Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 54 kayıt bulundu.

Mantarlar ( Fungi)

Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır.

http://www.biyologlar.com/mantarlar-fungi

Ekosistemlerin Bozulma Nedenleri

Belli bir bölgede canlı ve cansız ögelerin oluşturduğu sisteme ekosistem denir. Örneğin; Akdeniz Bölgesi, Van Gölü birer ekosistemdir. En büyük ekosistem Dünya' dır. Ekosistemleri kara ve su ekosistemi olarak gruplandırabiliriz.Çöl, orman, çayır, mera, köy karasal ekosistem; dere, nehir, baraj, göl, deniz ise birer su ekosistemidir. Bir ekosistemin varlığını sürdürebilmesi için, ekosistemdeki canlı ve cansızlar arasında sağlıklı ilişkiler olması gerekir. Ayrıca gerekli olan enerji ve besin sürekli sağlanmalıdır. Ekosistemdeki üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar arasında doğal bir denge vardır. Bu canlı gruplarından biri yok olursa veya aralarındaki denge bozulursa ekosistemdeki diğer canlılar da bundan etkilenir.Örneğin; bir ormandaki ağaçların büyük bir bölümü kesilirse ormanda yaşayan canlılar yok olur. Ekosistemdeki ayrıştırıcılar zarar görürse bitki ve hayvan kalıntıları parçalanamaz. Madde döngüleri aksar ve ekosistemdeki canlılar olumsuz etkilenir. Bir göl veya denizdeki balıklar aşırı avlanarak yok edilirse balıklarla beslenen diğer canlıların sayısı azalır. Ekosistemlerin kendine özgü fiziksel ve kimyasal özellikleri vardır. Bu duruma orman ve göl ekosistemlerini örnek verebiliriz. Ekosistemlerdeki Koşulların Mevsime Göre Değişmesi Kara ve su ekosistemlerindeki sıcaklık, ışık, nem, tuzluluk, iklim gibi koşullar değişebilir. Canlılar bu değişmelerden etkilenir. İklim,ortamın özellerini belirleyen ana öğelerden biridir. İklim, canlıların yeryüzündeki dağılışında önemli rol oynar. Uzun bir zaman aralığı içinde belirli bir bölgede etkin olan atmosfer koşullarına,iklim adı verilir. Kutup bölgelerinden ılıman iklimlere,hatta ekvatordan sıcak ve soğuk akıntılarının bulunduğu okyanuslara kadar bir çok canlı,kendilerine uygun kilim koşullarında dağılmıştır. Sıcaklık,yağış ve diğer iklimsel etmenler,bitki ve hayvan türlerinin gelişim ve,davranış ve dünya üzerindeki dağılışlarını belirler. İklim ve yeryüzü şekilleri karşılıklı etkileşimle yaşamın sürmesi için gereken çevrenin oluşmasını sağlar. Yeşil alanların azalması volkanik etkinlikler vb. nedenlerle atmosferde artan toz tabakası,ısının azalması ,dünyadaki hava olaylarını dolayısı ile iklimi belirler. Işık,yeryüzündeki enerjinin kaynağını oluşturur. Işığın dalga boyu,şiddeti ve süresi ekosistemler üzerinde önemli etkendir. Işık bitkilerin fotosentez,terleme,çiçeklenme, ve çimlenmeleri üzerinde etkilidir. Sıcaklık, türden türe değiştiği gibi aynı türün gelişim evrelerine bağlı olarak da değişmektedir. Normal metabolik etkinliklerini 0-500 C arasında sürdürebilen canlılar,00C'un çok altında (-2000C) veya 500C'un çok üzerinde (-1000C) de yaşayabilmektedir. Hayvanlar dünyası,sıcakkanlı hayvanlar ve soğukkanlı hayvanlar olarak iki gruba ayrılır. Kuş ve memelilerin içinde olduğu sıcakkanlı hayvanlarda vücut ısısı durağandır. Omurgasız hayvanlardan kurbağa ve sürüngenlerin içinde olduğu soğukkanlı hayvanlarda ise vücut ısısı durağan olmayıp çevre sıcaklığına bağlı olarak değişir. Su canlıların temel yapısını oluşturur. Organizmaların metabolik etkinliklerini sürdürebilmeleri için hücre ve dokularda belli oranda su bulunması gerekir. Ekin durumdaki canlıların sitoplazmasındaki su oranı genelde %70 ile %90 kadardır. Bu oran kimilerinde %50 ye düşmesine karşın kimilerinde %98 kadar yükselebilir. Toprak bitkilerin gelişmesi için gerekli olan su ve mineralleri içerdiği gibi aynı zamanda bitkilerin kökleriyle tutunabilecekleri sağlam bir temeldir. EKOSİSTEMLER NEDEN DEĞİŞİYOR VE BOZULUYOR Doğadaki her varlık sürekli bir değişim içindedir. Bu değişimin bir bölümü doğal yollar la bir bölümü de insanların etkisi ile ortaya çıkar. a.Doğal Kaynaklı Bozulmalar Doğal afetler çevrenin bozulmasında etkili olur. Doğal kuvvetlerden gücünü alan depremler, seller, arazi kaymaları, yanardağ ve kuraklık olayları çevrenin değişmesine neden olur. Bu saydığımız doğal afetler aynı zamanda can ve mal kaybına da sebep olur. Ülkemizin %90'nı deprem kuşağı üzerindedir. 1900 yılından günümüze kadar ülkemizde 16 büyük deprem olmuştur. Bu depremlere 100.000 yakın insan hayatını kaybetmiştir. Deprem sonrası meydana gelen yıkıntı ve moloz yığınları çevre kirliliğine yol açar. Ayrıca, depremin neden olduğu zararları karşılaya bilmek için çok fazla kaynak tüketilmiştir. Sel felaketinin neden olduğu su baskınları, yerleşim ve tarım alanlarına zarar vermektedir.

http://www.biyologlar.com/ekosistemlerin-bozulma-nedenleri

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir. Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar - Sistemler –Organizmalar - Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir. Ekoloji ile ilgili önemli terimler: Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır. Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri. Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir. Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur. Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir. Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur. Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur. Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen: Biyotik faktörler: 1) Üreticiler 2) Tüketici 3)Ayrıştırıcılar Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır. 1) İklimsel faktörler : a) Işık b) Isı c) Su 2) Toprak faktörler : a)Toprak yapısı b)Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’ sı BİYOTİK FAKTÖRLER Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır. Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir. Tüketiciler üç grupta incelenir: 1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler) 2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici) 3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler) Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır. ABİYOTİK FAKTÖRLER 1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler. A) Işık: a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir b) Canlıların temel enerji kaynağıdır c) Fotosentez için gereklidir d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir b) Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur. Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamı C) Su: a) Organik maddelerin sentezlenmesi b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi d) Fazla ısının uzaklaştırılması e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır. Hayvanlarda: 1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması. 2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması 3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi 4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi Bitkilerde: 1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır) 2) Köklerin suya yönelimi vardır 3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir. Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar: 1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler) 2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar) 3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak 4) Metabolik su kullanmak EKOLOJİK PİRAMİTLER Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanı Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler · Piramidin tabanını üreticiler oluşturur · Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur · 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur tüketiciler= a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) · Taban üreticilerden oluşur · Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır · Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır · Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar CANLILARDA BESLENME ŞEKİLLERİ A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları: -Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar -Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme,barınma,hareket,korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez. 2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİ Besin zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. · Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. · Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. · İlk halkada ototroflar bulunur · Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur · Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar · Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir · Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. YAŞAM BİRLİKLERİ (KOMÜNİTELER) Sınırları belli bir coğrafi ortamda yaşayan tüm populasyonların oluşturduğu birliktir. Biyosferde iki tip yaşam birliği vardır. A-Kara yaşam birliği (Orman, Çayır, Step, Tundra, Çöl, Mağara. vb.) B-Su yaşam birlikleri (Deniz, Göl, Akarsu, Havuz, Bataklık, Pınar, vb.) Yaşama birliklerinin özellikleri: · Baskın türler vardır:Komünitede gerek sayısal gerekse yaşamsal aktiviteleri bakımından en çok rastlanan türdür. · Her yaşam birliği belirli iklimsel koşullara sahip ortamlara uyumlu türlerden oluşur: Ormanlarda topraktan ağacın tepesine kadar farklı şartlara sahip microklima katmanları ve bu katmanlarda şartlara uyumlu bitki ve hayvan türleri bulunur. · Yaşam birliklerinin sınırları vardır. Ancak bazı yaşam birlikleri içiçe olabilir. · Yaşam birliklerinde canlıların sayıları ile vücud büyüklükleri ters orantılıdır. · Yaşam birliğinin baskın türü biyotik ve abiyotik nedenlerle zamanla ortadan kalkabilir ve yerini başka bir tür alabilir .Bu olaya süksesyon denir. POPULASYONLAR Sınırlandırılmış coğrafik bölgede yaşayan aynı tür bireylerin oluşturduğu topluluktur.Populasyoınlar biyolojik birimdir. Populasyonlarda bir birey doğar, büyür ve ölür ancak populasyonlar varlığını sürdürür. Populasyonların incelenmesinin sağladığı faydalar şunlardır. · Canlı ile çevresi arasındaki ilişkileri anlamak · Doğadaki madde ve enerji akışını tanımak ,önemini kavramak · Yaşanabilir doğayı öğrenmek ,tanımak ve korumanın önemini kavramak · Canlıların genetik yapı ve evrimini öğrenmek POPULASYONLARIN ÖZELLİKLERİ 1) Populasyon büyüme şekilleri: Populasyona doğum ve içe göçle birey katılarak büyür. Ölüm ve dışa göçle bireyler azalarak küçülür. Eğer populasyonun bulunduğu alanda çevresel koşullar değişmeden kalıyorsa populasyonlarda birey sayısı dengeye ulaşır. Populasyonların gelişme,gerileme ve dengesi şu formülle hesaplanır. P=Populasyon büyüklüğündeki değişme A=Doğum + İçe göç (Birey sayısı artışı) B=Ölüm + Dışa göç (Birey sayısı azalması) KAYNAK: belgeci.com

http://www.biyologlar.com/ekoloji-ve-besin-zinciri

Mikroorganizmalarda Sınıflandırma ve yapı

Mikroorganizmalar gezegenimiz üzerindeki yaşamın taksonomisine ait herhangi bir yerde bulunabilir. Çoğu protistleri, bazı mantarları, aynı zamanda bazı mikro hayvanları ve bitkileri da içine alan belli sayıda ökaryotlar mikroskobik iken, bakteri ve arkeaların çoğunluğu mikroskobiktir. Virüsler, mikrobiyolojinin çalışma alanında olmasına rağmen, genellikle cansız sayılır ve dolayısıyla mikroorganizma olarak kabul edilmez. Prokaryotlar Prokaryotlar ya da Prokaryota; bakteriler, mavi-yeşil algler, riketsiyalar, aktinomisetler, ve mikoplazmaların gruplarının dahil olduğu; gerçek çekirdek zarları ve membrana bağlı organelleri olmayan, fosfolipid barındıran hücre duvarı ve tek helezonlu DNA molekülü hücre içinde serbest halde bulunan mikroorganizmaları kapsayan canlılar üstalemdir. Halk arasında mikrop diye adlandırılan mikroorganizmalar, hücresel yapılı olanlar ve hücresel yapıda olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Hücresel yapıda olanlar Bakteriler, mantarlar, protistlerdir. Hücresel yapıda olmayanlar ise Virüsler, viroidler, prionlardır. Canlıların bilimsel sınıflandırması içinde çok çeşitli grupları içerdiği için genel geçer özellikler belirtmek zordur. Bakteriler Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu olabilir. Yeryüzündeki her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardır. Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadan biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır. Arkea Arkeler, Arkea  veya Arkebakteriler, canlı organizmaların bir ana bölümüdür. Yabancı literatürde bu gruptaki canlılar Archaea veya Archaebacteria, grubun tek bir üyesi ise tekil olarak Archaeum, Archaean, veya Archaeon olarak adlandırılır Arkeler, Ökaryotlar ve Bakteriler, üç-saha sisteminin (İngilizce three domain system) temel gruplarıdır. Bakteriler gibi arkaeler de çekirdeği olmayan tek hücreli canlılardır, yani prokaryotlardır (prokaryotlar altı-alemli sınıflandırmada Monera olarak adlandırılırlar). İlk tanımlanan arkaeler aşırı ortamlarda bulunmuş olmalarına rağmen sonradan hemen her habitatta raslanmışlardır. Bu üst krallığa ait tek bir organizma "arkeli" (Arkea'ye ait anlamında; İngilizce archaean) olarak adlandırılır, bu sözcük sıfat olarak da kullanılır. Ökaryotlar Ökaryotlar (Latince: Eukaryota), hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bilimsel sınıflandırmada Ökaryotlar, Bakteriler ve Arkeler, tüm canlıları kapsayan üç ana gruptur. Ökaryotların tanımlayıcı özelliği genetik malzemelerinin zarla çevrili bir (veya birkaç) çekirdek içinde yer almasıdır. Bu nedenle kelime, Eski Yunanca eu, gerçek ve karyon, çekirdek sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hali ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (Eski Yunanca pro-, evvel ve karyon çekirdek sözcüklerinden). Çekirdeğin yanı sıra, ökaryotların mitokondri veya kloroplast gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır, bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz. Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst alem (domain) olarak tanımlanmışlardır. Üst alem sisteminde ökaryotların, prokaryotlara kıyasla, arkelerle daha çok ortak özellikleri vardır ve bu yüzden arkelerle beraber Neomura kladı içinde gruplandırılırlar. Protistler Protistler (Protista, bazen Protoctista), ayrışık (heterojen) bir canlı grubudur ve hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilemeyen ökaryot canlılardan oluşur. Protistler bilimsel sınıflandırma açısından âlem olarak değerlendirilse de tek soylu (monophyletic) değil, kısmi soylu (paraphyletic) bir gruptur. Protistler içinde değerlendirilen canlıların da görece basit yapılı (tek hücreli ya da ileri düzeyde özelleşmiş dokuları olmayan çok hücreli) olmak dışında ortak özellikleri pek yoktur. Beslenmeleri fotosentez, absorbsiyon ya da fagositoz ile, çoğalmaları ise eşeyli ya da eşeysiz üreme ile gerçekleşen protistlerin hareketsiz olanları olabildiği gibi, kamçı, siller ya da yalancı ayaklarla hareket ederleri de bulunur. Yaklaşık olarak 60.000 yaşayan, 60.000 kadar da soyu tükenmiş fosil türü bilinmektedir. Protistalar canlılar dünyasının ökaryot hücreli en ilkel organizma grubudur. Çoğunlukla tek hücre halinde yaşamakla birlikte koloni halinde yaşayanları da vardır. Protistalar kamçılılar, silliler, kökayaklılar, sporlular, cıvık mantarlar ve algler olmak üzere gruplara ayrılırlar. Mikro Hayvanlar Mantar Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır. Halk arasında küf, pas, rastık, maya, mildiyö, şapkalı mantar, kav mantarı, puf mantarı gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar (Fungi) alemi içersinde incelenirler. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamındadır. Dünyanın heryerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bitkiler Bitkiler (Plantae), fotosentez yapan, ökaryotik, ağaçlar, çiçekler, otlar, eğreltiotları, yosunlar ve benzeri organizmaları içinde bulunduran çok büyük bir canlılar alemidir. Bitkiler, topluluk halinde yaşarlar. Bitkilerin bir bölgede oluşturdukları örtüye bitki örtüsü denir. Flora, bir bölgede yetişen bütün bitki türlerinin hepsine denir. Herhangi bir bölgenin yaşam koşullarında gelişen, benzer ekolojik yapı içeren bitki topluluğuna vejetasyon denir. Bunlar 4 sınıftır: Ormanlar (her zaman yeşil tropikal yağmur, subtropikal, orta kuşak, sert yapraklı, iğne yapraklı, kışın yaprak dökenler, muson ormanları, tropikal kuru, mangrov, galeri, bataklık), Çalılar (maki, garig, psödomaki), otlar (savan, step, çöl), tundra. Bitkilerin yetişmesini etkileyen bir çok faktör vardır. Bunlar; ekvatora uzaklık, denizden yükseklik(rakım), arazi eğimi, ışık, sıcaklık, nem, yıllık yağış miktarı, toprak içeriği, canlı faktörler(insan, hayvan, diğer bitkiler, mikroorganizmalar)'dir Bitkiler, fotosentezle ekolojik dengeyi sağlamada temel rol oynadıklarından, canlılar dünyasında çok önemli yere sahiptirler. Bitkiler aleminin 350.000'e yakın türü mevcuttur. 2004 itibariyle 287.655 bitki türü tanımlanmıştır. Bunlardan 258.650'si çiçekli bitkilerden, 15,000'i de yosunlardan olarak tanımlanmıştır. Bitkiler genelde ototrof (özbeslek) organizmalardır ve enerjilerini güneş ışığından alırlar. Birçok bitki kloroplastları sayesinde fotosentez ile organik bileşiklerini üretir. Bitki hücreleri genellikle kareye benzer şekildedir. Habitat ve Ekoloji [değiştir]Habitat, bir organizmanın yaşadığı ve geliştiği yer. Bu yer, fiziksel bir bölge, yeryüzünün özel bir parçası, hava, toprak ya da su olabilir. Habitat, bir okyanus ya da bir çayırlık kadar büyük olabileceği gibi, çürümüş bir ağaç kütüğünün altı ya da bir böceğin bağırsağı kadar küçük de olabilir. Bununla beraber, her zaman tanımlanabilen ve fiziksel olarak sınırlı bir bölgedir. Birden fazla hayvan ya da bitki özel bir habitatta yaşayabilir. Ekoloji, canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilimdir. Ekosistem ise canlı ve cansız çevrenin tamamıdır. Ekosistemi de abiotik faktörler (toprak, su, hava, iklim gibi cansız faktörler) ve biyotik (üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar) faktörler olmak üzere iki faktör oluşturur. Ekstremofil [değiştir]Ekstremofiller çoğunlukla tek hücreli olup ekstrem koşullarda yaşama gereksinim duyan ve bu koşullarda optimum olarak gelişen organizmalara denir.Ekstremofiller karasal mezofilik organizmaların büyümeleri ve üremeleri için gerekli optimal koşullardan çok farklı olan ekstrem çevrelerde gelişirler.Çoğu ekstremofiller(ekstrem koşulları seven) mikroorganizmalardır.Archaea domaini ekstremofillerin geniş dağılımlı olduğu bir domain olarak bilinmesine karşın,ekstremofiller hem bakterilerin hem de archaeaların içinde sayısız ve farklı genetik hatlarda yer almaktadır.Archaea ve ekstremofil terimleri ara sıra kendi içerisinde yer değiştirmesine karşın,pek çok mezofilik archaeaların ve pek çok ekstremofilik bakterilerin olduğu bilinmektedir.Yine,tüm ekstremofiller tek hücreli değildir.Çok hücrelilere örnek olarak ekstremofilik metazoalardan Pompeii kurdu ,psikrofilik(soğukta yaşamı seven) Grylloblattodea(böcek),artartik kabuklular(crustacea)ve Tardigrade(mikroskobik canlı) verilebilir. Mikrop terimi, bilim dünyasına ilk defa 1878'de Fransız cerrahı Charles Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur. Mikrobiyoloji ilim dalı beş ana kısma ayrılmıştır: Viroloji, bakteriyoloji, protozooloji, algoloji ve mikoloji. Bunlara ilaveten moleküler ve hücresel biyoloji, biyokimya, fizyoloji, ekoloji, botanik ve zoolojiyle de yakından ilgilidir.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalarda-siniflandirma-ve-yapi

Mantarlar

Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır. Halk arasında Küf mantarı, Pas mantarı, Rastık mantarı, Maya mantarı, Mildiyö mantarı, Şapkalı mantar, kav mantarı, Puf mantarı gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar (Fungi) alemi içersinde incelenirler. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamındadır. Dünyanın heryerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bu yüzden mantarlar üretici değil, ayrıştırıcıdırlar. Mantarlar Makroskobik ve mikroskobik mantarlar. Bilimsel sınıflandırma Üst alem: Ökaryot Alem: Fungi(Mantarlar)L., 1753 Bölümler Ascomycota Basidiomycota Chytridiomycota Deuteromycota Glomeromycota Zygomycota Tarihçesi Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da, bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir. Ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dini ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır. Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbi amaçla kullanılmışlardır. Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Çağ’da (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa paleolitik döneme (yontma taş çağına) değin uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetleri olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu, toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür. Üremeleri Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar. Her iki durumda da spor oluşturular. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha hareket organeli ( yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur. Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar: Somatik safha ; mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha, Üreme safhası ; sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha. Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar; Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı, Bir hücereden ibaret bir yapı, hifsi bir yapıdadırlar. Hifler, renksiz,ince,uzun iplikler olup yanyana gelerek miselyum adı verilen dokuyu miselyumlarda tallus adı verilen yapıyı oluşturur... Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır. Yenilebilen mantarlar Mantarlar genellikle çayırlarda yetişir ama yenebilen mantarlar olarak Kültür mantarını örnek verebiliriz.Bu mantarlar mantar yatağından satılan yerlere gelir.Doğal mantarların çoğu zehirli olduğundan özel yetiştirilen kültür mantarlarını yiyecek olarak kullanmak daha güvenlidir..Kültür mantarı yenebilen mantardır.Peki neden? Şapkalı Mantarlar grubunda dersek bunun nedeni mantar yataklarında bütün zehirlerinin alınması içindir... Önemleri Mantarlar insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptirler. Ekosistemin önemli parçalarıdır. Son 2 milyar yıldır bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. Orman ekosistemlerinde karbondioksit salınımı gerçekleştirmektedirler. Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hale getirirler. "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitkide mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları absorblar. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. Mantarlar nemli olan heryerde yetişebilirler. Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yaralanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir. Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içki endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokufor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar.Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yaralanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır. Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içkilerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloitlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır. Yetiştiriciliği Ustilago maydis mantarı Şili gibi bazı ülkelerde mısır bitkisinde yetiştirilir ve gıda olarak kullanılır. Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'da gıda olarak mantar yetiştirme bir endüstri halini almıştır. Çin'de mantar yetiştiriliciği 600 yıl öncesine kadar dayanır. Avrupa'da ise1650'li yıllarda Fransa'da kültür mantarı yetiştiriciliği başlamıştır. Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar. Zararları ve zehirlenme Mantarlar bitkilerde çoğunlukla hastalığa neden olurlar. Birçok yabani mantar doğadan toplanıp yenebilir ve çoğunun kültür türlerinden daha lezzetli olduğu söylenir. Fakat doğal yetişmiş mantarları toplayan kişi bu konuda uzman olmadığı takdirde zehirlenme ve ölümlerle karşılaşılabilir. Çünkü bazı mantarların çok küçük bir miktarı bile insanı öldürecek kadar zehirlidir. Zehirli mantarları zehirsizlerden ayırmak için genel bir kural yoktur. Yenebilen ve zehirli, mantarlar yan yana yetişebilirler. Bazı yenebilen ve zehirli türler birbirine o kadar benzer ki bunu ancak bir mantarbilimci ayırt edebilir. Zehirli mantarların tadı yenebilen mantarlarınkinden farklı değildir. Etinin rengi, kokusu ve tadı ile bir mantarın zehirli olup olmadığı anlaşılamaz. Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir. Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir. Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar.Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar.Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felaketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'de ise Bengaldeş'de Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur. Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış inançlar da zehirlenme olaylarını arttırıcı etki yapar. Zehirli mantarları salyangozların yemediği, ağaçlarda yetişen mantarların zehirsiz olduğu, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği, zehirli mantarların iç kısmının koparılınca mavileştiği ve kurutulmuş mantarların zehirlemediği gibi bilgiler yanlıştır. Bu bilgilere güvenerek mantar yemek kesinlikle doğru değildir. Mantarlar, ılıman iklimlerde elbiselerin, kameraların, teleskopların, mikroskopların ve diğer optik malzemelerin küflenerek zarar görmesine neden olurlar. Petrol ürünleri, deri gibi organik maddeler de mantarların besin olarak kullandığı ürünlerdir. Çürükçül mantarlar aynı zamanda tomruk ve kerestelerin, ağaçtan yapılmış eşyaların çürüyerek kullanılamaz hale gelmesinden de sorumludurlar. Ayrıca evlerde, marketlerde besinleri bozarak milyarlarca dolarlık zarara neden olurlar. Gıdalarda oluşturdukları mikotoksinlerle toksik zehirlenmeler yol açabilirler. Özellikle okratoksinler ve aflatoksinler, böbreklerde ve karaciğerde hasarlara neden olurlar. "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır. Sınıflandırmaları Mikroskobik bir mantarın hifleri ve sporları Sınıflandırmada bitkiler alemi içinde ele alınmaları bilim adamları arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Her ne kadar Uluslararası Botanik Nomenklatür Kodunun kurallarına göre adlandırılıp sınıflandırılsa da, bitkilerden farklı bir alem olarak ele alınmışlardır. İlk taksonomik gruplandırılma eşeysel sporlarına göre yapılmıştır. Günümüze kadar mantarlar, gamet, gametangia, sporokarp ve sporlarının özelliklerine, hayat döngülerindeki sitolojik ve morfolojik özelliklerine göre sınıflandırılmıştır. Mantarlara ait ilk sınıflandırma Linnaeus tarafından yapılmıştır. "Species Plantarum" adlı kitabında mantarları Cryptogamia Fungi sınıfında toplamıştır. İlk modern mikolog ve mikolojinin kurucusu olan Antonio Micheli, mantarları 1719'da yayımladığı "Nova Genera Plantarum" adlı eserinden toplamıştır. Carl Woese (1981), sınıflandırmasını filogenetik kurallara göre yapılmıştır. Monofiletik grup olarak düşünülmüş olan mantarlar, artık üç farklı grup olarak düşünülmektedir. Bu sınıflandırma fungi olarak bilinen organizmaların birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olmadıklarını kabul eder. Buna gore mantarlar,; Alem : Fungi Bölüm : Chytridiomycota Bölüm : Zygomycota Bölüm : Ascomycota Bölüm : Basidiomycota Alem : Stramenopila Bölüm : Oomycota Bölüm : Hypochytiridiomycota Bölüm : Labyrinthulomycota Alem : Protista Bölüm : Plasmodiophora Bölüm : Dictyosteliomycota Bölüm : Acrasiomycota Bölüm : Myxomycota Yenilebilen mantar türleri Boletus edulis Coprinus comatus Bir yer yıldızı - Geastrum saccatum Morchella esculenta Agaricus campestris Amanita caesarea Armillaria mellea Boletus badius Boletus bovinus Boletus edulis Boletus elegans Boletus luteus Cantharellus cibarius Chroogomphus rutilus Coprinus comatus Craterellus cornucopioides Fistulina hepatica Hydnum coralloides Hydnum repandum Hygrophorus chrysodon Lactarius deliciosus Lactarius salmonicolor Lactarius volemus Lepiota procera Morchella conica var. deliciosa Morchella esculanta var. rotunda Phlegmacium variecolor Pleurotus cornucopiae Pleurotus ostreatus Polyporus squamosus Polyporus sulphureus Rhizopogon luteolus Russula delica Sparassis crispa Tricholoma terreu Mikoloji Mikoz Aflatoksin Halüsinojen mantarlar Zehirli mantarlar

http://www.biyologlar.com/mantarlar

Ekosistem Nedir ?

Ekosistem, bir alandaki canlı organizmalar ve cansız varlıkların hepsinin birden oluşturduğu sistem. Organizmalarla cansız çevre elementleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. Bir ekosistemin dört temel bileşeni vardır. Üreticiler ototroflar, tüketiciler (hetotroflar), ayrıştırıcılar (saprofitler) ve doğal çevre. İlk üç bileşen, dördüncü bileşenin oluşturduğu cansız doğa içinde varlıklarını sürdüren canlı yaşamı kapsar. Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ekoloji adı verilir. Ekoloji canlı varlıkların birbirleriyle ve bulundukları ortamla ilişkilerini inceler. Ekolojik denge ise doğada canlıların kendi aralarındaki ve fiziksel çevreleriyle ilişkilerini sağlıklı gelişmesine imkan tanımasıdır. Ekosistemdeki her canlı türü çevre koşullarından etkilenir ve kendi yaşam faaliyetleriyle bulunduğu habitatın koşullarını etkiler, değişikliğe uğratır. Öte yandan Biyosferdeki çeşitli ekosistemlere sürekli olarak zehirli maddeler katılmaktadır. Bunların bir kısmı doğadan kaynaklanır. Örneğin bir volkanın faaliyeti sırasında çıkan kükürt gazları çevreye yayılarak bitkilerin gelişmesini engeller. Denizlerde doğal olarak bulunan cıva deniz canlılarında birikerek insan sağlığını besin yoluyla tehdit eder. Orman içinde akan bir dereye dökülen yaprak gibi organik maddeler bu habitatta büyük ölçüde oksijen noksanlığına neden olabilir. Bununla birlikte kirlenme denilince insan müdahalesi sonunda oluşan çevre bozulması anlaşılmaktadır. Böylece ekosistemde canlıların yaşamını ciddi ölçüde etkileyen değişiklikler olmaktadır. İnsan da canlı bir varlık olarak bulunduğu ekosistemin bir parçası olduğu için kendinin neden olduğu değişiklikler başka canlılara olduğu gibi eninde sonunda kendisini de etkilemektedir. Bu değişiklikler bazen insanın o çevrede barınmasını olanaksızlaştıracak boyutlara ulaşır. Besin zincirine örnekler: 1- Ot, fare, tilki, dağ aslanı (üç üyeli bir zincir) 2- Ot, çekirge, kurbağa, yılan, atmaca (dört üyeli bir zincir) 3- Yonca, dana, insan, (üç üyeli bir zincir) İnsan genellikle besin zincirinin son halkasıdır. Tabiatta birçok küçük besin zinciri birbiri içine geçmiş durumdadır. İç içe geçmiş besin zincirlerinin tümüne besin ağı denir. Besin zinciri veya besin ağını oluşturan canlılar arasında bir denge vardır. Herhangi bir basamaktaki bir değişim hayvan populaşyonları arasındaki dengeyi bozar ve herhangi bir basamaktaki değişimi onun üzerindeki veya onunla beslenen basamağı etkiler, değişimlere hatta açlıktan ölüme sebep olur. Örneğin; fareler ortadan kalktığında bunla beslenen yılan, tilki çakal, yırtıcı kuşlar, baykuş gibi hayvanlar açlıktan ölür. Veya tersi bir durumda, ortamdaki yılın, tilki, çakal yırtıcı kuşlar, başkuş gibi hayvanlar ortamdan kaldırılırsa köyler ve kentler fare istilasına uğrar (Üç sene önceki Samsun ve Muğla’daki sıçan istilası gibi). Fare ve sıçanların çoğalmasıyla tarladaki sebzeye, meyveye verilen zarar arttığı gibi, veba, kuduz, tularemi, beyin zarı iltihaplanması, kolera, kanamalı sarılık gibi birçok hastalıkların yayılmasına sebep olur. Kısacası zincirin bozulması, türlerden birinin azalmasına diğerinin çoğalmasına sebep olur. Bu dengenin bozulması ise besin ağının son halkası olan insanı her yönden etkiler ve insan soyunun geleceğini tehdit ederek, sonunda insan soyu da ortadan kalkabilir.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-nedir-

BİYOLOJİK ÇEVRE

Ekosferde yaşayan canlı türlerinin işlevlerine göre üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olmak üzere 3 gruba ayrıldığını belirtmiştik. Biyolojik çevremizle ilgili bazı terimlerin anlamlarından bahsedelim. Populasyon : Populasyon, belli bir bölgede yaşayan, aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluktur. Komünite : Ekosistemlerdeki yaşama birliğidir. Örneğin; bir adada yaşayan bütün bitki ve hayvan türleri o bölgede komünite oluşturur. Habitat : Belli bir türün yaşadığı bölgedir. Ekolojik Niş : Organizmanın uyum gösterdiği cansız ve biyolojik koşulların bütünüdür. Ekosfer : Canlı ve cansız öğelerden oluşur. Canlı öğeler; kendi aralarında üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olarak cansız öğeler ise; inorganik ve organik maddeler, fiziksel koşullar olarak ayrılır.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cevre

EKOSİSTEMLERDE BESİN VE ENERJİ İLİŞKİLERİ

Ekosistemdeki enerjinin birincil kaynağı güneştir. Bitkiler tarafından üretilen enerji önce otoburlara oradan da etoburlara geçer (Bkz. Enerji Akışı). Doğada varolan enerji, beslenme ilişkileri ve diğer ekolojik ilişkilerle, biçim ve yer değiştirerek sürekli yenilenir, asla kaybolmaz. DOĞA GEÇİMİN POTANSİYELİ (KAPASİTESİ) Beslenme İlişkileri Organizmaların beslenme ilişkileri her zaman bir organizmanın diğerini besin kaynağı olarak kullanması biçiminde görülmez. Değişik türden canlılar, herhangi bir besin kaynağını elde etmek için yarışabilirler. Bu olaya, “ekolojik rekabet” denir. Otobur hayvanların belli bir bölgedeki ot varlığı için rekabet etmesi örnek verilebilir. Canlılar arasındaki beslenme ilişkilerinin her zaman düşmanca olduğu düşünülmemelidir. Bazen iki ayrı tür biraraya gelerek ortaklık kurabilir. Ekoloji biliminde bu olaya “simbiyoz yaşam” denir. Bunun ilginç örneği, kaya ve taşların üzerinde yaşayan likenler verilebilir (Mantar ve alg ortaklığı). Beslenme ilişkileri, aynı tür canlılar arasında da görülür. Bu ilişki, bir arada beslenme, besin yerini birbirlerine bildirme ya da tersi olarak besin içi birbirleriyle savaşma şeklinde kendini gösterir. ENERJİ AKIŞI Her ekosistemde temel üreticiler, güneş enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürürler. Bitki dokularında organik madde olarak depolanan bu enerjinin bir kısmı, bitkilerin yaşamları için kullanılır, diğer kısmı beslenme yoluyla otobur hayvanların vücuduna geçer. Onlar da besin yoluyla aldıkları bu enerjinin bir kısmı kendi yaşamları için kullanılır; kalan kısmı, otobur hayvanları yiyen etobur hayvanlara aktarılır. Böylece, son tüketicilere doğru sürekli ve tek yönlü bir enerji akışı sağlanır. BESİN ZİNCİRİ Bitkilerde birincil net üretim biçiminde biriken kimyasal enerji, beslenme yoluyla bir hayvandan diğerine zincirleme olarak geçer. Bu geçiş sırasında bitkiyi oluşturan organik maddelerle inorganik maddeler, onları yiyen hayvanlara aktarılmış olur. Böylece, ekolojide besin zinciri ortaya çıkar. Bitkiler, otobur ve etobur hayvanlar besin zincirinin halkalarını oluştururlar. Etobur hayvanlar Otobur hayvanlar Bitkiler MADDELERİN DEVİR DAİMİ Ekosistem içindeki yeşil bitkilerin üreticiler olduğunu belirtmiştik. Bitkileri yiyen hayvanlar (otoburlar) birincil tüketicilerdir (tavşan, zürafa... gibi). Bunlar bitkisel maddeyi hayvansal maddelere dönüştürürler. Birincil tüketiciler, ikincil tüketiciler (etoburlar) tarafından yenir ve bunların da bazen üçüncül bir tüketici (aslan, kaplan...vb.) tarafından yendiği olur. Bu tür besin zinciri hiçbir etobur tarafından yenmeyen etoburla son bulur. Zincirin her bağlantısı yiyecek düzeyi olarak bilinir. Bir canlı her zaman bir yiyecek düzeyine bağlı olmayabilir. Örneğin; insanlar bitki yedikleri zaman birincil tüketicilerin yiyecek düzeyine bağlı olurken, et yedikleri zaman ikincil tüketici olurlar. Ölmüş bitki ve hayvan artıklarının yapısındaki organik maddeleri parçalayarak toprağa karışmasını sağlayan canlılara indirgeyici (ayrıştırıcı) denir. İndirgeyiciler, organik maddeleri ayrıştırarak inorganik maddelere dönüştürürler. İnorganik maddeler de toprak aracılığıyla bitkiler tarafından alınarak organik maddelere çevrilirler. Besin Ağı Besin ağı, besin zinciri kavramının doğadaki beslenme ilişkilerini daha gerçekçi olarak gösterebilmek amacıyla genişletilmiş biçimidir. Besin Zinciri ve Besin Ağının Bazı Kuralları 1. Avcı hayvanın boyca büyük olması ona avantaj sağlar. 2. Avcı hayvanların, en az emekle kendilerine en yüksek enerji ve besin değeri sağlayacak boy ve nitelikte av seçtikleri varsayılır. Ekolojide bu kurala optimum beslenme stratejisi denir. 3. Bir çok türde, bir avcı hayvanın ne kadar büyük olacağı, besin olarak kullandığı av hayvanının büyüklüğüne, hareketliliğine geniş ölçüde bağlıdır.

http://www.biyologlar.com/ekosistemlerde-besin-ve-enerji-iliskileri

EKOSİSTEM ÖĞELERİ

Ekolojik sistemler, değişik çeşit organizmalarla, onların cansız çevrelerinin oluşturduğu ve bir bütün olarak ele alınabilen birimlerdir. Ekolojik sistemlere kısaca ekosistem denir. Doğada ekosistem örnekleri son derece çeşitlidir. Örneğin, Beyşehir Gölü, İç Anadolu, İzlanda, Karadeniz, Kapıdağ Yarımadası, Kıbrıs, Borneo, Adası gibi geniş alanları kaplayan birimler ekosistem sayılabilecekleri gibi; içinde bitkileri, salyangozu, balığıyla kendi kendine yeterli bir ufak akvaryum da, bir ekosistem örneği sayılabilir. Bu çeşitliliğe karşın, tüm ekosistemler temelde aynı öğeleri ve işlevleri paylaşırlar. Yani aynı temel özellikler gösterirler. Ekosistemin bir bütün olarak işleyişini incelemeden önse, ekosistemi oluşturan öğeleri tanımak gerekir. Büyük, küçük tüm ekosistemler şu temel öğelerden oluşurlar: 1. Canlı Öğeler (Biyotik öğeler) a) Üreticiler b) Tüketiciler c) Ayrıştırıcılar 2. Cansız Öğeler (Abiyotik öğeler) a) İnorganik maddeler b) Organik maddeler c) Fiziksel koşullar Üreticiler Ekosistemin canlı öğeleri arasında en önemlilerinden biri, üreticilerdir. Bunlara temel (birincil) üreticiler de denir. Tüm ekosistemlerde temel üreticiler yeşil bitkilerden oluşur. Ayrıca, bazı bakteri türleri de üreticilerden sayılır. Ancak, bakterilerin başlıca üretici olarak katkıda bulundukları ekosistem örnekleri çok enderdir. Bütün biyolojik sistemler gibi, ekosistemler de açık sistemlerdir. Nasıl bir makine işleyebilmek için dışardan bir enerji girdisine ihtiyaç duyarsa, ekosistem de işleyebilmek için, kendi dışından enerji sağlamak zorundadır. Tüm ekosistemler için bu dış enerji kaynağı güneştir. Ancak, güneş ışığı enerjisi bu şekilde ekosistemler tarafından kullanılamaz. Temel üreticiler olan yeşil bitkiler, bu noktada devreye girer ve ışık enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye çevirirler. Böylelikle, güneşten gelen enerji, karbonhidratlar ve diğer organik moleküller halinde bitkilerin bünyesinde birikir. Enerji ancak bu yeni şekliyle sistemin diğer canlı öğeleri tarafından kullanılır. Klorofilli yeşil bitkiler, üretici olarak adlandırıldıkları halde, aslında sistemin işlemesi için gerekli enerjiyi sıfırdan üretemezler. Güneşten gelen bu enerjiyi, sistem tarafından kullanılabilir şekle çevirirler. Bir ekosistemde ışık enerjisini fotosentez yoluyla sürekli olarak kimyasal enerjiye dönüştüren yeşil bitkiler yoksa, böyle bir sistem uzun bir süre bağımsız olarak varlığını sürdüremez, zamanla ortadan kalkar. Tüketiciler Ekosistemlerde tüketiciler büyük çoğunlukla hayvan türlerinden oluşur. Tüketiciler genellikle birincil ve ikincil olmak üzere iki gruba ayrılır. Birincil tüketiciler enerji kaynağı olarak yeşil bitkilerin yapısında biriken organik maddeleri kullanırlar. Doğrudan doğruya bitkilerle beslendikleri için bunlara otobur hayvanlar da denir. Birincil tüketiciler çok çeşitli cins ve boylarda olabilirler. Genellikle çok değişik hayvan gruplarını temsil ederler. Otların özünü emen bir bitki biti ile at, aralarındaki büyük boy farkına karşın ve hiçbir biyolojik akrabalık olmadığı halde, bir kır ekosisteminde aynı gruba, birincil tüketici grubuna girer. Yaşamlarını birincil tüketicileri yiyerek sürdüren etobur hayvanlara ikincil tüketici adı verilir. Bir ekosistemdeki ikincil tüketiciler de (örneğin akrep ve aslan gibi) çok ayrı cins ve büyüklükteki hayvanlardan oluşabilir. Bazı ekosistemlerde küçük etobur hayvanlarla beslenen yırtıcı hayvanlara da üçüncül tüketiciler denir. Ayrıştırıcılar Ayrıştırıcılar her ekosistemin çok önemli bir öğesini oluştururlar ve genellikle bakteri ve fungus türlerinden oluşurlar. Ayrıştırıcı organizmaların ekosistemlerdeki görevi, canlı dokularında biriken çeşitli kimyasal maddeleri yeniden canlılar tarafından kullanılabilir hale getirmektedir. Ayrıştırıcı organizmalar ölen bitki ve hayvan dokularını parçalayarak yaşamlarını sürdürürler ve bu işlemden elde ettikleri enerjiyi yaşam işlevleri için kullanırlar. İnorganik Maddeler Ortamdaki değişik inorganik madde ya da bileşikler ekosistemin cansız öğelerinin önemli bir kısmını oluşturur. Bunların arasında karbon, hidrojen, fosfor, nitrojen, potasyum, kalsiyum, magnezyum gibi bir kısım inorganik maddeler, canlıların yaşamı için büyük önem taşır. Canlılar tarafından büyük miktarlarda kullanıldıkları için makro-besleyiciler diye adlandırılan bu maddeler, çoğunlukla su, karbondioksit, nitratlar gibi basit bileşikler oluştururlar. Mikro-besleyici kimyasallar arasında mangan, çinko, kobalt, boron, silikon sayılabilir. Mikro-besleyici tuzlar eser miktarlarda kullanılmaları ve hayati değer taşımaları yönünden vitaminlere benzetilirler. Organik Maddeler Cansız ortamda inorganik maddelerden başka, bol miktarlarda organik bileşikler bulunur. Karbonhidratlar, protein, lipit ve türevleri gruplarından olan bu organik moleküllerin kökeni canlılardır. Ölü organizmaların ayrıştırıcılar tarafından parçalanması, ya da canlıların yaşam işlevleri sonucu (salgılar, atıklar) ortama eklenirler. Çeşitli büyüklüklerde olan bu moleküller, birçok mikroorganizma için bir enerji kaynağı oluştururlar. Ayrışan (çürüyen) organizma atıkları "organik detritus" diye adlandırılır. Selüloz ve lignin gibi bitki dokuları, şeker, yağ, protein, gibi hayvansal dokulardan daha yavaş ayrıştığı için, organik detritus genellikle bitki kökenlidir. Ayrışan organik maddelerin ayrışmaya en dayanıklı kısımları, ekosistemde "humus" adı verilen ve oldukça uzun bir zaman ayrışmadan sistemde kalabilen bir maddeyi oluştururlar. Fiziksel Koşullar Cansız ortamdaki ısı, ışık, nem miktarı, hava ve su kütlelerinin hareketleri, canlıların yaşamlarını geniş ölçüde etkiler. Her organizma için, yaşamını başarıyla sürdüreceği kimyasal ve fiziksel koşullar bellidir. Cansız ortam koşulları bir arada nerelerde, hangi tür organizmaların yaşayacağını ve o bölgedeki ekolojik üretimi belirler. Fiziksel parametreler, canlıların ekosferdeki coğrafi dağılımlarını ve miktarlarını çok geniş ölçüde etkilemektedir. Organizmalar, uyum yaptıkları koşullardaki belli miktardaki değişikliklere dayanıklılık gösterebilirler. Ancak her organizmanın dayanıklılık (tolerans) derecesi değişiktir. Dayanıklılık derecesi yüksek olan organizma türleri ekosferde çok geniş alanlara yayılmışlardır. Buna karşın, koşulların değişimine az dayanıklık gösteren bir organizmanın ekosferde dağılımı, bu koşulların karşılandığı bölgelerle kısıtlanmıştır. Ekosistemlerde, birçok abiyotik öğe tek tek değil, birlikte etkindir. Örneğin ışık miktarının mevsimsel değişimi ısı, nem, yağış gibi fiziksel parametreler bir arada "iklim" birleşiğini oluştururlar.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-ogeleri

Toprak Faunası

Topraklarda mikroflora yanında zengin bir fauna’da bulunmaktadır. Toprak faunası kapsadığı canlıların boyutlarına ve hücre organizasyonuna göre mikro (200 µm’den küçük), meso (200 µm – 10 µm), makro (cm ile ölçülen hayvanlar) ve mega (memeliler) fauna olmak üzere çeşitli gruplara ayrılmaktadır. Yani toprak faunası ilkel tek hücreli canlılardan, gelişmiş çok hücreli varlıklara kadar çok değişik organizma gruplarını içerir. Protozoa’lar toprağın mikrofaunasının çeşit ve sayı bakımından en zengin gruplarından birini oluşturur. Protozoa grubunda yer alan tek hücreli çoğunluk fotosentetik olmayan canlılar yüksek protistler olarak tanımlanan ökaryotik hücreli organizmalardır. Protozoalar içinde hayvanlarda parazit olan (malarya) türler bulunduğu gibi yüksek organizmalarla mutualistik ilişki içinde yaşayan diğer çeşitler de bulunur. Örn: termitlerin sindirim sistemimde yaşayan odun dokularının sindirilmesinde rol oynayan bazı kamçılılar. Serbest yaşayan protozoa türleri toprak, tatlı su ve denizlerde yaygındır. Toprakta bu organizmalar toprak kümelerinin etrafındaki su filmi katmanında, kısmen suyla dolu gözeneklerde gelişirler. Olumsuz çevre koşullarında örneğin kuraklıkta kist denilen dayanıklı formlar oluştururlar. Protozoa’lar 4 grupta toplanır: • Amoebae (kök bacaklılar) (Sarcodina) • Flagellatlar (Kamçılılar) ( Mastigophora) (ikiye ayrılır; Phytofilagellat (ototrof) ve Zoofilagellat (heterotrof)) • Ciliata’lar (Kirpikliler) • Sporpzoa’lar (ozmotik beslenen canlılar) Protozoa’ların topraktaki sayıları mevsimlere hatta günlere göre azalıp çoğalabilir. İlkbaharda karlar eridikten sonra en yüksek düzeydedirler. Yaz ve sonbaharda yağışlardan sonra topraktaki sayıları artar. Protozoa’lar toprağın özellikle 15 cm’lik üst kısmında yaygın olmakla birlikte kurak bölgelerde, fakir kumlu topraklarda daha derinlerde bulunurlar. Toprak organik maddesi arttıkça protozoa’ların (özellikle amiplerin) sayıları artar. Çoğu heterotrof beslenir, alg, bakteri ve kendi cinsinden küçük formları besin olarak kullanırlar. Ototrof yeşil protozoa’lar (phytofilagellat’lar örneğin) yeşil alglerle simbiyoz oluşturabilir, saprofit gruplara da rastlanır. Bunlardan kamçılı olanlar çözülmüş organik maddelerle beslenirler. Protozoaların aktif olmadıkları dönemde dış kısımları kalın koruyucu bir doku ile sarılır, böylece olumsuz çevre koşullarına karşı direnç kazanırlar. Optimum sıcaklık istekleri 18-22 ºC ve nötral pH düzeyleridir. Protozoalardan özellikle Infusoria ciliata ve amipler bakterilerle beslendiklerinden topraktaki bakteri populasyonunu kontrol etmiş olurlar. Kapsül oluşturan bakteri formları diğerlerinden daha az yenilen organizmalardır. Toprak protozoaları populasyon yoğunlukları ve biyokütleleri ile toprağın önemli bir fraksiyonu olup organik madde döngüsüne dolaylı fakat önemli etkide bulunur. Bu organizmaların bakteriler üzerine olan predatör etkisi, bakteriyel biyokütlede, bağlı tutulan besin elementlerinin hızlı bir şekilde madde döngüsüne katılmasını sağlar. Örn: hafif bünyeli (kumlu) bir toprakta selülozun ayrışması sonrası yarayışlı azot formlarının biyokütlede tutularak yarayışsız duruma geçmesi ve kısa zaman sonra ise bu azot formlarının tekrar serbest kalması bu ortamdaki mikroflora ve mikrofauna faaliyetleriyle ilgilidir. Protozoa 1. Amobae Amoebina Testaceae (Heliozoa, Foraminiferler, Radiolaria) 2. Flagellatlar (Fito ve Zooflagellatlar) Monas vivipara Polytoma uvella toprakta en çok bulunanlar Bodo spp. Clamydomonas Euglenoida Astasia 3. Ciliata (Infusoria-Kirpikliler) Colpoda Stylonychia Mytilus 4. Sporozoa (Telospirina) Toprakta mikrobiyal süksesyon Bitkilerin ölmekte olan dokuları, onlar toprağa düşmeden önce zayıf parazitler tarafından kolonize edilmektedir. Yere düştükten sonra öncelikle saprofitik “şeker mantarları” şekerleri ve selülozdan daha basit karbonhidratları kullanırlar. Bu mantarlar tipik Phycomycetes ve Fungi imperfecti gruplarıdır (Deuteromycetes). Bu mantar türleri hızlı misel gelişimi ve spor oluşumu ile yavaş gelişen türlere karşı iyi bir rekabet avantajına sahip organizmalardır. Birincil şeker mantarlarını, ikincil şeker mantarları ve selüloz ayrıştırıcılar takip eder. Selüloz ayrıştırıcılar çoğunluk Ascomycetes, Fungi imperfecti ve Basidiomycetes grubundan mantarlardır. İkincil şeker mantarları ise yeni dökülmüş bitki dokularındaki şekerler için birincil şeker mantarlarıyla rekabet edemez. Bu organizmalar selüloz mantarlarının oluşturduğu ayrışma ürünlerinden yararlanırlar. Bu kuramsal süksesyon en zor ayrışan bitki doku maddesi olan lignin ayrıştıran Basidiomycetes ile son bulur. Topraktaki Organik Madde Ayrışması Toprak ekosisteminde fauna ve mikroflora tarafından ayrıştırılan organik bileşikler genel olarak karasal ekosistemin oluşturduğu primer üretim kalıntılarıdır. Bu organik bileşiklerin mineralizasyonunu gerçekleştiren mikroorganizmaların biyolojik kütlelerinden oluşan ölü dokularda daha sonra primer üretim kalıntıları gibi ayrıştırılır. Gönderi: Zahide

http://www.biyologlar.com/toprak-faunasi

Karbon Döngüsünde Toprak Ayrıştırıcıları

CO2 yeryüzündeki karasal ekosstemlerde ototrof yüksek bitkiler ve su sitemlerinde algler tarafından organik karbona dönüştürülür (immobilizasyon). Böylece heterotrofik canlılar için gerekli organik substratlar sağlanmış olur. Atmosfer karbonunun sürekli olarak fotosentetik organizmalar tarafından organik karbon şekline dönüştürülmesi, ekosistemlerin bileşenlerinin dengesini bozduğundan dengenin oluşabilmesi için bu karbonlu bileşiklerin parçalanmaları ve CO2’in tekrar atmosfere dönmesi gerekir. Genel anlamda, toprak ekosistemlerinde karbon döngüsü; bitkiler tarafından fiksasyonu ve organik bileşiklerin sentezi için özümlenmesini, bitkisel organik kalıntılar ile primer (herbivor) ve daha üst düzey tüketicilere (karnivor) aktarılan kısmının mikroorganizmalarca ayrıştırılması ve tekrar CO2 şeklinde atmosfere verilmesini tanımlamaktadır. Organik maddenin ayrışması mikroflora için iki farklı işlev görmektedir. Birincisi mikrobiyal gelişme için enerji sağlamak, ikincisi yeni hücre maddelerinin oluşturulması için C sağlamak. Çoğu mikroorganizma hücreleri yaklaşık %50 oranında C içerirler. C elementinin kaynağı klorofilli bitkiler için CO2 olmasına karşın, toprak mikroorganizmaları büyük ölçüde karbonlu maddeleri ana kaynak olarak kullanırlar. Oksijenli koşullar altında substrat karbonunun %20-40 kadarı özümlenir, geri kalan kısmı CO2 olarak açığa çıkar veya atık ürünler olarak birikir. Mikroorganizmalar tarafından kullanılan organik substratlardaki enerjinin çok az bir kısmı anaerobik mikroflora tarafından açığa çıkarılmaktadır. Topraktaki organik maddeler toprak mikroflorasının bir ya da daha fazla populasyonlarının etkisiyle temel bileşenlerine kadar ayrıştırılır. Bu esnada gerekli olan enerji karbonlu maddelerin oksidasyonu ile sağlanır. Organik madde ayrışması bütün heterotrofların bir özelliği olduğundan mikrobiyal aktivitenin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu işlem sonucu aerobik ayrışma koşullarının son ürünü olarak CO2 çıktığından belirli bir biyokütle içeren toprak kütlesinin O2 tüketimi ve CO2 oluşturması “toprak solunumu” olarak tanımlanır. Toprak solunum aktivitesinden kaynaklanan CO2’nin 2/3 si mikroorganizma faaliyetlerinden, 1/3’den azı da bitki kök solunumundan kaynaklanır. Çok az bir kısmı da toprak hayvanlarının aktiviteleriyle oluşur. Bundan dolayı toprak solunumu toprakların toplam biyolojik aktivitesini yansıtır. Toprak organik maddesinin (humus) ayrışması sırasında açığa çıkan CO2 oranı toprak tipine göre değişir. Humusun ayrışmasında etkili olan faktörler: • Toprağın organik madde miktarı • Toprağın işlenmesi • Sıcaklık • Nem • pH • Derinlik ve havalanma Bitki dokuları genel olarak hemen hemen aynı oranda C kapsamına sahip (kuru ağırlığın yaklaşık %40’ı) olmalarına rağmen azot kapsamları farklıdır. Düşük azot kapsamı olan bitki dokuları geniş C/N oranına sahip olduklarından ayrışmaları yavaş olur. Toprağın C/N oranı onun karakteristik denge değerlerinden biridir. Humus için bu değer kabaca 10/1’dir. Bu kritik oran mikrobiyal komunitenin dinamik dengesini yansıtır. Çünkü mikrobiyal hücrelerin ortalama kimyasal bileşimi de benzer orana sahiptir. Bir kural olarak mikrobiyal hücreler 5 ile 15 kısım karbona karşılık 1 kısım azot içerirse de hakim aerob floranın ortalama C/N oranı 10/1’dir. Topraktaki kil minerallerinin miktar ve türü de C mineralizasyonunu etkilemektedir. Çünkü killer organik substratları, karbonhidratları ayrıştıran ekstraselüler enzimleri ve hatta bakteriyel hücreleri absorbe eder ve bir tür C-alıkoyucu görev yaparak ayrışmayı yavaşlatır. Aerob C mineralizasyonunun esas ürünleri CO2, su, hücreler ve humus bileşenleridir. O2 yokluğunda organik karbon tamamlanmamış bir şekilde metabolize olur. Bunların yanında ara ürünler birikir ve önemli miktarlarda metan (CH4) ve daha az olmak üzere hidrojen (H2) oluşur. Aynı zamanda anaerobik fermantasyonda enerji üretimi düşüktür. Bundan dolayı ayrışan organik karbonun her bir ünitesine karşılık daha az hücre oluşur. Organik madde ayrışması önemli ölçüde yavaştır. Bir toprak su altında kaldığında aerobik süreçlerden anaerobik süreçlere doğru bir değişim ortaya çıkar. Anaerobik koşullarda (örn: pirinç tarlaları) son ürün olarak CO2, metan ve H2 gazı oluşur. Organik asitler birikmeye başlar. En çok görülen asitler; asetik, formik, bütirik, süksinik ve laktik asitlerdir. C16H12O2 3CH4 + 3CO2 Ayrıca bazı alkoller ve karbonil bileşikler de ayrışma yan ürünleri olarak ortaya çıkar. Anaerobik koşullarda oluşan bir ayrışma türü düşük enerjili olduğundan organik maddelerin ayrışma hızları yavaştır. Bu nedenle bu tür ortamlarda bitki kalıntıları birikerek çoğunluk asit nitelikli turba veya peat topraklar ortaya çıkmaktadır. Anaerobik koşulların ürünleri bu habitatlarda metan oluşturan bakterilere enerji kaynağı görevi yapar. Gönderi; Zahide

http://www.biyologlar.com/karbon-dongusunde-toprak-ayristiricilari

Ekosistemde Yaşayan Canlılar

Bütün ekosistemi özetlemek için ekolojik pramid yararlı bir yoldur. Piramit yaşayan canlıların enerjilerini nasıl elde ettiklerine göre yukarıdan aşağıya (yaklaşık olarak yediklerine göre) bir listedir. Piramid‘in her bir tabakasının (bölümden bölüme) genişliği yaşayan canlıların (bireyin sayısını, türün sayısını değil) nasıl çoğaldığını göstermektedir. Enerjiyi nasıl elde ettiklerine göre yaşayan tüm varlıklar katagorilerden birine girerler : Ekosistemi oluşturan öğeler, başlıca dört gurupta toplanır. 1-Cansız varlıklar. (inorganik ve organik maddeler) 2-Primer üreticiler. (yeşil bitkiler) 3-Tüketiciler (bitkisel ve hayvansal maddeleri yiyenler) 4-Ayrıştıcılar (bakteri ve mantarlar) Üreticiler, klorofil içeren yeşil yapraklı bitkilerdir. Bu klorofil ile havada ki CO2‘i ve su‘dan (şekerler) karbonhidratlar yapmak için ihtiyaçları olan güneşin enerjisini tutarlar. Bu üretim sürecine fotosentez denir. Bitkiler büyüme ve tüm diğer gelişme süreçleri için karbonhidrat temin eder. Bitkiler dışında yaşayan canlılardan hiç birinin gıdasını üretememesi önemli bir noktadır. Bu nedenle onlara üreticiler denir. Tüketiciler, direk veya indirek üreticilerin ürettiklerini (karbonhidratla) yiyerek yaşayan hayvanlardır. Tüketiciler daha fazla gruplara bölünebilirler: Birinci tür, ikinci tür, üçüncü tür vb. Birinci tür otçul hayvanları (bitki yiyenler) kapsar. İkinci tür et obur hayvanlardır, örümcekler, kurbağalar gibi, parazit (alsak böcekler) ki birinci türün tüketicilerini yerler. Üçüncü tür, yılanlar gibi et obur hayvanlardır ki ikinci türün tüketicilerini yerler. Tüketiciler grubunun son halkasını örneğin; kaplanlar kartallar veya insanlar oluşturur, yüksek tüketici sınıfı adını alırlar. Ayrıştırıcılar, bazı nematod ve böcekler gibi küçük hayvanlar ve bakteri ve mantarlar gibi mikroorganizmalardır ki tüketici ve üreticilerin (düşen yapraklar, ölü gövdeler, hayvanların gübresi vb.) atıklarını (organik materyali) yiyerek yaşarlar. Toprakta yaşayan ayrıştırıcıların sayısı çok büyüktür (verimli torağın 1 gramın da 1.000.000.000 dan daha çok) ayrıştırıcıların en önemli fonksiyonu organik materyalden bitkilerin kullanabileceği mineralleri yapmaktır. Sonra bu mineraller bitkiler tarafından absorbe edilebilir.

