Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 80 kayıt bulundu.

DSÖ: Antibiyotik Direnci Modern Tıbbın Sonunu Getiriyor

Dünya Sağlık Örgütü genel direktörü Margaret Chan, dünyanın bir antibiyotik krizine girdiğini ve bunun rutin operasyonları imkansız hale getiren ve bacaktaki yaralanmayı bile ölümcül kılan bir durum olduğunu öne sürerken, bakterilerin yaygın antibiyotiklere karşı “modern tıbbın sonunu getirebilecek kadar” dirençli hale geldiğini belirtti. Margaret Chan’in iddiasına göre şu ana dek bulunan her antibiyotik yararsız kalma riski altında, bu da rutin operasyonlardaki bir seferlik kullanımları imkansız hale getiriyor.  Buna tüberküloz, sıtma, bakteriyel enfeksiyonlar HIV/AIDS gibi hastalıkların tedavisinde çığır açan ilaçlar gibi kesikler için basit tedaviler de dahil. Kopenhag’da enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının konferansında konuşan Dr. Chan “post-antibiyotik bir çağa” giriyor olabileceğimizi söyledi. Replasman tıbbının daha pahalı olacağını ve aynı etkiyi göstermesi için daha uzun dönemlere ihtiyaç duyulacağını da ekledi. Dr. Chan, “strepkokokal boğaz ağrısı veya çocuğun dizindeki yaralanma kadar yaygın şeylerin öldürebilecek hale gelebileceğini” söyledi. “ İlk sıra antimikrobiyallerimizi kaybediyoruz” diyen Chan, replasman tedavilerinin daha maliyetli, daha toksik olduğunu ve daha uzun süre tedavi gerektirdiğini ve yoğun bakım ünitelerinde tedavi gerektirebileceğini söyledi. Dr. Chan, ilaca dirençli patojenlerle enfekte olan hastalar için mortalitenin %50 oranında yükseldiğini belirterek, “Post-antibiyotik çağ etki olarak bakıldığında bugün bildiğimiz haliyle modern tıbbın sonu” diye konuştu. İlk kesin uyarı Dünya Sağlık Örgütü’nün bu “global kriz” ile ilgili uyarıda bulunan “Antimikrobiyal Direncin Gelişen Tehdidi” adlı kitabın basılmasından kısa bir süre sonra geliyor. Bu kitapta “hastalığa neden olan bakteri tedavi için kullanılan antibiyotiğe karşı eninde sonunda dirençli hale gelerek yanıt verir” diye yazıyor. “Kriz on yıllardır gelişiyor, öyle ki bugün birçok sık rastlanan ve yaşamı tehdit edici infeksiyonun tedavisi güçleşmekte ve hatta imkansız hale gelmektedir. Yayında şu anki durumla ilgili antibiyotiklerin uygunsuz olarak yazılması ya da çok sık ve çok uzun süre yanlış kullanılması sorumlu tutulmuştur. Buna ek olarak, “anti mikrobiyel enfeksiyonların artışı, yeni antibiyotiklerin hali hazırdaki eksikliği ve sektörün araştırma geliştirme için ayıracak bütçesinin az olmasının” bir yenilenme ihtiyacına sebep verdiği yazılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü şimdi dünya genelindeki hükümetlere anti mikrobiyel dirençle ilgili araştırmaları desteklemeleri için başvuruda bulunuyor. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/dso-antibiyotik-direnci-modern-tibbin-sonunu-getiriyor

PROBİYOTİKLER HAKKINDA BİLGİ

Değişik sebeplerden ileri gelen ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olan farklı oluşumlara karşı uzun yıllardan beri değişik antibiyotikler kullanılmıştır. Antibiyotiklerin belli periyotlarda ve belli dozlardaki kullanımı neticesinde, metabolizmada gözlenen rahatsızlıklar tedavi edilebilmiştir. Ancak zaman içerisinde kullanılan antibiyotik türleri ve bunların tedavideki dozlarının insan metabolizmasında yararlı faaliyetleri olan (özellikle de intestinal florada) mikroorganizmaları inaktive ettiği ya da populasyonunu azalttığı ve bunun neticesinde de normal floranın bozularak, vücutta antibiyotiklerden kaynaklanan bazı rahatsızlıkların (alerji, diyare, gaz vb. gibi) ortaya çıktığı belirlenmiştir. Bunun yanında araştırıcılar günlük yaşamın getirdiği bazı olumsuzluklardan (çevrede olan ani değişmeler, su ve besinlerin kaliteleri, hayvansal ürünlerin aşırı miktarları, kafein, alkol kullanımı) ve değişik türdeki patojenlerin enfeksiyonlarından dolayı (sinirsel yorgunluk ve stres gibi) vücudun normal florasının etkilendiğini de ortaya koymuşlardır. Vücudun doğal intestinal florasında bulunan ve organizma için yararlı olan bakterilerin gitgide sayılarının azalması, tamamen yok olması karşısında bilim dünyası bu yararlı florayı korumak ya da tekrar geri kazanmak için arayışa girmiş ve “Probiyotik mikroorganizmalar” değişik ürünler (mandıra ürünleri, meyve suları, çikolata ve et ürünleri) ile tüketime sunulmuşlardır. Probiyotikler; yaşayan mikroorganizmalar olup mukozal ve sistemik bağışıklığı ayarlayarak konağa tesir ederler. Ayrıca intestinal sistemdeki mikrobiyal dengeyi sağlarlar. Sağlıklı bir insan vücudunda probiyotik mikroorganizmalar belli oranlarda bulunmaktadır. Probiyotik mikroorganizma florası, vücudun mukoz membranlarında ve sindirim bölgelerinde kolonize olan bakterilerdir. Vücuttaki mikroorganizma florasında 400 ile 500 arasında farklı türde, sindirim bölgesinde yerleşmiş durumda bulunan, gerek patojen gerekse sağlığa yararlı mikroorganizmalar mevcuttur. Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan bağırsaklarda, ilaç kullanımı veya hastalıklar sırasında açığa çıkan zararlı bakteriler, aynı ortamda bulunan iyi huylu bakterilere karşı atağa geçerler ve bağırsağa yerleşmeye çalışırlar. Probiyotik bakteri suşları ise bağırsak duvarına tutunarak, bu zararlıların içeriye girmesini önler. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Probiyotikler esas olarak laktik asit bakterileridir. Bunun yanında araştırmalar mayaların da probitotik özelliğe sahip olduğunu göstermiştir. Yoğurt yapımında kullanılan mikroorganizmalar (Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus) dışında tüm laktik asit bakterileri bağırsak florası elemanlarıdır. Bir probiyotik ürün bu mikroorganizmalardan birini ya da birkaçını içerebilir. İçerdiği mikroorganizma sayısı arttıkça probiyotiğin kullanım alanı genişlemektedir. Probiyotik Bakterilerin Özellikleri Probiyotik bakteriler Gram (+), sporsuz, basil şeklindedir. L. acidophilus’un üreme sıcaklığı 35 – 380C ‘dir. Probiyotik bakteriler mide asitliğine diğer bakterilere göre daha dayanıklıdır. Safra tuzuna ve lizozim enzimine daha dirençlidir. Lactobacillus türleri, ince bağırsakta fazla sayıda bulunurken, Bifidobacterium’lar kalın bağırsaktadırlar. Probiyotik bakteriler laktik asit, asetik asit, bakteriyosin gibi antimikrobiyal maddeler üreterek, bağırsaklarda istenmeyen mikroorganizmaların çoğalma hızını kontrol ederler ve doğal floranın denge içinde bulunmasını sağlarlar. Gram (+) bakteriler, bakteriyosinlere çok duyarlıdır. Beslenmede bitkisel besinlerin fazla olması, hayvansal besinlerin aksine bağırsaklardaki probiyotik bakterilerin sayısını artırır. Sağlıklı kişilerin bağırsak florasında probiyotik bakterilerin (örneğin Bifidobacterium’ların) sayısı zaman içerisinde sabitleşmekte; ancak günlük yaşamın getirdiği; antibiyotik kullanımı, stres, sinirsel yorgunluk, dengesiz beslenme, fazla alkol alımı, hastalık ve bağırsak ameliyatları gibi sonuçlar, bu bakterilerin azalmasına neden olur. Bunun sonucunda bağırsaklarda enterik bakteriler çoğalır ve enterik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Probiyotik bakterilerin önemli özelliklerinden biri de, bağırsak çeperine tutunabilme yeteneğine sahip olmalarıdır. Bu tutunma en önemli ve hatta biyolojik etki gösterebilmeleri için mutlaka olması gereken bir özellik olarak belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak çeperine tutunarak patojen mikroorganizmaların tutunmasını engellerler. Ayrıca sindirim sırasında bağırsak hareketlerinden çok fazla etkilenmeden hızla üreyerek orijinal populasyonda azalmayı engellerler. Bütün bunları maddeleyecek olursak; probiyotik olarak kullanılan mikroorganizmalarda aranan özellikler şunlardır: - Güvenilir olmalıdır, kullanıldığı insan ve hayvanda yan etki oluşturmamalıdır. - Stabil olmalıdır, düşük pH ve safra tuzları gibi olumsuz çevre koşullarından etkilenmeden bağırsakta metabolize olmalıdır. - Bağırsak hücrelerine tutunabilmeli ve kolonize olabilmelidir. - Kanserojenik ve patojenik bakterilere antagonist etkili olmalıdır. - Antimikrobiyal maddeler üretmelidir. - Konakta hastalıklara direnç artışı gibi yararlı etkiler oluşturma yeteneğinde olmalıdır. - Antibiyotiklere dirençli olmalıdır. Antibiyotiğe bağlı (diyare) ortaya çıkan hastalıklarda bağırsak florasını düzeltmek amacı ile kullanılabileceğinden, bağırsaktaki antibiyotiklerden etkilenmemelidir. - Minimum etki dozları bilinmediğinden, canlı hücrelerde büyük miktarlarda bulunabilmelidir. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Lactobacillus Türleri: Lactobacillus bulgaricus, Lactobacillus cellebiosus Lactobacillus delbrueckii, Lactobacillus lactis Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus reuteri Lactobacillus brevis, Lactobacillus casei Lactobacillus curvatus, Lactobacillus fermentum Lactobacillus plantarum, Lactobacillus johsonli Lactobacillus rhamnosus, Lactobacillus helveticus Lactobacillus salivarius, Lactobacillus gasseri Bifidobacterium Türleri: Bifidobacterium adolescentis, Bifidobacterium bifidum Bifidobacterium breve, Bifidobacterium infantis Bifidobacterium longum, Bifidobacretium thermophilum Bacillus Türleri: Bacillus subtilis, Bacillus pumilus, Bacillus lentus Bacillus licheniformis, Bacillus coagulans Pediococcus Türleri Pediococcus cerevisiae, Pediococcus acidilactici Pediococcus pentosaceus Streptococcus Türleri : Streptococcus cremoris, Streptococcus thermophilus Streptococcus intermedius, Streptococcus lactis Streptococcus diacetilactis Bacteriodes Türleri : Bacteriodes capillus,Bacteriodes suis Bacteriodes ruminicola, Bacteriodes amylophilus Propionibacterium Türleri : Propionibacterium shermanii, Propionibacterium freudenreichii Leuconostoc Türleri: Leuconostoc mesenteroides Küfler: Aspergillus niger, Aspergillus oryzae Mayala: Saccharomyces cerevisiae, Candida torulopsis Probiyotikler Tarafından Üretilen Esas Maddeler Vitaminler: K vitamini, folik asit, biotin, B1, B2, B12, Niasin ve priydoksin. Enzimler: Laktaz gibi sindirim enzimleri (esas olarak süt ürünlerin sindiriminde), serbest bölgelerin düzenlenmesine yardımcı olan karbonhidrat enzimleri, sindirim ve protein enzimleri, yağ enzimleri. Uçucu Yağ Asitleri: Besinlere ait yağ asitlerinin kısa zincirleri yardımıyla üretilen bu yağ asitleri sayesinde, optimum düzeyde sindirim için gerekli olan pH dengesinin sağlanması. İnsan sağlığına faydalı etkilerinin olduğu düşünülen canlı bakteri hücreleri üç temel kaynaktan yenmektedir: - Fermente süt ürünleriyle - Gıdalara ve içeceklere bu bakterilerin canlı hücrelerinin eklenmesiyle (meyve suları, çikolata, et ürünleri v.b.) - Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinden hazırlanan farmakolojik ürünler olarak tablet veya kapsüllerin hazırlanmasıyla. Probiyotik Süt Ürünleri En önemli probiyotik süt ürünü yoğurttur. Bununla birlikte, Lactobacillus acidophilus içeren diğer süt ürünleri olan Acidophilus quarkı, Acidophilus’lu süt, Acidophilus’lu tereyağı, Acidophilus’lu süt tozu da bu grupta yer alan diğer ürünlerdir. Probiyotik süt ürünleri ülkemizde yeni üretilmekle birlikte, birçok ülkede bu ürünlerin tüketimi gün geçtikçe artmaktadır. İnsan sağlığı üzerindeki etkileri de dikkate alındığında Lactobacillus acidophilus içeren ürünlerin üretim yöntemleri ile ilgili çalışmaların geliştirilmesi yararlı olacaktır. Bağırsak sisteminde bulunan Lactobacillus türlerinden fermente süt ürünlerinde en çok kullanılanları Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum’dur. Lactobacillus acidophilus, yoğurt bakterilerinin aksine, insan sindirim sisteminin doğal bir üyesi olup, sindirim sisteminde bulunan yüksek asitlik ve bir takım enzimlerin inhibe edici etkisine ve safra kesesi tuzlarına dayanıklıdır. Bifidobacterium türlerinin başlangıçta yalnızca bebeklerin bağırsak florasında olduğu düşünülmüşse de, sonraki çalışmalarda bunların erişkin insanlarda ve sıcak kanlı hayvanlarda da bulunduğu ortaya konmuştur. Acidophilus ve Bifidobacterium türleri, ince bağırsaktaki mukoz membran tarafından tutulmakta, burada oluşturdukları asit ve diğer metabolik ürünler ile patojen ve diğer mikroorganizmalara karşı direnç göstermektedir. Bu durumda, Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum ile üretilen ürünlerin düzenli olarak tüketilmesi bu bakterilerin bağırsak sistemlerine tutunmasını sağlamakta ve tedavi edici bir özellik göstermesine neden olmaktadır. Bu nedenle, son yıllarda mide – bağırsak enfeksiyonları için klasik antibiyotik tedavilerine alternatif olarak probiyotik ürünler kullanılmaktadır. Nitekim antibiyotik kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan diyarenin önlenmesinde, Clostridium difficile ile meydana gelen kolik diyarenin tekrarlama olasılığının düşürülmesinde, fermente süt ürünlerinden yoğurda aşılanan Saccharomyces boulardii’nin, günde 1 g. yenmesi ile Enterococcus faecium SF68 yada Lactobacillus rhamnosus GG suş’unun fermente süt ürünleri ile alınması neticesinde, hastalarda pozitif yönde gelişmeler olduğu tespit edilmiştir. Yoğurt etkisi altında ağız yolu ile yapılan beslenmenin düzenli olarak uygulanması ile organizmaya patojen bakteri bulaşımının azaldığı kesin olarak ispatlanmıştır. Konu ile ilgili olarak çalışan diğer araştırmacılar da ağız yolu ile yapılan bu beslenme sonucunda, vücudun virüslere karşı bir etki oluşturduğunu bildirmektedirler. Günümüzde tıp alanında birçok hastalığın tedavi edilmesinde yada tekrarının önlenmesinde, Probiyotiklerin kullanılma olgusunun ve bunların en yaygın olarak fermente süt ürünleri ile diyetlerde uygulanmasının, tıp alanında yeni tedavi oluşumlarına kaynak teşkil ettiği görülmektedir. Bağırsak Rahatsızlıklarının Önlenmesi Probiyotik bakteriler, barsak hareketlerini hızlandırarak bağırsak içeriğinin kolayca atılmasını sağlar. Bazı koşullar altında (örneğin antiboyotik alımı), bağırsaklarda faydalı bakterilerin azalmasına ve istenmeyen bakterilerin (Clostridium difficile, E. coli gibi) artışıyla enterik enfeksiyonlar ortaya çıkabilir. Bu problem, probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin gıdalarla veya farmakolojik ürünlerin yenmesiyle önlenebilir. Probiyotik bakterilerin bağırsak yüzeyine tutunarak istenmeyen bakterilerin tutunmasını engellemeleri ve ürettikleri antimikrobiyal maddelerle (asitler, bakteriyosinler, reuterin gibi) çoğalmalarını kontrol altına alırlar. Safranın parçalanması safra asidine göre daha fazla antimikrobiyal etki gösterdiğinden, enterik bakterilerin çoğalması inhibe edilir. Yapılan değişik araştırmalarda, probiyotik bakterilerin özellikle çocuklarda enterik enfeksiyonlara karşı etkili olduğu belirtilmiştir. Araştırmalarda probiyotik bakterilerin süt ürünleriyle veya süte eklenerek bir süre yendiklerinde, bireylerin bağırsak florasında, C. perfingens, C. dificile, E. coli, Salmonella gibi enterik bakterilerin sayısında azalma ve buna karşılık probiyotik popülasyonda artış saptanmıştır. Ayrıca probiyotik bakterilerin yaşlı kişilerde görülen kabızlık gibi bağırsak problemlerini ve yine her yaş grubundaki kişilerde çeşitli nedenlere bağlı olarak görülen ishal, kabızlık, gaz oluşumu, karın şişliği gibi bağırsak rahatsızlıklarını önledikleri belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak florasında bulunan Bacteroid, Clostridium, Enterobacter, Fusabacterium, Salmonella, Shigella, Campylobacter jejuni, Candida albicans, Staphylococcus aureus gibi patojen bakterilerin biyojenik amin, amonyak fenol gibi tehlikeli bileşikler üretmelerini engellerler. Probiyotik bakterilerin patojenler üzerindeki bu etkisi, bağırsaklarda laktik ve asetik asit üretmeleri ve pH’nın azalması ile açıklanmaktadır. Laktoz Hidrolizi Laktoz intolerant (bağırsak hipolaktemia) kişiler, laktozu hidrolize edecek beta galaktosidaz enzimini genetik rahatsızlık nedeniyle üretemezler. Sadece Kuzey Avrupalılar, beyaz Amerikalılar ve Afrika’da bazı kabileler laktozu parçalayacak beta-galaktosidaz enzimini oluştururlar. Laktoz intolerant kişiler süt veya dondurma ile laktoz yediklerinde, laktoz ince bağırsakta emilmeden kalın bağırsağa geçer. Kalın bağırsakta laktoz değişik bakteriler tarafından glikoz ve galaktoza hidrolize edildikten sonra asit ve gaza dönüştürülür. Asit ve gaz oluşumu bağırsaklardan sıvı emilmesini engeller ve bunun sonucunda bağırsak şişliği şeklinde rahatsızlıklar ortaya çıkar. Yoğurdun, asidophilus eklenmiş sütün (çoğunlukla L. acidophilus) ve probiyotik bakterilerin farmakolojik ürünlerinin yenmesi, ince bağırsaklara laktozu hidrolize edecek canlı bakteri bağladığından, laktozdan kaynaklanan rahatsızlıklar görülmez. Fermente ürünlerde laktoz, laktik asit bakterileri tarafından parçalandığından ve ürünlerde bakterilerin ürettiği beta-galaktosidaz enziminin bulunması nedeniyle fermente gıdaların sağlık üzerine faydaları bulunmaktadır. Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus mide asitliğine dayanamaz ve normal bağırsak bakterisi değildirler. Fakat süte göre yoğurttan laktozun azalması, bağırsak rahatsızlıklarının ortaya çıkmasını engeller. Bağırsak bakterileri ve çoğunlukla bazı Lactobacillus türleri, belirli koşullarda ince bağırsaklara yerleşerek yiyeceklerle alınan laktozu hidrolize ederler. Serum Kolesterol Düzeyinin Düşürülmesi Farelerle yapılan bir çalışmada, farelere L. acidophilus içeren süt verilmesi sonucunda düşük serum kolesterol düzeyi bulunmuştur. Probiyotik bakteriler ile üretilen fermente süt ürünlerinin veya bu bakterilerin canlı hücrelerinin yenmesi, insanlarda düşük kolesterol düzeyinin oluşması, olası dört faktörden kaynaklanabilir: Yukarıda belirtilen beta-galaktosidaz enziminin fermente süt ürünlerinde bulunması. Bazı bağırsak bakterilerinin yiyeceklerle alınan kolesterolü metabolize etme yeteneğinde olması. Böylece kana geçmesinin azalmasına neden olur. Bakterilerin bağırsaklarda kolesterol prekürsörlerini veya kolesterolü azaltılır. Bazı Laktobasillerin safra tuzlarını parçalamasıyla safra tuzlarının karaciğer tarafından emilmesi engellenir. Böylece safra tuzu absorbe edemeyen karaciğerin, safra tuzu sentezlemek için fazla miktarda serum kolesterolünü kullanması sonucunda serumda kolesterol miktarını azaltır. Fakat bazı araştırma sonuçları, probiyotik bakterilerin vücutta kolesterol düzeyini azalttığı şeklindeki bulguları desteklememektedir. Bunun farklı deney düzenekleri, farklı mikroorganizma kültürü kullanılması gibi nedenlerden kaynaklanabileceği belirtilmiştir. Örneğin kolesterol hidroliz etmeyen veya safra asidini parçalamayan bakteri türünün kullanılması gibi. Kalın Bağırsak Kanserinin Azaltılması 1962 yılında laktik asit bakterilerinin antikarsinojenik etkiye sahip olduğu ileri sürülmüştür. Daha sonraki yıllarda hayvanlar üzerinde yapılan arıştırmalarda; deney hayvarları yoğurt ve yoğurda L. acidophilus, L.bulgaricus, L. casei, Bifidobakterium’un türleri gibi bakteriler ekleyerek beslenmiş, deney hayvanları üzerinde antikarsinojenik bir etki bulunmuş ve tümör riskinin azaldığı belirtilmiştir. Birçok araştırmada, probiyotik bakterilerin fazla miktarda ağızdan alımı sonucunda, istenmeyen bağırsak bakterilerinin oluşturduğu beta-glucuronidaz, azoredüktaz ve nitroredüktaz enzimlerinin azalmasını sağladığı belirtilmiştir. L. acidophilus’un fermente ürünlerle birlikte yenmesiyle bağırsaklarda kanserojenik maddelerin kanserojen maddelere dönüşümünde rol oynayan beta-glukoronidaz, nitroredüktaz ve azoredüktaz enzimlerinin düzeyinde iki ile dört kat azalma saptanmıştır. Probiyotik bakteriler kanser genlerinin aktivasyonundan sorumlu olan bakterilerin enzimatik aktivitelerinin düzenlenmesinde, kanser genlerinin bileşiminin ve toksik etkilerinin önlenmesinde yararlı oldukları kaydedilmiştir. Süt ürünlerinin, deney hayvanlarında tümör büyümesini baskılayan konjuge linoleik asitten anlamlı miktarlarda içerdikleri belirtilmiştir. İstenmeyen bakteriler, bağırsak normal pH’sının düşmesiyle laktik ve asetik asit ürettiklerinden dolayı, bağırsaklardan aminlerin ve amonyağın emilmesi azalır. Bu da kanser oluşumunda, tansiyon ve kolesterolün yükselişinde etkili olan nitroz aminlerin serumda artışına neden olur. Probiyotik bakteriler enterik bakterilerin aktivitelerini engelleyerek, serumda nitroz aminlerin artışını dolaylı olarak önlerler. İstenmeyen birçok bakteri türünün bağırsaklarda gıdalarla alınan kanserojen preküsörlerini aktive eden enzimleri üreterek, aktif karsinojen maddelerin oluşumuna neden oldukları belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, istenmeyen mikroorganizmaların çoğalmasını inhibe ederek bu enzimlerin oluşmasını engellerler. Bağışıklık Sistemine Etkileri Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin bağırsaklarda bulunmaları halinde, bağışıklık sistemini uyardıkları ve kuvvetlendirdikleri belirtilmiştir. Spesifik laktik asit bakteri suşları ile fermente edilen süt ürünlerinin tüketilmesiyle bağışıklığı artıran peptidlerin üretiminde artış olduğu ve bunlardan bazılarının antitümör etkinliğe sahip oldukları belirtilmiştir. Bağışıklık sisteminin uyarılmasıyla serumda IgA gibi antikorların artması virüs, Clostridium, E. coli gibi patojenlere karşı vücudun dirençliliğinin arttığı kaydedilmiştir. Metabolizmaya Yardımcı Olmaları Probiyotik bakteriler, gıdaların sindiriminde bağırsaklara yardımcı olurlar ve sağlıklı bir metabolik aktivitenin oluşmasını sağlarlar. Bu şekilde beslenmeye ve büyümeye yardım ederler. Bağırsaklarda selüloz ve diğer sindirilemeyen gıda bileşenlerini parçalayarak sindirim sistemine yardımcı olurlar. Bağırsak Doğal Florasının Korunması Probiyotik bakteriler; yeni doğanlarda, antibiyotik kullanımında veya günlük yaşamın getirdiği koşullara bağlı olarak bozulan bağırsak doğal florasının oluşmasına yardımcı olurlar. İstenmeyen bakterilerin, mayaların ve küflerin çoğalmasını kontrol altında tutarak bağırsak doğal florasının bozulmasını engellerler. Vitamin Üretimi Probiyotik bakteriler bağırsak florasında yeterli sayıda bulunduklarında, vitamin ve amino asit sentezledikleri belirtilmiştir. Bu bakterilerin ürettiği vitaminlerin en önemlileri, tiyamin (B1), riboflavin (B2), piridoksin (B6) ve naftokinin (K)’dır. Bir araştırmada, B. bifidum’un bağırsak florasında bulunduğunda, bağırsaklarda B6 vitaminin %400 artığı belirtilmiştir. Gıdalara Katılması Bifidobacterium gibi probiyotik bakteriler, bebek yiyecek ve içeceklerinde katkı olarak kullanılabilmektedir. Bu bakteriler yeni doğanlarda koruyucu antimikrobiyaller, vitaminler, asetik ve laktik asit üreterek enterik enfeksiyonlara karşı korunmalarına ve beslenmelerine yardımcı olurlar. Probiyotik bakteriler ishalin önlenmesinde, kemoterapik veya diğer amaçlar için gıdalara katılmaktadırlar. Özetle Probiyotiklerin Faydaları Yiyeceklerle alınan toksik (zehirli) maddelerin detoksifiye edilmesine (vücuttan atılmasına), kabızlık sorununun giderilmesine destek olurlar. Ağız kokusu sorununun giderilmesine yardımcı olurlar. İnce ve kalın bağırsaklardaki kötü ve zararlı bakterilerin yerine geçerek, onları kontrol altına alıp, bağışıklık sistemini güçlendirerek bir çok hastalığa karşı vücut direncinin artmasına katkıda bulunurlar. Antibiyotik ilaç kullanımı nedeniyle doğal florası bozulan bağırsakların dengesini düzeltmeye yardımcı olurlar. B grubu ve K vitamini üretimini ve emilimini sağlarlar. Kalsiyumun bağırsaklardan emilimini artırıp; kemik erimesini (osteoporoz) önlerler. Kötü bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları yavaşlatırlar. Vajinal florayı dengede tutarak, vajinal enfeksiyonlara sebep olan patojen mikroorganizmaların (Candida) gelişimini baskılarlar. İdrar yolu enfeksiyonlarına ve seyahatlerde ishale sebep olan E. coli bakterisinin gelişimini engellemeye yardımcı olurlar. Alerji belirtisini azaltırlar. Zehirli maddelerin vücuttan atılmasına ve cildin görünümünün iyileşmesine yardımcı olurlar. Sindirim kanalında sağlıklı bir bakteri dengesi oluşturup, bazı gerekli enzimleri üreterek sindirime katkıda bulunurlar. Laktoz ve protein sindirimini kolaylaştırırlar. Probiyotik mikroorganizmalar ile ilgili bazı hususlar henüz aydınlatılabilmiş değildir. Örneğin; probiyotik mikroorganizmaların vücut içerisinde bir organdan başka bir organa geçişleri ile ilgili olarak herhangi bir belge yoktur. Ayrıca, gıdalarla alınan probiyotik bakteriler ile ilgili hiçbir enfeksiyon olgusu literatürde yer almayıp, sadece Sacchoromyces boulardii `ye ait enfeksiyonun raporlarda yer aldığı görülmektedir. Kaynaklar: 1- www.sutas.com.tr 2- forummate.com 3- www.gencbilim.com 4- H.M. Timmerman, C.J.M. Koning, L. Mulder, F.M. Rombouts, A.C. Beynen (2004). Monostrain, multistrain and multispecies probiotics- A comparison of functionality and efficacy, International Journal of Food Microbiology, 96, 219– 233 5- Robert Penner, Richard N Fedorak, Karen L Madsen (2005). Probiotics and nutraceuticals: non-medicinal treatments of gastrointestinal diseases, Current Opinion in Pharmacology, 5(6):596-603.

http://www.biyologlar.com/probiyotikler-hakkinda-bilgi

GÜVERCİN HASTALIKLARI

CİRCOVİRÜS Son yıllarda saptanan bu hastalık oldukça yenidir. Bu nedenle hastalık ve sonuçları hakkında bilinenler fazla değildir. Hastalığa Circovirus adı ile bilinen bir virüs türü neden olmaktadır. Bu virüs daha çok genç kuşları ve yeni yavruları etkilemektedir. Hastalık ilk başlarda solunum yolları sorunları şeklinde kendini gösterir. Ağırlık kaybı ve ishal vardır. Daha ileri aşamalarda tüylerin büyümesinde karakteristik anormallikler ve vücut dokularının özellikle de iç organların gelişiminde anormallikler gözlenebilir. Virüsün vücuttaki en önemli etkisi. Dalak, Bursa Fabrici ve Thymus üzerindedir. Thymus (timüs) göğüs kemiğinin arkasında bulunan bir iç salgı bezidir. Bursa Fabrici ise kloak’ın urodaeum adı verilen orta kısmında yer alan çıkıntı şeklinde bir organdır. Bunların işlevleri vücudun savunma mekanizması ve bağışıklık sisteminin gelişmesi ve işlemesini sağlamaktır. Virüs bu organlarda hücreleri tahrip ederek organlara zarar verir ve kuşun bağışıklık sistemini olumsuz etkiler. Böylelikle kuşlarımız hastalıklara karşı savunmasız hale gelirler. Kuşlarımızın bildiğimiz bütün güvercin hastalıklarına yakalanmaları çok daha kolay olur. Hastalığa yakalanan kuşlarımız ise daha zor tedavi edilebilir hale gelirler. Virüsün güvercinlerdeki etkisi AİDS’in insanlardaki etkisine benzetilebilir. Circovirus başlı başına bir hastalık gibi görünmemekte ve her zaman ikincil derece kliniksel belirtiler veren bir enfeksiyon olarak değerlendirilmektedir. Bunun nedeni bu virüsün kendi başına belirgin bir hastalık tablosu sunmaması ancak daha çok diğer hastalıklarla birlikte olduğunda fark edilebilmesidir. Circovirus’ün vücuda girmesinin ardından özellikle Chalamydia, Ornithosis, Pasteurella, PMV1, Trichomonas, Aspergillus gibi hastalıklar ortaya çıkma eğiliminde olurlar. Virüsün bulaşma şeklinin temas sonucu olduğu genel kabul görmektedir. Hijyenik koşullara dikkat edilmesi virüsün bulaşmasını engelleyici olacaktır. Bilinen bir tedavi şekli yoktur. İlaç tedavisi sadece bu hastalıkla birlikte görülen yan hastalıklar için uygulanabilir. Ancak güvercinimizin savunma sistemini güçlendirici vitamin ve mineral takviyeleri yararlı olacaktır. E-COLİ “Eshericia coli” adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Kısaca E. Coli adı ile anılmaktadır. İnsanda ve hayvanlarda bağırsaklarda bulunan bu bakteri aslında bağırsak florasının bir parçasıdır. Ancak normalden fazla miktarda bulunması sonucu hastalık kendini gösterir. Güvercinlerde hastalığın en belirgin göstergesi ishaldir. Bu hastalığa yakalanan kuşlarımız süratli ve şiddetli bir şekilde su ve elektrolit kaybına uğrarlar. Özellikle genç kuşları çabuk etkiler. Genç kuşlarda şiddetli vakalar ani ölümle sonuçlanabilir. Yetişkin kuşlarda ölüm pek görülmez ancak, kuşlarımızın gücünü kaybetmesine bağlı olarak diğer hastalıkların ortaya çıkışı hızlanabilir. Çabuk bulaşan ve kolay yayılan bir hastalıktır. BELİRTİLERİ En belirgin belirtisi sulu ishal şeklinde dışkıdır. Dışkının rengi yeşil ve sarımsı bir tondadır. Hasta kuşlarda bağırsak iltihabı oluştuğu için dışkının kokusu normalden daha kötü kokuludur. Hasta kuşlarda performans tamamen düşer. Genel bir kayıtsızlık hali gelir. Yeme karşı isteksizlik vardır. Aşırı ve çabuk zayıflama saptanabilir. Hastalığa neden olan bakteri, kan dolaşımına girerek kuşun vücudunun herhangi bir organına yerleşebilir. Bu durum sonucu kuşta sistematik bozukluklar gözlenebilir. Mikrobun yerleştiği vücut bölgesine göre kuş değişik belirtiler verebilir. Örneğin mikrop kanatlara yerleşirse, kanatlarda tutulma olur ve buna bağlı olarak kuş kanadını taşıyamıyormuş gibi davranabilir. Kanat düşürür, kanatlarını yerde sürüklemeye başlar. Mikrop ayaklara yerleşirse topallama veya yürüyememe gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Benzer belirtiler güvercinlerde Salmonella, Cocidiosis ve Hexamitiasis gibi hastalıklarda da vardır. Kuşun sorunlarının hangi hastalıktan kaynaklandığının doğru tespit edilmesi gerekmektedir. Hastalığın kesin tanısı dışkının mikroskobik analizi ile yapılabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkılarında hastalık mikrobu bol miktarda bulunur. Kuşlarımızın yediği yem ve içtiği sulara bu dışkıların bulaşması yolu ile hastalık yayılır. Ayrıca coli mikrobu salmalarımızın içinde bulunan ve güvercin tozu dediğimiz beyaz toza, karışarak solunum yolu ile de alınabilir. Salma içi temizliğine dikkat edilmesi, hijyenik koşullara uyulması gibi önlemler alarak hastalığı engellemek mümkündür. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri kökenli bir hastalık olduğu için tedavisinde antibiyotikler kullanılmaktadır. İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Amoxycilin, Trimetoprim ve Sulfadiazin, Furazolidon etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavide kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan bazı ilaçlar şunlardır. ALFOXİL 20 GR TOZ Abfar firmasının üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. Etken madde olarak 100 gr poşette 20 gr amoxycilin bulundurur. Güçlü bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde özellikle CRD ve E. Coli enfeksiyonlarında etkilidir. Ticari şekli 100 gramlık 10 aleminyum poşetten oluşan bir kutu şeklindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 10 mg ilaç vermektir. (bu yarım poşet ilacın binde biri kadardır) İlaç kuşların içme sularına her gün taze olarak karıştırılıp verilir. İlaç uygulamasına 3 gün devam edilir. ATAVETRİN ORAL SÜSPANSİYON Atabay ilaç firmasının üretimi olan ilaç, bir şurup şeklindedir. Etken madde olarak her ml’de, 80 mg Trimetoprim ve 400 mg sulfadiazin bulundurur. Geniş spektrumlu ve kesin tesirli bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Salmonella, E.Coli gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına 7.5 mg etken maddedir. Bunu sağlayabilmek için 5 litre suya 0.5 ml ilaç karıştırmak gerekmektedir. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilir. 4-5 gün ilaca ara verilip iyileşme sağlanmamışsa aynı doz tekrar edilebilir. Ticari şekli 50 ve 200 ml’lik şişeler halindedir. 1 Ölçek 40 cc’dir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, sulfa grubu ilaçları kuşlarımızda kullandığımızda kuşlarımızın kalsiyum kaynaklarından uzak tutulması gerektiğidir. Kalsiyum içeren ilaçlar, gaga taşları, gritler, ahtapot kemikleri, kursak taşı gibi materyallerin salmadan uzaklaştırılması gerekmektedir. FURAVET TOZ Vilsan ilaç firmasının bir üretimidir. İlaç toz şeklinde olup her gramı 250 mg Neomcine ve 200 mg Furazolidon bulundurur. İlaç piyasada 20 ve 100 gramlık ambalajlar halinde satılmaktadır. Bu ilaç kombinasyonu geniş etkili bir anti - bakteriyeldir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Streptococcosis, Salmonella, E.Coli, Pasteurelosis (kolera) ve CRD gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, 2 litre içme suyuna yarım gram ilaç koyarak tedaviye her gün yenilenecek sularla 5 gün kadar devam etmektir. HAEMOPHILLUS Bu hastalığın nedeni Haemophillus adlı bir bakteridir. Bu bakteri güvercinlerimizin solunum yollarına yerleşerek burada çeşitli sorunlara yol açar. Hastalığın en önemli belirtisi kuşun her iki göz kapağında belirgin şişme ve göz sulanması ile birlikte gözlerde ve burunda akıntı gözlenmesidir. Bu hastalığı, diğer CRD hastalıklarına bağlı göz sorunlarından ayıran en önemli özellik hastalığın her iki gözde aynı anda görülmesidir. Ayrıca gözün iç dokusunda şişme vardır. Bunun yanı sıra solunum yollarında çeşitli problemler vardır. Nefes alma güçlüğü, aksırma vb. Hastalık doğrudan temas veya hastalık mikrobunu taşıyan göz ve burun akıntılarının salma tabanında biriken toz ve dışkılara bulaşarak, kuşlarımızın yedikleri yem ya da içtikleri sulara taşınması yolu ile yayılır. Hastalığın tedavisinde antibiyotikler olumlu sonuç vermektedir. Özellikle Tetracyline grubu antibiyotikler kullanılmaktadır. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. Haemoproteus adı verilen protozonun neden olduğu bir hastalıktır. Bu protozonun, Haemoproteus Columbae, Haemoproteus Sacharrovi, Haemoproteus Maccallumi adı ile bilinen üç türü güvercinleri etkilemektedir. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hastalığın yayılabilmesi için bu protozonun, güvercinin vücuduna girmeden önce ara konak görevi görecek bir canlının içinde gelişim göstermesi gerekmektedir. Bu canlı, bütün güvercin yetiştiricilerinin çok iyi tanıdığı atsineğidir. Hippobosca Equina veya Pseudolynchia Canariensis bilimsel adı ile tanılan atsineği, Haemoproteus hastalığının taşıyıcı ve bulaştırıcısıdır. Hastalık bu nedenle daha çok yaz aylarında karşımıza çıkar. Yabani güvercinlerin büyük bir yüzdesi bu mikrobu ( protozonu ) taşımaktadır. BELİRTİLERİ Hastalığın belirtileri Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığına çok benzer. Hatta tamamen aynı belirtilere sahip olduklarını da söyleyebiliriz. Bu nedenle her iki hastalığı birbirinden ayırabilmek oldukça zordur. Bu konuda kesin tanı kan analizleri sonucu verilebilmektedir. Ateş yükselir 43 dereceye kadar çıkar ve nöbetler halinde tekrarlanır. Sarımtırak renkli ve beyaz posalı ishal şeklinde bir dışkı gözlenebilir. Hasta kuşlarda genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Alyuvarların oksijen taşıyıcı gücü azalır. Solunum sıklığı artar. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Haemoproteus’da ölüm pek görülmez ancak yan hastalıklara karşı uyanık olmak gerekmektedir. BULAŞMA ŞEKLİ Atsinekleri aracılığı ile bulaşan bir hastalıktır. Atsineği hastalığı taşıyan bir güvercinden kan emer ve bu işlem sonrası mikrobu alır. Mikrop sineğin vücudu içinde bir gelişim seyri izler ve son olarak sineğin tükürük bezlerine ulaşır. Yeni bir kan emme seansı sırasında ise buradan başka bir güvercine bulaştırılır. Güvercinin vücuduna giren mikrop 6 hafta kadar sürecek bir süreç sonucu olgunlaşır ve hastalığı bulaştırabilecek konuma gelir. Ancak güvercinde hastalık belirtileri mikrobun alınmasını takiben 15 – 30 gün sonra görülmeye başlar. Hastalıktan korunabilmek için özellikle yaz aylarında atsineklerine karşı önlemler alınmalıdır. Salmanın tel kafesle kapatılarak sineklerin girişi engellenebilir. Kuşlarınızın yabani güvercinlerle olan temasını tamamen kesmeniz gerekmektedir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar, Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığında kullanılan ilaçların aynısıdır. Bu ilaçlar, quinin ( kinin ) türevleri olan Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddesine sahip ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. TUBERCULOSIS (VEREM) GENEL BİLGİLER Güvercinlerde görülen verem hastalığıdır. Mycobakterium avium adlı bir bakterinin neden olduğu bu hastalık, yaygın ve bulaşıcı bir özellik taşır. Söz konusu bakterinin 20 kadar çeşidi bulunmakla birlikte yaygın olarak 3 tipi ile karşılaşırız. Bunlar insanda, sığırlarda ve kuşlarda hastalığa neden olan türlerdir. İnsanda ve sığırlarda görülen türü kuşlarda görülmez ancak bazı papağanlar bu durumun istisnasıdır. Kuşlarda görülen türü ise insanda ve sığırlarda da görülür. Bu nedenle kuşlardan insana ve diğer bazı memeli hayvanlara bulaşabilen bir hastalıktır. Hatta yabani güvercinlerin hastalığın ciddi birer taşıyıcısı olduğunu ve hastalığı hayvanlara bulaştırmada önemli bir rol oynadıklarını söyleyebiliriz. Yavaş gelişen sinsi bir hastalıktır. Kuşlarımız hastalığı bir süredir taşıyor olmakla birlikte belirtileri oldukça geç fark edilmeye başlar. Zamanla belirginleşen ağırlık kaybı, solgunluk hastalığın dikkat çekici özelliğidir. Tedavisi olmayan bir hastalık olup genellikle ölümle sonuçlanmaktadır. BELİRTİLERİ Ağırlık kaybı ve ciddi zayıflama ile birlikte, gözlerde, tüylerde solgunluk ve matlaşma, ağız içi mükozasında belirgin renk kaybı gözlenir. Kansızlık, ishal, baş tüylerinin kısmen dökülerek kelleşmesi, elle yoklandığında göğüs kemiğinin keskin kenarının kolayca hissedilmesi gibi belirtilerin yanı sıra, mikrop bölgesel lenf bezlerinde şişme ve yerel yaralara neden olabilir. Güvercinin iç organlarında özellikle karaciğer ve dalakta sarı – yeşil peynirimsi yumrular şeklinde doku yapısı değişiklikleri meydana gelir. Bunlar ölü kuşlar üzerinde yapılacak inceleme ile tespit edilebilirler. Ayrıca yaşayan kuşlarda yapılacak kan analizi hastalığın kesin teşhisini sağlar. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkıları hastalık mikrobunu taşır. Bunların sağlıklı kuşlarımızın tükettikleri yem ve içme sularına karışması hastalığın yayılmasını sağlar. Mikrobun salmalarımızdaki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak solunum yolu ile de alınması mümkündür. Kuşlarımızın bu mikrobu toprak, mineral taşları ve grit gibi kaynaklarını yerken de alabilir. Kötü hijyenik koşullar, salmaların güneş ışığı görmemesi örneğin bodrum, depo gibi güneş görmeyen kapalı alanlarda kuş yetiştirilmesi gibi olaylar hastalık için uygun ortam yaratırlar. Salmanızın serçe, sığırcık, yabani güvercin gibi kuşlara açık olması kuşlarınıza hastalık bulaşma riskini artırır. TEDAVİSİ Ne yazık ki tedavisi olmayan bir hastalıktır. Hasta kuştan insana da mikrop geçme durumu olduğu için tedaviye çabalamak anlamsız ve zararlı olabilir. Eğer kuşunuzun hastalığının Tuberculosis ( verem ) olduğuna eminseniz bu kuşu hemen ayırmak ve söylemeye de dilim varmıyor ama imha etmek yapılacak en doğru yoldur. Çünkü hastalığı iyileştirme ihtimalimiz yoktur ve ölüm kaçınılmaz sondur. İmha yöntemi olarak öldürmek ve yakarak yok etmek önerilmektedir. HEXAMİTİASİS GENEL BİLGİLER Güvercinlerde Hexamit columbae adı verilen bir protozonun neden olduğu hastalıktır. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hexamitiasis hastalığına güvercinlerin yanı sıra tavuklar, hindiler, bıldırcınlar, keklikler, ördekler ve bazı kuş türlerinde de rastlanmaktadır. Ancak diğer türlerde hastalığa neden olan Hexamit protozonu daha farklıdır. Hastalığın karakteristik özelliği bağırsak iltihabına bağlı olarak gelişen ishal ve özellikle de kanlı ishaldir. Hastalık daha çok yaz aylarında yaygınlık kazanmakta ve özellikle genç kuşlarda daha fazla görülmektedir. Hastalığın yayılmasını önlemek için salma içi hijyenik koşullara dikkat edilmesi çok önemlidir. BELİRTİLERİ Hastalık ilk belirtisini kusma ile gösterir. Yenilen yemlerin kusulması hastalığın bir başlangıç belirtisi olmakla birlikte, mutlak değildir. Yani bu hastalığa yakalanan kuşlar mutlaka kusacak diye bir koşul yoktur. Ayrıca bu kusma başka nedenlerle olabilecek kusmalarla karıştırılabilir. Bu nedenle kusmayı takip eden günlerde yapılacak gözlemler önemlidir. Hasta kuşlarda ilk dikkati çeken özellik dışkılarının sulu ve köpüklü oluşudur. Daha sonraki aşamalarda gelişen bağırsak iltihabına bağlı olarak dışkıda kan gözlenebilir. Dışkının diğer bir özelliği de normalden daha fazla kötü bir kokuya sahip olmasıdır. Hasta kuşların ağız içi incelemesinde ağız içi mükozasında yara saptanabilir. Hastalığın gelişimine bağlı olarak, kuşlarda kayıtsızlık, bir kenara çekilip tüy kabartma ve düşünme hali ortaya çıkar. Kuşun yeme karşı ilgisi azalır ve hasta kuş daha az yem tüketmeye başlar. Buna karşın su tüketiminde bir artma vardır. Hastalığın tedavisine geç başlanması durumunda kuşlarımızda belirgin bir kilo kaybı gözlenir. Kilo kaybı özellikle genç kuşları fazlasıyla etkiler ve ölümler gelebilir. Ölüm öncesi kuşlarda titreme hali gibi bir durum saptanabilir. Aşırı kilo kaybına uğrayan kuşlarımızın tedavisini yapıp bu hastalığı ortadan kaldırsak bile kilo kaybından kaynaklanan gelişim noksanlığı bu kuşlarımızı kalan ömürleri boyunca etkiler. BULAŞMA ŞEKLİ Hastalık mikrobu, hasta kuşların dışkıları yolu ile yayılır. Dışkıda bol miktarda bulunan mikrop, bir şekilde kuşlarımızın yediği yemlere veya içtiği sulara bulaşabilir. Mikrop bulaşmış yiyeceği yiyen ya da içen kuş mikrobu alır. Mikrop vücuda girdikten sonra kuluçka süresi 4 – 5 gün kadardır. Yani mikrobun alınmasını takiben 5 gün kadar sonra hastalık belirtileri kendini göstermeye başlar. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hexamitiasis hastalığında hastalık belirtileri diğer güvercin hastalıklarından, Salmonella, E. Coli, Coccidiasis ve PMV1’e benzerlik gösterir. Bu nedenle kesin teşhis önemlidir. Hasta kuşların dışkılarında yapılacak mikroskobik inceleme sonucu hastalığın kesin tanısı yapılabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Hexamitiasis tedavisinde, Ronidazole, Metranizadol, Dimetridazole etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan güvercinler için özel üretilmiş ilaçlar yalnız yurt dışında bulunmaktadır. Yurdumuzda bunlardan sadece metronizadol etken maddeli olan bazı ilaçlar beşeri ilaç ( insanların tüketimi için hazırlanan ) olarak bulunmaktadır. Dozaj ve kullanım biçimi ayarlanarak bu ilaçlardan yararlanılabilir. Aşağıda ilk önce yurt dışında bulunan şekilleri tanıtıldıktan sonra ülkemizde bulabileceğimiz türleri hakkında da bilgi verilecektir. Bu iki ilaç Ronidazole etken maddesine sahiptir: RİDZOL-S : Toz şeklinde olan ilaç, Jeeds European firmasının bir üretimidir. %10’luk konsantreye sahip olan ilaç 4.5 litre suya bir çay kaşığı karıştırılarak 7 gün süre ile kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 –60 Dolar’dır. DACZAL TABLET : Dac Firmasının bir üretimi olan ilaç 5 mg’lık tabletler şeklindedir. Güvercin başına 1 tablet düşecek şekilde 7 gün süre ile verilir. Yurtdışı satış fiyatı 11.95 Dolar’dır. Bu iki ilaç Metranidazole etken maddesine sahiptir: FİSHZOLE TABLET : Thomas lab firmasının bir üretimi olan ilaç, tablet başına 250 mg ilaç bulundurmaktadır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Yurtdışı satış fiyatı 15.95 Dolardır. FLAGYL : Jeeds European firmasının bir üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. 4.5 litre suya bir çay kaşığı kadar karıştırılarak 8 gün kadar kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 – 55 Dolardır. Bu ilaç, Dimetridazole etken maddesine sahiptir: HARKANKER SOLUB : Harkanker firmasının üretimi olan ilaç,toz şeklinde olup kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılmaktadır. Bir poşet ilaç 4.5 litre suya karıştırılarak kuşlara 7 gün süresince verilir. Yurtdışı satış fiyatı 12.95 Dolar’dır. Ülkemizde bu etken maddelere karşılık gelen beşeri ilaçlar : Ülkemizde yukarda belirtilen 4 etken maddeden sadece Metranidazol içeren beşeri ilaç (insanların tüketimi için hazırlanmış) bulunmaktadır. Bu etken maddeyi taşıyan ilaçlar arasında Metrajil, Flagly ve Nidazol sayılabilir. METRAJİL : 250 mg’lık tablet şeklindedir. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. FLAGLY SÜSPANSİYON : 125 mg’lık toz halindedir. Su ile karıştırılıp şurup haline getirildikten sonra, kuşların içme sularına bir litre suya günlük olarak 5 ml karıştırılır. Tedaviye 3 gün süre ile devam edilir. NİDAZOL : 250 mg’lık tablet şeklinde olanı kullanılmalıdır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. PARAMYXOVİRÜS (SALLABAŞ) PMV-1 kısa ismiyle tanınan bu hastalık güvercin hastalıkları içinde en bulaşıcı ve ağır olanlarından birisidir ve Paratifo ile beraber en fazla güvercin ölümüne yol açan hastalıktır.. Ülkemizde genelde "sallabaş" adı ile bilinmesine rağmen, aslen sallabaş bir çok hastalıklardan dolayı güvercinlerimizde baş gösterebilen bir hastalık belirtisidir. Paratifo, zehirlenme, bakterisel enfeksiyonlar bu hastalıkların başında gelir ve hepsi kuşta sallabaş hareketinin görünmesine neden olur. Bu hastalıklardan bazıları ötekilerine göre daha kolay tedavi edilebilir ve bazılarının tedavisi yoktur. Fakat duymuş olabileceklerinizin aksine sahte sallabaş diye bir hastalık yoktur. Bu nedenle baş dönmesi dışında baska belirtilere bakılmadan her hangi bir tedavi yöntemine geçmek yanlış olabilir. PMV-1 kümes hayvanları hastalığı olan "Newcastle" hastalığı virüsünün yakın akrabasıdır. Fakat çeşitli kaynaklarda belirtildigi gibi "Newcastle" hastalığı değildir. PMV-1 tavuklara bulaşmıyacağı gibi "Newcastle" da güvercinlere bulaşmaz. Bu nedenle PMV işaretleri gösteren güvercinlere "Newcastle" hastalığı ilaçları kullanmak faydasızdır. (PMV 1 aşılarında Newcastle virüs kullanımı, bu virüsün paramyxovirosis ile yakın akrabalılığından istifade etmek amacıyla olup, tedavi amaçlı ilaçların bu ilişki kurularak kullanılmamasını belirtmek isterim. Not: Makaleye bu nokta veteriner arkadaşlardan gelen uyarılar sonucu eklemiştir) PMV-1'in bulaşma yolları doğrudan temas veya patojen taşıyan tozdur. Bu toz (salmalarımızda olan beyaz toz) hava yoluyla bulaşıma neden olabileceği gibi at sineği, sivri sinek, sinek, fare veya insanlar tarafındanda bir sonraki kuşa geşebilir. Bu nedenle salmaların havalandırma koşullarının ideal olması büyük derecede önemlidir. Salmalara sineklerin ve farelerin girmesini engelleyici önlemler alınması sadece bu hastalığa karşı değil bir çok hastalığa karşı etkin bir önlemdir. Bütün bu nedenlerin yanında bence en büyük tehlike insanlardan gelmektedir. Ziyaret ettiğimiz salmalarda dokunduğumuz kuşlardan veya elbiselerimize (özellikle ayakkabı tabanına) tutunan tozlardan en büyük zarar gelmektedir. Kuslarımızı görmeye gelen kuşçularda bu riske dahildir. Güvercin beslemenin sosyal bir hayat tarzı olduğunu düşünürsek bu riskleri ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını fakat önlemler alınabileceğini görürüz. Bu önlemleri düşünürken aklımızda bulundurmamız gereken bir gerçek sadece gözle görünür belirtileri taşıyan kuşların bu tür hastalıklara sahip olmadığıdır. Başı dönmüş bir kuşun bu hastalığın son aşamalarında olduğu ve büyük bir olasılıkla aynı salmada daha bir çok kuşun bu hastalığı taşıdığı (hasta veya taşıyıcı durumunda) başka bir gerçektir. Bu tür riskleri olabildiğince azaltmak için bence yapılabilecek şeyler şunlardır: * Ziyaret eden kişilerin kuşlarınıza dokunmalarına izin vermeyin. Eğer ziyaretciniz usta bir kuşçuysa nedenlerini anlıyacaktır. * Salmalarınıza yürüyerek girilebiliyorsa, ziyaretcilerinizi ya dışarıda tutun yada kullanmaları için bir iki çift terlik bulundurun. * Ziyaret ettiğiniz bir kuşçudan geri geldiğinizde salmanıza gitmeden ellerinizi dezenfekte edici bir sabunla yıkayıp elbiselerinizi ve ayakkabınızı değiştirin. * Satın aldığınız kuşları kendi kuşlarınızın yanına almadan en az 30 gün ayrı bir salmada tutup gözleme alın. Çoğu virüs ve bakterilerin yaşam devri 30 gün olduğu için kendisini göstermemiş hastalıkların kuşlarınızı etkilemeden ortaya çıkmalarını sağlamış olursunuz. * Salmanızın havalandırmasına büyük önem verin. Bu kuşların dışında sizin sağlığınız içinde önemli. * Yemlik, suluk ve banyoluklarınızı salmanın dışında tutmayın. Vahşi hayvanların bunları kullanmasını engelleyin. * Serçe, kumru gibi vahşi kuşların salmanıza girmesini engelleyin. Kuşlarımızı etkileyecek bakteri, virüs ve parazitlerin vahşi hayvanlarda doğal olarak olabileceğini ve bu hayvanları sizin gözlemliyebileceğiniz şekilde etkilemiyebileceğini unutmayın. * Kuşlarınızı taşıdıkları parazitlerden arındırın. Bunların kuşlarınızın zayıf düşüp hastalıklara kolay hedef olmasına yol açacağını bilin. * Kuşlarınızı yerde yemlemeyin. Yemlik kullanmak çoğu hastalık risklerini elemine edecektir. * Kuslarınıza her gün taze su verin. * Suluk ve yemliklerinizi temiz tutup içlerine dışkı ve toz girmesini engelleyin. * Salmalarınızı temiz tutun. * Salmaların zemininin her zaman kuru olmasına dikkat edin (bakteri ve virüsler bu ortamda yaşamlarını sürdüremez ve çoğalamazlar). Dışkıları devamlı temizleyin. Çoğu hastalıkların ve kurtların bu yolla bulaştığını unutmayın. * Hastalık belirtileri gösteren kuşlarınızı hemen ötekilerinden ayırın. Bunlar benim yapmaya çalıştığım ve tavsiye ettiğim şeyler. Bunlardan her yapılan kuşlarınızın hastalanma olasılığını biraz daha azaltır. Kuşlara dokunmanın bu hastalıkla ilgisini ben kötü bir anı ile biliyorum: Yıllar önce Atlanta'dan ziyaretime gelen arkadaşım Eran'la beraber Afganistanlı bir arkadaşın kuşlarını seyretmeye gittik. Güzel bir gün geçirdik. Beraber kuşlarını uçurduk, yeni çıkan yavrularına baktık. Akşam üzeri bizim eve geldik. Eran daha ilk defa benim kuşları görüyordu. Ona ilk gösterdiğim kuş benim dumanlıların yavrusuydu. Övüne övüne gösterdim ve yavruyu anlata anlata bitiremedim. Kuş Eran'ında bayağı hoşuna gitti. Ondan sonra ergen kuşları uçurup seyrettik. Onlarda inmeden benim dumanlı yavruyu havaya attım. Daha ikinci uçuşu olduğu halde beni mahcup etmedi. Bir iki kere kuyruğunun üstünde kaydı ve ilk taklasını attı. Nasıl ama dedim. Kuş böyle olur. Daha sarı sarı tüyleri var. İki tur daha atabilse oyuna girecek. Benim gurur kaynağım. Kuşları içeri soktuk. Aksam yemeğini yiyip Eran'ı hava alanına götürdüm ve yolcu ettim. Ertesi gün akşam üzeri yine kuşlara gittigimde her zamanki gibi gözlerimin ilk aradığı kuş dumanlı yavruydu. Fakat bu sefer hafif bir halsizliği vardı. Pek uçmakta istemedi. Bende zorlamadım. Bundan sonra her gün dahada kötüye gitti ve bir süre sonra kafasıda dönmeye başladı. Ne kadar uğrastıysam nafile. Ben bunları yaparken bir gün Afganistanlı arkadaştan e-mail geldi. Halim kötü diyordu. Kuşlarım teker teker dökülüyor. Her gün bir iki tanesi ölüyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Birden ziyaret ettiğimiz gün aklıma geldi. Söylediğine göre ilk ölen kuş biz gittiğimizde ilk gösterdiği kuştu ve bende elime alıp incelemiştim. Eve geri geldigimde arkadaşıma kusları göstereceğim diye heyecanla ellerimi yıkamadığımıda hatırladım. İlk dokunduğum kuşumda gözüm gibi baktığım dumanlı yavrumdu. Bazen böyle hatalarımızla öğreniyoruz. Umarım benim öğrendiklerimde başkalarının hata yapmadan öğrenmesine katkıda bulunur. PMV-1'e geri dönelim: Bu hastalığın işaretleri ilk olarak kuşların fazla su içmeye başlaması ve sulu dışkularuyla başlar. Kısa zamanda kuşlarda sinir sistemi sorunları görülür. Felç, boyun titremesi, fazla ürkeklik ve klasik vücudun (özellikle boyun) dönmesi veya kıvrılması. Sinir sistemi bozukluklarının başlamasından önce bu hastalığı teşhis edebilmek için şüphelendiğiniz kuşu sırtının üzerinde yere bırakarak veya aniden yanında elinizi çırparak korkutup havalanmasını sağlıyabilirsiniz. Sinirsel bozukluk gözle görünmese dahi bu hastalığı taşıyan kuşda etkisi başlamışdır ve kuş sağlıklı olduğunda yapabileceği gibi korkutulduğunda normal bir kalkış yapamaz. Uçuşa kalkışında bir bozukluğa şahit olabilirsiniz. Sırt üstü pozisyondan ayağa kalkmasıda sorunlu olabilir. Şüphelendiğiniz kuşu gözlem altına aldığınızda yemini yerde verirseniz, yem yemekte güçlük çektiğini görebilirsiniz. Tam yeme gaga atarken başının kenara çekmeside klasik bir işaret. Hastalık ilerledikce bu hareket dahada ağırlaşacak ve kafasının tamamen dönmesine kadar gidecektir. Bu kuşları beslemek için kenarları alçak olan tabak şeklinde yemlikler ve suluklar kullanabilirsiniz. Fakat hastalık ilerledikce yem yemek ve su içmek kuş için imkansızlaşacaktır. Bu durumda elle beslemeye geçmeniz gerekebilir. Hastalıkları bu seviyeye gelen kuşların bazıları hemen ölürler ve bazılarıda yaşadıkları halde hayatlarının sonuna kadar hafif sinir sistemi bozuklukları gösterirler. Sonuçta bu hastalıktan kuşların kurtulması mümkün değildir. Yaşayanlarda taşıyıcı haline gelirler. Boyun dönmesinin ve öteki sinirsel bozuklukların bir çok hastalığa özellikle Paratifo'yada özgü olduğunu düşünürsek bu hastalığa kesin teşhis koymanın tek yolu alınacak kanın labaratuarda analize edilmesidir. PMV-1 taşıyan kuş iki üç hafta içinde antikor (kana dışarıdan giren maddelere karşı savunmaya geçen madde) üretmeye başlar ve bu antikorlar labaratuarda teşhis edilebilir. Çoğunlukla PMV-1'e yakalanan kuşlarda Paratifoda mevcuttur. Paratifo kendisini ilk iki üç gün içinde gösterdiği için test sırasında bu hastalığıda aramak yerindedir. İlk teşhisden sonra kuş paratifo için tedavi edilirse ve iyileşme gösterirse bu PMV-1 virüsüne karşı vücudun savunmasını kolaylaştırır. Dolayısıyla, anlıyacağınız gibi PMV-1'in antibiyotiklerle veya her hangi başka bir ilaçla tedavisi mümkün değildir. Yapılabilecek tek şey bu hastalığa karşı sağlıklı kuşları her yıl aşılamaktır. Konuıtuğum bazı kişiler bu aşının sadece 6 ay vücuda yararlı oldugunu ve 6 ay sonra tekrarlanması gerektiğini savunuyor. PMV-1 aslında tek başına kuşları öldürmez. Kuşların ölüm nedenlerinin başında yem ve su alamamaları gelir. Bunun yanında PMV-1 kuşun vücut savunma sistemini aşırı derecede yıprattığı için aynı zamanda kuşda baska hastalıklarda mevcuttur. Bunların başında daha önce dediğim gibi paratifo gelir. Pamuk ve Coccidiosis bunu takip eder. Hastalanan kuşlarınızın tedavi edilemiyeceği ve ölmiyenlerin bile taşıyıcı hale geleceği düşünülürse, istemesekde bir ilaç bulunana kadar tek çözüm bu kuşların imha edilmesidir. Ne olursa olsun, bu hastalığı taşıyan kusları satmak veya başkalarına vermek yapılmaması gereken bir şeydir. Bulaşıcılık özelliği çok fazla olduğu için PMV-1 salgınına yol açacak bir harekettir. Umarım kimse kendi kuşlarında yaşadığı duyguları başka bir kuşçunun veya kuşçuların yaşamasını istemez. Eğer hasta kuşlarınız sizin için çok değerliyse ve imha edemiyecekseniz, öteki kuşlarınızdan her zaman ayrı tutulmalı ve öteki kuşlarınızında devamlı aşılarının yapılması gerekmektedir. Bu hastalığı geçiren kuşların aşılanması mümkün değildir. Eğer kuşlarınız aşılanmamışsa ve bu hastalığın bir kuşunuzda mevcut olduğunu düşünüyorsanız, acil olarak geri kalan kuşlarınızı aşılıyabilirsiniz. Fakat aşıyı vurduktan sonra antikorun iki üç hafta içinde üretilmeye başlamasından dolayı bu süre içinde hastalığa yakalanan başka kuşlarınızda olabilir. Hasta kuşları imha ettikten veya salmadan çıkarttıktan sonra arta kalan yemlerin ve dışkıların her gün temizlenmesi ve salmanın bir ucundan öteki ucuna kadar dezenfekte edilmesi şarttır. Dezenfekte etmek için "SANICOOP" gibi hazır temizleyiciler kullanabileceğiniz gibi kloraklı çamaşır suyuda kullanabilirsiniz. Bundan bahsetmişken bu tür dezenfekte işlemlerini gelenek haline getirip en az haftada bir bütün yemlik ve sulukları dezenfekte etmenizi ve buna yapabildiğiniz kadar bütün salmayı eklemenizi tavsiye ederim. PMV-1 hastalığı süresince kuşlarınıza genel antibiyotik vererek yan hastalıklarla başa çıkmanız ve B vitamini takviyesiyle kuşunuza yardımcı olmanız, değerli kuşlarınızın kendilerini en kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur. PLASMODİOSİS (SITMA) GENEL BİLGİLER Bu hastalık, malaria ya da sıtma adı ile bildiğimiz hastalığın güvercinlerde görülen türüdür. “Güvercin Sıtması” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığa neden olan mikrop, plasmodiasis ( plasmodium ) adı verilen tek hücreli bir protozondur. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Güvercin sıtmasının bulaşma ve yayılmasına neden olan en önemli etken sivrisineklerdir. Bu hastalık yaz aylarında hızlı bir şekilde yayılır ve bir çok güvercini etkiler. Yabani güvercin türlerinde oldukça yaygındır. Yapılan bir araştırmaya göre yaz aylarında yabani güvercinlerin % 35’inde bu hastalığa rastlanmıştır. SİVRİSİNEKLER Sürekli güvercinlerin üzerinde yaşama eğiliminde olmadıklarından güvercinlerin bir dış paraziti olarak adlandırılmamakla birlikte sivrisinekler, zaman zaman güvercinlerden de kan emmektedirler. Özellikle bazı türleri kuşları ve güvercinleri tercih etme eğilimindedirler. Sivrisinekler, güvercin sıtmasına neden olan başlıca mikrop taşıyıcı canlılardır. Bataklık alanlar, su birikintileri, dere ve nehir kenarları, gibi sulak alanlar sivrisineklerin üreme ve gelişme alanlarını oluşturur. Dişi sinek buralara larvalarını bırakarak çoğalır. Sivrisinekler kan emerek yaşayan birer canlıdırlar. Ancak sadece dişi sivrisinekler kan emerler. Dişilerin yumurta geliştirebilmeleri için kana ihtiyaçları vardır. Erkek sivrisinekler ise su ya da bitki özsularıyla karınlarını doyururlar. Dişi sineğin kan emdikten sonra bu kanı sindirme işlemi ortalama üç – dört gün sürer. Bu süre içinde yumurtalar olgunlaşır. Daha sonra kan emme işlemi tekrarlanır. Yumurtalar 3 gün içersinde açılır ve 20 – 22 derece sıcaklıktaki bir su da 15 günlük bir sürenin sonunda erginleşirler. Dişi sivrisineklerin ömrü, yaz aylarında fazla aktiviteden dolayı 2 ay kadardır. Buna karşın kış aylarında 9 ay kadar yaşarlar. Erkek sivrisinekler ise çok daha az ömürlüdürler. Çoğu, çiftleşmeden hemen sonra ölürler. Sivrisinekler kan emmek için genellikle geceyi beklerler. Kanını emeceği canlıyı bulmasında kısa mesafelerde sıcaklık ve nem gibi uyarılar, gelişmiş duyu organları sayesinde kolayca algılanabilir. Sivrisinek kan emeceği canlının çıplak bir noktasına konar ve kan emmek için özelleşmiş hortumu sayesinde bu işi gerçekleştirir. Ağız parçaları deriyi delebilecek tarzda sokucu bir yapıdadır. Her sokuşta yaraya tükürük akıtılır böylelikle kan emilmese bile hastalık taşıyan mikroplar bulaştırılabilir. Sivrisinek türleri içersinde, Culidae familyasına dahil olan Anopheles, Culex ve Aedes türleri yaygın olarak gözlenen ve gerek insan ve gerekse hayvanlardan kan emen türlerdir. Bu türler kuşlar ve güvercinlerden de kan emerler. Özellikle Culex pipiens’i adı ile bilinen tür özellikle kuşları tercih etmektedir. Ancak bu türler içinde sadece Anopheles türü üyeleri sıtma mikrobunu taşırlar. Ülkemizde sıtma mikrobu taşıyan Anopheles türleri arasında Anopheles sacharovi ile Anopheles maculipenis en yaygın rastlananlardır. Anopheles türlerini diğer sivrisineklerden ayırt etmenin en kolay yolu bir yere konduğunda duruş şekline bakmaktır. Anopheles türleri kondukları zemine vücutları dar açı yapacak şekilde dururlar. Diğer türlerin vücutları zemine paralel konumdadır. Ayrıca Anopheles türlerinin uzun ayakları, yuvarlaklaşmış pulları ve hafif benekli kanatları bulunur. Bu özelliklere bakarak uzman olmayan birisi bile hastalık taşıyıcısı Anopneles’i diğerlerinden ayırt edebilir. HASTALIĞIN BELİRTİLERİ En dikkat çekici özellik nöbetler halinde tekrarlayan ateş yükselmesidir. Kuşu etkileyen plasmodium türüne göre ateş süreleri ve tekrarlanma sıklıkları değişebilir. Bu dönemlerde kuş birden durgunlaşır, bir kenara çekilip düşünmeye ve tüy kabartmaya başlar. Nöbet geçtiğinde kısmen düzelmiş gibi bir görüntü sunar ancak genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Böyle bir durumda ölümcül sonuçlar doğurabilir. Hastalığın kesin teşhisi kan analizi ile yapılabilir. Tedavi edilmemesi durumunda hastalık kronikleşme eğilimi gösterir ve zamanla böbrekleri tahrip ederek kuşun ölümüne neden olabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILAN İLAÇLAR İlaçla tedavi edilebilen bir hastalık olmakla birlikte hastalığın teşhisinde gecikilmesi ve tedaviye geç başlanması sonucu tedavisi zor hale gelebilir. Hastalıktan kaçınabilmek için özellikle salmalarınızın içine sivrisineklerin girmesini engellemek gerekmektedir. Uygun gözenekli bir kafes teli kullanılabilir. Kuşlarımızın diğer yabani güvercinlerle ve başka kuşlarla olan temasını engellemek yerinde olur. Quinie ( kinin ) etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçlar, Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddelerine sahip olan çeşitli ticari isimlerdeki ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. Pox (Frengi - Çiçek) Frengi, halk arasında bazen çiçek olarakta geçer, "borreliota avium" virüsünün neden olduğu bir hastalıktır. Özellikle posta güvercinlerinde olmak üzere çoğunlukla sıcak havalı bölgelerde ortaya çıkar. Çoğu virüs nedenli hastalıkların aksine bulaşıcılığı dışkılardan değil, kan emici parazitlerden (sivri sinek, kene, sakırga, uyuz böceği etc.) dolayıdır. Parazitler taşıyıcı görevi yapıp hastalığı güvercinden güvercine bulaştırır. Bu virüs temasla bulaşabileceği gibi içme suyunda günlerce yaşayabilir. Virüs hasta kuşlar tarafından salya ve sümük ile vücuttan atılabilir. Bu sıvılar yerde kuruduktan sonra tozlaşarak hava yoluyla bulaşıma neden olabilir. Virüsün bu yolla vücuda girebilmesi için güvercinin vücudunda yaranın (kavga sırasında göz ve gaga kenarındaki yaralanmalar gibi) mevcut olması lazımdır. Virüs vücutta bulduğu yaralardan kan sistemine geçip burada çoğalır ve bu safhadan sonra yeniden deri yüzeyine gelip burada tomurcuklanır. Tomurcuklanma insanlarda görülen çiçek hastalığına benzer (hastalık isminide buradan almıştır). Tomurcuklanma çoğunlukla derinin tüylerle kaplı olmadığı kısımlarda baş gösterir. Göz çevresi, gaga başlangıcı ve bacaklar tomurcuklanmanın kabuklaşmış bir şekilde görülebileceği bölgelerdir. Hastalık hızla ilerler ve ve tamurcuklar irin üretmeye başlarlar. Hastalığı öldürücü yapanda bu özelliğidir. Virüs burun, ağız veya boğaza yerleşip irin üretmeye başladığında kuşların nefes alması ve yem yemesi büyük derecede zorlaşır. Hasta kuşun boğazına bakıldığında sarı ve sert irin parçaları görülebilir. Bu parçalar tomurcuk yaralarından çıkarak oluştuğundan sıyrılması veya deriden koparılması oldukca zordur. Bu safhada akılda bulundurulması gereken en önemli şey görülen belirtilerin pamuk (trichomoniasis) ile aynı olmasıdır. Pamuk tedavisi altında bulunan bir kuşun tedaviye cevap vermemesi halinde frengi tedavisine geçilmesinde fayda vardır. Bu iki hastalığın aynı zamanda bir kuşda mevcut olma olasılığıda yüksektir. Frengiyi pamuktan ayırmanın en kolay yolu tomurcuklanmanın bacaklarda veya pamuğun olmıyacağı bir şekilde göz çevresinde bulunmasıdır. Bunun yanında mikroskop altında teşhis konulabilir. Frengi daha çok genç kuşlarda ortaya çıkar. Yavruların derisinde kahverengimsi renklenmeler görülebilir. Frengili bir kuşun nefes alma ve yeme sorunlarının dışında yan hastalıklara karşı açık olması başka bir sorundur. Bu konuda yardımcı olabilmek için A vitamini takviyesi yaparak derinin dayanıklılığını arttırıp tomurcuk yaralarının hızla iyileşmesini sağlıyabilirsiniz. Frengi geçiren kuşlar hayatlarının sonuna kadar bu hastalığa bağımsızlık kazanır (Burada frenginin değişik varyasyonlarının var olduğu unutulmamalı. Bağımsızlık sadece kuşun atlattığı varyasyona karşı oluşur). Yıllık frengi aşısı (İğne yerine kuşun baldırından yolunan bir kaç tüyle derinin tüy deliklerinden kanamasını sağlayıp buraya sürülecek süngerimsi bez parçaları ile veriliyor) bu hastalığa karşı kuşlarınızın en sağlam savunması olur. Colombovac'ın frengi ve paratifo karışım aşısı kullanılarak iki hastalığa karşı birden aşılıyabilirsiniz. Bu aşı iğneyle her kusa 0.02cc ölçüsünde boyundan verilir. 6 haftalıktan küçük kuşlara aşı yapmamanız ve bir kere açılan aşı paketini bir daha kullanmak üzere elinizde tutmamanız önemlidir. Frengi tek başına kuşları zor öldüreceği için tek yapacağı şey kuşların çirkin bir görünüşte olmalarını saşlamasıdır. Asıl sorun yan hastalıklardan gelmektedir. Bunun dışında pamukla beraber baş göstermesi bir çok kuşunuzu kaybetmenize neden olabilir. Hastalık sırasında 1/4 Carnidazole tabletini kuşlara ağızdan 6 gün süresince verip bunu 7 gün süresiyle Albon vererek takip etmek bu yan hastalıkların etkisini ortadan kaldırır. Bunların dışında Pox Dry ilacını hem frengi hemde pamuk yaraları üzerine sürerek hızlı bir şekilde kurumalarını sağlıyabilirsiniz. Bu hastalığın bulaşmasının en büyük nedeni parazitler olduğu için salmanızda kuşlara değmiyecek yerlerde parazit (sinek?) kağıdı kullanabilirsiniz. Belli bir süre sonra bu kağıtların güvercin tozu nedeniyle etkisiz hale gelmesi doğal. Bu durumda kağıtları sıcak suda sabunla hafifce yıkayıp yeniden kullanabilirsiniz. Bunu yaparken pilastik eldiven takmanız iyi olur. Eğer bu kağıtları kullanmak zor geliyorsa (kuşlara sert bir şekilde yapışırlar) boş bir cam kavanoza beş altı tane kağıt şeridini koyup salmada geceleri ağzını açabilirsiniz. Böylece kuşlarınıza zarar vermesini ve tozlardan etkilenmesini engellemiş fakat sinek, sivri sineklerden kurtulmuş ve öteki parazitleride salmadan uzaklaştırmış olursunuz. Kronik Solunum Yolu Hastalıkları Chronic Respiratory Disease İngilizce adından kısaltılarak CRD adı ile anılan ve Türkçe’ye “kronik solunum yolları hastalıkları” olarak çevirebileceğimiz bu hastalık tek bir hastalığın adı değil, solunum yollarında görülen bütün hastalıkları kapsayan ortak bir adlandırmadır. Güvercinlerde görülen CRD hastalıkları 3 tanedir. Bu yazı kapsamında söz konusu 3 hastalık hakkında bilgi verilecektir. Bu hastalıklar şunlardır ; 1 ) Ornithosis 2 ) Coryza 3 ) Mycoplasmosis Solunum yollarında görülen bu hastalıklar güvercinlerde çok yaygındır. Kış aylarında havanın soğumasına paralel olarak bu hastalıklarda da artma gözlenir. Bu hastalıklar aslında pek çok faktörün karşılıklı etkileşimi sonucu gelişmektedir. Kuşlarımız için öldürücü bir hastalık görünümü sunmamakla birlikte bazı ağır vakalar ölüm riski taşımaktadırlar. Ancak asıl sorun CRD hastalıklarının, başka hastalıklarla birlikte görülme eğiliminde olmasıdır. Bu durum kuşlarımızda ciddi güç kaybı yaratmakta ve hayati risk tehlikesi artmaktadır. Kuşlarımızda görülen uçuş yeteneklerinin azalmasının en önemli nedenleri arasında CRD hastalıkları gelmektedir. Stres etmenleri, kötü hijyenik koşullar vb. hastalığın gelişmesinde çok önemli rol oynarlar. Bu etkenler yok edilmediğinde hastalık geçmiş gibi görünse bile her zaman tekrarlama eğilimindedir. Şimdi bu hastalıkları tek tek ele almak istiyoruz. ORNİTHOSİS GENEL BİLGİLER Chlamydia Psittaci adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Psittacosis adı ile de bilinen bu hastalığa, bazen etken olduğu mikrop nedeni ile Chlamydia hastalığı da denilmektedir. Aslında bir solunum yolları hastalığıdır. Güvercinlerde dikkat çekici belirtisi gözlerde olduğu için bir göz hastalığı olarak algılanır. Güvercinler arasında yaygın olarak gözlenen hastalıklardan biridir. Bir çok kuş türünde gözlenen bu hastalık dünya çapında yayılmıştır. Diğer evcil olmayan kuş türleri hastalığı taşıyıcı rol oynamaktadırlar. Kuşların yanı sıra insan ve diğer memeli hayvanlarda da görülmektedir. Yaygın olarak papağanlar, güvercinler, hindiler ve ördeklerde rastlanır. Chlamydia Psittaci kendi içinde hem RNA hem de DNA bulunduran bir bakteri olmakla birlikte üreyebilmek için içinde bulunduğu vücuttan bu maddeleri almak durumundadır. Bunun sonucu olarak vücut hücrelerinde bozulmalara neden olur. BELİRTİLER Hastalık uzun süre belirgin bir belirti vermeyebilir. Bu nedenle gözden kaçar ve dikkat edilmez. Ancak kuşun güç kaybına bağlı olarak kendini birden ortaya koyabilir. İlk aşamalarda kuşlarımızdaki performans eksikliğinin yaygın sebebi olabilir. İyi uçan bir kuşumuzun belirgin başka bir neden olmaksızın uçuş gücünün düşmesi dikkatimizi çekmelidir. Yavru kuşlarda yavaş gelişme durumu dikkat çekicidir. Hastalık, sonraki aşamalarda iştahsızlık, tüy kabartma, kilo kaybı, karışık tüyler, titreme, gerginlik hali, yeşilimsi ishal ve solunum yolları sorunları ile kendini gösterir. Daha ağır vakalarda mikrop karaciğere yayılır ve burada iltihaba neden olur. Bu aşamada hastalık ölümcül olabilir. Hastalığı geçiren ve tedavi olan kuşlar kısmen bu mikroba karşı güç kazanırlar ve tekrar bu hastalığa yakalanma riskleri azalır. Mikrop vücuda girdikten bir süre sonra gözlerde ve özellikle de tek gözde yaşarma ve akıntı ile kendini belli eder. Aslında başka belirtileri olmakla birlikte bunlar genellikle dikkatten kaçmaktadır. Böyle olduğu için Ornithosis sanki bir göz hastalığı gibi algılanmakta ve bir çok kaynakta Ornithosis ( one eye cold ) olarak belirtilmektedir. ONE EYE COLD ( TEK GÖZ SOĞUK ALGINLIĞI ) Chlamydia Psittaci mikrobun gözlere yayılması durumunda ilk belirtiler gözde yaşarma ve akıntıdır. Daha sonra kuşun gözünün etrafı tam yuvarlak bir halka şeklinde hafif şişer ve kızarır. Su toplamış gibi bir görünümü vardır. Genellikle tek gözde ortaya çıkar. Bu nedenle hastalığa İngilizce “One Eye Cold” denilmektedir. Tedavi edilmediği taktire bu kızarıklık gözün etrafına doğru yayılır ve genişler. Gözdeki yaşarma ve akıntı mikropludur ve mikrobun etrafa bulaşmasına yol açar. Güvercinlerde gözlerde belirti veren diğer bir hastalık olan Coryza ile karıştırılmamalıdır. Bazı durumlarda gözdeki enfeksiyon körlük ile sonuçlanabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Kuşların mikrop taşıyan göz akıntıları salmalarımızın içinde bulaşmaya neden olurlar. Mikrop salma içindeki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak taşınır. Solunum yolu ile diğer kuşlara geçer. Hasta kuşlarla aynı banyo suyunda yıkanan diğer kuşlar hastalığı kapabilirler. Bu hastalığın önemli bir özelliği insana da bulaşmasıdır. Eğer güvercininizden mikrop kapmak istemiyorsanız dikkat etmeniz ve hasta kuşlarınızı süratle tedavi etmeniz gerekmektedir. Güvercin tozunun solunması yolu ile mikrop insana geçebilmektedir. Hastalık mikrobu güvercin tarafından bırakıldıktan sonra 48 saat kadar salma içinde aktif konumdadır. Bu süre içinde mikrop alınırsa mikrobu alan insanın hassaslığına bağlı olarak 5 – 14 gün arasında hastalığın ilk belirtileri görülmeye başlar. İnsandaki belirtiler gribe benzer. Ateş, baş ağrısı, göğüs ağrısı, yorgunluk, kuru öksürük ve bazı vakalarda mide bulantısı ve kusma görülür. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hastalığın kesin teşhisi kan tahlili ile yapılabilir. Ölü kuşlar üzerinde yapılacak otopside karaciğerde yapılacak inceleme ile belirlenebilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri nedenli bir hastalık olduğundan antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotik uygulaması oldukça olumlu sonuçlanmaktadır. Çeşitli antibiyotikler bu amaçla kullanılabilir. Yurt dışında bu hastalık için üretilmiş olan güvercin ilaçlarında yaygın olarak Chlortetracyline ve Doxycyline etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Ayrıca kuşların multivitamin takviyesine gereksinimleri vardır. Tedavi sırasında kuşların kalsiyum kaynaklarından ( grit taşları, gaga taşları vb) uzak tutulması gerekmektedir. Çünkü kalsiyum Chlortetracyline’nin ve Doxycyline’nin etkisini azaltmaktadır. Yumurtlama dönemlerinde olan kuşlarda bu ilaçlar kullanılmamalıdır. DEVAMİSİN OBLET Chlortetracyline Hydrochloride etken maddeli bir ilaçtır. Her oblette 500 mg etken madde bulunur. 12 Obletlik ambalajlar halinde piyasada satılmaktadır. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur, Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 15 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ¼ tablet karıştırmak uygun olabilir. DOXİVET –10 SOLÜSYON Doxycyline Hiklat etken maddeli bir ilaçtır. Farmavet ilaç firmasının bir üretimidir. 1 ml ilaçta 100 mg etken madde bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur. Ticari şekli 1 ve 5 litrelik ambalajlar halindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 25 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ½ ml karıştırmak uygun olabilir. TERRAMYCİN GÖZ MERHEMİ Beşeri ( insanlar için üretilmiş) bir ilaçtır. Pfizer firmasının bir üretimi olup, eczanelerde bulunur. Etken maddesi, Oxytetracyline ve B vitaminidir. Antibakteriyel etkili bu merhemin deri ve göz için olan iki tipi bulunmaktadır. Göz için olanı güvercinlerde One eye cold hastalığında haricen yani dışarıdan sürülmek sureti ile kullanılabilir. Günde 1 – 2 kez dıştan göze sürülür. Ticari şekli 3.5 gr’lık tüpler halindedir. BAVİTSOLE ORAL SOLÜSYON Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. A, D3, E ve C vitaminleri bulunduran kompleks bir ilaçtır. Güvercinlerde her türlü vitamin eksikliklerinde, çeşitli hastalıkların tedavisinde takviye olarak ve sulfa grubu ilaçlar ile antibiyotiklerin yanında destekleyici olarak kullanılabilir. Bu ilacı tercih etmemin önemli bir nedeni içinde kalsium bulundurmamasıdır. Böylece sulfa grubu ilaçlar ile bazı antibiyotiklerin yanında kullanılması gayet uygundur. Ticari şekli 1 litrelik solüsyon halindedir. Güvercinler için 1 litre içme suyana 10 kuş hesabıyla 1 cc ilaç katılarak kullanılabilir. İlaç kullanımına 5 gün devam edip bir süre ara verdikten sonra tekrar başlanabilir. CORYZA ( CATARRH ) GENEL BİLGİLER “Akut Nezle” adı ile Türkçeleştirebileceğimiz bu hastalığa Hemophilus İnfluenzae adlı bir bakteri neden olmaktadır. Kış aylarında daha çok görülen bir hastalıktır. Hastalığın mikrobu güvercinin üst solunum yollarına yerleşir ve çeşitli rahatsızlıklar yaratır. Çoğu zaman Ornithosis ve mycoplasmasis ile bağlantılı olarak gelişir. Hızlı bir gelişme gösterir. Hassas bazı kuşlarda mikrobun vücuda girişinden itibaren 3 gün içinde hastalığın belirtileri görülmeye başlar. BELİRTİLER Başlangıçta kuşun boğazda sümük salgısı vardır. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Kuşta solunum zorluğu, hırıltılı soluma, ses çıkartırken hırıltılı tonlar gözlenebilir. Sulu yeşilimsi bir ishal ile birlikte ağırlık kaybı, uçma isteksizliği ve yavru veriminde düşme vardır. En belirgin özellik, burun akıntısı ve her iki gözde de yaşarmaların olmasıdır. Burun akıntısı ve sümük kokuludur. Sinüslerde şişme gözlenir. Buna bağlı olarak kuşun yüzünde ve özellikle göz altlarından buruna doğru olan bölümlerde, alın kısmında hissedilir bir şişme oluşur. Öldürücü bir hastalık değildir. Bu hastalıktan ölüm oranı oldukça düşüktür. Ancak güvercinlerde ciddi strese neden olan bu durum diğer hastalıkların ortaya çıkma ihtimalini hızlandırır. BULAŞMA ŞEKLİ Diğer evcil olmayan kuşlarla her türlü temasın kesilmesi gerekir. Bu kuşlar mikrobu taşıyıcıdırlar. Hasta kuşların akıttıkları göz yaşı ve sümük gibi salgılar mikropludur. Bu salgıların kuruyup toz haline gelmesi ve bu tozun solunması yolu ile hastalık bulaşabilir. Ayrıca aynı salgıların içme suyuna bulaşması ile bu suları içen kuşlarda hastalanabilirler. Doğrudan temas ise başka bir bulaşma yoludur. Eğer salmanızda bir güvercin hastalandıysa mikrobun bütün salmaya yayıldığını düşünerek önlem almanız gerekmektedir. Temizlik, salma içinde havadar bir ortam yaratılması rutubetin önlenmesi ve hijyenik koşullara uyulması hastalık riskini azaltacaktır. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin olarak teşhis edebilmek için burun veya göz akıntısının laboratuvar analizi gereklidir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ Bakterilerin neden olduğu bir hastalık olduğu için antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotiklerin yanı sıra vitamin takviyesi de önemlidir. Ornithosis için kullanılan ilaçlar aynen Coryza için de kullanılabilir. Farklı olarak Tylosin ve Eritromycin etken maddeli antibiyotikler ilave edilebilir. Vitamin olarak yukarda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. TYLAN SOLUBE Tylosin etken maddeli bir antibiyotiktir. Lilly - Ellanco fimasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Kullanılacak doz 10 güvercin için 1 gram ilaç 2 litre içme suyuna karıştırılarak verilebilir. İlaç tedavisi 2 gün sonra kesilmelidir. Ağır durumlarda tedavi 5 güne kadar uzatılabilir. ERİTROM TOZ Eritromycin etken maddeli bir antibiyotiktir. 1 gram ilaç 55 mg etken madde içerir. Ticari şekli 50 ve 225 gr’lık cam kavanoz halindedir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. 1 litre içme suyuna 1 ölçek ilaç ( 2.5 gr ) karıştırılarak 5 gün süre ile kullanılır. kullanılır. MYCOPLASMOSİS ( MYCOPLASMA ) GENEL BİLGİLER “Kronik Nezle” olarak adlandırabileceğimiz bir hastalıktır. Hastalık genellikle diğer solunum yolları hastalıklarının ( Ornithosis ve Coryza ) bir devamı şeklinde kendini gösterir. Hastalığın etkeni mycoplasma denilen bakteri kökenli bir organizmadır. BELİRTİLERİ Hastalık belirti olarak diğer solunum yolları hastalıkları ile benzer bir görüntü sunduğu için ayırt edilmesi oldukça zordur. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Burunun dış deliklerinde sümük şeklinde oluşum vardır. Burun akıntısı gözlenebilir. Aksırma vardır. Sinüslerdeki şişmeye bağlı olarak yüzde ve özelliklede alın bölgesinde şişlik görülebilir. Kuşun ateşinde yükselme saptanabilir. Özellikle geceleri hırıltılı soluma, hırıltılı ses çıkarma ve nefes alıp verme zorlukları gözlenebilir. Kuş nefes alırken burnu tıkalı olduğu için gagasını açma ihtiyacı hisseder. Solunum yetersizliğine bağlı olarak kandaki oksijen miktarı azalır ve kuşun derisinin rengi mavimsi bir görünüm kazanabilir. Kuşun karın ya da göğüs bölgesindeki tüyler aralanıp deri rengi kontrol edilebilir. Güvercinlerimizin uçuş performansını ve yumurta üretimini olumsuz etkiler. Bu hastalıktan ölüm olayı görünmez ancak bu hastalığın en önemli özelliği diğer bazı hastalıklarla birlikte seyretmesidir. Böyle olduğunda kuşumuz için ölümcül risk yaratır. BULAŞMA ŞEKLİ Bu mikroorganizma sadece canlı vücutlarda yaşayabilir. Kuşun vücudunun dışında yaşam süresi 15 – 20 dakika ile sınırlıdır. Bu nedenle fazla bulaşıcı bir hastalık değildir. Bulaşma daha çok direk temas yolu ile olmaktadır. Evcil olmayan diğer kuş türleri mikrobu taşıyıcıdırlar. Hastalığın yayılmasını sağlayan en önemli etkenler arasında, olumsuz hijyenik koşullar, salma içinde rutubetli ve havasız ortam başta gelmektedir. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin tanı hasta kuşun kan analizi ile olabilir. Kuşun salgıladığı balgamın tahlili ise hastalığın aşamaları ve seyri konusunda bir fikir vermektedir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın tedavisinde antibiyotikler ve vitaminler kullanılmaktadır. Ancak genellikle başka hastalıklarla birlikte görüldüğü için ilaç seçimi buna göre değişebilir. Enrofloxacin, Oxytetracyline, Chlortetracyline ve Doxycyline, Tyolisin etken maddeli ilaçlar tercih edilmektedir. Vitamin olarak yukarıda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. BAYTRİL % 2.5 ORAL SOLÜSYON : Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Kuvvetli bir anti – bakteriyeldir. Etken maddesi Enrofloxacin’dir. 1 cc ilaç 25 mg etken madde içerir. Aynı ilacın % 10 konsantrasyona sahip olanı da vardır. Ancak %2.5’luk olan güvercinler için daha uygundur. Hem de fiyat olarak daha ucuzdur. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde kısa adı CRD olan kronik solunum yolları hastalıklarında ve Salmonella’da kullanılmaktadır. Kullanılacak doz, güvercin için, kuş başına 5 mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için, 2 litre suya 0.5 cc ilaç karıştırmak uygundur. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilmelidir. Ticari şekli 20, 50, ve 100 ml’lik şişeler halindedir. Salmanızda yumurtlamak üzere olan kuşlarınız ya da bir aydan küçük yavrularınız varsa bu ilacı kullanmayınız. Yavrularda sakatlıklara neden olabilmektedir. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. CADİDİASİS(TERS KURSAK) GENEL BİLGİLER Sour crop İngilizce adından Türkçe’ye çevirerek “ters kursak” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığın bir diğer adı da Candida’dır. Ancak hastalık Mycosis, Muget, Yeast ve Trush adları ile de bilinmektedir. Fungal bir hastalıktır. Fungal ( mikotik ) hastalıklar, toplumda yaygın adı ile mantar hastalıkları olarak bilinirler. Cadidiasis de sindirim bölgesinde özelliklede üst sindirim bölgesinde görülen müzmin formlu bir mantar hastalığıdır. Mantar mikrobunun yerleşerek hastalığa neden olduğu bölge, proventriculus olarak da adlandırılan ve kursaktan sonra yemlerin geçtiği ilk durak olan bezlimidedir. Kümes hayvanları, serçeler, su kuşları ve güvercinler gibi bir çok kuş türünde yaygın olarak gözlenen bir hastalık türüdür. Hastalığa neden olan mikrop Candida abbicans adı verilen bir mantar organizmasıdır. Bu mikrop daha çok bozuk yem üzerinde bulunmaktadır. Güvercinlere bayat ve küflü yem verilmesi hastalık riskini çok artırmaktadır. Güvercinlere verdiğimiz yemlere mutlaka dikkat etmemiz gerekmektedir. Verilen yemlerin taze olduğunun göstergesi bu yemlerin çimlenme yeteneğini kaybetmemiş olmasıdır. Yem olarak “kısır tohum” kullanımı doğru değildir. HASTALIĞIN SEYRİ VE BELİRTİLERİ Mantar mikrobu, bezlimide de küçük yaralara neden olmaktadır. Bu yaralar ufak boğumlar oluşturarak zaman zaman bir aşağıda yer alan ve taşlık adı ile bilinen kaslımideye yemlerin geçişini engellemektedir. Bu durum bezlimide de yemlerin birikerek buranın şişmesine neden olur. Bu şişlik bezlimideyi çevreleyen kan damarlarına basınç yapar ve yer yer bu damarların patlayarak kanamasına neden olur. Bu kanama güvercinin ağzından kan gelmesi şeklinde kendini gösterir. Bazen yuva içinde yerde gördüğümüz ve anlam veremediğimiz kan birikintilerinin nedeni bu tür bir kanama olabilir. Bezlimidenin bu şekilde tıkanması aynı zamanda kursakta şişmeye de neden olur ve kuş ara sıra kusarak bu birikintiyi atmaya çalışır. Kusmuğun kokusu, normalden daha kötüdür. Özet olarak kursakta şişme ve zaman zaman tahıl içeriğinin kusulması ile birlikte ağızdan kan gelmesi gibi durumlar bize kuşumuzda Cadidiasis hastalığının bulunduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra ağız içinde veya damakta görülen küçük beyaz mantar oluşumları hastalığı belirlememizi sağlar. Daha net olan bu göstergelerin yanı sıra, kayıtsızlık, iştah kaybı, ağırlık kaybı, kuşun performansında düşme, genç kuşlarda yavaş büyüme, yetişkin kuşlarda telek çürümesi ve tüy yarılması gibi durumlar bu hastalığın diğer belirtileridir. Boğazdan alınacak örnekler üzerinde yapılacak kültür testi ile hastalığa kesin teşhis koyulabilir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın deri enfeksiyonu ve tüy çürümesi şeklinde seyretmesi durumunda, banyo sularına karıştırılacak Bakır sülfat sorunun çözümü için yararlıdır. Bakır sülfat için 1 / 2000 oranında sulandırma uygundur. Bunun için 4.5 litre banyo suyuna yarım çay kaşığı ilaç karıştırmak gerekir. Bakır sülfat, sülfürik asidin bakır II okside etkimesi ile oluşan bir tuzdur. Parlak mavi kristaller halindedir ve piyasada “göz taşı” adı ile satılmaktadır. Kimyasal madde satan yerlerde bulunabilir. Ankara’da Ulus’ta Modern Çarşı’nın üst katında var. Hastalığın bezlimide de görülmesi durumunda Nystatin etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeyi bulunduran güvercinler için üretilmiş özel bir ilaç ülkemizde yoktur. İçinde bu etken maddeyi bulunduran beşeri bir ilaç eczanelerde bulunabilir. Bu ilaç veteriner hekim kontrolünde gerekli doz ayarlaması yapılarak güvercinlere kullanılabilir. Bu ilaç hakkında kısa bilgiler aşağıda verilmiştir. MİKOSTATİN SÜSPANSİYON Her ml de 100.000 IU etken madde bulunmaktadır. Bristol-Myers squibb firmasının bir üretimidir. Anti fungal etkilidir. Canker (Pamuk) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Kaynak: veterinerhekimiz.com

http://www.biyologlar.com/guvercin-hastaliklari

Evrimsel Biyoloji Nedir

...Staphylococcus aureus,örnek olarak alınırsa,ameliyatlı hastalarda bir çok enfeksiyona neden olan bir bakteri olarak şimdi hemen hemen tüm penisilin,ampisilin ve benzer ilaçlara karşı dirençlidir. Metisilin bir alternatif olarak geliştirilmiş ,bir kaç yıl işe yaramış,ancak birçok S.auereus toplumu metisilin'e direnç kazanmış,daha sonra da sefalosporinler,karbapenemler,eritromisin,tetrasiklin,streptomisin,sulfonamitler ve florokinonlar bu sonla karşılaşmışlardır.Hatta başka bir yeni ilaç olan vankomisin başlangıçta bu sorunu çözmüş gibi görünmesine karşın onun da giderek daha etkisizleştiği görülmektedri.Bel soğukluğu (gonorrhea) hastalığına neden olan bakteri olan Neisseria gonorrhea'nın ilaca dirençli soylarının sıklığı giderek artarken ,New York kentinde 1995 yılı itibariyle bu hastalık için tedavi gören vakaların %40 'ından fazlasında penisilin,tetrasiklin ya da her ikisine de direnç gözlendi . Zatürre (pnömoni)bakterisinin pek çok soyu penisiline çok dirençli ve kolera bakterisinin bazı soyları antibiyotiklerin bir çok çeşidine karşı direnç gösterir.Vereme neden olan bakterilerin pek çok soyu ile sıtmaya neden olan canlılar giderek artan biçimde var olan tüm ilaçlara direnç geliştirmişlerdir.Bir kişiye AIDS'e neden olan HIV,insan bağışıklık yetmezlik virüsü,bulaşırsa ilaç tedavisi başlandıktan 6-12 sonraki süre içinde ilaca dirençli virüs belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Antibiyotik kullanımı arttıkça,bu antibiyotiklere dirençli bakteriler de artar,böylece kazanılanlar aynı hızla yitirilir. Bu neden oluyor ? İlaçlar,bakteri genlerinde ilaca - dirençli mutasyonlara neden olur mu ? Mutasyonlar,ilaçla karşılaşmadan da ortaya çıkar mı ? ilaçla karşılaşmamış bakteri toplumlarında da mevcut mudur ?Bir ilaca dirençliliğe kaç mutasyon yol açar ? Hangi sıklıkla bunlar ortaya çıkar ? Mutasyonlar bir bakteriden ötekine yayılır mı ? Bakteri ya da virüslerin aynı türü arasında mı yayılır,yoksa farklı türler arasında geçiş olur mu ? Canlının toplum büyümesi böyle mutasyonlarla nasıl etkilenir ? Direncin evrimi ilaçların düşük dozları kullanılarak önlenebilir mi ? Ya da yüksek dozlar ile ? Farklı ilaçların kombinasyonu ile ?Bir birey ,ilaca dirençli canlıların enfeksiyonundan doktorun reçetesini aynen uygulayarak sakınabilir mi? Ya da diğer her birey diğerleri kadar bilinçli olduğunda mı bu kounma söz konusu olabilir ? ...*

http://www.biyologlar.com/evrimsel-biyoloji-nedir

Grip Nedir? Grip Belirtileri , Grip Tanısı ve Aşısı

Grip Nedir? Grip Belirtileri , Grip Tanısı ve Aşısı

Grip, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, ani olarak 39 derece üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlayan bir infeksiyon hastalığıdır. Gribe neden olan influenza virüsü; hasta veya taşıyıcı kişilerin hapşırması ya da öksürmesi yoluyla kolaylıkla bulaşabilir. Grip virüsünün temas ettiği kişilerle temas etmek veya öpüşmek de grip virüslerinin bulaşmasına neden olur.Grip hasta veya taşıyıcı kişinin tuttuğu kapı kolu, telefon veya havlu gibi ortak kullanım eşyalarından da bulaşabilmektedir.. Hasta kişilerden çevreye saçılan virüs parçacıklarının adeta bir balon gibi havada asılı kalabilme yeteneği olması, bulaşıcılığı daha da arttırmaktadır.Grip enfeksiyonu ;ev, iş yeri, okul, kreş,kapalı alış veriş merkezi ve toplu ulaşım araçları gibi kapalı mekanlarda da kolaylıkla bulaşabilmektedir. Grip virusünün önemli bir bulaş yolu da, hastalığa yakalanmış ancak henüz belirgin yakınmaları olmayan taşıyıcı kişilerdir.Bu kişilerle aynı ortamda olmak da gribe yakalanma nedeni olabilir.Grip, bağışıklık sistemi güçlü olan insanlarda genellikle sağlığı ciddi olarak tehdit etmez. . Gribe yakalanan kişide yaşam kalitesinde bozulma, rahatsızlık ve kimi zaman iş gücü kaybı ortaya çıkmaktadır. Ateş,kas ağrısı,halsizlik sıkça görülür. Gribal enfeksiyonda yatak istirahatı yararlıdır.Ayrıca ateş düşürücü ilaçlar verilebilir, kas veya eklem ağrılarını gidermek amacıyla ağrı kesicilerden yararlanılabilir.Bol sıvı tüketimi ve C vitamini alınması da hastalığı kolay atlatmada yararlıdır. Grip virüslerin yol açtığı bir enfeksiyon olduğundan bakterilere etki eden antibiyotiklerin gripte kullanılması fayda sağlamaz.Grip, dikkat edilmediği takdirde larenjit, farenjit, sinüzit ve orta kulak iltihabına dönüşebilir. Sonbahar ve kış aylarında çocuklarda görülen orta kulak iltihaplarının yaklaşık yüzde 30-35‘inin nedeni geçirilmiş griptir. Ayrıca zatüree (pnömoni) menenjit, ansefalit gibi yaşamı tehdit eden veya ölümle sonuçlanan hastalıklar da gribe bağlı oluşabilir. Gripte tahlile gerek var mıdır? Genellikle Grip tanısı hekim tarafından hastanın belirtileri ve fizik muayene bulgularına göre konulur.Bu nedenle çoğu zaman tahlil yaptırmaya gerek yoktur.Ancak genel bir bilgi olması nedeniyle grip tanısında yapılan tahlilleri sizler için hazırladık. Grip Tanısı ve Tahliller Grip tanısında birçok tahlil ve tanı yöntemi vardır. Direkt virus antijen tayini, virus hücre kültürü ve serolojik yöntemlerdir.Genellikle pahalı olduklarından mecbur kalmadıkça yaptırılmaları tercih edilmez. İnfluenza(Grip) testleri için uygun örnekler boğaz sürüntüsü, burun yıkama suyu, burun veya bronş aspiratı ve balgamdır. Örnekler hastalığın ilk dört gününde alınmalıdır. Grip TahlilleriHücre Kültürü:Salgın dönemlerinde etken virüsün tayini için kültür gereklidir. Zaman veemek gerektiren bir yöntemdir.Viral antijenlerin tayini: Antijen tayini hızlı tanı testleriyle yapılabilmektedir. Bu testlerin duyarlılığı %70’in üzerindedir. Özellikle salgın dönemlerinde hızlı tanı amacıyla kullanılan testlerdir.Güvenilirliği tam değildir.Moleküler tanı:Son yıllarda önemi ve popülerliği giderek artmıştır.Güvenilirliği çok yüksektir.:Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile örneklerde viral RNA aranabilir. Grip Aşısı Nedir? Grip aşısı inaktive edilmiş(etkisizleştirilmiş) influenza virüslerinden veya antijenlerinden yapılıyor.Yani grip virüsüne karşı ı yine bizzat kendisinin aktif olmayan hali kullanılıyor. Aşı uygulandıktan sonra bağışıklık sistemi aşıdaki inaktif virüse karşı antikorlar oluşturuyor. Daha sonra,insan vücudu aktif virüsle karşılaşıldığında, önceden oluşmuş antikorlar enfeksiyon oluşumunu önlüyor veya ağır hastalık riskini azaltıyor. Grip Aşısı Ne Zaman Yapılmalıdır? Grip aşısının mutlaka salgın başlamadan önce yapılması gerekiyor. Aşının etkisinin ortaya çıkması için aşağı yukarı 2-3 haftalık bir süreye ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla, grip aşısı için en uygun zaman sonbahar aylarıdır. Grip Aşısı Kimlere Yapılmalıdır? Grip aşısı, 6 aydan küçük bebekler, hamileliğin ilk 3 ayı içerisindeki anne adayları, yumurta ve tavuk proteinlerine alerjisi olan kişiler dışında herkese yapılabilir.. Ayrıca, 38 derece üstünde ateşi olan hasta kişilerde ve ağır enfeksiyon geçirenlerde, aşı uygulamasının ateş düştükten sonra ve genel durum düzeldikten sonra yapılması önerilmektedir.Grip aşısı, ülkemizde sosyal güvencesi olan 65 yaş ve üstü yaşlılara hekim reçetesi ile yazılabilmekte ve aşının önemli bir kısmı devlet tarafından karşılanmaktadır.Ancak özellikle ve öncelikle grip aşısı yaptırılması önerilen kişiler ise aşağıda belirtilmiştir.1) 65 yaşından büyükler, astım ve diğer kronik solunum sistemi hastalığı olanlar,2) Kronik metabolik hastalığı olanlar(Diabet gibi)3) Hemoglobinopatisi olanlar, uzun süreli aspirin tedavisi alan bebek ve çocuklar,4) İmmünosupresif tedavi alanlar(kanser tedavisi veya organ nakli gibi nedenlerle)5) HIV infeksiyonu (AİDS) olanların grip aşısı yaptırmaları önerilmektedir.6)6) Yüksek riskli kişilere grip hastalığını taşıyacak ya da bulaştıracaklara da aşı yapılması önerilmektedir, bunlar da sağlık personeli, kronik hastalık bakım üniteleri veya yaşlı bakım evlerinde çalışanlar ile evinde yüksek riskli kişi olanlar şeklinde sıralanabilir.7) Sıkça yurt dışı seyahatlerde bulunanlar,sporcular Grip Aşısı Dozu Grip aşısında tek doz yeterlidir. Daha önce hiç grip aşısı yaptırmamış olan 8 yaşından küçük çocuklarda ise aradan en az 4 hafta geçtikten sonra ikinci doz aşılama yapılması önerilmektedir. Grip aşısının her yıl tekrarlanması gerekiyor. Bunun nedeni ise, virüslerin her yıl kendilerini değiştirdikleri için, bir önceki yılın aşısının sonraki yıl koruyucu özelliğini yitirmesi. Genellikle 2 -3 hafta sonra etkili olmaya başlayan grip aşısının koruyuculuk süresi de 6 – 12 ay sürüyor. Aşının koruyuculuğu ise karşılaşılan virüsle aşının içerdiği antijenik yapının uyumuyla ilişkili. Aşıdaki antijenler virüsle ne kadar uyumluysa, korumanın da o kadar iyi sağlandığını belirtiyor. Grip Aşısının Koruyuculuğu Grip aşısı ile koruyuculuk, 65 yaş altındaki sağlıklı erişkinlerde yüzde 70-90 gibi yüksek oranlarda seyrediyor. İleri yaşlarda bu etki yüzde 30-40 oranında azalmakla birlikte, hastalığın hafif geçirilmesi sağlanıyor. Yapılan kısıtlı sayıdaki çalışmalara göre, grip aşısının çocuklar üzerindeki koruyuculuk oranı ise yüzde 22-91 arasında değişiyor. Ancak antijenik yapıda büyük değişiklikler meydana gelmişse koruma etkisi tüm yaş gruplarında azalıyor veya aşı tamamen etkisiz hale geliyor. Grip Aşısının Yan Etkileri Var mı?Grip aşısının damar yoluyla verilmemesi gerekiyor. Aşı sonrası nadiren hafif geçen nezle türü bir tablo oluşabiliyor. Aşı yapıldıktan sonra enjeksiyon bölgesinde ender görülse de; kızarıklık, şişlik, morarma, ateş, kırıklık, titreme, yorgunluk, baş ağrısı, terleme, kas ve eklem ağrıları gibi yan etkiler ortaya çıkabiliyor. Çok rahat tolere edilebilen bu yan etkiler de 1-2 gün içinde kendiliğinden geçiyor. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/grip-nedir-grip-belirtileri-grip-tanisi-ve-asisi

