Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 1111 kayıt bulundu.

Mantarlar ( Fungi)

Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır.

http://www.biyologlar.com/mantarlar-fungi

Vitamin türleri

Herkes tarafından bilinen 13 vitamin vardır. Bunlar temelde, yağda çözünenler ve suda çözünenler olarak iki gruba ayrılır ama gerçekte 20 vitamin vardır. En küçük vitamin A, C, D ve K vitaminleriyken, en büyük vitamin türü E vitaminidir. Orta boy moleküllü B vitaminleri ise pek kullanılmaz. Dört vitamin türü, yağda çözünebilir ve bu sayede vücudun yağ dokusunda depolanırlar. Bunlar: A vitamini, D vitamini, E vitamini ve K vitamini. A Vitamini Göz sağlığı için çok önemlidir. E vitaminiyle alınırsa daha iyi gözlere sahip olunur. Yumurta, avokado, karaciğer, süt, havuç, sebze, ceviz, balık yağı gibi besinlerde vardır. Oluşumu sırasında böbreklerin rolü vardır. Zaten A vitamini böbreklerde bulunan tek vitamindir. Yeşil sebzelerde bulunur. Kalorisi yüksektir. A vitamininin (diğer yağda eriyen vitaminler olan D, E, K vitaminleri gibi) fazlası zararlıdır. Özellikle gebe kalmayı planlayanlarla gebelerin A vitamini içeren ilaçlardan ve yiyeceklerden (karaciğer) uzak durması önerilmektedir. Gebelikte düşük ve anormallik yapma riski vardır. Çoklu vitamin içeren ve gebelerce çok tüketilen ilaçlarda da ne yazık ki A vitamini bulunmaktadır. Yağda eriyen, vücutta depolanan bu tarz ilaçların gebelere verilen dozun toksik (zehirleyici) dozda olmaması özgürce alınabileceği anlamına gelmemektedir. İlaç olarak alınan A vitaminin doğal yollarla alınan A vitaminine göre daha riskli olduğu kabul edilmektedir. Nitekim İngiltere Royal Kolej yayınladığı "Gebe Takip Kılavuzu"nda A vitamini içeren ilaçların ve yiyeceklerden karaciğerin gebelere verilmemesini önermektedir. A vitamini fazlalığı aşağıdakilere neden olabilir: Doğum anormallikleri, Karaciğer problemleri, Kemik mineral yoğunluğunda azalma ve osteoporoz, Uygunsuz kemik büyümesi, Deride uygunsuz renk değişimi, Saç dökülmesi, Yoğun cilt kuruluğu ve pullanmalar A vitamini eksikliğinde görülen hastalıklar: Gece körlüğü, Bağışıklık sistemi zayıflığı, Büyüme-gelişme yavaşlaması D Vitamini Provitamin şeklinde alınan D vitamini deri altında uv. ışınları ile aktifleşir. D vitamini Ca ve P'un emilmesini ve kemiklerde depo edilmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm,yetişkinlerde osteomalazi hastalıklarının oluşmasını sağlar. Fazlası kireçlenmeye neden olur. En önemli kaynak güneş ışınıdır. Ayrıca karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantarda bulunur. E Vitamini Çocukların büyümesi için E vitamini gereklidir. Yaralarının iyileşmesi için E vitamini gerekir (protein yarayı kötüleştirir). Karaciğer, yağ dokusu, ince bağırsak ve mide E vitamini sentezler. Kimyasal yapı itibarı ile bir tokoferol olup antisterilite vitamin olarak da bilinir. Tokol ve tokotrienoltürevlerinin farklı bileşikleri E vitamini aktivitesi gösterir. En aktifi alfa-tokoferoldür. Provitamin olarak kullanılır. D vitamininden daha güçlüdür. E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için öneme sahiptir. E vitamini, biyolojik bir antidoksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gerekli olan bir antioksidandır. Bitkisel ve sıvı yağlarda, kırmızı et, karaciğer, tahıl, tahıl ürünleri vb. lerde bulunan E vitamini eksikliğinde kaslar gelişemez ve E vitamini yapıcı-onarıcı özelliğe sahip her şeyi yaptığı için, bazı kozmetik ürünleri de E vitamini içermektedir. Kozmetik ürünlerinde sadece B5 ve E vitaminleri bulunur. Tokoferol (E1) vitamininin tokoferolleri: Alfa tokoferol - E1A (Diğer adı: Provitamin E) Beta tokoferol - E1B (Diğer adı: Pro-E1B) Gama tokoferol - E1G (Diğer adı: EProteinToko1) Delta tokoferol - E1D (Diğer adı: DeltE1) Mega tokoferol - E1M (Diğer adı: Megadel) K Vitamini K vitamini, yeşil sebze, çay ve ciğerde bulunan ve kan pıhtılaşmasında önemli bir yeri olan vitamindir. Karaciğerde protrombin yapılmasında kullanılır. Yokluğunda kan ile ilgili belirtiler ortaya çıkar. Normal olarak bağırsaklarda bulunan bakteriler tarafından sentezlenir. Yetersizliğinde pıhtılaşmada sorunlar ve aşırı kanama ortaya çıkar. Vücudumuzdaki bakteriler tarafından da üretilir. Vücudumuzu hastalıklardan korur. yaraların iyileşmesi için K vitamini gereklidir. Suda çözünenler Diğer dokuz vitamin türü ise suda çözünür ve pek çoğu vücutta depolanmaz. Bunlar: C vitamini, tiyamin (B1), riboflavin (B2), niyasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), siyanokobalamin (B12), biyotin, folik asit (folacin). C Vitamini (askorbik asit) C vitamini veya askorbik asit, turunçgiller, koyu yeşil sebzeler ve patateslerde bulunan ve kollajen sentezinde yer alan, antioksidan bir vitamindir. Ayrıca demir emilimini de olumlu etkiler. Yetersizliğinde eklem ağrıları, yaraların geç iyileşmesi, skorbüt gibi sorunlara neden olabileceği gibi enfeksiyonlara karşı kişiyi daha zayıf kılar. Küçük yaşlarda diş eti kanaması ve grip C vitamini eksikliğinde, fazlalığında da ishal görülür. B1 Vitamini (tiyamin) Hemen hemen tüm canlı dokularda bulunur ve pirofosforik ester şeklinde görülür. Pentozfosfat çeviriminde alfa-keto asit dekarboksilazların ve transketolazın koenzimidir. Eksikliği başta sinir ve kalp hücreleri olmak üzere beslenmeleri için özellikle glikoza gereksinim duyan hücrelerde metabolizma bozukluğuyla sonuçlanır ve beriberiye neden olur. B2 Vitamini (riboflavin) Tahıllar, et ve ciğerde bulunan bir vitamindir. FAD'ın içeriklerindendir. Yetersizliğinde ariboflavinoz görülebilir. B3 Vitamini (niyasin) Et, balık ve kuru yemişlerde bulunan ve NAD ile NADP koenzimlerinin içeriklerinden olan, solunum için önemli bir vitamindir. Yetersizliğinde pellagra görülebilir. B5 Vitamini (pantotenik asit) Birçok gıdada, özellikle de ciğer ve baklagillerde bulunan önemli bir vitamindir. E vitamininin içeriği olan pantotenik asit, karbonhidrat ve yağ metabolizmasında yer alır. Yetersizliğinde yorgunluk ve uyuşukluk hissedilebilir. B12 Vitamini (siyanokobalamin) Siyanokobalamin veya B12 ciğer, balık ve süt ürünlerinde bulunan ve DNA metabolizmasında koenzim olarak yer alan bir vitamindir. Alyuvarların olgunlaşmasında da gereklidir. Yetersizliğinde anemi ve kilo kaybı görülebilir.

http://www.biyologlar.com/vitamin-turleri

Aids

AİDS insan vücudunun immün sistemini yok eden ve bir dizi belirtilerle karakterize olan bır immün (bağışıklık) yetersizlik sendromudur. ""Normal olarak immün sistemi beyaz kan hücreleri ve vücuda mikroplar girdiğinde bunları etkisiz hale getirmek üzere oluşan antikorlar meydana getirir. Bu hücrelere T hücre lenfositleri adı verilir. Aids Belirtileri: Uzun süreli açıklanamayan yorgunluk. Lenf nodüllerinin açıklanamayan şişliği On günden daha uzun süren ateş Gece terlemesi Açıklanamayan kilo kaybı Derideki renk bozulumu ve iyileştirilemeyen mukoz membran iltihapları ilerleyen açıklanamayan öksürük ve boğaz ağrısı. Nefes darlığı ilerleyen üşüme Devamlı ishal. Ağızda mantar enfeksiyonu Kolay yaralanma ve açıklanamayan kanama Zihinde karışıklık ve sonunda koma. AIDS'Iİ kişilerde HIV-I denilen virüs tipi bu T hücrelerinin içine girer ve çoğalmaya başlar. Daha sonra da bu hücreleri öldürür. AİDS'ti kişilerde bt. imha immün sistemi zayıf bir hale getirir. Bu durumda ayrıca değişik enfeksiyonların ve tümörlerin ortaya çıkışı da kolaylaşır. HIV-I virüsüne ayn zamanda HTLV-III LAV ARV virüsleri de denilir Virüs değişik yollarla örneğin damardan kirli iğne-lerle yapılan iğneler cinsel ilişkiler veya anneder çocuğa olmak üzere vücuda girerler. Virüs T hücrelerinin içine girer ve çoğalır. Birkaç ay içinde vücut bu virüse karşı antikor üretir. Kan testleri bu yüzden pozitif bir sonuç verir. Semptomlar 1-2 haftada gelişir. Bunlar virüs vücuda girdikten birkaç ay sonra başlar. Bu sırada kanda antikor oluştuğu için ELİSA ve VVestern Blot gibi tahlillerle teşhis konulabilir. Semptomlar enfeksiyöz mononükleozu andırır ve lenf nodüllerinde şişme ağrılı boğaz ateş sıkıntı ve deri döküntüsü gibi durumları içerir. Semptomlar bir süre sonra azalabilir ve birkaç yıl hiç görülmeyebilir. Bu zaman zarfında vücuttaki virüs miktarı önceleri yavaş sonraları ise hızlı bir şekilde artar. Bu artışa paralel olarak T hücreleri azalır. Kişi bundan sonra AİDS'e sebep olan virüs enfeksiyonuna yakalanmış demektir. Fakat henüz AİDS tam meydana gelmez. Bununla birlikte kişi diğer insanlara bu virüsü bulaştırabilir. T hücreleri ortadan kalktığında immün sistem çöker ve vücutta çok kolay enfeksiyon ve tümörler meydana gelir. Lenf bezleri şişmesi düşük dereceli ateş gibi immün sistemin zayıflamasının işareti ola-rak bilinen semptomlar meydana geldiğinde hastalık AİDS Related Complex (ARC) adını alır. İmmün sistemin büyük çapta zayıflamasından sonra tüm belirtilerin tamamen belirmesi durumu ortaya çıkar ki bu da fırsatçı enfeksiyon durumunu içerir. (Fırsatçı enfeksiyon vücudun immün sistemi şiddetli bir şekilde bozulduğunda vücuda istila edebilen bakteri veya virüsler tarafından oluşturulur.) AİDS'in bütün etkileri virüs enfeksiyonunu takiben 5-10 yıl içinde gelişir. Ölüm ortalama 2-3 yıl içinde bu etkiler nedeniyle meydana gelebilir. Bu hastalık yeni tanımlanabilmiştir ve doğal yapısı konusundaki bilgilerimiz birkaç yıl içinde değişebilir. AİDS şu anda büyük bir salgındır. On yıl önce bu ülkede AİDS bilinmiyordu. Bugün halkın ilgi alanına giren büyük bir olaydır. Ocak 1981'den Ocak 1990'a kadar 140.00 Amerikalıya AİDS teşhisi konmuştur. Bu grubun yarısından fazlası semptomların ortaya çıkmasını takip eden 4 yıl içinde ölmüştür insanların bir çoğu da kanlarında AİDS virüsü taşımakta olup sonunda AİDS gelişecektir. Dünya Sağlık Organizasyonunun tahminlerine göre dünyadaki AlDS'li hasta sayısı 500.000 civarındadır. Diğer taraftan Amerika'da 1-1.5 milyon diğer ülkelerde 5-10 milyon AİDS virüsü taşıyan insan vardır. Muhtemelen bu insanların sayısı da gittikçe artmaktadır. AlDS'li hastalar ikiye ayrılır. Homoseksüel ve biseksüel erkekler ve iğne ile uyuşturucu kullanan erkekler ve kadınlar. Riskli olan diğerleri ise AlDS'liyle cinsel ilişkide bulunanlar AİDS virüsü taşıyan kadınların çocukları ve 1977-1985 Nisan'ı arasında çeşitli nedenlerle kan nakli yapılmış kişilerdir. Bu hastalığın kadından erkeğe erkekten kadına cinsel ilişkiyle geçebildiğini vurgulamak istiyoruz. Prezervatif kullanarak virüs geçişini azaltmak mümkün olabiliyorsa da tam korunma sağlanamaz.

http://www.biyologlar.com/aids

KPDS VE ÜDS’DE ZAMANI DOĞRU KULLANMAK

Daha önceki makale ve yazılarımda da belirttiğim gibi, KPDS, ÜDS, YDS gibi akademik sınavlarda zamanı doğru kullanmak oldukça önemlidir. Bu temel olgu aslında “sınav” kavramının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Yani; bir soruyu doğru yapmak kadar o soruyu ne kadar sürede yapabildiğinizde toplamda alacağınız puanı belirleyen önemli unsurlardan biridir. Yaklaşmakta olan ÜDS ve KPDS sınavlarına hazırlanan adaylara tavsiyem, sadece bilgilerini artırmaları değil, fakat aynı zamanda soru çözüm sürelerini iyi ayarlayabilmeyi öğrenmeleridir. Örneğin KPDS sınavının soru sayısını ve toplam süreye bir göz atalım; Soru Sayısı: 100 Toplam Sınav Süresi: 180 Dakika Düz mantık güderek ve basit bir hesap yaparak şu sonuca varabiliriz; 1 soruyu 1 dakikada yapabiliyorsak, sınavı 100 dakikada bitirebiliriz. Ancak bir soruyu 2 dakikada çözebiliyorsak, o zaman da sınav süresini aşan 200 dakikaya denk geliyor demektir. Matematiksel olarak her soruyu 1,8 dakikalık bir ortalama ile çözebilmeliyiz. İşte bu noktada sadece İngilizce bilgisinin yeterli olmadığı ortaya çıkmaktadır. KPDS ve ÜDS sınavlarında mutlaka zamanı doğru kullanabilmek için TEST TEKNİĞİNE ihtiyacınız vardır. Aşağıda verilen örneklere bakınca test tekniğinin gereği daha da iyi anlaşılacaktır; Bu soruyu kaç dakikada çözebilirsiniz? Çevirerek veya tüm seçenekleri tek tek yerine koyarak bunu kaç dakikada yapabilirsiniz ? Elinizde sözlük olsa kaç dakikada çözebilirsiniz? KPDS MAYIS 2008 Sorusu 11. ---- not all negative thoughts and feelings are bad for health, specific emotional states, especially stress and depression, have now been linked to heart trouble of all kinds. A) When B) Suppose that C) As if D) Whenever E) Though Ya bu soru için kaç dakika harcarsınız ? KPDS MAYIS 2008 Sorusu 12. The Danish poet and novelist Jeppe Aakjær grew up in the Jutland farming area and ---- was well aware of the harsh conditions endured by farm labourers in his country. A) on the contrary B) even so C) so D) still E) nevertheless Ya bu soru için kaç dakika harcarsınız ? KPDS MAYIS 2008 Sorusu 58. (I) The label homo sapiens was first attached to man by Linnaeus in his classification of the animal kingdom over two hundred years ago. (II) That kingdom is now thought to include over threequarters of a million species. (III) Still, the physiology of the human body parallels, in a host of different ways, that of the animals. (IV) Though very many more species may be discovered, it is not likely that anything will ever shake our conviction that we belong to a very special class. (V) This conviction is quite as strong today as it was in the eighteenth century. A) I B) II C) III D) IV E) V Ya bu paragraf ve soruları için kaç dakika harcarsınız ? In many primitive communities there is a taboo on mentioning a man’s name except in certain special circumstances, because his name is believed to contain within it something of himself, which would be lost and wasted if his name were uttered without first taking special precautions. This belief about words is widespread. Among the more primitive and the uneducated, it is universal. A remarkably matter-of fact practical application of it occurs even in the present day in the Tibetan prayer-wheel. If, thinks the Tibetan peasant, a prayer uttered once does some good, then the same prayer uttered many times will do more good. Therefore, since he assumes that the efficacy lies in the prayer as an entity in itself, he writes it round the rim of a wheel, and then frugally employs the water of a mountain stream to turn it all day long, instead of wastefully employing his own lungs and lips to say it again and again. 76. In this passage, the author points out that ----. A) most societies in the world today are still very primitive B) in primitive societies, words are often felt to embody the idea they express C) the unsophisticated are no less intelligent than the sophisticated D) Tibetan peasants should not be regarded as primitive E) the Tibetan peasant does not really believe that the prayer-wheel can do any good 77. As we understand from the passage, an underlying belief behind the Tibetan prayer-wheel is that ----. A) for a prayer to be answered, it must be repeated many times B) man can achieve nothing without the help of stronger powers C) man is powerless against the forces of evil D) human effort can achieve almost anything E) the forces of nature must never be opposed 78. The author uses the example of the Tibetan prayer-wheel to ----. A) show that all religions are fundamentally alike B)demonstrate how unrealistic primitive peoples are C) illustrate just how powerful words are felt to be in primitive societies D) show how inventive primitive peoples are E) show how unique the natives of Tibet are 79. It is clear from the passage that, among primitive societies, it is generally believed that a man’s name ----. A) should be constantly repeatedB)has a wholesome effect upon his life C) will bring calamity to those who use it D) should only be spoken under appropriate circumstances E) is of little importance as it is so rarely used 80. We can conclude from the passage that the Tibetan peasant ----. A) is not tolerant of the religious beliefs of othersB)bears no resemblance to other primitive peasants C) never calls any member of his family by name D) is not deeply religious and does not treat his religion seriously E) – though primitive – has a very practical attitude towards life NOT : Yukarıda verilen tüm soruların ve geriye kalan tüm soruların test teknikleri ile kolayca çözümleri KPDS MAYIS 2008 SORU ÇÖZÜMLERİ kitapçığımızda verilmiştir. SONUÇ Bu soruların cevaplanmasında sadece kelime bilgisi ve dil bilgisi asla yeterli değildir. Her soru türü ve soru türüne yaklaşım için özel test teknikleri şarttır. Bu test tekniklerini edinebilmek için mutlaka düzgün ve amaca uygun kaynak, eğitmen, çalışma planı veya kursu öneririm.

http://www.biyologlar.com/kpds-ve-udsde-zamani-dogru-kullanmak

Cells are crawling all over our bodies, but how?

Cells are crawling all over our bodies, but how?

For better and for worse, human health depends on a cell's motility –– the ability to crawl from place to place. In every human body, millions of cells –are crawling around doing mostly good deeds ––– though if any of those crawlers are cancerous, watch out.

http://www.biyologlar.com/cells-are-crawling-all-over-our-bodies-but-how

The genetic evolution of Zika virus

The genetic evolution of Zika virus

This is a phylogenetic tree constructed from nucleotide data from 41 viral complete ORF sequences of ZIKV strains An analysis comparing the individual differences between over 40 strains of Zika virus (30 isolated from humans, 10 from mosquitoes, and 1 from monkeys) has identified significant changes in both amino acid and nucleotide sequences during the past half-century. The data, published April 15 in Cell Host & Microbe, support a strong divergence between the Asian and African lineages as well as human and mosquito isolates of the virus, and will likely be helpful as researchers flush out how a relatively unknown pathogen led to the current outbreak.

http://www.biyologlar.com/the-genetic-evolution-of-zika-virus-haber-8121

Primate evolution in the fast lane

Primate evolution in the fast lane

The pace of evolution is typically measured in millions of years, as random, individual mutations accumulate over generations, but researchers at Cornell and Bar-Ilan Universities have uncovered a new mechanism for mutation in primates that is rapid, coordinated, and aggressive. The discovery raises questions about the accuracy of using the more typical mutation process as an estimate to date when two species diverged, as well as the extent to which this and related enzymes played a role in primate evolution.

http://www.biyologlar.com/primate-evolution-in-the-fast-lane-haber-8133

UW team stores digital images in DNA -- and retrieves them perfectly

UW team stores digital images in DNA -- and retrieves them perfectly

Technology companies routinely build sprawling data centers to store all the baby pictures, financial transactions, funny cat videos and email messages its users hoard. But a new technique developed by University of Washington and Microsoft researchers could shrink the space needed to store digital data that today would fill a Walmart supercenter down to the size of a sugar cube. The team of computer scientists and electrical engineers has detailed one of the first complete systems to encode, store and retrieve digital data using DNA molecules, which can store information millions of times more compactly than current archival technologies. In one experiment outlined in a paper presented in April at the ACM International Conference on Architectural Support for Programming Languages and Operating Systems, the team successfully encoded digital data from four image files into the nucleotide sequences of synthetic DNA snippets. More significantly, they were also able to reverse that process -- retrieving the correct sequences from a larger pool of DNA and reconstructing the images without losing a single byte of information. The team has also encoded and retrieved data that authenticates archival video files from the UW's Voices from the Rwanda Tribunal project that contain interviews with judges, lawyers and other personnel from the Rwandan war crime tribunal. "Life has produced this fantastic molecule called DNA that efficiently stores all kinds of information about your genes and how a living system works -- it's very, very compact and very durable," said co-author Luis Ceze, UW associate professor of computer science and engineering. "We're essentially repurposing it to store digital data -- pictures, videos, documents -- in a manageable way for hundreds or thousands of years." The digital universe -- all the data contained in our computer files, historic archives, movies, photo collections and the exploding volume of digital information collected by businesses and devices worldwide -- is expected to hit 44 trillion gigabytes by 2020. That's a tenfold increase compared to 2013, and will represent enough data to fill more than six stacks of computer tablets stretching to the moon. While not all of that information needs to be saved, the world is producing data faster than the capacity to store it. DNA molecules can store information many millions of times more densely than existing technologies for digital storage -- flash drives, hard drives, magnetic and optical media. Those systems also degrade after a few years or decades, while DNA can reliably preserve information for centuries. DNA is best suited for archival applications, rather than instances where files need to be accessed immediately. The team from the Molecular Information Systems Lab housed in the UW Electrical Engineering Building, in close collaboration with Microsoft Research, is developing a DNA-based storage system that it expects could address the world's needs for archival storage. First, the researchers developed a novel approach to convert the long strings of ones and zeroes in digital data into the four basic building blocks of DNA sequences -- adenine, guanine, cytosine and thymine. "How you go from ones and zeroes to As, Gs, Cs and Ts really matters because if you use a smart approach, you can make it very dense and you don't get a lot of errors," said co-author Georg Seelig, a UW associate professor of electrical engineering and of computer science and engineering. "If you do it wrong, you get a lot of mistakes." The digital data is chopped into pieces and stored by synthesizing a massive number of tiny DNA molecules, which can be dehydrated or otherwise preserved for long-term storage. The UW and Microsoft researchers are one of two teams nationwide that have also demonstrated the ability to perform "random access" -- to identify and retrieve the correct sequences from this large pool of random DNA molecules, which is a task similar to reassembling one chapter of a story from a library of torn books. To access the stored data later, the researchers also encode the equivalent of zip codes and street addresses into the DNA sequences. Using Polymerase Chain Reaction (PCR) techniques -- commonly used in molecular biology -- helps them more easily identify the zip codes they are looking for. Using DNA sequencing techniques, the researchers can then "read" the data and convert them back to a video, image or document file by using the street addresses to reorder the data. Currently, the largest barrier to viable DNA storage is the cost and efficiency with which DNA can be synthesized (or manufactured) and sequenced (or read) on a large scale. But researchers say there's no technical barrier to achieving those gains if the right incentives are in place. Advances in DNA storage rely on techniques pioneered by the biotechnology industry, but also incorporate new expertise. The team's encoding approach, for instance, borrows from error correction schemes commonly used in computer memory -- which hadn't been applied to DNA. "This is an example where we're borrowing something from nature -- DNA -- to store information. But we're using something we know from computers -- how to correct memory errors -- and applying that back to nature," said Ceze. "This multidisciplinary approach is what makes this project exciting. We are drawing from a diverse set of disciplines to push the boundaries of what can be done with DNA. And, as a result, creating a storage system with unprecedented density and durability," said Karin Strauss, a researcher at Microsoft and UW affiliate associate professor of computer science and engineering. Source: University of Washington http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/uw-team-stores-digital-images-in-dna-and-retrieves-them-perfectly-haber-8723

Study accurately dates coral loss at Great Barrier Reef

Study accurately dates coral loss at Great Barrier Reef

Historical and modern photographs of Stone Island taken in a) 1915 (photographer unknown); b) 1994 (photographer A. Elliot © Commonwealth of Australia GBRMPA); c) 2012 (photographer H. Markham); and Bramston Reef taken in d) c.1890 (W. Saville-Kent); e) 1994 (photographer A. Elliot © Commonwealth of Australia GBRMPA); f) 2012 (photographer T. Clark). Landscape features in the background of the images helped to locate the same sites: Gloucester Island (GI) and Cape Gloucester (CG). Credit Source: Clark et al. 2016. The timing of significant Great Barrier Reef coral loss captured by a series of historical photos has been accurately determined for the first time by a University of Queensland)-led study.

http://www.biyologlar.com/study-accurately-dates-coral-loss-at-great-barrier-reef-haber-8729

Scientists measure the 'beauty' of coral reefs

Scientists measure the 'beauty' of coral reefs

This is an example of a healthy reef. Almost every person has an appreciation for natural environments. In addition, most people find healthy or pristine locations with high biodiversity more beautiful and aesthetically pleasing than environmentally degraded locations. In a study which computed 'aesthetics' as it relates to coral reefs, a multidisciplinary group of researchers have shown that an objective computational analysis of photographic images can be used to assess the health of a coral reef.

http://www.biyologlar.com/scientists-measure-the-aposbeauty-apos-of-coral-reefs-haber-8733

What was killing the young right whales? New research finds a suspect

What was killing the young right whales? New research finds a suspect

This is a right whale calf washed up at Peninsula Valdes, Argentina. New research indicates a likely connection between the deaths of hundreds such calves starting in the mid-2000s and... The baby whales suddenly began dying in 2005. And continued for several years running.

http://www.biyologlar.com/what-was-killing-the-young-right-whales-new-research-finds-a-suspect-haber-8734

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Ayna Nöronlar: Beyindeki bu hücreler, sadece bir hareket ortaya koyduğumuzda değil ayrıca aynı hareketin başkaları tarafından gerçekleşmesini gözlemlediğimizde de ateşlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/populer-bilim-ve-gelecek-ayna-noronlar

The Genetic Structure of Anatolia: From the Neolithic to the Oghuz Migrations

The Genetic Structure of Anatolia: From the Neolithic to the Oghuz Migrations

Anatolia has witnessed many migrations and has been home to a variety of civilizations. The increasing availability of ancient DNA samples from different periods and cultures makes it now possible to examine the genetic changes that have taken place in Anatolia since the Neolithic. The ancient DNA revolution has already dispelled many myths, but myths and legends die hard. Some of the more persistent ones concern the impact of the last migration wave to hit Anatolia, marked by the arrival of the Oghuz Turks. While the Oghuz’ cultural impact is undeniable, the significance of their genetic legacy is still contested by some. Although there are still some missing links in the DNA record, the available evidence allows us to put the “no true Turkmen fallacy” to the test. Anatolia_Neolithic: Neolithic sample from central Anatolia (Tep002, Tepecik-Çiftlik, 6680-6590 BC). Anatolia_Chalcolithic: Chalcolithic sample from western Anatolia (I1584, Barcın, 3943-3708 BC). Anatolia_Bronze_Age: Bronze Age sample from western Anatolia (I2683, Harmanören-Göndürle, 2500-1800 BC). Greek_Cappadocia: Average of Cappadocian Greek samples from our project databese. Turk_Cappadocia: Average of Cappadocian Turkish samples from our project databese. Turk_Anatolia: Average of all Anatolian Turkish samples from our project database. Due to its inclusion of hunter-gatherer and farmer related components, I’ve thought it would be appropriate to start with the puntDNAL K12 calculator. Neolithic to Chalcolitic transition: We see a dramatic decrease in the Anatolian_Neolithic component in the Chalcolithic sample, and an increase in the Caucasus_HG component. This change seems to be caused by a large-scale migration of people heavy in Caucasus_HG/Iran_N ancestry. Chalcolithic to Bronze Age transition: The low quality of this sample causes the admixture results to be quite noisy, but an increase in the Near_East component can be observed. Lazaridis 2016 determined that the Bronze Age sample can be best modelled as a three-way mix of 62% Anatolia_N + 32% CHG + 6% Levant_N. Let’s continue with the Eurogenes K13 calculator. If we assume that our modern-day Cappadocian Greek average is representative of the genetic profile of Cappadocian Greeks during the times of the Byzantine Empire, then we can conclude that the Oghuz migrations, which started in the 11th century and continued for hundreds of years, had a significant impact on the genetic structure of Anatolia. The differences we observe between our samples of Cappadocian Greeks and Cappadocian Turks allows us to gain some insights into the genetic profile of the incoming Oghuz Turks: From the observation that Anatolia_Neolithic related components (such as West_Med and East_Med) show significant declines, while the West_Asian component doesn’t, we can deduce that this component was one of the major components that the Seljuk era Oghuz brought with them. The increase that we can see in the Baltic component is not surprising, given that modern Central Asians have greater amounts of Baltic admixture than West Asians. The fact that the proportions of the West Asian component barely changed, while at the same time the South_Asian component (a proxy for Iran_N related ancestry) increased, indicates that we should focus on the region south of the Aral Sea. Let’s add a couple of samples from the south of the Aral Sea. Turkmen_TM: Average of Turkmen samples from Turkmenistan (Ashgabat). Turkmen_UZ: Average of Turkmen samples from Uzbekistan. Uzbek_UZ: Average of Uzbek samples from Uzbekistan. We can take a look at the closest populations for some of our sample averages with the help of the 4-Ancestors Oracle. The numbers to the right of the population names (@ x) are least-squares distances, the smaller the numbers the closer the populations are to each other. A distance greater than 10 cannot be considered close. Anatolia_Chalcolithic Least-squares method. Using 1 population approximation: 1 Anatolia_Chalcolithic @ 0 2 Anatolia_Bronze_Age @ 11,805973 3 Greek_Cappadocia @ 13,443617 4 South_Italian @ 14,011506 5 Cyprian @ 15,958764 6 Sephardic_Jewish @ 17,037429 7 Central_Greek @ 17,24864 8 Italian_Jewish @ 17,53137 9 East_Sicilian @ 17,655078 10 Italian_Abruzzo @ 19,476547 211 iterations. Anatolia_Bronze_Age Least-squares method. Using 1 population approximation: 1 Anatolia_Bronze_Age @ 0,453767 2 Cyprian @ 7,171295 3 Greek_Cappadocia @ 10,516959 4 Anatolia_Chalcolithic @ 11,841659 5 Lebanese_Muslim @ 12,632653 6 Lebanese_Christian @ 14,350529 7 Samaritan @ 14,435627 8 Syrian @ 15,324154 9 Sephardic_Jewish @ 16,596795 10 Armenian_West @ 17,191345 211 iterations. Greek_Cappadocia Least-squares method. Using 1 population approximation: 1 Greek_Cappadocia @ 0,245893 2 Armenian_West @ 10,245416 3 Anatolia_Bronze_Age @ 10,41903 4 Greek_Pontus @ 10,828287 5 Cyprian @ 11,707179 6 Assyrian @ 12,161285 7 Lebanese_Muslim @ 12,184882 8 Turk_Cappadocia @ 13,231142 9 Anatolia_Chalcolithic @ 13,441605 10 Turk_Anatolia @ 14,188997 211 iterations. We can make the differences clearer with the help of a PCA of Anatolia and Central Asia. The Turkish averages cluster between Greek_Cappadocia and Central Asian averages. The Central Asian genetic legacy of Turks pulls Turk_Anatolia and Turk_Cappadocia away from Greek_Cappadocia, Anatolia_Bronze_Age and Anatolia_Chalcolithic.   This is what happens when we add Armenian and Kurdish averages to the PCA.   In a dendrogram of Anatolian samples, Greek_Cappadocia clusters with Anatolia_BA (Bronze Age) and Anatolia_CHL (Chalcolithic), while the Turkish samples form their own cluster.     In light of all this data, we can conclude that during the long time span from the Neolithic to the Oghuz migrations the genetic structure of Anatolia underwent successive transformations, and that the last big change was caused by the Oghuz migrations. SOURCES: The Demographic Development of the First Farmers in Anatolia Genetic origins of the Minoans and Mycenaeans www.familytreedna.com/groups/oghuz-turks Yazar: B. Danişmend http://www.haplogruplar.com/the-genetic-structure-of-anatolia-from-the-neolithic-to-the-oghuz-migrations/

http://www.biyologlar.com/the-genetic-structure-of-anatolia-from-the-neolithic-to-the-oghuz-migrations

