Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 79 kayıt bulundu.

Dünyada Patolojinin Gelişimi

Patolojinin gelişimi insan bedenini ve işleyişini araştıran diğer bilim dallarındaki gelişmelerden etkilenmiştir. Önce insan anatomisi ayrıntılarıyla ortaya konulmuş, sonra histoloji, biyoloji, fizyoloji ve biyokimya hakkındaki bilgiler derinleşmiştir. Hastalıkların nedenlerinin anlaşılması için mikrobiyoloji, dahili ve cerrahi tıp dalları, son olarak da genetik ve moleküler biyoloji alanındaki atılımlar bilimin ve patolojinin yolunu aydınlatmıştır. Tıp dallarındaki bilginin günümüzdeki kadar yoğun olmadığı çağlarda bilim insanlarının birden çok bilim dalında çalışmalar yapmalarının nedeni, farklı dallar arasında işbirliği ve bilgi paylaşımının yarattığı avantajlardan yararlanmış olmalarıdır. Patolojide önde giden bilim insanı aynı zamanda anatomi, histoloji veya fizyoloji alanında da en ileri bilgilere sahip olmuştur. Yine de patolojinin 17. yüzyıldan itibaren sıçrama yapmasında Avrupa'da rönesans ("Yeniden doğuş") döneminin yarattığı bilimsel özgürlük ortamında otopsi incelemelerinin yaygınlaşması etkili olmuştur. Otopsi: Hastalıkların anlaşılmasında önemli aşama Hastalıkların nedenleri konusunda araştırmalar hasta bedenlerin ve beden sıvılarının incelenmesiyle giderek bilimsel zemine oturmuş, otopsi bu gelişmede önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Otopside hastalıkların organ ve dokularda yol açtığı değişiklikler açığa çıkarılmıştır. Otopsi bulguları aynı zamanda hastalıkların tanısı ve ölümle sonuçlanan mekanizmaların anlaşılması için somut kanıtlar olarak değer kazanmıştır. İlk otopsinin 1286 yılında veba salgını sırasında İtalya'da Cremona şehrinde yapıldığı bilinmektedir. Şüpheli olgularda aileden ilk otopsi iznini isteyen hekim ise Antonio Benivieni (1440-1502)'dir. Giovanni Battista Morgagni (1682-1771) Patolojik anatominin babası kabul edilir. 700'den çok otopsi üzerinde elde ettiği bulguları kaydetmiş, 60 yıl sonra yayınladığı "De Sedibus et Causis Morborum" adlı 5 ciltlik bir eserde toplamıştır. Morgagni çalışmalarında Galen'in "Gerçeği arayanlar, nedeni kendisini doğrulamasa da gördükleri herşeyi dikkatle rapor etmelidir" öğüdüne uymuştur. Marcello Malpighi (1628-1694) Dokularda ilk mikroskopik incelemeleri gerçekleştirmiştir. 18. yüzyılın ilk yarısında histolojinin kurucusu Bichat da otopsi çalışmaları yaparak dokuları damar, kas, bağ dokusu ve kemik olarak dört ana kümede toplamıştır. 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransız cerrah Guillaume de Puytren (1777-1823), klinikçi Mathew Baillie (1761-1823) otopsiyle uğraştı. İngiliz R. Bright otopsi serilerini inceleyerek böbrek hastalıklarının ilk sınıflandırmasını yaptı. Aynı dönemde Alman patolog ve anatomist Johann Friedrich Mecker (1781-1833) çok sayıda otopsi yaptı. Aynı zamanda fizyoloji, anatomi hocası ve arkeolog olan Johannes Müller (1801-1858), tümörleri makroskopik görünümlerine göre ilk sınıflandıran kişi oldu. Thomas Hodgkin (1798-1866) 7 Otopside lenf düğümünde tümör gelişimini değerlendirerek Hodgkin Lenfoma'yı tanımlamıştır. Karl F.Rokitansky (1804-1878) Viyana Üniversitesi'nde 30 yıl Patoloji hocalığı yapmış, bu süre içinde 70.000'den fazla otopside çeşitli hastalıkları gözlemlemiştir. Septal defektler ve diğer konjenital kalp anomalilerini tanımlamış, arter hastalıkları üzerine geniş makaleler yayınlamış, infektif endokarditlerde ilk kez bakterileri görmüştür. Eş zamanlı olarak Berlin'de Rudolf Ludwig Karl Virchow (1821-1902) "Hücresel patoloji" düşüncesinin fikir babasıdır. Otopsilerden elde ettiği 23.000 parçadan oluşan bir müze kurmuştur. Aynı zamanda arkeolog, antropolog, politikacı olan Virchow 1879'da Truva'yı görmek ve tarihi eser kaçırmak için 2 kez ülkemize gelmiştir. Milletvekilliği sırasında Berlin'in su ve kanalizasyon sistemlerinin kurulması için çalışmış, tifüs salgını hakkında daha 20 yaşında iken yazdığı bir rapor nedeniyle Berlin'den sürülmüştür. Virchow tıbbı bir sosyal bilim olarak nitelendirmiştir. Lösemi, tromboz, yangı ve tümörleri ilk kez ayrıntılı olarak tanımlamış, emboli, amiloid ve hemosiderin ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Modern patoloji, hücresel patoloji İnsan anatomisi, fizyoloji, histoloji ve mikrobiyolojideki gelişmeler, normal ve hastalıklı sistem-organ-doku-hücre-inceyapının karşılaştırılmasına olanak tanımıştır. Modern patoloji, "Hücresel patoloji", "Fizyopatoloji", "Moleküler patoloji" bölümlerinden oluşmaktadır. 19. yüzyılda Virchow tarafından ortaya konulan "Hücresel patoloji" düşünce sistemi şöyle özetlenebilir: "Yaşamın temel birimi hücredir. Hastalıklar da hücre yapısı ve işlevlerinin bozulmasıyla başlar. Hasta hücrenin üremesiyle diğer hasta hücreler ortaya çıkar. Hastalığı anlamak için hücreyi incelemek gerekli ve yeterlidir. Yangı, dejenerasyon, tümör gelişimi bu şekilde açıklanabilir." Virchow, teorisini kendinden önce gelen bilim adamlarının bulgu ve düşüncelerine dayandırmıştır: Robert Hooke 1665'te bitki gözeneklerini gösterip bunlara "hücre" adını vermiştir. Lorenz Oken 19. yüzyılın başında "Bitkiler gibi insan ve hayvan bedenlerinde de bulunan hücrenin yaşamın en küçük birimini oluşturduğu" görüşünü öne sürmüştür. Histolojinin kurucusu Xavier Bichat "Hastalıkların dokuların bozulması sonucunda oluştuğunu" savunmuştur. Zamanının en büyük fizyologlarından biri olan Virchow'un Hocası Johannes Müller (1801-1858) ise yapı ile işlev arasındaki ayrılmaz bağı vurgulamıştır. Virchow'un hücresel patoloji kuramını ortaya koyarken hücrenin inceyapısından ve moleküler yapısından da söz ettiğini bu bilim adamının ileri görüşlülüğünü göstermesi bakımından eklemek gerekir. Alman bilimadamı Julius Cohnheim (1839-1884)Virchow'un öğrencisidir. İltihap patogenezi ve deneysel patoloji alanındaki çalışmalarla iz bırakmıştır. Cohnheim kurbağalardaki deneysel araştırmalarda iltihap bölgesine gelen elemanların kandan taşındığını, doku değişikliğinin, hücreye değil damara yönelik etkilerle oluştuğunu, hücre zedelenmesinin bunun sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Dokuları dondurarak kesmeyi ilk deneyen bilim adamıdır. Virchow'un bir başka öğrencisi Elie Metchnikoff 1845-1916 fagositoz konusundaki çalışmalarıyla 1906 Nobel ödülü alıştır. İlk patoloji kürsüsü Jean Cruveilhier (1791-1873) tarafından Paris'te, 1836'da Hotel Dieu'da kurulmuştur. Dönemin eğitim merkezleri Almanya ve Avusturya, en tanınmış hocaları Müller, Rokitansky, Virchow ve Cohnheim olmuştur. Avrupa'da bu gelişmeler yaşanırken ABD izleyici durumundadır. Welch, Osler, Councilman, Delafield, Flexner gibi başlıca Amerikalı patologlar eğitimlerini Avrupa'da Rokitansky, Virchow ve Cohnheim'in yanında almıştır. Osler, 19. yüzyıl başında yaptığı otopsilerde birçok hastalığı ilk kez tanımlamıştır. Cohnheim'in öğrencisi Henry Welch (1850-1934), ABD'de ilk patoloji kürsüsünü John Hopkins'te kurmuştur.

http://www.biyologlar.com/dunyada-patolojinin-gelisimi

Mendel Yasaları

Avusturyalı bir papaz olan Gregor Mendel 'in genetik ilmiyle ilgili olarak bulduğu biyoloji kanunları. Manastırın bahçesinde bezelye leri birbirleriyle çaprazlama|çaprazlayarak (eşleştirerek) kalıtım için ilgi çekici sonuçlar buldu. Bugün bu sonuçlar Mendel kanunları adıyla anılmaktadır. Çalışmalarını yaptığı dönemde kromozom ve genlerin varlığı bilinmemesine rağmen, özelliklerin "faktör" adını verdiği birimlerle nesilden nesile aktarıldığını söyledi. Bugün bu birimlere, gen denmektedir.Bahçe bezelyeleriyle yıllarca yapmış olduğu çalışmalarının sonuçlarını 1865'te yayınladı. ''Bitki Melezleri Üstüne Denemeler'' isimli eseriyle genetik|genetiğin kurucusu olarak kabul edildi. Mendel'in en önemli deneylerinin konusu bezelye idi. Adi bezelye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuktur, bazı taneler sarıyken, diğerleri yeşildir, bazı bezelye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri düzenli tozlaşmalara tabi tutan Mendel, yukarıdaki özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesi sonucunun bir karakteristik ortalaması olabileceği düşünülebilir. Bazı saf karakterlerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir; ama Mendel'in deneylerine göre, iki saf karakterin çaprazından, mesela uzunluk ve kısalıktan melez uzunlar çıkmaktaydı. Uzunluk karakteri, kısalık karakterine baskın olduğundan sonuçta melez bireyler uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, % 25 oranında saf uzun, % 25 saf kısa, % 50 melez uzun çıkmaktaydı. İki eş saf özellik çaprazlandığında, sadece bu saf özellik ortaya çıkmaktaydı. Mendel kanunlarının esası buna dayanmaktaydı.Mendel'in bahçe bezelyeleri ile deneyleriMendel bahçe bezelyeleriyle yaptığı çaprazlamalarda bazı belirli özelliklerin değişmediğini tesbit etti. Bezelyelerin bir kısmı kısa ve çalı tipli (bodur) olduğu halde, bazıları uzun ve tırmanıcı idiler. Yine, bazıları sarı tohum ürettiği halde, bir kısmı yeşil tohum üretirdi. Bazıları renkli çiçeklere sahip olduğu halde, bazıları da beyaz çiçek ihtiva ederdi.Mendel bahçe bezelyelerinin topu topu yedi özelliğinin değişmediğini keşfetti. Ayrıca bezelye çeşitlerinde özelliklerin nesilden nesile kendi kendilerine sürdürdükleri tozlaşma sayesinde korunduğunu gördü.Melezleme tozlaşmasında ise çiçeğin erkek organlarından diğer bitkinin dişi organına çiçek tozu ( polen ) aktarılarak kolaylıkla üretilmekteydi.Farklı yedi özellik (uzunluk, kısalık, sarı tohum, yeşil tohum vs.) görüldüğünden ve melezleme tozlaşması kolaylıkla icra edildiğinden Mendel'in seçtiği konu idealdi. Onun ilk işi, kendisinin takip ettiği ve anne babadan evlatlara devamlı aktarılan yedi özelliği, olsa da olmasa da keşfetmekti. Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak onları bahçesinde fidan olarak dikti. Deneylerle ortaya çıkan yedi özelliğin zürriyet meydana getirmede ebeveynlerden (anne babadan) evlatlara aktarıldığını göz önüne almıştı. Bezelye çiçekleri, ancak kendini dölleyebilecek bir yapıya sahip olduğundan saf soylarını devam ettirmeye müsaittir. Mendel ilk deneylerinde bezelyelerin arı döl olup olmadığını araştırmaya başladı. Bunun için aynı bitkiyi birkaç defa arka arkaya tozlaştırarak birçok döl elde etti. Her dölde elde ettiği bireyleri birbirine ve ebeveynlerine benzeyip benzemediklerine göre ayırdı. Böylece özellikleri farklı yedi saf döl elde etti. Bu özelliklerin herbirine saf karakter adını verdi.Mendel'in Dominantlık (Baskınlık) Kanunu'nu keşfetmesiMendel'in bundan sonraki işi, iki farklı karakterli bitkiyi tozlaştırdığında ne olacağını görmekti. Buna uygun olarak bir uzun ve bir kısa ebeveyn bitki seçti. Uzunundan çiçek tozu alarak kısanın dişicik borusunun üzerine serpti. Kısa bitkide tohumlar olgunlaştığında çaprazlamanın sonucunu keşfetmek için tohumları ekti. Acaba yeni bitki kısa ebeveyne mi, uzun ebeveyne mi benzeyecekti? Yoksa her iki ebeveynin karakterinin tesiriyle orta uzunlukta mı olacaktı? Üreyen fidanların hepsinin, çaprazlamayı yapmak için çiçek tozu aldığı bitkiler gibi uzun olduğunu gördü.Mendel'in ikinci adımı, hangi bitkinin farklılığa sebep olduğunu bulmaktı. Çiçek tozunu kullandığı mı, yoksa üretimde tohumlarını kullandığı bitki mi?Buna uygun olarak tozlaşma işlemini ters tatbik ederek polen için kısa bitkileri, tohum üretimi için de uzun bitkileri kullandı. Sonuçlar önceki gibi olup bütün yavru bitkiler uzun meydana gelmişti.Mendel sonra diğer karakterleri çaprazlayarak deneyler yaptı. Sarı tohumlu bitkilerle yeşil tohumlu bitkileri çaprazladı. Çaprazlamanın birinci dölünde (F1 dölünde) hepsinin sarı tohumlu olarak ürediğini gördü. Bunun gibi yuvarlak tohumlu türlerle buruşuk tohumluların çaprazlamasından yuvarlak tohumlular üretti. Mendel yedi farklı karakteri tahlil edene kadar çaprazlama deneylerini tekrar etti ve şaşırtıcı sonuçlar elde etti. Çaprazlama döllerini dikkatle takip ederek birinci çaprazlamada kullandığı ebeveyn bitkileri "P" olarak adlandırdı. Adı geçen dölün çaprazlama sonucuna (ürününe) F1 olarak ad verdi. F1 ilk evladı temsil ediyordu. İki uzun bezelyenin F1 döllerinin çaprazlamasıyla, F2 dölünü (torunları) üretti. Üretimde önceki yolu takip etti. Her ikisi de uzun olan iki F1 bitkisi seçti. Onları çaprazlayarak tozlaştırdı ve F2 dölünü vermesi için tohumları dikti. Bu çaprazlamanın sonuçları gayet dikkat çekiciydi. Bitkilerin bazıları uzun olmasına rağmen diğerleri ise kısaydı. İkisi arası uzunlukta (orta boy) hiçbir bitki meydana gelmemişti. Üretilen bitkilerin 3/4'ü uzun, 1/4'ü ise kısa idi. F2 dölünde kısa bitkilerin tekrar ortaya çıkışı Mendel için büyük bir anlam taşımaktaydı. Demek ki F1 bitkileri görünmeyen kısalık karakterine sahipti. Diğer karakterlere sahip olan F1 neslinin çaprazlamalarıyla da aynı sonuçlar elde edildi. Sarı tohumlu ile yeşil tohumlu ebeveyn bitkileri (P) birbirleriyle çaprazlandığında F2 dölünde 3/4 oranında sarı ve 1/4 oranında yeşil bezelyeler üredi. Mendel bu sonuçlardan "''Dominantlık Kanunu''"nu kurdu.Mendel'in ikinci kanunu olarak bilinen Dominantlık (Baskınlık) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tanımlanabilir: "Aynı genetik yapıya sahip iki benzer melez çaprazlandığında meydana gelen dölde, ana-babadan gelen karakterler belirli oranlarda (baskın karakter % 75, çekinik % 25) ortaya çıkar."Mendel'in ilk kalıtım kanunu: Uzun bezelyelerin kısalarla melezlenmesinden (çaprazlanmasından) uzun F1 nesli üredi ve kısa bezelyeler F2 dölünde tekrar ortaya çıktılar. Mendel, karakterlerin meçhul faktörler tarafından kontrol edildiğini ileri sürdü. Bugün bu faktörlere " gen " denilmektedir. Mendel bu temel üzerine kalıtımın birinci kanununu yani Eştiplilik = İzotipi Kanunu'nu kurdu.Eştiplilik (İzotipi) KanunuBu kanun, çeşitli kalıtsal karakterlerin faktörleri (genler) tarafından kontrol edildiğini ve bu faktörlerin çiftler halinde bulunduğunu ifade etmektedir. Mendel'in yaşadığı zamanda gen ve kromozomlar bilinmediği halde onun "Eştiplilik Kanunu" bugün genetiğin temel kurallarını meydana getirmektedir. Eştiplilik (İzotipi) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tarif edilebilir: "Birer karakteri farklı iki saf ( homozigot ) ırk çaprazlandığı zaman meydana gelen F1 dölünün bireylerinin hepsi melez ve birbirine benzer olur." Uzun saf bezelye ile kısa saf bezelyelerin çaprazlanmasından % 100 uzun melezler meydana gelir. Mendel uzun F1 dölü bitkilerinin saf uzun ebeveyn bitkileri gibi olmadıklarını ortaya çıkardı. Bu bezelyeler görünmediği halde kısalık faktörünü taşımaktaydılar. Bu faktör bir sonraki dölde tekrar ortaya çıkacaktı. Bu muhakeme, onun kalıtımın ikinci kanununu, yani Baskınlık (dominantlık) Kanunu'nu keşfetmesine öncülük etti. Bu kanuna göre, çiftler halinde bulunan faktörlerden (genlerden) biri diğerini maskeleyebilir veya varlığını göstermesine mani olabilir.Baskınlık (Dominantlık) KanunuBahçe bezelyelerinde olduğu gibi, uzunluk bir çift gen tarafından kontrol edilir. Uzunluk geni kısalık genine baskındır ( dominant tır). Kısalık genine çekinik ( resesif ) denir. Mendel'in çaprazlamalarında ebeveynin biri saf uzun olup, her iki uzunluk genine de sahipti. Diğeri de saf kısa olup, her iki kısalık genine sahipti. Bunların çaprazlama ürünü olan F1 dölünün bireylerinin hepsi uzun, fakat melezdiler. Bunlar bir uzunluk ve bir kısalık geni taşımalarına rağmen, uzunluk geni kısalık genine baskın olduğundan uzun olarak ortaya çıktılar. Mendel, çalışma sonuçlarını tablolar halinde göstermeyi başardı. Günümüzde her karakter en az iki genle ifade edilir. Genetik te her gen bir harf ile temsil edilir. Dominant (baskın) genler büyük harfle, resesif (çekinik) genler aynı harflerin küçükleri ile ifade edilir. Eğer uzunluğu T harfiyle gösterirsek, saf uzun bitki TT olarak yazılacaktı ve uzunluk karakterinin her iki geni böyle gösterilecekti. Büyük T, uzunluğun zıt karakter olan kısalığa baskın olduğunu ifade etmektedir. Aynı usulle, küçük t, kısalığı temsil etmektedir ve yalnız başına saf kısa, tt olarak gösterilecekti. Bütün vücut hücreleri diploit sayıda (2N) kromozom ve gen ihtiva etmelerine rağmen, gamet ler (cinsiyet hücreleri) mayoza uğrayarak kromozom ve gen sayılarını yarıya indirgediklerinden haploit sayıda (N) kromozom ve gen taşırlar. İnsanın vücut hücrelerinde 23 çift (46 adet), gametlerinde ise 23 adet kromozom bulunur.Sonuç olarak bezelyenin tohum taslağındaki yumurta hücresi ve polen tanesinden meydana gelen sperm çekirdekçiği her karakter için yalnız birer gen taşırlar. Saf uzun bezelye bitkisinde, yumurta ve sperm çekirdekleri olgunlaştığında biri T'nin birini, diğeri de diğer T'yi alır. Aynı şekilde bütün vücut hücrelerinde tt genlerini taşıyan saf kısa bitkinin genleri mayoz sonucu t ve t'ye bölünerek şekillenen yumurta veya spermlere geçerler.Mendel Ayrılma Kanunu adı ile kalıtımın üçüncü kanununu kurdu. Bu kanuna göre, bir melezde bulunan gen çiftleri birbirinden bağımsız ayrılarak gametlere gider. Bu demektir ki, gen çiftinin bir tanesini bir gamet, diğerini ise başka bir gamet taşır. Ayrıca bir melezde, dominant genle beraber bulunan resesif gen değişmez. Eğer melezin sonraki döllerinde, iki resesif bir araya gelirse resesif karakter tekrar ortaya çıkar.Mendel çaprazlamalarının çizim metodları: Mendel'in bezelyelerle olan melezleme çalışmaları, dama tahtasına benzeyen tablolarla daha açık olarak gösterilebilir. Gametler, üst ve dikey karelere yerleştirilir. Gametlerin birbiriyle eşlenmesi, diğer karelerde işaretlenir.Tt meydana gelen uzun melez bitkileri ifade eder. T (uzunluk) geni, kısalık (t) genine dominant olduğundan, bireyler uzun olarak gözükür. Eğer Tt melezleri birbiriyle çaprazlanırsa gen birleşimlerinin dört ihtimali rahatlıkla tabloda işaretlenebilir. Durum '''tablo 2'''´de gösterildiği gibi olur.Melez ebeveynlerden T ve t genlerinin birleşme ihtimallerinin sonucunda, F2 dölünde: 1/4'ü saf uzun TT, 1/2 melez uzun Tt ve 1/4'ü saf kısa tt yavru meydana gelir.Mendel'in uzun ve kısa bezelyeleri çaprazlayarak elde ettiği aynı sonuçlar kobay ların renk verasetinde de ispatlandı. Bu durumda siyah renk, beyaz renge dominanttır. Saf bir siyah kobay BB ile, saf bir beyaz kobayı bb çaprazladığımızda ne olacağını görelim. F1 dölünde bütün bireyler (yavrular) siyahtır. Genetik yapılarında ebeveynlerden farklılık arz ederler. Çünkü onlar melez siyahlar Bb'dir. İki melez çaprazlandığında F2 dölü 1/4 oranında saf siyah BB, 1/2 oranında melez siyah Bb ve 1/4 oranı saf beyaz bb olarak gözükebilir. F1 dölünün iki melezi Bb arasındaki çaprazlamadan ortaya çıkan F2 dölü, dağılım gösterir.

http://www.biyologlar.com/mendel-yasalari-2

KENELER BİYOLOJİK SİLAHMI

Türkiye`de 120 kişinin ölümüne neden olan keneler, biyolojik silah olarak kullanılıyor mu? Bilim adamları bu sorunun cevabını aradı. Kaynak:Haber Merkezi Kırım Kongo kanamalı ateşi (KKKA) Türkiye`de ilk kez 2002`de görüldü ve 28`i bu yıl olmak üzere toplam 120 kişinin ölümüne yol açtı. Bu yılın ilk 3 ayında 206 kişinin kene ısırması şikâyetiyle hastanelere başvurması, hastalığı `salgın` boyutuna taşıdı. Türkiye ile birlikte Afrika, Asya, Balkanlar ve Ortadoğu`da 30`dan fazla ülkeyi tehdit eden hastalığın tedavisi henüz bilinmiyor. Küresel ısınmanın virüsün yayılmasında etkili olduğu söylense de `Biyolojik silah mı?` sorusu tartışmaların odağına yerleşti. Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü`nden Prof. Dr. Levent Akın, bu soruya, `CIA ve FBI`ın biyolojik silahlar listesinde Kırım Kongo da var.` cevabını veriyor. Ancak mikrop üreten ve kullanmaya karar veren bir ülkenin elinde bunu durduracak maddenin olması gerektiğini vurgulayan Akın, dünyada henüz bu mikrobu öldürecek maddenin bulunmadığını hatırlatıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`nden Prof. Dr. Ayşen Gargılı da, virüsün biyolojik silah listesinde yer aldığını doğruluyor. Fakat, bunun Türkiye`de denendiği tezine karşı çıkıyor. Sebebini ise `Kırım Kongo solunum yoluyla bulaşmaz ve kitlesel ölümler getirmez.` sözleriyle açıklıyor. `Çocukken ineklerden keneleri söker, öldürürdük. Hiçbir şey olmazdı. Bu kenelere ne oldu da şimdi hastalık saçıyor?` sorusu 35 yaşındaki Sivaslı Fatih Polat`a ait. Türkiye`deki hemen herkesin dilinde olan bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Bilinen bir gerçek var ki; hyalomma marginatum marginatum türü keneler 2002 yılından bu yana Türkiye`de hastalık saçıyor. İlk olarak 1944`te Kırım`da, 1956`da da Kongo`da görülen virüsün Türkiye`de 1970`li yıllarda da tek tük vakalara sebep olduğu biliniyor. Ancak ölümcül virüs taşıyan keneler Anadolu`daki 60`ın üzerindeki tür içinde hızla artıyor. 15 yıl öncesinde sayıları çok az olan keneler, şu anda en kalabalık nüfusa sahip tür olarak insanları tehdit ediyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı üyesi Prof. Dr. Ayşen Gargılı, hastalık taşıyan kenelerin gelişimini anlatırken, bugünkü durumu `kene salgını` olarak niteliyor. Gargılı, `Vakalardaki patlama salgının gidişatı açısından şaşırtan bir mesele değil. Olgu sayıları artarak devam eder, doygunluk noktasına çıkar ve insanlardaki bağışıklık oranı geliştikçe durur, daha sonra aşağıya iner.` diyor. Şu ana kadar dünyadaki en büyük KKKA salgınının Türkiye`de yaşandığını dile getiren Gargılı, `biyolojik silah Türkiye`de deneniyor` tezini doğru bulmuyor. Virüsün biyolojik silah ve terörizm listesinde bulunduğunu doğrulayan Gargılı, Kırım Kongo`nun solunum yoluyla bulaşmadığı ve kitlesel ölümler getirmeyeceği için çok etkin biyolojik silah olarak kullanılamayacağını söylüyor. Vakalar temmuz ayında patlama yapıyor Bir kene yılda 5-7 bin arasında yumurta bırakıyor. İlkbahardan itibaren toprağın üstüne çıkan keneler, önce hayvanlara yapışıyor. Daha sonra insanlardan kan emiyor. Nisanda başlayan vakalar eylül ayına kadar devam ediyor. En fazla vaka temmuz ayında görülüyor. Eylülün ortalarında keneler toprağa geri dönüyor. KKKA, hayvanlara ve insanlara kenelerin ısırmasıyla geçiyor. Hayvanlarda belirtisiz seyreden hastalık, insanlarda öldürücü olabiliyor. Türkiye`de vakaların yüzde 10`u ölümle sonuçlanıyor. Hastalık ani başlayan ateş, baş ve kas ağrıları, kırgınlık, halsizlik ve iştahsızlık gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal gibi şikâyetlerle devam ediyor. Hastalığın ilerlemesi durumunda diş eti, burun, kulak kanaması ve vücudun çeşitli yerlerinde dış kanama oluşuyor. Ankara Numune Hastanesi Mikrobiyoloji Klinik Şefi Hürrem Bodur, kene ısırdıktan 6 saat sonra virüsün salgılanmaya başlandığını belirtirken, iki hafta içinde kaybedilmeyen hastaların, KKKA`ya karşı bağışıklık kazandığını belirtiyor. Kelkit Vadisi`ndeki şehirlerde kene işgali var Orta Karadeniz, Orta Anadolu`nun kuzey kısımları, Toroslar`a kadar uzanan bodur alanlar. Virüslü kenelerin yaşamadığı yegane yer Akdeniz ve Karadeniz kıyıları. Nemli ve ıslak yerlerde yaşam sürdüremeyen bu tür keneler, Kelkit Vadisi olarak bilinen Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas civarında yoğun olarak görülüyor. Bu illerin yanı sıra vakaların rastlandığı iller; Amasya, Ankara, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çankırı, Çorum, Düzce, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, İstanbul, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Muş, Ordu, Samsun, Şanlıurfa, Yozgat, Zonguldak. Keneler, Amerika`da `lyme` hastalığına, Almanya ve Avusturya ile Kuzey Avrupa ülkelerinde ise beyin iltihaplanmasına yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/keneler-biyolojik-silahmi

Osmanlılarda Patoloji

Selçuklularda ve Osmanlılarda sağlık merkezleri, hastaların tedavisiyle uğraşırken aynı zamanda tıp eğitimi de veriyordu. Bu şifahanelerde 19. yüzyıla kadar tıp eğitimi medreselerde din eğitimi ile birlikte yapılıyordu. Osmanlı İmparatorluğunda 1800 lerde başlayan batılılaşma çabalarından tıp dünyası da etkilendi. Padişah II. Mahmut , 14 Mart 1827'de Şehzadebaşı'nda ordunun ihtiyacı olan hekimleri yetiştirmek amacı ile Tıphane-i Amire adıyla bir tıp okulu açtı. Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane adıyla öğretime devam eden bu okulda Viyana'dan gelerek 1839 yılında görev alan Dr. Bernard , çağdaş bir eğitim verilmesi için büyük emek harcadı. O zamana kadar hiç otopsi yapılmamıştı. Dr. Bernard'ın ısrarı üzerine Padişah II. Abdülhamit 1841 yılında kadavra diseksiyonuna ve Hıristiyan ölülerinin otopsisine izin veren bir ferman çıkardı. Dr. Bernard'ın 1844'te ölümünden sonra bu çalışmalar uzun süreli bir kesintiye uğradı. Ahmet Hilmi Paşa nın 1870 lerde ilk patoloji hocası olduğu bilinmektedir. Ohannes Tabibyan Bey , Ahmet Ferit Bey , Rıfat Hüsamettin Paşa tarafından zaman zaman patoloji dersleri verilmiştir. Patoloji dersi ancak 19. yüzyılın sonlarında Tıbbiye'de ders programına tamamen yerleşebilmiştir. 1898'de Gülhane Askeri Tıp Okulu'nun kuruluşunda, patoloji laboratuarının başına Prof. Georg Deycke getirilmiştir. Bu sırada Almanya ve Avusturya'ya çok sayıda öğrenci gönderilerek eğitilmeleri planlanmıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra, mülki ve askeri tıp fakülteleri birleştirildiğinde (1909), patoloji hocalığına Hamdi Suat atanmıştır. Böylece patoloji tarihimizde önemli bir sayfa açılmıştır.

http://www.biyologlar.com/osmanlilarda-patoloji

Biyocoğrafik kanıtlara dayalı olarak Kuvaterner'de oluşan bazı kara köprüleri

İngiliz Kanalı Fransa-Britanya İrlanda kanalı Britanya-İrlanda Akdeniz Köprüsü (birkaç tane) Avrupa-Afrika Bering Köprüsü Sibirya-Alaska Soya Köprüsü Sibirya-Japonya 60 Sunda Şelfi Malaya-Sumatra-Java-Bornea Bass Köprüsü Avusturya-Tasmanya Torres Köprüsü Avusturya-Yeni Gine Cook Köprüsü Güney İzlanda-Yeni Zellanda Palk Köprüsü Hindistan-Seylan

http://www.biyologlar.com/biyocografik-kanitlara-dayali-olarak-kuvaternerde-olusan-bazi-kara-kopruleri

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

Prof. Dr. Elif Dağlı’dan izlenimler

Prof. Dr. Elif Dağlı’dan izlenimler

Eylül 2012’de  Viyana’da gerçekleştirilen Avrupa Solunum Derneği Yıllık Kongresi’ne katılan Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı, Kongre izlenimlerini Medical Tribune ile paylaştı. Prof. Dr. Elif Dağlı, Avrupa Solunum Derneği Kongresi’ne bu yıl Türkiye’den 589 hekimin katıldığını söyleyerek şu bilgileri verdi: “ Türk hekimler olarak 180 bildiri sunduk ve içimizden 8 hekim de oturum başkanlığı yaptı. Kongrede öne çıkan farklı bulgular arasında astım yer aldı. Yeni bulgulara göre artık tüm ülkelerde astım artışının durduğunu söylemek mümkün diyebiliriz. Türkiye’de 1940-2000 yılları arasında astım artışındaki olumsuzluklar 1997 yılında durmuştu. Birleşik Krallık’ta çocuklarda astımın son 10 yılda %38 azalmış olduğu bildirildi. Çocuklarda astımın azalıyor olması, ilerdeki nesillerde de çok görülmeyecek anlamını taşıyor. Epidemiyolojik çalışmalar sonucu, hafif astımın kalıcı bir hastalık olmadığı ve ilerdeki yaşlarda kaybolduğu ortaya konuyor. Tanınmış araştırmacılardan Erica Von Mutius, astım fenotiplerine çok odaklanarak işin biyolojisini unuttuğumuzu söyledi. Erişkin astımında 10 yılda %6’sının düzeldiği gözlenmiş, 7-19 yaş çocuklarda ise düzelme oranı çok farklı ve astımdan kurtulmak çok daha kolay. Astımın kalıcılığında sigara, alerjenlere göre daha önemli bir etken olarak bulunmuş. Diğer bir ünlü araştırmacı Fernando Martinez de, inatçı astımı olan çocuklarda ilaçlarını muntazam kullandıkları taktirde solunum testlerinin düzeldiğini söyledi.”Avusturya’da çok sigara tüketiliyor1990 yılından buyana her yıl yapılan kongrede, Türkiye’de sigara tüketimi sonuçları hakkında bir konuşma yapan Prof. Dr. Dağlı şunları anlattı: “Kongrede yaptığım konuşma, Türkiye’de sigarayla mücadeledeki olumlu sonuçlar nedeniyle ses getirdi ve Avusturya’lılar bunu nasıl başardığımızı merak ettiler. Türkiye’de 2008-2012 yılları arasında sigara tüketimi; erkeklerde %47.9’dan %41.4’e, kadınlarda %15.2’den %13.1’e düşmüş durumda ve sigara bırakmak isteyen kadınların oranında %40’lık bir artış gözleniyor. Avusturya, sigara mücadelesinde çok geride kalmış bir ülke, bu alanda kanunları da yeterli değil ve çok sigara içen kişi mevcut. Konuşmacılardan Avusturya’lı bir hekim gebelerde artık,  Fetal Tütün Sendromu olarak adlandırılan bir tabirin ortaya çıktığını vurguladı. Sigara içen gebelerde bir ağır metal olan kadmiyumun plasentada biriktiği ve erken doğum riskini artırdığı gözlendi. Tütünün  ayrıca, teratojenik etkisi olduğu ve buna bağlı olarak; kas, kalp, mide barsak anomalilerine (şekil bozukluğu) neden olduğu ortaya kondu.”Kongrede konuşulan konulardan biri olan kistik fibrozisin beyaz ırkın en çok görülen genetik hastalığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Dağlı şöyle konuştu: “Resesif  mutant gen taşıyan anne ve babanın çocuklarında kistik fibrozis görülme riski %25’tir. Hücre zarında klorun geçişini sağlayan zarın bozukluğu ile ortaya çıkan bu hastalıkta, klorun atılamayıp içerde birikmesiyle bir kuruluk meydana geliyor. Balgam ve diğer sıvıların kuruması ile kuruyan balgam yapışarak korkunç bir akciğer harabiyetine neden oluyor. 1960’lı yıllarda bu hastalığın yaşam süresi 1-2 yıldı. Günümüzde ise yaşam süresi hızla uzamaktadır. Kistik fibrozisten sonra çocuk 3 yaşına geldiğinde bronşiektazi olma oranı da %63 olarak görülüyor.”“Hava hapsi” kavramıProf. Dr. Dağlı, kongrede önemli bir katkı olarak sunulan ‘Hava Hapsi’ terimini de şöyle anlattı: “Eskiden nefes borusunun hasarlanmış olması üzerinde çok duruyorduk (bakteri birikmesi v.b.). Kongrede ortaya konan yeni katkı da, akciğer içinde sıkışmış olan havanın (hava hapsi) çok önemli bir bileşken olduğu ve hastalığın şiddetini belirlemede önemli bir kriter olduğu söylendi. Hastalık terminale ulaştığında, akciğerlerin %80’inin hava hapsolmuş kısımdan ibaret olduğu ve hastanın %20’lik kısım ile soluk aldığı belirtildi. Buna göre ilerdeki yıllarda radyoloji ve diğer görüntüleme yöntemlerinde hava hapsinin klinik önem kazanarak daha fazla üzerinde durulacağı anlaşılıyor. Bizler hava hapsinin klinik önemi üzerinde çok durmazdık. Şimdi ise, hava hapsinin ölçülmesiyle yapılan çeşitli korelasyonlarda bunun bir prognoz göstergesi olduğu ortaya konmuş oldu.”Çocuk akciğer hastalıklarına güncel bakışProf. Dr. Dağlı, uzmanı olduğu çocuk akciğer hastalıkları hakkındaki yenilikleri de şöyle dile getirdi: “Bu alandaki yeniliklerin anlatıldığı ‘Alerjik Sensitizasyon ile Virüs Enfeksiyonları İlişkisi’ başlıklı oturumda, genler ve çevre faktörlerinin bebeğin bağışıklık sistemini etkilediği ortaya kondu. Eskiden viral enfeksiyon alan bebeklerde, nefes borusunun hassaslaşarak  alerjenlere karşı daha duyarlı olduğu düşünülürdü. Şimdi ise, önce alerjenle hassaslaşmış olan bebeklerin virüsle karşılaştığında farklı yanıt vererek bronşlarının dolduğu gibi bir sonuç belirtildi.”Obezite-Astım ilişkisiObezite-Astım ilişkisinin anlatıldığı oturumla ilgili olarak Prof. Dr. Dağlı şu bilgileri verdi: “Obezlerde,  Th2 hücre grubunun daha etkili olduğu, çocuklardaki ağır astım vakalarında ise Th2 etkisinin görülmediği belirtildi. Erişkinlerden farklı olarak hasta ağırlaştığında ortaya çıkan çok parçalı çekirdeği olan nötrofilin bulunmadığı ve bu anlamda aralarında hücre yapısı açısından fark bulunduğu bilgisi verildi. Bizim bildiğimiz etki mekanizması dışında, Th1 üzerinden etkilendiği hakkında bilgi verildi. Ayrıca, astım olmayan çocuklarda da gıda alerjisi olup anaflaktik şok yaratabileceği belirtildi.”http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/prof-dr-elif-daglidan-izlenimler

Canlı Sistemlerde Süreklilik

İlk biyoloji bilginleri, hayvanların ya sperma ya da yumurta içinde önceden oluşmuş biçimde bulunduklarına inanıyorlardı. Kari Ernst von Baer'in mikroskoptan yararlanarak, önceden oluşmuş embriyolar bulunmadığını kanıtlamasıyla, embriyobilim doğdu.Kalıtımın araştırılması olan genetik, ilk bulgularını 1866'da yayınlayan Gregor Johann Mendel'le başladı. Mendel'in bezelyelerle yaptığı ayrıntılı deneyler, her temel özelliğin bir çift fiziksel birim (genler) tarafından denetlendiğini ortaya koydu. Biri anne, biri babadan gelen bu birimler (özelliklerin ayrılığı yasası), sonraki kuşağa, öbür çiftlerin dağılımından bağımsız olarak geçiyordu (özelliklerin bağımsız aktarılması yasası). Gen kavramı, 1900'de, Hollanda'da Hugo De Vries, Almanya'da Kari Erich Correns ve Avusturya' da Gustav Tschermak von Seysenegg'in, Mendel'in çalışmalarını yeniden doğrulamalarıyla genişletildi. De Vries'in değşinim (mütasyon) kuramı, modern genetiğin temeli haline geldi. Pierre Paul Roux'nun 1883'teki, hücre çekirdeğinin, hücrenin bölünmesi sırasında katlanan (tıpkı kopyalar üreten) çizgisel düzende tespih benzeri sıralanmış parçalar içerdiği yolundaki düşüncelerine dayandırılarak, kromozom kuramı geliştirildi. XX. yy. başlarında ABD'de Thomas Hunt Morgan, gen kuramına önemli birçok katkıda bulundu. Geoffrey Hardy ile Wilhelm Weinberg'in bir popülasyon içindeki alellerin (1909'da William Bateson'un bir genin almaşık biçimleri için kullandığı terim) sıklığı arasında var olan denge ilişkisini bulmaları, adlarını taşıyan yasanın ortaya atılmasına yol açtı. Genetiğin evrimdeki rolünü, 1937'deTheodosius Dobzhansky, Genetik ve Türlerin Kökeni adlı yapıtında açıkladı. Biyolojinin en yeni dalı olan molekül biyolojisi XX. yy. başlarında Archibald Garrod'un çeşitli hastalıkların biyokimyasal genetiği üstüne çalışmalarıyla başladı. Bir genin bir enzim ürettiği kavramı, 1941'de George W. Beadle ve Edvvard L. Tatum tarafından temellendirildi. Jacques Monod, François Jacob, vb. araştırmacıların protein bireşimi üstündeki çalışmaları (1961), bir gen bir enzim anlayışını, bir gen bir protein biçiminde değiştirdi. 1940 ve 1950 yıllarında nükleik asitlerin işlev ve yapılarının anlaşılmasında sağlanan ilerlemeler, protein bireşiminin aydınlatılmasına önemli katkılarda bulundu. 1953'te James D. Watson ve F.H.C. Crick'in önerdikleri yapısal model, biyolojide bir kilometre taşı oluşturdu; biyoloji bilginlerine, genetik bilginin depo edilmesini ve bir kuşaktan bir sonraki kuşağa aktarılmasını açıklayacak akla yakın bir yöntem sağladı. Molekül düzeyindeki biyolojik süreçlere ilişkin bilgi, aynı zamanda, genetik bilginin doğrudan işlenmesi için teknikler geliştirilmesi olanağını sağladı ve genetik mühendisliği adı verilen dal doğdu.

http://www.biyologlar.com/canli-sistemlerde-sureklilik


TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YILAN TÜRLERİ

TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YILAN TÜRLERİ

1.Familya:Boidae Eryx jaculus: Mahmuzlu Yılan; Genel Özellikler: Boğa Yılanları ailesinden (en büyük yılan türleri ailesi) olan bu türün en büyük özelliği zehirsiz olmaları ve avlarını boğarak öldürmeleri. Benekli olan sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Beneklerinin rengiyse sarımsı beyaz. Karın bölgesi kirli beyaz, bazen küçük koyu benekler olabilir. Besinlerinin büyük bir kısmını fare gibi kemiriciler oluşturur. Bunun yanında küçük sürüngenleri, salyangozları da yiyebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için fare sayısının artmasını engellerler. Bundan dolayı oldukça yararlıdırlar. Sabahleyin ve akşamüzeri aktiflik gösterirler. Dişiler bir defada 14 cm boylarında 18-20 kadar canlı yavru doğurur (Ağustos ve Eylül). Su ihtiyacını bitkilerin üzerindeki çiylerden karşılar. Rahatsız edilmedikleri sürece insanlara saldırmazlar. Boyları 1 metre kadar olabilir. Habitat: Kurak yerlerdeki kumlu, taşlı yerlerde yaşarlar. Aktif olmadıkları zaman taş altları ve kemirici yuvalarında saklanırlar. Kuma gömüldükleri de olur. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Güney ve Batı Anadolu, Şanlıurfa civarı ve Doğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de iki tane alt türü bulunur; a- Eryx jaculus turcicus (Oliver, 1801) b- Eryx jaculus familiaris Eichwald, 1831 2.Familya:Colubridae Coronella austrica: Avusturya Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kırmızımsı kahverengiyle sarımsı kahverengi arasında değişir. Belirginliği az olan beneklerinin rengiyse siyah. Karın bölgesiyse grimsi kahverengiden kırmızımsı renge kadar değişir. Ayrıca burun bölgesinden başlayıp, gözün üzerinden geçen ve boyuna doru uzanan bir şerit bulunur (temporal bant). En çok yedikleri besin kertenkeleler. Bunların yanında kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, küçük yılanları da yerler.Tırmanıcı özellikleri var. Sabahları ve öğleden sonraları aktiftir. Öğle uykuları var. Az hareketli ve sakin bir türdür. Kış uykusuna da yatarlar. Bu hayvanlar üreme işlerini doğurarak yaparlar (ovovivipar). Ancak doğurma memelilerdeki gibi olmaz. Yavru anne karnında bir yumurta içinde gelişir (plasenta yok) ve dışarıya öyle bırakılır. Dişiler bir defada 4-13 yavru doğururlar. Ağustos ya da Eylül'de yumurtadan çıkan yavrular 3 (erkekler) ve 4 (dişiler) yılda erginleşir. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Ormanlık yerlerin kenarlarındaki taşlıklarda, kumluklarda, çayırlıklarda, çalılık yerlerde yaşarlar. Ağaçlarda da görülürler. Yüksekliği 2350 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde (Trakya dahil) daha çok olmak üzere, Orta ve Batı bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Dolichopis caspius (Coluber caspius): Hazer Yılanı, Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengimsi gri ve gri rengin diğer tonlarında olabilir. Sırtta ayrıca koyu renkli benekler bulunur. Ayrıca sırttaki pulların kenarları beyaz renkli olur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz renkte. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sinop'tan Mersin'e kadar olan hattın batısında kalan yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Dolichopis jugularis (Coluber jugularis): Kara Yılan; Genel Özellikler: Gençlerin sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverenginin tonlarında olur. Sırttaki beneklerin rengi koyu kahverengi ya da siyah. Üzerindeki pulların kenarlarıysa siyah renkli. Karın bölgesi kirli beyaz ve kenarlara doğru küçük benekli. Erginlerin sırt kısmı parlak siyah. Başın üst tarafında kırmızımsı lekeler bulunur. sırttaki pulların ortasında kırmızımsı bir çizgi bulunur. Kırmızımsı olan karın bölgesinde küçük siyah benekler bulunur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler.Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 7-11 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz, Ege (İzmir'e kadar) ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Hızlı hareket eden bu hayvan insandan genellikle kaçmaz ve korkutmak için "tıss" diye ses çıkarır. Zehirsiz olan bu tür kendini savunmak için saldırabilir ve insanı ısırdığında kolay kolay bırakmaz. Dolichopis schmidti(Coluber schmidti): Kırmızı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak genç bireylerde grimsi kahverengi ve uzunlamasına koyu kahverengi ya da siyah benekli. Gençler büyüdükçe benekler kaybolmaya başlar. İyice erginleştikten sonra parlak kırmızı ve beneksiz olurlar. Genç bireylerde karın bölgesi sarımsı beyaz, erginlerdeyse sarımsı beyaz ya da kırmızımsı olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 160 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 500-1700 metre arasında olan yerlerde bulunurlar. Türkiye'deki Dağılım: Doğu, Güneydoğu, ve İç Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Hemorrhois nummifer (Coluber nummifer): Sikkeli Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlağımsı ve ayrı ayrı iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege, Akdeniz bölgeleri, İç Anadolu'nun batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Saldırgan bir yapıları var. Rahatsız edildiklerinde ya da savunma amaçlı saldırırlar. Hemorrhois ravergieri (Coluber ravergieri): Kocabaş Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlak olmayan ve zikzak yapmış (şerit gibi) iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur.Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Rahatsız edildiklerinde ya da kendilerini korumak için saldırabilirler. Platyceps collaris (Coluber rubriceps): Toros Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi arka tarafları sarımsı kahverengi, baş taraflarıysa grimsi kahverengi olur. Başın üst kısmıysa kırmızımsı kahverengi. Vücudun ön yan taraflarında siyah ya da koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arkaya doğru gittikçe küçülür ve kaybolur. Boyun tarafındaki ilk iki benek genelde birleşir ve halka oluşturur. Gözün arka ve ön tarafları siyah renkli. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olup beneksizdir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 100 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da görülürler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Platyceps najadum (Coluber najadum): İnce Yılan; Genel Özellikler: Vücut yapıları diğer yılanlara göre oldukça ince. Sırt bölgesinin rengi arka tarafta kırmızımsı kahverengi ve kahverenginin diğer tonları, ön taraftaysa grimsi. Vücudun ön tarafının yanlarında kenarları beyaz olan iri siyah benekler bulunur. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Baş taraftaki ilk iki benek bazen birleşik olabilir. Benek bulunmayan karın bölgesi, kirli beyaz ya da sarımsı olabilir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Yavrular 2 ya da 3 yılda erginleşebilirler (sıcaklığa bağlı olarak). Boyları 140 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da bulunabilirler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun İzmir-Ağrı hattının güneyinde kalan kısımlarıyla, Trakya ve Doğu Karadeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Platyceps ventromaculatus (Coluber ventromaculatus): Benekli Yılan; Genel Özellikler: Bu hayvana ilk bakıldığında göze çarpan koyu renkli (siyah ya da kahverengi) benekleri. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Sırtın zemin rengiyse grimsi kahverengi ve tonlarında olur. Karın bölgesi daha açık renkli olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün az olduğu kurak, taşlık ve çalılık yerlerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa'da Suriye sınırına yakın olan bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis aurolineatus: ??? Eirenis barani: Baran Cüce Yılanı; Genel Özellikleri: Dorsali sarımsı kahverengi, ventrali beyaza yakın ve lekesizdir. Bazı fertlerde dorsal taraf lekelidir. Ense kısmında bulunan siyah bant gençlerde daha barizdir. Yaş ilerledikçe kaybolur. Habitat: Az bitkili taşlık bölgelerde taş altlarında yaşar. Böceklerle beslenirler. Türkiye'deki Dağılımı: Anadolu Diyagonali, Niğde, K.Maraş, Bolkarlar, Adana, Hatay ve Suriye’de dağılış gösterir. Eirenis collaris: Yakalı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarından zeytini yeşile kadar değişir. Ense kısmında büyük siyah bir benek vardır. Ortası açık renkli, kenarları siyah olan sırt pulları vardır. Beneksiz olan karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. kış uykuları vardır. Genel olarak böceklerle, örümceklerle, küçük kemiricilerle, seyrek olarak da kertenkelelerle beslenirler. Dişiler bir defada 4-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 10 cm kadar olur ve 2-3 yılda erginliğe ulaşırlar. Boyları 40 cm kadar olur. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1600 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz bölgesinin doğusunda, Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis coronella: Halkalı Yılan; Genel Özellikler: Oldukça küçük boyludurlar. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (sarımsı) olur. Boyun kısmında 1-2 tane halka halini almış büyük koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arka tarafa doğru, küçülerek ve belirginliği azalarak devam eder. Çok küçük noktalı olan karın bölgesi, sarımsı beyaz renkte olur. Genel olarak böcekler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis decemlineatus: Çizgili Yılan; Genel Özellikleri: Boyu yaklaşık 1 m kadar olup, dorsali gri kahverengi ve üzerinde 2 çift ince siyah boyuna çizgi bulunur. Yaşla birlikte bu çizgiler silikleşir. Başın üzeri lekesizdir. Ventral sarımsı renktedir. Habitat: Açık arazilerde, taşlık yerlerde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılımı: Yurdumuzun Güneydoğu ve doğu kısımlarında (Adana, Van, Gaziantep ve Van) yaygındır. Eirenis eiselti: ??? Eirenis hakkariensis: Hakkari Cüce Yılanı; ??? Eirenis levantinus: Levant Cüce Yılanı; ??? Eirenis lineomaculatus: Bodur Yılan; Genel Özellikler: "Bodur Yılan" denmesinin nedeni kısa boylu ve kalın vücutlu oluşu. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında olur. Sırta siyah ya da koyu kahverengi küçük benekler bulunur. Bu benekler vücudun yan taraflarında daha küçük olur. Ayrıca boynun sırt tarafında, halka şeklinde koyu bir benek bulunur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu (Adana, Hatay, -Amik Ovası-) bölgelerinde, habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis modestus: Uysal Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (özellikle sarımsı) olur. Genç bireylerde, boynun hemen arka kısmında büyük siyah ya da koyu kahverengi bir benek bulunur. Bu büyüdükçe belirginliğini yitirir ve yaşlılarda görülmez. Sırttaki pulların kenarları ortaya göre daha koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 3-8 kadar yumurta bırakabilir (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak böcekler, örümcekler ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 70 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında, bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis punctatolineatus: Van Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Sırtın ön taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Bu benekler arka tarafta birleşerek ince bir şerit oluşturur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 50 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Akdamar Adası (Van Gölü İçinde), Van ve Hakkari civarında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis rothi: Kudüs Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis thospitis: ??? Elaphe dione: Step Yılanı; ??? Elaphe sauromates (Elaphe quatuorlineata sauromates): Sarı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı gri ve tonlarında olur. Sırttaki bir ya da iki sıralı beneklerin rengi, koyu kahverengi ya da siyah olur. Şakak bölgesinde çizgi (temporal bant) bulunur. Gençken belirgin olan benekler ve temporal bant, yaşlandıkça belirginliğini kaybeder. Benekli olan (koyu kahverengi ya da siyah) karın bölgesi sarımsı beyaz renkte olur. Dişiler bir defada 6-16 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok sakin hayvanlar olup ancak kendilerini güvende hissetmezlerse saldırırlar. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Sık ormanlık olmayan yerlerdeki taşlık ve çalılıklarda, tarlalarda, bahçelerde yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis hohenackeri (Elaphe hohenackeri): Kafkas Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında olur (grimsi, sarımsı). Sırtın ortasında beyazımsı bir şerit ve bu şeridin her iki yanında, koyu kahverengi (sarımsıda olabilir) ya da siyah benekler bulunur. Bu beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılmaya başlar. Ense kısmında U biçiminde büyük bir benek daha bulunur. Başın üst kısmında küçük siyah noktalardan çok bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi oldukça belirgin. Kırmızımsı ya da portakal renginde benekler bulunan karın bölgesi grimsi siyah bir renkte olur. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak fare gibi küçük kemiricilerle, kertenkelelerle ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Genel olarak açık araziler, ormanlık yerler, tarlalar, bahçeler yaşam alanları içinde. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Türkiye'de iki tane alttürü bulunuyor. a- Elaphe hohenackeri hohenackeri (Anadolu'nun Sinop Hatay hattının doğusunda kalan yerlerde, uygun habitatlarda ) b- Elaphe hohenackeri taurica (İç Anadolu'nun güneyiyle, Orta ve Doğu Akdeniz Bölgelerinde uygun habitatlarda) Zamenis longissimus (Elaphe longissima): Eskülap Yılanı, Küpeli Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ve tonlarında. Gençlerde sarımsı kahverengi ya da grimsi gibi daha açık renkli olur. Sırttaki beneklerin rengiyse beyaz. Başın ense kısmında hilal şeklinde sarımsı büyük bir benek bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) gençlerde oldukça belirgin. Karın bölgesi sarımsı olur. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler (kütük altlarına, gazeller içine, vs). Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok hızlı hareket edebilirler. İnsan kolay alışabilirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: En çok bulundukları yerler ormanlık ve çalılık yerlerdeki taşlık alanlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya ve Karadeniz (Giresun'dan batısı) bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis situla (Elaphe situla): Ev Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında (sarımsı, kırmızımsı, grimsi) olur. Sırt tarafta uzunlamasına çizgiler (baştan kuyruğa kadar) ya da benekler bulunur. Benekler yuvarlağımsı olup kenarları siyah, iç kısmı tuğla kırmızısı olur. bunlar bazen birleşip zikzak oluşturabilir. Vücudun yan taraflarında, küçük siyahımsı benekler bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Karın bölgesinin ön taraflarında küçük siyahımsı benekler bulunabilir ve karın sarımsı beyaz olur. Karın bölgesi bazen, koyu kahverengi ya da siyah olabilir. Dişiler bir defada 2-5 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Tavanlara ve duvarlara tırmanabilirler. Saldırmaları ancak kendilerini güvende hissetmediklerinde olur. Boyları 90 cm kadar olabilir. Habitat: Çalılık yerler, taşlık alanlar, tarlalar, bahçeler başlıca yaşam alanları. Ayrıca evlerde de çok bulunurlar. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde ve batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix natrix: Yarı Sucul Yılan, Küpeli Su Yılanı; Genel Özellikler: Sırt kısmının deseni oldukça farklılık gösterir. Genel olarak renk kahverengi, grimsi ve bu iki rengin tonlarında olur. Sırt kısmında iki tane boylamasına uzanan çizgi bulunur. Bu çizgilerin etrafında koyu renkli benekler bulunur. İnce kahverengi benekleri olan başın üst kısmının rengi, grimsi kahverengi. Ense kısmında belirgin bir biçimde bulunan yarım ay şeklinde olan sarı (bazen kırmızı) bir benek bulunur. Vücudun yan taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Karın bölgesi genel olarak sarımsı beyaz. Ender olarak siyah üzerine sarımsı beyaz benekli görülebilir. En bilinen özelliği yarı sucul olmaları. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Yakalandıklarında ısırmazlar ancak kötü kokan bir gaz salgılarlar. Kendilerini savunma amaçlı olarak ölü taklidi yapabilirler. Genel olarak (yarı sucul olduğundan) küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 6-13 kadar yumurta bırakabilirler. 4-8 haftalık kuluçka döneminden sonra yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 100 cm (en fazla 150 cm) kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göl kenarlarında, bu yerlere yakın çayırlıklarda yaşarlar. Ayrıca suya da çok fazla girerler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix tesselata: Su Yılanı; Genel Özellikler: Biyolojik özellikleri N. natrix türüne çok benzer. Sırt kısmının deseni oldukça bu türde de farklılık gösterir. Genel olarak yeşil ve yeşilin tonlarıyla, grimsi ve sarımsı kahverengi renklerinde olur. Sırt kısmında koyu renkli benekler bulunur. Başın üst kısmında benek bulunmaz. Ense kısmında belirgin bir biçimde (ters "V") bulunan olan siyah bir benek bulunur. Başın arkasında N. natrix'te bulunan yarım ay şeklindeki benek bunlarda bulunmaz. Karnın ön tarafı küçük siyah benekli, genel olarak sarımsı ya da pembemsi beyaz. Arka tarafıysa siyahımsı olup benekleri pembemsi beyaz. Besleneme durumlarına baktığımızda N. natrix'le aynı. Küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Ama ondan daha fazla balık tüketirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 5-25 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 120 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göllerde su içinde ve kenarlarında yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix megalocephala: Hemşin Yılanı; ??? Pseudocyclophis persicus: İran Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhynchocalamus melanocephalus: Toprak Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi, sarımsı kırmızı. Bazen de yeşil ve yeşilin tonlarında da görülür. Sırt bölgesinde benekler bulunmaz. Başın üst tarafında iki tane siyah benek bulunur. Ayrıca ensede de bir tane büyük benek bulunur. Bu beneğin baş kısma doğru olan bölümü V şeklinde olur. Karın bölgesinin rengiyse sarımsı beyaz. Bu hayvanın sayısı çok az olduğundan ve oldukça az rastlanıldığından dolayı biyolojileriyle ilgili araştırma yapılamamış. Genel olarak böcekler ve diğer küçük omurgasızlarla beslenirler. Küçük boylu ve kazıcı olan bu yılanların boyu 40 kadar olur. Habitat: Kurak bölgelerde, taşlık alanlarda yaşarlar. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Cizre (Mardin), Adana ve Hatay civarında habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. Rhynchocalamus barani: Amanos Yılanı; ??? Spalerosophis diadema: Urfa Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ve tonlarında olur. Bunun yanında yeşilimsi ve gri renkler de görülebilir. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. bu benekler baş ve ense kısmında da görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Yavruları böceklerle beslenir. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Bitkisi az olan yerlerde, yarı-çöl özelliği gösteren bölgelerde, kumlu topraklarda ve bozkırlarda yaşarlar. Yüksekliği 500-1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da (Birecik -Şanlıurfa- ve Ceylanpınar) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Oldukça az rastlanırlar ve sayıları da oldukça azalmıştır. Malpolon monspessulanus: Çukurbaşlı Yılan; Genel Özellikler: Renklenme yaşlı bireylerle gençler arasında farklılık gösterir. Genel olarak gençlerde, baş bölgesi sarımsı kahverengi ve küçük siyah benekli. Sırt kısmı, grimsi ya da kahverenginin tonlarında, beneklerse siyahımsı. Beneklerin kenarlarında bazen beyaz çizgiler bulunabilir. Karın bölgesi beyazımsı siyah noktalı olur. Yaşlandıkça beneklerin tümü belirginliğini yitirmeye başlar ve soluklaşır. Zamanla sırt kısmı yeşilimsi gri kahverengi, karın kısmıysa, gri benekli sarımsı beyaz olur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Dişiler bir defada 4-12 (en büyük bireyler 20) kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yavruları, küçük yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu taşlık alanlar, çalılık yerler, tarlalar başlıca yaşam alanları. Ayrıca bahçeler ve sulama kanallarının yanında da bulunurlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Karadeniz bölgesi dışında kalan tüm bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Telescopus fallax: Kedi Gözlü Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, kahverengi ve bu renklerin tonlarında olur. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. Beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılır. Başın üst kısmı da koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz noktalı olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Sabahleyin erken ve akşam geç saatlerde avlanmaya çıkarlar. Oldukça dik yerlere rahatlıkla tırmanabilirler. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Boyları en fazla 100 cm kadar olabilir. Habitat: Taşlık bölgeler, yamaçlar, güneş alan yerler, yol kenarları, eski evler ve harabeler başlıca yaşama alanları. Yayılış yüksekliğine baktığımızda 1600 metre yüksekliğe kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güney, Batı ve Güneydoğu Anadolu habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu yılanlar insanlar için tehlikeli değil. Zehir dişleri ağzın arkasında olduğu için ısırsalar bile zehri boşaltamazlar. Zehri sadece avlarını bayıltmada kullanırlar. Telescopus nigriceps: Siyah Bantlı Kedi Gözlü Yılan; ??? 3.Familya: Leptotyphlopidae Leptotyphlops macrorhynchous: İpliksi Yılan; Genel Özellikler: Çok ince bir vücuda sahip olan yılan türü. Gözleri körelmiş olup üzeri deriyle kaplanmıştır. Bir çok özelliği Kör Yılan'a benzer. Sırt bölgesinin rengi genel olarak pembemsi kahverengi ya da sarımsı kahverengi olur. Karın bölgesiyse sarımsı. Birkaç tanesi bir arada bulunarak yaşarlar. Genelde toprak altında yaşayan bu hayvanlar akşam saatlerinde kısa bir süre dışarı çıkarlar. Yumuşak toprağın içinde sert olan başları sayesinde ilerleyebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4 tane yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 20 cm (en fazla 25 cm) kadar olur. Habitat: Açık olan yerlerde, yumuşak ve nemli toprakların içinde taş altlarında yaşarlar. Yüksekliği 500 - 1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Birecik (Şanlıurfa) ve Kızıltepe (Mardin)'de habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. 4.Familya: Typhlopidae Typhlops vermicularis: Kör Yılan; Genel Özellikler: Solucana çok benzerler. Gözleri körelmiş olduğundan "kör yılan" denmekte. Sırt bölgesinin rengi genel olarak, sarımsı kahverengi, pembemsi kahverengi olur. toprak altlarında bulunduklarından saydamsı bir görünüşü var. Karın bölgesiyse sarımsı. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4-8 kadar yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 25 cm (en fazla 35 cm) kadar olur. Habitat: Yumuşak toprakların içinde, taş altlarında bulunurlar. Nemli yerleri daha çok tercih ederler. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu bölgesi dışında olan bölgelerin hepsinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhinotyphlops episcopus: Sivriburun Yılan; ??? 5.Familya: Viperidae Macrovipera lebetina (Vipera lebetina): Koca Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak grimsi kahverengi ve bu rengin tonlarında olur. Sırtta bazı yerlerde birleşik koyumsu benekler (bazen belirsiz) bulunur. Bunların yanında (sırtın ortalarında) kenarları koyu renkli, iç kısımları tuğla kırmızısı ya da sarı renkte beneklerde bulunur. Başın üst kısmında bazen küçük siyah benekler bulunabilir. Kuyruk ucu sarımsı. Beyazımsı ya da pembemsi olan karın bölgesinde nokta halinde siyah benekler bulunur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler, kuşlar, yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını sabahın erken saatlerinde ya da geceleyin avlarlar. Yemeden önce zehirleyerek öldürürler. Hareketleri oldukça ağır olan bu hayvanlar gündüzlerini daha çok dinlenerek geçirirler. Genel olarak canlı doğururlar (5-7 kadar). Bazı bölgelerde de yumurtlarlar (4-7 kadar). Yumurta 1 ay içinde açılır. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Ovalarda, taşlık yerlerde, terk edilmiş evlerde, harabelerde, bahçelerde ve tarlalarda yaşarlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, Doğu Akdeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de yaşayan en uzun, kalın ve zehirli olan yılan türü. İnsanlara, sadece kendilerini korumak için saldırabilirler. Zehirleri insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Montivipera albizona (Vipera albizona): ??? Montivipera bulgardaghica(Vipera bulgardaghica): ??? Montivipera raddei (Vipera raddei): Ağrı Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1000-3000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Kars, Ağrı, Iğdır, Hakkari ve Van civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Montivipera wagneri (Vipera wagneri): Vagner Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları ortalama 50-80 cm kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1200-2000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kars'ta habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok dar bir alanda yayılış gösterdiği için soyları tehlike altındadır. Montivipera xanthina (Vipera xanthina): Şeritli Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar uzanan siyah ya da koyu kahverengi büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Orta, Güney ve Batı Anadolu'da habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Vipera ammodytes: Boynuzlu Engerek; Genel Özellikler: "Boynuzlu" denemesinin nedeni burun ucunun gergedan boynuzu gibi küçük ve yukarıya doğru olmasından. Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, sarı ve kahverengi renklerinin tonlarında olur. Sırtta ayrıca koyu kahverengi, baklava deseni benzeri zikzak desenler bulunur. beneklerin ortası kenarlara göre daha açık olur. Kuyruğun uç kısımları genç bireylerde sarımsı pembe renkli olur. Başın üst kısmında küçük ve belirgin benekler bulunur. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve küçük benekli olur. Genel olarak küçük kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, diğer yılan türleri ve kertenkeleler başlıca besinlerini oluşturur. Kemiricileri ve kuşları zehirleyip öldürerek, diğerlerini canlı olarak yerler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Hareketleri oldukça yavaştır. Eylül-Ekim'den Mart-Nisan'a kadar kış uykusuna yatarlar. İlkbaharda çiftleşen dişiler, Ağustos ayında 5-14 kadar yavru doğururlar. Boyları genel olarak 50-60 cm (erkekler en fazla 90 cm) kadar olur. Habitat: Yunanca'da ammos kum, dytes gömülen anlamında. Bu hayvanın tür adına "ammodytes" denmesinin nedeni, yaşama alanı olarak kumlu bölgeleri tercih etmesi. Ama Türkiye'de kumlu yerlerden daha çok küçük boylu bitkilerin altlarında, orman açıklıklarında, çalılık ve taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Batı, Kuzeydoğu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri insanlar için tehlikeli olabilecek kadar kuvvetli. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. İnsanla karşılaştığında ilk olarak kaçmaya çalışırlar. Eğer sıkıştırılırlarsa başlarını havaya kaldırarak tıslarlar ve kendilerini çok tehlikede hissederlerse saldırabilirler. Türkiye'de V. a. montandoni Boulenger 1904, V. a. meridionalis Boulenger 1904, V. a. transcacasica Boulenger 1904 olmak üzere üç tane alt türü bulunur. Vipera barani: Baran Engereği; Genel Özellikler: "Baran Engereği" denmesinin nedeni Prof. Dr. İbrahim Baran'dan (herpetolog) dolayı. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar bu türün sadece Türkiye'de bulunduğunu gösteriyor. Bu nedenle endemik bir tür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ya da grimsi kahverengi. Kuyruk ucu sarımsı. Bazen sırt biraz açık renkli olur. Bu halde benekler zikzaklı olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 55 cm kadar olur. Habitat: Kısa boylu bitkilerin altında, taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 400 metreye (bilinen) kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sakarya'da, Torosların Silifke civarındaki yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok fazla avlandığından ve dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Vipera kaznakovi: Kafkas Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah, gri, sarı ve kırmızı renklerin tonlarında olur. Sırtın büyük bir bölümünü kaplayan ve baştan kuyruğa kadar uzanan zikzaklı bir şerit bulunur. Bu şerit bazen parçalı halde de olabilir. Vücudun yan tarafları küçük benekli ya da noktalı olur. Beyaz benekli olan karın bölgesinin rengi, siyah ve tonlarında olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları genel olarak 50-60 cm kadar olur. Habitat: Ormanlık yerlerin taşlık bölgelerinde yaşarlar. Rutubeti yüksek olan yerleri severler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Ülkemizde sadece Hopa (Artvin) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Başlarının arka tarafları oldukça şişkin olduğundan zehir bezleri de büyüktür ve bundan dolayı zehirleri, insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. Ayrıca kaçak olarak yapılan ihraçtan dolayı soyları tehlike altında ve korunmaları gerekiyor. Vipera pontica: Çoruh Engereği; ??? Vipera anatolica (Vipera ursinii anatolica): Anadolu Küçük Engereği; Vipera eriwanensis (Vipera ursinii eriwanensis): Küçük Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak soluk kahverengi, grimsi, sarımsı ya da açık yeşil. Sırtta baştan başlayıp kuyruğa kadar devam eden, zikzaklı ya da dalgalı koyu renkli bir şerit bulunur. bu şeridin kenarları iç taraflarına göre daha koyu renkli olur. Vücudun yan taraflarında da baştan kuyruğa kadar uzanan koyu benek sıraları bulunur. Baş kısmında iki tane büyük benek bulunur. karın bölgesin sarımsı beyaz ve bunun üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. En çok yedikleri besin çekirge. Bunun yanında diğer böcekleri ve az olarak da kertenkeleleri ve küçük kemiricileri de besin olarak alırlar. Kaya ve taş altlarında, kemirici hayvanların yuvalarında kış uykusuna yatarlar. Dişiler yazın sonlarına doğru (bir defada 10 kadar olmak üzere) doğururlar. Yeni doğan yavrular 13-14 cm kadar olur. Boyları 40-50 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak açık yerlerin, taşlık ve otluk bölgelerinde yaşarlar. Ormanlık ve ağaçlık yerlerde az da olsa bulunabilirler. Yüksekliği 3000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kuzeydoğu Anadolu'da ve Akdeniz Bölgesinde sadece Elmalı (Antalya) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. 6.Familya:Elapidae Walterinnesia aegyptia: Çöl Kobrası; Genel Özellikler: Hayvanın tüm vücudu siyah renk ve tonlarında. Zehirli olan bu hayvanın zehir dişleri çenenin önünde. Zehirleri engerek yılanlardan (hematoksik zehir etkisi) farklı olarak nörotoksik (sinirler üzerine zehirleyici) bir etki yapar. En küçük yavrular bile zehirleyebilir. Genel olarak, küçük kemiriciler, kuşlar, diğer sürüngen türleri ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Avlarını zehirleyip öldürdükten sonra yerler. Gece aktiflik gösterirler. Boyları en fazla 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtünsün az olduğu yerlerde, çöl ve yarı çöl özelliği gösteren yerlerde, kum içinde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa ve civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Zehirli olan bu türün ülkemizde var olduğuna ilişkin ilk bilimsel kayıt Eylül 2000'de (Dr. İsmail H. Uğurtaş tarafından) verilmiştir.   Bilgiler; www.biltek.tubitak.gov.tr ve reptile.fisek.com.tr/ sitelerinden alıntıdır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yasayan-yilan-turleri

