amaçları gözönünde bulundurularak Dairesince hazırlanır ve Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konur. Uygulama Projeleri Madde 14 - Uzun devreli gelişme planı, mahalli gelişme planı ve yatırım projeleri uyarınca Dairesince hazırlanan veya hazırlattırılan uygulama projeleri, Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konur. Kültür Varlıklarının Korunması ve Turizm Yatırımlarına Dair Plan Kararları Madde 15 - Bu yönetmelik uygulamasına konu olan yerlerde; a) Kültür varlıklarının korunması, tahkimi, restorasyonu ve değerlendirilmesine dair plan kararları, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümlerine göre ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile işbirliği içinde tesbit edilir. b) Turizm bölge, alan ve merkezlerinde, turizm yatırımlarına dair plan kararları Bakanlığın görüşü alınarak sonuçlandırılır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Kuruluş ve Yönetim Kuruluş Madde 16 - Bu Yönetmelik kapsamına giren hizmetlerin taşradaki uygulaması bölge müdürlüklerince yürütülür. Koruma Madde 17 - Bu Yönetmeliğin uygulandığı yerlerde; a) Sınırlar uygun fiziki elemanlarla veya yeşil çitlerle yer yer belirlenir. Bunun dışında kalan sınırlar uygun aralıklı ve kolay görülebilir işaret ve levhalarla belirtilir. b) Koruma amacı ile yol, patika, haberleşme ağı; telsiz ve telefon gözetleme kule ve kulübeleri geliştirilir; deniz-hava ulaşım ve kontrol imkanları, ekipman ve araçlarıyla donatılır. c) Yangınlar, özellikle orman yangınlarıyla mücadele yönünden bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinde açıklanan esaslar dahilinde her türlü tedbir alınır. Mücadelede su ve çevreye zararlı olmayan kimyevi madde kullanımına yer verilir. Yangınların tesbit ve söndürülmesine ilişkin her türlü müdahale kalifiye ekiplerce sağlanır. Geniş uygulama alanları için özel yangınla mücadele projeleri hazırlanır ve uygulanır. d) Planlar uyarınca gerçekleştirilecek her türlü tesisin, idarenin koyacağı esaslar dahilinde, çevre sorunu yaratmayacak şekilde, atık su arıtma sistemiyle donatılması ve tesisle birlikte bitirilmesi, tesisi yapan kuruluş veya şahıslarca sağlanır. Yapım sırasında meydana gelen moloz döküntüleri yatırımcı tarafından kaldırılır ve kullanım alanının tabii peyzaja uygun çevre tanzimi idarenin belirleyeceği esaslara göre yapılır. İdarece gerçekleştirilecek müşterek alt yapı tesislerine, kamu ve özel tesis sahiplerinin, belirlenecek katılım payları ile iştiraki temin edilir. e) Çevreyi ve ziyaretçileri rahatsız edecek seviyede gürültülü faaliyetlerde bulunulamaz, yüksek sesle müzik yayını yapılamaz. f) Yapı ve tesislerde çevre ve hava kirliliği yaratan yakıt kullanılamaz, kullanılması gerektiğinde idarenin koyacağı kirlenmeye karşı tedbirlerin alınması zorunludur. g) Ziyaretçiler, idarece konan esaslar dahilinde bu yerlerden yararlanabilirler. h) Yasaklanan fiillere, arazi kullanma şekillerine ve plan dışı yapılaşmaya fırsat verilmez. Aksi hareket edenler hakkında kanuni işlem yapılır. ı) Genel peyzajda göze çarpan bozulmaları gidermek üzere, yörenin tabii arazi yapısı, tabii bitki örtüsü ve tabii peyzaj özellikleri dikkate alınmak ve o yörenin tabii türleri kullanılmak suretiyle ağaçlandırma, peyzaj restorasyonu ve tesislerin yakın çevre peyzaj düzenlemeleri yapılır. Koruma Görevlileri Madde 18 - Bu Yönetmeliğin uygulandığı yerler ve yörelerde; Yönetmelikte belirtilen her türlü koruma hizmetleri ve yasaklara karşı işlenen suçların takibi 6831 sayılı Orman Kanununun 5 inci fasıl dördüncü bölümünde yer alan suçların takibi ile ilgili hükümlere, 2872 sayılı Çevre, 1380 sayılı Su Ürünleri ve 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanunları hükümlerine, genel hükümlere ve Muhafaza Memurları Görev ve Çalışma Yönetmeliğine uygun olarak orman muhafaza memurlarınca sağlanır. Mülkiyet ve Kamulaştırma Madde 19 - Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanlarının devlet mülkiyetinde ve Genel Müdürlüğün intifa ve denetiminde olması esastır. Ancak Milli parklarda devlet mülkiyeti aranmayabilir. Bunu sağlamak üzere gerekli kamulaştırma işlemleri, Kanunun 5 inci maddesi hükmüne göre yapılır. Kamulaştırma bedelleri Fon'dan karşılanır. Taşınmazların tahsisi ise Kanunun 6 ncı maddesi hükümlerine göre yapılır. Tesis ve Düzenleme Madde 20 - Kanun kapsamına giren yerlerde planların gerektirdiği her türlü yapı, tesis, hizmet ve faaliyetlerin yapılması, yönetilmesi ve işletilmesi Kanunun 12 nci maddesine göre düzenlenir. Bu hizmetler içinde yer alan, lokanta, kafeterya, büfe, kır gazinosu ve benzeri tesisler idarece fon kapsamında işletilebileceği gibi, mevsimlik olarak işletmeciye de verilebilir. Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları yatırımları için gerekli ödenekler, fon yönetmeliği esasları dahilinde kullanılır. Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları içindeki mevcut yerleşim merkezlerinde ikamet edenler dışında bu yerlere gelen ziyaretçiler; giriş kontrol merkezlerinde veya sahalar içindeki idare ve ziyaretçi merkezlerinde, Bakanlıkça tesbit edilecek ücreti öderler. Bu ücretler fon'da toplanır. Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Verilecek İzinler Madde 21 - Milli park ve tabiat parklarında, planlarına uygun olması şartıyla kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlara Bakanlıkça izin verilebilir ve uygulamalar Kanun ve Yönetmelik hükümlerine göre denetlenir. Ancak bu yerlerdeki tarihi ve arkeolojik sahalarda kazı, restorasyon ve ilmi araştırmalar, Bakanlığın bilgisi içinde olmak şartıyla, Kültür ve Turizm Bakanlığının iznine tabidir. Gerçek ve Tüzel Kişilere Verilecek İzinler Madde 22 - Milli Park ve tabiat parklarında, kamu yararı olmak şartıyla, o yer planlarının hükümleri dahilinde turistik amaçlı bina ve tesisler yapmak üzere gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri lehine, Maliye ve Gümrük Bakanlığının görüşü alınarak ve Bakanlık tarafından öngörülen şartlar yerine getirilmek kaydıyla izin verilebilir. Müteşebbis, o yere ait mevcut planlarındaki şartlarla, Bakanlığın belirleyeceği esaslar dahilinde projelerini hazırlar ve turizm mevzuatına uygun olarak Kültür ve Turizm Bakanlığından belge almak sureti ile Bakanlıktan intifa hakkı tesisi talebinde bulunur. Turizm belgesi ve ekli projeleri ile keşif özetlerini Bakanlığa getiren müteşebbis adına, Maliye ve Gümrük Bakanlığının görüşü alınarak, Bakanlıkça usulüne ve proje ekonomisi ile amortisman müddetine uygun olarak kırkdokuz yılı geçmemek kaydıyla intifa hakkı tesis edilir. İntifa hakkı tesis edildiğinin Bakanlıkça müteşebbise tebliğini takip eden bir ay içinde Bakanlıkça verilen örneğe uygun noter tasdikli taahhüt senedi Bakanlığa verilir. Takiben, tahsis edilen yer, Bakanlıkça müteşebbise mahallen düzenlenen bir tutanakla teslim edilir. Müteşebbis, Bakanlığa taahhüt ettiği şartlara kesinlikle uymak zorundadır. İntifa hakkı süresinin uzatılması ve devri Kanunun 8 inci ve 9 uncu maddeleri hükümlerine göre yapılır. İzin Verilmeyecek Yerler ve Haller Madde 23 - a) Milli Park ve tabiat parklarında gelişme planları kesinleşmeden Kanun ve Yönetmelikte sözü edilen izinler verilemez. b) Tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanlarında; 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümleri saklı kalmak kaydıyla izin verilmez veya intifa hakkı tesis edilemez. c) Bu yönetmelik kapsamına giren yerlerde, Maden ve Petrol Kanunları gereğince araştırma, işletme ruhsatnamesi ve imtiyazı 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümleri saklı kalmak kaydıyla, Bakanlar Kurulu Kararıyla verilir. Araştırma, işletme faaliyetlerinde bu yerlerin korunması amacıyla riayet edilecek hususlar Bakanlıkça belirlenir. Bu yönetmelikte yer alan izin işleriyle ilgili hususlar dışında 6831 sayılı Orman Kanununun ilgili hükümleri ve buna bağlı mevzuata göre hareket edilir. BEŞİNCİ BÖLÜM : Suçların Takibi ve Cezalar Suçların Takibi Madde 24 - Kanunda belirlenen yasaklar ve bu Yönetmelikteki açıklamalar ile 6831 sayılı Orman, 3167 sayılı Kara Avcılığı, 1380 sayılı Su Ürünleri, 6785 ve 1605 sayılı İmar, 2872 sayılı Çevre, 2634 sayılı Turizmi Teşvik ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi Kanunlar ile bu Kanunların ek ve değişiklikleri ve bunlara dayalı mevzuatın getirdiği yasaklara uyulmaması ve suç sayılan fiillerin işlenmesi Kanun ve bu yönetmelik hükümlerinin uygulandığı yerlerde görevli orman muhafaza memurları tarafından bu memurların görevlerine ilişkin mevzuat çerçevesinde önlenir veya suç işlenmesi halinde gerekli kanuni işlem yapılır. Cezalar Madde 25 - 6831 sayılı Orman Kanunu, 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanunu ve 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ile bu kanunların ek ve değişikliklerinde yasaklanan fiillerin, Kanunun uygulandığı yerlerde işlenmesi halinde Kanunun 20 ve 21 inci maddeleri uygulanır. ALTINCI BÖLÜM : Son Hükümler Yürürlükten Kaldırma Madde 26 - 08/02/1973 gün ve 6304-586/9 Sayılı Milli Parkların Ayrılma, Planlama Uygulama ve Yönetimine Ait Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Maddeler Geçici Madde 1 - Kanunun yürürlüğe girmesinden önce 6831 sayılı Orman Kanununun ilgili maddelerine göre Milli Park olarak ayrılan yerler ile Devlet Orman İşletmesi ve Döner Sermayesi Yönetmeliğinin ilgili hükümleri uyarınca orman içi dinlenme yeri (mesire yeri) olarak ayrılan yerler, Kanun ve bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yeniden tasnif ve değerlendirmeye tabi tutulur. Milli Park kriterlerine haiz olan yerlerde; tamamı veya belirli bir kısmı evvelce Bakanlar Kurulu Kararı ile orman rejimine alınıp milli park olarak ayrılmış olanlarında; Kanun ve bu Yönetmelik hükümleri başkaca bir işleme gerek kalmaksızın uygulanır, diğerlerinin Milli Park olarak kabul edilmesi için Bakanlar Kurulu Kararı istihsal edilir. Tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanı kriterlerine haiz yerlerde ise Kanun ve bu Yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına belirleme işlemi ile birlikte başlanır. Geçici Madde 2 - Kanun ve bu Yönetmelik kapsamına giren yerlerde evvelce verilmiş kullanma izni, irtifak ve intifa hakları; geçerlilik süresi bitimine kadar başka bir işleme gerek kalmaksızın sahibi tarafından kullanılır. Yürürlük Madde 27 - Bu yönetmelik Resmi Gazetede yayımı tarihinden yürürlüğe girer. Yürütme Madde 28 - Bu yönetmelik hükümlerini Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı yürütür.

http://www.biyologlar.com/milli-parklar-yonetmeligi

Kıtaların Kayma Kuramı (=Continental Drift)

Günümüzde Wegener (1912)’ın kıtaların kayma kuramı genel bir kabul görmektedir. Bu kuram özet olarak dünya yaklaşık olarak 200-250 milyon yıl önce tek bir kıtadan oluştuğunu ve daha sonra bu kıtanın parçalaranark günümüzdeki kıtaları oluşturduğu şeklinde ifade edilebilir. . Wegener bu bütün kıtaya “Dünya Kıtası” anlamında Pangea adını vermiştir. Tek kıtadan bahsedilince, tek bir okyanustan da bahsetmek gerekir. Okyanuslarda, “Bütün Okyanuslar” anlamında Panthalasse olarak adlandırılmıştır. Bu kuram ileride daha detaylı olarak ele alınacaktır. Kıtaların Kayma Kuramını anlayabilmek için, paleomanyetizmadan elde edilen bilgilerin bilinmesi gerekmektedir. Paleomanyetizma: Dünyada, yanardağ işlevleriyle içinde demir minerali bulunan mıknatıslanabilir kayaçlar oluşmaktadır. Yanardağlardan çıkan akıcı sıcak lavlar yeryüzüne ulaştıklarında (Curie sıcaklığı altına düştüklerinde), soğuyup katılaşmaya başlarlar. Bu soğuma anında demir molekülleri yönelimlerini o andaki manyetik alanın etkisi altında gerçekleştirirler. Bugün böyle bir soğumada demir molekülleri, bugünkü manyetik kuzey-güney yönünde dizilirlerdi. İşlevini uzun bir süre sürdüren bir yanardağdan dikine alınan bir kesitinde, lavlardaki katmanların içindeki demirli minerallerinin yönüne bakılarak kutuplarda meydana gelmiş bulunan değişiklikler saptanabilir. Bu yönteme dayanılarak, dünyanın birçok yerinde değişik katmanlardan örnekler alınarak manyetik alanlar incelenmeye başlandı. Çok şaşırtıcı sonuçlar elde ediliyordu. Daha önceki manyetik kutuplaşmanın, bugünkünden tamamen farklı olduğu görülüyordu. 200 milyon yıl önce dünyanın iki kuzey ve iki güney kutbu varmış gibi sonuçlar elde edildi. Yapılan çok titiz çalışmalardan sonra, kayan manyetik kutuplar değil kıtaların kendileri olduğu sonucuna varıldı. Bu sonuç 1912 yılında Alman jeofizikçi Alfred Wegener (1880-1930) ’in yaptığı saptamayı destekliyordu. Wegener’e (1912) göre, Güney Amerika’nın doğu kıyısında bulunan dirsek şeklindeki çıkıntının, Afrika’nın batı kıyısındaki girintiyle uyum içinde olması rastlantı değil, bu iki kıtanın bir zamanlar birlikte olması sonucuydu. Wegener, bir zamanlar birlikte olan bu iki kıtanın, dünyanın plastik magması üzerinde kayarak birbirinden uzaklaştığını varsayıyordu. Yapılan detaylı gözlemlerle, bir çok kıta parçasının birbirinden ayrıldığını gösteriyordu. Örneğin, Hindistan Afrika’nın güneydoğu kıyısından kopmuştu. Wegener’in kıtaların kayma kuramının karşılaştığı en büyük zorluk, hiç kimse, kıtaların magma üzerinde kaymasını sağlayacak gücü açıklayamıyordu. Bugün bu gücün varlığı tartışılmamakta, ancak kaynağı hala tartışılmaktadır. Bir kısım jeofizikçi bu kuvvetin kökeninin konveksiyon (yerin içindeki sıcaklık farkından meydana gelen hareketler) olduğunu savunmaktadır. Wegener’e (1912) göre, Güney Amerika’nın doğu kıyısında bulunan dirsek şeklindeki çıkıntının, Afrika’nın batı kıyısındaki girintiyle uyum içinde olması rastlantı değil, bu iki kıtanın bir zamanlar birlikte olması sonucuydu. Wegener, bir zamanlar birlikte olan bu iki kıtanın, dünyanın plastik magması üzerinde kayarak birbirinden uzaklaştığını varsayıyordu. Yapılan detaylı gözlemlerle, bir çok kıta parçasının birbirinden ayrıldığını gösteriyordu. Örneğin, Hindistan Afrika’nın güneydoğu kıyısından kopmuştu. Wegener’in kıtaların kayma kuramının karşılaştığı en büyük zorluk, hiç kimse, kıtaların magma üzerinde kaymasını sağlayacak gücü açıklayamıyordu. Bugün bu gücün varlığı tartışılmamakta, ancak kaynağı hala tartışılmaktadır. Bir kısım jeofizikçi bu kuvvetin kökeninin konveksiyon (yerin içindeki sıcaklık farkından meydana gelen hareketler) olduğunu savunmaktadır. Kıtaların kayması : a) Süper kıta olarak adlandırılan bundan yaklaşık 200 milyon yıl önceki (Triyasta) kara parçası Pangaea, b) Bundan yaklaşık 135 milyon yıl önce (Kretase'de) parçalanan bu süper kıta, Laurasia (Kuzey Yarımkürede) ve Gondwana (Güney Yarımküre) diye iki büyük parçaya ayrılmıştır, c) Daha sonraki parçalanmalar, bundan aşağı yukarı 65 milyon yıl önce (Tersiyer'de) ortaya çıkmıştır. Bu evrede Avrupa ile Kuzey Amerika'nın hâlâ bağlantılı olduğuna dikkat ediniz, d) Bugünkü kıtaların genel konumlanması ve e) Yaklaşık 50 milyon yıl sonra kıtaların alabileceği konumun bir projeksiyonu (Norstog ve Long'dan 1950 li yıllarda yapılan araştırmalar, Afrika’nın batı kıyılarının şeklinin Güney Amerika’nın doğu kıyılarının şekline uyumundan öte, her iki kıyıdaki taş formasyonlarının çeşidinin ve yapısının da büyük ölçüde birbirine uyduğunu göstermiştir. Bu kuram zoolojik bulgular ile de desteklenmiştir. Kökeni eskiye dayanan yengeçler üzerine yapılan çalışmalar ( daha sonra biraz daha detaylı verilecek), Batı Afrika ile Güney Amerika’nın doğu kısmındaki nehirlerin yaşayan bazı yengeçlerin yakın akraba olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu hayvanlar tamamen tatlı suya bağımlılar ve deniz yoluyla yayılmaları söz konusu olamaz. Bazı amfibi ve sürüngenler için de bu geçerlidir. Bu canlılardan bazıları hem Güney Afrika hem de Brezilya’da aynı jeolojik zamanlara ait tortullarda bulunması da bu bağlantı konusunda bilgi vermektedir. Bunların Atlantik okyanusunu yüzerek geçmeleri olanaksızdır. Kıtaların bu şekilde farklı coğrafik bölgelere kayması, birlikte getirdiği ya da götürdüğü canlıların, yeni ortama uyum yaparken, dallanmasına ve çeşitlenmesine neden olmuş ve çok sayıda tür çeşitliliği ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak eğer kıtalar kaymamış olsaydı, bu denli zengin bir biyolojik çeşitlilik ortaya çıkmayacaktı. kıtanın yani Kuzey Amerika ile Avrasya arasında “ Lomonossow Sırtı” denen bir yükseltinin varlığı kabul edilmiştir. Gondwana kökenli olmasına karşın, Hindistan, kuzeydoğu’ya doğru göçüne devam ederek, Tersiyerde Avrasya’ya bağlanmıştır. Yine tersiyerin sonunda (Neojen’in sonu) farklı kökenli Kuzey Amerika ile Güney Amerika kıtaları Panama geçidi ile karasal bağlantı kurmuştur. Tetis denizinin tortullarından (Hindistan’nın Asya ile çarpışması etkisiyle de) Himalaya, Toros, Alp gibi sıradağlar oluştu. Alplerin oluşmasıyla Tetisin varlığı sona erdi. Bugünkü Akdeniz, Tetis denizinin bir kalıntısıdır. Tetis denizi Anadolu fauna tarihi açısından çok önemlidir. Yine bu zamanlarda Sarmatik denizi adı verilen bir iç deniz oluşmuştu. Bu iç deniz Karadeniz, Hazar denizi ve Aral gölü olmak üzere 3 kısma ayrıldı. Daha sonra Akdeniz ve Karadeniz arasında boğazlar yoluyla bağlantı kurulmuştur. Anadolu’nun büyük kısmı Kuzeyde yer almış ve güneydeki faunadan büyük ölçüde ayrı kalmıştır. Bu nedenle ülkemizdeki canlı formları Afrika elemanlarından daha çok Avrupa ve Asya elemanlarına benzemektedir. Kıtaların Kayma Kuramı’na, daha önce değindiğimiz paleomanyetizma, manyetik kutupların başka yerdeymiş gibi saptanması, geçmişte birbirinin devamı olduğu varsayılan kıyılarda aynı zamanda olduğu saptanan buzul kalıntıları, Güney Amerika ile Afrika kıtasının topoğrafik benzerliği, kutup bölgelerindeki fosillerin tropik iklimi işaret etmesi ve uzay çalışmalarından kıtaların hareket ettiklerinin saptanması, büyük ölçüde destek sağlamıştır. Kıtaların Kayma Kuramı özellikle Kretase ve Jura’daki hayvansal yayılışlar için mantıklı açıklamalar getirilmesini sağlamıştır. Kıta kaymaları dünya üzerindeki su ve hava akımlarını büyük ölçüde etkilemiş ve değiştirmiştir. Dolaysıyla iklimlerde büyük değişikliklere neden olmuştur. Daha önce değinildiği gibi kıtaların kayması ile zengin bir biyolojik çeşitlilik oluşmuştur. Biyolojik çeşitliliğin artmasında kıtaların kaymasından başka etkenlerinde rol aldığı varsayılmaktadır. Bunlardan özellikle dünyayı çepeçevre saran manyetik şemisyedeki yırtımalararın neden olduğu sanılmaktadır. Manyetik şemsiyedeki yırtılmalar mutasyonların çoğalmasına neden olmuş, mutasyonların çoğalması da (doğal seçilim için seçeneklerin çoğalması) canlıların çeşitlenmesine yol açmıştır. Bu yırtılmaların tekrarlandığı sanılmaktadır. Olay tekrarlanırken, mutasyon miktarı artar, doğal seçilim olanakları fazlalaşır; manyetik kalkan yeniden kurulunca yeniden dengeli populasyonlar ortaya çıkar. Kıtaların Kayma Kuramı'ndaki başlıca olayları ana hatları ile yeniden şöyle özetlemek mümkündür. Permiyenin sonunda, yani 225 milyon yıl önce yeryüzünün bütün kara parçaları Pangea adı verilen bir tek kıtadan ibaretti. Daha sonra ikiye ayrıldı. Böylece güneyde Gondwana, kuzeyde de Laurasia kıtaları oluştu. Bu iki kıtanın arasında Tetis Denizi yer aldı. Mezozoyikte Güney Amerika kuzeybatıya, Hindistan ve Avustralya kuzeydoğuya hareket etti. Kuzey yarımküresinde Avrasya ile Kuzey Amerika biribirinden ayrıldı. Tersiyer'de Hindistan Avrasya'ya bağlandı ve keza Afrika bu kıta ile temasa geçti. Tersiyer'in sonunda Kuzey Amerika'nın Güney Amerika ile kara bağlantısı gerçekleşti.

http://www.biyologlar.com/kitalarin-kayma-kurami-continental-drift

Cestoda (YASSI SOLUCANLAR) Özellikleri

CESTODA (YASSI SOLUCANLAR) - Sestodlar; vücutları yassı, halkalara ayrılmış şerit şeklindeki PLATHYHELMINTH'lerdir. - Boyları 2-4 mmden 20-25 mye kadar varan değişik ölçülerde olabilir.(Diphylobotrium latum 20-25 m. , Taenia saginata 5-10m. ) - Halka sayısı ise 3'ten 8-10bine kadar çok farklı sayılarda olabilir. (D.latum 8-10 bin halka, E.granulosus 3 halka) Cestodlarda vücut, şekil ve fonksiyon yönünden 3'e ayrılır: SCOLEX:Ön uçta bulunur. Yuvarlak / badem biçimlidir. Yapışma görevi vardır. 3 Yapışma organeli vardır: Bothria: Pseudophyllidea'da görülür. 2- 4 adettir. Yanda bulunur. Acetabula: Cyclophyllidea'da görülen çekmenlerdir. Kadeh ya da kase biçiminde, kassal yapılı, 2-4 adet, karşılıklı yer almış oluşumlardır. Bazısında çekmenler bulunabilir Rostellum: Yine Cyclophylladea'da anteriorda bulunur. Uzayıp kısalabilen, üzerinde 1 ya da 2 sıralı çengel taşıyan bir yapıdır. PROLİFERASYON BÖLGESİ: Scolex'ten hemen sonra, halkalara ayrılmamış ve halkaların oluşturulduğu kısımdır. Bazı sestodlarda yoktur (Moniezia). STROBILA: Boyundan sonra gelir. Halkalar: genç (üreme organı henüz yok) olgun (üreme organı gelişmiş) gebe (yumurtalarla dolu) Psedophylleidea'da halkaların sadece genç ve olgun formları varken, Cyclophylleidea'da 3 form da görülür. Vücut tabakaları: En dışta kutikula, onun altında kas tabakası vardır. Bunun altında da Ca granüllerinden zengin paranşim bulunur. Sindirim sistemi: Yoktur. Tüm vücut yüzeyince osmotik absorbsiyonla besinlerini alırlar. Solunum sistemi: Yoktur. Dolaşım sistemi: Yoktur. Boşaltım sistemi: Osmo-regulator sistem de denir. Tüm halkalarda ortaktır. Halkaların yanlarınd aseyreden 2şer (dorsal, ventral) toplama kanalı ve bunların halka posterirorlarındaki bağlantılarında ibarettir. Boşaltım kesesi yoktur. Paranşime dağılmış kirpikli hücreler vasıtasıyla atık maddeler toplanır, bunlar ana boşaltım kanallarına bağlanırlar. Tıklar dışarıya boşaltım deliğinden atılırlar. Sinir sistemi: İyi gelişmemiştir. Tüm halkalar için ortak bir sistem vardır. 1) Merkezi sinir sistemi (scolex'teki ganglionlar topluluğudur) 2) Sinir lifleri (MSS'ten 2 büyük, çok sayıda küçük sinir çıkar) Dölerme sistemi: Her halka için müstakildir. (1/2 adet). Hermafroditizm görülür. Protandri vardır ( önce erkek genital organları gelişr daha sonra dişi genital organları gelişir; körelmede de aynı sıra izlenir). Bu sistem en gelişmiş ve de en önemli sistemdir. Bunun nedeni ise sestodların komplike olan biyolojileri sırasında hiç olmazsa milyonlarcası üretilen yumurtadan sadece birkaçının olgun şerit haline gelebilmesidir. Döllenme halka içi, halkalar arası ya da parazitler arası olabilir. Erkek dölerme organları 1. testis (çok sayıda, halkanın dorsalinde, sperm üretir) 2. vasa efferentis (ince kanallardır) 3. vas deferens (spiral şeklindedir) 4. vesicula seminalis (sperm depolanır) 5. prostat bezleri 6. canalis ejaculatorius 7. cirrus (penis) 8. genital atrium Dişi dölerme organları 1. ovarium (tek loblu, ventrale doğru, yumurta üretir) 2. oviduct 3. ootype (genişlemiş kısım, yumurta döllenir ve gelişir) 4. Mehlis bezleri (kabuk oluşmu için gerekli) 5. vitellojen bezler (yumurta sarısı için gerekli) 6. receptulum seminis (sperm depolanır) 7. uterus (ootype'den köken alır, yumurta kapsülü ve paruterin organ) 8. vagina 9. genital atrium Pseudophylleidea'da uterus deliği varken, Cyclophyllidea'da yoktur. Yumurtalar: Çeşitli tiplerde olabilir. Pseudophyllidea yumurtaları tramatod yumurtalarına benzer. Yumurta sarısı ile doludur. Cyclophyllidea yumurtalarının içinde 3 çift çengele sahip onkosfer bulunur. Gelişim: İndirektir. Cyclophylidea tek ara konak (mesocestoides hariç), Pseudophylidea iki ara konak kullanır. Larva şekilleri: Cyclophyllidea 1) Cysticercus 2) Coenurus 3) Hidatik kist 4) Strobilocercus 5) Cysticercoid 6) Tetrathyridum Pseudophyllidea 1) Coracidium 2) Procercoid 3) Plerocercoid Cyclophyllidea Cysticercus: İnce çeperli, suyla dolu küçük bir kese ve içinde invagine tek scolex'ten ibaret larva formudur (0,5-1 cm). Taenia cinsina bağlı türlerde görülür. Ör: Taenia saginata (insan-barsak) / Cysticercus bovis (sığır-kas) Coenurus: İnce çeperli, içi su ile dolu, büyücek kese (ceviz/tavuk yumurtası büyüklüğünde). İçinde çok sayıda invagine scolex vardır. Ör: Multiceps multiceps (köpek barsak) / coenurus cerebralis (sığır-beyin) Strobilocercus: İnvagine olmamış bir scolex ve henüz dölerme organları gelişmemiş halkalar (strobila) taşıyan larva formudur. Ör: Hydatigera taeniaformis (kedi-barsak) / Strobilocercus fasciolaris (kemirgen-karaciğer) Hidatik kist: (Echinococcus)En kompleks yapılı cestod larva formudur. Su ile dolu ve çapı 20-25 cm'ye ulaşabilen bir kesedir. Çeperi biri lamelli tabaka, diğeri ise çimlenme yeteneğinde doğurgan tabakalardan yapılmıştır. Bu tabakadan yüzbinlerce invagine scolex (protoscolex) meydana gelir. Ör: Echinococcus granulosus (köpek-barsak) / Hidatik kist (memeli- karaciğer, akciğer) Cysticercoid: Omurgasız arakonaklarda gelişir. Büyük, invagine scolex ve kuyruk taşıyan larva formudur. Cercocystis (kuyruklu) ve cryptocystis (kuyruksuz) formları vardır. Ör: Dipylidium caninum (köpek-barsak) / larvası pire ve bitlerde gelişir. Tetrathyridium (Dithyridium): Ön kısmı daha geniş, arkaya doğru incelmiş, basık, kırışık yapıda, tek parça ve ön tarafta invagine tek scolex taşıyan larva formudur. Ör: Mesocestoides lineatus (köpek-barsak) / larvası çeşitli canlılarda gelişir. Pseudophyllidea Coracidium: Trematodlardaki miracidium'a benzeyen, suda serbest yüzebilen , kirpikli, 3 çift çengelli larva formudur. Procercoid: Coracidium'dan sonraki larva formudur. Coracidium'un girdiği kabukluda aldığı formdur. Tek parça, uzunca bir larva formu olup, posteriorunda boğumla ayrılmış, 3 çift çengel taşıyan yuvarlak bir kısım taşır. Önde cephalic invaginasyon vardır. Plerocercoid: Uzun, tek parça, ön uzunda olgunlarınkine benzer 2 bothria taşır. Artık embriyonik çengellerin kaybolduğu larva formudur. Ör: Diphyllobothrium latum (köpek-barsak) Procercoid_kabuklunun vücut boşluğunda Plerocercoid_tatlı su balıklarının kan ve diğer organlarında SINIF: CESTOIDEA ALT SINIF: CESTODA (EUCESTODA) TAKIM: PSEUDOPHYLLIDEA Yumurta: kapaklı , 3 çift çengelli onkosfer sonradan gelişir Morfoloji: - Scolex badem biçiminde - Yapışma organeli; bothria - Halkalar genç, olgun - Genital delik halka ventralinde - Uterus deliği var Gelişme: 2 ara konak, 3 larva şekli var TAKIM: CYCLOPHYLLIDEA Yumurta: Kapaksız, üç çift çengelli onkosfer var. Morfoloji: - Scolex yuvarlak, oval - Yapışma organeli; rostellum, çekmen(acetabula), - Halkalar genç, olgun, gebe - Genital delik halka lateralinde - Uterus deliği yoktur. Gelişme: 1 ara konak, 6 larva şekli var. PSEUDOPHYLLIDEA AILE: DIPHYLLOBOTHRIAE Tür: Diphyllobothrium latum Son konak: İnsan ve balık iyen carnivora Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 20-25 m boya ulaşabilir. 2 tane bothria vardır, scolex badem biçimlidir, genital delik halkanın ventralinde, yumurtalar 52-70x32-45m boyutunda, sarımısı kahverenginde, kapalı. Biyoloji: Yumurta dışkı ile dışarı çıkarılır. Suda coracidium gelişir ve serbest kalır. 1.ara konak çeşitli Crustacae (Cyclops, Diaptomus gibi su pireleri)'de gelişen procercoid 2.ara konak olan tatlı su balıklarınca alınır ve bunlarda plerocercoid gelişir (kas ve diğer organlarda). Balıkların çiğ ya da az pişmiş olarak yenmesi sonucu etken son konaklarca alınır. Önemi: Etken, yaşam süresi olan 10 yıl boyunca 7 km'lik halka oluşturabilir. D.latum vit B12'yi absorbe eder ve bu durum sonucunda enfeste canlılarda pernisiyöz anemi şekillenir. Etkene bağlı vakalar Türkiye'de bildirilmiştir ama ülkemizde çiğ ya da az pişmiş balık tüketilmediğinden bu vakalar da kesin değildir. Diphylobotrium latum Tür: Ligula intestinalis Son konak: Olgunları su kuşlarının barsağında, larvaları (plerocercoidler) tatlı su balıklarında ligulose'a neden olur. Biyoloji: D.latum ile aynı biyolojiye sahiptir. Önemi: Balıklarda paraziter kastrasyon nedenidir. Bunu, organlara basınç yaparak, antigonadotropik hormonlar salgılayarak yapar. Hasta balıklarda karın şişer, hantallaşırlar, yüzemezler, karınları patlar ve ölürler. Hastalığa ülkemizde baraj göllerindeki balıklarda rastlanır. İnsan sağlığı açısından tehlikesi yoktur. Ayıklandıktan sonra balıklar yenebilir. İtalya'da plerocercoidler tüketilmektedir. Mücadele: 1.ara konakla mücadele olanaksızdır. 2.ara konak olan balıklarla mücadele edilir. Hasta olanlar, ölenler ve karınları patlayan balılardan serbest kalan plerocercoidler su yüzeyinden toplanır. Diagramma ve Schistocephalus gibi cinsler de vardır. Spirometra erinacei, köpek, kedi gibi hayvanların incebarsaklarında parazitlenirken, Spirometra mansoni 1.ara konak olarak Crustacae'yi, 2.ara konak olarak balık, kurbağa ve yılanları, bazen de 3.ara konak olarak herhangi bir omurgalıyı kullanır. Sparganose: Plerocercois=spargonum Bazen D.latum, Spirometra gibi parazitlerin plerocercoidleri 1) sudaki kabukludayken insanlarca kabuklunun yenmesi ile alınır, 2) kurbağa, fare, yılan, balık gibi canlıların etleri ampirik tedavi yöntemleriyle yara,göz vs. üzerine tatbik edilerek primitif olarak insanların yaralarına ya da gözlerine bulaşır. Plerocercoidlerin bulunduğu kısımda irritasyona bağlı olarak kızartı, kaşıntı, şişkinlik, iltihaplanma görülür. CYCLOPHYLLIDEA AILE: ANOPLOCEPHALIDAE Tür: Anoplocephala perfoliata Son konak: Tek tırnaklılar Yerleşim: İnce barsakların alt kısımları, colon ve caecum Morfoloji: 8x1-1,5 cm. Scolex küçük, rostellum yok. Çekmenler arkasında küpe benzeri yapılar var. Yumurtalar 80m boyutunda ve Moniezia yumurtasına benzer. Onkosferi çevreleyen embriyoforun ucundaki kollar uzun ve kavuşur. Tür: Anoplocephala magna Son konak: Tek tırnaklılar Yerleşim: İnce barsak, jejenum Morfoloji: Atların en büyük şerididir. 70-80x1,5-2 cm. Yumurtaların boyutu 50 m. Scolexte küpe benzeri çıkıntı yoktur. Tür: Paranoplocephala mamillana Son konak: Equide Morfoloji: 1-4x5 cm. yumurtalar 50m boyutunda. Küpe benzeri çıkıntılar yok. Çekmenler yarık biçiminde. Embriyoforun uçları kısa ve ayrık.Atların en küçük şerididir. Ara konak: Oribatidae fam. bağlı akarlardır. Biyoloji: Yumurtayı yiyen akarlarda 4 ayda cysticercoid gelişir. Cysticercoidleri alan atlarda 6-10 haftada şeritler gelişir. Patojenite: Meradan yazın alınan hastalık Eylül Ekim ayında ortaya çıkar. Taylar 100%, erginler 60% hastalığa duyarlı. Genellikle az sayıda parazit bulunur. En patojeni A.magna'dır. Kataral -hemorajik enterite sebep olurlar. A.perfoliata ve P.mamillana az patojendir. İliocecal lokalizasyon önemlidir. Sağaltım: Niclosamide Tür: Moniezia expansa Son konak: Ruminantlar. Yerleşim: İnce barsaklar. Morfoloji: 6m x 1,5-2 cm. her halkada 2 tane genital atrium vardır. Testisler halka ortasında dağılmış ya da iki yanda toplu halde bulunabilir. Interproglottidal bezler halka posterior boyunca seyreder. Yumurtalar 50-60 m boyutundadır. Tür: Moniezia benedeni Son konak: Özellikle büyük ruminantlar. Yerleşim: İnce barsaklar. Morfoloji: 0,5-4m x 2 cm. Interproglottidal bezler sadece ortada. Tür: Thysaniezia ovilla Son konak: Ruminantlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 1,5-4,5m x 8-9 mm. Halkalarda 1 tane genital delik var. Testisler boşaltım kanallarının lateralinde. Yumurtaların 5-15'i birarada paruterin organ içinde bulunur. Tür: Stilesia globipunctata Son konak: Ruminantlar (koyun, keçi) Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: Her halkada 1 tane genitel atrium vardır. 40-60cm x 2-2,5 mm. Testisler boşaltım kanallarının medialinde seyreder. Her halkada 2 tane paruterin organ bulunur. Tür: Avitellina contripunctata Son konak: Ruminantlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 1-3m x 2-2,5 mm. Her halkada 1 tane genital delik vardır. Testisler boşaltım kanallarının her iki yanında gruplar halinde bulunur. Her halkada 1 tane paruterin organ vardır. Tür: Thysanosoma actinoides Son konak: Ruminantlar Ara konak: Oribatida ailesine bağlı akarlar. Yerleşim: İnce barsaklar, seyrek olarak safra ve pankreas kanalları Morfoloji: 35-40 cm x 8 mm. Her halkada 2 tane genital atrium vardır. Testisler halka posterioru ve ortasında bulunur. Halka posteriorlarında saçaklı yapılar vardır. Yumurtalar paruterin organ içinde bulunur. Biyoloji: Akarlar 0,5-1 mm boyutundadır. Sert kabuklu, gözsüz, serbest olarak toprakta yaşayan, organik kalıntı ve dışkı ile beslenen, bitki kök ve sap kısımlarında yoğun olarak bulunan akarlardır. Akarlarda 3 ayda vücut boşluğunda cysticercoid gelişir. Akarların otlarla birlikte alınımı ile 1,5-2 ayda şeritler gelişir. * Thysaniezia, Stilezia, Avitellina ve Thysanosoma cinslerinde yumurtada onkosferi çevreleyen armut biçimli bir embriyofor yoktur. * Anoplocephalidae ailesindeki parazitlerin olgunları tedavi edilmezse 3-4 ay yaşarlar. Cysticercoidleri akarlarda 1-1,5 yıl boyunca yaşarlar. Akar ölünce onlar da ölürler. Bu akarlar için nemli, uzun, kaba otlu meralar uygundur. Anoplocephalose: 1) mera kontaminasyonu 2) kontaminasyonun devamı ile meydana gelir. Kronik form: En çok görülen formdur. Anemi, zafiyet, yapağı bozulması, ölüm, dehidrasyon, diyare, konstipasyon ve barsaklarda atoni görülür. Akut form: Seyrek görülür. Sinirsel belirtiler (dönme, çırpınma, titreme ve diş gıcırdatma) ile seyreder. Subklinik form: Bakımlı sürülerde görülür. Semptomsuz seyreder. Sindirim sistemi belirtileri (kötü kokulu ishal) görülebilir. Yayılış: 60%'a varabilir. Teşhis: Dışkıda şerit ya da halkaya rastlanabilir. Dışkı muayenesinde yumurta/yumurta kapsülü görülebilir. Otopside olgun şeritlere rastlanır. Sağaltım: Niclosamide, Praziquantel, Albendazol, Nebendazol AILE: DAVAINEIDAE Tür: Davainea proglottina Son konak: Tavuklarda (en yaygın şerit) Ara konak: Sümüklüböcekler (cysticercoid gelişir) Yerleşim: İnce barsaklar (duodenum) Morfoloji: 1,5-5 mm uzunlukta. Halka sayısı 4-9. Rostellumda 2 sıra çengel var. Çekmenlerinde de çengel vardır. Yumurtalar ince çeperli, 30-40 m çapında Tür: Railettina tetragona Son konak: Tavuk, hindi ve diğer kanatlılar Ara konak: Kara sinek ve karıncalar Yerleşim: İnce barsaklar (duodenum) Morfoloji: 6-25 cm x 1-4 mm. Rostellumda tek sıralı çengeller vardır. Çekmenlerinde de çengeller vardır. Yumurtaların 6-12 tanesi bir kapsül içinde bulunur. Tür: Railettina echinobothrida Son konak: Kanatlılar Ara konak: Karıncalar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 9-25 cm x 1-4 mm. Çekmenlerinde çengeller vardır. Yumurtaların 6-12 tanesi bir kapsül içinde bulunur. Tür: Railettina cesticillus Ara konak: Kaprofaj böcekler Morfoloji: 4-13 cm x 1-3 mm. Kokon içinde tek bir yumurta bulunur. Çekmenler çengelsizdir. AILE: HYMENOLEPIDIDAE Tür: Hymenolepis lanceolata Son konak: Ördek ve kazlar Ara konak: Tatlı sudaki crustacea Yerleşim: İnce barsak Tür: Hymenolepis cariocea Son konak: Tavuklar (sıklıkla görülür) Ara konak: Kaprofaj böcekler Tür: Hymenolepis contaniana Son konak: Tavuk ve hindiler Ara konak: Kaprofaj böcekler Morfoloji: 2-5 mm'den 7-8 cm'ye kadar değişen boylardadırlar rostellumda çengel olabilir ya da olmayabilir. Yumurta 3 katlı koruyucu içindedir. Tür: Hymenolepis diminuta Son konak: Fare, sıçan ve insanlar Ara konak: Çeşitli arthropoda (cysticercoid gelişir) Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 20-60 cm uzunluktadırlar. Scolexte 4 çekmen vardır. Rostellum çengelsizdir. Yumurtalar ovalimsi, gri-açık kahverengi, 2 kabuklu (dış ve iç) ve 3 çift çengelli onkosfere sahiptir. Tür: Hymenolepis nana Son konak: İnsan, fare ve sıçanlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: "Cüce şerit" de denir. 2.5-4 cm uzunluktadır. Yumurtaları ovaldir. Açık renkli, grimsidir. 2 kabukludur ve içinde 3 çift çengelli onkosfer vardır. İç kabuğun kutuplarında filamentler vardır. Biyoloji: 1) Direkt 2) İndirekt (ara konak olarak arthropodları kullanır) AILE: DILEPIDIDAE Tür: Ametobotaenia cuneata Son konak: Tavuk, ördek Ara konak: Yer solucanları Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 2,2-4 mm x 1-1,5 mm. 12-24 adet halka vardır. Scolexte tek sırlaı çengel taşıyan rostellum vardır. Çekmenler çengelsizdir. Tür: Choanotaenia infundibulum Son konak: Tavuk, hindi vb. Ara konak: Karasinek, çekirge, kaprofaj böcekler Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 5-23 cm uzunluktadır. Tek sıra çengel taşıyan rostellum vardır. Çekmenleri silahsızdır. Yumurtaları 60-65 x 40-45 m boyutunda, filamentlidir. KANATLILARDA ŞERİT ENFEKSİYONLARI: En önemlisi Davaniea proglottina'dır. küçük olmasına rağmen 50%lere varan ölümler meydana getirir. Patojen kısmı scolextir. Çünkü hem çekmenlerde hem de rostellumda çengeller vardır. Davainea yumurtaları dirençsizdir. Rutubetli, sıcak ve gölgeli yerlerde 5 gün yaşayabilir. Cysticercoidleri sümüklüde en az 1 yıl canlı kalabilir. Ara konak olan sümüklüde 1000'den fazla cysticercoid bulunabilir. Ağır enfestasyonlarda duodenum mukozasında yangı, hemoraji ve ödem görülür. Klinik semptomlar ise zafiyet, anemi, ishal ve mukusta artıştır. Railettina türleri içinde en patojeni Railettina echinobothria'dır. Barsaktaki yangı şekli NODÜLER ENTERİTtir. Barsak içine gömülü scolex etrafında kazeöz nodüller şekillenmiştir. Sağaltım: Niclosamide (Mansonil, Şeridif, Tenyavet)...............................................50-200mg/kg 2-6 gün boyunca..................................................................................................................20 mg/kg Fenbendazol (Panacur) 5 gün boyunca...............................................................................20 mg/kg Mebendazol (Mebanvet)....................................................................................................10 mg/kg Praziquantel (Droncit)....................................................................................................................... Bithional (Actomer)...............................................................................................................0,2 g/kg AILE: TAENIADAE Tür: Echinococcus granulosus Son konak: Olgunları........................köpek, kurt, çakal vb.'nin incebarsakları (kedilerde seksüel olgunluğa erişemez) Larvaları.........................bütün evcil memelilerde (ruminant, sus, eq.,insan...) başta karaciğer ve akciğer olmak üzere, dalak, böbrek, pankreas, kalp, beyin, kemik iliği, bağlayıcı doku aralıkları ve dokularda. Morfoloji: Olgunlar..........................2-6 mm uzunlukta, vücut genellikle 3 halkadan oluşur. Son halkanın uzunluğu vücudun diğer bölümlerinin uzunluğundan daha fazladır. Genital atrium halka posteriorundadır. Ovarium böbrek biçimindedir. Yumurtalar......................Taenia yumurtası formundadır (yuvarlak/oval). Küçük ve kalın kabukludur. Kabuk enlemesine çizgilidir. 3 çift çengelli onkosfer taşır. KİST HYDATİK (EKİNOKOK KİSTİ): 2 tip kist vardır. 1. Uniloculer kist (kistler tek tektir,daha çok koyun ve insanda görülür) 2. Multicystic/Multivesicular kist (birbirine komşu kistlerdir. Her birni ayrı boşluğu ve sıvısı vardır. Özellikle sığırlarda görülür) Biçimleri yuvarlağımsı (yumuşak, hacimli dokularda) yada mevcut boşluk ya da aralıkları dolduran (ör:kemik iliği) gibidir. Büyüklükleri dokularda konakçı reaksiyonları ile sınırlandırılır (çocu başı ya da portakal büyüklüğünde olabilirler). Göğüs ya da karın boşluğunda iseler büyüklükleri sınırlandırılamaz (20 cm çapına varan kistler görülmüştür). Lokalizasyon; ruminantlarda 70% karaciğerde, 25% akciğerde, 5% de diğer dokularda olmaktadır. Gelişme hızları yavaştır. 6 ayda ancak birkaç mm çapında içi sıvı ile dolu kistik yapı şekillenebilir. Protoscolexler 12 ayda şekillenir. Protoscolex taşıyanlar fertil kist, taşımayanlar ise infertil kist adını alır. Sığırda 90%, domuzda 20%, koyunda ise 8% kistler infertildir. 2 şekilde gelişim tamamlanır: 1- PASTORAL SİKLUS: Evcil karnivorlarla evcil ruminantlar konaktır. Köpek, koyun, deve, Ren geyiği. 2- SILVATIC SİKLUS: Son konak yabani karnivor, ara konaklar ise yabani ruminantlardır. Avusturalya'da dingo-kanguru. Hindistan, Pakistan, Seylan'da çakal-geyik. Bu iki epidemiyolojik siklus bağımsıuz seyreder. Ancak avcılık yolu ile kırılabilir. Kanada'da Kariba(geyik)-köpek. Kırsaldan ormansala geçiş şu şekillerde olur: - Kistli evcil ruminantlar köpeklerce yenir § Enfekte av ve çoban köpeklerinin ormanda dolaşması ve buralara dışkısını bırakması ile yabani rum. enfeste olabilir. Ormandan kırsala geçiş ise şöyle olur: § Evcil ruminantlar ormanlık yörede otlarken yabani köpekgillerin bıraktıları dışkılardan yumurta alırlar. § Av veya çoban köpekleri enfekte yabani ruminantların kistlerini yer. Önemi: Hayvanlarda; - Kistler pek klinik belirtiye yol açmaz (normal doku kalmamasına rağmen) - Enfekte havanlarda karkas ağırlığı azalmaktadır - Enfekte organlar(karaciğer, akciğer, dalak) kısmen ya da tamamen imha edilir (ekonomik kayıp). İnsanlarda; Çoğunlukla klinik belirti göstermese de lokaliza olduğu organ ya da dokuya göre normal fonksiyonları bozar, ağrı yapabilir. Kistler kendiliğinden ya da ameliyat sırasında patlayabilir. Bu da anafaktik şok ya da sekonder hidatidose (echinococcose)'a neden olur. Teşhis: Hayvanlarda serolojik testler yetersizken, ancak kesim sırasında teşhis mümkündür. İnsanlarda klinik belirtiler (organların çalışmalarında aksamalar, şişlik, ağrı), röntgen, serolojik testler(KFT, FAT, ELISA, HA, presipitasyon) ve alerji testi (Casoni) ile teşhise gidilir. Sağaltım: Operasyon ile yapılır. Öncesinde Mebendazol-Albendazol kullanılır. Hastalığın prepatent süresi 4-5 haftadır.