http://www.biyologlar.com/ekosistemde-yasayan-canlilar

TOPRAK MİKROBİYOLOJİSİ

Yeryüzünde farklı iklim koşulları altında oluşmuş çeşitli toprak tipleri, özellikleri bakımından birbirinden farklı canlı kompozisyonu gösterirler. Bitkiler, mikroorganizmalar, omurgalı-omurgasız toprak hayvanları bulundukları toprak ortamı içerisinde karmaşık ekolojik ilişkiler içindedirler. Toprak canlılarının hem kendileri hem de toprakla ilişkileri, çeşitli toprak özelliklerini tayin eder. Toprak sadece kum, silt ve kil gibi mineral parçacıklarından ve çeşitli ayrılma fazındaki organik maddelerden oluşmaz. Topraklarda hem mikroskobik hem de makroskobik boyutlarda karmaşık bir canlılar dünyası bulunmaktadır. Çok sayıda bakteri, mantar, alg, virüs, protozoa gibi organizmalarla birlikte mikroskobik boyutlarda omurgasızlardan omurgalılara kadar değişen toprak canlıları karmaşık bir etkileşim içindedirler. Toprak bu canlılar için bir yaşam ortamıdır. Barındırdığı bu canlılar, toprağın gelişmesinde, fiziksel-kimyasal özellikleri ve verimliliği üzerine büyük rol oynarlar. Bunlar olmadan toprağın oluşumu ve işlevlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Mikroorganizmalar, toprak faunasının işbirliği ile çeşitli hayvan ve bitki kalıntılarını ayrıştırarak içerdikleri mineral maddelerinin açığa çıkmasını sağlarlar. Bu esnada oluşturdukları metabolitler ve ana ürünler ile toprağa yoğun bir biyokimyasal özellik kazandırırlar. Bu aktiviteler sonucu oluşan son ürünlerden çeşitli varlıklar öncelikle de bitkiler yararlanırlar. Böylece doğal yaşam süreçleri işlevini sürdürür. Toprak verimliliği, topraktaki organizma faaliyetleri ve oluşturdukları reaksiyonların yönü ile çok yakından ilgilidir. Bitkilerin ihtiyaç duyduğu C, N, P, S, Fe, Mg gibi elementler, mikroorganizmalar vasıtasıyla çeşitli sentez ve analizler sonunda onlara yararlı şekle çevrilir. Mikroorganizmalar bu tür işlemleri kendi besin ve enerji gereksinimlerini sağlarken oluştururlar. Örneğin azot fiksasyonu; mikroorganizmalar havanın serbest azotunu (elementel azot=N2=dinitrojen) tutarak bitkilerin kullanabileceği şekle çevirirler. Ya da bitki ve hayvan doku kalıntılarını ayrıştırarak bünyelerinde tutulan karbonu CO2 şeklinde açığa çıkarırlarken, diğer bazı besin elementleri de bu mineralizasyon süreci sonunda serbest hale geçerler. Topraktaki çeşitli mikroorganizmalar bazı salgıları ve filamentleriyle, toprak taneciklerinin daha iri partiküller halinde bağlanmasına neden olurlar. Bu partiküller toprak yaşamı, toprağın canlılığı, açısından önemli olup, toprağın erozyondan korunmasından, toprak neminin korunmasına, toprak reaksiyonlarının seyrine kadar birçok toprak olayını etkiler. Toprak mikroorganizmaları ve diğer bazı makroskobik canlılar toprağın verimliliğini arttırdıklarından özellikle doğal ekosistemlerde vejetasyonun gelişmesini sağlar. Toprağı rüzgar ve su erozyonundan korurlar. Toprak mikroflorasının toprak verimliliğini arttırdığı biliniyorsa da özellikle kültür topraklarında bitki, hayvan ve hatta insanlar için zararlı mikroorganizmalar da bulunabilir. Bunlar uygun ortam bulduklarında hastalık etkeni olurlar. Toprakta bulunan bazı mikroorganizmalar da diğer canlıların gelişmesini engelleyici rol oynayabilirler. Örneğin bazı bakteri ve mantarların oluşturdukları antibiyotik, bakteriosin, alkol ve organik asitler çeşitli toprak mikroorganizmalarının üremelerini engelleyebilir. Ekosistem Olarak Toprak Toprağın mineral ve organik madde fraksiyonları karasal ekosistemlerde cansız çevreyi (abiotik) oluşturur. Yani toprak bileşenleri büyük bir sistemin alt sistemleridir. Toprak ekosistemi standart bir karasal ekosistemden bazı farklılıklar gösterir. Örneğin karasal ekosistemlerde üreticiler, ekosistemin en önemli unsurlarından biri olduğu halde, toprak ekosistemlerinde nispeten önemsizdirler. Algler tek başına toprak ekosisteminde fotosentetik organizmaların temsilcisidirler. Dolaysıyla toprak ekosistemi önemli miktarda güneş enerjisini absorblama yeteneğinde değildir. Bu nedenle dışarıdan enerjice zengin bileşiklere ihtiyaç duyulur. Bu tür maddeler ise bitki ve hayvan kalıntılarıdır. Toprak organizmaları arasında birkaç üretici olmasına rağmen diğer ana bileşenleri tüketiciler, ayrıştırıcılar ve cansız maddelerdir. Topraklarda çok çeşitli hayvan grupları da bulunur (yer solucanı, nematod, akarlar, kollemboller). Genellikle toprak biyokütlesi (bioması) ve bağımsız mikroorganizma gruplarının sayısı toprak profili boyunca derinliğine azalır. Bazı istisnai durumlar da görülebilir. Asidik orman topraklarında yüzeyde bulunan döküntü katmanının asitliği nedeniyle genel sayısal dağılım azalırken, aside dayanıklı organizmaların sayısında artış görülür. Organizmaların toprak yüzeyinde yoğunlaşmalarının nedeni, bu organizmalara enerji sağlayan maddelerin büyük ölçüde toprak yüzeyi yakınında bulunmasındandır. Topraklar orijinal şekilleri bozulmadan incelendiğinde katı maddeler ve bunlar arasındaki boşluklar sisteminden oluştuğu görülür. Bu boşluklar sistemi içinde belirli miktarlarda hava ve su bulunur. Genel olarak toprak hacminin %50’si boşluklardan, diğer yarısı da katı fazdan oluşur. Katı kısmın %45’i inorganik, %5’i ise organik maddelerden oluşur. Organik kısmı bitki ve hayvan dokuları ile bunların ayrışma ve sentez ürünlerinden oluşan bir kollodial toprak organik maddesi olan humus teşkil eder. Topraktaki organik kısmın geriye kalanını toprak canlıları kapsar. Toprak mikroorganizmalarının tümü edafon olarak bilinir. Toprağın üstünde ya da içinde biriken her türlü bitkisel ve hayvansal kalıntı birtakım karmaşık işlemlerle mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılır. Bunun sonucunda başlangıçtaki maddelerinden fiziksel ve kimyasal olarak çok farklı bir organik madde açığa çıkar. Kolloid, amorf ve koyu renkli kompleks bir bileşik olan bu toprak maddesine humus denir. Bu kompleks karışımda küçük düzeyde suda çözünebilir organik maddeler (aminoasitler, şekerler) bulunur. Humusun büyük bir kısmı suda çözünmeyen, koyu renkli maddelerden oluşur. Bu kısım 3 fraksiyona ayrılır; 1. Hümik asitler: Bunlar alkali çözeltilerle ekstrakte edilip asitle çöken kısım 2. Fülvik asitler: Alkali çözelti ile ekstrakte edilip, asitlerle çözünen kısım 3. Hümin maddeler: Alkali ile ekstrakte edilemeyen maddeler Gönderi; Zahide

http://www.biyologlar.com/toprak-mikrobiyolojisi

ÇEVRENİN CANLI VE CANSIZ ETMENLERİ

Cansız (abiyotik) etmenler: Işık:Canlılar için en önemli enerji kaynağı güneştir.Yeryüzüne inen enerji bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılır. Sıcaklık:Canlıların yeryüzüne dağılımını ve yoğunluğunu belirleyen önemli bir etkendir. İklim:Uzun zaman aralığı,içinde belirli bir bölgede egemen olan atmosfer koşullarına iklim denir. Toprak ve Minareler:Mineral tanecikleri ile humus karışarak toprağı meydana getirir.Rüzgar,sıcaklık ve suyun aşındırıcı etkileri dünyanın yüzeyini kaplayan kayaların zamanla parçalanması ,toprağı oluşturan mineral taneciklerinin ortaya çıkmasına neden olur. Su:Yeryüzünün 3/4’ü sularla kaplıdır.Atmosferde bulunan suyun yağmur, kar,dolu olarak yeryüzüne dönmesi yağış olarak tanımlanmaktadır. pH:Doğadaki sular asidik ve bazik(pH) özellikleri bakımından büyük farklılık gösterir.Ortamın pH derecesi organizmanın yaşamsal faaliyetini etkiler. Bol yağış alan bölgelerdeki topraklar, örneğin Karadeniz bölgesi toprakları oldukça asidiktir. Hayvanlar Vücut sıcaklığının Korunmasına göre; 1)Poikilotermal hayvanlar(Soğuk kanlı-Vücut ısısı değişken hayvanlar) Örnek:Balık,sürüngen,kurbağa poikilotermal hayvanlardır. 2)Homoitermal hayvanlar (Sıcak kanlılar-Sabit ısılılar) Canlı (biyotik) etmenler: Çevrenin canlı etmenleri görevlerine göre üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olmak üzere gruplandırılır. Canlılar arasında heterotrof ototrof ilişkisinden başka,belirli bazı yaşama ve beslenme biçimleri vardır. -Ototrof canlılar: Ototrof canlılar,kendi besinlerini kendi üretir.Bu nedenle ototrof canlılara Üreticiler de denir.Bunlar su,karbondioksit ve inorganik tuzlardan organik madde sentezler.Ototroflar ihtiyaç duydukları enerji göre sınıflandırılır. Fotosentetik ototroflar:Enerjiyi güneş ışığından sağlayan canlılardır.Yeşil bitkiler,bazı bakteriler ve mavi-yeşil algler fotosentetik ototrof organizmalardır. Kemosentetik ototroflar:Kendileri için gerekli olan enerjiyi bazı inorganik (NH3,H2S) oksidasyonundan sağlayan organizmalardır.Demir,nitrit,nitrat ve sülfür bakterileri gibi bazı bakteriler kemosentetik ototrof organizmalardır. -Hetetrof canlılar: Hetetrof organizmalar,besinlerini ortamdan hazır alır. Ototrof canlılar ve çürümüş organik maddeleri besin alarak kullanan hetetroflara,hazır beslendikleri için tüketiciler de denir.Hayvanların,mantarların ve bakterilerin çoğu hetetroftur.Hetetroflar beslenme özellikleri yönünden üçe ayrılır. Holozoik: Besinlerini katı parçacıklar halinde alanlar. Simbiyoz: Birlikte yaşayanlar. Saprofit: Çürükçül yaşayanlar. Holozoik beslenen hayvanlar kullandıkları besinlerin yapısına göre üç gruba ayrılır. Ot obur(Herbivor) Hayvanlar: Sadece otla beslenen hayvanlardır. Karada yaşayanlardan böcekler, kemirgen memeliler ve geviş getirenler; suda yaşayanlardan kabuklu ve yumuşakçalar herbivordur. Et obur(Karnivor) Hayvanlar: Sadece etle beslenen hayvanlardır.Aslan, kartal gibi yırtıcılar ve büyük yılanlar karnivordur. Hem ot obur hem ot obur (Omnivor) Hayvanlar: Hem otla,hem de etle beslenen canlılardır.İnsanların yanı sıra; ayı,domuz gibi canlılarda omnivordur. -Simbiyotik ilişkiler (Birlikte yaşama) İki veya daha fazla canlının birlikte yaşama şeklidir. Yararlı birlikleri ve zararlı birlikleri oluşturur.Birlikte yaşama üç grupta incelenir. Kommensalizm (Tek taraflı ortaklık):Birlikte yaşayan iki ortaktan biri yarar sağlarken,diğeri hiçbir yarar sağlamaz.Bu ilişki (+,0) ifadesiyle gösterilir. Örneğin ; Köpek balığına tutunarak onunla taşınan küçük bir balık (Echeneis),köpek balığına herhangi bir zarar vermeden yaşamını sürdürür.Köpek balığının yiyecek artıklarından beslenir.Kommensalizme okyanuslarda daha çok rastlanır. Midyenin kabuğuna tutunarak yaşayan Broyozoa,midyenin sağladığı su akıntısı ile gelen besinlerden yararlanır.Midyeye ne faydası nede zararı vardır. Mutualizm (İki taraflı ortaklık): Karşılıklı fayda esasına dayanan bir yaşama şeklidir.Bu ortaklıktan her iki türde faydalanır.Bu ilişki (+,+) ifadesiyle gösterilir.Mutualizm örnekleri ; Liken birliğini bir alg ile basit bir mantar meydana getirir. Alg bu birlik içerisinde üretici olarak görev yapar. Mantara ise,su ve mineral temin ederek algin fotosentez yapabilmesini sağlar ve sitemi korur. Besin, oksijen Liken =Su Yosunu + Mantarlar Su, mineral maddeler -İnsanın bağırsağında yaşayan bakteriler kendileri için yaşama, çoğalma ortamı bulurken, insan için K ve B vitaminlerini sentezler. -Geviş getiren hayvanların sindirim sisteminde bulunan bakteriler selüloz enzimi salgılayarak selülozun sindirilmesini sağlar. -Baklagil köklerindeki nodüllerde yaşayan Rhizobium adlı bakteri havanın serbest azotunu bağlar ve baklagilin bu azottan yararlanmasını sağlar. Bunun karşılığında bakteri baklagillerden besin elde eder. Protokooperasyon:Ayrıca birde protokooperasyon mevcutdur.Bur da canlılar birlikte yaşamak zorunda değillerdir.Bir araya geldiklerinde birbirlerinden istifade ederler.Örnek:Timsahın ağzından etleri temizleyen kuşlar. Parazitizm (Asalaklık) Bir canlının başka bir canlının içinde veya üzerinde yaşayarak besinini ondan elde etmesi şeklinde olur.Parazit canlı konaktan yarar sağlarken onun zararına iş görür.Bu ilişki (+,-) ifadesiyle gösterilir.Parazitin üzerinde yaşadığı canlıya konak canlı denir.İyi adaptasyon göstermiş bir parazit konağını öldürmemelidir.Parazit canlı yaşadığı yere göre ikiye ayrılır. Dış parazitler: Parazit olan canlının, konak canlının dış kısmına (Deri ya da solungaç) yapışarak ya da tutunarak yaşamasıdır.Dış parazitlerin özellikleri ; - Genellikle eklem bacaklılar grubundandır.(bit, pire, kene) - Sindirim sistemleri vardır. - Hücre dışı sindirim yaparlar. - Duyu ve hareket organelleri vardır. - Yumurta çoğalırlar, ayrı eşeylidirler. İç parazitler: Parazit canlının, konak canlının iç kısmında yaşamasıdır.İç parazitliğin özellikleri ; - Genellikle solucanlar şubesindedirler(Bağırsak kurtları, tenyalar).Hücre içerisinde (Plazmodyum) ya da kan içinde (Uyku hastalığını oluşturan bir hücreli) yaşayanlarda olabilir. - Sindirim organları yoktur. - Monomerleri tüm vücut yüzeyleri ile alırlar. - Duyu organları yoktur. - Hermafrodittir(Dişi veya erkek gamet aynı canlıda) “Bitkisel parazitler ikiye ayrılır. Yarı parazitler: Bazı bitkiler klorofil taşırlar ve fotosentez yaparlar. Ancak kök sistemleri gelişmediği için su ve mineral madde ihtiyaçlarını emeç adı verilen kökleriyle üzerinde yaşadıkları bitkinin odun borularından alırlar. Örnek; Ökse otu. Tam parazitler: Bazı bitkiler fotosentez yapamadıkları için bütün ihtiyaçlarını üzerinde yaşadıkları bitkiden sağlarlar.Klorofilleri yok veya indirgenmiştir.Kökleri (emeçleri) ile üzerinde yaşadığı bitkinin soymuk dokularından organik besin maddesi alırlar. Örneğin; küsküt otu(Çin sacı),canavar otu gibi. -Çürükçül (Saprofit) beslenme: Saprofit beslenen canlılar mayalar, küfler ve bazı bakteriler örnek verilebilir.Bu tür beslenen canlılara ayrıştırıcılar da denir.Bu organizmalarda enzim sistemi iyi gelişmiştir. Ayrıştırıcılar ölü bitki ve hayvan kalıntılarıyla, organik atıkların üzerine enzimler salgılayarak bu maddeleri parçalar ve kendileri için gerekli olan organik maddeyi bünyelerine alırlar.Ayrıştırıcıların yaptıkları bu beslenme şekline saprofit (Çürükçül) beslenme denir.Organik maddelerden inorganik madde üretirler.Mantarlar daha çok bitkileri,bakteriler ise hayvanları ayrıştırır. Saprofit, organik maddeleri inorganik maddelere dönüştürmeleriyle azot devrinde çok önemlidir.(Nitrifikasyon ,denitrifikasyon vb.) -Hem hetetrof , hem ototrof beslenme Azot bakımından fakir toraklarda yaşayan böcekçil bitkilerde bu beslenme şekli görülür.İbrik otu (Nephentes) ve sinek kapan (Dionea) gibi böcek yiyen bitkiler fotosentez yaparak kendi besinlerini üretir.Ayrıca büyümeleri için gerekli olan amino asitleri ve diğer azotlu bileşikleri yakaladıkları böcekleri sindirerek sağlar.Örnek:Böcekçil bitkiler,Öglena(Çepersiz protista örneğidir.Karanlıkta endositoz,ışıkta fotosentez),Likenler(Mantar hetetroftur, Alg ototrof) A.Madde ve Enerji akışında Üretici, Tüketici ve Ayrıştırıcı İlişkileri Canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için üretici, tüketici ve ayrıştırıcı ilişkilerine ihtiyaçları vardır.Yeryüzünün ilk enerji kaynağı güneştir.Her ekosistemde üreticiler,güneş enerjisinin fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürür. Son tüketicilere doğru sürekli ve tek yönlü bir enerji akışı gerçekleşir. Enerjinin büyük bir bölümü, yaşamsal etkinlikler ve vücut ısısını sağlamak için kullanılır. Bu nedenle besin aktarımı sırasında, sistemde madde ve enerji kaybı olur. B.Besin Zinciri ve Enerji Piramidi Bir ekosistem içerisindeki canlıların tümü beslenme bakımından birlerine bağlıdır.Bir ekosistem de yer alan canlıların birbirlerine bağlı olarak beslenmelerine besin zinciri denir. Yalnız bitkilerle beslenen hayvanlara birincil tüketiciler denir.Birincil tüketicilerle beslenen hayvanlara ise ikincil tüketiciler,İkincil tüketicilerle beslenen hayvanlara da üçüncül tüketici denir.Ayrıştırıcılar ise ölü hayvan bitkilerin çürümesini ve içerdikleri minerallerin toprağa karışmasını sağlayan organizmalardır. Üreticiler, besin zincirinde birinci halkayı oluşturur.Bitkilerde depolanan enerjinin bir kısmı besin yolu ile ot oburlara iletilirken,bir kısmı ısı şeklinde çevreye ,bir kısmı da ayrıştırıcılara aktarılmaktadır.Ot oburlar aldıkları enerjiyi et oburlara aktarmaktadır.Görüldüğü gibi besin zincirindeki besinin bir kısmı enerji olarak kullanılırken bir kısmı da depolanmaktadır.Besin zincirleri bir araya gelerek daha karmaşık olan besin ağnı oluşturur. Besin zinciri karasal ortamlarda genellikle çiçekli bitkilerle başlarken su ortamında mikroskobik alglerle başlar. Enerji ,enerji pramidin de bir üst basamağa sadece besin yolu ile geçer.Zehirli maddelerin en fazla birikimi besin zincirinin en son halkasında bulunan canlılarda en fazla olur. Piramitin tabanından tepesine çıkıldıkça enerji düzeyi azalır.Ekosistemdeki genellikle bir canlıdaki enerjinin %10-20’si beslenme zinciri ile bir sonraki tüketiciye geçmektedir.Buna biyolojide ‘% 10 Yasası’ denir.Yaklaşık enerjinin % 90 kadarı canlıların hayatsal faaliyetleri için harcanarak kaybolmaktadır. Karalarda veya sularda birim alana düşe canlıların ağırlına Biyokütle denir. Buna göre doğada biyokütlesi en fazla olan tür bitkiler olduğu için piramidin ilk basamağında yer alır.Besin zincirinde biyokütle üst basamaklara gidildikçe azalır.Canlı sayısına,canlı ağırlığına yada enerjiye dayalı olarak çizilen bu piramite ‘ekolojik pramit’ denir Denizlerde bitki ve hayvan türleri genellikle güneş ışınlarının ulaşabildiği yüz metrelik derinlikte yaşar. Bitkisel planktonlar fotosentez ile ürettikleri besini ve oksijeni yine mikroskobik olan hayvansal planktonlar kullanırlar. Besin pramidin de tek yönlü enerji akışı vardır.Bir canlıdan diğerine aktarılan enerji geri dönmez. Populasyonda ki bireylerin vücut büyüklükleri artıkça sayıları azalır.

http://www.biyologlar.com/cevrenin-canli-ve-cansiz-etmenleri

MADDE DÖNGÜLERİ HAKKINDA BİLGİ

Bir yaşama birliğinin sürekliliği, bu birlik içindeki madde devrine bağlıdır. Canlılar çevrelerinden aldıkları maddeleri kullandıktan sonra çeşitli şekillerde çevrelerine geri verirler. Maddelerin canlı ve cansız çevre arasındaki bu hareketine madde döngüsü veya ekolojik döngü denir. Doğada başlıca su, karbon, oksijen,fosfor gibi madde ve elementler devirli olarak kullanılır. A.Su Döngüsü Yer yüzünün 3/4’ü sularla kaplıdır.Bu suyun büyük bir kısmı okyanus ve denizlerde depolanmıştır.Su güneş enerjisi ve yer çekiminin etkisiyle doğada düzenli olarak hareket eder. B.Karbon döngüsü Canlılardaki organik maddelerin temel yapısını karbon oluşturur.Karbonsuz yaşam düşünülemez.Canlı ölünce, çürümeye başlar ve ayrıştırıcı bakterilerin etkisi ile karbondioksit oluşur. C.Oksijen döngüsü Solunum için gerekli olup organik maddelerin oksidasyonunda,kömür,gaz, odun gibi maddelerin yanmasında yoğun şekilde tüketilir.Atmosferde % 21 oranında oksijen bulunur.Denizlerdeki fitoplanktonlar ve karadaki bitkiler, atmosfere oksijen verir. Oksijenin çok az bir kısmı da su moleküllerinin ultra viyole ışınları tarafından ayrıştırılması (fotoliz) sonucu ortaya çıkmaktadır. D.Azot Döngüsü Azot, canlıların yaşamı için kaçınılmaz elementlerdendir.Canlıların yapıtaşını oluşturan aminoasit ve proteinlerin yapısında bulunur; ayrıca nükleik asitlerin,hormonların ve vitaminlerin de yapısına girer.Doğada başlıca azot kaynağını atmosfer ve canlılar oluşturur.Atmosferde % 78 azot gazı(N2) vardır; ancak bu gazlardan bazı mikro organizmalar yararlanabilir.Bitkiler tarafından kullanılan azot ise nitrat (NO3) ve amonyum (NH4) tuzları şeklindeki depodur. Hayvanlar azotu amino asit olarak almak zorundadırlar. Atmosferdeki azot, şimşek, yıldırım gibi olaylar sonucunda yer yüzüne yağmurlarla nitirk asit şeklinde döner.Nitrik asitte toprak da ki nitratlara dönüştürülür. Topraktaki bulunan bazı bakterilerle bezelye veya fasulye gibi baklagillerin köklerinde bulunan bakteriler (Rhizobium,Azotobacter), havadan alınan azot gazını amonyağa dönüştürürler. Hayvan ve bitki ölülerindeki proteinler saprofitik bakteriler tarafından ayrıştırılarak amonyağa dönüştürülür. Ayrıca, hayvanların azot kapsayan metabolizma artıkları da (üre,ürikasit,kreatin) aynı yolla amonyağa çevrilir. Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite,nitrit de nitrat bakterileri tarafından nitrata dönüştürülür.Bu olaya nitrifikasyon denir. Bitkiler tarafından kullanılmayan nitrit ve nitratlar bakterilerin etkisi ile parçalanır.Bu parçalanmadan açığa çıkan serbest azot tekrar havaya karışır.Bu olaya denitrifikasyon denir.Bu olay oksijensiz solunum yapan bakterilerin gerçekleştirdiği bir olaydır.Denitrifikasyon sonucu toprağın verimi düşer. Azotun bu şekilde havadan toprağa , topraktan bitkilere , bitkilerden havaya karışmasına azot devri denir. E.Fosfor döngüsü Hayvan ve bitkilerin yaşamsal işlevleri için fosfor önemlidir.Omurgalılarda en çok diş ve kemiğin yapısında bulunur.Ayrıca fosfor nükleik asitlerin yapısına katılır.ATP’nin yapısına katılır vb. Fosfor atmosferde bulunmaz. Fosforun doğadaki kaynağı fosfatlı kayalar ve sudur.Fosfatların karalardan denizlere dönüşü hızlı,denizlerden karalara dönüşü ise yavaştır.

http://www.biyologlar.com/madde-donguleri-hakkinda-bilgi

EKOSİSTEMLER

Genel Yapısı Bugün dünya gezegeninde ortamın her elemanın özel görevi vardır.Bu elemanlar görevlerini eksiksiz yerine getirdikleri için dünya ekosistemler topluğu haline gelmiştir.Ekosistemler canlılar tarafından kurulmuş yaşam ortamıdır.Ancak iklim tarafından kontrol edilir.Oysa ekosistemlerin kontrolü iklimden çok insanlar kontrol eder.İnsanlar besinlerini bitkilerden ve hayvanlardan sağlarken besinin sürekliliği için onları koruyup kontrol etmesini,kendi sağlığı için niteliklerini ve nüfusa göre de miktarını düzenli olarak artırmayı denemelidir.Bu taktirde insan organizmaların kesintisiz etkileşiminin ürünü olan kompleks bir sistem içerisinde yayılabilir.İşte böyle bir sisteme ekosistem denir. Çevre açısından düşünüldüğünde insanın ekosistemdeki görevi eşsizdir.Ancak ekosistem çevre,her çevrenin ekosistem olmadığı unutulmamalıdır.İnsanın hiçbir davranışı doğal olmadığından doğal ortamlar onun müdahalesini asla doğal karşılamamıştır.İşte o yüzden gerçek çevre olan doğal ortamlarla çevre deyimi de ayrı kullanılmaya başlamıştır.İnsan,bir düzenleyici olarak davranması gerekirken çoğu kez tarih dersine çalışmadığı için sisteme telafisi güç zararlar vermiş ve hala da bunu fark ettiği söylenemez.Aslında insan ekosistemde gereksiz bir varlık değildir.Çünkü ekosistemler kompleks birer canlı olduklarından gelişmesi için fazla enerji kullanması şarttır.Ancak enerjinin kullanılabilmesi için sistemi tıkayacak şekilde birikmemesi gerekir.Yani enerji birikiminin önlenmesinin tek yolu tüketimdir.Görülüyor ki, ekosistemde özel yeri olan insan sistemdeki hayvanlar gibi davranamadığı için sistemin elemanı olarak görülmüyor ve çevre kirliliği denilen yeni bir araştırma konusunun ortaya çıkmasına neden oluyor.İnsanın açıkça ihtiyaç duyduğu bu ekosistemin doğası nedir?Bu soruyu cevaplamak için ekosistemlerin fonksiyonlarını idare eden prensiplerin neler olduğunu bilmek gerekir.Çünkü sistemin canlı ve cansız temel varlıkların karmaşık olmasına karşın kurdukları ilişkide sistemlidir.Olayın karmaşıklığı ortamdaki canlıların tür fazlalılığından ve beslenme zincirindeki kuralsızlıktan kaynaklanır.O halde genel kurulmuş düzene biyotik ve abiyotik varlıklar dersek birlikte kurdukları yaşayan organizmalar dünyasına BİYOSFER denir.Biyosferin dengeli yaşam yerleri ekosistemlerdir.Fakat fonksiyonel olarak bu sayısız sistemler hakkında genel bir karar vermek için hepsinin tek tek araştırılması gerekir.Çünkü aralarında en az benzerlik kadar farklılıkta vardır.Zaten böyle olmasaydı biyosferin tamamı ekosistem olurdu.O nedenle ekologlar,sınırsız büyüklük ve karmaşıklık demek şeklinde hitap ederler.Biyosferde bu iki varlık yan yana,iç içe bağlanıp karışırlar ve de eşitlik ilkesine bağlı karşılıklı ilişki kurarak denge oluştururlar. Örneğin hayvanlar bitkilere CO2 verir.Bitkiler fotosentez yaparak onlara karşılığında O2 verir.Toprak bitkilere su verir.Bitkiler suyu kullanarak yaptıkları organik maddeleri organik atık olarak toprağa verir. Bunları her ikisinden de faydalanan hayvanlar,kendilerini ve bitkileri yiyerek hem doğanın enerji döngüsünün hızını artırır hem de üretim-tüketim dengesini sağlar.Bu örnekler biyosferde sayısız sistem ağlarından sadece bir tanesidir. Bildiğimiz gibi biyosferin her yerinde iklim,toprak ve buna bağlı olarak da canlılık çeşitlilik gösterir.Canlıların çeşitliliği farklı ekolojik koşullara sahip habitat sayısına bağlıdır.Belli bir habitatta sınırlı canlı cemiyeti yaşadığı düşünülürse ekosistemlerin ne derecede çeşitli ve karmaşık olduğu anlaşılır. Bir okyanus,deniz,göl,akarsu,çöl,orman,çalılık,step(mera),kayalık,çayırlık…vs. her ortam mükemmel bir ekosistemdir.Bu ortamların ad olarak sayısını artırmak belki de güç olabilir.Enlem dereceler,yükseklik ve yine bunlardan kaynaklanan komşuların etkisini de göz önüne alırsak sistemler topluluğu olduğu anlaşılır. Örneğin bir ekosistemler topluluğudur.Çünkü en azından dağın dört tane yönü ve bir de zirvesi vardır. Dağın coğrafik yapısı engebeli olduğunda vadileri de katarsak yaklaşık on farklı yaşam ortamına sahip olduğu anlaşılır. Ekosistemler belli ölçüde daima değişebilen bir yapı ve organizasyona bağlıdır.Burada sosyobiyolojide olduğu gibi bir dinanizm vardır.Dinanizmi canlıların üremeleri ve ölümleri,cansızlarda ise ayrışma olayları temsil eder.Böylece madde ve enerji akımı iki taraf arasında sürer.Akuatik ekosistemler biyosferin ¾’ünü kapsayan homojen ortamlardır.Buralar savunma açısından çok elverişli olmalarına rağmen biyolojik dinanizm bakından yetersizdir.Akuatik ekosistemler bu özelliklerden dolayı(homojen olması) komplekslik bakından zayıftır.Çünkü toplam akuatik sistemlerinde yaklaşık 50.000 bitki,yine yaklaşık 85.000 hayvan türü mevcuttur.Bu durumun temel nedeni areal(Yaşam ortamı) sürekliliği(tek dize habitat) şeklinde olmasıdır.Bu da farklı mikroklima çeşidine müsait değildir.Bu ise canlılarda türleşmeyi önleyen en önemli etkendir.Yani çok çeşitli ve sayısı fazla,izolasyonun yokluğu akuatik ortamlarda belirgin şekilde mikroklima yokluğuna neden olmuştur.Bu durum karasal radyasyondan yoksun olması nedeniyle çok geniş alanlarda aynı koşulların sürekliliğine neden olur.Her ne kadar Pasifik ve Atlantik okyanusları ayrılsa da her güneyden hem de kuzeyden bağlantılıdır.Bir ekosisteminden bir miktar çamurlu su alınırsa gözle görülen makro değerlerin yanında mikro varlıklar da incelendiğinde akuatik ekosistemler hakkında bilgi edinilebilir.Burası hem bitki hem de hayvansal organik ve inorganik maddelerden bir karışım olduğu görülür.Karışımın abiyotikleri su,Oksijen,Azot,Karbondioksit,Fosfat,Kalsiyum ve çeşitli tuzlar ile aminoasitler,humus asitleri ile daha bir çok organik ve inorganik maddeler ve bunları işleyen ayrıştırıcılardan oluştuğu anlaşılır.Çoğu durumda bunlar dip çamurunda sabitlenmiş durumdadır.Oysa sistemin geleceği için bunların serbest hale geçmesi şarttır.O halde en önemli varlık ayrıştırıcılar olmalıdır.Çünkü diğerlerinin eksikliğinde ekosistemin fakirliği söz konusudur.Oysa bunların olmaması halinde ekosistem olmaz.Numunenin alındığı göldeki yapıcı organizmalar sığ kesimde yaşayan köklü bitkiler ile algler ve fitoplanktonlardır.Bunlar güneş ışığının girdiği derinliklere kadar yayılırlar ve de köklü bitkilere göre daha fazla enerji biriktiriler.Alınan numunede tüketici organizmalarda belirlenmelidir. Çünkü önceden bildiğimiz beslenme ilişkilerine dayanarak bitkisel maddeler ve bunları organik atıkları üzerinden beslenen organizmalar olmalıdır.Deniz kestaneleri,su böcekleri ve birçok küçük balıklar gibi 1. dereceden tüketiciler buradan beslenir.1.derecede tüketiciler üzerinden beslenenlere de 2.dereceden tüketiciler.Bunların üzerinden beslenenlere ise 3.dereceden tüketiciler denir.Biyosferin farklı elemanları tarafından farklı,aynı elemanlar tarafından aynı,aynı elemanlar tarafından farklı,farklı elemanlar tarafından aynı ekosistemler kurulduğu için birbirine komşu olabilirler.fakat sınırları özeldir.Ancak çeşitli doğal olaylarla birbirlerinin etkiledikleri gibi barındırdıkları hayvanlarla da bu etkileşim sürer.Zaten biyosferde yukarıda belirtilen olay daima hep böyle sürüp gidiyor.Bu etkileşim sonucu ekosistemler de daima değişim söz konusudur.Ancak ekosistemlerdeki değişimin hızı ekosistemin dönemine ve de iklimin değişkenliğine göre değişebilir.Eğer klimaks devrede ise değişim hızlı,son dengede ise daha yavaş olur. Yani dengesi kurulmuş ekosistemin safhasında süksesyona yakın olanlar daha hızlı değişir. Sonuç olarak biyosferde sayısız ekosistem vardır.Buna rağmen ekosistem elemanlarının sistematiği kolayca yapılmaktadır.Ekosistemlerin kendilerinin sistemiğin yapmak imkansızdır.Çünkü ekosistemlerin kurucusu ve en önemli dengeleyicilerinden birisi olan besin zincirinin belli bir modeli yoktur.Ayrıca bu kompleks sistemlerin hangi faktörlere göre düzenlendiği sükseksiyon başlangıcından bu döneme kadar kimlerin oraya katkıda bulunduğunu belirlemek mümkün değildir.

http://www.biyologlar.com/ekosistemler

Toprak Ekolojisi

Fiziksel Değişim: Sıcaklık ve ışıma kayadaki kristallerin titreşimine yol açar ve bu moleküler hareket mikro çatlaklara yol açar. Geceleri ise soğuyarak büzüşen kayalarda bu çatlaklar gelişir, gaz ve su hareketlerininde etkisiyle çözünen tuzlar kayadan uzaklaşır. Nem kayaya yapışır ve kristalleri çözer. Liken asitleri ise kayaya biyolojik olarak zarar verir ve bu çatlaklar binlerce yıl sonra bölünür ve bu aşınmalarla toprak oluşur. Organik maddelerin ayrışması ve moleküllerle birleşmesiyle oluşan toprakta önce toprak faunası oluşuyor. Bu canlılar zamklı bir ürün oluşturuyor ve bu zamklı toprak kümesi oksijen alışverişi ve bio-kimyasal değişimler sonucunda bitkilerin oluşumu gerçekleşiyor. Ağaçlar ayakta kalabilmek için odunsu bir yapı geliştiriyorlar. Lignin denen bu yapı çok sıkı bir dokudur. Diğer otlar ise selülit gibi mikroorganizmalar tarafından kolayca ayrıştırılabilen bir doku geliştiriyor. Ayrıştırılan selülit humusu meydana getiriyor. Ligninin mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılıp humus haline gelmesi çok zordur. Yosun ağacı ayrıştıran başlıca maddedir. Gövdeyi kaplayan yosun ağacın dokularının toprağa karışmasını sağlıyor. Bir sistemde asitler çözüm olayını arttırır. Yağışın ve ana materyalin uygun olduğu yerlerde hızlı ayrışma vardır. Suyun altındaki toprağın ayrışması ise çok yavaştır. Çünkü oksijen serbest olmadığından oksidasyon yavaştır ve yavaş geliştiği için organik madde çoktur. Yüksek yağış alan bölgelerde yaprağını döken ormanlar ve kahverengi orman toprağı vardır. Bu toprak daha çabuk ayrışır ve organik madde bakımından çok zengindir. Orta yağış alan bölgelerde iğne yapraklı ağaçlar ve Podzol topraklar vardır. Daha zor ayrışır ve sistemde birikir. Tropik yağış alan bölgelerin toprağı ise laterittir ve organik maddeler sayesinde ayrışma çok hızlıdır. Step çayırlarının altında ise çernozyom topraklar vardır ve yüksek humus barındıran bu topraklarda erken kış bastırınca reaksiyon tamamlanmadan duruyor ve organik madde kalıyor. Bu yüzden humus bakımından zengin. Toprak oluşumunda 5 aşama vardır: Topografya-İklim-Vejetasyon-Biyolojik oluşum-Zaman. İklimin yönettiği su birçok reaksiyonu hızlandırır. Kaba bir hesaplama yapacak olursak1cm toprak için 150-350 yıl gereklidir. Tarım için en az 60 cm toprak gereklidir. En uygun şartlar altında tarım toprağı 20.000 yılda oluşur. Toprak oluşumundaki bu 5 aşama sırasında kayaçlar değişime uğruyor, bunların ufalanması, taşınması sırasında köksüz bitkilerin (bireyofit) yaşayarak veya ölerek organik madde oluşumunu hızlandırmasıyla hayat başlıyor. Toprağı oluşturan mineraller birbirine bağlanırken bir boşluklar sistemi oluşturur. Toprağın %25'i boşluktur. Bu boşluklara Por denir. Bu porlar toprakta yaşayan canlı türlerini ve onların büyüklüklerini kontrol eder. Toprak çözeltisi besin elementlerini taşıyan yarayışlı su çözeltisidir. Su toprağa girdikten sonra toprak çözeltisi olur ve 4 tür su düzeyi vardır. -0.3 atm Gravitasyonal su: Yerçekimine karşı koyamayan, toprağı hemen terkeden fakat faydalı bir sudur. -15 atm Kapillar Su: Toprağın boşluklar sisteminde tutulan organizmalar için yaşamsal olan yarayışlı sudur. -150 atm Ozmotik su: Kil ve humus partiküllerinin etrafını saran az yarayışlı ve yarayışsızdır. -150 atm Higroskopik su: Moleküler düzeydedir. Bu suyu ayrıştırmak için 150 atm'den fazla basınç uygulanmalıdır. Bu da Venüs'tekinden fazladır.Bitkiler sulak alanda olmasına rağmen bu basınçla suyu çekemezler ve kururlar. Toprak Havası: Toprakta %20'si oksijen, %0.25'i karbondioksit vardır. Topraktaki karbondioksitin 1/3 'ünü bitki kökleri, 2/3 'ünü mikroorganizmalar oluşturur. Oksijenin ve suyun artmasıyla karbondioksit artar, mikroorganizmalar azalı ve böylece oksijensiz ortamlar oluşur, bataklıklar gibi. Bataklıklarda karbondioksit yerine metan, sulfat yerine sülfürik asit vardır. Oksijensiz koşullar bitki ve mikroorganizmalar tarafından faydalı değildir. Mikroorganizmalar: Bakteri, aktinomisit, mantar, saçak kök, ana kök.. Anorganik bileşenler: Kum, Silt, Kil.. Mikrobiyal Aktiviteyi Yönlendiren olaylar Fiziksel: Sıcaklık- Ozmotik basınç- Yüzey tansiyonu- Viskovizite- Radyasyon- Absorbsiyon Kimyasal: Su aktivitesi- PH- Organik Madde- Toprak Havası- Gelişimi yönlendiren maddeler- Redoks potansiyeli. Toprak Ekosistemi: Farklı unsurlardaki organizmaların ve onları taşıyan sistemin meydana getirdiği unsura ekosistem denir. Ekosistemin ögeleri: Canlı (Biyotik): Üreticiler- Tüketiciler- Ayrıştırıcılar. Cansız (Abiyotik): Anorganik madde- Organik madde. Ekosistemlerin görevi populasyonun kontroludur. Eger türler ekosistemde bütünlük gösteriyorsa populasyon değişmez. Ekosistem madde döngüsünü sağlar enerji akışını sağlar. İnsanlar ekosisteme en az bağlı canlılardır. Ekosistemin gücü tür çeşitliliğine bağlıdır. Sağlıklı bir ekosistem tür çeşitliliği sayesinde ayakta kalır. tekdüze bir ekosistem, buğday tarlası gibi tek bir zararlıyla ölebilir. Mikroorganizmalar işe yaramayan maddeleri ayrıştırarak işe yarar hale getirir. Lignini ancak mantarlar ayrıştırabilir. Atmosferdeki azotu az gelişmiş canlılar kullanamaz. Mikroorganizmalar bu görevi yapar. Bu bitkiler azotu kullanabilmek için mikroorganizmaların bünyesinde yaşamasına izin verir. Toprağın fiziksel çevre koşullarını; toprağın suyu, havası, mineral madde, organik madde, ısı, ışık, yağış, nem, hava/su hareketi belirler. Ekosistemin populasyonu kontrol etme, enerji döngüsünü sağlama ve madde döngüsünü sağlama gibi 3 ana görevine en uymayan canlı insandır. Populasyon denetimine işşizlik, açlik, göç, salgın hastalık unsurlarıyla; enerji döngüsüne suyu, toprağı ve havayı sorumsuzca kullanarak; Madde döngüsünede sürekli kimyasal ve suni atıklar üreterek uymuyor. Ekosistemin yapısı ve toprak organizmaları: Mikrobiata: Alg, Protozoa, Mantar, Bakteri Mezobiota: Daha büyük canlılar Makrobiota: Solucan, yumuşakçalar Magafauna: Omurgalılar. Solucanlar, kimyasal ve fosfor yönünden, biyolojik yönden bitki ve toprağın verimiiçin son derece faydalıdır. Solucanlar suni olarak verilen fosfattan daha çok fosfat üretir. Toprak canlıları ayrışmamış üst yüzeydeki ortamda ve alttaki gözenekli katmanda bulunur. Solucanlar protein salgılar ve dışkıları çok besleyicidir. Açtığı yolda bitki kökleri ilerliyebilir. Midesinde de zararlıları steril eder. Mikroorganizmaların 2 görevi vardır. İlki her türlü maddeyi ayrıştırarak (mineralizasyon) doğa döngüsünü sağlamak diğeri ise nitrifikasyon ve iyonizasyon vb. işlemleri yapmak. Azot güçlü bir bileşiktir ve kolay kolay kimyasal reaksiyona girmez. Bunlar mikroorganizmalar tarafından yarayışlı bileşiklere döndürüyor. Torprağın dengesi bozulduğunda bundan ilk mikroorganizmalar etkilenir. Toprak Sınıfları 1.sınıf: Kullanımı sınırlayan 1-2 faktöre sahip çok kaliteli tarım topraklarıdır. Türkiye'nin % 5.6'sı 1. sınıf topraklardır. 2.sınıf: Bitki yetiştirme seçimini azaltan ve orta derecede koruma gerektiren kıymetli tarım topraklarıdır. 3.sınıf: Bitki tercihlerinin iyi seçilmesi ve koruma tedbirlerinin alınması gereken tarım topraklarıdır. 4.sınıf: Erozyon tehlikesi altındaki, incelmiş ve özel bitkilerin özel yöntemlerle tarım yapılan topraklardır. Türkiye'deki tarım topraklarının çoğu bu topraklardır. 5.sınıf: Erozyon tehlikesi olmayan, orman ve otlak olarak kullanılması uygun olan topraklardır. 6.sınıf: Otlak ve ormana uygun fakat tarıma uygun olmayan orman ve mera olarak kullanılması şart olan topraklardır. 7.sınıf: Orman ve otlak olması bile zor , tepeler, sarp alanlar, ve genelde erozyona meyilli topraklardır. 8.sınıf: Dağ sistemleridir. Alpin zone, çayır veya orman değildir. Doğal yaşam ve reaksiyon alanlarıdır. Türkiye'de orman ve otlak olması gereken 6 milyon hektar alanda tarım yapılıyor. Yani 1/5'inde. 3.8 milyar yıl önce, aşılım kayaları güneş tarafından parçalandı. Bu hızlı aşınım hareketleri sonucu parçalar ve tozlar sular yoluyla denizlere aktı. Bu akan parçalar tuz ve sedimintlerle birleşip denizin dibine çöktü. Yer haraketleri sonucunda denizlerin çekilip dağların oluşmasıyla bu sedmentler yeryüzüne çıktı böylece ilk toprak oluşumu başladı. İşte yüksek dağlarda deniz kabuklarına rastlanmasının sebebide budur. Toprak ana materyali birçok değişik materyalin milyonlarca yıl içinde birleşmesiyle oluşuyor. Toprağın temel bileşenlerini incelediğimizde %45'ini Mineraller, %5'ini organik (Humus) maddeler, %25'ini toprak atmosferi, %25'ini toprak çözeltisi oluşturmaktadır. Organik maddelerin %10'unu bitkiler, %85'ini ölü organik maddeler. %5'ini ise edafon oluşturmaktadır. Edafon toprağı toprak yapan çok önemli bir maddedir. Edafonun %40'ı mantarlar, %40'ı bakteri ve aktinomisitler, %5'ini yer solucanları, %5'ini makro fauna, %3'ünü mezo fauna oluşturmaktadır. Erozyon Sınıflandırması 1.Erozyona uğramamış en fazla %2'lik meyile sahip topraklar 2. Orta derecede erozyona uğramış en fazla %6 eğime sahip topraklar 3. Şiddetli erozyona uğramış en fazla %12 Eğime sahip topraklar 4. Sel oyuntuları oluşmuş en fazla %25 eğime sahip topraklar 5. Ziraat olmayacak şekilde tahrip olmuş en fazla % 45 eğime sahip topraklar 6. Tahripkar birikmeler oluşmuş %40 ve üzeri eğime sahip topraklar. Türkiye'deki toprakların % 20'si orta derecede erozyona uğramış, %36 'sı şiddetli erozyona uğramış, % 17 'si çok şiddetli erozyona uğramış. Türkiye fazlasıyla ekilebilir tarım alanlarını tüketmiş durumdadır. Dünyada ise bu ekilebilir alanların sadece % 46'sı kullanılıyor. Türkiye'nin çayır ve mera alanları 44m/h dan 21 m/h alana düşmüştür.Dünyadaki tatlı su rezervleri toplam suyun % 1'idir ve bu tatlı suyun % 75'i tarımda kullanılıyor. Sulamayla birlikte gübre kullanımıda % 350 artmıştır. Erozyon ve zararları: Dünyadaki erozyonun % 55'i sudan, %28'i rüzgardan, %12'si kimyasal nedenlerden ve %5'i fiziksel nedenlerden olmaktadır. Erozyon doğanın gereğidir ancakyanlış arazi kullanımı, uygun olmayan tarım ve otlatma metodları, yasal boşluklar, sosyo-ekonomik boşluklar erozyonu hızlandırmaktadır. Kaybedilen toprak örtüsünün kazanılması için binlerce yıl geçmelidir. Bitki örtüsünün yok olması erozyonun yanısıra toprak kayması. taşkın ve çığ olaylarını arttırır. Erozyona uğrayan toprak nüfusu doyurmaz göç yaşanır. Toprakla yok olan besinlerin değeri heryıl harcanan yüzlerce trilyonluk gübre değerinden çok daha fazladır. Meraların yok olmasıyla hayvancılık geriler. Doğal su kaynakları düzenli olarak beslenemez. Erozyon baraj rezervlerini doldurur. Yeşil örtü ve toprağın elden gitmesiyle ortaya çıkan iklim değişikliği ve bozulan jeolojik denge sonunda doğal varlıklar yokolur. Hergün 150.000 kamyon dolusu her yıl 500 milyon tonbaşka bir deyişle Kocaeli ve bursanın 10cm kalınlıkta kaplayacak toprağı erozyon sonucu kaybediyoruz. Türkiye'deki erozyon Avrupa'dakinin 17 katı.