Virüslerin Kesifi

Virüs latince zehir anlamına gelir. Virüsler 19. Yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiştir. Robert KOCH, Louis PASTAEUR ve diğer bakteriyologlar , canlılarda görülen birçok hastalıklara bakterilerin sebep olduğunu bulmuşlardır. Fakat bazı hastalıklar onları çok şaşırtıyordu. Çünkü hastalığın meydana geldiği organizmada, bu hastalığa sebep olabilecek bir bakteri bulunamıyordu. Araştırmacıların dikkatini çeken böyle bir hastalığa tütün yaprağında rastlanmıştı. Hasta bitkinin yaprakları , mozayik bir şekilde lekelenip buruştuğu için , bu hastalığa tütün mozaiyik hastalığı adı verilmiştir. Virüsler önceleri bakterilerin salgıladığı bir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak bakterilerin salgıladığıbir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak hastalık yapabileceği gösterildi. Hasta olan tütün bitkisinden çıkarılan özüt, porselen bir filtreden geçirilerek bakteriler tutuldu. Süzülen özüt, sağlıklı tütün bitkisinin yapraklarına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı görüldü. Hollandalı mikrobiyolog M.W. BEIJERINCK hastalığın kısa zamanda bitkinin bütün organlarına yayıldığını tespit etmiştir. Özütte hiç bakteri kalmadığı halde, sağlıklı bitkiyi hastalandıran bu faktöre, BEIJERINCK, “hastalık yapan canlı sıvı” adını vermiştir. 20. yüzyılın başlarında, tütün mozayik virüsünden başka, bitki, insan ve hayvanlarda çeşitli hastalıklar yapan virüsler keşfedilmiştir. Mesela bunlar arasında salatalık, marul ve patateste mozayik hastalığı yapan virüsler sayılabilir. Ayrıca insanlarda sarı humma, çocuk felci, grip, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği gibi hastalıklara sebeb olan virüsler de bilinmektedir. 1930 yılına kadar, virüslerin sebeb olduğu bir çok hastalık tanımlanmasına rağmen, virüslerin yapısı ve özellikleri hakkında fazla bilgi elde edilememiştir. Amerikalı mikrobiyolog Wendell M. STANLEY, 1935 yılında tütün mozayik virüsünü, yaşadığı bitkiden ayırmayı başarmıştır. Bu araştırmacı, saf olarak elde ettiği virüs kitlesini mikroskopta incelediğinde, iğne şeklinde kristaller görmüştür. Daha sonra bu kristallerin nükloproteinler olduğu anlaşılmıştır. Aynı yıllarda STANLEY, izole ettiği tütün mozayik virüsü (TMV) kristallerini elektron mikroskobunda inceleyerek çubuk şeklinde yapılar olduğunu görmüştür. İzole edilmiş tütün mozayik virüsleri cansız gibi görünmesine rağmen, suda biraz bekletilerek tütün yaprağına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmalarla, virüslerin ancak canlı hücrelere üreyebildiği anlaşılmıştır. Virüsler, canlı hücrelerde yaşayan mecburi parazitler olup, içinde yaşadığı hücrenin metabolik mekanizmasını kendi hesabına kullanabilen canlılardır. Gerçekten, bir virüs konukçu hücreye girdikten sonra, kendisi için gerekli proteinleri ve nükleik asitleri üretebilmektedir. Yani virüsler, girdiği hücrelerde, metabolizma makinasının direksiyonunu ele geçirmekte ve onu kendi lehine yönlendirebilmektedir. Virüslerin Özelikleri genom: Bir organizmanın sahip olduğu genleri taşıyan DNA’nın tamamıdır. Her organizmanın kendi genomu vardır. Kalıtım maddeleri (genomları) DNA veya RNA olabilir. Sadece proteinkılıf + DNA dan oluşurlar. Bu yapılarından dolayı kopmuş kromatin parçasına benzerler. Hücre organelleri, sitoplazmaları, enerji üretim sistemleri ve metabolizma enzimleri yoktur.Hem canlı hem cansız olarak sayılırlar. Virüslerin canlı sayılmasının nedeni cnalı bir hücre içine girdiğinde DNA eşlemesi yapabilmeleridir. Virüslerin cansız sayılmalarının nedeni hücre dışında cansızların özelliği olan kristal yapıda bulunmalarıdır. Bazı virüslerde virüsün bir hücrenin içine girmesini sağlayan enzimlerde buluna bilir.virüsün üremesi için canlı bir hücreye girmesi şarttır. Virüs girdiği hücrenin ATP’sini ,enzimlerini, nükleotitlerini kısaca herşeyini kendi leyhine kullanan tam bir parazittir. Virüs DNA sının içine girdiği bakteri DNA sından baskın olması ve bu bakteriyi kendi hesabına yönetmesi DNA nın yönetici özelliğine en iyi örnektir.bakteri içine girenvirüse bakteriyofaj denir. Virüs bir hayvan hücresine girdiğinde interferon denilen hormon benzeri bir madde salgılar. Bu madde diğer hücrelere vücutta virüs bulunduğunu haber vererek korumayı sağlar. Virüslerin Büyüklüğü ve Şekli Bütün virüsler o kadar küçüktür ki , bunlar ışık mikroskobunda ayrı parçalar halinde görülemezler. Ancak elektron mikroskobunda belirli şekilde görülmektedir. Büyüklükleri genel olarak 15-450 milimikron arasında değişir. Çocuk felci virüsünün elektron mikroskobuyla alınan fotoğrafı, virüs parçacıklarının pinpon topuna benzer minik yuvarlaklar halinde olduğunu göstermiştir. Virüslerin Yapısı Biyologlar virüslerin canlı tabiatının eşiğinde yani en alt basamağında bulunan varlıklar olarak kabul ederler. Çok küçük çok ilksel organizmalardır. Bu bakımdan virüsler hakkındaki bilgilerimiz henüz çok değildir. Biyologlar çok ince ve dikkatli araştırmaları sonucu virüslerin bir nükleit asit RNA öz maddesi ile bunu saran bir protein kılıftan meydana geldiğini bulmuşlardır. Öz madde virüsün çeşidine göre bir RNA veya DNA olabilir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer, onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere Bakteriyofaj (bakteri yiyen virüs) denir. Bakteriyofajlar bakterileri yiyerek yaşarlar. Bakterilerin içinde ürer ve en sonunda içinde yaşadıkları hücreleri yok ederler. İnsan ve hayvanlarda hastalık yapan virüslerin çoğu da, etrafı protein kılıf ile çevrili DNA ipliğinden başka bir şey değildir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer ve onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere bakteriyofaj veya kısaca faj (faj virüsleri) denir. Faj bakteri yiyen anlamına gelir. Virüslerin Yaşama Şekilleri Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır Virüslerin Üremesi Virüsün canlılığını sürdürmek için bulunduğu canlıya konak canlı adı verilir. Virüs konak canlıya girdiğinde konak canlının DNA sı virüsün hesabına çalışmaya başlar. Yani virüs girdiği canlıyı yönetimi altına alır. Artık konak canlı kendi eşlenmesi yerine virüsün yönetici maddesini eşler. Ribozomlarıyla virüsün proteinlerini sentezler. Konak canlıda sayısı hızla artar. Konak canlının hücre zarı parçalanarak virüsler açığa çıkar. Kendilerine yeni konak canlı ararlar. Eğer canlı bir hücre yoksa kristaller meydana getirirler. Devamlı üreyen virüslere Litik Virüs denir.bazı hallerde virüs girdiği konak canlıya zarar vermeden kalabilir. Virüsün yönetici maddesi konak canlının yönetici maddesine yapışırsa konak canlı virüsün yönetimine girmez. Konak canlının yönetici maddesinin bir parçası haline gelebilir. Virüs çoğalamadığı içinde konak canlıya zarar veremeyecektir. Böyle virüslere Lizogenik Virüs denir. Virüsler bitkilerde ve hayvanlarda hastalık meydana getirirler. Ancak bu zarar girdikleri bitki veya hayvan hücresinde yönetimi ele geçirirlerse mümkündür. Virüslerin nükleik asitlerindemutasyonlar meydana gelebilir. Biyolojik açıdan eniyi incelenen virüsler “Bakteriyofaj”lardır. Bunlara bakteri yiyen virüslerde denilebilir. Birde kuyrukları vardır. Kuyruk bakteriye deydiğinde bakterinin o bölgesini eritir. Yönetici molekülü böylece bakteriye geçer. Lizogenik virüsse bakteri kromozomuna yapışır, orada profajı oluşturur.(Girdiği bakterinin kromozomuna yapışarak üremeden kalabilen Lizogenik virüs kromozomuna profaj denir.) Özet Olarak Virüsler 1-Canlı ve cansız arasında geçit oluştururlar. 2-Protein kılıf ve nükleik asitten oluşurlar.(DNA veya RNA) 3-Kristalleşebilirler 4-Kompşex enzim sstemleri yoktur. 5-DNA taşıyanlar bakterileri yiyebilir bunlara bakteriyofaj veya faj denir. 6-Grip, nezle, kızamık, frengi, kabakulak gibi hastalıkları yaparlar. 7-Virüs bir canlı hücrenin (örneğin bakterinin) çeperine yapışır. 8-Virüs DNA’si bakterinin içine enjekte olur. 9-Bakteri DNA’sının eşlenmesi durur. 10-Virüs DNA’sı bakterinin bütün biyokimyasal sistemlerini kullanarak kendini eşlemeye başlar. 11-Bakterinin protein sentezi sistemi virüs için gerekli protein kılıfı v.s. gibi yapıları bakteri malzemesi kullanılarak sentezlenir.bu yolla 100’den fazla virüs oluşur. 14-Bakterinin hücre duvarını delici enzimlerinde sentezlenmesi ve hücre duvarının erimesiyle virüsler dışarı çıkar.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-kesifi

AIDS'in Belirtileri

AIDS ve aynı virüs tarafından meydana getirilen diğer hastalıkların belirtileri hemen hemen aynıdır. Aynı soğuk ve gribin birbirleriyle özdeşleştirlmesi gibi.Fakat AIDS'e ya da ilgili hastalıklarından birine yakalanmış bir kişi için bu belirtiler çok ısrarcıdır ve nedeni yok gibi görünür. Kişi hiçbir zaman kendisini neyin hasta ettiğini bulamaz ve hastalığın üstesinden gelemez. Çünkü sadece doktorlar ve konu ile ilgili araştırma yapan bilim adamları bu belirtileri teşhis edebilirler. Bu belirtilerin doktor tarafından açıklanan bir kısmı şöyledir: Fiziksel ve zihinsel aktiviteleri etkileyen sebebi açıklanamayan aşırı bir yorgunluk Zayıflama yada diyet gibi herhangi bir aktivite söz konusu olmadan iki aydan kısa bir sürede 7-10 kilo kaybı Birkaç haftanın sonunda ateşin açıklanamayacak bir şekilde 39 derecenin üstüne çıkması Uyku sırasında kişinin üstünü sırılsıklam edecek derecede terleme Sebebi bilinmeyen bir şekilde vücuttaki salgı bezlerinin kabarması (Özellikle boğazda boyunda ve koltuk altında bulunan lenf bezlerinin kabarak en geniş halini alması) Dilin üzerinde ve ağız içinde beyaz noktalar yada lekelerin oluşması Israrla devam eden ishal Herhangi bir solunum enfeksiyonuyla meydana gelen ve çok uzun süren kuru öksürük Özellikle öksürükle birlikte oluşan nefes darlığı Deri üstünde ya da altında oluşan kat kat yada yükselen bir şekilde leke ve şişliklerin meydana gelmesi. Başlangıçta çürükmüş gibi algılanabilir fakat bunlar zamanla kaybolmazlar ve genellikle etraflarındaki derilerden çok daha serttirler. aidsnedir.comdan alıntı

http://www.biyologlar.com/aidsin-belirtileri

Lökositlerin işlevleri

Lökositler (akyuvarlar) vücudumuzu çeşitli mikroplara ve yabancı maddelere karşı savunan ve bağışıklığı sağlayan kan hücreleridir. İşlevlerine göre farklı alt gruplara ayrılırlar. Nötrofil parçalılar (granülositler). Vücudumuza giren  mikropları ve yabancı maddeleri yutarak yok ederler (fagositoz). Kemik iliğinden kana geçen nötrofiller dolaşımda  eritrositler gibi uzun süre kalmazlar, dokulara ya da iltihap bölgelerine geçerler. Dolaşımda kalma süreleri  kısadır (4-6 saat).  Dokularda yuttukları  mikropları sindirdikten sonra  dejenere olur  ve ölürler. Nötrofil sayısı çok azaldığında (nötropeni) , gelişen infeksiyonların bir belirtisi olarak hastalarda yüksek ateş görülür. Eozinofil parçalılar. Eozinofil hücrelerin de nötrofiller gibi bakterileri yutma ve öldürmeyetenekleri vardır. Buna ek olarak özellikle allerji ve bağışıklık olaylarında rol alırlar. Bazofil parçalılar. Bazofiller ve bunların doku şekilleri olan mast hücreleri (mastosit) bazı allerji  (aşırı duyarlık) reaksiyonlarının gelişiminde rol oynarlar. Monositler. Nötrofiller gibi fagositoz yeteneğine sahip hücrelerdir. Ancak çevre kanını nötrofillere göre daha yavaş terkederler (12-24 saat). Dokulara geçtikten sonra makrofaj adı verilen büyük hücrelere dönüşürler. Dokularda aylarca yaşayabilen makrofajlar vücuda yaygın bir şekilde dağılmışlardır (akciğerler, karaciğer, dalak, lenf düğümleri, kemik iliği, vd). Monosit  ve makrofajların çok sayıda önemli işlevleri vardır. Bunların başında   yaşlanmış ya da bozuk kan hücrelerini ortadan kaldırma,  bağışıklık olaylarının gelişmesinde  lenfositlerle sıkı iş birliği içinde bulunma gelir. Lenfositler. Bağışıklık sistemimizin en önemli hücreleri, bir anlamda baş aktörleridir. Dolaşan kandan daha çok lenf düğümleri ve lenf yollarında, dalakta, sindirim, solunum yollarının içini döşeyen zarların altında yoğunlaşmışlardır. Yıllarca ölçülecek denli uzun ömürlüdürler. Lenf, lenf yolları ve lenfositler, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Şimdilik çevre kanında, lenfositlerin yapı ve işlevlerine göre üç gruba ayrıldıklarını söylemekle yetinelim: B lenfositler, T lenfositler ve NK lenfositler (NK: ing. naturel killer: doğal katil hücreler).

http://www.biyologlar.com/lokositlerin-islevleri

Highly efficient CRISPR knock-in in mouse

Highly efficient CRISPR knock-in in mouse

Genome editing using CRISPR/Cas system has enabled direct modification of the mouse genome in fertilized mouse eggs, leading to rapid, convenient, and efficient one-step production of knockout mice without embryonic stem cells. In contrast to the ease of targeted gene deletion, the complementary application, called targeted gene cassette insertion or knock-in, in fertilized mouse eggs by CRISPR/Cas mediated genome editing still remains a tough challenge. Professor Kohichi Tanaka and Dr. Tomomi Aida at Laboratory of Molecular Neuroscience, Medical Research Institute, TMDU has now overcome this issue by developing innovative highly efficient CRISPR/Cas system, which resulted in targeted insertion of long gene cassette including enhanced green fluorescent protein (EGFP) into mouse genome in fertilized eggs with efficiency up to approx. 50%. The team reproduced the natural state of CRISPR/Cas system, which consists of three components: Cas9 protein, CRISPR RNA (crRNA), and trans activating crRNA (crRNA), instead of commonly used two-component system which consists of Cas9 mRNA and single guide RNA (sgRNA), leading to extremely high efficiency. The improved CRISPR/Cas system further provides highly convenient and accurate gene modification, and its successful transmission to the next generations. The new work was published in the open access journal Genome Biology as an article entitled "Cloning-free CRISPR/Cas system facilitates functional cassette knock-in in mice" on April 29, 2015. This improved CRISPR/Cas system will be useful for a variety of applications, including creation of humanized mice for modeling of genetic diseases, drug metabolisms, immunity, and infectious diseases. Further, accurate targeted insertion will improve the safety of gene therapy in human patients in the future. The new system can be also applied to other purposes such as production of livestock, fishes, plants, and microorganisms carrying useful traits. Source: Tokyo Medical and Dental University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/highly-efficient-crispr-knock-in-in-mouse


Patojenlerin Farklı Türleri İçin Bir Kılavuz

Patojenlerin Farklı Türleri İçin Bir Kılavuz

Patojenler, hastalığa neden olan mikroskobik organizmalardır. Farklı patojen türleri arasında bakteri, virüs, protistler(amip, plazmodyum,vb.) ,Mantarlar, parazit solucanlar(yassı kurtlar ve yuvarlak kurtlar) ve prionlar bulunur.

http://www.biyologlar.com/patojenlerin-farkli-turleri-icin-bir-kilavuz

CANLILAR NASIL OLUŞTU VE GELİŞTİ

Yakın geçmişteki atalarımız acaba nasıl bir canlıydı?Daha önce neydik? Oksijenli ortamdaki yaşam nasıl bir canlıyla başladı? Bilim çevrelerinde, insanların ve hayvanların atasının, bir barsak paraziti (giardia)ne benzer bir canlıdan türediği görüşü ağırlıkta. Dünya var olduğundan beri üzerinde milyarlarca canlı, yaşam sürdü. Bu gün de en az 30 milyon tür yaşamını sürdürüyor. Elbette tüm canlıları birer birer sayma ve sınıflandırma olanağı yok. 18. yüzyılda Linnaeus, 10 000 canlıyı sınıflayabilmişti. Daha sonraları canlıların nasıl sınıflandırılacağı konusu gündeme geldi. Bir yol, organizmaları gözle görülebilir özelliklerine göre sınıflamaktı( Taksonomi). Darwin' le birlikte bu bakış açısı değişti. Canlılar soy ağaçlarına göre sınıflandırılmaya başlandı. Bu sınıflandırma, evrimsel ortaya çıkışın izini sürer. Güneş Sistemi' nin yaşi yaklaşik 4.5 milyar yil. İlk canlıların oksijensiz ortamda, 4.5 milyar yıl önce türediklerini biliyoruz. O zamanlarda atmosfer, büyük oranda azot ve daha az oranlarda karbon dioksit, metan, amonyak gazlarıyla ve az miktarda su buharından oluşmuştu. Oksijen yoktu. Ozon da yoktu. Ozon tabakası olmayınca Güneş' ten gelen morötesi ışınlar, yeryüzünü tüm şiddetiyle bombalıyordu. Bu morötesi ışınlar, yüksek enerjili ışınlardı. Moleküllerin Yaşam Savaşi Morötesi ışınlar, bol miktarda çakan şimşek ve yıldırımlar, milyonlarca yıl boyunca, mevcut basit molekülleri parçaladı. Parça birimler, birleşerek yeni moleküller oluşturdu. Bazı moleküller, başka moleküllerin oluşmasını kolaylaştırdı. Böylesi maddelere katalizör diyoruz. Bazı moleküller, kendinin aynısı olan moleküllerin oluşmasını da kolaylaştırır ( kendi kendinin katalizörü, otokatalizör). " Bugün artık kopyalama (çoğalma) işleminde belli protein ve enzimler aracı oluyor. İkinci olarak, "kendinin tıpkısı" bir molekül yaratmak, özelliklerini "yeni kuşak" moleküle aktarmak demek oluyor ki, bu da "kalıtım" mekanizmasının müjdecisidir. Kopyalama işlemi sırasında arada bir hatalar oluyordu. Yeni yaratılan moleküllerin büyük bölümü, bu hatadan ötürü bulundukları ortama uyamıyor, hemen parçalanıyordu; ya da ortama uysa bile çoğalabilme özlelliğini kaybediyor ve çoğalamıyordu. Ancak, çok nadiren de olsa, bazı hatalı moleküller hem ortama uyabiliyor hem de çoğalma yeteneğini kaybetmiyordu. Ortalığı dolduran bu değişik moleküller yeni bir tür oluşturuyorlardı. Bu da canlıların çeşitliliğini sağlayan" mütayon" mkanizmasının başlangıcını oluşturdu." Bu değişik moleküller, canlı çeşitliliğinin başlangıcıydı. Bazı moleküller sıcağa, yüksek enerjiye dayanıklıydı; onlar "hayatta" kalıyordu. Bunlar diğerlerinin dayanamayacağı ortamlarda çoğalabiliyordu. Kimileri sıcaktan parçalanıyor ve "ölüyor" du.(Prof. Dr. Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı) Sudan Doğan Yaşam Moleküllerin yaşam savaşi suda, deniz ve göllerde kök salmişti. Suyun dişindaki moleküller, morötesi işinlarin bombardimaniyla paramparça oluyordu. Su ise bu işinlarinin bombardiman ateşini kesiyordu. Denizlere ve göllere siginmiş moleküller, uzaylilarin saldirisina ugramiş dünyalilar gibi adeta bir siginaktaydilar. Su, sicakligi sabit bir ortamdi; ayrica moleküllere hareket ve yaşama olanagi taniyan iyi bir akişkandi."Yaşayan" moleküller, giderek daha karmaşik yapilar geliştirdi. teel yapilari, " çift sarmal" olarak bildigimiz DNA idi. Bu moleküller, çevrelerine bir zarf yaparak kendilerini diş etkilerden bir ölçüde korumayi başardilar ve böylece ilk bakteriler oluştu. Bu noktaya gelme, yaklaşik yarim milyar yil aldi. Bakteriyi Küçümsemeyelim! Bakteriler bir anlamda en ilkel canlılar. Ama bakterileri küçümsemeyelim. " Biz, her zamanki insan merkezli bakışımızla "en başarılı yaratık insandır" der ve bunu hiç sorgumlamayız. Oysa ki, bizim türümüz olan homo sapiens sapiens' in bilemediniz en fazla 100 bin yıllık bir geçmişi var, geleceği de pek parlak görünmüyor. Bakteriler 3.5 milyar yıldır var, heryere yayıldılar, değil insan, başka hiçbir canlının yaşayamayacağı koşullar altında dahi yaşamaya uyum sağladılar ve insanlar yok olduktan sonra da, hiçbir şey olmamışçasına varlıklarını sürdürecekleri kesin. Üstelik bakterilerin olmadığı bir dünyada başka hayatın olması da pek düşünülemez. şimdi siz söyleyin, gerçek başarı kiminki? Bir süre sonra bazı bakteriler, işbirliğine giderek yeteneklerinde özdeşleştiler, bu küçük bakteriler toplumu da ilk hücrelerei yarattı. Bu hücrelerin bazıları çoğalma sırasında bölünürken birbirinden ayrılmadılar ve zamanla çok hücreli organizmalar oluştu. Bu da yaklaşık olarak 3 milyar yıl önce oldu....." "Derken, yaklaşik 2 milyar yil önce, doga en büyük keşfini yapti: Cinsiyet.... O zamana kadar, bakteriler ve hücreler tek başlarina bölünerek çogaliyorlardi. Bölünme sirasinda kendileri ile ilgili yapisal ve davranişsal her türlü bilgiyi (yani genetik kodu) taşiyan DNA' lar kopyalaniyor ve iki yeni varlik arasinda paylaşiliyordu. Bu temel işlem, hiç degişmemişti..... Derken, bazi hücreler çogalirken kendi DNA' larina bir başka hücrenin DNA' larini katarak genetik kodlari kariştirmayi keşfettiler. Sonuçta her iki hücreden farkli bir hücre meydana geliyordu. Birden bire, mütasyon çok büyük bir hiz kazandi ve çeşitlilikte bir patlama oldu. Bunun önemi şöyle anlaşilabilir: Ilk 2 milyar yilda evrim, ancak bazi basit organizmalar yaratabildi. Cinsiyetin keşfinden sonraki 2 milyar yilda ise bugün çeremizde gördügümüz bu inanilmaz çeşitliligi yaratti." Kendini, Türünü Koru ve Çoğal "Bu sıralarda orada bulunnsaydınız, deniz ve göllerin içindeki bakterileri, tek ve çok hücreli canlıları görebilseydiniz aklınıza gelecek cümlecik mutlaka şu olurdu: " Bir faaliyet, bir faaliyet...!" Gerçekten de bu canlı-ların adeta oraya buraya koştuklarını, hızla çoğaldiklarını, bazılarının diğerlerini yediğini, bazılarının ise ortaklıklar kurup bir takım üstünlükler sağladıklarını görecektiniz. Bütün bunlar taa başından beri süregelen 1 numaralı genitik emrin uygulanmaları idi : "Kendini, türünü koru ve çoğal ". Bunu yerine getirmek için bütün türler kendilerine uygun taktik ve stratejiler geliştiriyor, bunlardan en başarılı olanların sahipleri ortama egemen oluyor, diğerleri yok oluyordu. Bu amansız mücadele hiç dinmeden bugüne kadar geldi. Cinsiyetin keşfinden 500-600 milyon yil sonra önemli bir adim daha atildi. Bazi bakteriler atik olarak oksijen üretmeye başladilar. Başlangiçta, varolan canlilar için bir zehir olan bu yeni gazi kullanarak enerji üretmeyeyi ögrenen canililar büyük üstünlük sagladilar, çünkü yeni enerji üretim mekanizmasi eskiye göre çok daha verimli idi." ( Bilim ve Teknik,TÜBITAK, 343. sayi s: 29 ; Prof. Dr. Orhan Kural) “Atmosferdeki oksijen miktarının ancak % 1' e ulaşması yaklaşık 2 milyar yıl önce gerçekleşmiştir." Bugünkü yaşamın sürdüğü ortamın büyük bir kısmı oksijenli kara ortamı olduğu, ve insanoğlu da bu ortamın bir üyesi olduğu için, oksijensiz yaşamın önemi gözden kaçabilir. Oysa oksijensiz ortamın canlıları, yakından tanıdığımız gelişmiş, çok hücreli canlıları incelerken değerli açılımlar sunabilir. 3-4 milyar yıl öncesinin oksijensiz ortam canlılarının yaşadığı ortamda ancak iz miktarda oksijen vardı. Canlıların evriminde oksijenin rol oynamaya başlamasından çok önce, 500 milyon yıl boyunca, oksijensiz ortam canlılarının hükümranlığı sürmüştü. Bu sürecin ortalarında bir yerde, Güneş enerjisini kullanarak fotosentez yapan bir prokaryot türü; siyanobakteriler türemişti.... Büyük olasılıkla, bugün soluduğumuz oksijen moleküllerinin bir kısmı da, yaklaşık 2 milyar yıl önce, siyanobakterilerce üretilmiştir." Atmosferdeki oksijen miktarı arttıkça oksijene bağımlı bakteriler türedi. Bunlar, hücre zarı, hücre çekirdeği, bağımsız organeller gibi öğelerle donatılmış canlı türleriydi. Oksijen enerji metebolizmasında olağanüstü bir verimlilik artışı sağlamıştı. Öte yandan oksijenin zehir (toksik) özlelliğini gidermek için canlılar enzim (biyolojik katalizör) üretmeliydi Ayrıca oksijene dayanmayan fotosentez sistemlerinin, oksijen kullanan sistemlerden mekanik bakımdan çok daha basit oluşu, oksijenli fotosentezin evrim tarihinin ileri bir aşamasında ortaya çıktığını gösteriyor." Zamanla atmosferde çoğalan oksijen, ozon tabakasını yarattı, bu da morötesi ışınları önemli ölçüde kestiği için artık canlıların sudan çıkmalarına engel kalmadı. Sonuçta karalar, hızla artan bir bitki ve hayvan çeşitliliği ile doldu. Bitkiler oksijeni üretiyor, hayvanlar tüketiyor, hayvanlar karbon dioksit üretiyor, bitkiler tüketiyordu. Bitkiler enerjilerini Güneş' ten alıyor, hayvanların bazıları bitkilerin bu hazır enerjilerini, onları yiyerek alıyor, bazıları ise daha yoğun bir enerji almak için diğer hayvanları yiyorlardı.Daha sonra da ölen hayvanlar, yapı maddelerini, çürüyen vücutları ile toprağa geri veriyor, bu da bitkiler tarafından alınıyor, çıkar zinciri tamamlanıyordu. Herkes gül gibi geçiniyordu. Bu, o kadar iyi işleyen bir mekanizma idi ki günümze kadar değişmeden geldi. Bütün bu gelişmeler sırasında, her adımda genetik bilgilere sürekli yenileri ekleniyordu. Genellikle eski bilgiler kalıyor, yeni edinilenler ekleniyordu. Buna örnek olarak, virüslerin (yalnızca bir parazit olarak yaşayabilen en basit canlıdır) genetik kodunda yaklaşık 10 bin "bit" vardır (Buradaki "bit", parazit değil, "bilgi taneciği" diye tanımlanabilecek olan bilgi ölçüsü). Bir bakterininkinde 1 milyon, bir amibinkinde 400 milyon ve bir insanınkinde yaklaşık 5 milyar bit vardı. Hemen gözünüze çarpmıştır, bir amip ile bir insan arasında genetik bilgi olarak yalnızca 10 kadar bir katsayı var, bu çok aşağılayıcı değil mi? Değil aslında, o fazla bitlerin bir kısmı çok önemli bir gelişme için kullanılmış: Bir yazılım üretme ve depolama organı, yani beyni geliştirmeye." (Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı) Fotosentez, yalnız oksijenle olmaz. Örneğin, elektron vericisi olarak su yerine hidrojen sülfürü kullanan fotosentez sistemleri, atık olarak oksijen yerine kükürt salar. Oksijensiz ortamın canlıları bu yolla yakıt olarak yalnız Güneş enerjisini kullanabilir. Tek hücreli bu ilk hayvanlar, giderek oksijen kullanmaya başladı. Organizmaların, oksijenli yaşama görece hızlı bir biçimde uyum sağladıkları düşünülüyor. Bu kurama göre, organizmalar oksijenle beslenen küçük organizmaları bünyelerine almıştı. Bu küçük organizmaların mitokondri organelinin atası olduğu düşünülüyor. Mitokondri, hem kendisi, hem de konakladığı hücre için oksijeni ATP enerjisine dönüştürüyordu. Buna karşılık büyük hücre de mitokondri için protein sentezliyordu. Günümüz hücrelerindeki mitokondri organeli, işte bu bakteri benzeri atadan türemiştir. mitokondriye bitki ve hayvan hücrelerinde, ayrıca bitkilerin kloroplastlarında rastlanır. Mitokondri, kendi DNA sına sahiptir ve hücre bölünürken bağımsız biçimde kendi kendini kopyalayabilir. Elde edilebilen en eski mitokondrili fosil 850 milyon yıl öncesine ait. ( Bilim ve Teknik 332. sayı, Özgür Kurtuluş)