http://www.biyologlar.com/cestoda-yassi-solucanlar-ozellikleri

Crustacea Sınıfı (Kabuklular)

Bu sınıftakilerin büyük bir kısmı sularda yaşarlar. Solungaçlarla solunum yaparlar. İki çift antenleri (Diantennata) vardır. Aynca thorax ile abdomenden çıkan çok sayıda ayakları bulunur. Crustacea 'ların üzerlerinde kireç birikmesiyle sertleşmiş bir kabuklan vardır, Bunun için bu sınıftaki artropodlara kabuklular adı verilir. Büyük bir kısmı sularda serbest olarak yaşarlar. Ancak tesbih böcekleri gibi bazı türleride karada yaşar. Bu sınıfa bağlı iki alt sınıf vardır. Bunlar; Alt sınıf: Entomostraca Bu alt sınıfta bulunan türler küçük kabuklulardır. Vücutları değişik sayıda bölümlere ayrılmıştır. Abdomenleri ise genellikle çatal şeklinde sonlanır. Küçük yapılı olan ve su piresi olarak da adlandırılan Diaptomus,Cyclops ve Daphnia’lar sularda zooplaktonları oluştururlar. Bunlardan Cyclops ve Diaptomus’lar helmintlerden Diphyllobothrium latum'a arakonakçılık yaparlar. Ayrıca Cyclops 'lar Dracunculus medinensis' e de arakonaklık yaparlar. Daphnia 'lar ise nematodlardan Acuaria ve Tetrameres'lere arakonaklık yaparlar. Bu alt sınıfta ki türlerden balıklarda ektoparazit olarak bulunan ve balıkların crustacealanrı olan cinsler önemlidir.Bunlar; Cins: Ergasilos : Tatlı su balıklarının solungaçları üzerinde ektoparazit olarak yaşarlar. Bu parazitler kanla ve epitelle beslenirler. Bu nedenlede solungaçlarda patolojik bozukluklara yol açarlar. Bu parazitle enfekte balılarda soluma güçlüğü, büyüme geriliği ve sexuel olgunluğa erişememe durumu görülür. Enfeste balıklar sekunder bakteri enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Özellikle mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Ağır enfeksiyonlarda ölümler görülür. Özellikle sıcaklığın arttığı yaz aylarında kayıplar daha fazla olur. Cins: Salmincola : Vücutları cephalothorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Büyüklükleri 4 -7 mm' dir. Dişileri yumurta çıkarır ve bu yumurtadan çıkan larvalar balıkların solungaçlarına tutunarak 5 kez gömlek değiştirir ve olgunlaşırlar. Bu cinste tatlı su balıklarının yüzgeç ve solungaçlarında yerleşir. Cins: Achtheres : Çeşitli tatlı su balıklarının solungaçlarına yerleşir. 2 -7 mm büyüklüğündedir. Cins: Lernaea : Bu cins tatlı su balıklarında en yaygın olarak görülür. Bunların sadece dişileri parazittir. Erkek ile dişi çiftleştikten sonra dişi paraziter hayata geçer. Yumurtadan çıkan larva suda serbest yüzer ve birkaç kez gömlek değiştirerek olgunlaşır. Özellikle kültür balıklanrıda ölümlere neden olur. Parazitler balıkların pullarını tahrip ederler. Buralarda ülserler oluşur ve daha sonra buralardan bakteri, mantar ve virusların içeri girmesine zemin hazırlanır. Enfekte balıklarda büyümede gerileme ve yüzme bozuklukları görülür. Cins: Argolos: Bu cinse balık biti adı verilir. Erişkinleri 6 -22 mm uzunluğunda olup, tatlı su balıklarında yaygın olarak görülür. Vücutları caput, thorax ve abdomenden oluşur. Bu türün biyolojileri biraz karışıktır. Erişkin dişi konağı terkeder ve suda bulunan çeşitli maddeler üzerine yumurtalarını bırakır. Yumurtalar içinde larva gelişir ancak yumurtayı terketmez ve 3 larval dönem geçirip yumurtayı terkeder. Bir seri gömlek değiştirir ve her gömlek değiştirmede konağını terkeder. Bu gömlek değiştirme dönemlerinde de parazittir. Biyolojisini sıcaklığa bağlı olarak 40 -100 günde tamamlar, Argulus 'lar balıkların derisini delerek kanla beslenirler. Parazitlerin beslenme yerlerinde ülserler meydana gelir ve sekunder enfeksiyonlara neden olurlar. Balıklarda ektoparazit olarak bulunan ve yukarıda yazılan cinslerin kontrolünde parazitsiz balıkların havuza alınması ve balıksız su kaynaklarının kullanılması esastır. Havuzlarda kullanılan suların süzülmesi gerekir. Ayrıca enfestasyonun görüldüğü yerlerde enfeste balıklar toplanıp imha edilmelidir. Yine havuzlarda balık sayısı azaltılmalıdır. Havuza yeni balıklar konmadan önce havuzun suyu boşaltılır ve kurutulur. Genç balıklar koruyucu amaçla ilaçlanırlar. Ayrıca larval dönemlerin ortadan kaldırılması için de ; Kalsiyum klorür (% 0.85), Bakır sülfat (% 0.2), Magnezyum sülfat (% 1.7), Organik fosforlu bileşiklerden Dipterex 0.5 ppm, Malathion 0.25 ppm oranında haftada bir defa olmak üzere 5 hafta kullanılır. Alt sınıf: Malacostraca Bu alt sınıfta bulunan crustacealar daha büyük yapılıdırlar. Vücut segmentleri sabit sayıdadır. Genellikle thoraxda 8 ve abdomende 7 segment bulunur. Bu alt sınıfta istakoz, kerevides, yengeç ve karidesler bulunur. Serbest olarak yaşayan bu kabuklular insanlar tarafından gıda maddesi olarak tüketilirler. Bunların bazıları bazı helmintlere arakonakçılık yapması bakımından önemlidir.

http://www.biyologlar.com/crustacea-sinifi-kabuklular

Omurgalılar ve Özellikleri

Omurgalılar, sırtları boyunca uzanan omurgalarıyla tüm öbür hayvanlardan ayrılır. Omurga, kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan iskeletlerinin en önemli bölümü ve temel eksenidir. Omurgalılar genellikle omurgasızlardan daha iri ve daha karmaşık yapılıdır. İlk omurgalılar yaklaşık 510 milyon yıl önce ortaya çıkan ilkel balıklardır. Omurganın kaslarla hareket ettirilebilen esnek bir destek oluşturduğu, böylece bu hayvanların hızlı yüzmesine olanak sağladığı düşünülmektedir. Omurga ayrıca, içindeki kanalda yer alan ve sinir sisteminin en yaşamsal bölümlerinden olan omuriliği korur. Omurilik, gövde ve uzantıları ile beyin arasında bir sinir köprüsü kurar. Bu geniş hayvan grubu balıklar, amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memelilerden oluşur. MEMELİLER (MAMALİA) Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura’da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır. Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir. İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir. Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca 10 grup altına toplanabilir: Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir. Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar. Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el becerileriyle dikkat çekerler. Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir. Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır. Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır. Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır. Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır. Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır. Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır. 2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur. 3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir. 4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur. 5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir. 6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir). 7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır. 8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir. 9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar. 10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)’nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir. Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır: 11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur. 12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür. 13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır 14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda). 15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar). 16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir). 17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez). 18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur. 19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir). 20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler. 21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

http://www.biyologlar.com/omurgalilar-ve-ozellikleri

HAYVAN SİSTEMATİĞİNİN PRENSİPLERİ

TAKSONOMİ : Sınıflandırmada kullanılan esasları ve bunların pratikte kullanılışını kendine konu edinen ve canlıları farklılıklarına göre gruplandıran biyolojinin yan dalı. Alpha Taxonomy:Tür düzeyindeki isimlendirme ve tanımlama ile ilgilidir. Beta Taxonomy:Türlerin doğal sınıflandırma içerisinde daha yüksek taksonların sınıflandırılmasına denir. Gama Taxonomy:Tür altındaki taksonların oluşması ve tanımları ile uğraşan taksonomiye denir. Sistematik:Organizmaların çeşit ve farklılıklarının ve aralarındaki akrabalıkların bilimsel incelenmesidir. Sınıflandırma:Genel anlamda taksonları karşılaştırma kurallarına göre tertipleme ve düzenlemedir. Populasyon:Belli bir yerde bulunan ve aynı türün bireylerinden oluşan topluluğa populasyon denir.Bazı ekologlar bu tipteki populasyonlara MONOSPESİFİK POPULASYON adını vermektedir.POLİSPESFİK POPULASYON ise belli bir yerde bulunan farklı türlere ait organizmaların meydana getirdiği topluluktur. TÜR: Doğal koşullar altında verimli döl alışverişi yapabilen doğal populasyonlara denir. ALTTÜR: Bir türün coğrafik olarak birbirinden ayrılmış taksonomik olarak farklı lokal populasyonlardır. TAKSON: Belirli bir kategoriye girebilecek derecede yeterli farklılıklara sahip olan taksonomik gruba denir. TAKSONOMİK KATEGORİ: Hiyerarşik bir sınıflandırmada seviye veya derece ifade eder. TAVSİF: Yeni bir canlı grubunu taksonomik kurallara göre düzenleyip yeni bir takson olarak bilim alemine takdim etme. TAKSONOMİK KARAKTER: Bir taksonu karakterize eden karakterlere denir. TEŞHİS: Canlı örneklerini taksonomik özelliklerine göre daha önce tanımlanmış bir taksaya yerleştirilmesi işlemidir. FORM: Tür düzeyinde fenotipleri birbirlerine uygun olan homogen örnekler için kullanılan bir terimdir. PHENON: Fenotipe uygun homogen örnekler için kullanılır. FİLOGENİ: Bir canlı grubunun evrimleşme öyküsüdür. TÜR ÇEŞİTLERİ: a) Akrabalık derecelerine göre: · Yakın akraba türler · Uzak akraba türler · Hiç akraba olmayan türler b) Yayılış alanlarına göre: · Simpatrik türler · Allopatrik türler · Kozmopolit türler · Relikt türler · Endemik tür c) Morfolojik özelliklerine göre: · Sibling türler d) Alttür durumlarına göre: · Monotipik türler · Politipik türler