http://www.biyologlar.com/toprak-ekolojisi

FOSFOR DÖNGÜSÜ

FOSFOR DÖNGÜSÜ

Fosfor da, canlılar için gerekli temel maddelerdendir.Hücrelerde nükleik asitlerin enerji aktarımlarını sağlayan adenozin trifosfat (ATP) maddesinde,hücre zarının yapısında,ayrıca kemik ve dişlerin yapısında bulunur. Fosfor diğer elementler gibi doğada bileşikler halinde bulunur. Fakat bu bileşikler suda kolay çözünmezler.Fosfor bileşikleri özel- likle kemik,diş,kabuk gibi hayvansal atıklarda ve doğal kayaçlarda bulunurlar.Bu bileşikler suda çözünmedikleri için diğer bazı bileşiklerle reaksiyona girerler.Bu bileşiklerin başında nitrat ve sülfirik asit yer alır.Suda kolay kolay çözünmeyen fosfatlı bu bileşikler bu yolla çözülürler ve oluşan bu fosfat tuzları bitkiler tarafından absorbe edilebilirler.Bitkilerin hayvanlar tarafından besin olarak tüketilmesiyle fosfor dolaylı yoldan hayvanlara geçmiş olur.Fosfat,organizma artıkları ile toprağa geçer ya da çözülmeyen bileşikler şeklinde diş,kemik ve kabukların yapısına katılırlar. Fosfat, kuş ve balıkların kemiklerinde de bulunduğu için, bu hayvanların ölmesi halinde fosilleri kayaçlara gömülebilir.Fosfat bileşiklerini ihtiva eden bu kayaçlar, yeryüzü hareketleriyle parçalanmaya uğrayarak tekrar doğaya karışabilir.Bunun yanında volkanik faaliyetlerle magma tabaasından yeryüzüne ilave olarak fosfat kazandırılabilir.Yine bazı tür bakteriler ortamda bulunan fosfatlı bileşikleri kemosentez reaksiyonlarıyla işleyerek çözünebilen fosfat tuzları (CaHPO ve CaSO gibi) haline getirebilirler.Kaynakwh webhatti.com: Fosfor döngüsünün temelini,fosforun karalardan denizlere veya denizlerden karalara taşınması oluşturur.Fosfatlı kayalardaki fosforun bir kısmı,erozyon yoluyla suda çözünmüş hale gelir.Bu inorganik fosfat ,bitkilerce,suda çözünmüş ortofosfat biçiminde alınır,organik fosfatlara çevrilir.Beslenme zinciriyle otobur ve etobur hayvanlara aktarılır.Bitki artıkları,hayvan ölüleri ve salgılarındaki organik fosfatlar,ayrıştırıcı mikroorganizmalar yardımıyla inorganik duruma çevrilir.Böylece yeniden bitkilerce alınmaya hazırdır.Jeolojik hareketlerden başka,fosforun denizlerden karalara dönüşü,balıkçılık ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla olur. Fosfor Döngüsü: Fosfat canlıların diş,kemik ve kabuk kısımlarında bulunması gereken bir maddedir ve bu ancak fosfor döngüsü sayesinde çeşitli aşamalardan geçerek; kayaçlardan,deniz kabukları ve kayıp kalıntılardan elde edilir.Eğer fosfor döngüsü gerçekleşmeseydi ya da sözünü ettiğimiz aşamalarda kullanılan P bağlayan bakteriler olmasaydı hayvan ve bitki artıklarındaki protein ve diğer bileşiklerin ayrışması mümkün olmayacaktı.Bu nedenle artıklar sonsuza kadar hiç bozunmaya uğramayacaktı ve doğada sürekli bir madde kaybı meydana gelecekti. Fosfor Döngüsü Yaşam için gerekli önemli minerallerden biri fosfordur. Fosforun asıl kaynağı kayaçlardır. Fosfor kayaların yapısında fosfat olarak bulunur. Kayaların aşınması ve erozyon gibi süreçlerle fosfat ırmaklara ve akarsulara karışır ve buradan okyanuslara taşınır. Burada, diğer minerallerle birlikte depolanır. Milyonlarca yıl burada bekler. Kabuk çarpışmaları sırasında deniz tabanının bir kısmı yüzeye çıkar ve karasal yapı oluşturur. Kayaların yeniden aşınmaya başlamasıyla da tekrar döngüye katılır. Oldukça yavaş ilerleyen bu döngüde, karadan okyanuslara daha hızlı bir geçiş yaşanır. Fosforun yeniden karaya dönüşü, yüzbinlerce yıl alır. Fosforun ekosistemlerdeki döngüsü daha hızlı ilerler. Tüm canlılar az miktarda fosfora gereksinim duyar. Fosfor, ATP, NADPH, fosfolipitler, nükleik aistler ve diğer organik bileşiklerin başlıca bileşenidir. Bitkiler, fosforun çözünüp iyonlaşmış formunu kullanırlar. Bunu öyle hızlı yaparlar ki, topraktaki fosfor miktarı birden bire olması gerekenin oldukça altına düşebilir. Otçul hayvanlar için fosforun tek kaynağı bitkilerdir. Etçil hayvanlar da, otçul hayvanları yiyerek fosfor gereksinimlerini karşılarlar. Hayvanlar, fosforun bir kısmını dışkı ve idrar yoluyla atarlar. Ölü canlıların çürümesiyle de bir kısım fosfor toprağa taşınır. Toprağa karışan fosfor, buradan yine bitkiler tarafından alınarak döngüye katılır.Fosfor, özellikle sucul ekosistemde çoğunlukla bitki büyümesinde sınırlayıcı besindir. Fosforun ana kaynağı kayaçlar olmasına karşın, ticari gübrelerle döngüye daha fazla fosfor katılır. Fosforun döngüde fazla miktarda bulunması çevresel sorunlara yol açar. Örneğin, tarım alanlarında gübre olarak kullanılan fazla fosfor sığ göllere taşındığında, bu besin fotosentetik bakteri ve alglerin sayılarının birden bire patlamasına neden olur. Bu durum, su yüzeyinin kaplanmasına ve güneş ışığının sualtındaki bitkilere ulaşmasına engel olur. Bu bitkiler ve yüzeydeki bakteri ve algler öldüğünde diğer bakteriler tarafından tüketilir. Bu bakteriler beslenme sırasında sudaki çözünmüş oksijeni kullanırlar. Göldeki oksijen miktarının düşmesiyle de, balıklar ölür. Göllerdeki bu kirlenmeye ötrofikasyon denir. Fosfor çevrimi (zinciri): Fosfor da protoplazma için önemli bir maddedir. Bunun zinciri oldukça basittir. Önemli denebilecek fosfor havada değil yer tabakalarında bulunur. Fosfor, bitkilerden hayvanlara geçer. Hayvan ve bitkilerin toprağa karışmasında da bakteriler önemli rol oynar. Fosfor Döngüsü Fosfor, protoplazmanın gerekli ve önemli bir birimidir. Fosfor biyolojik sistemlerde genetik bilginin iletilmesi, DNA ve RNA makro moleküllerinin yapısına girmesi ve tüm enerji taşınımı, enerji bağlamada rol alması bakımından önemlidir. Fosforun ana kaynağı fosfat içeren kayalardır. Erozyon ve ayrışma sonucu bitkilere inorganik fosfat erimiş koşullarda ulaşır. Bu şekilde oluşan fosfatın belli bir oranı denize akar.Denizden karasal sisteme akış yapacak oranı ise çok az olup, bu dönüşte insanlar tarafından yapılan balıkçılık ve bazıkuşlar ile gerçekleşmektedir. Fakat insan faaliyetleri sonucu sularla denizlere taşınımı artmış, karaya dönüş ise yavaşlamıştır. Bitkilerce tespit edilen fosfor besin zinciri ile diğer organizmalara geçer. Ölü organik maddelerin artıkları ve kemikler ile karmaşık organik bileşikler, fosfatı parçalayıcı bakterilerce indirgenir ve böylece fosfatlar erimiş duruma geçer. Bunlardan bir kısmı akıp gider, bir kısmı ise biyolojik sisteme geri döner.Kaynakwh webhatti.com.     Fosfor; 1.Canlılarda, dişlerin, kemiklerin ve nükleik asitlerin (DNA-RNA) yapısında bulunur. 2.Doğadaki fosfat kaynakları ise yer kabuğundaki fosfatlı kayalar ve denizler fosfor kaynağıdır. Bu döngünün temeli fosforun karalarda denizlere denizlerden de karalara taşınmasıdır. Kayalardaki fosforun bir kısmı yağmur ve erozyon etkisiyle çözünerek suya karışır. Sudaki fosfor bitkiler tarafından alınır ve fosforlu bileşikler dönüştürülür. Besin zinciri yoluyla hayvanlara geçer. Bitki ve hayvan atıklarından ayrıştırıcılar tarafından tekrar inorganik fosfata dönüştürülerek bitkiler tarafından kullanılır. Denizlerdeki fosfor denizlerdeki bitki ve hayvanların ihtiyacını karşılar. Balıklarla ya da suda avlanan kuşların dışkıları ile tekrar karaya taşınır. Fosfatlı kayalar işlenerek yapay gübre elde edilir. Yapay gübre olarak toprağa atılan fosfor, toprak erozyonu ile akarsulara, oradan da tekrar denizlere sürüklenir. Böylece fosforun karalardan denizlere dönüşü hızlandırılmış olur. İnsanların bu ve benzeri faaliyetleri ise fosfor kaynaklarının tükenmesine yol açabilir.

http://www.biyologlar.com/fosfor-dongusu

Su Döngüsü (SU ÇEVRİMİ), madde döngüsü, Karbon ve Oksijen Döngüsü ,Azot döngüsü, Fosfor döngüsü

Yaşama birliklerinde ve onun büyütülmüşü olan tabiatta canlılığın aksamadan devam edebilmesi için bazı önemli maddelerin kullanılan kadar da üretilmesi gerekmektedir.Doğada ekolojik önemi olan bu maddeler canlılar ve çevreleri arasında alınıp verilir.Bu maddeler güneş enerjisi yardımıyla belirli yörüngeleri izleyerek dolaşımlarını tamamlarlar.Maddelerin ekosistemdeki bu dolaşımına madde döngüsü denir.Tüm maddeler döngü yoluyla sürekli olarak canlılar tarafından yeniden kullanılır.Canlılar için gerekli olup,devredilmesi gereken maddelerinen önemlileri;oksijen,su,azot,karbon,fosfor ve kükürttür. Bu madde döngülerindeki en önemli rolü saprofitler ve kemosentetik bakteriler üstlenmektedir. Çünkü bunlar doğada her an toprağa düşen organik artıkları ve cesetleri ayrıştırarak inorganik maddelere dönüştürürler.Daha sonra bu yollarla serbest kalan inorganik maddeler yeniden fotosentez ve kemosentez yoluyla kullanılır hale getirilir.Fotosentez ve kemosentez olaylarıyla tekrar inorganik maddeler organik maddelere dönüştürülür. Bu organik artıklar yaprak,odun,kaya parçaları ve hayvan leşleri olabilir.Doğada hiçbir zaman madde kaybı söz konusu değildir. KARBON DÖNGÜSÜ Canlı yapısının en önemli elementlerinden birisi karbondur.Bütün organik bileşiklerin temel yapı elemanıdır.Bunun için canlı organizmalar karbonlu bileşikleri kullanmak zorundadırlar. Karbon doğada hem mineral biçiminde (kömür,elmas,gaz halinde ya da suda çözünmüş durumda karbondioksit olarak) hem de organik biçimde (canlı varlıklarca oluşturulan moleküllerde) bulunur.Yeşil bitkiler güneşten gelen ışık ve doğadan absorbe ettikleri su ve karbondioksit molekülleri ile organik maddeleri sentezlerler.Bazı bakteriler ise besini kemosentez yoluyla üretirler.Bitki ve bazı bakterilerin sentezlediği organik maddeler arasında karbonhidrat önemli bir yer tutar.Karbonhidratları ve türevlerini,saprofit bakteriler absorbe ederek ve hayvanlar besin olarak tüketerek solunumda kullanmaları sonucu atmosfere serbest karbondioksit bırakırlar. Gerek hayvanların gerekse mikroorganizmaların ölümleri sonucunda, toprakta ayrışmaya başlayan vücut yapıları, ****n bakterileri tarafından ayrıştırılarak CO ' ye dönüştürülür ve atmosfere serbest olarak bırakılır.Şemada görüldüğü gibi CO , ışık ve su varlığında tekrar bitkiler tarafından fotosentez reaksiyonlarında kullanılır. Bunun dışında bitki ve hayvan ölüleri, toprağın çok derinlerinde, yüksek basınç ve sıcaklık etkisi altında petrol ve kömür gibi yapılara dönüşebilirler.Petrol ve kömür, insanlar tarafından enerji ihtiyaçları için kullanılırken yine açığa karbondioksit (CO ) ve karbonmonoksit (CO) gazları çıkar. AZOT DÖNGÜSÜ Tek hücreli olsun çok hücreli olsun doğadaki tüm canlılar, yapılarına aldıkları besin maddeleri ile amino asit ve bu amino asitlerden de protein sentez ederler.Protein sentezi için gereken ana elementler ise karbondan sonra azottur.Azot gerek proteinlerin gerekse DNA ' nın moleküler yapısı için gerekli olan çok önemli bir elementtir.Canlılar bunun için azotu kullanmak zorundadırlar. Atmosferde %78 gibi yüksek bir oranda azot vardır.Fakat çoğu canlı atmosferdeki serbest azotu doğrudan kullanamaz.Azotun önce bakteriler,su yosunları ve bazı likenler tarafından başka elementler-le birleştirilerek nitratlara dönüştürülmesi gerekir.Havadaki azot gazı, topraktaki azot tutucu bakteriler tarafından nitratlara dönüştürülür.Bitkiler büyümeleri için gerekli azotu sağlamak için nitratları soğururlar.Hayvanlar bu bitkilerle beslenirler. Bakteri ve mantarlar,ölü bitki ve hayvanları toprağa amonyum bileşikleri yayarak çürütürler. Nitrat tutan bakteriler bu amonyum bileşiklerini, daha sonra bitkilerde kullanmak için nitrata dönüşen,nitrite dönüştürürler.Nitrat bozan bakteriler azot bileşiklerinin yeniden azot gazına dönüşmesini sağlarlar (denitrifikasyon). Atmosfere serbest bırakılan azot, diğer mikroorganizmalar yada mantar, yosun vb. gibi canlılar tarafından absorbe edilerek protein sentezinde kullanılırlar.Bitkilerin kendileri de azotu kullanıp protein sentezlediği gibi, hayvanlar tarafından tüketilerek sindirildikten sonra yapılarındaki azotla yine protein sentezi gerçekleştirilir. Ayrıca yıldırım ve şimşek gibi gibi doğa olayları toprağa azot bağlanmasında etki ederler. SU DÖNGÜSÜ Su, bazı doğal kuvvetler ve hava hareketleriyle atmosfer ile yer yüzündeki karalar ve sular arasında sistemli bir şekilde hareket etmektedir.Buna su döngüsü veya hidrolojik dolaşım denir.Güneş enerjisinin ısıtmasıyla ,çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı;yağmur,kar, dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner.Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken,daha büyük bir kısmı,göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir.Su döngüsü döngüler gibi süreklidir.Bitkiler de terleme ile su döngüsüne katılır.Yer yüzündeki bütün sular,su döngüsüne katılmaktadır.Yani,denizlerden buharlaşan su,yağış olarak yer yüzüne dönmekte, bir kısmı yüzeysel sularda birikip ,bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır. Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır.Burada toplanan sular,su döngüsüne devam eder (uzun su devri).Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur, kar,dolu, biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine kısa su devri denir.Buharlaşma ve terleme yoluyla yükselen su,bulutlarda yoğunlaşır.Bunun sonunda da yağış oluşur.Yağış olarak geri dönen suyun bir kısmı yüzey sularında (göl ve denizlerde) depo edilir. Diğer kısmı yer altı sularına karışır.Toprağa giren su , yer altı suyu olarak tekrar denizlere akar. Bu şekilde su döngüsü tamamlanmış olur. OKSİJEN DÖNGÜSÜ Oksijen,değişik biçimlere dönüşerek doğada sürekli bir döngü içerisindedir.Havada gaz, suda ise çözünmüş olarak bulunan oksijen,serbest halde azottan sonra en çok bulunan elementtir.Hayvanların ve basit yapılı bitkilerin,solunum yoluyla aldıkları oksijen hidrojenlebirleşince su oluşur.Bu su, daha sonra dışarıya atılarak doğaya verilir.Ortamdaki karbondioksit, algler ve yeşil bitkiler tarafından fotosentez yoluyla karbonhidratlara dönüştürülür,yan ürün olarak da oksijen açığa çıkar.Dünyadaki sular,biyosferin başlıca oksijen kaynağıdır.Oksijenin yaklaşık %90’ ının bu sularda yaşayan alglerce karşılandığı tespit edilmiştir.Diğer döngülerde de bazı aşamalarda oksijenin yer aldığı bilinmektedir. Atmosferdeki oksijen oranı sabittir.Çünkü solunum durmayan bir olaydır ve bütün canlılar tarafından gerçekleştirilmektedir. FOSFOR DÖNGÜSÜ Fosfor da, canlılar için gerekli temel maddelerdendir.Hücrelerde nükleik asitlerin enerji aktarımlarını sağlayan adenozin trifosfat (ATP) maddesinde,hücre zarının yapısında,ayrıca kemik ve dişlerin yapısında bulunur.Fosfor diğer elementler gibi doğada bileşikler halinde bulunur.Fakat bu bileşikler suda kolay çözünmezler.Fosfor bileşikleri özellikle kemik,diş,kabuk gibi hayvansal atıklarda ve doğal kayaçlarda bulunurlar.Bu bileşikler suda çözünmedikleri için diğer bazı bileşiklerle reaksiyona girerler.Bu bileşiklerin başında nitrat ve sülfirik asit yer alır. Suda kolay kolay çözünmeyen fosfatlı bu bileşikler bu yolla çözülürler ve oluşan bu fosfat tuzları bitkiler tarafından absorbe edilebilirler.Bitkilerin hayvanlar tarafından besin olarak tüketilmesiyle fosfor dolaylı yoldan hayvanlara geçmiş olur.Fosfat,organizma artıkları ile toprağa geçer ya da çözülmeyen bileşikler şeklinde diş,kemik ve kabukların yapısına katılırlar. Fosfat, kuş ve balıkların kemiklerinde de bulunduğu için, bu hayvanların ölmesi halinde fosilleri kayaçlara gömülebilir.Fosfat bileşiklerini ihtiva eden bu kayaçlar, yeryüzü hareketleriyle parçalanmaya uğrayarak tekrar doğaya karışabilir.Bunun yanında volkanik faaliyetlerle magma tabaasından yeryüzüne ilave olarak fosfat kazandırılabilir.Yine bazı tür bakteriler ortamda bulunan fosfatlı bileşikleri kemosentez reaksiyonlarıyla işleyerek çözünebilen fosfat tuzları (CaHPO ve CaSO gibi) haline getirebilirler. Fosfor döngüsünün temelini,fosforun karalardan denizlere veya denizlerden karalara taşınması oluşturur.Fosfatlı kayalardaki fosforun bir kısmı,erozyon yoluyla suda çözünmüş hale gelir.Bu inorganik fosfat ,bitkilerce,suda çözünmüş ortofosfat biçiminde alınır,organik fosfatlara çevrilir.Beslenme zinciriyle otobur ve etobur hayvanlara aktarılır.Bitki artıkları, hayvan ölüleri ve salgılarındaki organik fosfatlar,ayrıştırıcı mikroorganizmalar yardımıyla inorganik duruma çevrilir.Böylece yeniden bitkilerce alınmaya hazırdır.Jeolojik hareketlerden başka,fosforun denizlerden karalara dönüşü,balıkçılık ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla olur. KÜKÜRT DÖNGÜSÜ Kükürt,toprakta ve proteinlerin yapısında bol miktarda bulunur. Fakat bitkiler kükürdü sülfatlara çevrildikten sonra kullanabilirler. Kükürt içeren proteinler,önce topraktaki çeşitli organizmalar aracılığıyla kendilerini oluşturan aminoasitlere parçalanır,ardından aminoasitlerdeki kükürt başka bir dizi toprak mikroorganizması yardımıyla hidrojen sülfüre dönüşür.Hidrojen sülfür oksijenli ortamda,kükürt bakterileri aracılığıyla önce kükürde sonra sülfata çevrilir;sülfatlar da başka bakteriler tarafından yeniden hidrojen sülfüre dönüşür.Eğer bitki veya hayvan ölürse,yapılarındaki proteinin parçalanmasıyla kükürt H S şeklinde açığa çıkar.H S kükürt bakterileri tarafından önce S O ‘ye daha sonra da S O iyonuna dönüştürülür.SO iyonları,bazen doğada serbest olarak reaksiyona girerek sülfatlı bileşikleri de verebilirler.Organizmalar tarafından alındığı takdirde kükürt içeren iki aminoasit olan Sistein ve Metionin’nin yapısına katılırlar.

http://www.biyologlar.com/su-dongusu-su-cevrimi-madde-dongusu-karbon-ve-oksijen-dongusu-azot-dongusu-fosfor-dongusu

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

EKOLOJİ:Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir. Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar - Sistemler –Organizmalar - Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir. Ekoloji ile ilgili önemli terimler: Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır. Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri. Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir. Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur. Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir. Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür. Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur. Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur. Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen: Biyotik faktörler: 1) Üreticiler 2) Tüketici 3)Ayrıştırıcılar Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır. 1) İklimsel faktörler : a) Işık b) Isı c) Su 2) Toprak faktörler : a)Toprak yapısı b)Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’ sı BİYOTİK FAKTÖRLER Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır. Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir. Tüketiciler üç grupta incelenir: 1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler) 2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici) 3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler) Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır. ABİYOTİK FAKTÖRLER 1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler. A) Işık: a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir b) Canlıların temel enerji kaynağıdır c) Fotosentez için gereklidir d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur. Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamı C) Su: a) Organik maddelerin sentezlenmesi b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi d) Fazla ısının uzaklaştırılması e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır. Hayvanlarda: 1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması. 2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması 3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi 4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi Bitkilerde: 1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır) 2) Köklerin suya yönelimi vardır 3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir. Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar: 1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler) 2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar) 3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak 4) Metabolik su kullanmak EKOLOJİK PİRAMİTLER Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanır Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler · Piramidin tabanını üreticiler oluşturur · Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur · 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur tüketiciler= a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) · Taban üreticilerden oluşur · Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır · Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır · Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar CANLILARDA BESLENME ŞEKİLLERİ A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları: -Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar -Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme,barınma,hareket,korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez. 2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİ Besin zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. · Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. · Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. · İlk halkada ototroflar bulunur · Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur · Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar · Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir · Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. YAŞAM BİRLİKLERİ (KOMÜNİTELER) Sınırları belli bir coğrafi ortamda yaşayan tüm populasyonların oluşturduğu birliktir. Biyosferde iki tip yaşam birliği vardır. A-Kara yaşam birliği (Orman, Çayır, Step, Tundra, Çöl, Mağara. vb.) B-Su yaşam birlikleri (Deniz, Göl, Akarsu, Havuz, Bataklık, Pınar, vb.) Yaşama birliklerinin özellikleri: · Baskın türler vardır:Komünitede gerek sayısal gerekse yaşamsal aktiviteleri bakımından en çok rastlanan türdür. · Her yaşam birliği belirli iklimsel koşullara sahip ortamlara uyumlu türlerden oluşur: Ormanlarda topraktan ağacın tepesine kadar farklı şartlara sahip microklima katmanları ve bu katmanlarda şartlara uyumlu bitki ve hayvan türleri bulunur. · Yaşam birliklerinin sınırları vardır. Ancak bazı yaşam birlikleri içiçe olabilir. · Yaşam birliklerinde canlıların sayıları ile vücud büyüklükleri ters orantılıdır. · Yaşam birliğinin baskın türü biyotik ve abiyotik nedenlerle zamanla ortadan kalkabilir ve yerini başka bir tür alabilir .Bu olaya süksesyon denir. POPULASYONLAR Sınırlandırılmış coğrafik bölgede yaşayan aynı tür bireylerin oluşturduğu topluluktur.Populasyoınlar biyolojik birimdir. Populasyonlarda bir birey doğar, büyür ve ölür ancak populasyonlar varlığını sürdürür. Populasyonların incelenmesinin sağladığı faydalar şunlardır. · Canlı ile çevresi arasındaki ilişkileri anlamak · Doğadaki madde ve enerji akışını tanımak ,önemini kavramak · Yaşanabilir doğayı öğrenmek ,tanımak ve korumanın önemini kavramak · Canlıların genetik yapı ve evrimini öğrenmek POPULASYONLARIN ÖZELLİKLERİ 1) Populasyon büyüme şekilleri: Populasyona doğum ve içe göçle birey katılarak büyür. Ölüm ve dışa göçle bireyler azalarak küçülür. Eğer populasyonun bulunduğu alanda çevresel koşullar değişmeden kalıyorsa populasyonlarda birey sayısı dengeye ulaşır. Populasyonların gelişme,gerileme ve dengesi şu formülle hesaplanır. P=Populasyon büyüklüğündeki değişme A=Doğum + İçe göç (Birey sayısı artışı) B=Ölüm + Dışa göç (Birey sayısı azalması)

http://www.biyologlar.com/ekoloji-ve-besin-zinciri-1

Hidrotermal Bacalarda Yaşamın Oluşumu: Demir Kükürt Kuramı

Yüzyıllarca insanoğlu canlı populasyonlarının sadece güneşe bağlı olarak yaşadığını ve bu şekilde evrildiğini düşünüyordu. Güneşe bağlı yaşamları bir piramit gibi düşündüğümüzde piramitin en alt kısımında fotosentez yoluyla organik madde üreten ototrof canlılar geliyordu. Piramitin orta kısmında bu ototrof canlıların ürettiği besinlerle beslenen otçul heterotrof canlılar, piramitin en üst kısmında ise bu canlılarla beslenen etçil heterotrof canlılar geliyordu. Tabi her populasyonda olduğu gibi tüm bu canlıların ölümü halinde çürümüş bedenleriyle beslenen ayrıştırıcı bakterileri de unutmamak gerekir. Ancak gelişen bilim ve teknoloji sayesinde tüm bu olgular kökten değişecekti. 1977 de John B. Corliss ve John M. Edmond ismindeki deniz araştırmacıları okyanusların tabanında yaşayabilen bir tür balina türünü izlemek üzere okyanus tabanlarının yüksek basıncına dayanıklı bir denizaltı aracı geliştirdiler. Alvin isminde iki kişi alabilen bu denizaltıyla yaklaşık 3000 metrelik okyanus tabanına daldılar. Aya benzeyen bir eğimin üzerinden geçtiklerinde aniden Alvin’in ışıkları biyologları şaşırtan rengarenk bir organizma topluluğunu aydınlattı. Altı ayaklı, kırmızı ağızlı tüp kurtları, büyük ve beyaz deniz tarakları, sarı midyeler ve yengeçler…Yüzeyden binlerce fit derinlikte bulunan bu canlı kümesine bilim insanları daha sonra "Gül Bahçesi " ismini verecektir. Ancak umduklarını bulamayan araştırmacılar, aslında farkında olmadan bilim dünyasını sarsacak farklı bir bilimsel keşife imza atmışlardı. Bu keşif sayesinde biyoloji kitapları yeniden yazılmak zorunda kalınacaktı. Aslında o derinlikteki basınç altında hiç bir canlının yaşayamayacağı düşünülüyordu. Su yüzeyene çıkan araştırmacaılar, beraberinde aşağıdaki resimde görülen siyah bir duman tüten hidrotermal bacaları ve bu bacalar etrafında yaşayan organizmaları görüntülemişlerdi. İlk başta bakıldığında hiç bir anlam ifade etmeyen bu fotoğraf zaman içerisinde araştırmaların daha sık artmasıyla önem verilmeye başlanacaktı. Peki bu bacaların yapısı neydi ve nasıl oluşuyorlardı? O dönemde bilim dünyasında büyük yankı uyandırmış olan hidrotermal bacaların çevresinde yaşayan organizmaların olması, aynı tarihlerde Alman bir kimyacı ve patent avukatı olan Günter Wächtershäuser'i farklı bir düşünceye götürmüştü. Acaba ilk yaşam bu bacaların çevresinde başlamış olabilirmiydi? Wächtershäuser hemen bu konuyla ilgili olarak bir hipotez ortaya atar. Hipotezine göre, erken dönem bir metabolizma biçiminin genlerden önce oluştuğunu savunmaktadır. Burada metabolizma diğer işlemler tarafından çalıştırılacak biçimde enerji üretecek bir kimyasal tepkime zincirini ifade etmektedir. Bu düşünceye göre bir kez ilkel metabolik zincir oluşturulduktan sonra bu daha karmaşık sistemler oluşturmaya başlamıştır. Teorinin anahtar fikirlerinden birisi bu erken dünya okyanuslarında ki yaşamın kimyasının yoğun solüsyonda değil de derin hidrotermal gölcüklerin hemen yanı başında (örnek: demir piritler) bulunan mineral yüzeyler üzerinde meydana geldiğidir. Ancak hipotez yıllar geçtikçe her yeni araştırma sonunda yeni bir kanıtın sunulmasıyla giderek bir kuram olmaya başlamıştı. Dünya ergimiş magma yapısı gereği sürekli hareket halindedir. Kıtalar adeta ergimiş magma üzerinde yüzercesine hareket edrler. Ayrıca okyanus tabanlarında da yerin altından gelen bu yüksek basıncın etkisiyle uzun yarıklar boylu boyunca uzanırlar. Bu yarıklardan sürekli olarak yerin altından gelen hidrojen (H2), metan (CH4), hidrojen sülfür (H2S), karbondioksit (CO2), hidrojen siyanid (HCN), formaldehit (HCHO), nitrojen (N2), kükürt dioksit (SO2) gazları çıkmaktadır. Bu yarıklardan giren su, 1200 °C lik sıcaklıkdaki ergimiş halde bulunan kayalar (magma) tarafından ısıtılır. Isınan su basıncın etkisiyle magmadaki Fe,Ni,Mn,Cu gibi metal iyonlarını, silisyum silikatlı, kalsiyum karbonatlı, demir sülfürlü ve bakır sülfürlü mineralleri bu yarıklardan suyun iç yüzeyine doğru fışkırtırlar. Fışkıran bu mineraller sıcaklığın etkisyle anında çökelir ve zamanla birikerek hidrotermal bacaları oluştururlar. Demir sülfür, bakır sülfür ve karbonatlı yapılardan oluşmuş bu bacalarda çok küçük mikro odacıklar yer almaktadır. Bu mikro odacıkların yapısını oluşturan pirit (FeS2) molekülleri ve kalkopirit (CuFeS2) molekülleri bir katalizör gibi (yani bir enzim gibi) magmadan gelen gazları tutarak adeta bir fabrika gibi organik madde sentezler. Bu mikro odacıkların birbirlerine bağlı olması sebebiyle de oluşan bu organik maddeler bacanın daha üst kısımlarına ulaşır ve buralarda daha komplex polimerleri oluşturur. Böylece en üst kısımlardan ilkel koaservat yapıda basit canlıların oluştuğu düşünülmektedir. Milyonlarca yıl sonunda bu oluşan bu ilk koaservat yapıların evrim mekanizmalarının etkisiyle evrim geçirerek daha kompleks hücreler dönüştüğü düşünülmektedir. Oluşan bu canlılarda enerjisinin hidrojen sülfür ve karbondioksit gazlarından elde ettiği glikoz ile elde eder. Yani kemosentetik bir yaşam sürüyorlardı. Bugün birçok deniz canlısının derilerinde demir sülfür, bakır sülfür gibi minerallerine rastlanılması ve bu canlıların hücre zarlarında işlevsiz halde hidrojen sülfür tutulmasında görev alan sadece kemosentetik bakterilerde bulunan proteinlerin sentezleniyor olması bu kuramı desteklemektedir. Tüm bu oluşumları kimyasal tepkimlerle anlatan figür aşağıda gösterilmiştir. Bu hidrotermal bacaların iç kısımlarında sıcaklık ortalama 350-400 °C arasındadır. Ağız kısımlarında ise ortalama 150 °C dolaylarındadır. Normalde 100 °C de kaynayan su, derinliğin sebep olduğu basınç yüzünden bu kadar yüksek sıcaklıkta bile kaynayamaz. 1953 de Stanley Miller'in yaptığı ünlü deneyden sonra o zamana kadar ilkel dünya atmosferinin sadece metan ve amonyak gazlarından oluştuğu sanılırken, bu keşifle bu bilgininde yanlış olduğu anlaşılmıştı. Artık bu tarihten sonra yapılacak deneylerde amonyak gazı kullanılmayacaktır. Bu gaz yerine nitrojen gazı kullanılacaktır. Ancak unutulmaması gereken nokta nitrojen gazı serbest haldeki hidrojen gazıyla 400 °C lik yüksek sıcaklık ve basınç altındaki suda birleşerek çözünmüş halde amonyumu oluşturmaktaydı. Bu derinliklerde bu ortama çok iyi uyum sağlamış derin su yengeçleri, karides türleri, deniz yıldızları, kemosentetik bakteriler, boyları 3 metreyi bulan dev solucanlar ve önceden hiç rastlanmayan derin su balıkları yaşamaktadır. Buradaki hayat türüyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir özellik vardır. Burada hayat fotosenteze değil kemosenteze dayalıdır. Fotosentez güneş ışığına dayanan bir reaksiyondur. Oysa bu kadar derinlere güneş ışığının erişmesi imkansızdır ve zifiri karanlıktır. Bu ortamda konunun başında bahsettiğimiz beslenme piramidinin en altında kemosentetik bakteriler bulunur. Bunlar bacalardan sıcak suyla fışkıran karbondioksit ve hidrojen sülfür elementiyle beslenirler. Kemosentez, bakterilere enerji sağlayan ve kimyasallara dayanan reaksiyonun adıdır. Diğer canlılar da bu bakterileri yiyerek enerji elde ederler. Bu keşfin ardından bir çok bilim kuruluşu harekete geçerek yaşamın kökenini buralarda daha çok aramaya başlamışlardı. Bugün aralarında NASA, ESA, Harvard, Cambridge, Oxford, Science gibi bir çok saygın üniversite ve bilim kuruluşu yaşamın bu hidrotermal bacalar etrafında başladığını düşünmektedir. Hatta NASA, bu hidrotermal bacaların evrende herhangi bir yıldızın çevresinde dönen gezegende yada uydu üzerinde de oluşmuşsa hayatın orada da başlamış olabileceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili olarak NASA gözünü Jüpiterin doğal bir uydusu olan Europaya çevirmiştir. Bu uydunun en büyük özelliği yüzeyinde kalın bir buz tabakası yer almaktadır. NASA kalın bu buz tabakası altında Jüpiterin güçlü kütle çekim kuvvetinin etkisiyle uydunun iç kısımlarında sıvı halde bir okyanus olabileceğini varsaymaktadır. Eğerki bu sıvı okyanus içerisinde dünyada olduğu gibi hidrotermal bacalar oluşmuşsa bu bacaların etrafında dünyadakine benzer yaşamın oluşmuş olabileceğini düşünmektedir. 2014 yılında NASA bu uydu üzerinde araştırma yapması için bir uzay sondası fırlatacak. 2015 de varması planlanan uzay sondası kalın buz tabakasının ısıtma yoluyla önce kıracak sonrasında da derin okyanusun içerisine dalacak ve araştırmalar başlayacak. Bu şekilde belki de evrende yalnız olup olmadığımız sorusunun da cevabını almış olacağız. NASA' da çeşitli projelerde görev almış ve aynı zamanda da Harvard Üniversitesinde çalışan Nobel ödüllü Prof. Dr. Jack Szostak bu uydu üzerinde canlı olabileceğini inan ender kişilerden birisi. Öyleki Szostak, bilgisayar teknolojisyle uydu üzerinde canlıların yaşam biçimiyle ilgili bir modelleme bile yapmış. Bu modellemeyle ilgili figür aşağıda görülmektedir. Yaşamın Kökeni Kaynakça: - NASA, Jack Szostak; Antartica Hyrothermal Vents 2001 - en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent - Tyler, Paul; German, Christopher; Tunnicliff, Verena (2005). "Biologists do not pose a threat to deep-sea vents". Nature 434 (7029): 18. - Devey, CW; Fisher, CR; Scott, S (2007). "Responsible Science at Hydrothermal Vents" - Hydrothermal Vents – Life’s First Home, Stephen Hart. NASA Astrobiology Institute, Nov 06, 2001 - astrobiology.arc.nasa.gov/news/expandnews.cfm?id=1128 - Russell MJ, Daniel RM, Hall AJ, Sherringham JA (1994). "A Hydrothermally Precipitated Catalytic Iron Sulphide Membrane as a First Step Toward Life". J Mol Evol 39: 231-243. - Wächtershäuser, Günter (2007). "On the Chemistry and Evolution of the Pioneer Organism". Chemistry & Biodiversity 4 (4): 584–602. - Günter Wächtershäuser, G (1992). "Groundworks for an evolutionary biochemistry: The iron-sulphur world". Progress in Biophysics and Molecular Biology 58 (2): 85–201.

http://www.biyologlar.com/hidrotermal-bacalarda-yasamin-olusumu-demir-kukurt-kurami

EVRİMİN KANITLARI

Temel bilimlerin önemli karakteri, ortaya atılan bir düşünce ya da teorinin bilimsel yöntemlere dayalı olarak yapılan gözlemlerle kanıtlanmasıdır. Buna göre, bir temel bilim olan biyolojide de teorik olarak verilen bilgilerin, laboratuvar koşullarında yapılan bilimsel gözlemlerle doğrulanması gerekmektedir. Ancak, evrimin süreklilik göstermesi ve çok yavaş ilerlemesi, bu konuda ortaya atılan teorilerin gözlemlerinin yapılmasını; bir başka deyişle evrimin laboratuvara sığdırılmasını olanaksız kılmaktadır. Ayrıca, evrime ortam koşullarındaki değişmenin neden olduğu düşünüldüğüne göre; belli bir evrimsel değişmeyi araştırırken buna neden olan ortam koşullarını veya bu koşullarda meydana gelen değişmeyi de bilmek gerekir ki bunu tam olarak bilmek bügün için olanaksızdır. Bu nedenle, evrimin kanıtları biyolojinin dalları ve jeoloji ile biyolojinin ara kesitinde yer alan paleontoloji alanında yapılan çalışmalardan elde edilmektedir. Aşağıda bu kanıtlara yer verilmiştir. 1- Sistematikten sağlanan kanıtlar Canlıların biribirlerinden meydana geldiğini ifade eden evrim düşüncesi, bitki ve hayvanların sınıflandırılmasından sonra daha çok dikkat çekmeye ve taraftar toplamaya başlamıştır. Sınıflandırmada gerçek ve esas olan kavram türdür. Çünkü, kendi aralarında çiftleşerek fertil yavrular veren canlılar aynı tür içinde kabul edilirler. Türün üstünde yer alan cins, aile, takım gibi taksonlar içindeki canlıların yeri, farklı sistematikçilere göre değişiklikler gösterebilmektedir. Örneğin, bir tür farklı sistematikçilere göre farklı cinsler içinde düşünülebilir. Bir başka örnek, canlıların günümüzde genellikle beş alem (regnum) e ayrılarak (Monera, Protista, Fungi, Plante, Animalia) incelenmelerine karşın; bazı sistematikçilere göre iki aleme (Animalia, Plante) ayrılmasıdır. Aslında iki alemli sistematikten beş alemli sistematiğe geçişin nedeni, prokaryot ve ökaryot tek hücreliler ile mantarların ne bitkilere, ne de hayvanlara sokulamıyacak kadar ortak özelliklere sahip olmaları idi. Örneğin, Euglena klorofil içermesi ve taşıdığı kamçıyla hareketli olması dolayısıyla botanikçiler ve zoologlar arasında bitki mi, yoksa hayvan mı kabul edilmesi konusunda tartışmaya neden olmuştur. Fakat, beş alemli sistematiğin kullanılmaya başlanmasıyla bu tür tartışmalar büyük ölçüde sona ermiştir. Sistematik biliminin gelişmesinde ve canlı sistematiğinin incelenmesinde evrim açısından önemli olan, ilkel canlıların bitki mi yoksa hayvan mı olduklarını tartışacak kadar basit ve benzer yapılı olmalarına karşın; sistematiğin gelişmiş olan üst grupları arasında (memeli hayvanlar ve çiçekli bitkiler gibi) farkların çok fazla oluşudur. Canlı sistematiğinde evrime delil olarak gösterilen bir başka gözlem, aynı takson içinde biribirine yakın gruplardaki canlıların biribirlerine daha çok benzemesidir. Bu durum, yakın türlerin değişerek biribirlerinden meydana geldikleri düşüncesinin kaynağı olmuştur. 2- Paleontolojiden elde edilen kanıtlar Paleontoloji, bilimler yelpazesi içinde jeoloji ile biyolojinin birleştikleri çizgide yer alır. Adeta iki bilim dalının ara kesiti durumundadır. Bugün ele geçen fosillerden, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların ne kadar eskiye ait olduklarını; ortamlarıyla ve bugün yaşamakta olan canlılarla ilgilerini araştırır. Fosil, Jeolojik devirlerde yaşamış olan canlılardan veya onların bıraktıkları izlerden bugün elimize geçen kalıntılara denir. Canlılar öldükten sonra, yumuşak dokuları ayrıştırıcı olarak isimlendirilen eklembacaklılar ve mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Şayet iyi korunmamışsa kemikler de yok olur. Fosiller, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların doğal olaylar sonunda uygun şekilde korunarak günümüze kadar gelmiş olan izleridir. Suda yaşayan canlıların fosilleşme şansı, karada yaşayan canlılara oranla daha fazladır. Örneğin, deniz veya gölde akarsu ağzına yakın yerde ölen bir balık, derenin taşıdığı sel sularıyla gelen sedimantasyonun altında kalabilir. Bu şekilde fosilleşme sürecine giren balık, diğer canlıların etkisinden uzak kaldığı gibi, yer altı sularıyla taşınan silikatlar ve karbonatların sert dokularına girmesiyle taşlaşarak binlerce yıl bozulmadan kalacak bir fosil haline gelir (Şekil 6). Fosilleşmenin bir başka şekli, çevresindeki tüm canlıları örtecek bir volkanik etkinlik sonunda canlıların kalın bir lav veya tüf tabakası altında kalmasıdır. Şekil. 6. Fosillerin, yaşadıkları devirlerin eskiliğine göre jeolojik tabakalar içinde sıralanışı Yer altında değişik derinliklerde bulunan fosiller çeşitli dış ve iç kuvvetlerin etkisiyle yüzeye çıkabilirler. Dış kuvvetler heyelanlar veya akarsu ve rüzgarların meydana getirdiği erozyon; iç faktörler ise, jeolojik anlamda yer hareketleridir. Paleontologlar, bu amaçla çeşitli yöntemler kullanarak jeolojik tabakaların yaşlarını belirlerler. Radyoaktiviteden yararlanılarak yapılan yaş tayinleri bu konuda yaygın olarak başvurulan yöntemdir. Paleontolojik bulgulara göre 4,6 milyar yıl yaşında olduğu tahmin edilen yer üzerinde ilkel canlıların günümüzden 3,5 milyar yıl önce (MYÖ); ilk ökaryotların ise 1,5 MYÖ meydana geldikleri ve ilk çok hücrelilerin kambriyen devrinde ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Şekil 7, sırasıyla çenesiz omurgalılar, kıkırdaklı balıklar, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerin ortaya çıktıkları jeolojik devirleri ve gelişmelerini göstermektedir. Bu şekile göre, a) Şlk omurgalı hayvanlar çenesiz balıklardır. Bu canlıları zaman içinde sırasıyla kıkırdaklı ve kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler izlemektedir. Bu durum, zaman içinde giderek gelişmiş canlıların ortaya çıktığını göstermektedir. Herhangi bir jeolojik devirde meydana gelen bir canlı türü, belli bir sayısal büyüklüğe eriştikten sonra, yeni türler meydana getirmektedir. Örneğin, başlangıçta sayıca az olan reptiller; fert sayıları belli bir büyüklüğe eriştikten sonra, tür sayılarını artırarak tüm jura devrinin baskın canlıları olmuşlardır. Burada "fert sayısının belli bir büyüklüğe erişmesi" b) ifadesiyle, ekosistemde türe ait taşıma kapasitesinin tamamının kullanılmış olması kastedilmektedir. c) Fosillerin incelenmesi, bazı hayvan grupları arasında geçit formu olarak nitelendirilebilecek fakat bugün yaşamayan canlıların varlığını ortaya koymuştur. Örneğin, jura devrinde yaşamış olan Archaeopteryx, vücut yapısı bakımından hem sürüngenlere ve hem de kuşlara benzeyen karakterlere sahiptir. Bu yapısıyla Archaeopteryx, bugün yaşamayan bir geçiş formudur. Bir başka örnek, biribirini izleyen jeolojik devirlerde yaşamış olan ve bugünkü atın ataları durumunda olan hayvan fosilleridir. Bu fosiller de atın evrimini gösteren geçiş formlarıdır (Şekil 8). d) Canlıların evrimi sürecinde, bazı karakterlerde meydana gelen değişikliklerin aynı yönde geliştiği görülür. Atın ayağının allometri tarzında gelişmesi; Sudan karaya geçiş sürecinde rol alan balık – kurbağa – sürüngen ve daha sonra gelişen memelilerde hareket, solunum ve dolaşım sistemlerinde görülen ve giderek daha fonksiyoner olma yönündeki gelişmeler buna örnektir. 3-Morfolojiden sağlanan kanıtlar Morfoloji, bir canlının veya canlıyı meydana getiren yapıların dış görünüşünü inceleyen bilimdir. Canlıların dış görünüşleri ve bu görünüşleri meydana getiren organ morfolojileri ve işlevleri karşılaştırılırken aralarındaki benzerlikler dikkate alınmaktadır. Gözlemler, organlar arasında homologi ve analogi tarzında olmak üzere, iki şekilde benzerlik bulunduğunu ortaya koymuştur. Şekil 8. Atın soyoluşunda yer alan geçiş formları. Analog organlar arasındaki veya analogi tarzındaki benzerlikler morfolojik ve işlevsel benzerlikleri dikkate almaktadır. Örneğin, embriyonik gelişimleri birbirlerinden tamamen farklı olan böceklerin ve kuşların kanatları arasındaki benzerlik, her ikisinde de kanatların uçma işlevini yerine getirmesidir. Bu konuda bir başka örnek, deniz parlaması (yakamoz) olayına neden olan Noctiluca miliaris ile aralarında filogenetik yakınlık olan Craspedotella pileolus‟un tek hücreli hayvan olmasına rağmen, morfolojik bakımdan deniz anası (Aurelia aurita) na benzemesidir veya bir memeli hayvan olan yunus balığı ile bilinen gerçek balıklar (Pisces) arasında görülen morfolojik benzerliktir. Yunus balığı, derisinin kıllı oluşu, akciğerleriyle soluması, canlı doğurması gibi özellikleri ve embriyonik gelişimi bakımından tipik bir memeli olmasına rağmen; ortam koşullarına uyması sonucunda morfolojik olarak balık şeklindedir. Homolog organlar arasındaki veya homologi tarzındaki benzerlikler organların embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliklere dayanmaktadır. Evrimsel gelişimleri birbirine benzer olan bu organlar adaptif radyasyon sonunda farklı amaçlara uygun olarak değişmektedirler. Homolog organlar işlevsel farklılıklar gösterse de, burada dikkate alınan embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliktir. Örneğin, memelilerde genel olarak 5 parmaklı olan üyeler; farklı türlerin yaşam koşulları ve beslenme şekilleri (veya topluluk içindeki rolleri = niş) ne göre el, toynak, yüzgeç, pençe, kanat gibi değişik amaçlara göre farklılaşmıştır. Bu organlar işlevsel farklarına rağmen embriyonik gelişmelerindeki benzerlikler nedeniyle homolog organlardır. Yukarıda anlatılan kuşlar ve böceklerin kanatları arasındaki analogi tarzı benzerliğe karşın, kuşların ve yarasaların kanatları arasında; hem embriyonik gelişimleri bakımından ve hem de işlevsel olarak görülen benzerlik nedeniyle, hem analogi hem de homologi tarzı benzerlik bulunmaktadır. Nitekim, her iki kanat yapısında yer alan kemikler arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır (Şekil 9). Şekil 9. Sırasıyla, Şnsan, kedi, balina ve yarasa kolları arasındaki anatomik benzerlikler Homolog organların karşılaştırılmasıyla hayvanlar arasındaki yakınlıklar daha doğru bir şekilde belirlenmektedir (Şekil 9). Hatta, dış görünüşleri bakımından farklı olan fakat filogenetik bakımdan biribirlerine yakın olan canlıların akrabalık dereceleri, homologi tarzındaki benzerliklerin değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılmaktadır. Örneğin, Equidae ailesinden at, Felidae ailesinden kaplan ve Pongidae ailesinden maymunun ayakları arasında anatomik ve işlevsel farklar vardır. At, aslan ve maymun sırasıyla; tırnakları, parmakları ve tabanları ile yere basan hayvanlardır. Aileler arasında yere basış şekli bakımından görülen farka rağmen, aynı aile içindeki fertlerin benzer şekilde yere bastıkları görülür. Buna göre, aynı aile içinde toplanan bireyler yakın akraba olarak kabul edilmelerine karşın, farklı ailelere mensup fertler daha uzak akraba olarak kabul edilmektedirler. A-Embriyolojiden sağlanan kanıtlar. Morfolojinin bir dalı olan embriyoloji, yumurtanın döllenmesiyle meydana gelen zigotun, hayvanlarda yumurta içinde veya ananın uterusunda; bitkilerde tohum içinde filizleninceye kadar geçirdiği gelişme evrelerini inceleyen bilim dalıdır. Bu bilim dalında yapılan gözlemler, yüksek organizasyonlu canlıların geçmiş jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların sürekli evrimleşmeleriyle meydana geldiklerini ortaya koymaktadır. Bu düşünceye neden olan gözlemler: a) Canlıların bir bölümü (örneğin bugüne kadar soylarını devam ettirebilmiş olan süngerler) embriyonik gelişimlerinde gastrula evresinde kalırlar. Ancak daha gelişmiş canlılarda embriyonik tabakalar ve organ oluşumları belirgin olarak görülmeye başlar. b) Belli bir gelişmişlik düzeyinin üzerindeki canlılar yumurta hücreleri meydana getirirler ve bu hücrede meydana gelen bölünmelerle bulastula ve gastrula evrelerinden geçerek; sırasıyla ektoderm, endoderm ve mezoderm olarak tanımlanan embriyonik tabakaları meydana getirdikten sonra organ taslaklarını oluşturarak gelişirler. c) Gelişmiş canlıların embriyonik gelişimlerinde, daha ilkel canlıların ergin evrelerinin bulunduğu gözlenmektedir. Örneğin, kurbağa metamorfozunda; su hayatına uyarak kuyruğuyla hareket eden ve solungaçlarıyla soluyan, balığa benzer bir tetar evresinin bulunuşu, filogenez içinde kurbağaların balıklardan meydana geldiği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Omurgalılarda boşaltım sisteminin evrimi incelendiğinde, ilkel balıklarda görülen pronefroz tipi böbreğin yerini; sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi daha ileri derecede evrimleşmiş olan grupların erginlerinde metanefroz tipi böbreğin aldığı görülür. Ancak, bu grupların ve amfibilerin larvalarında daima pronefroz tipi böbreğin bulunduğu görülür (Tablo 2). Bir başka örnek olarak, insanın, embriyonik gelişiminde nöral borunun oluşumu sırasında, kısa bir süre için başın gerisinde, balıkların solungaçlarına benzer yarıkların meydana geldiği; kalbin iki odacıklı olduğu; böbreklerin pronefroz tipinde olduğu ve kuyruğunun bulunduğu bir evreden geçtiği bilinmektedir. Ayrıca, Şekil 10 da görüldüğü gibi, insanın embriyonik gelişimindeki belli evreler ile başka canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında benzerlikler bulunmaktadır. Bir başka anlatımla, her canlı embriyonik gelişiminde, evrim çizgisinde yer alan canlıların morfolojik özelliklerini sergileyen evrelerden geçerler. Sistematikdeki yeri tartışma konusu olan canlılar arasında filogenetik yakınlıklar, bu şekildeki benzerliklerden yararlanılarak bulunmaktadır. Hatta, bazı yazarlara göre “bir canlının embriyonik gelişimi onun soyoluşunu göstermektedir”. B-Sitolojiden sağlanan kanıtlar Morfolojik ve fizyolojik bakımdan, tek ve çok hücreli canlıların hücrelerinde bulunan ortak özellikler, canlıların orijininin tek hücreli bir organizma olduğunu düşündürmektedir. Bütün hücrelerde, merkezde DNA yapısında bir kalıtım materyali ve onu saran sitoplazma ile bütün bu yapıyı çevresinden ayıran bir zarın bulunması; bütün hücrelerde çoğalmanın mitoz olarak isimlendirilen bir bölünmeyle gerçekleşmesi; eşeyli çoğalan türlerde eşey hücrelerinde kromozom sayılarının mayoz bölünmeyle yarıya indirilerek türlerin kromozom sayılarının sabit tutulması bütün bu canlıların hücrelerinde karşılaşılan ortak karakterlerdir. Şekil 10. Çeşitli düzeylerde evrimleşmiş olan canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında görülen benzerlikler. Soldan sağa sırasıyla: Balık, Salamander, Hindi, Tavuk, Domuz, Dana, Tavşan ve Şnsan Diğer taraftan, cins ve aile gibi küçük sistematik kategoriler içindeki türler arasında biribirlerine yakın olan kromozom sayılarının, takım gibi daha geniş kapsamlı kategorilerde giderek farklılaşması; canlıların ortak bir atadan meydana geldikten sonra giderek değiştiklerini göstermektedir. Örneğin, sineklerin Chironomus cinsi içindeki türlerin hemen hepsinde haploid kromozom sayısı 4; çekirgelerin Acridiidae ailesinde 16 türde n=10, 86 türde n=12 olmasına karşın; bilinen tüm kelebekleri kapsayan Lepidoptera takımında n=11-112 arasında değişmektedir. Benzer şekilde, kromozomların metafaz düzleminde sıralanışı bakımından da büyük sistematik kategoriler içindeki fertler arasında farklar bulunmaktadır. C-Histolojiden sağlanan kanıtlar Bütün canlıların özelleşmiş hücre grupları olan dokulardan ve farklı dokuların belli bir amaca yönelik olarak bir araya gelmesinden oluşan organ ve organların bir araya gelmesinden oluşan sistemlerden meydana gelmesi ve bu hiyerarşik yapının bütün canlılarda benzer olması canlıların ortak bir başlangıcının olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca, canlıların dokuları arasında görülen morfolojik ve işlevsel benzerlikler de bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir. Örneğin, omurgalı hayvanların deri, kol ve mide kasları ile sinir dokuları morfolojik olarak benzer yapıdadırlar. Bu durum, canlıların ortak bir atadan meydana gelerek evrimleşmeleri sırasında, doku düzeyinde benzer şekilde farklılaştıklarını göstermektedir. 4-Fizyolojiden sağlanan kanıtlar Canlıların bir hücreden meydana geldikten sonra sürekli bir rekabet ortamında ve çevrenin koşullarına uygun olarak, gelişerek ve farklılaşarak çeşitlendiklerini gösteren kanıtlara fizyoloji bilim dalında da rastlanmaktadır. Örneğin, bütün canlılarda görülen fizyolojik gereksinimler aynıdır. Fakat bunların karşılanma şekli gelişmişlik düzeyine bağlı farklılıklar gösterir. Örneğin, bütün canlılar enerji elde etmek için beslenmek ve solunum yapmak, ortaya çıkan artıkları da organizmadan uzaklaştırmak zorundadırlar. Bu işlemleri amip gibi tek hücreli bir canlıda ozmoz, difüzyon ve aktif transport gibi işlemlerle hücre düzeyinde gerçekleştirmek mümkün olmakla birlikte; çok hücreli organizmalarda periferdeki hücreler dışında, organizmanın geri kalan hücreleri için gazların ve maddelerin taşınmasını sağlamak üzere bir taşıma sistemi gerekmektedir. Böylece solunum, sindirim ve boşaltım sistemleri ile dış ortam arasındaki iletişim dolaşım sistemiyle sağlanmaktadır. Ayrıca bu sistemler arasındaki koordinasyonun sağlanması ve ortamdaki değişikliklerin organizma tarafından algılanması ve yanıtlanması için sinir sistemi ve ona bağlı olarak duyu organları gelişmiştir. Evrim sürecinde, canlılardaki sistem ve organların da ortamın gereksinimlerine uygun olarak değiştikleri görülmektedir. Ancak, burada rekabet daima varlığını sürdürmekte; hatta, ortamın gereksinimlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Dolaşım sisteminin amacı, genel olarak; gazların, besinsel elementlerin, metabolizma artıklarının ve hormonların taşınmasını sağlamaktır. Bu gereksinimi karşılamak üzere kan sıvısı, böceklerde sırtta bulunan ve emme-basma tulumba gibi çalışan bir kalp yardımıyla vücut içinde serbest olarak dolaştırılırken; solucanda kalb ödevi gören lateral damarlar yardımıyla damarlar içinde kapalı olarak dolaşmaktadır. Omurgalılarda, gereksinimlere bağlı olarak önemli ölçüde değişikliğe uğrayan kalbin; balıklarda 2 odacıklı, amfibilerde 3 odacıklı, reptillerde ventrikülü tamamlanmamış bir bölmeyle ikiye ayrılmış olarak 3 odacıklı, kuşlar ve memelilerde 4 odacıklı olmak üzere evrim sürecinde giderek pompalama kapasitesini artırdığı görülmektedir (Şekil 11). Şekil 11. Sırasıyla balıkta 2 gözlü, kurbağada 3 gözlü ve memelide 4 gözlü kalp Boşaltım sisteminin amacı başlıca üre ve ürik asit şeklindeki metabolizma artıklarını vücut sıvılarından ayırmaktır. Bu amaca ulaşmak için, yöntem temelde aynı kalmak üzere gelişmişlik düzeyine bağlı olarak boşaltım organının süzme kapasitesinin arttığı görülmektedir. Solucanda her segmentte bir çift olarak bulunan nefridium şeklindeki boşaltım organı, böceklerde arka barsağa açılan Malpighi tüpü ve omurgalılarda sırasıyla pronefroz, mezonefroz, metanefroz olarak adlandırılan böbrek tipleri şeklinde bir evrimleşme göstermektedir. Bu anlatılanların dışında, tüm canlıların sadece kimyasal haldeki enerjiyi kullanabilmeleri ve depolayabilmeleri onların ortak bir atadan meydana geldiklerini gösteren bir başka kanıttır. Bu kuralın dışına çıkarak, gün ışığıyla hareket eden veya radyoaktif maddeler kullanarak büyüyen bir canlı bilinmemektedir. 5-Endokrinolojiden sağlanan kanıtlar Endokrinoloji, iç salgı bezlerinin yapısını, salgılarını, bu salgıların etkiledikleri olayları ve etki şekillerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu konuda memelilerde yapılan çalışmaların sayısı, ilkel gruplarda yapılan çalışmalara göre fazla olmasına rağmen; elde edilen bulgular canlıların ortak bir soydan gelerek derece derece farklılaştıklarını göstermektedir. Örneğin, çenesiz omurgalılar (cyclostomata) dan memelilere kadar uzanan evrim sürecinde yer alan canlılarda, tiroid bezinin biyokimyasal organizasyonun aynı olduğu bildirilmektedir. Siklostom larvalarında yapılan çalışmalar, endostillerinde tiroksin ve tironin hormonlarının bulunduğu; metamorfozunu tamamlayan bireylerde endostilden tiroid foliküllerinin oluştuğu ve aynı kimyasalların tiroid bezinde bulunduğu saptanmıştır. Daha alt gruplarda yapılan çalışmalar, protokordatlardan Ascidia'ların endostillerinde ve süngerlerde skleroproteinlere bağlı olarak iyot bulunduğunu göstermiştir. 6-Biyokimyadan sağlanan kanıtlar Bilinen bütün canlılar C, H, O, N başta olmak üzere canlılık için önemli olan bazı metal ve ametallerin de içinde bulunduğu organogen elementleri kullanırlar. Büyüme, hareket, çoğalma gibi işlevleri gerçekleştirebilmek için; bu elementlerden, cansız dünyada bulunmayan şeker, yağ ve proteinleri, nükleik asitleri meydana getirirler. Önemsiz farklarla kullandıkları ve meydana getirdikleri maddelerin aynı olması, canlıların ortak bir başlangıca sahip oldukları düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Canlılar arasındaki akrabalık derecelerinin ortaya çıkarılmasında da biyokimyasal yöntemlerden yararlanılmaktadır. Bilindiği gibi, metabolik işlemler sonunda canlılarda meydana gelen NH3 ve CO2 in organizmadan uzaklaştırılması gerekir. Paleontolojik bulgular, omurgalı hayvanların; balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve sürüngenlerin bir kolundan kuşların, diğerinden memelilerin evrimleştiklerini göstermektedir. Bu konuda yapılan biyokimyasal çalışmalar, balıklar, kurbağalar ve sürüngenlerin kaplumbağaları kapsayan Anapsida grubu ile memelilerde amonyağın ornitinle reaksiyona sokularak, CO2 in de kullanıldığı işlemler sonunda üreye dönüştürülerek organizmadan uzaklaştırıldığını; Buna karşın, sürüngenlerin kertenkeleler ve yılanları kapsayan Diapsida grubunda amonyağın ornitin yerine ksantinle reaksiyona sokularak organizmadan ürik asit şeklinde uzaklaştırıldığını göstermektedir. Bu durumda, biyokimyasal yöntemler de, paleontolojik bulgulara uygun olarak omurgalıların evriminde reptillerin bir kolundan memelilerin, diğer kolundan kuşların evrimleştiği göstermektedir. 7-Moleküler biyolojiden sağlanan kanıtlar Biyolojinin genç bilim dallarından olan moleküler biyoloji, içinde bulunduğumuz teknoloji çağının olanaklarıyla moleküler düzeydeki biyolojik problemlere çözüm aramaktadır. Gerek bu çalışmalar sırasında elde edilen bulguların bir bölümü ve gerekse doğrudan canlılığın nasıl meydana geldiğini araştıran çalışmalardan elde edilen bulgular, evrimin yer üzerinde moleküler düzeyde başlamış olabileceğini göstermektedir. Bu düşünceye göre, metan, amonyak ve karbon di oksit bakımından zengin olan yer atmosferinde elektrik boşalmaları yardımıyla meydana gelen tepkimeler sonunda; aminli asitler, şekerler ve yağ asitleri meydana gelmiştir. Bu tepkimeler sırasında meydana gelen çok sayıdaki moleküller uç uca gelerek zincirler oluşturmuşlardır. Olasılıkla deniz suyundaki bu moleküller yağ asitleri sayesinde kümeler meydana getirerek büyümüşler ve zamanla bakterilere benzer bir bölünme yeteneğine sahip olmuşlardır. Bundan sonraki bölümde üzerinde durulacak olan Miller'in deneyi, yerin soğuma sürecinde sahip olduğu düşünülen çevre koşulları altında inorganik maddelerden organik yapıların meydana geldiğini gösteren önemli bir çalışmadır.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari