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 4

MİKROBİYAL FİTAZLAR Tahıl ve baklagil tohumlarının olgunlaşması sırasında fitik asitin (myo-inositol-1,2,3,4,5,6-hexakis dihidrojen fosfat) önemli bir miktarı birikmekte olup (Honke ve ark. 1998) bu tohumların çoğunda ve yan ürünlerinde %1-2 fitik asit bulunmaktadır (Reddy ve ark. 1982). Fitik asit; tahıl, baklagil ve yağlı tohumlarda fosforun ana depo formudur. Kimyasal olarak tam tarifi myo-inositol 1,2,3,4,5,6-hekza-dihidrojen fosfat’tır (IUPAC-IUB 1977). Moleküler formülü ise C6H18O24P6’dır. Fitik asitin tuzları fitat olarak tanımlanır. Fitat, fitik asitin potasyum-magnezyum ve kalsiyum tuzlarının karışımıdır (Vohra ve Satyanarayana 2003) Fitaz (myo-inositol hexakisphosphate phosphohydrolase), fitik asiti (myo-inositol hekzafosfat), inorganik monofosfat, myo-inositol fosfat ve serbest myo-inositol’e hidrolize eden enzimdir (Kerovuo 2000). Bitkilerde, hayvansal dokularda ve çeşitli mikroorganizmalarda fitaz aktivitesinin olduğu bildirilmiştir (Miksch ve ark. 2002). Fitatı parçalayan enzimler IUPAC-IUB (International Union of Pure and Applied Chemistry and the International Union of Biochemistry) tarafından iki sınıfa ayrılmıştır: Fitatın D3 pozisyonundaki ortofosfatı uzaklaştıran 3-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 3-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.8) ve myo-inositol halkasındaki L-6 (D-4) pozisyonundaki defosforilasyonu sağlayan 6-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 6-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.26). Mikrobiyal fitazlar genellikle 3-fitaz sınıfında yer alırken bitkisel kökenli fitazlar 6-fitaz sınıfında yer almaktadır (Konietzny ve Greiner 2002). Fitaz parçalayan enzimlerle yem hammaddelerinde ve insanlar için hazırlanan gıdalardaki fitat içeriğini azaltmak amacıyla özellikle son yıllarda birçok çalışma yürütülmektedir. Fitatı parçalayan enzimler bitkisel materyalin besleyici değerini artırmak amacı ile tavsiye edilmektedir. Son yıllarda fitaz enzimlerinin özellikle entansif hayvan yetiştiriciliği yapılan alanlarda hayvan gübresiyle ortaya çıkan fosfor kirliliğini azaltmak amacıyla kullanımını da gündeme getirmiştir. Yapılan bir çok çalışmada fitatı parçalayan enzimlerin fitatdan fosfor kullanımını artırmakta olduğu ve çevrede ortofosfat birikimini önemli derecede azalttığı bildirilmiştir (Cromwell ve ark. 1995, Simons ve ark. 1990). Ayrıca bunların yanı sıra myo-inositol fosfatların hazırlanması, kağıt endüstrisi ve toprak iyileştirme alanlarında da fitaz enzimi kullanılmaktadır. Ayrıca son yıllarda biyoteknoloji alanındaki gelişmeler sonucunda heterolog mikrobiyal ekspresyon sistemleriyle büyük miktarlarda ve düşük maliyetli fitaz üretimi de mümkün olabilmektedir. Fitaz enzimi bitkilerde, mikroorganizmalarda ve bazı hayvansal dokularda bulunmasına rağmen yapılan son araştırmalar mikrobiyal fitazların biyoteknolojik uygulamalar için en ümit verici olduğunu göstermiştir (Pandey ve ark. 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). Bakteri, maya ve funguslardan fitaz enzimleri karakterize edilmiş olup, günümüzde ticari olarak üretimde toprak fungusu olan Aspergillus üzerinde durulmaktadır. Ancak substrat spesifitesi, proteolisise karşı direnç göstermesi ve katalitik aktivitesi gibi özelliklerinden dolayı bakteriyel fitazlar, fungal enzimlere alternatif oluşturabilmektedir (Konietzyn ve Greiner 2004). Bakteriyel fitazların ortalama olarak moleküler ağırlığı (40-55 kDa) glukolizasyon farkı olduğu için fungal fitazlardan (80-120 kDa) daha küçüktür (Choi ve ark. 2001, Golovan ve ark. 2000, Han ve Lei 1999, Kerovuo ve ark. 1998, Rodriguez ve ark. 2000a, Van Hartingveldt ve ark.1993). İzole edilen fitazların çoğunun pH optimumu 4.5-6.0 arasında yer almaktadır. Ancak Bacillus sp.’ye ait nötral veya alkali fitazlar da bulunmaktadır (Choi ve ark. 2001, Kim ve ark. 1998). A. niger fitazının (phyA) pH optimumu ise asidik sınırlarda olup 2.5 ve 5.5’dir. Bu iki sınır arasında aktivitede azalma meydana gelmektedir. Mikrobiyal fitazların çoğunun sıcaklık optimumu ise 45-60°C arasında yer almaktadır. Ancak Pasamontes ve ark. (1997a,b) A. fumigatus’a ait sıcaklığa dirençli fitazın 100°C’ye kadar olan sıcaklıklarda 20 dakikalık inkübasyonlarda sadece %10’luk kayıpla aktivitesini koruduğunu bildirmişlerdir. E. coli ve Citrobacter braakii fitazı, ticari olarak kullanılan Aspergillus niger fitazına kıyasla pepsin ve pankreatine daha dirençlidir (Kim ve ark. 2003; Rodriquez ve ark. 1999). Ayrıca C. braakii fitazı tripsine de dirençlidir (Rodriquez ve ark. 1999). E. coli fitazı, Bacillus fitazı ile karşılaştırıldığında, pankreatine benzer hassasiyetlik gösterirken pepsine karşı daha hassastır (Simon ve Igbasan 2002). E. coli ve C. braakii fitazları yem katkısı olarak uygun özelliklere sahiptirler. E. coli fitazı asidik koşullar altında yüksek bir pH stabilitesine sahip olup pH 2.0’de birkaç saat sonunda bile önemli bir aktivite kaybı göstermemektedir (Greiner ve ark. 1993). Fitaz Enziminin Uygulama Alanları 1-) Yem katkısı: Fitat, tohumların çimlenmesi sırasında enerji ve fosfor kaynağı olarak görev alsa da bağlı fosfor tek mideli hayvanlarca çok az miktarda kullanılabilmektedir. Bu nedenle inorganik fosfor yenilenemez ve pahalı bir mineral olup kanatlı, domuz ve balık rasyonlarında fosfor kaynağı olarak ilave edilmektedir (Lei ve Porres 2003). Fitat ve fitata bağlı fosfor tüm kanatlı rasyonlarında bulunmakta ve fitat fosforunun da kısmen kullanıldığı bilinmekteydi (Lowe ve ark. 1939). İlk olarak Warden ve Schaible (1962), broylerde, ekzogen olarak verilen fitazın, fitat fosforunun kullanımını ve kemikteki mineralizasyonu artırdığını bildirmişlerdir. Ancak bundan yaklaşık 30 yıl sonra, yem katkısı olarak, fitata bağlı fosforu serbest bırakacak ve fosfor atığını azaltacak Aspergillus niger fitazının ticari olarak kullanımı başlamıştır. Günümüzde tek mideli hayvanlarda yem katkısı olarak fitaz kullanımı oldukça yaygınlaşmış olup hatta nişasta tabiatında olmayan polisakkaritleri parçalayan enzimlerden daha fazla kullanılmaktadır (Bedford 2003). Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde kanatlı ve domuz rasyonlarında mikrobiyal fitaz kullanımı ile bu konudaki bilimsel çalışmalar ve deneyimler artmakta ve yem katkısı yeni fitaz enzimleri araştırılmakta ve kullanılmaktadır. Bazı kanatlı yem maddelerindeki toplam fosfor, fitat fosforu ve toplam fosfordaki fitat fosfor oranları Çizelge 2’de verilmiştir. Ruminantlar ise, rumendeki mikrobiyal flora tarafından üretilen fitaz enzimi ile fitatı parçalayabilmektedirler (Yanke ve ark. 1998). Fitatın parçalanması ile açığa çıkan fosfor hem mikrobiyal flora hem de konakçı ruminant tarafından kullanılmaktadır. Birçok farklı kaynaktan elde edilen mikrobiyal fitaz ürünleri günümüzde ticari olarak kullanılmaktadır. Bunlar arasında yem katkısı olarak en yaygın olarak kullanılanları A. niger (3-fitaz), Peniophora lycii (6-fitaz) ve Escherichia coli (6-fitaz) fitazlarıdır. Kanatlı rasyonlarına fitaz, granül veya sıvı formda veya yüksek peletleme sıcaklığındaki (>80ºC) enzim denatürasyonu probleminden kaçınmak için peletleme sonrasında uygulanabilmektedir (Selle ve Ravindran 2006). Bitkisel fosfor kaynaklarındaki kullanılmayan fitat fosforu zaman içerisinde birikmekte ve entansif olarak hayvan yetiştirciliği yapılan alanlarda çevre kirliliğine neden olmaktadır. Topraktaki aşırı fosfor deniz ve göllere akmakta ve burada yaşayan canlılarda birikerek insanlarda da nerotoksik etki oluşturmaktadır (Lei ve Porres 2003). Su ürünleri üretiminde, soya küspesi ve diğer bitki kökenli küspeler kullanılarak birçok çalışma yürütülmüştür (Mwachireya ve ark. 1999). Pahalı protein kaynakları yerine daha düşük fiyatlı bitkisel protein kaynakları kullanıldığında masraflarda önemli derecelerde azalmaların olabildiği bildirilmektedir. Balık üretim masraflarının %70’ini yem giderleri oluşturmaktadır (Rumsey 1993). Kanatlı ve domuzlarda olduğu gibi balıklarda yem maddeleri içerisindeki fitin fosforundan yararlanacak sindirim enzimine sahip olmadığından suda fosfor birikimi meydana gelmektedir. Bu nedenle fitaz su ürünleri üretmede, hem düşük fiyatlı bitkisel kökenli maddelerin kullanımını artırmak hem de suda fosforu kabul edilebilir seviyede tutabilmek amaçları ile kullanılmaktadır. Balık beslemesinde, yüksek seviyelerde bitkisel kökenli maddeler içeren yemlerde fitaz enziminin kullanılması ile ilgili birçok çalışma yürütülmektedir (Robinson ve ark. 1996, Mwachireya ve ark. 1999). 2-) Gıda sanayi: Fitik asit tuzları olarak tanımlanan fitatlar, bitki tohumları ve danelerde fosfat ve inositolün başlıca depo formudur. Fitat bitki tohumlarının olgunlaşması sırasında oluşur ve olgun tohumlarda toplam fosfatın %60-90’nını oluşturur (Loewus 2002). Fitat bu nedenle bitkisel kökenli gıdaların başlıca bileşenidir. Bazı bitkisel kökenli gıdalardaki kuru maddedeki fitat miktarı Çizelge 3’de verilmiştir. Diyetlerdeki bitki kökenli gıdaların miktarına ve gıdaların işlenme derecelerine bağlı olarak günlük fitat tüketimi en fazla 4500 mg’a kadar yükselmelidir. Ortalama olarak vejetaryen diyetlerinde ve gelişmekte olan ülkelerde kırsal kesimlerde günlük fitat tüketimi yaklaşık 2000-2600 mg olup bu değer karışık diyetlerde 150-1400 mg’dır (Reddy 2002). Diyetlerde fitatın varlığı ile ilgilenilmesinin nedeni mineral alımındaki negatif etkisidir. Bu mineraller çinko, demir, kalsiyum, magnezyum, manganez ve bakırdır (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002). Fizyolojik pH değerlerinde çözünmez mineral-fitat komplekslerinin oluşumu düşük mineral emiliminin temel nedeni olarak bildirilmektedir. Çünkü bu kompleksler aslında insan sindirim sisteminde absorbe olmamaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin üst kısmında sınırlı miktarda mikrobiyal popülasyonun olması ve içsel fitatı hidrolize edici enzimlerin olmaması nedenleri ile ince bağırsakta, fitat çok sınırlı miktarda hidroliz olabilmektedir (Iqbal ve ark. 1994). Fitat, asidik ve alkali pH’da proteinlerle kompleks oluşturmaktadır (Cheryan 1980). Bu interaksiyon proteinin yapısında değişiklikler meydana getirmekte ve bunun sonucunda enzimatik aktivitede, proteinin çözünürlüğünde ve proteolitik parçalanmada azalmalar meydana gelebilmektedir. Fitaz enzimi yem katkısı olarak kullanılmasının yanı sıra gıda sanayinde de büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak şimdiye kadar marketlerde fitaz enzimi kullanılmış gıdalar bulunmamaktaydı. Bu alandaki çalışmalar, gıda işlemede teknik geliştirmenin yanı sıra bitki kökenli gıdaların besleyici değerlerinin artırılması üzerine yoğunlaşmıştır. Fitat içeriği yüksek diyetler mineral maddelerin absorbsiyonunu oldukça azaltmakta (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002) ve gıdaların işlenmeleri sırasında fitatın defosforilasyonu, sadece kısmen fosforile olmuş myo-inositol fosfat esterlerinin oluşmasına neden olmaktadır (Sandberg ve ark. 1999, Sandström ve Sandberg 1992, Han ve ark. 1994). Myo-inositol fosfat esterleri insanlar için önemli fizyolojik özelliklere sahiptir (Shears 1998). Bu nedenle fitaz enziminin gıda üretimi sırasında kullanılması ile fonksiyonel gıdaların üretilmesi mümkün olacak (Greiner ve ark. 2002) ve böylelikle fitaz enzimi ile biyokimyasal olarak aktif myo-inositol fosfat esterleri oluşacak ve insanlarda mineral maddelerin emilmesi de sağlanmış olacaktır. Gıda sanayinde gıdaların işlenmesi sırasında fitaz ilavesi ekmek yapımı (Haros ve ark. 2001), bitkisel protein izolatlarının üretimi (Fredrikson ve ark. 2001, Wang ve ark. 1999) ve tahıl kepeklerini parçalamada kullanılmaktadır (Kvist ve ark. 2005). Gıda işleme ve hazırlama sırasında, fitat genel olarak, bitkilerde ve mikroorganizmalarda doğal olarak bulunan fitazlarla tamamen hidrolize olmamaktadır. Özellikle demir olmak üzere minerallerin yararlanımını artırmak için fitat çok düşük düzeylere indirilmelidir (Hurrell 2003). Myo-İnositol fosfatların hazırlanması: Günümüzde, transmembran sinyalizasyonunda ve intraselülar kaynaklardan kalsiyumun hareketini sağlamada görev alan inositol fosfat ve fosfolipidlere olan ilginin artması, çeşitli inositol fosfatların hazırlanmasını gündeme getirmiştir (Billington 1993). S.cerevisiae fitazı kullanılarak fitik asitin enzimatik hidrolizi ile D-myo-inositol 1,2,6-trifosfat, D-myo-inositol 1,2,5-trifosfat, L-myo-inositol 1,3,4-trifosfat ve myo-inositol 1,2,3-trifosfatların hazırlandığı bildirilmiştir (Siren 1986a). Ayrıca E. coli fitazı kullanılarak inositol 1,2,3,4,5-pentakisfosfat, inositol 2,4,5-trifosfat ve inositol 2,5-bifosfat da hazırlanmaktadır (Greiner ve Konietzny 1996). İnositol fosfat türevleri enzim stabilizatörü (Siren 1986b), enzim inhibitörü, biyokimyasal ve metabolik araştırmalarda enzim substratı ve ilaç olarak da kullanılmaktadır (Laumen ve Ghisalba 1994). İnositol fosfat karışımları eklem iltihabı ve astım gibi solunum hastalıklarına karşı kullanıldığı ve spesifik inositol trifosfatların ağrı kesici olarak önerildiği de bildirilmiştir (Siren 1998). İnositol veya inositol fosfatların endüstriyel üretiminde, fitik asitten myo-inositol fosfat türevleri, serbest myo-inositoller ve inorganik fosfat eldesinde fitaz enzimi kullanımı önerilmektedir (Brocades 1991). Bu enzimatik hidrolizin avantajı fitaz enziminin spesifitesi ve reaksiyon koşullarına uygun olmasıdır. 3-) Kağıt endüstrisi: Kağıt endüstrisinde bitki fitik asitinin uzaklaştırılması oldukça önemlidir. Günümüzde termostabil fitazlar, kağıt hamuru ve kağıt yapma aşamalarında fitik asiti parçalamak amacıyla kullanılan biyolojik maddelerdir. Fitik asitin enzimatik olarak parçalanması sonucunda kanserojen veya toksik maddeler içeren ürünler oluşmaz. Bu nedenle kağıt endüstrisinde fitaz enzimlerinin kullanımı, daha temiz bir teknolojinin kullanılmış olması ve dolayısıyla çevreyi koruma açısından önem taşımaktadır (Liu ve ark. 1998). 4-) Toprak iyileştirme: Bazı alanlarda toprakta, fitik asit ve türevleri toplam organik fosforun %50’sini oluşturabilmektedir (Dalal 1978). Findenegg ve Nelemans (1993), mısır bitkisi için topraktaki fitik asitten fosforun kullanılabilmesinde fitazın etkisini araştırmışlardır. Toprağa fitaz ilave edildiğinde fitinin parçalanma oranının artmasına bağlı olarak büyümeyi uyardığını bildirmişlerdir. Bu çalışma bitkilerin köklerinde fitaz geninin ekspresyonu ile transgenik bitkilerle topraktaki fosforun kullanılabileceği düşüncesini ortaya çıkarmıştır (Day 1996). 5-) Biyoteknoloji : Geçtiğimiz 20 yıl içerisinde fitaz enzimi, besleme, çevre koruma ve biyoteknoloji alanlarındaki bilim adamlarının dikkatini çekmektedir. Fitazlar özellikle biyoteknolojik uygulamalarda (özellikle yem ve gıdalardaki fitat içeriğini azaltmada) büyük bir önem taşımaktadır (Lei ve Stahl 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). ANTİBİYOTİKLER Ticari olarak üretilen mikrobiyal ürünlerin içerisinde en önemlisi antibiyotiklerdir. Antibiyotikler mikroorganizmalar tarafından üretilen, diğer mikroorganizmaları öldüren veya büyümesini inhibe eden kimyasal maddelerdir. Antibiyotikler tipik sekonder metabolitlerdir. Ticari olarak faydalı antibiyotiklerin birçoğu filamentöz funguslar ile Bacteria’nın aktinomiset grubu tarafından üretilmektedir. Endüstriyel fermentasyonla büyük ölçekte üretilen en önemli antibiyotikler Çizelge1’de gösterilmiştir. Çizelge 1. Ticari olarak üretilen bazı antibiyotikler. Antibiyotik Üreten mikroorganizma* Basitrasin Sefalosporin Kloramfenikol Siklohekzimid Sikloserin Eritromisin Griseofulvin Kanamisin Linkomisin Neomisin Nistatin Penisilin Polimikzin B Streptomisin Tetrasiklin Bacillus licheniformis (EOB) Cephalosporium sp.(F) Kimyasal sentez (daha önce Streptomyces venezuela’ (A)dan mikrobiyal yolla üretilmekteydi) Streptomyces griseus (A) Streptomyces orchidaeus (A) Streptomyces erythreus (A) Penicillium griseofulvin (F) Streptomyces kanamyceticus (A) Streptomyces lincolnensis (A) Streptomyces fradiae (A) Streptomyces noursei (A) Penicillium chrysogenum (F) Bacillus polymyxa (EOB) Streptomyces griseus (A) Streptomyces rimosus (A) *EOB, endospor oluşturan bakteri; F, fungus; A, aktinomiset Günümüzde 8000’in üzerinde antibiyotik maddesi bilinmektedir ve her yıl yüzlercesi keşfedilmektedir. Daha fazla antibiyotik keşfedilmesi beklenmektedir mi, buna gerek var mıdır diye bazı sorular akla geldiğinde bunun cevabı evettir. Bu nedenle Streptomyces, Bacillus, Penicillium gibi birkaç genusa ait mikroorganizmaların çoğu antibiyotik üretip üretmedikleri açısından sürekli olarak incelenmektedir. Antibiyotikler konusunda araştırma yapan birçok araştırıcı, diğer mikroorganizma gruplarının da incelenmesi sonucunda birçok yeni antibiyotiğin keşfedileceğine inandıklarını belirtmektedir. Son yıllarda büyük ilerleme gösteren genetik mühendisliği tekniklerinin yeni antibiyotiklerin yapılmasına izin vereceği ve yeni ilaçlar için kompüter modellemesinin klasik eleme (screening) metotlarının er geç yerini alacağı düşünülmektedir. Fakat günümüzde bunlar henüz çok yaygın bir kullanıma sahip olmadığı için yeni antibiyotikler klasik yol olan “screening” yoluyla keşfedilmektedir. Screening yaklaşımında, çok sayıda muhtemelen antibiyotik üreticisi olan mikroorganizma izolatı doğadan saf kültürler halinde izole edilmektedir (Şekil 1-a) daha sonra bu izolatlar Staphylococcus aureus gibi bir test bakterisinin büyümesini inhibe eden diffüzlenebilen maddeler üretip üretmedikleri açısından test edilmektedir. Şekil 1-a’daki fotoğrafta görülen kolonilerin çoğu Streptomyces türlerine aittir ve antibiyotik üreten bazı kolonilerin etrafında indikatör organizmanın (Staphylococcus aureus) büyüyemediği inhibisyon zonları görülmektedir. Bu amaçla kullanılan test bakterileri çok çeşitli ve genellikle bakteriyal patojenlere yakın veya onları temsil eden türler olup çeşitli literatürlerde tip kültür numaralarıyla belirtilmektedir. Antibiyotik üretimi için yeni mikrobiyal izolatların test edilmesinde, “karşıt-çizgi metodu” (Şekil 1-b) yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde Streptomyces gibi potansiyel üretici olduğu bilinen bir tür petrinin üçte birlik kısmını kaplayacak şekilde bir köşesine ekilir ve petri uygun sıcaklıkta inkübe edilir. İyi bir büyüme elde edildikten sonra sıvı besi yerinde geliştirilmiş olan test bakterileri Streptomyces hücre kütlesine dikey olacak şekilde çizilerek inkübasyona bırakılır. Şekil 1-b’deki fotoğrafta da görüldüğü gibi bazı test bakterilerinin Streptomyces hücre kütlesine yakın kısımlarda büyüyemediği görülmektedir. Bu Streptomyces’in test bakterilerinin büyümesini inhibe eden bir antibiyotik ürettiğini göstermektedir. Fotoğrafta (Şekil 1-b) görülen test organizmaları (soldan sağa): Escherichia coli, Bacillus subtilis, Staphylococcus aureus, Klebsiella pneumonia, Mycobacterium smegmatis’tir. Bu şekilde ekim yapılan izolatlardan antibiyotik üretimi belirlenenler daha sonra daha ileri denemelere alınarak antibiyotiğin yeni olup olmadığı bakımından test edilirler. Çoğu screening (eleme) programlarında elde edilen izolatların çoğu bilinen antibiyotikleri üretmektedir. Bu nedenle endüstriyel mikrobiyologların bilinen antibiyotik üreticilerini çok hızlı belirlemesi gerekmektedir böylece çalışmalarında hem zamanın hem de kaynakların boşa gitmesi önlenecektir. Bir organizmanın yeni bir antibiyotik ürettiği keşfedildiğinde bu antibiyotik yapısal analizler için yeterli miktarlarda üretilmelidir ve daha sonra enfekte olmuş hayvanlarda terapötik aktivite ve toksisite için test edilmelidir. Burada yeni antibiyotiğin selektif toksisiteye sahip olup olmadığı ortaya çıkmaktadır. Maalesef yeni bulunan antibiyotiklerin bir çoğu hayvan testlerini geçemezken sadece birkaç tanesi geçebilmektedir. Bu nedenle her yıl yüzlerce yeni antibiyotik bulunmasına karşılık bunların sadece birkaç tanesinin medikal kullanım için yararlı olduğu kanıtlanabilmekte ve ticari olarak üretilmektedir. VİTAMİNLER VE İLİŞKİLİ BİYOFAKTÖRLER Dengesiz beslenme ve besin işleme alışkanlıkları, gıda kıtlığı, açlıktan dolayı hayvan ve bitki orijinli vitaminlerden başka ekstra vitaminlere ihtiyaç duyulmaktadır. Vitaminlerin kullanım alanları gıda/yem sektörü, sağlık ve tıbbi alanlardır. Ekstra vitaminler günümüzde kimyasal veya biyoteknolojik olarak fermentasyon ya da biyodönüşüm prosesleriyle hazırlanmaktadır. Vitaminler ve diğer biyofaktörlerin çoğu kimyasal olarak veya ekstraksiyon işlemi ile üretilirken bazıları da hem kimyasal hem de mikrobiyal proseslerle üretilmektedir. Bunun yanı sıra vitamin B12 ve B13 gibi vitaminler ise sadece mikrobiyolojik yolla üretilmektedir. Aşırı miktarlarda vitamin üreten mikrobiyal suşların doğadan taranması ve bulunması veya bunların genetik mühendisliği yoluyla yapımı zordur, bunun yerine geliştirilmiş fermentasyon prosesleri ve immobilize biyokatalist biyodönüşümleri önem kazanmıştır. ENZİMLER Bütün organizmalar hücresel faaliyetlerini sürdürebilmek için küçük miktarlarda çok çeşitli enzimleri üretmektedir. Günümüze kadar tanımlanmış olan 3000’den fazla enzimin büyük bir çoğunluğu mezofilik organizmalardan izole edilmektedir. Buna karşılık bazı enzimler bazı organizmalar tarafından çok yüksek miktarlarda üretilmekte ve hücre içinde tutulmayarak hücre dışına salgılanmaktadır. Ekstraselüler enzimler olarak isimlendirilen bu enzimler selüloz, protein, nişasta, vb. gibi suda çözünmeyen polimerleri parçalama yeteneğindedir. Bu ekstraselüler enzimlerin bazıları gıda, tekstil ve ilaç endüstrilerinde kullanılmaktadır ve mikrobiyal sentez yoluyla büyük miktarlarda üretilmektedir. Son yıllarda enzim terminolojisinde ortaya çıkan yeni bir terim olan “ekstremozimler” ise ekstrem çevrelerde yaşayan prokaryotlardan elde edilen enzimleri ifade etmektedir. Ekstremozimler, ekstrem olarak yüksek sıcaklık, düşük sıcaklık, çok yüksek tuz, çok yüksek asit veya alkalin pH’larda yaşayan ve “ekstremofiller” olarak isimlendirilen mikroorganizmalar tarafından üretilmektedir. Bu enzimleri yüksek miktarlarda üreten mikrobiyal kaynakları doğadan izole etmek için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ve yeni mikrobiyal kaynakların araştırılması sürekli olarak devam eden bir iştir. Burada biyoçeşitlilik önemli bir konu olup farklı ve yabancı çevrelerden (ekstrem çevreler) izole edilen mikroorganizmalar önemli enzim kaynakları olarak düşünülmektedir. Ülkemiz en önemli ekstrem çevreler olan sıcak su kaynakları (kaplıcalar) açısından çok zengindir. Ayrıca soda gölleri, tuz gölleri, vb. ekstrem çevrelere de sahip olduğumuz göz önüne alınırsa, buralardaki biyoçeşitliliğin bir an önce belirlenerek ortaya konması ülkemiz açısından çok önemli bir konudur. Lipazlar bakteri, maya ve küfleri içeren mikrobiyal flora tarafından bol miktarda üretilmektedir. Lipazlar gıda endüstrisinde, biyomedikal uygulamalarda, biyosensörler ve pestisidlerin yapımında, deterjan ve deri sanayiinde, çevre yönetiminde, kozmetik ve parfüm sanayiinde uygulama alanları bulmaktadır. Endüstriyel olarak en yaygın kullanılan lipaz üreticisi mikroorganizmalar Candida spp., Pseudomonas spp., Rhizopus spp.’dir. Son yıllarda biyoteknoloji alanında lipazların kullanımında eksponansiyel bir artış gözlenmektedir. Bu nedenle lipazların aşırı üretimini sağlamak amacıyla yönlü mutasyonlar yardımıyla suş geliştirme çalışmalarına ağırlık verilmiştir. Endüstriyel olarak en fazla üretilen enzimlerden biri olan proteazlar ise ekmekçilikte, deterjan ve temizleme sanayiinde, biyomedikal uygulamalarda, gıda sanayiinde etlerin olgunlaştırılmasında, tabaklama sanayiinde, atık arıtımı ve kimyasal endüstride kullanılmaktadır. Son yıllarda alkalofilik mikroorganizmaların ürettiği ve aşırı alkali ortamlarda aktivite gösteren alkalin proteazlar endüstriyel olarak çok önem kazanmıştır.Şu anda alkalin proteazların ticari üretimi Bacillus licheniformis ve diğer alkalofilik Bacillus spp.’den yapılmaktadır. Bu enzimlerin üretimi için öncelikle ümit verici organizmaların seçilmesine olanak sağlayan farklı izolasyon yöntemlerinin belirlenmesi daha sonra endüstriyel suş geliştirilmesi için mutasyon ve/veya rekombinant DNA teknolojisinin kullanımı üzerinde yoğun çalışmalar sürdürülmektedir. α-amilaz, β-amilaz ve glukoamilaz gibi mikrobiyal amilazlar, enzimler arasında en önemlileri olup günümüzde biyoteknolojide oldukça büyük önem kazanmışlardır. Mikrobiyal amilazlar uygun preparasyonlarda hazırlandıktan sonra ilaç sanayiinde analitik kimya alanında, nişastanın sakkarofikasyonu, tekstil ve gıda sanayiinde, bira sanayii ve damıtma endüstrilerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Hayvanlar ve bitkilerde de bulunmasına karşılık amilazlar en yaygın olarak mikroorganizmalarda bulunmaktadır. Amilazların ticari üretiminde birçok bakteri ve fungus türleri kullanılmaktadır. α-amilazın ticari üretiminde Bacillus türleri çok önemlidir. Ticari amilaz üreticisi suşların geliştirilmesinde gen klonlama yöntemleri kullanılmaktadır. Gen klonlmanın en temel amaçları; termostabil enzimlerin ifade edilmesi, yüksek enzim verimliliği ve iki enzimin aynı organizmada ifade edilmesinin sağlanmasıdır. AMİNOASİTLER Organizmaların primer metabolitleri arasında en önemlileri amino asitlerdir. 1950’lerin sonlarına doğru Corynebacterium glutamicum’un bazı suşlarının doğal olarak önemli miktarlarda L- glutamat sentezlediğinin bulunmasının ardından amino asit üreticisi mikroorganizmaların taranması ve ıslah edilmesi çalışmaları büyük hız kazanmıştır. O zamandan beri amino asit salgılama yeteneğinde olan bir çok organizma belirlenmiş ve bu konu endüstriyel mikrobiyolojinin önemli bir konusu olmuştur. Dünya çapında 1.5x106 ton amino asit üretimi gerçekleşmektedir. Amino asitler tıpta, gıda endüstrisinde katkı maddesi olarak, kimya endüstrisinde başlatıcı maddeler olarak kullanılmaktadır. En önemli ticari amino asit lezzet arttırıcı olarak monosodyum glutamat (MSG) formunda kullanılan Glutamik asittir. Diğer iki önemli amino asit diyet içecekler ve yiyeceklerde tatlandırıcı olarak kullanılan Aspartam’ın bileşenleri olan Aspartik asit ve Fenil alanindir. Bundan başka lisin, glutamin , arjinin, triptofan, treonin, izolösin ve histidin amino asitleri de ticari olarak mikrobiyolojik yolla üretilmektedir.Mikrobiyolojik üretim için Corynebacterium ve Brevibacterium türleri ile Escherichia coli en bilinen ticari türlerdir. Corynebacterium ve Brevibacterium türlerinde metabolizma nispeten basit olduğu için regülasyon sistemlerinin kolaylıkla değiştirilmesiyle, Enterobacteriaceae üyelerinde ise karmaşık rekombinant DNA tekniklerinin kullanımıyla verimli amino asit üreticileri elde edilebilmektedir. Kaynak: Doç. Dr. Rengin ELTEM /Ege Üniversitesi /Mühendislik Fakültesi Biyomühendislik Bölümü POLİMER ÜRETİMİ Modern biyoteknolojiyi komodite amaçlı ürünlerin üretiminde de kullanmak mümkündür. En çarpıcı örneklerden biri, mikroorganizmaları uygun ortamlarda besleyip polimer ürettirmektir. Birçok mikroorganizma besin kısıtlaması koşullarında, tepkisel olarak hücre içinde polimer biriktirir. (Şekil 3’de hücre içindeki beyaz dairesel şekilli olanlar). Bunlar bilimsel adıyla “polialkalonatlar”, “mikrobiyal poliesterler” dir. Polibuturat ve poli(buturat-valarat) teknolojik olarak üretilen mikrobiyal poliesterlerdir. Bunların işlenmesi biraz zor, komodite plastiklere göre biraz pahalı, ancak doğada parçalanabilen türden, dolayısıyla çevre dostu polimerlerdir. Bunlardan üretilen şampuan, parfüm, vb. şişeleri piyasaya sunulmuş durumdadır. Buradaki ilginç gelişme yine genetik modifiye mikroorganizmaların kullanımıdır. Bunlarda hücre içinde polimer birikimi kuru ağırlıkta %99’lara kadar çıkarılmıştır, dolayısıyla verim çok yüksektir. Bu yöntemle üretilen polimerlerin molekül ağırlıkları sentetik yollarla çıkılması çok yüksek değerlerdedir (20 milyon hatta daha fazla). Mikroorganizmalar ile polimer üretimi teknolojisini bitkilere de uygulamak mümkündür. Özellikle mısır’ın çok da değerli olmayan koçanında ve kabuğunda polimerler biriktirilebilir. Faj Yerdeğiştirme “phage display” Teknolojisi Alternatif yöntemlerden biri de genetik modifiye mikroorganizmaları kullanmaktır. Yaygın olarak E.Coli’nin kullanıldığı “faj yerdeğiştirme” (“phage display”) tekniği böyle bir yaklaşımdır. Burada, istenilen üretim bilgisini taşıyan DNA, B lenfositlerinden izole edilir ve bakteriye yerleştirilir. Daha sonra bakteri, filament fajlar (bir çeşit virüs) ile enfekte edilir. Fajlar, bakteri içinde, genellikle çok sayıda antibadi fragmanını da taşıyacak şekilde çoğalır. İstenilen fragmanı taşıyan fajlar, bir biyoafinite sistemi ile ayrılır ve bunlarla yine bakteriyi enfekte edilerek üretimi gerçekleştirilir. Elde edilen monoklonal antibadi fragmanları saflaştırılıp ya doğrudan yada bir antibadi gövdesine takılarak kullanılabilir. Bu teknikte kullanılan reaktörler, hibridoma teknolojisinde kullanılanlardan çok daha düşük fiyatlı ve iyi tanımlanmış klasik fermentörlerdir, dolayısıyla üretim ucuz ve kolaydır. Kaynak: www.biyomedtek.com/bmt-konular-no3.htm Hazırlayanlar: Enver Ersoy ANDEDEN&Ahmet TEZER

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-4

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 1

Biyoteknoloji Nedir ? - Biyolojik araç, sistem ve süreçlerin üretim ve hizmet endüstrilerine uygulanması - Endüstriyel uygulamalarda başarılı olabilmek için Biyokimya, Mikrobiyoloji ve Mühendislik bilimlerinin ortak kullanımı ile mikroorganizmaların, doku ve hücre kültürlerinin kapasitelerinin artırılması - Çeşitli yararlı maddelerin üretilmesi için biyolojik özellikleri kullanan bir teknoloji olması - Biyolojik araçlar tarafından üretilen materyallerin daha iyi ürün ve hizmet vermek üzere bilim ve mühendislik ilkelerinin uygulanması - Biyoteknoloji sadece teknik ve süreçlerin toplamına verilen bir addır. - Biyoteknoloji canlı organizmaları ve onların yapıtaşlarını tarım, gıda ve diğer endüstrilerde kullanan bir tekniktir. - Biyoteknoloji konu olarak “multidisipliner” yani bağımsız pek çok bilim dalını birarada barındırır. Eğer biyoteknoloji çalışması yapanları bir liste altında toplamak gerekirse Biyokimyacılar, Mikrobiyologlar,Genetikçiler, Moleküler biyologlar, Hücre biyologları, Botanikçiler, Ziraat mühendisleri, Virologlar, Analitik kimyacılar, Biyokimya mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kontrol mühendisleri, Elektronik mühendisleri ve Bilgisayar mühendisleri bu liste içerisinde sayılabilir. BİYOTEKNOLOJİDE MİKROBİYAL SİSTEMLER 1-)Bakteriler ve Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler) A-) Bakteriler: Toprak, hava, su, hayvan ve bitki yüzeylerinde bulunurlar. Bazıları hastalık etkeni olmakla beraber çoğu zararsız ve organik atıkların geri dönüşümü sırasındaki yararlı etkileri ve birçok faydalı ürünü üretmeleri nedeniyle biyoteknolojide oldukça önemli bir yere sahiptirler. Aynı genusa ait bazı türler endüstriyel açıdan faydalı özelliklere sahipken bazıları insanlar için zararlıdır. Örneğin Bacillus türleri toprakta yaşarlar ve aerop veya fakültatif anaerop metabolizmaya sahiptirler. § B. subtilis endüstride kullanılan amilaz enziminin kaynağıdır. § B. thruringiensis ise birçok bitki zararlısı böceğin patojenidir. Ve bu nedenle böceklere dirençli bitkilerin oluşturulmasında genetik mühendisliğinin önemli çalışma konularından birini oluşturur. § B.athracis ise insanlara patojen etkiye sahiptir ve şarbon hastalığının nedenidir. Prokaryotik biyolojik sistemler: § E.coli dışındaki diğer prokaryotlar § Acremonium chrysogenum § Bacillus brevis § Basillus subtilis, Basillus thuringiensis § Corynebacterium glutamicum § Erwinia herbicola § Peudomonas spp § Rhizobium spp § Streptomyces spp § Trichoderma resei § Xanthomonas campestris § Zymomonas mobilis Bu organizmalar iki grup altında toplanabilir. 1-) Özel bir fonksiyona sahip bir gen için konak olma. Ör: termofillerden izole edilen ve PCR teknolojisinde kullanılan ısıya dirençli DNA polimeraz enziminin E.coli’de klonlanması ve üretimin gerçekleşmesi. 2-)Belirli işleri çok daha etkin yapabilmek için genetik mühendisliği ile geliştirilme. Ör: Endüstriyel açıdan önemli amino asitlerin çok fazla üretilmesi için Corynebacterium glutamicum’un çeşitli türlerinin geliştirilmesi. 2-) Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler): Mavi-yeşil bakteriler prokaryotlar sınıfına dahil olup fotosentez özelliğine sahiptir. Örnek olarak Anabaena cylindris, Nostok muskorum, Spirulina platensis türleri verilebilir. İlk kez varlıkları fosillerde saptanmıştır. Dünya oluşumunda belki de ilk canlı organizmalardır. Tatlı ve tuzlu suların yüzeylerinde bulunurlar. Karada ise ışığın ve nemin olduğu çamur ve kaya, tahta veya bazı canlı organizmaların yüzeylerinde bulunabilirler. Koyu yeşilimsi-mavi pigmentlerinden dolayı bu isimle adlandırılırlar. Sadece birkaç organizma atmosferik azotu amonyağa redüklemek yoluyla a.a. ve proteinleri üretmek üzere organik asitlere dönüştürülebilir. Azot fikse edebilen bakteriler gibi mavi-yeşil bakterilerde böyle bir yeteneğe sahiptir. Hücreler nitrogenaz enzimi ile bu reaksiyonu gerçekleştirirler. Bu enzim oksijen ile inaktive olur. Bu nedenle azot fikse eden hücrelerin içindeki koşullar anaerobik olmalıdır. Anabaena gibi bazı mavi-yeşil bakterler azot fiksasyonundan sorumlu heterosit adı verilen özel kalın duvarlı hücrelere sahiptirler Mavi-yeşil bakterilerin biyoteknolojik önemi: Mavi-yeşil bakteriler fotosentez yetenekleri, yüksek protein içerikleri ve basit besiyerlerinde hızlı çoğalmaları nedeniyle besin kaynağı olarak kullanım alanına sahiptir. Tek hücre proteini (THP) elde edilmesinde en çok denenen günümüzde insan ve hayvanların beslenmesinde geniş uygulama alanı olan mavi-yeşil bakteriler, diğer mikroorganizmalardan farklı olarak yeterli miktarda karbondioksit, belirli derecede aydınlatma, geniş üretim ortamı gibi özel koşullara gereksinim gösterirler. Sprilulina platensis Afrika ve güney Amerika’da ki sığ göllerde doğal olarak bulunur. Binlerce yıldan beri yöredeki insanlar tarafından toplanan bu algler kurutulduktan sonra besin kaynağı olarak çoğunlukla sos şeklinde veya çorba içinde kullanılmaktadır. Nostoc ise Peru ve Güney doğu Asya ‘da besin maddesi olarak kullanılan bir diğer siyanobakteridir. Gübre olarak kullanılmaları: Mavi-yeşil bakterilerin azot fiksasyon özelliği saptandıktan sonra kurutulmuş Tolypthrix tenuis pirinç tarlasına serpildiğinde azot fiksasyonunda ve verimde artış gözlenmiştir. M-Y bakterilerin Hindistan da pirinç tarlalarında gübre olarak kullanımıyla toprağın havalandırılması sonucunda su geçişi ve toprağın sıcaklığının daha homojen olması sağlanmaktadır. Azot fiksasyonu için M-Y bakterilerin Rhizobium’ların yerini almasının bazı avantajları vardır. Mavi-Yeşil bakteriler havadaki azotu amonyuma redüklerken fotosentez metabolik yolunu kullanırlar. Yani bir bitki ile simbiyotik bir yaşam ve enerji kaynağı olarak herhangi bir organik molekül ilavesi gerekmez. Tarımda azot fikse eden mavi-yeşil bakteriler organik gübre olarak kullanılabilir. Çin, Hindistan, Filipinler gibi pirinç tüketimi fazla olan bölgelerde büyük oranlarda ürerler. Pirincin büyüme sezonunun başında eğer suya siyanobakterlerin başlangıç kültürleri ekilirse pirinç veriminde %15-20 oranında artış olduğu bildirilmektedir. Mavi-Yeşil bakteriler antibiyotiklerin ve diğer biyolojik olarak aktif moleküllerin ticari boyutlardaki üretimi için büyük bir potansiyel oluştururlar. Çünkü Mavi-Yeşil bakteriler heterotrofturlar. Bu özellikleri de onların fermentasyon koşullarında üretilmelerine olanak sağlar. Henüz araştırma aşamasında olan Anacystis nidulans ile yapılan rekombinant DNA teknolojisi çalışmalarıyla nadir bileşiklerin üretiminde kullanımları amaçlanmaktadır. Araştırmalar Mavi-Yeşil bakterilerin güneş enerjisi dönüşüm sisteminde yer alması için devam etmektedir. Anabaena cylindrica heterocystleri vejatatif hücrelerde fotosentez yoluyla oluşturdukları oksijeni dışarı verirler. Azot yokluğunda ise heterositlerde nitrogenaz enzimi katalizörlüğünde elektronlar H+ iyonuna transfer edilerek Hidrojen gazı açığa çıkarırlar. Oksijen ve Hidrojen her ikisi de endüstride ihtiyaç duyulan gazlardır. Sonuç olarak; Fermentör koşullarında üreyebilirler, uzun süreli fizyolojik stabiliteye, basit besin gereksinimine, köpük oluşturmama özelliğine sahiptirler. Diğer alglerden farklı olarak azot fiksasyonu yapabilme farklılığına sahiptirler. Optimum sıcaklık 35oC dir. Karanlıkta veya gün ışığında heterotrofik olarak ürerler. 2-) MAYALAR: Tek hücreli tomurcuklanma veya bölünerek eşeysiz çoğalan ökaryotik mikroorganizmalardır. Mayaların tanımlanması maya biyoteknolojisi için oldukça önemlidir. Örneğin endüstriyel süreçlerde yabani ve kültüre edilmiş mayalar arasındaki farkı gösterebilmek esastır. Bira üretiminde üründe istenmeyen aroma oluşumuna neden olan yabani ırkın karışması veya ekmek mayası üretiminde şeker transport yeteneği daha fazla olan Candida utilis mayasının karışması ekmek mayası üretiminde kullanılan Saccharomyces cerevisiae mayasının üremesini engelleyecektir. Maya genuslarının ayrımında fizyolojik testlerle birlikte morfolojik testler de kullanılır. Günümüzde 700 civarında maya türü tanımlanmıştır. Fakat bu sayı maya çeşitliliğinde sadece çok küçük bir bölümü temsil etmektedir. Tanımlanmamış maya genus ve tür sayısı çok daha fazladır. Maya biyologları için maya çeşitliliğini tanımlamak kadar diğer önemli bir nokta özellikle biyoteknolojik öneme sahip türleri belirleyip saklamak ve koruyabilmektir. Moleküler biyoloji tekniklerinin yaklaşımıyla türler daha hızlı ve kolay bir şekilde karakterize edilebilmektedir. Günümüzde 6 mayanın genom projesi tamamlanmış ve işlevsel genomik çalışmaları ile genlerin işlevlerinin belirlenmesine devam edilmektedir. Maya hücreleri klorofil içermez ve zorunlu olarak kemoorganotrofiktirler. Üremek için organik karbona gerek duyarlar. Karbon metabolizmaları çok çeşitlidir. Örneğin basit şekerleri, polioller, organik ve yağ asitleri alifatik alkoller, hidrokarbonlar ve çeşitli heterosiklik ve polimerik bileşikleri karbon kaynağı olarak kullanabilirler. Bu özellikleri nedeniyle farklı habitatlar için özelleşmiş türler kolaylıkla saptanabilir. Mayalar toprak, hava ve sudan izole edilebilirler. Bazı mayalar ekstrem ortamlarda örneğin ozmofilik mayalar şeker bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Bu tür mayalar genellikle gıda bozucu olarak bilinir. Bunun dışında fırsatçı patojen olarak bazı maya türleride örneğin Candida albicans pek çok infeksiyondan sorumludur. Mayalar insanlar için; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından oldukça önemli en eski evcilleştirilmiş organizmalardır. Alkollü içeçeklerin üretiminde, ekmek yapımında hamurun kabarması için binlerce yıl öncesinden beri kullanılmaktadırlar. Gerçekte bira yapımı belkide dünyanın ilk biyoteknolojisini temsil etmektedir. Günümüzde mayalar geleneksel gıda fermentasyonunun dışında çok çeşitli alanlarda da kullanılmaktadır. Özellikle genetik mühendisliğiyle geliştirilmiş mayalar hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılan pek çok farmasötik ajanın üretilmesinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Biyoteknolojik Öneme Sahip Bazı Mayalar - Axula adeninivorans: Nitrat ve aminleri asimile eder, 45 C üzerinde üreyebilir, pek çok hidrolaz salgılayabilir. - Candida türleri: C.albicans hidrokarbonlardan aminopenisillanik asit ve B6 vitamin üretimi, C.boidinii NAD, FAD metil ketonlar ve sitrik asit üretimi, C.famata riboflavin, C.maltosa biyokütle proteini için yağ asiti ve alkan kullanımı, C.tropicalis triptofan, C.pelliculosa selülozik materyalden biyokütle proteini, C.utilis, pek çok ürün eldesi, ksilozda üreyebilme, klonlama teknolojisinde kullanım, C.shehatae ksiloz fermentasyonu - Hansenula polymorpha: Heterolog gen anlatımı için kullanılabilen metilotrofik maya. - Kluyveromyces marxianus ve K.lactis: Laktoz ve polyfruktosanı fermente eder. Doğal kakao fermentayonu. Pek çok enzim için kaynak olabilir, klonlama teknolojisinde kullanılabilir. - Pachysolen tannophilus: Bitki lignoselülozik hidrolizatlarından kaynaklı pentoz şekerlerinin fermentasyonu. - Phaffia rhodozyma ve Pichia türleri: Gıda boyası olan astaksantin pigment üretimi. P.guilliermondii riboflavin sentezi ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. P.methanolica etanol biosensörü olarak kullanılan alkol oksidaz üretimi.P.pastoris metanolden biomas protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve insan terapötik proteinlerini üretebilen metilotrofik maya. - Rhodosporidium toruloides: Fenilketanüri tedavisinde kullanılan PAL enzim kaynağı. - Saccharomyces türleri: S.cerevisiae klasik gıda fermentasyonu. Bira, şarap, ekmek, rom, cin yapımı. Yakıt, alkol, gliserol, invertaz ve hayvan besini kaynağı.Rekombinant DNA teknolojisiyle sayısız protein üretimi. - Saccharomycopsis türleri: S.fibuligera amilolitik maya - Schizosaccharomyce pombe: Geleneksel Afrika alkollü bira yapımı. Şarapların deasidifikasyonu. Yüksek etanol ozmotik tolerans, biyokütle protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve mutagenez testlerinde kullanım - Schwanniomyces türleri: S.castellii ve S.occidentalis amilolitik mayalar. Nişastanın ve inülinin etanole çevrimi ve heterolog gen anlatımında kullanılabilirler. - Trichosporon cutaneum: Fenol varlığına ilişkin bisensor olarak kullanılır. - Yarrowia lipolytica: Lipid ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. Sitrik asit ve hücredışı enzim üretimi. Ø Zygosaccharomyces rouxii: Japon soya sosu karakteristik aromasını vermede kullanılan halofilik ve ozmotolerant maya türü. Alkollü içeçeklerin üretiminde mayalar Endüstriyel mayaların çoğu, özellikle de fermente içeçeklerin üretiminde kullanılanlar, genetik bakımından karmaşıktırlar ve stabil bir haploidi göstermezler. Örneğin bira yapımında kullanılan Sacchoromyces türleri poliploid veya anöpliod (diploid-heptaploid) ırklardır. Bu nedenle geliştirilmelerinde eşeyli üreme özelliklerinden yararlanılamaz. Bunun yerine klasik bira tadını veren organoleptik özellikleri iyi olan karakteristik fermentasyon yapan ırklardan doğal seçimle en iyi olan şeçilir. Bunun dışında endüstriyel mayaların geliştirilmesinde şüphesiz genetik mühendisliğinin önemi oldukça fazladır. Rekombinant DNA teknolojisi ile geliştirilen rekombinant mayalar tarafından üretilen biyolojik olarak aktif rekombinant proteinlerin veriminin arttırılmasında iki önemli yaklaşım vardır. Bunlar; moleküler genetik tekniklerin kullanımı ve fermentasyon teknolojisidir. Gıda tüzüğüne uygun olarak ekmek mayasının (glikoz baskısından kaçınmak ve hamurlaşmayı önlemek için) maltoz kullanım genleri değiştirilmiştir. Bira mayasında ise Maltodekstrinleri kısmi olarak parçalayan STA2 genini içeren plazmid bulunmaktadır. Genetik mühendisliği ile geliştirilmiş mayaların lignoselülozik (odunsu) atıkları substrat olarak kullanarak etanol üretmeleri yönünde yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Etanol dışında mayaların ürettiği diğer biyoalkoller; gliserol ( alkollü içecekler için aroma katıcı, nitrogliserin türevli patlatıcılar yapımında), ksilitol (şeker yerine diyabetik ürünlerin yapımında), sorbitol, arabinitol (düşük şeker içerikli gıdaların yapımında; ilaçların kaplanmasında yenilebilir kaplama maddesi olarak) Etanolün yenilenebilir kaynaklardan mayalar kullanarak üretilmesi tüm dünyanın ilgisini çeken konulardan biridir. İlk üretim 1930’larda başlamıştır fakat petrol fiyatları düşürülünce teknoloji bırakılmıştır. 1970’deki petrol krizi ile birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Brezilya, şeker kamışını ve melası substrat olarak kullanarak ürettiği petrolü yakıt amaçlı kullanmaktadır. Brezilya’da otomobillerin çoğu alkol veya alkol+benzin karışımı (gasohol) ile çalışmaktadır. KÜFLER Küfler hifli mantarlardır. Birçok organizma ve gıda maddesi ( ekmek, meyve, sebze.. vb) üzerinde oluşturdukları pamuk görüntüsündeki doku nedeniyle mayalardan çok daha önce keşfedilmişlerdir. Küfler, endüstride birçok ürünün eldesinde, atıklardan değerli ürünlerin oluşturulmasında kullanılan farklılaşma göstermeyen ve klorofil içermeyen mikroorganizmalardır. Doğada ve toprakta yaygın olarak bulunan küflerden endüstriyel mikrobiyoloji alanında önem taşıyanlar mikroskobik olanlardır. Küflerin üredikleri ortama proteaz, lipaz, karbonanhidrazlar gibi litik enzimleri salgılamaları ve küflerin ürettikleri çeşitli metabolitlerin birçok alanda kullanılabilir olması bu organizmaların endüstrideki önemini oldukça artırmaktadır. Ayrıca insan, hayvan ve bitkiler için patojen olan türleride bulunmaktadır. Küflerin Biyolojisi: Bir küf, protoplazma iplikleri veya uzantıları olan hiflerden ve sporlardan oluşur. Hiflerin yaptığı yumağı misel adı verilir. Hifler, bölmeli hifler ve bölmesiz hifler olarak ikiye ayrılır. Bölmeli hifler bölmeler ile hücrelere ayrılırlar ve her hücrede bir veya iki hücre çekirdeği bulunur. • Bölmesiz hiflere sönositik hif adı da verilir. • Bölme içermezler ve çok çekirdeklidirler. • Üreme hifleri genellikle koloninin yüzeyinde bulunan ve üreyen hücreleri veya sporları taşıyan hiflerdir. • Hifsel üreme ortamın besin koşulları ile yakından ilgilidir. • Beslenme hifleri ise koloniye besin sağlayan hiflerdir. Beslenme hifleri sayesinde hücrenin bulunduğu noktadan uzakta olan substratlara ulaşmaları sağlanır. • Küflerin hücre duvarı glukan, kitosan ve kitin gibi farklı glukoz polimerlerinden yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-1

Bakterilerin Diğer organizmalarla etkileşimleri

Görünür basitliklerine rağmen, bakteriler diğer canlılarla karmaşık etkileşimler içindedir. Bu simbiyotik ilişkiler parazitizm, mutualizm ve komensalizm olarak üçe ayrılırlar. Komensal bakteriler her yerde bulunur, hayvan ve bitkiler üzerinde büyümeleri başka yüzeyler üzerinde büyümeleri ile aynıdır (ancak sıcaklık ve ter bunların büyümesini hızlandırabilir); insanlarda bu organizmalardan çok sayıda olması vücut kokusunun nedenidir. Mutualistler Bazı bakteriler varlıklarının devamı için gerekli olan, mekânsal olarak yakın ilişkilere girerler. Bu tür mutualist ilişkilerden biri olan türler arası hidrojen transferi olarak adlandırılır, butirik asit veya propiyonik asit tüketip hidrojen tüketen anaerobik bakteriler ile, hidrojen tüketen metanojenik arkeler arasındadır. Bu ilişkide yer alan bakteriler kendi başlarına bu organik asitleri kullanamazlar çünkü bu reaksiyon sonucu aşığa çıkan hidrojen çevrelerinde birikir. Hidrojen tüketici arkelerle yakın ilişkileri sayesinde hidrojen konsantrasyonu yeterince düşük kalır ve bakteriler büyüyebilir. Toprakta, rizosferde (kökün yüzeyi ve kökü bağlı olan topraktan oluşan bölgede) mikroorganizmalar azot fiksasyonu yaparlar, yani azot gazını azotlu bileşiklere dönüştürürler. Bu süreç sonucunda bitkilerin (ki onlar azot fiksasyonu yapamazlar) kolayca absorbe edebildiği bir azot kaynağı meydana gelir. Pekçok başka bakteri, insan ve başka canlılarda simbiont olarak bulunurlar. Örneğin normal insan bağırsağındaki bağırsak florasındaki 1000'den fazla bakteri, bağırsak bağışıklığına, bazı vitaminlerin (folik asit, K vitamini ve biyotin) sentezine, süt proteinlerinin laktik asite dönüştürülmesine (bkz. Laktobasiller) katkıda bulunur, ayrıca sindirilmemiş kompleks karbonhidratların fermantasyonunu sağlar. Bu bağırsak floarası ayrıca potansiyle patojen bakterilerin büyümesini engellediği için (genelde yarışmalı dışlama ile) bu faydalı bakterilerin probiyotik besin katkısı olarak alınmasının olumlu etkileri bulunmuştur. Patojenler Eğer bakteriler başka organizmalarla parazitik ilişkiler kurarlarsa patojen olarak sınıflandırılırlar. Patojen bakteriler insan larda ölüm ve hastalığın başlıca nedenidir; neden oldukları enfeksiyonlar arasında tetanoz, tifo, tifüs, difteri, frengi, kolera, besin kaynaklı hastalıklar, cüzzam ve verem sayılabilir. Bilinen bir hastalığın patojenik kaynağının keşfi yıllar sürebilir, örneğin mide ülseri hastalığı ve Helicobacter pylori durumunda olduğu gibi. Bakteryel hastalıklar tarımda da önemlidir, bakteriler bitkilerde yaprak beneği, ateş yanıklığı ve solmaya, çiftlik hayvanlarında da paratüberküloz, mastit, salmonella ve şarbona neden olur. Her patojen türün insan konağı ile etkileşimlerinin karakteristik bir spektrum oluşturur. Bazı organizmalar, örneğin Stafilokok veya Streptokok, deri enfeksiyonu, pnömoni, menenjit ve hatta sistemik sepsis (şok, masif vazodilasyon ve ölümle sonuşlanan sistemik bir enflamasyon tepkisi) neden olur. Lakin bu oganizmalar aynı zamanda normal insan florasına aittir, genelde insan derisi ve burununda bulur ve hiç bir hastalığa yol açmazlar. Buna karşın bazı başka organizmalar her durumda insanda hastalık yaparlar. Örneği Rickettsia, ancak başka canlıların hücrelerinin içinde büyüyüp çoğlabilen, zorunlu bir hücreiçi parazittir. Rickettsia'nin bir türü tifüse, bir diğeri ise Kayalık Dağlar benekli hummasına neden olur. Klamidya, zorunlu hücre içi paraziti bir diğer takımı içinde bulunan bazı türler pnömoni, veya idrar yolu enfeksiyonuna neden olabilir, ayrıca koroner kalp hastalığı ile de ilişkili olabilirler. Nihayet, bazı bakteri türleri, Pseudomonas aeruginosa, Burkholderia cenocepacia, ve Mycobacterium avium gibi, fırsatçı patojendirler ve sadece immün yetmezlik çeken veya kistik fibrozlu kişilerde hastalık yaparlar. Bakteriyel enfeksiyonlar antibiyotikle tedavi edilebilirler, bu antibiyotikler bakterileri öldürürse bakteriosidal, sadece onların çoğalmasını engelliyorsa bakteriostatik olarak sınıflandırılır. Pekçok antibiyotik vardır ve bunların her sınıfı patojende olup konağında olmayan bir süreci engeller. Antibiyotiklerin nasıl seçici toksiklik gösterdiğine bir örneği kloramfenikol ve puromisindir, bunlar bakteri ribozomlarını engellerler, ama yapısal olarak farklı olan ökaryotik ribozomlara etki etmezler. İnsan hastalıklarını tedavide kullanılan antibiyotiklerin hayvancılıkta da hayvanlarının büyümesini hızlandırmak için kullanılması, bakterilerde antibiyotik direnci gelişmesine neden olabilir. Enfeksiyonları engellemek için antiseptik önlemler alınır, örneğin deri bir iğne ile delinmeden evvel sterilize edilir. Cerrahi ve dişçilik araçları da kontaminasyon ve bakteriyel enfeksiyonu önlemek için sterilize edilir. Çamaşır suyu gibi dezenfektanlar, eşya yüzeylerinde bulunan bakteri ve diğer patojenleri öldürüp kontaminasyonu önlemek ve enfeksiyon riskini daha da azaltmak amacıyla kullanılır.

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-diger-organizmalarla-etkilesimleri

FUNGUSLARIN, MANTARLARIN ÖNEMİ

Önemi 1.Ekosistemin önemli parçalarıdır. bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. 2.Orman ekosistemlerinde CO2 salınımı gerçekleştirmektedirler. 3.Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hale getirirler. "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar bu sırada bitkide mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları absorblar. 4.Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. 5.Mantarlar nemli olan heryerde yetişebilirler. 6.Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. 7.Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yaralanılmaktadır. 8.Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir. 9.Gerçek mantarlardan olan mayalar fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. 10.Alkollü içki endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokufor gorgonzola kamembert gibi) kullanılırlar. 11.Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin thiamin biyotin riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yaralanılmaktadır. 12.Amilaz pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır. Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları canlılardır 1.fermantasyon yaparak alkollü içkilerin hazırlanmasında 2.ekmek yapımında 3.antibiyotiklerin üretilmesinde 4.biyolojik silah

http://www.biyologlar.com/funguslarin-mantarlarin-onemi

Vitamin üreten bakteriler

Değişik sebeplerden ileri gelen ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olan farklı oluşumlara karşı uzun yıllardan beri değişik antibiyotikler kullanılmıştır. Antibiyotiklerin belli periyotlarda ve belli dozlardaki kullanımı neticesinde, metabolizmada gözlenen rahatsızlıklar tedavi edilebilmiştir. Ancak zaman içerisinde kullanılan antibiyotik türleri ve bunların tedavideki dozlarının insan metabolizmasında yararlı faaliyetleri olan (özellikle de intestinal florada) mikroorganizmaları inaktive ettiği ya da populasyonunu azalttığı ve bunun neticesinde de normal floranın bozularak, vücutta antibiyotiklerden kaynaklanan bazı rahatsızlıkların (alerji, diyare, gaz vb. gibi) ortaya çıktığı belirlenmiştir. Bunun yanında araştırıcılar günlük yaşamın getirdiği bazı olumsuzluklardan (çevrede olan ani değişmeler, su ve besinlerin kaliteleri, hayvansal ürünlerin aşırı miktarları, kafein, alkol kullanımı) ve değişik türdeki patojenlerin enfeksiyonlarından dolayı (sinirsel yorgunluk ve stres gibi) vücudun normal florasının etkilendiğini de ortaya koymuşlardır. Vücudun doğal intestinal florasında bulunan ve organizma için yararlı olan bakterilerin gitgide sayılarının azalması, tamamen yok olması karşısında bilim dünyası bu yararlı florayı korumak ya da tekrar geri kazanmak için arayışa girmiş ve “Probiyotik mikroorganizmalar” değişik ürünler (mandıra ürünleri, meyve suları, çikolata ve et ürünleri) ile tüketime sunulmuşlardır. Probiyotikler; yaşayan mikroorganizmalar olup mukozal ve sistemik bağışıklığı ayarlayarak konağa tesir ederler. Ayrıca intestinal sistemdeki mikrobiyal dengeyi sağlarlar. Sağlıklı bir insan vücudunda probiyotik mikroorganizmalar belli oranlarda bulunmaktadır. Probiyotik mikroorganizma florası, vücudun mukoz membranlarında ve sindirim bölgelerinde kolonize olan bakterilerdir. Vücuttaki mikroorganizma florasında 400 ile 500 arasında farklı türde, sindirim bölgesinde yerleşmiş durumda bulunan, gerek patojen gerekse sağlığa yararlı mikroorganizmalar mevcuttur. Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan bağırsaklarda, ilaç kullanımı veya hastalıklar sırasında açığa çıkan zararlı bakteriler, aynı ortamda bulunan iyi huylu bakterilere karşı atağa geçerler ve bağırsağa yerleşmeye çalışırlar. Probiyotik bakteri suşları ise bağırsak duvarına tutunarak, bu zararlıların içeriye girmesini önler. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Probiyotikler esas olarak laktik asit bakterileridir. Bunun yanında araştırmalar mayaların da probitotik özelliğe sahip olduğunu göstermiştir. Yoğurt yapımında kullanılan mikroorganizmalar (Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus) dışında tüm laktik asit bakterileri bağırsak florası elemanlarıdır. Bir probiyotik ürün bu mikroorganizmalardan birini ya da birkaçını içerebilir. İçerdiği mikroorganizma sayısı arttıkça probiyotiğin kullanım alanı genişlemektedir. Probiyotik Bakterilerin Özellikleri Probiyotik bakteriler Gram (+), sporsuz, basil şeklindedir. L. acidophilus’un üreme sıcaklığı 35 – 380C ‘dir. Probiyotik bakteriler mide asitliğine diğer bakterilere göre daha dayanıklıdır. Safra tuzuna ve lizozim enzimine daha dirençlidir. Lactobacillus türleri, ince bağırsakta fazla sayıda bulunurken, Bifidobacterium’lar kalın bağırsaktadırlar. Probiyotik bakteriler laktik asit, asetik asit, bakteriyosin gibi antimikrobiyal maddeler üreterek, bağırsaklarda istenmeyen mikroorganizmaların çoğalma hızını kontrol ederler ve doğal floranın denge içinde bulunmasını sağlarlar. Gram (+) bakteriler, bakteriyosinlere çok duyarlıdır. Beslenmede bitkisel besinlerin fazla olması, hayvansal besinlerin aksine bağırsaklardaki probiyotik bakterilerin sayısını artırır. Sağlıklı kişilerin bağırsak florasında probiyotik bakterilerin (örneğin Bifidobacterium’ların) sayısı zaman içerisinde sabitleşmekte; ancak günlük yaşamın getirdiği; antibiyotik kullanımı, stres, sinirsel yorgunluk, dengesiz beslenme, fazla alkol alımı, hastalık ve bağırsak ameliyatları gibi sonuçlar, bu bakterilerin azalmasına neden olur. Bunun sonucunda bağırsaklarda enterik bakteriler çoğalır ve enterik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Probiyotik bakterilerin önemli özelliklerinden biri de, bağırsak çeperine tutunabilme yeteneğine sahip olmalarıdır. Bu tutunma en önemli ve hatta biyolojik etki gösterebilmeleri için mutlaka olması gereken bir özellik olarak belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak çeperine tutunarak patojen mikroorganizmaların tutunmasını engellerler. Ayrıca sindirim sırasında bağırsak hareketlerinden çok fazla etkilenmeden hızla üreyerek orijinal populasyonda azalmayı engellerler. Bütün bunları maddeleyecek olursak; probiyotik olarak kullanılan mikroorganizmalarda aranan özellikler şunlardır: - Güvenilir olmalıdır, kullanıldığı insan ve hayvanda yan etki oluşturmamalıdır. - Stabil olmalıdır, düşük pH ve safra tuzları gibi olumsuz çevre koşullarından etkilenmeden bağırsakta metabolize olmalıdır. - Bağırsak hücrelerine tutunabilmeli ve kolonize olabilmelidir. - Kanserojenik ve patojenik bakterilere antagonist etkili olmalıdır. - Antimikrobiyal maddeler üretmelidir. - Konakta hastalıklara direnç artışı gibi yararlı etkiler oluşturma yeteneğinde olmalıdır. - Antibiyotiklere dirençli olmalıdır. Antibiyotiğe bağlı (diyare) ortaya çıkan hastalıklarda bağırsak florasını düzeltmek amacı ile kullanılabileceğinden, bağırsaktaki antibiyotiklerden etkilenmemelidir. - Minimum etki dozları bilinmediğinden, canlı hücrelerde büyük miktarlarda bulunabilmelidir. Probiyotik Olarak Kullanılan Mikroorganizmalar Lactobacillus Türleri: Lactobacillus bulgaricus, Lactobacillus cellebiosus Lactobacillus delbrueckii, Lactobacillus lactis Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus reuteri Lactobacillus brevis, Lactobacillus casei Lactobacillus curvatus, Lactobacillus fermentum Lactobacillus plantarum, Lactobacillus johsonli Lactobacillus rhamnosus, Lactobacillus helveticus Lactobacillus salivarius, Lactobacillus gasseri Bifidobacterium Türleri: Bifidobacterium adolescentis, Bifidobacterium bifidum Bifidobacterium breve, Bifidobacterium infantis Bifidobacterium longum, Bifidobacretium thermophilum Bacillus Türleri: Bacillus subtilis, Bacillus pumilus, Bacillus lentus Bacillus licheniformis, Bacillus coagulans Pediococcus Türleri Pediococcus cerevisiae, Pediococcus acidilactici Pediococcus pentosaceus Streptococcus Türleri : Streptococcus cremoris, Streptococcus thermophilus Streptococcus intermedius, Streptococcus lactis Streptococcus diacetilactis Bacteriodes Türleri : Bacteriodes capillus,Bacteriodes suis Bacteriodes ruminicola, Bacteriodes amylophilus Propionibacterium Türleri : Propionibacterium shermanii, Propionibacterium freudenreichii Leuconostoc Türleri: Leuconostoc mesenteroides Küfler: Aspergillus niger, Aspergillus oryzae Mayala: Saccharomyces cerevisiae, Candida torulopsis Probiyotikler Tarafından Üretilen Esas Maddeler Vitaminler: K vitamini, folik asit, biotin, B1, B2, B12, Niasin ve priydoksin. Enzimler: Laktaz gibi sindirim enzimleri (esas olarak süt ürünlerin sindiriminde), serbest bölgelerin düzenlenmesine yardımcı olan karbonhidrat enzimleri, sindirim ve protein enzimleri, yağ enzimleri. Uçucu Yağ Asitleri: Besinlere ait yağ asitlerinin kısa zincirleri yardımıyla üretilen bu yağ asitleri sayesinde, optimum düzeyde sindirim için gerekli olan pH dengesinin sağlanması. İnsan sağlığına faydalı etkilerinin olduğu düşünülen canlı bakteri hücreleri üç temel kaynaktan yenmektedir: - Fermente süt ürünleriyle - Gıdalara ve içeceklere bu bakterilerin canlı hücrelerinin eklenmesiyle (meyve suları, çikolata, et ürünleri v.b.) - Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinden hazırlanan farmakolojik ürünler olarak tablet veya kapsüllerin hazırlanmasıyla. Probiyotik Süt Ürünleri En önemli probiyotik süt ürünü yoğurttur. Bununla birlikte, Lactobacillus acidophilus içeren diğer süt ürünleri olan Acidophilus quarkı, Acidophilus’lu süt, Acidophilus’lu tereyağı, Acidophilus’lu süt tozu da bu grupta yer alan diğer ürünlerdir. Probiyotik süt ürünleri ülkemizde yeni üretilmekle birlikte, birçok ülkede bu ürünlerin tüketimi gün geçtikçe artmaktadır. İnsan sağlığı üzerindeki etkileri de dikkate alındığında Lactobacillus acidophilus içeren ürünlerin üretim yöntemleri ile ilgili çalışmaların geliştirilmesi yararlı olacaktır. Bağırsak sisteminde bulunan Lactobacillus türlerinden fermente süt ürünlerinde en çok kullanılanları Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum’dur. Lactobacillus acidophilus, yoğurt bakterilerinin aksine, insan sindirim sisteminin doğal bir üyesi olup, sindirim sisteminde bulunan yüksek asitlik ve bir takım enzimlerin inhibe edici etkisine ve safra kesesi tuzlarına dayanıklıdır. Bifidobacterium türlerinin başlangıçta yalnızca bebeklerin bağırsak florasında olduğu düşünülmüşse de, sonraki çalışmalarda bunların erişkin insanlarda ve sıcak kanlı hayvanlarda da bulunduğu ortaya konmuştur. Acidophilus ve Bifidobacterium türleri, ince bağırsaktaki mukoz membran tarafından tutulmakta, burada oluşturdukları asit ve diğer metabolik ürünler ile patojen ve diğer mikroorganizmalara karşı direnç göstermektedir. Bu durumda, Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium bifidum ile üretilen ürünlerin düzenli olarak tüketilmesi bu bakterilerin bağırsak sistemlerine tutunmasını sağlamakta ve tedavi edici bir özellik göstermesine neden olmaktadır. Bu nedenle, son yıllarda mide – bağırsak enfeksiyonları için klasik antibiyotik tedavilerine alternatif olarak probiyotik ürünler kullanılmaktadır. Nitekim antibiyotik kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan diyarenin önlenmesinde, Clostridium difficile ile meydana gelen kolik diyarenin tekrarlama olasılığının düşürülmesinde, fermente süt ürünlerinden yoğurda aşılanan Saccharomyces boulardii’nin, günde 1 g. yenmesi ile Enterococcus faecium SF68 yada Lactobacillus rhamnosus GG suş’unun fermente süt ürünleri ile alınması neticesinde, hastalarda pozitif yönde gelişmeler olduğu tespit edilmiştir. Yoğurt etkisi altında ağız yolu ile yapılan beslenmenin düzenli olarak uygulanması ile organizmaya patojen bakteri bulaşımının azaldığı kesin olarak ispatlanmıştır. Konu ile ilgili olarak çalışan diğer araştırmacılar da ağız yolu ile yapılan bu beslenme sonucunda, vücudun virüslere karşı bir etki oluşturduğunu bildirmektedirler. Günümüzde tıp alanında birçok hastalığın tedavi edilmesinde yada tekrarının önlenmesinde, Probiyotiklerin kullanılma olgusunun ve bunların en yaygın olarak fermente süt ürünleri ile diyetlerde uygulanmasının, tıp alanında yeni tedavi oluşumlarına kaynak teşkil ettiği görülmektedir. Bağırsak Rahatsızlıklarının Önlenmesi Probiyotik bakteriler, barsak hareketlerini hızlandırarak bağırsak içeriğinin kolayca atılmasını sağlar. Bazı koşullar altında (örneğin antiboyotik alımı), bağırsaklarda faydalı bakterilerin azalmasına ve istenmeyen bakterilerin (Clostridium difficile, E. coli gibi) artışıyla enterik enfeksiyonlar ortaya çıkabilir. Bu problem, probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin gıdalarla veya farmakolojik ürünlerin yenmesiyle önlenebilir. Probiyotik bakterilerin bağırsak yüzeyine tutunarak istenmeyen bakterilerin tutunmasını engellemeleri ve ürettikleri antimikrobiyal maddelerle (asitler, bakteriyosinler, reuterin gibi) çoğalmalarını kontrol altına alırlar. Safranın parçalanması safra asidine göre daha fazla antimikrobiyal etki gösterdiğinden, enterik bakterilerin çoğalması inhibe edilir. Yapılan değişik araştırmalarda, probiyotik bakterilerin özellikle çocuklarda enterik enfeksiyonlara karşı etkili olduğu belirtilmiştir. Araştırmalarda probiyotik bakterilerin süt ürünleriyle veya süte eklenerek bir süre yendiklerinde, bireylerin bağırsak florasında, C. perfingens, C. dificile, E. coli, Salmonella gibi enterik bakterilerin sayısında azalma ve buna karşılık probiyotik popülasyonda artış saptanmıştır. Ayrıca probiyotik bakterilerin yaşlı kişilerde görülen kabızlık gibi bağırsak problemlerini ve yine her yaş grubundaki kişilerde çeşitli nedenlere bağlı olarak görülen ishal, kabızlık, gaz oluşumu, karın şişliği gibi bağırsak rahatsızlıklarını önledikleri belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, bağırsak florasında bulunan Bacteroid, Clostridium, Enterobacter, Fusabacterium, Salmonella, Shigella, Campylobacter jejuni, Candida albicans, Staphylococcus aureus gibi patojen bakterilerin biyojenik amin, amonyak fenol gibi tehlikeli bileşikler üretmelerini engellerler. Probiyotik bakterilerin patojenler üzerindeki bu etkisi, bağırsaklarda laktik ve asetik asit üretmeleri ve pH’nın azalması ile açıklanmaktadır. Laktoz Hidrolizi Laktoz intolerant (bağırsak hipolaktemia) kişiler, laktozu hidrolize edecek beta galaktosidaz enzimini genetik rahatsızlık nedeniyle üretemezler. Sadece Kuzey Avrupalılar, beyaz Amerikalılar ve Afrika’da bazı kabileler laktozu parçalayacak beta-galaktosidaz enzimini oluştururlar. Laktoz intolerant kişiler süt veya dondurma ile laktoz yediklerinde, laktoz ince bağırsakta emilmeden kalın bağırsağa geçer. Kalın bağırsakta laktoz değişik bakteriler tarafından glikoz ve galaktoza hidrolize edildikten sonra asit ve gaza dönüştürülür. Asit ve gaz oluşumu bağırsaklardan sıvı emilmesini engeller ve bunun sonucunda bağırsak şişliği şeklinde rahatsızlıklar ortaya çıkar. Yoğurdun, asidophilus eklenmiş sütün (çoğunlukla L. acidophilus) ve probiyotik bakterilerin farmakolojik ürünlerinin yenmesi, ince bağırsaklara laktozu hidrolize edecek canlı bakteri bağladığından, laktozdan kaynaklanan rahatsızlıklar görülmez. Fermente ürünlerde laktoz, laktik asit bakterileri tarafından parçalandığından ve ürünlerde bakterilerin ürettiği beta-galaktosidaz enziminin bulunması nedeniyle fermente gıdaların sağlık üzerine faydaları bulunmaktadır. Lactobacillus bulgaricus ve Streptococcus thermophilus mide asitliğine dayanamaz ve normal bağırsak bakterisi değildirler. Fakat süte göre yoğurttan laktozun azalması, bağırsak rahatsızlıklarının ortaya çıkmasını engeller. Bağırsak bakterileri ve çoğunlukla bazı Lactobacillus türleri, belirli koşullarda ince bağırsaklara yerleşerek yiyeceklerle alınan laktozu hidrolize ederler. Serum Kolesterol Düzeyinin Düşürülmesi Farelerle yapılan bir çalışmada, farelere L. acidophilus içeren süt verilmesi sonucunda düşük serum kolesterol düzeyi bulunmuştur. Probiyotik bakteriler ile üretilen fermente süt ürünlerinin veya bu bakterilerin canlı hücrelerinin yenmesi, insanlarda düşük kolesterol düzeyinin oluşması, olası dört faktörden kaynaklanabilir: Yukarıda belirtilen beta-galaktosidaz enziminin fermente süt ürünlerinde bulunması. Bazı bağırsak bakterilerinin yiyeceklerle alınan kolesterolü metabolize etme yeteneğinde olması. Böylece kana geçmesinin azalmasına neden olur. Bakterilerin bağırsaklarda kolesterol prekürsörlerini veya kolesterolü azaltılır. Bazı Laktobasillerin safra tuzlarını parçalamasıyla safra tuzlarının karaciğer tarafından emilmesi engellenir. Böylece safra tuzu absorbe edemeyen karaciğerin, safra tuzu sentezlemek için fazla miktarda serum kolesterolünü kullanması sonucunda serumda kolesterol miktarını azaltır. Fakat bazı araştırma sonuçları, probiyotik bakterilerin vücutta kolesterol düzeyini azalttığı şeklindeki bulguları desteklememektedir. Bunun farklı deney düzenekleri, farklı mikroorganizma kültürü kullanılması gibi nedenlerden kaynaklanabileceği belirtilmiştir. Örneğin kolesterol hidroliz etmeyen veya safra asidini parçalamayan bakteri türünün kullanılması gibi. Kalın Bağırsak Kanserinin Azaltılması 1962 yılında laktik asit bakterilerinin antikarsinojenik etkiye sahip olduğu ileri sürülmüştür. Daha sonraki yıllarda hayvanlar üzerinde yapılan arıştırmalarda; deney hayvarları yoğurt ve yoğurda L. acidophilus, L.bulgaricus, L. casei, Bifidobakterium’un türleri gibi bakteriler ekleyerek beslenmiş, deney hayvanları üzerinde antikarsinojenik bir etki bulunmuş ve tümör riskinin azaldığı belirtilmiştir. Birçok araştırmada, probiyotik bakterilerin fazla miktarda ağızdan alımı sonucunda, istenmeyen bağırsak bakterilerinin oluşturduğu beta-glucuronidaz, azoredüktaz ve nitroredüktaz enzimlerinin azalmasını sağladığı belirtilmiştir. L. acidophilus’un fermente ürünlerle birlikte yenmesiyle bağırsaklarda kanserojenik maddelerin kanserojen maddelere dönüşümünde rol oynayan beta-glukoronidaz, nitroredüktaz ve azoredüktaz enzimlerinin düzeyinde iki ile dört kat azalma saptanmıştır. Probiyotik bakteriler kanser genlerinin aktivasyonundan sorumlu olan bakterilerin enzimatik aktivitelerinin düzenlenmesinde, kanser genlerinin bileşiminin ve toksik etkilerinin önlenmesinde yararlı oldukları kaydedilmiştir. Süt ürünlerinin, deney hayvanlarında tümör büyümesini baskılayan konjuge linoleik asitten anlamlı miktarlarda içerdikleri belirtilmiştir. İstenmeyen bakteriler, bağırsak normal pH’sının düşmesiyle laktik ve asetik asit ürettiklerinden dolayı, bağırsaklardan aminlerin ve amonyağın emilmesi azalır. Bu da kanser oluşumunda, tansiyon ve kolesterolün yükselişinde etkili olan nitroz aminlerin serumda artışına neden olur. Probiyotik bakteriler enterik bakterilerin aktivitelerini engelleyerek, serumda nitroz aminlerin artışını dolaylı olarak önlerler. İstenmeyen birçok bakteri türünün bağırsaklarda gıdalarla alınan kanserojen preküsörlerini aktive eden enzimleri üreterek, aktif karsinojen maddelerin oluşumuna neden oldukları belirtilmiştir. Probiyotik bakteriler, istenmeyen mikroorganizmaların çoğalmasını inhibe ederek bu enzimlerin oluşmasını engellerler. Bağışıklık Sistemine Etkileri Probiyotik bakterilerin canlı hücrelerinin bağırsaklarda bulunmaları halinde, bağışıklık sistemini uyardıkları ve kuvvetlendirdikleri belirtilmiştir. Spesifik laktik asit bakteri suşları ile fermente edilen süt ürünlerinin tüketilmesiyle bağışıklığı artıran peptidlerin üretiminde artış olduğu ve bunlardan bazılarının antitümör etkinliğe sahip oldukları belirtilmiştir. Bağışıklık sisteminin uyarılmasıyla serumda IgA gibi antikorların artması virüs, Clostridium, E. coli gibi patojenlere karşı vücudun dirençliliğinin arttığı kaydedilmiştir. Metabolizmaya Yardımcı Olmaları Probiyotik bakteriler, gıdaların sindiriminde bağırsaklara yardımcı olurlar ve sağlıklı bir metabolik aktivitenin oluşmasını sağlarlar. Bu şekilde beslenmeye ve büyümeye yardım ederler. Bağırsaklarda selüloz ve diğer sindirilemeyen gıda bileşenlerini parçalayarak sindirim sistemine yardımcı olurlar. Bağırsak Doğal Florasının Korunması Probiyotik bakteriler; yeni doğanlarda, antibiyotik kullanımında veya günlük yaşamın getirdiği koşullara bağlı olarak bozulan bağırsak doğal florasının oluşmasına yardımcı olurlar. İstenmeyen bakterilerin, mayaların ve küflerin çoğalmasını kontrol altında tutarak bağırsak doğal florasının bozulmasını engellerler. Vitamin Üretimi Probiyotik bakteriler bağırsak florasında yeterli sayıda bulunduklarında, vitamin ve amino asit sentezledikleri belirtilmiştir. Bu bakterilerin ürettiği vitaminlerin en önemlileri, tiyamin (B1), riboflavin (B2), piridoksin (B6) ve naftokinin (K)’dır. Bir araştırmada, B. bifidum’un bağırsak florasında bulunduğunda, bağırsaklarda B6 vitaminin %400 artığı belirtilmiştir. Gıdalara Katılması Bifidobacterium gibi probiyotik bakteriler, bebek yiyecek ve içeceklerinde katkı olarak kullanılabilmektedir. Bu bakteriler yeni doğanlarda koruyucu antimikrobiyaller, vitaminler, asetik ve laktik asit üreterek enterik enfeksiyonlara karşı korunmalarına ve beslenmelerine yardımcı olurlar. Probiyotik bakteriler ishalin önlenmesinde, kemoterapik veya diğer amaçlar için gıdalara katılmaktadırlar. Özetle Probiyotiklerin Faydaları Yiyeceklerle alınan toksik (zehirli) maddelerin detoksifiye edilmesine (vücuttan atılmasına), kabızlık sorununun giderilmesine destek olurlar. Ağız kokusu sorununun giderilmesine yardımcı olurlar. İnce ve kalın bağırsaklardaki kötü ve zararlı bakterilerin yerine geçerek, onları kontrol altına alıp, bağışıklık sistemini güçlendirerek bir çok hastalığa karşı vücut direncinin artmasına katkıda bulunurlar. Antibiyotik ilaç kullanımı nedeniyle doğal florası bozulan bağırsakların dengesini düzeltmeye yardımcı olurlar. B grubu ve K vitamini üretimini ve emilimini sağlarlar. Kalsiyumun bağırsaklardan emilimini artırıp; kemik erimesini (osteoporoz) önlerler. Kötü bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları yavaşlatırlar. Vajinal florayı dengede tutarak, vajinal enfeksiyonlara sebep olan patojen mikroorganizmaların (Candida) gelişimini baskılarlar. İdrar yolu enfeksiyonlarına ve seyahatlerde ishale sebep olan E. coli bakterisinin gelişimini engellemeye yardımcı olurlar. Alerji belirtisini azaltırlar. Zehirli maddelerin vücuttan atılmasına ve cildin görünümünün iyileşmesine yardımcı olurlar. Sindirim kanalında sağlıklı bir bakteri dengesi oluşturup, bazı gerekli enzimleri üreterek sindirime katkıda bulunurlar. Laktoz ve protein sindirimini kolaylaştırırlar. Probiyotik mikroorganizmalar ile ilgili bazı hususlar henüz aydınlatılabilmiş değildir. Örneğin; probiyotik mikroorganizmaların vücut içerisinde bir organdan başka bir organa geçişleri ile ilgili olarak herhangi bir belge yoktur. Ayrıca, gıdalarla alınan probiyotik bakteriler ile ilgili hiçbir enfeksiyon olgusu literatürde yer almayıp, sadece Sacchoromyces boulardii `ye ait enfeksiyonun raporlarda yer aldığı görülmektedir. Kaynaklar: 1- www.sutas.com.tr 2- forummate.com 3- www.gencbilim.com 4- H.M. Timmerman, C.J.M. Koning, L. Mulder, F.M. Rombouts, A.C. Beynen (2004). Monostrain, multistrain and multispecies probiotics- A comparison of functionality and efficacy, International Journal of Food Microbiology, 96, 219– 233 5- Robert Penner, Richard N Fedorak, Karen L Madsen (2005). Probiotics and nutraceuticals: non-medicinal treatments of gastrointestinal diseases, Current Opinion in Pharmacology, 5(6):596-603.

