Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 32 kayıt bulundu.

K Vitamini

Asıl adı naftakinondur. Doğada K-l ve K-2 olarak iki şekilde bulunur. K-l vitamini bitkilerde olan, iki form halinde, filokinon ve fitomenadion olarak adlandırılan cinsidir. K-2 ise barsaklardaki bakteriler tarafından da üretilen, bir çok çeşidi bulunan bir grup menakinon denen organik bileşenlerdir. Sentetik olarak üretilen cinsine de K-3 menadion denilir ve doğal olanlardan 2 kat daha güçlüdür. Yağda eriyen bir vitamin olması sebebi ile barsaklardan yağlarla emilerek karaciğere gelir. Isıya dayanıklıdır. Alkali, kuvvetli asitler, radyasyon ve okside edici ajanlar tarafından etkisizlesin Fazla E Vitamini alınması, K Vitaminin emilimini bozar. Yoğurt, kefir asitlenmiş süt barsaklardaki bakterilerin K Vitamini üretmesini arttırır. Barsak bakterilerinin aleyhine olan antibiyotikler K Vitamini üretimini engeller. K Vitaminin Etkileri Karaciğere gelen K Vitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. (İnsan vücudunda kanayan bir dokudan kan kaybının önlenmesi amacıyla pıhtılaşma mekanizması denilen bir sistem devreye girer. Pıhtılaşma olayı ise bir dizi reaksiyonlar sonucunda oluşan ve faktör adı verilen maddeler ve hücreler aracılığı ile oluşan doğal tıkaçlar ve yamalardır. Faktörler Romen rakamları ile numaralanırlar.) Bu faktörler; 1.II. Faktör veya protrombin 2.VII. Faktör 3.IX. Faktör 4.X. Faktör Ayrıca K Vitamini Potasyum ve Kalsiyum ile beraber protrombinin trombin haline dönmesine etkilidir. Bu trombin maddesi de fibrinojenden fibrin tıkaçlarının oluşmasını sağlar. Diğer bir yönden kumarin maddesi ile rekabete girer. Çünkü bu madde de tam aksine protrombinin aleyhine çalışarak pıhtılaşmayı önleyici özelliktedir. Aspirin gibi salisilatlar K Vitamini gereksinmesini arttırırlar. K Vitamini Eksikliği K Vitamini vücutta önemli miktarlarda depolanmaz. Zira günlük gereksinim diye bir miktar pek söz konusu değildir. Çünkü insan vücudu normalde kanamaz, ancak bir neden sonucu kanama olur ve ihtiyaç miktarı o zaman ortaya çıkar. K-2 vitamini barsaklardaki bazı bakteriler tarafından üretilebilmektedir. Ancak barsakları ilgilendiren kolit, ileit, spru, çöliak, gibi hastalıklar ve bazı ameliyatlar, genetik ve edinsel karaciğer hastalıkları buna yol açabilir. • Bu vitaminin eksikliğinde net olarak kanamaya eğilim artmakta ve kişiler kolaylıkla kanama sorunu ile karşılaşırlar. • Pıhtılaşma süresi de doğal olarak uzamaktadır. Yetersiz beslenme ile eksikliği nadirdir. Daha sık olarak yeni doğan bebeklerde barsakları bakteri içermediğinden ve oldukça steril besinler aldıkları için ayrıca karaciğerlerinde de bu pıhtılaşma faktörlerinin yapımı henüz yeterli olmadığından, görülebilir. Yeni doğan bebeklerde göbek kanaması bu nedenle oluşur. Bunun önüne geçmek için doğumdan hemen sonra K Vitamini iğnesi yapılması gerekir. Daha sonra barsakları flora dediğimiz bakterilerine kavuşunca bu durum kendiliğinden çözümlenir. Anne sütü K vitamini açısından fakirdir. • Antibiyotikler barsakta K Vitamini üreten bakterilerin de ölmesine yol açarlar. • Ayrıca salisilat gibi bazı ilaçlar (Çocuklarda kullanımı çok nadir, daha ziyade erişkinlerde) K vitaminin etkisinin tam tersi etki gösterirler. Bunların etkisiyle K vitamini eksikliği oluşur. • Eksikliği göbek kanaması dışında, burun kanaması, idrar ve dışkıda kan bulunması, küçük darbelerde bile morarma ve kanamalar olması, kanayan bir dokuda kanamanın durmaması ve kabuk oluşamaması gibi belirtilerle anlaşılır. • Ayrıca beyin ve diğer iç organ kanmaları ile rahim içi kanama sonucu düşükler de meydana gelebilir. Doğal olarak bu belirtilerin yegane sorumlusu bu vitaminin eksikliği değildir. Başka nedenler de bu arazların oluşmasının sorumlusu olabilirler. Yazılanlar K Vitamini eksikliğinde oluşabilecek sorunlardır ve çoğu oldukça nadir görülebilecek durumlardır. K Vitamini Fazlalığı Fazlalık doğal K vitamini ile oluşmaz. Yiyecekler ile alınan K-1 ve barsaklarda üretilen K-2 Vitaminlerin fazlası kolaylıkla atılabilir. Fakat sentetik ve suda eriyen anolog (benzeri) menadion, konakion gibi K-3 tipindeki sorunlara yol açabilir. Bu vitaminin fazlalığı da eksikliğinin tam tersi etki yapacaktır. • Aşırı pıhtılaşma ve bunun da sonucunda damarlarda tıkanmalar meydana gelir. • Karaciğer fonksiyonlarında bozulmalar oluşur. • Kandaki alyuvarların parçalanmalarına yol açılır. • Kızarma, terleme ve göğüs sıkışması meydana gelir. • Yeni doğan bebeklerde sarılık ve safra boyalarının (Pigmentlerin) beyin ve omurilikte birikmesine neden olur. Keza fazlalık oluşması eksikliği gibi nadiren olabilecek bir durumdur. K Vitamini Gereksinimi Bu gün için alınması gerekli günlük miktarı ilan edilmemiştir. Ortalama bir beslenme ile günde asgari 75 -150 mikrogram alınmaktadır. Günlük 300 mik.gr yeterlidir. Önerilen kilo başına 2 mik.gr.dır. Yeni doğan bebeklere 10 miligr.’lık tek bir enjeksiyon, gerektiğinde kg. başına l - 2 mg. la devam edilir. Bu miktarlar onların özel durumu ve ihtiyaçlarının farklı olmasındandır. Bir çok vitamin reçetesiz satılmasına karşın yurt dışında K Vitamini reçetesiz satılmamaktadır. K Vitaminin Doğal Kaynakları En çok karaciğer, peynir, tereyağı, marul, lahana gibi besinlerde bulunur. En zengin yeşil çay (100 gr.da 700 mikrogr.) iken siyah çayda 0'dır. Çiçek yağı, patates, ekmek gibi besinlerde yok denebilecek kadar azdır. K Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Genellikle vücutta bağırsak bakterileri tarafından sentezlenir. Yararları: Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar. Bazı çalışmalar özellikle yaşlılarda kemikleri güçlendirdiğini göstermektedir. Hangi besinlerde bulunur? Lahana, karnabahar, ıspanak ve diğer yeşil sebzelerde, soya fasulyesi ve tahıllarda bulunur. Günlük ihtiyacınız nedir? Genellikle sebzelerle alınan günlük 60-85 mg. herhangi bir eklemeye gerek kalmadan yeterli olmaktadır. Eksikliği nelere yol açar? Kontrolsuz kanamalara neden olan K vitamini eksikliği malabsorbsiyon hastaları hariç ender görülür. Doğumdan sonraki ilk 3-5 gün içerisinde bağırsak florası henüz tam gelişmemiş olduğundan K vitamini eksikliği vardır.

http://www.biyologlar.com/k-vitamini

Grip Nedir? Grip Belirtileri , Grip Tanısı ve Aşısı

Grip Nedir? Grip Belirtileri , Grip Tanısı ve Aşısı

Grip, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, ani olarak 39 derece üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlayan bir infeksiyon hastalığıdır. Gribe neden olan influenza virüsü; hasta veya taşıyıcı kişilerin hapşırması ya da öksürmesi yoluyla kolaylıkla bulaşabilir. Grip virüsünün temas ettiği kişilerle temas etmek veya öpüşmek de grip virüslerinin bulaşmasına neden olur.Grip hasta veya taşıyıcı kişinin tuttuğu kapı kolu, telefon veya havlu gibi ortak kullanım eşyalarından da bulaşabilmektedir.. Hasta kişilerden çevreye saçılan virüs parçacıklarının adeta bir balon gibi havada asılı kalabilme yeteneği olması, bulaşıcılığı daha da arttırmaktadır.Grip enfeksiyonu ;ev, iş yeri, okul, kreş,kapalı alış veriş merkezi ve toplu ulaşım araçları gibi kapalı mekanlarda da kolaylıkla bulaşabilmektedir. Grip virusünün önemli bir bulaş yolu da, hastalığa yakalanmış ancak henüz belirgin yakınmaları olmayan taşıyıcı kişilerdir.Bu kişilerle aynı ortamda olmak da gribe yakalanma nedeni olabilir.Grip, bağışıklık sistemi güçlü olan insanlarda genellikle sağlığı ciddi olarak tehdit etmez. . Gribe yakalanan kişide yaşam kalitesinde bozulma, rahatsızlık ve kimi zaman iş gücü kaybı ortaya çıkmaktadır. Ateş,kas ağrısı,halsizlik sıkça görülür. Gribal enfeksiyonda yatak istirahatı yararlıdır.Ayrıca ateş düşürücü ilaçlar verilebilir, kas veya eklem ağrılarını gidermek amacıyla ağrı kesicilerden yararlanılabilir.Bol sıvı tüketimi ve C vitamini alınması da hastalığı kolay atlatmada yararlıdır. Grip virüslerin yol açtığı bir enfeksiyon olduğundan bakterilere etki eden antibiyotiklerin gripte kullanılması fayda sağlamaz.Grip, dikkat edilmediği takdirde larenjit, farenjit, sinüzit ve orta kulak iltihabına dönüşebilir. Sonbahar ve kış aylarında çocuklarda görülen orta kulak iltihaplarının yaklaşık yüzde 30-35‘inin nedeni geçirilmiş griptir. Ayrıca zatüree (pnömoni) menenjit, ansefalit gibi yaşamı tehdit eden veya ölümle sonuçlanan hastalıklar da gribe bağlı oluşabilir. Gripte tahlile gerek var mıdır? Genellikle Grip tanısı hekim tarafından hastanın belirtileri ve fizik muayene bulgularına göre konulur.Bu nedenle çoğu zaman tahlil yaptırmaya gerek yoktur.Ancak genel bir bilgi olması nedeniyle grip tanısında yapılan tahlilleri sizler için hazırladık. Grip Tanısı ve Tahliller Grip tanısında birçok tahlil ve tanı yöntemi vardır. Direkt virus antijen tayini, virus hücre kültürü ve serolojik yöntemlerdir.Genellikle pahalı olduklarından mecbur kalmadıkça yaptırılmaları tercih edilmez. İnfluenza(Grip) testleri için uygun örnekler boğaz sürüntüsü, burun yıkama suyu, burun veya bronş aspiratı ve balgamdır. Örnekler hastalığın ilk dört gününde alınmalıdır. Grip TahlilleriHücre Kültürü:Salgın dönemlerinde etken virüsün tayini için kültür gereklidir. Zaman veemek gerektiren bir yöntemdir.Viral antijenlerin tayini: Antijen tayini hızlı tanı testleriyle yapılabilmektedir. Bu testlerin duyarlılığı %70’in üzerindedir. Özellikle salgın dönemlerinde hızlı tanı amacıyla kullanılan testlerdir.Güvenilirliği tam değildir.Moleküler tanı:Son yıllarda önemi ve popülerliği giderek artmıştır.Güvenilirliği çok yüksektir.:Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile örneklerde viral RNA aranabilir. Grip Aşısı Nedir? Grip aşısı inaktive edilmiş(etkisizleştirilmiş) influenza virüslerinden veya antijenlerinden yapılıyor.Yani grip virüsüne karşı ı yine bizzat kendisinin aktif olmayan hali kullanılıyor. Aşı uygulandıktan sonra bağışıklık sistemi aşıdaki inaktif virüse karşı antikorlar oluşturuyor. Daha sonra,insan vücudu aktif virüsle karşılaşıldığında, önceden oluşmuş antikorlar enfeksiyon oluşumunu önlüyor veya ağır hastalık riskini azaltıyor. Grip Aşısı Ne Zaman Yapılmalıdır? Grip aşısının mutlaka salgın başlamadan önce yapılması gerekiyor. Aşının etkisinin ortaya çıkması için aşağı yukarı 2-3 haftalık bir süreye ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla, grip aşısı için en uygun zaman sonbahar aylarıdır. Grip Aşısı Kimlere Yapılmalıdır? Grip aşısı, 6 aydan küçük bebekler, hamileliğin ilk 3 ayı içerisindeki anne adayları, yumurta ve tavuk proteinlerine alerjisi olan kişiler dışında herkese yapılabilir.. Ayrıca, 38 derece üstünde ateşi olan hasta kişilerde ve ağır enfeksiyon geçirenlerde, aşı uygulamasının ateş düştükten sonra ve genel durum düzeldikten sonra yapılması önerilmektedir.Grip aşısı, ülkemizde sosyal güvencesi olan 65 yaş ve üstü yaşlılara hekim reçetesi ile yazılabilmekte ve aşının önemli bir kısmı devlet tarafından karşılanmaktadır.Ancak özellikle ve öncelikle grip aşısı yaptırılması önerilen kişiler ise aşağıda belirtilmiştir.1) 65 yaşından büyükler, astım ve diğer kronik solunum sistemi hastalığı olanlar,2) Kronik metabolik hastalığı olanlar(Diabet gibi)3) Hemoglobinopatisi olanlar, uzun süreli aspirin tedavisi alan bebek ve çocuklar,4) İmmünosupresif tedavi alanlar(kanser tedavisi veya organ nakli gibi nedenlerle)5) HIV infeksiyonu (AİDS) olanların grip aşısı yaptırmaları önerilmektedir.6)6) Yüksek riskli kişilere grip hastalığını taşıyacak ya da bulaştıracaklara da aşı yapılması önerilmektedir, bunlar da sağlık personeli, kronik hastalık bakım üniteleri veya yaşlı bakım evlerinde çalışanlar ile evinde yüksek riskli kişi olanlar şeklinde sıralanabilir.7) Sıkça yurt dışı seyahatlerde bulunanlar,sporcular Grip Aşısı Dozu Grip aşısında tek doz yeterlidir. Daha önce hiç grip aşısı yaptırmamış olan 8 yaşından küçük çocuklarda ise aradan en az 4 hafta geçtikten sonra ikinci doz aşılama yapılması önerilmektedir. Grip aşısının her yıl tekrarlanması gerekiyor. Bunun nedeni ise, virüslerin her yıl kendilerini değiştirdikleri için, bir önceki yılın aşısının sonraki yıl koruyucu özelliğini yitirmesi. Genellikle 2 -3 hafta sonra etkili olmaya başlayan grip aşısının koruyuculuk süresi de 6 – 12 ay sürüyor. Aşının koruyuculuğu ise karşılaşılan virüsle aşının içerdiği antijenik yapının uyumuyla ilişkili. Aşıdaki antijenler virüsle ne kadar uyumluysa, korumanın da o kadar iyi sağlandığını belirtiyor. Grip Aşısının Koruyuculuğu Grip aşısı ile koruyuculuk, 65 yaş altındaki sağlıklı erişkinlerde yüzde 70-90 gibi yüksek oranlarda seyrediyor. İleri yaşlarda bu etki yüzde 30-40 oranında azalmakla birlikte, hastalığın hafif geçirilmesi sağlanıyor. Yapılan kısıtlı sayıdaki çalışmalara göre, grip aşısının çocuklar üzerindeki koruyuculuk oranı ise yüzde 22-91 arasında değişiyor. Ancak antijenik yapıda büyük değişiklikler meydana gelmişse koruma etkisi tüm yaş gruplarında azalıyor veya aşı tamamen etkisiz hale geliyor. Grip Aşısının Yan Etkileri Var mı?Grip aşısının damar yoluyla verilmemesi gerekiyor. Aşı sonrası nadiren hafif geçen nezle türü bir tablo oluşabiliyor. Aşı yapıldıktan sonra enjeksiyon bölgesinde ender görülse de; kızarıklık, şişlik, morarma, ateş, kırıklık, titreme, yorgunluk, baş ağrısı, terleme, kas ve eklem ağrıları gibi yan etkiler ortaya çıkabiliyor. Çok rahat tolere edilebilen bu yan etkiler de 1-2 gün içinde kendiliğinden geçiyor. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/grip-nedir-grip-belirtileri-grip-tanisi-ve-asisi

Trigeminal Nevralji Hastalığı

Trigeminal Nevralji Hastalığı

Trigeminal Nevralji şiddetli ağrıyla seyreden ve günlük yaşamda ciddi problemler yaratabilen önemli bir sağlık sorunudur.Ufuk Üniversitesi Tıp fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Ana Bilim Dalında görev yapan Profesör Doktor Ersin Erdoğan,Tahlil.com okurları için sıkça merak edilen Trigeminal Nevralji Hastalığı ve Cerrahi Tedavisi olan Mikrovaskuler Dekompresyon hakkında açıklamalarda bulundu. 1)Trigeminal Nevralji Nedir? Bu sendromda aralıklı olarak hastanın yüzünün bir tarafında ağrı vardır. Yüzün duyusunu sağlayan sinir TRİGEMİNAL sinirdir. Tri ile bu sinirin üç parçası olduğu ifade edilmektedir 1) göz ve üzerindeki alın kısmı 2) yanak kısmı, 3) çene kısmı. Ağrı tek veye birkaç bölümü birden tutabilir. Ağrı genellikle keskin ve şimşek çakar gibi tarif edilir. Kendi kendine başlayabileceği gibi yüze hafif dokunma veya tıraş olma veya diş fırçalama gibi hareketler ağrıyı tetikleyebilir. Hangi Durumlarda Cerrahi Tedavi Uygulanır? Cerrahi diğer tedavi yöntemleri başarısız olduğunda düşünülür. Burada diğer tedavi yöntemlerinde kasıt ilaç (özellikle tegretol) veya lokal olarak yapılan enjeksiyonlardır. Bunlara direnç olursa o zaman cerrahi alternatif düşünülür. Neden mikrovasküler dekompresyon denilmektedir? Çünkü ağrının sebebi sinire komşu olan, arterlerin her kalp atışı ile sinire vurması olarak tarif edilmiştir. Mikrocerrahi teknikler kullanılarak damarın yaptığı bası (kompresyon) ortadan kaldırılması işlemine mikrovasküler dekompresyon denilir. HASTA Doktora Ameliyattan Önce Neleri Söylemelidir? Kan pıhtılaşma probleminiz varsa Yeni geçirilmiş herhangi bir sağlık probleminiz varsa Kanı sulandırıcı ilaçlar alıyorsanız (Kumadin Aspirin gibi) İlaç veya diğer alerjileriniz varsa Ameliyat Nasıl Yapılır? Ameliyathanede genel anestezi verilir ve hastanın pozisyonu ağrılı kısım en üstte olacak şekilde yapılır. Skalpde kesi yapılacak yer tıraşlanır ve anti-septik solüsyonla yıkanır. Hasta örtülür ve kesi hattına lokal anestetik enjekte edilir ve deri kesilir. Kemiğe bir dril denilen matkap ile delik açılır ve bu delikten otomatik aletler yardımı ile planlanılan büyüklükte kemik tabakası çıkarılır ve steril olarak ameliyat sonuna kadar saklanır. Beyinde önce kağıt gibi kalın olan dura ismi verilen en dıştaki zar açılır ve beyincik karşımızdadır. Beyinçiğin üst köşesinden girilerek sinire ulaşılır genellikle bu esnada bir ven karşımızdadır ve bu ven beyinciği rahat kenarı itmek için yakılır ve kesilir. Mikro aletlerle sinir bulunduktan sonra damarlardan ayrılır ve bası yaptığını düşündüğümüz damarın altına özel bir cerrahi yastık konulup damarın sinir ile olan ilişkisi kesilmiş olur. Sonra bütün kanamalar durdurulur. Daha sonra dura kapatılır çıkarılan kemik yerine monte edilir en son skalp kapatılarak ameliyata son verilir. Sonra Ne Olur ? Hasta uyandığında yoğun bakımda olacak damar yolu ve idrar sondası olacak 1-2 saat sonra hasta odasına alınacak. Sık olarak kat hemşiresi nabız/tansiyon ve şuur durumunu takip edecek ilk akşam hasta sık olarak yapılan kontroller nedeni ile uykusu bölünecek. Ağrı kesici damardan kalçadan veya ağızdan verilecek. Hasta koğuşuna alındığında beyin tomografisi yapılır. Başa yapılan ameliyatlarda genellikle hastanın ağrısı çok aşırı değildir. Beyinciğe yapılan ameliyatlardan sonra hastalarda baş dönmesi olabilir (24 saat kadar sürebilir). Özellikle erkek hastalarda idrar sondasına karşı rahatsızlık olabilir bu aşırı ise idrar sondası çıkarılabilir. Ertesi gün kolunuzdaki serum çıkarılır. Ağızdan beslenme başlar ve hasta yürütülür. Sonraki iki gün içerisinde hasta iyice normal insanlar gibi yürür. Hasta rahat hissedince eve gönderilir. Hasta eve gönderilmeden önce bir beyin tomografisi kontrolü yapılabilir. Ameliyattan sonraki belli bir süre baş ağrısı olacaktır. Dikişler genellikle 7-10 gün arasında alınırlar. Hasta Hastanede Ne kadar Süre Kalır ? Eğer ameliyat acil değilse hasta ameliyat sabahı veya ameliyattan bir gün önce yatar. Hastanın ameliyat gününün öncesi akşamından itibaren (gece saat 20:00) aç kalması ve su içmemesi gerekmektedir. Ameliyattan sonraki 2-4 gün arasında hasta taburcu edilir. Hasta çıkarken kendi ihtiyaçlarını karşılayacak güçtedir (tuvalet, giyinme, banyo gibi). Ameliyat öncesi hastanın felç gibi tablosu varsa bunun toparlaması zaman alacaktır. Cerrahi Sonrasında Hasta Hangi Durumlarda Doktoruna Bilgi Vermelidir ? Artan başağrısı Ateş Bayılma Yarada şişlik veya iltihap Yaradan sıvı gelmesi Kuvvetsizlik uyuşukluk Uykulu halin artması Eve Döndüğünüzde Neler Olacak? Yorgun hissedeceksiniz Öğleden sonraları yatma isteği sıkılıkla olur Ara sıra olan başarılarınız olabilir (Bunlar zamanla azalmalıdır) Kontrolde size müsaade edilinceye kadar araç kullanmayınız. Ameliyattan sonra birinci ayda Dr. Ersin Erdoğan’a kontrol muayenesi olacaksınız. Riskler Nelerdir ? Bu riskler geneldir her hasta için doktoru ile konuşması gerekmektedir Genel riskler Sağırlık Enfeksiyon (antibiyotik ile tedavi edilir) Ameliyat sonrasında ameliyat yerinde boşaltma gereği olan pıhtı olması İnme Nöbet Ölüm (Nadirdir) Bacaklarda pıhtı olması bunun akciğerlere gitmesi (akciğer embolisi) (nadirdir) Direk cerrahi ile ilgili olmayan yan etkiler Zatürre Kalp kriziİdrar yolu enfeksiyonu Ağrının Tekrarlama Şansı Var mıdır? EVET Hastaların büyük bir çoğunluğunda ağrı tamamen geçecektir (%80-95), az bir kısmında ise ağrı tekrarlayabilir.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/trigeminal-nevralji-hastaligi

KREP SOKMALARI (SCORPIONIZM) VE AKREP ZEHİRLERİ

Akrep sokmalarında görülen semptomlar ve diğer alametler: Akrep sokmalarının etkisi, akrebin türüne, boyuna, yaşına, cinsiyetine, saldırganlığına, mevsime, sokulan kişinin alerji hassasiyetine, yaşına, sokulan bölgenin hayati fonksiyonlara sahip organlara yakınlığına göre değişmektedir. Bilhassa kalp ve solunum rahatsızlıkları olan insanlar, akrep sokmalarından fazla etkilenmektedir. Aslında iğnenin sokulan organda bıraktığı deliğin derinliği de zehirlenmenin etkisini belli eder. Eğer iğne kemiğe denk gelmişse alttaki yumuşak dokulu kısımlara ulaşamadığından çok daha az etki bırakır. Bütün akrepler, nörotoksik (merkezi sinir sistemini etkileyen) bir zehire sahiptir. Ancak bazı ekzotik türler sitotoksik (hücreleri etkileyen) zehire sahiptir. Akrep sokmalarında görülen semptomlar ve diğer alametler; · Sokulan yerde 30 dakika veya biraz daha fazla süren çabuk ve şiddetli, yanma hissi uyandıran ağrı ve genelde gözle görülebilen sokulma işareti (iğne izi), · Semptomlar, esas 30 dakika veya bazen 4-12 saat sonra görülmeye başlar ve takip eden 24 saat boyunca artarak kendini gösterir. Ağrı, belli bir bölgede olabileceği gibi, karındaki kramplar şeklinde başka bir yerde de oluşabilir. · Yanma hissi ile genellikle el, ayak, yüz ve baş derisinde görülen iğnelenme, karıncalanma ve aşırı bir duyarlılık (paraesthesia), · Giyecek birşeyler arama, yatağa girme isteği gibi deride aşırı duyarlılık ve sesten bile rahatsızlık (hyperaesthesia). · Bacakları bükememe şeklinde kas koordinasyon bozukluğu veya yürürken sarhoş gibi davranma, istem dışı hareketler, titreme, halsizlik (ataxia), · Bazı türlerde (Afrika'daki Parabuthus spp. gibi) nabzın 100-150'ye çıkması (tachycardia), · Yeme ve yutma sorunları (dysphagia), · Konuşma zorluğu (dysarthia), · Başağrısı, kusma ve ishal (diarrhea), · Hastanın göz kapaklarının bükülmesi, sarkması (ptosis), · Bebeklerde hiperaktiflik ve sebepsiz yere ağlamalar, · İdrar güçlüğü, · Solunum güçlüğü ve buna bağlı ölüm. Akrep sokmalarına karşı: · Özellikle geceleri, akrep olabilecek yerlerde çıplak ayakla dolaşılmamalı, mümkünse ayağı iyi kapatacak şeyler giyilmeli, · Akreplere çıplak elle dokunulmamalı, · Kamp yaparken veya açık arazide yatarken; doğrudan zeminde yatılmamalı, · Arazide çeşitli amaçlarla taş veya ağaç kütüğü vs. kaldırırken dikkatli olmak; taş altında olabilecek bir canlıyı araştıran araştırıcının (biyoloğun) taşı kendine doğru çevirmesi (karşıya doğru değil!) gerekir. · Bölgenin akreplerinin yüksek zehirli veya pek zararsız olup olmadıklarını öğrenmekte de yarar vardır. Zehirlenmelerde yapılması uygun olacak tedbirler: · İlk olarak soğuk (buz vs.) uygulama yapılmalı. · Hyperaesthesia durumunda ağrıyı hafifletmek için hastaya bir analjezik (Aspirin, Paracetamol) verilebilir ve hemen hastaneye sevketmeli, · Kalp ve solunum fonksiyonları takip edilmeli, · Sistemik semptom görülen hastalar ile bilhassa çocuklar ve yaşlılar 24-48 saat süreyle müşahade altında tutulmalı, · Hareket edilmemeli ve yara temiz tutulmalı, · Panzehir, sadece ciddi zehirlenme durumlarında tatbik edilmeli, · Antihistamin ve steroidler sadece panzehire karşı alerjik tepkimeler görüldüğünde uygulanmalı, · Anaphylactic tepkimeler daima takip edilmeli ve görülürse adrenalin uygulamalı, · Ağrı ve krampları önlemek için damar içine (intravenöz) 10 cc 10% kalsiyum glukonat IV uygulanabilir. Ancak bu da sadece 20-30 dakika süreyle etkisini sürdürür. · Enfeksiyonu önlemek için tetanoz iğnesi yapılabilir. · Zehir gözlere temas edecek olursa; bol su veya süt vs. gibi bir sıvı ile yıkanmalıdır. Yapılması yanlış olacak uygulamalar: · Sokulan yeri bıçak vs. ile yarmak, kesmek, emmek, çeşitli merhemler sürmek gibi yöntemlere başvurulmamalı veya geleneksel yöntemler "kocakarı ilaçları vs." kullanılmamalı, · Semptomların etkisini azaltmak için alkol kullanılmamalı, · Kuvvetli bir zehirlenmeye bağlı herhangi bir semptom veya alamet yoksa, panzehir (antivenom) kullanılmamalı, · Örümcek veya yılan panzehirleri kullanılmamalı, · Fazla salya salgılamayı (daha çok Afrika'daki Parabuthus türlerinde görülür) önlemek için (başka alerjik durumlara sebep olmaması için) atropin tatbik edilmemeli, · Morfin ve morfin benzeri acıyı azaltacak şeyler kullanılmamalı; zira bunlar nabzın artmasına ve solunum güçlüklerine sebep olabilir. AKREBİN ALGI YETENEĞİ Çölde yaşayan kum akrepleri, küçük hayvanlar içinde en tehlikeli olanlardandır. Bu akrep türünün gözleri hemen hemen hiç görmez. Buna rağmen geceleri avlarının yerini büyük bir ustalıkla belirleyebilirler. Peki bu şaşırtıcı olay nasıl gerçekleşir? Bu durum, akrebin sekiz ayağında da bulunan yarık biçimindeki mükemmel algılayıcılarla ilgilidir. Bu algılayıcılar, milimetrenin milyonda birinden daha küçük titreşimlere yol açan hareketleri bile belirleyebilecek kadar hassastırlar. Akrebin yakınlarında bir yere bir kelebeğin konduğunu düşünelim. Yere konan kelebek yerde iki tip titreşim dalgası oluşturur. Birincisi saniyede 150 metre hızla ilerleyen hacim dalgalarıdır. İkincisi ise yüzeye paralel olarak saniyede 50 metre hızla yayılan "Rayleigh" denilen dalgalardır. Ava olan mesafe, bu iki dalganın akrebe ulaşma süreleri arasındaki fark tespit edilerek belirlenir. Avın ne kadar uzakta olduğunu bilmek elbette tam bir tesbit anlamına gelmez. Bu nedenle hedefin hangi yönde olduğunun bilinmesi de şarttır. Akrebin bacakları yaklaşık 5 cm. çaplı bir daire üzerinde yere basar. Dolayısıyla avın yaydığı Rayleigh dalgasının akrebin ava en yakın bacağına ulaşmasıyla, en uzaktaki algılayıcıya varması arasında 5 milisaniye (saniyenin iki yüzde biri) kadar bir fark olur. Algılayıcılardan biri, Rayleigh dalgasını belirlediğinde, sinir hücreleri akrebin sinir sistemi merkezine bir sinyal yollar. Bu uyarıcı sinyal, karşı taraftaki üç ayaktan gecikmiş olarak gelen dalgaları algılayan sinire de ulaştırılır. Ancak bu üç bacaktan gelen sinyaller bastırılarak sinir sistemi merkezine anında ulaştırılmaz. Böylece her defasında erken gelen sinyale kaynak oluşturan ayak ile diğer taraftaki üç ayağın konumu değerlendirmeye alınır. Bu konumsal değerlendirmeyle dalganın kaynağının yönü belirlenir. Eğer uyarıcı sinyal ile baskılanan sinyallerin ayaktaki algılayıcılara ulaşması arasındaki fark saniyenin beş yüzde biri kadarsa, sinir sistemi merkezi her iki sinyali de gecikmesiz olarak aynı anda algılar. Bu ise akrep için, harekete geçme ve "saldırı için mükemmel tasarlanmış silahlarını kullan" anlamına gelir. 1-CİĞERLER Akreplerin karınlarında sekiz adet nefes deliği bulunur. Bunlardan sadece biri açık olsa bile akrep hiç zorlanmadan nefes almaya devam eder. Güçlü ciğerleri sayesinde iki gün suyun altında rahatlıkla kalabilir. 2- GÜÇLÜ ZIRH Vücudunu bir zırh gibi saran kabuğu, onu yalnız düşmanlarından değil, radyasyondan bile koruyacak kadar dirençlidir. İnsan vücudunun radyasyona direnci 600 rads dolayındadır. Oysa akreplerde bu direnç 40.000 ile 150.000 rads'a kadar yükselir. 3- ZEHİRLİ MIZRAK Akreplerin bazen insanı bile öldürecek derecede olan kuvvetli zehirleri vücutlarının arka tarafında bulunan mızrakları vasıtasıyla düşmanlara aktarılır. 4- KISKAÇLAR Akrebin kıskaçlarının görevi, kurbanlarını iğnesiyle sokmadan önce etkisiz hale getirmektir. Ayrıca kıskaçlar vasıtasıyla kumu kazıp yer altına gizlenebilirler. 5- BEYİN Akrep başından kuyruğuna kadar uzanan 15 sinir düğümünden oluşan bir beyin yapısına sahiptir. Beynin bu yapısı hayvanın süratli karar alma, refleks ve gerekli emirlerin organlara ulaştırılması için büyük bir avantaj sağlar. 6- AYAKLAR Ayaklarındaki alıcılar hayvanın her türlü hareketi, sesi ve titreşimi algılamasını sağlamaktadır. Bu alıcılar o kadar hassastır ki, akrep, yakınındaki bir canlının kumda oluşturduğu titreşimleri, saniyenin 1/1000'i kadar olağanüstü bir sürede algılayabilir. Ayaklardan gelen sinyalleri işlemden geçiren 8 sinir hücresi adeta bir komite gibi toplanıp, her defasında avın yönünü ortak bir kararla belirlemektedir. Bu belirleme nasıl gerçekleşmektedir? Bunun için sinir hücreleri her seferinde bir toplantı yapmakta, verileri belirlemekte ve sonuca mı ulaşmaktadırlar? Böyle bir toplantının olmadığı, sinir hücrelerinin sadece protein, yağ ve sudan oluşan varlıklar olduğu, bir akla ve şuura sahip olmadıkları açıktır. Bu mekanizma milyonlarca yıldan beri, yaşamış her akrepte aynıdır.

http://www.biyologlar.com/krep-sokmalari-scorpionizm-ve-akrep-zehirleri

KANAMA ZAMANI

Normal Değer: 3-7 dakika Kullanımı: Kapiller fonksiyonlar ile trombositlerin sayı ve fonksiyonunun değerlendirilmesinde kullanılır. Ekimoz ve spontan kanamaların incelenmesinde yararlıdır. Aspirin sensitivitesi, Glanzman ve von Willebrand hastalıklarında kanama zamanı uzar. Ayrıca Bernard-Soulier sendromu, üremi, konnektif doku hastalıkları, herediter telanjiektazi ve karaciğer hastalıklarında da kanama zamanı uzayabilir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kanama-zamani

MİDENİN HİSTOLOJİK YAPISI

Her ne kadar boşken kalın barsaktan biraz daha genişse de mide oldukça fazla genişleyebilme özelliğine sahiptir. Genişlediğinde mide 2-3 litre materyal alabilir. Özofagusun mideye açıldığı yerde bulunan bir sfinkter (özofagogastrik veya kardiak sfinkter) sayesinde gıda maddelerinin tekrar özefagusa gitmesi önlenmiş olur. Daha kuvvetli diğer bir sfinkter (pilorik sfinkter) mide-ince barsak kavşağında bulunur. Özofagusun mideye açıldığı kardiak orifisin solunda ve üzerinde midenin genişlemiş kısmı olan fundus bulunur. Midenin esas gövdesi olan korpus, pilorik antrum adındaki mide kısmına kadar devam eder. Pilorik antrum daralarak pilorik kanala dönüşür. Pilorik kanal daha da daralır ve pilorus adını alır ki bu bölge duedonuma açılır. Histologlar mideyi histolojik özelliklerine göre 3 bölgeye ayırırlar: • Kardiak bölge, özofagogastrik sfinktere yakın kardiak bezlerin bulunduğu kısım, • Pilorik bölge, pilorik sfinkterin proksimalinde plorik bezlerin bulunduğu kısım, • Fundik bölge, kardia ve pilor arasında fundik veya gastrik bezleri içeren midenin en geniş kısmı. Mide antepoposterior olarak düzleşmiştir ve üst konkav kenar olan küçük kurvatur ile alt konveks kenar olan büyük kurvatura sahiptir. Boş ve kasılmış midede mukoza katlantılar gösterir, bu katlantılar rugae olarak bilinir. Longitudinal düzenlenmiş katlantılar olan rugae’lar mukoza ve submukoza tabakalarının katılımı ile oluşurlar mide genişlediğinde kaybolurlar. Gıda maddeleri mideye kısmen saliva ile nemlendirilmiş, çiğnenmiş ve yarı katı bolus halinde gelir, fakat 3-4 saatlik bir aradan sonra kimus (chyme) adındaki yarı sıvı bir küme olarak aralıklı bir şekilde mideden ayrılır, daha ileri bir sindirim ve absorbsiyon için ince barsağa ilerler. Kalın muskularis mide içerisindeki materyali yayık gibi çalkalayarak mide tarafından salgılanan sıvılar ile tamamen karışmasını sağlar. Gastrik sıvı, hidroklorik asit, pepsin, mukus ve intrinsik faktörü içerir. Pepsin asit ortamda proteinin sindirimini başlatır; İntrinsik faktör, Vit B12’ye bağlanır, böylece B12 vitaminin korunması ve ince barsakların ileum kısmında emilmesine yardımcı olur. Peptit ülser vakalarında midenin büyük bir kısmı alındığında Vit B12 emilimi için gerekli olan intrinsik faktör miktarında azalmadan dolayı eritropoeziste bozukluklar meydana gelecektir (pernisiyöz anemi). Mide aynı zamanda gastrin gibi birçok hormonu da salgılar. Gastrin, midenin genişlemesi veya alkol ve kafein alınmasına bağlı olarak vagal gastrin releasing nöropeptit (Bombesin)’in uyarını ile gastrin üreten G hücrelerinden salınır. Gastrin pariyetal hücrelerden asit salgılanmasını, esas hücreler (zimojenik hücreler) den üç tip pepsinojenin (Tip I, Tip II, Tip III pepsinin prekürsörleri) salınmasını ve gastrik mukozanın büyümesini uyarır. Bikarbonat iyonlarını bağlayan mukus mide mukozasının yüzeyine yapışarak yaklaşık 1 mm kalınlığında koruyucu bir tabaka meydana getirir. Aspirin gibi bazı maddeler bu koruyucu tabakayı yıkıma uğratarak ülserasyonlara sebep olurlar. Yüzey epitel hücreleri tarafından salgılanan nötral glikoprotein müküs mukozayı asitin yıkıcı etkisinden korumak için bir film tabakası oluşturur, yokluğunda mukozada ülserler oluşabilmektedir. Tuzlar, su, glikoz, alkol ve bazı ilaçlarla sınırlı olmakla birlikte midede biraz da absorbsiyon görülür. Mide duvarı 4 tabakadan meydana gelmiştir; 1- Tunika mukoza, 2- Tunika submukoza, 3- Tunika muskularis, 4- Tunika seroza. Tunika Mukoza: Canlı halde midenin müköz membranı soluk, grimsi pembedir; renk kardiya ve pilorusta daha soluktur. Müköz membranın bütün kalınlığı gastrik bezler tarafından işgal edilmiştir. Gastrik bezler yüzeye gastrik çukurlar (faveolalar) aracılığı ile açılır. Bu çukurlar genellikle tübüler olarak tanımlanır, fakat linear yarıklar şeklinde de olabilirler. Gastrik bezler basit tübüler veya dallanmış tübüler olabilir ve muskularis mukozaya ulaşacak şekilde uzanırlar. Aralarında bulunan lamina propria bez ve çukurların arasını dolduracak şekilde bölünür. Bu şekilde doldurma lamina propriayı ayrı bir tabaka halinde ayırt ettirmeyecek derecededir. Bezler ve gastrik çukurlar arasındaki farklılıklar göz önüne alındığında midede üç tip bez ayırt edilir: 1- Kardiyak bezler: Kardia etrafında yüzük şeklinde dar bir bölgede yerleşmişlerdir. Bu bezler pilorik bezlerden daha geniş ve daha kıvrıntılıdırlar. Ancak gastrik çukurlar pilorik bölgedeki çukurlar kadar derin değildir. 2- Gastrik (esas veya fundik) bezler: Fundus ve midenin gövde kısmında yerleşen bezlerdir. Bezlerin yapısında midenin diğer iki tip bezlerinden (kardiak ve pilorik) ayırt edilmesini sağlayan farklı tipte hücreler bulunur. 3- Pilorik bezler: Pilorik antrum ve pilorik kanalda yerleşen bezlerdir, küçük kurvaturda büyük kurvatura göre daha proksimal bir yerleşime sahiptirler. Midede yaklaşık olarak 15-20 milyon arasında bez bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/midenin-histolojik-yapisi

Hemofili nedir ?