http://www.biyologlar.com/hayvan-sistematiginin-prensipleri

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı Bu sınıf böcekleri yani haşareleri içerir. Erişkinlerde vücut belirgin olarak 3 bölüme ayrılmıştır. Bunlar baş, göğüs ve abdomendir. Başta bir çift anten vardır ve göğüs 3 segmentden oluşmuştur. Bu halkaların her birinden birer çift ayak çıkar. Bazı türlerde ise thoraxdan bir veya iki çift kanat çıkar. Abdomen ise değişik sayıda segmentlerden oluşmuştur. Baş (Capot) : Oval veya küremsi yapıdadır. Genellikle iki adet küremsi (bileşik, compound) göz bulunur. Ayrıca üçgen şeklinde dizilmiş üç basit göz "ocellus" bulunur. İnsectlerdeki bu petek gözler çok büyük olup, başın sağlı sollu iki geniş alanını kaplarlar. Böceklerde çok iyi gelişmiş olan bu gözler çok iyi bir görme olanağı sağlarlar. Başta bir çift anten bulunur. Antenler duyu organları olup, başın önemli organlarıdırlar. Bu antenlerin üzerlerinde hava akımlarına karşı duyarlı tüyler bulunur. Ayrıca anten üzerinde çeşitli kokuları almaya yarayan bir çift anten vardır. Antenler çeşitli segmentlerden meydana gelir ve değişik türlerde farklıdır. Böceklerde ağız organelleri üç değişik tipte olabilir. Bunlar kesici-parçalayıcı, sokucu-emici ve yalayıcı-emici ağız tipleridir. Ancak nadiren bazı türlerde örneğin myiasis etkenlerinde ağız organelleri redüksiyona uğramıştır. Bu ağız organelleri tiplerinden sokucu-emici tip kan emicilerde iyi gelişmiş olup, ağız yapılışı bir hortum (rostellum) dan ibarettir. Bu hortum anten, palp, üst dudak (labrum), üst çene (mandibula), alt çene (1. maxilla), hypopharynx (tükrük yolu) ve alt dudak (labium, 2. maxilla) dan oluşmuştur. Göğüs (Thorax) :Thorax üç segmentden oluşmuştur. Bunlardan birincisine ve önde bulunana prothorax, ortadakine mesothorax arkadakine ise metathorax adı verilir. Bu halkalar belirgin ise de bazen ilk ikisi bazende üçü birden birbiriyle kaynaşmıştır. Ayak ve kanatlar bu halkalara yapışırlar. Kanat; böcekler için önemli bir organ olup, normal olarak her böcekte iki çift kanat vardır. Eğer kanat varsa bunlar mesothorax ve metathoraxdan çıkarlar. Bazı böcek türlerinde metathoraxdan çıkan kanat redüksiyona uğramış ve bir halter şeklini almıştır. Bu halter şeklindeki kanat denge organı görevi yapar. Bit ve pire gibi insectlerde kanat bulunmaz. Karıncalarda ise kanat bir süre bulunur ve sonra atılırlar. Önemli olan Diptera takımında ise iki çift kanat bulunur. Kanadın üzerindeki tüy ve lekeler ile kanadın şekli, rengi ve üzerindeki damarlar tür ayrımında önemlidir. Boru şeklinde olan damarların içinden sinir iplikleri ve kanadı besleyen sıvı geçer. Coleopteralarda ön kanatlar kitini ve mat olup, zar şeklinde olan arka kanatlan muhafazada kullanılır. Göğüsün her segmentinden bir çift ayak çıkar. Yani insectler üç çift bacaklıdırlar. Ayak sıra ile coxae, trochanter, femur, tibia, tarsus ve pulvillus denen kısımlardan oluşur. Tarsusun uç kısmında tutunmaya yarayan pulvillum denen yastıkçılar ve kancalar bulunabilir. Abdomen (karın) : Abdomendeki halkalar genel olarak belirgin olup, halka sayısı değişmekle beraber genellikle 11 halkadan oluşmuştur. Bu segmentlerin bazıları birbiriyle kaynaşmışlardır, Abdomenin arka tarafında türlere göre değişmek üzere anüs ve cinselorganlar bulunur. Erkeklerde çiftleşmeye yarayan genital organlar hypopygium adını alır ve bazenda kılıfıyla birlikte penis bulunur. Dişilerde ise yumurtlamaya hizmet eden ovipozitor bulunur. İnsectlerde sindirim sistemi ağızIa başlar ve birçok kör keselerden oluşan mide ve bağırsaklarla devam eder ve anüsle sona erer. Bağırsaklar ön, orta (mideye tekabül eder) ve son bağırsaktan ibarettir. Midenin bağırsağa geçtiği yerde birçok kanalcık yani malpighi kanalları vardır. Bu kanallar böceğin ekskresyon aygıtları olup, artık maddeleri toplar ve son bağırsağa dökerler. Böceklerde kaslar çeşitli halkalar içerisinde uzunlamasına ve enlilemesine şeritler meydana getirirler. Bunlar çizgili kaslardandır. Kaslar çeşitli organları özellikle de ayak ve kanatları hareket ettirirler. Örneğin uçan bir sineğin kanadı dakikada 300 kez çırpma yapar. İnsectlerde sinir sistemi merdiven şeklinde olup, vücudun dorsalinde arkaya doğru uzanır. Bu sinir ipcikleri birbirlerine sinir ipleriyle bağlıdır. Merkezi sinir sistemi, başta bulunan cervical ganglion (gelişmemiş ilksel bir beyin) ve bunların oesophagus etrafında birleşmeleri ile oluşur. Karın sinirleri ise başta beyin görevini yapan baş sinir ganglionundan çıkarlar. Böceklerde duyu organları,antenlerde, palplerde, başın çeşitli girinti ve çıkıntı yapan bölgelerinde, coxae ve trochanter üzerinde bulunurlar. Böceklerde solunum sistemleri karın halkalarının yan taraflarında bulunan ve stigma (solunum deliği) adını alan organellerde sonuçlanan, vücut içinde bir yumak halinde bulunan borucuklardan ibarettir. Solunum sistemi genel olarak trachea sistemiyle yapılır. Dallı ve budaklı borucuklar şeklinde olan bu trachealar stigmalarla dışarı açılır. Stigmalar abdomendeki segmentlerin yan taraflarından dışarı açılır. Her segmentde birer çift olabilir. Baş ve thoraxda genelde stigma olmaz. Stigmalar yalnız abdomen halkalarının iki yanında bulunurlar. Stigmaların etrafı kalın bir kitin tabakasıyla çevrilmiş ve kaslarla idare edilen bir kapağa sahitir.Böcek istediği zaman burayı kapatır. Solunum hareketleri kas kontraksiyonları ve vücut duvarının genişlemesiyle olur. Dolaşım sistemi yönünden böceklerde kapalı bir durum görülmemektedir. Böceklerde gerçek bir karın boşluğu yoktur. Bunların iç organlarının üzerini bir yağ tabakası örter ve aralarında boşluklar bulunur. Kalp dorsalde ve arkada yer alır ve genişlemiş bir damardan ibarettir. İnsectlerde kan dolaşımları açıktır ve vücudun dorsalinde üzerinde delikler bulunan, iç kısmında vücudun ön tarafına doğru açılıp arka tarafına doğru kapanan kapakcıkları taşıyan bir damardan ibarettir. Vücut boşluğunda serbest olarak dolaşan kan hemolenftir. Bu hemolenf kalp adı verilen damar içine girer ve bunun sıkışması ile de ön tarafa doğru hareket eder. Bunun sonucunda üzerindeki deliklerden vücut boşluğuna hemolenfi iter. İnsectlerde üreme sistemleri erkek ve dişi bireylerde farklıdır. Böceklerde erkek ve dişi ayrılmışlardır. Erkek üreme organları, genellikle ikiadet testis, ve sırası ile vasa defferens (boşaltı kanalı), vesicula seminalis (tohum kesesi), ductus ejaculatorius (boşaltım borusu) ve eklenti bezlerinden oluşur. Dişilerde ise iki tane yumurtalık vardır. Bu ovaryumların her biri bileşik borucuklardan yani ovarial tüplerden oluşmuştur. Her iki ovaryum oviducta (yumurta yolu) açılır. Oviduct vajinaya bağlıdır. Ayrıca çiftleşme esnasında spermatozoitleri toplayan receptaculum seminis (tohum torbası) yada spermatheca adı verilen bir torba bulunur. Bu torba vajinaya açılır. Dişilerde en son organ olarak da yumurtlamaya yardımcı olan ovipositor adını alan organ vardır. Böceklerin çoğunda yaşamları boyunca bir kez kopulasyon olur. Döllenmeden sonra erkek ölür, spermatozoitler dişinin yaşamı boyunca spermatekada canlı kalırlar ve gelişen yumurtayı döllerler. Dişi ve erkek böcek çiftleştikten sonra türlere göre değişrnek üzere yumurta, larva yada pupa bırakırlar. Bu duruma göre bazı insectler ovipar (Dişileri yumurta bırakır), bazıları vivipar (Dişileri canlı, hareketli larvaları bırakır, buna larvipar da denir.) ve hatta bazılarıda pupipar (Dişilerin doğrudan pupa bırakması) 'dır. İnsectlerin üzerleri kitin tabakasından oluşan bir kılıfla örtülüdür. Böceklerin biyolojik gelişmeleri sırasında erişkin hale yani olgun (matur) hale gelebilmesi için, böceğin büyüyüp gelişebilmesi için üzerindeki bu kılıfı atması olayına gömlek değiştirme adı verilir. Bu gömlek değiştirme olayı böceğin gelişmesi sırasında tüm dönemlerde meydana gelir. Böceklerde sırası ile erişkin -yumurta -larva -pupa ve erişkin dönemleri görülür. Ancak bazı türlerde bu biyolojik gelişme evrelerinde değişiklikler olur. Yani erşkin-yumurta-nymph-erişkin böcek dönemleri görülür. Böceklerin gelişmesi sırasında iki tip larva şekli görülür. Bunlar; Magot Larva: Başları küçük ve ayakları bulunmayan larvalara magot larva adı verilir. Dipteralarda ve pirelerde görülür. Oligopod Larva: Bu tip larvaların başları belirgindir ve thoraxda üç çift bacak bulunur. Coleopteralarda görülür. Pupa: Tam metamorfoz geçiren böceklerin biyolojilerini tamamlarken girmiş oldukları hareketsiz safhaya pupa adı verilir. Pupayı çevreleyen ve onu koruyan yapıya ise kokon adı verilir. İki çeşit pupa vardır. Bunlar, Obtek pupa: Pupa ince bir zarla örtülüdür ve pupa serbestçe hareket eder. Örn : Nematocera ve Brachycera 'larda, Koarktat pupa ise pupa içinde böcek görülmez ve pupa hareketsizdir. Örn : Cyclorrhapha 'larda görülen pupa şeklidir. İnsectlerde Gelişme (Metamorfosis-Metamorphosis-Metamorfoz -Başkalaşım) : İnsectlerin gelişmesinde yumurtadan çıkan genç artropod az çok erginlerine benzeyebileceği gibi bazı türlerde ise yumurtadan çıkan genç artropodlar erginlere hiç benzemezler. Yumurtadan çıkan ve erişkine hiç benzemeyen artropodun erişkine benzeyinceye kadar geçirdiği değişiklikler olayının tümüne metamorfosis adı verilir. Yani metamorfoz gelişme döneminde bir böcekte meydana gelen yapısal ve şekilsel değişikliklerdir. Metamorfoz yönünden insectler üç grupta toplanırlar. a) Metamorfosis göstermeyen yada ilkel bir metamorfosis gösteren insectler : Bu gruptaki insectler direk gelişirler. Yumurtadan çıkan genç formlar büyüklükleri dışında erişkinlere tamamen benzerler. Bu formlar kısa sürede gelişip erişkinlerin büyüklüklerine erişirler. Apterygota alt sınıfındaki insectler bu gruptandır. Bu gruptaki insectlerin bu tip gelişmelerine ametabola adı da verilir. b) Yarım metamorfosis veya basit metamorfosis (Bemimetabola) gösteren insectler : Bu gruptaki insectlerin gelişmesinde yumurta -nymph -erişkin (imago) dönemleri sırası ile görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erginlere bazı eksiklikler dışında (kanatlannın olmayışı gibi) tamamen benzerler. Bu döneme nymph dönemi adı verilir. Nymph'ler türlere göre değişrnek üzere birkaç kez gömlek değiştirdikten sonra erişkin yani imago haline geçerler. Bu tip gelişme Pterygota alt sınıfına bağlı Exopterygota bölümündeki insectlerde görülür. Bunlardan bazılan Orthoptera, Mallophaga, Anoplura ve Hemiptera 'lardır. c) Tam veya komplex metamorfosis (Bolometabola) gösteren insectler : Tam başkalaşım geçiren böceklerin biyolojilerinde sırası ile Yumurta -Larva -Pupa -Erişkin böcek dönemleri görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erişkinlere hiç benzemezler ve kurtcuk biçimindedirler. Bu döneme larva adı verilir. Larvalar birkaç gömlek değiştirdikten sonra hareketsiz ve sakin bir devreye girerler. Bu esnada artropodun etrafında koruyucu bir kılıf veya kabuk meydana gelir. Bu koruyucu kılıfa kokon ve kokon içerisindeki döneme ise pupa yada bazı insect türlerinde krizalit adı verilir. Daha sonra kokon açılarak erişkin böcekler dışarı çıkarlar.Yani bu tür insectlerin gelişmesinde görülen dönemler arasında hiç bir morfolojik fark yönünden benzerlik yoktur. Bunun içİn de bu gruptaki böceklerde tam metamorfosis görülür. Örneğin Pterygota alt sınıfındaki Endopterygota bölümünde bulunan insectlerde bu tip bir gelişme yani holometabola görülür. Örn: Lepidoptera, Siphonaptera ve Diptera takımlarında tam başkalaşım görülür. İnsecta Sınıfının Sınıflandırılması (Classificationu) İnsecta sınıfında iki alt sınıf vardır. 1- Subclasis (Alt sınıf) : Apterygota Bunlar kanatsız insectlerdir. Gelişmelerinde metamorfoz göstermezler. Bu alt sınıftaki türlerin Veteriner Hekimlik yönünden bir önemleri yoktur. Bu alt sınıfa bağlı; Thysanura Diplura Collembala Protura takımları bulunur. 2- Subclasis : Pterygota Bu alt sınıftakiler erişkin dönemlerinde kanatları olan veya kanatlı formlardan köken almış yada evoluasyon sonucu sonradan kanatsız olmuş insectlerdir. Pteryagota 'lar tam veya yarım metamorfoz geçirirler. Bunlar iki alt bölüme (division) aynlırlar. 2.a- Exopterygota bölümü (Hemimetabola bölümü) : Bu bölümdeki böceklerin kanatları dışa doğru bir sürgün veya tomurcuk gibi gelişir. Biyolojilerinde yarım metamorfosis gösterirler ve bunun içinde hernimetabola bölümü olarakta adlandınlırlar. Bu insectlerin erişkin olmayan yani genç dönemleri (immature) yapıları ve yaşadıkları yerler bakımından erginlerine benzerler. Exopterygota bölümünde bulunan önemli takımlar şunlardır: Takım (Order) : Orthoptera (Blattaria, Hamam böcekleri, Çekirge) Takım: Mallophaga (Isıran bitler) Takım: Anoplura (Siphunculata, Sokucu bitler) Takım: Herniptera (Tahta kurulan) Takım: Odonata (Kız böceği) Takım: Thysanoptera (Ekin -Fidan bitleri) Takım: Dermaptera (Kulağa kaçanlar) Takım: Plecoptera (Taş sinekleri) Takım: Isoptera (Termitler. beyaz kanncalar) Takım: Psocoptera (Kitap bitleri) 2.b- Endopterygota bölümü (Holometabola bölümü) : Bu bölümdeki insectlerin gelişmelerinde tam metamorfoz görülür. Kanatları internal olarak yani bir kokan içinde veya koza içinde gelişir. Bu bölümde bulunan önemli takımlar şunlardır. Takım: Coleoptera (Kın kanatlılar) Takım: Hymenoptera (Zar kanatlılar, bal arıları, normal karıncalar ve eşek arıları) Takım: Lepidoptera (Kelebek ve güveler) Takım: Neuroptera (Sinir kanatlılar) Takım: Siphonaptera (Aphaniptera, Pireler) Takım: Diptera (Gerçek sinekler, çift kanatlılar) Exopterygota Bölümü Bu bölüm içerisinde çok sayıda takım varsa da bunlar içerisinde Veteriner Hekimlik yönünden önemli olanlar üzerinde durulacaktır. Yani insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan, hastalıklar oluşturan ve vektörlük yapan türlerden bahsedilecektir. OrthopteraTakım; (Syn: Blattaria) Bu takım; hamam böcekleri yanında, ağustos böcekleri ve çekirgeleri kapsar. Bunlar veteriner ve insan hekimliği yönünden parazitlik etkileri olmamalarına karşılık bazı hastalık etkenlerine arakonaklık yapmaları ve taşıyıcılık görevi yapmaları yönünden önemlidir. Bunlardan Melanoplus cinsine bağlı çekirgeler Tetrameres americana ve Cheilospirura amulosa'ya arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri değişik uzunlukta ve büyüklükte olup, vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Başlarında bir çift anten, bir çift göz ve parçalamaya ve çiğnemeye elverişli ağız organelleri vardır. Göğüs halkalarının dorsalinden masothorax ve metathoraxdan iki çift kanat çıkar. Bunlardan birincisi sertleşmiş ve kitini yapıda olup, metathoraxdan çıkan ve ince bir zar gibi olanının üzerini örter. Göğüs halkalarının ventral kısmından uzun üç çift bacak çıkar. Hamam böcekleri kanatlı olmalarına rağmen uçamazlar. Sıcak ve rutubetli yerlerde yaşarlar. Mekaniksel olarak bazı protozoon kistlerini taşırlar ve bir kısım nematodlara arakonaklık yaparlar.Hamam böceklerinden üç tür yurdumuzda bulunmuştur. Bunlar; Blatta orientalis (Şark hamam böceği) Blatella germanica (Alman hamam böceği) Periplanata americana'dır. Hamam böcekleri spirurida takımındaki bazı nematodlara, Gongylonema 'ya bazı tavuk cestodlarına (Raillietina sp) ve oxyspirura cinsi nematodlara arakonaklık yaparlar. Bakterilerden salmanella 'lara vektörlük yapabilirler. Yine değişik bakteri, protozoon, mantar gibi değişik hastalık etkenlerini mekanik olarak bir yerden başka bir yere taşırlar ve özellikle yiyeceklere bulaştırırlar. Kolera, tifo ve verem basilleri ile Entamoeba coli, Entamoeba histolytica, Balantidium coli, Giardia intestinalis ve Trichomonas hominis kistlerinin yayılmasında aktif olarak rol oynarlar. Aynca helmintlerden Tetrameres, Acuaria, Hymenolepis ve Moniliformis cinslerine arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri sıcak yerlerde yaşar ve karanlıkta dolaşırlar. Duvarların çatlak ve oyuklarına, tahta kenarlarının arasına yada arkalarına, su ve kalorifer borularının arkasına ve dolaplara gizlenirler. Bu insectler nişastalı ve şekerli besinleri severler. Ancak diğer besinlerle de beslenebilirler. Bu nedenle mutfaklarda yiyecek konulan dolaplarda, kiler ve fırınlarda sıkça rastlanılır. Ayrıca hayvan barınaklarında da bunlara sıkça rastlanılır. Blatella germanica yani alman hamam böceği 15 mm uzunlukta olup, açık kahverengindedir. Thoraxın üst kısmında iki koyu çizgi görülür. Kanatlar her iki cinsiyette de mevcut olup, vücut uzunluğunu biraz geçer. Şark hamam böceği (Blatta orientalis) ise nisbeten daha büyük olup, 25 mm uzunluğunda ve koyu siyah renktedir. Kanatlar erkeklerde abdomenin ucuna kadar ulaşmaz ve dişilerde ise kanatlar daha da küçülmüştür. Hamam böceklerinin dişileri içlerinde yumurtaları bulunan ve yumurta paketleri adını alan silindir şeklindeki yumurta paketlerini uygun yerlere bırakırlar. Bu yumurta paketleri içerisinde çok sayıda yumurta bulunur. Uygun ısı ve besin bulunduğu ortamda çabucak gelişerek nymphler oluşur. Yumurtadan erişkinlerin oluşması normal şartlarda 30 -50 gün kadar sürer. Hamam böcekleri ile mücadelede insectisit yani insect öldürücü ilaçlar kullanılır. Toz şeklinde olanIarı hamam böceklerinin geçecekleri yerlere dökülür yada bir puar yardımı ile toz ilaçlar bunların saklandıkları yerlere serpilirler. Toz ilaçların kullanılması bu tip ilaçların kalıcı etkisinden dolayı daha faydalıdır. Bunun yanısıra solüsyon halindeki ilaçlarda bunların saklandıkları yerlere püskürtülürler. Ancak bu solüsyonların mutlak süratte hamam böceklerinin vücutlarına temas etmesi gerekir. Kontrolde dieldrin ve lindan gibi klorlu hidrokarbonlu insectisitler sprey şeklinde saklandıkları yerlere püskürtülerek uygulanır. Ancak yumurtadan çıkacak yeni nesilleri öldürmek için ilaç tekrarlanmalıdır. Bu amaçla sentetik pyretroidlerde kullanılabilir. Bunlann dışında 25 gr kaynamış patatese 75 gr borik asit karıştırılarak un haline getirilir. Etrafta yiyecek bulundurmamak şartıyla küçük tabaklar içinde hamam böceklerinin yemesine bırakılır. Hamam böcekleri ile mücadelede meskenlerin tümünde mücadele yapılır ve temizliğe dikkat edilir. Kullanılan ilaçlara karşı direnç gelişebileceği için farklı gruplardan insektisitlerin değiştirilerek kullanılmasında yarar vardır. Phthiraptera (Bitler) Gözle görülebilecek büyüklükte olan bitler 1 -2 mm büyüklüktedirler. Vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden oluşur. Erişkin formlarında daima üç çift bacak bulunur. Kanatları yoktur. .Gözleri rudimenterdir yada yoktur. Bitler bütün yaşam dönemlerini (yumurta -nymph -erişkin) konak üzerinde geçiren insectlerdir. Yani daimi ve tek konaklı parazitlerdir. Bitler kan emen hakiki bitler (Anoplura) ile tüy ve yapağı yiyen bitler (Mallophaga) olmak üzere iki takımda incelenirler. Mallophaga ve Anoplura takımındaki türler arasındaki farklar şunlardır: MalloRhaga Takımı AnoRlma Takımı- Baş ve Thorax Baş thoraxdan geniş Baş thoraxdan dar ve ve kalkan seklindedir. sivrilmis sekildedir. Ağız organelleri Kesmeye -parçalamaya Sokmaya -emmeye elverislidir. elverislidir. Gtdası Epidermis artıkları Konakçımn kam ve tüvler Konaklan Türlerin çoğunluğu Hepsi memelilerde bulunur kanatlılarda, çok azı ise memelilerde bulunur. Mallophaga Takımı: Bu takıma bağlı üç alt takım (suborder) vardır. Bunlardan Amblycera ve Ischnocera alt takımları daha önemlidir. Suborder : Amblycera Antenleri başın iki yanındaki çukurlarda olup, kolayca görülemez. Bunların mandibulaları önden ısırır. Çok hareketli, uzun yapılı ve sarı renklidirler. Mesothorax ve metathorax arasında genellikle görülebilen bir çizgi vardır. 1) Familya (Aile): Gyropidae Memeli hayvanlarda ve daha çok kemiricilerde (kobay) bulunurlar. Genus (Cins) : Gyropus Bu cinse bağlı en önemli tür Gyropus ovalis'dir. Kemirici hayvanlarda bulunurlar. Kobayların mallophagose'unu meydana getirir. Erkekleri 1 mm, dişileri ise 1.2 mm uzunluğundadır. 2) Familya: Menoponidae Kanatlılarda görülür. Bu ailedeki türlerin başları çok genişlemiş ve üç köşeli bir görünüm almıştır. Antenleri dört eklemlidir ve tarsuslarında bir çift tırnak bulunur. Bu ailede bulunan önemli türler: Species (Tür) : Menopon gallinae Species : Menopon phaeostomum Species : Holomenopon leucoxanthum Species : Menacanthus stramineus Species : Trinoton anserinum Bunlardan en yaygın olarak görülen cins menapon' dur. Daha ziyade konağının derisi üzerinde yaşadığından vücut biti adını alır. Süratli hareket eder. Özellikle genç hayvanlarda ölüme sebep olabilirler. Suborder : Ischnocera Bu alt takımdakilerin mandibulaları alttan ısırır ve antenleri kolay görülür. Hareketleri nisbeten yavaştır. Geniş yapılıdırlar ancak bazı türleri dar ve uzundurlar. Renkleri kırmızı esmer veya gri siyahtır. Mesothorax ve metathorax kaynaşmıştır. I) Familya: Philopteridae: Kanatlılarda, kuşlarda görülürler. Bu ailedeki önemli türler: Species : Lipeurus heterographus Lipeurus'lann vücutları dar ve uzundur. Vücut kenarları birbirine paraleldir. Species : Lipeurus caponis Species : Goniodes gigas Goniodes'ler tavuk tüylerinin sapı üzerinde bulunurlar ve renkleri kırmızımtrak esmerdir. Species : Goniocotes gallinae Species : Chelopistes meleagridis Species : Columbicola columbae Species: Anaticola crassicornis Philopteridae ailesindeki türlerin antenleri 5 eklemlidir. Ayak tarsuslarının uç kısmında bır çift tırnak bulunur. 2) Familya: Trichodectidae : Antenleri 3 eklemlidir. Tarsusların uç kısmında tek bir çengel bulunur. Bu ailedeki türler memelilerde görülür. Memelilerin tüyleri arasında yaşarlar. Bu ailede üç önemli cins bulunur, Cins: Trichodectes Species: Trichodectes canis: Köpeklerde bulunan mallophaga türüdür. Açık san renktedir. Başı dikdört.gen şeklinde olup, antenleri tüylüdür. Cins: Felicola Species : Felicola subrostrata: Kedilerde bulunur. Başlarının ön kısmı üçgen şeklindedir. Genus: Damalinia (Bovicola) : Ayaklan ve ayak uçlarındaki çengelleri uzundur. Species : Damalinia (Bovicola) bovis : Sığırlarda görülür. Species : Damalinia (Bovicola) ovis : Koyunlarda bulunur. Species : Damalinia (Bovicola) equi : Tektırnaklılar konaklarıdır. Species : Damalinia (Bovicola) caprae : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) painei : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) limbala : Keçilerde bulunan mallophaga türleridirler. Suborder : Rhynchophthirina : Bu alt takımda bulunan mallophaga türleri fazla önemli değidirler. Önemli cins ve türü ise; Cins: Haematomyzus Species : Haematomyzus elephantis'dir. Fil bitleri'dir. Anoplura (Siphunculata) Takımı Gerçek bitler olup, yalnız memelilerde bulunurlar ve konaklarından kan emerek beslenirler. Bu takıma bağlı 5 aile vardır. I) Familya: Haematopinidae : Hayvan bitleridir. Aile adından da anlaşıldığı gibi kan emenler anlamına gelir. Gözleri bazen hiç yoktur bazen de çok basittir. Baş ön tarafa doğru çıkıntılar yapmıştır. Bacaklar aynı büyüklüktedir. Bu ailedeki önemli cinsler; Genus: Haematopinus Species : Haematopinus asini : At bitidir. At, katır ve eşeklerin kuyruk ve yelelerindeki kıllarda bulunur. Species : Haematopinus bufali: Mandalarda bulunur. Species : Haematopinus suis: Domuzlarda bulunur. Species : Haematopinus eurysternus : Sığırlarda görülür. Özellikle kaşektik sığırların uzun kıllı kısımlarında bulunur. Species: Haematopinus tuberculatus: Mandalardabulunur. 2) Familya: Linognathidae: Gözleri olmayabilir. Ön bacaklar daha küçüktür, yani birinci çift bacaklar çok zayıftır. Bu ailedeki cins ve bağlı olan türler; Genus: Linognathus : Koyun, sığır, keçi, köpek ve tilkilerde görülür. Bulundukları hayvanlarda linognathose adı verilen belirtilere sebep olurlar. Bu cinse bağlı türler; Species : Linognathus ovillus : Koyunlarda vücut biti türüdür. Species : L. africanus: Koyunlarda bulunur. Species : L. pedalis : Koyunların bacaklarında bulunur ve bacak biti adını alır. Specıes: .stenopsıs: Keçi bitidir Species : L. vituli : Konakları sığırlardır. Species : L. setosus : Köpek ve tilkilerde görülür. Genus: Solenopotes Species : Solenopotes capillatus : Sığırlarda bulunur. Species : Microthoracius cameli: Deve biti. 3) Familya: Pediculidae : İnsan bitleri bu grupta bulunurlar. Maymunlarda ve insanlarda yaşarlar. Gözleri vardır. Tarsuslarının nihayetinde bir tek çengel bulunur. Bu ailedeki türler tarafından insanlarda meydana getirilen belirtilere yada enfestasyon olayına "pediculosis" adı verilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pediculus humanus: İnsanlarda parazitlenir. Bu türün iki varyetesi vardır. Bunlardan Pediculus humanus capitis baş biti adını alır ve kafa saçı, bazan sakal, kaş v,e bıyıkta yerleşir. Diğeri ise Pediculus humanus corporis olup, daha çok gövde kısımlarında ve çamaşırların katlanmış, kıvrım yerlerinde bulunurlar. Bu son türe İnsanlardaki vücut biti adı verilir. Species : Phthirus pubis: Oran olarak diğer türlere göre daha geniş yapılıdırlar. Ancak abdamenleri daha kısadır ve orta bacak ile arka bacakların tırnakları kuvvetlidir. İnsanlarda eşeysel organların ve anüsün civarındaki kılların arasında bulunurlar. Bunun içinde insanların kasık biti veya edep biti adını alırlar. Bu bölgelerden kan emerken tahrişlere ve ekzamalara yol açarlar. Bu belirtilere "Phthiriosis" adı verilir. Aynca pediculidae ailesine bağlı olarak Pedicinus cinsi bulunur. Pedicinus cinsi maymunlarda bulunan bit türüdür. 4) Familya: Hoplopleuridae: Bu ailedeki türler fare ve kemiricilerde parazitlenirler. Bulunan türler; Genus: Polyplax, Hoplopleura, Haemodipsus. Species : Polyplax spinulosa: Farelerde ve sıçanlarda yaşarlar. Bu tür protozoonlardan Haemobartonella türlerini bulaştırır. Ayrıca fare tifusü, bulaşıcı anemia ve fare trypanosomiosis hastalıklarıın insanlara bulaştırırlar. Species : Polyplax serrata' Kemiricilerde bulunur. Eperythrozoon ve Francisella türlerini bulaştırırlar. Bu türlerden başka bu aileye bağlı olarak kemiricilerdede Hoplopleura ve Haemodipsus cinsleri de vardır. 5) Familya: Echinophthiriidae: Foklarda ve deniz fıllerinde yaşarlar. Bu bitlerin kara yırtıcılarından denizde yaşayan memelilere geçtikleri tahmin edilmektedir. Vücutları kılların değişmesinden dolayı pullarla örtülüdür. Familya: Cimicidae (Gerçek tahtakuruları) Bu ailedeki tahtakurularının antenleri dört eklemlidir. Kanatları iyice küçülmüş ve atrofiye olmuştur. Vücutları oval ve dorso -ventral olarak basıktır. Bunlar hoşa gitmeyen bir koku yayarlar ve geceleri beslenirler. İnsan omurgalı hayvanlar ve kanatlılardan kan emerler. Bu aileye bağlı olarak bulunan önemli cins ve türler Familya: Formidae (Karmcalar) : Bu ailede karıncalar bulunur. Kanatlı veya kanatsız olabilirler. Ağız organelleri parçalayıcı ve çiğneyici tiptedir. Toplu halde yaşarlar. Yumurtayla çoğalırlar. Kopulasyondan sonra dişi ve erkekler kanatlarını kaybederler. İşçi karıncalar ise iyi gelişmemiş dişiler olup, kanatsızdır ve bunların zehir bezleri vardır. İnsan ve hayvanları ısırdıklarında şiddetli kaşıntıya sebep olabilirler. Bu aileye bağlı en önemli tür Formica fusca' dır. Bunların hekimlik yönünden önemleri kanatlı cestodlarından Raillietina türlerine ve trematodlardan Dicrocoelium dentriticuma arakonaklık görevi yapmalarıdır. Familya: Vespidae Yaban arıları adını alan, bu ailedeki türler tek tek yada toplu halde yaşarlar. Bunlar etcildirler. Ancak hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenirler. Karın bölgesi hareketli olduğundan ağılı iğnelerini her yönde kullanabilirler. Yaban arılan türlerinden özelikle Vespa crabro,Vespa germanica ve Vespa orientalis türlerinin sokması çok acı verir, ağır klinik belirtilere hatta ölümlere yol açabilirler. Çeşitli hastalık etkenlerini besinlere mekanik olarak bulaştırabilirler.Tesadüfen ağıza girdiklerinde insan ve hayvanların dil yada boğaz çevresini sokarak buraların şişmesine sebep olabilirler, ayrıca allerjik reaksiyonlara ve anfılaktik şoka sebep olarak ölümlere yol açabilirler. Familya: Apidae (Bal anları) Bu aile bal anlarını kapsar. Bunlar genellikle toplu halde yada tek tek yaşarlar. Zehirli iğneleri yönünden insan ve hayvanlar için çok zararlı olabilirler. Bu arı ağılaması olayına Hymenopterismus adı verilir. Arı sokmaları sonucu acı, allerjik bozukluklar ve hatta anafılaktik reaksiyonlar oluşur. Boğaz ve dil gibi hayati bölgeleri sokmaları sonucu ölümler görülebilir. Arı sokmalarında eğer arı iğnesi içeride kalmışsa çıkarılır. Bu yerlere gazyağı ve benzin damlatılır. Uzun süre arı sokması sonucu bazı kişilerde bağışıklık gelişir. Bazı fertlerde ise şiddetli bir duyarlılık görülmektedir. Yılan zehirine karşı hazırlanan serum arı zehirine karşı da kullanılmaktadır. An soktuğu zaman deride kaldığı sürece zehir bezesinden salgı yapar. Bunun için arı sokmalarında iğnenin en kısa sürede çıkarılması gerekir. İğnesi kopan arı kısa sürede ölmektedir. Bu ailede bulunan en önemli tür Apis mellifera (Apis mellifica) dır. Bu tür bal arısı olarak adlandırılır. Ekonomik olarak en önemli türdür. Normal bir arı topluluğu 40.000 -70.000 ergin bireyden oluşur. Bundan daha az birey içeren yuvalar zayıf olarak nitelendirilir ve kışı geçirmeleri zayıf ihtimaldir. Bir yuvada yani kovanda üreme yeteneği olan bir kraliçe (ana arı), dişi olan ve üreme yeteneği olmayan işçi arılar ve üreme dönemlerinde ortaya çıkan erkek arılar vardır. Ana arı 20 -25 mm boyunda, anteni 12 segmentli ve nokta gözler alında birbirine değmez. İşçi anlarda ana arı özelliklerini gösterirler. Ancak büyüklükleri 13 –15 mm kadardır. Erkek arılar da 15 -17 mm boyunda olup, işçilere ve ana arıya göre daha tıknaz yapılıdır. Arıların gelişmelerinde yumurta, larva, pupa ve erişkin dönemleri vardır yani tam metamorfoz geçirirler. Ana arının görevi Mart'ın başından Eylül'ün sonuna kadar yumurta bırakma ve salgıladığı feromonla yuvanın düzenini ve böylece bütünlüğünü sağlamaktır. Günde yaklaşık 3.000 yumurta bırakırlar. Yumurtadan ergin oluncaya kadar işçi anlar için 21 gün. Ana arılar için 16 ve erkek arıların gelişmesi içinde 24 gün geçmesi gerekir. İnsan ve hayvanları en çok sokan arı türleri ; Apis mel!ifica (Bal arısı), Vespa crabro, V. silvetris (Sarıca arılar), Polistes gallicus ve Bombus sp.'dir.Arılarda alkalen zehir bezi (küçük olan) ve asit zehir bezi (büyük ve çatal şeklinde olan) olmak üzere iki adet zehir keseleri bulunur. Bunların; alyuvarları eritici, sinir uçlarını ağılayıcı, yangı yapıcı, allerji oluşturucu ve bölgesel nekroz oluşturucu etkileri vardır. Hymenopterismus’un tedavisinde yapılacak işlemler. -Bir pens veya bıçak ucu ile dikkatlice iğne çıkarılır. -Sokulan bölgeye buz tatbik edilir. -Antihistaminikli solüsyon veya pomadlar lokal olarak uygulanır. -Antihistaminikler oral veya parenteral olarak verilebilir. Şayet anafilaktik reaksiyonlar oluşmuş ise; -Özel enjektörlerde bulunan adrenalin 0.3-0.5 ml (1:1000 sulandırılmış) deri altı veya damar içi yolla verilir. -Parenteral olarak antihistaminikler verilir. -Damar içi serum fizyolojik verilir. -Kortizon endikedir. -Solunum yolu açık tutulur. Eğer siyanoz varsa oksijen verilir. An sokmalarına karşı duyarlı kişilere koruyucu olarak arı antitoksini verilebilir. Neuroptera Takımı (planipennia -Sinirkanatlılar) Bu takımdaki böcekler küçük kelebeklere ve odonata takımındaki insectlere morfolojik olarak benzerler. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Çiğneyici ağız organelleri ve yarım küre şeklinde büyük bileşik gözlere sahiptirler. İki çift kanatları vardır. Çeşitli türlerde kanatlar renklenmeler ve desenler gösterirler. Cam gibi saydam olan kanatlar, çoğunlukla kahverengi benekler şeklindedir. Kanat üzerindeki damarlar kanat kenarlarına doğru çatallaşır ve birbirlerine birçok enine damarla bağlanırlar. Böceğin dinlenmesi sırasında kanatlar genellikle abdomenin üzerinde çatı şeklinde dururlar. Gelişmelerinde tam başkalaşım görülür ve çoğunlukla akşamları ve geceleri aktiftirler. Lepidoptera Takımı (Kelebek ve Güveler) Lepidoptera takımında kelebek ve güveler bulunur. Kelebeklerin ağız organelleri iyi gelişmemiştir. Besinlerini çiçeklerin nektar ve polenlerinden sağlarlar. Bazı türleri ise kısa süren yaşamlarında hiç besin almazlar. Kelebekler böcekler içerisinde kanadı, gövdesi ve bacakları pullarla tamamen örtülü olan insektlerdir. İki çift kanatlrın vardır. Kanat üzerindeki renkli ve kitini olan bu örtüler kelebeklere güzel bir görünüm verirler. Lepidoptera takımındaki .artropodların gelişmelerinde sırası ile yumurta, larva (tırtıl), krizalit (koza içinde) ve erişkin dönemleri vardır. Yani gelişmelerinde holometabol görülür. Ancak bunların larvalarına tırtıl, pupa dönem karşılıklarına da krizalit adı verilir. Larvaları çok ayaklı olup, polipod larva türüne örnektir. Kelebek tırtıllarının üzerindeki kılların zehir keseleri ile ilişkili olduğu ve bu nedenle tırtılların insanlarda allerjik dermatitislere neden olduğu belirtilmektedir. İşte kelebek türlerinden bazılarının canlı yada ölü tırtıllarının diplerinde zehirli salgı yapan bezeler bulunan vücut kıllarının insaınn derisi üzerine yada gözüne düşerek dokulara saplanması sonucu oluşan allerjik dermatitise tırtıl dermatitisi ya da Lepidopterizm (Lepidopterismus) adı verilir. İnsanlarda deride oluşan lezyonlara analjezik ve anti inflamatuar merhemler sürülür. Bulunan kıllar pensle çıkarılır. Bu tırtılları yiyen hayvanlarda ölümle sonuçlanabilen hastalıklar oluşabilir. Bu yüzden ördek ve tavuklarda zehirlenmeler görülmüştür. Aynca bu takımda bulunan ve arılarda büyük ekonomik kayıplara sebep olan türler vardır. Bunlar; Aile: Galleridae Species : Galleria mellonella (Büyük balmumugüvesi) Species : Achroia grisella (Küçük balmumugüvesi) Bu türlerden başka bu takımda evlerde görülen değişik güvelerde bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en önemlisi olan ve arı güvesi olarak bilinen büyük balmumugüvesi hakkında bilgi verilecektir. Galleria mellonella Arıların büyük mum güvesi olarak bilinen bu parazit özellikle havalanması iyi olamayan karanlık ve zayıf kovanlarda etkili olur. Bu parazit küçük mum güvesi olan Achroia grisella'ya göre daha zararlıdır. Büyük mum güvesi karanlık, sıcak ve iyi havalandırılmayan yerlerde depolanmış peteklerde büyük zarar verirler. Genellikle alçak rakımlı yerlerde daha yaygındırlar. Yüksek rakımlı yerlerde yoğunluğu ve zararları daha azdır. Güve larvaları peteklerde tüneller açarak, peteklerdeki bal, polen ve balmumunu yiyerek koloniye büyük zarar verirler. Zararlı etkisi daha çok depolanmış sahipsiz peteklerde ve ağ örerek olmaktadır. Ayrıca güçsüz kolonilerdeki peteklerde de aynı zararı yapabilmektedirler. Güçsüz ve hastalıklı koloniler güve için uygun gelişme ortamıdırlar. Güve larvaları petek gözlerinde açtıkları tüneller sebebiyle, petek gözlerinin bozulmasına ve balın akmasına sebep olurlar. Dişi Galleria mellonella türleri yumurtalarını genellikle kovandaki yarık ve çatlaklara, ışıktan uzak loş yerlere kümeler halinde bırakırlar. Bir küme içinde 80 -100, hatta bazen daha fazla yumurta bırakabilmektedirler. Herbir dişinin bıraktığı yumurta sayısı 500 kadardır. Yumurtadan larvalar 24 -26 derece sıcaklıkta 5 -6 günde, 10 -l5 derece sıcaklıkta 34 günde çıkar. Larvalar hareketlidir, peteklerde yuva yapar ve gelişmesini sürdürürler. Larva dönemi 30 derece sıcaklıkta ortalama bir ay sürer. Ancak bu süre alınan gıdaya ve sıcaklığa göre değişir. Larva gelişmesi için en uygun sıcaklık 30 -35 derece sıcaklıktır. Gelişmesini tamamlayan larvalar sert, tüylü, beyaz renkli ipek bir koza örerler. Koza içerisinde larva pupaya (krizalit) dönüşür. Pupa dönemi 8 -14 gün sürer. Pupadan grimsi kahverengi ergin kelebekler çıkar. Dişi kelebekler kozadan çıktıktan 4 -10 gün sonra yumurtlamaya başlar. Erginler iklim şartlarına bağlı olarak değişmek üzere 2 -5 hafta yaşarlar. Ömürleri düşük sıcaklıkta daha da uzar. Pupadan çıkan ergin kelebekler çiftleşerek yumurtlamak üzere tekrar koloniye girmeye çalışırlar. Galleriosis'li kovanlarda larvalar gelişmesini tamamladıktan sonra kovan içinde sert tüylü ipekten ağ ve koza örerek kovandaki arıların faaliyetlerine engel olurlar. Böylece de büyük ekonomik kayıplara yol açarlar. Ayrıca bu zararlarının yanısıra larvalar peteklerdeki balın sır kısımlarını zedeleyerek, tüneller açarlar ve balın dışarı akmasına neden olurlar. Galleriosis'de kontrol ve korunma: Arıcılıkta Galleria enfestasyonlarının kontrolünde şu tedbirler alınır. l- Balmumu güvesinin en etkili düşmanı arıların kendisidir. Bunun için koloniler güçlü tutulmalıdır. Bu tip güçlü kolonilerde arılar güve larvalarını kovan dışına taşıyarak, zararlı etkilerinden kurtulurlar. 2- Kovanda yarık ve çatlaklar bırakılmamalı, kırıntı ve her türlü artıklar temizlenmelidir. 3- Arılı kovanlara verilecek ilaçlar anlar içinde zararlı olabileceği için, ilaçlı mücadele depolanmış arısız petek ve ancılık malzemelerinde uygulanmalıdır. 4- Boş petekler ve diğer malzemeler yeterli hava akımının bulunduğu bir odada 60 derecede 34 saat, -12 derece sıcaklıkta 3 saat tutulmalıdır. Düşük ısı ve yüksek sıcaklık balarısı zararlılarının bütün dönemlerindeki bireyleri öldürmektedir. 5- Petek güvesine karşı bakteriler, mantarlar ve peradatör böcekler kullanılarak biyolojik mücadele yapılmaktadır. Bunun için de arılara zararlı olmayan ancak kelebek larvalarına (tırtıl) etkili olan Bacillus thuringuensis toxinleri kullanılmaktadır. 6- Kontrolde diğer bir önlemde ilaçlamadır. Bunun için güve görülen kovanlardaki arılar başka temiz bir kovana boşaltılır. Güveli çerçeveler bir kovan yada sandık içinde, paradiklorbenzen (PDB ), ethylene dibromit, metyl bromid, karbondisülfid gibi ilaçlarla ilaçlanır. Çerçeveler tamamen asalaklardan temizlendikten sonra istenilen kovana konulabilir. Ayrıca depolarda da ilaçlamalar yapılır. ilaçlar ergin kelebekleri, larva ve pupaları öldürür. Ayrıca toz kükürt fumigasyon halinde kullanılabilir. Siphonaptera (= Aphaniptera) Takımı (Pireler) Pireler, sıcak kanlı memelilerden yani kanatlı ve memelilerden kan emen ve yalnız ergin devrelerinde geçici parazit olan insectlerdir. insecta sınıfının genel özelliklerini gösterirler. Vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Vücutları latero -lateral yani iki yanlı olarak (bilateral) basıktır. Vücut parlak sarı kahverenginde sağlam bir kitinle örtülüdür. Pirelerin erginleri 1.5 -5 mm büyüklüğünde olup, 3. çift bacakları çok uzun ve sıçramaya elverişlidir. Yani, pireler zıplayan böceklerdir. Kanatları redüksiyona uğramış olup, görülemez. Ağız organelleri sokmaya -emmeye elverişlidir. Pirelerde baş (capitilum) önden yuvarlağımsı ve ellipsoidal, iki yandan basık ve gövdeye yapışık görünümdedir. Başlarında bir çift antenleri ve bazı türlerinde ise bir çift gözleri vardır. Pire türlerinin bazılarında siyah iri dikenler şeklinde tarak (ctenidia) lar vardır. Bu taraklar başın alt kısmında ise genal tarak (yanak tarağı), boyun kısımlarında ise pronotal tarak (boyun tarağı, omuz tarağı) adını alır. Thorax üç kısımdan oluşmuştur. Thorax üstte notum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Thorax pronotum, mesonotum ve metanotumdan meydana gelir. Thoraxın ventralinde uzunlukları önden arkaya doğru artan üç çift bacak çıkar. Bunlardan 3. çift bacaklar çok uzundur ve sıçramaya elverişlidir. Abdomen halkalardan oluşmuştur ve bu karın halkaları birbirine geçmelidir. Onun için pireler çok fazla kan emebilirler. Karın halkaları üstte tergum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Sekiz karın halkası vardır. Her halkada spiracle (stigma) bulunur. Ayrıca son halkada pygidium (his organeli), antipygidial bristil (uzun diken) ve anal stylet adını alan değişik dikenler bulunur. Dişilerin arka taraftarında kitinsel bir kese biçiminde olan, türlere göre şekilleri değişen spermatheca (reseptaculum seminis, tohum kesesi) bulunur.Erkeklerde ise kitinsel, ince, uzun ve dinlenme sırasında spiral biçiminde kıvrılmış kopulasyon organı olan clasper bulunur. Pirelerin yumurtaları oval ve beyaz renkte olup, 0.5 mm büyüklüğündedir. Pirelerin gelişmesinde tam metamorfoz görülür. Larvaları kurtcuk biçiminde olup, beyaz renklidir. Olgunlaşan larvaları 6 mm kadar uzunlukta olabilir. Pireler pupa dönemini yaklaşık 4x2 mm ebatlarında olan bir kokon içerisinde geçirir. Kokonun çevresi toz ve toprak ile bulaşıktır. Pireler kozmopolit yani her yerde bulunabilen canlılardır. Her türlü konaktan kan emerler (euroxen parazit). Ancak bazı türleri özellikle kendi konaklarına daha çok gelirler. Dişileri çiftleşmeden sonra toplu iğnenin 1/4'i başı büyüklüğündeki, krem rengindeki yumurtalarını toz, toprak içerisine bırakırlar. Ancak konak üzerine bırakılan yumurtalarda yapışıcı özellikte olmadıklarından kayarak toprağa düşerler. Yumurtadan 1 -2 hafta içerisinde kurtcuk şeklinde ve üzerleri tüylü larvalar çıkar. Larvalar çok aktiftirler. Bunlar topraktaki organik maddelerle, hayvansal artıklarla, kan pıhtılarıyla, kokuşan bitkisel maddelerle yada konağın dışkılarıyla beslenirler. Bunun sonucunda büyüyerek gelişirler ve 11 halkalı kurtçuk şeklini alırlar. Larvalar ışıktan kaçarlar. Larva dönemi 9 -200 gün arasında değişir. Larvalar saldıkları bir salgıyla toz toprak arasında kendilerine bir kokon (koza) örerler. Bu pupa dönemi 10 gün ile bir kaç ay arasında değişir. Bu kokonun içerisinde pire gelişir ve kokonu açarak dışarı çıkar. Ancak Tungidae ailesindeki pirelerin biyolojileri biraz daha farklıdır. Bu ailedeki türlerde dişiler yumurtalarını konak derisinde meydana getirdikleri şişliklerin içerisine ya da yaralara bırakırlar. Larvalar yumurtayı konak üzerindeyken terkeder ve daha sonra yere düşerler. Bu larvalar daha sonra bir kokon içerisinde pupa dönemini geçirerek ergin erkek ve dişiler oluşur. Tungidae ailesindeki pirelerin bu özelliklerinden dolayı pireler geçici parazitizmden daimi parazitizme geçiş halinde olan artropodlar olarak kabul edilirler. Siphonaptera takımında bulunan aile ve türler: Familya: Tungidae Bu ailedeki pirelere oyuk, tünel açan pireler adı verilir. Çünkü dişileri döllendikten sonra konakçısının derisine girer, çok şiddetli olarak irrite eder ve etrafındaki doku şişerek pireyi içine hapseder. Dişi pireler yumurtalarını buralara bıraktıktan sonra dokunun sıkıştırması sonucu ölürler. Tungidae ailesindeki pireler küçük ve ayakları diğer türlere oranla kısa ve zayıftır. Genal ve pronotal taraklar bulunmaz. Bu ailede iki önemli tür vardır. Species : Tunga penetrans Bu türün büyüklüğü 1 mm kadardır. Başın ön kısmı sivrilmiştir. Thorax segmentleri çok dardır. Gözleri geniş ve piğmentlidir. Kırmızı esmer renktedirler. Dişilerde spermatheca konik şekildedir. Başlıca konakları kanatlılardır. Fakat domuz, evcil memeliler ve insanlardan da kan emebilirler. Konaklarına çok şiddetli ağrılar verirler ve hatta deri içerisinde ezilen pirenin dokuları gangrene yol açabilir. Bu tür Güney Amerika' da ve Afrika' da yaygındır. Species : Echidnophaga gallinacea Başlıca konakları tavuklar ve diğer kanatlılardır. Büyüklükleri 1.5 mm' dir. Baştaki alın kısmı köşelidir. Thorax'ın notumları dardır. Genal ve pronotal tarak yoktur. Spermatheca iyi kitinize olmuştur. Bu tür köpek, rat, insan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. Tropik ve subtropik bölgelerde görülmektedir. Familya: Pulicidae Bu ailedeki türlerde genellikle gözler mevcuttur. Bazı türlerinde genal ve pronotal taraklar bulunabilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pulex irritans İnsan piresi olarak bilinen ve insanlardan kan emen bu tür, karnivorlardan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. 1.5 -4 mm uzunluğundadır. Gözünün alt kısmında uzunca bir diken bulunur. Thorax segmentlerinde birer sıra, birinci karın halkasında 2 ve ikinci ile 7. abdominal tergumda ise birer sıra diken bulunur. Erkeklerde clasper geniştir ve biri uzun üç hareketli çıkıntısı vardır. Dişilerde spermathecanın başı yuvarlak ve kitinize olup, kuyruk kısmı kıvrılmış bir parmağa benzer. Genal ve pronotal taraklar yoktur. Pulex irritans doğal şartlarda olmasa bile deneysel koşullarda veba hastalığına vektörlük yapabilmektedir. Türkiyede bu pire türüne rastlanılmıştır. Bu tür ayrıca helmintlerden Hymenolepis nana, Hymenolepis dimunata ve Dipylidium caninum'a arakonaklık yapar. Species : Ctenocephalides canis Köpek piresi olan bu tür, 2 -3.5 mm uzunluktadır. Her kenarda sekiz adet diken ihtiva eden genal ve pronotal tarakları bulunur. Baş yuvarlağımsı şekildedir. Şeritlerden Dipylidium caninum'un arakonaklığını yapar. İnsan ve diğer karnivorlardan da kan emerler. Species : Ctenocephalides felis Kedi piresi olarak tanımlanır. Ancak köpek ve insanlardan da kan emebilir. 2 -3 mm büyüklüğündedir. Alın kısmı daha uzun, dar ve sivridir. Genal ve pronotal tarakları vardır. Genal tarağın ön dikeni hemen hemen 2. nin uzunluğu kadardır. Türkiye'de yaygındır. Species : Spilopsyllus cunuculi Tavşanlarda görülen pire türüdür. Genal tarak 5 -6, pronotal tarak ise 14 -17 koyu renkli büyük dikenden oluşur. Genal tarak subvertikal olarak yerleşmiştir. Dişilerde spermathecanın deliği terminaldir. Tavşanlarda görülmesinin yanında kedi, tilki ve ratlarda da saptanmıştır. Bu tür myxomatosis virusuna vektörlük yapar. Species : Xenopsylla cheopis Xenopsylla genusu içinde bulunan türlerin en yaygınıdır. Asya rat piresi olarak bilinir. Thoraxın mesonotumunda kitini vertikal bir çizgi bulunur. Antenlerinin 3. eklemi asimetriktir. Göz kılı gözün önündedir. Genal ve pronotal taraklar mevcut değildir. Afrika'da ve Güney Amerika'da yaygındır. Ancak dünyanın her kıtasına yayılmıştır. Bu tür veba hastalığı etkeni olan Pasleurella pestis'in vektörlüğünü yapar. Species : Leptopsylla segnis Farelerde görülen pire türüdür. Genal ve pronotal tarak vardır. Ayrıca alında küçük ve az sayıda dikenden ibaret bir alın tarağı bulunur. Familya: Ceratophyllidae Bu ailenin bazı türlerinde frontal çıkıntı vardır. Gözler genellikle mevcuttur. Küçük memelilerle, kuşlarda bulunurlar. Species : Ceratopyllus gallinae Erginleri 2 -3 mm uzunluğunda, vücutları uzunca ve genel olarak renkleri esmerdir. Baş yuvarlak olup, genal tarak yoktur. Pronotal tarak bulunur ve 12 diken taşırlar. Kanatlılarda ve özellikle de tavuklarda bulunurlar. Kuş piresi yada Avrupa kanatlı piresi olarak adlandırılırlar. Kanatlılarda şiddetli yaralanmalara neden olurlar. Species: Ceratopyllus columbae Güvercin piresi olarak adlandırılır. Özellikleri C. galhnae'ye benzer. Species : Nosopsyllus fasciatgs Fare ve sıçanlarda bulunur. Avrupa rat piresi olarak adlandırılır. Ancak diğer hayvanlardan da kan emebilirler. Genal tarak yoktur. Pronotal tarak vardır ve 8 dikenlidir. Gözleri iyi gelişmiştir. Pirelerin Yaptığı Zararlar: Erişkin pireler mutlak süratle kan emerler. Bunun ıçınde buldukları her konak üzerine giderler. Bunların her canlıdan kan emmeleri hastalık etkenlerini bu canlılar arasında nakletmelerine sebep olurlar. Pireler fare ve sıçanlarda bulunan veba etkenlerini kan emmeleri esnasında alırlar. Pire tarafından alınan bu etkenler pirenin midesinde çoğalırlar. Bu pirelerin insanlara gelip kan emmeleri esnasında bu etkenleri onlara aktarırlar. Aynca fare ve rat pireleri fare tifüsu etkeni olan Rickettsiya typhı’yı taşırlar. Tavşan piresi myxomatosis virusunu, köpek piresi Dipyhdium caninum'u, yine köpek ve kedi pireleri Dipetalonema reconditum,Dirofilaria immilis, insan pireleri Hymenolepis nana'yı naklederler. Pireler ayrıca Tularemi'yi mekanik olarak naklederler. Pirelerin zararlı etkilerini sıralayacak olursak; Yukarıda anlatıldığı gibi hastalık etkenlerine vektörlük veya arakonaklık yapmaları, Bazı pire türleri konaklarına traumatik (yaralayıcı) olarak etki yapmaları, Konaklarından kan emmeleri sonucu soyucu -sömürücü etki yapmaları, AIlerjik etkilerinin olması. Özellikle köpeklerde bu tip etkiler sıkça görülmektedir. Konaklarını huzursuz etmeleri, Deride irrtasyon sonucu kaşıntı, dermatitis ve ürtikerlere neden olmaları, Deride tünel açan pire türleri deri altına yerleşerek, kaşıntı, şiddetli ağrı ve bulunduğu yerde irinleşmelere sebep olmaları gibi etkileri vardır. Pirelere karşı mücadelede insektisitler bir hafta ara ile iki kez uygulanmalıdır. Mücadelede insan ve hayvan meskenlerinde pirenin yumurta ve larvaları toprakta bulunduğundan, eğer meskenler toprak zeminli ise buralara insectisitler püskürtülür, toz şeklinde olanlar ise serpilirler. Hayvanlar üzerinde bulunan pireler için insectisitler solüsyon halinde ise püskürtülür veya banyo edilir. Toz halinde ise hayvanların tüyleri arasına serpilirler. BHC'li ve organik fosforlu ilaçlar tercih edilir. Fenol bileşikleri ve BHC'li ilaçlar kedilerde kullanılmaz. Pire allerjisine karşı kortikosteroidler kullanılır. Organik fosforlulardan dichlorvos, sentetik pyretroidlerden permethrin, organik klorlulardan ise lindan kullanılabilir. Ancak lindan kediler için toksiktir. Pirelerde kontrol amacıyla kedi ve köpeklerde dichlorvos ve diazinon ihtiva eden tasmalar kullanılabilir. Fire enfestasyonlarının kontrolündeki başarı barınaklar ve meskenlerde özellikle yataklarda yapılacak ilaçlamaya ve temizlik işlemlerine bağlıdır. Son yıllarda bu amaçla methoprene aerosol kontrol amacıyla kullanılmaktadır. Bu ilaç pire larvalarının bulunabileceği yataklık, halı, kilim gibi yerlere uygulanır. Larvalar tarafından alınan ilaç etkisini pupa döneminde gösterir. İlaç pupalardan erişkin formların çıkışını önleyerek kontrolü sağlar.Kanatlılarda pire mücadelesinde ise malathion ve carbaryl kullanılabilir. Bu ilaçlar toz ve özellikle Echidnophaga enfestasyonlarında solüsyon şeklinde uygulanır. Korunma için kanatlı bannaklarında altlıklar uzaklaştırılır ve yakılır. Barınaklar (kümesIer) % 1 ronnel solüsyonu ile 14 gün aralıklarla iki defa ilaçlanmalıdır. Diptera Takımı (Sinekler = İkikanatlılar) İnsecta sınıfının en önemli takımlarındandır. Bu takımda bulunan artropodlar insecta sınıfının genel özelliklerini gösterir. Yani vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Diptera (di= iki, ptera= kanat) ların başlarında bir çift anten, bir çift petek göz, sokucu- emici, parçalayıcı veya yalayıcı -emici ağız organellerine sahiptir. Erginlerinin mesothoraxlarından çıkan bir çift fonksiyonel kanatları vardır. Arkadan çıkan kanatlar rudimenter olup, topuz şeklindedir ve denge organı görevini yaparlar. Sinek uçarken dengeyi sağlar. Bazı türlerinde ise ağız organelleri atrofiye olmuştur. Böylece bunların beslenmeleri söz konusu değildir. Topuz şeklinde olan ve dengeyi sağlayan kanatlara halter adı verilir. Dişiler yumurta, larva veya pupa meydana getirerek çoğalırlar. Yani dipteraların gelişmelerinde tam bir metamorfoz vardır. Sokucu -emici olanlarda hortum (probiscic) iyi gelişmiştir ve çoğunlukla insan ve hayvanlardan kan emerler. Kan emmeleri esnasında oluşturdukları anemi ve sokma yerlerindeki toksik etkiden dolayı kızarıklık ve kaşıntının yanısıra, bazı hastalık etkenlerini (bakteri, virus, protozoon, helminth gibi) canlılar arasında nakletmeleri ile önemlidirler. Bu takımdaki bazı sinekler larvalarından dolayı önem taşırlar. Çünkü bu sineklerin larvaları konaklarının iç ve dış paraziti olabilmektedirler yani myiasis oluşturmaktadırlar. Dipteraların bazı türlerinin larva şekillerinin insan ve hayvanlarda hastalık oluşturmaları olayına. myiasis adı verilir. Myiasise neden olan türlerin erişkin şekillerinin hiçbir paraziter etkisi yoktur ve ömürleri çok kısadır. Diptera takımında insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan üç alt takım bulunur. Bunlar ; Suborder (Alttakım) : Nematocera Genellikle uzun vücutlu ve narin yapılı sivrisineklerdir. Küçük sinekler olup, erişkinlerin antenleri baş ve thoraxdan daha uzundur. Olgun sineklerin antenleri çok sayıda (8'den fazla) eklemden (segmentden) oluşmuştur. Antenlerin üzerinde "arista" adı verilen üzeri tüylü bir kıl yoktur. Kanatları pullu, kıllı yada parlaktır. Kanat venleri birbiri ile kesişmez. Ayakları çok uzun veya biraz uzuncadır. Dişileri kan emerler. Larvalarının baş kısmı iyi gelişmiştir. Larvaların mandibulaları yatay olarak (horizantal) ısırır. Larva ve pupaları obtektir ve suda yaşarlar. Ayın zamanda hareketlidirler. Su border: Brachycera Nematoceralara göre daha tıknaz yapılı ve kuvvetli yapılıdır. İri sineklerdir. Erişkinlerin antenleri thoraxdan kısa olup, 6'dan daha az segmentlidir. Antenleri birbirinden farklı şekilleri olan segmentlerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Antenleri üzerinde (3. segment) bir. arista bulunabilir. Arista antenin ucuna doğru yer alır. Karekteristik damarlanma görülen kanatlarda, kanat venlerinde kesişme görülür. Dişileri kan emerler. Larvalarında baş kapsülü kısmen yada tamamen körelmiştir. Larvaları suda yaşar ve pupalarıda obtek olup, suda yaşarlar. Larvaların mandibulaları vertical (dikey olarak) olarak ısırır. Suborder : Cyclorrhapha Bu alttakımdaki türlerin erginleri tüylü ve çeşitli metalik renklere sahiptirler. Kan emen türlerin dişi ve erkekleri kan emer. Olgun sineklerin antenleri 3 segmentlidir ve aristalıdır. Arista 3. segmentin dorsalinde yer alır. Kurt benzeri olan larvalarında baş yoktur. Bu tip larvalar hareketli olup, magot adını alırlar. Pupa koarktat olup, hareketsizdir. Larva ve pupa dönemleri toprakta geçer. Suborder : Nematocera Bu alttakımda bulunan aileler şunlardır. Familya: Culicidae (Sivrisinekler) Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Familya: Simuliidae (= Melusinidae, Siyahsinekler, Körsinekler) Familya: Psychodidae (Tatarcıklar) Culicidae Ailesi (Sivrisinekler) Sivrisinekler yaz geceleri düşünülebilecek her yerde bulunan, özellikle ışıklar söndürüldükten sonra insanlardan kan emen ve vızıltısı ile insanları sürekli rahatsız eden insectlerdir. Sivrisinekler 2 -10 mm uzunluğundadır. Bu ailedeki artropodların vücutları; narin, başları küçük ve küreseldir. Bacakları uzundur. Vücutları genellikle silindirik yapıdadır. Antenleri 14 -15 segmentden meydana gelmiştir ve erkeklerde tüylüdür. Ağız organelleri uzun ve silindirik bir biçimde olup, sokmaya -emmeye elverişlidir. Abdomen uzun yapılı ve thorax karekteristik olarak kama şeklindedir. Kanatları uzun ve dar olup, kondukları zaman abdomen üzerinde düz katlanırlar. Culicidae ailesinde bulunan önemli sivrisinek cinsleri; Anopheles, Aedes, Culex, Mansonia ve Theobaldia' dır. Bunlardan özellikle ilk üç tür önemlidir. Sivrisinekler su kenarlarında çoğunlukla bulunurlar. Durgun sularda, durgun deniz sularında larvaları gelişir. Sivrisineklerin sadece dişileri insan ve hayvanlardan kan emerler. Erkek sivrisineklerde alt ve üst çene (maksilla ve mandibula) kısalmış olduklarından konağın derisini delememekte ve kan emememektedirler. Bunlar bitki artıklarından doku özsuyu emerek beslenirler. Sivrisineklerin biyolojisi Dişi sivrisinekler yumurtalarını su yüzeyine veya suda yüzen bitki üzerlerine bırakırlar. Yumurta bırakma şeklinde her türün kendine has özellikleri vardır. Anopheles ve Aedes cinsindekiler yumurtalarını tek tek bıraktıkları halde, Culex cİnsindekiler yumurtalarını paketler halinde bırakırlar. Bazı türler yumurtalarını temiz akarsulara, bir kısmı durgun su birikntilerine yada ağır akan su yollarına, hatta bazıları da deniz suyuna bırakırlar. Culex cinsindekiler yumurtalarını foseptik sularına da bırakmaktadırlar. Yumurtadan çıkan larvalar 10 -11 halkalı olup, kurtçuk şeklindedirler. Larvalar aktif ve hareketli olup, bükülüp açılma şeklinde bulundukları su içinde hareket ederler. Larvalar türlere göre değişmek üzere vücut halkalarında hava borusu taşırlar. Bu hava deliklerini su yüzeyine doğru uzatırlar. Anopheles'lerin larvaları vücutlarının son 3 -4 halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine parelel dururlar. Culex ve Aedes larvaları ise vücutlarının son halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine dikey dururlar. Larvalar 4 defa gömlek değiştirdikten sonra pupa safhasına girerler. Pupa evresinde baş ve thorax yuvarlak kokon benzeri bir yapının içinde bulunurken abdomen serbest vaziyettedir. Bu dönemde daha az aktiftirler. Pupalardan çıkan erişkin sinekler, beslenmek amacı ile çoğaldıkları yerden birkaç kilometre ve hatta rüzgar ve değişik vasıtalarla çok daha uzağa gidebilirler. Erişkin sivrisineklerin kondukları yüzeye duruş şekilleride farklıdır. Anopheles'ler kondukları yüzeye eğik durdukları halde, Aedes ve Culex'ler paralel dururlar. Yaşam süreleri sıcak bölgelerde 6 aydır. Türkiye'de ise bu süre 1 -2 ay kadardır. Culicidae'ler bitki özsularıyla ve şekerli suyla beslenebilirler. Fakat dişiler yumurtlayabilmek için mutlaka bir miktar kan emmek zorundadırlar. Dişi bireyler geceleyin ışığa doğru ve konakçısının vücut ısısına doğru yönelirler. Gündüzleri ise karanlık ve kuytu köşelerde saklanırlar. Sivrisineklerin (Culicidae) Önemi Konaklarını huzursuz ederler. Kan emilen yerde çok rahatsız edici kaşıntıların meydana gelmesine neden olurlar. Çok sayıda oldukları zaman kan emerek soyucu -sömürücü etkilerini gösterirler. Sivrisineklerin esas önemleri sıcak ülkelere doğru gittikçe sıklığı artan, birçok hastalığın bulaşmasına aracılık etmeleridir. İnsan, maymun ve kanatlılar arasında sıtma etkeni olan plasmodium'ların biyolojik vektörüdürler. Dişi Anopheles türleri insanlarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine, Anopheles, Culex ve Aedes türleri ise kanatlılarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine vektörlük yaparlar. Ayrıca sivrisineklerden bazı türler nematodlardan Wuchereria bancraıli (insanlarda fil hastalığı etkeni) ve köpeklerde Dirofilaria immitis larvalarını naklederek, bu helmintIere arakonaklık yaparlar. Bakterilerden Borrelia anserina (Kanatlı spiroketası) 'yı Aedes cinsindeki türler bulaştırır. Yine Mansonia türleri Brugia malayi'nin naklini sağlarlar. Sivrisinekler sarı humma virusuna, doğu ve batı at encephalitislerine ve Japon B encephalitisine vektörlük yapar. Ayrıca kanatlı çiçeğine mekanik taşıyıcılık yaparlar. Tavşan myxomatosis'ine de vektörlük yaparlar. Sivrisineklere karşı mücadele Sivrisineklere karşı mücadele larvalara ve erişkinlere karşı olmak üzere iki şekilde yapılır. Larvalara karşı mücadelenin başında bunların yaşadıkları yerlerin ortamını bozmak gelir. Bunun için taşkınları önlemek, kanalizasyon sistemlerini iyi yapmak ve bataklıkları kurutmak gerekir. Bataklıklar ve durgun sular drenajla kurutulmaya çalışılır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise bu bölgelere insectisitler sürekli olarak yada planlı olarak belirli periyodlarla kullanılır. Bu amaçla en çok kullanılan ilaçlar organik klorlu ve organik fosforlu insectisitlerdir. Taşkınlara bu ilaçlar püskürtülerek uygulanır. Ayrıca larvalara karşı mücadelede biyolojik savaş metodları da kullanılmaktadır. Bunun için Gambusia cinsi balık türleri, yetiştirilmelidir. Bu balıklar sinek larvalarını yiyerek kontrolü sağlarlar. Bu amaçla ayrıca larvalar için patojen olan ve larvalarda salgınlar oluşturan çeşitli bakteri, protozoon ve helmintler de uygulanabilir.Sivrisineklerin erişkinlerine karşı ise insectisitler kullanılmalıdır. Bunun için en uygunları karbamatlı ve organik fosforlu insektisitlerdir. Ayrıca özellikle Anophellere karşı kalıcı etkili ilaçların kullanılması ile iyi bir kontrol sağlanmaktadır. Ancak çevreye etkilerinden dolayi bu tip ilaçlar pek tercih edilmemektedir. Ayrıca mekanik önlemler ve sinekleri uzaklaştırıcı tedbirlerde alınır. Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Bu ailedeki türler sivrisineklerden daha küçük olup, 1 -3 mm boyundadırlar. Antenleri 13 -15 segmentlidir. Dişilerde çok seyrek ve kısa kıllıdır. Erkeklerde ise çok kıllı ve uzundurlar. Ağız organelleri sokucu -emici tiptedir. Hortumları kısadır. Thoraxın her üç parçası kaynaşmıştır. Thorax başın üst tarafına doğru bir kamburlaşma yapar. Kanatları geniş, uçları yuvarlak ve üzerlerinde duman renginde benekler vardır. Kanatlarında pulların olmasıyla sivrisineklerden, daha uzun antenlere sahip olmaları ile de Simulium'lardan ayrılırlar. En tipik özellikleri benekli kanatlara sahip olmalarıdır. Ceratopogonidae ailesindeki türler konaklarını soktuklarında büyük acı verirler. Bunun içinde acısinekler adını alırlar. Dişileri kan emer, erkekleri ise bitki özsuyu ile beslenirler. Bu ailede bulunan ve hekimlik açısından önemli olan Cilicoides (acısinek)'dir. Culicoides'lerin kanatları tüylüdür. Bu cinse bağlı önemli tür ise Culicoides robertsi' dir. Bu türe kumsinekleri adı da verilir. Bu sinekler bataklık bölgelerde ürerler. Dişiler döllenmiş yumurtalarını sığ akarsuların kıyılarına, su içindeki bitkilerin ve taşların üzerine bırakırlar. Dişiler yaşamları boyunca birkaç kez yumurta bırakırlar. Yumurtadan çıkan kurtçuk benzeri larvalar hem karada hemde suda yaşayabilirler. Daha sonra pupa dönemini geçirerek erişkin sinekler meydana gelir. Erişkinler yumurtlamadan önce kan emerler. Sabah vakitleri ve ikindi vaktinde daha çok saldırgan olurlar. Ayrıca bulutlu ve kapalı havalarda çok aktiftirler. Erişkinleri yazın Mayıs ayından Eylül ayına kadar görülürler. Yaz aylarında gelişme süresi 1 -2 aydır. Kışı ise larva döneminde çamura gömülü olarak geçirirler. Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Culicoides'ler sivrisineklerden daha küçük yapılı oldukları için sivrisinekler için yapılan tellerden kolaylıkla geçebilirler. Culicoides 'ler toplu halde uçuşurlar. İnsanlardan ve hayvanlardan kan emerler. Çok sayıda olduklarında hayvanları ürkütüp kaçıştırırlar. Konaklarından kan emerek soyucu -sömürücü etki gösterirler ve fazla sayıda olduklarında anemiye yol açarlar. Ayrıca konaklarını sokmaları kuvvetli tepki oluşturur. Sokma yerinde kaşıntı, ödem ve şiddetli acıya neden olabilirler. Bazen 2 cm büyüklüğünde, seröz bir sıvı dolmuş kabarcıklar meydana gelir. Daha çok orman ve açık arazide çalışanlara saldırırlar. Culicoides türlerinin en önemli

