Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 56 kayıt bulundu.

Hücre biyolojisi ve tıp alanında kök hücrelerle ilgili önemli gelişmelerin kronolojisi

1950’ler Kurbağa klonlama çalışmaları 1969 İlk kemik iliği nakli 1970’ler Kemik iliği stromasında fibroblastik hücrelerin belirlenmesi 1978 İlk IVF (tüp) bebeğin doğumu 1981 Fare embriyonik kök hücrelerin blastokistin iç hücre kütlesinden ayrıştırılması 1987 Embriyonik kök hücre temelli gen hedefleme teknolojisinin geliştirilmesi 1988 İlk göbek kordon kanı nakli 1989 Hematopoietik kök hücrelerin FACS yöntemiyle ayrıştırılması 1996 Somatik hücre çekirdek nakliyle ilk klon memeli olan, koyun Dolly’nin doğumu 1998 İnsan embriyonik kök hücrelerinin ilk defa ayrıştırılması 200 1İnsan embriyonik kök hücre çalışmalarının yasaklanması (Bush) 2002 Primordiyal eşey hücrelerinden pluripotent kök hücrelerin üretilmesi 2004 California Proposition 71 fonunun kök hücre araştırmalarına aktarılması 2005 Türkiye’de insan embriyonik kök hücre çalışmalarının askıya alınması 2006 Multipotent kemik iliği mezenkimal kök hücrelerin ayrıştırılması 2006 Fare uyarılmış pluripotent kök hücrelerin elde edilmesi 2006 Tek blastomerden embriyonik kök hücrelerin üretilmesi 2007 İnsan uyarılmış pluripotent kök hücrelerin elde edilmesi 2007 Martin Evans - Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü (Embriyonik Kök Hücreler) 2009 İnsan embriyonik kök hücrelerle araştırma fonlarının serbestleştirilmesi (Obama) 2010 İnsan embriyonik kök hücrelerin omurilik hasarına yönelik kullanılması (Geron) 2012 Shinya Yamanaka - Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü (Uyarılmış Pluripotent Kök Hücreler) 2014 Terapötik klonlama ile insülin üreten beta hücrelerinin üretilmesi 2014 Uyarılmış pluripotent kök hücrelerle insan klinik çalışmalarının başlatılması   Kaynak: TÜBA-KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI veBİYOETİK SEMPOZYUMU RAPORU 19 Şubat 2015 – Ankara

http://www.biyologlar.com/hucre-biyolojisi-ve-tip-alaninda-kok-hucrelerle-ilgili-onemli-gelismelerin-kronolojisi

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Evrim Konusunda ilk Düşünceler

Dini Düşünceler: Düşünebilen insanin, dogadaki çeşitlenmeyi, canilar arasindaki benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim konusunda ilk düşünceler başlamiş demektir. İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemiştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı(1703-1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir. 17. yüzyıla kadar, piskopos Ussher’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türlerin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kaldığı fikri’ yani ‘Genesis’ geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya İÖ 4040 yılında, Ekim ayının 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratılmıştı. Bu düşünce Ussher tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha sonra yine Hıristiyan din adamları olan Augustin (İS 354-430) ve Aquinas (İS 1225-1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşilacagi gibi, Adem’in çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden oluştugu ileri sürülerek, yaratilişin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha sonra eşeylerin ortaya çiktigi savunulmuştur. Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından Empedocles, İÖ 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların oluştuğunu savunmuştu. Thales(İÖ 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası olduğunu ileri sürmüştür. Aristo (İÖ 384-322) bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişliklerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların metabiyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inanmıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren Lucretius (İÖ 99-55) u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz. Yeni Çağdaki ve Yakın Çağdaki düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düşürnürlerin sayısı artmıştır. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesanstan önce de bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlıların benzer tarafları ve farkları saptanmıştır.Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabaliklyarı gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan Leonardo da Vinci, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazılarının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa ibilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür. Bu şekilde farklı devirlerde 2arklı canlıların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, oluşan canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama “Tufan Kuramı” denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varayılmıştır. Cuvier, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yanılayarak fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlangıcında, üç İngiliz jeoloğun çalışmalarıyla katstrofizm kuramı yerine ‘Uniformizmi’ kuramı getirildi. Hutton 1785'te geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonlaların belki de daha kuvvetli olurak meydene galdiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman) tayinlerinin yaılabileceğini buldu. John Playfair’in yapıtı 1802'de yayınlandı. Üçüncü araştırıcı, Charles Lyell, bir çok jeolojik soruna çözüm getirmenin yanısıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım, Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde etkilemiştir. Lamarck’ın Düşünceleri Organik evrimi konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında ‘Philosophie Zoologique’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir. Lamarck, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimlerini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşullarına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, karmıaşıkyıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayımı ileri sürdü: “ Eğer bir onrgan fazla kullanılıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır”. Bu varsayıma ‘lamarkizm’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döllere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafalırın atası kısa boyunlu olmalıran karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kaylmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Körfarelerin gözlerini, karıncaayısının dişlerini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilrde açıklamıştır. Bu üaçıklamalar,kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle Weismann tarafından somatoplazma ile germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıtsal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece Lamarck’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri sürmüşler, fakat inandırıcı olamamışlardır. Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri Charles Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi, organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi, evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı.Evrim Kuramı, bilimsel anlamda 19. yy kuramıdır; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir kuram niteliğini aldı. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakından tanımalıyız: Darwin, 1809'da İngitere’de doğdu. Babas, onun hekim olmasını istiyordu; 16 yaşında Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Darwin, ilk olarak başladığı hekimlik eğitimini ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Christ Kolejinde teoloji (= dinibilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kırkanatlıları toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi John Henslow’ u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevresinde beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle, 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı. Lyell’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapıyor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi, ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve yine jelojik aktmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Yine insan da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamylara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km kadar uzak olar Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, dev kertenkelelerin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgeliren göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki e hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştirmalarina Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika Kiyilarinda devam etti. Tüm bu araştirma süreci içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda Ingiltere’ye ulaşti. Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolaysıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle birlikte, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itibaren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını biraraya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özelikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan Alfred Russel Wallace’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. Wallace, Darwin’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı “ Orjinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi ” idi. Darwin’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, Wallace’ın çalışmalarında yer almaktaydı. Durum, Darwin için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte basılmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean Society’ye teslim etti Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859'da “Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni” kısaltılmış adıyla Türlerin Kökeni yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırladı. Çünkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. Darwin, uysal bir adam olduğundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı geliniyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattılar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardımlarda bulunan Lyell ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan Fitzroy , bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir şekilde Darwin’e destek oldu. Darwin, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim adlı eseriyle yayımladı. Bu eserde insanın daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddeliyor, diğer memelilerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve iyne diğer çcanlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlıolduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeyseyl seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. Darwin’in “İnsanın Oluşumu ” adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birdikmesi, Darwin’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır. Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları (Darwin- Wallace Temellerini atmıştı) Bu kuram, ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır. Gerçekler şunlar: 1. Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve popülasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur. 2. Bir türe ait popülasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı popülasyonlarınnın hepsi varyasyon gösterir. Darwin ve Wallace, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir. Varsayımlar: 1. Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs için, saöaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen popülasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş popülasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır’Yaşamak İçin Savaş”. 2. İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşıayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeylenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği “Biyolojik olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır”dır. 3. Bir bölgedeki koşullar digerlerinden farkli oldugundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farkli olur. Çevrede meydana gelecek yeni degişiklikler, tekar yeni uyumlarin meydana gelmesini saglar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tipp uyumlar, daha dogrusu dogal seçilim, bir zaman sonra, atasindan tamamen degişik yeni bireyler toplulugunun ortaya çikmasini saglar’Uyumsal Açilim’. Farklilaşmanin derecesi, eskiyle yeni popülasyondaki bireyler bir araya getirildiginde çiftleşmeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmişsa, artik bu iki popülasyon iki farkli tür olarak degerlendirilir. Bir ata popülsayondaki bir kisim bireyler, taşidiklari varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diger bir kismi da taşidigi farkli varyasyonlar nedeniyle daha degişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açilim ortaya çikar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasinda, bulundugu koşullarda, yarari ya da zarari olmayan diger birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onlari daha sonraki döllere aktarabilir. Darwin’in kuramı o karar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı.Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilinmektedir.Fakat bu küçük farkları oluşturan genlerdeki herhangibir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerleri taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin oluşmasına neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği oluşturan genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri oluşturan genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir popülasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur. Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştı ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünceye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla birlikte son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. Evrim Kuramı’na, Darwin’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla popülasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çifleşmediği takdirde, bu varyasyonun o popülasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Popülasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. Darwin, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak hataya düşmüşü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. İkinci önemli karşıkoyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların biraraya gelmesiyle mümkündü. Fakat cınlıların oluşmasından bugünekadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. Üçüncü bir karşikoymaya yanit vermek oldukça zordur. Karmaşik bir organ yarar saglasa da birden bire nasil oluşabilir? Örnegin omurglilarda, gözün bir çok kisimdan meydana geldigi bilinmektedir. Yalniz başina bir kismin, hehangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldigi zaman görme olayi saglanabilir. O zaman degişik kisimlarin ya ayni zamanda birden meydana geldigini varsaymak gerekiyor- bu popülasyon genetegi açisindan olanaksizdir- ya da yavaş gelşitigini herhangi bir şekilde açiklamak gerekiyor. Bir parçanin gelişmesinden sonra digerin gelişebilecegini savunmak anlamsizdir; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kisim, işlevsiz olacagi için körelir ya da artik organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla birlikte, bu teip organlarin da nokta mutasyonlarin birikmesiyle, ilkelden gelişmişe dogru evrimleştigine ilişkin bazi kanitlar vardir. Evrim Kuram’nda dördünrcü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla birlikte(bazıları canlı olarak günümüzde hala yaşamaktadır), tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunanamımıştır. Bununla birlikte zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır. Anorganik Evrim Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadigi evrenin nasil oluştugunu, onun sonsuzlugunu, içinde başka canlilarin, belki de düşünebilir canlilarin bulunabilecegini ya da sinirli oldugunu, özellikle o sinirin ötesinde neler olabelecegini, dünyadakilerden başka canli olmadigini, kapatilmiş oldugu evrensel yalnizligi ve karantinayi düşününce irkilir.Bu duygu coşkularimizin kaynagi, inançlarimizin temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. Ilkçaglardan beri evrenin yapisi üzerinde varsayimlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik basiki araci olarak kullanilmiştir. Yüzyilimizin oyldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuş, diğer tüm gök cisimlerinin Dünya’nın ektrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Bruno’ya kadar hemen tüm görüşler, evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk -ve ortaçağın değişik bir çok toplumunda tanrı kavramının gök cisimler ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asurd, Babil, Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur.Fakat yaratılışı konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa Giordano Bruno, yıldızların da bizim Güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanın din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü Bruno’ya göre, evren, tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşühmek Tanrı kavramına aykırı düşmekteydi. Düşünüclerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. Immanuel Kant, Bruno’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileri sürdü. Daha sonra Olbers, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık veren gökkcisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fiziki yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığın karisi ile aazalmaktaydı.Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yanrıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolaysıyla dühnyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzamklıklarının karesi oranında çoğalmaktaydı. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı fazla olmalıydı.Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. Olbers’in bizzat kendisi, bu inanılmazı sınırlı evren tanımını ortadan kalrdırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi Einstein, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahi inanılmız geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. Hubble, 1926 yılında, çıplak gözle görülmeyen; ama fotoğraf camında iz bırakan, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları 1912 yılından beri bilinmekteydi. Hubble, 1929 yılında, bu nebulalaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışığın frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından domlayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında artma görülecekti. Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı.Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışıkı yılı uzakta ve 240. 000 km/s hıza sahip) birkaç yıml içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren kuasarlara bırakıyorlardı Kuasarların nasıl birg ök cismi oldukları tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin kuasarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. Hubble’ın bu bulgularını duyan Einstein, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen henmen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıcı olmalıydı. (Demirsoy, Ali, Yaşamin Temel Kurallari Cilt-1, Kisim-1, Onbirinci Baski, Ankara 1998, s:543-555) Evrim Kuramında Bir Paradoks İngliz bilim adamı Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace (1823-1913) gerek yaptıkları seyahatler sonucunda elde etmiş oldukları coğrafik deller gerekse mevcut karşılaştırmalı anatomi çalışmalarıyla emriyoloji bilgilerini kullanmak suretiyle ve de Malthus’un da etkisiyle, şekkillendirdikleri evrim kuramında canlıların yaşamlaranı sürdürebilmelerinde iki gücün etkin olduğunu belirlemişlerdir. Bunlardan birisi doğal eleme gücüdür; canlı bu güç sayesinde çevre şartlarına uyum göstererek yaşamını devam ettirebilme şansına sahip olabilir; kendine nisbetle şartlara uyum göstermeyenler yaşamlarını sürdüremezler, yok olurlar. Uyum gösterenler ise çevre şartlarına uygun olarak değişim gösterirler. Böylece, meydana gelen değişimler sonucunda yeni türler ortaya çıkar. Ancak, canlılarda bir ikinci güç daha vardır; o da ataya dönüş gücüdür (atavizm). Canlı ne kadar asıl tipinden uzaklaşmış olursa olsun, atalarına dönüş meyli taşır ve dolaysıyla söz konusu dönüşü yapabilir. Bunun tipik örneğini Darwin, güvercinlerde göstermiştir. Evcilleştirilmiş güvercinlerin yabanıl kaya güvercinlerine dönüş göstermesi gibi. Evrim kuramını desteklemek üzere, bu iki güce ek olarak, Darwin ve Wallace ‘koruyucu benzerlik’ ten söz ederler. Buna göre canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için doğal çevre şartlarına uyarlar; örneğin çölde yaşayan canlıların renkleri sarı tonlarındadır; ormanda yaşayan hayvanların renkleri çok parlaktır; kutuplardaki hayvanlar için ise aynı şekilde, çevreye uyum göstermiştir; genellikle beyaz renktedir. Buna paralel olmak üzere, hayvanların kendilerini korumak için bazı başka korunma yollarını da denedikleri görülmüştür. Bazı hayvanlar, sansarlar gibi, kötü koku salar ya da seslerini daha güçlü hayvanlara benzeterek düşmanlarına karşı kendilerini korur. Koruyucu benzerlik, aslında evrim kuramıyla garip bir şekilde zıt düşmektedir. Çünkü eğer canlı, mimikri, yani daha güçlüyü taklit etme şeklinde bir kuruyucu benzerlik gücüne sahipse, o takdirde, nisbeten kuvvetli olan canlılara karşı koruyucu bir silah geliştirmiş olur ve her ne kadar evrim kuramına göre, yaşamını sürdürebilmek için güçlü olması gerekiyorsa da, taklit kaabiliyeti sayesinde, zayıf olsa da, yaşamını sürdürebilme şansına sahip olur. Doğabilimler yapmış oldukları araştırmalarla, doğada birçok mimikri belirlemeyi başarmışlardır. (Esin Kahya, AÜ DTCF Felsefe Bölümü, Bilim ve Teknik, Mayıs 1995, 330. sayı) Bilgi Çocuklarımızın yüzüne aynaya bakar gibi bakıyoruz. Onlar bizim yeniden dirilişimizdir. Kendileri tıpkı bize benzer yapabilmeleri çin hücrelerinde bulunan, bizim fiziksel yapımızı belirleyen bilgiyi, onlara sperm ve yumurta olarak veriyoruz. Bu bilgi bizim geleceğe armağanımızdır. Hücre yapımı için gerekli bilgi; harita, plan veya taslak niteliğindedir. Bir rehber, bir kitap, bir broşür gibi de denebilir. Bu rehber çok özel bir yaratmayı gerçekleştirecek olan aracının veya makinenin, canlı üretme makinesinin “anlayacağı” eksiksiz bir bilgi anahtarı olmalıdır. Genler Genetek bilimi, her canlının özelliklerinin (örneğin göz rengi) kalıtımla geçtiğini, yani yavruda hassas bir şekilde yeniden ortaya çıktığını göstermişttir. Kişisel özelliklerini düzenleyen bilgi, “genler” denilen özel varlıklarla nesilden nesile geçer. Her belirgin kalıtımsal özelliğin ayrı bir geni daha vardır. Genetik biliminin kurucusu Gregor Mendel 1860'larda, genlerin kalıtımla gerçek şeyler gibi; sulandırılmadan, bölünmeden, karışmadan aktarıldığını açığa çıkardı. Öyleyse genler, her biri (s:19) organizmanın belirli bir özelliğini içeren, kalıtımla yavruya aktarılabilen küçük bilgi paketleridir diyebiliriz. 1920'lerde büyük genetikçi Thomas Hunt Morgan, genlerin hücrei içindeki yerlerini buldu. Bütün hücrelerde, çekirdek dedğimiz kapalı bir kap vardır. Hücre bölünüp iki hücre haline gelirken, ilk önce bu çekirdeğin bölündüğü, dolaysıyla hücre içinde önemli bir rolü olduğu daha önce de biliniyordu. Yani, tek hücrenin servetini yeni hücrelere eşit bölüştürme işlemi, çekirdekte başlıyordu. Dahası; mikroskop, çekirdeğin içinde kromozom denilen iplik gibi yapıları açığa çıkardı. Bu yapılar, çekirdeki bölünmeden kendilerini bir kat artırıyorlar ve her kromozom dizini, bir yeni “yavru” hücrenin içine yerleşiyordu. Bu düzenleme yüzünden, koromozomların genlerin yuvaları olmalarından kuşkulanıyorlardı. Morgan, adi meyve sineklerini deney hayvanı olarak kullanarak bunun gerçekten de doğru olduğunu, bir dizi ince deneyle kanıtladı. Bu işi tamamlandığında, genlerin kromozom ipliklerinin etrafında top top sarılmış oldukları artık biliniyordu. Genler Neden Yapılmışlardır? Kromozomlar (genler) neden yapılmışlardı? Biyolojide kuşkusuz çok önemli bir yeri olan Oswald Avery’nin deneyleri bu soruya çok açik ve parlak bir yanit getirdi. Çalişmalari, şimdi “moleküler biyoloji” dedigimiz modern çagi açti. 1940'larin başinda Avery, iki tarafli zatürreye (akciger iltihasbi) neden olan bakteriyle ugraşiyordu (penisilin bulunmadan önce, en büyük ölüm nedenlerinden biriyldi bu hastalik). Yaptigi deneylerde açiklayamadigi şaşirtici sonuçlar buldu. (s:20) Ölü zatürre bakterileri, kötü niteliklerini, zatürre yapmayan türden canli bakterilere geçirebiliyorlardi. Bu, tehlikeli ölü bakterilerin, canli ve zararsiz bakterileri tehlikeli hale getirebilmeleri demekti.Bu nitlik bir defa geçirilince artik kalici oluyor ve bir zamanlar iyi huylu olan bakterilerin gelecek kuşaklarina kalitimla geçiyordu. Hastaliga neden olabilme kapasitesi bir veya bir grup özellekten kaynaklanir. Bu özellikler, genler tarafindan kontrol edilir ve kalitimla geçirilirler. Avery, ölü baterilerin parçalandiklarini, vücutlarinin bilgi taşiyan kimyasal maddeler çikardigini, canli baketirelirn de bulari besin olarak kullandiklarini düşündü. Yani genler, canli bakterilere girip onlarin kalitimlarini belirtiyorlardi. Avery ve arkadaşlari, bu gene benzer maddeyi kesin olarak belirlemek üzere çalişmaya başladilar. İnsan, Tıp bilimi için, genlerin kimyasal özelliklerinin bulunmasından daha önemli bir problem olabileceğini düşünüemez. Ancak bu kesinlikle insanlar, hatta hayvanlar üzerinde de incelenebilecek bir problem değildi. Neyse ki zatürre yapan bakteriler, Avery’e uygun bir sistem getirdiler. Bu iyi ve değerli bir model-deney sistemi örneği oluşturuyordu. Aslında, bütün genetik bilgi birikimi, 100 yıl önce Gregor Mendel’le başlangıcından bugünkü araştırmalara kadar, büyük ölçüde basit deney modellerine dayanır. Bezelyeler, meyve sinektleri, ekmek küfü ve bakteriler... Avery’nin üzerinde çalıştığı bakteriler geretik olarak birbirinin tıpkısıydı. Başka cinslerle karışmamış, safkan bakterilerdi bunlar. Hızla üreyebiliyorlardı öyle ki kalıtım özelliklerini birçok kuşağın üzerinde izlemek olanaklıydı. Zatürreye neden olma yetenekleri, farelere verilerek kolayca ölçülebiliyordu. Avery’nin yaptığı önemli deneyleden biri, probleme açık bir yanıt getirdi. Ölü bakterilerden dağılan bir molekül karışımını aldı ve içine DNA’yı “bozan” bir enzim ekledi. DNA’nın bozulması, karışımın zararsız bakterileri zararlı bakteriye çevirebilme yeteneğine bir son verdi. Buna ek bir deneyle Avery ve arkadaşlari, zararsiz bakterileri hastalik yapan bakteriye çeviren maddenin “deoksiribonükleik asit” veya DNA oldugunu kanitladilar. DNA: Deoksiribonükleik Asit Aslında, DNA’yı Avery bulmadı. Bu işi, Avery’den altmış yıl önce Friedrich Miescher adında bir araştırmacı yapmıştı. O ve onu izleyen bilim adamları bu konuda bir sürü kimyasal bilgi toplamışlardı. DNA’nın zinci şeklinde birbirine bağlı, büyük miktarlarda fosforik asit içeren “nükleotid” denilen moleküllerden oluştuğu biliniyordu. Bunlar, o zamana kadar hücrede bilinen en büyük moleküllerdi. Avery, DNA’nın kalıtımın temel maddesi olduğunu gösterdi. Başka ir deyişle “bir şeyi kalıtımla geçirmek demek, bir parça DNA aktarmak demektir”. Genler DNA’dır. Bilgi DNA’dır ve DNA bilgidir. Avery’nin ispatından beri, DNA konusunda bilinenler öyle şaşırtıcı bir hızla arttı ki, 1960'larda (s: 22) artık bilginin DNA’da nasıl kodlandığını bu bilginin nasıl hücre maddesine dönüştüğü ve DNA’nın gelecek kuşakla paylaşılmak üzere nasıl kopya edildiğini biliyorduk. Bu zorlu yarışa bir çok bilim adamı katıldı; ama James Watson ve Francis Crick ’in DNA’nın doğru yapısının ikili sarmal, yani içiçe dönen iki zincir olduğunu düşünüp bulmaları en büyük aşamalardan biridir. Öyleyse işte DNA’nin temel özelliklerine bakalim: 1.Molekül zincir şeklindedir( Degişik basit molekül çeşitlerinin birbirine eklenmesinden oluşmuş zincir şeklindeki madde) 2.Olağanüstü uzun ve son derece incedir.Hücrenin çekirdeği 100 kere büyütülseyydi aşağı yukarı iğne ucu büyüklüğünde olacaktı, yani gözün ancak seçebileceği kadar. İte bu küçücük çekirdek içinde katlanmış durumda bulunan DNA açılırsa, boyu, bir futbol sahasının boyu kadar olur. 3. Zincirde dört çeşit halka vardir (nükleotid denilen moleküller). Isimleri adenilik asit, guanilik asit, sitidilik asit ve timidilik asit; kisaltmalari A. G, C ve T. 4. Bu dört tür halkanın bağlanma biçimi, adi bir zincirin halkaları gibi birbirinin aynıdır. 5. Halkaların şaşmaz bir düzeni vardır, bu kitaptaki harflerin düzeni gibi. Bundan sonra, zincirler üzerine söyleyecek çok şeyimiz olacak. Bir zinciri her resimleyişimizde, buradaki beş biçimden hangisi en uygun, en açiklayicisiysa onu kullanacagiz. Kuşkusuz, gerçek zincirlr bizim resimlerde gösterdiklerimizden çok daha uzundur. DNA = Dil = Bilgi Şimdi dört çeşit halkasi olan bir zincirimiz olsa ve bunun yeni bir bireyin oluşmasi için gerekli bütün bilgiyi içerdigini bilsek, bu sirrin halkalarin siralanmasinda veya düzenininde yattigi sonucunu çikarmamiz gerekir. Zincirin bu kadar çok anlam taşimasinin başka bir açiklamasi olamaz. Bilgi, böylece harita veya plan olmak yerine, düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu bir şeye, daha dogrusu tek boyutlu “yazili” talimat dizinine dönüşür. Burada dille-benzetme (analoji) yapilabilir.DNA alfabesinin dört harfi var, ama bunlarla yazilabelecek mesajlarin sayisi sonsuzdur. Tipki iki harfli Mors alfabesiyle (nokta-çizgi) söylenebileceklerin sinir olmadigi gibi. Kitaplardaki harfler kağıt üzerindeki yerlerine göre diziler halinde bağlanmışlardır. DNA içindeki dört nükleotid halkası ise gerçek kimyasal bağlarla dizi halinde bağlanmıştır. Belli bir organizma içindeki toplam DNA’da bir kitap gibi düşünülebilir.(s:24) Bu kitapta, bütün harfler, deyimler, cümleler ve paragfraflar bir zincir oluşturacak biçimde birbirine eklidir. Organizmanın bütün bölümleri ve bütün işlevleri böylece tanımlanır. Bu organizmanın özdeş bir ikizi varsa, o da aynı DNA’ları içerir, aynı kitaptan bir tane daha diye düşünülebilir; ne bir harf, ne bir sözcük farklıdır ikisi arasında. Aynı türün başka bir organizması da, gramerda sık sık ve göze çarpıcı farklar olduğu halde, benzer bir kitabı oluşturur. Değişik türlerin kitapları, içlerinde bir sürü benzer cümleler de olsa oldukça değişik öyküler anlatırlar. Yukarıdaki benzetmede zincirin parçaları olan genler, aşağı yukarı cümlelerin krşılığıdırlar. Bir gen, organizmanın belirli bir yapısını oluşturan veya işlevini gören bir harf (nükleotid) dizidir. Genler, çok uzun bir DNA molekülünde arka arkaya eklenmiş cümleler gibidirler. Bir İnsan Oluşması İçin Ne kadar Bilgi Gerekli? Bilginin ne olduğunu gördükten sonra isterseniz, canlıları oluşturmak için ne kadar bilgi gerektiği üzerine kabaca bir fikir edinelim: 1. Bir bakteri, canlı yaratıkların en basitlerindendir, 2 000 civarında geni vardır. Her gen 100 civarında harf (halka) içerir. Buna göre, bir bakterinin DNA’sı en azından iki milyon harf uzunluğunda olmalıdır. 2. İnsanın, bakteriden 500 kat fazla geni vardır.Öyleyse DNA en azından bir milyar harf uzunluğundadır. 3. Bir bakterinin DNA’sı bu hebsaba göre, her biri 100.000 kelimelik 20 ortaama uzunlukta romana, insanın ki ise bu romanlardan 10.000 tanesine eşittir! Dilden Maddeye DNA dilinin anlamı, belirli bir canlı organizmayı tanımlamasındadır. Başka bir deyişle genler, maddenin, yaşamın gerçek özünün, gerçek canlı unsurun yaratılması için gerekli bilgiyi verirler. DNA dili fizik olarak yaşamaya, nefes almaya, hareket etmeye, et üretmeye nasıl çevrilebiliyor? Bu soruyu yanıtlamadan önce, nelerden yapılmış olduğumuzu bilmemiz gerekir. Proteinler Bu konu zor görünebilir ama aslında öyle değil. Bizi oluşturan en önemli malzeme proteindir denilebilir. Diğer yapı maddelerimiz (su, tuzlar, vitaminler, metaller, karbohidratlar, yağlar vb.) proteinlere destek olmak üzere bulunurlar. Proteinler yalnızca kütlemizin (suyu saymazsak) çoğnu oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda vücut ısımızı, hareketlerimizi ayarlarlar, düşüncelerimizin ve duygularımızın da temelini oluştururlar. Kısacası bizi oluşturan ve yaptığımız her şey proteinlere dayanır. Örneğin, kendimi gözlüyorum: bütün kütlesi proteindir; ne görüyorsam (kürkü, gözleri, hareket etmesi bile) proteindir. İçindeki her şyey de proteindir. Ayrıca kendime çok özel bir kişilik veren herşey de özel proteinlerle belirlenmiştir. DNA’nın yönlendirilmesiyle yapılan proteinler birey olmanın, tek olmanın, bütün türlerin fiziksel temelidir. Metal, otomobil için neyse, protein bizim için odur. Otomobilde başka malzemeler de vardır; ama yapıyı ve işlevi sağlayan en önemli eleman metaldir. Hem görünüşü, hem de işleme yeteneğini belirler. Bir arabanın diğerinden farkını; biçimini, niteliği ve metal kısımların durumu belirler.(s:26) Şimdi, yeni bir soru ve başka bir ayrintili inceleme için haziriz. Proteinler neden yapilmişlardir? İşte özelliklerinin listesi: 1. Zincir moleküldürler. 2. Uzundurlar ama DNA kadar değil. 3. Yirmi çeşit protein halkasi vardir. Bunalara amino asitler denir. 4. Yirmi birimin de bağlantı biçimi tamamen aynıdır. 5.Yirmi birimin veya halkanın düzeni veya diziliş sırası hassas ve kesindir. Bu düzen, hangi protein olduğunu ve sonuçta işlevinin ne olduğunu belirler. Amino asitler, isimlerinin ilk üç harfi eklenmiş zincir halkalariyla gösterilirler. Yirmi amino asit şunlardir: fenilalanin, leusin, izoleusin, metyonin, valin, serine, prolin, treoinin, alanin, tirosin,histidin, glutamin, asparajin, lisin, aspartik asit,glutamik asit, sistein, triptofan,arjinin,glisin. Çeviri Bu beş özelligin DNA zincirininkine ne kadar benzedigini gördünüz. Halkalari özel bir düzende olan zincirler, protein alfabesinde yirmi çeşit harften oluşuyor;DNA alfabesinde ise dört harf var. DNA bilgisinin protein maddesine dönüşmesinin aslinda dildeki gibi bir çeviri işlemi oldugu hemen (s: 27) görülebilir. Dört harfli bir alfabedeki harf dizisinden, yirmi harfli bir alfabenin harf dizisine geçilmektedir. Mors dilinden (iki harfli nokta-çizgi alfabesinden) Ingilizce gibi yirmisekiz harfli alfabesi olan bir dile çeviri yapmaya da benzetilebilir bu. Bütün olan biten aslında bu kadar.Hücerelerin protein zincirleri içinde binlerce çok ufak, son derece basit çeviri makinesi var. Bunlara “ribosomlar” deniyor. Şu şekilde çalışırlar: Önce DNA bilgisinin bir bölümü, bir gen, bir enzim (bu işlemin hızlanmasına yardım eden bir protein) tarafından kopye ediliyor. Mesajcı RNA (mesajcıribonükleik asit) dernilen bu gen kopyası da bir zincirdir. RNA molekülleri,DNA moleküllerinin hemen hemen aynı zincir moleküllerdir; ama onlar kadar uzun değildirler. Bir DNA molekülü bir çok geni içerir, bir mesajcı RNA molekülü ise yalnızca bir tek genin kopyasıdır. Bu RNA moleküllerine “mesajcı” denir, çünkü genin mesajının, ribosomlar yolu ile DNA’nın hücredeki yeri olan çekirdekten proteinlerin yapıldıkları hücrenin çekirdek dışındaki kısmına (stoplazma) taşırlar.(s:28) Gen kopyası mesajcı RNA bir ucunu ribosoma bağlar, Ribosom okuyucudur;mesajcı RNA’nın içindeki nükleotidlerin (harflerin) dizilişini okur; ama bildiğimiz anlamlı bir sözcük çıkarmak yerine protein çıkarır. Bu şu şekilde gerçekleşir: Özel enzimler amino asitleri “transfer” RNA (tRNA) denilen küçük bir RNA molekülüne bağlarlar. Yirmi amino asitin her biri özel RNA molekülüne bağlanır. Amino asite bağlanmış tRNA’lar kendilerini ribosoma yöneltirler. Ribosom, gerekli tRNA’yı (bağlı amino asitlerle birlikte) o anda mesajcı RNA’dan okuduğu deyimlere uygun olarak seçer. Yani eğere ribosom mesajcıdan ala amino asitini (alanin) belirleyen bir grup nükleotid mesajını okumuşsa, bu amino asitin (Hayatın Kökleri, s:29) bağlı olduğu gruba uygun nükleotidleri olan bir tRNA seçer. Mesajcı nükleotidin, belli bir amino asite uygunluğu, nükleotidlerin doğal uygunluk ilişkisine dayanır.Mesajcı üzerindeki her nükleotid dizisi, transfer RNA üzerindeki uygun nükleotid dizisiyle mükemmel bir şekilde eşleşir. Her yeni aminoasit ve onun tRNA’sı ribosoma gelip uygun biçimde yerleştikçe, amino asit kendisenden önce ribosoma gelmiş olan amino asitle kimyasay olarak birleşir. Böylece, halkalar sırayla birer birer bağlanır. Ribosom mesajı okudukça protein zincirinin boyu durmadan inin okunma ıbitince, bütühn protein halkası serbest bırakılır. Böylece yeni bir protein doğmuş olur. Bir genboyu DNA’nın içindeki nükleotid dizilişi, bir protein içindeki amino asit dizisini tam olarak belirler. Bir gen, bir protein. Bir gen; bir protein kavramı bizim proteinlerin nasıl oluştuğunu öğrenmemizden çok uzun zaman önce bulunmuştu.1930'larda ekmek küfü üzerine bir dizi parlak deney yapan biyokimyacı George Beadle, bir teks gen içindeki değişikyiklerin, bir tek proteinde bozulmaya yol açtığını göstermişti.Buna dayanılarak yapılan çcalışmalar bakteri kullanılarak ilerletildi ve genişletildi. Bu büyük çalışma ve burada anlatacağımız niceleri, herman Müller’in 1920'lerdeki DNA’daki değişmelerin (mutasyon), istenildiğinde canlı sistemleri x-ışınlarına tutarak sağlanabaleceğini gösteren önemli buluşu olmasaydı başarılamazdı. DNA, bir hücrdede bulunan değişik p;roteinler kadar gen içerir (bakteride 2000; insanda 200.000). Protein yapan makinenin bu çeviri işlemindeki şaşmayan hatasizligi,kuşkusuz dikkate deger. bir hücrenin yaşamasi için gerekli binlerce proteinin üretilmesinde ancak bir-iki yanlişligüa yer olabilir. Insanlarin yahptigi hiçbir makine, bunun gibi 200 romana eşdeger bir yaziyi bu kadar az yanlişla yazamaz. t-RNA’nın Bulunması Hocam Paul Zamecnik ve ben, 1956'da transfer RNA’yı birlikte bulduk ve neye yaradığını açıkladık. Zamecnik daha önce ribosomların, üzerinde proteinlerin biraraya getirildiği strüktürler olduğunu göstermişti.Ben de bu tarihten bir yıl önce amino asitlerin özel bir dizi enzimle aktif hale getireilebildiğini (yani diğer amino asitlerle reaksiyona hazırlandığını) kanıtlamıştım (bu dördüncü bölümde anlatılıyor). Ama arada eksik bir şey vardı: amino asitlerin bağlanabileceği ve onlara (Hayatın kökleri, s: 31), mesajcı RNA’ların gösterdiği yerlere yerleştirilmelerini sağlayan kimliği kazandıracak bir şey. Paul Zamecnikle birlikte, hücreler içinde amino asitlere önemli bir yatkılnığı olan, yani onlarla olağandışı bir sıklıkla bağlanabilen küçük RNA molekülleri olduğunu gördük. Proteinin yapılışnıda ki eksik olan halkayı bulduğumuzu hemen anladık. Bir sürü yoğun ve zevkli deneyden sonra, ondan sonraki yılın sonlarına doğru,tRNA’nın protein yapımına katılım yönteminin size daha önce açıkladığım oldukça tam bir resimini elde ettik. Zincirlerden Üç Boyutlu Varlıklara Buraya kadar öykü yeterince doyurucu; canlı mekanizmalar, zincirleri dil olarak kullanırlar. Plandan bitmiş üretime geçmek, basit bir çeviri işidir. Ama hala aşmamız gereken bir engelimiz var. Çeviri bir simgeyi başka bir simgeye, tek boyutu tek boyuta, bir zinciri başka bir zincire, nükleotitleri amino asitlere dönüştürülüyor. Zincirden “maddeye” nasıl varabiliriz? Protein moleküllerinin görevlerini yerine getirmelerine, dokunabildiğimiz, kavrayabildiğimiz şeylere, tohumlara, çiceklere, kurbağalara, size, bana bir boyuttan üç boyuta sıçramak zorundayız demek ki. Yanıt, protein zincirleri içindeki halkaların yani aminoasitlerin özelliğinde yatıyor. Protein molekülleri, zincir oldukları halde asılnrad (fiziki olarak) gerçek zincirlerde olduğu gibi üç boyutlu yapılardır. Proteinin yirmi değişik amino asiti, etkisiz simgeler değildirler. Herbirinin kendine özgü kimyasal özellikleri vardır. Bazıları zincirdeki ikiz eşleriyle kimyasal bağlar yapmayı yeğlerken, bazıları daha çok asit, bazıları da alkali özelliğini gösterir. Kimi suyu aramak eğilimindeyken, kimi de sudan kaçar. bazıları öyle biçimlendirilmişlerdir ki zinciri bükebilirler. (s: 32). Birkaç tanesinin de bir proteinin yalnızca bir tek işe yaramasına katkıda bulunacak özel marfetleri vardır.Bu amino asitler zincirdeki yerlerine göre zincirin son biçimini belirler. Zincirler tamamlandıkları zaman, bir çeşit ip yumağı oluşturmak için kendi kendilerine içiçe dolanıp katlanırlar. çözülmüş zincirdeki amino asitlerin “sırası”, molekülün katlanmak için hazır olduğu zaman nasıl davranacağını, ne yapacağını “şaşmaz” bir şekilde belirler. katlanma biçimi de protein molekülünün şeklini, özelliklerini, işlevini belirler. Kas proteinler için, bir gen, protein yapar makinelere son bitmiş biçiminde katlanabeilecek ve komşu liflerin üzerinedn kayabilecek çok uzun bir protein zinciri yapmasini emreder. Böylece kisalabilen uzun lifler oluşur. kan hücrelerindeki oksijen taşiyan protein zinciri hemoglobin, özel bir üç boyutlu katlahnma biçimine sahiptir. Böylece yalnizca kendisine özgü bir yolla oksijeni tutma ve serbest birakma işlevini yerine getirebilir. Sonuç olarak herbirini siralanişi, genler içindeki nükleotidlerin siralanişiyla belirlenmiş binlerce protein zinciri, özel biçimlerde katlanip, özel işlevler elde ederler. Düzen Yaratmak, Çoğu Kez Zincir Yapmaktır Birinci bölümde düzen konusunda söylediklerimizi hatırlayın: Yaşam, sürekli düzensizliğe giden bir evrende düzene yönelik çalışır.Şimdi bunun ne demek olduğunu çok daha açıkça görebiliriz. Canlı olmak, daha önceden şaşmaz bir kesinlikle tanımlanmış bir düzenle, halkaları zincire eklemektir. Düzen bir defa kurulunca, son biçimin ve işlevin elde edilmesi hemen hemen kendiliğinden gelir diye düşünülebilir. İsterseniz, bir parçayı bir başka parçanın önüne koymak (Hayatın Kökleri, s: 33) kendiliğinden sonuca götürüyor diye düşünebilirz bu düzeni. Zayıf Kimyasal Bağlantıların Önemi Hücrelerin önemli molekülleri yani DNA,RNA ve proteinler üzerine yapılan bir çalışmadan çok ilginç bir genelleme ortaya çıkmıştır. Aslında “zayıf” kimyasal bağlantılar, yaşam için son derece önemil işlevler taşırlar.Güçlü bağlantılar (sağlam kovalent bağlar), amino asitleri protein içinde birbirine bağlayanlar cinsinden veya RNA ve DNA içinde nükleotidleri bağlayanlar cinsinden olanlardır.Bunlar zincirin her halkasında komşuyu sıkıca tutarlar. Zayıf bağlantılar ise bütün büyük zincirlerde katlanma noktalarını belirleyen ve molekülün biçimini sağlayanlardır. DNA’da iki zinciri,çift sarmalı oluşturmak iççin birarada tutan nükleotidler arasında zayıf halkalar vardır. Bunlar ileride göreceğimiz gibi RNA üretiminde çok greklidirler. Proteinin içinde,onu işlevine uygun katlanmış biçimlerde tutan amini asitler arasındaki bağalantılar da zayıftır. Ribosomlar üzerinde yeni protein yapımında,transfer RNA üzerinde tamamlayıcı biçimdeki nükleotidlere uydurarak,tam yerlerini “bulurlar”. Bu önemli bağlantıların özelliği,zayı oluşları yüzünden çok kısa sürmeleridir. Görevlerini yaparlar ve sonra kolayca çözülüp yeniden kullanılabilirler. Hayatla İçli Dışlı Cansız Varlıklar: Virüsler Virüsler ya da DNA’lı ya da RNA’lı proteinden yapılmışlardır. Yani ya DNA ya da RNA biçiminde bilgiyi içerirler ve protein biçiminde birşyelerin yerine geçebilen bir kimlikleri vardır. Ama yardımcısız kendi kendilerine üreyemezler. Yardım (s:34) canlı hücereler tarafından sağlanır. Virüsün proteinleri,onun bir hücre bulup içine girmesine yol açar. Virüs, orada kandini üretecek makinaları;hücrenin makinalarının bulur. Üreme işini tamamladıktan sonra kendisi ve yeni virüsler,aynı tatsız işi başka hücrelerde yinelemek üzere o hücreden çıkarlar.Bu olaylar sırasında virüs,”ev sahibi” hücreyi öldürebilir,ona zarar verebilir,değiştirebilir veya hiçbir şey yapmaz;bu virüsün ve hücrenin cinsinei bağlıdır. Bir virüsün hücrede neden olabileceği önemli bir değişiklik de onu kansere dönüştürmesidir. Bu esrarlı olay, 8. Bölümde göreceğimiz gibi en son kanser araştırmalarındaki yoğun çabaların temelinde yatlmaktadır. Hücrelerden daha basit oldukları halde,virüslerin daha ilkel olmadıklarını sanıyoruz. çok uzak geçmişte bir zaman, normal hücerelerine parçalarıyken kopup kendi asalak “yaşama” biçimlerini kurmuş olmaları mümkün görünüyor. Virüslerin bağımsız olarak üreme yetenekleri olmadığı için kendi başlarına canlı olduklarını düşünemiyoruz. Ölümlülük ve Ölümsüzlük Şimdi,bir bireyin yaratilmasinin bir dizi yazili talimat gerektirdigini biliyoruz. Bunlar milyonlarca yildir dikkate deger bir baglilikla tekrar tekrar kopye edilmişlerdir; ama her birey yalnizca birkaç on yil içinde yaşar ve ölür. O zaman bu talimatlarin ölümsüz olup olmadiklarini sorabiliriz. En azindan bir biyolog için her hangi bir şey ne kadar ölümsüz olabilirse,genetik bilgi de o kadar ölümsüzdür diyebiliriz. Aslinda ölümlü her birey,gelecek kuşaklara geçirilecek tarifnamenin geçici koruyucusudur;sopanin DNA oldugu bir bayrak yarişinda koşucu... Bir birey yaşaminin,ancak atalarindan çocuklarina geçirdigi bilgi kadar önemi (Hayatin Kökleri, s:35) vardir. Bazi güveler agizsiz dogarlar ve dogduklari andan başlayarak açiliktan ölüme mahkimdurlar. Tek işlevleri,çiftleşip daha çabuk yumurtlayarak güve bilgisini gelecek kuşaga geçirmektedir. Eğer DNA ölümlünün ölümsüzlüğü ise,insanları inatçı merakı,daha ötesini de sormadan edemez;Bütün bunlar nasıl başladı?(Hayatın Kökleri, s:19-36). Başlangiç Hangisi önce geldi, tavuk mu yumurta mı? Bu çok duyulmuş bir sorudur ama yanıtlanamaz. Yanıtlanamamasının sebebi “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan vs.” diye zaman içinde bitmez tükenmez bir geriye doğru sayış gerektrmesi değil, bu şekilde geriye giderken biriken küçük değişikliklerle tavuğun tavukluktan,yumurtanın da yumurta olmaktan çıkmasıdır.Tavuğun bir milyar yıl gerilere giden soy ağacını incelersek;tüylü arkadaşımızı,hayal gücümüzü ne ölçüde zorlarsak zorlayalım adına “tavuk” diyemeyeceğimiz atalara bağlayan bir değişimle karşılaşırız. Benim tahminim, bir milyar yıl önceki tavuk atasının her halde,toplu iğne başından küçük ve okyanusta yaşayan bir yaratık olduğu. Kendi soyumuzu gerilere doğru izlersek,yine buna benzer bir sonuçlar karşılaşırız. Ne kadar geriye gidebiliriz? Bir başlangiç oldugunu düşünmemiz gerek. Bundan önçeki bölümde sözü edilen,DNA’nin ölümsüzlügünü benzetmesine şimdi daha iyi bir perspektiften bakmaliyiz.Dünyamizin şimdiki canli biçimlerini dogracak tüm bilgiyi taşiyan bu kocaman moleküllerin,çok uzak bir geçmiş zamanda, alçakgönüllü bir başlangiçlari olmasi gerek. (s: 37) En iyi tahminlere göre yaşam; bundan üç milyar yil önceki Dünya'da başladi.Üç milyar yil önce Dünya'miz iki milyar yaşindaydive canlilari barindiracak kadar sogumay başlamişti.Son derece küçük ve oldukça basit deniz yaratiklarinin iki milyar yildan daha eski fosilleri var. Bu fosilleşmiş yaratiklarin atalari herhalde daha da küçüktü.. En ilkel canli biçimi, belki de bugün bolca bulunan basit tek hücreli canlilara hiç benzemeyen bir tek-hücreydi. Öyleyse bizim yoğunlaşacağmız soru şu: bir hücre,yaşamaya ilk olarak nasıl başlamış olabilir, bu aşama nasıl mümkün olabilir? Soru”hücre nasıl yaşamaya başladı?” değil;bu hiçbir zaman yanıtlanayacak bir sorudur. Çünkü bu olaya tanıklık edecek kimse yoktu o zaman; ama yaşamın nasıl oluşabileceğini sormak hakkımızdır. Akıllıca tahminler ve olasilıkıları gösteren deneyler yapabiliriz. Gerekli Maddeler Jeologların, paleontologların, fizikçilerin,biyologların çalışmalarına dayanarak,dünyanın üç milyar yıl öncesi nasıl bir yer olabileceği konusunda oldukça iyi bir fikrimiz var. Bilim kurgu kitapları ve filmelri olayı çok canlı ve belki de doğru resimliyorlar;lav ve kayalardan oluşmuş,gri, tümüyle kısır,hiç yeşili olmayan manzaralar,patlayan yanardağlar,sivri dağ tepeleri,buharlaşan denizler,alçak bulutlar,arada çakan şimşeklerle gürültüyyle parçalanan ve sürekli yağan yağmurlar. Herhangi bir canlı tarafından görülmemiş ve duyulmamış olaylar. Kuşkusuz bu, sizin ve benim için çok sefil bir ortam olurdu. ÜAma yaşamın başlangıcı için iyi bir düzendi. Herşeyi harekete geçirmek için gerekenler şunlardı: 1. Ilık bir ortam 2. Çok miktarda su(s:38) 3. Gerekli atomların kaynakları/karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor) 4. Enerji kaynağı. Su ve ısı, sorun değildi. Dünya soğurken, milyonlarca yıllık yağmur okyanusları doldurmuş hala sıcak olan Dünya bu okyanusyarı ısıtmıştı. Şimşekler bol bol enerji sağlıyorlardı. Bulutlar aralandığı sıralarda da Güneş’ten ulraviyole ışınları geliyordu(Bu ışınlar o zaman şimdi olduklarından çok daha güçlüydüler, çünkü atmosferimizi sarran ozon tabakası henüz oluşmamıştı. Ozon, yeryüzünde bitki yaşamının sonucu olarak yavaş yavaş birikmiş bir oksjijen tabakasıdır. Bu tabaka ultraviyole ışınlarını geçirmez). Bu koşullar;kuşkusuz başlangiçta,en basit birimlerin,bilgi zincirlerinin (DNA) ve hücre maddesi zincirlerinin (protein) oluşmasi için yeterince basitti. Ama zincirlerimiz olmadan önce halkalarimizin olmasi gerekir. Önce DNA nükleotidleri ve proteinlerin amino asitleri oluşmalidir. Bildigimiz gibi, bu halkalar ufak moleküllerdir. Bunlar, karbon, hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor elementlerinin kimyasal olarak baglanip düzenlenmeleriyle oluşurlar. Basit Moleküllerin Doğuşu Öyleyse işte senaryomuz: Deniz suyunda erimiş karbon,hidrojen,oksijen,nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole işinlari ve şimşeklerle sürekli bombardiman edilmiyorlar. Bu arada bir kismi kalici ve dengede olan,degişik kombinasyonlara da zorlaniyorlar. İşlem yüz milyonlarca yıl boyunca sürerken,denz, elemanlarının değişik kombinasyonları yönünden giderek zenginleşiyor. Yeni moleküller,bu arada nükleotidler ve amino asitler birikiyor. Sonunda denizin son derece bol ve bütün yeni molekül(s:39) çeşitlerini içeren koyu bir çorbaya dönüştüğüü bir zaman geliyor. Zamanın Önemi Sözkonusu süreçte zamanın önemini kavramak için biraz duralım. Zaman ne kadar uzun olursa bir şeylerin olması da o kadar olasıdır. Kimyasal tepkimeler için de bu doğrudur. Zaman sınırlaması olmazsa,yeterince uzun süre beklenirse en olanaksız tepkimeler gerçekleşebilir. Eğer bu tepkimelerin ürettikleri bileşikler kalıcı (dengeli) iseler, deniz suyunun nisbeten değişmez maddeleri haline geleceklerdir. İçinde canlı Olmadığı için Çorba Varlığını sürdürebilir Şimdidenizin çorba gibi olma düşüncesi size aşiri görünebilir. Bunun bugünkü deneylerimizle karşilaştiralabilecek hiçbir yani yoktur. Böyle zengin bir oluşumun birikmesi,canlilar onu hemen yiyip biterecegi çin bugün belik de olanaksizdir. Bakteriler ve diger açgözlü yaratiklar şimdi çok kalabaliklar ve ne zaman iyi bir besin kaynagi belirse,hemen onu tüketiyorlar. Kaynak kuruyana kadar üreyip sayilarini arttiriyorlar. Görüyorsunuz ki eskiden yaşam olmadiggi için okyanuslar çorba gibi olabilirdi. Eski Olayların Laboratuvardaki Benzerleri Aslında,anlattıklarımız hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir hipotez. Yine de biz,laboratuvarda bunların olabileceğini gösterebiliriz,Eskiden olduğu öne sürülen koşulların laboratuvarda istenen tepkiyi sağlaması kuşkusuz olanaklıdır. Üç milyar yıl önce denizde bulunduğu (s: 40) düşünülen basit bileşikler bir cam kapta suda eritilebilirler. Kap, şimşekylerin enerji katkısını sağlamak üzere bir elektrik kaynağına bağlanır. Ssitemin bütün parçaları hiçbir canlı hücre olmadığından emin olabilmemiz için önceden sterilize edilir. sonra kaptakilerin bir süre pişmesi için elektrik verilmeye başlanabilir. sonunda kap açılıp içindekiler incelenir. Bu deneyin yapılmış olduğunu ve sonucun tümüyle inandırıcı olduğunu sevinerek söyleyebilirim. Hem nükleotidler hem amino asitler beş elementten bu şekilde oluşturulabildiler. yani yaşam zincirlerinin halkaları, deniz benzeri bir ortamda şimşikleri enerji kaynağı olarak kullanılmasıyla üretildi. Zincir Moleküllerinin Doğuşu Bundan sonraki adım,açıkça görülüyor ki halkaları,DNA gibi ve protein gibi zincirler oluşturmak için birleştirmektir.İlkel koşulların laboratuvarda yapılmış benzerlerinin,halkaların oluşumu aşamasını sağlamasına bakarak,çalışma ilerletilirse halkaların zincir biçiminde eklenebileceğini de düşünmek akla yakındır. Nitekim kısa zincirlerin oluştuğunu gröüyoruz. Basit kimyalarıyla bugünün DNA’larına ve proteinlerine benziyorlar. Yined hatırlayalım, bu deneyler yalnızca oylabileceğini gösterir, ne olduğunu değil. Durum, Thor Heyerdahl’ın Polinezya Adaları halkının Güney amerika’dan batıya yelken açarak, şimdiki yurtlarını buldukları savını kanıtlamaya çalışırken kaşılaştığından farklı değil. sal üzerinde aynı yolculuğu başarıyla yaparak,yalnızca polinezyalıların gerçekten bu yolculuğu yaptığını kanıtlamış olmadı, benzer taşıt kullanan herhangi birinin de aynı işi yapabileceğini gösterdi(s:41) Bir Hücreye Doğru Bu noktadan sonra,hücdreyi daha çok tanımak için beş önemli adıma daha göz atabiliriz. Hücrenin ikiye bölünmesi DNA’nın ikiye bölünmesi Zarlar Çift zincirli DNA Yapısal proteinler Enzimler tek zinciril DNA Proteinler Yağlar Nükleotidler Aminoasitler karbon, hidrojen,oksijen, azot(nitrojen) ve fosfor 1. Enzimlerin ortaya çıkması Enziler, hücre içindeki bütün kimyasal tepkimeleri hızlandıracak özel protein molekülleridir. Bugün canlı hücre;herbiri kenid özel işini yapan, besin maddelerini parçalayan,besinden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapımını kolaylaştıran ve sayısız başka işler yapan binlece enzim içerir. Olayların denizdeki başlangıt çağlarında yavaş gelişimleri, ancak enzimlerle hızlandırılabilirdi, İlk enzimler, raslatısal olaramk birbiren eklenmiş kısa aminoasit zincirleri olsa gerek. Tekrar tekrar “deneme-yanılma”yla bu kombinasyonların bazıları; birtakım reaksiyonları hızlandırabilecek,yalnız kenidlerine özgü bir yeteneği elde etmiş olmalılar.(s: 42) 2. DNA’nın çift Kat oluşu. Okyanuslar boyunca DNA zincirinin rasgele eklenen nükleotidlerle yavaş yavaş uzamasini gözünüzün önüne getirmeye çaliştiginzda baszi anlamli diziler oluşcaktir.Burada “anlamli”, birkaç yeni ilkel proteini yapmak için gereken bilgiyi içermek olarak kullanilmiştir. Bunladan bazilari, yararli enzimler veya önemli yapilarin parçalari olacktir. Basit bir çift kat halinde birleşme bunu sagladi. birbiren sarilmiş ipliklerin zarar görmesi,ayri ayri tek başlarini olduklari zamandan daha az olasiydi.Dahasi, çift kat olmak,DNA’nin üremesi için gereklidir. 3. DNA’nın Çoğalması Bu, çift sarmal DNA zincirindeki her ipliğin,kendisini tıpatıp bir kopyasını yapması,sonuçta ikinçci bir çift sarmalın(s:43) oluşması demektir. son erece basit ve zarif olan bubişlem,bir halatın çözülüp ayrılışı gibi iki zincirin birbirinden ayrılmasıyla baş

http://www.biyologlar.com/evrim-konusunda-ilk-dusunceler

Biyolojik Savaşmı Sinir Savaşımı ?