http://www.biyologlar.com/vitamin-ureten-bakteriler

Biyoteknolojinin Tarımda Kullanılması ( Avantajları ve dezavantajları )

Biyoteknoloji özel bir kullanıma yönelik olarak ürün veya işlemleri dönüştürmek veya meydana getirmek için biyolojik sistem ve canlı organizmaları veya türevlerini kullanan teknolojik uygulamalardır. Geleneksel veya modern olmak üzere 2' ye ayrılır. Geleneksel biyoteknoloji; şarap yada peynir yapımındaki maya kullanımı, bazı deterjanlarda enzim kullanımı ve bazı antibiyotiklerin üretimi gibi canlı organizmaların yapılarının değiştirilmeden kullanıldığı teknolojilerdir Modern biyoteknoloji ise rekombinant DNA, nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enfeksiyonu, farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme, çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan invitro nükleikasit tekniklerinin tamamı olarak adlandırılır. Modern biyoteknoloji 1970' li yıllardan başlayarak klasik ıslah yöntemleriyle, doğal üreme-çoğalma süreçleriyle elde edilemeyen değişikliklerin yapılmasını sağlamıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak elde edilen organizmalara genetik yapısı değiştirilmiş organzimalar, gen transferiyle belirli özellikleri değiştirmiş bitki, hayvan yada mikroorganizmalara transgenik denir. Modern biyoteknoloji tıpta gen tedavilerinden, tarımda daha dayanıklı ve verimli ürünlerce, tekstil ve kozmetik sanayine kadar çok geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Modern biyoteknoloji özellikle bitkisel çalışmalarda rutin olarak kullanılabilir hale gelmiş hatta modern biyoteknolojinin son aşaması olan doğrudan gen transferi tekniğide kullanılmaya başlanmıştır. Gen transferi çalışmalarının basamakları sırasıyla, istenen genlerin bulunması, karakterize edilmesi, izolasyonu ve hedef organizmaya aktarılmasıdır. Yakın zamana kadar gen aktarımında kullanılan en önemli vektörler konakçı hücreye girme yolunu kendisi bulan genetik yapısı değiştirilmiş bakteri ve virüslerdi. Bunların herbiri bazı avantaj ve dezavantajlara sahip. Çünkü virüsler her zaman eklenmiş genin yanında kendi genlerinde bir kısmını etkili hale getirler ve bu durum konak hücrede istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Bu yüzden bazı metotlar geliştirilmiştir. Bu metotlardan bazıları ağır metal tuzları kullanarak mikro enjeksiyon, organizmada belli bir hücre tipi tarafından alınacak şekilde yapılmış ince yağ kapsüllerinde taşınma, gun bombardment; bu teknikte ilgili genlerin üzerleri altın partikülleriyle kaplanır. Sonra bu yüklenmiş genler "gene-gun" denilen bir aletle bitki hücresine gönderilir. Burda önemli olan kriter, seçilen hücrenin veya dokunun transformasyona veya sonra tüm bitkide rejenerasyona neden olmalıdır. Diğer bir gen transfer tekniğinde gelişmiş bir bakteri olan Agrobacterium tumafaciens kullanılır. Bu bakterinin doğal bir özelliği tümörlü bazı bitkilere plosmid nakletmesidir (T-DNA). Virulant bakterinin bitki genomuyla birleşmesiyle transformasyon sonuçlanır. Bitki genomunda tümöre neden olan genlerle plosmidler yer değiştirir. Modern biyoteknoloji en geniş kullanım alanını tarımda bulmuştur. Bitkilerde bu metodlardan en çok bakteriler, virüsler ve gunbombardment kullanılır. Tarımsal biyoteknolojide başşlıca 2 amaçtan birincisi daha yüksek kalitede, daha sağlıklı ve besleyici değeri yüksek gıdalar üreterek özellikle tedavide kullanılacak gıdaların üretimiyle ilaç masraflarını minimuma indirmektir. Diğer amaç ise ülkelerin artan nüfusu için satın alabilecekleri temel gıdaların üretimi artırmaktır. (8) TARIMSAL BİYOTEKNOLOJİ UYGULAMALARI ve AMAÇLARI Ticari olarak en çok üretimi yapılan Bacillus thuringiensisden gen aktarılan transgenik, zararlılara dayanıkılı bitkiler; sap ve koçan kurduna dayanıklı mısır, yeşil ve pembe kurda dayanıklı pamuk, patates böceğine dayanıklı patates olup ayçiçeği, buğday ve domateste de bu tarz çalışmalar sürmektedir. Herbisitlere dayanıklılık kazandırılan ve ticari üretime sokulan soya, pamuk, mısır ve çeltiği yanı sıra buğday ve şeker pancarında da yakın gelecekte benzer özellikle kazandırılacaktır. Hastalık ve zararlılara dayanıklılığın aktarılmasıyla hem ilaçlama maliyetleri azaltılır hemde bitki strese girmeyeceği için verimde bir artış sağlanır. Herbisitlere dayanıklılığın kazandırılmasıyla tüm yabancı otlar ölürken bitki canlı kalır. Böylece masraflar düşerken verimde de bir artış sağlanır. Tarımsal biyoteknolojinin uygulamalarıyla yüksek oleik asit düşük linolenik asit içerikli soya, ayçiçeği, yer fıstığı çeşitleriyle, sabun ve detrjan yapımı için daha ucuz ham madde sağlayan kolza çeşidi üretime kazandırılmıştır. Sebze ve meyvelerde etilen sentezinin bloke edilmesiyle olgunlaşmanın geciktirilmesi dolayısıyla raf ömrünün uzatılması domateste başarılmıştır. Çilek, kiraz, muz ve ananasta bu tarz çalışmalar sürmektedir. Kaliteye yönelik bir diğer uygulamada ise aromanın arttırılması için kuru madde içeriği yüksek domates elde edilmiştir. Besin değeri yüksek gıda üretimi amacıyla yapılan biyoteknolojik çalışmalarda ise A vitamini ve demir içeriği yüksek çeltik çeşidi, protein içeriği yüksek tatlı patates, antioksidont içeriği yüksek sebze ve meyveler elde edilecektir. Ayrıca yakın gelecekte bitkilerde immunoglobulinlerin üretimi gerçekleşebilecektir. Biyolojik olarak parçalanabilir sentetik plastik üretimi mısır ve kolzoda çalışılmaktadır. Bioreaktör bitkilerin üretimide bu alandaki son gelişmelerden birisini oluşturmaktadır. Diğer taraftan transgenik ürünler kendi türlerine ait olmayan genleri de taşıdıkları için bazı risklerde söz konusudur. Transgenik ürünlerin üzerinde risk oluşturma ihtimali bulunan başlıca alanlar insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapıdır. Uygulanan biyoteknolojik yöntemlerle bitkisel ürünlere aktarılan genler bitki, bakteri ve virüs kaynaklıdır. Gen aktarımı veya değişikliğe uğratılması sırasında işaretliyici olarak antibiyotik, herbisit, dayanıklılık genleri kullanılır. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması ihtimali transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde istenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması ihtimalini ortaya çıkarır. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan yada hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme ihtimali, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme ihtimali insan ve hayvan sağlığı açısından önemli risklerdendir. Bitkilere aktarılan yeni özellikler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evoluasyonlarında sapmalara sebep olabilir. Eğer yabani otlara dayanıklılık geni, transgenik bitkinin yabani türlerine geçerse, bu türlerle yapılacak mücadelenin zorluğu açıktır. Ayrıca herbisitlere dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretildiği bir alanda bir yıl sonra kendi gelen bitkiler, o yıl ki diğer bir ürün için yabancı olacak ve herbisitlerle mücadeleleride güç olacaktır. Aktarılan yeni özelliklerden veya kullanılan teknolojide taşıyıcı olan veya değiştirilerek çevreye bırakılan mikroorganizmaların toprak mikroorganizma yapısına etkiside tereddüt yaratır. Eğer geliştirilen mikroorganizmalar çevreye hakim olursa doğal ortam bozulur. Çevreye ve biyo çeşitliliğe olabilecek bir diğer etkide tek yönlü kimyasal kullanılmasından dolayı tek yönlü evoluasyonun teşvik edilmesidir. Böylece ortamda tek yönlü bir flora meydana gelecek ve yine çevrede bir dengesizlik meydana gelecektir. Ekonomik olarakta transgenik tohumlar normal tohumlardan daha pahallıdır ve bu ürünler çoğunlukla tozlaşan hibrit türlerdir. Yani her yıl tohum yenilemesi gerekir. Yüksek fiyat nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyen küçük çiftler bu durumdan zarar görecektir. Diğer bir husuta transgenik ürünlerin tüketiciler tarafından tercihi ve kabul edilmesidir. Yani tüketicinin ne yediğini bilmesi ve ona göre tercihi yapabilmesi için bu ürünlerin etiketlendirilmeleri gerekir.(8) Sonuç olarak transgenik ürünlerin avantaj ve dezavantajları arasında bir oran kurmalı ve gerçekten tarımsal bir soruna çözüm olup olmadığı araştırılmalı ve ülkenin sosyo-ekonomik yapısı göz önüne alınarak, 21. yüzyılda 6 milyarın üzerine çıkacak dünya nüfusunun beslenmesi için tarımsal biyoteknoloji yegane çözüm olarak görülmektedir. Ancak bu alanda, çevremize ve gelecek nesillere etkileri, olabilecek risklerin minimuma indirilmesi ve bunun için gerekli önlemler alınması gerekir. REFERANSLAR: 1. Prof. Dr. F.V. Sukon Biyomühendisliğe Giriş Ders Notları 2. Doç. V. Eser, S. İbiş, N.Sönmez 4. Tüketici Konseyi Toplantısı Tarım Bakanlığı Araştırması 3. T.M. Klein, R. Arentzen, P. A. Lewis and S. Fitzpatrick-McElligott, Transformation of microbes, plants and animals by particle bombardment.Bio/Technoloy 10 ( 1992 ), pp. 286–291. Abstract-EMBASE Abstract-MEDLİNE Abstract-BIOTECHNOBASE 4. M. D. Chilton, M. H. Drummond, D. J. Merlo, D. Sciaky, A. L. Montoya, M. P. Gordon and E. W. Nester, Stable incorporation of plasmid DNA into higher plant cells: the molecular basis of crown gall tumorigenesis. Cell 11 ( 1977 ), pp. 263–271. Abstract-MEDLİNE Abstract-EMBASE 5. P.Zambryski, H. Joss, C. Gentello, J. Leemans, M. Van Montagu and J. Schell, Ti plasmid vector for the introduction of DNA into plant cells without alterationof their normal regeneration capacity. EMBO J. 2 (1983 ), pp. 2146–2150 6. Bevan, Agrobacterium vectors for plant transformation. Nucl.Acids Res. 12 ( 1984 ), pp. 8711–8721. 7. J. Schell, Transgenic plants as tooks to study the molecular organization of plant genes. Science 237 ( 1987 ), pp. 1176–1183 8. Dr. S. Kefi Tarımsal Araştırmalar Hazırlayan: Berna OLTULU   Danışman: Sacide PEHLİVAN

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojinin-tarimda-kullanilmasi-avantajlari-ve-dezavantajlari-

Organizmalar Arasında Karşılıklı İlişkiler

Birden fazla ve farklı organizmanın birlikte yaşamalarına, genel olarak, sembiyozis adı verilmektedir. Organizmalar, doğada veya canlılarda birkaç şekilde sembiyotik bir yaşantı içinde bulunurlar. 1) Mutualizim : Bu tür ilişki içinde bulunan organizmalar birbirlerine karşılıklı yararlar sağlarlar. Konakçı ve organizmalar birbirlerinin metabolitlerine gereksinim duyarlar yaşamaları ve üremeleri de bu tür karşılıklı ilişkiye bağımlıdır. Biri olmazsa diğeri de olamaz. Bu bakımdan, böyle organizmaları tek olarak izole etmek ve üretmek oldukça zordur. Ancak, kendileri, partnerinin sağlayacağı metabolitlerin ortamda bulunması veya katılması kaydıyla üretilebilirler. Bu tür yaşantı tarzına bakteriler, mantarlar, algler, parazitler, protozoa ve diğer organizmalar arasında gerek doğada ve gerekse canlıların vücudunda rastlamak mümkündür. 2- Komensalizm : Bu tür birlikte yaşantıda, mikroorganizmanın biri faydalanır, diğeri ise ne yarar ve ne de zarar görür. Bir kısım mikroplar besi yerinde bulunan gıdaların bazılarını ayrıştıracak enzimlere sahip değildirler. Bu nedenle bu maddelerden yararlanamazlar. Böyle bir ortamda birinci mikroorganizmanın ayrıştıramadığı maddeyi parçalayabilen ikinci bir mikrop bulunursa bu takdirde, gıda maddesi ikinci mikroorganizma tarafından ayrıştırılır. Oluşan ara maddelerden birinci mikroorganizma da yararlanır. Böylece her iki mikrop da yaşantısını sürdürür. Ancak ikincisi, birinciden bir yarar sağlamaz. Komensalizme hayvanların barsaklarında yaşayarak vitamin (Vit.B ve amino asit sentezleyen mikroplar da örnek verilebilir. Bunlar, üzerinde yaşadıkları hayvanlara bu maddeleri hazırlayıp verirler. Buna karşılık kendileri hayvandan herhangi bir yarar sağlamazlar. İnsanların barsaklarında yaşayan bazı mikroplar da, K-vitamini yönünden yararlar sağlarlar. 3- Sinergizm : Sinergizm iki veya daha fazla mikroorganizmanın, birbirinin etkisini destekleyerek, birlikte oluşturdukları bir olguyu, enfeksiyonu veya durumu ifade eder. Bu etkenlerin hiç biri tek başına aynı sonucu meydana getiremezler. Bazı durumlarda, her birinin tek başına zararsız olduğu mikroorganizmalar, birlikte verildikleri zaman, hastalık oluşturabilirler. 4- Antagonizm : Bazı mikroorganizmalar, üredikleri ortama saldıkları bir takım eriyebilir maddelerin ya direkt veya indirekt etkileri ile diğer mikroorganizmaların üremelerine, gelişmelerine mani olabilir veya öldürebilirler. Mikroorganizmaların metabolik artıkları (organik asitler) genellikle ortamın pH 'sını değiştirerek, pH düşmesine ve çok duyarlı mikropların üremelerine mani olurlar. Mantarların oluşturduğu antibiyotikler birçok Gram pozitif ve Gram negatif mikropların üzerine bakteriostatik veya bakterisid etki yaparlar. 5- Parazitizm : Bazı mikroorganizmalar üzerinde veya içinde yaşadığı konakçıdan yararlanırlar. Konakçıya hiç bir faydaları yoktur ve hatta direkt veya indirekt zararlı etki yaparlar. İnsanlar ve hayvanlarda hastalık yapan etkenleri bu yönlerden parazit olarak kabul edebiliriz. Bunlar konakçısının zararına, yaşantılarını sürdürürler. Bazı bakteriler ve viruslar da birer hücre parazitidirler. 6- Oportunizm : İnsan ve hayvanların çeşitli sistemlerinde (sindirim, solunum, urogenital, v.s.) veya çeşitli yerlerinde normal olarak yaşayan, fakat hastalık oluşturamayan etkenler, konakçının sıhhatinin bozulması veya çevre koşullarının değişmesi sonu hastalık oluşturabilirler. 7- Kompetisyon (rekabet): Aynı gıda, reseptör, substrat, vs için iki etkenin karşılıklı rekabete girmesi, birinin yerini diğerinin alması tarzında ortaya çıkan bir yaşam tarzıdır. Bunun örneklerini, özellikle antibiyotiklerin karşılıklı etkileşiminde, veya barsaklardaki aynı reseptörü, gıdayı, kimyasalı, vs. paylaşan mikroorganizmalar arasında görmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/organizmalar-arasinda-karsilikli-iliskiler

Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığı Hakkında bilgi

Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, Ülkemizde Halk Sağlığının korunmasına yönelik üretim, kontrol ve tanı ile ilgili temel laboratuvar hizmetlerini yürütmek üzere kurulmuş Ulusal Referans Laboratuvarıdır. Refik Saydam Hıfzıssıhha Müessesesi 27 Mayıs 1928 gün ve 1267 sayılı yasa tasarısıyla Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'na bağlı olarak kurulmuştur. Daha sonra bu kanun gelişen ihtiyaçlar karşısında değiştirilerek 4 Ocak 1941'de 3959 sayılı yasa ile görev, yetki ve sorumlulukları yeniden belirlenmiştir. En son olarak Müessesenin ismi 14 Aralık 1983 gün ve 18251 sayılı Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayınlanan 181 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile "Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı" olarak değiştirilmiş ve Sağlık Bakanlığı'na bağlı kuruluş haline getirilmiştir. Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden teşkilatlandırılmıştır. Kuruluş yıllarında; Bakteriyoloji, Kimyevi Tahlilat, Farmakodinami ve Immünbiyoloji olmak üzere 4 şubeden oluşmuştu. Ayrıca meteoroloji istasyonu, özel konferans salonu ve bir de kütüphane bulunmaktaydı. Ortaya çıkan yeni sağlık sorunlarına cevap verebilmek amacıyla aşağıda belirtilen sıra çerçevesinde görev alanı da genişletilmiştir. 1931 yılında, ağız yoluyla uygulanan BCG Aşısı üretimine başlanıldı. 1932 yılında, serum üretiminin ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, dışarıdan serum ithali durduruldu. 1933 yılında, Simple Metodu ile kuduz aşısı üretimi ele alındı. 1934 yılında, İstanbul Aşıhanesi, Enstitü bünyesine nakledildi ve çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye getirildi. 1935 yılında, Farmakoloji Şubesi kurularak yerli ve yabancı ilaçlar ile diğer hayati maddelerin kontrolüne geçildi. 1936 yılında, Hıfzıssıhha Okulu açıldı. 1937 yılında, kuduz serumu üretilmeye başlandı. 1942 yılında, tifus aşısı ve akrep serumu üretimine başlandı. 1947 yılında, Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kuruldu. Enstitü bünyesinde bir aşı istasyonu açıldı. Bu yıldan itibaren deri içi (intradermal) BCG aşısı üretimine geçildi. 1948 yılında, ülkemizde ilk olarak boğmaca aşısı üretimine başlandı. Aynı yıl içinde, Viroloji ve Virüs Aşıları Şubesi kurularak ilk defa influenza virüsü, New-Castle virüsü ve tavuk vebası üzerine araştırmalar ele alındı. 1950 yılında, İnfluenza Laboratuvarı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi olarak tanındı ve İnfluenza aşısı üretimine başlandı. 1951 yılında, ilk kez antibiyotiklerin ve bazı vitaminlerin kalite kontrolüne başlandı. 1954 yılında, İlaç Kontrol Şubesi kuruldu. 1956 yılında, tetanoz aşısı daha modern metodlarla üretilmeye başlandı. 1958 yılında, ilk kez frenginin modern yöntemlerle teşhisi ele alındı. 1965 yılında, ilk kez kuru çiçek aşısı üretimine ve sistematik serum konsantrasyon ve purifikasyonuna başlandı. 1966 yılında, Kolera Referans Laboratuvarı kuruldu. 1968 yılında, Hematoloji Laboratuvarı, Anti-test Serum Üretimi Laboratuvarı açıldı. 1969 yılında, Farmakoloji ve Toksikoloji Şubesi ayrı birimler olarak genişletildi ve Pirojen Testi ve Analitik Toksikoloji Laboratuvarları hizmete girdi. 1970 yılında, fibrinojen, albumin ve gamma globulin üretimine başlandı. 1973 yılında Pestisit Laboratuvarı açılarak insektisit, rodentisit ve mollusitlerin ruhsat ve piyasa kontrolleri ile etkenlik ve kalıntı kontrolleri yapılmaya başlandı. 1974 yılında, Mikoloji Laboratuvarı açıldı. 1976 yılında, kuru BCG aşısının deneysel üretimine başlandı. 1979 yılında, Toksoplazma-Listeria ve ASO, Latex Laboratuvarları faaliyete geçti. 1982 yılında, 26.08.1982 tarih ve 1214 sayılı yazı ile Hıfzıssıhha Okulu Başkanlığımıza bağlandı. 1983 yılında, kuru BCG aşısı üretimine başlandı. 1984 yılında, Zehir Danışma Merkezi açıldı. 1987 yılında, AIDS Araştırma ve Doğrulama Merkezi açıldı. 1987 yılında, İlaç Kontrol Laboratuvarları modernize edilerek teknolojinin en son ürünü olan cihazlar hizmete sokuldu. 1987 yılında, Enstrümental Analiz Laboratuvarı açıldı. 1987 yılında, personelin sosyal imkanlarını arttırıcı lojman alımı yapıldı. Çocuk kulübü açıldı. 1988 yılında, Zehir Danışma Merkezi 24 saat hizmet verir hale getirildi. 1990 yılında, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığı'nın reorganizasyonu projesi başlatıldı. 1991 yılında, Hıfzıssıhha Okulunun yeniden hizmete açılması çalışmaları tamamlandı. 1991 yılında, kurum tarafından gerçekleştirilmek üzere "Üretilen aşı ve serumların kalitesinin arttırılması ve üretilemeyen aşılarla birlikte ihraç potansiyelinde üretimi projesi" hazırlanıp, ilk defa Devlet Planlama Teşkilatı yatırım programına girmiştir. 1992 yılında, kan ürünlerinin viral inaktivasyonu başlatıldı. 1994 yılında, kan ürünlerinin viral yönden potens kontrolleri başlatıldı. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi Teşkiline Dair Kanun Tarihi : 30 .12.1940 Sayısı : 3959 Konusu: Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi Teşkiline Dair KanunMetni : Madde 1- Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâletine bağlı, Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssahha Mektebinden ibaret olmak üzere teşkil edilen (TÜrkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi) bu kanunda yazılı işleri yapmakla mükelleftir. (*) Memleketin muhtelif mıntakalarının sıhhi ihtiyaçlarına göre Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâletinin göreceği lüzum üzerine aynı işleri yapmakla mükellef enstitü şubeleri açılabilir. Hıfzıssıhha Enstitüsü Madde 2- Hıfzıssıhha Enstitüsü Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilliğince muhtelif ihtisas şubelerine ayrılır. Bu müessese vekâletçe gösterilecek lüzum üzerine: A) Halk Hıfzıssıhha şartlarını ıslâh ve inkişafına ve her nevi hastalıklarla mücadeleye yarayacak sıhhi ve fenni araştırmaları ve incelemeleri yapmak, B ) Vekâletçe nevileri tâyin edilen serum ve aşıları ve sair biyolojik ve kimya maddelerini hazırlamak, C) Hususi kanunlarına tevfikan yerli veyahut yabancı müstahzarların,, serum ve aşılarla sair hayati terkip veya kimyevi maddelerin kontrollerini yapmak, D) 1262 sayılı İspenciyarive Tıbbi Müstahzarlar Kanununun 10 uncu maddesine göre daimi murakabeye tabi tutulan ispenciyari ve tıbbi müstahzarat ile mezkur kanunun ikinci maddesinin a, b, c, ve d fıkralarında yazılı maddeleri satın alarak icap eden muayenelerini yapmak; E) Umumi ve İçtimai hıfzıssıhhaya ve sair mevzulara ait konferanslar tertip etmek ve neşriyat yapmakla mükelleftir. Madde 3- Hıfzıssha Enstitüsü ihtisas ve salahiyeti dahilindeki fenni ve sıhhi meseleler hakkında resmi daireler ve belediyelerle hakiki ve hükmi şahıslar tarafından doğrudan doğruya vukubulacak talep ve müracaatları kabul ederek bunlar üzerinde tetkikler ve icap eden tahlil ve muayeneleri yapar ve reyini ve mütaalasını bildirir. (*) 1983 yılında çıkarılan 181 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile Müessese Sağlık Bakanlığı' nın bağlı kuruluşu haline getirilerek "T.C, Refik Saydam Hıfzıssıha Merkezi Başkanlığı " adını almıştır. Madde 4- (Değişik, 3612 -7.2.1990) Hıfzıssıhha Enstitüsü vazifesi arasında sayılan tetkik ve muayene ve tahlillerden umumi sıhhata taallük eden işler için resmi daireler ile belediyelerden hiçbir ücret almaz. Umumi sıhhate taallük etmeyen muayene, tahlil ve tetkikler için alınacak ücretler Sağlık Bakanlığınca hazırlanacak bir tarifeyle tespit edilir. Sari veya salgın hastalık işleri müstesna olmak üzere hakiki ve hükmi şahıslara ait olan muayene, tahlil ve tetkikler de aynı tarife üzerinden ücrete tabidir. Madde 5- (Değişik, 3612 -7.2.1990) Enstitüde hazırlanan her nevi aşı, serum ve diğer maddelerin satış kıymetleri ve bunların ne suretle satışa çıkarılaçakları ve bunları toptan ve perakende olarak satanlara verilecek bey'iye miktarı Sağlık Bakanlığınca tayin edilir. Madde 6- Hıfzıssıhha Enstitüsü fenni tetkikat ve istihsalatı için lazım olan her nevi hayvanları ve yemleri tedarik edebileceği gibi bunları yetiştirmek ve işlerine yarıyacak ekimleri yapmak üzere tesisat da vücude getirebilir. Hıfzıssıhha Mektebi Madde 7- Hıfzıssıhha Mektebi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin göreceği lüzum ve tertip edeceği program üzerine tababet ve şubeleri sanatları mensupları ile eczacı ve kimyagerlere ve küçük sıhhat memurlarına umumi ve ferdi hıfzıssıhhaya veya bunlardan memur olanların sıhhi ve fenni ve idari vazifelerine ait ameli ve nazari tekamül tedrisatı yapmak ve alelumum ilmi mevzulara ait konferanslar tertip etmek ve neşriyat yapmakla mükelleftir. Tababet ve şubeleri sanatları mensupları ile eczacı ve kimyagerler ve küçük sıhhat memurlarından Devlet ve belediyelerle bunlara bağlı idare ve müesseseler hizmetinde bulunanlar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti ile alakalı vekaletler tarafından müştereken tesbit edilecek zaman ve sıralarda tekamül tedrisatında hazır bulunmağa mecburdurlar. Madde 8- Alakalı vekaletler ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından müştereken tayin olunacak şekil ve sıra ve adetler dahilinde olmak suretiyle Maarif Sıhhat Müfettişleri ve Ziraat Müfettişleri ve muallimler ve mühendisler ve iş müfettişleri ile sair lüzum görülen meslek memurlarına da hıfzıssıhha mektebinde mesleklerinin sıhhi ve tıbbi kısımlarına ait tekamül kursları verilir. Bu memurlara ait yol masrafları ve yevmiyeler mensup oldukları vekaletler bütçelerinden tesviye olunur. Madde 9- Hıfzıssıhha Mektebinde verilecek derslerin tatbikatını temin etmek için lüzumlu olan laboratuvar ile ferdi ve içtimai hıfzıssıhha ya ait numuleri ihtiva eden müzeler tesis olunur. MÜŞTEREK HÜKÜMLER Madde10-Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi laboratuvarlarında yapılan fenni tetkiklerin vekalet ve enstitü mecmualarından başka vasıtalarla ilk defa neşri Vekaletin müsaadesine bağlıdır. Madde 11- Türkiye Cumhuriyeti Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Mektebi için lüzum görülecek ecnebi mütehassısların celb ve istihdamına ve bunların istihdam müddetlerini tesbit ve tayin ile mukaveleler akdine Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili salahiyettardır. Madde 12- Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesinin dahili idaresi ve tedrisatının şekil, zaman ve müddeti ve diğer hususlara ait esaslar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilliğince tesbit olunur. Madde 13- 17.5.1928 tarih ve 1267 sayılı kanun ile 9.6.1936 tarih ve 3017 sayılı kanunun 23 üncü maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları kaldırılmıştır. Madde 14- Bu kanun neşri tarihinden muteberdir. Madde 15- Bu kanun hükümlerinin icrasına Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili memurdur. FAALİYET ALANLARIMIZ GENEL ÇALIŞMA ALANLARI Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi Başkanlığımız, günümüzde aşağıdaki çalışmaları başarıyla yürütmektedir: Üretim Kontrol Tanı ve doğrulama Eğitim Danışmanlık ÜRETİM ALANLARI Merkez laboratuarlarımızda üretilerek kullanıma sunulan başlıca ürünler şunlardır:- Tanıya yönelik antijen ve antiserumlar (Salmonella, Brucella, Proteus vb) - Tedavi ve korumaya yönelik antiserumlar (Akrep, Tetanos, Difteri, Şarbon) - Deney hayvanları (spesifik patojen free fare, tavşan, kobay vb) LABORATUVAR ANALİZLERİ A-Kontrol ve Ölçüme Yönelik Analizler Başkanlığımız bünyesinde hem ruhsat ve ithal iznine yönelik analizler hem de piyasa denetimi ya da ihracat, ithalat süreçlerinde gerekli olan analizler yapılmaktadır. Kontrolü yapılan başlıca ürünler şunlardır: • İlaç ve kozmetikler • Aşı, serum ve diğer biyolojik ürünler • Kan ve Kan ürünleri • Gıda, su (içme suyu, kaplıca suyu ve memba suları) ve katkı maddesi B-Çevre ve Sağlık Hizmetleri Temizlik maddeleri, dezenfektanlar, hava, su, toprak kalitesi ve toksik maddelerin incelenmesi. C-Referans Laboratuvar Hizmetleri, Tanı ve Doğrulama İşlemleri Laboratuarlarımız, birçok konuda referans laboratuvar hizmetleri vermektedir. Rutin tanı, doğrulama ve enfeksiyon hastalıkları tanısı işlemleri laboratuvarlarımızda yapılmaktadır: • Hematoloji •Bakteriyoloji ve seroloji (Legionella, Enterik patojenler, Difteri) • Viroloji (HIV, Hepatit B, Hepatit C, Polio virus, kızamık, kırım kongo hemorojik ateşi vs) • Biyokimya • Hormon • Tüberküloz (tanı ve antimikrobiyal direnç) Parazitoloji • Zehir araştırma (Toksikoloji) EĞİTİM ÇALIŞMALARI Merkezimizde süren eğitim faaliyetlerimizden bazıları şunlardır: * Tıpta uzmanlık eğitimi (Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanlığı) * Hıfzıssıhha mektebi (İlk defa 1937’de açılan Hıfzısıhha Okulu’nun uzun bir aradan sonra 2003 yılında yeniden hizmete başlaması da kurumumuz ve sağlıktaki gelişmeler adına zikredilmesi gereken önemli bir konudur.) * Hizmet içi eğitim * Çeşitli kurum ve kuruluşlar ile Hıfzıssıhha Bölge Müdürlüklerinde eğitim çalışmaları DANIŞMANLIK HİZMETLERİ Başkanlığımız bünyesinde yer alan Zehir Danışma Merkezimiz, ülke çapında 7 gün 24 saat danışmanlık hizmeti vermektedir. Zehir olgusunu takip etmekte olan primer sağlık personeline (doktor, hemşire…) online bilgi verilmekte ve izleme yapılmaktadır. Botulismus gibi bazı durumlarda spesifik tedavi ediciler, hastanın bulunduğu sağlık kuruluşuna ulaştırılmaktadır. Ayrıca tüm birimler, görev alanları ile ilgili konularda da danışmanlık hizmetlerini sürdürmektedir. YENİ HEDEFLERE DOĞRU 76 yıllık tarihinde ülkemize halk sağlığı alanında önemli hizmetler veren Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı önümüzdeki günlerde yeni projeler çerçevesinde, çok daha büyük başarılara imza atacaktır. Koruyucu hekimliğin gerektirdiği aşı, serum ve diğer biyolojik ürünleri üretmek, Ülkemizde üretilen veya yurt dışından ithal edilen hertürlü ilaç ve kozmetiklerin, biyolojik ürünlerin kontrollerini yapmak, araştırma ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, pestisitlerin analiz ve etkinlik testlerini yapmak, Gıda kontrol ve beslenme hizmetlerinin gerektirdiği araştırma ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, Çevre kirlenmesinin önlenmesine yönelik araştırma ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, Zehir kontrol ve araştırma hizmetlerini yürütmek, Salgın hastalıklarla ilgili araştırma, doğrulama ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, İlgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak sağlık personelinin hizmetiçi eğitim programlarını düzenlemek ve yürütmek, Yayın ve Dokümantasyon hizmetlerini yürütmek, Tababet uzmanlık tüzüğü uyarınca uzmanlık eğitimi vermek, Referans hizmetlerini yürütmek, Koruyucu kuduz aşısı yapmak, Biyokimya, Hormon ve Hematoloji laboratuvarlarında tanıya yönelik laboratuvar hizmetlerini yürütmektir.

http://www.biyologlar.com/refik-saydam-hifzissihha-merkez-baskanligi-hakkinda-bilgi

mikrobiyoloji ödevi

Mikrobiyoloji lab.da ekim yapılmadan önce hangi hazırlıklar yapılır. ekim nasıl yapılır. etken teshisi nasıl yapılır. antibiyogram nasıl yapılır... -MİKROORGANİZMALARIN EKİM YÖNTEMLERİ Bu deneyde saf kültür elde etmek amaçlanmıştır.Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır.Plate Count Agar ve Malt Extract Agar besiyerlerine yayma plak yöntemi kullanılarak kıyma örneğinin uygun dilüsyonları ekilecektir.Violet Red Bile Glucose Agar besiyerine dökme plak yöntemi uygulanarak ekim yapılacaktır.Nutrient Agar besiyerine de sürme ekim yapılacaktır.İnkübasyon sonunda, NA besiyerinde gelişen bakterilere endospor boyama yapılacaktır.MEA besiyerinde gelişen küflere de küf boyama yapılacaktır. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan küf boyama sonucunda Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. Üzerinde veya içinde mikroorganizma üretilmiş (ya da üremiş) besiyerlerine kültür denir.Saf kültür, besiyerinde yalnızca tek bir mikroorganizma türü üretilmiş kültürlerdir.Saf kültür elde etmenin bazı aşamaları vardır.Öncelikle örnek alnır.Bu örneğin istenen dilüsyonları hazırlanır.Sonra örnek uygun araçlarla (pipet,öze) besiyerine aktarılır.İnokülasyon işlemi gerçekleştirilir.İnkübasyondan sonra, kültür hazırdır. Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır. Sporlu bakterileri görüntülemek için endospor boyama yapılır.Bazı bakteriler (Bacillus ve Clostridium cinsi) yüksek sıcaklık,düşük su aktivitesi gibi dış ortam koşullarına dayanıklı sporlar oluştururlar.Bakteri hücresinin içinde oluşan bu spora endospor denir.Sporların soğuk,sıcak,UV,düşük su aktivitesi gibi fiziksel etkenlere pek çok boya maddesine ve kimyasal maddelere karşı vejetatif hücrelerden daha dayanıklı olması kimyasal ve fiziksel yapılarının farklılığından ileri gelir.Gram boyamada kullanılan boyalar spor çeperine nüfuz edemediklerinden gram boyama yöntemiyle sporlar boyanamaz.Sporların görünmesi için en yaygın yöntem Schaffer-Fulton yöntemidir.Preparat hazırlandıktan sonra malachite yeşili boyası uygulanır,boyanın spor çeperine nüfus edebilmesi için preparat bir süre ısıtılır.Boya yıkanıp,safranin karşıt boyası ile boyanır.Mikroskopta sporlar yeşil,hücre pembe-kırmızı görülür (Temiz, 2000). Küf boyamada küflerin misel ve spor yapılarının mikroskopta görüntülenmesi için yapılır.Lama önce boya çözeltisi konur,üzerine bir miktar agarla birlikte alınan küf miselleri yerleştirilir,lamel kapatılarak mikroskopta incelenir. Gıda sanayiinde boyama yöntemlerinden yararlanarak mikroorganizmaların morfolojik özellikleri belirlenir.Böylece hangi tip mikroorganizma oldukları anlaşılır.Buna göre,mikroorganizma gelişimini önleyici tedbirler alınır. MATERYAL VE METOT Dilüsyon hazırlanması Materyal -Kıyma örneği -Fizyolojik Tuz Çözeltisi -Mekanik çalkalayıcı -Pipet -Deney tüpleri -Pens Uygulama Gıda maddesinden(kıyma) steril pens ve bistüri yardımıyla steril petri kutusuna 10±0.4g tartılır. Kıyma ve bir erlen içerisinde önceden otoklavda steril edilmiş 90 ml fizyolojik tuz çözeltisi,mekanik çalkalayıcıya konur.Mekanik çalkalayıcı cihazında 5 dak,250 devirde homojenize edilir.Böylece örnek 1:10 oranında seyreltilmiş olur (Şekil 1). Homojenizasyonu tamamlanmış gıda maddesinden steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak içerisinde 9 ml dilüsyon sıvısı bulunan tüpe ilave edilir.Böylece örnek 1:100 oranıda seyreltilmiş olur. 10-2 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:1000 oranında seyreltilmiş olur. 10-3 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:10000 oranında seyreltilmiş olur. 10-4 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:100000 oranında seyreltilmiş olur. Böylelikle,kıyma örneğinin 10-2 , 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekim için hazırdır. Yayma Plak Yöntemi ile Ekim Yapılması Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyerleri (PCA ve MEA) -Pipet -Drigalski -Bunzen Beki -Tüp karıştırıcı -İnkübatör Uygulama Yayma plak yöntemiyle, PCA besiyerine kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekilir.PCA besiyeri genel amaçlı bir besiyeridir. 10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-5 dilüsyonundan alınarak, içerisinde PCA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-6 yazılır.Sonra 10-4 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-5 yazılır.Daha sonra, 10-3 dilüsyonundan ekim yapılır.Petri kutusuna 10-4 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır.Ancak drigalski kullanımından önce alkole daldırılıp,bunzen beki alevinden geçirilmelidir.Böyle bir yol izlendiğinde, drigalski ekim öncesinde besiyerinin boş kısmına değdirilerek soğutulmalıdır. PCA besiyerlerini içeren petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.PCA için 35-37 °C de 48 saat yeterlidir. Yayma plak yöntemiyle, MEA besiyerine kıyma örneğinin 10-1 ve 10-2 dilüsyonları ekilir.MEA maya ve küflerin teşhisi,izolasyonu ve sayımlarında yararlanılan bir besiyeridir. 10-2 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-2 dilüsyonundan alınarak içerisinde MEA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-3 yazılır.Sonra 10-1 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-2 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır. MEA besiyeri düz bir şekilde inkübatöre konur.MEA maya ve küfler için genel bir besiyeridir.Mayalar için, 25 °C de 3 gün,küfler için 25 °C de 2 gün inkübe edilir. Dökme Plak Yöntemi Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyeri (VRBGA) -Pipet -Tüp karıştırıcı -Bunzen Beki -İnkübatör Uygulama Dökme plak (pour plate) yönteminde,steril,boş petri kutusuna önce ekim yapılıp,üzerine yaklaşık 45° C ye kadar soğutulmuş besi yeri dökülür. Kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları VRBGA besiyeri için ekilecektir. VRBGA koliform ve Enterobacteriacea tanımlaması için kullanılan bir besiyeridir. Ekim işlemine en son dilüsyondan başlanır.10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 1 ml alınarak petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu üzerine dilüsyon ile aynı seyreltme oranı yazılmalıdır. 10-3 ve 10-4 dilüsyonlardan da benzer şekilde ekim yapılarak, işlem tamamlanır (Şekil 2). Yaklaşık 45 °C ye soğultulmuş VRBGA besiyeri petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu inokulum ile besiyeri karışımının sağlanması için sekiz çizerek yavaşça karıştırılır. Karıştırma sırasında petri kutusu kapağına bulaşma olmamasına ve agarın petri kutusundan taşmamasına dikkat edilmelidir. Petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.VRBGA besiyeri için, 37 °C de 24-48 saat inkübe edilir. NA Besiyerine Sürme Ekim Yapılması Materyal -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Tüp karıştırıcı Uygulama Sürme ekim yöntemi öze kullanılarak gerçekleştirilir.Bu yöntem tek koloni düşürme tekniği olarak da anılmaktadır. Sıvı besiyerinden Öze ile Ekim Sıvı besiyerini (kıyma örneği) içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılır.Böylece, sıvı besiyerindeki mikroorganizmaların bulundukları sıvı içinde homojen dağılımı sağlanır. Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir.10-15 saniye özenin soğuması için beklenir. Sol elde bulunan tüpün ağzındaki pamuk tıkaç,öze tutulan elin parmaklarıyla tüp hafifçe ekseni etrafında çevrilerek açılır. Tüpün ağız kısmı alevden geçirilir ve tüp hafif eğilerek öze ucu sıvı besiyerine daldırılır.Bir öze dolusu örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir Katı Besiyerinden Öze ile Ekim Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir. PCA besiyerini içeren petri kutusunun kapağı alevin yanında aralanır ve öze bu aralıktan içeri sokularak,besiyerinin boş bir alanında soğutulur. Steril özenin ucu PCA besiyerindeki üreme bölgesine veya koloniye hafifçe temas ettirilerek ya da sürülerek örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir (Temiz, 2000). Endospor Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; Malachite yeşili,safranin -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) Malachite Yeşili Malachite green 5g Distile su 100ml Safranin Safranin 0.5g Distile su 100ml Uygulama Preparat hazırlanması Lam steril bir pensle tutulup alkole daldırılır,sonra aleve tutulur.Mikroorganizmalar uzaklaştırılmış olur. Lam üzerine öze ile bir damla steril fizyolojik tuz çözeltisi damlatılır. Öze bek alevinde sterilize edilir,soğuması için beklenir. Steril öze ile katı besiyerinden (NA, 10-3 katı besiyerinden ) bir miktar kültür alınır. Kültür lam üzerine damlatılmış su ile karıştırılır. Preparatın kuruması için bir süre beklenir. Bir steril pensle bir ucundan tutulan lam bunzen alevinden 20 kez geçirilir.Böylece mikroorganizma lam üzerine tespit (fiksasyon) edilmiş olur. Boyama Preparatın üzeri kurutma kağıdı ile kaplanır,üzerine malachite yeşili çözeltisi dökülür. Preparat hafif alev üzerinde 5 dakika ısıtılır.Ancak preparat kurutulmamalıdır.Gerekirse üzerine boya ilave edilmelidir. Preparat musluk suyu ile 10 saniye yıkanır. Karşıt boyama için safraninle 15 saniye boyanır. Su ile yıkanır,kurutma kağıdıyla kurutulur. İmmersiyon yağı damlatılarak (100X) objektifle incelenir. Küf Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; laktofenol -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) -Lamel Küf Boyama İçin Laktofenol Çözeltisi Laktik asit 20g (16ml) Gliserol 40g (31ml) Fenol kristalleri 20g Anili blue 0.05g Distile su 20 ml Uygulama Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Öze alevde kor haline getirilir,agarın (MEA,10-3) kenarında soğutulur.Ucu yuvarlak ve yumuşak öze yerine sert,düz öze kullanılmalıdır. Öze yardımıyla koloninin kenarından,bir parça agar ile birlikte kültür alınır.Bunun nedeni; küfün asıl yapısının agara nüfus etmiş olmasıdır. Boya çözeltisinin üzerine konur. Üzerine 1 damla alkol damlatılır. Kültürün üzeri arada hava kalmayacak şekilde kapatılır.Eğer hava kabarcığı varsa bir özenin sapıyla lamel üzerine hafifçe bastırılarak bu kabarcık giderilmeye çalışılır. Önce (10x) objektif,sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenir. Pratik Yol Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Bir bantla küf agardan alınır. Lamın üzerine yapıştırılır. Mikroskopta incelenir. BULGULAR VE TARTIŞMA Violet Red Bile Glucose Agar besiyeri ile yapılan dökme plak yöntemiyle ekim sonucunda koliform bakteriler yerine küf gelişimi gözlenmiştir.Bu küfler havadan besiyerine bulaşmıştır. Malt Extract Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonucunda maya ve küf gelişimi gözlenmiştir.Ancak, koloniler çok yoğun olduğu için sayım yapılamamıştır. Plate Count Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonuçları: M.o. sayısı (cfu-g)=petrideki Mo sayısıxseyreltme faktörü*/petri kutusuna ekilen miktar(ml) Seyreltme faktörü=1/seyreltme oranı PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=8 PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=10 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=9 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=19 Koloni sayıları 25 koloniden az olduğu için sayım yapılamaz. Nutrient Agar besiyerlerine sıvı besiyerinden ve katı besiyerinden yapılan öze ile ekim işlemleri sonucunda besiyerlerinde bakteri,maya ve küf gelişimi gözlenmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta (100x objektif) uzun çubuk şeklinde sporlu bakteriler (Lactobaciller) gözlenmiştir.Bakterilerin sporları yeşil,vejetatif hücreleri ise pembe-kırmızı renkte görünmektedir(Şekil 4). MEA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan küf boyama sonuçları, önce (10x) objektif, sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenmiştir.Sonuçta Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir (Şekil 5). SONUÇLAR Dilüsyon yöntemiyle, kıymadaki canlı mikroorganizma sayısı belirlenmiştir. Örneğin uygun seri dilüsyonları hazırlanarak uygun agarlı besiyerlerine ekimleri gerçekleştirilmiştir.Yayma plak yöntemiyle Plate Count Agar ve Malt Extract Agar;dökme plak yöntemiyle de Violet Red Bile Glucose Agar besiyerlerine ekimler yapılmıştır.İnkübasyon sonucunda koloniler sayılmıştır.Nutrient Agar besiyerlerine, sıvı besiyerinden öze ile ve katı besiyerinden (PCA) öze ile sürme ekim yapılmıştır.Yapılan izolasyon sonucundan kısmen izole koloniler elde edilmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak endospor boyama yapılmıştır.Mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak küf boyama yapılmış ve Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. REFERANSLAR HARRIGAN, W.F.1998.”Laboratory Methods in Food Microbiology.”3rd ed.Academic Press,New York. TEMİZ,AYHAN.2000.”Genel Mikrobiyoloji Uygulama Teknikleri”.3rd ed.Hatiboğlu Yayınevi,Ankara. DART,R.K.1996.”Microbiology For Analytical Chemist”.3rd ed.Redwood Books Ltd,Cambridge. ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTLERİNDE GÜVENİLİR SONUÇLARIN ALINMASI İÇİN STANDART YÖNTEMLERİN UYGULANMASI Antibiyogram test için pratikte en yaygın kullanılanı “Disk Diffüzyon” (Kirby-Bauer) yöntemidir. Belirli bir miktar antibiyotik emdirilmiş kağıt diskler, test mikroorganizmasından hazırlanan standart süspansiyonun yayıldığı agar plakları yüzeyine yerleştirilir. Böylece diskteki antibiyotik agarın içerisine gittikçe azalan miktarlarda yayılır ve bakteriye etkili olduğu düzeylerde üremeyi engeller. Bunun sonu-cunda disk çevresinde bakterilerin üremediği dairesel bir inhibisyon alanı oluşur (inhibisyon zonu). İnhibisyon zonunun çapı, bakterinin duyarlılığı ile direkt olarak ilişkilidir. Her antibakteriyel için standart değerler vardır. Disk etrafında inhibisyonun görülmemesi, bakterinin o antibakteriyele karşı dirençli olduğunu gösterir. Bu alanın çapı ölçülerek duyarlı (S), orta duyarlı (I) ve dirençli (R) olacak şekilde duyarlılık dereceleri belirlenir. KIRBY-BAUER DİSK DİFFÜZYON YÖNTEMİ İLE ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTİ 1- KOLONİ SEÇİMİ: Hastalık etkeni olarak izole edilen ve tanımlanan, 18–24 saatlik üremiş olan bakteri kolonilerinden 3-4 tanesi seçilir. Steril koton bir sıvab kullanılması tercih edilir. 2- İNOKULUM SÜSPANSİYONUNUN HAZIRLANMASI: 5 ml’lik tüp içindeki Mueller-Hinton Broth veya Tryptone Soya Broth’a, agardan alınan 3-4 bakteri kolonisi süspanse edilir. Sıvab tüpün dibine daldırılır,karıştırılır ve bu şekilde alınan kolonilerin Broth’a iyice süspanse olması sağlanır. Sıvab tüpün iç cidarlarına bastırılarak çıkarılır. 2 A- Direkt koloni süspansiyonu yöntemi • Tüm Stafilokoklar • Zor beğenen, önceden Broth içinde üremesi bilinemeyen Streptokoklar 2 B- Log Faz Büyüme yöntemi • Bütün organizmalar için bu yöntem kullanılır • 35° C’de 2-8 saat inkube edilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterliyse bir üst basamağa geçilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterli değilse inkubasyona devam edilir 3- İNOKULUMUN STANDARDİZASYONU: Test süspansiyonunun bulanıklılığı, 2-8 saat üreme sonunda, 0.5 McFarland Standardı ile eşleştirilerek (1.5 x 108 CFU/ml tekabül eden) standardize edilir. Gözle bulanıklık ayarlaması yapılırken hem standardın hem de süspansiyonun çok iyi karıştırıldığına dikkat edilmelidir. 0.5 McFarland Standardının hazırlanması: 0.05 ml % 1.175 Barium Chloride dihydrate (BaCl2. 2 H2O) ile 9.95 ml % 1 sulfuric acid (H2SO4) karıştırılır. Tüplere 5-6 ml olacak şekilde bölünerek buzdolabında saklanır. a- Her iki yöntemde de Süspansiyon çok yoğunsa; • Kullanılan Broth’la veya fizyolojik tuzlu su ile tamamlanır, vortex ile karıştırılır b- Direkt koloni Süspansiyon yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Seçilen kolonilerden ilave edilebilir, vortex ile karıştırılır. c- Log Faz yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Süspansiyon tekrar inkube edilir, kullanmadan önce vortex ile karıştırılır. 4- PETRİLERE İNOKULUM YAPILMASI: Steril bir koton sıvab süspansiyonun içerisine daldırılır, karıştırılır. Sıvab tüpün iç kenarına bastırılarak çıkarılır. Agar’ın bir tarafından başlanarak tüm yüzeye yayılır. 60 döndürülerek aynı işlem tekrarlanır. Tekrar 60 döndürülerek aynı sıvab ile aynı işlem yapılır. Dördüncü defa sıvab agar’ın petri kenarlarındaki yüzeyine çepeçevre sürülerek işlem tamam-lanır. Agar’ın yüzeyinin kuruması için oda ısısında 10-15 dakika beklenir. 5- ANTİMİKROBİYAL DİSKLERİN YERLEŞTİRİLMESİ Antibiyotik diskleri oda ısısına getirilir. Aynı gruptaki antibiyotiklerin etki mekanizmaları aynıdır. Mümkün olduğu kadar çok sayıda farklı grup antibiyotik diski ile test yapılmalıdır. 150 mm çapı olan petrilere 12 disk, 100 mm olan petrilere 8 diskten fazla yerleştirilmemelidir. Diskler arasında 20 mm mesafe olacak şekilde diskler steril bir pens ile agarın yüzeyine yerleştirilir. Hafifçe üzerlerine pens ile bastırılarak disklerin agarla temasının tam olması sağlanır. Firmalar tarafından örnek olarak verilen antibiyotik diskleri bu metod ve aynı besi yerleri kullanılarak referens suşlarla valide edilerek spesifize edilmişlerdir. 6- MUELLER-HİNTON BESİ YERİNİN İNKUBASYONU 35° C’de 16 – 18 saat inkube edilir. Aerob olanlar, oksijenli (O2) ortamda, anaerob olanlar ise, jarda % 3-10 karbon dioksit (CO2) veya desikatörde oksijensiz ortam (mum yakarak) sağlamak suretiyle, etüvde üretilirler. Jarda yapıldığı taktirde 90-100 mm çaplı petriler tercih edilmelidir. 7- ZONLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Siyah bir zemin üzerinde disklerde dahil olmak üzere zon çapı cetvel ile ölçülür. Disklerle birlikte verilen zon çapları, ölçüm sonrası her bir disk için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. 8- SONUÇ Zon Çapının Tanımlanması: a- Duyarlı (Susceptible, S) Enfeksiyonun önerilen dozda o ilaç ile başarılı bir şekilde tedavi edilebileceğini gösterir. b- Orta derecede Duyarlı (İntermediate, I) İlacın normalden yüksek dozlarının kullanıldığında klinik olarak etkili olacağını gösterir. c- Dirençli (Resistant, R) Tedavide güvenilir bir etkinlik yoktur. Antibiyotik duyarlılık testlerinin sonuçlarının tekrarlanabilir olması, yani aynı koşullarda tekrarlandığında sonuçların aynı veya birbirine yakın olması gerekir. Testlerin uygun koşullarda yapılıp yapılmadığı, kalite kontrol suşları ile (referens suşlar) denetlenir. Bu suşlarla beklenen sonuçlar elde edilemezse antibiyotik duyarlılık testlerinin tekrarlanması gerekir. En son olarak: DOĞRU UYGULANAN VE YORUMU DOĞRU YAPILAN ANTİBİYOGRAM SONUÇLARI KLİNİKTE ANTİBİYOTİK TEDA-VİSİNİN AKILCI OLARAK PLANLANMASINA IŞIK TUTACAKTIR. EKLER: 1- Tryptone Soya Broth (TSB) Casein pepton (pancreatic) 17.0 g Soymeal pepton (pancreatic) 3.0 g D (+) –Glucose 2.5 g NaCl 5.0 g K2HPO4 2.5 g Distilled Water 1000.0 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 2- MUELLER-HINTON BROTH Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 3- MUELLER-HINTON AGAR Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Agar-agar 17.0 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. pH 7.3 ± 0.2 (oda ısısında) 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Otoklav sonrası 45-50 derece’de soğutulup, gerekli ise % 5-10 defibrine kan ilave edilir ve steril petri kutularına yaklaşık 12.5 ml olacak şekilde dökülür. Oda ısısına soğutulur. Buzdolabında saklanır. YARARLANILAN KAYNAKLAR 1- Aksoy, A. Murat ( 2006-2007 ): Bakterilerin İzolasyon ve İdantifikasyon Yöntemleri, Labotatuvar Uygulama Kılavuzu. 2- Türk İnfeksiyon Web Sitesi 3- Gür, Y : Antibiyotik Kullanımında Genel Prensipler. 4- Antimicrobial Susceptibility Testing By CLSI (NCCLS) Reference Disk Diffusion Method (Kirby-Bauer).  

http://www.biyologlar.com/mikrobiyoloji-odevi

Deri yoluyla bulaşan hastalıklar

ŞARBON (ANTRAKS) Hayvandan Hayvana Nasıl Bulaşır? Bulaşma nerdeyse her türlü olabilmektedir.Özellikle bulaşma ağız, solunum ve deri yolu (özellikle derideki yaralardan) ile olmaktadır. Bulaşmanın diğer bir yolu da bulaşık su ve yiyecekler ile olur.Ülkemizde özellikle ölü hayvanların dere kenarlarına sorumsuzca atılması büyük risk oluşturmaktadır. Hastalıktan ölen hayvanların açıkta bırakılmaları ile yırtıcı hayvan ve kuşların parçalaması sonucu hastalığa yakalanır yada hastalığı bir yerden diğer bir yere taşırlar. Bir bölgede hastalık çıktığında hasta hayvanlar, dışkı salya ve akıntıları ile uzun süre hastalık kaynağı olabilirler, o bölgede yaşayan diğer hayvanlar ve insanlar her an hastalığa yakalanabilirler. Bu yüzden ölü hayvanlar mümkünse yakılmalı değilse yetkililerin kontrolünde kireçle gömülmelidir. Dengesiz beslenen hayvanlar (pika) merada ölmüş hayvanların kemiklerini yiyerek de hastalığın bulaşmasına neden olabilir. Hayvandan İnsana Nasıl Bulaşır? Hasta hayvanlarla temas en başta gelen bulaşma yoludur.Bu konuda da yetiştiriciler büyük risk altındadır. Etkenlerle bulaşık su ( ölenler ve akıntılarının gömülmemesi vs.) ve gıdaların alınması Hastalıktan şüpheli hayvanların açılması (otopsi) Sporların solunması, Deri yolu ile yaralardan hastalık etkeninin girerek deri formunu oluşturması, Hasta hayvanların etlerinin çiğ yada pişirilerek tüketilmesi. Özellikle de sağım sırasında hayvanı sağan kişiye ve veterinere bulaşma riski oldukça yüksektir. İnsandan İnsana Nasıl Bulaşır? Kan yoluyla özelliklede test yapılmadan yapılan kan nakillerinde yaraların direk teması ile solunum yolu ile bulaşır.Diğer vücut sıvılarıyla da bulaşma mümkündür.Ancak günümüzde hastalık teşhisi konulduktan sonra uygulanan çok sıkı tedbirlerle bu riskler oldukça düşürülmüştür. Zoonoz Hastalığı Zoonoz Hastalığı Nedir Zoonoz Nedir Zoonozun Tanımı Anlamı Zoonoz hastalıklar insanlar ve hayvanların birbirine bulaştırabildikleri ve her iki gruba dahil bireylerde ortak olarak şekillenen hastalıklar diye tanımlanabilir. Dünya sağlık örgütü; zoonoz hastalıkları, doğal koşullarda insanların ve hayvanların birbirine bulaşan hastalığı olarak tanımlamaktadır. Ancak bu tanımlamadaki doğal koşullar kavramının aksine bazı hastalıkların bulaşabilmesi için bir takım özel şartların oluşması gerekmektedir ki bu da önemli bir konudur. Örneğin kuduzun bulaşabilmesi için mutlaka ısırık, tırmalama vb. nedenlerle oluşan açık bir yara olmalıdır. Aynı durum Brucella enfeksiyonlarında da söz konusudur. Bulaşma yollarından biri olan deri yolu ile bulaşma ancak deri üzerinde çizik, çatlak gibi açık bir yaranın varlığında mümkündür. Zoonoz hastalığın tanımından da anlaşıldığı gibi tek taraflı bir bulaşma değil, her iki grubunda birbirine hastalık bulaştırması söz konusudur. Bulaşmanın kaynağına göre zoonoz hastalıklar iki gruba ayrılır. Zooantroponozlar hayvanlar ve hayvansal ürünler aracılığı ile insanlara bulaşan hastalıklar. Antropozoonozlar insanlardan hayvanlara bulaşabilen hastalıklar. Bu pratikte kullanılmayan bir gruplandırmadır ve beşeri veya veteriner hekimlikte genel olarak zoonoz hastalıklar olarak değerlendirilir. İnsanlardan hayvanlara geçen hastalıklara sistiserkozları (cysticercosis) örnek olarak gösterebiliriz. Ülkemizde de sık görülen ve konakçılar aracılığı ile dolaylı yolla kedi ve köpeklerde görülebilen bu parazitin, ergin şekli olan tenialar (T.Solium) insanların ince bağırsağında yaşar ve enfekte gıdaların yenmesi ile sığırlara (T.Saginata) geçer. Kedi ve köpeklere bulaşma, çiğ etlerin veya enfekte iç organların yedirilmesi sonucu olabildiği gibi doğrudan insan atıkları ile enfekte olmuş gıdaların yenmesiyle de oluşabilir. Tüm pet sahiplerinin ortak endişesi olan konu zooantroponoz karekterli hastalıklardır. Birlikte yaşadığı petlerin kendileri için oluşturabileceği riskleri bilmek her zaman insanların ilgisini çeken önemli bir konu olmuştur. Ayrıca zoonoz karakterli hastalıklardan bazıları petlerde tedavisi olmayan, sadece koruyucu aşılamalar ile önlenebilen hastalıklardır ve insanlar içinde ciddi tehlike yaratabilmektedir. Bu gün tüm dünyada hem insan hemde hayvan sağlığı için büyük önem taşıyan kuduz buna en iyi örnektir. MANTAR ENFEKSİYONLARI Vücut yüzeyinde dermatofitler denilen, cildin üst tabakası, tırnak ve saç gibi yerlerde üreyen, küf benzeri mantarlarla infeksiyon olmasıdır. Geçiş genelde insandan insana veya hayvandan insana olabilir. Nedeni Mantar infeksiyonu her yaşta olabilir. Tinea capitis ( saç mantarı ), tinea cruris ( kasık mantarı ) ve tinea pedis ( ayak mantarı ), tinea barba ( sakal ), tinea unguim ( tırnak ) özel mantar infeksiyonlarıdır. Şikayetler Etkilenen bölgede kaşıntı, cilt lezyonları ve kızarıklık, halkasal şekilli lezyonlar, koyu veya açık renkli değişik alanlar gibi belirti ve şikayetlere neden olabilirler. Tanı ve tedavi Tanı esas olarak cildin görünümüne göre konur. Bazı mantarlar özel bir mavi ışıkla karanlık odada incelenirse floresan verirler. Kesin tanı mikroskopla alınan parçaların incelenmesi ile konur. Ciltten alınan kazıntı ayrıca laboratuara gönderilerek kültürde üremesi değerlendirilebilir. Tedavide kişisel bakım çok önemlidir. Deri temiz ve kuru tutulmalıdır. Ciddi ve uzun süreli infeksiyonlarda hekime başvurulmalıdır. Hekim sizin için ağızdan kullanılan veya cilde sürülen ilaçlar önerebilecektir. Tedavi edilmediği zaman üzerinde bakterilerin üremesi ile ikincil bakteriyel infeksiyonlar olabilir. Önlem Genel olarak iyi temizlik şartları infeksiyonu önlemeye yardımcıdır. Mantarlar bulaşıcı olduğu için elbise, saç fırçası veya kişisel kullanılan gereçler risk grubunda olan veya mantar geçiren insanlarla paylaşılmamalıdır. 2 . AYAKTA MANTAR ENFEKSİYONU Dermatofitler denilen mantarlar tarafından yapılan infeksiyondur. Vücudumuzda normalde bakteriler ve mantarlar hastalık yapmadan yaşarlar. Uygun ortam bulduklarında hızla çoğalıp, infeksiyona neden olabilirler. Ayak mantarı oldukça sık rastlanan bir cilt hastalığıdır. Genellikle ergenlikten sonra görülür. En sık görülen ve en çok tekrar eden mantar infeksiyonudur . Diğer mantar infeksiyonlarıyla birlikte görülebilir. Ayak mantarı ve benzer hastalıklara tinea infeksiyonları denir ve saç, tırnak ve dış deri gibi dokularda yaşayabilirler. Nemli ve ılık bölgelerde ürerler. Sıkı ayakkabılar giyilmesi, cildin uzun süre nemli kalması, küçük tırnak ve cilt sıyrıkları duyarlılığı arttırabilir. Tinea infeksiyonları bulaşıcıdır , direkt temasla veya aynı ayakkabı ya da duş zemininin kullanılması ile geçebilir. Önlem * Ayak temiz, serin ve kuru tutulmalıdır. * Pamuklu, yün veya bunlar gibi emici maddelerden yapılmış çoraplar giyilmelidir. * Ayakkabılar ayağa tam olmalı ve böylece ayağa ya da tırnaklara travma azaltılmalıdır. Dar burunlu, yüksek topuklu, eski, yıpranmış ayakkabılar, çorapsız giyilen ayakkabılar veya başkasının ayakkabısı giyilmemelidir * Eski yıpranmış ayakkabılar, çorapsız giyilen ayakkabılar veya başkasının ayakkabısı. * Yüksek yoğunlukta mantar sporları içerebilecek yüzeylerde yalın ayak yürümekten kaçının : halı döşeli zeminler, banyo yerleri, duşlar, jimnastik salonları, soyunma odaları, yüzme salonları, hamamlar gibi. * Tırnaklar kısa ve düz kesilmelidir. Kenarlarını yuvarlak kesmeyin. * Vücudun diğer kısımlarında olan tinea pedis ve yüzeysel mantar infeksiyonlarına bakın ve tedavi ettirin. Normal ve anormal tırnakları kesmek için farklı tırnak makasları kullanın. * Aile üyeleri veya yakın arkadaşlar, temas eden kişiler tinea pedis ve tırnak mantarı için tedavi edilmelidir. Kaşıntı, kızarıklık, sulanma, su dolu kabarcıklar, normal görünen tırnağın renginde değişme gibi durumlarda tinea pedis veya tırnak mantarından şüphelenin. Şikayetler Kaşınma, yanma, etkilenen bölgenin sızlaması görülebilir. Ayakta kızarıklık olabilir. Ayak tabanı, parmakları veya tırnakta kızarıklık ve inflamasyon oluşabilir. İçi su toplamış yaralar gözlenebilir. Kabuklanıp, dökülmeler olabilir. Tırnakta renk değişikliği, kalınlaşma, kabalaşma gelişebilir. Tanı ve tedavi Cilt kültürü ve kimyasal maddelerle inceleme yapılabilir. Tedavide kişisel bakım çok önemlidir. Cildi kuru ve temiz tutmak gerekir. Ayak sürekli kuru tutulmalıdır. Temiz çoraplar giyilmelidir. Hekim size mantara yönelik uygun ilaçları verecektir. Bunlar deriye sürülen ilaçlar ve ağız yoluyla alınan ilaçlar olabilir. Eğer mantar infeksiyonunun olduğu bölgede bakteriler de infeksiyon yapmışsa antibiyotik tedavisi de gerekir. Ayak mantarı zor iyileşebilir ve tekrarlayabilir. Uzun süreli tedavi ve önleyici tedavi gerekebilir. 3 . KASIK MANTARI Kasıkta kaşınma sıklıkla ekzema veya başka nedenlerle olur. Kaşıntı ile birlikte sıklıkla erişkin erkeklerde olan bir hastalıktır. Nemli ve ılık alanlarda olabilir. Kötü hijyen, sıkı çamaşırın sürtünmesi, bölgenin uzun süre nemli kalması ile infeksiyona duyarlılık artar. Kasık mantarı genellikle cinsel organlarda oluşmaz. Diğer tinea infeksiyonlarına göre daha az ciddidir. Ancak anal bölgede kaşıntı veya rahatsızlığa neden olabilir. Şikayetler Kasıkta, anal bölgede kaşıntı, kızarıklık olur. Sınırları keskindir. Kuru ve kabuklu gibi olabilir. İçi sıvı dolu lezyonlar da olabilir. Ciltte koyu veya açık alanlar olabilir. Tanı ve tedavi Tanı esas olarak cildin görüntüsüne göre konur. Biyopsinin mikroskopik incelemesi veya kültür yapılabilir. Tedavide kişisel hijyen ve bakım önemlidir. Hekim sizin için uygun ağızdan veya cilde sürülen ilaçları verecektir. Tedaviye cevap verir, ancak bazı durumlarda dirençli olabilir. Lezyon bölgesinde kalıcı renk değişikliği yapabilir. Önlem Genel olarak iyi hijyen önemlidir. Banyodan sonra kurulanmak gerekir. Sürtünmeyi önlemeye çalışmak önemlidir. İç çamaşırlar sıkı ve havasız olmamalıdır. 4 . TIRNAK MANTARI Hem el hem de ayak tırnaklarında görülebilir. Tırnaklar kalınlaşır, tabakalara ayrılır ve renk değiştirir. Uzun süreli tedavi gerektirir. Bazen tedaviye direnç ve nüks gelişebilir. 5 . SAÇ MANTARI Genellikle çocukları etkiler. Bulaşıcıdır ve salgın olabilir. Genellikle hafiftir. Lezyonlar halkasal veya keskin kenarlı değildir. Kırılan saçların sonucu olarak tipik siyah noktalar olabilir. Bazı tiplerinde soluk, kırılgan saçlar vardır. Tedavi hekim tarafından yapılmalıdır. İlaçların yanı sıra uygun şampuanlarla da yıkanmalıdır. 6 . VAJİNAL KANDİDİYAZİS Candida albicans özellikle kadınların genital florasında sıklıkla bulunan bir mantardır. Bu etkenin şikayete neden olacak şekilde vajinada aşırı çoğalmasına kandidiyazis denir. Bu hastalık kadınların 3/4‘ünde hayatlarında bir kez, yarısında da birden fazla kez olur. Normalde bulunan bu mantarın aşırı çoğalmasının altında pek çok faktör yer almaktadır. Geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanımı ve ağız yoluyla alınan doğum kontrol hapları alımı bu risk faktörlerinden ikisidir. Hamilelik, menstruasyon, şeker hastalığı, sıkı iç çamaşırları, HIV virüsü veya bazı ilaçlarla bağışıklığın baskılanması da diğer nedenlerdir. Şikayetler ve belirtiler Kadınlarda genellikle cinsel organda tahriş ve akıntı vardır. Kaşıntı ve yanma da önemli şikayetlerdir. Kaşımak nedeniyle vulva şişebilir ve çatlaklar oluşabilir. Cinsel ilişki sırasında ağrı hissedilebilir. Akıntı beyaz, peynirimsidir. Erkekler genellikle şikayetsiz taşıyıcılar şeklindedirler. Nadiren idrar yapılan yerden hafif bir kaşıntı olabilir. Özellikle cinsel ilişkiden sonra erkekler yanma ve tahriş hissedebilirler. Ciddi olgularda penis başında aşınmalar, çatlaklar olabilir. Önlemek için neler yapılabilir? Sıkı ve sentetik giysiler giymekten kaçının. ·Pamuklu çamaşırlar giyin. ·Genital bölgenizi yıkadıktan sonra kuru tutun. Çünkü nemli ortamlar mantarların üremesi için daha uygundur. ·Genital temizliği önden arkaya doğru yapın, böylece rektumdaki mikroorganizmaları vajinanıza taşımamış olursunuz. ·Mayo veya diğer ıslak giysilerinizi hemen değiştirin. ·Kadın hijyenik spreyleri veya deodarantlarını, parfümlü pedleri kullanmayın. Parfümlü, kremli tuvalet kağıtları kullanmayın. Bu gibi malzemeler vajinanın asitliğini değiştirerek infeksiyona yatkın hale getirebilir. Yılancık (Erizipel) Streptokok cinsi mikropların meydana getirdiği bir çeşit deri hastalığına yılancık denilir. Bakımlıyız.Com - Yılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi HastalıkYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi deride belirli çevresi olan kızartılar ve şişmeler meydana getirir. Yüksek ateş meydana gelirYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi vücudun organlarında ve sistemlerinde çeşitli belirtiler ortaya çıkar. Yılancığa ılık iklim bölgelerinde daha çok rastlanır. Hastalık kış ve ilkbahar aylarında daha çok artar. Hastalığa genellikle 20 yaşlarının üstün tün deki kişilerde rastlanır. Az da olsa daha küçük yaşlarda da görülür. Yılancığı meydana getiren streptokoklarYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi değişik hastalık durumlarının ortaya çıkmasına da yol açarlar. Bu mikroplar bazı kişilerde bademcik iltihabıYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi bazılarında kızıl ya da yılancık meydana getirir. Mikrop deriyeYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi üzerindeki çatlaklardan ya da yaralardan girebilir. Hastalığın belirtileri YılancıkYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi keyifsizlikYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi titremeYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi ateşYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi bulantı ve kusma gibi genel belirtilerle ortaya çıkar. Yılancığın deride başladığı yerde keskin çevreliYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi kırmızı ve parlak bir şişlik vardır. Hastalık yüzde meydana gelirseYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi yüzün bir yanında kalabildiği gibiYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi daha çok her iki yanakYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi göz kapağıYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi burun ve kulaklarda da görülebilir. Ağır durumlarda başın derisi hastalanır. AteşYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi hastalığın başlangıcından itibaren yüksektir. 40 – 41 derece arasında gittikten sonra normale döner. Hastalığın 4 —5′inci günlerinde deri mora yakın kırmızı bir renk alır. Bir hafta sonra da belirtinin görüldüğü yerde soyulma başlar. 7 -10 gün içinde hastalığın belirtileri kaybolur ve hasta zayıflamış bir halde nekahat devresine girer. Yılancık gövdeYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi kol ve bacaklar gibi geniş bölgeleri kaplarsa genel belirtileri daha şiddetli olur ve hastalık daha ağır bir gidiş gösterir. Yılancıktan korunmak ve hastalığın tedavisi YılancıkYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi tedavi edilmediği takdirde tehlikeli durumlar oluşturabilecek bir hastalıktır. Kan zehirlenmesi (septisemi)Yılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi zatürreeYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi gözlerde körlüğe kadar varabilecek iltihaplarYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi nefrit ve bazen de çocuklarda romatizma yapabilir. Hastalığın belirtilerinin geçmesinden sonra yılancığın bir veya birkaç defa tekrarladığı görülebilir. Yılancıktan korunmak için özel bir ilaç yoktur. Ancak genel sağlık şartlarına uyulması birçok hastalıktan olduğu gibi yılancıktan da korunmayı sağlayacaktır. ElYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi yüz temizliğine dikkat etmekYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi deriyi kirlenmekten korumakYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi derideki sıyrıkları ve çatlakları mikroplardan koruyacak tedbirleri almakYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi yara pansumanlarını gerektiği gibi yapmak hastalık ihtimalini büyük ölçüde azaltır. Hastalık sülfamit antibiyotiklerle tedavi edilir. Antibiyotiklerin streptokoklar üzerinde etkisi kesindir. AğrıYılancık (Erizipel),korunmak ve hastalığın tedavisi ateş ve bulantı gibi belirtiler için ayrıca ilaçlar kullanılır. Derideki yılancıklı yere sulandırılmış tentürdiyotla ( sulandırma oranı 20gr tentürdiyot ve 60 gr alkol şeklinde olmalıdır ) kompres yapılmalıdır. Yılancık hastalığının ihmali kesinlikle affetmeyen bir hastalık olduğu unutulmamalı ve hastalık görüldüğünde bir doktora başvurulmalıdır. UYUZ :GALE Küçücük bir canlı 2.500 yıldır insan cildine zarar vermektedir.Fark edilmesi oldukça zordur ve deride şiddetli bir kaşıntıya sebep olur.Her yıl dünyada 300 milyondan fazla uyuz vakasının meydana geldiği bilinmektedir. Hastalık herhangi bir nesilde veya çağda kişisel hijyene rağmen ortaya çıkabilir. UYUZ NASIL İLERLER? Uyuz insan gözüyle görülemeyen mikroskobik bir canlının sebep olduğu bir hastalıktır.Küçük, yuvarlak vücutlu ve 8 bacaklı olup deride yuva yapar ve alerjik bir reaksiyona sebep olur.Bunun sonucunda çok acı veren, şiddetli bir kaşıntı olur ve hasta bütün gece uyuyamaz.Uyuz herhangi bir kişiden başkasına( bir çocuk, bir arkadaş, bir aile ferdi olabilir) yakın temastan dolayı geçebilir.Uyuz, daha çok gelir seviyesi düşük ailelerde, ihmal edilen çocuklarda veya bağışıklığı zayıf olan kişilerde rastlanır. Isı ve kokunun cezbettiği canlı;yuva yapmak, yumurtalarını bırakmak ve dışkısını atmak için üst deri içerisinde tüneller açar.Kurtçuk yumurtadan çıkar ve derinin yüzeyine doğru hareket eder.Yetişkin canlılara dönüşmek için deri yüzeyindeki epidermis tabakası içinde yaşar.Vücuda yayılmadan bir ay geçebilir, kişi bu süre içinde sadece kaşıntı hissedebilir. UYUZU NASIL TANIRIZ? Uyuzun en erken ve en yaygın belirtisi özellikle geceleri ortaya çıkan kaşıntıdır.Erken ortaya çıkan uyuzda küçük kırmızı kabarcıklar ve sivilceler görülür.Daha ilerlemiş vakalarda deri kabuklu ve pullu olabilir.Uyuz çoğunlukla vücudun kıvrım ve çatlaklarında başlar,özellikle parmaklar arasında, dirsek ve bileklerde, kalça ve kemer hizasında, kadınlarda meme başında, erkeklerde cinsel organda görülebilir.Bileziklerin, yüzüklerin altındaki deride saklanırlar veya tırnakların altında görülebilirler.Çocuklarda daha çok genel bir kaşıntı vardır.Avuç içi,taban ve saç derisini tutmaksızın bütün vücuda yayılabilir.Kişi bütün gece kaşıntıdan dolayı uykusunu kaybettiği için yorgun ve sinirli olabilir.Uyuzla birlikte bakteriyel enfeksiyon da görülebilir.Çocuklarda, uyuz çoğu zaman özellikle enfeksiyonlarla beraber olabilir.Bakteriyel enfeksiyonlar öncelikle tedavi edilmelidir.Uyuz tedavisi bilahare yapılır.Eğer uyuz tamamen tedavi edilmezse belirli bir süre sonra tekrar ortaya çıkar. KABUKLANMA VE NORVEÇ UYUZU Kabuklanmış uyuz; yakınmaların daha yoğun ve döküntülerin yaygın olduğu bir klinik tablodur.Eller ve ayaklar da dahil vücudun geniş bölgelerinde görülebilir.Bu kabuklarda binlerce uyuz paraziti ve onların yumurtaları saklanır, bu da yapılan tedaviyi zorlaştırır.Çünkü direkt deriye uygulanan medikasyonlar kalınlaşan deriye etkimeyebilir.Uyuzun bu çeşidi AİDS ve kanser gibi bağışıklık sistemi zayıf hastalarda en çok meydana gelen tipidir.Bu durum oldukça bulaşıcıdır. KESİN TANI Uyuz çoğu zaman dermatologlar tarafından teşhis edilir.Tüm vücudun sıkı bir incelenmesi gerekir.Eğer dermatolog teşhis koyamıyorsa, basit ve ağrısız bir test yapabilir.Test; şüphe duyulan yer üzerine steril mineral yağdan bir damla damlatılması suretiyle yapılır.Gerilmiş üst deriden bistüri ile küçük bir parça alınır.Bu parça mikroskobla incelenir.Teşhis;uyuz mikroplarının ve yumurtalarının bulunması ile konulmuş olur.Lüzümu halinde deri biopsisi ile de tanı konulabilir. EN ÇOK TEHLİKEDE OLANLAR KİMLERDİR? Uyuz etkeni zengin veya fakir, genç veya yaşlı herkese bulaşabilir.Uyuz, en çok birbiriyle yakın fiziksel temasta bulunanlarda, özellikle çocuklarda, emziren annelerde ve yaşlı insanlarda görülür. Çalışan ailelerin 2 yaşın altındaki çocuklarında risk fazladır.Onları anneler ve daha büyük kardeşler ve sonrada yakın temasta bulundukları diğer aile fertleri izler.Bununla birlikte askerler ve erkek mahkumlar, yaşam şartlarından dolayı hastalıktan çabuk etkilenirler.Huzur ve bakım evinde kalan yaşlı kişiler de uyuza kolayca yakalanabilirler.Çünkü; 1-Bağışıklık sistemleri zayıftır., 2-Elbise değiştirmeleri , banyo yapmaları , giysilerini ve kendilerini temizlemeleri zordur. 3-Yaşlılarda farklı hastalıkların da bulunmasından dolayı ayırıcı tanı güç olabilir. TEDAVİ Uyuzdan;reçeteyle yazılan %5’lik permethrin kremiyle uygulanan tedavi sonucu kolay ve çabuk bir şekilde kurtulunabilir.Bu krem yatarken tüm vücut derisine sürülür ve ertesi günün sabahı yıkanır.Kremin serin yerde muhafaza edilmesi, kuru cilde sürülmesi ve ciltte 8-14 saat kalması tavsiye edilir.Tedaviden sonra yeni belirtiler ortaya çıkarsa bir hafta aradan sonra ikinci bir tedavi daha önerilebilir. Bir başka tedavi ise %1’lik lindane'dir.Lindane; bebeklerde, küçük çocuklarda, hamile ve emziren kadınlarda, felçli kişilerde ve diğer nörolojik hastalıkları olan kişilerde kullanılmamalıdır. Grup veya aile içindeki her birey kaşıntı olsun veya olmasın tedavi edilmelidir.Risk altında bulunan toplumun hepsi, bir uyuz salgınını engellemek açısından tedavi edilebilir. Bir ailede bulunan bütün bireyler eş zamanlı olarak tedavi edilmelidir.Toplu olarak ortaya çıkan uyuz vakaları sık denetlemelerle kontrol altına alınabilir.En etkili yol ise bütün hastaları ve personeli aynı anda tedavi etmektir. UYUZ OLDUĞUNUZDA NE YAPABİLİRSİNİZ? Tedaviye başlamak için en kısa sürede bir dermatoloğa görünün. Unutmayın;parazitlerden ne kadar rahatsız olursanız olun, uyuz sizin kişisel temizliğinizin bir yansıması değildir. * Elbiselerinizi, yatak örtülerini ve havluları sıcak suda yıkayın ve makineyle kurutup kızgın ütüden geçirin. * Bütün evi elektrikli süpürgeyle temizleyin ve torbasını güvenli bir yere atın. NE YAPMAMALIYIZ? * Kesinlikle evde yapılan ilaçları denemeyin.Çamaşır deterjanı kullanmayın. * Kortizonlu merhemler ve dermatologlar tarafından önerilmeyen kremleri asla kullanmayın. SITMA Sıtma, anofel ya da sıtma sivrisineği olarak bilinen Anopheles cinsi sivrisi­neklerinin taşıdığı bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalıkta yinelenen nöbetler görülür. Düzenli aralıklarla başlayan ve genellik­le titreme-ateş-terleme evrelerinden ge­çen nöbetler hastalığın tipik özelliğidir. Sıtma ulusal ve uluslararası sağlık örgüt­leri için hâlâ önemli bir sorundur. NEDENLERİ Sıtmanın etkeni protozoonlar olarak bili­nen tekhücreliler grubundan Plasmodi­um cinsi asalaklardır. Asalağın üreme çevrimi iki ayrı konakta tamamlanır, in­san ya da başka bir omurgalı konakta eşeysiz olarak çoğalan sıtma etkeni, da­ha sonra Anopheles cinsi sivrisineklerin içinde eşeyli olarak üreyip omurgalı bir konakta yeniden hastalık yaratabilecek duruma gelir. İnsanda hastalığa yol” açan dört Plas-modium türü vardır: Bunlardan Pîasmo-dıum vivax, nöbetleri genellikle 48 saatte bir gelen tersiyana sıtmasının; Plasmodi­um malariae, nöbetleri 72 saatte bir ge­len kuartana sıtmasının; Plasmodium falciparum, nöbetleri 36-48 saatte bir ge­len, beyin sıtması ve karasu humması denen ölümcül biçimleriyle çok ağır bir gelişme gösterebilen, kötü huylu tersiya­na sıtması ya da öbür adıyla falciparum sıtmasının; Plasmodium ovale ise nöbet­leri 48-50 satte bir gelen iyi huylu tersi­yana sıtmasının etkenidir. Sivrisinek sokmasıyla vücuda giren asalak, karaciğere yerleşerek çoğalmaya başlar. Bu asalaklar daha sonra dolaşıma katılıp alyuvarlara girer ve çoğalmayı sürdürür. Alyuvar asalakla dolduğunda parçalanır. Kana yayılan asalaklar başka alyuvarlara girer. İnsan vücudunda ger­çekleşen bu çoğalma süreci asalağın eşeysiz üreme evresini oluşturur. Birkaç kuşak sonra bazı asalaklar eşey hücresi (gamet) üretecek biçimde değişikliğe uğrar. Bölünerek çoğalama-yan ve alyuvarlar içinde uzun süre varlı­ğını sürdürebilen bu hücrelere gametosit denir. Sivrisinek kan emerken bu hasta­lık etkenini içeren alyuvarları da sindi­rim sistemine alır. Sivrisineğin midesin­de etkinleşen erkek ve dişi gametositler arasında döllenme sonucu zigot oluşur. Bu eşeysel üreme evresinde zigot ooki-nete dönüşür. Anofelin mide duvarını geçen ookiııetler epitel ve kas katmanla­rı arasında kapsülle sarılarak ookist adıyla tanınan birer kist biçimini ahr. Bu kistlerden daha sonra sporozoit denen binlerce asalak çıkar. Sporozoiüer sivri­sineğin tükürük bezlerine ulaşır ve ısırık yoluyla yeni bir kişiye aktarılır. Böylece asalağın eşeysiz üreme evresi başlar. Alyuvarlarda gerçekleşen eşeysiz üreme evresinin süresi Plasmodium türüne göre değişir. Ateş nöbetleri bu üre­me çevrimiyle ilgilidir. Asalakların kana dağılmasıyla sıtma nöbeti görülür. ENFEKSİYON KAYNAKLARI Kanında asalağın gametosit biçimini ta­şıyan hastalar sıtmanın enfeksiyon kay­nağım,oluşturur. İnsanlarda akut, kronik ya da belirti vermeden gizli biçimlerde görülebilen enfeksiyon, anofeller aracılı­ğıyla bulaşır. YAYILIMI Sıtma daha çok tropik ve ılıman bölge­lerde yaygındır. Günümüzde başarılı bir mücadele sonucu birçok ülke sıtmadan arınmıştır. Ama Orta ve Güney Ameri­ka’da, Afrika ülkelerinde, Akdeniz ülke­leri ve Ortadoğu’da, Afganistan, Pakis­tan ve Hindistan’da, Japonya dışındaki Uzakdoğu ülkelerinde sıtmaya yaygın biçimde rastlanmaktadır. Türkiye’de son yıllarda, hemen yalnız P. vivax türünün etken olduğu tersiyana sıtması görülmek­tedir. Bu, aynı zamanda bütün dünyada en çok görülen sıtma türüdür. Falcipa­rum sıtması genellikle tropik bölgelerle sınırlıdır ve en tehlikeli sıtma türünü oluşturur. Yakmdoğuda ve Balkanlar’da,bu arada Türkiye’de de görülmüştür. Ku­artana sıtması ılıman ve astropik bölge­lerde yaygındır. Ender rastlanan iyi huy­lu tersiyana sıtması ise Afrika’nın doğu­sunda ve Güney Amerika’da dar bir yayı-hm gösterir. BELİRTİLERİ Sıtma sivrisineğinin sokması ve ilk belir­tilerin ortaya çıkması arasında geçen ku­luçka süresi, kuartana sıtması dışında 10-14 gün dolayındadır. Kuartana sıtmasın­da ise 18 günden başlayarak çok daha uzun bir süreye yayılabilir. Sıtmanın en tipik belirtisi yol açtığı nöbetler sırasında üşüme ve ateş basma duyumunun birbiri­ni izlemesidir. Bu nöbetler ilk birkaç günden sonra, asalakların alyuvarlardan kana yayılmasıyla eşzamanlı olarak ger­çekleştiğinden düzerdi aralıklarla ortaya çıkar. Nöbetler sırasında bir-iki saat sü­ren üşüme ve titreme evresinin ardından ateş hızla 40°C-41°C’ye kadar yükselir; 3-4 saat sonra yaygın terlemeyle birlikte hızla düşer. Tersiyana sıtmasında nöbet­ler günaşırı gelir. Ama yeni asalak ku­şaklarının dönüşümlü olarak 24 saat arayla kana yayılması durumunda her gün ateş nöbeti görülür (çift tersiyana). Kuartana sıtmasında nöbetler iki gün arayla gelir. Kanda iki asalak kuşağının bulunduğu durumlarda iki gün süren ateş nöbetini ateşsiz bir gün izler (çift kuarta­na). Üreme evresini ayrı zamanlarda ta­mamlayan üç kuşağın bulunduğu durum­larda ise her gün nöbet görülür. Tedavi edilmezse kısa sürede ölüme yol açan falciparum sıtmasında ise nöbet süreleri ve araları daha düzensizdir. Hastanın ge­nel durumu hızla bozulur. Aralarında yinelemeyen ve kompli-kasyonlara yol açmayan falciparum sıt­masının da bulunduğu bütün sıtma olgu­ları tedavi edilmeseler bile, asalağın türü­ne bağh olarak değişen bir süreden sonra geriler. Bunun başta gelen nedeni enfek­siyona karşı bağışıklığın gelişmesidir. Sıtma bölgelerinde yaşayan kişilerde yeni enfeksiyonlar görülebilir. Bu kişi­lerde kansızlık, dalak ve karaciğer büyü­mesi, aşırı kilo kaybı ortaya çıkar (sıtma kaşeksisi). Belirli coğrafi bölgelerde sıt­ma enfeksiyonunun sürmesi yalnızca sivrisineklerin varlığıyla açıklanamaz. Hastalığın doğal kaynağı olan insanların bir bölgede yaygın biçimde bulunması, sıtmanın yerleşik hastalık biçiminde or­taya çıkmasında en az anofeller kadar belirleyicidir. * HASTALIĞIN ÖZEL KLİNİK BİÇİMLERİ Hastalık asalak türüne ve bulaşma, biçi­mine göre değişen klinik belirtiler verir. Zehirli sıtma. Çok ağır seyreden ve ikincil hastalıklara yol açan sıtma tipleri için kullanılan ortak bir addır. Ama bu tür ağır sonuçlan doğuran sıt­ma etkeni hemen her zaman Plasmodi­um falciparum ‘dur. Nöbetler birbirine eklenerek süreklilik kazanır. Alkolizm, beslenme eksikliği, aşın yorgunluk, güneş çarpması gibi etkenler hastalığın zehirli sıtmaya dönüşmesini kolaylaştı­rır. Bu durum beyin sıtması, tifomsu sıtma ve karasu humması gibi, belirti­lere göre adlandırılan, çeşitli tiplere ay­rılır. Beyin sıtması sürekli baş ağrısıyla kendini belli eder. Tedavi edilmezse bilinç kaybı, kasılma nöbetleri gibi merkez sinir sistemi hastalıklarını dü­şündüren çeşitli belirtiler ortaya çıkar. Çok geçmeden ölümle sonuçlanan de­rin koma durumu görülür. Tifomsu sıt­mada tifoyu taklit eden belirtilere rast­lanır. Karasu hummasında böbrek yet­mezliği sonucu Önce kırmızı olan idrar, daha sonra siyaha döner. İdrann bütü­nüyle kesilmesi hastalığın kötüleştiğini gösteren bir belirtidir.

http://www.biyologlar.com/deri-yoluyla-bulasan-hastaliklar

Makroskobik Dünya’nın Mikroskobik Canlıları

Bakterilerle ilgilenmeye yeni başlayan biri için onların dünyasını keşfetmek, yeni bir gezegen keşfetmeye benzer. Dünya’nın en küçük canlılarından olan bakteriler, gezegendeki doğal ekolojik sistemlerin işleyişinde çok önemli bir yere sahiptir. Besin, mineral ve enerji döngülerinde “kimyacı” gibi işlev gören bakteriler, canlılar arasındaki ilişkilerde etkin bir rol oynar. Bu yüzden, bakteriler canlılıkla ilgili süreçlerin anlaşılmasına yardım ederler. Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, yaşayan ilk hücreler olarak ortaya çıktıkları belirlenen bakteriler en basit yapılı canlılar olmalarının yanında, dünya yüzeyinde belirli bir canlı grubuna ait en büyük kütleyi oluştururlar. Bakteriler, canlılar aleminde “Prokaryotlar” olarak adlandırılıyorlar. Bitkilerin ve hayvanların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir. Atmosferdeki oksijenin yarısından fazlasını fotosentez yapan Cyanobacteria adı verilen gruba ait bakteriler üretir. Bu bakteriler önemli bir miktarda karbon dioksit ve azot gazlarının organik bileşik olarak bağlanmasına da yardım ederler. Atmosferle yer ve canlılar arasındaki azot döngüsünde, havadaki serbest azotun canlılar tarafından bağlanmasına yönelik tek mekanizma, baklagillerin köklerinde özel yumrucuklar içinde yaşayan, yumrucuk bakterileri ya da cins adı Rhizobium olan bakteriler tarafından sağlanıyor. Bakterilerin, baklagillerle olduğu gibi başka canlılarla da simbiyotik (ortak yaşam biçiminde) ilişkileri var. Bu ilişkilerde karşılıklı yararlanmalar söz konusu. Örneğin, bazı böceklerde yavruların cinsiyetini, simbiyotik ilişki içinde olduğu bakteriler belirliyor. Geviş getiren hayvanlarda ise, sindirimi oldukça zor olan selüloz, bağırsaklarda yaşayan bakteriler tarafından parçalanıyor. Hastalık yapan bakterilerin konaklarıyla olan ilişkisi ise asalaklık biçiminde (parazitik) bir yaşam olarak değerlendirilebilir. Toprakta yaşayan bakteriler de toprakların verimliliğine katkıda bulunur. Çürükçüller (saprofitler) adı verilen bu bakteriler ölmüş canlıları parçalayarak, onların proteinlerinde bağlı olarak bulunan azotun ve diğer minerallerin toprağa geçmesini ve yeniden azot döngüsüne katılmasını sağlar. Bakteriler azot ve oksijen döngülerine katıldıkları gibi, karbon ve kükürt döngülerine de etkin olarak katılırlar. Bakteriler, yaklaşık 1 mikrometre çapında olup, hücre zarından ve DNA ipliğinden başka farklılaşmış yapı içermezler, hücrenin içi ise metabolik tepkimeleri sürdüren enzimler, küçük organik bileşikler ve inorganik iyonlarla doludur. Boyutlarının ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük olmasına bağlı olarak, onların Dünya’daki en yaygın yaşam formları olduklarını ve en büyük canlı grubu kütlesini oluşturduklarını görsel olarak hissetmek pek zordur. 4,5 milyar yaşındaki Dünya’da yaklaşık 2 milyar yıl kadar tek canlı grubu olarak yaşadıkları düşünülen bakterilerin en eski örnekleri olduğu kabul edilen fosiller Batı Avustralya’da bulunmuştu ve yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamışlardı. Bu fosil örneklerinin yapısından ve içinde bulundukları kayaların özelliklerinden fotosentez yapan bakterilerin en az 3 milyar yıl önce var oldukları belirlendi. Evrim sırasında oksijen üreten fotosentetik bakteriler gibi canlı formlarından sonra, oksijen kullanan yaşam formlarının ortaya çıktığı ve diğer canlı türlerinin de böylece oluştuğu düşünülüyor. Bu açıdan, bakteriler, canlılığın başlangıcında da etkin bir role sahip görünüyor. Bakteriler, yapı bakımından birbirine çok benzer gruplar altında ele alınırlar. Bu yüzden bakteriyologlar, bakterileri görünüşlerine göre değil, biyokimyasal özelliklerine göre değerlendirirler. Asit ya da metan üretenleri, oksijeni ve kükürtü indirgeyenleri olabilir. Enerjisini çok çeşitli kimyasal kaynaklardan elde edenleri bulunabilir; ancak, çoğu bakteri çevredeki fiziksel ve kimyasal koşullar uygun olmadıkça büyüyüp gelişemez. Son yüzyıl içinde Robert Koch’un öncü çalışmalarıyla varlıkları belirlenen bakterilerin, bugüne kadar 5 000 türü tanımlanmış ve bunun daha buzdağının tepesi olduğu düşünülüyor. Buzdağının alt kısımlarında ise birçok hayvanın sindirim organlarında, derin deniz ve yer katmanlarında yaşayan türler var. Türlerin, özellikle de görünüş olarak birbirine çok benzeyenlerin nasıl ayırt edildiğine gelince, bunda da genler kullanılıyor. Türleri birbirinden ayırmak için 16S ribozomRNA’sını kodlayan gen incelenir. Bu gen her organizmada var; ancak, evrimsel anlamda öyle yavaş değişim geçiriyor ki, nükleotid dizilişi bir türün tüm bireylerinde tamamen aynı olabiliyor. Bu da türler arası farklılıkları ortaya koymaya yarıyor. Yine de araştırmacılar 16SRNA geni üzerindeki çalışmaların, gerçek çeşitliliğin daha azına ışık tutacağını düşünüyorlar. Çeşitlilik üzerine yapılan çalışmalarda, ribozom RNA’sı yönünden bakınca, köpek ve insanın aynı organizmaymış gibi görülebileceği de araştırmacıları düşündüren konular arasında. Tür çeşitliliğinin diğer canlılarda olduğu gibi bir de biyokimyasal yönü var. Bakterilerin biyokimyasal işleyişleri ise, ancak laboratuvarlarda saf kültürler üzerinde izlenebiliyor. Biyokimyasal ve ekolojik bilgileri yalnızca gen dizilişlerini inceleyerek elde etmek pek olası değil. Bir türün tüm tipik özelliklerinin belirlenmesi laboratuvar çalışmalarını da gerekli kılıyor. Bakterilerin bu tür çeşitliliğinin nereden geldiği düşünülebilir. Hızlı çoğalmaları, hareketli olmaları, yaygınlıkları ve kalıtsal yapılarının mutasyonlar (DNA yapısında oluşan ani ve kalıtsal değişiklikler) nedeniyle kolaylıkla değişebilir olması onların dış koşullarda oluşan değişikliklere kolaylıkla uyum sağlayabilmelerine olanak sağlıyor. Haploid yapıda olmaları, yani DNA’larının tek zincirli olması nedeniyle, mutasyonların oluşturduğu değişiklikler diğer nesillere kolaylıkla aktarılabiliyor. Çoğalmaları da çok kısa sürede gerçekleştiğinden, yeni türlerin ortaya çıkması da büyük bir zaman almıyor olsa gerek. Bakterilerde çoğalma ikiye bölünme ile gerçekleşiyor. İnsanda bağırsaklarda doğal olarak yaşayan bir bakteri türü olan Escherichia coli üzerinde yapılan çalışmalarda E. coli’nin 20 dakikada bir ikiye bölündüğü belirlenmiş. Neyse ki birçok bakteri hemen ölüyor. Böyle olmasaydı, E. coli hücrelerinin 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı kaplayacak hacime 43 saatte ulaşacakları hesaplanmış. Hatta iki saat daha geçtiğinde 6,6 x 1020 tona ulaşarak Dünya’yla yaklaşık olarak aynı ağırlığa geleceği de düşünülmüş. Çoğu bakteri hücresi öldüğünden bu duruma gelinmiyor; çünkü, besin için aralarında büyük bir yarış var ve diğer bazı organizmaların (küf mantarı ve bazı bakteriler gibi) ürettiği doğal antibiyotikler de onları öldürüyor. Evet, bakteriler aynı zamanda diğer bakterileri öldüren antibiyotikler üretiyorlar. Hatta vitamin sentezi yapanlar da var. İlaç endüstrisinde, bu bakterilerin saf kültürlerinin antibiyotik üretmesi sağlanıyor ve sentetik olmayan antibiyotikler çoğunlukla bu yolla elde ediliyor. Antibiyotiklerden başka, aşılar ve tıbbi açıdan yararlı bazı enzimler de bakteriler tarafından üretiliyor. Antibiyotiklerin çoğunu toprakta yaşayan bakteriler üretiyor. Streptomyces’ler gibi, Actinomycetes grubuna ait olan bakteriler, tetrasiklin, eritromisin, streptomisin, rifamisin ve ivermektin gibi antibiyotikleri üretiyorlar. Bacillus türleri basitrasin ve polimiksin üretiyor. Difteri, boğmaca, tetanoz, tifo ve kolera gibi hastalıkların aşıları da bakterilerden elde ediliyor.