http://www.biyologlar.com/insecta-hexapoda-entoma-bocekler-sinifi

Bakterilerde Köken ve erken evrim

Modern bakterilerin ataları, yaklaşık 4 milyar yıl önce, dünyada gelişen ilk yaşam biçimi olan tek hücreli mikroorganizmalardı. Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca tüm canlılar mikroskopiktiler, bakteri ve arkeler yaşamın başlıca biçimleriydi. Bakteri fosilleri, örneğin stromatolitler, mevcut olmakla beraber, bunların kendine has morfolojilerinin olmaması, bunlar kullanılarak bakteri evriminin anlaşılmasına veya belli bakteri türlerinini kökeninin belirlenmesini engellemektedir. Ancak gen dizileri bakteri filogenetiğinin inşası için kullanılabilir, bu çalışmalar bakterilerin arke/ökaryot soyundan ayrılmış evrimsel bir dal olduğunu göstermiştir. Bakteri ve arkelerin en yakın zamanlı ortak atası muhtemelen yaklaşık 2,5-3,2 milyar yıl önce yaşamış bir hipertemofil'di. Bakteriler, evrimdeki ikinci büyük ayrışmada, ökaryotların arkelerden oluşmasında da yer almışlardır. Bunda, eski bakteriler, ökaryotların ataları ile endosimbiyotik bir ilişki kurmuşlardır. Bu süreçte, proto-ökaryotik hücreler, alfa-proteobakteriyel hücreleri içlerine alıp mitokondri veya hidojenozomları oluşturdular. Bu organeller günümüz ökaryotlarının tümünde hala bulunmaktadır ("mitokondrisiz" protozoalarda dahi aslında son derece küçülmüş olarak mevcutturlar). Daha sonraki bir dönemde, farklı bir olay sonucu, bazı mitokondrili ökaryotların, siyanobakteri-benzeri canlıları içlerine alması sonucunda, bitki ve yosunlardaki kloroplastlar oluştu. Hatta bazı yosun gruplarında bu olayı izleyen başka içe almalar meydana gelmiş, bazı heterotrofik ökaryotik konak hücrelerin, ökaryotik bir alg hücresini içine alması sonucunda "ikinci kuşak" bir plastid oluşmuştur.

http://www.biyologlar.com/bakterilerde-koken-ve-erken-evrim

Tetis(Tethys) Denizi ve Bağlantılarının Oluşumu

Paleozoyikten Tersiyerin başlarına (Oligosen'e kadar) kadar dünyayı kuşak gibi saran ilkin denizlerden birisiydi . Bu denizin tortullarından, Himalaya, Toroslar, Dinarlar ve Alpler oluştu. Alplerin oluşumuyla, Tetisin varlığı sona erdi. Bugünkü Akdeniz Tetis denizinin bir kalıntısıdır. Bu denizin en tipik fosili Nummulitlerdir. Oligosende Anadolu’yu oluşturan kara parçası hemen hemen deniz seviyesinin altındaydı ve büyük bir olasılıkla birkaç küçük adadan oluşuyordu. Oligosenin sonuna doğru önemli bir değişiklik ortaya çıkmıştır. Tetis kuzeye doğru "Paratethys" denen bir kol meydana getirmiştir. Paratesis ile Tetis arasında Alp sıradağları yavaş yavaş yükselmeye başlamıştır. Paratetis, Rhone havzasından başlayarak bugün Bavyera'nın ve Kuzey Almanya'nın bulunduğu bölgelere, doğuda bugünkü Macaristan üzerinden bugünkü Karadeniz'e, bugünkü Kafkasların bulunduğu yerin kuzeyine, bugünkü Hazar Denizi’nin bulunduğu bölgeye ve keza doğuda bugünkü Aral ve Balkaş Gölü'nün bulunduğu bölgelere uzanıyordu. Paratetis ile Tetis arasında bağlantı vardı. Anadolu, Miyosen'de bir kara köprüsüyle Avrupa Kıtası'na bağlıydı. Anadolu o günden bu yana kural olarak yükselmesini sürdürmektedir. Miyosen'de Paratetis ile Tetis arasındaki ilişki kesilir. Paratetis'in kuzey ve batı kısımları karaya dönüşür; doğu kısımları ise iç deniz haline geçer. Bu iç deniz daha sonra Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü'nü oluşturacak Sarmatik İç Deniz ile Balkaş ve Baykal Göllerini yapacaktır. İç deniz haline geçenler, yağışın bol olması nedeniyle bir zaman sonra kısmen tatlısu ve büyük ölçüde acısu gölleri haline dönüşürler Bu dönemde tuzlu suda yaşamaya uyum yapmış Echinodermata (= derisidikenliler) ve Cephalopoda (= kafadanbacaklılar) türlerinin büyük bir kısmı ortadan kalkar. Bu dönemdeki Sarmatik İç Deniz, bugünkü Macaristan, bugünkü Karadeniz ve bugünkü Hazar Denizi ile Aral Gölü'nün bulunduğu alanı kapsar. Miyosen'den itibaren, acısuda yaşayacak endemik bir fauna evrimleşmeye başlar. Bu faunanın temsilcilerini, bugün, Karadeniz ve Hazar Denizi'nde görmek mümkündür. Her iki denizde de bu dönemin temsilcisi olan Gobiidae (= kayabalıkları) türleri bulunmaktadır (ventral yüzgeçlerinin birleşerek bir vantuz meydana getirmeleriyle özellik kazanmışlardır). Keza Caspialosa (= ringabalıkları) hem Karadeniz'de hem de Hazar Denizi'nde bulunmaktadır. Daha sonra Sarmatik İç Deniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Bu sırada bugünkü İtalya, Adriyatik, Yunanistan ve Anadolu'nun bulunduğu bölge kesiksiz bir kara parçası olduğu için, Avrupa faunası kolaylıkla Anadolu'ya, Anadolu faunası ise Avrupa'ya geçme olanağını buluyordu. Bu kara parçasının üzerinde, bugün Ege Denizi'nin bulunduğu kısımda, kollarının bir kısmının bugünkü Vardar vs. nehirlerinin bulunduğu Avrupa yakasından, bir kısmı Anadolu'nun Ege kıyıları tarafından alan nehirler ile, bir kısmı da bugünkü Belgrat ormanlarının bulunduğu yerden kaynaklanarak, bugünkü Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nın bulunduğu yerdeki kara üzerinden güneye doğru akan bir nehir bulunuyordu. "Egeopotamus" denen bu nehir Kos Adası ile Girit Adası arasından Tetis'e (Akdeniz'e) dökülüyordu. Bu nehrin bugünkü Belgrat ormanının (İstanbul'un batısında) bulunduğu yerdeki kaynağı, buradan Karadeniz'e uzanan bir boğaz ile (dünyanın bilinen en eski boğazı) ilişkiliydi. Böylece Egepotamus aracılığıyla Karadeniz'in bir miktar suyu Akdeniz'e akıtılmaktaydı. Bu dönemde bugünkü Sisam, Rodos vs. adaları (Oniki adalar) Anadolu'nun kara uzantısı üzerinde bulunuyordu. Anadolu'nun yalnız güneybatı kesiminde ve Karpados Adası'nda yaşayan, tuzlu suya kesin dirençsiz olan bir semender türü (Mertensiella luschani), bu birliğin önemli bir kanıtı olmaktadır. Miyosen'den bu yana Akdeniz'in kapladığı alan gittikçe daralmıştır ve Miyosen-Pliyosen'de, İskenderun ve Aşağı Mezopotamya üzerinden Hint Okyanusu ile sağlanan bağlantı yitirilmiştir. Bu gelişmelerin sonunda, (bağlantının tamamen kesilmesi Pliyosen'de tamamlanmıştır) Tetis faunası kesin olarak ikiye ayrılmıştır. Doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Akdeniz ortaya çıkmıştır. Tetis Denizi'nin bıraktığı fosiller en iyi Mont-Blanc'ın İtalya kesiminde ve Lübnan'daki ilgili katmanlarda görülür. Hint Okyanusun'da yaşamakta olan balık cinsleri, 40 milyon yıl önce bugünkü Akdeniz'in bulunduğu yerlerde de yaşıyordu. Akdeniz'de fosilleri bulunan balıklarla, bugün Hint Okyanusu'nda yaşayan balıkların aynı yapıyı göstermesi, balıkların (en az bir zamanlar bu bölgelerde yaygın olan) önemli ölçüde evrimleşmediğini göstermektedir. Halbuki, toynaklı hayvanlar bu devirde karalarda yeni yeni evrimleşmeye başlamıştı. Miyosen'den itibaren iklim soğumaya başlamış ve bunun sonucu olarak Akdeniz'deki faunanın önemli bir kısmı ortadan kalkmıştı. Soğuk suya uyum yapmış bazı derisidikenliler (Echinodermata), böylece, yavaş yavaş Atlantik'ten Akdeniz'e girerek yayılma olanağını bulmaya başlamışlardı. En soğuk dönem olan Tersiyerin sonunda (buzul dönemlerinde), bu yayılma en üst düzeye ulaşmıştı. Bu dönemde, ayrıca, soğuk suyu seven Mallotus villosus ( bir köpekbalığı), Salmo trutta (alabalık), Cyprino islandica (bir tür sazan), Pecten islandica (bir midye türü) ve Alca impennis (Sicilya'da bulunmuş kanatsız bir kuş fosili) de Akdeniz'de ulaşmıştır.

http://www.biyologlar.com/tetistethys-denizi-ve-baglantilarinin-olusumu

PCR Nedir? (Polimeraze Chain Reaction )

Yukarıdaki izleyeceğiniz animasyon PCR Polimeraz Chain Reaction ) ,türkçe adlansırılması ile Dna kopyalanması ve çoğaltılması olayıdır.Bu mekanizma 1985 yılında Celera genomics calışanı Carry Mullis tarafından tanımlanmış ve günümüze kadar birçok defa geliştirilerek kullanılmaya devam edilmiştir. Temel olarak mekanizma yüksek sıcaklıkta yapısı bozulmayan bir DNA polimeraz kullanılarak ,bir Thermo Cycler (Isı Düzenleyici) yardımıyla Dna replikasyonunu in vitro ortamda tekrarlanması sonucu dna nın çoğaltılmasını sağlamaktır.Bu mekanizma günümüzde moleküler biyoloji ve genetik labratuarlarının sıkça kullandığı bir yöntemdir. Genetik tanı, gen klonlaması , Babalık tayini ,Nokta mutasyonları analizi ,prenatal tanı da ve birçok diğer uygulama alanı olması nedeniyle çok önemli bir keşif olarak biyoloji biliminde yeni ufuklar açmıştır. Pcr reaksiyonu ile ilgili geniş bir akademik bilgiyi www.genetiklab.com/yontemler.htm adresinden alabilirsiniz. PCR (POLİMERAZ ZİNCİR REAKSİYONU) Laboratuvar ortamında spesifik DNA dizilerinin ;primer denilen sentetik oligonükleotid diziler yardımıyla çoğaltılması işlemidir Standart bir PCR Protokolü yoktur. Bileşenler çoğaltılacak DNA bölgesinin özelliklerine göre değişir. KLASİK PCR: Hedef DNA dizisinin her iki ucuna özgü spesifik primerler kullanılarak termostabil DNA polimeraz yardımıyla uygulanan PCR çeşididir.Daha sonraki analizler için döngü sayısına göre üstel oranda artan düzeyde ürün elde edilir.Tipik bir PCR üç temel basamakta gerçekleşir: *Denatürasyon:İlk aşamada DNA molekülünün çift zincirli yapısı yüksek ısı yardımıyla birbirinden ayrılır(denatürasyon) .Çoğunlukla 94°C- 97°C arasında 15-60 sn süresince uygulanır.(İlk denatürasyon tek saykıl olarak 15 dakikaya kadar uygulanır) *Annealing(Bağlanma):Denatürasyonu takiben daha düşük ısılarda oligonükleotid primerler, ayrılmış olan tek zincirli DNA üzerinde kendi eşlenikleri olan bölgelere bağlanırlar.Bu olay çoğunlukla 47°C- 60°C arasında 30-60 sn ‘de gerçekleşir.(G/C oranı yüksek olan bölgelerde bağlanma ısısı 68°C’ye kadar arttırılabilir) *Elongasyon(uzama):Son aşamada ısı 72°C’ye kadar arttırılarak DNA polimeraz enziminin tamamlayıcı DNA zincirini uzatması sağlanır.Elongasyon basamağının süresi kullanılan polimerazın cinsine ve amplifiye edilecek DNA‘nın uzunluğuna göre 30sn ile 3 dakika arasında değişir. Termal sayklırın bu üç basamağı her tekrarında DNA miktarı teorik olarak iki katına çıkar.Oluşan ürün; ilk koyulan DNA miktarı ve saykıl sayısına bağlıdır. 25-40 saykıl uygulanır. Klasik PCR normalde sayısal (quantitatif) bir değerlendirme ölçüsü değildir fakat quantitatife dönüştürülür.Jel elektroforez de ürünler karşılaştırılarak veya most probable number (MPN) yardımıyla sonuca ulaşılır.MNP yönteminde ardarda seyreltmeler ve MNP hesaplayıcısı kullanılır. Tercih edilmeyen bir yöntemdir.Bir diğer yöntem de competitive (karşılaştırmalı) PCR’dir. Karşılaştırmada delesyon veya insersiyon taşıyan örneklerle (farklı uzunlukta bant oluştururlar) elde edilen ürün jel elektroforezde karşılaştırılır. MULTİPLEX PCR: Klasik veya Real-time PCR’nin modifikasyonuyla iki veya daha fazla farklı PCR amplifikasyonunun aynı reaksiyonda gercekleştirilmesine dayanır.Klasik PCR ile aynı basamaklarda gerçekleşir fakat her bir reaksiyonda çoklu primer setleri kullanılır.Multiplex PCR ile daha az zamanda daha çok hedef bölge amplifikasyonu gerçekleştirildiğinden kullanışlı bir inceleme yöntemidir.Fakat önemli derecede optimizasyon gerektirir.Değişik hedeflerin aynı reaksiyon şartlarında amplifikasyonunu sağlamak için kullanılacak primerlerin dikkatli seçilmesi ,annealing ısılarının birbirine uygun olması, birbirleriyle dimerizasyona girmemeleri gibi bazı önemli şartları gerçekleştirilmesi gereklidir.Farklı primer çiftlerinin en iyi konsantrasyonlarının seçimi ve non spesifik amplifikasyonların önlenmesi birçok deneme gerektirir. Reverse Transcription (RT)-PCR: mRNA ve viral RNA gibi RNA hedef dizilerinin amplifikasyonu amacıyla kullanılır.Bu PCR çeşidinde bir reverse transkriptaz enzimi ve DNA primeri kullanılır.DNA primeri genellikle dT oligonükleotidi içerir ( sadece hexamer yapıda thymidine nükleotidi) veya bir spesifik primerdir.dT messenger RNA’ nın poli A kuyruğuna bağlanır ( 5’ ucunda). dT hexameri tüm RNA çeşitlerinde bulunmakla birlikte dezavantajı 25°C de hibridize olması ve ortamda RNase inhibitörü bulunmaz ise çabuk bozunmasıdır. Reverse transcription ve PCR amplifikasyonu bir veya iki aşamada uygulanabilir.Ayrı ayrı iki aşama halinde uygulanan RT-PCR daha hassas ; tek aşamalı ise daha az kontaminasyon riski taşır ( çünkü tüp transkripsiyondan sonra açılmamaktadır).Hangi yöntemin kullanılacağının belirlenmesi bizim hassasiyetmi yoksa kontaminasyondan kaçınmakmı istediğimize bağlıdır.RT-PCR için birkaç çeşit reverse transcriptase enzimi vardır.Bir veya iki aşamalı reaksiyon seçimi ve daha sonraki aplikasyonlara göre enzim karekteristiği seçilir.Bu seçimde RNase aktivitesinin olup olmaması , iyon gerekliliği,dUTP ekleyebilme yeteneği ve optimum çalışma ısısı gibi etmenlerde önemlidir. NESTED PCR: Komplex mikrobiyal popülasyonlara ait hedef dizilerin spesifik bir şekilde amplifikasyonu klasik PCR yöntemleriyle bazen mümkün olmayabilir.Eğer amplifikasyonunu yapmaya çalıştığımız fragment uzunluğunda non-spesifik fragment(ler) amplifiye olmuş ise bu bizi yanlış sonuca götürebilir.Bundan kaçınmak için Nested PCR yöntemleri uygulanır.Bu metod ; klasik PCR’ye farklı primer takımlarıyla ikinci bir amplifikasyon uygulamaktan ibarettir.İlk amplifikasyonda elde edilen ürün ikinci PCR için kalıp olarak kullanılır.Kullanılan ikinci primer takımı diziye özgüdür. KULLANILAN ENZİMLER: Termofilik bir bakteri olan Thermus aquaticus’ dan elde edilen Taq DNA polymeraz ve modifikasyonları neredeyse tüm DNA amplifikasyonlarında kullanılır.Diğer DNA polimerazlar da birbirlerinden nükleotid ekleme hızları, yarılanma ömürleri, ısı tolerans farklılıkları, eksonükleaz özelliklerinin olup olmaması gibi yönleriyle ayrılırlar.Hot-start DNA polimeraz enzimleri non-spesifik ürün oluşumunu engellemesi, yüksek ısılara dayanabilmesi, düşük annealing ısılarında da çalışabilmesi gibi nedenlerle tercih edilmektedir. Enzim tipinin seçimini yapılacak amplifikasyonun koşulları belirler.Bir tek enzim kullanıldığı gibi kombinasyon da oluşturulabilir. Bio A. İsmet ÇAPHAN

http://www.biyologlar.com/pcr-nedir-polimeraze-chain-reaction-

Süper Kıta Döngüsü

Birkaç yüz milyon yılda (500-750 milyon yıl), bütün kıtalar tek bir kara kütlesi "süperkıta" halinde biraraya toplanır. Bu saptamanın en önemli özelliği, dünya üzerindeki dağ oluşumlarının yapı çeşitliliğini açıklayabiliyor olmasıdır. Bu yaklaşım, aynı zamanda, jeologlara, kıtaların eski coğrafik konumlarını belirlemede yardımcı olmaktadır. Yaklaşık 30 yıl önce ortaya atılan "Plate Tectonics" kuramıyla, süperkıtaların oluşumu açıklanmıştır. Bu kuram, dağ silsilelerinin kökenini, okyanus tabanlarının çökmesi ve sonra yeniden düzenlenmesi ve keza yanardağlar ile depremlerin dünya üzerindeki dağılımlarının hepsini gözönüne alarak açıklamaktadır. Hem okyanus tabanları hem de su düzeyinin üstünde kalan karalar, yani litosfer 7 ana katmana ayrılmıştır. Bu katmanların hepsi, Asthenosfer" denilen, yeryüzünün bükülebilir sıcak kısmının üzerinde yüzmektedir. Dünyada bulunan radyoaktif elementlerin parçalanmasıyla ortaya çıkan ısı, dünyanın iç kısmında oluşan konveksiyon (ısıya bağlı) akıntılarını yönlendirir. Bu akıntılar da yüzeydeki tabakaları yıl bir kaç cm iter. Günümüzdeki bu hareketler geriye doğru izlenildiğinde, Atlantik Okyanusu'nu sınırlayan kıtaların, yaklaşık 180 milyon yıl önce parçalanmış tek bir kara kütlesinin parçaları olduğu izlenimi doğar. İlk defa 1912'de kıtaların kayması kuramını ortaya atan Alman meteoroloğu ALFRED L. WEGENER bu atasal kıtayı "bütün kıtalar" anlamına gelen "Pangea" olarak isimlendirmiştir. Onun bu kuramı, bu kıtaların (özellikle Afrika ve Güney Amerika) arasında, 180 milyon yıldan daha fazla bir dönem önce, karasal bağlantılar bulunduğunu kesin bir şekilde desteklemiştir. Eskiden yaşamış olan türlerin ve hüküm sürmüş iklim kuşaklarının incelenmesi de bu kurama önemli destek sağlamıştır. Araştırmalar, Pangaea'nın bu tip süperkıtaların ilki olmadığı yönündedir. Jeolojik olayların birbirini izlemesinin, deniz suyunun bileşimini, küresel iklimin ve dünya yüzeyindeki deniz seviyesinin değişmesini etkilediği ve bunun da canlıların yayılış ve evrimleşmesini derinden etkilediğini düşünebiliriz. Nitekim bu iki superkıtanın birbirine geçiş zamanı, ilk karmaşık çokhücreli organizmaların ortaya çıkmasıyla aynı zamana denk düşmektedir. Bu etkileşim, insanı da içeren modern yaşam-biçimlerinin gelişebilmesini sağlamıştır. Süperkıtaların parçalanıp yeniden düzenlenmesi sonucunda iki farklı tipte dağ kuşağı "Orogen" oluşabilir (oros, Yunanca dağ demektir). Kıtalar arasındaki çarpışmalar, kabuğu kıvırarak dağ kuşaklarının oluşmasına "interior orogenler" neden olur. Himalayalar Gondwana’dan kopan Hindistan'ın Asya Kıtası'na (daha doğrusu Laurasia'nın doğu kesimine) çarpmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Araştırıcılar, çeşitli teknikleri, kullanarak, kıtaların geçmişteki yerlerini saptayabilmektedirler. Demirce zengin bazı volkanik ve sedimental kayaçların, oluştukları zamandaki dünyanın manyetik-alanının yönelimini gösterdiklerini ve buna dayanarak kıtaların konumlanmasının nasıl açıklandığını daha önce açıklamıştık. Radyoaktif izotopların ölçümleri ile bu kayaçların yaşı saptanabilir ve böylece zaman içerisindeki kıta değişimleri tahmin edilebilir. Süperkıta Pangaea, milyonlarca yıldan daha fazla devam eden birçok çarpışma sonucu oluşmuştur. Yaklaşık 420-380 milyon yıl kadar önce, ilk olarak, Laurentia denen (bugünkü Kuzey Amerika'nın büyük kısmını içeren) kıtasal kütle, Baltica'ya (Avrupa'ya) çarptı. Bu iki kütle Laurasia'yı oluşturacak şekilde kaynaştı. Daha sonra, 360-270 milyon yıl kadar önce, Laurasia, Gondwana (bugünkü Hindistan, Afrika, Güney Amerika, Avustralya ve Artartika'nın bazı kısımlarını içerir) ve Siberia'yla birleşerek Pangaea'nın oluşumunu başlatmış oldu. Kıtalar arasındaki bu tip çarpışmalar, özellikle çarpılan yerlerdeki tabakaları parçalar. Bir kıtanın kenarı, diğerinin tepe kısmına itilir ve böylece esasında yatay olarak konumlanmış kaya tabakalarının kıvrılmasına ya da eğilip bükülmesine neden olur. Sonuçta, kıtasal litosfer, çarpışma sonunda kalınlaşır. Sıkıştıran kuvvetler, birbiri üzerine binmiş olan kıtasal tabakaları, yüksek dağları oluşturacak şekilde yukarıya kaldırır (Alp, Himalayalar gibi). Yükselmiş dağların kalıntıları, özellikle, kıtaların çarpıştığı yerlerde bulunmaktadır. Laurentia ve Baltica arasındaki çarpışma, İrlanda'dan Kuzey İskandinavya'ya ve Grönland'a kadar uzanan, bugün aşınmış dağ sıraları halinde kalmış, geniş bir deforme bölge olan "Caledonian Orogenik Kuşağı"nın yükselmesini sağlamıştır. Güney Amerika'daki "Quachita Orogenisi" ve Doğu Amerika'daki "Appalachian Dağları" ve fayları, Laurasia ve Gondvvana'nın çarpışmasıyla oluşmuştur. Laurasia ile Siberia'nın kaynaşması sırasında da Doğu Avrupa yükselmiş ve "Urallar" oluşmuştur. Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea yarıldı ve yeni bir interior okyanus, yani Atlantik ortaya çıktı. Pangaea'nın 180-140 milyon yıl önce yırtılması sonucu ilk aşamada Laurasia, Gondwana'dan ayrılarak kuzeye doğru hareket etti ve Kuzey Amerika'yı oluşturdu. Kırılmanın ikinci aşaması, bundan yaklaşık 140 milyon yıl önce olmuştur. Gondwana yarılmış, Laurasia ise Kuzey Amerika ve Eurasia'ya parçalanmıştır. Laurasia'nın yarılması, Kuzey Amerika'nın hareketini kuzeyden-batıya doğru değiştirmiş bu da Kayalık Dağlarının oluşumunu başlatmıştır.