Ekosistem Nedir?

Belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere ekosistem adı verilmektedir. Doğal çevre ekosistemdir. Doğal çevre insan eliyle oluşmamış kendiliğinden meydana gelmiş olan çevredir. İnsan yaşamı ve doğal yaşam çeşitli dengeler üzerine kurulmuştur. İnsanın çevreyle oluşturduğu ilişki en büyük dengelerden biridir. Bu sistemler arasındaki ilişkiler çoğunlukla kişiler tarafından fark edilmeyecek kadar uzun ilişki halkalarıyla birbirine bağlı ve uzun süreli olabilmektedir. Bu doğal sistemlere dışarıdan gelebilecek etkiler sonucu doğal dengeyi oluşturan zincirin halkalarında meydana gelen kopmalar zincirin tamamını etkileyerek bu dengebin olumsuz yönde etkilenmesine neden olacaktır. Canlılar ile cansız çevre elementleri birbirleriye sıkı ilişki halindedir. Biri olmadan diğerinin düşünülmesi imkansızdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistem olarak adlandırılmaktadır. Ekosistem, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki ekosistemi oluşturan canlı organizmaların cansız çevreleriyle olan ilişkilerini inceler. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı devamlıdır. Bir ekosistemin dört temel bileşeni vardır. 1-Cansız varlıklar. (inorganik ve organik maddeler) 2-Primer üreticiler. (yeşil bitkiler - ototroflar) 3-Tüketiciler (bitkisel ve hayvansal maddeleri yiyenler - hetotroflar) 4-Ayrıştıcılar (bakteri ve mantarlar - saprofitler) Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri, yaşam biçimlerini ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ekoloji bilimi adı verilmektedir Ekosistem içindeki mevcut dengeye “ekosistem dengesi” denilmektedir. Doğal denge bozulduğunda, ekosistem dengesi bozulur ve ekolojik sorunların yaşanmasına neden olur. Mevcut ekosistem dengesinin bozularak ortadan kalkması ve daha sonra bozulan bu ekosistemin yerine yeni bir ekosistemin olması olayına süksesyon (yerine alma) denir. Yaşadığımız dünya üzerinde en fazla ekosistem dengesini bozan en etkili varlık insandır. İnsan nüfusu ve faaliyetleri arttıkça ekosistem dengesi bozulmaktadır. İnsanlar dışında bitkiler veya hayvanlarda ekosistem dengesini bozabilirler.Tarım bölgesinde kuş türlerinin aşırı çoğalması, hububat üretimini olumsuz etkiler. Yine kuş türlerinin aşırı oranda azalması da, kuşlarla beslenen zararlı böceklerin çoğalmasına yol açar. Ancak, tüm bu gelişmelerde insanın katkısı çok büyüktür. Gerçekte insanın olmadığı doğal bir ortamda, ekosistem dengesi pek fazla etkilenmektedir. Ekosistemlerin Belirgin Özelikleri Bir ekosistem biyosferin, bir bölümü ya da parçasıdır ; büyüklüğü ya da genişliği çok değişik olabilir. Bir Su birikintisi, bir Buğday tarlası birer ekosistemdir. Ama kısıtlı ekosistemelerin genellikle zaman içinde sınırlı bir yaşamı vardır. Bunun tam tersine Afrika savanaları ya da Avrupa’nın geniş yapraklı ormanları gibi, kimi Ekosistemler çok geniş bölgeleri kaplar. Boyutları ne olursa olsun, bir Ekosistemin sınırları az çok belirgindir. Çoğunlukla birbirine komşu ekosistem arasında bir geçiş bölgesi (ekoton) vardır. Ekotonların belirgin özelliği, kendine özgü iklimi ve daha zengin faunasıdır. Ekosistemdeki Bozulmaların Çevreye Etkileri Ekosistemdeki bozulma bir bütün olan çevrenin yapı ve işleyişini olumsuz etkiler Bazı varlıkların azalması diğer bazı varlıkların azalmasına yada artmasına neden olur. Madde döngülerinin gerçekleşmesi zorlaşır. Sonuçta doğadaki enerji tükenmeye doğru gider. 1.Dünya Coğrafyasının Değişmesi: Ekosistemin temel unsurlarını oluşturan iklim, toprak, hava, bitki hayvan gibi faktörlerin olumsuz yönde değişmesi çevrenin ekolojik özelliklerini de değiştirmektedir. Uzun süren kuraklıklar sonucu bir ekosistemdeki bitki ve hayvan sayısı hızla azalır suların kirlenmesi sonucu suya ışık girişi azalır, suyun hava oranı düşer. Toprakta oluşan tahribat ve kirlenmeler önce bitkilerin sonrada diğer canlıların zamanla ölmesine neden olur Ormanların kesilmesi ve yanması çevrenin çölleşmesine ve sonrasında küresel ısınmaya etkide bulunur 2.İklimin Değişmesi: İklim şartlarının değişmesi ekosistemdeki canlı yaşam ve dağılışını olumsuz oranda etkiler. İklimi değişen bir bölgede bazı Canlılar göç ederken, bazı canlılar ölür veya şartlara uymaya çalışır. Küresel ısınmaya bağlı olarak ozon tabakasının incelmesi, ormanların azalması, havanın kirlenmesi, yağışların azalması, çölleşmenin başlaması bir bölgedeki iklimin ve coğrafik yapının değişmesine etkide bulunur 3.Erozyonların Oluşması: Toprağın su ve rüzgar etkisiyle aşınıp taşınması çevredeki bitki örtüsünün azalması şiddetli yağmurların yağması, karların kısa sürede erimesi, fırtınaların oluşması, toprağın yanlış sürülmesi, eğimli alanlardaki ormanların yanması gibi etkenler erozyonların oluşmasına neden olur 4.Su Kaynaklarının Azalması: Suların kirlenmesi ve kuruması sonucu çevredeki kullanılabilir su oranı azalır çevredeki su kaynaklarının azalmasına, yağışların düşmesine, tarımsal verimin düşmesine ve hidroelektrik santrallerdeki enerji üretiminin kısılmasına neden olur. Bu durum canlıların beslenmesini olumsuz olarak etkiler. 5.Enerji Kıtlığının Başlaması: Madenlerin azalması sonucu termik santraller, su kaynaklarının azalması sonucu hidroelektrik santralleri, petrolün azalması sonucuda ulaştırma araçlarının kullanım oran ve verimi azalır. Enerji kıtlığının başlaması durumunda insanların sosyal yaşamı felç olur. 6.Canlı Çeşitliliğinin Azalması: Ekosistemdeki fiziksel ve kimyasal şartların değişmesi canlıların yaşama, yayılış ve üramesini etkiler Bozulan şartlara uyanlar yaşarken diğerleri yok olur. Çevredeki bitki sayısının azalması besin zincirindeki canlı tür ve sayısının azalmasına neden olmaktadır.   Biyosferi oluşturan birimlerin sırası; “birey, populasyon, kommunite, ekosistem” şeklindedir. Kommünite, bir habitata yerleşmiş populasyonlar topluluğuna kommünite adı verilir. Kommünitede çok sayıda tür bulunur. Ekosistem, kommünitenin, cansız ortamıyla oluşturduğu birliğe ekosistem denir. Ekosistemler, tabiatın küçültülmüş birimleridir. Ekosistem'ler tabiattaki olayların meydana geldiği küçültülmüş birer model'dirler. Bir yaşama birliği olan ekosistemde üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olmak üzere üç canlı grubu bulunmalıdır. Üreticileri, fotosentetik ve kemosentetik canlılar oluşturur. Tüketicileri ise en çok etçil ve otçullar oluşturur. Ayrıştırıcılar ise saprofit bakteri ve mantarlardan meydana gelir. Ekosistemlerde bir besin ve enerji zinciri olup, bunun ana kaynağı güneştir. Enerji ve maddelerin devirli olarak kullanılması ekosistemlerin en önemli görevidir. Ekosistem'de ototrofların gerçekleştirdiği en önemli olay fotosentez, heterotrofların solunum ve saprofitlerin gerçekleştirdiği en önemli olay ise organik artıkların çürütülmesidir.  

http://www.biyologlar.com/ekosistem-nedir

Kırmızı Algler ve Mantarlar

Kırmızı algler ya da Rhodophyta, (Yunancada rhodos ve phytos = kırmızı bitki); deniz alglerinin büyük bir kısmını oluşturan bir Protista âlemi şubesidir. Bu alem, yediğimiz şapkalı mantarları ve diğer organizmalarla birlikte yaşayan cıvık mantarları içerir. Bazı mantarlar, alglerle bir araya gelerek “liken” adı verilen toplulukları oluştururlar. Bazı türler de, bitkilerin köklerinde simbiyont olarak yaşarlar. Bitkilerin %90′ı, köklerinde simbiyont mantar türlerini taşır. RHODOPHYCOPHYTA (KIRMIZI ALGLER) ve MYCOPHYTA (FUNGİ) MANTARLAR RHODOPHYCOPHYTA (KIRMIZI ALGLER) Kırmızı algler ya da Rhodophyta, (Yunancada rhodos ve phytos = kırmızı bitki); deniz alglerinin büyük bir kısmını oluşturan bir Protista âlemi şubesidir. Kırmızı algler alglerin en gelişmiş bölümüdür. Genellikle filamentli veya yaprak şekilli makro alglerdir. Dünya denizlerinde geniş dağılım gösteren bir gruptur. Kırmızı alglerin %95 inden fazlası denizlerde yaşar.Köksü yapıları ile bentik bölgenin sert substratumlarına kendilerini tespit ederler. Kırmızı algler düşük şiddetteki ışıkta da gelişebilirler. Dolayısıyla diğer alglerden farklı olarak suların daha derin bölgelerinde yaşayabilirler. Bütün türleri genellikle fotosentetik autotrofturlar. Hücrelerin çoğu tek nukleusludur. Ancak bazı ordoların (Gelidiales ve Rhodymeniales) üyelerinin yaşlı hücrelerinde çok sayıda nukleus bulunur. Bütün hücreler geniş merkezi vakuol taşırlar. Basit formlarda yıldız şeklinde tek bir kromatofor ve renksiz pirenoidler bulunabilir. Kırmızı alglerin çoğunun ekonomik değeri vardır. Karrageen, Agar agar ve Agar benzeri Fronagar ve Agaroid pek çok tür kırmızı algden elde edilebilir. Tıpta ve biyolojide besiyeri olarak, pasta yapımında, konservecilikte, ilaç sanayisinde kullanılırlar. Bilinen yaklaşık 4.100 kadar türün 200 kadarı tatlı sularda yaşar. SINIFLANDIRMA Bu grup alglerin Rhodophyceae adlı tek bir sınıfı bulunaktadır. Sistematik yönden iki alt sınıfı vardır: Altsınıf: 1-BANGIOPYHCİDAE Bu altsınıfta yer alan algler daha ilkeldir. Porphyridiales, Bangiales ve Compsogonales adlı üç ordosu bulunmaktadır. Porphyridiales Bu takımdaki algler izole veya jelatinli koloni oluşturan hücrelerden oluşmuştur. Bazıları ipliksi şekillidir ve çoğalmaları hücrelerin ikiye bölünmesi ile gerçekleşir. Denizde ve tuzlu nemli toprak yüzeylerde rastlanmaktadır. Örnek olarak Porphyridium, Rhodosorus ve Goniotrichum verilebilir. Compsopogonales Tallus karmaşık bir yapıda olup, monosporlarla eşeysiz olarak çoğalır. Tatlı sularda rastlanır. Compsopogon adlı tek cinsi bulunmaktadır. Bangiales Rhodophyceae sınıfının en basit üyeleri bu takımın içinde toplanır. Tallus ipliksi ve daha kalın kordon şeklinde görülebildiği gibi ince lam şeklinde de olabilmektedir. Örneğin; Bangia ve Porphyra cinsleri. Porphyra, çoğunlukla nori olarak bilinir, dünyada en geniş çapta tüketilen denizsel üründür. Çoğunlukla Asya yiyeceği, özellikle Japon yiyeceği, olarak bilinir ve Japonya da dev bir nori endüstrisi olarak başı çeker.Porphyra çok ilginç heteromorfik yaşam döngüsünün yanı sıra bir algden isteyebileceğiniz her şeye sahiptir. Porphyra nın hayat döngüsü özellikle ekonomik değeri nedeniyle incelenmeye başlandığı ilk günden beri yoğun olarak çalışılan bir konudur. Aslında Porphyra nın basit bir hayat döngüsü olduğu düşünülmekteydi; ta ki 1949 yılında Kathleen Drew-Baker Conchocelis rosea algini keşfedene kadar.Bu araştırma ile Porphyra nın tallus safhası, karposporofit safhası ve Conchocelis safhası olmak üzere üç şekilli hayat döngüsüne sahip olduğu görüldü. (= tetrasporofit safhası, gametofit safhası, karposporofit safhası) Altsınıf 2-FLORİDAEOPHYCIDAE(FLORİDAE) Kırmızı alglerin büyük çoğunluğu bu altsınıf içinde yer alır. Tallus yapısı daha gelişmiş olup, hücreler arasında sinaps bulunur. Bu altsınıf içinde Acrochaetiales, Nemalionales, Gelidiales, Gigartinales, Rhodymeniales, Cryptonemiales, Bonnemaisoniales ve Ceramiales adında 8 ordo yer alır. Acrochaetiales: Bu takımdaki algler yalın veya dallanma gösteren ipliksi talluslara sahiptir. Üreme organlarının şekli basittir. Nemalionales: Tallusu tek veya çok eksenli olabilen, mikroskobik veya makroskobik türleri bulunan karpogonium dan direkt olarak büyüyen kırmızı su yosunudurlar. Örn: Nemalion, Liagora. Gelidiales: Sıcak ve ılıman denizlerde bulunan, bağımsız iki döl arasında döl almaşı olan, bir kısım üyeleri agar üretiminde kullanılan kırmızı suyosunları takımıdır. örn: Gelidium Gigartinales Yirmiden fazla familyası bulunan ve denizel türleri içeren tallus uni ve multiaksiyal yapıda olup çok çeşitlidir. Boyları 50 cm ye ulaşan bu alglerden agar agar, karragen gibi çok çeşitli alanlarda kullanılan endüstriyel maddeler elde edildiği için bu grup alglerin ekonomik önemi vardır. Örn: Gracilaria, Chondrus Rhodymeniales İki familyası olan bu takım dişi üreme organlarındaki ikincil hücrelerin terminal pozisyonda bulunuşları ile bir önceki takımdan ayırt edilir. Gametofitik ve sporofitik nesil birbirine benzer(izomorf ). Tallus multiaksiyal yapıdadır. Örn: Champia, Gustroclonium, Chylocdia, Lomentaria Cryptomiales Bu takımda onu aşkın familya bulunmaktadır. Uni ve multiaksiyal tallus dikey veya yatay gelişebilir. Hayat devri yönünden hem izomorf hem de heteromorf türlere rastlanır. Örn: Halymenia floresia, Corallina. Bonnemaisoniales İki familyası olan bu takımda diğerlerine oranla daha az tür bulunur. Bu takımda tallus uniaksiyal yapıdadır. Ceramiales Florideophycidae alt sınıfının en gelişmiş takımıdır. Bu takımdaki bütün algler uniaksiyal yapıdadır. İçinde bulunan 4 familyada (Ceramiaceae, Rhodomelaceae, Delesseriaceae, Dasyaceae) çok sayıda tür bulunmaktadır. Gametofit ve sporofit nesil benzerdir. Denizlerimizde Akdeniz de bulunan bazıları agar üretiminde kullanılan ipliksi kırmızı su yosunu takımıdır. Ceramiaceae familyası üyelerinin çoğunda saydam salgı hücrelerine rastlanır. Tallus ipliksi olup dallıdır. Örn: Antithamnion Rhodomelaceae familyası üyelerinde tallus şekli oldukça karmaşıktır. Polysiphonia ve Laurencia türlerinde olduğu gibi silindirik veya yassılaşmış tallus sık bir biçimde dallanmıştır. Bu familya içinde ekonomik değeri olan pek çok tür bulunmaktadır. Delesseriaceae familyasında tallus yassılaşmış olup ince bir lam şeklindedir ve dallanma gösterir. Bazı türlerde tallus yüksek bitkilerdeki yaprağı andırır. Örn: Delesseria sanguinea FUNGİ (MANTARLAR) Bu alem, yediğimiz şapkalı mantarları ve diğer organizmalarla birlikte yaşayan cıvık mantarları içerir. Bazı mantarlar, alglerle bir araya gelerek “liken” adı verilen toplulukları oluştururlar. Bazı türler de, bitkilerin köklerinde simbiyont olarak yaşarlar. Bitkilerin %90′ı, köklerinde simbiyont mantar türlerini taşır. İletim dokusu bulunmayan ve bu nedenle heterotrofik, parazitik ya da saprofit (çürükçül) beslenen, fotosentez yapmamaları nedeniyle ışığa bağımlı olmayan, ökaryotik canlılardır. Çoğu hareketsizdir. “Ekzoenzimler” adı verilen sindirim enzimleriyle hücre dışı sindirim yapılır. Besin maddeleri, vücutta glikojen formunda depolanır. Hücre duvarları, ağırlıklı olarak kitin yapıdadır. Ayrıca hücre zarı yapısında, hayvanlardaki kolesterol yerine, “ergosterol” adı verilen özel bir bileşik bulunur. Mayalar gibi bazı cinsleri tek hücreli olabilir. Çok hücreli üyeleri, “hif” adı verilen özel vücut bölümlerinden oluşurlar. Hifler, bir araya gelerek “misel” yapılarını meydana getirir. Spor adı verilen özel hücrelerle ürerler. Sıklıkla rüzgar yoluyla saçılan sporlar, organizmanın türüne ve ortam koşullarına göre eşeyli (mayotik) ya da eşeysiz (mitotik) olarak üretilirler. Eşeyli üreme öncesinde, “feromon” olarak bilinen kimyasallarla iletişim kurarlar. Bitkilerde görülen döl almaşı, mantarlarda da görülür. Yapılan moleküler çalışmalar, mantarların en yakın olduğu canlı grubunun “hayvanlar” alemi olduğunu göstermiştir. 1-Divisio (Bölüm): Gymnomycota (Cıvık Mantarlar) Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Bölüm dahilinde 3 sınıf incelenir. 1.Classis (Sınıf): Acrasiomycetes (Hücresel cıvık mantarlar) Yaprak döken ormanların, humuslu üst tabakalarında yaşarlar. Ancak, hassas yapıları ve kısa ömürlü olmaları nedeniyle, doğada çok sık görülmezler. Daha ziyade, laboratuar ortamlarında kültürleri üretilir. Yaşamlarının hiçbir evresinde, kamçı taşıyan hücreler oluşturmazlar. Birkaç tür haricinde, sap kısımlarında, hücreler dışında bir yapı bulunmaz. Sporlarının hücre duvarlarında selüloz bulunur. Spor hücreleri, gerçek mantarlarda olduğu gibi bir kılıfla çevrili değildir. Bunu yerine, her dalın ucunda bulunan bir mukus damlacığı içinde yer alırlar. Sporların çimlenmesiyle, amip benzeri hücreler meydana gelir. Bu hücreler bir araya toplanarak göç ederler ve “sporofor” adı verilen yapıyı oluştururlar. Bu yapının gelişmesiyle de, yeniden spor oluşturabilecek mantar meydana gelmiş olur. 2.Classis (Sınıf): Protosteliomycetes (Mikroskobik cıvık mantarlar) Çıplak gözle görülemeyen, mikroskobik canlılardır. Dünyanın hemen her yerinde, nemli ve kuru ortamlarda, yaygın olarak yaşarlar. çoğu, oldukça basit yapılıdır. Spor hücrelerinin gelişmesiyle oluşan amip benzeri hücreleri, çevrelerindeki bakteri ve mayalarla beslenir. Eşeyli üremeleri gözlenmemiştir. 3.Classis (Sınıf): Myxomycetes (Gerçek cıvık mantarlar) Bu sınıf dahilinde incelenen 450 kadar tür, dünyanın çeşitli yerlerinde ve çok çeşitli ortamlarda yayılış gösterir. Sıklıkla, bol yağışlı bölgelerde ortaya çıkarlar, ancak çöl topraklarında bulunmuş türler de vardır. Organik maddelerin üzerinde, daha çok nemli ortamlarda yaşarlar. Serbest yaşayan, sürünücü özellik taşıyan, birden fazla çekirdekli ve hücre duvarı olmayan “plasmodium” yapısıyla tanınırlar. Bu yapının çimlenmesiyle, spor oluşturabilecek yapı gelişir. Bu yapılar, daha sonra sporları meydana getirir. Dış yapılarına göre ayrılan, 3 tip plasmodium oluştururlar: 1.Faneroplasmodium: doğada en sık rastlanan plasmodium tipidir ve mikroskop altında kolayca gözlenebilir. Yapının içinde bulunan damarlar, belirgin olarak görünür. Bakteriler ya da mantar sporlarıyla beslenebilen bu yapı, sürünürken arkasında iz bırakan bir kılıfla çevrilidir. 2.Divisio (Bölüm): Mastigomycota Bu bölümde incelenen mantar türleri, yaşamlarının herhangi bir evresinde, kamçı taşıyan hücreler oluştururlar. Kamçılı hücreler, “sporangium” adı verilen keseler içinde üretilen üreme hücreleri olan “zoosporlar” ya da “planogametler”dir. Söz konusu hücrelerde bulunan kamçıların sayısı ve pozisyonu, sınıflandırmalarında önem taşır. Hücre bölünmesi sırasında görev yapan etkin sentriollerin varlığı, bölümün diğer bir önemli özelliğidir. 1.Classis (Sınıf): Chytridiomycetes En küçük ve en ilkel yapılı mantarlardır. Okyanuslar, göller, nehirler gibi tuzlu ya da tatlı su ortamlarının yanında, çamur ve toprakta da yaşayabilirler. Hücre duvarları kitin yapıdadır. Tallusları, bir hücreli ilkel formlardan, çok hücreli ve özelleşmiş ipliksi formlara kadar değişkenlik gösterebilir. Canlı ya da ölü organizmalar üzerinde, çürükçül ve parazit olarak beslenirler. Bazı üyeleri, bitki zararlısı olmaları nedeniyle, ekonomik açıdan önem taşırlar. Üreme hücreleri olarak, suda harekete yardımcı olmak için arka kısımda tek kamçı taşıyan zoosporlar (eşeysiz) ve planogametler (eşeyli) üretilir. Mantarı belirli bir yere bağlayan ve besin alımında da görev yapan, kök öncülü yapılar olan Rhizoidler arasında kaynaşma yoluyla da üreme görülür. Mantarlar aleminin diğer tüm üyelerinin, bu sınıfın üyelerinden evrimleştiği ileri sürülmektedir. Diğer sınıflarda kamçılı zoosporlar görülmez, ancak kitin yapıdaki hücre duvarı hepsinde ortaktır. 2.Classis (Sınıf): Hyphochytridiomycetes Denizlerde yaşayan küçük mantar türlerinden oluşan bir gruptur. Hücre duvarlarının yapısında, hem selüloz hem de kitin bulunur. Mayoz bölünme sonucunda, mayospor adı verilen üreme hücrelerini meydana getirirler. En ayrıntılı çalışılmış ve en iyi bilinen türü Rhizidiomyces apophysatus’dur. 3.Classis (Sınıf): Plasmodiophoromycetes Canlıların vücudu içinde parazit (endoparazit) olarak yaşan mantarları içerir. Zoosporları, uç kısımda, birbirine eşit boyda olmayan iki kamçı taşır. Plasmodium çekirdeklerinin bölünmesi, haç şekline benzetildiği için, “kurisiform bölünme” adı verilmiştir. 4.Classis (Sınıf): Oomycetes Hücre duvarlarını yapısında, kitin yerine ağırlıklı olarak selüloz bulunur. Bu aşamadan sonraki tüm mantarların yaşam devrelerinde, vücut hücreleri diploit (çift kromozom setli), gametlerse haploiddir (tek kromozom setli). Çünkü mayoz bölünme, yalnızca gametlerin oluşturulduğu gametangium keselerinde görülür. Bazı türlerde, iki farklı biçimde (biri böbrek, biri armut biçiminde) zoospor oluşturulur. Bu spor hücreleri, farklı yapıda iki adet kamçı taşır. 3.Divisio (Bölüm): Amastigomycota Bölüm üyelerinin özelliği, sucul türlerde bile, kamçılı hücre oluşturmamalarıdır. “Yüksek yapılı mantarlar” olarak da bilinirler. Besin olarak tükettiğimiz şapkalı mantarları, küf mantarlarını ve mayaları da içeren bu bölüm, 5 sınıfa ayrılarak incelenir. 1.Classis (Sınıf): Zygomycetes (Ekmek Küfleri) Bu sınıfın üyeleri, çoğunlukla toprak içerisinde ya da ölü organizmalar üzerinde yaşar. Bu nedenle, topraktaki organik maddelerin ayrıştırılmasında büyük rol oynarlar. Aplanospor olarak adlandırılan üreme hücreleri, kamçısız olmaları nedeniyle hareketsizdir. Bu hücreler, spor keselerini terk ettikten sonra, çimlenerek miselleri oluştururlar. Üreme amacıyla iki organizma karşılıklı geldiğinde, birbirlerine doğru parmak benzeri çıkıntılar uzatırlar. Eğer bu iki bireyin kimyasal sinyalleri birbirine uygunsa, çekirdek kaynaşması yoluyla üreme gerçekleşir. Üremek için suya gereksinim duymazlar, tamamen kara yaşamına uyum yapmışlardır. 2.Classis (Sınıf): Trichomycetes Eklembacaklıların sindirim sisteminde çürükçül ya da parazitik yaşam sürerler. Kalın duvarlı ve eşeyli sporlar olan Zygosporlar, “Zygosporangium” adı verilen bir kese içerisinde üretilir. Eşeysiz üreme, kamçısız ve hareketsiz olan sporangiosporlar ile gerçekleşir. 3.Classis (Sınıf): Ascomycetes (Mayalar ve Yaprak Lekeleri) Mantarlar aleminin en kalabalık ailesidir. Ailenin ismi, sporların içinde üretildiği “askus” adı verilen yapılardan gelir. Askuslar, birer keseyi andırdığı için, aileye aynı zamanda “keseli mantarlar” da denir. Askus içerisinde ardı ardına mitoz ve mayoz bölünmeler sonucunda, sıklıkla 8 adet askospor (eşeyli üreme hücresi) üretilir. Bu sporlar, olumsuz ortam koşullarına karşı oldukça dayanıklıdır. Askuslar 3 farklı şekilde olabilir: 1.Kleistotesyum: Tamamen kapalı ve küresel yapılı. Askuslar, dağınık olarak yüzeye tutunur. 2.Peritesyum: Armut, küre ya da testi şeklinde ve uç kısımda sporların çıkışını sağlayan bir açıklık bulunur. 3.Apotesyum: Saplı kadeh şeklindedir. Askuslar, içbükey şekilli iç yüzeyde tutunurlar. Kara yaşamına tam olarak uyum yapmışlardır. Aile üyelerinin büyük çoğunluğu, bitkilerde çeşitli hastalıklara sebep olur. Hücre duvarlarının yapısında, kitinin yanında, beta glukanlar da yer alır. Aile üyeleri genellikle çok hücreli olmakla birlikte, tek hücreli mayalar da görülür. Ekmek ve çeşitli meyvelerin üzerinde küf yaratan mantarlar, bu şubeye dahildir. Büyük çoğunluğu, bitkiler ve hayvanlar için patojendir. Grubun bazı üyeleri, alglerle birlikte “liken” adı verilen özel yaşam biçimlerini oluşturur. 4.Classis (Sınıf): Basidiomycetes(Küf Mantarları ve Şapkalı Mantarlar) Mantarların ikinci büyük grubudur. Sınıfın ismi, hiflerin uçlarında farklılaşarak oluşan bazidyum yapılarından gelir. Askuslu mantarlardan farklı olarak, sporlar askusların içinde değil, bazidyumların üzerinde oluşturulur. Bu grupta da kamçılı hücreler görülmez. Bazidyumlar, temel olarak 3 tiptir: 1.Holobazidyum: Bir hücrelidir ve çeşitli şekillerde olabilir. 2.Fragmobazidyum: Bir ya da daha fazla sayıda, enine ya da boyuna bölme taşır. 3.Teliobazidyum: Sıklıkla kalın duvarlı, dinlenme halindeki spordan ve bu spordan oluşan geçici çimlenme tüpünden oluşur. 1.Subclassis (Alt sınıf): Holobasidiomycetidae Bazidyumları bir hücrelidir ve genellikle sopa şeklindedir. Ticari olarak da satılan, besin olarak tükettiğimiz mantar türlerini kapsayan gruptur. Bunlar, “şapkalı mantarlar” olarak da bilinir. Bir şapkalı mantarın vücut bölümleri şunlardır: Volva: Bazı mantarların sapını taşıyan çanakçık. Stipe: Sap kısmı. Annulus: Bazı mantarlarda sap üzerinde bulunan halka. Pileus: Şapka kısmı. Lameller: Şapkanın iç kısmında bulunan ve içten dışa doğru uzanan plaka benzeri yapılar. Şapkalı mantarların tür teşhisinde, sporların biçimi, rengi ve boyutları çok önemlidir. Bir kısmı zehirlidir ve zehirleri özellikle sinir sistemi üzerinde etkilidir. Basit ve genel olarak, sapının taban kısmında çanakçık bulunan şapkalı mantarların büyük bir kısmı zehirlidir. Zehirli mantarlar arasında en bilinenler, Amanita türleridir. 2. Subclassis (Alt sınıf): Phragmobasidiomycetidae En önemli özellikleri, bazidyumlarında enine ya da boyuna bölmeler bulunmasıdır. Bu grubun üyeleri, odunları çürüten ayrıştırıcılardır. Yağmurlu dönemlerin sonrasında su emerek şiştikleri için, görünümleri jelimsi bir hal alır. 3. Subclassis (Alt sınıf): Teliomycetidae Bu grubun üyeleri, paslar ve rastık mantarları olarak bilinirler. Tahıllarda yol açtıkları hasarlar, ekonomik açıdan önemlidir. En önemli özellikleri, kalın duvarlı ve dinlenme halinde bir spor üretmeleridir. Teliospor olarak bilinen bu yapı, Teliobazidyum adı verilen bazidyumu oluşturur. 5.Classis (Sınıf): Deuteromycetes (Fungi Imperfectae) (Eşeysiz Mantarlar) Bitki zararlısı olan mantar türlerinin büyük çoğunluğu, bu grubun üyesidir. Eşeyli üreme evreleri bilinmediği için, “Eksik Mantarlar (Fungi Imperfectae)” olarak da bilinirler. Grup üyelerinin sporları, birbirinden çok farklı yapıda olabilir. Çoğu, konidyum adı verilen yapılarla, bir kısmı da tomurcuklanarak ürerler. Bu grupta yapay bir sınıflandırma yapıldığı için, taksonomik birimlerin başına “form-” öneki getirilir. 1. Form Subclassis (Alt sınıf): Blastomycetidae Mayalara benzeyen, bir hücreli, tomurcuklanarak çoğalan türlerdir. İnsanlarda cilt hastalıklarına yol açarlar. Akciğerler ve merkezi sinir sisteminde de ciddi hasarlara neden olabilirler. 2. Form Subclassis (Alt sınıf): Hyphomycetidae Aspergillus, Cercospora ve Penicillium türleri, çoğu zaman bu grupta sınıflandırılırlar. Sınıflandırmadaki farklılık, bazılarının eşeyli evrelerinin bulunmasıyla, bu gruptan çıkarılmış olması nedeniyledir. Çoğu, bitkilerde ciddi hastalıklara yol açar. Bazı türleriyse, peynir yapımında ya da antibiyotik eldesinde kullanılır.

http://www.biyologlar.com/kirmizi-algler-ve-mantarlar

Ekosistemde Yaşayan Canlılar

Bütün ekosistemi özetlemek için ekolojik pramid yararlı bir yoldur. Piramit yaşayan canlıların enerjilerini nasıl elde ettiklerine göre yukarıdan aşağıya (yaklaşık olarak yediklerine göre) bir listedir. Piramid´in her bir tabakasının (bölümden bölüme) genişliği yaşayan canlıların (bireyin sayısını, türün sayısını değil) nasıl çoğaldığını göstermektedir. Enerjiyi nasıl elde ettiklerine göre yaşayan tüm varlıklar katagorilerden birine girerler : Ekosistemi oluşturan öğeler, başlıca dört gurupta toplanır. 1-Cansız varlıklar. (inorganik ve organik maddeler) 2-Primer üreticiler. (yeşil bitkiler) 3-Tüketiciler (bitkisel ve hayvansal maddeleri yiyenler) 4-Ayrıştıcılar (bakteri ve mantarlar) Üreticiler, klorofil içeren yeşil yapraklı bitkilerdir. Bu klorofil ile havada ki CO2´i ve su´dan (şekerler) karbonhidratlar yapmak için ihtiyaçları olan güneşin enerjisini tutarlar. Bu üretim sürecine fotosentez denir. Bitkiler büyüme ve tüm diğer gelişme süreçleri için karbonhidrat temin eder. Bitkiler dışında yaşayan canlılardan hiç birinin gıdasını üretememesi önemli bir noktadır. Bu nedenle onlara üreticiler denir. Tüketiciler, direk veya indirek üreticilerin ürettiklerini (karbonhidratla) yiyerek yaşayan hayvanlardır. Tüketiciler daha fazla gruplara bölünebilirler: Birinci tür, ikinci tür, üçüncü tür vb. Birinci tür otçul hayvanları (bitki yiyenler) kapsar. İkinci tür et obur hayvanlardır, örümcekler, kurbağalar gibi, parazit (alsak böcekler) ki birinci türün tüketicilerini yerler. Üçüncü tür, yılanlar gibi et obur hayvanlardır ki ikinci türün tüketicilerini yerler. Tüketiciler grubunun son halkasını örneğin; kaplanlar kartallar veya insanlar oluşturur, yüksek tüketici sınıfı adını alırlar. Ayrıştırıcılar, bazı nematod ve böcekler gibi küçük hayvanlar ve bakteri ve mantarlar gibi mikroorganizmalardır ki tüketici ve üreticilerin (düşen yapraklar, ölü gövdeler, hayvanların gübresi vb.) atıklarını (organik materyali) yiyerek yaşarlar. Toprakta yaşayan ayrıştırıcıların sayısı çok büyüktür (verimli torağın 1 gramın da 1.000.000.000 dan daha çok) ayrıştırıcıların en önemli fonksiyonu organik materyalden bitkilerin kullanabileceği mineralleri yapmaktır. Sonra bu mineraller bitkiler tarafından absorbe edilebilir.

http://www.biyologlar.com/ekosistemde-yasayan-canlilar-1

Ötrofikasyona etki eden mikroorganizmalar

Doğal ekosistem yani kirlenmemiş ekosistem sürekli bir döngü halindedir ve bu döngüde 3 önemli grubun payı vardır: • Üreticiler, yada fotosentetik organizmalar, yani (bitkiler, alg ve fotosentetik bakteriler) ışık enerjisini kimyasal enerjiye çevirip, CO2 ve çeşitli mineraller kullanıyorlar, • Tüketiciler, bunlar herbivorlar ve karnıvorlar dır, • Ayrıştırıcılar, bunların en önemlisi bakterilerdir. Bakteriler, organik maddeyi inorganik bileşiklere çevirip, fotosentetik türler için besin maddelerini ortaya çıkarırlar. Her ortamada mikroorganizmaların gelişmesi çeşitli faktörlerle kontrol edilmektedir. En önemlisi organizmalar için besin elde edebilirliği ve enerji sağlanmasıdır. Enerji yada besin kaynaklarında her türlü fiziksel yada kimyasal değişiklik, mikrobiyal populasyonda değişikliğe neden olur. bu değişikliğin türü ve büyüklüğü ekosistemin bozulmasında etkendir. Stabil biyolojik topluluklarda üreticiler ve tüketicilerin aktiviteleri arasında bir denge mevcuttur. Bu denge, organik materyalin aerobik indirgenmesi ile fotosentez (güneş enerjisinin kullanmasıyla CO2 i organik bileşiklere redükte etmek) arasındaki ilişkidir. 106 CO2 + 16 NO3 + HPO4 + 122H2O + 18H+ + enerji + eser durumda elementler Fotosentez < > Respırasyon ( C106 H263 O110 N16 P1) + 138 O2 Algal protoplazma Fotosentez (oksijen üretimi) ile solunum (oksijen tüketimi) arasındaki ilişki bir denge koşulunda olmalıdır. Eğer F>S (Fotosentez > solunum) olursa bu durum fotosentetik türlerin artışını gösterir. Genellikle sudaki alglerin varlığı organik maddenin varlığını gösterir. Alglerin organik madde olarak parçalanması ise oksijen tüketimine neden olur, böyle bir durumda F<S dir. Şüphesiz göller uygun hava koşulları altında katmanlı olabilirler. İlkbaharın ilk günlerinde bütün su kütlesi, maksimum yoğunluğa yakın sıcaklıkta olacak (4°C) ve rüzgar hareketinin sebep olduğu karışmaya gösterilen termal resistans az yada hiç olmayacaktır. Baharın ilerlemesiyle yüzey suları, karışma meydana gelebilmesinden dolayı daha hızlı ısınır. Derin göllerde yüzey suları daha sıcaktır ve yoğunluğu az olur. Katman oluşumu için termal direnç yükselir. Yazın, derin göllerdeki yoğunluğu az, üstteki sıcak tabakaya epilimnion ve yoğunluğu fazla alt soğuk tabakaya hipolimnion adı verilir. Sonbaharda epilimnion ısı kayıbı nedeniyle daha soğuk olur ve yoğunluğuda hipolimnion’dan daha fazla olur. Soğuk su çökmeye başlar ve bütün göl alt üst olarak karışır. Sığ göllerde ısı üriform bir şekilde azalır yada yükselir. Onun için yaz dönemlerinde bir katman oluşumu gözlenmez. Eğer bir göl katmanlıysa F ve S arasında özel bir ayırım olacaktır. Algler epilimnion da fotosentezi meydana getirip ve öldüğü zaman hipolimnion da birikirler. Eğer aşırı miktarda fotosentez meydana gelirse yani, F>S ise bu durum hipolimnionda belirli bir periyotta anaerobik koşulları oluşturacaktır. Yaz dönemlerinde aşırı bir alg gelişmesi ile kirlilik, belirli bir zaman içerisinde yavaş da olsa oluşur. Sonbaharda alglerin ayrışmasıyla tekrar aşırı bir heteotrofik bakteri gelişimi ve oksijen tüketimi görülür. Fallon ve Back, Mendota Gölünde mavi ve yeşil alglerin ayrışması üzerinde bir araştırma yapmışlar ve bu araştırmada bazı türlerin ayrışmaya diğerlerine göre daha dirençli olduğunu göstermişlerdir. Nehirler açık sistemler olduğundan durumları göllerden farklı olup ötrofikasyonna karşı koyma kabiliyeti, daha fazladır çözünmüş oksijeni ve redükte olmamış materyalleri de daha fazladır. Bu karakterleri denize ulaşana kadar da saklayabilirler. Ötrofik nehirlerde ve göllerde bulunan mikroorganizmalar birbirinden farklıdır. Nehirlerde Cladophora çok çabuk gelişerek bir takım sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Çoğu suların iç kısımlarındaki algal artış, ortamda bulunan fosfor miktarı ile sınırlanır. Azot noksanlığı daha az kritikdir. Çünkü bazı mikroorganizmalar, özellikle belli bakteriler ve mavi-yeşil algler atmosferden azot fikse ederler. Michigan Gölünde yapılan bir araştırmada ortamda bulunan azotun % 50 sini atmosferden fikse edildiği saptanmıştır. Bu olayın başlıca sorumlusu olan mavi-yeşil alglerden Aphonizomenondir. Miller ve arkadaşları tarafından birçok göllerde yapılan bir araştırmada, 35 gölde gelişmeyi sınırlayan faktörün fosfat, 8 gölde azot ve 6 göldede diğer faktörler olduğu belirtilmiştir. Ötrofikasyon hızını etkileyen faktörler, sadece fosfat ve azot değildir. Suyun ısısı, hem gelişme oranını ve solunumu hem de çözünmüş oksijenin miktarını etkiler. Fotosentez oranı ışık enerjisine bağlıdır. Buda suyun bulanıklığına bağlıdır. Bulanıklığı az olan sularda, ışık daha derinlere nüfuz eder. Fotosentez ile karbon kaynaklarının verimlilik üzerindeki etkileri arıştırılmış ve CO2 düzeyinin bir sınırlayıcı etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır. Bütün bu faktörler etkili olabilir ama verimlilik üzerinde birincil etkili olan en önemli iki faktör fosfat ve azottur. Çeşitli fosfat ve azot kaynaklarından bu maddeler su yüzeyine girerler. Bu kaynakların bir kısmı doğal, bir kısmı ise insan tarafından oluşmuştur. Ötrofikasyon problemini tanıtmak ve kontrol etmek için iki esas kaynağı ayırtetmek gerekir. Bunlar yaygın ve noktasal kaynaklardır. Yaygın kaynaklar, yağış miktarı, drenaj, kuşlar, hayvan ve balıkların dışkısı ve yaprak döküntüleridir. Noktasal kaynaklar ise, insan tarafından meydana gelmiş bütün kaynaklar, yani endüstriyel ve tarımsal atıklardır.