CANLI SİSTEMLERDE SÜREKLİLİK

İlk biyoloji bilginleri, hayvanların ya sperma ya da yumurta içinde önceden oluşmuş biçimde bulunduklarına inanıyorlardı. Kari Ernst von Baer'in mikroskoptan yararlanarak, önceden oluşmuş embriyolar bulunmadığını kanıtlamasıyla, embriyo bilim doğdu.Kalıtımın araştırılması olan genetik, ilk bulgularını 1866'da yayınlayan Gregor Johann Mendel'le başladı. Mendel'in bezelyelerle yaptığı ayrıntılı deneyler, her temel özelliğin bir çift fiziksel birim (genler) tarafından denetlendiğini ortaya koydu. Biri anne, biri babadan gelen bu birimler (özelliklerin ayrılığı yasası), sonraki kuşağa, öbür çiftlerin dağılımından bağımsız olarak geçiyordu (özelliklerin bağımsız aktarılması yasası). Gen kavramı, 1900'de, Hollanda'da Hugo De Vries, Almanya'da Kari Erich Correns ve Avusturya' da Gustav Tschermak von Seysenegg'in, Mendel'in çalışmalarını yeniden doğrulamalarıyla genişletildi. De Vries'in değşinim (mütasyon) kuramı, modern genetiğin temeli haline geldi. Pierre Paul Roux'nun 1883'teki, hücre çekirdeğinin, hücrenin bölünmesi sırasında katlanan (tıpkı kopyalar üreten) çizgisel düzende tespih benzeri sıralanmış parçalar içerdiği yolundaki düşüncelerine dayandırılarak, kromozom kuramı geliştirildi. XX. yy. başlarında ABD'de Thomas Hunt Morgan, gen kuramına önemli birçok katkıda bulundu. Geoffrey Hardy ile Wilhelm Weinberg'in bir popülasyon içindeki alellerin (1909'da William Bateson'un bir genin almaşık biçimleri için kullandığı terim) sıklığı arasında var olan denge ilişkisini bulmaları, adlarını taşıyan yasanın ortaya atılmasına yol açtı. Genetiğin evrimdeki rolünü, 1937'deTheodosius Dobzhansky, Genetik ve Türlerin Kökeni adlı yapıtında açıkladı. Biyolojinin en yeni dalı olan molekül biyolojisi XX. yy. başlarında Archibald Garrod'un çeşitli hastalıkların biyokimyasal genetiği üstüne çalışmalarıyla başladı. Bir genin bir enzim ürettiği kavramı, 1941'de George W. Beadle ve Edvvard L. Tatum tarafından temellendirildi. Jacques Monod, François Jacob, vb. araştırmacıların protein bireşimi üstündeki çalışmaları (1961), bir gen bir enzim anlayışını, bir gen bir protein biçiminde değiştirdi. 1940 ve 1950 yıllarında nükleik asitlerin işlev ve yapılarının anlaşılmasında sağlanan ilerlemeler, protein bireşiminin aydınlatılmasına önemli katkılarda bulundu. 1953'te James D. Watson ve F.H.C. Crick'in önerdikleri yapısal model, biyolojide bir kilometre taşı oluşturdu; biyoloji bilginlerine, genetik bilginin depo edilmesini ve bir kuşaktan bir sonraki kuşağa aktarılmasını açıklayacak akla yakın bir yöntem sağladı. Molekül düzeyindeki biyolojik süreçlere ilişkin bilgi, aynı zamanda, genetik bilginin doğrudan işlenmesi için teknikler geliştirilmesi olanağını sağladı ve genetik mühendisliği adı verilen dal doğdu.

http://www.biyologlar.com/canli-sistemlerde-sureklilik-1

Avrupa'da sıtmanın durumu

Sıtmanın Güney Avrupa ve Balkanlardaki etkisi Kuzey Avrupa ülkelerinde olandan çok daha fazladır. Bununla birlikte Güney Avrupa'da hastalık oldukça önemlidir (Bruce-ChWatt and Zulueta, 1980). Avrupa'nın değişik bölümlerindeki sıtma durumu Alman ordusu tarafından 1917-1918 tarihleri arasında belirlenmiştir. Buna göre, o yıllar itibariyle, kıtanın batısında 2.600, doğusunda 12.800, Balkanlarda 132.400 ve Türkiye'de 183.700 sıtma vakası tespit edilmiştir. Bruce-Chwatt and Zulueta (1980) "Avrupa'da sıtmanın yükselişi ve düşüşü" isimli kitaplarında, kıta için sıtmanın tarihçesine göz atmışlardır. Araştırıcılar, en yüksek endemik alanları Avrupa kıtasının güneyi olarak belirlemişler ve ülkeleri sıtma durumlarına göre sınıflandırmışlardır. Buna göre, Yunanistan Avrupa kıtasının belki de en yüksek vakalarının olduğu ülke olarak belirlenmiştir. 1931-1935 yılları arasında, Yunanistan'da sıtma paraziti ile enfekte olmuş insan sayısı 1-2 milyon dolayında olmuştur. Sıtma ölümleri ise yüzbinde 74 olarak kayıt edilmiştir. Avrupa'daki önemli birkaç sıtma epidemisi ise, yüzyılın başında 420.000 vaka ile Romanya'da, 1942-1943 yılları arasında 600.000 vaka ile Yugoslavya'da, 1905 yılında 300.000 vaka ile İtalya'da, 400.000 vaka ile 1943 yılında İspanya'da görülmüştür. Merkezi Avrupa'da, sıtma olgusu Güney Avrupa'ya göre çok daha düşüktür. Bugüne kadar ne Avusturya'da ne Çek Cumhuriyeti ne de İsviçre gibi bir ülkede hiçbir zaman geniş ölçekti bir sıtma mücadele operasyonuna ihtiyaç duyulmamıştır. Orta Avrupa'da temel sıtma alanları Macaristan çevresindeki kırsal alanlardır. Özellikle, Macaristan'ın kuzeydoğusundaki ovalar, dere yatakları ile güneybatısındaki bataklık alanlar ve balık yetiştirme havuzlan önemli kaynaklardır. Kuzeybatı Avrupa'daki sıtma alanları, kıyı bölgesiyle sınırlandırılmıştır. Zaman içerisinde İngiltere ve İskoçya'da orta dereceli birkaç salgın ve vaka kayıt edilmiştir. Bununla birlikte, Hollanda'nın kuzey bölgelerindeki tuzlu bataklıklarda, Belçika'da kıyı zonunda, Almanya'da Ren Nehri vadisi boyunca, Fransa'da ülkenin orta kesimlerindeki çamurlu arazilerde ve batı kıyısının kuzey sahillerinde sıtma vakalarına rastlanmıştır. Geçmişte, sıtma vakalarının sıklıkla görüldüğü en önemli ülke Danimarka ve komşusu olan İsveç ve Finlandiya'dır. 1880 yılına kadar İsveç'te, her yıl 4.000-8.000 sıtma vakası tespit edilmiştir. Polonya Orta Avrupa'nın sıtma yönünden endemik ülkesidir. 1919-1922 yılları arasında doğu Polonya'da her 100.000 kişiden 200'ünde sıtma teşhis edilmiştir. Bunun gibi, o zamanki Sovyetler Birliği’nin birçok bölgesinde, özellikle Ukrayna'da, çok sayıda sıtma vakası saptanmıştır. Günümüzde, Güney Avrupa'nın birçok ülkesinde özellikle kıyı şeritleri boyunca, ilkbahar ile sonbahar arasında sıtma vakalarına rastlanabilmektedir. Ancak bu sorun artık Kuzey Avrupa ülkeleri için ortadan kalkmıştır. Avrupa'da temel olarak Plasmodium vivax ve Plasmodium falciparum olmak üzere iki parazit türü bulunmaktadır. Bunlardan P. vivax tüm kıtada yaygın olarak bulunurken, diğeri güney bölgelerde sınırlı bir yayılım göstermektedir. Balkanlarda ve İtalya'da sıtmanın epidemiyolojisi tipik bir model göstermektedir. İlkbaharda P. vivax'ın epidemisi ile başlayan sıtma, sonbaharda P. falciparum epidemisi ile devam etmektedir. Bulaşım, Romanya'da haziran-ekim, Yunanistan ve Güney İtalya'da nisan-mayıs ile kasım ayının başlarında olmaktadır (Bruce-Chwatt and Zulueta, 1980). Portekiz'de kuzey bölgelerinde P. vivax yaygınken, güneyde P. falciparum vakalarına rastlanmaktadır. Öte yandan, Fransa'nın güney kıyılarında hüküm sürmekte olan iklimsel durum, P. falciparum 'un yayılmasını sınırlamıştır. Arnavutluk ve Sardunya'da, sıtma vektörlerinin populasyonu nisan, mayıs ve haziran aylarında çok hızlı bir şekilde artmakta ve birdenbire düşmektedir (Logan, 1953). Endemik sıtma, 2. Dünya Savaşı'ndan önce tüm Avrupa kıtasında bulunmaktaydı. Savaş sırasında Avrupa'nın genelinde büyük bir sıçrama yapan sıtma, savaşın son bulmasıyla birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Sıtma vakalarıyla İlgili en son kayıt 1975 yılında Makedonya'da yapılmıştır (Bruce-Chwatt et al., 1975). Öte yandan, çok uzun bir aradan sonra günümüzde Balkanların bazı ülkelerinde ve özellikle Bulgaristan'da sıtmanın yeniden ortaya çıkmaya başladığını biliyoruz. Sıtmanın, öncelikle Kuzey Avrupa'da, sonrasında güney kıyı şeridinde büyük oranda azalmasının çeşitli nedenleri vardır. Herşeyden önce Dünya Sağlık Teşkilâtı ile Rockfelier Fonu’nun sıtmanın eradikasyonuna yönelik ortak kampanyası en önemli rolü oynamıştır. Bu kampanya sırasında, kalıcı insektisitlerin devreye sokulması, epidemiyolojik araştırmalar ve aktif vaka takibi gibi çalışmalar kısa zamanda büyük başarı getirmiştir. Bunun yanında, yeni ilaçların ortaya çıkarılması, bina inşaatındaki yenilikler, yeni tarımsal tekniklerin devreye sokulması, sosyal ve ekonomik koşullarda iyileştirme ve halk sağlığına yönelik hijyenin iyileştirilmesi gibi faktörler, sıtma vakalarındaki hızlı düşüşün diğer nedenleri olmuştur. Ayrıca, sıtma vektörünün üreme ve gelişme habitatlarındaki vejetasyon temizliği, drenaj ve sulama sistemlerinin rehabilitasyonu, insektisit kullanımı, aşırı kirlenme ve deterjanlar, Anopheles türlerinin populasyonlarını oldukça fazla etkilemiştir (Bruce-Chwatt and Zulueta, 1980). Örneğin, Hollanda'daki domuz çiftliklerinin modernize edilmesi, Anopheles türlerinin kışlama faaliyetlerini ve mevsimsel populasyon artışlarını engellemiştir (Van Seventer, 1969). Endemik sıtmanın ortadan kaldırılmasına rağmen, Avrupa'da bu konu üzerine çalışan birçok kuruma göre, her yıl belirlenen onbinlerce sıtma vakası, turistler, göçmenler ve diğer yolcular aracılığı ile endemik sıtma alanlarından kıtaya sokulmaktadır. Bu durum kısmen doğru olsa da, bize göre Avrupa'da endemik sıtma alanları ve dolayısıyla sıtma vakaları tümüyle ortadan kaldırılmamıştır. Nitekim, yukarıda da belirtildiği gibi 30 yıl aradan sonra Bulgaristan'ın birçok bölgesinde yeniden sıtma vakalarına rastlanmış ve Bulgar bilimadamları bunun Yunanistan kökenli olduğunu ileri sürmektedirler. Bu durum, en azından kıtanın güney kıyı şeridinde bir sıtma potansiyelinin hâlâ ortadan kaldırılmadığını göstermektedir. Öte yandan, bu sıtmanın Avrupa kıtasına yeniden girişi değil, olan potansiyelin değişik etkiler nedeniyle ortaya çıkmasıdır. Bu etkilerin en başında, bize göre, küresel ısınma, iklimsel değişiklikler ve sera etkisi gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/avrupada-sitmanin-durumu

Arı Zehiri Ve Apiterapi

Arı zehirinin birçok rahatsızlığa iyi gelmesi nedeniyle üretimi ve tıpta kullanımı her geçen gün artmaktadır. Farmokolojik olarak arı zehiri kan dolaşımını artırıcı, bakteri öldürücü, radyasyona karşı koruyucu, tansiyon düşürücü etkileri ve bağışıklık sistemini aktive edici etkilere sahiptir. Arı zehiri ile herhangi bir tedaviye başlamadan önce mutlaka arı zehiri alerji testi yaptırılmalıdır. Arı zehiri tedavisi, tüberküloz, bel soğukluğu, endokardit rahatsızlıklarında ve hamilelikte kullanılmamalıdır İnsanların tedavisinde arı zehirinin toplanarak kullanımı yerine, ergin işçi arıların doğrudan hastayı iğnelemesi yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde; arılar kovan önünden, kuluçkalık veya ballık bölümünden açılan küçük bir delikten kavanozla toplanabilirler. Toplanan 10-100 adet işçi arı, yaklaşık iki hafta şeker şurubuyla beslenir ve hasta üzerinde günlük sokma işleminde kullanılır. Bugün için arı zehiri tedavisi Çin, Japonya, Güney Kore, Rusya, Bulgaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya, Avusturya, Almanya, İsviçre ve Fransa’da kullanılmaktadır. Günümüzde 9 Avrupa ülkesinde arı zehiri içeren 22 farklı ürün kullanılmaktadır. Dünyada bir çok araştırmacı arı zehiri ile, özellikle köpek, kedi, at gibi hayvanlar üzerinde deneyler yapmışlar ve başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Özellikle arthritis(eklem iltihabı) ve romatizma, M.S., kronik ağrılar, depresyon, tümörler, böbrek problemleri, kas spazmları, göz hastalıkları, meme hastalıkları, bademcik, vajinitis, ürtiker ve prostat rahatsızlıklarında başarıyla kullanıldığı belirlenmiştir. Multiple sklerosis hastalığı bugün dünyada tıp otoritelerince tedavi edilemez hastalıklar arasında gösterilmektedir. Arı zehiri ile 1500 MS hastası üzerinde yapılan ve 6 ay süren bir çalışmada tedaviye alınan 4 değişik grupta % 30-86 arasında bir başarı elde edilmiştir. Bu sonuç MS için gelecekte umut vericidir. Arı zehirinin etkili olduğu kabul edilen MS, arthritis (eklem iltihabı) ve romatizma rahatsızlıklarından başka epilepsi( sara ), migren, Sinüzit, bazı kanser türleri, damar tıkanıklıkları, astım ve AİDS’te kullanılmakta ve başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Çağın vebası olarak nitelendirilen AİDS üzerinde yapılan çalışmada arı zehirinin HİV virüsünün bağışıklık sistemini çöktürücü etkisini kişinin bağışıklık sistemini güçlendirerek önce yavaşlattığı sonra da gelişimini durdurduğu ortaya konulmuştur (Tolon,B. 2002). Kanser vakalarında ise arı zehirinin merhem, tablet veya iğne yoluyla vücuda uygulanmasıyla umut verici gelişmeler kaydedildiği belirtilmektedir.

http://www.biyologlar.com/ari-zehiri-ve-apiterapi


Anopheles Türlerinin Biyolojisi

Larvaları her çeşit durgun veya yavaş akan tatlı sularda gelişebilmektedirler. Larvaların yaşayabildikleri durgun sular, büyük, küçük, derin ya da sığ olabilirler. Ayrıca, güneşli-güneşsiz, pirinç tarlaları, bataklık, meralar üreme ve gelişme habitatları arasındadır. Larvalar ince su yosunlarının ya da değişik su bitkilerinin bol olduğu bu sularda rahatça yaşar ve gelişirler. Sıcak bölgelerde biraz tuzlu olan sularda da bulunabilirler. Yazın kurak aylarında en küçük su birikintisinde bile larvaları görmek mümkündür. Ergin olarak sıcak barınaklarda seyrek olarak da kırsal alanda ve yabanıl hayvan yuvalarında kışlarlar. Gelişmeleri için en düşük sıcaklık 1O C'dir. Bir dişi ülkemiz koşullarında 2-4 kez döl verebilmektedir. Genellikle insan topluluklarının yerleşme yerlerinde ya da buralara yakın yerlerde kümelenirler. En çok evcil hayvanlardan, daha az olarak insanlardan kan emerler. Coğrafi yayılışı Tür, Dünya'nın kuzey yarısında Palearktik iklim bölgesinde geniş bir yayılış gösterir. Kuzeydoğu Çin, Rusya'nın büyük bir bölümü, Moğolistan, Orta Asya, Kuzey Afganistan, Güneybatı Asya, Kuzey Afrika ve Basra Körfezi'nin çevresinde geniş bir yayılımı vardır (Horstall, 1955; Parrish, 1959; Postiglione et al., 1973; Merdivenci, 1984; Terek and Brazda, 1986; Terteryan and Mirumyan, 1989; Zarechnaya et al., 1989; Tovornik, 1990; Zaim and Saebi, 1991). Avrupa'da, Norveç, İsveç, İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, Polonya, Fransa (özellikle Korsika), İsviçre, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, İspanya, İtalya (sadece Sardunya'da bir kayıt vardır), Arnavutluk, Yugoslavya, Yunanistan, Rusya'nın Avrupa kısmı ve Türkiye'de yaygındır {Jaenson, 1986) Türe ait varyasyonlar ve populasyonlar özellikle kıyı şeritlerimiz olmak üzere, Türkiye'nin hemen hemen her bölgesinde bulunabilir. Ülkemizde 2300 m yüksekliğe kadar yayılmıştır. Anopheles ( Anopheles) sacharovi Favre, 1903 Yayılış bölgelerinde sıtma parazitlerinin en önemli vektörüdür. Ülkemiz'de sıtmayı en fazla yayan sivrisinek türüdür. Türü, A. maculipennis 'den tamamıyla ayırmak çok zordur. Orta boylu bir Anopheles 'dir. Vücudu daha açık renktedir. Orta gövdenin sırt ortası hemen hemen aynı açık renkte pullarla örtülüdür. İki yanı ise açık sarı-kahverengidir. Kanatlardaki koyu benekler belli belirsizdir. Kanat kenarlarını çevreleyen pullar aynı renkte olup, kanat uçlarında açık renkte benek yoktur. Yumurta düz boz renktedir. Özel yüzgeçleri yoktur; eğer, varsa çok küçük ve belli belirsizdir Biyolojisi Ergin olarak sıcak barınaklarda kışlarlar. Kan emmek için genellikle insanları tercih ederler. Günün değişik saatlerinde gölgelik yerlerde; ancak, genellikle güneş battıktan sonra 2O°°-2400 saatleri arasında insanlardan kan emebilirler (Postiglione et al., 1973; Alten, 1989; Boşgelmez ve ark., 1994). Antropofilik ve endofilik bir türdür (Barkai and Saliternik, 1968). Larvaları bol yosunlu, temiz, sığ, bol sazlıktı, su bitkili ve hafif tuzlu sularda yaşayabilirler. Tuzluluk oranı % 0.8-1.5 arasında değişebilir (Barkai and Saliternik, 1968; Alten, 1989). Üzeri açık sarnıçlar, sulama suları ve drenaj kanalları, bataklıklar, pirinç tarlaları ve meralar bu türün önemli üreme alanları arasındadır {Horsfall, 1955; Merdivenci, 1984; Alten, 1989, Aldemir, 1997). Coğrafi yayılışı Tür, Palearktik İklim bölgesinin Akdeniz alt iklim bölgesinde, bu bölgenin özellikle doğu kesiminde geniş bir yayılım gösterir. Dünya'da, Aral Gölü, Gürcistan sıradağlarına kadar Kafkaslar, Dağıstan, Afganistan, Kazakistan, Çin, İran, Irak, Suriye ve İsrail yayılma alanı içerisindedir (Pener and Kitron, 1985). Avrupa'da, Korsika'nın özellikle deniz kıyısında, Sardunya'nın kuzeyinde, İtalya yarımadasının kıyı kesimlerinde, Arnavutluk'un kıyı kesiminde, Yugoslavya'da, Yunanistan'da, Romanya'nın Karadeniz kıyısında, Bulgaristan'da ve Türkiye'de yayılmıştır (Zotta et al., 1940; Aitken, 1954; Bruce-Chwatt and Zulueta, 1980). Türkiye'de, Akdeniz iklim bölgesinin Adana ve Antalya yörelerinde, Ege bölgesinin Afyon ve Aydın, Marmara bölgesinin İzmit, İç Anadolu bölgesinin Ankara ve Konya, Karadeniz bölgesinin Samsun yörelerinde ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin büyük bir kısmında, özellikle GAP ve çevresinde bulunmaktadır. Aslında, ülkemizin hemen her yöresinde düşük ya da yüksek populasyonlarla temsil edilir. Sahil çizgisinden 1200 m yüksekliklere kadar yayılmıştır (Postiglione et al., 1973; Merdivenci, 1984; Alten, 1989) Anopheles (Anopheles) claviger Meigen, 1804 Sıtma etkeninin ormanlık bölgelerdeki en önemli vektörüdür. Genel görünümde sarımsı-kahverengidir. Diğer Anopheles türlerinden en önemli ayrımı kanatlarında beneklerin olmamasıdır. Bu türün A. plumbeus 'tan ayırt edilmesi oldukça güçtür. Ancak, A. claviger diğerine göre daha büyük bir türdür. Ayrıca, gövde sırt bölgesinde yer alan scutellumlarında bazı farklılıklar bulunur (Şekil 45). Başın iki yanı koyu kahverengi pullarla örtülüdür. Alında öne sarkan açık bal renginde bir demet ince pul vardır. Tepenin arka kısmında ince uzun beyaz pullar görülür. Bu türün en önemli ayırıcı özelliklerinden bir tanesi, gövdenin sırt bölgesinde boydan boya, birbirine paralel beyaz ya da açık sarımsı renkli pullardan oluşmuş çizginin olmasıdır. Karın kahverengi olup, son bölümleri çok koyu renkte ve oldukça uzun açık kahverengi pullarla örtülüdür. Yumurta uzun olup, iki yanında çok sayıda hava bölmesi vardır. Bölmeler arasında enine çizgilenme yoktur. Bu türün bazı kuşakları hiç kan emmeden ilk yumurtlamalarını yapabildikleri saptanmıştır. Biyolojisi Larva evresinde kışlarlar. Üçüncü ve 4. evre larvalarına, kışın dip kısmına kadar donmayan sularda rastlanabilir (Kasap, 1979). Kırsal alanlarda hayvanların bol olduğu yerlerde hayvanlardan, insan populasyonunun bol olduğu; ancak, hayvanların az olduğu yerlerde insanlardan kan emerler (Postiglione et al., 1973). Endofilik ağırlıklı ekzofilik davranış gösterirler. Larvalar gelişme için soğuk suya ihtiyaç duyarlar; fakat, değişik çevresel faktörleri tolere ederek, küçük göl, havuz, ırmak kenarları, pınar suları, yağmur ve hendek suları, özellikle güneş ışınlarından korunmuş gölgelik suları tercih ederler (Snow, 1990). Coğrafi yayılışı Palearktik iklim bölgesinde, tüm Avrupa'da, Akdeniz kıyı ülkeleri, Kuzey Afrika, Rusya'nın Avrupa kesimi, Kafkaslar, Azerbeycan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, İran ve ülkemizde deniz seviyesinden 2300 m yüksekliklere kadar yayılmıştır (Parrish, 1959; Tovornik, 1990). Ülkemizde, Akdeniz'de Doğu Toroslarda, Çukurova'da ve Osmaniye'de, Ege'de, Aydın, Marmara bölgesinin Tekirdağ yörelerinde bulunmuştur. Ancak, ülkemizin hemen hemen her iklim bölgesinde yayılmıştır. Anopheles (Cellia) superpictus Grassi, 1899 Bu türün özellikle kanat ve bacak renklerinde yaşadığı ortama göre değişmeler olabilmektedir. Kanat renkleri nedeniyle bu türe süslü sıtma sineği denilmektedir (Merdivenci, 1984) Başın iki kenarı kahverengi pullarla örtülü olup, üst kısmında sarkan beyaz pullar bulunur. Hortumu ince uzun ve ucu parlaktır. Gövdenin orta sırt kısmı parlak kahverengi olup, iki yanı biraz daha koyudur. Üzeri, özellikle ön kısmı sık ve dar beyazımsı pullarla örtülü olup seyrek parlak-kahverengi kıllar da bulunur. Kanatlarının rengi oldukça değişkendir. Ön kıyılarında genellikle dört tane beyaz pullu benek bulunur. Bacakları koyu kahverengidir. Baldırla diz, dizle diğer eklem ve ayak segmentleri arasında dar beyaz halkalar vardır. Karın kahverenginde olup oldukça uzun, ince ve parlak sarımsı renktedir. Biyolojisi Türün dişileri konak ayrımı yapmadan insan ve hayvanlardan kan emerler. Dişisi insana genellikle ev içinde saldırır. Gündüzleri ahırlar içerisine girer ve buralarda birikirler. Evler içinde loş, karanlık köşelere, boş odalara, boş kaplara, açık giysi dolapları gibi yerlere girerek ev içinde kalırlar. Konutlar dışında ise kemirgen, kuş yuvaları, ağaç kovukları, yarıkları, çatlakları, mağaralar ve taş yığınları gibi yerlerde dinlenir ve gizlenirler. Akşamları özellikle alacakaranlıkta çok aktif olan dişinin bu hareketi geceleri karanlıkta azalır; ancak, devam eder. Konut ve ahır içlerinde yerleşen dişiler kışın da sokar ve kimileri birkaç kez kan emerler. Dişi yumurtalarını genellikle ağır akan ve temiz sulara bırakır. Larvalar, ağır akan, durgun, duru, iyi güneş alan pınar ya da ark sularında yaşar ve gelişirler. Ayrıca suyu kurumuş akarsuların derin yerlerinde kalan dip sularında çeşitli toprak çukurlarında ya da evcil hayvan izlerinin suyla dolu çukurlarında gelişebilirler. Hızlı akan derelerin kıyılarında yosun, ot ve kayaların aralarında da larvalar gelişebilmektedir. Larvalar tuzlu suya çok dayanıklıdır. Ancak, organik kirliliğin olduğu sularda yaşayamazlar. Çok az sayıda larva kışlayabilir. Coğrafi yayılışı Tür Palearktik hayvan coğrafyası bölgesinin Akdeniz alt iklim bölgesinde geniş bir yayılım gösterir. Genellikle kurak iklimli yörelerde görülür. Asya'da, Suriye, Filistin, Irak, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Dağıstan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Güney Kırgızistan ve Kazakistan'da, Kuzey Afrika'da, Cezayir'den Nil Irmağı'na kadar yayılış gösterir (Merdivenci, 1984). Avrupa'da, İspanya, Korsika, Güney İtalya, Sardunya, Sicilya, Romanya, Güney Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya'nın Dalmaçya kıyıları, Makedonya, Kosova, Yunanistan ve Türkiye'de bulunmaktadır (Rageau et al., 1970; Jetten and Takken, 1994) (Şekil 50). Türkiye'de, Ege iklim bölgesinde Aydın ve Afyon, Akdeniz'de Adana, İçel ve Antalya, İç Anadolu'da Ankara, Konya, Eskişehir, Marmara'da, Tekirdağ, Bursa ve İznik, Karadeniz'de Samsun yörelerinde bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/anopheles-turlerinin-biyolojisi

Çeşitlilik açıklanıyor

Darwin değişkenlerin nereden geldiğini söyleyememenin yanısıra yeni özelliklerin bir sonraki nesillerde nasıl yayıldığını da açıklayamadı. Yavrunun ebeveynlerin özelliklerinin karışımını aldığı karma kalıtıma (blending inheritance) inanıyordu. Ancak Darwin bile bu kuramın sorunlu olduğunu anlamıştı, çünkü eğer özellikler gerçekten karışmış olsaydı, herhangi nadir ve yeni bir özellik, bu özelliği taşımayan bireylerin nesiller boyu çoğalmasıyla giderek seyrelirdi. Karma kalıtımla ilgili karışıklık 1900 yılında, Gregor Mendel'in 1850'lerde ve 1860'larda yürüttüğü ünlü bezelye yetiştirme deneylerinin yeniden ele alınmasıyla ortadan kalktı. Avusturyalı rahibin bahçesinde yetiştirdiği bezelye bitkileri, uzun veya kısa gövdeler, kırışık veya düz tohumlar gibi belirgin biçimsel farklar gösterdiler. Ters özellikleri olan safkan bezelye bitkileri bibiriyle döllendiğinde ortaya çıkan bitki genellikle iki ebeveynden birine benziyordu. Ancak sürdürülen döllenmeler sonucunda, bir özelliğin her iki çeşidi de ileriki nesillerde bozulmamış biçimiyle yeniden ortaya çıkıyordu, bu da değişik biçimlerin genetik blgilerinin karışmamış olduğunu gösteriyordu. Mendel'in deneyleri, kalıtsal değişkenlerin geçici ve birbirine karışabilen öğeler olduğu yolundaki genel kanıyı, görünebilir olmasa da var olan, ve ebeveynlerden yavrulara geçen gizli öğeler olduğu yönünde değiştirdi. Kısa bir süre sonra, Mendel'in "genetik öğelerinin" şaşırtıcı bir biçimde hücrenin çekirdeğindeki kromozomların davranışlarında yansıdığı bulundu. "Türlerin Kökeni Üzerine"nin 50. yıl dönümünde, değişkenlerin kaynağı hala bilinmemesine rağmen, genetik bilgi fiziksel bir varlık haline dönüşüyordu, ve sonunda çekirdek içindeki teller biçiminde görünür hale geldi. Kitabın basımının 100. yıldönümünde, kromozomlardaki kalıtsal bilginin büyük bir asidik polimer olan "deoxyribonucleic acid" yani DNA'ya dayandığı bulundu. James D. Watson ve Francis Crick 1953'de DNA molekülünün yapısını ortaya çıkardılar, bu olayın kalıtımı ve çeşitliliği fiziksel olarak kavramamızda çarpıcı etkileri oldu. DNA, omurgası şeker ve fosfatın yinelenen zincirlerinden yapılmış, uzun ve iki telli bir sarmaldır. Polimerin iki teli, dört olası kimyasal bazın karşılıklı eşlenmesiyle bir arada tutulur, bunlar; adenine, cytosine, guanine ve thymine'dir (A,C,G,T), ve aynı zamanda basit bir genetik dilin de temelini oluşturur. Tıpkı İngiliz alfabesindeki 26 harf gibi, DNA alfabesindeki dört harf, ebeveynden yavruya geçen değişik komutları heceleyerek, sarmalın bir telinde herhangi bir sırada dizilebilir. DNA'nın yapısı Çift telli sarmal yapı aynı zamanda genetik bilginin kopyalanması için de basit bir gereç oluşturur. C'ler her zaman G'lerle, ve A'lar da her zaman T'lerle molekülün ortasında birleşir; bu bağlar birbirini tamamlayan büyüklük, biçim ve karşılıklı kimyasal grupların tutunma özellikleri tarafından tayin edilir. Böylece, DNA sarmalının iki teli ayrıldığında her bir teldeki harflerin dizilimi telin diğerini inşa etmede bir şablon olarak kullanılabilir. Watson ve Crick'in bulduğu DNA yapısı kendiliğinden olan çeşitliliğin fiziksel bir temeli olduğunu derhal gösterdi. Hücre bölünmesinden önce fiziksel zarar görme (örn.radyasyona maruz kalarak), veya DNA molekülünün kopyalanması sırasında gerçekleşen hatalar DNA'nın normal harf dizisini değiştirebilir. Mutasyonlar çok çeşitli biçimler alabilir; polimerin belli bir pozisyonundaki harfin yerine başka bir harf geçmesi, harf kümelerinin silinmesi, harflerin çoğalması ya da yeni harflerin sokulması, harf dizilerinin tersine çevrilmesi veya yerlerinin değişmesi gibi. Böylesi değişiklikler DNA yapısı önerildiğinde (1950'lerde) hala kuramsaldı. Ancak Darwin'in ünlü kitabı "Türlerin Kökeni Üzerine"nin 150. yıldönümü yaklaştığında, büyük ölçekli sıralama yöntemleri genomların tamamının okunmasını ve (Darwin'in önerdiği evrimsel sürecin ham maddesi olduğu anlaşılan genlere dayalı olan) genetik çeşitliliğin analiz edilmesini benzeri görülmemiş bir biçimde olanaklı kıldı. Çeşitli organizmaların ve yavrularının DNA sıralamasını yaparak, ve nesilden nesile geçen uzun DNA zincirinde kendiliğinden olan değişiklikleri inceleyerek bilim adamları, böylesi mutasyonların oldukça düzenli bir biçimde gerçekleştiğini açık bir biçimde gösterdiler. (Doğaldır ki yalnızca tohum hücrelerinde olan mutasyonlar yavruya geçebilir ve bu şekilde saptanabilir.) Mutasyonların mutlak oranları türden türe değişim gösteriyor ancak her bir nükleotid, nesil ve baz-çifti yergeçimi (substitution) başına tipik ortalama 10-8 dir. Bu frekans küçük gibi görünebilir ancak pek çok bitkinin ve hayvanın çok büyük bir genomu vardır. Genomunda 100 milyon ve hatta 10 milyar baz çifti olan çok hücreli hayvanlarda, bazı spontone tek baz-çifti değişikliklerin kalıtsal bilginin bir sonraki nesile geçtiği her durumda gerçekleşmesi kuvvetli bir olasılıktır. Bazı yergeçim tiplerinin diğerlerine göre olma olasılığı daha fazladır, bu durum DNA bazlarının kimyasal dengesine ve yapısal özelliklerine bağlıdır. Buna ek olarak bazı büyük (uzun) dizi değişimleri, tek baz-çifti değişikliklerinin genel ortalama oranından çok daha fazla sıklıkla gerçekleşir. Bir sırada sekiz veya daha fazla aynı harfi içeren ve homopolimer diye bilinen DNA dizileri DNA kopyalanması sırasında kopyalama hatalarına yol açmaya son derece eğilimlidirler. Mikrouydu diye bilinen ve iki, üç, veya daha fazla nükleotid dizisinden oluşan ve sürekli yinelenen bölgeler de böyledir. Genomdaki tüm bu kendiliğinden oluşan değişiklikler, kendi türümüz de dahil olmak üzere, aynı türün içinde bile, eklene eklene çeşitliliğe neden olur. Tarihsel bir dönüm noktası olan 2003 yılında 3 milyar baz çiftinden oluşan insan genomunun tamamının referans dizisi, dört yıl sonra da Watson'un neredeyse tamamlanmış kişisel genomu belgelendi, böylece iki insana ait DNA dizilerinin birbiriyle karşılaştırlması olanaklı oldu, bu örnekler daha sonra Celera'nın kurucusu Craig Venter'in genom dizisi de katıldı. Bu üç dizinin yan yana karşılaştırılması ilginç bulguları ortaya çıkardı. Öncelikle, her bireyin genomu, referans dizisinden yaklaşık olarak 3.3 milyon tek baz-çifti kadar değişim gösteriyordu, bu da ortalama her 1000 bazdan birinin değişik olduğuna karşılık geliyordu. Her ne kadar daha büyük DNA bölgelerindeki silinmeler ve eklemeler tek baz-çifti değişiklikleri kadar sık değilse de (genom başına bir kaç milyon yerine bir kaç yüz bin olay), bu olaylar genomlar arasındaki baz değişikliklerinin çoğunluğunu oluşturdular, yani en az 15 milyon baz-çifti etkilenmişti. Bir çok yeni genom bölgesinin de bireyler arasında değişik sayılarda kopyaları olduğu saptandı, bu da etkileri daha yeni yeni keşfedilmeye başlanan genom yapısındaki görülmemiş yapısal bir değişimi yansıtıyor. Sonuç olarak, insan genomlarının tamamı karşılaştırıldığında görülen dizisel değişimler ya protein kodlamasını ya düzenleme bilgisini ya da insanın 23.000 geninin önemli bir kısmının kopyalanmasını değiştiriyor, bu da bireyler arasında değişim gösteren pek çok özellik için büyük miktarda olası çeşitlilik kaynağı oluşturuyor. Kaynak: evrimolgusu.blogspot.com

http://www.biyologlar.com/cesitlilik-aciklaniyor

Natrix natrix -Yarı sucul yılan

Natrix natrix -Yarı sucul yılan

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Reptilia (Sürüngenler) Takım: Squamata (Pullular) Alt takım: Serpentes (Yılanlar) Familya: Colubridae Cins: Natrix Tür: N. Natrix Yarı sucul yılan (Natrix natrix), Colubridae familyasından Avrupa'da görülen zehirsiz bir yılan türü. Vücüt boyu 150 cm kadar olabilen bu türün boynu bariz şekilde incedir. Gözbebeğı yuvarlak sırt pulları karinalıdır. Sırt tarafı gri veya esmer kahverengi, nadiren tamamen siyah, ender olarak renkzisz (albino) fertlere de rastlanır. Sırtta iki açık renkli boyuna çizgilerin arasında ve yanlrada siyah lekeler bulunur. Başın arka yanlarında sarı ay şeklindeki lekeler genellikle barizdir. Gövde yanlarında da bir sıra siyah leke bulunur. Alt tarafı sarımsı beyaz sık veya seyrek siyah lekelidir. Yakalandıkılarında ısırmayan bu zehirsiz yılan türü, çok kötü kokan gazla karışık bir sıvı salgılar. bazen sırt üstü yatıp, ağzını açarak ölü taklidi yapar. Daha çok suya yakın çayırlık ve taşlık kısımlarda yaşar. Durgun ve akarsularda, tarla ve bahçe araları ile evlerde bulunur. Deniz seviyesinden 2400 m yüksekliğe çıkabilir. Kış uykusuna birçoğu bir nehir kenarlarında araya gelerek yatar. Besinlerini kurbağa türleri, küçük balık ve kemiriciler teşkil eder. Dişiler bir defada 6-13 kadar yumurta bırakabilirler. 4-8 haftalık kuluçka döneminden sonra yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Yarı sucul yılan, Avrupa Orta Doğu ve Kuzey Afrika boyunca bulunur: Almanya, İsviçre, Avusturya, Fransa, Belçika, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya, Sırbistan, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan,İsrail, Macaristan, Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, Rusya, Ukrayna, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Irak, Suriye, Ürdün, Yemen, Mısır, Fas, Cezayir, Tunus, Libya da görüldüğü gibi Türkiyenin her bölgesinde raslayabilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/natrix-natrix-yari-sucul-yilan

Natrix tessellata - Damalı su yılanı

Natrix tessellata - Damalı su yılanı

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Reptilia (Sürüngenler) Takım: Squamata (Pullular) Alt takım: Serpentes (Yılanlar) Familya: Colubridae Cins: Natrix Tür: N. tessellata Damalı su yılanı (Natrix tessellata), Colubridae familyasından Avrupa'da görülen zehirsiz bir yılan türü. Dişiler erkeklerden daha büyüktür. Maksimum büyüklüğü 1.0-1.3 m arasındadır. Rengi grimsi yeşil ila kahverengimsi veya siyaha yakın, sırtında koyu benekler bulunur. Karnı bazen parlak sarı veya turuncu renkte siyah benekli bir zara benzer. Aslında tam bir su yılanı değildir sadece suyu seven bir yılandır Natrix Natrix gibi Başlıca besinini balıklar oluşturmasına rağmen, bunun yanında kurbağalar, iribaşlar ve amfibyumlar da yemek listesinde bulunur. Gündüz aktif olan yılan, ağırlıklı olarak suda vakit geçirir ve 20 dakikaya kadar dalabilir. Çoğunlukla nehir, ırmak ve göl yakınlarında bulunurlar. Sudan çıkmış dallarda güneşlenirken kış uykusu ve yumurta bırakmak için kıyıya gelirler. Bu yılan türü zehirli değildir. Kendini savunmak için anüsünden çok kötü kokan bir salgıyı yayar. Başka bir savunma mekanizmasıda ölü taklidi yapmasıdır. Çiftleşme mevsiminde (Mart-Nisan) büyük gruplar oluştururlar. Yumurta bırakma Temmuz ayında olur, bir defada çıkan yumurta sayısı 10-30 kadardır. Genç yılanlar, erken Eylül'de yumurtadan çıkar. Damalı su yılanı, suyun yakınındaki kuru deliklerde Ekim'den Nisan'a kadar kış uykusuna yatar. Damalı su yılanı, Avrupa ve Asya boyunca bulunur: Almanya, İsviçre, Avusturya, Fransa, Belçika, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya, Sırbistan, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, Afganistan, Rusya, Ukrayna, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan, Irak, Suriye, Ürdün, Yemen, Mısır, İsrail, Pakistan, Çin yaşadığı diğer ülkelerdir. Türkiye´de her tarafa yayilmıştır. Deniz sevyesinden 2500 m yüksekliklerde görülür. Damalı su yılanı bir çok ülkede doğal koruma altında bulunur. Mevcudiyetleri Orta Avrupa'da tehlikededir. Örneğin Almanya'da 2003 yılında tahminen sadece bir kaç yüz örnek mevcut durumdaydı.

http://www.biyologlar.com/natrix-tessellata-damali-su-yilani

Atom Altı Parçacıklar Bölüm 2

''Lepton'' da ne şimdi? Hele ki bu sıcakta?! Kimimizin aklına Lipton'un soğuk şeftalili meyve suyunun, kimimizin aklına ise direkt olarak kuantum fiziğinin geldiğini düşünüyoruz. Neden bundan bahsetmeliyiz; çünkü atomların karakteristiklerini belirleyen ve bize bir periyodik tablonun sunulmasında rol oynayan elektronlar ve yakın zamanda ışık hızını geçtiklerinden şüphelenilen, ancak bu şüphelerin yersiz olduğu, üzerlerinde yapılan detaylı araştırmalardan sonra anlaşılan nötrinolar, bu parçacık sınıfında bulunurlar. Evet, bu vesileyle, leptonların ne olduğuna da biraz değinmiş olduk; leptonlar diye ayırdığımız parçacıklar vardır, dolayısıyla leptonlar, bir parçacık sınıfını oluştururlar. Lepton, Yunanca'da ''küçük'' anlamına gelmektedir. Etimolojik kökeninden sonra, değinmemiz gereken en önemli şeyin, leptonların, kuarklardan farkları olduğunu düşünüyoruz. Bildiğimiz gibi, kuarklar ve leptonlar, birlikte, fermiyonlar dediğimiz parçacık ailesini oluşturur. Belirtilen bir zamanda sadece bir kuantum durumuna karşılık gelebilen parçacıklar olarak tanımlayabileceğimiz fermiyonlar ise bozonlar ve diğer kuramsal parçacıklarla, bildiğimiz temel parçacıkları oluşturur. Bildiğimiz ve belirli bir sistematikte tanımladığımız 6 adet lepton vardır. 6 adet leptondan üçünü, tanıdık olandan olmayana doğru: elektron, müon ve tau diye sıralayabiliriz. Kalan üçü ise ilk 3 leptonun nötrinolarından oluşur; yani elektron nötrinosu, müon nötrinosu ve tau nötrinosu. Elektronlar, yüklü leptonlar arasında en düşük kütleye sahip olandır. Müon ve tau ise diğerlerine göre hızlı biçimde parçacık bozunumu ile elektrona dönüşür. En kararlı leptonlar, elektronlardır; dolayısıyla evrende en yaygın olan leptonlardır. Diğer leptonlar, tau ve müonlardan ise yalnızca kozmik ışınlar veya hızlandırıcı çarpışmaları gibi yüksek enerji gerektiren olgular söz konusu olduğunda bahsedilebilir. Bu altı leptondan sadece elektron normal madde yapısında yer alır. Çünkü elektron, en küçük kütleli parçacıktır; bozunarak dönüşebileceği daha hafif bir parçacıkolmadığından kararlıdır. Buna karşın müon, tau ve nötrinolar oldukça kararsız parçacıklar olduğundan, normal maddenin bir parçası olamazlar. Burada değinmemiz gereken bir başka nokta da, bu 6 adet leptonun her birinin bir de karşı-parçacığı olduğudur. Dolayısıyla toplamda 12 parçacık, bu konunun kapsama alanındadır. Karşı parçacık demek, bir parçacığın elektrik yükü olarak ters işaretlisi demektir. Örneğin, elektronun karşı parçacığı pozitron, pozitif yüklü elektrondur. 1.Elektron ve Pozitron Yunanca'da kehribar anlamına gelen elektron, hepimizin bildiği gibi, (-) yüklü bir temel parçacık olup, kimyasal tepkimelerin yürümesinde en büyük rolü oynar. Elektronlar gözlemlendiğinde tanecik değil dalga özelliği gösterirler. Bütün atomların dış bölümü elektron tabakalarından oluşur ve her tabaka çekirdekten uzaklığına göre K, L, M, ... gibi harflerle adlandırılır. Elektronun negatif yükü 1,6.10^-19 coulomb büyüklüğündedir. Kütlesi ise 9,1.10^-31 kg veya 0,5MeV/c² olarak ifade edilir (bkz. MeVve ). Atom altı parçacıklar için açısal momentum olarak tanımlanabilecek spin olgusuna gelirsek, elektronun spini, 1/2 değerindedir. Bütün bu sıkıcı rakamlardan sonra, eektronların belirli enerji seviyelerinde bulunduğunu söylemeliyiz. Bunun yanında, foton salınımı veya emilimi yaparak farklı seviyeler arasında geçişlerde bulunabilirler. (Fotonlar, ışığın temel birimi olup, tüm elektromanyetik ışınların kalıbıdır.) Elektron, elementin kimyasal özelliklerini belirlemesinin yanı sıra atomun manyetik özellikleri üzerinde de oldukça etkilidir. Elektronların atom içerisindeki yerine bakacak olursak, atomun yapısını açıklayan ve bugün için kabul edilen son teori, Kuantum Atom Teorisi'dir. Kuantum Atom Teorisi'ne göre, atom modeli Bohr'un atom modelinden farklıdır. Bohr Atom Modeli'ne göre, atomun merkezindeki çekirdeğin etrafında elektronlar, çember şeklindeki yörüngelerde dolanmaktadırlar. Herbir çember yörünge, belli enerji seviyesine sahiptir. Yörüngeler arası elektronik geçişler, atomun renkli görünmesine neden olur. Ancak belli bir zaman sonra Bohr'un atom modelinin, birçok olguyu açıklayamadığından yetersizliği ortaya çıkmıştır. Kuantum Atom Modeli'ne göre ise atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar, belli bölgelerde, yani orbitallerde bulunurlar. Belli enerji seviyelerine sahip orbitaller, atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Birkaç portakal kabuğunun, iç içe geçmiş haline benzer şekilde, küresel katmanlardaki orbitallerin belli şekilleri ve açıları (yönelmeleri) mevcuttur. Orbitallerin bulunduğu katmanların enerji seviyelerinin başkuantum sayısı belirler. (n) = 1,2,3,... gibi tam sayılarla ifade edilir. Orbitallerin şeklini ise "l" (küçük L harfi) yan kuantum sayıları belirler. l = 0(s), 1(p), 2(d),. .(n-1) e kadar değerler alır. Orbitallerin doğrultularını(açılarını) veren ml yan kuantum sayısı ml=-l...0...+l değerlerini alır. Elektronların spinini gösteren ms kuantum sayısı da +1/2 veya -1/2 değerlerini alabilir. Sayılar kafa karıştırmış olabilir; ama korkmayın, çözülmeyen sorular ve simgeler henüz çok uzakta. Öncelikle, (n) ile ifade edilen enerji seviyeleri, elektronun bulunduğu kabukları gösterir. 1,2,3,4,... gibi değerleri alır ve (+) değerli bir tamsayıdır. Bu değerler büyük harflerle gösterilir: n=1 K kabuğunu, n=2 L kabuğunu, n=3 M kabuğunu, n=4 N kabuğunu, vs. gibi. Harflerle veya başkuantum sayıları ile de yazılan bu kabukların alt kabuklara ayrılması ile alt kabuk kuantum sayıları, bunların da alt yörüngelere ayrılması ile orbital kuantum sayıları oluşur. En rafine haliyle (n), elektronun kabuğunu ve çekirdeğe olan ortalama uzaklığını belirlemektedir. l ise, elektronun alt kabuğu ve orbitalinin şeklini verir. Verilen bir alt kabuğun her orbitali, aynı enerjiye sahip bir yapıdadır. Alt kabuk kuantum sayısı, sıfırdan başlayarak kaç tane alt kabuk varsa baş kuantum sayısının bir eksiğine (n-1) kadar numaralanır. Şöyle ki, n-1 (K) tabakası için 1 tane alt kabuk vardır. 1=0 diye numaraladığımızda ancak 1=0 numaralı alt kabuk kuantum sayılı alt kabuk olduğunu görüyoruz. n=2 (L) tabakası için iki alt kabuğun kuantum numaraları 1=0 ve 1=1 olacaktır. n=3 (M) tabakası için, üç alt kabuk vardır ve bu üç alt kabuğun kuantum ayıları 1=0, 1=1 ve 1=2 olacaktır. Fakat bu sayılar olmadan, alt kabuk kuantum sayılarının gösterimini daha da sadeleştirmek için, küçük harflerle gösterilirler. Örneğin, 1=0 yerine s, 1=2 yerine p, 1=3 yerine f, 1=4 yerine g, vs. harfleri kullanılır. Bu harfler, sharp, principal, diffuse. fundamental, vs. gibi atomik spektrumlardaki çizimlere ait kelimelerin baş harfleridirler. (ml) ile orbitalin yönelmesi belirtilir. Magnetik kuantum sayısı diye de adlandırılan bu kuantum sayısı, her bir alt kabukta bulunan orbitalleri belirler. Her bir alt kabuktaki orbital adedi, o alt kabuğun kuantum numarasının iki katının bir fazlası yöntemi ile bulunur (2n+1). Çift yaratılması olayının tersi. Elektron ve karşıt elektron çarpışıyor ve foton salınıyor. Elektron hakkında fazlasıyla konuştuktan sonra, pozitrona geçebiliriz. Elbette ki elektronun karşıt parçacığı olan bu parçacık hakkında, elektron hakkında bildiklerimiz kadarını bilemiyoruz. Ancak yine de, anti parçacık kavramının ilk örneği olan pozitron, ilk olmasıyla bizlere bazı bilgileri, diğer anti parçacıklardan önce sunmuştur. Pozitronda yük pozitif olup, yükün şiddeti, kütlesi ve spini, elektronunkilerle aynıdır. 1928'de İngiliz fizikçi, Paul Dirac, Schrödinger denklemi üzerinde çalışırken elektronla aynı spinli, eşit kütleli fakat pozitif yüklü bir parçacığın da aynı denklemi sağlayacağı varsayımını ortaya attı. Bu varsayım, 1932 yılında Amerikalı deneysel fizikçi, Carl David Anderson tarafından gerçeklendi. Bu olayda yeterli enerjiye sahip bir foton, çekirdekle çarpıştığında, elektron ve pozitron ortaya çıkarıyordu. Buna, çift yaratılması denir. 2.Müon ve Karşı Müon Elektrondan tek farkı, kütlesinin biraz daha fazla olması olan müon, genellikle bozunmalarda kendini gösterir. Özellikle son zamanlarda Higgs bozonu ile ilgili gelişmelerde, atom altı düzeyde zayıf kuvvetle ilgili olan iki Z bozonunun elektrona ve müona bozunması sırasında alınan sinyallerin, Higgs bozonu'na işaret etmesi de burada manidardır. Güçlü kuvvet dışındaki diğer tüm temel kuvvetlerle etkileşir. Bunlar da bilindiği gibi, zayıf kuvvvet, elektromanyetik kuvvet ve kütleçekimidir. Özel bir mikrokoptan müon gölgesi. Karşı Müonun müondan tek farkı ise elektrik yüküdür. Karşı müon (+), müon (-) yüklüdür. Karşı müonun gözlemlenmesi, ancak kozmolojik düzeyde mümkündür. Buna rağmen, bazı parçacık hızlandırıcı laboratuvarlarında gözlemlendiği de bilinmektedir. 3.Tau ve Karşı Tau Karmaşık parçacıkların bozunma, dönüşüm veya yok edilme süreçleri sırasında veya sonrasında ortaya çıkan parçacıklar, taulardır. Elektrik yükleri ve görece büyük kütleleri sayesinde, kolayca gözlemlenebilir; fakat ortaya çıktıktan sonra büyük bir hızla veya kısa bir sürede, daha hafif leptonlara, nihayetinde elektrona dönüşürler. Dolayısıyla, etrafımızdaki görünür maddenin yapısında hiç yer almazlar. Tıpkı diğer leptonlardan olan müon gibi. Tau hakkındaki bilgilerimiz sınırlı olduğundan, henüz karşı tau hakkında da kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak diğerlerinde olduğu gibi, burada da yükünün, taunun yükünün ters işaretlisi, yani (+) olduğunu biliyoruz. Taunun diğer temel parçacıklara bozunumunun diyagramı. Taular, tıpkı müonlar gibi, kütleçekimle, zayıf kuvvetle ve elektromanyetik kuvvetle etkileşirler. Zaten bu sebepten dolayı da, atmosferimizde çarpışmalar yaparak mikro düzeyde kara delikler oluşturdukları tahmin edilmektedir. 4.Nötrinolar 3 çeşit nötrino bulunduğuna, yazımızın başlarında değinmiştik. Bunları hatırlamak gerekirse: elektron nötrinosu, müon nötrinosu ve tau nötrinosu olarak tekrar edebiliriz. Çok küçük kütleleri ve olmayan elektrik yükleri ile ''kolaysa bizi yakalayın'' dercesine bilim insanlarına meydan okuyan parçacıklar, nötrinolar. Evrende her bir protona karşılık 700 milyon nötrino bulunsa da, gözlenmeleri için çok özel deney düzenekleri gerekiyor. Güneş’teki füzyon reaksiyonlarında rol alan nötrinoların, evrendeki madde/karşı-madde asimetrisinden de sorumlu olabileceği söyleniyor. Üç çeşit nötrinonun (elektron, müon ve tau nötrinoları) arasındaki çok ufak kütle farklarının, Büyük Patlama sırasında gerçekleşen atomaltı reaksiyonları etkileyeceği tartışılıyor. Bir nötron, bir elektrona ve bir protona bozunduğunda, (yani beta bozunumu sırasında) elektron ve protonun momentumları toplamı, başlangıçtaki nötronunkine eşit değildir. Bu yüzden, kayıp momentuma karşı gelecek başka bir parçacık olmalıdır: o parçacık da nötrinodur. Bu çıkarım, nötrinoyu fizik dünyasına kazandıran Avusturyalı fizikçi, Wolfgang Pauli'den gelmişti. Pauli, beta bozunmasında ortaya çıkan protonun ve pozitronun (elektronun karşı-parçacığı) yanında, yüksüz ve küçük kütleli bir parçacığın daha olması gerektiğini, 1930 yılında ileri sürmüştü. Hatta nötrinoyu tarif ettikten sonra şu ifadeleri kullandı: ''Öyle bir parçacığın var olduğunu ileri sürdüm ki; belki hiç keşfedilemeyecek!’'' Pauli, bu son cümlesi hariç, söylediklerinde haklı çıktı. Bu tezinden 26 yıl sonra, yani 1956 yılında, Clyde L. COWAN ve Frederick REİNES, nötrino-madde etkileşimlerini ilk kez gözlemledi ve böylece nötrinonun varlığı ispatlanmış oldu. Sonraki araştırmalar, doğada üç çeşit nötrino olduğunu gösterdi: elektron nötrino, müon nötrino ve tau nötrino. Nötrinonun keşfinden sonra yapılan çalışmalar, nötrinonun sırlarını çözerek mevcut kuramsal bilgilerin sınanmasına yönelikti. Özellikle Güneş'ten gelen nötrinolarla yapılan çalışmalar, nötrinonun diğer atomaltı parçacıklardan farklı bazı özelliklere sahip olabileceğini gösterdi. Güneş’teki nükleer füzyondan dolayı her hidrojen yanması sonucunda iki nötrino açığa çıkar. Adeta görünmez bir sağanak yağmur gibi saniyede trilyonlarca nötrino vücudumuza girer ve çıkar. Nötrinolar çok zayıf etkileştikleri için bu nötrino yağmurunun bize hiçbir zararı yoktur. Güneş’ten gelen bu kadar çok nötrinonun sayısını ölçmeye yönelik ilk çalışmalar Raymond Davis ve ekibi tarafından yapıldı. 1960’lı yıllarda başlayan bu çalışmalarda, Güneş’ten gelen nötrinoların sayısının tahmin edilenden daha az olduğu görüldü. Bu durum akla şu üç olasılığı getirdi: Ya bilim insanları yanlış ölçümler yapıyordu ya da yapılan kuramsal hesaplar yanlıştı. Son ihtimal ise nötrinonun Güneş’te oluştuktan sonra bilmediğimiz bir etkileşim yaparak farklılaşıyor olabileceğiydi. İhtimaller arasında yer alan, kuramsal hesapların yanlış olma olasılığı hayli düşüktü, çünkü mevcut modelin birçok öngörüsü doğrulanmış ve hayli başarılı sonuçlar elde edilmişti. Bilim insanlarının yanlış ölçümler yapma ihtimali ise tabii vardı. Fakat benzer ölçümler farklı teknikler kullanılarak birçok kez yapıldı ve elde edilen sonuçların hepsi aynı probleme işaret ediyordu, yani Güneş’ten gelen nötrinoların sadece %40’ı Dünya’ya ulaşabiliyordu. Solar nötrino problemi olarak literatüre geçen bu problemin çözümü içim kuramsal birtakım modeller üretildi. Bunlardan en ilgi çekici olanı İtalyan fizikçi, Bruno Pontecorvo tarafından 1957 yılında daha solar nötrino problemi bile bilinmezken ortaya atılmıştı. Pontecorvo, nötrinonun salınım yaparak karşı-nötrinoya (nötrinonun karşı parçacığı) dönüşebileceğini ileri sürdü. 1962 yılında ise Japon fizikçi Ziro Maki, nötrinonun başka bir nötrinoya, örneğin elektron nötrinonun müon nötrinoya veya tau nötrinoya salınım yaparak dönüşebileceği fikrini ortaya attı. Dolayısıyla nötrino salınım yapıyorsa, elektron nötrinonun bir kısmı doğduğu noktadan Dünya’ya gelene kadar metamorfoza uğrayıp başka bir nötrinoya dönüşüyor, bu farklılaşmadan dolayı elektron nötrino sayısında bir azalma meydana geliyor. Bu olayın doğruluğuna dair ilk ipucu 1998 yılında Süper Kamiokande deneyinde bulundu. Üstelik nötrinoların salınımda bulunduğu bizzat görülmüştü. Takip eden yıllarda yapılan deneyler de Süper Kamiokande’yi doğruladı. Bu gözlemlerin doğruluğundan emin olabilmenin tek yolu, nötrinonun salınım sonrası halinin fotoğrafının elde edilmesiyle mümkün olabilirdi. Örneğin, hızlandırıcılar kullanılarak oluşturulan müon nötrino, salınım yaparak, diyelim ki tau nötrinoya dönüştü; eğer tau nötrinoyu fotoğraflayabilirsek salınımın gerçekleştiğinden %100 emin olabiliriz. Bunu yapabilmek için kullanacağımız algılayıcılar hem müon nötrinoya hem de tau nötrinoya duyarlı olmalıdır. Böyle bir algılayıcı, İtalya’daki Gran Sasso yer altı laboratuvarı'nda kuruldu. OPERA (Oscillation Project with Emulsion tRacking Apparatus - Emülsiyon izleme Aparatı ile Salınım Projesi) adı verilen ve müon müon nötrinonun tau nötrinoya salınımını gözlemlemek için tasarlanan bu algılayıcının yapımında, 12 ülkeden yaklaşık 170 bilim insanı görev aldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden de bir ekibin de katıldığı bu projede, algılayıcının yapımı 2008 yılında tamamlandı. Deneyde kullanılan nötrino demeti ise Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde (CERN) üteriliyor. CERN-SPS (Super Proton Synchrotron - Süper Proton Sinkrotronu) hızlandırıcısında, hızlandırılan protonların bir hedefe çarptırılması sonucu oluşan pion ve kaon gibi parçacıkların bozunumlarından müon nötrino açığa çıkmaktadır. Yüksüz olduğu için elektromanyetik etkileşim yapmayan nötrino, yörüngesinde herhangi bir sapma olmadan Alpler'i aşarak, İtalya’daki Gran Sasso laboratuvarı'na ulaşıyor. Nötrino, 732 km’lik bu yolculuğu 2,4 milisaniyede tamamlıyor. OPERA ekibi, algılayıcıya çarpan bu nötrinoların etkileşimlerini analiz etmek için 2 yıldır yoğun olarak çalışıyordu. Bu uğraş, ilk meyvesini 2010 yılında vermişti ve CERN’den yollanan trilyonlarca müon nötrinodan birinin, bu yolculuk esnasında tau nötrinoya dönüştüğü ilk kez doğrudan gözlemlenmişti. Nötrinolar, 732 km'lik bu yolculuğu, ışıktan 6 nanosaniye önce tamamlıyor gibi görünüyordu! OPERA'da yapılan deneylerden, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru yükselen ışık hızını aşan parçacık seslerinin birer birer hayal kırıklığına dönüşmesi ise uzun sürmedi. Hız ölçümünde kullanılan atom saatleri ve GPS cihazları arasındaki bir senkronizasyon sorunundan dolayı, hesaplamalar da yanlışlanmak zorunda kalınmıştı. Kısacası, ışık hızı yine aşılamamış; büyük deha, Albert Einstein, kalesini yine usta bir komutan gibi savunmuştu!    