Biyolojik savaş eskiden sadece Andromeda Strain (1971), Outbreak (1995), Twelve Monkeys (1996), Mission Impossible (2000) gibi filmlere ve The Coming Plague (1995), The Hot Zone (1995), The Cobra Event (1998), Rainbow Six (1999) gibi kitaplara konu olurken, Körfez Savaşı sırasında Amerika'nın Iraklı bilim adamları tarafından üretilen Anthrax temelli biolojik silahlara karşı askerlerine aşı yapma konusundaki titizliğiyle daha da önemli ve gerçek bir savaş haline geldi. Başkalarına zarar vermeye yönelik bulaşıcı bakteriyel veya viral (virüslerle ilgili) maddeler olarak bilinen biyolojik silahların çok uzun bir tarihi var. İlk çağ insanları insan ve bitkilerden elde edilen biyolojik toksinlere bulaştırılmış oklar kullanır ve düşmanlarını dışkılardan elde ettikleri zararlı toksik maddeleri su kaynaklarına bulaştırarak öldürürlerdi. Bir Rus şehri olan Kaffa'yı kuşatan ortaçağ savaşçıları veba hastalığı bulaştırılmış cesetleri mancınıklarla şehrin duvarlarından fırlatmışlardı.Avrupalılar bu hastalıklara direnci olmayan Yerli Amerikalılara çiçek hastalığı veya kızamık bulaştırılmış battaniyeler vermişlerdir.Biyolojik silahlar ilk olarak 2. Dünya savaşında kullanılmıştır. Zaman geçtikçe biyolojik silahlar biyolojik olarak çıkarılmış toksinler ve zehirler içermeye başladı.Bu zehirli maddelerden en tehlikelileri arasında çiçek hastalığı, Botalinyum toksini, Anthrax ve ricin gelir. Bazıları ölümcül iken diğerleri yerleşim yerlerini etkisiz hale getirir veya öncelikle hayvan ve bitkilere zarar verir. Bugün çoğu ülkenin bu konuya aşırı yatırım yaptığı biliniyor. Biyolojik silahlar modern bir konu oluyor Japonya 1918'de biyolojik silahlar üretimi ve araştırmalarına kendini adamış özel bir askeri ünite olan Ünite 731 ile ilk saldırgan biyolojik silah programını başlatmıştır. 1931'de bu ünite Çinli insanlar üzerinde deneyler yapılanbir yer olan Çin'deki Mançurya'ya taşındı ve aslında 1942'ye kadar bu ünite değişik şehirlere saldırılarda bulundu. En az 10,000 Çinli bu deneyler sırasında ölmüştür. 1942'de Amerika bu programı öğrendi ve böylece o da kendi programını başlattı. 1969'da Amerika artık anthrax, botulism, tularemia, brucellosis, Venezuela ve Q humması gibi hastalıklara sebeb olan maddelerle silahlanmasını tamamlamıştır. 1969'da başkan Nixon Amerika'nın tek yanlı ölümcül veya etkisiz hale getirici kimyasal maddeler ve silahların kullanımından vazgeçtiğini duyurdu ve şartsız olarak tüm biyolojik savaş metodlarını kullanmaktan vazgeçti. Bununla beraber Amerika biyolojik programı sadece katı bir şekilde tanımlanmış bağışıklık gibi savunma önlemleriyle ilgili araştırma yapacaktı. Stoklanmış bütün materyalin yok edilmesi istendi. ABD ve diğer 165 ülke biyolojik ve toksik silah antlaşmasını imzaladı ve 144 ülke bu antlaşmayı onayladı. Ama biyolojik sailahlar antlaşması uygulamaya geçmediği müddetçe etkili olamazdı. Örneğin, Rusya antlaşmayı imzaladı ama programlarına devam etti. 1979'da Sverdlovsk yakınlarındaki bir merkezde kazara Anthrax sızması en az 66 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Sovyet otoriteleri biyolojik silah üretimini inkar etseler de yıllar sonra Yeltsin o zamanlar Anthrax'ın üzerinde çalışmalar yapıldığını söyledi. Yeltsin sonra tüm programların durdurulduğunu ve stokların yok edildiğini dile getirdi. Ama kanıtlar saldırı programlarının bir kısmının hala devam ettiğini gösteriyor. Sovyetler'in 1991'de çöküşüyle biyolojik silah üretimi konusunda bilgiler yayılmaya başladı. Margolis'e göre eskiden biyolojik savaş kurumlarında çalışan 60 bin bilim adamı ve teknisyenin şu anda Irak, Suriye, İsrail, İran ve Sırbistan gibi geniş biyolojik savaş silahlarıyla dolu cephaneliklere sahip ülkelerde çalışıyorlar. Hindistan bile Rusya'dan bu konuda yeterli yardım alabilir. Irak biyolojik silah programını 1995'da bildirdi. İyi olan şu ki, bu gibi silahlar misilleme olur korkusuyla Körfez savaşı sırasında kullanılmadı. Birleşmiş Milletler 1996'da Irak'ın biyolojik silah programında ne bulduysa yok etti. Çin, İran, Tayvan, Suriye, Küba, Kuzey Kore, Mısır, İsrail ve Libya'nın aynı tür programlara sahip olduğundan şüphe ediliyor. Biyolojik Silahlar Niçin Kullanılıyor İdeolojileri ve ilgileri insan hayatı ve gelecek nesiller dahil olmak üzere herşeyin üzerinde tutan milletler ve gruplar için bu tür silahlar çok çekici görünüyor. İşte bazı nedenler: 1. Biyolojik silah sayı bazında ele alındığında konvansiyonel silahlardan daha etkili. Sadece 8 gr "A" tipi olarak bilinen botalinyum toksin -bilinen en ölümcül madde- dünya üzerinde hiç canlı bırakmayacak kadar bir etkiye sahip olabilir.1 gr Anthrax 100 milyon ölümcül doz içerir ve birkaç kilosu Hiroşima'da ölen insan sayısı kadar ölümlere sebep olabilir. Genel düşündüğümüzde, birkaç kilo biyolojik etmen bir kaç ton nükleer gazın yapabileceği etkiyi yapabilir. Biyolojik silahlar çok etkilidirler çünkü aşırı toksik olmakla beraber hızlı çoğalan ve hedef noktalara ulaşan yaşayan organizmalardan oluşur. 2. Kimyasal ve nükleer silah üretmek çok sofistike ekipmanlar ve çok iyi yetişmiş eleman gerektirirken, bi-yolojik silah çok mütevazi bir eğitim ve yatırım gerektiriyor. ABD silah kontrol ve silahsızlanma acentası eski asistanlarından Kathleen C.Bailey, 10000 dolarlık ekipman ve 15x15 alanın muazzam biyolojik silah cephaneliği üretmek için yeterli olduğunu dile getiriyor. Örneğin; 1 km'lik alan bulaştırmak için 2000 $'lık konvansiyonel silah, 800$'lık nükleer silah, 600$ kimyasal silah gerektirirken, sadece 1 $'lık biyolojik silah bu alanı yerle bir etmeye yeter. Program, Phd'sini tamamlamış bir süpervisor kontrolünde bir düzineden az bilim dallarından mezun teknisyenle devam ettirilebilir. En biyolojik silah mikropları ile ilgili temel bilgi her yerde mevcut olup, ekipman ve kimyasallar bir çok yerden temin edilebilir. Seri ve yoğun üretim için canlı silahın sadece küçük bir örneğe ihtiyacı var. Bazı maddeler doğal olarak toprakta mevcut veya bir biotek şirketinde kolayca bulunabilir. Bir çok araştırmacı Saddam Hüseyin'in kendi orijinal Anthrax kültürünü edinmek için bu ikinci metodu kullandığı konusunda hemfikirler. 3. Birçok biyolojik silah taşınabilen ve/veya saklı şartlarda üretilebildiği için onları üretim aşamasında ortaya çıkarmak çok zor. Ortaya çıkarıldığında alan hızlıca te-mizlenebilir ve farmakolojik araştırmalar yapılan ve biyoloji laboratuvarına dönüştürülebilir. Ayrıca X-ışın makineleri, metal detektörler, eğitimli köpekler ve nötron bombardımanı gibi antiterörist sistemler biyolojik silahları ortaya çıkaramaz. 4. Zarar sadece insanlara ve diğer canlılara verilir. Böylece kızılötesi yapılar zarar görmez. Böyle bir tehditten çıkacak tek korku hükümetin paniğe kapılması ve silahın bırakılması ve ortaya çıkarılması. Arasında geçen uzun zamanın tanımlama ve teşhisi çok zor hale getirilmesi olarak göz önüne çıkıyor. Biyolojik silahların belli dezavantajları vardır: 1) Etkili bırakılmaya olan ihtiyaç. Birçok biyolojik silah nefes verip alırken etkisini gösterir. Çok büyük partiküller solunum sisteminde tutulurken küçük partiküller dışarıya nefesle atılır. Partiküllerin ciğerlerde kalması için, 1-5 Angstroms arasında olmalı. Japonya'daki bir biyolojik silah teşebbüsü hüsranla sonuçlandı, çünkü dissemination aracı (önceden haber veren cihaz) etkisizdi. 2) Dissemination olsa bile istenen sonuç kesin olmaktan çok uzak. Sporlar dahil çoğu biyolojik silah materyali ultraviyole ışınlar ve kurutma yöntemleriyle yok edilebiliyor. Havaya bırakılan maddeler hava değişiklikleri nedeniyle beklenmeyen bir şekilde yayılma gösterebilir.Yağmur bu maddeleri hedeflerine ulaşmadan yok edebilir. Ayrıca biolojik silahlar dönebilir ve onu bırakanları da etkileyebilir. Saldırının zayıflığı Biyolojik silahların iki kullanım sahası var: savaş alanı ve sivil hedefler. Savaş Alanı: Biyolojik silahları burda dış şartlara aşırı bağlılık, geçikmiş etkileri kendine bulaştırma, etkileri bulaştırılmış bir alanın ne zaman dönülecek kadar güvenli olacağı konusundaki güvensizlik ve aşılama veya koruyucu giysi konusunda nötralleştirme gibi dezavantajları var. Sivil Hedeflere yönelik kullanım: Bu alandaki Biyolojik silah kullanımı gerçek dehşeti doğuracak güce ulaşır. Çünkü, siviller böyle bir saldırıya hazır olmayacaklardır ve sonuçtaki salgın kontrol edilemeyecek kadar büyük olacaktır. Saldırı gizli ise otoriteler kaynağı tesbit edemeyeceklerdir ve etkilenen insanlar hastaneleri doldurana kadar saldırının farkına varamayacaklardır. Sonuçta madde tanımlansa bile, bulaşıcı geniş sahaya yayılmış olacaktır. Aşı mevcut değilse, sağlık personelleri çok fazla yardım edemeyeceklerdir. ABD bu tip saldırılara karşı etkileneceğe benziyor ve kendini korumak için çok titiz çalışmalar yapıyor. Peki, madem Biyolojik silahların temin edilmesi çok kolay niçin şimdiye kadar sivil hedefler üzerinde kullanılmadı? Bunun nedenleri arasında karşı saldırı korkusu ve toplumda uyanabilecek düşmanlık hisleri görünüyor. Biyolojik silahların potansiyel kullanıcıları dezavantajların avantajlardan daha ağır bastığını düşünürler ama bu düşüncenin her zaman devam etmeme ihtimaline karşılık ABD ve diğer ülkeler milli sağlık bakım ünitelerini ve personellerini böyle bir duruma karşı nasıl hazırlayacağı konusunda çalışmalar yürütüyorlar . Son Gelişme: 26 Temmuz 2001 Washington Post gazetesi ABD'nin biyolojik silahlardan vazgeçecegini, çünkü yeni oluşturulacak protokolün "kopyalamayı durdurmayacağı ve ABD'nin farmakolojik ve kimyasal endüstrisi noktasında casusluk yapıp bilgi sızdıracağı"nı düşünüyor. Sonuç: Tüm dinler yaşamın doğuştan kutsal ve saygı duyulmaya değer olduğu için bu tür silahları lanetlemişlerdir. Bununla beraber reel-politik, kâr için duyulan açgözlülük, ideolojik çatışmalar ile doğal ve diğer kaynaklar üzerinde kontrol etme gibi sebeplerden dolayı birçok hükümetin ve insanın dini çağrılara kulak tıkadığını görmekteyiz. Maalesef, bir devletin ve dahası bir grubun bu yolda ilerleme için verdiği kararlar, diğerlerinin kendi korunma içgüdülerinden dolayı aynı yolu takip etmemelerine sebep olmuştur. Bu yolda çok büyük ilerleme kaydettik ve kimse ne zaman biteceğini kestirememektedir. *Kaynak: The Fountain, Biological Warfare, October-December 2001, ISSUE 36. Yazar: By Joseph CLAY* - İng. Çev. Mustafa TOPRAK

http://www.biyologlar.com/biyolojik-savasmi-sinir-savasimi-

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür. Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir. Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar. Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir. Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar. Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur. Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler. Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir. 1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar. Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır. Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır. İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır. Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar. Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir. Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir. Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür. Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır. İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir. Calypso Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir. Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır. 1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır. Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır. Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir. Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir. Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır. Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar. Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır. Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir. Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular. Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular. 1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür. 1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır. 1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir. 1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar. 1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder. Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.

http://www.biyologlar.com/jacques-yves-cousteau-kaptan-cousteau-kimdir

Kanser Tedavisinde Yeni Silahlar

Kanser Tedavisinde Yeni Silahlar

İnsanlık, bildiğimiz kadarı ile, yazılı tarih boyunca kendi tarihi kadar eski ve bir o kadar da ürkütücü kanserle mücadele etmiş ve hala bu mücadelesine devam etmekte. M.Ö. 3000 yıllarında yazıldığı tahmin edilen eski Mısır metinlerinde meme ülserlerinin (o zaman henüz kanser kelimesi literatürde yoktu) koterle yakılarak alındığı anlatılıyor. Günümüzde ise kanser hastaları radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmeye çalışılmakta. Bu tedavi yöntemlerinin kanserli hücre kadar sağlıklı hücrelere de saldırması nedeni ile kusma, saç dökülmesi, enfeksiyon riskinin artması gibi istenmeyen etkiler hastalarda sıklıkla görülüyor. Kanser araştırmacıları, sağlıklı hücrelere zarar vermeyecek, ancak kanserli hücreleri öldürecek ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışmaktalar. Sağlıklı hücreler ile kanser hücrelerini birbirinden ayırmak için kanser hücrelerinin genetik yapısının anlaşılması önemli olduğu biliniyor. Nitekim, 2010 yılında yapılan bir meta-analiz çalışması, kanser araştırmacıları arasında tümör biyolojisi ve kanser genetiği araştırmalarının popüler olduğunu gösteriyor [1]. Meme ülserlerinden bahseden eski Mısır metinlerinin üzerinden 5000 yıl, Hipokrat’ın “karsinoma” terimini kullanarak çeşitli kanser türlerini tanımlamasından 2400 yıl sonra kanser araştırmaları on beş yıldır umut vaat eden yeni bir alanda seyrini sürdürüyor: Kanser kök hücreleri (KKH). Şekil 1: KKH’lerin kendilerini yinelemeleri ve farklılaşmaları. (A) karesi içerisinde mavi renkle gösterilen KKH kendini sınırsız yineleyebilme özelliğine sahiptir. Bu özellik dönümlü ok ile temsil edilmiştir. KKH kendini yinelerken (B) karesi içerisindeki gibi kendinin aynısı kanser kök hücrelerini üretebilir. Bu KKH’ler de hem sınırsız kök hücre üretme, hem de farklılaşma yetisine sahiptir. (A) karesindeki KKH farklılaşırken ise önce (C) karesinde açık mavi ile gösterilen hücreyi üretir. Bu hücre bir miktar (soru işaretinin gösterdiği üzere) kendini tekrar üretme yetisine sahipken bu hücreden bölünerek farklılaşan diğer hücreler artık sınırsız kendilerini yineleme ya da farklılaşma yetisine sahip değildir. Kanser, basitçe anlatımı ile hücrelerin kontrolsüz büyümesi nedeni ile oluşan yüzden farklı hastalığa verilen genel bir isimdir. Ancak bu kadar basitçe tanımlanabilmesi kanserlerin basit, kolay anlaşılır hastalıklar olduğu anlamına gelmiyor. Kanserli bir dokuda farklı kanser hücreleri bulunuyor. KKH hipotezine göre bu hücrelerin bir kısmı tedavi süresince ilaçlara dayanıklılık geliştirebilen kanser kök hücreleri. Kök hücreleri bölünmeleri sırasında kendilerinin birebir aynısı iki kopya yapmazlar. Oluşan yavru hücrelerin bir tanesi ana hücrenin tıpkı kopyası iken diğer hücre (Şekil C) planlanan işleve göre farklılaşır. Kanser kök hücreleri de benzer bir şekilde asimetrik olarak bölünür. Bu hücrelerin bölünmesi sırasında oluşan hücrelerden bir tanesi standart kanser hücresi olarak yaşamına devam ederken diğer hücre  (Şekil B)kanser kök hücresi olarak kalır ve daha fazla kanser hücresi üretmeye devam eder [Şekil 1]. Yavru kök  hücrelerinin kendilerini yeniden üretme yetilerine sahip oldukları kadar radyoterapiye ve kanser ilaçlarına direnç kazandıkları da gözlemlenmiştir. Kanser araştırmalarında kök hücre fikrinin aslında çok yeni bir fikir olmadığı söylenebilir. Tümörlerin heterojen histolojik (histoloji: doku ve hücrelerin mikroskobik anatomilerinin incelenmesi bilimi) özellikler gösterdiği 19. yüzyıldan bu yana araştırmacılar tarafından biliniyor. Ancak kanser kök hücrelerinin varlıkları akut myeloid lösemi (AML) üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmış. AML hücrelerinin sık bölünmediğini gören araştırmacılar “temel” bir hücre tipinin AML hücrelerini ürettiği fikrini test etmek amacı ile fareler üzerinde çeşitli deneyler yapmışlar. Bu deneyler sırasında araştırmacılar insan kökenli AML hücrelerini fareye nakil etmişler ve bir tip hücrenin kemik iliğine yerleşerek lösemi hücreleri ürettiğini gözlemlemişler. Gözlenen bu hücreler kanser kök hücreleri olarak adlandırılmış. Daha sonraki çalışmalar meme ve kalın bağırsak kanseri başta olmak üzere pek çok katı tümörde de KKH’lerin bulunduğunu gösteren sonuçlara ulaşmış. Önceleri tümörlü bir yapı içerisinde kanser kök hücrelerinin oranının çok düşük (binde birden daha az) olduğu varsayılmaktaymış ama 2007 yılında yapılan bir çalışma farelere enjekte edilen lösemi ve lenfoma hücrelerinin %10 kadarının in vivo (canlı organizma içinde yapılan araştırmalar) ortamda kanser geliştirme yetisine sahip olduğunu göstermiş. Başka bir çalışma ise ileri derece melanomlardan (oldukça saldırgan bir cilt kanseri türü) toplanan hücrelerin %25’inin bağışıklık yetmezliği olan fareler üzerinde kanser hücreleri oluşturduğunu belirlemiş [2]. Tümörler içerisindeki KKH miktarı konusunda hala tartışmalar devam etmekte olsa da yapılacak çalışmalar ile önümüzdeki yıllarda bu sorunun yanıtına ulaşılacak gibi gözükmekte. Şekil 2. Kanser Kök Hücreleri – Olası tedavi hedefleri Kansere karşı etkili, tümör oluşturan hücreleri hedefleyen tedavi yöntemleri geliştirilerek tümörleri yok etmek için [Şekil 2], kanserli doku içerisindeki oranları ne olursa olsun KKH hipotezinin test edilmesinin gerekli olduğu araştırmacılar tarafından vurgulanıyor. Konu ile ilgili bilim insanları KKH’lerin kanser hücresi üretme yetilerine yol açan özel biyolojik ve genetik yapıları ile uyumlu olarak bu hücrelerin antitümör ilaçlarına karşı duyarlılıklarının da diğer kanser hücrelerinden farklı olabileceğini düşünmekteler. Bu hücrelerin nasıl yok edileceği sorusu ise bilim dünyasını meşgul eden diğer bir soru. Ama bu soruya yanıtlar gelmeye başlamış. Bilim insanları, KKH’lerin bölünmesi sırasında kullandıkları üç farklı moleküler yolağı tanımlamayı başarmışlar: Notch yolağı, Hedgehog yolağı ve Wnt/beta-katenin yolağı. Bu üç yolağı kullanarak kanser kök hücrelerinin tümör üretim aktivitelerini durduracak tedavi yöntemleri üzerine çalışmaların devam ettiği çeşitli kaynaklarda bildiriliyor. Her ne kadar tümör içindeki oranları, her bireyde ve kanserli yapıda gösterdikleri farklılıklar hala tartışmaya açık olsa da KKH hipotezi gelecekte kanser tedavileri için bir umut ışığı yakmış gibi görünmektedir. Üniversiteler ve araştırma kuruluşları AML hücrelerinde kanser kök hücrelerinin tanımlanmasından bu yana KKH araştırmalarına yüksek miktarlarda yatırım yapmışlardır. A.B.D. Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yönetilen Kanser Genom Atlası Projesi kapsamında binlerce tümör örneğinin gen dizilimlerinin belirlenmesi çalışmalarına önümüzdeki beş yıl içerisinde 1 milyar dolar harcanması planlanmaktadır. Bu çalışmaların kanser kök hücreleri ve kanser biyolojisine ait bilgilerimizi arttıracağı tartışma götürmezken, kanser tedavisinde yeni çığırlar açma olasılığı da hem bilim dünyası hem de kanser hastaları için heyecan vericidir. Kaynaklar 1. “A close look at cancer”, Allison Farrell, Nature Medicine, March 2011, Vol. 17, Number 32. “Solving an age-old problem”, Barbara Dunn, Nature, March 2012, Vol. 4833. “The cancer stem cell: premises, promises and challenges”, Hans Clevers, Nature Medicine, March 2011, Vol. 17, Number 34. “Recent advances in cancer stem cells”, Robert W Cho and Michael F Clarke, Current Opinion in Genetics & Development , 2008, 185. “Cancer stem cell: target for anti-cancer therapy”, Carol Tang, Beng T. Ang, and Shazib Pervaiz, The FASEB Journal, December 2007, Vol. 21 Bahadır Ürkmez http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kanser-tedavisinde-yeni-silahlar.html

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisinde-yeni-silahlar

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Prof. Utkan Demirci;Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyorHarvard Tıp Fakültesi'ne bağlı MIT Sağlık Bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesör olan Utkan Demirci, dünyayı değiştirecek 35 bilim adamı arasında gösteriliyor. Alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk yumurtalık kanseri idrar testini geliştiren Prof. Utkan Demirci, Medical Tribune Türkiye Yayın Koordinatörü Zuhal Demirarslan’ın sorularını yanıtladı.MT: Dünyayı değiştirecek ilk 35 bilim adamından biri olarak gösteriliyorsunuz. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?Harvard Tıp Fakültesine bağlı Harvard-MIT sağlık bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesörüm. Mikroteknolojilerin sağlık üzerine uygulamaları üzerine çalışan 30 kisilik dinamik bir araştırma grubunu yönetiyorum. Teknoloji Review Magazin MIT bazlı bir dergi. Her sene dünyadaki başarılı bilim adamları arasından 35 yaşın altındaki 35 kişiyi bilime katkılarına bakarak seçer. Geçmişte TR35'a seçilmiş bir çok kişinin başarılı işler yapmaya devam ettiğini, kilit noktalarda hem bilimde hem yönetim seviyesinde hatta bazılarının politikada devam eden pozitif etkilerini görüyoruz. Ben de onların izinden gitmeyi hedefliyorum.MT: Nano teknolojiden ve bunun sağlıkta nasıl uygulandığından bahsedebilir misiniz?Bir mikrometre, bir saç telinin yüzde biri kalınlığına karşılık geliyor. Vücudumuzdaki hücreler de mikrometre boyutundalar. Hücrelerin içinde gerçekleşen molekül seviyesindeki reaksiyonlar ise nanometre boyutunda gerçekleşiyor. Bizim hücrelerde neler olduğunu daha kolay anlayabilmemiz için hücrelerin boyutuna inmemiz gerekiyor.Kısaca özetlemek gerekirse, çuvaldızla dantel oya işlenmez. Küçük boyuttaki olayları öncelikle anlayabilmek ve kontrol edebilmek için o boyutlarda teknolojileriniz olması gerekiyor. Nanoteknoloji bu bağlamda ince dantel iğnesidir. Bu iğne ile hücrelerin fonksiyonlarını irdelemek imkanını buluyoruz. Buradan öğrendiğimiz kazanımlar, bizim sağlıkta bu bilgileri nasıl kullanabileceğimiz konusunda bize ipuçları sunuyor.MT: Yumurtalık kanserinin erken teşhisi için geliştirdiğiniz idrar testini anlatabilir misiniz? Bu çalışmaya nereden yola çıkarak başladınız?Yapmaya çalıştığımız işler, kolay, pahalı olmayan yöntemleri kullanarak, yatağın başucunda ya da Afrika'da bir dağın başında çalışabilecek testleri daha büyük bir çoğunluğun hizmetine daha kolay bir şekilde sunabilmek. Bunun için araştırma labaratuvarlarında binlerce lira değerindeki cihazlarla yapılan testleri, biz cep telefonuyla,ucuz ve tek kullanımlı atılabilir testler haline getirmeye çalışıyoruz. Yumurtalık kanseri idrar testi bu çalışmalarımızdan biridir ve alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk örnektir. Amacımız herkesin ucuz ve kolay erişimini sağlamak, bu sayede geniş kitlelere sağlığın ulaşmasına katkıda bulunmak.MT: Sizce bu test yumurtalık kanserinden ölümleri engelleyecek mi? Maliyeti ile ilgili bilgi verebilir misiniz?Ölümleri engelleyecek demek yanlış olur. Zira diagnostic testler, hastalığın tesbitine yöneliktir. Tabi ki kanserde erken teşhisin tedavi üzerindeki etkileri biliniyor. Bu açıdan bakarsak mutlaka pozitif katkıları olacaktır. Evde kolayca uygulanabilirlik esas amaç burada. Fiyatının on lirayı geçmemesini esas almak gerekir.MT: Tıp dünyasından bu testle ilgili size geri dönüşler nasıl?Bu testi değişik hastalıklar için de uygulamak mümkün. Özellikle ELISA testlerinin kullanıldığı birçok hastalıkta etkili olabilecek bir test. Bu testin birçok başka alandaki uygulamalarına ilgi de var.MT: Yalnızca erken teşhiste mi kullanılacak yoksa yumurtalık kanseri olan hastalarda da faydası olacak mı?Özellikle yumurtalık kanserinde erken teşhisten çok hastalığın geri gelmesini monitör etmede kullanılan bazı biyolojik işaretlerin izlenmesinde etkili olabilir. Baktığımız moleküller buna işaret eden moleküller. Özellikle yumurtalık kanserinde yeni ve daha net sonuçlar veren moleküllerin keşfedilmesi için dünyanın birçok yerinde araştırmalar devam ediyor.MT: Nano teknoloji ile geliştirdiğiniz çiplerin başka hangi sağlık uygulamaları var?Özellikle bulaşıcı hastalık alanlarında etkili uygumaları olduğunu görüyoruz. Örneğin ameliyat geçirmiş hastalarda, hastaneden gelebilecek enfeksiyonların tesbitinde, bunun yanı sıra idrar yolu enfeksiyonlarında da etkili olabileceğini görüyoruz.MT: Bu uygulamaların (yumurtalık kanseri idrar testi de dahil) ne zaman kullanıma sunulacağını düşünüyorsunuz?Bu konuda çalışmalarımız devam ediyor. Türkiye'de Koek Bioteknoloji bu testlerin geliştirilmesi için çalışmalarda bulunuyor.MT: Sizce gelecekte nano teknoloji ile ilgili neler bekliyor bizleri?Biyoteknoloji ve bunun nano-boyutta uygulamaları çok geniş ve çok yeni bir alan. İleride biyoloji biliminin bizim anladığımız kısmının genişlemesinde ve daha kesin ve daha net temel kurallara oturmasında bu tarz yeni teknolojilerin rolü büyük olacak.MT: Kendi labaratuvarınızda çalışıyorsunuz, ekibinizde Türk hekimler ya da Türk çalışanlar var mı?Türkiye'den çok sayıda lisans ve üstü seviyede öğrencim oldu. Sayıları 100'e yaklaşmıştır. Doktorasının bir kısmını benimle yapan Türkiye'den derecesini alacak yaklaşık 5 öğrencim oldu. Ayrıca, Türkiye'den lisans eğitimini almış, şu anda doktora üstü çalışmalarını benim labaratuvarımda sürdüren 10'a yakın öğrencim var. Bunun yanı sıra Türkiye'den TUBITAK ya da Fullbright Türkiye desteğiyle labaratuvarımıza gelen profesörler de oldu. Beni en çok sevindiren ise Türkiye'de lisans eğitimleri esnasında labaratuvarıma yazları gelip araştırmamıza katkıda bulunan öğrencilerimin şu anda dünyanın her yerindeki değerli üniversitelerde doktora çalışmalarına devam etmesidir. En önemlisi ise doktora üstü çalışmalarını benimle sürdüren öğrencilerimin bazılarının, labaratuvarlarını kurarak araştırmalarına devam etmesi. Sizin aracılığınızla öğrencilerime araştırmama olan katkılarından dolayı teşekkür etmek isterim. Başarılarıyla bizi gururlandırıyorlar. Onların başarıları ülkemizin başarısıdır, gelecekte bizi en iyi şekilde temsil edeceklerine hiç şüphem yok.MT: Türkiye'de ortak çalıştığınız kurumlar var mı? Varsa ortak hangi projelerde çalışıyorsunuz?Türkiye'de bir çok üniversite ile beraber çalıştığımız hocalarımız oldu. En son yaptığımız çalışmalar ise Dr. Selçuk Kılınç ile beraber ince bağırsak transplantasyonundaki kök hücre çalışmalarıydı. Biz daha çok bu hocamızın yaptığı bu çalışmaların sonuçlarının incelenmesi konusunda fikir alışverişinde bulunduk. Bu konuda özellikle sayın milletvekilimiz Prof. Dr. Cevdet Erdol hocamızın desteklerini de burada belirtmek isterim. Türkiye'de bir kök hücre merkezi kurulmamış olsaydı, bu çalışmalar mümkün olmayacaktı. Buradaki sonuçları da önümüzdeki yıl içerisinde bilimsel bir makale olarak paylaşacağız.MT: Şu anda labaratuvarınızda üzerinde çalıştığınız projelerden bahsedebilir misiniz?Labaratuvarımızda 30'a yakın araştırmacı çok farklı projelerde çalışıyor. Temel olarak üzerinde çalıştığımız konular hücreleri ve onların mikro-çevresini kontrol eden teknolojiler üretmek üzerine kurulu. Amacımız bu teknolojileri kullanarak daha hızlı, daha ucuz ve etkili sistemler geliştirerek, hastalıkları zamanında ve inceden yakalayıp, zamanında tedavilerine imkan sunmak.MT: 2012 EMBS başarı ödülü aldınız.Bu ödülden bahsedebilir misiniz. Hangi çalışmanızla bu ödüle layık bulundunuz?Tibbi içerikli mikro ve nano teknolojilerin gelişimine yaptığım bilimsel katkılardan dolayı verilmiş bir ödül. Bu pozitif değerlendirmelere nail olmuş olmak sevindirici. İnşallah devamı gelir ve yaptığımız işlerin insanlara hizmeti olur.MT: Bundan sonraki hedefleriniz neler?Hayatta hep kısa ve uzun vadeli hedeflerim oldu. Kısa vadede akademik çalışmalarıma devam etmek istiyorum. İnsan sağlığı için önemli problemlere mühendislik bakış açısını uygulayarak ucuz, basit çözümler getirmeye devam etmek istiyorum. Bunun için labaratuvarımızda her zaman yetenekli öğrencilere ihtiyacımız var. Türkiye'den labaratuvarımıza katılıp araştırmamıza katkıda bulunmak isteyenlere her zaman kapımız açık. Son zamanlarda gördüğüm bir gerçeklik de labaratuvarda üretilen teknolojilerin insanların kullanımına sunulması için iş yine bize düşüyor. Bunun için Türkiye'de Koek Bioteknoloji ile çalışmalara başladık. ABD'de de benzer şirketleşme çalışmalarına destek veriyoruz. Teknolojiler ürün haline gelmediği sürece insanların yararına ve hizmete dönüşmeleri mümkün olmuyor.Uzun vadede amacım ise yıllar boyunca kazandığım pozitif birikimlerimi Türkiye'de bilimin ve sanayinin gelişimine katkılar yapabilmek için kullanabilmek. Bunun yanı sıra ülkemizde bilim ve eğitimle ilgili politikalara ihtiyaç var. Özellikle ülkemizde herkese, özellikle genç kızlara, eşit eğitim fırsatları sağlayabilecek projelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu alandaki sosyal sorumluluk içeren projelere katkıda bulunabilmek isterim. Bu konularda katkıda bulunabileceğim imkanlar doğarsa ülkemde görev yapabilmek en büyük dileğim. Eğer bunu başarabilirsem kendimi birşeyler başarmış atfedeceğim.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/harvardda-gelistirdigi-yontemlerle-sagligin-genis-kitlelere-ulasmasini-sagliyor

Organik Evrimin Ana Ilkeleri

Organik evrim konusunda ana ilkelerin açiga çikarilmasi ve ögretilmesi toplumlarin düsünce sistemlerinde büyük yansimalara neden oldugu ve olacagi için, sadece doganin temel yasalarini açiklamaya dönük olan böyle bir bilimsel alan, ne yazik ki, belirli çevrelerde tehlikeli bidir gelisim olarak degerlendirilmektedir. Çünkü evrim kavrami, zaman süreci içerisinde bir degismeyi açiklar; sonsuzluk ve degismemezlik evrimin ilkelerine aykiridir. Dolaysiyla evrim kavrami. dogmatik düsünceye, yani herseyin oldugu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalidir. Bu ise, belirli kosullara ve düsüncelere, oldugu gibi, yüz yillardir, düsünmeden uymus toplumlari; keza bunun yanisira toplumlarin bu uyumundan çikarlari için yeterince yararlanan çevreleri rahatsiz etmektedir. Evrim kavraminin kendisi de sabit degildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalismalarin isigi altinda degismek zorundadir.Çünkü kendini zaman süreci içerisinde degistiremeyen, yeni bilgilerin ve gelisimlerin etkisi altinda yenileyemeyen her sey ve her kavram yok olmak zorundadir. Bu yasa, tüm canlilar ve kavramlar için geçerli görünmektedir. Evrim kavrami özünde üç alt kavrami içine alir: 1. Anorganik evrim: Cansizlarin degisimini inceler; özellikle evrenin olusumundan, canlilarin temel maddelerini olusturan cansiz maddelerin olusumuna kadar ortaya çikan olaylari kapsar. 2. Organik evrim: Canlilarin degisimini inceler. 3. Sosyal evrim: Toplumlarin degisimini inceler. Biyioloji bilimi, özellikle organik evrimi tapsar. Organik evrim bugün de devam etmektedir.; hatta bugün tarihin birçok devrelerinden daha hizli olmaktadir. Son binkaç yüzbin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür olusumlari için ayrilmaya baslamistir.Fakat bu ayrilma ve türlesme o kadar yavas yürümektedir ki, gözlemek yalniz tarihpsel belgelerin bir araya getirilmeleriyle ve karsilastirilmalariyla mümkün olacaktir. Biyilojik evrimin olustuguna iliskin kanitlayici tipik örnek,15. yüzyilin baslarinda Madeira yakininda, Porta Santo denen küçük bir adaya birakilan tavsanlarda gözlenmistir. Tavsanlar, Avrupa’danh getiriymisti. Adada dger bir tavsan türü ve getirilen tavsanlarin düsmanlari olmadigi için getirilen tavsanlar anormal derecede çogaldilar ve sonuçta 400 yil sonra,Avrupa’daki anaçlarindan tamamen farkli yapilar kazandilar. Öyle ki, büyüklükleri, Avrupadakilerin yarisi kadar oldu; renklenmeleri tamamen degisti ve daha gececi hayvanlar oldular.En önemlisi, atalariyla biraraya geldiklerinde, artik çiftlesip yeni bir döl meydana getiremiyorlardi. Yani yeni bir tür özelligi kazanmistilar. Canlilar arasinda benzerliklerin ve farkliliklarin nasil ortaya çiktigi, bilimsel olarak ilk defa, Charles Darwin’in gözlemleriyle gün isigina çiktigi ve açiklandigi için, evrim kavrami ile Darwin’in ismi ve kisiligi özdeslestirilerek “Darwinizm” denir. Evrim Konusundaki Düsüncelerin Gelisimi Canillarin birbirinden belirli derecelerde farkliliklar gösterdigine ve aralarinda belirli derecelerde akrabaliklar olduguna iliskin gözlemler, düsünce tarihi kadar eski olmalidir. Yavrulari atalarindan, kardeslerin birbirinden belirli ölçülerde farkli oldugu çok eskiden gözlenmisti. Bitkilerin ve hayvanlarin benzerlik derecelerine göre, türden baslayarak belirli gruhlar olusturdulari saptanmisti. Fakat kalitim konusunda bilgiler yeterli olmadigi ve özellikle bir türün binlerce yillik gelisimi düsünür bir birey tarafindan izlenemedigi için, çesitlenme ve akrabalik baglari tam olarak açiklanamamistir. Bazi bireylerin yasam savasinda üstün niütelikler tasidigi, dolaysiyla ‘dogal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmisti. Fakat evrim konusundaki bilimsel düsüncelerin tarihi, diger bilim dallarina göre çok yenidir. Evrim Konusunda ilk Düsünceler Dini Düsünceler: Düsünebilen insanin, dogadaki çesitlenmeyi, canilar arasindaki benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim konusunda ilk düsünceler baslamis demektir. Ilk yaygin düsünceler, Asur ve Babil yazitlarinda; daha sonra bunlardan köken alan Ortadogu kökenli dinlerde görülmüstür. Hemen hepsinde insanin özel olarak yaratildigi ve evrende özel bir yere sahip oldugu vurgulanmis; türlerin degismezligine ve sabitligine inanilmis ve diger canlilar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemistir. Bununla beraber Kuran’da yaratilisin kademeli oldugu vurgulanmistir. Yalniz bir Türk din adami, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li Ibrahim Hakki(1703-1780), insanlarin degisik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldigini belirtmistir. 17. yüzyila kadar, piskopos Ussher’in ve digerlerinin savundugu ‘türlerin oldugu gibi yaratildigi ve degismeden kaldigi fikri’ yani ‘Genesis’ genis halk kitleleri tarafindan benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya IÖ 4040 yilinda, Ekim ayinin 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratilmisti. Bu düsünce Ussher tarafindan Incil’e eklenmistir. Daha sonra yine Hiristiyan din adamlari olan Augustin (IS 354-430) ve Aquinas (IS 1225-1274) tarafindan canlilarin basit olarak tanri tarafindan yaratildigi ve daha sonra degiserek çesitlendigi savunulmustu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlasilacagi gibi, Adem’in çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden olustugu ileri sürülerek, yaratilisin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha sonra eseylerin ortaya çiktigi savunulmustur. Yunanlilardaki ve Ortaçagdaki Düsünceler: Yunan filozoflarindan Empedocles, IÖ 500 yillarinda bitkilerin tomurcuklanma ile çesitli hayvan kisimlarini, bu kisimlarin da birlesmesiyle hayvanlarin olustugunu savunmustu. Thales(IÖ 624-548), Ege Denizindeki canlilari çalismis ve denizlerin canliligin anasi oldugunu ileri sürmüstür. Aristo (IÖ 384-322) bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça genis bilgiye sahipti. Onlarin dogruya yakin tanimlarini vermis ve gelismisliklerine göre siniflandirmistir. Canlilarin metabiyolojik olarak degiserek birbirlerinden olustuklarina ve her birinin tanrilarin yeryüzündeki ilahi taslaklari olduklarina inanmistir. Daha sonra, canlilarin kökenini Der Rerum Natura adli siirinde veren Lucretius (IÖ 99-55) u anmadan ortaçaga geçemeyecegiz. Yeni Çagdaki ve Yakin Çagdaki düsünceler: Rönesans ile canlilar konusundaki bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düsürnürlerin sayisi artmistir. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesanstan önce de bulunan hayvan kabuklarinin, dislerinin, kemiklerinin ve diger parçalarinin bugünkü canlilarin benzer taraflari ve farklari saptanmistir.Ayrica yüksek daglarin basinda bulunan fosillerin, yasayanlarla olan akrabaliklyari gözlenmistir. Bu gözlemlerin isigi altinda, her konuda çalismis, düsünür ve sanatçi olan Leonardo da Vinci, canlilarin tümünün bir defada yaratildigini ve zamanla bazilarinin ortadan kalktigini savunmustur. Buna karsilik birçok doga ibilimcisi, canlilarin zaman zaman olustuklarini dogal afetlerle tamamen ortadan kalktiklarini ve yeniden baska sekillerde yaratildiklarini ileri sürmüstür. Bu sekilde farkli devirlerde 2arkli canlilarin yasamasi kolaylikla açiklanabiliyordu. Her dogal yikimdan sonra, olusan canlilarin, organizasyon bakimindan biraz daha gelismis olduklarina inaniliyordu. Bu kurama “Tufan Kurami” denir. Bu yikimin yedi defa oldugu varayilmistir. Cuvier, 1812 yilinda, fosiller üzerinde ünlü kitabini yanilayarak fosillerin, kesik, kesik degil, birbirlerinin devami olacak sekilde olduklarini bilimsel olarak açiklamistir. 18. yüzyilin sonu ile 19. yüzyilin baslangicinda, üç Ingiliz jeologun çalismalariyla katstrofizm kurami yerine ‘Uniformizmi’ kurami getirildi. Hutton 1785'te geçmiste de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadigini, yükselmelerin ve alçalmalarin, keza erozyonlalarin belki de daha kuvvetli olurak meydene galdigini ve yüksek daglarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman) tayinlerinin yailabilecegini buldu. John Playfair’in yapiti 1802'de yayinlandi. Üçüncü arastirici, Charles Lyell, bir çok jeolojik soruna çözüm getirmenin yanisira, canlilarin büyük afetlerle degil, çevre kosullarinin uzun sürede etki etmesiyle degistigini savundu. Kitabinin bir yerinde ‘geçmisteki güçler bugünkünden hiç de çok farkli degildi’ diye yazmistir. Bu yaklasim, Nuh Tufani’nin gerçeküstü oldugunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde etkilemistir. Lamarck’in Düsünceleri Organik evrimi konusunda ilk kapsamli kuram 1809 yilinda ‘Philosophie Zoologique’ adli yapitiyla, Fransiz zoologu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir. Lamarck, zamaninin meslektaslari gibi, tüm canlilarin, gelisimlerini ve islevlerini denetleyen bir canlilik gücüyle donatildigina ve degisen çevre kosullarina karsi bir savasim gücünün olmadigina inaniyordu. Kitabinda, hayvanlari, karmiasikyiklarina göre düzenlemeye çalisirken, yanlisligi daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayimi ileri sürdü: “ Eger bir onrgan fazla kullaniliyorsa, o organ gelismesini sürdürerek, daha etkin bir yapi kazanir”. Bu varsayima ‘lamarkizm’ denir. Ayrica canlinin yasami boyunca kazanmis oldugu herhangi bir özelligin, gelecek döllere geçtigine de inanmisti. Örnegin demircinin oglunun kol kaslari digerlerine göre daha iyi gelisir. Zürafalirin atasi kisa boyunlu olmaliran karsin, yasadiklari ortamin bir zaman sonra kuraklasarak, dibi çiplak ve çayirsiz agaçlarin bulundugu ortama dönüsmesi sonucu, zürafalar agaçlarin yapraklariyla beslenmek zorunda kaylmislar ve böylece boyunlari dölden döle uzamistir. Körfarelerin gözlerini, karincaayisinin dislerini yitirmesini; su kuslarinin perde ayaklari kazanmasini bu sekilrde açiklamistir. Bu üaçiklamalar,kalitimin yasalari ortaya çikarilmadan önce, çok iyi bir açiklama sekli olarak benimsendi. Fakat kalitim konusunda bilgiler gelisince, özellikle Weismann tarafindan somatoplazma ile germplazma arasindaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel degismenin, vücut hücrelerinde olmadigi, sadece eseysel hücrelerdeki kalitsal materyalin etkisi ile yürütüldügü anlasildi. Böylece Lamarck’in varsayimi tümüyle geçerliligini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre kosullarina uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, dogdugu zaman tasidigi kalitim materyalinin izin verdigi ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri sürmüsler, fakat inandirici olamamislardir. Charles Darwin ve Alfred Wallace’in Görüsleri Charles Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkida bulundu. Birincisi, organik evrim düsüncesini destekleyen zengin bir kanitlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasina sundu. Ikincisi, evrim mekanizmasinin esasini olusturan ‘Dogal Seçilim’ ya da diger bir deyimle ‘Dogal Seçim’ kuraminin ilkelerini ortaya çikardi.Evrim Kurami, bilimsel anlamda 19. yy kuramidir; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir kuram niteligini aldi. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakindan tanimaliyiz: Darwin, 1809'da Ingitere’de dogdu. Babas, onun hekim olmasini istiyordu; 16 yasinda Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi. Darwin, ilk olarak basladigi hekimlik egitimini ve daha sonra basladigi hukuk egitimini sikici bularak her ikisini de birakti. Sonunda Cambridge Üniversitesi’ne bagli Christ Kolejinde teoloji (= dinibilimler) ögrenimi yapti. Fakat Edinburg’daki arkadaslarinin çogu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kirkanatlilari toplayan bir grupla iliski kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi John Henslow’ u tanidi ve onun önerileri ile dünya çevresinde bes sene sürecek bir geziye katilmaya karar verdi. Beagle, 1831 yilinda Devonport limanindan denize açildi. Lyell’in kitabini gezisi sirasinda okudu ve dünya yüzünün devamli degistigini savunan düsüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanlari inceliyor; sayisiz gözlem yapiyor ve dikkatlice notlar aliyordu. Gemi, ilk olarak Güney Amerika’nin dogu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra bati kiyilarindan kuzeye dogru yol aldi. Bu arada Arjantin’in Pampas’larinda soyu tükenmis birçok hayvanin fosilini buldu ve yine jelojik aktmanlardaki fosillerin degisimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratildigina iliskin düsüncelere olan inancini yitirmeye basladi. Yine insan da dahil, çesitli bitki ve hayvan türlerinin degisik ortamylara yaptiklari uyumlari, bu arada yasadigi bir deprem olayi ile yeryüzünün nasil degisebilecegini gözledi. Beagle, 1835 yilinda, Güney Amerika kitasinin bati kiyisina yaklasik 1000 km kadar uzak olar Galapagos adalarina ulasti. Bu adalarda yaptigi gözlemlerde, büyük bir olasilikla ayni kökenden gelmis birçok canlinin cografik yalitim nedeniyle, birbirlerinden nasil farklilastiklarini ve her canlinin bulundugu ortamdaki kosullara nasil uyum yaptigini bizzat gözledi. Örnegin ispinoz kuslarinin, dev kaplumbagalarin, dev kertenkelelerin, adalara ve her adanin degisik kosullari tasiyan bölgeliren göre çesitlenmelerini, yapisal uyumlarini, varyasyonlarini ve sonuç olarak uyumsal açilimlarini gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanlarin hemen hepsi, Amerika kitasinin güney sahillerindeki bitki e hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzakligi oraninda farklilasmalar gösteriyordu. Daha sonra arastirmalarina Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika Kiyilarinda devam etti. Tüm bu arastirma süreci içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda Ingiltere’ye ulasti. Darwin, ileri sürecegi fikrin yanki uyandiracagini, dolaysiyla yeterince kanit toplamasi gerekecegini biliyordu. Kanitlar evrimsel dallanmayi göstermekle birlikte, bunun nasil oldugunu açiklamaya yetmiyordu. Ingiltere’ye varisindan itibaren 20 yil boyunca biyolojinin çesitli kollarindaki gelismeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarini biraraya getirip dogal seçilim konusundaki düsüncesini ana hatlariyla hazirladi. 1857 yilinda düsüncelerini kabataslak arkadaslarinin görüsüne sundu. Bu sirada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz yil Malaya’da ve Dogu Hindistan’da dört yil Amazon ormanlarinda bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanlarin dallanmalarindaki ve yayilislarindaki özelikleri görmüs ve dogal seçilim ilkesine ulasmis, bir doga bilimcisi olan Alfred Russel Wallace’in hazirlamis oldugu bilimsel kitabin taslagini aldi. Wallace, Darwin’e yazdigi mektupta eger çalismasini ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasini diliyordu. Çalismasinin adi “ Orjinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrilan Varyetelerin Egilimi ” idi. Darwin’in yillarini vererek buldugu sonuç, yani canlilarin yavas yavas degismesine iliskin görüs, Wallace’in çalismalarinda yer almaktaydi. Durum, Darwin için üzücüydü. Fakat arkadaslarinin büyük baskisiyla, kendi çalismasini, Wallace’inkiyle birlikte basilmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean Society’ye teslim etti Basilmadan duyulan bu düsünceler 24 Kasim 1859'da “Dogal Seçilim ya da Yasam Savasinda Basarili Irklarin Korunmasiyla Türlerin Kökeni” kisaltilmis adiyla Türlerin Kökeni yayinlandi. Ilk gün kitaplarin hepsi satildi. Herkes, organik evrim konusunda yeni düsünceler getiren bu kitabi okumak istiyordu. Özünde organik evrimin benimsenmesi için zemin hazirladi. Çünkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karsilastirmali anatomide birçok asama yapilmis ve birden yaratilmanin olanaksizligi ortaya konmustu. Darwin, uysal bir adam oldugundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kismini tanrisal bir yaratilis fikrini benimsedigini yazarak bitirmisti. Buna ragmen, basta din adamlari ve bazi bilim adamlari dini inançlara karsi geliniyor diye bu çalismaya karsi büyük bir tepki baslattilar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardimlarda bulunan Lyell ve gezisi sirasinda geminin kaptanligini yapan Fitzroy , bu karsi akimin öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir sekilde Darwin’e destek oldu. Darwin, çalismalarina devam etti, birinci eserinde deginmedigi insanin evrimiyle ilgili düsüncelerini Insanin Olusumu ve Eseye Bagli Seçilim adli eseriyle yayimladi. Bu eserde insanin daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratilisi ve yeri reddeliyor, diger memelilerin yapisal ve fizyolojik özelliklerine sahip oldugu ve iyne diger çcanlilar gibi ayni evrimsel yasalara baglioldugu savunuluyordu. Ayrica eseyseyl seçmenin, türlerin olusumundaki önemi belirtiliyordu. Darwin’in “Insanin Olusumu ” adli eseri, baslangiçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelismeler ve bulgular, özellikle kalitim konusundaki bilgilerin birdikmesi, Darwin’in görüsünün ana hatlariyla dogru oldugunu kanitlamistir.

http://www.biyologlar.com/organik-evrimin-ana-ilkeleri

VI. Horizons in Molecular Biology and Genetics

VI. Horizons in Molecular Biology and Genetics

Havale ile kayıt için: www.tiny.cc/BilGenT Paypal ile kayıt için: https://horizonsvi.eventbrite.com/ BilGenT (Bilkent Genetik Topluluğu) olarak her sene düzenlediğimiz Horizons in Molecular Biology and Genetics'in altıncısını, 12-13 Nisan 2014 tarihlerinde gerçekleştireceğimizi duyurmaktan mutluluk duyarız. Bu sene de birbirinden farklı alanlarda, yerli ve yabancı 10 konuşmacının katılımıyla ufkumuzu genişletmek ve güzel bir haftasonu geçirmek dileğiyle Horizons in Molecular Biology and Genetics VI etkinl...iğimize hepinizi bekliyoruz. Konularımız: -Anti Aging -Immunology -Regenerative Medicine -Virology -Stem Cell -Neuroscience Konuşmacılarımız: --Prof. Paul Kellam Ingiltere Cambridge'de Wellcome Trust Sanger Institute'da virüs genomiği bölümünün lideri olan Prof. Kellam geçmişte HIV ve AZT direncine sebep olan mutasyonları çalışmıştır. Prof. Kellam şu anda WTSI'da konak-patojen arasındaki genetik varyasyonları ile patojenezin moleküler ve viral sonuçlarını çalışmaktadır. -- Prof. Marita Cohn Anti-aging konusundaki konuşmacımız, Isveç'te Lund Üniversitesinden gelen Prof. Marita Cohn olacaktır. Prof. Cohn hücresel yaşlanma ve telomer korunması çalışmaktadır. Prof. Cohn'un şu anki araştırması mayalarda bulunan telomer bağlanıcı proteinlerin telomeraz aktivitesi ve telomer korunmasına etkisi üzerinedir. -- Dr. Cornelius Gross Neuroscience konusundaki konuşmacımız, European Molecular Biology Laboratory'den Dr. Cornelius Gross olacaktır. Dr. Gross'un çalışmaları davranışların genetik ve gelişimsel temelleri üzerinedir. Şu anda öfke ve kaygı mekanizmalarının erken gelişimsel dönemlerde nasıl şekillendiği üzerine çalışmaktadır. -- Prof. Enrique Amaya Regenerative medicine konusundaki konuşmacımız, Manchester Üniversitesinden Prof. Enrique Amaya olacaktır. Prof. Amaya Manchester Üniversitesin bünyesinde bulunan Healing Foundation Merkezinde yöneticilik yapmaktadır. Şu anda araştırmalarında kurbağa embriyolarında embriyogenez ve doku oluşumu çalışmakla birlikte, bu embriyoların üstün dokusal ve organsal onarım yeteneklerini araştırmaktadır.-- Dr. Tüzer Kalkan Cambridge Kök Hücre Enstitüsünde Prof. Austin Smith'in labında kök hücre deneylerinden sorumlu olan Dr. Kalkan 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünden mezun olmuştur. Mezuniyetinden bu yana yurtdışında bilinir araştır ma ekiplerinde kök hücre üzerine çalışan Dr. Kalkan'ın sunumu kök hücre araştırmaları üzerine olacaktır.-- Doç. Dr. Işık YuluğEpigenetik konusundaki konuşmacımız, Bilkent Üniversitesinden Doç. Dr. Işık Yuluğ olacaktır. 1985 yılında Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun olan Dr. Yuluğ daha sonra Londra Üniversitesinde doktorasını tamamlamıştır. 1996'dan bu yana araştırmalarına Bilkent Üniversitesinde devam eden Dr. Yuluğ şu anda meme kanserinde tümör sebepli genetik değişiklikler ve BRCA1 geninin etkilediği mekanizmalar üzerine çalışmaktadır. İletişim için: Bilkentgenetiktoplulugu@gmail.com Bilkent Genetik Topluluğu BaşkanıAli Cihan Usluel 0531 505 72 97 Bilkent Genetik Topluluğu Başkan YardımcılarıIlker Ali Deniz 0537 252 27 32 Buket Seçkin 0534 434 80 94 Yaprak Buse Çağlar 0536 322 88 26https://www.facebook.com/groups/bilgent/http://www.bilgent.net/ NOT: Seminerimiz uluslararası olduğu için dili İngilizcedir ve katılım belgesi verilecektir. ** Kayıtlar için: Etkinliğe katılım ücreti 40 tl dir. Banka İsmi: Akbank Hesap Sahibi: Ali Cihan Usluel IBAN Numarası: TR320004600124888000245370 Hesap Numarası: 0245370Şube Kodu: 0124 - Çorlu Şubesi *** GE 250: 200 PUAN!!! BilGenT (Bilkent Genetics society) proudly anounces that Horizons in Molecular Biology and Genetics VI will be arranged ol 12-13 April 2014. There will be 10 scientists from different universities and countries that will enlighten us about their subjects and share their research findings. We are inviting you in this traditional mini-symposium in order to expand our horizon about biology and have a nice weekend. Subjects: -Anti Aging -Immunology -Regenerative Medicine -Virology -Stem Cell -Chemical Biology -Optogenetics -Neuroscience -Scientists: --Prof. Paul Kellam Prof. Paul Kellam is the Viral Genomics group leader and Senior Investigator at the Wellcome Trust Sanger Institute and a Professor of Viral Pathogenesis at UCL. At the Wellcome Foundation between 1989 and 1996, Prof. Kellam’s research identified essential reverse transcriptase (RT) mutations conferring drug resistance to zidovudine (AZT) leading to determining how the combinatorial development of multiple mutations leads to high-level resistance to antiviral drug regimes.In 2009 Prof. Kellam established the Virus Genomics laboratory at the Wellcome Trust Sanger Institute which investigates genetic variation of host and virus to determine the molecular and pathogenic outcomes of virus infections. -- Prof. Marita Cohn Prof. Marita Cohn will be our speaker on the anti-aging topic. Her research is focused on the elucidation of the molecular mechanisms of telomere maintenance. She is currently investigating the telomere-binding proteins in yeast, and how they are assembling into a functional chromatin structure, providing a proper regulation of the extension of the DNA by telomerase. -- Dr. Cornelius Gross Dr. Cornelius Gross will be our speaker on the topic of neuroscience. Currently Dr. Gross is a principal investigator in the EMBL Monterotondo. Dr. Gross' is interested in understanding at a molecular and neural circuit level how early life events influence brain development in order to establish behavioural traits in adulthood, with a particular focus on fear and anxiety. -- Prof. Enrique Amaya Professor Enrique Amaya will be our speaker in the topic of regenerative medicine. Prof. Amaya is Professor of Tissue Regeneration at the University of Manchester. He is also the Director of the Healing Foundation Centre. At the Healing Foundation Centre, he is using frog embryos to help identify the cellular and molecular mechanisms responsible for tissue formation, repair and regeneration. In addition he is investigating the mechanisms used by embryos to heal wounds quickly and perfectly, without scars.-- Assoc. Prof. Işık YuluğAssoc. Prof. Işık Yuluğ from Bilkent University will be our speaker in the topic of epigenetics. Dr. Yuluğ graduated from Hacettepe University in 1985 and completed her Phd in University of London. Dr. Yuluğ has been working at Bilkent University since 1996. Currently her research is focused identifying genes targeted by BRCA1 gene and identification of tumor-related genetic changes in breast cancer. NOTE: The language of the symposium will be English and there will be certificate distribution after the symposium. Contact: bilkentgenetiktoplulugu@gmail.com President of the Bilkent Genetics Society Ali Cihan Usluel 0531 505 72 97 Vice presidents of the Bilkent Genetics Society Ilker Ali Deniz 0537 252 27 32 Buket Seçkin 0534 434 80 94 Yaprak Buse Çağlar 0536 322 88 26https://www.facebook.com/groups/bilgent/http://www.bilgent.net/ **For registration: The fee of mini-symposium is 40 TL Banka İsmi: Akbank Hesap Sahibi: Ali Cihan Usluel IBAN Numarası: TR320004600124888000245370 Hesap Numarası: 0245370Şube Kodu: 0124 - Çorlu Şubesi *** GE 250: 200 POINTS!!!

http://www.biyologlar.com/vi-horizons-in-molecular-biology-and-genetics

Enfeksiyon hastalıklarının ilk kez tanınması, etkenlerinin bulunuşu ve/veya üretilmesi konularında tarihsel sıralamalara örnekler veriniz.