http://www.biyologlar.com/otrofikasyona-etki-eden-mikroorganizmalar

HÜCRE VE ORGANİK MADDELER

[color=][/color][color=][/color]İnsanoğlu yapısı gereği sorgulayan ve araştırma yapmayı seven bir varlıktır.Tarih boyunca insanın bu özelliği değişmemiştir.Belki araştırma imkanı ve şartları farklı olmuştur,ancak araştırma sürmüştür.İlk yapılan araştırmalar biyoloji ve gökbilimleri olmuştur.Hakeza yapılan bu araştırmalar,biyolojide sistematik üzerine yoğunlaşmış ve gökbilimlerinde de falcılık üzerine yapılan astroloji üzerine olmuştur. Tarihte bilinen en eski araştırmacı olan Aristo,yapmış olduğu çalışmalar neticesinde sadece biyoloji ilminde değil birçok ilimde temelleri atmıştır.Ancak yapmış olduğu biyolojik çalışmalar daha çok gözle görünen olayları temel almış ve biyolojik olan binlerce canlının sistematiğinin oluşmasına yol açmıştır. Daha sonraki yüzyıllarda gelen bilginlerin araştırmaları ise biyoloji ilminin daha derin bir biçimde ele alınmasını ve bilinmesini sağlamıştır.Mikroskobun bulunması sonucu canlıların yapısı daha iyi ele alınmış ve canlıların çok küçük ve çok karmaşık yapılardan oluştuğu tespit edilmiştir.Ancak karmaşık yapının tespiti mikroskobun geliştirilmesinden sonra olmuştur.Yapılan ilk çalışmalarda görülen yapılar birer odaya benzetilerek odacık manasına gelen “hücre” adı ile adlandırılmıştır. İlk zamanlarda hücrenin basit bir yapı olduğu zannedilmiş ve bu zan nedeniyle yanlış olan abiyogenez hipotezi ve yanlış olan evrim teoremi ortaya sürülmüştür.Ancak zaman içerisinde,mikroskobun gelişmesi ve özelliklede elektron mikroskobunun bulunması ile beraber hücre yapısının çok karmaşık sistemler bütünü olduğu tespit edilmiştir.Bu çalışmalar ve deneylerden sonra bu yanlış hipotez ve teoremlerde rededilmiştir. Hücre ve yapısı ile ilgili çalışmalar,büyük bir sistemler bütününü ortaya koymuştur.Öyleki,sadece hücre zarının bile kompleks yapısı insanı hayrete düşürmüş ve de düşürmektedir. Hücrelerin bir araya gelmesi sonucu dokular,dokuların bir araya gelmesi sonucu organlar,organların bir araya gelmesi sonucu sistemler ve sistemlerin bir araya gelmesi sonucu ise organizma meydana gelmektedir.Organizmada yer alan her bir hücre,diğer hücreler ile uyum içerisinde çalışmakta ve bu sayede organizmadaki denge sağlanmaktadır. Sadece çok hücreli organizmalar değil,tek hücre formasyonuna sahip olan organizmalarda büyük bir denge içerisinde yaşamlarını sürdürmektedir.Bu Denge içerisinde organik besinlerde önemli bir yere sahiptir. Nedir organik besinler? Önce bu soruya cevap verelim…Genel manada hepimizin şahit olduğu olaylardan birisi, sobanın içerisinde yanan kömürü gözlemek olmuştur. Kömürün yanma olayı ise aklımızda bir çok soru ve sorunların cevaplanması gerektiği ifadesini beraberinde getirmiştir. İşte bu soru ve sorunlar yüzyıllar boyunca araştırmacıların aklını kurcalamış ve bunlara cevap aramışlardır. Yanma nedir? Neden gerçekleşir? Daha hızlı yanma var mıdır? Bu gibi sorular yüzlerce yıl boyunca bilginlerin ve bilgin olmayan insanların kafasını kurcalamıştır. Daha önceki yıllarda bilinen tek enerji modelinin ateş olduğu bulunmuş, ancak bu enerji şeklidir diye ifade edilmemiştir. Bu enerji insanların ısınmasında, yemek yapmasında, metalleri eritmesinde faydalı olmuş; ancak olayın matematiksel boyutu ve bilimsel nicelik ile nitelik bulguları yıllarca gizem olmayı sürdürmüştür. Termodinamik adı verilen temellerin yerli yerine oturmaya başlaması ile beraber yanmanın açıklamaları da matematiksel olarak boyut kazanmaya başlamıştır. Yanmanın genel ifadeler içerisinde oksijen ile yanıcı bir maddenin birleşme reaksiyonu olduğu ifadesi; olayın oluşturduğu soru işaretlerinin bir kısmını çözmek için yeterli olmuştur. Bu ifade sonucu sobada bulunan ve bir karbon izotopu olan kömür , oksijen ile birleşerek yanma adı verilen enerji oluşumunu gerçekleştirmektedir. Bu olay sonucunda ise borulardan çıkan karbon integrali maddeler ve sobanın dibinde kalan kül oluşmaktadır. Burada karbon integrali adını verdiğim şeyler arasında karbonmonoksit ve karbondioksit en önemlileridir. Netice itibari ile bir karbon izotopu olan kömürün oksijen ile birleşmesi sonucu, enerji ve artık maddeler oluşmaktadır. Bizim sobada kömür yakmamızın temeli ise, bir organizma olan bizim yaşamımızı sürdürmemiz ve vücutta bulunan proteinlerin ve buna bağlı olarak enzimlerin optimal düzeyde tutulmasını sağlamak içindir. Ancak bizim yaşamamız için sadece ısı yeterli değildir. Bizim yaşamamızı sağlamak için daha önemli olan faktör kendi enerjimizi sağlamak için organik bileşik kullanmamızdır. Kullanacağımız bu organik bileşikleri ise üç grupta sınıflandırabiliriz: Karbonhidratlar, proteinler ve yağlar. Bu üç organik molekülde temelinde aynı amaç için vardır, bu ise canlılığın devamını sağlamaktır. Bu organik bileşiklerin oluşumu ise yine organik varlıklarda gerçekleşmektedir. Böylece bu bileşiklerin temelde üreticiler adı verilen bitkilerden, tüketicilere ve oradan ayrıştırıcılara uzanan döngülerinden bahsetmemiz mümkün hale gelmektedir. İnsan vücudu bu bileşikleri enerji amacı için kullanırken önce karbonhidratları ve sonra yağları tercih etmektedir. Halbuki yağların enerji miktarı fazladır, ancak yanması zor ve uzun olduğu için, daha kolay yanan karbonhidratlar öncelikte birinci sırada yer almaktadır. Ancak yağ dediğimiz moleküller sadece enerji için değil; organizmanın deri altında ve organlar arasında bulunması ile onu soğuktan ve mekanik etkilerden koruması ile dikkate değer öneme haiz olduğu gerçeğini defalarca vurgulamaktadır. Burada enerji modellemesinde ilk önce karbonhidratların ve daha sonra yağların ve en sonunda da proteinlerin kullanılmasını soba örneği ile açıklamak isterim… Kömürün enerjisi fazladır, ancak siz odun yakmadan kömürü yakamazsınız; aynı şekilde yağların enerjisi çoktur, ancak karbonhidratlar bitmeden onları yakmanız mümkün değildir. Eğer vücut proteinleri enerji için yakıyorsa artık o vücut ölüyor demektir, buda çürümüş soba gibidir. Yağ molekülleri genel manada karbon(C), hidrojen(H) ve oksijen(O) atomlarından oluşmaktadır. Bazı yağ moleküllerinde ise bu maddeler yanında fosfor ve azotta bulunmaktadır. Yağların yapısındaki hidrojen miktarı diğer organik bileşiklerinden daha fazladır, bu nedenler enerji miktarı daha fazladır. Yağlar suda ya hiç çözünmez ya da çok az çözünürler. Aseton ve eter gibi organik çözücülerde çözünürler. Yağlar genel olarak dört grupta incelenir: Yağ asitleri, steroidler, fosfolipitler, steroidler ve nötral yağlar. Bunlardan yağ asitleri en basit lipidler olup uzun karbon zincirlerinden oluşmuştur. Karbonlar arasında bağlar tekli ise doymuş yağ asitleri, çiftli bağlar varsa doymamış yağ asitleri adı verilir. Doymamış yağ asitlerinin yüksek sıcaklık ve basınç altında hidrojene tabi tutulması sonucu margarinler elde edilir. [color=]Steroidler[/color] halkalı yapıya sahip olup, zarların yapısına katılır. Ayrıca steroidler vitamin ve hormon olarakta görev yaparlar. Fosfolipidler adı verilen yağlar ise fosfor içerip, zarların yapısına katılırlar. Nötral yağlar ise yağların depo şeklidir ve bir gliserol molekülüne üç yağ asidinin bağlanması sonucu oluşmaktadır.Karbonhidratlar içerisinde en basit molekül yapısına sahip olanlar monosakkaridler dediğimiz daha basit bileşenlere hidroliz edilemeyen şekerler söylenebilir. Bunlar içerisinde aktif grup olarak aldehit taşıyanlara aldoz, keton taşıyanlara ketoz adı verilmektedir. Bu şekerlerde adlandırma karbon sayılarına göre yapılıp üç karbonlu olanlara trioz, dört karbonlu olanlara tetroz, beş karbonlu olanlara pentoz ve altı karbonlu olanlara heksoz adı verilmektedir. Hidrolizlendikleri zaman aynı veya farklı iki monosakkaride ayrılan karbonhidratlara disakkaridler adı verilmektedir. Bunlara verilecek örnekleri ise şöyle sıralayabiliriz; sukroz-glukoz alfa (1-2) fruktoz; laktoz-glukoz beta (1-4) galaktoz; maltoz-glukoz alfa (1-4) glukoz, trehaloz-glukoz alfa (1-1) glukoz; sellobioz-glukoz beta (1-4) glukoz … Hidroliz edildikleri zaman iki ile on arasında monosakkarid oluşturan karbonhidratlara ise oligosakkaridler adı verilmektedir. Bunlara örnek olarak raffinozu verebiliriz. Raffinozun yapısında glukoz , galaktoz ve fruktoz monosakkridleri yer almaktadır. Hidroliz edildikleri zaman on ve daha fazla monosakkaride ayrılan karbonhidratlara polisakkaridler adı verilmektedir. Bunlardan selüloz beta D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlarda beta amilaz bulunmadığı için selülozlu sindiremez. Başka bir örnek ise nişastayı verebiliriz. Alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. İnsanlar sindirebilir. Bir başka örnek ise glikojeni verebiliriz. Glikojende alfa D-glukoz polimerlerinden oluşmuştur. Karbonhidratlar çok geniş bir konu olup hala araştırmaların sürmekte olduğu düşünülürse, bir makale ile ifade edilemeyeceği aşikar olur…

http://www.biyologlar.com/hucre-ve-organik-maddeler

Mikroorganizma hakkında bilgi

Mikroorganizma hakkında bilgi

Bir mikroorganizma (Yunanca mikrós; "küçük" ve ὀργανισμός, organismós; canlı "organizma"'dan gelmektedir.) veya mikrop (genellikle çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük anlamında) mikroskobik bir organizmadır.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizma-hakkinda-bilgi

Mantarların özellikleri üreme sistemleri ve çeşitleri

FUNGİ( GERÇEK MANTARLAR) Mantarlar Hakkında Genel Bilgi Mantarların Fizyolojisi Mantarların Metabolizması Mantarların Üremesi Yapılarına Göre Mantarlar Basit Mantarlar Yüksek Mantarlar Mantarlar; ökoryot hücre tipine sahip hücre sayısı fazla ve hücrelerinde gerçek anlamda zar ile çevrili çekirdek ve birçok organeli olan(yanda şekilde görüldüğü gibi)( küf mantarları[ ekmek küfü, peynir küfü], mayalar[ bira mayası], şapkalı mantarlar bu gruba dâhildirler), ayrıca tamamına yakını heterotrof(besin tüketicisi) olup, parazit ve saprofit yapıya sahip olanları vardır . Parazittirler; üzerinde yaşadığı diğer bir mantardan yarar görürken, ona yani konağına zarar verir. Saprofittirler; besin ihtiyaçlarını artıklarındaki organik maddelerden karşılarlar. Bunlar, organik maddelerin inorganik maddelere dönüşümünü sağlarken çürümeye sebep olurlar. Bu tür mantarların enzim sistemleri çok iyi gelişmiştir. Bu nedenle saprofit mantarlar canlı artıklarıyla beslendiklerinden doğadaki madde dolaşımında ayrıştırıcı olarak önemli bir oynar. Ayrıca oluşturdukları maddeler, üreticiler tarafından hammadde olarak kullanılır. Mantarlar,bitkiler âleminin klorofilden yoksun tek veya çok hücreli canlılarıdır.Bir hücreli mantarlar (sporlar ve mayalar) mikroplara benzerler, ancak çevrelerinde selüloz zardan oluşan kalınca bir zarın bulunması ile onlardan ayrılırlar.Mantarların bitkisel yapıları tal denilen liflerden oluşmuştur. Üremeleri bazılarında eşeyli sporlarla, bazılarında ise eşeysiz sporlarla olur. Lifleri bölmelere ayrılmamış olan basit yapılı mantarlardan (miksomiçetler, fikomiçetler, zigomiçetler) başka lifleri bölmelere ayrılmış, üreme organları iyi gelişmiş yüksek yapılı mantarlar (basidiomiçetler, askomiçetler, adelomiçetler ve aktinomiçetler) da vardır. Mantarların kendilerine özgü bir beslenme tarzları bulunmaktadır. Enerji kaynağı için organik bileşiklere ve biyosentez için de karbonlu kaynaklara gereksinim duyarlar. Mantarlar, genel olarak, heterotrofik organizmalar olarak kabul edilirler. Basit organik moleküller (monosakkaridler, amino asitler, organik asitler, vs.) hücre membranlarından kolayca içeri girebilirler. Buna karşın, makromoleküller ise (disakkaridler, polisakkaridler, polipeptid ve proteinler, vs.) dışarıda enzimatik olarak ayrıştırıldıktan ve membrandan geçebilecek bir düzeye indikten sonra içeri girebilirler. Bazı mantarlar da (Myxomycestes) gıdalarını fagositozis veya endositozis ile alabilirler. Mantarlar karbon ve enerji kaynaklarını bir çok substratlardan temin edebilirler. Doğada serbest olarak yaşayan mantarların bir çoğu enerji için bitkisel orijinli kaynaklardan yararlanırlar. Mantarların büyük bir ekseriyeti de glikoz, sakkaroz, nişasta, maltozu ayrıştırabilir ve bunlardan yararlanabilir. Bazıları da yağ asitlerini, organik asitleri ve gliserolu da enerji kaynağı olarak ve ayrıca, hekzos ve pentoz şekerlerinin derivatlarını da (uronik asit ve şeker alkollerini) kullanabilirler. Bunların hücre membranlarından geçişinde permease enzimlerinin rolü fazladır. İnsanlarda parazit olarak bulunan ve hastalık yapan mantarlar veya başka bir deyimle mikozlar, mikroskobik olanlardır. İnsanda asalak yaşayan doksana yakın türde mantar sayılmıştır. Bunların bir kısmı saprofit olarak yaşarlar yani hastalık yapmazlar. Mantarların deri, tırnak, kıl ve saçları etkileyerek meydana getirdikleri hastalıklar, yüzeysel mantar hastalıkları genel adı altında toplanırlar (dermatofit, pitriyazis, versikolor, kandida hastalıkları). Bazı mantarlar derialtında toplanıp kronik iltihaplara ve miçetom denilen yalancı mantar urlarına neden olurlar. Bedenin ayak, diz, göğüs, kasık gibi çeşitli bölgelerinde hastalık yaparlar. Bu mantarlardan Madurella myecetomi’nin özellikle ayaklarda meydana getirdiği şişlikler, madura ayağı diye bilinen kronik bir hastalığı meydana getirir. Büyük ölçüde şişmiş ve içi düğümlerle dolu, yüzeyi fistüllerle kaplı madura ayağından tanecikli irin yani cerahat akar. Tedavisi geciken olaylarda ayağı kesmek gerekebilir MANTARLARIN FİZYOLOJİSİ Mantarların hücre duvarlarında kitin ve selüloz karakterinde substansların bulunması, bunların devamlı değişen ve çok değişik olan çevre koşullarına uymalarında büyük yardımcı olurlar. Örn. mantarlar, bakterilerin dayanamayacakları kadar yüksek konsantrasyondaki şeker(%50) solüsyonuna direnç gösterirler. Çünkü, yüksek ozmotik basınca karşı, bakteriler kadar duyarlı değillerdir ve bunu hücre duvarının yapısındaki maddeler sağlarlar. Bu nedenle, reçel ve jöleler mantarlar tarafından kolayca kontamine edilebilirler. Ancak, bazı mantar türlerinin de %15 şeker yoğunluğunda üremelerinde sınırlanma oluşmaktadır. Mantarlar genellikle düşük pH derecelerinde bile kolayca üreyebilir ve böyle ortamlara adapte olabilirler. Bu sebeple, mantarların minimal ve maksimal pH-limitleri 2-11 arasında değişebilir. Asit karakterdeki meyveler veya suları (özellikle, domates, portakal, limon, greyfurt, mandalina, vs.) buz dolabı ısısında olsalar bile mantarların üremeleri için iyi bir ortam oluştururlar. Hatta, bazı türler, 1 N asetik asit ve 2 N sülfürik asite dirençlidirler. MANTARLARIN ÜREMESİ Mantarlar üzerlerinde taşıdıkları sporlar eşeysiz olarak çoğalırlar.(yanda şekilde görüldüğü gibi ekmek küfü üzeride spor keseleri ve bazı bölümleri belirtilmiştir. Ancak çok az bir kısmı eşeyli üreme yeteneğine sahiptirler. MANTARLARIN ÜREMESİNDE ETKİLİ OLAN BAZI FAKTÖRLER Rutubet, mantarların üremelerinde çok önemli faktörlerden birini oluşturmaktadır. Yüksek orandaki rutubet, genellikle, üreme üzerine olumlu etkide bulunur. Rutubet azaldıkça, mantarların çoğalmaları da sınırlanmaya başlar. Mantarların rutubete olan gereksinmeleri, türler arasında değişiklik gösterir. Bazı mantar türleri relatif rutubeti %10-15 arasında bulunan ortamlarda veya suyu çok azalmış olan kuru danelerde üreme yeteneğine sahiptirler. Patojenik mantarların, özellikle, dermatofitlerin insan veya hayvan vücutlarında yerleşebilmesi ve hatta hastalık oluşturabilmesi için rutubet yine önemli bir faktördür.Eğer deri, su ile ıslanmış ise, mantarların yerleşmesi ve üremesi daha kolay olmaktadır. Mantarların üreme ısısı limitleri oldukça geniştir ve türler arasında farklar gösterir. Bu sınırlar, 0° ile 60°C arasında değişebilmektedir. Hifalar maksimal ısı limitinin dışında kolayca ölmelerine karşılık, sporları yüksek ısıya ve değişik çevre koşullarına çok fazla dayanıklılık gösterirler. Sizlerin de bildiği üzere buz dolabı ısısında üreyebilen ve gıdaların bozulmasına neden olan mantarlara her zaman rastlamak mümkündür. Dikkat çekici diğer bir özellik ise, Çok fazla soğuk, mantarların muhafazasında kullanılmaktadır. Sıfırın altında 195°C'de mantarlar uzun süre canlı kalabilirler. Mantarlar, genellikle, aerobik karakter taşırlar ve oksijenin bulunduğu ortamlarda gelişirler ve ürerler. Bu nedenle, havada bulunduğu miktar (veya oran) kadar oksijen, üreme için gereklidir. Patojenik mantarlardan, Actinomyces bazı türleri hariç olmak üzere, diğerleri aerobik koşullarda ürerler. Oksijenin azlığı veya mikroaerofilik koşullar üremeyi ve gelişmeyi sınırlar. Mantarların üremeleri için ışık, gereksinme duyulan önemli bir faktör değildir. Işık olmadan da kolayca gelişebilirler. Patojenik mantarlar da direkt ışık olmadan üreyebilme yeteneğine sahiptirler. Direkt güneş ışınları, üremeyi ve gelişmeyi sınırlar MANTARLARIN METABOLİZMASI Mantarların metabolik aktiviteleri alg ve yüksek bitkilerden biraz farklılık gösterir. Fotosentez yetenekleri olmadığından, enerjice zengin karbon kaynaklarına ihtiyaçları vardır. Heterotrofik bir beslenme özelliği gösteren mantarların metabolizmaları oldukça fazladır. Bunu gerçekleştirmek için fazla enerjiye ve dolayısıyla da enerji üretimine gereksinimleri vardır. Mantarlarda da, diğer ökaryotik ve prokaryotiklerde olduğu gibi, adenozin trifosfat ( ATP) merkezi bir role sahiptir. Metabolik aktivite sonunda mantar hücreleri içinde birçok depo maddeleri birikebilir. Bunlar arasında lipitler ve karbonhidratlar vardır. Mantarlarda sekonder metabolizma olarak tanımlanan ve ancak, normal metabolizmanın sınırlandığı durumlarda aktif hale gelen diğer bir metabolizma olayı da bulunmaktadır. Şimdiye dek 1000 den fazla sekonder metabolit bildirilmiştir. Bu metabolitlerin kimyasal yapıları farklı olup türlere özgü bir karakter taşımaktadırlar. Bazı metabolitlerin ticari değerleri çok fazladır (antibiyotikler, hormonlar, vs.) bazıları da insan ve hayvan için oldukça toksiktirler (mikotoksinler gibi). Üremeleri kısıtlanan ve durma dönemine giren mantarlar tarafından sentezlenen bu sekonder metabolitler, bir mantar için hayati önemde olmayıp normal üreme döneminde sentezlenen primer metabolitlerden oldukça farklıdırlar YAPILARINA GÖRE MANTARLAR BASİT (MUKUS) MANTARLAR:çürükçül (çürümekte olan organik maddelerle beslenen) veya asalak yaşayan mikroskobik türlerdir.(cıvık mantarlar) bunların çoğu, küfleri ya da amipleri andıran oldukça belirsiz biçimli bitkilerdir. Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Hepsi spor keselerindeki sporlarla çoğalır. Yetiştiği yerler; yerde ve bütün organik maddelerde, bitkilerde ve hayvanlarda, hatta bakterilerde asalak olarak da yaşar YAPILARINA GÖRE MANTARLAR BASİT (MUKUS) MANTARLAR:çürükçül (çürümekte olan organik maddelerle beslenen) veya asalak yaşayan mikroskobik türlerdir.(cıvık mantarlar) bunların çoğu, küfleri ya da amipleri andıran oldukça belirsiz biçimli bitkilerdir. Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Hepsi spor keselerindeki sporlarla çoğalır. Yetiştiği yerler; yerde ve bütün organik maddelerde, bitkilerde ve hayvanlarda, hatta bakterilerde asalak olarak da yaşar YÜKSEK (GERÇEK) MANTARLAR çayırlarda ve ormanlarda yetişen, üreme organlarıyla belirgin, asklı mantarlar ve bazitli mantarlardır. Bunlar bitkilerin en geniş ve en karmaşık grubudur. Bitkinin üremesini ve yayılmasını sağlayan sporlar, şapka denilen kısmın üstünde gelişir. Yetiştiği yerler; organik madde bulunan, yeterince nemli bütün bölgeler; humusça zengin toprak, gübre, çürümekte olan ağaç gövdesi. MAKROMANTARLAR Makromantarlar klorofili olmayan, üreme organları ve esas bünyeleri iplik gibi, "hüf" denilen küçük borucuklardan ibaret canlılardır. Belirgin şekilleri ve yaşama modelleri ile bağımsız bir canlı alemidirler. Bu canlılar hem eşeyli hem de eşeysiz olarak, sporlar oluşturarak ürerler. Klorofil ihtiva etmediklerinden, bağımsız olarak şeker, yağ ve nişasta gibi organik maddeler oluşturamazlar. Bu nedenle diğer canlılara ihtiyaç duyarlar. Yani başka canlılardan beslenirler. Bir başka deyişle çürükçül veya asalaktırlar. Mantarın esas bünyesi ince iplik gibi hüfler kitlesidir ki buna misel denir. Bizim toprak üzerinde gördüğümüz ve yararlandığımız kısım, bu misellerin özelleşmesi ile dokunmuş bir eşeyli üreme organıdır. Yukarıda kısaca tanımladığımız, çayırlarda, yol kenarlarında, ormanlarda, ağaç altlarında hemen hemen hepimizin sadece bir bölümünü (şapkasını) gördüğü ve bildiği makromantarlar; çok değişik renk ve şekillerde, bazılarını yediğimiz, bazılarından zehirlendiğimiz enteresan varlıklardır. Öyle ki, mantarlar alemininin tümünü ele alırsak ,olağanüstü yumuşak ve büyük ölçüde saydam bir vücut yapısına sahip olduklarını ve buna rağmen dev bir sarmaşık gibi onlarca metrelik bir alana yayılabildiklerini görürüz. Ellerinden hiçbir şey kurtulmaz; suyu, toprağı, böceklerin, bitkilerin, memelilerin hatta kuşların dokularını bile istila edebilirler. Mantarlar alemi aslında çok karmaşıktır. Burada ele aldığımız makromantarlar, Eumycophtya filumu (gerçek mantarlar) sınıfına dahildir. Bundan başka daha birçok mantar sınıfı mevcuttur. Bunlara örnek olarak; bölünen mantar bitkiler, cıvık mantarlar, algsi mantarlar, keseli mantarlar, çomak mantarlar, ikincil mantarlar gibi sınıflar gösterilebilir MAKROMANTARLARIN İNSANLAR İÇİN ÖNEMİ Bitkiler aleminin Mycophyta bölümünü oluşturan mantarlar olmasaydı belki de yaşayamazdık. Çünkü dünyanın hayat devrinde mantarların çok önemli fonksiyonları vardır. Bizler için, mantarlar aleminin bir kısmını oluşturan makromantarlar denildiğinde, akla ilk önce zehirli mantarlar, daha sonra yenilebilir mantarlar gelir. Onları güncel kılan da bu özellikleridir. Ancak bu varlıkların doğadaki pozisyonları gözönüne alındığında, onları asıl önemli kılan, ölü veya canlı organik maddeleri parçalamaları ve böylece karbon - azot devrinin sürdürülmesinde çok büyük bir rol oynamalarıdır. Mantarların,zehirlenmelere, cilt ve diğer hastalıklara sebep olarak insana doğrudan zararlı etkileri olabilen bir çok türü vardır. İnsan için faydalı olan bitkiler üzerinde parazit olmalarının sonucu ekonomik kayıplara sebep olmakla dolaylı zararları da vardır. Bazı mantarlar ise insana, mesela mayalama endüstrisinde, çok değerli hizmetler verirler. Maya mantarları lüzumlu mayalanmayı sağlamak üzere ekmek yapımında da kullanılmaktadır. Maya mantarlarınının başka türleri meyve sularından şarap imalinde, süt endüstrisinde muhtelif süt ürünlerinin üretiminde kullanılır. Bakterilerden başka, bazı peynirlerin olgunlaştırılmasında Penicillium cinsinden küf mantarları önemli rol oynarlar, bu peynirlerde küf mantarı peynirin içinde gelişir ve boz renkli damarlardan ibaret bir ağ teşekkül ettirir. Bazı peynirlerde bu damarlı oluşum yalnız yüzeyi örter. Bununla beraber en büyük keşif, mantarlardan elde edilen bilhassa "penisilin" adı verilen antibiyotiklerdir. Penisilin, Penicillium notatum dan elde edilmiştir, halen bir çok bulaşıcı hastalığın tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. Nihayet su mantarları, kirlenmiş suların yarı temizlenmesinde kısmen yardımcı olurlar. MAKROMANTARLARIN GELİŞME MEVSİMLERİ Mantarlar büyümek ve üreme organı oluşturmak için, uygun bir yetişme yerine, iklime ve bilhassa rutubet derecesine ihtiyaç gösterirler. Birçok mantar türü bütün bir yıl boyunca görülebilir, fakat ekseriytle lamelli mantarlar ve Boletuslar sonbaharda ortaya çıkar. Ilık hava halleri, üreme organlarının oluşturulması için en iyi şartlardır. Kurak yazlardan sonra mantarlar hiç görünmeyebilir veya rutubetin artmasıyla birlikte Eylülde ortaya çıkabilir. İlkbaharda en erken çıkan mantarlar Morchella'lardır. Yaz boyunca Agaricus lar, Russula lar, Boletus lar ve diğer yenilen mantarlar sıra ile ortaya çıkarlar. Bir çok türler yumuşak geçen kışlarda gelişmelerini devam ettirebilirler, böyle kışlarda yemeklik mantar toplanabilir. Ancak yenilebilen bir çok mantar türü kısa bir büyüme mevsimine sahiptir

http://www.biyologlar.com/mantarlarin-ozellikleri-ureme-sistemleri-ve-cesitleri

Besin Zincirinde Enerji Akışı

Besin Zinciri Besin zinciri, canlılar topluluğundaki organizmaların beslenme alışkanlıklarını yansıtan kavramdır. Bitkilerin ve öbür kendi beslek organizmaların besine dönüştürdükleri enerjinin organizmadan organizmaya geçişini dile getiren besin zinciri, en yalın biçimiyle bir bitki, bir otçul hayvan ve bir etçil hayvandan oluşan bir dizi olarak düşünülebilir. Zincirin her öğesi bir halkayı simgeler ve üretken (bitkiler) ya da tüketici (hayvanlar) sınıflarına ayrılır. Bitkilerle beslenen otçullar birincil, bunları yiyerek beslenen etçillerse ikincil tüketici diye adlandırılır. Enerji Piramidi Besin zincirinin her bir halkasındaki canlıların birey sayılarının karşılaştırılmasıyla enerji piramidi oluşur. Bu nedenle enerji piramidinin ilk katında üreticiler ve son katında yırtıcı canlılar bulunur. Çürükçüller her bir katla ilişki halindedir. Güneşten alınan ışık enerjisi 1. kattan yukarıya doğru besinler içerisinde aktarılmaktadır. Enerji piramidinde, aşağıdan yukarıya doğru her kattaki; Canlı sayısı azalır, Tür sayısı azalır, Toplam besin ve enerji miktarı azalır, Vücutta biriken artık oranı artar, şeklinde değişmeler görülür. Enerji piramidin her bir katındaki besin ve enerjinin bir kısmı canlının yaşamında kullanılırken depo edilen miktarı sonraki katlara aktarılır. Beslenme Ağı Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendisi de birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir.Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. İlk halkada ototroflar bulunur, son halkada tüketiciler (yırtıcılar) yer alır. Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir: Üreticiler Tüketiciler Birincil tüketiciler (Herbivorlar) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) Ayrıştırıcılar Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilirler. Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90'ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken, canlı vücudunda saklı tutulan % 10'u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. Bitkiler gibi kendi besinini üretme yeteneği olmayan hayvanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için başka canlıları yemek zorundadır. Bu yüzden doğadaki yabani hayvanların yaşamı genellikle başka bir hayvana yem olarak son bulur. Örneğin ot yiyerek beslenen bir tavşan günün birinde bir tilkiye yem olur; tilki ölünce de onun leşini bu kez sinek kurtçukları ile leşböcekleri yiyip bitirir. Bitkilerden başlayıp çeşitli hayvanların birbirini yemesiyle sürüp giden bu ilişkiyi çevrebilim (ekoloji) uzmanları beslenme zinciri olarak adlandırırlar. Doğada tek tür yiyecekle beslenen hayvan pek azdır. Tavşan yalnız otları değil yabani meyveleri, ağaçların yaprak ve filizlerini de yiyebilir. Tilki ise tavşandan başka fareleri, sıçanları, kümes hayvanlarını ve böcekleri yiyerek beslenir. Bu nedenle, çok karmaşık olan bu ilişkiler ağını anlayabilmek için, pek çok besin zinciri arasındaki bağlarıtıyı kurmak gerekir. Çevrebilim uzmanları bu bağlarıtıyı göstermek için, canlıların adlarını ya da resimlerini oklarla birleştirerek ayrıntılı şemalar çizerler. Genellikle bir örümcek ağı kadar karmaşık olan bu şemalara beslenme ağıdenir. Aslında doğa son derece karmaşık olduğu için, gerçeğe birebir uyan bir beslenme ağı çizmek çok güçtür. Bu ağa katılacak her yeni hayvan başka bir canlıyı yediğinden ya da başka bir canlıya yem olduğundan, ağa eklenecek okların sonu gelmeyecektir. Çevrebilimciler bu güçlüğü yenmek için genellikle bir hayvanın yalnızca temel yiyeceklerini ya da belli bir bitki türünü yiyen bellibaşlı hayvanları göstermekle yetinirler. Beslenme Basamakları Beslenme ağının çizilmesiyle, doğadaki bu karmaşık ilişkinin bazı noktalan açıklığa kavuşur. Enerjisini güneş ışığından, hammaddelerini topraktan ve sudan alarak kendi besinini kendisi üretebilen yeşil bitkiler genellikle en alt basamağa yerleştirilir. Temel olarak bitkiyle beslenen tavşan ve sıçan gibi hayvanlar bir üst basamakta toplarıabilir. Bunlar otçul hayvanlardır. Daha çok öbür hayvanları yiyerek beslenen gelincik ve baykuş gibi hayvanlar ise daha yukarıdaki bir basamakta yer alır. Bunlar etçiller'dir. Otçullar ile etçillerin arasındaki basamağa da hem bitki, hem hayvan yiyen porsuk, tilki gibi hayvanlar yerleştirilir. Bunlar da hepçiller'dir. Beslenme basamağı denen bu Aşamaların belirlenmesinden sonra, beslenme ağı karmakarışık bir çizgiler yumağı olmaktan çıkarak düzenli bir şemaya dönüşür. Bu şemaya bakıldığında, bitkilerden otçullara ve etçillere doğru gidildikçe her basamakta daha az sayıda canlı olduğu açıkça görülebilir. Bu nedenle, tabanı geniş tepesi dar olan bu şekil bir piramidi andırır. Bu beslenme piramidinin tabanında yaprak, ot, çiçek ve ağaçlarıyla kalabalık bir bitki topluluğu, tepesinde ise yalnızca bir iki gelincik ya da baykuş vardır. Çeşitli Beslenme Ağları Yukarıda sözü edilen hayvanların çoğu ormanda yaşadığı için, çizilen bu piramit bir orman bölgesi beslenme ağıdır. Ama çöllerden tropik ormanlara varıncaya kadar, her yaşama ortamı için bir beslenme ağı çizilebilir. Örneğin denizlerdeki beslenme ağının en alt basamağında,bitkisel plankton ya da fitoplankton denen çok küçük bitkiler yer alır. Küçük balıklar ve öbür deniz canlıları ara basamaklardadır. En tepede ise köpekbalıkları, katil balinalar gibi iri ve yırtıcı hayvanlar bulunur. Beslenme ağlarının incelenmesi bilim adamlarına birçok açıdan yardımcı olur. Sözgelimi, bir ormandaki aynı türden bütün ağaçlar kesildiğinde ne olacağını önceden görebilmek için o ormanın beslenme ağı çizilir. Eğer az bulunan bir hayvan türü bu ağaçlardan beslenen hayvanları yiyerek yaşıyorsa, böyle bir kesim bu türün yaşamını tehlikeye atacaktır. Çevre korumacılar bir türü ya da bölgeyi en iyi nasıl koruyabileceklerine karar verirken, beslenme ağlarından ve benzeri yöntemlerden çok yararlanırlar.

http://www.biyologlar.com/besin-zincirinde-enerji-akisi

BİYOTEKNOLOJİNİN TARİHÇESİ

Milattan Önce (M Ö) 1750 Sümerler birayı mayaladı 500 Çinliler küflenmiş soya fasulyesini antibiyotik olarak yanıkların tedavi etmek için kullandı 250 Yunanlılar hasat döngüsünü deneyerek ürün verimliliğini arttırdı 100 Çinliler toz haline getirilmiş krizantemi böcek ilacı olarak kullanmaya başladı Milattan Sonra 20. Yüzyıldan Önce 1590 Mikroskobun Janssen tarafından bulunması 1663 Hücrelerin Hooke tarafından ilk kez tanımlanması 1675 Leeuwenhoek`un protozoa ve bakteriyi keşfi 1797 Jenner`in bir çocuğu çiçek hastalığından korumak için aşılaması 1802 Biyoloji kelimesinin ortaya çıkışı 1834 Dutrochet tarafından dokunun yaşayan hücrelerden oluştuğunun bulunması 1830 Proteinlerin keşfi 1833 Hücre çekirdeğinin keşfi İlk enzimlerin izole edilmesi 1855 Escherichia coli (E.coli) bakterisin keşfi. İlerleyen zamanlarda, biyoteknoloji için temel araştırma, geliştirme ve üretim aracı olacaktır Pastör`ün maya ile çalışmaya başlaması ve sonuç olarak canlı organizmalar olduğunu kanıtlaması 1863 Mendel`in bezelyeler ile yaptığı çalışmalar sonucunda,özelliklerin nesilden nesile bağımsız birimler- ileride gen olarak tanımlanacak- aracılıyla aktarıldığını keşfi. Yaptığı gözlemler, genetik biliminin temellerini oluşturacaktır. 1869 Miescher`in alabalık sperminde DNA`yı keşfi 1877 Koch tarafından bakteri boyanması ve tanımlanması için birtekniğin geliştirilmesi 1878 Laval tarafından ilk santrifüjün geliştirilmesi Mikrop teriminin ilk kez kullanılışı 1879 Flemming`in kromatini keşfi. Hücre çekirdeği içerisinde bulunan çubuk şeklindeki bu yapışal ileride "kromozom olarak" adlandırılacaktır 1883 İlk kuduz aşısının geliştirilmesi 1888 Waldyer tarafından kromozomun keşfi 20. Yüzyılın İlk Yarısı 1902 İmmünoloji teriminin ilk kez ortaya çıkışı 1906 Genetik kelimesinin tanımlanması 1907 İlk in vivo hayvan hücre kültürünün rapor edilmesi 1909 Genler ile kalıtımsal hastalıklar arasında bağlantının kurulması 1911 Rous tarafından ilk kansere neden olan virüsün keşfi 1914 Manchester/İngiltere`de ilk kez bakteri kullanılarak kanalizasyon sularının işlenmesi 1915 Faj veya bakteriyel virüslerin keşfi 1919 Biyoteknoloji kelimesinin ilk kez bir Macar ziraat mühendisi tarafından kullanılması 1920 Evans ve Long tarafından insan büyüme hormonunun keşfi 1927 Murray tarafından X-ışınlarının mutasyona yol açtığının bulunması 1928 Flemming`in ilk antibiyotik "penisilini" bulması 1938 Moleküler Biyoloji ilk kez kullanıldı 1941 Genetik mühendisliği terimi ilk kez Danimarkalı bir mikrobiyolog tarafından kullanıldı 1942 Elektron mikroskobu bir bakteriyofajın tanımlanması ve karakterizasyonu için kullanıldı 1943 Avery DNA`nın dönüşüm faktörü olduğunu gösterdi 1944 DNA`nın genleri içerdiğinin gösterilmesi 1949 Pauling tarafından "orak hücreli aneminin" mutasyon sonucu oluşan bir moleküler hastalık olduğunun gösterilmesi 1950-1969 1951 McClintock tarafından mısırda "zıplayan gemlerin" keşfi 1953 Watson ve Crick tarafından DNA`nın üç boyutlu yapısının açıklanması 1954 Hücre kültür tekniklerinin geliştirilmesi 1955 İlk kez nükleik asit sentezinde yer alan bir enzimin izole edilmesi 1956 Japonya`da fermantasyon sürecinin başarıyla uygulanması Kornberg tarafından DNA polimeraz I enziminin keşfi ve bu keşfin DNA`nın kendini nasıl eşlediğinin anlaşılmasına yol açması 1957 Orak hücreli anemiye tek bir amino asitteki değişikliğin neden olduğunun gösterilmesi 1960 Melez DNA-RNA moleküllerinin yaratılması, mesajcı RNA`nın keşfi 1961 Genetik kodun ilk kez anlaşılması 1964 Ters transkiptazın varlığının tahmin edilmesi 1967 İlk otomatik protein dizi ayrıştırıcısının geliştirilmesi 1969 İlk kez in vitro ortamda bir enzimin sentezlenmesi 1970`ler 1970 Spesifik restriksiyon nükleazların tanımlanması, gen klonlanma çalışmalarının yolunun açılması Ters transkriptaz`ın birbirinden bağımsız olarak sıçan ve kuş retrovirüslerinde bulunması 1971 Ters transkriptaz`ın ribonükleaz aktivitesi gösterdiğinin bulunması 1972 İnsan DNA`sının bileşimi ile şempanze ve goril DNA`larının %99 benzediğinin bulunması Ters transkriptaz kullanılarak cDNA sentezi 1973 Cohen ve Boyer tarafından, bakteriyel genler kullanılarak ilk başarılı rekombinant DNA deneylerin yapılması 1974 Amerikan Ulusal Sağlık Örgütü tarafından rekombinant genetik çalışmaların izlenmesi için Rekombinant DNA Tavsiye Komitesinin kurulması 1975 Koloni hibridizasyon ve Southern Blotting tekniklerinin spesifik DNA dizilimlerinin tayini için kullanılması 1976 Rekombinat DNA`nın ilk kez insanda kalıtımsal hastalıklarda kullanımı Moleküler hibridizasyonun ilk kez alfa taleseminin doğum öncesi teşhisinde kullanımı. Maya genlerinin ilk kez E.coli`de ekspresyonu 1977 Genetik modifiye bakterilerin ilk kez, insan büyüme hormonunun sentezi için kullanımı 1978 North Carolina Üniversitesi bilim adamlarından Hutchinson ve Edgell`in DNA molekülünün spesifik bölgelerinde spesifik mutasyonların oluşturulabildiğini göstermeleri 1979 İlk monoklonal antikorların üretimi 1980`ler 1980 A.B.D. Anayasa Mahkemesi, bir dava sonucunda (Diamond-Chakrabarty) genetik modifiye canlı türlerinin, patentleme prensiplerini onayladı 1981 İlk gen sentezleme cihazı geliştirildi İlk genetik modifiye bitki rapor edildi Fare başarıyla klonlandı 1982 Genentech firması tarafından diyabet hastalarının tedavisinde kullanılmak üzere "Humulin" adlı ilaç, genetik modifiye bakteriler kullanılarak üretilmeye başlandı. Bu ilaç, Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onay verilen ilk biyoteknolojik ilaçtır. 1983 Polimeraz Zincir Reaksiyon (PCR) tekniği geliştirildi İlk yapay kromozom sentezlendi Spesifik kalıtımsal hastalıklara ait ilk genetik işaretleyiciler bulundu Tek sarmalı DNA`dan çift sarmallı DNA sentezi için etkin metotlar geliştirildi 1984 DNA parmak izi tekniği geliştirildi İlk genetik modifiye aşı geliştirildi Chiron, HIV virüsünü klonladı ve genom dizilimini belirledi 1985 Tamamen aktif sıçan Ters transkriptaz E.coli`de klonlandı 1986 Genetik modifye bitkilerin (tütün) ilk alan çalışmaları yapıldı Ortho Biotech firmasına ait Orthoclone OKT3, böbrek naklinde, organ reddine karşı kullanıldı ve ilk monoklonal antikor tedavisi olarak onay aldı. Biogen firmasına ait Intron A ve Genentech firmasına ait Roferon A adlı ilaçlar, biyoteknoloji türevli ilk interferon ilaçları orak kanser tedavisinde kullanılmak üzere, Gıda ve İlaç İdaresinden onay aldı. 1988 yılında, AIDS`in bir koplikasyonu olan Kaposi`s Sarkoma tedavisinde kullanıldı. İlk genetik modifiye insan aşısı, Chrion frimasına ait Recombivax HB, hepatit B`yi önlemek üzere kullanımı için onay aldı 1987 İnsan büyüme hormonu yetmezliği için "Humatrope" adlı ilaç geliştirildi 1988 Amerikan Kongresi İnsan Genom Projesini destekleme kararı aldı 1989 Exxon Valdez Petrol Sızıntısı sonucu oluşan kirliliğin temizlenmesi amacıyla mikroorganizmalar kullanıldı Cystic Fibrosis`e neden olan gen bulundu 1990`lar 1990 4 yaşında bir tür bağışıklık sistemi rahatsızlığı olan bir kız çocuğuna, onay verilen ilk gen terapi yönteminin başarıyla uygulanması 1991 Amgen firması tarafından "Neupogen" adlı bir ilaç geliştirildi. Bu ilaç koloni uyarıcı faktör ilaçlarının yeni bir sınıfı olarak, kemoterapi hastalarında düşük beyaz küre sayısının arttırılması amacıyla kullanılmaya başlandı Genzyme firmasına ait "Ceredase" adlı ilaç Gaucher`s hastalığının tedavisinde kullanılmak üzere onay aldı 1992 HIV Ters Transkritaz`ın üç boyutlu yapısı aydınlatıldı Chrion firmasında tarafında üretilen Proleukin" renal hücre kanserinin tedavisinde kullanılmak üzere onay aldı Genetic Institude tarafından geliştirilen "Recombinate" hemofili A`nın tedavsinde kullanılmaya başladı. Bu ilaç, Amerika Birleşik Devletlerin`de onaylanan ilk genetik modifiye kan pıhtılaşma faktörüdür. 1993 Gıda ve İlaç İdaresi, genetik modifiye gıdaların doğaya zararlı olmadığını ve herhangi bir özel yönetmelik gerektirmediğini deklare etti. 1994 Meme Kanseri geni bulundu Calgene firması tarafından üretilen çürümeye karşı dirençli genetik modifiye "Flavr Savr" domatesi satış için onay aldı 1995 Virüsler hariç ilk kez bir canlı organizmanın "Hemophilius Influenza" bakterisinin gen dizisinin tamamı belirlendi 1996 İskoç bilim adamaları, erken embriyonik dönemdeki bir koyundan eş kuzular, klonlamayı başardı 1997 İskoç bilim adamaları, erişkin bir koyundan, bir koyun klonladıklarını rapor ettiler (Dolly) Oregon`dan bir grup araştırmacı iki Rhesus maymunu klonladıklarını rapor ettiler PCR, DNA çipleri ve bir bilgisayar programını içeren yeni bir DNA tekniği, hastalık yapıcı genlerin araştırılması için kullanılmaya başlandı 1998 Hawai Üniversitesi araştırmacıları, sıçanı erişkin yumurtalık hücrelerinin çekirdeğinden üç nesil klonlamayı başardılar İnsan dersi in vitro olarak üretildi Bir solucanın genom haritası tamamlandı. Bu tamamlanan ilk hayvan genomudur. İnsan genom haritası kabaca tamamlandı. 30,000`in üzerinde gen belirlendi 1999 İnsan kromozomunun genetik kodunun tamamı deşifre edildi Avrupa`da biyoteknolojik gıdalara halkın ilgisi artmaya başladı 2000 ve Sonrası 2000 Celera Genomics ve İnsan Genom Projesi tarafından insan genom çalışmaları tamamlanma aşamasına geldi İnsanlara transplantasyon için organ üretici olarak kullanılmaları düşüncesiyle, domuz ikinci klonlanan hayvan oldu Menenjite sebep olan "Neisseria meningitidis" bakterisinin 2.18 milyon bazdan oluşan genomu belirlendi 2001 İnsan genom haritası Science ve Nature dergilerinde yayınlandı. 2002 Bilim adamları, yılda yaklaşık 60 milyon insana yetecek pirinci yok eden bir patojenin, gen diziliminin taslağını bitirdiler. 2003 Dolly, başarıyla klonlanan ilk memeli, solunum yetmezliğinden öldü 2004 Türkiye`de biyoteknoloji ve biyomedikal alanlarında çalışmalar yapmak amacıyla TÜBİTAK-BİYOMEDTEK Araştırma Merkezi kuruldu.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojinin-tarihcesi

Lipitler ( Yağlar) Hakkında Bilgi

Lipidlerin Tanımı Bloor’a göre lipidler, yüksek yağ asitlerini, bunların oluşturduğu doğal bileşikleri ve bunlarla kimyasal olarak bağlanan maddeleri kapsayan doğal bir madde grubudur. Suda çözünmezler. Ancak eter, benzen, kloroform gibi organik çözücülerde çözünürler.Yağ asitlerinin esteridirler veya esterleşebilirler. Canlı organizmalar tarafından kullanılabilirler. Lipidlerin Önemi Lipidler önemli depo yakıt maddeleridir. Isısal enerji değeri 9 kCal/g'dır. Karbonhidratlar için bu değer 4.5 kCal/g'dır. Deri altında ve bazı organların çevresinde bulunan yağlar ısı yalıtıcısıdır. Ayrıca çarpmalara karşı koruyucu destek görevleri de vardır. Sinir dokudaki lipid miktarı özellikle fazladır. Nonpolar lipidler elektriksel yalıtıcılar olarak miyelinli sinirler boyunca depolarizasyon dalgalarının hızla yayılmasına olanak sağlarlar. Hücre ve sitoplazmik organellerin membranlarının % 50'si lipidlerden oluşmaktadır. Bazı vitaminler ve hormonlar’ın biyosentezinde lipidler prekürsör olarak gereklidir. Bazı enzimleri aktive ederler. Ayrıca yağda eriyen vitaminlerin hedef doku ve organlara taşınması için lipidler gereklidir. Mitekondrionda elektron taşıma işlevine yardımcı olurlar. Bütün hücrelerde iletişim, tanıma (tür özgüllüğü) ve bağışıklık (doku immunitesi) olaylarında lipidlerin de önemli rolleri vardır. Yağ Asitleri Yağ asitleri genel olarak çift karbon sayılı, cis konfigürasyonda, dallanmamış ve düz dincirli (asiklik) monokarboksilik asitlerdir. Az olmakla birlikte doğada trans konfigürasyonda (elaidik asit), tek karbon sayılı (propiyonik asit, valerik asit gibi) ve dallanmış yağ asitleri (tüberkülostearik asit veya laktobasillik asit metil grubu ile dallanma gösteren doymuş yağ asitleridir) ile siklik yağ asitleri (hidnokarpik asit ve şolmugrik asit) yağ asitleri de bulunmaktadır. Yağ asitleri, hidrokarbon zincirdeki bağlara göre doymuş veya doymamış yağ asitleri olmak üzere iki grupta incelenebilir. Doymamış bağların sayısı bir veya daha fazla olabilir ve doymamış yağ asitleri doymuş hale getirilebilir. Doymamış yağ asitleri kolaylıkla okside olabilirler. Özellikle çift bağın sayısının artması oksidasyonu kolaylaştırmaktadır. Metaller, ısı, ışık vb. oksidasyonu hızlandırmaktadır. Yağ asitlerindeki karbon sayısı 2-34 arasında değişmektedir. Yağ asidi molekülünde karbon sayısı 6 dan az ise “kısa”, 6-10 arasında ise “orta” ve 12 ila daha fazla ise “uzun zincirli” yağ asidi olarak tekrar bir alt gruplandırma oluşturulabilir. Yağ asitleri doğal sıvı ve katı yağlar içerisinde esterler halinde bulunurlar. Ancak plazmada transport şekli olan serbest yağ asidi olarak esterleşmemiş halde bulunmaktadır. Hayvansal ve bitkisel yağlarda en çok bulunan başlıca doymuş ve doymamış yağ asitleri şunlardır. Doymuş Yağ Asitleri Asetik Asit C2H4O2 CH3 COOH Propiyonik Asit C3H6O2 CH3 CH2 COOH Bütirik Asit C4H8O2 CH3 (CH2)2 COOH Kaproik Asit C6H12O2 CH3 (CH2)4 COOH Kaprilik Asit C8H16O2 CH3 (CH2)6 COOH Kaprik Asit C10H20O2 CH3 (CH2)8 COOH Laurik Asit C12H24O2 CH3 (CH2)10 COOH Miristik Asit C14H28O2 CH3 (CH2)12 COOH Palmitik Asit C16H32O2 CH3 (CH2)14 COOH Stearik Asit C18H36O2 CH3 (CH2)16 COOH Araşidik Asit C20H40O2 CH3 (CH2)18 COOH Behenik Asit C22H44O2 CH3 (CH2)20 COOH Lignoserik Asit C24H48O2 CH3 (CH2)22 COOH Serotik Asit C26H52O2 CH3 (CH2)24 COOH Montanik Asit C28H56O2 CH3 (CH2)26 COOH Bunlardan en basit doymuş yağ asidi 2 karbona sahip asetik asittir. 2, 3 ve 4 karbonlu yağ asitleri olan asetik asit, propiyonik asit ve bütirik asit'e “uçucu yağ asitleri” denir ve bunların ruminant metabolizmasında önemleri büyüktür. Palmitik ve stearik asitler hayvansal lipidlerde en çok bulunan yağ asitleridir. Doymamış Yağ Asitleri Palmitoleik Asit C16H30O2 CH3(CH2)5 CH = CH(CH2)7 COOH Oleik Asit C18H34O2 CH3(CH2)7 CH = CH(CH2)7 COOH Linoleik Asit C18H32O2 CH3(CH2)4 CH = CHCH2CH = CH(CH2)7 COOH alfa -Linolenik Asit C18H30O2 CH3CH2CH = CHCH2CH = CHCH2CH = CH(CH2)7 COOH Araşidonik Asit C20H32O2 CH3(CH2)4CH=CHCH2CH=CHCH2CH=CHCH2CH=CH(CH2)3COOH Oleik asit doğada en yaygın bulunan yağ asididir. Bilinen tüm doğal yağların ve fosfolipidlerin hepsinde oleik asit saptanmıştır. Hayvansal lipdlerde en çok bulunan doymamış yağ asitleri palmitoleik, oleik, linoleik ve arahidonik asitlerdir Esansiyel Yağ Asitleri Hayvansal organizmada ancak bir tek çift bağlı yağ asitleri sentezlenebilmektedir. Birden fazla doymamış bağa sahip olan linoleik, alfa -linolenik ve arahidonik asitler hayvansal organizmada sentez edilemez ve mutlaka dışarıdan alınması gereklidir. İşte organizmada sentezlenemyen ve besinlerle/rasyonla birlikte alınması gerekli olan linoleik, linolenik ve araşidonik asitlere, esansiyel yağ asitleri denir. Bu yağ asitlerinin organizmaya yeterli miktarlarda alınamaması sonucunda büyüme durur, dermatitis oluşur. Böbreklerde harabiyet ve hematüri (kan işeme) görülür. Esansiyel yağ asitleri verilirse bu belirtiler kaybolur. Linoleik asit mısır yağı, yer fıstığı, pamuk yağı ve soya fasülyesi yağı gibi tohum yağlarında, linolenik asit ise bunların dışında keten tohumu yağında bulunmaktadır. Arahidonik asit ise aynı kaynaklarda, ancak yer fıstığı yağında daha fazla miktarda bulunmaktadır.   Genel manada hepimizin şahit olduğu olaylardan birisi, sobanın içerisinde yanan kömürü gözlemek olmuştur. Kömürün yanma olayı ise aklımızda bir çok soru ve sorunların cevaplanması gerektiği ifadesini beraberinde getirmiştir. İşte bu soru ve sorunlar yüzyıllar boyunca araştırmacıların aklını kurcalamış ve bunlara cevap aramışlardır. Yanma nedir? Neden gerçekleşir? Daha hızlı yanma var mıdır? Bu gibi sorular yüzlerce yıl boyunca bilginlerin ve bilgin olmayan insanların kafasını kurcalamıştır. Daha önceki yıllarda bilinen tek enerji modelinin ateş olduğu bulunmuş, ancak bu enerji şeklidir diye ifade edilmemiştir. Bu enerji insanların ısınmasında, yemek yapmasında, metalleri eritmesinde faydalı olmuş; ancak olayın matematiksel boyutu ve bilimsel nicelik ile nitelik bulguları yıllarca gizem olmayı sürdürmüştür. Termodinamik adı verilen temellerin yerli yerine oturmaya başlaması ile beraber yanmanın açıklamaları da matematiksel olarak boyut kazanmaya başlamıştır. Yanmanın genel ifadeler içerisinde oksijen ile yanıcı bir maddenin birleşme reaksiyonu olduğu ifadesi; olayın oluşturduğu soru işaretlerinin bir kısmını çözmek için yeterli olmuştur. Bu ifade sonucu sobada bulunan ve bir karbon izotopu olan kömür , oksijen ile birleşerek yanma adı verilen enerji oluşumunu gerçekleştirmektedir. Bu olay sonucunda ise borulardan çıkan karbon integrali maddeler ve sobanın dibinde kalan kül oluşmaktadır. Burada karbon integrali adını verdiğim şeyler arasında karbonmonoksit ve karbondioksit en önemlileridir. Netice itibari ile bir karbon izotopu olan kömürün oksijen ile birleşmesi sonucu, enerji ve artık maddeler oluşmaktadır. Bizim sobada kömür yakmamızın temeli ise, bir organizma olan bizim yaşamımızı sürdürmemiz ve vücutta bulunan proteinlerin ve buna bağlı olarak enzimlerin optimal düzeyde tutulmasını sağlamak içindir. Ancak bizim yaşamamız için sadece ısı yeterli değildir. Bizim yaşamamızı sağlamak için daha önemli olan faktör kendi enerjimizi sağlamak için organik bileşik kullanmamızdır. Kullanacağımız bu organik bileşikleri ise üç grupta sınıflandırabiliriz: Karbonhidratlar, proteinler ve yağlar. Bu üç organik molekülde temelinde aynı amaç için vardır, bu ise canlılığın devamını sağlamaktır. Bu organik bileşiklerin oluşumu ise yine organik varlıklarda gerçekleşmektedir. Böylece bu bileşiklerin temelde üreticiler adı verilen bitkilerden, tüketicilere ve oradan ayrıştırıcılara uzanan döngülerinden bahsetmemiz mümkün hale gelmektedir. İnsan vücudu bu bileşikleri enerji amacı için kullanırken önce karbonhidratları ve sonra yağları tercih etmektedir. Halbuki yağların enerji miktarı fazladır, ancak yanması zor ve uzun olduğu için, daha kolay yanan karbonhidratlar öncelikte birinci sırada yer almaktadır. Ancak yağ dediğimiz moleküller sadece enerji için değil; organizmanın deri altında ve organlar arasında bulunması ile onu soğuktan ve mekanik etkilerden koruması ile dikkate değer öneme haiz olduğu gerçeğini defalarca vurgulamaktadır. Burada enerji modellemesinde ilk önce karbonhidratların ve daha sonra yağların ve en sonunda da proteinlerin kullanılmasını soba örneği ile açıklamak isterim… Kömürün enerjisi fazladır, ancak siz odun yakmadan kömürü yakamazsınız; aynı şekilde yağların enerjisi çoktur, ancak karbonhidratlar bitmeden onları yakmanız mümkün değildir. Eğer vücut proteinleri enerji için yakıyorsa artık o vücut ölüyor demektir, buda çürümüş soba gibidir. Yağ molekülleri genel manada karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından oluşmaktadır. Bazı yağ moleküllerinde ise bu maddeler yanında fosfor ve azotta bulunmaktadır. Yağların yapısındaki hidrojen miktarı diğer organik bileşiklerinden daha fazladır, bu nedenler enerji miktarı daha fazladır. Yağlar suda ya hiç çözünmez ya da çok az çözünürler. Aseton ve eter gibi organik çözücülerde çözünürler. Yağlar genel olarak dört grupta incelenir: Yağ asitleri, steroidler, fosfolipitler, steroidler ve nötral yağlar. Bunlardan yağ asitleri en basit lipidler olup uzun karbon zincirlerinden oluşmuştur. Karbonlar arasında bağlar tekli ise doymuş yağ asitleri, çiftli bağlar varsa doymamış yağ asitleri adı verilir. Doymamış yağ asitlerinin yüksek sıcaklık ve basınç altında hidrojene tabi tutulması sonucu margarinler elde edilir. Steroidler halkalı yapıya sahip olup, zarların yapısına katılır. Ayrıca steroidler vitamin ve hormon olarakta görev yaparlar. Fosfolipidler adı verilen yağlar ise fosfor içerip, zarların yapısına katılırlar. Nötral yağlar ise yağların depo şeklidir ve bir gliserol molekülüne üç yağ asidinin bağlanması sonucu oluşmaktadır.

http://www.biyologlar.com/lipitler-yaglar-hakkinda-bilgi

Beslenme türleri, canlılarda beslenme çeşitleri nelerdir?