http://www.biyologlar.com/super-kita-dongusu

Evrim ve Yeni Türlerin Oluşumu

Günümüzde türleşme,ayrı bir bilim dalı haline gelmiştir.Sınıflandırmada zorunlu bir rolü olmamakla beraber,türleşme bilimi,taksonominin bir alt birimi olarak kabul edilebilir.Türleşme çeşitleri: 1) Irklardan yeni türlere:Genel olarak bir türün,birbirinden belirgin şekilde farklı olan populasyonları ırk olarak nitelendirilir.Taksonomistler ırk kavramı yerine,bir türün içerisinde farklı populasyonları nitelendirmek için alttür,varyete ve subvaryete kavramlarını kullanırlar.Bu değişik terimler arasındaki evrimsel ve biyolojik farkları belirlemek zor olduğundan evrimciler ırk kavramını tercih eder. 2) Ani ve dereceli türleşme:Bu terimleri ilk VALANTINE(1949) ifade etmiştir. Ani ekotür:Kromozom sayısı ile birbirinden ayrılan,aralarında belirgin ekolojik ve coğrafik farklar olduğundan sınırlı gen değişimi olan gruplardır. Dereceli ekotür:Aynı kromozom sayına sahip,aralarında çok iyi tanımlanan morfolojik,ekolojik ve coğrafik farklar bulunan,yapay ve doğal koşullarda sınırlı gen değişimi kapasitesine sahip gruplardır. Ani ekotür kavramından türetilen ani tür oluşumu,kromozom sayısındaki ani değişimlerin sonucu olarak ortaya çıkar.Kromozom sayısı değişmeleri,populasyonlar arasında,geriye dönüşü olmayan bariyerlerin ortaya çıkmasını ve izolasyonu sağlar.Bu ani kromozom değişiklikleri çoğunlukla poliploididir. Birçok araştırmacı ani ve dereceli türleşme yerine Allopatrik türleşme,Parapatrik türleşme ve Simpatrik türleşme ayrımını tercih eder. - Allopatrik türleşme:Bir türün yayılış alanı,fiziksel ayrılırsa,bu tür zamanla iki ayrı türe farklılaşır. -Parapatrik türleşme:Parapatrik türleşmede yeni türler,tamamen ayrılmış populasyonlardan değil,bitişik populasyonlardan meydana gelir.İki populasyonun arealinin çakıştığı kesime hibrit zonu denir.Hibrit zonu,bir türün,önemli derecede farklı iki formu arasında hibritleşmenin meydana geldiği temas alanıdır. Hibrit zonunun her iki tarafındaki formlar,ayrı tür olarak sınıflandırılacak kadar farklıdır. - Simpatrik türleşme:Bir türün coğrafik alnında herhangi bir ayrılma olmaksızın iki ayrı türe farklılaşmasıdır.Simpatrik türleşmenin bir şekli ani türleşmedir.Simpatrik türleşme,dereceli türleşme şeklinde de gerçekleşebilir.Farklı besine yönelme,farklı habitata uyum,üreme zamanının ayrılması gibi etkenlerle simpatrik türleşme gerçekleşir. 3) İzolasyon çeşitleri: a) Coğrafik İzolasyon:Populasyonun çeşitli coğrafik engellerle ayrılması ve gen değişiminin önlenmesidir. b) Ekolojik İzolasyon:Populasyonlar ve türler aynı alanda bulunabilirler.Ancak farklı habitatları işgal ederek ekolojik olarak ayrılır. c) Mevsimsel İzolasyon:Aynı alanı işgal eden yakın akraba türlerin,yılın farklı zamanlarında eşeyli üreme evresine geçmesidir. d) Zamansal İzolasyon:Aynı zamanda çiçek açan yakın akraba türlerin polenleri günün farklı saatlerinde anterden ayrılır ya da stigma farklı saatlerde polen kabul eder. e) Mekanik İzolasyon:Yapısal olarak yapay yöntemlerle döllenmenin engellenmesidir. f) Davranış İzolasyonu:Bitkilerin ve hayvanların yakın akraba türlerinin bireyleri aynı lokalitede bir arada bulunabilirler.Bu gibi türler arasında çiftleşme mümkün olsa bile davranış farklı döllenmeyi etkiler. Bu gibi türlerin kur yapmaları ve sevişmeleri çok farklı olduğundan farklı türlerin bireyleri ile çiftleşemezler g) Gametofit İzolasyonu:Erkek(polen) ve dişi(ovül) gametofitin uyumsuzluğudur. h) Gamet İzolasyonu:Bir türün poleni,başka bir türün stigmasında çimlenip,polen tüpü embriyo kesesine ulaşsa bile gametler ve endosperm çekirdekleri birleşemez. i) Tohum Uyuşmazlığı:Türler arasında melez oluşur,tohum meydana gelmez. j) Hibritlerin Yaşayamaması: k) F1 Hibritlerinin Sağlıksız Oluşu: l) F1 Hibritlerinin Kısırlığı: m) F2 Hibritlerinin Yaşayamaması Ya da Kısırlığı: n) F2 Hibritlrinin Sağlıksız Oluşu: Bu maddelerden a-g arası dışsal,h-n arası ize içsel mekanizmadır. First Zone Finished

http://www.biyologlar.com/evrim-ve-yeni-turlerin-olusumu-1

Aracnida (=Aracbnoidea ) Sınıfı

Bu sınıfta hekimlik açısından önemli olan keneler, uyuz etkenleri, akrepler ve örümcekler bulunur. Arachnida sınıfındaki artropodların erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Ayrıca antenleri ve kanatlan da bulunmadığı gibi vücutta baş ve thoraxın birleşmesiyle oluşmuş cephalothorax ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Yine arachnidlerde ağız organellerinin yan taraflarında cheliser adı verilen kesici organel bulunur. Daha önce bahsedilen insecta sınıfındaki artropodların ise erişkinlerinde 3 çift bacak, anten, kanat ( bazılarında yok) bulunur, bunların vücutları üç parçalı olup, caput, tharox ve abdomenden oluşmuştur ve chelicer ( şelişer ) leri yoktur. Arachnida 'larda caput ve thoraxın birleşmesiyle oluşan cephalothoraxa “prosoma”, abdomene ise " opisthosoma" adı verilir. Prosoma' da iki kısma ayrılır. Ağız organellerinin bulunduğu kısma "gnathosoma" ( = capitulum ) ve bacakların çıktığı kısma ise "podosoma" adı verilir. Podosoma ve opisthosoma' dan meydana gelen yani bacakların çıktığı kısma ve abdomene birlikte "idiosoma"adı verılır. Podosomada "propodosoma"( 1 ve 2.çift bacaklar kısmı) ve "metapodosoma" (3 ve 4. çift bacaklar kısmı) olarak ikiye ayrılır. Gnathosoma ve propodosoma'nın ikisine birden "proterosoma" metapodosoma ve opisthosoma'nın ikisine birden ise "hysterosoma"adı verilir. Gnathosoma üzerinde makas şeklinde olan chelicerler, en önde bulanan ve bir çift bacak şeklinde görülen pedipalpler ve hypostom bulunur. Chelicerler konak derisini delmeye ve kesmeye yarayan iki tane hareketli oluşumlardır. Pedipalpler ise artropodun yiyeceğini yakalamasında ve dokunma duyusu olarak görev yaparlar. Hypostom'un üzere dişler gibi oluşumlarla kaplıdır. Bu yapıları ile konak derisine girdiği zaman geriye çekilmesini engeller ve konaktan kan emmeye yarayan bir oluşumdur. Erişkin arachnidlerde ve nymhlerde 4 çift bacak, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Bu sınıftaki türlerin tümü kanatsız artropodlardır. Göz bazılarında vardır, bazı türlerde ise bulunmaz. Göz eğer varsa basit göz biçimindedir. Solunum genellikte trachealarla olur. Ancak bunlar bir çift stigma ile dışarı açılırlar. Çoğunlukla erkekleri dişilerinden küçüktür ve dorselden bakıldığında bazı türleri direkt olarak ayrılırlar, yani sexuel dimorfismus vardır. Biyolojik gelişmelerinde erişkin -yumurta -larva -nymph -erişkin dönemleri görülür. Yumurtadan çıkan larvalar erişkinlere genellikle benzerler. Daha sonraki nymph dönemi ise sexuel organlarının olmayışı dışında erişkinlere benzemektedir. Bu nedenle bu sınıftaki parazitlerin gelişmelerinde yarım metamorfoz (= hemimetabola ) görülür. Sindirim kanalları birtakım divertiküllere ve kollara ayrılmıştır. Bu özelikleri ilede gıda deposu olarak görev yaptıkları gibi sindirim bezi olarakta fonksiyon yaparlar. Arachnida Sınıfının Sınıflandırılması Bu sınıf altında üç önemli takım bulunur. Bunlar, Order: Scorpionidea (=akrepler ) Order: Araneidea ( = örümcekler ) Order: Acarina (=kene, uyuz etkenleri ve diğer akarlar) Order: Scorpionidea Akreplerde vücut yapıları cephalo- thorax ve abdomen şeklindedir. Vücudun ön tarafında ve ağzın iki yanında bir çift chelicer ve onun gerisinde yine bir çift pedipalpleri bulunur. Pedipalpler makas şeklinde tutucu organellerdir. Bunların gerisinde ise 4 çift bacak vardır. Abdomenleri ise preabdomen ve postabdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Bunlardan preabdomen geniş yapıda olup, 7 segmentlidir. Postabdomen ise daha ince yapılı olup, 6 segmentden meydana gelmiştir. Kuyruk adıda verilen postabdomenin son halkası yuvarlağımsıdır ve uç kısmında zehir bezesini taşıyan bir iğne ( telson) bulunur. Akreplerin büyüklüğü 3 cm' den 8 cm 'ye kadar değişir. Vücudun en geniş yeri 1 cm, en dar yeri ise kuyruk kısmı olup, 3 -4 mm'dir. Renkleri siyah, solgun sarı, kahverenkli ve bazen yeşil renkli olabilir. Akreplerde vücut segmentasyon gösterir ve bunlarda dimorfismus yoktur. Scorpionidea 'lar sıcak ve kurak bölgelerde bulunurlar. Gececi parazitler olup, gündüzleri duvar ve tahta çatlakları arasında, kuytu yerlerde saklanırlar. Dişileri ovipardır. Ancak genellikle ovovivipardırlar. Yani uterusta şekillenen yumurtalar içinde gelişen yavrular çıkar. Akreplerin son halkasının uç kısmında bulunan iğne zehir bezeleri ile bağlantılıdır. Bu iğne ile bir canlıya soktuğunda zehiri derhal boşaltır. Zehirin felç edici etkisi vardır. Akrepler genellikle evlere girerler. Tropikal bölgelerde yaşayan bazı türleri insan ve hayvanlar için çok zehirli olup, ölümlere yol açabilirler. Akrepler kanivor artropodlardır, gıdalarını pedipalplerindeki kıskaçları ile yakalarlar. Bazı akrep türleri konaklarını soktukları yerlerde sadece lokal olarak şişliklere ve ağrılara neden olduğu halde, çok zehirli olan türleri sinir sistemi bozukluklarına, konvulsiyonlara, solunum güçlüğü ve kalpte bozukluklara neden olurlar. Akrep zehirlemesine scorpionismus ( = skorpionizm ) adı verilir. Zehirlenmelerin tedavisinde en iyi yol özel antitoksin akrep serumu kullanılmasıdır. Order: Araneidea Örümceklerde vücut cephalo-thorax ve abdomenden oluşmuştur. Abdomende segmentasyon gözükmez ve bir boğumla cephalothorax'dan ayrılmıştır. Ağızlarının yan tarafında iki eklemli ve nihayeti bir iğne ile sonlanmış olan chelicerleri vardır. Bunlar zehir bezeleri ile irtibatlıdır. Zehir iğneleri vasıtası ile canlı artropodları ısırır, zehirini akıtarak daha sonrada yerler. Pedipalpleri duyu organı olarak görev yaparlar ve ergin erkeklerde çiftleşmeye hizmet ederler. Bazı türlerinde dimorfismus görülür ve dişileri erkeklerinden biraz daha büyük olup, abdomenleri daha yuvarlaktır. Örümceklerin bazıları toprak altında bazılarıda taşların altında ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Çoğalmaları akrepler gibidir. Araneidea takımında bulunan bazı örümcek türleri insan ve hayvanlarda zehirleyici etki gösterir. Bu canlılarda ağır hastalıklar ve ölümlere yol açabilirler. Bunların toxinleri bir neurotoxin olup, özellikle merkezi sinir sitemini etkilerler. Bazı türleri ise lokal nekrozlara neden olurlar. Zehirli olan cinsleri; Latrodectus ve Loxosceles' dir. Bu örümcek cinslerinin chelicerleri ile insan ve hayvanların derilerini delerek dokulara zehir akıtmaları sonucu oluşan yerel nekroz ve genel belirtilerle karekterize olan artropod zehirlenmesine “araneismus" yada örümcek ağılaması (=örümcek zehirlenmesi) adı verilir. Latrodectus cisindeki türlerin sokması sonucu zehiri merkezi sinir sitemini etkiler ve sistemik belirtilere yol açar. Buna "Latrodectismus" yada sistemik araneismus (sistemik arachnidismus) denir. Latrodectus'ların dişisi 10-20 mm, erkeği ise 4-7 mm büyüklüğündedir. Siyah renklidirler. Abdomen üzerinde kırmızı benekler bulunur. Bunlar kuru ve çorak yerlerde, duvar çatlaklarında, ağaç kovuklarında ve kemirgen yuvalarında yaşarlar. Bu türlerin dişileri çiftleştikten sonra erkeğini öldürdüğü için bunlara kara dul adıda verilmektedir. Loxosceles türlerinin sokması sonucu hemoliz oluşur ve ısırılan yerde nekroz meydana gelir, ortaları düşer ve yerlerinde yaralar oluşur. Bu türlerden ileri gelen zehirlenmede lokal reaksiyonlar oluşur. Bu nedenle bu türlerin oluşturduğu zehirlenmeye "Loxoscelismus" ya da nekrotik araknidizm adı verilir. Loxosceles türleri sarı esmer renkte olup, bunlar genellikle evlerde, karanlık ve nemli yerlerde yaşarlar. İnsanları yüzünden, boynundan, omuz yada kolundan sokarlar. Sokulan yerde önce şişlik, içleri kanla dolu kabarcıklar daha sonrada nekrozlar oluşur. Örümcek sokmalarında ilk yardım olarak önce zehir emilir, sokulan yer kanatılır, bölge üstten sıkılır ve kan emilerek tükürülür. Yara amonyak yada potasyum permanganat ile yakılır. Serumlar verilir. Order: Acarina Bu takımda keneler ve uyuz etkenleri başta olmak üzere hekimlik yönünden önemli olan ektoparazitler bulunmaktadır. Acarina takımında bulunan artropodları inceleyen bilim dalına " akaroloji" adı verilir. Acarina takımındaki türlerin vücutları iki kısımdan oluşmuştur. Bunlar capitulum ( gnathosoma ) ve idiosoma' dır. Hatta bazı türlerde vücutları tek parçalı gibidir. Bu artropodların vücutlarında segmentasyon yoktur veya çok belirsizdir. Ağız organelleri besinleri yakalamaya yarayan bir çift pedipalp, kesici bir çift chelicer ve bunlar arasında sokmaya yarayan bir adet hipostom (rostellutrı)' dan ibarettir. Erişkinlerinde ve nymph'lerinde 4 çift, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Acarina 'larda solunum trachealarla olur yada bütün vücut yüzeyinden olur. Sinir sistemleri basittir ve göz bazılarında vardır. Bu gruptaki parazitler deri hastalıklarına (uyuz) neden olmaları ve birçok enfeksiyon etkenlerine vektörlük yapmaları (keneler) yönünden büyük önem taşırlar. Acarina takımında 6 alttakım bulunur. Bunlar; l-Suborder : Metastigmata 2-Suborder : Mesostigmata 3-Suborder : Prostigmata 6-Suborder : Holothyroidea 4-Suborder : Astigmata 5-Suborder : Nostostigmata 6-Suborder : Holothyroidea Bunlardan son iki alttakımın ekonomik önemleri yoktur. İlk 4 alttakım özellikle Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan artropodları içerir. Suborder : Metastigmata Bu alttakımda keneler yer alır. Stigmaları 4. veya 3. coxae'nın hemen yanında yada arkasında bulunur. Acarina takımının genel özelliklerini taşırlar. Hipostomları üzerinde uçları geriye dönük olan dişler bulunur. Vücutları yekpare bir kese şeklinde olup, gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Larvalarında 3 çift, nymph ve erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Nimfler olgunlarından genital organlarının olmayışı ile ayrılırlar. Erişkin ve doymuş bir dişi kenenin uzunluğu 2 cm'ye kadar ulaşabilir. Bu alt tabında Ixodidae ve Argasidae aileleri vardır. Familya: lxodidae ( Sert keneler veya mera keneleri) Bu ailede bulunan artropodlar mera keneleridir. Bu kenelerde vücut yapısı"capitulum ve idiosomadan oluşmuştur. İlk bakışta erkek ve dişi keneler birbirlerinden kolaylıkla ayrılırlar. Yani sexuel dimorfısmus vardır. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür ve bütün vücutları kitin tabakası ile örtülüdür. Kenelerin dorsalinde bulunan bu sert kitini plaka scutum adını alır. Scutum erkeklerde vücudun bütün dorsal kısmını kaplarken, dişilerde, nymph ve larvalarda capitulum'un arkasında ve vücut dorsalinde küçük bir yaka şeklindedir. Ağız organelleri capitulum 'un ön tarafında yer almıştır. Capitulum; basis capituli ve bundan çıkan bir çift chelicer, chelicer kılıfı, hipostom ve bir çift palpden oluşmuştur. Chelicerler hypostomu üstten örterler ve deriyi kesmeye, delmeye yararlar. Chelicerler tarafından açılan deriye chelicerler ve hypostom birlikte girer ve daha sonra hipostom üzerindeki küçük dişcikler geriye doğru açılarak hipostomun deriden çıkması önlenir. Hypostom kenenin konaktan kan emmesini sağlayan organeldir. Chelicer'lerin yan taraftarında his organeli olarak görev yapan bir çift palp bulunur. Başın arkasında ve vücudun kenar kısmında bazı türlerde bir çift göz mevcuttur. Gözler scutumun marginal kenarına bitişik yer alırlar. lxodidlerin bazı türlerinde göz bulunmaz. Vücudun ventralinde ise bacaklar, ön tarafta genital delik, arka tarafta anüs, çeşitli oluklar, stigmalar ve erkeklerde kitinsel plaklar bulunur. Bacaklar sırası ile coxae, trochanter, femur, tibia, pretarsus ve tarsus'dur. Tarsus'un uç kısmında iki adet tırnak bulunur. Tırnakların ventral yüzünde ise disk şeklinde düz yüzeylere tutunmaya yarayan pulvillum vardır. Genital delik median hat üzerinde ve ikinci coxaların ön kenarı hizasında olup, enine bir yarık şeklindedir. Nymph 'lerde genital delik kapalı olduğu halde larvalarda henüz şekillenmemiştir. Anüs vücudun arkasında yer alır ve çeşitli plaklarla kuşatılmıştır. Stigmalar 4. coxanın arkasındadır ve larvalarda bulunmaz. Bunlarda solunum vücut yüzeyi ile olur. Ixodidlerin bazı türlerinde scutumun üzeri adeta nakışla işlenmiş gibi süslüdür. Yine bazı türlerin vücudunun arka kenar kısımlarında festoons (festum) adı verilen oluşumlar vardır. Bu ailedeki keneler vücutlarının dorsalinde kitini sert bir plaka taşımalarından dolayı “sert keneler" veya biyolojilerini merada geçirdiklerinden dolayıda "mera kenelerı" olarak adlandırılırlar. Mera kenelerinin erkekleri en fazla 3-4 mm büyüklüğünde olduğu halde, dişileri kan emdiklerinde 1 cm büyüklüğüne ulaşırlar. Dişilerde scutum önde bir yaka şeklindedir. Vücudun geri kalan kısmı deri ile kaplıdır. Bundan dolayı dişiler fazla miktarda kan emebilirler. Erkeklerde ise bütün vücut kitinle kaplandığı için çok az miktarda kan emerler ve vücut genişleme göstermez. Keneler sexuel olarak çoğalırlar. Genital organlar dişilerde 2 adet ovaryum, uterus ve genital deliğe açılan vajinadan ibarettir. Ovaryum bir çok yerlerde kör keseler halinde olan sindirim kanalı ile ilişki halindedir. Bu durum kan parazitleri ile enfekte kenelerin bu parazitleri sindirim kanalından ovaryuma ve oradanda yumurtalara geçirebilmesi bakımından önem taşır. Erkeklerde genital organlar bir çift testis ve genital deliğe açılan vasa deferensden oluşmuştur. Keneler bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan artropodlardır. Sindirim sistemleri hipostomdan başlar ve bir çok kör keseler halinde bağırsaklarla devam eder. Ixodidae ailesindeki kenelerin biyolojileri Mera keneleri ilkbahar sonlarından başlar ve sonbahar sonlarına kadar aktivite gösterirler. Hayvanlarda kulak içi, kulak kepçesi, yüz, karın altı, perianal bölge ve bazende vücudun diğer kısımlarında yerleşirler. Erkek ve dişiler genellikle bir arada bulunurlar ve çoğunlukla kopulasyon kan emme esnasında olur. Erişkin. dişi keneler yumurtalarını toprak veya meraya bırakırlar. Daha çok çatlak ve yarıklara, taş altlarına ve ağaç oyuklarına bırakırlar. Yumurtalar kahverenginde ve oval şekildedirler. Türlere ve kan emmelerine göre değişmek üzere 2-18 bin yumurta bırakırlar. Yumurtlama vücudun ventral ön tarafında bulunan genital delikte olur ve bunlar yapışkan bir madde ile birbirlerine yapıştırıldıklarından bir yumurta kitlesi şeklindedirler. Erişkin dişi bir kere yumurtlar ve daha sonra kuru bir hal alır ve ölür. Yumurtadan çıkan larvalar (uygun ısı ve rutubette türlere göre değişmek üzere 3-7 günde larvalar çıkar) çayır ve otların üst kısımlarına tırmanarak, ön ayakları ile o yörede bulunan konaklara tutunurlar. Kenelerde her türün seçtiği konak türleri varsada, aç kaldıklarında başka konaklardanda beslenebilirler. Konağa tutunan larvalar kan emerek doyarlar ve gömlek değiştirerek nymph safhasına geçerler. Nymph 'ler kan emerek gömlek değiştirirler ve bunlardanda erişkinler oluşur. Erişkin keneler kan emdikten sonra çoğunlukla konak üzerindeyken çiftleşme olur. Kopulasyondan hemen sora erkekler yere düşer ve ölür. Döllenmiş dişi kene ise kan emer, doyar ve toprağa düşerek yumurtlar ve ölür Yukarıda anlatılan biyolojik gelişme genel olarak görülen bir gelişme şeklidir. Ancak lxodidae ailesindeki kene türlerinin kullandıkları konak sayılarına göre bu biyolojik gelişme değişmektedir. Sert keneler gelişmelerinde kullandıkları konak sayısına göre 3 grupta toplanırlar. 1- Bir konaklı keneler Eğer kene biyolojik gelişmesini bir konakta tamamlıyorsa bu kenelere bir konaklı keneler denir. Kenenin kan emmiş doymuş dişisi (döllenmiş ) konağı terkeder toprağa düşer, yumurtlar ve sonra ölür. Uygun ısıda yumurtalar içinde embiryo gelişir ve 3 çift bacaklı larva halini alır. Bu larvalar beyaz renkli yumurta kabuğundan dışarı çıkarak etrafta bulunan otlar üzerine tırmanırlar. Bunlar toplu iğne başının ¼’ü büyüklüğündedirler. Larvalar arka iki çift bacaklarını otlara salarlar ve ön bir çift bacaklarını ise havada sallarlar. Bu civardan geçmekte olan konaklara tutunurlar ve doyuncaya kadar konaktan kan emerler. Bu durumda toplu iğne başı büyüklüğünde ve gri bir görünüm kazanırlar. Hypostomlarını deriden çekerler ve konağın üzerinden ayrılmaksızın gömlek değiştirme evresine girerler. Bu safhada larvanın üzerindeki deri beyazlaşır ve onun vücudunun içinde nymph meydana gelir. Nympler larvanın üstderisi olan kabuğu açarak dışarı çıkarlar. Nympler şekil bakımından erişkinlere benzerler ancak genital organlar gelişmemiştir. Bu nymph 'lerde üzerinde bulundukları aynı konaktan tekrar kan emmeye başlarlar. Doyduklarında küçük bir saçma tanesi şeklindedirler. Bunlarda hypostomlarını deriden çekerler ve bulundukları konağı terketmeden bulundukları yerde gömlek değiştirme safhasına geçerler. Nymplerin üzerini örten deri bir kabuk şeklini alır ve onun içinde de erişkin kene şekillenir. Erkek ve dişi olarak şekillenen bu keneler nymphin gömlek şeklini almış üst derisini açarak dışarı çıkarlar. Yine aynı konaktan kan emmeye başlarlar. Kan emme esnasında kopulasyon olur, dişiler doyuncaya kadar kan emdikten soma konağı terkederek toprağa düşer, yumurtlar ve ölürler. Yani bu tip kenelerde kene yumurta hariç bütün yaşam dönemlerini aynı konak üzerinde geçirir. Aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş dişiler olarak ayrılırlar. Tüm gömlek değiştirmeler konak üzerinde olur. Örneğin; Boophilus annulatus ve Boophilus decoloratus türleri bir konaklı kenelerdir. 2-) İki konaklı keneler Bu tür keneler biyolojik evrimini tamamlayabilmesi için iki konak kullanır. Bu konaklar aynı veya ayrı türler olabilir. Konak üzerinde kan emmiş ve doymuş olan dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yumurtadan çıkan larvalar oradan geçmekte olan 1. konak bir canlının üzerine tutunurlar. Doyuncaya kadar kan emerler ve hypostomlarını geriye çekerek, aynı konak üzerinde gömlek değiştirirler ve nymph olurlar. Aç olan bu nymphler aynı konaktan kan emerler ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştiren nymphlerden erişkinler oluşur. Aç olan erişkin keneler bu yörede bulunan 2. bir konağa tutunurlar, kan emerler ve doyduktan sonra kopulasyon olur. Döllenmiş dişiler bu konağı terkeder toprağa düşer ve yumurtladıktan sonra ölürler. Yani aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş nymph olarak ayrılır. İlk gömlek değiştirme 1. konakta, 2. gömlek değiştirme toprakta olur. Örnek: Hyalomma türleri, Rhipicephalus everts;ve Rhicephalus bursa türleri iki konaklı kenelerdir 3-) Üç konaklı keneler Bu tip keneler gelişmelerini tamamlayabiImek için üç konağa ihtiyaç duyarlar. Yumurtadan çıkan larvalar 1. konağa tutunurlar. Bunlar kan emer ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek deyiştirdikten sonra aç nymphler oluşur. Bu aç nymphler kan emmek üzere 2. bir ayrı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emip doyan nymphler konağı terkeder ve toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştirdikten sonra aç erişkinler oluşur. Aç erişkin keneler kan emmek için 3. bir aynı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emerler, doyarlar ve çiftleştikten sonra dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yani her gelişme döneminde ayrı bir konaktan beslenirler ve her gömlek değiştirme olayı toprakta olur. Örneğin; lxodes ricinus, Rhipicephalus appendiculatus, Haemaphysalis ve Dermacentor türleri gelişmeleinde üç konak kullanırlar. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan kene cinsleri şunlardır. Genus: Ixodes Genus: Haemaphysalis Genus: Boophilus Genus: Dermacentor Genus: Hyalomma Genus: Amblyomma Genus: Rhipicephalus Genus: Ixodes Ixodes 'lerin palpleri ve hypostomları uzundur. Anal oluk belirgin ve anüsü önden kuşatır. Scutum nakışlı değildir. Göz ve feston bulunmaz. Erkeklerin ventral yüzü birbirinden belirgin sınırlarla ayrılmış 7 alandan oluşur. Palpleri uzun raket şeklinde ve üzerinde kıllar bulunur. Bu cinste bulunan türler; lxodes ricinus, lxodes hexagonus, I. pilosus, l persulcatus ve l rubicundus'dur. Bunlardan en önemli olan tür I. ricunus olup, çoğunlukla sığır ve koyunlardan kan emerler. Avrupa'da ve Türkiye'de yaygındır ve üç konaklı kenedir. Özellikle ılıman ve rutubetli iklim bölgelerinde bulunur. Ixodes ricinus türü konağından kan emerek verdiği zararın yanısıra Babesia bovis, Babesia divergens'i sığırlara, Anaplasma ovis'i koyunlara ve Babesia canis'i köpeklere bulaştınrlar. Aynca Louping-ill virusuna, Rusya ilkbahar yaz encephalitisine ve Coxiella burnettii'ye vektörlük yapmaktadırlar. Genus:Boophilus Bunların ağız organelleri kısadır. Palpleri kısa ve çıkıntılı olup, hipostoma eşit yada kısadır. Göz ve çift anal plakları vardır. Festonları bulunmaz. Boophilus cinsinde bulunan türler; Boophilus annulatus, B. decoloratus, B. calcaratus ve B. microplus' dur. Bunlardan ülkemizde en yaygın olarak görülen tür B. annulatus'dur. Tek konaklı kenedir ve genellikle sığırlardan kan emerler. Sığırların önemli kan protzoonlarından olan Babesia bigemia, B. bovis, Anaplasma marginale, A.centrale ve Borrelia theileri (spirochaetosis)'ye vektörlük yaparlar. Genus: Hyalomma Hyalomma'ların ağız organelleri uzundur. Palpleri uzun olup, 2. palp segmenti çok uzundur. Göz, anal ve subanal plaklar vardır. Scutum koyu renklidir ve nakışIı değildir. Festonlar düzensizdir ve bir bölümü birbiriyle kaynaşmıştır. Bu cinste bulunan önemli türler; Hyalomma anatolicum excavatum, H. anatolicum anatolicum, H. marginatum ve H. detritum' dur. Yurdumuzda görülmektedirler ve yaygın kene türleridir. İki konaklı keneler olup, ruminant ve tektırnaklılardan kan emmerler bunlar konaklarına Theileia annulata, Theileria parva, T.dispar, Babesia caballi, B.equi, Coxiella burnetii (Q humması etkeni), Rickettsia bovis ve Rickettsia canari'yi naklederler. Genus: Rhipicephalus Palpleri ve hypostomları kısadır. Göz ve anal plakları vardır. Anal oluk belirgindir. Basis capituli dışa doğru çıkıntılıdır. Bu cinsteki türler feston taşırlar. Bulunan önemli türler; Rhipicephalus bursa, R sanguineus ve R appendiculatus' dur. Bulardan R. bursa çoğunlukla koyunlardan kan emerler. Bu tür Babesia ovis, Theileria ovis, Babesia bovis, Babesia equi, B. caballi, Anaplasma marginale, Rickettsia avina, Coxiella bumetii ve koyunlarda Nairobi hastalığı virusunu konaklarına bulaştırır. R. bursa türü gelişmelerini iki konakta tamamlarlar. R. sanguineus türü ise genellikle köpeklerden kan emer ve üç konaklı kene olup, ülkemizde yaygındır. Babesia canis, B.vogeli, Hepatozoon canis, Pasteurella tularensis, Rickettsia, Coxiella ve Borrelia türlerine vektölük yaparlar. R.appendiculatus ise Afrikanın tropikal bölgelerinde yaygındır ve sığırlardan kan emerek bunlara Theileria parva'yı taşırlar. Ayrıca T.mutans, B. bigemina ve Hepatozoon canis'e vektörlük yaparlar. Bu üç türden ayrı olarak Rhipicephalus capensis ve R. everisi türleri de bulunmaktadır. Genus: Haemophysalis Palpleri kısa ve 2. palp segmenti basis capituliden daha geniştir. İkinci palp segmenti uzunluğuna oranla iki misli daha geniştir. Göz ve anal plakları bulunmaz. Anal oluk belirgin değildir yada bulunmaz. Anal oluk anüsü arkadan kuşatır. Feston taşırlar. Üç konaklı kenelerdir. Bu cinse bağlı olarak Haemaphysalis punctata, H. parva, H. longicornis ve H. leachi türleri vardır. H. punctata ve H. longicornis ruminantlardan kan emerler. Bunlar B. bigemina, B. motasi, Anaplasma marginale, Anaplasma centrale ve Theileria türlerini naklederler. H. leachi türü ise köpeklerden kan emer. Sarı köpek kenesi adını alır. Köpeklere B. canis, Coxiella bumetii ve Rickettsia conori ' yi bulaştırırlar. Genus: Dermacentor Bu cinsteki kene türlerinin palpleri kısa ve basis capitulinin hizasındadır. Palpleri geniştir. Gözleri vardır, anal plakları yoktur. Scutumları renkli ve nakışlıdır. Bu cinse bağlı türlerin çoğunluğu üç konaklıdır. Genellikle tektırnaklılardan ve köpeklerden kan emerler. Bulunan türler; Dermacentor andersoni, D. reticulatus, D, marginatus, D. niveus, D. occidentalis ve D. variabilis'dir. Bunlardan D. marginatus ve D. reticulatus ülkemizde yaygındır. Bu türler Babesia caballi, B. equi ve B. canis'e vektörlük yaparlar. Genus: Amblyomma Palpleri uzun ve hipostomları kalındır. Gözleri vardır ve anal plakları yoktur. Scutumlarının üzeri nakışlıdır. Festonları vardır ve bunlar arasında kaynaşma yoktur. Türkiyede görülen türü Amblyomma variegatum'dur. Üç konaklı kenedir. Sığırlara Theileria mutans'ı bulaştırır. Bu cinse bağlı olarak A. americanum, A. hebraeum ve A. maculatum türleride bulunur. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan bu cinslerden başka sürüngenlerde bulunan Aponomma ve evcil ve yabani hayvanlarda bulunan Rhipicentor cinsleride bulunmaktadır. Familya: Argasidae Bu ailedeki keneler mesken keneleri olarak bilinirler. Mesken keneleri ahır, ağıl ve kümesIerde bulunur ve buraya giren hayvanlardan kan emerler. Genel morfolojik ve biyolojik özellikleri yönünden mera kenelerine benzerler. Ancak bazı farklılıklarda vardır.Ixodidae ailesi ile aralarındaki bu farklılıklar verilerek mesken kenelerin özellikleri anlatılacaktır. Morfolojik Farklılıklar 1. Ixodidae'lerde capitulum dorsalden bakıldığında vücudun ön tarafında bir çıkıntı yapmış şekilde görüldüğü halde, Argasidae'lerde larva dönemleri hariç capitulum ventralde yer alır ve bu nedenle dorsalden bakılınca görülmez. 2. Ixodidae'lerde scutum vardır. Erkeklerde scutum tüm vücudu örter ve fazla kan ememezler. Bunların dişi, larva ve nymph 'lerinde scutum önde yaka şeklindedir ve fazla kan emerler. Argasidae'lerde ise scutum yoktur. 3. Ixodidae'lerin erkeklerinin ventralinde görülen kitini plaklar, Argasidae'lerde yoktur. 4. Ixodid 'lerin palpleri köşelidir. Argasid 'lerin ise silindiriktir. 5. Ixodidae ailesindeki kenelerin ayak uçlarında pulvillum adı verilen yastıkçıklar bulunur. Bu nedenle bunlar cam ve fayans gibi düz zeminlere tırmanabilirler. Ancak Argasidae'lerde pulvillum yoktur. 6. Ixodidae'lerin dorsalinde bulunan scutum nedeni ile özellikle kan emmiş olan erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Argasidae'lerde ise böyle bir farklılık bulunmaz. 7. Ixodidae'lerin arka taraflarında feston vardır. Argasidae'lerde yoktur. 8. Mera kenelerinin bazı türlerinde göz vardır. Gözler büyüktür ve scutumun ön kenarının iki yanında bulunur. Mesken kenelerinde göz vardır. Bunlarda vücudun ventralinde ve ön kısmının iki yanında bulunur. 9. Ixodidlerde stigmalar büyüktür ve 4. coxanın arkasındadır. .ArgasidIerde ise stigmalar küçüktür ve 4. coxanın önündedir. ıo. Ixodidlerde erkek ve dişi büyüklük ve scutumun konumuna göre ayrılır. Erkekler dişilere göre daha küçüktür. Scutum erkeklerde tüm vücudu örter. ArgasidIerde ise erkek ve dişi genital deliğin morfolojik özelliğine göre ayrılır. Erkeklerde genital delik at yarık şeklinde olduğu halde, dişilerde enlemesine bir yarık şeklindedir. ll. Sert kenelerin dişilerinde basis capituli üzerinde poros area vardır. Yumuşak kenelerin dişilerinde poros area yoktur. Biyolojik Farklılıklar l. Ixodidae aileasindeki keneler doğada, özellikle açık yerlerde ve meralarda gelişmelerine karşılık, Argasidae türleri ahır, ağıl ve kümes gibi kapalı ve örtülü yerlerde gelişirler. Bunun için Ixodidae ailesindeki kenelere mera keneleri, Argasidae ailesindeki kenelere ise mesken keneleri adı verilir. 2. Mera kenelerinin hemen hepsi memelilerin parazitidirler. Ancak 2 ve 3 konaklı olan bazı türleri kanatlılardan da kan emebilir. Bunun aksine Argasidae türlerinin bir kısmı genellikle sadece kanatlılardan bir kısmı ise memelilerden kan emerler. 3. Ixodidae türleri konakçıya tutunduğunda iyice doyuncaya kadar kan emer, gömlek değiştirir. Yumurtlar ve ölür.Ancak argasidae türleri konaklarından azar azar ve kısa süreli olarak kan emerler ve her seferinde nisbeten az sayıda (200-300 adet) yumurtlar. Fakat yumurtlamadan soma ölmezler ve bir kaçkez yumurtlayabilirler. 4. Ixodidae türleri konaklarından doyuncaya kadar sabit olarak kalırlar. Argasidae türleri ise geçici ve gezicidirler. 5. Mera kenelerinde bir nymph safası vardır. Argasidae'lerde ise bir kaç nymph safhası vardır ve bunlarda bütün gömlek değiştirmeler konak dışında meydana gelir. 