http://www.biyologlar.com/canlilar-nasil-olustu-ve-gelisti

KENELER BİYOLOJİK SİLAHMI

Türkiye`de 120 kişinin ölümüne neden olan keneler, biyolojik silah olarak kullanılıyor mu? Bilim adamları bu sorunun cevabını aradı. Kaynak:Haber Merkezi Kırım Kongo kanamalı ateşi (KKKA) Türkiye`de ilk kez 2002`de görüldü ve 28`i bu yıl olmak üzere toplam 120 kişinin ölümüne yol açtı. Bu yılın ilk 3 ayında 206 kişinin kene ısırması şikâyetiyle hastanelere başvurması, hastalığı `salgın` boyutuna taşıdı. Türkiye ile birlikte Afrika, Asya, Balkanlar ve Ortadoğu`da 30`dan fazla ülkeyi tehdit eden hastalığın tedavisi henüz bilinmiyor. Küresel ısınmanın virüsün yayılmasında etkili olduğu söylense de `Biyolojik silah mı?` sorusu tartışmaların odağına yerleşti. Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü`nden Prof. Dr. Levent Akın, bu soruya, `CIA ve FBI`ın biyolojik silahlar listesinde Kırım Kongo da var.` cevabını veriyor. Ancak mikrop üreten ve kullanmaya karar veren bir ülkenin elinde bunu durduracak maddenin olması gerektiğini vurgulayan Akın, dünyada henüz bu mikrobu öldürecek maddenin bulunmadığını hatırlatıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`nden Prof. Dr. Ayşen Gargılı da, virüsün biyolojik silah listesinde yer aldığını doğruluyor. Fakat, bunun Türkiye`de denendiği tezine karşı çıkıyor. Sebebini ise `Kırım Kongo solunum yoluyla bulaşmaz ve kitlesel ölümler getirmez.` sözleriyle açıklıyor. `Çocukken ineklerden keneleri söker, öldürürdük. Hiçbir şey olmazdı. Bu kenelere ne oldu da şimdi hastalık saçıyor?` sorusu 35 yaşındaki Sivaslı Fatih Polat`a ait. Türkiye`deki hemen herkesin dilinde olan bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Bilinen bir gerçek var ki; hyalomma marginatum marginatum türü keneler 2002 yılından bu yana Türkiye`de hastalık saçıyor. İlk olarak 1944`te Kırım`da, 1956`da da Kongo`da görülen virüsün Türkiye`de 1970`li yıllarda da tek tük vakalara sebep olduğu biliniyor. Ancak ölümcül virüs taşıyan keneler Anadolu`daki 60`ın üzerindeki tür içinde hızla artıyor. 15 yıl öncesinde sayıları çok az olan keneler, şu anda en kalabalık nüfusa sahip tür olarak insanları tehdit ediyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı üyesi Prof. Dr. Ayşen Gargılı, hastalık taşıyan kenelerin gelişimini anlatırken, bugünkü durumu `kene salgını` olarak niteliyor. Gargılı, `Vakalardaki patlama salgının gidişatı açısından şaşırtan bir mesele değil. Olgu sayıları artarak devam eder, doygunluk noktasına çıkar ve insanlardaki bağışıklık oranı geliştikçe durur, daha sonra aşağıya iner.` diyor. Şu ana kadar dünyadaki en büyük KKKA salgınının Türkiye`de yaşandığını dile getiren Gargılı, `biyolojik silah Türkiye`de deneniyor` tezini doğru bulmuyor. Virüsün biyolojik silah ve terörizm listesinde bulunduğunu doğrulayan Gargılı, Kırım Kongo`nun solunum yoluyla bulaşmadığı ve kitlesel ölümler getirmeyeceği için çok etkin biyolojik silah olarak kullanılamayacağını söylüyor. Vakalar temmuz ayında patlama yapıyor Bir kene yılda 5-7 bin arasında yumurta bırakıyor. İlkbahardan itibaren toprağın üstüne çıkan keneler, önce hayvanlara yapışıyor. Daha sonra insanlardan kan emiyor. Nisanda başlayan vakalar eylül ayına kadar devam ediyor. En fazla vaka temmuz ayında görülüyor. Eylülün ortalarında keneler toprağa geri dönüyor. KKKA, hayvanlara ve insanlara kenelerin ısırmasıyla geçiyor. Hayvanlarda belirtisiz seyreden hastalık, insanlarda öldürücü olabiliyor. Türkiye`de vakaların yüzde 10`u ölümle sonuçlanıyor. Hastalık ani başlayan ateş, baş ve kas ağrıları, kırgınlık, halsizlik ve iştahsızlık gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal gibi şikâyetlerle devam ediyor. Hastalığın ilerlemesi durumunda diş eti, burun, kulak kanaması ve vücudun çeşitli yerlerinde dış kanama oluşuyor. Ankara Numune Hastanesi Mikrobiyoloji Klinik Şefi Hürrem Bodur, kene ısırdıktan 6 saat sonra virüsün salgılanmaya başlandığını belirtirken, iki hafta içinde kaybedilmeyen hastaların, KKKA`ya karşı bağışıklık kazandığını belirtiyor. Kelkit Vadisi`ndeki şehirlerde kene işgali var Orta Karadeniz, Orta Anadolu`nun kuzey kısımları, Toroslar`a kadar uzanan bodur alanlar. Virüslü kenelerin yaşamadığı yegane yer Akdeniz ve Karadeniz kıyıları. Nemli ve ıslak yerlerde yaşam sürdüremeyen bu tür keneler, Kelkit Vadisi olarak bilinen Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas civarında yoğun olarak görülüyor. Bu illerin yanı sıra vakaların rastlandığı iller; Amasya, Ankara, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çankırı, Çorum, Düzce, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, İstanbul, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Muş, Ordu, Samsun, Şanlıurfa, Yozgat, Zonguldak. Keneler, Amerika`da `lyme` hastalığına, Almanya ve Avusturya ile Kuzey Avrupa ülkelerinde ise beyin iltihaplanmasına yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/keneler-biyolojik-silahmi

SİSTEMATİĞİN TARİHÇESİ

Bugün yaşayan en geri insan topluluklarında dahi çevrelerindeki canlılara isimler verildiği görülür. Hayvanların ve bitkilerin tanınmasıyla insanların ilk ilgisi tarih öncesi devirlerde başlar. Akdeniz çevresinde bulunan mağaralarda ilkçağ insanlarının çizdiği hayvan ve bitki resimleri bunun en belirgin kanıtıdır. İlk çağlarda insanlar bitkileri yenen, yenmeyen, zehirli, zehirsiz gibi kullandıkları biçime göre sınıflandırmışlardır. Daha sonra bu sınıflandırma dış görünüşlerine göre yapılmış olup bitkiler 1800’lü yıllara kadar otsu, çalımsı, ağaçsı gibi gruplara ayrılmışlardır. Darwin’in evrim teorisini ortaya atışı ile tüm canlı organizmalarda filogenetik (akrabalık ilişkisi) sınıflandırma yapılmaya başlamıştır. Yani Darwin’den sonraki dönemde aşağı yukarı tüm sınıflandırmalar bitkilerin ve hayvanların evrimsel gelişmişliklerine göre yapılmıştır. Yaşayan canlıları gruplar halinde düzenleme konusunda ilk girişimler Mezopotamya uygarlığının bilginleri tarafından yapılmıştır. Bu zamanda Asur uygarlığında yaşayan filozoflar köpek, aslan, çakal gibi canlıları köpekgiller, at, eşek, deve gibi canlıları da atgiller gruplarına sokmuşlardır. Bununla birlikte bazı hatalar da yapılmıştır. Örneğin çekirgeler, kuşların, kaplumbağalar ise balıkların grubuna sokulmuştur. Bitkilerde Son Sınıflandırma Sistemlerini Yapan Bilim Adamları: Bu bilim adamları biyoloji bilimindeki gelişmelerden yararlanmışlardır. Sistematikde kimyasal analiz yöntemleri ile elektron mikroskoplarının (SEM ve TEM) kullanılması ile Biyokimyasal sistematik ve paleobotanik gibi alanlar yeni isimlendirmelerin daha anlamlı yapılmasına yol açmıştır. Son döneme ait bazı Bitki sistematikçileri şunlardır: Robert Thorne, Takhtajan, Arthur Cronquıist ve Rolf Dahlgren gibi. www.sistematiginesaslari.8m.com Hippocrates (M.Ö. 460-377) ve Democritus (M. Ö. 460-370) gibi Yunanlı bilginler hayvanlar üzerinde ilk bilimsel çalışmaları yapmışlardır. Hippocrates hayvan isimlerini saymış, fakat sınıflandırmasıyla ilgili işaretler vermemiştir. Aristo (M.Ö. 384-322) sınıflandırmada ilk rol oynayanlar arasındadır. Yaşamının bir kısmını geçirdiği Midilli Adasında özellikle deniz hayvanlarını inceleyip zoolojik araştırmalar yapmıştır. Sadece kıyaslamalı anatomi değil, embriyoloji, davranış ve ekoloji alanın da incelemeler yapmıştır. Aristo ilk kez hayvanların yaşamlarına, hareketlerine ve vücut yapılarına göre ayrılabileceğini belirtmiş ve hayvanları Ennaima (=Kanlı Hayvanlar) ve Anaima (=Kansız Hayvanlar) olmak üzere başlıca iki gruba ayırmıştır. Bitkilerle ilgili olarak Theophrastos (M.Ö. 372-287) Aristo’nun öğrencisi olup botaniği öncüsü olarak anılır ve 480 bitkinin ayrımını yapmıştır. Plinius (M.Ö. 23-M.S. 79) “Naturalis Historia” (Tabiat Tarihi) eseriyle 1000 kadar faydalı bitkinin kültürü üzerinde bilgi vermiştir. Daha sonra 1500 yıl boyunca kayda değer bir gelişme yaşanmamıştır. 16. Yüzyıla kadar bitkiler tıbbi özellikleri ile ele alınmıştır. 16. yüzyılda Andrea Cesalpino (CAESALPINUS) (1519-1603) “De plantis” (Bitkiler hakkında) adlı eseri ile bitkileri morfolojik esaslar üzerine ilk ayırımını yapan botanikçidir. Daha sonra Kaspar Bauhin (1550-1624) 6000 bitki türünün tasnifini yapmıştır. Bauhin adlandırmada yeni yöntemler kullanan ilk botanikçi olup bugünkü familyalara benzer gruplar oluşturmuş ancak isimleri ve özellikleri belirtmemiştir. Ayrıca bitkilere ikili isimlendirmenin esaslarını ilk ortaya koyan botanikçidir. İngiliz John Ray (1627-1708) bir bitkinin tüm kısımlarının gözönünde tutulmasının gerekliliğini vurgulayan botanikçidir. Bitkilerde varyasyonun iç ve dış nedenlere, bugünkü ifade ile genotipik ve fenotipik nedenlere dayandığını ileri sürmüştür. 1693 yılında “Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum Et Serpentini Generis” isimli eserini yayınladı. Böcekler ve kuşlar üzerindeki eseri ise ölümünden sonra yayınlandı. Bu araştırıcı da Aristo kurallarını esas aldı ve sınıflandırmada iç morfoloji de kullandı.Ray’ın 1703’de 2. cildi yayınlanan “Metodus Plantarum” adlı eseri 18000 kadar bitki türünü kapsamaktadır. Fransız Pitton de Tournefort (1656-1708) bitkiler alemini ağaç, ağaçcık ve otlar olarak sınıflandıran ve bitkileri 22 sınıfta toplayan son botanikçi olmuştur. Tournefort’un sistematiğe en büyük katkısı CİNS (genus) kategorisini kurmuş olmasıdır. 698 cinsin isimlendirmesini yapmıştır. Populus, Betula, Fagus, Lathyrus bunlardan birkaçıdır. İsveçli Carl von LINNAEUS (1707-1778) hem botanik hem de zooloji alanına katkıları olmuştur. 1735 yılında sadece 11 sayfadan oluşan SYSTEMA NATURAE isimli meşhur eserini yayınladı. 1737 yılında tüm bitki cinslerini “Genera Plantarum” (Bitki cinsleri), “Species Plantarum” (Bitki türleri) adlı eserinde de 1000 cinse ait yaklaşık 6000 bitki türünün deskripsyonunu işlemiştir. 1753 yılında yayınladığı bu eser ile ikili adlandırma sistemi (Binominal Nomenklatür), yani 2 sözcükten oluşan (Cins adı+epitet adı= TÜR adı) bir sistem geliştirdi. Sistematiğin temelini oluşturan bir çalışma olmuştur. Bu sistem hem hayvan hem de bitki sistematiğinde halen geçerliliğini korumaktadır. Daha sonraları bu araştırıcı doğayı 3 kısımda inceleyerek (hayvan, bitki ve mineral ) hayvan ve bitkileri bir sistem dahilinde göstermiştir. Bu eserde 4 bacaklılar yerine ilk kez Mammalia terimini kullandı. Bu nedenle bugün herkes Linné’yi taksonominin babası olarak tanır. • Linné, canlıları 5 taksonomik kategori içine yerleştirdi. Bunlar: • Sınıf • Takım • Cins • Tür Bu sistemiyle Linné, kendinden sonraki bilginleri öylesine etkilenmiştir ki Systema Naturae isimli kitabın 1758 yılında yayınlanan 10. baskısı Zoologıcal Nomenclature (=Hayvansal isimlendirme)’nin resmi başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Böylece canlıların bilimsel isimleri (Latince ve Yunanca) dünyanın her yerinde kullanıla gelmiştir. Bu eserin 10. Baskısında 312 cinse bağlı 4370 hayvan ismi bulunmakta olup, bunlar 6 sınıfa ayrılmıştır: Dört bacaklılar, Kuşlar, Amphibia’lar, Balıklar, Böcekler, Solucanlar. LINNE’ nin öğrencisi olan Fabricius (1745-1808) 1775, 1782 ve 1804 yıllarında yayınladığı “Systema Entomologica” adlı eseriyle bütün böcek faunasını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu şekil bir çalışma, bugün bir insanın çalışma gücünün çok üzerindedir ve hatta olanaksızdır. Bu nedenle bu bilginden sonra gelen toksonomistler çalışmalarını tek bir familya veya alt familyaya, hatta bunların da belirli bir coğrafi yayılış alanında bulunan türlerine yöneltmişlerdir. A.L. Jussieu (1748-1836) bitkiler aleminde ilk olarak doğal sınıflandırmayı kullanan kişi olmuştur. A. Pyramus de Candollea (1778-1841) sstematiğin anahatlarını ortaya koyan bir çalışma yapmıştır. 161 familyanın sınırları belirlemiştir. Linne'den sonraki yüzyılda canlıların sınıflandırılması çalışmaları daha da hızlanmıştır. Ancak biyolojik çeşitliliğin fazlalığı karşısında bilim adamları belli gruplar üzerinde ihtisaslaşmaya yönelmek zorunda kalmışlardır. Linnaeus eserlerinde bütün bitki ve hayvanların yanısıra bunlara ait fosilleri dahi tanımlarken,19. yüzyıl araştırıcıları sadece belli canlı grupları üzerinde araştırmalarını sürdürmüşlerdir. A.Braun (1805-1877) Braun sisteminde bitkiler ilkselden gelişmiş formlara doğru kademeli olarak sıralanmıştır. A. Wilhelm Eichler (1839-1930) Braun’un filogenetik sistemini geliştirmiştir. Bitkiler aleminin Cryptogamae ve Panerogamae olarak iki büyük gruba ayırmıştır. Adolf ENGLER (1844-1930) Eichler sistemine dayanarak yeni bir sistem oluşturmuş daha sonra Karl Prantl (1849-1893) ile birlikte 60 botanikçinin yardımı ile 23 ciltte toplanan Engler Sistemini kurulmuştur. Bu sistemde bitkiler alemi organizasyon kademeleri gözönünde tutularak sınıflandırılmış olup filogenilerinden kısmen ayrılmış doğal bir sistemdir. Monokotil bitkiler 1964’de Angiospermlerin sonuna alınmıştır. Bu sistemi birçok bilim adamı ele almış ve geliştirmiştir. R. von Wettstein (1863-1931) 1901 yılında Engler sistemin filogenetik esaslara göre kullanarak bitkiler alemini 9 Filum’a ayırmıştır. Charles E.Bessey (1845-1915), Hans Hallier (1868-1932), John Hutchinson (1884-1972) Angiospermlerin yeni bir dekripsiyonlarını yapmıştır. Dikotil bitkiler otsular ve odunsular olarak iki gruba ayırmıştır.

http://www.biyologlar.com/sistematigin-tarihcesi

NEMRUT DAĞI MİLLİ PARKI

NEMRUT DAĞI MİLLİ PARKI

İli : ADIYAMAN Adı : NEMRUT DAĞI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1988 Alanı : 13.850 ha. Konumu : Adıyaman ili, Kahta ilçesindedir. Ulaşım : Adıyaman-Kahta karayolu ile ulaşım sağlanmakta olup, Milli Park alanı Kahta’ya 9 km, Adıyaman’a 43 km uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Milli parkın ana kaynak değerini, Nemrut Dağı’ndaki kültürel ve arkeolojik kalıntılar oluşturmaktadır.           Antiochos Tümülüs’ü ve dev heykelleri, Eskikale (Arsameia), Yenikale, Karakuş Tepe ve Cendere Köprüsü milli park içerisinde kalan kültürel değerlerdir. Eski çağlarda “Kommagene” olarak anılan bu bölgede, 1.Mithradates tarafından bağımsız bir krallık kurulmuş, krallık onun oğlu 1.Antiochos’un (M.Ö. 62-32) egemen olduğu yıllarda önem kazanmıştır. M.S. 72 yılında da Roma’ya karşı yapılan ve kaybedilen savaş ile krallığın bağımsızlığı sona ermiştir.           Nemrut Dağı doruğundaki kalıntılar yerleşme yeri olmayıp Antiochos’un tümülüsü ve kutsal alanlardır. Tümülüs, deniz seviyesinden 2150m. yüksekliğinde, Fırat Nehri geçitlerine ve ovalarına hakim tepe üzerinde bulunmaktadır. Kralın kemiklerinin ya da küllerinin anakayaya oyulmuş odaya konulduğu ve 50m. yüksekliğinde ve 150m. çapındaki tümülüs ile örtüldüğü düşünülmektedir. Girişi kuzeyden olup, doğuda ve batıda dini törenlerin yapıldığı teras şeklindeki avlular yer almaktadır.Her iki terasta da aslan ve kartal heykelleri arasında, yüksekliği 7 m’ye ulaşan oturur vaziyette dev heykeller sıralanır. Bunlar yazıtları ve kabartmaları olan ortostadla (dik olarak konulan büyük taş blokları) çevrilmiştir.           Eski Kahta köyü yakınında Kommagene’nin başşehri Arsameia yer alır. Burada, Mithradates’in kutsal alanı bulunmaktadır.           Yine eski Kahta yakınında Kocahisar köyü civarında sarp kayalar üzerine kurulmuş Yenikale yer alır. Kale, ortaçağ etkileri taşırsa da daha geç devre aittir. İçinde su depoları, hamam, cami ve Kahta Çayı’na inen gizli su yolu bulunmaktadır.           Kahta Çayı’nın bir kolu olan Çendere Çayı’nın daraldığı yerde iki ana kaya üzerinde tek kemerli olarak yapılan Cendere Köprüsü yer almaktadır. Köprü sütunları üzerindeki kitabeye göre Kommagene şehirleri tarafından Roma İmparatoru Septimus Severius (M.S.193-211) ile karısı ve oğulları onuruna yaptırılmıştır.           Arsameia’nın 10 km güneybatısında, 21 m yüksekliğinde krallık kadınlarının gömüldüğü Karakuş Tepe Tümülüsü bulunmaktadır.           Orman formasyonu içerisinde meşe türleri ve ağaçcıklar bulunur. Yaban hayatı bakımından ayı, kurt, çakal, tilki, porsuk türlerine rastlanır.  Görünecek Yerler : Nemrut Dağı ve Kommagene Kralı Antiochos’un tümülüsü ile kutsal alanlar, dev heykeller, Eski Kale (Arsameia), Yeni Kale, Karakuş Tepe ve Cendere Köprüsü ziyaretçilerce görülmesi gerekli yerlerdir. Mevcut Hizmetler : Nemrut Dağı Milli Parkı’nda kırgazinosu mevcut olup, günübirlik ziyaretçilere hizmet vermektedir. Konaklama Karadut ve Kahta’da pansiyonlardan sağlanabilmektedir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/nemrut-dagi-milli-parki

Improving the delivery of chemotherapy with graphene

Improving the delivery of chemotherapy with graphene

A new study published in IOP Publishing's journal 2D Materials has proposed using graphene as an alternative coating for catheters to improve the delivery of chemotherapy drugs. The research suggests that placing graphene - an extremely thin sheet of carbon atoms - on the internal surfaces of intravenous catheters commonly used to deliver chemotherapy drugs into a patient's body will improve the efficacy of treatments, and reduce the potential of the catheters breaking. The study indicates that damaging interactions can occur between the most commonly used chemotherapy drug, 5-Fluorouracil (5-Fu), and silver--one of the most widely used coating materials in medical applications. As a result of this damage the researchers believe the drug may not deliver the desired therapeutic effect in patients, and that chemotherapy treatment may be compromised. Furthermore, the research indicates that a by-product of the reaction between 5-Fu and silver is hydrogen fluoride (HF), a strong acid. This raises concerns that silver and HF may be injected into the patient along with the treatment. Co-author of the study Justin Wells, from the Norwegian University of Science and Technology, said: "As far as we know, nobody has ever looked at the chemical reaction between chemotherapy drugs and the materials they routinely come into contact with, such as catheters and needles and their coatings. It is just assumed that the drugs are delivered into the body intact. "We have shown that silver is catalytically degrading the chemotherapy drugs, which means they are probably not being correctly delivered into the patient. Our research indicates that one of the decay products of this reaction is HF, which would be a worrying thing to inject into a patient." As a solution to this problem, the international team of researchers have proposed using graphene as an alternative coating material for catheters. In their study, the researchers used a technique known as x-ray photoemission spectroscopy (XPS) to study the chemical composition of 5-Fu, as well as the drug's reactions with silver and graphene. XPS is a technique used to measure the surface chemistry of a particular material by firing a beam of x-rays at it and collecting the electrons that are subsequently emitted from the very top layer of the material. The researchers performed these measurements at the Swedish national synchrotron laboratory--MAX IV Laboratory. Their results showed that when 5-Fu comes into contact with silver, reactions occur in which there is a massive loss of the element fluoride from the drug, leading to the creation of HF. When the researchers repeated this experiment with 5-Fu and graphene, they found that these reactions completely disappeared and that graphene caused no damage to the drug. Graphene is a biocompatible material with low toxicity that has already been suggested as an external coating for biomedical applications. The researchers state that the fabrication of thin graphene coatings is technological feasible and can even be grown on top of silver to maintain compliance with existing fabrication methods. "Our findings are an important first step in this new field. Together with our collaborators and students, we are increasing our understanding of the critical interactions between drugs and medical coatings, with a view to making the knowledge freely available for all to use," Wells continued. "This study was a simplified version of real life chemotherapy treatment, so our future studies will look to mimic the processes more closely by examining real drug mixtures that contain other active ingredients as well as a salt solution. We will also look to extend our experiments to include other chemotherapy drugs." Source: Institute of Physics http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/improving-the-delivery-of-chemotherapy-with-graphene

Türkiye kuşlar listesi

Türkiye kuşlar listesi

Türkiye'nin farklı iklimli bölgeleri birçok farklı kuş türünün yaşaması için elverişlidir. Yaklaşık 465 kuş türü Türkiye sınırları içinde gözlemlenebilmektedir

http://www.biyologlar.com/turkiye-kuslar-listesi

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Protozoa olan Giardia, giardiyaz adı verilen ishal hastalığına sebep olur. Giardia türleri serbest yaşayan (flamotin aracılığıyla) trofozitler ve yumurta şeklindeki kistler olarak bulunur.

http://www.biyologlar.com/farkli-cesitteki-patojenleri-tanima-rehberi

New discovery in living cell signaling

New discovery in living cell signaling

A breakthrough discovery into how living cells process and respond to chemical information could help advance the development of treatments for a large number of cancers and other cellular disorders that have been resistant to therapy. An international collaboration of researchers, led by scientists with the U.S. Department of Energy (DOE)'s Lawrence Berkeley National Laboratory (Berkeley Lab) and the University of California (UC) Berkeley, have unlocked the secret behind the activation of the Ras family of proteins, one of the most important components of cellular signaling networks in biology and major drivers of cancers that are among the most difficult to treat. "Ras is a family of membrane-anchored proteins whose activation is a critical step in cellular signaling, but almost everything we know about how Ras signals are activated has been derived from bulk assays, in solution or in live cells, in which information about the role of the membrane environment and anything about variation among individual molecules is lost," says Jay Groves, a chemist with Berkeley Lab's Physical Biosciences Division and UC Berkeley's Chemistry Department. "Using a supported-membrane array platform, we were able to perform single molecule studies of Ras activation in a membrane environment and discover a surprising new mechanism though which Ras signaling is activated by Son of Sevenless (SOS) proteins." Groves, who is also a Howard Hughes Medical Institute (HHMI) investigator, is the corresponding author of a paper in Science that reports this discovery. The paper is titled "Ras activation by SOS: Allosteric regulation by altered fluctuation dynamics." The lead authors were Lars Iversen and Hsiung-Lin Tu, both members of Groves' research group at the time of the study. See below for a complete list of co-authors and their institutional affiliations. The cellular signaling networks of living cells start with receptor proteins residing on a cell's surface that detect and interact with the environment. Signals from these receptors are transmitted to chemical networks within the cell that process the incoming information, make decisions, and direct subsequent cellular activities. "Although cellular signaling networks perform logical operations like a computer microprocessor, they do not operate in the same way," Groves says. "The individual computational steps in a standard computer are deterministic; the outcome is determined by the inputs. For the chemical reactions that compose a cellular signaling network, however, the molecular level outcomes are defined by probabilities only. This means that the same input can lead to different outcomes." For cellular signaling networks involving large numbers of protein molecules, the outcome can be directly determined by the process of averaging. Even though the behavior of an individual protein is intrinsically variable, the average behavior from a large group of identical proteins is precisely determined by molecular level probabilities. Ras activation in a living cell, however, involves a relatively small number of SOS molecules, making it impossible to average the variable behavior of the individual molecules. This variation is referred to as stochastic "noise" and has been widely viewed by scientists as an error a cell must overcome. "Our study showed that, in fact, an important aspect of the SOS signal that activates Ras is encoded in the noise," says Groves. "The protein's dynamic fluctuations between different states of activity transmit information, which means we have found a regulatory coupling in a protein signaling reaction that is entirely based on dynamics, without any trace of the signal being seen in the average behavior." The Ras Enigma Ras proteins are essential components of signaling networks that control cellular proliferation, differentiation and survival. Mutations in Ras genes were the first specific genetic alterations linked to human cancers and it is now estimated that nearly a third of all human cancers can be traced to something going wrong with Ras activation. Defective Ras signaling has also been cited as a contributing factor to other diseases, including diabetes and immunological and inflammatory disorders. Despite this long history of recognized association with cancers and other diseases, Ras proteins have been dubbed "un-druggable," largely because their activation mechanism has been poorly understood. A roadblock to understanding Ras signaling is that the membranes to which Ras proteins are anchored play a major role in their activation through SOS exchange factors. SOS activity in turn was believed to be allosterically regulated through protein and membrane interactions, but this was deduced from cell biological studies rather than direct observations. For a better understanding of how Ras activation by SOS is regulated, scientists need to observe individual SOS molecules interacting with Ras in a membrane environment. However, membrane environments have traditionally presented a stiff experimental challenge. __IMAGE_3 Groves and his research group overcame this challenge with the development of supported membrane arrays constructed out of lipid layers embedded with fixed patterns of metal nanostructures and assembled onto a silica substrate. The metal structures allow for the controlled spacing of proteins and other cellular molecules placed on the membranes. This makes it possible for the membranes to serve as a platform for assays that can be used to observe in real-time the activity of single molecules. "In this case, our supported membrane allowed us to corral individual SOS molecules into nanofabricated patches that trapped all the membrane-associated Ras molecules they activated," Groves says. "This in turn allowed us to monitor the individual contribution of every molecule in the ensemble and reveal how the dynamic transitions of individual molecules encoded information that is lost in the average." What the collaboration discovered is that SOS regulation is based on the dynamics of distinct stochastic fluctuations between different activity states that last approximately 100 seconds but do not show up in ensemble averages. These long-lived fluctuations provide the mechanism of allosteric SOS regulation and Ras activation. "The allosteric regulation of SOS deduced from cell biological and bulk biochemical studies is conspicuously absent in direct single molecule studies," Groves says. "This means that something that was inferred to exist proved to be missing when we did an experiment that explicitly measured it. The dynamic fluctuations we observed within the system correlated with the expected allosteric regulation, and subsequent theoretical modeling confirmed that such stochastic fluctuations can give rise to known bulk effects." Understanding the role of stochastic dynamic fluctuations as signaling transduction mechanisms for Ras proteins, could point the way to new and effective therapies for Ras-driven cancers and other cellular disorders. In their Science paper, the collaborators also express their belief that the dynamic fluctuations mechanism they discovered is not unique to Ras proteins but could be applicable to a broad range of other cellular signaling proteins. "The reason this mechanism has not been reported before is that no previous experiment could have revealed it," Groves says. "All previous experiments on this system - and most others for that matter - were based on average behavior. Only single molecule measurements that can look at all the molecules in the system are capable of revealing this type of effect, which we think may prove to be very important in the function of living cell signaling systems." Source : lcyarris@lbl.gov http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/new-discovery-in-living-cell-signaling