Hemofili hastalığına ait ilk belgeler M.S. ikinci yüzyıla ait. Talmud adlı kitapta bir kardeşi sünnet sonrası ölen kişilerin sünnet olmaması gerektiği yazılı. Arap bilgin Albukasis'in 12. yüzyılda yazdığı bir kitapta küçük yaralanmalar sonrası tamamı ölen aileden bahsediliyor. Daha sonra 1803 yılında Amerika'lı bir doktor olan Dr. John Conrad Otto bu durumu "bazı aileleri etkileyen kanama bozukluğu" olarak tanımladı. Bu hastalığı olanların kuşaklar öncesini de araştırarak bunun kalıtımsal bir hastalık olduğunu belirtti. "Hemofili" terimi ilk olarak 1828 yılında Hopff tarafından Zürih Üniversitesinde kullanıldı. Hemofili "Kraliyet hastalığı" olarak da biliniyor. 1837 ile 1901 yılları arasında yaşamış olan kraliçe Victoria bu hastalığı taşıyordu. Sekizinci oğlu olan Leopold'de bu hastalık vardı ve sık sık kanama atakları geçiriyordu. Leopold 31 yaşında beyin kanamasından öldü. Kızı Alice taşıyıcı ve oğlu Viscount Trematon ise hemofili hastasıydı. Kraliçe Victoria'nın iki kızı, Alice ve Beatrice taşıyıcıydı. Bu kızlar hastalık genlerini İspanya, Almanya ve Rusya kraliyet ailelerine taşıdı. Hemofili Rusya Kraliyet ailesinde de vardı. Kraliçe Victoria'nın torunu Alexandra 1900'lerin başında Rus prensi Nicholas ile evlendi. İlk oğulları Tsarevich Alexei bir hemofili hastasıydı. Yirminci yüzyılın başlarında bilim adamları bu hastalığın sebebinin kan damarlarındaki aşırı kırılganlık olduğunu düşünüyorlardı. 1937 yılında Harvard Üniversitesindeki Patek ve Taylor adlı iki doktor bir hemofili hastasına başka bir insan kanından elde edilmiş olan plazma vererek kanamayı durdurdu. 1944 yılında Arjantin'li bir doktor, Pavlosky, hemofili hastalığının faktör VIII ve faktör IX adlı iki proteinin eksikliğine bağlı olduğunu gösterdi. 1952 yılında ise bu iki ayrı durum "hemofili A" ve "hemofili B" hastalığı olarak tanımlandı. 1950'lerde ve 1960'ların başında bu faktörler elde edilemiyor ve hemofili hastaları diğer insanlardan alınan taze plazmalarla tedavi ediliyordu. Hemofili hastalarının çoğu çocukluk yaşında diğerleri ise genç yaşlarda ölüyordu. İlk olarak Dr. Judith Pool plazma yüzeyinde biriken tabakanın faktör VIII'den zengin olduğunu buldu. Plazmadan elde edilen ve toz halinde saklanabilen pıhtılaşma faktörleri sayesinde kanamalı hemofili hastalarının tedavisi oldukça kolaylaştı. Bu kişilere öncesinde eksik faktör verilerek ameliyat dahi yapılabiliyor. Halen hemofili tedavisinde kullanılan en etkili yöntem eksik olan faktör VIII ve IX'un kanama durumunda veya kanamalı işlem öncesinde hastaya enjekte edilmesi. Son yıllarda ise bu faktörlerin sentezlenmesinde genetik mühendisliği teknolojisi kullanılıyor. Günlük Yaşam Hemofili hastalarının günlük yaşamda dikkat etmesi gereken bazı noktalar vardır. Bunlara dikkat ederek yaşamlarını kolaylaştırabileceklerdir. Hemofilikler aspirin kullanmamalıdır, çünkü aspirin kanama olasılığını artırmaktadır. Düzenli olarak diş bakımı yaptırmalıdırlar, bu sayede diş çekimi ve cerrahisinden korunabilirler. Tüm ilaçları ağızdan ya da damar yoluyla almalıdırlar. Kas içine yapılan enjeksiyonlar kanamaya neden olabilir. Travmaya neden olacak durumlardan kaçınmalıdırlar. Özellikle kafa travmaları beyin kanaması açısından risk taşır. Kuşkulu kafa travmalarında faktör uygulanması ve hastanın gözlem altına alınması gereklidir. Hemofili hastası bebeğin yatağının alçak olması ve içi ile yanlarının süngerle döşenmesi önerilir. Nasıl Tedavi edilir? Hemofili hastalarında meydana gelen kanamalar, olmayan faktörün yerine konması ile durdurulabilir. Bunun için iki çeşit faktör üretilmektedir: Plazma kaynaklı faktörler: insanlardan toplanan kanlar bir havuzda toplanır, faktörler ayrıştırılır, viral inaktivasyondan (kan içinde olabilecek virüsler temizlenir) geçer ve paketlenir. Bu ürünler, her ne kadar, viral inaktivasyon yöntemlerinden geçmekteyse de insandan insana bulaşabilecek bir takım virüsleri taşıma riski vardır. Rekombinant DNA teknolojisi ile elde edilen faktörler: Moleküler Biyoloji Tekniği ile insan vücudundaki faktör ile birebir aynı yapıda sentetik faktör üretilmektedir. Rekombinant yöntem ile elde edilen faktörde plazma kullanılmadığı için virüs bulaşma riski yoktur. Ülkemizde de rekombinant teknoloji ile elde edilmiş ürünler bulunmaktadır. Sıkça Sorulan Sorular Hemofili hastalığı tedavi edilebilir mi? Tüm genetik hastalıklarda olduğu gibi, asıl kusurun düzeltilmesi mümkün değildir. Bu durum hastalar ve ailelerinde panik yaratmamalıdır. Çünkü verilen faktör ve plazma tedavisiyle kandaki faktör seviyesi geçici olarak yükseltilerek hastaların kanamaları durdurulabilmektedir. Ancak kanama tedavisine erken başlanmalı ve kanamanın özelliğine ve niteliğine göre en uygun şekilde ve sürede tedavi edilmelidir. Yani; hemofilinin tedavisi vardır. Hemofili hastası çocuk normal bir yaşam sürebilir mi? Günümüzde hemofili hastası çocuklar ve erişkinler ağır tipte hemofili hastası olsalar bile, zamanında tanıları konulup ideal takip ve tedavi imkanlarından faydalanabildikleri sürece başkalarına bağımlı olmadan, okullarını ve işlerini aksatmadan rahatlıkla yaşamlarını sürdürebilirler. Ancak bunun sağlanması için anne babası üzerinden sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmak şarttır. Hemofilinin nedeni nedir? Hemofili kalıtsal bir hastalıktır. Hamileyken alınan herhangi bir ilaç, stres ya da herhangi bir enfeksiyonun hastalığın ortaya çıkmasında rolü yoktur. Hemofilide neden, bahsedilen faktörleri vücutta üreten kodlarda (gen adı verilir) mutasyon adı verilen bozulmaların olması ve bu nedenle de bu faktörlerin vücutta eksik olmasıdır. Bu genler hücrelerin içinde bulunan ve X kromozomu adı verilen genetik materyalde yer alır. Tanı nasıl konur? Kanama bulguları ortaya çıktığında hastaya bazı laboratuvar testleri uygulanır. Hemofilili hastalarda trombosit sayımı testi ve kanama zamanı testi normaldir. Ancak APTZ adı verilen bir pıhtılaşma testinde bozukluk vardır. Hemofili tanısının konulması için mutlaka faktör düzeylerinin ölçülmesi gereklidir. Kaynak:Bilim ve Teknik Web Sitesi (www.biltek.tubitak.gov.tr)      

http://www.biyologlar.com/hemofili-nedir-

Bakterilerin Faydaları Varmıdır

Araştırmacılar, bakterilerin sağlığınız için önemli olduğuna inanıyorlar. İyi bakterilerin şeker hastalığından, astımdan koruduğunu, immün sisteminin işleyişine yardım ettiğini ve hatta gırtlak kanserine karşı da koruyucu rol oynadığını belirten bilimadamları, önemsiz hastalıklarda sık sık kullandığınız aşırı antibiyotiğin ise, iyi bakterilerin kökünü kazıyabildiğini ve obezite oranlarının artmasına neden olabileceğinin de altını çizen araştırmacılar, iyi bakterilerin sağlıklı kalmanıza yardımcı olmaları için yapabileceklerinizi şöyle açıklıyorlar: Zayıf Kalmak: Cornell Üniversitesi'nde görevli bilimadamlarına göre, aşırı kilolu insanların sindirim yolundaki bakteriler farklı bir karışım halinde bulunuyorlar. Bakteriler, tam tahıllı gibi karmaşık karbonhidratların hazmedilmesine yardım ediyor. Bağırsaklarda iki tür bakteri (Firmicutes ve bacteriodetes) temel rol oynuyor. Bacteroides, zarları sfingolipidleri içeren nadir bakteriyal organizmalardandır. Bacteroides türleri, bağırsakta koloni oluşturan potansiyel patojenleri ayrı tutuyor, böylece ev sahibine faydalı oluyorlar. Bu bakteri, zayıf insanlarda daha hakim orandadır. Aşırı kilolu insanlarda ise Firmicutes yüzdesi daha yüksek. Şeker Hastalığını Önlemeye Çalışma: Geçen yıl Nature dergisinde yayınlanan ve Chicago Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, sağlam bağırsak bakterisine sahip olmanın farelerde genetik olarak şeker hastalığı gelişimini önleyebildiği belirtiliyor. Aynı tip bağırsak bakterisinin insanlarda şeker hastalığını önleyip önlemediği ise henüz tam olarak aydınlatılamadı. İlaçların Etkisini Artırabilirsiniz: 2008 yılında Londra'da Imperial College'taki araştırmacılar, yüksek oranda belirli bağırsak bakterisine sahip olanların asetaminofeni (Parasetamol türevi bir analjeziktir. Analjezik ve antipiretik etkileri aspirininkine benzer, ancak antiinflamatuar etkisi zayıftır. Tylenol'un aktif içeriği) daha yavaş metabolize ettiklerini buldular. Araştırmacılar, bağırsak bakterisi popülasyonlarının ilaçları daha etkili yapmak ve yan etkilerini önlemek için bilinçli olarak yönlendirilebileceğini açıklıyorlar. Enfeksiyonu Önleme: İyi bakteri katmanları bizi kötü olanlardan koruyor gibi görünüyor. Büyük klinik deneyler, penis üzerinde yaşayan bazı tür bakterilerin sünnet yoluyla ortadan kalkmasının HIV'in taşınma olasılığını düşürdüğünü gösteriyor. Bakteriler İyileştiğinizi Gösteriyor: Geçtiğimiz Kasım ayında Nature dergisinde yer alan ve UC-Davis Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen çalışmada, cilt yüzeyinde yaşayan belirli bakterilerin cildi, önemsiz kesiklerden ya da çürüklerden kaynaklanan iltihabı önleyen bir kimyasal ürettiğini belirttiler. Kesik, bakteriyal tabakanın alt katına geçerse, cildiniz şişecektir. Egzema gibi deri hastalıklarında, bilimadamları bu sistemin bozulabileceğini ve karmakarışık olabileceğini tahmin ediyorlar. Gırtlak Kanserini Önleme: Helikobakter pilori, mide ve oniki parmak bağırsağının çeşitli alanlarında yerleşen bir bakteridir. Mide ülserinin temel nedeni olan bakteriyi, doktorlar antibiyotikle imha ediyorlar. Fakat, bunun yanında Hpylori bakterisinin faydalı etkisi de bulunuyor. Epidemiyolojik verilere ve laboratuar çalışmalarına göre, bu bakteri sizi reflü hastalığı ile gırtlak kanserinin bazı türlerine karşı koruyor. Alerjilere Karşı Korunma: Michigan Üniversitesi'nde görevli mikrobiyolog Gary Huffnagle tarafından yapılan araştırmaya göre, bağırsak bakterileri antibiyotikler tarafından bozulan farelerde alerji görülme riskinin daha fazla olduğu bulundu. Bir teoriye göre, immün sistemi, toksinleri ortadan kaldırmak için bağırsak bakterilerini kullanıyor. Bu sistem bozulduğunda ise allerji ortaya çıkıyor.

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-faydalari-varmidir

Kan Dokusu

Kan iki kısımda incelenir: 1- Hücresel elemanlar: a) Eritrosit b) Lökosit: Nötrofil, Lenfosit, Monosit, Eozinofil, Bazofil. c) Trombosit 2- Sıvılar: a) Plazma: Pıhtılaşmadan elde edilebilir. b) Serum: Pıhtılaşmadan elde edilebilir. c) Elektrolit: Su, Na, K, Ca, Mg, Cl d) Glikoz e) Üre f) Birçok protein. Bir kısmı pıhtılaşma sisteminde görev alır, bir kısmı da tam tersi görevde * Bağışıklık sistemi ile ilgili proteinlerin en önemli bölümü immünglobülinlerdir. * Taşıyıcı görevde olanlar: Transferin demiri, Transcobalamin B12 vitaminini taşır. ERİTROSİT: AC’ de hava ile temas edip O2 taşınmasını sağlar. 8 mikron çapında, disk şeklinde, ortaları hafif çukur ve çekirdeksizdir. Ana yapım hücreleri kemik iliğinde. 120 gün yaşar. Rengini, Hb verir. Hemoglobin: Kadınlarda: 14 -,+ 2 gr / dlt Erkeklerde: 16 -,+ 2 gr / dlt Hemotokrit: Kadınlarda: 42 -,+ 5 gr / dlt Erkeklerde: 47 -,+ 7 gr / dlt Eritrosit : Kadınlarda: 4.8 -,+ 0.6 milyon / mm3 Erkeklerde: 5.4 -,+ 0.8 milyon / mm3 NOT: Eritrositlerin azalması kan kaybı ile olur. HEMATOLOJİK ACİLLER Kanamalar iki sebeple olur: 1- Trombositlerde sorun vardır 2- Pıhtılaşma mekanizmasında sorun vardır. Kanamanın durmasına hemostaz denir. Bunun için: 1- Trombositler damar duvarına yapışır. 2- Sadece biri yapışır. (Adhezyon) 3- Diğerleri de toplanır. (Agregasyon) 4- Sekresyon. 5- Koagülasyon. Kanama, normalde 2-6 dk arasında durmalıdır. TROMBOSİT BOZUKLUĞUNA YOL AÇAN DURUMLAR: 1- İlaçlar: Aspirin. Alındıktan 2 saat sonra kanama zamanını 1-2 kat uzatabilir. Penisilin ve kalp ilaçları. 2- Üremi, böbrek yetmezliği. Kanama zamanı 15-20 dk uzar. 3- Bazı kan hastalıkları: Lösemi, kemik iliğini tutan hastalıklar. KANAMA NEDENLERİ * Doğuştan gelen pıhtılaşma bozuklukları * Ciddi enfeksiyonlar * Travma * Doğum sonrası komplikasyonlar * Habis hastalıklar * Hemofili. 1- HEMOFİLİ: Faktör 8 eksikliğidir. Eklem içine kanama (hemoartroz), daha sonra kas içine (hematom) kanama olur. Ateş ve şiddetli ağrı görülür. Kas arkasına olursa kolay tespit edilemez. Kafaiçi kanama çok nadir görülür. Hastanın ülseri varsa çok kolay kanar. Tedavi: Faktör 8 verilir. Faktör düzeyi % 5’in üzeri hafif hemofili, % 5’in altı ağır hemofilidir. 2- TROMBOSİTOPENİ: Trombosit 20.000’in altında ise kanama olur, 15.000’in altında ise kanama çok zor durur veya hiç durmaz. Hastanın hipertansiyonu, üremisi, ülseri varsa çok kolay kanar. Bazı virütik hastalıklar ve bazı vitaminler, özellikle “B 12” eksikliğinde trombositopeni görülebilir. 3- İTP ( İDİOPATİK TROMBOSİTOPENİK PURPURA ) : Sebebi bilinmeyen kanama. Daha çok gençlerde görülür. Yaygın cilt üstü kanama olur. Tedavi: Kortizon. HEPARİN: Kalp damar hastalıklarında, beyne pıhtı atan hastalıklarda ve enfarktüste yaygın olarak kullanılır. Yarılanma ömrü 60 dk’dır. Kg’a 10-20 ünite verilir. Antidotu: Protamin sülfat. Acil durumlarda 1 ml 1000 ünite Heparine eşit. Heparinin etkisi aPTT ile ölçülür. Genellikle 40 sn’yi geçmez. COUMADİN: Ağızdan alınan antikoagulan ilaçtır. Bu ilacı kullanan hastaların % 10-20’si hayatlarını bir döneminde kanama geçirir. Çünkü bu ilaç Vitamin K antagonistidir. Acil durumlarda Vitamin K yapılır ve taze plazma verilir. Vitamin K, faktör 2-7-9 ve 10 üzerinde etkilidir. Coumadinin yarı ömrü 36 saattir. Bu yüzden tehlikeli. Hastaya Vitamin K verilse bile 36 saat beklemek gerekiyor. Bunun için taze donmuş plazma verilir, hasta anında düzelir. Fakat plazmanın ömrü 6-7 saat olduğu için her 6 saatte bir plazma vermek gereklidir. NOT: Aspirin ile coumadini birlikte kullanmak tehlikelidir. DEXTRAN: Beyin içi pıhtılaşma ve kalp hastalıklarında verilir. Serumdan düşük moleküler ağırlıklı bir şekerdir. Sıvı kayıplarında da kullanılır. HEMOLİTİK ANEMİ: Eritrositler damar içinde yıkılırsa buna intravasküler hemoliz denir. Dalakta ise extravasküler hemoliz adını alır. İntravasküler hemoliz daha tehlikelidir, aniden gelişir. SOĞUK REAKTİF HEMOLİTİK ANEMİ: Daha çok yaşlılarda görülür. Soğuk havalarda ortaya çıkar. Direk “Coombs Testi” ile tanı konur. Hastanın ayakları morarmıştır. SICAK HEMOLİTİK ANEMİ: Lösemi, kan hastalıkları, guatr görülebilir. Daha hafiftir. PNA: PAROKSİSMAL NOKTÜRNAL HEMOGLOBİNÜRİ: Ara-sıra geceleyin gelen idrarda hemo- globin. Acile çok gelir. Temel hücrede bir bozukluk vardır. İdrar rengi kahverengidir. Şiddetli karın ağrısı vardır. Apandisiti taklit eder. Karın ağrısının zaman zaman olması ve bu ağrılarla birlikte idrara çıkma, bu hastalığı düşündürür. YENİ DOĞAN HEMOLİTİK ANEMİ: Anne Rh (-), çocuk Rh (+) ise, ilk çocuktan sonra antikor gelişir. İkinci ve daha sonraki çocuklar sarılıklı doğar. HEMOGLABİNOPATİ: Doğuştan hemolitik anemi. Orak hücreli anemide eritrositler odaklaşır ve damarı tıkar. Şiddetli ağrısı vardır. Asidozu varsa bikarbonat ve analjezik verilir. Narkotik analjeziğe kadar gidilebilir. AKDENİZ ANEMİSİ: Çok büyük dalaklı bebeklerdir. Gelişme bozukluğu vardır. KAN TRANSFÜZYON REAKSİYONLARI A-B-O faktörleri yanlış verilirse hasta ölür. Rh yanlış verilirse hasta ölmez, ancak böbrek yetmezliği ortaya çıkar, tansiyonu düşer ve şoka girer. NÖTROPENİ: 1500-2000’in altında ise Nötropenidir. 1000’in altında ise enfeksiyon riski vardır. 500’ün altında ise risk çok büyüktür. Antibiyotik verilmezse hasta hemen ölür. NOT: Hasta kanser tedavisi görüyor, bir hafta önce kemoterapik ilaç tedavisi alıyor ve yüksek ateşle acile geliyorsa Nötropeni vardır. LÖSEMİ: Beyaz hücrenin fazlalığı söz konusudur. 100.00-200.000’nin üzerindedir. Lösemi 2 tiptir. 1- ALL : Lenfosit Lösemiler: Daha çok çocuklarda görülür. 2- AML: Myolid lösemi. Lösemi hücrelerine blast denir. Eritrositlerden büyüktür, damarı tıkar ve akımı yavaşlatır. Damar içi pıhtılaşma görülebilir.

http://www.biyologlar.com/kan-dokusu

Söğüt Ağacı - Salicaceae (Söğütgiller)

En eski arkeolojik kalıntıları Anadolu neolitik çağ yerleşimlerinde bulunmuştur. Anadolu'nun ilk yazılı metinlerinin sahibi olan Hititler, şişiyamma adını verdikleri söğüt ağacından ilaç elde etmişlerdir. Eski Sümer ve Mısır kayıtlarında söğüt ağacı kabuğunun ağrı ve ateş tedavisinde kullanıldığı ile ilgili bilgiler yer almaktadır. M.Ö. 5.YY'da Yunanlı doktor Hipokrat söğüdün ilaç olarak kullanımından bahsetmiştir. Amerika yerlilerinin de söğüdü tedavi amacıyla sık sık kullandığı bilinmektedir. MÖ 8. ve 7. yüzyıl topluluklarından İskitlerin yere koydukları söğüt dallarıyla geleceği gördüğünü iddia eden kâhinleri vardı. İki bin yıl sonrasında Mevlânâ'nın Mesnevi eserinde "Parlak güneş benimle tutulsun. Söğüdün sırrı açıklansın." denmiştir. Kehanetten sorumlu Anadolu tanrısının Apollon'un aynı zamanda güneşi semolize etmesi, söğüt bağlantılı kehanet-güneş-Apollon kültüne işaret eder. Ayrıca Sepetçi söğüdü (Salix viminalis) ve Keçi söğüdü (Salix caprea) gibi söğüt türlerinin Anadolu'da antik dönemlerden beri sepet yapımında kullanılması, sepetin Antik Yunancasının mystica olması, söğüt ağaçları ile kehanet ve gizem kültleri arasındaki bağlantıyı gösterir. Nitekim kehanetin tanrısı Apollon ile ilgili ilahilerde söğütten söz edilir. Örneğin; Apollon, hırsızlığı saptanan Hermes'in ellerini, söğüt dallarından yapılan iplerle bağlamak ister. Ama ipler yere düşer, birbirine sarılır, çoğalır, yeniden söğüt ağaçlarına dönüşürler. Böylece Apollon, küçük kardeşinin tanrısal gücünü kabul eder. : "Böyle konuştu Apollon ve ellerini bağladı Hermes'in Söğütten yapılmış sağlam iplerle Ama ipler düştü yere ve ayaklarının dibinde hızla büyüdüler Birbirine dolanarak yere kök salan söğütler Hızla sarıp sarmaladılar ve aldılar içlerine her şeyi." [1] Genellikle su kenarlarında bulunan salkım söğütlerin saklanmaya elverişli olmasının de gizem ve kehanetle ilişkilendirilmesinin nedeni olduğu ileri sürülür. Söğüt ağacı kabuğundaki ilaç için kullanılan aktif madde salisindir. Kristal formu ilk olarak 1828'de Fransız eczacı Henri Leroux tarafından ayrıştırılmıştır. Saf formu İtalyan kimyager Raffaale Piria tarafından elde edilmiştir. Suda çözündüğü zaman asit özelliği gösterdiğinden (ph 2.4) Salisilik asit olarak adlandırılmıştır. 1897'de Felix Hoffmann sentetik olarak salisin maddesinin değiştirilmiş bir formunu elde etmeyi başardı. Yeni bileşik salisilik asitten daha az mide problemlerine yol açıyordu. Bu yeni ilaç, yani Asetil Salisilik Asit Hoffman'ın işvereni olan Bayer firması tarafından Aspirin olarak adlandırıldı ve dünyanın en çok kullanılan ilacı haline geldi. Âlem: Plantae (Bitkiler) Bölüm: Magnoliophyta (Kapalı tohumlular) Sınıf: Magnoliopsida (İki çenekliler) Takım: Malpighiales Familya: Salicaceae(Söğütgiller) Cins: Salix L. Türkiye'de bulunan türler Türkiye'de doğal olarak yetişen 27 söğüt türü bulunur. Ak söğüt (Salix alba) Acem söğüdü (Salix acmophylla) Badem yapraklı söğüt (Salix triandra) Boylu söğüt (Salix excelsa) Boz söğüt (Salix cinerea) Defne yapraklı söğüt (Salix pentandra) Gevrek söğüt (Salix fragilis) İğde yapraklı söğüt (Salix elaeagnos) Karşılıklı yapraklı söğüt (Salix amplexicaulis) Keçi söğüdü (Salix caprea) Kafkas söğüdü (Salix caucasica) Mersin yapraklı söğüt (Salix myrsinifolia) Misk söğüdü (Salix aegyptiaca) Salkım söğüt (Salix babylonica) Sepetçi söğüdü (Salix viminalis) Salix apoda Salix armenorossica Salix elbursensis Salix pedicellata Salix pentandroides Salix pseudododepressa Salix pseudomedewii Salix wilhelmsiana Türkiye'deki endemik söğüt türleri Anadolu söğüdü (Salix anatolica) Erguvani söğüt (Salix purpurea) (Denizli söğüdü) Rize söğüdü (Salix rizeensis) Trabzon söğüdü (Salix trabzonica) Söğüt (Salix), söğütgiller (Salicaceae) familyasından Salix cinsini oluşturan boylu ağaç veya bodur çalı halinde, çoğunluğu kışın yaprak döken, ender olarak da her dem yeşil kalan odunsu bitkiler. Aspirin ilacının aktif maddesi olan salisin, söğüt ağacının kabuğundan elde edilir Söğütler, almaşık, bazen hemen hemen karşıt, uzun yapraklı, kısa saplı ağaç ya da ağaççıklar’dır. Yapraklarını kışın döker. 250 kadar da türü vardır. Tomurcukların iç yanı yünsü tek bir pulla kaplıdır. Birey eşli ve sapsız olan çiçekleri tırtılsı başaklar halinde topludur. Erkek çiçeklerde serbest ya da birbirine kaynamış 2 ila 5 erkek organ vardır; dişi çiçekler üstünde iki tepeciği bulunan bir yumurtalık durumundadır. Meyvesi iki çene halinde açılan bir kapçıktır; küçük tohumları birçok ipeksi tüy taşır. Söğüt, genellikle nemli topraklarda biten, dere ve su kenarlarına dikilen bir orman ağacı türüdür. Bazılarının esnek ve dayanıklı dalcıkları sepet yapımında kullanılır. Türlerin pek çoğu aralarında melezleşir. Türkiye’de en fazla rastlanan Söğüt türü ak Söğüt’tür(salix alba). Bu söğüt 25-30 m’ye ulaşabilen ve 100 yıl kadar yaşayabilen bir ağaçtır. Söğütlüklerde ve dere boylarında yetiştirilir. Aksöğütten başka şu türler bulunur: Yaygın bir süs ağacı olan ve 8-10 metreye ulaşan, sarkık dallı salkımsöğüt (S. Babylonica ya da S. pendula); çoğunlukla Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu’da görülen ve dalların esnekliğinden ötürü sepetçiliğe çok elverişli olan sorgun ya da sepetçi söğüdü (S. viminalis) dür. Sorgun, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde özellikle Kastamonu, Daday, Kızılcahamam’da yetişen gevrek söğüt (S. fragilis) türüdür. Sorgun ve Sepeçi Söğüdü, Ak Söğüt’le birlikte dar yapraklı söğüt ya da sorgun söğüdü diye adlandırılır. Belgrad ormanlarında, Sapanca Zonguldak, Bolu yörelerinde yetişen söğütlere boz söğüt (S. cinerea) adı verilmiştir. Hemen hemen tüm orman bölgelerinde yetişen, hızla gelişen fakat 50 yıldan fazla yaşamayan, odunundan kazık, herek, sırık yapımında yararlanılan söğüt türüne keçi söğüdü (S. caprea) adı verilmiştir. Ankara, Kızılcahamam, Malatya dolaylarında yetişen söğüt türüne erguvani söğütü (S. purpurea) adı verilmiştir. Bursa, Gümüşhane, Çoruh ve Erzurum yörelerinde yetişen söğüt türüne badem yapraklı söğüt (S. amygdalinea) adı verilir. Bolu, Düzce, Ilgaz dağı bölgesinde yetişen söğüte iğde yapraklı söğüt (S. alargnos) adı verilmiştir. Söğüt ağacının hekimlikteki yeri Bazı söğüt türlerinin kabukları kurutularak halk hekimliğinde halen kullanılmaktadır. Kokusuz ve acımsı lezzettedirler. Tanen (%15) ve etkili madde olarak bir glikozit (salisin) içerir. Toz ya da dekoksiyon halinde yatıştırıcı, güçlendirici, peklik verici ve romatizma ağrılarını giderici olarak kullanılır. Yaprakları ve kökleri de aynı amaçla verilebilir. Söğüt zararlısı hayvan Söğüt ağaçlarında beslenen bir tür olan söğüt yaprak böcekleri, çokça ağaç üzerinde bulunan böceklerdir. Mavi, yeşil ya da mor renkli olabilen bu böcekler yapraklarla beslenirler. Yazar: Tuncay Bayraktar www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/sogut-agaci-salicaceae-sogutgiller

Canlılardaki İnorganik Bileşikler

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli olan mineral, tuz, su gibi inorganik molekülleri dışarıdan alırlar. Canlıların dışardan aldıkları bu moleküllere inorganik bileşik denir. Bu bileşikler ; 1-Su 2-Asit – Baz ve Tuzlar 3-Minerallerdir. İnorganik bileşikler: ►Hücrenin yapısına katılır. ►Düzenleyicidir. ►Yıpranan dokuların onarılmasını sağlar. ►Sindirime uğramazlar ve hücre zarından direk geçerler. ►Hücre tarafından sentezlenmezler. Dışarıdan hazır alınırlar. ►Enerji vermezler. 1-) SU Vücudumuzun en önemli maddelerinden biridir. Suyun olmadığı yerde hiçbir canlı yaşayamaz. Bir insan besin almadan haftalarca yaşayabilir; ancak su almadan yalnızca birkaç gün yaşayabilir. Dünyanın 3/4'ü sudan oluşur. Genel olarak organizmaların vücutlarının %70’i sudur. Su oranı dokulara ve canlıya göre değişir. Örneğin; insanda su yüzdesi kemikte %20 beyin hücrelerinde %85’tir. Bütün hücreler bir sulu çözeltide bulunur. Canlı vücudunda su birçok işleve sahiptir. Bir hücreli canlıların genel olarak yaşam ortamıdır. Suyun en önemli grevi ise fotosentezle besin yapımıdır. CO2 + H2O > Besin + O2 SUYUN ÖNEMİ 1- Kimyasal tepkimelerde çok iyi bir çözücüdür. 2- Pek çok canlıda taşıyıcı molekül olarak görev yapar. (Kanın %90’ı sudur.) 3- Metabolizma olaylarını hızlandırır. Enzimler sulu ortamlarda etkindirler. 4- Vücut için zararlı olan artık maddelerin seyreltilmesi ve vücuttan atılmasını sağlar. (Boşaltım) 5- Besinlerin sindiriminde parçalayıcı görev yapar. Hücrelerdeki büyük moleküllerin, küçük moleküllere dönüşmesini sağlar. (Hidroliz) 6- Vücut ısısını düzenlemede faydalı olur. 7- Yağlayıcı olarak da suyun öneli özelliği vardır. Organların birbirine sürtünerek aşınmasını sıvı ortam önler. Kemiklerin eklem yerlerindeki sıvı ortamda su vardır. 8- Suyun katısı sıvısından daha az yoğunluktadır. Bu nedenle suda yaşam mümkündür. 9- Suda hidrojen bağları sayesinde su molekülleri ayrılmaz. Sıvı haldeki suda hidrojen bağları kırılır ancak yerine hemen yenisi yapılır. Böylece moleküller birbirinden kopmaz. Buna kohezyon kuvveti denir. ( Bazı böcekler bu sayede suda yürür.) 2-) ASİT – BAZ VE TUZLAR ASİTLER; Suda çözününce Hidrojen ( H ) çıkaran bileşiklerdir. Turnusol kağıdını maviden kırmızıya çevirirler, tatları ekşidir. HCL (hidroklorik asit), H2 SO4 (sülfürik asit) inorganik asitlerdir. Ancak asetik asit ve laktik asit organiktir. Asit suda çözündüğünde elektriği iletirler. pH aralığı 0-7 dir. BAZLAR; Suda çözününce (OH) iyonu çıkaran bileşiklerdir. Turnusol kağıdını maviye çevirirler. Tatları acıdır ve kayganlık hissi verirler. NaOH (sodyum hidroksit) ve KOH (potasyum hidroksit) inorganik bazlardır. Bir sıvının asitlik ve bazlık derecesi pH terimi ile ifade edilir. Bir çözeltinin H iyon yoğunluğu ile OH iyonu yoğunluğu eşit ise çözelti nötrdür ve pH derecesi 7’dir.(Saf su.) pH derecesi 7 den küçük olan çözeltiler asit (0-7) , pH derecesi 7 den büyük olan çözeltiler baziktir (7-14). Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için ortam pH değerinin belli sınırlar içinde tutulması gerekir. Ayrıca pH'taki ufak bir değişim ölüme neden olabilir. İnsan kanının pH'ı 7,4'tür. Bu oran 7'ye düşerse veya 7,8'e çıkarsa ölüm gerçekleşir. ASİT VE BAZLARIN ÖNEMİ 1- Canlıda gerçekleşen reaksiyonların yürütücüsü enzimler belirli bir pH derecelerinde etkinlik gösterirler. pH derecesindeki en küçük değişiklik büyük olumsuzluklar yaratabilir. Bu sebeple pH derecesinin sabit kalması gerekir. Bunun için insanda özel yapılar bulunur. 2- Asitlerle bazların birleşmesinden tuzlar oluşur. TUZLAR; HCI + NaOH --- > NaCI + H2O ile gösterilir. TUZLARIN ÖNEMİ İnorganik tuzlar hücreyle çevresi arasındaki su alış verişinde önemli rol oynar. Eğer hücre içinde tuz oranı yüksekse hücreye su girer. Hücre dışındaki tuz oranı yüksekse hücre su kaybeder. 3-) MİNERALLER Vücudumuzun kendi kendine oluşturamadığı su ve besinler yoluyla aldığımız inorganik tuzlardır. Bunlar vücutta ya tuz halinde bulunur ya da organik maddelerin (yağ, protein, karbonhidrat vb. ) yapısına katılır. . Mineraller sağlıklı yaşam için gereklidir. Onlar olmadan vücut yaşaması için gerekli fonksiyonları sağlıklı bir şekilde sürdüremez. Sağlığımız için çok önemli olan 15'ten fazla mineral vardır. Bunlardan bazıları; KALSİYUM: Sağlıklı vücut yapısı için gerekli önemli minerallerden biridir. Bu mineral büyük oranda vücudumuzdaki kemiklerde bulunur. Eksikliği yüksek oranlara vardığında diş ve sırtta ağrılar, kemiklerde zayıflama, çatlama ve kolay kırılma görülür. Vücuttaki kalsiyum miktarı sadece kemikler için önemli değildir. Aynı zamanda vücuttaki bütün fonksiyonlarda görev alır. Özellikle vücuttaki demirin kullanımı ve alınan gıdaların hücre zarından geçebilmesi için gerekli olan bir mineraldir. Stres, egzersiz yetersizliği, aspirin, mineral yağ, fazla yağ alımı ve diğer faktörler nedeniyle vücuttaki kalsiyum miktarı azalır. BAKIR: Karaciğerde depolanan önemli minerallerden biridir. Vücut dokusunun yeniden oluşması için gereklidir. . Hemoglobine bağlı demirin korunması ve C vitamininin kullanımı için gereklidir. Beyin sinirlerimiz ve bağ dokusu için bakır miktarı önemlidir. KROM: Vücuttaki basit şekerin parçalanmasında rol oynar. İnsülin oluşumuna, kandaki şeker ve kolesterol düzeyinin kontrolüne yardım eder. Krom; vücuttaki enzim ve hormonlar için çok önemlidir. İYOT: Tiroid bezlerinin içeriğinde yer alır. Tiroid ve tiroid kontrol mekanizmasında, zihinsel fonksiyonlarda, enerji ve kilo almada önemli bir rol oynar. Eksikliğinde guatr hastalığı başgösterir. DEMİR: Vücut için gerekli esansiyel minerallerden biridir. Hemoglobin (kırmızı kan hücresi), miyoglobin (kas pigmenti) ve enzim üretimi için gereklidir. Demir vücutta büyümeye yardım eder, yorgunluğa karşı ve hastalıklardan korunmada kullanılır. Demir özellikle kadınlar için daha önemlidir. Çünkü kadınlar 1 ay içinde erkeklerin kaybettiklerinden 2 kat daha çok miktarda demir kaybederler. Bugün demir kadınlarda eksikliği en çok görülen mineraldir. Ayrıca demir, vücuttaki B-grubu vitaminlerinin kullanımını arttırır. MAGNEZYUM: Sinir sisteminin ve kasların gevşemesini sağlayan mineraldir. Sakinleşmeye yardımcı olduğu için " Anti-stres Minerali " olarak bilinir. Magnezyum kandaki şekerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli bir rol alır. Bu hayati mineral vücudumuzun Vitamin C, kalsiyum, fosfor, sodyum ve potasyum'u daha etkili bir şekilde kullanabilmesi için gereklidir. Magnezyum sağlıklı dişler ve sindirim sisteminin rahatlığı için gereklidir. FOSFOR: Sadece fizyolojik kimyasal reaksiyonlarda yer almakla kalmaz, aynı zamanda vücuttaki bütün hücrelerde bulunur. Normal kemik ve diş yapısı, kalp düzeni ve normal böbrek fonksiyonları için gereklidir. Vitamin D ve Kalsiyum; Fosfor'un işlevini sürdürmesine yardımcı olur. . POTASYUM: Hayati minerallerden biridir. Vücuttaki potasyumun %98'i hücre duvarlarının içinde bulunur. Potasyum, sodyumla birlikte vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olur ve gıdaların hücre içine geçişini sağlar. Potasyumun önemli görevlerinden biri de sinir sistemindeki mesajları iletmesidir. Beyne oksijenin gönderilmesi beyin için önemlidir. Her gün bu mineral vücutta kullanılır ve tekrar yeri doldurulur. Kalbimiz ve vücuttaki diğer kaslarımızın sağlıklı yapısını koruması potasyuma bağlıdır. Fazla şeker, diüretikler, laksatifler, fazla tuz, alkol ve stres bu mineralle birlikte vücuttan atılır. SODYUM: Bu mineral sinir ve kas fonksiyonlarının devamı için çok önemlidir. Asıl görevi sıvı pompalanmasını sağlamak ve gıdaların hücre zarından geçişini sağlamaktır. Bol miktarda sodyum yüksek kan basıncına katkıda bulunur. ÇİNKO: Bu esansiyel mineral vücutta her şey için gereklidir. Vücudun sağlıklı bir yapıda tutulması için her şeyi harekete geçiren bir kıvılcım gibi çalışır. Vücuttaki pek çok fonksiyonda görev alır. RNA ve DNA oluşumu ve proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için çok önemlidir. Vücuttaki her hücrede Çinko vardır. Zihinsel fonksiyonlarda, vücudun kendi kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda, kanın stabilizasyonunda, vücuttaki alkali dengesinin muhafazasında önemli roller üstlenir. Bu mineralin varlığına ihtiyaç duyan organlar; kalp, beyin ve üreme sistemidir. Yemeklerin pişirilme yöntemleri, stres, alkol alımı ve diğer faktörlerle vücuttaki çinko oranı azalır. MİNERALLERİN ÖNEMİ 1- Birçok enzimin ve hemoglobin gibi moleküllerin yapısını oluştururlar. Bunlar Fe ve P gibi elementlerdir. 2- Özelikle hücreler arası sıvının ve kanın su oranını düzenlerler. 3- Bazı mineraller ATP, DNA ve RNA’nın yapımında rol oynar. 4- Vücudun iyon dengesini sağlarlar. 5- Bazı mineraller doku ve organların oluşmasında ve çalışmasında etkilidir. 6- Mineraller çoğunlukla vitaminlerle birlikte çalışarak vitaminlerin en fazla ihtiyaç duyulan bölgeye ulaşmalarını sağlarlar. 7- Mineraller aynı zamanda kan basıncı, kalp ritmi, kas fonksiyonları, vücuttaki sıvı dengesinin muhafazası, üreme ve daha pek çok fonksiyonda önemli rol oynarlar. MİNERAL BAKIMINDAN ZENGİN BESİNLER Kalsiyum ; Süt, süt ürünleri , deniz ürünleri , yumurta , içme suyu ve koyu yeşil sebzelerde Demir ; Et, bira mayası, ıspanak, baklagiller, yeşil sebzeler , kuru meyve ve pekmezde Fosfor ; Süt , süt ürünleri , yumurta , tahıllar, baklagiller ve kuru meyvelerde Sodyum ; Süt, süt ürünleri , yumurta, et, yemek tuzu , ekmek, zeytin, maydanoz ve ıspanakta, İyot ; Deniz ürünleri ve yemek tuzunda bol bulunur.