İlk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/enfeksiyon-hastaliklarinin-ilk-kez-taninmasi-etkenlerinin-bulunusu-veveya-uretilmesi-konularinda-tarihsel-siralamalara-ornekler-veriniz-

Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis)

Uzun yıllar, canlıların kendiliğinden meydana geldikleri görüşü, oldukça fazla bir taraftar bulmuştu. Bunlara göre, canlılar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sıcak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadır. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine buğday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahır veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacağını iddia etmiştir. Ayrıca, havada kalmış etlerde kurtçukların oluşması da bu görüş için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlıların bir önceki canlıdan gelmekte olduğu görüşünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamıdır. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balık koyduktan sonra birinin ağzını sıkıca bağlamış ve diğerini açık bırakmıştır. Deneme sonunda, ağzı kapalı olan kavanozdaki et ve balıkta kurtçukların bulunmadığını, buna karşılık açık olanda ise kurtçukların varlığını göstermiştir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarının bulunmasına rağmen içinde olmaması, kurtçukların sinekler tarafından meydana getirildiği görüşünü de doğrulamıştır. Araştırıcı, ayrıca, kurtçuklardan sineklerin meydana gelişini de izlemiştir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüşü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüşü (spontan generasyon) gölgelenmiş ve reddedilmiştir. Biyolog, şair ve lisancı F. Redi, 105 parazitin tanımını yapmıştır. Bu görüşleri nedeniyle kilisenin zulmüne uğramış, odun yığınları üzerine konulmuş ve kanaatini değiştirmediği için de yakılmıştır. Louis Joblot (1647-1723), samanı iyice kaynattıktan sonra ikiye ayırarak kavanozlara koymuş, bunlardan birinin ağzını iyice kapatmış diğerini ise açık bırakmıştır. Açık olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmaların ürediğini buna karşılık, kapalı olanda ise böyle bir şeyin oluşmadığını gözlemiştir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatılarak her türlü canlıdan arındırılmış bir ortamda, yeniden bir canlının oluşamadığı ve canlıların kendiliğinden meydana gelemeyeceğini ispatlamıştır. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliğinden bir canlı oluşturma yeteneğine sahip olamayacağı görüşünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksız olduğunu kanıtlamıştır. John Needham (1713-1781), yaptığı denemede, ısıtılmış ve ağzı kapatılmış et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlıların ürediğini gözlemiş ve benzer durumu ısıtılmamış ve ağzı kapalı olan kavanozda da saptamıştır. Bu araştırmasına göre, J. Needham, spontan generasyon görüşüne katılmış ve desteklemiştir. Buna göre, ısıtılarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliğinden oluşmuşlardır. Hayvansal dokuların "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarına ve cansız materyalleri canlı hale getirebileceğine de inanmıştır. Bu görüş, bir natüralist olan Buffon tarafından da doğrulanarak kabul görmüştür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptığı bir seri deneme sonunda, J. Needham'ın çalışmalarını ve görüşünü reddetmiş ve ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapılmadığını ileri sürmüştür. L. Spallanzani, ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapıldıktan ve ağızlarının, mantar yerine, ateşle ve hava girmeyecek derecede kapatılması halinde herhangi bir animakulatın meydana gelmeyeceğini açıklamıştır. Needham, bu görüşe karşı olarak, uzun süre kaynatmanın organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edeceğini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Buna karşı, Spallanzani verdiği yanıtta, aynı süre kaynatılmış et suyu veya saman enfusyonunun ağzı açık bırakılırsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatların meydana geleceğini belirtmiştir. Lavoisier, 1775 yılında yaptığı denemelerde havada oksijenin varlığını saptamış ve bunun yaşam için gerekli olduğunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin doğruluğunu iddia etmiştir. Araştırıcı, kaynatmakla şişelerin içindeki oksijenin dışarı çıktığını buna bağlı olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlıların oluşmadığını da savunmuştur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasından yaklaşık 61 yıl sonra, yaptıkları bir seri çalışmada, eğer hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sıcak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanın üremediğini gözlemlemişlerdir. Ancak, bu denemeye karşı çıkanlar, havanın bu tarz işleme tabi tutulmasının havadaki hayat jermlerinin asitten veya sıcak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarını ve böylece abiyogenezis'in oluşamayacağını savunmuşlardır. Schwann, ayrıca oksijenin yalnız olarak, ortamda mikroorganizmaların oluşmalarına veya üremelerine yeterli olamayacağını da açıklamıştır. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yılları arasında, Schulze ve Schwann'ın araştırmalarına bazı yenilikler ilave etmişlerdir. Şöyle ki, bunlar havayı asit veya ısıtılmış tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermişler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadıklarını açıklamışlardır. Bu deneme ile , hem pamuğun mikropları tutabileceğini ve hem de asit veya sıcak havanın animakulat oluşmasına zararlı bir etkisi olmadığını da göstermişlerdir. Ancak, bazıları, havadaki tozlarda bulunan bazı canlıların, havanın asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilişi sırasında tutulacağını iddia etmişlerdir. Sonraları, pamukta da mikroorganizmaların bulunabileceği ortaya konulmuştur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafında cam bulunan ağaçtan bir kültür kutusu hazırlamış ve iki yan tarafına camdan küçük pencereler yerleştirmiş ve tozları tutması için de , kutunun iç yüzü gliserinle sıvamıştır. Yandaki küçük camdan gönderilen ışık (ışınları) yardımı ile kutunun içinde tozların bulunmadığı saptanmış ve optikal olarak temiz bulunmuştur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmuş ve tüpler alttan ısıtılarak steril hale getirilmiştir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sıcaklık derecesine kadar ılıtıldıktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldıklarını gözlemlemiştir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanın mikropsuz olacağı görüşüne varılmıştır. Tyndall, yaptığı bir seri çalışmada, mikroorganizmaların iki formunun olabileceğine dikkati çekmiştir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sıvıların mikroorganizmalardan arındırılmasının mümkün olabileceğini de saptayarak kendi adı ile anılan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmuştur. Kaynak:www.mikrobiyoloji.org

http://www.biyologlar.com/spontan-generasyon-teorisi-abiyogenezis

Arkelerde Sistematik Yapı

Üst alem: Archaea Bölüm / Sınıf Crenarchaeota Euryarchaeota Korarchaeota Nanoarchaeota Arkeler, Arkea (Yunanca αρχαία, "eskiler" 'den türetme; tekil olarak Arkaeum, Arkaean, veya Arkaeon), veya Arkebakteriler, canlı organizmaların bir ana bölümüdür. Yabancı literatürde bu gruptaki canlılar Archaea veya Archaebacteria, grubun tek bir üyesi ise tekil olarak Archaeum, Archaean, veya Archaeon olarak adlandırılır Arkeler, Ökaryotlar ve Bakteriler, üç-saha sisteminin (İngilizce three domain system) temel gruplarıdır. Bakteriler gibi arkaeler de çekirdeği olmayan tek hücreli canlılardır, yani prokaryotlardır (prokaryotlar altı-alemli sınıflandırmada Monera olarak adlandırılırlar). İlk tanımlanan arkaeler aşırı ortamlarda bulunmuş olmalarına rağmen sonradan hemen her habitatta raslanmışlardır. Bu üst krallığa ait tek bir organizma "arkeli" (Arkea'ye ait anlamında; İngilizce archaean) olarak adlandırılır, bu sözcük sıfat olarak da kullanılır. Evrim ve sınıflandırma Arkeler rRNA filojenetik ağaçlarına göre iki ana gruba ayrılırlar, Euryarchaeota ve Crenarchaeota. Ancak yakın yıllarda bu iki gruba ait olmayan bazı başka türler de keşfedilmiştir. Woese, arke, bakteri ve ökaryotların ortak bir atadan (progenot) türemiş farklı evrimsel sülaleler olduğunu öne sürmüştür. Yunanca archae veya 'eski' anlamında Arke isminin seçiminin arkasında bu hipotez yatmaktadır. Daha sonra bu grupları, her biri bir çok âlem içeren, bölge (domain) veya üst-âlem olarak tanımlamıştır. Bu gruplandırma sistemi çok popüler olmuş, ancak progenot fikri genel destek görmemektedir. Bazı biyologlar arkaebakteri ve ökaryotların özelleşmiş öbakterilerden türediğini öne sürmüşlerdir. Arkea ve Ökarya arasındaki ilişki biyolojide önemli bir problem olarak sürmektedir. Yukarda belirtilen benzerlikler bir yana, birçok filogenetik ağaç bu ikisini beraber gruplandırır. Bazıları ökaryotları Crenarchaeota'lardan ziyade Euryarchaeota'lara yakın yerleştirir, hücre zarı biyokimyası aksini göstermesine rağmen. Thermatoga gibi bazı bakterilerde arke-benzeri genlerin keşfi aradaki ilişkinin tanımlanmasını zorlaştırmaktadır, çünkü yatay gen transferi olmuş olması muhtemel görünmektedir. Bazıları ökaryotların bir arkeli ile bir öbakterinin kaynaşmasıyla meydana geldiğini öne sürmüşlerdir, öyle ki birinci çekirdek, ikincisi ise sitoplazmayı oluşturmuştur. Bu hipotez genetik benzerlikleri açıklayabilmekte, ama hücre yapısını açıklamakta zorluklarla karşılaşmaktadır. Arkelerin bakterilerden farklılıkları rRNA gen dizinlerinin karşılıştırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Yukarıda belirtilen problemlerin bazıları, gen dizinlerine tek başına bakmak yerine artık organizmaların bütün genomlarının karşılıştırılması yoluyla çözülmeye çalışılmaktadır. 2006 Eylül ayı itibariyle 28 arke genom dizini tamamlanmış, 28'i ise kısmen tamamlanmıştır. Arkelerin keşfi bilim dünyasındaki ilk etkisini canlıların sınıflandırılması ve gerçek bir soy ağacının oluşturulmasında göstermiştir.Bu konular özellikle biyolojik evrim ile yakından ilgili olduğu için çok önemlidir Gerçek akrabalık ilişkilerini ve ortak atayı bulmak için insanlar antik çağın büyük doğa bilgini Aritotales'ten beri ,canlıları sınıflandırmaya çalışmakta ve bunda da bir sorun yaşanmaktadır.Bunu nedeni sınıflandırmada kullanılan ölçütlerin kimi zaman canlılar arasındaki gerçek evrimsel bağların,yani akrabalık ilişkilerinin ortaya çıkarılmasında yardımcı olmamasıdır.Yani kim kimden önce evrimleşti,hangi canlı, hangi başka canlıyla ortak atayı paylaşıyordu;bu durum birçok noktada belirsizlik taşıyordu.Gözle görünür özelliklere dayalı sınıflandırma, özellikle yüzbinlerce tür içeren mikroskobik canlılarda pek yararlı olmamaktaydı.Bu nedenle 20.yüzyılın ortalarına denk mikroorganizmalar,sınıflandırma güçlüğü olan basit bitki ve hayvan alt grupları olarak kabul ediliyordu. 1957'ye kadar prokaryotlar iki alemli bir sistematik modelin(Carolous Linnaeus'a göre) parçası olarak günümüzde bile bir referans olarak kabul edilen Dr.David Hendricks Bergey'in "Bergey's Manual Of Determinative Bacteriology(Bergey'in tanımlamalı Bakteriyoloji El Kitabı)"nın 7. Baskısında olduğu gibi tek hücreli bitkiler olarak kabul edildi,ki bugün bu değişmişdir ve bu sistematik içinde bugün arke grubuna dahil edilmiş türlerde vardı;yani arke oldukları bilinmeselerde bakteri olarak adlandırılsalarda geçmişte arkeler bakteri olarak sınıflandırılmışlardı(örneğin Halobacterium salinarum türü ve Methanobacteriaceae ailesi). 1956'da ise bakteriler ve arkeler(ki 1956'da bakteri olarak biliniyorlardı) bugün bile kulanılan şekliyle monera içindeki yerlerini mavi-yeşil alglerle(yada siyanobakterilerle) beraber almışlardır(Lynn Margulis ve H.F. Copeland'ın yaptığı dörtlü sistematiğe göre). Arkeler bütün yaşamın bölündüğü üç domeynden birini oluşturur. Geri kalan iki domeynden birini bitkileri,hayvanları,protistaları ve mantarları içeren ökaryota grubu oluşturur.Protistalar hariç çoğunlukla tanıdık olduğumuz diğer ökaryotlar Aristotales zamanından beri bilinmekte ve araştırılmaktaydı.Son domeyn(ing.;domain:klasik taksonomideki karşılığı regnum(alem) yada regnumdan daha geniş bir grup olarak kabul edilir) olan bakteriler ilk defa 17.yy'da Hollandalı doğa bilimci Anthony Van Leeuwenhoek tarafından mikroskop altında gözlendi. Prokaryotların çok küçük olan boyutları onları çalışılması çok zor bir grup haline getirmişti.İlk sınıflandırma prokaryot hücrelerin şekline, labarotuvar kültürlerindeki kolonilerin görünüşüne ve diğer fiziksel karakterlere dayanıyordu.Biyokimya modern bir bilim dalı olarak gelişince,kimyasal karakterler prokaryot türlerin sınıflandırılmasında kullanıl-dı.Fakat buna rağmen bu bilği küçük mikropları güvenilir bir şekilde tanımlamak ve sınıflandırmak için yeterli olmamıştı. Çünkü hala,keşfedilmiş olan birçok arke türü bakterilerin içinde sınıflandırılmaya devam ediyordu.Örneğin metanojenler,oksijenin bunları öldürdüğü,olağan dışı enzimler üretmeleri ve hücre duvarlarının bilinen tüm bakterilerden farklı olmasıyla mikrop dünyasındaki kimyasal bir farklılık olarak zaten çoktan biliniyorlardı(arke diye farklı bir grup bulunmadan da öncede).Çoğu arkeon mikroskop altında bakteriden pek farklı görünmüyordu ve birçok türün olağandışı ko-şullarda yaşaması kültürlerinin yapılmasını zorlaştırıyordu (bilim insanları şimdilerde arkeyi okyanus yüzeyi,derin okyanus çamurları,antartika ve derin petrol yatakları gibi artan bir habitat düzeyi içinde bulmaya başladılar).Bu nedenle onların yaşayan organiznalar arasındaki yerleri çok uzun zamanlar keşfedilemedi. Prokaryotların güvenilir ve tekrar edilebilir deneylerle(örnegin bazı prokaryotlar değişen bazı ortam koşulu parametrelerine göre farklı gram boyama reaksiyonları verir)sınıflandırılması 20.yy'ın sonlarına,taki moleküler biyolojinin polinükleotid dizi sıralarının çıkarılmasına olanak verene kadar mümkün olmadı. 1950'lerde Sanger'in proteinleri yapıtaşları olan aminoasitlere ayırma metodlarıdan ilkini(ki daha birçok metod vardır) bulmasıyla diğer araştırmacılarda boş durmadı vede bu yöntemi diger moleküller de uygulamaya başaladılar.Buarada 1960'larda Wisconsin-Madison Üniversitesinde çalışmakta olan Thomas D.Brock,biyologların hayatın 80 santigrad üstündeki derecelere dayanamacağını düşündüğü bir ortamda araştırmalarına devam etti vede A.B.D.'de Yellowstone Ulusal Parkında(büyük bir bölümü Wyoming eyaletinde olan,tektonik yeryüzü hareketlerinin sürdüğü,gayzerleriyle ünlü bir bölgedir),sıcak su kaynaklarında Thermus aquaticus adınıverdiği,aşırı sıcak sever(hipertermofilik) bir bakteri buldu.Her ne kadar Brock'un bulduğu organizma arke olmasada termofilik arkelerin keşfedilmelerinde önemli role sahiptir.Çünkü hayatın varolamayacağı düşünülen habittlarda da yaşamarama çabaları başlamış ve birçok aşırı sıcak sever arke keşfedilmişdir. Yakın bir zamana kadar arke domeyni yaşamın ana bir domayni olarak farkedilemedi.20.yy'a kadar çoğu biyolog tüm canlıları bitkliler ve hayvanlar olarak düşündü.Fakat 1950'lerde ve 1960'larda çoğu biyolog mantar,protista ve bakterilere yer açmak için bu sınıflandırmanın yetersiz kaldığı gerçeğinin farkına vardı.1970'lerde beş alemli sistematik tüm canlılrın sınıflandırılabileceği bir model olarak kabul gördü(1969daki Whittaker yaptığı sınıflandırmaya göre).Temel ayrım bir prokaryota ve dört ökaryotik(bitki,hayvan,mantar,protista) grup arasında yapıldı.Ökaryotik organizmaların prokayotlardan ayrımı ortak özellikleri olan nükleus,sitoiskelet ve hücre içi zar sistemini gibi yapıları paylaşıyor olmalarıydı. Araştırmacılar 1960'lı yıllardan başlayarak canlıların sınıflandırılmasında protein,deoksikarboksilik asit(DNA) ve ribonükleik asit(RNA) molekülleri kullanmaya başladı.Çünkü ortak bir atadan evrimleştikleri için tüm canlılar ortak bir moleküler kalıtı paylaşmaktadırlar.Milyarlarca yıldır süre gelen evrimleşme süreci içinde bu moleküllerin yapısında birçok kalıcı değişme (mutasyon) meydana geldi ve hala gelmekte. Fakat bu moleküller her canlıda farklı bir öykü yaşadıkalrı için,geçirdikleri değişmenin boyutuda farklı oluyor.Doğal ola-rak birbirine yakın(akaraba) canlıların molekülleri arasındaki fark daha az,uzak olanlarda ise daha fazla.Bu durumu insanlardan bir örnek vererek açıklamak gerekirse,bir bireyin sahip olduğu küçük ve büyük kan grupları en fazla ana,baba ve kardeşlerine benzemekte,diğer insanlarla olan benzerlikse,akrabalık derecesine bağlı olarak azalmakta. DNA molekülleri canlı hücrelerde bulunur ve hücrelerin ihtiyaç duyduğu proteinlerin ve diğer hücresel komponentlerin yapımı için gerekli bilğiyi taşır.Ribozom ise DNA daki bilgiyi kimyasal bir ürüne çeviren,hücrenin en önemli bileşenlerinden biri olan büyük ve karmaşık bir moleküldür.Ribozomun kimyasal kompozisyonu DNA'ya çok benzer ve kendine özgü bir yapıtaşı sırasına sahip olan RNA ve proteindir.Dizi tanımlama teknikleriyle bir moleküler biyolog RNA'nın yapı taşlarını tek tek ayırarak tanımlayabilir. Ribozomlar(DNA mesajını kimyasal bir ürüne çevirir) canlıların fonksiyonları açısından kiritik derecede önemliydi,onlar çabuk evrimleşmeye meğilli değillerdi. Ribozamal dizideki büyük bir değişme,ribozomun hücre için yeni proteinler inşa etme görevini yerine getirememesine neden olabilirdi ve bunun ilk sonucuolarakda canlının yaşaması mümkün olmazdı.Yani bugün yaşayan canlılardaki ribozamal RNA'nın(özellikle de 16s RNA) diğer moleküllere göre çok daha az değişmesinin en büyük kanıtı bu canlıların hala hayatta olmalarıdır!Bunedenle araştırıcılar ribozal dizilerin sıralarının korunduğunu fazla değişmediğini söylüyorlar.Bu yavaş moleküler evrim oranı ribozomal sırayı bakteriyel evrim sırlarının gizli kalmaması için iyi bir seçenek yaptı.Geniş bir çeşitliliğe sahip olan bakteriler(hatta tüm canlılar) arasında ribozomal sıradaki az sayıdaki farklılıkları karşılaştırarak benzer dizi sıralarına sahip gruplar bulunabildi ve ilişkili gruplar olarak kabul edildi. Bilim dünyası 1970'lerin sonlarında arke denen tamamen yeni bir organizma grubunun keşfiyle anlaşılmaz bir şekilde şok oldu.1970'lerin sonunda Dr.Carl R. Woese Illinois üniversitesindeki meslektaşlarıyla beraber yürüttüğü prokaryotlar arasındaki evrimsel ilişki üzerine olan bir çalışmanın başkanıydı vede bakteriyel ilişkinin daha iyi bir resmini geliştirebilmek amacıyla bakterilerdeki moleküler dizi sıralarını arştırmaya başladılar.Dr.Carl R. Woese mikropların birbiriyle nekadar yakından ilişkili olduklarını bulmak için RNA dizi sıralarıyla özelliklede moleküler saat(evrim süresince tıpkı bir saat gibi sabit aralıklarla değişen) ve evrim boyunca geçirilen değişmeyi yansıtabilecek bir molekül olarak seçtiği 16S ribozamal RNA(ökaryotlardaki işlevsel karşılığı endoplazmik retikulumun zarına bağlı ve sitoplazmada serbest olarak bulunan ribozomlardaki(yani kısaca sitoplazmik ribozomlardaki) 18S vede kloroplast ve mitokondrideki ribozomlardaki 16S rRNA) -ne 23S rRNA(ökaryotlardaki işlevsel karşılığı 28S ve yine kendisi) kadar mutasyonlara açık ve gereksiz baz dizisine sahip olma olasılığı vardı ne de 5S rRNA(ökaryotlardaki karşılığı aynısı yani yine) gibi karşılaştırmaya yetmeyecek kadar az baz dizisine sahipti- ile çalıştı ve prokaryotların aslında bakteri ve onun arke dediği,yeni farkedilen iki çok farklı gruptan oluştuğunu farketti (tabiki DNA dizi sıraları ve klasik taksonominin kriterleriyle destekleyerek!). Bu grupların herbiri birbirinden ökaryotadan oldukları kadar farklıydılar. Bunula birlikte biyokimyasal olarak sizden ne kadar farklıysalar bakterilerden de o kadar farklıydı-lar.Bulgularını DNA vede protein dizileriyle destekledi.Bulguları 1977'de Proceedings of the National Academy of Sciences(PNAS)'ın Ekim 1977 sayısında yayınlandı (Carl R. Woese,Ralph Wolfe ve arkadaşları tarafından) ve çok büyük bir süprizle karşılandı.Bütün küçük yapılı mikroplar birbirleriyle yakından ilişkili değillerdi.Analizlerde bakteriler ve ökaryotlara ek olarak metan üreten mikropların üçüncü bir grubu daha vardı.O bu müthiş ayrımı farkederek,öbakterilerden (gerçek bakteriler) ayırdetmek için bu gruba arkebakteriler(eski bakteriler) adını verdi.Vede tüm canlıları:Öbakteriler,Ökaryotlar ve Arkebakteriler olarak üç domeyn altında topladı.Zaten beşli sistematik modelde bir prokaryot ve dört ökaryot olmak üzere prokaryotlar ve ökaryotlar ayrı guruplarda toplanmıştı fakat Woese'un çalışması bu iki ana gruba ek olarak Arkebakterileride(Arke) içeren üç ana grup ortaya çıkarmıştı!Kısacası bu genetik yapılarındaki farklılıktan dolayı Woese hayatın üç domeyne bölüneceğini ö-nerdi;Ökaryot,Öbakteri,Arke.Bugün ise bir otorite olarak kabuledilen Bergey'in Tanımlamlı Bakteriyoloji El Kitabı Arkebakterileri metanojenler,sülfat indirgeyiciler,aşırı tuzcullar,hücre duvarı olmayanlar ve aşırı sıcak severler(sülfür metabolize edenler) olarak beş gruba ayırmakta (Bergey'in Tanımlamalı Bakteriyoloji El Kitabı'ndan farklı olarak ilk defa 1984'de çıkan Bergey'in Bakteri Sistematiği adlı eserin 2001 yılındaki ikinci basımın birinci cildinde). Woese'un çalışmasının önemi,onun bu garip mikropların biyolojilerinin en temel düzeyinde bile farklı olduklarını göstermesidir.Onların RNA dizi sıraları bilinen bakterilere bir balık yada çiçekten daha benzer değildi.O bu müthiş farklılığı farkederek, bakterilerdenayırtetmek için bu gruba arkebakteriler(eski bakteriler) adını verdi.Bu organizmalar arasındaki doğru basamaksal ayrım kesinleşmeye başladıkça,Woese insanların arkebakterileri basit bir bakteriyal grup olarak düşünmemeleri için onların adını arke olarak kısalttı. Hatta kendisi 1998'de o zamanki Başkan Bill Clinton'dan,Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl bilime katkılarından dolayı bilim adamlarına verilen bir ödül de almıştır. Arkeon filogenisinde(biyolojide birbirinden türeyen canlıların üreyerek birbirini izlemesi) DNA'larındaki moleküler dizi sıralarından dayararlanılır.DNA dizi sıralarının tayini (16S rRNA dizi sıraları,proteinlerin amino asit sıraları,klasik taksonomideki kriterlerden biyokimyasal ve fizyolojik özellikler,morfoloji gibi verilerle desteklenerek) arke içinde öyarkeota,krenarkeota ve korarkeotaolarak üç farklı grup olduğunu gösterir.Örneğin, krenarkeota ve öyarkeota DNA replikasyon mekanizmaları ve hücre döngüleri ve translasyonel araçları bakımından belirgin bir şekilde birbirlerinden farklıdırlar.Klasik taksonomi ölçütleriyle desteklenmiş olan filogenetikçalışmalara göre çıkarılmış yeni soy ağacı;bilgisayar simülasyonları, gen bankalarından gelen bilgiler,genetik allogoritma denen bir matematiksel modelleme kullanılarak tasarlanmıştır.Vede bu ağacın dallarının köküne olan uzaklığı,dallarının birbirine olan uzaklığı rastgele değildir,bu hesaplamalar sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Arke domeyninin kendi içinde ayrıldığı gruplar. Metan üreticileri ve tuz seven arkeleri içine olan öyarkeota neredeyse en iyi bilinenidir.Hatta öyarkeota grubunda sülfonojen ve demir redükleyen aşırı sıcak sever türlerde keşfedilmişdir. Krenarkeota bilinen tüm canlılardan daha yüksek sıcaklıklarda yaşayan türleri içersede,toprağın içinde ve daha ılımlı sıcaklıklarda birçok türü keşfedildi.Korarkeota grubu ise en ilgincidir.Çünkü bu grubun bildiğimiz anlamda herhangi bir üyesi daha henüz canlı olarak izole edilememiştir.Sadece arkelerin habitatlarından izole edilen nükleik asit dizileri (PCR metoduyla amplifiye edilip,elektroforez yöntemiyle jelde yürütülerek)ve aminoasit dizilerine göre farklı bir grup oluşturulmuş ve korarkeota adını almıştır.Bu grubun işaret ettiği en önemli nokta ise,artık canlıları sınıflandırmak için canlının izoleedilmesede,o canlıya ait bulunan moleküllerinin yetebilecegidir!Ayrıca,bazı kaynaklara göre bu üç gru-ba(krenarkeota,öyarkeota,korarkeota) girmeyen vede toluen bozan ve metanojenlere benzeyen sınıflandırılmayı bekleyen arkeler de vardır. Yukarıda da görüldüğü gibi,metanojenlerin bakterilere değilde arkelere ait olduğu keşfedildiğinden beri(1970'lerde Woese'un çalışmasıyla),diğer birkaç arke grubu daha keşfedildi.Bunlar aşırı tuzcul sularda hayatını sürdüren ve suyun kaynama derecesine yakın sıcaklıklarda yaşayan bazı gerçekten garip arkeleri içerirler.Arke sadece 25 yılda belirsizlik-ten,anlaşılmazlıktan neredeyse tam bir düzene girmiştir. Arkeonlar artan bir şekilde bilimsel araştırmaların konusu oldu. Arekeal hücreler bir yandan bakteri hücrelerini andırabilir fakat önemli sayıdaki neden bakımından ökaryal hücrelere daha çok benzerler.Bu noktadaki önemli soru ise arkelerin bizimde içinde bulunduğumuz grup olan ökaryotanın mı yoksa bakteryanın mı yakın akrabası oduğudur.Bu cevaplanması oldukça zor bir soru çünkü,bizburada hayat ağcının en alt dalları hakkında konuşuyoruz,bugünhayatta karşılaştırmak için o kadar eski atalarımız yok.Bu soruya hitap eden ilğinç bir yaklaşım ise eş genlere bakılması yönündedir.Bazı DNA dizileri her hücrede bir kopyadan daha fazla bulunurlar.Çünkü tahminlere göre geçmişte fazladan kopyalar yapıldı. Hücrelerdeki bazı eş kopya olarak bulunduğu bilinen genler,eş kopya yapımının yaşamın üçüncü domeyni ayrılmadan önce meydana geldiğini des-tekler.Bilimadamları iki diziyi karşılaştırarak arkenin bizeve diğer ökaryotlara bakteriden daha yakın ilişkide olabileceğini buldular. Moleküler tekniklerin kullanılması,evrim sürecinin erken zamanlarında prokaryotların arke ve bakteri(yada öbakteri) olarak ayrıldığını kanıtladı(16S ve 18S ribozomal alt birimlerindeki ribozomal RNA sıralarındaki kanıt).Birincil özellikleri;hücre duvarlarının peptidoglikandan yoksun olması,plazma membranın kendilerine özgü bir lipit kompozisyonuna sahip olması ayrıca RNA polimeraz ve ribozomal proteinlerinin bakterilerden çok ökaryotlara benzemesi olarak sıralayabiliriz.

http://www.biyologlar.com/arkelerde-sistematik-yapi

EVRİM TEORİSİNİN TARİHÇESİ

Evrime dair görüşler, canlıların ortak bir ataya sahip olabilecekleri ve değişim gösterdiklerine dair bilinen kayıtlar, en az M.Ö. 6. yüzyıla, Miletli Yunan DüşünürAnaksimander‘e kadar gitmektedir. Tek tanrılı dinlerin öne sürdüğü yaratılış hikayelerine dayanılarak dünyadaki canlılığın tek seferde yaratıldığına ve bu türlerin sabit bir şekilde hiç bir değişme göstermeden günümüze kadar geldiklerine inanılmıştı. Orta Çağda ise “yaratılışçılk” inancına aykırı düşünce geliştirmek engizisyon zihniyeti tarafından yasaklanmıştı. Ancak 18. yüzyılda farklı bilim insanları ve araştırmacılarca bunun doğru olabileceğine dair şüpheler duyulmaya başladı. Bugün bildiğimiz anlamdaki Evrim kavramı ise Fransız Compt de Buffon‘a aittir. Buffon bu konuda 1749-1804 arasında 44 eser vermiştir. Buffon’un eserlerinde bilinmeyen ise “evrim olgusunu” veren ve neden olan süreçlerdi. Özellikle 18. yüzyılda bu konularda bir düşünce zenginliği gözlemlenmiş ve 1809′da Lamarck, türlerin oluşmasını ebeveynlerin hayattayken edindikleri kalıtımlar ve uyum sağlama yoluyla oluştuğunu söyleyen görüşünü belirtmiştir. Bu görüşler İngiltere’de siyasi ve dini düzeni tehdit eden görüşler olarak görülmüş ve oradaki bilim kurumlarınca da bu görüşler ilk önce tehlikeli olarak görülmüş, tepki çekmişti. 1858 yılında ise hem Charles Darwin, hem de Alfred Russel Wallace eş zamanlı olarak Linnean Society of London’da (Londra Linne Derneğinde) iki farklı çalışmada, türlerin doğal seçilim yoluyla evrim geçirdiklerine dair teorilerini ortaya koyarak ilk kez yayınladılar ve buna Evrim teorisi denildi. Fakat bu yayın ilk önce fazla dikkat çekmedi. Bir yıl sonra 1859 yılında ise Darwin, “Türlerin Kökeni” isimli kitabını yayınladı ve bu kitabında Evrim teorisini daha iyi açıkladığı ve evrim süreçlerine dair daha derin açıklamalar getirdiği için artık bilim dünyasında da giderek daha çok kabul görmeye ve evrimin gerçekliği kabul edilmeye başladı. Darwin’in buna karşın açıklayamadığı şey ise, canlıların bu özelliklerini nesillerden nesillere nasıl aktarabildikleri ve bu özelliklerin sahip olduğu farklı varyasyonlarının soya çekimde neden birbirlerine karışmadığı idi. Çünkü o zamanda Gen ve DNA henüz bulunmamıştı ve Darwin de dolayısıyla bunların genetik temellerini bilemiyordu. Bu mekanizmayı açıklayan bilgileri ise 1865′de Gregor Mendel sağladı. Mendel’in araştırmaları ise belirli özelliklerin önceden söylenebilir ve kesin tanımlanabilir bir şekilde gelecek nesillere kalıtımla nasıl bırakıldığını açıklıyordu. Fakat Mendel de henüz DNA ve genlerin olduğunu bilmiyordu. Biraz daha geriye gidersek, Darwin’den önce Jean Baptiste Lamark’a (1744-1829) göre tüm canlılar ortak bir kökenden gelmekte ve canlının yaşadığı ortamda meydana gelen çevresel bir değişiklik, bu ortama uymaya çalışan canlı türünün tüm (veya çoğu) üyelerinde bir değişikliğe neden olmaktaydı. Mesela Lamark’a göre kullanılan organlar gelişiyor, kullanılmayan organlar ise köreliyordu. Yeni kazanılan bu özellik ise gelecek nesillere kalıtım ile aktarılabiliyordu. Bu durum da canlıların türleşmesine ve türlerin değişimine yol açıyordu. Bilinen en ünlü örneğe göre zürafaların boyunları yüksek dallardaki yaprakları yiyebilmek için uğraşmaları sonucunda uzamıştır ve bu özellik sonraki nesillere aktarılıp o türün özelliği olmuştur. Charles R. Darwin (1808-1882) ve Alfred R. Wallace’e (1823-1913) göre de tüm canlılar ortak bir kökenden geliyordu. Canlı türlerinin değişime uğramasının ve çeşitlenmesinin sebebi ise Lamark’ın öne sürdüğü gibi çevre değişiklikleriyle kazanılan özelliklerin ve becerilerin gelecek nesillere kalıtım yoluyla aktarılması değil, herhangi bir türün bireyleri içinde zaten var olan farklılıklar ve değişkenliklerden, bu bireylerden çevre şartlarına daha iyi uyum gösterebilenlerin diğerlerinden daha elverişli şartlar bulup daha çok üreyip çoğalabilmesiydi. Yani Darwin’e göre çevreye uyum gösterebilme ve adaptasyon seleksiyonun sonucuydu, Lamarck’a göre ise çevreye uyum ihtiyacının sonucuydu. Bir yukarıdaki zürafa örneğimize geri dönecek olursak Darwin’e göre uzun boyunlu zürafaların açıklaması; önce kısa boyunlu zürafaların olduğunu, bunların arasında bazı uzun boyunlu zürafaların (varyasyonları) olduğu ve bu uzun boyunlu zürafaların daha iyi beslenebilmelerinden dolayı daha iyi bir avantaja sahip oldukları ve besin kıtlığı olduğu zamanlarda uzun boyunlu olmalarından dolayı yüksek ağaçlardaki yapraklara ulaşarak hayatta kaldıkları, kısa boyunlu olanların ise doğal seleksiyon sonucu zaman içinde gitgide azalarak yok olduklarını söyler. Bu anlamda Darwin’e göre rastgele varyasyonlar daha önce de vardır ve doğanın düzenleyici etkisi olan doğal seleksiyon sonra devreye girer. Bunun gibi Lamark, mağarada yaşayan ve gözleri kör olan hayvanların o ortama uymak zorunda kaldıkları için böyle olduklarını söylerken, Darwin ise gözleri kör olanların mağarada yaşayabildiklerini ileri sürüyor, fakat kör olmanın sebebini açıklamıyordu. Darwin, evrime etki eden faktörlerin kabaca, günümüzde olduğu gibi geçmişte de aynı şekilde, eşit oranlarda ve sabit bir şekilde etkili olduğunu düşünüyordu. Fakat bu konuda yanılıyordu. Bu şekilde daha önce Jeoloji biliminin babası sayılan Charles Lyell’in (1797-1875) yer bilimsel süreçleri açıklamak için kullandığı “Güncellik Prensibi”‘ni de yanlışlıkla devralmış oldu. Darwin’in doğal seçilim konusunda yazdıkları evrim teorisinin temelinde yatmasına rağmen, Darwin kalıtsal varyasyonlar ile çevrenin etkisi sonucu meydana gelen değişiklikler arasındaki farklılığın ve bu faktörlerden tam olarak hangisinin daha ağırlıklı rol oynadığının tam olarak bilincinde değildi. Evrimin mekanizmasının anlaşılması ancak daha sonraki yıllarda, Mendel’in çalışmalarının başka bilim adamlarınca keşfinden sonra mümkün oldu. Buna rağmen hala günümüzde de evrime etki eden faktörlerden hangilerinin hangi durumlarda daha çok rol oynadığı bilim dünyasında tartışılmaktadır ve her geçen gün bu ilişkilere dair yeni bilgi ve bulgular da ortaya çıkarılmaktadır. En önemlisi 20. yüzyılın ilk yarısında, populasyon genetiğin ortaya çıkardığı sonuçlar, Darwin’in evrim teorisinin gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuş, bunun yanında Modern Evrimsel Sentez Kuramının oluşmasını sağlamıştır. 1950′li yıllardan sonra ise moleküler biyoloji de evrim araştırmalarına dahil olmuş ve 1970′li yıllarda da sosyal-biyoloji çerçevesinde seleksiyon ve seçilim süreçleri hakkında fayda – maliyet analizleri yapma suretiyle daha tutarlı veriler elde edilebilmiştir [Sosyal biyoloji; ağırlıklı olarak biyolojide evrimsel süreçleri inceleyen davranış biyolojisinin bir dalıdır. İnsan da dahil olmak üzere her türlü canlı formların sosyal davranışlarının biyolojik temellerini inceler. Sosyobiyoloji terimi 1975'de Edward Osborne Wilsonn'un "Sociobiology - The New Synthesis“ (Sosyobiyoloji - Yeni Sentez) adlı eserinde kavramlaşmıştır]. Darwin ile Mendel’in arasındaki görüş farklılıkları ve anlaşılmayan noktaları ise 1930 yılında Biyolog Ronald Fisher çözerek açıklığa kavuşturdu. Ronald Fisher’in çalışmaları bu anlamda Darwin’in açıkladığı doğal seleksiyon mekanizması ile Mendel’in kalıtım kurallarını birleştirerek başarıyla sentezledi ve evrim süreçlerine etki eden mekanizmaların birbirleriyle de ilişki içinde olduğunun anlaşılmasını sağladı. Fisher’in bu çalışmalarına da Sentetik Evrim Teorisi ya da diğer adıyla Yeni Darwincilik (Neo Darwinizm) adı konuldu. Daha sonra Ernst Mayr bu bulguları değerlendirerek bu bilgilerin Hücre Biyolojisi ve Populasyon Biyolojisi alanlarında da kullanılabilmesini sağladı. DNA’nın 1944′de ilk kez Oswald Avery tarafından bulunması ve bunun genetik materyal olduğunun anlaşılması, sonra 1953′de James Watson ile Francis Crick‘in DNA yapısını çözmeleri ile de bu sefer kalıtımın fiziksel ve maddesel temelleri olduğu anlaşıldı ve evrim mekanizmalarında genetiğin rolüne dair daha çok açıklamalar getirilebildi. O zamandan beri genetik ve moleküler biyoloji evrim biyolojisinin de temel unsurlarıdır. Buna rağmen bir bütün olarak evrim teorisi en çok ABD’de ve hıristiyan köktendinciler tarafından red edilmektedir (Kreasyonizm veya Yaratılışçılık). Avrupa’daki hıristiyan kiliseler ve oluşumların çoğu ise Evrim teorisini desteklemekte ve kabul etmektedirler (Teistik Evrim veya Evrimsel Yaratılışçılık). Evrim Teorisinin ülkemizdeki kabul görme oranı ise çok düşük olup bu oran ABD’dekinden daha azdır. kozmopolitaydinlar.wordpress.com

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisinin-tarihcesi

Mikrobiyolojinin Tarihçesi ve tarihi gelişimi

Ilk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojinin-tarihcesi-ve-tarihi-gelisimi