Satellites show 'total' California water storage at near-decade low

Satellites show 'total' California water storage at near-decade low

Updates to satellite data show that California's Sacramento and San Joaquin River basins are at near decade-low water storage levels. These and other findings on the State's dwindling water resources were documented in an advisory report released today from the UC Center for Hydrologic Modeling (UCCHM) at the University of California, Irvine. Responding to Governor Jerry Brown's recent declaration of a drought emergency in California, a team of UCCHM researchers has updated its research on the state's two largest river basins, and the source of most its water. The region also encompasses the Central Valley, the most productive agriculture region in the country. The Central Valley depends entirely on the surface and groundwater resources within the river basins to meet its irrigation needs and to produce food for the nation. Using satellite data from NASA's Gravity Recovery and Climate Experiment (GRACE) mission, the researchers, led by UCCHM Director and UC Irvine Professor Jay Famiglietti, found that as of November 2013, total water storage in the river basins -- the combination of all of the snow, surface water, soil moisture and groundwater, and an integrated measure of basin-wide water availability -- had declined to its lowest point in nearly a decade. GRACE data for the record- dry 2013-2014 winter months were not yet available for analysis. The data show particularly steep water losses between November 2011 and November 2013, the early phase of the current drought. Famiglietti and fellow UCCHM researchers estimate that the basins have already lost 10 cubic kilometers of fresh water in each of the last two years -- equivalent to virtually all of California's urban and household water use each year. "That's the steepest decline in total water storage that we've seen in California since the GRACE mission was launched in 2002," Famiglietti said. The researchers noted that snowpack, surface water and soil moisture storage in the river basins were all at their lowest points in nearly a decade, illustrating a growing threat to groundwater supplies in the Central Valley, and highlighting the urgent need to manage them sustainably. Groundwater is typically viewed as a strategic reserve that supplements sparse surface water supplies in times of drought. By combining their satellite-based estimates of 10 years (October 2003 – November 2013) of Central Valley groundwater storage changes with long-term estimates of groundwater losses from the U. S. Geological Survey, the researchers noted that steep declines in groundwaterstorage are typical during droughts, when Central Valley farmers are forced to rely more heavily on groundwater to meet irrigation demands. The advisory report underscores that the rates of declining groundwater storage during drought almost always outstrip rates of groundwater replenishment during wet periods, and raises fears about the impact of long-term groundwater depletion on sustaining a reliable water supply in the current, record-setting drought. The team's previous 2011 study estimated that the Central Valley lost 20 cubic kilometers of groundwater during the 2006-2010 drought. Historically, drought conditions and groundwater depletion in the Central Valley are responsible for widespread land subsidence, reductions in planted acreage, higher food costs and ecological damage. Famiglietti notes that if the drought continues "Central Valley groundwater levels will fall to all- time lows." Stephanie Castle, a UCCHM researcher who contributed to the report, believes that groundwater supplies should be more actively managed. Castle states that "the path of groundwater use that we are on threatens the sustainability of future water supplies for all Californians." She noted that several communities within the state are on track to run out of water within the next few months. Source : brazilc@uci.edu http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/satellites-show-total-california-water-storage-at-near-decade-low

Magnetic nanoparticles could be key to effective immunotherapy

Magnetic nanoparticles could be key to effective immunotherapy

In recent years, researchers have hotly pursued immunotherapy, a promising form of treatment that relies on harnessing and training the body's own immune system to better fight cancer and infection. Now, results of a study led by Johns Hopkins investigators suggests that a device composed of a magnetic column paired with custom-made magnetic nanoparticles may hold a key to bringing immunotherapy into widespread and successful clinical use. A summary of the research, conducted in mouse and human cells, appears online July 14 in the journal ACS Nano.   The Johns Hopkins team focused on training and rapidly multiplying immune system white blood cells known as T cells because of their potential as an effective weapon against cancer, according to Jonathan Schneck, M.D., Ph.D., a professor of pathology, medicine and oncology at the Johns Hopkins University School of Medicine's Institute for Cell Engineering. "The challenge has been to train these cells efficiently enough, and get them to divide fast enough, that we could use them as the basis of a therapy for cancer patients. We've taken a big step toward solving that problem," he says. In a bid to simplify and streamline immune cellular therapies, Schneck, Karlo Perica, a recent M.D./Ph.D. graduate who worked in Schneck's lab, and others worked with artificial white blood cells. These so-called artificial antigen-presenting cells (aAPCs) were pioneered by Schneck's lab and have shown promise in activating laboratory animals' immune systems to attack cancer cells. To do that, Perica explains, the aAPCs must interact with naive T cells already present in the body, awaiting instructions about which specific invader to target and battle. The aAPCs bind to specialized receptors on the T cells' surfaces and "present" them with distinctive proteins called antigens. This process activates the T cells to ward off a virus, bacteria or tumor, as well as to make more T cells. In a previous study in mice, Schneck's team found that naive T-cells activated more effectively when multiple aAPCs bound to different receptors on the cells, and then were exposed to a magnetic field. The magnets brought the aAPCs and their receptors closer together, priming the T cells both to battle the target cancer and divide to form more activated cells. But naive T cells are as rare in the blood as a "needle in a haystack," Perica says. Because the ultimate goal is to harvest a patient's T cells from a blood sample, then train them and expand their numbers before putting them back into the patient, Schneck's research team looked to magnets as a potential way to separate the naive T cells from others in the blood. The team mixed blood plasma from mice and, separately, humans with magnetic aAPCs bearing antigens from tumors. They then ran the plasma through a magnetic column. The tumor-fighting T cells bound to aAPCs and stuck to the sides of the column, while other cells washed straight through and were discarded. The magnetic field of the column activated the T cells, which were then washed off into a nourishing broth, or culture, to grow and divide. After one week, their numbers had expanded by an estimated 5,000 to 10,000 times. Because numbers of these cells could be expanded quickly enough to be therapeutically useful, the approach could open the door to individualized immunotherapy treatments that rely on a patient's own cells, says Perica. Schneck says that the use of naive T cells could make the new technique useful for more patients than another immunotherapy now being tested, which relies on other white blood cells called tumor-infiltrating lymphocytes. Those cells are already "trained" to fight cancer, and researchers have shown some success isolating some of the cells from tumors, inducing them to divide, and then transferring them back into patients. But, Schneck says, not all patients are eligible for this therapy, because not all have tumor-infiltrating lymphocytes. By contrast, all people have naive T cells, so patients with cancer could potentially benefit from the new approach whether or not they have tumor-infiltrating lymphocytes. "The aAPCs and magnetic column together provide the foundation for simplifying and streamlining the process of generating tumor-specific T cells for use in immunotherapy," says Juan Carlos Varela, M.D., Ph.D., a former member of Schneck's laboratory who is now an assistant professor at the Medical University of South Carolina. The researchers found that the technique also worked with a mixture of aAPCs bearing multiple antigens, which they say could help combat the problem of tumors mutating to evade the body's defenses. "We get multiple shots on the goal," Schneck says. While the team initially tested the new method only on cancer antigens, Schneck says it could also potentially work for therapies against chronic infectious diseases, such as HIV. He says that if further testing goes well, clinical trials of the technique could begin within a year and a half. Source: Johns Hopkins Medicine http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/magnetic-nanoparticles-could-be-key-to-effective-immunotherapy

Stem-cell approach shows promise for Duchenne muscular dystrophy

Stem-cell approach shows promise for Duchenne muscular dystrophy

Researchers have shown that transplanting stem cells derived from normal mouse blood vessels into the hearts of mice that model the pathology associated with Duchenne muscular dystrophy (DMD) prevents the decrease in heart function associated with DMD. Their findings appear in the journal Stem Cells Translational Medicine. Duchenne muscular dystrophy is a genetic disorder caused by a mutation in the gene for dystrophin, a protein that anchors muscle cells in place when they contract. Without dystrophin, muscle contractions tear cell membranes, leading to cell death. The lost muscle cells must be regenerated, but in time, scar tissue replaces the muscle cells, causing the muscle weakness and heart problems typical of DMD. The U.S. Centers for Disease Control and Prevention estimates that DMD affects one in every 3,500 males. The disease is more prevalent in males because the dystrophin mutation occurs on the X chromosome; males have one X and one Y chromosome, so a male with this mutation will have DMD, while females have two X chromosomes and must have the mutation on both of them to have the disease. Females with the mutation in one X chromosome sometimes develop muscle weakness and heart problems as well, and may pass the mutation on to their children. Treatment with stem cells derived from blood vessels spurred nestin-positive stem cells already present in the heart to form new cardiac muscle cells (see arrows). Although medical advances have extended the lifespans of DMD patients from their teens or 20s into their early 30s, disease-related damage to the heart and diaphragm still limits their lifespan. "Almost 100 percent of patients develop dilated cardiomyopathy," in which a weakened heart with enlarged chambers prevents blood from being properly pumped throughout the body, said University of Illinois comparative biosciences professor Suzanne Berry-Miller, who led the study. "Right now, doctors are treating the symptoms of this heart problem by giving patients drugs to try to prolong heart function, but that can't replace the lost or damaged cells," she said. In the new study, the researchers injected stem cells known as aorta-derived mesoangioblasts (ADM) into the hearts of dystrophin-deficient mice that serve as a model for human DMD. The ADM stem cells have a working copy of the dystrophin gene. This stem cell therapy prevented or delayed heart problems in mice that did not already show signs of the functional or structural defects typical of Duchenne muscular dystrophy, the researchers report. After injecting dystrophin-deficient mouse hearts with normal, blood-vessel-derived stem cells, researchers saw an increase in cell division among nestin-positive stem cells (shown in green) in the heart. Berry-Miller and her colleagues do not yet know why the functional benefits occur, but proposed three potential mechanisms. They observed that some of the injected stem cells became new heart muscle cells that expressed the lacking dystrophin protein. The treatment also caused existing stem cells in the heart to divide and become new heart muscle cells, and the stem cells stimulated new blood vessel formation in the heart. It is not yet clear which of these effects is responsible for delaying the onset of cardiomyopathy, Berry-Miller said. "These vessel-derived cells might be good candidates for therapy, but the more important thing is the results give us new potential therapeutic targets to study, which may be activated directly without the use of cells that are injected into the patient, such as the ADM in the current study," Berry-Miller said. "Activating stem cells that are already present in the body to repair tissue would avoid the potential requirement to find a match between donors and recipients and potential rejection of the stem cells by the patients." Despite the encouraging results that show that stem cells yield a functional benefit when administered before pathology arises in DMD mouse hearts, a decline in function was seen in mice that already showed the characteristics of dilated cardiomyopathy. One of these characteristics is the replacement of muscle tissue with connective tissue, known as fibrosis. This difference may occur, Berry-Miller said, as a result of stem cells landing in a pocket of fibrosis rather than in muscle tissue. The stem cells may then become fibroblasts that generate more connective tissue, increasing the amount of scarring and making heart function worse. This shows that the timing of stem cell insertion plays a crucial role in an increase in heart function in mice lacking the dystrophin protein. She remains optimistic that these results provide a stepping-stone toward new clinical targets for human DMD patients. "This is the only study so far where a functional benefit has been observed from stem cells in the dystrophin-deficient heart, or where endogenous stem cells in the heart have been observed to produce new muscle cells that replace those lost in DMD, so I think it opens up a new area to focus on in pre-clinical studies for DMD," Berry-Miller said. Source : University of Illinois at Urbana-Champaign

http://www.biyologlar.com/stem-cell-approach-shows-promise-for-duchenne-muscular-dystrophy

Evrimin Kanıtları Var mı?

" Hayvan türlerinden biri olarak, biz insanlar, diğer türler gibi evrimin yasalarına uyarız. Bu savı, destekleyecek birçok kanıta da sahibiz. Öncelikle, diğer omurgalı hayvanlarda bulunan birçok benzer ve kökendeş (homolog) yapıya ve organa sahibiz. Diğer hayvanlarda işlev gören birçok yapıyı biz körelmiş olarak taşırız. Embriyomuz gelişirken, solungaç keselerini, basit kalbi; ilkel boşaltim tiplerini, diger omurgali hayvanlardakine benzeyen kuyrugu ve buna benzer birçok yapiyi göstermesi kökendeşligimizin tipik kanitlaridir. Kanimizin serumundaki proteinler ve kirmizi kan hücrelerindeki antijenler insansi maymunlarinkine dikkati çekecekk kadar benzerdir. Gerçekte, bu bakimdan, kuyruksuz maymunlara kuyruksuz maymunlardan daha çok benzeriz. Birçok genimiz, diger omurgali hayvanlarinkinin aynisidir. İnsan evriminin en önemli özelliği, beyin büyümesi, özellikle büyükbeyinin izlenimleri saklama ve öğrenme işlevini yüklenerek, beynindiğer kısımlarına göre oransal olarak çok daha fazla gelişmesidir. Buna bağlı olarak, üstün zekanın ortaya çıkaracağı hünerleri yerine getirebilmek için ilk olarak harektte kullanılan ön üyeler, el olarak kullanılmaya başlamıştır." ( Ali Demirsoy , Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı, 1991 Ankara s:716-717) Atların fosilerini milyonlarca yıl geriye izleyebiliyoruz. Çünkü yeterince fosil bulunmuştur. " Halbuki insan fosilleri çok seyrek bulunur. Bunun nedeni, insanın atalarının çok yakın zamanda oluşması ve fosilleşmek için zamanın oransal olarak kısa olması; diğer hayvanlara göre yaygın ve fazla bireyli popülasyonlar oluşturmaması ve en önemlisi oransal olarak diğerlerine göre çok daha zeki olmaları nedeniyle tehlikeyi önceden sezinleyerek, bataklık, katran kuyuları ve fosilleşmenin uygun olacağı tuzaklardan uzak durmaları ve kaçmaları olarak düşünülebilir. Önsezimizle bu tuzaklardan uzaklaşmış ve tehlike sırasında da el hünerlerimizle çoğunluk kurtulmayı sağlamışızdır. Halbuki diğer hayvanlar bu olanaklardan yoksundular ve bu nedenle bol miktarda fosil bırakabilmişlerdir. Keza birçok hile ve araçla yırtıcı hayvanlardan kurtulmayı başarmış ve bu yolla kemiklerin fosilleşmesi de önlenmiştir. Bunun yanısıra, toplumsal ayaşama geçiş de bu tehlikeleri büyük ölçüde azaltmıştır. Bol miktarda fosilin bulunamaması insanın soy dizisinin açıklanmasında bazı karanlık noktalar bırakmıştır. Bütün bunlara karşın, elimizde birikmiş kanıtlar, insanın maymun benzeri bir atadan, bugünkü insana, Homo sapiens ' e geliştiğini göstermeye yeterlidir." (Demirsoy, s:717) Turkana Çocuğu Antropologlar, birbirinden ayrı düşmüş dişler, tek tek kemikler, kafatası parçaları; insana özzgü tarihöncesinin öyküsü çoğunlukla, bu ipuçlarından oluşturulur.”Umut kıracak kadar eksik olsalar da, bu ipuçlarının büyük önem taşıdığını inkar etmiyorum; onlar olmasa, insana özgü trihöncesinin öyküsünü anlatamazdık.Bu mütevazi kalıntılarla karşılaşmanın getirdiği benzersiz heyecanı da gözardı etmiyorum; bunlar, bizim geçmişimizin, et ve kandan oluşan sayısız kuyşakla bize sağlanan parçalarıdır. Ama nihai ödül yine de bütün haldeki bir iskeletin keşfedilmesidir.” (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s:7) " 1984 yazının sonlarında çalışma arkadaşlarımla birlikte, nefeslerimizi toplu olarak tutmuş ve sürekli artan umudumuz deneyimin katı gerçekliği karşısında sönmüş bir haldeyken, bu hayalin şekillenmeye başladığını gördük. .Eski bir kaftasına ait küçük bir parça bulduk. Dikkatle kafatasının diğer parçalarını aramaya başladık ve umduğumuzdan çok daha fazlasını bulduk. Bu keşfi izleyen ve açık sahada yedi aydan fazla bir zamana denk gelen beş kazı mevisimi boyunca ekimiz, bin beşyüz ton tortu çıkardı ve sonuçta 1.5 milyon yıldan fazla bir süre önce eski gölün kıyısında ölmüşü birinin eksiksiz iskeletini bulduk. Turkana çocuğu adını taktığımız bu birey öldüğünde yalnızca dokuz yaşındaymış; ölüm nedeni ise hala bilinmiyor.Arka arkaya fosil kemikleri çıkarmak gerçekten eşi bulunmaz bir deneyimdi:kollanr, bacaklar, omurga kemikleri, kaburgalar, leğen kemiği, çene, dişler ve yine kafatasları. Çocuğun iskeleti şekilleniyor ve 1.6 milyon yıl parçalar halinde yaşadıktan sonra birey olarak yeniden oluşturuluyordu.İnsan fosili kalıntılarında, yalnızca 100 bin yıl öncesindeki Neanderthal dönemine dek, bu iskelet kadar eksiksiz bir başka şey bulunamamıştır... Tarihöncesi insan ailesinin çeşitli türlerinin herbiri bilinmese bile bir etiket, yani tür adi, taşiyor ve bu adlari kulanmaktan kaçinmak olanaksiz. Inas türleri ailesinin de kendine özgü bir adi var: Insangiller (homonidler) Meslektaşlarimdan bazilari geçmişteki tüm insan türleri için “insangil” terimini kullanmayi yegliyorlar. “Insan” sözcügünü yalnizca bizim gibiler için kullanilmasi gerektigini savunuyorlar.Yani, yalnizca bizim düzeyimizde zekaya, ahlak duygusuna ve içedönük bilince sahip olanlari “insan” olarak tanimliyorlar. Ben farklı bir bakış açısına sahibim. Esik insangilleri dönemin diğer insansı (kuyruksuz) maymunlarından ayıran, dik durarak hareket etme evriminin, sonraki insan tarihinin temeli olduğunu düşünüyorum. Uzak atamızın iki ayaklı bir insansımaymun haline gelmesiyle birlikte pek çok diğer evrimsel yenilik de mümkün oldu ve sonuçta, Homo ortaya çıktı. Bu nedenle tüm insangil türlerine “insan” demekte haklı olacağımızı düşünüyorum. Tüm eski insan türlerinin bizim günümüzde bildiğimiz zihinsel dünyaları yaşadıklarını söylemek istemiyorum. “İnsan” tanımı en basit düzeyde, dik yürüyen- iki ayaklı- insansı maymuları içerir. .. Turkana çocuğu, insan evrimi tarihinin dönüm noktasını oluşturan bir tür olan Homo erectus ’un üyesiydi. Kimi genetik kimi de fosillerden olmak üzere farklı kanıt dizilerinden, ilk insan türünün yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktığını biliyoruz. Yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo erectus sahneye çıktığında, insanın tarihöncesi oldukça uzun bir yol almıştı. Homo erectus’un ortaya çıksamından önce kaç insan türünün yaşayıp öldüğünü henüz bilmiyoruz; en azzından altı, belki de bu rakamın iki katı sayıda tür olmalı. Ama Homo erectus’ tan önce yaşayan tüm insan türlerinin, iki ayaklı olkala birlikte, pek çok açıdan insansımaymun benzeri özellikler taşıdıklarını biliyoruz.Beyinler görece küçük, yüzleri sivri çeneli (yani, öne doğru çıkık) ve beden yapılarının kimi özellikleri- örneğin göğüs huni şeklinde, boyun kısa ve bel yok- insandan çok insansımaymun benzeriydi.Homo erectus ’ta beyin büyüdü, yüz düşleşti ve beden daha atletik yapili hale geldi. Homo erectus’la birlikte, kendimizde gördügümüz pek çok fiziksel özellik de ortaya çikti; anlaşilan insanin tarihöncesi, 2 milyon yil önce çok önemli bir dönem noktasindan geçmişti. Homo erectus ateş kullanan, avciligi beslenme düzeninin önemli bir parçasi haline getiren, modern insanlar gibi koşabilen, belli bir zihinsel kaliba göre taş aletler yapabilen ve harekat alanini Afrika’nin ötesine taşiyabilen ilk insan türüdür. Homo erectus’un konuşma diline sahip olup olmadigini kesin olarak bilemiyoruz; ama buna işaret eden çeşitli kanitlar var. Bu türde belli bir benlik bilinci, insansi bir bilinç olup olmadigini da bilmiyoruz ve büyük olasilikla asla bilemeyecegiz; ama ben oldugunu düşünüyorum. Homo sapiens’in en degerli özellikleri olan dil ve bilincin tarihöncesi kalintilarinda hiçbir kanit birakmadigini söylemeye herhalde gerek yok. Antropoloğun hedefi, insansımaymun benzeri bir yaratığı bizim gibi insanlara dönüştüren evrim olaylarını anlamaktır. Bu olaylar romantik bir açıdan, büyük bir tiyatro eseri gibi tanımlanmış ve gelişen insanlığa da öykünün kahramanı rolü verilmiştir. Oysa gerçek büyük olasılıkla çok daha basittir ve bu değişimi epimaceradan çok, iklimsel ve ekolojik değişimler yönlendirmiştir. Yine de bu, dönüşümün ilgimizi dahha az çekmesine neden olmuyor. Biz, doğal dünylyayı ve bu dünyadaki yerimizi merak eden türüz.Şu andaki halimeze nasıl ggeldiğimizi ve geleceğimizin nasıl olacağını bilmek istiyoruz; bilmek zorunluluğu duyuyoruz. Bulduğumuz fosiller bizi fiziksel açıdan geçkmişimize bağlıyor ve sundukları ipuçlarını, doğayı ve evrim tarihimizin izlediği yolu anlamala yolu olarak yorumlamaya yönlendiriyor. İnsanoğlunun tarihöncesine ait daha pek çok kalıntı gün ışığına çıkartılıp incelenene dek hiçbir antropolog kalkıp da, “Bu, tüm ayrıntılarıyla şöyle oldu” diyemez. Ama araştırmacılar, insan tarihöncesinin genel şekiline dair pek çok konuda aynı fikirdeler. İnsanın tarihöncesinde dört temel aşama kesinlikle saptanabiliyor. İlk aşama, 7 milyon yıl önceki, iki ayaklı ya da dik hareket eden insansımaymun benzeri bir türün geliştiği insan ailesinin kökenidir. İkinci aşama, iki ayaklı türlerin çoğalması yani biyologların uyarlayıcı ışınım adını verdikleri bir süreçtir. 7 milyon ile 2 milyon yıl öncesi arasında her biri birbirinden biraz farklı ekolojik şartlara uyarlanmış pek çok değişik iki ayaklı insansımaymun gelişti. Bu insan türleri arasından birisi, 3 milyon ile 2 milyon yıl önce arasında, önemli oranda büyük bir beyin geliştirdi. Beyin boyutundaki büyüme üçüncü aşamayi oluşturur ve insan soyagacinin, Homo erectus ’tan sonuçta Homo sapiens’e dek uzanan dali olan Homo cinsinin kökenine işaret eder. Dördüncü aşama , modern insanlarin kökenidir; bizim gibi, dogada başka hiçbir şekilde görülmeyen dile, bilince, sanatsal düş gücüne ve teknolojik yenilikçilige sahip insanlarin ortaya çikişidir. Bu dört temel olay, kitabımızdaki bilimsel anlatının yapısını oluşturuyor. İleride de görüleceği gibi, insanoğlunun tarihöncesini araştırıken yalnızca neyin, ne zaman olduğundan öte, neden olduğunu da sormaya başlıyoruz. Bizler ve atalarımız, artık tıpkı fillerin ya da atların evrimi incelenirken olduğu gibi, aşamalı bir evrim senaryosu bağlamında inceleniyoruz. Bu, Homo sapiens’in pek çok açıdan özel olduğunu yadsımak anlamına gelmiyor: en yakın evrimsel akrabamız olan şempanzeden bile bizi ayıran pek çok şey var; ama artık, doğayla bağlantımızı biyolojik anlamda anlamaya başladık. Son otuz yıl içinde bilim dalımızda, daha önce eşi görülmemiş fosil keşiflerinin ve bu fosilleri yorumlayıp sundukları ipuçlarını bütünleştirmekte kullandığımız yenilikçi yöntemlerin sayesinde, çok önemli ilerlemeler kaydedildi. tüm bilimlerde olduğu gibi antropolojide de uygulayıcı bilimler arasında dürüst ve kimi zaman da şiddetli fikir farklılıkları görülür. Bu fikir farklılıkları kimi zaman fosil ve taş aletler gibi verilerin kimi zaman da yorumlama yöntemlerinin yetersizliğinden kaynaklanır. Kısacası, insanın tarihöncesi hakkında pek zok soruya kesin yanıtlar verilemez. Örneğin: İnsan soyağacının tam şekli nedir? Gelişmiş konuşma dili ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? İnsanın tarihöncesinde beynin çarpıcı oranda büyümsenie yol açan neydi? İlerideki bölümlerde bu fikir farklılıklarının hangi konularda ve neden oluştuğuna değinecek ve zaman zaman kendi tercihlerimi belirteceğim. Yirmi yılı aşkın antropoloji çalışmalarım sırasında pek çok eşsiz meslektaşımla birlikte çalışma şansına eriştim ve hepsine şükran duyuyorum. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s: 9-14) Organik Evrimin Ana İlkeleri “Organik evrim onusunda ana ilkelerin açığa çıkarılması ve öğretilmesi toplumların düşünce sistemlerinde büyük yansımalara neden olduğu ve olacağı için, sadece doğanın temel yasalarını açıklamaya dönük olan böyle bir bilimsil alan, ne yazık ki, belirli çevrelerde tehlikeli bidr gelişim olarak değerlendirilmektedir. Çünkü evrim kavramı, zaman süreci içerisinde bir değişmeyi açıklar; sonsuzluk ve değişmemezlik evrimin ilkelerine aykırıdır. Dolaysıyla evrim kavramı. dogmatik düşünceye, yani herşeyin olduğu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalıdır. Bu ise, belirli koşullara ve düşüncelere, olduğu gibi, yüz yıllardır, düşünmeden uymuş toplumları; keza bunun yanısıra toplumların bu uyumundan çıkarları için yeterince yararlanan çevreleri rahatsız etmektedir. Evrim kavramının kendisi de sabit değildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalışmaların ışığı altında değişmek zorundadır.Çünkü kendini zaman süreci içerisinde değiştiremeyen, yeni bilgilerin ve gelişimlerin etkisi altında yenileyemeyen her şey ve her kavram yok olmak zorundadır. Bu yasa, tüm canlılar ve kavramlar için geçerli görünmektedir. Evrim kavramı özünde üç alt kavramı içine alır: 1. Anorganik evrim: Cansızların değişimini inceler; özellikle evrenin oluşumundan, canlıların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin oluşumuna kadar ortaya çıkan olayları kapsar. 2. Organik evrim: Canlıların değişimini inceler. 3. Sosyal evrim: Toplumların değişimini inceler. Biyioloji bilimi, özellikle organik evrimi tapsar. Organik evrim buguünb de devam etmektedir.; hatta bugün tarihin birçok devrelerinden daha hızlı olmaktadır. Son binkaç yüzbbin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür oluşumları için ayrılmaya başlamıştır.Fakat bu ayrılma ve türleşme o kadar yavaş yürümektedir ki, gözlemek yalnız tarihpsel belgelerin bir araya getirilmeleriyle ve karşılaştırılmalarıyla mümkün olacaktır. Biyilojik evrimin oluştuguna ilişkin kanitlayici tipik örnek,15. yüzyilin başlarinda Madeira yakininda, Porta Santo denen küçük bir adaya birakilan tavşanlarda gözlenmiştir. Tavşanlar, Avrupa’danh getiriymişti. Adada dger bir tavşan türü ve getirilen tavşanlarin düşmanlari olmadigi için getirilen tavşanlar anormal derecede çogaldilar ve sonuçta 400 yil sonra,Avrupa’daki anaçlarindan tamamen farkli yapilar kazandilar. Öyle ki, büyüklükleri, Avrupadakilerin yarisi kadar oldu; renklenmeleri tamamen degişti ve daha gececi hayvanlar oldular.En önemlisi, atalariyla biraraya geldiklerinde, artik çiftleşip yeni bir döl meydana getiremiyorlardi. Yani yeni bir tür özelligi kazanmiştilar. Canlılar arasında benzerliklerin ve farklılıkların nasıl ortaya çıktığı, bilimsel olarak ilk defa, Charles Darwin’in gözlemleriyle gün ışığına çıktığı ve açıklandığı için, evrim kavramı ile Darwin’in ismi ve kişiliği özdeşleştirilerek “Darwinizm” denir. Evrim Konusundaki Düşüncelerin Gelişimi Canılların birbirinden belirli derecelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında belirli derecelerde akrabalıklar olduğuna ilişkin gözlemler, düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Yavruları atalarından, kardeşlerin birbirinden belirli ölçülerde farklı olduğu çok eskiden gözlenmişti. Bitkilerin ve hayvanların benzerlik derecelerine göre, türden başlayarak belirli gruhlar oluşturduları saptanmıştı. Fakat kalıtım konusunda bilgiler yeterli olmadığı ve özellikle bir türün binlerce yıllık gelişimi düşünür bir birey tarafından izlenemediği için, çeşitlenme ve akrabalık bağları tam olarak açıklanamamıştır. Bazı bireylerin yaşam savaşında üstün niütelikler taşıdığı, dolaysıyla ‘doğal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmişti. Fakat evrim konusundaki bilimsel düşüncelerin tarihi, diğer bilim dallarına göre çok yenidir.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari-var-mi

Hangi vitamin ne işe yarar, Hangi vitamin hangi besinde bulunur?