A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik gıdaları kendileri sentezleyebilen canlılardır. Gıda sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline nazaran iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri yardımıyla ışık enerjisi kullanarak organik gıda sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Güçlü oksidasyon enzimleri yardımıyla oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. B ) Hetotroflar: İhtiyacı olan organik gıdaları öteki canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holozoik beslenme: • Besinlerini katı parçalar halinde alırlar • Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir • Hareket sistemleri gelişkindir • Gelişkin duyulara sahiptirler Holozoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine bakılırsa sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara haizdir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler • Öğütücü dişler gelişkindir • Sindirim kanalları gelişkindir • Mide gelişkin ve bölmelidir • Bitkisel besinlerin besleyici kıymeti azca olduğundan fazla gıda alırlar • Beslenmeleri uzun sürer • Bitkisel gıdalardan yararlanma azdır • Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere haiz bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler • Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir • Sindirim kanalı kısadır • Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir • Etin besleyici kıymeti fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer • Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar: Hem hayvansal hem de bitkisel besinlerle beslenebilenler • Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler • Selüloz hariç öteki bitkisel gıdalardan faydalanacak enzimlere sahiptirler • Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme • Sindirim sistemleri yoktur • Sindirim enzimleri vardır • Hücre dışı sindirim vardır • Ölü nebat ve hayvan artıkları üstünden beslenir • Doğada madde döngüsü için mühim canlılardır • Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır • Üstünde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak suretiyle ikiye ayrılır -Ekto parazitler: • Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . • Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir • Konakçının vücudu üstünden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: • Sindirim sistemleri yoktur • Sindirim enzimleri yoktur • Üreme sistemleri hariç öteki sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Tüm besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç öteki sistemler körelmiştir Bazı hususi parazitlik durumları: -Parazit-patojen: Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere niçin olurlar -Obligat parazitler: Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal vakaları sadece konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler sadece gereksinim duyduklarında öteki canlıları da gıda olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA • Tek hücreli • Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle • İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler • Göz lekeleri bulunur • Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes şeklinde insektivorlar • Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar • Azotça yoksul sulak topraklarda yaşarlar • Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir • Azot gereksinimlerini yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar • Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal vakalarını devam ettire bilmek için öteki canlılarla birlikte yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme, barınma, hareket, korunma benzer biçimde yaşamsal vakalarda başka canlılara gereksinim duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine gore üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Beraber yaşayan türlerden biri beraberlikten yarar sağlarken öteki tür yarar yada zarar görmez. 2) Mutualizm: Beraber yaşayan iki ayrı türde beraberlikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Beraber yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİ Gıda zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı gıda olarak kullanırken kendileri de başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine nazaran sıralanmaları ile oluşan zincire gıda zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafınca oluşturulur. Sadece hiçbir vakit doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı gıda olarak birden fazla türü gıda olarak kullanırken kendiside birden fazlaca türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına niçin olur. • Gıda zincirleri ile canlılar içinde organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. • Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o denli ekonomik kullanılır. • İlk halkada ototroflar bulunur • Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur • Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına gore üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar • Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir • Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal vakalarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir.

http://www.biyologlar.com/beslenme-turleri-canlilarda-beslenme-cesitleri-nelerdir

Biyojeokimyasal Döngüler

MADDE DÖNGÜLERİ ( BİYOJEOKİMYASAL DÖNGÜLER ) Doğada ekolojik önemli olan maddeler, canlılar ve çevreleri arasında alınıp verilir. Maddelerin ekosistemdeki bu.dolaşımına madde döngüleri yada kısaca çercimler denir. Tüm maddeler sürekli olarak döngüler yoluyla, canlılar tarafından yeniden kullanılır. Termodinamik Kanunu gereğince, hiçbir madde ortadan kaybolmayacağına göre, bu döngüler sürekli olarak vardır. Ekosfer, canlıların yaşadığı yer yüzünün yüzey tabakasıdır. Ekoloji biliminde ekosfer, güneş enerjisi ile işleyen bir makineye benzetilir. Bu makinenin tüm canlılar için gerekli olan parçaları; fosfor, azot, su, oksijen ve karbon döngüleridir. Bu döngülerin enerji kaynağı ise, Güneş' tir. Su Döngüsü Su, yaşam kaynağıdır. Bütün canlıların ağırlıklarının önemli bir kısmını su oluşturur. Yeryüzündeki su miktarının yaklaşık % 5’ i tatlı sulardır. Güneş enerjisinin ısıtmasıyla, çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı; yağmur, kar, dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner. Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken, daha büyük kısmı, göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir. Su döngüsü de, öteki tüm döngüler gibi süreklidir. Bitkiler terleme ile su döngüsüne katılır. Yer yeryüzündeki bütün sular katılmaktadır. Söz gelimi, denizlerden buharlaşan su, yağış olarak yer yüzüne dönmekte, bir kısmı yüzeysel sularda birikip, bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır.Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır. Burada toplanan sular, su döngüsüne devam eder ( uzun su devri ). Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur, kar, dolu biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine ise kısa su devri denir. Karbon ve Oksijen Döngüsü 1. Karbon Döngüsü: Karbon doğada hem mineral biçiminde ( kömür, elmas, gaz olarak veya suda çözünmüş durumda karbon dioksit olarak ) hem organik biçimde bulunur. Canlı varlıkların temel yapı maddesi olan organik karbon, fotosentez süreçleri yoluyla atmosferde veya deniz suyunda çözünmüş olarak bulunan karbon dioksit gazından yararlanarak üretilir. Yeşil bitkiler, hayvansal ve bitkisel parazitler, organik maddeleri parçalayarak, karbonu karbon dioksit gazına çevirirler. Artıklar, dışkılar ve kadavralar da parçalanma sonucu dönüşümü uğrayarak yapılarındaki karbon dioksit çıkar. Şekilde görüldüğü gibi, atmosferde gaz, suda ise çözünmüş olarak bulunan karbon dioksit, canlıların başlıca karbon kaynağıdır. Hayvanların vücutlardaki karbonun bir bölümü CO2 olarak, solunum yoluyla atmosfere geri verilir. Bütün canlıların kalıntı ve atıklarındaki karbon ise, çürüme ve bozulma gibi bir dizi işlem sonucunda CO2 olarak açığa çıkar. Organik karbonun bir bölümü, kömür, petrol gibi fosil yakıtlarda birikmiştir. Bunların yakılmasıyla, atmosferde bol miktarda karbon dioksit verilir. Bunun büyük bölümü, hızla deniz ve okyanuslara geçer ve karbonatlar halinde birikir. Ayrıca yanardağ püskürmeleri, atmosfere bol miktarda karbon oksitleri yayar. 2. Oksijen Döngüsü: Oksijen, değişik biçimlere dönüşerek doğada sürekli bir döngü içerisindedir. Havada gaz, suda ise çözünmüş olarak bulunan oksijen, serbest hâlde azottan, sonra en çok bulunan elementtir. Hayvanların ve basit yapılı bitkilerin, solunum yoluyla aldıkları oksijen hidro­jenle birleşince su oluşur. Su daha sonra dışarıya atılarak doğaya verilir. Ortamdaki karbon dioksit, algler ve yeşil bitkiler tarafından fotosentez yoluyla £J karbonhidratlara dönüştürülür, yan ürün olarak da oksijen açığa çıkar. Dünyadaki sular, biyosferin başlıca oksijen kaynağıdır. Oksijenin yaklaşık %90' ının bu sularda yaşayan alglerce karşılandığı tespit edilmiştir. Diğer döngülerde de bazı aşamalarda oksijenin yer aldığı bilinmektedir. Sürekli olarak petrol ve kömür gibi fosil kaynaklı yakıtların yakılmasına kara ve denizlerdeki doğal bitki örtüsünün giderek azalmasına rağmen, tarımdaki gelişmelerle birlikte artan üretim sayesinde atmosferdeki oksijen düzeyi sabit kalır. Azot Döngüsü Azot da, karbon ve oksijen gibi, hayat için temel maddelerdendir. Proteinlerin, nükleik asitlerin, çeşitli hormon ve vitaminlerin yapısında bulunur. Azotun yer yüzündeki iki önemli rezervi, atmosfer ve canlılardır. Söz gelimi, atmosferin %78' i azottur. Ancak, bazı mikroorganizmalar dışında azot canlılarca kullanılamaz. Azot bitkilerce çoğunlukla inorganik nitrat, bazı bitkilerde de amonyum tuzları olarak kullanılır. Hayvanlar ise, azotu, amino asit olarak almak zorundadır. Bu amino asitler, beslenme zinciriyle öteki hayvan ve bitkilerden karşılanır. Havada % 78'lik çok büyük bir rezervi olan azotun çok azı kullanılabilir. Azot döngüsünün temelini, havadaki serbest azotun önce inorganik tuzlara, sonra azot içeren organik moleküllere dönüşmesi oluşturur. Organik moleküllerin biyolojik ayrışma yoluyla parçalanmasıyla da yeniden inorganik maddelere dönüşmesi azot döngüsüne yardımcı olur. Ayrıca yıldırım ve şimşek gibi doğa olayları toprağa azot bağlanmasında etki ederler. Havadaki azot gazı ( N2 ), topraktaki azot tutucu bakteriler ( 1 ) tarafından nitratlara ( NO3 ) dönüştürülür. Bitkiler ( 2 ) büyümeleri için gerekli azotu sağlamak için nitratları soğururlar. Hayvanlar ( 3 ) bu bitkilerle beslenirler. Bakteri ve mantarlar (4), ölü bitki ve hayvanları toprağa amonyum ( NH4 ) bileşikleri yayarak çürütürler. Nitrat tutan bakteriler bu amonyum bileşiklerini, daha sonra bitkilerde kullanılmak için ( 5 ) nitrata dönüşen, nitrite dönüştü­rürler ( NO2 ). Nitrat bozan bakteriler (6 ) azot bileşiklerinin yeniden azot gazına dönüşmesini sağlarlar (denitrifikasyon). Fosfor Döngüsü Fosfor da canlılara gerekli temel maddelerdendir. Hücrelerde nükleik asitlerin enerji aktarımlarını sağlatan adenozin trifosfat ( ATP ) maddesinde, hücre zarının yapısında ayrıca kemik ve dişlerde bulunur. Fosforun doğada­ki deposu, fosfatlı kaya­lar ve sudur. Fosfor döngüsünün temelini, fosforun karalardan denizlere, denizlerden karalara taşınması oluşturulur. Fosfatlı kayalardaki fosforun bir kısmı, erozyon yoluyla suda çözünmüş hale gelir. Bu inorganik fosfat, bitkilerce, suda çözünmüş ortofosfat biçiminde alınır, organik fosfatlara çevrilir. Beslenme zinciriyle ot obur ve et obur hayvanlara aktarılır. Bitki artıkları, hayvan ölüleri ve salgılarındaki organik fosfatlar, ayrıştırıcı mikroorganizmalar yardımıyla inorganik duruma çevrilir. Böylece, yeniden bitkilerce alınmaya hazırdır. Jeolojik hareketlerden başka, fosforun denizlerden karalar dönüşü, balıkçılık ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla olur. İnsanın fosfor döngüsündeki etkisi, fosfatlı kayaların endüstriyel işlemle fosfat gübresi yapılması yoluyla karalardan denizlere dönüşünü hızlandırmakla olur.

http://www.biyologlar.com/Biyojeokimyasal Döngüler

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

EKOLOJİ:Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir. Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar - Sistemler –Organizmalar - Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir. Ekoloji ile ilgili önemli terimler: Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır. Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri. Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir. Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur. Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir. Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür. Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur. Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur. Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen: Biyotik faktörler: 1) Üreticiler 2) Tüketici 3)Ayrıştırıcılar Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır. 1) İklimsel faktörler : a) Işık b) Isı c) Su 2) Toprak faktörler : a)Toprak yapısı b)Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’ sıBİYOTİK FAKTÖRLER Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır. Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir. Tüketiciler üç grupta incelenir: 1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler) 2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici) 3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler) Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır. ABİYOTİK FAKTÖRLER 1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler. A) Işık: a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir b) Canlıların temel enerji kaynağıdır c) Fotosentez için gereklidir d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur. Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamıc) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamıC) Su: a) Organik maddelerin sentezlenmesi b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınmasıc) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi d) Fazla ısının uzaklaştırılmasıe) Boşaltım maddelerinin dışa atılmasıf) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır. Hayvanlarda: 1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması.2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi 4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi Bitkilerde: 1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır) 2) Köklerin suya yönelimi vardır 3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir. Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar: 1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler) 2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar) 3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak 4) Metabolik su kullanmak EKOLOJİK PİRAMİTLER Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanır Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler · Piramidin tabanını üreticiler oluşturur · Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur · 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur tüketiciler= a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) · Taban üreticilerden oluşur · Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır · Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır · Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar CANLILARDA BESLENME ŞEKİLLERİA)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları:-Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar-Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme,barınma,hareket,korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez. 2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİBesin zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. · Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. · Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. · İlk halkada ototroflar bulunur · Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur · Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar · Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir · Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. YAŞAM BİRLİKLERİ (KOMÜNİTELER) Sınırları belli bir coğrafi ortamda yaşayan tüm populasyonların oluşturduğu birliktir. Biyosferde iki tip yaşam birliği vardır. A-Kara yaşam birliği (Orman, Çayır, Step, Tundra, Çöl, Mağara. vb.) B-Su yaşam birlikleri (Deniz, Göl, Akarsu, Havuz, Bataklık, Pınar, vb.) Yaşama birliklerinin özellikleri: · Baskın türler vardır:Komünitede gerek sayısal gerekse yaşamsal aktiviteleri bakımından en çok rastlanan türdür. · Her yaşam birliği belirli iklimsel koşullara sahip ortamlara uyumlu türlerden oluşur: Ormanlarda topraktan ağacın tepesine kadar farklı şartlara sahip microklima katmanları ve bu katmanlarda şartlara uyumlu bitki ve hayvan türleri bulunur. · Yaşam birliklerinin sınırları vardır. Ancak bazı yaşam birlikleri içiçe olabilir. · Yaşam birliklerinde canlıların sayıları ile vücud büyüklükleri ters orantılıdır. · Yaşam birliğinin baskın türü biyotik ve abiyotik nedenlerle zamanla ortadan kalkabilir ve yerini başka bir tür alabilir .Bu olaya süksesyon denir. POPULASYONLAR Sınırlandırılmış coğrafik bölgede yaşayan aynı tür bireylerin oluşturduğu topluluktur.Populasyoınlar biyolojik birimdir. Populasyonlarda bir birey doğar, büyür ve ölür ancak populasyonlar varlığını sürdürür. Populasyonların incelenmesinin sağladığı faydalar şunlardır. · Canlı ile çevresi arasındaki ilişkileri anlamak · Doğadaki madde ve enerji akışını tanımak ,önemini kavramak · Yaşanabilir doğayı öğrenmek ,tanımak ve korumanın önemini kavramak · Canlıların genetik yapı ve evrimini öğrenmek POPULASYONLARIN ÖZELLİKLERİ1) Populasyon büyüme şekilleri: Populasyona doğum ve içe göçle birey katılarak büyür. Ölüm ve dışa göçle bireyler azalarak küçülür. Eğer populasyonun bulunduğu alanda çevresel koşullar değişmeden kalıyorsa populasyonlarda birey sayısı dengeye ulaşır. Populasyonların gelişme,gerileme ve dengesi şu formülle hesaplanır. P=Populasyon büyüklüğündeki değişme A=Doğum + İçe göç (Birey sayısı artışı)B=Ölüm + Dışa göç (Birey sayısı azalması)

http://www.biyologlar.com/ekoloji-ve-besin-zinciri-2

10. SINIF BİYOLOJİ SORULARI

1. Nitel gözlem nedir?Örnek veriniz. 2. Nicel gözlem nedir ?Örnek veriniz. 3. İyi bir hipotezde olması gereken özellikler nelerdir? 4. Kontrollü deney nedir? 5. Hipotez ,teori,kanun arasındaki fark nedir? 6. Çevreyi oluşturan cansız (abiyotik) etmenler nelerdir? 7. Ekosistemde ayrıştırıcıların rolü nedir? 8. Kommensalizmin mutualizmden farklı yönleri nelerdir? 9. Nitrifikasyon nedir? 10. Populasyonun büyüklüğündeki gelişmeler hesaplanırken hangi bilgilerden faydalanılır? 11. Süksesyon nedir?Süksesyonu etkileyen etmenler nelerdir? 12. Kimyasal gübreler suya nasıl zarar veriyor? 13. Sera etkisi nedir nedenleri nelerdir? 14. Asit yağmurları nasıl oluşur,çevreye nasıl etkiler? 15. Erozyonun önlenmesinde için nasıl önlemler alınmalıdır? 16. Böcek yiyen bitkilerin hem ototrof hem heterotrof canlılar olarak kabul edilmesinin nedeni nedir? 17. İçgüdüsel davranışla ,refleks davranışları arasındaki fark nedir? 18. İş birliğine dayalı sosyal davranış neyi içerir? 19. Öğrenilmiş davranışlar canlılara nasıl fayda sağlar? 20. Panspermia görüşünün kabul görmemesinin nedeni nedir? 21. Canlıların evriminde hangi kanıtlardan faydalanılır? 22. Lamark’ın evrimle ilgili görüşleri nelerdir? 23. Weisman ‘ın yaptığı deneyin sonucu neye açıklık getirmiştir? 24. Adaptasyonun canlıya sağladığı yarar nedir? 25. Biyogenez görüşüne göre canlılar nasıl oluşmuştur? 26. Ototrof görüşüne göre canlılar nasıl oluşmuştur? 27. Eşeyli üremenin eşeysiz üremeye göre üstünlükleri nelerdir? 28. Eşeysiz üremenin çeşitleri nelerdir? 29. Partenogenez nasıl gerçekleşir? 30. Konjugasyonun nasıl gerçekleştiğini açıklayınız. 31. Çiçekli bitkilerde erkek gamet oluşumu nasıl gerçekleşir? 32. Çiçekli bitkilerde dişi gamet oluşumu nasıl gerçekleşir? 33. Çifte döllenme nedir? 34. Çiçekli bitkilerde meyve nasıl oluşur? 35. Dış döllenmenin iç döllenmeden farkları nelerdir? 36. Dişi üreme sisteminde menstrüal döngünün evreleri nelerdir? 37. Erkek üreme sistemindeki yardımcı bezler ve görevleri nelerdir? 38. Testisler neden doğumla birlikte testis torbasına inmek zorundadır? 39. Dişi üreme sistemini kontrol eden hipofiz bezi hormonları nelerdir? 40. Tohumun çimlenebilmesi için gerekli olan faktörler nelerdir? 41. Bitki gelişimini engelleyen hormonlar nelerdir? 42. Tek yumurta ikizleri nasıl oluşur? 43. Hamilelikte embriyonun gelişmesinde anormalliklere neden olacak etmenler nelerdir? 44. Embriyonal kök hücre nedir? 45. Göbek bağını oluşturan yapılar nelerdir? 46. Plasentanın görevi nedir? 47. Kötü huylu tümörlerin vücuda zararlı olmasının nedeni nedir? 48. Embriyonik indüksiyon(Embriyonik uyarılma) nedir? 49. Canlılarda ömür uzunluğunu etkileyen etmenler nelerdir? 50. Çift yumurta ikizleri nasıl oluşur?

http://www.biyologlar.com/10-sinif-biyoloji-sorulari

PROTİSTA ALEMİ

1-) Protozoalar (Kamçılılar, Kök Ayaklılar, Sporlular, Kirpikliler) 2-) Algler 3-) Cıvık Mantarlar Genel olarak bakıldığında protista aleminde yukardaki canlılar bulunur. Protista alemi, monera alemindeki canlılardan çekirdek zarının ve zarlı organellerinin bulunmasıyla ayrılır. Bu alemde incelenen canlılar da monera alemindekiler gibi tek hücrelidir. Beslenmeleri fotosentez, absorbsiyon ya da fagositoz ile, çoğalmaları ise eşeyli ya da eşeysiz üreme ile gerçekleşen protistlerin hareketsiz olanları olabildiği gibi, kamçı, siller ya da yalancı ayaklarla hareket ederleri de bulunur. Yaklaşık olarak 60.000 yaşayan, 60.000 kadar da soyu tükenmiş fosil türü bilinmektedir. Beslenme şekillerine göre ototrof veya heterotrof olabilirler. Genellikle eşeysiz çoğalırlar ancak eşeyli çoğalabilen(paramesyumun konjugasyonla üremesi gibi) türleri de vardır. Geleneksel sınıflandırma Protistler, yaklaşık son 150 yıldır, diğer canlı âlemlerine benzerliklerine göre çeşitli alt gruplara ayrılmaktaydı. Hayvanlara benzeyenlerin protozoa, bitkilere benzeyenlerin alg ve mantarlara benzeyenlerin de cıvık mantar (slime mould) ve su mantarı (water mould) olarak adlandırıldığı ve grupların birbirleriyle sıklıkla örtüştüğü bu ayrım, günümüzde yerini filogenetik sınıflandırmalara bırakmıştır. Ancak, resmî olmayan bu gruplar, protistlerin morfoloji ve ekolojisini tanımlamakta yine de kullanışlıdır. Hayvanlar, Bitkiler ve Protista âlemlerini içeren üç âlemli sınıflandırma sisteminin kabul gördüğü dönemlerde, bakteriler de protist olarak kabul edilmişlerdir ama güncel yaklaşımlarda Bakteriler ayrı bir üst âlem olarak kabul edilmektedir. Protista Alemindeki Canlı Çeşitleri A-) Protozoa (Hayvansal Bir Hücreliler) Protozoa ya da Bir hücreliler; genellikle mikroskobik, bir hücreli ve ökaryotik canlıları içeren bir Protista alt alemidir. Tek hücreli olmalarına rağmen, çok hücrelilerde görülen yaşamsal işlevlerin birçoğunu yapabilirler. Bu nedenle eski zamanlarda vücut maddesi hücrelere ayrılmamış hayvanlar olarak kabul edilmiş ve "Hücresizler" adıyla anılmıştır. Sitoplazmalarında bulunan özelleşmiş yapılara "organel" denilmekte, hareket, sindirim, boşaltım gibi hayatsal faaliyetlerini bunlarla sağlamaktadırlar. Çoğu bir çekirdekli (Monoenergid), bir kısmı da her zaman çok çekirdek taşıyan (Polienergid) canlılardır. Bazıları ise yaşamlarının belli bir kısmıda çok çekirdek taşırlar. Organel olarak; çekirdek, endoplazmik retikulum, ribozom, golgi aygıtı, mitokondri, lizozom, peroksizom, mikrotubuluslar ve filamentler bulundurular. Hareket organelleri olarak yalancı ayaklar, kamçılar, siller, sirler ve tentaküller görülür. Protozoa Örnekleri Beslenme şekillerinde ototrof, saprozoyik, parazitik, kommensal, miksotrof ya da heterotrof beslenme görülür. Boşaltımda en belirgin özelliklerinden biri; ritmik olarak şişen ve küçülen vurgan (kontraktil) kofulların bulunmasıdır. Birçok denizel türde ve parazitlerde bu vurgan kofullar görülmez. Çoğalmalarında; eşeysiz olarak; boyuna bölünme, çoğa bölünme, enine bölünme, zırh oluşturduktan sonra ikiye bölünme, hücre dışı tomurcuk oluşturma ve hücre içi tomurcuk oluşturma görülür. Eşeyli çoğalmalarında; kaynaşma (hologami), merogami ve konjugasyon görülür. Tek olarak ya da koloni şeklinde yaşayan tek hücreli canlılardır. Bugüne kadar 60.000 kadar türü tanımlanmış ve bunların yaklaşık 1/4'ü parazit olarak bilinir. Akrabalık ilişkileri olmadan, hareket sistemlerine göre yapılan sınıflandırma şöyledir: 1-) Kamçılılar (Flagelatta) Kamçılılar, hayvanlar alemi ile bitkiler arasında bulunan canlıları içerir. Bir veya birkaç tane olan kamçılarıyla aktif olarak hareket edebilen tek hücreli canlılardır. Bu gurubun en tanınmış örnekleri Öglena ve Tripanosomadır. •Bunlardan öglena kloroplast taşır ve bu sayede fotosentez yaparak kendi besinini üretebilir. •Öglena kamçı taşıdığı için hayvanlara benzer şekilde hareket edebilir. •Fotosentez yapma yönüyle de bitkilere benzerlik gösterir. •Tatlı sularda yaşyan diğer protistlerde olduğu gibi öglenada da hücre içine giren fazla suyu atan kontraktil kofullar bulunur. •Bu grubun diğer tanınmış üyesi olan Tripanosoma ise çeçe sineği denilen bir sinek tarafından taşınan ve omurgalılarda hastalık yapan bir türdür. Kamçılılar grubunda bulunan canlılar eşeysiz üremeyle yani bölünerek(boyuna doğru) çoğalırlar. Bazıları ototrof beslenirken bazıları saprofit(çürükçül) ve bazıları da parazit olarak beslenir. Not: Öglenaların aşırı çoğalması sonucu oluşan atık maddeler balık ve diğer deniz hayvanları için zehir etkisi yapabilmektedir. 2-) Kök ayaklılar (Rhizopoda=Sarcodina) Yalancı ayaklılar olarak da adlandırılan bu gruptaki canlıların en tanınmış örnekleri amipler (amoeba) ve ışınlı canlılardır (radiolaria). Büyük çoğunluğu kamçılılardan köken alır, bazı gelişim aşamalarında kamçı bulundururlar. •Bunlar besinleri yakalamak ve hareket etmek için pseudopod da denilen yalancı ayaklarını kullanılırlar. •Bu ayaklar belli bir ihtiyaca göre oluşturulurlar. Bu yüzden de amiplerin belli bir hücre şekli yoktur. •Amipler besinlerini besinlerini aldıktan sonra besin kofulunda sindirebilirler. •Kamçılılara ve sillilere göre daha az organel taşıdıkları için daha ilkel yapıdadırlar. •Bazılarında kabuk görülür. (Kalsiyum karbonattan yapılmıştır.) •Çoğalmaları eşeyli ya da eşeysizdir. Not: Amiplerin insanda parazit olarak yaşayanları amipli dizanteri hastalığına neden olur. 3-) Sporlular(Sporozoa) Spor denilen özel hücrelerle çoğalan tek hücreli canlılardır. İnsanlarda ve hayvanlarda parazit olarak yaşayan türleri vardır. Sporlulardan en çok bilinen Plazmodyum malaria isimli tür, insanlarda sıtma hastalığına neden olur. Plazmodyum insana anofel cinsi sivrisineğin dişisi tarafından çoğalır ve alyuvarlarda çoğalır. Daha sonra çoğalan parazitler alyuvarları parçalayıp kana karışır ve hastalık oluşturur. Sporluların özellikleri: •Hareket organelleri yoktur yani özel bir hareket sistemine sahip değillerdir. Omurgalı ve omurgasız hayvanların vücudunda parazit olarak yaşarlar. •Besin ve kontraktil koful bulundurmazlar. •Üremelerinde eşeysiz üreme eşeyli üremeyi takip eder. Buna Meteganez denir. 4-) Silliler (Kirpikliler=Cilliata) Protistaların en önemli gruplarından birisidir. Kural olarak birçok sil bulundururlar ve bu yüzden de onlara silliler denir. Silleri sayesinde hareket edebilir ve beslenebilirler. Silliler, denizlerde ve tatlı sularda yaşayan tek hücreli canlılardır. Sillilerde hücre ağzı ve anal açıklık bulunur. En tanınmış örnekleri terliksi hayvan (paramesyum)dur. Paramesyum Şimdi paramesyumu esas alarak maddeler halinde sillilerin özelliklerini belirleyelim: •Paramesyum tatlı sularda yaşadığı için iki tane kontraktil koful bulundurur. Bu kofullarıyla hücre içine giren fazla suyu enerji harcayarak vücut dışına atar. •Paramesyumda hareketi sağlayan kısa ve çok sayıda siller bulunur. Bu sillerin altında bulunan küçük uzantılar olan trikosistler, paramesyumu hem düşmanlarından korur hem de avlanmasını sağlar. •Paramesyum ve diğer silliler de bulunan iki çekirdekten büyük olanı, hücrenin metabolizmasının devamını sağlayan işleri yönetirken, küçük olanı eşeyli üremeyi sağlar. •Paramesyum enine bölünmeyle eşeysiz olarak çoğalabildiği gibi, konjugasyon denilen üreme şekliyle eşeyli olarak da çoğalabilir. •Paramesyumda, bu grupta yer alan diğer canlılar gibi sitoplazmanın sertleşmesiyle oluşan canlı ve sert bir tabakayla (pelükula) hücrenin şeklini korur. •Silliler besinlerini dış ortamdan hazır olarak alan heterotrof canlılardır. •Sillilerde hücre şeklini koruyan ve hücre zarının altındaki sillerle bağlantılı olan mikrotübüller görev yapar. B-) Algler Algler, protista aleminin bir başka grubudur. Algleri bir hücreli ve çok hücreli algler olarak inceleyeceğiz. 1-) Bir Hücreli Algler •Monera aleminde yer alan mavi yeşil alglerden, çekirdek ve zarlı organel taşımalarıyla ayrılırlar. •Kloroplast taşıdıklarından fotosentez yaparak besin üretebilirler. •Sularda ve nemli bölglerde yaşarlar. Diatom ve Chlamydomanas bir hücreli alglere örnektirler. Diatomlar; diş macunu yapımında, izolasyon ve filtrelerde kullanılmaktadır. Bir Hücreli Alg Örnekleri 2-) Çok Hücreli Algler •Çok hücreli alglerin denizlerde ve tatlı sularda yaşayan türleri vardır. •Su ortamında klorofil pigmenti sayesinde fotosentez yapabilirler ve bu sayede besinlerini üretirler. Bu yüzden de suda yaşayan heterotrof canlıların besin ve oksijen kaynağıdırlar. •Üremeleri tıpkı sporlulardaki gibi eşeyli ve eşeysiz üremenin birbirini takip ettiği metagenezle gerçekleştirilir. •Çok hücreli alglerde doku farkılılaşması ve oluşumu yoktur. Bu nedenle gerçek kök, gövde ve yaprak gibi organelleri gelişmemiştir. Ulva, Ulothrix, Sargassum ve Pandorina çok hücreli alglere örnektir. Ayrıca algler hücre sayısı dışında taşıdıkları pigmentlerle de birbirlerinden ayrılırlar. Bu gruplar: Yeşil algler, kahverengi (esmer) algler, altın sarısı ve kırmızı alglerdir. Pigmentlere göre alg renklerine bir bakalım: Klorofil => yeşil renk pigmenti Fikosiyanin => mavi renk pigmenti Fikoeritrin => kırmızı renk pigmenti Fikosantin => esmer renk pigmenti Kırmızı Algler Esmer(Kahverengi) Algler Bu alg çeşitlerinden yeşil algler grubunda bulunan deniz marulu besin olarak tüketilir ya da kahverengi alglerde bulunan Laminaria çorba yapımında kullanılır. Kırmızı ve kahverengi alglerin hücre duvarında jel oluşturan maddeler ayrıştırılarak gıda katkı maddesi yapılır. Bu maddeler puding, mayonez gibi besinlerde kıvam arttırıcıdır. Kısacası algler günlük yaşantımızda kullandığımız protistlerdir. C-) Cıvık Mantarlar Mantarların protistlere benzeyen grubudur. Ancak hücre çeperine sahip olmadıkları için ve amipsi hareket yaptıkları için mantarlar aleminde incelenmezler. Cıvık mantarlar belirli bir hücre şekline sahip olmayan, nemli ve rutubetli yerlerdeki ölü bitki ve hayvanların kalıntıları üzerinde yaşayan, tek hücreli canlılardır. Cıvık Mantarların Üremesi ve Hayat Devri Cıvık mantarlar, sitoplazmalarında çok sayıda çekirdek taşırlar. •Hücre duvarına sahip değillerdir. İşte bu yüzden amiplerde olduğu gibi yalancı ayaklarla hareket ederler. •Beslenmeleri ise parazit ve saprofitler gibidir. •Üremeleri eşeyli ve eşeysiz olmak üzere iki şekilde gerçekleşir. Eşeysiz üremelerinde spor oluşturarak çoğalırlar. Eşeyli üremeleri sırasında ise ikisi de hareketli ve kamçılı zoosporları kullanırlar. •Ayrıştırıcı organizma olduklarından madde döngülerinde rol alırlar. •Cıvık mantarlara örnek vermek gerekirse; Dictyostelium, Ceratiomyxella, Arcyria isimleri akla gelebilir. Protista Alemindeki Canlıların Biyolojik Önemi ve İnsan Sağlığıyla İlişkileri Protistanın sularda yaşayan türleri buralarda yaşayan balıkların ve diğer hayvanların besin kaynağını oluşturmaktadırlar. Bir hücreli alglerden diatomerlerin ölü kabukları diş parlatıcı toz yapımında kullanılır ve diş macunlarının yapısına parlatıcı olarak katılır. Bir hücreli alglerin bazı türleri zehir üreterek birçok balık türünün ölümüne neden olabilmektedir. Bazı protozoa türleri, insanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Örneğin amip, dizanteri denilen bir hastalığa; tripanosoma, uyku hastalığına neden olur.   Protistalar canlılar dünyasının ökaryot hücreli en ilkel organizma grubudur. Çoğunlukla tek hücre halinde yaşamakla birlikte koloni halinde yaşayanları da vardır. Protistalar kamçılılar, silliler, kökayaklılar, sporlular, cıvık mantarlar ve algler olmak üzere gruplara ayrılırlar. Kamçılılar (FLAGELLATA): Tek hücreli yapıda olup vücudun ön tarafında bir ya da birkaç kamçı bulundurur. Bu kamçı hücrenin hareketini sağlar. Tatlı sularda yaşar. Bazıları kloroplast bulundurduğu için ototoftur. Bunların en tanınmış örneği Öglena’dır. Öglena; kloroplast taşıdığı için fotosentez yapar. Ancak ışık olmadığı zaman heterotrof olarak da beslenir. Bu nedenle hem bitkilere hem hayvanlara benzerlik gösterir. Besin kofulu ve kontraktil kofulları vardır. Çoğalmaları ikiye bölünme şeklinde olur. Tamamen heterotrof beslenen kamçılıların en tipik örneği tripanosomadır. Bu tür kamçılılar parazittir. Omurgalı hayvanların kanında yaşar ve hastalıklara neden olur. Silliler (CİLİATA) : Bir hücreli canlıların en gelişmiş sınıfını oluşturur. Vücutlarının etrafında pelikula denilen sert bir örtü bulunur. Pelikula üzerinde sil veya kirpik denilen uzantılar bulunur. Pelikulanın iç kısmında yakıcı özellikte olan ve trikosist denilen yapılar bulunur. Bu yapılar avı uyuşturmaya ve avın kolayca yakalanmasına yardımcı olur. Sitoplazmalarında biri büyük, diğeri küçük olmak üzere iki çekirdek bulunur. Büyük çekirdek beslenme ve metabolizma olaylarını kontrol ederken, küçük çekirdek üremede görev alır. Ayrıca bu canlılar hücre ağızı, yutak ve boşaltım açıklığı (anüs) gibi yapılara da sahiptir. Besinler, besin kofulu şeklinde yutaktan hücreye alınırken, artık maddeler boşaltım açıklığından (anüs) dışarıya atılır. Ayrıca bu canlıların tatlı sularda yaşayan türlerinde kontraktil kofullar da bulunur. Kontraktil kofullar, hücre içindeki fazla suyu dışarı atarak hücre içi su dengesinin ayarlanmasında görev alır. Bu grupta yer alan canlılar genellikle eşeysiz yolla yani bölünerek çoğalır. Ancak bununla birlikte, çekirdek değişimi şeklinde (konjugasyon) bir çeşit eşeyli üreme ile de çoğalabilir. Sillilerin en tanınmış örneği terliksi hayvan dır (=Paramesyum=Paramecium caudatum). Kökavaklılar (RHİZOPODA): Toprak, tatlı su ve denizel ortamlarda yaşarlar. Genellikle zararsız olmalarına rağmen parazit olan türleri de vardır. Heterotrof olarak beslenir. Bunlarda besin alma ve hareket, yalancı ayak (psödopod) denilen sitoplazma uzantıları ile sağlanır. En tanınmış örnekleri amiplerdir. Amip tatlı sularda yaşar, kontraktil kofullarıyla aktif su boşaltımı sağlar. Çoğalmaları eşeysiz üreme (bölünme) ile olur. Uygun olmayan ortam koşullarında şekillerini değiştirerek dış kısımlarını koruyucu bir örtü ile sarar ve kist oluşturur, Ortam koşulları normale dönünce kist erir ve eski şekillerine döner. Bazı amip türleri hastalıklara neden olabilir. Örneğin; Entamoeba histolytica türü kalın bağırsaklarda parazit olarak yaşar ve amipli dizanteri denilen bir hastalığa neden olur. Sporlular (SPOROZOA) : Omurgalı ve omurgasız hayvanların vücûdunda parazit olarak yaşar. Hareket etmek için özelleşmiş bir yapıları yoktur. Vücutlarının esnek yapısı sayesinde (kasılıp gevşeyerek) hareket edebilir. Parazit olarak yaşadıkları için besin kofulu ve kontraktil koful bulundurmaz. Üremelerinde eşeyli ve eşeysiz üreme birbirini takip eder. Buna metagenez de¬nir. Sporluların en iyi bilinen örnekleri, insanda sıtma hastalığına neden olan plazmodium dur. Cıvık Mantarlar Cıvık mantarlar, hücre duvarı içermediğinden genel¬likle belirli bir hücre şekli olmayan, amipsi hareket eden, çekirdekli, saprofit, nadiren parazit olan canlılardır. Bu canlılar, amiplerde olduğu gibi yalancı ayaklarıyla besinlerini alır. Heterotrofturlar. Rutubetli orman altlarında, ağaç gövdelerinde ve çürümekte olan odun, gübre gibi besince zengin ortamlarda bulunur. Üremeleri eşeysiz veya eşeylidir. Eşeysiz üremeleri sporla, eşeyli üremeleri ise kamçılı iki zoosporun birleşmesi ile gerçekleşir. Algler (SU YOSUNLARI) Bu grup tek hücreli algleri ve bunların bir araya gelerek oluşturduğu kolonileri ve özelleşmiş dokulara sahip ol¬mayan çok hücreli algleri kapsar. Genellikle tatlı sularda yaşamalarına rağmen denizlerde yaşayan türleri de vardır. Alg hücrelerinde selülozdan yapılmış bir hücre duva¬rı bulunur. Bunun yanında sitoplazmalannda fotosentez olayında görev alan kloroplastlar, ksantofil, karaten gibi pigmentler de bulunur. Besinlerin fazlasını nişasta şeklinde depolar. Kök, gövde, yaprak, iletim demeti ve gözenek taşımaz. Çok hücreli algler içerdikleri pigment çeşidine göre gruplandırılır. Bunlar; yeşil algler, esmer algler ve kırmızı algler olarak isimlendirilir. Ekolojik ve ekonomik bakımından en önemli olan algler yeşil alglerdir. Alglerde üreme eşeysiz ve eşeyli yolla sağlanır.

http://www.biyologlar.com/protista-alemi-1

Türleşme mekanizmaları hakkında bilgi

Türleşme - 1: Tür Nedir? Tür Tanımları Üzerine... Bu yazı dizimizde, sizlere doğadaki türlerin nasıl tanımlandığından, türleşmenin nasıl gerçekleşebileceğinden ve doğada gözlenen bazı türleşme örneklerinden bahsedeceğiz. Bu yazı, tahminimizce sizler için çok önemli bir kaynak olacaktır. Bu notu hem kendi planlarımız dahilinde böyle bir açıklama yapmak var olduğu için, hem de bazı arkadaşlarımız sayfada bize buna yönelik sorular yönelttikleri için hazırlıyoruz. Konu uzun olabileceği için hemen başlıyorum: İlk olarak, tür tanımlarından bahsetmemiz gerekir. Çünkü doğa bilginleri ve biyologlar çok uzun yıllardır türleri tanımlamanın kolay bir yolunu aramışlardır. Ne yazık ki günümüzde hala türleri tanımlamak çok kolay bir iş değildir ve çok kapsamlı incelemeler gerektirmektedir. Ancak bu, bize aslında Evrim'in ne kadar güzel ve güçlü bir doğa gerçeği olduğunu gösterir. Günümüzdeki bazı türler, akrabalarına veya atalarına o kadar benzer ki ve bazı özellikleri de onları aynı gruba (türe) koymak için o kadar farklıdır ki, bu canlıları sınıflandırmak zorlayıcı ve hatta hararetli bilimsel tartışmalara sebep olabilir. Bu, Richard Dawkins gibi ünlü biyologların esasen hoşuna gider; çünkü dediğimiz gibi, gerçekten de türler arasındaki yumuşak geçişin, değişimin ve evrimin ispatlayıcısı bir niteliktedir. Yazının sonunda örneklerimize girdiğimiz zaman bu konuyu çok daha net anlayabileceksiniz. Şimdi, günümüze kadar yapılan tür tanımlarını sizlere tanıtalım. Türler Hangi Özelliklerine Göre Tanımlanırlar? Türlerin tanımını yapabilmek için türlerin neyi barındırdığını anlamak gerekir. Bu konu, Biyoloji dünyasında oldukça fazla tartışılmaktadır. Journal of Psychology'de geçmişte, aynı anda yayınlanan üç farklı görüş bu tartışmaların boyutunu bize göstermektedir. (Castenholz 1992, Manhart ve McCourt 1992, Wood ve Leatham 1992).  Biyologlar tarafından kullanılmakta olan çeşitli tür tanımları vardır. Bunlar; ırksal, tipolojik, biyolojik/izolasyon, biyolojik/üreyici, tanıyıcı, morfolojik, ekolojik, mikrotür, kohezyon, genetik, paleontolojik, evrimsel, filogenetik ve biyosistematik tür tanımları olarak isimlendirilebilirler.   Burada şu noktayı anlamak hayati önem taşır: Aslında bunlar her ne kadar bu şekilde çok farklı isimlerde gözükseler de, aslında birbirlerine yakın tanımlardır. Sadece, "tür" kavramını ele alışları farklıdır. Çoğu, hemen hemen her zaman benzer sonuçlar verirler. Sadece bazıları, kimi zaman bir türü tanımlamak için, diğerlerine göre daha kullanışlı olabilmektedir.   Biz burada, aslında diğerlerinin bazılarını da içerisine katan ve gruplandırmayı kolaylaştıran dört tanesini inceleyeceğiz: ırksal tür tanımı, biyolojik tür tanımı, morfolojik tür tanımı ve filogenetik tür tanımı. Bunlarla ilgili daha ayrıntılı tanımlar için 1985 yılında Stuessy tarafından yazılan Kladistik Teori ve Metodoloji (Cladistic Theory and Methdology) isimli kitaba (ve benzerlerin) ve yazının sonuna eklediğimiz daha güncel kaynaklara bakabilirsiniz. Türlerin tanımlarına geçmeden önce, türlerin bilimsel isimlendirilmelerine bakmakta fayda vardır.   Türlerin bilimsel isimlendirilmesi nasıl yapılır?   Biyolojik olarak türler, çoğumuzun bir şekilde aşina olabileceği üzere, genellikle iki kelime ile isimlendirilirler. Bu sisteme, ikili isimlendirme (binomial nomenclature) denir. Bu yöntemin bazı önemli kuralları vardır. Bunlara kısaca değinmemiz gerekirse: Kullanılan dil Latince olmak zorundadır. Her tür, iki kelime ile tanımlanır. Bu kelimelerden ilki, cins adını belirtir. İkinci kelimeye “belirleyici isim” adı verilir. İki kelime, birlikte “tür ismi”ni belirler. Yazılı kaynaklarda mutlaka eğik veya altı çizili olarak yazılırlar. Cins adının ilk harfi mutlaka büyük harfle yazılır. Sonraki isimlerin hepsi küçük harflidir. Kimi zaman, az sonra tanımlayacağımız “alt tür”leri belirtmek için üçüncü bir isim kullanılır. Bu kelime için de kurallar, “belirleyici isim” için uyulması gereken kurallarla aynıdır. İki örnekle üzerinden geçecek olursak: Panthera tigris: Kaplan türünü tanımlar. Panthera tigris altaica: Siberya Kaplanı’nı tanımlar. İki yazım da ikili isimlendirme kurallarına uygun olarak yazılmıştır. Bunu da öğrendikten sonra, tür tanımlarına giriş yapabiliriz.   Irksal Tür Tanımı nedir?   Irk, günlük dilde ve yakın geçmişte değişerek dilimize tamamen farklı olarak yerleşen anlamı aksine, Biyoloji'de bir tür dahilindeki genetik olarak pek fazla birbirine karışmayan, genetik ve morfolojik açıdan birbirine göreceli olarak benzeyen canlı gruplarına verilen isimdir. Biyolojik anlamıyla ırklar genellikle ekolojik olarak (yerel yaşam alanlarının farklılığından kaynaklanıyorsa) veya coğrafi olarak (aralarında coğrafi izolasyon varsa) birbirinden ayrılırlar. Bu şekilde farklı olan ırklar, eğer birbirlerinden gerçekten diğer ırklara göre çok fazla uzaklaşırlarsa, bu yeni ve farklı iki gruba Biyoloji'de "alt tür" denir.  Alt türlerin farklı türler olmadığını kesinlikle belirtmekte fayda vardır. Önrneğin Batı Bal Arısı, pek çok farklı coğrafi ırka ayrılır; ancak bunların hepsi aynı türe Apis mellifera'ya aittir.   Doğa bilimciler, çevrelerinde gördükleri bitki ve hayvanları, bireysel olarak basitçe, birbirleriyle olan benzerliklerine göre gruplayabileceklerini düşünmüşlerdir. Doğada bulunan gruplara (bilimsel ismiyle taksonlara) bu benzerliklere göre isimler vermişlerdir. Bu tip taksonomilerin temelde iki ortak noktası vardır: Bunlardan ilki, üreme açısından (eşeysel) uyumluluk ve bireylerin devamlılığıdır. Basitçe: Köpekler köpeklerle çiftleşirler ve asla kedilerle çiftleşmezler! Bu, ırk tanımının temelini oluşturur. İkinci olaraksa, türler arasında çeşitlilik açısından bir süreklilik olmadığıdır. Yani türlere basitçe bakarak onları ayırt edebilirsiniz (Cronquist 1988).   Biyolojik Tür Tanımı Nedir?   Son birkaç on yıldır, Biyoloji dünyasında genel geçer olarak kabul edilen tür tanımı, Biyolojik Tür Tanımı'dır (BTT). Bu tanım, türleri cinsel olarak üretken bir komünite olarak görür. BTT, belki de en çok bilim adamı tarafından geliştirilen ve kullanılan tanımdır.   BTT, yıllar içerisinde oldukça değişim geçirmiştir. İlk olarak, 1930 yılında Du Rietz tarafından ortaya atılmıştır. Du Rietz, türleri, "...farklı ve sürekli olmayan biyotip kesintileriyle birbirinden ayrılan en küçük doğal popülasyonlar" olarak tanımlamıştır. Bu tanımda, çiftleşmeye karşı doğal bariyerlere üstü kapalı bir biçimde değinilmektedir.   Ondan birkaç sene sonra, 1937'de ünlü Evrimsel Biyolog Dobzhansky, türleşmeyi "... bir zamanlar gerçekten veya potansiyel olarak çiftleşen bireylerin, fiziksel olarak birbirleriyle çiftleşemeyecek hale gelmelerine sebep olan ve iki ayrı grup oluşturan evrimsel süreç" olarak tanımlamıştır. Bu, son derece sınırlandırıcı bir tanımlamadır. Daha sonraları, Dobzhansky de Mayr'ın tanımını kabul eder. Mayr, 1942'de türleri şöyle tanımlar:   "...birbirleriyle gerçekten ya da potansiyel olarak çiftleşebilen ve bu tip diğer popülasyonlardan eşeysel olarak izole olmuş, doğada bir göreve (nişe) sahip olan  doğal popülasyonlardır."   Omurgalıları inceleyen zoologlar ve entomologlar için BTT en çok kabul gören tür açıklamasıdır. Botanikçiler ise bu tanımı kullanmakta zorlanırlar çünkü kara bitkileri, hayvanlara göre çok daha çeşitli üreme yöntemleri izlerler.   Biyoloji'de sıklıkla karşılaşıldığı üzere, BTT için de pek çok istisna doğada bulunabilir. Bunlar için BTT ile uyumlu; ancak BTT ile sınıflandırılamayacak türleri de içerisine alan daha geniş tanımlar geliştirilmiştir. Buna az sonra değineceğiz.   BTT'nin uygulanabilirliği ve geçerliliği hakkında olduça sık eleştirilerde bulunulmuştur (Cracraft 1989, Donoghue 1985, Levin 1979, Mishler and Donoghue 1985, Sokal and Crovello 1970).   BTT'nin birkaç canlı grubuna uygulanması özellikle problemli görülmüştür. Bunların başında da, aralarındaki hibritleşme (farklı tür olarak görülen canlıların çiftleşmesi, at ve eşek gibi) miktarının fazlalığından ötürü, bitkiler gelir (McCourt and Hoshaw 1990, Mishler 1985).   Ayrıca Dünya'da pek çok cinsiyetsiz (aseksüel) popülasyon da vardır ve bunlar üzerinde BTT uygulanamaz (Budd and Mishler 1990). Bunlara birkaç örnek olarak; zorunlu aseksüel olan rotiferleri, öglenoid flagellalıları, Oocystaceae'ye (coccoid yeşil algler) ait birkaç üyeyi, kloromonad flagellalıları ve bazı diatomları gösterebiliriz.   Ayrıca, bilinen bazı cinsiyetli canlıların, cinsiyetsiz biçimleri de bilinmektedir. Örneğin, bazı arktik göllerde Daphnia'nın cinsiyetsiz popülasyonları bulunmaktadır.   BTT, bu türleri sınıflandırmada kullanılamaz. Aynı durum, prokaryotlar için de geçerlidir. Genler, prokaryotlarda bazı yollarla birbirlerine aktarılabilirler; ancak ökaryotlardaki gibi bir çiftleşme prokaryotlarda tanımlanamamaktadır. Önemli bir mikrobiyoloji ders kitabı, BTT'den bahsetmez bile (Brock and Madigan 1988).   BTT'nin uygulanabilirliği, kendi kendini dölleyen (self-pollinate) kara bitkileri açısından da şüphelidir (Cronquist 1988). Ancak kara bitilerini tanıma dahil edecek bazı açıklamalar getirilebilmiştir.   Bu gibi sebeplerden ötürü, Biyolojik Tür Tanımı bazı bilim insanları tarafından eleştirilmektedir. Ne var ki, diğer yöntemlerle birleştirilerek kullanıldığında, Biyolojik Tür Tanımı en çok canlıyı bir seferde birbirinden ayırabilen açıklama olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna, diğer iki tanımımıza da değindikten sonra döneceğim.   Morfolojik (Fenetik) Tür Tanımı Nedir?   1988 yılında Cronquist, Biyolojik Tür Tanımı'na alternatif olarak bir tanımlama geliştirdi ve türleri şu şekilde tanımladı:   "... sıradan yöntemlerle birbirlerinden ayırt edilebilen ve ayrı olan en küçük canlı grupları."   Bu tanım oldukça pratiktir; ancak bazı çok kritik ve temel hataları beraberinde getirdiği için Biyolojik Tür Tanımı'ndan daha kötü; ancak onu destekleyen bir tanım olarak görülmelidir. Pratikliği, Cronquist'in "sıradan yöntem" olarak belirttiği tanımlama yöntemlerinin ucuzluğu ve hızından kaynaklanmaktadır. Örneğin bir botanist için bir kapalı tohumluyu incelemek için gereken "basit yöntem" bir büyüteçtir. Bir entomolojist için ise ayrıştırıcı (dissecting) mikroskop yeterli olacaktır. Diatomlar üzerinde çalışan bir fikolojist içinse elektron mikroskobu "sıradan yöntem" olacaktır.   Bu tanımın bir diğer kolaylaştırıcı tarafı, cinsel ilişkileri hesaba çok fazla katmamasıdır. Ancak bu nokta, belki de tanımı güvenilirlikten tamamen çıkaran noktadır. Buna az sonra geleceğim.   Son olarak, morfolojiyi gözlemek oldukça kolaydır. Bu da, onu yine pratik ama güvenilmez yapan bir diğer noktadır.   Morfolojik Tür Tanımı'na göre bir örnek olarak şu verilebilir: Bir bakışta bir tavuk ile bir ördeği birbirinden ayırabiliriz. Bu sebeple, bunlar farklı türlerdir.   Aslında morfolojik sınıflandırma Cronquist'ten çok önce, Carl Linneus (Carl von Linné) isimli ve "sınıflandırmanın babası" olarak tanınan bilim insanına kadar gider. 1700'lerin başında yaşamış olan Linneus, ilk defa canlıları dindar kesimin yaptığı gibi Tanrılara olan yakınlıktan (Tanrı -> Melekler -> Şeytanlar -> Erkekler -> Kadınlar -> Hayvanlar -> Bitkiler -> Cansızlar gibi) çıkararak, biyolojik olarak yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu amaçla kolları sıvayan Linne, çok kapsamlı bir sınıflandırma yapmıştır. Sınıflandırmasında en çok morfolojik özelliklere önem verdiği için, Linne, Morfolojik Tür Tanımı'nın mucidi olarak düşünülebilir.   Ancak, Linne ve diğer morfolojiye göre sınıflandırma yapanları tuzağa düşüren çok önemli bir biyolojik olgu vardır: Cinsel iki-biçimlilik (sexual dimorphism). Bazı canlıların erkekleri ile dişileri birbirinden tamamen farklıdır ve sadece morfolojiye bakarak sınıflandırma yapan bir bilim insanı, ciddi bir biçimde hataya düşecektir. Linne ve diğerleri de bu hataya düşmüşlerdir. Linne, Agelaius phoenicus isimli bir türün erkeği ve dişisini yanlışlıkla farklı türler olarak tanımlamıştır. Halbuki bu canlıların tek özelliği, erkek ile dişisinin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.   Bu şekilde yola çıkan bir bilim insanı, uzun saçlı insanları bir tür, kısa saçlı insanları bir diğer tür olarak tanımlayabilecektir. Böylece, insanların kadını ve erkeği farklı türler olacak; üstelik uzun saçlı bir erkek, kadınlar türünden sayılabilecektir.   Günümüzde bu tip kargaşalara sebebiyet vermemek açısından, Morfolojik Tür Tanımı oldukça geliştirilmiştir. Örneğin günümüzde bu tür tanımını kullanan bilim insanları, canlıları farklı türler olarak değerlendirmeden önce, kromozom sayılarına, kromozom morfolojilerine, hücre yapılarına, ikincil metabolitlerine, yaşam ortamlarına ve bazı diğer özelliklere de bakmaktadırlar. Bu açılardan güçlendirilen Morfolojik Tür Tanımı sayesinde, çok daha ayrıntılı tanımlar yapılabilmektedir.   Filogenetik (Kladistik) Tür Tanımı Nedir?   Sonuncu ve diğer tüm tanımları tek bir çatı altında başarıyla toplayan tür tanımı, Filogenetik Tür Tanımı'dır ve Evrimsel Biyoloji'nin gelişmesi ve Evrim Kuramı'nın anlaşılmasıyla birlikte gelişmiştir. Bu noktada, Evrim'in bilimi geliştirmedeki önemini bir kere daha görebilmekteyiz.   Filogenetik Tür Tanımı da oldukça eskiye, 19. yüzyılın büyük biyologu Ernst Haeckel'a dayanır. Günümüzdeki teknikleri kullarak tanımı ayrıntılı bir hale getiren isim ise 1992 yılında konuyla ilgili makalesini yayınlayan Baum'dur. Baum, tür tanımını aşağıdaki iki temel noktada toplar:   Bir tür, belirli bir ayırt edici özellik açısından fark taşıyan en küçük canlı grubudur. Bu karakter; morfolojik, biyokimyasal veya moleküler olabilir; ancak mutlaka üreyici (reproductive) kaynaşık birimler içerisinde sabit olmalıdır. Üreyici süreklilik, Biyolojik Tür Tanımı'nda olduğundan farklıdır. Filogenetik Tür Tanımı'na göre farklı türler birbirleriyle çiftleşebilirler. Üreme açısından birbiriyle uyumlu olmayan bireyler farklı türler sayılmak zorunda değildirler. Ancak farklı türler; genel olarak birbirlerinden çok farklı oldukları için, üreme özellikleri de bu farklılaşma sürecinde değişmiş ve birbirleriyle üreyemez hale gelmişlerdir. Bir tür, monofiletik olmak (bir türden farklılaşarak meydana gelen tüm türlerle birlikte, bu ata türü de içerisine alan biyolojik sınıflandırma birimi, de Queiroz and Donoghue 1988, Nelson 1989); yani atadan en az bir özellik almış olmak ve kendisine ait, sonradan kazanılmış (derived) bir veya daha fazla özelliğe sahip olmak zorundadır.    Bazı durumlarda Filogenetik Tür Tanımı da işe yaramayabilir; fakat günümüze kadar tanımlanmış ve en çok canlıyı birbirinden ayırmak için kullanılabilecek en etkili yöntem Filogenetik Tür Tanımı'dır.   Günümüzde türler nasıl birbirinden ayırt edilmekte ve tanımlanmaktadır?   Günümüzde bilim insanları oldukça titiz çalışmaktadırlar ve teknolojiden sonuna kadar faydalanmaktadırlar. Bu sayede, yeni bulunan bir canlı veya bilinen canlılar üzerinde çok ayrıntılı analizler yapılabilmektedir.   Genetik ve moleküler biyoloji alanında yapılan hızlı gelişmeler, çok etkili bir şekilde canlıların genetik haritalarının çıkarılmasını ve modern yöntemlerle farklı genetik haritaların kıyaslanabilmesini sağlamaktadır. Biyolojik Tür Tanımı'nın belirlediği sınırlar ile Filogenetik Tür Tanımı'nın kattığı esneklik, genetik ve moleküler çalışmalarla birleştirildiğinde, çok doğru ve ayrıntılı tür tanımları yapabilmemize olanak sağlamaktadır. Yani bilim insanları, bir türü belirlemek için, günümüzde tek bir yönteme değil pek çok yönteme başvurmaktalardır. Bu sayede çok net sonuçlara ulaşabilmekteyiz. Genetik çalışmaların tür sınıflandırmalarında çok önemli faydaları vardır:   Örneğin sadece 5386 baz çiftine sahip olan Phage Φ-X174 isimli bir virüsün DNA'sını kodlamak 2 sene sürmüştür. Bazı engeller de göz önüne alındığında, 3.200.000.000 (3 milyar 200 milyon) baz çiftine sahip olan Homo sapiens türünün genomu 15 seneden uzun bir sürede çözülebilmiştir. İnsan, sanıldığının aksine en büyük genoma sahip canlı değildir. Pieris japonica isimli bir bitkinin 150 milyar, Polychaos dubium isimli bir amibin (protista türü) ise 670 milyar baz çifti bulunur. Bunların genomları da uzun yıllarda çözülebilmiştir. Günümüzde, bu canlıların genetik haritaları birkaç hafta ile birkaç ay arasında çözülebilmektedir. Şu anda üzerinde çalışılmakta olan bir teknoloji sayesinde, genomun çözülmesinin 8-10 dakikaya kadar indirilmesi beklenmektedir.   İşte bu ayrıntılı yöntemler (bunların en önemlisi de PCR denen Polymerase Chain Reaction denen bir tepkimedir) sayesinde, genetik haritlar yoluyla canlıların birbirlerinden farklılıkları ortaya konulmakta ve türler tanımlanmaktadır. Bu tanımlar, çoğu zaman Biyolojik Tür Tanımı'na uygun bir biçimde birbiriyle üreyemeyecek kadar farklı canlıları farklı türler olarak ortaya koymakla birlikte, bu güncel olmayan tanımın karşılaştığı zorlukları da yenebilmektedir. Ayrıca bir tür tanımlanırken, canlının morfolojik özellikleri ve fenotipik karakterleri de hesaba katılır. Bunun ötesinde ekolojik durumu, nişi, organlarının yapısı gibi özellikler de hesaba katılır. Tüm bu araştırmalar, genetik özelliklerle birleştirilerek türler tanımlanır. İşte bu çalışmalar sonucunda, türler birbirinden ayrılabilmekte ve Filogenetik Ağaçlar (bizim tanımımızla Evrim Ağacı) inşa edilebilmektedir. Günlük yaşantımızda, farklı türleri ayırt edebilmek için basitçe çiftleşebilmelerine bakmamız yeterlidir. Ancak şunu aklımızdan çıkarmamalıyız: Birbiriyle çiftleşemeyen türler çok büyük bir ihtimalle farklı türlerdir; ancak birbiriyle çiftleşebilen türler birbiriyle aynı tür olmak zorunda değildir! BU SAYFALARIDA İNCELEYİN Türleşme - 1: https://www.facebook.com/note.php?note_id=172937476097669 Türleşme - 2: https://www.facebook.com/note.php?note_id=173142902743793 Türleşme - 3: https://www.facebook.com/note.php?note_id=173305632727520 Türleşme - 4: https://www.facebook.com/note.php?note_id=173555289369221 Türleşme - 5: https://www.facebook.com/note.php?note_id=174509862607097 Türleşme - 6: https://www.facebook.com/note.php?note_id=174517832606300 Türleşme - 7: https://www.facebook.com/note.php?note_id=168204866570930