KÖK HÜCRE ÇALIŞMALARI ve ETİK

Bilim çevrelerinde sonu gelmez tartışmalara yol açan kök hücre araştırmaları ile ilgili haberleri sıkça okumaktayız.(1) Halen ülkemizde yasal bir düzenleme olmaması, uluslararası arenadaki belirsizlik karşısında yadırganmamalıdır. Ancak son yıllarda hızla gelişen regenerasyon (ya da hayat bilimi) olarak adlandırılan bu alanın hukuksal altyapısının olmamasının, istenmeyen sonuçlara açık kapı bıraktığının bilincinde olmanın da vaktidir. James Thomson’un başında olduğu ekibin, 1998 yılında kök hücreleri ilk kez embriyodan ayrıştırıp, laboratuvar ortamında yaşattıklarını açıklayalı beri, bilimsel çevrelerde kök hücrenin yaratacağı mucizeden ve tıpta devrim sayılacak gelişmelere gebe olunduğundan bahsedilmektedir. Bunun anlamı insanda bulunan bütün hücrelere dönüşebilen kök hücre sayesinde, vücudumuzda artık işlev göremeyecek hale gelmiş ya da bir kaza sonucu eksilmiş bir organımızın yerine yenisini koyabileceğimizdir.(2) Kök hücrenin kalıcı sakatlıklar ve tedavisi imkânsız hastalıklarda vaat ettiği tedavi, bilim dünyasını heyecanlandırdığı gibi hastalarda ve hasta yakınlarında da büyük umutlar doğurmaktadır. Kök hücrenin omurilik yaralanmaları, Parkinson, Alzheimer gibi hem yakını hem de hasta için maddi ve manevi zorluklar taşıyan hastalık ve sakatlıklara çare olma iddiası(3), son hızla yayılmakta, ve araştırmaların bir an evvel insanlar üzerinde deneme safhasına geçilmesi istemini kuvvetlendirmektedir. Bu çalışmamın amacı, kök hücre araştırmalarından kaynaklanan tartışmaların konu başlıklarını verip ahlaki ve etik sorunları ortaya koyarak; gerek uluslararası alanda gerek ulusal mevzuatımızdaki yasal durumu incelemektir. Bunun için çalışmamın ilk kısmında konuyla ilgili tanımları vermek ve niye embriyonik kök hücre araştırmaları üzerinde durulduğunu açıklamak istiyorum. İkinci kısımda ahlaki ve etik tartışmalara göz gezdirdikten sonra, üçüncü kısımda uluslararası arenadaki kök hücre araştırmalarına dair hukuksal metinleri ve gelişmeleri irdeleyip, dördüncü kısımda Türkiye’deki mevcut düzenlemelere değinmek niyetindeyim. 1. TANIMLAR: Kök hücreler kendini yenileyebilen yahut özel olarak farklılaşmış bir veya birçok tipte hücreyi meydana çıkaracak hücreye dönüşebilecek hücrelerdir.(4)Bir diğer tanımda, benzer şekilde, “bölünerek kendini yenileyen ve kan, karaciğer, kas gibi özelleşmiş görevler üstlenen organları oluşturabilecek biçimde farklılaşabilen hücrelerdir” denmektedir (5). Kök hücre, elde edildikleri yerler temel alınarak erişkin kök hücresi ve embriyonik kök hücre olarak iki başlık altında toplanmaktadır. Erişkin kök hücre: Erişkin dokularda bulunabilen ve birçok hücreye dönüşebilen kök hücresidir.(6) Ayrıca erişkin bireylerden elde edilen, embriyonik kök hücreler gibi birçok hücre tipine dönüşebilen hücreler olduğu da söylenmektedir. (7)Erişkin kök hücresi kemik iliği, kas, sinir, karaciğer gibi dokularda bulunmaktadır . Embriyonik kök hücre: Embriyonik kök hücre blastosit denen erken dönemdeki embriyodan elde edilmektedir. Bu bağlamda embriyonun tanımını vermemiz gerekiyor. Kısaca embriyonun, üreme hücreleri olan yumurta ve spermin birleşmesi -döllenme- sonucu oluşan cenin gelişimin ilk aşamasındaki hücre grubu olduğu söylenmektedir.(8) Kök hücre araştırmaları için kullanılan embriyolar in vitro (tüpte döllenme) yöntemi kullanılarak laboratuvar ortamında ortaya çıkartılmış embriyolardan alınmaktadır. Bu embriyolar ise ya kısırlık tedavisi sonucu çocuk sahip olmak için tüpte döllenme yöntemi kullanılarak ortaya çıkartılmış embriyolardan çeşitli nedenlerle ana rahmine yerleştirilmemiş artık/fazlalık embriyolar ya da yalnızca araştırma /tedavi amaçlı ortaya çıkarılmış embriyolar olmaktadır.(9) Kök hücre araştırmalarıyla ilgili hazırlanmış raporlarda embriyonik kök hücre olarak sınıflandırılmış olsa da tedavi edici klonlama sonucu elde edilen embriyonlardan çıkarılan kök hücrelerin statüsü farklıdır.(10) Zira, burada elde edilen embriyo, embriyo için verilen tanımın dışında kalmaktadır. Klonlanmış embriyoları elde ederken somatik hücre transferi yöntemi uygulanmaktadır.(11) Bu yöntem, bir kadından alınan yumurtanın çekirdeği çıkarılmış üreme hücresiyle, kök hücreden yararlanması düşünülen kişinin somatik hücresinden alınan çekirdeğin nükleer yöntemle döllenip, somatik hücre sahibinin klonu yapay bir embriyo elde etme mantığına dayanmaktadır.(12) Somatik hücre transferi yöntemiyle elde edilen, klonlanmış embriyondan beklenen fayda ise; kök hücre tedavisinden yararlanacak kimsenin vücudunun bağışıklık sisteminin reddi riskini doğurabilecek, başka bir organizma olan, embriyodan elde edilmiş kök hücreleri kullanmak yerine tedaviden yararlanacak kişinin organizmasıyla tamamen aynı genetik şifreye sahip klon embriyodan elde edilmiş kök hücrelerin kullanılarak bağışıklık sisteminin reddi ihtimalini ortadan kaldırması olarak ifade edilmektedir.(13) Ayrıca fetüsten elde edilen kök hücreler de vardır. İstenmeyen gebeliklerin sonlandırılması sonucu alınan fetüsün organlarından kök hücre elde edilme ihtimali olduğu gibi, sıkça duyduğumuz kordon bağı kanından da embriyo elde edilebilmektedir.(14) Kök hücrelerin farklılaşma kabiliyetinin yüksekliği, tıpta iyileştirici uygulamalarda kullanılabilirliliğini artırmaktadır. Bu bağlamda, çeşitli yerlerden elde edilen kök hücrelerin farklılaşma kabiliyetinin değiştiği söylenmektedir. Embriyonik kök hücrelerin diğerlerine oranla farklılaşma kabiliyetlerinin üstün olduğu iddia edilse de, son araştırmalarda erişkin kök hücrelerinin de embriyonik kök hücreler kadar farklılaşabileceği yönünde umutların arttığı bildirilmektedir.(15) Bununla birlikte, embriyonik kök hücre araştırma taraftarı kimseler bu çalışmaların sonuçlarının abartıldığını, dolayısıyla embriyonik kök hücre araştırmalarının önünün kapatılmasının amaçlandığını iddia etmektedir.(16)Sonuç olarak, farklılaşma kabiliyeti şimdilik daha üstün görünen embriyonik kök hücrenin tedavi amaçlı kullanımına yönelik yoğun çalışmalar devam etmektedir. 2. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI ÜZERİNDE TARTIŞMALAR Kök hücre araştırmaları üzerinde kopan tartışmalar çeşitli eksenlerde sürmektedir. Başlıca konular, embriyonun hukuki ve ahlaki statüsünün sorgulanması, bir başka deyişle, hayatın başlangıcı meselesi ve bilim çevrelerinde -halen tedavi edici kullanımı bulunmamakla birlikte- tedavi amaçlı klonlama diye tabir edilen somatik hücre transferi yöntemi ile elde edilmiş klon embriyonun kullanımıdır. Ayrıca, kök hücre araştırmalarının mali yükünün ağır olduğu, diğer araştırmalara ayrılacak payın azaltılmaması gerektiği, araştırmalar sonucu bulunacak tedavinin yalnızca belirli bir kesime ulaşabilirken, yoksul insanların bu tedavinin nimetlerinden yararlanamayacağı ve araştırmalarda kadın üreme hücresinin kullanılmasının ekonomik yönden zayıf kadınların istismarını doğurabileceği tehlikesine de dikkat çekilmektedir. Son olarak, kök hücre araştırmalarında hasta hakları bağlamında sakıncalar olduğu, yoğun olarak araştırmalar yapılsa da hâlâ -özellikle embriyonik kök hücre araştırmalarında- çoğu durum için kök hücrenin tedavi edici bir yöntem olmadığı belirtilmektedir. 2.1. EMBRİYONUN HUKUKİ ve AHLAKİ STATÜSÜ Embriyonik kök hücre elde ederken kök hücrenin içinden alındığı embriyo zarar görmekte ve kullanılamaz hale gelmektedir. Bu noktada sorun, embriyonun araştırma amacıyla kullanımının etik olup olmadığı, bunun ötesinde üçüncü bir kişi yararına embriyonun yok edilmesinin embriyoyu araçlaştırdığı ve embriyonun araştırma ve tedavi amaçlı kullanımının etik olmadığı itirazlarıdır. 2.1.1. EMBRİYO ÜZERİNDE ARAŞTIRMA YAPILMASINA KARŞI OLANLARIN GEREKÇELERİ Embriyonun araştırmalarda kullanılmaması gerektiğini savunanlardan bazıları embriyonun insan gelişiminin bir parçası; cenin, bebek, çocuk, ergin, yetişkin ve yaşlılık gibi insanın varolma sürecinin ayrılamaz basamaklarından olduğunu iddia etmektedir.(17) Embriyo bu sürecin parçası olduğundan insandır ve diğer insanlar gibi insan şeref ve haysiyetiyle donanmış, insan haklarının koruması altındadır. Sonuç olarak, embriyonun üçüncü bir kişinin tedavisi amacıyla yok edilmesi düşünülemez. Kant’ın “insan araç değil amaçtır” söylemine dayanılarak, bir insanın üçüncü bir kişinin tedavisinde kullanılmak amacıyla yaratılmasının insan onurunu zedelediği belirtilmektedir.(18) Kök hücre araştırmalarında embriyonun kullanımıyla insanın yaşam hakkının ihlal edildiği savının en ateşli savunucuları arasında Hıristiyan öğretisinden gelenler bulunmaktadır.(19) Onlara göre embriyonun araştırmalarda yok edilmesi insanın araçsallaştırılması ve yaşam hakkının ihlalidir.(20) Embriyonun insan olduğu ve insanla eşdeğer saygı görmesi gerektiğini savunanların dayandığı gerekçeler üç temel üzerinde yükselir.(21) POTANSİYELLİK: Embriyo potansiyel bir insandır(22) Birleşmeden itibaren embriyonun insan olmaya giden yolda ilerlediğini kabul ederek, ona insan statüsünün tanınması gerekir. Buna karşılık embriyonun insan vasfında olmadığını düşünenlerden bazıları, embriyonun kişiliği belirleyen temel niteliklerden yoksunluğunu ileri sürüp, embriyonun düşünemediğine, acı çekemediğine ve sinir sisteminin oluşmadığına dikkat çekmiştir.(23) Yine bu yönde embriyonun oluşumundan sonra 30 ila 35. günler içinde sinir hücrelerinin geliştiği ve bu tarihin önemli olduğunu belirtenler olduğuna değinilmiştir.(24) Ancak üzerinde önemle durulması gereken “embriyonun beyin fonksiyonu ve sinir sistemi geliştiğinde insan olarak kabulünün gerektiği söyleminin” ne kadar ileri gidebileceğinin belirsizliğidir. Bu görüşün sakıncalarını açıklarken, beyin ve sinir faaliyetlerinin insan hayatının varlığı meselesinde bir defa belirleyici olduğunda komadaki hastaların, yeni doğmuş çocukların hatta uykudakilerin yaşamıyor sayılabileceğinin altı çizilmektedir.(25) BİREYSELLİK, AYNILIK ve SÜREKLİLİK: Bu bağlamda iddia edilen ise: Çekirdek füzyonundan (embriyonun meydana geldiği an) sonra genetik şifresi tamamlanmış, benzersiz bir bireyle karşı karşıyayız.(26) Bu insandır. İnsan gelişimi kesintiler olmaksızın akıp giden bir süreçtir. Bu süreci farazi ayrımlarla bölmemek gerekir. Bu ayrımlar keyfidir. Her safhaya aynı koruma sağlanmalıdır.(27) Bununla birlikte embriyonun insan gibi muamele görmesi gerektiğini, gelişme sürecinde insan ile insan olmayacak embriyolar arasında keyfi belirlemelerin olmaması gerektiğine işaret edenler (28) olduğu gibi embriyonun insan sayılmasa da özel bir saygı görmesi gereğini savunanlar da vardır.(29) 2.1.2. EMBRİYO ÜZERİNDE ARAŞTIRMA YAPILMASINA KARŞI OLMAYANLARIN GEREKÇELERİ Embriyo üzerinde araştırma yapılmasına karşı olmayanları tek başlık altında toplamak zor olabilir. Zira araştırmada kullanılan embriyoların ortaya çıkarılma amacına göre fikirler değişebilmektedir. Tüpte döllenme sonucu -yani kısırlık tedavisinde yeni bir insan ortaya çıkarmak amaçlı- ortaya çıkarılan embriyolardan ana rahmine enjekte edilmeyip saklanan ya da yok edilecek olanların (fazlalık-artık) araştırmalarda kullanılmalarını etik görüp, yalnızca araştırma amaçlı embriyo meydana getirmeyi kabul edilmez bulanlar vardı.(30) Bazıları, yaşam hakkının mutlak olmadığını ve sınırlanabildiğini hatırlatıp, embriyo araştırmalarında varolan niyetin -yani amansız hastalıklara derman bulmanın- yaşam hakkını sınırlayabileceği iddiasındadır.(31) Orantılılık ilkesine dayanan bu savın çok temelsiz olduğu ve kötüye kullanılma yolunun açık olduğunu hatırlatarak, terk edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Zira, araştırma yapmak amacıyla bir kişinin yaşamına son vermenin yaşam hakkının istisnalarından biri olmayacağı, iki menfaatten yaşam hakkının bariz olarak ağır bastığı söylenmelidir.(32) Doğum kontrol yöntemleri ile embriyonun yok edilmesinin zaten gerçekleşmekte olduğu(33), doğum kontrol yöntemleri haricinde embriyoların yok olmasının doğal yollardan gerçekleştiğinde buna göz yumulduğu, cinsel birleşme sonucu döllenen yumurtaların %70’inin doğal yollardan dışarı atıldığı söylenmektedir.(34) Dolayısıyla, embriyoların araştırmalarda korunması isteminin gerçekçi olmadığı düşünülmektedir. embriyonun dışarı atılımı embriyonun kalitesinden, bazen de kadının bir hastalığından kaynaklanmaktadır. Araştırmalarda kullanılan embriyoların -özellikle tüpte döllenme yöntemiyle elde edilip fazlalık olanların- doğal yollardan atılanlar gibi insan olma potansiyeli olmayan veya ana rahmine yerleştirilmesi halinde doğacak bebeğin sakat olabileceği belirtilip bu nedenle kısırlık tedavisinde kullanılmadığı, ancak embriyodan kök hücre alınarak bunlardan yararlanılabileceği ifade edilmektedir.(35) Embriyonun insan statüsünde olmadığı ve bu nedenle araştırma sırasında yok edilebileceği savının ardında duranların en güçlü iddiası insan yaşamının ana rahmine yerleşme anında başlamasıdır.(36) Ana rahmi dışında embriyonun gelişme şansı yoktur. Buradan hareketle insan olmanın temel koşulunun çevre olduğu belirtilmektedir. Embriyonun ana rahmine yerleşmesi embriyonu pasif potansiyellikten çıkarıp aktif potansiyel hale sokmaktadır.(37) Embriyonik kök hücre araştırmalarında kullanılan/kullanılması önerilen embriyoların tüpte döllenme (in vitro) yöntemiyle ortaya çıkarıldığı ve bunların ana rahmine yerleştirilmeden kullanıldığı göz önüne alındığında, insan statüsüne kavuşmamış hücreler yığını olan embriyoların özel olarak korunması için bir dayanak da kalmaz. Embriyonun oluştuğu anda genetik olarak eşsiz olduğunu, dolayısıyla bu anda insanın kişiliğinin meydana çıktığını savunanların tezini çürütmek için, insanın genetik şifreye indirgenmesinin yanlışlığı vurgulanmaktadır.(38) İnsan genetik yapısının ötesinde bir varlıktır. Genetik yapısı bir olan herkesin aynı, bir kişi olduğu savı tek yumurta ikizleri örneğiyle çürür. Embriyo oluştuktan sonra 13., 14. güne kadar bölünme ihtimali vardır. Sonuç olarak insan genlerin özetinden ibaret değildir. Embriyo oluştuktan 14 güne kadar bölünebilir ve tek yumurta ikizleri oluşur; ancak ikizlerin ayrı ayrı yaşama hakkı vardır, ikizlerin kişiliği bir değildir.(39) Eğer benzersiz gen yapısı bizleri eşsiz kılan niteliğimizse bu olay 13., 14. gün sonunda olacağından kişiliğin o an meydana geldiğini kabul etmemiz gerekir.(40) Ancak genleri aynı olsa da, her insanın ayrı kişiliği olduğu bir gerçektir. Şuan için ana rahmine olan ihtiyaç mutlaktır. Dolayısıyla embriyonun gelişimi için ana rahminin vazgeçilmez olduğu açıktır. Ancak ana rahmine ihtiyacı ortadan kaldıracak makinelerin ve yapay ortamların yakın gelecekte icadının mümkün olduğu ileri sürülerek ana rahminin gerekliliğini savlarının başlıca teması yapanlara karşı gelinmeye çalışılsa da, bu şimdilik spekülasyondan ibarettir. Yakın gelecekte bu durum gerçekleşse dahi, ana rahminin yerine yine rahim görevi görecek bir makine geçeceğinden çevre şartları teorisi geçerliliğini koruyacaktır. Embriyo kendiliğinden gelişemeyecektir.(41) 2.2. TEDAVİ EDİCİ/AMAÇLI KLONLAMA ve ÜREME AMAÇLI KLONLAMA 1997 yılında ilk defa bir memelinin klonlandığı açıklandığında dünya klon koyun Dolly’i şaşkınlıkla karşılamıştır; ancak bilim ve teknolojinin ilerleme hızı birçoklarının gözünü korkutmuştur. Klonlama işlemi aseksüel üremeyi sağlar ve doğan klon, klonlandığı organizmayla aynı genetik şifreyi taşır. Embriyonik kök hücre araştırmaları üzerindeki fikir ayrılığının aksine, üreme amaçlı klonlama, taşıdığı hukuki ve ahlaki sakıncalar nedeniyle çoğunlukla kabul edilir bulunmamaktadır.(42) Embriyonik kök hücrelerin iyileştirme gücünün keşfiyle birlikte, klonlanmış embriyonun asıl bireyin genetik yapısıyla özdeş olması nedeniyle, bu embriyolardan alınan kök hücrelerin tedavi aşamasında büyük kolaylıklar sağlayacağı; zira tedavisi yapılan kimsenin bağışıklık sisteminin reddi ihtimalini bu sayede aşılabileceği belirtilmiştir.(43) Bu amaçla klonlanmış embriyolardan kök hücre elde etme araştırmaları yapılmaktadır ve bu yöntem yukarıda da açıklandığı gibi tedavi edici klonlama olarak adlandırılmaktadır. Bu tartışmalar ekseninde üreme amaçlı klonlama ile tedavi edici klonlamanın arasında tek farkın amaçlarının başka oluşu olduğu, tedavi edici/amaçlı klonlamada, klonlanan embriyo, ana rahmine yerleştirilmeyip, embriyonun bloskot döneme değin gelişmesine izin verilip, klonlanan asıl bireyin tedavisi amacıyla embriyodan kök hücre ayrıştırılmaktadır. Klonlamada temel kaygı, klonlananın onurunun hiçe sayılması, asıl bireyin ihtiyacı için, yani bir araç olarak var olmasıdır. Tedavi amaçlı klonlamaya karşı olanlar, embriyonun hukuki statüsünün hassaslığı yanında, tedavi amaçlı elde edilen embriyoların üreme amaçlı ana rahmine yerleştirilme riskinin göze alınmayacak kadar büyük olduğunu ileri sürmektedirler.(44) Tedavi amaçlı klonlama olarak adlandırıldığı halde, halen araştırma safhasında bulunması sebebiyle bu terimin yanlış anlaşılmalara yol açabileceği eleştirisi de yapılmaktadır.(45) 2003 yılı sonlarında hazırlanan bir rapor, tedavi amaçlı klonlamanın sadece bir varsayım olduğu bildirmiştir(46); ancak Güney Koreli araştırmacılar Şubat 2004’te insan embriyolarını klonlayıp, bunlardan kök hücre aldıklarını ilan etmiştir.(47) Tedavi Edici klonlamadan beklenen yararın, organ ve doku naklinde meydana gelebilecek bağışıklık sistemi reddi riskini aşmak olduğu dikkate alınarak, aynı sonucu verebilecek erişkin kök hücre tedavisini geliştirmek için, erişkin kök hücre araştırmalarına ağırlık verilmesi önerilmektedir.(48) 2.3. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARININ MALİ KÜLFETİ ve KÖK HÜCRE TEDAVİSİNE ULAŞILABİLİRLİK SORUNU Kök hücre araştırmalarından beklenen sonuçlar hasta ve hasta yakınlarında büyük umutlar doğurmuş olsa da, bu araştırmalar oldukça pahalı olup büyük yatırımları gerektirmektedir.(49) Kök hücrenin iyileştirme yeteneğinin mucize olarak gösterilmesi gözleri bu araştırmalara çevirmiş, araştırmaların hızlandırılıp bir an evvel sonuca ulaşılması istemi kamuoyunda ses bulmuştur. Ancak kök hücre tedavisinin Parkinson, Alzheimer, kalp hastalıkları gibi daha ziyade yaşlılık hastalıklarına yönelik olduğu, dolayısıyla özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hâlâ yaygın olarak rastlanan sarılık, sıtma vb. hastalıkların yüksek oranda can kaybına neden olurken, araştırmaların daha ziyade yaşlı ve zengin kesimlerin yararlanacağı kök hücre tedavisi üzerine yoğunlaştırmanın kabul edilemeyeceği belirtilmektedir.(50) Bir diğer nokta kök hücre tedavisine ulaşılabilirlik sorunudur. Halihazırda varolan tedavilere ulaşamayan, gerekli ilaçları satın alamayan kişilerin sayısı göz önüne alınırsa kişiye özel bir tedavi sağlayacak olan kök hücre tedavilerinin tutarını karşılayabilecek kimselerin çok az olacağı söylenmektedir.(51) Kök hücre tedavilerinin kişiye özel olması, bu anlamda ilacın patentinden kaynaklanan artı fiyatın olmaması, tedavi maliyetini azaltacağı iddia edilse bile;(52)şu anki teknoloji ile erişkin kök hücrenin dahi ayrıştırılması ve tedavi amacıyla geliştirilmesi oldukça masraflı olmaktadır.(53) Buna embriyonik kök hücrenin elde edilmesi yöntemindeki zorlukları ve uzun prosedürü eklersek, elde edilecek tedavinin ücretinin herkesin karşılayacağı bir meblağın üzerinde olacağı kanısındayım. 2.4. KADININ İSTİSMARININ ENGELLENMESİ Embriyonik kök hücre araştırmalarında kadından alınan yumurta hücresi kullanılmaktadır. Bu konunun kadının istismarına açık yüzünü Güney Kore’de yapılan bir araştırma göstermektedir. Güney Kore’de yapılan araştırmalarda tedavi edici klonlama ile elde edilen embriyolardan kök hücre ayrıştırma işlemi sırasında, 242 insan yumurta hücresi kullanıldığı, bu yumurtalardan 30 embriyo klonlanabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinden kök hücre ayrıştırılabildiği bildirilmiştir.(54) Araştırmada kullanılan yumurta hücreleri bağışı için binlerce dolar ödendiği; ayrıca yine bu araştırmaya katılan kadın bilim insanlarının da araştırmada kullanılması için embriyo bağışladığı yazılmaktadır.(55) Sonuç olarak yapılan araştırmalarda başarılı sonuç elde etmek için fazlasıyla verici gönüllü kadına ihtiyaç olduğu, bu deneylerde embriyo elde etmenin zorluğunu göstermektedir. Yumurta hücresinin alınması sırasında uygulamalar sonucu, kadının belirli bir risk altına girdiği, hatta nadir de olsa işlemin ölümle dahi sonuçlanabileceği, bununla birlikte, araştırma sonrası kısırlık gibi sağlık sorunlarıyla daha sık karşı karşıya kalabileceği bildirilmektedir.(56) Ayrıca, yukarıdaki örnekte de görüleceği üzere, asıl tehlike maddi zorluklar içindeki kadınların kök hücre araştırmalarına para karşılığı katılma ihtimalidir. Kısırlık tedavisi yöntemi olarak uygulanan tüpte döllenmede de yumurta hücresine ihtiyaç duyulduğu, aynı şekilde burada da kadının istismarının mümkün olduğu söylense de, kök hücre araştırmalarında yumurta hücresinin alınması işlemi öncesi kadının hormon alması ve bir dizi uygulamaya maruz kalması iki uygulama arasında farklar olduğunu göstermektedir. Embriyonik kök hücre araştırmalarında ki bu zahmetli prosedürün gönüllü bağışları azalttığı söylenmektedir.(57) Kök hücre araştırmaları dolayısıyla kadın vücudunun meta olarak kullanılmasının önü alınmalıdır. 2.5. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARININ KLİNİK AŞAMASI Embriyonik kök hücre araştırmaları klinik aşamada hem denemelere katılanların korunması hem de embriyonik kök hücre vericilerinin mahremiyetlerine saygı gösterilmesini gerektirmektedir.(58) En büyük güvenlik sorunlarından biri klinik aşamada kullanılacak embriyonik kök hücrenin genetik bozukluklar barındırması ya da ciddi enfeksiyonlar taşımasıdır, ayrıca kök hücre nakli dolayısıyla başka bir organizmadan yapılan transfere uyum sağlanması için alınacak ilaçların yaratacağı zararın da dikkate alınması gereği vurgulanmıştır.(59) Embriyonik kök hücreden kaynaklı sorunlarda vericilerle yeniden temasa geçme zorunluluğu(60) ile vericilerin mahremiyetlerinin korunmasına saygı gösterilmesi arasında dengenin sağlanması gerekmektedir. Bu bağlamda vericilerle yeniden temasa geçilmesi ihtimali gözetilip, vericiler araştırmada kullanılmak için rıza verirlerken, yeniden temasa dair iznin de alınması önerilmektedir.(61) Ayrıca vericilere dair bilgilerin özenle saklanması, bilgilerin tutulduğu bilgisayarların internet bağlantılı olmaması gerektiği, bilgileri tutan kişilerin bu hususta eğitilmesi ve vericilere dair bilgilere ulaşabilecek kişilerin araştırma ekibinin dışından olması gerektiği yazılmaktadır.(62) Klinik aşamada bir diğer önemli nokta, alıcıların (tedavi edilenlerin) vermesi gereken aydınlanmış rızanın detaylandırması gereğidir. Araştırmacılar, katılan alıcıya daha önce böyle bir yöntemin denenmediğini, kendilerinin de umdukları iyileşmeyi elde edip edemeyeceklerini bilmediklerini izah etmelidir.(63) Ayrıca araştırmaya katılan kişiye konunun etik boyutları anlatılarak, kişinin ahlaki ve dini inançlarına saygılı olunması gerekmektedir.(64) Klinik aşamada araştırmacılar risk yarar değerlendirmesi yapıp, özellikle tümör riski gibi ölüme kadar götürebilen tehlikeler yaratacak riskler almamalı ve geri döndürülemez sonuçları en aza indirgenmelidir.(65) 3. ULUSLARARASI HUKUK METİNLERİ Kök hücre araştırmaları hakkında uluslararası alanı, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’ndeki gelişmeler ve hukuk metinleri çerçevesinde üç başlık altında incelemek istiyorum. Avrupa Birliği düzenlemeleri bağlamında, Avrupa Birliği ülkelerinden bazılarının konu ile ilgili düzenlemelerine de değineceğim. 3.1. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÇATISI ALTINDA DERİN AYRILIK 2001 Aralık’ında BM Genel Kurulu, İnsanın Üreme Amaçlı Klonlanmasına Karşı Uluslararası Sözleşme’nin ayrıntıları üzerinde çalışmak için bir Ad Hoc komite kurmuştur.(66) Fransa ve Almanya’nın sunduğu teklif -geniş kapsamlı bir yasağın tartışmalara yol açıp acilen düzenlenmesi gereken bir konuda uluslararası hukukta boşluğa mahal verebileceğinden-yalnızca üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını gözetmiştir.(67) Ancak Amerika Birleşik Devletleri ile İspanya’nın başını çektiği grup her ne surette olursa olsun -hem üreme hem tedavi amaçlı klonlamayı kapsayan- klonlamanın yasaklanmasını istemiştir.(68) Bütün ülkeler üreme amaçlı klonlamaya karşı olmalarına karşın bir metinde uzlaşıya varılamamıştır. 2002 yılı toplantılarından sonuç çıkmayınca, Ad Hoc komite ve Çalışma Grubu 2003 Ekim ayında yeniden toplanmıştır. BM Hukuk Komitesi, bir uzlaşma umudu görmediğinden Genel Kurul’a sunulmak üzere iki yıllık bir erteleme tavsiyesi kararı almıştır. Fakat kapsamlı yasağı destekleyenler bu tavsiyeden memnun kalmamış; zira iki yıllık erteleme süresinde, bilim çevrelerinden klonlamayı destekleyenlerin, uluslararası düzeydeki yasal boşluktan yararlanarak, klonlamayı uygulayabilme ihtimalinden endişe etmiştir.(69) Sonuçta iki yıllık erteleme talebi Genel Kurul’da kabul görmemiştir.(70) Böylece 2004 Ekim ayında konu, ilgili komite tarafından yeniden ele alınmıştır. Kosta Rika, altıdan fazla ülke adına toptan bir yasak getiren sözleşmenin taslağını sunmuştur(71). Tasarıda, herhangi başka bir amaçla yapılan klonlamaya izin verilmesi halinde bu uygulamaların üreme amaçlı olup olmadığını denetlemenin çok zor olacağı, ayrıca klonlanmış insan embriyosu yaratımının ve yok edilmesinin yanlış olduğu, zira bunun insan hayatına nesne ve ürün olarak davranılmasını doğuracağı ileri sürülmüş ve bu toptan bir yasağın gerekçesi olarak gösterilmiştir. Alternatif bir taslak Belçika tarafından sunulmuştur.(72) Taslak üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını, diğer amaçlarla klonlama konusunda üç seçenek getirilmesini önermektedir. Bunlar klonlamayı amaç gözetmeksizin yasaklama, moratoryum uygulama ve ulusal mevzuatındaki düzenlemelerle uygulamanın kötüye kullanımın önlenmesi olarak sıralanabilir. Böylece acilen düzenlenmesi gereken bir alandaki boşluk doldurulmuş, bu konu üzerinde çalışan uygulamacı ve araştırmacılara somatik nükleer yöntemle elde ettikleri embriyoları ana rahmine yerleştirmemeleri için uluslararası bir uyarı yapılmış olacaktır. İki önerinin de tam olarak kabul görmeyeceği ortaya çıktığında İtalya üçüncü bir öneri ile bir deklarasyon hazırlanması fikrini dile getirmiştir.(73) Bu deklarasyonun ana teması üye devletleri klonlama ile insan yaratılmayı önlemek için tedbir alamaya ve araştırmalar esnasında kadının istismarının önlenmesi adına adım atmaya, yaşam bilimlerinin insan onuruna herhangi bir durumda saygılı olmaya çağrılması teşkil etmektedir. 8 Mart 2005 tarihinde Kosta Rika’nın sunduğu taslak metin, 84 lehte oya karşı muhalif 34 ve 37 çekimser oyla BM İnsan Klonlamasına Dair Deklarasyon adıyla kabul edilmiştir. Uluslararası hukuk çerçevesinde yasal bağlayıcılığı olmayan bu metinin kabul edilme prosedürü ve lehte oyların çekimser ve aleyhte oyların toplamının biraz üzerinde kalması dünyada kök hücre araştırmaları konusundaki derin fikir ayrılıklarının olduğunu göstermektedir.(74) Deklarasyon şöyledir:(75) Üye devletler yaşam bilim uygulamalarında insan yaşamının yeterli olarak korunması için bütün gereken tedbirleri kabul etmeye çağrılır, Üye devletler insan onuru ve insan yaşamını korumakla bağdaşmadığı ölçüde insan klonlamanın bütün formlarını yasaklamaya çağrılır, Üye devletler insan onuruna aykırı olabilecek genetik mühendisliği tekniği uygulamalarını yasaklamak için gerekli tedbirleri kabul etmeye çağrılır, Üye devletler yaşam bilim uygulamalarında kadının istismarına mani olacak tedbirler almaya çağrılır, Üye devletler a ve d paragraflarını ulusal mevzuatlarında bir ertelemeye gitmeksizin etkili bir biçimde yürürlüğe sokup uygulamaya çağrılır, Üye devletler yaşam bilimleri dahil tıbbi araştırmalar için ayırdıkları bütçelerinde, gelişmekte olan ülkelerde özellikle etkili olan sıtma, tüberküloz ve HIV/AIDS gibi küresel aciliyeti olan konuları göz önünde bulundurmaya çağrılır. Deklarasyon, ahlaki tartışmalarda değindiğim kadının istismarı, araştırmalar için fonların adil dağıtımına değinerek bu noktalarda önlem alınmasını isterken; klonlamanın bütün formlarının yasaklanmasını istemektedir. Ancak yasal bağlayıcılığı olmayan “soft law” diye tabir edilen böyle bir metinde bile lehte oyların, çekimser ve aleyhte oyları az bir farkla geçtiği dikkate alınırsa uluslararası alanda varolan derin ayrılıkların şimdilik kapatılması zor görünmektedir. 3.2. AVRUPA KONSEYİ BELGELERİ ile İNSAN HAKLARI ve TIP SÖZLEŞMESİ Avrupa Konseyi bünyesinde embriyonun araştırma amaçlı kullanımı konusunda yasal olarak bağlayıcı iki sözleşme mevcuttur. Türkiye’nin de taraf olduğu Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi) Tüpte embriyonlar üzerinde araştırma başlıklı 18. maddesinin özellikle ikinci fıkrası kök hücre araştırmaları açısından önem teşkil etmektedir.(76) Bu hükümde “sadece araştırma amaçlarıyla insan embriyonlarının yaratılması yasaklanmıştır”. Bu hüküm ışığında embriyonik kök hücre araştırmaları amacıyla embriyo meydana getirilemeyeceği açıksa da; tüpte döllenme yöntemiyle kısırlık tedavisi amacıyla meydana getirilmiş embriyoların araştırmalarda kullanılması meselesi gözetilmemiştir. Dolayısıyla tüpte döllenmiş embriyolardan ana rahmine yerleştirilmeyenlerin araştırmalarda kullanımı mümkündür. Ayrıca sözleşmede embriyonun tanımı yapılmamıştır.(77) Bu anlamda tedavi edici klonlama sonucu elde edilen embriyonun sözleşme çerçevesinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği taraf devletlerin yorumuna kalmıştır. Sözleşmenin 29. maddesi bu sözleşmenin hükümlerinin yorumunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bırakmıştır. Mahkemenin doğrudan embriyo ile ilgili kararı yoksa da, ceninin yaşam hakkı ile ilgili bir konuda, düzenlemenin devletin takdir yetkisine dahil olduğunu kabul etmiştir.(78) Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’ne Ek, İnsan Kopyalanmasının Yasaklanmasına İlişkin Protokol(79) somatik hücre çekirdeği transferi yöntemi kullanılarak memelilerde klonlama yapılması sonrasında, bu uygulamaların insan üzerinde denenebilme ihtimaline karşı, uygulamayı yasaklamak niyetiyle hazırlanmıştır. Ancak önsözünde, insanın, bilinçli olarak genetik özdeşinin yaratılması suretiyle, bir araç haline getirilmesinin, insanlık onuruna aykırı olduğunu bildirmek suretiyle tedavi edici klonlamadan ziyade genetik özdeş yaratmaktan bahsettiğinden, üreme amaçlı klonlamayı yasaklamak istediği söylenebilir. Birinci maddesinde “Bir insana genetik olarak özdeş, canlı veya cansız başka bir insan yaratmayı amaçlayan herhangi bir müdahale yasaklanmış”, aynı maddenin ikinci fıkrasında “genetik olarak özdeş”ifadesi bir insanın başka bir insanla aynı nükleer genetik seti paylaşması olarak tanımlanmıştır. Bu hükümlerden de, klonlanmış embriyonun üreme amaçlı, bir insan yaratma niyetiyle kullanımının yasaklanırken; tedavi amacıyla, ana rahmine yerleştirilmeden kullanımının mümkün olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.(80) Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi Ekim 2003 tarihinde aldığı kararda, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesini hatırlatarak, araştırma amaçlı embriyo ortaya çıkarmanın yasaklandığını belirtikten sonra, araştırma amaçlı insanın yok edilmesinin yaşam hakkının ihlali ve insanın araçlaştırılması ahlaki yasağına aykırı olduğuna işaret edip, üye devletleri aşağıda belirttiğim önlemleri almaya davet etmiştir.(81) ı-İnsan gelişiminin her aşamasında yaşam hakkına saygı gösterdiği sürece kök hücre araştırmalarının ilerletilmesi. ıı-Sosyal ve etik ayrımlara neden olmayan rejeneratif tıpta yeni metotları geliştirmek ve plupotent hücrelerin kullanımının yükseltilmesi için bilimsel teknikleri teşvik etme. ııı-Araştırma amacıyla insan embriyosu meydana getirilmesi yasağının etkili kılınması için Oviedo Sözleşmesi’nin imzalanıp onaylanması. ıv-Erişkin kök hücresi alanında ortak Avrupa temel araştırma programlarının ilerletilmesi. v-Kök hücre araştırmalarında insan embriyosunun yok edilmesine izin veren ülkelerde araştırmalara yetkili ulusal kurumlarca izin verilmesi ve araştırmaların izlenmesi vı-Ulusal mevzuatın koruduğu etik değerleri ihlal eden uluslararası araştırma programlarına katılmamaları ve böyle ülkelere bu araştırmalar için doğrudan ya da dolaylı hibelerde bulunmamaları beklenmektedir. vıı-Araştırmaların etik boyutuna, finansal ve fayda gözeten boyutuna nispeten öncelik vermek. vııı-Demokratik sorumluluk ve şeffaflık ile güçlendirilmiş bakışla sivil toplumun temsilcileri ve bilim adamlarından müteşekkil insan kök hücresi projelerinin çeşitli açılardan tarışacak oluşumlar kurulması teşvik edilmelidir. 3.3. AVRUPA BİRLİĞİ ve BAZI AVRUPA BİRLİĞİ DEVLETLERİNDEKİ KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA DAİR HUKUKİ DURUM 3.3.1. GENEL OLARAK AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EMBRİYONİK KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA BAKIŞI Avrupa Komisyonu Bilim ve Yeni Teknolojilerde Etik Grubu, Kasım 2000’de embriyonik kök hücre araştırmaları konusunda kapsamlı bir rapor hazırlayıp fikirlerini açıklamıştır.(82) Öncelikle, Avrupa Birliği’nin çoğulcu karakterini vurgulayıp, farklı felsefeler, ahlaki ve yasal yaklaşımlar ile ayrı kültürel bakışların demokratik Avrupa toplumunun yapısının etik boyutunun içinde saklı olduğunu bildiren Grup, embriyonun ahlaki statüsünün yükseltilmesi gerekliliğinin altını çizerken(83), Avrupa’daki çoğulculuk bağlamında embriyo araştırmalarını yasaklayanların da izin verenlerin de varlığını belirterek, ikincilerin insan onuruna saygıyı embriyonik araştırmalarda sağlamalarını ve insan embriyosunun araçlaştırılması ve deneylerin suiistimal edilmesi tehlikesini önleyecek düzenlemeler yapma gereğini zikretmiştir.(84) Kısırlık tedavisi için meydana getirilen embriyo üzerinde araştırma izni olması durumunda, ağır yaralanmalar ve hastalıklara tedavi bulmak için yürütülen araştırmalara yasak uygulamanın zor gözüktüğü bildirilmektedir. Sonuç olarak, bu programda tanımlanmış yasal ve etik mecburiyetlere uyan araştırmaların Avrupa Birliği araştırma çerçeve programının dışında tutulmaları için bir gerekçe olmadığı söylenmektedir. (Bu arada embriyonun araştırmalar sırasında yok edildiği de hatırlatılmaktadır)(85) Embriyonik kök hücre araştırmalarına izin verilmesi durumunda en üst düzeyde şeffaflık ile durum bazında değerlendirme yapılarak ve yüksek seçicilikle uygulanması gereğini vurgulayarak, AB kamu denetiminin gerektiği belirtilmiştir. Grup, araştırma amacıyla embriyo meydana getirilmesi niyetinden -bunun insan hayatını araçlaştıracağı öngörüsü ile- kaygı duyarak, alternatif metotları önermekte ve fazlalık, ıskartaya çıkmış embriyolar varken, araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesini etik olarak uygun bulmadığını beyan etmektedir. (86) Grup, somatik nükleer transfer ile elde edilen embriyodan –yani tedavi edici klonlamayla elde edilen embriyo- alınan kök hücre konusunu da irdeleyerek, yetişkin kök hücrenin yeniden programlanarak tedavi amaçlı klonlama yerine ikame edilme ihtimalinin dikkate alınmasını ve bu tedavi umudunun bir çok ahlaki tartışmayı da ortadan kaldıracağının altını çizmektedir. Ayrıca tedavi amaçlı klonlama araştırmalarında kadının araçlaştırılma riskinin yükselmesi nedeniyle (yumurta kaynağı olarak) önlemler alınması gerektiğini söylemektedir.(87) Yasal bir bağlayıcılığı olmamakla birlikte Avrupa Birliği devletlerindeki birbirinden farklı düzenlemelerin varlığına işaret etmesi açısından önemli bulduğum söz konusu grubun düşünceleri, kök hücre araştırmaları konusunda Avrupa Birliği devletlerinin kendi içlerinde bile tek ses olmadığını göstermektedir. AB mevzuatı içinde tıbbi araştırmalar ve tedaviler sırasında insan kaynaklı doku ve hücrelere dair “Directive 2004/23/ec of the European Parliıament and of the Council of 31 March 2004 on setting standards of quality and safety for the donation, procurement, testing, processing, preservation, storage and distribution of human tissues and cells” in açıklayıcı notları arasında, yönergenin üye devletin embriyonik kök hücrelerle ilgili karar almasına engel olmayacağı gibi, kişi ve birey tanımının üye devletçe yapılacağı belirtilmiştir.(88) Sonuç olarak kök hücre araştırmalarına ilişkin AB devletlerinin ulusal mevzuatlarında görülen farklılıklar bu hukuk metnine konunun üye devletlerin takdir yetkisine bırakılması yansımıştır. 3.3.2. AVRUPA BİRLİĞİ ÜYESİ DEVLETLERDEKİ KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA DAİR DÜZENLEMELER Avrupa Komisyonu Araştırma Genel Yönetimi, 2001 yılından beri Avrupa Birliği devletlerinin embriyonik kök hücre araştırmalarını takip etmek amacıyla, AB üyesi devletlerdeki embriyonik kök hücre araştırmalarına dair kamuoyu tartışmalarını, bu konuda çalışan ulusal kurulların görüşlerini ve konuyla ilgili yasal durumu öğrenmek için her yıl yenilenen bir araştırma yapmaktadır.(90) Son olarak 2004 yılına dair veriler yayımlanmıştır. Araştırma, üye devletlerin yasal düzenlemelerini yedi kategoriye ayırmıştır. -İnsan embriyonik kök hücresinin fazlalık embriyonlardan elde edilmesine yasal şartlar dairesinde izin veren, ancak araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesi mümkün olmayan, -Embriyonik kök hücre araştırmalarına özel olarak atıfta bulunulmamakla birlikte, fazlalık embriyolar üzerinde insan embriyo araştırmalarında bazı araştırma işlemleri yapmaya izin veren yasal düzenlemesi olan, -Fazlalık embriyonlardan embriyonik kök hücre elde edilmesini yasaklayan; ancak belirli şartlar altında insan embriyonik kök hücre hattının ithaline ve kullanımına izin veren yasal düzenlemeleri olan, -Fazlalık embriyonlardan kök hücre elde edilmesini yasaklayan, -İnsan embriyosu araştırmaları ya da embriyonik kök hücreye dair yasal düzenlemesi olmayan, - Araştırma amaçlı, insan embriyonik kök hücre meydana getirilmesine izin veren devletler.(91) Bu sınıflandırmaya bağlı kalmak yerine, yalnızca fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin veren, fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin vermeyen ve hem fazlalık hem de araştırma amaçlı embriyo üretimine izin veren bazı Avrupa Birliği ülkelerinin konu ile ilgili ulusal mevzuatını bu üç üst başlık altında aktarmak istiyorum. 3.3.2.1 Fazlalık embriyoların kök hücre araştırmalarında kullanımına izin veren bazı devletler. Danimarka’nın 2003 yılında Medically Assisted Reproduction yasasında yaptığı düzenlemeyle, söz konusu yasanın 25. maddesi döllenmiş yumurta ve üreme amaçlı tasarlanmış araştırmalara, eğer araştırmanın amacı insan hastalıkları üzerinde uygulanacak tedaviler hakkında bilgi edinmekse, izin vermektedir. Ancak bu araştırmaların üreme amaçlı klonlama, genlerin birbirine karıştırılması, farklı türleri birleştirip melezler (hybird) oluşturmak ve ana rahmi dışında insan geliştirmeyi amaçlaması yasaklanmıştır.(92) Yunanistan, İnsan Hakları ve Biyotıp (Oveido) Sözleşmesi ve Ek Protokol’ün tarafıdır. Bununla birlikte, yeni kabul edilen kanuna göre, tüpte döllenme (in vitro) sonucu elde edilen embriyolardan artakalanların (fazlalık) araştırma ve tedavi amaçlı kullanımına izin verilmektedir. Yalnızca üreme amaçlı klonlama yasaklanmıştır. Mefhumu muhalifinden, tedavi amaçlı klonlamaya izin verildiği çıkarılabilir.(93) İlgili kanunun açıklayıcı notunda, yalnızca üreme amaçlı klonlamanın yasaklandığı belirtilip bunun tedavi edici klonlamaya izin verildiği şeklinde yorumlanması gerektiği bildirilmektedir.(94) Finlandiya’da 1999 tarihli Tıbbi Araştırmalar Yasası, embriyonun meydana gelmesinden itibaren 14 güne kadar kullanımı konusunu ve ön koşulları kapsamaktadır. İn vitro döllenme sonucu elde edilen fazlalık (supernumerary) embriyoların araştırma amaçlı kullanımına izin verilmekte; fakat araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek yasaklanmaktadır. Bir önemli nokta da, yasa embriyoyu, üreme hücrelerinin füzyonu ile ortaya çıkan hücre diye tanımlamadığından tedavi amaçlı klonlamayla elde edilen embriyonun kullanımının yasak dışında olmasıdır.(95) Bununla birlikte üreme amaçlı klonlama yasağı ayrıca yasa tarafından zikredilmiştir. 3.2.2.2. Fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin vermeyen bazı devletler. İtalya, 2001 yılında İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ve Ek Protokolü onaylamış, 2003 yılında Yapay Döllenme Yasası’nı kabul etmiştir. Yasa uyarınca yalnızca yasal olarak tanınmış çiftlere yapay döllenme hakkı verilmekte ve en fazla üç embriyo meydana getirilebilmektedir ve bütün embriyoların rahme enjekte edilmesi gerekmektedir.(96) Yasanın 13. maddesi embriyo araştırmalarını düzenlemektedir. Buna göre sadece embriyonun sağlığı için tedavi ve teşhis amaçlı ve embriyo yararına araştırma yapılabilmektedir ve hem tedavi edici hem de üreme amaçlı klonlama, ayrıca, insan/hayvan melezi yaratılması yasaklanmaktadır. 13. maddeyi ihlal eden kişiler aleyhine 50.000 ila 150.000 Euro para cezası ve 1 ila 3 yıl meslekten uzaklaştırma cezasına hükmedilmektedir. İspanya in vitro döllenme yöntemiyle elde edilen embriyolardan fazlalık olanlarının araştırmalarda kullanılmasını önlemek için İtalya’dakine benzer bir düzenleme yapmıştır. 2003 Kasım ayında bu amaçla değiştirilen Yardımcı Üreme Teknikleri Yasa’sı ana rahmine konmak için her seferinde yalnızca üç tane embriyo meydana getirilmesine izin vermektedir. Ciddi kısırlık sorunu olan çiftlerin tedavisinde daha çok embriyo meydana getirilmesine, sağlık yetkililerin bütün işlem sırasında denetlemesi ile, izin verilmesi bu kısıtlamanın istisnasıdır. 3.2.2.3. Hem fazlalık hem de araştırma amaçlı embriyo üretimine izin veren devletler. Belçika’da, Nisan 2003’te Embriyoların Araştırılmasına Dair Kanun yürürlüğe girmiştir. Kanuna göre, hastalıkların tedavisinde ve korunmada daha iyi bilgi edinmeye katkı sağladığında embriyo üzerinde araştırma yapılması mümkündür. Araştırmanın belirli sınırları vardır. Bu bağlamda, meydana geldikten 14 gün sonra embriyo üzerinde araştırma yapılamayacağı, ancak embriyonun dondurulma işlemi durumunda, bu süre hariç tutulacağı belirtilmiştir.(97) İnsan embriyosunun hayvan rahmine yerleştirilmesi, yarı insan yarı hayvan melez yaratıklar meydan getirilmesi, tedavi amaçlı olması dışında cinsiyet belirlenmesi, üreme amaçlı klonlama (yani tedavi edici klonlama yasaklanmamıştır) ve öjenik amaçlarla araştırma ve davranışlar yasaklanmaktadır. Araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek ilke olarak yasaklanmakla birlikte getirdiği istisnalar geniştir. Yasaya göre araştırmanın hedefinin başarılması fazlalık embriyo kullanılmak suretiyle mümkün değilse, yasal mevzuata uyulmak suretiyle, araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek mümkün olacaktır. Ayrıca kadının haklarının özellikle korunması gereğinin altı çizilmiş ve bu yönde tedbir hüküm konulmuştur. Kadını araştırmalara katılırken zorlamadan korunmak için alınan önlemler şunlardır: Ergin olması, yazılı rızanın alınması ve teşvikin bilimsel olarak adil olması.(98) Yapılacak araştırmaların denetimi için uygulanacak prosedür ise şöyledir: Araştırma projesi yerel komite ve federal komisyon olmak üzere iki oluşum tarafından gözden geçirilir. Federal komisyon dört hekim, dört bilim adamı, iki hukukçu ve dört etik ve sosyal bilimler uzmanından oluşur. Çifte onay alındıktan sonra araştırma yapılmaktadır.(99) İngiltere’de The Human Fertilisation and Embryology Authority (HFEA) embriyo kullanmak ve oluşturma hususunda ruhsat verme ve düzenleme yapmaktan sorumlu bulunmaktadır. 2001 Şubat ayında bu kurumun yetkisi embriyo araştırmaları yapma hususunda genişletilmiştir. Bundan böyle HFEA şu hallerde de embriyo araştırması yapılmasına izin verebilecektir: -Embriyo gelişimi konusunda bilgiyi artırma, -Tedavisi olmayan hastalıklara dair bilgi artırma, -Tedavisi olmayan hastalıklar için geliştirilen tedavilerin uygulamalarına dair bilgi edinme amaçları olması durumunda. İngiltere, embriyonik kök hücre üzerinde araştırmalara, embriyondan kök hücre elde edilmesine ve yalnızca kök hücre elde edilmesi amacıyla embriyo oluşturulmasına izin vermektedir.(100)Mayıs 2004 tarihinde dünyada üzerinde bir ilk teşkil eden Kök Hücre Bankası açılmıştır.(101) 4. TÜRKİYE’DE KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI TARTIŞMALARI ve KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINDA HUKUKİ DURUM. Türkiye’deki yasal düzenlemelere göz atmadan önce kök hücre araştırmaları hakkında bilim çevrelerinden yapılan açıklamalara baktığımızda konu hakkında yasal boşluk olduğunun, kamuoyunda yeterli tartışma ortamının olmadığının vurgulandığı görülmektedir.(102) Kök hücre araştırmalarının erişkin kök hücre ve embriyonik kök hücre alanlarında eşgüdümle ilerlemesi gereğine de değinilmektedir.(103) Konunun etik boyutu hakkında yapılan açıklamalara baktığımızda üreme amaçlı klonlamanın yasaklanması gereği dile getirilirken, ana rahmine yerleştirilmeyen embriyonun araştırma amaçlı kullanılmasının genellikle kabul edildiği görülmektedir.(104) Araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmemesi gerektiği kanısında olanlar da vardır.(105) Ocak 2005’te kök hücre ile deneme yapmak için, etik kuruldan ilk defa izin alındığı haberi verilmiştir.(106) Ancak ülkemizdeki tartışmalarda kök hücre araştırmalarının etik boyutundan ziyade mali boyutu ön plana çıkartılmaktadır.(107) Konuyu İslam’a uygunluğu açısından ele alan Hayrettin Karaman, rahme yerleştirilmemiş embriyon, kendi haline bırakıldığı takdirde gelişip insan olarak doğmayacağından, embriyonun insan olarak görülemeyeceğini beyan etmiştir.(108) Kök hücre araştırmaları dolayısıyla araştırmalarda kullanılan embriyonun statüsü Türk Hukuk doktrinde bugüne kadar ele alınmamışsa da, hayatın başlangıcı meselesi bağlamında ve tüpte döllenme tedavisi dolayısıyla embriyo hakkında açıklanmış görüşler mevcuttur. Bu görüşlere bakacak olursak, hak sujesi olma anını rahim dışında oluşan embriyonun meydana gelme anına taşınma taraftarları olduğu kadar,(109) hayat hakkının ana rahmine düşme ile başlayacağını savunanlar da vardır.(110) Bununla birlikte henüz ana rahmine düşmemiş çocuk yönünden Türk Medeni Kanunu’nda uygulanabilecek hükümler olduğu bildirilmiştir.(111) Yine doğrudan kök hücre araştırmalarına dair olmamakla birlikte, tüpte döllenme tedavisi dolayısıyla embriyo üzerinde yapılan araştırmalar bağlamında, ceza hukuku açısından embriyonun insanla eş tutulamayacağını, embriyonun spermle eşdeğerde olduğu da iddia edilmektedir.(112) Türk Medeni Kanunu’nun 28. maddesinin 2. fıkrası “çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder” demek suretiyle hayatın başlangıcı meselesi (embriyonun hukuki statüsü) hakkında çevre şartları teorisi lehine görünmektedir. Bu anlamda embriyonun insan statüsünde görülemeyeceği sonucunu çıkarabilmekteyiz. Türk Hukuk Mevzuatında insan embriyosu hakkında tek düzenleme Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Yönetmeliği’dir. Yönetmeliğin 17. maddesi embriyonun kullanım şartlarını belirtip, uyulmaması durumunda idari yaptırım öngörmektedir: ...Kendilerine ÜYTE(113) uygulanacak adaylardan alınan yumurta ve spermler ile elde edilen embriyoların bir başka maksatla veya başka adaylarda, aday olmayanlardan alınanların da adaylarda kullanılması ve uygulanması ve bu Yönetmelikte belirtilenlerin dışında her ne maksatla olursa olsun bulundurulması, kullanılması, nakledilmesi, satılması yasaktır. Bu yasağa ve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenlerin faaliyetleri Bakanlıkça durdurulur. Yönetmelik, embriyonun, üremeye yardımcı tedavi uygulanacak adaylardan alınan yumurta ve spermler ile elde edileceğini söylemektedir. Dolayısıyla üreme hücrelerinden elde edilmeyen embriyo -bu anlamda tedavi amaçlı klonlama sonucu meydana gelen embriyo- Yönetmelik’in düzenlemesi dışında kalmaktadır. Meydana getirilen embriyonun bir başka maksatla kullanılması ise yasaklanmıştır. Ancak ÜYTE amacı dışında embriyo meydana getirilmesine değinilmemiştir. İkinci fıkrada en fazla üç embriyonun ana rahmine yerleştirilebileceği belirtilmiştir. Yardımcı üreme tekniklerinin uygulandığı merkezlerde üçten fazla embriyo transfer edilmemesi esastır. Fazlalık embriyolar eşlerin rızası alınarak beş yıl boyunca dondurularak saklanabilecektir. Süre sonunda embriyonun imha edilmesi gerekmektedir: Adaylardan fazla embriyo alınması durumunda eşlerden her ikisinin rızası alınarak embriyolar dondurulmak suretiyle saklanabilir. Beş yılı geçmemek şartıyla, merkez tarafından tespit edilecek süre içinde her iki eşin rızası alınarak aynı adayda kullanılabilir. Bu süre sonunda veya eşlerden birinin ölümü veya eşlerin birlikte talebi veya boşanmanın hükmen sabit olması halinde, bu süreden önce saklanan embriyolar derhal imha edilir. Yönetmelik üremeye yardımcı tedavi (tüpte döllenme) dolayısıyla elde edilen embriyonun bir başka maksatla kullanımını yasaklamışsa da; yalnızca araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesi mümkündür. Ayrıca embriyonun üreme hücrelerinden elde edileceğini söylediğinden, tedavi edici klonlama da Yürütmenin öngördüğü idari yaptırım bağlamında değerlendirilemez. Hepsinin ötesinde fazlalık embriyoların kök hücre araştırmalarında kullanılması halinde -doğurabileceği sakıncalar gözetildiğinde orantısız kalan- uygulanacak yalnızca bir idari yaptırımdır. Bu sakıncaları dikkate alan Sağlık Bakanlığı, Eylül 2005’te yayımladığı Genelge’de embriyonik kök hücre çalışmalarının, çağdaş bilim ve kamu vicdanı gereklerine göre yapılacak hukuksal düzenlemelere kadar yapılmamasını istemiş, bu hususta Avrupa Birliği mevzuatına uyum sağlanmaya çalışıldığı bildirilmiştir.(114) Ancak yukarıda gösterdiğim gibi AB’nin bu konuda ortak bir politikası yoktur. Türkiye, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin tarafı olduğundan yapılacak yasal düzenlemenin bu sözleşmenin hükümleriyle uyumlu olması gerekmektedir. İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin 18. maddesinin ikinci fıkrasında araştırma amacıyla embriyo yaratılmasının yasaklandığı hatırlanmalıdır. Sonuç itibariyle, Türk Hukuk mevzuatında insan embriyosu meydana getirilmesi hakkındaki tek metin olan Yönetmelik, fazlalık embriyoların araştırmalarda kullanımına izin vermemesine rağmen; araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek, Yönetmeliğe göre mümkündür. Bununla birlikte, Türkiye’nin taraf olduğu -ve insan haklarına dair bir uluslararası sözleşme olduğundan, 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası gereği aynı konuyu düzenlemiş bir kanunla farklı hükümler içermesi halinde esas alınması gereken- İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşme’si araştırma amacıyla embriyo meydana getirilmesini yasaklamakta, ancak fazlalık embriyoların kullanımı konusuna değinmemektedir. SONUÇ Kök hücreler birçok amansız hastalığa derman olma gücünde de olsa hâlâ tam olarak kullanılabilir bir tedavi bulunmamıştır. Etik, ahlaki birçok tartışmayı beraberinde taşımakla birlikte, kök hücre araştırmalarının geleceğin en önemli konularından biri olacağını söylemek kahinlik sayılmaz. Ancak konunun etik ve ahlaki boyutları, kadının korunması ihtiyacı, tedavinin ulaşılabilir olması ve klinik aşamada hastanın korunması meseleleri bilim özgürlüğü önünde engel olarak görülmemelidir. Araştırmalar yasal zemin içinde yürütülmelidir. Bu nedenle yasal boşluğun bir an evvel doldurulması gerekmektedir. Yapılacak yasanın, kök hücre araştırmalarını kapsayıcı olarak düzenlemesi, tedavi edici klonlama, fazlalık embriyonların kullanımı ve araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek gibi birbirinden farklı konulara özellikle değinmesi, kafalardaki karışıklığı giderebilir. Bununla birlikte araştırmalara izin vermek için birden çok disiplinin içinde bulunduğu kurullar oluşturulması, konunun bütün boyutlarıyla tartışılması gibi hassasiyet arz eden noktaların gözetilmesi zorunludur. Ayrıca hazırlanacak yasanın, Türkiye’nin imzalayıp onayladığı İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ile imzalamakla birlikte halen onaylamadığı bu sözleşmenin Ek Protokolü ile uyumlu olması gerekmektedir . Bilimsel gelişmelerin önü alınmak yerine, yaratacağı sonuçlar hesaplanarak yasal koşullar bağlamında denetime ve izlemeye ağırlık verilmesi kök hücre araştırmalarının kötüye kullanılma ihtimalini azaltabilir. Kadının araştırmalarda istismarının önlenmesi yönünde özel tedbir alınması, embriyoyu meydana getiren üreme hücrelerinin vericilerinin rızaları alınırken konunun ahlaki ve etik boyutunun anlatılması, klinik aşamada tedavi denemelerine katılan hastaların aydınlatılmış rızası alınırken özellikle dikkat edilmesi ve bu tedavilerde risk yarar değerlendirilmesinde tümör riski gibi ölüm tehlikelerinin varlığı durumunda denemeye teşebbüs edilmemesi, üreme amaçlı klonlamanın yasaklanması konularını içerecek yasal düzenleme kök hücre araştırmalarının kötüye kullanılmasını önlemek yolunda temel dayanak olacaktır. Embriyonik kök hücre araştırmalarında, araştırmada kullanılan embriyonun elde edilme yöntemine göre farklı ahlaki ve etik değerlendirmeler yapılması, embriyonun ahlaki ve hukuki statüsünün net olarak ortaya konamaması kanaatimizce bilimsel verilerden çok kişilerin ahlaki ve dini görüşlerinin farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Embriyo insan statüsünde olmamakla birlikte tamamen de bir nesne olarak görülmemelidir. Bu nedenle yapılacak araştırmalarda kullanılan embriyoların elde edilme yöntemlerinin her şeyden önce insan hayatını ve insan onurunu korumak maksadıyla embriyoyu meta ve nesne olmaktan çıkaracak şekilde yasal zemin içine sokulması ve denetim altına alınması gerekmektedir. Küreselleşmenin etkileri birçok alanda olduğu gibi bilimsel araştırmalarda da yüzünü göstermektedir. Ulusal mevzuatlar bağlamında yapılacak düzenlemelerle bilimsel yöntemlerin uygulanmasına getirilecek kısıtlamalar, bir başka devletin sınırları içinde yasal kabul edilip uygulanabilecektir. Birleşmiş Milletler çatısı altında hazırlanıp kabul edilecek bir sözleşmenin etkisi bu anlamda belirleyici olacaktır. Sonuç olarak, devletler arasında kabul gören noktaların yasal olarak bağlayıcı bir metinle kaleme alınması hiç olmazsa uzlaşılan üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını sağlayacaktır. * Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Beş Ada adlı öykü kitabında bulunan “İkinci Masal” adlı öyküde genetik araştırmalar nedeniyle yapılan bir tartışmada söz alan bir bilim adamının düşünceleri. (1)Hürriyet, “Sizce ‘canlı’ ne demek,” 08.03.2002 . ve Türk halkı genetiğe nasıl bakıyor 19.04.2003. Radikal, Deniz Zeyrek 'Kök'te yasak kalıcı değil,” 14.10.2005. (2)Şensel Ferda; “Yeni Ufuklara,Kök Hücreler,” Bilim ve Teknik , no: 411, Ek, 2002 . (3)Beksaç Meral et al; Kök Hücre Araştırmalarında Güncel Kavramlar, Ankara, Türkiye Bilimler Akademisi, 2004, s.15-16. (4)McLaren, Anne ve Hermerén, Göran; Ethıcal Aspects Of Human Stem Cell Research And Use, The European Group On Ethics In Science And New Technologies To The European Commission, 2000, s. 2. (5) Beksaç, Kök Hücre, s. 9 . (6)Kansu, Emin; “Kök Hücreleri ve Klonlama,” Avrasya Dosyası, Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırma Dergisi,C:VIII,no:3 (sonbahar 2002) s 42 . (7)Beksaç, Kök Hücre, s,10. (8)Ibid, s.10. (9)Kansu, Kök hücreleri, s.42. (10)Beksaç, Kök Hücre, s. 12. (11)TUBA tarafından kullanıldığı şeklinde somatik hücre transferi yöntemi demeyi tercih ediyorum. Çekirdek nakli şeklinde de kullanılmıştır. Bkz. Kansu, Emin; Kök Hücreleri ve Klonlama, Avrasya Dosyası cilt 8 sayı:3, sonbahar 2002, sayfa 41-47 (12)Şensel, Yeni Ufuklara, Kök Hücreler, s.7 (13)McLaren ve Hermerén, Human Stem Cell Research, s.7. (14)Tuba tarafından hazırlanan raporda fetüsten elde edilen kök hücreler emriyonik kök hücre başlığı altında değerlendirilmişse de farklı ayrımlar da vardır. Bkz.Anne McLaren ve Göran Hermerén, Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use, The European Group On Ethics In Science And New Technologies To The European Commission,2000, s. 4. (15)Weiss, Rick; “Toplumdaki Bölünme:Kök Hücre,” National Geographic Türkiye,(Temmuz 2005),s.80 ve 89. (16)Dresser, Rebecca; “Stem Cell Research: the bigger picture”, 0-muse.jhu.edu.library.bilgi.edu.tr/jour...v048/48.2dresser.pdf, 12.12.2005, s. 9-10. (17) Dresser, ”Stem Cell Research” say 2. (18)Guenin, Louis M.; “ESSAYS ON SCIENCE AND SOCIETY: Morals and Primordials” www.sciencemag.org/cgi/content/full/292/5522/1659, 03.12.2005 . (19)Farley, Margaret; A, “Roman Catholic Views on Research Involving Human Embryonic Stem Cells,” ETHICAL ISSUES IN HUMAN STEM CELL RESEARCH VOLUME III Religious Perspectives, Rockville, Maryland, 2000, National Bioethics Advisory Commission, s.16-20. (20)İbid.18. (21)Rosenau, Henning; Yeniden Canlı Üretimi, Tedavi Edici Klonlama Tartışmaları ve Alman Kök Hücre Kanunu, Tıp ve Ceza Hukuku, Hazırlayan Yener Ünver, çev. Hakan Hakeri, 2004, Ankara, s.54-58. (22)ibid. s.54 . (23)Wolfgang WODARG; Human stem cell research, Report of the Committee on Culture, Science and Education, Council of Europe Doc. 9902, 11 September 2003, para 40 . (24)Rosenau, s.64. (25)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research, para 44. (26)Rosenau, s.55. (27)ibid. s.56. (28)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research para 44. (29)Dresser,”Stem Cell Research”say5,6 (30)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission;Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use,” 2000, s.12. (31) Rosenau, s.59. (32)ibid. s.59. (33)Tabii burada çarpışan menfaatlerin aynı olmadığı; kadının bedeni üzerindeki tasarruf hakkı bulunduğu göz ardı edilmemelidir. (34)İbid. s.58 (35)İbid. s.58 (36)ibid. s.60-64 (37)İbid. s.61. (38)İbid. , s.56. (39)Guenin, ESSAYS ON SCIENCE AND SOCIETY . (40)ibid. (41)Rosenau , s.63. (42)Pattinson, Shaun and Caulfield, Timothy;”Variations and voids:regulation of human cloning around the world,”BMC Medical Ethics 13/11/2004, 2004, 5:4 –www.biomedcentral.com/1472-6939/5/9, 01.12.2005 Ayrıca bkz. dn. 70 ve World Health Organization, Reproductive cloning of human beings: status of the debate in the United Nations General Assembly, Report, EB115/INF.DOC./2115th Session, 16 December 2004. (43) World Health Organization, A dozen question on human cloning, www.who.int/ethics/topics/cloning/en/index.html , 10.12.2005 , para. 7 . (44)Costa Rica: draft resolution,International convention against the reproductive cloning of human beings. A/58/73. , daccessdds.un.org/doc/UNDOC/GEN/N03/330/...3084.pdf?OpenElement 10.12.2005 (45) Dresser, “Stem Cell Research”, s.9. (46)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research, para 54-63. (47)Tıp Dünyasında Hayat Kurtaracak Devrim, Vatan Gazetesi, 21 Mayıs 2005 . Ayrıca son gelişmeler, araştırmanın tamamen etiğe aykırı yapıldığını, araştırmayı yapan ekibin başkanı ve çalışanlarının itirafıyla açığa çıkmıştır. bkz. dn. 56. (48)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission, Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use,” 2000 (49)Weiss, Rick;“Toplumdaki Bölünme:Kök Hücre,” National Geographic Türkiye, (Temmuz 2005), s.77 ve 79. (50)Dresser, “Stem Cell Research” s.10,11. (51)İbid. s.12. (52)Swenson, Jean; “Embryonic stem cells help patents, not patients,” Twinities, www.twincities.com/mld/twincities/news/editorial/13535335.htm , 01.12.2005 . (53)ibid. (54)ibid. (55)BBCTurkish.com; Kök Hücre Öncüsünden İstifa, www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/11...ell.shtml,10.12.2005. Ancak araştırmaya katılan bilim adamlarının verici olması tıbbi etik kurallarına aykırıdır. Ayrıca bkz. 50. numaralı dn. (56)Dresser,”Stem Cell Research”s.5-6. (57)İbid.s.6. (58)Lo, Bernard et al; “A New Era in the Ethics of Human Embryonic Stem Cell Research,” Stem Cells, stemcells.alphamedpress.org/cgi/content/full/23/10/1454, 10.12.2005 . (59)İbid. (60)İbid. Araştırmada kullanılan embriyonun taşıdığı genetik bozukluklar nedeniyle embriyonu oluşturan sperm ve yumurta üreme hücreleri vericileriyle yeniden temasa geçme ihtimali göz önünde tutulmaktadır. (61)İbid. (62)İbid. (63)İbid. (64)İbid. Yukarda bahsedilen embriyonun tahrip edilmesi ve embriyonun statüsü hususundaki tartışma kişiye anlatılmalıdır. (65)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission; Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research A

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-calismalari-ve-etik

Otizmin Genleri İlk Kez Tespit Edildi

ABD'li bilim insanlarının gerçekleştirdiği araştırmalar sonucu otizmin genlerin mutasyona uğramasıyla oluştuğu ortaya çıktı Bağımsız çalışan bir grup bilim insanı, tıp dünyasında ilk kez, çocuklarda otizme neden olan birçok genetik mutasyonu tespit ettiklerini açıkladı. Nature dergisinde yayımlanan araştırmalar, geçmişteki sayısız bulguya da göz önüne alarak, beyin gelişiminde yüzlerce, hatta binlerce genetik farklılığın olumsuz rol oynayabileceğini gösterdi. ABD’nin Yale, Harvard ve Washington Üniversiteleri tarafından gerçekleştirilen üç ayrı araştırmada ayrıca, çocuklarda otizm görülme riskinin anne-babanın yaşı ilerledikçe arttığını ve özellikle 35 yaş üstü babalar için bu riskin daha yüksek olduğu belirtildi. Bilim insanları yeni araştırmanın, otizmin biyolojik temelini anlamak adına doğru bir strateji kurmakta kendilerine yardımcı olacağını, geçmişte böyle bir imkanları bulunmadığını ifade etti. Ayrıca, otizmin kalıtımsal riskleri ve çevre faktörleriyle olan bağlantısı üzerinde on yıllardır süren tartışmaların ardından, otizmin güçlü bir genetik temeli olduğu anlaşıldı. Araştırmacılar, söz konusu genetik mutasyonlara çok nadir rastlandığı ve araştırmalarda yer alan çocukların çok azında bulunduğunu belirtti. Çok nadir genetik mutasyonların deşifre edilmesiyle, tüm otizm vakalarının yüzde 15-20’sinin anlaşılabileceği, beyin gelişiminde yaşanan sorunların anlaşılmasında yeni mekanizmalar elde edilebileceği ifade edildi. Üç araştırma, aynı sonuç Otizm araştırmalarına dönüm noktası olabilecek üç araştırmada da, de novo mutasyonlar olarak bilinen ve nadir görülen genetik bozukluklara odaklanıldı. Kendilerinde otizm belirtisi olmamasına rağmen, çocukları otizm olan çiftlerin kanlarındaki genetik materyal analiz edildi. Böylece, anne ve babadan gelmiş olabilecek genetik özelliklerin incelenmesi yerine, otizme neden olabilecek ilk mutasyonların tespit edilmesi amaçlandı. De novo mutasyonları kalıtsal olmasa da, gebeliğin başlarında veya gebelik süresince doğal olarak ortaya çıkabiliyor. Birçok insanda bulunan de novo mutasyonlarının çoğu, beden ve zihin sağlığına tehdit oluşturmuyor. Çalışmalardan ilkinde, Yale Üniversitesi’nde genetik mühendisi ve çocuk psikiyatri olan Dr. Matthew State, otizm ön teşhisi konulan ve otzim olduğu halde belirtisini göstermeyen anne-baba ve çocukların oluşturduğu 200 kişide de novo mutasyonlarını saptamaya çalıştı. Araştırmada, birbirleriyle akrabalığı olmayan, otistik iki çocuğun aynı genlerinde de novo mutasyonları tespit etti. Otizm ön teşhisi olmayan kişilerde ise benzerlik saptanmadı. Sate, “Bu sonuç, üzerinde 21 bin nokta bulunan bir dart tahtasında aynı noktayı iki defa vurmaya benziyor... Mutasyonun tespit edildiği genin otizme neden olma ihtimali yüzde 99.9999” dedi. State ve ekibi, otizm olan bir üçüncü çocuğun farklı bir geninde de de novo mutasyonu tespit etti. Ancak bu genin otizme sebep olma ihtimalinin daha düşük olduğu ifade edildi. İkinci araştırma ilkini doğruladı Washington Üniversitesi’nden Dr. Evan Eichler’in başını çektiği araştırmacılar, Yale Üniversitesi’ndeki araştırmanın benzerini 209 aile üzerinde yaptı. Aynı sonucu veren bu araştırmada, otizm olan bir çocukta, aynı gende genetik bozukluk tespit edildi. İki araştırmadaki benzerlik bununla sınırlı kalmadı. Araştırmacılar, akraba olmayan iki otistik çocukta, aynı gende de novo mutasyonu olduğunu tespit etti. Otizm teşhisi olmayan insanlar üzerinde yapılan incelemelerde ise benzer bir duruma karşılaşılmadı. Üçüncü doğrulama Üçüncü ve benzer bir araştırma, Harvard Üniversitesi’nden Mark Daly ve ekibi tarafından gerçekleştirildi. İlk iki araştırmadaki üç geni bulmaya çalışan Daly, bu genleri taşıyan daha çok vaka buldu. Daly, “Her insanda genel olarak en az bir de novo mutasyonu bulunuyor. Ancak bu araştırmada, otizm olan çocukların bu mutasyonları daha yüksek bir oranda bulundurduklarını ve mutasyonun etkilerinin çok daha güçlü olduğunu gördük” dedi. Yaş arttıkça risk artıyor Her üç araştırma, otizm riskinin anne-baba yaşınının ilerlemesiyle arttığını gösterdi. Dr. Eichler, 51 de novo mutasyonu üzerinde yaptığı analizde ise erkeklerdeki DNA’nın kadınlara kıyasla genetik bozukluğa neden olma ihtimalinin dört kat daha fazla olduğunu tespit etti. Otistik bir çocuğa sahip olma riskinin, 25 yaşındaki erkeklere kıyasla 35 yaşındaki erkeklerde artması, yaş faktörünün etkisi iyice gözler önüne serdi. Bilim insanları yaş farklıyla ortaya çıkan etkiyi, “yaşlı erkeklerin spermlerinin beyin gelişimini etkileyebilecek genetik bozukluklara neden olabileceği ihtimaline” dayandırdı. Tedavi üretilmesi uzun sürecek Elde edilen bulgular, geliştirilecek yeni tedavi yönteminin oldukça uzun zaman alacağına işaret ediyor. Ancak hem Eichler, hem de Daly, yüksek risk içeren genlerin, paylaşılan biyolojik süreçlerde etkileşim göstermesinin, tedavi bulunma sürecini azaltabileceğini belirttti. Eichler, “Henüz, buzdağının ucunu görüyoruz... Ama herkes nereden başlamamız gerektiği konusunda emin” ifadesini kullandı. Dr. State ise “Bence çok önemli bir yerdeyiz, çünkü yıllardan beri bu alanda çalışıyorum ve otizme neden olan bir geni bile bulamamıştık” dedi. Uzmanlar temkinli San Diego Üniversitesi’sinde molekület tıp alanında akademisyen olan Jonathan Sebat, “Bu araştırmaların bir atılım olduğuna inanmıyorum, çünkü benzer sonuçlar elde edilmesini bekliyorduk... Yine de bir dönüm noktası olabilir. Gelecek bir iki yıl içinde, 20-30 veya daha fazla genetik mutasyon keşfedebileceğimizi söyleyebilirim” dedi. Diğer uzmanlar ise konuya daha şüpheli yaklaşarak, çok nadir görülen mutasyonların genetiğinin deşifre edilerek, bu mutasyonların belli genler üzerindeki etkisi hakkında kesin açıklamalar yapılmayacağını savundu. Johns Hopkins Üniversitesi Genetik Tıp Enstitüsü’nden Dr. Aravinda Chakravarti, “Bu çok iyi bir başlangıç ancak nadir görülen mutasyonların nedenini, hatta genel popülasyondaki seviyesini bilmiyoruz... Daha çok çalışılması gerek” ifadesini kullandı

http://www.biyologlar.com/otizmin-genleri-ilk-kez-tespit-edildi

Manyetik Alanın İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkisi

İnsan vücudunun manyetik alanla olan dengesini bozan etkenlerden birisi de kimyasal kirleticiler, haberleşme frekansları, elektrik güç taşımalarından gelen sinyallerle çevrenin kirlenmesiyle ortaya çıkar. Toksik madde radyasyon gibi kirleticilerden gelen sinyaller canlının elektromanyetik dengesini bozmaktadır, (Widgery, 2002). Araştırmacıların insan tarafından yapılan elektromanyetik kirlilik veya smog olarak bilinen elektromanyetik alanın birikimli olduğunu ve genel keyifsizlik, boyunda sertlik, göğüs acısı, hafıza kaybı, baş ağrısı, kalp atışında ve kan kimyasında değişime uğratma, sindirim ve dolaşım sorunları oluşturabilmektedir. Elektro smog adı verilen teknolojinin beraberinde getirdiği elektromanyetik kirlenme, insan sağlığını tehdit eden ciddi unsurlardan birisidir. Yüksek gerilim hatlarından cep telefonu dalgalarına, radyo ve TV dalgalarından ev ve iş yerlerindeki bilgisayar ve elektrikli diğer eşyaların yaydığı elektromanyetik dalgalara kadar maruz kalınan elektromanyetik kirlilik sosyal yaşam ortamında hemen hemen her yerde sağlıksız bir atmosfer oluşturmaktadır. Elektromanyetik smog beyinden hücrelere gönderilen sinyalleri engelleyerek vücudun bağışıklık sistemine zarar verir, (Paulines, 2002). Son yıllarda büyük çapta araştırmalar yapılmasına neden olan bir etki ise insan yapımlı kuvvetli manyetik alan kaynağından doğan hastalıklardır. Kuvvetli manyetler Hall etkisinden dolayı, anestesia oluşturuyor, (Pawluk, 2002; Komor, 2002). Tunaya’nın araştırmalarına göre yüksek gerilim hatlarının çocuklarda lösemi ya da beyin kanseri yaptığı bilinen bir gerçektir. 1988'de ve 1991'de yine ABD'de, 1992 'de Isveç ve Meksika'da ve 1993 'de Danimarka'da yapılan araştırmalarda çocuklarda görülen kanserlerle ve özellikle de lösemiyle iletişim hatlarına yakın yaşama arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur, (Tutev, 2002). Cep telefonu zararları üzerinde birçok araştırma yapılmaktadır. Kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakmaya, yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkarmaya, yüksek tansiyon oluşmasına, baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkatin dağılmasına sebep olduğuna dair bulguları elde edilmiştir (Tutev, 2002). Cep telefonu alzheimer, parkinson ve multiple sclerosis (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riskini arttırıyor. Kulaklık-mikrofon seti kullananların %80'inde bu tip sorunların olmadığı gözlenmiştir. Bu tip elektromanyetik alanların genelde iki etkisinden bahsedilir. Birisi ısı etkisidir. Çünkü yaydığı enerji, insan vücudundan geçerken bir miktar emilir, tutulur ve içerde bir ısı birikimi oluşur. Bu ısı istenmeyen sonuçlara sebep olabilir. İkincinin etkisi ise canlı organizma içindeki birbirine bağlanmış olan molekülleri, atomları etkiler ve bozar. Organizma kendini tamir eder, düzeltir. Ama bir an kontrolden çıkabilir. Kontrolden çıktığında ise basit bir iki hücrenin ölümüne veya kanser gibi ölümcül bir hastalığa neden olabileceğinden şüphelenilmektedir, (Kalkan, 2002). Ortalamadan yüksek manyetik alanı olan bölgede yaşayan çocukların kanser olma olasılığının daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Birkaç araştırmada ortalama değerden yüksek manyetik alanın bulunduğu bölgede uzun süre kalan hamile kadınlarda zor doğum yaptıkları gözlenmiştir. Yüksek manyetik alanın, anne adaylarının düşük yapma olasılıklarını 3 kat artırdığı vurgulanmıştır, (ARPNSA, 1999). 1994'te ve 1998'te ABD ve Finlandiya'da yapılan araştırmalarda; elektromanyetik alanların çok sık etkisinde kalan (radyo operatörleri, endüstriyel donanım işçileri, veri işleme aygıtı tamircileri, telefon hattı işçileri, elektrik santralleri ve trafo merkezlerinde çalışan) işçilerde alzheimer hastalığının normal insanlara göre erkeklerde 4-9 kat kadınlarda 3-4 kat daha çok görüldüğü, enerji iletim hatlarına 40 m.'den daha yakın yaşayan çocukların, normal çocuklara göre 2-3 kat daha fazla kansere yakalandığı, Finlandiya'da yapılan bir başka araştırma erkek çocukların merkezi sinir sisteminde oluşan tümörlerle iletim hatları arasındaki ilişkinin olduğu sonucuna varılmıştır. Diğer bir etken ise uzaydan ve güneşten gelen kozmik ışınlardır. Dubrov (2002) 1228 kişi üzerinde yaptığı deneylerinde kozmik ışınların kalp krizi, işyerindeki ve karayolu kazalara ve ani şizofren dönemlerle ilişki içinde olduğu sonuca varmıştır, (Harris, 2002). EMF sağlık raporunda (1995) mevsimsel stres maksimumlar ile güneş rüzgarının maksimumu arasında ilişki olduğu vurgulanmıştır. İnsan sağlığına zararlı kozmik olayları uzay arası manyetik alanın radyal bileşeni olduğu zaman en fazla etkiler. Bu olay da güneş rüzgarı dünyadan geçtiği zaman olabilir. Nikolaev ve ark. (1976) 85 tane ruh hastası insan üzerine yapılmış deney sonucunda gök cisimleri arasındaki manyetik alanın pozitif olduğu zaman hastaların sayısının arttığı gözlenmiştir, (Parkinson,1983). Zayıf manyetik alanın insan sağlığına zararlı olup olmadığı hala tartışılıyor. Bu zayıf alanların hemen gözle görülür zararları yoktur. Fakat hayvan hücresi üzerinde yapılan deneylerde zayıf manyetik alanın hormon ve enzim seviyesini değiştirmek, dokulardaki kimyasalların hareketini engelleme gibi biyolojik etkenlere sebep olduğu kararına varılmıştır (NRPNSA, 1999) Son otuz yılda araştırma programları dünyanın her yerinde büyük miktarda artış göstermiştir. Hem ELF alanlar ile canlı organizmaların ve hem de biyolojik etkilerin anlatılmasında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu araştırmaların çoğu güç frekansındaki elektrik alanlarına doğru yönlendirilmiştir. Bugün ELF EM alanların biyolojik etkileri için esaslar ve etkileşim mekanizmalarını oluşturan unsurlarda büyük miktarda bilinmeyen mevcuttur. Diğer bilimsel araştırma alanlarında olduğu gibi, ELF biyoetkileri üzerine yürütülen araştırmalar; insan üzerine çalışmalar (öncelikle epidemiyolojik), hayvan deneyleri ve hücrelerle ilgili(mekanizma) çalışmaları olarak birkaç seviyede düzenlenmiştir. İnsanların ya da hayvanların ELF manyetik alanlara kuplajı elektrik alan kuplajından farklıdır. Biyolojik organizmalar ELF manyetik alanlara bağlı rahatsızlık vermeseler de, indüklenen girdap akımında iletim yolu olarak görev yaparlar. Bu dolaşan akımlar gelen manyetik alanını doğrultusuna dik düzlem içinde oluşur.Dış manyetik alan tarafından indüklenen elektrik alanın büyüklüğü çevrim boyutuna bağlıdır. 10 kV/m elektrik alanı ile 30x10-4 T manyetik alanlar tarafından insan içinde indüklenen iç alanlar, manyetik alan tarafından indüklenenden daha büyüktür. İnsan sağlığı üzerinde ELF EM alanların muhtemel sağlığa zararlı etkileri hakkında ilk incelemeler Sovyetler Birliğinde 1960'ların sonu 1970'lerin başlarında çıktı. Bu çalışmalar ile, 26 kV/m'ye kadar elektrik alana maruz kalan manevra anahtarlama işçilerinde baş ağrısı, sindirim bozukluğu, kardiyovasküler değişimler, libido(şehvet) azalması, uykusuzluk, sinirlilik artması gibi maruziyetle ilgili semptomlar ortaya atıldı. Bu bulgular, Sovyetler Birliğinde ve çeşitli ülkelerde araştırmaların artmasına neden oldu. ELF EM radyasyona insanların maruz kalmaları neticesinde potansiyel biyolojik olayların belirlenmesi için birçok araştırma başlatıldı. 50 Hz'de 1,15 ve 20 kV/m'lik alanlara kısa periyotlar için maruz kalan 100 gönüllü kapsamlı klinik değerlendirme neticesinde, alanla ilgili sadece beyaz kan hücrelerinde hafif artma, reaksiyon süresinde hafif azalma ve norepinephrine seviyesinde hafif yükselme gibi birkaç etki gözlendi. Polonya'da yürütülen bir çalışmada 35 gönüllü üzerinde 50 Hz elektrik alanlarda ışık ve ses uyarımına bilinçli reaksiyon ölçüldü. 10kV/m'den büyük alan şiddetlerinde her iki uyarım tipi içinde reaksiyon süresinin arttığı gözlendi.Bir başka çalışmada ise, 100'den fazla denek üzerinde zamanla değişen manyetik alanlara (5 Hz'den 1 kHz'e, B 100 mT'den az) maruziyet gözlendi. EEG, elektrokardiyogram, kan basıncı ve vücut sıcaklığı ölçümleri maruziyetin etkisinin olmadığını göstermiştir. İnsanlarda manyetik alanlara maruziyetin biyolojik etkisi üzerine çalışmaların en yaygını "phosphenes" olarak bilinen görüntü ile ilgili olaydır. Bu olay, retinayı uyaran elektriksel akım indüksiyonunun meydana gelmesiyle görülür. Elektrik ve manyetik alanlar ile insanların etkileşimleri esas hedef olsa da, çoğu biyolojik araştırma alanlarında çalışmaların çeşitli hayvan türleri üzerinde yürütülmesi daha uygun olmaktadır. ELF alanlara maruz kalan hayvanlardaki biyolojik etkilerin çoğunluğunun direk ya da dolaylı olarak sinir sistemiyle ilgili olduğu gözlenmiştir. Sinir sistemi, nadiren elektriksel sinyallere uyumlu işlemler ve dokulardan ibarettir. Çevresi ile hayvanın etkileşiminde bu sistem fonksiyonel ve yapısal olarak karmaşıktır. Dış uyarımdan duyum girişinin geçişi, bu gibi bilgilerin merkezi işlemi ve sonuç olarak dışarı götürülen dokunun ve organların canlandırılması gibi etkileşimin temel karakteristikleri ile, ELF maruziyeti ve gözlenen biyolojik sonuçlar arasındaki muhtemel bağlantılar belirlenebilir. İlk deneysel çalışmalarda, sinir sistemi fonksiyonu ile ilgili olan davranışlar öncelikle gözlenmiş ve ara sıra da sinir sistemi parametreleri ölçülmüştür. 1970'lerin sonlarındaki ELF maruziyetin sinir sistemi fonksiyonları üzerindeki etkisi çalışmaları, genel olarak üç kategoride sınıflandırılabilir; aktivitenin değerlendirilmesi ya da irkilme-tepki davranışı, stres ile ilgili hormonların değerlendirilmesi (corticosteroidler gibi), merkezi sistem cevaplarının genel ölçümleri (EEG ve ana tepki süreleri gibi). Canlı organizmaların metabolizma ve fonksiyonların statik olmadan uzak yani dinamik olduğu gösterilmiştir. Bu dinamiklerin ana elemanları değişken frekanslı endogeneous (örneğin: ultradian, circadian ve infradian) ritimlerdir. Dış etkilere bağlı olarak büyüyen çevresel etkileyici olaylara cevap veren bu biyolojik ritimler, genellikle phase-locked ritimlerinin bir kompleks karışımıdır ve organizmanın fizyolojik ve psikolojik oluşumu üzerinde önemli etkileri vardır. Biokimyasal işlemler, hücrelerle ilgili bağlantılar ve fonksiyonel sistemler, çevreye tepki olarak bütün sisteme etki eden endogenous ritimler ile ilgili dolaylı anlatımlar vardır. Bu ritimler altında uzuvların görevini yapmaması esaslı olarak organizmanın bozulması ve biyolojik etkilerin değişimini gösterir. Araştırmaların çoğu doğal biyolojik ritimler üzerinde ELF elektromanyetik alanların etkisini araştırmaya yöneliktir. 1983'te yapılan bir araştırmada 60 Hz elektrik alanlara maruz bırakılan sıçan ve farelerde hem circadian ve hem de ultradian ritimler araştırmak için metabolik indikatörler kullanıldı.Sonuçta, sıçanlar üzerinde maruziyetin etkisi görülmedi, fakat erkek farelerde oxidative metabolizmanın ritimleri ve aktivitesi maruziyet ile faz kaymasının olabileceği görüldü. Bir başka araştırmada, sıçanlarda indolaminlerin ve enzimlerin üretiminin ölçümü ile circadian aktivitenin görünüşü araştırıldı. 1.5....40 kV/m elektrik alana maruz bırakılan sıçanlarda beyin epifizinde melatonin ve biosynthetic enzimlerin artışında önemli azalma gözlenmiştir. Sıçan ve farelerde nocturnal beyin bileşimlerinin dönel manyetik alanlara duyarlı olduğu saptanmıştır.