http://www.biyologlar.com/makroskobik-dunyanin-mikroskobik-canlilari

Bulaşıcı Hastalıkların Tarihçesi

Bulaşıcı hastalıklar tıp alanında insan vücudu dışındaki canlılarla uğraşılan tek alandır. Hastalıklara neden olan başka bir canlının varlığıdır ve bu canlı bazen tek hücreli bir canlı olmasına ve insan vücudu dışında yaşayamayacak kadar zayıf olmasına rağmen dağ gibi insanları deyim yerinde ise devirebilmektedir (HIV/AIDS). Bazen bugünkü tanımlaması "gerçek anlamda canlı olmayan, sadece bir protein parçacığı olan" etkenler de hastalığa ve ölüme neden olabilmektedir(vCreutzfeldt-Jakop Hastalığı). Tarih boyunca enfeksiyon hastalıkları sahnede olmuştur ve dikkatleri üzerinde toplamayı bilmiştir. Salgınlar çıkararak çağlar açıp kapatmış (veba) ya da savaşlarda taraflara üstünlük sağlamıştır (daha önceden çiçek hastalığı virüsü ile hiç karşılaşmamış topluluklara bu hastalığın bulaştırıldığı battaniyeleri dağıtarak tüm askerlerin hastalandırılması gibi). Bugün de biyolojik savaş silahı olarak son derece gündemi meşgul edebilen mikroorganizmalar vardır (şarbon). Enfeksiyon hastalıklarının kilometre taşları hastalıkları felsefeden ayıran, milattan 460 yıl önce doğan İstanköy’lü Hipokrat, mikroskobu bulan Leeuwenhoek, sterilizasyonu farkeden Lister, immunolojinin ilk aşısını yapan Jenner, Pasteur ve antibiyotiklerin babası Fleming’ dır. Leevwmicrosm Leeuwenhoek Eski Mısırlılar leprayı, trahomu, dizanteriyi, 3000 yıl önce Filistinliler vebayı ve bunun farelerle olan ilişkisini biliyorlardı. Enfeksiyon hastalıklarına ait belirti ve bulgular ortaya konup klinik tablolar pek çokları tarafından tanımlansa da hastalıkların nedenlerini anlamaya yönelik gelişmeler için aradan bin yılların geçmesi gerekmiştir. Kötü ruhlara bağlanan bu “sari hastalıklar” daha sonra kötü hava nedeniyle oluyor denmiştir. Din adamları aynı zamanda hekimlik görevi de üstlenmişlerdir. Orta çağda bile Avrupa’da hastalıkların tanrının cezalandırma aracı olduğuna inanışlar süregelmiştir( cüzzam). Fleming İslam alemini ve dünyayı etkileyen tıp önderi İbni Sina, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir. İbni SİNA Ülkemizde de ,buluşu sayesinde adını dünyaca tanınan bir hastalığa verebilen türk doktorlarından en ünlüsü Dr. Hulusi Behçet’tir. Hulusi Behçet; 21, 7 ve 3 yıl takip ettiği üç hastada ağız ve cinsel organlar çevresinde yaralar ile gözde de çeşitli bulgular olduğunu gözler ve bunun yeni bir hastalık olduğuna inanır. 1937'de bu görüşlerini "Dermatologische Wochenschrift" de yazar ve aynı yıl Paris'te Dermatoloji (Cilt Hastalıkları) toplantısında sunar. Bu toplantıda hastalığın kökeninde bir diş iltihabının olabileceğini bildirir. 1938'de bu konuyla ilgili daha detaylı bir yazıyı yine aynı dergide yayınlar. Aynı yıl Dr. Niyazi Gözcü ve Prof.Dr. Frank benzer semptomları içeren iki olgu daha yayınlarlar. Arkasından Avrupa'dan yeni bildiriler de gelir. Böylece Avrupalı doktorlar yeni bir hastalığın varlığına karar verirler. Önceleri göz doktorları Behçet Hastalığını kabul etmeye başlarlar, ancak cildiyeciler bu yeni hastalığı ısrarla inkar ederler. Bu olaylar sürerken, dünyanın diğer yörelerinden bazı yeni olgular daha bildirilir. Bu yayınların sonucunda bütün dünya yeni bir hastalıkla yüzleştiğini en sonunda kabul etmek zorunda kalır. 1947'de Zürih Tıp Fakültesinden Prof. Mischner'in Uluslararası Cenevre Tıp Kongresinde yaptığı bir öneriyle, Dr. Behçet'in bu buluşu "Morbus Behçet" olarak adlandırılır. Böylece daha başlangıçta Behçet Sendromu, Trisymptom Behçet, Morbus Behçet adlandırmaları ortaya çıkar. Hulusi BEHÇET Modern çağda enfeksiyon hastalıkları, bağlantılı olarak halk sağlığı, immünoloji, mikrobiyoloji birlikte değerlendirilmelidir. Bakterilerle oluşan hastalıklara karşı onlarca gruptan antibiyotiğe sahibiz ancak savaşılan şeyin başka bir canlı varlık olması nedeniyle bazı sorunlar mevcuttur ki bunların başında antibiyotiklere direnç gelmektedir. Her yeni bulunan antibiyotiğe bir süre sonra bu bakteriler tarafından direnç geliştirilmekte ve tedavide zorluklar ortaya çıkmaktadır. Bu direnç antibiyotiklerin lüzumsuz ve kötü kullanımları ile de artmaktadır. Mısır mumyalarında bile rastlanan bir hastalık olan tüberküloz (verem) binlerce yıl içinde pek çok şekilde tedavi edilmeye çalışılsa da başarılı olunamamış ve en çok hastanın öldüğü hastalıklardan biri olarak tarihe geçmiştir. Bugün dünyada hala ilk pandemisi süren tüberküloza karşı kazanılan ilk zafer R. Koch tarafından hastalık etkeni olan bakterinin gösterilmesidir (Nobel ödülü- 1905). Koch Bunu izleyen başarı ise Calmette ve Guerin adlı iki araştırmacı tarafından 20 yıl boyunca bakterinin 229 pasajı yapılarak zayıflatılmış bir suş elde ederek oluşturulan aşı-BCG aşısıdır Waksman Üçüncü başarı ise bu hastalığa karşı ilk ilaç olan streptomisinin 1952’de Waksman tarafından bulunmasıdır (Nobel ödülü- 1952 ). 1952 yılı bu buluş nedeniyle “annulus mirabilis- harikalar yılı” olarak olarak adlandırılmıştır. Tüm bu başarılar hastalığı ortadan kaldırmak için yeterli olmamıştır. Bu tarihleri izleyerek çok güçlü ilaçlar bulunmuştur. Ama bakteriler de bu ilaçlara karşı direnç geliştirerek hastalık tablosunda yeni bir şekle neden olmuştur ki “Çok İlaca Dirençli Tüberküloz” olarak adlandırılan bu klinik tablo bugün hem hasta hem de toplum sağlığı açısından en korkulan hastalıklardan biridir. Pek çok hastalığa karşı elimizde aşılar vardır ve çok başarılı uygulamalarla bazı hastalıklar dünyadan tamamen eradike edilmiş ya da edilmektedir. Çiçek eradike edilmiş, çocuk felci için çalışmalar sürmekte ve bir sonraki hedef te kızamıktır. Ancak hastalıkların sayısı ile karşılaştırıldığında bu başarılar cılız kalmaktadır. Halk sağlığını korumaya yönelik hastalıkları oluşmadan önce yoketmeye yönelik çalışmalar sürerken bulaşıcı hastalıklara karşı elimizdeki tek silah olan antibiyotiklerin çok iyi ve doğru kullanımı da giderek daha fazla önem taşımaktadır. Hijyen şartlarındaki ve kişisel hijyene yönelik eğilimlerdeki iyileşmeler de bulaşıcı hastalıklardan korunmada son derece önemlidir. Bu nedenle eğitimin hayatın her aşamasında sürmesi ve kişinin de kendini mevsime, coğrafyaya, bulunduğu ortamın örneğin böceklerine göre nasıl koruyacağı konusunda eğitilmesi son derece önemli hale gelmektedir. Kaynak: www.istanbulsaglik.gov.tr

http://www.biyologlar.com/bulasici-hastaliklarin-tarihcesi

Bakterilerin Beslenmesi

Genel Bilgiler; Organizmalarin enerji saglayabilmesi, sellüler komponentleri yapabilmesi, gelismesi, çogalmasi ve yasayabilmesi için beslenmesi ve bu nedenle de çesitli gida maddelerini almasi gereklidir. Bu maddelerin bir bölümü dogrudan ortamlardan saglanmasina karsin bir kismi da hücre içinde sentezlenir. Böylece yasam için gerekli olan mikro ve makro moleküller hazirlanir ve gerekli yerlerde kullanilir. Mikroorganizmalarin yapilari incelendiginde, kuru agirliklarinin %95'inden fazla bir kismini bazi temel elementlerin (karbon, oksijen, hidrojen, nitrojen, sülfür, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve demir) olusturdugu görülür. Bunlara, ayni zamanda, fazla gereksinim duyulur ve bulunduklari ortamdan fazla miktarlarda alinirlar. Bu maddelere, makro element (makro nütrient) adi da verilmektedir. Bunlardan ilk 6 tanesi (major elementler), protein, karbonhidrat, lipid, nukleik asit, vs. yapisinda da yer almaktadirlar. Geri kalan 4 tanesi de (minör elementler), hücre içinde katyon olarak kalirlar ve çesitli biyokimyasal olgularda görev alirlar. Mikroorganizmalar tarafindan daha az olarak ihtiyaç duyulan maddeler de bulunmaktadir. Bunlar, mikro element (mikro nütrient) olarak adlandirilmaktadirlar. Bunlar arasinda, manganez, çinko, kobalt, molibden, nikel ve bakir bulunmaktadir. Bunlar, ayni zamanda, biyokimyasal reaksiyonlarin katalizasyonunda, bazi enzimlerin ve kofaktörlerin yapisinda da yer alirlar. Ortamlarda çok az bulunan ve hücreler tarafindan da çok az miktarda ihtiyaç duyulan böyle elementler, iz elementleri olarak tanimlanmaktadirlar. Dogada, çok çesitli beslenme özelligi olan mikroorganizmalar bulunmaktadir. Bazilari, içinde çok az miktarlarda besin maddeleri bulunan minimal ortamlarda gelisebilmekte ve yasayabilmektedir (prototrof). Buna karsin bir kismi da özellikle, mutant suslar, daha komplike ve zenginlestirilmis besi yerlerinde yasayabilmektedirler (oksotrof). Gida maddelerini incelemede bir kolaylik olmasi bakimindan iki gruba ayirmada yarar bulunmaktadir. Bunlar da: 1- Inorganik maddeler 2- Organik maddeler 02. Inorganik Maddeler Oksijen (O2): Mikroorganizmalar oksijene olan gereksinme durumlarina göre, aerobik, fakültatif, mikroaerofilik, aerotolerant ve anaerobik olmak üzere 5 bölüme ayrilirlar. Aerobiklerin, üremeleri için havada bulunan oksijene (moleküler O2) gerek vardir. (B. anthracis, B. subtilis, P. multocidae, M. tuberculosis, vs.). Bunlar oksijensiz ortamlarda gelismezler veya üremeleri çok zayif olur. Fakültatif mikroorganizmalar, kendilerinde bulunan özel enzimatik yapi nedeniyle, hem aerobik ve hem de anaerobik kosullarda gelisebilir ve üreyebilirler (enterobakteriler gibi). Mikroaerofiliklerin üremesi için ortamdaki oksijenin azaltilmasi gereklidir. Laboratuvarlarda bu amaç için %5-10 CO2 kullanilir. B. abortus ve C. fetus 'un ilk izolasyonlari için ekilmis besi yerlerinin konuldugu etüv veya kavanozun havasina %10 CO2 ilave edilir. Anaerobik mikroplar, oksijenin toksik etkisi nedeniyle oksijeni çikarilmis besi yerlerinde veya oksijen bulunmayan yerlerde gelisebilirler (klostridiumlar, S. necrophorus, vs.). Besiyerinin yüzeyi hava ile temas ettigi için, oksijen buradan içeri diffusyonla girerek erir ve üst kisimlari, dip kisimlara oranla oksijenden zengin hale gelir. Bu nedenle de, sivi besi yerlerinin yüzeyi, diplerinden, daha fazla oksijene sahiptir. Aerobik mikroorganizmalarin sivi kültürün her tarafinda ayni tarzda ve iyi üremesi için, besi yerinin belli araliklarla hafifçe çalkalanmasi (aerasyon) gereklidir. Bu islem, ya elle veya otomatik aletler yardimi ile saglanir. Kati ortamlarda üreyen mikroorganizmalar, havadaki, oksijenden yararlanirlar. Karbondioksit (CO2): Mikroorganizmalarin çogu, havada bulunan kadar, karbondioksite gereksinme duyarlar ve fazlasi genellikle gelisme ve üreme üzerine olumsuz etkide bulunur. Ancak, bazi mikroorganizmalar, oksijenin az, buna karsilik karbondioksitin, normal havadakinden fazla olmasi durumlarinda izole edilebilmektedirler (PPLO, brusella, vibriola vs.) Bunlar, ilk ayrilmalarindan sonra, normal laboratuar kosullarinda (aerobik) üreyebilmektedirler. Karbon (C): Karbon, bakterilerde bulunan mikro-ve makro-moleküllerin yapisina girdiginden ihtiyaç duyulan önemli bir maddedir. ototrof mikroorganizmalar karbon kaynagi için, inorganik bilesiklerden ve heterotroflar da organik bilesiklerden yararlanirlar. Gerek inorganik ve gerekse organik karbonlu bilesiklerin ayrismasindan kendilerine lüzumlu olan enerjiyi de saglarlar. Bazi mikroplar da, enzim yetersizligi veya kendilerindeki mutasyonlar sonu, ortamdaki karbonlu bilesiklerden yararlanamazlar ve bunu ancak özel kaynaklardan saglarlar (paratroflar). Nitrogen (N): Nitrogen, bakterilerdeki çesitli moleküllerin yapisina girmesi yani sira, ayni zamanda enzimler, üretme faktörleri, nukleik asitlerdeki pürin ve pirimidin bazlarinda da bulunurlar. Bu nedenle çok önemli bir elementtir ve bakteriler bunu çesitli kaynaklardan temin ederler (amonyum tuzlari, organik asitler, amino asitler, vs.). Bakterilerin nitrogene olan gereksinmeleri genellikle degisiklik gösterir. Bazi mikroorganizmalar, havadaki gaz halinde bulunan nitrogeni fikse ederek bundan organik moleküller yapabilmektedirler. (Azotobakterler, Rhizobium türleri, vs.). Nitrat ve nitritler de nitrogen kaynagi olarak kullanilan maddeler arasindadir. Besi yerlerinde inorganik nitrogenin kullanilmasi pH üzerine etkili olabilir. Nitratlar ayrisinca pH, genellikle yükselir. Su (H2O): bakteri metabolizmasi ve hücrelerin gelismesi su ile çok yakindan iliskilidir. Su olmayan veya yeterince bulunmayan ortamlarda, gida alisverisi, bakteri içinde sentezlenen enzimlerin ve olusan metabolitlerin disari çikmasi güçlesir ve hatta durabilir. Bu durum da bakterinin ölümüne neden teskil edebilir. Kati ortamlarda bulunan gidanin koloni içinde bulunan mikroplara ulasmasi difuzyonla olur. Bu gida girisi de su ile mümkün oldugundan, suyun beslenmedeki önemi belirgin olarak ortaya çikar. Bu nedenle, suyu fazla ve yari kati olan ortamlar, suyu az olanlardan daha çok gelistirme özelligine sahiptirler. Sivi besi yerleri de bu bakimdan kati besi yerlerinden daha iyidir. Bakterilerin kurumalari sonu, içlerindeki suyun azalmasi da ayni sekilde beslenme üzerine etkilidir. Bakteri hücresi içindeki suyun düzeyi dis ortamla yakindan iliskilidir. Bakteri yapisinda %70-90 kadar su bulunur ve bu miktarin sabit tutulmasi ve devam ettirilmesi gereklidir. Bakteri içinden fazla suyun çikmasi bazi hallerde ölmelerine sebep olur. Bakterilerin kuruluga dayanikliligi türler arasinda degisiklikler gösterir. Bazilari çok kisa zamanda ölebilir (spiroketler, streptokoklar, meningokoklar, vs.). Bazilari daha dayaniklidir (E. coli, P. vulgaris, B. anthracis, vs.). Sporlarda su orani %5-20 kadardir. Diger elementler: Mikroorganizmalardaki mikro ve makro moleküllerin yapisina giren veya metabolik faaliyetlere katilan inorganik elementler, mikroplar arasinda oldukça farklidir. En çok gereksinme duyulan, fosfor (P), potasyum (K), magnezyum (Mg), kükürt (S) ve kalsiyum (Ca)'dur. Daha az olarak da demir (Fe), manganez (Mn), bakir (Cu), kobalt (Co), çinko (Zn), molibdene (Mo) ihtiyaç gösterirler (iz elementler). Ancak, bu elementlere olan lüzum bakteriler yönünden kesin limitlerle ayrilmis degildir. Çok ihtiyaç duyulan maddeler genellikle bakteri yapisina fazla giren ve bulunan maddelerdir. Iz elementler ise, enzimler için birer kofaktör olup enzim aktivitesi için gereklidir. Mineral madde noksanligi veya azligi bakterilerin üremeleri ve gelismesi üzerine olumsuz yönde etkiler. Besi yerlerine inorganik fosfatlar halinde katilan fosforun, bu ortamlarda olusturdugu buffer etki ve ayrica metabolizma için önemli olmasi gibi nedenlerle bakteriler tarafindan çok ihtiyaç duyulur. Enerji isteyen sentez olaylari için, enerjice zengin baglar tasiyan fosfat moleküllerinden (ADP, ATP) yararlanilir. Nukleik asitlerin ve koenzimlerin yapisinda da fosfat gruplari bulunur (NAD, NADP). Hücrelerde enzimlerin aktivasyonu, osmotik basincin ve elektriksel potansiyelin devam ettirilebilmesi için potasyum gereklidir. Kükürt organik bilesiklerin (sistin, sitein, metionin, vs.) yapisinda bulunmasi ile önem kazanmaktadir. Ayrica, sülfür ihtiva eden önemli moleküllerin (biotin, tiamin) sentezlerinde de prekürsör olarak is görür. Magnezyuma birçok enzimlerin aktivasyonunda ve hücre duvari metabolizmasinda gereksinme duyulur. Kalsiyum, enzimlerin stabilitesi ve sporulasyon için gereklidir. Bazi moleküllerin yapisinda bulunmasina karsin, sodyuma pek fazla ihtiyaç duyulmaz. Iz elementlerden, demir, elektron transport mekanizmasi ve sitokrom sentezi için önemlidir. Bakteri toksinlerinin (difteri toksini) sentezinde görevi olan demir, purpul sülfür bakterilerin pigmentinde (bakterioklorofil) ve S. marcescens 'in prodigiosin 'inde de vardir. Nitratlarin redüksiyonu ve melanin sentezi için bakira ihtiyaç duyulur. Kobalt, Vt. B 12'nin yapisi, manganez ve molibdan nitrat redüksiyonlari için ve molibden ayrica nitrogen fikzasyonu için gereklidir. Çinko, alkol dehidrogenase aktivitesinde ve sitokrom-c'nin sentezinde görev yapar. 03. Organik Maddeler Vitaminler: Vitaminler, koenzimlerin yapisina giren ve bunlarin prekürsörü olan maddelerdir. Bakteriler genellikle vitaminleri sentez edemezler ve bunlari ihtiyaçlarina göre ortamdan alirlar. Ancak, mayalarin B-vitaminlerini sentez kabiliyetleri vardir. Bu nedenle maya hidrolizat veya ekstratlari halinde, üremeyi tenbih etmek için, besi yerlerine katilirlar. Thiamin (Vit.-B1): Kokarboksilase koenzim'in yapisinda bulunan vitamin-B1 aktif bir moleküldür. Ayrica, birçok biyokimyasal reaksiyonlarda da (dekarboksilasyon, transaldolasyon, transketolasyon) görevi vardir. Mikroorganizmalar thiamini fosforilasyona tabi tutarak aktif difosfo formuna çevirir. Biotin (Vit.-H): Vitamin-H, kokarboksilasyon, yag asitleri metabolizmasi, bazi amino asitlerin deaminasyonu ve ürenin siklusu reaksiyonlarinda önemli vazifeye sahip bir koenzimdir. Riboflavin (Vit.B2): Birçok bilesiklerin (FMN, FAD) prekürsörü olan riboflavin, flavoproteinlerin metabolizmasinda oksidasyon - redüksiyon reaksiyonlarinda, aerobik mikroorganizmalarda sitokrom elektron transportunda da önemli göreve sahiptir. Piridoksin (Vit.-B6): Piridoksin, kompleks bir vitamin olup birçok ilgili bilesikleri (pridoksin, piridoksal, piridoksamin) bulunur. Pridoksamin, transaminase, aminoasit dekarboksilase ve bazi amino asit resamezler için koenzimdir. Siyanokobalamin (Vit. –B12): Bu vitamin, thiamin sentezinde, transmetilasyonda ve organik asitlerin izomerizasyonunda görev alir. Pantotenik asit: Pantotenik asit, pantotenat olarak koenzim-A'nin bir parçasidir. Koenzim-A, özellikle, karbonhidrat, amino asit ve lipid metabolizmasi ile yakindan iliskilidir. Bazi bakteriler, pantotenik asite, bir kismi da pantoik asit ve beta-alanin'e ihtiyaç gösterirler. Nikotin amid: Pirimidin nukleotidlerin (DNA, NADP) bir parçasi olan nikotin amid, oksidasyon ve redüksiyon olaylarinda görev yapar. Folik asit'in bir parçasi olan paraaminobenzoik asit (PABA), tertrahidrofolik asitin (koenzim) bir prekürsörüdür. Üreme faktörleri: Inositol, mantar, maya ve actinomyces'ler; kolin, pnömokok ve mikoplasmalar; sterol, glutamin, asparagin, spermidin, putresin ve permin bazi bakteriler tarafindan ihtiyaç duyulur. Üretme faktörlerinin ödevi yapisal olmaktan ziyade, kataboliktir. 04. Mikroorganizmalarin Beslenme Tarzina Göre Klasifikasyonu Mikroorganizmalari beslenme tarzlarina göre siniflandirmada bir çok kriterler esas alinmistir. Hala, hepsi için geçerli olan bir klasifikasyon yapilamamistir. Siniflamada genellikle karbon kaynagi, enerji kaynagi ve hidrojen/elektron kaynaklari esas tutulmaktadir ve ayrimlar da bunlara göre yapilmaktadir. 04.01. Karbon Kaynagina Göre Siniflama Bütün mikroorganizmalar hücre komponentlerinin yapisinda bulunan karbona olan ihtiyaçlarina göre baslica iki grupta incelenmektedirler. 1) Inorganik karbondan yararlananlar: Bu grupta bulunan mikroorganizmalar kendileri için gerekli olan karbonu inorganik karbonlu bilesiklerden (Örn, CO2 gibi) yararlanirlar (ototrofik mikroorganizmalar). Bu karakterde olan mikroplarin, bir kismi, karbondioksitin asimilasyonu için gerekli enerjiyi kimyasal maddelerden saglarlar (kemotrof) ve bazilari da isik enerjisinden yararlanirlar (fototrof). 2) Organik karbondan yararlananlar: Bu tür mikroorganizmalar karbon kaynagi olarak organik bilesiklerden (karbonhidrat, amino asit, vitamin, vs) faydalanirlar (heterotrofik mikroorganizmalar). Insan ve hayvanlarda hastalik olusturan mikroorganizmalarin bir çogu bu özellikle beslenme tarzina sahiptirler. 04.02. Enerji Kaynagina Göre Siniflama Mikroorganizmalar biyosentez olaylarinda gerekli olan enerjiyi baslica iki kaynaktan saglarlar. 1) Kimyasal enerji: Bir kisim mikroorganizmalar biyosentez olaylarinda gerek duyulan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonundan saglamalarina (kemolitotrof) karsin, bazilari da organik bilesiklerden elde ederler (kemoorganotrof). Kemolitotrofik karakterdeki enerji metabolizmasi özellikle, pseudomonas familyasina ait türlerde rastlanmaktadir. Kemoorganotrofik mikroplar, organik maddeleri, ya aerobik veya anaerobik ayristirarak lüzumlu enerjiyi saglarlar. 2) Isik enerjisi: Bu grupta bulunan mikroorganizmalar (fototroflar), biyosentez için gerekli enerjiyi isiktan saglarlar. Fotolitotrofik özellikteki mikroorganizmalar isik kaynagini inorganik basit kaynaklardan yararlanmak için kullanmasina karsin, fotoorganotrofikler ise isik enerjisini organik bilesiklerde kullanirlar. 04.03. Hidrojen/elektron (H/e-) Kaynagina Göre Siniflama Bütün mikroorganizmalar metabolizmalari için elektron kaynagina ihtiyaç duyarlar. Bazilari, bu amaç için, elektron donörü olarak inorganik bilesikleri (kemolitotrofik mikroplar) ve bir kismi da hidrojen vericisi olarak organik bilesikleri kullanirlar (kemoorganotrofik mikroplar). 05. Bakteriyel fotosentez Bazi mikroorganizmalarda (fotootroflar) bulunan fotosentetik pigmentler günes isigi ile yayilan enerjiyi absorbe etme özelligine sahiptirler ve bunu kimyasal enerjiye çevirerek metabolik olaylarda kullanirlar. Böyle mikroorganizmalar, havadaki serbest (CO2)'i kendi yapilarinda bulunan, hidrojen verici bilesiklerle (H2S) redükte ederek, organik bilesiklerin esasini olusturan basit karbonhidratli substanslari (CH2O) sentezler (Fotosentez). Isik enerjisi CO2 + 2H2S————› (CH2O)n + H2O + 2S fotosentetik pigment Hücrelerde sentezlenen (CH2O), glukoz için temel madde olarak yararlanilir. Reaksiyon sonunda olusan kükürt (S) hücrede birikir. Yesil bitkiler, hidrojen verici olarak, suyu kullanirlar, reaksiyonun sonunda oksijen açiga çikar. Isik enerjisi 6CO2 + 6H2O ———› C2H12O2 + 6O2 fotosentetik pigment Fotosentezde hidrojen vericiler (donörler) 1- Su (H2O): Yesil bitkiler ve bazi algler, CO2 'in fotosentetik redüksiyonunda hidrojen vericisi olarak suyu kullanirlar ve kendilerine organik sellüler bilesikleri sentez ederler. Isik enerjisi CO2 + 2H2O ———› (CH2O) + H2O + O2 oksijen atmosfere çikar. 2- Hidrojen sülfür (H2S): Iki grup fototrofik bakteri (yesil sülfür bakteriler), kendilerinde bulunan bakterioklorofil pigmentler yardimiyla, hidrojen alicisi olarak H2 kullanilir, suyu kullanamazlar. Isik enerjisi CO2+ 2H2S ———————› (CH2O)+ H2O + 2 S Bu reaksiyonda oksijen çikmaz, kükürt olusur ve bu da intra veya ekstrasellüler olarak birikir. 3- Organik bilesikler: Fotosentetik bakteriler içinde çok az bir grup (fotoheterotroflar, Athiorhodaceae veya purpul sülfürsüz bakteriler), hidrojen vericisi olarak H2O veya H2S'i kullanamazlar. Bunlar organiklerden yararlanirlar. Isik enerjisi CO2+4H-R ————› (CH2O)+H2O+4R 4- Moleküler hidrojen (H2): Birçok fototrofik bakteriler fotosentez olayinda moleküler hidrojenden, CO2'i redükte etmek için yararlanirlar. Isik enerjisi CO2+ H2 —————› (CH2O) + H2O 06. Organizmalar Arasinda Karsilikli Iliskiler Mikroorganizmalar dogada veya canlilarin vücutlarinda, genellikle, tek olarak degil, iki bazen de fazla etken türü ile birlikte olusturdugu populasyon halinde bulunur, yasar ve ürerler. Ancak, bu ifade, hiç bir zaman bütün patojenik ajanlarin tek olarak hastalik yapamaz anlamina gelmemelidir. Çünkü, bir çok mikroorganizma da canlilarda tek tür olarak infeksiyonu baslatabilir ve hastalik meydana getirebilir. Bazi mikroorganizmalar, birlikte bulunduklari süre içinde, daha kolay ve iyi bir tarzda gelisme ve üremelerine karsin, bunlari tek olarak izole etmek genellikle zordur veya tek olarak üremeleri mümkün degildir. Çünkü, birlikte ve yasadiklari zaman karsilikli yararlar saglayarak birbirlerinin üremelerini ve etkinliklerini desteklerler. Birden fazla ve farkli organizmanin birlikte yasamalarina, genel olarak, sembiyozis (symbiosis) adi verilmektedir. Organizmalar, dogada veya canlilarda birkaç sekilde sembiyotik bir yasanti içinde bulunurlar. Eger, organizmalardan biri (sembiont, sembiot), partneri olan organizmanin üzerinde yasiyorsa buna ektosembiyozis, içersinde yasiyorsa endosembiyozis olarak adlandirilir. Bu iki form da bulunan organizmalar yasantilarin türüne göre bazi kisimlara ayrilirlar. 1) Mutualizim: Bu tür bir sembiyotik yasanti içinde bulunan organizmalar birbirlerine karsilikli yararlar saglarlar. Konakçi ve mutualist organizmalar birbirlerinin metabolitlerine gereksinim duyarlar yasamalari ve üremeleri de bu tür karsilikli iliskiye bagimlidir. Diger bir ifade ile, biri olmazsa digeri de olamaz. Bu bakimdan, böyle organizmalari tek olarak izole etmek ve üretmek oldukça zordur. Ancak, kendileri, partnerinin saglayacagi metabolitlerin ortamda bulunmasi veya katilmasi kaydiyla üretilebilirler. Bu tür yasanti tarzina bakteriler, mantarlar, algler, parazitler, protozoa (protozoonlar) ve diger organizmalar arasinda gerek dogada ve gerekse canlilarin vücudunda rastlamak mümkündür. Örn; fenil alanin içermeyen bir ortamda Lactobacillus plantarum ve Streptococcus faecalis tek basina gelisemez ve üreyemez. Bu iki mikroorganizma birlikte bulunursa her ikisinin de bolca üredigi görülür. Her bir mikroorganizma birbirinin gereksinim duydugu faktörü sentezler ve böylece her ikisi de kolayca ürer (S. faecalis, fenil alanin 'i ve L. plantarum 'da pteroylglutamic asidi sentezler). Böylece mikroorganizmalar birbirlerinden karsilikli yararlar saglarlar. Toprak bakterileri (Rhizobium cinsi), Legiminosae familyasina bagli bitkilerin köklerinde bulunan yumrular içinde yasarlar. Bu mikroplar atmosferik nitrogenden yararlanarak, organik bilesikler yaparlar. Baklagil bitkisi de bakterilerde bulunan bu nitrogenli bilesiklerin nitrogeninden faydalanir. Buna karsilik, bakteriler de kendileri için lüzumlu olan bazi organik maddeleri bitki öz suyundan alirlar. Paramecium bursaria ile yesil bir alg olan Zoochlorella arasindaki yasanti da örnek olarak verilebilir. Paramecium 'la birlikte bulunan alg, bunun metabolizma artiklarindan ve karbondioksitinden yararlanarak organik bilesikler sentezler. Buna karsilik, paramecium da algin sentezledigi organik maddelerden yararlanir. Ayrica oksijen de verir. Paramecium algi gida ve isik olan yerlere tasir ve onu çevresel faktörlerden korur. Alg paramecium'un içinde yasar ancak, paramecium tarafindan sindirilmez. Ruminantlarin sindirim sisteminde bulunan mikroorganizmalarin sellüloz ve diger polisakkaridleri ayristirmasi sonu olusan ara maddeler (asetik, propionik ve butirik asit) rumen duvari hücreleri tarafindan absorbe edilir. Bunlar sonradan okside olarak hayvan için enerji kaynagini teskil eder. Protozoonlardan olan flagellali Trichonympha ile termitler (odun yiyen karincalar) arasinda da karsilikli yardimlasmaya dayanan (mutualism) bir yasam tarzi bulunmaktadir. Termitlerin yedikleri agaç parçaciklarini, bunlarin barsaklarinda yasayan protozoa da alarak sellülozu dijeste ederler. Bu sindirim sonunda olusan asetatlar ve diger ürünlerden de termitler yararlanirlar. Çünkü, termit'ler sellülase enzimi sentezleyemezler. Buna benzer diger örnek de, likenler ile bunlarin içinde bulunan ve fungal partneri olan yesil algler gösterilebilir. 2- Komensalizm: Bu tür birlikte yasantida, mikroorganizmanin biri faydalanir, digeri ise ne yarar ve ne de zarar görür. Bir kisim mikroplar besi yerinde bulunan gidalarin bazilarini ayristiracak enzimlere sahip degildirler. Bu nedenle bu maddelerden yararlanamazlar. Böyle bir ortamda birinci mikroorganizmanin ayristiramadigi maddeyi parçalayabilen ikinci bir mikrop bulunursa bu takdirde, gida maddesi ikinci mikroorganizma tarafindan ayristirilir. Olusan ara maddelerden birinci mikroorganizma da yararlanir. Böylece her iki mikrop da yasantisini sürdürür. Ancak ikincisi, birinciden bir yarar saglamaz. E. coli, dekarboksilasyonla, arginini agmatine ve ornitini de putresine çevirebilir. Ancak, arginini ornitine hidrolize edemez. Buna karsilik. S. faecalis ise arginini ornitine hidrolize edebilir, fakat, arginini agmatine veya ornitini putresine dekarboksile edemez. Sadece arginin içeren bir ortamdan ne E. coli ve ne de S. faecalis tek basina putresin olusturamaz. Eger bu iki mikroorganizma birlikte ayni besi yerinde üretilirse, S. faecalis, arginini ayristirarak ornitin olusturur ve bu ara madde de E. coli tarafindan ayristirilarak putresin meydana gelir. Bu yasanti tarzinda E. coli yararlanmis, S. faecalis ise herhangi bir fayda görmemistir. S. faecalis E. coli Arginin ———› ornitin ———› putresin Konmensalizme hayvanlarin barsaklarinda yasayarak vitamin (Vit.B ve amino asit sentezleyen mikroplar da örnek verilebilir. Bunlar, üzerinde yasadiklari hayvanlara bu maddeleri hazirlayip verirler. Buna karsilik kendileri hayvandan herhangi bir yarar saglamazlar. Insanlarin barsaklarinda yasayan bazi mikroplar da, K-vitamini yönünden yararlar saglarlar. Likenler ile algler arasinda da bu tarz bir yasanti vardir. 3- Sinergizm: Sinergizm iki veya daha fazla mikroorganizmanin, birbirinin etkisini destekleyerek, birlikte olusturduklari bir olguyu, infeksiyonu veya durumu ifade eder. Bu etkenlerin hiç biri tek basina ayni sonucu meydana getiremezler. Insan ve hayvanlarda görülen bazi miks infeksiyonlarin bir kismi sinergetik tarzda olusturulmaktadir. Yani, iki veya daha fazla mikroorganizma birlikte çalisarak hastaligi meydana getirirler. Örnegin, insanlarin agiz mikroflorasi arasinda yer alan T.vincentii ile F.nucleatum mikroorganizmalarla birlikte Plaut Vincent anjini, gingivit, stomatit vs. bozukluklar meydana getirir. Domuzlarin influenzasi, H. suis ile domuz influenza virusunun ortaklasa dayanismasi sonu; koyunlarin piyeteni, Sphaerophorus necrophorus ile F. nodosus ’un birlikte sinergetik yasantisi neticesinde meydana gelmektedir. Kuzularda görülen bazi pnömoniler de ayni sekilde, PPLO + P. multocidae veya P. haemolytica ’nin ortaklasa aktivitesi sonucu gelisirler. Bu verilen örneklerde adi geçen mikroorganizmalar tek basina tam klinik tablolu bir infeksiyon olusturmamalarina karsin, az çok hafif bir hastalik meydana getirebilirler. Bazi durumlarda, her birinin tek basina zararsiz oldugu mikroorganizmalar, birlikte verildikleri zaman, hastalik olusturabilirler. 4- Antagonizm: Bazi mikroorganizmalar, üredikleri ortama saldiklari bir takim eriyebilir maddelerin ya direkt (toksik maddeler, antibiyotikler, antifungal maddeler, bakteriosin, pyocyanin, v.s.) veya indirekt etkileri (ortamin pH ’sinin, ozmotik basincinin, yüzey geriliminin degismesi, vs.) ile diger mikroorganizmalarin üremelerine, gelismelerine mani olabilir veya öldürebilirler. Örn; insanlarin nasofarinksinde bulunan S. viridans, patojenik olan C. diphtheriae üzerine olumsuz etkisi vardir. E. coli ’nin olusturdugu colicin, P. aeruginosa ’nin sentezledigi pyocyanin bunlari sentezlenmeyen etkenler üzerine inhibitör etkisi bulunmaktadir. Buna benzer örnekler B. subtitis ve B. brevis için de verilebilir. Mikroorganizmalarin metabolik artiklari (organik asitler, v.s.) genellikle ortamin pH 'sini degistirerek, pH düsmesine ve çok duyarli mikroplarin üremelerine mani olurlar. Mantarlarin olusturdugu antibiyotikler birçok Gram pozitif ve Gram negatif mikroplarin üzerine bakteriostatik veya bakterisid etki yaparlar (antibiyozis). 5- Parazitizm: Bazi mikroorganizmalar üzerinde veya içinde yasadigi konakçidan yararlanirlar. Konakçiya hiç bir faydalari yoktur ve hatta direkt veya indirekt zararli etki yaparlar. Insanlar ve hayvanlarda hastalik yapan etkenleri bu yönlerden (bakteri, virus, mantar, helmint, v.s.) parazit olarak kabul edebiliriz. Bunlar konakçisinin zararina, yasantilarini sürdürürler. Bazi bakteriler (klamidia), bakteriyofajlar ve viruslar da birer hücre parazitidirler. 6- Oportunizm: Insan ve hayvanlarin çesitli sistemlerinde (sindirim, solunum, urogenital, v.s.) veya çesitli yerlerinde normal olarak yasayan, fakat hastalik olusturamayan etkenler, konakçinin sihhatinin bozulmasi veya çevre kosullarinin degismesi sonu hastalik olusturabilirler. Örn; insanlarin farinsklerinde bulunan ve hemolitik olmayan streptokoklar veya oral flora, dengenin konakçi zararina bozulmasi sonucu, kalp kapaklarinda bozukluk yapabilirler. Candida albicans 'lar, bazi özel durumlarda (antibiyotik sagaltimindan sonra), hastalik olusturabilecek duruma gelebilirler. Ayni tarz hastalanmalara, akcigerlerde, deride, sindirim kanalinda, urogenital sistemde v.s. yerlerde rastlanabilir. 7- Kompetisyon (rekabet): Ayni gida, reseptör, substrat, vs için iki etkenin karsilikli rekabete girmesi, birinin yerini digerinin almasi tarzinda ortaya çikan bir yasam tarzidir. Bunun örneklerini, özellikle antibiyotiklerin karsilikli etkilesiminde, veya barsaklardaki ayni reseptörü, gidayi, kimyasali, vs. paylasan mikroorganizmalar arasinda görmek mümkündür. Prof. Dr. Mustafa Arda ; Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-beslenmesi

BİTKİ GRUPLARI

Dünyada yetişen bitkilerçeşitli taksonomik birimler, kategoriler altında toplanırlar. Bu gruplardan, büyük olanların yurdumuzdaki durumları, evrimsel bir sıra içerisinde şöyledir. Algler Bitki dünyasının en ilkel grubu kabul edilen algler tohumsuz bitkilerin çok zengin ve önemli bir kategorisini oluştururlar. Bazı okyanus, deniz ve göllerin meralarını oluştururlar. Güneş enerjisini besin olarak depo ederek, sonunda insan olan besin zincirinin ilk basamağını meydana getirirler. Fotosentez sonucu çıkardıkları oksijen ile suyun havalanmasını ve oksijen zenginleşmesini sağlarlar. Mantarlar Yurt ekonomisi ve insan besini ve hayatı bakımından çok önemli bir gruptur. Şapkalı mantarlar olarak bilinen türlerin bazıları yurdumuzda ve dünyada besin olarak yaygın kullanılmaktadır. Penicillum ve Aspergillus gibi küf mantarlarının bazı türleri insan sağlığı açısından çok önemli antibiyotiklerin elde edilmesinde kullanılırlar. Buğdaygillerde hastalık yapan ve önemli derecede verim düşüklüğüne sebeb olan Claviceps purpurea aynı zamanda içerdiği alkoloidler sebebi ile tıbbi amaçlarla da kullanılan bir mantardır. Likenler Toprak ve kaya üstlerinde canlı ve ölü ağaçların gövde ve dallarında yaşayan köksüz, gövdesiz ve yapraksız bitkilerdir. Algler ile mantarların bir araya gelerek bir birlik oluşturmaları sonucu meydana gelen kompleks bir organizma grubudur. Likenler dünyanın hemen her yerinde yayılmış olup, kutuplardan ekvatora, deniz kıyısından dağların yüksek yerlerine kadar hemen her yerde, diğer canlıların yaşamayacakları ortamlarda bile yetişebilirler. Likenler besin, antibiyotik elde etme, boya, parfümeri sanayinde kullanılan bazı maddelerin elde edilmesi gibi çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır. Yosunlar Evrim açısından Alg’lerden daha yüksek ancak Tohumlu Bitkilerden daha aşağı seviyede bir bitki grubudur. Bu bitki grubunun muhtemelen sularda yaşayan bir alg grubundan kökenlendikleri tahmin edilmektedir. Heptice (Ciğer otları) ve Musci (Kara yosunları) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Eğreliler Eğreltiler şu ana kadar saydığımız bitki grupları içerisinde en iyi bilinen gruptur. Yurdumuzun çok kurak kesimleri hariç daha çok nemli yerlerinde yaygın bitkilerdir. Daha çok orman altları ile Karadeniz ve Marmara bölgelerinde orman tahrip yerlerinde de yaygın olan yurdumuz eğreltileri kurak bölgelerimizde de özellikle nemli kaya çatlakları ile gölgeli nemli yerlerde yetişirler. Tohumlu Bitkiler Yurdumuzda gerek sistematiği gerekse yayılışı ve yetişme ortamları en iyi bilinen bitki grubudur. Bitkiler aleminin en gelişmiş grubu kabul edilirler. Yurdumuzda yetişen tohumlu bitki tür sayısı yaklaşık 11014 civarındadır. Bu tür zenginliği komşumuz olan bütün ülkeler dahil hiçbir Avrupa ülkelerinde bulunmamaktadır. Bu zengin flora içerisinde 3708 civarında endemik tür bulunması ve bu nedenle bazı adlar hariç dünyanın endemiklerce en zengin ülkelerinden birisi olmamız, dünya devletleri arasında, ülkemize ayrı bir avantaj sağlamaktadır. Tohumlu bitkilerin tohumlarının bir meyve ile kaplı olması ve olmamsına göre iki büyük gruba yrılırlar. Angiospermae, kapalı tohumlular veya çiçekli bitkiler denen ve tür sayısı bakımından diğer gruba göre zengindir. Gymnospermae, çıplak tohumlular: Bunlar çamgiller olarak ta bilinirler. Bunların tohumları meyve ile kaplı değildir. Tür sayısı az olmakla beraber, dünyada olduğu gibi, yurdumuzda geniş alanlar kaplarlar ve ormanlarımızın büyük bir kısmını oluştururlar. I. Jeolojik devrin ortalarından itibaren kapalı tohumluların belirmeye başladığı II. Jeolojik zamanın ortalarına kadar dünyada bugün kine göre geniş alanlar kaplayan ancak çiçekli bitkilerin hızla yaygınlaşması sonucu gerek kapladıkları alan gerekse iklim değişimleri sonucu tür sayıları azalan önemli bitki grubudur. Jeolojik devirlerde 10 bin türü yetiştiği bilinen Gymnospermae’er’i n çoğu türleri dünyanın geçirmiş olduğu ekolojik değişiklikler sonucu ortadan silinmiş ve bugün yalnız fosil formları ile bilinir duruma gelmiştir. Bugün yaşayan Gymnosperm tür sayısı 800 civarındadır. Angiospermaeler ise Mono ve Dikotil bitkiler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Çiçekli bitkiler, Gymnospermler ile birlikte yurdumuz bitkileri arasında en iyi bilinen grup olmakla birlikte, yurdumuzun batı yarısı, doğu yarısına göre, floristik açıdan daha çok bilinmektedir.

http://www.biyologlar.com/bitki-gruplari

İnsanın Mikroekolojisi

Mikroekolojik açıdan incelendiğinde insan vücudunda sadece kendi hücreleri bulunmaz. İnsan vücudu kendi hücre sayısından daha fazla tek hücreli mikroorganizmaya (bakteri ve mantar) ev sahipliği yapar. Mikroplar doğumdan hemen sonra bebeğin ağız ve burun gibi dışa açılan boşluklarına yavaş yavaş yerleşmek suretiyle koloniler teşkil eder. Yetişkin bir insandaki toplam mikroorganizma sayısı 1014-1015’tir (bu sayı insanın kendi hücrelerinin sayısından yaklaşık 10-100 kat daha fazladır) bunların toplam ağırlığı ise 2 kg’dır. Bedende değişik sürelerde yaşadıkları belirlenmiş mikroorganizma çeşidi 500’den fazladır. Mikroorganizmalarda çoğalma hızına bağlı olarak belirlenen nesil değişiminin gerçekleştiği süre 1-7 gün arasında değişmektedir. Belirli bir ekolojik ortamda yaşayan bitki ve hayvanların teşkil ettiği topluluklara biyosenoz denir. Sağlıklı insanlarda rastlanan mikroorganizmaların (bakterilerin mikroskobik mantarların) belirli vücut bölgelerinde toplanması ve yaratılışları gereği kendilerine en uygun yeri yaşama alanı olarak seçmeleri (biyosenoz) hâdisesine ise mikrobiyotik denmektedir. İnsan bedenindeki mikroorganizma toplulukları (mikrobiyotlar) bedende konaklama sürelerine göre üç alt grupta incelenir. Beden sarayında yaşayan mikroorganizmaların yaklaşık % 90’ı vücutta yaşamaya programlanmış olduğundan sürekli bulunan ve yaşamak için insan vücuduna ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmış olan alt grubu teşkil eder; yaklaşık % 9’u da çeşitli sebeplerle bir araya gelerek orada bulunur (insan vücudunda yaşamaya mecbur olmayan alt grubu meydana getirirler). Herhangi bir sebeple vücutta geçici olarak konaklayan transit grup ise yaklaşık % 001 civarındadır. Yüksek seviyede girift bir düzenleme ve kontrol mekanizmasıyla yaratılmış bir ekosistem olan insan organizmasının bütünlüğünün devamlılığı yapı elemanlarının (hücre doku organ sistem) ve bütünleştirici-birleştirici sistemlerin (sinir sistemi salgı bezleri sistemi kalb-damar ve bağışıklık sistemleri) faaliyetleri neticesinde gerçekleşmektedir. İnsan-mikrobiyot münasebetleri burada destek sistemleri şeklinde bütünleştirici bir rol oynamaktadır. Vücudumuzda yaşayan mikroorganizmaların bir araya gelip koloni ve birlikler oluşturmasını mümkün kılan faktörler: a) vücut hücre ve dokuları ile mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik; b) genetik yatkınlık ile metabolik alışveriş; c) enformasyon-haberleşme olarak özetlenebilir. a) Vücudumuz ve mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik Günümüzde yapılan araştırmalar insan organizmasındaki çeşitli biyotopların (mikroorganizmaların yaşama alanları) vücuda belli nispette dağıtıldığını göstermektedir. Mikroorganizmalar konakladıkları yapılarla geçici ve/veya sürekli fizikî temas kurmaya meyilli yaratılmıştır. Çeşitli boyut şekil ve iç örgütlenme motifleriyle oluşan kolonilerin meydana gelmesinde bu temaslar önemli rol oynar. Bunların en dikkat çekici olanlarından biri insan organizmasında çeşitli epitel hücre ve dokuların (mide-bağırsak gibi içi boş organların mukozaları ve deri) yüzeyine yapışmış mikroorganizmalar birliği olan ve vücuttaki çeşitli boşlukları astarlayan biyozarlardır. Biyozarlar içinden sıvıların geçtiği kanallar sistemine ve hava geçişine imkân veren hususi boşluklara sahiptir. Meselâ ağız ve burnun içini döşeyen sümüksü zarı teşkil eden hücreler (epitelyum doku); mikroorganizmalar vücudun savunma hücreleri olan lökositler ve makrofajlar (göçebe hücreler) için geçirgen olduğundan bir mikroorganizmanın kendi biyotopundan diğerine taşınabilmesi mümkündür. Meselâ kişi ayak parmaklarının aralarını kaşıdıktan sonra elini yıkamadan kulağını kaşırsa veya elini gözüne-ağzına götürürse mikrobiyotların yaşama alanlarının değişmesine sebep olur ve neticede o kişinin enfeksiyona bağlı hastalıklara yakalanma riski artar. Bu hususla ilgili olarak Hz. Muhammed’in (sas) uykudan uyandığımızda ellerimizi yıkamamız gerektiğine dâir tavsiyesi çok dikkat çekicidir (Bu hadîste Hz. Peygamber (sas) ellerimizin nerede sabahladığını bilemeyeceğimizi de ifade eder). Yaşama alanını sürekli değiştirme davranışı geçici konaklama yapan gruptaki mikroorganizmalar için sürekli bir özelliktir. Buna karşılık hem vücutta mecburen sürekli olan grup hem de herhangi bir sebebe bağlı olarak konaklayan grup için bu davranış çeşitli faktörlerle tetiklenir (aşırı sıcak ve soğuk travma stres zehirlenme kan dolaşımındaki bozukluklar vs.). b) Vücut ve mikroorganizmalar arasındaki genetik ve metabolik alışveriş Aynı veya farklı ırktan mikroorganizma topluluklarının bedenin belli bölgelerinde yoğunlaşıp koloni ve birlikler oluşturmasında bunların genetik unsurlarının (bakteriyel DNA parçaları plazmidler) kendi aralarındaki değiş-tokuşu önemli rol oynar. Son yıllarda yapılan araştırmalar bu canlıların sadece kendi aralarında değil insan vücudunun hücreleriyle (epitel dokunun yüzeyindeki hücrelerle) de genetik bilgi alışverişinde bulunduklarını ortaya koymuştur. Bilhassa insanda ve diğer memelilerde bağışıklık sisteminin birinci vazifesi vücuda ait olan ve olmayan (gerek vücut içinden gerek dışarıdan gelen) hücreleri ayırt etmektir. Bunu vücut hücrelerinin zarlarına yerleştirilmiş olan ve hücrenin kimliği sayılan molekül takımlarıyla (antijen) yapar. Bu yüzden vücudumuzda sürekli yaşayan mikroorganizmalar yabancı muamelesi görmemek için kendilerini bu sisteme tanıtmalıdır. Bu tanıtma yollarından biri genetik bilginin değiş-tokuşudur. Bu değiş-tokuşla vücudun bağışıklık sisteminde rol alan hücrelerin tanıyıcı fonksiyon gören kendi antijen desenlerinde vücutta sürekli yaşayan bakterilerin bir kısım antijenlerinin de yer alması mümkün olur. Bu genetik alışveriş hem vücudumuzu koruyan bağışıklık sisteminin mikroorganizmalara karşı güçlenmesine hem de bu canlıları bağışıklık sistemine karşı nispeten güçlü hâle getirerek ihtiyaç ve beklentileri farklı iki canlı ekosistem arasında bir istikrarın teşekkülüne katkı yapmaktadır. Bu mekanizmalar insan organizmasının belli bölgelerine yerleşen mikroorganizmaların genetik yapısının sadece o bölgede yaşayacak şekilde yüksek seviyede özelleşerek uyum sağlamasına yol açmaktadır. Vücudun değişik bölgelerinde yaşamaya ve karşılıklı fayda üretmeye azamî uyum sağlamış mikroorganizma toplulukları bulundukları bölgeden başka bölgelere taşındıklarında hem uyumlarını hem de istikrarını kaybederek hastalıklara sebep olmakta ve bağışıklık sistemi bunları öldürmek için harekete geçmektedir. c) Enformasyon-haberleşme Hücre içi ve hücreler arası haberleşme (enformasyon) mekanizmaları mikroorganizmalar topluluğunun insan vücuduna uyum sağlayıp yerleşmesi için olmazsa olmaz bir faktördür. Mikroorganizmaların ve çeşitli canlıların aralarındaki kimyevî haberleşmenin önemli bir kısmı feromon denen moleküllerle gerçekleştirilir. Mikroorganizma tarafından üretilen çeşitli yapılardaki (proteinler modifiye olmuş aminoasitler lipidler vs.) feromonlar hem koloni içerisinde haberleşmeye hem de çeşitli türlerin kendi aralarında haberleşmesine vesile olur. Son yıllarda koloni oluşturan bakterilerin de feromonlar vasıtasıyla haberleştikleri tespit edildi. Feromonlar bakteri ve mantarların üremelerinin düzenlenmesinde spor oluşumunda tabiî antibiyotiklerin üretiminde ve biyozarların oluşumunda rol alır. Mikroorganizma topluluklarının insan vücudunun ekosistem şartlarına uyumunda ve katılımında bir başka önemli faktör de metabolik işbirliği ve yardımlaşmadır. Mikroorganizmaların yaşadığı çevrenin şartları değişmeye başladığında ortamda mevcut beslenme maddelerinin en verimli şekilde kullanılmasını sağlamak üzere çeşitli ırk ve cinsten mikroorganizmalar arasındaki metabolik münasebetler yeniden düzenlenir. Böyle bir düzenlemeye misâl olarak insan bağırsağında topluluk hâlinde (konsorsiyum) yaşayan farklı bakteri gruplarının (çeşitli vitaminler üreten eubacteria ve metan gazı üreten archaebacteria) hem kendi aralarındaki hem de vücuda alınan besinlerle olan metabolik münasebetleri verilebilir. Vitamin üreten ve sindirimi kolaylaştıran bakterilerin metabolik faaliyetlerinin yan ürünlerinden biri olan hidrojen metan gazı üreten bakteriler için çok gerekli bir moleküldür. Normal fizyolojik şartlarda adı geçen bakteri konsorsiyumunun ortakları arasında dengeli bir münasebet olduğunda bağırsaklarda çok fazla metan (CH4) ve hidrojen sülfür (H2S) gazı birikmez. Bu denge bozulursa (meselâ kuru bakliyat fazla tüketilirse) metan gazının bağırsaktaki üretilme hızı artar ve vücut daha fazla gaz çıkarır. Bedenin canlılığını sürdürmesinde mikrobiyotların rolü Hem çeşit hem de biyo-kütle açısından bağırsaklardaki mikroorganizma topluluğu insandaki mikrobiyotun en kalabalık kısmını teşkil eder. Bağırsak mikroorganizmaları mayalanmaya (fermentasyon) bağlı olarak birtakım gıda maddelerinin (selüloz dahil) parçalanmasına yardım eder. Bu arada oluşan kısa zincirli yağ asitleri (asetik propionik ve butirik asit) bağırsak epitel hücreleri ile organizmanın diğer hücreleri tarafından (kan dolaşım sistemine emildikten sonra) enerji üretiminde kullanılır. Bakterilerce gerçekleştirilen kimyevî reaksiyonlar ısı da üretir. Mikroorganizmaların ağırlıklı olarak bulundukları kalın bağırsak bu yüzden ısı üreten bir organ olarak da bilinir. Bağırsaktaki mikroorganizmalar vitaminlerin (B grubu H K vs. vitaminleri) antibiyotiklerin ve protein sentezi için vazgeçilmez olan aminoasitlerin üreticisidir. Bunun yanında bağırsak bakterileri detoksifikasyon (zehirli maddelerin tesirsiz hale getirilmesi) fonksiyonunu da yerine getirir. Vücudumuz için toksik olabilecek mikroorganizmaları (canlı yahut ölü) parçalanmamış gıda liflerini (selüloz vs.) dışarıdan alınan ve içeride üretilen toksik maddeleri (fenoller merkaptanlar aminler vs.) zararsız hâle getirme mekanizmasıyla donatılmış yüksek emilim ve bağlama kapasitesi olan emici-tutucu (sorbent) moleküllerin sentezi bakteriler tarafından gerçekleştirilir. Bakterilere sentezlettirilen bu hususi emiciler hem toksik molekülleri kendilerine bağlayarak tesirsiz hâle getirir hem de onların vücut dışına atılmasına öncülük eder. Hastalık yapıcı (patojen) mikroorganizmalara karşı koruyucu kalkan vazifesi gören mikrobiyotlar patojenlerin biyozar yüzeyinde çoğalmalarını ve epitel tabakadan geçerek bedenin iç ortamına (doku sıvısına lenflere kana) sızmasını engeller. Bedenin değişik noktalarına yerleştirilmiş mikroorganizmalar bağışıklık sisteminin aynı güçte tutulmasında önemli rol oynar. Mikroorganizmaların öldürülmesi ve sindirilmesi sırasında oluşan makromoleküller metabolize edilirken açığa çıkan pek çok kimyevî madde (metabolit) bağışıklığın teşekkülünde uyarıcı ve tetikleyici rol alır. Mikrobiyotların hayatlarını sürdürmesinde dokuların rolü Beden ile mikroorganizmaların karşılıklı münasebetleri için hem beden hücreleri hem de mikroorganizmalar hususi mekanizmalarla donatılmıştır. Derimizin en üst tabakasında keratinsi ölü epitel hücrelerinin dökülmesi ve sindirim borusu gibi düz kaslı içi boş organlardaki sağılım (peristaltik) hareketi bunlardan bazılarıdır. Hususi olarak sentez edilen kimyevî faktörlere örnek ise salgıların mineral bileşenleri pH düzenleyicileri (tuzruhu biyokarbonat iyonu vs.) hazmettirici fermentler safra asitleridir. Biyolojik faktörlere örnek olarak çeşitli salgıların yapısındaki bakteri öldürücü (bakterisit) moleküller (lizozim immunoglobulinler vs.) sümüksü (mukus) zarların ve derinin lokal bağışıklık sistemi olan immun-kompetan hücreler (öncelikle T-lenfositler) verilebilir. Mikroorganizmalar ile vücut doku ve hücrelerinin aynı sistem içinde bu ölçüde uyumlu birbirinin işine yardımcı ve tamamlayıcı olmaları en önemlisi de tek bir hedef için hizmete yönelmeleri tesadüfî olabilir mi? Bedenle misafir ettiği mikroorganizmalar arasındaki karşılıklı faydaya dayalı münasebetin bozulması: Dispioz Eğer bedenimizde yaşayan mikroorganizmaların (mikrobiyotun) keyfiyet ve miktarlarındaki sapmalar vücudun fizyolojik mekanizmalarıyla telâfi edilemezse dispioz denen patolojik durum ortaya çıkar. Bu durumu kolaylaştıran faktörlere yoğun strese maruz kalma antibiyotik ve hormon tedavileri alerjiler radyasyona maruz kalma iklim şartlarının çok sık değişmesi misâl verilebilir. Bağırsaktan atılan dışkının (fekal) bakteriyolojik analizi simbiyotik (bifidobakteriler laktobasiller vs.) ve patojen (enterobakterilerin patojenik çeşitleri basiller psedomonatlar mikroskopik mantarlar vs.) mikroorganizma gruplarının ne ölçüde dengede olduğunu gösterir. Bazı durumlarda ince bağırsak ekosistemi bozulursa patojenik özellikleri öne çıkan kalın bağırsak mikroorganizmalarıyla kirlenmeye başlar. Daha ağır durumlarda bu patojen mikroorganizmalar bağırsak dışına çıkarak iç organlara yerleşebilir. Bağırsaklardaki mikroorganizma profilinin böylesine bozulması patojenik mikroplara karşı koruyucu kalkan faaliyetini aksatır. Bir sonraki basamakta ise bedenin hazmetme (polisakaritlerin parçalanması) ve biyosentez fonksiyonu (vitaminler ve aminoasitlerin sentezi vs.) ağır şekilde bozulmaya başlar. Bu şartlar kontrol altına alınıp normale döndürülemezse mikroorganizmaların bazı çeşitlerinde hızlı artış bazı çeşitlerinde ise hızlı ölüm gözlenir. Neticede bedenin sağlıklı şekilde canlılığını devam ettirebilmesi için gerekli faaliyetler bundan zarar görür ve bedende toksik maddelerin oluşması artabilir. Yukarıdaki menfî tablonun oluşmaması için antibakteriyal ilâçların gereksiz alınmaması; mikrobiyotanın besin kaynağı olan ve bunların çoğalmasını uyaran yoğurt ve kefir gibi prebiyotiklerin kullanılması; bağışıklık sisteminin ve lokal bağışıklığın uyarılması; fonksiyonel ve dengeli beslenme için fazla miktarda besin lifleri ihtiva eden (kepek sebze meyve) ve canlı mikroorganizma kültürleriyle zenginleştirilmiş gıdaların (mayalanmış süt karışımları) alınması; bifidobakterilerin çoğalmasını uyaran maddelerin (patates pirinç suyu havuç tatlı kabağı soya) yenmesi alınabilecek başlıca tedbirlerdir. Özetlersek vücudumuzun çeşitli bölgelerini yurt edinmiş mikroorganizmaların bedenle karşılıklı fayda üretmeye dayalı (simbiyotik) münasebetleri o kadar girifttir ki bu muhteşem mikroskobik canlıların sırları ancak ağ tabanlı bir sistem olarak modellenebilirse tam olarak çözümlenebilir.

http://www.biyologlar.com/insanin-mikroekolojisi

ANTİBİYOTİKLER BAKTERİLERİ NASIL YOK EDİYOR?

Antibiyotiklerin hepsi etkiledikleri bakterileri öldürmez. Kimisi karşılaşma anında onları ‘ölüme’ sürüklerken kimisi onların gelişmelerini ve üremelerini önler ve sonra temizlik işini vücudun bağışıklık sistemine bırakır. Bakterileri dolaysız yok eden antibiyotiklere bakterisid adı verilir. Bakterilerin gelişmelerini ve üremelerini önleyenlerse bakteriostatiktir. Penisilin ve vankomisin gibi etki gösteren antibiyotikler, bakterinin en dıştaki ‘zırhını’ hedef alırlar. Bu zırha ‘hücre duvarı’ denir ve zırh, bakteri hücresinin bütünlüğünü sağlar. Penisilin gibi etki gösteren antibiyotikler bakterinin hücre duvarı oluşturmasını önler. Bunun üzerine bakterinin içine sıvı hücumu olur, hücre patlayarak etkisiz hale gelir. Bir grup antibiyotik bakterinin ‘gümrük’ işlerini bozar. Gümrükten giriş-çıkış yapan yaşamsal maddelerin hücre içindeki düzeylerini değiştirir. Bunu hücre zarının geçirgenliğini değiştirerek yapar. Bakterinin kaçınılmaz sonu ölümdür, yani bakterisid etki gösterir. Bazı antibiyotikler bakterinin proteinlerini hedef alır. Proteinler hücrelerin yaşamsal işlevlerini gerçekleştirirler, yokluklarında da yaşamsal işlevler aksar. Proteinlerin üretimini hücrede ribozom adlı organel yapar. İşte bazı antibiyotikler bakterinin ribozomuna etki ederek, bakteri için yaşamsal öneme sahip proteinlerin üretilmesini yavaşlatır ve hatta yanlış proteinler ürettirir ribozoma. Bazı antibiyotiklerse bakterinin yaşamı için kaçınılmaz olan proteinleri oluşturması için gerekli nüklieik asitlerin üretilmesini önler. Bakteri, normalde nükleik asitleri üretir; bunları bir araya getirerek proteinleri oluşturur. Nükleik asit üretemediği durumlarda protein de üretemez ve yok olur.

http://www.biyologlar.com/antibiyotikler-bakterileri-nasil-yok-ediyor

Hamilelikte Diş Sağlığı ve Bakımı

Hamilelikte Diş Sağlığı ve Bakımı

Hamilelik, diş tedavisi açısından üç dönemde incelenmektedir.0 – 3 Aylık Dönem: 0-3 aylık dönem hamileliğin en hassas dönemidir. Ağrıya sebep olan ve müdahale edilemediği zamanla bebeğe ve anneye zarar verilebilecek dönemlerde diş hekimine gidilmelidir.3 – 6 Aylık Dönem: Hamileliğin sonuna kadar ertelenmesi doğru olmayan dolgular, diş çekimleri ve kanal tedavileri yapılabilir ve müdahalelerin yapılması için en doğru dönemdir.6 – 9 Aylık Dönem: Hamileliğin bu döneminde bebek anne karnında oldukça büyümüştür. Doğum da yaklaşmaktadır. Bu dönemde de acil tedaviler dışında hiçbir uygulama yapılmamalıdır. Hamilelerde Röntgen Çekimi: Çok zorunlu hallerde anne adayına kurşun önlük giydirilerek röntgen çekilebilir.Hamilelerde İlaç Kullanımı: Hamilelikte kullanılan tekrasiklin grubundaki antibiyotikler tetrasiklin renklenmesi denilen geri dönüşümü olmayan renklenmelere sebep olmaktadır. Bu grup dışında kullanılan antibiyotiklerin ise penisilin ve türevlerinin dişlerde renklenmeye neden olduğuna ya da zarar verdiğine dair bilimsel hiçbir veri yoktur. Fakat hamilelikte kullanılan her türlü ilacın anne adayını takip eden doktor kontrolünde kullanılması gerekmektedir.Hamilelikte Diş Bakımı: Hamilelikte diş bakımı çok önemlidir ve bu döneminin ilk aylarında görülen mide bulantılarıyla beraber kusmalar, hormonal değişimler ve değişen beslenme alışkanlıkları nedeniyle diş etlerinde kanama ve hassasiyet olabilmektedir. Kanama sebebi ile anne adayları diş fırçalamayı kesinlikle bırakmamalıdırlar. Dişlerin ve diş etinin bakımı, temizlenmesi dişeti iltihabını önlemekte en etkili yöntemdir. Günde en az 2 defa mümkünse her yemekten sonra dişler fırçalanmalıdır ve diş araları diş ipiyle temizlenmelidir.Hamilelikte diş ağrısı yaşanmaması için gerekli olan en önemli şey düzenli muayenedir. Diş ağrınızı çözümsüz hale gelene kadar bekletmenizin hiçbir anlamı yoktur. Eğer korkuyorsanız korkunuz yersizdir ve hiç zaman kaybetmeden diş hekimine gitmelisiniz. Hamilelik döneminizde diş tedavisi yaptırmanızın bir zararı yoktur, önemli olan müdahalenin gerekip gerekmediğidir. Eğer müdahale gerekmiyorsa uygun ilaç tedavisi uygulanabilir. Fakat verilecek olan ilaçları kadın doğum uzmanınızın izni dâhilinde kullanmalısınız. Hamilelik sırasında diş hastalıklarında bir artış olmaktadır. Bu nedenle doktorunuzun verdiği flor ve kalsiyum ilaçlarını düzenli bir biçimde kullanmalısınız.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/hamilelikte-dis-sagligi-ve-bakimi

Mikroskobik canlılar özellikleri ve hayatımızdaki rolleri

Bakteri dünyası, canlı çeşitliliğine, neredeyse sonsuz denilebilecek bir oranda katkıda bulunuyor. Her gün yeni türler keşfediliyor ve birbirinin aynı olduğu düşünülen bakterilerin bile metabolizmaları incelendiğinde, aslında farklı türler oldukları ortaya çıkıyor. Bakteriler, yeryüzünde yaşamın sürekliliği için çok önemli birçok biyokimyasal olayın gerçekleşmesini sağlıyor. Kısacası, yaşamın temelindeki kimyasal olayların gerçekleşmesini bakterilere borçluyuz. Tek olumsuz yönleri bazılarının hastalıklara yol açmaları; ancak, doğanın dengesinin korunması açısından düşünürsek hastalık yapıcı bakterilerin bile yararlı olduğu öne sürülebilir. Dünya atmosferi için oksijen kaynağı olan fotosentez olayını bitkilerin yanında fotosentetik bakterilerin de gerçekleştirdiğini bilmek çok etkileyici. Büyük bir üretim zenginliği ve tür çeşitliliği olan bu görünmeyen kimyacılar, yani bakteriler bu yönleriyle bilime ve teknolojiye önemli olanaklar sunuyor. İyi yapılmış bir turşuyu yemenin keyfine doyulmaz, ama turşuyu tutturması zordur. Su, tuz, sirke, şeker, limon gerekir ve bunların birbirine oranları da turşunun kalitesini belirler. Turşu yapmanın amacı, asitli bir ortam sağlayarak meyve ve sebzeleri korumaktır. Tuz ve sirke, ortamda çürükçül bakterilerin ve küflerin çoğalmasına engel olur. Tuzu az konulursa meyve ve sebzeler çürümeye neden olan bakterilerin ortamda çoğalması nedeniyle bozulur; turşu amacına ulaşamaz. Sebze ve meyvelerin zevkle yenilen turşulara dönüşmesini ise sirkede doğal olarak bulunan bakteriler sağlar. Turşu yapımı, besin saklanması ve üretiminde bakteri kullanımının yalnızca bir örneği. Turşu yaparken fermantasyon ürünü asetik asit olan Acetobacter bakterilerine oksijensiz bir yaşama ortamı sağlamak için, kavanozun kapağını hava almayacak şekilde kapatmak gerekir. Kavanozun içinde oksijen kalması, turşunun niteliğini bozduğu için istenmeyen bakteri ve küf mantarlarının çoğalmasına yardım eder. Turşunun sonbaharda yapılmasının da bir anlamı var. Sonbaharda sebze-meyve bolluğunun olması ve bunların kışın da yenebilecek bir şekilde saklanmasının amaçlanması bir yana, hava sıcaklığının ne çok sıcak ne de çok soğuk olması da önemli. Çünkü bakterilerin yaşayabildiği ve çoğalabildiği belirli sıcaklık sınırları var. Aynı durum yoğurt ve peynir gibi diğer besinlerin yapımı sırasında da önemli. Bu besinlerin yapımını da bakteriler sağlıyor. Laktik asit bakterileri adı verilen bu bakteri grubu, oksijensiz solunum yani fermentasyon yoluyla şekeri kullanarak laktik asit açığa çıkarıyor. Bakterilerin belirli sıcaklık aralıklarında yaşayabilmesinin nedeni ise enzimleri. Enzimler protein yapısında olduğundan, işlevlerini ancak belirli sıcaklıklarda gerçekleştirebiliyorlar. Bakterilerin yaşayabildikleri ve çoğalmalarını gerçekleştirebildikleri sıcaklık sınırları türden türe farklılık gösteriyor ve bakterilerin inanılmaz çeşitliliği bu noktada birçok yönünü ortaya koyuyor. Buzullarda çok düşük sıcaklıkta da sıcak su kaynaklarının dayanılmaz sıcaklığında da yaşayabilenler var. Bunun dışında, tuz ya da asit oranı çok yüksek ortamlarda yaşayabilen binlerce tür bulunuyor. Mikrobiyolojiye giriş niteliğinde bir derse yeni başlamış olan öğrencilere ilk öğretilen şeylerden biri bakterilerin doğada her yerde bulunduğudur. Örneğin, evinizin bahçesindeki toprakta milyonlarca tür ve milyarlarca birey bulunabilir. İlk laboratuvar uygulamasında çeşitli ortamlardan alınan örneklerden hazırlanan kültürlerdeki mikroorganizma üremeleri gözlenir ve öğrencileri şaşkına çevirir. Bunların birçoğu zararsızdır ve ekolojik dengenin sürmesinde önemli işlevleri vardır. Bazıları ise insan ve hayvanlar için hastalık etmenidir. Vücudun çeşitli bölümlerinde enfeksiyona neden olabilirler. Hastalık etmeni bakterilerin bazıları besinlerin hazırlanması ya da saklanması sırasında temizlik koşullarına uyulmadığında, besinlere bulaşır, bunların içinde çoğalır ve toksin (zehir niteliğindeki bileşikler) üretirler bu besinler insanlar tarafından tüketildiğinde, sonucunda "besin zehirlenmesi" denilen duruma neden olabilirler. Hastalık etmeni olan bakterilerden korunmanın yolları aşılamalara ve temizlik kurallarına özen göstermekten geçer. Makroskobik Dünyanın Mikroskobik Canlıları Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, yaşayan ilk hücreler olarak ortaya çıktıkları belirlenen bakteriler en basit yapılı canlılar olmalarının yanında, dünya yüzeyinde belirli bir canlı grubuna ait en büyük kütleyi oluştururlar. Bakteriler, canlılar aleminde "Prokaryotlar" olarak adlandırılıyorlar. Bitkilerin ve hayvanların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir. Atmosferdeki oksijenin yarısından fazlasını fotosentez yapan Cyanobacteria adı verilen gruba ait bakteriler üretir. Bu bakteriler önemli bir miktarda karbon dioksit ve azot gazlarının organik bileşik olarak bağlanmasına da yardım ederler. Atmosferle yer ve canlılar arasındaki azot döngüsünde, havadaki serbest azotun canlılar tarafından bağlanmasına yönelik tek mekanizma, baklagillerin köklerinde özel yumrucuklar içinde yaşayan, yumrucuk bakterileri ya da cins adı Rhizobium olan bakteriler tarafından sağlanıyor. Bakterilerin, baklagillerle olduğu gibi başka canlılarla da simbiyotik (ortak yaşam biçiminde) ilişkileri var. Bu ilişkilerde karşılıklı yararlanmalar söz konusu. Örneğin, bazı böceklerde yavruların cinsiyetini, simbiyotik ilişki içinde olduğu bakteriler belirliyor. Geviş getiren hayvanlarda ise, sindirimi oldukça zor olan selüloz, bağırsaklarda yaşayan bakteriler tarafından parçalanıyor. Hastalık yapan bakterilerin konaklarıyla olan ilişkisi ise asalaklık biçiminde (parazitik) bir yaşam olarak değerlendirilebilir. Toprakta yaşayan bakteriler de toprakların verimliliğine katkıda bulunur. Çürükçüller (saprofitler) adı verilen bu bakteriler ölmüş canlıları parçalayarak, onların proteinlerinde bağlı olarak bulunan azotun ve diğer minerallerin toprağa geçmesini ve yeniden azot döngüsüne katılmasını sağlar. Bakteriler azot ve oksijen döngülerine katıldıkları gibi, karbon ve kükürt döngülerine de etkin olarak katılırlar. Bakteriler, yaklaşık 1 mikrometre çapında olup, hücre zarından ve DNA ipliğinden başka farklılaşmış yapı içermezler, hücrenin içi ise metabolik tepkimeleri sürdüren enzimler, küçük organik bileşikler ve inorganik iyonlarla doludur. Boyutlarının ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük olmasına bağlı olarak, onların Dünya'daki en yaygın yaşam formları olduklarını ve en büyük canlı grubu kütlesini oluşturduklarını görsel olarak hissetmek pek zordur. 4,5 milyar yaşındaki Dünya'da yaklaşık 2 milyar yıl kadar tek canlı grubu olarak yaşadıkları düşünülen bakterilerin en eski örnekleri olduğu kabul edilen fosiller Batı Avustralya'da bulunmuştu ve yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamışlardı. Bu fosil örneklerinin yapısından ve içinde bulundukları kayaların özelliklerinden fotosentez yapan bakterilerin en az 3 milyar yıl önce var oldukları belirlendi. Evrim sırasında oksijen üreten fotosentetik bakteriler gibi canlı formlarından sonra, oksijen kullanan yaşam formlarının ortaya çıktığı ve diğer canlı türlerinin de böylece oluştuğu düşünülüyor. Bu açıdan, bakteriler, canlılığın başlangıcında da etkin bir role sahip görünüyor. Bakteriler, yapı bakımından birbirine çok benzer gruplar altında ele alınırlar. Bu yüzden bakteriyologlar, bakterileri görünüşlerine göre değil, biyokimyasal özelliklerine göre değerlendirirler. Asit ya da metan üretenleri, oksijeni ve kükürtü indirgeyenleri olabilir. Enerjisini çok çeşitli kimyasal kaynaklardan elde edenleri bulunabilir; ancak, çoğu bakteri çevredeki fiziksel ve kimyasal koşullar uygun olmadıkça büyüyüp gelişemez. Son yüzyıl içinde Robert Koch'un öncü çalışmalarıyla varlıkları belirlenen bakterilerin, bugüne kadar 5 000 türü tanımlanmış ve bunun daha buzdağının tepesi olduğu düşünülüyor. Buzdağının alt kısımlarında ise birçok hayvanın sindirim organlarında, derin deniz ve yer katmanlarında yaşayan türler var. Türlerin, özellikle de görünüş olarak birbirine çok benzeyenlerin nasıl ayırt edildiğine gelince, bunda da genler kullanılıyor. Türleri birbirinden ayırmak için 16S ribozomRNA'sını kodlayan gen incelenir. Bu gen her organizmada var; ancak, evrimsel anlamda öyle yavaş değişim geçiriyor ki, nükleotid dizilişi bir türün tüm bireylerinde tamamen aynı olabiliyor. Bu da türler arası farklılıkları ortaya koymaya yarıyor. Yine de araştırmacılar 16SRNA geni üzerindeki çalışmaların, gerçek çeşitliliğin daha azına ışık tutacağını düşünüyorlar. Çeşitlilik üzerine yapılan çalışmalarda, ribozom RNA'sı yönünden bakınca, köpek ve insanın aynı organizmaymış gibi görülebileceği de araştırmacıları düşündüren konular arasında. Tür çeşitliliğinin diğer canlılarda olduğu gibi bir de biyokimyasal yönü var. Bakterilerin biyokimyasal işleyişleri ise, ancak laboratuvarlarda saf kültürler üzerinde izlenebiliyor. Biyokimyasal ve ekolojik bilgileri yalnızca gen dizilişlerini inceleyerek elde etmek pek olası değil. Bir türün tüm tipik özelliklerinin belirlenmesi laboratuvar çalışmalarını da gerekli kılıyor. Bakterilerin bu tür çeşitliliğinin nereden geldiği düşünülebilir. Hızlı çoğalmaları, hareketli olmaları, yaygınlıkları ve kalıtsal yapılarının mutasyonlar (DNA yapısında oluşan ani ve kalıtsal değişiklikler) nedeniyle kolaylıkla değişebilir olması onların dış koşullarda oluşan değişikliklere kolaylıkla uyum sağlayabilmelerine olanak sağlıyor. Haploid yapıda olmaları, yani DNA'larının tek zincirli olması nedeniyle, mutasyonların oluşturduğu değişiklikler diğer nesillere kolaylıkla aktarılabiliyor. Çoğalmaları da çok kısa sürede gerçekleştiğinden, yeni türlerin ortaya çıkması da büyük bir zaman almıyor olsa gerek. Bakterilerde çoğalma ikiye bölünme ile gerçekleşiyor. İnsanda bağırsaklarda doğal olarak yaşayan bir bakteri türü olan Escherichia coli üzerinde yapılan çalışmalarda E. coli'nin 20 dakikada bir ikiye bölündüğü belirlenmiş. Neyse ki bir çok bakteri hemen ölüyor. Böyle olmasaydı, E. coli hücrelerinin 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı kaplayacak hacime 43 saatte ulaşacakları hesaplanmış. Hatta iki saat daha geçtiğinde 6,6 x 1020 tona ulaşarak Dünya'yla yaklaşık olarak aynı ağırlığa geleceği de düşünülmüş. Çoğu bakteri hücresi öldüğünden bu duruma gelinmiyor; çünkü, besin için aralarında büyük bir yarış var ve diğer bazı organizmaların (küf mantarı ve bazı bakteriler gibi) ürettiği doğal antibiyotikler de onları öldürüyor. Evet, bakteriler aynı zamanda diğer bakterileri öldüren antibiyotikler üretiyorlar. Hatta vitamin sentezi yapanlar da var. İlaç endüstrisinde, bu bakterilerin saf kültürlerinin antibiyotik üretmesi sağlanıyor ve sentetik olmayan antibiyotikler çoğunlukla bu yolla elde ediliyor. Antibiyotiklerden başka, aşılar ve tıbbi açıdan yararlı bazı enzimler de bakteriler tarafından üretiliyor. Antibiyotiklerin çoğunu toprakta yaşayan bakteriler üretiyor. Streptomyces'ler gibi, Actinomycetes grubuna ait olan bakteriler, tetrasiklin, eritromisin, streptomisin, rifamisin ve ivermektin gibi antibiyotikleri üretiyorlar. Bacillus türleri basitrasin ve polimiksin üretiyor. Difteri, boğmaca, tetanoz, tifo ve kolera gibi hastalıkların aşıları da bakterilerden elde ediliyor.

http://www.biyologlar.com/mikroskobik-canlilar-ozellikleri-ve-hayatimizdaki-rolleri

Mikro Evolüsyon ve Yeni Türlerin Teşekkülü

1- Mikro evolüsyon Popülasyonlarda tabii seleksiyonla hasıl olduğu kabul edilen mikro evolüsyonlar, yani küçük değişiklikler, “külli bir evolüsyonun göstergesi” olarak ele alınırlar. Serçelerdeki mortalite, kelebeklerde endüstri melenizmi, bakteri ve böceklerin bazı ilaçlara dayanıklılığı bu misallerden ba­zılarıdır. 1.1- Serçelerde Mortalite Ekstrem tabiat şartlarının canlılar üzerindeki etkisini tespit etmek maksadıyla 1898 yılında serçeler üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Şid­detli kış şartlarından donmuş 136 serçe laboratuvara getirilmiş. Bun­lardan 72’si canlanmış, 64’ü ölmüştür. 136 serçenin toplam boyları, gaga, baş, humerus, femur, baş genişliği, göğüs kemiği, omurga uzunluğu öl­çülüp tartılmıştır. İnceleme, hayatta kalan kuşlardaki değerlerin or­talamaya daha yakın olduğunu, ölenlerde ise bundan fazla saptığını gös­termiştir. Bu şekilde ekstrem ölçülere sahip serçelerin ölmesi, stabilize edici seleksiyona misal olarak verilir. 1.2- Kelebeklerde Endüstri Melenizmi Kelebeklerde endsütri melenizmi Şekil 1. Çevre kirliliği, koyu renkli formların artmasını sağlar. Avrupa ve özellikle İngiltere’de endüstri sahalarında 1850’li yıllarda görülen kelebek popülasyonlarındaki renk de­ğişikliği, “gözlenebilen ev­rime en iyi örnek” olarak kabul edilir1. Endüstri melenizmi (endüstri etkilerinden dolayı hasıl olan renk değişiklikleri)’ne misal olarak güve (Biston be­tu­la­ria) ele alınır. Beyaz olan bu formun üyesi, siyah nokta ve şeritlerle kaplıdır. Melanik veya koyu renkli olanları ise B. car­bo­naria formudur. Endüstri inkılabının, yani hava kirliliğinin ortaya çıkmasından önce, 1850’li yıllarda, İn­giltere’deki ağaç gövdeleri parlak renkliydi. Gündüzleri bu ağaçların gövdeleri üzerine güve bırakıldı. Normal veya açık renkli varyeteler böyle bir zemin üzerinde göze batmıyordu. Hâlbuki renkliler, kuşlar tarafından daha kolay görülmekteydi (Şekil 1). Ne­ticede bu renkli varyeteyi kuşlar daha büyük bir oranda toplayarak, böyle yüzeylerde bu varyetenin azalmasına sebep oldular. Ağaçların gövdesi, hava kirliliğinden dolayı gittikçe karardı ve nihayet 1895’te Manc­hester’ın yakın çevresinde yüzde 95 nispetinde renkli varyete (B. carbonaria) görüldü. Bu değişme, renkli formun siyahlaşmış ağaçların yüzeyinde fazla göze çarpmamasından kaynaklanıyordu. Beyaz renkli varyete ise, bu zeminde kolayca görülüyordu. Aslında bu yeni bir olay değildi. Bu­rada hava kirliliğinin meydana getirdiği değişme, daha önce fazla mik­tarda mevcut beyaz formun tabii düşmanlar tarafından görülme şansını artırdı. Neticede bu formda bir azalma, renkli olanlarda ise artma mey­dana geldi. Burada dikkati çeken husus, sözü edilen güvelerde, evrimle il­gili hiçbir değişmenin meydana gelmediğidir. Bu güveler aynı şekil ve yapılarıyla günümüzde mevcuttur2. 1.3- Bakterilerin Antibiyotiklere Dayanıklılığı Bazı mikroorganizmalarda antibiyotiklere karşı dayanıklılık mey­dana gelmesi sebebiyle, antibiyotiklerin etki derecesi büyük ölçüde azal­mıştır. Dayanıklı mikroorganizmalar labo­ra­tuvar kültürlerinde elde edi­lebilir. Litresinde 25 miligram Streptomisin bulunan besin ortamında Escherichia coli’nin gelişmesi durur. Bununla beraber, böyle bir besin ortamına milyonlarca bakteri ilave edilerek yetiştirilecek olursa, bun­lardan biri veya birkaçı yaşayıp çoğalmaya devam eder ve daha yüksek dozlardaki Streptomisine dahi dayanıklılık gösterir. Dene­ree’e göre E. coli’de Streptomisine dayanmayı sağlayan mu­tas­yon oranı on milyonda birdir. Bu­rada mutasyon, ortamda Streptomisi­nin bulunmasıyla teşvik edil­memiştir. Streptomisin burada ancak bir seçme unsurudur. 1.4- Böceklerin Bazı İlaçlara Dayanıklılığı Böcek öldürücü ilaçlardan birisi de DDT (Dichloro-Diphenyl­ Trichlorethone)’dir. Bu ilaç, çok çeşitli türden böcekleri, küçük dozlar hâlinde verildiği hâlde öldürebilmektedir. 1950’li yıllarda kara sineğe (Musca domestica) karşı DDT kullanıldı. Başlangıçta bunların yüzde 90’ının öldüğü tespit edildi. Geriye kalan canlılar üretilince üçüncü kuşakta DDT’­ye dayanıklı fertler elde edildi. Kara sinekten başka, birçok siv­risinek türü, hamam böcekleri, insan bitleri ve tahtakurularının DDT’ye dayanıklı olduğu bilinmektedir. DDT’ye dayanıklı olma, bak­terilerin Streptomisine karşı dayanıklılıklarına benzer bir şekilde, tek gen mutasyonu tarafından hasıl edilmiş olabilir. Ya da normal olarak popülasyonda bulunan çeşitli genlerin kombinasyonuyla ortaya çıkabilir. Hasıl olan dayanıklı tipler, az veya çok duyarlı genotiplerin bir karışımından ibarettir. Dolayısıyla, ilaçlara dayanma derecesi, kuşaktan ku­şağa büyük ölçüde değişebilir. Böcek veya sineklerin ilaca dayanması, ilaç dozuyla doğru orantılıdır. Burada doz miktarını tayin edecek olan, o organizmanın sahip olduğu tolerans derecesidir. Bu tolerans sınırı da o canlının genetik potansiyeline bağlıdır. Normalde bu gen potansiyelinin tayin ettiği sınır, mutasyon ve genetik kombinasyonlarla belli oranda ge­nişleyebilir. Ancak verilen ilaç dozlarında bu sınır da aşılacak olursa, o canlı türünün bütün fertleri ortadan kalkacaktır. Burada dikkati çeken bir başka husus da, herhangi bir ilaca maruz kalan bir organizmada hasıl olacak değişikliğin o canlının temel yapıları ve gen potansiyel sınırları içinde kalmış olmasıdır. 1.5- Suni Seleksiyon Suni seleksiyon ve yetiştirme vasıtasıyla ıslah edilmiş bitki ve hayvanlar, bazıları tarafından evrime delil olarak ileri sürülür. Suni seleksiyonun mekanizması, hiçbir değişmenin mümkün ol­madığı bir sınıra hızlı bir şekilde ulaşmayı sağlamaktır. Meselâ şeker pan­carının şeker muhtevasını artırmak üzere Fransa’da 1800 yıllarında de­nemelere başlandı ve yüzde 6 civarında bir verim sağlandı. 1878’de bu verim yüzde 17’ye çıkartıldı. Ancak bundan sonraki seleksiyonla şeker miktarı oranında bir artış sağlanamadı. Suni seleksiyon ve yetiştirmeyle meyve sineklerindeki göğüs kıllarının sayısını azaltma denendi. Yirminci nesle kadar, her nesilde ortalama kıl sayısı gittikçe azaldı. Yirminci nesilden sonra ortalama kıl sayısı sabit kaldı. Sınıra ulaşıldığından artık selek­siyonun bir etkisi olmuyordu3. Benzer denemeler, daha çok yumurta elde etmek için tavuklarda, daha fazla süt üretmek için ineklerde ve daha bol protein ihtiva etmesi için tahıllar üzerinde yapılmaktadır. Bütün bu ıslah çalışmalarında elde edilen belirli melezlerin hayat süreleri kısadır. Yani bunların dayanık­lılığı azdır. Islah edilmiş bitki ve hayvanlar, orijinalleri veya yabani tip­leriyle rekabet edemezler4. Bu deneyler, mümkün olan en kısa zamanda maksimum değişme (varyasyon)’nin, insan müdahalesiyle bile ula­şılabilen farklılığın son derece sınırlı olduğunu gösterir2. 2- Yeni Türlerin Teşekkülü ve İzolasyon Genel manasıyla, belirli bir genetik potansiyele sahip olan ve kendi aralarında üreyerek verimli döller hasıl edebilen fertlerin teşkil ettiği popülasyona “tür” adı verilir. Türün tarifi böyle olmakla beraber, bi­yologların kendi aralarında da ortak bir tür tanımı mevcut değildir. Tür­lerin meydana gelişi ve “tür” kavramı konusunda birbirinden ayrı beş görüş vardır. Her bir görüşün de kuvvetli savunucuları bulunmaktadır. Hatta bazen birbirine yakın özelliklerin tür karakteri olarak alınması, me­lezlemeler sonucunda ortak hususiyetlere sahip fertler hasıl etmektedir. Bu yapıdaki organizmaların farklı araştırıcılar tarafından değişik tür veya tür altı birimlere dâhil edildiği, özellikle sistematik botanik sahasında sıkça görülen bir husustur. Hayvanlar âleminde de, izolasyondan dolayı birbirinden ayrı kalan aynı türün fertleri, kendi içinde gen rekombi­­nas­yon­larıyla kısmen değişik formlar hâline gelmekte, bunlar da “yeni tür veya ırk” olarak adlandırılabilmektedir. Ekolojik, fiz­yolojik, coğrafik vs. gibi engellerden dolayı çiftleşebilen gruplar arasında, çiftleşme imkânının ortadan kalkması ve grupların karakter bakımından birbirlerinden uzaklaşması olayına “izo­lasyon” denir. Canlı toplulukları arasında melezleşmeyi önleyen her çeşit mekanizmaya da “izolasyon mekanizması” adı verilir. Bu mekanizmalar birkaç grup altında toplanabilir. 2.1- Coğrafik veya Uzaklık İzolasyonu Birbirinden çok uzak yerlerde yaşayan ve coğrafik bakımdan ara­larında engeller olan popülasyonların erkek ve dişileri bir araya ge­lemedikleri için her bir grup, ayrı bir bölgede kendi içinde üreyerek fark­lılaşabilir. 2.2- Ekolojik İzolasyon Aynı coğrafik bölgede, fakat değişik ortamlarda yaşayan or­ganizmalar arasında gen alış verişi genellikle olmaz. Meselâ Drosophila melanogaster insanların yakınında, D. quinaria ormanın rutubetli yer­lerinde ve D. palusturic bataklıklarda çürüyen maddeler üzerinde bu­lunur. Bunlar geliştikleri ortamın dışına nakledilirlerse ölürler. Bitki türlerinden bazıları da çok sınırlı ekolojik engellerle bir­birlerinden izole olmuşlardır. Bu sebepten herhangi bir şekilde ortaya çıkan ekolojik izolasyon sebebiyle popülasyonlar arasında çiftleşme olsa bile hibritlerin yaşama şansı azdır. 2.3- Mevsimlere Bağlı İzolasyon Bazı böcek fertlerinin erginliğe ulaşması değişik zamanlardadır. O yüzden bunların arasında bir melezleşme görülmez. Meselâ Melitaea ne­umoegeni kelebeği mart ayında, Melitaea wrightii kelebeği ise nisan-haziran aylarında uçtuğu için aralarında melezleşmeler olmaz. 2.4- Seksüel İzolasyon Erkek ve dişi fertlerin birbirlerini tanımalarında ve birbirleriyle eşleşmelerinde rol oynayan her çeşit mekanizma bu gruba dâhil edilir. Bunlar: 2.4.1- Kimyevi seksüel izolasyon mekanizmaları Kelebeklerin dişi fertleri, zaman zaman koku neşreder. Bu koku her türde ayrıdır. Bir kafes içine konulmuş, başka başka türlerden bir erkek ve bir dişi kelebek çiftleşemez. Fakat kafesin yanına, kafesteki er­keğin dişisi getirilirse, onun çıkardığı koku erkek kelebeği uyartır. Bu sa­yede iki ayrı tür arasında bir çaprazlama olur. 2.4.2- Görmeye bağlı izolasyon Özellikle kuşlarda ve memeli hayvanlarda görme organı eşlerin bir­birini tanımasında önemli rol oynar. Yurdumuzda yaşayan iki ateş bö­ceğinden biri uzun, diğeri kısa ışık çıkarır. Bir yerdeki erkek böcek, di­şisinin çıkardığı ışını fark ederek onu bulur. Kısrak ile merkebin melezleştirilmesinde gözlerin bağlanması, çaprazlaşmayı ko­laylaştırır. 2.4.3- Sese bağlı izolasyon Çekirgeler ve sivrisinekler gibi hayvanların farklı türleri, çıkardıkları seslerle birbirlerini tanımaktadırlar. 2.4.4- Davranışa bağlı izolasyon Bazı hayvanlar çiftleşmeden önce dans hareketleri yaparlar. Özellikle erkeklerin yaptığı bu hareketler, türler arasında farklıdır ve dişi bu hareketlere göre davranır. Bazı hayvanlarda dokunma, yuva yapma ve yu­vaya davet bakımından türler arasında farklılıklar vardır. 2.5- Gametik İzolasyon Üreme hücrelerinin birleşebilmeleri bazı etkilere bağlıdır. Erkek ve dişi üreme hücrelerinin her ikisi de birtakım salgılar çıkarırlar. Bu sal­gılar arasında hassas bir denge vardır. Böylece bir yumurta hücresi ile bir sperma tozunun döllenmesi sağlanır. Gerek üreme hücrelerinin ge­rekse uterustaki salgıların türler arasında değişiklik gösterdiği, dolayısıyla farklı türlere ait yumurta hücrelerinin döllenmediği bilinmektedir. 2.6- Melezlerin Yaşamayışı Türler arası melezler umumiyetle ergin fert hâline gelemez, ge­lişmenin bir devresinde ölür. Meselâ Drosophila simulans erkeği, D. melanogaster’in dişisiyle çaprazlanırsa, erkek yavrular gelişmeden ölür­ler. Dişiler de kısırdır. Bazı tür çaprazlamalarının melezleri büyür, fakat döllenebilecek yumurta veya dölleyebilecek sperm hasıl edemezler. Yani kısırdırlar. Katır buna misal teşkil eder. Prof.Dr. Adem Tatlı Kaynaklar: 1. Burton, M. and Burton, R eds. The In­ternational Wildlife Encyclopedi. Marshall Ca. Corp.New York. 1970, p.2706. 2. Gish, D.T. Evolution: The Fossils Say No! 1981. Terc. Â. Tatlı, Fosiller ve Evrim. Cihan Yayınları, İs­tanbul. 1984. 3. Tinkle,W.J. Heredity. Thomas Press.Houston. 1967, s.55. 4. Falconer, D.S. Introduction to Quantitative Ge­netics. Ronald Press. 1960, p.186

http://www.biyologlar.com/mikro-evolusyon-ve-yeni-turlerin-tesekkulu

Mutasyonların Tamiri Nasıl Olur ?