http://www.biyologlar.com/turlesme-mekanizmalari-hakkinda-bilgi

EKOSİSTEM ÇEŞİTLİLİĞİ NEDİR

EKOSİSTEM ÇEŞİTLİLİĞİ NEDİR

Belli bir alanda yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde olan canlılarla bunların cansız çevrelerinin oluşturduğu bütüne ekosistem denir.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-cesitliligi-nedir

EKOLOJİ "DÜNYA ORTAMI ve CANLILAR"

Yaşam alanlarının tamamı ve içinde yaşayan canlıların oluşturduğu yapıya Biyosfer ya da Ekosfer denir. Bir bireyin veya türün doğal olarak yaşayıp, üreyerek, gelişebildiği yere habitat denir. Kısaca ”canlının adresi” denebilir.Biyosferi oluşturan birimlerin sırası; “birey, populasyon, kommunite, ekosistem” şeklindedir.Kommünite: Bir habitata yerleşmiş populasyonlar topluluğuna kommünite adı verilir. Kommünitede çok sayıda tür bulunur.Ekosistem: Kommünitenin, cansız ortamıyla oluşturduğu birliğe ekosistem denir. Ekosistemler, tabiatın küçültülmüş birimleridir.* A. POPULASYONLARBir türün, doğanın belli bir bölgesine yerleşmiş bireylerinin topluluğuna populasyon denir.Bir türe ait bireyler farklı bölgelerde farklı populasyonlar meydana getirebilir.* 1. Populasyonların ÖzellikleriPopulasyonlar bulundukları ortamın şartlarından etkilenerek büyüyüp, küçülebilir ve zamanla değişikliğe uğrayabilir.· Populasyondaki bireylerin sayısı iç ve dış faktörlerin etkisiyle değişebilir. Doğumlar ve iç göçler birey sayısını artırırken, ölümler ve dış göçler birey sayısını azaltır. Yukarıdaki formülde populasyon büyüklüğündeki değişme pozitif (+) ise populasyon büyüyerek gelişmekte, negatif (–) ise populasyon gerilemekte ve küçülmektedir.· Bir populasyona birim zamanda katılan fert sayısı populasyonun doğum oranını, ayrılan fert sayısı populasyonun ölüm oranını verir.· Belli bir zamanda birim alanı işgal eden birey sayısına populasyon yoğunluğu denir.· Belirli şartlar altında bir ekosistemde veya habitatda yaşayan bir türe ait bulunabilecek en yüksek fert sayısına populasyonun taşıma kapasitesi denir.Denge halindeki populasyonlarda genç, yetişkin ve yaşlı birey sayıları eşit olarak dağılmıştır. Genç ve yetişkin bireylerin yoğun olduğu bir populasyon gelişmekte ve hızlı büyümektedir. Yaşlı bireylerin daha yoğun olduğu bir populasyon gerilemekte ve küçülmektedir.* 2. Populasyonların Dengelenmesi (Devri) Tabiat şartlarının normal seyrettiği durumlarda, her populasyon belli zaman periyodunda dengelenir. Aynı habitatta yaşayan birçok populasyon birbirleriyle yarışır ve rekabet eder. Hatta bazı türler diğer bir türü besin olarak kullanır. Böyle iki türün populasyon değişim grafiği de şöyle gerçekleşir:* Şekil : Av - Avcı İlişkisi*Grafikteki X ve Y noktaları önemlidir. X noktasında yiyici tür maksimum sayıya ulaşmış ancak besin bitmiştir. Açlık ve toplu ölümler başlar. Y noktasında ise yenen tür minimum sayıya düşmüştür. Ancak diğerinin toplu olarak ölmesiyle serbest kalıp tekrar gelişir.Populasyonların büyüyüp küçülmesini sağlayan dengeleyici faktörlerin en önemlileri besin miktarı, yaşam alanı, dış ve iç göçler, ışık, nem, sıcaklık, besin, artık maddeler, deprem, savaş, bulaşıcı hastalıklar, yangın ve düşmanlar şeklinde sıralanabilir.* 3. Hayvan TopluluklarıPopulasyonu meydana getiren bireyler bulundukları ortamda tek tek ya da topluluklar halinde yaşayabilirler. Özellikle hayvanlar biraraya gelerek topluluklar halinde yaşamaktadır. Bu toplanma belli bir iş için, belli bir zamana mahsus olabileceği gibi sürekli de olabilir. Bu şekilde sürekli olan topluluklara sosyal grup denir. Bal arıları, termitler ve karıncalar sosyal grubun en iyi örnekleridir.Topluluk Oluşturmanın Amaçları: Hayvanlar en çok; besin bulma, üreme, yavru bakımı, yuva kurma, avlanma, göç etme, tabiat şartlarından ve düşmanlarından korunma gayeleriyle birarada bulunurlar.* B. BESLENME İLİŞKİLERİ Dünyamızdaki bütün canlılar beslenme bakımından ototrof ve heterotrof olarak iki grupta toplanabilir. * Tablo : Canlılarda Beslenme İlişkileri*İnorganik maddelerden organik besin yapanlara, ototrof (üretici) denir. Bunu yapamayıp da hazır organik besin kullananlara da heterotrof (tüketici) denir.* 1. Ototrof Canlılar Fotosentez yapanlar (Fotoototroflar) ve kemosentez yapanlar (Kemoototroflar) olarak iki grupta toplanabilir. a. Fotosentez Yapanlar : Yeşil bitkiler, bazı bakteriler, mavi-yeşil alg'ler ve bazı tek hücreliler tarafından klorofillerde gerçekleştirilir.*b. Kemosentez Yapanlar : Işık enerjisi kullanılmaz. Sadece bazı bakteri türleri tarafından gerçekleştirilir. Klorofil ve kloroplastları yoktur. Kimyasal enerjiyi kullanarak CO2 ve H2O yu birleştirerek organik besin yaparlar. *2. Hem Ototrof, Hem Heterotrof OlanlarBu gruptaki canlılara en güzel örnek böcekçil bitkilerdir. Böcekçil bitkiler azotça fakir topraklarda yaşamakta olup, topraktan alamadıkları azotu böcekleri yakalayarak onların proteinlerinden karşılarlar. Bu yönleriyle besini hazır aldıkları için heterotrofturlar. Böceği yakaladıktan sonra sindirim enzimlerini dış ortama salgılayarak, yakaladıkları böceği sindirir. Sonra onun amino asitlerini hücre içine alırlar.Böcekçil bitkiler aynı zamanda fotosentez yaparak nişasta ve diğer karbonhidratlarını kendileri üretirler. Bu yönleriyle ise besin ürettikleri için ototrofturlar.* 3. Heterotrof Canlılar Organik besinlerini hazır olarak alan canlılardır. Besinleri alma biçimine göre üçe ayrılır.a. Holozoik Yaşam : Besinlerini daha çok katı ve büyük parçalar halinde alan canlılardır.Etçiller (Karnivorlar) : Daha çok hayvansal besinlerle beslenirler. Aslan, kedi, kurt bu gruba örnek verilebilir. Otçullar (Herbivorlar) : Daha çok bitkisel kaynaklı besinlerle beslenirler. Keçi, Koyun, İnek, Kaplumbağa, Kirpi bu gruba örnek verilebilir. Bu hayvanların diş yapıları ve sindirim sistemleri selülozu sindirecek şekilde özelleşmiştir. Etçil ve Otçullar (Omnivorlar) : Hem bitkisel hemde hayvansal kaynaklı besinlerle beslenirler. İnsan, bazı balıklar, bazı kuşlar bu gruba girer. Dişleri hem parçalayıcı, hem kesici olarak bulunur. b. Simbiyoz (Birlikte) Yaşam: Bu gruptaki canlılar birbirleri üzerinde veya içinde yaşarlar. Bazı birlikler zararlı, bazıları faydalıdır. Kommensalizm: Zararsız bir birliktir. Beraber yaşayan canlılardan biri fayda elde ederken diğerinin faydası veya zararı yoktur. İnsanların ağız ve bağırsak bölgelerinde yaşayan bazı bakteriler bu şekildedir.Köpek balıkları ile onların karın bölgelerine tutunarak yaşayan Echeneis balıkları da buna örnektir. Bu balıklar köpek balığının parçaladığı besinleri kullanırken köpek balığına fayda veya zarar vermezler. Mutualizm: Karşılıklı fayda esasına dayalı bir yaşam birliğidir.· Likenler mantarlarla, alglerin (su yosunları) oluşturduğu bir mutualist yaşam örneğidir. Mantar, su yosununa CO2 ve H2O verirken, bunun karşılığında O2 ve besin alır. Parazitlik : Beraber yaşayan iki canlıdan biri fayda görür. Bu esnada faydalandığı canlıya zarar verir. Bu yüzden bu birliklere zararlı birlikler denir. İki canlı ayrılacak olursa, fayda gören bu faydayı kaybettiği için yaşamını yitirebilir.* Parazitlik Çeşitleri:· Parazitler canlının dış kısmına yerleşmişse bunlara ektoparazit (dış parazit) denir. Bunların sindirim sistemleri vardır. Örneğin, keneler, bitler, pireler v.b.· Parazitler canlının iç kısmına yerleşmişse bunlara Endoparazit (İç parazit) denir. Bunların sindirim sistemleri yoktur. Örneğin, plazmodyum mikrobu, bağırsak kurtları, tenyalar v.b.· Parazitler canlı bir hücre olmadan hiç bir canlılık özelliği göstermiyorsa bunlara mecburi parazit denir. Örneğin, virüsler· Bazı bitkiler fotosentez yapabildikleri halde, kök sistemleri gelişmediği için su ve mineral madde ihtiyaçlarını emeç adı verilen kökleriyle üzerinde yaşadıkları bitkinin odun borularından (ksilem) alırlar. Bunlara yarı parazit bitkiler denir. Örneğin, ökse otu.· Bazı bitkiler fotosentez yapamadıkları için bütün ihtiyaçlarını üzerinde yaşadıkları bitkiden karşılarlar. Bunlara tam parazit bitkiler denir. Örneğin, küsküt otu.c. Saprofit (Çürükçül) Yaşam : Bu gruptaki canlılarda sindirim sistemi tam gelişmemiştir. Bu yüzden besinlerini bulundukları ortamlardan “yarı sindirilmiş sıvılar” olarak alırlar. Bazıları salgıladıkları enzimlerle hem kendi besinlerini kısmen sindirmiş olurlar, hem de organik artıkları parçalayarak ölmüş bitki ve hayvan artıklarını ortadan kaldırırlar. Bu sayede tabiattaki madde devri'ne önemli katkıda bulunmuş olurlar.* C. EKOLOJİK KAVRAMLAREkoloji; organizmalar ve onların çevresiyle olan ilişkilerini inceleyen biyoloji dalıdır.Biyosfer (Ekosfer) : Okyanusların 1000 metre derinliğine kadar ve deniz seviyesinden 6 bin m yüksekliğe kadar uzanan, canlıların yaşayabildiği alandır. Kısaca hava, toprak ve sulardan oluşan canlı küredir.Ekosistemlerin kesişme noktaları birden fazla iklime ait özellikler gösterir. Normal bir ekosistemden daha çok tür çeşidi barındıran bu geçiş bölgelerine ekoton denir. Bir bölgede yaşayan hayvanların tamamına fauna, bitkilerin tamamına da flora denir. Canlıların üzerinde yaşadığı ve hayatın devamı için gerekli kaynakları içeren büyük bölgelere biyotop denir. Biyosferdeki yaşama birlikleri, Komünite'ler ve Ekosistemler'dir. Belli bir alanda yaşayan bütün populasyonlar komüniteyi oluşturur. Bu populasyonlar cansız ortamla (fiziki çevreyle) beraber ekosistemleri meydana getirir.Yaşama birlikleri kara ve su ekosistemleri olmak üzere ikiye ayrılır. Komünite'deki bazı türler fert sayıları ve faaliyetleri bakımından daha belirgindirler. Böyle türlere baskın türler denir. Karalarda ışığı seven bitkiler en baskın türlerdir. Bu baskın türlerden dolayı, çam ormanı, ardıç ormanı gibi isimlendirmeler yapılır. Su ekosisteminde ise belirli baskın tür yoktur.Baskın türler çevre şartlarının etkisiyle yerini başka türlere bırakabilir. Buna da süksesyon denir.* D. EKOSİSTEMLEREkosistem'ler tabiattaki olayların meydana geldiği küçültülmüş birer model'dirler.Bir yaşama birliği olan ekosistemde üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olmak üzere üç canlı grubu bulunmalıdır. Üreticileri, fotosentetik ve kemosentetik canlılar oluşturur. Tüketicileri ise en çok etçil ve otçullar oluşturur. Ayrıştırıcılar ise saprofit bakteri ve mantarlardan meydana gelir. * Şekil : Ekosistemde Besin ve Enerji Akışı*Ekosistemlerde bir besin ve enerji zinciri olup, bunun ana kaynağı güneştir. Enerji ve maddelerin devirli olarak kullanılması ekosistemlerin en önemli görevidir.Ekosistem'de ototrofların gerçekleştirdiği en önemli olay fotosentez, heterotrofların solunum ve saprofitlerin gerçekleştirdiği en önemli olay ise organik artıkların çürütülmesidir.* E. MADDE DÖNGÜLERİYaşama birliklerinde ve onun büyütülmüşü olan tabiatta canlılığın aksamadan devam edebilmesi için bazı önemli maddelerin, kullanılan kadar da üretilmesi gerekmektedir. Buna madde devri denir.* Şekil : Tabiatta CO2 Devri*Doğadaki karbonun canlı gruplarında ve cansız ortamda izlediği yolu yukarıdaki şekilden takip edebilirsiniz.Azot bütün canlılar için çok önemlidir. Enzim, DNA, RNA, yapısal protein, ATP, vitamin gibi birçok hayatsal molekül azot içerir.**Şekil : Tabiatta Azot Devri*Her canlının, organik veya inorganik olarak azotu temin etmesi yukarıda gösterilmiştir.* Şekil : Tabiatta Su Devri*Bütün canlılar için su vazgeçilmez bir sıvıdır. Hem canlılarda, hemde fiziksel şartlarla döngüsünü tamamlar.

http://www.biyologlar.com/ekoloji-dunya-ortami-ve-canlilar

Ölüm katılığı (rigor mortis) nedir

Ölüm katılığı (rigor mortis) nedir

Ölüm katılığı (rigor mortis), vücudun her kasının geçirdiği bir aşama.

http://www.biyologlar.com/olum-katiligi-rigor-mortis-nedir

EKOSİSTEM VE MADDE DÖNGÜSÜ SORULARI

Aşağıdaki Soruları Cevaplayınız 1. Ekolojik denge nedir? Ekolojik denge: İnsan ve diğer canlıların varlık ve gelişmelerini sürdürebilmesi için gerekli olan koşulların bütünüdür. 2. Ekolojik döngü nedir? Ekolojik Döngü: Doğadan çıkarılan maddelerin yeniden kullanılabilir hale getirilmesi ve bunun sonsuz devamıdır. 3.Karbon döngüsü hangi ortamlar arasında gerçekleşir? Karbon döngüsü; litosfer, atmosfer, hidrosfer ve biyosfer arasında gerçekleşir. 4. Biyolojik çeşitliliği tehdit eden insan kaynaklı faktörler nelerdir? Nüfus artışına bağlı olarak şehirlerin yayılım alanının genişlemesi, çayır ve meraların aşırı otlatılması, erozyon, heyelan, fabrikalardan çevreye bırakılan gazlar, barajların kurulması, sanayi atıklarının meydana getirdiği kirlilik, sanayileşme ile ortaya çıkan asit yağmurları ve yol yapım çalışmaları canlı yaşamını olumsuz etkilemektedir. 5. Biyoçeşitliliğin oluşmasında etkili olan doğal faktörler nelerdir? İklim, yer şekilleri ve toprak biyoçeşitliliği etkileyen doğal faktörlerdir. 6. Habitat içindeki bir türün çok fazla gelişmesi hangi sorunları meydana getirir? Rekabet artar (beslenme ve barınma). Besin kıtlığı olur. Yaşam şartları zorlaşır. Zamanla birey sayısı azalır. Artık madde miktarı artar. 7. Çayır ve meraların ortadan kaldırılması biyolojik çeşitliliği nasıl etkiler? Biyolojik çeşitliliği azaltır. 8. Sıcak çöllerde bitki ve hayvan yaşamını sınırlayan faktörler nelerdir? Sıcaklığın fazla, yağışların ve suyun az olması sıcak çöllerde bitki ve hayvan varlığını olumsuz etkilemektedir. 9. Bir akarsuyun hidroelektrik enerji potansiyelini etkileyen faktörler nelerdir? -Akarsuyun yatak eğimi, akış hızı -Akarsuyun debisi (akımı) - Suyun birikebileceği çanağın özelliği 10. Deniz seviyesinde meydana gelen değişimler bitki ve hayvan dağılışını nasıl etkiler? Okyanuslardaki habitatların tümüyle yok olmasına yada sayılarının azalmasına neden olur. 11. Akarsuların bitki ve hayvan türleri bakımından en zengin kesimleri nereleridir? Nedenlerini açıklayınız. Akarsu yatak eğiminin azaldığı yerler ile akarsuların denize döküldükleri ağız kısımları bitki ve hayvan türü bakımından zengindir. Akarsu yatak eğiminin azaldığı yerde akış hızı azalır ve planktonlar artar. Akarsuların ağız kısımlarında ise akarsuların taşıdığı element ve besin maddeleri buralardaki biyoljik çeşitliliği artırır. 12. Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe bitki ve hayvanların tür ve sayıca azalmasının nedenlerini söyleyiniz. Dünyamızın şeklinden dolayı güneş ışınlarının düşme açısı ve sıcaklık kutuplara doğru azalır. Bunun sonucunda da bitki ve hayvanların tür ve sayısı kutuplara doğru azalır. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun ifadelerle tamamlayınız 1. Su döngüsü içinde , havadaki su buharının sıvı hale geçmesi aşaması ..yoğunlaşma...dır. 2. Bitkilerde besin maddelerinin yaprağa taşınmasını sağlayan ...su..dur. 3.Ekosistem canlı ve cansız varlıklar arasındaki ....madde.. ve ..enerji.. dolaşımı ile kendini yeniler. 4.Kutuplarda yaşayan hayvanlar ...düşük sıcaklık... ve ..besin yetersizliği... gibi koşullara uyum sağlayarak yaşamlarını sürdürürler. 5. Su döngüsünün itici gücünü ..buharlaşma.. ve ..terleme .. oluşturur. Aşağıdaki ifadelerin doğru veya yanlışlığını belirtiniz. 1. Enerji akışı tek yönlüdür. (D) 2. Etçiller, ikincil tüketicilerdir. (D) 3. Fotosentez, güneş olmadan gerçekleşmez. (D) 4. Su tutan bitkiler, bataklık biyomlarında bulunur.(Y) 5. Denizler ve karalar arasındaki karbon alış verişi çok hızlıdır. (Y) 6. Ayrıştırıcılar, ekolojik döngülerde önemli rol oynamazlar.(Y) 7. Okyanus akıntıları, biyomlar üzerinde etkili rol oynamazlar. (Y) 8.Bitkiler hayatın devamını sağlayan besin zinciri için üreticidir. (D) 9. Karbon döngüsü, dışarıdan müdahale olmadıkça bozulmaz. (D) 10. Yeryüzünde canlıların dağılışını etkileyen en önemli faktör iklimdir.(D) 11. Dünya ekosistemi; biyosfer, hidrosfer, litosfer ve atmosferden oluşur. (D) 12. Dünya üzerinde bitki tür ve çeşitliliğin en fazla olduğu yer tundra biyomlarıdır. (Y) 13. Baraj şeklinde inşa edilen hidroelektrik santraller akarsuyun rejimini düzenler (D) 14. Ekosistem bir bölgedeki türlerin, genlerin ve ekolojik olayların oluşturduğu bir bütündür. (D) 15. Akarsuyun hidroelektrik potansiyelini belirleyen en önemli faktör eğim ve debidir. (D) Aşağıdaki çoktan seçmeli soruları cevaplandırınız. 1. Bioçeşitlilik açısından aşağıdaki bölgelerden hangisi daha zengindir? A) Çöl Bölgesi B ) Step Bölgesi C) Ekvatoral Bölge D) Tundra Bölgesi E) Kutup Bölgesi CEVAP C 2. Aşağıdakilerden hangisi dünya ekosistemini oluşturan unsurlardan biri değildir? A) Litosfer B ) Astenosfer C) Hidrosfer D) Atmosfer E) Biyosfer CEVAP B 3. Akım ve yatak özellikleri dikkate alındığında aşağıdaki akarsulardan hangisinin hidroelektrik potansiyeli daha yüksektir? A)Çoruh Nehri B )Büyük Menderes C)Gediz D) Meriç Nehri E) Asi Nehri CEVAP A 4. Aşağıdakilerden hangisi biyolojik çeşitliliği tehdit eden faktörlerden değildir? A) Erozyon B ) Toprağın rengi C) Baraj yapımı D) Sulak alanların kurutulması E) İklim değişikliği CEVAP B 5. Aşağıdakilerden hangisi canlı yaşamı üzerinde etkili olan faktörlerden değildir? A) Kara ve denizlerin dağılışı B ) İklim değişiklikleri C) Dağ sıralarının uzanışı D) Epirojenik hareketler E) Jeopolitik konum CEVAP E 6. Aşağıdaki faktörlerden hangisi canlı biyotik ögeler içinde yer alır? A) Işık B ) Yağış C) Oksijen D) Sıcaklık E) Mikroorganizmalar CEVAP E 7. Aşağıdaki canlılardan hangisi güneşten gelen enerjiyi doğrudan kullanır? A) Otçullar B ) Etçiller C) Hepçiller D) Üreticiler E) Ayrıştırıcılar CEVAP D 8. Aşağıdaki canlılardan hangisi azot, oksijen, su ve güneş ışığını kullanarak organik besinlere dönüştürme yeteneğine sahiptir? A) Otçullar B ) Etçiller C) Mantarlar D) Bitkiler E) Su kaplumbağaları CEVAP D 9. Besin piramidinde yukarıya çıkıldıkça birey sayısında azalma görülmesinin nedeni nedir? A) Otçulların etçiller tarafından tüketilmesi B ) 2. beslenme seviyesindeki otçulların etçiller tarafından azaltılması C) 3. beslenme seviyesindeki etçillerin hastalıklara dayanıksız olması D) Bitkilerin diğer canlılara göre dayanıklı olması ve kolay yetişmesi E) Yukarıya çıkıldıkça aktarılan enerjinin desteklediği birey sayısının azalması CEVAP E 10. İnsan müdahalesi olmadan, tüketilen karbon miktarı kadar karbonun geri kazanımı olmasaydı aşağıdaki sonuçlardan hangisi gerçekleşirdi? A) Böcekler büyürdü. B ) Bitkiler dev boyutlara ulaşırdı. C) Hava daha temiz olurdu. D) Böcek sayısı artardı. E) Besin zinciri dururdu. CEVAP E

http://www.biyologlar.com/ekosistem-ve-madde-dongusu-sorulari

EKOSİSTEM VE MADDE DÖNGÜSÜ ÇIKABİLECEK SORULAR

…Biyoçeşitlilik,. bir bölgedeki genlerin, bu genleri taşıyan türlerin, bu türleri barındıran ekosistemlerin ve ekolojik olayların oluşturduğu bir bütündür.  Yeryüzündeki canlıların büyük bir bölümü toprak yüzeyinden …10m.. derinlik ile yine toprak yüzeyinden …120m.. yükseklik arasında kalan bir tabaka içinde yaşamaktadır. Yerküresini çepeçevre kuşatan bu tabakaya ……biyosfer.. adı verilir. Geçmiş çağlardaki coğrafya olaylarını açıklamaya çalışan bilim dalı …paleocoğrafya.. dır. …Ekosistem. belli bir coğrafi bölgede yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde bulunan canlılar ile bunların cansız çevrelerinin oluşturduğu bütündür.  Ekosistemi oluşturan canlı varlıklar; …bitkiler, …hayvanlar… ve …mikroorganizmalar.. dır. Ekosistemi oluşturan cansız varlıklar; kimyasal maddeler ile fiziksel faktörlerdir. Kimyasal maddeler organik ve inorganik olmak üzere ikiye ayrılır. Canlılar tarafından üretilen …yağ., …protein., …kabonhidrat.. ve …vitamin .organik kimyasal maddelerdir. …su., …oksijen., …karbondioksit, azot.. ve …fosfor. inorganik kimyasal maddeleri oluşturur. Ekosistemdeki canlıların bir bölümü üretici, bir bölümü tüketicidir. ..Bitki ..türleri genel olarak üreticidir. Hayvan .türleri ekosistemin tüketici parçalarıdır. …mikroorganizmalar.. ayrıştırıcıdır. Dünya ekosistemi de denilen ekosferi …litosfer., …atmosfer, hidrosfer…ve …biyosfer..oluşturur. Ekosfer; genel olarak …kara., …deniz.. ve …tatlısu…ekosistemi olarak üç büyük ekosisteme ayrılır. Canlıların yer yüzüne dağılışını etkileyen fiziki faktörler; …iklim.. …yer şekilleri … ve …toprak. dır.  Kendine özgü iklimi, bitki örtüsü ve hayvan topluluğu olan bölgelere …biyom…denir. Bitki ve hayvan türleri , yaşamlarını devam ettirebilmek için bulundukları ortamın iklim şartlarına uyum sağlamak zorundadır. Buna …adaptasyon.. denir. Karasal biyomlar genellikle hakim …bitki örtüsüne... göre, …su biyomları.. ise suyun özelliklerine göre sınıflandırılır. Bir canlının ekosistem içinde hayatını devam ettirdiği bölgeye …habitat.. denir. Yeryüzü ekosistemleri içinde en çeşitli, en dengeli, en istikrarlı ve en sağlıklı ekosistemler …orman.. ekosistemleridir.  Canlılar arasında enerji akışı …besin zinciriyle..sağlanır .  Suyun güneş enerjisi ve yer çekiminin etkisiyle litosfer, hidrosfer ve atmosfer arasındaki hareketine …su döngüsü (hidrolojik döngü)..denir.  Su döngüsü …buharlaşma….. ve …yoğunlaşma….. gibi iki fiziksel olaya bağlı olarak oluşur. Okyanus yüzeylerindeki dalgaların etkisiyle oluşan hava kabarcıklarının patlamasıyla atmosfere tuz kristalleri salınmaktadır. Bu tuz kristallerine …aerosol.. denir. Okyanuslardaki …mercan resifleri..dünya ekosisteminin en karmaşık, en zengin beslenme damarlarıdır. Karasal su ekosistemlerini …akarsu.., …göl.. ve …bataklık.. ekosistemleri oluşturur.  Okyanuslardaki bitki ve hayvan türlerinin çoğu …güneş ışığının….. ulaşabildiği 100 metrelik derinlerde yaşarlar.  …Bitkiler., …algler… ve …bazı bakteriler(öglana). fotosentez yoluyla inorganik maddeleri organik besinlere dönüştürür. Besin zincirinde enerji bir gruptan diğerine aktarılırken …%90…. oranında kayba uğrar.  Akarsuların barındırdığı hayvan türü ve sayısı üzerinde ; akarsuyun …akış hızı., …fizksel. ve …kimyasal. özellikleri etkilidir. Akarsuyun yeraltına sızan kısmı…akiferleri…., yüzeysel akışa geçen kısmı da deniz ve gölleri besler. Bitkiler , algler ve bazı bakteriler …fotosentez… yoluyla inorganik maddeleri organik besinlere dönüştürür. Bu dönüşümün gerçekleşmesi için …güneş.. enerjisine ihtiyaç vardır. Bitkiler karbondioksit ve suyu kullanarak güneş enerjisi yardımıyla glikoz ve …oksijen.. üretir. Bitkilerle beslenen geyik, tavşan, inek , koyun gibi hayvanlar …birincil.. tüketicilerdir. Azot canlılar için önemli bir maddedir. Azot gaz formuyla bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılamaz. …yanardağ.. hareketleri ve …şimşek.. gibi elektrik deşarjları, küçük bir miktar azotun besin döngüsüne girmesini sağlayabilir. Atmosferdeki karbon dioksit karasal besin zincirine …fotosentez.. yoluyla bitkiler aracılığıyla girer . …Ekoloji… canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. …Madde döngüsü….., inorganik maddeleri sürekli olarak cansız ortamdan alıp, canlı unsurlar arasında aktardıktan sonra cansız ortama tekrar verilmesi şeklinde çalışır. Oksijen …fotosentez…ve …fotoliz….. ile üretilirken …solunum……. ve yanma ile tüketilir. Ozon gazı güneşten gelen …zararlı ışınları.. süzer. Atmosferdeki karbondioksit miktarı bütün canlıların solunum yaptığı …gece.. süresince artar. Besin maddelerinin oksijen yardımıyla yakılmasına …oksidasyon.. denir. Karbon döngüsü, …atmosfer., …litosfer,…hidrosfer… ve …biyosfer….. arasında gerçekleşir. Karbon karalarda …kömür..,…petrol..ve…doğalgaz…gibi fosil yakıtlar ile kireç taşlarında bulunur.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-ve-madde-dongusu-cikabilecek-sorular

Ekosistem genel özellikleri ve işlevi

Ekosistem nedir? Ekosistem, belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere ekosistem denir Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir. Örneğin eğer söz konusu ekosistem bir tarım alanı içinde gelişiyorsa buna agroekosistem adı verilir. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla (biyotik), bitki ve hayvanların birbirine eklemlendiği ve ayrıca kaya, toprak gibi fiziksel çevre faktörlerinin (abiyotik) bir arada bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. Sistem kuramı, ekolojik bakış açısının sosyolojik boyutunu ele almaktadır. Ayrıca sibernetik disiplini, canlılarda kontrol ve iletişim boyutuyla kaynağını yine ekosistemde bulmaktadır. Bir ekosistemin dört temel bileşeni vardır. Üreticiler ototroflar, tüketiciler (hetotroflar), ayrıştırıcılar (saprofitler) ve doğal çevre. İlk üç bileşen, dördüncü bileşenin oluşturduğu cansız doğa içinde varlıklarını sürdüren canlı yaşamı kapsar. Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ekoloji adı verilir. Ekosistemlerin belirgin özelikleri Bir ekosistem biyosferin, bir bölümü ya da parçasıdır ; büyüklüğü ya da genişliği çok değişik olabilir. Bir Su birikintisi, bir Buğday tarlası birer ekosistemdir. Fakat kurumuş bir Ağaç kütüğü gibi son derece belirgin ve dar sınırlı öğeler de birer ekosistem parçası sayılabilir. Ama kısıtlı ekosistemelerin genellikle zaman içinde sınırlı bir yaşamı vardır. Bu yüzden bunlar birer ekosistem parçası sayılır, sinüzi adıyla anılır. Bunun tam tersine Afrika savanaları ya da Avrupa’nın geniş yapraklı ormanları gibi, kimi Ekosistemler çok geniş bölgeleri kaplar. İklimin denetimi altında bulunan kutuplardan ekvatora kadar az çok paralel bölgelere yayılan bu öğeler deformasyon (oluşum) veya biyom adıyla anılır. Bunlar, bir genel görünümün kendine özgü bir direy (fauna) ve bitey (flora) içeren karakteristik ana öğeleridir. Boyutları ne olursa olsun, bir Ekosistemin sınırları az çok belirgindir. Çoğunlukla birbirine komşu ekosistem arasında bir geçiş bölgesi (ekoton) vardır. Geçiş bölgesi, bir ormanın kıyı çizgisi gibi veya ekvator ormanından savanalara geçişte olduğu gibi yaygın bir bölge olabilir. Ekotonların belirgin özelliği, kendine özgü iklimi ve daha zengin direyidir. Bunun için, kıyı kuşu türlerinin sayısı kara ve açık deniz kuşlarınınkinden fazladır. (Çünkü kıyı kesimi, anakara ile Okyanus arasında bir ekoton oluşturur.) Ekosistemlerin sınırlarının belirlenmesi, özellikle hayvan sayısı gözönünde bulundurulacak olursa, hiç de kolay değildir. Bu konuda birçok örnekleme ve istatistik verilerini değerlendirme yöntemleri bulunmuştur. Bu bakımdan, bellibaşlı hayvan türlerinin bolluğunu, dağılımını, yıllık çevrimlerini, sayılarının azalıp çoğalmasını, metabolizmalarını bilmek gerekir. Bu veriler ya yerinde ya da yetiştirme yoluyla elde edilebilir. Bu birinci aşama tamamlandıktan sonradır ki, Ekosistemleri yapısını ve işleyişini incelemeye başlamakmümkün olabilir. Ekosistemlerin evrimi Bir Ekosistem, insana durağan gözükse bile jeolojik ölçü içinde evrime uğrar. Nitekim, ılıman Avrupa’da, çıplak toprağa canlıların yerleşmesi, otsu Bitkilerin öncü olarak yerleşmesiyle başladı. Sonradan bunun yerini, birbirini izleyen çeşitli bitki toplulukları aldı ve klimaks da denen son evrede ormanlar ortaya çıktı. Ekosistemlerin bu evrimi de bazı yasalarla yönetilir . Evrim süresinde ekosistemlerin karmaşıklığı giderek artar türlerin sayısı çoğalır canlıyığın büyür, genişler Brüt üretkenlik canlıyın oranı azalır, brüt üretkenlik solunum oranı bire yaklaşır bunun sonucu olarak da net üretkenlik sıfıra yönelir Klimaks evresindeki bir ekosistem kararlı bir durumdadır canlıyığını artık büyümez. Ekosistem çeşitleri Belirli bölgede bulunan ve birbiri ile dolaylı ya da dolaysız ilişkide olan canlılarla bu canlıların yer aldığı cansız çevre Ekosistemi oluşturur. Doğada büyük ekosistemler ve bunların içerisinde de daha küçük ekosistemler bulunur. Tabiat farklı özellikte pek çok ekosistemin birleşmesinden oluşur. Kara ve su ekosistemi olmak üzere başlıca iki çeşit ekosistem bulunur. Kara ekosistemlerini çayırlar çöller, mağara, step, tundra, ova, dağ gibi daha küçük olan ekosistem parçaları oluşturur. Su ekosistemlerini de okyanus, deniz, Göl, ırmak, havuz, bataklık gibi ekosistem parçaları oluşturur. Çevredeki ekosistemlerin birleşmesiyle yeryüzünün doğal ortamı oluşmaktadır. Çevredeki her ekosistem çeşidinin kendisine has olan farklı fiziksel ve kimyasal özellikleri bulunur. Ekosistemdeki bozulmaların çevreye etkileri Ekosistemdeki bozulma bir bütün olan çevrenin yapı ve işleyişini olumsuz etkiler Bazı varlıkların azalması diğer bazı varlıkların azalmasına da neden olur. Madde döngülerinin gerçekleşmesi zorlaşır. Sonuçta doğadaki enerji tükenmeye doğru gider. 1- Dünya Coğrafyasının Değişmesi. 2- İklimin Değişmesi. 3- Erozyonların Oluşması. 4- Su Kaynaklarının Azalması. 5- Enerji Kıtlığının Başlaması. 6- Canlı Çeşitliliğinin Azalması. Kaynak: ekosistem.nedir.com/#ixzz2MzEIlcOZ   EKOSİSTEM, EKOSİSTEMİN İŞLEYİŞİ VE EKOLOJİK DENGE Doğada küçük büyük hiç bir canlı tek başına değildir. Her canlının etkilenmekte ve etkilemekte olduğu bir çevresi vardır. Canlılar, cansız varlıklar ve o çevredeki ilişkileri etkileyen ısı, ışık, basınç, nem gibi fiziksel koşullar hep birlikte bulunurlar. Çevrebilimde (Ekoloji) belli bir alanda yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim halinde bulunan canlılar ile onların cansız çevrelerinin oluşturduğu bütüne “Ekosistem” adı verilmektedir. Bu tanımdan hareketle örneklersek; Deniz, bataklık, orman, evimizdeki akvaryum, yaşadığımız kent, her biri ayrı bir ekosistemdir. Bunların hepsinde canlılar vardır, onların cansız çevreleri vardır ve bunlar bir birleriyle sürekli etkileşim halindedirler. Dünyamız da bir ekosistemdir. Ve Dünya ekosistemine dışarıdan katılan tek şey güneş enerjisidir. Çevre sorunlarının doğru algılanmasında “Ekosistem” kavramının bilinmesi çok önemlidir. Bu nedenle bu yazıda kısaca ekosistemlerin yapısını anlatmaya çalışacağım. Tüm ekosistemler iki tür temel ögeden oluşurlar: Canlı Ögeler Üreticiler Tüketiciler Ayrıştırıcalar Cansız Ögeler İnorganik maddeler Organik maddeler Fiziksel koşullar Bu ögeleri kısaca tanımlayacak olursak; Üreticiler; yeşil bitkilerdir ve ekosistemin canlı ögeleri arasında en önemli olanlardır. Dünya’ya gelen güneş enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye çevirirler ve besin maddeleri olarak dokularında depo ederler. Diğer canlılar ise yaşamları için gerekli olan enerjiyi beslenme yoluyla yeşil bitkilerden sağlarlar. Yeşil bitkilerin diğer çok önemli bir işlevi ise fotosentez sonucu tüm canlıların solunumlarında kullandıkları oksijeni sağlamalıdır. Tüketiciler; hayvanlardır. Doğal olarak insanlar da bu grupta bulunurlar. Tüketiciler, otoburlar ve etoburlar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Otobur canlılar besin (enerji) gereksinimlerini bitkileri yiyerek sağlarlar. Etobur olanlar ise otobur hayvanları yemek suretiyle, onların bitkileri yiyerek kendi bünyelerinde depo ettikleri enerjiyi kullanırlar. Ayrıştırıcılar; bakterilerdir. Ekosistemin yine çok önemli bir ögesidirler. Ölü hayvan ve bitki dokularını ayrıştırmak suretiyle, onlarda bulunan kimyasal maddeleri, canlılar tarafından yeniden kullanılmak üzere ortama kazandırılar. İnorganik maddeler; karbon, oksijen, hidrojen, azot, fosfor, kalsiyum, potasyum gibi tüm elementler, su ve karbon dioksit gibi küçük moleküllerdir. Organik maddeler; karbonhidrat, yağ ve proteinler gibi canlı hücrelerinde üretilen bileşiklerdir. Bunlar ekosistemin canlı ögeleri tarafından besin maddesi olarak kullanılırlar. Fiziksel koşullar ise ; ısı, nem, ışık, yağış, rüzgar, akıntı ve basınç gibi etmenlerdir. Tüm ekosistemlerde canlı ve cansız ögeler, bir birleriyle sürekli etkileşim halindedirler. Ögeler arasındaki sürekli etkileşimin nelerden ibaret olduğuna, diğer bir deyişle ekosistemin işleyişine bakacak olursak; tüm ekosistemlerde canlı ve cansız ögeletrin üç temel işlevle bir birlerine bağlı oldukları görülür. Bu işlevler şöyle sıralanabilir: Enerji akımı Kimyasal madde döngüleri Populasyon (nüfus) denetimleri ENERJİ AKIMI Ekosisteme enerjiyi, güneş enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürebilen, üreticiler (yeşil bitkiler) sağlarlar. Bitkilerin dokularında organic maddeler şeklinde depo edilen bu enerjinin bir kısmı bitkilerin yaşam işlevleri için kullanılır. Diğer bir kısmı ise beslenme zinciri yoluyla tüketicilerin (otobur hayvanların) vücuduna geçer. Otobur hayvanlar da beslenme yoluyla yeşil bitkilerden aldıkları bu enerjinin bir kısmını kendi yaşam işlevleri için harcarlar. Diğer bir kısmı ise onları yiyen etobur hayvanlara aktarılır. Böylece güneşten etobur canlılara doğru sürekli ve tek yönlü bir enerji akımı olur. Bu arada ölen, tüm bitki ve hayvan dokularındaki kimyasal enerji, ayrıştırıcılar (bakteriler) tarafından kullanılır. KİMYASAL MADDE DÖNGÜLERİ Yeşil bitkiler fotosentez sırasında , bulundukları ortamdan (hava, su, toprak) karbon di oksit, azot, fosfor, kükürt, mağnezyum v.b. inorganic maddeleri alırlar. Organik maddeleri sentez edebilmeleri için bunlara gereksinimleri vardır. Bu inorganic maddeler bitkilerle beslenen otobur hayvanlara, onlardan da etobur hayvanların dokularına geçer. Ortamdan sürekli olarak alınan ve canlıların bünyelerinde biriken inorganic maddeler oratama geri dönmezlerse, cansız ortam inorganic maddeler yönünden giderek fakirleşir ve bir sure sonra bitkiler fotosentez yapamaz hale gelir. Dengeli ekosistemlerde ölen bitki ve hayvan dokuları ayrıştırıcılar tarafından parçalanarak inorganic maddeler yaşam ortamına geri kazandırılır ve döngü tamamlanmış olur. POPÜLASYON (NÜFUS) DENETİMİ Ekosistemdeki canlı nüfusu, gerek canlılar arasındaki, gerekse canlının cansız çevresi ile olan ilişkileri sonucu bazı mekanizmalarla denetlenir. Hiçbir tür sürekli ve sınırsız olarak çoğalamaz. Canlı nüfusu, kolay yiyecek bulabilme, yaşam alanının uygun olması, iyi hava koşullarının varlığı ölçüsünde artarak, karşılaşılan yiyecek kıtlığı, hastalık, yaşam alanların daralması, ekolojik rekabet, çevrenin kirlenmesi gibi koşullarla da azalarak denge durumuna ulaşır. Burada kavranması gereken önemli bir nokta; ekosistemlerde her üç tür işlevin tek tek değil, birlikte olmasıdır. Örneğin kedi bir fareyi yediğinde, hem fareden kediye enerji akımı gerçekleşmekte, hem farenin gövdesindeki kimyasal maddeler kediye aktarılmakta, hem de ekolojik rekabet sonucu fare nüfusu kedinin etkisiyle bir birey azalmaktadır. Ekosistemdeki bütün bu öge ve işlevler, milyonlarca yıl olarak ifade edilebilecek çok uzun bir zaman sürecinde oluşmuş ve bir denge durumuna gelmişerdir. Buna “Ekolojik Denge” diyoruz. İnsan faaliyetleri sonucu oluşan bazı olumsuz koşullar, bu denge durumunu bozar ve çevre sorunları oluşur. Kaynakça : Ekoloji ve Çevre Bilimleri – F. Berkes – M. Kışlalıoğlu Sayın Duman' ın da işaret ettiği gibi Anadolu toprakları Dünya' da eşi bulunmaz bir biyolojik çeşitliliğe sahip. Avrupa kıtasının tamamında bitki türü sayısı 12.000 civarında iken sadece Türkiye'deki bitki türü sayısı 10.000'e yaklaşmaktadır. Bu türlerden 3000 kadarı endemik olup sadece ülkemizde bulunmaktadır. Ülkemizde 80000 civarında hayvan türü olduğu kabul edilmektedir ve bu sayı tüm Avrupa'daki hayvan türü sayısının yaklaşık 1.5 katıdır. Bu zenginliğe ve biyolojik çeşitliliğin öneminin her geçen gün artmasına karşın, ne yazık ki ülkemizde tüm kamu kurumlarınca kabul edilmiş ve kamuoyu tarafından benimsenmiş bir doğa koruma politikası geliştirilmemiştir. Ülkemizdeki hızlı nüfus artışının yanı sıra, 1950’li yıllarda başlayan sanayileşme ve altyapı yatırımları, tarımda modern tarım alet ve tekniklerinin kullanılması, köylerden kentlere göç ve artan turizm faaliyetleri doğal kaynaklar üzerindeki baskının artmasına neden olmuş; kıyılar büyük ölçüde tahrip edilmiş; sularımızın bir kısmı kullanılmaz hale gelmiş; deniz ve göller kirlendiği için balık üretimi düşmüş; tarım alanlarının önemli bir kısmı sanayi ve yerleşime açılmıştır. Yine yanlış politika ve uygulamalar sonucunda biyolojik çeşitlilik ve ekolojik dengenin korunması yönünden son derece önemli olan orman alanları daralmış, mera alanlarının %50 den, sulak alanların %40 dan fazlası kaybedilmiş, kalanlarında ise ekolojik denge bozulmuştur. Ülkemizdeki doğa koruma faaliyetlerinin tarihi 1950’li yıllara uzanmasına karşın, hukuki ve idari alanda gereken önem verilmediği ve yeterli kaynak ayrılmadığı için çabalar etkisiz kalmış ve arzulanan hedeflere ulaşmak mümkün olmamıştır. Bu süreç içerisinde çok sayıda yasa çıkarılmış; ancak, bu yasalar farklı zamanlarda ve farklı ihtiyaçlara cevap vermek üzere hazırlandığı için, birbiriyle çelişen hükümleri içermekte, aralarında organik bir bağ bulunmamaktadır. Doğa koruma ile ilgili çıkarılmış uluslar arası sözleşmelerin tamamına taraf olunduğu halde ulusal mevzuat uluslararası sözleşmelere uyumlu hale getirilmediğinden uygulamadaki dar boğazları aşmak mümkün olmamıştır. Uluslar arası sözleşmelerin yanı sıra ulusal mevzuat gereği birden fazla koruma statüsünün olduğu alanlarda bile etkili bir koruma ve yönetim sağlanamamıştır. Planlama ve projelendirmelerde, kurumların kendi öncelikleri, görev, yetki ve sorumlulukları çerçevesinde bağımsız hareket etmeleri, işbirliğinden kaçınmaları uygulamada kaynak israfının yanı sıra, telafisi mümkün olmayan zararların yaşanmasına neden olmuştur. (2) Ülkemizde yaşanan olumsuzluklara paralel olarak tüm Dünya' da da benzer olumsuzluklar yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Biyolojik çeşitlilik açısından çok değerli birer eko sistem olan sulak alanlar eşi görülmemiş bir tehdit altında bulunmaktadırlar. Tarım arazisi kazanmak amacıyla kurutmalar. Sıtma ve benzeri bazı hastalıkların kaynağı görüldüğü için bilinçsizce yapılan ilaçlamalar ve atık sularla kirletilme gibi nedenlerle önemli ölçüde yok edilmiştir ve bu olumsuz süreç günümüzde de devam etmektedir. A. Oktay Demirkan Yararlanılan Kaynaklar : (1) Prof. Dr. İsmail Duman-Çokuluslu Saldırıya Karşı Kemalist Direniş Bilinci - Aydınlanma 1923 (2) 4.Çevre Şurası - Doğal Hayatın Korunması ve Sürdürülebilir Yönetimi Komisyon Raporu   Ekosistemlerin İşleyişi EKOSİSTEM NEDİR: Ekosistem Doğada, canlı ve cansız varlıkların içinde bulunduğu, yaşamlarını sürdürdükleri ve birbirleriyle etkileşimde (ilişkide) bulundukları belli bir alana yani sınırlandırılmış çevreye ekosistem denir. Ekosistemler canlı (biyotik) ve cansız (abiyotik) varlıklardan oluşurlar. Canlılar bulundukları ekosistemde hem diğer canlılarla hem de cansız varlıklarla sürekli ilişki kurarlar. Ekosistemlerde insanlar, hayvanlar, bitkiler, mantarlar ve mikroorganizmalardan oluşan çevreye biyolojik (canlı = biyotik) çevre denir. Ekosistemlerdeki canlı varlıklar beslenme şekline göre üretici, tüketici ve hem üretici hem de tüketici canlılar olarak, yaşama şekline göre de çürükçül yaşayanlar, ortak yaşayanlar ve parazit yaşayanlar olarak gruplandırılırlar. Ekosistemlerde su, sıcaklık, ışık, toprak, rüzgâr (iklim), nem, hava gibi cansız varlıkların oluşturduğu çevreye de ( cansız abiyotik) çevre denir. Canlılar, bulundukları ekosistemde yani çevrede yaşamlarını sürdürebilmek için bu çevreye ve çevre şartlarına uyum sağlamak zorundadırlar. Bu nedenle canlılar her ekosistemde yaşayamazlar. Canlıların bir ekosistemde yaşayabilmeleri için özelliklerinin o ekosisteme uygun olması gerekir. • Çölde yaşayan canlıların vücutlarında su depo edebilmeleri. (Kaktüslerin etli gövdelerinin develerin hörgüçlerinin olması). • Kuzey Amerika’da yaşayan çöl tavşanlarının uzun kulaklarındaki kan damarlarının vücut ısısını yükseltmesi. • Kutuplardaki ayı ve tavşanların vücutlarında kalın yağ tabakası bulundurmaları. Bütün ekosistemlerin özellikleri farklıdır. Bir ekosistemin özelliğini o ekosistemi oluşturan su, sıcaklık, ışık, toprak, rüzgâr (iklim), nem, hava gibi cansız varlıklar belirler. Ekosistemler çok küçük olabileceği gibi büyük ekosistemler de vardır. Taşın altında yaşayan canlıların oluşturduğu ekosistem olabileceği gibi çöl, orman, göl, akarsu, deniz ekosistemleri de vardır. Büyük ekosistemler içlerinde daha küçük ekosistemleri de barındırırlar. En büyük ekosistem ise Dünya’dır. Ekosistem ikiye ayrılır: 1-Canlı Öğeler:Bitkiler (Üreticiler), Hayvanlar (Tüketiciler), Mikroorganizmalar (Ayrıştırıcılar) Bitkiler Hayvanlar Mikroorganizmalar 2-Cansız Öğeler: a)Kimyasal Etmenler İnorganik(su,oksijen,karbon) ve Organik(yağ protein vitamin içeren maddeler) Su Karbon Yağ protein Karbonhidrat b)Fiziksel Etmenler (Işık, Rüzgâr, Sıcaklık, Yağış) Canlılar hidrosfer, atmosfer ve litosfer ile sürekli etkileşim halindedir. Bir ormanın bir ekosistem oluşturabilmesi gibi bir ağaç gövdesi, bir nehir, bir gölet, bir dağ, bir deniz ve hatta gezegenimizin tümü bir ekosistem olarak ortaya çıkabilir. Dünya ekosistemini diğer bir deyişle ekosferi atmosfer, hidrosfer, litosfer ve biyosfer oluşturur. Bu büyük ekosistemlerin içinde çok sayıda daha küçük ekosistemler bulunur. SU EKOSİSTEMLERİNİN DOĞAL SİSTEMLERİN İŞLEYİŞİNE ETKİSİ Su ekosistemleri ikiye ayrılır: 1) Karasal (Göl ekosistemleri, Nehir ekosistemleri, Bataklık ekosistemleri) Göl Nehir Bataklık 2) Denizel (Okyanus ekosistemleri, Deniz ekosistemleri) Su ekosistemlerini kara ekosistemlerindeki gibi, coğrafi sınırlarla belirlemek çok zordur. Çünkü sular, atmosferik olaylardan, karaların etkilendiği oranda etkilenmemektedirler. Ancak, deniz, tatlı su ve haliç gibi su havzalarının derinlikleri ve bileşimlerindeki farklı maddeler nedeniyle, sularda da farklı canlı bölgelerinden söz edilebilir. Buradan hareketle, su biyomları; deniz biyomları (tuzlu su) ve tatlı su biyomları olmak üzere, iki başlık altında incelenebilir. DENİZ BİYOMLARI Denizlerdeki tür topluluklarının dağılımında en önemli etken derinliktir. Neiritik alan diye adlandırılan, 200 m derinliğe kadar olan deniz ortamı, tür topluluklarının en zengin oldukları bölgeyi oluşturmaktadır. Neiritik alanların, akarsularla beslenmesi, güneş ışınını fazla almaları, oksijen ve birçok çözünmüş maddenin fazla olması nedeniyle, deniz canlılarının en çok yoğunlaştığı bölgelerdir. Neiritik alan deniz canlılarının % 90’ını barındırmaktadır. Daha derin sahalara ise güneş ışınları daha az ulaştığı ve besin maddeleri az olduğu için canlı türleri çok azalmaktadır. Bu bölgelerdeki canlılar, daha üst tabakalardan inen besinlerle beslenmektedir. NOT:Deniz ve okyanuslar doğada ısının dağılmasında ve atmosferde tuz dağılımında son derece önemlidir.Bu tuz kristalcikleri yoğuşma olayında son derece önemlidir.Aerosol denilen bu parcacıklar bulut oluşumuna yardımcı olur… TATLI SU BİYOMLARI Akarsular, göller, sulak alanlar ve bataklıklar tatlı su biyomlarını oluşturmaktadır. Akarsular, ekosistemlerin önemli bir parçasını oluşturur. Akarsuyun yeraltına sızan kısmı akiferleri, yüzeysel akışa geçen kısmı da deniz ve okyanusları besler. Akarsular birçok bitki ve hayvan türü için yaşam alanı oluşturur. Akarsuların akış hızı ve kimyasal özellikleri akarsuyun barındırdığı hayvan türü ve sayısı üzerinde etkili olan faktörlerin başında gelir. Bir akarsuda çağlayanlar varsa biyolojik üretim ve çeşitlilik az olur. Çünkü balıklar ve diğer canlıların çağlayanları aşmaları çok zor bir durumdur. Yatak eğiminin fazla olduğu yerlerde bol miktarda alüvyal malzeme taşınıyorsa akarsu bulanık bir görünüm arz eder. Suyun bulanık olması birçok canlı için olumsuz sonuçlar doğurur. Akarsu denize ulaşıyorsa ağız kesimlerinde tatlı su ve tuzlu su birbirine karışır. Buralar bitki ve hayvan türleri bakımından zengin alanlardır. Akarsuların taşıdığı elementler ve besin maddeleri buralardaki biyolojik çeşitliliği artırır. Akarsu ağızları mikroorganizmalardan kuşlara kadar birçok canlının barındığı yerlerdir. Tüm deniz balık üretiminin % 90’ı kıyı sularından, özellikle de akarsu ağızlarından sağlanmaktadır. Göller karalar üzerindeki durgun su ekosistemlerini oluşturur. Göllerin çevresinde yer alan sucul bitkiler gerek su kuşları gerekse diğer canlılar için hem barınma hem de beslenme alanları oluşturmaktadır. SU DÖNGÜSÜ: Su, yaşam kaynağıdır. Bütün canlıların ağırlıklarının önemli bir kısmını su oluşturur. Yeryüzündeki su miktarının yaklaşık % 5’ i tatlı sulardır. Güneş enerjisinin ısıtmasıyla, çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı; yağmur, kar, dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner. Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken, daha büyük kısmı, göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir. Su döngüsü de, öteki tüm döngüler gibi süreklidir. Bitkiler terleme ile su döngüsüne katılır. Yer yeryüzündeki bütün sular katılmaktadır. Söz gelimi, denizlerden buharlaşan su, yağış olarak yer yüzüne dönmekte, bir kısmı yüzeysel sularda birikip, bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır.Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır. Burada toplanan sular, su döngüsüne devam eder ( uzun su devri ). Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur, kar, dolu biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine ise kısa su devri denir. Bu döngüde suyun hareket etmesini sağlayan beş değişik olay vardır: 1- Yoğunlaşma , 2- Yağış , 3- Toprağa geçiş ve yeraltı sularının oluşumu, 4- Yüzeysel akıntı ve yüzey suları ile yeraltı sularının oluşumu, 5- Buharlaşma Su buharı yoğunlaşarak bulutları oluşturur, koşullar uygun olduğunda yağış meydana gelir. Yağış şeklinde yeryüzüne düşen su, toprağa sızarak yeraltı sularına veya yüzeysel akıntı olarak okyanuslara, denizlere karışır. Yüzey sularının buharlaşmasıyla su atmosfere geri döner. Kaynak: www.muhammedhasenoglu.org/su_mucizesi.html Yoğunlaşma: Suyun buhar formundan sıvı formuna değişim sürecidir. Havadaki su buharı konveksiyon yardımıyla artar. Ilık-nemli hava yükselirken soğuk hava aşağı doğru hareket eder. Ilık hava yükseldikçe sıcaklığı azalıp enerjisini kaybettiğinden gaz halden sıvı veya katı (kar veya dolu) haline döner. Yağış: Yağmur, sulusepken kar, kar veya dolu olarak bulutlardan salınan sudur. Atmosferde yoğunlaştığı, atmosferik hava akımında kalmasının zorlaştığı durumda su buharından sonra yağış meydana gelir. Toprağa geçiş: Dünya yüzeyine erişen yağışların bir kısmı toprağa sızar (infiltrasyon) ve yeraltı sularını meydana getirirler. Toprağa sızan su miktarı, toprağın eğimi, bitkilerin tipi ve miktarı, toprağın su ile doygun olup olmamasına bağlı olarak değişir. Yüzeyde büyük yarıklar, delikler bulunması, toprağa su geçişini kolaylaştırır. Yüzeysel akıntı: Çok fazla yağış olduğunda, toprak suya doyar ve suyun fazlasını alamaz. Kalan su toprağın yüzeyinden akar (Runoff). Suyun toprağa emilemeyen kısmı yüzey suları olarak isimlendirilir. Yüzeysel sular kar ve buzların erimesiyle de oluşabilir. Yüzey suları çaylara, derelere ve nehirlere akar. Yüzey suları daima daha alçak noktalara doğru taşınır, dolayısıyla okyanuslara karışır. Yeraltı suları: Dünya yüzeyine erişen yağışların bir kısmı toprağa sızar (infiltrasyon) ve yeraltı sularını meydana getirir. Yeraltı sularının bir bölümü derinde kapalı bir su katmanına ulaşır ve kullanılabilmeleri için yeryüzüne özel bir yöntemle çıkarılmaları gerekir. Yeraltı sularının diğer bir bölümü ise basınç etkisiyle üst toprak katmanlarına doğru hareket eder ve yeryüzüne ulaşır. Bu sulara kaynak suyu denir. Yeraltı suyu toprak katmanlarından geçerken temas ettiği yüzeydeki mineral vb maddeleri de yapısına alır. Bu maddeler suyun yararlı bileşenlerini (demir, magnezyum vb) oluşturabileceği gibi arsenik, nitrat, tarım ilacı kalıntıları gibi zehirli maddeler de olabilir. Toprak sarsıntıları, yağmur ve eriyen kar suları, bu zehirli maddelerin suya karışma riskini artırır. Bu nedenle suyun bileşimindeki değişikliklerin sürekli izlenmesi ve güvenli hale getirilmesi için etkin filtrasyon yöntemleriyle arındırılması gereklidir. Buharlaşma: Bitkilerin nemlenmesiyle ve toprağın buharlaşmasıyla oluşan sudur. Evapotranspiration, atmosfere yeniden giren su buharıdır. Evapotranspiration, buhar olarak atmosfer içinde artmaya başlayan su moleküllerinin neden olduğu güneş enerjisinin suyu ısıttığı durumda oluşur. Görüldüğü gibi, gereksinmemiz olan suyun bize ulaşması için birçok oluşum gerçekleşmektedir. Ve bu oluşumlar daima iş başındadır. Güneş enerjisinin ısıtmasıyla, çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı; yağmur, kar, dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner. Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken, daha büyük kısmı, göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir. Su döngüsü de, öteki tüm döngüler gibi süreklidir. Bitkiler terleme ile su döngüsüne katılır. Yer yeryüzündeki bütün sular katılmaktadır. Söz gelimi, denizlerden buharlaşan su, yağış olarak yer yüzüne dönmekte, bir kısmı yüzeysel sularda birikip, bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır.Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır. Burada toplanan sular, su döngüsüne devam eder ( uzun su devri ). Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur, kar, dolu biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine ise kısa su devri denir.  