6. Mera keneleri açlığa mesken kenelerine göre daha dayanıksızdırlar Ixodidler 1-2 yıl, Argasidler ise 9-10 yıl aç kalabilirler. Argasidae ailesindeki keneler vücutlarının üzerinde kitini plakların olmamasıyla "yumuşak keneler" ve biyolojik gelişmelerini barınaklarda geçirdiği içinde "mesken keneleri" olarak adlandırılırlar. Argasidae ailesindeki kenelerin larva. nvmoh ve eriskinlerinin avrımı: Organ Larva Nymph Erişkin Bacak 3 çift 4 çift 4 çift Peritrem Yoktur Vardır Vardır Capitulum Anteroterminal Anteroventral Anteroventral Genital Delik Yoktur Yoktur Vardır * Erkeklerde dar ve yarım ay şeklinde, dişilerde ise kabarık, geniş ve enine bir yarık şeklindedir. Argasidae ailesinde bulunan kene cinsleri: Genus: Argas, Genus: Ornithodoros (= Ornithodorus), Genus: Otobius Genus: Argas Bu genustaki keneler genel olarak kanatlıların parazitidirler. Vücutları ince yapılı, ovalimsi, dorso-ventral yassı, ön uçları daralmış ve arka uçları geniş ve yuvarlağımsıdır. Bu kenelerin dorsal ve ventral yüzünü ayıran bir çizgi bulunur. Bu çizgi Argaslarda oldukça ince olup, kenenin kan emip doymasına rağmem keskin bir şekilde kalır. Gözleri yoktur. Dorsal yüzlerinde çok sayıda ufak ve yassı dairemsi çukurlar bulunur. Argas cinsine bağlı olarak bulunan türler; Argas percicus: Kanatlılardan (tavuk, bindi, kaz gibi) kan emerler. Ördeklerde kene toksikozuna neden olmaktadır. Argas reflexus: Güvercinlerin parazitidir. Argas sanchezi: Kanatlılardan kan emer. Agas radiatus, Argas miniatus ve Argas mianensis türleride kanatlı keneleridirler. Bunlardan en yaygın olanları A. persicus ve A. reflexus' dur. Argas türleri kan emecek kanatlı bulamadıklarında evcil memelilerden ve insanlardan da kan emebilirler. Biyolojik gelişmeleri Argas türlerinin erginleri kanatlı barınaklarının tahta aralıkları, tünek çatlakları ve çatısında güvercin barındıran veya kuş bulunduran evlerin çatı kısımlarında bulunurlar. Buralarda çatlak ve yarıklara saklanırlar. Buralarda çiftleşirler. Döllenen dişi kan emmek için konağına saldırır, kan emer ve doyduktan sonra konağından ayrılarak çatlak ve yarıklara çekilirler ve buralarda yumurtlarlar. Dişiler kan emek için birkaç kez konağına saldırır ve her kan emişten sonra yumurtlar. Yumurtalardan uygun ısıda yaklaşık 3 hafta sonra larvalar çıkar. Larvalar konaklarına tutunarak kan emer ve doyduktan sonra kanağı terkeder ve bir hafta içinde gömlek değiştirir. Bunun sonucu oluşan 1. nymph'ler tekrar kanaklarına saldırır, kan emer doyar ve konaklarından ayrılarak değişik yerlere saklanırlar. Buralarda yaklaşık bir ay içinde 2. nymph olur. Bunlarda konaklarından kan emer, doyar ve konaklarını terkederek gizlenirler. Argas persicus'da 6-8 hafta sonra, A. reflexus'da ise bir yıl sonra erişkin kene haline gelirler. Bu kenelerin kan emme süreleri 2 saat kadardır. Konaklarından sadece geceleri kan emerler. Ayrıca ülkemiz iklim şartlarında kışın aktivite göstermezler. İlkbaharda havalar ısınınca aç döllenmiş dişi kan emerek biyolojik gelişmeyi başlatır. Argasidae ailesindeki kene türleri kümesIerde bulunan kanatlıların üzerine gelerek bütün gelişme dönemlerinde kan emerler. Özellikle geceleri hayvanları rahatsız ederler. Kanatlılarda huzursuzluğa ve dolayısı ile verim düşüklüğüne neden olurlar. Ayrıca ağır enfestasyonlarda anemi şekillenir. Yine A. persicus türü ördeklerde kene felcine neden olabilir. Argas türleri Anaplasma marginale, Aegyptionella pullorum, Borrelia anserina'nın (Spirochaetosis etkeni ) vektörlüğünü yaparlar. Bu cinse bağlı keneler kümesIere giren insanlarada saldırabilir ve kan emerler. Genus:Ornithodorus Bu cinste bulunan kenelerin yan kenarları yuvarlağımsıdır. Lateralde vücudun dorsal ve ventral yüzünü ayıran çizgi bulunmaz. Vücut dorso-ventral olarak yassılaşmıştır. Aç iken vücudu ince ve kenarları yukarı doğru kıvrılmıştır. Kan emmiş olanlarda ise kenarları yuvarlaklaşmıştır. Elipsoidal şeklinde olup, bazı türlerinde vücudun iki yanının ortası hafif içeri doğru çekik (konkav)dir. Erişkinlerin dorsalinde değişik kıvrımlar vardır. Göz çoğu türlerde bulunur. Bu cinse bağlı türler; Omithodorus laharensis, O. Moubata, O. turicata'dır. Bunlardan yaygın olan ve Türkiye'de de görülen tür O. lahorensis'dir. Bunlar ağıllarda saklanırlar. Toprak veya balmumu renginde olup, koyun ve keçilerden kan emerler. Ayrıca diğer hayvanlardan ve insanlardan kan emebilirler. Koyun ve keçiler bütün yaz mevsimini merada geçirip kış geldiğinde ahır veya ağıllara alındığında keneler bunların üzerine gelirler. Bunun için Ornithodorus 'lara kış kenesi adı verilir. Biyolojileri: Erişkinleri ağıllarda bulundukları çatlak ve yarıklarda çiftleştikten sonra erkekler ölür, dişiler kan emmek için konaklarına tutunurlar ve kan emerler. Doyduktan sonra konaklarını terkeder ve saklanırlar. Saklandıkları yarıklarda yumurtlarlar. Mayıs-Ağustos aylarında yumurtalarını bırakırlar. Yumurtadan yaklaşık bir ay sonra larvalar çıkar. Sonbahar başlarında çıkan larvalar, bu mevsimde havaların soğumasıyla ağıla sokulan hayvanlara saldırır ve kan emerler. Doyduktan sonra konağı terketmeksizin gömlek değiştirir ve l.nymph'ler oluşur. Daha sonra sırası ile konak üzerinde 2.ve 3. nymph'ler meydana gelir. Kan emip doymuş olan 3. nymph 'ler konaklarını terkederler ve saklanma yerlerinde gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Larvadan 3 nymph safhasına kadar olan dönem bir ay kadar sürer. Bir dişi kene bir kopulasyondan sonra hiç çiftleşmeden 2 yıl fertil yumurta bırakabilir. Erişkinler kan emmeden 10-l2 yıl yaşayabilirler. Ornithodorus türleri de geceleri konaklarından kan emerler. Bunlar her gelişme formlarında hayvanların boyun, sırt, vücudun yan taraftan ve kuyruk sokumu bölgesimde yapağı yada tiftik arasında bulunarak bu bölgelerin derisinden kan emerler. Bunun için hayvanlara ilk bakıldığında keneler görülmezler. Keneleri görmek için yapağı aralanarak el bu kısımlarda dolaştırılır ve parmak uçları ile kenelerin varlığı anlaşılır. Çok sayıda olduklarında hayvanlarda kondüsyonun düşük olduğu kış aylarında kan emerek anemiye sebep olurlar ve ekonomik kayıplara yol açarlar. Ornithodorus lahorensis Rickettsia, Tularemi ve bazı Trypanosoma türlerini taşırlar. Ayrıca bu cinse bağlı türler Q- humması etkeni olan Coxiella bumetii'yi naklederler. Konakçı bulamadıklarında insanlara saldırarak kan emerler ve onlarda bazen toksikasyon, felç ve ölümlere yol açabilirler. Genus: Otobius Otobius megnini türü Kuzey ve Güney Amerika, Güney Afrika ve Hindistan' da bulunur ve kulak kenesi olarak adlandırılır. Larva ve nymph 'leri çoğunlukla köpeklerin kulaklarında parazitlenir. Ancak diğer evcil hayvanlar, yabani hayvanlar ve insanlarda bulunabilir. Larvaları doyduklarında hemen hemen küreseldirler. Nymphleri orta kısımlarında daha geniştir. Bu cinsin erişkinleri parazit değildir. Erişkinleri beslenmezler ancak dişileri 500-600 kadar yumurtayı yiyecek depolarının altlarına, taş ve duvar çatlaklarına bırakırlar. Bunlar konaklarından kan emerek irritasyona ve yangıya neden olurlar. Sekunder bakterilerin işe karışması ile de daha da komplike olurlar. Verim düşüklüğüne neden olurlar. Ağır enfestasyonlarda kulak içinde paket halindeki larva ve nymphlerin görülmesi ile tanı konulur. O. megnini'den ayrı olarak tavşanlarda bulunan diğer bir türde O. lagophilus' dur. Özellikleri O. megnini 'ye benzer. Kenelerin Zararlı Etkileri 1. Kan emmeleri veya kan emdikten sonra kanamanın uzun bir süre devam etmesi sonucu anemiye neden olmaları. Bu etkileri ağır enfestasyonlarda görülür. Tek bir dişi kene günde 0.5- 2 ml kan emebilir. Böylece kenelerle enfeste hayvanlarda verim düşer ve hatta ölüm olayları görülebilir 2. Kenelerin konakları üzerinde yaralayıcı etkileri vardır. Kene kan emmek için deriyi soktuğunda deriyi delerek yaralanmalara ve dermatozlara neden olurlar. Ağır enfetasyonlarda bu yaralar piyojen bakterilerle sekunder olarak enfekte olurlar ve kene piyemisi şekillenir. Ayrıca bu gibi enfekte yaralar myiasis etkenlerini ortama davet eder. Myiasis etkenleri yumurta ve larvalarını buralara bırakırlar. Böylece sekunder hastalıklara ortam hazırlarlar. Deri kalitesi bozulur ve verim kaybı oluşur. 3. Kenelerin konakları için bir etkileride paralizIere neden olmalarıdır. Ixodes ve Dermacentor gibi kene türlerinin nymph ve özellikle erişkin dişilerinin tükrük salgısında bulunan toksin kene felcine neden olur. Arka ayaklardan başlayan ve öne doğru yayılan ve hatda ölümle sonuçlanan felç olayı oluşur. Bu toksin solunum ve sinir sistemini etkilemektedir. Kene felci ( tick parlysis) insanlarda özellikle çocuklarda ve evcil hayvanlarda görülmektedir. 4. Kene toksikozuna neden olmaları Hyalomma cinsine bağlı türler tarafından oluşturulur. Erişkin kene tarafından oluşturulan toxin ruminat ve dumuzlarda mukoz membranların hiperemisi ve yaş egzama ile karekterize terleme belirtilerine yol açar. Ayrıca Argas persicus türü ördeklerde kene toksikozuna neden olabilmektedir. 5. Kenelerin en önemli etkilerinden biride çeşitli hastalık etkenlerine vektörlük yapmalandır. Keneler protozoonlar, viruslar, bakteriler, riketsiyalar, spiroketler ve helmintlere biyolojik veya mekanik taşıyıcılık yaparlar. Paraziter enfeksiyonlardan Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Babesia ve Theileria etkenlerini nakletmeleri yönünden büyük önemleri vardır. Keneler bu hastalık etkenlerini iki şekilde naklederler.Bunlar; Transstadial nakil: Kenenin bir gelişme döneminde kan emerken aldığı hastalık etkenini bir sonraki gelişme döneminde kan emerken konağına aktarmasıdır. Üç konaklı keneler larva safhasında aldığı etkenleri nymph evresinde kan emdiği konağa aktarır. Nymph döneminde aldığı etkenleri ise erişkin safhada kan emdikleri konağa aktarırlar (iki konaklı kenelerde de bu durum görülür.). Hyalomma türlerinin Theileria annulata'yı nakletmeleri örnek olarak verilebilir. . Transovarial nakil: Tek konaklı kenelerde etkenler kenenin yumurtalarına geçer. Yumurtadan çıkan larvalar enfekte olduğu için bu dönemde kan emerken etkenleri konağa nakleder. Boophilus türlerinin Babesia türlerini nakletmesi transovarial nakildir. Kenelerin hastalık etkenlerini nakletmelerindeki yüksek potansiyeli şu özelliklerinden ileri gelir: 1. Sabit ve yavaş olarak kan emerler. Bu sırada konağı ile birlikte taşınarak geniş bir alana dağılırlar. 2. Çevre şartlarına oldukça dayanıklı olup, kolay kolay etkilenmezler. 3. Doğal düşmanları oldukça azdır. 4. Kene türlerinin çoğunluğu geniş bir konakçı spektrumuna (euroxene)sahiptir. Bu nedenle aç kalma ve ölme sorunları daha azdır. 5. Keneler uzun süre yaşarlar ve açlığa oldukça dayanıklıdırlar. 6. Kenelerin yüksek üreme güçleri vardır. Bazı türler 18.000'ne kadar yumurta bırakabilirler. 7. Birçok kene türü hastalık etkenlerini tansovarial olarak yeni nesillerine aktarırlar. Böylece bir enfekte keneden binlerce yeni enfekte nesiloluşur. Lyme hastalığı: Bu hastalığın etkeni spiroketalardan olan Borrelia burgdorferi'dir. Köpek, at, sığır, koyun, kedi ve insanlarda bildirilmiştir. Hastalığın vektörlüğünden birinci derecede sorumlu olan tür lxodes ricinus' dur. Bu mera kenesi türü etkenle bir defa enfekte olduktan sonra bütün ömürleri boyunca bulaşık kalırlar. Transstadial (%80) ve transovarial (%20) olarak nakledilirler. Lyme enfeksiyonunda ilk klinik belirti deride oluşan Erythema Chronicum Migrans (ECM)'dır. Bu klinik bulgu hastalık için patognomonik lezyon olup, deri döküntüsü şeklindedir. Buna yerel bir lenfbezi büyümesi, ateş ve halsizlik de eşlik edebilir. Ayrıca sinir sistemi, kalp ve kas iskelet sistemi ile ilgili belirtiler görülür. Suborder: Mesostigmata Mesostigmata alt takımındaki akarlar oldukça küçük olup, 1-2 mm büyüklüğündedirler ve kenelere benzerler. Vücutları gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Stigmaları bir çift olup, coxae'ların lateralinde yer alır. Bu alt takımda önemli olan aile; Familya: Dermanyssidae Bu aileye bağlı bulunan cinsler; Genus: Dermanyssus Genus: Pneumonysus Genus: Ornithonyssus Genus: Ophionyssus Genus: Allodermanyssus Genus: Varroa Genus: Dermanyssus Bu cinste bulunan ve yaygın olarak görülen tür Dermanyssus gallinae' dir. Bu türün erişkinleri 0.5-1 mm büyüklüğündedir. Vücudu oval şekilde ve ön tarafında ince uzun yapıda ağız organelleri bulunur. Vücudun dorsal kısmı yaka şeklinde küçük bir kitinle örtülüdür. Erişkinlerinde ve nymphlerinde 4 çift bacak bulunur. Uzun bacaklıdırlar. İdiosoma seyrek ve kısa kıllarla örtülüdür. Bu parazit tüm kanatlılardan kan emer ve fırsat buldukça da insanlara saldırabilir. Bu akarlar beyaz, gri veya siyah renkte olmalarına rağmen kan emince kırmızı renk alırlar. Bu nedenle tavukların kırmızı akan ya da "tavuk kırmızı biti" olarak adlandırılır. Bunlar kümesIerde hayvanların üzerinde ya da meskenlerde çatlak ve aralıklarda kum yığını halinde bulunurlar. Dişileri yumurtalarını buralara bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar gömlek değiştirirler ve I. nymph 'ler oluşur. Bunlar konaklarından kan emerler, gömlek değiştirirler ve 2. nymph'ler meydana gelir. Bunlarda kan emer ve gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Biyolojileri optimal şartlar altında 7 günde tamamlanır. Erişkinler kan emmeksizin 4-5 ay canlılıklarını korurlar. Dermanyssus gallinae'nin erişkin ve nymph'leri konaklarından kan emerler. Larvaları ise beslenmezler. Dermanyssus gallinae'nin erişkinleri ve nymph'leri değişik zamanlarda ve periyodik olarak kanatlılardan kan emerler. Gündüzleri ise kümesIerde saklanırlar. Evlerin çatısındaki güvercinlerde bulunduklarından buradan insanlara geçebilirler. Ayrıca kümese giren insanlara da saldırırlar. Bu parazitler özellikle yazın aktivite gösterirler ve uygun şartlarda çok çabuk ürerler. Konaklannı irrite ederek huzursuzlandınr ve kan emerek anemiye sebep olurlar. Bu durum yumurta verimlerinin düşmesine ve et verim kaybına yol açar. Ağır enfestasyonlarda ölüm olayları görülebilir. Bu ektoparazit türü kanatlıların spirochetosis etkeni olan Borrelia anserina'ya vektörlük yapar. İnsanları sokması sonucu deride kızarıklık, lokal olarak şişlikler, lokal ya da yaygın allerjik bozukluklar ve kaşıntıya neden olurlar. Bu parazit türüne kuş akarcığı adı da verilmektedir. Genus: Ornithonyssus (=Bdellonyssus, Liponyssus) Bunlar şekil ve biyolojileri bakımından Dermanyssus 'lara benzerler. Ancak bunların Vücudunda çok daha fazla uzun tüyler bulunur. Kanatlılardan, fare ve ratlardan kan emerler. Bunlara keme akarcığı adı verilir. Kan emmemişleri kirli sarı renkli olduğu halde, kan emrniş olanlan kırmızı - boz renktedir. Erişkinleri oval ve 1 mm uzunluğundadır. İnsanlara saldırdıklarında özelikle çocuklarda şiddetli yanma ve kaşıntıya neden olurlar. Bu cinste bulunan türler; Ornithonyssus sylviarum, O. bursa ve O. bacoti'dir. Fareler arasında rickettsia etkeni olan Rickettsia acari'yi naklederler. Genus: AlIodermanyssus Önemli tür Allodermanyssus sanguineus' dur. Bunlar fare ve ratlarda bulunurlar. Özellikle evcil rat ve farelerden kan emerler. Bunun için ev fare akarı adını alırlar. Biyolojileri Dermanyssus'lara benzer. Bu tür fare ve ratlar arasında veya bunlardan insanlara riketsiyal çiçek etkeni olan Rickettsia akari'yi vektörlük yaparak bulaştırırlar. Genus: Pneumonyssus Pneumonyssus cinsine bağlı türlerden P. caninum köpeklerin burun yollarında ve nasal sinuslarda, P.simicola ise maymunların bronşlarında parazitlenir. Biyolojileri iyi bilinmemektedir. Bulaşmanın direkt temasla olabileceği kaydedilmiştir. Genus: Ophionyssus Bilinen tür Ophionyssus natricis'diro Yılanların akarıdır. Sarımsı kahverengindedirler. Ancak kan emdiklerinde koyu kırmızı renk alırlar. Biyoloji ve beslenme özellikleri Dermanyssus 'lara benzer. Ağır enfestasyonlarda anemi, zayıflama ve ölüme yol açarlar. Ayrıca yılanların bakteriyel bir patojeni olan Aeromonas hydrophila 'yı mekanik olarak naklederler. Yılanların diğer akarları olan Entonyssus ve Entophionyssus cinsleri trachae ve akciğerlerde parazitlenirler. Genus: Varroa Species: Varroa jacobsoni (Arı akarı) Ergin dişileri 1.2 mm uzunluğunda ve 1.5 mm enindedir. Vücutları dorso-ventral olarak yassıdır. Dişi varroa 'lar enine ovalimsi, erkekler ise yuvarlağımsıdır. Erkek varroa 'lar 0.8 mm uzunlukta ve 0.7 mm enindedir. Dişi akarlar açık veya koyu kahverenklidirler, erkekler ise beyaz gri veya sarımtrak renklidirler. Ergin dişilerde sırt kısmı hafif dış bükeydir. Vücut sert kitini tabaka ile örtülüdür. Dorsalden bakıldığında ağız organelleri ve bacakları iyi görülmez. Vücut gnathosoma ve idiosoma olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Ağız organelleri delici ve emici tiptedir. Bir çift cheliserleri vardır. ve bu arı derisinin delinmesinde rol oynar. Bunların kenarında bir çift pedipalp bulunur. Erişkin varroalarda 6 eklemli 4 bacak bulunur. Erkek akarların ağız organelleri hemolenf emmeye elverişli değildir. Dişileri ise uygun ağız organelleri ile arı yavrularının ve erişkin arıların hemolenfini emer. Varroa jacobsoni'nin vücudunun sırt kısmında ve yanlarında diken gibi kıllar bulunur. Bu kıllar akarın arı üzerinde durmasını sağlar. Bu tür arıların genellikle baş ve thorax arasına yerleşir. Solunum çok iyi gelişmiş olan trake sistemiyle olur. Biyolojileri: Varroa jacobsoni'nin biyolojisi ilkbaharda arı larvasının yetiştirilmeye başlamasıyla başlar ve sonbaharda son genç işçi arılar çıkıncaya kadar devam eder. Kışı ergin dişi olarak geçirir. Bu akar erkek arılar üzerinde yaşar. Üreme için özellikle erkek arı gözlerini seçer. Varroa 'ların erkek arıları tercih etmelerinin bir çok nedenleri vardır. Bunlar; erkek arı larvalarının kapalı göz içinde kaldıkları sürenin daha uzun olması, kovanda erkek arı gözlerinin daha çok peteklerin alt ve yan kenarlarında bulunması, erkek arı larvalarının dişilerden daha fazla besinle beslenmesi ve hormonal etki gibi faktörlerdir. Kışı ergin arılar üzerinde geçiren döllenmiş dişi parazitler ilkbaharda gelişmekte olan 5-6 günlük larvaların bulunduğu petek gözlerine, gözler kapatılmadan 1-2 gün önce girerler. Dişi akar larvanın hemolenfini emer ve 2-9 adet yumurtasını buralara bırakır. 2-3 defa bulunduğu yere yumurtlayabilir. Yumurtalardan 24 saat sonra 3 çift bacaklı larvalar çıkar. Bunlar 2 gün sonra gömlek değiştirerek 1. nymph (protonymph) olur. Bu 4 çift bacaklı 1. nymphler larvanın hemolenfini emer ve gömlek değiştirerek 3-5 günde 2. nymph (deutonimf) ler oluşur, 2. nymph dönemi 1-2 gün sürer ve bunlar arı pupasının kan sıvısı ile beslenirler. Bunlardan da erişkin akarlar oluşur. Dişi varroa 8-10, erkek erişkin ise 6-7 günde yumurtadan oluşur. Ergin erkek ve dişi akar petek gözlerinde çiftleşir ve erkekler kapalı göz içerisinde ölürler. Bunun için arılar üzerinde erkek varroalara rastlanmaz. Çiftleşmiş genç dişi varroalar ise gözler içerisinde genç arıya tutunarak beslenmelerini sürdürürler ve arıyla birlikte gözden çıkarlar. Döllenmiş olarak gözden çıkan varroalar 5 gün sonra yumurtlamaya başlarlar. Yani bu akarlar bir süre sonra tekrar yavru gözlerine dönerek yumurtlamaya başlarlar. Erişkin dişi akarlar yazın 2-3 ay, kışın ise 5-8 ay yaşamlarını sürdürürler. Varroa'ların üreme potansiyelleri çok yüksektir. Bir nesilden diğer neslin oluşmasına kadar geçen süre yaklaşık 7 gündür. Erkek arılarda ise biyolojik gelişme 24 gün olduğundan, bir nesil arı oluşana kadar varroalarda 3 nesil meydana gelmektedir. Varroaların yaşaması ve çoğalması için mutlaka bal arısının hemolenfini emmesi gerekmektedir. Bulaşması: Bulaşma daha çok arıdan arıya olmakla beraber bunda gezginci ancılığında rolü vardır. Türkiye'ye Bulga.rİstan'dan geçtiği ve Trakya yöresinden de Ege bölgesine yayıldığı ve göçer ancılar vasıtasıyla bütün illerin bulaşık olduğu bildirilmiştir. Bulaşmada arıcılarında rolü vardır. Bulaşık arı kolonilerinden sağlıklı ailelere yavru ve genç işçi arı verilmesiyle, ailelerin kontrolsüz birleştirilrneleri ile ve işçi arıların çiçekten çiçeğe konarken akarı oralara taşımasıyla olmaktadır. Klinik belirtiler: Arı varroasis'ine neden olan Varroa jacobsoni ergin an ve larvaların hemolenfini emdiği için, yavru arı ve ergin anlara zarar verirler. Arılar güçsüz düşerler ve akarlardan kurtulmak için büyük gayret sarfederler ve bunun sonucunda da huzursuz olur ve uzun bir can çekişmesinden sonra ölürler. Ölümler kovan dışında olur. Enfeste arılar iyi uçamazlar. Sıcak havalarda enfeste arılar kovan uçuş deliğinin önünde sürünürken görülürler. Bu akarlar beslenirken yaralar açarlar ve bu yaralardan bakteriyel etkenler arılara girerek septisemiden ölüme neden olurlar. Ayrıca varroasis'de etkenler erkek arılar üzerinde daha yoğun bulunduklarından, kovanda erkek arı sayısı belirgin sayıda azalır ve cinsel güçleri düşer. Yine ana arı ve işçi arıların ömürleri kısalır ve işçi arılar normalden daha küçük olurlar. Arı larvaları rahatsız oldukları için petek gözünden dışarıya çıkarlar ve kovan dip tahtasının üzerine düşerler ve hatta bunlardan oluşacak arılarda da anomaliler oluşur. Bazen ölü larvalar dışarıya atılamazlar ve gözler koyu renkli olup, deliklerin çerçevesi beyazlaşmıştır. Arılarda yüksek kayıplar kışın ortaya çıkar. Ana arının yumurtlama yeteneğinin azalması ve işçi arıların beslenme yeteneklerinin bozulması ile ekonomik kayıplara yol açarlar. Varrosis’ de teşhis: Kovanın dip tahtası üzerine konan kağıt üzerine düşen akarları toplayıp inceleyerek, kapalı erkek yavru gözleri ince uçlu bir pensle açılarak dışarı çıkarılan larvaların üzerinde akarlar aranarak konulur. Erişkin dişi akarları çıplak gözle görebiliriz. Ancak nymphler için büyüteç yada en iyisi stero -mikroskop altında incelenmeyle teşhis edilir. Ergin arılar üzerindeki varroaları görmek için ise 200 kadar arı örneği bir fırça ile toplanır. Kavanoza konan bu örnekler üzerine sıvı deterjanlı sıcak su dökülür. Arılar tel süzgeçle sallanarak ayrılır ve dipteki tortuda parazitler aranır. Ayrıca arılar etilasetat ile öldürülür, alkolde yıkanır ve akarın an üzerinden ayrılması sağlanır. Çöküntü stero- mikroskopta incelenir. Kontrol: Varroasis'e karşı kimyasal mücadele erken ilkbahar ve geç sonbahar aylarında yapılır. Bu zamanlarda kovandaki bal miktarı az olduğu için kullanılan ilacın bala geçmesi gibi bir sorunun da önüne geçmiş olunur. ilaçlama için en uygun zaman arıların kovana döndükleri güneş batımından sonraki akşam üzeri yapılır. Bunun için gaz halinde kullanılan fumigantlar, toz şeklinde kullanılan ilaçlar, kontakt etkili ilaçlar ve şurup, kek gibi oral yolla etkili ilaçlar olarak gruplandırılan insektisit ve akarisitler kullanılır. Bunun için ülkemizde kullanılan ilaçlar; Perizin (Diethyl-thiophosphate), Folbex-VA (Bromopropylate), Varation-TKV (Malathion % 0.1), Varroacide ( Amitraz ), Vamitrat- Va ( Amitraz ) ve Apistan ( trifuoromethyl, sentetik pyretroiddir )'dır. Kontrol'de ayrıca biyolojik mücadele ve fiziksel mücadele metotlarıda kullanılmaktadır. Suborder: Prostigmata Bu alt takımdaki parazitlerin stigmaları gnathosomanın kaidesinde bulunur. Bulunan aileler; Familya: Trombiculidae Familya: Cheyletiellidae Familya: Demodicidae Familya: Myobiidae Familya: Pediculoididae Familya: Psorergatidae Familya: Tarsonemidae Familya: Trombiculidae Bu aileye bağlı Trombicula, Neotrombicula ve Leptotrombicula cinsleri bulunur. Bu cinslere bağlı türler ise T.dicoxale, T.minor, T.sarcina, T.akamushi ve N. autumnalis'dir Bunlardan yurdumuzda koyun ve sığırlarda saptanmış olan tür Trombicula dicoxale'dir. Ayrıca ülkemiz için en önemli türlerden birisi de N autumnalis' dir. Bu ailede bulunan türlerin erişgin ve nymph 'leri mera ve çayırlarda, kırsal, çalılık ve taşlık yerlerde serbest olarak yaşarlar. Bu evreleri parazit değildir. Ancak larvaları insan ve hayvanlardan lenf sıvısı emerek parazitlenirler. Erişkinleri 2 mm büyüklüğünde, gnathosoma üçgen şeklinde ve vücut cephalo-thorax abdomen şeklindedir. Vücut abdomenden sonra bir boğumlanma ile ayrıImıştır. Erişkin ve nymph 'lerinde görülen bu boğumlanma larvalarda görülmez. Erişkinleri beyaz sarımtrak renklidir ve vücutları sık kıllarla örtülüdür. Şeliserleri tırnak biçiminde ve uçları sivridir. Larvaları 0.2 -0.5 mm büyüklüğünde ve vücut toparlağımsıdır. Larvaların üzeri ince tüylerle kaplı olup, sarıdan kırmızı turuncuya kadar değişen renkte ve dorsal kısımda küçük bir kitini plaka taşırlar. Biyolojik gelişmeleri şöyledir. Trombikulid yumurtaları erişkinler tarafından toprağa veya otlar üzerine ilkbahar aylarında bırakılır. Yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar. Bu larvalar bulunduğu ortamdaki kuşlara, reptillere ve memelilere saldırırlar. Larvalar fare gibi küçük omurgalı konaklarda kulaklara yerleşebilir. Buralarda şeliser ve hipostomlarını deriye sokarak beslenirler. Bu esnada tükrüğe benzer bir madde salgılarlar. Larvalar daha sonra yere düşer ve dinlenme dönemi olan deutonimfler oluşur. Daha sonra ikinci dinlenme dönemi olan tritonimfler meydana gelir ve bunlarda erişkin akarcıklar haline geçerler. Trombicula larvaları bulundukları yerlerde başta tavşan, kemirgenler ve kuşlar olmak üzere değişik memeli hayvanlara ve insanlara sadırırlar. Bunlar özellikle ayak kısımlarında, şeliserleri ile tutunduğunda dermatitlere neden olurlar. Uyuz benzeri belirtiler ortaya çıkar. Sokulan yerde ortaları solgun, kenarları hiperemik lezyonlar oluşur, bu lezyonlar zamanla nekrozlaşır. Bazen kırmızı papüller meydana gelir ve bunlar kaşıntılıdır. Larvaların yaptığı bu lezyonlara güz uyuzu yada çalılık uyuzu adı verilir. Zamanla lokal direnç nedeniyle 4-8 gün içinde larvalar kendiliğinden deriden yere bırakılır. Bu türlerden T akamushi insanlara akarcık tifusu etkeni olan Rickettsia tsutsugamushi'yi bulaştırırlar. Bu durum özellikle uzak doğuda önemlidir. Oluşan şiddetli kaşıntıya karşı soğuk su banyoları veya kompresleri, antihistaminikli kremler uygulanır. Kaşıntıyı önlemek için %5 benzocaine, %2 metilsalisilat, %0.5 salisilik asit, %72 etanol ve % 19.5 su karışımı kullanılır. Familya: Tarsonemidae Bu ailede bulunan akarlardan Tarsonemus hominis türü insanların ürogenital organlarında bulunmuştur. Bu türden ayrı olarak özellikle hekimlik açısından önemli olan ve arıcılık sektöründe sorun oluşturan ve arılarda görülen akar türü ise Acarapis woodi' dir. Acarapis woodi'ye yaşlı arılarda yani ergin arılarda 1. göğüs stigmasının gerisinde yer alan trachea ( soluk borusu) ve bunun dallarında rastlanır. Bunun için arıların trachea akarı olarak bilinir. Hindistan ve Pakistan'da yaygındır. Erişkin akar 80 -120 mikron büyüklükte olup, trcheada rahatlıkla hareket eder ve kanat köklerine yerleşerek arı hemolenfi ile beslenir. Uzun ve delici olan ağız yapısıyla trachea duvarım delerek hemolenfı emer. Döllenmiş dişi yumurtalarını tracheaya bırakır ve sırası ile larva, nimf ve erişkin safhaları görülür. Bulaşma arıdan arıya contact temasla olmaktadır. Klinik olarak trachea çevresinden hemolenfin akması sonucu kabuklaşma görülür. Oksijen değişimi engellendiği için arılar ölürler. Büyük kayıplar arıların kovanda bulunduğu kış başlangıcında meydana gelir. Enfestasyon ilkbaharda ortaya çıkar ve enfeste arılar uçamaz ve sürünerek yürürler. Teşhis için trachea açılarak üzerine lamel kapatılır ve mikroskopta erişkin yada larva formları aranır. Ayrıca enfeste arıların tracheaları kahverengindedir. Normalde soluk borusu beyaz renklidir. Mücadelede akarları tam anlamıyla eradike edebilmek için birer hafta arayla 7 kez ilaçlama yapılmalıdır. Fumigasyon şeklinde kullanılan ilaçlar tercih edilir. İlaçlama anında kovandaki tüm delik ve çatlaklar kapatılmalı ve ilaçlama sonrası hemen açılmalıdır. ilaç uygulaması 10 gün sonra tekrarlanmalıdır. Familya: Pediculoididae (= Pyometidae) Önemli tür Pediculoides (= Pyometes) ventricosus'dur. Dişileri 220, erkekleri ise 150 mikron uzunluğundadır. Dişilerin arka uçu kesemsi koniktir. Bu türün sadece dişileri insanlarda ve hayvanlarda parazitlenir. Tahıl ambarlarında yaşayan insektIerin yada bunların gelişme dönemlerinin üzerinde bulunurlar. Bu akarlar bitki tohumlarına saldıran böceklerle beslenirler. Özelliklede bu böceklerin larvalarıyla beslendikleri için faydalıdırlar. Ancak bu ambarlara giren insan ve evcil hayvanlara da saldırarak kaşıntılı dermatitlere neden olurlar. Özellikle tahlıların bol olduğu yaz aylarında ve harman zamanında yaygındırlar. Biyolojileri farklılık gösterir. Deriye tutunan dişinin uterusundaki yumurtalardan larvalar gelişir. Her dişide 100-300 kadar larva gelişebilir. Bu larvaların sadece % 3-4'ü erkektir. Bu erkekler de ananın genita! deliğine yakın dururlar ve genç dişileri delikten çıkma esnasında döllerler. Her erkek 30 kadar dişi ile çiftleşir. Daha sonra dişiler yeni konak ararlar. Yaz aylarında tahılların bol olduğu dönemlerde 3-4 ayda bir yeni nesiller gelişir. Biyolojik gelişme için en uygun sıcaklık 26-28oC'dir. 25derecede'de yaklaşık 10 günde yeni nesiller ortaya çıkmaya başlar. Bunların yalnız dişileri insanlara saldırarak uyuz benzeri belirtilere neden olurlar. Bunun için Piyometes ventricosus'un konakların derilerine yapışarak parazitlenmesi sonucu oluşan dermatite "arpa uyuzu" ya da "Acarodermatitis urticarioides" adı verilmektedir. Tahıl uyuzu etkenleri olan bu akarcıklar başlangıçta açıkta olan kol, yüz, el ve bacakları sararlar ve zamanla tüm vücuda yayılırlar. Deride önce kabarcıklar, veziküller ve kaşıma sonucu peteşiyel kanamalar ve kızarıklıklar görülür. Buralarda kaşıntı sonucu yaralar oluşur. Bu yaralardan yapılan preparatlarda akarların görülmesiyle tanı konulur. Familya: Cheyletidae (= Cheyletiellidae ) Bu ailede bulunan akarların kutikulaları yumuşaktır ve şeliserleri uzundu. Palpleri 3-5 eklemden oluşmuş olup, uçlarında iri kanca bulunur. Memelilerde ve kuşlarda ektoparazit olarak yaşarlar. Bazı türler ise doğada serbest olarak yaşarlar. Memelilerde bulunan cins; Genus: Cheyletiella Bu cinsdeki türler köpek, kedi ve tavşanlarda parazitlenirler. Bağlı türler; Cheyletiella parasitivorax: Tavşanlar konaklandır. C. yasguri: Köpeklerde C. blakei: kedilerde C.strandtmanni: Yabani tavşanlarda C. .furmani: Tavşanlarda bulunur. Bu türlerin büyüklüğü 0.4 x 0.25 mm kadardır. Bu konakların kılları arasında yaşarlar ve çok hızlı hareket ederler. Konaklarının lenf sıvısını emerek beslenirler. Dişi parazitler yumurtalarını iplik benzeri bir salgı içerisinde kıllara yapıştırarak bırakırlar. Yumurta içinde önce prelarvalar ve bunlardan larva oluşur ve yumurtayı terkederler. Daha sonra sırası ile I. dönem nymph ve erişkinler oluşur. Cheyletiella cinsindeki bu parazitler konaklarında kılların keçeleşmesine ve karışık bir görünüm kazanmasına ve nisbetende kıl dökülmesine neden olurlar. Tüm dünyada yaygın olarak bulunan bu parazitler hayvan bakıcılarına ve sahiplerine de geçebilmektedir. İnsanlarda kaşıntı ile seyreden bir dermatite neden olmaktadırlar. Kontakt temasla insanlara geçen bu akarlar irrtasyon, eriytem, vesicül ve pustullere yol açarlar. Bu türlerin enfestasyonlarının teşhisi için şüpeli kısımlardan kıllar alınır ve mikroskobik bakıda iplik benzeri maddeyle kıllar üzerinde bulunan yumurtaların görülmesiyle konulur. Yada lezyonlu kısımların bir sıvı yağ veya gliserin ile yumuşatılmasından sonra kazıntı alınır ve mikroskobik olarak incelenerek tanı konulur. Bunlardan başka en iyi tanı metodlarından birisi de, Cheyletiella türleri hareketli olduklanndan kıllar aralanır ve selefobant yapıştırılır. Daha sonra bu bant kaldırılarak bir lam üzerine yapıştırılır ve akarlar incelenir. Familya: Psorergatidae Genus: Psorergates Bu cinse bağlı bulunan ve koyunların derisinde parazitlenen tür Psorergates ovis' dir. Avustralya, Yeni Zellanda ve Güney Afrika'da yaygın bir türdür. Akarlar oldukca küçük ve küreselolup, 0.2 mm' den daha küçüktürler. P. ovis özellikle yapağısı bol merinos koyunlarında parazitlenirler. Koyunlarda kaşıntıya neden olurlar. Yünler matlaşır ve hayvanlar kaşıntıdan dolayı kendilerini yani yapağılarını ısırırlar ve yapağının yolunarak dükülmesine yol açarlar. Teşhisi uyuzun tanısında yapılan işlemler gibi yapılarak konulur. Familya: Myobiidae Bu aileye bağlı olarak Myobia musculi türü bulunur. Farelerde ve ratlarda parazitlenir. Laboratuvar hayvanlarında hafif bir dermatitise neden olur. Farelerde kıl kaybına yol açarlar ve bulaşma temasla olur. Büyüklükleri 350-500 mikron kadardır. Biyolojilerini 12-13 günde tamamlarlar. Konaklarında uyuz benzeri lezyonlar oluştururlar. Myobiidae ailesine bağlı diyer bir cins Syringophilus'dur. Kanatlılarda bulunur. Bu cinse bağlı Syringophilus columbae güvercilerin, S. uncinata türü ise tavus kuşlarının tüylerinin dip kısmında yerleşirler. Familya: Demodicidae Bu ailede bulunan ve tüm evcil hayvanlarda ve insanlarda rastlanan cins Demodex' dir. Demodex cinsindeki türlerin insan ve hayvanlarda meydana getirdiyi hastalığa "Demodicosis" adı verilir. Demodex'ler diğer uyuz etkenlerinden farklı yapıda bir vücut morfolojisine sahiptirler. Demedex türlerinde vücut caput, thorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Vücudun arka ucu geriye doğru kuyruk gibi uzamış ve kurtçuk şeklindedir. Abdomenin üzeri enine çizgilidir. Erişkinleri 0.1-0.4 mm uzunluğundadır. Şeliserleri kısa, kalın ve makas gibidir. Hipostom delik biçimindedir. Palpleri iki segmentlidir. Bacaklar 4 çift olup, thoraxdan çıkarlar ve çok kısa, kalın ve üç boğumludur. Ayrıca tarsuslarının uç kısımlarında birer çift kalın ve sivri tırnak bulunur. Çiftleşme organı 4. çift bacak koksaları arasında bulunur. Larvaları 3 çift bacaklıdır. Demodex cinsine bağlı bulunan türlerden insan ve domuzlarda bulunanlar hariç konak isimlerine göre adlandırılırlar. Bu türler ve konakları Demodex folliculorum: İnsan D. phylloides : Domuz D. ovis: Koyun D. canis: Köpek D. equi: Tektırnaklılar D. cati : Kedi D. caprae: Keçi D. bovis: Sığır D. cuniculi : Tavşan Bu türler konaklarının kıl folliküllerine ve yağ bezlerine yerleşerek folliküler uyuza neden olurlar. Biyolojik gelişmelerinde sırası ile yumurta -larva -1. nymph (protonymph) -2. nymph ı-- (deutonmyph) ve erişkin dönemleri bulunur. Gelişmelerini 9-14 günde tamamlarlar.