http://www.biyologlar.com/atom-alti-parcaciklar-bolum-2

EVRİM TEORİLERİ

İnsanoğlu kendini ve çevresinde algıladıklarını tanımaya başladıktan sonra, bu olağan üstü varlıkların nasıl meydana geldiğini düşünmüştür. M.Ö. VI. Yüzyılda yaşamış olan Şyonya‟lı filozoflardan Thales, tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğunu; Anaximander, canlıların kaynağının deniz olduğunu, başlangıçda balık olan atalarımızdan bugünkü şeklimize evrimleşerek ulaştığımızı; Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmaların rolü olduğunu ileri sürmüşlerdir. M.Ö. IV. Yüzyılda yaşamış olan Aristoteles, canlılığın başlangıçta kendiliğinden meydana geldiğini, zaman içinde giderek basitten daha karmaşık yapılı canlıların meydana geldiğini (doğa merdiveni) ve canlılarda organların ihtiyaca göre oluştuğunu savunmuştur. Canlı türlerinin ayrı ayrı yaratıldıklarını ifade eden yaratılış düşüncesinin herhangi bir bilimsel kanıtı bulunmadığından burada tartışılamamaktadır. XIII. yüzyılda fosiller üzerinde yaptığı çalışmalarla “paleontoloji” biliminin ortaya çıkmasına neden olan Buffon, canlı türlerinin bir evrim sonucunda meydana geldiğini ifade etmiş olmasına rağmen; kilisenin baskısı sonunda “kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum” demek zorunda kalmıştır. Bu dönemde, bir doğa bilimci olan Charles Darwin‟in dedesi Erasmus Darwin de Buffon gibi, canlıların yaşamları sırasında edindikleri beceri ve özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşünde idi. Bununla beraber, aydınlanma çağı olarak bilinen bu dönemde, Carl von Linné‟nin morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından biribirine benzeyen canlıları aynı grup içinde toplayarak, en küçük canlı gruplar olan türleri oluşturması; Cuvier‟nin aynı türden olan bitki ve hayvanların erkek ve dişilerinin kendi aralarında birleşmeleri sonunda fertil yavruların meydana getirdiklerini saptaması; XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Cuvier, Hilaire ve Gothe‟nin, belli işlevleri yerine getiren organların, canlılar arasında gösterdikleri benzerlik ve farklılıkları inceleyerek homolog ve analog organların ontogenetik gelişimlerini açıklamaları; canlıların evrimsel bir gelişimin sonunda çeşitlendikleri düşüncesini destekleyen yeni delilleri ortaya çıkarmıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalara rağmen, biyoloji sistematiğinin son şeklini aldığını söylemek mümkün değildir. Hatta, evrimin sürekliliği düşünülürse tamamlanması da mümkün gözükmemektedir. Ancak, bu çalışmaların sonunda; a) Biribirine yakın gruplar arasında benzerliklerin fazla olmasına karşın, uzak gruplar arasında benzerliklerin giderek azaldığı b) Sistematiğin alt sıralarında yer alan canlıların ilkel ve basit yapılı olmalarına karşın, üst sıralarda yer alan canlıların daha zengin bir biyolojik işleve ve karmaşık yapıya sahip oldukları c) Aynı tür içindeki canlıların kendilerine benzer ve fertil yavrular meydana getirdikleri d) Paleontolojik bulguların da yardımıyla; Jeolojik devirlerde yaşamış ve bugünkü canlılara benzeyen tür sayısının eski jeolojik devirlere gidildikçe azaldığı, yakın jeolojik devirlerde arttığı görüldü. Bu gözlemlere dayanarak, Hilaire; “hayvan türlerinin birbirinden meydana geldiğini” ileri sürdü, fakat dönemin ünlü anatomisti Cuvier ile yaptığı tartışmada ileri sürdüğü deliller yeterli bulunmadı. Lamarck (1744-1829) “Phylosophy Zoologique” adlı eserinde, türlerin ara varyetelerle, cinslerin ara türlerle ve familyaların ara genuslarla biribirlerine bağlı olduklarını ve değişen ortam koşullarına uyumlu yeni bir türün bir başka türün değişmesiyle meydana geldiğini ileri sürdü. Lamarck‟a göre, çok kullanıldığı için gelişen veya kullanılmadığı için körelen bir organın eşem hücreleri üzerindeki etkisi bu özelliklerin yeni döllere geçmesine neden oluyordu. Zürafanın, ağaçların yeşil yapraklarına uzanabilmesi için boynunun uzaması ve kurbağanın su içindeki hareketini kolaylaştıran arka ayakları arasında yüzme derisi gerili olması, bu canlıların, ortam koşullarına uygun olarak değişmeleri sonunda meydana gelmişti. Benzer şekilde, köstebekte gözlerin körelmesini, yılanlarda üyelerin yok olmasını, bu organların kullanılmamaları sonucunda yok oldukları şeklinde yorumlamıştır. Lamarck‟ın hipotezinin özelliği, canlılarda görülen değişikliklerin fonksiyona bağlı olarak ve ortamın koşullarına uygun olarak meydana gelmiş olmasıdır. Hipotezde yer alan, “canlılar içinde bulundukları koşullara uyar” önermesi bugün de gözlenen, doğruluğu çok kere kanıtlanmış bir olgudur. Ancak, bu yöndeki bir teorinin hıristiyanlığın telkinlerine uymaması yanında, değişikliklerin yeni döllere geçişini açıklamakta teorinin yetersiz kalması ve daha açık olarak; bugüne kadar yapılan gözlemlerde, canlılarda doğumdan sonra kazanılmış olan özelliklerin sonraki döllere geçtiğinin gösterilememesi nedeniyle fazla taraftar toplayamamıştır. Örneğin, August Weismann (1834-1914), yirmi döl boyunca kuyruklarını kestiği farelerin yirmi birinci dölde de deney serisinin başındaki fareler kadar uzun kuyruklu olduklarını gördü. Bu deneyler sonunda Weismann, vücudu meydana getiren somatik hücrelerin kalıtımda rolünün bulunmadığını; kalıtımla ilgili hücrelerin üreme (germ) hücreleri olduğunu ve çevresel faktörlerin üreme hücrelerine etki etmediğini buldu. Nitekim, Müslümanların ve Musevilerin, yüzyıllardan beri sünnet olmaları, bu toplumlarda herhangi bir kalıtsal değişikliğe neden olmamıştır. Aynı şekilde, Çinlilerin çocuklarına ayaklarının küçük kalması için yüzyıllar boyunca demir ayakkabı giydirmeleri de Çinlilerin ayaklarını küçültmemiştir. Halbuki, bugün bakterilerin antibiyotiklere, böceklerin insektisitlere karşı bağışıklık kazandıkları bilinir ve Lamarck‟ın hipotezi bu olayları anlamamıza yardım eder. Ancak bu yönde yürütülen araştırmalar, bağışıklığın bir populasyonun bütün fertlerinde değil, uygun gen kompozisyonuna sahip olan bazı fertlerinde meydana geldiğini ve bu fertlerin populasyon içindeki sayısının, doğal seçim baskısı altında daha sonraki döllerde giderek artmasıyla dirençli ırkların oluştuğunu gösterdi. Ayrıca, genetik alanındaki bilginin artmasına bağlı olarak bugün kabul edilen evrim düşüncesinin olası mekanizması ortaya konmuştur. örneğin Lüers, populasyon düzeyinde kazanılmış bir bağışıklığın, mutasyon, doğal seçim ve genlerin rekombinasyonuyla birlikte açıklanabileceğini ileri sürmüştür. Aydınlanma çağında, en fazla taraftar toplayan evrim teorisi, Charles Darwin (1809-1882) tarafından önerilen “doğal seçim” teorisidir. Aydın bir çevrede, varlıklı bir ailenin çocuğu olan Darwin, hekim olan babasının tüm gayretlerine rağmen tıp eğitimini başaramamış, Cambridge Üniversitesinde yine babasının zoruyla başladığı teoloji eğitimini tamamlamıştır. Bu arada, botanik ve jeoloji derslerine devam ederek, meydana getirdiği böcek koleksiyonuyla bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. 1831 yılında “Beagle” adlı gemiyle Güney Amerika kıtasının çevresini dolaşma olanağını elde eden Darwin, Galapagos adalarının faunasını inceleyerek örnekler toplamış ve 1836 yılında Şngiltere‟ye dönmüştür. Seyahati sırasında okuduğu, kıtaların kayma teorisini savunan Charles Lyeel(1797-1875) in “Jeolojinin Şlkeleri” ve 1838 yılında okuduğu Thomas Malthus (1766-1834) un “Nüfus Üzerine Deneme” adlı kitaplarından da etkilenen Darwin, 5 yıl boyunca doğada yaptığı gözlemlere ilave olarak, seferden döndükten sonra 23 yıl topladığı materyal üzerinde yaptığı çalışmalardan sonra 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınladı. Darwin teorisinde, bir populasyon içinde, değişen ortam koşullarına en iyi uyum sağlayan fertlerin alıkonmasıyla yeni bir ırkın meydana gelebileceğini, dölden döle farklılaşmanın artarak yeni ırkın başlangıçdaki populasyonun ait olduğu türden farklı ve yeni bir türe dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Darwin‟e göre evrim şu sırayla meydana gelmektedir. 1- Bir ekosistem içinde yer tutan her populasyon için, o ekosistemin bir taşıma kapasitesi vardır. Çünkü, ekosistemler yaşam alanı, barınak ve besin gibi olanaklar bakımından sınırlıdır. Nitekim, yapılan bir hesaba göre, 1 erkek ve 1 dişiden oluşan Drosophila melanogaster çiftinden 3 hafta sonunda, teorik olarak 245 000 fert meydana gelebilmektedir. Fakat doğada hiç bir zaman bu ölçüde büyümeye rastlanmamıştır. Örneğin, 100 cm3 lük bir yetiştirme kabında, yeterli besin bulunmasına rağmen; yumurtalarından yeni çıkmış kelebek larvalarından 100-150 den fazlası birarada yetiştirilememektedir. 2- Aynı populasyona ait fertler arasında, morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından farklar vardır. Eşeyli çoğalan bir populasyonun üyeleri, tek yumurta ikizleri dışında, biribirlerinden bazı karakterler bakımından farklıdır. 3- Ekosistemin sınırlı olanaklarında hayatta kalabilmek için populasyonun farklı özelliklere sahip olan fertleri arasında rekabet başlar. 4- Sahip oldukları özelliklerle çevrenin isteklerini karşılayabilen fertler rekabeti kazandıkları için hayatta kalır (doğal seçim) ve populasyonun sonraki dölü meydana getirirler. 5- Çevresel koşullar sürekli değişmektedir. Değişim, iklim düzeyinde, sıcaklık, nem, ışık miktarı gibi faktörlerin günlük, mevsimlik ve yıllık değişimlerini; biyolojik olarak, canlıların doğumdan sonra büyüyüp, yaşlanarak ölmelerini; ekosistem olarak, örneğin oligotrofik özelliklere sahip olarak yeni oluşmuş bir gölün, zamanla ötrofik ve distrofik bir göl halini alması, daha ileri aşamada kurumasıyla; çalılıktan başlayarak bir meşe ormanı ekosistemine varan farklı “serel evre” lerden geçmesi gibi çok farklı konuda ve bazen çok geniş kapsamda, yani biyosfer ölçüsünde meydana gelmektedir. Örneğin, CFC (klor-flor - karbon) bileşiklerinin sebep olduğu stratosferik ozon miktarındaki azalmaya bağlı olarak, biyolojik etkiye sahip olan ultraviyole ışınlarının yeryüzüne ulaşması ve sanayi devriminden (1860) sonra hızla tüketilen organik karbon kaynaklarından açığa çıkan karbon dolatısıyla ortaya çıkan küresel ısınma, tüm biyosferi içine alan küresel değişikliklerdir. 6- Değişen koşullara bağlı olarak kazanılan karakterlerin toplamına sahip olan fertlerden oluşan populasyon ile eski populasyonun fertleri, aralarında meydana gelen bu farklılaşmadan sonra biraraya gelseler dahi fertil yavrular meydana getiremezler. Aralarında tür düzeyinde fark meydana gelmiştir. Bu türleşmedir. Ancak, bu teoride bugünkü kalıtım bilgimize göre yanlış olan bir anlayışın üzerinde durmak gerekir. “Doğal seçim teorisi” olarak da bilinen bu teorinin ileriye sürüldüğü XIX. yüzyılda, kalıtsal özelliklerin vücut parçalarından geldiği ve bir çaprazlama sonucunda ortaya çıkan melezde, anne ve babaya ait karakterlerin eriyerek karışmaları nedeniyle yavrunun, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olduğu düşüncesi hakimdi. Yani, ana ve babada var olan siyah ve beyaz gibi iki zıt karakterin yavruda gri rengi meydana getireceğine inanılıyordu. Halbuki, gözlemler bir aile içindeki çocukların, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olmak yerine; bazılarının anneye veya anne soyundan birine örneğin dayıya, bazılarının babaya veya baba soyundan birine örneğin halaya benzediğini gösteriyordu. Fakat bunun nasıl meydana geldiği bilinmiyordu. Bu durum, Darwin'in de dikkatini çekmiş olmasına rağmen, bu konuda yeterli bilgi birikimine sahip olmadığından açıklayamamıştır. Nitekim, bugünkü bilgimize göre; anne ve babadan gelen baskın (dominant) ve çekinik (resesif) karakterler yavruda homozigot (AA veya aa) veya heterozigot (Aa) durumda bulunmaktadırlar. Bunların biribirleriyle karışması söz konusu olmamakta; bir karakter için baskın olan gen homozigot ya da heterozigot durumda olsa da fenotipte etkisini gösterebilirken, çekinik olan gen ancak homozigot durumda olduğunda fenotipte etkisini gösterebilmektedir. Genetik alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Gregory Johann Mendel (1822-1884) ile Darwin (1809-1882) aynı dönemde yaşamış olmalarına rağmen, aralarında bilimsel bir ilişkinin kurulamamış olması bilim ve onlar adına talihsizlikti. Mendel‟in bulgularının önemi yaşadığı dönemde anlaşılamamış, ölümünden 16 yıl sonra Erich Tschermak von Seysenegg, Hugo de Vries ve Carl Erich Correns tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. XX. yüzyılın başlarında, Hollandalı deVries (1848-1935), döller boyunca yetiştirdiği otuza yakın bitki türünde kendiliğinden meydana gelen ve kalıtsal nitelik gösteren değişikliklerin meydana geldiğini (varyasyon) saptadı. Benzer sonuçlar bulan, Alman Correns (1864-1933) ve Avusturyalı Tschermak (1871-1962) ile birlikte, 1900 yılında “mutasyon Teorisi” ni ileri sürdüler. Bu teoriye göre, bir tür içinde, birdenbire, ara dereceleri bulunmayan değişikliklere sahip canlılar (mutant) meydana gelebilir. Bu değişiklikler göz renginden zeka düzeyine kadar tür içi çeşitliğe ait karakterlerde olabildiği gibi, tür için karakteristik olan özelliklerden birinde de meydana gelebilir ve hayat mücadelesinde organizmaya avantaj sağlar veya zararlı olabilir. Mutasyon teorisine karşı, “canlılarda görülen değişikliklerin genellikle onların yaşama gücünü azaltıcı yönde olması” ve “türe özgü karakterlerinde değişiklik meydana gelen fert populasyonun diğer fertlerinden ayrı kalacağı için, soyunu devam ettirme ve bu değişikliği sonraki döllere aktarma şansının bulunmaması” gibi görüşler ileri sürülmüştür. Ancak, bugünkü bilgimize göre; canlılar geometrik dizi şeklinde artma eğilimindedirler. Mutasyonların çoğu, fertte olumsuz gelişmelere yol açmasına rağmen, az sayıda meydana gelen ve çevreye uyumda avantaj sağlayan mutasyonlar meydana geldikleri populasyon içinde kalıcı olurlar, bu değişikliklere sahip olan mutantların sayısı populasyon içinde giderek artar. Karşı görüşe göre, meydana gelen mutantın içinde bulunduğu populasyonun fertleriyle birleşemeyecek veya fertil yavru veremeyecek kadar farklılaştığı varsayılmaktadır ki, bu olağanüstü bir olaydır. Halbuki, mutasyonların çoğu türe özgü karakterlerin birinde meydana gelebilir ve bu değişiklik mutantın populasyon içinde fertil birleşmeler yapmasına engel teşkil etmez. Alman Biyolog August Weismann' ın da içinde bulunduğu bir grup biyolog, canlı varlıklarda genetik materyalin organizmanın somatik dokularından farklı olduğu ve ondan etkilenmediği sonucuna vardılar. Bu sonuç, bir organizmanın doğumdan sonra kazandığı yetenek ve özelliklerin neden kendinden sonraki döllere geçmediğinin anlaşılmasını sağladı. Buraya kadar anlatılan bilgi birikimine sahip olan biyologlar XIX. yüzyılın sonlarında Darwin‟in teorisi ile mutasyon teorisini birleştirerek “neodarwinizm” olarak adlandırılan yeni bir evrim teorisi geliştirdiler. Neodarwinistlere göre evrim; “bir populasyon içinde, organizmaların ortama uyumunda zayıflık yaratmayan küçük mutasyonların birikmesi sonunda, türe özgü karakterler bakımından orijinal populasyondan farklı ve ortam koşullarına daha uyumlu bir populasyonun ortaya çıkması” şeklinde meydana gelir. Darwinizm ve Neodarwinizm arasındaki benzerlik, her ikisinde de “doğal seçim” mekanizmasına yer verilmiş olması; fark ise, Darwinizmde “canlılarda değişikliğin ortam koşullarına bağlı olarak meydana gelmesi” düşüncesi yerine Neodarwinizmde “önce mutasyonların meydana geldiği” düşüncesinin yer almış olması ve karakterlerin sonraki döllere nasıl taşındığının öğrenilmiş olmasıdır. Bu konuda yapılan çalışmalar, canlılarda meydana gelen her mutasyonun canlının hayatta kalma gücü ve fertilitesi üzerinde olumsuz etkilere neden olmadığını, bazı koşullar altında canlının hayatta kalabilme yeteneğini artırdığını göstermiştir. Örneğin, Ptychopoda seriata kelebeğinde, kanatların deseninde değişikliğe neden olan bir mutasyon; kelebeğin hayatta kalma gücünü normal koşullarda azaltmasına karşın, soğuk ve rutubetli ortamlarda artırdığını göstermiştir. Bu kelebek, bir başka canlı ile ekolojik nişlerinin çakışması sonucunda habitatını değiştirmek durumunda kalırsa, sahip olduğu bu mutasyonla daha soğuk ve rutubetli ortamlarda hayatta kalmayı başaracak, oluşan yeni populasyonun gen havuzuna başka mutasyonların eklenmesiyle yeni bir tür meydana gelebilecektir (adaptif radyasyon). Buna göre, bir populasyon içinde görülen küçük mutasyonlar populasyonun gen havuzunda değişik genlerin birikmesine olanak sağlarken; diğer taraftan işleyen “doğal seçim” mekanizması var olan koşullara uygun olmayan genotiplerin ayıklanmasını sağlamaktadır. Örneğin, Florida da deniz kıyısındaki ormanlık bir alanda ve kıyıya yakın kumluk bir adada yaşayan aynı türden farelerin, ormanlık alanda koyu renkli, adada açık renkli olmaları şu şekilde açıklanmaktadır. Konu edilen fare populasyonununda rengin 3 gen çifti (A/a, B/b, C/c) tarafından belirlendiği kabul edilirse, F1 dölünün sperm ve yumurta hücrelerinde 23 = 8 farklı renk kombinasyonu (ABC, ABc, AbC, aBC, Abc, aBc, abC, abc) bulunacaktır. Buna göre F2 dölünde koyu ve açık renk veren gen kombinasyonlarından birer adet bulunma olasılığına karşın, ara derecelerde renk veren 62 adet farklı gen kombinasyonuna sahip fare meydana gelme olasılığı bulunacaktır (Tablo 1). Renk geni üzerinde meydana gelen mutasyonlarla fare populasyonunun gen havuzu içinde biribirinden farklı renk genlerinin sayısı artarken, karayla bağlantılı olan adada da farklı renklerde mutantlar görülecektir. Ancak, ada ile kara arasındaki bağlantının kesilmesi ve ada üzerindeki ormanın yok olmasıyla, çıplak ve kumluk alanda kendilerini gizleyemedikleri için kuşlar tarafından avlanan koyu renkli farelerin populasyondan elenmesiyle (doğal seçim) adada sadece açık renkli fare ırkı barınabilmiş; bunun tersine, ormanlık alanda açık renkli farelerin populasyondan elenmesiyle koyu renkli fareler barınabilmiştir. Bu örnekte, adada açık rengi; karada ormanlık alanda koyu rengi meydana getiren genler “doğal seçimde avantajlı gen” olarak tanımlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/evrim-teorileri

SALYANGOZ BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

SALYANGOZ BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Salyangozlar simetrik olmayan, genellikle konik bir merkez etrafında dolanan veya kolon halinde tek kabuklu yumuşakçalardır. Kabukları değişik sayıda kıvrımlar içerir. Kabuğun tepesi yassı ve dar, son kıvrımı geniş olup kenarları dairevi, oval ve açıktır. Salyangozların başı belirli, tentaküllerinde iki göz bulunur. Karın tarafında yassı ve iyi gelişmiş olan ayak sürünerek hareketi sağlar. İç organlar, sırt tarafa kıvrık kabuk içinde bulunur. Sırt tarafta mantonun değişimiyle oluşan boşlukta solunum organları ile anüs yerleşmiştir. Suda yaşayanlarda bu boşlukta su dolaşımı vardır. Manto boşluğu sırt bölgenin ön tarafına yerleşmiştir. Kabuğun kule kısmı kıvrımlardan oluşur. Son kıvrım açık olup hayvanın içeri girip çıkmasını sağlar. Son kıvrımın uçları dış dudak olarak isimlendirilir. Kabuğu deliksiz veya delikli olabilir. Kabuk açıklığı, dairevi, çentiksiz, sifonlu, kabuk açıklığı sağda olanlarda kabuk genellikle soldan sağa, kabuk açıklığı solda olanlarda kabuk sağdan sola dönerek kıvrılır. Kara salyangozları; oldukça nemli bölgelerde, özellikle bahçelerde yaşayan, başında uzayıp kısalabilen iki çift tentakülü, bir çift gözü ve bir ağzı olan, kuvvetli bir kastan oluşan ayak üzerinde hareket edebilen, mantosu iç organlarını örten, hermafrodit (İki eşeyli), olan yumuşakçalardır. Ülkemizde göller bölgesi, Marmara ve Karadeniz’de yoğun olarak toplanıp canlı ve işlenmiş olarak ihraç edilmekte olan salyangozlar; Şube (Phylum) : Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf (Classis) : Gastropoda (Karından Ayaklılar) Alt Sınıf (Subclass) : Pulmonata ( Kara ve su salyangozu) Aile (Familia) : Helixixidae Cins (Genus) : Helix Tür (Species) : Helix pomatia Helix aspersa BİYOLOJİSİ Vücut; deri, kabuk, tül ve balık kulağı denilen ince bir zarla korunur. Hayvanın üzerinde kayarak dolaştığı ayak, kas dalgalanmalarıyla ileriye itilir. Ayağın ön kesiminin yakınındaki bir salgı bezi, sümüksü bir sıvı salar. Bu sıvı salyangozun yolunu yağlar, hareketini kolaylaştırır. Kafa ayaktan belirli bir biçimde ayrılmamıştır. Kara salyangozunda kafada iki çift, diğer türlerde bir çift dokunaç vardır. Kara salyangozunda büyük dokunaçların üstünde gözler bulunur. Kanı renksiz yapışkan olup, pH’sı 7-8 arasındadır. Havayla temas ettiği zaman oksidasyonla mavi renk alır. Kanı pıhtılaşmaz, yoğunluğu sudan biraz ağırdır. Ve vücut ağırlığının 1/5-1/6 sı kadardır. Görme, koku alma, dokunma duyuları antenlerinde olup, tad ve koku alma duyusu ile kombine haldedir. İşitme duyusu körelmiştir. Salyangozun yaşamının büyük bir kısmı kabuğunun içinde uyku halinde geçer. Altı aylık kış süresince ve yazın kurak günlerinde kabuğundan dışarı çıkmaz. Ancak yağmurlu ve çiğli gecelerde beslenmek üzere kabuğundan çıkıp gezer. 2.Yaz Uykusu : Salyangoz kurak havalarda kabuğuna çekilir ve uyur. Bu uyku kısa sürelidir. Yağış ve çiğ bekler. 3.Kış Uykusu : İklime göre Eylül sonları ve Ekim başlangıcında uykuya girerler. Mart- Nisan sonuna kadar devam eder. Ülkemizde bazı yıllar Aralık’ta başlar, Mart başına kadar devam eder. Yaz uykusunu fundalık ve çalılıklarda geçirir. Kış uykusunu ise ağaç kökleri, fundalık ve çalılık dibindeki yumuşak toprağı oyarak içine girip (ağzı yukarı olarak), ağzını epiphrohme zarıyla kapatarak tamamlar. Kışın uygun zamanlarında zarı açarak havayı temizler, İkinci ve kağıt gibi kalınca bir zar daha yaparak iki zar arsında kalan havayı kullanır. Hava kirlendikçe zarları yeniler. Uyanınca derhal taze ve körpe bitkileri yemeye başlar. Bu arada soğuklar olursa ağzını kapatıp bir kenara veya ağaca yapışarak bekler. ÇEVRE KOŞULLARI Isı : Kışı sert geçen yerlerde killi-sert topraklarda gizlenemediği için ölürler. Isı derecesi -15 C0 ve toprak 25 cem. karla örtülü iken toprak hareketi -1C0 dir. Toprağa giren salyangozlar ölmezler. Kışı açıkta ağaclara yapışarak geçirmek zorunda kalanlar (-4,-5C0 lik) soğukta ölürler. Genellikle yumuşak toprağı tercih ederler. Mayıs ayında yumurtladıktan sonra zayıf düşer. Kuraklık nedeniyle kaybettiği nemi kazanamazsa ölürler Nem: Nemli yerleri sevmekle beraber, devamlı rutubetli yerlere dayanıklı olmayıp, ıslak bir yerde sürekli kalması halinde kurbağa veremi denilen bir hastalığa tutulurlar. Burgonya cinsinin açlığa dayanma gücü 6-7 aydır.ki bu süre uyku süresinin tamamıdır. Bazı bölgelerde 2-3 sene yaşadığı görülür. En uygun depolama ısısı 0C0 ile -2C0 ler arasındadır. ÜREMESİ Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir. Kıştan çıkan salyangozlar ilkbaharda gece gündüz sürekli körpe filizleri yerler. Çok çabuk gelişirler İki salyangoz yüzyüze gelerek uzuvları sayesinde birbirlerini döller. Her yıl çiftleşmeyebilirler ve Mayıs ayında çiftleşirler. Bir defa çiftleşme ile birkaç yıl yumurtlamaya devam ederler. Çiftleşme Mayıs ve Ağustos aylarında iki defadır. Yumurtlama ise bir defadır. Burgonya cinsi salyangoz çiftleşmeden 12-15 gün sonra, bir başka tür ise 5-8 gün sonra yumurtlar.. Yumurtalarını; koyu- gölgeli çalılıklara ve ağaç köklerine bırakırlar. Kuyunun ağzını ıslak toprakla sıvarlar .Yumurtadan çıkan yavruların yiyeceklerini kolay temin etmeleri için yumurtalarını daima bitkilerin taze ve bol olduğu yerlere bırakırlar. Burgonya cinsi yaklaşık 6 mm çapında 60-90 adet, küçük gri cinsi de 4 mm.çapında 100-110 adet yumurta yapar. Salyangoz yumurtası beyaz renklidir. Yumurtadan yavruların çıkış süresi, Burgonya cinsinde 20-30 gün, küçük gri cinsinde ise 15-20 gündür. Yumurtlayan salyangozlar ağırlıklarını 10-12 gr kaybetmektedirler. Yumurtadan çıkan yavrular, çıktıkları yumurtaların kabuklarını yerler. Böylelikle hem ilk gıdalarını almış olurlar, hem de kendi kabukları için gerekli olan kalkeri sağmış olurlar. Brogonyalar , iki kış geçirip 2 yaşına geldiğinde yumurtlamaya ve satışa uygun hale gelmeye başlar. Küçük gri cinsi ise sıcak iklimi sevdiğinden Akdeniz Bölgesinde 6 ay sonra yaumurtlamaya başlar. Daha yüksek yerlerde yaşayanları ise 1 yıl sonra ancak yumurtlar ve pazarlamaya uygun hale gelirler. BESLENMESİ Salyangoz ot yiyen bir hayvan olup ilkbaharda, hele de havaların fazla yağışlı gittiği günlerde durmadan yer, fazla gelen besini depo eder. Çiçekli bitkiler, filizlenmeye başlayan otları, sebze çimlerini, bağların filizlerini de çok severler. Güneşin etkisiyle sertleşen otları yemezler. Zehirli, zehirsiz mantarları, yosun, marul, kıvırcık, salata havuç, şalgam,maydonoz patates,ıslatılmış ekmek ıslatılmış kepek sevdiği besinler arasındadır. Salyangozlar dilleri üzerinde bulunan törpüye benzeyen birçok küçük sağlam dişleri vardır. Şekil-3 radula yani dişli dil denen bu törpü biçimindeki uzuvlarıyla yaprakları kemirirler. Bir yörede salyongoz olup olmadığını anlamak için, çalı diplerindeki yaprakların kenarlarının içlere doğru kemirilmiş olması onları ele verir. Salyangozun sindirim süresi uzun olmakla beraber bir öğünde kendi ağırlığının %15 oranında yiyecek yiyebilir. Salyangoz Kültürü Doğadan çeşitli yöntemlerle (el ile,ağaca monte edilen bakır levhalarla). Bakır levhanın altı 5 cm. genişliğinde 6 cm. uzunluğunda kesilir bilezik şeklinde takılır, levhanın altında toplanan ve geriye gidemeyen salyangozlar toplanır. Ekonomik anlamda yetiştiriciliği semi-intensif yolla olmaktadır. Bir dönüm araziye m2 ye 100 adet hesabı ile 100.000 canlı salyangoz bırakılır. Arazi 20 şer metrelik parçalara bölünür. Aralarına yollar yapılır. Bulundukları ortama yaz-kış yeşil çim ekilir. Park parçaları dışarıdan gelebilecek düşmanlara karşı çitle çevrilmelidir. Parkta devamlı kontrol yapılmalıdır. Parka çalılık, fundalık geniş yapraklı ağaçlar dikilmeli, yumuşak toprak bulunmalı ve küçük çukurlar açılmalıdır. Açılan çukurlara anaçlar yumurtalarını bırakırlar ve yumurtaların olgunlaşmaları 20-30 gün sürer. Çıkan yavrular yumurtalarının kabuklarını yiyerek beslenirler. Bu beslenmede kendileri için gerekli kalkeri sağlamış olurlar. Doğadan toplanarak parklara yerleştirilen salyangozlara 26-28 ay sonra satış boyuna ulaşırlar. Bu süre içerisindede devamlı bakım yapılmalıdır. Diğer bir yöntem yine doğadan toplanan salyangozların 10 m uzunluğunda 30-40 cm yüksekliğinde 1-1.5 m genişliğinde büyütme kafeslerine konulur, yumuşak toprak tökülüp çimlerle donatılır. Böylelikle küçük alanlarda yetiştircilik yapılabilir. Salyangoz yetiştirciliği oldukça risklidir. Çünkü doğadan toplanarak yapılan yetiştirme işleminde fire çok olmaktadır. Salyangozun bulunduğu çevreye uyumun gerçekleşmemesi, düşmanlarının çok olması, yaz aylarının uzun süre kurak gitmesi, sürekli ve şiddetli yağmurlar ve seller nedeniyle kayıplar çok olabilir. Bütün bu olumsuzlukları giderebilmek için parçalara bölünen alanın üzeri tente ile kapatılmalı, kurak geçen mevsimlerde aşırıya kaçılmadan nelendirme yapılmalıdır. TÜRKİYE’DE SALYANGOZ ÇEŞİTLERİ VE BÖLGELER İTİBARİYLE DAĞILIŞI Salyongozun son yıllarda gerk canlı, gerek haşlanmış-tuzlanmış et, gerekse konserve halinde ihracaatı artmıştır. · Bursa Bölgesi: Bu bölgenin salyangozları Burgonya cinsi olup, eti beyaz ve ağzı geniştir. Fransa’da çok tanınmıştır. · Bilecik Bölgesi: En ideal Burgonya, Osmaneli ve Vezirhan bölgelerinden toplanmaktadır. · Ege Bölgesi: Bol miktarda bulunur ve kabukları sert, etleri iyi cinstir. · Güney Bölgesi: Kabukları sert etleri de beyazdır. Kabukları işleme esnasında kırılmadığından boş olarak birkaç kez kullanılabilir. · Isparta ve Burdur Bölgeleri : Burgonya çeşidi boldur. Ancak %10-15 kadarı esmer etlidir. · Cide ve Çaycuma Bölgeleri: Bu bölgedeki salyangozların %45’I Burgonyadır. Ağızları dar olup yerli imalathaneler tarafından alınmaktadır. Aslında yurdumuzun yağışlı ve sebze bahçeleri olan her yerinde salyangoz bulunmaktadır. Yalnız küçük gri cinsi, Söke ve Milas’ta bulunmaktadır. KALİTE AYRIMI Burgonya salyangozları etlerinin rengine göre 3 sınıfa ayrılırlar: · Ekstra: Ağızları geniş ve yuvarlak, etleri açık gri veya krem rengi olanlar. · Birinci sınıf: Ağızları geniş ve yuvarlak, etleri pembe, siyahımsı veya beyaz olanlar, · İkinci sınıf : Ağızları yuvarlak ve geniş olmayan, etlerinin rengi çeşitli alanlar (karışık) · Küçük gri salyangoz(Petits-gri): Koyu kahverengi, benekli, yeşilimsi ve kırçıl kabuklu, etinin rengi parlak ve çeşitli olan küçük gri salyangozlar tek tip olarak “ naturel” adı altında piyasaya sunulur. MUHAFAZASI · Salyangozlar havadar ve soğuk hava depolarında saklanmalıdırlar. · Frigo-frig araçlarla taşınmalıdır. · Salyangozların saklandığı depolarda ve taşıtlarda, göztaşı, DDT ve benzeri ilaçlarla kireç ve tuzlu su bulundurulmamalı ve herhangibir amaçla kullanılmamalıdır. · Depoda ve taşıtta su serpilmemelidir. PAZARLANMASI Ürünün pazarlanması aşağdaki şekillerde gerçekleştirilir: · Canlı olarak · Haşlanmış ve dondurulmuş et halinde · Konserve halinde · Boş salyangoz kabuğu ihracaatı Canlı Olarak: İhraç edilecek salyangozu toplattırmadan önce, sağlıklı şartlarda, rutubetsizbir depo hazırlamak gerekir. Depoda daha sonra salyangozları en az 1 hafta bekletmek gerekir. Bu süre içerisinde önceden sürekli dışarıdan besin almış olan salyangozların dışkılarının ihraç sandıklarına bulaşmadan tükenmesi temin edilmiş olur. Çünki dışkıları pis koku vermekte olup, etlerinin acımtırak ve zehirlenmesi ihtimali de bu süre içinde aşılmış olur. Aralıklı çakılmış 20-25 kg salyangozu rahatlıkla alabilecek hava payı bırakılmış sandıklar, sepetle toplanmış salyangozlarla doldurulduktan sonra depoya taşınır. Özellikle ilkbaharda toplanan salyangozların üstü, yağışlar nedeniyle çamurku olur. Sandıktaki hava payı, salyangozların dışarı çıkma isteği nedeniyle hareketlerini kolaylaştırır. Birbirlerinin üzerlerinde dolaşırlarken, çamurlarını, pisliklerini ve dışkılarını sıyırmış olurlar. Üstteki temiz olanlar alınır. Alttakiler de aynı şekilde temizlenir. Depoda bir haftadan fazla kalmış olan salyangozlardaha sonra boylanırlar ve cinslerine göre ayrılırlar. 28 mm. ve 38 mm.’lik eleklerden geçirilerek ve et renklerine, kabuk ağızlarının büyüklüklerine göre sınıflandırılırlar (Bölüm-8) Haşlanmış-Dondurulmuş Et Halinde: Canlı salyangoz ihracatı, en ufak bir ihmalde büyük zararlara neden olduğundan, et halinde ihracata yönelinmiştir. Bu çeşit ihracatta Burgonya türü salyangoz kullanılır. Genel olarak çift kaynatma yönteminde sıra malı 5 kg. Canlı salyangozdan, ortalama 1 kg. Haşlanmış- dondurulmuş et istihsal edilmektedir. Bu tür ihracat, kısa sürede canlı ihracatın kat kat üstüne çıkmış ve ihracat olayını da canlandırmıştır. Konserve Halinde : Burgonya türü salyangozlar, toplattırıldıktan sonra aralıklı sandıklara koyularak 4- 7 gün süreyle aç bırakılırlar. Haşlanmış- dondurulmuş et işleminden geçtikten sonra, tuz, karabiber, kekik, defne, anason, karanfil ve bunun gibi aromatik maddelerle ve beyaz şarapla kaynayan 1 litre suya 20 adet hesabı ile etler atılıp 1 saat 15 dakika veya 3 saat pişirilir. Etler çıkarılır, süzülür. Sonra tenekeden yapılmış kutulara 18’er adet konur. Her kutuya 1 karanfil, biraz kekik 1 defne yaprağı konulur. Kutunun havası alınarak kapatılır.Konserve halindeki salyangoz ihracatı kolay ve firesizdir. Boş Salyangoz Kabuğu : Haşlanmış- dondurulmuş salyangoz eti ihracatında kabuğunun da gönderilmesi zorunludur. Çeşitli şekillerde hazırlanmış salyangoz etleri, tekrar kabuğuna koyularak servis yapılır. Her kutuya 60-144 adet kabuk yerleştirilir. Salyangoz; içerdiği hayvansal protein ve diğer değerli besin maddeleri nedeniyle bugün ihraç maddelerimiz arasında en fazla aranan ve ısrarla istenen bir üründür. Özellikle, salyangozun pazarlanabileceği ülkeler arasında; Fransa, Almanya, İsviçre, İtalya, Belçika, Macaristan, İngiltere, Yugoslavya, Avusturya, İspanya, Kuzey Afrika ülkeleri ve Japonya başta gelmektedir. SALYANGOZUN TIPTAKİ YERİ ve GIDA BAKIMINDAN DEĞERİ Salyangoz salgısı çok miktarda protein ve azotlu bir maya içermektedir. Salyangoz müzmin bronşite iyi gelmektedir. Ayrıca salgısı kurutularak akciğer veremine iyi gelen helisin imal edilmektedir. Salyangozun kendisinin kurutularak toz haline getirilmiş şekline de helisin denir ve bu kızartılacak etlerde yumuşatıcı olarak kullanılır. Salyangoz; madeni tuzlar, bakır, çinko, kalsiyum, magnezyum ve fosforlu maddeler bakımından zengin olup, çiğ yenen besin maddelerinin ve alkolün sindirilmesinde yararlıdır. Belirli bir bölgeden 2 yıl devamlı salyangoz toplanması halinde, aynı bölgeden 1 sene geçmeden üçüncü sene salyangoz toplattırılmaması gerekmektedir. Salyangoz ihracatımızın gün geçtikçe artış kaydetmesi üzerine, salyangoz toplattırılması bir çeşit katliam şeklinde devam etmektedir. Bu durum bizi ileride salyangoz bulamamak gibi ciddi bir problem karşısında bırakacaktır. Bunun için daha şimdiden planlı bir şekilde suni salyangoz üretme yoluna gidilmelidir. LİTERATÜR 1. Su Ürünleri Daire Başkanlığı Arşivleri 2. Yalman K. : Türkiye Salyangoz Üretimi ve İhracatı 3. İGEME : Salyangoz Standartı 4. Demirsoy A. : Yaşamın Temel Kuralları 5. 1997 D.İ.E. Su ürünleri İstatistikleri 6. Doğan A. : Kabuklu Su ürünleri üretim tekniği 7. Bateş : Doğa Ansiklopedisi Cilt 1 bateş Yayınları 8. Artel : Artel Ansiklopedisi Cilt 5 Artel yayınları   Su Ürün. Müh. M. Suat İNAN -Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜGEM

http://www.biyologlar.com/salyangoz-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Kalıtım ve Kalıtsal Hastalıklar

KALITIM Canlılar arasındaki benzerlik ve farklılıkların, ortaya çıkmasını sağlayan, bunların anne babadan çocuğa nasıl geçtiğini, kalıtsal hastalıkları ve tedavileri inceleyen bilim dalıdır.Aynı tür canlılar kendi aralarında görünüş olarak farklılık gösterirler(saç rengi, göz rengi vb. ).Kalıtımın diğer bir adı da soyaçekimdir. Bütün canlılarda görülür. KALITSAL HASTALIKLAR Genlerle yavrulara geçen özelliklere kalıtsal özellikler denir (kan grubu, göz rengi, çok parmaklılık, renk körlüğü vb.).Bazı hastalıklar havada, suda yiyecek ve içeceklerde bulunan mikroplardan ileri gelir.Bazılarının nedeni doku ve organların zamanla yıpranmasıdır. Kalıtsal hastalıklar yada bozukluklar ise kusurlu genlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasından kaynaklanır.Bir canlının büyümesi, gelişmesi ve yaşamını sürdürmesi için gerekli bilgileri taşıyan kalıtım birimlerine gen denir. Genler DNA’dan(deoksiribonükleik asitten)yapılmıştır.Yeni doğan bir bebek genlerini kalıtım yoluyla anne-babasından alır. Eğer bütün genleri normal ise, yani sağlıklı bir insan da bulunması gereken özellikleri taşıyor ve hepsi üstüne düşen görevi eksiksiz yerine getirebiliyorsa bebek sağlıklı doğacaktır.Ama bazı bebeklerde, anne ya da babadan gelen kromozomların biri ya da bir kaçı kusurlu olabilir. Bu durumda vücuttaki bazı etkinlikler bu bozuk genlerin aktardığı yanlış bilgiye göre yönlendirileceğinden bebekte kalıtsal bir bozukluk ya da hastalık ortaya çıkar.Birçok ülkede yaklaşık her 30 bebekten birinde kalıtsal bir hastalık ya da bozukluk söz konusudur. Kalıtsal hastalıkların bir çoğu ameliyatla, ilaçlarla ve çeşitli uygulamalarla denetim altına alınarak hasta çocukların yaşamlarını normal olarak sürdürmeleri sağlanabilir. KALITSAL HASTALIKLARIN TANISI Bir insanın en doğal haklarından birisi sağlıklı olarak dünyaya gelebilmektir.Günümüzde uygulanan birçok doğum öncesi tanı yöntemiyle bu hedefe oldukça yaklaşılmıştır. Gene de istenen sonuçların elde edilmesi için aile bilinçli davranmalı,hekim de bu yöntemleri usulüne uygun biçimde kullanmalıdır. Böylece doğum öncesinde bazı riskler önlenebilecek ve var olan sorunlar uygun yöntemlerle çözülebilecektir.Kalıtsal (genetik) hastalıklara yaklaşımda temel ilke bunların ortaya çıkmasını engellemektir. Bu ilke tedavi edilmeyen hastalıklar kadar tedavi edilebilen hastalıklar için de geçerlidir.Kalıtsal hastalıkların bir bölümü düzeltilebilen bozukluklardır. Örneğin tavşan dudakça da birçok doğumsal kalp hastalığı doğumsal yöntemlerle tedavi edilebilir. Bazı kalıtsal hastalıklar da ise eksik olan madde dışarıdan verilerek tedavi sağlanır.Bunun örnekleri hipotiroidizmde tiroide hormonu kullanılması ve hemofili hastalıklarına faktör VIII verilmesidir. bazı metabolizma ürünlerinin vücutta birikmesine bağlı hastalıklarda ise bu birikimi önleyen ilaçlar kullanılır.Bazı hastalıklar da sağlıklı bir insandan alınan genlerin hastanın gen yapısına eklenmesiyle tedavi edilebilir. GENETİK DANIŞMANLIK Genetik danışmanlık bireyin taşıdığı kalıtsal hastalığın çocuklarına geçmesi riski, bu hastalığın tedavisi, sonuçları ve önlenmesi konusunda onu bilgilendirmeyi sağlar.Genetik danışmanlık için başvuran bireyin ailesi uzak akrabalarına kadar incelenir ve bir soyağacı oluşturulur. Soyağacında yer alan kişilerin hangilerinde kalıtsal hastalık olduğu saptanır ve bireyin hastalığı çocuklarına aktarma riski hesaplanır. Genetik danışmanlık için başvuran anne baba adayının arasında kan akrabalığı varsa, bu bağın kalıtsal hastalık riskini arttıracağı anlatılır.Anne babanın doğduğu ya da yaşadığı yer birbirine ne kadar yakınsa, aralarında kan bağı olmasa bile, kalıtsal hastalıklı çocuk sahibi olma risklerinin ötekilere göre daha yüksek olduğu ileri sürülmektedir.Anne ve baba adayının genetik danışmanlığa başvurmasını gerektiren durumlar;Anne veya babada ya da her ikisinde kalıtsal hastalık varsa,Adaylardan birinin ya da ikisinin yaşlarının ileri olması,Anne ve babanın kalıtsal hastalıkların sık görüldüğü bir yerden gelmeleri,Anne ve baba arasında kan bağı bulunması,Annenin art arda düşük yapmış olması,Annenin hamileliğin ilk haftalarında şiddetli bir enfeksiyon geçirmiş olması,Aile bireylerinden birisinde kalıtsal bir hastalık ve ya doğuştan sakatlık bulunması,Anne ya da babanın önceden kalıtsal hastalığı olan bir çocuğunun olması. KALITSAL HASTALIK TAŞIYAN BİREYLERİN SAPTANMASI Kalıtsal hastalık taşıyan bireylerin daha hastalık belirtileri ortaya çıkmadan saptanması gerekir.Kalıtsal bozuklukların bazıları bebeğin dünyaya gelişinden önce , bazıları doğumdan kısa bir süre sonra, bir bölümü de süt çocukluğu döneminde saptanır.Kalıtsal hastalık taşıyan bebeklerin belirlenmesi bir an önce tedaviye başlamasını sağlar. Böylece belirtilerin şiddetinin azalması sağlanır ya da ortaya çıkması engellenir. Bazen hastalık kesin biçimde tedavi edilir.Bu noktada akla bir soru gelmektedir. Genetik hastalıkların engellenmesi için bütün çiftler mi taranmalı, yoksa ön elemelere bağlı olarak bazı risk grupları mı incelenmelidir ? Bazı hastalıklar için kitlesel tarama testlerine gerek yoktur ; çünkü bunların taşıyıcısı olan bireylerin sayısı çok yüksek değildir. Örneğin ; deri, pul tüy ve kıllarda sarı ,kırmızı ya da siyah pigmentlerin eksikliği bu tür hastalıklardır. Ama kistik fibroz gibi tedavi yöntemleri kısıtlı bir hastalığın toplumda taranması , bu hastalığın sıklığının azalmasına önemli katkıda bulunacaktır.Bazı toplumlarda kalıtsal hastalıklar daha çok görülür. Örneğin Akdeniz denen hastalık özellikle Akdeniz havasında yaygındır. Orak hücreli kansızlık ise Orta Afrika’da ve Ege Denizi’ndeki bazı adalarda daha sık ortaya çıkar.Kalıtsal hastalıklar konusunda Toplumdaki eksik ve ya yanlış bilgiler Az sayıda aile bireyinde bir hastalığın kalıtsal olup olmadığı,Doğumsal bir hastalığın mutlaka kalıtsal olduğu, (Hamilelikte alınan ilaçlar da olabilir)Kalıtsal hastalıkların tedavi edilemediği,Gebelikte annenin geçirdiği bazı fiziksel ya da psikolojik rahatsızlılarının bebekte sakatlığa yol açacağı,Dörtte bir olasılıkla ortay çıkan kalıtsal bir hastalığın ilk bebekte ortaya çıkması durumunda , sonraki bu hastalığın kesinlikle görülmeyeceği,Kalıtsal hastalıkların kendini doğumda ya da ilk günlerde belli ettiği (bazı hastalıklar ileri yaşlarda da belirti verebilir) ,Ailede kalıtsal hastalık yalnızca kadınlarda ya da erkeklerde görülüyorsa , bunu cinse bağlı olarak çocuklara geçeceği. Doğum öncesi tanı Günümüzde birçok genetik ve doğumsal hastalık için ,bebeğin anne karnında olduğu dönemde tanı olanağı vardır.Doğum öncesi tanı yöntemlerinin birçok yararı vardır : Erken dönemde hastalığın tanınmasını sağlar. Risk grubunda bulunan anne ve baba adaylarını beklentilerine yanıt verir. Olası kalıtsal hastalığın bebekte görülmediği kesin olarak belirlenir. Ağır kalıtsal bozukluklar söz konusu olduğunda ailenin izniyle gebelik ilerlemeden sonlandırılabilir. Bazı kalıtsal hastalıkların sık görüldüğü bölgelerde doğum öncesi tanı yöntemlerinin yaygın olarak kullanılması, bu hastalıların görülme sıklığını belirgin biçimde azaltabilir.Doğum sonrası tedavi edilebilen hastalıkların önceden saptanması, tedavi ekibinin hazırlıklı olması , doğum zamanını belirlemesi ve tedaviyi uygun biçimde yönlendirilmesini sağlar. BAŞLICA KALITSAL HASTALIKLAR1 -HEMOFİLİ Bozuk genlerin bir araya gelmesiyle kanın pıhtılaşmaması şeklinde ortaya çıkan hastalıktır.Aile içi birleşmeler sonucu olduğu yanlış yere sanılmış olan bu hastalık ,özellikle kuşaklar boyu Avrupa krallık sülalerini kasıp kavurduğun , çok ünlüdür.Kurban,hemenher zaman bir erkektir ve hastalık bütün erkeklere “taşıyıcı” olarak adlandırılan annelerinden geçer.Günümüzde bu hastalığın görüldüğü birkaç kadın,hem hemofilili bir babaya,hem de taşıyıcı bir anneye sahip olma şansızlığına uğratmıştır.Hemofili çok ender görülen bir hastalık olduğundan,son olarak sözü edilen durum son derece ender bir durumdur.Pek çok ailenin durumu uzun yıllar boyunca açıklık kazanmaz.Ailelerin çoğu için ilk taşıyıcılar konusundaki klinik detaylar eksiktir ve unutulmuştur.Fakat kraliyet aileleri söz konusu olduğunda durum değişir.7 nisan 1853′te ,kloroform kullanılarak yapılan doğum da,kraliçe Viktorya’nın hemofili taşıdığını ortaya koyuyordu.Kanın mekanizmasındaki bozukluğa yol sakat geni,X kromozomunu taşır;bu,”cinsiyete bağlı karakteristik ” adıyla bilinen durumdur.Cinsiyet kromozomları insanın cinsiyetini tayin eder .Fakat aynı zamanda ,cinsiyetten bağımsız olan renk körlüğü araları bitişik parmaklar ,kas sakatlıkları ve hemofili gibi karakteristikleri içeren genlere de sahiptirler.Erkek çocuk X kromozomunu hiçbir zaman babasından almayıp her zaman annesinden alır.Kadınlar da ise hastalık görülmez ,çünkü sadecedir kusurlu ,öbürüyse normal olan iki X vardır ;normal olan.yeterli pıhtılaştırıcı unsuru sağlar .Kadın,kız ve oğullarının her birine X kromozomlarından birini verecektir Çocuklar kusurlu olanı alabilecekleri gibi kusursuz olanı da alabilirler .Kızların taşıyıcı oğullarının hemofilili olma şansının yarı yarıya oluşu buradan gelmektedir.Durumun ilk olarak ortaya çıkmasına Leopold yol açtı;çok ufak tefek yaralar büyük kanamalara yol açıyordu ve vaftizi uzun süre geciktirildi. Leopold’un bütün çocukluğu çeşitli hastalıklarla dolu geçmişti ve yirmi altı yaşındayken bile annesi Avusturya yolcuğuna izin vermedi.Bu yolculuk,kraliçenin yazmış olduğu gibi,hem prensin sağlığını hem de onu merak etmekten kendi sağlığını tehlikeye sokacaktı .Bununla beraber üç yıl sonra evlenmesine izin verdi.Küçük bir kazanın sebebiyet verdiği büyük bir kanamadan öldüğünde Leopold un bir kızı vardı ve karısı erkek doğacak bir çocuğa gebeydi.Leopold un hastalığı kızına geçirmesinden önce(erkek çocuknormaldi ,kraliçe Viktorya ailelerinin “bu müthiş hastalığın pençesinde” olduğunu yazmasına sebep olan başka belirtilere de şahit olmuştu.Leopoldan on yıl önce doğan Alice ,1862′de evlenmişti.İki kız taşıyıcı,Leopold’un ölümünden on bir yıl önce üç yaşındayken,pencereden düşmesini sebebiyet verdiği kanamadan ölen oğlu dahemofililiydi.Şimdilik hemofiliye bir çara bulunamamıştır fakat pıhtılaştırıcı madde kısa bir süre etkili olmak üzere zerk edilebilir.Bu süre ancak bir gündür. Geçmişte kanama korkusu hastalıklı bir kimseye hiçbir şey yaptırılmamasına yol açardı.Günümüzde,hemofilli çocuklarla uğraşmak üzere özel alçak boyda ve pamuk doldurulmuş eşyalı çıkıntısız döşemeli ve yumuşak oyuncaklı kreşler vardır.Fakat aşırı korunmanın da ziyanlı olduğu belirtilmektedir.Günümüze kadar bir tedavisi bulunamamıştır.Ve dünyanın,Kraliçe Viktorya’nın”bildiklerimin en kötüsü”olarak adlandırdığı bu hastalıktan kurtulması için epey zamana ihtiyacı vardır. - ALBİNİZİM “Gebe kaldı ve derisi kar gibi beyaz,gül gibi kırmızı saçları yün gibi beyaz ve uzun,güzel gözlü bir çocuk doğurdu”.sözü edilen çocuk,bir gemi yaparak Tufandan kurtulan Nuh’tur .Bu tasvir İsa’dan yüzyıl kadar önce yazılmış olan bir kutsal kitapta yer almaktadır(Enoch’un kitabı) .Belirtilen özellikler albino özellikleridir.Daha sonra ki dünya nüfusunu atası Nuh olduğuna göre albinoların sayısının çok daha fazla olması beklenirdi.Alginizim çekinik bir genin yol açması sebebiyle (doğal çekimin işe karışmadı düşünüldüğünde),dörtte birimizin albino olması gerekirdi.Oysaki albinizim çok daha az oranda ,fakat bütün ırklarda görülmektedir.Bir kusur olarak adlandırılabilir,çünkü pigment yokluğu gözlerin zayıf ve astigmat olmasına,güneşe tahammül edilmemesine yol açmaktadır.Ayrıca,her ne kadar Avrupalı albinolar sarışın ve açık tenli kişiler arasında fazla göze batmadan dolaşa biniyorsalar da durum zenciler,Japonlar ve kızıl dereliler için aynı değildir.Bildirilen oran, Avrupa için aşağı yukarı yirmi binde birdir.Ortalama olarak İngiltere’de2500 ABD ‘de 9000 albino vardır.Koyu renkli toplumlarda albinizim daha yaygındır.Nijerya da oran 3000′de birdir ve herhangi bir şehirde kolaylıkla seçilmektedir .Panamadaki bir kızıl dereli gurubunda (SanBlas)oran 132′de birdir.Çekinik albino geni Avrupalılarda 70′de bir oranında bulunmaktadır.Bir çocuğun albino olması için taşıyıcı(heterozigot)kimsenin bir başka taşıyıcıyla eşleşmesi gerekir. Hem ana hem de babanın albino olduğu durumlarda çocuklar kesin albino olur. Ana babanın birini albino olması sonucunda çocuk 70′te birimiz oranda taşıyıcı olur ve görünüşü normaldir.Ana babadan birini taşıyıcı olup olmadığı ancak albino bir çocuğun doğumuyla anlaşılabilir.Bir ailede daha önceden albino çocuk görülmüşse,bir başka çocuk görülme şansı 4′te bir oranındadır.Sonuç olarak da albinoların iki renkli olabileceğini ve melanin (saç ve deri dokucularındaki renk maddesi)eksikliğinin büyük bir olasılıkla tirozinaz enziminin yokluğundan ileri geldiği düşünülmektedir.Bu enzim,tiroksinin melaline dönüştüğü ilk evrede katalizör rolünü oynamaktadır.Gözün pembe oluşu pigment renginde değil pigment yokluğu nedeniyle kanın kırmızı renginin görülebilir olmasından ileri gelmektedir. Kuvvetli ışıktan albinoların gözleri çok zedelenir,bu nedenle koyu renk gözlük kullanırlar.Bedenleri Nuh peygamber gibi bembeyaz olanlar için bir çare bulunamamaktadır. - HABSBURG DUDAĞI Dünyada binlerce burun,alın,çene şekli bir baba oğlun, bir ana oğlun ,bir babakızınkinin çok benzer oluşu dikkate değer.Bu biçimlerin tarifi çok güç fakat müşahedesi kolaydır.Baskerville ailesini sorguya çekerken,Sherloch Holmesportresini gördüğü bir ata ile torunu arasındaki benzerliğe hayret etmişti.Sonrada,hayalinde sakallarını kazıyarak ,ailenin kendini gizli tutan bir ferdini ortaya çıkarmıştı.Bu tür baskın bir aile karakteristiği, portrelerini yaptırmak için yeterince zengin ve asırlar boyu hüküm sürecek kadar kudretli olan HABSBURG sülalesinde görülür.HABSBURG dudağı her halde tek bir gene bağlıdır.Öne doğru bir çıkıntı yapan çirkin altdudağa ,dar bir çene ve çoğu zaman hafif açık bir ağız eşlik eder.İyi bir şan solarak,hiçbir gravürcü ve ressam ,zamanımızda da bu ağız şeklini güzelleştirme gitmemiştir. Bu dudağa sahip tarihi kişiler arasında imparator I.Maximilian(XV.yüzyılda doğan ), imparator V.Charles (XVI.yüzyıl),arşidük Albrecht ve İspanyaKralı XII.Alfonso vardır.Bu ender değişken,bir ailede dönüp dolaştığına ve sadece kusura sahip kişiler tarafından geçirildiğine göre ,tek bir baskın genin esiri olsa gerektir. Kalıtımla geçme şansı 50:50 olan bu kusura sahip kişilerin, çocuklarına da geçirme şansı aynı orandadır.Pek çoğumuzda HABSBURG dudağına benzer bir şey yoktur,fakat dille ilgili garip bir yetenek vardır.Bazı kimseler dillerini iki yandan ve yukarı doğru U şeklinde kıvırabilirler,bazıları kıvıramaz.Fakat son derece belirgindir.Bu karakteristiğin genetiği üzerinde fazla çalışılmamıştır ve her ne kadar daha uzağa tükürebilmeyi sağlıyorsa da,dili bu şekilde hareket ettirmenin ne işe yaradığı bilinmemektedir. - RENK KÖRLÜĞÜ Genetik kalıtımla geçen bir başka anomalidir. Tam bir renk körlüğü enderdir. Sebep olan gen çekiniktir ve her iki cins de etkiler. Kısmi olan renk körlüğü otuz kişide birini etkiler. Cinsiyet genleriyle ilişkilidir ve kadından çok erkelerde yaygındır. Bütün istisnaları bir kenara iten temel kurallar vardır. Normal bir kadın renk körü bir erkekle evlendiğinde çocuklarının normal olması beklenir. Normal bir erkek renk körü bir kadınla evlendiğinde erkek çocuklar renk körü, kız çocuklar normal olacaktır. İlk durumun bir kuşak sonrası ele alındığında bu evliliğin normal kızları, babalarının renkkörlüğünün taşıyıcıları olacaktır. Dolayısıyla oğullarının yarısı renk körü, yarısı normalce kızlarının yarısı da kendileri gibi taşıyıcı olacaktır. Taşıyıcı kızlar renk körü erkeklerle evlendiğinde durum daha kötü olacaktır. Oğullarının yarısı renk körü ve kızlarının yarısı taşıyıcı olacak, buna karşı kızların geri kalan yüzde ellisi renk körü olacaktır. Nihayet renk körü bir kadın renk körü bir erkekle evlendiğinde bütün çocukları renk körü olacaktır.Hemofilde de olduğu gibi bütün bunlar X kromozomuna bağlıdır. Erkek çocuk tek Kromozomunu annesinden alır. Kızın iki X kromozomu vardır ve birinin anasından,öbürünü babasından alır. Babası renk körü olduğunda bir kız çocuğu onun kusuru X kromozomunu alacak, fakat annesinden de sağlam bir X kromozomsalmış olacaktır. Biri sağlam biri kusurlu X kromozomlarının sonucu normal görüş, fakat taşıyıcılıktır. Oğullarının yarısı kusurlu X kromozomunu, yarısı sağlam olacak,böylece yarısı renk körü yarısı normal olacaktır. Birkaç istisna dışında renk körlüğü kalıtımının mekanizması budur.Renk körlüğünün görülüş oranı ırklara göre değişir. Avrupalılarda çok sık görülmesine karşılık, örneğin Eskimo ve Avustralya yerlilerinde enderdir. Yine doğal seçimin işe karışarak, daha ilkel toplumlarda renk körlerinin yaşamasını güçleştirdiği varsayılır.Avrupa’da erkeklerin %7 ‘si ve kadınların %0,5 ‘i ya renk körü ya da renk görüşleri zayıf olan kişilerdir. Bir bütün olarak renk körlüğünün daha az olduğu toplumlarda,kadınlardaki renk körlüğü oranı erkeklerinkinin çok ufak bir kesridir.Bütün bunlara ek olarak da, hem hemofili hem de renk körlüğünü Y ‘ye değil de Kromozomuna bağlı oluşan bir tesadüf sonucu olmadığını söyleyebiliriz. Bu ikisi gibi cinsiyete bağlı hemen bütün özelikler X kromozomuna bağlıdır. Sebep açıktır:X Kromozomu geniştir ve genler için yer boldur. Erkeklere özgü Y kromozomu ise daha küçüktür. Erkeklik dışında Y kromozomuna bağlı tel özellik vardır, bu da tüylü kulak uçlarıdır. Genlerin karmaşık dünyasının bir kromozom üzerinde böylesine konularda belirlenmiş olması tuhaf görülebilir. - TAT ALMA, TAT ALAMAMA 1931 ‘den bu yana genetik ilminin ilgisini çeken bir kimyasal bileşimler grubu vardır;bunlarda; bazı kimseler bir tat bulmakta, bazıları ise hiçbir tat alamamaktadır. Bu bileşimler phenylt hiocarbamine vephenylthioure gibi maddeler kapsarlar. P.T.C. gibi önemsiz bir kimyasal maddede tat bulma garip bir karakteristik, fakat her şeyden önce kalıtımla geçen bir vasıftır. Anne ve baba tat alamayan olmasında çocuk da tat almayan olacaktır. Ana ve babanın birinin tat alamayan olduğu durumda çocuğun tat alan olması daha yakın bir ihtimaldir. Babalık davalarında pratik bir önem taşıyan durum, mavi göz, kahverengi göz konusu değildir. Mavi göz de, tat almama da çekinik karakterlerdir. İkisi de kalıtımla geçen bir gen çiftine bağlıdır, fakat her ikisinde de durum başka genlerin etkisiyle karmaşıklaşabilir.Avrupalı ve Kuzey Amerikalıların %70 kadarı P.T.C ‘yi tadabilir. Araplar %63 ve Avustralya yerlileri %51 ‘le bu konuda daha az yetenekli ise de; Çinliler %90 ‘danfazla, zenciler %95 ve Amerikalı Kızılderililer %98 ‘le, çok daha fazla yeteneklidir.İnsanlar konusundaki bir tartışma daima söz edilmesi gereken hayvanlar arasında daprimatlar tat alır görünmektedir. Bulgular kesin değildir. Fakat İngiliz hayvanat bahçesindeki yirmi sekiz maymundan yirmisi yüzlerini buruşturmak gibi yollarla P.T.C ‘nin acı, nahoş tadın aldıklarını göstermişlerdir. Bu yetenek acaba neden vardır ve neden tür ve ırklar arasındaki fark görülmektedir? Tiroit bezlerinin hastalığı veya guatr ile tat alma arasındaki bağ olmasıdır. Bu hastalığın görüldüğü kimselerin tat almama ihtimali daha yüksektir.Bu hastalıkla tat alma arasındaki bağ, hemofili hikayesindeki gibi zorlayıcı değildir,fakat her iki durum da genetik araştırmaları açısından çok değerli materyallerdir. Herikisi de izlenebilmekte, hiçbirinin etkisi diğer genler tarafından anlaşılmaz hale getirilmemekte ve her ikisi de açıkça kalıtımla geçmektedir. Bunlar ve Habsburgdu dağı, renk körlüğü gibi diğer karakteristiklerin tümü de, genetik, ilminin genel bilgisine katkıda bulunmuştur. Bunların her biri genetikçilerin dört elle sarılması gereken kırıntılardır.Her bir yeni hayatın yaratılmasında akmaya başlayan kalıtım nehri, ayrıntılı bir inceleme için çok büyük, çok bulanıktır ve ancak zaman zaman elegeçen kırıntılar incelenebilir. - SAÇ DÖKÜLMESİ Zamanla ilerleyen saç dökülmesi kellikle sonuçlanır. Yıllar geçtikçe insan yaşlanır;yaşlanmaya koşut olarak saçlar da zayıflar ve seyrekleşir. Dökülme büyük olasılıkla saçlı deriye gelen kan akımının ve besleyici maddelerin azalmasına bağlıdır. Saçların dökülmesinin tipik bir ilerleyişi vardır. Şakaklardan başlar, ardından tepeye ayrılır,bazen alın üstünde bir tutam saç kalacak biçimde sürer ve sonunda yalnızca ensenin üstünde yarım taç gibi bir kulaktan öbürüne uzanan saç kalır. Yaşın ilerlemesiyle ortaya çıkan ve fizyolojik bir olgu kabul edilen saç dökülmesi, yapısal ve kalıtsal olduğu söylenebilir. Çoğunlukla erkeklerde görülür. Fakat hemofili veya renkkörlüğü gibi cinsiyet genine bağlı değildir. Erkeklerde kadınlardan çok görülmesi,cinsiyete bağlı olduğunu belirtmez. Saçı dökülmüş bir erkek bu karakteristiği oğullarının yarısı kadarına geçirecektir. Fakat konu istisnalarla doludur. Ayrıca saç dökülmesinin başlıca iki farklı tipi olduğu sanılmaktadır. Bunlardan birinde saçlar otuz yaştan önce seyrekleşmeye başlamaktadır. Öbüründe ise saçlar daha geç dökülmektedir.Başlangıçtaki, saçı dökük-dökük değil ayrımındaki basitlik saç dökülmesini başlama yaşı çekiniklik karakteri erkek hormonlarıyla ilişkisi yaşlılıkla bağlantısı ve kalıtımla geçişinden birden fazla genin rol oynamasıyla karışmaktadır. Basitlik, yerini bir karışıklığa bırakır ve bu sebepten çocuğun saçları konusunda tahminler yürütmekten kaçınır. Bununla birlikte erken başlayıp ilerleyen saç dökülmesi baskın bir genin işe karıştığı düşüncesini uyandırmaktadır. Sadece erkeklerde baskın olduğundan,erkenden saçlarını kaybeden kimsenin oğullarının yarısından aynı hal görünecek,fakat kızlar için bu durum söz konusu olmayacaktır. Gelecek kuşaklarda ise bu kız ve oğulların yarısı, kendi oğullarının yarısının saçlarının erken dökülmesine neden olacaktır.

http://www.biyologlar.com/kalitim-ve-kalitsal-hastaliklar

SPELEOLOJİNİN TARİHÇESİ

Speleoloji dünyada 1700’lü yılların ortalarından itibaren gelişme göstermiştir. Bilimsel anlamda ilk araştırmalar, 1743 yılında Nagel’in Morovya’da kot farkı olarak 136 metre derinliği bulunan Macosha uçurumuna inmesiyle başlamıştır. 1770 yılında Lloyd İngiltere’de Derbyshire’de Eldon-Hole Mağarasına girmiştir. 1774 yılında Alman Esper Almanya’da bazı mağaralarda bulduğu büyük hayvanlara ait kemikleri incelemiş ve bunların bugün nesli tükenmiş bazı hayvan türlerine ait olduğu görüşünü ortaya atmıştır. 1800’lü yıllarda da speleolojik incelemeler sürdürülmüştür. Bu yıllarda özellikle Avusturya’lı mağaracıların 1840 yılında Tiryeste şehrinin su ihtiyacını karşılamak amacıyla –322 metre derinliğe sahip Trebiciano Mağarasına araştırmaları ve 1854’de Owen ile 1897’de Hovey ve Ellsworth Call’ın Amerika’daki ünlü Mammoth Cave’de yürüttükleri çalışmalar dikkat çekicidir. Ancak dünyada speleolojinin gelişiminin daha çok Fransız jeolog ve coğrafyacı Eduart Alfred Martel ile başladığı kabul edilir. Martel tüm yaşamını mağarabilimin gelişimine adayarak 50 yıldan fazla bir zaman dilimi içinde yürüttüğü araştırmalarda birçok mağaranın incelemesini yapmıştır. Dönemin teknolojisine uygun dikey mağaracılık teknikleri geliştirerek birçok dikey mağaraya girmiştir. 1895 yılında Fransa’da ilk speleoloji derneğini kurmuştur. Derneğin yayın organında mağaralarla ilgili birçok bilimsel makale yayınlamıştır. Martel’den sonra da mağarabilim hızı bir gelişim göstermiştir. 1935-1946 yılları arasında Robert de Joly, dikey mağara iniş ekipmanları içinde önemli bir işlev görmüş olan ilk çelik merdivenleri yapmış ve bunlarla bir çok araştırma yürütmüştür. Bu merdivenler iki sıra çelik tel arasına yatay olarak sabitlenmiş alüminyum çubuklardan oluşmaktadır. Bu çelik merdivenler ikinci dünya savaşı sonrası yıllarda hızlı bir gelişme yaşayan dikey mağara inişlerinde adeta yeni bir dönem başlatmıştır. Örneğin 1963 yılında dünya derinlik sıralamasında birinci konumda bulunan Trou du Glaz mağarasının araştırılabilmesi bu merdivenler sayesinde yapılabilmiştir. Günümüzde artık mağara araştırmalarında çelik merdivenler kullanılmamaktadır. Mağaracılar daha sonra çok daha farklı dikey mağaracılık teknikleri geliştirmişlerdir. BİOSPELEOLOJİ Birçok bilim dalını içeren speleolojinin konularından önemli bir tanesini de mağaralarda yaşayan canlılar oluşturur. Bilindiği gibi mağaralarda çeşitli canlılar yaşamaktadır. Mağaraların en belirgin özelliği olan ışık yokluğu, besin kıtlığı, yüksek nem oranı ve neredeyse sabit sayılabilecek ısı burularda yaşayan canlıların bu ortama adapte olabilmeleri sorununu doğurmuştur. Mağara yaşamına adapte olmuş mağara canlıları mağara ekosisteminde meydana gelebilecek en ufak bir değişimden fazlasıyla etkilenirler. Bugün biospeleoloji denilen bilim dalı, mağaralarda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin geçirmiş olduğu evrimle uğraşmaktadır. Biospeleolojik bilgiler yaşadığımız dünyanın daha anlaşılabilir kılınması için gereklidir. Mağaralara çeşitli nedenlerle giren canlıların yanısıra, mağara yaşamına adapte olmuş canlılar da bulunmaktadır. Genel bir sınıflandırmaya dayanarak troglobit adını verdiğimiz bu canlıların özelliklerinin araştırılması, insanlığın evrimini daha iyi anlayabilmemiz açısından önemlidir. Biospeleolojik araştırmalar, mağara canlı türlerinin saptanmasının yanı sıra bu türlerin özelliklerini, yaşama şartlarını, üreme şeklini, beslenmesini v.b. tüm özelliklerini saptamayı gerektirmektedir. Bunu gerçekleştirebilmek için mağara içinde değişik mevsimlerde yapılacak ölçüm ve gözlemlerle veri toplamak, deneyler yapmak zorunludur. Bu şartlarda bir mağaranın biospeleolojik incelemesinin yapılması yıllar sürecek titiz ve bilimsel bir çalışmayı öngörmektedir. mad.org.tr

http://www.biyologlar.com/speleolojinin-tarihcesi

Escherichia coli (E.coli) Nedir?