http://www.biyologlar.com/ekosistem-genel-ozellikleri-ve-islevi

Türkiye’nin Ekolojik Varsıllıkları Nelerdir

Tarihsel süreç içerisinde doğadan avcılık ve toplayıcılık ile yararlanan insanoğlunun doğayı kullanma eylemi zamanla biçim ve boyut değiştirmiştir. Gereksinme ve isteklerini süreç içerisinde doğadan tam olarak karşılayamayan insanoğlu yine “doğayı kullanarak ya da eşanlamlısı tüketerek” fayda yaratmaya çabalamıştır. Üretim olarak karşımıza çıkan bu süreç içerisinde insanoğlu doğayı ve doğal varlıkları alabildiğince kullanma/tüketme eğilimine girmiş; bu eğilim yalnızca doğal varlıkları değil, aynı zamanda ekosistemleri de tehlikeli bir sürecin eşiğine getirmiştir. Yenilenebilir ancak sonlu varlıklar olan ekosistemler de, bu üretim ve tüketim artışından olumsuz olarak etkilenmiş ve etkilenmektedirler. Türkiye yersel konumu ve yeryüzü biçimleri ile ekolojik koşulların, dolayısıyla da doğal varlıkların hem yatay hem de dikey olarak son derece değişken olduğu ender coğrafyalardan biridir . 778 milyon dönüm yüzölçümüne sahip olan Türkiye’de, yaklaşık 230 milyon dönüm bitkisel üretim; 212 milyon dönüm ormancılık ve 124 milyon dönüm de hayvancılık etkinlikleri için kullanılmaktadır. Ortalama 504x109 m3/yıl olduğu hesaplanan yağışın %37’si yüzeysel ve %8’i de yer altı suyu olarak karasal çevrime girebilmektedir[9]. Bu verilere göre Türkiye su sıkıntısı çekmeye aday ve kurak/yarıkurak iklime sahip bir ülkedir. Türkiye’de 8300 km deniz kıyısı, 9000 km de ada kıyısı bulunmakta ve bu kıyı uzunluğuna oldukça özgün ekolojik koşullara sahip göl ve göletlerin de katılması gerekmektedir. Denizden yüksekliği 5000 m’den fazla bir(Ağrı dağı); 4000-4999 m arasında üç(Buzul, Uludoruk ve Süphan); 3000-3999 m arasında 103; 2000-2999 m arasında 133 ve 1000-1999 m arasında olan da 81 dağ bulunmaktadır[9]. Yüzey genişliği 8900 km2 olan 48 göl, 3300 km2 olan 60 dolayında gölet, yaklaşık 636 km2 genişliğinde 157 ada ve 400 dolayında da sulakalan ülkemiz topraklarında yer almaktadır. Yağış miktarları ise 2300 mm olan ve en çok yağış alan Rize’den, 325 mm ile en az yağış alan Konya Ovasına kadar çeşitlilik göstermektedir. Bu değişkenlik yenilenebilir doğal varlıkların, yani tarım yapılabilir arazilerin, otlakların, ormanların, tatlı ve tuzlu su varlıklarının niceliği, niteliği ve yersel dağılımı ile biyoçeşitlilik düzeyi üzerinde belirleyici olmuştur. Örneğin ülkemizde yaklaşık 95000 bitki türü bulunmakta; bunların yaklaşık 3000 tanesi endemik tür sınıfına girmektedir. Bu türlerden 1700 kadarı ender görülmekte, 200 kadarı ise yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Öte yandan, ülkemizde otlak olarak kullanılan alanların toplam genişliğinin 21 milyon ha olduğu öne sürülmektedir. Bu alanların yalnızca %14’ü I-IV. sınıf arazilerde bulunmaktadır. Bir hektardaki bir otlakta ortamla kuru ot verimi 300-600 kg ve bu otların içinde iyi nitelikli yem bitkisi oranı ise %5-10 arasında değişmektedir. Genişliği 1 milyon ha’ı aşan 300 ve 100 ha’ı aşan da 80 dolayında sulakalan bulunmaktadır. Türkiye’de rastlanan 400 kuş türünden yaklaşık 250’si göçmen özelliğindedir. Ekolojik koşulların çeşitliliği, hayvansal canlıların hem sayı hem de tür olarak oldukça değişiklik göstermesine yol açmaktadır. Ülkemizde şimdiye kadar 120 bin dolayında omurgasız hayvan türü belirlenmiştir. Bu türlerden 20 bin kadarı yalnızca ulusal sınırlarımızda yaşamaktadır[9]. Diğer yandan 21.2 milyon ha olduğu öne sürülen orman varlığının yarısının verimsiz yapıda olduğu ve 1970 yılından bu yana 1 milyon ha genişlediği belirtilmektedir [10]. Orman ağacı ve ağaççığı yönünden de ülkemiz eşine az rastlanır bir çeşitliliğe sahiptir. Örneğin ormanlarımızda doğal olarak yetişen beş çam, dört göknar, yirmiye yakın meşe, on akçaağaç, yirmiüç söğüt, dört kavak, iki kayın, iki gürgen ve beş huş türü bulunmaktadır. Sonuç olarak Türkiye değişik iklim kuşakları, dağ-deniz konumlarının yatay ve dikey farklılıkları ve buna bağlı olarak bitki ve hayvan varsıllığı yönünden nerdeyse yeryüzünün en özgün ekolojik ve biyolojik çeşitliliğine sahip bulunmaktadır. Ancak buradaki en büyük sorun, bu çeşitliliğin farkında olmamak, yanlış algılamak ve önemini kavramamaktır. Orman Ekosistemi Ormanlar birbirleriyle, yönü ve şiddeti zamana ve ortama göre değişik ilişkiler içinde bulunabilen, sonsuz sayıda alt sistemden oluşmuş, canlı sistemlerdir(ekosistem). Ormanlar, varlığı ve yokluğu ile nitelik ve niceliği cins, tür, sınıf ayrımı yapılmaksızın, tüm canlıları etkileyebilen doğa parçasıdır. Ormanlar doğrudan ve dolaylı etkileri, doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmesi herhangi bir mülkiyet biçimi ve sınırıyla sınırlandırılamayan oluşumdur. Dolayısıyla, ormanlar, tüm canlıların ve bu arada da tüm insanların ORTAK varlıklarıdır[11]. Orman ekosisteminin canlı bileşenleri otsu ve odunsu bitkiler, hayvanlar ve ayrıştırıcılar(bakteriler, mantarlar, solucanlar, vd); cansız bileşenleri ise toprak, su, kayaç, iklim, arazi ve benzerleridir Yasalarımızda ve büyük çoğunlukla ormanlar ise “ağaç ve ağaççık topluluğu” olarak tanımlanmaktadır. Yürürlükteki 6831 sayılı “Orman Yasası” nın 1. maddesine göre de “tabii olarak yetişen veya emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık toplulukları yerleriyle birlikte” orman sayılmaktadır. Bu türden tanımlar, ormanın yalnızca ağaç ve ağaççıklar öğesini öne çıkarmaktadır. Oysa, ormanı yalnızca ağaç ve ağaççıkların rastgele bir araya geldikleri ya da getirildikleri topluluklar olarak algılamak, yaşamsal önemde eksiklik ve yanlışlıklara yol açabilmektedir. Ormanı ekosistem olarak algılayıp kabul etmemek beraberinde pek çok sorunu getirmekte, ormanların yönetilme biçim ve süreci yönünden de yaşamsal önemde ilkelerin yanlış olarak benimsenmesine dayanak oluşturmaktadır. Örneğin bu sorunlardan biri ormanlarımıza ilişkin verilerde kendini göstermektedir. OGM verilerine göre[10], 21.2. milyon ha ormanlık alanın yaklaşık % 50’sini bozuk(verimsiz), %50’sini ise verimli ormanlar oluşturmaktadır. Ormanlarımızın % 54’ü iğne yapraklı(çam, göknar, ladin gibi), % 46’sı ise geniş yapraklı(meşe,kayın, kızılağaç gibi) ağaç cinslerinden meydana gelmektedir. Ancak, ağaç varlığı ile ilgili bilgiler yalnızca çamlarda tür düzeyinde sayısallaştırılmaktadır. Bu nedenle, diğer ağaç ve ağaççıkların “tür” varlığını yer, alan ve nitelik gibi özellikleriyle belirleyebilme olanakları son derece kısıtlı kalmaktadır. Çünkü, ülkemizde orman envanteri çalışmaları sırasında yalnızca ağaç varlığıyla ilgili bilgiler(alan genişliği, hammadde odun varlığı ve verim gücü gibi) üretilmektedir. Buna karşılık, ağaççıkların yanı sıra, otsu bitkiler ve yabanıl hayvan envanteri hiç yapılmamaktadır. Oysa ekolojik olarak çok hassas bir konumda bulunan Türkiye doğası, iklim ve toprak yapısındaki çeşitlilikten kaynaklanan önemli bir biyolojik zenginliğe sahiptir[12]. Ormanların yanlış algılanış biçimi sonucunda, dünyada kişi başına düşen ortalama orman alanı 0.80 ha iken, ülkemizde bu oran 0.35 ha kadar olmaktadır. Bunun dışında Türkiye kara yüzeyinin yaklaşık % 90’ında erozyon tahribatı bulunmakta; bu oranın yaklaşık %80’inde erozyon “şiddetli” ve “çok şiddetli” düzeyde hüküm sürmektedir. Bundan dolayı ülkemiz her yıl büyük kısmı orman ve diğer bitki örtüsünün yok edilmesinden kaynaklanan yaklaşık “1.4 milyar ton” verimli toprağını yağışlarla ve taşkınlarla göllere ve denizlere sürükleyerek yitirmektedir. Ormanların içinde ve bitişiğinde yerleşik 20430 köyde, yaklaşık 7,5 milyon insan yaşamakta[10]; bu insanlar geçimlerini çevrelerindeki ormanlardan sağlamaktadırlar. Bu geçim sağlama etkinliği sırasında her yıl ortalama 15600 ağaç kesme, 6300 hayvan otlatma suçu işlenmektedir. 23500 dönümü tarlaya ve 6200 dönümü de yerleşim alanlarına dönüştürülerek ormansızlaştırılmaktadır. Ayrıca her yıl ortalama 2000 orman yangını çıkmakta ve yaklaşık her yıl 150 bin dönüm orman yanmakta/yakılmaktadır. Ortalama 18 milyon ton odun yakacak olarak kullanılmakta; bunun % 67’si yasadışı yollarla sağlanmaktadır[11]. Yalnızca ormansızlaşma ve orman varlığı azalmamakta, aynı zamanda biyolojik çeşitlilik hızla kaybolmaktadır. Geleceği tehlike altında olan türlerin toplam tür varlığına oranı Avrupa ülkelerinde %3,8 iken Asya-Afrika ülkelerinde %31 ve Güney Amerika ülkelerinde %16,6 düzeyine erişmektedir. Onca uluslararası anlaşmaya, giderek yaygınlaşan bunca duyarlılığa karşın, Dünyadaki ormansızlaşma sürmekte ve ormansızlaşma hemen hemen yalnızca geri kalmış ülkelerde yaşanmaktadır. Üstelik bu süreç büyük ölçüde uluslar arası ormancılık, hayvancılık ve tarım tekellerinin destekleri, en azından yönlendirmesiyle gerçekleşmektedir. Ülkemizde de durum pek farklı görünmemektedir. OGM kaynakları aksini söylese de, devlet ormanı sayılan alanların genişliği 1950’den günümüze 1,4 milyon ha azalmıştır. Başta orman sayılan alanların tanımlarının değiştirilmesi olmak üzere, çok sayıda hukuksal düzenlemeyle belirli alanlar orman dışına çıkarılmıştır. Mülkiyet düzeni değiştirilmeden, örneğin Orman Kanunu’nun 16, 17, 18 ve 115. maddeleri ile 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu’nun 8. maddesi uyarınca verilen izinler ve irtifak hakları da devlet ormanı sayılan alanların azalmasına yol açmış/açmaktadır. Özellikle son yıllarda maden kanununda yapılan değişiklikler, ormanların üzerindeki önemli yasal baltalardan biri olma özelliği göstermektedir. Tüm bu düzenlemeler kadastro çalışmalarının henüz bitirilmediği, arazi kullanım planlamasının yapılmadığı, ayrıntılı veri/bilgi tabanının bulunmadığı, geçerli arazi mülkiyet ya da kullanım belgelerinin olmadığı bir Türkiye’de yoğun karmaşaya yol açmış ve olan “ormanlarımıza” olmuştur. Söz konusu hukuksal düzenlemelerin yol açtığı belirsizlik ve özendirici tutumlar, başta orman yangınları olmak üzere ormanlara çeşitli biçimlerde zarar veren eylemleri arttırmıştır. 1950’den günümüze değin yaklaşık 2 milyon ha orman ekosistemi yanmış ve 300 bin ha orman ekosistemi de tarım alanına ve yerleşme yerine dönüştürülmüştür. Antalya, Balıkesir, Çanakkale, Muğla, Trabzon, Giresun ve İzmir Orman Bölge Müdürlükleri sınırları içindeki orman alanı genişliği 335 bin ha azalmıştır[11]. Genelde doğanın ve çevrenin özelde ise ormanın yanlış ya da tekdüze algılanması sonucu aşırı gübreleme ve bilinçsiz kimyasal ilaç kullanımı artmakta, bundan dolayı da hem toprağımız hem de su kaynaklarımız kirletilmektedir. Aşırı ve bilinçsiz sulama ile topraklarımız tuzlanmakta, dolayısıyla bitkisel üretimimiz azalmaktadır. Kurak geçen yıllarda yer altı suyuna aşırı yüklenilmesi yer altı suyuna deniz suyunun karışmasına yol açmaktadır. Uygulanan son ekonomik programlarla üretici tembelliğe ve üretimsizliğe teşvik edilmektedir. Su havzaları ve ormanlarımız yapılaşmaya açılarak talan edilmeye çalışılmaktadır. Tüm bunların sonucunda Toprak-Su ve Bitki kaynaklarımız ile bu kaynaklar arasındaki ilişki düzeni giderek bozulmakta ve hatta geri dönülmesi mümkün olmayan bir sürece doğru gidilmektedir. Ormanı bir ekosistem olarak algılamamanın bir sonucu olarak siyasal İktidarlar Anayasanın ormanlarla ilgili 169. ve 170. Maddelerinde köklü değişiklikler yapmak istemekte, Kızılağaçlar ile aşılı kestaneliklerin orman alanı dışına çıkarılması için çaba harcanmakta ve buradan gelir ya da rant sağlanmaya çalışılmaktadır. Tüm bu doğa-çevre ve ormanı olumsuz etkileyen gelişmeler, doğanın ya da ekosistemin büyük çoğunluk tarafından hatta ormanı ekosistem olarak algılamaları gerekenler tarafından yapılmaktadır. Oysa orman ekosistemi bitki, toprak ve su dengesinin kırsal alandaki sosyal istikrarın, barajların uzun ömürlü olmasının ve gıda güvenliğinin temel sigortasıdır. Ormanlar ekonomi bakımından önemli kalkınma aracıdır. Ormanların sürdürülebilirliğinin sağlanması, kaynağın akılcı kullanılması ve geliştirilmesi özellikle gelişmekte olan ülkeler için oldukça önemlidir. Özellikle son yıllarda kendini hissettiren iklim değişiklikleri tüm dünya ülkelerine doğaya verilen zararın ve ormanların yararlarıyla bunu korumak ve geliştirmek için neler yapıldığının üzerine düşünülmesi gerektiğini fark ettirmiştir. Bu nedenle ormanla ilgili sosyo-ekonomik ve çevresel faydalarla istatistiki gerçeklerin bilinmesi uzağı gören, tutarlı ve dengeli kalkınmayı hedefleyen ülkeler için oldukça önemlidir. Bu açıdan bakıldığında 21.2 milyon hektarlık orman kaynaklarımız tarihi gelişim sürecinde bilinçsiz, düzensiz, aşırı ve plansız faydalanmalar sonucu fiziksel ve genetik açıdan tahrip olmuştur. Bitki toprak su dengesi bozulmuş, zengin flora-fauna biyolojik çeşitliliğimiz azalmış, odun arz açığı yanında sel, heyelan, çığ ve toprak erozyonu gibi doğal afetler sosyal yaşamı tehdit eder dereceye gelmiştir. Giderek bozulan ekolojik sistemin dengelenmesi ve korunması açısından ormanlar önemli rol oynamaktadır. Gelişen sanayi/teknoloji ve çevrenin bilinçsizce kullanılması evrenimizdeki dengenin bozulmasına neden olmuştur. Ancak bozulan bu sistemde ormanların gördüğü zararlar da azımsanmayacak kadar fazladır. Ormanların tahribatı genel anlamda insan kaynaklı olup çok az bir kısmı doğal nedenlerden ileri gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-ekolojik-varsilliklari-nelerdir

Ekosistem Açısından Doğa-Çevre ve Orman

Ekosistem birbirleriyle, yönü ve şiddeti zamana ve ortama göre değişik ilişkiler içinde bulunabilen, sonsuz sayıda alt sistemden oluşmuş, canlı-cansız sistemlerdir. Ekosistem, canlı ve cansız varlıkları birbiriyle etkileşim içinde bulunan, canlı ve cansız varlıkları nitelik ve niceliğine bakmaksızın birbirini etkileyebilen doğal sistemlerdir. Doğrudan ve dolaylı etkileri, doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmesi herhangi bir mülkiyet biçimi ve sınırıyla sınırlandırılamayan oluşumlardır. Dolayısıyla, ekosistem, tüm canlıları ve cansızları, bu arada da tüm insanları bütün olarak algılamayı öngören bir düzendir[3]. Ekosistemler de kendi aralarında çeşitlilik gösterir. Ekosistem çeşitliliği her doğa parçasının kendi içinde bir ekosistem oluşturduğu bir sistemdir. Örneğin dağ ekosistemi, deniz ekosistemi, orman ekosistemi gibi Ekosistemler de girdi-dönüşüm-çıktı modeline göre çalışmaktadırlar(Şekil 3). Örneğin dışarıdan sisteme giren güneş ve diğer doğal bileşenler(özellikle su ve karbondioksit) bitkiler tarafından kullanılarak ürüne dönüştürülmekte ve sonuçta doğaya son çıktı olarak verilmektedir. Bitkinin dönüştürerek meydana getirdiği çıktı diğer canlılar için girdi işlevi görmektedir[4]. Doğal ortamda besin maddeleri ve enerjinin dolaşımı üç ana canlı öğeyi oluşturan üreticiler(birincil üreticiler), tüketiciler ve ayrıştırıcılar tarafından sağlanmaktadır. Birincil üreticiler olan bitkilerin güneş enerjisini kullanarak fotosentez yoluyla ürettiği maddeler otoburlar tarafından tüketilmekte, otoburları ise etoburlar yemektedir. Tüketimden geriye kalan maddelerin tekrar ekosisteme dönmesi, ayrıştırıcıların yaptıkları ayrışma sayesinde gerçekleşmektedir. Ayrışma sonucunda bitki ve hayvan biyokütlesini oluşturan katı, sıvı ve gaz halindeki tüm maddeler açığa çıkarak tekrar sisteme girmektedirler. Böylece, herhangi bir ortamda üretilen organik maddeler, ayrıştırıcılar yoluyla tekrar ortama dönmektedir. Bitkisel üretimi sağlayan fotosentez güneş enerjisi, karbondioksit, su ve inorganik besin maddelerinin organik bileşikler biçiminde bağlanmasını kapsar. Ayrışma ise fotosentezle tutulan enerjinin, karbondioksitin ve suyun açığa çıkmasını sağlar ve sonuçta organik bileşiklerde tutulan maddeler inorganik besin maddelerine dönüşür. Ayrışma, bitki ve hayvan dokularının oluşumu sırasında oluşan kimyasal bağların parçalanmasıdır[6]. Ayrışma tek bir etkenin sonucu olmayıp yıkanma, parçalanma, fiziksel ve kimyasal yapıda değişme, sindirim ve canlı dışkılarını da içeren birçok karmaşık olayı kapsamaktadır. Bu olaylar değişik ayrıştırıcı canlılar(bakteriler, mantarlar gibi) tarafından gerçekleştirilir. Gerek sucul gerekse karasal ekosistemlerde bu döngü benzer biçimde meydana gelmektedir. Sucul ve karasal canlı türleri değişse de, mekanizma aynı yönde işlemektedir. Sonuçta sucul ya da karasal ekosistemlere giren ve çıkan maddeler ile bu maddelerin dönüşüme uğraması söz konusu olmaktadır. Ekosistemi ya da ekosistemdeki işleyişi bilmek doğal varlıklara ya da doğa ve çevreye bakış açısını ve onların algılanma biçimini değiştirir. Sevginin temelinde bilgi vardır. Tanınmayan, bilinmeyen şeyler genel anlamda sevilmez, hatta o şeylerden korkulur. İnsanlar ancak tanıdıklarını ya da bildiklerini severler. Böylece, sevdikleri şeyleri de koruma ve kollama ya da en azından zarar vermeden faydalanma yoluna giderler. Sistemi bilmek ve sevmek, hem ona saygı duymayı hem de yararlanmayı beraberinde getirir. Doğal sistemlerin ya da ekosistemlerin işleyişinin bilinmesi beraberinde tüm canlı ya da cansız varlıklar için daha güzel ve daha yaşanılası bir çevreyi getirmektedir. Bunun dışında doğal ya da yapay, açık ya da kapalı tüm sistemler bozulma eğilimindedirler. Buna ENTROPİ denir. Dolayısıyla, bozulmaya eğilimi olan tüm sistemler, dışarıdan müdahale edildiklerinde, bozulma eğilimine daha çabuk girerler. Söz konusu sistem, ekosistem özelliği gösteriyorsa, sistemi anlamadan-tanımadan yapılacak bir müdahale, sistemin bütününde onulmaz sorunlara neden olabilir[7]. Sistemin bozulmaya olan eğilimi, dışarıdan sisteme yapılan müdahale ile artarak devam eder ve sonuçta sistem bu yükü taşıyamaz duruma gelir. Doğa’nın ya da çevrenin bozulmasında da mekanizma bu şekilde işler. Sonuçta, çoğunlukla geri dönüşümsüz(irreversible) bir tahribat ya da kirlilik ve doğal yaşam alanlarının zarar görmesi söz konusu olur.• Hançerlioğlu, O. 1976. Felsefe Ansiklopedisi, Kavramlar ve Akımlar, Cilt I(A-D), Remzi Kitabevi, İstanbul.• www.wikipedia.org• Çağlar, Y. 2002. Elli Soruyla Doğamızı ve Sorunlarını Tanıyalım- Özel Baskı, Ankara.• Çağlar, Y. 1999. Meşeler Artık Gövermeli, Aksay Matbaacılık, Ankara.• Bobat, A. 2006. Bölgemiz ekosistemi açısından yarı açık hayvan barınakları, Çiftçi Eğitim Kitabı, Bölüm : 3, 81-89, İzmit Ziraat Odası Yayını No : 1, İzmit.• Atalay, İ. 2008.Ekosistem Ekolojisi ve Coğrafyası, Cilt I, Çevre ve Orman Bakanlığı Yayınları No : 327, Ankara.• Bobat, A. 2009. Balık çiftlikleri, çevre, denizel ekosistem ve Mersin, Mersin Deniz Ticareti Dergisi, 202(17), 20-29.• Bobat, A.2008. Balık çiftlikleri ve çevresel etkileri, Kırsal Çevre Yıllığı 2008, 7-26.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-acisindan-doga-cevre-ve-orman

Enerji dönüşümlümüdür yoksa döngüselmidir.

Enerjinin Dönüşümü Hareket halinde bulunan bir otomobilin, hareket etmek için benzine ya da benzer bir yakıta ihtiyaç duyduğunu hepimiz biliriz. Bu yakıt ya benzindir, ya mazottur ya da otogazdır… Ancak ne olursa olsun aracın hareketi için bir tüketimin yapılması gerekmektedir. Netice itibari ile de şu kanun aklımıza gelmektedir:”Madde vardan yok, yoktan var olmaz.” Hakeza, enerjinin korunumu yasası da burada devamı mahiyetinde ifade edilmektedir:”Enerji vardan yok, yoktan var olmaz.”Termodinamiğin ikinci yasası der ki:”Uzayda yer alan enerji miktarı sabittir, sadece dönüşüm vardır.” Burada durağan bir olaydan bahsedilmemektedir. Aksine, devamlı dinamiği olan bir dize hareketten bahsedilmektedir. Madde-enerji ve enerji-madde dönüşümü sürekli olmakta ve bu olay büyük bir denge içerisinde devam etmektedir. Sizin vücudunuzdan yayılan ya da bir tüpten yayılan alevin ısısı hiçbir zaman kaybolmamakta ve uzayın derin köşelerinde entropi dağılımına ön Ayak olmaktadır. Enerjinin vardan yok, yoktan var olmayacağı gerçeği ile enerjinin şekil değiştirme ilkeleri birleştiği zaman, kainat efsanesinin çalışma dizesi hakkında bilgi sahibi oluruz. İlk başta verdiğim otomobil örneğinde benzinin içerisinde bulunan kimyasal enerji, 4 zamanlı bir motor sayesinde hareket enerjisine çevrilmektedir. Burada ki dönüşüm ise, kimyasal bağların koparılması sonucu oluşan ısının harekete çevrilmesi şeklinde bir dize akımı sergilemektedir. İfade tarzı ile de, kimyasal bağları bulunan ve birer karbon ürünü olan benzin yakılarak ısıya ve bu ısıda harekete çevrilmektedir. Siz diyebilirsiniz ki; nasıl olurda ısı harekete çevrilebilinir? Ocağınızda kaynayan ve buhar vermeye başlayan bir çaydanlığa rüzgar gülünü yaklaştırdığınız zaman; buharın etkisi ile döndüğünü fark edersiniz. Burada ısının harekete çevrilmesine basit bir örnek vermiş bulunmaktayız. Bu örnekleri ise binlere ve hatta milyonlara çıkarmamız mümkündür. Peki, bir işin yapılabilmesi için enerjiye ihtiyaç duyuluyorda, insanların yaptıkları işler için nasıl bir enerji şekli kullanılmaktadır? Bu sorunun cevabı ilköğretimden başlayıp neredeyse hayatımızın tamamını kapsayacak şekilde bizleri meşgul etmektedir. Bizler yaşamak için yiyecekler yer ve Su içeriz, aynı zamanda Havayı soluruz… İşte, işin özü burada yatmaktadır… Nasıl ki karbon ve Hidrojen ürünü fazla olan ve petrol Polimeri olan benzin yakıldığında hareket sağlanıyor, bizim yediğimiz yiyeceklerde büyük bir yanma reaksiyonu gerçekleştirerek enerji elde etmektedir. Bu arada oluşan ısı düzeyi de hem Proteinlerin ve hemde vücudun diğer fonksiyonlarının düzgün çalışması için kullanılmaktadır. Entropi olarak dağılan vücut ısısı, uzayın entropi düzeyininde dengede tutulmasında rol oynamaktadır. Belki size son söylediğim garip gelmiştir, ancak bu dediğim doğrudur… Bizler çoğalırken aslında Dünya’nın ağırlığı artmamaktadır. Doğada var olan maddeler bir araya gelmekte ve netice itibari ile de onikisentrilyon ton olan dünya kütlesi korunmaktadır. Aynı biçimde, kainatın kütlesi korunmakta, bunun yanında kainatın enerji düzeyi de korunmaktadır. Big-bang teoremi doğrudur, ancak benim kastetiğim nokta, uzayın büyümediği değil, kütle ve enerjinin korunduğu prensibidir. Kainatta var olan Atom Molekülü ile, var olan joule ifadesi ile ifade edebileceğimiz enerji hep denge altındadır. Odun yandığında hiçbir şey kaybolmamakta, bir miktar enerji ile beraber Gaz ve kül çıkmaktadır. Eğer kimya bilimi çok ileri düzeylere ulaşsa ve bu çıkan şeyler bir araya getirilse yine odunu oluşturabiliriz. Odun yandı, o zaman madde miktarı azaldı mı? Hayır, maddenin bir kısmı kızılötesi ışınlar halinde entropi dönüşümüne katıldı; yani yoktan var olmadı, vardan yok…Nasıl ki fission olayı ile madenin parçalanması sağlanıyor ise, füzyon olayı ile de birleştirme sağlanabilmektedir. Eğer yakılan odunun çıkan artıkları, karbon düzeyine erişmiş bir süpernova tiplemesinde olduğu gibi bir araya getirilebilse; yani füzyon reaksiyonuna uğratılabilse, tekrar odunu oluşturmamız mümkündür. Nasıl ki biz odunu yakıp bir miktar enerji elde ettik, ömrünü bitiren yıldızlarda enerji denklemlerini bozarak yeni maddeler oluşturmakatdır. Burada kaybolan odun yerine bu yıldızlarda yeni madde tiplemeleri oluşmaktadır. Karbona ve hatta demire varıncaya kadar sıkışma meydana gelmekte ve bizim burada yakıp kül ettiğimiz odunda bu şekilde kainatta tekrar oluşturulmaktadır…Enerji Dönüşümü Örnekleri 1- Tost makinesi, fırın, su ısıtıcısı ve elektrik sobasında elektrik enerjisi ısı enerjisine dönüşür. 2- Fren yapan aracın lastiklerinde mekanik enerji, ısı enerjisine dönüşür. 3- Ellerin birbirine sürtülmesi sırasında mekanik enerji ısı enerjisine dönüşür. 4- İki tahta parçasının birbirine sürtülmesinde mekanik enerji ısı enerjisine dönüşür. 5- Kasların çalışması sırasında mekanik enerji ısı enerjisine dönüşür. 6- Ampulün yanması sırasında elektrik enerjisi ısı ve ışık enerjisine dönüşür. 7- Saç kurutma makinesinde elektrik enerjisi mekanik ve ısı enerjisine dönüşür. 8- Çekiçle bir levhaya vurulduğunda mekanik enerji ısı enerjisine dönüşür. 9- Kavanozdaki su sallandığında mekanik enerji ısı enerjisine dönüşür. 10- Besinlerin kimyasal bağlarında depolanan enerji, besinlerin solunum olayında parçalanması sonucu ısı ve kimyasal enerjiye dönüşür. 11- Kibritin yanması sırasında mekanik enerji ısı enerjisine dönüşür. 12- Fayans ve paspas, sıcaklıkları aynı olmasına rağmen ısı iletkenlikleri farklı olduğu için çevreye farklı miktarlarda ısı aktarır. Bu nedenle paspas daha sıcak hissedilir. Ekosistemde Enerji Akışı ve Madde Döngüleri     A. Ekosistemde Madde ve Enerji AkışıCanlının yaşayabilmesi için enerjiye gereksinimleri vardır. Enerji iş yapabilme yeteneğidir. Enerjinin temel kaynağı güneştir. Ekosistemde madde ve enerji akışının dengede olması üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcı canlılar tarafından sağlanır. Canlılar arasındaki beslenme ilişkilerini gösteren her katman o canlının trofik düzeyi (beslenme basamağı) olarak adlandırılır. Üreticiler birinci trofik düzeyde, üreticiler ile beslenen birincil tüketiciler ikincil trofik düzeydedir. Birincil tüketiciler ile beslenen canlılar ise üçüncü trofik düzeyde yer alır. Ekosistem içerisindeki beslenme ilişkileri nedeniyle besin zincirleri veya besin ağları oluşur. B. Besin Zinciri, Besin Ağı ve Biyokütle Piramidi Ekosistemde enerjinin organik besin halinde üreticilerden tüketicilere doğru aktarılması şeklinde kurulan canlı etkileşimine besin zinciri denir. Besin zincirinin birinci basamağını üreticiler oluşturur. Üreticilerde depolanan enerjinin bir kısmı besin yolu ile otçullara aktarılırken, bir kısmı ısı şeklinde çevreye bir kısmıda ayrıştırıcılara aktarılır. Otçullardan da enerji besin yolu ile etçillere aktarılır. Bitkilerde başlayıp çeşitli hayvanlarda son bulan basit besin zincirleri, zaman zaman kesişen karmaşık beslenme ilişkileri ile bir ağa benzetilir ve farklı türlerin birlikte oluşturduğu bu ilişkilere besin ağı denir. Besin ağları canlıların ekosistemindeki rollerini gösterir. Besin piramidinin her basamağındaki canlıların toplam ağırlığına biokütle (biyomas) denir. Besin piramidinde üreticiden son tüketicilere doğru gidildikçe toplam biokütlede azalma görülür. Trofik düzeyler arasındaki etkileşimde enerji akışı da görülür. Enerji piramidinin en alt basamağındaki enerji miktarı en fazladır. Her basmaktaki canlıya önceki basamakta bulunan enerjinin %10′u aktarılır. Besin zincirinde enerji kaybolmasının nedeni, canlının enerinin büyük kısmını hareket etmekte kullanılması, bir kısmını ısı olarak açığa çıkarmasıdır. Ekosistemdeki besin zincirleri ve besin ağırlarında türler, ekolojik etkileri bakımından birbirlerine bağımlı olduğu için bazı türler bütün sistem üzerinde önemli etkilere sahiptir. Böyle türlere kilit taşı türleri adı verilir. Bu türler ekosistemde yok edildiklerinde veya azaldıklarında habitat değişime uğramaktadır. Komünitede kilit taşı türlerin birey sayısı diğer türlere göre az olsa da etkileri fazladır. Bir ekosistemde, besin ve iklim şartlarının değişmesi, avcı sayısının azalması, kimyasal ilaçlar ile mücadele gibi çeşitli sebeplerle besin zincirinin halkalarını oluşturulan canlılardan herhangi birinin sayısı azalabilir. Bu durumda besin ağında o canlıyla beslenen diğer canlılar da etkilenir. Besin Zincirindeki Canlılarda Biyolojik Birikim Doğa için kirletici, zehirli özelliğe sahip maddeler mikroorganizmaların etkisiyle fiziksel ve kimyasal işlemeler sonucu zararsız ya da az zararlı hale dönüşür. DDT, siyanür, ağır metal gibi maddeler ise zararsız hale dönüştürülemez. Bu tip maddeler besin zincirini oluşturan farklı trofik düzeylerdeki canlıların dokularında gittikçe artar ve birikir. Bu olaya biyolojik birikim denir. Biyolojik birikim parçalanmayan kimyasal maddeler için geçerlidir. Besin zincirinin son basamağındaki canlılarda etkisini daha çok gösterir. Canlılarda gen ve enzimlerin bozulmasına neden olur. Kanser ve solunum sistemi rahatsızlıkları gibi pek çok sağlık problemi ortaya çıkar. Biyolojik birikim yapan maddeler besin zincirlerinde gittikçe artan oranlarda birikir. C. Doğada Madde Döngüleri Canlılar hayatlarını sürdürebilmeleri için yaşadıkları ortamdan madde alıp vermek zorundadır. Maddelerin canlı ve cansız çevre arasında yer değiştirmesine madde döngüsü denir. Maddelerin devirli olarak kullanılması, bir yaşama birliğinin en önemli görevlerindendir. 1. Ekosistemde Su Döngüsü Yeryüzünün yaklaşık 2/3′ünü kaplayan su, canlıların yapısında da önemli bir yere sahiptir. Su döngüsü, buharlaşma ve yoğunlaşma (yağmur, kar) gibi iki fiziksel kurala dayalı olarak gerçekleşir. Isı alarak buharlaşan su, soğuk hava akımlarıyla karşılaşınca yağmur ve kar şeklinde yeryüzüne ulaşır. Bu yağış direk karalara ve sulara düştüğü gibi karalardan süzülüp yeraltı sularına da karışabilir. Suyun atmosfere geçmesinde bitki ve hayvanların terlemesi ve solunumla havaya su buharı verilmesi de etkilidir. Su döngüsü 2. Ekosistemde Karbon Döngüsü Organik bileşiklerin yapısında bulunan karbon elementinin kaynağı karbon dioksittir. Karbon atmosferde, hidrosferde (deniz ve tatlı sular),litosfer (taş küre) ve canlıların yapısında depolanır. Ototroflar, fotosentez veya kemosentez yaparken karbondioksiti kullanır. Karbondioksiti suyun hidrojeni ile tepkimeye sokarak besin sentezler ve bunları yapılarına katar. Tüketiciler tarafından yenilen bitkilerle karbon bu canlıların yapısına girmiş olur. Canlılar bu organik molekülleri solunum yaparak yakar. Bu süreçte tekrar karbon dioksit ve su açığa çıkar. Ayrıca canlılar öldükten sonra organik moleküller saprofitler tarafından parçalanır ve yeniden karbon dioksit açığa çıkar. Fotosentez ve solunumla devam eden bu süreçte havadaki karbon dioksit dengede tutulur. Fosil yakıtların kullanılması sonucunda havaya yüksek oranda karbon dioksit gazı verilir. Yanardağ ve orman yangınları nedeniyle de havaya bol miktarda karbon dioksit verilir. Ekosistemde Karbon Döngüsü 3. Ekosistemde Azot Döngüsü Azot canlılarda protein, DNA, RNA, ATP ve bazı vitaminlerin yapısında bulunur. Azot havada serbest olarak %78 oranında bulunur. Bitkiler azot ihtiyacını topraktan suda çözünmüş ve iyonik halde (NO3- ve NH4-) karşılaşır. Hayvanlar organik azotu besin zinciri oluyla alır. Bitkilerin, hayvanların ölü dokuları ve boşaltım atıkları ayrıştırıcı organizmalar tarafından amonyağa dönüştürülür. Kemosentetik nitrit bakterisi amonyağı nitrite, nitrat bakterisi de nitriti nitrata dönüştürür. Bu olaya nitrifikasyon denir. Toprakta bulunan denitrifikasyon bakterileri de nitrat ya da nitratı tekrar atmosferin serbest azotuna dönüştürür. Bu olay denitrifikasyon denir. Atmosfer azotu, yıldırım ve şimşek olaylarının etkisiyle suyun hidrojeni ve oksijeni ile birleşip NH3 ve NO3‘a dönüşür, bu maddeler yağışlarla yeryüzüne iner. Baklagil köklerinde yaşayan Rhizotunu bakterileri ve siyanobakteriler havanın serbest azotunu bitkilerin kullanabileceği forma dönüştürerek toprağa bağlar. Ekosistemde Azot Döngüsüİnsanların suni gübre üretimi, sanayide ve araçlarda kullandıkları akaryakıttan çıkan nitrit oksitlerin oluşumu azot döngüsünü etkiler.

http://www.biyologlar.com/enerji-donusumlumudur-yoksa-donguselmidir-

Besin Zinciri Nedir?

Besin Zinciri Nedir?

Canlıların beslenme alışkanlıklarını yansıtan bir düzen vardır. Canlıların birbirleriyle beslenmelerine göre oluşan zincire besin zinciri denir. Doğadaki bir canlı başka bir canlı ile beslenirken kendisi de başka bir canlının besini olur.Zincirdeki Canlı Türleri:Besin zincirindeki canlılar 3 tipe ayrılır. Bunlar; üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardır. Tüketicilerde kendi aralarında 3’e ayrılırlar. Bunlar; birincil tüketiciler, ikincil tüketiciler, üçüncül tüketicilerdir. Ayrıştırıcılar besin zincirine her halkadan girebilirler.Zincirin en altında üreticiler bulunur. En üstünde ise yırtıcılar diye nitelendirdiğimiz tüketiciler bulunmaktadır. Önemi:Besin zincirinin korunması doğanın dengesinin korunması için çok önemlidir. Besin zincirindeki bir organizmanın yok olması altındaki organizmaları da etkileyecektir. Örneğin: yılanların yok 6676_besin_zinciri_nedirolması farelerin çoğalmasına, farelerin çoğalması ise farelerin tükettiği canlıların azalmasına bu durum ise doğanın dengesinin bozulmasına sebep olacaktır. Bu nedenle besin zincirindeki organizma çeşitliliğinin korunması zorunludur.Örnekler:Yukarıdaki besin zinciriyle ilgili resme baktığımızda birçok örnek görebiliriz. Örneğin; çekirge otlarla, karga çekirgeyle, yılan kargayla, kartalda yılanla beslenir.Yani zincir; otlar – çekirge – karga – yılan – kartal şeklindedir. Resme göre başka örnekler verecek olursak:Otlar – fare – tilki – aslanOtlar – çekirge – kurbağa – yılan – keklik – tilki – aslanOtlar – sincap – porsukKaynakça:http://www.denkbilgi.com/wp-content/uploads/besin-zinciri.jpghttp://www.bilgizamani.net/besin-zinciri-nedir-canlilar-icin-onemi-nedir.htmlhttp://www.forumdas.com/konu/besin-zinciri-ornekleri.82380/Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/besin-zinciri-nedir

Morfolojik (Fenetik) Tür Tanımı Nedir?

1988 yılında Cronquist, Biyolojik Tür Tanımı'na alternatif olarak bir tanımlama geliştirdi ve türleri şu şekilde tanımladı:

http://www.biyologlar.com/morfolojik-fenetik-tur-tanimi-nedir

Karaciğer hücresi laboratuvarda üretildi

Karaciğer hücresi laboratuvarda üretildi

Nature Biyoteknoloji dergisinde yeni yayımlanan bir çalışmaya göre,

http://www.biyologlar.com/karaciger-hucresi-laboratuvarda-uretildi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0