http://www.biyologlar.com/canlilardaki-inorganik-bilesikler

Kalp Kapaklarında Biyoprotez Kapak Dönemi

Kalp Kapaklarında Biyoprotez Kapak Dönemi

St. Jude Medical'in dünyanın bir çok ülkesinde lansmanını gerçekleştirdiği ve ülkemizde de merakla beklenen yeni biyoprotez kalp kapağı Trifecta'nın kullanımı yaygınlaşıyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Civelek, biyoprotez kapaklarla ilgili sorularımızı yanıtladı. MT: Kalp kapağı ameliyatlarında güncel tedavi yöntemlerinden bahsedebilir misiniz? Günümüzde 2 temel tedavi yöntemi vardır. Birincisi, fonksiyonu bozulan kapağın tekrar işlevsel hale getirilmesi için tamir edilmesidir. Bu yöntem mitral kapak hastalıklarında daha sık, aort kapak hastalıklarında ise nispeten daha az sıklıkta uygulanabilen bir tedavi yöntemidir. Burada temel amaç, hastanın kendi kapağının olabildiğince korunmasıdır. Diğer yöntem ise hastalıklı kapağın, protez bir kapakla değiştirilmesidir. Bu tedavi yönteminde fonksiyonu bozulmuş kapak, tamamen çıkarılarak yerine protez bir kapak dikilir. Temel yapılarına göre 2 farklı protez kapak mevcuttur. Birincisi genellikle karbondan yapılan “mekanik protez” kapaklardır. Bu yapıdaki kapaklarda zamanla dejenerasyon söz konusu değildir. Temel problem, ameliyat sonrası dönemde kapak üzerinde trombüs(pıhtı) oluşmaması için hastanın geri kalan hayatı boyunca kan sulandırıcı ilaç (coumadin) kullanması gerekliliğidir. Kullanımı zor bir ilaçtır. Diğer grup protezler ise canlılardan, genellikle hayvanlarda elde edilen biyoprotez kalp kapaklarıdır. Bu tür biyoprotezler hayvanın kalp kapakçıları (genelde aort kapağı) ya da kalbin etrafını saran zar olan “perikard” dokusu kullanılarak elde edilir. En sık kullanılan hayvan kalpleri, domuz, sığır ve at dır. Biyoprotezler canlı kaynaklı oldukları için üzerlerinde pıhtı oluşma riski oldukça düşüktür. Bu nedenle ameliyattan sonra kısa bir süre(genellikle 3 ay) kan sulandırıcı ilaç kullanılır, sonrasında ise sadece aspirinle devam edilir. Bu tür kapaklarda temel sorun dayanıklılıktır. Bir süre sonra (genellikle 10. Yıldan itibaren) biyolojik kökenli kapaklarda dejenerasyon olarak adlandırılan yıpranma başlar. Kapak tamiri ya da replasman olarak adlandırılan değişimi açık kalp ameliyatı ile yapılabilmektedir. Son zamanlarda bazı hasta gruplarında ameliyatsız, kasıktan kalbe ilerletilen kateterler vasıtasıyla hastalıklı kapağın içine yeni bir protez kapak yerleştirerek de (TAVİ) tedavi imkânı vardır. MT: Bioprotez kapaklarda bovin (sığır) perikard dokusu neden tercih ediliyor? Sığır perikardının, domuz perikardından temel farkı daha kalın bir yapıya sahip olmasıdır. Biyoprotezlerde temel sorun olan dayanıklılık, farklı materyaller kullanılarak arttırılmaya çalışılmaktadır. Yapılan çalışmalarda sığır perikardından elde edilen biyoprotezlerin, domuzdan elde edilen biyoprotezlere oranla daha dayanıklı olduğunu düşündüren sonuçlar elde edilmektedir. Diğer bir nokta da sığır perikardından elde edilen kapakların hemodinamisinin diğer biyoprotezlere oranla daha iyi olduğu düşüncesidir. Bu nedenle sığır perikardı biyoprotez kapaklarda giderek artan sıklıkta tercih edilmektedir. MT: Kapak stenti (iskeleti) titanyumdan üretilmiş; bu kapağa nasıl bir özellik katıyor? St. Jude Medical tarafından üretilen ve yakın zamanda kullanıma sunulan Trifecta kapağının stenti (iskeleti) titanyumdan üretilmiştir. Kalp dinamik bir organdır ve dakikada sağlıklı bir insanda ortalama 80 kez kasılıp gevşemekte, her defasında da vücuda kan pompalamaktadır. Bu esnada da kalp kapakları açılıp kapanmaktadır. Dolayısıyla kalbin kendi kapağı yerine implante edilecek protezin iskeletinin de oldukça dayanıklı olması gerekmektedir. Titanyum stentin özelliği metal yorulmasına karşı oldukça dirençli olmasıdır. Bu titanyum stent, en yüksek düzeyde sağlamlık ve hemodinamik performansta iyileşme sağlamak üzere tasarlanmıştır. Titanyum stentin kesimi lazer teknolojisi ile hassas bir şekilde yapılmaktadır. Ayrıca mekanik ve elektronik parlatma ile de pürüzsüz bir yüzey elde edilmiştir. MT: Titanyum stentin üzeri polyester kumaşla örtülmüş. Bu hangi amaçla yapılmış? Stentin çıkıntıları aşınmayı önlemek amacıyla polyester dokunmuş kumaş malzeme ile kaplanmıştır. Bu polyester örgü, kapağın kolay dikilmesini sağladığı gibi, porsin ve bovin perikard dokusunun da tutturulduğu bir dayanak işlevi görür. MT: Polyester kumaşın üzerine perikard dokusu giydirilmiş. Bunun yararı nedir? Polyester kumaşın üzeri, dikiş halkası dışında, örgü kumaşın kan akımı ile doğrudan temasını engellemek için porsin (domuzdan elde edilen) perikard dokusu ile kaplanmıştır. Porsin perikard dokusu, bovin perikard dokusundan daha incedir ve bovin yapraklarla doku-doku temasını sağlamaktadır. Doku-doku teması yapraklarda yıpranma ve yapısal kapak bozulma riskini en aza indirmek için tasarlanmıştır. Temel hedef kapak yıpranma süresini maximize etmektir. MT: Dikiş halkası ile ilgili görüşleriniz nelerdir? Kapağı ilk defa elime aldığımda ince dikiş halkası açıkça beni biraz ürkütmüştü. Oldukça ince bir dikiş halkası var. Bu incelik, kapağın hemodinamik performansını en üst düzeye çıkarmak için tasarlanmış. Kan akışına karşı kapak dikiş halkasının oluşturduğu direnç neredeyse hiç yok gibi. Bu da hastaya çok olumlu bir şekilde yansıyor tabii ki. Ayrıca dikiş halkası içine yerleştirilmiş silikon yastık, dikiş iğnelerinin halkadan kolaylıkla geçmesini sağlıyor. MT: Hangi hastalarda bu kapağı tercih ediyorsunuz? Biyoprotezler genellikle 60 yaş üzeri hasta grubunda tercih ediliyor. Benim de genellikle tercihim bu doğrultuda olmaktadır. Hastam ile konuşuyor ve hangi tür kapağı kullanacağımıza birlikte karar veriyoruz. Biyoprotezlerde uzun süre dayanıklılık (20 yıl üzeri) halen temel bir sorundur. Bu nedenle genç hastalarda kullanıldığında, hasta ilerleyen yıllarda kapak dejenerasyonundan dolayı ikinci bir ameliyata ihtiyaç duyabilir. Ancak son yıllarda giderek artan sıklıkta kullanılmaya başlayan ameliyatsız, kasıktan girerek kapak içine yeni bir kapak yerleştirme yöntemi (TAVİ), bana bu tür biyolojik kapakların daha genç yaşlarda da kullanılabileceği konusunda cesaret vermektedir. Nihai kararı dediğim gibi hasta ile beraber vermekteyiz. Diğer önemli bir nokta aort ana damarının kalbin çıkış noktasındaki çapının bazen dar olmasıdır. Bu sıklıkla yaşlı bayanlarda karşılaştığımız bir durumdur. Bu durumda klasik biyoprotezler kullanıldığında, kapakta ameliyat sonrası yüksek gradiyent oluşmaktadır. Bu durum ameliyatın hastaya olan faydasının en az düzeye indirmektedir. Kapak darlığı nedeniyle ameliyat olan hastada, bu kez biyolojik kapaktan dolayı rölatif bir darlık oluşmaktadır. Bu hasta grubunda da Trifecta’ yı tercih etmekteyim. MT: Sizce bu kapağın en önemli tasarım özelliği nedir? İnce dikiş halkası ve kapağın neredeyse tam olarak açılması bence en önemli tasarım özelliğidir. Böylece kan akımı önünde akışa direnç gösterecek hiçbir yapı kalmamaktadır. Bu açılış özelliği, insanın kendi kapak yapısına benzemektedir. Ayrıca dikiş halkası dışında polyester örgü kaplaması olmaması, kapağın ömrünün uzun olacağını düşündürmektedir. MT: Hemodinamik performansı nasıl buluyorsunuz? Trifecta kapağın en önemli özelliklerinden birisi gradiyentinin oldukça düşük (genellikle tek basamaklı) olmasıdır. Yapılan birçok takip çalışması, uzun dönemde dahi hastalarda tek basamaklı gradiyentlerin olduğunu göstermektedir. Bu durum protez kapaklar için çok tatmin edici bir durumdur. MT: Bu kapağın güvenli kullanım ile ilgili özellikleri nelerdir? Ameliyat sonrası gradiyentin çok düşük olması önemli bir avantaj sağlamaktadır. Kapak yeni bir kapak olduğu için uzun dönem sonuçları elimizde henüz yoktur. Bununla birlikte laboratuvarda yapılan in vitro çalışmalar kapağın uzun dönem dayanıklılığının da iyi olacağını düşündürmektedir. Ayrıca perikarda uygulanan,St. Jude Medical a özgü düşük basınçlı fiksasyon işlemi yaprakları kısa ve orta vade de kireçlenmeye karşı korumaktadır. MT: Benzerleri ile kıyaslandığında bu kapağı üstün kılan özellikleri nelerdir? Trifecta kapağı benzerlerinden farklı kılan özelliklerinden birisi stentin dikiş halkası dışında kalan kısmının periakardla kaplı olmasıdır. Doku-doku kontağının yıpranmayı engelleyebileceği düşünülmektedir. Diğer bir özellik kapağın stent yapısıdır. Stent dizaynı ile hemodinamik performansı en üst düzeye çıkarılmıştır. Ayrıca perikardın Linx anti-kalsifikasyon sistemi ile düşük basınçta fixe edilmesi yine St. Jude Medical’a özgü bir yöntemdir. MT: Kapak takıldıktan sonra hastanın nasıl bir antikoagülasyon rejimi uygulaması gerekiyor? Trifecta trombojenitesi oldukça düşük bir kapaktır. Bununla birlikte dikiş materyallerinin ve sütür halkasının epitelize olması için ilk 3 ay coumadin kullanımının uygun olacağını, devamında ise sadece aspirinin yeterli olacağını düşünüyorum. Kısıtlı sayılarda yapılan çalışmalarda, ameliyat sonrası sadece aspirinin de yeterli olabileceği gösterilmiştir. Hasta hiçbir şekilde coumadin kullanamayacaksa 300 mg. aspirin başlangıç ve idame tedavisinde kullanılabilir. Bu yöntemde güvenli bir yöntem olarak kabul edilmektedir. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kalp-kapaklarinda-biyoprotez-kapak-donemi

Kimler Kan Verebilir?

Donör: Kan bağışı yapan kişi. Yaş: 18 yaşını doldurmuş her sağlıklı erişkin kan verebilir. Üst yaş sınırı yoktur. Sıklık: Erkekler,en sık 2 ayda bir; kadınlar ise, en sık 3 ayda bir olmak üzere ve yılda toplam 4 üniteyi geçmemek koşuluyla kan verebilirler. Vücut Ağırlığı: 50 kg'ın üzerinde olan herkes kan bağışı yapabilir. Miktar: Bağışlanan kan standart olarak 450 mL'dir. İnsan vücudunda toplam 5000-6000 mL kan olduğu düşünülürse, bu miktar, toplam kan hacminin sadece % 7,5-9' u kadardır.Kan bağışını takiben, eksilen sıvı hacmi, damar dışındaki sıvının, damar içine geçmesiyle saatler içerisinde karşılanır. Hücrelerin yenilenmesi süreci ise, 2 ay kadardır. Düzenli aralıklarla yapılan kan bağışının sağlık açısından herhangi bir sakıncası olmadığı gibi, aksine bir çok yararı mevcuttur. Anemi: Kansızlık, elbetteki kan bağışı için engeldir. Günlük yaşamın olağan sayılabilecek ve çoğunlukla psikolojik kaynaklı olan halsizlik, bitkinlik gibi durumlar, anemi olarak algılanmamalıdır. Anemi tanısı, kan testleriyle yapılmaktadır. Kan bağışı için kriter hemoglobin değeridir. Bu değer, Erkeklerde 13,5 g/dL'nin; Kadınlarda ise, 12,5 g/dL'nin üzerinde ise, kan bağışı yapabilirsiniz. Kan merkezlerinde, hemoglobin tayini yapılmakta ve uygunsanız kan alınmaktadır. Saklama: Kanın saklnma süresi, torba içindeki antikoagülan solüsyonun niteliğine bağlıdır. Bugün kullanılmakta olan torbalarda bu süre 35-42 gün kadardır ve bu süre, kanın tüketimi için fazlasıyla yeterli bir depolama süresidir. Sterilite: Kan torbaları, tek kullanımlık ve steril olarak imal edilmektedir. Bu sebeple, kan bağışı sırasında donöre herhangi bir hastalık bulaştırılması söz konusu değildir. Yan Etki: Kan bağışının, kilo aldırma, zayıflatma, halsiz bırakma, kaşıntı ve bağımlılık gibi yan etkileri yoktur. İlaç Kullanımı: Almış olduğunuz ilaçlar, kanınıza geçmektedir. Bu ilaçlardan bazıları kan bağışı yapmaya engeldirler. Kan bağışından önce, eğer sağlığınız açısından mecbur değilseniz, ilaç almayınız. Almak durumundaysanız, kan verip veremeyeceğinizi kan merkezi doktorlarımıza danışabilirsiniz. Aspirin kullanımı: Kan bağışına engel değildir. Sadece, trombosit amaçlı kal alımında veya tromboferezde dikkat edilmelidir. Tegison (Sedef hastalığında kullanılan bir ilaç) kullananlar, ilacı kestikten 3 yıl sonra kan verebilir. Accutan veya benzeri retinoik asit türevi ilaçları kullananlar, ilacı bıraktıktan 4 hafta sonra donör olabilir. Faktör konsantresi kullananlar, donör olamazlar. Tansiyon: Sistolik kan basıncı 180 mmHg'yı, diastolik kan basıncı ise, 100 mmHg'yı aşmamalıdır. Hastalıklar: Yine bazı hastalıklar da ilaçlar gibi kan bağışına sürekli veya belli bir dönem için engel oluşturmaktadır. Bu hastalıklara ilişkin bazı bilgiler aşağıda belirtilmiştir. Hepatit B (Hiçbir zaman kan veremezler) Hepatit C (Hiçbir zaman kan veremezler) AIDS (Hiçbir zaman kan veremezler) Sıtma (Tedavinin sağlanmasından 3 yıl sonradan itibaren kan verebilirler) Frengi geçiren hastalar, iyileşmeden 1 yıl sonra kan verebilirler. Creutzfeldt-Jacob hastalığı olanlar, hiçbir zaman kan veremez. Chagas Hastalığı ( Alınan kan sadece fraksinasyon amaçlı kullanılabilir) Tüberküloz (Tedavinin sağlanmasından 5 yıl sonra kan verebilirler) Diabet (İlaç kullanmayan veya ilaç kullandığı halde, kan şekeri regüle edilmiş olanlar kan verebilir) Anemi (Anemi teşhisi konmuş kişiler kan bağışçısı olamazlar) Gebeler kan veremez. Doğum veya gebeliğin sonlan(dırıl)masından 6 hafta sonra kan verebilirler. Koroner kalp hastalığı, angina pektoris, ciddi kardiyak aritmi, serebrovasküler hastalıklar, arteriyal tromboz veya rekküren venöz trombozu olan kişiler kan veremezler. Allerji ( Astım hastaları kan veremez. Polen allerjisi olanlar ise, sadece allerjileri oldukları dönemde kan bağışlayamazlar) Otoimmün hastalığı olanlar kan veremezler. Kanama diatezi (Kanama eğilimi) olanlar ömür boyu kan veremezler. Bronşit (Belirtisi olan kronik bronşit hastaları kan veremez) Kronik nefrit ve pyelonefritli hastalar kan veremez. Akut glomerulonefrit geçirmiş olanlar ise, iyileşmeden 5 yıl sonra bağış yapabilir. Malign (Habis) hastalığı olanlar, donör olarak kabul edilmezler. Brusella almış olanlar, tam iyileşmeyi takiben iki sene sonra kan bağışçısı olabilirler. Epilepsi hastaları, kan veremezler. Osteomyelit geçirmiş hastalar, tam düzelmeden 5 yıl sonra kan verebilirler. Cerrahi: Büyük amelyatlardan sonra 6 ay boyunca kan bağışı alınmaz. Mide rezeksiyonu geçirenler ise, hiçbir zaman donör olamazlar. Transfüzyon: Kan veya kan ürünü alan donörler, 1 yıl boyunca kan veremezler. Attenüe virus aşısı yapılmış olanlar 3 hafta kan veremez.( Su çiçeği, sarı humma, kızamık, kızamıkçık, oral polio, kabakulak) Ölü bakteri aşısı olanlar, 5 gün donör olamazlar.( Kolera, tifo, antrax) İnaktif virus aşısı ve toxoid alanlar ise 3 gün kan veremezler ( Polio-injeksiyon, influenza, rabies, difteri, tetanoz)

http://www.biyologlar.com/kimler-kan-verebilir

Kansızlık (Anemi)

Anemi ya da halk arasındaki deyimiyle kansızlık, ülkemizde süt çocuklarında, genç kızlarda ve hamilelerde sık görülen bir problem. 12 Şubat NTV’nin "Sağlık Raporu" programına konuk olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burhan Ferhanoğlu, yaşam kalitesini azaltan birçok sağlık sorununa da zemin oluşturan kansızlık sorunu ve tedavisi ile ilgili bilgiler verdi. Anemi ya da halk arasındaki deyimiyle kansızlık, ülkemizde süt çocuklarında, genç kızlarda ve hamilelerde sık görülen bir problem. Yaşam kalitesini azaltan birçok sağlık sorununa da zemin oluşturan kansızlık problemi hakkında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Profesör Doktor Burhan Ferhanoğlu bizlere şu bilgileri verdi: Prof. Dr. Ferhanoğlu, sağlıklı bir insanda normal kan değerlerinin nasıl olmalısı gerektiğini şöyle açıkladı: “Sağlıklı insanda normal değerlerden söz ederken yaşı, ırkı ve cinsiyeti gözönüne alarak bilgi vermek gerekir. Bu anlamda Türkiye’de Edirne ve İzmir’de yapılmış iki çalışmanın sonuçlarını ben burada vermek istiyorum. Edirne’de Muzaffer Demir ve İzmir’den de Yeşim Aydınoğlu çalışmalarında... Örneğin Edirne Bölgesinde 0-14 yaş grubunun ortalama hemoglobin değeri 11.8 artı eksi 1 gibi, 15-44 yaş grubunda bu 12 grama ve 45 yaş üstü grupta da 12.5 grama çıkmakta kadınlar için. Erkekler için ise 0-14 yaş grubunda 11,9 gram gibi bir ortalama değer, 15-44 yaş grubunda 13,9 gibi bir ortalama değer ve 45 yaş üstünde de 13,45 gibi bir ortalama değer elde ediyoruz. İzmir Bölgesinin ortalama hemoglobin değerleri kadınlar için 13,8 artı eksi 0,8 gibi, erkekler için de 14,8 artı eksi 0,8... Bunu yorumlayacak olursak, İzmir Bölgesi genel Avrupa normlarına uyuyor. Edirne Bölgesinde ise özellikle kadınlarda 0,5 gramlık bir düşük değer dikkatimizi çekiyor. Türkiye ortalaması açısından bence dikkate alınması gereken bir değer.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, Avrupa değerlerini ise şöyle tanımladı: “Erkek için 13,5-16 gram hemoglobin değerleri, kadın için 11,5-14,5 gram hemoglobin değerleri normal olarak kabul edilebilir.” Türkiye'de Görülme Sıklığı İki bölgeyi, İzmir ve Edirne’yi kıyaslayan Prof. Dr. Ferhanoğlu, Türkiye geneli için bir değerlendirme yaparak, bu değerlerin altında görülme sıklığını şöyle açıkladı: “Ortalama bir değer vermek gerekirse, Türkiye’nin en sık rastlanan problemlerinden biri. Yüzde 40 gibi bir ortalama değer vermek lazım. Çeşitli çalışmalarda yüzde 5 ile yüzde 60 arasında orana rastlamak lazım. Cerrah Paşa Tıp Fakültesi’nde sağlıklı hemşirelik öğrencilerinin yüzünü taradığınızda bunlarda kansızlık oranı yüzde 40 olarak dikkatimizi çekmiştir. Hakikaten üzerinde durulması gereken bir konu. Ve bu anlamda da genel topluma verilmesi gereken çok önemli mesajlar var.” Risk Faktörleri Prof. Dr. Ferhanoğlu, zemin hazırlayan başlıca faktörler konusunda ise şu bilgileri verdi: “Bir kere cinsiyet... Kadın bu konuda daha şansız. Kansızlığın kadında görülme sıklığı 5-10 kat daha fazla. Bunun nedenlerini hep birlikte düşünebiliyoruz. Bir; kadında demir depolarının az olması. İki; aylık kayıplar.. Üç; doğumla, bir kere bebeğine demirinden bir kısmını vermesi hamilelik döneminde, artı doğumla olan kayıpları da dikkate alırsak kadınlarda kansızlığın niye bu kadar yüksek oranlara vardığını izah etmek mümkün olacak.” Kadınların, yüzde 20-30 kadar demir depoları açısından şansız olduğunu belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, “artı buna aylık kayıplar ve hamilelik dönemindeki kayıpları da ekleyecek olursak, bu da 5-10 kat daha fazla kansızlık görülme durumunu ortaya koyuyor” dedi.. Çocuklar Yapılan araştırmalarda, Türkiye’de anne sütüyle beslenme başlangıçta yüksek ama düzenli beslenme, altı ay süreyle besleme oranı çok düşük. Prof. Dr. Ferhanoğlu, kansızlığı çocuklar açısından değerlendirdi: “Beslenme bir faktör. Anne sütü ve inek sütü demir oranı aslında eşit. Ancak anne sütündeki demir çok daha iyi.. Bu anne sütüyle emilenlerdeki kansızlık oranının daha düşük olmasına yol açıyor. Artı bu beslenmeye zamanı geldiğinde demir içeren gıdaların da yani etli gıdaların da altıncı aydan sonra eklenmesi çok önemli. Yahut gerekiyorsa demir takviyesinin yapılması çok önemli. Özellikle erken düşük doğum tartılı bebekler ve erken doğan bebekler çok hızlı bir büyüme seyri gösterecekleri için, o büyümeye kan tablosu yahut demir içeriği yeterli olmayacaktır. Onlarda kansızlığın olma olasılığı çok daha yüksek ve onlara mutlaka belirli ölçüde demir takviyesi yapmak gerekir.” "Kansızlık Bir Sonuç" Kansızlığın, hangi hastalıkların habercisi olacağına dair Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Organizma öylesine dengeli çalışmakta ki, organizmadaki herhangi bir problem aslında bir ölçüde kansızlığa yolaçabilmekte. Yani kansızlık bir sonuç aslında. Bir hormonal bozukluk kan tablosunu etkileyebilmekte. Böbrek bozukluğu kan tablosunu etkileyebilmekte, karaciğer hastalığı kan tablosunu etkileyebilmekte, bir tüberküloz kan tablosunu etkileyebilmekte. Vücutta mevcut gizli bir kanser kansızlık şeklinde karşımıza çıkabilmekte. Yani aşağı yukarı şu söylenebilir; kansızlığın altında basit veya komplike çok çeşitli nedenler olabilir.” Belirtileri Doğumsal olarak insanın erişkinlik yaşına kadar gelebilen bir problem olan kansızlığın belirtileri konusunda ise Prof. Dr. Ferhanoğlu, şu bilgileri verdi: “Şimdi belirtilerinden söz ederken kansızlık çok kısa sürede ortaya çıkmışsa bunun belirtileri çok daha abartılı olacaktır. Doğumdan bu yana kansızlıkla karşılaşan birinin bunu kompanse etmesi çok daha kolay ve çok daha az şikayetle karşımıza çıkacaktır. Yani ciddi bir kansızlığı olmasına rağmen çok belirgin bir şikayeti olmayabilecektir. Bunun dışında yaş çok önemli bir faktör. Genç yaşlar daha iyi tolare edecektir, ileri yaşlar daha zor tolare edecektir kansızlığı. Kansızlığın taklit etmeyeceği bir bulgu yoktur diye düşünüyorum. Örneğin huzursuzluk, sinirlilik, gerginlik, baş ağrısı, yorgunluk, çarpıntı, nefes darlığı, göğüs ağrıları ileri yaş grubunda.. Yürürken yürümeyi engelleyen ağrılar, bacak ağrıları... Yani çok çeşitli problemlerle karşımıza çıkacak. Zaten mantığına da baktığımızda, oksijenin vücudun belirli bölgelerine yeterince ulaşamaması diye tanımlayacak olursak kansızlığın yarattığı sorunu, çok çeşitli organlara ait şikayetlerle karşımıza hastanın gelebileceğini kabul etmek gerekir.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, baş ağrısı, sinirlilik, isteksizlik şeklinde şikayetlerle de psikiyatriye gidilebildiğini belirtti. Aylık Kanamalar da Kansızlık Nedeni Aylık kanamalar da kansızlık problemini gündeme getirdiğini belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, kadınların aylık normalde olması gereken kan kaybıyla, kansızlığa yol açabilir denilen kan kaybı arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Tabii her kadın belirli bir yaştan sonra belirli bir süre kanar. Aslında direk karşı karşıya gelip kanamasının ne kadar olduğunu sorduğumuzda, çoğu kadın bunu normal olarak ifade eder. Çünkü kıyaslayabileceği bir örneği yoktur. Beş günü geçen adet kanamaları ve çok aşırı sızmalara yol açacak kanama, normalden fazla kanama olarak algılanmalı, bir de mutlaka bir kadın doğum uzmanıyla görüşülüp, nedeninin bulunup tedavi edilmesi gerekir.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle devam etti: “Kansızlık tanısı konulan erkeklerde beslenme ile ilgili öneriler sunmadan önce kansızlığın neye bağlı olduğunu bilmek gerek. Eğer bir erkek ve demir eksikliğine bağlı bir kansızlığı varsa yine aynı şeye dönüyoruz. Eksikliğin neden olduğunun tespiti gerekiyor. Özellikle erkek olduğu için altta yatan nedenin çok iyi aydınlanması ve tedavinin ona göre yönlendirilmesi, beslenme alışkanlığının da ona göre tavsiye edilerek düzeltilmesi gerekiyor. Yani nedeni bulunmayan kansızlık henüz çözülmüş kansızlık anlamına gelmiyor.” Erkeklerdeki Nedenler Kadınlarda erkeklere oranla 5-10 kat fazla olan kansızlık sorunu ile ilgili olarak erkeklerdeki kansızlık probleminin altında yatan nedenler hakkında Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Kadınlarda çoğunlukla jinekolojik kanamalar, adet düzensizlikleri önemli bir neden olduğu için çok rahatlıkla ve kolaylıkla düzeltilebilir bu neden. Halbuki erkekte de kansızlık söz konusuysa, kansızlığın demir eksikliğiyle ilişkisi, öyle bir fizyolojik olayın abartılması da söz konusu olmadığına göre, midenin, bağırsağın ülserleri, midenin bağırsağın polipleri, kanserleri dikkate alınmalı. Ve kaybın nedeni her kansızlıkta olduğu gibi çok iyi belirlenmeli. Diğer taraftan kansızlık tedavi edilirken, örneğin demir eksikliği varsa, demir eksikliği tedavi edilirken, diğer taraftan demir eksikliğine yol açan ana nedene ulaşılmalı ve o nedenin tedavisi yapılmalıdır. Bu anlamda da örneğin kolon tümörleri, polipler, ileri yaş grupta küçük damar genişlemeleri dediğimiz olayları çok net ortaya koyup onların tedavisi söz konusu olmadıkça uzayan ve hatta geciken tedavilerle karşı karşıya kalabiliriz.” Beslenme Kansızlık problemi saptanmış kişilerin beslenmesinde dikkat etmesi gereken noktaları Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle açıklıyor: “Öncelikle kansızlık probleminin neye bağlı olduğunu bilmek lazım. Eğer kansızlık demir eksikliğine bağlıysa, demir eksikliğini beslemenin temeli hayvani gıdaların artırılmasıdır, kırmızı et ve etli gıdaların artırılmasıdır. Bitkisel gıdalarda demir yok mudur? Bitkisel gıdalarda da tabiki demir vardır. Ama bitkisel gıdalardaki demirin emilimi çok daha güçtür. O anlamda eğer altta yatan neden bir demir eksikliğiyse kırmızı et ve hayvani gıdaların artırılması önerilir.” Türkiye’nin bir numaralı ölüm nedenleri kalp hastalıkları. Kolesterol nedeniyle insanların kırmızı etten giderek kaçarak, daha az tükettiğini ve buna bağlı olarak kansızlık problemini yaşayanlarada sık rastlandığını dile getiren Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle devam etti: “Örneğin kalp hastası olduğu için yıllarca et yememiş ve zaten jinekolojik kanamalarla veyahut çeşitli kayıpları olan kadınlarda, kalp yetersizliğinin sonucu ortaya çıkmış demir eksikliğine bağlı derin kanamalar görmek bu dönemde çok mümkün.” Bölgesel yeme alışkanlıklarının da kansızlığa bir artı getirisi olduğuna değinen Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Bölgesel faktörlerin kansızlıkta rol oynadığı mutlak bir şekilde söz konusu. Örneğin beslenmeyi dikkate aldığımızda, çay içimi fazla olduğu bölgelerde belki bir ölçüde çayın emilimi etkilemesi nedeniyle bir kansızlıktan söz etmek mümkün. Et tüketiminin fazla olduğu yörelerde kansızlık daha az görülecek. Tam tersi bitki ve sebze üretimi ağırlıklı olan yörelerde veyahut vejeteryan alışkanlığı olan kişilerde kansızlık çok daha yüksek oranda görülebilecektir.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, çocukluk dönemindeki değişik alışkanlıklarla ilgili olarak şöyle devam etti: “Avrupa tıbbına Türkler tarafından nerdeyse tanıtılmış bir konudur. Anadolu’da çeşitli kesimlerde toprak yemek, kil yemek, kireç yemek, aşırı buz yeme türünden sapmış iştah dediğimiz bir durum söz konusu olabilir ve böyle bir alışkanlık birlikte demir emilimini etkilediği için demik eksikliğinin çok sık görülmesine yol açabilir.” Şişman insanlarda da demir eksikliği görülebildiğini belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, “kalorisi fazla gıda ile beslenme kansızlığı tamamiyle ortadan kaldırıyor anlamına gelmez, şişmanlar da aşağı yukarı eşit düzeyde diğer grupla kansızlıkla karşılaşma olasılığına sahip” dedi. Kalıtımsal mı? Kalıtımsal ve kalıtımsal olmayan çok çeşitli kansızlık nedenleri olduğunu belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, konu ile ilgili söyle devam etti: “Annesinin kansız olması o ihtimali de akla getirmektedir. Dolayısıyla kansızlığı yapan nedenin belirlenmesi, kalıtımsalsa ona göre bir tedavi programı çizilmesi uygun olur.” Kansızlıkla Ortaya Çıkan Lösemi Kansızlıkla ortaya çıkan löseminin oranı ile ilgili olarak ise Prof. Dr. Ferhanoğlu, şu bilgileri verdi: “Kansızlıkla karşımıza gelen hasta grubunun en büyük oranını bir kere demir eksikliği gibi tedavisi gayet mümkün basit nedenler. İkinci grubu kanamalarla ortaya çıkan kansızlıklar. Üçüncü grubu knotik bir hastalığın yarattığı kansızlıklar. Dördüncü grubu kan yıkımının hızlandığı gruplar yer alıyor. Dolayısıyla burada lösemileri en son sıraya, en küçük olasılık içine koymak gerekir. Çünkü Türkiye’de her kansız kişide "lösemi mi oldum?" fobisi vardır. Halbuki burada lösemi çok küçük bir oranı içerir. Dolayısıyla kansız olan böyle korku içinde olması gerekmiyor diye düşünüyorum.” Cilt Üzerindeki Yansıması Kansızlığın cilt üzerindeki yansıması ile ilgili olarak Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Bir kere objektif kansızlık bulgularına bakmak lazım. Yani cildin soluk olması bir araştırmaya başlamak için yeterli bir adımdır ama yeterli bir veri değildir. Soluk görünür, kan değerleri tamamiyle normal sınırlarda sağlıklı insanlar vardır. Bu cildin kalınlığı, damarın nereden geçtiği, cildin kanlanmasıyla ilgili bir olay diye görmek lazım. Bunun dışında ciltte ne gibi değişiklikler yapıyor? Örneğin deride bazı değişiklikler yapan kansızlıklar var. Vitamin eksikliğinde düzleşmiş bir dil görüyoruz... Pütürlerin kaybolduğu bir dil görüyoruz. Dudak kenarlarında küçük çatlaklar demik eksiklenmesinde görülebilir. Yutma güçlüğü şeklinde çok derin kansızlık da demir eksikliğinde bir bulgu ortaya çıkabilir. Bunun dışında kansızlığı yapan ana neden bir başka cilt problemine yol açabilir. Örneğin troid hormonları yeterince salınmayan birinde karşımıza kansızlıkla geldiğinde cildinin kuru, pullanmış olduğunu da görebiliyoruz. Dolayısıyla çok dikkatli bir muayene, kansızlığı yapan nedenin çok net olarak ortaya konulması ve tedavinin de bu bilgiler ışığında yönlendirilmesi gerekir.” Yaşlı İnsanlarda Kansızlık Daha Çok Yaşlı insanlarda kansızlığın daha çok görülmesi ile ilgili olarak Prof. Dr. Ferhanoğlu, nedenleri şöyle açıkladı: “Yaşlılarda önemli bir problem kemik erimeleri... Ve yaşlı grupta çok sıklıkla biz aspirin kullanma, romatizmal ilaç kullanımı ve onların yarattığı mide ve bağırsaktan gizli kayıpları görüyoruz. Bunu ben o yaş grubunda hem mide bağırsaktan kanamalar yahut küçük damar çatlamaları nedeniyle kanamalar, bir diğer neden tabiki gizli küçük olasılıkla da olsa tümörlerin varlığı kansızlık nedenleri arasında yer almalı. Özellikle sınırsız romatizmal ilaç kullanımı kesilmeli. Neden bulunmalı ve tedavi ona göre yönlendirilmeli.” Akdeniz Anemisi Prof. Dr. Ferhanoğlu, Türkiye için önemli bir problem olan, Akdeniz Anemisi hakkında bilgiler verdi: “Türkiye’de Akdeniz Anemisi taşıyıcılığı yüzde 2.5-3 oranında önemli bir problem. Ancak demir eksikliğine bağlı Akdeniz Anemisi olmaz. Ya hasta Akdeniz Anemisi taşıyıcısıdır, ya demir eksikliğidir, yahut nadiren çok kan kaybediyorsa ikisi birlikte kombine söz konusudur. Eğer Akdeniz Anemisi taşıyıcısıysa ciddi bir sorun da oluşmayacaktır. Burada kortizonun katkısı ne olabilir? Kortizon mide bağırsağındaki kan kaybını biraz artırabilir, belki onun yarattığı bir kan kaybıyla birlikte demir eksikliği ve Akdeniz Anemisi taşıyıcılığı söz konusu olabilir.” Tanı Basit bir kan tahlili ile tanı konulabilen kansızlığın, tanı koyma yöntemlerini, kansızlık değerlerini Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle açıkladı: “Bir kere basit bir kan sayımı. Kansız mıyız değil miyiz, bunun netleşmesi için şart. Hemoglobin düzeyi kadın için 11.5 gramın altındaysa kansız. Erkek için 13.5 gramın altındaysa yine kansızlık var diyebiliyoruz, bunun netleşmesi önemli. Çoğu hasta kansız zannederek geliyor, değerlerine bakıyorsunuz hiçbir kansızlıkla ilgili bir sorunun olmadığı da anlaşılıyor. Kansız, o halde ne tür kansız? Tabi bundan sonrası bir konunun uzmanının... Öyle ip uçları var ki, o ipuçlarını dikkatlice gözden geçirmek bir anda 30-40 nedenden 3-5 nedene düşürebiliyor kansızlık sebebini. Dolayısıyla biz tüm nedenleri değil, o nedenlere yönelek yolumuza devam ederiz. Sonra alınacak bir damla kanın yayılması 3-5 dakika içinde bir mikroskop altında değerlendirilmesi, belki 10-15 gün yapılacak tetkiklerden çok daha fazla bilgi verebiliyor bize. Bu bilgiler ışığında ikinci basamak tetkikleri isteyip kesin nedeni ortaya çıkarmak ve tedavisini de ona göre yönlendirmek doğru olacaktır.” Demir Hapları Tedavide kullanılan demir hapları ile ilgili olarak Prof. Dr. Ferhanoğlu, şu noktalara değindi: “Demir eksikliği tanısı konulmuş bir hastada demir tedavisi yapılmalı. Malesef yanlışlıkla hala Akdeniz Anemisi’ni demir eksikliğiyle tedavi edilmesi söz konusu. Dolayısıyla anemide birinci koşul, anemiyi yapan nedenin çok net ortaya konulmasıdır. İkinci basamak; eğer demir eksikliği anemisiyse hastada, bir taraftan demir tedavisine başlarken, ikinci ve çok önemli bir neden; demir eksikliğinin neden ortaya çıktığıdır. Beslenme sorunuysa iyi bir şeyle beslenmenin düzeltilmesi. Mide bağırsaktan kayıp söz konusuysa, bunun bulunup ortadan kaldırılması... Jinekolojik kayıpsa, bir jinekoloji uzmanıyla birlikte problemin çözülmesi. İyi bir tedavi ve tekrarlamayan bir tedavi için şart.” Önlemler Yüksek düzeydeyken halk sağlığını koruyacak bazı önlemler alınıp, yüzde 40’lara ulaşan kansızlık oranın geri çekilmesinin mümkün olup olmadığını, Türkiye’nin böyle bir yolu deneyip denemediğini Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle açıkladı: “Dünyada kansızlık oranlarını burada çok kısa özetlemek gerekirse, örneğin İsrail’de kadınlarda kansızlık oranı yüzde 29, erkeklerde yüzde 14, hamilelerde yüzde 47. Hindistan’da kadınlarda yüzde 35, erkeklerde yüzde 6, hamilelerde yüzde 56... Bakın bu oranların çok dışına çıkıyoruz. ABD’de kadınlarda yüzde 6, erkeklerde yüzde 2.5, hamilelerde yüzde 25.. Gördüğünüz gibi diğer ülkelerle çok belirgin bir fark söz konusu Amerika’da. Bunun önemli bir nedeni, unun demirden zenginleştirilmesidir. Tabi bu başlı başına üzerinde durulması gereken bir konu. Türkiye’de bu yapılabilir mi? Bir taraftan yüzde 2-3 civarı bir Akdeniz Anemisi taşıyıcımız var ve biz onlarda demir önermiyoruz hiçbir şekilde fazla demir alımını önermiyoruz. Bir taraftan da yüzde 40’lara varan bir kansızlık sorunumuz var. Eğer risk taşıyıcılarımızı iyi bir şekilde belirleyip bunları bir kenara ve aynı undan almamalarını tavsiye etmek koşuluyla unu uygun bir şekilde, tat ve lezzetini de dikkate alarak, demirden zenginleştirecek olursak, tıpkı ABD’de, tıpkı İsveç’te yapıldığı gibi, kansızlık sorununu çok büyük bir ihtimalle yüzde 5’lere çekmemiz mümkün olacaktır.