Bir bakteri çeşidi olan Escherichia coli Avusturya asıllı bir doktor olan ve enterobacteriaceae familyasına ait bu bakteri türünü ilk olarak izole eden Thedor von Escherich (1857-1911) tarafından isimlendirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/escherichia-coli-e-coli-nedir

Clavibacter michiganensis subsp. michiganensis

Belirtiler 1-Bulaşık tohumlardan oluşan fideler sağlıklı olarak gelişebilir olgunluk aşamasında bitkilerde sera koşulları altında ilk belirtilerini oluşturur. 2-Sıcak havalarda yapraklarda ters solma meydana gelir . 3-Yapraklar üzerinde ilk olarak beyaz interveinal alanlar daha sonra kahverengi nekrotik lezyonlara dönüşür. Bitkide geriye dönüşü olmayan solgunluk oluşur. 4-Yaprak damarları arasında ani solgunluk ,ve yanıklıklar gözlenebilir. 5-Meyvelerin olgunlaşmasında dengesizlik gözlenir ,gelişmede başarısızlık ve meyve dökümü olabilir. 6-Meyve üzerinde kuşgözü şeklinde noktalar gözlenebilir. 7-İnfekteli bitkilerde gövdenin yaprakla birleştiği noktalarda kesitte özde boşluklar vasküler sistemde sarımsı bazen kırmızımsı kahverenkli renk değişimi gözlenir .Bu renklenme yalnızca ilerlemiş infeksiyonlarda belirgindir. 8-Bazı durumlarda meyve dokusunda damarlanmalar gözlenebilir. 9-İlerlemiş infeksiyonlarda yaprak sap kısmında yumuşama ve renk değişimi gözlenir. BİYOLOJİSİ Enfekte olmuş domates tohumu fideleri ile yüksek bulaşmalar olmaktadır. Yayılması örtü altı üretimde kültürel tercihlerin değişmesi yağmurlama sulama, kimyasal uygulamalarda spreyleme benzeri kültürel uygulamalar bakterinin stomalar vasıtası ile hem doğal hemde yara dokularından giriş yapmasında etkindir ,,genç bitkiler daha duyarlıdır .Bununla birlikte, doğal koşullar altında, domates bitkiler duyarlı gibi görünmektedir Bakteri bitki artıkları üzerinde uzun bir süre canlı kaldğı gibi,sera konstrüksiyonu ve ekipmanlar üzerinde yaşamını sürdürebilmektedir . Toprak ta tek başına uzun süre hayatta kalamaz ancak tohum üzerinde en az 8 ay canlılığını sürdürür. Eppo Bölgesi: Avusturya, Belarus, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Mısır, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İrlanda, İsrail, İtalya( Sardunya ve Sicilya dahil ),Lübnan, Litvanya, Fas, Hollanda, Norveç % 1 tohum taşınması ile ) oluştu Polonya, Portekiz (ortadan), Romanya, Rusya (Avrupa, Sibirya), Slovenya, İspanya, İsviçre, Tunus, Türkiye, İngiltere (mevcut seralarda bulunamadı ancak geçmişte görülen ), Ukrayna, Yugoslavia. Yugoslavya. Asya: Ermenistan, Azerbaycan, Çin, Hindistan İran, İsrail, Japonya, Lübnan, Türkiye. Afrika: Mısır, Kenya, Madagaskar, Fas, Güney Afrika, Tunus, Togo, Uganda, Zambia, Zimbabwe. Zambiya, Zimbabve. Clavibacter michiganensis subsp. Michiganensis Kuzey Amerika: ABD ve Yaygın Columbia British Kanada (Nova Scotia) (California, Florida, Georgia, Hawaii, Iowa, Illinois, Indiana, Michigan, North Dakota, Meksika. Orta Amerika ve Karayipler: Kosta Rika, Küba, Dominika, Dominik Cumhuriyeti, Panama. Güney Amerika: Arjantin, Brezilya (São Paulo), Şili, Kolombiya, Ekvator, Peru, Uruguay. Okyanusya: Avustralya (New South Wales, Queensland, Güney Avustralya, Tasmanya, Victoria, New Zealand, Tonga. Batı Avustralya, Yeni Zelanda, Tonga. AB: Mevcut. Dağılım haritası B) 26. IMI (1996, No. Tohum patojenin uzun mesafede taşınmasında ana vektör olduğu ve tohum ticareti artışı ile kolaylaştığı görülmüştür. PEST ÖNEMİ Ekonomik etkileri Hastalık etmeni 1910, ABD' ilk kez yayınlanmış ciddi kayıplara neden olmuş özellikle sera ve tarla domateslerinde hastalığın %70 verimde azalmaya neden olduğu kayıt edilmiştir. Fransa'da yürütülen bir çalışmada 1991 yılında % 20-30 verimde kayıplara neden olduğu bildidilmiştir.1991 Kontrol 1-Sağlıklı tohumlar kullanımı hastalığın kontrolü için en önemli koşul(Thyr ve ark., 1973). A substantial 2-Tohumların kimyasal olarak dezenfeksiyonu infeksiyonun azaltılmasında önem kazanmıştır. Dhanvantari (1989) 3- Koruyucu önlemler ile hastalıklı bitki artıklarının imha edilmesi , 4-Kullanılan ekipmanların dezenfekte edilmesi . 5-Dayanıklı çeşitler konusunda çalışmalar yapılmış (Van Steekelenburg 1985 de) ticari bir çeşit henüz yok. Bitki sağlığı risk Bakteri, serada domates üretiminde en ciddi hastalıklarından birisidir dahası bitki sağlığı konusunda önlem alınmaz ise kontrol güçleşebilir.Tohum test yöntemlerinin revizyonu gerekir Örnek temsilcisi ne uygun olarak çok sayıda tohum uygun yöntem ile test edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/clavibacter-michiganensis-subsp-michiganensis

İlk Genetik Deneyi, Mendel ve Klasik Genetik

Mendel ve Klasik Genetik Modern genetik biliminin kökü, Avusturyalı (Alman-Çek) bir Augustin’ci keşiş ve bir botanikçi olan Gregor Johann Mendel’in gözlemlerine dayanır. Günümüzün bu popüler biliminin babası olarak kabul edilen Mendel, bitkilerde kalıtım özellikleri üzerine ayrıntılı çalışmalar yapmıştır. Mendel 1856 yılından itibaren çeşitli bezelye (Pisum sativum) varyetelerine ait tohumları toplamaya ve onları manastır bahçesinde yetiştirerek aralarındaki farkları incelemeye başladı. 10 yıl süren gözlem ve deneylerinin ardından, bu çalışmasının önemli bulgularını “Versuche Über Pflanzenhybriden” (“Bitki melezleri üzerinde denemeler”) adlı ünlü inceleme yazısıyla yayımladı ve bu yazıyı 1865’de Brunn Doğa Tarihi Kurumu’na (Brunn Natural History Society) sundu. Mendel bezelye bitkilerindeki bazı özelliklerin kalıtımsal tekrarını izlemiş ve bunların matematiksel olarak tanımlanabileceklerini göstermiştir. Mendel'in çalışması kalıtımın edinilmiş değil, tanecikli olduğunu, ve pekçok özelliğin kalıtımının basit kural ve orantılar ile açıklanabileceğini öne sürmüştür. O tarihlerde DNA, kromozom, mayoz bölünme gibi kavramların henüz ortaya konmamış olduğu ve bilinmediği göz önüne alınırsa, Mendel’in sadece fenotipik (gözlenebilen) karakter ayrılıklarına göre yapmış olduğu değerlendirmelerin son derece başarılı oldukları söylenebilir. Mendel'in ölümünden sonra gelen 1890'lara kadar, onun çalışmasının önemi geniş çaplı olarak anlaşılamadı. O dönemde benzer problemler üzerinde çalışan başka bilimciler onun çalışmalarını tekrar keşfettiler. Ölümünden 16 yıl sonra Hollanda’da Hugo De Vries, Almanya’da Correns ve Avusturya’da E. Von Tschermak adlı üç biyolog, çeşitli bitki türlerinde, birbirlerinden habersiz yaptıkları araştırmalarda, Mendel yasalarının geçerliliğini gösterdiler ve tüm sonuçları "Mendel yasaları" adı altında toparladılar. Mendelin çalışması aynı zamanda, kalıtım çalışmalarında istatistik yönteminin kullanımını önermekteydi. Genetik terimi 1905’de Mendel’in çalışmasının önemli savunucularından William Bateson tarafından Adam Sedgwick’e gönderilen bir mektupta ortaya atılmıştır. Bateson 1906’da Londra’da yapılan Üçüncü Uluslararası Bitki Melezleri Konferansı’nda yaptığı açılış konuşmasında kalıtım çalışmasını tanımlarken “genetik” terimini kullanarak, bu terimin yaygınlaşmasını sağlamıştır.[6] (bir sıfat olarak genetik, Yunanca genesis - γένεσις ("kaynak")'tan türemiştir, o da genno - γεννώ ("doğurmak") 'tan; biyolojik anlamıyla bu sıfat, isim haliyle 'genetik'ten daha önce, ilk defa 1860'da kullanılmıştır)) Mendel’in çalışmasının yeniden keşfinin ve popüler hale gelişinin ardından, DNA moleküler temelini gün ışığına çıkarmaya yönelik birçok deney yapılmıştır. Mutasyon geçirmiş beyaz gözlü Drosophila (meyve sineği) üzerindeki gözlemlerinden yola çıkan Thomas Hunt Morgan 1910’da genlerin kromozomlarda yer aldığını ileri sürmüş ve 1911’de mutasyonların varlığını ortaya koymuştur. Morgan'ın öğrencisi Alfred Sturtevant ise "genetik bağlantı" fenomenini kullanmış ve 1913’de genlerin kromozom boyunca birbirini izleyen dizilişi ve düzenini gösteren, ilk “genetik harita”yı yayımlamıştır. Kaynakça: [1] tr.wikipedia.org [2] Blending inheritance [3] Lamarck, J-B (2008). In Encyclopædia Britannica. Retrieved from Encyclopædia Britannica Online on 2008-03-16. [4] genetics. (2008). In Encyclopædia Britannica. Retrieved May 30, 2008, from Encyclopædia Britannica Online: www.britannica.com/eb/article-9110582 [5] genetics. (2008). In Encyclopædia Britannica. Retrieved May 30, 2008, from Encyclopædia Britannica Online: www.britannica.com/eb/article-9110582 [6] Histoire de la notion d'hérédité

http://www.biyologlar.com/ilk-genetik-deneyi-mendel-ve-klasik-genetik

Kök hücre nedir?

Kök hücre nedir?

Kök hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir. Kök hücreler sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşme ve yeni görevler üstlenme imkanına sahip hücrelerdir. İnsan vücudundaki cilt, kaslar, kemikler, sinirler ve kan hücreleri gibi tüm organlar bu kök hücrelerinden oluşur. İnsan vücudunda hastalıklar ve yaralanmalar nedeniyle oluşan hasarları onarır ve iyileştirirler. Hangi tip dokuya ihtiyaç varsa ona dönüşürler. Genel olarak denilebilir ki, kök hücreler ne kadar gençse o kadar fazla gelişebilir ve farklı hücrelere dönüşebilirler. İnsan yaşlandıkca kök hücrelerinin sayısı azalır Kaç tür kök hücresi vardır? İnsan oluşumundaki ilk hücreler oluşmakta olan çocuktaki kök hücrelerdir. Yumurta döllendikten sonraki ilk günlerde oluşurlar. Bu tip kök hücrelerin kullanımı, oluşmakta olan çocuğu korumak için, Almanya’da kesin olarak yasaklanmıştır. Yetişkin vücutta az da olsa kök hücresi bulunur – Bunlar kanda ve kemik iliğinde bulunan yetişkin, kan üreten kök hücrelerdir. Hamileliğin son üç aylık döneminde kök hücreleri bebeğin karaciğerinden ve dalağından kan dolaşım sistemi üzerinden kemik iliğine geçer. Doğum esnasında da göbek kordonunda ve bebeğin eşinde çok miktarda kök hücreleri bulunur. Bu kök hücreleri yetişkin kök hücrelerinde artık bulunmayan çok sayıda özelliğe sahiptir. Bebeğin göbek kordonu kesildikten sonra kök hücreleri bebeğin eşine bağlı kalan kısımdan risksizce alınabilir. Bebeğin hiçbirşeyi eksilmez, aksine çok kıymetli kök hücreleri onun için saklanmış olur. Göbek kordonunun kök hücreleri 1988’de ilk defa Paris’te doktorlar kök hücrelerini aldıkları bir bebeğin hasta kardeşini kurtarmak için kullandılar. 1999’da Brezilya’da ilk defa bir çocuğun tedavisinde kendi kordon kanı kullanıldı. 2001’de Almanya ve Avusturya’da yetişkin hastalar kordon kanı yardımıyla başarılı bir şekilde tedavi edildiler. 2003’de VİTA 34 ve Leipzig Üniversitesinin araştırmacıları, beyin infaktüsünün kordon kanındaki kök hücrelerle ilk başarılı tedavi deneylerini gerçekleştirdiler. Kordon kanındaki kök hücreleri kıymetli kılan nedir? Kordon kanındaki kök hücrelerin, şimdiye kadar en sık kullanılan kemik iliğindeki kök hücrelere kıyasla çok daha fazla avantajları vardır. Çocuğunuzun kordon kanının en belirgin özelliği, bu hücrelerin çok genç ve her türlü doku hücresine dönüşebilme kabiliyetidir. Kordon kanındaki kök hücreler: Çok canlıdırlar ve değişik hücre cinslerine, vücut dokularına dönüşebilirler. Gelecekte kullanım alanları için mükemmel bir altyapı oluşturmaktadırlar. Çünkü, kendi kök hücreleriyle büyütülen doku, vücudun bağışıklık sistemi tarafından atılmaz. Bundan dolayı şimdiye kadar tedavi edilemeyen hastalıkların tedavisi için yeni imkanlar sunmaktadır. Kemik iliğindeki kök hücrelere göre çok daha dayanıklı ve uzun ömürlüdürler. Genel olarak tümör hücresi ve virüs barındırmazlar. Anne ve çocuk için basit, ağrısız ve risksiz olarak elde edilirler. Ömür boyu saklanabilirler. Aile içi kullanımlarda, az doku uyuşmazlıklarında dahi kullanılabilirler. Embriyonal kök hücrelere kıyasla çok yönlü, ama etik olarak sakıncasızdırlar. Nerde ve ne zaman kök hücreler kullanılır? Organ yapımı Bioteknolojiyle kordon bağındaki kök hücrelerinden vücut dokusu oluşturmakta ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır. Hedef, zarar görmüş dokuları, hücre biyolojisi teknikleri kullanarak, kordon kanında bulunan kök hücrelerle tamir etmektir. VİTA 34 ve Leipzig Üniversitesi 2003 yılı sonunda, kordon kanı kök hücrelerinin beyin infaktüsünü gözle görülür şekilde iyileştirdiğini gösteren araştırma sonuçlarını yayınladılar. Şu anda zarar görmüş kalp, karaciğer, safrakesesi, sinir, kas ve damar dokularının tamirine yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Bu araştırmaların ilerideki tedavilerde çok çeşitli kullanım imkanları sunması beklenmektedir. Bunun yanında Morbus Crohn (kronik bağırsak enfeksiyonu) ve Rheumatoide Arthritis (eklem hastalığı) gibi hastalıkların tedavisinde hastanın kendi kök hücrelerinin kullanılmasıyla ilk ümit verici tecrübeler elde edilmiştir. Kanser tedavisi Yüksek dozajlı kemoterapide kanser hücrelerinin yanısıra kemik iliğindeki kök hücreler de imha edilmektedir. Vücut böylelikle yeni kan hücresi ve bağışıklık sistemi hücresi oluşturma özelliğini kaybetmektedir. Vücuda yeni kök hücresi nakletmek gerekmektedir. Şimdiye kadar bu tür nakillerin çoğunda kök hücreler, kemik iliğinden kazanılmaktaydı. Bu tedavi yönetiminde de kordon kanı her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Günümüzde dahi Çin ve Japonya’da kemik iliğindeki kök hücrelerin yerine daha çok kordon kanındaki kök hücrelerini kullanma eğilimi vardır.

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-nedir

Mendel Yasaları

Avusturyalı bir papaz olan Gregor Mendel 'in genetik ilmiyle ilgili olarak bulduğu biyoloji kanunları. Manastırın bahçesinde bezelye leri birbirleriyle çaprazlama|çaprazlayarak (eşleştirerek) kalıtım için ilgi çekici sonuçlar buldu. Bugün bu sonuçlar Mendel kanunları adıyla anılmaktadır. Çalışmalarını yaptığı dönemde kromozom ve genlerin varlığı bilinmemesine rağmen, özelliklerin "faktör" adını verdiği birimlerle nesilden nesile aktarıldığını söyledi. Bugün bu birimlere, gen denmektedir. Bahçe bezelyeleriyle yıllarca yapmış olduğu çalışmalarının sonuçlarını 1865'te yayınladı. ''Bitki Melezleri Üstüne Denemeler'' isimli eseriyle genetik|genetiğin kurucusu olarak kabul edildi. Mendel'in en önemli deneylerinin konusu bezelye idi. Adi bezelye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuktur, bazı taneler sarıyken, diğerleri yeşildir, bazı bezelye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri düzenli tozlaşmalara tabi tutan Mendel, yukarıdaki özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesi sonucunun bir karakteristik ortalaması olabileceği düşünülebilir. Bazı saf karakterlerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir; ama Mendel'in deneylerine göre, iki saf karakterin çaprazından, mesela uzunluk ve kısalıktan melez uzunlar çıkmaktaydı. Uzunluk karakteri, kısalık karakterine baskın olduğundan sonuçta melez bireyler uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, % 25 oranında saf uzun, % 25 saf kısa, % 50 melez uzun çıkmaktaydı. İki eş saf özellik çaprazlandığında, sadece bu saf özellik ortaya çıkmaktaydı. Mendel kanunlarının esası buna dayanmaktaydı. Mendel'in bahçe bezelyeleri ile deneyleri Mendel bahçe bezelyeleriyle yaptığı çaprazlamalarda bazı belirli özelliklerin değişmediğini tesbit etti. Bezelyelerin bir kısmı kısa ve çalı tipli (bodur) olduğu halde, bazıları uzun ve tırmanıcı idiler. Yine, bazıları sarı tohum ürettiği halde, bir kısmı yeşil tohum üretirdi. Bazıları renkli çiçeklere sahip olduğu halde, bazıları da beyaz çiçek ihtiva ederdi. Mendel bahçe bezelyelerinin topu topu yedi özelliğinin değişmediğini keşfetti. Ayrıca bezelye çeşitlerinde özelliklerin nesilden nesile kendi kendilerine sürdürdükleri tozlaşma sayesinde korunduğunu gördü. Melezleme tozlaşmasında ise çiçeğin erkek organlarından diğer bitkinin dişi organına çiçek tozu ( polen ) aktarılarak kolaylıkla üretilmekteydi. Farklı yedi özellik (uzunluk, kısalık, sarı tohum, yeşil tohum vs.) görüldüğünden ve melezleme tozlaşması kolaylıkla icra edildiğinden Mendel'in seçtiği konu idealdi. Onun ilk işi, kendisinin takip ettiği ve anne babadan evlatlara devamlı aktarılan yedi özelliği, olsa da olmasa da keşfetmekti. Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak onları bahçesinde fidan olarak dikti. Deneylerle ortaya çıkan yedi özelliğin zürriyet meydana getirmede ebeveynlerden (anne babadan) evlatlara aktarıldığını göz önüne almıştı. Bezelye çiçekleri, ancak kendini dölleyebilecek bir yapıya sahip olduğundan saf soylarını devam ettirmeye müsaittir. Mendel ilk deneylerinde bezelyelerin arı döl olup olmadığını araştırmaya başladı. Bunun için aynı bitkiyi birkaç defa arka arkaya tozlaştırarak birçok döl elde etti. Her dölde elde ettiği bireyleri birbirine ve ebeveynlerine benzeyip benzemediklerine göre ayırdı. Böylece özellikleri farklı yedi saf döl elde etti. Bu özelliklerin herbirine saf karakter adını verdi. Mendel'in Dominantlık (Baskınlık) Kanunu'nu keşfetmesi Mendel'in bundan sonraki işi, iki farklı karakterli bitkiyi tozlaştırdığında ne olacağını görmekti. Buna uygun olarak bir uzun ve bir kısa ebeveyn bitki seçti. Uzunundan çiçek tozu alarak kısanın dişicik borusunun üzerine serpti. Kısa bitkide tohumlar olgunlaştığında çaprazlamanın sonucunu keşfetmek için tohumları ekti. Acaba yeni bitki kısa ebeveyne mi, uzun ebeveyne mi benzeyecekti? Yoksa her iki ebeveynin karakterinin tesiriyle orta uzunlukta mı olacaktı? Üreyen fidanların hepsinin, çaprazlamayı yapmak için çiçek tozu aldığı bitkiler gibi uzun olduğunu gördü. Mendel'in ikinci adımı, hangi bitkinin farklılığa sebep olduğunu bulmaktı. Çiçek tozunu kullandığı mı, yoksa üretimde tohumlarını kullandığı bitki mi? Buna uygun olarak tozlaşma işlemini ters tatbik ederek polen için kısa bitkileri, tohum üretimi için de uzun bitkileri kullandı. Sonuçlar önceki gibi olup bütün yavru bitkiler uzun meydana gelmişti. Mendel sonra diğer karakterleri çaprazlayarak deneyler yaptı. Sarı tohumlu bitkilerle yeşil tohumlu bitkileri çaprazladı. Çaprazlamanın birinci dölünde (F1 dölünde) hepsinin sarı tohumlu olarak ürediğini gördü. Bunun gibi yuvarlak tohumlu türlerle buruşuk tohumluların çaprazlamasından yuvarlak tohumlular üretti. Mendel yedi farklı karakteri tahlil edene kadar çaprazlama deneylerini tekrar etti ve şaşırtıcı sonuçlar elde etti. Çaprazlama döllerini dikkatle takip ederek birinci çaprazlamada kullandığı ebeveyn bitkileri "P" olarak adlandırdı. Adı geçen dölün çaprazlama sonucuna (ürününe) F1 olarak ad verdi. F1 ilk evladı temsil ediyordu. İki uzun bezelyenin F1 döllerinin çaprazlamasıyla, F2 dölünü (torunları) üretti. Üretimde önceki yolu takip etti. Her ikisi de uzun olan iki F1 bitkisi seçti. Onları çaprazlayarak tozlaştırdı ve F2 dölünü vermesi için tohumları dikti. Bu çaprazlamanın sonuçları gayet dikkat çekiciydi. Bitkilerin bazıları uzun olmasına rağmen diğerleri ise kısaydı. İkisi arası uzunlukta (orta boy) hiçbir bitki meydana gelmemişti. Üretilen bitkilerin 3/4'ü uzun, 1/4'ü ise kısa idi. F2 dölünde kısa bitkilerin tekrar ortaya çıkışı Mendel için büyük bir anlam taşımaktaydı. Demek ki F1 bitkileri görünmeyen kısalık karakterine sahipti. Diğer karakterlere sahip olan F1 neslinin çaprazlamalarıyla da aynı sonuçlar elde edildi. Sarı tohumlu ile yeşil tohumlu ebeveyn bitkileri (P) birbirleriyle çaprazlandığında F2 dölünde 3/4 oranında sarı ve 1/4 oranında yeşil bezelyeler üredi. Mendel bu sonuçlardan "''Dominantlık Kanunu''"nu kurdu. Mendel'in ikinci kanunu olarak bilinen Dominantlık (Baskınlık) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tanımlanabilir: "Aynı genetik yapıya sahip iki benzer melez çaprazlandığında meydana gelen dölde, ana-babadan gelen karakterler belirli oranlarda (baskın karakter % 75, çekinik % 25) ortaya çıkar." Mendel'in ilk kalıtım kanunu: Uzun bezelyelerin kısalarla melezlenmesinden (çaprazlanmasından) uzun F1 nesli üredi ve kısa bezelyeler F2 dölünde tekrar ortaya çıktılar. Mendel, karakterlerin meçhul faktörler tarafından kontrol edildiğini ileri sürdü. Bugün bu faktörlere " gen " denilmektedir. Mendel bu temel üzerine kalıtımın birinci kanununu yani Eştiplilik = İzotipi Kanunu'nu kurdu. Eştiplilik (İzotipi) Kanunu Bu kanun, çeşitli kalıtsal karakterlerin faktörleri (genler) tarafından kontrol edildiğini ve bu faktörlerin çiftler halinde bulunduğunu ifade etmektedir. Mendel'in yaşadığı zamanda gen ve kromozomlar bilinmediği halde onun "Eştiplilik Kanunu" bugün genetiğin temel kurallarını meydana getirmektedir. Eştiplilik (İzotipi) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tarif edilebilir: "Birer karakteri farklı iki saf ( homozigot ) ırk çaprazlandığı zaman meydana gelen F1 dölünün bireylerinin hepsi melez ve birbirine benzer olur." Uzun saf bezelye ile kısa saf bezelyelerin çaprazlanmasından % 100 uzun melezler meydana gelir. Mendel uzun F1 dölü bitkilerinin saf uzun ebeveyn bitkileri gibi olmadıklarını ortaya çıkardı. Bu bezelyeler görünmediği halde kısalık faktörünü taşımaktaydılar. Bu faktör bir sonraki dölde tekrar ortaya çıkacaktı. Bu muhakeme, onun kalıtımın ikinci kanununu, yani Baskınlık (dominantlık) Kanunu'nu keşfetmesine öncülük etti. Bu kanuna göre, çiftler halinde bulunan faktörlerden (genlerden) biri diğerini maskeleyebilir veya varlığını göstermesine mani olabilir. Baskınlık (Dominantlık) Kanunu Bahçe bezelyelerinde olduğu gibi, uzunluk bir çift gen tarafından kontrol edilir. Uzunluk geni kısalık genine baskındır ( dominant tır). Kısalık genine çekinik ( resesif ) denir. Mendel'in çaprazlamalarında ebeveynin biri saf uzun olup, her iki uzunluk genine de sahipti. Diğeri de saf kısa olup, her iki kısalık genine sahipti. Bunların çaprazlama ürünü olan F1 dölünün bireylerinin hepsi uzun, fakat melezdiler. Bunlar bir uzunluk ve bir kısalık geni taşımalarına rağmen, uzunluk geni kısalık genine baskın olduğundan uzun olarak ortaya çıktılar. Mendel, çalışma sonuçlarını tablolar halinde göstermeyi başardı. Günümüzde her karakter en az iki genle ifade edilir. Genetik te her gen bir harf ile temsil edilir. Dominant (baskın) genler büyük harfle, resesif (çekinik) genler aynı harflerin küçükleri ile ifade edilir. Eğer uzunluğu T harfiyle gösterirsek, saf uzun bitki TT olarak yazılacaktı ve uzunluk karakterinin her iki geni böyle gösterilecekti. Büyük T, uzunluğun zıt karakter olan kısalığa baskın olduğunu ifade etmektedir. Aynı usulle, küçük t, kısalığı temsil etmektedir ve yalnız başına saf kısa, tt olarak gösterilecekti. Bütün vücut hücreleri diploit sayıda (2N) kromozom ve gen ihtiva etmelerine rağmen, gamet ler (cinsiyet hücreleri) mayoza uğrayarak kromozom ve gen sayılarını yarıya indirgediklerinden haploit sayıda (N) kromozom ve gen taşırlar. İnsanın vücut hücrelerinde 23 çift (46 adet), gametlerinde ise 23 adet kromozom bulunur. Sonuç olarak bezelyenin tohum taslağındaki yumurta hücresi ve polen tanesinden meydana gelen sperm çekirdekçiği her karakter için yalnız birer gen taşırlar. Saf uzun bezelye bitkisinde, yumurta ve sperm çekirdekleri olgunlaştığında biri T'nin birini, diğeri de diğer T'yi alır. Aynı şekilde bütün vücut hücrelerinde tt genlerini taşıyan saf kısa bitkinin genleri mayoz sonucu t ve t'ye bölünerek şekillenen yumurta veya spermlere geçerler. Mendel Ayrılma Kanunu adı ile kalıtımın üçüncü kanununu kurdu. Bu kanuna göre, bir melezde bulunan gen çiftleri birbirinden bağımsız ayrılarak gametlere gider. Bu demektir ki, gen çiftinin bir tanesini bir gamet, diğerini ise başka bir gamet taşır. Ayrıca bir melezde, dominant genle beraber bulunan resesif gen değişmez. Eğer melezin sonraki döllerinde, iki resesif bir araya gelirse resesif karakter tekrar ortaya çıkar. Mendel çaprazlamalarının çizim metodları: Mendel'in bezelyelerle olan melezleme çalışmaları, dama tahtasına benzeyen tablolarla daha açık olarak gösterilebilir. Gametler, üst ve dikey karelere yerleştirilir. Gametlerin birbiriyle eşlenmesi, diğer karelerde işaretlenir. Tt meydana gelen uzun melez bitkileri ifade eder. T (uzunluk) geni, kısalık (t) genine dominant olduğundan, bireyler uzun olarak gözükür. Eğer Tt melezleri birbiriyle çaprazlanırsa gen birleşimlerinin dört ihtimali rahatlıkla tabloda işaretlenebilir. Durum '''tablo 2'''´de gösterildiği gibi olur. Melez ebeveynlerden T ve t genlerinin birleşme ihtimallerinin sonucunda, F2 dölünde: 1/4'ü saf uzun TT, 1/2 melez uzun Tt ve 1/4'ü saf kısa tt yavru meydana gelir. Mendel'in uzun ve kısa bezelyeleri çaprazlayarak elde ettiği aynı sonuçlar kobay ların renk verasetinde de ispatlandı. Bu durumda siyah renk, beyaz renge dominanttır. Saf bir siyah kobay BB ile, saf bir beyaz kobayı bb çaprazladığımızda ne olacağını görelim. F1 dölünde bütün bireyler (yavrular) siyahtır. Genetik yapılarında ebeveynlerden farklılık arz ederler. Çünkü onlar melez siyahlar Bb'dir. İki melez çaprazlandığında F2 dölü 1/4 oranında saf siyah BB, 1/2 oranında melez siyah Bb ve 1/4 oranı saf beyaz bb olarak gözükebilir. F1 dölünün iki melezi Bb arasındaki çaprazlamadan ortaya çıkan F2 dölü, dağılım gösterir:

http://www.biyologlar.com/mendel-yasalari

Sera Gazları

Su buharı (H2O), CO2, CH2, N2O ve ozon (O3) ...Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. (CO2 KARBONDİOKSİD, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.) Sanayi devriminin başlangıcı olan 1750-1800 yılından bu yana, Sanayi Devrimi, 18. yüzyılda başlayan ve emeğin verimliliğini olağanüstü artırıp, kitlesel üretime geçişe imkan veren, insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden biridir. Sanayi Devriminin Nedenleri Düşünsel Nedenler Sanayi devrimini 16. ve 17. yüzyıldaki dinsel, siyasal, bilimsel ve felsefi düşünceler hazırlamıştır. Protestan Reformasyonu "bugün çok çalışıp yarını düşünmeyi" önemli bir değer olarak yerleştirmiştir. 17. yüzyılda Aydınlanma filozofları bilimsel yöntemi ve rasyonel düşü karbondioksit (CO2), Karbondioksit Bir karbon, iki oksijen atomunun kovalent bağlarla bağlanmasından meydana gelen bir bileşik. Renk ve kokusu yoktur. Karbon ihtiva eden besin vb. maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. metan (CH4) ve diazot monoksit (N2O) gibi Doymuş alifatik hidrokarbonların ilk üyesi. CH4 formülüne sahip olup, oldukça kararlı bir bileşiktir. Tabiî gazın en başta gelen elemanıdır. Tabiî gazda metan oranı % 50 ile % 98 arasında değişir. Fakat genelde yüksek oranlarda bulunur. Meselâ tipik bir tabiî gaz bileşimi % 85 metan, % 9’a kadar etan, % 3 propan ve geriye kalanı da daha yüksek hidrokarbonlarla azot karışımı şeklinde verilebilir. sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu önemli ölçüde artmıştır. Özellikle CO2 280 ppmv’den yaklaşık 370 ppmv’ye,1 CH4 700 ppbv’den yaklaşık 1750 ppbv’ye.2 ve N2O 275 ppbv’den yaklaşık 315 ppbv’ye yükselmiştir. 20. yüzyılın ortalarına kadar mevcut olmayan Su buharı (H2O), CO2, CH2, N2O ve ozon (O3) ...Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. (CO2 KARBONDİOKSİD, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.)kloroflorokarbonlar (CFC) son 50 yıl içinde öylesine hızlı artmıştır ki, sadece doğal sera etkisi bakımından değil, aslında aynı zamanda Atlantik üzerinde aşınmış olan stratosferik ozon tabakası için de bir tehlike oluşturmaktadır. Sera gazlarının birçoğu atmosferde yüzlerce yıl kalıyor ve iklimimizi asırlar boyu etkileyecekler. Kutuplardaki buzdağları ile ilgili çalışmalar bize, atmosferdeki Yerçekimi sayesinde tutulan atmosfer, büyük ölçüde gezegenin iç katmanlarından kaynaklanan gazların yanardağ etkinliği ile yüzeye çıkması sonucu oluşmakla birlikte, gezegenin tarihi boyunca dünya dışı kaynaklardan da beslenmiş ve etkilenmiştir. Basınç ve yoğunluk açısından diğer karbondioksit yoğunluk seviyesinin son 420 bin yılın en yüksek seviyesinde olduğunu gösteriyor. Henüz kesin olarak doğrulanmasa da, bu büyük bir olasılıkla son 20 milyon yılın en yüksek seviyesi. Atmosferdeki hızlı karbondioksit artış oranı –%8’i son 20 yılda gerçekleşmek üzere 250 yılda %32– kesinlikle son 20 bin yılın en yüksek oranıdır. Koruların ve ormanların yok edilmesi özellikle tropikal alanlarda inanılmaz bir hıza ulaşmıştır. Korular ve ormanlar, Karbondioksit Bir karbon, iki oksijen atomunun kovalent bağlarla bağlanmasından meydana gelen bir bileşik. Renk ve kokusu yoktur. Karbon ihtiva eden besin vb. maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür.fotosentez işlemiyle atmosferden karbondioksiti emerler, dönüştürürler ve atmosferdeki karbondioksitin emilmesi ve yeniden çevrilmesinde en temel aracı oluştururlar. Son yıllarda, her yıl Fotosentez, klorofil (kromozomlarda) taşıyan canlılarda ışık enerjisi kullanılarak organik bileşiklerin üretilmesi olayıdır. Bu yolla besin üreten canlıların tümüne fotosentetik organizmalar denir ve bunların büyük bır çoğunluğunu bitkiler oluştururlar. İsviçre büyüklüğünde bir alanın çölleştiği hesap edilmektedir. Dünya yüzeyinin insanoğlu tarafından dönüştürülme sürati, nüfussal büyümeye ve ekonomik ve endüstriyel gelişmeye bağlı olarak hızla artmaktadır. Bu da küresel iklim enerji dengesindeki değişiklikleri tetiklemektedir. Bunun da ötesinde, özellikle İsviçre (Almanca: die Schweiz, Fransızca: la Suisse, İtalyanca: Svizzera ve Romanş: Svizra), resmî adıyla İsviçre Konfederasyonu, Orta Avrupa’da Alp Dağlarında yer alan ve denize kıyısı bulunmayan bir ülke. Kuzeyinde Almanya, batısında Fransa, güneyinde İtalya ve doğusunda Avusturya ile Lichtenstein'a komşu olan ve tarihsel olarak bir konfederasyon olan ülke 1848 yılından beri bir federasyondur. Bankacılık ve finans sektörlerinde çok güçlü bir ekonomiye sahip olan İsviçre uzun süredir siyasi ve Asya, Dünyanın en büyük kıtası. Avrupanın doğusunda, Büyük Okyanus'un batısında, Okyanusya'nın kuzeyinde ve Arktik Okyanus'un güneyinde bulunan kıta. Doğuda Pasifik Okyanusu, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, güneyde Hint Okyanusu, batıda Avrupa kıtası ile çevrilidir. Avrupa kıtası ile olan sınırı kesin tespit edilmiş değildir. Eskiden Don Nehri, Asya ile Avrupa arasında sınır olarak kabul edilirdi. Daha sonra Ural Dağları sınır olarak kabul edilmeye başlandı. Güney Amerika ve Amerika'nın güney yarısını oluşturan kıta. Pasifik Okyanusu'nun doğusunda, Atlantik Okyanusu'nun batısında, Kuzey Amerika'nın güneyinde ve Antarktika'nın kuzeyinde bulunur. Afrika’da kentlerin yayılma ve yoğunlaşma süratinin artması, tarım için toprak kaynaklarının yoğun kullanımı, kara ve deniz kirliliği ve insanoğlunun son yüzyıldaki diğer faaliyetleri, gezegenin güneş enerjisi emme kapasitesini ve güneş radyasyonunu uzaya yansıtma kapasitesini değiştirmiştir. Sera gazları ikiye ayrılıyor: 1. Doğrudan sera gazları: karbondioksit, metan, nitrotoksit. a)Radyasyon, elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar biçimindeki enerji emisyonu (yayımı) ya da aktarımıdır. Bilindiği gibi maddenin temel yapısını atomlar meydana getirir. Atom ise, proton ve nötronlardan oluşan bir çekirdek ile bunun çevresinde dönmekte olan elektronlardan oluşmaktadır. ...Tümünü okumak için linke tıklayınız.Karbondioksit: Karbondioksite baktığımızda, küresel ısınma potansiyeli “1” olarak hesaplanmıştır, sıvı, gaz ve katı yakıtlarda, yani yanma sonucunda atmosfere veriliyor. Bunun bir önlemi veya kaçış yöntemi yoktur. Eğer bir yanma meydana geliyorsa, atmosfere karbondioksiti veriyorsunuzdur. Karbondioksit de ana sera gazıdır. Dolayısıyla, dünya sıcaklığının artmasına neden oluyorsunuz. Konutlarda, sanayide, ulaşımda, yani bunun kullanıldığı her yerde karbondioksit atmosfere doğrudan verilebiliyor. b)Karbondioksit Bir karbon, iki oksijen atomunun kovalent bağlarla bağlanmasından meydana gelen bir bileşik. Renk ve kokusu yoktur. Karbon ihtiva eden besin vb. maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. ...Tümünü okumak için linke tıklayınız.Metan: Metana baktığımızda, işte hayvancılık sektöründe önemli bir yer tutmaktadır. Pirinç ekiminde, pirinç tarlalarından kaynaklanıyor ve çöplük alanlarımızda da metan üretimi ana konuları oluşturuyor. Metanın karbondioksite göre 21 kat daha etkili olduğu tespit edilmiştir. c)Nitrotoksit: Bir, kimyasal yolla, ikincisi, gübre olarak tarımda kullanma, üçüncüsü ise, yine yanma neticesinde atmosfere verilen kaynak türüdür. 2. Dolaylı sera gazları: Hidroflora karbonlar, terflora karbonlar ve kükürt hegzeflorür. Hidroflora karbonlar ve terflora karbonların kullanım alanlarına baktığımızda şunu görüyoruz: “CFC”lere alternatif olarak kullanılıyor. CFC’ler, biliyorsunuz, ozan tabakasını incelten maddelerdir. Bu maddelerin kullanımı Montreal Protokolüyle yasaklanmıştır, kontrol altına alınmıştır. Bunlara alternatif olarak kullanılan bu maddeler ozan tabakasını inceltmemekle birlikte küresel ısınmaya neden olduğu için de, iklim değişikliği çerçeve sözleşmesiyle de kontrol altına alınmaktadır. Kullanıldığı alanlar da; çok açık bir şekilde, işte yalıtımda, soğutucu sektörlerde, buzdolaplarında, klimalarda, yangın söndürücülerde, işte köpüklü ambalaj malzemesi olarak, kuru temizlemede ve spreylerde itici gaz olarak kullanıldığı bilinmektedir. Diğer bir kullanım yerleri de, mineral üretiminde bu gazlar da kullanılmaktadır. Su buharı (H2O), CO2, CH2, N2O ve ozon (O3)))Doymuş alifatik hidrokarbonların ilk üyesi. CH4 formülüne sahip olup, oldukça kararlı bir bileşiktir. Tabiî gazın en başta gelen elemanıdır. Tabiî gazda metan oranı % 50 ile % 98 arasında değişir. Fakat genelde yüksek oranlarda bulunur. Meselâ tipik bir tabiî gaz bileşimi % 85 metan, % 9’a kadar etan, % 3 propan ve geriye kalanı da daha yüksek hidrokarbonlarla azot karışımı şeklinde verilebilir.

http://www.biyologlar.com/sera-gazlari

Tarım Ürünlerinde Kalıntı Problemi

Besin maddelerinin üretim, tüketim ve depolanmaları sırasında; besin değerini bozan ve tahrip eden hastalık ve zararlıları, yabancıotları, mikroorganizmaları yok etmek için kullanılan kimyasal maddelere tarım ilaçları (pestisit) denir. Pestisit terimi; insektisitler ve akarisitleri, insekt ve akarların repellentlerini, fungisitleri, herbisitleri, nematositleri, rodentisitleri, maluskusitleri, kuş ve vahşi hayvan repellentlerini, bakterisitleri, defoliantları ve bitki gelişim düzenleyicileri (BGD)’ni kapsamına alır. Pestisitlerin gıda maddeleri üzerinde veya içinde kalan ilaç ve ilaç türevlerine de pestisit kalıntısı denilmektedir. Gıda maddesinin bir kilogramında bulunan bir miligram pestisit (ppm) olarak ifade edilir. Pestisitlerin kullanımı insana ve çevreye en az riskli olacak şekilde düzenlenmelidir. Bu nedenle pestisitlerin ürünlerde insan sağlığına zarar vermeyecek kalıntı miktarlarının belirlenmesi gerekir. Bu miktarın belirlenmesi için de, ilacın toksikolojik özelliğinin ve bu ilacın kullanıldığı gıda maddesinin tüketim miktarının bilinmesi gerekir. Bu bilgilerle “ilaç kalıntısının gıda maddeleri üzerinde veya içinde bulunmasına müsaade edilen miktarı” olarak ifade edilen tolerans (maksimum kalıntı limiti) belirlenir. Her ülkenin beslenme alışkanlıkları farklı olduğundan, ürünlere koydukları tolerans değerleri de farklı olmaktadır. Toleranstan düşük seviyede ilaç kalıntıları tespit edilen ürünler tehlikesizce yenebilir. Toleransların belirlenmesi amacıyla yapılan çalışmalarda; her ilaç piyasaya verilmeden önce toksikolojik ve farmakolojik denemelere tabi tutulur. Bu denemeler, deneme hayvanları üzerinde 2-3 ay gibi kısa ve en az 2 yıl gibi uzun süreli ilaçlı ürünle besleme denemeleri şeklinde yapılır. Hayvanların iştahları, kilo kayıpları, alerjik reaksiyon olup olmadığı, organ ağırlıkları, organların histopatolojik değişimleri, ilacın sinir sistemine olan etkileri, organların fonksiyonlarını normal yapıp yapmadıkları, kan tablosunda olan değişiklikler, enzimlerin inhibe edilip edilmediği, embriyona etkileri, bu hayvanların yavrularında görülen anormallikler, vs. incelenir. Böylece deneme hayvanlarında, deneme süresince hiç zarar vermeyen günlük alınabilir dozlar tespit edilir. Örneğin malathion için sıçanda günlük alınabilir doz 5 mg/kg veya gıdasında 100 ppm, parathion’da ise 0.05 mg/kg veya gıdasında 1.0 ppm’dir. Bu kriterler belirlendikten sonra, insanların beslenme alışkanlığı da dikkate alınarak tolerans değerleri tespit edilir. Aktif maddenin herhangi bir üründeki toleransı belirlenirken, varsa o aktif maddenin bitkiye uygulandıktan sonra dönüşüm ürünü dediğimiz metabolitleri de dikkate alınmaktadır. Üreticilerimizin ilaçları bilinçsiz ve hatalı kullanmaları sonucunda ürünlerde kalıntı problemi ortaya çıkmaktadır. Tarımsal ürünlerin içerdiği pestisit kalıntıları, dış pazar açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Bu nedenle kalıntı sorunu yalnızca bir ülkeyi ilgilendirmemekte, ticari ilişkileri olan ülkeler arasında da önemli bir konu olmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkeler pestisit kalıntı sorunları üzerinde titizlikle durmaktadır. Ayrıca bu ülkelerde pestisit kalıntılarının kontrolü yasal düzenlemelerin de yardımıyla belirli bir sisteme oturtulmuştur. Belli standartlara uymayan ürünler alıcı bulamamaktadır. Bütün ülkeler alacakları ürünlerdeki ilaç kalıntılarının toleranslarının altında olmasını şart koşmaktadır. Ne iç pazarda ne de dış pazarda yer bulamayan ilaçlı ürünlerimiz ya denizlere dökülmekte, ya da tarlalarda çürümeye terk edilmektedir. Böylece hem alınteri ve emeğinin karşılığını alamayan üreticilerimiz mağdur olmakta, hem de milli ekonomimiz zarara uğramaktadır. Pestisitlerin güvenle kullanılabilmesi için tavsiye edilen kullanım miktarı ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süreye uyulmalı, özellikle son ilaçlama ile hasat arası süre göz önüne alınarak amaca uygun pestisit seçimi yapılmalıdır. 2. PESTİSİT KALINTILARI 2.1. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yapılan Çalışmalar Pestisit kalıntı çalışmaları dünyada ilk olarak 1950’li yıllarda başlamıştır. Amerika’da tarımsal ürünlerdeki pestisit kalıntılarının araştırma sonuçları 1954 literatüründe verilmiştir. Aynı ülkede günlük beslenmede yer alan gıda maddelerindeki pestisit kalıntı analizlerine 1961 yılında başlanmıştır. İngiltere’de bu tip çalışmaların 1960’lı yıllarda planlandığı ve yürütüldüğü görülmektedir. Kanada’da ise bu tip analizler 1967 yılından itibaren yoğun olarak yapılmaya başlanmıştır. Ülkemizde pestisit kalıntıları ile ilgili çalışmalara 1959 yılında Ankara Zirai Mücadele İlaç ve Aletleri Araştırma Enstitüsünde Kalıntı Analiz Laboratuvarının kurulmasıyla başlanmıştır. Yapılan ilk çalışma,1964 yılında Güvener ve ark. tarafından bildirilmiştir. Dünyada pestisit kalıntıları konusunda yapılan yoğun çalışmalar son 30 yılı kapsamaktadır. Bu çalışmalar özellikle yeni ve daha duyarlı analiz metotlarının ortaya konulması ve bu metotların çeşitli ürünlere uygulanması şeklindedir. Ayrıca tarımsal ürünlerde ve gıdalarda pestisit tarama çalışmaları ile çeşitli teknolojik işlemler sayesinde kalıntıların azaltılması da, son 30 yılın literatürlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkeler insan sağlığı, çevresel problemler ve tedbirlerle ilgilenmeye yeterince kaynak ayırabilirken, gelişmekte olan ülkelerde öncelik hala besin üretiminde olduğu için, gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar nitelik ve nicelik olarak çok daha fazladır. 2.2. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yasal Durum 2.2.1. Dünyadaki durum: 1950’li yılların sonlarında, ABD ve Kanada’da tarımsal ürünlerde bulunabilecek toleranslar kanunla tespit edilmiş ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süre belirlenmiştir. O dönemde Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre ve Rusya’da her ne kadar resmi olarak tolerans tespit edilmemişse de, son ilaçlama ile hasat arasındaki süre gerek talimatnameler, gerekse tavsiyelerle kontrol altına alınmıştır. 1970’li yıllara geldiğimizde, özellikle gelişmiş ülkelerin hepsinde, ürün bazında toleransların ve son ilaçlama ile hasat arasındaki sürelerin belirlendiğini görüyoruz. Dünyada pestisitlerin insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyecek ve uluslar arası ticareti engellemeyecek şekilde kullanımının sağlanması konusunda en aktif çalışan organizasyon FAO/WHO’ dur. Bunların bünyesinde kurulmuş olan pestisit kalıntıları Codex Alimentarius Komisyonu’ nun görevi ürünlerde en fazla kabul edilebilir düzeyi, yani toleransları (MRL) tespit etmektir. Belirlenen bu toleranslara uyulmasını sağlamak amacıyla özellikle gelişmiş ülkelerde yasal düzenlemelerin de desteğiyle bir kontrol mekanizması oluşturulmuştur. Özellikle bazı kuruluşlar yaptıkları çalışmalar ile pestisit kalıntılarıyla ilgili düzenlemelere katkıda bulunmaktadırlar. ABD’de Çevre Koruma Ajansı (EPA) ve Gıda ve İlaç teşkilatı (FDA) bunların başında yer alır. Gıda ve İlaç Teşkilatı ABD’de besinlerdeki pestisit kalıntıları programı çerçevesinde, 1991 yılında 19 bin 82 örneğin kalıntı analizlerini gerçekleştirmiştir. 2.2.2. Türkiye’deki durum: Ülkesel tolerans listemiz ilk kez 1990 yılında yayınlanmış ve 1997 yılında ise, etkili madde grubu ve ürün bazında genişletilerek revize edilip tekrar yayınlanmıştır. Bu liste Avrupa Birliği uyum çalışmaları çerçevesinde revize edilmiştir ve kısa bir süre içerisinde de yayınlanacaktır. Son ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken süre ile ilgili olarak, 1991 yılında yayınlanan tebliğde, 154 etkili madde ve 28 ürün ve ürün gurubu bulunmaktadır. Ülkemizde ürünlerin belirli periyotlarla kontrollerinin yapıldığı bir kontrol mekanizması ve toleranslara uymayan üreticilere belirli yaptırımlar uygulamayı sağlayan yasal düzenlemeler henüz mevcut değildir. Ayrıca tarımsal ürünlerin pazarlanması sistemi nedeniyle, markette veya pazarda satılan ürünlerin üreticisi de belirlenememektedir. Bu sistemin değişerek tarımsal ürünlere etiket sisteminin getirilmesi bu tür kontroller için şarttır. 3. PESTİSİTLERİN ÜRÜN ÜZERİNDEKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin kayboluş hızı genel olarak; iç yapılarına (kimyasal yapılarına, kararlılıklarına, çözünebilirlik ve uçuculuk gibi fiziksel özelliklerine), mekaniksel, fiziksel ve kimyasal ortam şartlarına bağlıdır. Buhar basıncı yüksek olan pestisitler, özellikle sıcak havalarda yaprak yüzeylerinden kolayca kaybolurlar. Kimyasal bozunmalar ya bitki yüzeyinde ya da bitki içinde meydana gelir. Bozunmanın önemi ve çabukluğu öncelikle ilacın kimyasal yapısına, kararlılığına, bozunabilirliğine ve formülasyon şekline bağlıdır. Güneş ışınları, çok sayıda kimyasal reaksiyonlara yol açarak önemli bir rol oynar. Bu ışınsal bozunma, solüsyon ve süspansiyonlarda hızlı bir şekilde olabilir. UV ışınları etkisine 15 saat tutulan “azinphos”, kimyasal olarak % 50’den daha fazla bozunmuştur. Kimyasal reaksiyonlar; oksitlenme, indirgenme, dekarboksilasyon, izomerizasyon, vs. olarak tespit edilmiştir. Kalıcılık bakımından pestisitler şu dört başlık altında sınıflandırılabilir: 1) Kalıcı olmayanlar (non-persistent) : Organik fosforlu ilaçlar, 2) Orta derecede kalıcı (moderately) olanlar : Herbisitler, 3) Kalıcı olanlar (persistent) : Klorlu hidrokarbonlar, 4) Sürekli kalıcı olanlar (permanent) : Pb, As, Hg’lı pestisitler. Tarım ilaçları toz, ıslanabilir toz, solüsyon, emülsiyon, granül vs. olarak piyasaya arz edildiklerinden; formülasyon şekillerine ve ürünlerin karakterlerine göre, ilacın atılan yerde tutunması ve bozunmaya uğraması değişik şekillerde ve sürelerde olur. Toz ve sıvı toxaphene ile ilaçlanmış tarlalarda civara bulaşmanın, tozda sıvıya nazaran 4-10 misli daha fazla olduğu görülmüştür. Bulaşma, küçük zerrelerde daha fazla olmaktadır. Aletlerin tipleri (atılış basıncı ve damla büyüklüğü gibi), aktif maddenin buharlaşma basıncı, seyreltici maddelerin cinsi, bitki yüzeyinin tüylü, düz, girintili-çıkıntılı, kaygan oluşu, bitkinin yaşı yanında sıcaklık, hava nemi, yağmur, çiğ ve rüzgar gibi meteorolojik koşullar da ilacın bitkide kalıcılığına etki eden önemli faktörlerdir. İlaçların bitki üzerinden azalması veya kaybolması şu yollarla olmaktadır: a) İlacın yaprak ve meyveden sızması, b ) Yaprak ve meyvelerin üzerinden rüzgar veya birbirine sürtünme ile uzaklaşması, c) Yağmurla yıkanmak suretiyle, d) Hava sıcaklığı ile buharlaşması ve bozunması, e) Güneş ışığında oksitlenerek bozunması, f) Yüksek rutubetle hidrolize olarak bozunması, g) İlacın uygulama zamanına bağlı olarak; bitki gelişiminin çabuk olduğu dönemde ilaç atılmışsa, yüzey ve hacmin artması nedeniyle ilaç kalıntı miktarının azalması. 3.1. Pestisitlerin Ürün Üzerindeki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler Bitki üzerindeki pestisitin kalıcılığı; çevre koşulları, bitki ve pestisitin özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. Bazı pestisitler bu faktörlerin etkisiyle çabuk bozunurken, bazıları da stabil kalmaktadır. Pestisitlerin hepsi bitkiye uygulandıktan bir süre sonra kimyasal değişikliğe uğrayarak, toksik veya toksik olmayan ürünlere dönüşebilmektedirler. Bazen uygulanan pestisitler kısa sürede yok olurken, onların toksik metabolitleri uzun süre bitki üzerinde kalabilmektedir. A) Çevreye bağlı faktörler: a- Işık Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir degradasyon kaynağıdır. Güneş ışığının etkisi ile meydana gelen dönüşüm ürünleri, genellikle ana bileşikten daha az toksiktir. b- Sıcaklık Pestisitlerin degradasyonunda önemli bir faktördür. Pestisitler üzerinde sıcaklığın etkisi, özellikle yılın farklı mevsimlerinde ve değişik bölgelerde yetiştirilen ürünün son ilaçlama ile hasat arasındaki sürenin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Sıcaklığın pestisitlerin degradasyonu üzerindeki etkilerine ait pek çok çalışma yapılmıştır. Malathion’un maloxan’a dönüşümü, ilkbaharda ve yüksek sıcaklıklarda yapılan uygulamalarda çok daha hızlı olmaktadır. c-Diğer çevre faktörleri Pestisitlerin bitkiler üzerindeki kalıcılığına etki eden diğer faktörler rüzgar, yağmur ve orantılı nem’ dir. Orantılı nem; bitki üzerindeki pestisitlerin buharlaşmasını etkilerken, rüzgar ve buharlaşma yoluyla pestisitlerin bitkiden uzaklaşmasına, hem de sürüklenme yoluyla pestisitlerin taşınmasına ve ayrıca hidroliz yoluyla bozunmasına neden olmaktadır. Yağmur ise, yıkama yoluyla pestisitlerin uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bu gerçekten hareket ederek, hasat sonrasında yapılacak yıkama işlemleriyle bazı pestisitlerin kalıntılarının azaltılabileceği fikri ortaya çıkmıştır.  Bitkiye bağlı faktörler a- Bitki morfolojisi Aynı pestisitlerin kalıntıları, farklı bitkiler üzerinde farklı olabilmektedir. Bunun nedeni de bitki morfolojilerinin farklılık göstermesindendir. b- Bitki büyüme faktörü Bitkiler arasındaki büyüme faktörünün farklı olması, söz konusu bitkiler üzerindeki pestisitlerin kalıcılık süresini değiştirmektedir. C) Pestisite bağlı faktörler a- Etkili maddenin fizikokimyasal özellikleri 1.Uçuculuk: Bir maddenin uçuculuk özelliği, onun kimyasal ve fiziksel özelliğine bağlıdır. Bu özellikler aktif maddenin buhar basıncı, sudaki çözünürlüğü gibi fizikokimyasal özellikleridir. 2.Yarılanma ömrü: Aktif maddenin yarılanma ömrü, içinde bulunduğu ortamın pH’ına göre değişiklik gösterir. 3.Formülasyon: Pestisitlerin bitki üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörlerden birisi de formülasyondur. Bitkiye kolayca penetre olabilen emülsiyon formülasyonların kalıcı bir kalıntı oluşturduğu, ıslanabilir tozların ise değişken bir kalıcılık gösterdiği tespit edilmiştir. Fungisitlerin WP formülasyonlarının, akarisitlerin EC formülasyonlarından daha yüksek kalıntı bıraktığı tespit edilmiştir. 4.Konsantrasyon: Uygulanan pestisitin miktarı, ilk birikimin büyüklüğünü belirlemede etkin bir faktördür. Pestisit uygulamasından sonraki ilk kalıntılar uygulama oranı ile ilişkilidir. Bitki üzerindeki pestisitin konsantrasyonu, onun kalıcılık süresini de etkiler. 4. PESTİSİTLERİN TOPRAKTAKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin toprakta çözünebilen diğer maddeler gibi, su aracılığıyla hareket ettikleri tespit edilmiştir. Bu hareket; kütle ile dikey, difüzyon ile yatay hareket şeklinde gerçekleşir. Pestisitler kütle akışı ile uzun mesafelere, difüzyon ile kısa mesafelere taşınır. Pestisitler topraktaki kil ve organik madde tarafından adsorbe edilerek, mikroporlar içinde çözünerek tutunurlar. Yağmur yağdığında veya toprak sulandığında, toprak yüzeyi yakınlarında tutunmasına rağmen, su ile toprağın derinliklerine gidebilir ve bazı durumlarda yer altı suları için bir tehlike oluşturabilirler. Toprakta kil ve organik maddede adsorbe edilerek tutunabilen ve aşağı doğru su ile hareket edebilen pestisitler buharlaşabilir, toprak organizmaları veya bitkiler tarafından tutulabilir, erozyon veya yağmur suyu ile yüzeyde hareket edebilir, kimyasal ve mikrobiyal bozunmaya veya güneş ışığı ile bozunmaya uğrayabilirler. 4.1. Pestisitlerin Topraktaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler 1. Çevreye bağlı faktörler: Çevreye bağlı faktörler içinde güneş ışığı ve rüzgarın pestisitlerin bozunmasındaki rollerinin önemli olduğu ortaya konmuştur. a) Işık: Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir bozunma kaynağıdır. Pestisitlerin toprakta ışık ile bozunması su, cam, yaprak gibi farklı ortamlardaki bozunma ile karşılaştırıldığında, genel olarak daha yavaştır. Ayrıca toprağın ışık alan bölgesi yaklaşık 1 mm olduğu için bu derinlikle de sınırlıdır. Fakat toprak yüzeyindeki pestisitlerin konsantrasyonu yüksek olduğundan ışıkla bozunma, önemli bir olaydır. Ayrıca güneş ışığı, pestisitlerin kimyasal özelliklerini değiştirmekte ve daha toksik olabilen fotoürünler oluşmasına neden olmaktadır. Örneğin; sülfide içeren pestisitler, ışığın etkisiyle sülfokside dönüşmektedir. Böylece bu grup pestisitlerin sülfokside dönüşümü, sudaki çözünürlüklerini ve toksisitelerini artırmaktadır. Işığa maruz kalmış toprak yüzeyinde parathion’un paraoxan’a dönüştüğü tespit edilmiş olup, bu dönüşüm ürününün parathion’ a göre daha toksik bir bileşik olduğu bilinmektedir. b) Rüzgar: Güneş ışığının dışında topraktaki pestisitlerin davranışına etki eden diğer bir çevre faktörü de rüzgardır. Rüzgar hem buharlaşma yoluyla pestisitlerin topraktan uzaklaşmasına ve hem de sürüklenme yoluyla pestisitin taşınmasına neden olmaktadır. Topraktan pestisitin buharlaşma oranı, toprak üstünden geçen havanın hızına bağlıdır. 2. Toprağa bağlı faktörler: a) Tipi: Toprak tipi pestisitlerin adsorpsiyonuna ve buharlaşma oranına etki etmektedir. Özellikle organik madde içeriği yüksek olan topraklarda; pestisitin çoğu adsorbe edilebildiğinden, buharlaşma organik maddenin artmasıyla azalmaktadır. Toprakların mikroorganizma yönünden niteliği de pestisitlerin mikrobiyal bozunması açısından önemlidir. Mikroorganizmalar yalnız ana bileşiğin bozunmasında değil, aynı zamanda dönüşüm ürünlerinin metabolizmalarında da önemli bir rol oynar. Topraktaki mikroorganizma niteliği de pestisitlerin bozunmasında önemli bir rol oynar. b) Sıcaklık: Topraktaki pestisitlerin bozunmasında önemli faktörlerden birisi de toprak sıcaklığıdır. Toprak sıcaklığındaki her 10oC’lik artış, bir çok pestisitin buhar basıncını 3-4 kat artırmaktadır. Bu da sıcaklık arttıkça buharlaşma oranındaki artış demektir. Ayrıca toprak sıcaklığı, topraktaki mikroorganizma faaliyetini de artırdığı için mikrobiyal bozunmada da önemli bir etkiye sahiptir. Carbendazim’in mikrobiyal bozunmasında toprak sıcaklığı, toprak nemi ve pH’ının etkisi incelendiğinde; yüksek toprak sıcaklığı ve neminin, asidik pH’ın carbendazimin bozunması için optimum koşulları oluşturduğu tespit edilmiştir. Chlorpyrifos’un topraktaki degradasyonu ile ilgili yapılan bir çalışmada; pestisitlerin çoğu gibi, chlorpyrifos’un da sıcaklığın artmasıyla hızla degrade olduğu ortaya konmuştur. 15, 25 ve 35 o C ‘de pestisitin %50 kaybı için geçen zaman sırasıyla, ortalama 25, 13 ve 6 hafta olmuştur. c) Nem: Topraktaki nem içeriği pestisitlerin davranışındaki önemli faktörlerden biridir. Kuru toprakta, nemli toprağa göre pestisitin daha fazlasının adsorbe olacağı varsayılır. Nemli topraklarda ise pestisit hızla buharlaşır. Toprağın organik madde içeriği kuru topraklarda önemli değilken, nemli topraklarda önem kazanır. Su moleküllerinin bulunmasına rağmen, toprağın organik maddesi pestisit moleküllerini tutmaktadır. d) pH: Pestisitlerin topraktaki davranışlarına etki eden, toprağa bağlı önemli faktörlerden birisi ise toprak pH’ ıdır. Pestisitlerin topraktaki akıbeti toprağın pH’ına bağlı olarak değişmektedir. Pestisit adsorpsiyonu genellikle daha asidik topraklarda daha yüksek olmaktadır. Carbofuran’ın farklı pH’ lara sahip topraktaki bozunma durumları ile ilgili yapılan bir çalışma da, bu kanıyı teyit eder niteliktedir. Carbofuran uygulamasından 20 gün sonra, asidik pH’ a sahip toprakta en fazla kalıcı olmuştur. 3. Pestisite bağlı faktörler: a) Kimyasal yapı: Pestisitin kimyasal yapısı; kil ve organik maddeye olan direkt ilgisini ve çözünürlüğünü etkileyerek adsorbsiyon dengesini tayin eder. Birçok araştırıcı pestisitin sudaki çözünürlüğü ve adsorbsiyonu arasında genel olarak ters bir korelasyon olduğunu belirtmişlerdir. Çözünürlük, pestisitin topraktaki kalıcılığı ile ilgili önemli bir konudur. DDT ve dieldrin gibi çözünürlüğü çok az olan organik klorlu insektisitlerin, topraktaki kalıcılıkları yüksektir. b) Formülasyon: Pestisitlerin topraktaki kalıcılıkları formülasyon şekillerinden de etkilenmektedir. Granül formülasyonlar, genellikle daha fazla kalıcıdır. Islanabilir toz ve toz formülasyonlar emülsiyon formülasyonlardan daha az kalıcıdır. Örneğin bir herbisit olan atrazine’ in granül formülasyonunun toprakta, ıslanabilir toz formülasyonundan daha uzun süre kalıcı olduğu tespit edilmiştir. c) Konsantrasyon: Pestisit konsantrasyonu da topraktaki kalıcılıkta etkilidir. Toprakta pestisit konsantrasyonu düşük olduğunda, pestisitin toprakta yok olması hızla gerçekleşir. Aynı pestisitin yüksek konsantrasyonu düşük konsantrasyonuna göre daha kalıcıdır. Topraktaki kalıcılıkları yüksek olan DDT, lindane ve aldrin’ in 2 farklı konsantrasyonu ile yapılan ilaçlamalarda düşük konsantrasyonun daha hızlı yok olduğu bulunmuştur. 5. PESTİSİTLERİN SUDAKİ KALICILIĞI Çeşitli yollarla suları kirleten pestisitler, su ile karşılaşınca hidrolize olurlar ve yapıları bozulur. Hidroliz, bir çok pestisitin suda bozunması için önemli bir olaydır. Sulu ortamda ışığın bulunması da hidrolizi hızlandırır. Sular sıcaklık, pH, organik madde, inorganik madde ve mikroorganizma içerikleri bakımından farklı olduğundan, bu özellikler pestisitlerin kalıcılıklarında önemli rol oynar. 5.1.Pestisitlerin Sudaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler : a-Sıcaklık: Su sıcaklığının pestisitin davranışındaki rolü önemlidir. Sıcaklıktaki artış kimyasal reaksiyonu ve pestisitin buharlaşma oranını artırır. Sıcaklık artışının aynı zamanda mikrobiyal aktiviteyi artırdığı ve böylece mikrobiyal bozunmanın da arttığı düşünülmektedir. Fenitrothion’ un 40oC’de, 30oC’dekine göre 2 kat hızla hidrolize olduğu bulunmuştur. b- pH: Sularda birçok pestisit hidrolize olarak bozunduğu için, suların pH’ının kalıcılık üzerinde önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda da, bir çok pestisitin doğal degradasyonunda pH’ın önemli olduğu ortaya konulmuştur. Carbaryl ile ilgili yapılan bir çalışmada; saf suda pH 8’in üzerinde olduğunda hızla bozunduğu, pH 6.3 te ise aylarca stabil kaldığı tespit edilmiştir. c- Sudaki yaşam: Pestisitlerin sulardaki davranışlarında mikroorganizmaların faaliyeti önemlidir. Doğal sularda bulunan ve pestisiti degrade edebilen 48 mikroorganizma türü tespit edilmiştir. Birçok çalışma göl, ırmak ve havuzlardaki dip sedimentlerinin pestisit kalıcılığında rezervuar rolü oynadığını ortaya koymuştur 6. PESTİSİTLERİN İNSAN VE ÇEVREYE ETKİLERİ Pestisitlere sadece zararlıları öldüren, kontrol eden kimyasal maddeler olarak bakmak hatalıdır. Nasıl ki bir sağlık ilacı insanla birlikte ele alınıyorsa, bir pestisitte kullanım alanında hastalıkla, zararlıyla, bitkiyle, insanla, çevre ve çevredeki diğer canlılarla birlikte değerlendirilmelidir. İmalatı, formülasyonu ve tatbikatı gerçekleştirenler ile ilaçlanmış ürünleri yiyenler tarım ilaçlarının tehlikelerine maruz kalabilirler. Bu yönüyle ele alındığında bir kimyasal maddenin pestisit olarak kullanılabilmesi için de, aşağıda sıralanan bazı özellikleri taşıması gerektiği görülür: 1) Kullanılacak hastalık veya zararlıya karşı etkin olmalı, 2) Kimyasal yönden dayanıklı olmalı (sıvı veya katı), 3) Bitkiye toksik etkisi (fitotoksisite) olmamalı, 4) Arılara, kuşlara, balıklara zararı mümkün olduğunca az olmalı, 5) Zararsız bozunma ürünlerine dönüşmeli, 6) Ürünlerdeki kalıntı miktarları mümkün olduğu kadar az olmalı, 7) İnsanlara zehirlilik açısından emniyetli olmalı, 8) Ucuz olmalı. 2872 Sayılı Çevre Kanunu’nda “Çevre Kirliliği” terimi; insanların her türlü faaliyetleri sonucu havada, suda ve toprakta meydana gelen olumsuz gelişmelerle ekolojik dengenin bozulması ve aynı faaliyetler sonucu ortaya çıkan koku, gürültü ve atıkların çevrede meydana getirdiği arzu edilmeyen sonuçları olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma uygun olarak ülkemizin çevre sorunlarını 9 bölümde incelemek mümkündür. Bunlar hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, fauna-flora, enerji, katı atıklar, pestisitler, trafik ve gürültüdür. Tarım ilaçlarının çevreye olan olumsuz etkileri, diğer çevre kirletenlerle birlikte ele alınmalıdır. İlaçların bu kirlilikteki payı kesin olarak bilinmemekle birlikte %5-10 arasında olabileceği görüşleri ileri sürülmektedir. Buna rağmen tarım ilaçlarının çevreye olumsuz etkilerini göz ardı etmeden, bu etkilerin bir program dahilinde ve sistematik olarak incelenmesi, çevre ve halk sağlığı açısından zorunlu görülmektedir. Tarım ilaçlarının insan ve çevreye etkileri genel olarak, doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde incelenebilir. Doğrudan etkileri deri veya solunum yoluyla ya da bulaşık gıdaların yenilmesi veya içilmesi ile olur. Bu etkinin sonuçları öncelikle ilaçların zehirlilik derecesine ve canlının ilaçla temas etme derecesine bağlıdır. 1983’te yapılan bir araştırmada; gelişmekte olan ülkelerde her yıl 10 bin kişinin tarımsal ilaç zehirlenmesinden öldüğü, 400 bin kişinin de ciddi şekilde hastalandığı bildirilmektedir. Dolaylı etkileri ise, tarımsal ilaçların uygulandığı yerdeki kalıntıları nedeniyle besin zinciri boyunca hareket halinde olmasından kaynaklanmaktadır. Besin zincirinin sonunda konsantrasyon yüksek olduğundan, doğal düşmanlar önemli ölçüde etkilenmektedir. Bunların sonucunda doğal denge ve yaşama ortamı bozulmakta, ilaçlara karşı direnç (dayanıklılık) oluşmakta, bazı türler yok olurken bazı türler de önemli zararlara uğramaktadır. Tarım ilaçlarının etkileri şu şekilde özetlenebilir: a) İnsanlara olan etkileri, b ) Suları kirletmeleri ve dolayısıyla sudan yararlanan canlılara olumsuz etkileri, c) Toprağı kirletmeleri ve topraktaki faydalı mikroorganizmalara olumsuz etkileri, d) Havayı kirletmeleri, e) Yabani hayata zehirli etkileri, f) Fitotoksisite yönünden veya üründe koku ve kalite değişimi yaparak bitkilere zararlı etkileri, g) Arılara ve diğer faydalı böceklere zararlı etkileri. 7. SONUÇ Ülkemizde pestisit kalıntı probleminin çözümü için önce eğitim sorunu ele alınmalıdır. Eğitim, ilaç sektöründen başlayarak çiftçilerimize kadar uzanan bir kesimi kapsamalıdır. İlaç sektörü; imal ettiği ilacın canlılara yaptığı etkileri, çevredeki ve ürünlerdeki kalıcılık durumunu, kullanılacak üründeki en düşük ve en etkili dozunu ve diğer her türlü toksisite çalışmalarını sağlıklı biçimde yaparak piyasaya sunmalıdır. Bayiler; kar amacıyla pahalı olan ilacı değil de, bir hastalık veya zararlı konusunda mevcut alternatif ilaçlardan hem zehirliliği daha az olanı ve hem de daha düşük kalıntı bırakanı tavsiye etmelidir. Çiftçilerimiz; ilaçları teknik talimatta bildirilen dozların üzerinde kullanmamalı, gereğinden fazla sayıda ilaçlama yapmamalı, gerekmediği halde birden fazla ilacı karıştırarak kullanmamalı, kalibrasyonu yapılmış uygun ilaçlama aletlerini kullanmalı ve en önemli bir husus olan son ilaçlama ile hasat arasında bırakılması gereken süreye mutlaka uymalıdır. Eğitimin amacına ulaşamadığı durumlarda, denetim ve kontrol mekanizmasının devreye girmesi gerekir. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ülkedeki kalıntı analiz laboratuvarlarının gelişmiş tüm ülkelerde uygulanan GLP (Good Laboratory Practice) prensiplerine uygun olarak kurulması ve çalıştırılması gerekmektedir. Böylece kalıntı analizleri hızlandırılacak ve tarımsal ürünün tüketiciye ulaşmadan önce kontrolü gerçekleştirilmiş olacaktır. Ayrıca analizler sonunda; yetiştirdikleri ürünlerde toleransların üzerinde ilaç kalıntısı tespit edilen üreticilere, üretimden men cezasına kadar varabilen çeşitli cezai müeyyideler uygulanmalıdır. Bir çiftçinin ürünü tarlada iken yapılan analiz sonunda yüksek kalıntıya rastlanmışsa, hasat aralığı uzatılmalıdır. Hasat aralığının uzatılmasına tahammülü olmayan ürünlerin bedelinin bir kısmı devlet tarafından tazmin edilerek, çiftçiye gerekli uyarıların da yapılması sonunda bu ürünler satışa sunulmadan imha edilmelidir. Çiftçiler çeşitli yöntemlerle (numaralama, kodlama, etiketleme, vs. gibi) belirlenmeli, piyasaya sundukları üründe o çiftçiyi belirleyen sembollerin olması sağlanmalıdır. Böylece ürünlerin tüketiciye sunulmadan önce, kalıntı yönünden emniyetli olduğu belgelenmelidir. Bu amaçlarla; zaman zaman pazardan, manavdan, üretici tarla veya bahçesinden örnekler alınarak ilaç kalıntıları yönünden kontrollerinin yapılması gerekir. Elbette bütün bunların güvenli bir şekilde olması için kalıntı konusunda yetişmiş teknik elemanlara, son teknolojiyle donatılmış laboratuvarlara ve en önemlisi de, bu konuda yapılacak araştırmalar ve rutin analizler için finansmana ihtiyaç vardır. Bakanlığımızca bu şekilde alınacak acil çözüm ve tedbirlerle hem insan ve çevre sağlığı emin bir şekilde korunmuş olacak, hem de dış ticaretimizde, ihraç ürünlerimizin ilaç kalıntıları nedeniyle geri dönmeleri önlenecektir. YARARLANILAN KAYNAKLAR Burçak, A.A., N. Delen,1996. Türkiye’de Pestisit Kalıntı Çalışmaları ve Değerlendirilmesi. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 261-267. Burçak, A.A., 1996. Pestisitlerin Toprak ve Sudaki Davranışı ve Bu Davranışa Etki Eden Faktörler. Doktora seminer notu. E. Ü. Ziraat Fakültesi. Bitki Koruma Ana Bilim Dalı. Bornova-İzmir (Yayınlanmamış). Cönger, E., 2001. Pestisit Kalıntıları ve İzlenmesi. Yüksek Lisans Semineri.A.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü.Bitki Koruma Bilim Dalı. Ankara (Yayınlanmamış). Kaya, Ü. F.Önder, 1996. Pestisitlerin Ürün üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörler. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 245-253. Öztürk, S. 1997. Tarım İlaçları, Ak Basımevi, Beyoğlu-İstanbul, 551 Sayfa.