A vitamini: Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır (alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates D vitamini: İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar . Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur… Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta K vitamini: Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir. Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek B1 vitamini: Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt B2 vitamini: Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek B3 vitamini: Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma B5 vitamini: Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler B6 vitamini: Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler B11 vitamini: Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz B12 vitamini: Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta C vitamini: Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye

http://www.biyologlar.com/hangi-vitamin-ne-ise-yarar-hangi-vitamin-hangi-besinde-bulunur

Helmintlerde Tespit, Boyama ve Kalıcı Preparat Yapımı

Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olmasıgerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p.763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olması gerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p. 763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341

http://www.biyologlar.com/helmintlerde-tespit-boyama-ve-kalici-preparat-yapimi

Virüslerin Yaşama Şekilleri

Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-yasama-sekilleri

Biyoterörizm ve Biyolojik Silahlar

Biyoterörizm kavramı, 11 Eylül 2001 tarihini takiben ABD’de posta kaynaklı şarbon vakalarının görülmesiyle günlük hayatımıza girmiştir. Biyoterörizm kişiler, gruplar veya hükümetler tarafından gerek ideolojik, gerekse politik veya finansal kazanç sağlamak amacıyla hastalık yaratıcı patojenlerin (biyolojik savaş araçlarının-BSA) sivil halk üzerinde, hayvanlarda ve bitkilerde hastalık oluşturmak ve/veya ölüme neden olmak amacıyla açık veya gizli şekilde yayılması şeklinde tanımlanmaktadır. Peki biyolojik silahlar nedir?. Klasik olarak “Biyolojik Silahlar” sadece yaşayan canlılara kitlesel zarar veren patojen (bakteri, virüs, mantar) veya doğada patojen olmayan ancak genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalar ile bu etkenlerin toksinleri olarak tanımlanmaktadır. Neden insanoğlu biyolojik silahları üretmektedir?. Nükleer, kimyasal ve konvansiyonel silahlarla karşılaştırıldıklarında biyolojik silahların çeşitliliği onları diğerlerinden ayıran en önemli özelliği oluşturmaktadır. Bulaşıcılığı yüksek, kolay ve hızlı üretilebilen, aşı ve tedavisi kullanıcı tarafından kolaylıkla kendi yandaşlarına uygulanabilen hemen hemen tüm mikroorganizmalar biyolojik saldırı amaçlı kullanılabilir. Günümüzde 43 mikroorganizma biyolojik silah adayı olarak kullanılabilir olmakla birlikte, bunlar arasında en önemlileri; şarbon, brusella, veba, Q ateşi, tularemi, çiçek, viral ensefalit, viral hemorajik ateş, botulizm toksini ve stafilokoksik enterotoksin B'dir. Biyolojik Silah Olarak mikroorganizmaların Avantajları: • Çok geniş alana dağılabilmesi (etki alanının geniş olması) • Kolay üretilebilir depolanabilir ve Üretim merkezlerinin kamufle edilebilir olması • Düşük maliyetle üretilmesi Kilometrekare kare başına düşen insan sayısının %50’sini etkileyen doz (LD50) baz alınarak maliyet hesaplandığında, konvansiyonel silahlar 2000$, nükleer silahlar 800$, kimyasal silahlar 600$, biyolojik silahlar ise 1 dolara mal olmaktadır. Bu nedenle biyolojik silahlar “Fakirin Atom Bombası” olarak tanımlanmaktadır. • Kullanımlarının kolay olması ve iz bırakmaması Biyolojik silah ajanları renksiz, kokusuz, tatsız olmaları nedeniyle insan gözüyle görülemezler. Aerosol bulutu halinde atıldığı zaman, mikroskopik boyutlardaki partiküller (1-10 m çapında) solunum ile akciğerlerin uç bölgelerine ulaşırlar. Ayrıca, etkilerinin ancak kuluçka süresinin sonunda görülmesi nedeniyle maruz kalanlar semptomlar ortaya çıkana kadar hedef olduklarının farkına varamazlar ve bu arada salgın yayılmış olur. • Az miktarının büyük kitleleri etkilemesi ve oldukça fazla sayıda insanda hastalık ve/veya ölüme neden olabilmesi: Örneğin Washington bölgesine, rüzgar yönünde 100 kg. aeresol şeklindeki şarbon sporunun yayılmasını takiben, 130000 ile 3000000 arasında ölüm gözleneceği, CDC tarafından geliştirilen bir ekonomik modele göre ise saldırıya maruz kalan her yüz bin kişi için 26.2 milyar dolarlık bir bütçe kaynağı gerektiği hesaplanmıştır. Bu da bir BSA’nın etkisinin bir megatonluk nükleer savaş başlığı etkisinden büyük, bir hidrojen bombasının etkisine ise eşit ya da daha büyük olacağı anlamına gelmektedir. • Dış ortam koşullarına dayanıklılığının yüksek olması: Örneğin şarbon sporu toprakta 40 yıldan daha uzun süre kalabilmektedir. • Bazı etkenlerin insandan insana bulaşma olasılığı: Veba, çiçek, kanamalı ateş gibi BSA’ya bağlı enfeksiyonların insandan insana bulaşarak salgın oluşturma ve böylece silahın hedef aldığı kitleden çok daha büyük bir kitleyi etkilemesi mümkün olmaktadır. Ayrıca BSA’lar yayılımı takiben insan vücudu gibi uygun bir ortam bulduklarında çoğalmaya başlarlar; bu şekilde kullanıldıkça çoğalan başka bir silah bulunmamaktadır. • Kitleler üzerinde panik etkisi yaratması ve sağlık sisteminde çökmeye neden olması sayılabilir Kendisini kullananlara zarar verebilmesi, etkilerinin önceden tahmin edilememesi ve uzun süre doğada kalabilmeleri ise BSA’ların olumsuz yönleridir. Biyolojik ajanların kullanımı temel olarak üç yolla olmaktadır: Kontamine su ve gıdalar, infekte vektörler ve aerosolizasyon aracılığıyla ile uygulanabilirler. Ancak, vektörlerin geniş kitleler üzerinde etkili olmaması ve gelişmiş ülkelerin su sistemlerindeki ileri düzeydeki arıtma teknolojisi nedeniyle BSA’nın bu şekilde kullanımı sınırlı olup, tercih edilmez. Aerosol, yapısı nedeniyle geniş bir yayılım sağladığı için biyoterörizmde kullanılan en etkin araçtır. Aerosol şeklinde hazırlanmış biyolojik silahlar; bakterilerin tarım ilaçlaması şeklinde uçaklardan veya sprey tanklarından yerleşim yerlerinin üzerine püskürtülmesi suretiyle etkili olurlar. Düşük maliyeti ve kolay uygulanabilmesi tekniğin avantajları olmakla birlikte etkili olabilmesi için ideal hava koşulları gereklidir. Şiddetli rüzgar, yağmur ve güneş ışınları gibi hava koşulları etkilerinin azalması ayrıca uygulama hatasına bağlı kullanıcının da zarar görmesi gibi olumsuzlukları da söz konusudur. BSA’nın çeşitliliği, hangisinin kullanacağının önceden bilinmemesi, kimyasal silahlarda olduğu gibi hemen belirti vermemesi, bu nedenle de olay mahallinin bilinememesi, hastalık tablosunun birbirine benzemesi dolayısıyla etkenin hangi ajan olduğunun kolayca belirlenememesi ve o bölgede doğal bir salgın olabileceği ihtimali gibi etmenler BSA’nın saptanmasını önemli ölçüde güçleştirmektedir. Yanısıra hangi ajanın ne zaman kullanılacağının bilinmemesi aşı gibi koruyucu önlemlerin uygulanmasını da imkansız kılmaktadır. Biyolojik saldırı olduktan sonra bazı bakterilere karşı antibiyotikler ile proflaksi uygulanabilirse de genetik olarak bu ilaçlara karşı dirençli hale getirilmiş BSA’nın olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Etkili bir savunma için, saldırı olmadan önce ülkedeki ilgili kurum ve kuruluşların rasyonel ve ekonomik bir şekilde organizasyonu ayrıca operasyonda görev alacak teknik personelin teorik ve pratik eğitimlerinin yapılması gerekir. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi tarafından (CDC) biyolojik silahlara karşı savunma stratejileri beş ana başlık altında sınıflandırılmıştır. 1.Hazırlık, önlemler 2.Saptamak, gözetim (ilk olgular, otopsi) 3.Etkenin özelliklerini iyi bilme 4.Koruyucu yöntemlerin geliştirilmesi 5.İletişim ağının sağlıklı çalışması Ne zaman ve nereden geleceği tahmin edilemeyen biyoterörist saldırılara %100 hazırlıklı olmanın olanağı yoktur. Ancak, hangi BSA’nın karşı tarafın elinde olduğunu bilmek ve bu ajanlara karşı tanı, tedavi ve korunma açısından hazırlık yapmak esastır. BSA’nın kullanılmasını takiben hastanelerin aktive edilmesi, arındırma, izolasyon, karantina, proflaksi, aşılama, otopsi ve diğer koruyucu önlemlerin belirlenip sağlık örgütünün salgına vereceği savunma yanıtı için epidemiyolojik kapasitenin artırılmasına yönelik hazırlık planları geliştirilmelidir. Bu hazırlık planları, BSA’nın tanımlamasına yönelik yerel, bölgesel ve ulusal laboratuvarların tanı olanaklarına göre belirlenmiş bir laboratuvar ağı oluşturmalarını ve ajanların moleküler karakterizasyonu dahil her türlü incelemeyi yapabilecek çok gelişmiş bir referans laboratuvarının kurulmasını, laboratuvar ağı içerisinde verilerin sağlıklı paylaşımı için bilgisayar ağının kurulması, ulusal veya bölgesel düzeyde sürveyans sisteminin oluşturulması ile şüpheli olguların tanısı ve değerlendirilmesi için standart kriterlerin geliştirilmesini içermektedir. Ayrıca, sağlık personelinin nükleer, biyolojik ve kimyasal ajanlar (NBC) konusunda sürekli eğitilmesi gereklidir. Ulusal ve bölgesel düzeyde ilgili birimler arasında hızlı ve etkin bir iletişim ağının oluşturulması, kesin ya da şüpheli saldırı durumlarında paniğe meydan vermeden halkın bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. BSA’nın ne gibi hastalıklar oluşturabileceği, tanı, tedavi ve korunma yolları hakkında toplumun eğitilmesi, biyolojik saldırı sırasında ve sonrasında halkı bilgilendirecek ve endişelerini giderecek eğitim materyallerinin hazırlanması gereklidir. Günümüzde, BSA’nın hızlı saptanmasına yönelik farklı sistemler geliştirilmiştir. Bu tanımlama sistemleri BSA kullanımına bağlı oluşan yapay bulutların analizine dayanan askeri sistemler ile (15 dakika içerisinde) olay yerine taşınabilir sistemler veya laboratuvarda uygulanan moleküler yöntemlere (bir saatten daha az zaman içerisinde) dayanmaktadır. “Biyolojik silahlara karşı korunmada en etkin yol koruyucu giysi ve maske kullanmaktır”. Savaş ortamında yapılabilecek bir biyolojik saldırıda 1-10'luk partikülleri filtre edebilen bir maske ve NBC koruyucu elbisesi birçok BSA için belli derecelerde güvenlik sağlayacaktır. Besin ve su kaynakları zincirinin de biyolojik ajan açısından izlenmesi gereklidir. Bütün teknolojik gelişmelere rağmen, sabunlu su ile vücudun ve özellikle ellerin yıkanması, halen oldukça geçerli ve önemli bir korunma yöntemidir. Biyolojik savaş ajanlarının gelişmesi ile beraber dünyada bu silahların üretimi, stoklanması ve kullanımının önlenebilmesi için 1925 yılında Cenova Protokolü, 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalanmış, farklı tarihlerde bu konvansiyonun gözden geçirildiği toplantılar yapılmıştır. Sonuç olarak, potansiyel BSA'ların tanısını koyabilecek referans laboratuvarların kurulması veya mevcut olanlara bu özelliklerin kazandırılması, olay yerinde tanımlama sistemlerinin sağlanması ve BSA’ları tanıyan, etkilerini ve taktik kullanımını bilen uzman biyolojik örnek alma ekiplerinin kurulmasına yönelik düzenlemelerin yapılması için bilimsel kuruluşlar, Üniversiteler ve TSK'lerin bu konularda işbirliği içinde çalışması ülkemiz güvenliği ve çıkarları açısından son derecede önemlidir. KAYNAKLAR • Bellamy RJ, Freedman AR. Bioterrorism. Q J Med 2001;94:227-234. • Kortepeter MG, Parker GW. Potential biological waeapons threats. Emer Infect Dis 1999;5(4):523-527. • Spencer RC, Lightfood NF. Preparedness and Response to Bioterrorism. J Infect 2001;43:104-110. • USAMRIID’s Medical Management of Biological Causalties Handbook.4rd ed. Feb 2001. • Henderson A, Inglesby V, O’Toole T. Bioterrorism Guidelines for Medical and Public Health Management. ASM press 2002. • Prevention of a Biological and Toxin Arms Race and the Responsibility of Scientists. Eds.Geissler E, Haynes RH. Akademie-Verlag Berlin 1991. • Public health response to biological and chemical weapons—WHO guidance(2004). Chapter 3&4, p 38-76. • Erdem H, Pahsa A. Biyolojik Silah Saldırılarına Yönelik Ulusal ve Bölgesel Yaklaşımlar. Infek Derg 2002;16(3) Ek. Uzm.Dr.Selçuk Kılıç RSHMB Salgın Hast. Arş.Md., Parazitoloji Laboratuvarı Kaynak: T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı ve Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Cilt:4 Sayı:5 Eylül-Ekim 2005 AYLIK EPİDEMİYOLOJİ RAPORU

http://www.biyologlar.com/biyoterorizm-ve-biyolojik-silahlar

Bitkilerde Virüs hastalıkları Tanımı ve Mücadelesi

Bitkilerde Virüs hastalıkları Tanımı ve Mücadelesi

Virüs, kelime olarak “Zehir” anlamına gelmektedir. 17. ve 18. yüzyılda yanlış olarak, sebebi bilinmeyen bütün hastalıklar için kullanılmıştır.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-virus-hastaliklari-tanimi-ve-mucadelesi

Mikobakteri Kültür Yöntemleri

Mikroskopik muayenede ARB araştırılması, TBC tanısı için oldukça değerli, basit ve ucuz bir yöntem olup ön tanı değeri taşır. Fakat tüberkülozun kesin tanısı için etken ajanın kültür ortamında tekrar gösterilmesi ve bazı in vitro testler ile doğrulanması gerekir. Kültür yöntemi; M.tuberculosis için “altın standart” olarak kabul edilmektedir. Mikobakterilerin üretilmesinde çalışılacak laboratuvar ortamının imkanları ölçüsünde standart besiyerlerinden MGIT, BACTEC gibi komplike sistemlere kadar farklı kültür yöntemleri uygulanabilir. Mikobakterilerin izolasyonu için ideal ortam;Az sayıdaki mikobakterilerin hızlı ve bol miktarda üremelerine izin vermeli, Ekonomik olmalı, içeriğinde bulunan maddelerin temininde ve hazırlanmasında zorluk yaşanmamalı, Pigment oluşumu ve koloni morfolojisine dayanarak izolatlar arasındaki farklılıkları saptamaya yardımcı olmalı, Mikobakteri dışındaki kontaminant mikroorganizmaların üremesini inhibe etmeli, İlaç duyarlılık testleri uygulamak için uygun olmalıdır. Tüberkülozda kullanılan standart besiyerleri değişik başlıklar altında toplanabilir:İçerikleri yönünden; Sentetik besiyerleri (Sauton, Long vb.) Yarı sentetik besiyerleri (Yumans, Dubos, Middlebrook vb.) Kompleks besiyerleri (Löwenstein Jensen, Ogawa, Trudeau) Görünüm yönündenKatı besiyerleri (Yumurtalı ve agarlı; Löwenstein Jensen, agarlı Middlebrook, Treduau vb.) Sıvı besiyerleri (Middlebrook, Youmans, Sula vb.) Karışık besiyerleri (Gliserinli, patatesli buyyon vb.) Kullanım amacına görePrimo kültür - ilk izolasyon (Löwenstein Jensen, agarlı Middlebrook, Trudeau, Ogawa vb.) Araştırma Üretim (Tüberkülin, BCG; Sauton, Proskauer, Long vb.) Antimikrobiyal madde içeriğine göreNonselektif: Antibiyotik içermezler. Selektif: Antibiyotik içerirler. Günümüzde mikobakterilerin ilk izolasyonunda en sık kullanılanlar yumurtalı besiyerleri ve/veya agarlı besiyerleridir. Agarlı besiyerlerine göre yumurtalı besiyerlerinin hazırlanması daha zahmetli fakat daha ucuzdur ve koloni görüntüsü daha tipiktir. Bu nedenle Türkiye dahil Tüberküloz hastalığının sık görüldüğü ülkelerde en sık yumurtalı besiyerleri, bunlardan da en sık Löwenstein Jensen besiyeri kullanılmaktadır. Yine yumurtalı ve katı olan Ogawa besiyeri de basit ve ucuz bir besiyeridir. Uzak Doğu’da özellikle Japonya’da kullanılır. Amerika’da yumurtalı besiyeri olarak Treduau ve ayrıca agarlı besiyeri olarak Middlebrook 7H10 ve 7H11 en sık kullanılan besiyerleridir. Petragnani besiyeri özellikle yoğun kontamine örneklerden mikobakteri izolasyonunda tercih edilir. American Thoracic Society Medium (ATSM), diğerlerine göre daha düşük oranda malaşit yeşili içerdiğinden özellikle BOS, plevra sıvısı, biyopsi gibi steril örneklerde tavsiye edilir. Löwenstein Jensen besiyerinin klinik örneklerden mikobakteri izolasyonundaki duyarlılığı; üreme zamanının daha uzun olması, koloni oluşumunun daha geç tespit edilmesi gibi nedenlerden dolayı, Middlebrook 7H10, 7H11 ve sıvı formu (broth) olan 7H9 besiyerleri ile karşılaştırıldığında daha düşüktür. Balgam kültürlerinde ilk seçenek yumurtalı besiyerleridir. Balgam dışı örneklerde ise en verimli yöntem sıvı besiyerlerini kullanmaktır. Ekonomik yeterliliği olan laboratuvarlarda özellikle BOS, vücut boşluk sıvıları ve biyopsi gibi tekrarlanamayan örneklerde sıvı besiyerlerinin kullanılması tavsiye edilmektedir.Yumurtalı BesiyerleriAvantajları 1. Hazırlanması kolaydır. 2. Mevcut en ucuz besiyeridir ve tüberküloz bakterisinin iyi üremesine müsaade eder. 3. Taze yumurtadan hazırlandığı, sıkı kapaklı tüplerde saklandığı ve buharlaştırarak sıvı artığının minumuma indirildiği durumlarda haftalarca buzdolabında saklanabilir. 4. Tüplere dağıtıldıktan sonra koagüle edildiğinden ve ayrıca eklenen malaşit yeşili mikobakteri dışındaki diğer bakterilerin üremesini engellediğinden kontaminasyon riski düşüktür.Dezavantajları1. Pozitifliğin saptanma süresi uzundur. Özellikle örnekte az sayıda bakteri bulunması ya da güçlü dekontaminasyon işlemi uygulanması durumunda belirgin kolonilerin izlenmesi 6-8 hafta gibi uzun bir süreyi alabilir.2. Kontaminasyon durumunda çoğu kez besiyerinin tüm yüzeyi etkilendiğinden sıklıkla besiyeri kaybedilir. Besiyeri Hazırlarken Dikkat Edilmesi Gereken Kurallar:İyi kalitede bir besiyeri elde etmek için kullanılan kimyasal maddelerin saf olması, cam malzemelerin ve distile suyun steril olması gerekir. Besiyeri hazırlama yönteminde yer alan kurallar aynen uygulanmalı, değişikliklerden kaçınılmalıdır. 1. Çalıştığınız ortamı mümkün olduğu kadar temiz tutunuz. Tezgahın üzerini uygun bir dezenfektan (1/10 ya da 1/20 oranında sulandırılmış çamaşır suyu gibi) ile siliniz. Yerleri toz oluşmasını engellemek için nemli bezlerle siliniz.2. Cam malzemeleri ve diğer aletleri steril ettikten sonra kullanınız.3. Kimyasal maddelerin tavsiye edilen saflıkta olmasına dikkat ediniz.4. Koagülatör ısısını önceden kontrol ediniz.5. Asepsi kurallarına özenle uyunuz (tüplerin ve şişelerin ağzını alevden geçirme vb.).6. Yumurtaların kabuklarını kırmadan önce mutlaka temizleyiniz.7. Koagülasyonda tavsiye edilen ısının ve sürenin üzerine çıkmayınız.8. Hazırlamış olduğunuz besiyerlerini ışıklı ortamda (özellikle UV altında) tutmayınız. Buzdolabında saklayınız (Buzdolabı ışığının kapak kapatıldıktan sonra söndüğünden emin olunuz). 9. Tüplere dağıtım aşamasında besiyeri hacmini kullandığınız tüplere göre ayarlayınız (6-8 ml küçük şişelere, 20 ml deney tüpüne). Gereksiz tasarruflardan kaçınınız. LOWENSTEIN - JENSEN BESİYERİ HAZIRLANMASITuz Solüsyonu Monopotasyum Fosfat 2400 mgMagnezyum Sülfat 240 mgMagnezyum Sitrat 600 mgL- Asparagine 3600 mg Gliserin 12 mlDistile Su 600 ml Yukarıdaki maddeler tartılıp büyük bir balona konularak eriyinceye kadar benmaride kaynatılır. Otoklavda 121oC’de 30 dakika sterilize edilir.Besiyeri İçin Gerekli Yumurtanın Hazırlanması1. Önce, 2 gr malaşit yeşili tartılır, 100 ml distile su içinde eritilir. Bu şekilde hazırlanmış % 2’lik malaşit yeşili stok çözeltisi koyu renkli bir aktarılır, güneş ışığından uzak bir yerde muhafaza edilir. 2. 25 adet sağlam, taze yumurta alınır, üzeri kirli olanlar sabunlu suyla iyice fırçalanır. Yumurtalar geniş bir kaba konulur. Steril bir kapta UV lambası altında 45 dakika bekletilerek sterilize edilir. UV lamba yoksa yumurtalar, %70’lik etil alkol ile doldurulmuş geniş ve derin bir kapta 15 dakika bekletilir. 3. Bu sterilize edilmiş yumurtalar, ağzı lastik tıpa ile kapatılabilen steril bir balona, steril huni vasıtasıyla kırılır. Balonun ağzı kapatılarak balonda toplanan yumurtalar homojen hale gelinceye kadar çalkalanır. Daha önce hazırlanıp steril edilmiş büyük balondaki tuz solüsyonuna steril bir tülbentten süzülerek ilave edilir. 4.Bunun üzerine % 2 lik malaşit yeşilinden 25 ml ilave edilir, hepsi birlikte çalkalanır. 5. Özel tevzi (dağıtım) cihazları ile 6-8 ml hacimlerde, 160x16 mm’lik tüplere steril şartlarda dağıtılır. 6. Aral Gürsel sulu tip koagülatörde 78-80oC’de 1 saat koagüle edilir. 7. Koagüle edilen besiyerleri, 37oC’lik etüvde 24 saat bekletilir. Ertesi gün kontamine olmuş besiyerleri ayrılır. Steril ve sağlam olan besiyerleri 2-8oC’de (buzdolabında) saklanır. İlaçlı Löwenstein-Jensen besiyerlerinin raf ömrü 2 ay; ilaçsız (normal) Löwenstein-Jensen besiyerinin (kurumasına mani olunduğu taktirde) raf ömrü ise 6 aydır. 8. Ticari olarak baz Lowenstein-Jensen besiyeri temin edilebilir. Bunlarda benzer şekilde hazırlanır. Ancak bu besiyerleri patates unu içerdiğinden ilaçlı besiyeri yapımında kullanılmaz. SIVI KÜLTÜR SİSTEMLERİSolid besiyerlerine göre mikobakterilerin, daha kısa sürede üremesine olanak sağlarlar. Bactec ve MGIT sistemleri bu amaçla kullanılmaktadır.BACTEC Bactec yöntemi sıvı besiyerinde üreyen mikobakterinin üremesinin radyometrik olarak izlenmesi esasına dayanır.Temel prensip 14C ile işaretli substrat içeren besiyerinde bu substratı kullanarak üreyen mikobakterilerin 14CO2 üretmesidir. Tespit edilen 14CO2 miktarı vial içindeki üremenin miktarı ve oranını yansıtır ve üreme indeksi olarak tanımlanır. İlaç duyarlılık testleri Bactec sistemi kullanılarak yapılabilir.MGITMGIT yöntemi mikobakterilerin klinik örneklerden (kan ve idrar hariç) hızlı izolasyonunu optimize etmek için geliştirilmiş in vitro bir sistemdir. Hastalardan alınan örnekler işlendikten sonra MGIT tüplerine inoküle edilir. MGIT tüplerinin dip kısımlarında fluorescent içeren silikon bulunur ve sıvı besiyerinde bulunan çözünmüş haldeki O2 varlığına duyarlıdır. Sıvı besiyerinde üreyen mikobakterilerin açığa çıkardığı çözünmüş haldeki oksijen floresan açığa çıkarır ve üremenin tespit edilmesini sağlar.

http://www.biyologlar.com/mikobakteri-kultur-yontemleri

Blocking cells' movement to stop the spread of cancer

Blocking cells' movement to stop the spread of cancer

Insights into how cells move through the body could lead to innovative techniques to stop cancer cells from spreading and causing secondary tumours, according to new UCL research. Scientists discovered that cells can change into an invasive, liquid-like state to readily navigate the narrow channels in our body. This transformation is triggered by chemical signals, which could be blocked in order to stop cancer cells from spreading. Most cancer deaths are not due to primary tumours, but to secondary tumours in vital organs, such as the lungs or brain, caused by cells moving from the original tumour to other places in the body. The study led by UCL researchers and published today in the Journal of Cell Biology, used embryonic cells to investigate how groups of cells move in a developmental process similar to that used by cancer to spread around the body. The team report a molecule called lysophosphatidic acid (LPA) changes cells from a solid-like to a liquid-like state, allowing cells to flow between normal tissues in the body. Scientists were able to switch off the signals from LPA, stopping the cells from moving down narrow, blood vessel-like channels. Lead scientist Professor Roberto Mayor (UCL Cell & Developmental Biology), said: "We have found a way to stop the movement of embryonic cells by blocking LPA signals. It is likely that a similar mechanism operates during cancer invasion, which suggests a promising alternative in which cancer treatments might work in the future, if therapies can be targeted to limit the tissue fluidity of tumours. "Our findings are important for the fields of cell, developmental and cancer biology. Previously, we thought cells only moved around the body either individually or as groups of well-connected cells. What we have discovered is a hybrid state where cells loosen their links to neighbouring cells but still move en masse together, like a liquid. Moreover, we can stop this movement". Source : r.caygill@ucl.ac.uk http://www.biologynews.net  

http://www.biyologlar.com/blocking-cells-movement-to-stop-the-spread-of-cancer

One of the last strongholds for Western chimpanzees

One of the last strongholds for Western chimpanzees

When Liberia enters the news it is usually in the context of civil war, economic crisis, poverty or a disease outbreak such as the recent emergence of Ebola in West Africa. Liberia's status as a biodiversity hotspot and the fact that it is home to some of the last viable and threatened wildlife populations in West Africa has received little media attention in the past. This is partly because the many years of violent conflict in Liberia, from 1989 to 1997 and from 2002 to 2003, thwarted efforts of biologists to conduct biological surveys. An international research team, including scientists of the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, has now counted chimpanzees and other large mammals living in Liberia. The census revealed that this country is home to 7000 chimpanzees and therefore to the second largest population of the Western subspecies of chimpanzees. As Liberia has released large areas for deforestation, the local decision-makers can now use the results of this study in order to protect the chimpanzees more effectively. Following the complete war-time collapse of the country's economy, Liberia's government has been trying to fuel economic growth by selling large amounts of its rich natural resources, including rubber, timber and minerals. Here, accurate biological datasets on the distribution and abundance of wildlife populations are key for making evidence-based management decisions that balance economic and conservation priorities. In addition, they are important for locating and delineating conservation priority areas, making assessments of anthropogenic threats, and proposing mitigation measures to policy-makers. To close this data gap, researchers from the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, The Wild Chimpanzee Foundation in Abidjan, Côte d'Ivoire and The Royal Society for the Protection of Birds in Bedfordshire, UK, via the Across the River Project, together with experienced rangers from the Forestry Development Authority in Liberia, local research assistants from Liberia and Sierra Leone and graduate students from the University of Liberia, embarked on a remarkably ambitious project: a survey of chimpanzees and other large mammals across the entire country of Liberia. For two years, the survey teams searched for the presence of chimpanzees and other large mammals in more than 100 locations throughout the country. "This project was logistically very challenging", says corresponding author Jessica Junker, who also supervised all data collection in the field. "To reach these locations, we occasionally had to drive for two days, then continue on motorbikes for several hours before embarking on a 20 to 30 kilometres hike during which we sometimes had to cross rivers, climb mountains and pass through steep valleys." But the effort paid off. With an estimated population of more than 7000 individuals, Liberia now officially holds the second largest population of West African chimpanzees after Guinea. Even more excitingly for conservation, due to its relatively wide and continuous distribution within the country, the chimpanzee population of Liberia is also probably one of most viable chimpanzee populations in West Africa, making it a regional conservation priority. __IMAGE_2 Surprisingly, the survey results showed that more than 70 percent of the chimpanzees as well as some of the most species-diverse communities of large mammals occurred outside the fully-protected areas, which currently include only 3.8 percent of the country's forests. In 2003, the Liberian government agreed to increase the extent of the protected area network to conserve at least 30 percent of the country's forests. "The results of our study provide crucial information for site prioritization and selection in this ongoing process," says lead author Clement Tweh of the Wild Chimpanzee Foundation in Liberia. "For example, the shape and location of some of the proposed protected areas might have to be re-considered. Also, it will be necessary to rapidly implement full protection status for proposed conservation priority areas, as future mining and forestry projects are encroaching fast." Since the ban on timber exports was repealed in 2006, more than 20,000 square kilometres of forest have already been assigned as forestry concessions and awarded to international and local investors. Additionally, since 2010, logging companies were issued so-called Private Use Permits, which were subject to virtually no sustainability requirements and accounted for almost half of Liberia's remaining primary forest. Fortunately, President Ellen Johnson Sirleaf recently withdrew almost half of these allocations, thus saving tens of thousands of square kilometres of primary tropical rainforest. "Our survey makes it clear that this action has also saved a large number of West African chimpanzees," says co-author Menladi Lormie, Max Planck researcher and FDA ecologist, of the President's decision. This survey showed that in areas where primary rainforest was still abundant, hunting was the anthropogenic threat most frequently encountered, followed by logging, mining and non-timber forest product extraction. "This combination of large-scale habitat destruction and high hunting rates may seriously jeopardize the long-term survival of Liberia's wildlife populations", says Dr. Annika Hillers, co-author of the article and conservation scientist for The Royal Society for the Protection of Birds in the Gola Forests, Sierra Leone and Liberia. "With this study, we provide an accurate and comprehensive data-based platform for local wildlife protection authorities, policy-makers and international conservation agencies to inform effective conservation strategies to best protect what is left of this country's rich wildlife heritage". Source : info@eva.mpg.de http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/one-of-the-last-strongholds-for-western-chimpanzees