http://www.biyologlar.com/kansizlik-anemi

Trombositoz nedir ?

Trombositoz kanda trombositlerin yüksek olması durumudur. Reaktif (sekonder) veya primer (esansiyel) olabilir (esansiyel trombositoz myeloproliferatif bir hastalıktır). Genellikle semptomsuz olmasına rağmen, bazı hastalarda trombozise dönüşebilir. İnsanda, normal platelet değeri 1mm³'te 150.000-450.000 arasıdır. (150-400 x 10^9 / 1L) Bu aralıklardan bir sapma kesinkes hastalık olduğu anlamına gelmez. Fakat, bir milimetreküpte 750.000'den fazla ise ve bilhassa 1.000.000 dan fazla ise hastanın incelemeye alınması gerekir. Yüksek platelet seviyeleri kesinkes klinik bir problem olduğu anlamına gelmez ama yine de bu yüksek değerlerin ikincil bir prosesin sonucu olup olmadığını anlamak için hastanın tıbbi tarihine de bakmak gerekir. Zira genellikle inflamasyon durumlarında platelet seviyeleri artar, çünkü inflamasyon durumları akut faz döneminde platelet üretiminin (yani thrombopoietin'in) ana stimulantıdır. Yüksek platelet değerleri polisitemia vera hastalığı (yüksek RBC sayısı) olanlarda da meydana gelebilir ve bu durumda ilaveten bir risk yaratmış olur. Trombositoz hastalarının çok azı eritromelalgia belirtileri göstermiştir (Yanma hissi ve soğuk ve/veya aspirin kullanımına bağlı olarak çıkıntılarda kırmızılık) Laboratuar testleri: Tam kan sayımı, Karaciğer enzimleri, Bağırsak fonksiyonu ve eritrosit çökelmesi Yüksek platelet sayısıyla ilgili hala bir sonucu varılamadıysa, kemik iliği biopsisi alınmalıdır, zaten trombositozun reaktif mi esansiyel mi olduğunu anlamak için de kemik iliği biyopsisi gerektiği için genellikle alınır. Plateletlerin yüksek çıkması birçok hastalık süreciyle ilgili olabilir. Esansiyel (Primer) myeloproliferatif bir hastalıktır. Diğer Myeloproliferatif hastalıklarla da ilgili olabilir; kronik myelojeni lökemia (chronic myelogenous leukemia), poliketami vera (polycythemia vera), myelofibroz (myelofibrosis) Reaktif (Sekonder) ise aşağıdajiklerle ilgilidir. Inflamasyon Cerrahi (yine inflamasyon aslında) Hipoplenizm (Hyposplenism) Dalak fonksiyonunun azalması sebebiyle platelet yıkımlarının azalması Hemorrhage ve/veya demir eksikliği Genellikle, sekonder trombositoz için bir tedavi gerekmez. Ama primer trombositozda, eğer platelet sayısı 750,000 veya 1,000,000'dan fazla ise ve özellikle hasta trombosis için başka risk faktörleri taşıyorsa, düşük dozlarda aspirinin koruyucu olacağı düşünülmektedir. Ekstrem durumlarda hydroxyurea verilebilir. Yeni bir ajan olan anagrelide (Agrylin) de esansiyel trombositozun tedavisi için kullanılmaktadır. Fakat, yakın zamada yapılan çalışmalarda anegrilide'in geleneksel olarak kullanılan hidroksiürea'dan daha etkili olmadığı gösterilmiştir(Harrison et al 2005).

http://www.biyologlar.com/trombositoz-nedir-

Vitaminler

Koruyucu hekimlik alanında aşamalar katedilmesi, vitaminlerin de giderek daha çok kullanılmasına neden oluyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkelerde vitamin kullanımı bir çılgınlık halini aldı. Bu moda giderek tüm dünyayı, bu arada ülkemizi de sarıyor. Vitamin sözcüğündeki, Vita hecesi hayat anlamına gelmektedir. Gerçekten de yaşayabilmek için bazı vitaminlerin bulunması şart, ayrıca bazılarının da yüksek dozlarının yararlar sağlayabileceği yolundaki görüşler, bu modanın süratle yayılmasına neden oluyor. Hemen herkes eşin, dostun tavsiyeleriyle bazı vitaminleri kullanıyor. Kullanıyor da, acaba doğru mu yapıyor? Bunları kullanması gerekli mi? Gereksiz yere kullanmak zarar verir mi? Ne kadar vitamine gerek var? Gıdalardan alınmıyor mu? Bundan sonraki satırlarda, sık kullanılan bazı vitamin ve minerallerle ilgili olarak bu soruların cevaplarını arayacağız. VİTAMİN A: Kadınların günde 4 bin, erkeklerin 5 bin ünite A vitaminine ihtiyaçları var. Süt ve yumurta en iyi kaynak, sık sık süt ve yumurtalı yiyecekler yiyen birisi A vitaminini yeterince ve hazır olarak almaktadır. Gereğinden fazla alınmasının bir yararı olmadığı gibi tehlikeleri de vardır. 50 bin ünitenin üstünde alındığında bulantı, kusma, başağrısı, iştahsızlık, görme bozukluğu ve eklem ağrıları gibi şikayetlere neden olur. Gebelik sırasında, birkez 20 bin ünite A vitamini bebekte sakatlıklara neden olabilir. Normal koşullarda günde 10 bin üniteye kadar güvenli kabul edilmektedir. BETA KAROTEN: A vitamininin yapı taşıdır. Vücutta A vitamini haline dönüştürülür. Ispanak, lahana gibi yeşil yapraklı sebzeler, kavun, şeftali, kayısı gibi meyveler ve havuç en önemli kaynaklarıdır. Yüksek dozda alınmasının yararları konusunda çalışmalar halen sürmekle birlikte, kanser, damar sertliği ve katarakt gibi hastalıkları önlediği yolunda önemli bulgular elde edilmiştir. Yüksek dozda alınmasının toksik (zehirleyici) etkisi olmamakla birlikte günde 50 mg.(83 bin ünite) den fazla alınması tavsiye edilmez. VİTAMİN B6: Günlük ihtiyaç, kadınlarda 1.6 mg., erkeklerde ise 2 mg.dır. Tavuk, balık, ıspanak, patates, muz, kepekli ekmek, kuruyemiş en önemli kaynaklarıdır. Bunların dışında, birçok gıdada B6 vitamini bulunduğu için, eksikliği konusunda endişeye düşmemek gerekir. Fazla dozda alınması, yaşlılarda bağışıklık sistemini güçlendirmek ve bazı sinir sorunlarını tedavi etmekte kullanılırsa da, 6 ay süreyle günde 100 mg.dan fazla kullanmak sinirleri tahrip edebilir. Günde 2 bin mg. üstündeki dozlarda, sinir sistemi tahripleri çok daha kısa sürede olabilmektedir. VİTAMİN B12: Kadınlarda ve erkeklerde günlük ihtiyaç 2 mikrogramdır. En önemli kaynakları et, tavuk, balık ve süt gibi hayvansal ürünlerdir. B12 vitamini eksikliğinin, iyileşmesi mümkün olmayan sinir tahribatlarına neden olması dolayısıyla, hayvansal ürünlerin hiçbirini yemeyen vejetaryanların, mutlaka ayrıca B12 vitamini alması gerekir. Günlük 100 mikrograma kadar alınmasının güvenli olduğu bilinmesine rağmen aşırı dozlarının zararlı etkileri konusunda da bir bilgi yoktur. VİTAMİN C: Kadınlarda ve erkeklerde her gün alınması gereken en az miktarı, 60 miligramdır. Sigara içenlerin en az 100 mg. C vitamini almaları gerekir. Her gün taze sebze ve meyve, özellikle narenciye, lahana, ıspanak, kıvırcık salata gibi yeşil yapraklı sebzeler, yeşil biber yiyen kişiler, tavsiye edilen en düşük günlük dozun üzerinde C vitamini aldıklarından emin olabilirler. Yüksek dozda alınması halinde ne gibi yararlar getireceği yolunda çalışmalar sürmekle birlikte, beta karoten gibi antioksidan etki nedeniyle, kanser, kalp-damar hastalıkları ve katarakta yakalanma ihtimalini azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca, soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı da direnci arttırmaktadır. Günde 1 grama kadar güvenle alınabileceği belirlenmiştir. Daha yüksek dozları sindirim sisteminde tahrişlere neden olabilir. Uzun süre yüksek dozda kullanılmasının, böbrek taşı ihtimalini arttırdığı da bilinmektedir. VİTAMİN D: Kadın ve erkeklerde her gün alınması gereken en az doz 200 ünitedir. Düzenli süt içenler ya da süt ürünleri tüketenlerin yeterince D vitamini aldığı söylenebilir. Ayrıca vücut güneş ışınlarına maruz kaldığında, kendisi de D vitamini üretir. Yaşlılıkta kemiklerin zayıflamasına (osteoporoz) karşı, günde 400-800 ünite kadar D vitamini takviyesi alınması yararlı olmaktadır. Günde bir litreden fazla süt içen ya da buna yakın süt ürünü tüketen kişilerin ayrıca D vitamini almaları risk yaratabilir. Günde 1000 üniteye kadar D vitamini alınması güvenli olarak nitelendirilirken, günde 5 bin üniteden fazla alınınca böbrekler ve kalpte hasar riski doğabilir. VİTAMİN E: Kadınların her gün 12 ünite, erkeklerin de 15 ünite almaları gerekir. Bitkisel yağlar, kuruyemiş, etler ve yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunur. A ve C vitamini gibi bunun da antioksidan etkisi bulunmaktadır. Kalp-damar hastalıkları, kanser ve katarakta karşı koruyucu olduğu bilinmektedir. Diğer ilaçlarla birlikte kullanıdığında Parkinson hastalığında olumlu etkiler gösterdiği, kalp krizlerinde hasarın azaltılmasında yararlı olduğu ve yaşlılarda bağışıklığı arttırdığı ileri sürülmektedir. Günde 1000 üniteye kadar güvenli olduğu bilinmektedir. B-2 vitamini Bu vitamin sadece yiyeceğin enerjiye dönüşmesini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda kanda alyuvarların oluşmasını, derinin ve gözlerin sağlıklı olmalarını sağlar. Aşırı derecede alkol tüketimi vücuttaki B-2 vitaminini azaltır. Ayrıca antibiyotikler, yatıştırıcılar da vücuttaki B-2 vitaminini azaltır. Et, tavuk eti, balık, süt ve süt ürünleri, turp,ıspanak, yumurta, mısır ve beyaz undan yapılmış ekmek bol miktarda B-2 vitamini içerir. B-6 vitamini Vücudun protein ve yağı öğütmesini sağlar, ayrıca bağışıklık ve sinir sistemlerinin düzenli çalışmalarına yardım eder. Kanda hemoglobin oluşmasını sağlar. Hemoglobin bildiğiniz gibi vücuda oksijen taşır. Beyinde depresyonla savaşan kimyasal madde olarak bilinen serotoninin oluşmasına yardım eder. Aşırı derecede alkol kullanmak, sigara alışkanlığı ve kan basıncını düşüren ilaçlar bu vitamin için zararlıdır. Tavuğun göğüs eti, böbrek, karaciğer, domuzeti, yumurta, pirinç, soya fasulyesi, yulaf, fındık, fıstık, muz, patates, avokado ve somon balığı en fazla B-6 vitamini içeren besinlerdir. Folik asit Vücutta hücrelerin gelişmelerini folik asit sağlar. Yaşlılık, alkollü içki kullanmak, doğum kontrol hapları vücudun folik asit rezervlerini azaltır. Çok uzun bir süre düzenli olarak aspirin almak kolesterol miktarını düşüren ilaçlar, sara ilaçları da vücuttaki folik asit miktarını azaltır. Folik asidin azalması, kanser riskini artırır, kansızlık yaratabilir. Hamile kadınlarda yeterli miktarda folik asidin bulunmaması, doğacak bebeklerin özürlü olmalarına yolaçabilir. Karaciğer, yumurta sarısı, ıspanak, yeşil yapraklı sebzeler, brokkoli, portakal ve portakal suyu bol miktarda folik asit içerir. Kalsiyum Dişlerin ve kemiklerin güçlü olmaları için öncelikle kalsiyum gereklidir. Kalsiyum aynı zamanda kalp atışlarını düzenler, kanın gerektiği gibi pıhtılaşmasını sağlar, kaslar ve sinirler için yararlıdır. Kalsiyum kan basıncının yükselmesini ve kalın bağırsak kanserini önleyebilir. Ancak yapılan araştırmalara göre her on kadından sekizi, bol miktarda kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenmek istemiyor. Hamilelik, bebeği anne sütüyle emzirme, menopoz, kafeinli içecekler vücuttaki kalsiyum miktarını azaltır süt ve sütlü besinler, mısır, sardalya balığı, kalamar, ıstakoz ve brokkoli bol miktarda kalsiyum içeren besinlerdir.   Vitaminler, vücudun metabolik gereksinimleri için vazgeçilmez olan ve vücutta yeterince ya da hiç elde edilemediği için dışarıdan alınması gereken küçük organik moleküllerdir. Klasik olarak vitaminler, yağda ve suda eriyenler biçiminde iki gruba ayrılır. Yağda eriyen vitaminler yağlarda, pişmemiş sebzelerde, tahıllarda, tereyağında, balık karaciğeri ve balık yağında, kaymak ve süt gibi yağlı besinlerde bulunur. Genelde safra gibi emülsiyon yapıcı maddelerin varlığında bağırsaktan emilerek kan dolaşımına geçer ve proteinlere bağlanarak karaciğerde birikirler. Yağda eriyen vitaminler A, D, E ve K vitaminleridir. Suda eriyen vitaminler B grubu vitaminler ile C vitaminidir.Bunlar bağırsaktan emildikten sonra böbrek yoluyla atılır.Vitamin yoksunluğuna bağlı olarak gelişen hastalıklara avitaminozlar denir.Günümüzde B grubu vitaminlere ve folik asit eksikliğine bağlı olarak gelişen hastalıklar daha çok geri kalmış bölgelerde görülür ve genel beslenme bozukluğunun bir yönünü oluşturur. Bütün vitaminlerin molekül yapısı ayrıntılı olarak belirlenmiş olduğundan, bunların belirli ya da bütün vitaminleri içeren haplar biçiminde üretimi olanaklı hale gelmiştir. A vitamini (retinol veya akseroftol) Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldür.Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balıkyağı) bulunur.Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve korneanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliker hiperkeratoz ( deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. D vitamini Daha etkili olduğundan tedavide daha çok kullanılan D2 vitamini (ergokalsiferol) ve D3 vitamini (kolekalsiferol) olmak üzere iki tipi vardır.Molekül yapısı steroidlerle aynıdır.D2’ nin kaynağı deridir; derideki 7- dehidrokolestrol, mor ötesi ışınların etkisiyle vitamin D2’ ye dönüşür. D3 vitamininin kaynağı besinlerdir; daha çok et, süt ve yumurta sarısında bulunur. Normal olarak güneş ışığı alan insan vücudunda D vitamini yeterince üretilir. Ama yenidoğanlarda, büyüme çağındaki çocuklarda, gebelik ve süt emzirme dönemlerindeki kadınlarda besinlerle dışardan daha fazla miktarda alınması gerekir. D vitamini eksikliğinde çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde osteomalazi (kemik yumuşaması) gelişir. E vitamini (alfa-tokoferol) Başta tahıl olmak üzere ıspanak, kabak, lahana, marul gibi yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbreküstü bezi kabuğunda depolanır. Fazla olan bölümü idrar ve dışkıyla atılır. Antioksidan özellik gösterir. E vitamini eksikliği son derece ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. K vitamini Sebzelerin yeşil bölümünde, ıspanakta, kabakta, marulda, yeşil domateste, çam ignesinde, yeşil biberde bol bulunur. K vitamini insan bağırsağındaki bir grup bakteri tarafındanda üretilir. K vitamininin tamamına yakını kullanılır, yanlızca küçük bir bölümü karaciğerde depolanır. K vitamini eksikliği son derece nadirdir ve kafada, sindirim sisteminde, idrar yollarında, akciğerlerde ve deride kanamalara yol açar. K vitamini yanlızca kanamalı hastalarda eksikliğini gidermek için kullanılır. B vitamini Suda eriyebilen, molekül yapılarında bir azot atomu bulunan, bazı enzim sistemlerinin etkinliğini arttırıcı koenzimler olarak işlev gören 15’ e yakın değişik maddeden oluşan bir vitamin gurubudur. B1 vitamini (tiyamin) Buğday başağı, kepek, bira mayası, sebzeler gibi bir çok besinde bol miktarda bulunur. Memelilerin karaciğer, böbrek, kalp, beyin ve bağırsaklarında az miktarda bulunur. Sebzelerin pişirilmesi, sütün kaynatılması ve sterilize edilmesi (mikroptan arındırılması) çok miktarda tiyamin kaybına yol açar. Tiyamin ince bağırsaklardan etkin taşınma mekanizmasıyla emilir. Vücutta depolanmaz ve kullanılmayan bölümü yemekten üç saat sonra böbrekler yoluyla tamamen dışarı atılır. B1 vitamini yetersizliğine bağlı olarak gelişen hastalık tablosunda depresyon, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması, hipotoni (kas gevşekliği) ve anoreksi (iştahsızlık) yer alır. B2 vitamini (riboflavin) Hayvansal besinlerde, bira mayası, buğday başağı, yeşil sebzeler, havuç, enginar, fındık, yerfıstığı ve mercimek gibi bitkisel besinlerde bol miktarda bulunur. B2 vitamini eksikliğinde protein oluşması azalır ve deride yaralar, sinirsel bozukluklar ve göz bozuklukları biçiminde ortaya çıkar. B3 vitamini (nikotinamid veya PP vitamini) Hayvansal besinlerin yanısıra kabuklu buğday, limon, kabak, soya, domates, patates, bira mayası, hurma, incir, portakal gibi bitkisel besinlerde bol miktarda bulunur. B3 vitamini eksikliğinde deriyi, sinir sistemini ve sindirim sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. B5 vitamini (pantotenik asit) Doğada çök yaygındır.Yumurta, karaciğer, kalp, süt, bal, bira mayası, kabak, tahıllar, sebzeler, havuç, portakal, mantar ve taze meyvelerde bolca bulunur. B5 vitamini eksikliği çok enderdir. Bu durumda hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü), anemi (kansızlık), lökopeni (kanda alyuvarların az olması), dermatit (deri iltihabı), mide-bağırsak rahatsızlıkları, kas krampları, hareketlerde uyumsuzluk, asteni, uyku bozuklukları ve iştahsızlık ortaya çıkar. B6 vitamini (piridoksin) Hayvansal ve bitkisel besinlerde düşük dozda bulunur. B6 vitamini eksikliği son derece enderdir.Bu durumda deri, sindirim sistemi rahatsızlıkları ortaya çıkar. B8 vitamini (biyotin ya da H vitamini) Karaciğerde, yumurta sarısında, bira mayasında, pirinç kabuğunda ve yeşilliklerde bulunur. Eksikliği yanlızca uzun süre çiğ yumurta beyazı tüketiminde ya da bağırsak florasını ortadan kaldıran sülfamitlerin ve antibiyotiklerin çok fazla alınmasından sonra görülür.Bu durumda dermatit (deri iltihabı), iştahsızlık, zayıflama, depresyon ve kas ağrıları ortaya çıkar. B9 vitamini (folik asit) Bitkilerin yeşil bölümlerinde, kabakta, lahanada, ıspanakta, yeşil sebzelerde, patateste, havuçta, bira mayasında, sütte, yumurtada, peynirde ve karaciğerde bol miktarda bulunur. Gelişmiş ülkelerde eksiklik sendromuna hiç rastlanmaz.Bu tablo yanlızca emilim bozukluklarına bağlı olarak ortaya çıkabilir. Folik asit eksikliğinde megaloblastik anemi denen bir kansızlık biçimi gelişir. Emilim bozukluğunda ise kansızlığa, glossit (diz iltihabı), stomatit (ağıziçi iltihabı) ve ishal eşlik eder. B12 vitamini (kobalamin) Karaciğerde, sütte, yumurta akında, peynirde, balıkta, ette ve karideste bol miktarda,bitkilerde ise son derece az miktarda bulunur. B12 vitamini eksiklği, folik asit eksikliğinde olduğu gibi, alyuvar yapısında biçim bozukluğuna yol açarak persinyöz ya da megaloblastik anemi denen kansızlığa neden olur.Ayrıca sindirim sistemi düzeyinde ve epitel dokunun beslenmesinde bazı etkileri görülür. Kansızlığın yanı sıra hafif sarılık, iştahsızlık, ishal, parestezi (karıncalanma) ve uyuşma gibi duyumsama bozuklukları, ataksi, işitme siniri iltihabı ve zihinsel bozukluklar ortaya çıkabilir. C vitamini (askorbik asit) İnsanlar tümünü dışardan almak zorundadır.Turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydonozda, kabakta, soğanda ve domatesde bulunur. C vitamini eksikliğinde skorbüt denen ve kıl diplerinde kanamalı döküntüler, dişeti kanamalarıyla belirlenen hastalık ortaya çıkar. P vitamini Doğada bol bulunur.Bir çok P vitamini faktörü kanamalı skorbüt tedavisinde C vitaminiyle sinerjik (arttırıcı) etki gösterir.Ayrıca hepsi direncin artmasında ve kılcal damar geçirgenliğinin azalmasında önemli rol oynar.

http://www.biyologlar.com/vitaminler-1

Kan Transfüzyon Komplikasyonları ve İlkeleri

Kan transfüzyonu ilkelerine uyulmadığı taktirde bir çok problem ortaya çıkabilir. Bunlardan sakına­bilmek için a- Alıcı verici arasında ABO ve Rh grupları açı­sından serolojik uygunluk sağlanmalıdır. Zorunlu hallerde A, B veya AB grubundan bir hastaya 0 gru­bundan kan verilebilir. 0 grubundan 1-2 ünite kan çoğu kez alıcıda bir reaksiyona yol açmaz. Çok acil olamadıkça her hastaya cross mach uygunluğu olan kendi kan grubundan kan verilmelidir. b- Transfüzyondan önce alıcı verici arasındaki serolojik uygunluğu kontrol için alıcının serumu ile vericinin eritrositleri arasında çapraz karşılaştırma yapılır. Aglütinasyon varlığında gruplar arasında uyuşmazlık olduğu düşünülür. c- Depolanmış kan ile transfüzyona başlanma­dan önce vücut ısısına yakın bir ısıya getirilmelidir. Bu özellikle büyük miktarda kan transfüzyonu ya­pılacak hastalarda önem kazanır. d- Kan setinden herhangi bir ilaç verilmez ve kana herhangi bir ilaç katılmaz. Transfüzyon bittikten sonra aynı setten serum verilecekse bu serumda kalsiyum iyonu bulunmamalıdır. e- Transfüzyon hızı rutin uygulamalarda 4-5 ml/dak olarak ayarlanır. Yani 500 mi kanın ortala­ma infüzyon süresi 2 saattir. Hızlı transfüzyonlar CVP (santral venöz basınç) kontrolü altında yapıl­malıdır. Yaklaşık 10 damla kan 1 ml’dir. Kan Transfüzyonu Komplikasyonları 1-Yanlış Kan Transfüzyonu: Uygun olmayan kanın transfüzyonu şeklinde yada büyük çapta kan transfüzyonundan kaynaklanır. a- Uygun olmayan kanın transfüzyonu: Çoğu zaman kayıt sistemlerindeki eksikliklerden veya uy­gulayıcıların dikkatsizliği sonucu meydana gelir. Grubu uygun olmayan, saklanma zamanı geçmiş, cross match yapılmamış, uygun ısıtılmamış, depo­lanma zamanı geçmiş kanın vb. transfüzyonu şek­lindeki uygulamaları kapsar. Yanlış kan transfüzyonu birçok reaksiyona yol açar. Bu reaksiyonlarm büyüklüğü insan hayatını tehdit etmeden önemsiz boyutlara kadar değişebilir. Meydana gelebilecek hemolitik reaksiyonlar dola­şımdaki eritrositler ile antikorlar arasında meydana gelen immun komplekse bağlıdır. Oluşan immun kompleks kompleman kaskatını aktive eder, anaf-laktik reaksiyonlar ve tüketim koagülopatisi meyda­na gelir. Bu reaksiyonlar gebelikte immünize oldu­ğu için kadınlarda daha sıklıkla meydana gelebil­mektedir. Bu immünizasyonda meydana gelen IgM yapısındaki antikorlar eritrositlere hemen bağlana­rak onları hemolize uğratma yeteneğindedirler. Bu tür reaksiyonlar nadir olmakla birlikte çoğu zaman kayıt işlerindeki yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Klinikte kendini daha çok titremeli veya titremesiz ateşle belli eder. Anksiyete, göğüs ve sırt ağrısı, flas-hing, dispne taşikardi ve hipotansiyon diğer semp­tomlardır. Bu tür reaksiyonlar renal yetmezlik, şok ve DIC gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir. Eğer hasta genel anestezi altında ise bu semptomlar görülmeyecektir. Yalnızca şiddetli hi­potansiyon, ameliyat sahasında sızma şeklinde ka­namalar ve hemoglobinüri ana semptomlardır. Tedavide transfüzyon hemen durdurulmalıdır. Kan örnekleri alınarak laboratuara gönderilmelidir. Hemolitik reaksiyonun şiddeti transfüze edilen kan volümüne bağlıdır. İnfüzyona NaCl ile devam edi­lerek idrar atımı saatte 100 mi olacak şekilde kan ba­sıncı normal sınırlarda tutulmaya çalışılmalıdır. Te­daviye renal perfüzyonu sağlayan diüretikler, vazo-aktif droglar ilave edilir. Eğer renal yetmezlik geliş­mişse elektrolit balansı için diyaliz gerekir. Gecik­miş reaksiyonlar daha az şiddetlidir ve eritrositler transfüzyondan 2-10 gün sonra yıkılır. Genellikle damar dışı bir olay olarak gelişir. Direkt antiglobu-lin test genellikle pozitiftir. Çoğu vakada spesifik bir tedavi gerekmez. Çok az vakada şiddetli reaksiyon­lar iyi bir hidrasyonla tedavi edilebilir. Sebebe yöne­lik araştırma bir önceki durumda olduğu gibi yapı­lır. Yalancı hemoliz olaylarında intravasküler hemo-liz meydana gelir, ancak olayı açıklayacak bir sebep bulunamaz. Bu durum başka sebeplerle izah edil­melidir. Hemolitik reaksiyonları taklit eden bu du­ruma yersinia gibi bakteriyel kontaminasyon, çeşitli droglar ve vasküler protez sebep olabilir. b- Büyük çapta transfüzyonların yol açtığı so­runlar: Transfüzyon hızı 100 ml/dak’dan fazla veya 24 saat içinde 5000 mi veya daha fazla kan verilme­si zorunluluğu, aşağıdaki bazı özel sorunların doğ­masına yol açar. Kanamalar: Banka kanındaki labil pıhtılaşma fak­törlerinin (I,V) ve trombositlerin bulunmaması, bu kanlarla hastanın damarı doldurulunca hastanın kendi labil faktörlerinin ve trombositlerinin dilüsyo-na uğraması sonucu kanamalar görülebilir. (Her 4 üniteden birinin plastik torbalı taze kan olması, di-lüsyonun önlenmesi için yeterlidir.) Asidoz nedir: Fazla miktarda düşük pH’lı banka kanı transfüzyonu kuramsal olarak asidoza yo açar. Or­ganizmanın tamponlama rezervi çoğu zaman bunu önlemektedir. Sürat toksisistesi: Hipotansif, karaciğer veya böb­rek harabiyeti olan hastalarda ve henüz sitratı meta-bolize edemeyen çocuklarda sitratlı kanın masif transfüzyonu sonucu meydana gelir. Sonuçta tre-mor, tetani veya kardiyak aritmiler ile karakterize bir tablo ortaya çıkar. Tam kan yerine eritrosit süs­pansiyon kullanılması ve kanın transfüzyondan ön­ce özel kan ısıtıcıları ile 25°C’ye kadar ısıtılması bu toksisiteyi önlemede faydalıdır. Hiperpotasemi nedir: Potasyumu artmış banka kanları­nın trasfüzyonu derin oligüri veya anüri yoksa önemli bir sorun yaratmaz. Hipotenni: Fazla kan verilirken bu kanların vücut ısısında olması gerekir. Çünkü soğuk kanın yol açtı­ğı hipotermi kalp iletim hızında azalma ve kan pH’sında düşmeye neden olur. Bunun için özel kan ısıtıcı cihazlar geliştirilmiştir. Oksijen taşıma kapasitesinde azalma: Kanın bekle­me süresi uzadıkça eritrositlerdeki 2,3-difosfoglise-rat (2,3-DPG) düzeyi giderek düşer. Transfüzyon-dan sonra 2,3-DPG düzeyinin kanda yeniden etkili olması en az 12 saat zaman alır. 2- Hemolitik Transfüzyon Reaksiyonları: Erit­rosit antijenlerine karşı gelen antikorlar eritrosit destrüksiyonuna yol açabilir. Böyle reaksiyonların klinik önemi yaşamı tehdit edebilen olaylar zinciri­ne yol açmasıdır. Hemolitik reaksiyonlar, gebelik esnasında immünizasyon dolayısı ile bayanlarda daha sık görülür. Klinik, erken ve geç hemolitik reaksiyonlar şek­linde görülür. İnsidans erken ve geç tipte sırayla 1/6200, 1/1400′dır. Erken tip reaksiyonlar yanlış transfüzyonlar başlığı altında anlatılmıştır. Geç tip reaksiyonlar transfüzyondan 2-10 gün sonra görü­lür. Transfüzyon öncesi tesbit edilemeyen eritrosit antijenlerinin varlığı bu tip reaksiyondan sorumlu tutulmuştur. Gecikmiş tip reaksiyonlarda sensitize eritrositlerin yıkımı ekstra vaskülerdir. Ateş ve re-kürrent anemi en sık ve sabit bulgudur. Diğer semp­tomlar sarılık hemoglobinemi ve hemoglobinüridir. Spesifik bir tedavi gerekli değildir. Şiddetli durumlarda yeterli hidrasyon uygulanmalıdır. 3- Allerjik Reaksiyonlar: Transfüzyon yapılan hastaların %1-3′ünde allerjik reaksiyon oluşur. Be­lirtileri ürtiker, kaşıntı ve kızarıklıktır. Tedavi için transfüzyon durdurulur ve hastaya kalçadan veya başka bir damardan antihistaminik ilaçlar verilir. 4- Pirojen Reaksiyonlar: Kan transfüzyonunun en sık rastlanan komplikasyonudur. Bu reaksiyon­lar kan içinde bulunan pirojen maddelere veya mi­nör bakteriyel kontaminasyona bağlı olabilir. Daha önce kan transfüzyonu yapılmış kişilerde ve çok do­ğurmuş kadınlarda sık rastlanır. Bu kişilerde verici yada fetüsün lökosit ve trombositlerine karşı alıcıda, önceden oluşmuş antikorlar bulunabilmesidir. Te­davide transfüzyon durdurulur ve iv. antihistami­nik ve hidrokortizon 100 mg verilir. Tedaviye anti-piretik (aspirin) ve iv. 50 mg dolantin eklenebilir. 5- Bakteriyel Sepsis: Nadir olmakla beraber orta­ya çıktığında öldürücüdür. Kan alımı sırasında veri­cinin derisinden, kanın alındığı şişe veya torba için­deki iyi sterilize edilmemiş sitrattan kontamine olan kanın transfüzyonu sonucu ortaya çıkar. Klinik belir­tiler transfüzyonun hemen başlarında ortaya çıkan titreme, ateş, abdominal kramplar, yaygın vücut ağ­rısı, kusma ve kanlı diyaredir. Sepsisten şüphelenil-diğinde transfüzyon kesilir, kan kültürü alınır. Kan kültür sonucu beklenmeden ortaya çıkan endotokse-mi hem aerob hemde anaeroblara yönelik antibiyo­tikler başlanarak septik şok tedavisine başlanır. Bu komplikasyonları önlemek için asepsi-antisepsi ku­rallarına uyarak, kan 2 saat içinde ısıtılarak kullanıl­malı ve bir daha soğutucu içine konulmamalıdır. 6- Hava Embolisi: Normal bir erişkin 200 mi ha­va içeren embolizmi tolere edebilir. Ancak daha az miktarda havanın öldürücü olabileceğini unutma­mak gerekir. Bu komplikasyon transfüzyonu hızlan­dırmak amacıyla hava deliğinden kan şişesine hava pompalanmasına bağlı ortaya çıkar. Klinik belirtiler siyanoz, öksürük, dispne, hipotansiyon, taşikardi ve senkoptur. Tedavi için hastaya başı aşağıda ayakla­rı yukarıda olmak üzere sol yan pozisyon verilir. 7- Tromboflebit: Asepsi antisepsi kurallarına uyulmadan yapılan ve uzun süren transfüzyonlar sonucu meydana gelebilir. Tedavide infüzyona son verilir ve lokal olarak kompresler uygulanır. 8- Dolaşım Yüklenmesi: Kalp hastalarında, ane­mik kişilerde, yaşlılarda ve çocuklarda kan veya di­ğer sıvıların hızlı infüzyonu dolaşım yüklenmesine yol açabilir. Bu kişilerde ve büyük miktarda sıvı ve­rilecek kişilerde santral venöz basıncın ölçülmesi, dolaşım yüklenmesi olasılığını önemli ölçüde azal­tır. Ayrıca bu durumlarda kan transfüzyonu yerine eritrosit süspansiyonu tercih edilebilir. Bu tablonun klinik belirtileri öksürük, taşikardi, solunum güçlü­ğü ve boyun venlerinde dolgunluktur. Dinlemekle akciğer bazallerinde yaş railer duyulur. Tedavide infüzyon hemen kesilir, hasta oturtulur, dijitalize edilir, iv. diüretik (furosemid) uygulanır ve gerekti­ğinde damardan 500 cc kan alınır. 9- Hastalık İletimi: Kan transfüzyonu ile bir çok hastalık alıcıya nakledilebilmektedir. En sık karşımı­za çıkanlar tablo 11/6′da özetlenmiştir. Kan trans­füzyonu ile en önemli hastalık serum hepatitidir. Tam kan transfüzyonu yapılan hastaların %1′inde, bir çok vericinin kanından hazırlanan kuru plazma verilenlerin %12′sinde serum hepatiti görüldüğü saptanmıştır. Serum hepatitinin görülme sıklığı %3-5′dir. Son yılların en güncel konusu kan transfüzyonu ile HlV’in nakli ve AİDS hastalığının ortaya çıkma­sıdır. Birçok ülkede donör kimselerde bu virusa karşı antikorların varlığı esasına dayanan testler ru­tin olarak yapılmaktadır. HIV ısıya duyarlı olduğu için ısı kullanılarak hazırlanan koagülasyon faktör­leri HIV nakline sebep olmaz. Transfüzyonla gelişe­bilecek AİDS hastalığını önlemede en etkili yöntem lüzumsuz, endikasyonsuz kan transfüzyonlarından kaçınmaktır. 10- İmmunsüpresyon: Tanımlanması güç bir komplikasyondur. Ancak son zamanlarda bir çok sayıda klinik çalışmada, kan transfüzyonunun im-mün sisteme direkt etkisi olduğu savunulmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kan-transfuzyon-komplikasyonlari-ve-ilkeleri