http://www.biyologlar.com/aracnida-aracbnoidea-sinifi

Bitki Fizyolojisi Bölüm 1

Fizyolojinin başlangıçı tohumun çimlenmesiyle başlar.Çünkü bitkilerin hayat devreleri spor ya da tohum faaliyetleriyle başlar.Çimlenme embriyodan ekolojik isteğe göre optimum koşullarda normal bitki yapılarını oluşturma yeteneğidir.Bir tohum gömleğinden radikula belirmesi çimlenmenin en önemli kısmıdır.Bu devrede sert koruyucunun engel olmaktan çıkarılması esnasında ise bir çok fizyolojik olayların başlamasıdır.Çünkü buradaki fizyolojik olayların sonucunda hücre bölünmeleri başlayıp tohumda büyüme dolayısıyla hacminde artma olacaktır.O halde radikula belirmesinden itibaren(çimlenmenin başlangıcı) henüz ayrıntısı bilinmeyen biyokimyasal(Fizyolojik) olaylar meydana gelmekle beraber bu olayların en önemlisi solunumun artmasıdır.Bu durumdan sonra çimlenmede 2. derecedeki metabolik aktivite enzim aktivitesinin artmasıdır.Burada faaliyet gösteren enzimlerin bir kısmı önceden tohumda vardır,bir kısmı da hücre tarafında sonra üretilmektedir.Bütün bunlar bize çimlenmeyle metabolik faaliyetlerin başladığı ve hücre için ihtiyacı olay her şeyi üretebildiği fikrini vermektedir.Örneğin çimlenme esnasında tohumda üretilen amilaz enzimi depo maddelerinin parçalanmasında önemlidir.Ayrıca RNA-az ve proteolitik enzimlerde çimlenme sırasında üretilen enzimlerdir.Tohum çimlendikten yaklaşık ½ saat sonra ,bu kez protein sentezinin aniden arttığı görülmektedir.Çünkü çimlenmeden yarım saat sonra mevcut hücrede polizomların sayısı aniden artar.Hücrenin bir iskeleti vardır ve hücrede bir bölgeden bir bölgeye geçiş kolay değildir.Hücrede proteinlere az ihtiyaç olduğu zamanlarda Ribozomda üretilen protein yeterliyken hücre tam inhibitörle karşılaştığında bu yeterli olmamaktadır. Çünkü hücredeki bu zehrin dışarı atılması için daha enzime ve proteine ihtiyaç olduğundan ve bunu da ribozomda üretilen protein yeterli olmadığından dolayı polizomlardaki protein üretimi aniden artar. Mevcut enzimler ve bunların aktivitelerindeki artış su alıp turgorunu artıran ve buradaki reaksiyonların endosperme doğru hareketlerini de beraberinde getirir. Endospermdeki besinler parçalanıp eritilerek embriyonun beslenmesi için aktive edilir. Bir tohumun hem çimlenmeden önce hem de çimlendikten sonra biyolojik polimerler tarafından deneye tabii tutulursa çimlendikten sonra bunların atıldığı görülür.Söz konusu azalma çimlenmenin ilk evrelerinde maksimumdur (Bölünme o devrede fazla olduğu için). Tohumda fizyolojik faaliyetlerin gerçek anlamda başlayıp normal bir çimlenme olması iki faktöre bağlıdır.Bunlar: • İç Faktörler: 1. İç faktörün asıl özelliği tohumun biyolojik yapısı ve ekolojik isteği tarafıdan tayin edilir.Bundan sonraki endospermdeki enzim ve hormonların bozulmamış olması,patikte buna tohumların canlılığını sürdürmesi denir.Bu durumda tohum dormansi durumundadır. 2. Tohumları olgunlaşmış olması 3. Embriyonun yaralanmamış ya da zedelenmemiş olması. 4. Tohum parazitleri ve zararlıları tarafında yaralanmamış olması. 5. Büyüme ve gelişme esnasında oluşacak tohum kabuğunun endospermi koruyacak şekilde güçlü çimlenmeye engel olacak şekilde bir yapı göstermesi gerekir. • Dış faktörler: Dış faktörler tohumun çimlenmesinde iç nedenlere oranla çok daha etkili ve yaygındır.Bu da habitat ve nişin ekolojik koşullarını kapsar.Bunlardan en önemlisi de tohumun çevresinde yeterli nem kullanabilir ve oksijene ulaşması gereklidir.Yukarıdaki faktörler optimum koşullarda olmazsa tohum tohuma geçemez. İç faktörler bazen genel olarak çimlenme için dış faktörler yeterli olsa da uygun olmuyor. Aynı durum bitkilerin diğer organlarında da görülebilir.Ama esasen dış koşullar dikkate alınmadan iç faktörler gelişmeye engel olabilmektedir.O yüzden çevre koşullarının uygun dönemi başlamasına rağmen bir çok tohum çimlenmeye geçmiyor.Bu olaya çimlenme durgunluğu anlamındaki dormansi denir. Tohumda çimlenmenin olmaması her zaman dormansi değildir.Çünkü çimlenme sırasındaki büyüme ve gelişme döneminde çeşitli nedenlerle gerileme olabilir.Dormanisinin doğal ve kültür bitkilerinde spesifik durumları vardır. Doğal bitkilerde yukarıda açıklanan içsel nedenlerle,kültür bitkilerinde ise tohumun derinde kalması,çeşitli engelleyiciler,kimyasal ilaçlar vs. çimlenmeyi engelleyebilir.O yüzden tohum ya da başka bir bitki organındaki pasifliği dormansi olarak nitelendiremeyiz. Çevre koşullarının etkisiyle bir bitki organının gelişmesindeki gecikme daha çok dinlenme hali bu sözcük ile ifade edilir. Sonuç olarak bitkilerdeki her dinlenme dormansi değil,ancak her dormansi bir dinlenmedir.Dormanside yukarıdaki iç nedenlere ilaveten tohum kabuğunun su ve gazlara karşı geçirimsiz olması kabuğun mekanik olarak embriyonun gelişimini engellemesi ve bazı doğal inhibitörlere sahip olmasıdır.Dış etkenlerden çimlenmede rol oynayanlar nem ve suyun etkisi olup bitki dünyası bu bakımdan iki guruba ayrılır.Bunlardan bir grubunun çimlenmesi için toprak nemi yeterlidir.Oysa aynı olay için diğer gruba aktif su gereklidir.Halbuki habitatta her ne kadar toprak suyu ve nem birbirinin tamamlayıcısı ise de hem aktif suyun minimum miktarının azalmasıdır. 1)Su ve Nemin Etkisi:Çoğu bitki tohumunun çimlenmesi için yeteri kadar su gerekmektedir.Ancak bazı tohumlar toprağın su kapasitesi %50 bazılarında %75 olduğunda çimlenir.Tohumları çimlenmesi için niş suyunu %50-75 olmalıdır.Buna rağmen tüm tohumlar tarla kapasitesinde su absorbe edebilirler.buna göre tohumların çimlenme suyunun tarla kapasitesi olduğu söylenir.Kuru topraktaki tohumların suyu emme kuvveti ne kadar fazla olursa olsun aldıkları su şişmelerine yeterli olsa bile ancak kısmen çimlenme sağlanır. Görülüyor ki ortamın osmotik basıncı ile çimlenme şansı paralellik gösterir.Tohumlara sağlanan fazla ve sürekli su çimlenmeyi hızlandırır.Ancak kademeli olmayan sürekli artış sınırlayıcıdır.Genel olarak havada %90 nem olduğunda tohum sadece bundan 2 gün faydalanabilir.Tohumun aktif suyla ıslanması 1-1.5 gündür.Uzayan süre ket vurucu olabilir.Burada tohumun emdiği su enzim faaliyetleri için ortam sağladığı gibi çözünen protein,yağ vs. besin maddelerini embriyonun büyüme noktalarına taşınmasını sağlar. Tohumdaki su alımı kabuktaki hidratasyon suyunda biraz yükselmiş atmosferden alınır. 2)Sıcaklığın Etkisi: Sıcaklığın çimlenmeye özel etkisi tam anlaşılamamasına rağmen su varlığında reaksiyonların başlaması ve hızına,suyun absorbsiyonuna ve tohumun oksijen alımına önemli etkileri olduğu kesindir.Bitkilerde türler arasında olduğu gibi aynı türün diğer bireyleri arasında görülen sıcaklık farkı isteği(niş durumunda) tohumlardan ziyade olgunluk çağında daha kolay belirlenmiş bitki yaşı ile depolama şartlarına bağlanmıştır.Oysa bitkilerin tohumdan tohuma kadar habitatta eko-fizyolojik koşullarda yaşar.Aynı türün bireyleri farklı sıcaklıklardaki habitatlarda yaşabiliyorsa bu onların ekolojik koşullara karşı toleransın sonucudur.Çünkü daima ekolojik koşullar optimum koşullar için gösterilir.Genel olarak serin iklim bitkileri sıcak iklim bitkilerinde daha düşük sıcaklıkta çimlenir.Bu nedenle kozmopolit bitkiler dünyanın %50’sinde yaygındır. Bitkilerin tohum çimlenme anındaki sıcaklık isteğini karmaşık hale getiren yetişme dönemidir.Örneğin,Colchium,Crocus,Muscari,Gagea vs. gibi bitkiler kar tabakası çözündüğü an;Phlomis,Cardus,Carthamus vs.sıcaklık 14-25oC’ye arttığında;Cyclamen,Muscari ve Gagea bazı türleride 8-14oC’de çimlenir.Bu gruplardan ilki ilkbahar geofiti,ikincisi yaz geofitleri, üçüncüsü ise sonbahar geofitleri denir.Genel olarak bir çok serin iklim bitkisi 20oC,sıcak iklim bitkileri35oC’de çimlenir.Bu iki durumdan meydana gelen sapmalar.gece-gündüz arasındaki sıcaklığı farkı çimlenmeye teşvik etmesinden kaynaklanır. 3)Işığın Etkisi:Bilhassa doğal bitkiler çimlenmede ışık gereksinimi bakımından ışığı seven,ışığa ihtiyat duyan ve fazla ışıktan zarar gören şekline üçe ayrılır.Bilhassa tohumda ışığa karşı davranış embriyo sitoplazmasındaki bir foto-kimyasal sistemin fitokrom denen bir pigmenti üretmesinden anlaşılır.Fitokrom pigmenti fotoreversibl(Dönüşebilen ışıkları emebilen) olduğu için çimlenmede iş yapan eko-fizyolojik olayların ışıkta ya da karanlıkta olduğuna karar veren metabolik kontrol düğmesidir.Örneğin fitokrom kendisi ışıkta çimlenen karanlıkta çimlenmeyen tohumlar için özellikle kırmızı ışığı emerken,bunun tersinde ışık emilimini engeller.Dolayısıyla bu metabolik anahtar alınacak ışığın miktarını ayarladığı için bitki dünyasında çok ışık kullanan(uzun gün bitkileri),az ışık kullanan(kısa gün bitkileri) ve sadece difüz ışık kullanan(gölge bitkileri)şeklinde üçe ayrılır.Çimlenmede etkin olan en önemli faktör ise vernalizasyon olayıdır.Deneysel çalışmalar çimlenmenin sadece ışıkla değil düşük sıcaklık periyodu ile ilgili olduğu görülmektedir.Çünkü bu olayla oluşan uyartı sadece soğuk periyotlarda oluşmuştur.Uyarıya neden olan faktörler ise soğuk ve ışığın etkisiyle üretilen ve özel uyarıcı görev yapan vernalin hormonudur.Bu olayın anlamı ilk baharlaştırma ya da düşük sıcaklıkta akımın(indüksiyon) hızlandırılması anlamına gelir. Bitkilerde vernalizasyonun en açık görüldüğü yer vejetasyon konileri ve tohumlardır. Vernalin hormonu hem tohumlarda oluşup embriyo sitoplazmasının metabolizmasında rol oynar hem de vejetasyon konisinden alınan uyartının diğer kısımlara aktarılmasında rol oynar. Olay her bitkide az çok belli bir indüksiyon ısısıyla bu ısının belli bir etkinlik süresi (vernalizasyon süresi)vardır ve türe göre değişir.Buna göre deneyler bitkileri vernalizasyon açısından da obligat ve fakültatif şeklinde ikiye ayrılmıştır.Obligatlar uzun gün bitkileri olup soğuk periyot şarttır.Diğerlerinde çimlenmeyi hızlandırmasına karşın eksikliliğinde de çiçeklenme olabilir.Ancak tohumların tohuma geçmesi garanti değildir. Deneyler tohum halde vernalize edilen türlerin soğuk periyot ihtiyacını fakültatif,fide ve sonraki dönemlerde vernalize edilenlerin ise obligat olması gerektiğini ortaya koymuştur. Örneğin çevremizde gördüğümüz buğdaylar ekimde tarlaya atılır.Su periyodu gelinceye kadar fide olur.Soğuk periyodu öyle geçirir. 4)Oksijenin Etkisi:Çimlenmede tohumdaki besin maddelerinin oksidasyonu içi oksijen gerekmektedir.Çünkü bu katabolik olayla açığa çıkacak enerji embriyonun hayatını sürdürecek en önemli kaynaktır.Burada hücre büyüdükçe embriyo büyür ve oksijen ihtiyacı artar.Çoğu tohumlar kuru iken geçirimsizdir.Fasulye ve bezelye tohumları bu konuda gaddardır.Tohumlar su geçirmeye başladığı zaman oksijen girişi de başlar.Fakat tohumdaki hidratasyon suyu çimlenmeye ket vurucu yöndedir. O halde çimlenmenin gerçekleşmesinde tohumun en az %20 oksijen temas halinde olması gerekir.Doğal bitki tohumları derinlere gömüldüğünde ve oksijen almadığı sürece çimlenmez,fakat hayatta kalırlar.Ekosistemin dengesi için son derece önemli olan tohumlar her durunda sisteme en önemli katkıyı yapmaktadır.Ancak işleme karıştırma,erozyon ya da başka bir yolla toprak yüzeyine yaklaşmada çimlenir.O halde çimlenmede nişin durumu çok önemlidir(tohum yatağı).Nişte nem artınca nem azaldığında bu ikisini birlikte kapsayan topraklar iyidir.Sonuçta yukarıda belirtilen faktörlerin bir arada bulunması halinde nişteki tohumun hava almasıyla kuru ağırlığı %60-100 artarak çimlenir.Olayda en önemli rolü şişme göstermiştir.Yani su metabolizmasıyla ilgili olan olaylar tamamlanmıştır(difüzyon,osmoz). Sonra tohumda depolanmış ilk şekerler suda erir,nişasta ise diastaz enziminin etkisiyle su alarak maltoza dönüşür.Buradaki maltozda maltaz enziminin etkisiyle glikoza çevrilir.böylece glikoz difüzyon-osmoz kuvvetleriyle hücreden hücreye geçerek yeni uyanmaya başlayan fideciğe ulaşır ve orada ilk etapta selüloz ve nişasta gibi maddeleri teşkil eder.Proteinler ise başka enzimlerle aminoasitler ve amidlere parçalanarak fidecik büyümesinde değişik şekilde kombine olarak farklı proteinlerin yapımı için kullanılır.Özellikle yağlı tohumlardaki yağlarda lipaz enzimiyle yağ asitleri ve gliserine parçalanır. Bunlara da çeşitli kimyasal değişikliklerle şeker yağların yapımında kullanılır. Çimlenmedeki fizyolojik faaliyetler ve büyümede kullanılan enerji,solunuma alınan oksijen vasıtasıyla karbonun Karbondioksite,H’nin su haline gelmesiyle(biyolojik oksidasyon) saptanır.Bu nedenle çimlenme halindeki bir tohumda solunum,kuru haline göre yüzlerce kat fazladır.Örneğin 1kg buğday çimlenirken 1 m3 havanın içerdiği oksijenin yarısını kullanır.Böylece solunumla oksijen devreye girince başlayan büyüme ve gelişme olaylarında diğer elementlerde ihtiyaç haline gelir.Tohum,kökleriyle aktif su alımına geçmeden önce ihtiyaç duyduğu en önemli elementler nitratlardır.Çünkü nitratlar tohum fide haline geldiğinde yaprağı oluştururken yapacağı fotosentez olayını düzenlemek için ışığa karşı istek ve hatta tohumdaki çimlenmeyi artırırken vejetatif metabolizmayı da artırmaktadır.Çimlenmede nitratlar sınırlayıcıdır.Çimlenme bittikten sonra büyüme ve gelişme olaylarını 3 temel gruba toplamak mümkündür: 1. Metabolik olaylar fizyolojisi 2. Büyüme ve gelişme fizyolojisi 3. Hareket fizyolojisi O halde madde değişimi olan metabolizmayı metabolizma fizyolojisi diğerlerini ise 2 ve 3. maddeler inceler. 1)Metabolizma Fizyolojisi:Burada bitki hücreleri ve dokuları fiziksel ve kimyasal değişiklerle yönlenir.Su,gaz ve eriyiklerin bitkilerce nasıl alındığını ;bunların bitkilerde hücreler dokular ve organlar arasında nasıl taşındığını;besin ve kompleks bileşiklerin (hormonlar)nasıl sentezlendiğini;büyüme ve gelişme olaylarında ihtiyaç enerjisinin sentezlenen bileşiklerden nasıl sağlandığını;yeni dokuların nasıl yapıldığını ve vejetatif bazı dönemlerinde üreme organlarının teşekkülüne ne zaman başladığını araştıran bir fizyoloji koludur.Bu temel olaylar iki yönde ele alınır: a) AnabolizmaSentez ya da asimilasyon olaylarını gerçekleştiren bu devre bitkilerin değişik yollarla ortamdan aldıkları ham besin maddelerini bünyelerinde yararlı bileşikler yapımı olayıdır.Yani metabolizmanın yapıcı kısmıdır. b) KatabolizmaParçalanma olayları olup bitki biyolojik dinanizmde gerekli enzimce zengin bileşiklerin kullanılması için bileşiklerin parçalanması olayıdır.Yani metabolizmanın yıkıcı kısmıdır. Metabolizma fizyolojisinde en önemli unsur bitkileri oluşturan elementlerdir ve ayrıntılı incelenmeleri gerekmez.İlkel analizle elde edilen sonuçlar metabolik olaylar hakkında zaten yeterli bilgi veriyor.Tüm canlı hücrelerinde olduğu gibi bitki hücrelerinde de su maksimum düzeyde bulunur.Alınan suyun çoğu atmosfere verilir.Bir bölümü dokularda su olarak kalır ve diğer kısmı da değişik bileşikler yapmakta kullanılır.Bitki nişinde suyun az ya da aşırı bulunması gelişimi diğer faktörlere oranla daha fazla etkiler.Su azlığında yeterli turgor sağlanmaz.Hücrelerin büyüyüp gelişmesinde turgor basıncıyla meydana gelen reaksiyonlar sonucu sağlana enerjiye bağlı olduğu için biyolojik dinanizm(BD) minimuma iner.Yine bitkilerde su azlığında yaşlı organlardan gençlere su nakli yapılarak bu ekstrem koşulun önüne geçilir.Su noksanlığında bitkinin ilk kontrolü stomalara müdahale etmektir.Su fazlalığında akuatik bitkiler hariç diğerlerinin gelişimini olumsuz etkiler.örneğin nişte biriken su toksik etkisi yapan maddeleri artırır,solunum için gerekli oksijeni azaltır.Daha da önemlisi bitki topraktan nitratları alamaz.Böylece kök gelişmesi azalır.Bu da genel metabolizma düşüşüne neden olduğundan kök gelişmesi nedeniyle verim düşer.Bitki gevşek yapılı olur ve direnç azalır.Bitkideki su miktarı türe,aynı türün farklı organlarına ,aynı organların günün değişik zamanlarındaki durumuna ve mevsimlere,bitkinin yaşına,toprağın tarla kapasitesine, absorbsiyon transporasyon miktarlarına ve toprağın mineral zenginliğine göre daima değişkendir.Bir çam tohumuyla yapılan deneyde tohum çimlenmeden önce %7 su içerirken, çimlenme esnasında bu miktar %172 artar.Meritemlerde %90 su içeren kök ve yumrularda daha az su bulunur.Bitkilerdeki su kapasitesinin en değişken dönemi günün farklı saatleri ve mevsimleridir.Bu durum tamamen kuru madde artışı ve kuru madde işgalinden dolayı su miktarı azalmasından kaynaklanır.Ama özel olarak günü farklı saatlerindeki değişme ise suyun absorbsiyonu ile transporasyonu ile alakalıdır.Güneşli günlerde sabah erkenden öğlene doğru transporasyonda da artış olur.Bu olayın temelinde sabahın erken saatlerinde bitkinin suyu taşıma güçlülüğü vardır.Yani absorbsiyon yetersizdir