New resource makes gene-editing technology even more user friendly

New resource makes gene-editing technology even more user friendly

Researchers at Harvard University and the University of California, San Diego, have developed a new user-friendly resource to accompany the powerful gene editing tool called CRISPR/Cas9, which has been widely adopted to make precise, targeted changes in DNA. This breakthrough has the potential to facilitate new discoveries in gene therapies and basic genetics research. The research was published in the July 13 issue of Nature Methods. The study describes an approach to simplify a laborious part of the gene editing process using the CRISPR/Cas9 system: choosing the best components to match specific gene targets. "We've taken a step towards making the CRISPR/Cas9 system more robust," said Prashant Mali, an assistant professor in the Department of Bioengineering at the UC San Diego Jacobs School of Engineering, and a co-first author of the study. CRISPR/Cas9 is a relatively new genome engineering tool that can target a particular segment of DNA in living cells -- such as a gene mutation -- and replace it with a new genetic sequence. This technology ultimately has applications in gene therapies for genetic disorders such as sickle cell anemia and cystic fibrosis. The CRISPR/Cas9 system has two components: a short "guide RNA" with a sequence matching a particular gene target, and a large protein called Cas9 that cuts DNA precisely at that target. Herein lies the beauty of the CRISPR/Cas9 system: to target another region of the genome, researchers can simply change the guide RNA sequence to match the new gene target. However, finding the best guide RNA match for a specific gene target is a labor-intensive process. This is because multiple guide RNA sequences can serve as potential matches for each gene target. As a result, researchers might need to test numerous candidates of guide RNAs before finding the most active guide RNA. Matchmaking software for faster guide RNA selection To decipher what makes certain guide RNAs better than others, the team conducted what they called a "library-on-library" approach, in which they evaluated a library containing thousands of guide RNAs against a library containing thousands of corresponding gene targets. The team analyzed the data from the library-on-library approach to determine patterns among the guide RNAs that were the most active. Using the data and patterns from these thousands of gene targeting experiments, the team developed a new matchmaking software that predicts and ranks the best guide RNA matches for any given gene target. "From these experiments, we were able to find features in the guide RNAs that worked and in those that didn't work. We built a computational model that accounts for all these different features. The end product is an interactive software for users to find guide RNAs that are predicted to be highly specific and highly active for their gene targets," said Raj Chari, a research fellow working in the lab of Professor George Church in the Department of Genetics at Harvard Medical School, and a co-first author of the study. "We hope to minimize the time and work in finding the most successful guide RNA sequence for a gene target, which will be helpful for finding new gene therapies," said Chari. "Overall, this new method offers a simple approach to assess a large number of guide RNAs in a short amount of time. We believe this will be a useful resource for the community towards designing improved genome engineering experiments," added Mali. Source: University of California - San Diego http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/new-resource-makes-gene-editing-technology-even-more-user-friendly

Herbaryum Yapiminda Bazi Önemli Kurallar

Dogayi korumak iyi bir koleksiyoncu için en basta gelen yasa olmalidir. Korunulan bitkilere ait tam bilgiye sahip olmak, yasalara karsi kasitli olmayan durumlar karsisinda koleksiyoncuyu korur. Bitkiler özenle toplanmalidir. Toplama esnasinda bitkinin korunmasi zorunludur. Çignenen bitkiler ve hos görünmeyecek sekilde açilan çukurlar koleksiyoncular için iyi bir izlenim vermez. Buna ilaveten bitkinin diger gelisme devreleri, tohumlan ve meyveleri de toplanmalidir. Materyalin toplanmasinda zamana .ihtiyaç duyulur. Hiç bir zaman bir seferde çok bitki toplamaya çalisilmamalidir. Bitkileri toplayip preslemeden önce renk ve formunun uygunluguna bakmak gerekir. Bir defalik presleme ile is birakilmamali, bitkinin rutubeti sürekli alinmalidir. Aksi halde bitki kurumadan çürür ve çogu zaman da kararir. Preslemeden çikan bitki çok çabuk kirilabilir. Bu nedenle bitkiler kartonlarin arasina konularak saklanir. Toplanan materyal böceklerle bulasiksa, öncelikle temizlenmeli daha sonra preslenmelidir. Kuru bitkiler kolay yanabilir olduklarindan, sigara içilmemeli ve atesten sakinarak çalisilmalidir. Not almada 7 x 10 cm boyutlarinda sert ve suya dayanikli kagitlar ve kursun kalem gereklidir. Böylece isim, bulundugu yer, tarih ve gerekiyorsa örnek numarasi yazilir. Mümkünse bitkinin bulundugu yerin bir kaç bölümünü alabilen bir fotograf makinesi ile büyük bitkilerin fotografi çekilebilir. Büyük sapli ve etli bitkileri birkaç parçaya ayirmak için bir ameliyat biçagina (bisturiye) ihtiyaç duyulur. Araziye giderken bitki tohumlarinin toplanmasi amaciyla mutlaka mektup zarfi veya kesekagidi da götürülmelidir. Toplama esnasinda bitkinin adi yazilir, materyal bir evrak çantasina veya prese konur. Evrak çantasinda kaygan kagitli bölümlere yerlestirilen bitkiler, hafif bir baski altinda tutulmus olur. Kesin olarak preslemeden önce laboratuarda düzenleme yapilabilir. Böylece daha yakin bir inceleme yapilmis olur. Rüzgarli havalarda presleme isini laboratuarda yapmak daha uygun olur. Toplanan materyal plastik torbalara da yerlestirile bilinir (Ismi ve bulundugu yeri belirten bir kagit bantla üzerine yapistirilir). Torbalar çantanin içine ayri ayri konur. Yerlestirme esnasinda bitkilerin birbirine baski yapmamasina dikkat edilmelidir. Materyalin nakliyesi söz konusu ise nemli bir gazete kagidina sarilabilir. Çiçekler materyalin üzerinde bulunmalidir. Plastik torba ve nakil kaplari mümkün Oldugunca günesli ortamdan uzak tutulmalidir. Zira, günes isinlari bitki materyalinin rengini bozabilir. Eger bitkiler nemli olarak prese alinirsa bu iyi sonuç vermez. Bu nedenle laboratuarda kisa süre bekletilmelidir. Daha sonra hemen prese alinmali veya teshis çalismalarina baslanmalidir. Binoküler ile küçük çiçeklerin parçalanarak incelenmesi mümkündür. Kesit almada ve meyve çekirdeklerini kesmek için bisturiye göre jilet kullanimi daha uygun olmaktadir (Stehli und Brünner, 1981). Örneklerde teshis karakterlerinin bulunmasi gerekir. Tatminkar bir materyal, genç çiçek ve genç meyvelere sahip olan normal bir habitusta, fakat genis bir populasyondan alinan örneklerdir. Bu özellikler, turu n tam hayat dönemlerini ve degisen özelliklerini verirler. Otsu bitkilerde kök, gövde, taban, gövde yapraklari, çiçek ve meyvenin örnekte bulunmasi teshis için sarttir. Odunsu bitkilerde ise yaprak, çiçek ve meyve bulunan bir dal yeterli olabilir. Soganli ve rizomlu bitkilerde, örnegin; Crocus sp. (Çigdem)'de toprakalti kisminin da alinmasi gerekir. Bitki toplayicisi hangi grup bitkilerin toprak alti kisimlarinin teshis için gerekli olacagini, hangilerinin gerekli olmayacagini bilmelidir. Otsu bitkilerin kök sistemlerinin yeterli miktarda toplanmasi bir bitkinin genel karakterini çizmeye yarar. Bitkilerin solmasini geciktirmek için bitkileri islatmak yerine örnek toplama kabinin alt kismina nemli bir kagit koymak yararlidir. Baska bir yol da; kök kisimlarindaki topraklari temizlenen ve her istasyondan toplanan örnekler büyük birer naylon torbaya konarak içine suya batirilmis sünger atilir ve torbanin agzi sikica baglanir.Böylece pres yapilincaya kadar bitkilerin solmamasi saglanmis olur. Naylon torbalarin içine örneklerin yazildigi etiket de konur. Örnegin Ankara, Beynam ormani, Step, Kuzeye bakan % 30 egimli, taslik yamaç, 1200 m, tarih: 11.4.1990, toplayan: Uzm. Metin KURÇMAN gibi. Bitkilerin araziden toplanmasi sirasinda ayni türe ait birden fazla bitki örnegi alinmalidir. Örneklerden biri herbaryum materyali olarak prese alinirken, digeri adlandirmada kullanilir (Yildirim ve Ercis, 1990).

http://www.biyologlar.com/herbaryum-yapiminda-bazi-onemli-kurallar

LİKENLERİN TIPTAKİ KULLANIMLARI VE ANTİBİYOTİK ÖZELLİKLERİ

Likenler özellikle Ortaçağ’da şifalı ot olarak kullanılmaktaydı. Likenler yakın zamanlarda da halk ilacı olarak kullanılmaya devam etmişlerdir. Florida eyaletindeki bazı şifalı ot doktorları likenleri ilaç olarak özellikle de balgam sökücü olarak kullanırlar. Cetraria islandica İskandinavya’da şifalı ot dükkanlarında yaygın olarak satılmaktadır ve diyabet hastalıklarına, akciğer hastalıklarına ve nezleye iyi geldiğine inanılmaktadır. Peltigera canina Hindistan’da karaciğer hastalıklarına çare olarak yenilmektedir ve yüksek metiyonin aminoasitini içermesi güç kaynağı olarak kullanılmasını da sağlamaktadır . Halk ilacı olarak kullanılan çoğu likenin antibiyotik etkinliklerinin sebebi olan herhangi bir aktif madde tanımlanamamıştır. Ama likenler 1944 yılından sonra penisilin ve streptomisin bulunduktan sonra biyolojik materyaller içine katılmıştır. Kloromisetin antibiyotiğinin bulucusu Burkholder K.D. Amerika’da 52 farklı liken türünden özütün çeşitli bakteri tiplerinin büyümesini inhibe ettiğini keşfetmiştir. Bu likenlerden antibiyotik bulma yarışına dönüşmüş ve 10 senelik bir periyotta yüzlerce tür ve saflaştırılmış liken maddeleri tüm dünya laboratuarlarında test edilmiştir. Kural olarak bunlar Escherichia, Salmonella ve Shigella gibi gr ( - ) bakterilere karşı etkili değildir ancak gr ( + ) bakteriler önemli derecede usnik asit, protolichesterinik asit ve birkaç orkinol türevinden inhibe olur. Pulvinik asit ve ß – orkinol türevleri nispeten inaktiftir. Biyolojik olarak aktif ama daha henüz tanımlanamamış az sayıda bileşiklerde mikobiyont kültürlerinden izole edilmektedir. Liken maddeleri aynı zamanda bitki patolojisinde de antibiyotikler olarak incelenmektedir. Mesela likenlerden elde edilen sodyum usnatın domates çürüklüklerine (Corynebacterium michiganensis) karşı etkili olduğu bulunmuştur. Tütün mozaik virusuda çeşitli liken özütleri ile inhibe edilmiştir ve müessir maddelerin lekanorik, psoromik ve usnik asit olduğu ispat edilmiştir . Aynı zamanda liken maddelerinin antifungal özellikleri de incelenmektedir. Bir küf mantarı olan Neurospora crassa’nın büyümesi güçlü biçimde usnik asit, haematommik asit ve bazı liken maddelerinin monosiklik fenol türevleri ile inhibe olur. Nephroma arcticum’un suda çözünen özütleri ve daha az oranda Hypogymnia physodes ve Platismatia glauca’nın 7 adet odun çürüten fungus üzerinde fungisit etkisi vardır. Vulpinik, physodic, salazinic ve usnik asitlerin maviye boyanan odun fungusu Trichosporium üzerinde az derecede inhibisyon etkisi vardır. Su özütlü liken maddelerinin aynı zamanda otlarda tohum çimlenmesini ve kök başlamasını inhibe ettiği gösterilmiştir. Mesela Peltigera canina yanındaki ot kolonilerinde kök sistemleri çok az gelişir. Cladonia cinsine ait likenler Finlandiya’daki konifer ormanlarında ağaç fidelerinin çimlenmesini inhibe eder. İnhibasyon mekanizmalarından bir tanesi de metafaz evresinde kromozom hatalarında artış olarak gözükür. Toprak habitatında yaşayan diğer Cladonia türleri karayosunu sporlarının çimlenmesini inhibe eder.

http://www.biyologlar.com/likenlerin-tiptaki-kullanimlari-ve-antibiyotik-ozellikleri