Spontan olarak veya mutajenik maddelerin etkisiyle oluşan mutasyonlar, bakterilerde özel mekanizmalar tarafından tamir edilebilir ve düzeltilebilir. Ancak, bu işlem, oluşan bozukluğun büyüklüğüne ve önemine göre değişebilir. Nokta mutasyonları genellikle ve kolayca giderilebilirse de, bir genin kaybolması ve kromozomda oluşan kopmalar kolayca tamir edilemez ve ölümle son bulurlar. Mutasyonların tamir mekanizması, DNA'da oluşan bozuklukların karakterine göre değişir. Bu da birkaç tarzda görülebilir: 01. Kontrol Okuma ile Düzeltme DNA'nın sentezi (replikasyon) sırasında yanlış nukleotidlerin sıraya girmesi hücre tarafından hemen fark edilerek, ileri sentez çok kısa bir süre için durdurulur. DNA polimerase I ve III'ün geriye doğru kontrol okuma mekanizması ile hatanın yeri bulunarak yanlış nukleotid 3-OH ucundan hidrolize edilerek çıkarılır ve yerine doğru nukleotidler konarak bozukluk giderilir. 02. Represör Mutasyonlar Eğer DNA'da baz çiftleri arasına bir bazın girmesi (veya çıkması) ile oluşan mutasyon, aynı genin içinde (intragenik) veya gen dışında (ekstragenik) meydana gelen ve diğer bir baz çiftinin çıkması (veya girmesi) şeklinde oluşan ikinci bir mutasyonla, giderilebilir (supresör mutasyon). İkinci mutasyon, birinciye ne kadar yakınsa, düzeltme işlemi hem kolay ve hem de imkân dahilinde olur. Ayrı genlerde oluşan ikinci mutasyon, birinci ile arasında çok mesafe olacağından ve bu arayı yanlış sıralı aminoasitler dolduracağından, tamiri olanaksızdır ve bakterinin ölümüne sebep olur. Supresör mutasyon, birinci mutasyonun etkisiyle bozulan aminoasit sıralarını düzeltir, polipeptid zincirine normal sıralı aminoasitlerin girmesine ve proteinin aktivite kazanmasına yol açar. Supresör mutasyon da başlıca üç tarzda çalışabilir. 1- Birinci mutasyon sonu değişen baz sıraları, aynı yerde oluşan ikinci bir mutasyonla düzeltilebilir. Örn, ilk mutasyonda GC baz çiftinin yerine AT baz çifti girmişse aynı yerde oluşan ikinci mutasyon, son giren baz çiftinin çıkmasına yol açar ve ilk mutasyonu ve etkisini ortadan kaldırır. 2- İlk mutasyonla DNA'ya giren baz çifti, ikinci bir mutasyonla, bağlanma sırası değiştirilir ve hata düzeltilir. Örn, ilk mutasyon GC yerine AT 'yi koymuşsa, ikinci mutasyon AT bağlantısını TA şekline çevirerek oluşan bozukluğu, tam olmamakla beraber kısmen giderebilir. Bu şekildeki tamir sonu oluşan mutant orijinalinden farklıdır. Ancak, enzim aktivitesinde pek önemli değişiklik görülmeyebilir. 3- İkinci mutasyonun aynı gen içinde veya gen dışında meydana gelmesi ile ilk bozukluk düzeltilebilir. İntragenik ve ekstragenik mutasyonlar genellikle, farklı veya yanlış sıralı amino asitleri (sırada olmaması gereken) kodlayan, yeni kodonları devreye soktuğu gibi (missense mutasyon), bazı hallerde bir amino asitin karşılığı olmayan kodonlar (UGA, UAA, UGA) oluşturmakta, bunlar da mRNA üzerinde sıraya girmektedirler (anlamsız mutasyon, nonsense mutasyon). Birincide, normal sıraya girmesi gereken aminoasit yerine, oluşan mutasyon sonu değişen baz sırası nedeniyle, başka bir aminoasit kodonu gelir ve bunlar değişik aminoasitlerin polipeptid zincirinde sıraya girmesine neden olur ve proteinin aktivitesini bozar. Buna karşılık, anlamsız mutasyonda ise, değişen baz sırası nedeniyle meydana gelen yeni kodon, herhangi bir amino asiti kodlamaz veya bunun aminoasit alfabesinde karşılığı olan aminoasit bulunmaz. Böyle 3 tane bulunan kodonlardan biri UGA, UAG, UAA protein sentezi sırasında mRNA üzerinde sıraya girerse, polipeptid sentezi ve uzanması durur. İntragenik mutasyonların, nokta mutasyonları tarzında ve sadece bir nukleotid çiftinde oluşması, tamiratını kolaylaştırmaktadır. Çünkü, birinci mutasyon ile ikinci mutasyon yeri arasında fazla bir mesafe yoktur. Bozukluğun tamiri ikinci mutasyonun oluşma süresine bağlıdır. Bu süre uzun olursa, yanlış (farklı) aminoasitler fazla miktarda polipeptid zincirine girebilir. Eğer bir generasyon sonra oluşursa, yeni nesilde herhangi bir bozukluk oluşmaz. Çünkü, tüm aminoasit sıraları düzelmiştir. Örn, bir gende alanin kodonu (GCC) bulunsun ve primer mutasyon sonu bu kodon değişerek valin (GUC) haline getirilsin. Bu ilk mutasyon sonu oluşan ve yeni mutantlarda sentezlenen protein, inaktif bir durumda olabilir. Bundan sonra oluşan ikinci bir mutasyon, alanini aktive eden enzimin yapısını tayin eden gende meydana gelirse, bu son mutasyon, enzimin, tekrar alanini tanıyarak onu aktive etmesini ve kendine özel alanin tRNA'ya bağlanmasını sağlar ve böylece ilk mutasyon düzeltilir veya aksine, eğer primer mutasyon alaninin yerine valini sıraya koymuşsa, ikinci supresör mutasyon valin tRNA'nın yapısını tayin eden gende oluşursa, bu sefer, alanini aktive eden enzim, tRNA'yı alaninle yükler hale getirebilir ve mutasyonu düzeltilebilir. Sentetik mesenger polyuridylic asit polipeptid zincirine fenil alanini girmesine neden olur. Çünkü, bunda UUU kodonu vardır. Streptomycinin bulunduğu ortamda ise, mesenger polyuridylic acid, isoleusin (AUU), serin (UCU) ve diğer aminoasitlerin polipeptide girmesine yol açar. Steptomycinin (veya buna kimyaca yakın antibiyotiklerin) bu etkisi, bu antibiyotiğin ribosomlara bağlanması ve kodonun okunmasını değiştirmesi ile oluşur. P. mirabilis normal olarak streptomycine duyarlıdır (Ss). Bundan oluşan bazı mutantlar, ancak, streptomycin bulunan ortamlarda üreyebilirler. Diğer bir deyimle, üremeleri streptymocine bağlıdır (Sd). Bu tarz oluşan varyasyon kısa bir süre sonra değişir ve mutantlar normal orijinal fonksiyonel durumlarına dönerler (Ss). 03. Dimerizasyonun Giderilmesi Ultraviolet ışınlarının DNA'da bulunan primidinler tarafından absorbe olması ve enerji ile yüklenmesi sonu oluşan dimerizasyon (polinukleotid iplikçiğinde yan yana bulunan pirimidinlerin birbirleriyle birleşmesi) primidinlerin karşı iplikçikteki pürinlerle bağlanmasını önler ve DNA'yı çarpıtır. Bu durum replikasyona ve bunun sonucu olarak ta transkripsiyona ve translasyona etkileyerek mutasyonlara yol açar. Dimerizasyon başlıca 3 tarzda giderilir: 1- Fotoreaktivasyon: Eğer bakteriler, UV-ışınlamasından sonra, hemen görülebilen ışınlara tutulursa, UV-ışınlarının letal etkisi giderilir. Bu olayda UV-ışınlaması sırasında oluşan timin dimerleri (T-T), gün ışığında aktive olan ve iş görebilen özel enzimler (fotoreaktif enzimler) tarafından hidrolize edilerek aralarındaki bağlantı koparılır. Böylece timinlerin, normal ve karşı iplikçikteki pürinlerle bağ kurması temin edilir. 2- Karanlıkta reaktivasyon: Bu tarz tamirat, ışıkta tamirattan farklıdır. Bu mekanizma ışıkta çalışmaz ve başlıca 4 enzim (endonuklease, ekzonuklease, polimerase, ligase) sıra ile iş görerek düzeltme görevini yaparlar. Düzelme olayı şu basamakları izler. a) Dimer bulunan bölge endonuklease enzimleri tarafından sınırlandırılır ve ayrılır (koparılır). b) Ekzonuklease enzimleri tarafından kenarları biraz daha genişletilir ve dimerler sindirilir. c) DNA polimerase-I, sağlam karşı iplikçiği örnek (kalıp) olarak kullanılarak, bozuk veya kopuk yerde 5'®3' yönünde hemen ikinci komplementer iplikçiği sentezler. d) Oluşan yeni iplikçiğin uçlar, polinukleotid ligease enzimi yardımı ile eski iplikçiğin uçlarına birleştirilir ve böylece tamirat yapılmış ve dimerler giderilmiş olur. Dimerlerin enzimatik yolla giderilmesine bazı kimyasal maddeler (caffein gibi) mani olabilir. UV-ışınları etkisine maruz kalan faj, böyle bir tamirat mekanizmasına sahip bakteriye girince, reaktive olur ve eski durumunu kazanır. Eğer, UV-ışınlarına maruz kalan faj, irradiye edilmiş diğer bir bakteriye girerse, çok sayıda fajın reaktive olmasına ve dışarı çıkmasına neden olur (UV-reaktivasyon). 3) Endonukleotik insizyonla tamir: Hücrelerde (prokaryotik ve ökaryotik) bulunan bazı endonukleaselar de DNA'daki lezyonları tanıyarak bunlardaki fosfodiester bağlarını kaparak çıkarılmasını katalize ederler. Bu fonksiyona sahip E. coli 'de insizyon endonukleazların (I, II, III;,IV, V, VI) varlığı açıklanmıştır. 4) Rekombinasyonla tamir: DNA'da meydana gelen bozuklukların giderilmesinde rekombinasyonla tamir mekanizması da görev yapmaktadır. E. coli 'de UV-ışınlarının oluşturduğu dimerlerin tamirinde bu sistemin de iş gördüğü açıklanmıştır. Replikasyonda atlanan dimer bölgesi, karşı parental DNA segmenti tarafından rekombinasyonal tamir mekanizması ile kapatılır sonra DNA'daki timin dimerleri de eksizyonla çıkarılır. Bunların yerleri de DNA polimerase ve DNA ligase tarafından düzeltilir. 5) Bypass ile tamir: Bu mekanizma, lezyonu tam olarak ortadan kaldıramaz ve lezyon atlanarak replikasyona devam edilir. Eğer, bozukluk fazla ise hücreler ölebilir. Eğer sıraya giren yeni baz tamiratı düzeltirse, bozukluk ta fazla ileri gitmeden ortadan kaldırılmış olur. 6) N-glikosidase ile tamir: Bu mekanizmada, DNA'da bulunan anormal bazlar (urasil, hipoksantin, 3-metiladenin, v.s.) N-glikosidase enziminin katalitik etkisiyle N-glikosilik bağları koparılarak çıkarılır. Bir çok türde N-glikosidase enzimi belirlenmiştir. Örn, N-3, N-7 metil ve etil purinleri kaldıran spesifik enzimler gibi. Bazı mikroorganizmalar (E. coli, B. subtilis, M. luteus, vs) ve memeli hücrelerinde de (dana timusu ve insan hücreleri) bu tarz aktivite bulunduğu açıklanmıştır. Sitozinin deamine olması sonu meydana gelen urasil, N-glikosidase enziminin aktivitesi sonu çıkarılarak hata düzeltilir. M. luteus 'da timin dimerlerinin tamirinde N-glikosidase enziminin aktivitesinin önemli fonksiyonu olduğu belirlenmiştir. Bu mekanizmada enzim, dimerlerin N-glikosilik bağlantısını koparır. 7) Dealkilasyonla tamir: Bazı mikroorganizmalarda, mitojenik veya karsinojenik etkiye sahip olan bazı maddelerin (alkilan maddeler vs) etkisiyle kimyasal olarak modifiye olan (alkillenen) bazları tanıyarak bunları dealkile etmek (veya çıkartmak) suretiyle hatayı düzelten enzim sistemlerinin varlığı saptanmıştır. Alkilan bir madde olan dimetilnitrozamin kuvvetli karsinojenler arasında bulunmaktadır. Farelere verildiğinde, DNA'nın çeşitli yerlerinde metilasyonlar meydana getiren bazı bileşikler oluşturur. Metile olan DNA ürünü (O6 - metilguanin), böbrek ve karaciğerde bulunan spesifik bazı enzimler tarafından kaldırılarak hata tamir edilir. Kaynak: Temel Mikrobiyoloji www.mikrobiyoloji.org

http://www.biyologlar.com/mutasyonlarin-tamiri-nasil-olur-

ANTİBİYOTİK GRUPLARI

1.SULFANOMİDLER Etki mekanizması, Bakterilerin metabolizması için gerekli olan para amino benzoik asit (PABA)’in ,üreme döneminde kullanılmasını engelleyerek bakteriostatik etki yaparlar. Bu olgunun bakteri türüne göre değişik çeşitleri vardır. Sulfanomidlerden etkilenenler: a. folik asit biyosentezinde PABA‘yı yapıtaşı olarak kullanan ve bunu üremekte olduğu besi çevresinden sağlamak zorunda olanlar. b. Kendileri PABA sentezi yapan ve folik asit sentezinde ara metabolizma ürünlerinden biri olarak hazırlayan bakteriler. c. Folik asit sentezi yapmadığı halde, bunu vitamin halinde beslendikleri çevreden sağlayan bakteriler etkilenirler. 2. LAKTAM GRUBU ANTİBİYOTİKLER a. Penisilinler: Ortak noktaları 6-aminopenisilinatik asit (6-APA) olan geniş bir bakterisid (bakteriyi öldürücü) etkili antibiyotik grubudur. Penisilinler yalnızca aktif çoğalma durumundaki bakterilere karşı etki gösterirler. Penisilinlerin anti bakteriyel etkilerinin bakterilerde hücre duvarı sentezi için yaşamsal öneme sahip metabolizma işlevlerinin inhibisyonu ve hücre duvarına hasar veren enzimleri aktive etme yeteneklerine bağlı olduğu düşünülmektedir. Öncelikle gram pozitif bakteri enfeksiyonlarında yararlıdırlar. Duyarlı türlerde bu ilaçlara karşı rezistans oluşumu yavaştır. Makroorganizmaya primer toksik etkileri yoktur. b. Cefalosporinler: Bakterinin hücre duvarı biosentezini, transpeptidaslarını inaktive ederek, penisilin penisilinlere benzer etki yapan bakterisid antibiyotiklerdir. Enterokok, proteus, psödomanas, aerobakter, pastorilla dışında gram pozitif ve negatif kok ve basiller ile tripanazom enfeksiyonlarında etkilidirler. 3. TETRACYCLİN GRUBU ANTİBİYOTİKLER Bakterilerde protein sentezini bloke ederek,bakterisid etkili antibiyotiklerdirler. Bakterilerin m-RNA ve ribozomlarında oluşan polizomlarında ve interferensle t-RNA ya bağlı aminoasitlerini geliştiren peptitzincirlerinde blokaj oluşur, ikincil olarak mitokondrilerdeki oksidatif fosforilizasyon da bu yoldan etkilenerek bakteri virulansı yok olur ve üremesi durur. Etki alanı oldukça geniştir. Anaerob ve sporluları da içeren gram pozitif kok ve basillerin, spiroket, leptospira, rikettsia, betsoia gruplarının ve yüksek dozda verilirse amip ve aktinomiçet enfeksiyonlarının tedavisinde yararlıdır. Tetrasiklinlere proteus, psödomonas, klepsiella, aerobakter enterokoklar, protozoer ve mantarlarla virüsler dirençlidir. 4. AMİNOGLYCOSİD GRUBU ANTİBİYOTİKLER Bakterilerin ribozom strüktürünün bağlantısını etkileyerek, peptid bileşimini engeller, bu nedenle bakterisid tirler. a. STREPTOMYCİN Antibiyotik, düşük dozlarda bakterinin üremesi sırasında ribozomlara yanıltıcı bilgi transferi ile bakteriostatik , yüksek dozlarda ise hücre protein sentezini inhibe ederek patojenliğe yararsız proteinlerin oluşumu ile bakterisid etki yapar. Ayrıca bakterinin nükleik asid metabolizmasına, RNA sentezine de etkilidir. Sitoplazma membranının permabilitesini bozar, bakteri yaşamı için gerekli bileşimlerin kaybolmasına neden olur. Bakterilerde kromozom veya epizom enzimleriyle streptomisini inaktive eden bir rezistans oluşur, bulaşıcı bir rezistanstır ve üremekte olan diğer bakterilere de hızla geçer,özellikle tüberküloz klinik tedavilerinde önemlidir. b. GENTAMYCİN Gram negatif bakteri ve özellikle diğer antibiyotiklerin yararsız kaldığı enfeksiyonlarda uygulanır. Bakterilere etkisini, streptomisinde olduğu gibi RNA oluşumu ve sitoplazmada protein sentezindeki yetersizlik ile sağlar. c. KANAMYCİN  laktam halkalı antibiyotiklerle sinerjik etkilidir. Lâboratuar denemelerinde düşük dozları bakterilerin ribozomlarını translasyon döneminde etkilemesiyle bakteriostatik, yüksek dozları protein sentezini engellemesiyle bakterisid tirler. Gram negatif bakteri enfeksiyonlarında yararlıdırlar. d. CHOLORAMPENİCOL Bakteri ribozomlarında RNA bağlantılarını etkileyerek, polizom oluşumu ile, intrasellüler protein sentezini engeller. Gram negatif, bazı gram pozitif bakterilere ve rikettsia, bedsonia gruplarına, spiroket ve leptospiralara, aktinomiçeslere normal tedavi dozlarında bakteriostatik etkilidir. 5.MAKLOİD GRUBU ANTİBİYOTİKLER Etki mekanizması tetrasiklin’e benzer. Bakterilerin üremesi sırasında gelişmekte olan peptit zincirlerinin, interferans mekanizması ve aktif aminoasidlerin translasyonu ile,bakteri ribozomlarında protein sentezi inhibe edilir. Bu yolla birincil bakteriostatik etki oluşur. Genellikle gram pozitif koklara, bazı sporlu bakterilere, bazı brusellalara ve aktinomiçetlere etkilidirler. a. ERİTROMYCİN Önerilen tedavi dozlarında birincil bakteriostatik, fakat çok duyarlı bazı streptokok, stafilokok, neisseria ve hemofilus türlerinde yüksek dozlarda bakterisid etkilidir. Bakteri ribozomlarına bağlanarak aktive aminoasidlerin translasyonundaki blokaj protein sentezini inhibe eder. c. LİNKOMYCİN ve CLİNDAMYCİN Genellikle bakteriostatik yüksek dozlarda bakterisid etki yapan antibiyotiklerdir. Enterokoklar dışında gram negatif kok ve basillere, neisseria, mikoplkazma ve anaeroblara etkilidirler.

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-gruplari

ANTİBİYOTİKLERİN BAKTERİLERE ETKİSİ

Yaşadığımız yüzyılın özellikle ikinci yarısı yıllarından sonra, bakteri ve virüs genetiği, bunların morfolojik yapıları, kapsadıkları komplike protein, nükleoprotein ve diğer kimyasal bileşimleri, enzimleri saptanmıştır. Enfeksiyon etkenlerinin organizmada üreyip çoğalabilmeleri, patolojik yerleşimlerini oluşturabilmeleri için, gerekli olan yaşam kapsamlarının biri üzerinde etkili olabilecek antimikrobikler üzerindeki araştırmalar da yönünü bulmuş ve üretilen çeşitli antibiyotik ve kimyasal bileşimler, etki mekanizması ve kapsadıkları ana maddeler bakımından gruplara ayrılmıştır. 1. Bakterinin hücre duvarının yok edilmesi bakterinin yaşmasına izin vermez. Yoğun etkili bir antibiyotik hücre duvarının yapımını tümüyle engelleyecek olursa, bakterinin üremesi durur ve sonucunda kapsamları dağılır. Hücre duvarındaki defektler de patojen etkiyi yok edecek biçimde ise, organizmanın doğal immun karşılığı , enfeksiyon etkenini nötralize eder, hücre erir ve fagosite edilir. Hücre duvarına etkileyen antibiyotiklerde gram negatif ve pozitif bakterilere karşı bazı değişiklikler vardır bu durum duvarlarının kapsadıkları çeşitli kimyasal bileşimlerle ilgilidir. 2. Hücre zarı oluşumlarındaki bir defekt sonucunda pürin, pirimidin ve nükleotidler gibi yaşam ve oluşum maddeleri dağılır sitoplazma proteinleri hücre dışına çıkar. Bu durum bakterinin patojen etkisinin engellenmesine veya tümüyle yok olmasına neden olur. Bazı bakterilerle bazı mantarların hücre zarları, hayvansal hücre zarlarından daha duyarlıdır ve çabuk denatüre olur. Bu tipte etki yapan antibiyotikler enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde uygulanabilirler. 3. Bakteri hücrelerinde ana yaşam maddesi olan protein sentezinin önlenmesi ile ,etken patojenliğini kaybeder. Antibiyotik etki hücre duvarı ve sitoplazma ile ilgili değildir. Bu grupta bulunan antibiyotiklerin sayısı fazlacadır. Bazı antibiyotikler bakterinin ribozom birimlerini ve aminoasitlerin oluşumunu engelleyerek peptit zincirlerinin düzenini bozar, bakteriostatik (bakterini üremesini engelleyen)etki yapar. Bazı antibiyotikler de RNA oluşumunda ribozomları etkiler, makrolid gurubu ile ribozomlara katılması gereken gerçek aminoasitlerin yerini alarak bakterinin patojen kapsamlı yapımını engeller. Bazı antibiyotikler ise ribozomların doğal oluşmasını önleyerek RNA sentezinin değişik bir yapıda gelişmesiyle RNA sentezi aşamasındaki bakterinin patojenliğini kaybetmesine neden olur. 4. Nükleik asit yapımını etkileyen antibiyotikler DNA sentezini engeller. Örneğin bu grupta bulunan Antinomisin deoksiguanosinlere bağlanarak bakteri gelişim ve patojenliğine yararsız DNAlar üretirler, ayrıca RNA sentezini de olumsuz yönden etkileyerek bakterilerin patojen niteliklerini giderirler.

http://www.biyologlar.com/antibiyotiklerin-bakterilere-etkisi-1

HASTALIK YAPAN BAKTERİLER

Eğer bakteriler başka organizmalarla parazitik ilişkiler kurarlarsa patojen olarak sınıflandırılırlar. Patojen bakteriler insan larda ölüm ve hastalığın başlıca nedenidir; neden oldukları enfeksiyonlar arasında tetanoz, tifo, tifüs, difteri, frengi, kolera, besin kaynaklı hastalıklar, cüzzam ve veremmide ülseri hastalığı ve Helicobacter pylori durumunda olduğu gibi. Bakteryel hastalıklar tarımda da önemlidir, bakteriler bitkilerde yaprak beneği, ateş yanıklığı ve solmaya, çiftlik hayvanlarında da paratüberküloz, mastit, salmonella ve şarbona neden olur. sayılabilir. Bilinen bir hastalığın patojenik kaynağının keşfi yıllar sürebilir, örneğin Her patojen türün insan konağı ile etkileşimlerinin karakteristik bir spektrum oluşturur. Bazı organizmalar, örneğin Stafilokok veya Streptokok, deri enfeksiyonu, pnömoni, menenjit ve hatta sistemik sepsis (şok, masif vazodilasyon ve ölümle sonuşlanan sistemik bir enflamasyon tepkisi) neden olur. Lakin bu oganizmalar aynı zamanda normal insan florasına aittir, genelde insan derisi ve burununda bulur ve hiç bir hastalığa yol açmazlar. Buna karşın bazı başka organizmalar her durumda insanda hastalık yaparlar. Örneği Rickettsia, ancak başka canlıların hücrelerinin içinde büyüyüp çoğlabilen, zorunlu bir hücreiçi parazittir. Rickettsia'nin bir türü tifüse, bir diğeri ise Kayalık Dağlar benekli hummasına neden olur. Klamidya, zorunlu hücre içi paraziti bir diğer takımı içinde bulunan bazı türler pnömoni, veya idrar yolu enfeksiyonuna neden olabilir, ayrıca koroner kalp hastalığı ile de ilişkili olabilirler. Nihayet, bazı bakteri türleri, Pseudomonas aeruginosa, Burkholderia cenocepacia, ve Mycobacterium avium gibi, fırsatçı patojendirler ve sadece immün yetmezlik çeken veya kistik fibrozlu kişilerde hastalık yaparlar. Bakteriyel enfeksiyonlar antibiyotikle tedavi edilebilirler, bu antibiyotikler bakterileri öldürürse bakteriosidal, sadece onların çoğalmasını engelliyorsa bakteriostatik olarak sınıflandırılır. Pekçok antibiyotik vardır ve bunların her sınıfı patojende olup konağında olmayan bir süreci engeller. Antibiyotiklerin nasıl seçici toksiklik gösterdiğine bir örneği kloramfenikol ve puromisindir, bunlar bakteri ribozomlarını engellerler, ama yapısal olarak farklı olan ökaryotik ribozomlara etki etmezler. İnsan hastalıklarını tedavide kullanılan antibiyotiklerin hayvancılıkta da hayvanlarının büyümesini hızlandırmak için kullanılması, bakterilerde antibiyotik direnci gelişmesine neden olabilir. Enfeksiyonları engellemek için antiseptik önlemler alınır, örneğin deri bir iğne ile delinmeden evvel sterilize edilir. Cerrahi ve dişçilik araçları da kontaminasyon ve bakteriyel enfeksiyonu önlemek için sterilize edilir. Çamaşır suyu gibi dezenfektanlar, eşya yüzeylerinde bulunan bakteri ve diğer patojenleri öldürüp kontaminasyonu önlemek ve enfeksiyon riskini daha da azaltmak amacıyla kullanılır.

http://www.biyologlar.com/hastalik-yapan-bakteriler

ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA GENEL PRENSİPLER

Antibiyotikler tedavide en çok kullanılan ve kullanımında en çok hata yapılan bir ilaç grubudur. İnsan vücudunun her organında enfeksiyon gelişebileceğinden her daldaki hekimin antibiyotik kullanımını iyi bilmesi gerekir. Antibiyotiklere direnç gelişimi ve tedaviye yeni antibiyotiklerin girmesi gibi nedenlerle de bilgilerin devamlı yenilenmesi zorunludur. Antibiyotik kullanımında dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle sıralayabiliriz.1. Antibiyotik kullanma gerekliliğinin saptanmasıHastanın bir bakteriyel enfeksiyonu olmalıdır ya da profilaktik antibiyotik kullanımının gerekli olduğu bir durum olmalıdır ( cerrahi profilaksi, romatizmal ateş profilaksisi, kalp kapak hastasında invazif girişimler öncesi profilaksi gibi). Bakteriyel enfeksiyon olduğunu kanıtlayabilmek için mikroorganizmanın kültürde üretilmesi, değişik boyama yöntemleri ile bakterinin mikroskopik inceleme ile gösterilmesi, antijen ve antikor saptayan serolojik testler kullanılabilir. Klinik bulgular bazı bakteriyel enfeksiyonlar için tipik olmakla birlikte güvenilir değildir. Aynı klinik bulguları başka mikroorganizma enfeksiyonları veya enfeksiyon dışındaki hastalıklar da verebilir.Antibiyotiklerin etken izole edilip, duyarlılık testine göre ya da diğer laboratuvar testleri ile kanıtlanarak kullanılmasına kanıtlanmış bakteriyel enfeksiyon tedavisi denir.Ampirik antibiyotik tedavisi ise olası enfeksiyon etkenleri ve duyarlılık durumuna göre verilen tedavidir. Ampirik tedavi toplum kökenli ciddi enfeksiyonlar ( menenjit, sepsis), nozokomiyal ve nötropenik hastadaki enfeksiyonlarda erken antibiyotik verilmesinin yaşamsal önemi nedeniyle yapılmalıdır.Rutin kültür alınması, invazif girişim gerektirdiğinden önerilmeyen ve olası etkenleri bilinen enfeksiyonlarda( akut otit, akut sinüzit, beyin apsesi, osteomyelit) da ampirik tedavi tercih edilir. 2. Uygun antibiyotiğin seçilmesiBu aşamada mikroorganizma, hasta ve antibiyotikle ilgili faktörler gözden geçirilmelidir.Mikroorganizma ile ilgili faktörler.Hastalık etkeni nedir? İlk yanıtlanması gereken soru budur. Etkenin belirlenmesi için çeşitli yöntemler vardır. Gram boyası bunların en basiti olup, halen enfeksiyon tanısında altın standarttır. Örneğin pnömonide balgamın Gram boyasında PNL ve gram pozitif diplokokların görülmesi, pnömokoksik pnömoni tanısı için çok değerlidir. Akut bakteriyel menenjitte BOS un Gram boya ile incelenmesi yine etkenin erken tanımlanması açısından yararlıdır. Dışkıda PNL bulunması invazif bir ishal etkenini düşündürür. PNL yoksa toksik veya viral bir gastroenterit olabilir.Etkeni belirlemede esas yöntem kültürdür. Antibiyotik başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır. Kültür ve başka bir laboratuvar incelemesi yapma olanağı yok ise o zaman genel bilgilerden yararlanılır. Erişkin akut bakteriyel menenjitli bir hastada olası etkenlere ( meningokok, pnömokok) yönelik tedavinin başlanması örnek olarak verilebilir.Mikroorganizma ile ilgili değerlendirilmesi gereken diğer faktörler virulansı ve nozokomiyal ya da toplum kökenli bir mikroorganizma oluşudur. Çünkü nozokomiyal patojenler antibiyotiklere daha dirençlidir. Etken bakterinin antibiyotik duyarlılık durumu nedir? Yanıtlanacak ikinci sorudur.Etken izole edilmişse antibiyotik duyarlılık testi yapılarak uygun antibiyotik belirlenebilir.Bu amaçla aşağıdaki yöntemler kullanılır.Disk difüzyon yöntemi; hızlı üreyen aerob ve fakültatif anaerob bakteriler için önerilen, kolay, pratik, standartlara uygun yapılırsa halen tüm dünyada rutin laboratuvarlar için seçilen bir testtir.Antibiyotiğin inhibisyon etkisini ölçen kalitatif bir testtir.Minimal inhibitör konsantrasyon ( MIC ) ölçümü, Özel durumlarda (yeni antibiyotiklerin etkinlik araştırması, penisiline dirençli pnömokokların belirlenmesi gibi) yapılır Bu test te inhibisyonu ölçer, ancak kantitatif bir testtir.Minimal bakterisidal konsantrasyon (MBC) ise kantitatif ve bakterisidal etkiyi saptayan bir testtir. Rutinde kullanılmaz. Ancak nötropenik hasta gibi özel konakta, menenjit ve endokarditte tedavi başarısızlığında yapılması gerekebilir.Antibiyotik duyarlılık testi yapılamıyorsa etkenin veya olası etkenin duyarlılık durumuna göre antibiyotik başlanabilir. Bu durumda genel bilgilerden, ülkemizde yapılan çalışmalardan ve hastane enfeksiyonları için hastanede saptanan mikroorganizmaların duyarlılık durumunu içeren yerel verilerden yararlanılabilir. Hasta ile ilgili faktörlerYaş Böbrek fonksiyonları yaşla ilgili farklılıklar gösterir. Atılımı böbrekten olan antibiyotiklerin serumdaki yarı ömürleri yenidoğanlarda daha fazladır. Çünkü böbrek fonksiyonları yetersizdir. İlacın dozu buna göre ayarlanmalıdır.Yaşlılarda böbrek fonksiyonları dahil fizyolojik olaylarda gerileme vardır. BUN ve kreatinin değerleri normal olsa bile kreatinin klirensi düşüktür. Antibiyotiklere bağlı böbrek toksisitesi ( aminoglikozid toksisitesi gibi) bu nedenle daha sık görülür.Yaşlılarda izoniazid hepatotoksisitesi daha sıktır. Hipersensitivite reaksiyonları da daha sık görülür.Yeni doğanda hepatik fonksiyonlar yetersizdir. Glukronil transferaz enziminin yetersizliği nedeni ile kloramfenikol kullanılması halinde Gray sendromu adı verilen şok ve kardiyovasküler kollapsla seyreden bir tablo gelişebilir. Yeni doğanda sulfonamid ve seftriakson kullanılması kern ikterus tablosuna yol açar. Çünkü bu antibiyotikler proteine bağlanmakta bilirubinle yarışır. Sonuçta bağlanmamış bilirubin düzeyi artar.Tetrasiklinler gelişmekte olan kemik ve diş dokusunda biriktiği için 8 yaşından küçük çocuklarda kullanılmamalıdır. Kinolonlar kıkırdak toksisitesi ve artropati riski nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyon olmadıkça kullanılmamalıdır.Çocuklarda mide asiditesi düşüktür. Bu nedenle 3 yaşından küçük çocuklarda ve aklorhidrik hastalarda antibiyotik absorbsionu artar.Genetik ve metabolik bozukluklarGlikoz 6 fosfat dehidrogenaz ( G6PD) eksikliği olanlarda sülfonamidler ve kloramfenikol hemolize yol açar. Bazı hemoglobinopatilerde de sülfonamid kullanımı hemoliz riski nedeniyle sakıncalıdır.Diyabetli hastalarda antibiyotiklerin IM absorbsiyonu azalabilir.İdrarda yalancı şeker pozitıfliği görülebilir.Gebelik ve laktasyon Gebelikte penisilinler ( tikarsilin dışında ), sefalosporinler ve makrolidler kullanılabilecek antibiyotiklerdir. Tetrasiklinler teratojen etkisi yanı sıra gebede karaciğer nekrozu, böbrek yetmezliği ve pankreatitle seyreden ağır bir tabloya yol açabildiğinden kontrendikedir. Emziren anneden çocuğa geçen antibiyotik yan etkilere yol açabilir. Bu durum özellikle yenidoğanda sakıncalı antibiyotiklerin kullanımı ve bebeğin prematüre olması halinde çok önemlidir. İmmünsüpresyonİmmün süpresyonun durumuna göre olası etkenler farklıdır. Normal konakta hastalık oluşturmayan mikroorganizmalar etken olabilir. İmmün süpresif hastada ilaç toksisitesi daha çok görülür. Antibiyotikleri daha yüksek dozda, parenteral yoldan ve uzun süre vermek gerekebilir. Aşırı duyarlılıkKullanılacak antibiyotikle ilgili daha önce bir allerjik reaksiyon olup olmadığı sorgulanmalı ve seçim buna göre yapılmalıdır. Karaciğer ve böbrek fonksiyonları Antibiyotiklerin başlıca atılım yolları böbrek ve karaciğerdir. Antibiyotik kulllanılan  hastada ilacın atılım yolları dikkate alınarak , hastanın karaciğer ve böbrek fonksiyonları  araştırıldıktan sonra antibiyotik seçilmeli ve hasta toksisite açısından yakından izlenmelidir. Karaciğerde metabolize olan ilaçlar ( eritromisin, klindamisin,doksisiklin, nafsilin, seftriakson) böbrek yetmezliğinde doz ayarlamadan kullanılabilir. Bazı  antibiyotikler böbrek yetmezliğinde kreatinin klirensine göre dozları ayarlanarak kullanılabilir ( penisilinler, sefalosporinler, aminoglikozidler, glikopeptidler).Bazıları ise  kontrendikedir( tetrasiklin ).Karaciğer patolojisi olan hastalarda makrolidler, klindamisin,  kloramfenikol, doksisiklin dikkatle kullanılmalıdır. Antibiyotikle ilgili faktörler Antibiyotik seçiminde ilk dikkat edilecek konu seçilen antibiyotiğin kanıtlanmış veya olası bakteri için invitro etkin olmasıdır. Diğer bir konu ise klinik çalışmalarda seçilen antibiyotiğin bu enfeksiyon için etkinliği kanıtlanmış olmalıdır. Antibiyotiğin farmakokinetik özellikleri iyi bilinmelidir. Farmakokinetik ilacın absorbsiyonu, vücut kompartmanlarına dağılımı ve eliminasyonunu içerir. Kısaca invitro ideal koşullarda test ettiğimiz antibiyotiğin invivo koşullarda ne derece etkin olabileceğini tahmin etmemiz için farmakokinetik özelliklerini dikkate almamız gerekir.Diğer önemli bir konu ise antibiyotiklerin farmakodinamik özellikleridir. Etki mekanizması ve toksisite konularını içerir. Antibiyotiklerin bazıları bakteriyostatiktir, başka bir deyişle bakterinin çoğalmasını inhibe ederler ( klindamisin, kloramfenikol gibi). Bazıları ise bakterisidaldir. Bakterileri öldürürler. Bakterisidal etki antibiyotiklerde farklı özellikler gösterir. Konsantrasyona bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerin dozları arttırılınca bakterisidal etkileri artar. Aminoglikozidler ve kinolonlar bu özellikleri nedeniyle günde tek doz kullanılabilirler. Süreye bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerde, MBC üzerindeki düzeyin sürdürülmesi bakterisidal etki için gereklidir. Dozu arttırmanın bir yararı yoktur. Betalaktam antibiyotikler ve glikopeptidler böyledir.Postantibiyotik etki ( PAE) ilaç düzeyi MBC altına düştükten sonra da bir süre etkinliğin korunmasıdır. Kinolon ve aminoglikozidler 1-6 saat süre PAE etki gösterebilirler.İlaç konsantrasyonu arttıkça PAE artar. Karbapenemler de gram negatif bakterilere 2 saat süre PAE göstermektedir.Antibakteriyel ilaçlar mikroorganizma miktarının az olduğu erken dönemlerde daha etkilidir.Betalaktam ilaçlar bakterilerin hızlı üreme evresinde daha etkilidir.Oysa kinolonlar stasyoner evrede de etkilidir. Antibiyotik yan etkileri çok farklı organlarda görülebilir ( böbrek, karaciğer, kemik iliği, santral sinir sistemi gastrointestinal sistem) Bazı antibiyotiklerin birlikte kullanılan ilaçlarla etkileşerek toksisiteleri artar ve emilimleri bozulabilir.Antibiyotiklere direnç sorunuDirenç bir bakterinin antimikrobiyal ilacın öldürme veya üremeyi durdurucu etkisine karşı koyabilme yeteneğidir.Bakteriler antibiyotiklere doğal dirençli olabilirler ya da kazanılmış direnç gelişebilir.Bakterilerin antibiyotiklere direnç geliştirme mekanizmalarıHedef Değişikliği Bu mekanizma ile ilacın bağlandığı reseptör veya bağlanma bölgesinde değişiklikler sonucu direnç gelişmektedir.Hedef değişikliği , beta laktamlar ( Penisilin bağlayan proteinler (PBP) de değişiklik sonucu ilaca afinite azalması S. aureus, S. pneumoniae, N. meningitidis, E. faecium da penisilin direnci görülebilir.), kinolon, glikopeptid, makrolid, tetrasiklin ve rifampisine direnç gelişmesinde önemlidir. Enzimatik inaktivasyon Başta beta laktam ilaçları inaktive eden beta laktamazlar pek çok gram pozitif ve gram negatif bakterilerde direnç gelişiminde önemli rol oynar. Aminoglikozidleri inaktive eden asetilaz, adenilaz ve fosforilaz enzimleri, kloramfenikolü inaktive eden asetil transferaz ve eritromisini inaktive eden esteraz enzimleri de enzimatik dirençte önemli rol oynar.Bakteriyel membran değişiklikleriİç ve dış membran permeabilitesindeki değişikliklere bağlı olarak ya ilacın hücre içine alımındaki azalmadan ya da ilacın hızla dışarı atılmasını sağlayan aktif pompa sistemlerinden kaynaklanan dirençtir.Gram negatif bakterilerin dış membranlarındaki porin kanallarındaki değişiklikler özellikle P. aeruginosa nın beta laktam ilaçlara direnç kazanmasında önemli bir mekanizmadır. Dış zar geçirgenliğinin azalması kinolon ve aminoglikozid direncinde de önemlidir.İç membran ya da sitoplazmik membran geçirgenliğinin azalması aminoglikozidlere direç gelişmesinde önemli bir mekanizmadır.Aktif pompa sisteminden kaynaklanan direnç tetrasiklinler, kinolonlar,makrolidler, kloramfenikol ve beta laktamlara dirençte etkilidir ve pek çok bakteride bulunur. Antibiyotiklerin uygunsuz ve gelişigüzel kullanımı ile gerek toplum kökenli gerekse de hastane kökenli enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlar yaşanmaktadır.Gelişigüzel antibiyotik kullanımının sakıncaları:• Direnç gelişimi• Toksik ve allerjik etkiler• Hastalık tanısının maskelenmesi• Yüksek maliyet• Sonuç alınmada gecikme. Hekime ve ilaca güvensizlik• Süper enfeksiyon ( Dirençli bakterilere bağlı yeni enfeksiyon gelişimi)Antibiyotik tedavisinde başarısızlık. Bu sonuca ulaşmak için hastada klinik düzelme görülmemesi veya hastanın klinik olarak kötüleşmesi gerekir. Bu durumda aşağıdaki durumlar düşünülmelidir.• Hastalık tanısı doğru değildir. ( Hastanın bakteriyel enfeksiyonu yoktur, ya da enfeksiyon dışında bir hastalığı vardır.)• Mikroorganizma doğru tanımlanmamıştır.• Polimikrobiyal ( aerob- anaerob) enfeksiyon vardır.• Bakteri tedavi sırasında direnç geliştirmiştir.• Süper enfeksiyon gelişmiştir.• Antibiyotik enfeksiyon yerine ulaşamamaktadır.• Yetersiz doz, yetersiz süre veya uygun olmayan veriliş yolu kullanılmıştır.Antibiyotik kombinasyonlarıBirden fazla antibiyotiğin birlikte kullanılmasıdır. Antibiyotik kombinasyonları; aditif ( İlaçların etkisi tek başına kullanıldıklarında elde edilen etkilerinin toplamı kadardır.), sinerjik (İlaçların toplam etki üzerinde bir antibakteriyel etkinlik göstermesidir) antagonistik( İlaçların toplamlarından daha düşük bir etkinlik göstermesidir) etki ile sonuçlanabilir.İdeali sinerjik etki sağlamak ve antagonistik etkiden kaçınmaktır. İmmün sistemi normal konakta birçok enfeksiyon tek bir antibiyotikle tedavi edilebilir. Antibiyotik kombinasyonları ancak gerekli olduğu durumlarda yapılmalıdır. Bu durumlar aşağıda belirtilmiştir.• Sinerjik etki sağlamakKlinik olarak sinerjik etkisi kanıtlanmış kombinasyonlar kullanılmalıdır. Beta laktam ve aminoglikozid kombinasyonları, beta laktam ve beta laktamaz inhibitörü kombinasyonları, trimetoprim ve sulfametoksazol kombinasyonları sinerjik kombinasyonlardır.• Ciddi enfeksiyonların başlangıç tedavisi olarak daha geniş bir spektrum elde etmek• Direnç gelişimini önlemek Tüberküloz ilaçları direnç gelişimini önlemek ve sinerjik etkileri nedeni ile kombine kullanılır.• İlaçları daha düşük dozda kombine ederek toksisiteyi azaltmak Cryptococcus neoformans menenjitinde amfoterisin B ve 5-flusitozinin düşük dozlarda kombinasyonu klinik olarak etkinliği kanıtlanmış bir uygulamadır.• Polimikrobiyal enfeksiyonların tedavisiAspirasyon pnömonisi, akciğer ve beyin apseleri, abdominal enfeksiyonlar ve diyabetik ayak enfeksiyonları aerob ve anaerob bakterilerin etken olduğu enfeksiyonlardır. Tek bir antibiyotikle bu spektrum kavranamazsa aerob-anaerob etkili iki ilaç kombine edilir. Antibiyotik kombinasyonları yaparken antagonistik etkiden kaçınılmalıdır.Penisilin tetrasiklin kombinasyonu antagonistiktir. Eritromisin, kloramfenikol, linkomisin ve klindamisin kendi aralarında antagonistiktir. Penisilin ve kloramfenikol kombinasyonu invitro antagonistik iken invivo,örneğin menenjit tedavisinde yüksek dozlarda bu etki görülmez. ANTİBİYOTİKLERİN KLİNİK KULLANIMLARI Bu başlık altında klinik kullanımda olan bazı antibiyotiklerin etki spektrumları, seçildiği enfeksiyon hastalıkları, önemli yan etkileri ve mikroorganizmaların bu antibiyotiklere geliştirdikleri direnç şekilleri ele alınacaktır. BETA LAKTAM ANTİBİYOTİKLER Beta laktam antibiyotiklerin hepsi 4 üyeli β- laktam halkasına sahiptir. Bakterilerin hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki ederler. Bu grupta penisilinler, sefalosporinler, karbapenemler ve monobaktamlar yer almaktadır. PENİSİLİNLER Penisilin grubu aşağıdaki başlıklar altında ele alınacaktır. Doğal penisilinler Penisilin G Penisilin VPenisilinaza dirençli penisilinler (oksasilin, dikloksasilin, nafsilin, metisilin)Aminopenisilinler ( ampisilin, amoksilin)Karboksi penisilinler Karbenisilin TikarsilinGeniş spektrumlu penisilinler Azlosilin Mezlosilin PiperasilinBeta laktam-betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları(Ampisilin-sulbaktam, amoksisilin- klavulanik asit, tikarsilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam) Doğal penisilinlerEtki spektrumuGram pozitif koklar A grubu streptokoklar,viridans streptokoklar, Streptococcus pneumoniae (dirençli suşlar coğrafi farklılıklar gösterir)Gram negatif koklar Neisseria meningitidisGram pozitif aerob basiller Pasteurella multocida, Bacillus anthracisGram pozitif anaerob bakteriler Clostridium, Fusobacterium, Actinomyces türleriSpiroketler Treponema pallidum, Borrelia türleri Leptospira türleri, Listeria monocytogenesKlinik kullanımı Streptokokların neden olduğu farenjit, erizipel, pnömoni, sepsis, menenjit, endokardit, kemik ve yumuşak doku enfeksiyonları Meningokoksik menenjit, tetanoz, gazlı gangren, aktinomikoz, şarbon, leptospiroz, Listeria enfeksiyonları, sifilizKlinik sunumu Penisilin G, parenteral, IV yolla, 4-6 saatte bir uygulanır. Prokain penisilin G , sadece IM olarak kullanılır. Penisilin V, mide asidinden etkilenmeyen tek penisilin olup oral yoldan kullanılır.Streptokoksik farenjitte ve ağır olmayan infeksiyonlarda verilebilir.Farenjitte 10 günden az kullanımı etkili değildir. Benzatin penisilin G , IM yoldan 3 haftada bir uygulanan bir depo penisilindir. Streptokokal farenjit , romatizmal ateş profilaksisi ve sifilizde kullanılır. Penisilinaza dirençli penisilinlerEtki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar (MSS) Doğal penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı MSS un etken olduğu veya şüphelenildiği enfeksiyonlar (endokardit, sepsis, osteomyelit, yumuşak doku infeksiyonları ,menenjit vs) Aminopenisilinler Ampisilin, amoksisilin Etki spektrumu Enterokoklar, Haemophilus influenzae (beta laktamaz yapmayan) Moraxella catarrhalis (beta laktamaz yapmayan) Salmonella typhi, Shigella türleri (duyarlılığı coğrafi farklılık gösterir) E. coli ve Proteus türleri Doğal penisilinlerin etki spektrumu Klinik kullanımı Akut otitis media, akut sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi (beta laktamaz yapan suşlar ve penisiline dirençli pnömokoklar etkense uygun değil), enterokok enfeksiyonları ve özellikle  gebelerin üriner infeksiyonlarında kullanılabilir. Karboksi penisilinler ve üreidopenisilinlerKarbenisllin,tikarsilin(karboksi penisilinler)Azlosilin,mezlosilin,piperasilin(üreidopenisilinler) Geçmişte pek çok gram negatif çomağa ve Pseudomonas türlerine etkin olan bu ajanlar hastanelerde gelişen yaygın direnç nedeni ile duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça ampirik olarak önerilemez Betalaktam ve betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları Ampisilin sulbaktam , amoksisilin klavulanik asit Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklarH.influenzae M.catarrhalisStreptokok ve enterokok türleriE. coli, Klebsiella ve Proteus türleriNeisseria türleri ( N. gonorrhoea dahil)Anaeroblar ( Bacteroides fragilis dahil)Aminopenisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Otitis media ,sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi , hayvan ısırmaları, yumuşak doku  enfeksiyonları(diyabetik ayak enfeksiyonları), osteomyelit, septik artrit, abdominal ve pelvik enfeksiyonlar (hafif, hastane dışında gelişen), üriner infeksiyonlar (duyarlı suşlara)ve gonorede kullanılabilir. Klinik sunumu Her iki kombinasyonun da oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Tikarsilin klavulanik asit Etki spektrumu Beta laktamaz yapan S. aureus, gram negatif çomaklar,bazı Pseudomonas aeruginosa türleri, anaeroblar (Bacteroides türleri dahil), amino penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Polimikrobiyal infeksiyonlar İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,polimikrobial yumuşak doku infeksiyonları Piperasilin – tazobaktam Etki spektrumu Tikarsilin klavulanik aside benzer,ancak etkinliği daha fazla olup, karbapenemlerle karşılaştırılabilirKlinik kullanımı İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,ciddi yumuşak doku infeksiyonları, baş boyun  enfeksiyonları , nozokomiyal enfeksiyonlar ve başka polimikrobiyal enfeksiyonlardır. Penisilinlerin yan etkileri • Aşırı duyarlılık ( basit deri reaksiyonu, anafilaksi)• Diğer beta laktam ilaçlarla çarpraz aşırı duyarlılık görülebilir.• Nötropeni, trombositopeni• Renal toksisite• Transaminaz yüksekliği• Gastrointestinal yan etkiler ( bulantı, kusma, pseudomembranöz enterokolit)• Nörotoksisite ( Yüksek doz penisilin G ile konvülzüyon ) SEFALOSPORİNLER Etki spektrumları farklı birinci, ikinci , üçüncü ve dördüncü kuşak sefalosporinler klinik kullanımdadır.Birinci kuşak sefalosporinler ( Sefazolin)Etki spektrumu Streptokoklar, metisiline duyarlı stafilokoklar, E. coli ve Klebsiella türleri Klinik kullanımıMetisiline duyarlı stafilokok enfeksiyonları ve streptokokal enfeksiyonlarda ( deri ve yumuşak doku enfeksiyonları , endokardit, septik artrit, osteomyelit ) ve kolorektal cerrahi dışında cerrahi profilakside kullanılabilir. İkinci kuşak sefalosporinler ( Sefuroksim, sefoksitin)Sefuroksimin oral ( sefuroksim aksetil) ve parenteral formları mevcuttur. Sefoksitin sadece parenteral uygulanır.Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar, streptokoklar, Haemophilus influenzae , Neisseria gonorrhoae ye etkilidir. Gram negatif enterik bakterilere etkinliği birinci kuşak sefalosporinlerden daha yüksektir.Sefoksitin sefamisin grubundan bir sefalosporin olup gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere etkindir.Klinik Kullanımı Sefuroksim, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları ( otit, sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, pnömoni ), üriner enfeksiyonlarda kullanılabilir.Sefoksitin, çok ağır seyirli olmayan intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlarda tercih edilebilir. Üçüncü kuşak sefalosporinler Seftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim, anti pseudomonal etkili sefoperazon sulbaktam ve seftazidim parenteral olarak kullanılır. Sefiksim oral kullanılabilen bir sefalosporindir.Etki spektrumuSeftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim etkinliği birbirine benzer. Gram negatif enterik bakterilere, H. influenzae, Streptococcus pneumoniae, Nesseria meningitidis, N. gonorrhoae ye etkilidir. Antistafilokokal etkinliği yeterli değildir.Seftazidim ve sefoperazon- sulbaktam , Pseudomonas aeruginosa ya etkili sefalosporinlerdir.Son yıllarda ,özellikle hastane kökenli enterik bakterilerin çoğu üçüncü kuşak sefalosporinleri inaktive eden geniş spektrumlu beta laktamaz enzimleri sentezlemektedir ve bu nedenle etkinliklerinde önemli azalma görülmektedir.Klinik kullanımı•Gram negatif çomakların neden olduğu enfeksiyonlar ( bakteriyemi, sepsis, üriner enfeksiyon, nozokomiyal pnömoni) , abdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerob bir ilaçla kombine edilmelidir, safra yolları enfeksiyonlarında safraya yüksek oranda geçen sefaperazon ve seftriakson tercih edilmelidir )• Nötropenik ateş ( hastanedeki direnç durumu dikkate alınarak antipseudomonal sefalosporinler, aminoglikozidlerle birlikte veya tek başına kullanılabilir. )• Yeni doğan menenjiti ( sefotaksim tercih edilmeli, Listeria monocytogenes olasılığı için ampisilinle kombine edilmelidir.)• Çocuk ve erişkin yaş grubunda akut bakteriyel menenjit• 50 yaşın üzerinde akut bakteriyel menenjit ampirik tedavisinde ( ampisilinle kombine edilmelidir. )• Gonore ve şankroid ( tek doz seftriakson )• Lyme hastalığı santral sinir sistemik tutulumunda ( seftriakson ) Dördüncü kuşak sefalosporinler (sefepim)Sefepim, üçünçü kuşak sefalosporinlerin çoğunu inaktive eden geniş spektrumlu betalaktamazların çoğuna stabil olduğundan, bu enzimleri sentezleyen gram negatif enterik bakterilerin çoğuna etkindir. Nozokomiyal enfeksiyonlarda, nötropenik ateşte tercih edilir. P. aeruginosa ya etkindir. Anti stafilokokal etkinliği üçüncü kuşak sefalosporinlerden daha iyidir. Anaerob bakteri enfeksiyonları için uygun bir seçim değildir. Sefalosporinlerin yan etkileri• Aşırı duyarlık reaksiyonları Anafilaksi, anjioödem nadirdir. Makülopapüler döküntü, ürtiker ve eozinofili görülebilir. İlaç ateşi sıktır.• Kanama metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan (sefoperazon) sefalosporinler K vitamini sentezini inhibe ederek protrombin zamanını uzatırlar. Kanama komplikasyonu K vitamini ile önlenebilir.• Disülfiram benzeri reaksiyon Alkolle birlikte kullanımında taşikardi, terleme, bulantı, kusma, dispne ,hipotansiyon ve kofüzyon görülebilir. Sefoperazon gibi metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan sefalosporinlerin kullanımında saptanır.• Trombositopeni, nötropeni , Coombs testi pozitifliği• Renal toksisite• Transaminaz, alkalen fosfotaz yüksekliği ( sefoperazon, seftriakson)• Gastrointestinal yakınmalar• Kolesistit benzeri tablo ( seftriaksona bağlı safra çamuru oluşması ile ilişkili bulunmuştur.)• Yeni doğanda kern ikterus ( seftriakson)• Tromboflebit ve enjeksiyon yerinde ağrı• Süper enfeksiyonlar ( enterokok, pseudomonas ve kandida enfeksiyonları ) MONOBAKTAMLAR Bu gruptaki tek antibiyotik sentetik bir monobaktam olan aztreonamdır.AztreonamEtki spektrumu Dar spektrumlu olup sadece gram negatif bakterilere etkilidir.Beta laktamaz yapımını indüklemediğinden başka bir beta laktamla kombine edilebilir.Klinik kullanımı Aztreonamın duyarlı olduğu gram negatif bakteri enfeksiyonları  ( bakteriyemi, sepsis, pnömoni, üriner enfeksiyon ), intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerobik bir antibiyotikle kombine edilmelidir) .Yan etkileri Aztreonam yan etki oranı düşük, emniyetli bir antibiyotiktir. Başka bir beta laktam ilaca aşırı duyarlılığı olanlarda, çarpraz reaksiyon olasılığı çok düşük olduğundan aztreonam kullanılabilir.   GLİKOPEPTİDLER MAKROLİDLER Eritromisin, makrolidlerin en eski üyesidir.Yeni makrolidlerden ülkemizde klaritromisin, roksitromisin, azitromisin ve diritromisin klinik kullanımdadır.Spiramisin toksoplazmozda tercih edilen bir makroliddir Sadece klaritromisinin parenteral formu bulunmaktadır.Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe ederek etki gösterirler. Bakteriyostatik olup yüksek konsantrasyonları bakterisidal etki gösterir.İntraselüler ve solunum salgılarında yüksek konsantrasyonlara ulaşır, kan düzeyleri düşüktür. Makrolidlerin ilk seçim olduğu durumlar• Mycoplasma pneumoniae pnömonisi• Chlamydia pneumonia pnömonisi• Legionella pnömonisi• Boğmaca, difteri• Penisiline allerjik hastalarda; GAS infeksiyonları, romatizmal ateş profilaksisi, yumuşak doku infeksiyonları, sifiliz• Toplum kökenli pnömoniler(riskli olmayan genç hastalarda)• Genital Chlamydia enfeksiyonları• Ureaplasma urealyticum enfeksiyonları,• Campylobacter jejuni enfeksiyonları Azitromisin, günde tek doz kullanılır.Gastrointestinal yan etkileri eritromisinden daha azdır.Kısa süreli tedavileri elverişlidir. Atipik Mycobacterium türlerine ve Toxoplasma  gondii ye etkilidir. Klaritromisin, günde iki kez kullanılır, yan etkileri azdır Farenjit, akut maksiller sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, toplum kökenli pnömoniler, Mycobacterium avium kompleksi (MAC) ve Helicobacter pylori enfeksiyonlarında (FDA onaylı) tercih edilebilir.Yan etkileriEritromisinin gastrointestinal yan etkileri oldukça fazladır.Bulantı, karın ağrısı ve ishal görülebilir. Yeni makrolidlerde bu yan etki daha azdır.Emniyetli bir antibiyotik olup gebede ve çocuklarda kullanılır. Kolestatik hepatit ve ototoksisite diğer yan etkileridir. LİNKOZAMİDLER Linkozamid grubunda linkomisin ve klindamisin yer alır. Klindamisin absorbsiyonu daha iyi ve antibakteriyel etkinliği daha güçlü olması nedeniyle tercih edilir. Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe eder. Makrofaj ve PNL içinde yüksek konsantrasyonlara ulaşır. BOS a geçmez. Oral ve parenteral preparatları mevcuttur.Antibakteriyel spektrumu ve klinik kullanımı Gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere, Propionobacterium türlerine, streptokok ve stafilokoklara etkilidir. Başlıca anaerob enfeksiyonlarda, intraabdominal, pelvik enfeksiyonlarda gram negatif enterik bakterilere etkili antibiyotiklerle kombine olarak kullanılabilir. Stafilokokal ve streptokokal enfeksiyonlarda alternatif ilaçtır. Aspirasyon pnömonisi ve akciğer apsesinde anaerob etkinliği nedeniyle seçilebilir. Diyabetik ayak enfeksiyonları ve osteomyelitlerinde kombine tedavide kullanılabilir. Aknede topik preparatları etkin bulunmuştur.Klindamisin ayrıca antiparaziter bir ilaçtır. Bu alanda en önemli kullanımı toksoplazmoz ve babezyozdur.Yan etkileriEn önemli yan etkileri bulantı , kusma, ishal gibi gastrointestinal yan etkileridir. Pseudomembranöz enterokolitin en önemli nedenlerinden biridir.Diğer yan etkileri, hepatotoksisite ve kemik iliği inhibisyonudur. AMİNOGLİKOZİDLER Bu gruptan ülkemizde bulunanlar; streptomisin, kanamisin, neomisin, streptomisin, gentamisin, tobramisin, netilmisin, amikasin ve izepamisindir. Aminoglikozidler bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etkili olan bakterisidal antibiyotiklerdir.Beta laktam ilaçlarla kombinasyonu sinerjiktir.Ancak aynı solusyon içinde verildiğinde inaktive olabilirler. BOS a geçmezler, bu nedenle menenjitte intratekal veya intraventriküler verildiğinde etkili olabilirler. Asit ortamda inhibe olduğundan apse ve itihaplı bronş sekresyonlarında aktivitesi azalır. Klinik kullanımı Neomisin, barsak bakterilerinin inhibisyonu gereken hepatik koma ve abdominal cerrahi öncesi barsak temizliği amacı ile oral olarak kullanılan bir aminoglikoziddir.Kanamisin dirençli tüberküloz olgularında tercih edilir.Streptomisin brusellozda tetrasiklinle birlikte, tüberkülozda, enterokok ve viridans streptokoklara bağlı endokarditte penisilin veya vankomisinle kombine olarak kullanılır. Veba ve tularemide ilk seçenektir.Diğer aminoglikozidler, daha çok gram negatif enterik bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda ,genellikle kombinasyon tedavisi olarak kullanılırlar. Bu enfeksiyonların başında nozokomiyal enfeksiyonlar ( pnömoni, sepsis, üriner enfeksiyonlar, osteomyelit, septik artrit) gelmektedir.Nötropenik ateşte antipseudomonal beta laktam bir ilaçla kombinasyonu önerilir. Abdominal , pelvik enfeksiyonlarda, diyabetik ayak enfeksiyonlarında anaerob etkili bir antibiyotikle kombine edilmelidir.Aminglikozidlerin günde tek doz kullanımları.Aminoglikozidler konsantrasyona bağlı bakterisidal etki ( doz arttıkça öldürme gücü artar) ve post antibiyotik etki ( PAE)( doz arttıkça PAE artar)leri nedeniyle günde tek doz kullanım için uygundur. Günlük doz bir seferde uygulanır. Bu durumda toksik etkilerin artmadığı saptanmıştır. Yan etkileriEn önemli yan etkileri nefrotoksisite ( doza bağlı; doz arttıkça toksisite artar) ve ototoksisite ( işitme kaybı, vestibüler toksisite) dir.Nefrotoksisite genellikle ilacı kesince düzelmesine karşın ototoksisite irreverzibldir. Netilmisin en az toksiktir. TETRASİKLİNLER Tetrasiklinler protein sentezi inhibitörü bakteriyostatik antibiyotiklerdir. Ülkemizde sadece oral formları bulunmaktadır. Doksisiklin uzun etkili bir tetrasiklin türevi olup günde iki kez kullanılma avantajına sahiptir. Klortetrasiklin ve oksitetrasiklin türevleri altı saatte bir kullanılırlarKlinik kullanımıBrusellozda streptomisin ve rifampisinle kombine olarak, Chlamydial pelvik inflamatuar hastalıkta, kolera, leptospiroz, Lyme hastalığı, psittakoz, trahom, veba, Rickettsia enfeksiyonları ve nongonokoksik üretritte ilk seçenek olarak kullanılır.Mycoplasma pnömonisi, sifiliz , gonore, şarbon, tularemi, akne ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif ilaçtır.Yan etkileriTetrasiklin çocuklarda dişlerde lekelenme ve iskelet gelişiminde duraklamaya yol açtığından 8 yaş altında kullanılmaması önerilmektedir. Gebede akut karaciğer yetmezliğine yol açabilir.Ayrıca deri döküntüleri, fotosensitivite ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.Gastrointestinal yan etkileri, özofagusta ülserasyonlar görülebilir. Doksisiklin böbrek hastalarında doz ayarlanmadan kullanılabilir. Tetrasiklinlerin absorbsiyonu süt ürünleri , demir, kalsiyum ve magnezyum içeren antiasitlerle ve simetidinle azalır. TRİMETOPRİM SÜLFAMETOKSAZOL ( TMP-SMZ) TMP- SMZ, bakteri nukleik asit sentezi için gerekli folik asit sentezini iki farklı basamakta inhibe eden kombine bir antibiyotiktir. Oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Klinik kullanımı Toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonlarda etken mikroorganizmalar başta E. coli olmak üzere gram negatif bakterilerdir. Ülkemizde bu bakterilerde TMP-SMZ a önemli oranda direnç olduğundan duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça seçilmemelidir. Aynı nedenle prostatit tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Akut sinüzit, otit ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif bir antibiyotiktir.Salmonella ve Shigella enfeksiyonlarının ampirik tedavisinde ülkemizdeki direnç sorunu nedeniyle kullanılmamalıdır. Tifo tedavisinde alternatif olarak, kolera tedavisinde ampirik olarak seçilebilir.Ayrıca Pneumocystis carinii pnömonisi, Nocardia enfeksiyonları ve Toxoplasma gondii enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır. Organ transplantasyonu yapılan ve HIV enfeksiyonu olan hastalarda yukarıda belirtilen enfeksiyonların profilaksisi amacıyla tercih edilir. Brusellozda kombine tedavide yer alabilir.Yan etkileriKern ikterus riski nedeniyle gebelikte, iki aydan küçük bebeklerde ve süt veren annelerde kullanılmamalıdır. Gastrointestinal semptomlar, deri döküntüleri ( Steven Johnson sendromu ) kemik iliği süpresyonu, karaciğer ve böbrek toksisitesi başlıca yan etkileridir. KLORAMFENİKOL ve FFENİKOLLER Bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etki gösterir. Oral ve parenteral formları klinik kullanımdadır.Klinik kullanımıKloramfenikol lipofilik olduğundan BOS a iyi geçer. Bakteriyel menenjit etkenlerine bakterisidal etki gösterir. Beta laktam allerjisi olan hastalarda menenjit tedavisinde kullanılabilir.Tifo tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Tifoda alternatif olarak kullanılabilir. Anaerob etkinliği nedeniyle abdominal enfeksiyonlarda ve beyin apsesinde penisilinle kombine olarak kullanılabilir. Ayrıca epidemik tifüs, Q ateşi, veba , tularemi, listeria ve melioidoz tedavisinde kullanılabilir. Göz tabakalarına ve aköz hümöre geçişi iyi olduğundan göz enfeksiyonlarında lokal olarak kullanılabilir. Kloramfenikol günümüzde ancak alternatif tedavilerde kullanılabilecek bir antibiyotiktir.Yan etkileriEn önemli yan etkileri doza bağlı olarak gelişen anemi, lökopeni ve trombositopeni ve dozla ilişkisiz idiosenkrazik bir reaksiyon olan aplastik anemi gibi hematolojik yan etkileridir. Yeni doğanda kloramfenikolü detoksifiye eden glukronil transferaz enzimi yetersiz olduğundan gri bebek sendromu ( kardiyovasküler kollaps) gelişebilir. Gastrointestinal semptomlara yol açabilir. Tifo tedavisinde parçalanan bakterilerden açığa çıkan endotoksinin dolaşım yetmezliğine yol açmasıyla Herxheimer reaksiyonu adı verilen tablo nadiren gelişebilir. Diğer bildirilen yan etkiler başağrısı, konfüzyon, optik nörit ve periferik nörit gibi nörotoksik bulgulardır. KİNOLONLAR Bu grubun ilk üyesi olan ve birinci kuşak kinolon olarak adlandırılan nalidiksik asit üriner enfeksiyonlar ve bakteriyel ishallerde kullanılmış dar spektrumlu bir antibiyotiktir.İkinci kuşak kinolonlar daha geniş spektrumlu olup gram negatif çomaklar dışında, stafilokoklara, Haemophilus ve Moraxella türlerine, atipik pnömoni etkenlerine ( Mycoplasma, Legionella, Chylamydia türleri ), genital enfeksiyon etkenlerine ( Mycoplasma, Ureoplasma, Chylamidia , Neisseria türleri) , Mycobacterium tuberculosis ve Brucella gibi pek çok bakteriye etkindir.Bu grupta en çok klinik deneyim olan kinolonlar; siprofloksasin ve ofloksasindir.Bu gruptan diğer kinolonlar ise pefloksasin, enoksasin ve norfloksasin dir. Pefloksasin ve ofloksasin BOS a geçişi en iyi olan kinolonlardır. Siprofloksasin P. aeruginosa ya en etkin kinolondur.M. tuberculosis e en etkili kinolon ofloksasindir.İkinci kuşak kinolonların streptokoklara ve anaerob bakterilere etkinliği azdır. Üçüncü kuşak kinolonlar ın spektrumu streptokoklar ( S. pneumoniae dahil) lehine genişlemiş olup bu grup kinolonlar toplum kökenli solunum sistemi enfeksiyonlarında kullanılabilirler. Bu gruptan ülkemizde bir ofloksasin türevi olan levofloksasin bulunmaktadır. Dördüncü kuşak kinolonlar ( bazı kaynaklarda üçüncü kuşak kinolonların ikinci grubu) ise üçüncü kuşak kinolonların etki spektrumuna ek olarak anaerob bakterilere olan etkinlikleri nedeniyle dikkati çekmektedirler. Bu gruptan ülkemizde moksifloksasin bulunmaktadır. Günümüzde pek çok yeni kinolon ile ilgili araştırmalar devam etmektedir. Klinik kullanıma sunulan pek çok kinolonun ise yan etkileri nedeniyle imali durdurulmuştur. ( Grepafloksasin, trovafloksasin, temafloksasin vb.)Klinik kullanımıGastrointestinal enfeksiyonlar : Tifo,paratifo gibi salmonella enfeksiyonlarında, , invazif bakteriyel gastroenteritlerde, kolerada seçilecek antibiyotikler ikinci kuşak kinolonlardır. Ayrıca anaerob antibiyotiklerle kombine edilerek abdominal ve pelvik enfeksiyonlarda kullanılabilirler.Üriner sistem enfeksiyonları: Basit sistitler, komplike üriner sistem enfeksiyonları ve akut prostatitlerin tedavisinde ve profilaksisinde seçilecek antibiyotiklerdir.Genital enfeksiyonlar: Gonokoksik ve nongonokoksik üretritlerde uygun alternatif ilaçlardır.Solunum sistemi enfeksiyonları:Toplum kökenli pnömonilerde ve kronik bronşit akut alevlenmelerinde pnömokoklara etkili olan levofloksasin ve moksifloksasin kullanılabilir. Nozokomiyal pnömonilerde siprofloksasin özellikle Pseudomonas türlerine en etkili olması nedeniyle tercih edilir.Kemik ve eklem enfeksiyonları:Kronik osteomyelitin uzun süreli tedavisinde kinolonlar iyi bir oral tedavi seçeneğidir. Kemik dokusuna geçişlerinin iyi olması da seçilmeleri için önemli bir nedendir. Diğer klinik kullanım alanları tüberküloz, bruselloz ve meningokoksik menenjit profilaksisidir. Diyabetik ayak ve dekübit yara enfeksiyonlarında anaeroblara etkili ilaçlarla kombine edilerek kullanılabilir.Yan etkileriEn sık gastrointestinal yan etkiler görülür. Baş ağrısı , baş dönmesi, konfüzyon gibi nörolojik bulgulara yol açabilir. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlarla birlikte konvülziyon gelişebilir. Hayvan deneylerinde artropatiye yol açması nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyonu olmadıkça kullanımı kontrendikedir. Tendinit ve tendon rüptürü de nadir yan etkileri arasındadır. Allerjik yan etkiler ve fotosensitiviteye yol açabilir. Kinolonların emilimi antiasitler, sükralfat ve diğer metal içeren ilaçlarla azalır. Bu nedenle ilaçların en az iki saatlik aralıkla alınması önerilir. Teofilin ve kafeinle birlikte kinolonlar alınırsa belirtilen ilaçların kan düzeyi artarak toksisite bulguları ortaya çıkabilir.Ofloksasin ve levofloksasin belirtilen etkileşimin en az görüldüğü kinolonlardır.  

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-kullaniminda-genel-prensipler