Balık ve Omega 3 mucizesi

Eskimolarda kalp hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve kanser neredeyse hiç görülmüyor. Yapılan araştırmalar eskimoların günde ortalama 10.000 mg balık yağı (omega 3) tükettiklerini ortaya koyuyor. Diğer yağlara göre omega 3 oranı besinlerimizde kısıtlı miktarda bulunuyor. Badem, ceviz gibi kabuklu kuruyemişler, keten tohumu değerli birer omega 3 kaynağı. Az miktarda yeşil sebzelerde yer alıyor. En çok balık yağı, soğuk sularda yaşayan somon, ton, levrek ve kalkan gibi türlerde bulunuyor. Sıcak olan denizlerimizde yaşayan balıklarda omega 3 oranı daha az. Kısaca, balık dışında günlük besinlerimiz içinde omega 3 neredeyse yok gibi. Aşağıda ayrıntılı araştırma sonuçlarından da anlaşılacağı üzere faydası, alınan doza bağlı olarak artış gösteren balık yağı, sağlığımız için vazgeçilmez bir besin maddesi olmalıdır. Öncelikle alınacak omega 3 miktarı konusuna bir açıklık getirmek gerekir. Amerikan ilaç ve besin birliği (FDA) günlük 3000 mg’a kadar önermiştir. Ancak yapılan çalışmalar bu miktarın 10 katının güvenli olduğunu göstermiştir. Halen eczanelerde 500 mg dozunda bulunan preparatların çocuklar için günde 1 adet alması önerilmektedir. Ayrıca hastalarıma önerdiğim 1000 mg günde 3 kez dozu, konuya hakim olmayan eczacılar tarafından çok görülmekte ve hastalar yanlış yönlendirilmektedir. Omega 3 çocuk ve erişkinler için günde en az 1500-3000 mg alınmalıdır. 500 mg gibi alınacak daha düşük dozların belirgin faydası olmayacak ve omega 3'ün işe yaramadığı gibi yanlış bir kanı ortaya çıkacaktır. OMEGA 3'ÜN FAYDALARI • İki ayrı araştırma omega 3'ün ani ölüm riskini %45 azalttığını bildirmiştir. Konu bel ağrısı ya da ülser değil ani ölümdür. Ani ölüm riskinden daha önemli ne olabilir? • Almanya da yapılan bir çalışmada, yoğun bakım ünitesinde yatan hastalara günde 7000 mg ve üzerinde omega 3 verilmiş. Sonuç; Ölüm oranı %37 azalmış. Yoğun bakımda kalış süresi kısalmış, antibiyotik ihtiyacı azalmış. Bundan daha güzel bir sonuç olabilir mi? • Çarpıntı (taşikardi) için günde 1000 mg omega 3 verilmiş. Beta blokör ilaçlar ile aynı sonuç elde edilmiş. Üstelik beta blokörlerin yan etkileri de (yorgunluk, cinsel güçsüzlük ve öksürük) görülmemiş. O halde neden çarpıntı ilacı kullanalım? • Omega 3 tek başına aspirin ve kolesterol düşürücü ilaçlardan daha etkilidir. Kolesterol düşürücüler karaciğer ve kas dokusunu tahrip eder, cinsel güçsüzlüğe neden olur. • Günde 3000 mg omega 3 alınmasıyla alzheimer hastalığı riski % 50 oranında azaltılır. • Omega 3 maküler dejenerasyonu (yaşlılığa bağlı gelişen göz bozukluğu) % 40 oranında düzeltir ve görülme sıklığını % 75 oranında azaltır. • Günde alınan 3000 mg omega 3 kolesterol düzeylerini normale döndürür. • 1000 mg omega 3 depresyon belirtilerini belirgin biçimde azaltır. • Hamilelik sonrası depresyon, hamilelik süresince alınan omega 3 ile önlenebilir. • Allostatik yüklenme, hipertansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği gibi hastalıkların esas nedenidir. • 3 hafta boyunca günde 7200 mg alınan omega 3, allostaz etkisiyle gelişen böbrek üstü stres hormonları anormalliğini belirgin ölçüde düzeltir. • Kalp damar hastalıkları ve pankreatit (pankreas iltihabı) günlük 1000 mg omega 3 kullanımıyla %30-50 oranlarında azalır. • Omega 3 beyin gelişiminde gerekli olan yapı taşlarının mimarlarından biridir. Bu nedenle çocukların günlük en az 1500 mg almaları, yetişkinlerin 3000 mg almalarıyla beyin gelişimlerinin daha sağlıklı olmaları ve hem hastalıklarından korunmaları hemde tedavi olmaları sağlanacaktır. • Omega 3 kilo almanıza neden olmaz. Kullanımıyla ilgili hiç bir yan etkisi olmayan omega 3, 1000 mg içinde sadece 9 kalori vardır. Bu nedenle toplam 3000 mg günlük omega 3 alınması ile 1 dilim ekmekten alınan kalori miktarı birbirine eşittir. • Omega 3 doğada, doğal halde olduğu gibi hap biçiminde ya da omega 3 içeriği fazla olan besinlerle alınabilir. Bu nedenle ilaç sınıfına girmez ve kimi doktorlar tarafından tedavi edici özellikleri bilinmez. İlaç olmadığından dolayı sosyal sağlık kurumları tarafından da ödenmez. • Hastalıkların temelinde, doğal olmayan beslenme ve yaşam alışkanlıkları olduğu görülür. Bunu en açık biçimde doğal ortamlarında yaşayan hayvanlarda bir çok hastalığın olmayışından anlayabiliriz. Oysa doğa, kendi kurallarına uygun davranmayan biz insanlara tedavi olanağını da sunuyor. Omega 3-balık yağı doğanın gerçek bir mucizesidir. İnsan bedeninin her zaman bu besin maddesine ihtiyacı vardır. Dr. Güçlü Ildız Nöroloji Uzmanı

http://www.biyologlar.com/balik-ve-omega-3-mucizesi

Astım

Bronş astması, bronşial astım, allerjik astım gibi isimler de alan hastalık genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak gelişen, solunum yollarının kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Bronşial astım, inflamasyona bağlı olarak solunum yollarının kasılması ve buna bağlı olarak daralması ile karakterize olup, bu daralma geri dönüşümlüdür, akut atak geçtiği dönemde hava yolları eski durumuna dönmektedir. Ayrıca hava yollarında aşırı ve koyu salgılara bağlı olarak mukus tıkaç, tekrarlayan ataklar neticesinde hava yolu duvarlarında kalınlaşma da darlığı artırmakta ve nefes darlığı atakları şiddetlenmektedir. Ülkemizde astım görülme sıklığı erişkinlerde % 2-4, çocukluk çağında ise %5-8 arasında değişmektedir. Astım olgularının büyük çoğunluğu 10 yaşın altında ortaya çıkmakla birlikte her yaşta kendini gösterebilmektedir. Çocukluk çağında erkek cinsiyette daha fazla görülmektedir, erkek/kız oranı çocukluk çağında 3/1 olurken, gençlerde bu oran 1,3/1 değerlerine kadar düşmektedir. İleri yaşlarda ise aradaki fark ortadan kalkmakta ve daha sonra kadınlarda daha fazla görülmektedir. 1. Genetik faktörler : Astım hastalığının bilinen en önemli risk faktörü atopi, yani allerjik bünyedir. Atopinin ortaya çıkmasında ise genetik faktörlerin önemli rolleri vardır. Kalıtımın % 40-60 vakada rol oynadığı tahmin edilmektedir. Astımlı hastaların çoğunun yakın akrabalarında astım ya da diğer allerjik hastalıklardan bir ya da birkaçının olduğu tespit edilmektedir, ancak bu tüm olgular için geçerli değildir. Bazı vakalarda kişi veya ailesi allerjik bir durum tarif etmemektedir. Astımlı bir annenin çocuğunda astım görülme sıklığı %20-30’lara çıkarken, hem anne hem de baba astım ise bu oran % 60-70 değerlerine ulaşmaktadır. 2. Çevresel faktörler : Ev içinde ve dış ortamda atmosfer kirliliği ve allerjen yoğunluğunun artması astım sıklığının artışında önemli birer faktördürler. Genetik faktörlerden bağımsız olarak, yaşamın ilk bir yılında çevresel kaynaklı allerjenler ile yoğun temas astım gelişiminde ciddi ve önemli bir faktördür. Dış allerjenler vücuda genellikle solunum yoluyla, nadiren sindirim yoluyla girerler. Solunum yolu ile vücuda alınan allerjenlerin başında ev tozu akarları gelir. Dermatophagoides farinae ve Dermatophagoides pteronyssinus isimli bu ev akarları ev tozları içinde yaşayan, gözle görülemeyecek kadar küçük canlılardır. Akarlar besinlerini insan deri döküntülerinden, sularını da insanların nefeslerindeki nemden sağlarlar. Nemli ortamda çok daha kolay ürerler. Akarların dışkıları, salgıları ve ölü dokuları allerjen özelliklere sahiptirler. Bu canlılar halı, kilim, yatak, yorgan, yastık kılıfı gibi ortamlarda çok daha kolay barınır ve ürerler. Polenler dış ortamdan vücuda alınan diğer önemli allerjenlerdir. Yabani ot, çimen, ağaçlar gibi tüm bitkilerden kaynaklanan polenler vücuda solunum yolu ile alınarak astım atağına neden olabilirler. Polenlere bağlı astım mevsimlerle ilişkili olarak kendini gösterir ve çiçek açma dönemlerinde daha sıkça karşımıza çıkmaktadırlar. Küf mantarları ise iç ve dış ortamda rutubetli yerlerde bulunurlar ve astımın risk faktörleri arasında yer alırlar. Ev içerisinde en çok banyo, çatı ve bodrum katları gibi nemli bölgelerde barınırlar. Kedi, köpek, tavuk, güvercin, at gibi hayvanların tüyleri ve kılları da birer allerjendir ve yakın temastaki astımlı bireyler için önemli birer risk faktörüdürler. Sindirim yolu ile vücuda alınan allejenlerin başında yumurta, süt, balık, kabuklu deniz hayvanları, çikolata gibi besin maddeleri ile her türlü tatlandırıcı, renklendirici ve koruyucu katkı maddeleri bulunan gıda maddeleri gelir. Besinlerle oluşan allerjik tablolar daha ziyade çocuklarda kendini göstermektedir. Çok önemli bir risk faktörü de sigaradır. Sigara dumanında bulunan 4000’e yakın gaz, duman ve partikül yapısındaki kimyasal maddeler astımın oluşumunda önemli rol oynarlar. Yapılan çalışmalarda gebeliği sırasında sigara içen annelerin bebeklerinin kanında allerjiye bağlı IgE’nin yüksek bulunduğu ve bu bebeklerde allerjik hastalık riskinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca annesi sigara içen bebeklerde solunum yolu hastalıklarının ve astımın daha sık görüldüğü belirtilmektedir. Sigara içen ya da sigara içilen ortamda bulunan astımlı hastaların tedavisi de çok zor olmaktadır. Hava kirliliği allerjenlere karşı kişinin daha duyarlı olmasını sağlar ve astımın ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Çevre havasını kirleten endüstriyel maddeler ve gazlar, evde kullanılan sobalardan kaynaklanan dumanların yanı sıra parfüm, deodorant gibi kozmetik ürünler de astım gelişiminde risk faktörleridir. Ani ısı değişiklikleri, soğuk hava gibi meteorolojik faktörler de astım gelişiminde rol oynamaktadır. 3. Solunum yolu enfeksiyonları : Çevresel faktörler arasında da sayabileceğimiz solunum yolu enfeksiyonları astım atağını tetiklemektedir. Bu enfeksiyonlar vakaların yaklaşık % 40’ında etken olarak izlenmektedir. Bebeklik çağında geçirilmiş olan Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonlarının allerjik tablolar ve astımın ortaya çıkmasında rol oynayabileceğini gösteren bulgular olmasına karşın, viral solunum yolu enfeksiyonlarının astıma neden olduğu görüşü ispatlanmamıştır. Ancak bilinen bir gerçek, viral enfeksiyonlar solunum yolu iç duvarında harabiyete neden olmakta ve solunumla alınan allerjenler ya da diğer etkenlerin kolayca solunum yollarına ulaşmasına neden olmaktadır. Böylece allerjene karşı duyarlılık kolaylaşmaktadır. Sigara içimi ve hava kirliliği enfeksiyonlara karşı direnci azaltarak viral solunum yolu enfeksiyonlarının oluşmasında ve astım ataklarında rol oynamaktadır. 4. Psikolojik faktörler : Vakalarının yaklaşık 1/3’ünde sıkıntı, stres, korku, heyecan gibi psikolojik faktörler astım ataklarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 5. Hormonal faktörler : Vakaların az bir kısmında hormonal sistemin rolü düşünülmektedir. Çocukluk çağında başlamış olan astım olguları ergenlik dönemi ile geçebilmektedir. Bunun aksine ergenlik dönemi ile başlayan astım olguları da vardır. Gebelik iki yönlü etki yapabilir, gebelikte bazen astım atakları daha ağır bir hal alabilir, ancak ikinci aydan itibaren ataklar hafifler ve seyrekleşir. 6. Diğer etkenler : Hamile kadınların beslenme bozuklukları anne karnındaki bebeklerin beslenmesinde bozulmaya neden olmaktadır. Bu tür anne rahminde beslenme bozukluğu olan bebeklerde doğum sonrasında gelişme gerilikleri gözlenebilmekte ve kanda allerji ile ilgili olan eozinofil protein X değerleri yüksek bulunabilmektedir. Bu bebeklerde doğum sonrası da olsa astım ve diğer allerjik hastalıkların daha sık görüldüğü varsayılmaktadır. Aspirin, morfin gibi bazı ilaçlar da astım atağının başlamasına neden olabilmektedirler.

http://www.biyologlar.com/astim

Burun Kanaması

Burun kanaması KBB alanındaki en çok görülen şikayetlerden biridir. Hemen herkes hayatında bir kezde olsa burun kanaması geçirmiştir. Genellikle basit nedenlere bağlı ve kolayca durdurulan bir durum olmasına rağmen bazen sebebi çok ciddi olup hayatı tehdit eden şiddette kanamalar olabilir. Burun Neden Sık Kanar Burun içi oldukça yoğun ve yüzeyel damarlar içerir. Özellikle burun boşluğunu ikiye ayıran bölmenin ön kısmı buruna gelen damarların birbiriyle birleştiği ve bu damarların oldukça yüzeyel olduğu bir bölümdür. Özellikle çocuklarda bu kısım hiç bir etki olmadan bile kanayabilir. Burun boşluğunun her iki kenarında bulunan ve konka adı verilen etlerde damar açısından çok zengindir ve bazı kanamaların sebebidir Burun Kanamasının Nedenleri Nelerdir : Burun kanaması hem buruna ait sebeplere (lokal sebepler) hemde burun dışındaki problemlere (genel sebepler) bağlı olarak gelişir. Lokal Sebepler: -Burun içi iltihapları -Sinüzit -Buruna gelen darbeler -Çocukların burun karıştırmaları -Buruna sokulan yabancı cisimler -Burun içi ve sinüs tümörleri -Burunda kemik eğriliği (septum deviasyonu) -Allerjik rinit Genel Sebepler: -Hipertansiyon -Kan Hastalıkları (Kanama-pıhtılaşma bozuklukları,lösemi vs.) -Barsak Parazitleri Nasıl Tedavi Edilir Birçok burun kanaması kendiliğinden ya da hastanın burun ucunu tutması ve soğuk uygulaması ile durur. Ancak bu şekilde durmayan kanamalar doktor müdahelesini gerektirir. Kanamayı durdurmak için yapılabilecek müdaheleler şunlardır: - Damarın Yakılması: Hafif derecedeki sık tekrarlayan kanamalar için kullanılır. Burun bölmesinin ön kısmındaki damar ağına kimyasal maddeler uygulanarak kanamanın önlenilmesine çalışılır. Her iki tarafa uygulandığında veya aşırı kimyasal madde uygulandığında burun bölmesinin delinmesi riski vardır. -Tampon konulması: Sık uygulanan bir tedavi yöntemidir. Burun ucunun tutulması ya da soğuk uygulama ile durdurulamayan kanamalarda kullanılır. Burun boşluğuna konan tampon kanayan damar üzerine baskı yaparak kanamayı durdurur. Tampon olarak antibiyotikli kremler sürülmüş gazlı bez kulanılabileceği gibi, ortasında hastanın nefes almasını sağlayacak borunun bulunduğu daha konforlu tamponlar da kullanılabilir. Tamponlar genellikle 48 saat kalarak çıkarılır. Daha uzun süre kalması bazen problem infeksiyonlara yol açabilir. Tampon süresince hastaya antibiyotik verilmesi ihmal edilmemelidir. Bazen burun kanamasının kaynağı burnun arka bölümleridir ve önden konan tamponlarla durdurulamaz. Bu durumda arka (posteriör) tampon denen ve ağız içinden sokularak burnun arka kısmına yerleştirilen tampon kullanılır. Damarların Bağlanması : Bu işlem bir ameliyattır ve hastanın hayatını tehdit edecek şiddette olan ve tampon konmasıyla durmayan kanamalarda kullanılır. Kanamanın yerine göre belirlenen damar bazen sinüs içinden bazen de boyun açılarak bağlanır. Hastaya yapılan müdaheleler esnasında hastanın rahatlatılması önemli yer tutar. Özellikle yaşlı ve hipertansiyonlu hastalarda bu amaçla hastaya diazem ya da diğer sakinleştirici ilaçların verilmesi gerekebilir. BURUN KANAMASININ EVDE TEDAVİSİ Düz bir şekilde oturun ve başınızı yavaşça öne doğru eğin. 10-15 dakika boyunca baş parmağınız ve işaret parmağınızla burnunuzu sıkı bir şekilde tutun. 10-15 dakika sonra burnunuzun hala kanayıp kanamadığını kontrol edin. Eğer kanıyorsa, aynı işlemi 10 dakika daha tekrarlayın. Burun kanamalarının çoğu 10-30 dakika boyunca uygulanan baskının ardından durur. Burun köprüsüne uygulayacağınız soğuk kompresle veya buzla kanamayı durdurabilirsiniz. Kanamanın ardından bir kaç saat istirhat etmenizi ve en az 12 saat burnunuzu sümkürme gibi eylemlerle zorlamamanızı tavsiye ediyoruz. Çok fazla aktivite ve uyaran kanamanın tekrarlamasına neden olabilir. Burun kanamalarını önlemek için alınabilecek pek çok tedbirler • Evdeki havanın nemli olmasına dikkat edin (özellikle havanın kuru olduğu kış aylarında) • Yatak odasındaki sıcaklığı düşük tutun. • Burun deliklerinizin kuruduğunda nemli hava soluyun (örneğin duş alırken). • Her iki burun deliğine vazelin sürerek nemlendirin. • Çok fazla aspirin almayın. • Çok fazla steroid burun spreyleri kullanmayın. • Burnunuzu karıştırmaktan uzak durun. • Burnunuzdan kuvvetli bir şekilde nefes alıp vermekten sakının.

http://www.biyologlar.com/burun-kanamasi

Gıda alanında kullanılan algler nelerdir yardım edin ?

Fonksiyonel gıdalar besleyici ve enerji verici olmaları yanında antihipertensif, antioksidan ya da antienflamatuar etkiler gibi fizyolojik yararlar sağlamakta ve söz konusu bu gıdalara olan ilgi her geçen gün artmaktadır. Günümüzde fonksiyonel gıdalar; “sağlığın iyileştirilmesi ya da bazı hastalıklara maruz kalma riskinde azalmalar yaratması gibi bir ya da daha fazla fizyolojik fonksiyonları meydana getirerek yararlı etki sağlayan gıdalar” olarak tanımlanmaktadır. Yakın zamanda söz konusu fonksiyonel gıdaların bu önemli etkilerinin arttırılmasına yönelik olarak, gıdalardan direkt olarak izole edilen ya da saflaştırılarak elde edilen, fizyolojik yararları tespit edilmiş ve kronik hastalıklara karşı koruma özelliği gösteren ilaç benzeri Nutrasötik katkıların kullanım yararlılıkları ortaya konmuştur. Fonksiyonel gıdalar, insan sağlığı için yararlı etki sağlayabilen ingradiyentler ile zenginleştirilmiş ticari gıdalardan elde edilmektedir. Bu ingradiyentler bitkiler, alg ya da mikroalgler gibi doğal kaynaklardan ekstrakte edilmeleri nedeni ile tüketiciler tarafından tercih edilmektedir. Bu anlamda deniz kaynaklı mikroalglerin çoklu doymamış yağ asitleri, omega-3 yağ asidi, ß-karoten ve diğer pigmentler, sülfatlar, polisakkaritler (antiviral) ve steroller (antimikrobiyal) gibi fonksiyonel ingradiyentleri yeterli seviyede içermesi nedeni ile oldukça sık kullanıldıkları dikkat çekmektedir. Uzmanlar fonksiyonel ingradiyentlerce zenginleştirilmiş diyetlerin tüketimi ile birçok hastalığın görülme sıklığı arasında düşük risk açısından epidomiyolojik korelasyon bulunduğunu ifade etmektedirler. Günümüzde mikroalgler, atık su arıtımı, güneş enerjisinin biomasa dönüştürülmesi, fazla CO2 i uzaklaştırarak ortamın pH'sını ayarlaması, ortamdaki kirlerin uzaklaştırılmasıyla su kalitesinin kontrolü, bazı kimyasal maddelerin üretimi ve enerji eldesi (****n gazı) gibi çok geniş alanlarda kullanılmaktadırlar. Mikroalglerin sağlık üzerindeki yararları ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda bunların; antifungal, antivirüs ya da antitümör aktivitelere sahip oldukları tespit edilmiş çok sayıda ürün yanında, gerek düşük gerekse yüksek moleküllü birçok bileşik ile antibiyotik ve antibakteriyel olarak kullanılan farklı sayıda ürünün alglerden elde edildiği ortaya konmuştur. Dünya genelinde 30 binin üzerinde çeşidi bulunan Mikroalgler (mikroskopik yosun) su içinde asılı bulunan çok küçük su bitkileri olarak tanımlanmakta, ancak mikroskop altında görülebilmektedirler. Alg formlarının bir çoğu yüzyıllardır gıda olarak tüketilmekte ve sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle tercih edilmektedir. Mikroalglerin proteinler, esansiyel aminoasitler, vitaminler, çeşitli mineral maddeler ve biyoaktif moleküller yönünden zengin olduğu, ayrıca polisakkaritler, lipitler, lipoidler ve sterinler içerdiği, bu nedenle de kullanım alanlarının çok geniş olduğu bilinmektedir. Mikroalgler, ticari değerli bazı ****bolitleri biriktirme özelliği gösteren mikrobiyal kaynaklardır. Bunlar; karbonhidratları, proteinleri, esansiyel amino asitleri, vitaminleri ve biyoaktif molekülleri içermekte ve söz konusu maddelerin üretimini gerçekleştirmektedirler. Yapılan incelemelerde alg formlarının çoğunun yüzyıllardır gıda olarak tüketildiği ve sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle çok değişik alanlarda kullanıldıkları bilinmektedir. Algler renklerine göre, Cholophyceae (yeşil renkli algler), Rhodophyceae (kırmızı renkli algler), Cyanophyceae (mavi yeşil agler), Pheophyceae (kahverengi algler) olarak sınıflandırılmaktadırlar. Bu konuda yapılan çalışmalarda, alglerin ürettikleri önemli pigmentler arasında; Klorofil a, b ve c, ß-Karoten, Astaksantin, Phycocyanin, Ksanthophylls, Phycoerythrin sayılabilmekte ve bu pigmentler gıdalarda, eczacılıkta, tekstilde ve kozmetik sanayinde sıklıkla kullanılabilmektedirler. Mikroalgler; Araşidonik asit (ARA), Eikosapentaenoik asit (EPA) gamma linoleik asit (GLA) gibi yağ asitleri yanında, ß-Karoten, Astaksantin, allofikosiyanin, c-fikosiyanin, miksoksantofil ve zeaksantin gibi pigmentler açısından da oldukça zengin organizmalardır. Yapılarında yer alan ARA ve EPA gibi 20 karbonlu çoklu doymamış yağ asitleri kanda pıhtılaşmanın ve arterik fonksiyonların kontrolünü sağlayan prostaglandin hormonunun sentezi için gerekli olan maddelerdir. Dokosahekzaenoik asit (DHA) ise multiplisikleroz üzerinde tedavi edici özelliğe sahiptir ve bebeklerde beyin dokusu ile görme duyusunun gelişimine yardımcı olan bir bileşendir. Son çalışmalar, uzun zincirli omega-3 yağ asitlerinin bilinen kaynaklarına ilave olarak mikroalglerin de omega-3 yağ asitlerinin çıkış ön maddesi olan ? -linolenik yağ asitlerince zengin olduğunu göstermiştir. Günümüzde gıda katkı maddesi olarak mikroalglerden elde edilen omega-3 yağ asitlerinin, gıda ve ziraat alanında omega-3 yağ asitlerince zenginleştirilmiş gıdaların üretilmesinde kaynak olarak kullanıldığı görülmektedir. Yapılan araştırmalarda mikroalglerin eterik yağlarının ve bromlu bileşiklerinin antibakteriyel aktiviteleri belirlenmiş, birkaç algin de protein fraksiyonlarının antikoagülant, antilipolitik, antitümöral ve antiülseratif etkinlikleri saptanmıştır (Yamashita, 1995). Çok sayıda çeşidi bulunan mikroalglerden biri olan Chlorella, bu grup içersinde yetiştiriciliği en çok yapılan tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm elzem aminoasitleri içermesinden dolayı değerli bir protein kaynağı olarak insan sağlığı ve beslenmesine yaptığı olumlu katkılar nedeni ile birçok ülkede Chlorella’nın değişik formları 15 milyon insan tarafından tüketilmektedir. Ayrıca gıda katkı maddesi olarak makarna, ekmek, dondurma, şekerlemeler, sakızlar ve çeşitli içeceklerde ürün kalitesini geliştirmek amacıyla da kullanıldığı çok sayıda araştırmada bildirilmektedir. Bir diğer mikroalg çeşidi olan Dunaliella türlerinden elde edilen karotenoitlerin ise; cis ve trans izomerlerinin yüksek biyoyararlılık ve biyoetkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Dunaliella türleri ile yapılan çalışmalarda yüksek biyoaktivite ve antikanser özelliği olan ß-Karoten ile Xanhophylls karetoneotini bileşiminde bulundurduğu saptanmıştır. Bu mikroalgden elde edilen proteinler ve pigmentler margarin, peynir gibi süt ürünleri, meyve suları, fırınlanmış ürünler ve ekmeklerde sıklıkla kullanılmaktadır (Finney,K et.al.1994). Mikroalglerden elde edilen ve doğal bir pigment olan Astaksantin güçlü bir biyoaktif maddedir. Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının iyileştirilmesinde ve kanserin önlenmesinde önemli rol oynadığı tespit edilen bu biyoaktif maddenin, günümüzde yumurta sarılarının renklendirilmesinde besin takviyesi ve gıdalarda antioksidan olarak kullanımının giderek yaygınlaştığı rapor edilmektedir. Astaksantin’nin diyetle alınmasıyla arterioskleroz, koroner damar hastalıkları, beyin rahatsızlıkları ve kanser oluşumlarına karşı önemli koruyucu etki gösterdiği ispatlanmıştır. Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda Astaksantin’nin farelerin kolon ve üriner sistemlerinde meydana gelen kanserleri engellediği saptanmış, yapılan bir in vivo çalışmada Astaksantin’nin superoksit anyon radikallerine karşı antioksidan etki gösterdiği tespit edilmiştir. Konu ile ilgili olarak yapılan bir başka çalışmada ise; aflotoksine karşı koruyucu etki sağladığı, söz konusu pigmentin aspirin ile verildiğinde antiinflamatuar etki gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca bu pigmentin preperat şeklinde ağız yoluyla verilmesi ile memelilerin gastrointestinal sisteminde görülen Helicobacter pylori enfeksiyonlarının iyileştirilmesinde de olumlu etkiler sağladığı tespit edilmiştir. Astaksantin ile deri ve göz hastalıkları arasındaki ilişkinin konu alındığı çok sayıda çalışmada; fotooksidatif nedenle deri ve gözde oluşan bazı hastalıkların tedavisinde Astaksantin’in immunoglobulin A, M ve G üretimi ile T hücrelerini aktive ettiği ve böyle hasarlı dokularda iyileşmeler görüldüğü saptanmıştır (Yeum ve ark. 2002). Son zamanlarda Astaksantin’in insan ****bolizmasındaki yararlı etkilerinden dolayı besin takviyesi ve antioksidan olarak kullanımının da giderek yaygınlaştığı görülmektedir. Nitekim FDA tarafından Haematococcus alglerinden elde edilen Astaksantin pigmenti içeren gıdaların toksikolojik etkileri olmadığı için insan beslenmesinde kullanımının kabul görmesi bu anlamda önemli bir kanıttır (Tanaka et. Al. 1995, Savoure et.al. 1995, Jyonouchi et.al. 1991, Yamashita 1995, Snodderly 1995). Mikroalglerden elde edilen doğal pigmentlerden lutein ve zeaksantin retinanın dominant karetonoitleri olmakla birlikte, retinal dejenerasyonun korunmasında foto koruyucu gibi rol oynamaktadırlar. Mikroalgler ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda kırmızı mikroalg genusu olarak bilinen Porphyridium, besleyici ve teropatik özelliğe sahip biyokimyasalların bir kaynağı olarak bildirilmektedir. Söz konusu alg genusunun antiviral ve antiinflamator etkili polisakkaritler, uzun zincirli doymamış yağ asitleri ve zeaksantin gibi pigment ve floresan içerdiği bildirilmektedir. Kırmızı renkli phycobiliproteinler; Phycoerythrin, mavi phycobiliproteinler de; Phycocyanin olarak isimlendirilmektedir. Suda eriyen bu pigmentler gıdalarda doğal renklendirici olarak kullanıldıkları gibi, kozmetik ve eczacılık alanında da sıklıkla kullanılmaktadırlar (Glazer ,1999). Özellikle mikroalglerin fonksiyonel gıdalarda kullanılması ve ayrıca bu mikroalglerin nutrasötik özelliklerinin kronik hastalıkların oluşumunda risk azaltıcı etkilerinin olması nedeni ile yeterli beslenmede ve sağlıklı yaşamda anahtar element olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle de her geçen gün insan sağlığının iyileştirilmesi ya da korunması amacı ile mikroalglere olan ilginin arttığı görülmektedir. KAYNAKLAR Arad (Malis) and A. Yaron,1992, Natural pigments from red microalgae for use in foods and cosmetics, Trends in Food Science and Technology 3 , pp. 92–96. Cheng,J.Y., Don Paul,M., Antia,N.J. 1974, Isolation of an unusually stable cis isomer of alloxanthin from a bleached autolysed culture of chroomonas salina grown photoheterotrophically on glycerol. Journal of Protozoology 21 , 761–768. Finney,K., Pomeranz,Y., Bruinsma,B, 1994, Use of algae Dunaliella as a protein supplement in bread, Cereal Chemistry 61 , 402–406. Glazer,A,N.,1999, Phycobiliproteins. In: Z. Cohen, Editor, Chemicals from microalgae, TaylorandFrancis, New-York , 261–280. Jahnke,L.S.1999, Massive carotenoid accumulation on Dunaliella bardawil induced by ultraviolet-A radiation, Journal of Photochemistry and Photobiology. B: Biology 48 , 68–74. Jyonouchi, R.J. Hill, Y. Tomita and R.A. Good, 1991, Studies of immunomodulating actions of carotenoids. Nutrition and Cancer 19 ,93–105. Lorenz, R.T., Cysewski,J., 2000, Commercial potential for Haematococcus microalgae as a natural source of astaxanthin, Trends in Biotechnology 18 160–167. Roodenburg,A.J., Leenen,R., Van het Hof,K.H., Weststrate,J.A., Tijburg, L., 2000, Amount of fat in the diet affects bioavailability of lutein of Clinical Nutrition 71 1187–1193. Savouré,N., Briand,G., Amory-Touz,M.C., Combre,A., Maudet ,M. Nicol, 1995, Vitamin A status and ****bolism of cutaneous polyamines in the hairless mouse after UV irradiation International Journal for Vitamin and Nutrition Research 65 ,79–86. Snodderly,D.M.,1995, Evidence for protection against age-related macular degeneration by carotenoids and antioxidant vitamins, American Journal of Clinical Nutrition 62 1448–1461. Tanaka, T., Kawamori,T., Ohnishi,M., Makita, H. Mori,H., Satoh et al.,1995, Suppression of azoxymethane-induced rat colon carcinogenesis by dietary administration of naturally Carcinogenesis 16. 2957–2963. Yamashita, E. 1995. Anti-inflammatory agent. Japanese Patent #07300421, Yaron ,A.,S. Arad (Malis) In:1993, G. Charalambous, Editor, Phycobiliproteins-blue and red natural pigments-for use in food and cosmetics, Food flavors, ingredients and composition, developments in food science, Elsevier, London . 835–838. Yeum,K.J, and R.M. Russel, 2002, Carotenoids bioavailability and bioconversion, Annual Review of Nutrition 22. 483–504.   Alglerin Proteini Kaynağı Olarak Kullanılması Protein kaynağı olarak başvurulan kaynaklardan mikroskobik tatlı su algleri basit besiyerlerinde hızla çoğalmaları , fotosentez yetenekleri ve yüksek protein içerikleri ile dikkatleri üzerlerinde toplamaktadırlar.Mikro algler tatlı sularda, sentetik besiyerinde kolay ürerler. Üreme koşullarına bağlı olarak içerdikleri maddelerin oranı değişik olup %16-70 oranında protein içerirler.Yüksek protein içermeleri nedeniyle insan ve hayvan besini olarak kullanılmaktadırlar (6). Alglerin besin olarak kullanılışı, oluşturdukları bazı sindirim sistemi bozukluklarından dolayı sınırlı olmakla beraber çeşitli besin maddelerine belirli oranlarda ilave edilerek tolere edilebilmektedir. Alg hücrelerinin buharda ısıtılarak, öğütülerek ya da üre ile işleme tabi tutularak parçalanması durumunda hücre içindeki protein serbest duruma geçebilir ve sindirilme oranı yükselebilir . Kayıtlara göre tatlısu alglerinden Spirulina maxima Orta Afrika'da Çad Cumhuriyeti'nde ana besin maddesi olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında Scenedesmus ve Chlorella ile yapılan çeşitli çalışmalarda yapılan bir beslenme araştırmasında kişi başına günde 30gr. Scenedesmus 'un olumsuz etkisi olmadığı saptanmıştır. Mitsuda (1967), Japonya'da yoğurtlara, dondurmalara ve benzeri besinlere Chlorella'dan elde edilen alg ürünü katılmakta olduğunu bildirmiştir (5). Ayrıca yapılan hesaplara göre dünya okyanuslarının yıllık toplam mikroalg üretimi 550x109 ton kadardır ki bu miktarın tüm dünya nüfusuna eşit olarak bölünmesi durumunda kişi başına 100 ton'dan fazla düşebilir. Buna göre de 1015 litre su içinde üretilebilecek alg miktarı, tüm dünyanın gereksinimi olan proteinleri karşılayabilir (2). Tek Hücre Proteini Hikmet Katırcıoğlu , Nilüfer Aksöz Orlab On-Line Mikrobiyoloji Dergisi Yıl: 2003 Cilt: 01 Sayı: 08 Sayfa: 34- 49 www.mikrobiyoloji.org/pdf/702030804.pdf lgler insanlar tarafından çok çeşitli amaçlar için kullanılırlar. Gübre, toprak şartlandırıcı kullanım alanlarından bazılarıdır. Birçok tür akuatik ve mikroskopiktir, tanklarda veya havuzlarda üretilirler ve hasat edilirler ya da atık su arıtımı için doğrudan havuzlara pompalanırlar. Deniz yosunları özellikle Asya’da önemli besin kaynağıdırlar. A, B1, B2, B6, niacin ve C vitaminlerinin kaynağıdırlar. İyodin, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum zenginidirler. Algler ticari olarak diyet takviyesi olarak yetiştirilirler. En önemli türlerden bir tanesi olan Spirulina (Arthrospira platensis), bir siyanobakteridir (mavi-yeşil alg olarak bilinir), ve “süperbesin” olarak tanımlanır. Besin değerleri sebebiyle kültürleri yapılan diğer alg türleri; Chlorella (yeşil alg), ve beta-karotence ve C vitamince yüksek değere sahip Dunaliella’dır (Dunaliella salina). Çin’de yaklaşık 70 alg türü fat choy denilen bir Çin sebzesi (aslında bir siyanobakteri türüdür) olarak tüketilmektedir. Kabaca 20 alg türü Japonya’da yemeklerde kullanılır. Palmaria palmata (Linnaeus) gibi bazı türler doğrudan tüketilebilir. Bu kırmızı alg kurutulur ve İrlanda’daki mağazalardan satın alınabilir. Çiğ taze veya kurutulmuş olarak ya da ıspanak gibi pişirilerek tüketilebilir. Benzer şekilde, Durvillaea antarctica Çili’de yenmektedir. Bazı alglerden elde edilen yağın doymamış yağ asidi içeriği oldukça yüksektir. Arachidonic asit (bir doymamış yağ asidi), Parietochloris incisa’da (bir yeşil alg türü) yüksek miktardadır ve trigliseridlerin %47’si kadarını oluşturur (Bigogno C et al. Phytochemistry 2002, 60, 497).

http://www.biyologlar.com/gida-alaninda-kullanilan-algler-nelerdir-yardim-edin-

Enflamasyon Nedir ?