Kene İle Bulaşan Hastalıklar

ÖZET Parazitlerin neden olduğu hastalıklar önemli sağlık problemidir. Endoparazit ve ektoparaziter hastalıklar mevcuttur. Kenelerle bulaşan hastalıklar en sık görülen vektör kaynaklı hastalıklardır. Keneler bakteri, virüs spiroket, protozoa, nematod ve toksinler gibi patojenleri yayabilir ve böylece ektoparaziter kaynaklı hastalıklara sebep olurlar. Ülkemizde keneler için iklim koşulları, bitki örtüsü ve yüzey şekli bakımından uygun koşullar vardır. Bu makalemizde kenelerle bulaşan hastalıkları özetlemeye çalıştık. SUMMARY Paraziter diseases are important medical problems.There are endoparasitic and ectoparasitic diseases. Tick-borne diseases are the most common vector-borne illnesses. Ticks can spread bacteria, viruses, spiroketia, protozoa, nemadot and toxins and by so they made ectoparasitic diseases. Our country has suitable conditions to continue biologic activity of ticks acording to seasons, plants and surface forms. In this article we have tried to summary tick-borne diseases. İrfan Nuhoğlu1, Murat Aydın1, Süleyman Türedi2, Abdülkadir Gündüz2, Murat Topbaş3 1KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, 2Acil Tıp Anabilim Dalı, 3Halk Sağlığı AD, Trabzon. Anahtar Kelimeler: Kene, Kırım- Kongo Kanamalı Ateşi, Lyme Hastalığı. Key words: Tick, Crimean-Congo Haemorhagic Fever, Lyme disease. Sorumlu yazar/ Corresponding author: İrfan Nuhoğlu, KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD, Trabzon irfannuhoglu@hotmail.com GİRİŞ Parazitlere bağlı hastalıklar günümüzde önemli sağlık problemlerindendir. Bu durum endoparazitlerden kaynaklanabileceği gibi; kene gibi ektoparazitlerden de kaynaklanır (1). Keneler tüm dünya üzerindeki memeli, kuş ve sürüngenlerden kan emen eksternal parazitlerdir (2). Keneler Araknidea sınıfına ait artropodlardan olup balıklar dışındaki tüm omurgalıların kanlarıyla beslenebilirler. Dünya üzerinde omurgalıları etkileyen 899 adet kene türü mevcuttur. Bunların 185’i Argasidae, 713’ü İxodidae, 1 tanesi ise Nuttalliellidae soyuna bağlıdır (5,6). Bakteri, spiroket, rickettsia, protozoa, virüs, nematod ve toksinler gibi birçok farklı patojeni taşıyabilir ve yayabilirler (3). Tıbbi ve ekonomik önemleri insanlara ve hayvanlara hastalık bulaştırabilme kabiliyetlerinin olduğunun fark edilmesiyle anlaşılmıştır. İnsanlar üzerinde oluşturdukları önemli sağlık sorunları yanında çiftlik hayvanları üzerinde büyük ekonomik kayıplara neden olabilirler. Türkiye; iklimi, yüzey şekli ve bitki örtüsü bakımından, kenelerin biyolojik aktivitelerini sürdürmeleri için uygun koşullara sahip bir ülkedir (7-9). Günümüze kadar kullanılan hiçbir mücadele yöntemi, tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Bugünkü bilgiler ışığında kene eradikasyonunun neredeyse imkânsız olduğu kabul edilmektedir. KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ (KKKA) KKKA Afrika’nın bazı bölgelerinde, Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’da görülen ölümcül bir viral enfeksiyondur (10,11). Bildirilmiş mortalite oranı % 3-30 olan bu hastalığa neden olan virüs Bünyavirüs ailesinden Nairo virüs genusuna bağlı olup; insanda ciddi hastalığa neden olur (11-12). Tıbbi olarak önemi kene ile taşınan virüsler arasında en yaygın coğrafi dağılıma sahip olmasıdır(13). Hastalık ilk kez 12.yy’da bugünkü Tacikistan topraklarında hemorajik bir sendrom olarak tanımlanmıştır (10). KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden 200 Sovyet askerinde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda gösterildi (10,11). Virüsün yaşam çevrimi ‘kene-omurgalı-kene’ şeklinde olup; hayvanlarda hastalık yaptığına dair bir delil yoktur (11). Virüsler Hyalomma genusu keneleri ile taşınır. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 462 Resim 1. Türkiye’de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Vakalarının Dağılımı Enfekte anneden yumurtaya transovarial; larvanymph- erişkin şeklinde transstadial olarak geçiş gösterirler. Virüsün Avrupa’daki ana taşıyıcısı Akdeniz hyalomması olarak bilinen H.marginatum marginatum’dur (10,11). Komşu bazı ülkelerde 1970’lerden beri epidemiler bildirilmesine rağmen Türkiye’de virüsle enfekte vakalar ilk kez 2002 yılında bildirilmiştir. 2002-2005 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’na 500 vaka bildirilmiş ve bunların 26’sı (% 5,2) ölmüştür (Resim 1) (13-16). Türkiye’de ki salgında vakaların % 90’ı çiftçilerdi (13,14). İnsan vücudu; enfekte kenelerin ısırması ile veya hasta olan bir kişiyle enfeksiyonun akut fazı sırasında temas ettikten sonra enfekte olabilir. Ayrıca içinde virüs bulunan kan ve dokularla temastan sonra geçiş olabilir. Hastalığın ortaya çıktığı insan vücudu virüsün bilinen tek konağıdır (17). Hastalığın seyrinde 4 faz vardır: 1. İnkübasyon fazı kene ısırığını takiben 3-7 gündür (18). Bu dönemde herhangi bulgu vermez. Türkiye’de 5,5 gün olan bu fazın süresi viral doz ve bulaşma yoluna bağlıdır (12). 2. Prehemorajik faz; ani yükselen ve 39-41 derece arasında seyreden ateşle karakterizedir. Ateş 4-5 gün sebat eder(10). Baş ve kas ağrısı, baş dönmesi, ishal, burun akıntısı ve kusma olabilir (19).Yüz boyun ve göğüste hiperemi, skleral konjesyon, konjuktivit görülebilir. 1-7 gün sürebilen bu fazın ortalama süresi 3 gündür(10). 3. Hemorajik faz; genellikle 2-3 gün gibi kısa sürer. Genellikle hastalığın 3-5. günlerinde başlar ve hızlı bir seyir gösterir. Bu dönemin ateşle herhangi bir ilişkisi yoktur (10). Hemoraji peteşiden başlayarak, müköz membran ve derideki büyük hematomlara kadar ilerleyebilir. Diğer bölgelerden kanamalar vajen, diş eti ve serebral kanamaları içerir(20). En sık kanayan bölgeler ise burun, GİS (hematemez, melena ve intraabdominal), genital (menometroraji), idrar (hematüri) ve solunum yollarıdır. Türkiye’de vakaların % 20-40’ında hepatomegali; % 14-23’ünde ise splenomegali bulunur (15). 4. Konvalesan faz hastalık başlamasıyla beraber 10-20 gün içinde başlar. Bu dönemde değişken nabız, taşikardi, komplet saç kaybı, polinörit, solunum zorluğu, kserostomi, görme azlığı, işitme kaybı, hafıza kaybı olabilir(10). Tanıda trombositopeni, lökopeni, AST-ALT-LDHCKP düzeylerinde artış, PT ve aPTT sürelerinde uzama, fibrinojen düzeyinde azalma ve fibrin yıkım ürünlerinde artma görülebilir. CBC ve Biyokimyasal testler 5-9 günde normal seviyelerine inerler (21). Virüs izolasyonu 2-5 günde sağlanabilir ama hücre kültürleri sensitiviteden yoksundur ve genellikle hastalığın ilk 5 gününde karşılaşılan yüksek viremi ilişkisini gösterir (22). KKKA virüs enfeksiyonunun hızlı laboratuar teşhisi için seçilecek metot Revers Transkriptaz PCR’dir. Bu yöntem hızlı, yüksek sensitif ve yüksek spesifiktir (23). Hastalık ortaya çıktıktan sonra ilk 7 gün içinde İg M ve İg G TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) antikorları serolojik olarak ELİSA ve İmmünfloresan yöntemi ile tespit edilebilir(24). Tedavinin temeli; trombosit, TDP ve eritrosit ile yapılan destekleyici tedaviye dayanır. Hastada potansiyel kanama alanları tespit edilmeli ve bulaştırma riski için koruyucu önlemler alınmalıdır. Sıvı elektrolit dengesine dikkat edilmelidir. Etki mekanizması açık olmamakla beraber Ribavirin tavsiye edilen antiviral ajandır. Bu ilacın akut respiratuar sendrom tedavisinde kullanımına bağlı hemolitik anemi, hipokalsemi ve hipomagnezemi yan etkileri bildirilmiştir (25,26). ROCKY DAĞLARI BENEKLİ ATEŞİ (RDBA) Amerikan Köpek Kenesi (Dermecentor variabilis) ile taşınan bakteriyel (Ricketsia ricketsii) bir enfeksiyondur (27). Kan damarlarının endoteliyal ve düz kas hücrelerini etkileyen küçük, pleomorfik,zorunlu hücre içi parazitidir. Hastalık Amerika’nın kuzeybatısında ilk kez 19.yy ın sonlarında tanımlanmıştır. Hastalık etkeni ajan ise 1900’lü yılların başlarında Howard Ricketts tarafından tanımlanmıştır (28). İnsandan insana geçiş tanımlanmamıştır (29). Hastalık kuzey, orta ve güney Amerika da endemiktir. İsmine rağmen yıllık vakaların sadece % 2’si Rocky dağları bölgesinde görülür (27). 5-9 yaşlarındaki çocuklar ve 60 yaşın üstündeki erişkinler olmak üzere iki tepesi olan bimodal yaş dağılımına sahiptir. 1998 yılında 365 vaka bildirilmiştir (29). Çoğu vaka 1 Mayıs-31 Temmuz arasında bildirilir ki bu dönem köpek kenesi populasyonunun en yüksek seviyede olduğu dönemdir. Hastalık çoğunlukla vahşi hayvan ve kenelerin birlikte bulundukları alanlarda ortaya çıkar. İmmatür evrelerde keneler tarla faresi gibi küçük kemirgenler üzerinde; erişkin olanlar ise insan ve köpek gibi daha büyük canlılar üzerinde yaşarlar (27). Ricketsia ile enfekte olan hastalar genellikle ısırık sonrasındaki 5-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalık ortaya çıktıktan sonraki ilk hafta içinde doktora başvururlar (30). Hastalık; ateş, bulantı, kusma, iştahsızlık, baş ve kas ağrısını içeren başlangıç belirtileri verir (27,31). Ateşin 2-5’ inci gününde önkol, el ve ayak bileği üzerinde küçük, düz, pembe ve kaşıntısız noktalar şeklinde benekli bir döküntü gelişir (30,31). Bu benekler üzerlerine basınç uygulandığında solarlar. Hastalığa ait bu karakteristik döküntü genellikle 6. güne kadar ortaya çıkmaz ve hastaların % 35-65 inde görülür (31,32). Döküntü genç hastalarda yaşlılara göre daha erken gelişir (30). Döküntü daha sonra avuç içi ve ayakaltı dâhil vücudun geri kalan bölümlerine yayılır (27). Bu durum ise hastaların % 50-80’ inde ve ancak geç evrelerde görülebilir. Hastaların % 10-15’ inde ise hiçbir zaman döküntü gelişmez (30,31). Temel laboratuar testlerinde normal veya hafifçe baskılanmış WBC, trombositopeni, yükselmiş karaciğer transaminazları ve hiponatremi bulunur. BOS incelendiğinde monosit hâkimiyeti olan bir beyaz küre artışı tespit edilir (31,32). Hastalığın ensefalit, non kardiyojenik pulmoner ödem, ARDS, kardiyak aritmiler, koagülopati, GİS kanaması ve deri nekrozunu da içeren major komplikasyonları vardır. Eğer tedavi edilmezse 8-15 gün içerisinde ölüm gerçekleşebilir. Mortalite oranı tedavi edilmemiş vakalarda % 25; tedavi edilmiş vakalarda % 5 olarak rapor edilmiştir (28). Tanı öykü ve fizik muayeneye dayanır. Eğer döküntü mevcut ise rickettsial organizma deriden yapılan biyopsideki vasküler endotel içinde direk immünofloresan veya immünoperoksidaz boyama yöntemiyle tespit edilebilir (31,33). Ama bu yöntem çok sık kullanılmamaktadır (34). Seroloji tanıyı destekleyebilir ancak bu da hastalığın ortaya çıkışından 7-10 gün sonra pozitifleşir (31). Mümkün olan en kısa sürede antibiyotik tedavine başlamak önemlidir (27,35). Tetrasiklin ve kloramfenikol tedavide etkindir. Bazı hastalarda doksisiklin birinci tercihtir. Tedavi en az 5-7 gün devam etmeli veya hasta en az iki gün afebril olana kadar sürmelidir (31,36). Ölümlerin çoğu medikal tedavideki gecikme nedeniyledir. Hastalık erken fark edilip tedavi edilirse hızlı bir düzelme gösterir (27). LYME HASTALIĞI Kalp, eklem ve sinir sistemini de içeren; ciddi problemler oluşturabilen Lyme hastalığı siyah bacaklı olarak adlandırılan geyik kenesi (İxodes scapularis) ile taşınan bir bakteriyel hastalıktır (27). Sıcaklık 35 Fahrenheit üzerinde olduğu sürece tüm yıl boyunca aktif kalabilirler. Zirve aktivite ayları nymphler için Mayıs-Haziran; erişkinler için ise Ekim-Kasım aylarıdır. Borelia burgdorferi adlı spiroketin neden olduğu Lyme hastalığı hem ABD de hem de dünyada kene ile taşınan en yaygın hastalıktır (28,35,36). Birleşik devletlerde ilk kez 1975 yılında Connecticut’ta bulunan Lyme bölgesinde çok fazla sayıda çocukta görülen artrit vakaları sonucunda bildirildi (26). Borelia hastalığa neden olan ajan olarak 1980’li yılların başlarında izole edilebilmiştir (33). Hastalığın 15 yaş gençlerde ve 29 yaşlarda olan iki tepeli bimodal bir yaş dağılımı vardır ve birçok vaka Mayıs-Eylül döneminde meydana gelir. ABD’de TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 464 1999 yılında hastalık kontrol ve korunma merkezine (CDC) 16273 vaka rapor edilmiştir (37). ABD’de ki araştırmalar kenelerin Lyme hastalığını nymph evresinde beslenmenin 2 ya da daha sonraki günlerinde naklettiklerini göstermiştir (26). Bu evrede 2 mm den küçük olduklarından sıklıkla fark edilmezler; beslenmek ve enfeksiyonu yaymak için fazla zamanları vardır. Erişkin keneler ise daha büyük olduklarından fark edilmeleri ve vücuttan uzaklaştırılmaları daha kolaydır. Kene uygun teknikle erken dönemde çıkarılırsa enfeksiyonu yayma şansı çok azdır (26). Lyme hastalığının 3 evresi bunlunur: 1. Erken lokalize evrede; kene ısırığını takiben günler içinde (7-14 gün) hastaların % 60-80 inde Eritema Cronicum Migrans adı verilen kırmızı, yavaşça genişleyen boğa gözü şeklinde döküntü meydana gelir (34,30). Isırık etrafında küçük, kırmızı bir papül olarak başlar; günler içerisinde merkezden dışa doğru genişler. Lezyonun merkezinde hiperemik, deriden kabarık bir beneklenme kalabilir ve ortalama çapı 16 cm olan lezyonun çapı bazı vakalarda 70cm’ye kadar ulaşabilir. Döküntü ile beraber yorgunluk, kas ağrısı, eklem ve baş ağrısı, ateş ve üşümeyi içeren sistemik semptomlar olabilir. Fizik muayenede boyun sertliği, bölgesel adenopati ve ısırık bölgesinden bağımsız bölgelerde, primer lezyondan daha küçük sekonder deri lezyonları görülebilir. Eğer tedavi edilmezse genellikle birkaç haftadan daha uzun bir sürede kendiliğinden iyileşir (34,35). 2. Hastalığın erken dissemine formu kene ısırığını takiben günler-aylar içinde birçok sistemi de içeren semptomlarla ortaya çıkar. Birçok hasta kene tarafından ısırılıp ısırılmadığını hatırlamaz. Hastalarda eritema kronikum migrans olmayabilir. Lenfositik menenjit, sıklıkla Bell palsi gibi kraniyel sinir palsileri, azalmış duyu, güçsüzlük ve refleks yokluğunu da içeren nörolojik semptomlar olabilir (5- 2). Kardiyak semptomlar çoğunlukla erkeklerde olur, bitkinlik ve çarpıntı şeklinde ortaya çıkar. Çeşitli derecede atriyoventriküler bloklar ve orta derecede peri/miyokardit olabilir. Artrit genelde geç ortaya çıkar ama bu evrede de görülebilir. Bölgesel veya jeneralize adenopati, konjonktivit, iritis, hepatit ve mikroskopik hematüri veya proteinüri görülebilir (32,34,35) 3. Hastalığın geç evresi sıklıkla kronik artritle karakterizedir. Bu durum tedavi edilmemiş eritema migransı olan hastaların yaklaşık % 10 unda meydana gelir. Büyük eklemleri özellikle de diz eklemini içeren mono veya asimetrik oligoartriküler artrit olarak tanımlanmıştır. Nörolojik sistem subakut ensefalopati, aksonal polinöropati ve lökoensefalopati şeklinde etkilenebilir. Geç bulgular genelde birkaç yıl içinde spontan olarak iyileşir (30,32). Teşhis edilmesi zor bir hastalıktır (38).Tanı, öykü ve fizik muayeneye dayanır. Rutin laboratuar testleri tanıda rolü azdır. Seroloji testleri tanıyı doğrular ancak hastalığın ortaya çıkmasından 4-6 hafta sonrasına kadar tanı değerleri yoktur (30). ELİSA testi % 89 sensitif, % 72 spesifiktir. Pozitif test sonuçları Western Blot ile desteklenmelidir. PCR özellikle etkilenmiş eklemlerden alınan eklem sıvılarında yararlıdır (40). Eğer nörolojik bulgular varsa BOS’tan çalışma yapılabilir. Sinoviyal sıvı artritin ayırıcı tanısını yapmak için alınır. Organizmanın doku ve vücut sıvılarından izolasyonu çok zordur (31). Hastalığın sahip olduğu ciddi sekel potansiyeli nedeniyle erken tanı ve tedavi önem taşır. Ciddi vakalarda parenteral antibiyotikler gerekir. Erken dönemde yakalanırsa oral antibiyotiklerle tedavi edilebilir(26). Amoksisilin ve doksisiklin 2-3 hafta süre ile tedavide tercih edilir. Komplike olmayan vakalarda tedavi en az 14-21 gün; ciddi veya komplike vakalarda 30 gündür (41). Hastalık nadir görülür ama oldukça fatal seyreder (30). 1998 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi hastalıktan korunma da kullanılmak üzere ilk kez bir aşıya onay verdi. Rekombinant OspA (LYMErix) aşısı üzerindeki iki çalışma aşının semptomatik enfeksiyondan korunmada % 76-92 arasında etkili olduğunu göstermiştir. Aşı keneye maruziyet açısından yüksek veya orta riskli kişilere önerilmiş, düşük riskli veya risksiz olan kişilere, 15 yaşından gençlere, 70 yaşını geçmiş yaşlılara ve yeterli çalışma olmamasından dolayı hamilelere önerilmemektedir (42). ERLİKİYOZ Hastalık küçük, gram-negatif, pleomorfik, zorunlu hücre içi bir organizma olan Ehrlichia tarafından oluşturulur. ABD’ de Ehrlichia chaffeensis ve Ehrlichia ewingii’ nin neden olduğu İnsan Monositik Erlikiyozu (İME) ve henüz isimlendirilmemiş bir ehrlichia türünün, muhtemel Ehrlichia phagocytophila/Ehrlichia equi’nin neden olduğu İnsan Granülositik Erlikiyozu (İGE) olmak üzere iki farklı formu vardır (43). Ehrlichia chaffeensis yıldız kenesi olan Amblyomma americanum tarafından taşınır. Beyaz kuyruklu geyik bu kenenin tek major konağıdır ve tek doğal rezervuardır (35). Hastalık ilk kez 1935 yılında bir grup araştırma köpeğinde tespit edildi. 1986 yılında insanda tanımlandı. Dünya çapında yaygın bir hastalık TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) olmasına rağmen vakaların çoğu ABD’ de bildirilmektedir. Her iki türün de çoğu vakası Nisan- Eylül döneminde görülür. Vakaların % 75’ten fazlası erkeklerde görülür ve yaşlılar daha sık etkilenir. Klinik her iki türde de birbirine benzer. Hastalar kene ısırığı sonrası 7-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalanmanın ilk haftası içinde sağlık kuruluşuna başvururlar. Belirtiler ateş, baş ağrısı, kırgınlık ve kas ağrısıdır. Buna ek olarak bulantı, kusma, ishal, öksürük, eklem ağrısı, konfüzyon ve vucutta döküntü olabilir (35). Döküntü; İME olan erişkin hastaların yarısından biraz azında; İGE olan erişkin hastaların ise % 10’ undan biraz azında görülür. Bununla beraber enfekte çocuk hastaların % 60’ında döküntü görülmeyebilir. Döküntü gövdeyi içerir ama elleri ve ayakları tutmaz ve ısırık bölgesiyle ilişkili değildir. Maküler, papüler, retiküler, makülopapüler veya peteşiyel şekillerde olabilir. İGE de respiratuar veya renal yetersizlik, fırsatçı enfeksiyonlar veya hemoraji(DİC) gibi komplikasyonlar çok sık görülür (29). Laboratuar bulguları ise lökopeni, trombositopeni ve artmış karaciğer transaminazlarından oluşur. İGE de orta derecede bir anemi; hem İGE hem de İME de artmış ESR, BUN, kreatinin; İME de ise yükselmiş protein düzeyi ve lenfositik pleositozu olan BOS bulunabilir (44). Tanı öykü, fizik muayene ve laboratuar bulgularına dayanır. Seroloji tanıyı destekler ancak 1-2 haftada pozitifleşir. PCR da tanıyı destekler ancak akut safhada yapılmalıdır. Kültürler yararlı değildir. Tanıdaki temel metot konvelasan evredeki serokonversiyonun tespitidir. Tedavide tercih edilecek ilaç Doksisiklin’dir. Alternatif olarak kloramfenikol ve rifampin kullanılabilir. Tedavi süresi en az iki hafta olmalıdır. Tedavi edilmediği zaman tüm hasta grubunun % 50 sine varan bir oranda hospitalizasyon gerektiren ciddi bir hastalık oluşabilir. Uzamış ateş, böbrek yetersizliği, DİC, ARDS, meningoensefalit, nöbet veya koma şeklinde ciddi manifestasyonlar olabilir. Öngörülen mortalite oranı % 2-3 dür ve E.chaffeensis tarafından oluşturulan enfeksiyon diğer erlikiyoz türlerinden daha ciddidir (35). TULAREMİ Tularemi; küçük, gram negatif, hareketsiz bir kokobasil olan Francisella tularensis tarafından oluşturulan enfeksiyöz bir hastalıktır. Hastalık aynı zaman da Tavşan ateşi olarakta bilinir. İnsanlara sindirim, inokülasyon, inhalasyon ve kontaminasyon yollarıyla bulaşabilir. Amerika ‘da vakaların yarısından fazlasında kene ısırığı sorumludur (31). Her yıl bu ülkede 150-300 arasında vaka rapor edilir. Hastalık erkeklerde sık görülür. Özellikle kış aylarında avcılıkla uğraşanların derilerideki küçük lezyonların avlanan enfekte tavşanla teması ile bulaşır. Yaz ve sonbahar mevsimlerinde zirve yapar (45). İyi pişmemiş enfekte etler ve kontamine sular da bulaşma nedenidir. İnkübasyon periyodu ortalama 3-5 gündür. Birçok hastada ateş, üşüme, baş ağrısı, kırgınlık, anoreksi, yorgunluk, öksürük, kas ağrısı, göğüste rahatsızlık hissi, kusma, karın ağrısı ve ishali de içeren generalize semptomlar bulunur. Bunlara ek olarak hasta 6 farklı klasik modelden biriyle gelebilir: 1. Ülseroglandüler model: en sık görülen ve en kolay fark edilendir. Hastalar içerdiği lenf bezlerine drene olan bölgedeki ağrılı deri ülseriyle beraber olan, lokalize, hassas lenfadenopatilerden sikayetçidirler. En sık tutulan lenf bezleri çocuklarda servikal ve oksipital; erişkinlerde inguinal bölgede olanlardır. 2. Glandüler tip ise ülseroglandüler tip ile benzerdir ama bunda deri ülseri yoktur. 3. Oküloglandüler tipte organizmalar konjonktivaya yerleşmişlerdir. Vakaların % 90’ında tek taraflı tutulum olur. Fotofobi ve artmış lakrimasyonu içeren erken belirtiler vardır. Geç dönemde hastalarda göz kapağı ödemi, skleral enjeksiyonu olan ağrılı konjonktivit, kemozis ve küçük yeşil konjonktival ülser veya papül gelişir. Priaurikülar, submandibular ve servikal bezler sıklıkla tutulur. 4. Faringeal tipte ise organizmalar orofarinkse yerleşmişlerdir. Ciddi boğaz ağrısı bulunur. Fizik muayenede eksudatif farenjit veya tonsilit; servikal, preparotit veya retrofarengeal lanfadenopati bulunabilir. 5. Tifoid model ise herhangi bir lenfadenopati ile ilişkili değildir. Diğer tiplerde belirtilen genel semptomlara ek olarak burada sulu ishal vardır. 6. Pnömonik tip ise akut respiratuar bir hastalık olarak ortaya çıkar. Belirtiler ateş, minimal balgamlı veya balgamsız öksürük, substernal göğüs hassasiyeti ve plörotik göğüs ağrısından oluşur. Radyografilerde lobar, apikal veya miliyer infiltrasyonlar, hiler adenopati ve plevral efüzyon bulunabilir (45). Tanı; hikâye ve fizik muayeneye dayanır. Laboratuar testleri genellikle spesifik değildir. WBC ve ESR düzeyleri normal yâda hafif yüksektir. Organizma kültürde üretilebilir ama bu yöntem laboratuar çalışanlarına bulaşma riskinden dolayı sıklıkla kullanılan bir yöntem değildir. Göğüs radyografilerinde oval opasite, hiler adenopati ve plevral efüzyon triadından oluşan bulgular olabilir. Seroloji yaklaşık iki haftalık bir süre içinde tanıyı destekler (31). TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 466 www.korhek.org Hastada menenjit düşünülmüyorsa streptomisin ilk seçilecek ilaçtır. Alternatif olarak gentamisin, tetrasiklin, kloramfenikol ve florokinolonlar düşünülebilir. Tedavi 7-14 gün sürmelidir. Korunmada canlı aşı mevcuttur ve laboratuar çalışanları ve patojene tekrarlayan maruziyeti olan kişilere uygulanabilir. BABESİYOZ Hastalık etkeni eritrositleri enfekte eden ve hemolizlerine neden olan Babesia genusuna ait protozoal bir parazit olan Babesia divergens veya Babesia microti’ dir. Hastalık geçişi İxodes kenelerinin farklı türleri ile olur. Etken geyik kenesi ile taşınır (46). Hastaların % 5 kadarında fulminan seyrederek hospitalizasyon veya ölümle sonuçlanan bir tablo oluşturur. Özellikle splenektomi yapılmış hastalarda ciddi hastalık tablosu oluşturur. Tripanozoma’dan sonra memelilere kan yoluyla bulaşan en sık ikinci parazittir (47). Semptomlar diğer kene ile geçen hastalıklara benzer ve inokülasyondan bir hafta sonra başlayan influenza benzeri belirtiler verir. Ateş, terleme, kas ağrısı ve baş ağrısı görülür. Hemolitik anemi, hemoglobinüri, böbrek yetersizliği yapabilir. Enfeksiyon genç erişkinlerde yıllarca asemptomatik olarak kalabilir (46). Nadir de olsa oftalmik tutulum olabilir. Hastada ateş, hemolitik anemi ve uygun temas öyküsü varsa babesiyoz düşünülebilir. Tanı kan yaymalarda protozoanın tespitine dayanır. Karakteristik olarak Malta Haçı görünümü vardır. Serolojik testler ve PCR yardımcı yöntemleridir. Orta derecedeki vakalar semptomatik tedavi gerektirir. Persistan yüksek ateş, progresif anemi, yükselen parasitemi olan ciddi vakalarda Kinin+Klindamisin veya Atovaquon+Azitromisin en az 7-10 gün boyunca kullanılmalıdır. Yüksek parasitemisi olan ciddi hastalarda exchange transfüzyon yapılabilir (46). KOLORADO KENE ATEŞİ Hastalık bir ağaç kenesi olan D.andersoni tarafından nakledilen RNA orbivirus tarafından oluşturulur. Çoğunlukla Amrikadaki Rocky dağları bölgesinde her yıl 200-300 arasında vaka tespit edilir. İmmün yetmezliği olan ve splenektomi geçirmiş olan hastalar ciddi komplikasyonlar açısından risk altındadır (46). İnokülasyondan sonra bir hafta içinde influenza benzeri semptomlar başlar. Hastaların üçte birinde boğaz ağrısı bulunur. En önemli özelliği; menenjit, döküntü ve konjuktivit ile ilişkili olan bifazik ateştir. Hastalık genellikle 7-10 gün arasında sonlanır. Tanı genellikle immünfloresan boyama ile konur. Bununla beraber lökopeni ve trombositopeni bulunabilir. Spesifik bir tedavi yoktur. Destek tedavisi verilir. Belirtiler ortaya çıkmışsa diğer kene geçişli hastalıkları kapsayan ampirik olarak tetrasiklin, doksisiklin veya kloramfenikol kullanılabilir. DÖNEK ATEŞ Hastalığa Borrelia genusundan bir spiroket neden olur. Ornithodoros genus keneler esas vektördür. Tipik olarak hastalık sporadiktir (48). Ortalama inokülasyon periyodu bir haftadır. İnfluenza benzeri semptomlar, artralji, bulantı ve kusma olur. Genellikle 40 derecenin üzerinde, düzensiz ve bazen deliryumla ilişkili ateş olabilir. Hastaların çoğunda splenomegali bulunur. Meningeal bulgular olabilir. Epistaksis hemoptizi, iridosiklit, koma, kraniyel sinir palsi, pnomonit, miyokardit ve dalak rüptürünü içeren komplikasyonlar olabilir. Tanı; kan, kemik iliğinde ve ateş epizotu sırasında BOS’da spiroketin tespitiyle konulabilir. Lökosit sayısı normal veya orta derecede artmıştır. Trombositopeni tespit edilebilir. Tedavide 5-10 gün boyunca doksisiklin tercih edilir. Alternatif olarak eritromisin kullanılabilir. Eğer ilaçlar geç febril evrede verilirse Jarisch- Herxheimer reaksiyonu meydana gelebilir. Antibiyotik tedavisinin öncesi ve sonrasındaki 2 saatlik periyotlarda asetaminofen uygulanması reaksiyonun ciddiyetini azaltabilir. KOMBİNE ENFEKSİYONLAR Aynı kene birden fazla enfeksiyöz patojende taşıyabilir. Bundan dolayı bir ısırıkla birden fazla hastalığı bulaştırabilir. Örneğin İ.scapularis; erlikiyoz, lyme hastalığı ve babesiyozu bulaştırabilir. Lyme hastalığı bulunanların % 23’ünde babesiyoz; % 10-30 unda erlikiyoz bulunur. Kombine enfeksiyonların daha ciddi semptomlar oluşturacağı akılda bulundurulmalıdır. KAYNAKLAR 1. Rajput ZI, Hu S, Chen W, Arıjo AG, Xiao C. Importance of ticks and their chemical and immunological control livestock. Journal of Zhejiang University. 2006; 7(11): 912-921. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) www.korhek.org 467 2 Furman DP, Loomis EC. The ticks of California (Ascari: Ixodida). University of California Publications. Bulletin of the California Insect Survey. 1984; 25: 1-239. 3. Edlow JA, Danzl D, Halamka J, Pollack VC. Tick- Borne Diseases. www.eMedicine.com. 4. Snelson JT. Animal ectoparasites and disease vector causing major reduction in world food supplies. FAO Plant Prodection Bulleton. 1975; 13: 103-114. 5. Barker SC, Murrell A. Systematics and evolution of ticks with alist of valid genus and species names. Parasitology. 2004; 129(7):15-36. 6. Klompen JSH, Black WC, Keirans JE, Oliver JH. Evolition of tiks. Annu Rev Entomol. 1996; 41(1): 141-161. 7. Güler S, 198. Ankara ve civarındaki koyun ve keçilerde kış ixodidaeleri üzerine araştırmalar. U. Ü. Vet. Fak. Derg. 1 :54-55. 8. Güler S, Özer E, Erdoğmş SZ, Köroğlu E, Bektaş İ. Malatya ve bazı Güneydoğu Anadolu illerinde sığır, koyun ve keçilerde bulunan kene türleri. Doğa-Tr. J. Of Veterinary and animal Science. 1993; 17: 229-231. 9. Karaer Z, Yukarı BA, Aydın L. Türkiye keneleri ve vektörlükleri. Parazitolojide Andropod Hastalıkları ve Vektörler. İzmir, Türkiye. Parazitoloji Derneği Yayın No: 13, 1997, p. 363-434. 10. Hoogstraal H. The epidemiologymof tick borne Crimean-Congo hemorrhagic fever in Asia, europe and Africa. J Med Entomol 1979; 15: 307- 417. 11. Watts DM, Ksiazek TG, Linthicum KJ, Hoogstraal H. Crimean-Congo hemorrhagic fever. In:Monath TP, ed. The arboviruses: epidemiology and ecology, volume 2. Boca Raton, FL, USA:CRC Pres, 1988, p. 177-260. 12. Ergönül O, Celikbaş A, Dokuzoğuz B, Eren S, Baykam N, Esener H. The characteristicks of Crimean-Congo hemorhagic fever in a recent outbreak in Turkey and the impact of oral ribavirin therapy. Clin Infect Dis. 2004; 39: 285-89. 13. Ergönül Ö. Crimean-Congo haemorrhagic fever. The Lancet. 2006; 6: 203-214. 14. Kartı SS, Odabaşı S, Korten V, et al. Crimean- Congo hemorrhagic fever in Turkey. Emerg Infect Dis. 2004; 19: 1379-84. 15. Ozkurt Z, Kiki I, Erol S, et al. Crimean-Congo hemorrhagic fever in Eastern Turkey: clinical features, risk factors and efficacy of ribavirin therapy. J Infect. 2006; 52: 207-15. 16. Türkiye’de KKKA yayılım haritası. www.tvhb.org.tr 17. Whitehause CA. Crimean-Congo hemorrhagic fever. Antivir Res 2004; 64: 145-60. 18. Swanepoel R, Gill DE, Shepherd AJ, et al. The clinical pathology of Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 794-800. 19. Smego RA, Sarwari AR, Siddiqui AR. Crimean- Congo hemorrhagic fever: Prevention and control limitations in a resource poor country. Clin Infect Dis. 2004; 38: 1731-35. 20. Swanepoel R, Shepherd AJ, Leman PA, et al. Epidemiologic and clinical features of Crimean- Congo hemorrhagic fever in southern Africa. Am J Trop Med Hyg. 1987;36: 120-32. 21. Ergönül O, Celikbaş A, Baykam N, Eren S, Esener H, Dokuzoğuz B. Analysis of the mortality among the patients with Crimean-Congo hemorrhagic fever virus infection. Clin Microbiol Infect (in press). 22. Burt FJ, Leman PA, Abott JC, Swanepoel R. Serodiagnosis of Crimean-Congo haemorhagic fever. Epidemiol Infect. 1994;113: 551-62. 23. Schwarz TF, Nsanze H, Longson M, et al. Polymerase chain reaction for diagnosis and identification of distinct variants of Crimean- Congo hemorrhagic fever virus in the United Arab Emirates. Am J Trop Med Hyg. 1996; 55: 190-96. 24. Ahephered AJ, Swanepoel R, Leman PA. Antibody response in Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 801- 806. 25. Knowles SR, Phillips EJ, Dresser I, Matukas I. Common adverse events associated with the use of ribavirin for severe acte respiratory syndrome in Canada. Clin Infect Dis. 2003; 37: 1139-42. 26. Chiou HE, LiuCI, Buttrey MJ, et al. Advere effects of ribavirin and outcome in severe acute respiratory syndrome: experience in two medical centers. Chest. 2005; 128: 263-72. 27. Ticks. www.co.franklin.oh 28. Walker DH, Raoult D. Rickettsia rickettsii and other spotted fever group rickettsiae (Rocky Mountain spotted fever and other spotted fevers). In: Mandel GL, Douglas RG, Bennett JE Dolin R, eds. Mandell, Douglas and Bennett’s Principles and practice of infectious diseases. 5th ed. Philadelphia. Churchill Livingstone, 2000, p. 2393-402. 29. Walker DH. Tick-transmitted infectious diseases in the United States. Annu Rev public Health 1998; 19: 237-69. 30. Tick information. www.cdc.gov. 31. Spach DH, Liles WC, Campbell GL, Quick RE, Anderson DE Jr, Fritsche TR: Tick-borne diseases in the United States. N Engl J Med. 1993; 329: 936-47. 32. Thorner AR, Walker DH, Petri WA Jr. Rocky mountain spotted fever. Clin Ifect Dis. 1998; 27: 1353-60. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 468 www.korhek.org 33. Steeve AC. Lyme borreliosis. In: Kasper DL, Harrison TR: Harrison’s Manual of medicine.16th ed. New York: McGraw-Hill, 2005, p. 995-9. 34. Tick-borne diseases. www.aafp.org. 35. Centers for Disease Control and Prevention. Rocky Mountain spotted fever. Accessed online April 11 2005. at: www.cdc.gov. 36. Taege AJ. Tick trouble: overview of tick-borne diseases. Cleve Clin J Med. 2000; 67: 245-9. 37. Ticks. www.health.nsw.gov.au. 38. Centers for disease control and prevention. Lyme disease-United States, 1999. MMWR morb Mortal Wkly Rep. 2001; 50: 181-85. 39. Steere AC, Bartenhagen NH, Craft JE, Hutchinson GJ, Newman JH, Rahn DW, et al. The early clinical manifestation of Lyme disease. Ann Intern Med. 1983; 99: 76-82. 40. Beers MH, Berkow R. The Merck manual of diagnosis and therapy. 17th ed. Merck Research Laboratories. Whitehause Station, n.J, 1999. 41. Treatment of Lyme disease. Med Lett Drugs Ther. 2000; 42: 37-9. 42. Deborah SF. Prevent Tick bites: Prevent Lyme Disease. Rutgers Coperative extensions. 1992, FS637. 43. Belman AL. Tick-borne diseases. Semin Pediatr Neurol. 1999; 6: 249-66. 44. Fritz CL, Glaser CA. Erlichsis. Infect Dis Clin North Am. 1998; 12: 123-36. 45. Cox SK, Everett ED. Tularemia, an analysis of 25 cases. Mo Med 1981; 78: 70-4. 46. Bratton RL; Corey GR. Tick-Borne Diseases. www.aafp.org. 47. Kjemtrup AM, Conrad PA. Human babesiosis: an emerging tick-borne disease. Int J Parasitology. 2000; 30: 1323-1337. Kaynak:TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) Konu İle İlgili PDF formatını buradan indire bilirsiniz http://www.korhek.org/khb/khb_007_05-461.pdf