http://www.biyologlar.com/tarim-urunlerinde-kalinti-problemi

Dünya'da Organik Tarım Süreci

İnsanlığın varoluşundan bu yana bilinmekte olan tarım, yüzyıllar boyunca insanoğlu ile birlikte değişime uğramıştır.Tarımdaki değişim, teknolojinin ve sanayinin gelişimi ile hız kazanmıştır. Özellikle hızlı nüfus artışı ile birlikte 1960-70’li yıllarda tarımda yeşil devrim adı verilen değişim başlatılmıştır. Bu amaçla değişimde sadece verim artışı hedeflenmiş, sentetik kimyasal tarım ilaçları ve mineral gübrelerin kullanımı artmıştır. Bu girdilerin yarattığı olumsuz etkiler ilk önce, keşfedildiği andan itibaren yoğun olarak kullanıldığı gelişmiş ülkelerde görülmüş, buna bağlı olarak yüzyılımızın başlarında konvansiyonel tarım yöntemine alternatif arayışları başlatılmıştır. Bu konudaki ilk çalışma İngiltere’ de 1910’lu yıllarda organik tarım görüşünün oluşturulmasıdır. Bunu Albert Howard’ın “Tarımsal Vasiyetnamesi”nin 1940 yılında yayınlanması takip etmiştir. Diğer Avrupa ülkelerinde ise alternatif tarım arayışının öncüleri arasında Dr. Rudolf Steiner görülmektedir. Bir antropolog olan Steiner, 1924 yılında Biyodinamik ( Biyolojik-Dinamik ) Tarım Yöntemi hakkında bir kurs düzenlemiş ve 1928 yılında Biyodinamik Tarım Enstitüsü’nü kurmuştur. Bir diğer alternatif arayışı 1930’lu yıllarda İsviçre’de görülmektedir. Müeller ve Rusch, organik tarımın ilkelerinin bir bölümünü oluşturan Kapalı Sistem Tarım (en az dış girdi gereksinimi olan tarım şekli) konusunda çalışmalarda bulunmuşlardır. Aynı konuda Lemaire-Boucher Fransa’da bazı alglerin bitkilerde doğal dayanıklılığın arttırılması amacıyla kullanılabileceğini tespit etmişlerdir. Takip eden yıllarda konvansiyonel tarımın olumsuz etkileri gözlendikçe, her ülke kendi başına organik tarım çalışmalarına başlamıştır. IFOAM (International Federation of Organic Agriculture Movement) 1970’li yıllara kadar ayrı ayrı devam eden geliştirme çalışmaları 1972 yılında IFOAM’ın (International Federation of Organic Agriculture Movement) kurulması ile farklı bir boyut kazanmıştır. Üç kıtadan 5 kurucu organizasyon tarafından oluşturulan ve merkezi Tholey-Theley/Almanya’da olan “Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu” (IFOAM) tüm dünyadaki organik tarım hareketlerini bir çatı altında toplamayı, hareketin gelişimini sağlıklı bir şekilde yönlendirmeyi, gerekli standart ve yönetmelikleri hazırlamayı, tüm gelişmeleri üyelerine ve çiftçilere aktarmayı amaçlamaktadır. IFOAM, tüm dünyada organik üretime ilişkin kuralları ilk olarak tanımlayan ve yazıya döken kuruluştur. Temel İlkeler olarak geliştirilen kurallar dizini 1998 yılında IFOAM Temel Standartları olarak modifiye edilmiş ve genel kurul tarafından kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Kuruluş, AB, Birleşmiş Milletler Tarım-Gıda Örgütü (FAO), Dünya Ticaret Organizasyonu (WTO), Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi uluslararası kuruluşlarla da organik üretimle ilgili sıkı bir işbirliği yapmaktadır. www.ifoam.org (FAO) Birleşmiş Milletler Gıda-Tarım Örgütü FAO, son yıllara dek uyguladığı politikalarda sürdürülebilirlik ve gıda güvenliği kavramlarını ön plana çıkarırken 1998 yılı Ekim ayında, İsviçre’de diğer ilgili kuruluşların da katılımı ile organik tarım araştırmalarında uygulanacak yöntemlerin tartışıldığı bir toplantı düzenlemiştir. Bu toplantının ikincisi Eylül 1999’da yine FAO’nun katılımı ile Bari’de yapılmıştır. FAO’nun organik tarıma olan ilgisi hızla artmaktadır. Halen gıda maddesi artış hızının nüfus artış hızından yüksek olduğu ender bölgelerden orta-batı Afrika ülkelerinde yürüttüğü kalkınma projesi çerçevesinde alt proje olarak organik muz yetiştiriciliği projesini desteklemektedir. Konu ile ilgili olarak FAO içinde bir masa da oluşturulmuştur. FAO, Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün birlikte oluşturdukları Codex Alimentarius bünyesindeki Gıda Etiketleme Komitesi, organik olarak üretilen ve etiketlenen gıda maddelerine ait standartları hazırlamaktadır. www.fao.org Geleneksel tarımdan organik tarıma geçişte Avrupa ülkelerindeki durum irdelendiğinde bunun tabandan gelen bir yaklaşımla olduğu görülmektedir. Ancak halen Avrupa Topluluğu’nda organik üretime geçiş sürecinde birim alan başına belirli bir destek sağlandığı için organik üretimin hızla yayılması sağlanmıştır. Bunun en güzel örneği, ekili alanların %20’sinde organik üretim yapılan Avusturya’dır. Ancak geçiş sonrası dönemde desteğin azaltılması veya kaldırılması, özellikle Portekiz, Fransa ve İspanya’da organik tarım işletmelerinin sayısının azalmasına neden olmuştur. İsrail örneğinde ise organik üretimle ilgili özendirici politikalar veya yayım yerine üreticiden gelen bilinçli talebin üretime geçişte daha ön plana çıktığı görülmektedir. Hindistan’da girdi kullanımının yoğun olduğu ve organik tarımın hiçbir şekilde desteklenmediği koşullarda üreticiler arasında yapılan bir anket çalışması, organik tarıma geçiş nedenlerinin sosyo-kişisel, sosyo-ekonomik, sosyo-psikolojik, sosyo-kültürel ve sistemler arası alt başlıklar altında toplanabileceğini ve salt gelir artışının hedef olarak ortaya çıkmadığı belirlenmiştir. Bu faktörler arasında komşuların organik üretime başlaması, girdi fiyatlarının yüksekliği, alıcı firmaların reklamları gibi nedenler de yer almaktadır. Yapılan çalışmalar, organik üretimde verim ve kalitenin sağlanabilmesi için üreticilere teknik ve ekonomik konularda bilgi akışının sağlanmasının şart olduğunu ve özellikle geçiş sürecinde üreticilerle yakın temasın etkili olacağını ortaya koymaktadır. Her yöre üreticisi için önceliklerin ayrı ayrı belirlenerek ele alınması başarıyı arttıracaktır. Yine bugüne değin yapılan uygulamalarda sistemin başarılı ve uzun süreli olması için desteklerin bütün olarak ele alınması gerektiği ortaya çıkmıştır. Avrupa ülkelerinde 1990’lı yıllardan sonra Avusturya, Almanya, Lüksemburg ve İsviçre gibi ülkelerde organik tarım hızla gelişmiştir. Organik tarıma geçişte ve başarıda etkili faktörler üreticilere sağlanan finansal imkanlar, hızlı bilgi akışı, geniş ürün yelpazesi, ulusal semboller ve koruma ve planlama olarak sayılabilir. Üreticilere sağlanan mali desteğin etkisi kaçınılmaz olmaktadır. Ancak destekler, ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Ürün yelpazesinin ve pazarlama kanallarının çeşitlenmesi (süpermarketlerde ailelere yönelik kasa içinde çeşitli sebze veya meyve satışları, restoranlar, catering servisleri, işleme sanayi) organik tarıma geçişi hızlandırmaktadır. Gerek Avusturya gerekse İsviçre’de organik ürünlerin süpermarketlere girişi üreticileri teşvik eden etkenlerin başında gelmektedir. Ancak bu açıdan tüketicilerin eğitimi de talebi yaratma ve geliştirmesi açısından önemlidir. Gerek ülkesel gerekse uluslar arası yönetmeliklerle tüketiciler güvence altına alınmıştır. Yaratılan logolar da tüketiciyi yönlendirmekte etkili olmaktadır. İsviçre ve Avusturya’daki logolar bu işlevi yerine getirirken Almanya’da çok sayıda logonun piyasada yer alması tüketiciyi büyük ölçüde karışıklığa itmektedir. Halen tüketiciyi şaşırtabilen çok sayıdaki özel marka veya işaret yerine ülkesel tek bir logonun yaratılma çalışmaları yürütülmektedir. Ülkemizde de tek logonun geliştirilmesi ve kalitenin korunumuna yönelik sıkı önlemlerin alınması sektörün gelişimine katkı sağlayacaktır. 1982’li yılların ortalarından itibaren yapılan pazar araştırmaları tüketicilerin organik ürünlere olan olumlu tavrını ortaya koymakla birlikte pazar payı, organik ürünlerin gerçek olmasa da daha pahalı olduğu imajı ile oldukça yavaş artmıştır. 1990lardan itibaren Avrupa’da çok hızlı bir gelişme göstererek 1998 yılında Avrupa Topluluğu (AT) ve EFTA (European Free Trade Association) ülkelerinde 85.337 tarım işletmesinin organik üretim yapmaları ile 2 milyon hektara ulaşmıştır. Tarım alanlarını %1.4’ü, tarım işletmelerinin ise %1.1’i organik tarıma geçmiştir. Halen organik ürünlerdeki fiyat marjı üretim koşullarına bağlı olmakla birlikte, teknik uygulamaların geliştirilerek organik ve konvansiyonel ürünler arasındaki fiyat farkının %25 dolayında tutulması ve lüks tüketim ürünü olarak kabul edilmemesi yönünde görüşler vardır. Danimarka’da 1980’li yılların ortalarında yeraltı sularında tehlikeli boyutlarda yüksek nitrat düzeylerine rastlanması ve başlıca nedenler olarak çiftlik gübresi ve sentetik gübrelerin yanlış kullanılmasının belirlenmesi, çevre kirliliği ile ilgili tartışmaların giderek artmasına yol açmıştır. Bu arada organik tarımın çevreye olan olumlu etkilerinin ve yapılan anketlerde tüketicilerin organik üretilmiş ürünlere belirli bir fiyat farkı ödemeye hazır olduklarının belirlenmesi, haziran 1987’de Organik Tarım Yasasının parlamentodan büyük çoğunlukla geçmesini sağlamıştır. Daha sonra çıkarılan yönetmelikle Organik Tarım Konseyi kurulmuş ve 1987-1990 yılları arasında organik tarım uygulamalarında başarının sağlanmasında etkili üç önemli karar almıştır. Bunlar: - Danimarka’da organik üretimin standartlarının belirlenmesi, - Resmi kontrol ve sertifikasyon sistemi ile devlet garantisini simgeleyen etiket sisteminin (State Guarantee Label) geliştirilmesi, - Destek sisteminin geliştirilmesi (Geçiş dönemi desteği ile araştırma, eğitim, yayım, işleme, yayın ve pazarlama alanındaki projelerin parasal olarak desteklenmesi). Yasanın çıkışından itibaren Danimarka hükümeti her yıl organik üretim tekniklerinin ve gelişme projelerinin desteklenmesi için bir fon ayırmaktadır. Ayrıca çevreyi kirleten sanayi kuruluşlarından fonlar organik tarımın geliştirilmesi için harcanmaktadır. Hastaneler, yerel yönetimler ve diğer bir çok kuruluş hizmetlerinde tümüyle organik ürün kullanmak üzere fizibilite çalışmaları yapmaktadır. ABD’de Organik Araştırma Vakfı (The Organic Farming Research Foundation OFRF) tarafından yapılan bir incelemede ABD’deki organik tarım işletmelerinin %83’nün aile işletmeleri olduğu belirlenmiştir. Organik ürünlerin tüketicilerce talep edilmelerinde kişisel sağlığa ve özellikle çocuklarının sağlığına verdikleri önem, ilk sırada yer almaktadır. Almanya ve İngiltere yapılan bir anket çalışmasında sağlık , Almanya’da %70, İngiltere’de %46 ile ilk sırada ifade edilmiştir. Almanya’da çevre % 10-30, lezzet %13,24 ile ikinci ve üçüncü sırada yer almaktadır. İngiltere’de %41, lezzet %40, hayvan hakları %26 ile sağlığı takip etmektedir. Organik hayvan üretiminde hayvanlara açık havadar ve güneşli belirli bir alanın ayrılmasını ön görmesi nedeni ile Avrupa’daki hayvan severler arasında tercihte ilk sıralara doğru yükselmektedir. Tüm dünyada hızla artan organik tarımda genellikle ülkelerin geleneksel ürünleri örneğin Hindistan’da çay, Danimarka’da süt ve ürünleri, Arjantin’de et ve mamulleri, orta Amerika ve Afrika ülkelerinde muz, Tunus’ta hurma, zeytin yağı, Türkiye’de kurutulmuş ve sert kabuklu meyveler organik üretilen ilk ürünlerdir. Mevcut bilgi ve yüksek adaptasyon organik tarıma daha kolay geçişi sağlamaktadır. Ancak iç pazarın geliştirilmesi ve ürün yelpazesinin genişletilebilmesi için üreticilerin bilgilendirilmesi ve bunun için de araştırmalarla desteklenmesi önem kazanmaktadır. Organik tarımda iş gücü ihtiyacı yüksektir. Modern ve yoğun tarımdaki yüksek makineleşme düzeyi ile zıt bir durum oluşturmaktadır. Gıda maddeleri fiyatlarının genelde akaryakıt fiyatlarına paralel olarak geliştiği bildirilmekte ve önümüzdeki yıllarda akaryakıt fiyatlarının artacağı hesaplanmaktadır. Böyle bir gelişme karşısında organik ürün fiyatlarının konvansiyonel üretime oranla daha da avantajlı konuma geçeceği ve organik üretimin hızla artacağı düşünülmektedir.

http://www.biyologlar.com/dunyada-organik-tarim-sureci

Gregor mendelin çalışmaları ve bilim dünyasına katkıları

Gregor mendelin çalışmaları ve bilim dünyasına katkıları

Mendel genetiği ya da Mendel kanunları, Avusturyalı bir papaz olan Gregor Mendel'in genetikgenetik kanunları. Mendel, manastırın bahçesinde bezelyeleri birbirleriyle çaprazlayarak (eşleştirerek) kalıtım için ilgi çekici sonuçlar buldu. Çalışmalarını yaptığı dönemde kromozom ve genlerin varlığı bilinmemesine rağmen, özelliklerin "faktör" adını verdiği birimlerle nesilden nesile aktarıldığını söyledi. Bahçe bezelyeleriyle yıllarca yapmış olduğu çalışmalarının sonuçlarını 1865'te yayınladığı Bitki Melezleri Üstüne Denemeler isimli eseriyle genetiğin kurucusu olarak kabul bilimiyle ilgili olarak bulduğu klasik edildi. Mendel'in en önemli deneylerinin konusu bezelye idi. Adî bezelye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuktur, bazı taneler sarıyken, diğerleri yeşildir, bazı bezelye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri düzenli tozlaşmalara tabi tutan Mendel, yukarıdaki özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesi sonucunun bir karakteristik ortalaması olabileceği düşünülebilir. Bazı saf karakterlerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir; ama Mendel'in deneylerine göre, iki saf karakterin çaprazından, mesela uzunluk ve kısalıktan melez uzunlar çıkmaktaydı. Uzunluk karakteri, kısalık karakterine baskın olduğundan sonuçta melez bireyler uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, % 25 oranında saf uzun, % 25 saf kısa, % 50 melez uzun çıkmaktaydı. İki eş saf özellik çaprazlandığında, sadece bu saf özellik ortaya çıkmaktaydı. Mendel kanunlarının esası buna dayanmaktaydı. Mendel bahçe bezelyeleriyle yaptığı çaprazlamalarda bazı belirli özelliklerin değişmediğini tesbit etti. Bezelyelerin bir kısmı kısa ve çalı tipli (bodur) olduğu halde, bazıları uzun ve tırmanıcı idiler. Yine, bazıları sarı tohum ürettiği halde, bir kısmı yeşil tohum üretirdi. Bazıları renkli çiçeklere sahip olduğu halde, bazıları da beyaz çiçek ihtiva ederdi. Mendel bahçe bezelyelerinin topu topu yedi özelliğinin değişmediğini keşfetti. Ayrıca bezelye çeşitlerinde özelliklerin nesilden nesile kendi kendilerine sürdürdükleri tozlaşma sayesinde korunduğunu gördü. Melezleme tozlaşmasında ise çiçeğin erkek organlarından diğer bitkinin dişi organına çiçek tozu (polen) aktarılarak kolaylıkla üretilmekteydi. Farklı yedi özellik (uzunluk, kısalık, sarı tohum, yeşil tohum vs.) görüldüğünden ve melezleme tozlaşması kolaylıkla icra edildiğinden Mendel'in seçtiği konu idealdi. Onun ilk işi, kendisinin takip ettiği ve anne babadan evlatlara devamlı aktarılan yedi özelliği, olsa da olmasa da keşfetmekti. Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak onları bahçesinde fidan olarak dikti. Deneylerle ortaya çıkan yedi özelliğin zürriyet meydana getirmede ebeveynlerden (anne babadan) evlatlara aktarıldığını göz önüne almıştı. Bezelye çiçekleri, ancak kendini dölleyebilecek bir yapıya sahip olduğundan saf soylarını devam ettirmeye müsaittir. Mendel ilk deneylerinde bezelyelerin arı döl olup olmadığını araştırmaya başladı. Bunun için aynı bitkiyi birkaç defa arka arkaya tozlaştırarak birçok döl elde etti. Her dölde elde ettiği bireyleri birbirine ve ebeveynlerine benzeyip benzemediklerine göre ayırdı. Böylece özellikleri farklı yedi saf döl elde etti. Bu özelliklerin herbirine saf karakter adını verdi.Mendelin deneyinde bezelye kullanılmasının sebebi bezelye çiçeklerinin uzun ve geniş taç yapraklarının çiçegin erkek ve dişi organı tamamen dış dünyaya kapatmasıdır.Böylece dogal ortamda yabancı tozlaşma yapılaz. Mendel'in Dominantlık (baskınlık) Kanunu'nu keşfetmesi Mendel'in bundan sonraki işi, iki farklı karakterli bitkiyi tozlaştırdığında ne olacağını görmekti. Buna uygun olarak bir uzun ve bir kısa ebeveyn bitki seçti. Uzunundan çiçek tozu alarak kısanın dişicik borusunun üzerine serpti. Kısa bitkide tohumlar olgunlaştığında çaprazlamanın sonucunu keşfetmek için tohumları ekti. Acaba yeni bitki kısa ebeveyne mi, uzun ebeveyne mi benzeyecekti? Yoksa her iki ebeveynin karakterinin tesiriyle orta uzunlukta mı olacaktı? Üreyen fidanların hepsinin, çaprazlamayı yapmak için çiçek tozu aldığı bitkiler gibi uzun olduğunu gördü. Mendel'in ikinci adımı, hangi bitkinin farklılığa sebep olduğunu bulmaktı. Çiçek tozunu kullandığı mı, yoksa üretimde tohumlarını kullandığı bitki mi? Buna uygun olarak tozlaşma işlemini ters tatbik ederek polen için kısa bitkileri, tohum üretimi için de uzun bitkileri kullandı. Sonuçlar önceki gibi olup bütün yavru bitkiler uzun meydana gelmişti. Mendel sonra diğer karakterleri çaprazlayarak deneyler yaptı. Sarı tohumlu bitkilerle yeşil tohumlu bitkileri çaprazladı. Çaprazlamanın birinci dölünde (F1 dölünde) hepsinin sarı tohumlu olarak ürediğini gördü. Bunun gibi yuvarlak tohumlu türlerle buruşuk tohumluların çaprazlamasından yuvarlak tohumlular üretti. Mendel yedi farklı karakteri tahlil edene kadar çaprazlama deneylerini tekrar etti ve şaşırtıcı sonuçlar elde etti. Çaprazlama döllerini dikkatle takip ederek birinci çaprazlamada kullandığı ebeveyn bitkileri "P" olarak adlandırdı. Adı geçen dölün çaprazlama sonucuna (ürününe) F1 olarak ad verdi. F1 ilk evladı temsil ediyordu. İki uzun bezelyenin F1 döllerinin çaprazlamasıyla, F2 dölünü (torunları) üretti. Üretimde önceki yolu takip etti. Her ikisi de uzun olan iki F1 bitkisi seçti. Onları çaprazlayarak tozlaştırdı ve F2 dölünü vermesi için tohumları dikti. Bu çaprazlamanın sonuçları gayet dikkat çekiciydi. Bitkilerin bazıları uzun olmasına rağmen diğerleri ise kısaydı. İkisi arası uzunlukta (orta boy) hiçbir bitki meydana gelmemişti. Üretilen bitkilerin 3/4'ü uzun, 1/4'ü ise kısa idi. F2 dölünde kısa bitkilerin tekrar ortaya çıkışı Mendel için büyük bir anlam taşımaktaydı. Demek ki F1 bitkileri görünmeyen kısalık karakterine sahipti. Diğer karakterlere sahip olan F1 neslinin çaprazlamalarıyla da aynı sonuçlar elde edildi. Sarı tohumlu ile yeşil tohumlu ebeveyn bitkileri (P) birbirleriyle çaprazlandığında F2 dölünde 3/4 oranında sarı ve 1/4 oranında yeşil bezelyeler üredi. Mendel bu sonuçlardan "Dominantlık Kanunu"nu kurdu. Mendel'in ikinci kanunu olarak bilinen Dominantlık (Baskınlık) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tanımlanabilir: "Aynı genetik yapıya sahip iki benzer melez çaprazlandığında meydana gelen dölde, ana-babadan gelen karakterler belirli oranlarda (baskın karakter % 75, çekinik % 25) ortaya çıkar." Mendel'in ilk kalıtım kanunu: Uzun bezelyelerin kısalarla melezlenmesinden (çaprazlanmasından) uzun F1 nesli üredi ve kısa bezelyeler F2 dölünde tekrar ortaya çıktılar. Mendel, karakterlerin meçhul faktörler tarafından kontrol edildiğini ileri sürdü. Bugün bu faktörlere "gen" denilmektedir. Mendel bu temel üzerine kalıtımın birinci kanununu yani Eştiplilik = İzotipi Kanunu'nu kurdu. Eştiplilik (izotipi) Kanunu Bu kanun, çeşitli kalıtsal karakterlerin faktörleri (genler) tarafından kontrol edildiğini ve bu faktörlerin çiftler halinde bulunduğunu ifade etmektedir. Mendel'in yaşadığı zamanda gen ve kromozomlar bilinmediği halde onun "Eştiplilik Kanunu" bugün genetiğin temel kurallarını meydana getirmektedir. Eştiplilik (İzotipi) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tarif edilebilir: "Bir karakter bakımından farklı iki saf (homozigot) birey çaprazlandığı zaman meydana gelen F1 dölünün bireylerinin hepsi melez ve birbirine benzer olur." Uzun saf bezelye ile kısa saf bezelyelerin çaprazlanmasından % 100 uzun melezler meydana gelir... Mendel uzun F1 dölü bitkilerinin saf uzun ebeveyn bitkileri gibi olmadıklarını ortaya çıkardı. Bu bezelyeler görünmediği halde kısalık faktörünü taşımaktaydılar. Bu faktör bir sonraki dölde tekrar ortaya çıkacaktı. Bu muhakeme, onun kalıtımın ikinci kanununu, yani Baskınlık (dominantlık) Kanunu'nu keşfetmesine öncülük etti. Bu kanuna göre, çiftler halinde bulunan faktörlerden (genlerden) biri diğerini maskeleyebilir veya varlığını göstermesine mani olabilir. Baskınlık (Dominantlık) Kanunu Bahçe bezelyelerinde olduğu gibi, uzunluk bir çift gen tarafından kontrol edilir. Uzunluk geni kısalık genine baskındır (dominanttır). Kısalık genine çekinik (resesif) denir. Mendel'in çaprazlamalarında ebeveynin biri saf uzun olup, her iki uzunluk genine de sahipti. Diğeri de saf kısa olup, her iki kısalık genine sahipti. Bunların çaprazlama ürünü olan F1 dölünün bireylerinin hepsi uzun, fakat melezdiler. Bunlar bir uzunluk ve bir kısalık geni taşımalarına rağmen, uzunluk geni kısalık genine baskın olduğundan uzun olarak ortaya çıktılar. Mendel, çalışma sonuçlarını tablolar halinde göstermeyi başardı. Günümüzde her karakter en az iki genle ifade edilir. Genetikte her gen bir harf ile temsil edilir. Dominant (baskın) genler büyük harfle, resesif (çekinik) genler aynı harflerin küçükleri ile ifade edilir. Eğer uzunluğu T harfiyle gösterirsek, saf uzun bitki TT olarak yazılacaktı ve uzunluk karakterinin her iki geni böyle gösterilecekti. Büyük T, uzunluğun zıt karakter olan kısalığa baskın olduğunu ifade etmektedir. Aynı usulle, küçük t, kısalığı temsil etmektedir ve yalnız başına saf kısa, tt olarak gösterilecekti. Bu özelliği heterozigot olarak taşıyan birey ise Tt olarak gösterilir ve fenotipte T özelliğindedir (uzun boyludur). Bütün vücut hücreleri diploit sayıda (2N) kromozom ve gen ihtiva etmelerine rağmen, gametler (cinsiyet hücreleri) mayoza uğrayarak kromozom ve gen sayılarını yarıya indirgediklerinden haploit sayıda kromozom ve gen taşırlar. İnsanın vücut hücrelerinde 23 çift (46 adet), gametlerinde ise 23 adet kromozom bulunur. Sonuç olarak bezelyenin tohum taslağındaki yumurta hücresi ve polen tanesinden meydana gelen sperm çekirdekçiği her karakter için yalnız birer gen taşırlar. Saf uzun bezelye bitkisinde, yumurta ve sperm çekirdekleri olgunlaştığında biri T'nin birini, diğeri de diğer T'yi alır. Aynı şekilde bütün vücut hücrelerinde tt genlerini taşıyan saf kısa bitkinin genleri mayoz sonucu t ve t'ye bölünerek şekillenen yumurta veya spermlere geçerler. Mendel Ayrılma Kanunu adı ile kalıtımın üçüncü kanununu kurdu. Bu kanuna göre, bir melezde bulunan gen çiftleri birbirinden bağımsız ayrılarak gametlere gider. Bu demektir ki, gen çiftinin bir tanesini bir gamet, diğerini ise başka bir gamet taşır. Ayrıca bir melezde, dominant genle beraber bulunan resesif gen değişmez. Eğer melezin sonraki döllerinde, iki resesif bir araya gelirse resesif karakter tekrar ortaya çıkar. Mendel çaprazlamalarının çizim metodları: Mendel'in bezelyelerle olan melezleme çalışmaları, dama tahtasına benzeyen tablolarla daha açık olarak gösterilebilir. Gametler, üst ve dikey karelere yerleştirilir. Gametlerin birbiriyle eşlenmesi, diğer karelerde işaretlenir. Saf uzun TT ve saf kısa tt bitkinin çaprazlamasını tablo 1´de görülür. Tt meydana gelen uzun melez bitkileri ifade eder. T (uzunluk) geni, kısalık (t) genine dominant olduğundan, bireyler uzun olarak gözükür. Eğer Tt melezleri birbiriyle çaprazlanırsa gen birleşimlerinin dört ihtimali rahatlıkla tabloda işaretlenebilir. Durum tablo 2´de gösterildiği gibi olur. Melez ebeveynlerden T ve t genlerinin birleşme ihtimallerinin sonucunda, F2 dölünde: 1/4'ü saf uzun TT, 1/2 melez uzun Tt ve 1/4'ü saf kısa tt yavru meydana gelir. Şekil 1: Baskın ve çekinik fenotipler. (1) Ebeveyn nesli. (2) F1 nesli. (3) F2 nesli. Baskın (kırmızı) ve çekinik (beyaz) fenotip F1 (ilk) nesilde birbirinin aynıdır ve F2 (ikinci) nesilde 3:1 oranında görülür. Şekil 2: İki birbirinden bağımsız karakteristiğin genotipleri F2 neslinde 9:3:3:1 oranında görülür. Bu örnekte kürk rengi B (kahverengi, baskın) ya da b (beyaz, çekinik) ile ve kuyruk uzunluğu S (kısa, baskın) ya da s (uzun, çekinik) ile gösterilmiştir. Ebeveynler herbir karakteristikte homozigot iseler (SSbb ve ssBB), F1 neslindeki çocukları her iki lokusta da heterozigot olurlar ve sadece baskın fenotipleri gösterirler. Eğer çocuklar birbirleri ile çiftleşirlerse F2 neslinde kürk rengi ve kuyruk uzunluğunun tüm kombinasyonları görülür: 9 kahverengi/kısa (mor kutular), 3 tane beyaz/kısa (pembe kutular), 3 tane kahverengi/uzun (mavi kutular) ve bir tane beyaz/uzun kuyruklu kedi (yeşil kutu) görülür. Şekil 3: Akşamsefası çiçeğinin renk alelleri baskın ya da çekinik özellik taşımazlar. (1) Ebeveyn nesli. (2) F1 nesli. (3) F2 nesli. "Kırmızı" ve "beyaz" alel birlikte "pembe" fenotipi oluştururlar ve görülme oranı F2 neslinde 1 kırmızı:2 pembe:1 beyaz şeklinde gerçekleşir. Kobaylarda dominant ve resesif genler Tablo 3 ♀ B b ♂ B BB Bb b Bb bb Mendel'in uzun ve kısa bezelyeleri çaprazlayarak elde ettiği aynı sonuçlar kobayların renk verasetinde de ispatlandı. Bu durumda siyah renk, beyaz renge dominanttır. Saf bir siyah kobay BB ile, saf bir beyaz kobayı bb çaprazladığımızda ne olacağını görelim. F1 dölünde bütün bireyler (yavrular) siyahtır. Genetik yapılarında ebeveynlerden farklılık arz ederler. Çünkü onlar melez siyahlar Bb'dir. İki melez çaprazlandığında F2 dölü 1/4 oranında saf siyah BB, 1/2 oranında melez siyah Bb ve 1/4 oranı saf beyaz bb olarak gözükebilir. F1 dölünün iki melezi Bb arasındaki çaprazlamadan ortaya çıkan F2 dölü, tablo 3´ün içindeki gibi dağılım gösterir. Mendel’in, çaprazlama deneyleri için özellikle bezelye bitkisini tercih etmesinin, nedenleri vardı. Tozlaşmanın kontrollü bir şekilde gerçekleştirilmesi ve de kendi kendine tozlaşmanın engellenebilmesi, basit yöntemler uygulanarak sağlanabiliyordu. Kalıtımın, biraz karmaşık ilkelerini çözebilmek için fenotipik karakterleri zengin olan bitkiler seçilir. Özellikle bezelye bitkisinin 7 farklı fenotipik karakteri olması çalışmalara kolaylık getirmiştir. Tohumun biçimi (düzgün-buruşuk), tohumun rengi (sarı-yeşil), meyve kabuğu biçimi (şişkin-dar), meyve kabuğu rengi (sarı-yeşil), gövde boyu (uzun-kısa) gibi özellikler fenotipik karakterlere örnek gösterilebilir. Çaprazlama; genetikte, hayvanlarda çiftleştirme, bitkilerde tozlaştırma şeklinde organizmalar arasında yapılan kontrollü döllenme çalışmalarıdır. Asırlar boyunca, kalıtımın, çocuklarda, anne ve babanın karakterlerinin bir karışımı olarak ortaya çıktığına inanılmış, Mendel bu fikri reddederek kendi adıyla belirlenen yasaları belirlemişti. Mendel bir karaktere ait fenotiplerden birinin diğerinden daha baskın olduğunu, çeşitli varyetedeki bezelye tohumları arasında, karşılıklı çaprazlamalar yaparak göstermiştir. Sarı ve yeşil bezelye bitkilerini dişi ve erkek olarak ayrı ayrı kullandı. Çaprazlama sonucundaki ilk dölün (F1 dölü) ana ve babadan sadece birine benzediği görüldü. Bu keşif karakterlerin karışım esasına göre dağılım görüşünü yıkmıştır. Notlar Vücut hücrelerimizin kromozom sayısı 2n dir. Gametlerde (eşey hücreleri) ise bu sayı mayoz bölünme gereği yarıya düşer ve n olur. Anne ve babadan sperm (n) ve yumurta (n) hücreleri (eşey hücreleri) ile taşınan kromozomlar birleşerek 2n sayıdaki zigot hücresini oluşturur. Böylece kromozom sayısı mayoz ile korunmuş olur. Zigotun ergin bireyi oluşturmasına dek sürdürdüğü hücre bölünme programı artık mitozdur. Bu bölünme tipinde kromozom sayısı hep sabittir. Bitkilerde de aynı kural geçerlidir. Eşey hücreleri, polen ve embriyo kesesindeki yumurtadır. Kalıtsal molekülde (DNA) bulunan ve canlının karakterlerinin belirlenmesinde rol oynayan kalıtsal birimlere gen adı verilir. Bir genin DNA molekülünde kapladığı fiziksel alan için lokus deyimi kullanılır. Örneğin bezelyedeki tohumun, rengini belirleyen genin kapladığı alan bir lokustur. Bir lokusta mevcut renk bilgilerinin her birine de allel adı verilir. Sarı renk bir allel, yeşil renk bir allel. Daha genel bir tarifleme ile bir genin değişik biçimlerine allel adı verilir. Mendel, fenotipik karakterlerin çaprazlanması sırasında alleleri, alfabenin bir harfi ile simgelemiştir. Dominant (baskın) karakterleri büyük harf, resesif (çekinik) karakterleri de küçük harfle göstermiştir. Çaprazlamadaki saf soylara ait bitkiler için, ana-baba (parental) kuşağı anlamında P simgesi, bunların çaprazlanmasından meydana gelen birinci kuşak için F1 simgesi kullanılmıştır. Çaprazlamanın devamında meydana gelen döller F2, F3 vb. simgeler kullanılmıştır. Saf soylara (arı ırk) ait sarı bezelye tohumları SS, yeşil bezelye tohumları ise ss olarak gösterilir. Çift harf kullanılmasının nedeni bir lokusta iki karakterin (allel) mevcut olmasıdır. Bu allellerden birisi anneden diğeri babadan gelmiştir. Sarı allel yeşil allele dominanttır bu nedenle Ss allel durumunda gözlenecek fenotipik karakter sarı olacaktır. •Mendel’in 1. yasası: Allellerin ayrışım prensibi = Bağımsız ayrışım prensibi P: SS (anne) X ss (baba) kromozom sayısı:2n Bu karakterler çaprazlanır Muhtemel aleller: G: S (anneden) ve s (babadan) kromozom sayısı: n F1: Ss Çaprazlama sonucu oluşan karakter sarı renk tohumdur. Birbirlerinden belli bir karakterin farklı iki çeşidiyle ayırt edilen (iki allel) iki saf soyun aralarında çaprazlanması sonucu F1 dölünde, ana ve babadan yalnız birine benzeyen homojen bireyler ortaya çıkar. Mendel bu bulgulara göre şu açıklamaları yapmıştır: 1.Belli bir karakteri belirleyen kalıtsal belirleyiciler vardır (günümüzde gen adı verilen birimler). 2.Her ergin bireyin hücrelerinde bir karaktere ait 2 belirleyici (2 allel) bulunmaktadır. F1 de bunlardan biri dominant diğeri resesiftir. 3.Kalıtsal belirleyiciler gamet hücreleri aracılığı ile dölden döle nakledilir. Eşey hücreleri oluşumu sırasında, ayrılan allellerin taksimi tamamen bağımsız ve eşit şekilde gerçekleşir. Örneğin Ss allel çifti taşıyan bir annenin allelleri S ve s ‘dir. Oluşacak eşey hücresine, bu karakter belirliyicisinin S alleli iletilir, diğer hücreye de s alleli iletir. Her eşey hücresi her bir karaktere ait sadece bir allel taşıyabilir. İşte bu Mendel’in birinci yasasının temelidir. •Mendel’in 2. yasası: Bireylerin ilk hücresini (zigotu) oluşturmak üzere eşey hücrelerinin birleşmesi tamamen rastlantıya bağlıdır. F1 döllerin kendi aralarında çaprazlanmasıyla elde edilen döl F2 dölüdür. Belli bir karakterin her iki çeşidini gösteren bireyler her zaman belirli ve sabit oranda çıkarlar. P: Ss X SsF1 döller kendi aralarında çaprazlanır .G: S s S s Eşey hücrelerine taksim edilen muhtemel alleler. F2: G S s S SS Sss Ss ss %25 SS%50 Ss%25 ss Oranları hiçbir zaman değişmez --> 3:1 Sarı renkli tohumların yeşil renklilere oranıdır. Diğer bir kaynaktan ise: MENDEL'İN DENEYLERİ Mendel ilk deneylerini sadece bir karekter bakımdan fark gösteren bezelyelerle(Pisum sativum) yapmıştır.daha sonra iki ve üç karakter bakımından fark gösteren bezelye çeşitlerei ilede yapmıştır.Örnegin ,tohumları her zaman yuvarlak olan bezelyeden aldıgı yozları tohumları her zaman buruşuk olan bezelyeye serperek tozlaştırdıgında meydana gelen oğul döllerin ana-babadan birine benzediğini ve diğerine banezmedigini görmüştür.(Bu deneyi alta inceleyiniz.) Şekildeki çaprazlamalar incelendiginde mendelinkanunlarının geçerliliği sağlanmış olur. Avusturyalı rahip botanik kalıtım bilgini. Bitkiler üzerinde yaptığı incelemelerle kalıtımın temel yasalarını ortya koymuş ve kalıtım biliminin öncüsü olmuştur. 22 Temmuz 1822’de Silezya’daki Heinzendorf’ta (Bugün Çekoslavakya’da Hyncice) doğdu.6 Ocak 1884’de Moravya’daki Brünn’de (Bugün Çekoslavakya’da Brno) öldü.Çekce ve Almanca konuşulan Silezya’da yerleşmiş üç çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğu olan Mendel ‘in babası çiftçiannesi ise kuşaklar boyu bahçıvanlıkla uğraşan bir ailenin kızıydı.Daha çok küçük yaşlarda babasından bitki yetiştirmenin tüm inceliklerini öğrenen Mendel 1833’de Leipnik’teki bir yıl sonra da Trappav’daki bir liseye gönderildi.Burada üstün başarısıyla dikkati çekince 1840’da lise diplomasını aldıktan sonra üniversite öğrenimine hazırlık amacıyla Olmütz Üniversitesi’nde felsefe derslerini izledi.Ailesinin kısıtlı ekonomik koşulları nedeniyle bu kurumdaki iki yıllık eğitimini küçük kardeşi Theresia ‘nın çeyiz parasının bir bölümünü harcayarak sürdürebilen Mendel 1843’te fizik profesörünün önerisiyle Brünn’deki Augustinus tarikatının manastırına girdi ve Gregordini adını aldı.1844-1848 arası bir yandan din eğitimini görürken bir yandan da manastırın bilimsel araştırmaya önem veren yaklaşımından yararlanarak felsefe Enstitüsü’nde tarım ağırlıklı dersleri izledi.1847’de rahip olan ve kısa süre bir hastanede görev alan Mendel daha sonra 1849’da Brünn yakınlarındaki Znaim’de bir okula yedek öğretmen olarak atandı.Bu yeni işini sevmiş ders verme hakkını kazanarak doğa bilimleri öğretmeni olmaya karar vermişti.1850’de bu amaçla girdiği üniversite sınavlarında jeoloji ve zooloji konularında başarı sağlayamayınca bu şansını yitirdi ancak manastır yetkililerinin de desteği ile bilgisini artırmak üzere Viyana Üniversitesi’ne gönderildi.1851-1853 arası bu kurumda doğa bilimleri ve botaniğin yanı sıra kendisine daha sonraki araştırmalarında yararlı olacak istatiksel yöntemler konusunda öğrenim gören Mendel 1854’te Brünn Teknik Okulu’nda fizik ve doğa tarihi dersleri için yedek öğretmenlik görevine getirildi.1856’da yeniden üniversite sınavlarına girdiyse de gene başarılı olamadı.Bu dönemde başladığı bitki melezleme çalışmalarını 1861’e değin sürdürdü.O yıl manastırın baş rahipliğine atandığından zaman ayıramadığı bilimsel araştırmalarını büyük ölçüde azaltarak manastırı dini vakıflara daha çok katkıda bulunmaya zorlayan bir yasa nedeniyle yerel hükümetle ve eğitim bakanlığı ile uzun yıllarını alacak bir mücadeleye giren mendel bu dönemde bir yandan manastırın yönetimi ile bir yandan da 1876’da yönetim kuruluna atandığı bir Maravya bankasının işleri ile uğraştı. Mendel’in Çalışmaları: Mendel yirmi iki çeşit bezelye varyetesi elde etmişti.Bir şans eseri olarak seçtiği bitki ve aldığı özellikler onu başarıya ***ürmüştür.Çünkü: 1)Tek bir kontra (zıt) özellikle(karakterle) çalıştı.(Yeşil tohumları sarı tohumlarla pürtükleri düz tohumlarla çaprazladı.) 2)Sayısal (kalitatif) çalıştı meydana gelen tipleri dikkatlice fenotiplerine göre sayıp not etti. 3)Şans eseri öyle bir bitki seçti ki bu bitkiler içinde oranları en belirgin ve açık olarak verebilen bezelye bitkisiydi. Eğer Mendel başka bir bitkiyle ve bezelyedeki diğer özelliklerle çalışsaydı hiçbir zaman bu oranları elde edemeyecekti. Mendel zıt özelliklerde saf ırkları elde ettikten sonra onları çaprazladı.Örneğin ;sarı bezelyeleri yeşillerle üzerleri düz tohumları pürtüklülerle çaprazladı.Elde ettiği bütün tohumlar düz ve sarı renkliydi.Üstelik baba yada ana sarı renkte olsun bu özellik değişmiyordu.O zaman Mendel bu zıt özelliklerden bir tanesinin eşeye bağlı olmadan diğerine başat(dominant=baskın) olduğunu anladı.Bezelyelerin çeşitli strain(ırk)’leri üzerinde yaptığı değişik gözlemler onu‘’Dominantlığın Yasası’’ genelleştirmesine yöneltti.”Eğer bir özelliğin iki seçeneği aynı bireyde bulunursa yalnız bir tanesi kendini tümüyle belli eder.”İlk dölde görülen özelliklere (dominant=başat=baskın özellik)dedi.Zıt özeliklere de (resesif=çekinik özellik) dedi.İki saf ırkın birleştirilmesinden meydana gelen bireylere first flial generation anlamına kısaltılmış şekilde F1 ismini verdi. F1 bireylerini kendi aralarında tozlaştırarak F2 dölünü elde etti.Mendel F2 ‘de hem başat hemde çekinik özelliklerin ortaya çıktığını gözledi.Başat ve çekinik özelliklerin oranı hemen hemen sabitti ve 3:1 ‘e eşitti. F2 ‘de 5474 yuvarlak bezelyeye karşı 1850 köşeli bezelye elde etmişti yani oran yaklaşık 1/3 idi.Bu sonuçtan Mendel Şunları yorumladı: 1.Kalıtımı etkileyen faktörler birbirinden ayrılabilmektedir. 2.Kalıtım birimleri çift olmalıdır. 3.Gametlerde bu çiftler birbirinden ayrılmalıydılar ve her gamet yalnız bir kalıtım birimini (ünitesini) içermeliydi. Yeşil tohumlar için kalıtım faktörü sarı faktörün bulunduğu yerde etkisini göstermiyordu.( F1 ‘ de olduğu gibi) F1 ‘ de gamet oluşumu sırasında bu faktörler birbirinden ayrılmaktadır.Eğer yeşil renk meydana getirecek faktörle iki gamet birleşirse F2 ‘ de yeşil renkli tohumlar görülecektir.Bu Birinci Mendel Yasası olarak bilinir: ’’Ayırılımın Yasası’’ Diğer gözlemlerinde Mendel düz tohumlu sarı bezelye ile pürtüklü yeşil bezelyeleri çaprazladı. F1 ‘ in hepsi düz sarı renkliydi.Bu bitkileri kendi aralarında çaprazladığında F2 ‘ de dört çeşit kombinasyon açığa çıktığını gördü.Onları saydığında 315 tane düz-sarı 101 tane pürtüklü-sarı 32 tane pürtüklü-yeşil bezelye tohumu elde ettiğini gördü.Yaklaşık olarak aralarında 3:1 oranı vardı.(416 sarı / 140 yeşil; 423 düz / 133 pürtüklü )Burada tohumların renginin şekline bağımlı olmadan kalıtıldığı da açıkça anlaşılıyordu.Eğer 2 özellik ortak olarak göz önüne alınarak hesaplanırsa (sarı-düz) / (yeşil- düz) / (sarı- pürtüklü) /(yeşil pürtüklü) = 9 / 3 / 3 / 1 olduğu görülür. Buna ikinci Mendel Yasası ‘Özelliklerin Bağımsız Kalıtımı Yasası’ denir. Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı özenli çalışmalar ile bugünkü genetikçilere önderlik eden kalıtımın ilkelerini bulmuştur.Fakat bu ilkeler çok sonraları yayınlanmıştır. (1886).O zamanlar bilim adamlarının kromozomlar üzerinde yeteri kadar bilgileri olmadığından bu buluş uzun zaman ilgilerini çekmemiştir.1876 yılında Eduar Strasburger mitozun kromozomal ayrıntılarını 1887 yılında Eduard Van Beneden mayozun önemini ve işleyişini ortaya koymuşlardır.Aynı yıllarda Weismann gametlerdeki kromozom sayısının soma hücrelerindeki sayısının yarısı kadar olduğunu bulmuştur.Eldeki bu verilere dayanarak kalıtım ****ryalinin kuramsal olarak kromozomlarda toplandığı tahmin edilmiş ve farklı ataların çaprazlanmasından özelliklerin önceden tahmin edilen bir oranda yavrulara geçeceği saptanmıştır. 1900 yıllarında bağımsız olarak çalışan üç biyolog Hollandalı De Vries Alman Correns ve Avusturyalı Van Tschermark dış özelliklerin (fenotiplerin) saf kan ataların birleştirilmesinde belirli bir oran dahilinde katıldığını ikinci defa buldular.Yaptıkları incelemede bunun daha önce Mendel tarafından bulunduğu saptanınca önceliği Mendel’e vererek bu yasalara ‘’Mendel Yasaları’’ ismini verdiler.Eldeki sitolojik ve genetik bilgilerle W.S.Sutton ve C.E. Mc Clung birbirlerinden haberleri olmadan kalıtsal faktörlerin kromozomlarda toplandığını buldula(1902). Morgan 1911’de belirli özelliklerin beraberce kalıtılma eğiliminde olmasından gen ismini verdiği lokusların kromozomlar üzerinde bir ip üzerindeki boncuklar şeklinde dizildiğini varsaydı.

http://www.biyologlar.com/gregor-mendelin-calismalari-ve-bilim-dunyasina-katkilari

PANGENEZİS VE GERM-PLAZMA KURAMLARI

PANGENEZİS VE GERM-PLAZMA KURAMLARI

PANGENEZİS Çoğu insan, bulunan eşey hücreleri]]ne rağmen, hala vücut parçalarının kalıtıma etki ettiğine inanılmaktaydı. Lamarck da bu görüşü desteklemiş, kazanılmış özelliklerin aktarıldığı yönünde fikirler ileri sürmüştür. Bununla beraber Darwin de ilk zamanlarında bu görüşü desteklemiş ve pangenezis denilen kuramı ileri sürmüştür. Pangenezisde her vücut hücresinin kana küçük bir gemmula ya da pangenezis denilen yapılar verdiği, bunların üreme hücrelerinde toplandığı yönündeydi. Bazı ilkel canlılarda görülen kuyruk kopması vs. gibi olaylarda gemmulaların buralarda toplanarak onarım yaptığını, bazı çocukların büyük aile bireylerine benzemelerinde gemmulaların bazen embriyo oluşumunda görev almadan doğrudan eşey hücresine geçerek bir sonraki dölde etkisini göstermesine bağlamıştır. GERM-PLAZMA KURAMI 19.yy'ın sonlarına doğru Weismann, pangenez kuramı üzerine bazı çalışmalar yaparak, birhücrelilerde protoplazmanın sürekli olmasına değinmiştir. Birhücreliler bölündüklerinde oluşan yavrularda anadakinin aynı protoplazma bulunur. Buna göre, çokhücrelilerde de böyle bir sürekliliğin olabileceğini düşünerek, Germ-Plazma kuramını ortaya atmıştır. Buna göre, yüksek canlılar, vücudu meydana getiren Somatoplazma kısmıyla, üreme hücrelerini oluşturan Germ Plazma'dan oluşmuştur. Germ plazma embriyonik evrelerde diğer dokulardan oluşmuş, fakat somatoplazma ile alakası olmamıştır görüşünü kabul etmiştir. Germ plazma, sperm ve yumurta olarak embriyoyu yapar, bazı hücreler embriyoda germ plazmayı oluşturup, değişmeden kalırken, diğer hücreler somatoplazma olarak farklılaşır. Farelerin nesiller boyunca kuyruklarını keserek, 23. yavrunun da kuyruklu doğmasıyla kazanılmış özelliklerin kalıtılmadığı yönünde bulgular elde etmiş, böylece bu kuram geçerliliğini kaybetmiştir. Hugo De Vries'in mutasyon kuramı Hugo De Vries, Darwin'in kuramlarını benimsemiş, fakat pargenezisi kabul etmemiş, türler arasındaki büyük va görüşünü kabul ettirmiştir. Mendel ve ilk genetik deneyi Avusturyalı botanikçi ve papaz Gregor Mendel, günümüzün popüler bilimi olan genetik biliminin, babası olarak kabul edilir. 1856 yılından itibaren çeşitli bezelye (Pisum sativum) varyetelerine ait tohumları toplamaya ve onları manastır bahçesinde yetiştirerek aralarındaki farkları incelemeye başlamıştır. 10 yıllık çalışmasının önemli bulgularını Versuche Über Pflanzenhybriden (Bitki melezleri ile çalışmalar) adlı ünlü inceleme yazısıyla yayımlamıştır. O tarihlerde DNA, kromozom, mayoz bölünme gibi kavramlar henüz gün ışığına çıkmadığı halde Mendel’in sadece Fenotipik (gözlenebilen) karakter ayrılıklarına göre değerlendirmeleri, son derece doğru biçimdedir. Mendel'in çalışmaları ve keşifleri yaşadığı dönem içinde hiçbir ilgi uyandırmamış ve kimse önemini fark etmemiştir. Ölümünden onaltı yıl sonra Hollanda’da Hugo De Vries, Almanya’da Correns ve Avusturya’da E. Von Tschermak adlı üç biyolog, çeşitli bitki türlerinde, birbirlerinden habersiz yaptıkları araştırmalarda, Mendel yasalarının geçerliliğini gösterdiler. Mendel yasaları adı altında tüm sonuçları toparladılar.