http://www.biyologlar.com/manyetik-alanin-insan-sagligi-uzerindeki-etkisi

KÖK HÜCREARAŞTIRMALARI VE ETİK BOYUTU

1. KÖK HÜCREARAŞTIRMALARI VE ETİK BOYUTU AYSEL KARAGÖZ DOKU MÜHENDİSLİĞİ BIOTECHNOLOGY 2. İÇERİK• Kök hücre (KH) ve kullanım alanlarına ait genel bilgiler - Kök hücre nedir? - KH çeşitleri ve kaynakları (elde edilme şekilleri) - Kullanım alanları • Kök hücre araştırmalarına dair Etik sorular • Kök hücre araştırmalarının yasal boyutu • Kök hücre ve Doku mühendisliği • Görüş, öneri ve tartışmalar 3. KÖK HÜCRE (KH) Kök hücreler vücudumuzda bütün doku ve organları oluşturacak şekilde farklılaşabilme ve sınırsız bölünebilme potansiyeline sahip, kendi kendini yenileyebilen ana hücrelerdir. 4. Herhangi bir organa ait olan hücreler yaşamlarını o doku ya da organa aithücre olarak geçirirken ve çoğalırken, KH aldıkları sinyallere göre istenilen hücreyi oluşturabilirler. 1. Sınırsız bölünebilme ve çoğalma 2. Herhangi bir işlev için özelleşmemiş olma 3. Özelleşmiş hücrelere dönüşebilme 5. KH ÇEŞİTLERİ KH Elde Farklılaşma edildikleri potansiyeli doku 6. • Elde edildikleri dokuya göre KH; Embriyonik kök hücreler; 4-5 günlük embriyohücrelerinden, blastosist denilen iç hücre kitlesinden, Fetal KH; gebeliğin istemli ya da istemsiz olaraksonlanmasıyla elde edilen fetal dokudan, Kordon kanı KH; doğumun hemen ardındangöbek kordonunun bebeğe yakın kısmındaki kandan, Yetişkin KH; kemik iliği, yağ doku, karaciğer, dalak gibi yetişkin doku ve organlarından, 7. • Farklılaşma potansiyellerine göre KH; 1. Totipotent KH 2. Pluripotent KH 3.Multipotent KH Tüm doku ve Birçok doku ve Özelleşmiş hücrelere organlara organa dönüşebilen dönüşebilen KH. dönüşebilirler. KH. Fetal, kordon kanı, (1-4 günlük embriyo) Döllenmeden yetişkin KH. sonraki 5. günden itibaren oluşan embriyonik kök hücreler. 8. EMBRİYONİK KÖK HÜCRELER• Embriyonik KH‟ler, in vitro fertilizasyon merkezlerinde, döllenmeden 4-5 gün sonra oluşan embriyoların, blastosist adlı yapılarındaki iç hücre kütlesinden elde edilir. 9. • EKH „ler genellikle in vitro fertilizasyon (tüp bebek) ünitelerinden elde ediliyor.• Başarı oranını arttırmak adına hazırlanan ve dondurularak saklanan embriyolardan kullanılmayacak olanlar ailenin izni alınarak KH kaynağı olarak kullanılıyor. 10. EMBRİYONİK KÖK HÜCRELER• Hızlı çoğalma yetenekleri diğer KH tiplerine göre daha fazladır.• Çoğalma çeşitliliği çok fazladır, yani farklılaşma potansiyelleri oldukça yüksektir.• Telomerleri çok uzun olduğundan daha uzun yaşayabiliyorlar (laboratuvar ortamında 2 yıl kadar). 11. FETAL KÖK HÜCRELER • Embriyo döllenmeden sonra yaklaşık 7-8 haftalık iken fetüs adını alır. • Fetüs dokularında bulunan KH fetal kök hücrelerdir. • İstemli ya da istemsiz olarak sonlanan gebeliklerden elde edilir. • Fetüs KH farklılaşarak kromozom sayısını yarıya indirip yumurta ya da sperm hücresine dönüşebilir, ancak tek başına bir organizmayı oluşturabilme yeteneğine sahip değildir. 12. Fetüsten elde edilen kök hücreler gelişimin daha geç safhasında elde edildiği için çoğalma potansiyeli embriyonik kök hücreye göre daha azdır. Hasarlı fare beyinine insan fetal kök hücre nakli sonrası makroskopik görünüm (sağda) 13. KORDON KANI KH • 1980li yılların başında, kordon kanında kök hücrelerin bulunduğu ve bu hücrelerin tedavide kullanılabileceği fikri ortaya atılmıştır. • Kordon kanından elde edilen kök hücrelerin avantajı, hücreleri etkileyen dış etmenlerle henüz karşılaşmamış olmalarıdır. • Kordon kanı alınan bebeğin, doku grubu uyduğu takdirde anne, baba ve diğer kardeşleri için kullanılabilir.• Kordon kanı KH ile kanser, bağışıklık sistemi hastalıkları, bazı kan hastalıkları gibi hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği düşünülmektedir. 14. • Kordon kanı doğumdan sonraki ilk 3 dk lık periyotta alınabilirse uzunyıllar dondurularak saklanabilir.• İlk kez 1992 kordon kanı laboratuvarda dondurularak saklanmış, 1994dünyadaki ilk kordon kanı bankası ABD‟ de oluşturuldu. 15. ERİŞKİN KH• Farklılaşmış dokularda bulunan ancak farklılaşmamış hücrelerdir. • Her yaştaki insanda bulunur. • İhtiyaç duyulduğunda bulundukları dokudaki değişik hücre türlerine dönüşüyorlar.• Doku ve organ hasarının giderilmesi ve devamlığını sağlar. 16. • Erişkin KH, organizma yaşadığı sürece kendi kopyalarını üreterek çoğalıyorlar.• Bulundukları dokulardaki görevini tamamlayan, hastalanan veya ölen hücrelerin yerine yenilerini üreten yedek parça kaynakları olarak görev yapıyorlar.• Erişkin KH tüm hücreler elde edilemiyor.• Ayrıca erişkin kök hücrelerinin kültür ortamında yetiştirilmesi embriyonik kök hücrelerinin yetiştirilmesinden oldukça zor, çünkü erişkin kök hücrelerinin büyümeleri ve çoğalmaları daha uzun zaman gerektiriyor. 17. • Erişkin kök hücre kaynakları: periferik kan, beyin, diş, çizgili kas, derinin epitel tabakası, göz, karaciğer, dalak ve pankreas. •En iyi bilinen erişkin KH kaynağı kemik iliğidir İki tip KH bulunur. Mezenkimal kök hücreler Hematopoietik kök hücreler 18. KH KULLANIM ALANLARI• Hücre ve gen terapisi Kalp-damar ve akciğer hastalıkları Sinir sistemi hastalıkları Kas - iskelet sistemi hastalıkları Endokrin sistem hastalıkları• Doku mühendisliği• İlaç endüstrisi 19. KH ve Doku Mühendisliği• DM kaybedilmiş ya da hastalıklı doku veya organların geri kazanılması/rejenerasyonu amacıyla yeni biyolojik eşdeğerinin getirilmesini sağlayan multidisipliner bir çalışma alanıdır.• Bu işlem hastanın kendine ait doku veya organlarla yapılabildiği gibi (otogreft), gönüllü donörlerden alınan biyolojik materyallerle (allogreft) de uygulanabilir.• Otogreft örn;kemik greftleme başarıyla uygulanabilse bile dokunun alındığı bölgede hasar oluşmakta ve hastaya acı vermektedir.• Allogreftlemede ise kaynak yetersizliğine bağlı olarak yaygın bir uygulama değildir.• Bu noktada hücresel tedavi ve indüklenmiş rejenerasyon yaklaşımı önemlidir.• İzole edilmiş kök hücrelerin (ex vivo) şartlarda 3 boyutlu hücre dışı matrix molekülleriyle benzerlik gösteren yapı iskeleleri üzerinde farklılaştırılarak organoid denilen yapıların oluşturulması esasına dayanır. 20. KH ARAŞTIRMALARI VE ETİK SORUNLAR• Kök Hücre Kaynağı Olarak Embriyoların Kullanımına İlişkin Etik Sorunlar• Fetal KH kullanımı• Kordon kanı KH kullanımı• Erişkinlerden Elde Edilen Kök Hücreler ve Araştırma Etiği• Kök Hücre Araştırmaları ve Bilim İnsanlarının Sorumlulukları 21. • Kök Hücre Kaynağı Olarak Embriyoların Kullanımına İlişkin Etik Sorunlar• Farklılaşma potansiyeli yüksek olması nedeniyle tercih edilen embriyonik KH alındıktan sonra embriyonun hayatına son verilmektedir. Bu nedenle verimli oluşunun yanında pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiştir.• Bu tartışmanın temel nedeni embriyoya yüklenen anlamlardır. 22. • ‘Embriyo ne zaman insan olur, Yaşam ne zaman başlar?‟ soruları kafa kurcalamış ve gerek dini gerek sosyal ayrılıklar sebebiyle farklı görüşleri ortaya çıkarmıştır.• Embriyo hiçbir anlam ifade etmeyen bir hücre kitlesi midir yoksa insan olmanın bütün haklarına sahip mi olmalıdır? 23. • Zigot, eşey hücrelerinin birleşmesi ile yaşam hakkını elde etmiştir ve erişkin bir insan gibi saygı görmesi gerektiğini düşünenler için embriyo üzerinde kök hücre çalışması kabul edilemez bir durumdur.• Diğer taraftan ana rahminde olmayan bir embriyonun artık büyüme ve gelişme gibi bir şansı olmayışı bu çalışmalara en azından kuramsal boyutta etiklik kazandırmaktadır.• Embriyonik kök hücrelerle çalışıldığında, kök hücrelerin çoğalmaları kontrol altına alınamazsa kanser oluşturma riski oluşabilir. 24. • Bu durumda çözüme ulaşmak adına yapılan yorumlar; İsrafın önlenmesi yaklaşımı, Üçüncü şahısların yararı söz konusu olduğunda, gelişimin belli bir aşamasındaki embriyonun ahlaki statüsüne, bu yarar durumu ile muhakeme edilerek karar verilir. Başkalarının bundan yarar görebilmesi koşuluyla, etik yönden kabul görmektedir. Ama 14. günden sonra (14. günden sonra bölünme gerçekleşmez ve sistemler oluşmaya başlar) bir “insan” kimliği taşıyan embriyonun ahlaki statüsü başkalarının göreceği yarardan daha ağır basar. 25. • Fetal KH kullanımı• KH kaynağı olarak fetüsün kullanımı düşük/kürtaj gibi suistimallere neden olabileceğinden sıkıntılıdır.• Ayrıca uygun doku gruplarına ait fetüs kaynakların oluşturulması gibi sıradışı olaylara yol açabilir. 26. • Kordon kanı KH kullanımı• Göbek kordonunun doğumdan sonra atılması yerine saklanması ve kullanılmasının önünde doğrudan bir engel bulunmamakla beraber, kullanım amaçlarına yönelik etik problemler ortaya çıkabilir; Hasta kardeşi tedavi için kordon kanı elde etmek amacıyla yeni bir çocuk dünyaya getirilmesi. • bu amaç için dünyaya gelmiş bebeğin sosyal pozisyonu, • bir insanın, başka bir insan için araç haline getirilmesi 27.  Hasta kardeşin dokusuna uygun doku grubunu taşıyan yeni bebeğindünyaya gelmesi için kullanılan IVF işleminde embriyolar arasından seçimyapılması; • diğer embriyoların yok edilmesi yada araştırma amaçlı kullanımı, • özel nitelikte bebek seçimi (cinsiyetine göre) 28.  Kordon kanının ileride ortaya çıkabilecek hastalıklara karşı uygun koşullarda saklanması; • Kordon kanının bir “yaşam sigortası” olduğu şeklinde propaganda yapılması ve insanlara umut verilmesi ile istismar haline getirilmesi. 29. • Erişkinlerden Elde Edilen Kök Hücreler ve Araştırma Etiği• Erişkinlerden kök hücre elde edilmesinde herhangi bir etik problemle karşılaşılmamaktadır.• En önemli nokta KH elde edilecek bireyin gönüllü olması, mahremiyetine saygı gösterilmesi, bilgilerinin saklı tutulması ve kullanılma amacı kişinin izni doğrultusunda olmalıdır. 30. KH ÇALIŞMALARINDA YASAL DURUM KH araştırmalarının felsefi ve etik açıdan tartışıldığı biyoetik gibi pek çok alanda embriyonik KH araştırmaları ile erişkin KH araştırmaları ayrımı önem taşımaktadır.• Erişkin kök hücre araştırmalarında herhangi bir engel bulunmamaktadır.• Embriyonik kök hücrelerinin kullanımında ülkelere bağlı olarak görüşler değişmektedir. 31. • EKH ile çalışmalar konusunda yasal düzenlemeler düşünülürken klonlama da göz önünde bulundurulmalıdır.• Tüm dünyada insanlarda klonlamanın yasaklanması hususunda ortak bir görüş bulunurken, araştırma ama amaçlı EKH eldesi konusunda görüşler farklıdır.• Önemi nedeniyle Avrupa, ABD, Japonya, Avustralya gibi ülkelerde konu cumhurbaşkanları tarafından oluşturulan komiteler tarafından ele alınmaktadır.• Ülkemizde de Türkiye Bilimler Akademisi ve Sağlık Bakanlığı konuyla ilgili çalışma grupları oluşturmuştur. 32. • Bu bilgilerin ışığında EKH kullanımı için yasal düzenlemeler;1. Etik kurul izni ile embriyolojik gelişimin 14. gününe dek blastosistlerden EKH eldesinin serbest olması,2. IVF sonucu kullanılmayan embriyoların etik kurul izni ile kullanılması,3. „‟Fetus çiftliği‟‟ olarak bilinen ticarileşmenin sakıncaları nedeniyle belirlenecek belli bir tarih öncesinde IVF ile elde edilmiş ve hala dondurulmuş halde bekletilen embriyoların etik kurul ve ebeveyn izni ile kullanılması,4. Yurt dışından ithal edilen EKH üzerinde araştırma yapılmasına izin verilmesi,5. EKH eldesinin yasak olması,6. Kamu finansmanı ile çalışmaların desteklenmesi. 33. • Avrupa Birliği Komisyonu‟nda embriyo üzerindeki araştırmaların sınırının nerede olduğu ve koşullarının neler olması gerektiği konusunda henüz bir görüş birliği yoktur.• AB‟ye üye ülkeler arasında embriyoyu laboratuvar ürünü olarak gören yoktur.• KH eldesi için insan embriyosu oluşturulmasına izin veren ülke İngiltere!!! 34. TÜRKİYE‟DE YASAL DURUM;• Türkiye‟de erişkin KH çalışmaları ile embriyonik KH çalışmaları konusunda açık hükümler içeren yasal düzenlemeler bulunmamaktadır.• Bakanlığın 2005 yılında yayınladığı genelge ile 2006 yılında yayınladığı kılavuz bir arada değerlendirildiğinde, erişkin KH araştırmaları konusunda yeterli olmasa da belirginleşmiş bir yaklaşımın olduğu söylenebilir. 35. • Ancak embriyonik KH çalışmaları konusunda, araştırmaların durdurulması dışında herhangi bir kural yer almamaktadır.• Bunların dışında, üremeye yardımcı merkezlerde üretilen embriyoların her ne şekilde olursa olsun taraflar razı bile olsa KH kaynağı olarak kullanılamayacağı ve belli bir prosedüre göre imha edilmesi gerektiği belirtilmektedir. 36. • Dünyadaki gelişmelere paralel olarak Türkiye‟ de de EKH eldesi ve/veya bu hücre hatlarının kullanımı ile yürütülecek bilimsel araştırmaları düzenleyen bir yasaya ülkemizin acil gereksinimi bulunmaktadır. 37. Kök hücre ve Doku Mühendisliği• Teorik açıdan değerlendirilecek olursa antropolojik ve sosyoekonomik açıdan etik konular ortaya çıkmaktadır. DM çok pahalı bir işlem, DM ilerlemesi bazı temellere dayanmaktadır; kullanılan KH çeşidi, özel dokular (hayvan kalp kapakçıkları), pediatrik uygulamalar, İnsan vücudunun değeri, Yaşam uzunluğu (hasarlı ve yaşlanan doku veya organların yenileri ile değiştirilmesi, nüfus artışı) 38. Bilim insanına düşen sorumluluklar;• KH çalışmalarının kötüye kullanımı mümkündür, bilim insanının bu noktada çeşitli medya kuruluşlarının da desteğiyle, KH mucize tedavi şeklinde öne sürüp insanların umutlarının sömürmemesi, kesinliği tartışılan sonuçlar hakkında net bilgilendirme yapmaması gerekir.• Özellikle bazı ticari kuruluşlar kordon kanı KH saklanmasının hayati olduğunu savunup bundan rant sağlamaya çalışmaktadır. 39. Referanslar• TÜBA Raporlar, „Kök hücre biyolojisi ve klinik uygulamalar‟, 2009,• Türkiye Biyoetik Derneği, Kök Hücre Araştırmalarının Etik ve Hukuk Boyutuna İlişkin Rapor, Mart 2009,• Andrews and Nelkin, 1998.• Youngner, 2004; Bovenberg, 2005)• www.tuba.gov.tr• stemcells.nih.gov/info/ethics.asp• www.eurostemcell.org/factseet/embyronic-stem-cell-research-ethical- dilemma• Alex Faulknera, Julie Kentb, Ingrid Geesinkc, David FitzPatrick „‟Purity and the dangers of regenerative medicine: Regulatory innovation of human tissue-engineered technology „‟, Social Science & Medicine 63 (2006) 2277–2288

http://www.biyologlar.com/kok-hucrearastirmalari-ve-etik-boyutu

Gen Tedavisi, Görüşü Geri Kazandırabilir Mi?

Gen Tedavisi, Görüşü Geri Kazandırabilir Mi?

Gen tedavisi genişleyen bir araştırma alanı ancak bu araştırmaları tedaviye dönüştürmenin önünde birçok engel mevcut. İngiltere’de sağlık araştırmalarına maddi destek veren önemli vakıflardan biri olan Wellcome Trust’ın HICF adlı fonunca desteklenen önemli bir araştırmanın duyurusunun tercümesini ilginize sunuyorum.Koroidermi elli bin ilâ yüz binde bir insanı etkileyen ırsi bir körlük türü. Az görülen bir hastalık olması nedeniyle ilâç firmalarınca ve bilimsel ödenek kurumlarınca ihmal ediliyor. Sık görülmüyor, ama koroidermi yaşam kalitesine büyük bir darbe vuruyor ve tüm körlük vakalarının %4’üne sebep oluyor.HICF destekli bir 1. evre klinik gen tedavisi deneyinin sonuçlarına göre, koroidermi hastalarının gözüne sağlıklı genin kopyalarının ulaştırılması, görme yetilerini yeniden kazanmalarına yardımcı olabilir.Altmış beş yaşındaki koroidermi hastası Jonathan Wyatt, “Eşimin telefonundaki rakamları görebildim” diyor. “Yıllardır görememiştim onları.”Londralı bir avukat olan Wyatt’ın hastalığı 20’li yaşlarında teşhis edilmiş. O gün bu gündür hem görme hem de çalışma yetisi giderek kötüleşmiş.Koroiderminin sebebi X kromozomundaki tek bir genin arızası. Erkeklerin tek bir X kromozomu olduğundan hastalık en çok onları etkiliyor, zira kadınların ikinci X kromozoundaki sağlıklı bir gen onları kurtarabiliyor. CHM/REP-1 adlı bu gen gözün ağtabakasındaki ışığa duyarlı hücrelerin sağlığından sorumlu, ve değişinimi halinde gece görüşü daha çocukluktan itibaren bile bozulabiliyor. Görme bozukluğu daha sonra ilerleyerek hastanın görüş alanını daraltıyor. “Görme alanımın ortasında ıslak bir bulanıklık vardı” diye açıklıyor Wyatt. “O kadar ki, elimin gözlerimin önünde aşağı salladığımda göremiyordum artık.” Elindeki tek tedavi seçeneği, Oxford Üniversitesi’nde HICF desteğiyle uygulanmakta olan bir gen tedavisi deneyiydi.Oxford Üniversitesi’nin Nuffield Oftalmoloji Laboratuvarı’ndan Prof. Robert Maclaren, yeni bir gen tedavisi yöntemi denedi. Ekibiyle AAV (adeno-associated viruses) türü virüsleri kullanarak CHM/REP-1 geninin sağlıklı kopyalarını ağtabakasının yıpranmış, ışığa duyarlı hücrelerine ulaştırdı. Ulaştırmak için hastanın bir gözündeki ağtabakasını sıyırıp, DNA taşıyan virüsleri altına zerk etmeleri gerekti. (Diğer gözün ağtabakası kontrol görevi gördü.)Bu 1. evre deney 12 hastayı kapsıyor, yani çok küçük. The Lancet dergisindeki ilk sonuçlar da bu 12 hastanın altısına ait. Bu nedenle bu cesaret verici sonuçlar dikkatle değerlendirilmeli.Deneye katılanların bir muayene tabelasındaki harfleri okumasıyla ölçülen görüş keskinlikleri arasında farklar vardı. Sonuçlara göre; daha baştan iyi veya mükemmel görüş keskinliğine sahip hastaların görüş keskinliği azalmadı, gece görüş yetileri ise iyileşti. Deneyin başında görme keskinliği az olan iki hastanın görüşü iyileşti. Bu gelişmeler ilk tedaviden sonra altı ay boyunca sürdü.“Toplamda dokuz hasta tedavi ettik, bu yüzden ihtiyatlı olmak doğru olur. Bu, kesin bir tedavi sayılamaz” diyor Maclaren. “Asıl heyecan verici olan, bunun bir anlık bir gelişmeden ibaret olmaması. Görme yetileri sürüyor.”Daha yapılacak çok iş var, ve Maclaren ekibi deneyi 2. evreye taşımak için ödenek başvurusu yapıyor.Wellcome Trust’ın İş Geliştirme Müdürü Dr. Tim Knott şu ana kadarki ilerlemeden memnun. “Bu, HICF tarafından desteklenen ilk projelerden biri ve HICF’nin ilk zamanlarındaki amaç ve hedeflerinin tipik bir örneği.”“Gen tedavisi, çok uzun vadeli ve riskli olduğundan bu yaklaşımla desteklemeyeceklerimizin arasındaydı” diye ekliyor Knott. “Ama Profesör Maclaren bunun mümkün olduğuna, ve zamanın doğru olduğuna bizi ikna etti, ve haklı çıktı.”Yazar hakkında: Çağrı YalgınTampere Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmacı olarak mitokondri hastalıklarını genetik yöntemlerle inceliyor. Daha önce de Japonya'daki RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü'nde sinir hücrelerinin uzantılarının oluşumundaki ırsi etmenleri inceleyerek Saitama Üniversitesi'nden doktora almıştı. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Bornova Anadolu Lisesi mezunu.http://www.acikbilim.com/2014/02/ceviri/gen-tedavisi-gorusu-geri-kazandirabilir-mi.html

http://www.biyologlar.com/gen-tedavisi-gorusu-geri-kazandirabilir-mi

Rainbow Warrior’u görmek için 10 neden

Rainbow Warrior’u görmek için 10 neden

Rainbow Warrior, teknolojik bir başyapıt, dünya üzerinde bulunan tek aktivizm gemisi, mobil bir müze, yaşayan bir efsane.

http://www.biyologlar.com/rainbow-warrioru-gormek-icin-10-neden

Türkiye nin ilk kordon kanı ve kök hücre bankası Genkord 18. başarılı naklini gerçekleştirdi.

Türkiye nin ilk kordon kanı ve kök hücre bankası Genkord 18. başarılı naklini gerçekleştirdi.

Semra & Erdal DİNÇARSLAN ailesinin Talasemi hastası olan çocukları, tedavisi için HLA uyumlu sağlıklı yeni doğan ikiz kardeşlerinden alınan kordon kanı kök hücresi ile tekrar hayata tutundu.  2003 yılından bu yana faaliyette olan GenKord, sakladığı kordon kanı kök hücrelerinin kan hastalıkları tedavisinde kullanılmasında saklanan kan sayısı ile nakil için kullanılan kordon kanı sayısı oranı ile dünyada en yüksek merkez olma unvanı taşımakta. Türkiye'nin ilk kordon kanı ve kök hücre saklama bankası olan GenKord, 2003 yılından bu yana faaliyet göstermekte olan ve sakladığı kordon kanları ile 18 başarılı nakil gerçekleştirerek tüm dünyanın gözlerini Türkiye'ye çevirmiş ve saklanan kan sayısı ile nakil sayısı oranı dünyadaki en yüksek merkez olma ünvanını kazanmıştır..  Merkezi İstanbul'da bulunan, Türkiye'nin rejeneratif (yenileyici) tıp alanındaki gururu niteliğindeki bu kurum , nakil sonrası hastaların 80% iyileşme gösteren tabloları ile  dünyadaki kordon kanı ve kök hücre bankalarının da gözünü  Türkiye'ye çevirmesine sebep olmuştur. Tamamiyle  bir biyoteknoloji, doku mühendisliği ve krioprezervasyon kurumu olan GenKord, Türkiye'nin birçok saygın kurum ve bilim insanıyla biyoteknoloji araştırmalarına katkıda bulunmaktadır. Tübitak' tan teşvik almış ve Hacettepe Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversiteleri ile ortak projeler gerçekleştiren kurum,  rejeneratif (yenileyici) tıp alanındaki üstün başarılarını her geçen gün artırarak özel kordon kanı saklama bankaları arasında en çok tercih edilen ve tıp dünyasında Türkiye'nin adından söz ettirmeyi başararak ülkemizin gurur kaynakları arasına girmeyi başarmıştır..Bunun yanında özel ihtiyaçlar ve talepler doğrultusunda krioprezervasyon hizmeti vermekte olan kuruma, dünyanın bir çok ülkesinden de kordon kanı saklama talebi ve yenileyici tıp alanında Türkiye ile ortaklaşa yol alma teklifleri gelmektedir. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/turkiye-nin-ilk-kordon-kani-ve-kok-hucre-bankasi-genkord-18-basarili-naklini-gerceklestirdi-

Diseksiyona Karşı Görüşler

Biz eğitim adına sağlıklı hayvanların yaşamlarını sonlandırmanın ahlaken yanlış olduğuna inanıyoruz. Biz inanıyoruz ki, bizim rahatlımız adına, hayvanları özel bir amaç için, öldürmek için beslemek, ve vücutlarını alet olarak kullanmak ahlaksızcadır. Üreticiler tarafından hayvanları beslemek ve öldürmek, kaçınılmaz olarak hayvanların strese girmesine ve acı çekmesine yol açıyor. Karı artırmak arzusu demek onları aşırı kabalık, boş kafeslere yığmaktır. Bu, hayvan sağlığı ve fiziksel tahribatla sonuçlanan agresiyon gibi psikolojik problemlerle ilgili endişeleri artırıyor. Nispeten, hayvanlar üzerinden düşük kar marjı diseksiyonu gündeme getiriyor, hayvanların kısa ve nahoş yaşamları, ve ölümleri aynı derecede stresli ve acılı olabilir. Eskiden Okul İnceleme Kurulları diseksiyonu “eğitim yönünden makbul” olarak tanımlamışlardı, ancak onların belirtilen amaçlarından biri öğrencilerin tüm yaşayan canlılara karşı gereken saygıyı edinmeleridir. Diseksiyon, bu amaçla bağdaşmaz. Öğrenciler hayvan hayatını bitirmek konusunda daha duyarsız hale getiriliyor. Diseksiyon yaşama saygıyı öğretmez, ama onu ucuzlatır ve değerini düşürür. Hayvanları, kendi hayatlarını yaşamak için hakları olan bireyler olarak kabul etmekten ziyade, öğrencilere onlara, test tüpleri ve petri kapları gibi kullanılıp atılan tek kullanımlık laboratuvar malzemeleri olarak bakılması öğretiliyor. Birçok öğrenci diseksiyonu üzücü veya iğrenç buluyor ve biyoloji öğretiminden çıkarılmasının iyi olabileceğini düşünüyor. (3) İstemeyen bir öğrenciyi kadavrayı parçalamaya zorlamak sadece ahlaken yanlış değil, aynı zamanda öğrenci için travmatik olabilir ve olasılıkla onların devam eden biyoloji veya bilim çalışmalarını engelleyebilir. Okullarda diseksiyonu öğretmek için, eğer varsa, çok az eğitimsel veya bilimsel fayda vardır. Modern teknikler günümüzde öğretmenlere sesli-görsel materyaller, modeller, museum mounts, ve bilgisayar simulasyonları gibi bütün alternatifleri sağlayabilir. Böylece bu alternatifler kıt okul kaynaklarına zorlama getirmeden tekrar kullanılabilirler. Bir çok durumda, bu alternatifler öğrenciye diseksiyondan daha fazla olarak hayatın işleyişi hakkında bir fikir verebilir. Önemli olarak, diseksiyonla kıyaslandığında buna karşı öğrencilerin öğreniminde alternatiflerin kullanılması ile ilgili araştırma bulguları gösteriyor ki öğrenciler alternatifler kullanıldığında epeyce hatta daha fazla öğreniyor.(4) Mevcut, hayvan anatomisine onlara zarar vermeden mükemmel bir bakış sağlayan interaktif bilgisayar simülasyonları, videolar ve üç boyutlu programları içeren çok çeşitli alternatifler vardır. Medikal illüstrasyon ve mikrofotografinin gelişimi insan vücudunun iç anatomisi ve çalışmasını filme almayı mümkün kılıyor, ve bununla karşılaştırıldığında diseksiyon modası geçmiş bir öğrenme metodudur. (5) Okulda biyoloji çalışan öğrencilerin çoğu bilimsel araştırmalarına devam etmeyeceklerdir, ve diseksiyon becerilerini geliştirmeye ihtiyaç yoktur. Diseksiyonu öğretmek sadece şunu yapar: diseksiyon öğrenimi. Bu biyolojik gerçeklerleri göstermez, bu merhametli bir metod olarak düşünülmemelidir. Canlı bilimleri çalışmaya niyetlenenler, yaşayan canlılara karşı daha insani ve sorumlu bir tutum sergilemelidirler. Bilimsel bir kariyer izlemek istemeyenlere bile alternatif bir yaklaşım, hayvanların değerini daha iyi anlama ve bilime karşı daha pozitif bir bakış açısı kazanma ile yararlı olur.

http://www.biyologlar.com/diseksiyona-karsi-gorusler

İnsan Genetik Düzenlemeleri, Etik ve Bilim Açısından Tartışılıyor

İnsan Genetik Düzenlemeleri, Etik ve Bilim Açısından Tartışılıyor

İnsan DNA’sını yeniden tasarlamak, devrimsel bir teknoloji sayesinde gerçekliğe bir adım daha yaklaştı. Böylece genetik olarak tasarlanan bebeklerde tedavisi zor hastalıkların tedavileri mümkün olacak. Washington’da bu hafta yüzlerce bilim insanı ve etikçi toplanarak, insan geni düzenleme üzerinde güvenlik ve etik denetimlerin sınırları üzerinde tartışacak.Çinli araştırmacıların insan embriyolarında gen düzenleme üzerine yaptığı ilk denemen pek iyi gitmese de, günün birinde insan mirasının sonraki nesillere aktarılma yöntemleri değişebilir.“Bu teknolojinin insan genomunda üzerinde kalıcı değişim yapacak etkileşimler üretmesi mümkün,” diyor Berkeley Kaliorniya Üniversitesi’nden biyolog Jennifer Doudna. Fotoğraf : Jennifer Doudna (sağda) , Kai Hong laboratuvar yöneticisi (solda)Doudna bugün kullanan en yaygın gen düzenleme aracı CRISPR-Cas9’un bulunmasına yardım etti. Washington’da yapılacak bu toplantıda bu gen aracının nasıl doğru dengeyle kullanılabileceği belirlenecek.Bu araçlar DNA’nın belli kısımlarını keserek, onarıcı dizinleri doğrulukla kesmeye yarıyor. İşte CRISPR-Cas9 aracı hız,ucuzluk ve basitlik açısından biyologlar için bulunmaz nimet.Bilim insanları hayvanlarda insanlardakina benzer bozuklukların gen deformasyonu nedeniyle olduğunu gösterdiler. Gen düzenleme sayesinde daha güçlü immün (bağışıklık) hücreleri , kas distropisi , orak hücre hastalığı, kanser için tedaviler geliştirilebilir. Araştırmacılar domuzlar üzerinde nakil edilebilen insan organları geliştirmeye çalışıyor. Hatta mutant sivrisinekler tasarlayarak, sıtmanın yayılmasını durdurmaya dünyadan istilacı türleri silmenin yolunu arıyorlar.Embriyo araştırmaları için başlangıç bile olsa, gerçek dünyada insan genomunun kullanılmasına henüz dünyada kimse hazır değil. Fakat yine bu gibi deneylerin sonucunu görmek açısından dünya çapında deneylerin devam etmesi için bir mücadele var.Diğer taraftan bilim insanların en büyük hedefi, anne ve babadan çocuğa geçen kötücül hastalıkları engellemek.“Bu teknoloji önleyici tıbba aktarılacak,” diyor Harvard genetikçisi George Church.Ayrıca bir uyarıda bulunuyor : Eğer bilim insanları bu kalıtımsal gen tasarımını keşfedemezse, en iyi tıbbi araştırmalar engelleneceğinden, kara borsa ve kontrolsüz tıbbi turizme neden olabilir.Doudna bu araştırmalar engellendiğinde takdirde önemli keşiflerin yapılamayacağını belirtiyor. İngiltere’de embriyolar üzerinde oynanarak, düşükler üzerine araştırmalar yapılmak isteniyor.Diğer yandan, germline gen terapilerinin (sperm, yumurta veya embriyo değiştirme) gelecek jenerasyonlara aktarılmasının bilimsel açıdan geçilmemesi gereken bir çizgi olduğu belirtiliyor. İn vitro(laboratuvar ortamında) dölleme tekniklerinin embriyoların yerleşiminden önce mi yoksa sonra mı olması gibi konular tartışılıyor.Halen ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü insan germline düzenleme araştırmalarına fon desteği sağlamasa da özel fonlar mevcut. Ülkelere göre destekler ve kanunlar değişiyor.Araştırma kaynağı: http://phys.org/news/2015-12-scientists-debate-boundaries-ethics-human.html#jCp   http://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/insan-genetik-duzenlemeleri-etik-ve-bilim-acisindan-tartisiliyor

İnsan Genomunu ve Özellik

İnsan genomunun en çarpıcı yönlerinden birisi, dünya çapında bilim adamlarının onlarca senedir üzerinde çalışıyor olmasına rağmen, genetik yapı hakkındaki bilgilerinin hala çok yetersiz oluşudur. İleri laboratuvar teknolojisi ve bilgisayarla analiz yöntemleri sonucunda Celera şirketindeki bilim adamları 26.500 insan genini tespit etmiş ve 13.000 kadarının da yerleşimini tahmini olarak belirlemişlerdir. İnsan Genomu Projesi ise farklı bir yöntem ile toplam 31.778 kadar insan geni olduğu tahmininde bulunmuştur. Bu iki yöntemin üzerinde anlaştığı, insanların 30.000 ila 40.000 arasında gene sahip olduğudur. İnsan genlerinin kompleks yapısı nedeniyle tam bir sayının verilmesi şu an için pek mümkün değildir. İnsan Genomu Projesi tahminlerine göre, DNA'nın protein üretimi ile ilgili talimatları kodlayan kısımları, ellerindeki DNA diziliminin %5'inden daha azını meydana getirmektedir. Genetik bilginin geriye kalan kısmı ise, genetik denetim bölgelerinden, kromozomlarla ilgili önemli özelliklerden ve henüz ne olduğu çözülemeyen DNA kısımlarından oluşmaktadır.(1) Tüm bunlar insanın genetik bilgisini tam olarak anlamadan önce, daha ne kadar çok araştırma yapılması gerektiğini göstermektedir. Bilim adamları genetik mekanizmanın nasıl işlediğini ortaya koymaya çalışırken, böylesine mükemmel bir sistemin nasıl ortaya çıktığını açıklayamamaktadırlar. Harper's Magazine dergisinin Aralık 2000 sayısında "Genomdan Mesajlar" başlığı altında Arthur Cody, genetik bilgi içerisindeki işlemlerin bir tür "tetikleme" süreçleri olduğunu tarif ettikten sonra, şu soruları sormaktadır: Tetikleyiciyi tetikleyen kimdir? Hiç kimse bilmiyor. Hiç kimsenin ortaya atacağı bir teori de yok... 'Tetikleme' ilginç bir biyolojik olaydır, yapımın nasıl gerçekleştiğini açıklamıyor. Homeotik geni (embriyo gelişimini düzenleyen gen) harekete geçiren nedir? Gerçek ya da teorik hiçbir cevap bulunamıyor... Hiç kimse cevabı bilmiyorken, cevabı nasıl aramaları gerektiği hakkında fikre de sahip değiller... Bu süreç ile ilgili herşey tam anlamıyla anlaşılmaz.(2) Nitekim İnsan Genomu Projesi'nin sonuçlanmasıyla da, Allah'ın canlıları ne denli üstün bir yaratılışla var ettiğini ortaya koyan "genetik bilgi"nin detayları, insanlığın gözleri önüne serilmiştir. Bugün bu projenin sonuçlarını inceleyen, tek bir insan hücresinde binlerce ansiklopedi sayfasını dolduracak kadar bilgi saklandığını öğrenen her insan, bunun ne kadar büyük bir yaratılış delili olduğunu kavramaktadır. Bu gerçeği dile getirenlerden biri, İnsan Genomu Projesi'nin lideri ve Ulusal İnsan Genomu Projesi Araştırma Enstitüsü direktörü olan fizikçi, genetikçi profesör Francis S. Collins'tir. Prof. Collins'e 2005 yılında insan genetiği araştırmalarına ömür boyu katkılarından dolayı, İnsan Genetiği Amerikan Topluluğu'nun en saygın ödülü kabul edilen "Allan ödülü" verilmiştir. Prof. Collins, bir konuşmasında yaptığı çalışmaların, Allah'a olan inancını güçlendirdiğini şöyle ifade etmiştir: İnsan Genomu Projesi'nin direktörü olarak benim görüşüm, bilimsel ve dini dünya görüşlerinin kesinlikle birbiriyle uyumlu oldukları hatta özünde birbirlerini tamamladıkları yönündedir... İnsan genomunun zerafeti ve kompleks yapısı hayranlık uyandıran bir şaheserdir. Bu şaheser Allah'ın tüm bu zaman boyunca bildiği, fakat bizim ancak yeni keşfetmeye başladığımız insanlığın çeşitli özelliklerini ortaya koyarken, benim sadece dini inancımı güçlendiriyor.(3) Dürüstçe yaklaşan her bilim adamı, yukarıdaki ifadelerde de görüldüğü gibi din ve bilimin uyum içinde olduğunu, evrenin Allah'ın delilleri ile dolu olduğunu kabul edecektir. Ancak Darwinist-materyalist medyanın samimi olmayan yaklaşımı, yayınlarındaki seçicilikte de kendini göstermektedir. İnsan Genomu Projesinin yöneticisi olarak, bu konuda asıl söz sahibi olan bir bilim adamının, DNA'da tecelli eden üstün düzenden duyduğu hayranlık ve tek bir molekülün imanının güçlenmesine nasıl vesile olduğu ile ilgili sözleri, basında yer almamaktadır. (1) J. C. Venter, et. al., "The Sequence of the Human Genome," Science, cilt 291, 2001, ss. 1304-1351. (2) Wayne Jackson, "Mapping the Human Genome: Does It Prove Evolution?", Christian Courier, 1 Nisan 2001; (3) Francis S. Collins, "Faith and the Human Genome Project", Perspectives on Science and Christian Faith, cilt. 55, no. 3, Eylül 2003, s. 142.;

http://www.biyologlar.com/insan-genomunu-ve-ozellik

BİYOLOJİNİN GELECEĞİ VE İNSANLIĞA KATKILARI NELERDİR

Bütün yaşam bilimleri için de tıbbın veya tarımın ayrılmaz bir parçası olarak düşünülüyordu. Çünkü insan olgunun doğaya donuk ilgisi her şeyden önce yaşamını sürdürmesi sağlayacak şeyler yönetilmişti (yaşam) anlamındaki yunanca bios ve (bilim) anlamındaki logas kelimelerinden üretilen biyoloji terimine ancak 14. yüzyılında bilim dünyasına armağan edildiyse de bu bilim ilgilendiği konular antik çağdan beri gündemdedir. Aristileos in benimsenmiş olduğu bireşimsel düşünce, canlı varlıklarla ilgili genel bir kuram hazırlamaya yönelikti ama kurumda kesin çözümler bazı yanlışlıklarla bir birine kaynamıştı. Aristileos görüşleri öylesine olumlu bir yankı uyandırdı ki orta çağda da büyük bir saygıyla karşılandı:ama bu aşırı saygı tutum, söz konusu düşünceleri tartışmayacak gerçekleri saydığı için sonuçta biyolojinin gelişmesi engellemiş oldu. İlk çağda dikkati çeken Galenos’un düşüncelerinde, 15. yüzyıl boyunca tartışmadan benimsendi. Batı dünyasında eski yunan uygarlığının yerine Hıristiyanlık aldığından bireyler hiç eleştirmeden resmi makamların öğretilerini benim sayen ve bütün yeni düşüncelere karşı çıkan bir tutum benimsediler. Böylece roma imparatorluğunun çöküşünden Rönesans ’a kadar bilimsel anlayışta hiçbir önemli gelişme olmadı.ilk büyük bilinçlenme, Rönesans‘daki düşünce devrimiyle ortaya çıktı:ana çizgileriyle (anatomiciler dönemi) diye tanımlıya bilecek bu dönemde 1542 yılında Galenos’un düşüncelerini altüst eden Belçikalı hekim Andre Vesale büyük ün yaptı.insan bedenine bir bakış açısıyla yaklaşan (o döneme kadar kilisenin cesetlerin kesilip incelenmesini yasakladığını belirtmek gerekir) de humini carporis fafabrica adlı atlası büyük tebriklere yol açtı ve çalışmalarını bırakıp, askeri hekim olarak orduya girmesine neden oldu coyüz yapıtındaki,tiziano‘nun öğrencisi olan arkadaşı calcan tarafından yapılmış çizimlerdeki kesinlik, doğa bilimciler günümüzde hala şaşırtmaktadır. Andre Vesalein ardından eski öğretilerin başarısızlığını gözler önüne serer w.harvey 1615yılında kan dolaşımını ortaya koydu.(aynı alanda çalışan öbür bilim adamları, bu buluşa inanmayarak harvey2e bir deli gözüyle baktılar) bu arada bir başka konusundaki alt üst etti: 1580 yılında doğru bulunan mikroskop başlangıçta çok ilkel olmasına karşı ilk kullanıcıları olan Malpighi, Vanleuwen, Haçk gibi bilim adamları çok sayıda buluşlar yapmasına karşın özellikle kan dolaşımı konusunda çeşitli kanıtlar ortaya konulmasına olanak verdi. Hücreleri varlığının bulunması dokulardaki düzenleri çıplak gözle görmediğimiz için o zamana kadar bilinmeyen canlılar dünyasının ortaya konması,dönemin aydınlanması arasından coşkudan çok kaygı uyandır masada bilimde yeni bir cağ başlatacak ilk adım atılması araştırmacılar, sayıları hızla artan buluşları düzenlemeye ve sınıflandırmaya koyulmuşlardır. İS 2. yüzyılda yaşayan Bergamalı Galenos, insan vücudunun yapısını daha iyi inceleyebilmek için maymunlar ve domuzlar üzerinde çalışmak zorunda kaldı. Çünkü onun yaşadığı çağda kadavraları, yani ölü insan vücudunu kesip parçalamak yasaktı. Gene de bu gözlemlerden vardığı sonuçlar 1000 yıldan daha uzun bir süre biyoloji bilimlerine egemen oldu. Galenos’tan sonra çok uzun bir süre biyoloji konusunda hemen hiçbir gelişme olmadı ve eski bilginlerin görüşleri hiç tartışmasız doğru kabul edildi. Ancak 16. yüzyılda Belçikalı anatomi bilgini Andreas Vesalius’un kadavralar üzerindeki çalışmaları biyolojide yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Vesalius, 1543’te yayımlanan ve insan vücudunu çizimlerle anlatan ünlü yapıtında, Galenos’un verdiği bilgilerden çoğunun yanlış olduğunu kanıtlamıştı. Eski bilginlerin bütün görüşlerine körü körüne inanmayıp, doğru bilgiye deneyle ulaşmak gerektiğini ortaya koyan bu çalışma çağının bilim anlayışını da derinden etkiledi. 16. yüzyılın sonlarında mikroskobun bulunması biyolojide gerçek bir dönüm noktası sayılır. İtalya’nın kuzeyindeki üniversitelerde botanik, zooloji, anatomi ve fizyolojinin bağımsız birer bilim dalı olarak okutulmaya başladığı o dönem mikroskop sayesinde çok önemli buluşlara tanık oldu. Bitki ve hayvan dokuları böceklerin yapısı mikroskopla incelendi; bakterilerin varlığı keşfedildi. Canlıların en küçük yapısal ve işlevsel birimini tanımlamak için öneriler hücre terimi biyolojinin odak noktası oldu ve 20. yüzyılda moleküler biyolojinin doğuşuna kadar yaşamın bütün sırları hücre biyolojisiyle açıklandı. Bakterilerin bulunmasından yüzlerce yıl sonra bile, bilim adamları bu çok küçük canlıların çürüyen maddelerin içinde kendiliğinden türediğini düşünüyorlardı. 19. yüzyılın ortalarında Louis Pasteur, bakterilerin yalnız çürüyen maddelerde değil her yerde bulunduğunu, üstelik çürümenin sonucu değil nedeni olduğunu kanıtladı. Ayrıca bazı bakterilerin çeşitli hastalıklara yol açtığını açıklaması biyoloji araştırmalarına yeni bir yön verdi. Böylece biyologlar insan, hayvan ve bitkilerin yalnız sağlıklı yapılarını değil, hastalıklı bölümlerini de mikroskopla incelemeye başladılar. Aynı dönemde kimya ve fizik bilimlerinin gelişmesi de canlıların vücudundaki kimyasal ve fiziksel değişikliklerin incelenmesine yardımcı oldu. Hayvan ve bitki fosillerinin incelenmesi bir yandan paleontoloji gibi yeni bir biyoloji dalının doğuşuna, bir yandan da başlangıcı Eski Yunan düşünürlerine kadar uzanan evrim düşüncesinin pekişmesine yol açtı. Bulunan fosiller, hayvan ve bitkilerin milyonlarca yıldır çeşitli değişiklikler geçirerek bugüne kadar ulaştığını ve aralarında önemli yapısal farklar olan birçok hayvanın aynı atadan türediğini gösteriyordu. 19. yüzyılın başlarında Fransız bilgin Jean-Baptiste de Lamarck, bu olguyu açıklamak için, çevre koşullarına uyum sağlamak üzere kazanılan yeni özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne sürdü. Lamarck’tan 50 yıl kadar sonra da İngiliz doğa bilgini Charles Darwin, evrimin bir “doğal seçme” sürecinin sonucu olduğunu, ancak doğaya en iyi ayak uydurabilen canlıların soyunu sürdürdüğünü açıklayarak evrim kuramını oluşturdu. Eski Mısır, Mezopotamya ve Çinliler birçok bitki türünü ilaç olarak kullandılar. Bu da onların o dönemlerde biyolojiyle uğraştıklarını göstermektedir. Ayrıca mağara insanları çeşitli canlıların resimlerini mağara duvarlarına çizerek dünyadaki ilk biyoloji eserlerini bırakmış oldular. Deneysel biyolojinin ilk öncüleri yine eski Yunanlılardır. Pliny (İS 23-79) canlılar üzerine gerçek ve düş’ün karışımından oluşan tuhaf ansiklopediler yazmıştır. Lamarck ve Darwin’in çalışmaları, bilim adamlarının kalıtım ve çevre etkenlerini incelemeye yöneltti. Bir türün bütün ayırt edici özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ilk kez 1866’da Avusturyalı keşiş Gregor Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı çalışmalarla açıklandı. O zamanlar pek ilgi çekmeyen bu çalışma, kalıtımdan sorumlu olduğu sanılan kromozomların mikroskopla görülmesinden sonra büyük önem kazandı. 20. yüzyılın başlarında, kalıtsal bilgiyi yeni döllere aktaran hücre bileşenlerinin kromozomlar değil genler olduğu kanıtlandı. Daha sonra, hücreye bu kalıtsal bilgiyi nasıl değerlendireceğini ve ne zaman, hangi proteini bireşimleşmesi gerektiğini bildiren DNA’nın (deoksiribo nükleik asit) yapısı açıklandı. Biyoloji asıl büyük gelişmesini 19. yüzyılda yaptı. Morfoloji, fizyoloji, genetik ve evrim gibi alanlarda yeni araştırmalar düşünce akımları birbirini izledi. Bu çağda Jean Babtiste de Monet Lamarck (1744-1829) ile Charles Darwin (1809-1822) arasında genetik alanında yapılan tartışma biyoloji bilimine büyük katkılar getirdi. Ayrıca biyolojik enzimlerin, vitaminlerin ve hormonların tanımlanmasıyla biyokimyanın ve endokrinolojinin doğması gerçekleşti. 1865’te Mendel’in bezelyeyle yaptığı deneyler Mendel Yasaları’nın doğmasına ve kalıtım (gen faktörlerin yapısı kuşaktan kuşağa geçişi ve kimyası) hakkında bilgileri bilim alanına kattı. Kimya, matematik, fizik dalında eğitim gören 19. yüzyıl bilim adamlarının araştırmaları özellikle Liebig, Berzelius von bayer ve Pasteur gibiler canlı varlıkların işleyişlerindeki mekanizmaları molekül düzeyine indirerek molekül biyoloji için ilk adımları attılar. 1903’e kadar Mendel’in bulgularından yeteri kadar haberdar olunmaması Cornes, de Vires, Eric von Seysenegh Tschermach’ın (1871-1962) da birbirlerinden habersizce bu alanda çalışma yapmaları sonucunu doğurdu. Daha sonraları Sutton ve Thomas Hunt Morgan’ın (1866-1945) kromozomları keşfi biyolojiye büyük atılımlar yaptırdı. 20. yüzyılda canlının molekülleri insanın bilgi alanına girdi ve moleküler biyoloji denen bir bilim dalının domasına yol açtı. Moleküler biyolojiden yararlanarak özellikle Watson ve Crick’in 1953’te DNA’nın sırlarını çözmesi yüzyılımızın en büyük olaylarından biri oldu. Bu buluşla tüm biyoloji olaylarının temel noktalarını açıklayabilme olanağı doğdu. 1970’lerde genlerin kimyasal yapıları hakkında ayrıntılı bilgiler elde edilmesi giderek bir Gen Mühendisliği alanının doğmasına yol açtı. Günümüzde elektron mikroskoplarının bulunarak geliştirilebilmesi molekül düzeyinde maddenin oluşum ve değişimlerinin duyarlı yöntemlerle saptanabilmesi biyolojiye büyük katkılar sağlamıştır. 1980’lerde başlayan çalışmalarda artık bir canlının genini alıp bir başka canlıya aktarmak olası hale geldi. Biyoloji bilimlerindeki gelişmeler tıp, eczacılık, veterinerlik ve tarım alanında yeni olanaklar getirdi. Ve ilerlemesini sağladı. Ancak binlerce canlının yapısı, işlevi, evrimi, gelişmesi ve çevresiyle ilişkilerini inceleyen biyoloji bir tek bilim dalı olarak ele alınamayacağı için biyoloji bilimleri bir çok bölüm ve bilim dallarına ayrılmıştır. Kısaca insanlar doğada var oluşlarından başlayarak yaşamlarını sürdürebilmek için canlılarla ilgilenmişlerdir ve bu da biyolojinin ve alt bilim dallarının geleceğini oluşturmuştur.

http://www.biyologlar.com/biyolojinin-gelecegi-ve-insanliga-katkilari-nelerdir

Sinestezi Hastalığı Nedir?

