Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 90 kayıt bulundu.
İmparator mantarı (Amanita caesarea)

İmparator mantarı (Amanita caesarea)

Alem: Fungi Bölüm: Basidiomycota Sınıf: Hymenomycetes Takım: Agaricales Familya: Amanitaceae Cins: Amanita Tür: A. caesarea İmparator mantarı (Amanita caesarea), Amanitaceae familyasından yenilebilen bir mantar türü. Güney Avrupa kökenlidir, Roma imparatorlarının favori mantarı olduğu için caesarea yani Sezar mantarı olarak da isimlendirilmiştir. Tadı keskindir, balığı andırır. Turuncu şapkası ve sarı lamelleri vardır. Sporları beyazdır. Amanita umbonata olarak da sınıflandırılmıştır. Türkiye'de Göksu vadisi civarında Sarı göbelek olarak adlandırılmıştır. İstabul,Şile, Kandıra güzergahında ise "Gelin Mantarı" olarak bilinmektedir. Görünüşünün çok ayırdedici olması sayesinde Amanita türleri arasında nispeten en güvenli olarak yenebilecek olanıdır, ancak aynı aile mantarlar aleminin en tehlikeli mantarlarını da barındırdığından bu tür mantarlar kesinlikle sadece uzmanları tarafından toplanmalıdır. Amatör ve yeni başlayan mantar toplayıcılarına tavsiye edilmez.