ANTİBİYOTİKLER, AŞILAR VE MİKROORGANİZMALAR

Mikrobiyoloji bilimine ufuk açan bilge insanlar sayesinde artık hastalıklar teşhis edilebildiği gibi birçok tedavi yöntemleri geliştirebilmekteyiz. Şöyle ki; İlk ve orta çağlarda İbni Sina; “Her hastalığı yapan bir kurtcuktur” diyerek ilk defa mikroba işaret etmiş olan bir bilge şahsiyetimizdir. Hollandalı Antonie Van Leeuwenhoek; ilk defa; mercekleri üst üste koyarak mikroskobu yapması sonucu mikropları görmeye muvaffak olmuş bir başka bilge kişidir. Fransız doktor ve kimyacısı Lois Pasteur; kuduz mikrobunu bulmakla meşhur olup adını altın harflerle bilim tarihine yazdıran bilim adamı. İlginçtir kuduz mikrobunu bulmuş, hatta köpek ve tavşanlar üzerinde bile denemiş. Fakat insanlar üzerinde denemeye cesaret edememiştir. Neyse ki bir gün bir annenin feryatlarını işitir işitmez yerinden doğrulup dışarıya çıktığında, “yavrumu kurtarın, yavrumu kurtarın!” yalvarışı karşısında dayanamamış ve böylece daha önce hayvanlar üzerinde denediği aşıyı küçük Joseps Meister’e enjekte ederek yavrucağın kurtulmasına vesile olur. İşte o gün bugündür Pastör ve bir anneni feryadı sayesinde kuduz vakaları karşısında kuduz aşısı uygulanmaya devam etmektedir. Her ne kadar şarbon mikrobunu Lois Pasteur bulsa da, Alman köy doktoru Robert Koch isekoyun ve sığırlarda görülen şarbon hastalığı üzerinde çalışıp şarbon mikrobunu saf olarak elde etmiş bir bilim adamıdır. Dolayısıyla kolera mikrobunu keşfetmek Koch’a kısmet olmuştur. Behring adında bir bilgin verem hastalığının ağız yoluyla bulaşabileceğini ileri sürmüştü. Bundan hareketle Calmette, Guerin iki Fransız doktor inek yavrularının ağızlarına verem hastalığına yol açan verem basilini verdiklerinde hayvanın bağışıklık kazandığını gözlemlediler. Böylece Basil kelimesinin B’sine, Calmette’nin C’sine ve Guerin’in G’sine izafeten adlandırılan BCG aşısıyla birlikte bir zamanların amansız hastalığına son verilerek insanlık nefes almıştır. Hatırlarsanız çocuk yaşlarda bizleri sağlık ocaklarına götürdüklerinde aşıdan önce kolumuz üzerine sağlık görevlileri tarafından çizik atılarak tüberkülin sürülür, sonra derimizde kızarma olmazsa aşıya gerek duymazlardı, kızartı olduğunda derhal aşı yaparlardı. Oldu ya 6 veya 8 hafta içerisinde aşı tutmadı, bu sefer yeniden çizik atılarak yukarıdaki işlemler tekrar ettirilirdi, ta ki tutana kadar bu işin peşi bırakılmazdı. Derken en nihayet verem hastalığına karşı bağışıklık elde etmiş oluruz. Frederick Twort ve Harella; bakteriyofajı bulmuşlardır. Edward Jenner; inek çiçeği virüsünün çiçek hastalığına karşı bağışıklık kazandırdığını bulmuştur. Alexander Fleming ise penicillum notatum küfünden penisilin antibiyotiği elde etmesiyle birlikte Mikrobiyolojide yeni bir çığır açmış bir başka bilim adamıdır. Tüm bilim adamlarının çalışmalarından öte bir gerçek daha var ki; o hepimizin yakından bildiği havanın temizleyici özelliğidir. Hava olmasaydı dünyamız pis kokulardan geçilmeyecekti. Zaten veba, kolera gibi salgın hastalıklar pislik ortamların bulunduğu yerlerde yayılabilmektedirler. İşte bu temizleyici hava akımı sayesinde hem yağmur tane tane yeryüzüne inmekte hem de bağ ve bahçeler temiz kalıp insanlara şifa olmaktadır. Bu yüzden ne kadar Allah’a şükretsek o kadar azdır diyebiliriz. Zira Yüce Allah; “ O, Sizin için gökten bir su (yağmur) indirdi. İçilecek (ler) bundandır. İçinde hayvanlarınızı yaymakta olduğunuz ot, (lar) da yine bundandır” (Nahl,10) diye beyan buyurmaktadır. Antibiyotikler-aşılar Küfler ve bakterilerin aynı maddelerden beslendiğini görenler sanki onların dost olduklarını sanırlar. Üstelik çoğu zamanda beraber yaşamaktadırlar. Fakat sonradan anlaşıldı ki dost gibi görünen bu kuvvetler değişik türden kimyasal madde salgılayarak birbirlerinin gelişimine mani oluyorlarmış meğer. Yani küfler bilinmesine biliniyordu ama bakteriye karşı mücadele içerisinde bulundukları kimsenin aklına gelmiyordu. Neyse ki yukarda da belirttiğimiz üzere 1929 yılındaAlexander Fleming bir rastlantı sonucunda olsa penicillum notatum mantarının oluşturduğu küfün bakterinin gelişmesine darbe vurduğunu ispatlamasıyla birlikte zihinler bir anda aydınlanıverdi. Bilindiği üzere antibiyotikler bazı bakteri veya mantarların ürettikleri toksin maddelerin yanısıra diğer mikroorganizmalar için germisit etki gösteren maddelerdir. Hatta bakterilerin belli başlı düşmanları daha çok protozoa ve cıvık mantarlar olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mantar deyip geçmemeli. Şöyle bir yolunuz nemli bir çayıra veya ormanların kuytu yerlerine düştüğünde şemsiyeli mantarlarla karşı karşıya gelmeniz her an mümkün. Yine eğer iyi bir dalgıçsanız denizin derinlerinde etrafa ışık saçan mantarları görme şansını tatmış olacaksınız demektir. Zaten mantarların ilginç yanları yapılarında kök, sap, yaprak ve klorofilin bulunmamasıdır. Bu yüzden mantarlar klorofil içeren bitkiler gibi havanın karbon anhidritini almak suretiyle besin üretemezler, tam aksine canlı ve ölü organizmalara bağlanarak hayatlarını idame ederler. Bundanda öte mantarlar bir yandan toprağın içerisine dalan miçelyum denilen iplikçikler aracılığıyla beslenirken, bir yandan da etrafa saçtıkları birbirinden güzel rengârenk şemsiyeleri sayesinde yediden yetmişe herkesi kendine cezp etmektedirler. Yine de siz siz olun bu görünüşe aldanmadan mantarların zehirli olup olmadığı konusunda şayet mahir değilseniz rasgele herhangi bir mantarı alıp yemeği denemeyiniz. Çünkü sonunda zehirliyi zehirsizden ayırt edememenin bedelini ölümle ödemekte var. Bu arada şunu belirtmekte fayda var. Şöyle ki; mantar denince sadece şemsiyeli mantarlar akla gelmemelidir. Zira gerek nemli ekmeğin üzerinde, gerek peynirin üzerinde, gerekse birtakım tahıl ve meyvelerin üzerinde küf halde bulunan faydalı mantarların yanı sıra hastalık yapan aspergillus ve mikroskop altında tespit edilebilen bira mayası veya deri üzerine yerleşen değişik tip mantarlar da söz konusudur. Bilindiği üzere küflerin ölmüş organizmaların işe yaramaz olanlarını parçalayıp ayrıştırma yetenekleri vardır. İşte bu yeteneklerinin bilinmesinden dolayı ilaç firmalarınca elde edilen küfler tablet haline getirilip Tıpta antibiyotik tedavisi olarak kullanılır bir yöntem olarak yerini almıştır. Hatta günümüzde kanser hariç bir yandan çiçek hastalığı gibi viral hastalıklara karşı basit aşılarla önceden koruyucu önlemler alınırken, diğer yandan zatürre ve diğer enfeksiyona bağlı olarak nükseden hastalıklar içinde çok değişik türden antibiyotikler üretilerek tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Gerçektende aşı ve antibiyotik tedavisi Tıp dünyasının gözde bebekleri. Bağışıklık sisteminin erken uyarılması mı gerekiyor bu konuda derhal aşı yöntemi çare olabiliyor, ama nasıl? Gayet basit, gelinen nokta itibariyle artık zararlı organizmaların ölü, yarı ölü ve canlı şekilleri veya zayıflatılmış ürünleri cilt altına enjekte edilmesiyle birlikte vücudun derhal içeriye giren bu yabancı maddelere karşı gösterdiği doğal tepkinin sonucu antikor oluşabilmektedir. Artık bu antikorlar kanda bulunduğu sürece hastalık yapan ve aşısı yapılan antikorca teşhisi edilmiş mikroorganizmalar artık o vücuda zarar veremeyecektir. Çünkü söz konusu mikroorganizma mimlenmiştir, dolayısıyla antikorlar onu derhal imha ederler. Yine de unutmamak gerekir ki her aşının 6 aydan 7 seneye kadar değişen bağışıklık süreleri olabileceği gibi ömür boyu koruyan koruyucu aşılarda mevcuttur. Bundan da öte eskilerin değimiyle bir kere bulaşıcı hastalığa yakasını kaptırıp ta bir şekilde kurtulanlar koruyucu aşıya gerek kalmadan o hastalığa artık ömür boyu yakalanmayacak doğal bağışıklık zırhına kavuşmaktadırlar. Mesela kızamık hastalığı bunun en tipik örneği sayılmaktadır. Hakeza çiçek, su çiçeği, kızıl, boğmaca, tifo vs. de öyledir. İkinci gözbebeğimiz antibiyotik tedavisi ise doğru ve yerinde kullanılırsa mikroorganizmalarla mücadelede en etkili yöntemlerden biri olarak görülecektir elbet. Madem hastalık hak, o halde şifa aramakta hak. Bu yüzden tedavide kullanılan ilaçlara ecza, ilmine de eczacılık denmiştir. Bu ilmi elbette ki Müslüman bilge insanlar buldu. Hakeza Araplar bütün ilaçları derlemekle kalmamışlar, onuncu asırda bile Yunanlılara ait insan anatomisi ve birtakım hastalıkları Arapçaya çevirerek insanlığa hizmet etmişlerdir. Derken 13. asırda ilaç yapımı Endülüs Emevi devleti sayesinde tüm dünyaya hızla yayılmaya başlamıştır. Şu halde şifa maksadıyla hastaların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerden bazılarının özelliklerinden kısaca şöyle bahsedebiliriz: Penisilin, Penicillium notatum ve P-chrysogenum; küf ekstrakları denilen bir takım maddelerin saklanmasında kullanılırlar. Penisilin G(Benzilpenisilin); Treponemalara ve birçok spiroketlere iyi bir etki gösteren bir antibiyotiktir. Şurası bir gerçek; biyosentetik ve semisentetikler dâhil tüm penisilinler bakteriler üzerinde etki etmesi sonucunda protoplast, devşekiller ve L şekilleri gibi yapısal değişikliklerin meydana gelmesine yol açmaktadırlar. Streptomisin penisilin; tüberküloz tedavisinde önemli bir antiyotiktir. Chloramphenicol; suni olarak üretilen antibiyotiklerin ilki olmasıyla meşhur bir antibiyotiktir. Hatta bu penicilinden farklı olarak ağız yoluyla da alınabilmektedir. Cephalosporium(Acremonium)cinsi; Funguslardan elde edilen antibiyotiklerdir. Auremisin; Özellikle Tifüs, pnömoni, zührevi hastalıklarından etkili bir antibiyotik olması hasebiyle antibiyotik tedavisi alanında büyük bir değeri vardır. Sefalosporin gruba giren antibiyotikler: Bu gruba giren antibiyotikler sefalotin, sefazolin, sefapirin, sefotaksim, sefamandol ve seftriakson diye tasnif edilirler. Şayet sefalosporin grubu antibiyotikler semisentez yolu ile elde edilirse staphylococlar, koliform bakterileri, proteus ve klebsiella cinsi bakteriler üzerine daha çok etki yapmaktadırlar. Streptomyces’ler; mayaya benzer görünümde olsalar da daha çok antibiyotik kaynaklıdırlar. Bunlar aynı zamanda hücrenin protein sentezine, bazı enzimlerin blokajına ve stoplazma zarının permeabilitisine etki ederler. Ayrıca gram negatif bakterilerin birçoğuna ve Mycobacterium tuberculosis üzerine de etkilidirler. Hatta mikroorganizmaların bazılarında ilaç bağımlılığı denilen bir olayın streptomisin ve sulfamidlere karşı olduğu gözlemlenmiştir. Fakat ortama bağlı olarak gerçekleşen PH değişiklikleri ve besin maddelerin değişmesi birtakım bakterilerin antibiyotiklere karşı direncini değiştirebilmektedir. Tetracyclin’ler; Streptomyces’lerden elde edilen geniş spektrumlu antibiyotiklerdir. Kloramfenikol; Salmonella typhi ve diğer salmonellaların enfeksiyonunda etkilidirler. Lincomycin’ler; Streptomyces lincolnensis’ten elde edilen geniş spektrumlu antibiyotiklerdir. İnsan hastalandığında herne hiktmetse birtakım alışkanlıklardan olsa gerek daha doktora gitmeden derhal antibiyotik alarak hastalığını gidermeye çalışmaktadır. Oysa antibiyotik almadan önce kültür antibiyogram testinin sonucuna göre kullanılması sağlık açısından daha isabetli yöntem olsa gerektir. Bu maksatla laboratuarlarda kültür antibiyogram denilen hassasiyet testleri (kemoterapik seçim) yapılmakta olup, genelde şu yöntemlerle gerçekleştirilir: —Sıvı besiyerini sulandırma metodu. —Katı besiyerini sulandırma metodu. —Disk besiyerini sulandırma metodu. Demek ki kültür antibiyogram testinin uygulanabilmesi için öncelikle ideal bir besiyeri ortamı hazırlamak esastır. İşte bu yüzden mikroorganizmaların invitro olarak üretildikleri cansız ortamlara besiyeri denmektedir. Ya da bir başka ifadeyle bakteri ve fungusların beslenme şartları için kullanılan besleyici ortamlara besiyeri veya kültür vasatı adı verilir. Dolayısıyla laboratuarda üretilecek olan mikroorganizmalar için iki türlü besiyeri kullanılıp, bunlar: —Canlı besiyeri —Cansız besiyeri diye bilinmektedir. Ayrıca besiyerleri kıvamına göre katı ve sıvı besiyerleri olarakta kategorize edilip, besiyerlerin katılaştırılmasında daha çok agar ve jelâtin kullanıldığı gözlemlenmiştir. Üretilecek mikroorganizmanın cins ve özelliklerine göre kullanılan canlı besiyerleri ise: 1-Deney hayvanları 2-Doku kültürleri diye tasnif edilirler. Öyle anlaşılıyor ki besiyeri çalışmalarında deney hayvanı olarak en çok kobay, fare, sıçan, tavşan, hamster ve kümes hayvanları kullanılmaktadır. Bu yüzden hayvanlardan elde edilen dokularla yapılan birinci yetiştirme işlemine primer doku kültürleri, bu kültürlerden alınan hücrelerin yetiştirilmesinden elde edilen kültürlere ise sekonder kültürler denmektedir. Bilindiği üzere her antimikrobik maddenin tedavi edici dozlarda etkili olabildiği mikroorganizma cinslerin hepsine birden kemoterapötik etki spektrumu denmektedir. Dolayısıyla bazı kemoterapötik maddeler belli sayıda sınırlı mikroorganizma cinslerine etki etmektedir ki bunlara dar spektrumlu kemoterapötik madde denip, bunun tam tersi duruma ise geniş spektrumlu kemoterapötik maddeler adı verilmektedir. Fakat ekilen besiyeri ortamlarında bazı mikroorganizmalar etki spektrumları içerisinde bulundukları halde kemoterapötiklerden etkilenmez hale gelebilir ki, bu duruma direnç kazanma denmektedir. Aslında mikroorganizmalara karşı oluşan direnç olayı daha çok genetik değişikliklere bağlı olarak meydana gelebilmektedir. Dolayısıyla genetiğe bağlı olarak kullanılan ilaca karşı oluşan dirençler genel itibariyle: “—Kromozomlara bağlı direnç. —Kromozom dışı elementlere bağlı direnç. —Çapraz direnç” tarzında karşımıza her an çıkabilmektedir. Hakeza penisile duyarlı olan bakterilerin herhangi bir nedenle hücre çeperlerini kaybederek L şekillerine dönüşmeleri sonucu her an penisilinden etkilenmez duruma gelebilir ki, bu olay genetik olmayıp daha çok modifikatif bir olay gibi gözükmektedir. Şayet bir kemoterapötik maddeye direnç kazanmış bir mikroorganizma, yine aynı veya benzer mekanizmayla etki eden bir başka kemoterapötiğe karşı da direnç gösteriyorsa buna çapraz direnç kazanma adı verilmektedir. Zira bir mikroorganizmanın penisilin ve streptomisine karşı direnç kazanması kademeli şekilde gerçekleşmektedir. Bu arada Eurobacteriaceae familyasına ait bakteriler arasında konjugasyonla (kavuşma) birlikte üreme sonucu multipl ilaç direncinin diğer hassas bakterilere geçmesini sağlayan genetik yapı ise bir tür direnç nakleden faktör olarak sahne almaktadır. Bunların dışında bakterilere direnç nakl eden faktörler arasında kolisinojenik faktörler (Col plasmidler) ve birtakım genetik maddeler de bulunur. Nitekim kolisinlerin sentezini bir genetik madde olarak kolisinojenik faktörler (plasmidler) sağlamaktadır. Kolisin aynı zamanda bir bakteri toksin (mesela koli basili) olarak bilinmekle birlikte kolisinojenik faktörler bakteri kromozomlarından ayrı otonom halde çoğalarakta karşımıza çıkabilmektedirler. Kemoterapötik madde Çok küçük miktarlarda mikroorganizmalar üzerine öldürücü etki yapıp, ancak organizma üzerinde öldürücü etkisi olmayan ve daha çok tedavi maksadıyla kullanılan maddelere kemoterapötik maddeler diye tarif edilmektedir. Herşeye rağmen bazı bakterilerin sitoplâzmasında plazmid denilen granüllerin kemoterapötik maddelere karşı direnç göstererek hücre içerisinde bazı antijenlerin yapımı ve başka özellikleri yönetme özelliği kazandıkları tespit edilmiştir. Bu arada kemoterapötik maddeler; Sentetik kimyasal maddeler vecanlılardan elde edilen antibiyotikler diye iki grupta incelenmektedirler. Bilindiği üzere kemoterapötik maddeler mikroorganizmalar üzerine üremeyi durdurucu etki veöldürücü etki tarzında etki yapmaktadırlar. Hatta her kemoterapik madde başlangıçta mikrobiyostatik etki göstermekle birlikte biyosentetik, semisentetik penisilinler ve sefalosporinler gibi birçok antibiyotiklerin etkisi daha çok hücre çeperi (duvarı) sentezini önleme şeklinde tezahür etmektedir. Fakat yine de kemoterapötik maddelerin başlıca bilinen etki tarzlarını şöyle sıralayabiliriz: 1-Metabolit (sulfonamid) etki. 2-Antagonistik etki (ters sinerji etki-daha az etkili). 3-Hücre çeperinin sentezini önleme etkisi. Örnek-Sefalosporinler, Semisentetik penisilinler. 4-Hücre zarı üzerine etkisi. Örnek-Polymyxin (polimiksin) ve polyen grubu antibiyotikler. 5-Protein sentezine yönelik etki. Örnek-Kloramfenikol, tetrasiklinler, eritromycinler, natamycin lactose, amino glisin. 6-Nükleik asitlerin metabolizmasına yönelik etki. Sulfonamidlerin etki spektrumları; Pasteurella pestis ve Shigellalar üzerine iyi derecede etkilidirler. Aynı zamanda Bacillus anthracis (şarbon bakterisi) ve hemofil grubu bakterilere orta derecede etkili olup, Salmonella, Clamadia nocardia, bazı protozoa ve riketsiyalar üzerine ise az etkilidirler. Anlaşılan o ki Sulfonamidlerin etki şekilleri daha çok metabolit ve antagonizma yolu şeklinde kendini göstermektedir. Sulfonlar özellikle karaciğer üzerine zarar veren toksik bir maddelerdir. Belli başlı sulfonlar; P-aminosalisilik asit (PAS), izonikotinik asit hidrazid (İNH) ve ethambutol olarak tasnif edilirler. Dahası sulfonlar diğer bakterilerden çok Mycobacterium tuberculosis ve Mycobacterium leprae üzerine de etkilidirler. Bakterilerin üremesi: Bakteriler besiyerine ekildikten sonra muhtelif zaman aralıklarında gerek sayı bakımdan gerekse bakteri sayısının logaritmesi alınarak üreme dönemleri tespit edilebilmektedir. Şöyle ki; bakterilerin grafiksel olarak tespit edilen üreme dönemleri dört ana başlık altında toplanmaktadır. Bunlar: 1-Latent dönemi Bu dönemde bakteri çoğalması olmamakla birlikte madde sentezi gerçekleşmektedir. 2-Logaritmik dönemi Bu dönemde bakteri sayısı hızla maksimuma doğru ulaşma trendi göstermektedir. 3-Durma dönemi Bu dönemde bakteri sayısı sabit kalmaktadır. 4-Ölüm dönemi Bu dönem bakteri faaliyetinin sona erdiği, yani ölüm oranının arttığı dönem olarak bilinmektedir. Ölümün benzeri bir başka şekli ise otoliz olayıdır. Yani bazen bakteri hücrelerinin kendi kendine eriyip kendini bitirmesi olayına otoliz denmektedir. . Hatta hayvanların tükürük gözyaşı ve burun salgısı gibi salgılarda bulunan lizozom enzimi bile bakteri hücre çeperinin erimesine neden olabilmektedir. Genel olarak bakterilerde gözlenen koloni tipleri ise şunlardır: 1-S-kolonileri Yuvarlak, düz kenarlı, kabarık düz yüzeyli ve nemli haldeki homojen koloniler S koloniler olarak adlandırılmaktadır. Nitekim bunlar Smooth kelimesinin ilk harfine göre isimlendirilirler. Dahası bunlar koloni oluşumlarında en sık görüleni olup, aynı zamanda özel somatik antijenler bile meydana getirirler. 2-R-kolonileri Koloni yüzeyi buruşuk veya tanecikli, kenarları girintili çıkıntılı ve basık yassı koloniler R koloniler olarak bilinmekteler. Zira ‘R’ simgesi Rought kelimesinin ilk harfine tekabül etmektedir. Ayrıca S tipi kolonilerin bir kenarında R tipinde bir koloni uzantısı gelişerek neşvünema bulabilmektedir. Öyle ki her an patlamaya hazır bomba misali devasa tip olması dolayısıyla bu tip koloniler bombakolonileri olarakta tarif edilmektedir. Hatta bu tip koloniler S ve R kolonilere nispeten hem görünüm hem de başka diğer yönlerden farklılık arzederler. Şöyle ki; — S kolonileri tuzlu su içerisinde homojen suspansiyon halde bulunup R kolonileri ise tuzlu su içerisinde dibe çöken partiküller halinde bulunmaktadırlar. — S kolonileri özel serumlarla aglutine oldukları halde R kolonileri hem özel hem de başka serumlarla da aglutine olabilmektedirler. —S kolonileri ile R kolonileri arasında ki en temel antijenik yapı farklılığın, R kolonilerinde virulans azalmasının en belirgin şekilde meydana gelmiş olmasıdır. —S şeklindeki bakterinin herhangi bir deney hayvanına şırınga edilmesiyle birlikte hayvan ölmesine rağmen, R şeklinde bakterinin (veya ısı ile öldürülmüş S şeklindeki bakteri) şırınga etmekle hayvan sihhatli kalabilmektedir. Şayet R ile öldürülmüş S şeklindeki bakteriler beraber şırınga edilirse hayvanın öldüğü, fakat kanında canlı halde S şeklinde bakterilerin ürediği tespit edilmiştir. Bu olay ölü S şeklindeki bakterilerden bir maddenin canlı R bakterilere geçtiğini ve bu bakterilerin S şekline dönüşmesini sağladığını göstermektedir. 3-M-kolonileri Sümüksü görünüşlü yapışkan ve akıcı koloniler M koloniler diye isimlendirilmektedir. 4-L-kolonileri Besiyeri içerisine doğru bir çivi gibi uzanan koloniler olması dolayısıyla L-kolonileri diye isimlendirilmiştir. Hatta bu durum ilk önce birtakım mikrobiyolojik analiz çalışmaları sonucunda Streptobacillus moniliformus denilen bir cins bakteride görülmüştür. Bu yüzden Streptobacillus moniliformis kültürlerinde gözlenen kendiliğinden oluşan bu tür çivi tarzı şekillere L kolonileri adı verilmiştir. Dahası L şekilleri katı besiyerinde küçük göbekli koloni halde olup, sıvı besiyerlerinde ise küme şeklinde ürerler. Ayrıca bakterilerde L şekillerine sebep olan etkenlerin başında; “—Penisilin —Kloromfenikol —Tetrasiklinler gibi antibiyotikler ve bazı kimyasal dezenfektanlar” gelmektedir. Polymyxın ve polyen grubu antibiyotikler; Mantarlar üzerine ve hücrenin stoplazma zarını etkileyerek tesir ederler. Kloramfenikol, tetrasiklinler, eritromisin velinkomisinler ve amin glisinler; bakterilerde protein sentezini inhibe ederler. Aktinomisin; Hücre içerisinde DNA ile birleşerek RNA polimeraz enzimini inhibe eder. Vankomisin, basitrosin, ristosetin ve novobiocin gibi antibiyotikler erken dönemde hem hücre çeperlerini etkilemekte hem de oluşumlarını engellemektedirler. Mitomycinler; DNA replikasyonunu engellediğinden dolayı toksik etki yaparlar. Halojenlenmiş pirimidinler; DNA sentezi ve DNA virüslerin replikasyonunu inhibe ederler. Dezenfektan ve antiseptik maddeler Rabbül âlemin suyu hem cana can katmak için hem de su ile toprağı karıştırıp ev yapmak, porselen yapımı vs. işlerde kullanmak, hem de elbisemizi, bedenimizi, meyve ve sebzeleri yıkamak veya temizlemek için yarattı. Nasıl ki abdest almakla bedenimiz madden yorgunluğu giderilerek pak eder, ruhumuzu manen temizleyici bir vasıta kılıyorsak, aynen öyle de dezenfektan veya antiseptik maddeler kullanmakla da mikrorganizmalara karşı koruyucu sağlık zırhımızı takmış oluruz. Nitekim kimyasal dezenfektanlar mikroorganizmalar üzerine değişik şekillerde etkili olmaktadır ki, mesela bu durum daha çok hücre zarlarının fonksiyonunu bozmak, hücre proteinlerini denatüre etmek, hücre faaliyetlerinde önemli rol oynayan enzimlerin aktivitelerini bozmak veya nükleik asitleri etkilemek şeklinde cerayan etmektedir. Böylece bu etkiler sonunda mikroorganizmalar ölmüş olurlar. Kimyasal dezenfektanların seçilmesinde dikkat edilmesi gereken noktalar şunlar olmalıdır: 1-Dezenfektan maddeler mikroorganizmalar için etkili olmalı. 2-Düşük konsantrasyonda hem etki etmeli, hem de suda erimeli. 3-Diğer organik maddelerle bileşik yaparak boya ve leke oluşturmamalı. 4-Oda sıcaklığında etkili olabilmeli. 5-Ekonomik olmalı, aynı zamanda kötü kokulu olmamalıdır. Dezenfektan ve antiseptiklerin önemli etki yolları vardır. Dolayısıyla bu gerçek verilere göre sınıflandırılmış önemli dezenfektanlar şunlardır: 1-Hücre zarına etki eden dezenfektanlar. 2-Mikroorganizma proteinlerini denatüre ederek etki eden dezenfektanlar. 3-Mikroorganizma enzimlerin fonksiyonlarını bozan dezenfektanlar. 4-Nükleik asitler üzerine etkili olan dezenfektanlar. Hücre zarına etki eden dezenfektanlar: 1-Deterjanlar a-Katyonik deterjanlar. Örnek-Amonyum bileşikleri (Benzalkonium klorür, femoral, diafran ve cetavlon) b-Anyonik deterjanlar. c-İyonik deterjanlar. 2-Fenol ve fenol bileşikleri. 3-Organik eriticiler (asit ve alkaliler) olarak gruplandırılırlar. Organik eriticiler ise alkoller, kloroform, eter ve toluen gibi maddeleri kapsamaktadırlar. Enzim fonksiyonlarını bozarak etki eden dezenfektanlar ise; formol, etilen oksit, β propiolakton, kireç, sönmüş kireç ve kireç sütü, halojenler, tuzlar, oksidanlar, Ag, Hg, Cu ve arsenik gibi bileşikler olarak sahne almaktadırlar. Nükleik asitlere doğrudan etkili olmak bakımdan ise sıkça boyama metotlarından kullanılan malaşit yeşili, brillant yeşili, metilen mavisi ve jansiyen moru gibi boya maddelerini örnek verebiliriz. Belli başlı dezenfektan uygulamaları: —El antiseptiği şeklinde, —Yer, duvar, eşya, çamaşır vs. dezenfektan olarak, —Laboratuar ortamında daha steril çalışmaya yönelik olarak, —Suları kirletecek her türlü artıklara karşı ve her türlü mikrobik ortamdan arındırılmasına yönelik uygulamalarda kullanılır. Bilindiği üzere Osmanlı’nın gerçek manada medeniyet olmasının en önemli etkenlerinden biri de hiç şüphesiz temizliğe önem vermeleridir. Zira; “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” anlayışından hareketle çöpler üzerinden kokuşmayla birlikte her an yayılabilecek enfeksiyon riskine karşı şehrin sokaklarına zaman zaman kireç tozu serpiştirilirmiş. Hatta sırf bu işlerle ilgilenen vakıf bile kurulmuş. Kireç taşları bilindiği üzere kalsiyum karbonattan (CaCO3) meydana gelmişlerdir. Dolayısıyla septik çukur ve kanalizasyon temizliğinde sönmüş kireç, kireç sütü, kireç kaymağı, antiformin, fenol ve fenol türevleri kullanılmaktadır. Formol ise sporlar dâhil tüm mikroorganizmalar üzerinde mikrobisit etki yapan bir dezenfaktandır. Bilindiği gibi içtiğimiz suları dezenfekte etmek içinde genel itibariyle klor ve klor verici maddeler kullanılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki mikroorganizma deyip geçmemeli. Bakmayın siz onların öyle mikroskobik küçük canlı olmalarına. Yeter ki fırsat bulup bir şekilde vücudun herhangi bir giriş kapısından girmeye dursunlar. İşte bak, sen o zaman kızılca kıyameti. Her an hasta yatak döşek olma an meselesidir diyebiliriz. Bu yüzden canlı dokularda patojen mikroorganizmaların bulunması durumuna apse, cerahat oluşturan mikroorganizmaların (piyojen) vücudun bir kısım bölgelerinde lokalize halde apseler oluşturması veya kanda bulunmaları durumuna piyemi, bakterilerin kanda bulunmama hali de bakteremi diye tarif edilir. Hastalık etkeni mikroorganizmaların canlı dokuda üreyerek yayılmalarına ise sepsis denmektedir. Tanımlardan anlaşıldığı üzere apse, piyemi ve bakteremi deyip geçiştirmemek gerekir, derhal çaresine bakmalıdır. Bu konuda çare nedir derseniz. Gayet basit, madem antiseptik yöntemi dokulara dezenfeksiyon tarzında bir uygulama olayı işlemi, o halde insan vücudunun yüzeysel doku ve lezyonlarına odaklanmış patojen mikroplara yönelik kimyasal maddelerle öldürme işlemi dedikleri bu yönteme başvurmak en doğru yol olsa gerektir. Dezenfektan aynı zamanda dezenfeksiyon yapan etken demektir. Böylece dezenfektan ile antiseptik arasında en temel farkın; dezenfektanın vücutla doğrudan ilgisi olmayan gayeler için kullanılmış olması, antiseptiğin ise tamamen vücuda yönelik kullanılan madde olduğu ortaya çıkmış olur. Dahası vücut veya doku yüzeylerine yönelik antiseptik uygulamaları için kullanılan maddelere antiseptik, mikroorganizmaları öldüren madde veya etkiye ise germisit veya mikrobisit denmekle birlikte bu maddeler kullanıldığı bakteriye görede bakterisit, fungusit virüsit türü madde olarak adlandırılırlar. Bu arada mikropların hızla üremelerinin durdurulmasına yönelik uygulanan yöntemin mikrobiyostatikdiye tarif edildiğini belirtmekte fayda var diye düşünüyorum. Anlaşılan o ki mikroorganizmalarla baş edebilmek için sadece antibiyotik tedavisi, dezenfaktan ve antiseptik maddeler ile yetinilmemelidir. Hatta A’dan Z’ye her şeyin steril edilmesi için çaba sarfetmenin yanısıra sterilizasyon uygulamalarını da çok iyi bilmek gerekir. Şöyle ki bu tür uygulamaları maddeler halinde şöyle tasnifleyebiliriz: Sterilizasyon metotları (Sterilize edilecek maddeye göre çeşitli sterilizasyon metotları vardır): 1-)Sıcaklık ile sterilizasyon. Sıcaklıkla setirilizasyon ise üç kısma ayrılır, bunlar: a-Nemli sıcaklık ile sterilizasyon. Bu tür sterilizasyon kendi içeresinde basınçlı-basınçsız buharlı sterilizasyon tarzında iki tip yöntemle gerçekleşmektedir. Şöyle ki; Buharlı sterilizasyon buharla doymuş ortamda, yani 100 santigrat dereceden daha yüksek sıcaklıklarda yapılan sterilizasyon diye tarif edilmektedir. Dolayısıyla sterilizasyonda en çok kullanılan metot; yaş, ısı ve basınç sistemine dayalı uygulamalar olarak dikkat çekmektedir. Bunun için en uygun alet hiç kuşkusuz otoklavdır. Basınçsız buharlı sterilizasyon ise ilkel buharla doymuş bir ortamda, yani 100 santigrat dereceden düşük seviyelerde gerçekleştirilen bir yöntemdir. Nitekim bu iş için de Koch kazanı (Arnold kazanı) veya kapağı sıkıca kapatılmış halk dilinde düdüklü tencere denilen otoklavlar kullanılmaktadır. b-Sıcak suyla sterilizasyon (kaynatma, tindalizasyon). Bir insanın yüreği dağlandığında; “Ah anacığım başıma kaynar sular indi” der ya, tabii burada bahsedilen kaynar su yüreği dağlamak için değil, mikropları dağlamaya yönelik bir anlam olduğunu anlamışsınızdır. Zira Tindilizasyon’un esası sıvı maddeleri birbiri ardına, belli aralıklarla, belli bir sıcaklıklarda birkaç gün içerisinde steril etmek demektir. Dolayısıyla bu metot daha çok ayarlı ve benmari denilen aletlerle yapılmaktadır. c-Kuru hava ile sterilizasyon. Bu iş için ise etüv türü ayarlı pastör fırınları kullanılmaktadır. Şurası bir gerçek Tüberküloz basili (verem basili) ve stafilokoklar kuruluğa karşı dayanıklı olmalarına karşın kolera vibroyosu ve Neisserialar ise tam aksine hassas özellikler sergilerler. Şu halde bakterilerin kuruluğa karşı dayanıklıkları kuruma anında bulundukları ortam veya atmosferin nem oranına bağlı olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bir başka ifadeylemikroorganizmalar şu üç faktöre karşı dayanabilme özellikleri gösterirler (direnç gösterir): 1-Kuruluğa karşı. 2-Vakum konsantrasyonuna (liyofilizasyon-dondurarak kurutma) karşı. 3-Soğuğa karşı. d-Yakma veya alevle sterilizasyondur. Adı üzerinde ateş, herşeyde olduğu gibi mikroorganizmalar üzerinde de can yakmaktadır. Eski Türkler yabancı ülkelerden gelen misafirleri tıpkı Nevruz ateşinde olduğu gibi ateşle tutuşturulmuş odunlar arasında geçirdikten sonra ancak başbuğlarının huzuruna çıkarırlarmış. Niye acaba? Belli ki, her an yabancı topraklara ait bir mikrobun toprağımıza sıçrayıpta salgın hale gelmesin diye bu dâhiyane tedbiri uygulamışlar. Hakeza suyla felakete yol açan yangınların önüne de geçilmektedir. Çünkü su içerisinde ateş yanmamaktadır. 2 -)Süzme ile sterilizasyon Sıvı ortamda bulunan mikroorganizmaları süzme veya filtre etmek suretiyle sıvıların steril hale getirilmesi demek olup, bu maksat için bir takım filtreler kullanılmanın yanısıra, süzme işlemi için diyatome toprağı içeren porselen ve camtozunun da kullanıldığı artık bir sır değil. Ayrıca bu gün gelinen nokta itibariyle gerek çevreye yönelik gerekse sıvı mamüllerine yönelik son derece modern değişik tip filtre teknikleri geliştirilmiştir. Neyse ki filtreler sayesinde fabrika veya nükleer santrallerin tahliye bacalarından yayılan gazlardan bir nebze olsun korunabilmekteyiz. 3-)Kimyasal maddelerle sterilizasyon. Protein koagülasyonu ve çökelmesi en çok görülen sterilizasyon metodu olup, aynı zamanda sıcaklık, ağır metal tuzları, fenol ve formaldehit gibi maddelerin etki tarzları da bu şekilde gerçekleşmektedir. Kimyasal maddelerle yapılan sterilizasyon için en önemli uygulamaların hiç şüphesiz etilen oksitle yapılan sterilizasyon metodu olduğunu belirtebiliriz. Mesela nemli ortamda ısıtılan hücrelerin protein yapılarında SH (sülfidril bağları) grupları açığa çıkarak daha küçük peptit gruplara ayrıldıkları gözlemlenmiştir.Bu aradayapılan çalışmalar sonucundakimyasal maddelerin mikroplar üzerinde etkileri: “—Yapılarına. —Yoğunluklarına. —Mikrop ile kaldıkları zaman süresine bağlı olarak” gerçekleştiği belirlenmiştir. 4-)Işınlama ile sterilizasyon Bu metot daha çok ultraviyole ışık altında bir takım Tıbbi malzemeler ve laboratuar ortamını steril etmeye yönelik kullanılmaktadır. Günümüzde ışınlama ile sterilizasyonda ışın olarak en çok kullanılan metotların başında: “—Ultraviyole ışınları —X ışınları —Gama ışınları” yöntemleri olduğu anlaşılmaktadır. Mesela ultraviyole ışınları daha çok oda atmosferi ve bazı alet yüzeylerin dezenfeksiyonunda kullanılır. Hatta bu ışınlar sistin, trozin ve triptofan oluşumunu engelleyici etkinin yanısıra ortamda oluşan O2, H2 ve ozon gibi maddelere karşı da etki yaparlar. Ayrıcaiyonize ışınlar; β, gama, alfa ve X ışınları olarakta tasnif edilirler. Başlıca etki mekanizmaları ise: “ —Hücre maddelerin oksidasyonu, —Protein metabolizmasının önlenmesi, —Protein denatürasyonu, —Serbest amino asitlerin blokajı, —Zar geçirgenliğinin bozulması, —Enzimlerin inaktif hale sokulması” tarzında gerçekleşmektedir. Mikroorganizmalara karşı verilen mücadele için şimdiye kadar antibiyotik dedik, sterilizasyon dedik, ancak bu arada pastorizasyon olayına değinmeden es geçmek doğru olmaz diye düşünüyorum. Bilindiği üzere bir cismin veya maddenin patojen mikroorganizmalardan arındırılma işlemine dezenfeksiyon denmektedir. Aynı zamanda belli sıcaklık derecelerinde yapılan ve daha çok süt ürünlerine uygulanan dezenfeksiyon işlemine ise pastorizasyon denmektedir. Dolayısıyla sütün pastörize edilmesi kaynatma metoduna oranla çok daha birtakım avantajlar sağladığı muhakkak. Şöyle ki;­­­­­­ —Kaynatma metodu ile sütün bir kısım proteinleri koagüle olurken, pastörizasyon işlemiyle sütün yapısında asla değişiklik görülmemektedir. — Kaynatma yöntemiyle bazı bağışıklık maddeleri bozulurken, pastorizasyon metodunda bu maddeler deforma olmamaktadır. —Kaynatmayla sütteki organik fosfor, Mg tuzları ve süt şekerinin bileşiminde bazı değişiklikler olmanın yanısıra C, A ve D vitaminlerin bir kısmı bozulabilmektedir. Pastorizasyon da ise bu tür olumsuz oluşumlara asla geçit verilmemektedir. Mikroorganizmaların kontrole alınması İnsanları ve hayvanları hem içten hem de dıştan kuşatan binlerce mikroplar ölmediğimiz müddetçe vücudumuzun birtakım koruyucu mekanizmaları sayesinde zarar veremezler. Yine de her şeye rağmen mikroorganizmalar şu gayeler için kontrol altında tutulmak mecburiyetindedirler: —Çeşitli mikrobik hastalıkların yayılmasının önlenmesi veya tedavi edilmelerine yönelik çalışmalar için. — Gıda maddelerin bozulmadan uzun zaman saklanması ve bir yerden diğer yere nakledilmeleri için. —Mikrobiyolojik çalışmalar esnasında kontaminasyonun önüne geçmek adına steril ortamlar oluşturmak içindir. Peki, bu arada mikroorganizmaların kontrolünde kullanılan fiziksel ve kimyasal faktörler nelerdir derseniz, pekâlâ maddeler halinde şöyle açıklayabiliriz: 1-Sıcaklık. Bakterilerin sıcaklığa dayanma derecesi sıcaklığın etki süresine, bakterilerin cinsine ve bulundukları üreme dönemine bağlıdır. Ayrıca 30 santigrat derece üzerinde üretilen Chromobacter prodigiosus kırmızı pigment yapabilmektedir. Hakeza 42 santigrat derecede üretilen Bacillus anthracis ise spor yapma yeteneğini kaybetmektedir. Sıcaklık derecesi ile uygulama zamanı arasındaki ilişkileri açıklamak için ise iki tanım kullanılır: — Bir mikroorganizmayı belli zaman süreci içerisinde öldüren sıcaklık derecesi. — Bilinen bir mikroorganizmanın belli bir sıcaklık derecede ölmesi için gerekli zaman süresi. Anlaşılan o ki; normal sıcaklığın uygun olmayan limit etkisi hiç kuşkusuz düşük sıcaklık veya yüksek sıcaklık olsa gerektir. 2-Kuruluk Nitekim mikroorganizmaların kuruluğa dayanıklıkları bakterinin cinsine, bulunduğu biyolojik duruma ve ortamın su açığı derecesine bağlıdır. 3-Dezenfeksiyon. 4-Antisepsi. 5-Pastorizasyon. Bakteri sistematiği Kâinatta hemen hemen herşey bir sistematik düzen içerisinde hayat yoluna devam etmektedir.Bergey bu gerçeği bilmiş olsa gerek ki bakterilerin sistematiğini yapma ihtiyacını hissetmiş ve bu konuda kitap bile yazmış. Yazdığı kitap iyi incelendiğinde bakterilerin tek sınıf olarak Schizomycetes sınıfında toplandığını görürüz. Hatta bu sınıfta 10 ordo (takım) yer almaktadır. Şöyle ki bunlar; 1-Eubacteriales 2-Actinomycetes(Aktinomisetler) 3-Beggiatoales(Renksiz sülfo bakteriler) 4-Caryophanales 5-Chlamydobacteriales 6-Mycoplazmatales 7-Mycobacteriales 8-Spirochaetales 9-Hyphomicrobiales (Tomurcuklanan bakteriler) 10-Pseudomonadales diye sıralanmaktadır. EUBACTERİALES 13 familyası olup bunlardan bazıları şunlardır: 1.familya: Azot Bacteriaceae; atmosferin azotunu kullanarak organik madde yapar. Tür: Azotobacter chroccocum- Havanın serbest azotunu bağlar 2.familya: Rhizobiaceae- Patojen, simbiyoz ve saprofittirler. Tür: Rhizobiaceae; Baklagil bitkisinin kökünü yaptığı nitratları verir, buna karşılık bitkiden karbonhidrat ve mineral maddeleri alır. Agrobacterium tumefaciens; Meyva ağaçlarının kök ve gövdelerinde şişkinliklere, gal ve kanserlere sebep olur. 3.familya: Enterobacteriaceae; Birçok bağırsaklarda yaşar. Tür: Escheria Coli; kalın bağırsak (koli) bakterisidir. Proteus vulgaris; Proteinli maddeleri parçalayarak çürüme ve kokuşmaya neden olur. Salmonella typhosa; Tifo hastalığının amilidir Shigella dysenteriae; Dizanteri bakterisidir. Pasteurella pestis; Veba hastalığının amilidir. Bordetalla pertussis; Boğmaca hastalığı yapar. Brucella abortus; Sığırlarda salgın yavru atma hastalığına neden olur. Haemophilus influenzae; İspanyol nezlesine sebep olur. 4.Familya: Micrococcaceae Micrococcus luteus Staphylococcus aureus; Sarı renkli iltihaplara sebep olur. Gaffkya tetragena; İltihaplanmalara sebep olur. Sarcina lutea; 5.Familya: Neisseriaceae; İnsan ve hayvanlarda parazit olarak yaşar. Neisseria meningitidis; Menenjit hastalığına yol açar. Neisseria gonorrhoeae; Bel soğukluğuna neden olur. 6.Familya: Lactobacillacea Diplococcus pneumoniae; Akciğer iltihabına (zatürre) sebep olur. Streptococcus lactis; Laktik asit fermantasyonuna neden olur. Streptococcus pyogenes; Meme, kemik iliği, orta kulak, karın zarı, beyin, akciğer, çeşitli deri ve yara iltihaplanmalarına neden olur. Lactobacillus vulgaris; Yoğurt bakterisi olup süt şekerini laktik aside çevirir. Lactobacillus caucasicus; Kefir adlı içkinin fermantasyonuna sebep olur. 7.Familya: Corynebacteriaceae Corynebacteriaceae diphtheriae; Difteri hastalığına neden olur. Corynebacteriaceae michiganense; Domateslerin meyve ve vejetatif kısımlarında yanıklara sebep olur. 8.Familya: Bacillaceae; Endospor meydana getirirler. Bacillus anthracis(şarbon bakterisi); Sığır ve koyunlarda şarbon (antraks) hastalığı meydana getirir. Bacillus subtilis; Besinlerin zehirlenmesine neden olur. Subtilin antibiyotiğini üretir Clostridium tetani; Tetanoz hastalığı meydana getirir. Clostridium perfringens; Gazlı gangrenlere, barsak iltihabı gangrelere sebep olur. Clostridium botulinum; Gıda zehirlenmesine neden olan bakteridir. ACTİNOMYCETES (Aktinomisetler) Actinomycetes misel ve spor teşkil etmeleri yönünden funguslara, hücre çeperlerinin yapısı bakımdanda bakterilere benzediklerinden bakterilerle funguslar arasında geçit teşkil ederler. Hatta bunlar mantarımsı bakteriler adını alıp, birkaç familyası vardır. ACTİNOMYCES Nocardia farcinica; pigment salgılar. Nocardia gardneri; proactinomycin antibiyotiğini verir. Actinomyces bovis; sığır ve insanda aktinomikoz hastalığı verir. BARTONELLACEA FAMİLYASI Bu familyanın üyeleri insan ve diğer memelilerin eritrositlerinde parazit olarak yaşayıp, hastalığa neden olurlar. CARYOPHANALES Caryophhanales çok hücreli flamenter halindedirler. Bu yüzden bunlara çok hücreli olan flamente ‘Trikom’ denilmektedir. CHLAMYDOBACTERİALES (kınlı bakteriler) Chlamydobacteriales 2 familyası vardır: 1-) CHLAMYDİACEAE Chlamydiaceae klamidya olarak bilinen cins ve türleri kapsarlar. Klamidiler(mikoplazmalar) insanlarda trahom, koyun ve keçilerde konjonktivis, papağanlarda ise papağan humması gibi hastalıklara sebep olmaktadırlar. Chlamydia trachomatis; İnsan ve maymunda trahom hastalığına yol açar. Colesiota conjunctivae; Keçi, koyun ve sığırda konjoktivishastalığına neden olur. Chlamydia psittaci; Papağanlarda psittakoz hastalığına neden olur. Spha erotilus natans; Fabrika su artıklarında bulunur. Spa dichotomous Leptothrix ochracea; Pas kırmızısı renginde demir hidroksit birikmesine sebep olur. 2-) CRENOTRİCHACEAE Crenothrix polyspora; Su boruların tıkanmasına sebep olur. Crenothrix putealis; Akarsu ve suyollarında yaşar. MYCOBACTERİALES Mycobacteriales’in en göze çarpan özelliği früktifikasyon denen kitleler teşkil etmesidir. Vejetatif hücreler gelişme devrelerinin bir bölümünde normal şartlara dayanıklı sporlar meydana getirirler. Bu sporlar türlere göre mikro veya makrosit (kist) diye tasnif edilirler. Bu takımın ayrıca 5 familyası vardır: MYCOBACTERİACEAE FAMİLYALARI Mycobacterium tuberculosis Örnek- M.tuberculosis(insan tipi), M. bovinus (sığır tipi), M.avium (kuş tipi) üç ayrı tip olup Tüberküloz (verem) hastalığı yaparlar. Mycobacterium paratuberculosis - Paratüberküloz hastalığı yapar. Mycobacterium leprae -Cüzzam hastalığı etkenidir. MYCOPLASMATALES Mycoplasma tales takım üyeleri sığır ve koyunlarda pleuro-pneumonia hastalığına sebep olurlar. Mycoplasma pneumoniae insanda mikoplazma pnömoni amilidir. STREPTOMYCETACEAE Streptomyceae bir tür saprofit olup bu familyanın elemanlarından antibiyotik elde edilir. Streptomyces albus; Actinomycin antibiyotiğini verir. Streptomyces rimosus; Terramycin antibiyotiğini verir. Streptomyces aureofaciens; Aureomycin antibiyotiğini verir. Streptomyces erythreus; Eritromycin antibiyotiğini verir. Streptomyces fradiae; Neomycin antibiyotiğini verir. Streptomyces niveus; Novobiocin antibiyotiğini verir. Streptomyces venezuelae; Kloromycetin antibiyotiğini verir. Streptomyces griseus; Streptomycin antibiyotiğini verir. SPİROCHAETALES Spirochaetales takımının 2 familyası vardır. 1.familya: Spirochaetea. Örnek- Spirochaeta, Saprospira, Cristispira. 2.familya: Treponemataceae üç cinsi vardır. Örnek-Borrelia paraziti. Bu ağız florasında bulunur. Borrelia buccalis; Diş kirlerinde yaşar. Borrelia recurrentis; İnsanlarda avrupa raci hummasını yapar. Treponema pallidum; Frengi (sifilis) hastalığının amilidir. Treponema paraluis cuniculi; Tavşan frengisi hastalığının amilidir. HYPHOMİCROBİALES Hyphomicrobiales de üreme tomurcuklanma ile meydana geldiğinden bunlara tomurcuklanan bakteriler de denir. Hareketli formlarda hareket polar tek flagella ile gerçekleşmektedir. PSEUDOMONADALES Pseudomonodalesin 10 familyası vardır: 1.familya: NİTROBACTERİACEAE Nitrosomonas europaea -Topraktaki amonyağı nitrit haline sokar. Nitrobacter winogradskyi- Nitritleri nitratlara çevirir. 2.familya: THİOBACTERİACEAE Thiobacillus denitrificans Thiobacillus thiooxidans 3.familya: PSEUDOMONADACEAE Pseudomonas aeruginosa; Mavi irin meydana getirir. Pseudomonas Tabaci; Tütünlerde vahşi ateş hastalığının amilidir. Xanthomonas malvacearum; Pamuklarda köşeli yaprak lekesi hastalığı yapar. Acetobacter aceti; Etil alkolü oksitleyerek sirke haline çevirir. 4.familya: CAULOBACTERİACEAE Gallionella ferruginea; demir karbonatı oksitleyerek ferrik hidroksiti yaparlar. SİDEROCAPSACEAE Siderocapsa demir bileşiği ihtiva eden bir kapsülle çevrilidir. Ferri Bacterium; jelâtinimsi bir kapsülle çevrilidir. Sirococcus; kapsülle çevrili değildir. Ferrobacillus; 2 değerli bileşikleri oksitleyerek 3 değerli Fe (demir) bileşiğine dönüşür. 6.Familya: SPİRİLLACEAE Vibrio Comma; Kolera hastalağının amilidir. Vibrio fetus; Sığır ve koyunlarda erken doğuma sebep olur. Desulfovibrio desulfuricans; Sulfat ve diğer bileşikleri hidrojen sülfüre indirger. ANAPLASMA FAMİLYASI Anaplasma familyasının tek cinsi Anaplasmadır. Tabii ki bakterileri sadece ordo bakımdan sistematize etmek yeterli değildir. Mesela üreme yönünden de kategorize edebiliriz pekâlâ. Mesela üredikleri ortamın optimum sıcaklığına göre bakteriler 3 gruba ayrılmaktadırlar. Hatta bunları tasnif edip, kısaca şöyle açıklayabiliriz: 1-Psikrofil bakteriler Soğukta yaşamayı seven bakterilerdir. Psikrofiller için optimum sıcaklık 10 santigrat derecede olup, bu bakterilere bazı toprak bakterileri ve deniz bakterilerini de dahil edebiliriz. Bazıları ise 30 santigrat derecede ölürler, bunlara obligat psikrofil denmektedir. 2-Termofil bakteriler Yüksek sıcaklık ortamda yaşamaya alışmış bakterilerdir. 3-Mezofil bakteriler Sıcakkanlı canlılarda hastalık meydana getiren bakterilerdir. Parazitler Hani ekmeğini taştan çıkarmayıpta asalak asalak gezen tipler vardır ya, maalesef onlar kendilerine zarar verdikleri gibi topluma da zarar vermektedirler. Aynen öyle de mikro âlemde de buna benzer örnekler söz konusudur. Bu yüzden mikroorganizmanın üzerinde yaşadığı canlıya konak adı verilmekte, konakladıkları canlının hücrelerine zarar veren mikroorganizmalara ise patojen mikroorganizmalar denilmektedir. Mesela konukcul yaşadıkları herhangi bir organizma üzerinde parazit olarak yaşayıpta zarar veren kemohetetrof mikroorganizmalar bunun en tipik misalini teşkil etmektedir. Hatta bu tür parazitler: 1-Obligat parazitler 2-Fakültatif parazitler diye iki kategoride tasnif edilirler. Bilindiği üzere bir kısım mikroplar organizmaların dışına çıktıkları zaman besleyici ortamlarda yaşayamamaktadırlar ki, bu tür mikroorganizmalar obligat parazitler diye bilinmektedir. Bir kısım mikroorganizmalar da organizma dışında bile saprofit olarak hayatlarını devam ettirebilirler ki, bunlara fakültatif parazitler denmektedir. Şurası muhakkak bir mikrorganizma için salt yaşadığı ortam yetmez, beslenme ve üreme faaliyetleri için bulundukları ortama bağlı kalarak birtakım maddelerin bulunması da şart gibi gözükmektedir. Bu yüzden genel olarak bulunması gereken maddeleri şöyle sıralayabiliriz: —Hidrojen verici ve hidrojen akıcı maddeler, —Karbon kaynağı, —Azot kaynağı, —Mineraller, —Gelişme faktörleri ve mineraller, —Oksijen, —Karbondioksit, —Su. Kelimenin tam anlamıyla ototrof mikroorganizmalar karbon ihtiyaçlarını karbondioksit (CO2) veya karbonatlardan, hetetroflar ise çeşitli organik kaynaklardan karşıladıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca gelişme için mutlaka gerekli, fakat mikrorganizma tarafından bir türlü sentez edilemeyipte ancak hazır olarak alınabilecek organik maddeler var ki onlar vitamin ve amino asitlerden başkası değildir elbet. O halde önemine binaen bazı vitaminler ve aminoasitleri; “—Piridoksin (B6 vitamini) —Tionin klorür —Nikotinik asit —Pantotenik asit (vitamin B5) —Riboflavin(B2 vitamini) —Biotin” diye sıralayabiliriz. Hatta bu sıraladıklarımızdan başka çeşitli enzimlerin aktivasyonu için eser miktarda olsa Mg++, Ca++, Fe++, K++, Mn++, Co++, Al++, Ra++, Cd++, Cl-, Zn++, Ni++, Cu++ gibi iyonlu elementler ve minerallerin varlığı da söz konusudur. Tabiiki mikroorganizmaların gerekli duyduğu maddeler burada bitmiyor, dahası var. Şöyle ki; mikroorganizmaların gerek duyduğu gelişmesini etkileyecek bir diğer ise nikotin amid (PP vitamini), folik asit, pimelik asit, pürin nükleotitler, pürinler, glutamik asit, glutamin, glutatyon, hematin, betain, kolin, B12 vitamin, β- alanin ve yağ asitleri gibi maddelerdir. Peki, mikroorganizmalar sadece beslenmeye mi ihtiyaç duyarlar, bunlar hiç şöyle hava alıpta solunuma ihtiyaç hissetmezler mi? İşin şakası bir yana elbette ki onların da soluk almaya hakları var. Yani mikroorganizmalar tıpkı biz insanlar gibi onlar da hayatlarının devamı için solunuma muhtaçtırlar. Bu yüzden solunumla yaşayanlara aerobik bakteriler, oksijensiz yaşayanlara aneorobik bakteriler denmiş. Bir başka ifadeyle mikroorganizmalarda solunum (biyolojik oksidasyon); aerobik oksidasyon ve aneorib oksidasyon (obligat oksidasyon) diye iki ana yoldan gerçekleşmektedir. Ayrıca bunlara ilaveten fakültatif aneorob bakteriler ve mikroaerofil bakteriler diye bilinen iki alt grup daha vardır. Mesela her iki durumda (O2 bulunması veya bulunmaması halinde) solunumlarını sürdürebilecek halde beslenip üreyebilen mikroorganizmalara fakültatif aneorop bakteriler denmiş, Brucella abortus gibi bakteriler gibi sınırlı oksijenin varlığında üreyebilen bakterilere ise mikroaerofil bakteriler olarak tanımlanmıştır. Hatta bazı bakteriler özel şartlara bağlı kalarak vejetatif şekilde direnç gösteren spor denilen oluşumlar meydana getirirler ki; bunlara sırf bu özelliklerinden dolayı endospor denmiş. Bu nedenle spor oluşturma konusunda bu tür mikro organizmalara Bacillaceae familyasından aerop olan Bacillus cinsi veya aneorop olan Clostridium cinsi bakterileri örnek gösterebiliriz. Keza Sporosarcina cinsi bakterilerin de spor yaptığı bilinmektedir. Hatta lateral mezozomların plazmitlerin eşleşmesinin yanısıra spor oluşumunda bile görevleri olduğu sanılmaktadır. İsterseniz spor oluşturan bakteriler konusuna biraz daha devam edebiliriz. Malumunuz spor bakterinin ucunda olduğu zaman terminal, ortasında olduğu zaman santral ve uca doğru bir tarafta olduğu zaman ise subterminal olarak adlandırıldığını biyoloji dersi alanlar çok iyi bilmektedirler. Hakeza yine her canlının kendine göre dış elbisesi olduğu gerçeği de bir başka bilinen olay olsa gerektir. O halde spor oluşturan bakterinin spor kısmında bile bir dış giysi olmalı, ama nasıl? Şöyle ki; spor zarını bir çeper çevrelemektedir ki, bu çeper hücre çeperine sertlik kazandıran mürein maddesinden başkası değildir. Hatta bu maddeye peptidoglikan veya mukopeptit (murein) isimleri de verilmektedir. Bunların dışında kalsiyum dipikolinat ve mürein iskeleti ihtiva eden kalın bir korteks tabakası daha var ki, bu tabaka sert spor mantosuna dönüşerek korteksin üzerini bile örtebilmektedir. Yani spor mantosunun dışında exosporium denilen lipoprotein ve amino şekerler ihtiva eden gevşek bir örtü olduğu anlaşılmaktadır. Böylece dış şartların uygun hale gelmesi ve akabinde korteksin parçalanması sonucu vejetatif hücrenin dışarıya çıkmasıyla birlikte germinasyon (çimlenme) olayı gerçekleşmektedir. Derken “Her dem yeniden canlar doğar” gerçeğini bir kez daha ruhumuzun derinliklerinde hissetmiş oluruz. Demek ki bakterilerin hücre çeperlerinde bulunan mürein tabakasının dışında diğer tabakalarda lüzumsuz katmanlar değilmiş meğer. Nitekim; “—Lipoprotein tabakası: Bağlantı katmanı, —Dış zar tabakası: Çepere seçicilik özelliği kazandırmakta, —Lipopolisakkarit tabakası: Endotoksinleri oluşturmakla” görevli oldukları ortaya çıkmaktadır. Bakterilerin bunlara ilaveten manto oluşturma yetenekleri de var. İşte bu yetenekleri sayesinde birçok bakterinin hücre çeperinin dışında oluşan sert mukoid tabakaya kapsül adı verilmektedir. Kapsül genellikle polisakkarit yapıda olmakla beraber bazı bölgeleri polipeptit veya protein içermektedir. Hatta bu arada kapsül oluşumunda bir takım genetik değişme, çevre ve kültür şartlarının etkili olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca protein içeren bakterilerin kapsül oluşturması genellikle virulansla ilgili apayrı bir durum olarak karşımıza çıkabilmektedir. Herşeyden öte bakteriler için kapsül o kadar mühim ki, herhangi bir bakteri kapsülünü kaybettiğinde patojenik etkisinin azalabildiği gözlemlenmiştir. Mikroorganizmaların beslenmesi ve üretilmesi Galiba dünyada en kolay iş ekmek yemek o da çiğnemeden geçmiyor maalesef. Yani bu basit gibi görünen yemek eyleminde bile çiğneme enerjisi harcamadan beslenme olayı gerçekleşemiyor. Halk tabiriyle “armut piş ağzıma düş” anlayışı yaratılış gerçeğine aykırı bir durum zaten. Zira bu gerçekler ışığında bütün canlılar nesillerini sürdürebilmek için bir şekilde değişik hammadde kaynaklarından enerji sağlamaktalar ki, bu enerji sağlama olayına metabolizma denmektedir. Bu yüzden metabolizma; anabolizma ve katabolizma diye iki grupta değerlendirilmektedir. Anabolizma; basit yapılı moleküllerin daha karışık moleküllerin yapısında kullanılmak üzere biyosentez edilmesi, katabolizma ise kompleks moleküllerin parçalanma veya ayrıştırılma işlemi demektir. Ayrıca virüsler dışında mikroorganizmalar elde ettikleri besin maddelerini hücrenin dışında parçalayıp sindirdikten sonra ancak faydalanabilmektedirler ki; bu tip beslenme halofitik beslenme diye bilinmektedir. Yine bir başka husus ise bakteri metabolizmasında gerek enerji oluşumu gerekse enerji kullanılması olayında çok değişik tipte kimyasal reaksiyonların devreye girdiği gerçeğidir. Şöyle ki; kimyasal ya da ışık enerjisinin biyolojik şekle çeviren enerji oluşum tipleri; aerop solunum, mayalanma ve fotosentez olayı şeklinde sahne aldığı gibi, hemen hemen tüm hücre tiplerinde enerji elde edilirken adenizin trifosfat (ATP) adında ikinci bir enerji oluşumuna daha ihtiyaç duyulduğu apayrı gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Hani insanlar arasında öyleleri var ki bir başkalarının yardımına gerek duymadan tüm işlerini halledebilmekteler. Bu yüzden bu tip kişiler toplum tarafından üretken insanlar olarak değerlendirilirler. Ayrıca üretken insanların tam tersi durumda olanlar var ki, onlar maalesef başkalarının yardımı olmaksızın hayatta tutunamamaktalar. Belli ki sosyal hayatta yaşanan bu olaya benzer bir durumun mikro âlem için de geçerlidir. Çünkü enerji elde etme için organik maddelere ihtiyaç göstermeksizin üretken yaşayabilen mikroorganizmalara ototrof mikroorganizmalar denilmesi bunun teyit ediyor zaten. Hatta ototrof canlıların da kendi aralarında alt gruplara ayrılanları var. Mesela; öyle ototrof organizmalar var ki kendilerine gerekli olan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonundan elde edip, bu tip mikroorganizmalara kemotrof mikroorganizmalar adı verilmektedir. Öyleleri de var ki enerjilerini daha çok güneşten temin ederler, bu yüzden bunlara da fototrof mikroorganizmalar denmektedir. Ototrof canlılara üretken demiştik, peki üretken olmayanlar var mı derseniz. Elbette ki var, bunlar hetetrof canlılardan başkası değildir. Nitekim bu tür mikroorganizmalar beslenebilmesi için en az bir çeşit organik maddeye gerek duymaktalar. İşte bu özelliklerinden dolayı olsa gerek hetetrof mikroorganizmalar diye isimlendirilmişler. Dahası söz konusu bu hetetrof canlılar tıpkı ototrof canlıların bir başka versiyonu olarak enerji elde ediş tarzlarına göre kemohetetrof ve fotohetetrof diye sınıflandırılmaktalar. Ayrıca bir kısım kemosentetik hetetrof mikroorganizmalar var ki, bunlara başka canlı organizmaların dışarı atılmış metabolik artık ürünler üzerinde çürükcül yaşamalarına nispeten saprofit mikroorganizmalar denilmekte. Dolayısıyla biz insanlar ölür ölmez çürümemizi saprofit bakteriler sağlamaktadır. Şurası muhakkak mikroorganizmaların gelişme ve üremeleri için üretkenlik, enerji, hammadde yetmiyor, ayrıca fiziki ve kimyasal faktörlerin optimal düzeylerde olması icap ediyor. Dolayısıyla olması gereken fiziki ve kimyasal faktörleri: “—Hidrojen iyonu konsantrasyonu (PH), —Sıcaklık, —Oksidasyon-redüksiyon potansiyeli, —Ozmotik basınç” tarzında sıralayabiliriz. Mesela mikroorganizmalar osmotik basınç yoluyla aldıkları K (potasyum) iyonu sayesinde hücre yapıları dengede kalabilmektedir. Dahası hücre içi iyon dengesi pozitif (+) yüklü organik madde olan putressin(çürüklük)’in dışarıya atılmasıyla gerçekleşebilmektedir. Ayrıca mikroorganizmaların büyük çoğunluğu PH 6–8 (ortalama PH 7)’e ayarlı bir denge ortamında üreme yapmakla birlikte asit ortamda iyi gelişme gösteren mikroorganizmalar da var elbet. Bu tür mikroorganizmalar: “—Mayalar —Funguslar —Laktobasiller —Asetobakteri —Vibrio cholerae —Toprak bakterileri” diye bilinmektedir. Bakterilerin anatomik yapısı Bilindiği üzere bakteriler prokaryot organizmalar olduklarından ister istemez, bütün bakteri hücrelerin hepsinde ortak olan yapılar; “—Hücre zarı, —Stoplazma, —Nükleus zarı” tarzında biçim almaktalar. Hatta bazı bakteri türlerin stoplazmasında; “—Volutin —Lipit —Glikojen veya nişastadan yapılı inklüzyon granülleri” bile vardır. Tabii bu sıraladıklarımız bakterilerin dış kısmı ile hususlardır. Ayrıca bunların içyapıları söz konusu olup, sanki bakteriler Yunusca; “Bir ben var bir de benden içeru” dercesine nükleus kısım edinmişlerdir. İşte için de içi diyebileceğimiz bu iç bölgeye nükleoplazma denmekte. Hatta bakteri dünyasının bu iç âlemi iyi incelendiğinde; iç kısımda yer alan nükleusun kromozom ipliği içerdiği görülecektir ki; bu durum bakterilerin kromozom ipliğine sahip olmakla genetik bakımdan haploit olabileceklerine işarettir. Anlaşılan o ki bakterilerin anatomik yapısını sadece hücre zarı, stoplazma ve nükleus zarı belirlememektedir. Gerektiğinde basit sandığınız bir kirpik bile bakteri âlemini oluşturan üyeler arasında ayırd edici özellik katabilmektedir. Şöyle ki; sırf kirpiğin morfolojik yapısından hareketle bakteriler kirpiklerin durumuna göre şöyle adlandırılmışlardır: 1-Antik bakteriler Yani bunlar kirpikleri bulunmayan bakterilerdir. Örnek: Shigella, Corynebacterium, Diphtheria, Bacillus anthracis. 2-Monotrik bakteriler (Bir tek flagellası olan bakteriler) Bakterilerin ucunda tek bir kirpik bulunmaktadır. Örnek: Vibrio cholerae. 3-Amfitrik bakteriler Her iki ucundada birer kirpik bulunan bakterilerdir. Örnek: Vibriolar. 4-Lofotrik bakteriler Bir ucunda püskül gibi bulunan bakterilerdir. Örnek: Bacterium cyaneum. 5-Peritrik bakteriler (çok kamçılı bakteriler) Bütün yüzeye yayılmış şekilde kirpikleri bulunan bakterilerdir. Örnek: Eubacteriales ordosuna giren türler böyledir. Kirpik romantik hikâyelere bile konu olmuş ve seven ve sevilen arasında güçlü bağ oluşturabilmekte. Madem kirpik gerçeği var, bakteri içinde bir anlamı olsa gerektir. Biz en iyisi mi Allah’ın hikmetinden sual olunmaz deyip şimdilik bakteri kirpiğin yapısının protein olduğunu, aynı zamanda flaman, çengel ve bazal cisim olmak üzere üç ayrı kısımdan oluştuğunu bilmek yeterli diye düşünüyorum. Hakeza gram negatif çomakların elektron mikroskobu ile yapılan incelemesinde hücre zarlarında kıl gibi çıkıntıların çıktığı farkedilmiştir ki, bu uzantılara fimbriyalar veya piluslar (latince saç anlamında) adı verilmektedir. Ayrıca fimbriyalar; —Basit fimbriyalar —Seks fimbriyalar diye iki ana kategoride incelenmektedir. Genelde basit piluslara lâteks partükülü, eritrosit ve barsak glikoproteinleri gibi maddelerin yapışması için ihtiyaç var, seks piluslarına ise daha çok bakteri konjugasyonunda verici (donör) hücre ile alıcı (resipient) hücre arasında temas kurmak için gerek duyulmaktadır. Aslında bakteriler mikrop veya jerm olarak bilinmekle beraber temel ayırd edici olarak daha çok; “1-Kok (coccus bakteriler) 2-Çomak (basillus bakteriler) 3-Spral (sprillum bakteriler) olmak” üzere üç şekilde adlandırılmaktadırlar. Şöyle ki bulunuş pozisyonlarına göre Coccus’lar bölünme sonunda birbirinden ayrıldıklarında ortamda tek görülürler ki, buna micrococcus veya monococcus denmektedir. Şayet bakteriler eksenleri üzerinde tek yönde bölünerek yapışık koklar şeklinde zincirimsi dizilirseler bu durumda streptococcus adını alırlar. Üzüm salkımı şeklinde küme yapılı kok durumuna geçerlerse staphylococcus diye isimlendirilirler. Hakeza birbirine dik iki yönde bölünerek dörtlü grup oluşturuyorlarsa tetra, şayet bu bölünme sonucunda 8, 12 ve 16 koktan oluşan muntazam kümelere ayrılıyorlasa sarsina (sarsinlar) adı verilir. Bu arada kok bakterilerine örnek verecek olursak; insanda bel soğukluğuna yol açan Neisseria gonorrhoeae, menenjit hastalığı yapan Neisseria meningitidis ve zatürre hastalığı yapan Streptococcus pneumoniae gibi bakterileri pekâlâ verebiliriz. İkinci tip çomak bakteresinden bahsedecek olursak, bilindiği üzere küçük harfle başlayan basil kelimesi tüm çomaklar için, büyük harf ve italikle yazılan Basillus kelimesi ise bir cinsi ifade etmek için kullanılmaktadır. Mesela bazı çomak bakteriler küçük ve koklara benzer şekillerde bulunur ki bunlara koli basili adı verilmektedir. Bazı çomakların yan kenarları ise Salmonella ve Shigella cinslerde olduğu gibi birbirine paralel ve uçları yuvarlaktır. Bir kısım çomakların yan kenarları da Bacillus anthracis olduğu gibi düz ve köşeli biçimdedir. Hatta bazı çomaklar Bacillus anthracis (şarbon bakterisi) ve Haemophilus ducreyi cinslerde olduğu gibi bölündükten sonra birbirinden ayrılmayacak biçimde bir bütün halde zincir teşkil ederler. Her ne şekilde olurlarsa olsun şimdilik çomak bakterileri için Corynebacterium diphtheriae bakterisini tipik örnek olarak verebiliriz. Nitekim bu tür bakteri difteri hastalığının amili olup genelde kibrit çöpleri ve çin harfleri gibi gruplar halinde görülür. Diğer üçüncü bakteri tip ise Spral (sprillum bakteriler) bakteriler olup, bunların bir kıvrımlı olanlarına Vibrio, birçok kıvrımları olanları da spirillum diye adlandırılır. Spiral şekilde ve yumuşak vücutlu olanlara ise spiroket adı verilmektedir. Şurası muhakkak ki Spiroketler; “Borrelia, treponema, leptospira” olmak üzere üç cins olup, bunlardan Treponemalar spral şeklinde, Leptospiralar elbise askısı veya S şeklinde, Borrelialar ise 3 veya 7 kıvrım halde konumlanan bakteri çeşitleridir. Bakteriler genel itibariyle uygun ortamlarda aynı hücre biçimleri oluşturup, ancak çok eski kültürlerde değişik ve düzensiz biçimde bulunurlar. Keza kokların büyük balon veya biçimsi, yuvarlak, çomak olanların uçları şiş yuvarlak ve düzensiz biçimlere dönüştüğü görülür ki; bu tür yapılara involüsyon (envolüsyon) veya yozlaşma şekilleri denmektedir. Zira Yersinia pestis; veba hastalığının amili olup organizma içerisinde involüsyon tarzı düzensiz şekillere girebilmektedirler. Mikroorganizmalara genel bakış Mikroorganizmaları topyekün incelemenin mümkün olmadığı anlaşılınca bilim adamları bu alanla ilgili ister istemez branşlaşmaya gitmek zorunda kalmışlardır. Çünkü mikro âlem her ne kadar kelime olarak küçük âlem diye teleffuz edilse de incelendiğinde büyük âlem olduğu görülecektir. İşte bu gerçeklerden hareketle bilim dünyası mikrooganizmaları genel itibariyle protista âlemine mensup canlılar olarak ele alıp, zaman içerisinde Mikrobiyoloji bilim dalını mikroorganizmaların bulundukları yer veya buralarda yaptıkları faaliyetler gözönünde bulundurularak; “ —Toprak Mikrobiyoloji, —Endüstriyel Mikrobiyoloji (fermantasyon mikrobiyoloji), —Gıda Mikrobiyoloji (et, süt, su mikrobiyoliji), —Tıbbi Mikrobiyoloji, —Veteriner Mikrobiyoloji” diye değişik isimler altında dallara ayırmışlardır. Bunlardan başka bulundukları ve fonksiyonel oldukları yerlere göre deniz mikrobiyoloji, nehir, kanalizasyon, kaplıca, petrol, çok özel olarak mide ve barsak, rumen (işkembe) mikrobiyoloji gibi birçok mikrobiyoloji dalları da türemiştir. Mikrobiyolojinin ilgilendiği bir başka Protista diye isimlendirilen bir grup canlı âlemi daha var ki, bu tür canlılar birbirlerinden ancak ökaryot ve prokaryot diye iki hücre tip oluşturması sayesinde ayırd edilebilmekteler. O halde bu durumda protozoanın sınıflandırılmasını genel itibariyle şöyle sıralayabiliriz: 1-Mastıgophora: Kamçılı protozoalardır (Flagella). 2-Rhizopoda: Ameboid protozoa. 3-Sporozoa: Parazit yaşayan tek hücreli protozoadır. 4-Ciliata: Silli protozoalardan olup en gelişmiş sınıfın üyesi olarak bilinmektedirler. Ayrıca ciliataların hücre yapıları sert bir pellikül ile çevrili olup, orjinleri ise stoplazma kaynaklıdır. Tatlı suda yaşayan cinslerin de ise su dengesini korumak için yapılarında kontraktik vakuoller bulunmaktadır. Anlaşılan o ki basit protistalar grubu bakteriler ve mavi yeşil alglerden oluşup, yüksek protistalar grubuna ise daha çok algler, protozoa, funguslar ve cıvık mantarlar girmektedir. Mesela bunlara arasında mavi-yeşil algler daha çok mavi yeşil bir renge sahip olmalarıyla dikkat çekmektedirler. Belli ki mavi-yeşil alglere bünyelerinde var olan karotenoid, klorofil ve aksessuar pigmentler bu görünümü sağlamaktadır. Ayrıca bazı alglerde kırmızı pigmentlerde bulunmaktadır. Funguslar ise malum olduğu üzere hepimizin çok yakından tanıdığı; “—Küfler. —Mayalar”dan başkası değildir elbet. Bilindiği üzere mayalarda çoğalma olayı; “—Seksüel —Aseksüel” tarzında cerayan etmektedir. Mesela seksüel çoğalmada stoplazma ve çekirdeklerin kaynaşıp bir hücre halini alır ki buna zigospor adı verilmektedir. Hatta bu olay daha çok kendini bir askus şeklinde göstermektedir. Eşeysiz çoğalma ise; bölünerek, tomurcuklanma ve spor oluşturarak meydana gelmektedir. Yine malum olduğu üzere Lois Pasteur mayalamayı bakterilerin yaptığını keşfetmesiyle birlikte endüstriyel alanında yeni bir sektörün doğmasına vesile olmuştur. Bu yüzden Endüstride kullanılan kültür mayaları; “-Şarap mayaları —Bira mayaları —Hamur mayaları” şeklinde tasnif edilirler. Bunlar aynı zamanda hepsi Saccharomyces cinsinin çeşitli tür ve tipleri olarak bilinmekteler. Bu arada sırası gelmişken Fungusları sınıflandırıp, haklarında kısa tanımlar yapabiliriz. Şöyle ki; 1-Phycomycetes (sistematik bitki hastalıklarına yol açan funguslar)- Sporangium içerisinde aseksüel sporlar oluşturur. 2-Ascomycetes-Mayalar bu sınıfa girer, hif uçlarında koloniler var. 3- Basidiomycetes (küf mantarları ve şapkalı mantarlar) - Üreme bazidium ile gerçekleşir. 4-Fungi İmperfecti (gelişmemiş mantarlar) - Bu cinsin daha henüz üreme şekilleri bilinmeyen gruplardır. Tabii funguslar konusu burada bitmiyor. Dahası var. Şöyle ki; Funguslar miselyum denilen kitleler teşkil eden hiflerin dallanmasıyla üreyen mikroorganizmalardır. Bu arada fungusların bizatihi kendileri değilde ürettikleri birtakım değişik türden toksik maddelerin sebep olduğu hastalıklara mikotoksikozlar denmektedir. Mikotoksinler ise çeşitli patojen funguslar tarafından sentezlenen ve alındıkları zaman insan ve hayvanlarda latent, akut ve kronik karakterde zehirlenmelere sebep olan bir tür toksik maddeler diye tanımlayabiliriz. Nitekim bir defasında veya çok miktarda alınan mikotoksinler genellikle akut mikotoksikozlara sebep olmakla birlikte bazı durumlarda hiçbir klinik tablo görülmeyebilirde. İşte bu yüzden klinik durum arzetmeyen sendroma latent enfeksiyon denmektedir. Yine de şurası bir gerçek mikotoksikozlar (mikotoksinlerin sebep olabileceği hastalıklar) genellikle kroniktirler. Fungusları insan ve hayvanlarda yerleştikleri yere veya hastalık yaptıkları bölge üzerinde oluşturduğu patojenik etkisine göre; aşağıda üç başlık altında inceleyebiliriz. “1-Dermatomikozlar. Genellikle deri, saç, kıl tüy ve tırnakların keratinize kısımlarına yerleşen funguslar dermatomikozlar olup başlıca 3 gruba ayrılırlar. Bunlar: —Trikofiton cinsi — Microsporum cinsi —Epidermofiton cinsi olarak bilinirler. 2-Deri altı mukozlar Deri altı mukozlar ise insan ve hayvanlarda deri altlarında ve deri altı lenf yollarında yerleşen funguslar olarak bilinmektedirler. Örnek–1 Rhinosporidium cinsi; İnsan ve hayvanlarda burun mukozasında hastalık yapar. Örnek–2 Sporotrichum cinsi; Bacak derisinin veya deri altı lenf yollarının ülserleşmesi şeklinde hastalık yapar. 3-Sistemik mukozlar. Çeşitli doku ve iç organlara yerleşerek hastalık yapan funguslar sistematik mukozlar olarak bilinmektedir. Zira bunlar canlıların sindirim sisteminde fakültatif patojen olarak bulunurlar. Şöyleki; a-Actinomyces cinsi; İnsan ve hayvanların sert dokularında ve dilde yerleşerek hastalık yapar. Ayrıca insanın karaciğer, eklem, genital organ, göz vs. yerlerine de yerleşirler. b-Aspergillus; Solunum yollarında yerleşen ve bütün vücuda yayılan cinstir. c-Blastomyces; özellikle deri, akciğer, kemik, sinir sistemi diğer organlarda hastalıklar yapar. d- Histoplasma cinsi; Akciğerde lokalize olup, tipik hastalık etkenidirler. e-Candida cinsi; Sindirim sistemi mukozasında hastalık yapar. f-Coccidioides cinsi; İnsan ve hayvanlarda genellikle solunum sistemine yönelik hastalık yapar. g-Cryptococcus cinsi; Ağız ve burun mukozasına yönelik hastalıklar yapar. Ayrıca Mikotoksikozların bakteri enfeksiyonlarından ayrılan özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: — Bulaşıcı değildir. —Vücuda girdiklerinde immunolojik bir cevap oluşturmazlar. — Kimyasal ilaçlara karşı duyarsızdırlar. Şayet Mikotoksinler etkiledikleri organ ve dokulara göre değerlendirecek olursak şöyle sıralanabilir: 1-Hepatotoksinler: Karaciğeri etkileyen ve hücrelerinde bozukluklar meydana getirir. 2-Nörotoksin ve Mikotoksinler: Sinir sisteminde arızalara yol açan toksin maddelerdir. Mesela Sitreoviridin bunlar arasındadır. Ayrıca mikotoksinler önemli kas nekrozları ile zehirlenmenin akabinde miyoglobinemi ve hiperkalemiye de sebep olurlar. 3-Alimenter kanal toksinleri: Mukozoda ülserleşme ve hemorajiye neden olurlar. Mesela Trikotesenler bu gruba dâhil toksinlerdir. 4-Dermato toksinler: Deriyi doğrudan etkileyen toksinlerdir. Bu toksinlere Stakibotriotoksin örnek verilebilir. 5-Nefrotoksinler: Böbreklerde bozukluklar yapar. Örnek-Sitrinin ve okratoksin-A 6-Solunum sistemi toksinleri; Solunum yollarında olumsuz etki yapan toksinlerdir. 7-Genitotoksinler; Genital yollarda birtakım arızalara yol açan maddelerdir. 8- Teratojenik etki; mesela epilepsi ilaçları ve bir takım psikoaktif maddeler bu kapsamda değerlendirilmektedir. 9-Karsinojenik etki; Karaciğer kanserinin oluşmasına neden olur. RİCKETTSİALES Ricketsialar Artropodlardan bit, pire ve kenelerin hücreleri içerisinde obligat parazit olarak yaşayıp, viruslarla bakteriler arasında geçit teşkil eden varlıklardır. Ricketsialar ilk defa Amerikalı H.T. Ricketts tarafından Rocky mountain (lekeli humma) ve tifosa yakalanmış hastaların kanlarından elde edilmiştir. Rickettsia cinsi türleri: Rickettsia prowazeki - Bitler vasıtasıyla insana geçip epidemik tifüse sebep olurlar. Rickettsia typhi -Endemik tifusun sebep olup, pireler vasıtasıyla insana geçmektedir. Rickettsia rickettsi -Kayalık dağı lekeli humması denilen hastalığın sebebidir. Rickettsia conori -Akdeniz kene tifüsü (Marsilya humma) denen hastalığın sebebidir. Rickettsiaceae familyası cinsleri Rickettsia, Coxiella, Cowdria, Rickettsiella(Gammaproteobacteria), Neorickettsia, Symbiotes, Wolbachia ve Ehrlichia’dır. Erhlichia; Cowdria keneleri, koyun, keçi ve sığırlar yoluyla taşınıp hastalık yapar. Rickettsiella türleri kınkanatlıların hücreleri içerisinde hastalık yapmaktadır. Coxiella burnetii ise insanlarda Q humması hastalığı meydana getirmektedir.

http://www.biyologlar.com/antibiyotikler-asilar-ve-mikroorganizmalar

Helicobacter pylori

Helicobacter pylori (Helikobakter pilori- Hp) mide ve duodenum'um çeşitli alanlarında yerleşen, gram (-), mikroaerofilik bir bakteridir. Yerleştiği yerlerde kronik enflamasyona neden olur. Bu kronik enflamasyon sonucunda duedenum ülseri, mide ülseri ve mide kanseri gelişebilir. Önceleri Campylobacter pylori olarak adlandırılan bu bakteri, yapılan birçok araştırmanın sonucunda 1989 yılında Camplobacter ailesine ait olmadığına karar verilmiş ve kendi adıyla anılan Helicobakter ailesine taşınmıştır. Dünya'da insanların %50'sinden fazlasının üst gastrointestinal bölgede H. pylori taşımaktadır. Enfeksiyon gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülmektedir. Bununla beraber, H. pylori ile enfekte insanların %80'den fazlası asemptomatiktir. Birçok kişi kronik H.pylori enfeksiyonu geçirse de herhangi bir semptom göstermez. Bazılarında ise mide ve duodenal ülserler de dahil olmak üzere birçok ciddi probleme neden olabilir. Ülserler çeşitli semptomlara neden olabilir veya hiçbir semptom göstermeyebilir. Sık görülen şikayetler; ağrı veya sızı (genellikle üst abdomende), şişlik, çok az yemek yedikten sonra dahi doyma hissi, iştah eksikliği, bulantı, kusma, koyu renkli gayta'dır. Bunlara ek olarak, kanamalı ülserler yorgunluk hissi ve düşük kan sayımına neden olabilir. Helikobakter pilori (Hp); spiral yapıda, mikroaerofilik gram (-) bir bakteri olup yaklaşık 3 mikrometre uzunluğunda ve 0.5 mikrometre çapındadır. Oksijenli solunum yapar ancak yaşayabilmesi için atmosferdeki oksijen oranı çok fazladır. Daha düşük oranda oksijen bulunan ortamlarda üreyebilirler, bu nedenle bu bakterilere mikroaerofilik (%1'den az oksijenli ortamda yaşayabilen) bakteri denir. İntestinal bakteriler tarafından üretilen moleküler hidrojenin (H2) oksidasyonu yoluyla enerji üretmeye yarayan hidrojenaz enzimini ihtiva eder. Bu enzimin yanı sıra katalaz, oksidaz ve üreaz enzimlerine de sahiptir. Üreaz enzimi; mide mukozasının iç kısmında mukus tabakasının içerisine yerleşen bu bakteriyi, üre'den oluşturduğu bazik bir ürün olan NH3 (amonyak) sayesinde mide asitinden kendini korur. Yoksa asit ortama dayanaksız, çok narin bir bakteridir. Ayrıca biofilm oluşturma özelliği de vardır. H. pylori 5 major dış membran proteini (OMP) ailesine sahiptir. Bilinen en büyük aile adhezyon proteinleridir. Diğer 4 aile ise porinler, demir transporterları (taşıyıcıları), flagellum-ilişkili protein ve fonksiyonu bilinmeyen proteinlerdir. Diğer gram-negatif bakteriler gibi, H. pylori'nin dış membranında da lipopolisakkarit (LPS) ve fosfolipitler bulunur. Ayrıca dış membranında kolesterol de ihtiva eder ki, bu H. pyloriden başka çok az bakteride daha bulunmaktadır. Flagella sayesinde tüm gastrik ve enterohepatik Helikobacter türleri hayli hareketlidir, H. pylori ise 4-6 adet flagellaya sahiptir. Helikobakter pilori (Hp); spiral yapıda, mikroaerofilik gram (-) bir bakteri olup yaklaşık 3 mikrometre uzunluğunda ve 0.5 mikrometre çapındadır. Oksijenli solunum yapar ancak yaşayabilmesi için atmosferdeki oksijen oranı çok fazladır. Daha düşük oranda oksijen bulunan ortamlarda üreyebilirler, bu nedenle bu bakterilere mikroaerofilik (%1'den az oksijenli ortamda yaşayabilen) bakteri denir. İntestinal bakteriler tarafından üretilen moleküler hidrojenin (H2) oksidasyonu yoluyla enerji üretmeye yarayan hidrojenaz enzimini ihtiva eder. Bu enzimin yanı sıra katalaz, oksidaz ve üreaz enzimlerine de sahiptir. Üreaz enzimi; mide mukozasının iç kısmında mukus tabakasının içerisine yerleşen bu bakteriyi, üre'den oluşturduğu bazik bir ürün olan NH3 (amonyak) sayesinde mide asitinden kendini korur. Yoksa asit ortama dayanaksız, çok narin bir bakteridir. Ayrıca biofilm oluşturma özelliği de vardır. H. pylori 5 major dış membran proteini (OMP) ailesine sahiptir. Bilinen en büyük aile adhezyon proteinleridir. Diğer 4 aile ise porinler, demir transporterları (taşıyıcıları), flagellum-ilişkili protein ve fonksiyonu bilinmeyen proteinlerdir. Diğer gram-negatif bakteriler gibi, H. pylori'nin dış membranında da lipopolisakkarit (LPS) ve fosfolipitler bulunur. Ayrıca dış membranında kolesterol de ihtiva eder ki, bu H. pyloriden başka çok az bakteride daha bulunmaktadır. Flagella sayesinde tüm gastrik ve enterohepatik Helikobacter türleri hayli hareketlidir, H. pylori ise 4-6 adet flagellaya sahiptir. Enfeksiyonun teşhisi genellikle dispeptik semptomların varlığı ve H. pylori enfeksiyonunu gösteren testler yapılması sonucunda konur. Bakterinin antikorlarının varlığını kanıtlamak için kan testi, Dışkıda helikobakter antijen testi, veya üre-nefes testi yoluyla noninvaziv olarak H.pylori enfeksiyonu varlığı tespit edilebilir. Bununla beraber, H.pylori enfeksiyonunu saptamak için daha güvenilir yöntemler; mideden doku parçası alarak hızlı üreaz testi, histolojik inceleme, ve mikrobiyal kültürdür. Bu testlerin hiçbiri hatasız değildir. Biyopsi için alınan materyalin lokalizasyonuna bağlı olarak biyopsi yönteminde dahi hata payı vardır. Mesela, kan antikor testi %76 ila %84 sensitive (hassaslık) oranına sahiptir. Bazı ilaçlar H. pylori üreaz aktivasyonunu etkilediğinden, üre testlerinin yanlış negatif sonuç vermesine sebep olabilir. H. pylori üst gastrointestinal hastalıklarının en sık sebebidir. Bu enfeksiyonun eradikasyonu dispepsi, gastrit, peptik ülser semptomlarını azaltcaktır ve belki de mide kanseri önlenecektir. Antimikrobiyal direncin artması, bu bakterinin önlenme stratejilerine ihtiyacı arttırmaktadır. Fare modelleri üzerinde yapılan aşı çalışmaları umut verici sonuçlara sahiptir. Araştırmacılar değişik adjuvanlar, antijenler ve immun sistemin korunmasında en uygun yöntemi anlamak için immunizasyon yolakları üzerinde çalışmaktadır. Araştırmacıların çoğu daha yeni hayvan çalışmaları safhasından insanlar üzerinde yapılan çalışmalara geçmiştir. H. pylori enfeksiyonuna karşı geliştirilen intramusküler bir aşının Faz I klinik çalışmalar sürmektedir. Bakterinin keşfedilme tarihi olan 1982'den önce sigara, alkol, kafein, asit, baharatlı yiyecekler ve stres ülserin temel nedenleri olarak kabul ediliyordu. Hastaların çoğuna uygulanan tedaviler semptomları azaltmakla birlikte, etken olan enfeksiyon ortadan kaldırılmadığından kalıcı bir çözüm oluşturmaktan uzaktı. Artık ülserlerin büyük bir kısmına HP’nin neden olduğunu biliyoruz. Uygun antibiyotik kullanımı ile hastaların çoğunda enfeksiyon başarıyla ortadan kaldırılmakta ve ülserin yeniden oluşma olasılığı çok azalmaktadır. Günümüzde, Hp antibiyotikler ile proton pompası inhibitörleri gibi mide asidini baskılayan ilaçların bir kombinasyonu kullanılarak başarıyla yok edilebilmektedirler. Mide çeperinin direncini azaltarak mide asitlerinden etkilenmesini sağlayan bakteri ayrıca mide kanserine de yol açmaktadır. Midenin ph'ında bile yaşayabilen bir bakteri olduğundan tedavi için güçlü antibiyotikler kullanılmalıdır. Dünya nüfusunun üçte biri ile yarısı arasında bir kesim Hp bakterisini taşımaktadır. Son yıllara kadar gözden kaçırılan bu bakteri, hemen hemen tüm gastrit ve ülser ile bazı mide kanseri vakalarının ardında yatan neden olarak açıklanmaktadır. Uzun yıllar çektikleri mide rahatsızlığının Hp'den kaynaklandığından habersiz sayısız kişi pek de yararını görmedikleri anti-asit ilaçları kullanmaktaydı. Ülser uygun antibiyotik tedavisiyle çoğunlukla bir haftada ortadan kaldırılabilmekte iken, yapılan bir araştırma ABD'de ülser tedavisi için yazılan reçetelerin sadece %3'ünün antibiyotik içerdiğini ortaya koymuştur. Hp sebep olduğu kronik mukozal inflamasyon ile uzun dönemde başka faktörlerle beraber mukozanın değişimine katkıda bulunarak mide kanseri gelişmesinde rolü olabilir. Ayrıca son zamanlarda gastroenteroloji dışında şeker hastalığı, koroner damar hatalığı, baş ağrısı, Reynaud fenomeni ve safra taşı gibi durumlarda rolü olabileceğine ait yayınlar vardır. Kesin korunma, geliştirilecek aşı ve aşı uygulaması ile olacaktır. H. pylori kolonileri midede kolonize olur ve midenin uzun süreli enflamasyonuyla kronik gastrit oluşmasını tetikler. Birçok insanda on yıllarca midede varlığını sürdürür. H. pylori ile enfekte birçok kişi kronik gastritleri olsa dahi hiç klinik semptom göstermez. H. pylori kolonilernin yaklaşık %10-20'si er geç mide ve duodenum ülserinin gelişmesine neden olur. Ayrıca bu enfeksiyon, mide kanseri için ömür boyu %1-2 ve gastrik MALT lenfoma gelişmesi açısından %1'den az oranda risk faktörüdür. Tedavinin olmadığı inancı oldukça yaygındır, H. pylori enfeksiyonu, bakteri bir kez mideye yerleşince, ömür boyu sürer. Bununla beraber mide mukozasında kolonizasyon için uygun olmayan koşulların ve atrofinin artması sonucunda enfeksiyonun yok olması da muhtemeldir. Akut enfeksiyonlara karşı dayanıklılık oranı bilinmemekle beraber, birçok araştırmada enfeksiyonun kendiliğinden elimine edildiğini göstermiştir. Mide kanseri ve Hp Mide kanseri, tüm dünyadaki kanserler arasında ikinci sırayı işgal etmekte ve her yıl yaklaşık 650.000 kişinin ölümünden sorumlu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar Hp'nin mide kanserine yakalanma riskini arttırdığını ortaya koymaktadır. Hp'nin kronik enfeksiyonunun midede kalıcı, hatta ömür boyu süren kronik gastrite, bunun da zamanla çok odaklı “atrofik gastrit” denen özel bir gastrit türüne dönüştüğünü, süregelen bu yangı ve tahrişin de zamanla kansere yol açabileceği söylenilmektedir. 15 yıllık bir süreçte kronik gastrit vakalarının en az yüzde 10’unda kansere ilerleme görülebileceği bilinmektedir. Sosyo-ekonomik ve hijyenik durumu iyi olmayan bölgelerde yaşayan insanların midesinde bulunma ihtimali %80'e kadar çıkabilir. Gelişmiş toplumlarda yaklaşık %10 seviyesindedir. Yüksek dozda ve kombine olarak bazı antibiyotiklerin kullanılmasıyla tedavisi mümkündür. Barry Marshall ve Robin Warren adlı iki bilim adamı Avustralya'nın Perth şehrinde 14 Nisan 1982 tarihinde, yüzyılın en önemli keşiflerinden biri olarak kabul edilen Helicobacter pylori’yi kültürde izole etmişlerdir. Bu başarıları onlara 2005 yılında Nobel Tıp ödülünü kazandırmıştır. Çoğu tarihi buluş gibi bu buluş da tesadüfi bir olay sonucu gerçekleşmiştir. Mide biyopsi kültür vasatlarının Paskalya bayramı tatili nedeniyle her zamanki bekleme süresi olarak belirledikleri 3 gün aşılmış, birkaç gün daha fazla vasatlar etüvde kalması sonucu çok nazlı ve güç üreyen bu bakteri izole edilebilmiştir. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı 1994 yılında bakteriyi mide kanseri açısından birinci sınıf kanserojen olarak ilan etmiştir. Ayrıcai duodenal ülserlerin %90’nından fazlasında ve mide ülserlerinin yaklaşık %80’inin nedenidir. İnfeksiyon gelişiminde risk faktörleri arasında düşük sosyo-ekonomik koşullar, kalabalık aile ortamı, sanitasyon yetersizliği, Anne ve babanın bu bakteri ile infekte olması, yeterli dezenfeksiyon işlemi uygulanmadan endoskopların diğer hastalarda da kullanılması sayılabilir. Bulaşta fekal-oral yolun yanı sıra oral-oral yol da suçlanmaktadır. Bakteri dünya nüfusunun yaklaşık %50’sinden fazlasını etkilemektedir ve tüm dünyada ülserlerin en yaygın nedenidir. H.pylori infeksiyonu olan altı hastadan birisinde duodenum ya da mide ülseri gelişmektedir. Bakterinin bulaştığı bireyler, bakteriyi yok etmek için ilaçlar verilmedikçe, genellikle infeksiyonu yaşam boyunca taşırlar. Alman bilimadamları 1875 yılında, insan mide mukozasında spiral şekilli bir bakteri tespit etti, fakat kültür edilme imkânı yoktu ve nihayetinde unutulup gitti. İtalyan araştırmacı Giulio Bizzozero, 1893 yılında köpeklerin midesinde asidik ortamda yaşayan benzer şekilli bir bakteri tarif etti. Prof. Walery Jaworski 1899 yılında insanlardan mide içeriğinde sedimentleri araştırdı. Bazı çubuk şekilli bakterilerin yanı sıra karekteristik spiral şekilli bakteriler buldu ve bu bakterileri Vibrio rugulo olarak adlandırdı. Ayrıca Prof. Walery Jaworski, mide hastalıklarının patogenezinde bu organizmanın olası rollerinin olduğunu öne süren ilk kişi oldu. 1900'lü yılların başında yapılan birçok küçük çapta araştırma mide kanseri ve peptik ülserli birçok hastanın midesinde virgül şeklindeki bakterilerin varlığını gösterdi. Bununla beraber Amerikan bilimadamlarının 1954 yılında yayınlanan; 1180 mide biyopsisinde bu bakterinin gözlenmemesi husundaki bir çalışmanın ardından bu bakteriye olan ilgi azaldı. Mide hastalıklarında bakterinin rolünü anlama husundaki ilgi, 1970'lerde mide ülseri olan hastalarda bakterinin gösterilmesini takiben yeniden alevlenmiştir. Avustralyalı patolog Robin Warren tarafından da 1979 yılında bu bakteri gösterildi, ardından 1981 yılında Avustralyalı doktor Barry Marshall ile çalışmalarını ilerletti. Mideden bu bakterinin kültürü üzerine yapılan birçok başarısız denemenin ardından, en sonunda Paskalya tatili nedeniyle bilinçsiz olarak Petri kaplarının 5 gün inkübasyonu sonunda 1982'de kolonilerin gösterilmesi başarıldı. Warren ve Marshall yayınladıkları makalede, H. pylori enfeksiyonunun birçok mide ülseri ve gastritin nedeni olduğunu, daha önce sanıldığı gibi stres yahut baharatlı yemeklerle alakası olmadığı fikrini ileri sürdü. Başlangıçta bazı şüpheli yaklaşımlar olsa da, yıllar içinde, birçok araştırma grubu H. pylori ile ülser ve gastrit ilişkisini doğruladı. H. pylori'nin gastrite neden olduğunu göstermek ve hiçbir etkisi olmadığı sadece orda bulunduğu savını çürütmek için, Marshall içinde H. pylori bulunan deney şişesini içti. Birkaç gün sonra kusma ve bulantı ile ciddi şekilde rahatsızlandı. İnokülasyondan 10 gün sonra yapılan endoskopide gastrit işaretleri ve H. pylori varlığı gösterildi. Bu sonuçlar ışığında H. pylori'nin gastritin esas nedeni olduğunu kanıtlandı. Marshall ve Warren birçok gastrit vakasının tedavisinde antibiyotik tedavisinin etkinliğini göstermek üzere çalışmaya başladı. 1994 yılında, ABD'de bulunan Ulusal Sağlık Enstitüsü (National Institutes of Health) sık tekrarlayan duodenal ve gastrik ülserilerin H. pylori sebepli olduğu söyledi ve tedavisi için antibiyotiklerin kullanılmasını önerdi. Warren ve Marshall, H. pylori üzerine yaptıkları çalışmanın ardından 2005'te Tıp dalında Nobel Ödülü ile ödüllendirildi.

http://www.biyologlar.com/helicobacter-pylori

Bakteri nedir?

Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu olabilir. Yeryüzündeki her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardırbakteri Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadan biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır. İnsan vücudunda bulunan bakteri sayısı, insan hücresi sayısının on katı kadardır, özellikle deride ve sindirim yolu içinde çok sayıda bakteri bulunur. Bunların çok büyük bir çoğunluğu bağışıklık sisteminin koruyucu etkisisiyle zararsız kılınmış durumda olsalar, ayrıca bir kısmı da yararlı (probiyotik) olsalar da, bazıları patojen bakterilerdir ve enfeksiyöz hastalıklara neden olurlar; kolera, frengi, şarbon, cüzzam ve veba bu cins hastalıklara dahildir. En yaygın ölümcül bakteriyel hastalıklar solunum yolu enfeksiyonlarıdır, bunlardan verem tek başına yılda iki milyon kişi öldürür, bunların çoğu Sahra altı Afrika'da bulunur. Kalkınmış ülkelerde bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde ve çeşitli hayvancılık faaliyetlerinde antibiyotikler kullanılır, bundan dolayı antibiyotik direnci yaygınlaşmaktadır. Endüstride bakteriler, atık su arıtması, peynir ve yoğurt üretimi, biyoteknoloji, antibiyotik ve diğer kimyasalların imalatında önemli rol oynarlar. Bir zamanlar bitkilerin Schizomycetes sınıfına ait sayılan bakteriler artık prokaryot olarak sınıflandırılırlar. ökaryotlardan farklı olarak bakteri hücreleri hücre çekirdeği içermez, membran kaplı organeller de ender olarak görülür. Gelenekesel olarak bakteri terimi tüm prokaryotları içermiş ancak, 1990'lı yıllarda yapılan keşiflerle prokaryotların iki farklı gruptan oluştuğu, bunların ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmiş oldukları bulununca bilimsel sınıflandırma değişmiştir. Bu üst alemler Bacteria ve Archaea olarak adlandırılmıştır. Bakteriyolojinin tarihçesi Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir. Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, eski Yunanca "küçük asa" anlamına gelen bacterion -a'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir. Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur. Robert Koch tıbbi mikrobiyolojide bir öncü olmuş, kolera, şarbon ve verem üzerinde çalışmıştır. Verem üzerindeki araştırmalarında Koch mikrop (germ) teorisini kanıtlamış, bundan dolayı da kendisine Nobel Ödülü verilmiştir.Koch postülatları'nda bir canlının bir hastalığın nedeni olduğunu belirlemek için gereken testleri ortaya koymuştur; bu postülatlar günümüzde hala kullanılmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda bakterilerin çoğu hastalığın nedeni olduğu bilinmesine rağmen, antibakteriyel bir tedavi mevcut değildi. 1910'da Paul Ehrlich Treponema pallidum 'u (frengiye neden olan spiroket) seçici olarak boyamaya yarayan boyaları değiştirerek bu patojeni seçici olarak öldüren bileşikler elde etti, böylece ilk antibiyotiği geliştirmiş oldu. Ehrlich, bağışıklık üzerine yaptığı çalışmasından dolayı 1908 Nobel ödülünü kazanmış, ayrıca bakterilerin kimliğini tespit etmek için boyaların kullanılmasına öncülük etmiştir; çalışmaları Gram boyası ve Ziehl-Neelsen boyasının temelini oluşturmuştur. Bakterilerin araştırılmasında büyük bir aşama, Arkelerin bakterilerden farklı bir evrimsel soya ait olduklarının 1977'de Carl Woese tarafından anlaşılmasıdır. Bu yeni filogenetik taksonomi, 16S ribozomal RNA'nın dizilenmesine dayandırılmış ve üç alanlı sistem'in parçası olarak prokaryot alemini iki evrimsel alana (üst aleme) bölmüştür. Köken ve erken evrim Modern bakterilerin ataları, yaklaşık 4 milyar yıl önce, dünyada gelişen ilk yaşam biçimi olan tek hücreli mikroorganizmalardı. Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca tüm canlılar mikroskopiktiler, bakteri ve arkeler yaşamın başlıca biçimleriydi. Bakteri fosilleri, örneğin stromatolitler, mevcut olmakla beraber, bunların kendine has morfolojilerinin olmaması, bunlar kullanılarak bakteri evriminin anlaşılmasına veya belli bakteri türlerinini kökeninin belirlenmesini engellemektedir. Ancak gen dizileri bakteri filogenetiğinin inşası için kullanılabilir, bu çalışmalar bakterilerin arke/ökaryot soyundan ayrılmış evrimsel bir dal olduğunu göstermiştir. Bakteri ve arkelerin en yakın zamanlı ortak atası muhtemelen yaklaşık 2,5-3,2 milyar yıl önce yaşamış bir hipertemofil'di. Bakteriler, evrimdeki ikinci büyük ayrışmada, ökaryotların arkelerden oluşmasında da yer almışlardır. Bunda, eski bakteriler, ökaryotların ataları ile endosimbiyotik bir ilişki kurmuşlardır. Bu süreçte, proto-ökaryotik hücreler, alfa-proteobakteriyel hücreleri içlerine alıp mitokondri veya hidojenozomları oluşturdular. Bu organeller günümüz ökaryotlarının tümünde hala bulunmaktadır ("mitokondrisiz" protozoalarda dahi aslında son derece küçülmüş olarak mevcutturlar). Daha sonraki bir dönemde, farklı bir olay sonucu, bazı mitokondrili ökaryotların, siyanobakteri-benzeri canlıları içlerine alması sonucunda, bitki ve yosunlardaki kloroplastlar oluştu. Hatta bazı yosun gruplarında bu olayı izleyen başka içe almalar meydana gelmiş, bazı heterotrofik ökaryotik konak hücrelerin, ökaryotik bir alg hücresini içine alması sonucunda "ikinci kuşak" bir plastid oluşmuştur. Morfoloji Bakteriler, morfoloji olarak adlandırılan, şekil ve boyutları bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Bakteriyel hücreler ökaryotik bir hücrenin yaklaşık onda biri boyundadır, tipik olarak 0,5-5,0 mikrometre uzunluktadırlar. Ancak, bir kaç tür, örneğin Thiomargarita namibiensis ve Epulopiscium fishelsoni yarı milimetre boyunda olabilir ve çıplak gözle görülebilir. En küçük bakteriler arasında Mikoplazma cinsinin üyeleri bulunur, 0,3 mikrometre olan bu bakteriler en büyük virüsler kadar küçüktür. Bazı bakteriler daha da küçük olabilirler ama bu ultramikrobakteriler henüz iyi tanımlanmamıştır. Çoğu bakteri türleri ya küresel ya da çubuksu şekilli olur. Küresel olanlar kokus (veya coccus; Eski Yunanca tohum anlamında kókkos 'tan), çubuksu olanlar basil (Latince çubuk anlamlı baculus 'tan) olarak adlandırılır. Vibrio olarak adlandırılan bazı çubuksu bakteriler biraz eğri veya virgül şekillidir; diğerleri spiral şekillidir, spirillum olarak adlandırılır, veya sıkıca sarılı olur, spiroket olarak adlandırılırlar. Az sayıda bazı türler tetrahedron veya küp benzeri şekilde olabilirler. Yakın zamanda keşfedilen bazı bakteriler uzun çubuk şeklinde büyür ve yıldız şekilli bir kesite sahiptir. Bu morfolojinin sağladığı yüksek yözölçümü-hacim oranı bu bakterilere az besinli ortamlarda bir avantaj sağladığı öne sürülmüştür. Hücre şekillerindeki bu büyük çeşitlilik bakterinin hücre duvarı ve hücre iskeleti tarafından belirlenir. Hücre şekli, bakterinin gıda edinmesine, yüzeylere bağlanmasına, sıvı içinde yüzmesine ve doğal avcılarından kaçmasına etki eder. Çoğu bakteriyel tür tek hücre halinde varlığını sürdürür, diğerleri ise kendilerine özgü biçimlerle birbirlerine bağlanır: Neisseria diploitler (ikililer) oluşturur, Streptokok zincir, Stafilokok üzüm salkımı gibi kümeler oluşturur. Bazı bakteriler iplik (filament) oluşturacak şekilde uzayabilir Actinobacteria'da olduğu gibi. İpliksi bakterilerde çoğu zaman içinde pek çok hücre bulunan bir kın vardır. Bazı tipleri, örneğin Nocardia cinsine ait bazı türler, hatta karmaşık, dallı iplikçikler oluşturur, bunlar küflerdeki miselyuma benzer. Bakteriler yüzeylere bağlanıp biyofilm denen yoğun kümeler oluştururlar. Bu filmler birkaç mikrometre kalınlıktan yarım metre derinliğe kadar değişebilir, ve birden çok bakteri, protista ve arke türü içerebilir. Biyofilmlererde yaşayan bakteriler, hücre ve hücre dışı bileşenler ile karmaşık bir düzen oluştururlar. Meydana gelen ikincil yapılar arasında mikrokoloniler de sayılabilir, bunların içinde bulunan kanal şebekleri gıdaların daha kolay difüzyonunu sağlar. Doğal ortamlarda, örneğin toprak ve bitkilerin yüzeyinde, bakterilerin çoğunluğu biyofilim aracılığıyla yüzeye bağlanır. Biyofimler tıpta da önemlidir, çünkü bu yapılar kronik bakteriyel enfeksiyonlarda ve vücut içine yerleştirilmiş tıbbi cihazlarda bulunurlar. Biyofilmler içinde kendini koruyan bakterilerin imhası, tek başına ve izole durumda olan bakterilerinkinden çok daha zordur. Daha karmaşık morfolojik değişiklikler de bazen mümkündür. Örenğin amino asitlerden yoksun kalınca Myxobacteria'lar civarlarındaki diğer hücreleri algılamak için yeter çoğunluk algılaması (İng. quorum sensing) denen bir süreç kullanırlar. Bu süreçte bakteriler birbirlerine doğru hareket eder ve yaklaşık 100.000 bakteri içeren 500 mikrometre büyüklüğünde tohum yapıları (İng. fruiting bodies) oluştururlar. Tohum yapılarında bulunan bakteriler farklı görevler yerine getirir; böylesi bir kooperasyon, çok hücreli organizasyonun basit bir tipini meydana getirir. Örneğin, her on hücreden biri bu tohum yapılarının tepesine göç eder ve miksospor adında özelleşmiş uyuşuk (dormant) bir yapı oluştururlar. Miksosporlar normal hücrelere kıyasla kurumaya ve diğer olumsuz çevresel şartlara daha dayanıklıdır. Hücresel yapı Hücre içi yapılar: Bakteri hücresi hücre zarı olarak adlandırılan bir lipit zarla çevrilidir. Bu zar, hücrenin içindekiler içine alıp, besinler, protein ve sitoplazmanın diğer gerekli bileşenlerini hücrenin içinde tutar. Bakteriler prokaryot olduklarından dolayı sitoplazmalarında ender olarak zar kaplı organeller bulundururlar, içlerinde büyük boylu yapılardan az sayıda olur. Bakterilerde hücre çekirdeği, mitokondrisi, kloroplast ve ökaryotlarda bulunan, Golgi aygıtı ve endoplazmik retikulum gibi diğer organellerden yoktur. Bir zamanlar bakterilerin sadece sitoplazmadan içeren basit torbalar olduğu düşünülürdü ama artık karmaşık bir yapıları olduğu bilinmektedir, örneğin prokaryotik hücre iskeleti, ve bazı proteinlerin bakteriyel sitoplazmanın belli konumlarında stabil olarak konuşlanması gibi. Hücre içi organizasyonun bir diğer seviyesi mikrokompartımanlaşma ile sağlanır. Bunun bir örneği olan karboksizom, lipit membran yerine, polihedral bir protein kabukla çevrili olan bir bölmedir. Bu polihedral organeller, ökaryotlardaki zar kaplı organellere benzer bir şekilde, bakteri metabolizmasının bölümlerinin hücre içinde konuşlanmasını ve birbirlerinden ayrı tutulmasını sağlar. Çoğu önemli biyokimyasal tepkime, örneğin enerji üretimi, membran aşırı bir konsantrasyon gradyanı ile, bir bataryadakine benzer şekilde, potansiyel fark oluşması sonucu meydana gelir. Bakterilerde genelde dahili zarlı yapıların olmaması nedeniyle, elektron taşıma zinciri gibi bu tür tepkimeler, hücre zarının iki yanı arasında, yani sitoplazma ile periplazmik aralık veya hücre dışı arasında oluşur. Ancak, çoğu fotosentetik bakteride plazma zarı çok kıvrımlıdır, hücrenin çoğunu ışık enerjisi toplayan membran tabakaları ile doldurur. Yeşil kükürt bakterilerinde bu ışık toplayıcı komplekslerin kimisi klorozom adlı lipit örtülü yapılar oluşturur. Başka proteinler hücre zarından içeri besin ithal eder, veya atık maddeleri sitoplazmadan dışarı atar. Bakterilerin genetik malzemeleri tipik olarak tek bir dairesel kromozomdan oluşur. Bakterilerde zar kaplı bir çekirdek yoktur ve kromozom tipik olarak sitoplazmada yer alan, nükleoit olarak adlandırılan düzensiz şekilli bir cismin içinde yer alır. Nükleoitte DNA, onunla ilişkili proteinler ve RNA bulunur. Planctomycetes ordosu, bakterilerde dahili zarlı yapıların bulunmadığı kuralının bir istisnasını oluşturur, bunlarda bulunan nükloit zar çevrilidir, ayrıca bu bakteriler başka zar çevrili hücresel yapılara da sahiptirler. Tüm canlılar gibi bakterilerde de protein üretimi için ribozomlar bulunur, ancak bakteriyel ribozomların yapısı arke ve ökaryot ribozomlarınınkinden farklıdır. Bazı bakteriler, hücre içinde glikojen, polifosfat, kükürt veya polihidroksialkanoat gibi besinler için depo granülleri oluştururlar. Bu granüller bakterinin daha sonradan kullanması için bu bileşikleri depolamasını sağlar. Bazı bakteri türleri, fotosentetik siyanobakteriler gibi, dahili gaz vezikülleri oluştururlar, bunlar aracılığıyla hafifliklerini ayarlarlar, farklı miktarda ışık ve besin bulunan su seviyeleri arasında alçalıp yükselebilirler. Hücre dışı yapılar: Hücre zarının dışında bakteriyel hücre duvarı bulunur. Bakteriyel hücre duvarları peptidoglikan (eski metinlerde mürein olarak adlandırılırdı)'dan oluşur. Peptidoglikan, peptit zincirlerle birbirine çapraz bağlanmış polisakkarit zincirlerden oluşur, bu peptitler, hücredeki diğer protein ve peptitlerden farklı olarak, D-amino asitler içerir. Bakteri hücre duvarları bitki ve mantar hücre duvarlarından farklıdırlar; bitki hücre duvarları selülozdan, mantarlarınkiler ise kitinden oluşur. Bakteri hücre duvarları arkelerinkinden de farklıdır, bunlarda peptidoglikan bulunmaz. Hücre duvarı çoğu bakterinin varlığını sürdürmesi için gereklidir, bu yüzden bir antibiyotik olan penisilin tarafından peptidoglikan sentezinin engellemesi bakterilerin ölümüne neden olur. Bakterilerde başlıca iki tip hücre duvarı olduğu söylenebilir, bunlar Gram-negatif ve Gram-pozitif olarak adlandırılır. Bu adlar, hücrelerin Gram boyasıyla tepkimesinden kaynaklanır. Bu, bakterilerin sınıflandırılmasında çok eskiden beri kullanılan bir testtir. Gram-pozitif hücreler, pek çok peptidoglikan ve teikoik asit tabakasından oluşan kalın bir hücre duvarına sahiptir. Buna karşın, Gram-negatif bakteriler birkaç peptidoglikan tabakası bulunur, bunun etrafını ikinci bir hücre zarı sarar, bu zarda lipopolisakkaritler ve lipoproteinler bulunur. Çoğu bakteri Gram-negatif bir hücre duvarına sahiptir, sadece Firmicutes ve Actinobacteria'lar (bunlar daha evvel düşük G+C ve yüksek G+C Gram pozitif bakteriler diye bilinirdi) Gram-pozitif, düzene sahiptirler. Bu yapısal farklılık, antibiyotiklere duyarlılıkta farklılık yaratabilir; örneğin vankomisin Gram-pozitif bakterileri öldürmesine karşın, Haemophilus influenzae veya Pseudomonas aeruginosa gibi Gram-negatif patojenlere karşı etkisizdir. Çoğu bakteride hücrenin dışını proteinlerden oluşmuş sert bir bir S-tabakası kaplar. Bu tabaka, hücre yüzeyine kimyasal ve fiziksel bir koruma sağlar ve makromoleküllerin difüzyonuna karşı bir engel oluşturur. S-tabakalarının çeşitli ama az anlaşılmış işlevleri vardır. Kampilobakter'lerde virülans faktörü olarak etki ettikleri ve Bacillus stearothermophilus 'ta yüzey enzimleri içerdikleri bilinmektedir. Kamçılar (flagellum, çoğul hali flagella), sert protein yapılardır, çapları yaklaşık 20 nanometre olup uzunlukları 20 mikrometreyi bulabilir, hareket etmeye yararlar. Kamçının hareketi için gereken enerji, hücre zarının iki yanı arasındaki bir elektrokimyasal gradyan boyunca iyonların taşınması sonucu elde edilir. Fimbrialar ince protein iplikçiklerdir, sadece 2-10 nanometre çaplı olup uzunlukları birkaç mikrometreyi bulabilir. Hücrenin yüzeyine dağılıdırlar, elektron mikroskobunda ince saçlara benzerler. Fimbriaların, sert yüzeylere veya başka hücrelere bağlanmakla ilişkili oldukları sanılmaktadır, ve bazı bakterilerin virülansı için gereklidirler. Piluslar fimbrialardan biraz daha büyük hücresel uzantılardır, konjügasyon denen bir süreç ile bakteri hücreleri arasında genetik malzeme aktarılmasını sağlarlar. Çoğu bakteri kapsül veya sümük tabakaları üreterek kendilerini bunlarla çevreler. Bu yapılar farklı derecede karmaşıklık gösterir: hücre dışı bir polimer olan sümük tabakası tamamen düzensizdir, kapsül veya glikokaliks ise çok düzenlidir. Bu yapılar, bakterileri makrofaj gibi ökaryotik hücreler tarafından yutulmaya karşı korur. Bunlar ayrıca antijen olarak etki edip hücre tanınmasında rol oynayabilir, ayrıca yüzeylere bağlanmak ve biyofilm oluşmasına yardımcı olabilir. Bu hücre dışı yapıların biraraya gelmesi salgı sistemlerine dayalıdır. Bunlar proteinleri sitoplazmadan periplazmaya veya hücre dışı ortama aktarırlar. Çeşitli salgı sistemleri bilinmektedir ve bu yapılar virülans için gerekli olduğu için yoğun bir sekilde araştırılmaktdadır. Endosporlar Bazı Gram-pozitif bakteri cinsleri, örneğin Bacillus, Clostridium, Sporohalobacter, Anaerobacter and Heliobacterium, endospor adlı çok dayanıklı, uyuşuk ('dormant') yapılar oluşturabilir. Hemen her örnekte üremeyle ilişkili olmayan bir süreç sonucunda bir hücreden bir endospor oluşur; ancak Anaerobacter durumunda bir hücrenin içinde oluşabilecek endospor sayısı yediyi bulabilir. Endosporların merkezinde, içinde DNA ve ribozomlar olan bir sitoplazma, bunun etrafında ise korteks tabakası, en dışta ise su geçirmez ve sert bir örtü bulunur. Endosporlar bir metabolizma belirtisi göstermezler, aşırı kimyasal ve fiziksel baskılara dayanıklıdırlar, örneğin, morötesi ışın, gama ışınları, deterjanlar, dezenfektanlar, ısı, basınç ve kurutulma. Bu uyuşuk halde bu organizmalar milyonlarca yıl boyunca tekrar yaşama geri dönebilirler. Endosporlar bakterilerin uzaydaki boşluk ve radyasyona dayanmalarını sağlar. Endospor oluşturan bakterilerin bazıları hastalık da yapar: örneğin şarbon hastalığı Bacillus anthracis endosporlarının teneffüsüyle kapılabilir, derin saplanma yaralarının Clostridium tetani endosporları ile kontamine olması da tetanoza yol açar. Metabolizma Bakterilerde karbon metabolizması ya heterotrofiktir, organik bileşikler karbon kaynağı olarak kullanılır veya ototrofiktir, yani hücresel karbon, karbon dioksitin karbon fiksasyonu elde edilir. Tipik ototrofik bakteriler arasında fototrofik siyanobakteriler, yeşil kükürt bakterileri ve bazı mor bakteriler sayılabilir, ama pekçok kemolitrofik türler de, örneğin azotlayıcı ve kükürt yükseltgeyici bakteriler de bu grupta yer alır. Bakterilerin enerji metabolizması ya fototrofiye, yani ışığın fotosentez yoluyla kullanımına, ya da kemotrofiye, yani enerji için kimyasal bileşiklerin kullanımıdır ki bu bileşiklerin çoğu oksijen veya ona alternatif başka elektron alıcıları yoluyla yükseltgenir (aerobik veya anaerobik solunum). Nihayet, bakteriler ya inorganik ya da organik bileşikler elektron vericileri kullanmalarına göre, sırasıyla, litotrof veya organotrof olarak siniflanirlar. Kemotrofik organizmalar, hem enerji korunumu (solunum veya fermantasyon ile) hem de biosentetik tepkimeler için bu elektron vericilerini kullanır, buna karşın fototrofik organzmalar onları sadece biyosentetik amaçla kullanırlar. Solunum yapan organizmalar enerji kayanğı olarak kimyasal bileşikler kullanırlar, bunun için elektronlar bir yükseltgenme-indirgenme (redoks) tepkimesi ile indirgenmiş bir substrattan bir son elektron alıcısına taşınır. Bu tepkimenin açığa çıkardığı enerji ile ATP sentezlenir ve metabolizma yürütülür. Aerobik organizmalarda oksijen elektron alıcısı olarak kullanılır. Anaerobik organizmalarda nitrat, sülfat veya karbon dioksit gibi başka inorganik bileşikler elektron alıcısı olarak kullanılır. Bunlar sonucunda ekolojide büyük önem taşıyan denitrifikasyon, sülfat indirgenmesi ve asetogenez süreçleri meydana gelir. Kemotroflarda, bir elektron alıcısının yokluğu halinde, bir diğer olası yaşam yolu fermantasyondur, bunda indirgeniş substratlardan elde edilen elektronlar yükseltgenmiş ara ürünlere aktarılarak fermantasyon ürünleri meydana getirir, örneğin laktik asit, etanol, hidrojen, butirik asit gibi. Substratların enerji seviyesi ürünlerinkinden daha yüksek olması sayesinde fermantasyon mümkün olur, böylece organizmalar ATP sentezler ve metabolizmalarını çalıştırırlar. Bu süreçler, çevre kirlenmesine olan biyolojik tepkilerde de önemlidirler: örneğin sülfat indirgeyici bakteriler, cıvanın çok toksik şekillerinin (metil- ve dimetil-cıva) üretiminden büyük ölçüde sorumludur. Solunum yapmayan anaeroblar fermantasyon yoluyla enerji üretip indirgeyici güç elde ederler, bu sırada metabolik yan ürünleri (biracılıkta etanol gibi) atık olarak salgılarlar. Seçmeli anaeroblar (fakültatif anaeroblar), içinde bulundukları çevresel şartlara göre fermantasyon ile farklı elektron alıcıları arasında seçim yaparlar. Litotrofik bakteriler enerji kaynağı olarak inorganik bileşikler kullanırlar. Yaygın kullanılan elektron vericileri hidrojen, karbon monoksit, amonyak (nitrifikasyona yol açar), feröz demir ve diğer indirgenmiş metal iyonları, ve bazı indirgenmiş kükürt bileşikleridir. Metan gazı metanotrofik bakteriler tarafından hem bir elektron kaynağı hem de karbon anabolizmasında bir substrat olarak kullanılması bakımından dikkat çekicidir. Hem aerobik fototrofi hem de kemolitotrofide, oksijen nihai elektron alıcısı olarak kullanılır, anaerobik şarlarda ise inorganik bileşikler kullanılır. Çoğu litotrofik organizma otortorfiktir, buna karşın organotrofik organzmalar heterotrofiktir. Karbon dioksitin fotosentezle fiksasyonuna ek olarak bazı bakteriler, nitrojenaz enzimini kullanarak azot gazını sabitlerler (azot fiksasyonu). Çevresel olarak önemli olan bu özellik, yukarıda sayılmış metabolik tiplerin herbirindeki bazı bakterilerde görülür ama evrensel değildir. Büyüme ve üreme Çok hücreli organizmalardan farklı olarak, tek hücreli organizmalarda büyüme (hücre büyümesi) ve hücre bölünmesi yoluyla üreme sıkı bir sekilde birbirine bağlıdır. Bakteriler belli bir boya kadar büyür ve sonra eşeysiz üreme şekli olan ikili bölünme ile ürerler. En iyi şartlarda bakteriler büyük bir hızla büyür ve ürerler; bakteri topluluklarının sayısı her 9,8 dakikada ikiye katlanabilir. Hücre bölünmesinde birbirinin aynı iki yavru hücre meydana gelir. Bazı bakteriler, eşeysiz üremelerine rağmen, daha karmaşık yapılar oluştur, bunlar yavru hücrelerin yayılmasını kolaylaştırır. Buna örnek myxobacteria'larda tohum yapıları ve Streptomyces'te hif oluşumudur. Bazı bakterilerde ise tomurcuklanma olur, hücre yüzeyindeki meydana gelen bir uzantı kopunca bir yavru hücre meydana gelir. Laboratuvarda bakteriler çoğu zaman katı veya sıvı ortamda büyütülürler. Katı büyüme ortamı olarak agar kapları kullanılır, bunlar aracılığıyla bir bakteri suşunun saf bir kültürü elde edilir. Ancak, büyümenin hızının ölçülmesi veya büyük miktarda hücrenin eldesi gerektiğinde sıvı büyüme ortamları kullanılır. Karıştırılan bir ortam içinde büyüyen bakteriler homojen bir hücre süspansiyonu olştururlar, böylece kültürün eşit olarak bölünmesi ve başka kaplara aktarımı kolay olur. Ancak sıvı ortamda tek bakteri hücrelerinini izole edilmesi zordur. Seçici ortam (belli besin maddeleri eklenmiş veya eksik bırakılmış, veya antibiyotik eklenmiş ortam) belli organizmaların kimliğinin tespitine yardımcı olur. Bakteri büyütmek için kullanılan çoğu laboratuvar tekniğinde, çok miktarda hücrenin hızlı ve ucuz olarak üretilmesi için bol miktarda besinler kullanılır. Ancak, doğal ortamlarda besinler sınırlı miktradadır, bu yüzden bakteriler ilelebet üremeye devam edemez. Besin sınırlaması farklı büyüme stratejilerinin evrimleşmesine yol açar. Bazı organizmalar besinler mevcut olunca son derece hızlı çoğalır, örneğin yaz aylarında bazı göllerde yosun ve siyanobakteriyel büyümelerinde olduğu gibi. Başka bazı organizmalar sert çevresel şartlara adaptasyonları vardır, örneğin Streptomyces'in rakip organizmaları engellemek için çoklu antibiyotik salgılaması gibi. Doğada çoğu organizma besin teminini kolaylaştıran ve çevresel streslere karşı koruyucu topluluklar halinde (biyofilm gibi) yaşar. Bu ilişkiler belli canlı veya canlı gruplarının büyümesi için şart olabilir (sintrofi). Bakteriyel büyüme üç evre izler. Bir bakteri topluluğu yüksek besin bulunduran bir ortama ilk girdiğinde hücrelerin yeni ortamlarına adapte olmaları gerekir. Büyümenin ilk evresi bekleme aşamasıdır (latent dönem veya lag fazı), bu yavaş büyüme döneminde hücreler yüksek besili ortama adapte olup hızlı büyümeye hazırlanırlar. Hızlı büyüme için gerekli olan proteinler üretilmekte olduğu için bekleme döneminde biyosentez hızı yüksektir. Büyümenin ikinci evresi logaritmik faz (log fazı) veya üssel faz olarak adlandırılır. Bu evrede üssel büyüme olur. Bu evrede hücrelerin büyüme hızı (k), hücre sayısının iki katına çıkma süresi de jenerasyon zamanı (g) olarak adlandırılır. Besinlerden biri tükenip sınırlayıcı olana kadar süren log fazı sırasında besinler en yüksek hızla metabolize olur. Büyümenin son evresi durağan faz olarak adlandırılır, ve besinlerin tükenmiş olmasından kaynaklanır. Hücreler metabolik etkinliklerini azaltır ve gerekli olmayan hücresel proteinlerini harcarlar. Durağan faz, hızlı büyümeden bir strese tepki haline geçiş dönemidir, DNA tamiri, antioksidan metabolizması, ve besin taşıması ile ilişkili genlerin ifadesinde bir artış olur. Genetik Çoğu bakteride tek bir dairesel kromozom bulunur, bunun büyüklüğü endosimbiyotik bir bakteri olan Candidatus Carsonella ruddii de 160.000 baz çiftinden, bir toprak bakterisi olan Sorangium cellulosumda 12,200,000 baz çiftine kadar uzanır. Borrelia cinsine ait spiroketler bu genel özelliğin bir istisnasıdır, Borrelia burgdorferi (Lyme hastalığı etmeni) gibi türlerde tek bir doğrusal kromozom bulunur. Bakteriyel kromozomlardaki genler genelde tek bir sürekli DNA parçasından oluşur, bazı bakterilerde intronlar bulunmuşsa da bunlar ökaryotlarda olduğundan çok daha enderdir. Bakteriler aynı zamanda plazmidler de bulunabilir, bunlar kromozomdan ayrı DNA parçalarıdır, antibiyotik direnç genleri veya virülans faktörleri içerebilirler. Bir diğer tip bakteriyel DNA, kromozoma entegre olmuş virüslere (bakteriyofajlara) aittir. Çeşitli bakteriyofaj türleri vardır, bazıları sadece konak bakterilerini enfekte edip onu parçalar, diğerleri ise hücre içine girdikten sonra DNA'larını bakteriyel kromozoma dahil ederler. Bir bakteriyofaj konak hücresinini fenotipine katkıda bulunan genler taşıyabilir: örneğin Escherichia coli O157:H7'nin evrimi sırasında entegre olmuş bir fajın toksin genleri, zararsız bir atasal bakteriyi ölümcül bir patojene dönüştürmüştür. Bakteriler, eşeysiz organizmalar olarak, ana hücrelerinin genlerinin kopyalarını devralırlar. Ancak tüm bakteriler, DNA'larındaki değişikliklerin (mutasyon ve genetik rekombinasyonun) seçilimi ile evrimleşir. Mutasyonlar DNA ikileşmesi sırasında meydana gelen hatalar veya mutajenlerden kaynaklanır. Mutasyon hızları farklı bakteri türleri ve hatta aynı bakterinin farklı suşları arasında büyük farklılıklar gösterir. Bazı bakteriler ayrıca genetik malzemelerini hücreler arasında aktarabilirler. Bu üç yolla meydana gelebilir. Birincisi, bakteriler ortamlarıdaki yabancı DNA'yı içlerine alabilirler, buna transformasyon denir. Genler ayrıca transdüksiyon yoluyla, bir bakteriyofajın yabancı bir DNA parçasını kromozomun içine yerleştirmesiyle aktarılabilir. Gen aktarımını üçüncü yolu bakteriyel konjügasyondur, bunda DNA doğrudan hücresel temas yoluyla aktarılır. Başka bakteri veya ortamdan gen edinimine yatay gen transferi denir ve doğal şartlarda bu yaygın olabilir. Gen transferi özellikle antibiyotik direncinin oluşmasında önemlidir, çünkü bu, farklı patojenler arasında direnç genlerinin transferini sağlar. Hareket Hareketli (motil) bakteriler Kamçı (Biyoloji), bakteriyel kayma, seğirmeli hareket ve batmazlık (buoyuans) değişmesi yoluyla hareket ederler. Seğirmeli hareketlilikte bakteriler tip IV piluslarını bir kanca olarak kullanır, tekrar tekrar onu uzatır, bir yere saplar ve büyük bir kuvvetle (>80 pN) geri çeker. Bakteriyel türler kamçılarının sayı ve düzenine göre farklılık gösterirler; bazılarının tek bir kamçısı vardır (tek kamçılı veya monotrik), bazılarının iki uçta birer kamçısı (iki kamçılı veya amfitrik), bazılarının uçlarında kamçı kümeleri (iki demet kamçılı veya lofotrik), diğerlerinin ise tüm yüzeylerine yayılmış kamçıları vardır (çok kamçılı veya peritrik). Bakteri kamçısı yapısı en iyi anlaşılmış hareketlilik yapısıdır, 20 proteinden oluşur, ayrıca onun düzenlenmesi ve inşası için yaklaşık 30 diğer protein gereklidir. Kamçının tabanında bulunan motor, membranın iki yanı arasındaki elektrokimyasal gradyanı güç için kullanır. Bu motor, bir pervane gibi çalışan iplikçiği döndürür. Çoğu bakterinin (E. coli gibi) iki farklı hareket biçimi vardır: ileri hareket (yüzme) ve yuvarlanma (tumbling). Yuvarlanma sayesinde bakteri yönünü değiştirir ve izlediği yol üç boyutlu bir rassal yürüyüş şeklini alır. Spiroketlerin kamçısı periplamik boşlukta iki zar arasında bulunur. Bu bakterilerin kendilerine has sarmal bir gövdeleri vardır ve hareket ederken kıvrılırlar. Hareketli bakteriler belli uyaranlar tarafından çekim veya itime uğrarlar, bunun neden olduğu davranışlara taksis denir: bunların arasında kemotaksis, fototaksis ve manyetotaksis bulunur. Myxobacterialerde, bireysel bakteriler beraber hareket ederek hücre dalgaları oluşturur, bunlar farklılaşıp içinde sporlar bulunduran tohum yapıları oluşturur. Myxobacteria'lar yalnızca katı ortam üzerindeyken hareket ederler, buna karşın E. coli hem sıvı hem katı ortamda hareketlidir. Birkaç Listeria ve Şigella türü, konak hücreler içinde hareket ederken, normalde organellerin hücre içinde taşınmasını sağlayan hücre iskeletini kullanırlar. Kendi hücrelerinin bir kutbunda aktin polimerizasyonunu sağlayarak bir cins kuyruk oluştururlar, bu onları konak hücre sitoplazması içinde iter. Sınıflandırma ve kimlik tespiti Sınıflandırma, bakterileri benzerliklerine göre gruplandırıp adlandırarak onlardaki çeşitliliği betimlemeye yarar. Bakteriler hücre yapısı, hücresel metabolizma veya hücresel bileşenlerindeki (DNA, yağ asitleri, pigment, antijen ve kinonlar gibi) farklılıklara göre sınıflandırılabilirler. Bu yöntemler bakteri suşlarının kimliklerinin tespitini ve sınıflandırılmasına olanka sağlasa da, bu farklılıkların farklı türler arasındaki varyasyonları mı yoksa aynı tğr içindeki varyasyonları mı yansıttığı belli değildi. Bu belirsizliğin nedeni, çoğu bakteride ayırdedici yapıların olmaması, ayrıca birbiriyle ilişkisiz türler arasında yatay gen transferi olmasıydı. Yatay gen trasnferi yüzünden birbirine akraba sayılabilecek bazı bakteri türleri çok farklı morfoloji ve metabolizmaya sahip olabilirler. Bu belirsizliğin üstesinden gelebilmek için modern bakteri sınıflandırması moleküler sistematiğe ağırlık verir, guanin sitozin oranının ölçümü, genom-genom hibridizasyonu, ayrıca yatay gen transferine uğramamış genlerin (ribozomal RNA gibi) dizilenmesi gibi genetik teknikler kullanır. Bakteri sınıflandırması International Journal of Systematic Bacteriology (Uluslarası Sistematik Biyoloji) dergisi ve Bergey's Manual of Systematic Bacteriology kitapçığında yayımlanarak resmileşir. "Bakteri" terimi bir zamanlar tüm mikroskopik, tek hücreli prokaryotlar için kullanılırdı. Ancak moleküler sistematik sayesinde prokaryotik yaşamın iki ayrı sahadan oluştuğu gösterildi. Önceleri Eubacteria ve Archaebacteria diye adlandırılan, ama artık Bacteria and Archaea olarak adlandırılan bu iki canlı grubu, ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmişlerdir. Arkeler ve ökaryotlar arasındaki yakınlık, her birinin bakterilerle olan yakınlığından daha çoktur. Bu iki saha (üst alem), Eukarya ile birlikte, günümüzde mikrobiyolojide en yaygın kullanılan sınıflandırma sistemi olan üç saha sisteminin temelini oluşturur. Ancak, moleküler sistematiğin yakın zamanda kullanıma girmesi ve genom dizileri elde edilmiş canlıların sayısındaki hızlı artış nedeniyle bakteri sınıflandırması halen hızle değişen ve gelişen bir bilim dalıdır. Örneğin, bazı biyologlar arke ve ökaryotların Gram-pozitif bakterilerden evrimleştiğini iddia etmektedirler. Laboratuvarda bakteri kimlik tespiti özellikle tıpta çok önemlidir, çünkü doğru tedavi, enfeksiyona yol açan bakteri türüne bağlıdır. Dolayısıyla insan patojenlerinin kimliğinin tespiti, bakterilerin tanımlanma tekniklerinin gelişmesinin başlıca dürtüsü olmuştur. 1884'te Hans Christian Gram tarafından geliştirilmiş Gram boyama, bakterileri hücre duvarlarının yapısal özelliklerine göre tanımlamakta kullanılır. Bazı organizmalar Gram boyasından başka boyalarla en iyi tanınabilirler. Özellikle mikobakteriler ve Nocardia Ziehl–Neelsen ve benzeri boyalarla asit eşliğinde boyanır. Başka organizmalar özel ortamlarda büyümeleriyle tanınırlar veya seroloji gib başka teknikleri gerektirirler. Kültür teknikleri, bakterilerin büyümesini sağlamak ve belli bakterilerin kimliğini tespit etmek, aynı zamanda da nümenede bulunan başka bakterilerin büyümesini sınırlamak için tasarlanmıştır. Çoğu zaman bu teknikler belli nümune türleri göz önüne alınarak geliştirilmiştir; örneğin bir tükürük örneği pnömoniye yol açan organizmaları ortaya çıkaracak şekilde işleden geçirilir, bir dışkı örneği ise ishale yol açan organizalar tanımak için seçici ortamda kültürlenir, bu ortamda patojen olmayan bakteriler büyümez. Normal olarak steril olan örnekler, örneğin kan, idrar veya omurilik sıvısı, tüm organizmaların büyümesini sağlayan şartlarda kültürlenir. Patojen bir organizma izole edildikten sonra, morfolojisi, büyüme özellikleri (aerobik veya anaerobik büyüme, hemoliz şekilleri gibi) ve boyama ile daha ayrıntılı olarak karakterize edilebilir. Bakteri sınıflandırmasında olduğu gibi, bakteri kimlik tespiti de gittikçe daha sık olarak moleküler yöntemlerle yapılmaktadır. DNA'ya dayalı yöntemler, örneğin polimeraz zincir reaksiyonu, özgüllükleri ve çabuklukları nedeniyle, kültür yapmaya dayalı tekniklere kıyasla artarak popülerleşmektedir. Bu yöntemler sayesinde "yaşayan ama kültürlenemeyen", yani metabolik olarak aktif olan ama bölünmeyen hücrelerin kimliklerini tespit etmek mümkün olmaktadır. Ancak bu gelişmiş yöntemlerle dahi, bakteri türlerinin toplam sayısı bilinmemektedir ve bu sayı belli güven sınırları içinde tamin dahi edilememektedir. Mevcut sınıflandırmaya göre bilinen bakteri türlerinin (siyanobakteriler dahil) sayısı 9000'inin altındadır, ama bakteriyel çeşitliliğin büyüklüğü hakkındaki tahminlerde toplam tür sayısı 107'den 109'a kadar uzanır ve hatta bu tahminlerinlerin dahi birkaç büyüklük mertebesi kadar hatalı olabileceği düşünülmektedir. Diğer organizmalarla etkileşimler Görünür basitliklerine rağmen, bakteriler diğer canlılarla karmaşık etkileşimler içindedir. Bu simbiyotik ilişkiler parazitizm, mutualizm ve komensalizm olarak üçe ayrılırlar. Komensal bakteriler her yerde bulunur, hayvan ve bitkiler üzerinde büyümeleri başka yüzeyler üzerinde büyümeleri ile aynıdır (ancak sıcaklık ve ter bunların büyümesini hızlandırabilir); insanlarda bu organizmalardan çok sayıda olması vücut kokusunun nedenidir. Mutualistler Bazı bakteriler varlıklarının devamı için gerekli olan, mekansal olarak yakın ilişkilere girerler. Bu tür mutualist ilişkilerden biri olan türler arası hidrojen transferi olarak adlandırılır, butirik asit veya propiyonik asit tüketip hidrojen tüketen anaerobik bakteriler ile, hidrojen tüketen metanojenik arkeler arasındadır. Bu ilişkide yer alan bakteriler kendi başlarına bu organik asitleri kullanamazlar çünkü bu reaksiyon sonucu aşığa çıkan hidrojen çevrelerinde birikir. Hidrojen tüketici arkelerle yakın ilişkileri sayesinde hidrojen konsantrasyonu yeterince düşük kalır ve bakteriler büyüyebilir. Toprakta, rizosferde (kökün yüzeyi ve kökü bağlı olan topraktan oluşan bölgede) mikroorganizmalar azot fiksasyonu yaparlar, yani azot gazını azotlu bileşiklere dönüştürürler. Bu süreç sonucunda bitkilerin (ki onlar azot fiksasyonu yapamazlar) kolayca absorbe edebildiği bir azot kaynağı meydana gelir. Pekçok başka bakteri, insan ve başka canlılarda simbiont olarak bulunurlar. Örneğin normal insan bağırsağındaki bağırsak florasındaki 1000'den fazla bakteri, bağırsak bağışıklığına, bazı vitaminlerin (folik asit, K vitamini ve biyotin) sentezine, süt proteinlerinin laktik asite dönüştürülmesine (bkz. Laktobasiller) katkıda bulunur, ayrıca sindirilmemiş kompleks karbonhidratların fermantasyonunu sağlar. Bu bağırsak floarası ayrıca potansiyle patojen bakterilerin büyümesini engellediği için (genelde yarışmalı dışlama ile) bu faydalı bakterilerin probiyotik besin katkısı olarak alınmasının olumlu etkileri bulunmuştur. Patojenler Eğer bakteriler başka organizmalarla parazitik ilişkiler kurarlarsa patojen olarak sınıflandırılırlar. Patojen bakteriler insan larda ölüm ve hastalığın başlıca nedenidir; neden oldukları enfeksiyonlar arasında tetanoz, tifo, tifüs, difteri, frengi, kolera, besin kaynaklı hastalıklar, cüzzam ve verem sayılabilir. Bilinen bir hastalığın patojenik kaynağının keşfi yıllar sürebilir, örneğin mide ülseri hastalığı ve Helicobacter pylori durumunda olduğu gibi. Bakteryel hastalıklar tarımda da önemlidir, bakteriler bitkilerde yaprak beneği, ateş yanıklığı ve solmaya, çiftlik hayvanlarında da paratüberküloz, mastit, salmonella ve şarbona neden olur. Her patojen türün insan konağı ile etkileşimlerinin karakteristik bir spektrum oluşturur. Bazı organizmalar, örneğin Stafilokok veya Streptokok, deri enfeksiyonu, pnömoni, menenjit ve hatta sistemik sepsis (şok, masif vazodilasyon ve ölümle sonuşlanan sistemik bir enflamasyon tepkisi) neden olur. Lakin bu oganizmalar aynı zamanda normal insan florasına aittir, genelde insan derisi ve burununda bulur ve hiç bir hastalığa yol açmazlar. Buna karşın bazı başka organizmalar her durumda insanda hastalık yaparlar. Örneği Rickettsia, ancak başka canlıların hücrelerinin içinde büyüyüp çoğlabilen, zorunlu bir hücreiçi parazittir. Rickettsia'nin bir türü tifüse, bir diğeri ise Kayalık Dağlar benekli hummasına neden olur. Klamidya, zorunlu hücre içi paraziti bir diğer takımı içinde bulunan bazı türler pnömoni, veya idrar yolu enfeksiyonuna neden olabilir, ayrıca koroner kalp hastalığı ile de ilişkili olabilirler. Nihayet, bazı bakteri türleri, Pseudomonas aeruginosa, Burkholderia cenocepacia, ve Mycobacterium avium gibi, fırsatçı patojendirler ve sadece immün yetmezlik çeken veya kistik fibrozlu kişilerde hastalık yaparlar. Bakteriyel enfeksiyonlar antibiyotikle tedavi edilebilirler, bu antibiyotikler bakterileri öldürürse bakteriosidal, sadece onların çoğalmasını engelliyorsa bakteriostatik olarak sınıflandırılır. Pekçok antibiyotik vardır ve bunların her sınıfı patojende olup konağında olmayan bir süreci engeller. Antibiyotiklerin nasıl seçici toksiklik gösterdiğine bir örneği kloramfenikol ve puromisindir, bunlar bakteri ribozomlarını engellerler, ama yapısal olarak farklı olan ökaryotik ribozomlara etki etmezler. İnsan hastalıklarını tedavide kullanılan antibiyotiklerin hayvancılıkta da hayvanlarının büyümesini hızlandırmak için kullanılması, bakterilerde antibiyotik direnci gelişmesine neden olabilir. Enfeksiyonları engellemek için antiseptik önlemler alınır, örneğin deri bir iğne ile delinmeden evvel sterilize edilir. Cerrahi ve dişçilik araçları da kontaminasyon ve bakteriyel enfeksiyonu önlemek için sterilize edilir. Çamaşır suyu gibi dezenfektanlar, eşya yüzeylerinde bulunan bakteri ve diğer patojenleri öldürüp kontaminasyonu önlemek ve enfeksiyon riskini daha da azaltmak amacıyla kullanılır. Teknoloji ve endüstride önemi Bakteriler, çoğu zaman laktobasil türleri, maya ve küflerle beraber, fermante edilmiş gıdaların (peynir, turşu, soya sosu, sauerkraut, sirke, şarap ve yoğurt gibi) hazırlanmasında binlerce yıldır kullanılmaktadır. Bakterilerin çeşitli organik bileşikleri parçalayabilme yetenekleri dikkate değerdir ve atıkların işlenmesi ve değerlendirilmesinde (bioremediation) kullanılmıştır. Petroldeki hidrokarbonları sindirebilen bakteriler çoğu zaman petrol saçılmalarının temizlenmesinde kullanılır. 1989'da meydana gelen Exxon Valdez tanker kazasının ardından Prince William Sound kıyılarına gübre dökülerek bu doğal bakterilerin büyümesi teşvik edilmişti. Bu yöntem, çok fazla petrol kaplanmamış kıyılarda etkili olmuştu. Bakteriler ayrıca endüstriyel toksik atıkların değerlendirilmesinde de kullanılırlar. Kimya endüstrisinde, enantiyomerik olarak saf kimyasalların üretilmesinde (bunlar ilaç ve tarımsal kimyasalların hammadesidir) bakteriler önemli rol oynarlar. Bakteriler ayrıca biyolojik haşare kontrolünde haşare ilaçlarının yerine kullanılabilirler. Bunun en yaygın örneği, Gram pozitif bir toprak bakterisi olan Bacillus thuringiensisdir (BT olarak da adlandırılır). Bu bakterinin alt-türleri kelebeklere (Lepidoptera türlerine) özgül bir böcek öldürücü olarak kullanılır. Spesifik olmalarından dolayı bu böcek öldürücüler çevre dostu olarak kabul edilir; insanlara, yabani hayvanlara, polinasyon yapan ve diğer faydalı böceklere etkileri çok az veya hiçtir. Hızlı büyüme ve kolaylıkla manipüle edilebilmelerinden dolayı bakteriler moleküler biyoloji, genetik ve biyokimyada birer araç olarak kullanılırlar. Bakteri DNA'sında mutasyon yapıp bunun fenotipini inceleyerek bilimciler genlerin, enzimlerin ve metabolik patikaların işlevlerini belirleyebilmekte, sonra edindikleri bilgileri daha karmaşık canlılara uygulayabilmektedirler. Muazzam miktarda enzim kinetiği ve gen ifadesi verileri, canlıların matematiksel modellerinde kullanılarak hücrenin biyokimyasının anlanması amaçlanmaktadır. Çok çalışılmış bazı bakterilerde bu mümkündür, Escherichia coli metabolizmasının modelleri üretilmekte ve denenmektedir. Bakteri metabolizması ve genetiğinin bu seviyede anlaşılır olması sayesinde bakterilerin biyoteknoloji kullanılarak yeniden tasarımı mümkün olmakta, böylece onların tedavi amaçlı proteinleri (insülin, büyüme faktörleri veya antikorlar gibi) daha verimli sekilde üretmesi sağlanabilmektedir. Kaynak: bakteri.nedir.com/#ixzz2gQ80yt60

http://www.biyologlar.com/bakteri-nedir

ANTIBIYOTIKLERIN BAKTERISIDAL ETKILERININ BELIRLENMESI

Infeksiyon hastalıklarının tedavisinde antibiyotiklerin kullanılmaya baslamasıyla yeni bir çıgır açılmıs ve geçmis yüzyıllarda en önemli ölüm nedeni olan infeksiyon hastalıklarını bu sıralamada daha gerilere itmistir. Tedavide kullanılan antibiyotiklerin bir kısmının etkisi, yalnızca bakterilerin çogalmasını durdurmakla sınırlı kalmakta, antibiyotik baskısı kalktıgında bu etki de ortadan kalkmakta ve bakteriler çogalmalarına devam etmektedir. Antibiyotiklerin bu etkilerine “bakteriyostatik etki” denir. Makrolid grubu antibiyotikler ve kloramfenikol bu tip etki göstermektedirler. Ilk kullanılan antibiyotik olan penisilinin de içinde yer aldıgı ß-laktam grubu antibiyotikler ise “bakterisidal” etki gösterirler, yani bakterinin ölümüne neden olurlar. Bakteriyostatik etkili antibiyotikler, immün sistemin de yardımıyla çogu infeksiyonda basarılı sonuç vermektedir. Immün sistemi yeterli olmayan hastalarda, immünosüpresif ilaç kullananlarda bakteriostatik etki yeterli olmamakta ve bakterisid etkili antibiyotiklerin kullanımı gerekmektedir. Bu antibiyotiklerin mutlaka kullanılması gereken durumlar; endokardit, menenjit, osteomiyelit gibi infeksiyon hastalıklarıdır. Immün sistemin infeksiyon alanında yeterince etkili olamadıgı bu tip durumlarda bakterisidal etkili antibiyotikler tercih edilmelidir. Antibiyotiklerin bakteriler üzerinde olusturdukları etkileri incelemek için pek çok yöntem gelistirilmistir. Diger bölümlerde çogalmayı baskılayan en düsük antibiyotik yogunlugunun yani MIK ölçümü veya antibiyotik disklerinin uygulanmasıyla duyarlılık ölçümü anlatılmıstır. Bu bölümde ise bakterisidal etki belirlenmesi için kullanılan yöntemler anlatılacaktır. YÖNTEMLER Antibiyotik - bakteri etkilesimini degerlendirmek için olusturulan yöntemlerde, belirli miktarda bakterinin belirli yogunluktaki antibiyotikle belirli bir süre teması gerekmektedir. Bu süre sonrasında canlı bakteri sayılması ise bakterisidal etki belirlenmesinde temeldir. Bakterisidal etkiden bahsedebilmek için canlı bakterilerin miktarının %99.9 azalması gerekmektedir. Iki farklı yöntem bu etkinin belirlenmesinde kullanılır: a) En küçük bakterisidal konsantrasyon (MBC): Bir gecelik inkübasyondan sonra (18-24 saat) canlı bakterilerin sayımı esasına dayanır. Bu ise, baslangıçtaki bakterilerden belirli bir kısmını öldüren en düsük antibiyotik yogunlugudur. b) Time kill: Zamana ve antibiyotik yogunluguna baglı olarak, antibiyotigin bakterisidal etkisini dinamik olarak ortaya koyan bir yöntemdir. Bu yöntemde, bakteri miktarındaki azalma zamana baglı olarak her bir bakteri yogunlugu için ayrı verilir. Zamana baglı azalma için farklı zamanlarda canlı bakteri sayımı yapılır. Minimal Bactericidal Concentration (MBC) : MIK degerinin belirlenmesinin ardından yapılır. MIK degeri ve üzerindeki konsantrasyonlarda canlı bakteri sayımı yapılır. Bakterisidal etki, baslangıçtaki canlı bakterilerin azalmasını saglayan en düsük konsantrasyondur. Bu azalma Fransa’da %0.01, Ingiltere’de %0.1 olarak degerlendirilir. Baslangıçtaki inokülum 105 bakteri (CFU) / ml’dir (100000). Yani Fransızlara göre <101 CFU / ml (<10), Ingilizlere göre <102 CFU / ml (<100). Eger MBC degerinin MIK degerine oranı 1 veya yakınsa bakterisidal etkiden bahsedilebilir. Bu oran, antibiyotik bakterisidal etkili olmasına karsın bazı suslar için 32 veya daha fazla olabilir. Bu durumda toleranstan bahsedilir. Vankomisine toleranslı Streptococcus pneumoniae susu tanımlanmıstır. MIK degerleri degismemekle birlikte, streptograminlerin stafilokoklar ve enterokoklar için bakterisidal etkilerinin, bu susların ribozomu metilleyen bir enzim için kodlanan erm genleri içeren suslarında görülmüstür. TIME KILL YÖNTEMI Besi yeri: Sıvı besi yeri olarak Mueller Hinton Broth kullanılır. Canlı bakteri sayımı için bakteri cinsine göre Triptik Soy Agar veya Kanlı Agar kullanılabilir. Inokülum: Baslangıçta 105 CFU / ml kullanılır. Gerekli malzemeler: Hemoliz tüpleri 15 ml’lik tüp Çalkalamalı ben mari Etüv Dilüsyon tüpleri Hazırlanısı MIK degerinin 2 alt ve üst konsantrasyonlarında antibiyotik içeren 5 ml MH besiyeri hazırlanır. Örnegin; eger test edilecek bakterinin MIK degeri 1mg/L ise 0.25, 0.5, 1, 2 ve 4 mg/L antibiyotik içeren tüpler seri dilüsyonla inokülum eklenmesine hazır hale getirilir. Inokülum Hazırlanması Time kill için baslangıçta 105 CFU / ml bakteri gerekmektedir. Gecelik besi yeri 109 CFU /ml bakteri içerir. Eger bu kültürden 50 μl alırsak 5X107 CFU almıs oluruz. Bunu 5 ml besiyerinde dilüe edersek yaklasık 5X105 CFU / ml bakteri inoküle etmis oluruz. Saat 0’da örnek alınması Kontrol tüpü ve antibiyotik içeren tüpleri bakteri ile inoküle eder etmez her tüpten 100 μlalınır ve 900 μl su içeren hemoliz tüplerine aktarılır. Aktarılan 1. tüpten 100 μl alınarak yine 900 μl su içeren 2. tüpe aktarılır. En az 3 kez pipetajla karıstırıldıktan sonra 100 μl alınır ve 3. tüpe aktarılır. Her konsantrasyon tüpünden ve kontrol tüpünden 6 dilüsyon hazırlanır. Yani total 0. Saat için 6X6=36 tüp hazırlanır. Hazırlanan her tüpten 100 μl alınarak agar besi yerine yayılır. Agar petrilerinin arkasına hangi antibiyotik dilüsyonundan alındıgı petrilerin arkasına hangi k onsantrasyondan, kaçıncı saatte alındıgı ve hangi dilüsyon oldugu yazılmalıdır. Inokülasyon sonrası 3. saatte örnek alınması Inokülasyon saatinden 3 saat geçtikten sonra, 0. saatte yapıldıgı gibi her konsantrasyondan 0.1ml örnek alınarak 6 seri dilüsyon hazırlanır ve her bir dilüsyon TS agar içeren besi yerine yayılarak ekilir. Petrilerin yazılmasının önceden yapılması daha uygun olur. Diger saatlerde örnek alınması Laboratuvara göre degismekle birlikte en uygun yöntem 0, 3, 6, 12 ve 24. saatlerde örnekleme yapılmasıdır. 12. saat geceye kalacagı için bazı laboratuvarlarda 0, 2, 4, 6 ve 24. saatlerde örnekleme yapılması tercih edilmektedir. Koloni sayımı Çalısılan saatlerde her konsantrasyon için 6 petriye dilüsyonlarla ekim yapılmıstır. Bu petrilerden her biri için sayım yapmaya gerek yoktur. Hangi dilüsyonda 30-300 arası koloni olusmussa o petrideki koloniler sayılır. Petrinin iki veya dörde bölünerek yalnızca bir alanda sayım yapılıp, bölünen alan sayısıyla çarpılması suretiyle toplam koloni sayısının elde edilmesi uygun bir yöntem degildir. Sayım gözle, kalemle veya otomatik sayıcılarla yapılabilir. Koloni sayısının hesaplanması Ekim yapılırken dilüsyon yapıldıgı için koloni sayımında da bu göz önüne alınmalıdır. Örnegin; eger 3. dilüsyonda 112 koloni saydıysak antibiyotikli besiyerinde mililitreye düsen canlı bakteri sayısını CFU / ml cinsinden nasıl hesaplarız? 112 koloni demek 1,12 X 102 koloni denektir. 3. dilüsyon oldugu için 103 eklenir. Besiyerinden 0.1ml örnek aldıgımız için ml’deki konsantrasyonu hesaplamak için 101 daha eklenir. 3. dilüsyonda 112 koloni sayılan antibiyotikli besi yerindeki total koloni sayısı 1,12 X 102+3+1 yani 1,12 X 106 olur. Sekil 3’de verilen örnekte koloni sayımı MIK konsantrasyonu için 5. Dilüsyon sayım için kullanılacaktır. Diger petrilerde koloni sayısı 30-300 koloni sınırında olmadıgı için bu petriler sayım için kullanılmaz. Bu dilüsyondaki sayıma göre MIK konsantrasyonunda 4,1X101+1+5 koloni yani 4,1X107 koloni vardır. 2XMIK konsantrasyonunda ise 2. dilüsyon koloni sayımının yapılması gereken petridir. Bu petride 48 koloni oldugu için total 2 MIK konsantrasyonundaki bakteri miktarı 4,8X101+2+1 yani 4,8X104 olarak hesaplanır. 4XMIK konsantrasyonunda da dilüsyonlarda sayılabilir petri yoktur. Sayım için dilüsyonsuz ekime basvurulabilir. Veya 4X101 olarak degerlendirilebilir. Eger baslangıç konsantrasyonu 106 ise 3 log’dan fazla azalma vardır (6.9-1,6=5,3 log) ve bu konsantrasyonda antibiyotik bakterisidal etkilidir. Log(10) cinsinden degerlerin hesaplanması Örnegimizde MIK konsantrasyonu için 4,1X106 koloni hesaplamıstık. Bu degeri grafik olarak ifade etmek için Log(10) degerlerini hesaplanması gerekmektedir. Bunu logaritma hesaplayan bir hesap makinesinde yapabiliriz. Sekil 3’de verilen örnekte 3. saatteki MIK, 2MIK ve 4MIK degerleri logaritmik degerlere dönüstürdügümüzde elde ettigimiz sonuçlar Sekil 4’deki grafikte kullanılmıstır; 4,1X106 için log degeri 6,61, 4,8X104 için 4,68 ve 4X101 degeri için 1,6 degerleri bulunmustur. Bu degerleri Excel sayfasına yerlestirdigimizde ve zaman-konsantrasyon iliskisi ile grafik çizdirdigimizde time kill grafigi elde etmis oluruz. PROTOKOL Hazırlık Test edilecek bakteri için test edilecek antibiyotigin MIK degerinin bilinmesi gerekir. Bu amaçla kitabın makrodilüsyon bölümünde yazıldıgı gibi MIK tayini yapılır. Hemoliz tüpleri agızları pamukla kapalı halde pastör fırınında steril edilir. Bir antibiyotigin 1 sus üzerine bakterisidal etkisini ölçmek için 1 kontrol ve 5 antibiyotik konsantrasyonu olmak üzere 6kültür / her kültür için 6 / 0, 3, 6, 12 ve 24 olmak üzere toplam 5 zamanda ölçülecegi için 6 X 5 X 5 = 150 hemoliz tüpü / 150 agar pleyt gerekmektedir. Hemoliz tüplerine 0.9 ml steril distile su veya MH broth eklenir. Bir önceki aksamdan 5ml MH broth’a test edilecek bakteri antibiyotik eklenmeden ekilir. 1. Gün Eger vankomisin MIK degeri 2 olan S. aureus susu ile çalısıyorsak; 30 -1/4MIK, 1/2 MIK, MIK, 2MIK ve 4 MIK konsantrasyonlarında bakteri kültürü hazırlamak gerekir. Eger test edilecek susun MIK degeri 2 μg/ml ise 4X MIK degeri 8μg/ml olacaktır. 10 ml MH broth bulunan besi yerinde 8μg/ml antibiyotik konsantrasyonu için 80μg vankomisin eklemek gerekir. Eger 2 mg / ml vankomisin içeren antibiyotik solüsyonumuz varsa içeren her μl’de 2 μg vankomisin içereceginden 40 μl stok solüsyonunu 10 ml besi yerine eklenir. Eklemeden önce 10 ml’den 40 μl besi yerini alınması gerekir ki hacim degisikligi konsantrasyonu etkilemesin. Pipetleme yoluyla karıstırdıktan sonra 5 ml alıp 5ml MH broth bulunan tüpe aktarılır ve karıstırılır. Böylece 2. tüpteki antibiyotik konsantrasyonu yarıya yani 4 μg / ml’ye düsmüs olur bu da 2X konsantrasyonudur. Sırayla 3., 4. ve 5. tüplere de seri dilüsyon yapılır ve 2, 1 ve 0.5 μg / ml’lik MIK, 1/2MIK ve 1/4MIK konsantrasyonları elde edilmis olur. Son tüp dilüsyonunda karıstırdıktan sonra 5 ml alınarak atılır böylece tüm tüplerde 5 ml kalmıs olur. Çogalma kontrolü için 1 tüp de antibiyotiksiz hazırlanır. -Hazırlanan 6 adet 5 ml besi yeri içeren tüplere 50 μl, gecelik kültürden eklenir ve karıstırılır. -Bakteri çogalmaya baslamadan örnek alınması gerekir. Her bir konsantrasyondan ve kontrol kültürden 100 μl alınıp 900 μl distile su bulunan hemoliz tüpüne eklenir. Kültürler 37ºC’da çalkalamalı ben mari içinde inkübe edilir. -Kültürden 100 μl eklenmis 1. dilüsyon tüpünden 100 μl alınır ikinci dilüsyon tüpüne eklenir karıstırılır ve 100 μl 3. dilüsyon tüpüne eklenir ve sırayla 4., 5. ve 6. dilüsyon tüplerinde seri dilüsyona tabi tutulur. Ekim Dilüsyonlar hazırlandıktan sonra mümkün oldugunca çabuk ekim yapılması gerekir. Her dilüsyonda 100 μl alınarak TS veya kanlı agara ekilir. Petrinin her alanına yayılacak sekilde ekilir. L haline geririlmis Pastör pipeti veya plastik L bageti bakterileri yaymak için kullanılabilir. Eger en küçük dilüsyondan yaymaya baslanırsa aynı pastör pipeti ile yayılabilir. Inkübasyon. Inkübasyon sıcaklıgı ve ortamı test edilen bakteriye göre degisir. Eger S. aureus için test yapılıyorsa 37ºC ve normal havada inkübasyon yapmak gerekir. Inkübasyon süresi 18-24 saattir. -Ekim ve örnekleme islemleri 3., 6., 12. ve 24. saatte tekrarlanır Sonuç. Bakterisidal etki zaman ve konsantrasyon bagımlı olarak time kill testi ile gösterilir. Eger 3 log azalma varsa bakterisidal etkiden bahsedilir. Sekil 5’de 100000 yani 11X105 koloni ile MIK ve 2MIK konsantrasyonlarında antibiyotikli besi yerinde inkübe edilen bakterilerde MIK konsantrasyonunda koloni sayısı 10X105 den 10X103 düzeyine kadar inmis yani bakterisidal etki 24 saat boyunca gözlenmemistir. 2 MIK konsantrasyonunda ise 3. saatte koloni sayısı 10X102 ‘nin altına inmis ve 24 saat boyunca bu düzeyin altında kalmıstır. 3 log’luk azalma <10X10 CFU oldugundan “2MIK konsantrasyonda test edilen antibiyotik 3. saatten itibaren bakterisidal etki gösteriyor” denebilir. Kaynakça Antibiogramme. 2006. Courvalin P, Leclercq R, Bingen E. Edition ESKA Paris L’Antibiogramme 1985. Courvalin P, Goldstain F, Philippon A, Sirot J. Edition MPC Brüksel. Bactericidie: Aspects Theorique et Therapeutiques. 1990. Courvalin P, Drugeon H, Flandrois JP, Goldstein F. Edisyon Maloine. Paris  

http://www.biyologlar.com/antibiyotiklerin-bakterisidal-etkilerinin-belirlenmesi

Değişmekte olan bir iklimde sağlık

Ağustos 2007’de İtalya’da yerel sağlık makamları, bir nehirle ayrılan iki küçük köy olan Castiglione di Cervia ile Castiglione di Ravenna’da sıra dışı bir hastalığın söz konusu olduğu yüksek sayıda vaka tespit ettiler. Bu hastalıktan neredeyse 200 kişi etkilendi ve yaşlı bir adam da öldü (Angelini vd., 2007). Ayrıntılı bir araştırma sonucunda hastalığın daha çok Afrika ve Asya’da görülen Aedes veya ‘kaplan’ sivrisineği yoluyla insanlara geçen ve böceklerde bulunan bir virüs olan Chikungunya olduğu anlaşıldı. Hastalığın kaynağı bölgede tatil yapan bir adam olarak belirlendi. Hasta adamın Avrupa’ya seyahat etmeden önce hastalığı kaptığı ama İtalya’da bir kaplan sivrisineği tarafından ısırıldığı düşünülüyor. Kaplan sivrisineği virüsün bir vektörü veya taşıyıcısı olup, söz konusu sineğin virüsü köydeki başka bir kişiye bulaştırdığına inanılıyor. Bu, zincirleme bir etkiye yol açtı ve hastalıklı kişileri ısıran sivrisinekler mini bir salgın gelişene kadar virüsü yaymaya devam etti. Etkileşimler ağı Chikungunya salgını küreselleşmiş bir dünyada yüz yüze bulunduğumuz bazı sağlık riskleri ve sorunlarını gözler önüne seren karmaşık bir etkileşimler ve koşullar ağına dayanıyor. Turizm, iklim değişikliği, ticaret, türlerin dolaşımı ve halk sağlığı gibi faktörlerin tümü bu durumda rol oynamıştır. Kaplan sivrisineğinin Avrupa’ya ilk kez olarak ‘şans bambusu’ gibi süs bitkilerinden kullanılmış lastiklere varan bazı ithal mallar yoluyla geldiği düşünülüyor. Sivrisinek larvaları Avrupa’nın pek çok bölgesinde bulunmuşsa da sadece daha sıcak, güney ülkelerinde açık havada veya daha kuzeydeki söz gelimi Hollanda’daki seralarda yaşayabiliyor. Dengue ve Batı Nil Ateşi de artık Avrupa’da bulunuyor ve yine sivrisinek ısırması yoluyla geçiyor. İsveç, Stockholm’deki Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi’ne (ECDC) göre, 1996’da Romanya’daki ilk büyük salgından beri Batı Nil Ateşi hastalığı Avrupa’da halk sağlığına ilişkin olarak önemli bir endişe sebebi kabul edilmektedir. Hali hazırda buna karşı hiçbir aşı bulunmamakta ve başlıca önleyici tedbirler sivrisinek ısırıklarına maruz kalma durumunu azaltmayı amaçlamaktadır. Yoğun gıda üretimi Bulaşıcı hastalık için gerekli olan ve daha önce var olmayan koşulları kendimiz yaratıyor olabiliriz. Söz gelimi, gıda üretiminin endüstrileşmesi önemli bir endişe konusudur. Tek bir hayvan türünü yoğun olarak üretmek suretiyle, genetik çeşitliliği düşük olan ‘mono kültürler’ üretme riskini taşıyoruz. Bu hayvanlar kötü hijyen koşulları veya kuşlar gibi yaban hayvanlarından bulaşabilecek hastalıklar için son derece elverişli ortamlar sunuyor. Hastalıklar bir kez mono kültüre girdikten sonra kolaylıkla mutasyona uğrayabilir ve söz konusu hayvanlarla çalışan insanlara dahi geçebilir. Antibiyotiklerin aşırı kullanımı doğal direnç eksikliğini telafi etmenin kabul edilen bir yöntemi haline gelmiş olup, bu uygulama kendi sorunlarını yaratabilir. ‘Modern verimli tarım, tıpkı halk sağlığı gibi, küreselleşmiş dünyanın bazı taleplerini karşılamak için bilim ve tıbba dayanmaktadır. Modern tarım pek çoğumuza daha ucuz ve daha fazla gıda sağlamış olmakla beraber, öngörülemeyen baskı ve sorunlara yol açması da mümkündür,’ diyor ECDC Müdürü Dr. Marc Sprenger. Dr. Sprenger ‘Söz gelimi, tarımda aşırı antibiyotik kullanımı sonucunda bakteriler daha dirençli hale geldikçe, bunların etkinliği azalabilir; bunun da potansiyel olarak insanlar üzerinde etkisi olabilir’ diyor. Avrupa’da noktaları birleştirmek Avrupa’ya gelen yeni türler ve yeni hastalıklar iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinden sadece bazılarıdır. Su, hava ve gıdanın kalitesi ve miktarındaki değişiklikler ile değişen hava durumu, ekosistemler, tarım ve geçinme yollarına bağlı olarak son aşamada insan sağlığını çok daha fazla çevresel ve sosyal etken etkileyebilir. İklim değişikliği ayrıca hava kirliliği gibi mevcut çevre sorunlarını kötüleştirebilir ve sürdürülebilir su kaynakları ve sıhhi temizlik hizmetlerini aksatabilir. Avrupa’da 2003 yılında meydana gelen ve 70.000’i aşkın kişinin ölmesiyle sonuçlanan sıcak hava dalgası değişmekte olan bir iklime uyum sağlama ihtiyacına dikkat çekmiştir. Yaşlılar ve belirli hastalıklara sahip kişilerin daha yüksek risk altında olmasının yanı sıra olanakları daha az nüfus grupları daha korunmasızdır. Betonlaşma ve ısı emen yüzeylerin yüksek olduğu kalabalık kentsel bölgelerde sıcak hava dalgalarının etkileri, geceleri yetersiz soğutma ve güçsüz hava akımları sebebiyle ağırlaşabilir. AB’deki nüfus grupları için, ölüm oranının belli bir (yerel olarak spesifik) kesme noktasının üzerindeki her sıcaklık artışı için % 1–4 oranında arttığı tahmin edilmiştir. 2020’lerde, öngörülen iklim değişikliğinden kaynaklanan sıcağa bağlı ölümlerde tahmin edilen artış, başta orta ve güney Avrupa bölgelerinde olmak üzere, yılda 25.000’i aşabilir. ‘Sağlık, arazi kullanımı, tarım, turizm, ticaret ve iklim değişikliğini birbirine bağlayan tartışmanın yaratıcı bir şekilde gelişmesi gerekiyor. Şu anda halk sağlığı ve çevreyi veya iklim değişikliğini doğru şekilde ilişkilendirmiyor olabiliriz,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Örneğin, yakın zamanda bir sağlık bakanlığını ziyaret ettim ve iklim değişikliğiyle ilgili konulardan kimin sorumlu olduğunu sordum ve bana kimsenin sorumlu olmadığını söylediler. Bunu herhangi bir bakanlık veya yetkili makamı yargılamak için söylemiyorum ama bu durum, bu sorunların hepsi birbirine bağlı olduğu için, bunlar hakkında düşünme şeklimizi değiştirmemiz gerektiğini ortaya koyuyor,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Halk sağlığı sistemleri yeni hastalık ve yeni iklim koşulları olasılığına uyum sağlamaya ve kendilerini buna hazırlamaya başlamalıdır. Doktorlar yeni bir virüsü tanımadığı için insanlara yanlış tanı konuyor olabilir. Bu hastalıkların pek çoğu grip gibi görünüyor ve grip hissi veriyor. Yeni sorunlarla başa çıkmak için eğitim gibi yeni araçlara ihtiyacımız var ve laboratuvar gibi tesislerin de esnek ve uyarlanabilir olması gerekiyor,’ diyor. ECDC’nin web sitesini aşağıdaki adreste ziyaret edebilirsiniz: www.ecdc.europa.eu en Daha fazla bilgi ve referansların tam listesi için SOER 2010 Sentezi’ne bakın. Yenilikçilik: çevre ve sağlık İklim değişikliğiyle mücadele çabaları hava kalitesini iyileştirecektir Avrupa Birliği’nin İklim ve Yenilenebilir Enerji (CARE) paketi aşağıdakileri hedeflemektedir: • 2020 itibariyle sera gazı emisyonlarının % 20 oranında azaltılması • 2020 itibariyle yenilenebilir enerji payının % 20 oranında arttırılması • 2020 itibariyle enerji verimliliğinin % 20 oranında arttırılması Bu hedefleri gerçekleştirmek için sarf edilmesi gereken çabalar Avrupa’da hava kirliliğini de azaltacaktır. Örneğin, enerji verimliliğindeki iyileşmeler ile yenilenebilir enerjinin daha fazla kullanımı, hava kirliliğinin başlıca kaynaklarından olan fosil yakıt yakılmasının azalmasına yol açacaktır. Bu olumlu yan etkilere iklim değişikliği politikasının ‘ortak faydaları’ denmektedir. Yukarıdaki paketin AB hava kirliliği hedeflerini yerine getirmenin yıllık maliyetini milyarlarca avro düşüreceği tahmin edilmektedir. Avrupa sağlık hizmetlerinin tasarruf edecekleri de bunun altı katı kadar fazla olabilir. İstilacı türler Asya kaplan sivrisineği veya Aedes albopictus ‘istilacı türlerin’ en yaygın görülen örneklerinden biridir. Geleneksel olarak görüldüğü bölgeler Pakistan’la Kuzey Kore arasındadır. Artık tüm dünyada görülmekte olup, ‘dünyanın en istilacı sivrisineği’ olarak tanımlanmaktadır. İnsan faaliyetleri sonucu yabancı veya yerli olmayan türlerin kıtaya yerleşip yayıldığı bir ortamda, sivrisinek, Avrupa’nın biyolojik çeşitliliğinin önündeki çok daha kapsamlı tehditlere verilebilecek örneklerden sadece bir tanesidir. Yabancı türler Avrupa’nın tüm ekosistemlerinde bulunmaktadır. Küreselleşme ve bilhassa artan ticaret ve turizm Avrupa’ya gelen yabancı türlerin sayısı ve türünde artışa sebep olmuştur. Avrupa’da yaklaşık 10.000 yabancı tür kaydedilmiştir. Bunlardan patates ve domates gibi bazıları kasten getirilmiş olup hâlâ ekonomik önemlerini korumaktadır. ‘İstilacı yabancı türler’ adı verilen diğer türler ise hastalık taşıyıcıları olarak veya binalar ve barajlar gibi yapılara zarar vermek suretiyle bahçecilik, tarım ve ormancılık için ciddi sorunlar yaratabilir. İstilacı yabancı türler ayrıca içinde yaşadıkları ekosistemleri de değiştirmekte ve bu ekosistemlerdeki diğer türleri etkilemektedir. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi istilacı yabancı türleri tüm dünyada biyolojik çeşitlilik açısından en büyük tehditlerden biri olarak belirlemektedir.

http://www.biyologlar.com/degismekte-olan-bir-iklimde-saglik

ENDÜSTRİYEL MİKROBİYOLOJİ NEDİR

Bazı temel besin maddelerinin hazırlanmasından başlayarak fermentasyon yoluyla antibiyotik, vitamin, alkol, enzim ve diğer bazı kimyasal maddelerin elde edilmesine, atık maddelerin değerlendirilmesine, mikrobiyal gübrelemeye, çevre kirliliğinin çözümüne kadar geniş bir alanı ilgilendiren “endüstriyel mikrobiyoloji” son yıllarda mikrobiyoloji anabilim dalının en çok ve hızlı gelişen konusu olmuştur. Mikroorganizmalar kullanılarak yapılan çalışmalar ve elde edilen ürünler ekonomi, endüstri, tarım, beslenme ve sağlık konularını ilgilendirmektedir. Mikroorganizmalar yüzyılımızın ortalarına kadar yalnızca yaptıkları enfeksiyon hastalıkları yönünden incelenmişler, daha sonraları bazı yararlı biyokimyasal aktiviteleri saptanmış ve bu konudaki araştırmalara büyük önem verilmiştir. Böylece Mikrobiyoloji bilim dalında “Tıbbi Mikrobiyoloji” ve “Endüstriyel Mikrobiyoloji” ana konularında birçok araştırma ve keşif yapılmıştır. İnsanlar çok eski çağlardan beri ekmek, peynir, şarap, bira gibi besin ürünlerinin eldesinde bilinçsizde olsa mikroorganizmalardan yararalanmışlardır. Bugün, Endüstriyel Mikrobiyolojinin çalışma alanı çok geniş boyutlara ulaşarak fermentasyon yolu ile çeşitli antibiyotikler, vitaminler, aminoasitler, organik asitler, besinler, alkoller, enzimler elde edilebilmektedir. Ayrıca atık maddelerden yararlı ürünlerin elde edilmesinde, çevre kirliliğinin önlenmesinde de mikroorganizmalardan yararlanılmaktadır. Endüstriyel mikrobiyolojide başarı, yüksek verimli mikroorganizmaların kullanılması ile mümkün olduğundan, tesadüfen veya genetik çalışmalarla elde edilen verimli mikroorganizmalar kültür koleksiyonlarında muhafaza edilmektedir. Yüksek verimli, pahalı olmayan ürün eldesi, ancak biyomühendislik bilgileriyle yürütülen ve kültür koleksiyonlarından sağlanan standart mikroorganizmaların kullanıldığı fermentasyon çalışmaları ile mümkün olmaktadır. Mikroorganizma kültür koleksiyonları ile endüstriyel mikrobiyoloji ve biyomühendislik çalışmaları birlikte yürütülmektedir. Bu çalışmalar sonucunda çok yararlı ürünler elde etmek mümkündür. Ülkemizin bu tip çalışmalara ihtiyacı vardır ve son yıllarda bu konuya eğilerek, çalışmalar yoğunlaşmıştır. Üniversitelerde biyoteknoloji anabilim dalları açılmıştır. Örneğin çevre mikrobiyolojisi laboratuvarında çeşitli atıkların mikroorganizmalar aracılığıyla arıtılması çalışmaları, çeşitli üretim laboratuvarında farklı mikrobiyal kaynaklardan çeşitli enzimlerin ve hormanların üretimi çalışmaları gerçekleşmiştir. Dünyamızda yaşayan mikroorganizmalarda yaşayan diğer canlılar gibi canlı veya cansız ortamlarda yaşamlarını sürdürürler. Mikrobiyoloji, mikroorganizmaların bulundukları ortam ve metabolik aktiviteleri gözönüne alınarak çeşitli bölümlere ayrılır. Bunlar, • Tıbbi mikrobiyoloji • Veteriner mikrobiyolojisi • Tarım mikrobiyolojisi • Besin mikrobiyolojisi • Deniz mikrobiyolojisi • Endüstriyel mikrobiyolojidir. Mikroorganizmaların insanlarla ilişkisi ve insanlara verdiği zarardan Tıbbi mikrobiyoloji; hayvanlarla ilişkisi ve hayvanlara verdiği zarardan Veteriner mikrobiyolojisi; bitkilerle ilişkisi ve bitkilere verdiği zarardan Tarım mikrobiyolojisi bahseder. Endüstriyel mikrobiyoloji ise, mikroorganizmaların ve ürünlerinin endüstriyel alanlarda kullanılarak, insanlara yararlı hale getirilmesi ile ilgili konulardan bahseder. Çok geniş çalışma alanı olan endüstriyel mikrobiyoloji mikrobiyolojinin ekonomik yönü olan her konuyla ilgilenir. Endüstriyel mikrobiyolojinin uygulaması ve kavramalarının anlaşılması mikrobiyolojinin diğer konularıyla yakın ilişkisi ile mümkün olmaktadır. Mikrobiyal fizyoloji, sitoloji, genetik, enzimoloji, besin ve süt mikrobiyolojisi, immünoloji endüstriyel mikrobiyolojinin çalışma alanlarına girer. Mikrobiyoloji içinde olmayan organik ve anorganik kimya, fizikokimya, biyokimya, mühendislik, ekonomi, pazarlama ve patent hukuku endüstriyel mikrobiyoloji için önemli diğer konulardır. Endüstriyel mikrobiyolojinin tarihçesinden bahsedersek, çok eski çağlara kadar gitmeliyiz. Alkollü içeceklerin elde edilmesi bu konudaki ilk buluşlardır. Yine ekmek, peynir, yoğurt yapımı hep bu tarihçeye girmektedir. Fermentasyon endüstriyel mikrobiyolojinin tarihçesi için önemlidir. Pasteur fermentasyonu mikroorganizmaların oksijen yokluğunda üremeleri için gerekli enerjiyi sağlayan anaerop reaksiyonlar olarak tanımlamıştır. 1675 Yılında Anton van Leeuwenhoek kendi tasarladığı mikroskopla mikroorganizmaları keşfetmesiyle mikrobiyoloji bilim dalı başlamış oldu. Endüstriyel mikrobiyolojinin başlangıcıda esas bu tarihte olmuştur. Belki Leeuwenhoek üzümlerin nasıl şarap olduğunu veya sütün nasıl peynire dönüştüğünü mikroorganizmalara bağlayamadı ama çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların olduğunu keşfetti. 1684 Yılında asetik asidin bazı bakteriler üzerinde zararlı etkisi olduğu ve bazılarına ise etki etmediği bulunmuştur. 1837 Yılında Theodore schwan alkolik fermentasyon ile şekerin alkol ve CO2’e dönüşmesinin canlı organizmalarla (mayalarla) olabileceğini sunmuştur. 1860 Yılında Pasteur laktik asit fermentasyonunu canlı mikroorganizmaların yaptığını bildirmiştir. 1897 Yılında Buchner parçalanmış maya hücrelerinin sıvısından koyarak baklettiği şeker çöeltisinin fermentasyon sonunda alkole dönüştüğünü saptayarak fermentasyonda bir enzimin rol oynadığını göstermiştir. Ayrıca bu enzime zimaz adını vermiştir. 1929 Yılında Alexander Fleming’in Penisilini bulması daha sonra streptomisin, kloramfenikol, tetrasiklin grubu antibiyotiklerin bulunması ve 1942’den sonraki yıllarda fermentasyon yoluyla antibiyotik elde edilmesi büyük bir ilaç endüstrisinin kurulmasına yol açmıştır. Türkiye’de 1886 yılında Abdülhamit döneminde Avrupaya öğrenci gönderilerek oradaki çalışmaların öğrenilmesi sağlanmıştır. 1891-93 yıllarında ilk bakteriyoloji dersleri Türkiye’de verilmeye başlanmıştır. 1893 yılında ilk bakteriyoloji laboratuvarı kutrularak inceleme ve araştırmalara başlandı.

http://www.biyologlar.com/endustriyel-mikrobiyoloji-nedir

Neisseria meningitidis

Neisseria meningitidis veya Meningokok mikroskopta çift kahve çekirdeğine benzeyen bir bakteridir. Meningokoksemi veya diğer adıyla invazif meningokokkal hastalıklar tüm dünyada çocuklarda ve yetişkinlerde önemli bir ölüm ve sakatlık nedenidir, bulaşıcı bir hastalıktır. Etkeni sadece insanlarda görülen neisseria menengitidis ismi verilen bir bakteridir, bu bakteriye şeklinden esinlenerek kısaca meningokok denmektedir. Latince kelime ve eklerin anlamına gelince “Meningo” eki “meninks” yani beynin dışını kaplayan zarları ifade etmektedir. Bu bakteri mikroskoptaki şekli ve sıklıkla menenjit yaptığı için ve bu ismi alır. “–emi” eki aslında kan kelimesini ifade etmektedir, yani menigokoksemi bu mikrobun kana karıştığı anlamına gelir. “İnvazif” istila edici demektir, bu bakteri 24 saat içinde hızla tüm vücuda yayılıp ölüme neden olabildiği için bu tip hastalıklara invazif adı verilmektedir. Kış mevsimi daha ön planda olmak üzere tüm yıl boyunca ortaya çıkabilir. Türkiye'de özellikle hac mevsiminde Arabistan’dan taşınarak zaman zaman salgınlara yol açtığı bilinmektedir. Vakaların %50’sini 2 yaş altı çocuklar oluşturur, askerlik gibi erişkinlerin toplu bulunduğu ortamlarda da sıklığında bir artış görülebilmektedir. Bakterinin kapsülündeki farklı protein yapılarına bağlı olarak bilinen 13 farklı tipi vardır. Bunlardan A,B,C,Y ve W135 klinik öneme sahiptir. Özellikle influenza olmak üzere viral infeksiyonlar, sigara içilmesi ve sigara dumanına maruziyet, kalabalık yaşam koşulları, altta yatan kronik hastalıkların varlığı, düşük sosyoekonomik düzey ve özellikle kompleman eksikliği gibi bağışıklık sistemi yetersizlikleri, dalağın olmaması hastalık riskini artırır. Meningokok mikrobu hastada sadece basit bir ateş veya menenjit, veya hızla ilerleyen mikrop şokuna kadar giden çok değişik tablolara neden olabilir. 1920’lerden önce antibiyotikler yokken meningokokkal hastalıklarda ölüm oranları %70’lere kadar varmaktaydı. İlerleyen dönemlerde antibiyotiklerin keşfi ve destek tedavisi ile ölüm oranları hızları azalmaya başlamıştır. Ancak uygun antibiyotik tedavisi ve yoğun tıbbi bakıma rağmen, son 20 yıl içinde ölüm oranları %9-12 arasında değişmek üzere sabit kalmıştır. Meningokokseminin yarattığı ağır mikrop şokunda(septik şok) bu oran %40’a kadar varmaktadır Meningokoksemi hızla ilerleyen bir hastalık olması, hızlı tanı, erken antibiyotik ve destek tedavisinin hastalığın sonucuyla ilişkili olması nedeniyle, meningokoksemi tanısı hafif belirtilerin varlığında ve hastalığın başlangıcında klinik olarak konulmalıdır. Hastalığın başlangıcındaki bulgular gribe benzer basit bulgulardır ve döküntü sonradan ortaya çıkar ve giderek yayılır. Vücutta mor noktalar şeklinde başlayıp hızla bu mor noktalar birleşip büyüyerek dokuların kan dolaşımını bozar. Hastalık hızla ilerledikçe organ yetersizlikleri (böbrek-kol-karaciğer v.s) ve pıhtılaşma bozuklukları olur, uzuvlara giden damarlar aşırı pıhtılarla tıkanabilir ve kol-bacak-parmak gibi uzuvların kaybına bile yol açabilir. Tansyon düşüklüğü çocuklarda şokun geç bir bulgusudur. Tek başına meningokoksemi şüphesi tedavi başlanması için yeterlidir. Korunma için bugün bilinen en etkili yöntem 4’lü konjüge aşıdır, Menacrta isimli bu aşı A,C, Y ve W135 tipini içerir. Eskiden sık enfeksiyon yapan B tipi son yıllarda azalmıştır, bunun için Türkiye'de ruhsatlı bir aşı mevcut değildir. Arzu edenler Avrupa’da ruhsat alan Bexero aşısını temin edebilirler. Alt türler Meningococcus'un birçok alt türü olmasına rağmen en önemlileri A, B, C ve W135'dir. A - Genellikle Afrika'da görülmektedir. B - En ölümcül türüdür. İngiltere'deki vakaların %40'ını oluşturmaktadır.Sürekli değişen yapısı sebebiyle, bir aşı oluşturulamamıştır. Ama Yeni Zelanda'daki epidemiden sonra, N.Meningitidis'in salgına sebep olan alt türüne karşı MeNZB aşısı üretilmiştir. C - Vakaların %60'ını oluşturmaktadır. W135 - Arabistan'da çok yaygındır ve hacı olmak için Arabistan'a gidenler arasında, aşısız olan kişiler her an hastalığa yakalanma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Bu yüzden Suudi Arabistan hacı olmak için gelen herkesin W135 aşısının olmasını şart koşmuştur.

http://www.biyologlar.com/neisseria-meningitidis

Sefalosporin Nedir

Sefalosporin(ler), beta-laktam (β-laktam) antibiyotiklerinin bir sınıfıdır. Tarihçe Cephalosporium acremonium tarafından üretilen sefalosporin ilk kez 1948 yılında Sardinya'da İtalyan bilimadamı Giuseppe Brotzu tarafından izole edilmiştir. Sefalosporinler ilk kez 1960`larda satışa sunuldu. Mekanizma Sefalosporinler penisiline çok benzer bir çalışma mekanizmasına sahiptirler. Penisilinler gibi sefalosporinler de peptidoglikan sentezine müdahale ederler. Bakteristatik etkileri vardır. Farklı Jenerasyonlar Erken keşfedilmiş antibiyotiklerden olan sefalosporinlerin, gelişen teknoloji ile beraber yeni jenerasyonları (nesilleri) ortaya çıkmıştır. Her jenerasyon etki ettiği bakteri çeşidi ve sayısı vb. özellikler yönünden diğerlerinden farklıdır. Bugün toplam 5 farklı sefalosporin jenerasyonu vardır.

http://www.biyologlar.com/sefalosporin-nedir

Antibiyotik Nedir Antibiyotik Etkileri Nelerdir

Antibiyotik, herhangi bir mikroorganizma tarafından, başka bir mikroorganizmayı öldürmek veya çoğalmasını durdurmak için üretilen her türlü madde. Antibiyotik üretimi, onu üreten mikroorganizma için selektif bir avantaj sağlar. Örnek olarak, Penicillium tarafından üretilen antibiyotikler, doğada rekabet halinde olduğu diğer mikroorganizmaların büyümesini önleyerek Penicillium'a rekabette önemli bir avantaj sağlar. Etkileri Antibiyotiklerin iki çeşidi vardır; biyosidal, mikroorganizmaları öldüren antibiyotikler ve biyostatik, mikroorganizmaların büyümesini ve çoğalmasını (üremesini) önleyen antibiyotikler. Her ne kadar "sadece" mikroorganizmaların (çoğunlukla bakteriler, ve bazı fungi) ürettiklerine "antibiyotik" tanımı verilebilse de, bugün "antibiyotik" terimi patojenlere zarar veren her türlü kimyasal için kullanılmaya başlanmıştır. Bu yüzden, mikroorganizmalar, hayvanlar ve bitkiler tarafından doğal olarak üretilen bu tür kimyasallara "antibiyotik" demekteyiz. Aynı zamanda, doğal olarak üretilen birçok antibiyotik madde suni yollardan daha etkili olmaları için modifiye edilmektedir. Örnek vermek gerekirse, doğal olarak üretilen penisilinler bugün kimyasal olarak modifiye edilerek daha etkili olmaları sağlanıyor. Bir başka örnekte, kloramfenikol isimli antibiyotiktir. Eskiden tamamiyle doğal yollardan elde edilen bu antibiyotik bugün tamamiyle sentetiktir. Etki mekanizmaları Antibiyotikler etkili oldukları mikropların metabolik işlemlerine müdahale ederek çalışırlar. Antibiyotikler müdahale ettikleri metabolik işlemlere göre spesifiktir. Bu metabolik işlemlere örnek olarak; protein sentezi, hücre çeperi sentezi, nükleik asit sentezi veya hücre zarı fonksiyonlarını verebiliriz. Penisilin, vankomisin, florokinolon ve sefalosporin gibi antibiyotikler bugün en çok kullanılan antibiyotiklerdendir. Bu antibiyotiklerin hepsi bakterilerin hücre çeperlerini zayıflatırlar. Bakterilerin hücre çeperleri uzun peptidoglikan zincirlerinden oluşur. Antibiyotikler bu molekülleri bir arada tutan peptit bağlantılarının sentezini önlerler. Böylece hücre çeperleri zayıflar ve bakteri patlar (lizis). Peptidoglikandan oluşan hücre çeperleri sadece bakterilerde bulunur, hayvan hücre çeperi bulunmazken bitki hücrelerinde selülozdan oluşan hücre çeperleri bulunur. Böylece, antibiyotikler sadece bakterilere zarar verirler. Streptomisin, eritromisin, tetrasiklin ve kloramfenikol gibi antibiyotikler ise ya protein sentezini önlerler ya da anormal proteinlerin sentezlenmesine yol açarlar. Antibiyotikler bunları bakterilerin ribozomlarına -daha doğrusu ribozomal RNA'nın alt birimlerine bağlanmak suretiyle- bağlanarak yaparlar. Bakteri ribozomları ökaryotik ribozomlardan (insan ribozomları gibi) daha küçük oldukları için, bu tür antibiyotikler sadece bakterileri etkiler. Böylece bakterilerin saldırdığı canlıya zarar vermezler. Rifampisin ve antrasiklin gibi antibiyotikler ise nükleik asit sentezine müdahale ederler. Antrasiklinler bunu DNA replikasyonunu önleyerek yaparken, rifampisin bakteriyel transkripsiyonu önler. Bazı antibiyotikler ise patojenleri hücre zarlarına müdahale ederek yok ederler. Hücre zarına yapılan müdahaleler, hücre zarının yapısını değiştirerek onun birçok özelliğini de kaybetmesine yol açar. Bu hücre sitoplazmasının hücre dışına akması gibi hücrenin yıkımıyla sonuçlanacak olaylara yol açabilir. Seçicilik - Selektivite Bugün, bakteriyel hastalıklarla savaşmakta kullanılan antibiyotikler selektif yani seçicidirler. Buna karşın doğada seçici olmayan birçok antibiyotik de bulunur. Seçici antibiyotikler, işleyişleri (mekanizmaları) dolayısıyla sadece bakteri (mikrop) hücrelerine zarar veren antibiyotiklerdir. Yukarıda verilen antibiyotik tiplerinin hepsi seçicidir. Seçici olmayan antibiyotikler ise mikroba zarar verirken, mesela, insanın vücut hücrelerine de zarar verebilirler. Aynı zamanda antibiyotiklerin yan etkileri de olabilir, bir hastalığı iyileştirirken başka sorunlara yol açabilirler. Direnç Bilinçsiz ve aşırı antibiyotik kullanımı bakterilerin kullanılan antibiyotiğe karşı direnç kazanmasına neden olabilir. Eğer mikroplar bir antibiyotiğe karşı direnç kazanırlarsa, artık o antibiyotiğin o mikroba karşı etkisi olmaz. Bu nedenle her bakteriye uygun olan antibiyotik kullanılmalıdır. Hastalığa neden olan etkenin bulunması ve bu etkene etkili olacak antibiyotiği bulmak için bir Kültür-Antibiyogram Testi denen laboratuvar testi yapılır. Sadece etkin olduğu mikroplara karşı kullanılmalıdırlar. Grip, nezle gibi virüslerin neden olduğu hastalıklara karşı etkili değillerdir. Ateş düşürücü ya da ağrı kesici etkileri yoktur. Antibiyotikler mutlaka doktor tavsiyesiyle ve reçetesine uygun olarak kullanılmalıdırlar. Bilmeden kullanılan antibiyotikler hastalığı iyileştirmezler, vücuda zarar da verebilirler.

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-nedir-antibiyotik-etkileri-nelerdir

Pseudomonas aeruginosa

Pseudomonas aeruginosa, çoğu toprak ve suda bulunur. Glikozu oksidasyon yoluyla parçalayan fakat fermentasyon yapmayan bakterilerdir. Katalaz (+), insan patojeni, gram (-), sitrat (+), metil kırmızısı (-), Voges Proskauer(-), aerobik, polar flagellası (0,5*1,5-3 mikron boyutlarınada) ile hareket edebilen çubuk şekilli bakterilerdir. Ekseriye tek hücreler halinde görünürler, fakat bazen üreme esnasında birkaç hücre bitişik kalarak kısa zincirler teşkil ettikleri görülür. Genç kültürler, üzerinde büyüyebildiği ortamlarda genellikle mavi-yeşil bir pigment çıkarır. Kültür yaşlandıkça bu renkler kahverengine döner. Proteolitik ve lipolitik aktivite göstermektedirler. Aerobik olmaları nedeni ile gıdaların yüzeyinde hızlı gelişebilmeleri sonucu okside ürünler ve mukoz madde oluştururlar. Kendi gelişmeleri için gerekli gelişme faktörleri ve vitaminleri sentezleme yeteneğindedirler. Diğer Pseudomonadlar gibi Pseudomonas aeruginosa da piyosiyanin {mavi-yeşil), piyorubin (kırmızı-kahverengi) ve flöressein (yeşil-sarı ve flöresan) gibi pigmentler üretir. Flöresseini tüm Pseudomaslar oluşturablirken; piyosiyanini sadece Pseudomonas aeruginosa oluşturabilir. Pseudomonadların pigment üretimlerini arttırmak için Pseudomonas agar P-F gibi özel besiyerleri geliştirilmiştir. Hemoglobini tam olarak hemoliz ettiğinden kanlı agar besiyerindeki kolonilerin etrafında temiz ve berrak zon oluşturur. Pseudomonas aeruginosa in-vitro koşullarda, inci beyazı koloni görüntüsü ve üzümsü kokusuyla tanınır. Organizmanın kesin tanısı 42 °C de üreme yetisinin ve pigment üretiminin incelenmesiyle konur. Kurumaya dirençlilikleri zayıftır. Pseudomonas aeruginosa motorin ve karosen içinde büyüyebilir. Süt içindede iyi ürer, sütün pıhtılaşmasında ve çıkardığı pigmentten dolayı yeşil renk almasına neden olur. Bu özelliği sayesinde “hidrokarbon kullanan bakteriler (HUM)“ ünvanını kazanmıştır. HUM bakterileri mikrobiyal korozyona sebep olurlar. HUM bakterileri, hidrokarbon bazlı yakıtların üzerinde bazen yanlışlıkla “algae“ olarak adlandırılan, koyu yeşil ve jölemsi katmanlar oluştururlar. Biyokimyasal özellikleri Kanlı agarda hemoliz yaparlar. Kanlı agarda üreyen klinik izolatlar sıklıkla beta hemolitiktirler. Mueller-Hinton agarı yeşil renge çevirirler. Jelatin ve koagule plazmayı eriterek parçalarlar. Glikozu oksidatif yolla parçalayıp asit yaparlar. Laktaz ve sakkarozu kullanamazlar. Oksidaz (+) olmaları ile Enterebacteriaceae familyası üyelerinden ayrılırlar. Asetamini deamine ederek amonyak oluştururlar. Nişastayı etkilemezler. Katalaz ve sitrat reaksiyonları (+) tir. Indol ve Hidrojensülfür oluşturmazlar. L-arjinin dihidrolaz oluştururken, lisin dekarboksilaz(LDC) ve ornitin dekarboksilaz(ODC) oluşturmazlar. Metil kırmızısı ve Voges-Proskauer (-)’tir. Nitratı nitrite redükte ederler. KCN'ye dirençlidirler. P.a, P.fluorescens den ayrı olarak metilen mavisini ve prontosilin rengini giderir. İsmi Pseudomonas, Yunanca ¨sahte birim¨ demektir. Sahte manasına gelen ¨pseudo¨ ve birim manasına gelen ¨monas¨ kelimelerinden türetilmiştir. Mikrobiyolojinin ilk yıllarında bu isim bütün mikroorganizmaları tanımlamak içi kullanılıyordu. Aeruginosa ise Latince'de bakır pası manasına gelmektedir. Patojenliği P. aeruginosa özellikle, bağışıklık yetersizliği olan hastalarda solunum ve idrar yollarının, yanıkların ve açık yaraların fırsatçı patojenidir aynı zamanda kanda da enfeksiyonlar yapabilir. Nozokomial (hastane kaynaklı) enfeksiyonların onda biri P. aeruginosa sebebiyledir. Kistik fibroz hastaları P. aeruginosa enfeksiyonlarına özellikle yatkındırlar. P. aeruginosa kirli küvet ve jakuziler gibi su kalitesinin düşük olduğu durumlara maruz kalındığında dermatite sebep olabilir. Duyarlıkları P. aeruginosa piperacillin, imipenem, tobramycin, ciprofloxacin,polimiksin E(kolistin) gibi antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Penisilin ve diğer Beta Laktam antibiyotiklerine karşı doğal olarak dayanıklıdır.

http://www.biyologlar.com/pseudomonas-aeruginosa

ANTİBİYOTİKLERİN BAKTERİLERE ETKİSİ

Yaşadığımız yüzyılın özellikle ikinci yarısı yıllarından sonra, bakteri ve virüs genetiği, bunların morfolojik yapıları, kapsadıkları komplike protein, nükleoprotein ve diğer kimyasal bileşimleri, enzimleri saptanmıştır. Enfeksiyon etkenlerinin organizmada üreyip çoğalabilmeleri, patolojik yerleşimlerini oluşturabilmeleri için, gerekli olan yaşam kapsamlarının biri üzerinde etkili olabilecek antimikrobikler üzerindeki araştırmalar da yönünü bulmuş ve üretilen çeşitli antibiyotik ve kimyasal bileşimler, etki mekanizması ve kapsadıkları ana maddeler bakımından gruplara ayrılmıştır. 1. Bakterinin hücre duvarının yok edilmesi bakterinin yaşmasına izin vermez. Yoğun etkili bir antibiyotik hücre duvarının yapımını tümüyle engelleyecek olursa, bakterinin üremesi durur ve sonucunda kapsamları dağılır. Hücre duvarındaki defektler de patojen etkiyi yok edecek biçimde ise, organizmanın doğal immun karşılığı , enfeksiyon etkenini nötralize eder, hücre erir ve fagosite edilir. Hücre duvarına etkileyen antibiyotiklerde gram negatif ve pozitif bakterilere karşı bazı değişiklikler vardır bu durum duvarlarının kapsadıkları çeşitli kimyasal bileşimlerle ilgilidir. 2. Hücre zarı oluşumlarındaki bir defekt sonucunda pürin, pirimidin ve nükleotidler gibi yaşam ve oluşum maddeleri dağılır sitoplazma proteinleri hücre dışına çıkar. Bu durum bakterinin patojen etkisinin engellenmesine veya tümüyle yok olmasına neden olur. Bazı bakterilerle bazı mantarların hücre zarları, hayvansal hücre zarlarından daha duyarlıdır ve çabuk denatüre olur. Bu tipte etki yapan antibiyotikler enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde uygulanabilirler. 3. Bakteri hücrelerinde ana yaşam maddesi olan protein sentezinin önlenmesi ile ,etken patojenliğini kaybeder. Antibiyotik etki hücre duvarı ve sitoplazma ile ilgili değildir. Bu grupta bulunan antibiyotiklerin sayısı fazlacadır. Bazı antibiyotikler bakterinin ribozom birimlerini ve aminoasitlerin oluşumunu engelleyerek peptit zincirlerinin düzenini bozar, bakteriostatik (bakterini üremesini engelleyen)etki yapar. Bazı antibiyotikler de RNA oluşumunda ribozomları etkiler, makrolid gurubu ile ribozomlara katılması gereken gerçek aminoasitlerin yerini alarak bakterinin patojen kapsamlı yapımını engeller. Bazı antibiyotikler ise ribozomların doğal oluşmasını önleyerek RNA sentezinin değişik bir yapıda gelişmesiyle RNA sentezi aşamasındaki bakterinin patojenliğini kaybetmesine neden olur. 4. Nükleik asit yapımını etkileyen antibiyotikler DNA sentezini engeller. Örneğin bu grupta bulunan Antinomisin deoksiguanosinlere bağlanarak bakteri gelişim ve patojenliğine yararsız DNAlar üretirler, ayrıca RNA sentezini de olumsuz yönden etkileyerek bakterilerin patojen niteliklerini giderirler.

http://www.biyologlar.com/antibiyotiklerin-bakterilere-etkisi

BAKTERİ DÜNYASI

Makroskobik Dünya'nın Mikroskobik Canlıları Bakterilerle ilgilenmeye yeni başlayan biri için onların dünyasını keşfetmek, yeni bir gezegen keşfetmeye benzer. Dünya'nın en küçük canlılarından olan bakteriler, gezegendeki doğal ekolojik sistemlerin işleyişinde çok önemli bir yere sahiptir. Besin, mineral ve enerji döngülerinde "kimyacı" gibi işlev gören bakteriler, canlılar arasındaki ilişkilerde etkin bir rol oynar. Bu yüzden, bakteriler canlılıkla ilgili süreçlerin anlaşılmasına yardım ederler. Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, yaşayan ilk hücreler olarak ortaya çıktıkları belirlenen bakteriler en basit yapılı canlılar olmalarının yanında, dünya yüzeyinde belirli bir canlı grubuna ait en büyük kütleyi oluştururlar. Bakteriler, canlılar aleminde "Prokaryotlar" olarak adlandırılıyorlar. Bitkilerin ve hayvanların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir. Atmosferdeki oksijenin yarısından fazlasını fotosentez yapan Cyanobacteria adı verilen gruba ait bakteriler üretir. Bu bakteriler önemli bir miktarda karbon dioksit ve azot gazlarının organik bileşik olarak bağlanmasına da yardım ederler. Atmosferle yer ve canlılar arasındaki azot döngüsünde, havadaki serbest azotun canlılar tarafından bağlanmasına yönelik tek mekanizma, baklagillerin köklerinde özel yumrucuklar içinde yaşayan, yumrucuk bakterileri ya da cins adı Rhizobium olan bakteriler tarafından sağlanıyor. Bakterilerin, baklagillerle olduğu gibi başka canlılarla da simbiyotik (ortak yaşam biçiminde) ilişkileri var. Bu ilişkilerde karşılıklı yararlanmalar söz konusu. Örneğin, bazı böceklerde yavruların cinsiyetini, simbiyotik ilişki içinde olduğu bakteriler belirliyor. Geviş getiren hayvanlarda ise, sindirimi oldukça zor olan selüloz, bağırsaklarda yaşayan bakteriler tarafından parçalanıyor. Hastalık yapan bakterilerin konaklarıyla olan ilişkisi ise asalaklık biçiminde (parazitik) bir yaşam olarak değerlendirilebilir. Toprakta yaşayan bakteriler de toprakların verimliliğine katkıda bulunur. Çürükçüller (saprofitler) adı verilen bu bakteriler ölmüş canlıları parçalayarak, onların proteinlerinde bağlı olarak bulunan azotun ve diğer minerallerin toprağa geçmesini ve yeniden azot döngüsüne katılmasını sağlar. Bakteriler azot ve oksijen döngülerine katıldıkları gibi, karbon ve kükürt döngülerine de etkin olarak katılırlar. Bakteriler, yaklaşık 1 mikrometre çapında olup, hücre zarından ve DNA ipliğinden başka farklılaşmış yapı içermezler, hücrenin içi ise metabolik tepkimeleri sürdüren enzimler, küçük organik bileşikler ve inorganik iyonlarla doludur. Boyutlarının ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük olmasına bağlı olarak, onların Dünya'daki en yaygın yaşam formları olduklarını ve en büyük canlı grubu kütlesini oluşturduklarını görsel olarak hissetmek pek zordur. 4,5 milyar yaşındaki Dünya'da yaklaşık 2 milyar yıl kadar tek canlı grubu olarak yaşadıkları düşünülen bakterilerin en eski örnekleri olduğu kabul edilen fosiller Batı Avustralya'da bulunmuştu ve yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamışlardı. Bu fosil örneklerinin yapısından ve içinde bulundukları kayaların özelliklerinden fotosentez yapan bakterilerin en az 3 milyar yıl önce var oldukları belirlendi. Evrim sırasında oksijen üreten fotosentetik bakteriler gibi canlı formlarından sonra, oksijen kullanan yaşam formlarının ortaya çıktığı ve diğer canlı türlerinin de böylece oluştuğu düşünülüyor. Bu açıdan, bakteriler, canlılığın başlangıcında da etkin bir role sahip görünüyor. Bakteriler, yapı bakımından birbirine çok benzer gruplar altında ele alınırlar. Bu yüzden bakteriyologlar, bakterileri görünüşlerine göre değil, biyokimyasal özelliklerine göre değerlendirirler. Asit ya da metan üretenleri, oksijeni ve kükürtü indirgeyenleri olabilir. Enerjisini çok çeşitli kimyasal kaynaklardan elde edenleri bulunabilir; ancak, çoğu bakteri çevredeki fiziksel ve kimyasal koşullar uygun olmadıkça büyüyüp gelişemez. Son yüzyıl içinde Robert Koch'un öncü çalışmalarıyla varlıkları belirlenen bakterilerin, bugüne kadar 5 000 türü tanımlanmış ve bunun daha buzdağının tepesi olduğu düşünülüyor. Buzdağının alt kısımlarında ise birçok hayvanın sindirim organlarında, derin deniz ve yer katmanlarında yaşayan türler var. Türlerin, özellikle de görünüş olarak birbirine çok benzeyenlerin nasıl ayırt edildiğine gelince, bunda da genler kullanılıyor. Türleri birbirinden ayırmak için 16S ribozomRNA'sını kodlayan gen incelenir. Bu gen her organizmada var; ancak, evrimsel anlamda öyle yavaş değişim geçiriyor ki, nükleotid dizilişi bir türün tüm bireylerinde tamamen aynı olabiliyor. Bu da türler arası farklılıkları ortaya koymaya yarıyor. Yine de araştırmacılar 16SRNA geni üzerindeki çalışmaların, gerçek çeşitliliğin daha azına ışık tutacağını düşünüyorlar. Çeşitlilik üzerine yapılan çalışmalarda, ribozom RNA'sı yönünden bakınca, köpek ve insanın aynı organizmaymış gibi görülebileceği de araştırmacıları düşündüren konular arasında. Tür çeşitliliğinin diğer canlılarda olduğu gibi bir de biyokimyasal yönü var. Bakterilerin biyokimyasal işleyişleri ise, ancak laboratuvarlarda saf kültürler üzerinde izlenebiliyor. Biyokimyasal ve ekolojik bilgileri yalnızca gen dizilişlerini inceleyerek elde etmek pek olası değil. Bir türün tüm tipik özelliklerinin belirlenmesi laboratuvar çalışmalarını da gerekli kılıyor. Bakterilerin bu tür çeşitliliğinin nereden geldiği düşünülebilir. Hızlı çoğalmaları, hareketli olmaları, yaygınlıkları ve kalıtsal yapılarının mutasyonlar (DNA yapısında oluşan ani ve kalıtsal değişiklikler) nedeniyle kolaylıkla değişebilir olması onların dış koşullarda oluşan değişikliklere kolaylıkla uyum sağlayabilmelerine olanak sağlıyor. Haploid yapıda olmaları, yani DNA'larının tek zincirli olması nedeniyle, mutasyonların oluşturduğu değişiklikler diğer nesillere kolaylıkla aktarılabiliyor. Çoğalmaları da çok kısa sürede gerçekleştiğinden, yeni türlerin ortaya çıkması da büyük bir zaman almıyor olsa gerek. Bakterilerde çoğalma ikiye bölünme ile gerçekleşiyor. İnsanda bağırsaklarda doğal olarak yaşayan bir bakteri türü olan Escherichia coli üzerinde yapılan çalışmalarda E. coli'nin 20 dakikada bir ikiye bölündüğü belirlenmiş. Neyse ki birçok bakteri hemen ölüyor. Böyle olmasaydı, E. coli hücrelerinin 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı kaplayacak hacime 43 saatte ulaşacakları hesaplanmış. Hatta iki saat daha geçtiğinde 6,6 x 1020 tona ulaşarak Dünya'yla yaklaşık olarak aynı ağırlığa geleceği de düşünülmüş. Çoğu bakteri hücresi öldüğünden bu duruma gelinmiyor; çünkü, besin için aralarında büyük bir yarış var ve diğer bazı organizmaların (küf mantarı ve bazı bakteriler gibi) ürettiği doğal antibiyotikler de onları öldürüyor. Evet, bakteriler aynı zamanda diğer bakterileri öldüren antibiyotikler üretiyorlar. Hatta vitamin sentezi yapanlar da var. İlaç endüstrisinde, bu bakterilerin saf kültürlerinin antibiyotik üretmesi sağlanıyor ve sentetik olmayan antibiyotikler çoğunlukla bu yolla elde ediliyor. Antibiyotiklerden başka, aşılar ve tıbbi açıdan yararlı bazı enzimler de bakteriler tarafından üretiliyor. Antibiyotiklerin çoğunu toprakta yaşayan bakteriler üretiyor. Streptomyces'ler gibi, Actinomycetes grubuna ait olan bakteriler, tetrasiklin, eritromisin, streptomisin, rifamisin ve ivermektin gibi antibiyotikleri üretiyorlar. Bacillus türleri basitrasin ve polimiksin üretiyor. Difteri, boğmaca, tetanoz, tifo ve kolera gibi hastalıkların aşıları da bakterilerden elde ediliyor

http://www.biyologlar.com/bakteri-dunyasi

Bitkilerde Hastalık Etkenleri (etioloji)