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-bolum-1

Bitki Fizyolojisi Bölüm 2

Bilindiği gibi fizyoloji organeller, hücre ve dokular ile organ ve organizmaların canlılığını sağlayan işlevlerini, ilişkilerini ve cansız çevre ile etkileşimlerini inceleyen bilim dalıdır. Bitki fizyolojisi de bu çerçevede mikroalglerden ağaçlara kadar tüm bitkilerde bu konuları araştırır. Günümüzde bilgi birikiminin ve iletiminin çok hızlı artışı nedeniyle bilim dallarının sayılarındaki artış yanında sürekli yeni ara dalların ortaya çıkması sonucu bilim dalları arasındaki sınırları çizmek zorlaşmış ve giderek anlamını yitirmeye başlamıştır. Fizyoloji fizik ve kimya ile moleküler biyoloji, sitoloji, anatomi ve morfoloji ile biyofizik, biyokimya verileri ve bulgularından yararlanarak tıp ve veterinerlik, ekoloji ve çevre, tarım ve ormancılık ile farmasi ve gıda, kimya mühendisliği gibi uygulamalı bilimlerrindeki gelişmeler için altyapı sağlamaktadır. Bitki fizyolojisi de bitkilerle ilgili olan konularda aynı şekilde çalışarak.diğer temel ve uygulamalı bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Uzunca bir süre önce fizyoloji ile biyokimyanın konuları arasındaki sınır netliğini kaybetmiştir. Giderek diğer bilim dalları ile aradaki sınırlar da bilgibirikiminin artışı sonucunda zayıflayacaktır. BİTKİ FİZYOLOJİSİNİN KONUSU VE DALLARI Klasik olarak fizyoloji, beslenme fizyolojisi, metabolizma fizyolojisi ve büyüme gelişme fizyolojisi olarak üç ana dala ayrılır. Bu yaklaşımla bitki fizyolojisinde beslenme kara bitkilerinin havadan, su bitkilerinin de sudan sağladığı gazlar ve kara bitkilerinin havadan sağladığı su buharı ile toprak veya sudan sağladıkları mineral iyonları, nasıl alındıkları ile ilgili konular beslenme fizyolojisi başlığı altında toplanır. Metabolizma fizyolojisi de bu çerçevede alınan hammaddelerin, hangi maddelere dönüştürüldüğü ve kullanıldığı, işlevlerinin neler olduğu, hangi durumlarda bu tabloda ne yönde ve nasıl değişimler olduğunu inceler. Biyokimya ile en yakın olan daldır. Metabolizma fizyolojisinin karmaşık ve genişkapsamlı oluşu nedeniyle de primer ( birincil, temel ), sekonder ( ikincil ) ve ara metabolizma, primer metabolitlerin depolanan ve gerektiğinde sindirilen dönüşüm ürünlerini konu alan alt dallara ayırılması gereği ortaya çıkmıştır. Büyüme ve gelişme fizyolojisi ise beslenme ile alınan, metabolize edilen maddelerin kullanılması ile organellerden, bitki hücrelerinin embriyo düzeyinden başlayarak organlar ile bitki organizmalarına kadar büyümelerini, belli bir yönde farklılaşarak özel işlevler kazanmalarını, bütün bu olayları etkileyen etmenleri ve etkileşimlerin mekanizmalarını inceler. Büyüme ve gelişme fizyolojisi hem moleküler biyoloji hem de biyokimya ve ekoloji ile yakından ilişkilidir. Çünkü büyümeyi ve sonra gelişmeyi tetikleyen mekanizma ve özellikle farklılaşmanın şekilleri açısından kapasite genetik yapı ve baskı, biyokimyasal özellikler ile çevre koşulları ile yakından ilişkilidir. Bilgi birikiminin artışı ile bitki gruplarına has özellikleri inceleyen veya yüksek bitkilerin yaşamında ve uygulamalı bilimlerde önemli yer tutan belli olgu ve gelişmeleri konu alan alt dallar ortaya çıkmıştır. Bitki hücre fizyolojisi, alg fizyolojisi, çimlenme fizyolojisi, çiçeklenme fizyolojisi, stres fizyolojisi, bunlardandır. Ayrıca fizyolojik olayların açıklanabilmesi gerekli temel bilgileri sağlayan fizik, enerjetik, kimya, fizikokimya ve biyokimya gibi dalların katkıları oranına göre de biyofizik, fiziksel biyokimya, biyo-organik veya inorganik kimya gibi dallara benzer şekilde biyofiziksel, biyokimyasal fizyoloji gibi alt dallara ayrılır. Günümüzde botaniğin ve diğer temel ve teknolojik bilimler ile dallarının konuları ile ilişkinin yoğunluğuna göre adlandırılan alt dallara da ayrılmıştır. Bitki ökofizyolojisi, ürün fizyolojisi, depolama fizyolojisi, fizyolojik fitopatoloji bu alt dallara örnek olarak verilebilir. Bu tür konu sınıflandırmaları çerçevesinde bitki fizyolojisini, fizyolojinin temel konularının bitkileri diğer canlılardan ayıran temel özelliklerin fizyolojik yönlerinden başlayarak ele almak ve bu temeller üzerinde açılım gösteren özel konulara yönelerek işlemek yararlı olabilir. Bilindiği gibi canlıların en temel özellikleri aldıkları enerjiyi belli sınırlar içinde olmak üzere çevreden alabilmeleri, kullanabilmeleri, depolayabilmeleri ve gerektiğinde açığa çıkarabilmeleri, biyolojik iş yapabilmeleridir. Cansızlardan enerjice etkin olmaları ile ayrılırlar, doğal cansız evren enerji karşısında tümüyle edilgendir. Bu nedenle de bitki fizyolojisini biyolojinin temeli olan biyoenerjetiğin temel konularını anımsayarak incelemeye başlamak gerekir. ENERJETİK VE BİYOENERJETİK Adından anlaşılacağı üzere enerji bilimi olan enerjetiğin temel dalı olan termodinamik ısı, sıcaklık, iş enerji dönüşümleri ve türleri arasındaki ilişkileri, bu arada meydana gelen yan olayları inceler. Fiziğin bir anadalı olan termodinamiğin fiziksel özellikler ile enerji arasındaki ilişkiler de konusudur. Kimyasal termodinamik ise fiziksel özellik değişimleri yanında meydana gelen kimyasal dönüşüm ve değişimleri inceler. Termodinamik olgu ve olayları makro ölçekte inceler, yani olayın gelişme şekli, yolu neolursaolsun başlangıç ve bitiş noktalarındaki durumları ile ilgilenir. Örneğin çekirdek enerjisinin nükleer bombanın patlatılması veya bir santralda kontrollu olarak uzun sürede tüketilerek açığa çıkarılan miktarı aynı olduğundan termodinamik açıdan aynı olaydır. Termodinamiğin birinci yasası da bu örnekte belirtilen şekildeki kütle – enerji arası dönüşüm olaylarının tümüyledönüşümden ibaret olduğunu, kütle ve enerji toplamının sabit kaldığını belirtir. Yani bu dönüşümlerde kütle + enerji toplamında artış veya kayıp söz konusu olamaz. Yasanın tanımladığı kütle + enerji kavramının anlaşılır olması için madde ve enerjinin ölçülebililir büyüklükler olması gerekir. Bunu sağlayan da enerji ve kütlesi tanımlanmış olansistem kavramıdır. Termodinamikte inceleme konusu olarak seçilen, ilk ve son enerji + kütle miktarı bilinen, ölçülen ve değerlendirilen sistem, onun dışında kalan tüm varlıklar ve boşluk ise çevredir. Örneğin güneş sisteminin termodinamiği incelenmek istenirse uzay çevredir. Güneşin termodinamik açıdan incelenmesinde ise gezegenlerle uydular da çevre içinde kalır. Evren sistem olarak ele alındığında ise çevre olarak değerlendirilebilecek bir şey kalmadığından evrende enerji + madde toplamı sabittir, enerji veya madde yoktan var edilemez ancak enerji – madde dönüşümü olabilir. Burdan çıkan sonuç da maddenin yoğunlaşmış olan enerji olduğudur. Enerjiyi ancak maddeye veya işe dönüştüğü zaman algılayabildiğimiz, gözlemleyebildiğimiz için maddedeki gizli enerjiyi ölçemeyiz. İkinci yasa bütün enerjetik olayların kendiliğinden başlaması ve sürmesinin ancak sistemdeki toplam maddenin en az ve enerjinin en üst düzeyde olacağı yönde olabileceğini belirtir. Bu durum sağlandığında sistem dengeye varır, entropisi – düzensizliği – başıboşluğu (S) maksimum olur. Bunun tersi yönünde gelişen olaylar ise reverzibl – tersinirolaylardır. Örneğin canlının bir termodinamik sistem olarak oluşması ve büyüyüp gelişmesi tersinir, ölmesi ise irreverzibl – tersinmez olaylardır. Canlı sistemde ölüm termodinamik denge halidir. Aynı şey kimyasal tepkimeler içinde geçerlidir, dışarıdan enerji alarak başlayan ve yürüyen endotermik tepkimeler kendiliğinden başlayamaz ve süremez, birim sürede çevreden aldığı ve verdiği enerjinin eşitlendiği, enerji alışverişinin net değerinin sıfır olduğu denge durumunda durur, kinetik dengeye ulaşır. Ancak eksotermik, enerji açığaçıkarantepkimelerkendiliğinden yürüyebilir. Canlılığın oluşumu ve sürmesini sağlayan biyokimyasal sentez tepkimeleri de dengeye ulaşan reverzibl tepkimelerdir ve ancek ürünlerinin tepkime ortamından uzaklaşmasını sağlayan zincirleme tepkime sayesinde termodinamik dengenin kurulamaması ile sürebilir. Üçüncü yasa termodinamik bir sistemde entropinin, yani madde halinde yoğuşmamış olan enerjinin sıfır olacağı -273 derece sıcaklığa ulaşılamayacağını belirtir. Bitkilerdeki biyoenerjetik olayların anlaşılması açısından önemli olan diğer enerjetik kavramları ise entalpi, ve serbest enerji ile görelilik kuramının ışık kuantı ile ilgili sonucudur. Termodinamik incelemenin başlangıç ve bitim noktalarında ölçülen entalpi - toplam enerji farkı (DH) olay sonundaki madde kaybı veya kazancının da bir ölçüsü olur. Canlılarda çevreden alınan enerjinin azalmasına neden olan koşullarda bu etkiye karşı iç enerji kaynaklarından yararlanma yolu ile etkinin azaltılmasına çalışan mekanizmalar harekete geçer. Evrimin üst düzeyindeki sıcak kanlılarda vücut sıcaklığını sabit tutan bir enerji dengesinin oluşu çok zorlayıcı koşulların etkili olmasına kadar entalpi farkını önler. Entropinin ölçümü çok zor olduğundan sistemdeki düzensizlik enerjisi yerine entropi artışı ile ters orantılı olarak azalan iş için kullanılabilir, işe çevirilebilir serbest enerji (G)ölçülür. Serbest enerji sistem dengeye varıncaya kadarki entalpi farkının bir bölümünü oluşturur. Entalpi farkının entropi enerjisine dönüşmeyen, yani atom ve moleküllerin termik hareketliliklerinin artışına harcanmayan kısmıdır. Termik hareketlilik doğal olarak sıcaklığa, atom ve moleküllerin çevrelerinden aldıkları enerji düzeyine ve hareketliliklerine,hareket yeteneklerine bağlıdır; atom veya molekül ağırlığı, aralarındaki çekim kuvvetlerinin artışı hareketliliklerini azaltır. Bir sistemde serbest enerji artışı entropi enerjisi azalırsa da çevrenin entropi enerjisi artışı daha fazla olur ve 2. yasada belirtildiği şekilde sistem + doğanın entropisi sürekli artar. Canlı sistem ele alındığında canlının oluşup, büyümesi ile sürekli artan serbest enerji karşılığında çevreye verilen entropi enerjisinin daha fazla olmasını sağlayan canlının çevresine aktardığı gaz moleküllerinin termik hareketlilik enerjisi gibi enerji formlarıdır. Einstein’ın E = m . c 2 fomülü ile açıkladığı enerji – kütle ilişkisi sonucunda astronomların güneşe yakın geçen kozmik ışınların güneşin kütle çekimi etkisiyle bükülmeleri gözlemleriyle dahi desteklenen ışığın tanecikli, kuant şeklinde adlandırılan kesikli dalga yapısı fotosentez olayının mekanizmasının anlaşılmasını sağlamıştır. Kimyasal termodinamikte yararlanılan temel kavramlardan olan kimyasal potansiyel fizyoloji ve biyokimyada da kullanılan ve birçok canlılık olayının anlaşılmasını sağlayan bir kavramdır. Bir sistemdeki kimyasal komponentlerin her bir molünün serbest enerjisini tanımlar. Sistemde bir değişim olabilmesi, iş yapılabilmesi için bir komponentinin kullanacağı enerji düzeyini belirtir. Eğer değişim, dönüşüm sırasında bir komponentin serbest enerjisi artıyorsa bir diğer komponentinki daha yüksek oranda azalıyor demektir. İki sistem arasında kimyasal potansiyel farkı varsa bu fark oranında kendiliğinden yürüyen bir değişme olur ve iletim görülür. Bu suda çözünen katı maddelerin – solutların, pasif – edilgen şekildeki hareketini açıklamakta da kullanılan bir terimdir. Bu terimin su komponenti için kullanılan şekli su potansiyelidir. Kimyasal potansiyel basınç değişimi ile ilgili olayları da içerdiğinden su basıncı – hidrostatik basınç tanımı da kullanılır. Elektriksel potansiyel farkı da kimyasal potansiyelin bir şekli olduğundan sulu iyonik çözeltilerde katyonların katod durumundaki, anyonların da anod durumundaki sabit ve yüklü kutuplara doğru hareketine neden olur. Söz konusu potansiyellerin mutlak değerleri değil aralarındaki fark itici güçtür. İki nokta arasındaki basınç, derişim, elektriksel yük, serbest enerji farkı gibi farklılıkların tümü canlılıkta rol oynar ve karmaşık dengeleri yürümesini sağlar. Bu denge birarada bulunan komponentlerin birbirleri ile etkileşmelerinden etkileneceğinden etkileşim potansiyelinin de değerlendirilmesi gerekir. Bunun için kullanılan terimler ise aktiflik – etkinlik sabiti ve efektiv – etkin derişimdir. Etkin derişim, etkinlik sabiti yüksek maddenin veya maddelerin derişim farkına dayanarak sistemdeki değişim potansiyelini değerlendirir. Sistemin değişim potansiyelini ortaya çıkarır. Bu çerçevede su potansiyeli sistemdeki bir mol suyun sabit basınç altında ve sabit sıcaklıkta yer çekiminin etkisi sıfır kabul edilerek sistemdeki saf su ortamından etkin derişimin daha düşük olduğu yere gitme potansiyelidir. Yani hidrostatik basınç artışına paralel olarak su potansiyeli artar. Daha önceleri Difüzyon basıncı eksikliği ve emme basıncı, emme kuvveti şeklinde tanımlanmış olan su potansiyeli günümüzde en geçerli olarak benimsenen, kuramsal temelleri sağlam olan terimdir. BESLENME FİZYOLOJİSİ Bilindiği gibi canlıların ortamdan sağladığı, olduğu gibi tüketerek kullandıkları besin maddeleri büyük canlı gruplarında farklılıklar gösterir. Bitkiler aleminde de özellikle su bitkilerinin sudan, kara bitkilerinin topraktan sağladığı inorganiklerin çeşitleri ve özellikle oranlarında farklılıklar görülür. Tipik bitki besini olarak kullanılan elementlerin hepsi inorganik formdadır. Ancak bitki köklerinin organik maddelerden de yararlandığı görülmüştür. Saprofit ve parazit bitkiler ise konukçuldan inorganikler yanında doğrudan organik madde de sağlarlar. Canlıların tükettiği maddeleri oluşturan elementler canlılıktaki işlevleri açısından esas olan ve esas olmayan elementler olarak ikiye ayrılır. Günümüzde benimsenmiş olan ayırım bir elementin hücrede canlılık için esas olan bir molekülün yapısına girip, girmemesine göre yapılır. Bu da noksanlığı halinde bitkinin vejetativ gelişmesini tamamlayamaması ve karakteristik, tekrarlanır bazı belirtilerin açık şekilde ortaya çıkması ve element eksikliği giderilince ortadan kaybolması şeklinde kendini gösterir. Suyun hidrojeni yanında karbon canlıların yapısını oluşturan ve canlılığı sağlayan organik moleküllerin tümünde bulunduğundan en önemli elementlerdir, canlılığın temel taşları olan nükleik asit ve proteinlerin yapısına girdiğinden, azot birçok organik maddenin maddenin yapısında önemli bir yere sahip olduğundan temel besin elementidir. Fosfor da tüm canlılarda enerji metabolizmasındaki yeri nedeniyle temel elementtir. Oksijen de solunumdaki rolü ile anaerob mikrobiyolojik canlılar dışındaki bitkiler için önemi ile onları izler. Yeşil bitkilerin yaşamı için şart olan maddeler arasında miktar açısından temel besinleri su ve karbon dioksit ile oksijendir. Kemosentez yapan bakteriler için de farklı formları halinde alınsa da karbon temel elementtir. Bunun yanında inorganik azotlu bileşikler de besin olarak çok önemli yer tutar. Çünkü bazı Cyanophyta grubu ilksel bitkiler yanında Leguminosae ve Mimosoidae familyaları gibi bazı yüksek bitkileri ancak Rhizobium bakterilerinin simbiyont olarak katkısı ile havanın azotundan yararlanabilirler. Bu grupların dışında bitkiler havada yüksek oranda bulunan serbest azotu besin olarak kullanamazlar. Tüm canlılarda mutlaka ve yüksek oranlarda bulunması gereken bu elementler yanında besin olarak alınan elementler alkali ve toprak alkali mineral elementleri grubuna giren ve tüketimleri, gereksinim duyulan miktarları nedeniyle makroelement denen inorganiklerdir. Bu elementlerden çok daha düşük oranlarda gerekli olan ve daha yüksek miktarları ile toksik etki yapan mikroelementler konusunda ise farklı bir tablo görülür. Bitki gruplarında cins ve tür düzeyinde bile seçicilik, tüketim ve yararlanma ile yüksek derişimlerinin varlığına dayanıklılık, zarar görmeden depolayabilme farklılıkları görülebilen elementlerdir. Bitkiler aleminde bulunan elementlerin toplam olarak sayıları 60 kadardır. Bu elementlerin toplam bitki ağırlığına, organ ağırlıklarına, doku ve hücreler ile organellerin ağırlıklarına ve kuru ağırlıklarına oranları yaşam evrelerine, çevre koşullarına ve bunlar gibi birçok etmene göre farklılıklar gösterir. Bitkiler için yaşamsal önem taşıyan esas element sayısı 17dir. Makro elementler tipik olarak 1 kg. kuru maddede 450 mg. cıvarında olan arasındaki oranlarda bulunan C, O, 60 mg. cıvarındaki H, 15 mg. cıvarında olan N, 10 mg. kadar olan K, 5 mg. cıvarındaki Ca, 2 mg. cıvarındaki P, Mg ve 1 mg. kadar olan S elementleridir. Mikroelementler arasında yer alan esas elementlerden Cl ve Fe 0.1, Mn 0.05 ve B ve Zn 0.02, Cu 0.006, Mo 0.0001mg / kuru ağırlık düzeyinde bulunurlar. Makroelementler hücre yapısında yer alan, mikroelementler yapıya girmeyip metabolizmada etkin rol alan elementlerdir. Esas makroelementler olarak bitkilerin canlılığı için şart olanlar arasında P, S, Ca, K, Mg, Fe yer alır. Bunların yanında Na deniz bitkileri ile tuzcul olan yüksek bitkiler için esas makroelementtir. Esas mikroelementlerden Fe ve Mo özellikle yüksek bitkiler için, B birçok yüksek bitkiler ve V bazı algler için esas elementtir. Kükürt dışındaki mikroelementler özellikle canlılık için önemli bazı enzimlerin kofaktörü olarak işlev yaparlar. S ise özellikle kükürtlü amino asitler üzerinden sitoplazmik protein zincirlerinin kuvvetli bağlarla sağlam bir yapı oluşturması nedeniyle önemlidir. Se, Al gibi bazı iz elementleri alarak depolayan fakat metabolizmada kullanmayan, o element için seçici olmayan türler de vardır. BESİN ALIMI Su içinde serbest yaşayan bitkilerin besinlerini doğal olarak suda çözünmüş halde bulunan gaz ve katı maddeler oluşturur ve difüzyon, osmoz yolları ile alınır. Yüksek su bitkileri ise buna ek olarak zemine tutunmalarını sağlayan sualtı gövdeleriyle topraktan da beslenirler. Gaz halinde bulunan besinler tüm bitkiler tarafından yayınım – difüzyonla alınır. Canlılık için sürekli kullanılması gereken temel besinler olduklarından, bu gazlardan yararlanma yeteneği olan canlı hücrenin lümenine girip, protoplazmasına geçtiklerinde hemen kullanılırlar. Bu nedenle de yayımımla alınmaları süreklidir. Su ve suda çözünmüş olan katı besinler ise aşağıda görüleceği üzere difüzyona ek olarak osmoz, ters osmoz ve aktif alım yolları ile alınırlar. Atmosferde doğal şartlarda %0.03 oranında bulunan CO2 güneş ışınlarının ısıya dönüşür kuantlarını içeren kızılötesi, yani 1 – 10 m dalgaboyundaki kesimini soğurarak canlılığın sürmesini sağlar. Suda çözündüğünde karbonik asit oluşturarak pH değerini düşürür ve suyun çözme kuvvetini genel olarak arttırdığı gibi özellikle alkalilerin çözünürlüğünü arttırır. Bu şekilde de beslenmeyi ve mineral madde alımını kolaylaştırır. Mineral madde iyonları sudaki karbonik asit ve diğer organik asitlerle tuz yaparak tuz – asit çiftinin sağladığı pH tamponu etkisiyle canlı özsuyunda pH değerinin canlılığa zarar verecek düzeyde değişmesini, pH 4 – 8.5 aralığı dışına çıkması riskini azaltır. O2 de suda çözünen bir gazdır ve çözündüğünde red – oks tepkimelerine girer. Tatlı suda 20 derece sıcaklıkta hacimce %3 oranında çözünür. Havadan ağır olduğundan atmosferdeki oksijenin suyla teması ve doygunluğa kadar çözünmesi süreklidir. Likenler, kserofitler gibi bazı bitkiler havanın neminden su temininde yararlanır. Ayrıca hücreler arası boşluklardaki hava da bu şekilde gaz besin sağlar. Tüm bu gaz halindeki besin alımları yayınımla olur. Kütle Akışı ve Şişme ile Su alımı Sıvıların yerçekimi etkisiyle akışı ve benzeri olayları hidrostatik basınç farkı gibi potansiyel enerji farklılıkları sağlar. Bu şekilde DH değerinin sıfırdan büyük olduğu yer değiştirme olayına kütle akışı – “mass flow” denir. Bu tür olaylarda çözücü ve çözünen tüm maddelerin atom ve molekülleri aynı şekilde hareket eder. Kütle akışı vaküolde, hücrelerarası boşluklarda ve canlı hücreler arasında da plazmodezmler üzerinden olur. Canlılardaki kütle akışında kapilarite önemli rol oynar, çünkü hücre ve hücrelerarası serbest akış yolları ancak mikron ve askatları düzeyindedir. Kapilerden geçiş ise geçen sıvınınviskozitesi – akışkanlığı ile yakından ilişkilidir. Viskozite, akış hızı değişiminin sabit tutulması için gerekli enerji miktarı şeklinde de tanımlanabilir. Bu değer de her bir sıvı için özgül bir değerdir. Çünkü akışkanlık sıvının bir molekül tabakasının diğerinin üzerinden kaymasına karşı gösterilen dirençtir ve bu direnç sıcaklıkla azalır, çünkü ısıl hareketlilik artar, dirence neden olan fizikokimyasal ve kimyasal bağlar zayıflar. Suyun elektrostatik olarak yüksüz kapilerlerden kütle akışı ile geçiş miktarı ve hızı yüksektir, çünkü dipol su moleküllerinin birbiriyle yaptıkları bağlar suyun yüzey tansiyonuna – basıncına sahip olmasını sağlar. Suda bulunan lipofilik maddeler suyun bu özelliği nedeniyle su yüzeyinde toplanır ve su ile beraber hareket ederler. Suda çözünen maddeler ise yüzey basıncını değişen oranlarda değiştirerek kapiler hareketliliğini ve dolayısı ile de kendi iletimlerini etkilerler. Suda iyonlaşarak çözünen maddelerin kimyasal potansiyeli hidrostatik basınç veya yerçekimi etkisinden çok daha büyük bir enerji farkı yaratacak düzeyde olan elektrokimyasal potansiyelleridir. Kütle akışı kuru olan tohumların ortamdan su alarak hacim artışı göstermeleri gibi pasif, edilgen olaylarda önemli yer tutar. Alınan su yapısal protein ve polisakkarit zincirleri arasındaki boşluklara da girerek, adsorbe olur, yapışır ve hidrasyonlarına ve hacımlerinin artışına, canlı veya canlı artığı dokunun da şişmesine neden olur. Yayınım – Difüzyon ve Geçişme – Osmoz Yayınım olayında ise olayın başladığı ve bittiği veya dengeye vardığında atom ve moleküller arası ilişkileri farklıllık gösterir. Uçucu maddelerin sıvı veya katı formdan gaz faza geçerek yayınması ve suyun buharlaşması buhar basıncı farkı sonucunda başlayıp yürüyen bir yayınım olayıdır ve DH = 0 olduğunda net, gözlenebilir, ölçülebilir yayınım durur. İki kapalı kap arasında yayınımı sağlayacak bir açıklık oluştuğunda gazların bağıl basınç oranları, yani herbirinin özgül toplam enerjileri arasındaki farka göre değişen şekillerde yayınım gösterirler. Kısmi, oransal gaz basıncı ile difüzyon basıncının doğrusal ilişkisi nedeniyle bir karışımda yer alan maddelerin yayınım oranları değişir. Ayrıca her birinin sıcaklık ve karşı basınç değişimlerine tepkileri de farklılık gösterir. Tüm bu farklılıkların temel nedeni atom ve moleküler yapılarının, ağırlıklarının yani özelliklerinin farkından doğan termik hareketlilik ve serbest enerji farklılığıdır. Bu da maddeye has bir özellik olduğundan yayınım - difüzyon sabitesi adını alır. Difüzyon hızı geçişi sağlayan açıklığın veya seçiciliği olmayan membranın alanı, yayınım konusu maddenin iki taraftaki derişim farkı ve yayınım sabitesine bağlıdır. Yayınımın da itici gücü ısıl hareketlilik olduğundan sıcaklık artışı ile hızı artar, daha kısa sürede dengeye ulaşır, fakat denge noktası sıcaklıktan bağımsızdır. Difüzyonu başlatan ve yürüten derişim farkı olduğundan yayınıma konu iki taraf arasındaki uzaklık artışı olayın yürüme hızını global olarak azaltır. Çünkü yayınım moleküler düzeyde derişim farkı dilimleri halinde yürür. Bu nedenle de hücre ve organel düzeyindeki hızı çok yüksektir. Üç gaz formundaki besin olan su buharı, O2 ve CO2 için 20 derece sıcaklıkta ölçülen yayınım sabiteleri saniyede yayınım alanı olarak sırası ile 0.25, 0.20 ve 0.16 cm2 dir, yani katıların sıvı ortamdaki yayınım sabitelerinden ortalama 10(4) kat fazladır. Bunun da nedeni gaz ortamında çok daha seyrek olan moleküllerin ısıl hareketle çarpışma nedeniyle zaman ve enerji kaybının çok daha az oluşudur. Bu tabloya karşın fotosentez hızının ışık ve sıcaklık tarafından sınırlanmadığı durumlarda karbon dioksidin kloroplastlara kadar yayınımı için geçen sürenin sınırlayıcı olduğu belirlenmiştir. Aynı şekilde terleme hızının hücre çeperlerinden su buharı yayınım hızı tarafından sınırlandığı ve bu şekilde de bitkilerin stomalarından gereksiz su kaybını önleyen bir mekanizma olarak yarar sağladığı saptanmıştır. Elektrostatik yüklü maddeler ile kolloidal maddelerin çözeltiler arasında yayınımları gazların ve gazlarla aynı davranışı gösteren yüksüz maddelerinkinden farklıdır. Çünkü hareketlilikleri zıt yüklü tanecikler arasındaki çekim kuvvetlerinin rastlantısal olarak değişen etki düzeyine bağlı olarak değişir. Canlılarda ise çözeltide serbest olarak bulunan ve yapısal, sabit durumda yüklü moleküller söz konusudur. Bu karmaşık ilişkiler de bitkilerde yayınım olayının orta lamel ve hücre çeperlerinin elektrostatik yapılarına bağlı değişimler göstermesine neden olur. Bu ilişkiler hücre veya doku düzeyinde hücre çeperlerinin permeabilitesi – geçirgenliği ölçülebilir terimiyle belirtilir. Yüklü madde yayınımı yük durumları ile sabit ve hareketli olan maddelerin yük durumu arasındaki denge nedeniyle miktar ve hız açısından belli bir seçicilikle karşılaşmış olur. Geçişme - Osmoz difüzyonun özel bir halidir. Yarıgeçirgen, seçici zar yanlızca çözgeni veya çözgenle birlikte çözeltideki bazı çözünmüş maddeleri geçirirken bazılarını geçirmemesinin sonucudur. Osmoza giren her bir madde kendi termodinamik sistemindeki entropiyi en üst düzeye çıkartacak şekilde hareket ettiğinden, membrandan geçemeyen molekülün yoğun olduğu tarafta geçebilen maddelerin derişimi artar. Bu birikme sonucunda toplam madde artışı ve sonucunda da membranın o yanında hacım artışı olur. Hücreler arası madde aktarımında da bu şekilde özsuda çözünmüş ve membrandan geçemeyen madde derişimi artışı çözgen olan suyun oransal derişiminin azalmasına neden olduğundan su alınmasına neden olur. Sonuç olarak kütle akışı ve difüzyonda maddelerin akışı birbirinden bağımsız başlar ve yürürken osmozda maddelerin bağıl oranı etkilidir. Canlı hücre membranı suya karşı geçirgen özellikte ve özsuda çözünmüş madde miktarı yüksek olduğunda su alımı kendiliğinden yürür. Canlılar bu mekanizma sayesinde su alımını ortamda su bulunduğu sürece garanti altına almış olur. Gözlenen hücreler ve organeller gibi canlı yapılarda net su alımının hücrenin çeperi, komşu hücrelerin veya dıştaki sıvı ortamın hücre üzerindeki karşı basıncının etkisi ile dengeye vardığında duruşudur, bu sayede yapının şişerek patlaması engellenmiş olur. Bu basınca da geçişme – osmoz basıncı, osmotik basınç denir. Çünkü büyüklüğü osmotik alımla sağlanan çözünmüş madde miktarı ile doğrudan ilişkilidir. Sonucu olarak da bir hücrenin hacminde değişime neden olan etkin osmotik basınç farkı yarı – geçirgenlik ve seçicilik sayesinde yayınımla sağlanabilecek olan madde hareketi miktarından çok daha yüksek olur. Temeldeki denge ise aynı türden iyonların membranın iki yüzü arasındaki kimyasal potansiyel farkının sıfır olmasıdır ve hidrostatik basınç farkının bu dengeye katkısı ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Ana değişken ise membranın iki yüzü arasındaki elektriksel potansiyel farkıdır ve küçük bir orandaki değişimi bile çok daha büyük orandaki kimyasal potansiyel farkını, yani derişim farkını dengeleyebilir. Gene bu mekanizma canlı hücreye membrandaki iyonik madde kompozisyonunu düzenleyerek kolayca iyon alımı olayını denetleme olanağı verir. 20. yüzyılın başlarında Nernst başta olmak üzere araştırıcılar tarafından kuramsal temelleri atılarak asrın ortalarında kesinleşen bu bulgular 1967 yılında Vorobie tarafındanChara tatlısu alginin K iyonu alımı üzerindeki deneylerle kanıtlanmıştır. Hücre çeperi gibi hücrenin denetimi dışında kalan ve kütle akışı ile difüzyonun geçerli olduğu kısım için kullanılan terimlerden biri belirgin serbest alan (BSA) – “apparent free space”dir. Su alımı için iç osmotik basıncın dış ortamdan yüksek, hücre özsuyunun hipertonik olması gerekir. Yani toplam çözünmüş madde derişimi daha yüksek olmalıdır. Bu durumda herbir maddenin difüzyon basıncı farklı olacağından su moleküllerini geçiren zardan su kendi kinetik difüzyon dengesini sağlayıncaya kadar geçiş yapar. Hipertonik hücre turgor halindedir, sitoplazma çepere yapışık durumdadır. Çünkü osmotik basınç artışı çeperin karşı yöndeki basıncı ile dengelenmiştir. Hücre özsuyununizotonik osmotik basınca sahip olması halinde bir kısım suyunu kaybeder ve sitoplazmanın çeperden ayrılmaya başladığı görülür. Bu duruma sınır plazmoliz adı verilir ve izotonik osmotik basıncın ölçümünde kullanılır. Hücrenin iç osmotik basıncının dış basınçtan daha düşük olduğu hipertonisite durumunda sitoplazma çeperden ayrılarak ortaya toplanmaya başlar, hücre plazmolize olur. Hücrede plazmoliz ilerledikçe klasik deyimi ile emme kuvveti artar, daha yeni terminolojideki karşılıkları ile difüzyon basıncı eksikliği -“diffusion pressure deficit” – DPD” (DBE), su potansiyeli artar. Bunun da nedeni serbest haldeki suyun serbest enerjisinin adsorpsiyon veya adezyon, kohezyon ile tutulmuş olan sudan az oluşudur. Hücrenin yeniden turgor haline geçme,deplazmolize olma, yani plazmoliz durumundan kurtulma eğiliminin sonucudur. Tam turgor halindeki hücrede ise iç ve dış basınçlar eşit olduğundan su potansiyeli, yani net su alımı sıfır olur. Burada devreye doğal olarak hücre çeperinin elastiklik derecesi de girer. Bu nedenle ve henüz alöronlar gibi susuz bir hacim oluşturan yapılar olmadığından hacme oranla su miktarı meristematik dokularda yüksektir. Plazmoliz sırasında protoplazmanın tümüyle küçüldüğü, büzüldüğü deplazmolizde ise şiştiği görülür. Hücre özsuyunda serbest çözücü durumundaki suyun kaybından sonra sitoplazmik proteinlerin hidratasyon kaybı - dehidratasyonu sitoplazma hacminin değişmesine neden olur. Difüzyon basıncı eksikliğinin en yüksek olduğu tohumlar, dehidrate likenler gibi yapılarda su alımı ile deplazmoliz sertleşmiş alçıyı parçalayabilecek oranda hidratasyona ve deplazmolize neden olur. Hidratasyon termik hareketliliğin ve entropinin artışına neden olarak yapısal protein, sellüloz gibi moleküllerin zincirlerininin gevşemesine ve daha kolay bozunur hale gelmesine neden olur. Bu yüzden bir süre ıslatılmış olan bakliyat daha kolay pişer. Hücreler arasında su alışverişinin debisi bu çerçevede çeper ve membranların geçirgenliği ile DBE farkına bağlıdır. Fakat izotonik çözeltiler arasında bile plazma membranları madde alışverişini sağlar. Su içinde yaşayan bitkilerde süreklilik gösteren bu durumda madde alışverişini sağlayan kütle akımı ve özellikle de elektroosmozdur. Elektroosmoz bir iyon iletimi mekanizması ise de polarite nedeniyle hidrate olan iyonların yani kinetik taneciklerin çevrelerindeki su moleküllerini sürüklemesi sayesinde suyun da taşınmasını sağlar. Kinetik tanecikler iyonlar ile onları çeviren dipol su moleküllerinden oluşan, yani birarada termik hareketliliği olan tanecikler olup toplam kütlelerinin daha yüksek oluşu ve elektrostatik bağların zayıf oluşu nedeniyle termik hareketlilikleri yüksek taneciklerdir. Membranlardaki porlar boyunca yaratılan elektrik alanları, yani endotermik olarak belli bir yönde kutuplandırılan polar molekül dizilişleri üzerinden kayarak iyonik maddelerin taşınması gerçekleştirilir. Bu konu mineral madde beslenmesi içinde ele alınacaktır. Su moleküllerinin iyonlara kendiliğinden yapışarak kinetik tanecikler halinde iletilmesi iyon kaynağı durumundaki hücrede serbest su derişimini azalttığından DBE artar. Bu tür enerji gerektiren iyon ve su beslenmesine aktif madde alımı adı verilir. Örneğin tuzcul bitkiler, halofitler osmotik basıncı yüksek tuzlu topraklarda dahi beslenmelerini sağlarlar. Kserofitler çok kurak koşullarda kuru topraklardan su alabilirler. Aktif iyon alımı yaygın görülen bir olaydır, buna karşılık aktif su alımı özel durumlarda görülür. Bu nedenle aktif iyon alımı bitki yaşamında daha önemli yer tutar. Mineral Madde Beslenmesi Mekanizmaları Elektroosmozun bir iyon iletimi mekanizması olduğu, hidrate iyonların su moleküllerini sürükleyen ve membranlardaki porlar, kapilerler boyunca yaratılan elektrik alanları, yani potansiyel farklılıkları ile iyonik madde taşınması gerçekleştirdiği belirtilmişti. Elektriksel potansiyel farkı DE, elektriksel yükün bir noktadan diğerine gitmesi ile yapılan işin ölçütüdür. Daha önce değinildiği üzere yukarıda kısaca incelenmiş olan itici güçlerden de çok daha daha etkindir. Biyolojik bir membranın iki yanındaki E farkı ölçümleri hidrostatik veya kimyasal potansiyel farkı ölçümlerinden elde edilen sonuçlarla karşılaştırıldığında binlerce kez daha büyük olduğu görülmüştür. Bu nedenle de organeller ve hücreler arasında elektriksel yüklü madde iletimi çok daha etkin olarak yürür. Elektriksel bir yük ile DE arasında sabit bir ilişki vardır ki buna kapasitans denir, yani bir net yük biriminin yarattığı DE ile arasındaki sabit, özgül oranı belirtir. Yararlanılan sonucu ise bir bölgede yüksek oranlı potansiyel düşmesine neden olmadan serbest yük bulundurma, depolama kapasitesi – sığasının ölçüsü olmasıdır. Biyolojik membranların kapasitans ölçümleri bu değerin koşullardan oldukça bağımsız, sabit kalan bir değer olduğunu göstermiştir. Bitki hücrelerinde de bu değer tipik olarak -100 mV ölçülmüştür. Yükü membranların içindeki anyon derişiminin katyonlarınkinden yüksek olduğunu, değeri ise membranın iki yanındaki potansiyelin pek farklı olmadığını göstermiştir. Aynı şekilde bitki hücrelerindeki toplam iyon derişiminin de tipik olarak 0.1M düzeyinde ve koşullardan oldukça bağımsız sabit bir değer olduğunu belirlenmiştir. Bu derişimde 100mV kapasitans ise anyon / katyon oranının 100 000 olduğunun göstergesidir. Buna karşılık bitkilerde kuru ağırlık bazındaki mineral madde katyon /anyon derişimi oranı ortalama olarak 10 dur. Hücrelerin çevrelerinden önemli oranda katyon almalarına karşın elektrostatik dengenin ters yönde oluşmasının nedeni organik moleküllerdeki anyonik grupların yüksek oluşudur. Bu sayede organik metabolizmayı denetleyerek sürekli şekilde katyon alımına açık bir dengeden yararlanırlar. Güneş ışınları ve hava gibi topraktaki mineral elementlerinden daha kolay sağlayabildikleri kaynaklardan yararlanarak sentezledikleri organik anyonik maddeler sayesinde mineral katyonlarının alımını denetim altında tutabilirler. Yüksüz maddelerden farklı olarak iyonların derişimindeki artış aralarındaki uzaklığın, termik hareketlilikleri ile çarpışma olasılığını üssel olarak artışına yol açacak şekilde azalması demektir. Çünkü elektriksel çekim gücünün etkisi katlanarak büyür. Bağlanmaları ise, iyonik bağın kuvvetli oluşu nedeniyle bağlanma öncesindeki ısıl hareketliliklerinin önemli oranda azalmasına neden olur. Bir sistemdeki hareketlilik komponentlerinin hareketliliklerin toplamı olduğundan sistemi etkiler. Elektriksel yük elektriksel alan yarattığından etkisi çok yönlüdür ve nötrleşmesi ile diğer komponentler üzerinde çok yönlü etkiler yaratır. Bu nedenle de bir iyon türünün aktivite sabitesi çözeltisindeki tüm iyonların özellik ve derişimleri ile ilişkilidir. İyonun değerliliği arttıkça etkinliği de arttığından hücre özsuyu gibi iyonca zengin bir çözeltide iyonik aktivite değişimleri yüksek oranlı olur. Bu sayede de kara ve su bitkileri çok farklı özelliklerdeki topraklara, sulara adapte olarak yaşama olanağı bulabilirler. Gene canlıların denetimini sağlayan bir olgu da iyonların canlı membranın iki yanındaki aktivitelerinin dengeye varmasının iyonların iki yandaki aktiviteleri yanında membranın iki yüzü arasındaki elektriksel potansiyel farkına daha da kuvvetle bağlı oluşudur. Bu sayede de membranın elektriksel potansiyelini membran proteinleri ve lipid / fosfolipidleri ile denetleyebilen hücre dengeyi kurma olanağı bulur. Bu mekanizma hücrenin gereksinimine göre iyonları seçici olarak alması açısından önemli rol oynar. İyonların lameldeki porlardan ve plazmodezmlerden geçişinde iyon yükü / çapı ilişkisine bağlı olan seçici bir mekanizma oluşur. Donnan Dengesi Benzer şekilde örneğin bitki hücre çeperindeki orta lamelde yer alan pektik asitlerin karboksil kökü, membran lipidleri arasındaki fosfolipidler gibi sabit iyonların yerleştiği iyon kanalları kütle akışı ile mineral iyonlarının ile geçişine elektrokimyasal direnç gösterir. Görünür serbest alanda dahi iyonların suyla birlikte hareketine engel olur. Sitoplazmik membranlardaki lipidlerin çok yüksek direncinin fosfolipidlerce dengelenmesinde olduğu gibi direnci amfoterik karakteri nedeniyle değişken olan proteinler seçici bir denetim sağlar. Protein helislerinin iyon kanalı görevi oluşturdukları porun girişinde serin gibi polar amino asitlerin bulunmasına bağlıdır. Bu ( – ) yüklü amino asitler katyon difüzyonunu destekleyerek seçicilik sağlar. Porların işleyişinin anlaşılması sayesinde porları kapayan maddelerin keşfi 1991 tıp nobelini alan ilaç grubunun bulunmasını sağlamıştır. Küçük mineral iyonlarını içeren çözeltiler membrandaki sabit iyonik moleküllerle aralarında Donnan potansiyeli denen elektriksel bir potansiyel farkının doğmasına ve Donnan dengesi adı verilen dengenin oluşmasına neden olur. Bu dengenin de sağlanması için zıt yüklü maddelerin ters yönde geçişi veya suda çözünmeyen formlarının çözünür hale dönüştürülmesi gerekir. Elektrostatik Donnan dengesinin çeşitli ölçeklerde oluşması hücre içi ve hücreler arası iyonik maddelerin taşınımında ve dağılımında önemli rol oynar. Bu terimle belirtilen olayın ayırt edici temel özelliği hareketi sağlayan difüzyon potansiyel farkının membranın bir tarafındaki sulu çözelti ile membranın diğer tarafta kalan yüzü arasında oluşmasıdır. Sitoplazmadaki nükleik asitler, fosfat grupları ile ve proteinler de karboksilleri ile Donnan fazları oluştururlar. Bu anyonik gruplar membranın her iki tarafındaki katyonları kendilerine çekerek yönlendirirler. Bu şekilde de net olarak bir geçişmenin görülmediği elektrostatik bir denge kurulur. Sıvı fazdaki katyonların membrana yönlenmesi anyonların da ters yönde artan bir derişim değişimi oluşturmalarına neden olur. Termik hareketliliğin artışı bu dengenin sarsılmasına ve hareketli iyonların elektriksel potansiyel farklılıkları yaratmasına, bu arada oluşan kimyasal potansiyel farklarını dengeleyecek şekilde de geçişme yapmalarına neden olur. Canlı hücre çözünmüş maddelerin derişimini ilgili maddeleri suda çözünmeyen bileşikleri haline dönüştürerek ortamdan uzaklaştırmak veya tersine tepkimeyle serbest hale geçirerek de denetim altında tutar. Çözünür maddelerin çözünmeyen bileşiklerine dönüştürülmesi entropi azalmasına neden olan kimyasal bağlanma ile sağlanabildiğindenendojen, enerji harcanarak yürütülen aktif bir olaydır. Ancak canlı hücrede gerçekleşebilir. Bu olayın temelinde iyon aktivitesi ve bu değerin özgüllüğünden doğan sabitesi yatar. İyon aktivitesi iyonun derişimine bağlı kimyasal ve yüküne bağlı elektriksel potansiyellerinin açıklayamadığı bazı konuları açıklamakta kullanılan bir terimdir. Yükleri eşit olan iki iyondan kütlesi küçük ve elektron sayısı az olanın yükünün dipol su moleküllerini çekerek çevresine toplama gücü daha fazladır. Çevresinde daha kalın bir su zarfı oluşturur. Sözü edilen denge, seçicilik sonucu bir taraftan diğerine geçişi kısıtlanan veya engellenen iyonik maddelerin birikmesine neden olur. Bu birikimin konusu olan yüklü maddeler serbest halde kalamadığından zıt yüklü iyonlarla birleşerek çözeltinin nötralizasyonununu sağlar. Bu nötralizasyon dengesi için gereken iyonik maddelerin çözünür hale geçmesi veya dışarıdan alınması gerekir. Örneğin Ca++ iyonu, iyonik yük / su zarfı oranı büyük olduğundan porlar üzerinde büzücü etki yaparak su zarfı büyük ve iyonik yükü küçük iyonların geçişini kısıtlar, K + iyonu ise tersine olarak şişirici etki yapar ve bu iyonların geçişini kolaylaştırır. Genelde bitki hücrelerinin yoğun şekilde K, Na ve Cl alış verişi yaptığı görülür. Bu iyonların hareketlilikleri de membranlarda potansiyel farklarının doğmasına neden olur ve Cl net yükün iki taraftaki dağılımının sıfıra eşitlenmesini sağlar. Goldmann denklemi ise K, Na ve Cl iyonu geçirgenliğinin büyük oranda K seçiciliği yönünde olduğunu göstermiştir. Elektroosmoz da membrandaki bir porun iç yüzeyinde sabit halde dizilmiş iyoniklerin yüklerinin tuttuğu su zarfları zıt yüklü iyonik maddelerin su zarflarını çekmesi sonucu yürüyen osmotik alımdır. Bu şekilde oluşan elektriksel alan membranın iki tarafında elektriksel yük farklılığı doğurur. Bu da sabitlenmemiş kinetik taneciklerin kütle akışı ile çekilerek ters yönlü bir alan oluşturmasına neden olur. Bu iki zıt yönlü alanın oluşumu sırasında doğan hareketlilik ile su molekülleri sürüklenir ve iletilir, elektroosmotik su alımı olur. Benzer şekilde membran veya çeperde pektik veya proteinik iyonlara zayıf -H bağları gibi bağlarla tutulmuş, adsorbe olmuş olan zıt yönlü yonlar yerlerini alabilecek başka iyonlarla yer değiştirerek serbest hale geçer ve iletilir. Bu olaya da iyon değişimi adı verilir. İyon değişiminde aynı yüklü iyonlar birbirini ittiğinden dengeye çabuk ulaşılır, yani az miktarda madde bu olaya girebilir. Bağlanmayı sağlayan kuvvet adsorpsiyon kuvvetinden daha yüksek enerjilidir, kopması daha zordur. Ancak iyonlaşmış asidik veya bazik maddelerin hidroksonyum ve hidroksil veya karboksil kökleri bağlanmış olan katyon veya anyonların yerini alabilir. Bu arada açığa çıkan hidroksonyum ve hidroksiller de su oluşturduğundan su iletimi de sağlanmış olur. Bu olayların tümünde hidroksonyum ve hidroksil iyonları önemli rol oynadığından membranların ve özsuyun pH değeri ve değişimleri önemli rol oynar. Hücre organik asit sentezi ile pH ve amfoterlik denetimi, sentez yolu ile özsudaki serbest maddeyi bağlama veya başka maddeye dönüştürme gibi yollarla kimyasal potansiyel artışı yönünde aktif alım yaparken solunum enerjisi kullanır ve solunumun hızlandığı görülür. Ayrıca osmotik basınç ölçümlerinin kriyoskopik yöntemle yapıldığında sınır plazmoliz yöntemiyle elde edilen değerlerlerden farklı değerler vermesi ek bir su potansiyelinin olduğunu göstermiştir. Birçok bitki türünde yerüstü organları kesilerek terlemenin emiş kuvveti ortadan kaldırıldığında da kök ksileminden su salgılanması, kış uykusu kırılan birçok odunlu türünde daha hiç yaprak oluşmamışken sürgünlere su yürümesi kök basıncı denen aktif su alımının ve pompalanmasının kanıtlarıdır. Bu basıncın gün içinde değişim göstermesi, solunum inhibitörleri ve bazı bitki hormonları gibi uygulamalarla durdurulabilmesi de göstergeleridir. Aktif alım ve iletimin önemli bir göstergesi iyonun içine girdiği membranın iç tarafında, yani sitoplazma veya organelin içinde elektrik yükü artışı olmasıdır. Pasif alımda elektriksel nötralliği sağlayacak şekilde zıt yüklü iyon alımı veya aynı yüklü iyonun boşaltımı söz konusudur. Aktif geçişde membranın iki yüzü arasında da membranın kapasitansı ile orantılı olarak belli miktar membran potansiyeli farkı oluşur. Bu fark kısa bir süre sonra boşalarak sıfırlanır ve sonra tekrar artar, bu mekanizmaya da iyon pompası adı verilir. İyon pompası çalışınca membrandaki pasif geçiş olayları da doğal bir şekilde etkilenir ve membrandaki değişimi dengeleyecek yönde farklılaşır, difüzyon potansiyeli artışı ile elektrik potansiyelinin düşmesi sağlanır. Bitki hücresi membranlarının kompozisyonuna göre elektriksel dirençleri 1 – 8 Kohm / cm2 arasında değiştiğinden pompaların etkinliği membran kompozisyonunun denetlenmesi yolu ile hücre tarafından denetlenebilir. Bu sayede de bitkiler tuzlu topraklara dahi adaptasyon sağlayabilir. Membran direncinin yüksek oluşu, pompanın etkili çalışması ile aktif iletimin neden olduğu potansiyel farkı da arttığından saniyede 20 pikomol / cm2 gibi yüksek bir debi ile iyon alınabilmektedir. Aktif iletimin bir özelliği de pasif olarak yürüyen diğer olaylara göre sıcaklık değişimlerinden çok daha büyük oranda etkilenmesidir. Pasif olayların Q10 değeri yaklaşık olarak 1 civarında iken aktif alım ve iletimde bu değer birçok enzimatik olayda olduğu gibi 2 civarındadır. Bunun da nedeni membranın yaptığı enerji bariyeri etkisidir. Tıpkı enzimatik tepkimelerin aktivasyon enerjisi gereksinimindeki gibi aktif alımın olabilmesi için bu enerji düzeyinin aşılması gerekir. Bu nedenle aktif iyon alımı mekanizması bir pompaya benzer şekilde çalışır. Gerekli enerji depolanıncaya kadar alım işlemi kesintiye uğrar. Sıcaklık artışı da bu mekanizma aracılığı ile etkili olur. Aktif iyon alımının enzim kinetiğindeki Michaelis-Menten denklemine uyan değişimleri enzimler aracılığı ile yürüyen bir olay olduğunu göstermiştir. Bu tür olaylara enerji sağlayan madde bekleneceği üzere ATP’dir ve ATPaz enzimi aktivitesi de olayın denetimini sağlar. ATP hidrolizi ile açığa çıkan hidroksonyum iyonları ise ters yönde hareket ederek elektrostatik dengeyi sağlar. En iyi bilinen Na+ / K+ ATPaz’dır. İki peptid çiftinden oluşur ve Mg++ tarafından katalizlenen ATP hidrolizine bağımlıdır. Çeşitli iyon pompaları olup belli iyonlar için seçici oldukları bilinmektedir. Aktif alımın iyon seçici özelliği vardır ve yukarıda anlatılan mekanizma bunu açıklamak için yeterli değildir. Bu nedenle 1930 larda seçiciliği olan aktif taşıyıcı moleküllerin varlığı fikri ortaya atılmıştır. Deneyler benzer K+, Rb+ iyonlarının ve Ca++ ile Sr++ iyonlarının aynı taşıyıcı için rekabet ettiğini, bazı hücrelerde K+ iyonunu alıp, Na+ iyonunu boşaltan ve aynı mekanizma ile Mg++ ve Mn++ için çalışan diğer bir pompanın olduğu, Cl-, B- ve I- taşıyan tek bir sistem olduğunu gösteren deneysel veriler elde edilmiştir. Bu kadar seçici maddelerin ancak proteinler olabileceği belirtilmiş ise de 50 yıl kadar uzun bir süre kesin kanıtlar ortaya konamamıştır. Aktif pompaların varlığının bir kanıtı da dıştaki iyon derişiminin artışı ile artan solunum ve iyon alımının belli bir derişime ulaşıldıktan sonra doygunluğa erişmesidir. Bitkilerde bu değer tipik olarak 1 – 10 mmol/ gr. taze ağırlık – saatdir. Aktif alım mekanizmalarının ortaya çıkarılıp genel çerçevesi ortaya çıkarıldıktan sonra iyon alımının büyük oranda pasif şekilde alındığı ve aktif alımın hücrenin gereksinim tablosuna göre belli iyonların seçici olarak alımında rol aldığı, tamamlayıcı olduğu anlaşılmıştır. Yüksek Bitkilerde Su ve Mineral Madde Beslenmesi Tohumun şişme ile su almasından sonra yeni bir bitki oluşturmak üzere büyüme ve gelişmesi başladığında ilk olarak gelişen ve işlev görmeye başlayan organı kök taslağından oluşan köktür. Tohumun kotiledon kısmında depolanmış olan organik maddelerin sindirimi ve solunumla elde edilen madde ile enerji fotosentetik organların yeni metabolik maddeleri sağlayabilecek hale gelmeleri için gereken büyüme ve gelişme için yeterlidir. Fakat tohumun serbest akış ve hidrasyon ile kazandığı su ile şişmesinin sağladığı su ortalama %80 – 90 oranında su içeren bitkinin oluşması için çok yetersizdir. Bilindiği gibi kökün su ve mineral beslenmesini sağlayan yapılar emici tüylerdir. Kaliptranın arkasındaki meristematik bölgeden sonra gelen genç hücrelerin boyuna büyüme bölgesini izleyen gelişme ve farklılaşma zonunun epidermisinde görülürler. Canlı epidermis hücrelerinin enine eksende uzayarak tübüler çıkıntılar oluşturması ile ortaya çıkarlar. Yüksük hücreleri gibi dış yüzleri kaygan pektik maddelerle kaplıdır. İşlevsel ve fiziksel olarak ömürleri çok kısadır ve sürekli büyüyen kökün ileri doğru büyümesi sırasında yerlerini yenilerine bırakırlar. Bitki türlerinin su için rekabet gücünde kökün büyüme hızı yanında emici tüylerin çevrim hızı da önemli yer tutar. Hidrofitik bitkilerin su ve mineral beslenmesi yukarıda anlatılmış olan genel mekanizmalarla olur. Kara bitkilerinin beslenmesi ise daha geniş bir çerçevede ele alınarak anlaşılıp, değerlendirilebilir. Toprak Yapısı ve Su Verimliliği Toprağın bitkilere su sağlayabilme potansiyelini belirlemek üzere kullanılan Tarla Kapasitesi, Daimi Solma Noktası veya Yüzdesi, Su Basıncı (P), Su Tansiyonu, Nem eşdeğeri, Su Potansiyeli veya Yayınım Basıncı Eksikliği, Toplam Toprak Suyu Stresi, Kılcallık Kapasitesi gibi birçok terimler vardır. Burada konu bunlar arasında en yaygın olarak kullanılan bazı terimlerle ele alınacaktır. Toplam toprak su stresi, (Total soil moisture stress) konuya enerjetik açıdan yaklaştığı için bu konudaki en bilimsel terimdir. Konuya toprakta bulunan suyun serbest enerjisini azaltan iki temel kuvvet grubunun etkinliği çerçevesinde yaklaşır ve toprak suyunun serbest enerjisini azaltan bu iki grubu : Toprak suyu tansiyonunun ögeleri olan hidrostatik kuvvetler, yerçekimi ve adsorpsiyon kuvvetleri, Toprak çözeltisinin osmotik kuvvetleri olarak tanımlar. Hidrostatikler bilindiği gibi su basıncı, yüzey gerilimi gibi kuvvetler, adsorpsiyon kuvvetleri de su ile toprak kolloidlerini oluşturan kil gibi mineraller ve organik maddelerle su arasında etkili olan, suyun yerçekimi etkisini yenebilmesini sağlayan kuvvetlerdir. Osmotik kuvvetler de topraktaki su çözeltisinin içerdiği iyonlarla ilişkilerinin sonucu olan kuvvetlerdir. Toprak çözeltisinde çözünmüş iyon derişimi suyun azalması ve çözünür iyon miktarı artışı ile artar. Yani toprak kurudukça su alımı zorlaşır, kuraklığın zorlayıcı etkisi

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-bolum-2

Böceklerin Kökeni ve Evrimi

Prekambriyumdan önce monofiletik ikiz grup olusturan Mandibulata (Crustacea) ve Tracheata (Myriapoda ve Insecta) büyük bir olasilikla suda yasayan ve spermalari spermatofor içinde toplanan ana kök daha sonra ikiye ayrilmis, bir grubu sularda kalarak Crustacea'yi (kabuklular), ikinci grup karaya çikarak Tracheata'yi meydana getirmistir > prekambriyumda ayrilmistir. Tracheata'ya geçis sirasinda, ikinci maksil, labium halinde kaynasarak bir agiz boslugu meydana gelmis, ikinci antenler körelmis, gövde segmentlerinin çogunda birer çift stigmayla birlikte trake sistemi olusmus, bosaltim organlarindaki degisiklikle körelen anten ve kabuk bezlerinin yerine barsak çikintilarindan olusan Malpiki tüpleri meydana gelmistir. Iki kardes grup olan Myriapoda ve Insecta ayrildiklarinda, baslangiçtaki temel yapilarini (mandibul eklemleri, abdominal üye kalintilari ve trake sistemi, Symphyla (Myriapoda), Diplura ve Thysanura'da (Insecta) bu ortak özellikler görülür) gösterirken, Myriapodlar saklanarak yasamaya uyum yaptigi için, bilesik gözlerini kaybetmeye baslamis ve saklanmaya uyum yapacak yassi vücut seklini kazanmislardir. Buna karsin böcekler serbest yasama uyum yaparak gövdenin, üç thoraks, onbir abdomen segmentinden yapili olmasi, gögüsteki kaslarin hareketi, abdomendekilerin sindirimi sagliyacak biçimde yogunlasmasi, thorakstaki paranotal loblardan kanat olusmasi ve abdomen bacaklarinin körelmesiyle Tracheata'dan farklilasmistir. En ilkel böcek, Chilopoda'ya benzer bir atadan kök alarak gelistigi düsünülür. 3 segmentli thorax ve her segmentte birer çift bacagi olan bu yaratigin abdomen üyeleri muhtemelen yoktur veya körelmistir. Bu formlarda yavrular, erginden görünüs olarak çok az farklidirlar. Kanatlar henüz olusmamistir. Kanatsiz olan bu bes ilkel böcek takimina (ordo) Apterygota diyoruz. Bes apterygot takimdan en primitif olani Diplura'dir ve tahminen Collembola ile Protura takimlari da Diplura ya benzer bir atadan kök almistir. Bu takimlarda tibia ve tarsus kaynasmis, abdomendeki stigmalar ise körelmistir. Birçok ortak köken özellikleri olmasina ragmen Collembola ve Protura birbirine hiç benzemeyen böcekler seklinde gelismislerdir. Protura da anten körelmis ve ön bacaklar bir çift anten seklini almistir. Collembola'da ise abdomen segmentleri sayica dumura ugramis (Protura'da 11, Collembola'da 6 segment) ve 4. abdomen segmentine ait dejenere bacak, ziplama organi (furcula) seklinde gelismistir. Bu üç takimda da agiz çukurunun yanlari kaynasarak birlesmis ve agiz parçalarinin etrafini çeviren bir bosluk meydana getirmislerdir. Diger iki apterygot böcek takimi olan Microcoryphia ve Thysanura vücut yapilari ve agiz parçalari göz önüne alinirsa bu ilk üç takimdan daha basit olsalarda daha sonra kanatli böceklerin meydana gelecegi yapilari gelistirmislerdir. Bu yapilarin en önemlileri daha uzun ve kuvvetli bacaklar ile tentoryumun (iç iskelet) dorsal ve posterior kollarinin gelismesidir. Microcoryphia bütün abdomen segmentlerinde stayli tasimasina ragmen Thysanura da ilk 6 abdomen segmentinde bu stayliler körelmistir ve tentoryum parçalari çok fazla gelismistir. Vücut daha genis ve yassidir. Bu sebeplerden dolayi, muhtemelen Thysanuraya yakin bir atadan çikan bir kol, yükselip alçalma kabiliyetini ve bununla birlikte yapisini da gelistirmesiyle böcek kanatlari ortaya çikmis ve bunun sonucu olarakta uçus ile kanatli böcekler türemistir. Kanatlarla hareket, böceklerinin patlama biçiminde gelismesini ve dallanmasini getirmistir. Ilk uçus yapabilen kanatlilarda kanat sert ve yelpaze gibi katli olup, abdomen üzerinde katlanip uzanamaz biçimdedir. Bu tür kanatlara sahip böcek takimlarina "Paleoptera" denmektedir. Paleopter takimlarin bugünkü yasiyan örnekleri Ephemeroptera ve Odonata'lardir. Paleoptera'dan ise kanatlari vücut üzerine yatirilabilen ve katlanabilen kanatlara sahip Neuptera türemis olup bu gruba hamamböcekleri ve çekirgeler dahildir. Böcekler paleozoik devirden yani 350 milyon yildan beri yasamaktadirlar. Bu gün için en ilkel böceklere ait kesin bir fosil kayiti elimizde yoktur. Ancak önceden de belirtildigi gibi çok bacakli (Chilopoda) bir hayvandan türemis olduklari kuvvetle muhtemeldir. Kayalarda bulunan fosil formlara göre elimizdeki ilk kayit Paleozoik'in Pensilvanian periyoduna ait olup 300 milyon yil öncesine gitmektedir. Ancak bu türlerin hiçbir temsilcisi günümüze erisememis ve nesilleri tükenmistir. Fakat hamamböcekleri ve pirimitif kanatsiz böcekler (Apterygotlar) ilk sekillerini bugüne kadar korumuslardir. Yine fosil formlara göre pensilvanian periyodun da (Carbonifer) büyük ormanliklarda kanat açikligi 30 inc= 75 cm. olan (l inc= 2.54 cm) Dragonfly (Odonata)' lara benzer böcekler yasamislardir. Palezoikin Permiyen (Perm) peryodunda buzullarin olusmasi, daglarin yükselmesi gibi yerkürede ve iklimde meydana gelen degisiklikler Holometaboli'nin (Tam baskalasim) ortaya çikmasina dolayisi ile böceklerin çesitlenmesine yol açmistir. Kabuklu böcekler (Coleoptera) ve sineklerin (Diptera) ortaya çikisi çok daha sonralara Mezozoik'in Trias periyoduna rastlamaktadir. Sinir kanatli (Neuroptera) böcekler ve kelebekler (Lepidoptera) ise 170 milyon sene önce Jura periyodunda ortaya çikmislardir. Çiçekli bitkilerin ortaya çikis devri olan Mezozoik'in Kretase periyodunda böcekler tam olarak gelisme imkani bulmus ve patlarcasina bir çesitlenme göstermislerdir. Senozoikte meydana gelmis olan ufak ve narin yapili türler bugün yasiyan örneklere aynen benzemekte olup bugün bile teshis edilebilir durumdadirlar. Ari, sinek ve kelebek gibi gruplar tozlasmayi saglamakta ve bu nedenle bitki evrimine paralel bir evrimlesme göstermektedir. Her jeolojik dönem bir böcek grubuyla simgelenmistir. Böcekler 3. zamanin (Sönozoik) en basarili hayvan grubudur. Bu devir ise "böcek devridir" ve diger hayvan gruplarindan belirli bir üstünlük göstermislerdir. Kanatsiz böcekler diger Tracheata gruplari gibi stigmalarla solunum yapan karasal hayvanlardir. Kanatli böcekler karasal biotalari isgal ederken, bir kismi larvalarinin yaptigi ikincil bir uyumla suya geçmis ve çesitlenme daha hizlanmistir.

http://www.biyologlar.com/boceklerin-kokeni-ve-evrimi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0