Sinestezi birleşik duyu anlamına gelen Yunanca kökenli bir sözcüktür.Sinestezi tanım olarak da bir duyunun başka bir duyuyu algılaması şeklinde açıklanabilir.Sinestezik hastalarda beyin duyduğu sesleri zihinde görsele çeviriyor,gördüğü şeyleri ise seslere dönüştürerek algılanmasını sağlıyor.Kısaca seslerin koklandığı,şekillerin tadıldığı ve renklerin duyulduğu bir mekanizmadan söz edebiliriz. Sinestezi hastalığı sonradan kazanılan sinestezi ve nedeni bilinmeyen sinestezi olmak üzere iki ayrı başlık altında incelenebilir.Genel olarak sonradan kazanılan sinestezi başka hastalıkların varlığında ortaya çıkarken nedeni bilinmeyen sinestezi yaklaşık 25.000 kişide bir görülen nadir rastlanan bir durumdur.Sonradan kazanılan sinestezi kalıcı olabileceği gibi geçici süreyle oluşan sinestezik durumlar da vardır.Bu duruma başa alınan darbeler,çeşitli kimyasalların kullanımı sırasında yan etki oluşturması veya beynin orta temporal lobunun hasar görmesi neden oluyor.Her sinestezi hastası , hastalığı aynı derece yaşamaz.Yaşanan deneyimler ve gözlenen durumlar hastadan hastaya farklılık gösterir.Ayrıca bu hastalığa yatkın bir insan tipinden söz etmek mümkün değildir.Bu nedenle sinestezi hastalığıyla ilgili genelleme yapmak oldukça zordur.Ancak hastalar üzerinde yapılan araştırmalar neticesinde bazı bilgiler vermek mümkündür.Örneğin ; Yale Üniversitesi profesörü Lawrence Marks ‘ın araştırmalarına göre sinestezi hastalarının çocukluk ve yetişkinlik dönemlerindeki davranışları birbirleriyle paralellik gösteriyor.Ayrıca elde edilen istatistiklere göre kadınların bu hastalığa yakalanma oranı erkeklere göre daha fazla.Bu durum hastalığın X cinsiyet kromozomu üzerinde taşındığı düşüncesini doğuruyor.Buna kanıt olabilecek bir diğer olgu ise şimdiye kadar babadan kıza,anneden kıza veya anneden oğula geçtiği durumlara rastlanırken şimdiye kadar babadan oğula geçtiği hiç gözlenmemiştir.Sinestezi hastalarıyla ilgili bir diğer olgu ise hastalığın beynin sol yarım küresiyle ilişkili olduğuyla ilgilidir.Sinestezi hastalarında görülen matematiksel ve uzamsal zeka düşüklüğü bu düşünceyi destekliyor.Bunun yanında yapılan bazı beyin görüntüleme çalışmalarında limbik korteks ve hipokampüsün daha etkin olarak çalıştığı gözlenmiştir.Bu durum sinesteziklerin güçlü bir hafızaya sahip olabileceğini gösteriyor. Sinestezi hala gizemini koruyan bir hastalık olmakla birlikte çoğu kez bir yetenek olarak da algılanabiliyor.Tarih boyunca birçok ünlü sanatçının sinestezi hastası olduğu ve müthiş eserler ortaya çıkardığı biliniyor.Bunlara örnek olarak Fransız şair Arthur Rimbaud ( hastalığını ilk olarak çocukluğunda fark etmeye başladığını söylemiştir),ünlü roman yazarı Vladimir Nabokov , klasik müzik bestekarı Scriabin ve ressam Kandinsky gösterilebilir. www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/sinestezi-hastaligi-nedir

TÜRKİYEDE BİYOLOJİNİN GELECEĞİ

Biyolojinin deneysel bir bilim olarak doğuşu, M.Ö. 4. yüzyılda Yunan bilginleriyle başlar. Daha eski uygarlıkların tarım ve hayvancılık konusundaki bilgilerini Eski Yunanlıların yeryüzündeki yaşamın başlangıcına ilişkin görüşleri biyolojinin doğuşunu daha erken tarihlere götürürse de, ilk biyoloji bilgini olarak ARİSTO’ nun adı anılır. Eski Yunanistan’ın en büyük bilgin ve düşünürlerinden biri olan Aristo, birçok hayvanı keserek yapısını incelemiş ve hayvanları yapılarına göre sınıflandırmış. İS 2. yüzyılda yaşayan Bergamalı Galenos, insan vücudunun yapısını daha iyi inceleyebilmek için maymunlar ve domuzlar üzerinde çalışmak zorunda kalmış. Çünkü onun yaşadığı kadavraları, ölü insan vücudunu kesip parçalamak yasaktı. Gene de bu gözlemlerden vardığı sonuçlar 1.000 yıldan daha uzun bir süre biyoloji bilimlerine egemen olmuş. Galenos’tan sonra çok uzun bir süre biyoloji konusunda hemen hiçbir gelişme olmadı ve eski bilginlerin görüşleri hiç tartışmasız doğru kabul edilmiş. Ancak 16. yüzyılda Belçikalı anatomi bilgini Andreas Vesalius’un kadavralar üzerindeki çalışmaları biyolojide yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Vesalius, 1543’te yayımlanan ve insan vücudunu çizimlerle anlatan ünlü yapıtında, Galenos’un verdiği bilgilerden çoğunun yanlış olduğunu kanıtlamıştı. Eski bilginlerin bütün görüşlerine körü körüne inanmayıp, doğru bilgiye deneyle ulaşmak gerektiğini koyan bu çalışma çağının bilim anlayışını da derinden etkiledi. 16. yüzyılın sonlarında mikroskobun bulunması biyolojide gerçek bir dönüm noktası sayılır. İtalya’nın kuzeyindeki üniversitelerde botanik, zooloji, anatomi ve fizyolojinin bağımsız birer bilim dalı olarak okutulmaya başladığı o dönem, mikroskop sayesinde çok önemli buluşlara tanık oldu. Bitki ve hayvan dokuları, böceklerin yapısı mikroskopla inceledi; bakterilerin varlığı keşfedildi. Canlıların en küçük yapısal işlevsel birimini tanımlamak için önerilen hücre terimi biyolojinin odak noktası oldu ve 20. yüzyılda moleküler biyolojinin doğuşuna kadar yaşamın bütün sırları hücre biyolojisiyle açıklandı. Bakterilerin bulunmasında yüzlerce yıl sonra bile, bilim adamları bu çok küçük canlıların çürüyen maddelerin içinde kendiliğinden türediğini düşünüyorlardı. 19. yüzyılın ortalarında Louis Pasteur, bakterilerin yalnız çürüyen maddelerde değil her yerde bulunduğunu, üstelik çürümenin sonucu değil nedeni olduğunu kanıtladı. Ayrıca bazı bakterilerin çeşitli hastalıklara yol açtığını açıklaması biyoloji araştırmalarına yeni bir yön verdi. Böylece biyologlar insan, hayvan ve bitkilerin yalnız sağlıklı yapılarını değil hastalıklı bölümlerini de mikroskopla incelemeye başladılar. Aynı dönemde kimya ve fizik bilimlerinin gelişmesi de canlıların vücudundaki kimyasal ve fiziksel değişikliklerin incelenmesine yardımcı oldu. Bitki ve hayvan yapılarının mikroskopla incelenmesi, canlıları yapılarına göre sınıflandırma düşüncesinin de esin kaynağıdır. 17. yüzyılda İngiliz doğa bilimci John Ray çiçekli bitkileri çeşitli familyalar içinde topladı; hayvanları da parmakları ile dişlerinin yapısına ve düzenine göre sınıflandırdı. 18. yüzyılda İsveçli botanikçi Carolus Linnaeus, dünyanın her yanından topladığı bitki örnekleri arasındaki akrabalık ilişkilerini tanımlayarak bu sınıflandırma çalışmalarını bilimsel temellere oturttu. Daha sonrada bunları, önce sınıf denen büyük gruplara ayırdı sonra her sınıfın içinde daha küçük gruplar olan takımları, takımların içinde familyaları, familyaların içinde cinsleri Ve nihayet her cinsin türlerini tek tek belirtti. Canlıları önce Latince cins adı, sonra bütün öbür canlılardan ayıran tür adıyla adlandırma sistemi de Linnaeus’un buluşudur. Hayvan ve bitki fosillerinin incelenmesi bir yandan palaontoloji gibi yeni bir biyoloji dalının doğuşuna bir yandan da başlangıcı eski Yunan düşünürüne kadar uzanan evrim düşüncesinin pekişmesine yol açtı. Bulunan fosiller, hayvan ve bitkilerin milyonlarca yıldır çeşitli değişiklikler geçirerek bu güne kadar ulaştığını ve aralarında önemli yapısal farklar olan birçok hayvanın aynı atadan türediğini gösteriyordu. 19. yüzyılın başlarında Fransız bilgin Jean-Baptiste de Lamarck, bu olguyu açıklamak için, çevre koşullarına uyum sağlamak üzere kazanılan yeni özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne sürdü. Lamarck’tan 50 yıl kadar sonrada İngiliz doğa bilgini Charles Darwin, evrimin bir “ doğal seçme” sürecinin sonucu olduğunu, ancak doğaya en iyi ayak uydurabilen canlıların soyunu sürdürdüğünü açıklayarak evrim kuramının oluşturdu. Lamarck ve Darwin’ in çalışmaları, bilim adamlarını kalıtım ve çevre etkenlerini incelemeye yöneltti. Bir türün bütün ayırt edici özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ilk kez 1866 da Avusturya’lı Gregor Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı çalışmalarla açıkladı. O zamanlar pek ilgi çekmeyen bu çalışma kalıtımdan sorumlu olduğu sanılan kromozomların mikroskopla görülmesinden sonra büyük önem kazandı. 20. yüzyılın başlarında, kalıtsal bilgiyi yeni döllere aktaran hücre bileşenlerinin kromozomlar değil genler olduğunu kanıtladı. Daha sonra, hücreye bu kalıtsal bilgiyi nasıl değerlendireceğini ve ne zaman, hangi proteini bireşimlemesi gerektiğini bildiren DNA’nın (deoksi ribonükleik asit) yapısı açıklandı. Bütün bu aşamalar genetiğin doğuşuyla. Bugün, yaşamın sırlarını adım adım çözen genetik ve moleküler biyoloji ile doğal kaynakların tükenmesini çevre kirliliğinin önlenmesini amaçlayan çevre bilim biyolojinin en ağarlıklı dallarıdır. Biyolojik çalışmalar, giderek genetik, moleküler biyoloji ve biyokimya gibi alt bilimler üzerine yoğunlaştırılıyor. * Önemli çalışmalardan biride KOLONLAMA dır. - Önümüzdeki yüzyılın başında şu gelişmelerin olması beklenmektedir: * Kalıtsal hastalıklara neden olan genler (kanser, g. tansiyon, düşük tansiyon vb.) * Canlının ömür uzunluğunu kalıtsal olarak kanıtlayan genlerin kontrol altına alınması. * Bir canlıda önemli bir özelliği ortaya çıkaran genler, diğer canlıların kalıtsal yapısına eklenerek bazı eksikliklerin tamamlanması. * Bitki ve hayvan ıslahı, birçok maddenin sentezinin mikroorganizmalara yaptırılabileceği. * Genlerdeki değişikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkması sağlanacaktır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-biyolojinin-gelecegi

Dünyaca ünlü biyologlar kimlerdir?

İlk Çağlarda İlk insanlar, hayatın başlangıcı, doğa, doğal olaylar (yağmur, kar, dolu, şimşek, yıldırım, gök gürültüsü, zelzele, su taşkınları, vs.), ay, dünya, yıldızlar, güneş, bulaşıcı hastalıklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuşlar, içinde bulunduğu veya yakın ilişkide oldukları toplumların törelerine göre bazı izahlar ve yorumlar yapmışlar ve bunlara inanmışlardır. Çözümleyemedikleri konularda, bunları, insan veya doğa üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve şeytanlara veya mucizelere bağlamışlardır. Hastalıklar ve ölümlerin, tanrılar veya insan üstü güçler tarafından, yeryüzündeki kötü kişilere ceza olarak gönderildiğine inanmışlar ve bu inançlarını da yüzyıllar boyu devam ettirmişlerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapılması, adak verilmesi korku ve saygı duyulması ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kişiler tarafından sıkı bir şekilde öğütlenirdi.Bu amaçları gerçekleştirmek için, özel yerler, tapınaklar yapıldığı gibi, tanrıların gazabından korunmak için de çeşitli hayvanların yanı sıra bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapılan arkeolojik kazılarda, kaya tabakaları arasında bakteri fosillerine benzeyen oluşumlara rastlandığı ve bunların milyonlarca yıl öncesine ait olduğu bildirilmiştir. Hatta, kömür tabakaları içinde bakteri fosillerinin bulunduğu Renault tarafından da iddia edilmiştir. Permian tabakalarında rastlanılan dinozorların hastalıklı kemiklerinin bakteriler tarafından meydana getirilmiş olacağına kuvvetle bakılmaktadır. Dinozorlardan ayrı olarak, mağara ayıları ve diğer hayvanların fosillerindeki kemik bozuklukları ve eosen devrine ait üç tırnaklı atlarda tesadüf edilen diş çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüştür. Milattan Önce 8000-7000 yılları arasında Mezopotamya bölgesinde yaşayan insanların hastalıklar, ölümler ve bunların nedenleri hakkındaki bilgi ve görüşleri yok denecek kadar azdı. Bunların, insan üstü kuvvetler tarafından oluşturulduklarına inanıyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularını da saygı ve tapınma tarzında gösteriyorlardı. Zamanla, halk, bazı bitki ve hayvanların zehirleyici nitelikte olduklarını ve bir kısım bitkilerin de bazı hastalıklara iyi geldiğini öğrenmiş ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemişler ve hastalıkların sağaltımında kullanılacak olanları da saptamışlardır. İlkel yaşantının hüküm sürdüğü bu dönemde hayata, doğaya ve doğal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduğuna inanılırdı. Eski Mısırlılar döneminde (MÖ. 3400-2450), yağmur sularını toplamak ve lağım sularını akıtmak için kanallar, arklar ve borular yapılmıştır. Eski krallık devresinde başlayan bu tür çalışmalara yeni krallıklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildiğine rastlanılmaktadır. Bu tarihlerde bazı sağlık kurallarının konulduğu ve bunlara titizlikle uyulduğu papirüslerden anlaşılmaktadır. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastalıklardan ve muhtemelen, sığırlardaki sığır vebasından bahsedilmektedir. Bunların sağaltımı için hayvanların kendi hallerine bırakılması ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaraların sağaltımında taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanılabileceğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bu papirus, o devirlere ait bazı önemli tıbbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastalıkların esas nedenlerinin şeytanlar olduğu ve hastalıkların ancak sihir ve dualarla giderilebileceği belirtilmektedir. Bazı hastalıkların tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararlı olacağına da inanılıyordu. Hayat soluğunun da sağ kulaktan çıktığı zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Mısırlıların tuzu antiseptik olarak kullandıkları belirtilmektedir. Elliot Smith tarafından bulunan ve MÖ. 1000 yılına ait olduğu sanılan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandığı açıklanmıştır. Eski Yunanlılar dönemi MÖ. 3400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli değildir. MÖ. 1850-1400 yıllarında bazı sağlık kurallarının konulduğu, ventilasyona dikkat edildiği, ark ve kanalların açıldığı, mabetlerin ve yerleşim yerlerinin kaynak su ve ağaçlık yerlerde kurulmasına özen gösterildiği anlaşılmaktadır. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babası sayılan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sağlığı ve hastalıkları konusunda 7 cilt kitap yazmış ve bunlarda sıtma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciğer veremine ait bilgilere yer vermiştir. Tıp alanına deneysel yöntem, gözlem ve araştırma prensiplerini getirmiş olan Hipokrat, hastalıkları vücüdun vital sıvılarındaki bozukluklara bağlamış ve hastalıkları akut, kronik, epidemik ve endemik olarak sınıflandırmıştır. Ayrıca, yaraların sağaltımında kaynatılmış su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tırnaklarını temizlemelerini, yaraların etrafına bazı ilaçların sürülmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Bilgin, hastalıkların topraktan çıkan fena hava ile su, yıldız, rüzgarların yönü ve mevsimlerin etkisiyle oluştuğuna da inanmıştır (miasmatik teori). Hipokrat, aynı zamanda, 4 element (ateş, hava, su, toprak), 4 kalite (sıcak, soğuk, nem, kuru) ve vücudun 4 sıvısı (kan, mukus, sarı safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermiş, bunları ve birbirleri ile olan ilişkilerini açıklayan görüşler getirmiştir. Senenin çeşitli mevsimlerinde ısının ve nemin değişmesinin hastalıkların çıkışında önemli rol oynadığını da savunmuştur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastalıkları ve bunların bulaşma tarzları hakkında bazı açıklayıcı bilgiler vermiştir. Ayrıca, temasla bulaşmaya da dikkati çekmiş ve vebalı hastaların soluk havasının bulaşıcı olduğunu da belirtmiştir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da bataklıkların kurutulmasının malaryayı kontrol altına alacağına değinmiş ve malarya ile bataklıklar arasında bir ilişkinin varlığını gözlemiştir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulaşması hakkında bilgiler vermiştir. Zamanla, miasmatik görüş ve düşünüş, yerini vücuttaki doğal delikler (porlar) teorisine bırakmıştır. Bunun taraftarları arasında, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düşünürler bulunmaktadır. Bu bilginler arasında da bazı farklı görüşlerin olmasına karşın, genelde birleştikleri ortak nokta, vücudun doğal delikleri arasındaki uyumun değişmesinin hastalık ve ölümlerin nedeni olacağıdır. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastalıkların nedenleri hakkında daha ziyade, miasmatik görüşe katılmış ve desteklemiştir. Bilgin, Hipokrat 'ın 4 sıvı teorisini kabul etmekte, sıvıların azalması veya artmasını hastalıkların nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, şahısları 4 gruba (kanlı, flegmatik, safralı ve melankolik) ayırmıştır. Galen, aynı zamanda, kan almanın bazı hastalıkların sağaltımı için yararlı olacağını da düşünmüştür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastalıkların ilahi kuvvetler tarafından oluşturulduğuna inanırlardı. Romalılar döneminde, su ve lağım kanallarının yapıldığı, temiz gıda ve içme suyuna önem verildiği anlaşılmaktadır. Eski İbraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastalıkların nedenleri ve ölümler hakkındaki görüşlerini, genellikle, benimsemişlerdi. Bu dönemde, hastalıklardan korunmak için bazı kuralların konulduğu ve adli tıbba ait de bazı esasların saptandığı açıklanmaktadır. Ancak, İbraniler arasında, hastalıkların günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafından gönderildiği görüşü yaygındı. Liviticus 'un kitabında, doğumdan sonra kadınların çok iyi temizlenmeleri gerektiğine, menstrasyon hijyenine, bulaşıcı hastalıklardan korunmaya, temiz olmayan eşyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazı hastalıkların (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduğuna dair bazı açıklamalar bulunmaktadır. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamanında bazı sağlık kuralları konulmuşsa da, bunlara sonradan uyulmamıştır. Bu dönemde, özellikle, gıda hijyenine önem verilmiş, domuz eti, ölmüş hayvanın eti, deniz kabuklu hayvanların eti, kan ve yağın yenmemesi öğütlenmiştir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastalıkların nedenleri olarak şeytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamanında hayvan hastanelerinin kurulduğu ve tarihi yazılarda tedavi ile ilişkili bazı bilgilerin bulunduğu açıklanmıştır. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kurulduğu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) doğal ve doğa üstü olarak 120 hastalık bildirilmiştir. Bu dönemde, malaryanın sinekler tarafından bulaştırıldığı bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi gereğine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunların yanısıra, çocuk bakım ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adlı sanskritte de insanları çiçeğe karşı aşılamada kullanılan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazılan "Materia Medika" adlı kitapta kan dolaşımına ait bilgiler verilmekte, dolaşımın kanın kontrolünde yapıldığı, kanın sürekli ve günde bir defa dolaştığı bildirilmektedir. Ayrıca, kitapta, akupunktur ve nabız hakkında da bazı bilgilere yer verilmiştir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastalıkları bilinmekte ve bunlara karşı bazı önlemlerin de alınmakta olduğu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asırda haşhaşın ağrı kesici olarak kullanıldığı da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanılan hastalıklar ve bunların sağaltım yöntemlerini "Dış Alemlerin Sırları" adlı eserinde 40 bölümlük bir yazıda toplamıştır. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanındığı ve bazı önlemlerin alındığı bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastalıkların nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile dişi ve olumlu öğe olan Yu 'nun arasındaki düzenin bozulmasına bağlanmaktadır. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastalıkların ilahi kuvvetler tarafından insanlara ve hayvanlara gönderildiğine inanılır ve bazı sağlık kurallarına da dikkat edilirdi. Eski İran'da, hastalıkların nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere bağlanmaktadır.Zerdüşt dinini temsil eden Avesta adlı kitapta hastalıklara, hekimlere ve sağlık kurallarına ait bölümler bulunmaktadır. İyilik tanrısı olan Ahura Mazda ve karanlıkların ruhu (şeytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygı gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), sağlık kurallarına dikkat edildiği, hastalıkları önlemek ve sağaltmak için bazı ilaçların kullanıldığı, bu konulara değinen 800'den fazla tabletten anlaşılmaktadır. Hastaları tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanılırdı. Zincir vurmak ve kamçılamak da dahil olmak üzere, insanların içindeki şeytan ve kötü ruhları çıkarmak ve atmak için 50'ye yakın çare belirtilmekteydi. Hastalanan şahısların cinlere ve şeytanlara yakalanması tarzında düşünülürdü. Bu dönemde, lepranın bilindiği, bulaşıcı olduğu ve hasta kişilerin ayrılması gerektiğine de inanılırdı. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastalıklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhların (Erklik) yol açtığına inanılırdı. İyi ruhlar ise insan ve hayvanları korurlardı. Ülgen en büyük tanrıyı, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Şamanlar, kötü ruhların yaptıkları fenalıkları ve hastalıkları önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Şamanizm'de şamanlar (ruhlarla ilişki kurabilen dinsel kişiler), hastaları iyi etmek için çeşitli dualar okur, danslar yapar ve eşyaları ateşten geçirirlerdi. Müslümanlık döneminde, insan ve hayvan hastalıkları hakkında bir çok yazılar yazılmış ve gözlemler yapılmıştır. İlk hastanenin Şam'da MS. 707'de kurulmuş olduğu açıklanmıştır. Bağdat'da yaşamış olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdığı "Tıp Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kızamık hastalıklarını tanımlamış ve bulaşıcı hastalıkların fermentasyona benzediğini bildirmiştir. Buharalı İbni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulaşıcı hastalıkların gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldiğini ve korunmak için temizliğin önemli olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca, yazdığı kitaplarda, bazı hastalıkları da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastalıklar) tanımlamış ve korunmak için de bazı ilaç adlarını vermiştir. Abu Marvan İbn Zuhr (MS. 1094-1162), tıp konusunda 6 cilt kitap yazmış ve birçok hastalıkları da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmiştir. Ak Şemsettin (MS. 1453), kitabında malaryanın aynı bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni olduğunu ve vücuda girdikten sonra ürediğini açıklamıştır.02. Orta ÇağdaOrta Çağ döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüşleri kabul görmüş ve fazlaca taraftar toplamıştır. Roger ve Roland (11. ve 12.asırlar arasında) Salorno'da kurulan ilk bağımsız medikal okulda çalışmışlar, kanseri tanımlamışlar, paraziter hastalıklarda cıvalı bileşikleri kullanmışlar ve irinin yaranın içinde meydana geldiğini bildirmişlerdir. Orta Çağ döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastalığı (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastalıklar oldukça fazla yaygındı. Milyondan fazla insanın bu hastalıklardan öldüğü açıklanmıştır. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazı karantina önlemleri almış ve bir halk sağlığı örgütü kurmuştur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdığı Dekameron (decameron) adlı eserinde, öldürücü ve yaygın olan vebanın bulaşması hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans DönemindeRönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tıp alanında yeni gelişmeler meydana gelmiştir. Hastalıkların nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanışa ve miasmatik görüşlere karşı çıkılmaya başlandı. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki araştırmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastalıkları 5 esas nedene (kozmik, gıdalardaki zehirler, ay ve yıldızlar tarafından kontrol edilen doğal olaylar, ruh ve şeytanlar, ilahi nedenler) bağlamıştır. Çiçek, tifo, kızamık gibi hastalıklar 1493-1553 yılları arasında oldukça yaygın ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayımlandığı kitabında (1546), bulaşıcı hastalıkların jermler (Seminaria morbi) tarafından sağlamlara nakledildiği, bulaşmada direkt temas, hastaların eşyası ve havanın önemli olduğu üzerinde durmuştur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atılmış ve bulaşmada da canlı varlıkların (Contagium vivum) rol alabileceği düşünülmüştür. Fracastorius, ayrıca, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki şap hastalığı üzerinde de bazı çalışmalar yapmıştır. Bir şahısdan diğerine geçen hastalıkların, o şahısda da aynı veya benzer hastalık tablosu oluşturduğu, Fracastorius'un gözlemleri arasında yer almaktadır. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüşlerini benimseyerek, hastalıkların gözle görülemeyen küçük canlılar aracılığı ile bulaşabileceğini ileri sürmüştür. 04. Mikroskobun GeliştirilmesiMikroskopların temelini oluşturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafından yapıldığı ve bazı objelerin incelendiği bilinmektedir. Hollandalı bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yılında, iki mercekten oluşan basit bir büyüteç yaparak, bazı objeleri 50x ve 100x büyütebilmiştir. Cornelius Drebbel ve Hans'ın da, 1590-1610 yılları arasında benzer tarzda bazı büyütme aletleri geliştirdikleri açıklanmıştır. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yılında, İtalya'da, bir tüp içine yerleştirdiği bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmiştir. Kepler, 1611'de, iki mercekten oluşan bir büyütme aleti geliştirmiştir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptığı büyüteçle uzakları daha iyi görebildiğini açıklamıştır. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew geliştirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazı objeleri ve bitkileri incelediklerini açıklamışlardır. Hooke, 1665'de, yayımladığı Micrographia adlı eserinde yüksek organizmaların ve flamentöz mantarların mikroskobik görünümlerini çizmiş ve bunlar hakkında bilgiler vermiştir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardımı ile vebalı hastaların kanında bazı kurtçukları gördüğünü iddia etmiştir. Histolojinin kurucusu olarak tanınan İtalyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardımı ile akciğer dokusunu incelemiştir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarları mikroskopla incelemiştir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildiğini iddia etmiştir. Hollandalı bir tüccar ve amatör bir mercek yapımcısı olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasına yerleştirilmiş bikonveks mercekten oluşan büyütme aleti ile yaptığı çeşitli incelemelerde mikroskobik canlılar dünyasını bulmayı başarmıştır. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakılmıştır. Yaptığı araştırmalar arasında, kanal ve ark sularında protozoa, bir gece bekletilmiş yağmur sularında bakteri, diş kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolaşımı, seminal sıvı, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu oluşturmuştur. İlk bakterileri 1676 yılında görerek, şekil ve hareketlerini izlemiş ve şekillerini çizerek bu konuda hazırladığı 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermiş ve İngilizce olarak yayımlanması sağlanmıştır. Bu mektuplarında, özellikle, diş kiri ve biber infusyonundan yaptığı muayenelerde milyonlarca küçük canlıya (hayvancıklara, animaculate) rastladığını da belirtmiştir. Araştırıcı, aynı zamanda, bakterileri yüksek ısıda tuttuğunda veya sirke ile muamele ettiğinde öldüklerini de belirtmiştir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri geliştirmiştir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bağımsız olarak, dispersiyonu düzelten mercekler geliştirdiklerini açıklamışlardır. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da geliştirmiştir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek başarılı olarak kullanmıştır. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymuştur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmış ve kullanmıştır. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuşlardır. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmıştır. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardımı ile fotoğraf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayı başarmışlardır. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasını bulmuştur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmışlardır (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis)Uzun yıllar, canlıların kendiliğinden meydana geldikleri görüşü, oldukça fazla bir taraftar bulmuştu. Bunlara göre, canlılar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sıcak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadır. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine buğday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahır veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacağını iddia etmiştir. Ayrıca, havada kalmış etlerde kurtçukların oluşması da bu görüş için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlıların bir önceki canlıdan gelmekte olduğu görüşünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamıdır. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balık koyduktan sonra birinin ağzını sıkıca bağlamış ve diğerini açık bırakmıştır. Deneme sonunda, ağzı kapalı olan kavanozdaki et ve balıkta kurtçukların bulunmadığını, buna karşılık açık olanda ise kurtçukların varlığını göstermiştir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarının bulunmasına rağmen içinde olmaması, kurtçukların sinekler tarafından meydana getirildiği görüşünü de doğrulamıştır. Araştırıcı, ayrıca, kurtçuklardan sineklerin meydana gelişini de izlemiştir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüşü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüşü (spontan generasyon) gölgelenmiş ve reddedilmiştir. Biyolog, şair ve lisancı F. Redi, 105 parazitin tanımını yapmıştır. Bu görüşleri nedeniyle kilisenin zulmüne uğramış, odun yığınları üzerine konulmuş ve kanaatini değiştirmediği için de yakılmıştır. Louis Joblot (1647-1723), samanı iyice kaynattıktan sonra ikiye ayırarak kavanozlara koymuş, bunlardan birinin ağzını iyice kapatmış diğerini ise açık bırakmıştır. Açık olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmaların ürediğini buna karşılık, kapalı olanda ise böyle bir şeyin oluşmadığını gözlemiştir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatılarak her türlü canlıdan arındırılmış bir ortamda, yeniden bir canlının oluşamadığı ve canlıların kendiliğinden meydana gelemeyeceğini ispatlamıştır. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliğinden bir canlı oluşturma yeteneğine sahip olamayacağı görüşünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksız olduğunu kanıtlamıştır. John Needham (1713-1781), yaptığı denemede, ısıtılmış ve ağzı kapatılmış et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlıların ürediğini gözlemiş ve benzer durumu ısıtılmamış ve ağzı kapalı olan kavanozda da saptamıştır. Bu araştırmasına göre, J. Needham, spontan generasyon görüşüne katılmış ve desteklemiştir. Buna göre, ısıtılarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliğinden oluşmuşlardır. Hayvansal dokuların "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarına ve cansız materyalleri canlı hale getirebileceğine de inanmıştır. Bu görüş, bir natüralist olan Buffon tarafından da doğrulanarak kabul görmüştür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptığı bir seri deneme sonunda, J. Needham'ın çalışmalarını ve görüşünü reddetmiş ve ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapılmadığını ileri sürmüştür. L. Spallanzani, ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapıldıktan ve ağızlarının, mantar yerine, ateşle ve hava girmeyecek derecede kapatılması halinde herhangi bir animakulatın meydana gelmeyeceğini açıklamıştır. Needham, bu görüşe karşı olarak, uzun süre kaynatmanın organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edeceğini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Buna karşı, Spallanzani verdiği yanıtta, aynı süre kaynatılmış et suyu veya saman enfusyonunun ağzı açık bırakılırsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatların meydana geleceğini belirtmiştir. Lavoisier, 1775 yılında yaptığı denemelerde havada oksijenin varlığını saptamış ve bunun yaşam için gerekli olduğunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin doğruluğunu iddia etmiştir. Araştırıcı, kaynatmakla şişelerin içindeki oksijenin dışarı çıktığını buna bağlı olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlıların oluşmadığını da savunmuştur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasından yaklaşık 61 yıl sonra, yaptıkları bir seri çalışmada, eğer hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sıcak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanın üremediğini gözlemlemişlerdir. Ancak, bu denemeye karşı çıkanlar, havanın bu tarz işleme tabi tutulmasının havadaki hayat jermlerinin asitten veya sıcak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarını ve böylece abiyogenezis'in oluşamayacağını savunmuşlardır. Schwann, ayrıca oksijenin yalnız olarak, ortamda mikroorganizmaların oluşmalarına veya üremelerine yeterli olamayacağını da açıklamıştır. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yılları arasında, Schulze ve Schwann'ın araştırmalarına bazı yenilikler ilave etmişlerdir. Şöyle ki, bunlar havayı asit veya ısıtılmış tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermişler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadıklarını açıklamışlardır. Bu deneme ile , hem pamuğun mikropları tutabileceğini ve hem de asit veya sıcak havanın animakulat oluşmasına zararlı bir etkisi olmadığını da göstermişlerdir. Ancak, bazıları, havadaki tozlarda bulunan bazı canlıların, havanın asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilişi sırasında tutulacağını iddia etmişlerdir. Sonraları, pamukta da mikroorganizmaların bulunabileceği ortaya konulmuştur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafında cam bulunan ağaçtan bir kültür kutusu hazırlamış ve iki yan tarafına camdan küçük pencereler yerleştirmiş ve tozları tutması için de , kutunun iç yüzü gliserinle sıvamıştır. Yandaki küçük camdan gönderilen ışık (ışınları) yardımı ile kutunun içinde tozların bulunmadığı saptanmış ve optikal olarak temiz bulunmuştur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmuş ve tüpler alttan ısıtılarak steril hale getirilmiştir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sıcaklık derecesine kadar ılıtıldıktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldıklarını gözlemlemiştir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanın mikropsuz olacağı görüşüne varılmıştır. Tyndall, yaptığı bir seri çalışmada, mikroorganizmaların iki formunun olabileceğine dikkati çekmiştir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sıvıların mikroorganizmalardan arındırılmasının mümkün olabileceğini de saptayarak kendi adı ile anılan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmuştur. 06. Hastalıklarda Jerm TeorisiMikroorganizmaların bulunmasından sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavaş yavaş yerini, bir canlının diğer canlıdan türeyebileceği (biyogenezis) görüşüne bırakmıştır. Viyanalı bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastalıklarda Jerm Teorisi" adı altında yayımladığı bir eserinde konu üzerinde görüşlerini açıklamış ve her hastalığın kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduğuna dikkati çekmiştir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerası ve antraks hastalıkları üzerinde bazı araştırmalar (korunma ve aşılama) yapmış ve ayrıca şarap ve biranın maya hücreleri tarafından fermente edildiğini de (fermentasyon) saptamıştır. Bunların yanı sıra, optimal koşulların dışında üretilmeye çalışılan mikroorganizmalalar da bazı değişmelerin meydana gelebileceğini, özellikle, virülensde oluşan varyasyonların, aşılama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamıştır. Pasteur, 1879-1880 yılları arasında, hayvanlardaki antraks hastalığına karşı hazırladığı iki attenüe suşla (Pasteur-1 ve -2) bağışıklık elde etmiş ve koyunları bu hastalıktan korumuştur. Bu çalışmaların yanı sıra, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavşan omuriliğini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmuş ve böylece hazırladığı aşı ile korunmanın mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermiştir. Fermentasyon üzerindeki çalışmaları sonunda da, Pasteur aşağıdaki esasları ortaya koymuştur: 1) Bira veya şarapta meydana gelen her değişme, bunları fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafından ileri gelmektedir.2) Fermente eden etkenler, hava, kullanılan alet ve maddelerden gelmektedirler.3) Bira veya şarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir değişikliğe uğramaz. Pasteur, yaptığı çalışmaların sonucuna göre, kendi adı ile anılan pastörizasyonun esasını da kurmuştur. Bir İngiliz cerrahı olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamıştır. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batırılmış sargılar kullanarak infeksiyonun önüne geçmiştir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymuştur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastalıklarından olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldiğini saptamıştır. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastalığının etkenini izole etmeyi başarmışlardır. Bilim adamı, bunun yanısıra, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kurşun yaraları üzerinde de bazı faydalı çalışmalar yapmıştır. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarını oluşturmayı başarmıştır. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalık olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmuştur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmaları saf üretebilmek için katı besiyerlerini geliştirmiş ve karışık kültürlerden saf kültürler elde etmeyi başarmıştır. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmiştir. Koch, aynı zamanda, hastalıklar üzerinde de bazı kriterler ortaya koymuştur. Bunlar da "Koch postulatları" olarak bilinmektedir. 1) Hastalıklar spesifik etkenler tarafından oluşturulurlar,2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir,3) Duyarlı sağlam deneme hayvanlarına verildiklerinde hastalık oluşturabilmeli ve4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüş uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Koch, mikroorganizmaları anilin boyaları ile boyama yöntemlerini de geliştirmiş ve bakteriyoloji alanında uygulanabilir hale getirmiştir. Antraks hastalığının bulaşma tarzını ve etkeninin sporlu olduğunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmiş ve sonraları, tuberkulozlu hastaların teşhisinde çok yararlar sağlayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazırlamıştır. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmuştur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarını kullanmıştır. B. Bang (1848-1932), sığırlarda yavru atımlarına yol açan hastalığın etkenini (Brucella abortus) bulmuştur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böceği hastalığını açıklamış ve bunun kontak ve gıda ile bulaştığını göstermiştir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmiş ve tifonun etiyolojisini açıklamıştır. John Snow, 1839'da, epidemik koleranın sulardan bulaştığına dikkati çekmiştir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazlı kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastalığının etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanımlamışlardır. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmiş ve hastalığı hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmiştir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmuş M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalışmalar yapmıştır. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalışmışlar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmişlerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmuştur. David Bruce (1855-1931), malta hummasının, nagana hastalığının ve uyku hastalığının etkenlerini bulmuş ve uyku hastalığının çeçe sineği ile bulaştığını da ortaya koymuştur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nın yaşam tarzını saptamış ve bunu aydınlatmıştır. Theobald Smith (1859-1934), Texas sığır hummasının kene ile nakledildiğini saptamıştır. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'ları bulmuştur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmiştir. 07. Virolojinin TarihçesiBakteriler üzerinde yapılan çalışmalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastalıklar konusunda da yoğun araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunması, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmiştir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adları ile tanınan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayı başarmışlardır. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmuştur. Yine aynı yıllarda, Löffler ve Frosch, sığırlarda önemli hastalıklara yol açan şap virusunun filtreleri geçtiğini saptamışlardır. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sığır Vebası virusunun filtreleri geçebildiğini açıklamışlardır. Tword, 1915'de, İngiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajları bulmuşlar ve bunların süzgeçleri geçtiklerini göstermişlerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sarı humma (Yellow fever) hastalığı etkeninin filtreleri geçtiklerini kanıtlamışlardır. 08. İmmunolojinin Tarihçesiİnsan ve hayvanları hastalıklardan koruma çalışmaları çok öncelere kadar uzanmaktadır. Bu yöndeki ilk adımı, bir İngiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmıştır. Bağışıklığın kurucusu olarak tanılan araştırıcı, sığır çiçeği alan bir şahsın, insan çiçeğine karşı bağışık olacağını ve hastalanmayacağını göstermiş ve aşılama ile immunitenin elde edilebileceği görüşünü yerleştirmiştir. Pasteur de aynı tarzda, hazırladığı birçok aşılarla (tavuk kolerası, koyun antraksı ve kuduza karşı yaptığı aşılar) ve bunlarla elde ettiği bağışıklık o devir için çok önemli buluşlar arasındadır. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karşı antitoksin elde etmeyi başarmıştır. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teşhisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamış ve kendi adı ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymuştur. Nuttal, 1888'de, hayvanların kanında B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulunduğunu saptamıştır. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bağışıklığın humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açıklamış ve bunların önemi üzerinde durmuşlardır. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmişlerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazırlamışlardır. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmaların spesifik antiserumlar tarafından aglutine olduklarını göstermişlerdir. 09. Mikolojinin TarihçesiMantarların varlığının tanınması çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadır.Bitkiler üzerinde mantarların ürediğini ve bazı zararlara neden olduğuna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalılar zamanında, depolarda saklanan danelerde ve tahıllarda mantarların ürediğini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazı resimlerin çizildiği, Pompei'deki kazılardan anlaşılmaktadır. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarının sklerotiumu) tanıyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkında bilgi veren kişi olarak tanınmaktadır (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve elde ettiği bilgileri 28 sayfalık bir monograf içinde yayımlamıştır. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde araştırmalar yapmış ve hazırladığı "Pinax Theatri Botanici" adlı eserinde 100 kadar mantarın özelliklerini bildirmiştir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazı mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve bunlara ilişkin özlü bilgiler vermiştir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasında ayrımları belirtmeye çalışmış ve bu konudaki görüşlerini yayımlamıştır. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok araştırmalar yapmış ve bunları "Micrographia" adlı yapıtında resimleyerek Royal Society 'ye sunmuştur. Araştırıcı, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmış, bunların bitki olduklarına ve bitkilerden orijin aldıklarına inanmıştır (1667). Tournefort (1656-1708), çeşitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunları, morfolojik ve diğer karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayırmış ve "Element de Botanique" adlı eserinde yayımlamıştır (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmış, bazılarını alfabetik olarak klasifiye etmiş, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmiş ve "Botanicon Parisiense" adlı kitabında açıklamıştır (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptığı inceleme ve araştırmaları grup isimlerinden yararlanarak sınıflandırmış (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunları "Nova Genera Plantarum" adlı eserde yayımlamıştır (1729). Araştırıcının, çizdiği resimler ve verdiği bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapılabilir. Bu eserin çok değerli olduğu ve mantarların ayrımlarında bazı önemli anahtarları açıkladığı bildirilmektedir. Kendisinin yaptığı özel klasifikasyonda bazı büyük mantarlara özel yer vermiş ve bunları Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayırmıştır. Botrys ve Rhizopus gibi bazı mantarları da saf kültürler halinde üretmiştir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu araştırıcı, kendi yaptığı klasifikasyon içinde mantarları "Species Plantarum" adlı yapıtında "Cyrptogamia Fungi" sınıfında toplamış ve Agaricus, Boletus, gibi bazı generik isimler de kullanmıştır. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarların sporları ve sporulasyon özellikleri üzerinde araştırma ve incelemeler yapmış ve bu karakterlerine göre mantarları 2 ana bölüme ayırmıştır. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde araştırmalar yapmış ve bulgularını "Champignon de France" de yayımlamıştır (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara ilişkin incelemelerini, taksonomik bir yapıt olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamıştır (l80l). Ayrıca kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yıllarında yayımlanan "Mycologia Europaea" adlı çalışmaları da vardır. Araştırıcı, mantarları 2 sınıf, 6 ordo ve 71 genusa ayırarak bir klasifikasyon yapmıştır. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemiş ve bunları "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adlı yayınlarda açıklamıştır. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiğinin esasını kurmuş ve İsveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasında önderlik etmiş olan araştırıcı çalışmalarını "Systema Mycologicum" adlı eserde toplamıştır. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalışmalarını 6 cilt halinde olan "İcones Fungorum Hucusque Cognitorum" adı altında yayımlanmıştır. Anton de Bary (1831-1888), mantarların yaşam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapalı noktaları aydınlığa kavuşturmuştur. Mycetozoa 'nın yaşam siklusunu dönemini 1859'da açıklamıştır. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalışmıştır. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yılına kadar yapılmış inceleme ve araştırmaları, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayımlanan "Sylloge Fungorum" adlı eserde toplamıştır. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayımlanmıştır. Bu çalışmalarda, 80.000 mantar türü bildirilmiştir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmiş olan "Selecta Fungorum Carpologia" adlı eseri 1861-1865 yılları arasında ve 3 cilt halinde basılmıştır. Bunlardan sonra bir çok araştırıcı, mantarlar üzerinde çok değerli çalışmalar yapmış ve bunları sınıflandırmaya çalışmışlardır. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrıca, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi araştırıcılar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalışmalar yapmışlardır. Mantarlar, bitkilerde olduğu gibi, insan ve hayvanlarda da çeşitli hastalıklara (mycoses) neden olurlar. Mantarların bitkilerde hastalık oluşturduğuna dair birçok yayınlar vardır (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayaların endüstride kullanılmaları hakkında, "Technische Mykologie (1904)" adlı yayında bilgi vermiştir. Balıklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkındaki bilgilere, 1748 yılında yayımlanan "Transactions of the Royal Society" adlı bilimsel dergide rastlanmaktadır. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalışmalar yapmış ve bulgularını neşretmiştir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastalıkları üzerinde çalışmalar yapmış ve bulgularını bir monografta ayrıntılı olarak açıklamıştır (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonları üzerinde araştırmalar yapmış ve bulgularını yayımlamıştır. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonları ile ilgilenmiş ve bunlara ait bir rapor düzenlemiştir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok değerli çalışmalar yapmış ve bu konuda da bir kitap yayımlamıştır (1910). Bugün mantarların çeşitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapıları, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diğer karakterleri) açıklayan çok değerli araştırmalar yapılmakta ve henüz kesinlik kazanmamış veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydınlatılmaya çalışılmaktadır. 10. Mikrobiyoloji Alanında Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamları1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sağaltma yöntemleri1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde araştırmalar1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunması ve verem üzerinde çalışmalar, bakteri kültürleri üzerine araştırmalar1907 C.L.A Laveran Hastalık yapan protozoonlar1908 Elie Metschnikoff Bağışıklığın hücresel yönü ve fagositoz1908 Paul Ehrlich Humoral bağışıklık1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi1919 Jules Bordet Bağışıklık ve komplement fikzasyon reaksiyonu1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü1930 Karl Landsteiner İnsan kan gurupları üzerinde araştırmalar1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunması ve antibakteriyel etkisi1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunması ve etkileri1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunması.1951 Max Theiler Yellow fever aşısı üzerinde araştırmalar1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunması1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diğer virusların hücre kültürlerinde üretilmeleri.1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetiği1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokuların immunolojik kontrolleri.1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nın bulunması.1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatlı sarkomu üzerinde çalışmalar1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonları.1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodların çalışması.1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajların hakkında yayınlar1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi1972 Porter,R.R, Edelman,G.M İmmunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalışmalar.1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalışmalar1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkında yayınlar1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bağlı DNA polimerase üzerinde1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti.1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastalıkları1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalışmalar1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayrı hormon serbest bırakma faktörleri üzerinde araştırmalar1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunması ve bunların kullanılması1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunması1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelişmesi1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapılması.1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelişmesi, virus yapısının aydınlatılması 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorların elde edilmesi.1984 N.K.Jerne İmmunolojide teorik çalışmalar1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelişmesi 1987 S.Tonegawa antikor çeşitliliğinin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri.1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçların geliştirilmesi1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunması1989 T.R.Cech Katalitik RNA’ların bulunması1990 J.E.Murray İmmunsupresif ajan kullanarak transplantasyon1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunması1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nın farklı segmentlerindeki genler1993 K.B.Mullıs PCR’nin bulunması1993 M.Smıth Site directed mutagenezis   Türkiye 'de Mikrobiyolojinin KurulmasıYurdumuzda mikrobiyoloji alanındaki ilk çalışmalar aşı yapmakla başlamış ve buna da çiçek hastalığı ve aşı hazırlama çabaları önderlik etmiştir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yılından sonra giderek gelişmiş ve çiçek aşısı hazırlanarak başarı ile kullanılmıştır. Pasteur 'ün, Paris Tıp Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdiği "Isırıldıktan Sonra Kuduzdan Korunma" adlı bildiri dünyada büyük yankılar yarattıktan ve aynı tebliğ 31 Ekim 1885'de İstanbul'da yayımlandıktan sonra, kuduz üzerindeki çalışmaları yakından izlemek amacı ile, Osmanlı Hükümeti tarafından, Tıbbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Paşa başkanlığında, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den oluşan üç kişilik bir heyet, Pasteur 'ün yanına Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padişah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nişan ve laboratuarına yardım için 1000 altın göndermiştir. Paris 'de Pasteur 'ün yanında 6 ay kalan ve kuduz hastalığı aşısının hazırlanması ve kullanılması konularındaki tüm bilgileri öğrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalık üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde aşı yapımına başlamıştır (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'ın eserini "Mikrob Emrazı Sariye ve Şarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adı altında tercüme etmişler ve yayımlamışlardır (1887). Ayrıca, Dr. Remzi Bey, "Kuduz İlleti ve Tedavisi" adlı 19 sayfalık bir broşür neşretmiştir (1890). Tıp Mekteplerinde 1891'de okutulmaya başlanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rıfat Hüsamettin Bey tarafından okutulmaya başlanmıştır. İstanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarının çıkması üzerine, önleyici tedbirlerin alınması ve hastalığın üzerinde gerekli araştırmaların yapılması için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. İstanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalışmalar yapan bu kişiye, Rutbei Üla ile nişan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarının kurulması üzerinde ısrarla durdu ve böyle bir müessese kurulduğunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, İstanbul'a geldi ve Gülhane'de Tıbbıye Mektebi civarındaki bir binada çalışmaya başladı. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandırıldı ve Dr. Nicolle buranın müdürlüğüne atandı. Çalışma konularının fazla olması nedeniyle, bu bina da sonraları dar gelmeğe başladı. Bu yüzden, Nişantaşı 'ndaki Süleyman Paşa konağına nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yanı sıra çok takdir ettiği Veteriner Dr. Refik Güran'ı da seçerek iştirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), İstanbul'da kaldığı 8 sene içinde, laboratuarları başarı ile yürütmüş, çok kıymetli çalışmalarda (sığır vebası, keçi ciğer ağrısı, şark çıbanı, P. aeruginosa'nın pigmenti, sığır babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmuş ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerleşmesi ve gelişmesinde büyük katkıları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bakteriyoloji ve viroloji çalışmaları hem insan hekimliğine ait çeşitli müesseselerde (Telkihhane-i Şahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Şahane, Mekteb-i Tıbbıye-i Askeriye ve Mektebi Tıbbiye-i Mülkiye ve diğer laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimliğe ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diğer müesseselerde) yürütülmüştür. Dr. M. Nicolle 'den başka, çalışmaları ve buluşları ile adları dünya literatürlerine geçmiş çok değerli meslektaşlarımız bulunmaktadır. Bunlardan kısaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış ve yayımlamıştır. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastalığı ve serumu, lökosit sayımı, keçi ciğer ağrısı hastalığı; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon aşısı, şarbon aşısı, şarbon serumu, tavuk kolerası aşısı, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrıca ilk Türk peptonunu da yapmayı başarmıştır. Yukarıda bildirilen çalışmaları yanı sıra, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira beratı almış olduğu buluşları da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasında, gelişmesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük katkıları olmuş bir bilim adamımızdır. Adil Mustafa Şehzadebaşı (1871-1904), Dr. R. Güran'ın çok yakın çalışma arkadaşlarından biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sığır vebası üzerinde yaptıkları araştırmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmişlerdir. Bu iki bilim adamı, ilk defa, sığır vebası etkeninin filtreleri geçtiği ve süzüntünün hastalık yapıcı nitelikte olduğunu deneysel olarak ispat etmişlerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yanında da çalışarak difteri serumu hazırlayan Dr. Adil Bey, ayrıca, malleus ve piroplasmosis üzerinde de değerli araştırmalar yapmıştır. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji öğretmenliğinde bulunmuştur. Nikolaki Mavridis (Mavraoğlu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alanında çok değerli çalışmalar yapmıştır. Özellikle, sığır vebası, keçi ciğer ağrısı, malleus, tavuk kolerası, barbon ve diğer hayvan hastalıkları üzerinde kıymetli çalışmaları vardır. Mavraoğlu, Refik Güran ve Adil Şehzadebaşı Bey 'lerin çok yakın çalışma arkadaşlarıdır. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde değerli araştırmalar yapmış bir bilim adamıdır. Çalışmalarını, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, şarbon, sığır vebası, kolera, gonokok, frengi, sütte yaşayan ve sütle bulaşan mikroorganizmalar ve diğer konular kapsamaktadır. Rıza İsmail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgın hastalıklar, bakteriyoloji ve gıda kontrolü dersleri vermiş, İstanbul mezbahasının kurulmasında önemli rol oynamış ve bunun laboratuvar şefi olmuş ve ayrıca kıymetli çalışmalar yapmış olan bir bakteriyoloğumuzdur. Ahmet Şefik Kolaylı (1886-1976), sığır vebası virusunun insanlarda hastalık oluşturmadığını, sığır vebasına tutulan hayvanların kesilerek etlerinin askerlere yedirilebileceğini, böyle etleri yiyenlerde hastalık görülmesi halinde kendisinin kurşuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren değerli bir bilim adamıdır. Çatalca'da bulunan aç ve gıdasız askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne şehri düşmandan bu askerler sayesinde kurtarılmıştır. Şefik Kolaylı Bey özellikle, sığır vebasına karşı serum hazırlamış ve böyle müesseselerde bulunmuştur. Ayrıca, tüberkülin, mallein, tavuk kolerası ve barbon aşıları da hazırlamış, sığır vebası, antraksın teşhisi, çiçek aşısı, keçilerin bulaşıcı salgın ciğer ağrısı üzerinde de çalışmıştır. Yukarıda adları bildirilen bilim adamlarının dışında, kendilerini bu işe adamış daha birçok kıymetli bakteriyologlarımız bulunmaktadır. Bunlar arasında, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, İbrahim Erses ve diğerleri sayılabilir. Başlangıçta, hayvan hastalıklarına karşı hazırlanan aşı ve serumlar ile insan hastalıklarını ilgilendiren biyolojik maddeler aynı bina içinde yapıldığından, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalışmaktaydılar. Sonra iş hacminin ve eleman miktarının artması üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Bakteriyoloji ve viroloji alanında, Osmanlı İmparatorluğu zamanında, çalışmış, değerli araştırmalar ve yayınlar yapmış birçok doktorlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında, Hüseyin Remzi, Rıfat Hüsamettin Paşa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Paşa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Rıza Arif ve diğerleri. Bu kişilerin de aynı şekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelişmesinde ve yerleşmesinde önemli katkıları olmuştur. Prof. Dr. Mustafa ArdaKaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/dunyaca-unlu-biyologlar-kimlerdir