Enflamasyon, inflamasyon, yangı veya iltihaplanma, canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel/dışsal doku hasarına verdiği sellüler (hücresel), humoral (sıvısal) ve vasküler (damarsal) bir seri vital yanıttır. Yangı normalde patolojik bir durum olmasına karşın, yangısal reaksiyon fizyolojik olarak vücudun gösterdiği bir tepkidir. Halk arasında iltihap tabiri yangı için kullanılmasına rağmen sık sık apseler için de iltihap denmesinden dolayı yangı terimini kullanmak daha yerinde olacaktır. Hücre dejenerasyonu ile birlikte yangı konusu, hastalıkların patolojik temelini oluşturmaktadır. Bir çok hastalığın seyri sırasında yangısal bir takım reaksiyonlar meydana gelmektedir. Bunlar başlıca enfeksiyöz hastalıklar ve yangısal idiopatik otoimmun hastalıklardır. Tarih boyunca bu olgular farklı şekillerde yorumlanmış, bir çok hastalık için tanrının gazabı veya bazı dengelerin bozulması sonucu (örneğin Ying ve Yang) meydana geldiği sanılmıştır. Bugün bilindiği üzere enfeksiyöz hastalıklarda veya söz konusu diğer sebeplerin bir sonucu olarak bağışıklık sistemi tarafından yangı ve yangısal reaksiyonlar indüklenmektedir. Bu sebeple yangı konusu oldukça derin ve immunoloji disiplini çerçevesinde incelenmesi gereken bir konudur. Otoimmun hastalıklarda etkenin bilinmemesinden dolayı bu gibi olguların genetik bazı defektler veya özel genler aracılığıyla gerçekleşmesinin yanında henüz bilinmeyen bir takım virusların da sebep olabileceği düşünülmektedir. Yangının tarihsel gelişimi incelenecek olursa en eski veriler antik çağa kadar dayanır. Bu dönemin hekimleri yangıyı ciddi derecede tanıyor ve tanımlıyorlardı. Bilinen en eski tıbbi kitap -Mısırlılar tarafından kaleme alınmıştır- Edwin Smith papirüsü; organizmanın yaraya verdiği tepkiye şemet adını vermişti. Bu papirüsün ortaya çıkmasından yaklaşık 1000 yıl sonra Yunan hekim Hipokrat yangı için kabaca "yanan şey" anlamına gelen flegmon terimini kullanmıştır. Milattan sonra 1. yüzyılda yine Romalı yazar Cornelius Celcus yangının bugün bile kabul görmüş tanımını yapmıştır; Rubor et tumor cum, calore et dolore, yani ateş ve ağrının eşlik ettiği kızarıklık ve şişkinlik.[1] Milattan sonra 400-500 yılları döneminde Hipokrat'a ait literatürlerde "yangı" terimi geçmemekte ancak yangının karakteristik özellikleri ve temel özellikleri bilinmekteydi. Hipokrat, yaşamı, ışık vererek, ısıtarak kendi benliğini tüketen bir lambaya benzetmekteydi. Vücudun sıcaklığının lokal olarak ve sınırlı bir şekilde yükselmesine inflamasyon denirken, bütün vücutta meydana gelen bir sıcaklık artışı febris (ateş) olarak tanımlanmıştır. Modern anlamdaki çalışmalar ise 1860'lara dayanır. Bu dönemde patolog Julius Cohnheim canlı kurbağaların dilleri üzerine kostik (yakıcı, dağlayıcı) nitelikte maddeler vermiş ve meydana gelen değişimleri mikroskopik olarak incelemiştir. Yangının tipik beş belirtisi vardır.[2] Bunlar: Kızarıklık (Rubor): Yangılı alanda bir çok medyatörün etkisi sonucu damar geçirgenliği (vasküler permeabilite) ve damar genişliği arttığı (vazodilatasyon) için bölge daha fazla aktif olarak kanlanır, yani hiperemiktir. Rubor, yangının erken evresi ve hafif seyreden reaksiyonlarda, alerjilerde oldukça tipiktir.[3] Isı artışı (Calor): Damar genişlemesi (vazodilatasyon) sebebiyle bölgeye daha fazla kan akımı olacaktır. Daha fazla kan akımı ile bölgedeki sürtünme artacağından dolayı bölgede ısı artışı olur. Çünkü kan aynı zamanda organizmada ısıl dengede son derece öneme sahiptir. Akut yangının en önemli bulgusu calordur. Şişkinlik (Tumor): Damar geçirgenliği (permeabilite) artması sonucu bölgeye kan plazması sızar ve bu da bölgede şişkinliğe neden olur (ödem). Ancak şişkinliğin tek sebebi ödem değildir. Proliferatif karakterde yangılarda meydana gelen granülomlar veya hiperplaziler, fibrotik değişiklikler de söz konusu şişliğe neden olabilir. Dışarıdan görülebilen oluşumlarda yangısal reaksiyonlarda şişkinlik ön plandadır. Vücudun daha iç kısımlarında bulunan organ ve dokularda; örneğin bir akciğerde bu şişkinliği dış bakıda gözlemlemek olanaksızdır. Zira bu organda meydana gelen örneğin akut bir pnömoni, akciğerlerden köpüklü sıvı gelmesine veya patolojik akciğer seslerinin duyulmasına neden olur. Ağrı (Dolor): Bölgedeki sinirler sürekli ağrı uyarımına neden olur. Ağrının şekillenmesindeki en önemli iki sebep; yangıyı tetikleyici prostaglandinlerin organizmada ağrı oluşumunda rol alması ve yangısal ödemden kaynaklanan sinir uçlarına basıdır. Kronik duruma geçen yangılarda dolor, zamanla arka planda kalmaya başlar. Ancak romatoid artrit gibi bozukluklar ne kadar kronik seyretse de böyle olaylarda ağrı ön plana çıkar. Kapsanan organlarda disfonksiyon yani işlev bozukluğu (Functio laesa): Doğal olarak yangılı organ işlevlerini yerine tam olarak getiremez.[4] Functio laesa tanımını inflamasyona Rudolf Virchow dahil etmiştir. Bu beş nitelikten ilk dördü antik zamanlardan beri bilinmektedir ve Celsus'a [5]; functio laesa ise yangı tanımına 1858'de Rudolf Virchow tarafından eklenmiştir.[2] Yangı vücudun savunma sisteminin bir sonucu olarak gelişir ve organizmayı korumaya yöneliktir. Fakat yangı oluşması her zaman istenmez. Örneğin beyinde veya kalpte oluşabilecek bir yangı hayatı tehdit edebilir. Bu sebeple yangıyı önleyici ilaçlar kullanılabilir (Antiinflamatuar droglar). Yangının çok çeşitli sebepleri vardır. Bunlar infeksiyöz etkenler, mikroorganizmalar oldukları gibi parazitler veya cansız cisimler (kıymık, silika vb) de olabilirler. Travmalar, kontüzyonlar (ezilmeler), kesikler de yangı ile sonuçlanır. Yangıya ilişkin bir önemli özellik, yangının daima interstisiyumda gerçekleşmesidir. Parankimatöz yangı olmaz, ancak yangının etkileri parankim dokuda görülebilir.[6] Bunların dışında yangılar akut (birkaç günden bir haftaya kadar gelişen) olabildikleri gibi kronik (uzun süreli) de olabilirler. Yangının organizmada üç temel amacı vardır. Bunlar, hastalık etkenini yok etmek, etkenleri yok edemiyorsa vücuttan ayrı tutmak (demarkasyon) ve hasarlı dokuları ortadan kaldırmaktır. Örneğin nekrotik dokularda, nekrozun yayılmasını ve bu ölü dokuların intoksik etkisini engellemek amacıya nekrotik saha yangısal bir kuşakla, yani demarkasyon bölgesi ile sınırlandırılmaya çalışılır. Yangının temel 4 amacı şunlardır: 1.Vücuda yabancı olan ve patojen nitelikte olan tüm etkenleri yok etmek. 2.Yok edilemeyen etkenleri sınırlandırarak vücuttan ayrı tutmaya çalışmak. 3.Yara iyileşmesinin sağlanması için gerekli uyarım ve biyoaktivite. 4.Nekroz ve gangrenin sınırlandırılması. Yangının başlıca sebepleri aşağıda sıralanmıştır: 1.Canlı etkenler: Yangıya sebep olan en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virus, riketsiya, mantar, protozoon, ve helmintler bu gruba girer. Bu gibi etkenler sahip oldukları antijenler ve yüzey reseptörleri aracılığıyla nötrofilik kemotaksise neden olurlar ve sonuçta yangı gelişir. Yangısal değişikliğin karakterini özellikle canlı etkenler belirler. Bir çok mikroorganizma özellikle de bakteriler (örneğin Streptokoklar, Pseudomonaslar) irin oluşumuna neden olurlar. Yangı normal olarak doğal bağışıklık sisteminin bir unsurudur. Canlı etkenlerin sebep olduğu yangıların birincil amacı etkeni yok etmektir. Bu başarılamazsa organizma bu etkenleri sınırlandırarak veya baskılayarak vücuttan uzak tutmaya çalışır. Bu da başarısız olursa enfeksiyon ve genel sistemik olaylar (örneğin toksemi veya septisemi gibi) meydana gelir. 2.Fiziksel etkenler: Mekanik travmalar (kesici ve delici cisimler, vurma, çarpma gibi darbeler vs.) sıcak ve soğuk etkiler, elektrik, ultraviyole ışınlar, iyonizasyon yapan ışınlar, çeşitli yabancı cisimler (silika, asbest, kıymık, tel vb.). Bu tür etkilerde yangısal reaksiyon klasik olarak oluşur. Organizmaya yabancı bir durum gelişmiştir ve şekillenen yangı adeta standart bir cevaptır.Fiziksel etkiler asepsi-antisepsi özelliğine göre iki şekildedir.Bunlardan biri şirurjikal; yani cerrahi travmaya bağlı gelişen yangısal reaksiyondur. Bu tür olgular steril kabul edilirler. Ancak steril olmayan tüm fiziksel etkilerden ileri gelen sıyrık, kesi, abrazyon, laserasyon gibi olaylar septiktir ve enfekte nitelik taşırlar. Ancak laserasyonlar kas veya tendo gibi dokuda aşırı bir gerilme kaynaklı ise şekillenen yangı aseptik karakterde olur. 3.Kimyasal nedenler: Asitler, alkaliler, dezenfektanlar, ağır metal bileşikleri (örneğin sublime), organizmada fazlaca oluşan metabolizma ürünler; örneğin üremi gibi vücutta fazla miktarda üre birikmesi. Bir başka örnek ise idrar kesesi yırtılması ve buna bağlı ortaya çıkan peritonitis'tir. İdrarın asit pH'sının etkisi olarak peritonda yangısal reaksiyon meydana gelir ve aseptiktir. Endojen ve eksojen toksinler ve bazı ilaçlar yangıya neden olan önemli sebeplerdendir. Genellikle neden oldukları doku yıkımı, dejenerasyon; immun yanıt şeklinde yangı oluşumuna neden olur ki söz konusu doku hasarı sınırlandırılsın. Ahırda yaşayan hayvanlarda en büyük kimyasal sorun üre-amonyaktır. Bu madde solunum yoluyla alındığı taktirde solunum yollarını ciddi şekilde irkilti eder. Asit maddeler hızla doku yıkımına neden olduklarından yangısal yanıt hızlı gelişir. 4.İmmunolojik reaksiyona neden olan maddeler: Yabancı proteinler (örneğin katgüt dikiş ipliği), hipersensibilite yaratan eksojen ve endojen kaynaklı maddeleri transplantasyon'da doku ve organ reddi, immunkompleksler. Gerek homoiyoplastik, gerek heteroplastik olsun; tüm doku/organ nakilleri immun yanıta neden olur. Vücudun bir başka yerinden alınmış dahi olsa yabancı doku daima yabancıdır ve şekillenen immun yanıt da bir çeşit yangıdır. 5.Anoksemi ve nekroz: Dokulara gelen kanın azalması veya kesilmesi bu bölgenin çevresinde yangısal reaksiyon oluşur ve bu nekrozun yayılmasını önler (demarkasyon). Örneğin infarktuslar çevresinde yangılı alan (demarkasyon zonu) görülebilir. 6.İdiopatik (sebebi bilinmeyen) yangılar: Bazı yangısal hastalıkların sebebi tam olarak ortaya konulamamıştır. Örneğin SLE veya Sarkoidozis gibi hastalıklarda yangısal reaksiyonlara neyin neden olduğu tam olarak ortaya konulamamıştır. 7.Doku hasarı ve iyileşme: Doku hasarının beraberinde gelişen tüm iyileşmeler birer yangısal prosestir.Örneğin bir ameliyat sonrası kesi atılan dokuların iyileşmesi yangısal bir süreci de beraberinde getirir. 8.Kontakt yangı: Vücudun bir bölümündeki yangı sık sık yakın dokulara sirayet eder. Bu en çok idrar yolu ve üst solunum yolları enfeksiyonlarında görülür. Patogenezi ve Yangı Hücreleri Yangıya ilişkin vasküler değişiklikleri ilk defa Cohnheim incelemiştir. Daha sonraları Lewis, damarlardaki çap değişikliklerini üçlü yanıt deneyi ile açıklamıştır. Bu deneyde Lewis bir cetvelin ince kenarı ile deriye vurmuş ve olayları şöyle incelemiştir: 1.Önce kapillarlarda daralma olur ve bölge solar. Fakat 30-60 saniye içinde çizgi halinde kırmızılık belirir. Bu kırmızılık kapillar ve venüllerin genişlemesi sonucudur ve birinci yanıt olarak bilinir. 2.1-3 dakika içinde kırmızı alan genişler. İlk oluşan kırmızı alan etrafında düzensiz kırmızı ikinci bir çeper meydana gelir. Bu da ikinci yanıttır. Bu esnada bölgede sıcaklık artar. Kapillar ve venül genişlemesine arteriel genişleme eşlik eder. 3.Birkaç dakika ile 40 dakika arasındaki sürede o bölgede şişme ile beraber solma görülür (üçüncü yanıt). Bu şişlik ve solgunluk damarlardan sıvı çıkmasına yani ödeme bağlıdır. Nötrofiller yangı sinyallerini takiben şu aşamaları izlerler: Emigrasyon: Normal kan dolaşımında lökositler merkezde, eritrositler lökositlerin etrafında kuşak şeklinde ve en dışta (damar duvarına en yakın) trombositler ile plazma konuşlanır. Yangısal uyarımın alındığı ilk andan itibaren nötrofiller merkezden perifere doğru göçe başlar. Bu olay emigrasyondur ve takibinde derhal marginasyon gerçekleşir. Marginasyon: Emigrasyona uğrayan nötrofillerin, merkezden uzaklaşarak damar duvarına yaklaşmış olması durumudur. Adherens: Marjine olan nötrofiller, damar endoteli ile yüzey molekülleri aracılığıyla (ICAM-1,2 ve VCAM-1,2 gibi) etkileşime girmesi olayına adherens denir. Diapedezis: Psödopodlara (yalancı ayak) sahip nötrofillerin aynı zamanda damar endotellerini enzimatik olarak yıkımlayarak damar dışına çıkması olayıdır. İmmun sistem hücreleri yangının patogenezinde önemli rol oynar. Yangının ilk evrelerinde damarlardaki normal akımın seyri değişir. Normal kan akımında damar lumeninin en iç yüzünde lökositler, bunların etrafında eritrositler, daha dışarıda trombositler ve damar lumenine en yakın olarak da plazma yer alır. Herhangi bir sebeple yangı reaksiyonu başlarsa öncelikle devreye giren histamin, prostoglandin, kinin-bradikinin ve diğer yangı stimule edici (proinflamatuvar) ajanlarca damar geçirgenliği artar ve yangısal ortamda lökositlerin (özellikle monositer makrofajlar ve nötrofiller) daha uygun hareket etmeleri için uygun ortamı hazırlamak üzere plazma eksudasyonu (ödem) gerçekleşir.Yangısal ödem daima hücre göçünden önce olur. Daha sonra damarlardaki normal akım bozulur ve en içteki lökositler damar lumenine yaklaşmaya başlar (marginasyon). Bunun ardından damar lumenine gelen lökositler geçirgenliği artmış damar duvarından yalancı ayaklar (pseudopodlar) vasıtasıyla ve salgıladıkları bazı litik enzimler (özellikle nötral ve asit proteazlar) aracılığı ile damar dışına sızarlar (lökodiapedesis). Artık yangı başlamış ve vücut düşmanla savaşmak için gerekli hazırlıklarını yapmıştır. Nötrofiller Yangının başlarında en öncü hücreler nötrofillerdir. Nötrofillerin bu özelliğinin kemotaksis'e olan duyarlılığının neden olduğu sanılmaktadır. Bu duyarlılıkta özellikle hücre membranı yüzeyinde bulunan komplemen proteinlerin türü ve yoğunluğu önem taşır. Akut yangısal olaylar veya bakteriyel enfeksiyonlar nötrofil yapımını ve yangısal infiltrasyonunu artırır.[7] Viruslara karşı gelişen immun yanıttan nötrofiller değil lenfositler sorumludur. Ancak bunun istisnaları vardır.(Örneğin FIP hastalığı). Nötrofillerden üretilen proteazlar, proteinleri ve hücre zarlarını tahrip eder ve komplemanların proteolitik aktivasyonundan, koagulasyondan (çökelme, pıhtılaşma) ve kinin kaskadından sorumludur. Kinin-bradikinin; tıpkı histamin benzeri bir etki göstererek yangısal reaksiyonu indükler.[8] Kemik iliğinde kök hücreye kök hücre faktörü, interleukin IL)-3, IL-6, IL-11, granulosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF)gibi büyüme faktörleri ve sitokinlerin etkisi ile progenitor hücreler granülositler şeklinde olgunlaşır ve çoğalır.[9] Yangısal reaksiyonlar ve enfeksiyonlara bağlı olarak gelişen nötrofili, kemik iliği depo havuzundan nötrofil salınması sebebiyle ortaya çıkar.[10] Dolaşımdan nötrofil salınmasının azalmasına bağlı olarak, CR3 reseptörü olan CD11b/CD18 eksikliğine bağlı nötrofili gelişebilir. Bu durum Lökosit adhezyon eksikliği olarak bilinir ve nötrofiller kapiller endotele yapışmaz. Bundan dolayı enfeksiyon ortaya çıktığında yangı bölgesine ulaşamazlar.[11][12] Nötrofillerin yangısal yanıtta sahip oldukları önem son derece büyüktür. Bunun en önemli sebeplerinden biri de sahip oldukları granüler yapıların immunolojik özelliğidir. Primer granüller; Myeloperoksidaz, defensin [13], katepsin-G, Proteinaz 3, Lizozim, Azurosidin, gibi enzimlere sahiptir. Bunlar mikrobiyal yıkımı sağlar.[13] Sekonder granüller; Lizozim, laktoferrin, kollajenaz, sitokrom b558, alkalin fosfataz ve plazminojen gibi enzimler esahip olup migrasyon ile mikrobiyal yıkımı sağlar. Tersiyer granüller; Jelatinaz, lizozim, asetil transferaz, asit fosfataz, sitokrom b558, nramp-1 gibi moleküllere sahiptir. Bunlar da damar dışına göçten sorumludur. Sekretorik veziküller; Alkalin fosfataz, sitokrom b558, plazma proteinleri gibi bileşenleri içerir. Sekretorik veziküller adhezyondan sorumludur. Cathepsin-G, defensin ve myeloperoksidaz gibi enzimler güçlü oksidatif ve proteolitik etki göstererek fagosite edilmiş yabancı materyali veya etkeni yıkımlayan protein yapısında enzimlerdir. Cathepsin-G, Serin endopeptidaz benzeri aktivite gösterir.[14] Bunun yanı sıra heparini bağlar.[15] Cathepsin-G'nin organizmadaki asıl önemli fonksiyonları ise proteinlerin yıkımlanması, mantarlara karşı bağışıklık yanıtı ve nötrofil aracılı gram negatif bakteri yıkımıdır.[16][16] Lenfositler Bağışıklık sisteminin temel hücre gruplarından olan lenfositler kandaki çekirdekli hücrelerin (granülositler) yaklaşık olarak %25’ini oluştururlar. CD4+ T lenfositler MHC Sınıf II aracılığı ile antijen tanırken, CD8+ hücreler MHC Sınıf I aracılığı ile antijen tanımaktadırlar. Lenfositlerin bir çok alt tipi vardır. Bunlar; CD4+ helper, CD8+ sitotoksik, Treg hücreler, B hücreler, Doğal öldürücü hücreler ve NKT hücrelerdir.[17] İkili boyamada oldukça büyük çekirdeğe sahip bir lenfosit görülmekte. Yangısal CD4+ T Hücreleri: CD4+ T yardımcı hücreleri öncelikle timusta naif T hücresi olarak oluşmakta ve dolaşıma verilmektedir. Bunu izleyen süreçte bu hücreler antijenlerle karşılaştıktan sonra uygun sitokin ortamı etkisiyle belli T hücre guruplarına farklılaşmaktadırlar. Olgunlaşmış T hücreleri kendi reseptörlerine uygun yapıda olan antijeni, antijen taşıyan antijen sunucu hücrenin MHC molekülü üzerinde algılar; CD3 ve CD28 kostimülasyonu da sağlandığında ve yine ortamda IFN-Υ veya IL-12 sitokini baskın ise Th1 hücresi olarak farklılaşırlar.[18] Antijenleri tanıdığı vakit, saldırı emri alan TH1 hücreleri, IFN-Υ ve TNF sitokinlerini sentezler. Bu sitokinlerin, daha doğrusu CD4+ T Hücrelerinin temel fonksiyonu makrofaj aktivasyonudur. Seçilmiş TH1 hücreleri de sitotoksisiteye neden olabilir.[19] M Hücreleri Luminal yüzeyden aldıkları antijenleri dar yapıdaki sitoplazmalarından geçirmek suretiyle parçalı olan bazal membranından bağ dokuda bulunan lenfositlere ileterek IgA yapımını indükler.[20] Makrofaj Nötrofillerden başka en önemli yangı hücrelerinden biri de makrofajlardır. Makrofajlar, dolaşımdaki monositlerin farklılaşmasıyla gelişirler. Granülasyon dokusu oluşumunun başlamasında ve gelişiminde oldukça önemli rol oynarlar. Diğer makrofaj kaynağı ise dokulardaki makrofajlar yani histiyosit lerdir. Makrofajlar her ne kadar enfeksiyon etkenlerini fagositoz ve yok etme amacıyla görev alsa da bazı yüksek virulansa sahip hastalık etkenleri; örneğin Mycobacterium tuberculosis dolaşıma geçirerek tüm vücuda da yayabilir.Bu yüzden gerek yangıda, gerek bir hastalığın patogenezisinde oldukça önemlidirler. Makrofajlar ayrıca vazoaktif medyatörler (damar geçirgenliğini artırıcı), proteaz gibi enzimler, kemotaktik ve büyüme faktörleri gibi biyolojik olarak aktif maddeleri de üretirler. Granülasyon dokusu oluşacağı zaman veya fibrozis gibi bir nedbeleşme olaylarında bölgede yeni oluşacak kan damarları, fibroblast göçü yine makrofajların sorumluluğunda gerçekleşir.[21][22] Bunların dışında yangıların karakteristiğine göre bölgeye bir çok hücre de gelebilir. Bunların başında B ve T lenfositler yer alır. Lenfositler genellikle kronik yangılarda sayıca üstün oldukları gibi viral bir infeksiyona bağlı yangı oluşmuşsa yine sayıca üstün hücre olurlar. Şayet yangının karakteri allerjik veya parazitik ise bu defa sayıca üstün hücreler eozinofiller olurlar. Bu duruma allerjen maddelerin antikorlarla oluşturdukları kompleksler ve yine antijenin türünden dolayı üretilen ECF (Eosinophilic chemotactic factor) aracı olmaktadır. Bir başka önemli yangı hücresi ise fibroblastlardır. Aslında fibroblastların yangı bölgesinde olmasının en önemli nedeni makrofajların salgıladığı büyüme faktörleridir. Bunun sonucu olarak bağ doku ve fibrin oluşumu ile karakterize fibrozis meydana gelir. Bu durum akciğer gibi bir organda olmuş ise adı karnifikasyon olur. Pneumoconiosis ve benzeri olaylarında yangı sonucu bağ doku oluşumu görülür. Fibroblastlar proliferatif karakterde reaksiyonların ve doku kayıplarının giderildiği olayların baş aktörleridir. Bazı yangılarda teşhiste de rol oynayan spesifik hücreler bulunur. Bunlar dev hücreleri olarak adlandırılır. Bilinen dev hücreler; Langhans dev hücresi, Sternberg dev hücresi, Epulis dev hücresi, yabancı cisim dev hücresi, tümör dev hücresi, sinsityal hücrelerdir. Epulis dev hücresi dışındaki dev hücreler makrofaj veya epiteloid hücrelerden köken alırlar. Sinsityal hücrelerin oluşum mekanizması oldukça ilginçtir. Viral enfeksiyonların önemli bir mikroskopik bulgusu olan bu dev hücrelerin oluşumu, patojen virusun enfekte ettiği hücreyi terk etmeden çoğalmasını sağlar. Üretilen fizyon proteinleri hücreleri bir araya çekerek öncelikle sinsityum oluşumu sağlar. Yangı mediatörleri Bir yangısal reaksiyonda belirli süreçleri tetikleyen kimyasal maddelerdir. Kompleks olmayan bir inflamasyonda bu maddeler birbirlerini karşılıklı olarak aktive ederler veya baskılarlar; böylece,inflamasyondaki bireysel adımlar koordineli bir defansif (savunmacı) reaksiyon oluştururlar. Bunlar (kininlerde olduğu gibi) ölü dokulardan elde edilebilir ya da canlı dokulardan oluşturulabilir. Hücrelerden elde edilen mediatörler: Bunlar ya bunları aktive biçimde salgılayan belirli hücreler içinde depolanmış mediatörlerdir ya da hücreler tarafından özellikle sentezlenen mediatörlerdir. Histamin mast hücre ve bazofil granüllerinde depolanır. Bu inflamasyonun alerjik formlarında kilit bir rol oynar. Histamin; Antijen-antikor kompleksleri tarafından salgılanır ve hücrelerin membrana bağlı IgM molekülleri tarafından önceden duyarlılığı gerektirir.Serotonin trombositlerden ve ince bağırsaktaki enretokromoffin hücrelerden gelir. Etkileri histamininkine benzer. Damar geçirgenliğinde artışa neden olur. ICAM-3: İnterselüler adhezyon molekülü-3 olarak da bilinir.Lökositlerin hücre yüzeyinde bulunan bu molekül, antijen sunan hücreler ile T-lenfositlerin etkileşiminde son derece önemli rol oynar. Bu etkileşim, hem ICAM-1, ICAM-2 ve ICAM-3'ün LFA-1 molekülleri ile etkileşime girmesi hem de T hücre yüzeyinde bulunan CD2 molekülü ve APC'nin sunduğu LFA-3'ün etkileşime girmesi sayesinde gerçekleşir.[23] Sitokinler'in (lenfokinlerin) rolleri Sitokinler (lenfokinler) hücresel düzenleyici proteinlerdir. Çeşitli uyarılara karsı cevap olarak özel hücreler (T Lenfositler) tarafından salgılanır ve hedeflenen hücrelerin davranışını etkilerler. Belli bir sitokin çeşitli hücreler tarafından farklı dokularda salgılanır ancak aynı benzeri biyolojik etkinliği gösterir. Sitokinlerin etkileri sistemik veya lokaldir.[24] Lenfosit kaynaklı sitokinler; IL-2, IL-4, IL-5, IL-12, IL-15, TGF-β (transforming growth factor). IL-10 ve TGF-β immun yanıtı azaltırken, IL-2, IL-4 lenfosit gelişimini indüklemer. Yangısal olaylarda genel olarak stimulan (proinflamatuvar) veya depresif (antiinflamatuvar) etki gösterirler. Sitokinlerin temel görevleri arasında makrofajlarda kemotaksisinin başlatılması, damar permeabilitesinde (geçirgenlik) artış ve immunite (bağışıklık) sayılabilir. Makrofaj/monosit kaynaklı sitokinler ise (monokin); IL-1α ve β, TNF-α'dır. Bazı sitokinler tedavi amacıyla ilaç olarak kullanılmaktadır; IFN’ların kanser (IFN-α), hepatitis (IFN-α), kronik granülomatoz hastalık (IFN-γ) ve multipl skleroz (IFN-β) ve IL-2’nin renal kanser ve melanoma tedavisinde yer edinmiştir. Th2 hücreleri(Tip-2 Yardımcı T Lenfosit), bağışıklık sisteminde T-hücre reseptörleri aracılığıyla hem allerjen peptitleri doğrudan tanıyan hem de interlöykinlerin (IL) salınımı sağlayan tek hücre sistemidir ve bu da alerjik yangıda IgE antikoru üreten B hücreleri (IL-4, IL-13), mast hücreleri (IL-4, IL-10), ve eozinofil'ler (IL-5) ile ilişkisini ortaya koyar.Lökosit kemotaksis'i ve kemokinezis'ini etkileyen sitokinler arasında; IL-8, eotaksin ve makrofaj enflamatuvar protein-1α bulunmaktadır.[25] Sitokinleri iki başlık altında toplanabilir. Bunlar doğal immun yanıtı regüle edenler ve edinsel immun yanıtı regüle edenlerdir. Doğal immun yanıtı regüle eden sitokinler Bunlar makrofaj ve diğer mononükleer fagositlerden salınırlar. Bunların dışında T Lenfosit, NK (Natural Killer, Doğal Katil) hücreleri, endotel hücreleri ve mukozal epitel hücrelerince de salınabilirler. Doğal bağışıklık gelişmesinde önemli rol oynayan; IL-1, TNF-α, IL-6, özel olmayan yangısal cevabı başlatır; IFN tip 1 ise antiviral etkilidir.