http://www.biyologlar.com/pangenezis-ve-germ-plazma-kuramlari

HERBARYUM TEKNİKLERİ

Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile, sıkıştırılarak kurutulmuş bitki ömekleri kolleksiyonudur. Ancak bu ömeklerin, kabul edilmiş belli bir sınıflandırma sistemine göre düzenlenmiş ve bilimsel araştırmalara ışık tutucu olabilmesi için, belirli yöntemler ve tekniklere göre toplanmış olması gerekmektedir. Bu bilgilerin ışığı altında oluşturulmuş bir herbaryum biyoloji, tıp, eczacılık, ziraat ve daha değişik bir çok konularda çalışacaklara bir danışma, dökümantasyon merkezi olarak temel bir kaynak niteliğindedir. Bu nitelikteki herbaryumlar aynı zamanda öğretim ve araştırma merkezleri olarak görev yaparlar. Son kayıtlara göre, bitkilerin kuru örnekler olarak kartonlara yapıştırılıp saklanmasını ilk kez Lucca Ghini (1490-1556) uygulamıştır. Arber (1938) göre, Ghini herbaryum yapma tekniğini başlatan kişidir. Bu teknik Avrupa'ya öğrencileri tarafından yayılmıştır. Linneaus devrine kadar yapılmış olan herbaryumlar bir kartona yapıştırılır ve ciltlenerek raflarda dikey olarak saklanırlardı. Linneaus bu herbaryum yapma tekniğinden ayrılarak bitkilerin yapıştırıldığı kartonları tek tek ve yatay olarak saklanması yöntemini başlatmıştır. İlk araştırıcılar önce örnekleri kendi kolleksiyonlarında biriktirmeye başlamışlar ve bu birikimlerin sonucunda diğer herbaryum merkezleri ile örnek değişimlerine girişmişlerdir. Bu şekilde yapılan değiştirmeler, toplanan örneklerin değişik herbaryum merkezlerinde saklanmasını sağlamış ve bunun sonucunda yangın, böcek, bakımsızlık ve hatta savaş sonucunda bile olsa tüm örneklerin yok olması önlenerek, birçok degerli kolleksiyonun günümüze kadar ulaşması sagıanmıştır. Örnegin: Berlin-Dahlem herbaryumu 1943 yılında II.Dünya Savaşında müttefik kuvvetlerce bombalanrnış ve 4 milyondan fazla bitki örnegi büyük zarar görmüştür. Yalnızca degişime giden veya başka araştırma merkezlerinde üzerinde çalışılan herbaryum örnekleri kurtulabilmiştir. Herbaryumlar, kişisel, özel kuruluşlara veya araştırma enstitülerine, üniversitelere, doga tarihi müzeleri gibi devlet kurumlarına ait olabilirler. Ayrıca ulusal veya uluslararası nitelikte de olabilirler. Çok çeşitli olan bu herbaryumların degişik amaçları bulunmaktadır. Kişisel herbaryumlar bir merak nedeni ile başlayabildigi gibi, çok seyahat eden ve bir çok kimsenin gitmediği yerlere gidebilen bitkibilimci, yerbilimci, cografyacı, dağcı, denizci ve doğa sever kimselerin topladıkları örneklerden oluşmaktadır. Bu herbaryumlar ulusal herbaryumlara hediye edilerek, o herbaryumun içine yerleştirilmekte veya toplayan kişinin adı altında özel bir bölümde saklanmaktadırlar. Örnegin: Linne, Boissier, Huber-Morath herbaryumları gibi. Özel kuruluşlar ise yalnız çalıştıkları konu ile ilgili bitki örnekleri toplayıp herbaryumlarını kurarlar. Özellikle ham madde üreten ilaç ve kozmetik fabrikaları bu tip herbaryumlara sahiptirler. Araştırma enstitüleri çalışmalarının daha verimli olabilmesi için, konuları ile ilgili tüm örnekleri toplamaya ve herbaryumları kurmaya özen gösterirler. Örnegin: Ormancılık Araştırma Enstitüsü (ANKO), Şeker Pancarı Araştırma Enstitüsü (ANŞK) gibi. Üniversite herbaryumları değişik amaçlar için kurulabilir. Üniversitenin bulundugu bölgenin bitkilerini veya o üniversitenin araştırma yaptığı bir yörenin bitkilerini toplayarak herbaryumları kurabilirler. Önceleri yöresindeki bitkileri toplayarak herbaryumlarını kuran üniversiteler daha da genişleyerek tüm ülkenin bitkilerini kapsayan zengin bir herbaryuma sahip olabilirler. Ülkenin degişik bölgelerine dagılmış üniversitelerin kurmuş oldukları bu herbaryumlar ileride kurulacak ulusal bir herbaryumun temelini oluştururlar. Bunun yanında üniversitelerde konuları ile ilgili bitkileri toplayan değişik fakülte ve bölümlere ait herbaryumlar da bulunur. Orman fakültesinde ormanlarımızı oluşturan bitkilerin herbaryumu, Eczacılık fakültesinde tıbbi ve zehirli bitkiler herbaryumu, Deniz bilimleri bölümünde alg herbaryumu, Mikoloji bölümünde mantar herbaryumu gibi. Populasyon çalışması yapan araştırmacılar ise aynı bitki türünden çok sayıda örnek toplayarak herbaryum kurabilirler. Bu tip herbaryumlara Ekolojik Herbaryum adı verilir. Ulusal herbaryumlar kendi ülkelerinin tüm bitkilerini bulundurarak, o ülkede yapılan flora çalışmalarında baş vurulacak ana bilgi kaynagını oluştururlar. Uluslararası herbaryumlar ise bir kıt'a, bir cografik bölge veya tüm dünya bitkilerini kolleksiyorılarında bulundurma çalışması içindedirler. Bu nedenle diğer ülkelerin ulusal veya üniversite herbaryumları ile sıkı bir işbirliği içinde bulunurlar. Herbaryumlardaki bitki örneği sayısı çoğaldıkça, sorunlar da doğal olarak büyür. Örnekleri yerleştirileceği dolaplar, korunması yönünden uygulanacak yöntemler, tayinleri için yapılacak bilimsel çalışmalar, dış ülkelerdeki herbaryum merkezleri ile yapılacak örnek değişimleri gibi işleri yürütecek bilim adamlarına, uzman, teknisyen gibi elemanlara gereksinim vardır. Günümüzde çalışan herbaryumlara gelince, en eskilerinden biri 1588-1589 yılları arasında kurulan İsviçre, Basel Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumudur. Paris Milli İlimler Müzesi 1635, Toriru Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumu 1729, Viyana Tabii İlimler Müzesi Herbaryumu 1748 yıllannda kurulmuşlardır. Radford (1974) çeşitli enstitüler tarafından rapor edilen 148 milyon Herbaryum örneğine karşın bu sayının 250 milyon olabileceğini tahmin etmektedir. 70 milyonu Avrupa, 36 milyonu Kuzey Amerika herbaryumlannda, geri kalanların ise diğer ülkelerdeki herbaryumlarda olabileceği düşünülmektedir. İngiltere'nin Kew (Kodu K), S.S.C. Birliğinin Leningrad (Kodu LE). Fransa'nın Paris (Kodu P) ve Lyon (Kodu LY), İsviçre'nin Cenevre (Kodu G) herbaryumlan içerdikleri tür sayısı bakımından dünyanın en zengin herbaryumlan arasındadır. Yurdumuzda bulunan en eski herbaryumlar, yabancı okullar tarafından küçük müzeler halinde kurulmuşlardır. Istanbul Sankt Georg Avusturya Lisesi, Saint Benoit Fransız Erkek Lisesi ve Robert Koleji Herbaryumunu sayabiliriz. Bilimsel olarak herbaryum kurulması 1933 Üniversite reformu ile başlamıştır. İstanbul Üniversitesinde Prof. Dr. Alfred Heilbron ve Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsünde Prof.Dr. Kurt Krause tarafından kurulan herbaryumlar bu konudaki çalışmaların başlangıcı sayılmaktadır. Yurdumuzdaki herbaryumlan iki grupta toplayabiliriz. Üniversiteye bağlı herbaryumlar Araştırma Kurumlarına bağlı herbaryumlar Üniversiteye bağlı çalışan herbaryumlar ve kodları: 1.1. İstanbul Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ISTF) 1.2. İstanbul Üniv. Ecz. Fak. Herbaryumu (ISTE) 1.3. İstanbul Üniv. Orman Fak. Herbaryumu (ISTO) 1.4. Ankara Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ANK) 1.5. Ege Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (EGE) 1.6. Hacettepe Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (HUB) 1.7. Atatürk Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ATA) 1.8. Selçuk Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.9. Karadeniz Teknik Üniv. Orman Fak. Herbaryumu 1.10. Fırat Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.11. Ege Üniv. Ecz.Fak. Herbaryumu (IZEF) Araştırma Kuruluşlanna Bağlı Herbaryumlar 2.1. Ankara Ormancılık Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKO) 2.2. Ankara Şeker Pancan Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKŞ) 2.3. Bornova Zirai Mücadele Enst. Herbaryumu. İzmir 2.4. Devlet Su İşleri (DSİ) Araştırma Merkezi Md.lüğü Herbaryumu. Ankara Tüm bu herbaryumlardaki bitki sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber 200.000 kadar bitki örneği olduğu sanılmaktadır. 1. Çiçekli Bitkilerin Herbaryumu Herbaryuma girecek bitki örneklerini doğadan toplarken, bilimsel bir çalışmaya ve araştırmaya yararlı olabileceği düşünülerek, örnekler dikkatlice toplanmalıdır. Diğer önemli bir konu ise bu örneklerden uzun yıllar yararlanabilmek için, belirli yöntemler uygulanarak herbaryum merkezlerinde saklanmaları konusudur. Doğadan canlı olarak toplanan her bitki örneğinin bir hacmi vardır. Bu nedenle toplanan bitkiler belli bir teknik uygulanarak yassılaştınlır ve kurutulur. Kurutulan bu örnekler herbaryum kartonlarına yapıştınlır ve uzun yıllar yararlı olabilmeleri için dolaplarda korunmaya alınır. Her bölgenin kendine özgü doğal koşulları vardır. Deniz kıyısından başlayarak yükseklere doğru tırmanıldığında görüleceği gibi, her kuşak ayrı bir özellik gösterir. Bu doğa koşullarında bulunan bitki toplulukları da birbirlerinden farklı zamanlarda çiçeklenecekleri için, değişik bir görünüm içindedirler. Araştırıcılar ve doğa severler bu koşulları göz önünde tutarak, çalışma programlarını ona göre yapmalıdırlar. Örneğin: Akdeniz ikliminin egemen olduğu kıyı kesimlerde ilkbahar ve yaz başları bitki toplamak için en uygun zamanlardır. Yazın sıcak aylarında bitkiler kuruduğu için, flora geçmiş olacaktır. Ancak, bu sırada yüksek dağlardaki flora kar ve serin rüzgarların etkisi ile çok zengindir. İlkbaharın ilk aylannda çalışmaya deniz kıyısından başlayıp, yaz ortalarında yüksek dağlarda ve yaylalarda devam edilirse gelişmeleri daha iyi izlenebilir ve zengin bir bitki kolleksiyonuna sahip olunabilir. Çevremizde gözlediğimiz gibi, yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgelerde bitkiler genellikle değişik nedenlerle yok edilmişlerdir. Yerleşim merkezlerinden uzak, toprak ve coğrafik yapısı değişik olan bölgeler, yüksek dağlar ve yaylalar, dik yamaçlar, bataklıklar, göller, ekim-dikim yapılmamış kültür arazileri flora yönünden çok zengin oldukları için araştırıcıların ilgisini çekmişlerdir. Bu çalışma bölgelerine aynı mevsimin değişik zamanlarında ve ayrı mevsimlerde bir kaç kez gidilirse tüm bitkilerin toplanması mümkündür. Büyük topluluk meydana getiren bitkiler, o toplulukların altında yetişen tek yıllık otsu ve yarı çalımsı bitkiler ve çalışma bölgesindeki taşlık, çayır, yamaç, dere kenarı, su içi, orman altı, kumluk v.b. gibi değişik habitatlarda bulunan bitkilerin, o bölgenin florasının tanımlanması bakımından kesinlikle toplanması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonucunda toplanan bitki örneklerinden bilimsel araştırmalara ve çalışmalara büyük katkıları olan herbaryum merkezleri kurulur. Her zaman yararlanabileceğimiz bir herbaryumun kurulabilmesi iki aşamada gerçekleşir. Bitkilerin, ileride yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için belli bilgilerin ışığı altında toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi. Toplanan bu bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması. 1.1. Bitki Toplanması, Kurutulması ve Etiketlenmesi Bitkilerin, gelecekte yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi aşamasını dört bölüm altında inceleyebiliriz. 1.1.1. Toplamada Gerekli Olan Malzemeler Arazide çalışma sırasında kullanacağımız, ortaboyda, sağlam ve kullanışlı bir not defteri. El büyüteci. x6 veya xl0 büyütmeli olanlar kullanışlıdır. Bir ipe geçirilmiş ve boynumuzda taşınabilecek büyüklükte (Şekil I.a). Topladığımız bitkileri içersine koyacağımız plastik torba veya metal çantalar (Şekil I.b). 45 x 30 cm. boyutlannda tahtadan veya metalden yapılmış değişik tipte presler. Kafes şeklinde ve sağlam olarak yapılmış ağaç presler hafif olduğu için daha kullanışlıdır (Şekil I.c.). Presleri sıkmak için örgü kemerler daha kullanışlıdır. Deri kemerler kuru ve sıcak havalarda çatlayacağı için kısa ömürlü olurlar. Bel kayışında kullanılan tipte olan tokalar arazide kırıldığı zaman onarılmaz ve bu nedenle kullanışsızdır. Aynı büyüklükte çelikten yapılmış iki halkayı kemerin uç kısmına dikerek çok kullanışlı bir kemer tokası yapılabilir (Şekil I.d.). Bitkileri topraktan sökmek için çelikten yapılmış zıpkın, çapa veya kazma kullanılır (Şekil I.e). Sert ve kuru topraklarda zıpkın pek kullanışlı değildir. Dağ kazması en kullanışlısıdır. Zıpkın 45 cm. Uzunluğunda, 2.94 cm. çapında ve 3 rnrn. kalınlığında bir borudan yapılabilir. Boru, boyuna olarak ortadan 30 cm. kesilir ve 15 cm.'de sap bırakılır. 45 cm. uzunluğundaki bir borudan iki zıpkın elde edilebilmektedir. Preste kurutma kağıdı olarak kullanılacak en iyi kağıt kaba samanlı beyaz kağıtdır. Ancak gazete kağıtlanda kullanılabilir. Kurutma kağıtlan (papya) ve gazete kağıtlan 44 x 28 cm. boyutlannda olup presten biraz küçük olmalıdırlar. Altimetre. Bitkilerin toplandığı yükseklikleri saptamak için gereklidir (Şekil I.f). Araştırmaya başlamadan önce altimetre yüksekligi bilinen bir yere göre ayarlanmalıdır ve araştırma boyunca doğruluğu sık sık kontrol edilmelidir. Ömeğin: Haritada yüksekliğini okuyabildiğimiz bir göl, karayolları trafık işaretleri veya tren istasyonlarındaki levhalardan okunabilir. Dürbün. Büyük ve ağır olmayan ancak büyütmesi iyi olan bir dürbün, bitki ömeklerini yamaçlarda ve vadilerde gözlemek ve tanımak bakımından toplamada zaman kazandıracağı için çok kullanışlıdır. Kaya yamaçlarından, ağaçlardan ve boyumuzun yetişemediği yerlerden bitki ömeklerini almak için çelikten yapılmış, eklenerek uzatılan ve ucunda kesici bulunan (çakı, bıçak v.b. gibi) bir alette kullanılabilir (Şekil I.g.). Plastik şişe veya kavanozlar. Toplanan tohumlan koyabileceğimiz kağıt zarflar. Çalışılacak bölgenin haritası. Pusula. Şekil 1: Bitki toplamada gerekli olan malzameler: a- el büyüteci, b- metal çanta, c- değişik tipte presler, d- kemer tokaları, e- zıpkın ve çapa, f- altimetre, g- dal kesme gereci. 1.1.2. Toplamada Bilinmesi Gereken Bilgiler ve Teknikler Bildiğimiz gibi doğada değişik özellikleri olan birçok familya ve bu familyalara ait değişik cins ve cinslerden çok sayıda türleri bulunmaktadır. Bitki örneklerinin tayin edilebilmesi için gerekli parçalannın toplanması ve bu toplama sırasında da bazı notların alınması gerekmektedir. Eksik toplanan ömekler kesinlikle tayin edilemez, yapılan bütün işler boşa gider ve örneklerde bir ot yığınından başka bir şey ifade etmezler. Bitki toplama sırasında hangi familyada hangi bitki kısımlarının toplanacağının bilinmesi ve bitki ömeklerinin bu bilgilerin ışığı altında toplanması gerekmektedir. Bu nederıle bitki toplayan kişinin bu bilgileri bilmesi veya yanında bu bilgileri kapsayan bir el kitabını bulundurması çok yararlıdır. Toplanacak ömeklerde kök, gövde, çiçek ve meyvanın bulunması en çok istenebilir bir olaydır. Ancak bir bitki üzerinde aynı anda meyva ve çiçek bulunmayabilir. Bu durumda çiçekli ve meyvalı bitkiler ayrı ayrı toplanırlar. Toplanacak bitkinin sağlam, yapraklarının tam, çiçeklerinin açmış ve zarar görmemiş, meyvalarının ve tohumlarının olgunlaşmış olması gerekmektedir. Tek yıllık otsu bitkiler çapa veya kazma yardımı ile topraktan rahatça sökülebilirler. Soganlı veya yumrulu bitkilerin bu toprak altı kısımları derinde olacağı ve toplama sırasında gövdeden kolaylıkla kınlıp ayrıabileceği için, bitkinin toprak altı kısmı görülünceye kadar tek bir taraftan kazılmaya başlanır ve toprak altı kısımları görülünce bitkinin gövdesi kazılmış tarafa dogru yatınlarak bitki topraktan çıkarılır. Çok yıllık otsu bitkilerde örnek büyük degilse, bitki kökü ile birlikte alınır. Eğer ömek büyük ise köke yakın bir yerinden kesilir ve koparılır. Örneğin büyük olması halinde ömek preste gazete kagıdı arasına sığamıyacağı için bitkinin alt yaprakları gövdenin yapraklı kısımlanndan 2-3 parça ve çiçek durumlarını gösteren çiçekli dallar kesilerek alınır. Bitkinin uzunluğu ve duruşu ile ilgili bilgiler arazi not defterine yazılır. Ağaçlardan toplama biraz daha degişiklik gösterir. Çiçek, meyva ve bazen de yaprak agaç üzerinde aynı anda bulunmayabilir. Bu nedenle degişik zamanlarda aynı ömeğin genç yaprakları, çiçekleri, çiçeklenme evresindeki yaprakları, meyvaları ve meyva evresindeki yaprakları toplanır. Ağacın dış görünümünü belirtmek için şekli çizilir veya fotoğrafı alınır. Orchidaceae familyasına ait türler topladıktan sonra şekillerinin bozulması. Preste renklerinin solması veya kararması nedeni ile tayin edilmeleri oldukça zorlaşır ve bu nedenle bitki toplanmadan önce fotograflarının çekilmesi tayini kolaylaştırdığı için son yıllarda uygulanan yeni bir yöntemdir. Toplanan bitki ömekleri naylon torba veya metal çantalar içine düzgün olarak yerleştirilir. Pres yapmak için torba veya çanta boşaltıldıgında ömekler rastgele yerleştirilmedigi için aynı türler yanyana bulunacak ve pres yapımı sırasında çok zaman kazandıracaktır. Her bitkiden 5-8 adet alınması yapılacak adlandırma çalışmaları sırasında yararlı olacak ve diger herbaryum merkezleri ile bitki degişimine yardımcı olacaktır. Bitki ömeklerinin toplanması sırasında üzerinde bulunması gereken kısımlar ve alınacak notlar aşağıda belirtilmiştir. Bu kısımların toplanmaması ve gerekli notların alınmaması durumunda bitkinin isimlendirilmesi çok güç ve bazende olanaksız olabilecektir. 1.1.3. Presleme ve Kurutma Bir bitkinin toplandıktan hemen sonra preslenmesi en arzu edilen bir durumdur. Bu şekilde preslenmiş olan bitki çiçekleri bozulmadan. yaprakları buruşmadan pres edilecegi için ömek isimlendirmeye elverişli olacak ve çalışmayı kolaylaştıracaktır. Ancak arazideki çalışma koşullan buna her zaman olanak tanımaz (zaman, yer ve hava koşulları). Bu durumda toplanan bitkiler presleme zamamna kadar bir torba içinde tutulmalı ve hava çok sıcak ise arada bir torba içine su serpilerek daha canlı durmaları sagıanmalıdır. Pres yapılacak bitkinin temiz, yabancı maddelerden arınmış ve kökündeki toprakları temizlenmiş olmalıdır. Preslenecek bitkinin tüm parçaları düzgün ve kolayca görülebilecek bir şekilde gazete kağıtları arasına yerleştirilmelidir. Bitkinin boyu kullandığımız gazete kağıdından daha uzun ise V ve N şeklinde kıvrılarak yerleştirilir. Bu kıvırmayı yapmadan önce gövdenin veya dalın kıvrılacak noktası parmak ile iyice bastırılarak ezilir ve kıvrılır. Bu işlem yapılmaz ise kıvrılan yerden genellikle kopacagı için örnek, parça parça olacaktır. Eger ömek çok uzun ve kalın ise gövdenin dip ve orta kısmından yapraklı bir parça kesilerek alınır ve pres yapılır. Soğanlı bitkilerin (Iridaceae ve Liliaceae gibi) toprak altı kısımları çakı ile ikiye bölünerek. Yumrulu olanlarda (Orchidaceae gibi) yumrular birkaç yerden iğne ile delinir veya kaynar suya batırılarak yumrudaki nişastanın dışarı çıkması sağlanır ve bitkinin preste kururken küflenmesi önlenir. Bitki pres edildiği zaman gazete kağıdı yaprak ve çiçeklerin üstüne tam olarak basmalıdır. Kalın gövdeli bitkilerde bu basma tam olmayabilir. Bu durumda kurutma kağıtları parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üstüne yerleştirilir. Bitkinin gövdesi kalın yaprak ve çiçekler ince olduğu için gazete kağıdına tam değmez ve kuruma sırasında buruşurlar. Kesilen kurutma kağıtları ince kalan bu kısımlar üzerine yerleştirilerek, bu boşluk doldurulur ve buruşmadan kurumaları sağlanır (Şekil 2.a). Eğer çiçekler zorunlu olarak üst üste geliyorlar ise, çiçeklerin birbirlerine degmemesi ve kururken bozulmamaları için kesilmiş kurutma kagıtları iki çiçek arasına yerleştirilir. Pres edilen bitkinin dalları ve çiçekleri gazete kagıdının kenarlarından dışarıya taşmamalıdır. İçine bitki konmuş gazete kagıdı kapatılır. Üstüne bir kurutma kağıdı konur ve tekrar bir gazete kagıdı açılarak içine bitki yerleştirilir ve bu işlem her bitki için tekrarlanır. Eğer mümkün ise 2-5 bitkide bir kurutma kağıtları arasına oluklu mukavva veya oluklu metalden yapılmış sert malzeme konularak bitkiler arasından hava akımı sağlanır ve kurumaları kolaylaştınlır. Pres belli bir yüksekliğe geldiği zaman tahta ve metal preslere yerleştirilerek kolonlar gerektiğince sıkılır. Kurutma kağıtları her gün bir kez değiştirilir ve bu işlem bitkiler kuruyuncaya kadar tekrarlanır. Etli ve sucul bitkilerin kurutma kağıtları çok çabuk ıslanacağından ilk günler günde 2 kez degiştirilir. Eğer mümkün ise bu tip bitkiler ayrı bir preste toplanır veya presin dış kısımlarına gelecek şekilde yerleştirilir. Kurutma kağıtlarının ilk değiştirilmesi sırasında gazete kagıtları açılarak preslenmiş bitki örneklerine bakılır ve kıvrılmış, katlanmış olan parçalar bitki daha kurumadığı için rahatlıkla düzeltilerek örneklerin en iyi bir şekilde preslenmeleri sağlanır. Presler genellikle yan gölge ve hava akımının oldugu bir yere kurumaya bırakılır. Çok sıcak havalarda ve ögle saatlerinde presleri gölgeli yerlere koymak doğrudan güneş altında bırakmaktan çok iyidir. Güneş altına bırakılan preslerdeki bitkilerin yapraklannda ve çiçeklerinde hatalı yerleştirmelerden veya presin tam sıkılamamasından dolayı buruşmalar olacağı için, o parçalarda kınlmalar kolaylaşacak ve şekilleri bozulacaktır. Bu da istenmeyen bir durumdur. Yukarıda anlatılan presleme ve kurutma yöntemi atmosferdeki nem oranı çok yüksek olmayan yerlerde uygulanır. Fakat soğuk ve nemli iklimlerde, subtropik ve tropik bölgelerde kuruma sırasında preslerdeki suyun dışarı çıkması çok yavaş olacağı için bakteri ve mantarlardan etkilenmesi ve çürümesi çok çabuk olur. Bu durumda örneklerin çabuk kurutulması gerekmektedir. Bunun için özel yapılmış sephalar üzerine presler dik olarak yerleştirilir ve çevresi kenevir çuval (veya bez) ile kapatılır ve alttan yapay bir ısı kaynağı ile ısıtılarak bitkilerin kuruması çabuklaştınlır (Şekil 2.d). Bu şekildeki kurutmada kağıtların yanmaması ve kurumanın çabuk olması nedeni ile bitkilerin bozulmasına ve preslerin gevşememesine dikkat edilmelidir. İlk saatlerde presler kontrol edilerek gevşeyen preslerin kemerleri sıkılır. 1.1.4. Arazide Gerekli Notları Alma ve Etiketleme Arazide gerekli notları alma için her toplayıcının kendine ait bir arazi defteri olması gerekir. Bu defter sağlam ve kullanışlı olmalı ve yazı için de kurşun kalem kullanılmalıdır. Arazi defterinde aşağıdaki notlar bulunmalıdır: Bitkilerin numaraları: Her bitkiye ayn bir numara verilir. Bu numara bitki toplayıcısının kendi numarasıdır. Deftere yazılan numaranın karşısına gerekli notlar yazılır (il, ilçe, mevkii, yükseklik, tarih v.b.). Aynı numara bitkinin yerleştirildiği gazete kağıdının bir köşesine veya ayrı bir kağıda yazılarak bitkinin yanına konur. Mevkii: Topladığımız mevkiinin adı haritada yazılan şekilde veya haritada adı yoksa haritadaki en yakın yere göre uzaklık verilerek yazılır. Örnek : İzmir, Menemen, Seyrek köyü 2 km. batısı. Armutağacı mevkii. Habitat: Bitkinin toplandığı ana kaya, toprak cinsi, bulunduğu ortam (orman içi, makilik, step, su kenarı, bataklık, kayalık, taşlık yamaç v.b. gibi) dikkatlice gözlenerek yazılmalıdır. Yükseklik: Topladığımız yerin yüksekliği altimetreden okunarak yazılmalıdır. Önemli notlar: Bitkiler toplandlktan ve kurutulduktan yıllar sonra tayin edilebilirler. Bu nederıle tayinde yardımcı olacak bilgiler not edilmelidir (tek yıllık, çok yıllık, petal rengi, bitkinin duruşu gibi). Toplama tarihi: Bitkinin toplandığı tarih yazılır. Arazi defterinde yer alan tüm bu özellikler aynı şekilde herbaryum etiketlerine yazılır ve herbaryum kartonunun uygun yerine yapıştırılır. 1.2. Bitkilerin Korunması ve Saklanması Toplanan bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması aşamasını da şu bölümler altında inceleyebiliriz. 1.2.1. Yapıştırma Kurutulmuş bitkilerden uzun yıllar yararlanabilmek için bunların düzgün ve özenli bir şekilde herbaryum kartonlarına yapıştırılmaları gerekir. Herbaryum kartonu 30 ile 43 cm. uzunluğunda, 26 ile 28 cm. genişliğinde, bitkinin iyi görülebilmesi için beyaz renkte olmalıdır. Kartonun sağ alt veya sol alt köşesi hangi herbaryuma ait ise o herbaryumun özel damgasını taşır. Bu amblem yuvarlak, elips, üçgen veya düz yazı şeklinde olabilir. Yapıştırılacak bitki ömeği düzgün bir şekilde herbaryum kartonu üzerine yerleştirilir. Gövde, dal ve çiçek sapı üzerinden kendinden zamklı beyaz kağıt bant ile bantlanır. Kağıt bant, bantlanacak parçanın kalınlığı kadar olmalı ve parçayı tüm saracak şekilde yapıştırılmalıdır (Şekil 2.b). Kalın gövdelerde metalden yapılmış çatallı raptiyeler kullanılabilir (Şekil 2.c). Selefon bantın yapışkanlığı uzun ömürlü olmadığı için kullanışlı değildir. Bantlama kesinlikle yaprak ve çiçek üzerinden yapılmamalıdır. Herbaryum kartonuna bitkiyi yapıştırmada kullanılan diğer bir yöntem şudur: genellikle tek yıllık ve ince yapıda olan bitkiler bu pens yardımı ile tutularak cam üzerine önceden sürülmüş tutkala sürtülür ve sonra herbaryum kartonu üstüne düzgün bir şekil verilerek yapıştırılır. Bu yöntemde zamklı kağıt bant kullanılmaz. Herbaryum kartonuna yapıştırılacak olan özel yapılmış herbaryum etiketleri değişik tiplerde olabilir (Şekil 3). Boyutları genellikle 7-11 cm.'dir. Büyük olanlar fazla yer tutacağı için pek kullanışlı değildir. Etiketin üst kısrnında o herbaryumun uluslararası adı basılmıştır. Eğer bitki bir bölge veya ülke florası çalışması için toplanmış ise çalışılan bölge veya ülkenin adı etiketin üstüne yazılabilir (Batı Anadolu Florası, Gökçeadası Florası, Finlandiya Florası gibi). Etiketler herbaryum kartonunun sağ veya sol alt köşesine yapıştırılır. Eğer bitki tip (Typus) bitki ise (Holotypus, Isotypus, Syntypus, Paratypus v.b. gibi) kırmızı renkli tip etiketi yazılarak herbaryum kartonuna yapıştırılır. 1.2.2. Zehirleme Herbaryum merkezlerinde bulunan bitki ömekleri bazen böcekler tarafından yenilerek bozulabilirler. Bunlar tütün veya sigara böceği (Lasioderma serricorne), eczane böceği (Stegobium paniceum) ve kitap biti (Atropos divinatoria)'dır. Bu zararlı böcekler tüm hayat devrelerini herbaryum örnekleri arasında tamamlayabilirler. Bu nedenle bitkilerin belirli zamanlarda ve belirli yöntemler veya ilaçlarla özel imal edilmiş zehir sandıkları veya odalarında zehirlenmeleri gerekmektedir. En geçerli ve saglıklı olan yöntem bitki toplanıp kurutulduktan hemen sonra zehirlemektedir. Bu yöntem ile dışarıdan zararlı böceklerin herbaryum merkezlerine girmesi önlenmiş olur. Kolleksiyondaki bitkilerin zehirlenme işlemleri 1 veya 2 yılda bir yapılabilir. Zehirleme yapılması için özel imal edilmiş dolaplar kullanılır (Şekil 4.a). Şekilde görüldügü gibi kanala konulan su kapak kapatıldıktan sonra zehirli gazların dışarı çıkmasına engel olacak ve zehirlemenin zararsızca yapılmasını sağlayacaktır. Zehirleme için çeşitli teknikler ve zehirleyici maddeler kullanılır. Bunlardan bazıları aşagıda verilmiştir. Siyanür gazı: En etkili zehirlerden biridir. Bitkiler özel yapışmış, sızdırmaz metal dolaplar içine yerleştirilir. Siyanür küçük parçalar halinde kırılarak bir kap içersine konmuş suyun içine bırakılır ve dolap sıkıca kapatılır. Siyanürün suda çözülürken çıkardığı gaz ile böcekler ölürler. Siyanür gazı tüm canlılar için tehlikeli olduğu için uygulama, bu konuda yetişmiş uzmanlar tarafından yapılmalıdır. Paradiklorobenzen: Paradiklorobenzen toz halinde olup, bezdan yapılmış torbalar içine yeter ölçüde konularak herbaryum dolaplarına yerleştirilir. Kristalleri normal oda sıcaklığında buharlaşır. Çoğunlukla herbaryumlarda böcekleri uzaklaştırıcı olarak kullanılır. İnsanlar için tehlikeli olduğundan pek kullanışlı değildir. Karbonsülfür: Herbaryum merkezlerinde en çok kullanılan bir zehirdir ve oda sıcaklığında buharlaşır. Aleve karşı duyarlı olup patlayıcı özelliği vardır. Zehirleme sızdırmaz metal dolaplarda yapılır. Karbonsülfür bir kap içine yeterli miktarda konur kap dolap içine yerleştirilir ve dolap kapatılır, 36 saat bekletildikten sonra dolap açılarak havalandınlır ve bitkiler çıkanlır. Metal dolaba karbonsülfür gazı konurken ve dolap havalandırma için açıldığında çok dikkatli olmalı, soluk alıp verilmemeli veya özel gaz maskeleri kullanılmalıdır. Etilendiklorid-Karbon tetraklorid-Karbonsülfür: Bu madde, 3 kısım etilendiklorid ile 1 kısım karbon tetraklorid ve karbonsülfür karıştırılarak elde edilir. Aynı karbonsülfür etkisi gösterdiği gibi etllendiklorid'in patlayıcı özelliği olmaması nedeni ile emniyetli kullanılabilir. Cıva biklorid: Buna biklorid süblime de derıir. Tüm canlı varlıklar için zehirleyici ve öldürücüdür. Uygulama, kurutulmuş bitki ömeklerirıi eriyik içine batırarak ve bir fırça ile üstüne sürerek yapılır. Cıva biklorid, %95 alkol içine kristal veya toz halinde atılarak eritilir ve doyurulur. Hazırlanan bu eriyik stok olarak kullanılır. Uygulama yapılacağı zarnan stokdan alınan 1 kısım eriyiğe 9 kısım alkol katılarak cam veya plastik bir kapta karıştınlır. Kurutulmuş bitki örnekleri bu solüsyon içine batırılır veya bir fırça ile solüsyon bitki üzerine sürülür. Zehir sürülmüş olan bitkiler tekrar preslere konularak 24 saat bekletilir. Cıva biklorid kalıcı bir zehir değildir. Yıllar geçtikçe etkisini kaybeder. Bazı zehirlenmelere neden olduğu için zehirleme çalışmaları ve isimlendirme çalışmaları sırasında bitkiler el ile tutulacağı için çok dikkatli olmak gerekir. DDT: Bitkiler presten çıktıktan hemen sorıra toz halinde üstlerine serpilerek veya eriyik hazırlanarak cıva biklorid yönteminde olduğu gibi uygulanır. Isı şoku: Bitkiler içinde ısıtıcı bulunan metalden yapılmış bir dolap içine yerleştirilir. Otomatik bir düzerıleyici ile sıcaklık 75-80°C'de sabit tutulur. Bu sıcaklıkta 24 saat bırakılır. Metal dolabın, sıcaklığı dışarıya vermemesi için özel bir madde ile korunması yapılmalıdır. Soğuk şoku: Bitkiler dondurucu içine yerleştlrilerek –8°C'de 2 gün bekletilir. Piyasada satılan tlcari dondurucular en kullanışlı olanlarıdır. Bu yöntem son yıllarda uygulamaya konulmuştur. Kısa dalga şoku: Özel imal edilmiş mikrodalga fırırılarına yerleştlrilen bitkiler sarıiyede 2450 mHz mikrodalgaya tutulurlar. Mikrodalgalar böcek hücrelerindeki su ve/veya yağ moleküllerirıi sallarlar. Bu sallanmanın neden olduğu sürtünme ile meydana gelen ısı böceklerin hayat devresinin tüm evrelerinde öldürücü etki yapar. Bitkiler kuru olduğu için yapılarında su bulunmayacağından ısınmazlar. Mİkrodalgaya tutma zamanı paket kalınlığına göre değişmektedir. 2.5-5 cm. için 75 saniye, 8-8 cm. için 95 saniye, 15 cm. için 120 saniyedir. Bu yöntem uygulandıktan sonra dolaplara yerleştlrilen bitkilerin yanına bez torbalar içinde Paradiklorobenzen konularak böceklerin gelmeleri önlenir. Yukarıda belirttiğimiz kimyasal maddeler ile zehirleme insan sağlığı için oldukça tehlikeli olduğundan ısı şoku, soğuk şoku ve kısa dalga şoku yöntemleri son yıllarda uygulanmaya başlayan en geçerli yöntemlerdir. 1.2.3. Herbaryum Dolapları Eski herbaryum merkezlerinde tahta veya daha değişik yapıdaki dolaplar kullanılmasına karşın bugünkü herbaryumlarda saçtan yapılmış dolaplar kullanılmaktadır (Şekil 4.b). Bu dolapların yangına karşı emniyetli olmalarının yanında kapaklarına yerleştirilen lastik contalar ile toz geçirmezliği de sağlanmaktadır. Bu dolapların yüksekliği kullanılan salona göre düzenlenebilir. Bitkilerin konulduğu rafların yüksekliği, eni ve derinliği bitkinin yapıştınldığı herbaryum kartonundan 57 cm. büyük olmalı ve paket dolap gözlerine rahat girip çlkmalıdır. 20 cm. Yükseklik, 35 cm. genişlik ve 47 cm. derinlik gözler için en uygun ölçülerdir. Göz yüksekliğinin fazla olması durumunda alttaki bitkilerin kınlma ve bozulma olasılığı fazla olacak, geniş olması durumunda ise malzeme ve yer kaybedilecektir. 1.2.4. Kartoteks Seneler önce kurulmuş ve çok sayıda bitki örnekleri bulunan herbaryum merkezlerinde bu uygulamayı yapmak oldukça güç ve belkide olanaksızdır. Ancak yeni kurulan veya bitki sayısı az olan herbaryum merkezlerinde bu uygulama yapılabilir. Bitkiler herbaryum dolaplarına yerleştirilmeden önce bitki etiketinin üzerindeki tüm bilgiler bir karta yazılıp alınır. Özel yapılmış dolaplara (Şekil 4.c) il, ilçe ve köylere göre alfabetik olarak düzenlenir. Eğer istenirse etiketteki tüm bilgileri kapsayan ikinci bir kart yazılarak cinslere göre yine alfabetik olarak düzenlenebilir. Bu yöntemle belirli bir bölgede çalışacak bir araştıncı bu bölgeye gitmeden önce bölgeden toplanmış örneklerin listesini çıkanr ve çalışmasını planlar. 1.2.5. Bitkilerin Dolaplara Yerleştirilmesi İsimlendirilen bitkiler benimsenen belli bir sınıflandırma sistemine göre dolaplara yerleştirilir. Ulusal herbaryumlarda o ülkenin bitkileri ile dış ülkelerden değişim yolu ile gelen bitkiler ayrı ayrı dolaplarda bulunurlar. Tüm dünya bitkilerini herbaryumlarında bulundurmaya çalışan uluslararası herbaryum merkezleri bitkilerini ülkeler ve coğrafik bölgelere göre düzenleyebilirler. İsimlendirilmiş, kartona yapışmış, etiketleri yazılmış ve cinsleri içinde türlerine göre ayrılmış örnekler eğer çok ise 5-10 tanesi iki yapraklı bir koruyucu içine konulur. Koruyucunun dışını sağ veya sol alt köşesine bitkinin tür ismi yazılır. Aynı cinsten değişik türleri bu şekilde bir koruyucu içine alındıktan sonra, hepsi birden tekrar bir koruyucu içine yerleştirilir ve sağ veya sol üst köşesine cins ismi yazılır. Her cinsin ilk paketi üstüne o cinsin tüm türlerini kapsayan bir liste konur ve kolleksiyonda bulunan türlerin altı çizilerek herbaryumda bulunan türler belirlenir. Cinsler de familyaları içinde benimsenmiş bir sisteme göre yerleştirilir. Her familyanın başında o familyaya ait cinslerin bir listesi bulunur. 1.2.6. Değiştirme, Ödünç Verme ve Tayine Gönderme Toplanmış örneklerden fazla olanlar diger herbaryum merkezleri ile degiştirilebilir. Bu durumda toplanamıyan bir çok örnek kolleksiyona girmiş olur. İsimlendirme çalışmaları sırasında isimlendirilemiyen bazı örnekler dışarıya gönderilebilir. Ancak örnek tek ise ödünç olarak gönderilir. Herbaryumda kalan ve gönderilen örneklerin etiketleri ve numaraları aynı olur ve gönderilen örnek orada kalır. İsimlendirmeyi yapan Uzman veya araştıncı numaraların karşısına bitki isimleri yazılı listeyi geri gönderir. Bu gönderme işlemleri için özel hazırlanmış gönderme formları doldurulur. İsimlendirilmiş ömeklerde çalışmalar için diğer herbaryum merkezlerine gönderilebilir. Dışarıya gönderilen veya dışardan gelen bu örneklerin kayıtları özel hazırlanmış kartlara işlenerek izlenir ve düzenlenir. Bir herbaryum merkezinde tüm bu işlerin aynı anda birden fazla merkez ile yapıldığı düşünülürse çok dikkatli ve düzenli çalışmak gerekmektedir. 1.3. Bazı Özel Grupların Herbaryumu Çiçekli bitkilerin tümüne uygulanan bilgi ve teknikler yukarıda verilmeye çalışılmıştır. Ancak çok geniş ve üyeleri arasında çok farklılıklar gösteren bu bitkilerin bazı grupları için yukarıdaki tekniklerde bazı degişiklikler ve eklemeler yapma zorunluluğunu doğurmaktadır. Bu nedenle bu grupların, herbaryumlarının yapılmalarını ayrı ayrı almakta yarar görülmüştür. 1.3.1. Açık Tohumluların (Gymnospermae) Harbaryumu Açık tohumlu bitkilerin kozalaklılar grubunda, özellikle çamlarda, kurutulan örneklerde iğne yapraklar çok çabuk dökülürler ve zamanla sadece çıplak dal parçalarına dönüşürler. Ömekler toplandıktan sonra, düzgün bir şekil alması için kurutma kağıdı arasına konarak preslenir ve bir gün bekletilir. Sonra örnek pres'ten alınarak herbaryum kartonu büyüklügünde ve 1.5-2 cm. kalınlıgında yün-pamuk tabakası üzerine konur. Bunun üzeri de ağır selluloid bir tabaka ile örtülür ve tümü beraberce sıkıştırılır. Selluloid tabakanın örnek üzerinde durması, tel raptiyeler ile saglanır. Bu yöntemle yaprakların örnek üzerinde düşmeden durması sağlanabilir. 1.3.2. Sukkulent (Crassulaceae, Aizoaceae) ve Dikenli Bitkilerin (Cactaceae) Herbaryumu Gövdeleri hacimli ve yapılarında su bulundurdukları için toplanmaları ve kurutulmaları değişik yöntemlerle olur. Tüm bitkiyi preslemek olanaksız olduğu için çabuk kuruması bakımından gövde boyuna veya enine dilim dilim kesilir. Bu durumda dikenlerinin dizilişleri, gövde üzerindeki kanallar ve diğer şekiller daha iyi gözlenebilir. Diğer bir yöntem ise gövdeden kesilen parçaların alkol içine konularak saklanmasıdır. Herbaryum kartonuna sığabilecek örnekler istenirse bir kaç dakika kaynar su içine atılarak bekletilir ve sonra kurutmak için preslere konulur ve suni kurutma yöntemi ile (bir ısıtıcı v.b.) kurutulur. Kaktüslerin çiçekleri gövdeden koparılarak ayrı preslenmelidir. Çiçekler bu şekilde preslenmezlerse, hacimli olan gövde çiçeklerin kurutma kağıdına değmesine engel olacak ve çiçekler kuruma sırasında buruşacaklardır. Etli meyvalar da kurutmada sorunlar yaratabilir. Meyvalar ortadan kesilerek etli kısım çıkanlır ve kabuğu filitre kağıdı pamuk kanşımı ile doldurularak saklanabilir. Pamuklann iki üç kez değiştirilmesi kuruması bakımından gereklidir. Bu yöntemle kurutulmuş meyvanın içi doldurulup sıkı bir şekilde paketlenirse meyvanın şekli ve dış özellikleri iyi korunmuş olur. Küçük olan meyvalarda kabuk birkaç yerinden soyularak kurutma hızlandırılır. Meyvadan yavaşça dışarıya çıkan sıvı kurutma kağıdı tarafından emilir. Eğer pres çok sıkılırsa meyva patlar ve ezilir. 1.3.3. Sucul Bitkilerin (Potamogetonaceae, Najadeceae, Hydrocharitaceae) Herbaryumu Bu bitkiler göl, bataklık, sulama kanalları ve su birikintilerinde, derelerin yavaş aktığı kısımlarda suya batık halde veya su yüzeyinde bulunurlar. Sucul bitkileri toplamak için şimdiye kadar kullandığımız gereçlere ek olarak lastik çizme (olabilirse kasık çizmesi), lastik eldiven ve derin sularda çalışabilmek için şişirilebilir lastik bot kullanılır. Toplanacak örneklerin meyvalı olanlan seçilmeli, bunun yanında rizomları, su yüzeyinde ve suya batık bulunan yaprakları da toplanmalıdır. Derin sularda çalışırken sağlam bir ipin ucuna bağlanmış ucu kancalı gereçte çok kullanışlıdır (Şekil 5.a). Bu gereçle toplamada nazik ve ince yapılı örnekler biraz parçalansa da dipteki yumru ve vejetatif organları toplamak için oldukça yararlıdır. Yaprakları ince ve zarsı yapıda olan örnekler pres yapılıncaya kadar naylon torbalara konulmalı veya ıslatılmış gazete kağıtlarına sarılmalıdır. Örneklerden ince yapıda olanlar özel bir kap içinde Su Yosunlarına uygulanan yöntem ile beyaz kağıt üzerine alınırlar ve bir zarf içine konularak herbaryum kartonlanna yapıştırılır. Örneklerin hangi sulardan toplandığı (tatlı, acı, tuzlu, kükürtlü v.b.) not edilmelidir. 1.3.4. Palmiyelerin (Arecaceae) Herbaryumu Bu bitkilerin boyunun uzun ve yapraklannın çok büyük olması, toplayıcılar için çeşitli sorunlar yaratır. Ağacın gövde çapı ve duruşu not edildikten sonra, yaprağın iyi bir şekilde ömeklenebilmesi için tüm yaprak sapının (petiolün) alınması gerekir. Hatta 1-2 metre olanlar bile herbaryum kartonuna sığabilecek boylarda kesilirler. Yapraklar da ayni şekilde kesilerek parçalanır ve alınırlar. Ancak yaprak parçalanmadan önce yaprağın tüm özellikleri not edilmelidir (pinna oluşu, yaprakcıklann düzenlenişi gibi). Şekil 5. Alg ve Mantar Toplama Malzemeleri: a) Alg ternizleme ve kağıt üzerine alma kabı, b) Alg toplama gereci, c) Değişik tipte plankton kepçeleri, d) Mantar toplama kabı. (Orijinal) 2. Çiçeksiz Bitkilerin Herbaryumu Çiçeksiz bitkiler, bitkiler aleminin büyük ve önemli bİr bölümünü oluştururlar. Bu bitkiler fitoplanktonlar, deniz ve tatlı su yosunları (alg'leri), mantarlar, likenler, karayosunları ve eğrelti grupları üyeleridirler. Bu bitkilerden bazılarına bir önceki bölümde anlattığımız Çiçekli Bitkilerin Herbaryumları yöntemleri uygulandığı gibi, diğer bazılarına ise herbiri için ayrı, kendine özgü yöntemler de uygulanmaktadır. Aşağıda bazı gruplar için uygulanmakta olan yöntemler verilmiştir. 2.1. Su Yosunlarının Herbaryumu Yosunlar genellikle tatlı ve tuzlu, durgun veya yavaş akan sularda bulunurlar. Fitoplarıkton'lar, mavi-yeşil su yosunları, diatome'ler, yeşil, esmer ve kırmızı su yosunları en önemli gruplannı oluştururlar. 2.1.1. Plankton'ların (Chlorococcales, Volvocales) Herbaryumu Planktonlar deniz, göl, havuz ve nehir gibi ortamlarda su içinde serbestçe yaşayan küçük mikroskobik yosun ve hayvanlardır. Yosun kısmı fito-plankton olarak adlandırılır. Bir çembere geçirilen ipekten yapılmış ince ağ şeklindeki torbaların su içinde yavaşça çekilmesi ile toplanırlar (Şekil 5.b). Torbanın uç kısmında metalden yapılmış koni şeklinde bir kap bulunur. Koni şeklindeki kabın ucunda bir musluk vardır ve çekme sırasında kapalıdır. Çekme sırasında koni şeklindeki kabın içine toplanan planktonlar musluk açılarak bir tübe alınırlar. Ağın delikleri en küçük flitoplanktonları bile içeriye süzdürebilecek küçüklükte olmalıdır. Toplanan fitoplanktonlar dibe çöktükten sonra üstteki fazla su alınır ve tatlı su yosunlarında verdiğimiz formülle hazırlanan eriyik içine konurlar. 2.1.2. Mavi-Yeşil Alglerin (Cyanophyta) Herbaryumu Mavi-yeşil alg'ler kimyasal test yapılarak tayin edilirler. Ancak bu tayin için örneklerin kurumamış olması gerekmektedir. Bunun için tatlı su yosunlarını koruduğumuz eriyik içinde saklanabilirler. Tatlı su ve deniz yosunları toplanırken rastlanılan mavi-yeşil yosunlarda toplanırlar. Toplanan bu yosunlar kağıt ve küçük mika parçaları üzerine alınarak kurutulurlar. Mavi-yeşil yosunları tanımak oldukça güç olduğu için botanik bilgisine ve deneyime gereksinim vardır. Yine de bir yol gösterici olarak bu yosunların cıvık ve kaygan bir yapıda olduğu ve isimlerinin renkleri ile uygunluk göstermediği bilinmelidir. Mavimsi-yeşil olabildikleri gibi eflatun, kırmızımtırak, siyahımsı-yeşil veya diğer renklerde olabilirler. Fakat hiç bir zaman çayır yeşili renginde olmazlar. Bu nedenle renkleri dikkatlice gözlenerek not edilmelidir. 2.1.3. Diyatomelerin (Chrysophyta) Herbaryumu Bu mikroskobik yosunların isimlendirilmeleri için silisyumdan yapılmış bir iskeletlerinin olması gerekir. Yalnız bu tip iskeleti olan diyatomeler toplanmış ise, örnekler havada veya bir pres içinde kurutulabilir veya formol içinde saklanabilirler. Diyatomeler deniz ve tatlı su planktonları içinde bulunurlar. Tatlı sularda ve tatlı su yosunlarının bulunduğu her ortamda diyatomelerin bulunabileceği ve toplanabileceği düşünülebilir. Sarımsı-kahverengi, zeytin yeşili ve grimsi-yeşil renklerde olabilirler. Deniz yosunlarına yapışmış olarak bulunabildikleri gibi kayaların yüzeylerinde, gel-git olayının olduğu yerlerdeki kum ve çamurlarda da bulunurlar. Çamur yüzeyinde bulunanlar bir pipet yardımı ile toplanabilir. Kumda bulunanlar, kum ile birlikte alınarak bir kap içine konulur. Kum dibe çöktükten sonra üstte kalan su başka bir kaba aktarılır ve bir iki saat bekledikten sonra dibe çöken Diyatomeler ayrı bir kap içine alınarak saklanırlar. Kahverengimsi-gri-yeşil ve yapışkan olan türleri liman ve dalgakıran duvarlannda bulunabilirler. Diğer bir ortamda kabuklu deniz hayvanları ve bunların yaşadıkları yerlerdir. Deniz hıyarı (Holothuria)'nın midesi diyatome bakımından oldukça zengin bir kaynaktır. 2.1.4. Deniz Yosunlannın (Chlorophyta, Phaeophyta, Rhodophyta) Herbaryumu Toplayıcı, aynı ortamdan ve aynı derinlikten toplanan yosunları en küçük örneğe kadar aynı naylon torbaya koymalıdır. Eğer daha aynntılı bir toplama gerekiyorsa küçük ve narin örnekler, plastik tüplere veya küçük kavanozlara, büyük örnekler ise gazete kağıtlan arasına, büyük naylon torbalara veya sepetlere konulur. Kayalık bir ortamda çalışılıyorsa cam kavanoz ve benzeri cam eşya kullanmak çalışma güvenliği bakımından kullanışsızdır. Toplanan örneğin olgunlaşmış olması, adlandırma çalışmalarında çok önemlidir. Genç örneklerin adlandınlması olanaksızdır. Deniz yosunları bulundukları derinliklere göre değişik toplama araçlan ve yöntemleri ile toplanırlar. Derinliği az olan kıyı bölgelerinde taşlık ve kayalık ortamlarda toplama yapılıyor ise lastik ayakkabı veya çizmeye gereksinim olabilir. Yosunlar bıçak veya kesici bir alet yardımı ile tutundukları ortamdan dikkatlice alınırlar. Bir jeoloji çekici tutundukları ana kayayı kırmak için çok yararlıdır. Su derinliğinin fazla olduğu yerlerde dalışlar yapılarak alg'ler toplanırlar. Bu toplama sırasında balıkadam gözlüğü kullanmak alg'leri iyice görmek için gereklidir. Örnekler naylon torbalara konularak suyun içinde rahatlıkla taşınabilirler. Çok derin sulardaki alg'leri toplamak için balık avlamada kullanılan Trol ağlarından ve sünger toplamada kullanılan Kangava ağlanndan yararlamlır. Toplama işi bittikten sonra örnekler 3 yöntemle saklanabilirler. Koruyucu bir eriyik içinde, Pres yapılarak, Havada kurutulup, büzülmeye bırakılarak. 1. Koruyucu bir eriyik içinde saklama: Kullanılacak eriyik deniz suyuna %5'lik formol konulması ile elde edilir. Sıcak iklimlerde bu eriyiğin yarısı alkol yarısı formol olarak hazırlanmalıdır. %5'lik formolün hazır olmadığı durumlarda, çalışma ve malzeme taşıma güçlüğü olan ortamlarda çalışırken plastik kapta taşınan %40'lık formol kavanoza konan deniz suyuna burnumuza formol kokusu gelinceye kadar damlatılır. Elde edilen karışım yosunları korumaya yeterlidir. 2. Preste kurutularak saklama: Bu yöntemle kurutmada; pres, kurutma kağıdı, oluklu mukavva, orta kalınlıkta ve düzgün yüzeyli temiz kağıt, kurutma kağıdı boyutlarında kesilmiş beyaz havsız bez veya yağlı kağıt, paslanmaması için çinkodan yapılmış bir küvet, iğne, pens, delikli ince çinkodan yapılmış bir levha veya kalın camdan levha gereklidir. Toplanan yosunlar deniz suyu veya tatlı suya konularak üzerindeki kum veya diğer yabancı maddelerden iyice temizlenir. Temizlenmiş ve presi yapılacak örnek özel yapılmış kap içine yerleştirilir (Şekil 5.c). Genellikle ince yapılı yosunların su içinde doğal görünüşleri bozulabilir ve tallusları üst üste gelebilir. Bu şekilde kağıt üzerine alınarak pres yapılması, adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyemediğimiz için iyi değildir. Bu nedenle pens ve iğne yardımı ile yosunun doğal görünümü verilmeye çalışılmalıdır. Sonra uygun büyüklükte beyaz bir kağıt kabın eğimli kısmından dikkatlice yosunun altına sürülür ve beyaz kağıt altına da delikli çinko veya cam levha yerleştirilir. Beyaz kağıt levha ile birlikte kabın eğimli kısmından yavaş yavaş dışarı çekilirken iğne ve pens yardımı ile yosun kağıt üzerine tüm özellikleri gösterecek şekilde yerleştirilmeye çalışılır. Bu işlemin yapılması sırasında özen gösterilmesi adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyebilmemiz için çok gereklidir. Kabın içinden çıkarılan ve üzerinde yosun bulunan beyaz kağıt dik tutularak suyun süzülmesi sağlanır. Sonra kurutma kağıdı (papya) üzerine konulur ve üstüne bez ve yağlı kağıt yerleştirilir. Bez ve yağlı kağıt yosunun kurutma kağıdına yapışmamasını sağlar. Bu işlem her yosun için tekrarlanarak örnekler üst üste konulur ve preslenir. Sıcak iklimlerde yosunlar preste çürümeye başlayabilir. Bunu önlemek için %50 alkol, %5 formülden oluşan koruyucu eriyikte kağıt üzerine alınmadan 2-3 gün bekletilir. Presten çıktıktan sonra alkolde eritilmiş % 1 cıva klorür ile boyanabilir veya %1.8 hidroksi-quinolin sulfat ile muamele edilerek tekrar prese alınıp kurutulurlar. 3. Havada kurutulup büzülmeye bırakılarak saklama: Çalışma sırasında presler yanımızda bulunmuyorsa, toplanan yosunlar gazete kağıtları içine sarılır ve açıkta kurutmaya bırakılır. Ancak doğrudan güneş ışığı altına bırakılmamalıdır. Bu şekilde kurutulan yosunların laboratuvara veya herbaryum merkezlerine getirilirken kırılmamaları için dikkat edilmelidir. Çalışma merkezlerine gelince su içine konularak yumuşatılır. Bir önceki yöntemde olduğu gibi beyaz kağıt üzerine alınarak preslenir ve kurutulurlar. 2.1.5. Tatlı Su Yosunlannm (Chlorophyceae, Conjagatophyceae, Characeae) Herbaryumu Bu yosunlar, nemin çok yüksek olduğu yerlerde, göllerde, hareketsiz ve durgun sulardaki yüksek bitkiler arasında, akıcı ve durgun akan sularda yeşil veya kahverengi renkleri ile göze çarparlar. Bu yosunların arasında mikroskobik yosunlar da bulunabilir. Bu mikroskobik yosunları toplamak için toplayıcının bir kaşık kullanması ve topladığı örnekleri bir kavanoz veya tüpe koyması gerekmektedir. Toplanan bu örnekleri koruyucu eriyik içinde saklamak adlandırma çalışmaları sırasında büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Bu nedenle örnekler aşağıda verilmiş formüle göre hazırlanan eriyik içinde de korunurlar. İyot 0.5gr. Potasyum iyodür 1.0 gr. Glasial asetik asit 4 cc. Formol 24 cc. Su 400 cc., Su olarak yosunlann toplandığı ortamdaki (göl, dere, havuz gibi) su kullanılabilir. Tatiı sularda bol olarak görülen Characeae üyelerinin toplanması için en uygun yöntem tırmık veya ucunda değişik yönlere bakan uçları olan kancalardır (Şekil 5.a). Sığ ve kıyıya yakın yerlerde çalışırken elle veya sopa ile toplamalarda örneklerin köklü alınmasına dikkat edilmelidir. Daha derin sularda tırmık veya ipin ucuna bağlanrnış kanca ile toplama yapıldığında örnekler bazen zorunlu olarak parçalı halde toplanacaktır. Dioik türlerde her iki eşeyden de örnek alınmasına dikkat edilmelidir. Bir çok Characeae üyelerinde üreme organları yaz aylarında, çok az üyelerinde ise ilkbahar aylarında olgunlaşırlar. Toplanan örnekler eğer o anda prese konmayacak ise çift kat gazete kağıdına rulo halinde sarılarak pres yapılacak yere kadar veya bir gün boyunca saklanabilirler. Ancak sıcak havalarda gazete kağıdını nemli tutmak örneğin kuruyup kırılmaması ve parçalanmaması için çok önemlidir. Toplanan örnekleri naylon torbalar veya taşıma kutuları içine rastgele koymak örneklerin birbirleri ile karışmasına neden olacaktır. Characeae türlerinden bazıları eğer dikkatlice herbaryumu yapılırsa ve özenle kurutma kağıtları arasına yerleştirilirse diğerlerinden çok daha iyi herbaryum örneği olurlar. Eğer örnekler kötü kurutulmuş ve özenle preslenmemişlerse görünüşleri çok kötü olur ve bu örnekler ilmi çalışmalar için yararlı olmazlar. Characeae familyasından Nitella cinsi yosunlara uygulanan yöntem ile kurutulur. Characeae türlerinin herbaryum yapılırken gazete kağıdının çift kat kullanılması yararlıdır. Ancak yosunlar da olduğu gibi üzerine bez konularak pres yapılmalıdır. Üreme organları bulunan örneklerden bir kaç tanesi koruyucu eriyik içine konulmalıdır. 2.2. Mantarların Herbaryumu 2.2.1. Mantarların Toplanması Toplama yöntemi toplanacak mantarın cinsine göre değişir. Ağaç kabuk veya toprak üzerinde bulunan mantarlar yani kolayca pres olmayanlar toplandıktan sonra gazete kağıdı veya plastik kaplara konulur. Şapkalı mantarlar ise gazete kağıdı veya yağlı kağıda ayrı ayrı sarıldıktan sonra göz göz ayrılmış özel tahta veya metal kutulara (Şekil 5.d) veya plastik kaplara yerleştirilir. Yapraklar veya otsu bitkiler üzerinde bulunan parazit mantarlar, üzerinde bulundugu çiçekli bitki ile beraber toplanır ve bitkiler çiçekli bitkiler herbaryum yöntemi uygulanılarak pres edilirler. Mantar toplanmasında gerekli olan malzemeler: Metal kutu, sepet veya plastik kap. Çakı, budama makası, küçük testere gibi kesiciler Gazete kagıdı veya yaglı kagıt. Toprak mantarları için kagıt zarflar. Cam kavanozlar (alkol veya formolde saklamak için), Pres ve kurutma kagıt1arı, Arazi not defteri, Boyuna asılabilecek küçük bir büyüteç. 2.2.2. Mantarlann Korunması Çalışmalar için degişik mevsimlerde toplanan mantarların korunması genel olarak bir sıvı içinde yapılır. Bu koruyucu sıvı %40'lık formolden %5. glasial asitten %5, %70'lik alkolden %90 koyarak hazırlanır. 2.2.2.1. Renkli Mantarlann Korunması Bu tür mantarların korunabilmesi için özel hazırlanmış eriyikler içinde saklanması gerekmektedir. Renkleri suda kaybolmayan mantarlar için; Cıva asetat 10 gr. Glasial asetik asit 5 cc. Su 1 000 cc. şeklinde hazırlanır. Renkleri suda kaybolan mantarlar için; Cıva asetat 1 gr. Dogal kurşun asetat 10 cc. Glasial asetik asit 10 gr. Alkol (%90) 1000 cc. şeklinde hazırlanır. Çinko sülfürlü koruyucu; Çinko sülfür 25 gr. Formol (%40) 10 cc. Su 1000cc. şeklinde hazırlanır. 2.2.2.2. Yeşil Bitkilerin Parazitik Mantarlar ile Birlikte Korunması Parazit mantarları taşıyan bitkilerin yeşil renkleri ile korunması arzu edilir. Bunun için yeşil bitkiler 4 oran suyu 1 oran doymuş glasial asetik asit ile bakır asetat kristalleri konularak hazırlanmış eriyik içinde kaynatılırlar. Bu kaynatma işlemi, bakır asetatın bitkideki klorofil çözüp yerine geçinceye kadar devam eder. Bu şekilde işlem görmüş ömekler %5'lik formol içinde saklanırlar. Daha iyi bir yöntem ise ömekler %5'lik bakır sülfat içinde en az bir saat yıkanırlar. Yıkanan örnekler 1000 ml.saf suya %5-6'lık kükürt dioksit eriyiğinden 15 ml. konularak hazırlanmış karışımın içine konularak kapalı bir kapta saklanırlar. Meyvalar için eriyik içine 20-30 rnl. beyaz gliserin ilave edilmelidir. 2.2.2.3. Kültür Mantarlarının Stoklarda Saklanması Stoklarda canlı olarak saklanması istenilen mantarlar agar-agar üzerine –20°C'de ortalama 6 ay ile en çok 1 yıl arasında tutulurlar. Bu zaman içinde ölmemeleri için tekrar kültür yapılması gerekmektedir. Diğer bir yöntem ise sterilize mineral yağının içine atılarak (yağ içinde devamlı batık duracağı için) senelerce saklanması söz konusudur. En iyi yöntem olarak sporların liofil ile muamele görmesi veya kuru olarak dondurulup saklanmasıdır. Bu yöntem ile en az 20 yıl kültüre alınmadan saklanması mümkündür. 2.2.2.4. Mantarlann Kuru Olarak Saklanması Mantarlar kuru olarak çok uzun yıllar saklanabilirler. Otsu bitkilerin üzerinde, yapraklarında bulunan parazit mantarlar, o bitkilerin preslerde kurutulması ile uzun yıllar saklanabilir. Şapkalı mantarlar toplandıktan sonra tahta veya metal kutular içinde kurutulmaya bırakırlar. Kurutulmuş mantarlar, büyüklüklerine göre yapılmış gözlerin içine konularak saklanırlar. Böceklerden korunmaları için paradiklorobenzen ile zehirlenirler. 2.3. Likenlerin Herbaryumu 2.3.1. Likenlerin Toplanması Likenler kaya, taş, ağaç, odun, ağaç kabuğu, sürgün, yaprak, çürümüş ağaç gövdesi üzerinde, yosunlar arasında ve seyrek olarakta kemik, cam ve deri parçaları üzerinde yetişebilirler. Bu çok değişik ortamlarda yetişmeleri nedeni ile farklı toplama yöntemleri uygulanır. Likerıin toplandığı ortamın tam olarak tanımlanması gerekir. Ömeğin: kayanın cinsi, üzerinden toplandığı ağacın cins ismi, gölge ve nem durumu tam olarak not edilmelidir. Bu bilgiler likenlerin adlandırılması için çok önemlidir. Toplama için gerekli olan gereçler şunlardır. Bir jeolog çekici. Kısa uçlu bir keski, sert keskin bir çakı (gerektiğinde çekiç vuruşlarına dayanıklı olrnalı), budama makası (sürgünler için) gibi kesiciler, Arazi not defteri, Pres, kurutma ve gazete kağıtları, Gazete kağıtlarından hazırlanmış değişik boyda zarflar Boyunda taşınabilecek bir büyüteç Likenler vejetatif şekillerine göre şu başlıklar altında toplanabilir. Kabuksu (Krustaseus) Likenler Bu likenlerin tallusları ağaçlar, topraklar ve kayalar üzerinde az veya çok gelişmiş bir kabuk oluştururlar. Liken bulunduğu ortama çok yakındır ve bazen tamamen gömülmüştür. Likenleri toplarken bağlı bulunduğu ortamdan kopanlmaya çalışılırsa, adlandırmada çok önemli olan likenin kenarları bozulacağı için kesinlikle adlandırılamazlar. Bu şekilde toplanan örneklerin hiç bir ilmi değeri yoktur. Bir çok tür ise sarı-kahverengi renkte olduğu için bu renk tonları çok iyi gözlenmeli ve değişik türlerin toplanılmasına çalışılmalıdır. Kabuklar ve odunlar üzerinde bulunan likenler genellikle bir çakı yardımı ile likenin hemen altından kabuk veya ağaçtan bir parça kesilerek alınırlar. Sürgünlerde bulunanlar ise bağ makası ile kesilerek alınır. Karayosunları ve topraklar üzerinde bulunanlar genellikle çok narindir ve dikkatlice toplanmalıdır. En iyi yöntem, liken bir çakı yardımı ile hemen altından alınmalı ve kütle halinde bir kutuya konulmalıdır. Eğer kutu yoksa kalınca kağıttan yapılmış bir zarf içine konularak düz bir durumda tutulmalı, sallama ve titremelerden korunmalıdır. Kayalar üzerindeki likenleri toplarken, likenlerin üzerinde geliştikleri kayadan büyükçe bir parça koparılarak alınır. Üzerinde değişik türlerin bulunduğu büyük kaya parçalarını koparmak, tek bir liken türünün bulunduğu küçük parçaları koparmaktan daha iyidir. Bu şekilde toplanan kaya likenleri bir kağıda sanlır ve çantada birbirlerine sürterek örneklerin bozulmamaları için kalın kağıtdan yapılmış zarflar içine yerleştirilirler. Kaya likenlerini bir çakı yardımı ile kayalar üzerinden sağlam bir şekilde sıyırarak almak olanaksızdır ve örnekler alınırken bozulurlar. Yapraksı (Follos) Likenler Kabuksu likenlerde uygulanan yöntemin aynısı uygulanır. Likenin tam olarak toplanılmasına hatta örnek büyük olsa bile dikkat edilmelidir. Likenler içinde renklerini en fazla değiştiren yapraksı likenlerdir. Bunun için toplandığı andaki rengi adlandırma çalışmalarında çok önemli olduğu için kesinlikle not edilmelidir. Dalsı (Fruticos) Likenler Toplanması oldukça kolay olan örneklerdir. Toplanma sırasında kaide diskleri bağlı bulundukları ortamdan kolaylıkla ayrılmazlar. O nedenle dikkatlice kaide diskinin likenle beraber alınmasına çalışılmalıdır. Bağlı bulundukları ortamın özelliklerinin not edilmesi çok önemlidir. Özellikle Usnea cinsinde. 2.3.2. Likenlerin Saklanması ve Etiketlenmesi Likenler çok yavaş kurutulmaya bırakıldıkları zaman üzerlerinde pas ve mantarlar kolaylıkla gelişebilir. Bunun için kesinlikle çok iyi kurutulmalıdırlar. Kabuklu likenler güneş ışığı altında veya orta sıcaklıktaki bir odada 24-46 saat kurutulmaya bırakılırlar. Yapraksı ve çalımsı likenler kurutma kağıtları arasında kurutulmalı ancak pres içinde sıkıştınlmamalıdırlar. Kurutma kağıtlarının ağırlığı yeterince baskı yapacağı için sıkıştırmaya gerek yoktur. Çalımsı likenler taze iken pres edilmelidirler. Dikkat edilecek nokta adlandırma çalışmalannın rahat yapılabilmesi için tallusları düzgünce açılarak iyi görünmeleri sağlanmalıdır. Örnekler kurumuş ise nemlendirilerek gevşetilir ve sonra pres edilirler. Bu yöntem Usnea cinsi için kolaylıkla uygulanabilir. Örnekler kurutulduktan sonra kalın kağıttan yapılmış zarflar içine yerleştirilir. Külah veya şapka şeklinde olan zarflar en kullanışlı olanlandır. Külahın tepe kısmı katlanarak ek bir kapak da oluşturulabilir. Eğer normal zarflar kullanılıyorsa zarfın zamklı kısmının likene değmemesine dikkat edilir. Bu şekildeki içinde liken ömekleri bulunan zarflar herbaryum kartonlanna zarfın altına zamk sürülerek yapıştınlır. Kaya likenleri ise kaya parçası ile bir fılitre kağıdına sanlarak zarfın içine yerleştirilir. Tüm bilgiler herbaryum merkezinin özel etiketi üzerine yazılarak, etlket zarfın üstüne yapıştınlır. 2.4. Ciğerotları Karayosunlarının Herbaryumu Ciğerotları ve Karayosunları, ağaç kabukları, toprak ve kayalar üzerinde, çok nemli olan kaya oyuklarında, eğreltl otu rizomlan, su serpintilerinin çarptığı kayalarda ve bazı türler ise durgun veya akan sularda batık olarak bulunurlar. Likenlerin toplanmasında kullanılan gereçler (budama makası hariç) kullanılır. Doğada çok karmaşık ve iç içe bulunduklarından arazide türlere ayrılarak toplanmaları oldukça zordur ve özellikle küçük örnekler toplama sırasında gözden kaçabilir. Özel olarak bir grup ile çalışan toplayıcılar arazide ömekleri tanıyıp sınıflandırabilirler. Ancak tüm ömeklerin toplanması yapılıyor ise o zaman bazen bir zarf içine birden fazla tür girebilir. Bu türlerde adlandırma sırasında ayrılarak ayrı ayrı zarfların içine konulur ve toplama numarasına a. b. c diye ayrılarak numaralanır (Ömek: 3253-a. 3253-b. 3253-c gibi). Ağaç kabukları üzerinde bulunanlar çakı ile sıyrııarak kabukla beraber, kayalar üzerinde bulunanlar ise kaya çekici ile kınlarak örneğe zarar vermeden alınırlar. Toprak üzerinde bulunanlar çakı yardımıyla ince bir toprak tabakası ile beraber alınmalıdır. Toplanacak karayosunlarının kapsüllü olmasına dikkat edilmelidir. Kapsüllü durumuna her zaman rastlanmaz. O zaman vejetatif kısımları alınır. Bu durum gözönünde tutularak karayosunları adlandırma anahtarları vejetatif karakterlere göre de yapılmıştır. Gerçekte, bazı karayosunlarının kapsülleri bile bilinmemektedir. Bu nedenle kapsüllü örnekler toplanırken, steril (kapsülsüz) örneklerden de alınmalıdır. Toplanan örnekler önceden hazırlanmış gazete kağıtlarından yapılmış zarfların içine konulur ve zarfın üstüne toplama numarası yazılarak, aynı numara deftere yazılır ve karşısına da toplandığı ortam (kaya, ağaç, toprak, su v.b.) ve toplandığı ağacın türü yazılır. Eğer ağacın tür ismi bilinmiyorsa, sonradan adlandırmak için ağaçtan örnek alınır. Bu şektide zarflara konulmuş örnekler kurutma kağıtları arasına yerleştlrilerek kurutulur, ancak presin sıkılması gerekmez. Örnekler üst üste konulduğundan kendi ağırlıkları yeterlidir. Adlandırma çalışmaları sırasında kurumuş örneğin kapsüllü ve vejetatif kısımlarından parça koparı

http://www.biyologlar.com/herbaryum-teknikleri-1

Gen Aktarımlı Canlılar - Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar - GDO / GMO