Etioloji içinde, bitkilerde hastalığa neden olan etmenler incelenir ve bu hastalık etmenlerinin sınıflaması yapılır. Bitkilerde hastalığa neden olan etmenler canlı ve cansız etmenler olarak ikiye ayrılır. Cansız etmenleri bitkilerin yaşadığı çevre koşulları meydana getirir. Çevre koşularının anormal şekilde oluşması (sıcaklık, ışık, nem, rüzgar gibi iklim koşulları, toprakların strüktürünün bozulması, taban suyu yüksekliği, toprak yorgunluğu, pH yükselmesi veya azalması gibi toprak faktörleri, aşırı budama, gübreleme, kimyasal madde, gübre kullanma, sulama yapma gibi kültürel işlemler, endüstri atıkları, çevre kirlenmesine neden olan tüm olaylar) bitkilerin hastalanmasına sebebiyet verir. Bu yüzden cansız etmenlerin ortaya çıkardığı hastalıklar, bu etmenlerin ortadan kaldırılmasıyla yok olur, bitkiler tekrara sağlıklı yaşamına döner, yani cansız hastalık etmenleri geriye dönüşümlüdür. Bitkiden bitkiye bulaşma riskleri yoktur (hastalıklı bitkilerden sağlıklı bitkilere bulaşma meydana gelmez). Kitabın başından itibaren cansız hastalık nedeni olacak faktörler hakkında geniş bilgi verilmiştir. İstendiğinde o konulara tekrar bakılabilir. Bu bakımdan tekrar bu konulara dönmeyeceğiz. Canlı hastalık etmenleri, patojenlerin meydana getirdiği hastalıklardır. Bitkilerde hastalık meydana geldiğinde patojen ortadan kaldırılsa bile, hastalıklı bitkide hastalık devam eder. Bitkilerin düzelmesi, sağlığına kavuşması kolay olmaz. Hastalıklı bitkilerden çeşitli taşıma yollarıyla hastalık, sağlıklı bitkilere kolayca taşınabilir ve bulaşma meydana gelebilir. Bulaşma bölgelere yayılabilir, bir ülkeden başka bir ülkeye sıçrayabilir. Hastalıklı kültür bitkileri ortadan kaldırılsa bile, hastalığın konukçu bitkileri çevrede bulunabileceğinden veya hastalıklı bitki organlarının etraftaki kalıntılarından (çöplükte, bitki artıklarının çürütüldüğü gübreliklerde), toprak içinde kalabilen kök, gövde, yaprak vb. artıklarından, ertesi yılla taşınabilir. Canlı hastalık etmenleri mantar (funguslar), bakteri, virüs, parazit ve yabancı otlardır. Mantarlar (Funguslar), klorofil içermeyen ve genel olarak sporlarıyla çoğalan organizmalardır. Dünyada şu anda 100 bin adet mantar türü tespit edilmiş ve her yıl bunlara yenileri eklenmektedir. Mantarlar içinde yenebilir kültür mantarları, gıda sektöründe peynir, yoğurt, tarhana, şarap ve bira yapımında kullanılan mantarlar ve endüstride faydalanılan mantarlar olduğu gibi, insan hastalıklarının tedavisinde kullanılan penisilin ve antibiyotiklerin imalini sağlayan mantarlar vardır. Mantarlar çevredeki bir çok organik maddeyi parçalayarak onları önce hümüs haline getirir ve daha sonra kolloidal kile dönüştürüp toprak olmasını sağlar. Böylece mantarlar artıkları temizleyerek, dünyanın çöplük olmasını önler. Bitkilerle ortak yaşama girebilir, bazı bitkiler, mantarlarla bu ortak yaşamı bulamazsa üreyemez. Bütün bu iyi yanları yanında insan, hayvan ve bitkilerde çeşitli hastalıklara sebebiyet verir. Konumuz bitkiler olduğundan bitkilerde hastalık yapan mantarlar (funguslar) üzerinde duracağız. Fungus sporların çimlenmesiyle hifler ve hiflerin artmasıyla miseller meydana gelir. Funguslar, bir misel yumağıdır. Misel yumağı zamanla sporları meydana getirir. Funguslar bitkiden bitkiye pasif ve aktif sistemde taşınır. Pasif taşınma havada rüzgar, böcek veya bizzat insanlarla, toprakta suyla veya toprak canlılarıyla taşınır. Aktif taşınma sulu ortamda misellerin yüzerek hareket etmesiyle meydana gelir. Bitkilerde bulunan gözenek (stoma), hidadot, lentisel gibi açıklıklara, yara, bere gibi yerlere fungus sporlarının düşmesi veya misellerin bulaşması ve orada bunların üremesiyle hastalık etmeni funguslar bitkilere girebilir, ayrıca fungus misellerinin çıkardığı kimyasal salgılarla, sağlam bitki dokusunun hücre duvarlarını zayıflatan etkisine, birde misellerin enfeksiyon çivisi denilen, uç kısımdaki sivri hücre ucuyla bitki dokularını delici mekanik etkisini birleştirerek girmesi ve orada çoğalması mümkündür. Funguslar, toprakta veya bitki artıklarında bulunan misellerinin skerotter (dayanıklı) yapıya geçmesiyle ertesi yıla veya yıllara (bazen bu bekleyiş 5-10 yıl olabilir) intikal eder. Fungusların etkisine maruz kalan bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Öncelikle bitki hücrelerine yerleştiklerinden, ilk belirtileri nekrotik lekelerdir. Daha sonra yanık, çürüme, kanser, ur, gal, siğil, uyuz, yaprak kıvırcıklığı, cücelik, aşırı büyüme gibi belirtiler meydana gelir. Fungusların mücadelesinde kültürel önlemler öncelik taşır. Hastalık etmenleri, sağlıklı üretim materyali kullanılması, hastalığa dayanıklı çeşitlerin seçilmesi, hastalıklı kısımların hemen tespit edilip bunların imhası, konukçu bitkilerle mücadele edilmesi ve çevrede barındırılmaması, toprağa fümigasyon, dezenfeksiyon uygulanması, ilaç atılması ve ekim nöbeti yapılmasıyla büyük ölçüde ortadan kaldırılır. Bakteriler, mantarlar gibi bir yandan insan yaşamına olumlu etkileri bulunurken, diğer yandan tehlikeli zararları da ortaya çıkar. Bakteriler hava azotunu bünyelerinde tutar. Mantarlar gibi organik maddelerin parçalanmasında yer alıp, çevreyi temizleyici özelliğe sahiptir. Bazı gıdaların ve kimyasal maddelerin yapılmasında kullanılır. Bununla beraber bir çok insan, hayvan ve bitki hastalığına sebep olur. Dünyada bu güne kadar tespit edilmiş bulunan 1500-1600 bakteri türünden 80-90 adedi bitkilerde hastalık meydana getirir. Bakteriler eşeysiz üreme yeteneğine sahiptir. Eşeysiz üreme bir hücrenin ikiye bölünmesiyle gerçekleşir. Hücrelerin bölünmesine çevre koşullarının etkisi vardır. Koşullar iyi olduğunda üreme şekli çok hızlı cereyan eder ve dakikada 20-30 bölünme meydana gelebilir. Bitki içine girişleri toprak üstü organlarında gözenek (stoma), hidadot, lentisel gibi bitkide açık bulunan deliklerden ve yara yerlerinden, toprak içinde henüz kütinleşmemiş kılcal kök uçlarından olur. Bitki içi taşınması, bitki öz suyuyla gerçekleşir. Bakterilerin taşınması, tohumla, bitki artıklarıyla, çeşitli böceklerle, kuşlarla, insan yoluyla, toprakta yaşayan nematod, solucan gibi hayvanlarla, rüzgar, su ve yağmurla olur. Toprakta saprofit yaşayarak uzun süre yaşamlarını devam ettirir. Kuru koşullarda bitki dokusu üzerinde kuruyarak sert bir yapı kazanır. Tekrar nemli koşullar meydana geldiğinde bu sert yapı yumuşayarak aktif hale geçebilir. Bitkilerde hastalık belirtileri değişkendir. Bitki iletim dokularında tıkanmalara yol açarak bitkilerde solgunluk, sararma, cüceleşme meydana getirir. Kökte, soğanda, yumruda, gövdede, meyvede ve yaprakta çürüklük, leke, ur, kanser, gal oluşumu yapar. Bakterilerle mücadele oldukça zordur. Öncelikle bakteri bulaşmasını ortadan kaldırmak, taşınmayı önlemek gerekir. Hastalıklı bitki artıkları temizlenmeli ve yakılarak imha edilmelidir. Tohumlarla bakteri taşınmamalıdır. Sulama ve gübrelemede dikkatli davranmalı aşırıya kaçılmamalıdır. Ekim nöbeti uygulaması yapılmalıdır. Ayrıca bakterilere mukavim (dayanıklı) çeşitler yetiştirilmelidir. En son çare ilaçlı mücadeledir. Bakırlı ilaçlar, bakterilere karşı etkili bir silahtır. Mücadelede antibiyotikler de kullanılabilir, ancak antibiyotikler oldukça pahalıdır. Virüslerin, günümüzde 500’e yakın çeşidi tespit edilmiştir. İlk olarak 1880'li yıllarda ortaya çıkartılmıştır. Virüslerin taşınması tohumla, aşı kalemiyle, hastalıklı bitkilerin doku ve bunlardan çıkan sıvılarla meydana gelir. Viruslar protein ve nükleik asitten oluşur. Bitkilerdeki enfeksiyona virüsteki nükleik asit sebebiyet verir. Protein ise virüste korucu işlevi görür. 1945 yılında virüsün partikülleri görülebilmiştir. 1971 yılından sonra da protein kılıfı olmayan, sadece nükleik asit olan hastalık etmeni viroidler tanımlanmıştır. Virüs üremesi biyokimyasal bir olaydır. Virüsler üreme sırasında konukçu bitki hücrelerini kullanır. Bu hücrelerde virüsün teşvikiyle RNA polimeraz ve RNA replikaz enzimleri salgılanır. Yeni oluşan viruslar nükleik asitleri üzerinde taşıdıkları genetik şifre yardımıyla, konukçu bitki hücrelerindeki ribozomları virüsün proteinlerini senteze zorlar. Virüslerin, konukçu bitki hücrelerini normal yaşamları dışında işlevler yapmaya zorlanması sonucu, bu hücrelerde hastalık belirtileri ortaya çıkar. Virüsler bitkilere sadece yara dokularından girer. Yaralar, böceklerin bitkileri emgimesiyle ortaya çıkar. Akar, nematod ve fugus taşımada rol alır. Virüsleri bitkiden bitkiye taşıyan canlılara vektör adı verilir. Ayrıca virüslerin taşınması, dolu gibi tabiat afetleriyle, bakım sırasındaki dikkatsiz kullanılan alet ve gereçlerin bitkilerde açtığı kesik yeri ve yaralarıyla olur. Virüs bitki içine girdikten sonraki yayılması, hücreden hücreye hızla geçerek olur ve ayrıca iletim borularıyla taşınır. Virüsler, bulundukları hücre içinden dışarı çıkamadıklarından, rüzgar ve suyla taşınamaz. Bir diğer yayılma yolu, hastalıklı tohum ve hastalıklı bitkiden alınan aşı ve çelik materyalli kullanılmasıdır. Virüsler öncelikle bitki büyüme ve gelişmesini kısıtlar, cüceleşme meydana getirir. Bitkinin diğer organlarında iki tip belirti ortaya çıkar. İlk etki lokal enfeksiyondur ve virüsün bitkiye girdiği noktada küçük nekrotik lekeler halinde kendisini beli eder. İkinci etki viral etkidir ve virüs, bitkinin sistematik yapısı içine girdiğinden etkisi bütün bitkide ortaya çıkar. Virüsün etkisiyle, mozaik ve halka halinde lekeler, yaprak, çiçek, meyve ve sürgünlerde açık yeşil renk, dokularda sarı ve beyazın değişik tonlarında alacalı bir görünüm, çizgi ve benekler meydana gelir. Bitkilerde kıvırcıklaşma, yaprak çekilmeleri, çalılaşma, odun dokularında girinti ve çıkıntı, meyvelerde çatlama, sertleşme, tohumların oluşmaması gibi çok değişken belirtiler verir. Bazı virüsler, konukçu bitkinin hassasiyetine göre ve çevre koşullarına bağlı kalarak hiçbir bulgu ortaya çıkartmaz. Bu virüslere, latent virüsler adı verilir. Çevre koşulları, virüs latent olmasa bile bitkilerde virüs hastalığının olduğunu gösteren belirtilerin ortaya çıkmasına mani olabilir. Virüs hastalıklarıyla mücadele oldukça zordur. Bir bitkiye virüs bulaştıktan sonra bitkinin virüsten arındırılması mümkün değildir. Bu bakımdan önemli olan virüs bulaşmasını ve yayılmasını önlemektir. Bunun için öncelikle virüs bulaşığı olmayan çoğaltma materyali kullanılmalıdır. Son yıllarda meristem kültürü kullanılarak virüsten arındırılmış bitki materyali kullanılmaktadır. Seralarda ve fidelik ve fidanlıklarda toprak dezenfeksiyonu yapılmakta, çevredeki konukçu yabancı otlarla mücadele yapılmakta, vektörlerle taşınmasının önüne geçmek için bu vektörlerle mücadele edilmektedir. Sera, mantarhane gibi kapalı alanların havalandırma delikleri ve pencerelerine tül çekilmekte ve kapı gibi giriş yerlerine ikinci bir tel kapı konulmaktadır(böceklerle virrüsün taşınmasını engellemek üzere). Virüs enfeksiyonunda, az ve hiç zararlanma gösteren bitkilerden, ıslah çalışmasıyla yeni ırklara bağışıklık aktarılmakta, kazanılan bağışıklık biyolojik mücadele için kullanılmaktadır. Böylece virüslere mukavim çeşitlerin ıslahı yoluna gidilmekte ve dayanıklı çeşitlerin yetiştiriciliği yapılmaktadır. Pratikte ilaç kullanarak virüslerle mücadele etmek henüz mümkün değildir. Süt, TMV gibi bazı maddeler, bazı virüsleri inaktiv hale getirdiğinden, sulandırılmış sütün bitkilere püskürtmesi tavsiye olunmaktadır. Yabancı otlar veya parazit bitkiler, kültür bitkilerinin besin maddelerine ortak olarak zarar verirken, aynı zamanda bir çok hastalık etmenine konukçuluk yaparak, onların sağlıklı büyümelerini engeller. Yabancı otlar ve parazit bitkiler genelde bahçe, yol, su arkı kenarlarında ve bahçe dışındaki boş arazilerde yetişir. Tek veya çok yıllıktır. Tek yıllık olanlar soğukların başlamasıyla ölür ve ölmeden önce tohumlarını etrafa yayar. Tohumları çevre koşullarına karşı dirençli olduklarından, en kötü koşullarda bile kışı geçirip ertesi yıl tekrar sürerek kendilerini gösterir. Çok yıllıklar kışı toprak altı organlarıyla (rizom, stolonlanlarıyla) veya rozet yapraklı olarak geçirir. İki veya daha uzun yaşam sürecine sahip olanları vardır. Genelde bu otların çift çenekli (dikotiledon) olanları geniş yapraklı ve tek çenek (monokotiledon) olanları dar yapraklıdır. Yabancı otların, zarar verme şekillerini aşağıdaki şekilde açıklayabiliriz. a. Kültür bitkilerine göre çevre koşullarına daha dayanıklıdır. Kuvvetli kök yapıları vardır. Bu bakımdan tohumları erken çimlenir ve kültür bitkilerini bastırır. Toprakta bulunan besin maddelerini daha fazla sömürür. b. Çok fazla su tüketir ve kurak koşullarda bile topraktaki sudan yararlanır, böylece kültür bitkilerinin suyunu tüketir. c. Büyümeleri daha hızlı olduğundan kültür bitkilerinin ışık almasını engeller ve onların üstlerini örterek ölmelerine sebep olur. d. Salgıladıkları bazı salgılar kültür bitkileri için olumsuz etki yaratır. Bu maddeler toprakta kültür bitkisi tohumlarının çimlenmesini engeller. e. Kültür bitkilerine yapılacak bakım işlerini aksatır. f. Kültür bitkilerine arız olan hastalık ve zararlılara konukçuluk yapar ve hastalığın yıldan yıla sarkmasını sağlar. g. Toprak ve çevre sıcaklığını birkaç derece düşürerek, kültür bitkilerinin büyümesini engeller. h. Mücadele için daha fazla ilaç kullanılmasına ve iş gücüne sebep olur ve üretim maliyetinin arttırır. Bir yerdeki yabancı ot türü ve sayısı, o bölge iklim koşullarına, toprak özelliklerine, yetiştirilmekte olan kültür bitkilerine, kültür bitkilerine yapılan bakım şekline bağlı kalarak değişir. Bazı kültür bitkileri toprağı kaplar ve fazla yabancı ot gelişmesini engeller. Dik büyüyen ve geniş aralıklar bırakılan kültür bitkilerinde otlanma daha fazla olur. Aynı şekilde sık çapalama yapıldığında yabancı ot üremesi geriler. Ülkemizde bulunan yabancı otlar (ECEVİT, TUNCER ve HATAT 2002) - Yabani hardal (Sinapis arvensis) - Köy göçüren (Cirsium arvense) - Tarla sarmaşığı (Convolvulus arvensis) - Kaz ayağı (Chenepodium album) - Gelincik (Paper rhoeas) - Yapışkan otu (Gallium aparine) - Sarı ot (Boreova orientalis) - Kokarot (Bifora radians) - Yabani yulaf (Avena ssp.) - Ayrık (Cynodon dactylon) - Darıcan (Echinocloa crus-galli) - Kaynaş (Sorghum halepense) dır. Parazit bitkiler yaşamları için gerekli maddeleri sentezleyemez. Bu maddeleri bir başka bitki üzerine yapışarak ve onun iletken dokularına girerek alır ve hayatlarını sürdürür. Bazıları klorofil sentezi yapar ve sadece su ve mineral maddeleri tutunduğu bitkiden, bazıları ise her şeyi kültür bitkilerinden alır. Ülkemizde üç adet parazit bitki türü vardır ve bunlar, küsküt (Cuscuta spp.), canavar otu (Orobanche spp.) ve ökse otudur (Viscum album) . Kaynak: Genel Sebzecilik Kitabı Prof. Dr. Atila Günay

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-hastalik-etkenleri-etioloji

BİYOLOJİK SAAT PROGRAMI

Sabah erken saatlerdeki diş ağrıları, öğleden sonraya göre dört kat daha güçlü hissediliyor. Sabahın ilk saatlerinde kalp krizi geçirme riski daha yüksek. Tüm bunların nedeni biyolojik saat... 06.00: Kortizon salgılanmasıyla organizma uyanır. Metabolizma hareketlenerek günün işleri için enerji ve proteini hizmete sunar. 07.00: Vücut hâlâ zayıf safhadadır. Bu nedenle spor yapmaktan kaçının. Kalbe ve dolaşıma gereksiz yere yüklenilmiş olur. Sindirim organları bu saatte iyi çalışır, güzel bir kahvaltı edin. 08.00: Seks için en iyi zamandır. Nikotinin sağlığa en fazla zarar verdiği saattir. Kahvaltı sigarası damarları her zamankinden fazla daraltır. 09.00: Vücudun kuvvetli olduğu saattir. İğne olacaksanız veya röntgen çektirecekseniz en uygun zaman. 10.00: Vücut en yüksek ısısına ulaşmıştır, verimliliğimiz en üst düzeydedir. Bellek yaratıcı ve dinamiktir. Ama 10.00-12.00 arası enfarktüse sık rastlanır. 11.00: Vücudumuzun tam formunda olduğu saat. Zihnimiz hızlı çalışır ve özellikle hesap işleri zorlanmadan yapılabilir. 12.00: Dikkat azalır, uyku basar. Midedeki asit fazlalaşır, beyindeki kan azalır. 13.00: Vücut formdan düşmüştür. Verimlilik gün ortalamasının yüzde 20 altındadır. 14.00: Tansiyon ve hormon düzeyi düştüğünden kendimizi bitkin hissederiz. Diş hekiminden korkanlar bu saatte randevu almalı. Çünkü bu saatte acıyı daha az hissederiz. 15.00: Enerjimiz geri gelmiştir, belleğimiz tam formundadır. Sabahkinden az olmakla birlikte ikinci verimliliğe yaklaşırız. 16.00: Spor için en iyi saat. Tansiyon ve dolaşım çok iyi durumdadır. Mide asidini önleyici ilaçların etkisi bu saatte daha verimlidir. 17.00: Organların faaliyeti üst düzeyde. Kuvvetimiz artar. Böbrekler, mesane çok çalışır. Akşam üstü midedeki asit miktarı fazlalaşır. 17'ye doğru mide kanaması geçirenler artar. 18.00: Akşam yemeği için iyi bir saattir. Pankreas özellikle aktiftir. Karaciğer alkole karşı her zamankinden daha dayanıklı sayılır. 19.00: Tansiyon ve nabız tembelleşir. Bu nedenle, tansiyonu düşüren ilaçlar konusunda dikkatli olmalısınız. Sinir sistemi üzerinde etkili olan ilaçların tesir derecesi de fazladır. 20.00: Karaciğerdeki yağ düzeyi düşer ve kullanılmış kan kalbe tekrar her zamankinden fazla akar. Alerjisi olanlar, astımlılar ilaçlarını bu saatte almalı. Antibiyotiklerin etkisi de artar. 21.00: Sindirim organlarının günlük görevi sona erer. Yenen her şey midede sabaha kadar hazmedilmeden kalır. 22.00: Sigara içenler de son sigaralarını içmeli çünkü vücut nikotini daha zor atar. 23.00: Tam dinlenme saatidir. Organizma stres hormonu salgılamasını durdurur. Sakinleşir, gevşeriz. Tansiyon ve vücudun ısısı düşer. 24.00: Uyuduğumuz sırada deri hücreleri durmaksızın çalışır. İlk rüya safhası başlar. 01.00: Vücut kendini uykuya programlar. Dikkat azaldığından bu saatte çalışanların hata yapma olasılığı, iş - trafik kazaları artar. 02.00: Görme duyusu ve refleksler zayıflar. Bu nedenle trafik kazalarının çoğu bu saatte olur. Vücut soğuğa karşı aşırı hassastır. 03.00: Melatonin hormonunun salgılanması tembelleştirir, kararsız yapar. Melankolik hissetme artar ve intihar vakalarına çokça rastlanır. 04.00: Stres hormonundan enerji kazanırız. Enfarktüsler 04.00 - 06.00 arasında özellikle fazlalaşır. Çünkü tansiyon oldukça fazla yükselir, kalp damarları çabuk gerilir. 05.00: Bu saatte vücuttaki erkeklik hormonu çok fazla salgılanır. Stres hormonu gündüz değerinin 6 katına çıkar. Kaybolan enerji geri gelir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-saat-programi

GENOM PROJESİ (HUMAN GENOME PROJECT)

Bilim dünyası, yaşamı alt üst edecek yeni bir gelişmeye daha imza atarak insan DNA'sının şifresini çözmeyi başardı. Çıkarılan "gen haritası" sayesinde kalp ve kanser hastalığı tarihe karışacak ve insan yaşamının kalitesi artarak uzayacak. Bilim tarihinde yeni bir dönüm noktası olan gelişme, bilim adamlarının on yıla yakın süredir üzerinde çalıştıkları insan genlerinin biyokimyasal şifresinin çözülmesiyle elde edildi. Eski ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair yaptıkları ortak açıklama ile insanın genetik haritasının çözülmesi için yürütülen ''İnsan Genom Projesi''nin ilk aşaması tamamlandığını bildirdiler. Genlerin deşifre edilmesiyle Alzheimer'den kansere değin bugüne kadar baş edilemeyen birçok hastalığa çare bulunacak. Yaşam kalitesi artacak, insan ömrü uzayacak. Eski ABD Başkanı Bill Clinton, uluslararası çalışmalar sonucu insanların genlerinin haritasının ortaya çıkarılmasını, tarihin en büyük buluşlarından biri olarak nitelendirerek "Tanrı'nın yaşamı yarattığı dili bugün öğreniyoruz" dedi. Clinton, konuşmasında, genlerin haritasının çıkarılmasının, büyük İtalyan matematikçi, astronom ve fizikçi Galileo Galilei'nin buluşlarıyla eşit öneme sahip olduğunu belirterek, bu buluşla kanser, şeker, Parkinson ve Alzheimer hastalığının tedavisinde yeni bir devir açılacağını anlattı. İnsan genlerinin haritasının çıkarılmasının, antibiyotiklerin bulunuşundan daha büyük bir başarı olduğunu anlatan "Bu, 21'inci yüzyılın ilk dev teknolojik zaferi" diye konuştu. Gen haritasının ortaya çıkarılması özellikle Amerikan, İngiliz, Alman ve Japon bilim kuruluşlarının uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda sağlandı. Fransız ve Çinli bilim adamları da bu çalışmaya katkıda bulundu. Her şey 1953 yılında iki bilim adamının canlı hücresinde bir çeşit genetik şifre olan DNA'yı bulmasıyla başladı. İngiliz bilim adamları Francis Crick ve Amerikalı meslektaşı James Watson, DNA'yı bulduklarında ''yaşamın sırrını keşfettikleri'' söylüyorlardı. Herkes onlara şüpheyle bakıyordu ama yüzde yüz haklıydılar. Hücre çekirdeğinde yer alan DNA, bir insanın göz renginden ten rengine, vücut yapısından boyuna kadar çeşitli fiziksel özelliklerini belirlemenin yanı sıra, sağlığı ve yaşam süresi konusunda da önemli rol oynuyordu. İnsan Genom Projesi Nedir? 18 ülkenin destek verdiği proje, 1990 yılının ekim ayında başladı. Projenin amacı insanın gen haritasının, yani genetik şifresinin çözülmesi.

http://www.biyologlar.com/genom-projesi-human-genome-project

TRANSGENİK BİTKİLER (GDO) 'İN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Transgenik bitkiler ya da diğer bir ifadeyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)'ın insan sağlığı üzerine olası etkilerini allerjik, antibiyotik dayanıklılık, yabancı DNA'nın yenmesi, karnabahar mozaik virüsü ve gıda kalitesi açısından incelemek mümkündür. Transgenik Bitkilerin Olası Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya'da yaygın olarak ticari üretimi yapılan bazı bitki türlerine ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen Bar geni transfer edilerek transgenik bitkiler elde edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkide bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Bugüne kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitkinin de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır'dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut(Brezilya fındığı)'ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya fındığında bol olmasına karşın, soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidi oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besin kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya fındığına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği düşünülmektedir. İlgili firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı arzuladıysa da daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesinin ticari üretim için onay alınmamış ve piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak da tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidi insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, olasılıkla bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesine aktarılan proteinin daha sonra ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:'lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi'nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.'de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü belirleyen ve doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut'ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkilerinin bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalardakine oranla daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının (göstergelerinin) kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesi doğmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA'nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens'in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA'nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA'nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA'yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA'yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA'yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarındaki mikroorganizmalara antibiyotik dayanıklılık geninin geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından da incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA'ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA bulunmuştur. Bu durum transgenik DNA'nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği ve insanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin'e dayanıklılık genlerini içeren Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı bildirilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176'daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde tasarlanmıştır. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik (hayvan, bitki, insan gibi) canlılarda yani insanlarda ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.'de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Yabancı DNA'nın Yenmesi Araştırıcılar transgenik bitki oluşturduklarında aslında bu bitkide bulunmayan bir DNA parçasını bitkiye ilave etmiş olmaktadırlar. Çoğunlukla da aktarılan DNA parçası virüs ya da bakteri gibi farklı türlerden gelmektedir. Bu durum acaba bu yabancı DNA parçası yendiği zaman bir zarar oluşturabilir mi? sorusunu akla getirmektedir. Aslında yediğimiz her yemekte bir miktar DNA da yemekteyiz. Ayrıca yediğimiz sebze, tahıl ve etlerde bulunan bakteri ve virüsleri de yani bunların DNA'larını da yemekteyiz. Ancak bu yabancı DNA'ların çoğunluğu midede daha küçük moleküllere parçalanmaktadır. Yine parçalanmayan az bir miktar DNA kan dolaşımında absorbe edilmekte veya dışkı ile atılmaktadır. Almanya'da yapılan bir çalışmada tamamen parçalanmamış DNA parçalarının bağırsak ve farenin vücudundaki durumu incelenmiştir(Schubbert ve ark.,1997). Yenen DNA'nın 100 ile 1700 bazlık kısa parçaları yemekten sonraki sekiz saatte % 5 oranında kalın ve ince bağırsaklarda ve dışkıda saptanmıştır. Yine DNA'nın %0.05 kadar küçük miktarları sekiz saatte kan dolaşımında bulunmuştur. Parçaların büyüklüğü 700 baz çiftine kadar ulaşmıştır. Aynı zamanda yabancı DNA parçaları karaciğer ve dalakta da saptanmıştır. Denemede kullanılan DNA'lar üç farklı türden alınmıştır. Bunlar bakterilere etkili olan M13 virüsünden bir sekans, deniz anasının yeşil renk oluşturan GRP geni ve bitkilerde fotosentezle ilişkili olan Rubisko genidir. Bu üç yabancı DNA'nın küçük miktarları yendikten sonra farenin iç organlarında belirlenmiştir. Aynı şekilde gebe farelerdeki DNA parçaları izlendiğinde, yabancı DNA parçalarının kan dolaşımı yoluyla plesantadan fetüse geçtiği saptanmıştır. Hatta bu DNA parçalarının kromozomlara girebilecekleri spekülasyonuna yol açacak kadar fare kromozomlarının yakınlarında belirlenmişlerdir(Doerfler ,2000). Farelerdeki bu çalışmaya benzer olarak tavuklarla yapılan araştırmalarda, yabancı DNA'ların hızla parçalandığı gösterilmiştir. İngiltere'de yapılan çalışmalarda, tavuklar transgenik mısırla beslenmiş ve yabancı DNA parçaları kursak ve midede az miktarda saptanmış, fakat yabancı DNA'ların parçalanması nedeniyle bağırsak sisteminde saptanamamıştır(Chambers ve ark.,2002). Bir başka çalışmada da transgenik mısırdan elde edilen DNA parçaları koyunun salya ve mide sıvısına konmuş ve 24 saat sonra salyada DNA bulunurken, mide sıvısında DNA tamamen parçalanmıştır(Duggan ve ark.,2000). Bir organizmanın dokularında bulunan yabancı DNA parçalarına ne olmaktadır? Vücudun normal savunma sistemi yabancı DNA'ları parçalamaktadır. Aynı zamanda bazı DNA parçaları konukçunun DNA'sına girerse, genlerin aktivitesini kontrol eden mekanizmalar tarafından etkisiz hale getirilebilecektir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda transgenik bitkilerden gelen DNA'nın transgenik olmayan bitkilerden aldığımız DNA'lardan daha tehlikeli olduğunu gösteren kanıtlar henüz bulunmamıştır. Karnabahar Mozaik Virüsü (CaMV) Transgenik bitki teknolojisinde bitkiye sokulan genin aktivitesini yönlendirmek için ek bir DNA parçası daha ilave edilmektedir. Her bir genin belirli koşullarda çalışmasını sağlayan bu gen parçasına promotor denmekte ve transgenik bitki elde edilmesinde en yaygın olarak kullanılan promotor, karnabahar mozaik virüsünün 35 S promotorudur. Bu promotor kanola, lahana, brokkoli ve karnabahar gibi bazı sebzelerde karnabahar mozaik hastalığına neden olan virüsten elde edilmektedir. Diğer promotorlar da transgenik teknolojide kullanılmakta fakat CaMV promotoru oldukça farklı durumlarda transgenik proteinin bol miktarda oluşumuna neden olduğundan genellikle tercih edilmektedir. Acaba büyük avantajları bulunan CaMV promotoru bizim hücrelerimize girerek ve genlerimizi çalıştırarak zararlı olabilir mi? endişesini ortaya çıkarmıştır. Şimdi böyle bir olasılığın meydana gelme durumunu inceleyelim. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesi için normal hazım sistemindeki parçalanma olaylarından kaçmış olması gerekmektedir. Ancak bu konuda belirli kanıtları gösteren denemeler de mevcut değildir. Fakat, Kohl ve ark.(1999) tarafından çeltik bitkilerinde yapılan çalışmalarda CaMV promotorunun kendisini DNA'ya sokabildiği bir kanıt olarak ileri sürülmektedir. Transgenik bitkilerin karşıtları da bunun insanlar için bir tehdit olduğunu ifade etmektedirler. Çeltikte çalışan araştırıcılar CaMV promotorunun insan ve hayvan dokularındaki durumunu incelememişlerdir. İnsan kromozomları birçok farklı virüsün oluşturduğu DNA sekans parçalarını içermektedir. İnsan kromozomlarında böyle sekansların çokluğu enteresan bir durum olup, onların aktive edilmeleri halinde ne olacağı konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Fakat Turner ve ark.(2001) tarafından yapılan çalışmada, bu sekansların çoğunun binlerce yıldır oluşan içsel değişimler nedeniyle fonksiyonel olmadıkları gösterilmiştir. Bu sekanslar CaMV promotorunun girmesiyle aktive olabilseler bile olasılıkla hiçbir etkileri olamayacaktır (Royal Society,2002). Karnabahar mozaik virüsü promotorunun insan sağlığını tehdit edebileceğine dair çok az kanıt mevcuttur. Fakat karnabahar mozaik hastalığı ile bulaşmış sebzeleri yediğimizden dolayı, insanlar yüzlerce yıldır az miktarlarda da olsa CaMV'nü yemektedirler. CaMV ile şiddetli bulaşık sebzeler arzu edilmemesine rağmen, virüsün yenmesinde ileri gelen bir sağlık problemi hakkında bugüne kadar herhangi bir rapor bulunmamaktadır . Gıda Kalitesi İnsan gıdası olarak kullanılan bitkilerin besleme kalitelerinin arttırılması amacıyla yeni transgenik bitkilerin geliştirilmesi, önümüzdeki yıllarda yoğun bir araştırma alanını oluşturacaktır. Ancak şimdiye kadar yapılan besin kalitesini iyileştirme çalışmaları herbisit ve zararlılara dayanıklılık çalışmalarının gerisinde kalmıştır. Yine de birkaç örnek çalışmada, transgenik bitkilerden elde edilen gıdaların besin içerikleri transgenik olamayanlarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Burada akla gelen soru transgenik hale getirilen bitkilerin gıda kalitelerinde önemli değişmeler meydana gelip gelmediğidir. Soya fasulyesinin izoflovan içeriği bu konuda yapılan örnek bir çalışmayı göstermektedir. Soyadaki bazı izoflovanların kireçlenme, akciğer kanseri ve kalp hastalıklarını önlemede yardımcı olduğuna inanılmaktadır. İzoflovanlar insan vücudunda fitoestrojenlere çevrilerek etkili olmaktadırlar. Bu amaçla soya sosu besinlerdeki izoflovan içeriğinin arttırılması amacıyla birçok gıdaya ilave edilmektedir. Sağlıklı beslenmek için soya ürünlerini tüketen kişilerin transgenik soyayı yediklerinde aynı miktarlardaki izoflovanları alıp alamayacakları sorusu önem taşımaktadır. Lappe ve ark.(1999) herbisit tolerant (Roundup Ready) soya çalışmalarında, bunların transgenik olmayanlardan % 12-14 oranında daha az izoflovan içerdiğini rapor etmişlerdir. Bu sonuç gerçekse, transgenik soyanın transgenik olmayanından daha az sağlıklı olduğu ortaya çıkacaktır. Bu çalışmanın sonuçlarına karşın, Monsanto firmasının araştırıcıları tarafından yayınlanan raporlarda transgenik soyanın transgenik olmayanlarla aynı miktarlarda izoflovan içerdiği açıklanmıştır(Padgette ve ark.,1996, Taylor ve ark.,1999). Denemelerin gerçekleştirildiği çevre koşulları, lokasyondan lokasyona ve yıldan yıla değiştiğinden dolayı soyanın farklı izoflovan içeriklerine sahip olması doğaldır. Ancak bu değişim, transgeniklere sokulan genlere mi yoksa büyüme dönemindeki agronomik işlemlere mi bağlanacaktır. Monsanto şirketi tarafından 1992 ve 1993 yıllarında yapılan iki denemenin sonuçları karşılaştırıldığında, izoflovan içeriklerinde yıllar arasında önemli farklılıkların bulunduğu gözlenmiştir. Lappe ve ark.(1999) tarafından yapılan çalışmalarda transgenik soya ve transgenik olmayan soyanın izoflovan içerikleri incelenmiş fakat bu bitkiler yan yana aynı tarlada yetiştirilmemişlerdir. Tohumlar farklı çiftçiler tarafından yetiştirilmiş olup, lokasyon ve agronomik işlemler bakımından bir homojenlik söz konusu olmamıştır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalardan soyadaki izoflovan içeriğinin bazı faktörlere bağlı olarak değiştiği anlaşılmaktadır. Değişimin büyüklüğünün fazla olmadığı ve izoflovanların doğal değişkenlikleri ile mukayese yapıldığında, aşırı olmayan orta derecedeki bir farklılığın bulunduğu görülmektedir. Ancak transgenik soyanın izoflovan içerikleri dışındaki hayvansal besleme değerleri, transgenik olmayan soyalarla mukayese edildiğinde aralarında bir farklılığın bulunmadığı saptanmıştır. Fareler, tavuklar, balıklar ve sığırlar üzerinde yapılan denemelerde, hayvanların aynı miktarda yem yediklerinde aynı ağırlıkları kazandıkları belirlenmiştir(Hammond ve ark.,1996). Sonuç Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek insan sağlığına olası risklerin incelenmesi sonucunda, şu ana kadar yapılan çalışmalarda bu bitkilerin ekilmesinin ve tüketilmesinin yasaklanmasına yol açabilecek deneysel bulguların mevcut olmadığı gözlenmektedir. Transgenik bitkileri ülkemiz açısından ele aldığımızda, mısır ülkemizde Ege ve Çukurova bölgesinde ikinci ürün olarak ekildiğinde, mısır sap ve koçan kurduna karşı 4-5 defa ilaçlanmaktadır. Bu alanlarda böceklere dayanıklı transgenik Bt mısır üretildiğinde gerek ilaçlama masrafları ve gerekse ilaçlamadan ileri gelecek çevresel zararlar daha az olabilecektir. Günümüzde Dünya genelinde transgenik bitkilerin ekimi 67 milyon hektara yaklaşmaktadır. Bu üretimin büyük bir kısmını böceklere dayanıklı transgenik mısır ve pamuk ile herbisitlere dayanıklı soya oluşturmaktadır. Üretimin büyük çok bir bölümü de ABD, Kanada, Arjantin, Çin ve Brezilya gibi ülkelerde gerçekleştirilmektedir. Ülkemizin önemli oranda mısır ve soya yemine gereksinimi bulunmakta ve bu gereksinim Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerden sağlanmaktadır. Bu ülkelerin büyük oranda transgenik mısır ve soya ekilişlerinin bulunması ithal edilen yemlerin transgenik bitkilerden yapılmış olabileceğini akla getirmektedir. Ancak daha önce açıklanan araştırma sonuçlarından bunların herhangi bir risk içerdiklerini de söylemek pek mümkün değildir. Her ülke transgeniklerin ticari üretimi ve kullanımı için belirli yasal düzenlemeler getirmiştir. Ülkemizde de transgeniklerin belirli kurallar altında alan denemelerine müsaade edilmekte, ancak ticari üretimine izin verilmemektedir.. Bugüne kadar transgenik bitki üretiminden ileri geleceği varsayılan zararların hiçbirinin gerçekleşmemiş olması, bunların gerek Dünya'da ve gerekse ülkemizde yetiştirilebilme olasılıklarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Literatür Listesi Chambers,P.A., P.S.Duggan, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. The fate of antibiotic resistance marker genes in transgenic plant feed material fed to chickens, Journal of Antimicrobial Chemotherapy. 49 : 161-164. Doerfler,W.,2000. Foreign DNA in mammalian systems. Wiley-VCH : Weinheim, Germany. Duggan,P.S., R.A.Chambers, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. Survival free DNA encoding antibiotic resistance from transgenic maize and the transformation activity of DNA in ovine salvia, ovine rumen fluid and silage effluent. FEMS Microbiology Letter, 191 : 71-77. Hammond,B.G., J.L.Vicini, G.F.Hartnell, M.W.Naylor, C.D.Knight, E.H.Robinso , R.L.Fuchs, and S.R.Padgette,1996. The feeding value of soybeans fed to rats, chickens, catfish and dairy cattle is not altered by genetic incorporation of glyphosate tolerance, Journal of Nutrition, 126 : 717-727. Joersbo,M., I.Donaldson, J.Kreiberg, S.G.Peterson, J.Brunstedt, and F.T.Okkels,1998. Analysis of mannose selection used for transformation of sugar beet. Molecular Breeding 4 : 111-117. Kohl,A., S.Griffiths, N.Palacios, R.M.Thyman, P.Vain, D.A.Laurie, and P.Christou,1999. Molecular characterization of transforming plasmid rearrangement in transgenic rice reveals a recombination hotspot in the CaMV promotor and confirms the predominance of microhomolgy mediated recombination. The Plant Journal !7(6) : 591-601. Lappe,M.A., E.B.Bailey, C.Childress, and K.D.R.Setchell,1999. Alterations in clinically important Phytoestrogens in genetically modified herbicide tolerant soybeans. Journal of Medicinal Food, Vol.No.4. Melo,V.M.M., J.Xavier-Fiho, M.S.Lima, and A.Provvost-Dannon,1994, Allergenicity and tolerance to proteins from Brazil-nut (Berthdietia excelsa H.B.K.) Food and Agricultural Immunology 6(2) : 185-195. Mercer,K.K., K.P.Scott, W.A.Bruce-Johnson, L.A.Glover, and H.J.Flint,1999. Fate of free DNA and transformation of the oral bacterium. Streptococcus gardeni D.L.1.by plasmid DNA in human saliva. Applied and Environmental Microbiology 65(1) : 6-10. Nordlee,J.A., S.L.Taylor, J.A.Townsend, L.A.Thomas, and R.K.Bush,1996. Identification of a Brazil-nut allergen in transgenic soybeans. New England Journal of Medicine. 334 : 688-692. Royal Society.2002. Gentically modified plants for food use and human health-an update. London Turner,G., M.Barbulescu, M.Su, M.I.Jensen-Seaman, K.K.Kidd and J.Lenz.2001. Insertional polymorphsims of full-length endogenous retroviruses in humans. Current Biology 11,1531-1535. Zuo,J., Q.W.Nu, S.G.Moller, and N.H.Chua,2001. Chemical-regulated site-specific DNA excision transgenic plants. Nature Biotechnology 19 : 157-161. Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkiler-gdo-in-insan-sagligina-etkileri

TRANSGENİK BİTKİLERDEKİ RİSKLER VE ENDİŞELER

Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan bazı transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Transgenik bitkilerden ileri gelebileceği düşünülen endişeler ; insan sağlığına, çevre sağlığına ve mevcut tarım sistemine etkiler olarak belirtilebilir. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, transgenik bitkilerden ileri gelebilecek zarar risklerinin transgenik olmayanlardan ortaya çıkabilecek risklerden daha yüksek oranda bulunmadığını göstermektedir. Giriş Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek riskleri üç ana grup altında toplamak mümkündür. Bunlar ; 1. İnsan sağlığına etkileri, 2. Çevreye etkileri, 3. Mevcut tarım sistemine etkileri olup, sırasıyla olası etkilerin neler olabileceklerini daha yakından inceleyebiliriz. 1.İnsan sağlığına etkileri 1.1.Transgenik Bitkilerin Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Şu ana kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitki de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır’dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut’ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya Nut’ında bol olan ve soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidinin oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besinsel kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya Nut’ına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği anlaşılmaktadır. Firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı düşündü ise de daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesi ticari üretim için onay almayarak, piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak ta tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidinin insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, muhtemelen bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesindeki aktarılan proteinin ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:’lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi’nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.’de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü gösteren doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut’ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkileri bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalarınkinden daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. 1.2.Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesini doğurmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır? Sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA’nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens’in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA’nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA’nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA’yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA’yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA’yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarında, antibiyotik dayanıklılık geninin bağırsaklardaki mikroorganizmalara geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA’ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA ‘ya da rastlanmıştır. Bu durum transgenik DNA’nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. İnsanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin’e dayanıklılık genlerini içeren Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı rapor edilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176’daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde dizayn edilmiştir. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik canlılarda yani insan ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.’de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir KAYNAK: ibreliler.com

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkilerdeki-riskler-ve-endiseler

Organik Tarım Nedir?

Hiçbir şekilde yapay (kimyasal) gübre, ilaç ve hormon kullanılmaz. Ürün miktarı değil, kalite önceliklidir. Her türlü kaynaktan en ekonomik şekilde yararlanmak amaçlanır. Anlaşmalı üreticiler tarafından uygulanır. Müfettişlerce kontrol edilir. Ürünlerin tüketime sunulması için sertifika alınması mutlaka gereklidir. İngiltere'de organik, Almanya'da ekolojik, Fransa'da biyolojik tarım olarak isimlendirilen, ayrıca alternatif tarım ya da anlaşmalı üretim olarak da ifade edilen organik tarım, 20. yüzyılın başlarında İngiltere'de ortaya çıkmıştır. İnsanların kendilerini ve çevrelerini koruma isteği yanında, temiz ürünlere duyulan bu talebi fark eden girişimcilerin çabalarıyla hızla gelişerek büyümüştür. ABD ve Avrupa'daki organik tarımcılar, yerel ve ülkeler düzeyinde bir araya gelerek, 1974 yılında Uluslararası Organik Tarım Faaliyetleri Federasyonu (IFOAM)'nu kurmuşlardır. Organik tarımın yıllık %20-30 büyüme ile gelecekteki on yılda dünya ticaret hacmindeki payının 11 milyardan 100 milyar US dolarına yükseleceği tahmin edilmektedir. Organik Tarımın İlke ve Kuralları: Organik tarım, 1. Doğa ile uyumlu bir şekilde üretim, 2. Kapalı sistem, 3. Ekim nöbeti olmak üzere, Bu üç ana ilkeye bağlı kalmak kaydıyla her ülke ya da bölgenin koşullarına göre değişebilmekte ve şu koşullara uyulması gerekmektedir: Organik tarım yapacak bir işletme yalnızca bir üretim dalında değil tüm üretim dallarında organik tarıma geçmelidir. İşletme içindeki toprak-bitki-hayvan ve insan arasında olan çevrim doğal kökenli hammaddelerle, mümkünse işletme içinden ya da en yakınından sağlanmalıdır. Gübrelemede hayvan gübresi, kompost ya da yeşil gübre gibi organik gübreler kullanılmalıdır. Bitki tür ve çeşitleri ile hayvanların seçiminde o bölgenin ekolojisi ve dayanıklılıklarına bakılarak, uyumlu, üstün nitelikli tür, çeşit ve ırklar seçilmelidir. Bitki sağlığını korumak amacıyla, biyoteknik, mekanik ve kültürel önlemler alınmalı, erken uyarı sistemleri ile tümden savaş yolu seçilmeli, hayvanlara koruyucu aşı yapılmalıdır. Toprağı korumak ve enerji tasarrufu sağlamak için en uygun toprak işleme yöntemi kullanılmalı, çok sayıda toprak işlemeden kaçınılmalı, toprak-su kaynakları korunup, aşınıma karşı önlemler alınmalı, petrol ve benzeri kaynaklar yerine güneş ve rüzgar enerjisi gibi doğal kaynaklar tercih edilmelidir. İşletmedeki hayvanların verimli ve uzun ömürlü olması; bunun için de hayvan barınaklarının sağlıklı, beslenmesinin ise mümkünse işletme içi ürünlerle yapılması, yemlere kimyasal maddelerin katılmaması, hayvan ırklarının ıslah edilmesi gerekmektedir. Tarım işletmelerinde dinlendirici etki yapacak şekilde peyzaj düzenlemeleri yapılmalıdır. Baklagilleri de içine alan, yöreye uygun bitkilerle ekim nöbetine gidilmeli, karışık (çoklu) ekim sistemi uygulanmalıdır. Bu yöntem, toprağı dinlendirmesi yanında bitki sağlığı açısından da yararlar sağlamaktadır. Özetle, organik tarım, bir ürünün ekim-dikiminden başlayarak sonrasında da hiçbir uygulama yapılmaksızın kendi halinde bırakılması olmayıp, gelecekte ortaya çıkacak gereksinimlere yönelik dikkat, bilgi ve özveri isteyen, kontrol ve sertifikasyona bağlı bir tarım üretim yöntemidir. Niçin Organik Tarım? Çevre dostu bir üretim tarzı olan organik tarım, çevre kirliliğinin önlenmesi, kaynakların geri dönüşümle kazanımı, temiz ve kaliteli gıda üretimini olanaklı ve sürekli kılacaktır. Dayanıklı tür ve çeşitlerin seçilmesi ve üretime kazandırılması ile organik tarımın önemli bileşenlerinden biri olan doğal kaynaklarımız verimli kullanılacak, biyolojik çeşitliliğimiz korunmuş olacaktır. Dışsatım yoluyla ülkemize döviz girdisi, üreticiye alternatif bir gelir kaynağı olma şansı doğacaktır. Değişen tüketici taleplerinin içinde organik ürünlere olan talebin karşılanabilmesi, tüketicilerin organik ürünlerle tanışmaları, bilinçlenmeleri sağlanmış olacaktır. Genel Organik Tarım Bilgileri 1- EKOLOJIK TARIM NE DEMEKTIR? Ekolojik Tarım , sağlıklı gıdalar üretmek, doğanın dengesini bozmamak amacıyla bitkisel ve hayvansal üretimin uygun ekolojilerde, kültürel tedbirler , biyolojik mücadele ve doğal gübreleme yoluyla gerçekleştirilmesi öneren, üretimde sadece miktar artışını değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şekli olarak tanımlanabilir. Ekolojik tarım bir metot olmaktan ziyade aynı zamanda bir felsefi düşünce veya inanç tarzı olarak benimsenmelidir.FAO ve Avrupa Birliği tarafından konvansiyonel (yoğun) tarıma alternatif olarak kabul gören bu üretim şekli "Bio", "Bio-Dinamik" , "Organik" olarak adlandırılmaktadır. Ekolojik tarım geleneksel tarıma, eskiye dönüşü simgelemez , aksine ekosistemin ve üretimle ilgili tekniklerin bilinmesi ile uygulanabilen bir çalışmadır. 2- EKOLOJİK TARIMA GEÇİŞ SEBEPLERI Dünya nüfusunun hızla artması ve beraberindeki teknolojik gelişmeler insanları tarımsal üretimde birim alanda en kısa sürede mümkün olan en fazla verimi elde etmeye yöneltmiştir. Bitkileri ve hayvanları hızla büyütmek, zararlı böcekleri öldürmek ve hastalıkları önlemek için sentetik kimyasal ilaçlar bol miktarda ve her sene daha fazla arttırılarak kullanılmaya başlanmıştır. Yediğimiz her meyvede böcek ilacı kalıntıları bulunma olasılığı çok yüksektir ve bu kalıntıları yıkayarak çıkarmamıza imkan yoktur. Bu yüzden örneğin, İngiliz hükümeti çocuklara verilmeden önce meyvelerin soyulmasını tavsiye ediyor. Avrupa, çocuklar toksik maddelere yetişkinlerden daha fazla duyarlı olduğu için, bebek maması üretiminde kullanılan besin maddelerinin böcek ilaçlarıyla ilaçlanmasını yasaklamıştır. Hayvanların yemine katılan ilaçların örneğin, ineğin sütüne geçtiği ve sütten de bu sütle beslenen insanlara geçtiği araştırmalar sonucu ortaya çıkartılmıştır. 1996 yılında İngiltere'de yürütülen araştırmalarda piyasadaki sütün üçte birinde böcek ilacı "lindane"in kalıntılarına rastlanmıştır. Bu kalıntılar zamanla vücut yağlarında birikerek tümör oluşumuna, kadınlarda göğüs kanserine sebep olabildiğini gösteriyor. Besin maddesi olarak etinden faydalandığımız hayvanların yem ve sularına, hastalık ve parazitlerden korunabilmeleri için, düzenli olarak antibiyotik konuluyor. Araştırmalar antibiyotik kalıntılarının insana geçtiğini, vücudumuzda dirençsiz bakterileri öldürerek, güçlü ve zararlı bakterilerin çoğalmasına sebep olduğunu ve bu yüzden hastalandığımızda kullandığımız antibiyotiklerin etkisiz hale geldiğini görüyoruz. Ekmek,bisküvi,bebek maması, pizza ve diğer hazır yemekler vazgeçemeyeceğimiz yiyecekler ve bunların yarısından fazlası genleri değiştirilmiş ekinlerden yapılıyor. Doğrudan beslendiğimiz bitkilerin yanında transgenik bitkilere dolaylı yollardan da maruz kalıyoruz. Etiyle beslendiğimiz hayvanlara yem olarak verilen soy ve mısırın da genleri değiştiriliyor. Genleri değiştirilen bitkilerin sağlığımıza zararları olup olmadığı ve uzun vadeli etkileri, çevreye ne derece zarar verebilecekleri henüz kesin olarak bilinmiyor. Bu bitkilerin ne derece güvenli olduğunu ancak zaman gösterecek ve bu arada biz tüketiciler dev bir genetik deneyin kobayları olmaya devam edeceğiz. Sonuç olarak ekolojik sistemde canlı olarak kabul ettiğimiz toprağı ve yer altı suları kirletilmiş,bu sularla beslenen bitkiler hayvan ve insanlar da zehirlenmeye başlanmıştır. Çevre kirliliği artarak doğal denge tahrip edilmiştir. Bugün pek çok ülkede aşırı oranda kimyasallar kullanılmaktadır. Bu olumsuzluklar karşısında artan gelir seviyesi ile birlikte başta eğitim seviyesi yüksek ülkelerde temiz çevre anlayışı da artmıştır. Dolayısıyla toprağın fiziki ve verimlilik durumunun dikkate alınması, konvansiyonel tarımda girdi maliyetlerinin artmasına rağmen verimin düşmesi,aile ve gelecek nesillerin sağlığı ile ilgili endişeler, hormonlu ve genleriyle oynanmış ürünlerin albenili fakat lezzetsiz olması ayrıca kullanımı ile ilgili sağlığımızı kötü etkileyecek sonuçlar ekolojik tarıma geçiş için en önemli nedenler olarak sıralanabilir. 3- EKOLOJIK TARIM ILKELERI Ekolojik tarım 3 ana ilke üzerine inşa edilmiştir 1. Doğa ile uyumlu şekilde üretim 2. Kapalı sistem tarım 3. Ürün münavebesi Hayvansal Üretimlerde: 1. Hayvan sağlığını korumayı, sağlıklı hayvan besleme ile sağlamak mümkün olduğunca işletmenin kendi ürünleri ve yem bitkileri ile besleme yapmak, yemlere kimyasal maddeler(antibiyotikler, kilo aldırıcı katkı maddeleri) kullanmamak 2. Doğaya aykırı olmayan damızlık seçimi 3. Uygun ahır koşulları, araziye uygun sayıda hayvan yetiştirme (1 hektar için 1 büyükbaş hayvan) 4. Kapalı işletme dolaşımı yolu ile hayvancılık yapmak amaçlanmalıdır. Bitkisel Üretimlerde: Gübrelemede , kolay çözünene mineral gübrelerin kullanımından vazgeçip bunun yerine, * İşletmenin kendi gübrelerini kullanma (hayvansal gübre, kompost) * Özenli toprak işleme, gereğinden fazla toprak işlemden kaçınma * Yeşil gübreleme ve münavebe ile toprağın verimliliğini muhafazayı ön planda tutma, * Bitki gübreleme yerine toprağın gübrelenmesi hedeflenmelidir. İlaçlamada kimyasal-sentetik-insektisit, fungusit ve herbisit kullanımından vazgeçip yerine; * Dayanıklı, sağlıklı tohum ve bitki çeşitlerinin seçimi * Ekolojiye uygun tarım yapılması * Bitkinin ve toprağın verimliliğini ve direncini arttırıcı doğal bitki ekstraktlarından elde edilen ürünleri kullanma * Yabancı ot kontrolünde, mekanik yöntemler, temiz tohum, münavebe ve doğru ekim dikim metodu, zamanı ve aralık-mesafeleri kullanma * Hastalık ve zararlılara karşı biyolojik kontrol yöntemlerini uygulama * Faydalı böceklerden-predatör- yararlanma * Semptom mücadelesi yerine nedenlerini araştırma 4- EKOLOJİK TARIMLA İLGİLENEN ÇİFTÇİLER TOPRAKLARINI NE ŞEKİLDE GÜBRELERLER? Stratejileri sağlıklı toprak ve bitkilerin her zaman hastalık ve böceklere karşı daha dirençli olacağıdır. Organik çiftçiler sentetik gübre ve böcek ilacı yerine çürümüş organik maddeler (kompost), bitki kabukları, doğal mineralleri ve doğal gübreleri kullanırlar. Toprağı böcek ve hastalıklardan korumak için sık sık toprağı altüst etmek, doğal bitki yağları kullanmak, zararsız böceklerin zararlı olanlara karşı kullanımı tercih edilir. 5- EKOLOJIK TARIMIN KONVANSIYONEL TARIMA GORE EKONOMİK AVANTAJLARI NELERDIR? a) Üretici geliri ürüne bağlı olarak ortalama %10 artmaktadır. b) Üreticinin tüm ürünün alınması garanti edilmektedir. c) Organik ürünlerin ihraç fiyatı diğer ürünlerden %10-20 oranında yüksektir. d) Organik ürünler ihracatı ile ülkemiz tarım ürünleri ihracatı için ilave bir kapasite yaratılmaktadır. e) Özel bilgi isteyen organik tarım modeli Ziraat Mühendisleri için yeni istihdam sahaları yaratmaktadır. 6- DUNYADA EKOLOJIK TARIMIN GELISIMI NASILDIR? A)AVRUPA'DA EKOLOJİK TARIM VERİLERİ ,(1997-1999 verileri) ALMANYA: Ekolojik ürünlerin toplam gıda maddeleri içindeki payı %1.2 olduğu ve orta vadede %5-10 büyüme hızını sürdüreceği bildirilmektedir. Yıllık satış tutarının ise 1 milyar 750milyon ABD doları olduğu hesaplanmaktadır.İşletme sayısı 6465 olup işlenen alan 327.329 hektardır. AVUSTURYA: 19.433 ekolojik tarım işletmesi ile dünya lideri konumundadır. Toplam 299.199 hektarlık alan üzerinde üretim yapılmaktadır. Hayvansal üretimde 338000 büyükbaş, 99000 küçükbaş ve 270000 kanatlı hayvan varlığı bilinmektedir. BELÇİKA: 291 tarım işletmesi ile 6418 hektar alanda ekolojik tarım uygulanmaktadır. DANİMARKA: Danimarka'da ekolojik ürünler içinde en büyük pay %15 ile süt ürünlerine aittir. Süpermarketlerde satılan ekolojik ürün sayısı 700'ün üzerinde olup, 2000 yılında pazar payının %20'ye ulaşması, tüm ekili alanların %7'sinin ekolojik üretime geçeceği bildirilmektedir. FİNLANDİYA: 2000 yılı itibariyle ülkedeki tüm tarım işletmelerinin %12,5'nin ekolojik üretime geçeceği hesaplanmaktadır. FRANSA: 3.750 işletmede 98.000 hektar üzerinde sebze yoğunluklu ve daha çok ülkenin güney ve batısında yapılmaktadır. Yıllık satış tutarı 770 milyon dolar dolayında gerçekleşmiştir. HOLLANDA: 1972 yılından itibaren gelişmekte olan ekolojik tarım 97 yılında 681 işletmeye ve 13539 hektar alana ulaşmıştır. İNGİLTERE: Meyve ve sebze yetiştiriciliği açısından kayda değer bir üretim olmamasına rağmen, ekolojik dana eti,kuzu eti ve süt yüksek kalitededir. 900 kadar işletme ile 70000 hektar alanda üretim yapılmaktadır. İSVEÇ: Son verilere göre işletme sayısı 114000 civarında olup, işletme sayısı 3000 kadardır. Ekolojik üretimde hayvansal ürünler ve tahıllar lokomotif rolü oynamaktadır. Ayrıca kök sebze, patates, mantar,üzümsü meyveler önemli ürünlerdir. Halen İsveç'te marketlerde satılan 1500 farklı ürün bulunmaktadır. İSVİÇRE: Öncü ülkelerden birisidir. 70.000 hektar alanda ekolojik tarım yapılmaktadır. Sertifikalı işletme sayısı 4.400. İZLANDA: Halen lahana, havuç, sera ürünleri (domates,hıyar),arpa, süt, dana ve kuzu eti, yumurta ekolojik olarak üretilmektedir. İTALYA: Ekolojik ürünler içinde meyveler ve özellikle zeytinyağı ile turunçgiller başta gelmekte, tahıllar ise ikinci önemli grubu oluşturmaktadır. Toplam ekolojik ürünün % 43'ü ihraç edilmektedir. İşetme sayısı 13.937 işlenen alan 276070 hektar. İSPANYA: Mevcut iklim koşullarına bağlı olarak zengin üretim çeşitliliği vardır. Tahıllar, zeytin, kuru meyveler, turunçgiller, sebzeler, tropik meyveler ve bunların işlenmesi ile ekmek ,şarap, meyve suları, konserve ve çocuk mamalarını saymak mümkündür. İşletme sayısı 2161, işlenen alan 103735 hektardır. PORTEKİZ: En önemli ürün zeytindir. Sebze ve meyve üretimi kıyı bölgelerde önem kazanmaktadır. Tıbbi ve aromatik bitkilere ise giderek artan bir ilgi vardır. Toplam 9190 hektar üretime açıktır. YUNANİSTAN: Başlangıcı 1980 yılındadır. Kuş üzümü,zeytinyağı,şarap, tahıl, kivi, pamuk en önemli ürünleridir. %75'i ihraç edilirken kalanı iç pazarda tüketilmektedir. İç pazarda beyaz koyun peyniri ve bala ilgi oldukça fazladır. İşletme sayısı 1065, 5269 hektar. B)AMERİKA KITASINDA EKOLOJİK TARIM AMERİKA:1997 yılı verilerine göre 4.2 milyar dolarlık ekolojik ürün pazarlanmıştır ve yıllık büyüme çok hızlı bir şekilde artmaktadır.(2000 yılı tahmini 6.6 milyar dolar) Üretilen ürünler arasında meyve, sebze,baklagiller, tahıllar et ve süt gibi hayvansal besinler ile pamuk ve lif gibi maddelerde yer almaktadır. ARJANTİN: Ekolojik tarıma 1990 yılında başlanmasına rağmen ürün çeşitliliği ve ürün kalitesi çok hızlı bir artış göstermektedir. Ana Pazar dış ülkelerdir. Tahıllar, baklagiller, taze meyve, tıbbi bitkiler,et ve hayvansal gıdalar, çay, bal, tekstil,marmelat ve meyve konsantresi gibi işlenmiş ürünler en çok üretilenlerdir. Ana pazara AB ülkeleri ve ABD'dir. KANADA:Yapılan bir araştırmada tüketicilerin %25-50 arasında bir fiyat farkını ödemeye hazır olduklarını göstermiştir. Ülkede tüketilen ekolojik ürünlerin %49.3'ünü sebze, %14.7'sini meyve, %10'unu et, %7.4'ünü tahıllar ve %3.5'ini süt ürünleri oluşturmaktadır. C)AKDENİZ ÜLKELERİNDE EKOLOJİK TARIM İSRAİL:Ekolojik üretimde kibbutzlar önemli görevler almaktadır. Üretimin çoğu dış pazara yöneliktir. Önemli ekolojik ürünler, taze meyve-sebze, yumuta, tavuk,turunçgiller, süt ve süt ürünleri olarak sayılabilir. MISIR:Halen Mısır'da 3000 hektar üzerinde bir alanda kontrol ve sertifikalı olarak ekolojik üretim yapılmakta ve gerek iç gerekse dış pazarda satışa sunulmaktadır. Üretilen ürünler arasında pamuk,buğday, patatesi soğan, sarımsak, sebze, meyve, tıbbi ve aromatik bitkiler, süs bitkileri, kına, et ve süt gibi hayvansal gıda maddeleri yer almaktadır. D)AVUSTRALYA VE YENİ ZELANDA 1995 verilerine göre işletme sayısı 1430 olup, 335.000 hektar üzerinde ekolojik tarım yapılmaktadır. Üretimde %75'lik payı bahçe bitkileri (turunçgiller, kavun, muz, patates, havuç gibi) almaktadır. Tıbbi bitkiler ve tahıllar diğer önemli ürünlerdir. 7-TÜRKİYE'DE EKOLOJİK TARIMIN BAŞLANGICI VE GELİŞİMİ ÜRETİLEN ÜRÜNLER Avrupa orijinli firmaların talebiyle ekolojik tarım ülkemizde 1984-1985 yıllarında geleneksel ihraç ürünlerimizden kuru incir ve üzüm ile Ege Bölgesi'nde başlamış daha sonra kuru kayısı, fındık gibi ürünlerle farklı bölgelere yayılmıştır.Türkiye'deki ekolojik tarım hareketini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek amacıyla 1992 yılında Ekolojik Tarım Organizasyonu (ETO) Derneği kurulmuştur. Dernek , takip eden yıllarda toplantı, eğitim ve yayım çalışmalarına başlamıştır. Yasal çerçeve ise 1994 yılında "Bitkisel ve Hayvansal Ürünlerin Ekolojik Metotlarla Üretilmesine İlişkin Yönetmelik" in yayımlanması ile çizilmiş ve sorumluluk Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'na verilmiştir. Yurdumuzda yetiştirilen ekolojik ürün sayısı, üretici sayısı ve üretim alanları 1994 yılından sonra hızlı bir artış göstermiştir.1998 verilerine göre üretici sayısı 8.302, 25.501,46 Ha alanda çalışmaktadır. Toplam üretim 91.240,36 Ton'dur.Üretilen başlıca ürünler şunlardır: KURU VE KURUTULMUŞ MEYVELER: Üzüm, İncir,Kayısı,Dut , Zerdali, Erik, Kiraz, Armut, Elma, Antep Fıstığı, Badem, Ceviz, Çam Fıstığı,Fındık, Kestane, Domates, Fasulye YAŞ MEYVE: Limon, Mandalin, Erik,Şeftali,Vişne,Zeytin,Ahududu,Çilek SEBZE: Biber,Kabak,Pırasa,Soğan,Sarımsak, Maydanoz, Ispanak TARLA BİTKİLERİ: Anason, Arpa, Buğday, Çeltik, Yulaf, Yerfıstığı, Susam, Mısır,Mercimek,Nohut,Haşhaş,Pamuk TIBBİ BİTKİLER: Adaçayı,Defne,Kapari, Kekik, Kimyon, Termiye DİĞERLERİ: Gül yağı, Gül suyu,Bal, Pelit, Zeytin yağı 8-TÜRKİYE'DE EKOLOJİK TARIM SİSTEMİNİN İŞLEYİŞİ NASILDIR? Ekolojik tarımın işleyişi aşağıda maddeler halinde verilmiştir. 01)İthalatçı firmanın organik ürün talebi üzerine, ihracatçı firma organik ürün üretmeyi kabul eden üreticiyi ithalatçı firmanın kabul ettiği veya analaşmalı olduğu kontrol kuruluşuna teklif eder. Ülkemizden organik ürün ihraç eden bazı yabancı firmalrın burada temsilcileri vardır, ve buralarda çalışan mühendisleri üreticileri seçmekte, aynı zamanda onlara danışmanlık hizmeti sunmaktadırlar. 02)Kontrol kuruluşunun elemanları, ihracatçı tarafından önerilen üreticileri ziyaret eder, ve aşağıdaki sorulara cevap arar Tarımsal işletmede hangi ürünleri yetiştirdiği Organik tarım yapacağı arazinin kaç parselden ibaret olduğu Toplam arazi büyüklüğü ve organik tarım yapılacak arazi büyüklüğü İşletmede hayvancılık faaliyeti yürütülüyor mu, varsa hayvanların cinsleri ve sayısı Organik tarımı yapılacak üründe daha önce uygulanan kültürel işlemler Son 3 yıldır yetiştirdiği ürünlerde kullandığı gübreler ve uygulama zamanı Hasat miktarı, hasat zamanı ve hasattan sonra uyguladığı işlemler Organik tarımı yapacağı ürünün bulunduğu tarla/bahçede başka bir bitki kültürünün bulunup bulunmadığı. 03)Bu sorular ile işletme hakkında bir bilgi sahibi olunduktan sonra üreticilerin tarla/ bahçesinden toprak, yaprak ve meyve numuneleri alınarak kimyasal madde-gübre-ilaç) analizine tabii tutulur, üreticinin arazisi ziyaret edilerek organik tarım yapılacak parselleri çizilir, komşu bahçede yapılan bir ilaçlamanın bulaşma tehlikesinin olup olmadığı belirlenir, su ağızları ve depoları incelenir. 04)Olumlu netice alınan parseller ve ürünler için üreticiler ile ihracatçılar arasında sözleşme yapılır. 05)Üretici tarla/bahçesinde hiçbir kimyasal gübre, ilaç, hormon kullanmayacağını ve ihracatçının görevlendireceği ziraat mühendislerinin tavsiyelerineuyacağını taahhüt eder. 06)İhracatçı, üreticiye her türlü teknik yardımı sağlayacağını ürünün tümünü alacağını ve ürüne ek prim vereceğini taahhüt eder. 07) İthalatçı ve ihracatçı firmalar tarafından ortak kabul görmüş kontrol kuruluşunun elemanları, üreticiyi ilaçlama, gübreleme, hasat ve kurutma gibi kritik evrelerde ihracatçıyı ise işleme ve depolama gibi işlemler sırasında habersiz olarak ziyaret eder. Kontrol kuruluşu üretici ve ihracatçıyı tüm safhalarda inceleme hakkına sahiptir. 08)Kontrol kuruluşunun uzmanlarının direktifleri doğrultusunda üretilen ürünlerin organik ürün standartlarına uygun olması halinde ilk ve ikinci yıllara ait "geçiş döneminde organik", üçüncü yıla ait mahsul "tam organik" olarak nitelendirilir. 09)Kontrol kuruluşunca organik olarak üretildiği belgelenen ürünler ithalatçı tarafından kabul görmüş sertifika kurulunca gerekli analizlere tabi tutulduktan sonra sertifikalandırılarak satışa sunulur. 10) Organik üretim kurallarına uymayan üreticiler projeden çıkarılır. Ülkemizin konum itibariyle çok farklı ekolojik koşullara sahip olması, organik ürünler açısından biyolojik zenginlik ve dolayısıyla avantaj olarak görülmektedir. Diğer taraftan bazı yörelerimizde tarımda sentetik girdilerin fazlaca kullanımı toprağın kirlenmesine neden olmuştur. Ancak özellikle Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu ekolojik tarım ve hayvancılık açısından çok uygun haldedir. Doğu Anadolu Türkiye yüzölçümünün %19,6'sını kapsar ve nüfusun %10'ununu barındırır. Ekonomi büyük oranda hayvancılığa bağlıdır. Bu bölgede tarla bitkilerinden pamuk, susam, çeltik, buğday, çavdar, yulaf, mısır, fasulye, mercimek, nohut, ayçiçeği ve soya bitkilerinin ekolojik yöntemlerle üretim potansiyeli bulunmaktadır. Ayrıca mikroklima özelliği gösteren alanlarda domates, patlıcan, biber, kavun,karpuz, hıyar, taze fasulye, havuç, bezelye, kayısı, kiraz, vişne, ceviz, badem ve erik yetiştirilebilir. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ise ülkemiz için büyük önem taşımaktadır. Tamamlandığında 13 ayrı enerji ve sulama amaçlı proje devreye girerek, toplam 1.656.627 ha arazi tarıma kazandırılmış olacaktır. Pamuk, çeltik, yonca, yağlı tohumlar ve benzeri bazı ürünlerde Türkiye toplam üretimi katlanarak artacak ve ekonomiye çok büyük katkısı olacaktır. Ayrıca projelerin yaratacağı istihdam kapasitesi de göz önünde bulundurulmalıdır. Tabi ki başarı için çiftçinin yönlendirilmesine ve bilgi aktarımına ihtiyaç bulunmaktadır. Tüm bunların yapılması ile Türkiye'nin gelecekte ekolojik tarımda , hayvancılıkta ve ekolojik işlenmiş ürünlerde söz sahibi olabileceğini tahmin etmek zor değildir. 9-ORGANİK ÜRÜNLER ve KULLANILAN TANIMLAR SERTİFİKALI ORGANİK ÜRÜN NE DEMEKTİR? Sertifikalı ürün ekimden hasada kadar geçen sürede, sertifika vermeye yetkili bağımsız bir kuruluşça, önceden sıkı bir şekilde tespit edilmiş üniform standardlara göre kontrol altında üretimi sağlanmış ürün demektir. Sertifikalandırma, bu iş için eğitilmiş personel tarafından periyodik aralıklarla yapılan kontrolle gerek çiftçi ve gerekse daha sonraki aşamalarda ürünü işleyen kişilerin belli standartlara uyması sonucunda yapılır. Bu testler ürünün yetiştiği toprak ile sulama suyu başta olmak üzere tüm işlemleri kapsamaktadır. Bu şekilde yetişmiş ve etiketlenmiş ürün gerçek organik üründür. Avrupa ülkelerinde kontrol ve sertifikasyon yetkisi olan kuruluşlardan bazıları şunlardır; BAF, BLIK, BIOPARK, Bioagricoop, CAE, CRAE, Ecocert, FREILAND, Demeter, DINATUR, ECOCERT, DIO, IMO, INAC, IOFGA, Naturland, Organic Food Federation, Organic Trust, RDI, UOF. Ülkemizde yasada belirtilen koşulları yerine getirerek Tarım ve Köy İşleri Bakanlığından onay almış yabancı kuruluşlar şunlardır; BCS(Almanya), Bioagricoop (Italya), ECOCERT (Fransa), IMO(İsviçre),INAC (Almanya). FOAM NEDİR? IFOAM'IN AMAÇLARI VE STANDARDLARI NELERDİR? 1970'li yılların başlarına kadar her ülke ekolojik tarım konusundaki çalışmalarını bağımsız olarak sürdürürken, 1972 yılında kurulan IFOAM (International Federation of Organic Agriculture Movements) Uluslar arası Organik tarım Hareketleri Federasyonu'nun organizasyonu altında toplanmışlardır.IFOAM'in kuruluşunun temel felsefesi organik tarım hareketinin ihtiyaç duyduğu hizmetlerin uluslar arası tek bir organizasyon altında birleşmesinde yatmakla birlikte, yenilemeyen doğal kaynakların kullanımını minimuma indiren gıda üretim metotlarının kullanılması yoluyla organik tarımı geliştirmektir. IFOAM, tüm dünyada ekolojik üretime ilişkin kuralları ilk olarak tanımlayan ve yazıya döken kuruluştur. Temel ilkeler olarak gerçekleştirilen kurallar dizini 1998 yılında IFOAM standartları olarak modifiye edilmiş ve genel kurul tarafından kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Kuruluş, AB,Birleşmiş Milletler Tarım Gıda Örgütü (FAO), Dünya ticaret Organizasyonu (WTO), Uluslar arası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi uluslar arası kuruluşlarla da ekolojik üretimle ilgili sıkı bir işbirliği yapmaktadır. Federasyonun amaçları aşağıda özetlemiştir. 1-Bilgi ve düşüncelerin üyeler arasında değişimini sağlamak 2-Halkı bilgilendirmek 3-Organik tarım hareketini uluslar arası düzeyde çeşitli kuruluşlar, delegasyonlar nezdinde temsil etmek 4-Uluslararası üretim, işlem ve ticari standartların gözden geçirilmesi veya oluşturulmasını sağlamak IFOAM'a halen 140 ülkeden yaklaşık 750 civarında firma ve organizasyon üyedir.IFOAM aşağıdaki standartları organik tarımla uğraşan çiftçilerden benimsemesini istemiştir. 1-Yeterli miktarda ve yüksek besleyici değeri olan kaleli gıda maddesi üretmek 2-Doğaya hükmetmek yerine doğal sistemlerle uyum içinde çalışmak 3-Bitki ve yaban hayatını yeniden canlandıracak bir tarım sistemini desteklemek 4-Çiftçilere yeterli gelir temin etmek ve emniyetli çalışma ortamı sağlamak 5-İşletme sistemin bir yaşam tarzı olarak ele alarak çok geniş bir perspektif içinde düşünmek ORGANİK ÜRÜNLERİ SATIN ALMADA NEDEN TERCİH ETMELİYİZ? Öncelikle kişisel sağlığınız, çocuk ve bebekleriniz için önemlidir. Yapılan araştırmalar çocukların yetişkinlere göre kimyasalların kötü etkilerine en az 4 kat daha fazla açık olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla bugün bizim yapacağımız bilinçli seçim yarınki geleceğimizi doğrudan etkileyecektir. Organik olarak yetiştirilen ürünler yapay renk koku ve tatlandırıcı içermedikleri için albenileri azdır fakat doğal lezzetleri bugün birçok kişi için vazgeçilmezdir. Bugün yurtdışındaki birçok ünlü lokantanın tercihi organik ürünlerdir. Doğal çevrenin korunması için önemlidir. Böcek ilaçları, ve diğer kimyasallar yer altı su rezervlerimizin zehirlerken toprağın canlı kısmını da öldürürler. Organik ürün çiftçiliği küçük aile işletmeleri ile kooperatifleri koruduğundan ülke ekonomisine getirisi fazladır. ORGANİK ÜRÜNLERİN DAHA PAHALI OLDUĞU DOĞRU MU? Konvansiyonel tarımda olduğu gibi ürün yetiştirme, hasat, nakliye ve stoklama maliyetleri organik tarımda da aynı olmasına rağmen yoğun işçilik gerektirir. Organik Tarımda toprak koruma yöntemleri , zararlı otlarla ve böceklerle mücadele kimyasal yöntemlerin kullanımından daha pahalıdır ve bu masraf mevsimsel olarak değişir. Ayrıca organik tarım çiftçilerinin bundan ayrı olarak birde uymak zorunda oldukları sertifikalandırma masrafları vardır. Avrupa'da organik gıdaların yaklaşık %50-60 daha pahalı olmasına rağmen ülkemiz iç pazarında satılmakta olan mamuller organik gıdaları tanıtmak amacıyla en fazla %30-35 oranında pahalı tutulmaya çalışılmaktadır. ORGANİK ÜRÜNLERİN GELECEĞİ NASIL VE NE HIZDA BÜYÜYOR? Halen 70 ülkede 600 tane birlik bulunmaktadır ve ziraat sektöründe en hızlı büyüyen bölümdür. Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç,İsveç,İsviçre ve İngiltere üniversite düzeyinde organik tarım konusunda ders verilmekte olan ülkelerdir. Bunların haricinde birçok ülkede süresi 6 ay ile 3 yıl arasında değişen kurslar düzenlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/organik-tarim-nedir-1

BİYOTEKNOLOJİDEKİ GELİŞMELERİN SANAYİYE UYGULAMALARI VE TÜRKİYE'DEKİ DURUMU

Tarihi ekmek, şarap, peynir üretimine bağlı olarak ilkçağlara kadar uzanan Biyoteknoloji 20. yüzyılın ikinciyansında Moleküler Biyolojide sağlanan hızlı gelişmelereparalel şekilde çok önemli ilerlemeler kaydetmektedir.Günümüzde enerjiden tartma, sağlıktan çevre kirlenme-siyle mücadeleye, kozmetik sanayiden madenciliğe kadarbir çok alanda biyoteknoloji yaygınşekilde kul-lanılmaktadır.Son yıllarda TÜBİTAK, MBEAM Biyoloji Bölümü ve bazıüniversitelerimiz bünyesinde kurulan Biyoteknoloji Mer-kez m birimleri ileri Biyoteknolojik teknikleri yurdumuz-da geliştirmek amacına yönelik çalışmalar yapmak-tadırlar,SUMMARYBiotechnology, the history of which started with the pro-duction of bread, wine, cheese in the encient times is devel-opping considarabUy in parallel to the advances in molec-ular biology, in the second part of 10 th century. Today,biotechnology is widely used in many sectors as energy, ag-riculture, health, enviroment, chemical industry, minigetc.In Turkey research activities siming to establish advancedBiotechnological techniques in the country continue in bio-technology centers and units ewtabliahed recently in TÜBİTAK Marmara Scientific and Industrial ResearchCenters and some universities.Yirminci yüzyılın gelişen teknolojisinin ve bilgi birikimininaraştırma alanlarına yansıması sonucu üretim ve hizmetendüstrilerinde yeni potansiyel imkanlar ortaya çıkmaktadır.Bunlar içinde çağdaş vs çağ ötesi bir teknoloji veya 21.yüzyılın teknolojisi diye adlandırılan Biyoteknoloji, tekno-loji üreten ülkelerin geleceğe yönelik programlarında çokönem verilen bir potansiyel olarak ele alınmaktadır,Bİyoteknolojinin en özgün tarifi "Biyolojik organizmaların, bi-yolojik sistemlerin veya biyolojik proseslerin üretim ve hiz-met endüstrilerine uygulanma'sıdır. Bİyoteknoloji.bir bilimdalı olmayıp, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji.fizyolojl, hücrebiyolojisl.gen mühendisliği.kimyamühendisliği gibi bilim dal-larının kendi aralarında etkileşmelerinden kaynaklanan aradisiplinlerden oluşan bir birim ve uygulama dalları toplu-luğudur.Bİyoteknoloji'nin tarihi ekmek,yoğurt,peyn!r gibi ürünler vealkollü içkilerin üretimi ile başlar.Aneak IS.yüzyıl ortalarındainsanlarLPasteur'un çalışmalarından mikroorganizmaların fermantasyon olayının nedeni olduğunu öğrenmeleriyle Bİ-yoteknolojinin bilincine varmışlardır.Yüzyılımızınİlkyarısında bilim adamlarının mikroorganizmaların kimyasaldeğişikliklere katalizörlük yapma özelliklerini (mayanın glu-kozu etanole dönüştürmesi gibi) yeni ve yararlı prosesleredönüştürme çabaları bir çok maddenin daha düşük enerjiharcamalarıyla eldesini sağlamıştır.(Örneğİn Weizman ta-rafından 1.Dünya Savaşı sırasında aseton-butanol prosesi-nin geliştirilmesi, birçok farmosotlk maddenin, antibiyotikle-rin, vitamin ve bazı aminoasitlerin eldest,1950'li yıllar, 1952'de yaşamın temel maddesi olan DNÂ'nınyapısının tanımlandığı ve moleküler biyolojinin temellerininatıldığı yıiiardır.1960 ve 70'Iİ yıllarda genetik mühendisliğininyeni bir bilim dalı olarak ortaya çıkması,modern biyoteknolojidiye de adlandırdığımız değişikliğe yol açmıştır.Günümüzdeenerjiden tarıma,sağlıktan ormancılığa kimya endüstrisindençevre kirlenmesine kadar birçok alanda modern biyotekno-lojiden geniş bir şekilde yararlanılmaktadır.Halen Bİyoteknolojinin farklı sektörlerdeki uygulamaları Tab-Io1'de özetlenmiştir.Tablodan da anlaşılacağı gibi Bİyoteknolojinin uygulamaalanları son derece geniştir ve giderek te sınırlarını zorla-maktadır.Halen.gelîşmlş ülkelerin üretiminin % 40'ını biyolo-jik ve blyoteknoiojik kaynaklı maddeler oluşturmaktadır vegelecek yüzyılın başında biyoteknolojiye dayalı üretiminyılda 40 milyar dolara ulaşması beklenmektedir.Tüm gelişmiş ülkelerin öncelikli araştırma/geliştirme projeleriarasında biyoteknoloji araştırmaları ön sıraları almaktadır.Örneğin ABD'de yürütülen insan genom haritasınıçıkarmayı. başkabir deyişle insanın tüm genetik yapısını in-celeyip çözümlemeyi hedefleyen "Human Genome Initiative"projesi çeşitli üniversite ve araştırma merkezlerinde yak-laşık 2500 araştırmacı ve teknisyenin katılımıyla ve 1995'ekadar yaklaşık 1.5 milyar doların harcanacağı dev bir yatırımörneğidir.Yine tıbbi alanda günümüzde ABD'de 9 biyoteknolojik ürünüretilip satılmaktadır (Tablo II) ve bir çok zor hastalığı tedavietmektedlr.Bu dev araştırma/geliştirme projesi yanında uy-gulamaya konmuş birçok proje.gelişmiş ülkelerde çeşitlimaddelerin üretimlerini kolaylaştırarak maliyetlerin!düşürmekte veya pahalı maddelere alternatifler oluşturanyeni madde üretimini sağlamaktadır.47 1970'li yıllarda dünyada yaşanan petrol krizi başta Brezilyave ABD olmak üzere birçok ülkeyi çok geniş ölçekte etenolüretimi ve bunu motor yakıtı yerine kullanma projelerineyöneltti.Diğer ülkelerde projeler tam yoluna oturmadan pet-rol krizi sona erdiği İçin etkisiz kalırken projenin bir devletpolitikası haline geldiği Brezilya ve ABD'de etanol üretimigerçekleştl.Özelllkle Brezilya'da plroje üç önemli avantajsağladı. 1 .Petrol ithalat giderlerini büyük ölçüde azalttı. 2 .Ülkenİn geniş ekilebilir alanlarını değerlendirdi. 3 .Tarımda ve sanayide iş sahası yarattı. 1988-1989 yılı etanol üretimi Brezilya'da 13.3x 1Q8 litre-dir.Üretimde şeker kamışı suyu ve melas kullanılırken,şokerartıkları İse yakıt olarak değerlendirilmektedir.Etanol üretiminin bir kısmı anhidir (susuz) etanol olarakgerçekleşmekte ve bu % 22 oranında benzine karıştırıl-maktadır.Geri kalan susuz etanol ise doğrudan etanolleçalışan motorlu araçlarda kulianılmaktadır.Halen bu ülkedeüretilen arabaların % 9O'ı alkolle çalışmakta ve etanolleÇalışan araba miktarı oranı toplam araba sayısının yarıdanfazlasını oluşturmaktadır.Bu üretim Hava kirliliğini önlemedeyararlı olmuştur, Brezilya'da üretilen etanolun maliyeti tamolarak hesaplanıp açıklanmamıştır.ABD'de ise bîyoteknolojik yolla etanol imalatı vergi İndirimleriyoluyla desteklenmektedir ve bu sayede biotenalüun birimfiatı kimyasal yolla elde edilenin yarısı dolaylarında kalmak-tadır.(0.145$/lt)Brezilya Örneğinde de görüldüğü gibi ülkeler üretiminde sözsahibi oldukları malzemenin maliyetini düşürebilmek, kalite-sini yükseltebilmek amacıyla biyoteknolojiye başvurmakta-dırlar, Yıllık orman ürünü değerinin 64x109$ olduğu Kana-da'da bu en büyük ihraç ürününün kalitesini yükselte-bilmek, maliyetini düşürebilmek ve yeni ürünler geliştire-bilmek amacıyla 27 büyük şİrket,IO üniversite ve araştırmamerkezinin 1988 yılı içinde araştırma geliştirmeye har-cadıkları para 25x106ABD dolarını aşmaktadır.17. yüzyıldan buyana büyük kozmotik tüketicisi ve satıcısıolan Japonya bu sektöre de biyoteknolojiyi sok-muştur.1987'de yıllık 283600 ton makyaj malzemesi (değeriO.ixiQS US $) üreten Japonya'da 1600 kalem makyaj mal-zemesi üretiminde biyoteknolojl kullanılmaktadır.Ruj,allık gibi malzemenin ana maddesi olan renk vericilerartık doğadaki bitki kökleri yerine bu kök hücrelerinin labo-ratuvarlarda çoğaltılmasıyla elde edİlmektedir.Kozmetik sa-nayide çok önemli olan temel yağların 1987'de 12000 tonolan ithalatı ki bunun İçinde geraniol yani gül yağı davardır.Bitki hücre küftüm sayesinde giderek azalmaktadır.Kozmatik sanayide kullanılan eyelodextrln ise nişastanınBacillus mocerens bakterisinin amilaz enzimi yardımıylaİşlenmesinden elde edilmektedir.Bu alandaki çalışmalargelişerek artık gen mühendisliği yardımıyla geliştirilmiş yenitürmikroorganizmalarkullanılmayabaşlanmıştır(B.subtİles.E.GoJi). Saç bakım malzemesinin ana maddesiolan biotin'in yıllık 15 tonluk tüketiminin büyük kısmı yenigeliştirilen fermentasyon teknikleriyle ve Bacillus sphaeri-cus kullanılarak elde edilmektedir.470 firma İle dünya kozmetik pazarının % 14'üne sahip Ja-ponya'da biyoteknolojik çalışmalar bu sektörde maliyetin %35'ini teşkil eden hammadde girdisinibüyük ölçüde azalt-makta ve bu sektörde de en büyük pay sahibi ABD'yi zorla-maya başlamaktadır.Dünya'da dev adımlarla İlerleyen biyoteknolojinin Türkiye'dedurumu ülkemizin bilim ve teknoloji konularına verdiği önemve Öncelikle orantılı bir yerdedir.Bİlim ve teknoloji alanındaDünya'da en ileri 13 ülkenin G.S.M.Hasılalarından Â/G'yeayrılan pay % 2 nin üzerinde iken ülkemizde bu oran maale-sef % 0.25 dolaylarındadır (Tablo III). Yüzölçümü ve nüfusbakımından ülkemizle hemen hemen aynı potansiyele sahipFransa ile aramızdaki 8 katlık fark biyoteknolojl alanında daileri ülkelere oranla nerede olduğumuz hakkında ipuçları ver-mektedir.Türkiye'deki Biyoteknolojİ Araştırma-geliştirme konuları Tab-lo IV'de verilmiştir.Geleneksel Biyoteknolojİ olan fermentasyon teknolojisi za-ten asırlardır ekmek,yoğurt,şaraf,sirke üretimi ile yurdumuz-da vardır.Ancak son yıllarda bira, şaraf, alkol, süt ürünleri,sitrik asit, asetik asit üretiminde büyük artışlar gözlenmiş,gentamisin ve tetrasiklin gibi antibiyotiklerin % 100 yerliüretimi gerçekleştirilmiştir. Alkol üretimi özel sektörünkatkısıyla 50 milyon İt/yılı aşmıştır. Biyolojik gübre biyoin-seklisit, enzîm üretimi çalışmaları da dikkate değerdüzeylere gelmiştir.Biyoteknolojinin Dünya'da kazandığı önem Türkiye'de deyankı bulmuş ve DPT taraf ından belirlenen kalkınma hedef-leri arasında Biyoteknolojİ birinci öncelikli desteklenecek bi-lim dalları arasında 12.sıraya konmuştur.Bu konuyla İlgili olarak TÜBİTAK taraf ından 1984 yılında "Bi-yoteknolojİ İhtisas Komitesi" kurulmuş ve hazırlanan rapordoğrultusunda 1985 yılında TÜBİTAK Marmara Bilimsel veEndüstriyel Araştırma Merkezi.Biyolojİ Bölümü bünyesindebir Biyoteknolojİ Merkezî kurulmuştur.Âyrıca.günümüzdeOrta Doğu Anadolu,Ege Üniversiteleri gibi üniversitelerdeBiyoteknolojİ Merkezleri vardır.Tabİdir ki bu Merkezlerde vediğer kuruluşlarda çağa yaraşır.dlğer ülkelere eşit düzeydeülkemizi 21 .yüzyıla hazırlayacak düzeyde araştırmalar yap-mak için maddi destek ve programlara gereksinim vardır.TÜBİTAK MBEAM Biyoloji Bölümü Biyoteknolojİ alanındaaraştırmalarını 1988 yılından bu yana sürdürmektedir.Araştırmalar için gerekli destek DPT.NATO İstikrar İçin Bi-lim Programı ve BMKP çevrelerinde sağlanmış durum-dadır.Bölümde yürütülen Biyoteknolojİk çalışmalar şöyleözetlenebilir. 1. Hlbrldoma Teknolojisi İnsan proteinlerine.hormonlarına.bakteriyal ve viral bitkipatojenlerine karşı monoklonal antikorlar üretmek ve anti-korları kullanarak ELISÄ benzeri İmmünolojik tanı kitlenhazırlamak.Ayrıca yine aynı amaçlara yönelik moleküler hib-ridizasyon tekniklerine dayalı tanı metodlarını geliştirmek.48 2.Gen ve Fermentasyon Teknolojisi Sanayi önemi olan biyokatalizörleri (enzimleri) genmühendisliği İla geliştirilmiş mikroorganizmalardan üretmekve gerekli işlemlerden geçirip sanayide kullanılır hale getir-mek. 3. Biyoteknoiojinin Biyomşdlkal Uygulamaları Kalıtsal hastalıkların gen düzeyinde incelenmesi ile doğumöncesi (prenatal) tanı yapmak ve bu metodları yurt düzeyineyaymak.Bu yönde yapılan çalışmalar sonuçlarını vermeye başlamışdurumdadır. Ancak TÜBİTAK ve Üniversitelerimizdegösterilen çabaların daha verimli olabilmesi İçin Devlet Bİlİm-teknoloji politikasında değişiklikler yapması (Başbakanbaşkanlığında Ekim 1989'da yapılan Bilim ve TeknolojiYüksek Kurul Toplantısı olumlu bir adımdır) ve özel sektörünbu konuya ilgi göstermesi gerekmektedir,Türkiye'nin Biyo-teknoloji alanında çağı yakalaması ancak bu şekildemümkün olur.Tablo 1. Biyoteknolojlnin Çeşitli Alanlardaki Uygulamaları Kimya Sanayi- Ham maddeler (yağlı tohumlar, selüloz, lingnin, fermentas-yon yoluyla üretilen etanol)- Biyokatalîzörler (su ve organik çözgenlerde çalışan enzim-ler)- Alışılmış kimyasal maddelerin yerini alacak biyoteknolojikmaddeler (pollhldosibütirat, laktid polimerleri)Gıda Sanayi- Gıda katkı maddeleri (mikrobiyol polisakkaritler, vitaminler,sentetik tatlandırıcılar, renk verici maddeler, tek hücre pro-teini)- Yeni biyokatalizörlerine geliştirilmesi (glukoz İzomerasyo-nu İçin immobilize hücreler, mikrobiyal renin, yağlı tohum-ların enzimatik modifikasyonu v eyağların interesterifikas-yonu)- Geliştirilmiş gıda işleme teknikleri ve gıdaların korunması(strerillzasyon, ultrafiltrasyon ve santrifügasyon)Tarım ve Hayvancılık Sektörü- Bitkilerde istenilen tarımsal özelliklerin sağlanması (has-talıklara dayanıklılık, bitki hormonları yardımıyla verim artışı,tuz ve ısı toleransı)- Bitkilerde depolanan maddelerde modifikasyon veya mik-tar artışı (yüksek miktarda lişin içeren soya fasulyesi,yüksek doymamış yağ içerikleri)- Zararlıların kontrolü (mikrobiyal însektisitler, fungisitler,slow • release pestisitler)- Bitki büyüme hormonları ve gübreler (yaprak dökümü, mey-va toplanması, fotosentez ve olgunlaşmayı etkileyen kimya-sal maddelerin üretimi, slow - release sentetik gübreler, azotfiksasyonu)- Su kültürü (topraksız sulu besi ortamlarında çok İyi birsıcaklık ve nem kontrolü ile bitki yetiştirme teknikleri)- Hayvanlarda istenilen özelliklerin sağlanması (hastalıklaradayanıklılık, yemlerin yüksek oranda hayvan ürünlerinedönüşümü)- Hayvan beslenmesi (tek hücre proteini, amino asitler, anti-biyotikler ve enzimler)- Aşılar (şap ve şarbon gibi hastalıklar İçin)Sağlık Sektörü- Küçük moleküllü ürünler (antibiyotikler)- Makromoleküller (Interferon ve aşılar)- Vücutta ilaçları yönlendirici ajanlar (monoklonal antikorlar,manyetik biyoküreler)- Saflaştırma ajanları (immobilize monoklonal antikorlar)- Yeni biyokatalizörler (immobilize enzimler ve hücreler, ör,semi - sentetik penisilin üretiminde kullanılanlar)- Dİyognostİk ajanlar (İn vitro ve in vivo teşhiste kul-lanılabilecek enzimler ve monoklonal antikorlar)Enerji Sektörü- Biyomastan enerji (odun, anaerobik parçalama ile metan,etanol)- Petrol çıkartılmasını kolaylaştıracak yüzey aktif maddeler- Enerji tasarrufu (enzim katalizi, ultrafiltrasyon gibi düşükenerji girdili ayırma ve saflaştırma İşlemleri, enerji girdisiyönünden optimize edilmiş yeri reaktör ve proses ta-sarımları)Atıkların Arıtılması- Mevcut sistemlerin temel biyoloji ve biyokimya mühendis-liği uygulamalarıyla geliştirilmesi (karışık kültürler, anaerobikfermantasyonlar, mikrobiyal yumak oluşumu, land - fill tek-nikleri)- Yeni elektrotlar geliştirilmesi ve sistem otomasyonu (ağırmetaller ve iz miktardaki toksik maddeleri saptayabilecekelektrotlar)- Yeni mutant veya genetik mühendisliği teknikleriyle eldeedilen mikroorganizmaların kullanılması (mevcut tesisin ve-rimliliğinin arttırılması, özel ve toksik atığın arıtılması)- Yeni katalizörler ve yeni reaktör tasarımları (kum üzerindeimmobilize edilmiş hücreler, akışkanlaştırılmış yatakreaktörler)- Atıkların yararlı ürünlerin geri kazanılması (proteinler,yağlar metan, metaller)Kaynak : Biyoteknolojİ Alanında Türkiye Araştırma Geliş-tirme Politikası 1985 Doç. Dr. Beyazıt ÇIRAKOĞLU

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojideki-gelismelerin-sanayiye-uygulamalari-ve-turkiyedeki-durumu

YATAY GEN TRANSFERİ VE ARTACAK SALGIN HASTALIKLAR

Mikroplar çevremizde her yerde mevcuttur. Toprakta, karada, suda, soluduğumuz havada, vücudumuzda bol miktarda yaşarlar. Çoğu zaman bizimle, iyi huylu ve dengeli bir ilişki içindedirler. Öyle ki bize zarar vermezler, hatta bize pek çok faydaları dokunur. Topraktaki mikropların, bitkilerin büyümesi için gerekli besin döngüsünde ne kadar vazgeçilmez olduğu bilinir. İnsan bağırsağındaki bakterilerin, vitamin ve kofaktör sağladığı ve sindirime yardım ettiği de bilinir. İnsanlar, bakterileri, yüzyıllarca ekmek, yoğurt, peynir, sucuk yapımında zararsızca kullanmışlardır. Bununla birlikte adeta insana boyun eğdirilmiş bu ekolojik denge bozulduğunda(genetik manipülasyonlarla vb.), bakteriler, düşmanca davranabilir. Hastalık yapıcı hale gelebilir ve zayıflatıcı ya da ölümcül hastalıklara sebep olabilir. Artan miktarlarda güçlü antibiyotik ve ilaçlar kullanarak onlarla savaştığımız zaman, onlar daha kompleks ilaç ve antibiyotik direnciyle karşılık verirler. Geçen 20 yıl içinde hastalıklarda korkunç bir artış gözlemlendi. Bu dönem, aynı zamanda kar amaçlı genetik mühendisliği biyoteknolojisinin gelişimine denk gelir. Kolera, sıtma ve difteri gibi eski bulaşıcı hastalıklar geri dönerken; son yıllarda yeni hastalıklar ortaya çıktı. Bu hastalıkların çoğu, sayısız ilaç ve antibiyotiğe karşı dirençlidir. Bulaşıcı hastalıkların, neden yetmişlerin sonlarında başlayıp, günümüze kadar gelen, böylesine dramatik bir dönüş sürecine girdiğini, kimse tam olarak bilmiyor. Nüfus artışı ve artan şehirleşme, çevre kirliliği, yaşam standartlarının düşmesi, savaşlar, uluslararası gezilerin artması, doğal afetler, antibiyotiklerin tıpta ve tarımda yanlış kullanımı gibi bir çok neden ortaya atıldı. Bu hastalıkların artışında, hesaba katılmayan tek etken; "genetik mühendisliği biyoteknolojisi"ydi. Tür engellerini aşan yatay gen transferlerinin, yeni viral ve bakteriyel patojenlerin oluşmasına, ilaç ve antibiyotik direncinin yayılmasına neden olduğuna dair kanıtlar, her geçen gün artmaktadır. Tür sınırlarının aşılması, genetik mühendisliği biyoteknolojisinin temelidir. Bazı uzmanlar, tüm bunların sonucunda; yatay gen transferlerinin, karabasan boyutlarında salgınlar çıkartacak olmasından endişeliler. Örneğin; bütün insanların ve bazı memeli türlerinin bağırsağında yaşayan ve yaygın bir bakteri olan Escherchia Coli çoğu zaman zararsızdır. Bu nedenle onu, 70'lerden beri kullanan genetik mühendislerinin gözdesidir. Hemen hemen bütün türlerinin genleri, ona aktarılıp onda klonlanmıştır. Yani E. Coli'nin, önemli bir patojene dönüşmesi, hiç de şaşırtıcı değildir. Nitekim E.coli üzerindeki bu deneyler esnasında, normalinden 32 000 kat daha güçlü bir bakteri türü üretilmiştir. 1982'de, 1996'da, 1997'de; bu bakterinin sebep olduğu salgınlar olmuş ve yüzlerce kişi etkilenmiştir.

http://www.biyologlar.com/yatay-gen-transferi-ve-artacak-salgin-hastaliklar

İlaç sektöründe biyoteknoloji

İlaç üretimi şu anda biyoteknolojik yöntemlerin en yaygın kullanıldığı sektör. Bir anlamda, biyoteknolojik gelişmeler, özellikle bioreaktörler, öncelikle ilaç sanayisindeki çalışmalarla birlikte ortaya çıktı. İlaç sektöründeki ilk uygulamalar antibiyotik öncüllerinin biyoreaktörlerle elde edilmesi oldu. Özellikle penisilin grubu antibiyotiklerin öncüllerinin fermentasyon teknolojisindeki gelişmeler sonucu infeksiyon hastalıklarıyla savaşta ilk önemli başarı elde edildi. Çağdaş biyoteknolojinin en önemli köşetaşlarından biri olan rekombinant bakterilerle insülin üretilmesi, ilaç sektöründe de bir dönüm noktası oldu. Kısa süre sonra çeşitli ilaçlar veya öncüllerini üreten pekçok rekombinant bakterinin patenti alındı. Transgenik hayvanların üretilmesi ile ilaç olarak kullanılan hormonların üretilmesinde yeni bir dönem başladı ve patentli bakterilerden patentli hayvanlara geçildi. Kalsitonin ve growth hormon özellikle hayvan kaynaklarından üretilerek pazarlanmaya başlandı. Böylece şeker hastalığı, büyüme geriliği gibi tedavisi sorunlu olan pekçok hastalık için yan etkilerden arındırılmış ve tedavide kullanılabilecek kadar bol miktarda hormon üretilmiş oldu. İlaç sanayisindeki en son gelişmeler biyolojik bilimlerdeki son bulgulardan yola çıkarak yeni bazı potansiyel ilaç grupları üzerinde yoğunlaşıyor. Potansiyel tedavi yöntemlerinin en son noktası olan gen tedavisi uygulamaları henüz başlangıç aşamasında. Ancak bu konuya biyoteknoloji firmalarının yoğun ilgisinin bulunduğu ve bu firmaların pekçok çalışmayı finanse ettiği biliniyor. Hastalık tanısı ile ilgili ürünlerin geliştirilmesi biyoteknolojinin en zor takip edilebilen alt dallarından birisi. Bu konudaki ilk önemli gelişme monoklonal antikorların yaygın olarak geliştirilmeleri. Bu şekilde hem daha önce hayal edilemeyen bir seri tanıya yönelik araç geliştirildi, aynı zamanda var olan testlerin de hassasiyeti artırıldı. Bu gelişmelerle birlikte, “insan genomu projesi” çerçevesindeki çalışmalarla elde edilen bulguların da kullanılması ile tanıya yönelik ürünler panelinde, çoğunlukla genetik araştırmalara yönelik ürünlerde bir patlama ortaya çıkıyor. Biyoteknolojik çalışmalarla ilgili bir diğer açı da etik tartışmalardır. Geliştirilen tekniklerle insanın, genetik materyele müdahele edebilir hale gelmesi ve uygulamaların giderek daha yüksek canlılara yönelmesi, bu manüplasyonun sınırlarını tartışmaya açmıştır. Bilindiği gibi tartışmaların son noktası “insan klonlanması”. Konuya yönelik potansiyel tehlikelerin bulunduğuna dair yaygın bir kanaat var. Henüz yaygın bir sonuca ulaşılamamış olmasına karşın bilimsel araştırmaları engellemeyecek, ancak konunun istismarını önleyerek bir orta yol çözümü bulma çabaları ise sürüyor. Biyoteknolojik çalışmalar açısından Türkiye’nin durumu tartışıldığında söylenecek ilk söz konuyla ilgili organize çalışmaların hemen hemen yokluğu. Nature Biotechnology dergisinin Ağustos 1997 tarihli sayısında (DaSilva, E.J., Biotechnology in the Islamic world, Nature Biotech., 15:733) yayınlanan bir makalede Türkiye’nin de içinde bulunduğu 54 islam ülkesindeki bioteknolojik çalışmalar inceleniyor ve yapılan çalışmalar özetleniyor. Bu yazıda hemen görülebileceği gibi Türkiye biyoteknolojik çalışmalar açısından birlikte incelendiği İslam ülkeleri içinde bile alt sıralarda yer alıyor. Konuyla ilgili projeler esas olarak devlete ait birimlerin geleceğe yönelik olarak başlattığı koleksiyon çalışmalar. Çoğunluğu TÜBİTAK denetiminde sürdürülüyor. Gıda sektöründe yabancı ortakla başlatılan bazı uygulamalar (örneğin maya üretimi) araştırma-geliştirme çalışmasından daha çok hazır sistemlerin kurulması ile gerçekleştirildi. Benzeri bir uygulama tarım sektöründe var. Tohum üretimi yabancı ortakla, herhangi bir araştırma-geliştirme çalışması olmadan yürütülüyor.

http://www.biyologlar.com/ilac-sektorunde-biyoteknoloji

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0