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Prof. Dr. Ali Demirsoy, (ICZN yazar gösteriminde Demirsoy; d. 1945 Yuva, Kemaliye, Erzincan, Türkiye) Türk entomolog ve evrimsel biyoloji uzmanı. Şimdiye kadar 20 takson tanımlamış ve 12 taksona da adı verilmiştir. Eski adı Gerüşla olan Yuva köyünde doğdu. 1956 yılında köyündeki ilkokulu, 1959'da Kemaliye'deki ortaokulu, 1962'de Ankara Gazi Lisesi'ni, 1966'da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'nü bitirdi. Petrol aramada staj yaptı. 1966 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'ne asistan oldu. 1971 yılında Erzurum ve civarı vilayetlerin Orthoptera Faunası adlı tezle doktor oldu. Aynı yıl DAAD'den aldığı bir bursla Almanya'da lisan okuluna devam etti. Daha sonra Humboldt bursunu kazanarak Hamburg Üniversitesi'nde, Paris ve Londra'daki araştırma enstitülerinde çalıştı. Türkiye'nin Caelifera Faunasının taksonomik incelemesi adlı tezle 1974 yılında habilitasyonunu yaptı. Yine bu süre içerisinde Birleşmiş Milletler'in finanse ettiği bir derin deniz araştırmasına katılarak Kuzey Kutbu ve Grönland'da, İzlanda civarında, oseonografik, yavru balık ve deniz akımlarını inceleyen bir bilimsel araştırmaya aktif olarak katıldı. 1984 yılında Alexander von Humboldt bursunu tekrar alarak, Hamburg Üniversitesi Zooloji Enstitüsü'nde Türkiye Faunası ile ilgili araştırmalarına devam etti. 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi'ne atandı. 1980-1981 yıllarında Zooloji Bölüm Başkanlığı, 1981-1982 yılları arasında da Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı yaptı. 1982 yılından beri Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Ders kitabı, araştırma, deneme ve bilimsel roman tarzı çok sayıda kitabı vardır. Özellikle "Yaşamın Temel Kuralları" adlı ders kitabı dizisiyle geniş kitlelere zoolojiyi sevdirdi. Çalışma alanları arasında öncelik taksonomidedir. Türkiye'deki Mantodea, Caelifera, Odonota, Blattodea, Dermeptera, Scorpionidae, Hirundina faunaları üzerine taksonomik çalışmalar ana uzmanlık alanıdır. Ayrıca, doğanın ve çevrenin korunması, genetik [1] ve evrim ile zoocoğrafya da çalışma alanlarının uzanımlarıdır. Özellikle evrim konusunda Türkiye'deki en popüler[2] ve aktif[3][4][5][6][7][8][9] uzmanlardan biridir. Demirsoy'un evrim üzerine olan popüler yayınları evrim teorisine karşı olanlarca da sık sık eleştiri amacıyla kullanılır. Adlandırdığı taksonlar 1973 Paranocarodes fieberi anatoliensis Demirsoy, 1973 (sonra: Paranocarodes anatoliensis) Paranothrotes asulcatus Demirsoy, 1973 Paranothrotes opacus hakkariana Demirsoy, 1973 Paranothrotes kosswigi Demirsoy, 1973 Pseudosavalania Demirsoy, 1973 Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 1974 Isophya kosswigi Demirsoy, 1974 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Platycleis (Squamiana) weidneri Demirsoy, 1974 Platycleis (Yalvaciana) yalvaci Demirsoy, 1974 1977 Tetrix turcica Demirsoy, 1977 (sonra: Tetrix depressa turcicus) 1979 Aspingoderus elazigi Demirsoy, 1979 Chorthippus albomarginatus hakkaricus Demirsoy, 1979 Dociostaurus (Dociostaurus) salmani Demirsoy, 1979 Eremippus weidneri Demirsoy, 1979 Paranothrotes eximius nigroloba Demirsoy, 1979 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1979 Sphingonotus turcicus kocaki Demirsoy, 1979 2002 Novadrymadusa Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Adına ithaf edilen taksonlar Demirsoyus Çıplak, Şirin & Taylan, 2004 Leptodusa demirsoyi (Karabag, 1975) Brachyptera demirsoyi Kazancı, 1983 Eupholidoptera demirsoyi Salman, 1983 Paratendipes demirsoyus Şahin, 1987 Prozercon demirsoyi Urhan & Ayyıldız 1996 Sadleriana byzanthina demirsoyi Yıldırım & Morkoyunlu, 1998 Poecilimon demirsoyi Sevgili 2001 Paranocaracris rubripes demirsoyi Ünal, 2002 Xysticus demirsoyi Demir, Topçu & Türkes, 2006 Athous (Orthathous) demirsoyi Platia, Kabalak, Sert 2007 Campanula demirsoyi Kandemir, 2007

http://www.biyologlar.com/prof-dr-ali-demirsoy

Ünlü Türk Biyologlar

Turhan Baytop Prof. Turhan Baytop, (d. 20 Haziran 1920, İstanbul - ö. 25 Haziran 2002, İstanbul), eczacı, öğretim üyesi, botanikçi, bilim adamı. 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacı Okulu'nu bitiren Prof. Baytop, 1948 yılında mezun olduğu okulun Farmakognozi Enstitüsü'nde asistan olarak göreve başladı. Hazırladığı bir tez ile 1949 yılında Dr. pharm. ünvanı kazanan Turhan Baytop, 1951 yılında gittiği Paris Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Kürsüsü'nde çeşitli çalışmalarda bulundu. 1952'de Türkiye'ye dönerek, ertesi yıl doçent olan Baytop, on yıl sonra 1963'te profesör unvanını aldı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nin ilk dekanıdır. Değişik dönemlerde beş kez dekanlık yaptı, 1969 - 1987 yılları arasında Farmakognozi anabilim dalı başkanlığı görevinde bulundu. 1987 yılında emekli olan Prof. Turhan Baytop, Türkiye'nin tıbbi bitkileri, Türkiye'nin florası ve Türk eczacılık tarihi konularında araştırma ve çalışmalar yaptı. 300'ün üzerinde kitap ve araştırması yayımlandı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi içinde "Eczacılık Tarihi Müzesi"'ni kuran Prof. Baytop, birçok tarihi eşyayı bu müzeye kazandırıp 1990 yılında Türk Eczacılık Tarihi Toplantılarını düzenlemeye başlayıp, 1984 -1996 yılları arasında "Eczacılık Tarihi ve Deontolojisi" dersini vererek, bir ders kitabı yazmıştır. Botanik bilimiyle de ilgilenen Turhan Baytop, lale ve gülün geçmişini araştırdı, bu konuda İngilizce ve Japonca'ya da çevrilen bir kitap yazdı. Türkiye'de Bitkiler ile Tedavi, 1984, ISBN 975-420-021-1 The Bulbous Plants of Turkey, 1984 (B.Mathew ile birlikte) Türk Eczacılık Tarihi, 1985 İstanbul Lalesi, 1992 Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, 1994 Eczahane'den Eczane'ye, 1995 Laboratuvar'dan Fabrika'ya, 1997 İstanbul Florası Araştırmaları, 1999, ISBN 9789757622530 Türk Eczacılık Tarihi Araştırmaları, Anadolu Dağlarında 50 Yıl, 2000 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001 İstanbul Florası Araştırmaları, 2002 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001   Prof. Dr. Yusuf Vardar Prof. Dr. Yusuf Vardar (d. 1921 Karacaova, Yunanistan - ö. 6 Mart 2009 İzmir, Türkiye). Türk botanikçi. Tekirdağ Ortaokulu'nu ve Edirne Lisesi 'ni bitirdikten sonra, 1946'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'ne bağlı Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuştur. 1949'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü'nde Prof. Dr. Leo Brauner'in öğrencisi olarak "Angiosperm Nebatların Su Altındaki Transpirasyonu Hakkında İncelemeleri" konusunda yaptığı tezle Doktora derecesine hak kazanmıştır. 1954 yılında yine İstanbul Üniversitesi'nde Doçentliğe yükseltilmiştir. Çalışmalarını Ocak-Aralık 1958 arasında, ABD hükümetinin verdiği bursla, International Cooperation Administration programından yararlanarak "Bitki Fizyolojisinde Atomun Sulhçu Gayelerle Kullanımı" konularında araştırmalar yapmak üzere University of Wisconsin'de sürdürmüştür. ABD'den dönüşte ise, Nisan 1959'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bünyesindeki Biyoloji Enstitüsü'ne Doçent olarak atanmış ve 1960'ta da bu Enstitü'de Profesörlüğe yükseltilmiştir. Ekim 1961'de, kuruluşuna öncülük ettiği ve Türkiye'nin üçüncü Fen Fakültesi olan, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı'na seçilmiştir. Ardından üç yeni dönem (Ekim 1963, Ekim 1965 ve Ekim 1969) Fen Fakültesi Dekanlığını yürütmüştür. Ayrıca 1961-1977 arasında E.Ü. Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü Başkanlığı yapmıştır. Ekim 1971-Mayıs 1974 döneminde ise Ege Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiştir. Temmuz 1964-Ocak 1966 arasında TÜBİTAK BAY Grubu üyeliğini, 1966-74'te TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğini yürütmüş; Şubat 1972-Ocak 1974 arasında da TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığı'na seçilmiştir. Temmuz 1973'te Üniversitelerarası Kurul'un oluşturulmasıyla seçimle işbaşına gelen ilk Üniversitelerarası Kurul Başkanı olan Vardar, bu görevi Haziran 1974'e dek yürütmüştür. Yine 1973-1974 yılları arasında, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak kurulan Yüksek Öğretim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir. Kasım 1977'de, yaş haddi ile emekli olmasına 11 yıl varken, kendi isteğiyle E.Ü. Fen Fakültesi'den emekli olmuştur. Emekliliğinin ardından 1980-1990 arasında Ege Bölgesi Sanayi Odası'nda Baş Müşavir ve Genel Sekreter olarak görev almıştır. Bu dönemde de kendisi temel bilimci olduğu halde, uygulamaya inanmış ve her zaman savunduğu üniversite-sanayi işbirliğinin kurulması ve geliştirilebilmesi için katkılarda bulunmuştur. EBSO-TÜBİTAK işbirliği ile, EBSO-Ege Üniversitesi arasında oluşturulan Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Merkezi'nin (ÜSİGEM) hayata geçirilmesinde rol oynamıştır. Bu çalışmaları nedeniyle kendisine Fahri Doktora payesi verilmiştir. Vefatından sonra, Ege Üniversitesi Kampüs Kültür Merkezi'nin adı, Ege Üniversitesi Senatosu'nun oybirliği ile aldığı karar doğrultusunda, Prof.Dr. Yusuf Vardar MÖTBE Kültür Merkezi olarak değiştirildi. Prof. Dr. Yusuf Vardar Türk Biyoloji Derneği, ABD, İsviçre, Alman Botanik Dernekleri, Avrupa Bitki Fizyologları Birliği gibi mesleki örgütlere üye olmuş, 1950'li yıllarda Türk Biyologlar Derneği Başkanlığı yapmıştır. 1969'da Yale Series in Sciences International Advisory Board'a seçilmiştir. Ayrıca 1965-1969'da Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu üyesi, 1970-1976'da CENTO Bilimsel Koordinasyon Heyeti Türk Delegesi ve 1972-1975'te Akdeniz Uygulamalı Bitki Fizyologları Örgütü Başkanı olarak görev almıştır. Uluslararası düzeyde (Ekim 1967- Ekim 1971) bitki hormonları transferi ve bitki büyüme hormonları konularında İzmir'de iki kez NATO-Advanced Study Instıtute düzenlemiştir. Bu NATO-ASI toplantılarında sunulan makalelerin toplandığı ve editörlüğünü Vardar'ın yaptığı kitaplar günümüzde de sanal ortamda satıştadır. Vardar (1968) Elsevier ve Kaldewey and Vardar (1972) Verlag Chemie, www.amazon.de, www.bestwebbuys.com gibi birçok elektronik kitapçıda satılmaktadır. (web adreslerine ulaşım tarihi 16 Mayıs 2006). Yine İzmir'de Ekim 1975'te K.H. Sheikh ve M. Öztürk'le beraber 3rd Mediterranean Plant Physiologists (MPP) toplantısının düzenlenmesini sağlamıştır. Toplam 7 adet Yüksek Lisans ve 12 adet Doktora tezi yönetmiştir. Yusuf Vardar, ayrıca yapmış olduğu bilimsel çalışmalarla 1976 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü'ne layık görülen ilk botanikçidir. Vardar'ın yayınları 60'ı yabancı dilde, toplam 130 orijinal makale; editörlüğünü üstlendiğini ve İngilizce olarak yayımlanan 3 adet kitap; toplam 25 adet Türkçe ders kitabı; 77 adet Türkçe derleme makale ile Ege Ekspres, Rapor, Tercüman, Yeni Asır, Son Havadis gibi günlük gazetelerde yayımlanan 1000 kadar yazıdır. Ayrıca 1975 yılına kadar, 17 farklı temel bitki fizyolojisi kitabında Vardar'ın çalışmalarına gönderme yapılmıştır. Türkçe kitaplarından bazıları sanal ortamda hâlâ satılmaktadır. Makalelerine, Science Citation Index'de sadece 1965-75 yılları arasında 70'ten fazla atıf yapılmıştır. Y. Vardar, Cumhuriyet'ten sonra Türk biyolojisinin gelişmesine katkıda bulunan bilim adamları arasında anılmaktadır[1]. Yaşam öyküsü kızı Nükhet Vardar tarafından "Hakikatte Aşk, Bilgide Kuvvet..." adı ile 2007 yılından kaleme alınmış ve yayınlanmıştır.   Prof. Dr. Ali Demirsoy Prof. Dr. Ali Demirsoy, (ICZN yazar gösteriminde Demirsoy; d. 1945 Yuva, Kemaliye, Erzincan, Türkiye) Türk entomolog ve evrimsel biyoloji uzmanı. Şimdiye kadar 20 takson tanımlamış ve 12 taksona da adı verilmiştir. Eski adı Gerüşla olan Yuva köyünde doğdu. 956 yılında köyündeki ilkokulu, 1959'da Kemaliye'deki ortaokulu, 1962'de Ankara Gazi Lisesi'ni, 1966'da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'nü bitirdi. Petrol aramada staj yaptı. 1966 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'ne asistan oldu. 1971 yılında Erzurum ve civarı vilayetlerin Orthoptera Faunası adlı tezle doktor oldu. Aynı yıl DAAD'den aldığı bir bursla Almanya'da lisan okuluna devam etti. Daha sonra Humboldt bursunu kazanarak Hamburg Üniversitesi'nde, Paris ve Londra'daki araştırma enstitülerinde çalıştı. Türkiye'nin Caelifera Faunasının taksonomik incelemesi adlı tezle 1974 yılında habilitasyonunu yaptı. Yine bu süre içerisinde Birleşmiş Milletler'in finanse ettiği bir derin deniz araştırmasına katılarak Kuzey Kutbu ve Grönland'da, İzlanda civarında, oseonografik, yavru balık ve deniz akımlarını inceleyen bir bilimsel araştırmaya aktif olarak katıldı. 1984 yılında Alexander von Humboldt bursunu tekrar alarak, Hamburg Üniversitesi Zooloji Enstitüsü'nde Türkiye Faunası ile ilgili araştırmalarına devam etti. 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi'ne atandı. 1980-1981 yıllarında Zooloji Bölüm Başkanlığı, 1981-1982 yılları arasında da Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı yaptı. 1982 yılından beri Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Ders kitabı, araştırma, deneme ve bilimsel roman tarzı çok sayıda kitabı vardır. Özellikle "Yaşamın Temel Kuralları" adlı ders kitabı dizisiyle geniş kitlelere zoolojiyi sevdirdi. Çalışma alanları arasında öncelik taksonomidedir. Türkiye'deki Mantodea, Caelifera, Odonota, Blattodea, Dermeptera, Scorpionidae, Hirundina faunaları üzerine taksonomik çalışmalar ana uzmanlık alanıdır. Ayrıca, doğanın ve çevrenin korunması, genetik [1] ve evrim ile zoocoğrafya da çalışma alanlarının uzanımlarıdır. Özellikle evrim konusunda Türkiye'deki en popüler[2] ve aktif[3][4][5][6][7][8][9] uzmanlardan biridir. Demirsoy'un evrim üzerine olan popüler yayınları evrim teorisine karşı olanlarca da sık sık eleştiri amacıyla kullanılır. Adlandırdığı taksonlar 1973 Paranocarodes fieberi anatoliensis Demirsoy, 1973 (sonra: Paranocarodes anatoliensis) Paranothrotes asulcatus Demirsoy, 1973 Paranothrotes opacus hakkariana Demirsoy, 1973 Paranothrotes kosswigi Demirsoy, 1973 Pseudosavalania Demirsoy, 1973 Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 1974 Isophya kosswigi Demirsoy, 1974 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Platycleis (Squamiana) weidneri Demirsoy, 1974 Platycleis (Yalvaciana) yalvaci Demirsoy, 1974 1977 Tetrix turcica Demirsoy, 1977 (sonra: Tetrix depressa turcicus) 1979 Aspingoderus elazigi Demirsoy, 1979 Chorthippus albomarginatus hakkaricus Demirsoy, 1979 Dociostaurus (Dociostaurus) salmani Demirsoy, 1979 Eremippus weidneri Demirsoy, 1979 Paranothrotes eximius nigroloba Demirsoy, 1979 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1979 Sphingonotus turcicus kocaki Demirsoy, 1979 2002 Novadrymadusa Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Adına ithaf edilen taksonlar Demirsoyus Çıplak, Şirin & Taylan, 2004 Leptodusa demirsoyi (Karabag, 1975) Brachyptera demirsoyi Kazancı, 1983 Eupholidoptera demirsoyi Salman, 1983 Paratendipes demirsoyus Şahin, 1987 Prozercon demirsoyi Urhan & Ayyıldız 1996 Sadleriana byzanthina demirsoyi Yıldırım & Morkoyunlu, 1998 Poecilimon demirsoyi Sevgili 2001 Paranocaracris rubripes demirsoyi Ünal, 2002 Xysticus demirsoyi Demir, Topçu & Türkes, 2006 Athous (Orthathous) demirsoyi Platia, Kabalak, Sert 2007 Campanula demirsoyi Kandemir, 2007   Ayla Kalkandelen Ayla Kalkandelen (ICZN yazar gösteriminde Kalkandelen; d. 14 Mart 1939 Gaziantep - ö. 28 Nisan 2002). Türk entomolog. Uzmanlık alanı Homoptera'nın Auchenorrhyncha alt takımıdır. Şimdiye kadar 10 takson tanımlamış ve 5 taksona da adı verilmiştir. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bağ ve Bahçe Bitkileri Yetiştirme ve Islahı Bölümü'nden mezun olduktan sonra aynı yıl Ankara Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü'nde göreve başlamıştır. 1964 yılında Georgetown lisan okuluna devam ettikten sonra AID bursu ile 1965-1966 yıllarında Clemson Üniversitesi (Clemson S. C., ABD)'nde yüksek lisansını yapmıştır. Bu arada Temmuz 1966'da 3 hafta Columbus Üniversitesi (Columbus, Ohio, ABD)'nde Dr. D. M. Delong'dan ve Ocak-Şubat 1967'de National Museum of Natural History (Washington DC)'de Dr. J. Kramer'den Cicadellidae (Homoptera) taksonomisi üzerine eğitim almıştır. Kasım 1971'de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü'nde "Orta Anadolu'da Homoptera:Cicadellidae Familyası Türlerinin Taksonomisi Üzerine Araştırmalar" adlı doktora teziyle Doktor ünvanını alan Kalkandelen, Ekim 1995'te de Doçent olmuştur. 1986-1990 yıllarında Bitki Koruma Bülteni Yayın Yönetim kurulu ve Redaksiyon Heyeti Başkanlığı görevini yürütmüştür. 1996 yılında The American Biographical Institute tarafından International Who's Who of Contenporary Achievement ödülü verilmiştir. 1997 yılında emekli olmuştur. Adlandırdığı taksonlar Diplocolenus (Verdanus) bekiri Kalkandelen, 1972 Mocuellus dlabolai Kalkandelen, 1972 Mocuellus foxi Kalkandelen, 1972 Mocuellus zelihae Kalkandelen, 1972 Paluda vitripennis lalahani Kalkandelen, 1972 Eurybregma dlabolai Kalkandelen, 1980 Zyginidia (Zyginidia) artvinicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) karadenizicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) bafranicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) emrea Kalkandelen, 1985 Adına ithaf edilen taksonlar Anoplotettix kalkandeleni Dlabola, 1971 Tshurtshurnella kalkandelenica Dlabola, 1982 Malenia aylae Dlabola, 1983 Quadristylum aylae Dlabola, 1985 Hyalesthes aylanus Hoch, 1985     Feyzi Önder İlk öğrenimini Ödemiş Cumhuriyet İlkokulunda, orta öğrenimini İzmir Tilkilik Ortaokulu ve İzmir Atatürk Lisesinde tamamlamıştır. 1961yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine girerek 1965 yılında aynı fakültenin Bitki Sağlığı Bölümünden mezun olmuştur. Aynı yıl asistanlık sınavını kazanarak bu fakültenin Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsüne asistan olarak girmiştir. 1970 yılında "İzmir ili ve çevresinde bitki zararlısı Mirinae (Miridae:Hemiptera) türlerinin tanınmaları, yayılışları ve kısa biyolojileri üzerinde araştırmalar" isimli doktora tezini tamamlayarak doçentlik çalışmalarına başlamıştır. 1972-1973 yıllarında Londra'da British Museum (Natural History)'da konusuyla ilgili araştırmalarda bulunarak 1973 yılı Ekim ayında askerlik görevini yapmak üzere kürsüden ayrılmış, askerlik görevinin bitimi olan Nisan 1975'de tekrar aynı kürsüye atanmıştır. 1976 yılının Kasım ayında Üniversite Doçenti ünvanını kazanmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında 193 adet kitap, makale ve bildirisi yayımlanmıştır. Türkiye'nin fauna zenginliğinin tespit ve tanımlanması üzerine verdiği gayretleri ve isim babalığı yapıp entomoloji dünyasına tanıttığı böcek adları bugün de kullanılmaktadır. 1980-1988 yılları arasında PTT ile işbirliği yaparak böcek konulu 26 pulun çıkmasını sağlamış ve bu çabası böceklerin kitlelerce tanınmasını sağlamıştır. İlk kitabı, 1978 yılında Prof Dr. Niyazi Lodos ile birlikte Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi yayınlarında çıkardığı Heteroptera (Türkiye ve Palearktik Bölge Familyaları Hakkında bilgiler) adlı kitabıdır. Diğer kitap ve çalışmaları hakkında toplu listeyi aşağıdaki kaynakçada bulabilirsiniz. Adı, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Feyzi Önder Konferans Salonu'na verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar 1975 yılında keşfedilenler: Mecomma pervinius Onder, 1974 1975 yılında keşfedilenler: Solenoxyphus alkani Onder, 1975 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim 1979 yılında keşfedilenler: Mecomma lodosi Onder, 1979 sinonim Adına ithaf edilen taksonla Psallus oenderi Wagner, 1976 Fieberiella oenderi Dlabola, 1985 Nemorius oenderi Jezek, 1990 Coptosoma oenderi Doğanlar et al., 2007 Hasan Koç Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008 Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008   Niyazi Lodos   Eski adı Yayaköy olan Zeytinliova köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamlamış, 1946 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. Meslek yaşamına Bornova Zeytincilik Araştırma Enstitüsünde başlayan Lodos, askerlik hizmetinden sonra 1947-1950 yılları arasında kısa sürelerle Ankara Zirai Mücadele ve Karantina Müdürlüğü, Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü Meyvecilik Şubesi ve Bornova Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü gibi kuruluşlarda görev yapmıştır. 1950-1955 yılları arasında çalıştığı Ankara Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünde gösterdiği yüksek performans, yöneticilerin ve Prof. Dr. Bekir Alkan’ın dikkatini çekmiş ve bilim insanlığı yolunda ilk adımlarını bu kuruluşta atmıştır. Prof. Dr. Bekir Alkan'ın danışmanlığı altında hazırlamış olduğu “Orta Anadolu’da meyve ağaçlarında zarar yapan Curculionidae (Hortumlu böcekler) türleri üzerinde sistematik araştırmalar” konulu doktora tezini başarıyla tamamlamıştır. Bu sırada Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hububatta önemli zararlar oluşturan süneyle ilgili araştırmalar yapmak üzere bakanlıkça Diyarbakır’a görevlendirilen Lodos, daha sonra Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsüne dönüştürülecek olan “Geçici Süne Araştırma İstasyonu”nu kurmuş ve bu kuruluşun yöneticiliğini üstlenmiştir. Süne üzerinde yaptığı biyolojik ve ekolojik çalışmalardan elde ettiği sonuçlar hâlâ başarıyla kullanılmakta ve uygulanmaktadır. Süneyle ilgili bu başarılı çalışmalar Onu kısa zamanda civar ülkelerde de ünlendirmiş, nitekim Irak Hükümeti kendisini Irak’ta süne sorununu çözmek için bir yıllığına “Sözleşmeli Araştırıcı” olarak istihdam etmiştir. 1957 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine giren Lodos, Türkiye’de ilk kez ‘Bitki Sağlığı Bölümü’ nü kurmuştur. Süne üzerinde yaptığı çalışmalarını “Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de Süne (Eurygaster integriceps Put.) problemi üzerinde incelemeler” başlıklı eserde bir araya getiren Lodos, bu eseriyle 1960 yılında “Üniversite Doçenti” unvanını kazanmıştır ve bu unvan EÜ'ndeki ilk doçentlik unvanıdır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1960-1962 yılları arasında Entomoloji ve Fitopatoloji Kürsüsü, 1962-1964 yılları arasında da Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü Başkanlığı görevini sürdürmüştür. 1964 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevinden ayrılan Lodos, 1964-1969 yılları arasında özel bir anlaşmayla gittiği Gana'da West African Cocoa Research Institute’de Entomoloji Departmanı şefi olarak görev almıştır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1969 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevine yeniden dönmüş ve aynı yıl profesörlüğe yükseltilmiştir. Bu tarihten itibaren Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü ve Bitki Sağlığı Bölümü Başkanlıkları görevlerini sürdüren Lodos, 1982 yılında Yüksek Öğretim Kanunu gereğince ismi Bitki Koruma Bölümü olan bölüm başkanlığına getirilmiş ve bu görevini emekli olduğu 1 Temmuz 1988 tarihine kadar sürdürmüştür. Prof. Dr. Niyazi Lodos’u, entomoloji bilimine katkılarından dolayı bütün bilim dünyası tanımaktadır. İran, Irak, Fas, Gana, Çekoslovakya, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD gibi ülkelerde kısa veya uzun süreli çalışmaları; bazılan yabancı dillere çevrilmiş ders kitaplan; 90′dan fazla yabancı dillerde yayınlanmış mesleki eserleri; Royal Society of Entomology, International Commission for Invertebrata Survey, World’s Heteropterists, Curculio, Auchenorrhyncha ve Cocoa Scientists gibi birçok uluslararası dernek ve kuruluşlara üye olması; Türkiye entomolojisiyle ilgili yabancı araştırıcıların herhangi bir başvurusuna hemen o gün yanıt vermesi onu gerçekten entomoloji biliminde zirveye çıkarmıştır. Özellikle Gana'da yaptığı araştırmalar[1], entomoloji dünyasında takdir toplamış ve bu çalışmalardan birinde topladığı böcek örneği daha sonra meslektaşı tarafından adına ithaf edilmiştir: Blepharella lodosi Mesnil (sin: Congochrysosoma lodosi Mesnil) Bu arada Türkiye'de ilk kez bulunan ve bilim dünyası için yeni olan 31 böcek türünün lodosi, lodosianus, isodol ve niyazii gibi epitetlerle adına ithaf edilmesi, lodos'un çalışmalarının takdir gördüğünün göstergesidir. Üniversiteye girdiği 1957 yılından emekli olduğu 1988 yılına kadar 1000′den fazla lisans, 45 Uzmanlık ve Yüksek Lisans ve 15 Doktora öğrencisinden başka çok sayıda Doçent ve Profesör de yetiştirmiştir. Yayımlamış olduğu 170′den fazla eseri, bizzat kendisinin kurmuş olduğu Türkiye Entomoloji Derneği ve bu derneğin yayın organı olan Türkiye Entomoloji Dergisi bu konuda çalışanlara sürekli yardımcı olmaktadır. Yaptığı katkılar ve bıraktığı eserlerden dolayı 1996 yılında Ege Üniversitesi Senatosu tarafından “Üstün Hizmet Madalyası”yla onurlandırılmıştır. Türkiye'nin ilk ve en zengin böcek müzesi unvanına sahip olan ve uluslararası merkezlerce LEMT kısaltmasıyla kabul edilen Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Entomoloji Müzesi onun adına ithaf edilmiştir. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin kuruluşunu izleyen yıllarda Bitki Sağlığı Bölümünü kuran Prof. Dr. Niyazi Lodos tarafından müze konusunda ilk adımlar atılmış ve daha sonra Prof. Dr. Feyzi Önder, Prof. Dr. Hasan Giray ile Bölümde entomoloji konusunda çalışan akademisyenler tarafından geliştirilmiştir. Adlandırdığı taksonla 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim Adına ithaf edilen taksonlar Ceutorhynchus niyazii Hoffmann, 1957 Rhynchites lodosi Voss, 1973 Neotournieria lodosianus (Magnano, 1977) Cicada lodosi Boulard, 1979 Mecomma lodosi Onder, 1979 Tshurtshurnella lodosi Dlabola, 1979 Trissolcus lodosi (Szabo, 1981) Coptosoma lodosi Doğanlar et al., 2007   Tevfik Karabağ 1934 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. 1944 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde doktora derecesini alan Karabağ, 1948 yılında aynı fakültede doçentliğe, 1953 yılında da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde profesörlüğe yükselmiştir. Üç yıllık askerlik hizmeti dışında 1934-1953 yılları arasında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde, 1949-1951 yılları arasında İngiltere'de British Museum’da, 1953-1981 yılları arasında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde görev yapan Karabağ, 1957 ve 1966 yıllarında iki kez Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığına seçilmiştir. 1961-1977 yılları arasında aynı fakültede Sistematik Zooloji Kürsüsü Başkanı olan Karabağ, 1977-1983 yılları arasında TÜBİTAK Genel Sekreterliği görevini yürütmüştür. Diyarbakır Dicle Üniversitesinin kurulmasında aktif rol alan Karabağ Royal Entomological Society of London ve Entomoloji Derneği’nin üyeleri arasında yer almıştır. Böcek sistematiği üzerindeki araştırma ve çalışmalarıyla bilim dünyasına değerli katkılarda[1] bulunan ve doktora çalışmalarıyla böcek sistematiği prensip ve uygulamalarında önemli izler bırakan Tevfik Karabağ’a 1997 yılında TÜBİTAK Hizmet Ödülü verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar Paranocarodes fieberi tolunayi Karabağ, 1949 Anterastes uludaghensis Karabağ, 1950 Bucephaloptera bolivari Karabağ, 1950 Bucephaloptera convergens Karabağ, 1950 Parapholidoptera kosswigi (Karabağ, 1950) Platycleis (Montana) uvarovi (Karabağ, 1950) Platycleis (Squamiana) ankarensis (Karabağ, 1950) Poecilimon birandi Karabağ, 1950 Poecilimon cervus Karabağ, 1950 Poecilimon excicus Karabağ 1950 Poecilimon glandifer Karabağ, 1950 Poecilimon turcicus Karabağ, 1950 Anterastes tolunayi Karabağ, 1951 Anterastes turcicus Karabağ, 1951 Anadolua burri Karabağ, 1952 Anadolua davisi Karabağ, 1952 Anadolua rammei Karabağ, 1952 Eupholidoptera excisa (Karabağ, 1952) Paradrymadusa aksirayi Karabağ, 1952 Parapholidoptera grandis (Karabağ,1952) Psorodonotus anatolicus Karabağ, 1952 Psorodonotus ebneri Karabağ, 1952 Psorodonotus rugulosus Karabağ, 1952 Dasyhippus uvorovi Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus dimorphus Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus hemipterus Karabağ, 1953 Paranocaracris citripes idrisi (Karabağ, 1953) Paranocaracris rimansonae kosswigi (Karabağ, 1953) Poecilimon bilgeri Karabağ, 1953 Poecilimon celebi Karabağ 1953 Poecilimon davisi Karabağ, 1953 Stenobothrus (Stenobothrus) burri Karabağ, 1953 Xerohippus alkani Karabağ, 1953 Anadrymadusa albomaculata (Karabağ, 1956) Anadrymadusa spinicercis (Karabağ, 1956) Arcyptera (Pararcyptera) microptera karadagi (Karabağ, 1956) Bucephaloptera robusta Karabağ, 1956 Eupholidoptera unimacula Karabağ, 1956 Gampsocleis acutipennis Karabağ, 1956 Paradrymadusa brevicerca Karabağ, 1956 Parapholidoptera spinulosa Karabağ, 1956 Phonocorion uvarovi Karabağ, 1956 Phytodrymadusa hakkarica Karabağ, 1956 Poecilimon xenocercus Karabağ, 1956 Prionosthenus gueleni Karabağ, 1956 Psorodonotus davisi Karabağ, 1956 Isophya bicarinata Karabağ, 1957 Pseudoceles obscurus lateritius Karabağ, 1957 Rhacocleis acutangula Karabağ, 1957 Aeropedellus turcicus Karabağ, 1959 Drymadusa limbata grandis Karabağ, 1961 Parapholidoptera flexuosa Karabağ, 1961 Parapholidoptera intermixta Karabağ, 1961 Pezodrymadusa indivisa Karabağ, 1961 Pezodrymadusa lata Karabağ, 1961 Pezodrymadusa subinermis Karabağ, 1961 Pezodrymadusa uvarovi Karabağ, 1961 Pholidoptera guichardi Karabağ, 1961 Isophya autumnalis Karabağ, 1962 Isophya hakkarica Karabağ, 1962 Isophya thracica Karabağ, 1962 Poecilimon serratus Karabağ, 1962 Parapholidoptera ziganensis Karabağ, 1964 Poecilimon cervoides Karabağ, 1964 Poecilimon guichardi Karabağ, 1964 Poecilimon harveyi Karabağ, 1964 Anadrymadusa kosswigi Karabağ, 1975 Isophya cania Karabağ, 1975 Kurdia uvarovi Karabağ 1975 Leptodusa demirsoyi (Karabağ,1975) Leptodusa harzi (Karabağ, 1975) Parapoecilimon antalyaensis Karabağ, 1975 Poecilimon minutus Karabağ, 1975 Rhacocleis tuberculata Karabağ, 1978 Adına ithaf edilen taksonlar Isophya karabaghi Uvarov, 1940 Poecilimon karabagi (Ramme, 1942) Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1977 Eupholidoptera karabagi Salman, 1983 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman et Sevgili, 2002 Poecilimon tevfikarabagi Ünal, 2005 Prof. Dr. Hikmet Birand Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi profesörlerinden ve bu üniversitenin eski rektörlerinden Prof. Dr. Hikmet Birand bu yıl başında vefat etti. Değerli ilim adamı Prof. Birand Fakültemizi bir kaç bakımdan ilgilendirmektedir. Her şeyden önce 1949 da kurulmuş olan Fakültemizin kurucu heyeti başkanı kendisi idi. O yıl İsmet İnönü’nün Cumhur Başkanlığı ve Ord. Prof. Şemsettin Günaltay’ın Başbakanlığı zamanı idi. O zamanın hükümeti, 1933 yılında kaldırılarak İslâm Tetkikleri Enstitüsü haline konmuş olan, İlahiyat Fakültesinin yeniden kurulmasına karar vermişti. Hükümetin bu kararını uygulama işini o yıllarda Halk partisi hükümetinin son Millî Eğitim Bakanı olan Tahsin Banguoğlu üzerine almış, bunun için de eski îlâhiyat Fakültesi profesörlerinden veya İslâm medeniyeti ilimlerinde başka yetkili kimselerden ilk Fakülte profesörlerini seçmek üzere bir komisyon toplamasını, o zaman Ankara Üniversitesi rektörü bulunan, rahmetli Hikmet Birand’dan istemişti. Prof. Birand 1949 yılı son aylarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine gelerek benimle ve rahmetli Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’la görüştü. Hükümetin böyle bir teşebbüste bulunacağını ve kurucu heyete katılmak üzere Ankara’ya gelmemizi istedi. Kendisiyle o zamana kadar pek tanışıklığım olmadığı gibi Yinanç’ın da olmadığı için, bu işaretin Başbakan Şemsettin Günaltay tarafından verildiğini tahmin ettik. Çünkü Günaltay, Mükrimin Halik’in İstanbul Üniversitesinden hocası olduğu gibi 1933 den sonraki profesörlüğü ve dekanlığı zamanından beni de tanıyordu. Rektör Hikmet Birand Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinden Prof. Şinasi Altındağ’ı Ankara Hukuk Fakültesinden Prof. Esat Arsebük’ü de kurucu komiteye almıştı. Rektörlük binasında bir haftaya yakın toplantılar yaparak yeni Fakülteye alınabilecek adayları tetkik ettik. Eski İlâhiyat Fakültesinden Yusuf Ziya Yörükan ile Ömer Hilmi Buda’yı seçtik. Ayrıca, bir müddet üniversitede profesörlük ederek ayrılmış olan Remzi Oğuz Arık’ı Türk İslâm Sanatları profesörlüğüne davete karar verdik. Rektör Hikmet Birand İslâm Hukukunu okutmak üzere Esat Arsebük’e de yeni fakültede ders almasını teklif etti. Bu suretle ilk fakülte profesörler kurulu 4 kişiden ibaret olarak kuruldu. Üniversite kanununa göre profesör sayısı artıncaya kadar yeni fakültenin Ankara Hukuk veya Dil Tarih Fakültesinden birine yönetimce bağlı olarak çalışacağı anlaşıldı. Günlerimizin çoğunu yeni fakültenin yönetmelik taslağı, kürsüler ve ders programları işgal etti. Kürsüleri başlıca İslâm dininin temel bilgileri ile İslâm medeniyetine ait ilimler olmak üzere iki grupta topladık. Birinci grupta Tefsir, Hadis, İslâm hukuku ikinci grupta İslâm ve Türk tarihi, İslâm milletleri etnolojisi ve coğrafyası, İslâmi Türk edebiyatı, Tasavvuf, İslâm felsefesi, v.b. kürsüleri bulunuyordu. Yeni Fakülteyi ilmi bir zihniyetle kuvvetlendirmek için Antik Felsefe tarihi, Modern Felsefe tarihi, sistematik Felsefe (Bilgi Teorisi, Ahlâk), Mantık, Sosyoloji derslerinin de programda esaslı yer almasına dikkat ettik. Rektör Prof. Birand beni raportörlüğe seçtiği için bu tafsilâtı hatırlıyorum. Ayrıca İslâm tarihini okutmak üzere Başbakan Günaltay’ı ve Türk edebiyatı tarihini okutmak üzere Prof. Fuat Köprülü’yü konferansçı olarak daveti düşündük. Mukrimin Halil ile beraber her ikisini ziyaret ederek ricamızı söyledik. Fakat işlerinin çokluğundan dolayı ikisi de kabul etmedi. Sosyoloji dersleri için, eski İlâhiyat Fakültesinde bu dersi okutmuş olan Prof. Baltacıoğlu’nu davet ettik ise de, Nisan’a kadar bir şey söyleyemiyeceğini, sonra kabul edebileceğini bildirdi. Tasavvufi Türk edebiyatı için Burhan Toprak’ı düşündük. Ben kendisine yazdım. Bu teklifi büyük sevinçle karşıladı. Kurucu komite çalışmalarını bitirince Millî Eğitim Bakanını ziyaret ettik. Fakültenin sonraki gelişmeleri kurucu heyetin programına dâima uygun olmamıştır. Fakat anahatları çizilmiş yol üzerinde yürünmüştür. Görevimizi bitirdikten sonra yeni fakültenin nasıl gelişmeler kazandığı burada konumuz dışındadır. Prof. Hikmet Birand ile ondan sonra dostluğum arttı. Kardeşi Kâmran Birand, İstanbul Edebiyat Fakültesinden öğrencim idi. Prof. Von Aster ile tez konusunda mutabık kalmadıkları için, benim kürsüm olan Türk Fikir Tarihine geçerek orada, “Tanzimat devrinde Aydınlık felsefesi izleri” adlı konu üzerinde tez verdi. Ankara İlâhiyat Fakültesinde doçentliğini verdi ve profesör oldu. Burada da kendisiyle önce aynı kürsüde sonra iki kürsüyü ayırarak meslek arkadaşlığı yaptım. Prof. Kâmran Birand’ın çok erken ve hazin ölümü hepimizi son derecede üzdü. Ondan sonra büyük ağabeysi Hikmet Birand, Kâmran Birand’ın bütün mirasını, fakülte vakfı olarak tahsis etti. Bununla o zamandan beri fakülte adına öğrenciler okutulmaktadır. Rahmetli Hikmet Birand 1320 (1904) yılında Karaman’da doğmuştur. Karaman İdadisini bitirmiş, Halkalı Ziraat yüksek okulundan mezun olmuş, Almanya’da Bonn Üniversitesinde Ziraat alanındaki ihtisasım tamamlamış, doktora vermiş, 29. 4. 1938 de Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsüne Doçent ve 18. 10. 1945 yılında profesör olmuş ve bu enstitü fakülte halini aldıktan sonra görevi devam etmiş, 1949-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi Rektörlüğü yapmıştır. Son yılda çıkardığı “Alıç Ağacı” adındaki bir eseri meslek alanı kadar edebiyatı da ilgilendiren bir eserdi. Hikmet Birand alçak gönüllü vakur ve ciddi düşünceli iyi yürekli bir insandı. Meslekdaşları kadar başka alanlarda çalışanlar üzerinde de çok iyi tesir bırakmakta, saygı ve sevgi doğurmakta idi. Onunla bir kere bile görüşenler ciddi, samimî ve iyi yürekli bir ilim adamı ile konuşduklarını anlarlardı. Unesco Millî Komisyonunda ormanların kaybolmasına karşı ilmî savaş işine katılmış ve her zaman olduğu gibi orada da değerini herkes yakından görmüştü. Biz bir candan dost; fakülte, kurucusunu ve koruyucusu kaybetti. Allah rahmet eylesin. Ne yazık ki bu yazımda değerli ilîm adamı Prof. Dr. Hikmet Birand’ın asıl ihtisas konusu olan Botanik’de Batı ilim alemince tanınmış bir zat olduğundan bahsedemedim. Kendisini yakından tanımama rağmen bu alanda yaptıklarını bilmiyordum. Çok şükür, Cumhuriyet Gazetesinde (31 Mart 1952) çıkan Zafer Hasan Aybek’in bir yazısı beni aydınlattı. Aybek bu yazısında şöyle diyor: “Prof. Birand, Karaman’da “Hacı Bayramoğulları” ailesindendir. Almanca olarak, Almanya’da basılmış beş kitabı ve Türkçe pek çok eseri vardır. Ülkü dergisinde ve Ulus gazetesinde devamlı yazılar yazmıştır. Birand, Uluslararası bir şöhrete sahip ve memleketimizin yetiştirdiği değerli ilim adamları arasında mümtaz bir zattır. Servetini Maarif Vakfına bırakmıştır.” Kaynak: Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken. “Prof. Dr. Hikmet Birand”. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. 19:219-221. Önemli Not: Zafer Hasan Aybek, merhum Hikmet Birand hocamızın doğum tarihini “1906″ olarak verir. Merhum Hilmi Ziya Ülken hoca ise yukarıda sunulan makalesine dipnot olarak “Birand hocanın 1904 doğumlu olduğunu ve bu tarihin Rektörlük Zat İşleri Müdürlüğünden alındığını” ekler. Prof. Dr. Semahat Geldiay TÜBİTAK Bilim Ödülü ve TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmış olan kendisi gibi Zooloji profesörü olan ve Ege Üniversitesi Fen Fakültesinin kuruluş ve gelişmesinde katkılarıyla iz bırakan Sayın Prof. Dr. Remzi Geldiay’ın eşidir. Özenle büyüttüğü çocukları Vedat ile Beril’in anneleridir. 1923’de İzmir’de doğan Semahat Geldiay, ilk ve orta eğitimini İstanbul’da (1930-1941), Biyoloji Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde (1942-1946), Doktora eğitimini ise Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde tamamlamıştır. Doktora sonrası eğitimini de (1957-1959) Columbia Üniversitesi Zooloji bölümünde (New York, U.S.A) gerçekleştirmiştir. 1961-1966 yıllarında Ankara Üniversitesinde Doçent olarak çalışmıştır. 1967 yılında Ege Üniversitesinde profesörlüğe yükselmiş ve emekli oluncaya kadar bu üniversitenin kuruluşunda ve gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Yönetim sorumlulukları alarak, Kürsü Başkanlığı, Bölüm Başkanlığı, Senato Üyeliği ve Dekan Yardımcılığı dönemlerinde Ege Üniversitesi Fen Fakültesinde Biyoloji Öğretim Programlarının temelleri oluşturulmuştur. Bilimin gelişme çizgisini yakından izleyen ve dolayısıyla geleceği gören bir hoca olarak, bulunduğu akademik birimin gelişme doğrultusunu güncel konularla belirlemiştir. Öğrencilerini de bu gelişme politikasına uygun yönlendirmiştir. Kütüphane ve laboratuvar olanaklarıyla o yıllarda E. Ü. Fen Fakültesi Genel Zooloji Kürsüsünde çağdaş düzeyde gelişmiş bir araştırma ve eğitim kurumu oluşturmuştur. Yönetiminde 17 yüksek lisans tezi ile 9 doktora tezi tamamlanmıştır. Doktora öğrencilerinin hemen hemen tümüne yurtdışı burslar ve seçkin araştırma laboratuvarlarında çalışma olanağı sağlamak için özel çaba sarfetmiştir. Yüksek lisans ve Doktora öğrencilerinden beşi profesör, dördü doçent ve iki yardımcı doçent olarak üniversitelerdeki görevlerini sürdürmektedir. Nöroendokrinoloji alanında dünyadaki çalışmalar göz önüne alındığında, Prof. Dr. Semahat Geldiay bu alanda az sayıdaki ilk çalışan öncülerin hemen arkasından gelen kuşakta yer almıştır. Böcek nöroendokrin sistemine ait temel yapısal bilgilerin ve fizyolojik rollerin anlaşılmasında önemli katkı sağlayan çalışmalar yapmıştır. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümünde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde 1954 yılında tamamladığı doktora çalışmalarında Locusta migratoria (çekirge) da nörosekresyon hücrelerinin beyinde dağılışı, tipleri ve salınma yerlerini ışık mikroskobu düzeyinde belirlemiştir. Bu çalışma ülkemizde Omurgasız Nöroendokrinolojisi alanında yapılmış ilk çalışmadır. Eşi Prof. Dr. Remzi Geldiay ile Doktora sonrası gittiği Amerika’da Columbia Üniversitesinde Dr. HODGSON ile çalışarak (1957-1959), nörosekresyonun fizyolojik etkisini gösteren iki önemli çalışmayı gerçekleştirmiştir. Bu çalışmalardan birisi nörosekresyon materyalinin sinir sistemi üzerine etki ettiğinin ve hayvan davranışlarını kontrol ettiğinin deneysel olarak gösterilmesidir. Nörosekresyonun hayvan davranışlarını kontrol ettiği ise nörohemal bölge ekstreleri enjekte edilmiş böceklerin isli kağıt içeren deney kutusunda bıraktıkları izlerin karşılaştırılmasıyla gösterilmiştir. Etkili materyalin kaynağının beyin nörosekresyon hücreleri olduğunu deneysel olarak göstermiştir. Alanında ilk olan bu deneylere, omurgalı-omurgasız hayvanlarda yapılmış benzer çalışmalarda ve izleyen yıllarda yazılmış temel ders ve başvuru kitaplarında da çok sayıda atıf yapılmıştır. İzleyen yıllarda ergin yumurta bırakma diapozunun fotoperiyodun ve beyin nöroendokrin sistemin kontrolu altında olduğunu, uzun gün ışığının ergin diyapozu kırdığını deneysel olarak göstermiştir. İzleyen çalışmalarında; ışığa duyarlı bölgenin başın merkezi bölgesinde yer aldığını, ışığın beyin nörosekresyon hücrelerini doğrudan uyardığını ve uzun ışık periyodunun beyin nörosekresyon hücrelerini aktifleştirdiğini radyoaktif sistein kullanarak göstermiştir. Çevre faktörlerinden özellikle ışığın nöroendokrin sistem üzerine etkilerinin anlaşılmasına önemli katkıları olan bu çalışmalara yine çok sayıda atıf yapılmıştır. 1970’li yıllar elektron mikroskobunun Biyolojide yaygın şekilde kullanıldığı yıllardır. Prof. Dr. Semahat Geldiay da beyin nörosekresyon hücrelerinin ince yapısını Amerika’da Seatle’da Prof. Dr. J. Edwards ile birlikte elektron mikroskobuyla çalışmıştır. Nörosekresyon hücrelerinin tiplerini, yapısal özelliklerini belirlemiştir. Yine bu çalışmalar sırasında, bilinen nörohemal organların dışında, serebral nörohemal organ olarak isimlendirilen nörohormonların doğrudan beyinden salındığı yeni yerler de bulunmuştur. Türkiye’de de tüm bu güncel ve başarılı çalışmalarıyla 1975 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü ile onurlandırılmıştır. 1975-1980 yılları arasında Dr. Karaçalı ile birlikte, böcek nöroendokrin sisteminde ince yapı çalışmalarına devam etmek için bir NATO projesi vermiştir. Prof. Dr. Geldiay, Devlet Planlama Teşkilatının desteğini de sağlayarak Ege Üniversitesine bugün hala kullanılan bir transmisyon elektron mikroskobu kazandırmıştır. CENTO ve İngiliz Hükümetinden bu projeye sağlanan ek desteklerle birlikte elektron mikroskobu hazırlık laboratuvarını kurmuştur. Bu projenin desteğiyle hem serebral nörohemal organın diğer türlerde de varlığı gösterilmiştir ve hem de nöroendokrin sistemin çeşitli kısımlarında başka çalışmalar da yapılmıştır. Yapılan çalışmalar uluslararası seçkin dergilerde yayınlanmış, yurtiçi yurtdışı kongrelerde sunulmuştur. Nörosekresyonun önemi anlaşılmaya başlandıktan sonra, bir yandan nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları üzerinde ince yapı çalışmaları ile hormonların şekillenmesi, taşınması ve salınması mekanizmaları araştırılırken bir yandan da böceklerin kendi hormonlarını kullanarak zararlı böceklerle mücadele edilebileceği düşünceleri ve bu konu ile ilgili çalışmalar güçlenmeğe başlamıştır. Prof. Dr. Geldiay Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmalara öncülük etmiştir. Bu konudaki çalışmalardan biri 1976-1978 (Dr. Karaçalı ve Dr. Akyurtlaklı ile birlikte) diğeri de 1983-1985 (Dr. Deveci ile birlikte) yıllarında olmak üzere iki TÜBİTAK projesiyle desteklenmiştir. Bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceği konusu Prof. Dr. Geldiay’ın Türkiye’de öncülük ettiği bir diğer konudur. Yaş haddinden emekli olacağı son günlere kadar, Montana Üniversitesinden Prof. Dr. Visscher ve Dr. Deveci ile birlikte bu konuda çalışmıştır. Prof. Dr. Geldiay bir yandan nörosekresyon materyelinin sentezi, taşınması, salınması ve nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları ile ilgili ince yapı çalışmalarını sürdürmüştür. Bir yandan da nörosekresyonun sinir sistemi, hayvan davranışları, yumurta gelişmesi, diyapoz ve su dengesinin kontrolu üzerine rollerini çalışmıştır. Alanında bazı ilk bildirimlere sahip olma mutluluğunu, çoşkusunu yaşamıştır. Nörosekresyon materyelinin sinir sistemini ve hayvan davranışlarını etkilediğinin, elektriksel şokla salındığının, serebral nörohemal organın böcek beyninde de bulunduğunun ve bilinen fotoreseptörlerin dışında başın derinlerindeki bir nörohemal organda (corpus cardiacumlarda) ışığa duyarlı hücrelerin belirlenmesi onun evrensel boyuttaki ilk kayıtlarıdır. Böcek hormonları ve bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceğiyle ilgili çalışmaları da Türkiye’deki ilkleridir. Yüksek öğretimde Türkçe kitap eksikliği sorununa kısmen çözüm oluşturmak için, Genel Zooloji Laboratuvar Kılavuzu, Embriyoloji Atlası (Dr. Karaçalı ile birlikte) ve Genel Zooloji Kitabını (Zooloji profesörü olan eşi Remzi Geldiay ile birlikte) yazmıştır. Prof. Dr. Semahat Geldiay’ın 1949 yılında Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Zooloji Kürsüsünde başlayan akademik yaşamı, 1990’da E. Ü. Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümünde yaş haddinden emekli olduğu güne kadar aralıksız, evrensel bilime önemli katkılarla sürmüştür. 42 yıllık hizmet süresinin son günlerine kadar enerji ve heyacanını koruyan Prof. Dr. Semahat GELDİAY başarılı çalışmaları nedeni ile 1996’da TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmıştır. Kaynak: Bu anma yazısı, merhume Prof. Dr. Semahat Geldiay hocamızın ilk doktorantı ve Ege Üniversitesi, Biyoloji bölümü öğretim üyelerinden sayın Prof. Dr. Sabire Karaçalı hanımefendi tarafından, Birinci Ulusal Glikobiyoloji Kongresi’nde sunulmuştur. Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay Zooloji Ordinaryüsü ve Ankara Üniversitesi Zooloji Enstitüsü Yöneticisi Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay kan dolaşımı yetmezliği sonucu 19 Haziran 1962 tarihinde aniden vefat etti. Mithat Ali Tolunay, 1906 yılında zengin bir ailenin çocuğu olarak Saraybosna’da dünyaya geldi. Orta öğreniminden sonra Halkalı Ziraat Yüksekokulunda, ziraat eğitimi gördü. Asistanı olduğu Türk Entomolog Süreya Özek tarafından Ziraat Entomolojisine yönlendirildi. 1928′de Escherich’teki Münih Üniversitesinde doktora eğitimine başladı. İlk olarak Dr. Woltereck’le daha sonra 1938′de Ziraat Entomolojisi doçentlik sınavını verdiği Ankara Ziraat Yüksekokulunun Zooloji Enstitüsünde çalıştı. 1942 yılında zooloji profesörü, 1948′de de Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde genel zooloji ordinaryüsü oldu. Burada ani ölümüne kadar faydalı hizmetlerde bulundu. Kücük Asya Hayvanat alemi konusunda önemli bilimsel çalışmalarda bulundu. Tolunay, belli başlı eserlerinde Türkiyenin kemirgenleri ve böcekçillerini ele aldı. Yerleşim bölgelerindeki zararlılar; Belli başlı zararlılar; son olarak Genel Zooloji ve Özel Zooloji ders kitaplarını yazdı. Ölümü Türk Fen Bilimleri için büyük bir kayıp anlamına geliyor. Değerli meslektaşları ile anıyor, hatıralarını koruyoruz. Not: Yukarıdaki anma yazısı, orijinali resimde de görüldüğü üzere, Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay’ın vefatı üzerine; Ord. Prof. Dr. Erwing Schimitschek tarafından kaleme alınmış ve Journal of Pest Science (V. 35, N. 10, p. 155) dergisinde yayınlanmıştır. Bir rica: A.Ü.F.F. Biyoloji bölümünde okurken; hocalarımız hep “Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay” derlerdi. Oysa yazıda üstüne basa basa hocanın Ordinaryüs olduğu vurgulanıyor. Ord. Prof. Dr. ünvanı ile Ordinaryüslük farklı şeyler mi? Bu konuda beni aydınlatan olursa çok sevineceğim. Prof. Dr. Sevinç Karol 29 Haziran 1925’de Trabzon’da Dünya’ya gelen Prof. Dr. Sevinç KAROL, 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler bölümünde başladığı lisans eğitimini 1946’da başarıyla tamamlamış ve aynı yıl Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji bölümünde göreve başlamıştır. 1951’de “A Contribution to the Study of Blood-Cells in Orthoptera” başlıklı teziyle doktorasını tamamlayan Prof. Karol; 1958’de Doçent, 1967 yılındaysa Profesör ünvanını almıştır. Akademik hayatı boyunca yurtiçi ve yurtdışı bir çok araştırma programlarına katılan Prof. KAROL’un; 1963-1964 yılları arasında Paris Milli Tabiat Tarihi Müzesinde yürüttüğü araştırmalar, Türk Araknolojisinin temelini oluşturması bakımından ulusal bilim tarihimiz açısından son derece önemlidir. Prof. Dr. Sevinç Karol Hocahanımın Emeklilik Töreni (Soldan sağa) Prof. Dr. Cevat Ayvalı, Prof. Dr. Zekiye Suludere, Prof. Dr. Metin Aktaş, Prof. Dr. Bahtiye Mursaloğlu, Prof. Dr. Sevinç Karol ve Prof. Dr. İrfan Albayrak Araknoloji ve Histoloji alanında bir çok bilimsel makaleye imza atan Prof. Karol; 1971-1972,1973-1974,1982-1985 yılları arasında, üç dönem olmak üzere A.Ü.F.F. dekanlık görevini yürütmüş; yine A.Ü.F.F. bünyesinde çeşitli yıllarda Zooloji, Biyoloji ve Jeoloji bölüm başkanlıklarında bulunmuş ve 1992 yılının Haziran ayında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. Başarılarla dolu akademik yaşantısını, toplumsal sorunların çözümüne yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle taçlandıran Prof. KAROL; 1971 yılından bu yana çeşitli derneklerde başkanlık ve üyeliklerde bulunmuştur. Kendisi halen; Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Şeref Başkanı, Türk Kadınlar Konseyi Şeref Başkanı, Türk Kanser Araştırma Kurumu Onursal Üyesi ve Araknoloji Derneği Onursal Başkanıdır. Not: Hocahanımın yukarıda yer alan kısa özgeçmişi, Araknoloji Derneği tarafından, 26.Ocak.2007 tarihinde düzenlenen “Türkiye’de Araknolojinin Dünü ve Bugünü” adlı panelde tarafımdan okunmuştur.

http://www.biyologlar.com/unlu-turk-biyologlar

KÜRESEL ISINMANIN BALIKÇILIĞIMIZA YANSIMALARI

Küresel ısınmanın; ülkemizi üç taraftan çeviren ve birbirinden farklı ekolojik ve hidrolojik yapıya sahip denizlerimiz üzerindeki etkisini ve bu etkinin yarattığı değişimlerin balıkçılığımıza ve dolayısıyla ekonomimize yansımalarını irdelerken; öncelikle söz konusu denizlerin okyanuslarla olan bağlantılarını üç temel yaklaşımdan hareket ederek değerlendirmemiz mümkün olacaktır. 1- Akdeniz –Kızıldeniz -Hint okyanusu bağlantısını oluşturan Süveyş kanalının soruna etkisi veya teknik anlamda lesepsiyen göç; 2- Akdeniz-Türk boğazları ilişkisi; 3-Karadeniz–Akdeniz arasındaki hidrolojik ve ekolojik ilişki; Akdeniz’deki ekolojik ve hidrolojik değişiklikler, bir taraftan Cebelitarık boğazı ile Atlas Okyanus’u, diğer taraftan Kızıldeniz’deki Süveyş Kanalı ile de Hint Okyanusu’nun etkisi altındadır. Zira; 1869 yılında açılan ve 163 km uzunluğunda, 15 metre derinliğinde ve 365 m genişliğindeki Süveyş kanalı yoluyla bir çok tür Hint Okyanusundan Akdeniz’e girmektedir. Halen Akdeniz’de bulunduğu bilinen 650 balık türünden 300 tanesi Kızıl deniz kökenli olup, 56 farklı familyadan 90 tanesinin havzanın yeni müdavimlerinden olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 59 türünün de Süveyş kanalı yoluyla Akdeniz’e girdiği anlaşılmıştır. Ülkemiz sularında tespit edilen Hint okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30’un üzerinde olup; bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır. Sadece İskenderun körfezinde avlanan ticari türler toplam avın % 20 sini oluştururken, bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Daha doğrusu yeni balık türlerinin Akdeniz’e girmesi zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Çünkü; avın kompozisyonu değişmiş, Hint okyanusu kökenli, çok renkli bir çok yeni ve ticari değeri olan tür avlanır hale gelmiştir. Doğu Akdeniz’de görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Bir çok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar geleneksel tatları aratmakta, çoğu kez kimse yediği balığın Hint okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir. Bütün bu türlerin doğu Akdeniz’e girmeleri ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabeti yapmalarının ana nedenlerinden biri; Akdeniz’deki su sıcaklığının artışı ve bunun sonucunda da Akdeniz’de görülen tropikalleşme belirtileri ve bu tropikalizasyonun da bütün havzayı etkilemiştir. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa Taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı Akdeniz’de son 10 yılda yüzey suyu sıcaklık artışı + 0.2 derece olup, bu durum 13 derecelik sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Sıcak denizlerin özelliğini taşıyan Akdeniz’in yüzey sıcaklığı kış aylarında her zaman 20 derece, yaz aylarındaki yüzey sıcaklığı da 28-29 derecedir. Öte yandan Doğu Akdeniz batıya göre her zaman daha sıcak bir bölgedir. Batı Akdeniz’de dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 derece yükselmiştir. Buna karşın Doğu Akdeniz’deki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm.dir. Akdeniz’deki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türler için değil bir çok göçmen tür için de tehlikelidir. Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmazdır. Son yıllarda Orta Akdeniz ve Ege denizi’nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümü de küresel ısınmayla ilgilidir. Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir. 12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdeniz’de bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan ve deniz suyu yükselmesinden etkileneceğini kestirmek şimdilik çok zordur. Kaldı ki 6 milyon yıl önce Miyosen denilen dönemde Akdeniz'in seviyesinde düşme olmuş ve bunun sonucunda çok tuzlu ortamlarda tuza dayanıklı türler yaşarken, bir çok tür de izole olarak kalmış yada yok olmuştur. 1 milyon yıl sonra ise Pliosen döneminde Atlantik okyanusunun canlıları Cebelitarıktaki jeolojik engelin ortadan kalkmasıyla tekrar Akdeniz’e geçmişlerdir. Deniz suyu seviyesindeki değişimler; Akdeniz’deki uzun ve geniş plajların supralitoral veya serpinti zonu ile med-cezir bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyeceği muhtemeldir. Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan yada yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdeniz’de deniz suyu seviyesindeki yükselmeler sesil ve sedenter türleri hareket edemediklerinden dolayı daha fazla etkilerken; balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir. Denizlerde yaşayan canlılar özellikle de belli indikatör türler küresel ısınmada belirteç görevi görürler. Balık toplulukları oşinografik ve çevresel değişiklikleri gösterme de önemli bir işlev görür. Su sıcaklığı balık türleri için yaşam alanı ve üreme gibi temel etkenleri belirleyen bir faktördür. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığının değişmesine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdeniz’de yaşayan ve Karadeniz ve Marmara da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması; hatta İğneada gibi Batı Karadeniz’de avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi’nde de görülmesi, dağılımının Akdeniz’in güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır. Termofilik olarak adlandırılan (sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey Ege ve Marmara denizinde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncüsü olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Karadeniz’in Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi, Akdeniz -Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdeniz’in su seviyesi daha yüksekti. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup; buna Mediteranizasyon (Akdenizleşme) denmektedir. Akdeniz’den Karadeniz’e geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlemesi ve bununda sebebinin havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadeniz’in Akdenizleşmesinin hızlanması bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi olasıdır. Örneğin Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek daha fazla organik maddenin dipte çökmesi yani H2S oluşmasına engel olur. Bu sisteme yeni giren balıklar bu dengeyi bozarsa H2S tabakasının yükselmesi kaçınılmaz olabilir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, barier ve aklimizasyon görevi gören Türk boğazlar sisteminin bu görevlerinden aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek mümkündür. Ayrıca , Hint Okyanusundan Akdeniz’e geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş kanalının yaptığı görevi İstanbul boğazı’nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu henüz bilinmemektedir. Zira; yüzey suyundaki tuzluluğu % 040 olan Akdeniz’den; yüzey suyu tuzluluğu daha düşük olan Ege (% 038), Marmara (% 020), ve Karadeniz’e (% 018), Akdeniz kökenli türlerin girişi hızlanacaktır. Böylece Zoocoğrafya ve teorik ekolojinin konuları gündeme gelerek; bu durum dış çevredeki değişimin hızına kalıtsal olarak yetişemeyen türlerin kaybolmasına yol açacaktır. Diğer yandan, küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülmekte; bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine yapacağı etki de dikkate değer bulunmaktadır. Çünkü Akdeniz’den Karadeniz’e çıkan yüksek tuzluluklu ve sıcak alt akıntı ile Karadeniz’den gelen daha hafif ve az yoğun bir üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenlemektedir. Deniz suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin Karadeniz’e geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilmektedir. Kaldı ki Akdeniz’in aksine Karadeniz’de bunu önleyebilecek deniz çayırları v.s de yoktur. Dolayısıyla Karadeniz biyolojik istilaya açık olup, bu durum av kompozisyonu ve balık türlerini de değiştirerek artırıp, aynı zamanda avlanan balık miktarını da değiştirecektir. Bu ise yüzyıllardır geleneksel hale gelmiş Karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir. Ancak, küresel ısınma Karadeniz’de en fazla H2S tabakasının değişmesi ve yükselmesiyle fark edilmekte, çünkü Akdeniz’den gelen sular daha sıcak olacak, Karadeniz’de bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayacaktır. Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7' lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir. Bu da Karadeniz gibi kapalı bir denizdeki su yenilenmesinin, izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir. Karadeniz’deki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balığı ve alabalık başta olmak üzere bir çok balık türünü de olumsuz etkileyecektir. Küresel ısınmaya bağlı olarak Karadeniz’in ısınması ve dolayısıyla, değişen atmosferik ritm nedeniyle de yağış rejiminin değişmesi sonucu, denize ani besleyici yüklerin girmesine ve bunların mevsimsel plankton patlamalarına dönüşmesine neden olacaktır. Sorun günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla gelişen planktonik organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları kullanarak parçalanmaları ve deniz ortamında sülfatların sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedilmesidir. Gerçektende küresel ısınma sonucu deniz suyundaki organik bileşiklerin sentezlenmesi daha kolay olacaktır. Muhtemelen daha da ısınan su planktonik üretimin artmasıyla sonuçlanacaktır. Zaten fazla olan ve daha da artan planktonik kütle tüketilemeyecek ve çökmek amacıyla deniz tabanına doğru harekete geçerek denizde oksijeni kullanarak parçalanacağından oksijen tüketimi artacak ve oksik zon 200 metreden belki de 150 metreye veya şimdikinden daha yukarı doğru harekete geçecektir. Diğer taraftan Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm ( Mareograf) istasyonları yeterli olmamakla birlikte, mevcut verilere göre deniz seviyesinde yılda 4-10 mm lik artışın olduğu görülmektedir. B u yükselme kıyısal ekosistemde başta erozyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatlara yola açacaktır. Çünkü, deniz seviyesi ne kadar yükselirse onun 100 katı kadar bir uzaklıktaki sahil erozyona uğramaktadır. Özellikle dalga etkisindeki sprey zonu olarak bilinen alanlarda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir . Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Ancak burada bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de ayrı bir inceleme konusudur. Doğal olarak, Karadeniz’deki bu hidrolojik değişimler akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin ilk baharda Karadeniz’e çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama ve dağılımları yeniden araştırılmalıdır. Sulak alanlarda ki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesi ve yerli türlerle yenilerin mücadelesine sahne olacaktır. Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır. Belki de, küresel anlamda bir salgın olasılığı muhtemeldir. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikelidir. Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Küresel ısınma ve Tropikalizasyon etkisiyle Akdeniz’e ve Karadeniz’e giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili bir veri bankasını oluşturulması gerekir. Ayrıca, gelecek dönemdeki gelişmelerle ilgili doğru tahminler yapılmasını sağlar. GOOS olarak bilinen ve UNEP-IOC-UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip edilmesi ve bu konuda etkin çaba göstermemiz gerekmektedir. Bu ise deniz araştırmalarına verilen maddi katkı ve yetişmiş eleman sağlanmasıyla olabilir. Oysa, ülkemizde deniz araştırmaları için ayrılan bütçe bir marinada ki mütevazı bir yatın fiyatı kadar bile değildir. Ülkemizde kurulan Maregraf istasyonların sayısı artırılmalı bunlardan elde edilen veriler bilim adamlarının ulaşabileceği şekilde düzenlenmelidir. Özellikle Karadeniz’deki veri eksikliği giderilmeli, deniz suyu yükselmelerine karşı kıyısal alanlardaki yerleşim yerlerinin planlaması yeniden yapılmalı, ayrıca erozyon ve su yükselmeleri için tedbir alınmalıdır. Bu amaçla , uzun dönemli ve gerçekçi afet yönetim planlarının yapılması zorunludur. Küresel iklim değişikliğini incelerken bunların ekonomik ve teknolojik sebeplerini göz ardı edilmemelidir. Çünkü sorunun başlangıcı sanayii devriminden bu yana % 30 ‘un üzerindeki C02 artışıyla ilişkilidir. O halde, mevcut kapitalist üretim ilişkileri ve araçlarının sorgulanması gerekir. Artık, insanlığın klasik üretim ilişkilerini değiştirecek yolları arayıp bulması gerekmektedir. Küresel iklim değişikliği; emperyalist üretim biçimi ve süreçlerinin 200 yıllık sonucu olduğuna göre, bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve insanlığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. kudretulusoy.blogcu.com