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir. Kısa adıyla GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır(Kefi, 2005). Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir (Ölçü, 2005). GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır (Ölçü, 2005). İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır.(Bloomberg, Warren Giles, 2006). İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir (Gillis &Blustein, 2006). Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.(Ölçü, 2005, ) Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı (Ölçü, 2005)düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.GDO, oldukça tartışmalı bir teknolojidir ve somut etkilerinin görülebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. GDO sorunu aynı zamanda bir biyogüvenlik, biyoçeşitlilik, sağlıklı insan-hayvan-çevre ayrıca tekelleşme ve demokrasi sorunudur. Biyogüvenlik sorunudur, çünkü, aktarılan gen kaynağından, genin aktarıldığı organizmaya istenen özelliklerin yanında istenmeyen özelliklerin de taşınması mümkündür. Kaldı ki transfer edilen genin sadece aktarıldığı organizmadaki bazı etkileri şimdiden görülebilir. Oysa transgenik ürünleri tüketen insan ve hayvan bünyesindeki etkiler oldukça komplekstir ve zaman içinde birikerek ve değişerek ortaya çıkacaktır. Ayrıca GDO’lar biyolojik olarak yayılabilir özelliktedir. Yani bitkilere tozlaşma döneminde böcek, rüzgar vb. etkenlerle taşınan polenler, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Bu kontrolsüz bir aktarım olduğu için de sonuçlarının ne olacağı kestirilemez. Bu etkileşimin şeker pancarı ve kanola bitkisinde çok daha kolay olduğubilinmektedir. (Ölçü, 2005)Biyoçeşitlilik sorunudur, çünkü, bitkilere aktarılan gen ya da genler için herhangi bir kaynak kısıtlaması yoktur. Evrimsel olarak farklı noktalardaki canlılardan birinden diğerine aktarılan gen ya da genlerin, aktarıldığı organizmada çalışabilmesi için o organizmanın yapısal değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu değişikliğin zaman içinde mevcut türlerde meydana getirebileceği etki ya da etkiler bilinmemektedir. Ayrıca GDO ürünlerin tarımının yaygınlaşmasına bağlı olarak, tozlaşma vb. doğal ve kontrolsüz etkilerle, bir bitkiden diğerine aktarılan genlerin, bulunduğu bitkinin özeliklerini değiştirmesiyle birlikte mevcut türlerin de azalması ve hatta tek tipleşmesi de olasıdır. İnsan sağlığı sorunudur, çünkü, alerjik, patolojik, toksikolojik ve kanserojenik etkileri henüz bilinmemektedir. GDO’lardaki genetik değişiklik, bitkinin kurak şartlara daha iyi uyum göstermesini sağlamak, bitkiyi böcek benzeri zararlılardan korumak, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan bitki hastalıklarına ve antibiyotiğe karşı bitkiye dayanıklılık kazandırmak, o bitkiden üretilecek gıdanın raf ömrünü uzatmak vb. amaçlarla yapılmaktadır. Tüm bu farklı amaçtaki etkilere sahip genlerin insan organizmasında meydana getirebileceği yararlı ya da zararlı etkiler ve bunların komplikasyonları henüz tanımlanmamıştır. Örneğin antibiyotiğe dirençli gene sahip gıda ile beslenmiş bir hastanın antibiyotik tedavisine cevap verip vermeyeceği ya da ne ölçüde cevap vereceği bilinmemektedir. Bazı çevreler GDO’lu gıda tüketiminin pek çok hastalığın önemli etkenlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bunların başlıcaları, koroner kalp hastalıkları ve alzaymer olarak gösterilmektedir. Bu hastalık listesini diyabetten kronik kalp hastalığına, romatizmadan arterioskleroza kadar uzatmak mümkün. (Topal, 2005)İlginçtir ki Avrupa Birliği 1998’de hormonla muamele edilmiş sığır etleri ve ürünlerini kanser riski taşıdığı endişesiyle satın almayı reddettiğinde ABD ve Kanada tarafından 126 milyon dolar ödemeye mahkum edilmiştir. Gerekçe ise AB’nin bu ürünleri tüketenlerin kanser olduğunu bilimsel olarak kanıtlayamamış olmasıdır(Bloomberg, Warren Giles, 2006). Aynı ülkeler şimdi de aslında bilimsel olarak imkansız olan bu gerekçeyi GDO’ları reddetmenin tek şartı olarak sunuyor. Çünkü biliyorlar ki kanser gibi hastalıklar yalnızca bir faktörden dolayı oluşmaz ve her zaman saklanacakları başka bir faktör bulmak mümkündür. Bununla birlikte bu hususta taraflı “bilim insanları”nın etkisi de tartışılabilir. Hayvan sağlığı sorunudur, çünkü, GDO’ların zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer hayvanlar da genetiği değiştirilmiş bu organizmalardan etkilenebilirler. Ayrıca polenlerin taşınmasına yardım eden canlılar bu olay sırasında bahsi geçen organizmaların “zararlı” etkilerinden nasiplerini alırlar. Bununla birlikte GDO bitkiler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere de yetiştirildiğinden hayvanlar da doğrudan tüm risklere açıktır. Unutulmamalıdır ki tabiat barındırdığı tüm canlı çeşitleriyle bir bütün olduğundan bir türün risk altında olması diğer türlerin de risk altında olması anlamına gelir. Çevre sağlığı sorunudur, çünkü, kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. ABD, Arjantin ve Kanada gibi biyoteknoloji devleri her ne kadar “GDOlar için daha az kimyasal kullanmak yeterli olacaktır” söylemiyle yola çıktılarsa da, ürettikleri GDO tohumlarını patentledikleri gibi bu organizmaların yetiştirilmesi sırasında kullanılacak kimyasalları üreten şirketleri de satın alarak çiftçiye “bu ilaçları kullanırsanız ürününüz asla zarar görmeyecektir” garantisini vermişlerdir. Yapılan araştırmalar, bu politikanın, GDO yetiştiren çiftçilerin ürüne zarar vermediği gerekçesiyle normal olarak kullandıklarından çok daha fazla miktarda kimyasal kullanmalarına neden olduğunu göstermiştir. Bundan başka, bitkinin hasadıyla birlikte toprağa karışan gen ve gen artıkları topraktaki mikroorganizma yapısını ve toprağın kimyasını bozmaktadır. Ayrıca GDOların savunma amaçlı ürettikleri toksinlere böcek ve diğer zararlıların ya da bulaşabileceği başka bir canlının direnç geliştirme ihtimali de unutulmamalıdır. Örneğin birkaç ay önce İngiltere’de yağlık tohum kolzada kullanılan bir gen dizisinin aynı tarlada yetişen yabani hardala bulaştığı tespit edildi. Bulaşan gen dizisi o kolzada ot ilacına dayanıklılık sağlayan bir gen dizisi. Yabani ot ilacı, yabani ota da bulaşırsa bu tehlike demektir. Çünkü bu durum o yabani otun artık daha güçlü ilaçlarla yok edilebileceği anlamına gelir( Bayram, 2006 ). Daha güçlü ilaç ya da daha fazla kimyasal ise daha fazla çevre kirliliği demektir. Tekelleşme ve sosyo-ekonomik bir sorundur,çünkü, üretilen bitki tohumları patentlenmektedir. Monsanto, DuPont ve Syngenta Dow gibi biyoteknoloji devleri GDO ürün piyasasını ellerinde tutmaktadırlar. Pastanın en büyük dilimi ise (yaklaşık %90) Monsanto’ya aittir. Bu şirketler yalnızca tohumları patentlemekle kalmayıp, zirai mücadele ilacı üreten firmaları da satın almakta ve bu alanı da tekelleştirmektedirler. Ayrıca oluşturdukları lobilerle hükümetler ve birebir çiftçilerle de anlaşmalar yaparak yalnızca daha fazla kar amacı güden taleplerinin karşılanmasını sağlamakta ve kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. En çarpıcı örneklerden birisi “Basmati” tohumudur. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patentini Texas’lı bir şirket almış ve adını “Texati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik artık Texas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten satın almak zorundadırlar. Bu konuya ilişkin son gelişme, geçtiğimiz günlerde (7 şubat 2006) yapılan toplantıda Dünya Ticaret Örgütü’nün, Avrupa Birliği ve 6 üye ülkesinin genetiği değiştirilmiş gıda ve ürünlerini kabul etmeyerek uluslar arası ticaret yasalarını ihlal ettiğini açıklamasıdır. Bahsi geçen bu 6 ülke belli başlı bazı biyoteknolojik ürünler konusunda ulusal yasak getiren Avusturya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Lüksemburg’tur( GİLLİS & BLUSTEİN , 2006). Genetiği değiştirilmiş ürünler ilk olarak 1990’ların ortalarında ABD’de pazara girmiştir. Bugüne kadar geliştirilmiş olan transgenik ürünlerin büyük çoğunluğu ticari anlamda başarısızlığa uğramış olmakla birlikte Monsanto, Sygenta ve diğer tarımsal üretim yapan büyük şirketlerin geliştirdiği ürünler dikkate değer bir ticari başarı elde etmiştir. Amerika’nın aksine, Avrupa’da transgenik ürün fabrikasyonunda gelişmeler 1998’de başlamıştır. Ancak bundan önce ABD, Avrupa’ya her yıl tonlarca transgenik ürün satmıştır. Avrupa Birliği 1998’den 2004’e kadar olan altı yıllık süreçte yeni transgenik ürün alımı için gereken resmi izinleri durdurmuştur. Bahsi geçen altı ülke de Avrupa genelinde geniş yayılma alanına sahip bu tür ürünlere ulusal yasak getirmiştir. İşte Amerika ve müttefiklerinin DTÖ yasalarınca yeni ürünler için dayatması son toplantıda gerçekleşmiş ve ABD, ulusal yasakların ancak sağlam bilimsel dayanaklarla konabileceği şartını dile getirmiştir. Sonuç olarak da toplantı ABD, Arjantin ve Kanada’nın AB’yi şikayetinin haklı bulunması ve durumun bu üç büyük biyoteknoloji ülkesi lehine değiştirilmesi kararıyla sona ermiştir (GİLLİS &BLUSTEİN, 2006) ABD “ticari yasa ihlali” konusunu ilk defa 2003’te, AB, üye ülkelerinde üretilecek ya da satılacak GDO’lu ürün çeşidi sayısını 18’de durdurduğu ve yeni çeşitler üzerinde GDO denemelerine karşı de facto bir moratoryumu başlattığı zaman dile getirmişti. Şimdi ise Avrupa, DTÖ’nün “yeni ürünler için lisans alınmasını engellemek üzere moratoryum ilan ederek uluslar arası ticaret kurallarını bozduğu” kararıyla, pazarına GDO ürünleri sokmak hususunda yeniden baskı altında( Miller & Kilman, 2006).AB 2004’te özellikle ABD’de yaygın olarak yetişen tatlı mısırın pazarına girmesini kabul etmesiyle moratoryumu sona erdirmişti. (Cage, 2006) Ayrıca ABD, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yapılan çalışmaları çok yavaş olarak nitelemekte ve Avrupalı tüketicilerin bu tür ürünlerin ayırt edilmesi ve GDO olarak etiketlenmesi isteğinin de (biyoteknoloji şirketlerinin baskılarının da etkisiyle) “gereksiz” olduğunubildirmektedir. (GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Dikkate değer bir diğer konu da Amerikan ticaret heyetinin yeni onay istemlerinin GDO ÜRÜN ÜRETMEK DEĞİL, BU ÜRÜNLERİ İTHAL ETMEK doğrultusunda olmasıdır. ( POLLACK, 2006) Avrupa’nın karar karşısında vereceği tepki oldukça önemlidir. Zira alınan karar, en son yasal yayımlanma sürecine kadar değiştirilmez ise AB üye ülkelerinde, Asya ve Afrika’nın DTÖ’ye üye bir çok ülkesinde hatta Amerika’nın bazı ülkelerinde bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin kabul edilmesine yönelik bir silah olarak kullanılabilir. Sonuç ABD’de, 2003 yılında Bush yönetimini bu konuda baskılamış olan ve hala aynı amacı güden bazı pro-biyoteknoloji grupları tarafından sevinçle karşılandı. Çiftlik sahipleri ve biyoteknoloji avukatları bu kararın, transgenik ürünler konusunda Avrupa’nın direncini kıracağını ve daha da önemlisi dünya çapında oluşan anti-biyo teknoloji yaklaşımını yumuşatacağını umuyorlar. ( GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Ulusal mısır üreticileri başkanı Leon Corzine, DTÖ kararı için “bu dünyaya Avrupa’nın yanlış olduğunu anlatan net bir mesajdır” dedi ve ekledi : “moratoryumun bir sonucu olarak Avrupa’ya yapılan ihracatlarda her yıl 300 milyon dolar kaybediliyor.”( POLLACK, 2006) Karara, yasalaşmadan itiraz edilebilir. Aksi taktirde sadece partilerin temyize gitme hakkı vardır. Avrupa kararı görmezden gelebilir ve ABD’ye yaptığı bazı ihracatlarda misilleme gümrük tarifeleri uygulayabilir. 1990’ların sonunda ABD’nin Ticaret Örgütündeki davayı kazanmasına rağmen, Avrupa hala hormonla muamele edilmiş sığır eti ve ürünlerini pazarına sokmamaktadır(POLLACK, 2006). Washington’un, Avrupa pazarını GDO’ya açma çabası hala sürüyor. Çünkü biyoteknoloji şirketleri bir gün Batı Avrupa’nın kendileri için büyük bir pazar olabileceğini düşünüyorlar. Son on yılda Amerikan çiftçisinin arazilerini doyuran Monsanto, DuPont ve DowChemical gibi şirketlerin tohumlarını pazarlamak için yeni bölgelere ihtiyacı var ve Avrupa onlar için henüz el atılmamış en büyük pazar niteliğinde. Çünkü Avrupa Birliği üretimi altındaki 98 milyon hektar ekilebilir arazinin yetiştirdiği GDO ürün toplamı, tüm dünyada üretilen GDO ürünlerin %1’inden az.(Bloomberg& GİLES, 2006). Geçen yıl dünya genelinde çiftçiler, çalıştıkları araziye genetiği değiştirilmiş tohum ekimi karşılığında 2.2 milyar dolar prim aldılar ( MİLLER & KİLMAN, 2006).Ayrıca GDO’lu tohumlar hem Avrupa’ya hem de diğer ülkelere kaçak olarak sokulmaya devam ediyor. Monsanto şu anda Türkiye’de ücretsiz olarak tohum dağıtıyor ve bunu özellikle ova bölgelerde yapıyor ki yayılımı ve çapraz kaçışları daha fazla olsun. İnternette yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir(Gürakan, 2005).Avrupalı tüketiciler genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda oldukça hassaslar. Avrupalı market zincirlerinin çoğu, genetiği değiştirilmiş bileşenler içeren gıda maddelerini stoklamayı reddediyor. Avrupalı tüketiciler, üreticilerden bu tür bileşenlere sahip gıda ürünlerinin mutlak suretle özel olarak etiketlenmesini talep ediyorlar.1990’larda, dioxin’li tavuklar, öldürücü beyin hastalığına sebep olan sığır etleri gibi gıda güvenliği skandallarıyla çok canı yanan Avrupalıların, Avrupalı bilim insanlarına güveni oldukça azalmış, Amerikalılara ise hemen hemen hiç kalmamıştır ( GİLLİS & BLUSTEİN, 2006). Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” ( ÖLÇÜ, 2005). Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA, 2006) Washington’daki Ralph Nader tarafından kurulan tüketici grupları bilgi ağının bir parçası olan Global Ticareti İzleme Bürosu (global trade watch) yöneticisi Lori Wallach Dünya Ticaret Örgütü kararı sonucu ortaya çıkan bu durumu “geriletici ve yozlaştırıcı” olarak tanımlamış ve DTÖ’yü “dünyanın geri kalanına da, tüketici isteklerini ve bu tüketicilerin seçtiği yasal temsilcilerin sözlerini hiçe sayarak Frankeştayn gıdaları tüketmeye zorlamak”la suçlamıştır ( GİLLİS &BLUSTEİN, 2006). DTÖ’nün bu kararı Birleşmiş Milletlerin gıda güvenliği konulu Cartagena Protokolünde tartışıldı ve bilimsel kesinliği olmayan GDO ürünlere karşı tedbirli olma kararı çıktı. BM’ye üye 131 ülkenin bir çoğu aynı zamanda DTÖ üyesi de olduğundan ortada ulusal ve bölgesel bir karmaşa var (IATP,2006). Demokrasi sorunudur, çünkü, DTÖ’nün bu kararı hükümetleri ve bunların temsil ettikleri milletleri kendileri için neyin güvenli olduğu kararını vermekten yoksun bırakmaktadır. Ayrıca tüketiciler mevcut etiketleme politikaları yüzünden ne tükettiklerini bilme hakkından mahrum bırakılmakta ve riskleri tam olarak belirlenmemiş bu organizmaların bünyelerinde yaratması olası tüm rahatsızlıklara bilinçdışı bir şekilde maruz kalmaktadırlar. Sonuç olarak, GDO yeni ve kapsamlı etkileri olan bir teknolojidir ve risklerinin bilimsel olarak belirlenebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Burada sorulması gereken temel soru dünyanın bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığıdır. GDO ilk olarak kaliteli ve ucuz gıda üretimi, dünyadaki açlığın önlenmesi, çevre kirliliğinin azaltılması ve gıdaları genetik olarak vitaminlerle takviye ederek beslenme yetersizliklerine çözüm bulmak vb gibi güzel söylemlerle ortaya çıkmıştır. Şu anki duruma bakılırsa GDO için vaat edilen hiçbir sav gerçekleşmemiştir. GDO ürünler kesinlikle daha kaliteli ya da daha ucuz değildir. Bu tür ürünler, piyasaya yerleşene kadar bir pazarlama tekniği olarak diğerlerinden daha ucuza satılabilir, ancak tüketimin artması, üretimin artmasına ve aynı zamanda patent hakkı dolayısıyla dayatılan bağımlılığın da artmasına neden olacağından bu ürünlerin sonrasında da aynı ucuzlukta olacağını ummak oldukça iyimser bir tutumdur. Çevre kirliliğini azaltmak bir yana çevre kirlenmesine katkıda bulunmuştur. En büyük GDO üreticileri olan ABD, Arjantin ve Kanada’nın açlarının sayısında bir azalma olmadığı istatistiklerde gayet açıktır. A vitamini yetersiz beslenmeye (ve buna bağlı körlük oluşumuna) çözüm olarak üretilen genetiği değiştirilmiş çeltiğin bir aldatmaca olduğu beslenme uzmanları tarafından açıkça deklare edilmiştir. Şöyle ki, vücuda alındığında A vitaminine dönüşen yani A vitaminin pro- vitamini olan beta-karoten adlı maddeyi bünyesinde üretecek gene sahip çeltik üretilmiş ve buna “altın çeltik” denmiştir. Ancak göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır, beta-karotenin A vitamine dönüşebilmesi için vücutta belli oranlarda yağ, protein ve çinko bulunması gerekmektedir. Zaten yetersiz olarak beslenen bir insanın vücudunda bu bileşenlerin gerekli oranlarda bulunma ihtimali oldukça düşüktür.( ÖLÇÜ,2005) Oysa günlük olarak alınması gereken A vitamini miktarı belli başlı sebzelerden, yumurtadan veya belli miktarda sütten kolaylıkla karşılanabilir. GDO bilimsel açıdan da oldukça önemli bir teknolojidir ve teknolojinin karşısında olmak elbette ki düşünülemez. Ancak burada teknolojinin hangi amaçlar ya da gereklilikler doğrultusunda kullanılacağı, kullanımının hayati riskler taşıyıp taşımaması ya da hangi durumlarda taşıdığı, insani ve etik değerler açısından ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki milyonlarca insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olan atom bombası da önemli bir teknolojidir. GDO teknolojisi savunulan tüm olumlu kriterlere sahip olabilir, ancak bunun görülebilmesi için uzun bir zamana ve tarafsız araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin 11 bin, Avrupa kıtasında ise 14 bin bitki türü bulunmaktadır(ÖLÇÜ, 200 ) Dünyada mevcut doğal zenginlikler bir kısmı yok edilmesine rağmen oldukça doyurucudur. FAO tarafından da ifade edildiği üzere açlığın nedeni, ne yetersiz tarım arazileri ne de yetersiz üretimdir, asıl sorun, üretilen ürünlerin adil pay edilememesinden kaynaklanmaktadır. Buna etki eden en önemli faktörler ise politik ve finansal nedenlerdir. Neşe Yılmaz

http://www.biyologlar.com/gen-aktarimli-canlilar-genetigi-degistirilmis-organizmalar-gdo-gmo

GDO’NUN DÜNYA’DAKİ ve TÜRKİYE’DEKİ YERİ

GDO’nun Dünya’daki Yeri AB’de GDO’nun üretiminin adım adım yasaklanmıştır. Avusturya, Yunanistan, Macaristan ve Polonya GDO konusunda açık ve net olup ekimi yasakladı. Fransa 2007’de aldığı bir kararla 2008 yılında GD mısır ekimine izin vermedi. Almanya Tarım Bakanı, 2009’da yaptığı açıklamayla Almanya’da 2009’da GD mısır ekimi yaptırmayacaklarını açıkladı. Böylelikle AB’nin lokomotifi konumundaki 2 ülke Fransa ve Almanya GDO tarımından vazgeçti. İspanya’da ise binlerce kişi bu üretimin durması için yürüyüş yapıyor. Son 4 yıl değerlendirildiğinde ise ekim alanının %35 azaldığı görülmektedir (As, 2009, s.17). Dünya’da GDO Ekimi GDO ekimi 1996 yılında 6 ülkede 1,7 milyon hektarlık (mha) bir alanda başlarken, günümüzde 25 ülkede 125 mha alanda yapılıyor. GDO’ların ticari amaçla ekimi 1996 yılından itibaren yaygınlaşmıştır. Biyoteknoloji şirketleri tarım ilacı kullanımı azalacak, üretim maliyeti düşecek, yüksek verim küçük çiftçiyi zengin edecek söylemleri ile genleriyle oynadıkları tohumlarını ülkelere soktular. GDO ekimi 1996 yılında 6 ülkede 1,7 milyon hektarlık (mha) bir alanda başlarken, günümüzde 25 ülkede 125 mha alanda yapılıyor. GD ekin alanlarının %50 sine ABD tek başına sahiptir. Buna Kanada, Arjantin, Brezilya ve Paraguay’ı eklersek ekim alanlarının %88’i Kuzey ve Güney Amerika’da yer almaktadır (As, 2009, s.18). Günümüzde ticari amaçla tarımı yapılan balıca GD tarım ürünleri; soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Dev biyoteknoloji şirketlerinin verilerine göre bugün soya tarım alanlarının %70, pamuk alanlarının %46, mısır alanlarının %24 ve kanola alanlarının %20’sinde GD tohumla üretim yapılmaktadır (As, 2009, s.18). Toplam transgenik ürün satışı 1998 yılında altı kat büyüdü. Başlangıçta pazarı 3 milyar dolardır. 2000 yılı için artış 6 milyar dolar, 2005’te ise 20 milyar dolar olmuştur. 1996 yılından bu yana 25'den fazla büyük satın almalar ve işbirlikleri 15 milyar dolar değerinde tohum, agrobiotech arasında ve tarım kimyasal firmada yer almıştır (Serageldin, 1999). GDO Üreticisi Firmaların Niyeti Ne? Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor. Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek. GDO Üzerindeki Patent Uygulamaları Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, 26 Ekim 2009’da Türkiye'nin biyolojik çeşitliliğinin zarar görmesini engellemek için 'Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerin' (GDO), tohum ve buna bağlı ürünlerin üretiminin yasaklandığını bildirdi. GDO’lar bir hâkim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hâkimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO’lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Hâlbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı, korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor. Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi’ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir. Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır (Anonim, 2009). Türkiye’deki Durum Türkiye’de biyoteknoloji çalışmaları Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesinde devam etmektedir. Çalışmalar henüz GDO’ların seri üretimine geçilecek kadar ileri düzeyde değildir. Ayrıca Türkiye GDO’larla ilgili bir yasaya sahip olmadığından sadece Cartagena Protokolü’ nü imzaladığından onun gerekliliklerini uygulamaktadır (Kulaç, Ağırdil ve Yakın, 2006, s. 154 ).

http://www.biyologlar.com/gdonun-dunyadaki-ve-turkiyedeki-yeri

Organik Tarım Nedir?

Hiçbir şekilde yapay (kimyasal) gübre, ilaç ve hormon kullanılmaz. Ürün miktarı değil, kalite önceliklidir. Her türlü kaynaktan en ekonomik şekilde yararlanmak amaçlanır. Anlaşmalı üreticiler tarafından uygulanır. Müfettişlerce kontrol edilir. Ürünlerin tüketime sunulması için sertifika alınması mutlaka gereklidir. İngiltere'de organik, Almanya'da ekolojik, Fransa'da biyolojik tarım olarak isimlendirilen, ayrıca alternatif tarım ya da anlaşmalı üretim olarak da ifade edilen organik tarım, 20. yüzyılın başlarında İngiltere'de ortaya çıkmıştır. İnsanların kendilerini ve çevrelerini koruma isteği yanında, temiz ürünlere duyulan bu talebi fark eden girişimcilerin çabalarıyla hızla gelişerek büyümüştür. ABD ve Avrupa'daki organik tarımcılar, yerel ve ülkeler düzeyinde bir araya gelerek, 1974 yılında Uluslararası Organik Tarım Faaliyetleri Federasyonu (IFOAM)'nu kurmuşlardır. Organik tarımın yıllık %20-30 büyüme ile gelecekteki on yılda dünya ticaret hacmindeki payının 11 milyardan 100 milyar US dolarına yükseleceği tahmin edilmektedir. Organik Tarımın İlke ve Kuralları: Organik tarım, 1. Doğa ile uyumlu bir şekilde üretim, 2. Kapalı sistem, 3. Ekim nöbeti olmak üzere, Bu üç ana ilkeye bağlı kalmak kaydıyla her ülke ya da bölgenin koşullarına göre değişebilmekte ve şu koşullara uyulması gerekmektedir: Organik tarım yapacak bir işletme yalnızca bir üretim dalında değil tüm üretim dallarında organik tarıma geçmelidir. İşletme içindeki toprak-bitki-hayvan ve insan arasında olan çevrim doğal kökenli hammaddelerle, mümkünse işletme içinden ya da en yakınından sağlanmalıdır. Gübrelemede hayvan gübresi, kompost ya da yeşil gübre gibi organik gübreler kullanılmalıdır. Bitki tür ve çeşitleri ile hayvanların seçiminde o bölgenin ekolojisi ve dayanıklılıklarına bakılarak, uyumlu, üstün nitelikli tür, çeşit ve ırklar seçilmelidir. Bitki sağlığını korumak amacıyla, biyoteknik, mekanik ve kültürel önlemler alınmalı, erken uyarı sistemleri ile tümden savaş yolu seçilmeli, hayvanlara koruyucu aşı yapılmalıdır. Toprağı korumak ve enerji tasarrufu sağlamak için en uygun toprak işleme yöntemi kullanılmalı, çok sayıda toprak işlemeden kaçınılmalı, toprak-su kaynakları korunup, aşınıma karşı önlemler alınmalı, petrol ve benzeri kaynaklar yerine güneş ve rüzgar enerjisi gibi doğal kaynaklar tercih edilmelidir. İşletmedeki hayvanların verimli ve uzun ömürlü olması; bunun için de hayvan barınaklarının sağlıklı, beslenmesinin ise mümkünse işletme içi ürünlerle yapılması, yemlere kimyasal maddelerin katılmaması, hayvan ırklarının ıslah edilmesi gerekmektedir. Tarım işletmelerinde dinlendirici etki yapacak şekilde peyzaj düzenlemeleri yapılmalıdır. Baklagilleri de içine alan, yöreye uygun bitkilerle ekim nöbetine gidilmeli, karışık (çoklu) ekim sistemi uygulanmalıdır. Bu yöntem, toprağı dinlendirmesi yanında bitki sağlığı açısından da yararlar sağlamaktadır. Özetle, organik tarım, bir ürünün ekim-dikiminden başlayarak sonrasında da hiçbir uygulama yapılmaksızın kendi halinde bırakılması olmayıp, gelecekte ortaya çıkacak gereksinimlere yönelik dikkat, bilgi ve özveri isteyen, kontrol ve sertifikasyona bağlı bir tarım üretim yöntemidir. Niçin Organik Tarım? Çevre dostu bir üretim tarzı olan organik tarım, çevre kirliliğinin önlenmesi, kaynakların geri dönüşümle kazanımı, temiz ve kaliteli gıda üretimini olanaklı ve sürekli kılacaktır. Dayanıklı tür ve çeşitlerin seçilmesi ve üretime kazandırılması ile organik tarımın önemli bileşenlerinden biri olan doğal kaynaklarımız verimli kullanılacak, biyolojik çeşitliliğimiz korunmuş olacaktır. Dışsatım yoluyla ülkemize döviz girdisi, üreticiye alternatif bir gelir kaynağı olma şansı doğacaktır. Değişen tüketici taleplerinin içinde organik ürünlere olan talebin karşılanabilmesi, tüketicilerin organik ürünlerle tanışmaları, bilinçlenmeleri sağlanmış olacaktır. Genel Organik Tarım Bilgileri 1- EKOLOJIK TARIM NE DEMEKTIR? Ekolojik Tarım , sağlıklı gıdalar üretmek, doğanın dengesini bozmamak amacıyla bitkisel ve hayvansal üretimin uygun ekolojilerde, kültürel tedbirler , biyolojik mücadele ve doğal gübreleme yoluyla gerçekleştirilmesi öneren, üretimde sadece miktar artışını değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şekli olarak tanımlanabilir. Ekolojik tarım bir metot olmaktan ziyade aynı zamanda bir felsefi düşünce veya inanç tarzı olarak benimsenmelidir.FAO ve Avrupa Birliği tarafından konvansiyonel (yoğun) tarıma alternatif olarak kabul gören bu üretim şekli "Bio", "Bio-Dinamik" , "Organik" olarak adlandırılmaktadır. Ekolojik tarım geleneksel tarıma, eskiye dönüşü simgelemez , aksine ekosistemin ve üretimle ilgili tekniklerin bilinmesi ile uygulanabilen bir çalışmadır. 2- EKOLOJİK TARIMA GEÇİŞ SEBEPLERI Dünya nüfusunun hızla artması ve beraberindeki teknolojik gelişmeler insanları tarımsal üretimde birim alanda en kısa sürede mümkün olan en fazla verimi elde etmeye yöneltmiştir. Bitkileri ve hayvanları hızla büyütmek, zararlı böcekleri öldürmek ve hastalıkları önlemek için sentetik kimyasal ilaçlar bol miktarda ve her sene daha fazla arttırılarak kullanılmaya başlanmıştır. Yediğimiz her meyvede böcek ilacı kalıntıları bulunma olasılığı çok yüksektir ve bu kalıntıları yıkayarak çıkarmamıza imkan yoktur. Bu yüzden örneğin, İngiliz hükümeti çocuklara verilmeden önce meyvelerin soyulmasını tavsiye ediyor. Avrupa, çocuklar toksik maddelere yetişkinlerden daha fazla duyarlı olduğu için, bebek maması üretiminde kullanılan besin maddelerinin böcek ilaçlarıyla ilaçlanmasını yasaklamıştır. Hayvanların yemine katılan ilaçların örneğin, ineğin sütüne geçtiği ve sütten de bu sütle beslenen insanlara geçtiği araştırmalar sonucu ortaya çıkartılmıştır. 1996 yılında İngiltere'de yürütülen araştırmalarda piyasadaki sütün üçte birinde böcek ilacı "lindane"in kalıntılarına rastlanmıştır. Bu kalıntılar zamanla vücut yağlarında birikerek tümör oluşumuna, kadınlarda göğüs kanserine sebep olabildiğini gösteriyor. Besin maddesi olarak etinden faydalandığımız hayvanların yem ve sularına, hastalık ve parazitlerden korunabilmeleri için, düzenli olarak antibiyotik konuluyor. Araştırmalar antibiyotik kalıntılarının insana geçtiğini, vücudumuzda dirençsiz bakterileri öldürerek, güçlü ve zararlı bakterilerin çoğalmasına sebep olduğunu ve bu yüzden hastalandığımızda kullandığımız antibiyotiklerin etkisiz hale geldiğini görüyoruz. Ekmek,bisküvi,bebek maması, pizza ve diğer hazır yemekler vazgeçemeyeceğimiz yiyecekler ve bunların yarısından fazlası genleri değiştirilmiş ekinlerden yapılıyor. Doğrudan beslendiğimiz bitkilerin yanında transgenik bitkilere dolaylı yollardan da maruz kalıyoruz. Etiyle beslendiğimiz hayvanlara yem olarak verilen soy ve mısırın da genleri değiştiriliyor. Genleri değiştirilen bitkilerin sağlığımıza zararları olup olmadığı ve uzun vadeli etkileri, çevreye ne derece zarar verebilecekleri henüz kesin olarak bilinmiyor. Bu bitkilerin ne derece güvenli olduğunu ancak zaman gösterecek ve bu arada biz tüketiciler dev bir genetik deneyin kobayları olmaya devam edeceğiz. Sonuç olarak ekolojik sistemde canlı olarak kabul ettiğimiz toprağı ve yer altı suları kirletilmiş,bu sularla beslenen bitkiler hayvan ve insanlar da zehirlenmeye başlanmıştır. Çevre kirliliği artarak doğal denge tahrip edilmiştir. Bugün pek çok ülkede aşırı oranda kimyasallar kullanılmaktadır. Bu olumsuzluklar karşısında artan gelir seviyesi ile birlikte başta eğitim seviyesi yüksek ülkelerde temiz çevre anlayışı da artmıştır. Dolayısıyla toprağın fiziki ve verimlilik durumunun dikkate alınması, konvansiyonel tarımda girdi maliyetlerinin artmasına rağmen verimin düşmesi,aile ve gelecek nesillerin sağlığı ile ilgili endişeler, hormonlu ve genleriyle oynanmış ürünlerin albenili fakat lezzetsiz olması ayrıca kullanımı ile ilgili sağlığımızı kötü etkileyecek sonuçlar ekolojik tarıma geçiş için en önemli nedenler olarak sıralanabilir. 3- EKOLOJIK TARIM ILKELERI Ekolojik tarım 3 ana ilke üzerine inşa edilmiştir 1. Doğa ile uyumlu şekilde üretim 2. Kapalı sistem tarım 3. Ürün münavebesi Hayvansal Üretimlerde: 1. Hayvan sağlığını korumayı, sağlıklı hayvan besleme ile sağlamak mümkün olduğunca işletmenin kendi ürünleri ve yem bitkileri ile besleme yapmak, yemlere kimyasal maddeler(antibiyotikler, kilo aldırıcı katkı maddeleri) kullanmamak 2. Doğaya aykırı olmayan damızlık seçimi 3. Uygun ahır koşulları, araziye uygun sayıda hayvan yetiştirme (1 hektar için 1 büyükbaş hayvan) 4. Kapalı işletme dolaşımı yolu ile hayvancılık yapmak amaçlanmalıdır. Bitkisel Üretimlerde: Gübrelemede , kolay çözünene mineral gübrelerin kullanımından vazgeçip bunun yerine, * İşletmenin kendi gübrelerini kullanma (hayvansal gübre, kompost) * Özenli toprak işleme, gereğinden fazla toprak işlemden kaçınma * Yeşil gübreleme ve münavebe ile toprağın verimliliğini muhafazayı ön planda tutma, * Bitki gübreleme yerine toprağın gübrelenmesi hedeflenmelidir. İlaçlamada kimyasal-sentetik-insektisit, fungusit ve herbisit kullanımından vazgeçip yerine; * Dayanıklı, sağlıklı tohum ve bitki çeşitlerinin seçimi * Ekolojiye uygun tarım yapılması * Bitkinin ve toprağın verimliliğini ve direncini arttırıcı doğal bitki ekstraktlarından elde edilen ürünleri kullanma * Yabancı ot kontrolünde, mekanik yöntemler, temiz tohum, münavebe ve doğru ekim dikim metodu, zamanı ve aralık-mesafeleri kullanma * Hastalık ve zararlılara karşı biyolojik kontrol yöntemlerini uygulama * Faydalı böceklerden-predatör- yararlanma * Semptom mücadelesi yerine nedenlerini araştırma 4- EKOLOJİK TARIMLA İLGİLENEN ÇİFTÇİLER TOPRAKLARINI NE ŞEKİLDE GÜBRELERLER? Stratejileri sağlıklı toprak ve bitkilerin her zaman hastalık ve böceklere karşı daha dirençli olacağıdır. Organik çiftçiler sentetik gübre ve böcek ilacı yerine çürümüş organik maddeler (kompost), bitki kabukları, doğal mineralleri ve doğal gübreleri kullanırlar. Toprağı böcek ve hastalıklardan korumak için sık sık toprağı altüst etmek, doğal bitki yağları kullanmak, zararsız böceklerin zararlı olanlara karşı kullanımı tercih edilir. 5- EKOLOJIK TARIMIN KONVANSIYONEL TARIMA GORE EKONOMİK AVANTAJLARI NELERDIR? a) Üretici geliri ürüne bağlı olarak ortalama %10 artmaktadır. b) Üreticinin tüm ürünün alınması garanti edilmektedir. c) Organik ürünlerin ihraç fiyatı diğer ürünlerden %10-20 oranında yüksektir. d) Organik ürünler ihracatı ile ülkemiz tarım ürünleri ihracatı için ilave bir kapasite yaratılmaktadır. e) Özel bilgi isteyen organik tarım modeli Ziraat Mühendisleri için yeni istihdam sahaları yaratmaktadır. 6- DUNYADA EKOLOJIK TARIMIN GELISIMI NASILDIR? A)AVRUPA'DA EKOLOJİK TARIM VERİLERİ ,(1997-1999 verileri) ALMANYA: Ekolojik ürünlerin toplam gıda maddeleri içindeki payı %1.2 olduğu ve orta vadede %5-10 büyüme hızını sürdüreceği bildirilmektedir. Yıllık satış tutarının ise 1 milyar 750milyon ABD doları olduğu hesaplanmaktadır.İşletme sayısı 6465 olup işlenen alan 327.329 hektardır. AVUSTURYA: 19.433 ekolojik tarım işletmesi ile dünya lideri konumundadır. Toplam 299.199 hektarlık alan üzerinde üretim yapılmaktadır. Hayvansal üretimde 338000 büyükbaş, 99000 küçükbaş ve 270000 kanatlı hayvan varlığı bilinmektedir. BELÇİKA: 291 tarım işletmesi ile 6418 hektar alanda ekolojik tarım uygulanmaktadır. DANİMARKA: Danimarka'da ekolojik ürünler içinde en büyük pay %15 ile süt ürünlerine aittir. Süpermarketlerde satılan ekolojik ürün sayısı 700'ün üzerinde olup, 2000 yılında pazar payının %20'ye ulaşması, tüm ekili alanların %7'sinin ekolojik üretime geçeceği bildirilmektedir. FİNLANDİYA: 2000 yılı itibariyle ülkedeki tüm tarım işletmelerinin %12,5'nin ekolojik üretime geçeceği hesaplanmaktadır. FRANSA: 3.750 işletmede 98.000 hektar üzerinde sebze yoğunluklu ve daha çok ülkenin güney ve batısında yapılmaktadır. Yıllık satış tutarı 770 milyon dolar dolayında gerçekleşmiştir. HOLLANDA: 1972 yılından itibaren gelişmekte olan ekolojik tarım 97 yılında 681 işletmeye ve 13539 hektar alana ulaşmıştır. İNGİLTERE: Meyve ve sebze yetiştiriciliği açısından kayda değer bir üretim olmamasına rağmen, ekolojik dana eti,kuzu eti ve süt yüksek kalitededir. 900 kadar işletme ile 70000 hektar alanda üretim yapılmaktadır. İSVEÇ: Son verilere göre işletme sayısı 114000 civarında olup, işletme sayısı 3000 kadardır. Ekolojik üretimde hayvansal ürünler ve tahıllar lokomotif rolü oynamaktadır. Ayrıca kök sebze, patates, mantar,üzümsü meyveler önemli ürünlerdir. Halen İsveç'te marketlerde satılan 1500 farklı ürün bulunmaktadır. İSVİÇRE: Öncü ülkelerden birisidir. 70.000 hektar alanda ekolojik tarım yapılmaktadır. Sertifikalı işletme sayısı 4.400. İZLANDA: Halen lahana, havuç, sera ürünleri (domates,hıyar),arpa, süt, dana ve kuzu eti, yumurta ekolojik olarak üretilmektedir. İTALYA: Ekolojik ürünler içinde meyveler ve özellikle zeytinyağı ile turunçgiller başta gelmekte, tahıllar ise ikinci önemli grubu oluşturmaktadır. Toplam ekolojik ürünün % 43'ü ihraç edilmektedir. İşetme sayısı 13.937 işlenen alan 276070 hektar. İSPANYA: Mevcut iklim koşullarına bağlı olarak zengin üretim çeşitliliği vardır. Tahıllar, zeytin, kuru meyveler, turunçgiller, sebzeler, tropik meyveler ve bunların işlenmesi ile ekmek ,şarap, meyve suları, konserve ve çocuk mamalarını saymak mümkündür. İşletme sayısı 2161, işlenen alan 103735 hektardır. PORTEKİZ: En önemli ürün zeytindir. Sebze ve meyve üretimi kıyı bölgelerde önem kazanmaktadır. Tıbbi ve aromatik bitkilere ise giderek artan bir ilgi vardır. Toplam 9190 hektar üretime açıktır. YUNANİSTAN: Başlangıcı 1980 yılındadır. Kuş üzümü,zeytinyağı,şarap, tahıl, kivi, pamuk en önemli ürünleridir. %75'i ihraç edilirken kalanı iç pazarda tüketilmektedir. İç pazarda beyaz koyun peyniri ve bala ilgi oldukça fazladır. İşletme sayısı 1065, 5269 hektar. B)AMERİKA KITASINDA EKOLOJİK TARIM AMERİKA:1997 yılı verilerine göre 4.2 milyar dolarlık ekolojik ürün pazarlanmıştır ve yıllık büyüme çok hızlı bir şekilde artmaktadır.(2000 yılı tahmini 6.6 milyar dolar) Üretilen ürünler arasında meyve, sebze,baklagiller, tahıllar et ve süt gibi hayvansal besinler ile pamuk ve lif gibi maddelerde yer almaktadır. ARJANTİN: Ekolojik tarıma 1990 yılında başlanmasına rağmen ürün çeşitliliği ve ürün kalitesi çok hızlı bir artış göstermektedir. Ana Pazar dış ülkelerdir. Tahıllar, baklagiller, taze meyve, tıbbi bitkiler,et ve hayvansal gıdalar, çay, bal, tekstil,marmelat ve meyve konsantresi gibi işlenmiş ürünler en çok üretilenlerdir. Ana pazara AB ülkeleri ve ABD'dir. KANADA:Yapılan bir araştırmada tüketicilerin %25-50 arasında bir fiyat farkını ödemeye hazır olduklarını göstermiştir. Ülkede tüketilen ekolojik ürünlerin %49.3'ünü sebze, %14.7'sini meyve, %10'unu et, %7.4'ünü tahıllar ve %3.5'ini süt ürünleri oluşturmaktadır. C)AKDENİZ ÜLKELERİNDE EKOLOJİK TARIM İSRAİL:Ekolojik üretimde kibbutzlar önemli görevler almaktadır. Üretimin çoğu dış pazara yöneliktir. Önemli ekolojik ürünler, taze meyve-sebze, yumuta, tavuk,turunçgiller, süt ve süt ürünleri olarak sayılabilir. MISIR:Halen Mısır'da 3000 hektar üzerinde bir alanda kontrol ve sertifikalı olarak ekolojik üretim yapılmakta ve gerek iç gerekse dış pazarda satışa sunulmaktadır. Üretilen ürünler arasında pamuk,buğday, patatesi soğan, sarımsak, sebze, meyve, tıbbi ve aromatik bitkiler, süs bitkileri, kına, et ve süt gibi hayvansal gıda maddeleri yer almaktadır. D)AVUSTRALYA VE YENİ ZELANDA 1995 verilerine göre işletme sayısı 1430 olup, 335.000 hektar üzerinde ekolojik tarım yapılmaktadır. Üretimde %75'lik payı bahçe bitkileri (turunçgiller, kavun, muz, patates, havuç gibi) almaktadır. Tıbbi bitkiler ve tahıllar diğer önemli ürünlerdir. 7-TÜRKİYE'DE EKOLOJİK TARIMIN BAŞLANGICI VE GELİŞİMİ ÜRETİLEN ÜRÜNLER Avrupa orijinli firmaların talebiyle ekolojik tarım ülkemizde 1984-1985 yıllarında geleneksel ihraç ürünlerimizden kuru incir ve üzüm ile Ege Bölgesi'nde başlamış daha sonra kuru kayısı, fındık gibi ürünlerle farklı bölgelere yayılmıştır.Türkiye'deki ekolojik tarım hareketini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek amacıyla 1992 yılında Ekolojik Tarım Organizasyonu (ETO) Derneği kurulmuştur. Dernek , takip eden yıllarda toplantı, eğitim ve yayım çalışmalarına başlamıştır. Yasal çerçeve ise 1994 yılında "Bitkisel ve Hayvansal Ürünlerin Ekolojik Metotlarla Üretilmesine İlişkin Yönetmelik" in yayımlanması ile çizilmiş ve sorumluluk Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'na verilmiştir. Yurdumuzda yetiştirilen ekolojik ürün sayısı, üretici sayısı ve üretim alanları 1994 yılından sonra hızlı bir artış göstermiştir.1998 verilerine göre üretici sayısı 8.302, 25.501,46 Ha alanda çalışmaktadır. Toplam üretim 91.240,36 Ton'dur.Üretilen başlıca ürünler şunlardır: KURU VE KURUTULMUŞ MEYVELER: Üzüm, İncir,Kayısı,Dut , Zerdali, Erik, Kiraz, Armut, Elma, Antep Fıstığı, Badem, Ceviz, Çam Fıstığı,Fındık, Kestane, Domates, Fasulye YAŞ MEYVE: Limon, Mandalin, Erik,Şeftali,Vişne,Zeytin,Ahududu,Çilek SEBZE: Biber,Kabak,Pırasa,Soğan,Sarımsak, Maydanoz, Ispanak TARLA BİTKİLERİ: Anason, Arpa, Buğday, Çeltik, Yulaf, Yerfıstığı, Susam, Mısır,Mercimek,Nohut,Haşhaş,Pamuk TIBBİ BİTKİLER: Adaçayı,Defne,Kapari, Kekik, Kimyon, Termiye DİĞERLERİ: Gül yağı, Gül suyu,Bal, Pelit, Zeytin yağı 8-TÜRKİYE'DE EKOLOJİK TARIM SİSTEMİNİN İŞLEYİŞİ NASILDIR? Ekolojik tarımın işleyişi aşağıda maddeler halinde verilmiştir. 01)İthalatçı firmanın organik ürün talebi üzerine, ihracatçı firma organik ürün üretmeyi kabul eden üreticiyi ithalatçı firmanın kabul ettiği veya analaşmalı olduğu kontrol kuruluşuna teklif eder. Ülkemizden organik ürün ihraç eden bazı yabancı firmalrın burada temsilcileri vardır, ve buralarda çalışan mühendisleri üreticileri seçmekte, aynı zamanda onlara danışmanlık hizmeti sunmaktadırlar. 02)Kontrol kuruluşunun elemanları, ihracatçı tarafından önerilen üreticileri ziyaret eder, ve aşağıdaki sorulara cevap arar Tarımsal işletmede hangi ürünleri yetiştirdiği Organik tarım yapacağı arazinin kaç parselden ibaret olduğu Toplam arazi büyüklüğü ve organik tarım yapılacak arazi büyüklüğü İşletmede hayvancılık faaliyeti yürütülüyor mu, varsa hayvanların cinsleri ve sayısı Organik tarımı yapılacak üründe daha önce uygulanan kültürel işlemler Son 3 yıldır yetiştirdiği ürünlerde kullandığı gübreler ve uygulama zamanı Hasat miktarı, hasat zamanı ve hasattan sonra uyguladığı işlemler Organik tarımı yapacağı ürünün bulunduğu tarla/bahçede başka bir bitki kültürünün bulunup bulunmadığı. 03)Bu sorular ile işletme hakkında bir bilgi sahibi olunduktan sonra üreticilerin tarla/ bahçesinden toprak, yaprak ve meyve numuneleri alınarak kimyasal madde-gübre-ilaç) analizine tabii tutulur, üreticinin arazisi ziyaret edilerek organik tarım yapılacak parselleri çizilir, komşu bahçede yapılan bir ilaçlamanın bulaşma tehlikesinin olup olmadığı belirlenir, su ağızları ve depoları incelenir. 04)Olumlu netice alınan parseller ve ürünler için üreticiler ile ihracatçılar arasında sözleşme yapılır. 05)Üretici tarla/bahçesinde hiçbir kimyasal gübre, ilaç, hormon kullanmayacağını ve ihracatçının görevlendireceği ziraat mühendislerinin tavsiyelerineuyacağını taahhüt eder. 06)İhracatçı, üreticiye her türlü teknik yardımı sağlayacağını ürünün tümünü alacağını ve ürüne ek prim vereceğini taahhüt eder. 07) İthalatçı ve ihracatçı firmalar tarafından ortak kabul görmüş kontrol kuruluşunun elemanları, üreticiyi ilaçlama, gübreleme, hasat ve kurutma gibi kritik evrelerde ihracatçıyı ise işleme ve depolama gibi işlemler sırasında habersiz olarak ziyaret eder. Kontrol kuruluşu üretici ve ihracatçıyı tüm safhalarda inceleme hakkına sahiptir. 08)Kontrol kuruluşunun uzmanlarının direktifleri doğrultusunda üretilen ürünlerin organik ürün standartlarına uygun olması halinde ilk ve ikinci yıllara ait "geçiş döneminde organik", üçüncü yıla ait mahsul "tam organik" olarak nitelendirilir. 09)Kontrol kuruluşunca organik olarak üretildiği belgelenen ürünler ithalatçı tarafından kabul görmüş sertifika kurulunca gerekli analizlere tabi tutulduktan sonra sertifikalandırılarak satışa sunulur. 10) Organik üretim kurallarına uymayan üreticiler projeden çıkarılır. Ülkemizin konum itibariyle çok farklı ekolojik koşullara sahip olması, organik ürünler açısından biyolojik zenginlik ve dolayısıyla avantaj olarak görülmektedir. Diğer taraftan bazı yörelerimizde tarımda sentetik girdilerin fazlaca kullanımı toprağın kirlenmesine neden olmuştur. Ancak özellikle Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu ekolojik tarım ve hayvancılık açısından çok uygun haldedir. Doğu Anadolu Türkiye yüzölçümünün %19,6'sını kapsar ve nüfusun %10'ununu barındırır. Ekonomi büyük oranda hayvancılığa bağlıdır. Bu bölgede tarla bitkilerinden pamuk, susam, çeltik, buğday, çavdar, yulaf, mısır, fasulye, mercimek, nohut, ayçiçeği ve soya bitkilerinin ekolojik yöntemlerle üretim potansiyeli bulunmaktadır. Ayrıca mikroklima özelliği gösteren alanlarda domates, patlıcan, biber, kavun,karpuz, hıyar, taze fasulye, havuç, bezelye, kayısı, kiraz, vişne, ceviz, badem ve erik yetiştirilebilir. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ise ülkemiz için büyük önem taşımaktadır. Tamamlandığında 13 ayrı enerji ve sulama amaçlı proje devreye girerek, toplam 1.656.627 ha arazi tarıma kazandırılmış olacaktır. Pamuk, çeltik, yonca, yağlı tohumlar ve benzeri bazı ürünlerde Türkiye toplam üretimi katlanarak artacak ve ekonomiye çok büyük katkısı olacaktır. Ayrıca projelerin yaratacağı istihdam kapasitesi de göz önünde bulundurulmalıdır. Tabi ki başarı için çiftçinin yönlendirilmesine ve bilgi aktarımına ihtiyaç bulunmaktadır. Tüm bunların yapılması ile Türkiye'nin gelecekte ekolojik tarımda , hayvancılıkta ve ekolojik işlenmiş ürünlerde söz sahibi olabileceğini tahmin etmek zor değildir. 9-ORGANİK ÜRÜNLER ve KULLANILAN TANIMLAR SERTİFİKALI ORGANİK ÜRÜN NE DEMEKTİR? Sertifikalı ürün ekimden hasada kadar geçen sürede, sertifika vermeye yetkili bağımsız bir kuruluşça, önceden sıkı bir şekilde tespit edilmiş üniform standardlara göre kontrol altında üretimi sağlanmış ürün demektir. Sertifikalandırma, bu iş için eğitilmiş personel tarafından periyodik aralıklarla yapılan kontrolle gerek çiftçi ve gerekse daha sonraki aşamalarda ürünü işleyen kişilerin belli standartlara uyması sonucunda yapılır. Bu testler ürünün yetiştiği toprak ile sulama suyu başta olmak üzere tüm işlemleri kapsamaktadır. Bu şekilde yetişmiş ve etiketlenmiş ürün gerçek organik üründür. Avrupa ülkelerinde kontrol ve sertifikasyon yetkisi olan kuruluşlardan bazıları şunlardır; BAF, BLIK, BIOPARK, Bioagricoop, CAE, CRAE, Ecocert, FREILAND, Demeter, DINATUR, ECOCERT, DIO, IMO, INAC, IOFGA, Naturland, Organic Food Federation, Organic Trust, RDI, UOF. Ülkemizde yasada belirtilen koşulları yerine getirerek Tarım ve Köy İşleri Bakanlığından onay almış yabancı kuruluşlar şunlardır; BCS(Almanya), Bioagricoop (Italya), ECOCERT (Fransa), IMO(İsviçre),INAC (Almanya). FOAM NEDİR? IFOAM'IN AMAÇLARI VE STANDARDLARI NELERDİR? 1970'li yılların başlarına kadar her ülke ekolojik tarım konusundaki çalışmalarını bağımsız olarak sürdürürken, 1972 yılında kurulan IFOAM (International Federation of Organic Agriculture Movements) Uluslar arası Organik tarım Hareketleri Federasyonu'nun organizasyonu altında toplanmışlardır.IFOAM'in kuruluşunun temel felsefesi organik tarım hareketinin ihtiyaç duyduğu hizmetlerin uluslar arası tek bir organizasyon altında birleşmesinde yatmakla birlikte, yenilemeyen doğal kaynakların kullanımını minimuma indiren gıda üretim metotlarının kullanılması yoluyla organik tarımı geliştirmektir. IFOAM, tüm dünyada ekolojik üretime ilişkin kuralları ilk olarak tanımlayan ve yazıya döken kuruluştur. Temel ilkeler olarak gerçekleştirilen kurallar dizini 1998 yılında IFOAM standartları olarak modifiye edilmiş ve genel kurul tarafından kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Kuruluş, AB,Birleşmiş Milletler Tarım Gıda Örgütü (FAO), Dünya ticaret Organizasyonu (WTO), Uluslar arası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi uluslar arası kuruluşlarla da ekolojik üretimle ilgili sıkı bir işbirliği yapmaktadır. Federasyonun amaçları aşağıda özetlemiştir. 1-Bilgi ve düşüncelerin üyeler arasında değişimini sağlamak 2-Halkı bilgilendirmek 3-Organik tarım hareketini uluslar arası düzeyde çeşitli kuruluşlar, delegasyonlar nezdinde temsil etmek 4-Uluslararası üretim, işlem ve ticari standartların gözden geçirilmesi veya oluşturulmasını sağlamak IFOAM'a halen 140 ülkeden yaklaşık 750 civarında firma ve organizasyon üyedir.IFOAM aşağıdaki standartları organik tarımla uğraşan çiftçilerden benimsemesini istemiştir. 1-Yeterli miktarda ve yüksek besleyici değeri olan kaleli gıda maddesi üretmek 2-Doğaya hükmetmek yerine doğal sistemlerle uyum içinde çalışmak 3-Bitki ve yaban hayatını yeniden canlandıracak bir tarım sistemini desteklemek 4-Çiftçilere yeterli gelir temin etmek ve emniyetli çalışma ortamı sağlamak 5-İşletme sistemin bir yaşam tarzı olarak ele alarak çok geniş bir perspektif içinde düşünmek ORGANİK ÜRÜNLERİ SATIN ALMADA NEDEN TERCİH ETMELİYİZ? Öncelikle kişisel sağlığınız, çocuk ve bebekleriniz için önemlidir. Yapılan araştırmalar çocukların yetişkinlere göre kimyasalların kötü etkilerine en az 4 kat daha fazla açık olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla bugün bizim yapacağımız bilinçli seçim yarınki geleceğimizi doğrudan etkileyecektir. Organik olarak yetiştirilen ürünler yapay renk koku ve tatlandırıcı içermedikleri için albenileri azdır fakat doğal lezzetleri bugün birçok kişi için vazgeçilmezdir. Bugün yurtdışındaki birçok ünlü lokantanın tercihi organik ürünlerdir. Doğal çevrenin korunması için önemlidir. Böcek ilaçları, ve diğer kimyasallar yer altı su rezervlerimizin zehirlerken toprağın canlı kısmını da öldürürler. Organik ürün çiftçiliği küçük aile işletmeleri ile kooperatifleri koruduğundan ülke ekonomisine getirisi fazladır. ORGANİK ÜRÜNLERİN DAHA PAHALI OLDUĞU DOĞRU MU? Konvansiyonel tarımda olduğu gibi ürün yetiştirme, hasat, nakliye ve stoklama maliyetleri organik tarımda da aynı olmasına rağmen yoğun işçilik gerektirir. Organik Tarımda toprak koruma yöntemleri , zararlı otlarla ve böceklerle mücadele kimyasal yöntemlerin kullanımından daha pahalıdır ve bu masraf mevsimsel olarak değişir. Ayrıca organik tarım çiftçilerinin bundan ayrı olarak birde uymak zorunda oldukları sertifikalandırma masrafları vardır. Avrupa'da organik gıdaların yaklaşık %50-60 daha pahalı olmasına rağmen ülkemiz iç pazarında satılmakta olan mamuller organik gıdaları tanıtmak amacıyla en fazla %30-35 oranında pahalı tutulmaya çalışılmaktadır. ORGANİK ÜRÜNLERİN GELECEĞİ NASIL VE NE HIZDA BÜYÜYOR? Halen 70 ülkede 600 tane birlik bulunmaktadır ve ziraat sektöründe en hızlı büyüyen bölümdür. Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç,İsveç,İsviçre ve İngiltere üniversite düzeyinde organik tarım konusunda ders verilmekte olan ülkelerdir. Bunların haricinde birçok ülkede süresi 6 ay ile 3 yıl arasında değişen kurslar düzenlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/organik-tarim-nedir-1

VARYASYON VE MUTASYONLAR

Karakteristik özellikler Her türün kendine özgü yani karakteristik yapısı vardır. Bu karakteristik özelliklerden yararlanılarak canlılar arasında sınıflandırma yapılmıştır. Aynı ailede bulunan insanlar benzer karakteristik özelliklere sahip olurlar. Örneğin; saç rengi, çilli olup olmamaları gibi. Anne ve babadaki karakterlerin yavruya aktarılmasına kalıtım adı verilir. Genler ile yavruya aktarılan özelliklere ise kalıtsal özellikler denir. Bu özelliklerin aktarılmasında gamet adını verdiğimiz eşey hücreleri rol oynar. Genetik Varyasyon Kromozomların yapısında bulunan, belirli bir genetik özellik hakkında bilgi içeren bölüme gen adı verilir. Kromozomlar hücre çekirdeğinde yer alır. Tür içerisinde gözlemlenen farklılıklara genetik varyasyon denir. Örneğin; armudun şekillerindeki farklılıklar, gül bitkisinin çiçeklerinin farklı renkte olması, bireyin kız veya erkek olması, dil yuvarlayabilme veya yuvarlayamama… Kalıtsal Olmayan Varyasyon ( Modifikasyon ) Kalıtsal olmayan faktörlerin etkisiyle canlının dış görünüşünde gözlemlenen ve kalıtsal olmayan değişikliklere modifikasyon veya kalıtsal olmayan varyasyon denir. Örneğin; eğer bir ayçiçek tohumu ılık, güneş alan, su ile minerallerin fazla bulunduğu bir yere ekilirse, başka yerlerdeki ayçiçek tohumlarına kıyasla daha uzun boylu bir bitki oluşur. Herhangi bir kaza sonucu meydana gelen yara izi veya saçımızı boyattığımızda oluşan saç rengi kalıtım yoluyla yavrulara aktarılamaz. Üreme İki çeşit üreme görülür; Eşeyli üreme Eşeysiz üreme Dişi ve erkek olmak üzere iki ayrı cinsten üreme hücresinin yer aldığı üreme şekli, eşeyli üremedir. Erkek ve dişi gametlerin birleşerek döllenmeleri sonucunda yeni bir canlının gelişimi başlar. Yeni canlı, anne ve babanın kalıtsal özelliklerine sahip olur. Eşeyli üreme tür içerisinde farklılıkların ortaya çıkmasına neden olur. Yalnızca bir tek canlının yer aldığı üreme şekline eşeysiz üreme denir. Genellikle döllenme sırasında kalıtsal özellikler bireylere aktarılır. Çok az bir varyasyon gözlenir. Mutasyonlar Bir kromozom veya gende meydana gelen değişmeye mutasyon denir. Mutasyonların meydana gelmesi raslantı sonucudur. Fakat bazı durumlar mutasyonun meydana gelme olasılığını artırır. Örneğin; Ultraviyole ışınları, X ışınları ve radyoaktif maddeler, bazı kimyasal maddeler mutasyona sebep olmaktadır. (örneğin; sigaradaki kimyasallar) Mutasyonların çoğu zararlıdır. Vücut hücrelerinde meydana gelen mutasyon kanser nedeni olabilir. Eğer mutasyon eşey hücrelerinde meydana gelirse kalıtsal olarak dölden döle aktarılabilir. Mendel Avusturyalı bilim adamı olan Gregor Mendel bezelye bitkileri ile çalışarak, kalıtımın temel kanunlarını keşfetmiştir. Çalışmalarında çiçek rengi, tohum şekli, gövde uzunluğu gibi karakterlerle ilgilenmiştir. Mendel her karakterin bir çift genle taşındığını bulmuştur. Bu genlerden yalnızca bir tanesinin bir sonraki nesilde etkisini gösterip diğeri ise çekinik kaldığı belirlemiştir. Örneğin; mor ve beyaz çiçekli bezelye çaprazlanması sonucu ya mor ya da beyaz renkli çiçekler ortaya çıkmaktadır. Mendel’in kalıtım adına yaptığı çalışmalar oldukça önemlidir.

http://www.biyologlar.com/varyasyon-ve-mutasyonlar

Genler Karakterimizi Etkiliyor Mu?

Genler Karakterimizi Etkiliyor Mu?