[26] TNF (Tümör Nekrozis Faktör),Gram negatif bakterilere ve diğer infeksiyöz mikroplara akut yangısal yanıtın düzenleyicileridir. TNF’ye TNF-α adı da verilir ve böylece TNF-β (lenfotoksin)’den ayrılır. Nötrofil ve monositleri uyararak infeksiyon bölgesine toplamak ve aktive ederek mikropların ortadan kaldırılmasını sağlar. Endotelyal hücreleri ve makrofajları kemokin salmak üzere uyarır. Mononüklear fagositlerden IL-1 salınımını uyarır. IL-1’nin, TNF’ye benzer bir rolü vardır. Bazı hücre tiplerinde (örneğin virus ile infekte veya tümöral hücreler) apoptozis'i indükler. TNF, hipotalamus üzerine etki ederek vücut sıcaklığının artışına, dolayısıyla ateşe neden olur. Bu nedenle endojen pirojen olarak bilinir. TNF’ye (ve IL-1’e) yanıt olarak gelişen ateş oluşumu, sitokinle uyarılan hipotalamik hücrelerden salınan prostoglandinler aracılığıyla (PG) düzenlenir. Örneğin Aspirin PG sentezini inhibe ederek TNF ve IL-1’in bu etkisini bloke ederek ateşi düşürür. Hepatositleri bazı serum proteinlerinin (örneğin serum amiloid A ve fibrinojen) sentezi için uyarır. TNF’nin uzamış üretimi, kas ve yağ dokusu hücrelerinin zayıflamasına neden olur. Bu zayıflama, TNF aracılığı ile iştahsızlıktan ve lipoprotein lipazın azalan sentezinden kaynaklanır. TNF miktarı aşırı arttığında miyokardiyal kasılabilirlik ve damar düz kas tonusu inhibe olur. Bu durumda, kan basıncı düşer. Dolaşımda fazla TNF olması kan glukoz düzeyinin azalması gibi metabolik bozukluklara neden olur. TNF trombomodulin (trombin reseptörü-pıhtılaşma inhibitörü) ekspresyonunu inhibe ederek tromboz oluşumuna neden olur. Interlöykin-1 (IL-1) Makrofajlardan salınan İnterlökin 1(IL-1), araşidonat kaskadını aktive eder, platelet aktivating faktör(PAF) oluşturur ve kinin sistemini aktive eder. Akut yangısal reaksiyonları destekler. Karaciğerden akut faz proteinlerinin salınımını artırır. Skatriks (nedbe) için gerekli olan kollagen ve kollagenaz aktiviteyi uyarır. Interlöykin-12 (IL-12) İntrasellüler etkenlere karşı gelişen erken primitif immun yanıttan sorumludur. Hücresel immunitenin tetikleyicisidir. T lenfosit ve NK'lerden Interferon-φ (IFN-Gama) sentezini uyarır. Interlöykin-6 (IL-6), IL-1'in ilk iki etkisine ek olarak B lenfosit proliferasyonunu uyarır ve nötrofil sayısında artışı destekler. Interlöykin-10 (IL-10), Aktif makrofaj ve dendritik hücreleri ile IL-12'nin etkinliğini baskılar. Bu özelliğinden dolayı antiinflamatuvar'dır. Edinsel immun yanıtı regüle eden sitokinler Interlöykin-2 (IL-2), NK ve lenfositler için gelişim faktörüdür. Diğer sitokinlerin sentezisi uyardığı gibi B lenfositlerden antikor salınımını artırır. Antijenle uyarılan T lenfositler için bir büyüme faktörüdür ve antijenle etkileştikten sonra T hücrelerinin çoğalmasından (klonal ekspansiyon) sorumludur. Interlöykin-4 (IL-4), NK hücreleri, CD4+ TH1 hücreler ve CD8+ T hücreler tarafında üretilir. Helmint ve artropod infeksiyonlarından kaynaklanan yangısal reaksiyonlarda, Immunglobulin-E (IgE) aktivasyonunu artırır. IL-4, IFN-Gama antagonistidir.Kısmen antiviral aktiviteye de sahiptir. Interlöykin-5 (IL-5), IL-4 ile ortak göreve sahip olan bu sitokin eozinofil aktivasyonunu tetikler. IFN-Gama, Makrofaj aktivasyonunun en önemli sitokinlerinden biridir. Lenfotoksin (LT), T lenfositlerinden ve diğer hücrelerden üretilir. %30 oranında makrofaj kaynaklı TNF ile homoloji gösterir ve benzer fonksiyonlara sahiptir. Bu nedenle LT, TNF-β olarak adlandırılır. Endotel hücreleri ve nötrofilleri aktive eder, bu nedenle akut inflamatör yanıtın bir mediatörü olarak görev yapar. Bu biyolojik etkinliği TNF’ninkine benzer. Interlöykin-13 (IL-13), makrofajlar gibi lenfoid olmayan hücreler üzerine etki eder ancak T ve B lenfositlere etkisi IL-4 kadar değildir. Major etkisi makrofajların aktivitesini inhibe etmektir ve IFN-gama’ya antagonisttir. Akciğer epitelyal hücrelerde mukus üretimini arttırır. Araşidonik asit metabolitleri Prostaglandinler ve lökotriyenler AA metabolizması sonucu açığa çıkan ürünler bir çok biyolojik olayları etkiler. Her hücre yaralanması, fosfalipaz A 2 yi aktive ederek araşidonik asit gibi 20 karbonlu poliansature yağ asitleri oluşturur. Bu olaylardan biri de yangıdır. AA poliansature bir yağ asididir ve hücre zarındaki fosfolipid'lerde önemli miktarlarda bulunur.İnflamatuvar etkinlik ya da C5a gibi kimyasal mediatörler aracılığıyla sellüler fosfolipaz aktivasyonu sonucu membran fosfolipid'lerinden açığa çıkar.Yangısal reaksiyon esnasında, nötrofil lizozomlarının, fosfolipaz'ların önemli düzeyde kaynağı olduğunu sanılmaktadır.Lökotriyenler özellikle allerjik reaksiyonlarda indükleyici görev görür. Reaksiyon başladıktan sonra AA metabolizması iki temel yoldan birini seçer.Bunlar; Siklooksijenaz yolu Lipooksijenaz yolu'dur. Lipooksijenaz lökotrienleri oluşturmak üzere parçalar(LT). Siklooksijenaz ise nonsterodial antiinflamatuar ajanlar tarafından inhibe edilebilen bir süreçte prostoglandinleri(birçok hücrede bulunan) oluşturur. Prostosiklin kapiller endotel ve vasküler duvar, tromboksan trombositler tarafından oluşturulur. Prostaglandinin etkileri: Yaygın vazodilatasyon. Ağrı reseptörlerinin uyarılması. Ateş yükselmesidir. Lökotienlerin etkileri: Nötrofilik ve eozinofilik granüllerin kemokinleri ve kemotaksisi. Vazokonstriksiyon. Bronkonstriksiyondur. Antiinflamatuvar etkinlik Antiinflamatuvar etki yangısal reaksiyonu diğer mediatörlerin aksine baskılar. Vücutta doğal antiinflamatuvar mediatörler olduğu gibi dışardan alınan bir çok etken maddenin de antiinflamatuvar etkisi vardır. Bir çok antiinflamatuvar mediatör etkisini prostaglandin sentezini inhibe ederek gösterir. Arachidonik asit üzerinden siklooksijenaz yolunun blokajı ve lipooksijenaz yolunun blokajı temel mekanizmalardan biridir. Doğal antiinflamatuvarlar Bunlar vücut tarafından üretilen mediatörlerdir. En bilinen antiinflamatuvar mediatörler başlıca kortizon ve diğer glikokortikoid'lerdir. Nonsteroid (yapay) antiinflamatuvarlar Kısaca NSAID olarak bilinirler. Bunların bir çoğunun analjezik ve antipiretik etkileri vardır. Yani hem ağrı kesici hem de ateş düşürücü etkilere sahiptirler. Ağrı kesici etkileri de prostoglandin sentezinin inhibisyonunun bir sonucudur. En bilinen NSAID'ler metamizol, diklofenak, naproksen sodyum ve ketoprofen türevi bileşiklerdir. Çoğu NSAİİler siklooksijenaz yolunu non-selektif olarak inhibe ederek etkirler. Siklooksijenaz-1 (COX-1) ve siklooksijenaz-2 (COX-2) izoenzimlerinin her ikisini de inhibe ederler. Siklooksijenaz araşidonik asitten tromboksan ve prostaglandin yapımında katalizör görevi görür. Prostaglandinler inflamasyon oluşum sürecinde diğer görevli maddelerle birlikte iletim molekülü olarak rol oynar.Bu etki mekanizması John Vane tarafından ortaya çıkarıldı ve bilim adamı bu şekilde Nobel ödülü sahibi oldu. Fibronektin faktörü Fibronektinler 450.000 Dalton boyutunda, genellikle dimerik yapıdaki glikoproteinlerdir. Hem plazmada çözünür formda (plazma fibronektin), hem de hücre dışı alanda çözünmez formda (sellüler fibronektin) bulunurlar[27]. Fibronektin opsonik aktivitesi nedeniyle retiküloendotelial sistemde(RES) ve pıhtı stabilizasyonunda rol oynar. Diğer fonksiyonlarının yanında hücre adhezyonu, migrasyonu, büyüme ve farklılaşmada görev alırlar. Başlıca üretim yerleri karaciğer hücreleri, endotelyal hücreler ve fibroblastlardır.[28][29][30] Yara iyileşmesi birbiriyle kompleks oluşturmuş dört fazda incelenebilir. Bunlar; koagülasyon, inflamasyon, granülasyon dokusu oluşumu ve matriks formasyonu-yeniden yapılanmadır. Fibronektin'in bu fazların hepsinde fonksiyon gördüğü bilinmektedir.[31] Yangının iyileşme sürecinde gelişen granülasyon dokusunun oluşumunda fibronektin olmazsa olmaz denilebilecek derece roller üstlenir.[32] Fibronektin, kuvvetli opsonik bir alfa-2-glikoproteindir. Aynı zamanda kanı pıhtılaşmasında primer tıkaç oluşması için gerekli hücre göçünden sorumlu mediatörleri de üretir.[33] Akut faz proteinleri Yangısal alanda nötrofil gibi granulositler ve mononüklear hücrelerin aktive edilmesiyle birlikte TNF-alfa ve İnterlökin-6 gibi proinflamatör (yangıyı tetikleyici) sitokinlerin salınımı ile birlikte akut faz proteinleri (APP) olarak bilinen glikoproteinlerin karaciğerden üretimini destekler.[34] Bunun dışında akut faz proteinlerinin üretimi için gerekli uyarımlar İnterlökin-1 tarafından da stimule edilir. Günümüzde akut faz proteinleri lökositozis ve/veya nötrofili gibi geleneksel hematolojik değerlendirmelerde kullanılan yangısal parametrelere göre daha duyarlı oldukları tespit edildiği için yangısal reaksiyonların belirlenmesinde daha etkili ve hassas bir yöntem olmuştur.[35] C-Reaktif Protein (CRP):Yangının yanı sıra enfeksiyon ve travmanın sebep olduğu doku hasarını takiben, yangısal bir olaylar zincirinde üretilen akut faz proteinlerden biri de CRP'dir.[36][37][38] Yapılan bir çok çalışmada CRP'nin yangısal cevabı takiben 24 saat içinde artış gösterdiği ve yangısal uyarımların bitiminden itibaren yavaşça azaldığı gözlenmiştir.[39][40] CRP seviyesinin gastrointestinal sistemdeki mukozal hasarının da tespitinde belirteç olarak kullanılması söz konusudur.[41] Diğer önemli akut faz proteinleri: Serum Amiloid (A-SAA): A-SAA, yangının akut fazında üretilir. Safra için üretilen kolesterolün taşınımı, yangısal alana immun sistem hücrelerinin göçü ve ekstraselüler matrikse enzimlerin girişini sağlar. Amiloidozis, romatoid artrit ve aterosklerozis gibi yaygın, kronik inflamatuvar hastalıklardan sorumlu olduğu düşünülmektedir.[42] Farelerde üç izoformu bildirilmiştir. Bunlar; SAA-1, SAA-2 ve SAA-3'tür. Yangı boyunca SAA-1 ve SAA-2 karaciğerden üretilirken, SAA-3 ise farklı dokulardan üretilmektedir. SAA-1 ve SAA-2 genlerinin kontrolü ise sitokinlerden IL-1, IL-6 ve TNF-α'dır.[43] Haptoglobin (Hp): Oksidatif aktivite sonucu ertirositlerden plazmaya salınan serbest hemoglobini bağlar, hasara uğrayan böbreklerden ileri gelen demir kaybını önler.[44] Alfa-1Asid Glikoprotein (AGP) Seruloplazmin (Cp) Fibrinojen (Fb) Adezyon, migrasyon ve diapedezde görevli yüzey molekülleri Bunlar başlıca Hücre aracılı bağlanma reseptörleri ve Soluabl (çözülebilir) yüzey molekülleri olmak üzere iki temel sınıfa ayrılır. Hücre aracılı bağlanma reseptörleri: Toll Benzeri Reseptörler: Bakteriyel lipopolisakkaritler, peptidoglikanlar, viral nükleik asitler ve bazı parazitlerin yüzey molekülleri ile etkileşime girmeyi sağlayan bu moleküller başlıca plazma membranı, dendritik hücrelerin endozomal membranı (hücre içi uyarım), fagositler, B hücreleri ve diğer bir çok hücre yüzeyinde bulunur. İmmun sistem hücrelerini uyararak yangının başlamasını sağlarlar. NOD Benzeri Reseptör: Bakteriyel hücre duvarı, flagellin, muramyl dipeptid ve hasara uğrayan hücrelerin metabolitleri ile bağlanır. Başlıca fagositlerin sitoplazmalarında bulunur. RIG Benzeri Reseptör Viral RNA ile etkileşime girer. NOD benzeri reseptörlerde olduğu gibi fagosit sitoplazmasında bulunurlar. RIG-1 ve MDA-5 bu reseptörlere başlıca örnektir. C Tipi Lektin Bağlayıcı Reseptör Bakteriyel hücre duvarı yüzeyinde bulunan mannoz ve fruktozun yanı sıra mantar hücre duvarında bulunan glukanlar ile reaksiyona girer. Fagositlerin plazma membranında bulunur. Komplement sistemin aktivasyonundan sorumludur. Bu moleküllere örnek olarak Mannoz reseptörü, Trombomodulin ve Dektin verilebilir. Soluabl yüzey molekülleri: Pentraksinler: Mikrobiyal fosforil kolin ve fosfatidil etanolamin gibi moleküllerle etkileşime girerler. Plazmada bulunurlar. Örneğin, C-Reaktif Protein. Kolektinler: Mikrobiyal yapı ürünleri ile etkileşime girerler. Mannoz bağlayıcı lektin ve Surfaktan proteinleri SP-A, SP-D gibi proteinlerdir. Başlıca plazma ve alveollerde bulunurlar. Selektinler: CD62 molekülü olarak da adlandırılmaktadır. Selektinler, tek zincirli transmembran glikoproteinleridir. Hücre adezyonlarından sorumludurlar.[3] Endotelyal hücrelerde E-selektin, lökositlerde L-selektin, plateletler ve endotel hücrelerinde ise P-selektin konuşlanmıştır. Komplement: Mikrobiyal yüzey molekülleri ile etkileşime girer. En önemli iki örneği Komplement 3 ve 5'tir. Başlıca plazmada bulunurlar. Nitrik oksit ve reaktif yanıt Nitrik oksit organizmada bir çok role sahip özel bir biyolojik moleküldür. Makrofajlarca fagosite edilmiş, sindirilmiş mikroorganizmalara karşı oldukça güçlü bir yanıt gösterir.[45] Hücre içi sinyal iletiminde de bazı fonksiyonları vardır. Nitrik oksit kısa süreli ve güçlü bir reaktif etkiye sahiptir. Böylece fagosite edilen mikroorganizmaların yıkımlanmasını sağlar. Nitrik oksitin bunların yanında ayrıca nörotransmitter bir maddedir ve dolaşımda stabilizasyonu sağlar. Nitrik oksitin tepkimeye girmesiyle bakterilerin sitrik asit siklusu engellenir. Bunun yanında viral replikasyonu, yani virusların hücre içinde üremesini, çoğalmasını da engeller. Çeşitleri Yangılar akut ve kronik olmalarının yanında eksudasyonlarına göre de bir çok şekilde sınıflandırılabilir. Bunlar eksudatif, alteratif ve proliferatif yangılardır. Akut yangı Akut yangılar hızlı bir şekilde başlar ve kısa sürede şekillenir (bir kaç saat ile bir gün arasında). Hızlıca oluştukları için yangılı alana sayıca hakim hücreler nötrofil lökositlerdir. Bunun yanında makrofajlar da sıkça görülür. Sayıca az da olsa lenfositler görülebilir. Kronik yangı Kronik yangılar uzun sürede (3-4 hafta ve daha fazla) gelişirler. Akut yangılara nispeten ağrı duyusu daha azdır. Mikroskopik incelemede yangılı alanda sayıca lenfositlerin üstün olduğu görülür. Genellikle bu tür yangılarda fibrinleşme görülür. Bunun yanında akut yangılar zamanla kronik hale de gelebilirler. Eksudatif yangı Eksudatif yangılar, yangının bir semptomu olan tumor ile karakterizedir. Yani bu tip yangılar sıvı eksudasyonu ile kendilerini belli ederler. Bundan başka genel olarak yangıların ilk evreleri de eksudatif yangı kabul edilir. Eksudatif yangılar yangı içeriğine ve eksudatın yoğunluğuna göre sınıflandırılabilir: Seröz yangılar. Bunlar en hafif yangısal reaksiyonlardır. En tipik örnekleri allerjik reaksiyonlar, böcek-sinek ısırmaları ve 1. derece yanıklar (combulsio eritematosa)'dır.Şekillenen eksudat, transudata oldukça yakın kıvamdadır.Bu tür yangısal reaksiyonlar hemen hemen tamamen rezolüsyona uğrarlar.İyileşme süreçleri kısadır.Belirgin bir eksudasyondan başka herhangi bir reaksiyon görülmez.Yangısal hiperemi ve sıcaklık artışının ardından tıpkı birer vezikül görünümünü alırlar. Fibrinli (fibrinöz) yangılar. Genellikle serozalarda veya mukozalarda oluşurlar. Eğer seroz zarlar arasında oluşursa adhezyon'lara (yapışma, sineşi) neden olabilir. Fibrinli yangılar sıklıkla fibrin ağı, nötrofiller ve ölü mikroorganizmalardan oluşan bir koleksiyonla örtülür. Bu yapıya pseudomembran adı verilir. Bir pseudomembranın yapısını nötrofil, ölü mikroorganizmalar ve fibrin parçaları içerir. Pseudomembran, altında bulunan bağ doku ile ilişki halinde değildir ve bulunduğu yerden kolaylıkla ayrılır. Bazen pseudomembranlar altlarında bulunan bağ doku ile sıkı bir organizasyona girebilirler ki bu durumda Difterik/difteroid pseudomembran adını alırlar. Pseudomembran oluşumundaki en önemli sebep yangısal bölgenin sürekli temasa maruz kalmasıdır. Örneğin ağız mukozası, sindirim kanalı mukozası sürekli içerik ile temasa maruz kaldığı için bir bakıma koruyucu mekanizma olarak pseudomembran oluşur. Kataral (serö-müköz) yangılar. Bunlar daha çok sindirim ve solunum sistemi kanallarında rastlanır.Yoğun bir eksudasyon ön plandadır. En güzel örneği enteritis catarrhalis'tir. Gastrointestinal yangısal olaylar belirgin bir ishal ile karakterizedir. Eksudat, seröz yangıya göre daha yoğundur. Akut gelişen olgularda bol miktarda nötrofil ve plazma içerir. Olay kronikleştikçe içerik daha da yoğunlaşmakla beraber lenfoplazmositik hücreler artış gösterir. Eksudat bağ doku elemanları içermeye başlar. Purulent (irinli, suppuratif) yangılar. Ölü ve canlı nötrofiller ile enfeksiyon etkenlerinin (ki söz konusu bakterilerdir) oluşturduğu asit pH'da bir yangı ürünüdür irin. Bunların en önemli komplikasyonu, irinin kana karışarak tüm vücuda yayılması, yani piyemi'dir. İrinli yangıların en önemli kaynağı piyojen mikroorganizmalardır. Bunun yanında terpentin, kroton yağı gibi yüksek derece irkiltici maddeler aseptik irin denilen yapının oluşmasına neden olur.İrinli yangılar genellikle bağ dokudan organize olmuş bir kapsül aracılığıya sınırlandırılarak apseleri oluşturur. Asit pH'ya sahip irin daima fistülleşme eğilimi gösterir. Yani bir bölgeden oluşan kanal (fistül) yardımı ile dışarı açılır. Apseye neden olan etkenlerin arasında anaerob veya mikroaerofilik streptococ'lar, bacteriodes gibi diğer anaeroblar, staphylococcus'lar, actinomyces, nocardia yer alır. Mantarların da apse yapabildiği sanılmaktadır. İçi boşlukluk organlarda irin birikebilir. Bu olaya empiyem denir. Örneğin sinusitis purulenta, sinus empiyemidir. Yine piyometra, uterus empiyemi'dir. Hemorajik yangılar. Bunlar genellikle virulensi yüksek mikroorganizmalardan ileri gelen infeksiyonların seyri sırasında ortaya çıkar.Yangısal reaksiyon çok şiddetli olduğu için artan kapiller permeabilite eritrositlerin de damar dışına sızmasına neden olur.Diapedezin bir kanama şekillenir. Bunun yanında bazı toksinler de damar geçirgenliğini aşırı derecede artırabilir veya pıhtılaşma faktörlerinin bir ya da birkaçını engelleyerek kanama eğilimini artırır. Yangısal yanıt ile birlikte kan sızması da söz konusudur. Kanamanın bir başka sebebi de şiddetli doku yıkımı ve buna bağlı gelişen kapiller hasardır. Fazla miktarda üretilen opsonin ve komplementlerin damar geçirgenliği artırması kanamalara neden olur. Alteratif (nekrotik) yangı Alteratif (nekrotik) yangı, doku kaybının ön planda olduğu yangı türüdür. Genellikle spesifik mikroorganizmalardan (özellikle Necrobacillus ve Fuscobacterium necrophorium) ileri gelir. Yangılı alanda ülserleşme de dikkati çeker. Alteratif yangılar yüzeyde veya mukozalarda oluşabilir. Sonucunda bölgede nedbe dokusu (skatix, scar) oluşabileceği gibi kavernler veya daha kötü bir sonuç olan nekroz oluşur. Proliferatif yangı Proliferatif yangılarda sonuç olarak rezolüsyon genellikle oluşmamıştır ve etkenler fibröz kapsüllerle sınırlandırılır. İşte bu kapsüller granülomlardır. Bu yüzden bu tür yangılara özel bir adlandırma olarak graülomatöz yangı da denir. Yangılı alanda yeni oluşan kapiller damarlar, bağ dokusu hücreleri ve iplikçikleri, lökositler, histiyositler ve dev hücreleri görülür. Örneğin sığırlarda çene dokusunda üreyen Actinomyces bovis'ten ileri gelen Actinomikozis bir çeşit granülamatöz yangıdır. Yabancı cisimlere karşı şekillenen yangısal reaksiyonlar da granülom oluşumları ile karakterizedir. Bunun dışında tüberküloz, paratüberküloz ve Lupus erythematosusSLE de granülomatöz yangılara en tipik örnekleri oluşturular. İrin içeren granülomlar, piyogranülom adını alır. Parazit kistleri, bazen larvaları da granülomlar içerisine hapsedilmeye çalışılır. Bunun en tipik örneği Echinococcus kistleridir. Herhangi bir etkinin sonunda iyileşme aşamasında da yangısal olaylar gelişir. Bölgeye nötrofil, makrofaj ve mononükleer hücrelerden ve kan damarlarından zengin granülasyon dokusu şekillenir. Bu da bir çeşit granülomdur. İsimlendirme Organlarda ve dokularda yangısal reaksiyonlar isimlendirilirken genel bir kural olarak -itis eki kullanılır. Beşeri hekimlikte sıklıkla isimlendirme kısaca yapılır, yani -it eki getirilir. Ancak bazı oluşumların yangıları isimlendirilirken bu sözü edilen ekler kullanılamaz. Bu durumda o yapıya özel yangı terimi kullanılır. Yangısal hücre infiltrasyonunun bulunduğu yere veya organdaki konumuna göre de yangılar isimlendirilirken belirli hususlara dikkat edilir. Örneğin tek başına pneumoni akciğerlerde alveolerde eksudat birikmesi ile karakterize bir tabloyu alveolitis ifade eder. Organın interstisiyumunda şekillenen yangılar ifade edilirken daima interstisiyel ibaresi belirtilir.Örneğin interstisiyel pneumoni, böbrek korteksine ilişkin yangıda nefritis, glomerullerde yangısal hücre infiltrasonu için glomerulonefritis veya böbrek medullasını da içine alıyorsa piyelonefritis gibi. Bunların bazı örnekleri aşağıda verilmiştir: Mide (Ventriculus, gaster): Gastritis (Gastrit) Karaciğer (Hepar): Hepatitis (Hepatit) Bağırsaklar: Enteritis (Enterit) Yumurta kanalı (Oviduct, salphinx, tuba uterina): Salpingitis (Salpingit) Sinus: Sinusitis (Sinuzit) Yutak (Pharynx): Pharyngitis (Farenjit) Kör Bağırsak (Caecum): Tiflitis (Tiflit) Böbrek (Ren): Nephritis (Nefrit) Yumuşak Damak (Palatum molle): Angina (Anjin) Sert Damak (Palatum durum): Palatitis (Palatit) Bademcik (Tonsilla): Tonsillitis (Tonsillit) Akciğer (Pulmo): Pneumonia (Pnömoni) Diyafram (Diaphragma): Phrenitis (Frenit) Yangının Klinik Patolojisi Organlarda yangısal değişikliklere bağlı olarak sözkonusu organ ve ona ilişkin sistemlerde bir takım aksaklıklar ve buna bağlı olarak gelişen klinik bulgularda söz edilmesi olasıdır. Organizmada meydana gelen yangısal değişiklikleri laboratuvar analizleri ile belirlemek klinik patoloji bakımından önem taşır. Akut yangısal olgularda kan nötrofil sayısı artarken (nötrofili), kronik olgularda lenfosit sayısında artış lenfositoz göze çarpar. Bununla birlikte yangısal reaksiyonlarda serum bakır düzeyinde artış gözlemlenmiştir. Yangısal reaksiyonun şekillendiği bölge hastalığın seyri veya ölümcül olup olmaması ile yakından ilgilidir. Beyin ve beyin zarlarının yangılarının ölüm riski son derece yüksektir. Bir periton yangısı büyük oranda ölümle sonuçlanır. İç organlarda şekillenen yangılar, organın da fonksiyonuna göre sistemik, görevsel veya bölgesel klinik belirtilerle ortaya çıkar. Yangısal reaksiyonlar sırasında açığa çıkan sitokinlerin aynı zamanda sistemik etkilerinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Örneğin interlökin-1 vücut sıcaklığında artış, iştah azalması gibi sistemik etkilere de neden olmaktadır. Benzeri etkiler yine interlökin-1,6 ve TNF-alfa gibi sitokinlerin karaciğerden akut faz proteinlerinin üretimini indüklemesi sonucu sistemik etkileri meydana getirmektedir. Yangıya ilişkin 5. temel semptom; yani functio laesa, söz konusu organdaki fonksiyon bozuklarından bahseder. Karaciğere ait yangısal olgular: sarılık, hemoglobinuri, kusma gibi semptomlarla kendini belli eder. Hücre içi ATP konsantrasyonu, NAD/NADH2 oranı yükselir. Hücre membran geçirgenliği artar ve mitokondriyal, sitoplazmik ve lizozomal enzimlerin aktivitesinden dolayı metabolizma ürünleri ve potasyum kaybı görülür. Hasara uğray Yine organın bulunduğu bölgenin elle muayenesinde ağrıya yanıt alınır. Akut gelişen hepatit ve karaciğer an hepatositlerden açığa çıkan serbest karaciğer enzimleri; özellikle ALT(Alanin aminotransferaz), AST(Aspartat aminotransferaz) ve ALP(Alkalen fosfataz) kanda yüksek değerde görülür. Özellikle AST'nin yüksek çıkması karaciğerde akut hasarın habercisidir. yetmezliklerine sıklıkla ensefalopati de eşlik eder. Ensefalopati'nin sebebi karaciğerin fonksiyon gösteremeyerek portal ven'den gelen Amonyağı, üreye çevirememesi ve bundan dolayı bu maddenin beyin dokusuna zarar vermesidir. Kronik inflamasyonlardan farklı olarak akut olaylar genellikle geri dönüşümlüdür. Yavaş gelişen ve uzun vadede seyreden hepatitis'ler fibrozis oluşumuna neden olur. En kötü sonuç ise karaciğer sirozudur. Solunum sisteminde gelişen yangılar: Güç solunum, bazen hipoksi, öksürük gibi semptomlarla seyreder. Herhangi bir yolla solunum yollarına ulaşabilen infeksiyöz ya da non infeksiyöz etkenler gerek üst solunum yolu infeksiyonları (ÜSYE), gerek alt solunum yolları infeksiyonları (bronchitis, pneumoni gibi) meydana getirir. Yabancı cisimlerin aspirasyonu (solunum yollarına kaçması) Gangrenli pneumoni denilen ciddi bir olguya neden olur. İnfeksiyöz etkenler ise salgıladıkları toksinler vb ürünlerle akciğerlerde harabiyete neden olurlar. Pneumoni'lerin en tipik bulgusu yangısal eksudasyona bağlı balgam üretimi (viral infeksiyonlarda görülmez) ve soluma güçlükleridir. Üriner sisteme ait yangısal reaksiyonlar: disüri, anüri, hematüri, hemoglobinüri gibi semptomlarla seyreder. Yangının bulunduğu bölgeye göre de klinik belirtilerim şiddeti farklılık gösterir. Örneğin bir nefrit olayları lokalden ziyade sistemik etkilere(üremi, hiperkalemi, metabolik asidozis gibi) sahiptir. Alt üriner sistem yollarında ise daha çok hematüri ve disüri klinik bulgulardır. Eklemlerde şekillenen yangısal olaylar; örneğin arthritis yürüyüş bozuklukları, topallama gibi belirtiler gösterir. İlerleyen olaylar eklemlerde post distrofik kireçlenmeye veya ankiloz denilen hareketsiz pozisyon almasına neden olur. Bu olay yangının kronikleşmesi ve fibröz dokunun aşırı oranda üremesinden dolayıdır. Sindirim sisteminde gelişen yangılar: En temel semptomu ishaldir.Bunun nedeni sindirim kanalı duvarında gelişen eksudasyon ve epitel hücre yıkımıdır. Ancak her ishal görülen durum bir enteritis olgusuna işaret etmez.Zira ishale sebep olan ve yangısal nitelikte olmayan bir çok sebep vardır ve göz önünde bulundurulmalıdır. Merkezi sinir sisteminin yangısal reaksiyonları: Prognoz(hastalığın gidişatı) açısından sıkıntılı, hatta olumsuzdur. Çünkü bu dokuların rejenerasyon yeteneği yok kabul edilir ve geri dönüşü olmayan hasarlar meydana gelir. MSS yangısal olayları daha dramatik klinik bulgularla seyreder. Örneğin ataksi, titremeler, vücut sıcaklığında ciddi derecede artış gibi. Beyin omurilik sıvısında yangısal hücre elemanları görülür. Ancak yangı, diğer yangısal olmayan bazı semptomlarla veya bozukluklarla karıştırılabilir.Bunların ayrımı yapmak tanı ve uygulanacak tedavi açısından önemlidir.Yangısal değişiklikler başlıca şu olgularla karıştırılabilir: Tümör Hematom Fıtık Kalsinozis Exostoz Zira bunların yangısal oluşumlardan ayrımını yapmak mümkündür. Yangısal Bozukluklarla Seyreden Hastalıklar Çoğunluğu otoimmun bilinen hastalıklar güzel örnek teşkil eder. Bunların mekanizmaları büyük oranda bilinmekle birlikte çoğunun sebebi bilinmemekte ancak genetik faktörler olduğu düşünülmektedir. Özel hastalıkların yanında Tip-3 aşırı duyarlılık reaksiyonları da örnek teşkil eder. Kaynaklar 1.Veteriner Genel Patoloji - H. ERER, M.Münir KIRAN, M.Kemal ÇİFTÇİ 2.Temel Patoloji (Basic Pathology). Kumar, Kotran, Robbins 3.Veteriner Genel Cerrahi, E.SAMSAR, F. AKIN 4.Biyokimya, Prof. Dr. N. BAYŞU, Prof. Dr. N. Bayşu SÖZBİLİR. s-584 5.Gillis S, Williams DE. 1998: Cytokine therapy: lessons learned and future challenges. Current Opinion in Immunology 10,501-3. 6.Essential Immunology , Roitt, Delves, 2001 7.Immunology, Roitt, Brostoff, Male, 1996 8.Cellular and Molecular Immunology, Abbas, Lichtman, 2005 9.Immunology 5th ed. Goldsby RA, Kindt, TJ, Osborne BA, Kuby J. 2002 10.Color Atlas of Pathology (Thieme). 11.Color Atlas of Immunology (Thieme). 12.Veteriner Farmakoloji. Ed: Prof. Dr. S. KAYA 13.Rasyonel Tedavi Yönünden Tıbbi Farmakoloji. Prof.Dr. S.Oğuz Kayaalp 14.Biochemistry Microbiology Pathology Pharmacology. Francis J. CHLAPOWSKI 15.Muir's Textbook Of Pathology. J. R. ANDERSON 16.Robbins Review of Pathology. Klatt - Kumar 17.General Pathology. Martin Gwent LEWIS, Thomas K. BARTON 18.www.saglikbilimi.com 19.Harrison's Principle of Internal Medicine. 5th edition