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinmanin-balikciligimiza-yansimalari

Astrazeneca ve Koç Üniversitesi’nden Türkiye’de İlaç Keşfi için Bilimsel İşbirliği

Astrazeneca ve Koç Üniversitesi’nden Türkiye’de İlaç Keşfi için Bilimsel İşbirliği

Uluslararası Ar-Ge çalışmaları ile bilime liderlik eden AstraZeneca, Türkiye’de ilaç araştırmaları yapmak üzere Koç Üniversitesi ile bilimsel işbirliği anlaşması imzaladı. AstraZeneca Uluslararası Pazarlar Başkan Yardımcısı Mark Mallon ve Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Umran İnan’ın katılımıyla, Koç Üniversitesi’nde imzalanan işbirliği anlaşmasıyla ile AstraZeneca, Koç Üniversitesi araştırmacılarına Açık İnovasyon Programı’ndaki moleküllere erişim hakkı tanıyor. Hasta odaklı yaklaşımıyla insan hayatına değer katan ilaçları keşfetmek için bilimin sınırlarını zorlayan çalışmalar yapan AstraZeneca; onkoloji, diyabet, kardiyovasküler ve metabolik hastalıklar ve solunum, enflamasyon ve otoimmün hastalıklarına yönelik temel tedavi alanlarında yeni fırsatlar yaratmak amacıyla Koç Üniversitesi ile işbirliğine giderek, Türkiye’de klinik öncesi ilaç araştırmalarına ciddi bir yatırım yaptığını ilan etti.AstraZeneca Uluslararası Pazarlar Başkan Yardımcısı Mark Mallon ve Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Umran İnan’ın da katılımıyla, Koç Üniversitesi’nde gerçekleşen imza töreninde, AstraZeneca Türkiye Ülke Başkanı Pelin Eriştiren İncesu ve Koç Üniversitesi İlaç Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Burak Erman da hazır bulundu. Ülkemizde uluslararası bir ilaç şirketi ve üniversite işbirliği içinde tıp, mühendislik ve temel bilimlerin katılımıyla yürütülen ilk klinik öncesi ilaç araştırma programı olma özelliği taşıyan bu anlaşma, Ar-Ge yatırımı konusuna yeni bir açılım getirerek Türkiye’de standartları belirleyecek.Yapılan bilimsel iş birliği kapsamında AstraZeneca, Koç Üniversitesi araştırmacılarına açık inovasyon programından kilit ilaç moleküllerine erişim hakkı tanıyacak.AstraZeneca: “Erken evre ilaç keşfi çalışmalarını Türkiye’ye taşımak istiyoruz” AstraZeneca Uluslararası Pazarlar Başkan Yardımcısı Mark Mallon, yaptığı açıklamada “AstraZeneca olarak önümüzdeki 10 yılda yenilikçi ilaç keşfini farklı bir yere taşıyarak, hastaların hayat kalitelerinde anlamlı bir değişiklik yaratmayı hedefliyoruz. Bu kapsamda, 70 milyonu aşan nüfusuyla Türkiye’nin erken evre ilaç keşfi çalışmalarını önemsiyor ve deneyimimizi paylaşmak istiyoruz. Dünyada küresel çapta ilaç endüstrisine yapılan Ar-Ge yatırımları yaklaşık 65 milyar dolar civarında. Bu yatırımların yüzde 40’ı klinik çalışmalara yönelik harcanırken, yüzde 60’ı ilaç keşfine yönelik harcanıyor. Bu çerçevede Koç Üniversitesi ile yaptığımız işbirliği de küresel çapta gerçekleştirilen Ar-Ge çalışmalarına Türkiye’den gelen büyük ilk büyük kapsamlı çalışma olması açısından önem taşıyor” dedi.  AstraZeneca Türkiye Ülke Başkanı Dr. Pelin Eriştiren İncesu ise, “Türkiye zengin bilimsel temele sahip, çok önemli ve büyüyen bir pazar. Koç Üniversitesi ise ülkedeki en önemli araştırma kurumlarından biri. Hastaların sağlıkları üzerinde önemli etkisi olacak yeni ilaçlar geliştirmek ve keşfetmek için birlikte birlikte çalışmayı istiyoruz. Bu işbirliği, AstraZeneca’nın Türkiye gibi gelişmekte olan pazarlarda lider akademik kurumlarla işbirlikleri yapmaya dönük bilimsel ortaklık stratejisini daha da güçlendirmektedir” diye konuştu. İncesu bu sözlerine ek olarak; “Türkiye’de ilaç Ar-Ge faaliyetlerinin değeri 30-35 milyon dolar civarında olduğu görülüyor. Küresel ilaç pazarının yüzde 1’ini oluşturan ülkemizde, var olan yüksek kaliteli insan gücü göz önüne alındığında, Ar-Ge yatırımını artırmaya yönelik güçlü bir arzu bulunuyor.Biz hastalarımızın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yeni ilaçlar geliştirmenin en önemli görevimiz olduğuna inanıyoruz. Koç Üniversitesi ile yaptığımız bu bilimsel ortaklık ise, AstraZeneca olarak Türkiye’deki kararlılığımızın bir kanıtı. Böyle bir anlaşmanın ‘Beni, Türk hekimlerine emanet edin’ diyen Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde imzalanması ise, bizleri ayrıca onurlandırıyor” dedi. Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Umran İnan: Günümüzde üniversite sanayi işbirliği, modern eğitim anlayışı ve akılcılığın en önemli kesişim noktalarından biri. Biz de bu inanışla Koç Üniversitesi olarak sanayi ile işbirliği halinde yürüttüğümüz araştırma ve çalışmaları ayrı bir yere koyuyoruz. İnanıyoruz ki, bu işbirliklerinden doğacak fikirler, uygulamalar ve buluşlar ülke ekonomisi ve insanlığın refahı için büyük fırsatlar barındırıyor. Bu inanışla geleceğimize önemli katkılar sağlamayı amaçlayan Üniversitemiz bünyesinde 2004 yılından beri, 162’si halen aktif olmak üzere, toplam 516 Ar-Ge projesi hayata geçirildi; bunlara sağlanan toplam bütçe miktarı ise 159,6 milyon TL.”Koç Üniversitesi İlaç Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Burak Erman, “Belirli ilaç adayları ve olası ortak projeleri değerlendirme konusunda AstraZeneca ile birlikte çalışacak olmaktan dolayı heyecanlıyız. Türkiye’de ilk defa bir akademik kurum, disiplinler arası bir yaklaşım ile klinik öncesi, yenilikçi ilaç keşfi konusuna eğilmekte ve hastaların yaşamlarına değer yaratmak amacıyla bir küresel ilaç şirketiyle ortaklık kurmaktadır. Türkiye'deki yenilikçi ilaç araştırmalarına önderlik ediyor olmak da Koç Üniversitesi için bir ayrıcalıktır” açıklamasını yaptı.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/astrazeneca-ve-koc-universitesinden-turkiyede-ilac-kesfi-icin-bilimsel-isbirligi

Bellek tipinin bilişsel durum ve hatırlama gücü üstünde etkisi var mı?

Bellek tipinin bilişsel durum ve hatırlama gücü üstünde etkisi var mı?

Yalnızca olayların hatırlanmasına karşın epizodik detayları hatırlama eğilimi karmaşık beyin paternleriyle açıklanıyor. Neden bazı insanların geçmiş olaylara dair anıları çok ayrıntılıyken (epizodik bellek) diğerleri ayrıntı olmaksızın sadece olayların kendisini hatırlar (semantik bellek)? Sağlık Bilimleri Rotman Araştırma Enstitüsü’nde bir araştırma ekibi ilk kez, geçmişi farklı şekillerde deneyimlemenin bireyde doğuştan gelen ve ömür boyu süren bir “bellek özelliği” olarak kabul edilen belli beyin bağlantı paternleriyle ilişkili olduğunu gösterdi.Cortex dergisinde yayınlanan çalışmanın sonuçlarını değerlendiren  McGill  Üniversitesi, Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.  Dr. Signy Sheldon “Onlarca yıldır, bellek ve beyin fonksiyonu üzerine yapılan çalışmaların neredeyse hepsi  bireyleri belli ortalama içinde kabul ederek insanları aynı şekilde ele aldı,” diye ifade etti. “Deneyimlerden ve hafızamızın diğerlerininkiyle mukayesesinden anladığımız kadarıyla insanların hafıza özellikleri farklılık gösteriyor. Çalışmamız, tarama testinde insanlardan bellek görevleri gerçekleştirmelerini istemiyorken dahi, bu bellek özelliklerinin beyin fonksiyonunda istikrarlı farklılıklara karşılık geldiğini gösteriyor.” Çalışmada, 66 genç yetişkin (ortalama yaş 24 olmak üzere) The Survey of Autobiographical Memory (SAM) (Otobiyografik Bellek Araştırması) adında çevrimiçi bir anketi doldurdu. Bu anket katılımcıların olayları ve olguları ne kadar iyi hatırladıklarını belirliyor. Yanıtlar, bellek araştırmacılarının yakın zamandaki açıklamalarına göre, üst düzeyde otobiyografik belleğe sahip olanlar ya da ciddi düzeyde otobiyografik bellek yetersizliği olanlar arasında iki uç dağılım gösterdi. Bu sonuç, araştırmacıların otobiyografik bellekteki normal varyasyonu araştırmalarına imkân verdi.Çevrimiçi anketi doldurduktan sonra, 66 katılımcı dinlenme hali – manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle beyin tarama testinden geçirildi. Bu teknik beyin bağlantı paternlerini ya da farklı bölgeler arasında beyin aktivitesinin nasıl ilinti kurduğunu haritalandırıyor. Araştırmacılar, beynin medial temporal lobları ve beynin diğer bölgeleri arasındaki bağlantılara odaklandılar. Medial temporal lobların temel olarak bellek fonksiyonuyla ilintili olduğu iyi bilinir. Ayrıntılı otobiyografik belleğe sahip olduğu anlaşılan kişilerin görmeyle ilgili işlemleri kapsayan beynin arka kısmındaki bölgelerle güçlü medial temporal lob bağlantısallığı vardı. Buna karşın geçmişi sadece olaylar düzeyinde hatırlama eğiliminde olanlar (çeşitli ayrıntıların olmayışı da hesaba katılmalı) oraganizasyon ve akıl yürütmeyi kapsayan beynin ön kısmındaki alanlarla güçlü medial temporal lob bağlantısallığı gösterdi.Bu bulgular bilişsel alanda çalışan bilim insanları açısından yaşlanma ve beyin sağlığıyla ilgili ilginç soruları akla getiriyor. Daha provokatif sorulardan biri de şu: Belli bellek özellikleri, ileriki yıllarda yaşlanmayla ilgili bilişsel gerilemenin belirtilerini geciktirmekte koruyucu olabilir mi? Çalışmanın başyazarı Toronto Üniversitesi Psikoloji Profesörü Dr. Brian Levine şu saptamalarda bulunuyor: “Yaşlanmayla ve erken bunmayla ilgili ilk farkedilenlerden biri olayların detaylarını anımsamadaki zorluktur. Henüz bunun bellek özellikleriyle nasıl ilişkili olduğunu kimse incelemedi. Ayrıntılı halde anıları hatırlayanlar yaşlandıkça küçük hafıza değişimlerine çok duyarlı olabiliyorken, yalnızca olayları temel alan bir bellek tipine dayalı olanlar bu tür değişimlere daha dirençli çıkabiliyorlar”Bir insanın bellek özelliklerinin profili hayatının ileriki yıllarında hafızayla ilgili sorunlarının tedavisinde yol göstermeye yardımcı olabilir mi? The Rotman bulguları daha çok bilimsel araştırma gerektiren heyecan verici olasılıkların kapısını açıyor, diye ifade etti Dr. Levine. Kişilik, depresyon, bilişsel ölçümlerdeki performans gibi psikolojik şartlar ve genetikle bellek özellikleri arasındaki ilişkiye dair takip çalışmaları halen yürütülmektedir. Bu araştırma sağlıklı insanlardaki beyin yapısı ve fonksiyonu üzerindeki farklılıklara odaklanan yeni bir akımın bir parçasıdır. Bu çalışma, bu tür beyin farklılıklarıyla günlük otobiyografik bellek işleyişi farklılıklarını ilişkilendiren ilk araştırmadır.Araştırma Referansı:  Signy Sheldon, Norman Farb, Daniela J. Palombo, Brian Levine.Intrinsic medial temporal lobe connectivity relates to individual differences in episodic autobiographical remembering. Cortex, 2015; DOI: 1016/j.cortex.2015.11.005Kaynak: Gerçek Bilim

http://www.biyologlar.com/bellek-tipinin-bilissel-durum-ve-hatirlama-gucu-ustunde-etkisi-var-mi

Shell, Güneydoğu Anadolu’da kaya gazı <b class=red>araştırmalarına</b> başladı

Shell, Güneydoğu Anadolu’da kaya gazı araştırmalarına başladı

Uzmanların küçük depremlere yol açabileceğini söylediği kaya gazı çıkarma çalışmaları, Türkiye gibi deprem kuşağındaki bir coğrafya için daha büyük bir risk taşıyor.

http://www.biyologlar.com/shell-guneydogu-anadoluda-kaya-gazi-arastirmalarina-basladi

Türk bilim insanları tamamen yerli yapay kan üretmeyi başardı

Türk bilim insanları tamamen yerli yapay kan üretmeyi başardı

Türk bilim insanları, laboratuar koşullarında tamamen yerli yapay kan üretimeyi başardılar. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) ve Anadolu Üniversitesi’nden bir grup bilim insanının başını çektiği ve Tübitak’a sunulan Multidisipliner Araştırma Projesi önerisi kapsamında tamamen yerli hemoglobin bazlı yapay kan üretiminde ön çalışmalar başarı ile tamamlandı. Projeye ilişkin açıklamalarda bulunan ESOGÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Ayhancı, Amerika, Rusya ve Çin başta olmak üzere birçok ülkenin yapay kan üretmeye başladıklarını, ülkemizin de bu hayati ürünü üretmekte geri kalmaması gerektiğini ifade etti. VÜCUTTA OKSİJENİ TAŞIMAK ÖNEMLİKanın temel işlevlerinden birisinin vücuda oksijen taşımak olduğunu belirten Doç. Dr. Ayhancı, şu bilgileri verdi: “Oksijeni dokulara bırakıp onun yerine karbondioksiti alır. Bu işlev, kırmızı kan hücrelerinde (eritrositler) bulunan ve hemoglobin adı verilen, oksijen taşıyıcı hemoproteinlerle sağlanır. Bir vericiden alınan kanın nakli olağan ve güvenli bir yol olsa da, kanın yerini alabilecek maddelerin geliştirilmesi için önemli nedenler bulunmaktadır: İnsan alyuvarlarının, klinik etkilerini uzatacak ve enfeksiyon bulaşma riskini azaltacak şekilde saklanması zordur. Bu ise, kanın afet bölgelerinde ve savaşlarda ulaşılabilir olmasını sınırlamaktadır. Ayrıca, yapay kanlar enfeksiyona yol açan patojenlere karşı sterilizasyona daha uygun olacaklarından ve kan grubu antijenleri içermeyeceklerinden, çapraz eşlemeye de gerek duymayacaklardır.KATI SAKLAMA KOŞULLARI GEREKTİRMEMESİ ÖNEMLİ BİR ÇÖZÜMTüm bu olumsuzlukların aşılması için katı saklama koşulları gerektirmeyecek yapay kan geliştirilmesi, çok önemli bir çözüm olarak gözükmektedir. Diğer taraftan yapay kan üretimi klasik kan bağışına ve nakline bir alternatif değil, aksine destektir. Araştırma ekibimiz kan bağışının aynı hızla devam etmesi gerektiğine inanmaktadır.Proje kapsamında geliştirilmesi hedeflenen nano-Hb sistemlerinin tamamı, özgün ve yeni biyonanomalzemeler olup yapay kan araştırmalarına yeni bir yön vereceği inancını taşımaktayız. Eritrositi taklit edecek nano-Hb sistemleri için PCT ve USPTO’ ya patent başvurusunda bulunulmuştur” diye konuştu.YAPAY KAN ANİ VE ACİL İHTİYAÇ ANINDA KULLANILACAKÜrettikleri yapay kanın ani ve acil ihtiyaç olduğu durumlarda kullanılacağını ifade eden Doç. Dr. Ayhancı, “Hemen verilebilecek bir ürün, kan yerine geçebilecek alyuvar fonksiyonu gösteren bir ürün. Dolayısıyla hayat kurtaracak bir sıvı. Kan bankalarında kan alındıktan sonra bir aydan fazla saklanamaz, hemen bozulur. Oysa yapay kanı ürettikten sonra bir sene saklayabiliyoruz. Özellikle son zamanlardaki AİDS hastalığını ve diğer birtakım kan yoluyla bulaşan hastalıkları düşünürsek, yapay kan ile bunların önüne geçmiş olacağız. Son olarak istediğimiz kadar yapay kanı hızlı ve daha ucuz üretebileceğiz” dedi.KAN GRUBUNA BAKILMADAN HERKESE VERİLEBİLECEK”Doç. Dr. Adnan Ayhancı, ürettikleri yapay kanı, kan grubuna bakılmaksızın herkese verilebileceğini vurguladı. “Tamamen yerli bir ürün olacağı için, Türkiye’nin belki de ileride oluşabilecek kan ihtiyaçlarını dışarıdan karşılanması zorunluluğunun da önüne geçeceğiz” diyen Ayhancı, “Kan ürünleri çok hayati olduğu kadar çok da tehlikelidir. Birtakım istenmeyen kimyasallar veya biyolojik etmenler eklenebilir.Bu nedenle ülkemizin ihtiyacı olan hemoglobin bazlı kan stokunu kendimizin sağlamsı son derece önemlidir” ifadelerini kullandı.“DÜNYA BU İŞE BAŞLADI, BİZ GERİDE KALAMAYIZ”Tüm dünyanın yapay kan üzerinde çalışmalara uzun süre önce başladığını hatırlatan Doç. Dr. Ayhancı, Türkiye’nin bu alanda ciddi bir açığı ve ihtiyacı olduğunu söyledi. Doç. Dr. Ayhancı, şöyle devam etti: “Projemiz Tübitak’ın öncelikli alanlarda açtığı “1003-SAB-ILAC-2015-2 Kan ve Kan Ürünleri” çağrısının “Universal kan ürünleri ve yapay kan araştırmaları” ile “kan ürünlerinin rekombinant olarak üretilmesi” hedefleriyle örtüşmektedir.”TUBİTAK BİLİM İNSANLARINA BÜTÜN KAYNAKLARI AÇMIŞ DURUMDAKendilerinin, proje ekibi ile birlikte düşünüp bu projeyi TUBİTAK’a sunduklarını anlatan ESOGÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Ayhancı, TUBİTAK’ın son zamanlarda arge yapılması için her türlü imkanı sunduğunu belirtti. Ayhancı, “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TUBİTAK) zaten birçok bilim insanına araştırma için kaynakları sonuna kadar açmış durumda.Gerçekten son 10-15 yıldır ülkemiz inanılmaz derecede kaynaklarını araştırma harcamalarına açtı. Gerek Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) gerekse TUBİTAK kayda değer araştırmaları desteklemektedir” diye konuştu.BİRÇOK ÜNİVERSİTE İÇİN GENİŞ TABANLI DÜZEN OLUŞTURULDUProje kapsamında Eskişehir Osmangazi, Anadolu, Kars Kafkas ve Dicle üniversiteleri ve bir Teknopark Şirketi olan Bionkit Biyo-Nano Kimya Teknolojileri Mühendislik-Danışmanlık tarafından verilen destekle oluşturulan geniş tabanlı bir Yönetim Düzeni oluşturuldu. Proje geniş tabanlı bir yönetim düzeni oluşturuldu. Bu düzende, çok farklı disiplinlerden bilim insanlarının görev alması planlandı. Bunun dışında projede, 2 Analitik Kimya, 1 Anorganik Kimya, biri doktora sonrası olmak üzere 2 Biyokimya, biri doktora sonrası araştırmacı olmak üzere 2 Moleküler Biyoloji ve Genetik, 1 Biyomühendislik disiplinlerinden olmak üzere “8” temel araştırmacı planlandı.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/turk-bilim-insanlari-tamamen-yerli-yapay-kan-uretmeyi-basardi

Türkiye’deki Tuzlu Göller, Mars’ta Yaşama Işık Tutabilir

Türkiye’deki Tuzlu Göller, Mars’ta Yaşama Işık Tutabilir

Bilim insanları, Türkiye’nin Göller Yöresi olarak anılan bölgesindeki aşırı tuzlu göllerde yaşayan canlıların muhtemelen Mars’ta da hayatta kalabileceklerini öne sürüyor.

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-tuzlu-goller-marsta-yasama-isik-tutabilir

Derin denizlerde ilginç keşifler ve Denizler Altında 20.000 Fersah

Derin denizlerde ilginç keşifler ve Denizler Altında 20.000 Fersah

Bilimkurgu türü edebiyatın bilime en yakın sınırlarında dolaşan Jules Verne ve maceralarla dolu kitaplarını bilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/derin-denizlerde-ilginc-kesifler-ve-denizler-altinda-20-000-fersah

Su Samurlarına Fısıldayan Adam

Su Samurlarına Fısıldayan Adam

Francois Gohier/VWPics/Alamy ( Deniz samuruları kelp-orman ekosistemleri için çok önemlidir. )

http://www.biyologlar.com/su-samurlarina-fisildayan-adam


Sıcakta Kalan Pet Şişelerdeki Suyu İçmeyin !

Sıcakta Kalan Pet Şişelerdeki Suyu İçmeyin !

Florida Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada ,uzun süre sıcakta bırakılan plastik pet şişelerin, antimon ve bisfenol A yani BPA salımladığını gösterdi.

http://www.biyologlar.com/sicakta-kalan-pet-siselerdeki-suyu-icmeyin-

DNA Eşlenmesi ve Transkripsiyonu Çarpışması, Mutageneze Sebep Oluyor

DNA Eşlenmesi ve Transkripsiyonu Çarpışması, Mutageneze Sebep Oluyor

Bölünerek üreyen her hücre, bölünmeden önce tıpkı yola çıkmadan önce hazırlıkların tamamlanması gibi, kendi DNA’sının bir kopyasını daha üreterek oluşturacağı iki hücreye de aynı DNA’dan sağlamayı garanti altına alır.

http://www.biyologlar.com/dna-eslenmesi-ve-transkripsiyonu-carpismasi-mutageneze-sebep-oluyor

Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Alanında Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler

Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Alanında Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler

Prof. Dr. Y. Murat ELÇİN TÜBA / Asosye Üyesi TÜBA Kök Hücre Çalışma Grubu Yürütücüsü Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ve Kök Hücre Enstitüsü Öğretim Üyesi www.elcinlab.org

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-ve-rejeneratif-tip-alaninda-dunya-ve-turkiyedeki-gelismeler

 25.000 Yıl Önce Nesli Tükenen Mağara Ayıları Tamamen Veganmış

25.000 Yıl Önce Nesli Tükenen Mağara Ayıları Tamamen Veganmış

Yaklaşık 25.000 yıl önce nesli tükenen mağara ayılarının kemikleri üzerine yapılan araştırma, bu dev memelilerin tamamen vegan olduğunu ortaya çıkardı.

http://www.biyologlar.com/25-000-yil-once-nesli-tukenen-magara-ayilari-tamamen-veganmis

Mutualizm: Karşılıklı Faydacılık

Mutualizm: Karşılıklı Faydacılık

Kuşkusuz ki hepimiz hayatlarımızı ve neslimizi devam ettirme güdüsüne sahip hayvanlarız.

http://www.biyologlar.com/mutualizm-karsilikli-faydacilik

Çin – ABD biyomedikal düellosunda ilk hamle: CRISPR gen düzenleme ilk defa insan üzerinde test edildi

Çin – ABD biyomedikal düellosunda ilk hamle: CRISPR gen düzenleme ilk defa insan üzerinde test edildi

Çinli bir araştırma grubu, devrim niteliğindeki CRISPR-Cas9 tekniğini kullanarak “düzenlenen genleri” taşıyan hücreleri, ilk defa insana enjekte etti.

http://www.biyologlar.com/cin-abd-biyomedikal-duellosunda-ilk-hamle-crispr-gen-duzenleme-ilk-defa-insan-uzerinde-test-edildi

Dünyaca ünlü biyologlar ve İnsanlığa katkıları

Dünyaca ünlü biyologlar ve İnsanlığa katkıları

Francesco Redi (1626-1697), canlıların bir önceki canlıdan gelmekte olduğu görüşünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamıdır. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balık koyduktan sonra birinin ağzını sıkıca bağlamış ve diğerini açık bırakmıştır. Deneme sonunda, ağzı kapalı olan kavanozdaki et ve balıkta kurtçukların bulunmadığını, buna karşılık açık olanda ise kurtçukların varlığını göstermiştir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarının bulunmasına rağmen içinde olmaması, kurtçukların sinekler tarafından meydana getirildiği görüşünü de doğrulamıştır. Araştırıcı, ayrıca, kurtçuklardan sineklerin meydana gelişini de izlemiştir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüşü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüşü (spontan generasyon) gölgelenmiş ve reddedilmiştir. Biyolog, şair ve lisancı F. Redi, 105 parazitin tanımını yapmıştır. Bu görüşleri nedeniyle kilisenin zulmüne uğramış, odun yığınları üzerine konulmuş ve kanaatini değiştirmediği için de yakılmıştır.Louis Joblot (1647-1723), samanı iyice kaynattıktan sonra ikiye ayırarak kavanozlara koymuş, bunlardan birinin ağzını iyice kapatmış diğerini ise açık bırakmıştır. Açık olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmaların ürediğini buna karşılık, kapalı olanda ise böyle bir şeyin oluşmadığını gözlemiştir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatılarak her türlü canlıdan arındırılmış bir ortamda, yeniden bir canlının oluşamadığı ve canlıların kendiliğinden meydana gelemeyeceğini ispatlamıştır. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliğinden bir canlı oluşturma yeteneğine sahip olamayacağı görüşünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksız olduğunu kanıtlamıştır.Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptığı bir seri deneme sonunda, J. Needham'ın çalışmalarını ve görüşünü reddetmiş ve ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapılmadığını ileri sürmüştür. L. Spallanzani, ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapıldıktan ve ağızlarının, mantar yerine, ateşle ve hava girmeyecek derecede kapatılması halinde herhangi bir animakulatın meydana gelmeyeceğini açıklamıştır. Needham, bu görüşe karşı olarak, uzun süre kaynatmanın organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edeceğini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Buna karşı, Spallanzani verdiği yanıtta, aynı süre kaynatılmış et suyu veya saman enfusyonunun ağzı açık bırakılırsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatların meydana geleceğini belirtmiştir.Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yılları arasında, Schulze ve Schwann'ın araştırmalarına bazı yenilikler ilave etmişlerdir. Şöyle ki, bunlar havayı asit veya ısıtılmış tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermişler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadıklarını açıklamışlardır. Bu deneme ile , hem pamuğun mikropları tutabileceğini ve hem de asit veya sıcak havanın animakulat oluşmasına zararlı bir etkisi olmadığını da göstermişlerdir. Ancak, bazıları, havadaki tozlarda bulunan bazı canlıların, havanın asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilişi sırasında tutulacağını iddia etmişlerdir. Sonraları, pamukta da mikroorganizmaların bulunabileceği ortaya konulmuştur.John Tyndall (1820-1893), ön tarafında cam bulunan ağaçtan bir kültür kutusu hazırlamış ve iki yan tarafına camdan küçük pencereler yerleştirmiş ve tozları tutması için de , kutunun iç yüzü gliserinle sıvamıştır. Yandaki küçük camdan gönderilen ışık (ışınları) yardımı ile kutunun içinde tozların bulunmadığı saptanmış ve optikal olarak temiz bulunmuştur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmuş ve tüpler alttan ısıtılarak steril hale getirilmiştir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sıcaklık derecesine kadar ılıtıldıktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldıklarını gözlemlemiştir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanın mikropsuz olacağı görüşüne varılmıştır. Tyndall, yaptığı bir seri çalışmada, mikroorganizmaların iki formunun olabileceğine dikkati çekmiştir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sıvıların mikroorganizmalardan arındırılmasının mümkün olabileceğini de saptayarak kendi adı ile anılan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmuştur.Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerası ve antraks hastalıkları üzerinde bazı araştırmalar (korunma ve aşılama) yapmış ve ayrıca şarap ve biranın maya hücreleri tarafından fermente edildiğini de (fermentasyon) saptamıştır. Bunların yanı sıra, optimal koşulların dışında üretilmeye çalışılan mikroorganizmalalar da bazı değişmelerin meydana gelebileceğini, özellikle, virülensde oluşan varyasyonların, aşılama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamıştır. Pasteur, 1879-1880 yılları arasında, hayvanlardaki antraks hastalığına karşı hazırladığı iki attenüe suşla (Pasteur-1 ve -2) bağışıklık elde etmiş ve koyunları bu hastalıktan korumuştur. Bu çalışmaların yanı sıra, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavşan omuriliğini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmuş ve böylece hazırladığı aşı ile korunmanın mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermiştir. Fermentasyon üzerindeki çalışmaları sonunda da, Pasteur aşağıdaki esasları ortaya koymuştur:1) Bira veya şarapta meydana gelen her değişme, bunları fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafından ileri gelmektedir.2) Fermente eden etkenler, hava, kullanılan alet ve maddelerden gelmektedirler.3) Bira veya şarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir değişikliğe uğramaz.Pasteur, yaptığı çalışmaların sonucuna göre, kendi adı ile anılan pastörizasyonun esasını da kurmuştur.Bir İngiliz cerrahı olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamıştır. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batırılmış sargılar kullanarak infeksiyonun önüne geçmiştir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymuştur (1852).Schoenlein, 1839'da, deri hastalıklarından olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldiğini saptamıştır.Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalık olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmuştur.Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmaları saf üretebilmek için katı besiyerlerini geliştirmiş ve karışık kültürlerden saf kültürler elde etmeyi başarmıştır. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmiştir. Koch, aynı zamanda, hastalıklar üzerinde de bazı kriterler ortaya koymuştur. Bunlar da "Koch postulatları" olarak bilinmektedir.1) Hastalıklar spesifik etkenler tarafından oluşturulurlar,2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir,3) Duyarlı sağlam deneme hayvanlarına verildiklerinde hastalık oluşturabilmeli ve4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler.Bu 4 görüş uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Koch, mikroorganizmaları anilin boyaları ile boyama yöntemlerini de geliştirmiş ve bakteriyoloji alanında uygulanabilir hale getirmiştir. Antraks hastalığının bulaşma tarzını ve etkeninin sporlu olduğunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmiş ve sonraları, tuberkulozlu hastaların teşhisinde çok yararlar sağlayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazırlamıştır.Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmuştur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarını kullanmıştır. B. Bang (1848-1932), sığırlarda yavru atımlarına yol açan hastalığın etkenini (Brucella abortus) bulmuştur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böceği hastalığını açıklamış ve bunun kontak ve gıda ile bulaştığını göstermiştir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmiş ve tifonun etiyolojisini açıklamıştır. John Snow, 1839'da, epidemik koleranın sulardan bulaştığına dikkati çekmiştir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazlı kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastalığının etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanımlamışlardır. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmiş ve hastalığı hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmiştir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmuş M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalışmalar yapmıştır. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalışmışlar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmişlerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmuştur. David Bruce (1855-1931), malta hummasının, nagana hastalığının ve uyku hastalığının etkenlerini bulmuş ve uyku hastalığının çeçe sineği ile bulaştığını da ortaya koymuştur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nın yaşam tarzını saptamış ve bunu aydınlatmıştır. Theobald Smith (1859-1934), Texas sığır hummasının kene ile nakledildiğini saptamıştır. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'ları bulmuştur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmiştir.07. Virolojinin TarihçesiBakteriler üzerinde yapılan çalışmalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastalıklar konusunda da yoğun araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunması, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmiştir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adları ile tanınan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayı başarmışlardır. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmuştur. Yine aynı yıllarda, Löffler ve Frosch, sığırlarda önemli hastalıklara yol açan şap virusunun filtreleri geçtiğini saptamışlardır. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sığır Vebası virusunun filtreleri geçebildiğini açıklamışlardır. Tword, 1915'de, İngiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajları bulmuşlar ve bunların süzgeçleri geçtiklerini göstermişlerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sarı humma (Yellow fever) hastalığı etkeninin filtreleri geçtiklerini kanıtlamışlardır.İmmunolojinin Tarihçesiİnsan ve hayvanları hastalıklardan koruma çalışmaları çok öncelere kadar uzanmaktadır. Bu yöndeki ilk adımı, bir İngiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmıştır. Bağışıklığın kurucusu olarak tanılan araştırıcı, sığır çiçeği alan bir şahsın, insan çiçeğine karşı bağışık olacağını ve hastalanmayacağını göstermiş ve aşılama ile immunitenin elde edilebileceği görüşünü yerleştirmiştir. Pasteur de aynı tarzda, hazırladığı birçok aşılarla (tavuk kolerası, koyun antraksı ve kuduza karşı yaptığı aşılar) ve bunlarla elde ettiği bağışıklık o devir için çok önemli buluşlar arasındadır. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karşı antitoksin elde etmeyi başarmıştır. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teşhisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamış ve kendi adı ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymuştur. Nuttal, 1888'de, hayvanların kanında B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulunduğunu saptamıştır. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bağışıklığın humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açıklamış ve bunların önemi üzerinde durmuşlardır. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmişlerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazırlamışlardır. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmaların spesifik antiserumlar tarafından aglutine olduklarını göstermişlerdir.Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde araştırmalar yapmış ve hazırladığı "Pinax Theatri Botanici" adlı eserinde 100 kadar mantarın özelliklerini bildirmiştir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazı mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve bunlara ilişkin özlü bilgiler vermiştir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasında ayrımları belirtmeye çalışmış ve bu konudaki görüşlerini yayımlamıştır.Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok araştırmalar yapmış ve bunları "Micrographia" adlı yapıtında resimleyerek Royal Society 'ye sunmuştur. Araştırıcı, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmış, bunların bitki olduklarına ve bitkilerden orijin aldıklarına inanmıştır (1667).Tournefort (1656-1708), çeşitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunları, morfolojik ve diğer karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayırmış ve "Element de Botanique" adlı eserinde yayımlamıştır (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmış, bazılarını alfabetik olarak klasifiye etmiş, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmiş ve "Botanicon Parisiense" adlı kitabında açıklamıştır (1727).Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptığı inceleme ve araştırmaları grup isimlerinden yararlanarak sınıflandırmış (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunları "Nova Genera Plantarum" adlı eserde yayımlamıştır (1729). Araştırıcının, çizdiği resimler ve verdiği bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapılabilir. Bu eserin çok değerli olduğu ve mantarların ayrımlarında bazı önemli anahtarları açıkladığı bildirilmektedir. Kendisinin yaptığı özel klasifikasyonda bazı büyük mantarlara özel yer vermiş ve bunları Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayırmıştır. Botrys ve Rhizopus gibi bazı mantarları da saf kültürler halinde üretmiştir.Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu araştırıcı, kendi yaptığı klasifikasyon içinde mantarları "Species Plantarum" adlı yapıtında "Cyrptogamia Fungi" sınıfında toplamış ve Agaricus, Boletus, gibi bazı generik isimler de kullanmıştır. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarların sporları ve sporulasyon özellikleri üzerinde araştırma ve incelemeler yapmış ve bu karakterlerine göre mantarları 2 ana bölüme ayırmıştır.Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemiş ve bunları "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adlı yayınlarda açıklamıştır. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiğinin esasını kurmuş ve İsveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasında önderlik etmiş olan araştırıcı çalışmalarını "Systema Mycologicum" adlı eserde toplamıştır.Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalışmalarını 6 cilt halinde olan "İcones Fungorum Hucusque Cognitorum" adı altında yayımlanmıştır. Anton de Bary (1831-1888), mantarların yaşam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapalı noktaları aydınlığa kavuşturmuştur. Mycetozoa 'nın yaşam siklusunu dönemini 1859'da açıklamıştır. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalışmıştır.Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yılına kadar yapılmış inceleme ve araştırmaları, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayımlanan "Sylloge Fungorum" adlı eserde toplamıştır. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayımlanmıştır. Bu çalışmalarda, 80.000 mantar türü bildirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/dunyaca-unlu-biyologlar-ve-insanliga-katkilari

Biyoloji

Biyoloji

Biyoloji, gelecek nesiller için sağlık, çevre, gıda, enerji gibi başlıca alanlarda sürdürülebilir bir topluma önemli ölçüde katkılar sunan hızla gelişen bir bilimdir.

http://www.biyologlar.com/biyoloji

 Sentetik Biyoloji Günü 7 Ekim 2017

Sentetik Biyoloji Günü 7 Ekim 2017

Bilkent-UNAMBG iGEM Takımı'nın ikincisini düzenlediği Sentetik Biyoloji günü 7 Ekim tarihinde Bilkent Üniversitesi, Ulusal Nanoteknoloji ve Araştırma Merkezi'nde yapılacaktır.

http://www.biyologlar.com/sentetik-biyoloji-gunu-7-ekim-2017

Biyologların Sorunları

Biyologların Sorunları

1) Sağlık Bakanlığı, biyologları aldıkları eğitimden dolayı tam olarak sağlık personeli olarak görmediğini düşünerek 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’da biyologlara yer vermemektedir. Bu nedenle biyologların görev, sorumluluk ve yetkileri tam olarak belirtilmediği için biyologlar, Sağlık Bakanlığına ait hastane ve laboratuvarlarda ve ayrıca özel sektöre ait sağlık kuruluşlarında çok büyük problemler yaşamaktadır. 2) Sağlık Bakanlığı tarafından 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Sağlık Meslek Mensupları İle Sağlık Hizmetlerinde Çalışan Diğer Meslek Mensuplarının İş ve Görev Tanımlarına Dair Yönetmelik gereğince sağlık meslek mensupları ile sağlık hizmetlerinde çalışan diğer meslek mensuplarının iş ve görev tanımları yapılmıştır. Bu Yönetmelikte biyologların tam ve açık olarak iş ve görev tanımları yapılmadığı için özel hastane ve laboratuvarlarda çalışmasını engellemiş durumdadır. Çünkü biyologlar, bu yönetmelikte ar-ge çalışanı olarak gösterilmiştir. Halbuki biyologlar, Avrupa Birliği ülkelerinde sağlık sektöründe araştırma, geliştirme, hizmet vb. birçok görevi yapmaktadır. 3) Sağlık Bakanlığı tarafından 09.10.2013 tarih ve 28790 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği gereğince biyologlar devlet ve vakıf üniversiteleri, kamu kurum/kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişilerine ve gerçek kişilere ait tıbbi laboratuarlarda görev yapamaz duruma gelmişlerdir. Çünkü, bu yönetmelikte tıbbi laboratuvarlarda görev yapan personel arasında biyologlara yer verilmemiştir. Gelişmiş ülkelerde tıbbi laboratuvarlarda test edilecek numunelerin alınmasından ve sonuçların doğru yorumlanmasından biyologlar sorumludur. Bu Yönetmelik yayımlandıktan sonra birçok meslektaşımız özel hastanelerden ve laboratuvarlardan işten çıkarılarak mağdur edilmişlerdir. 4) Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan Genetik Hastalıklar Tanı Merkezleri Yönetmeliği, Özel Hastaneler Yönetmeliği, Geleneksel ve Bitkisel Tıbbi Ürünler Yönetmeliği’nde biyologlara yer verilmemiştir. Halbuki, bu çalışma alanları ile ilgili olarak biyologlar öğrenimleri sırasında gerekli bilgi ve becerileri kazanmışlardır. 5) Sağlık Bakanlığı tarafından 18.07.2009 tarih ve 27292 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği'ne Geçici 4. Madde eklenerek (19/3/1927 tarihli ve 992 sayılı Kanun hükümlerine göre veteriner, eczacı ve kimyager olanlar, kendi alanlarına ilişkin düzenleme yapılıncaya kadar tıbbi biyokimya ve tıbbi mikrobiyoloji alanlarında TUS’ta başarılı olmaları kaydıyla uzmanlık eğitimi yapabilir) yönetmelikten biyologlar çıkarılmışlardır. Halbuki, biyokimya ve mikrobiyoloji biyolojinin temel derslerindendir. 6) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan 5996 nolu Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda Ve Yem Kanunu Biyologların gıda sektöründe çalışmalarını durdurma noktasına getirmiştir. Çünkü Kanun, Biyologların birçok gıda ile ilgili işletmede istihdam edilmesinin önünü nerdeyse kapatmıştır. Ayrıca, bu Kanuna dayanılarak çıkarılan yönetmelikte (Gıda ve Yemin Resmi Kontrollerine Dair Yönetmelik, Bitki Koruma Ürünü Üretim Yerleri Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, Bitki Karantinası Fümigasyon Yönetmeliği, Bitki Koruma Ürünlerinin Ruhsatlandırılması Hakkında Yönetmelik, Bitki Koruma Ürünlerinin Toptan ve Perakende Satılması İle Depolanması Hakkında Yönetmelik, Tohumluk Kontrolör Yönetmeliği) biyologlar görmezden gelinerek, tamamen gıda sektöründen dışlanmış durumdadırlar. Biyologlar, eğitimleri sırasında gıda ile ilgili birçok dersler almaktadır ve gıda alanında çalışacak yetkinliğe sahiptirler. Gıda sektörü, biyologların çalışacağı iş alanları arasında ilk beşin içinde yer almaktadır. 7) 23.08.2016 tarih ve 29810 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) Gümrük ve Ticaret Denetmenliği Yönetmeliği’nde denetmen yardımcılığı giriş sınavına başvurabilecek meslek grupları arasında biyologlara yer verilmemiştir. Gelişmiş ülkeler flora ve fauna kaçakçılığını şu yollarla gerçekleştirmektedir: Araştırma merkezlerinde çalışan biyolog, çevre mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarı gibi doğa casusları turist kimliğiyle ülkemize gelmekte, ilgili habitatlara ulaşıp bitki ve hayvan türlerimizi toplayarak veya toplatarak kaçırmaktadır. Dışişleri Bakanlığının izniyle Türk üniversitelerinin gözetimindeki doğa araştırmalarına katılan bilim adamları topladıkları bitki ve hayvan türlerini ülkelerine götürebilmektedir. Ülkemize turist olarak gelen amatör koleksiyoncular, kişisel koleksiyon oluşturmak amacıyla bitki ve hayvan türlerimizi toplayarak veya toplatarak kaçırmaktadır. Bu konuların tamamı biyologların uzmanlık alanına girmektedir. Kaçakçılığı önleyebilmek için alınması gereken tedbirler arasında, sınır kapılarında dikkatli olmak ve buralarda uzman biyologlar istihdam edilmesi gerekmektedir. 8) Biyologlar, 1985-86 yılından önce Fen/Fen-Edebiyat Fakültelerinin bölümlerinden dört yıl okuyarak mezun olan (Fizik, Kimya, Matematik, İstatistik vb.) temel fen bilimciler gibi Teknik Hizmetler Sınıfında istihdam edilirken ve tüm haklardan eşit olarak yararlanırken; daha sonra son derece yanlış ve hangi nedenle olduğu kesin olarak anlaşılamamış eksik bir yaklaşımla biyologların sadece Sağlık Hizmetleri Sınıfında hastanelerde görev alabilecekleri şeklinde bir yasal düzenlemeyle sınırlandırılmışlardır. Halen Sağlık Bakanlığı’nda sağlık hizmetleri ile ilgili eğitimleri olmadığı savunulurken Maliye Bakanlığı da tam aksini yani “Üniversitelerin mesleki sağlık eğitimi veren Fen ve Fen-Edebiyat Fakülteleri Biyoloji bölümleri” ibaresini kullanmakta ve savunmaktadır. Oysa Biyoloji bölümleri mezunları doğada saha çalışmaları başta olmak üzere öncelikle “Teknik Hizmet veren” bir eğitim-öğretim görmektedirler. Üstelik yine Maliye Bakanlığı’nın görüşü doğrultusunda “Teknik Hizmetler Sınıfında yer alan Kimyager ve Fizikçiler de Sağlık Bakanlığında istihdam edilmelerinin yanı sıra sağlık alanında farklı nitelikli görevleri yerine getirmektedirler” görüşü ile Biyologlar Teknik Hizmetler Sınıfı’na geçtikleri takdirde yine sağlık kurum ve kuruluşlarında görev alabileceklerdir. 9) Biyologların Sağlık Hizmetleri Sınıfında çalışmaları ile ilgili düzenleme hem Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, hem Orman ve Su İşleri Bakanlığı, hem Çevre Bakanlığı, hem de diğer çeşitli bakanlıklara bağlı olarak çalışan Biyologların yetki ve sorumluluklarını kısıtlamış; hem 2 yıllık meslek yüksek okulu mezunları gibi maaş almaya başlamışlar hem de aynı fakültenin diğer bölümlerinden mezun olan Fizikçi, Kimyager, Matematikçi ve İstatistikçi kadrolarında istihdam edilenlerle aralarında özellikle derece, ek gösterge ve özel hizmet tazminatları yönünden ciddi bir uçurum oluşmuştur. Aynı fakültenin farklı bölümlerinden mezun olanlar arasında büyük bir eşitsizlik doğmuştur. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve DSİ gibi birçok kamu kurumunda görevli olan meslektaşlarımız aynı işi yapan diğer lisans mezunu (veteriner, mühendis vb.) meslek gruplarından 650-700 lira daha düşük maaş olmaktadırlar. Bu unvandaki mesleki gruplar gibi biz biyologlarında ek göstergesi 3600 olup, ek göstergenin kamuda bir statü belirteci olduğunu dikkate alırsak bu eşitliğin aldığımız maaşlarda da olmasını beklemek gayet makul bir istektir. Biz biyologların beklentisi ‘eşit işe eşit ücret’ tanımıyla tamamen örtüşen, meslek onurumuzu korumak adına yapılması zorunlu olan, bizlerin kamuda verimliliğini artırıp kamu yararının da sağlanacağı bir düzenlemedir. Bahsedilen meslek gruplarıyla ücret farkımızın nedeni özel hizmet tazminatı ve 666. sayılı kanun hükmünde kararnamedeki ek ödeme katsayılarımızdır. Ayrıca, biyologlar mühendisler vb. meslek grupları ile birlikte arazi çalışmalarına katılmalarına rağmen, bu meslek grupları arazi tazminatı alırken biyologlar herhangi bir arazi tazminatı alamamaktadır. Biyologların kamuda, bu derece mağdur edilmesi moral-motivasyon anlamında bizleri oldukça olumsuz etkilemektedir. Adeta ‘öğrenilmiş çaresizlik’ psikolojisi tüm meslektaşlarımız tarafından yaşanmaktadır. Buna ek olarak Fen Fakülteleri ve Fen-Edebiyat Fakültelerinin tüm bölümleri kendi mezunlarını kadro ve unvanlarıyla istihdam edebilirken yani Fizik Bölümlerinde “Fizikçi”, Kimya Bölümlerinde “Kimyager” kadroları bulunurken “Biyolog” kadroları sadece Sağlık Hizmetleri Sınıfı ile ilgili alanlara verildiğinden Biyoloji bölümleri mezunlarını “Biyolog” kadrosunda istihdam edemez hale gelmişlerdir. Yani Türkiye’de kendi mezun ettiği unvan ile eleman alamayan tek bölüm “Biyoloji Bölümleridir”. Biyologların ister Sağlık Hizmetleri Sınıfında isterse Teknik Hizmetler Sınıfında istihdam edilsin, hastanelerde çalışmalarında bir engel yoktur. Ancak diğer bakanlıkların bünyelerinde de aldıkları eğitim-öğretim ve ilgili bakanlıklardaki gereksinim doğrultusunda istihdam hakkının elde edilebilmesi ve ek olarak özel sektörde de yer alabilmeleri halen ülkemizde bulunan ve sayıları 125.000’in üzerinde ve çoğu işsiz ya da gizli işsiz olan Biyologları son derece rahatlatacaktır. Bunun en tipik örneği Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’dır, 2012 yılında gereksinim duyduğu 85 Biyolog için mecburen 4B statüsünde kadro ilan etmiştir. Bugün Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı vb. kurum ve kuruluşlarla yaptığımız çeşitli görüşmelerde özellikle bakanlıkların Ar-Ge birimlerinde biyologların mutlaka bulunması gerektiği, araziye çıkıldığı zaman biyologlara çok gereksinim duyulduğu gerçeği ifade edilmektedir. Keza ilgili bakanlıklar çeşitli zamanlarda yapılan toplantılara biyolog akademisyenleri çağırmakla birlikte genelde bu geçici bir çözümden öteye gitmemektedir. 10) 2011 yılında Resmi Gazetede yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname ile üniversite hastanelerinde çalışan tüm 4B statüsündeki sözleşmeli personel 657’ ye tabi tutularak kadro verilmiştir. Bu sözleşmeli personeller arasında görev yapan biyologlarda, kendi unvanları olan biyolog kadrosunu almışlardır. Ancak, sözleşmeli olmayan laborant kadrosunda çalışan biyologlara biyolog kadrosu verilmemiştir. Üniversiteler unvan değişikliği için birkaç kez sınav açmıştır, fakat açtığı kadro sayıları 2 veya 3 ile sınırlı kalmıştır. Halbuki, üniversite hastanelerinde biyolog kadrosu bekleyen yüzlerce kişi bulunmaktadır. Ayrıca, yukarıda bahsedilen aynı sorun SSK hastanelerini devralan Sağlık Bakanlığı hastanelerinde çalışan biyologlar içinde geçerlidir. Bu hastanelerde görev yapan meslektaşlarımız laborant kadrosu ile sözleşmeli personel olarak işe başlamışlar, daha sonrada biyolog unvanlı olmalarına rağmen, laborant kadrosu verilmiştir. Aynı zamanda SSK hastanelerinde kadrolu olarak göreve başlayan biyologların da çoğu laborant kadrosu ile göreve atanmışlardı. Sağlık Bakanlığı’na devrolurken de yine laborant kadrosu ile devredildiler. Mezuniyet (diploma) unvanı biyolog olan ve göreve atanan ister sözleşmeli olsun ister kadrolu olsun biyologlar, laborant kadrosu ile göreve başladılar ve bu kadroda kaldılar. Bu durumdaki meslektaşlarımız kişisel olarak haklarını aramak için çeşitli kurumlara başvurdukları zaman “Görevde yükselme sınavına hiç girmemiş olduğunuz tespit edilmiştir.” şeklinde cevaplar almışlardır. Halbuki, meslektaşlarımızın göreve başladıkları zaman mezuniyet (diploma) unvanları laborant değildi, fakat buna rağmen laborant kadrosu ile işe alınmışlardı. Dolayısıyla, mezuniyet (diploma) unvanları biyolog olan meslektaşlarımızdan biyolog kadrosuna geçebilmeleri için görevde yükselme sınavına girilmesi talebinde bulunulması haksızlıktır. 11) Sağlık Bakanlığı’na laborant, hemşire vb. kadrolarında atanarak memur olan, çalışırken biyoloji bölümünden mezun olarak biyolog unvanını elde eden, ancak unvan değişikliği yapılmadığından biyolog kadrosuna geçemeyen yüzlerce biyolog bulunmaktadır. 12) Kamuda KPSS sonucunda Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurumlarında görev alacak biyolog sayısı da her geçen yıl giderek azalmaktadır. Son dönemlerde hastanelerde istihdamları noktasında da ciddi sıkıntılar doğmuştur, özellikle özel hastaneler ve laboratuarlar 4 yıllık fakülte mezunu biyologların yerine daha cüzi ücretlerle 2 yıllık Sağlık Meslek Yüksek Okulları mezunlarını çalıştırmaya başlamışlardır. Sağlık Bakanlığında görev yapan biyologlar yardımcı sağlık personeli statüsünde sayılmakta birçok sektörde ise yasal düzenlemeler yapılmadığından asgari ücretlerle çalıştırılmakta ve haksızlığa uğramaktadırlar. Buna ek olarak 30.04.2012 tarihinde Sağlık Bakanlığının sorusu üzerine YÖK tarafından üniversitelere de gönderilen bir yazı ile “Sağlık Bakanlığına bağlı insan sağlığında hizmet veren tıbbi laboratuarlarda (mikrobiyoloji veya biyokimya) ve merkezlerinde diğer bazı 4 yıllık fakülte mezunları ile birlikte Biyoloji Bölümü mezunlarının da 2 yıllık yüksek okul mezunu Tıbbi Teknikerlerle aynı işi yapabileceklerine” dair alınan kararı iletmiştir. Adı geçen birçok en az 4 yıllık bölüm mezunlarının 2 yıllık meslek yüksek okulu mezunlarıyla eşdeğer görev almalarını savunmak çok büyük bir yanlışlıktır. 13) Bilimin ve teknolojinin hızla geliştiği ülkelerde yüzyılın mesleği olan biyoloji bilim dalının ve biyologların; ülkemizde neredeyse hiçbir değerinin olmadığı, öğrenciler ve çalışanlar, boşta kalanlar ve bu bölümü daha sonra seçecek olan gençlerimizce gözde bir meslek olmadığı gibi yanlış ancak düzeltilebilir bir kanı, kamuda çıkan mevzuat ve uygulamalarla giderek artmaktadır. Öğrencilerimizin ve öğrenci adaylarımızın gelecek kaygılarını giderecek hukuki iyileştirmelerin yapılması için adım atılması gerekmektedir. 14) Biyologların faaliyet göstermeleri gereken alanlar maalesef başka meslek grupları tarafından adeta işgal edilmektedir. Öğretim programlarında biyoloji veya ilgili bir ders alan herkes kendisini bir biyologun yapabileceği her şeyi yapabilir sanmakta, kurum ve kuruluşlar da bu durumu teşvik etmektedir. Bu düşünce tarzı giderek özel sektörde de yaygınlaşmaktadır. Yazan: Dr. Yalçın DEDEOĞLU

http://www.biyologlar.com/biyologlarin-sorunlari-1

Gelişmiş Ülkelerde Biyoloji

Gelişmiş Ülkelerde Biyoloji

Biyoloji, gelecek nesiller için sağlık, çevre, gıda, enerji gibi başlıca alanlarda sürdürülebilir bir topluma önemli ölçüde katkılar sunan hızla gelişen bir bilimdir.

http://www.biyologlar.com/gelismis-ulkelerde-biyoloji

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0