http://www.biyologlar.com/kene-ile-bulasan-hastaliklar

Keneler Hakkında Bilgi

Keneler Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup, Dünya’nın her bölgesinde gözlenmektedirler. Ülkemizde halk arasında kene, sakırga, yavsı, kerni gibi isimlerle bilinmektedirler. Kenelerin sistematikteki yeri ve önemli türlerin isimleri aşağıda verilmiştir. Anaç: ARTHROPODA Anaç bölümü : CHELICERATA Sınıf altı: Acarina (Acari) Dizi: Metastigmata Aile: İxodidae Soy: İxodes Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Soy: Amblyomma (Türkiye’de yok) Tür: Amblyomma variegatum Soy: Haemaphysalis Tür: Haemaphysalis parva Tür: Haemaphysalis sulcata Tür: Haemaphysalis punctata Tür: Haemaphysalis inermis Soy: Dermacentor Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Tür: Rhipicephalus appendiculatus (Türkiye’de yok) Aile:Argasidae Soy: Ornithodorus Tür: Ornithodorus lahorensis Soy: Argas Tür: Argas reflexus Tür: Argas persicus Soy: Otobius Tür: Otobius megnini Günümüzde Argasidae ve Ixodidae ailelerine bağlı 850 türü bilinmektedir. Amblyomma soyu dışındaki soylara bağlı birçok kene türü, Türkiye’de yaygın olarak bulunmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Genel Morfolojik ve Biyolojik Özellikler Keneler morfolojik olarak diğer artropodlardan farklı olup, vücütları tek bir parçadan oluşmuştur. Vücudun ön tarafında ağız organelleri yer almktadır. 1.Aile: İxodidae (şekil 1) İxodidae ailesindeki türlere sert kene, mera kenesi veya yaz kenesi denir. Bu ailede bulunan türlerde caput, thorax ve abdomen tamamen birbirleriyle birleşmiştir. Olgunlarında ve nimflerinde 4 çift ayak , larvalarında ise 3 çift ayak vardır. Nimflerinde genital organlar henüz oluşmamıştır. Dorsalden bakılınca ağız organelleri görülebilir. Ağız organellerinin oturduğu kısıma basis caputili denir. Ağız organellerinin arkasında dişilerde vücudun önünde ve üst kısmında okul önlüğü yakası şeklinde kitini bir organ teşekkül ederki buna scutun denir. Erkeklerde bu oluşum dorsalde tüm vücudu kaplar, buna conscutum denir. Bu bakımdan erkekler kan emdiği zaman vücutlarında değişiklik olmaz. Buna karşılık dişiler kan emip doyunca normal büyüklüğünün 10 katı kadar genişleyebilir. Ağız organelleri 1 çift chelicer, chelicer kılıfı ve hipostom denilen delmeye ve kan emmeye yarayan organelden oluşur. Bu organellere rostellum denir. Rostellumun iki yanında bir çift palp bulunur. Ayrıca kenelerin dorsal kısmında, tür tayininde önemi olan, çukurluklar, feston, cervical oluklar ve noktalamalar bulunur. Ventralde ise anüs ile ikinci çift coxalar hizasında genital delik bulunur. Bu yüzde dişilerde anal oluk, erkeklerde ise kitini plaklar yer alır. Yine ventralde 4’üncü coxanın arkasında bir çift stigma bulunur. Ayaklarının sonunda bir çift tırnak ve tırnakların ventral yüzeyinde ise tutunmaya yarayan zar şeklinde pulvillum adı verilen organel vardır. (Argasidae’lerde bu organel yoktur). Önde birinci çift ayakta tarsuslar üzerinde Haller organeli denen bir çukurluk yer almıştır. Bu yapı duyu organelidir. Dişi kenelerde ovaryum ile barsak irtibat halindedir. Bu yüzden bazı keneler kan emerken parazitleri sindirim sisteminden ovaryumlarına geçirirler. Bu parazitler ovaryumdan yumurtaya geçerek, yumurtadan çıkan larvaları enfekte ederler. Bu larvalar kan emerken parazitleri de hayvanlara taşırlar (transovaryal nakil). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Biyoloji Keneler kan emerek beslenir, ancak bu diğer kan emen artropodlardan farklıdır. Keneler konakların tutunup ağız organellerini deri içine sokarlar ve burada sabitlenip doyana kadar aynı yerden kan emerler. Argasidaeler çok kısa sürelerde çok miktarda kan emip doydukları halde, Ixodidae ailesindeki kenelerin doyması için birkaç gün ile birkaç hafta arasında süre gerekmekte, hata bu süre içinde bazı Ixodidae türleri gömlek değiştirip diğer gelişme dönemlerine geçmektedirler. İxodidae türleri, genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimleri arasında aktiftirler. Bunlar evcil hayvanların kulak kepçesi içinde ve dışında, boyun altında, karın, anal ve perianal bölgeler ile sırt ve kuyruk üzerinde bulunurlar. Dişi keneler, erkeklerden daha fazla kan emerler. Hayatları boyunca geçirdikleri her dönemde (larva-nimf-olgun ) mutlaka kan emmek zorundadırlar. Erkek ve dişiler kan emme esnasında çiftleşirler. Ovipardırlar. Dişi keneler yumurtalarını taş, toprak ve merada yaprakların altına, toplu ve birbirine yapışık şekilde bırakırlar.Yumurtlama süresi ve miktarı, dişi kenenin az veya çok kan emmesine ve diğer dış faktörlere bağlı olarak değişir. Ayrıca türlere göre de yumurta sayısı değişiklik gösterir. Ortalama 3.000-15.000 arasında yumurta yumurtlarlar. Dişiler yumurtladıktan sonra ölürler. (Argasidae türleri ölmez). Yumurtadan çıkan larvalar 3 çift bacaklıdır. Birinci çift ayak tarsuslarında bulunan Haller organı konak bulmaya yarar. Türlere göre farklı sürelerde konaklardan kan emerler ve kan emdikten sonra yine değişen sürede gömlek değiştirirerek. 4 çift ayaklı nimf olurlar. Nimflerde larvalar gibi henüz genital organlar gelişmemiştir. Aç olan nimfler kan emer doyar ve gömlek değiştirdikten sonra aç olgun hale gelir. Erkek ve dişi olgun keneler kan emerken çiftleşir ve doyduktan sonra dişi toprağa düşer ve yumurtlar. Bu siklus böyle devam eder. Biyolojik gelişmeye göre konak değiştirmeleri esas alınarak İxodidae ailesine bağlı türler 3 grupta toplanır. a-Bir konaklı kene: Merada yumurtadan çıkan larvalar konak hayvana hücum eder, ondan kan emip doyduktan sonra konak üzerinde gömlek değiştirip nimf olur. Aç nimf kan emip doydukyan sonra konak üzerinde gömlek değiştirir. Ortaya çıkan aç olgun kenenin erkek ve dişisi kan emdikten sonra çiftleşir, dişiler konak hayvanı terkedip toprağa düşer yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf ve olgun safhalar bir hayvanda geçer. Örneğin, Boophilus annulatus. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com b-İki konaklı kene: İki konaklı kenelerde, larva ve nimf dönemini bir konakda geçirir, nimfler kan emip doyduktan sonra konak hayvanı terkederler. Meskende veya merada gömlek değiştirip aç olgun hale gelirler. Aç olgun keneler ikinci bir hayvana hücum ederek ondan kan emer, çiftleşir ve doyar. Daha sonra dişi kene toprağa düşer, yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf bir hayvanda, olgunu ise başka bir hayvanda geçer. Örneğin, Hyalomma türleri ve Rhipicephalus bursa. c-Üç konaklı kene: Üç konaklı kenede larva bir hayvandan kan emip doyar ve toprağa düşer.Toprakta gömlek değiştirip aç nimf olur.Aç nimf’ler ikinci bir hayvana hücum ederler. Ondan kan emip doyduktan sonra toprağa düşerler ve gömlek değiştirip aç olgun kene haline gelirler. Aç olgun keneler üçüncü bir hayvana hücum eder, kan emer ve çiftleşirler. Doyduktan sonra dişiler konak hayvanı terkedip toprakta yumurtlar ve ölürler. Yani bu kene türleri, larva, nimf ve olgun dönemlerinde ayrı ayrı veya aynı hayvana 3 kez gelmek suretiyle kan emer, gömlek değiştirme dönemlerini ise toprakta geçirirler. Dişiler yine yumurtalarını tprağa bırakırlar. Örneğin, İxodes ricinus, Dermacentor marginatus ve Haemophysalis punctata. İxodidae ailesine bağlı soylar, kenelerin ağız organellerinin uzun yada kısa olmasına göre birbirinden ayırtedilebilir. Ayrıca anal oluğun anüsü önden ve arkadan çevirmesi de soy ayrımında kullanılır. Buna göre İxodidae ailelerinde 7 soy vardır (Şekil 2). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 2. Ixodidae ailesinde bulunan soyların ayırım anahtarı. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şelil 2. Ixodidae ailesindeki soyların ayırım anahtarı Anal oluk anusun önünde Soy: BOOPHILUS Soy: RHIPICEPHALUS Soy: DERMACENTOR Soy: ANOCENTOR 7 feston 11 feston Feston var, anal oluk belirgin, Coxa I’de derin yarık var Feston yok, anal oluk belirsiz, Coxa I bütün Basis capituli altıgen şeklinde Basis capituli dikdörtgen şeklinde Soy: HAEMAPHYSALIS II. Palp eklemi laterale çıkıntı yapar II. Palp eklemi düz Soy: AMBLYOMMA Soy: HYALOMMA Ağız organelleri Basis capituliden çok daha uzun, II. Palp ekleminin boyu eninden daha fazla Ağız organelleri Basis capituli ile yakın uzunlukta, II. Palp ekleminin eni ile boyu birbirine yakın Soy: IXODES Anal oluk anusun arkasında Capitulum terminalde yerleşmiş, üstten bakıldığında görülür, Scutum var Capitulum ventralde yerleşmiş, üstten görülmez, Scutum yok Argasidae Ixodidae Basis capituli II. Palp segmenti Basis capituli II. Palp segmenti Anal oluk Anus Ağız organelleri uzun olanlar Soy: İxodes Sadece bu soyda anal oluk anüsü önden çevirir. Ayak çiftleri öne yakındır. Göz yoktur. Türkiye’de tek türü bulunur. Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Palplerin ikinci ekleminin boyu eninin 2 katıdır.Bacakları uzun yapılıdır (Şekil 3). Göz vardır. Bu soya bağlı 5 tür Türkiye’de bulunmaktadır. Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Şekil 3. Hyalomma sp. (erkek) Soy: Amblyomma Bu soya bağlı türler Afrika keneleridir. Ağız organelleri çok uzundur. Scutum üzerinde renkli alanlar mevcuttur.Göz vardır. Bir tür Türkiye’de Suriye sınırında bir vakada bildirilmişse de, ülkemizde olmadığı kabul edilmekltedir. Ağız organelleri kısa olanlar Soy: Haemophysalis Palplerin ikinci eklemi bazis caputuliyi yanlardan aşar. Göz yoktur. Daha çok Sonbahar ve Kış aylarında görülür. Bu soya bağlı 4 tür Türkiye’de bulumaktadır Tür: Haemophysalis parva Tür: Haemophysalis sulcata Tür: Haemophysalis punctata Tür: Haemophysalis inermis Soy: Dermacentor Bazis caputuli ağız organellerini yanlardan aşmıştır. Göz vardır. Scutum üzeri gri, açık kahverengi ve beyaz renklerde nakışlıdır. Daha çok Sonbahar aylarında aktiftirler ve konak hayvanların koyruk uçların bulunurlar. Türkiye’de 2 türü yaygındır. Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Ağız organelleri çok kısa olup, coxa 1’de yarık yoktur. Göz vardır. Türkiye’de bir türü bulunur. Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Coxa 1’de derin bir yarık olmasıyla Boophilus türlerinden ayrılır.Göz vardır. Bu soya bağlı 3 tür Türkiye’de yaygındır. Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Keneler, insan ve hayvan hastalıklarının naklinde rol oynayan en önemli vektörlerdendir ve diğer artropod gruplarının aksine bir çok çok farklı yapıdaki enfeksiyöz etkenleri (bakteri, virus, parazit, mantar) taşıyabilme yeteneğine sahiptirler. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi ve Keneler KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden askerlerde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda önem kazanmıştır. Ixodidae ve Argasidae ailesine bağlı 31 kene türünün virusun vektörü olabileceği bildirilmesine rağmen, bunların tümünün vektör potansiyeli gösterilememiştir. Kenenin tam anlamı ile vektör kabul edilebilmesi için, etken izolasyonu dışında, kenenin virusu duyarlı hayvanlara aktarabilme ve viremik hayvanlardan alabilme yeteneğinin de olması gerekmektedir. Bu kriterler yukarıda bildirilen 29 türden sadece bazılarında gözlenebilmiştir. Bunun yanında bazı türler virusu hem transovarial hem de transtadial olarak taşırken bazıları sadece transtadial olarak taşıyabilmektedir. Günümüzde hastalığın başlıca vektörlerinin Hyalomma marginatum marginatum, H.m.rufipes ve H.anatolicum anatolicum olduğu kabul edilmektedir. Ancak, Hyalomma türlerinin olmadığı bazı ülkelerde etkenin Ixodes ricinus, Dermacentor spp., Rhipicephalus spp. ve Boophilus annulatus gibi kenelerden izole edilmiş olması, diğer kenelerin de vektörlük potansiyelinin düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. H.a.anatolicum ve H.m.marginatum genellikle iki konutlu gelişim gösterirler. H.a.anatolicum’un, gerek larva ve nimfleri, gerekse erişkinleri genellikle evcil ruminantları (özellikle sığırları) tercih etmesine karşı, H.m.marginatumun’un genç gelişme dönemleri (larva ve nimf) çoğunlukla küçük hayvanları (tavşan, kirpi, kanatlılar, fare, yabani memeliler) ve az olarak da büyük memeliler ve insanı tercih etmekte, erişkinleri ise ağırlıklı olarak evcil memeliler (sığır, at, koun, keçi, köpek) ve az olarak da küçük memeliler (tavşan, kirpi) ile insanı tercih etmektedir (Şekil 4). Göç eden kuşlar bu kenenin bölgeler arasında yayılışından büyük ölçüde sorumludur. H.marginatum, Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Anadolu, Kafkaslar ve Eski Sovyet Cumhuriyet’lerini içine alan geniş bir yayılış alanına sahiptir. Bu keneler Şubat ile Aralık ayları arasında hayvanlar üzerinde görülebilse de, erişkinler Mart-Ağustos, larva ve nimfler ise Haziran-Kasım dönemlerinde aktif olarak kan emerler. Kışı, genellikle doymuş nimf veya aç erişkin şeklinde, ahırlardaki duvar çatlaklarında veya meralardaki (yarı-ormanlık alanlarda) kemirici yuvaları, toprak içinde veya ağaç kovuklarında geçirirler. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 4. Hyalomma m.marginatum’un yaşam döngüsü. (Konak hayvanların büyüklükleri kenenin tercih sırasına göre orantılanmıştır). Kenelerle Mücadele Günümüze kadar kullanılan hiç bir mücadele yöntemi (bir kaç sınırlı alan hariç), tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Hali hazırda kene eradikasyonunun neredeyse olanaksız olduğu kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalar 2 temele dayanmaktadır: I. Kenelerle nakledilen hastalıkların ortadan kaldırılması veya azaltılması (aşı çalışmaları vs) II. İnsan ve hayvanlardan kan emen kenelerin sayısını düşük maliyetlerle kabul edilebilir sınırlara indirilmesi a. Akarisid kullanımı Kenelerle mücadele genellikle konak hayvanların ve çevrenin düzenli aralıklarla akarisid ilaçlarla ilaçlanması esasına dayanmaktadır. Bu konu üzerinde çok uzun yıllar boyunca durulmuş olmasına rağmen, bir türlü istenen düzeyde başarı sağlanamamıştır. Her ne kadar akarisid kullanımı gerekli olsa da, bu oldukça zahmetli ve masraflıdır. Kaldı ki, büyük çapta programlı uygulamaların yapılması oldukça zordur. Akarisid ile kene konrolünün başlıca 7 zorluğu vardır 1. Kenelerin yoğun biçimde tarım ve orman alanları içinde yayılmış olması, çevreye zarar verecek düzeyde akarisid kullanımını gerektirmektedir. 2. Akarisilerin kenelerin konakları üzerinde tutundukları bölgelere ulaşabilmesi ancak konağın tüm vüudunun yıkanmasını gerektirmektedir 3. Konak üzerinde bulunmadıkları süre içinde keneler akarisid ilaçların ulaşamayacağı yerlerde saklanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com 4. Kenelerin yüksek orandaki üreme yeteneği (3000-7000 yumurta) ilaçlamaların düzenli bir sıklıkta yapılmasını gerektirmktedir. 5. Kenelerin uygun olmayan çevre koşullarında çok uzun süreler boyunca canlı kalabilmeleri. 6. Kenelerin konak seçiminde çok alternatifinin olması 7. Akarisid direncinin oluşması b- Kenelerin yaşam alanlarının değişrtirilmesi 1- Herbisidal ilaç kullanımı 2- Arazi yakma 3- Arazinin sürülmesi 4- Kuru yaprak tabakasının hatta orman taban örtüsünün kaldırılması Ancak, bu gibi önlemlerin uygulanması sonucunda kene populasyonunda sağlanan azalma, kenelerin yok edilmesinden çok, konak hayvanların bu gibi elverişsiz hale gelmiş ortamlardan uzaklanmasına bağlanmaktadır c- Konak hayvanların ortadan kaldırılması Bu yöntem özellikle dar bölgelerde kısıtlı konak kullanan keneler için kullanılsa da (Amblyomma americanum’un eradikasyonu için belli bölgelerde geyik populasyonunu ortadan kaldırmak), bu yöntem çok miktarda konak alternatifi olan keneler için uygun değildir. d- Biyolojik kontrol Kenelerin doğal düşmanlarının ortama salınması üzerinde çalışmalar olsa da, çok pratik değeri yoktur e-Kendi kendini ilaçlama Bu yöntem özellikle yaban hayvanları üzerindeki keneleri de etkilediğinden oldukça umut vericidir. Hayvanların ilgisini çekecek çeşitli obejelerin (yemlik, içinde yem bulunan plastik boru, ilaçlı pamuk) üzerine uzun etkili akarisid salınımını sağlayan düzenekler kurularak hayvanların kendi kendilerini ilaçlaması sağlanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com

http://www.biyologlar.com/keneler-hakkinda-bilgi

Doğal Besi Yerleri

süt, yumurta, patates, havuç gibi doğal maddelerden yapılırlar. I-Sütlü besiyerleri Kaymağı alınmış süt besiyeri; Süt 20 dk, kaynatılıp buzdolabı veya serin bir yerde bir gece bekletilerek kaymak tutması sağlanır. Kaymağın altındaki süt pipetle alınıp, tüplere dağıtılır. Otoklavda 115°C'de 20 dk. tutularak sterillenir. Turnusollü süt; Kaymağı alınmış süte turnusolün alkolik. çözeltisinden %2 oranında konur. Üstteki gibi sterillenir. Bromkrezol morlu süt; Bir litre kaymağı alınmış süte, 0.02 gr brom krezol moru eklenir. 45-50°C'ye ısıtılıp eritilir. Üstteki gibi sterillenir. Anaeroblar için bromkrezol morlu süt; 10 cm3 bronkrezol morlu süt tüplere dağıtılır. Her tüpe bir gram indirgenmiş demir ilave edilir. Otoklavda l20°C'de 30 dk ısıtarak sterilize edilir. Metilen mavili süt; Kaymağı alınmış süte metilen mavisinin sudaki %1'lik çözeltisinden %10 oranında ilave edilir. Otoklavda 115°C'de 10 dk ısıtarak sterilize edilir. II - Yumurtalı besiyerleri Pai'nin yumurtalı besiyeri; Üç kısım yumurtaya (75 ml ye), bir kısım fizyolojik tuzlu su (25 ml) eklenerek hazırlanır. Yumurtalar su ve sabunla fırçalanarak temizlenir. %70 alkolde 5 dk. tutulup çıkarılır. Kuruduktan sonra steril bir pensle geniş ucundan büyükçe bir delik açılır. Şişenin ağzına doğru ters çevrilip sivri ucuda kırılan yumurtaların muhteviyatı boncuklu steril şişeye akıtılır. Üzerine tuzlu su ilave edilir. Homojen oluncaya kadar çalkalanır, steril gaz bezinde süzülür, tüplere 5-6 ml. olarak dağıtılır. Koagulatörde, eğri olarak 85°C'de üç gün, günde birer saat ısıtılarak koagüle ve sterilize edilir. Pai besiyeri, bakterilerin laboratuvarda, oda derecesinde saklanması ve difteri etkeninin tanınması amaçlarıyla kullanılır. Enterobakter'ler bu besiyerinde 1-2 yıl canlı kalırlar ve R şekline geçiş, jeloz besiyerinden daha azdır. Besiyerine ekilen bakterinin 37°C'de bir gece bekletilmesi ile hazırlanan kültür, karanlık ve serin bir dolapta uzun süre saklanabilir. Bu sürede besiyerinin kurumaması için, vidalı kapaklı şişeler kullanılmalıdır. Dorset'in yumurtalı besiyeri; Dört taze yumurta, Pai besiyerindeki gibi hazırlanır. Bu besiyeri Mycobacterium tuberculosis'in üretilmesi için kullanılır. Besiyerine indikatör olarak bazik füksin ilave edildiğinde pembe renk meydana gelir ve tüberküloz basilinin erken devrede ürediği görülebilir. III - Patates besiyeri; Büyük patatesler alınıp, iyice yıkanır ve kabukları soyulur. Tüpe girecek büyüklükte 5 cm uzunlukta, silindir şeklinde kesilir. Suda iyice yıkanır. Silindir şeklindeki patates uzunlamasına ve eğik olarak ikiye kesilir. Her parça kalın tarafı altta kalacak şekilde patates tüpüne yerleştirilir. Tüp steril su ile doldurulur. 100°C'de 30 dk ısıtılır. Su boşaltıldıktan sonra otoklavda 115°C'de 20 dk. tutularak sterilize edilir. Patatesler dilimlere ayrılıp, petri kutularında da besiyeri hazırlanabilir.

http://www.biyologlar.com/dogal-besi-yerleri

Scientists discover how 'jumping genes' help black truffles adapt to their environment

Scientists discover how 'jumping genes' help black truffles adapt to their environment

Black truffles, also known as Périgord truffles, grow in symbiosis with the roots of oak and hazelnut trees. In the world of haute cuisine, they are expensive and highly prized.   In the world of epigenetics, however, the fungi (Tuber melanosporum) are of major interest for another reason: their unique pattern of DNA methylation, a biochemical process that chemically modifies nucleic acids without changing their sequence. Epigenetics is the study of changes in gene expression caused by mechanisms other than changes in the DNA sequence. A newly published study in the journal Genome Biology by scientists from UCLA and colleagues in Italy, France and Taiwan reports on the truffle's unique genetic makeup. "The fungi have a complex genome, with a preponderance of repetitive and mobile elements," said Simone Ottonello of the laboratory of functional genomics and protein engineering at the University of Parma in Italy. "The genome resembles the composition of the human genome, which also uses reversible methylation — and other mechanisms — to deal with repeated and mobile elements." More than 58 percent of Tuber melanosporum's genetic material is made up of so-called "jumping genes," transposable genetic elements, or transposons, that can replicate and paste themselves throughout the genome. The research illustrates how the truffle regulates those elements. "We found that DNA methylation is targeted to those transposable elements, but it also can affect the expression of adjacent genes and the number of transposons that are copied," said Matteo Pellegrini, a professor of molecular, cell and developmental biology in the UCLA College, and the paper's senior author. The black truffle uses reversible epigenetic processes to regulate its genes and adapt to changes in its surroundings. Although this process was known to occur in other plants and animals, this was the first research to establish that it occurs in fungi. Pellegrini said the new findings could shed light on how the reversible methylation helps the truffle adapt to its surroundings. "Because the truffle lives underground and doesn't have an active spore dispersal system, it might need this plasticity to adapt to sudden environmental changes." Source : swolpert@support.ucla.edu http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/scientists-discover-how-jumping-genes-help-black-truffles-adapt-to-their-environment

Scientists reconstruct ancient impact that dwarfs dinosaur-extinction blast

Scientists reconstruct ancient impact that dwarfs dinosaur-extinction blast

Picture this: A massive asteroid almost as wide as Rhode Island and about three to five times larger than the rock thought to have wiped out the dinosaurs slams into Earth. The collision punches a crater into the planet's crust that's nearly 500 kilometers (about 300 miles) across: greater than the distance from Washington, D.C. to New York City, and up to two and a half times larger in diameter than the hole formed by the dinosaur-killing asteroid. Seismic waves bigger than any recorded earthquakes shake the planet for about half an hour at any one location – about six times longer than the huge earthquake that struck Japan three years ago. The impact also sets off tsunamis many times deeper than the one that followed the Japanese quake. Although scientists had previously hypothesized enormous ancient impacts, much greater than the one that may have eliminated the dinosaurs 65 million years ago, now a new study reveals the power and scale of a cataclysmic event some 3.26 billion years ago which is thought to have created geological features found in a South African region known as the Barberton greenstone belt. The research has been accepted for publication in Geochemistry, Geophysics, Geosystems, a journal of the American Geophysical Union. The huge impactor – between 37 and 58 kilometers (23 to 36 miles) wide – collided with the planet at 20 kilometers per second (12 miles per second). The jolt, bigger than a 10.8 magnitude earthquake, propelled seismic waves hundreds of kilometers through the Earth, breaking rocks and setting off other large earthquakes. Tsunamis thousands of meters deep – far bigger than recent tsunamis generated by earthquakes -- swept across the oceans that covered most of the Earth at that time. "We knew it was big, but we didn't know how big," Donald Lowe, a geologist at Stanford University and a co-author of the study, said of the asteroid. Lowe, who discovered telltale rock formations in the Barberton greenstone a decade ago, thought their structure smacked of an asteroid impact. The new research models for the first time how big the asteroid was and the effect it had on the planet, including the possible initiation of a more modern plate tectonic system that is seen in the region, according to Lowe. The study marks the first time scientists have mapped in this way an impact that occurred more than 3 billion years ago, Lowe added, and is likely one of the first times anyone has modeled any impact that occurred during this period of the Earth's evolution. The impact would have been catastrophic to the surface environment. The smaller, dino-killing asteroid crash is estimated to have released more than a billion times more energy than the bombs that destroyed Hiroshima and Nagasaki. The more ancient hit now coming to light would have released much more energy, experts said. The sky would have become red hot, the atmosphere would have been filled with dust and the tops of oceans would have boiled, the researchers said. The impact sent vaporized rock into the atmosphere, which encircled the globe and condensed into liquid droplets before solidifying and falling to the surface, according to the researchers. The impact may have been one of dozens of huge asteroids that scientists think hit the Earth during the tail end of the Late Heavy Bombardment period, a major period of impacts that occurred early in the Earth's history – around 3 billion to 4 billion years ago. Many of the sites where these asteroids landed were destroyed by erosion, movement of the Earth's crust and other forces as the Earth evolved, but geologists have found a handful of areas in South Africa, and Western Australia that still harbor evidence of these impacts that occurred between 3.23 billion and 3.47 billion years ago. The study's co-authors think the asteroid hit the Earth thousands of kilometers away from the Barberton Greenstone Belt, although they can't pinpoint the exact location. "We can't go to the impact sites. In order to better understand how big it was and its effect we need studies like this," said Lowe. Scientists must use the geological evidence of these impacts to piece together what happened to the Earth during this time, Lowe said. The study's findings have important implications for understanding the early Earth and how the planet formed. The impact may have disrupted the Earth's crust and the tectonic regime that characterized the early planet, leading to the start of a more modern plate tectonic system, according to the paper's co-authors. The pummeling the planet endured was "much larger than any ordinary earthquake," said Norman Sleep, a physicist at Stanford University and co-author of the study. He used physics, models, and knowledge about the formations in the Barberton greenstone belt, other earthquakes and other asteroid impact sites on the Earth and the moon to calculate the strength and duration of the shaking that the asteroid produced. Using this information, Sleep recreated how waves traveled from the impact site to the Barberton greenstone belt and caused the geological formations. The geological evidence found in the Barberton that the paper investigates indicates that the asteroid was "far larger than anything in the last billion years," said Jay Melosh, a professor at Purdue University in West Lafayette, Indiana, who was not involved in the research. The Barberton greenstone belt is an area 100 kilometers (62 miles) long and 60 kilometers (37 miles) wide that sits east of Johannesburg near the border with Swaziland. It contains some of the oldest rocks on the planet. The model provides evidence for the rock formations and crustal fractures that scientists have discovered in the Barberton greenstone belt, said Frank Kyte, a geologist at UCLA who was not involved in the study. "This is providing significant support for the idea that the impact may have been responsible for this major shift in tectonics," he said. Reconstructing the asteroid's impact could also help scientists better understand the conditions under which early life on the planet evolved, the paper's authors said. Along with altering the Earth itself, the environmental changes triggered by the impact may have wiped out many microscopic organisms living on the developing planet, allowing other organisms to evolve, they said. "We are trying to understand the forces that shaped our planet early in its evolution and the environments in which life evolved," Lowe said. Source : nbompey@agu.org http://www.biologynews.net/

http://www.biyologlar.com/scientists-reconstruct-ancient-impact-that-dwarfs-dinosaur-extinction-blast

Simple technology makes CRISPR gene editing cheaper

Simple technology makes CRISPR gene editing cheaper

University of California, Berkeley, researchers have discovered a much cheaper and easier way to target a hot new gene editing tool, CRISPR-Cas9, to cut or label DNA. The CRISPR-Cas9 technique, invented three years ago at UC Berkeley, has taken genomics by storm, with its ability to latch on to a very specific sequence of DNA and cut it, inactivating genes with ease. This has great promise for targeted gene therapy to cure genetic diseases, and for discovering the causes of disease. The technology can also be tweaked to latch on without cutting, labeling DNA with a fluorescent probe that allows researchers to locate and track a gene among thousands in the nucleus of a living, dividing cell. The newly developed technique now makes it easier to create the RNA guides that allow CRISPR-Cas9 to target DNA so precisely. In fact, for less than $100 in supplies, anyone can make tens of thousands of such precisely guided probes covering an organism's entire genome. The process, which they refer to as CRISPR-EATING - for "Everything Available Turned Into New Guides" - is reported in a paper to appear in the August 10 issue of the journal Developmental Cell. As proof of principle, the researchers turned the entire genome of the common gut bacterium E. coli into a library of 40,000 RNA guides that covered 88 percent of the bacterial genome. Each RNA guide is a segment of 20 RNA base pairs: the template used by CRISPR-Cas9 as it seeks out complementary DNA to bind and cut. These libraries can be employed in traditional CRISPR-Cas9 editing to target any specific DNA sequence in the genome and cut it, which is what researchers do to pin down the function of a gene: knock it out and see what bad things happen in the cell. This can help pinpoint the cause of a disease, for example. The process is called genetic screening and is done in batches: each of the thousands of probes is introduced into a single cell on a plate filled with hundreds of thousands of cells. "We can make these libraries for a lot less money, which makes genetic screening potentially accessible in organisms less well studied," such as those that have not yet had their genomes sequenced, said first author Andrew Lane, a UC Berkeley post-doctoral fellow. Real-time cell monitoring But Lane and colleague Rebecca Heald, UC Berkeley professor of molecular and cell biology, developed the technology in order to track chromosomes in real-time in living cells, in particular during cell division, a process known as mitosis. This is part of a larger project by Heald to find out what regulates the size of the nucleus and other subcellular components as organisms grow from just a few cells to many cells. "This technology will allow us to paint a whole chromosome and look at it live and really follow it in the nucleus during the cell cycle or as it goes through developmental transitions, for example in an embryo, to see how it changes in size and structure," Heald said. The new technique uses standard PCR (polymerase chain reaction) to generate many short lengths of DNA from whatever segment of DNA a researcher is interested in, up to and including an entire genome. These fragments are then precisely snipped at a region called a PAM, which is critical to CRISPR binding. Simple restriction enzymes are then used to cut each piece 20 base pairs from the PAM end, generating the exact size of RNA guide that CRISPR uses in searching the genome for complementary sites. These guide RNAs are then easily incorporated into the CRISPR-Cas9 complex, yielding tens of thousands of probes for labeling or cutting DNA. "By using the genome itself as a source for guide RNAs, their approach puts the creation of libraries that target contiguous regions in reach of almost any lab," said Jacob Corn, managing and scientific director of the Innovative Genomics Initiative at UC Berkeley. "This could be very useful for genome imaging and certain kinds of screens, and I'm very interested to see how it enables biological discovery using Cas9 tools." Source: University of California - Berkeley http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/simple-technology-makes-crispr-gene-editing-cheaper

Polymerase Chain Reaction (PCR)

Polymerase Chain Reaction (PCR)

Polymerase chain reaction (PCR) allows researchers to amplify DNA in a test tube. This process uses an enzyme derived from heat-resistant bacteria. The steps of PCR are driven by changes in temperature. Originally created for DNA Interactive ( http://www.dnai.org ). TRANSCRIPT: Polymerase chain reaction (PCR) is a process where many copies of a specific piece of DNA can be made. This is known as amplification. Double-stranded DNA (red) unwinds and separates when the temperature is increased. As the temperature is decreased, small starter sequences called primers (glowing) can attach or anneal to the DNA. These primer sequences are usually only 20 to 25 nucleotides long, and are designed to match the start and end points of the DNA piece to be amplified. Once the primers have annealed, Taq polymerase (blue) copies the DNA starting from the primer. The temperature is increased; the strands separate; more primers anneal; the DNA is copied; and this cycle is repeated many times. In a typical PCR reaction there are 30 cycles, which can potentially create one billion copies starting from one molecule of DNA.

http://www.biyologlar.com/polymerase-chain-reaction-pcr

Senozoyik

(3. zaman) . Memeli ve Ot devri 65 milyon önce başlamış, 2 milyon yıl önce sonlanmıştır. Yaklaşık olarak 63 milyon sürmüştür. Senozoik tersiyer ve kuaterner olmak üzere iki döneme ayrılarak incelenir. Tersiyer başında ikinci toplu yok oluşun ardından yeryüzünde her şey yeniden başladı. Yaşam tümüyle normal hale gelinceye kadar yaklaşık 10 milyon yıl geçmişti. Büyük felaketten keseli ve plasentalı memelilerin ilkel tipleri az bir kayıpla kurtulmuştu. Bunlar, dallanan evrim kollarıyla çeşitlenerek karaları işgal etmeye ve dinozorlardan boşalan evrimsel alanları hızla doldurmaya başladı. Bu zamanda kıtaların birbirinden ayrı takımadalar biçimindeki konumu, memelilerin birbirinden etkilenmeden farklı evrimsel çizgilerde çeşitlenmelerine neden olmuştur. Tersiyerin eosen bölümünde primatlar görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde At, fil, deve gibi günümüzdeki dev cüsseli hayvanları 10 kğ’ dan az olan küçük hayvanlar şeklinde ortaya çıkmışlardır. Yine eosende, kuzey Amerika ile Asya arasındaki Bering boğazı iklimsel değişiklikler nedeniyle bir çok hayvan grubu için kara köprüsü oldu. Böylece, çağımız toynaklılarının (atların) ataları Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'ya yayıldı. Oligosen bölümünün en önemli olayı Himalaya dağ kuşağının yükselmesidir. Tersiyerin miyosen bölümünde kıtalar arasındaki su engellerinin zaman zaman kalkmasıyla; Avrupa-Asya-Afrika, Asya-Kuzey Amerika arasında hayvansal göçler yaşandı. Tersiyerin PLİYOSEN (yaklaşık 20 milyon yıl) bölümünde hominidler (insan soyu) ortaya çıkmıştır. Bölümün sonunda hominidler oldukça etkili olmaya başlamış ve jeolojik son dönemine kendi ismini verecek kadar etkili olmuşlardır. Daha önce belirtildiği gibi senozoik (3. zaman)’in son dönemi kuaterner olarak adlandırılmıkatadır. Kuaterner Antropozik (insan zamanı) olarak da adlandırılmaktadır. Kuaterner (Antropozoik) dönemi, en önemli buzulların görüldüğü dönem olan Pleistosen (Buzul çağları) ve şimdiki zaman anlamında Holosen olmak üzere iki bölüme ayrılır. Pleyistosen insan türlerinin evrim geçirdiği bir devredir. İnsan alet yapmaya ve ateşi kullanmaya bu devrede başladı. Pleyistosen'de buzul çağlar ile bunları bölen ılıman hatta tropik dönemler de yaşandı. Buzul dönemlerde buzullar ılıman kuşağa doğru ilerleyerek zaman zaman karaların yüzde otuzunu kapladı; buna bağlı olarak deniz seviyeleri düştü ve kıtalar arasında karasal bağlantılar oluştu. Bu durum hayvan ve insan türlerinin göçlerine olanak sağladı. Pleyistosen sonunda buzul çağları sona ermiş; iklim ılımanlaşmış ve denizler hemen hemen günümüzün seviyesine ulaşmıştır. Pleyistosen sonunda gerçekleşen yok oluşla birçok hayvan türünün soyu tükenmiştir. Pleyistosen'de yaşanan son buzul çağının sona ermesiyle başlayan devre yaklaşık 10 bin yıl öncesinden başlayan ve günümüze ulaşan bir zaman dilimi holosen olarak adlandırılmaktadır. Buzul çağları arasında daha sıcak bir buzul arası dönemi ifade eden Holosen, insanlığın tüm kayıtlı tarihini ve uygarlığını içerir. Bu devrede insanlar yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçerek pek çok uygarlık kurmuşlar ve doğayı ciddi olarak etkileyip değiştirmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/senozoyik

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0