http://www.biyologlar.com/enflamasyon-nedir-

Metilasyon, asetilasyon, siRNA hakkında döküman

Kimyada metilasyon veya metillenme, bir kimyasal bileşiğe bir metil grubunun bağlanması veya ornatılmasıdır. Bu terim kimyada, biyokimyada, toprak bilimlerinde ve hayat bilimlerinde yaygınca kullanılır. Biyokimyada metilasyon daha spesifik olarak bir hidrojen atomunun bir metil grubuyla yer değiştirmesi anlamında kullanılır. Biyolojik sistemlerde metilasyon enzimler tarafından katalizlenir; bu reaksiyon, ağır metallerin modifikasyonunda, gen ifadesinin denetlenmesinde, protein işlevlerinin denetlenmesinde ve RNA metabolizmasında yer alır. Ağır metallerin metilasyonu biyolojik sistemler dışında da olur. Histolojide doku örneklerinin kimyasal metilasyonu bazı histolojik boya artifaktlarının azaltılmasında kullanılan bir yöntemdir. Biyolojik metilasyon Epigenetik Epigenetik kalıtıma etki eden metilasyon DNA metilasyonu veya protein metilasyonu ile meydana gelir. DNA metilasyonu omurgalılarda tipik olarak CpG bölgelerinde (sitozin-fosfat-guanin bölgeleri; yani DNA dizisinde sık olarak sitozinin hemen ardından guaninin geldiği yerler); bu metilasyon sonucu sitozinden 5-metil sitozin meydana gelir. Me-CpG oluşumu DNA metiltransferaz enzimi tarafından katalizlenir. Omurgali hayvanlarin genomlarinda CpG dizileri genelde seyrek olmakla beraber gen promotörlerinde normalden yüksek sıklıkta görülürler ve toplu olarak bu bölgelere CpG adaları denir. Bu CpG bölgelerinin metilasyon durumu gen ifadesi üzerinde büyük etkide bulunur. Protein metilasyonu tipik olarak protein dizisindeki arginin veya lizin amino asit kalıntılarında yer alır.[1] Arginin peptidilarginin metiltransferazlar tarafından bir kere (monometillenmiş arginin) veya iki kere metillenebilir; iki kere metillenme durumunda ise ya her iki metil grubu birden uçtaki azot üzerinde bulunabilir (asimetrik iki metilli arginin) veya her bir azot atomu üzerinde birer metil grubu bulunur (simetrik iki metilli arginin). Lizin ise lizin metiltransferazlar tarafından bir, iki veya üç kere metillenebilir. Protein metilasyonu en çok histonlar için çalışılmıştır. S-adenozil metyoninden metil gruplarının histonlara aktarılması histon metiltransferaz olarak adlandırılan enzimler tarafından gerçekleştirilir. Belli amino asit kalıntıları üzerinde metillenmiş olan histonlar epigenetik biçimde etki ederek gen ifadesini etkinleştirebilir veya engelleyebilirler.[2][3] Protein metilasyonu bir tip çevrim sonrası değişimdir. Embriyonik gelişim Memelilerin erken gelişiminde (döllenmeden sekiz hücre aşamasına kadar) genom metilsizlenmiştir. Sekiz hücre aşamasından morulaya kadar genomda yeni baştan metilasyon olur, böylece genomdaki epigenetik bilgi değişir veya yeni epigenetik bilgi eklenir. Blastula aşamasında, metilasyon tamalanmıştır. Bu süreç "epigenetik yeniden programlama" olarak adlandırılır.[4] DNA metiltransferaz enzimi olmayan gen nakavt mutant hayvanların morula aşamasında öldüğünün gözlemlenmesi ile metilasyonun önemi ortaya çıkmıştır.[kaynak belirtilmeli] Doğum sonrası gelişim Metilasyon ile çevresel faktörlerin etkileşiminin gen ifadesine olan etkisine dair deliller gittikçe çoğalmaktadır. Sıçanlarda ilk altı ay zarfında anne bakımındaki farklılıklar bazı promotörlerde farklı metilasyon örüntülerine yol açmakta ve dolayısıyla gen ifadesine etki etmektedir.[5] Buna ilaveten, interlökin sinyalizasyonu gibi daha da hızlı süreçlerin de metilasyon ile denetlendiği gösterilmiştir.[6] Kanser Metilasyon örüntüleri kanser alanında önemli bir araştırma konusu olmuştur. Normal dokularda gen metilasyonu başlıca kodlayıcı bölgelerde konumlanmıştır, ki bunlar CpG-fakiridir. Buna karşın genlerin promotör bölgeleri metillenmemiştir, CpG adalarının bu bölgelerdeki çokluğuna rağmen. Neoplazi metilasyon dengesizliği ile karakterizedir; genom çapında hipometilasyon olmasına karşın yerel olarak hipermetilasyon bölgeleri vardır ve DNA metiltransferaz ifadesi artmıştır.[7] Bir hücrenin toplam metilasyon durumu karsinogeneze sürükleyici bir faktör olabilir, çünkü genom çapında metilasyonun kromozom istikrarsızlığı ve artan mutasyon oranına yol açtığını gösterir deliller vardır.[8] Bazı genlerin metilasyon durumu tümörigenez için bir biyomarker olarak kullanılabilir. Örneğin, pi-sınıf glutatyon S-transferaz geninin (GSTP1'in) aşırı metilasyonu (hipermetilasyonu) prostat kanseri için ümit verici bir diagnostik indikatör olarak görünmektedir.[9] Kanserde genetik ve epigenetik gen susturmalarının mekanizmaları çok farklıdır. Somatik genetik mutasyonlar mutan genden işlevsel proteinlerin üretmini engeller. Eğer hücreye selektif bir avantaj sağlarsa bu mutasonu taşıyan hücreler klonal şekilde çoğalarak bir tümör meydana getirirler, bu tümördeki tüm hücreler o proteini üretmekten acizdir. Buna karşın, epigenetik modifikasyon aracılığıyla gen susturması tedrici olur. Önce transkripsiyonda az farkedilir bir azalma ile başlar, bunun sonucu çevreleyen heterokromatin tarafından CpG adalarının koruması azalır. Bu kaybı takiben CpG adalarındaki metilasyon seviyesi artmaya başlar, bu değişiklikler farklı hücrelerde bulunan aynı genin kopyaları için farklı farklı kendini gösterir. [10] Bakteriyel konak savunması Adenozin ve sitozin metilasyonu çoğu bakteride bulunan restriksiyon modifikasyon sisteminin parçasıdır. Bakteriyel DNA periyodik olarak tüm genomda metillenir. Metilaz, belli bir DNA dizisini tanıyan ve bu dizi içinde veya yakınındaki bazlardn birini metilleyen bir enzimdir. Bu şekilde metillenmeden hücre içinde giren yabancı DNA'lar diziye özgün restriksiyon enzimleri tarafından yıkılır. Bu restriksiyon enzimleri bakteriyel genomik DNA'yı tanımazlar. İçsel DNA'nın metilasyonu bir çeşit ilkel bağışıklık sistemi olarak etki eder, bakterileri bakteriyofaj enfeksiyonuna karşı korur. Metilasyon Kanser Genetiği Metilasyon Tümör süpressör genler (TSG), genellikle nokta mutasyonlar ve delesyonlar neticesinde inaktive olurlar. İnaktivasyona neden olan bir diğer önemli mekanizma ise promoter bölgesinin metilasyonudur. Bu mekanizma, CpG adalarını içeren promoter gen bölgesinde gözlenir. Normal hücrelerde CpG adacıklarının çoğu metile olmamış durumdadır. Tümör hücrelerinde, bazı genlerin promoter bölgesinde bulunan ve normalde unmetile olması gereken CpG adalarının metile olduğu gözlenir. CpG adacıklarının metilasyonu, gen ekspresyonu engelleyerek ilgili genin inaktivasyona neden olur. Gen bölgelerinin metilasyon yolu ile inaktivasyona duyarlılıkları farklılıklar gösterir. MSH2 gibi bazı genler sadece mutasyon yolu ile inaktive olurlar. MLH1 gibi bazı bölgeler ise sıklıkla nokta mutasyonlarla fonksiyonlarını kaybederken alternatif olarak metilasyon mekanizması da etkili olabilmektedir. RASSF1A ve HIC1 genleri ise sadece metilasyon değişiklikleri ile inaktif olurlar. Metilasyon Analizi Genomik DNA’da Sitozin-Guanin (CpG) dinükleotitlerinin metilasyonu gen susturmayla karşılıklı olarak ilişkilidir. Metilasyon, epigenetik durumlarda son derece önemlidir. Özellikle bazı genlerin promotor bölgesindeki CpG metilasyonu tümör baskılayıcının inaktivasyonuyla oluşan bazı kanserlerde erken dönemlerde gözlenmiştir. Metillenmiş CpG’lerin belirlenmesinde bisülfit ile muamele edilmiş DNA’nın dizi analizinin yapılması basit ve kullanışlı olan bir yöntemdir. Servisin Tanımı: DNA izolasyonu Genomik DNA’nın PCR ve DNA dizi analizi Metillenmemiş sitozinlerin bisülfat dönüşümü Sadece dönüştürülmüş DNA’nın amplifikasyonu için primer tasarımı yapılması PCR ürünlerin subklonlanması veya dizi analizinin yapılması Real time PCR deneyi ile belirleme Dizi karşılaştırılması ve 5MeCpG’lerin analizi Asetilasyon Asetilasyon (veya IUPAC adlandırma sistemi ile etanoylasyon), organik bir bileşiğe bir asetil fonksiyonel grubu eklenme tepkimesidir. Deasetilasyon ise asetil grubunun çıkartılmasıdır. Bir diğer deyişle, asetilasyon bir bileşiğe bir asetil grubu eklenmesi, yani bir hidrojen grubu yerine bir asetil grubunun substitusyonudur. Bunun sonucundan bir asetoksi grubu meydana gelir. Bir hidroksit grubundaki hidrojen yerine bir asetil grubunun (CH3CO) gelmesi bir ester tipi olan asetatı meydana getirir. Asetik anhidrit serbest hidroksil grupları ile tepkimek için kullanılan yaygın kullanılan bir asetilasyon reaktifidir. Örneğin aspirin sentezinde kullanılır. Proteinlerin asetilasyonu Hücrelerde asetilasyon hem çevrimle eşzamanlı hem de çevrim sonrası bir değişim olarak meydana gelir. Asetilasyona uğrayan proteinler arasında histonlar, p53, ve tübülin sayılabilir. N-alfa-uç asetilasyonu Proteinlerin N-ucundaki alfa amin grubunun asetilasyonu ökaryotlarda çok yaygın görülen bir modifikasyondur. Maya proteinlerinin %40-50'si ve insan proteinlerinin %80-90'ı bu şekilde değişime uğrar, ve modifikasyonun şekli evrimsel olarak korunmuştur. Bu değişim N-alfa-asetiltransferazlar (NAT'lar) tarafından yapılır. NAT'lar, asetiltransferaz üst ailesi GNAT'ların bir alt ailesidir. GNAT'lar asetil-koenzim A'dan amin grubuna bir asetil grubu aktarırlar. NAT'lar en çok mayada çalışılmışlardır. Bu canlıda üç NAT kompleksi, NatA, B ve C çoğu N-alfa-uç asetilasyonunu gerçekleştirir. Substratlarının dizileri için spesifiteleri vardır. Bu enzimlerin ribozomlarla ilişkili olduğu, ve sentezlenen yeni peptitleri çevrim ile eşzamanlı olarak asetile ettikleri düşünülmektedir. İnsanlarda, insan NatA ve NatB kompleksler tespit edilmiş ve karakterize edilmiştir. NatA kompleksinin altbirimlerinin kanserle ilişkili süreçlerde yer aldığı bulunmuştur: hipoksia tepkisi ve beta katenin yolu gibi. NatA'nın papiler tiroid karsinom ve nöroblastomada aşırı ifadesi gözlemlenmiştir. İnsan NatB kompleksi hücre döngüsü ile ilişkilidir. NatB kompleksinin Nat3 altbirimi bazı kanserlerde yüksek düzeyde ifade edilmektedir. Korunmuş ve yaygın bir modifikasyon olmasına rağmen, N-alfa-uç asetilasyonunun biyolojik rolü bilinmemektedir. Aktin ve tropomiyosin proteinlerinin, düzgün aktin filamanları oluşturmak için NatB asetilasyonuna muhtaç oldukları bulunmuştur. Halen asetilasyonun biyolojik önemini gösteren başka örnekler bilinmemektedir. Lizin asetilasyonu ve deasetilasyonu Histon asetilasyonu ve deasetilasyonunda, histonlar N-uçlarındaki lizin kalıntılarında asetile ve deasetile olurlar, bu süreç gen düzenlemesi ile ilişkilidir. Tipik olarak bunu "histon asetiltransferaz" ve "histon deasetilaz" etkinliği olan enzimler yapar, ama bu enzimler histon olmayan proteinleri de modifiye edebilir.[1] Transkripsiyon faktörleri, efektör proteinler, moleküler şaperonlar ve hücre iskeleti proteinlerinin asetilasyon / deasetilasyon yoluyla düzenlenmesi, çevrim sonrası değişim yoluyla gerçekleşen önemli mekanizmalardan biridir.[2] Bu bakımdan kinaz ve fosfatazlar tarafından gerçekleştirilen fosforilasyon ve defosforilasyon değişimlerine benzemektedir. Bir proteinin asetilasyon durumu onun etkinliğini belirlemektedir. Bu çevrim sonrası değişim, diğer değişimlerle (fosforilasyon, metilasyon, ubikuitinasyon, sumoylasyon, ve diğerleriyle) etkileşerek hücre sinyalizasyonunun dinamik kontrolüne sağlamaktadır.[3] Tübülin asetilasyon ve deasetilasyon sistemi Chlamydomonas'da iyi anlaşılmıştır. Aksonemin ucunda yer alan bir tübülin asetiltransferaz, bütünleşmiş mikrotübülinde α-tübülin altbirimindeki belli bir lizin kalıntısını asetiller. Mikrotübülin ayrıştıktan sonra bu asetilasyon sitozolda bulunan spesifik bir deasetilaz tarafından çıkartılır. Bu iki enzimin etkinliklerinin sonucu, aksonemal mikrotübüllerdeki α-tübülin'in yarı ömrü uzun olması, sitozolik mikrotübüllerdekinin ise kısa ömürlü olmasıdır. Asetilasyon Tepkimesi Asetilasyon (veya IUPAC adlandırma sistemi ile etanoylasyon), organik bir bileşiğe bir asetil fonksiyonel grubu eklenme tepkimesidir. Deasetilasyon ise asetil grubunun çıkartılmasıdır. Bir diğer deyişle, asetilasyon bir bileşiğe bir asetil grubu eklenmesi, yani bir hidrojen grubu yerine bir asetil grubunun substitusyonudur. Bunun sonucundan bir asetoksi grubu meydana gelir. Bir hidroksit grubundaki hidrojen yerine bir asetil grubunun (CH3CO) gelmesi bir ester tipi olan asetatı meydana getirir. Asetik anhidrit serbest hidroksil grupları ile tepkimek için kullanılan yaygın kullanılan bir asetilasyon reaktifidir. Örneğin aspirin sentezinde kullanılır. Proteinlerin asetilasyonu Hücrelerde asetilasyon hem çevrimle eşzamanlı hem de çevrim sonrası bir değişim olarak meydana gelir. Asetilasyona uğrayan proteinler arasında histonlar, p53, ve tübülin sayılabilir. N-alfa-uç asetilasyonu Proteinlerin N-ucundaki alfa amin grubunun asetilasyonu ökaryotlarda çok yaygın görülen bir modifikasyondur. Maya proteinlerinin %40-50'si ve insan proteinlerinin %80-90'ı bu şekilde değişime uğrar, ve modifikasyonun şekli evrimsel olarak korunmuştur. Bu değişim N-alfa-asetiltransferazlar (NAT'lar) tarafından yapılır. NAT'lar, asetiltransferaz üst ailesi GNAT'ların bir alt ailesidir. GNAT'lar asetil-koenzim A'dan amin grubuna bir asetil grubu aktarırlar. NAT'lar en çok mayada çalışılmışlardır. Bu canlıda üç NAT kompleksi, NatA, B ve C çoğu N-alfa-uç asetilasyonunu gerçekleştirir. Substratlarının dizileri için spesifiteleri vardır. Bu enzimlerin ribozomlarla ilişkili olduğu, ve sentezlenen yeni peptitleri çevrim ile eşzamanlı olarak asetile ettikleri düşünülmektedir. ınsanlarda, insan NatA ve NatB kompleksler tespit edilmiş ve karakterize edilmiştir. NatA kompleksinin altbirimlerinin kanserle ilişkili süreçlerde yer aldığı bulunmuştur: hipoksia tepkisi ve beta katenin yolu gibi. NatA'nın papiler tiroid karsinom ve nöroblastomada aşırı ifadesi gözlemlenmiştir. ınsan NatB kompleksi hücre döngüsü ile ilişkilidir. NatB kompleksinin Nat3 altbirimi bazı kanserlerde yüksek düzeyde ifade edilmektedir. Korunmuş ve yaygın bir modifikasyon olmasına rağmen, N-alfa-uç asetilasyonunun biyolojik rolü bilinmemektedir. Aktin ve tropomiyosin proteinlerinin, düzgün aktin filamanları oluşturmak için NatB asetilasyonuna muhtaç oldukları bulunmuştur. Halen asetilasyonun biyolojik önemini gösteren başka örnekler bilinmemektedir. Lizin asetilasyonu ve deasetilasyonu Histon asetilasyonu ve deasetilasyonunda, histonlar N-uçlarındaki lizin kalıntılarında asetile ve deasetile olurlar, bu süreç gen düzenlemesi ile ilişkilidir. Tipik olarak bunu "histon asetiltransferaz" ve "histon deasetilaz" etkinliği olan enzimler yapar, ama bu enzimler histon olmayan proteinleri de modifiye edebilir. Transkripsiyon faktörleri, efektör proteinler, moleküler şaperonlar ve hücre iskeleti proteinlerinin asetilasyon / deasetilasyon yoluyla düzenlenmesi, çevrim sonrası değişim yoluyla gerçekleşen önemli mekanizmalardan biridir.[2] Bu bakımdan kinaz ve fosfatazlar tarafından gerçekleştirilen fosforilasyon ve defosforilasyon değişimlerine benzemektedir. Bir proteinin asetilasyon durumu onun etkinliğini belirlemektedir. Bu çevrim sonrası değişim, diğer değişimlerle (fosforilasyon, metilasyon, ubikuitinasyon, sumoylasyon, ve diğerleriyle) etkileşerek hücre sinyalizasyonunun dinamik kontrolüne sağlamaktadır. Tübülin asetilasyon ve deasetilasyon sistemi Chlamydomonas'da iyi anlaşılmıştır. Aksonemin ucunda yer alan bir tübülin asetiltransferaz, bütünleşmiş mikrotübülinde α-tübülin altbirimindeki belli bir lizin kalıntısını asetiller. Mikrotübülin ayrıştıktan sonra bu asetilasyon sitozolda bulunan spesifik bir deasetilaz tarafından çıkartılır. Bu iki enzimin etkinliklerinin sonucu, aksonemal mikrotübüllerdeki α-tübülin'in yarı ömrü uzun olması, sitozolik mikrotübüllerdekinin ise kısa ömürlü olmasıdır. siRNA Tasarımı ve Ekspresyon vektör oluşturulması siRNA Nedir? Ökaryotlarda gen ekspresyonu, “RNA interference” olarak adlandırılan RNA’ya bağlı bir mekanizmayla transkripsiyon sırasında veya sonrasında kontrol edilmektedir. “small interference RNA” (siRNA) olarak adlandırılan küçük inhibe edici RNA’lar, çift zincirli RNA’nın (ds RNA) hücresel enzimler ile (dicer) parçalanması sonucunda oluşur. siRNA’lar heterokromatin oluşumu, dış kökenli nükleik asitlerin parçalanması gibi önemli hücresel görev üstlenmektedirler. siRNA’nın gen susturma yeteneğinden yararlanılarak yapılan ekspresyon vektörleri gen fonksiyon analizinde kullanılan güvenli ve kullanışlı bir araçtır. Bu vektörler tipik olarak siRNA’nın yapısına benzeyen küçük hairpin RNA’nın transkripsiyonunu ve ekspresyonunu sağlayan standart bir promotor (genellikle RNA polimeraz III) kullanır. Servisin Tanımı: siRNA tasarımı Kimyasal sentez Ligasyon Klonlama DNA dizi analizi ile çift zincir doğrulama Gliserol stok veya liyofilize klon karışımı şeklinde teslimat

http://www.biyologlar.com/metilasyon-asetilasyon-sirna-hakkinda-dokuman

ADH Hormonu Nedir? Antidiüretik Hormon Neden yükselir ?

ADH Hormonu Nedir? Antidiüretik Hormon Neden yükselir ?

Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon (ADH) olarak da bilinen Arginin Vasopressin (AVP), insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin'in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.

http://www.biyologlar.com/adh-hormonu-nedir-1

Tohumlu Bitkiler

Tohumlu Bitkiler

Tohumlu bitkiler, Spermatophyta (Yunanca "Σπερματόφυτα") ya da fanerogamlar, olarak bilinen gruptur. Üreme organları çiçek şeklinde özelleşmiştir. Yaşamın belirli dönemlerinde çiçek açıp, tohum oluşturan bitkiler bu gruba girer. Çok iyi gelişmiş iletim sistemleri vardır. Bu nedenle ileri vasküllü bitkiler olarak da tanımlanırlar. Günümüzde yaşayan tohumlu bitkiler; Cycadales, Ginkgoales, Coniferales, Gnetales takımlarında toplanırlar. Bunlara ek olarak Gymnospermae şubesinde "açık tohumlu" bitkiler, Angiospermae şubesinde de "kapalı tohumlu" bitkiler toplanır. Cycadales (Cycas revulata) Bilimsel sınıflandırma Alem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Cycadophyta(Açık tohumlular)Sınıf: CycadopsidaTakım: CycadalesFamilya: Cycadaceae(Sıkaslar)Cinsler  Bu ordo (takım) tek familya ihtiva etmektedir. Bu familya Cycadaceae’dir. Cycas’lar dioik bitkiler olup, anavatanları Japonya, Madagaskar, Malezya, Güney Asya, Afrika, Kuzeydoğu Avusturalya ve Polinezya’da 15 türü ile temsil edilirler. Cycadales üyeleri muhtemelen Paleozoikte ve daha sonra Mezoikte mevcuttur. Bunların mezozoikte çok bol ve geniş yayılışlı oldukları tahmin edilmektedir. Daha sonraları çoğu ortadan kalkmış, zamanımızda az sayıda tür ile tropik ve subtropik bölgelerde yayılış gösterirler. Zamanımızda muhtemelen 130 türü bulunmaktadır. Bu ordo ve aynı adla geçen familyanın en önemli cinsi Cycas’dır (yalancı sago familyası). Cycas’lar dekoratif bitkiler olup bunların boyları 10-15 m. kadar yükselir, kalın gövdeli ve tepesinde rozet şeklinde tüysü yaprakları bulunan ağaçlardır. Bu özellikleri ile palmiyeleri andırırlar. Erkek çiçek Erkek çiçekler birçok mikrosporofilin sarmal dizilerek meydana getirdiği büyük kozalaklar (strobulus) halindedir. Altyüzlerinde çok sayıda mikrosporang (mikrosporangium) taşıyan mikrosporofiller pul veya kalkan şeklindedir ve mikrosporanglar kısmen gruplar halinde bulunurlar. Bunlar sor’lar halinde birleşen eğrelti sporanglarını andırırlar. Dişi çiçek Dişi çiçekler gövdenin tepe kısmında gevşek yapılı bir koni şeklinde bir arada bulunan tüysü makrosporofillerden meydana gelmiştir. Makrosprofiller sarımtırak-esmer renkli tüylerle örtülüdür. Bunların alt kısımlarındaki pinnalardan 2-8 tanesi makrosporang (tohum taslağı, makrosporangium) halinde gelişmiştir. Dişi çiçeğin teşekkülü ile vejetasyon noktasının büyümesi durmaz, bir müddet sonra yeniden yaprak meydana getirir. Mikrospor (polen tanesi) bir protal hücresi, bir anterid hücresi ve bir jetatif hücre şeklinde farklılaşır. Polen tanesi rüzgarla dişi çiçek üzerine taşınır ve polen tüpü meydana geldiği esnada anterit hücresi bir sap hücresi ile spermatogen hücreye ayrılır. Spermatogen hücre bölünerek 2 spermatozoit hücre meydana getirir. Bu grupta spermatozoitler oldukça büyük ve salyangoz şeklinde üzeri sarmal dizilişli birçok kirpik ile çevrilidir. Cycas’larda tohum taslakları (makrosporang) kalın bir integümentle çevrilidir. Nusellusun üst kısmındaki dokunun erimesi ile mikropilin altına rastlayan kısımda polen odası adı verilen bir çukurluk mevcuttur. Nusellusda 4 makrospor hücresinden biri gelişerek oldukça büyük makroprotalı meydana getirir. Makroprotalın mikropile bakan kısmında birkaç adet arkegon odasını meydana getirir, daha sonra arkegon odası polen odası ile doğrudan doğruya irtibat haline geçer. Arkegonlarda büyük bir yumurta hücresi (0,6 mm.) kısa zamanda ortadan kalkan bir karın kanal hücresi, 2 boyun kanal hücresi mevcuttur. Polen tüpünde teşekkül eden spermatozoitler kirpiklerini kaybederek yumurta hücresi ile birleşirler. Bunlarda polen tüpü spermatozoitleri ileten bir kanal olmaktan çok tespit edici bir organ işini görmektedir. Meydana gelen zigot gelişerek bir proembriyonun derinliğine iter. Embriyo olgunlaşma esnasında kök kutbu mikropile yöneltilmiş olarak tohumu tamamen doldurur. Aynı zamanda integümentlerin dış kısmı etlenir, iç kısmı ise sertleşir, her ikisi ile birlikte tohum örtüsünü meydana getirir. Önemli cinsleri Cycas türleri süs bitkisi olarak kültüre alınmıştır. Memleketimizde de bazı parklarda bazı türleri mevcuttur. Cycas’lar 2-3 metre boyunda palmiyeyi andıran ağaçlardır. Bu cinsin Madagaskar, Hindistan ve Çin’de 10-15 türü bulunmaktadır. Cycadaceae familyasının Cycas’ın dışında 9 tane daha cinsi bulunmaktadır. Bunlar dünyanın belirli yerlerinde, özellikle sınırlı yerlerde yayılmışlardır. Dioon, Meksika'da yaygındır, bunların tohumları büyük, nişastaca zengindir. Boyları 10 metreye kadar ulaşır. Meksika’da 4 türü vardır (toplam 10 türü bulunur, bunlar da Amerika kıtasında bulunur). Zamia, cinsine ait türler Tropik Güney Amerika ve Florida da yaygındır. Bunların gövdesi kısadır. Tropik Amerika’da 30 türü bulunur. Microcycas türleri Küba’da yaygındır. Bunların ismi küçük anlamında ama adlarının aksine 10 metreye kadara boylanan uzun ağaçlardır. Bunun Küba’da tek türü (Microcycas calacoma) vardır. Macrozamia (14 tür), Lepidozamia (2 tür) ve Bowenia (2 tür) cinsleri Avusturalya'da bulunur. Encephalartos (40 civarında tür), Stangeria (1 tür) cinsleri de Afrika'da bulunur. Kaynaklar Simson, M.G. Plant Systematics. Elsevier Academic Pres. California, 2006 Seçmen, Ö. ve Ark. Tohumlu Bitkiler Sistematiği. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitapları Serisi, No.116, İzmir, 2000 Mabet ağacı Bilimsel sınıflandırma Âlem: Plantae - Bitkiler Bölüm: Ginkgophyta Sınıf: Ginkgoopsida Takım: Ginkgoales Familya: Ginkgoaceae - Mabetağacıgiller Cins: Ginkgo Tür: Ginkgo biloba Mabet ağacı (Ginkgo biloba), günümüzde varlığını sürdüren hiçbir yakın türü veya benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler (Plantea) alemi içindeki ayrı bir bölümde (Ginkgophyta) değerlendirilir. Bu bölümün içinde tek bir sınıf (Ginkgoopsida), sınıfın içinde tek bir takım (Ginkgoales), takımın içinde tek bir familya (Ginkgoaceae), familyanın içinde de tek bir cins olarak Ginkgo ve bu cinste de tek tür olarak Ginkgo biloba bulunmaktadır. Geçmişte Spermatophyta veya Pinophyta bölümlerine yerleştirilmişse de bugün yukarıda belirtilen tanımların daha uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Bilinen yaşayan fosil türlerinin en iyi örneklerinden biridir. Ginkgo biloba, açık tohumlular (gymnospermae) olarak anılan, başka bir deyişle tohumları bir meyve tarafından koruma altında olmayan bir ağaç türüdür (açık tohumluların tersi: kapalı tohumlular (angiospermae)). Uzun süre, yabani ginkgo soyunun tükenmiş olduğu düşünülmüşse de, bugün Doğu Çin'deki Zhejiang eyaletindeki Tian Mu Shan milli parkında en az iki küçük alanda yabani ortamda da yetişmekte olduğu anlaşılmıştır. Ancak bu bölgenin bin yılı aşkın süredir insanlarca iskan edilmiş olduğu göz önüne alındığında, buralardaki ginkgoların ne derece yabani, ve ne derece bölge halkınca terbiye edilmiş türler olduğu tartışmaya açıktır. ==Özellikleri== Ginkgolar 20-35 metre aradında yüksekliğe varan (Çin'deki bazı ginkgoların boyu 50 metreyi aşabilmektedir) orta ile geniş arası boyutlarda [[yaprakdöken]] ağaçlardır. Zirveleri çoğu kez köşeli, yaprakları uzun ve dağınıktır. Kökleri genelde derine iner ve rüzgar ve karın sebebiyet verebileceği hasarlara karşı dayanıklıdırlar. Genç ginkgolar ekseriyetle ince bedenli olup, uzunlamasına büyümüşlerdir. Daha seyrek yapraklıdırlar. Ağaç yaşlandıkça tepe kısmı genişler.  Sonbaharda yapraklar parlak sarı renge döner ve hemen sonra (1-15 gün arasında) dökülürler. Genel olarak bitki hastalıklarına karşı olağanüstü dirençli olmaları, gövdelerinin bitki haşeratına çok iyi karşı koyabilmesi, yüzeyde ilave kökler ve tomurcuklar oluşturabilmeleri ginkgoların çok uzun ömürlü olmalarına imkan vermekte, bazı ağaçların yaşı 2500 yıla varabilmektedir. Bazı yaşlı ginkgolarda gelişen yüzey kökleri geniş dalların alt kısmında belirir ve aşağıya doğru büyürler. Chichilerin büyümesi son derece yavaş olup, yüzlerce yıl sürebilir. Bu kalın ilave kökler toprağa eriştiklerinde çoğu kez filizlenirler ve bu, yaşlı ağaçların bünyesinin istikrara kavuşturulması veya genç bitki hücrelerinin oluşturularak ağaç bünyesine katkı sağlanması işlevi görüyor olmalıdır. Gövdesi ve yaprakları Ginkgo dalları, çoğu ağaçlar gibi, uzunlamasına apikal tarzda denilen, muntazam yapraklı uzun sürgünler halinde büyümektedir. Yaprakları yelpaze şeklindedir ve uçlara uzanan damarları bulunmaktadır. Bu damarlar bazen birbirleriyle kesişmekte, ancak hiçbir zaman düzgün bir ağ oluşturmamaktadırlar. Boyutları 5-10 santimetre arasındadır (çok nadiren 15 santimetreye kadar uzayabilmektedirler). Üreme tarzı Ginkgolar iki evcikli ağaçlardır. Bazı ağaçlar dişi, bazı ağaçlar erkektir. Erkek ginkgolar sporofilli küçük polen kozalakları üretirler ve bunların herbirinde merkezi bir aks üzerinde spiral düzende yerleşik iki mikrospor bulunmaktadır. Dişi ginkgolar kozalak üretmez. Bunların yaprak saplarının ucunda iki yumurtacık oluşmuştur ve döllenme sonrasında bu yumurtacıkların biri veya her ikisi tohum haline gelir. Tohum 1.5-2 santimetre uzunluğundadır. Üst tabakası (sarcotesta) açık sarıya ve kahverengiye çalar, yumuşak ve meyve kıvamındadır. Eriği andırırlar ve cazip bir görünümleri vardır, ancak bütanoik asit içerdiklerinden bayat tereyağı gibi kokarlar (nitekim tereyağı da bayatlaştıkça aynı asit türünü oluşturur). Sarcotesta'nın altında sert sclerotesta kısmı ve kağıt inceliğinde endotesta ve nucellus bulunmaktadır. Adı Ginkgo ismi Çince gümüş veya kayısı anlamına gelen (銀杏 yín xìng) kelimesi kökenlidir. Japonca 'ya ginkyo şeklinde geçmiştir. 17. yüzyılda bu ağaç ile karşılaşan ilk Avrupalı olan Engelbert Kaempfer de ismi başlangıçta Japonca telaffuzuna göre kaydetmiş, sonradan ginkgo benimsenmiştir. Çağdaş Japonca'da (kanji karakterleri aynı kalmakla birlikte) ichō veya ginnan olarak anılmaktadır. Kabuklu tohumlarına çağdaş Çince'de 白果 (bái guo), "beyaz meyve" denmektedir. Bu ağaç Türkiye'de gümüş kaysı, fil kulağı, kız saçı, Çin yelpaze çamı gibi isimlerle de anılmaktadır. Geçmişi Ginkgo bir yaşayan fosildir. Permian (270 milyon yıl öce) çağından kalma ginkgo fosilleri ile günümüzdeki ginkgolar arasında kolaylıkla bağ kurulabilmektedir. Dolayısıyla dinozorlarla yanyana yaşamıştır. Orta Jurassik ve Krestase çağlarında ginkgo türleri çeşitlenmişler ve Laurasia anakıtası boyunca yayılmışlardır, ancak sonraları nadir bir tür haline geldikleri görülmektedir. Paleosen çağına varabilmiş tek ginkgo türü Ginkgo adiantoides olup, Kuzey Yarımküre de bulunmakta, Güney Yarımküre belirgin farklılıklar taşıyan (ve üzerinde henüz yeterince bilgi edinilememiş) bir türdeşi bulunmaktaydı. Pliosen çağının sonuna gelindiğinde, ginkgo fosilleri, merkezi Çin'de günümüz yaban ginkgolarının yetiştiği küçük bir bölge hariç, dünyanın her yerinde ortadan kaybolmuştur. Ginkgophyta fosilleri aşağıda belirtilen familyalara ve türevlerine ayrılmıştır: Ginkgoaceae Arctobaiera Baiera Eretmophyllum Ginkgo Ginkgoites Sphenobaiera Windwardia Trichopityaceae Trichopitys Yetiştirilme ve değerlendirilme tarzı  [değiştir]Ginkgo Çin 'de uzun zamandır yetiştirilen bir ağaçtır. Bazı tapınaklara dikilmiş ginkgoların 1500 yaşını geçkin oldukları tahmin edilmektedir. Budizm ve Konfiçyüs öğretisi açısından arzettikleri sembolik önem nedeniyle Çin'in yanısıra Japonya ve Kore 'de de geniş ölçekte ginkgo dikilmiş, bu arada ginkgo neslinin bir nebze ehilleştirilmesi veya doğal ormanlarda diğer ağaç türlerinin komşuluğunda melezleşmesi sözkonusu olmuştur. Avrupa kaynaklarında ginkgoya ilk atıf 1690'da Japon tapınaklarında bu ağaçla karşılaşan (Hollandalılarla gelmiş) Alman botanikçi Engelbert Kaempfer eliyledir. Ginkgo tohumları meyve etini ve kabuğu çıkardıktan ve pişirildikten sonra yenebilmektedir. Genelde kalabalık bir topluluk için hazırlanmış bir yemeğe sadece birkaç tohum atılmaktadır. Gingko meyvesi yan ürün olarak hidrojen siyanid salgıladığından yemeklerde fazla miktarlarda kullanılması zehirlenmelere yol açabilir. On kadar çiğ ginkgo meyvesinin bir çocuğun ölümüne yol açabilecek derecede zehir bulundurduğu iddia edilmişse de, bunu kanıtlayacak bir vakaya rastlanmamıştır. Bazı kimselerin ginkgo sarkotesta sındaki kimyasal maddelere karşı hassasiyeti bulunabilir. Bu hassasiyet cilt düzeyinde de geçerli olabildiğinden bu kimseler günkgo muamele ederken eldiven giymelidirler. Hassasiyetin semptomları, deri üzerinde zehirli sarmaşık ile de görülebilenlere benzer türden kızıl lekeler veya kabarcıklardır. Bazı bölgelerde, ve özellikle A.B.D.'de dikilmiş ginkgoların ekseriyeti doğal tohumlar üzerine aşılanmış erkek kültivarlarıdır. Zira erkek ağaçlar kötü kokulu meyveler vermemektedir. Dişi ağaçların verdiği kötü kokulu meyve içindeki çekirdeklerin son derece lezzetli olduğunu ve Asya ülkelerinde hayli rağbette olduğunu da vurgulamak gerekir. En sık kullanılan kültivar olan 'Autumn Gold' (Sonbahar Altını) erkek ağacın bir klonudur. Ginkgo meyvesi içindeki cevizimsi çekirdekler Asya ülkelerinde ve Asya dışı ülkelerin gurmelerince gayet beğenilmektedir ve geleneksel bir Çin düğün yemeğinin (konjii) ana malzemelerindendir. Sağlığa iyi geldiği ve afrodizyak özellikleri olduğu düşünülmektedir. Japonlar ginkgoyu chawammushi gibi yemeklerde kullanırlar ve pişmiş tohumları pek çok kez diğer yemekler yanında bir çerez olarak servis ederler. Ginkgonun ilginç bir özelliği kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Bu özelliği ile, kentsel ortama dayanıklılıkta dünyada sadece Cennet ağacı na eşdeğerdir. Ginkgolar, kentsel ortamda bulundukları haller dahil, ağaç hastalıklarından çok nadiren etkilenmektediler ve pek az haşeratın saldırısına uğramaktadırlar. Bu nedenlerden ve estetik özelliklerinden dolayı, ginkgolar büyük şehir parklarında ve cadde boylarında tercih edilen bir ağaç haline gelmiştir. Ekilen tohumlar kolay bir bakım süreci içinde büyüyebilmektedirler. Ginkgolar penjing veya bonsai tarzı ağaç yetiştirmeye de müsaittirler. Yapay yöntemlerle boyutları küçük tutulabilmekte ve gerekirse yüzyıllarca muhafaza edilebilmektedirler. Ginkgoların dayanıklılık derecesinin uç örnekleri Hiroşima'da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan sağ çıkan ve hayatiyetini bugün de sürdüren yegane canlı varlıklardı Şifa özellikleri  [değiştir]Ginkgo yapraklarının özü flavonoid glükozidleri içermektedir ve ginkgolidler (Ginkgo özü bazlı ürünler) eczacılıkta giderek daha yaygın şekilde kullanılmaktadır. Mevcut bilimsel araştırmalar Alzaimer(Hafıza Kaybı, Unutkanlık) rahatsızlıklarında, hafıza güçlendirmede, başdönmesini önlemede ve zihinsel konstantrasyon arttırmada gingko özünün mutlak yararları bulunduğuna işaret etmekte olup, olası diğer faydalarına ilişkin çalışmalar sürmektedir. Fareler üzerinde yapılan yeni bir araştırma Cep telefonlarının beyine yaymış olduğu dalgalara karşı Ginkgo Biloba'nın faydası olduğu deneyler sonucu ortaya çıkmıştır.Aynı zamanda Hiroşima ve Nagasaki'de bile ayakta kalmıştır. Ginkgo enerji içeceklerine sıklıkla katılmakta ise de, maliyeti nedeniyle içeceklerde kullanılan oran çok düşük kalmakta, dikkate değer bir etki yaratmamaktadır. Enerji içecekleri etiketlerinde bazen anılan ginkgo bağlantılı yararlar, genellikle plasebo etkisinden ibarettir. İleri yaşlardaki insanların kullanması tavsiye edilir. Yan etkileri  [değiştir]Ginkgonun kan dolaşımı bozukları veya aspirin gibi pıhtılaşmayı yavaşlatıcı özellikleri olan ilaçları yüksek dozlarda alan kimselerde bazı istenmeyen etkileri görülebilmektedir. Ayrıca monoamine oxidaz engelleyici (MAOI) antidepresan lar alan kişilerce veya hamile kadınlarca kullanılması salık verilmemektedir. Yan etkiler kanama artışı, gastroentestinal rahatsızlıklar, mide bulantısı, ishal, başağrısı ve huzursuzluk şeklinde kendini gösterebilmektedir. Bu tür yan etkilerin görülmesi halinde, ginkgo kullanan kişi aldığı dozları (günde 40 ila 240 mg.) hemen azaltmalıdır. Yan etkilerin sürmesi halinde ginkgo kullanımı durdurulmalıdır. Ginkgo biloba yapraklarından üretilen (ekstre olmayan) kapsül veya tablet formlar için günlük kullanım dozu arttırılabilir. Burada kullanılan Ginkgo biloba kapsül veya tabletin içinde bulunacak olan; 1. Eksre (İlaç Amaçlı) mı ? 2. Ekstre (Gıda Amaçlı) mı ? 3. Yaprak (Gıda Amaçlı) mı ? çok büyük önem teşkil eder. İstanbul, Ankara ve Trabzon'da bulunan ginkgo ağaçları  [değiştir]İstanbul'da mabet ağacı örneklerine rastlamak mümkündür. Ihlamur Kasrı girişinde bulunan mabet ağacı 1855 yılında dikilmiştir. Baltalimanı'nda, İstanbul Üniversitesi Sosyal Tesisleri'nin bulunduğu bahçede geniş bir çapa ve boya ulaşmış mabet ağaçları bulunur. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi'nde iyi gelişmiş ve mükemmel formda dört adet örneği de mevcuttur. Buradaki ağaçlardan verimli tohumlar alınıp kısıtlı miktarda da olsa üretim de yapılmaktadır. Kanlıca'da Sabancı yalısının bahçesinde ve Büyükdere'de Rus elçiliği korusunda mabet ağacı bulunmaktadır. Trabzon'da ise K.T.U Orman Fakültesi önünde bulunmaktadır. Ankara'da Gar Parkı'nda oldukça erişkin bir örneği görülebileceği gibi; Meclis yanındaki Egemenlik Parkı'nda da bir erkek ve bir dişi mabet ağacı bulunmaktadır. Ayrıca Ege Üniversitesi'nin botanik bahçesinde de mabet ağacı bulunmaktadır. İğne yapraklılar (Pinales), bitkiler (Plantae) âleminin açık tohumlular (Pinophyta) bölümünde bulunan tek sınıf olan Pinopsida'ya dahil bir bitki takımıdır ve ardıç, çam, göknar, ladin, melez, porsuk, sekoya, sedir, servi gibi soyu sürmekte olan tüm kozalaklı bitkileri içerir. Sınıflama İğne yapraklılar, Pinopsida sınıfı içinde yer alan dört takımdan biridir ve iğne yapraklı bitkilerin soyunu sürdüren tüm üyelerini içerir. Pinopsida içinde yer alan ve soyu tükenmiş olan iğne yapraklı takımları ise şunlardır: ▪ Cordaitales ▪ Vojnovskyales ▪ Voltziales "Coniferales", bu takımın "Pinales" olarak adlandırılmasından önce kullanılmış ama artık geçersiz olan adıdır. İğne yapraklılar takımı familyalarından porsukgillerin (Taxaceae) üyelerinin de diğer Pinales üyeleri ile aynı kökten geldiği son kalıtsal çalışmalarla ortaya konana kadar, bu bitkiler "Taxales" olarak adlandırılan ayrı bir takımda sınıflandırılmıştır. Ancak, artık bunun geçerliliği kalmamıştır. Genel özellikleri Dallanma genel olarak monopodial'dır. Çoğunun kısa ve uzun sürgünleri vardır. Sekonder yapılarında traheler olmayıp, odunları asıl olarak traheid'lerden oluşmaktadır. Bir çok örneklerinde yaprak, kabuk ve odunlarında reçine kanalı ya da bezeleri bulunur. Sürgünlere çoğunlukla sarmal, karşılıklı ve çevrel dizilen yapraklar iğne ya da pul yaprak şeklini almıştır. Bu yüzden iğne yapraklılar denilmektedir. Yapraklar kısa sürgünlerde bir çoğu bir arada; uzun sürgünlerde teker teker bulunmaktadır. Çiçekler bir evcikli ya da iki evciklidir. Erkek çiçekler çoğunlukla sürgün diplerinde ve pul yaprakların koltuğunda bulunurlar. Çok azı da sürgünlerin uçlarında terminal durumludur. Dişi kozalakların olgunlaşma süreleri çoğunlukla bir yıl; bazılarında 2-3 yıldır. Kozalak kimi taksonlarda kuru, kimi taksonlarda etli pullardan oluşmaktadır. Tohum birçok türünde kanatlıdır. Çenek sayıları 2-18 arasında değişmektedir.

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkiler

Reye sendromu

Reye sendromu

Reye sendromu, genellikle influenza (grip) veya suçiçeği gibi bir viral enfeksiyondan sonra özellikle de aspirin alınmasıyla ortaya çıkar.

http://www.biyologlar.com/reye-sendromu

Gut hastalığı nedir?

Gut hastalığı nedir?

Ürik asidin kandaki seviyesinin artması ve vücutta çeşitli dokulara ürat kristallerinin oturması ile kendini gösteren bir metabolizma hastalığı.

http://www.biyologlar.com/gut-hastaligi-nedir

Tıbbi Bitkilerin Dünü, Bugünü ve Yarını  Bölüm 1

Tıbbi Bitkilerin Dünü, Bugünü ve Yarını Bölüm 1

Gelişmekte olan dünyada tibbi bitkiler yaygın olarak kullanılmakta. Üstelik dünyanın pek çok yerinde sentetik ilaçlara göre daha geniş ve uygun fiyatlı bir alternatif sunmaktalar.

http://www.biyologlar.com/tibbi-bitkilerin-dunu-bugunu-ve-yarini-bolum-1

Tiroid Hastalıklarında Kullanılan FTI Kan Tahlili Nedir?

Tiroid Hastalıklarında Kullanılan FTI Kan Tahlili Nedir?

FTI testi, tiroid bezinin işlevinin kontrolü için yapılır. Tiroid bezinden salgılanan hormonlar vücuttaki metabolizma ve enerjiyi dengeler. Tiroid uyarıcı hormonunda (TSH) ya da tiroid bezinde anormallik varsa  nedenini anlamak için yapılan testlerden birisi FTI veya FT4 testidir. Aspirin, heparin, doğum kontrol hapları, amiodaron veya propranolol gibi ilaçların alınması ve hamileliğin söz konusu durumlarda FTI miktarı değişebilir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/tiroid-hastaliklarinda-kullanilan-fti-kan-tahlili-nedir

Bitki Hormonları İnsan ve Bağırsak Mikroplarını Nasıl Etkiliyor?

Bitki Hormonları İnsan ve Bağırsak Mikroplarını Nasıl Etkiliyor?

Bitki hormonlarının aracılık ettiği insan - bitki - mikrop etkileşimlerinin bir diyagramı. Credi: Chanclud ve Lacombe

http://www.biyologlar.com/bitki-hormonlari-insan-ve-bagirsak-mikroplarini-nasil-etkiliyor

Tür Çeşitliliğinin Korunması

Tür Çeşitliliğinin Korunması

Dünya, insanlığın varlığı için gerekli olan besin, ilaç ve diğer altyapıyı sağlayan muhteşem bir çeşitliliğe ev sahipliği yapmaktadır.

http://www.biyologlar.com/tur-cesitliliginin-korunmasi

Bilim insanlarına göre, <b class=red>aspirin</b> cinsel gücü arttırıyor

Bilim insanlarına göre, aspirin cinsel gücü arttırıyor

İstanbul Medipol Üniversitesi’nden bilim insanları, ateş düşürücü ve ağrı kesici olarak kullanılan aspirinin cinsel gücü arttırabileceğini ve ereksiyon olamama sorununu tedavide kullanılabileceğini belirtti. © REUTERS/ Srdjan Zivulovic

http://www.biyologlar.com/bilim-insanlarina-gore-aspirin-cinsel-gucu-arttiriyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0