Avusturyalı papaz Mendel 1860 yılında genetik bilimin temelini atmıştır. Günümüzde genetiğin kromozonlara dayandığı biliniyor. Bir canlı varlık hücrelerden yani çevresi bir zarla kuşatılmış canlı madde parçacıklarında oluşmaktadır. Her hücrede bir çekirdek, çekirdeğin içindele kromozom denilen mikroskobik çubuklar bulunur. Spermatozoit yani erkek döl hücresi, yumurtalık yani dişi döl hücresi genetikte en önemli rol oynamaktadır. Bu hücrelerde anne ve babaya ait özellilikleri taşıyan kromozomlar vardır. Çubukların üzerinde gen denilen bir dizi parçacık vardır. Ve her gen bir karaktere denk gelmektedir. Genlerde veya kromozomlarda kazara bir değişme meydana gelebilir. Buda geni veya genleri önemli ölçüde değiştirir. Böylece etkilenmiş döl hücreleri bulunan bir canlıdan doğacak bir birey anne ve babadan farklı olacaktır. Buda bireye değşimiş ya da değşinim geçirmiş denir. Bazı hayvan ırkları base, buldok köpeği, çıplak boyunlu tavuk, yelken kuyruklu balıklar, böyle değişimler sonucu oluşmuşlardır. Normal karakterler (boy, göz rengi, saç rengi, zekâ) genetik fakat karmaşık bir süreç sonucu oluşmaktadır. Derinin rengi birçok gen belirler, derinin açık ya da koyu renk olması özel hücrelerden yapılan kara boya maddesinin yani melaninin etkisine bağlıdır. Hayvanların postundaki ve tüylerindeki benek ve çizgileri meydana getiren de melanindir. Ruhsal karakterlerin (kavgacılık, heyecanlılık) gibi özellikler gene çekim kuralların aymaktadır. Davranış özellikleri de genlerimizden gelmektedir. Hatta bu özellikle ilgili bazı hayvanlar üzerinde deney yapılmıştır. Fare üzerinde yapılan bir deneyde alkolizme yatkınlığın genlerden geldiğini belirlenmiştir. İnsan üzerinde bu tür deneme yapmak zordur. Fakat ikizlerde bu tur araştırma yapmak kolaydır aynı genlere sahip olduklarından ikisinde aynı davranış karakter özellikleri tasıma olasılığı yüksektir. Kızıl saçlı, çilli bir çocuk, deri, saç ve göz rengi soydan gelen, tanınması kolay karakterlerdendir. Ama bu özellikler birkaç kuşak hatta tamamen kaybolduğuca görülmektedir. Avrupa’da kahverengi gözlü esmerlerin sayısı açık renk gözlü sarışınlar oranla artması buna örnektir. Karakterimizin yanı sıra birçok hastalıkta genlerden gelmektedir. Renk körlüğü, şeker hastalığı, felç, bazı kanser vakaları, kalp rahatsızlıkları gibi hastalıklar genetik olup aynı soy mensuplarında risk taşımaktadır. Ayrıca kan grupları da kuşaktan kuşağa geçmektedir. Yazar: Elif AÇIKGÖZhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/genler-karakterimizi-etkiliyor-mu

Mendel'in kalıtıma kazandırdıkları

Kalıtsal özelliklerin oğul dölleriyle nasıl aktarıldığını ilk inceleyen bilimadamı Gregor Mendel bezelyeler üzerinde çalışmış ve bezelyelerde karakterlerin nasıl taşındığını araştırmıştır. Mendel'in çalışmalarında bezelye bitkisini seçmesinin sebepleri şunlardır; 1-)Bezelye bitkisi kolay yetişir ve bir yılda birden fazla ürün verebilir. 2-)Bezelye bitkisi çift eşeylidir yani dişi ve erkek organ bir çiçekte bulunur.3-)Taç yaprakları kapalı olduğu için çiçek kendi kendine tozlaşma yapabilir.4-)Bezelye bitkisi birbirinden kolaylıkla ayrılabilen çok sayıda karakter taşır.Alel Gen Bir karakter üzerine etki eden biri anneden diğeri babadan gelen gen çiftlerine alel gen denir. A A Kahverengi göz Kahverengi göz (Babadan) (Anneden) Homozigot Homozigot(arıdöl,safdöl) Aynı karakterleri taşıyan alel genlere homozigot denir. a a Mavi göz Mavi göz (Anneden) (Babadan) Homozigot Heterozigot(melez döl) Farklı karakterleri taşıyan alel genlere heterozigot denir. A a Kahverengi göz Mavi göz (Anneden) (Babadan) Heterozigot Fenotip Dış görünüş özelliklerine fenotip denir. Genotip Canlının sahip olduğu genlerin tümüdür bir başka ifadeyle fenotipin yazılış şekline genotip denir. Fenotip:Kahverengi Göz Genotip:AA, Aa Dominant Baskın Her durumda kendini fenotipte gösteren özelliklere denir büyük harf ile gösterilir. Resesif (çekinik) Ancak homozigot olması durumunda fenotipte kendini gösteren özelliklerdir küçük harfle gösterilir. İnsanlar İçin; Baskın Karakterler Çekinik Karakterler Ayrık kulak memesi Yapışık kulak memesi Siyah saç Sarı saç Beş parmaklılık Altı parmaklılık Kıvırcık saç Düz saç Dil yuvarlama Dil yuvarlamama Kahverengi göz Mavi - yeşil göz Konu ile ilgili sorular: 1. Genlerin görevi nedir? Genetik özellikler anne ve babadan yavrulara nasıl geçer? 2. Albinoluk; saç, deri, kaş vb. yapılarda kalıtsal olarak pigment oluşmaması durumudur. Albino bireylerin saçları, kirpikleri v.b beyaz olur. Albino bir anne ile normal görünümlü bir babanın çocukları normal görünümlü oluyor. a) Buna göre albinoluk geninin baskınlığı ve çekinikliği hakkında ne söyleyebiliriz? b) Böyle bir ailenin albino çocukları olabilir mi? Neden? 3. Dilini yuvarlayabilen bir erkek ile yuvarlayamayan bir kadın evleniyor. Buna göre; a) Anne ve babanıngenotipleri nasıldır? b) Çocuklarının dil yuvaryabilme olasığı nedir? 4. Orek hücreli anemi hastası olan bir anne ile bir babanın çocukalrında bu hastalığın görülüp görülmeme olasığı nedir? Bu olayın sebebini açıklayalım. ohann Gregor Mendel 22 Temmuz 1822 Heinzendorf'da doğdu (bugünkü Hynčice, Vražné, Çek Cumhuriyeti), 6 Ocak 1884 Brünn'de öldü (bugünkü Brno, Çek Cumhuriyeti); genetik biliminin kurucusu, Avusturyalı botanik bilgini ve rahiptir Küçük yaşlarda bahçe işleriyle uğraşmaya başlayan Mendel, üniversite öğreniminden sonra bir din adamı olarak Moravya'da yaşamını sürdürdü. Bu arada bitkiler üzerinde pek başarıya ulaşamayan bazı incelemelerde bulundu. 1854'te Brünn'e dönerek bir teknik lisede öğretmenlik yapmaya başladı. Daha öncede öğretmenlik sınavlarına girmiş ancak başarılı olamamıştı. 19. yy. ortalarında Darwin'in doğal ayıklanma kuramının yayıldığı sıralarda canlı bir türün özelliklerinin kendisini izleyen döllere nasıl aktarabildiği sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıkmıştı. Biyoloji bilginleri özellikle bitkibilimciler harcadıkları çabalara karşın bu sorunu aydınlatamıyorlardı. Daha sonraları genetiğin babası olarak kabul edilecek Mendel, aynı sorunla ilgili deneylere 1858’de başladı ve araştırmalarının ancak 8 yıl sonra sonuca ulaştırabildi. Başarısı, incelediği konuya elverişli olan yönteminden kaynaklandı. Mendel bir yandan farkların az ve son derece belirgin olduğu bitki çeşitlerini (dev ya da cüce, düz ya da kırışık bezelyeler) ayırmayı öte yandan aktarılan özelliklere göre sayısal ilişkileri araştırmada istatistiğin henüz yerleşmiş bir bilim dalı olmadığı bir dönemde istatistik yöntemini benimsemeyi bildi. Bezelyelerle yaptığı deneylerde bitkinin uzun boylu ya da cüce, çiçeklerin ve yaprak koltuklarının renkli ya da renksiz, tohumlarının sarı ya da yeşil, düzgün ya da buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Ardından bunları kendi aralarında çaprazladı. Sonuçta gözle görülür ölçüde belirgin olan bu iki seçenekli özelliklerin saf soylar ile melez döllerde temel kalıtım birimleri aracılığıyla ortaya çıktığını ve her özellik için bir çift genin bulunduğunu öne sürdü. Mendel tüm bunları basit istatistiklerle değerlendirdi. Bu Mendel yasaların temel ilkesi melez döllerin üreme hücrelerinde yarısı anadan yarısı babadan alınmış kalıtım birimlerinin bulunmasıdır.

http://www.biyologlar.com/mendelin-kalitima-kazandirdiklari

Zentiva Lüleburgaz Üretim Tesisleri Türkiye’yi Dünyanın İlaç Üretim Üssüne Çeviriyor

Zentiva Lüleburgaz Üretim Tesisleri Türkiye’yi Dünyanın İlaç Üretim Üssüne Çeviriyor

Zentiva Lüleburgaz Üretim Tesisleri sahip olduğu uluslararası kalite onaylarıyla tüm dünya için üretim yapıyor. Sanofi Grubu, şu ana kadar yurtdışında ürettiği 30 milyon ambalaj ürünü Türkiye’ye transfer edecek. Avrupa ilaç sektörünün lider firması Sanofi Grubu bünyesinde faaliyet gösteren eşdeğer ilaç kuruluşu Zentiva, Türkiye’nin en büyük üretim merkezlerinden biri olan Lüleburgaz’daki tesislerini dünyanın ilaç üretim üssüne dönüştürüyor. Zentiva Başkanı Jérôme Silvestre: “Türkiye Zentiva için özel bir öneme sahip” Zentiva Başkanı Jérôme Silvestre, “Zentiva, eşdeğer ilaç üretiminde Avrupa’nın üçüncü büyük şirketi. Dünyada 35 pazarda faaliyet gösteren Zentiva için Türkiye özel bir öneme sahip” dedi. Silvestre, Zentiva için Türkiye’nin ticari ve üretim operasyonları için özel bir öneme sahip olduğunu söylerken Zentiva’nın Türk hastaları ve Ar-Ge, ihracat, üretim operasyonlarıyla ekonomiye katkıda bulunmayı taahhüt ettiğini belirtti. Lüleburgaz Tesisleri 13 ülkeden kalite onayı ile uluslararası üretim merkezi oluyor Zentiva Türkiye Genel Müdürü Şahin Arslan ise, Sanofi Grubu’nun Türkiye pazarında bulunan ürünlerinin yüzde 70’sinden fazlasının Lüleburgaz Tesisleri’nde üretildiğine dikkat çekerek, ithalden yerel üretime geçiş çalışmalarının devam ettiğini söyledi. “Bugün Zentiva’nın Türkiye’deki üretim merkezi olan Lüleburgaz Tesisleri, aralarında Almanya, ABD, Avustralya, Danimarka’nın da bulunduğu 13 ülkeden kalite onayı alarak uluslararası üretim üssü haline dönüştü” diye konuşan Arslan, yüksek üretim standartları nedeniyle bugüne kadar hem Türkiye hem de diğer ülkeler için yurtdışında üretimi yapılan Sanofi Grubu ürünlerinin Lüleburgaz Tesisleri’ne taşınmakta olduğunu belirtti. Arslan, “2013 yılında ise Amerika, İspanya, Fransa, Portekiz, İngiltere, İtalya, Kore ve İsveç’te üretilen 19 ürünün Türkiye’ye transferinin tamamlanması planlanıyor” dedi. Bu gelişmelerle beraber şu anda yurtdışında üretilip yerel üretim için transfer çalışmaları yürütülen ürünlerin toplam hacminin yaklaşık 30 milyon ambalaj olduğunu söyleyen Arslan, 2012-2016 yılları arasında, daha önce üretilmemiş olan 39 yeni molekülün de Lüleburgaz’da üretileceğine dikkat çekti. 51 ürün Lüleburgaz’a taşınarak kapasite kullanımı artırıldı Arslan yurtdışından çekilen üretimin yanı sıra Lüleburgaz Tesisleri’nin Sanofi Grubu için bir üretim ve ihracat üssüne dönüştüğünü belirtti ve sözlerine şöyle devam etti: “2010 yılında Zentiva’nın Sanofi Grubu’na katılmasıyla beraber Türkiye’de fason olarak üretilen 51 ürün Lüleburgaz Tesisleri’ne taşındı. Sadece 2012’de 19 Sanofi ve Zentiva ürünü Lüleburgaz’a taşındı. Böylece ürünlerimizi kendi tesislerimizde üreterek fabrikamızın kapasite kullanımını da önemli ölçüde arttırmış olduk.” Zentiva’nın Lüleburgaz’daki üretim merkezinin, Sanofi Grubu’nun tüm dünyada sahip olduğu fabrikalar arasında kapasite bakımından ilk sıralarda yer aldığını belirten Arslan, “20. yılını kutlayan Lüleburgaz Tesisleri, üç vardiya bazında, yıllık 425 milyon kutu kapasiteye sahip. Tesislerimizde 2010’da 187 milyon kutu üretim, 2011’de ise 230 milyon kutu üretim gerçekleştirdik. Tesislerde toplam üretimin yüzde 51’i farklı ilaç şirketleri için, yüzde 49’u ise Zentiva ve Sanofi Grubu için gerçekleştirilmiştir” diye konuştu. Zentiva, Türkiye’de AR-GE merkezi belgeli tek çok uluslu şirket Zentiva Lüleburgaz Tesisleri’nin üretimin yanında dünya çapında bir Ar-Ge merkezine dönüşmeye başladığını söyleyen Arslan, “Zentiva’nın, Türkiye’ye adım atmasıyla beraber ülkemizdeki en büyük üretim ve Ar-Ge merkezini yönetir duruma geldik. T.C. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından tescillenen Lüleburgaz Tesisleri Ar-Ge merkezi ile Zentiva, Türkiye’nin ‘Ar-Ge Merkezi Belgeli’ tek çokuluslu ilaç firması oldu” dedi. Ar-Ge merkezine 2011’de 17.2 milyon TL’lik yatırım gerçekleştirdiklerini söyleyen Şahin Arslan, bu alanda son beş yılda yatırımları yüzde 50; istihdamı da yüzde 30 oranında artırdıklarını ifade etti. Bu artışın sağlanmasındaki en önemli etkenlerin proje sayısındaki artış ve Ar-Ge Merkezi sertifikasının alınması olduğunu belirten Arslan, “Sanofi Grubu’nun Zentiva’yı devralmasının ardından yeni ürün geliştirme çalışmaları sadece Türkiye ile kısıtlı kalmamış, Avrupa pazarı için de yeni ürün geliştirme çalışmaları yürütülmüştür” diye konuştu. Arslan şöyle devam etti: “Lüleburgaz Ar-Ge merkezinde 2009’dan itibaren Avrupa pazarına verilmek üzere, Osteoporoz, Diyabet, Hipertansiyon, Şizofreni, Migren, Astım, Obezite, HIV tedavilerinde kullanılan 21 dozaj formu ile toplam 11 molekülün geliştirme çalışmaları tamamlanmıştır. Geliştirilen bu moleküllerden ikisi pazara sunulmuş, üçü ruhsat onayı almış, altısının ise ruhsat başvurusu yapılmıştır.” 34 ülkeye 74 Milyon TL’lik ihracat Ar-Ge’deki başarılarının ihracat rakamlarına da yansıdığını belirten Şahin Arslan, Lüleburgaz’daki Zentiva Üretim Tesisleri’nin 2011 ihracat şampiyonları arasına girdiğini vurguladı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TIM) bünyesinde yer alan İstanbul Maden ve Metaller İhracatçı Birlikleri tarafından 2009’dan bu yana üçüncü kez ihracat ödülüne layık görülen Zentiva Üretim Tesisleri 2011 yılında aralarında Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda, Kazakistan, Özbekistan, Litvanya, Macaristan, Danimarka, Ürdün, Azerbaycan’ın da bulunduğu 34 ülkeye, yaklaşık 25 milyon kutu, 58 milyon tablet ürün ve toplamda yaklaşık 75 milyon TL ihracat gerçekleştirerek TIM bünyesinde düzenlenen İhracatımızın Yıldızları Töreni’nde ikincilikle ödüllendirildi. Öte yandan Zentiva’nın Türkiye pazarında 61 ürünü bulunduğunu belirten Arslan, 2011 IMS satışları ve ihracat toplamının 367 milyon TL düzeyinde gerçekleştiğini ifade etti.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/zentiva-luleburgaz-uretim-tesisleri-turkiyeyi-dunyanin-ilac-uretim-ussune-ceviriyor

Genetiğin Dünya da ve Türkiye de Tarihsel Gelişimi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. "Gen" terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel'in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin'in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge'den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin'in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA'nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon's chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX'i dişi XY'i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster'de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus'larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith'in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour'da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948'lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950'de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 'de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli'de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington's hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel'in Deneyleri Gregor Mendel (1866), "Experiments on Plant Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), "The Law of Segregation of Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), "Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation," Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) "Remarks on Variation in Animals and Plants," Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel's Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity," New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), "The Genotype Conception of Heredity," The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), "The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics" in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) "Race Mixture and Physical Disharmonies," Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) "Sex Limited Inheritance in Drosophila," Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) "Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila," Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), "A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays," Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), "A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster," Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) "Artificial Transmutation of the Gene," Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) "The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat," Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) "A Pure Line Method of Corn Breeding," Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) "The Inheritance of Sickle Cell Anemia," Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) "The Genetic Analysis of Familial Traits," Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) "Evolution in Mendelian Populations," Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) "The Cost of Natural Selection," Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) "The effect of an early lethal (t*) in the house mouse," Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) "Genetic Assimilation," reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), "Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora," Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) "The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of "Inducibility" in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli," Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. "Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations," Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) "Fine Structure of a Region of Bacteriophage," Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) "Controlling Elements and the Gene," Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), "Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.," Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), "A Structure for Deoxyribonucleic Acid," Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) "The Replication of DNA," Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) "RNA Codewords and Protein Synthesis," Science 145: 1399-1407. Türkiye'de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye'de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa' da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa'da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri Kaynak: Elmer-Dewitt, Philip. "Cloning: Where Do We Draw the Line?" Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993. Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers. Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press. Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunya-da-ve-turkiye-de-tarihsel-gelisimi

Hayvanların Kan grubu Nedir

Çeşitli kan kayıplarında yaşam kurtarıcı olarak, canlıya kan verilmesi ya da bazı olaylarda tüm kanın değiştirilmesi gerekmektedir. Böyle durumlarda, gelişigüzel yapılan kan aktarmalarında, bazı kez hiçbir şey olmadığı halde, bazı kez ölümlerle sonuçlanan belirtiler görülmüştür. Komplikasyonların nedenleri üzerinde yapılan araştırmalar sonunda, alyuvarların birbirleriyle birleşerek yığınlar yaparak çöktükleri(aglütinasyon),ve daha sonra da eridikleri (hemoliz) açıklanmıştır. Aglütinasyon olayının alyuvarların üzerinde bulunan antijen ( reseptör ) ve plazmada bulunan antikor faktörlerinden ileri geldiği saptanmıştır. insanların kanları taşıdıkları antijenlere göre 4 gruba ayrılır. A,B,AB,O şeklinde. Ancak kan aktarmalarında reaksiyon oluşmaması için, bu 4 çeşide yönelik gruplandırma yeterli değildir. Ayrıca Rh faktörü açısından da değerlendirme yapmak gerekir. insanların kanı, bu 4 farklı gruptan başka kanında Rh faktörü bulanan (Rh pozitif)ve bulunmayan (Rh negatif) şeklinde ikiye ayrılır. insanlarda, kan grupları ve Rh faktörünün belirlenmesinde üç adet anti-test serumu kullanılır. Her hayvan türünde kan grupları farklı olduğu gibi, hayvanlarda kan grupları faktörlerinin (insanlardaki Rh faktörü gibi) sayısı da çok fazladır.Örneğin sığırlarda 11 kan grubu, 51 kan grubu faktörü vardır. Bu, sığırlarda kan gruplarının saptanması için, özel antikorlu 51 test serumunu gerektirir. Atlarda 19, koyunlarda 6, tavuklarda 7 çeşit kan grubu vardır. Amerikada ve avrupada, hayvanların kan gruplarını belirleme üzerinde çalışan, laboratuvarların sayısı sınırlıdır.Köpeklerde kan gruplarının belirlenmesine yönelik çalışma ve yayınlar 1950 lerde başlamıştır. Kan gruplarının ırklara göre dağılımı çalışmaları halen sürmektedir.Köpeklerde alyuvarlarında 7 çeşit antijen, plazmalarında ise 11 çeşit antikor, ve 14 farklı kan grubu faktörü belirtilmiştir.Kedilerde A,B,AB şeklinde kan grupları saptanmıştır. Kan grupları açısından en sık görüleni kedilerde A grubudur. Kedilerin Avusturyada 96sı, ingilterede 97si, Finlandada 100ü, Fransada 85i, Almanyada 94ü, italyada 87si, Hollandada 95i,isviçrede 99u,Avustralyada 73ü, Japonyada 89u ve Amerikada 99u A grubundadır. Irklarda da en çok görülen grup A şeklindedir. Örneğin Siyam ve Burmese kedilerinin % 100 `ü yapılan çalışmalarda A grubu olarak belirlenmiştir. British Shorthair % 58 ile B grubundandır. Kan gruplarını belirlemek için, uzmanlar tarafından hazırlanan özel test serumlarının pratisyen hekimler için kullanımı pratik değildir. Klinik kullanımda kan aktarımı;hayvanlarda kan aktarmalarının zorunlu olduğu durumlarda, alıcı ve vericinin kanlarının birbirine uygunluğunun saptanması amacıyla çarpraz karşılaştırma deneyi yapılır. Bu deneme, hemoliz ve aglütinasyon olaylarının kontrolünü sağlayan pratik bir yöntemdir. Fakat laboratuvar koşullarında yapılacak çalışmalarla kıyaslanırsa, eksik bir çalışma olarak çok güven verici değildir. Ancak , örneğin kediler için A grubu insidansının yükseklği düşünülecek olursa kan aktarımının oluşturacağı riskin azlığı ortaya çıkar. Amerikadaki kopeklerin ise 60ı A grubundandır. Akut kan kayıplarında , dolaşım volümünü sağlamak için, plazma ve doku sıvıları arasındaki dengeyi bozmayan kristaloid solüsyonlar (Laktatlı ringer, izotonik NaCl gibi serumlar) kullanılabilir.Amaç kanın oksijen taşıma kapasitesini yerine koymak ise,ya da alyuvarların sayısı oksijen taşıma kapasitesini sağlayamayacak derecede azalmışsa,(Hemotokrit olarak bilinen eritrosit hacmi %20nin altina dusmusse o durumda kan aktarimi daha uygun olur taze kan taze plazmakanin sekilli elemanlari disinda kalan saman rengindeki sivi kismi diger adiyla kan serumu ya da donmus plazma kullanilir kan aktarimi vucut sicakliginda uygulanir kan verici olarak kullanilabilecek hayvanlarda belli ozellikler aranir ornegin kopek 25 kg ve ustunde olmalidir 2 8 yaslari arasinda olmalidir hemotokrit 40 veya uzerinde olmalidir duzenli olarak asilanmis olmalidir klinik olarak saglikli olmalidir bir kerede 20 ml/kgdan fazla kanı alınmamalıdır. ikinci bir kan alınımı için en az 3 hafta geçmelidir.Kedi ise, 5-7 kg arasında olmalıdır. 2-8 yaş arasında olmalıdır. Hemotokrit %38 ve üzerinde olmalıdır. Düzenli olarak aşılanmış ve klinik olarak herhangi bir hastalığı taşımıyor olmalıdır. 11mg/kg kan en az 3 hafta ara ile genel anestezi altında alınır. Kan gruplarının uygunluğunu saptamak için prensip olarak vericinin kanında alıcıda ters etki yaratacak antijenin olup olmadığı saptanır. Alıcının kan serumu ile vericinin özel işlemden geçirilmiş kan alyuvar süspansiyonu karşılaştırılır. (eşit miktarlarda)Birkaç dakikalık santrifüj ya da 37 derecede yarım saatlik inkübasyon sonrasında görülen hemoliz ya da aglütinasyon aradaki geçimsizliği gösterir.Tüpte reaksiyon olmaması ise uygunluğu gösterir. Uygun olmayan kan verildiğinde , ilk uygulamada köpeklerde daha az reaksiyonlar çıkmasına karşın kedilerde ciddi akut reaksiyonlar gözlenir. Akut - ımmun kan aktarımı reaksiyonları; hemoblobinemi,hemoglobinüri, lökositozis, eritrofagositozisşeklinde olup klinik açıdan, hipotansiyon, huzursuzluk, salivasyon, kusma, idrar ya da dışkı tutamama ve ateş olrak yansır.B u belirtiler yüksek volümlü kristaolid sıvı sağaltımları , glukokortikoid uygulamaları ile tedavi edilebilirse de, şok, ürtiker ve ölüm ile de sonuçlanabilir. Gecikmeli reaksiyon oluşursa , hemolize bağlı biluribinemi gözlenir. Non-ımmunolojik reaksiyonlar ise genelde bakteriyel kontaminasyonlarla ortaya çıkar ve ateşle kendini gösterir. Antbiyotik ve ateş düşürücülerle tedavi edilir. Bazen kızarıklık, kaşıntı gibi ürtikerle kendini belli eden reaksiyonlar da gözlenir. Bunlar vericinin plazmasındaki IgE gibi biyoaktif aminlerle ilgilidir. Allerjik reaksiyonlardır. Bu durumda antihistaminikler kullanılır. Kan verirken alıcıda oluşabilecek durumlar;huzursuzluk, taşikardi, solunum güçlüğü, siyanoz, gibi belirtiler kan verirken aşırı yüklenildiğini işaret eder. Kısacası, hayvanlarda kan gruplarının çeşitliliği ve ticari olarak kan gruplarını ortaya koyan ayıraçların olmaması tip belirlenmesi ve karşılaştırmayı zorlaştırır. Klinik uygulamalarda kan kaybı ile gelen vakalarda kristaloid serumlar, eksilen kan volumunu tamamlamada daha emin ve güvenli tedavi şeklidir.Ancak bu kan aktarımının mümkün olmadığı anlamına gelmez. Gerektiği koşullarda alıcı ve verici açısından ön görülen kontroller yapıldıktan sonra kan aktarımı sağlanabilir.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarin-kan-grubu-nedir

Genetik çalışmalarda kullanılan organizmalar ve çalışma metodları

Mendelin denemeleri sonucunda ortaya koyduğu bulgular Mendel kanunları olarak ifade edilir bu kanunlara göre aynı karakterin iki ekstrem formuna halis saf hatların melezlerinden elde edilen döllerin tümü genotipleri birbirinin aynıdır. Bu olgu üniformite kanunu olarak ifade edilir. Böyle melez döller gamet meydana getirirken her gamet her özellik için bir çift olan allel genlerden sadece birini alır. Gametlerde hangi genlerin bir arada bulunacağı tamamiyle şansa bağlıdır. Bir melez muhtemel her gamet tipini eşit oranda oluşturur. Bir melez kendilenir ise yada aynı genetik yapıda başka bireyle birleşirse elde edilecek dölde melezin hibritlik derecesine göre belli bir açılım görülür. Bu sonuçlar Segregasyon (Açılım) ve independent Asortment (Bağımsız çeşitlenme) gibi iki kanun halinde ifade edilir. Canlıların üreme mekanizmaları 19. yy'a kadar tam olarak anlaşılmamıştır. 17. yy boyunca, boş inançlar ve önyargılar kabul gödü. Ve birçok türün (Böcek, solucan, kurbağa veya fare) kendiliğinden oluşabileceğine inanıldı. Bu öğretiye göre, türler, kokuşmuş etten veya kirli çamaşırlardan doğuyordu (Kendiliğinden üreme, Sponton generasyon). İlk olarak italyan F. Redi (1626-1698) cansız maddeden canlı varlık oluşamıyacağını ispat etti. Bu amaçla, bir ağzı açık, diğeri kapalı iki kapta et parçalarını bıraktı; ağzı açık olan kabın, hızla et kurtları ile dolduğunu gözlemledi. Bu kurtçuklar ancak, sineklerin etin üzerinde bıraktığı yumurtalardan çıkmış olabilird. (Buna rağmen Fransız L. Pasteur, her canlının bir başka canlıdan geldiğini ancak 200 yıl sonra, kabul ettirebilecekti). 17. yy'da üstün yapılı canlılarda önce tohumun sonrada dölütün içinde anne ve babaya ait döllerin karışık olarak bulunduğunu sıvı bir kitlenin mayalanması sonucunda oluştuğuna inanılıyordu. Ancak tohumun hangi dölden kaynaklandığı bilinmiyordu. YY'ın sonunda, spermada "Hayvancıklar" bulunduğu keşfedildi ve tohumun bunları taşıdığına inanıldı. 19. yy'da mikroskoptaki ilerlemeler, hücre teorisinin ortaya atılmasına yol açtı: Hücre ve bunun çekirdeği, yaşamın temel öğesini oluşturur. 1875'de, Alman O. Hertwig deniz kestanesinin döllenmiş yumurtasında iki çekirdeğin birleştiğini gözlemledikten sonra, yumurta ve spermatozoitlerin işlevlerini belirledi. Aynı çağda, E. Strasburger, hücre bölünmesinin (Mitoz) tarif etti ve ikiye ayrılan küçük cisimcikler (Kromozomlar) üzerinde durdu. Belçikalı E. Van Beneden, bağırsak solucanları ile yaptığı çalışmalar sonucunda, yumurta ve spermatozoitlerdeki kromozom sayısınının birbirinin aynı ve vücut hücrelerindekinin yarısına eşit olduğunu gös-terdi. Bu gözlemi ile eşey hücrelerindeki kromozom sayısının mitos'dan farklı bölünme olan mayoz bölünme ile yarıya indirgendiğini saptadı. Avusturyalı keşiş, G. Mendel'in 19. yy'ın sonlarında bezelyelerle yaptığı melezleme (Çaprazlama) çalışmalarından sonra, 1905'de, Alman A. Weismann kalıtımda kromozom teorisini ortaya attı. Daha sonra Amerikalı araştırmacı T. H. Morgan, kalıtsal karakterler ile kromozomların dağılımı arasındaki bağıntıyı belirledi ve kromozomların genetik bilgiyi taşıdığını öne sürdü. Eşeyli üremenin, aynı yapısal süreç içinde belli bir türe çok çeşitlilik kazandıracağını belirtti. Anne ve Babadan kalıtım yoluyla geçen karakterler arasında o kadar fazla sayıda düzenleme ihtimali vardı ki, aynı türden hiçbir birey bir diğerine tıpatıp benzemez. Mendelin çalışmalarında kullandığı bitki olarak bezelyeyi seçmesi büyük bir şanşdı. Ancak bir bilim adamının dediği gibi şans ancak hazırlıklı dımağlara yardımcı olabilir. Bu bitki gibi (pisim satıvum) genetik çalışmalar için uygun bir organizmanın farkedilebilir özellikler bakımından farklı formları bulunmalı (varyasyon) ve gene böyle elverişli bir organizmanın rekombinasyon niteliğinde olması gerekir. Yani bir özelliğin bir ifadesi ile (göz renginin kahverengi hali) ile özelliğin diğer bir ifadesi (mavi göz rengi) arasında karşılaştırma yapabilmek için seksüel üreme sonucu olarak iki gametin dölllenmiş yumurta da (zigotla) kombine olabilmesi veya kombine olmuş bir özelliğin yuvrularda yeniden kombine (rekombine) olabilmesi gerekir. Genetik araştırmalar için elverişli organizmaların diğer nitelikleri ise çok sayıda döl verebilmesi, kısa hayat devresi bulunması, kontrollu çiftleşmeye uygun olabilmesi, yürütülmesinin kolay ve masrafsız olabilmesi şeklindedir. Bezelye bitkisi, drozofilalar nisbeten bıldırcınlar yukarıdaki özelliklere sahipdir. Mendelin planlı çiftleştirme denemelerinin sonuçları daha sonraki bölümlerde verilecektir. Burada yeri gelmişken kontrollu çiftleştirmenin imkansız olduğu hallerde kullanılan pedıgri analizlerine ilişkin bir örnek verelim. aşağıdaki pedıgri çok parmaklılık (6 parmaklılık) kalıtımını incelemek üzere verilmiştir. Bu pedigrilerde generasyonlar romen rakamı ile, bireyler normal rakamları ile gösterilir. Gene böyle pedigrilerde kareler erkekleri daireler dişileri gösterir. Böyle pedıgrilerde evlilikler böyle iki kare ve daire arasında ortadan yatay çizgi ile gösterilir. Pedigrilerde incelenen bir özelliği gösterenler tarama ile göstermeyenler açık ile belirtilir. Pedigrilerde kardeşler daire ve karelerin üstünden bir yatay çizgi ile birleştirilerek belirtilir. Diğer bir değişle genetik çalışma metodları kontrollü çiftleştirme deneyleri ve pedigri analizleridir. Genetik çalışmalar da yukarıda belirtilen kontrollu çiftleştirme sonuçların analizi ve pedigri analizleri sonuçlarının incelenmesinde istatistiki analizlerden yararlanılır. özellikle yapılmamış çaprazların sonucunun tahmini ve belirli bir genetik mekanizma teorisine ilişkin güven derecesinin ortaya konulmasında istatistik analizlere başvurulur. Tasfiri genetik ile ilişkin bir çok bulgunun elde edilmesinden sonra araştırıcıların ilgileri irsiyetin ne olduğu sorusuna değilde nasıl olduğu sorusunun cevabına yönelmiştir. Böylece kalıtım modeli ile hücrelerin yapı ve davranış nitelikleri arasındaki paralellikler araştırılmış ve Sitoloji ilimi populerlik kazanmıştır. Bu konudaki önemli bir bilim adamı olan “Sutton” 1902’de kromozomların davranışlarının mendel kalıtım kurallarının temelini oluşturduğu sonucuna varmışlar. Daha sonraları özellikle meyva sineği Drosophilada, mısır bitkisinde ve labaratuvar farelerinde yapılan çalışmalarla genetik haritalar çıkarılmış hangi özelliğin hangi komozonun neresinde olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Daha sonraları genetikçilerin ilgileri genin moleküler yapısını anlamaya yönelmiş ve bugünkü seviye elde edilmiştir. Netice olarak insan genetiği, populasyon genetiği, ekolojik genetik, sitogenetik, kalitatif genetik, kantitatif genetik, moleküler genetik, gen teknolojisi, DNA teknolojisi gibi çeşitli alt çalışma alanları oluşmuştur. Bu süreçte klasik genetik; mendel prensipleri, krozomal kalıtım, mayoz ve mitoz bölünme, cinsiyetin belirlenmesi, cinsiyete bağlı kalıtım, kromozom haritaları, sitogenetik, kromozamal sayosal değişmeler ile ilgilenir. Moleküler genetik ise; DNA’nın fiziksel ve kimyasal yapısı, replikasyonu, transkripsiyonu, translasyonu, ekspresyonu, klonlanması, mutasyonu, tamiratı, kromozom dışı kalıtımla ilgilenir. Moleküler genetik, rekombinant DNA teknolojisi (genetik mühendisliğinide) inceler. Populasyon genetiği ise; Populasyonda mekana ve zamana göre gen ve genotip frekanslarının değişimi ve bu değişime etkili faktörleri konu olarak alır.

http://www.biyologlar.com/genetik-calismalarda-kullanilan-organizmalar-ve-calisma-metodlari

Genetiğin Dünyada ve Türkiyedeki Tarihi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. “Gen” terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel’in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin’in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge’den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin’in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA’nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon’s chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX’i dişi XY’i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster’de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus’larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith’in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour’da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948′lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950′de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 ‘de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli’de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington’s hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel’in Deneyleri Gregor Mendel (1866), “Experiments on Plant Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), “The Law of Segregation of Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), “Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation,” Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) “Remarks on Variation in Animals and Plants,” Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel’s Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity,” New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), “The Genotype Conception of Heredity,” The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), “The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics” in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) “Race Mixture and Physical Disharmonies,” Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) “Sex Limited Inheritance in Drosophila,” Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) “Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila,” Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), “A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays,” Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), “A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster,” Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) “Artificial Transmutation of the Gene,” Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) “The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat,” Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) “A Pure Line Method of Corn Breeding,” Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) “The Inheritance of Sickle Cell Anemia,” Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) “The Genetic Analysis of Familial Traits,” Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) “Evolution in Mendelian Populations,” Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) “The Cost of Natural Selection,” Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) “The effect of an early lethal (t*) in the house mouse,” Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) “Genetic Assimilation,” reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), “Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora,” Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) “The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of “Inducibility” in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli,” Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. “Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations,” Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) “Fine Structure of a Region of Bacteriophage,” Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) “Controlling Elements and the Gene,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), “Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.,” Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), “A Structure for Deoxyribonucleic Acid,” Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) “The Replication of DNA,” Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) “RNA Codewords and Protein Synthesis,” Science 145: 1399-1407. Türkiye’de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye’de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa’ da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa’da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensipleri

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunyada-ve-turkiyedeki-tarihi

Erasmus Öğrenci Değişimi Programı Nedir?

Erasmus Avrupa’da yükseköğretim kalitesini artırmak amacı taşıyan ve üniversiteler arasında ülkelerarası işbirliğini teşvik ederek “üniversite öğrencisinin uluslararası hareketliliğini” öngören bir yüksek öğretim programıdır. Erasmus programı Avrupa Birliği tarafından finanse edilir. (Avrupa Birliği Erasmus Sayfası) Bu program için Avrupa Birliği ülkelere fon ayırır. Bazı ülkelerde değişim programına katılmak isteyen öğrenci sayısının yüksek olması sebebiyle yıllık ayrılan fonların tamamı kullanılırken ülkemizde fonların belirli kısımları kullanılmadığı için iade edilmektedir. (2005 -2006 yıllarında öğretim elemanı değişimi için hibe edilen bütçenin %21’i, Yoğun Dil Kursu için hibe edilen bütçenin %9’u iade edilmiştir ve toplamda da %2’lik bir iade olmuştur. (bkz: ERASMUS İstatistik 2005 ve 2006) ERASMUS programına 31 ülke katılmaktadır. (Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Güney Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Danimarka, Estonya, İspanya, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Macaristan, İrlanda, İzlanda, İtalya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Letonya, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, İsveç, Slovenya, Slovakya, Türkiye, Birleşik Krallık) Erasmus Programı ile 1987’den günümüze 1,5 milyondan fazla yükseköğretim öğrencisi başka bir Avrupa ülkesinde öğrencilik şansı yakalayarak farklı kültürlerin insanlarını, yaşam biçimlerini, kültürlerini tanıma ve kendi kültürünü tanıtma imkanı elde etmiştir. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı bünyesinde mali destek sağlanan Erasmus faaliyetleri şöyledir: Hareketlilik Faaliyetleri Öğrenci Hareketliliği Öğrenim hareketliliği Staj hareketliliği Personel Hareketliliği Ders verme hareketliliği Personel eğitimi hareketliliği Hareketliliğin Organizasyonu Erasmus Yoğun Dil Kursları Yoğun Programlar Hazırlık Ziyaretleri

http://www.biyologlar.com/erasmus-ogrenci-degisimi-programi-nedir

BİYOLOJİNİN GELECEĞİ VE İNSANLIĞA KATKILARI NELERDİR

Bütün yaşam bilimleri için de tıbbın veya tarımın ayrılmaz bir parçası olarak düşünülüyordu. Çünkü insan olgunun doğaya donuk ilgisi her şeyden önce yaşamını sürdürmesi sağlayacak şeyler yönetilmişti (yaşam) anlamındaki yunanca bios ve (bilim) anlamındaki logas kelimelerinden üretilen biyoloji terimine ancak 14. yüzyılında bilim dünyasına armağan edildiyse de bu bilim ilgilendiği konular antik çağdan beri gündemdedir. Aristileos in benimsenmiş olduğu bireşimsel düşünce, canlı varlıklarla ilgili genel bir kuram hazırlamaya yönelikti ama kurumda kesin çözümler bazı yanlışlıklarla bir birine kaynamıştı. Aristileos görüşleri öylesine olumlu bir yankı uyandırdı ki orta çağda da büyük bir saygıyla karşılandı:ama bu aşırı saygı tutum, söz konusu düşünceleri tartışmayacak gerçekleri saydığı için sonuçta biyolojinin gelişmesi engellemiş oldu. İlk çağda dikkati çeken Galenos’un düşüncelerinde, 15. yüzyıl boyunca tartışmadan benimsendi. Batı dünyasında eski yunan uygarlığının yerine Hıristiyanlık aldığından bireyler hiç eleştirmeden resmi makamların öğretilerini benim sayen ve bütün yeni düşüncelere karşı çıkan bir tutum benimsediler. Böylece roma imparatorluğunun çöküşünden Rönesans ’a kadar bilimsel anlayışta hiçbir önemli gelişme olmadı.ilk büyük bilinçlenme, Rönesans‘daki düşünce devrimiyle ortaya çıktı:ana çizgileriyle (anatomiciler dönemi) diye tanımlıya bilecek bu dönemde 1542 yılında Galenos’un düşüncelerini altüst eden Belçikalı hekim Andre Vesale büyük ün yaptı.insan bedenine bir bakış açısıyla yaklaşan (o döneme kadar kilisenin cesetlerin kesilip incelenmesini yasakladığını belirtmek gerekir) de humini carporis fafabrica adlı atlası büyük tebriklere yol açtı ve çalışmalarını bırakıp, askeri hekim olarak orduya girmesine neden oldu coyüz yapıtındaki,tiziano‘nun öğrencisi olan arkadaşı calcan tarafından yapılmış çizimlerdeki kesinlik, doğa bilimciler günümüzde hala şaşırtmaktadır. Andre Vesalein ardından eski öğretilerin başarısızlığını gözler önüne serer w.harvey 1615yılında kan dolaşımını ortaya koydu.(aynı alanda çalışan öbür bilim adamları, bu buluşa inanmayarak harvey2e bir deli gözüyle baktılar) bu arada bir başka konusundaki alt üst etti: 1580 yılında doğru bulunan mikroskop başlangıçta çok ilkel olmasına karşı ilk kullanıcıları olan Malpighi, Vanleuwen, Haçk gibi bilim adamları çok sayıda buluşlar yapmasına karşın özellikle kan dolaşımı konusunda çeşitli kanıtlar ortaya konulmasına olanak verdi. Hücreleri varlığının bulunması dokulardaki düzenleri çıplak gözle görmediğimiz için o zamana kadar bilinmeyen canlılar dünyasının ortaya konması,dönemin aydınlanması arasından coşkudan çok kaygı uyandır masada bilimde yeni bir cağ başlatacak ilk adım atılması araştırmacılar, sayıları hızla artan buluşları düzenlemeye ve sınıflandırmaya koyulmuşlardır. İS 2. yüzyılda yaşayan Bergamalı Galenos, insan vücudunun yapısını daha iyi inceleyebilmek için maymunlar ve domuzlar üzerinde çalışmak zorunda kaldı. Çünkü onun yaşadığı çağda kadavraları, yani ölü insan vücudunu kesip parçalamak yasaktı. Gene de bu gözlemlerden vardığı sonuçlar 1000 yıldan daha uzun bir süre biyoloji bilimlerine egemen oldu. Galenos’tan sonra çok uzun bir süre biyoloji konusunda hemen hiçbir gelişme olmadı ve eski bilginlerin görüşleri hiç tartışmasız doğru kabul edildi. Ancak 16. yüzyılda Belçikalı anatomi bilgini Andreas Vesalius’un kadavralar üzerindeki çalışmaları biyolojide yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Vesalius, 1543’te yayımlanan ve insan vücudunu çizimlerle anlatan ünlü yapıtında, Galenos’un verdiği bilgilerden çoğunun yanlış olduğunu kanıtlamıştı. Eski bilginlerin bütün görüşlerine körü körüne inanmayıp, doğru bilgiye deneyle ulaşmak gerektiğini ortaya koyan bu çalışma çağının bilim anlayışını da derinden etkiledi. 16. yüzyılın sonlarında mikroskobun bulunması biyolojide gerçek bir dönüm noktası sayılır. İtalya’nın kuzeyindeki üniversitelerde botanik, zooloji, anatomi ve fizyolojinin bağımsız birer bilim dalı olarak okutulmaya başladığı o dönem mikroskop sayesinde çok önemli buluşlara tanık oldu. Bitki ve hayvan dokuları böceklerin yapısı mikroskopla incelendi; bakterilerin varlığı keşfedildi. Canlıların en küçük yapısal ve işlevsel birimini tanımlamak için öneriler hücre terimi biyolojinin odak noktası oldu ve 20. yüzyılda moleküler biyolojinin doğuşuna kadar yaşamın bütün sırları hücre biyolojisiyle açıklandı. Bakterilerin bulunmasından yüzlerce yıl sonra bile, bilim adamları bu çok küçük canlıların çürüyen maddelerin içinde kendiliğinden türediğini düşünüyorlardı. 19. yüzyılın ortalarında Louis Pasteur, bakterilerin yalnız çürüyen maddelerde değil her yerde bulunduğunu, üstelik çürümenin sonucu değil nedeni olduğunu kanıtladı. Ayrıca bazı bakterilerin çeşitli hastalıklara yol açtığını açıklaması biyoloji araştırmalarına yeni bir yön verdi. Böylece biyologlar insan, hayvan ve bitkilerin yalnız sağlıklı yapılarını değil, hastalıklı bölümlerini de mikroskopla incelemeye başladılar. Aynı dönemde kimya ve fizik bilimlerinin gelişmesi de canlıların vücudundaki kimyasal ve fiziksel değişikliklerin incelenmesine yardımcı oldu. Hayvan ve bitki fosillerinin incelenmesi bir yandan paleontoloji gibi yeni bir biyoloji dalının doğuşuna, bir yandan da başlangıcı Eski Yunan düşünürlerine kadar uzanan evrim düşüncesinin pekişmesine yol açtı. Bulunan fosiller, hayvan ve bitkilerin milyonlarca yıldır çeşitli değişiklikler geçirerek bugüne kadar ulaştığını ve aralarında önemli yapısal farklar olan birçok hayvanın aynı atadan türediğini gösteriyordu. 19. yüzyılın başlarında Fransız bilgin Jean-Baptiste de Lamarck, bu olguyu açıklamak için, çevre koşullarına uyum sağlamak üzere kazanılan yeni özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne sürdü. Lamarck’tan 50 yıl kadar sonra da İngiliz doğa bilgini Charles Darwin, evrimin bir “doğal seçme” sürecinin sonucu olduğunu, ancak doğaya en iyi ayak uydurabilen canlıların soyunu sürdürdüğünü açıklayarak evrim kuramını oluşturdu. Eski Mısır, Mezopotamya ve Çinliler birçok bitki türünü ilaç olarak kullandılar. Bu da onların o dönemlerde biyolojiyle uğraştıklarını göstermektedir. Ayrıca mağara insanları çeşitli canlıların resimlerini mağara duvarlarına çizerek dünyadaki ilk biyoloji eserlerini bırakmış oldular. Deneysel biyolojinin ilk öncüleri yine eski Yunanlılardır. Pliny (İS 23-79) canlılar üzerine gerçek ve düş’ün karışımından oluşan tuhaf ansiklopediler yazmıştır. Lamarck ve Darwin’in çalışmaları, bilim adamlarının kalıtım ve çevre etkenlerini incelemeye yöneltti. Bir türün bütün ayırt edici özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ilk kez 1866’da Avusturyalı keşiş Gregor Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı çalışmalarla açıklandı. O zamanlar pek ilgi çekmeyen bu çalışma, kalıtımdan sorumlu olduğu sanılan kromozomların mikroskopla görülmesinden sonra büyük önem kazandı. 20. yüzyılın başlarında, kalıtsal bilgiyi yeni döllere aktaran hücre bileşenlerinin kromozomlar değil genler olduğu kanıtlandı. Daha sonra, hücreye bu kalıtsal bilgiyi nasıl değerlendireceğini ve ne zaman, hangi proteini bireşimleşmesi gerektiğini bildiren DNA’nın (deoksiribo nükleik asit) yapısı açıklandı. Biyoloji asıl büyük gelişmesini 19. yüzyılda yaptı. Morfoloji, fizyoloji, genetik ve evrim gibi alanlarda yeni araştırmalar düşünce akımları birbirini izledi. Bu çağda Jean Babtiste de Monet Lamarck (1744-1829) ile Charles Darwin (1809-1822) arasında genetik alanında yapılan tartışma biyoloji bilimine büyük katkılar getirdi. Ayrıca biyolojik enzimlerin, vitaminlerin ve hormonların tanımlanmasıyla biyokimyanın ve endokrinolojinin doğması gerçekleşti. 1865’te Mendel’in bezelyeyle yaptığı deneyler Mendel Yasaları’nın doğmasına ve kalıtım (gen faktörlerin yapısı kuşaktan kuşağa geçişi ve kimyası) hakkında bilgileri bilim alanına kattı. Kimya, matematik, fizik dalında eğitim gören 19. yüzyıl bilim adamlarının araştırmaları özellikle Liebig, Berzelius von bayer ve Pasteur gibiler canlı varlıkların işleyişlerindeki mekanizmaları molekül düzeyine indirerek molekül biyoloji için ilk adımları attılar. 1903’e kadar Mendel’in bulgularından yeteri kadar haberdar olunmaması Cornes, de Vires, Eric von Seysenegh Tschermach’ın (1871-1962) da birbirlerinden habersizce bu alanda çalışma yapmaları sonucunu doğurdu. Daha sonraları Sutton ve Thomas Hunt Morgan’ın (1866-1945) kromozomları keşfi biyolojiye büyük atılımlar yaptırdı. 20. yüzyılda canlının molekülleri insanın bilgi alanına girdi ve moleküler biyoloji denen bir bilim dalının domasına yol açtı. Moleküler biyolojiden yararlanarak özellikle Watson ve Crick’in 1953’te DNA’nın sırlarını çözmesi yüzyılımızın en büyük olaylarından biri oldu. Bu buluşla tüm biyoloji olaylarının temel noktalarını açıklayabilme olanağı doğdu. 1970’lerde genlerin kimyasal yapıları hakkında ayrıntılı bilgiler elde edilmesi giderek bir Gen Mühendisliği alanının doğmasına yol açtı. Günümüzde elektron mikroskoplarının bulunarak geliştirilebilmesi molekül düzeyinde maddenin oluşum ve değişimlerinin duyarlı yöntemlerle saptanabilmesi biyolojiye büyük katkılar sağlamıştır. 1980’lerde başlayan çalışmalarda artık bir canlının genini alıp bir başka canlıya aktarmak olası hale geldi. Biyoloji bilimlerindeki gelişmeler tıp, eczacılık, veterinerlik ve tarım alanında yeni olanaklar getirdi. Ve ilerlemesini sağladı. Ancak binlerce canlının yapısı, işlevi, evrimi, gelişmesi ve çevresiyle ilişkilerini inceleyen biyoloji bir tek bilim dalı olarak ele alınamayacağı için biyoloji bilimleri bir çok bölüm ve bilim dallarına ayrılmıştır. Kısaca insanlar doğada var oluşlarından başlayarak yaşamlarını sürdürebilmek için canlılarla ilgilenmişlerdir ve bu da biyolojinin ve alt bilim dallarının geleceğini oluşturmuştur.

http://www.biyologlar.com/biyolojinin-gelecegi-ve-insanliga-katkilari-nelerdir

TÜRKİYEDE BİYOLOJİNİN GELECEĞİ

Biyolojinin deneysel bir bilim olarak doğuşu, M.Ö. 4. yüzyılda Yunan bilginleriyle başlar. Daha eski uygarlıkların tarım ve hayvancılık konusundaki bilgilerini Eski Yunanlıların yeryüzündeki yaşamın başlangıcına ilişkin görüşleri biyolojinin doğuşunu daha erken tarihlere götürürse de, ilk biyoloji bilgini olarak ARİSTO’ nun adı anılır. Eski Yunanistan’ın en büyük bilgin ve düşünürlerinden biri olan Aristo, birçok hayvanı keserek yapısını incelemiş ve hayvanları yapılarına göre sınıflandırmış. İS 2. yüzyılda yaşayan Bergamalı Galenos, insan vücudunun yapısını daha iyi inceleyebilmek için maymunlar ve domuzlar üzerinde çalışmak zorunda kalmış. Çünkü onun yaşadığı kadavraları, ölü insan vücudunu kesip parçalamak yasaktı. Gene de bu gözlemlerden vardığı sonuçlar 1.000 yıldan daha uzun bir süre biyoloji bilimlerine egemen olmuş. Galenos’tan sonra çok uzun bir süre biyoloji konusunda hemen hiçbir gelişme olmadı ve eski bilginlerin görüşleri hiç tartışmasız doğru kabul edilmiş. Ancak 16. yüzyılda Belçikalı anatomi bilgini Andreas Vesalius’un kadavralar üzerindeki çalışmaları biyolojide yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Vesalius, 1543’te yayımlanan ve insan vücudunu çizimlerle anlatan ünlü yapıtında, Galenos’un verdiği bilgilerden çoğunun yanlış olduğunu kanıtlamıştı. Eski bilginlerin bütün görüşlerine körü körüne inanmayıp, doğru bilgiye deneyle ulaşmak gerektiğini koyan bu çalışma çağının bilim anlayışını da derinden etkiledi. 16. yüzyılın sonlarında mikroskobun bulunması biyolojide gerçek bir dönüm noktası sayılır. İtalya’nın kuzeyindeki üniversitelerde botanik, zooloji, anatomi ve fizyolojinin bağımsız birer bilim dalı olarak okutulmaya başladığı o dönem, mikroskop sayesinde çok önemli buluşlara tanık oldu. Bitki ve hayvan dokuları, böceklerin yapısı mikroskopla inceledi; bakterilerin varlığı keşfedildi. Canlıların en küçük yapısal işlevsel birimini tanımlamak için önerilen hücre terimi biyolojinin odak noktası oldu ve 20. yüzyılda moleküler biyolojinin doğuşuna kadar yaşamın bütün sırları hücre biyolojisiyle açıklandı. Bakterilerin bulunmasında yüzlerce yıl sonra bile, bilim adamları bu çok küçük canlıların çürüyen maddelerin içinde kendiliğinden türediğini düşünüyorlardı. 19. yüzyılın ortalarında Louis Pasteur, bakterilerin yalnız çürüyen maddelerde değil her yerde bulunduğunu, üstelik çürümenin sonucu değil nedeni olduğunu kanıtladı. Ayrıca bazı bakterilerin çeşitli hastalıklara yol açtığını açıklaması biyoloji araştırmalarına yeni bir yön verdi. Böylece biyologlar insan, hayvan ve bitkilerin yalnız sağlıklı yapılarını değil hastalıklı bölümlerini de mikroskopla incelemeye başladılar. Aynı dönemde kimya ve fizik bilimlerinin gelişmesi de canlıların vücudundaki kimyasal ve fiziksel değişikliklerin incelenmesine yardımcı oldu. Bitki ve hayvan yapılarının mikroskopla incelenmesi, canlıları yapılarına göre sınıflandırma düşüncesinin de esin kaynağıdır. 17. yüzyılda İngiliz doğa bilimci John Ray çiçekli bitkileri çeşitli familyalar içinde topladı; hayvanları da parmakları ile dişlerinin yapısına ve düzenine göre sınıflandırdı. 18. yüzyılda İsveçli botanikçi Carolus Linnaeus, dünyanın her yanından topladığı bitki örnekleri arasındaki akrabalık ilişkilerini tanımlayarak bu sınıflandırma çalışmalarını bilimsel temellere oturttu. Daha sonrada bunları, önce sınıf denen büyük gruplara ayırdı sonra her sınıfın içinde daha küçük gruplar olan takımları, takımların içinde familyaları, familyaların içinde cinsleri Ve nihayet her cinsin türlerini tek tek belirtti. Canlıları önce Latince cins adı, sonra bütün öbür canlılardan ayıran tür adıyla adlandırma sistemi de Linnaeus’un buluşudur. Hayvan ve bitki fosillerinin incelenmesi bir yandan palaontoloji gibi yeni bir biyoloji dalının doğuşuna bir yandan da başlangıcı eski Yunan düşünürüne kadar uzanan evrim düşüncesinin pekişmesine yol açtı. Bulunan fosiller, hayvan ve bitkilerin milyonlarca yıldır çeşitli değişiklikler geçirerek bu güne kadar ulaştığını ve aralarında önemli yapısal farklar olan birçok hayvanın aynı atadan türediğini gösteriyordu. 19. yüzyılın başlarında Fransız bilgin Jean-Baptiste de Lamarck, bu olguyu açıklamak için, çevre koşullarına uyum sağlamak üzere kazanılan yeni özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne sürdü. Lamarck’tan 50 yıl kadar sonrada İngiliz doğa bilgini Charles Darwin, evrimin bir “ doğal seçme” sürecinin sonucu olduğunu, ancak doğaya en iyi ayak uydurabilen canlıların soyunu sürdürdüğünü açıklayarak evrim kuramının oluşturdu. Lamarck ve Darwin’ in çalışmaları, bilim adamlarını kalıtım ve çevre etkenlerini incelemeye yöneltti. Bir türün bütün ayırt edici özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ilk kez 1866 da Avusturya’lı Gregor Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı çalışmalarla açıkladı. O zamanlar pek ilgi çekmeyen bu çalışma kalıtımdan sorumlu olduğu sanılan kromozomların mikroskopla görülmesinden sonra büyük önem kazandı. 20. yüzyılın başlarında, kalıtsal bilgiyi yeni döllere aktaran hücre bileşenlerinin kromozomlar değil genler olduğunu kanıtladı. Daha sonra, hücreye bu kalıtsal bilgiyi nasıl değerlendireceğini ve ne zaman, hangi proteini bireşimlemesi gerektiğini bildiren DNA’nın (deoksi ribonükleik asit) yapısı açıklandı. Bütün bu aşamalar genetiğin doğuşuyla. Bugün, yaşamın sırlarını adım adım çözen genetik ve moleküler biyoloji ile doğal kaynakların tükenmesini çevre kirliliğinin önlenmesini amaçlayan çevre bilim biyolojinin en ağarlıklı dallarıdır. Biyolojik çalışmalar, giderek genetik, moleküler biyoloji ve biyokimya gibi alt bilimler üzerine yoğunlaştırılıyor. * Önemli çalışmalardan biride KOLONLAMA dır. - Önümüzdeki yüzyılın başında şu gelişmelerin olması beklenmektedir: * Kalıtsal hastalıklara neden olan genler (kanser, g. tansiyon, düşük tansiyon vb.) * Canlının ömür uzunluğunu kalıtsal olarak kanıtlayan genlerin kontrol altına alınması. * Bir canlıda önemli bir özelliği ortaya çıkaran genler, diğer canlıların kalıtsal yapısına eklenerek bazı eksikliklerin tamamlanması. * Bitki ve hayvan ıslahı, birçok maddenin sentezinin mikroorganizmalara yaptırılabileceği. * Genlerdeki değişikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkması sağlanacaktır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-biyolojinin-gelecegi

Dioskorides Anazarbus

Pedanius Dioscorides: İ.S. 40-90 civarında yaşamış Grek hekim, farmakolog ve botanikçi Dioskorides, Anazarbus’ta (Anavarza) doğdu. İskenderiye ve Atina’da tıp öğrenimi yaptıktan sonra İmparator Nero zamanında hekimlik yaptı. Ordudaki görevi nedeniyle geniş bir coğrafyada tıbbi bitki ve mineralleri inceledi. De Materia Medica (İlaçlar Bilgisi): Dioskorides, Yunanca yazdığı bu ansiklopedik eserinde 600’e yakın tıbbi bitkiden bahseder. Antik dönem tıbbına ışık tutan bu eser konularına göre sınıflandırılmış 5 ciltten oluşmaktadır. Bu nedenle günümüz farmakopelerinin de öncüsü sayılır. Arapça, Farsça ve Latince başta olmak üzere pek çok dile çevrilmiş ve 17. yüzyıla kadar kullanılmıştır. İstanbul Kodeksi (Codex Constantinopolitanus): M.S. 512 yılında Bizans prensesi Juliana Anicia için hazırlanan bu eser en eski Dioscorides yazmasıdır. Kanuni Sultan Süleyman’ın başhekimi Musa bin Hamon’un oğlundan, Avusturya Sefiri Busbecq tarafından satın alınarak Viyana’ya gönderilmiştir. O tarihten beri de Viyana Kodeksi (Codex Vindobonensis) adıyla anılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/dioskorides-anazarbus

Mendel Yasaları

Avusturyalı botanikçi ve papaz Gregor MENDEL, günümüzün popüler bilimi olan genetik biliminin, babası olarak kabul edilir. 1856 yılından itibaren çeşitli bezelye (Pisum sativum) varyetelerineait tohumları toplamaya ve onları manastır bahçesinde yetiştirerek aralarındaki farkları incelemeye başlamıştır. 10 yıllık çalışmasının önemli bulgularını Versuche Über Pflanzenhybriden (=Bitki melezleri ile çalışmalar) adlı ünlü inceleme yazısıyla yayımlamıştır.O tarihlerde DNA, kromozom, mayoz bölünme gibi kavramlar henüz gün ışığına çıkmadığı halde Mendel’in sadece Fenotipik (gözlenebilen) karakter ayrılıklarına göre değerlendirmeleri, son derece doğru biçimdedir.Çalışmaları ve keşifleri yaşadığı dönem içinde hiçbir ilgi uyandırmamış ve kimse önemini fark etmemişti. Ölümünden 16 yıl sonra Hollanda’da H. De Vries, Almanya’da Correns ve Avusturya’da E. Von Tschermak adlı üç biyolog, çeşitli bitki türlerinde, birbirlerinden habersiz yaptıkları araştırmalarda, Mendel yasalarının geçerliliğini gösterdiler. Mendel yasaları adı altında tüm sonuçları toparladılar.Mendel’in, çaprazlama deneyleri için özellikle bezelye bitkisini tercih etmesinin, nedenleri vardı. Tozlaşmanın kontrollü bir şekilde gerçekleştirilmesi ve de kendi kendine tozlaşmanın engellenebilmesi, basit yöntemler uygulanarak sağlanabiliyordu. Kalıtımın, biraz karmaşık ilkelerini çözebilmek için fenotipik karakterleri zengin olan bitkiler seçilir. Özellikle bezelye bitkisinin 7 farklı fenotipik karakteri olması çalışmalara kolaylık getirmiştir. Tohumun biçimi (düzgün-buruşuk), tohumun rengi (sarı-yeşil), meyve kabuğu biçimi (şişkin-dar), meyve kabuğu rengi (sarı-yeşil), gövde boyu (uzun-kısa) gibi özellikler fenotipik karakterlere örnek gösterilebilir.Çaprazlama; genetikte, hayvanlarda çiftleştirme, bitkilerde tozlaştırma şeklinde organizmalar arasında yapılan kontrollü döllenme çalışmalarıdır.Asırlar boyunca, kalıtımın, çocuklarda, anne ve babanın karakterlerinin bir karışımı olarak ortaya çıktığına inanılmıştı. Mendel bu fikri reddederek kendi adıyla belirlenen yasaları belirlemişti. Mendel bir karaktere ait fenotiplerden birinin diğerinden daha baskın olduğunu, çeşitli varyetedeki bezelye tohumları arasında, karşılıklı çaprazlamalar yaparak göstermiştir. Sarı ve yeşil bezelye bitkilerini dişi ve erkek olarak ayrı ayrı kullandı. Çaprazlama sonucundaki ilk dölün (F 1 dölü) ana ve babadan sadece birine benzediği görüldü. Bu keşif karakterlerin karışım esasına göre dağılım görüşünü yıkmıştır.Çaprazlama işleminin pratikte nasıl olduğunu anlatmadan önce bazı temel noktaları hatırlatmak istiyorum. Vücut hücrelerimizin kromozom sayısı 2n dir. Gametlerde (eşey hücreleri) ise bu sayı mayoz bölünme gereği yarıya düşer ve n olur. Anne ve babadan sperm (n) ve yumurta (n) hücreleri (eşey hücreleri) ile taşınan kromozomlar birleşerek 2n sayıdaki zigot hücresini oluşturur. Böylece kromozom sayısı mayoz ile korunmuş olur. Zigotun ergin bireyi oluşturmasına dek sürdürdüğü hücre bölünme programı artık mitozdur. Bu bölünme tipinde kromozom sayısı hep sabittir. Bitkilerde de aynı kural geçerlidir. Eşey hücreleri, polen ve embriyo kesesindeki yumurtadır.Kalıtsal molekülde (DNA) bulunan ve canlının karakterlerinin belirlenmesinde rol oynayan kalıtsal birimlere gen adı verilir. Bir genin DNA molekülünde kapladığı fiziksel alan için lokus deyimi kullanılır. Örneğin bezelyedeki tohumun, rengini belirleyen genin kapladığı alan bir lokustur. Bir lokusta mevcut renk bilgilerinin her birine de allel adı verilir. Sarı renk bir allel, yeşil renk bir allel. Daha genel bir tarifleme ile bir genin değişik biçimlerine allel adı verilir.Mendel, fenotipik karakterlerin çaprazlanması sırasında alleleri, alfabenin bir harfi ile simgelemiştir. Dominant (baskın) karakterleri büyük harf, resesif (çekinin) karakterleri de küçük harfle göstermiştir. Çaprazlamadaki saf soylara ait bitkiler için, ana-baba (parental) kuşağı anlamında P simgesi, bunların çaprazlanmasından meydana gelen birinci kuşak için F1 simgesi kullanılmıştır. Çaprazlamanın devamında meydana gelen döller F2,F3 vb. simgeler kullanılmıştır.Saf soylara (arı ırk) ait sarı bezelye tohumları SS,yeşil bezelye tohumları ise ss olarak gösterilir. Çift harf kullanılmasının nedeni bir lokusta iki karakterin (allel) mevcut olmasıdır. Bu allellerden birisi anneden diğeri babadan gelmiştir. Sarı allel yeşil allele dominanttır bu nedenle Ss allel durumunda gözlenecek fenotipik karakter sarı olacaktır. Mendel’in 1. yasası:    Allellerin ayrışım prensibi=Bağımsız ayrışım prensibi P:   SS (anne)      *      ss (baba)      kromozom sayısı:2n   Bu karakterler çaprazlanır   G:   S      S                  s     s           kromozom sayısı: n   Muhtemel allelleri göstermektedir. F1:                    Ss                         Çaprazlama sonucu oluşan karakter sarı renk tohumdur. Birbirlerinden belli bir karakterin farklı iki çeşidiyle ayırt edilen (iki allel) iki saf soyun, aralarında çaprazlanması sonucu , F1 dölünde, ana ve babadan yalnız birine benzeyen homojen bireyler ortaya çıkar.Mendel bu bulgulara göre şu açıklamaları yaptı. Belli bir karakteri belirleyen kalıtsal belirleyiciler vardır.( günümüzde gen adı verilen birimler.) Her ergin bireyin hücrelerinde bir karaktere ait 2 belirleyici (2 allel) bulunmaktadır. F1 de bunlardan biri dominant diğeri resesiftir. Kalıtsal belirleyiciler gamet hücreleri aracılığı ile dölden döle nakledilir. Eşey hücreleri oluşumu sırasında, ayrılan allellerin taksimi tamamen bağımsız ve eşit şekilde gerçekleşir. Örneğin Ss allel çifti taşıyan bir annenin allelleri S ve s ‘dir. Oluşacak eşey hücresine, bu karakter belirliyicisinin S alleli iletilir, diğer hücreye de s alleli iletir. Her eşey hücresi her bir karaktere ait sadece bir allel taşıyabilir. İşte bu Mendel’in birinci yasasının temelidir. Bireylerin ilk hücresini (zigotu) oluşturmak üzere eşey hücrelerinin birleşmesi tamamen rastlantıya bağlıdır.

http://www.biyologlar.com/mendel-yasalari-1

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0