http://www.biyologlar.com/imparator-mantari-amanita-caesarea

SİSTEMATİĞİN TARİHÇESİ

Bugün yaşayan en geri insan topluluklarında dahi çevrelerindeki canlılara isimler verildiği görülür. Hayvanların ve bitkilerin tanınmasıyla insanların ilk ilgisi tarih öncesi devirlerde başlar. Akdeniz çevresinde bulunan mağaralarda ilkçağ insanlarının çizdiği hayvan ve bitki resimleri bunun en belirgin kanıtıdır. İlk çağlarda insanlar bitkileri yenen, yenmeyen, zehirli, zehirsiz gibi kullandıkları biçime göre sınıflandırmışlardır. Daha sonra bu sınıflandırma dış görünüşlerine göre yapılmış olup bitkiler 1800’lü yıllara kadar otsu, çalımsı, ağaçsı gibi gruplara ayrılmışlardır. Darwin’in evrim teorisini ortaya atışı ile tüm canlı organizmalarda filogenetik (akrabalık ilişkisi) sınıflandırma yapılmaya başlamıştır. Yani Darwin’den sonraki dönemde aşağı yukarı tüm sınıflandırmalar bitkilerin ve hayvanların evrimsel gelişmişliklerine göre yapılmıştır. Yaşayan canlıları gruplar halinde düzenleme konusunda ilk girişimler Mezopotamya uygarlığının bilginleri tarafından yapılmıştır. Bu zamanda Asur uygarlığında yaşayan filozoflar köpek, aslan, çakal gibi canlıları köpekgiller, at, eşek, deve gibi canlıları da atgiller gruplarına sokmuşlardır. Bununla birlikte bazı hatalar da yapılmıştır. Örneğin çekirgeler, kuşların, kaplumbağalar ise balıkların grubuna sokulmuştur. Bitkilerde Son Sınıflandırma Sistemlerini Yapan Bilim Adamları: Bu bilim adamları biyoloji bilimindeki gelişmelerden yararlanmışlardır. Sistematikde kimyasal analiz yöntemleri ile elektron mikroskoplarının (SEM ve TEM) kullanılması ile Biyokimyasal sistematik ve paleobotanik gibi alanlar yeni isimlendirmelerin daha anlamlı yapılmasına yol açmıştır. Son döneme ait bazı Bitki sistematikçileri şunlardır: Robert Thorne, Takhtajan, Arthur Cronquıist ve Rolf Dahlgren gibi. www.sistematiginesaslari.8m.com Hippocrates (M.Ö. 460-377) ve Democritus (M. Ö. 460-370) gibi Yunanlı bilginler hayvanlar üzerinde ilk bilimsel çalışmaları yapmışlardır. Hippocrates hayvan isimlerini saymış, fakat sınıflandırmasıyla ilgili işaretler vermemiştir. Aristo (M.Ö. 384-322) sınıflandırmada ilk rol oynayanlar arasındadır. Yaşamının bir kısmını geçirdiği Midilli Adasında özellikle deniz hayvanlarını inceleyip zoolojik araştırmalar yapmıştır. Sadece kıyaslamalı anatomi değil, embriyoloji, davranış ve ekoloji alanın da incelemeler yapmıştır. Aristo ilk kez hayvanların yaşamlarına, hareketlerine ve vücut yapılarına göre ayrılabileceğini belirtmiş ve hayvanları Ennaima (=Kanlı Hayvanlar) ve Anaima (=Kansız Hayvanlar) olmak üzere başlıca iki gruba ayırmıştır. Bitkilerle ilgili olarak Theophrastos (M.Ö. 372-287) Aristo’nun öğrencisi olup botaniği öncüsü olarak anılır ve 480 bitkinin ayrımını yapmıştır. Plinius (M.Ö. 23-M.S. 79) “Naturalis Historia” (Tabiat Tarihi) eseriyle 1000 kadar faydalı bitkinin kültürü üzerinde bilgi vermiştir. Daha sonra 1500 yıl boyunca kayda değer bir gelişme yaşanmamıştır. 16. Yüzyıla kadar bitkiler tıbbi özellikleri ile ele alınmıştır. 16. yüzyılda Andrea Cesalpino (CAESALPINUS) (1519-1603) “De plantis” (Bitkiler hakkında) adlı eseri ile bitkileri morfolojik esaslar üzerine ilk ayırımını yapan botanikçidir. Daha sonra Kaspar Bauhin (1550-1624) 6000 bitki türünün tasnifini yapmıştır. Bauhin adlandırmada yeni yöntemler kullanan ilk botanikçi olup bugünkü familyalara benzer gruplar oluşturmuş ancak isimleri ve özellikleri belirtmemiştir. Ayrıca bitkilere ikili isimlendirmenin esaslarını ilk ortaya koyan botanikçidir. İngiliz John Ray (1627-1708) bir bitkinin tüm kısımlarının gözönünde tutulmasının gerekliliğini vurgulayan botanikçidir. Bitkilerde varyasyonun iç ve dış nedenlere, bugünkü ifade ile genotipik ve fenotipik nedenlere dayandığını ileri sürmüştür. 1693 yılında “Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum Et Serpentini Generis” isimli eserini yayınladı. Böcekler ve kuşlar üzerindeki eseri ise ölümünden sonra yayınlandı. Bu araştırıcı da Aristo kurallarını esas aldı ve sınıflandırmada iç morfoloji de kullandı.Ray’ın 1703’de 2. cildi yayınlanan “Metodus Plantarum” adlı eseri 18000 kadar bitki türünü kapsamaktadır. Fransız Pitton de Tournefort (1656-1708) bitkiler alemini ağaç, ağaçcık ve otlar olarak sınıflandıran ve bitkileri 22 sınıfta toplayan son botanikçi olmuştur. Tournefort’un sistematiğe en büyük katkısı CİNS (genus) kategorisini kurmuş olmasıdır. 698 cinsin isimlendirmesini yapmıştır. Populus, Betula, Fagus, Lathyrus bunlardan birkaçıdır. İsveçli Carl von LINNAEUS (1707-1778) hem botanik hem de zooloji alanına katkıları olmuştur. 1735 yılında sadece 11 sayfadan oluşan SYSTEMA NATURAE isimli meşhur eserini yayınladı. 1737 yılında tüm bitki cinslerini “Genera Plantarum” (Bitki cinsleri), “Species Plantarum” (Bitki türleri) adlı eserinde de 1000 cinse ait yaklaşık 6000 bitki türünün deskripsyonunu işlemiştir. 1753 yılında yayınladığı bu eser ile ikili adlandırma sistemi (Binominal Nomenklatür), yani 2 sözcükten oluşan (Cins adı+epitet adı= TÜR adı) bir sistem geliştirdi. Sistematiğin temelini oluşturan bir çalışma olmuştur. Bu sistem hem hayvan hem de bitki sistematiğinde halen geçerliliğini korumaktadır. Daha sonraları bu araştırıcı doğayı 3 kısımda inceleyerek (hayvan, bitki ve mineral ) hayvan ve bitkileri bir sistem dahilinde göstermiştir. Bu eserde 4 bacaklılar yerine ilk kez Mammalia terimini kullandı. Bu nedenle bugün herkes Linné’yi taksonominin babası olarak tanır. • Linné, canlıları 5 taksonomik kategori içine yerleştirdi. Bunlar: • Sınıf • Takım • Cins • Tür Bu sistemiyle Linné, kendinden sonraki bilginleri öylesine etkilenmiştir ki Systema Naturae isimli kitabın 1758 yılında yayınlanan 10. baskısı Zoologıcal Nomenclature (=Hayvansal isimlendirme)’nin resmi başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Böylece canlıların bilimsel isimleri (Latince ve Yunanca) dünyanın her yerinde kullanıla gelmiştir. Bu eserin 10. Baskısında 312 cinse bağlı 4370 hayvan ismi bulunmakta olup, bunlar 6 sınıfa ayrılmıştır: Dört bacaklılar, Kuşlar, Amphibia’lar, Balıklar, Böcekler, Solucanlar. LINNE’ nin öğrencisi olan Fabricius (1745-1808) 1775, 1782 ve 1804 yıllarında yayınladığı “Systema Entomologica” adlı eseriyle bütün böcek faunasını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu şekil bir çalışma, bugün bir insanın çalışma gücünün çok üzerindedir ve hatta olanaksızdır. Bu nedenle bu bilginden sonra gelen toksonomistler çalışmalarını tek bir familya veya alt familyaya, hatta bunların da belirli bir coğrafi yayılış alanında bulunan türlerine yöneltmişlerdir. A.L. Jussieu (1748-1836) bitkiler aleminde ilk olarak doğal sınıflandırmayı kullanan kişi olmuştur. A. Pyramus de Candollea (1778-1841) sstematiğin anahatlarını ortaya koyan bir çalışma yapmıştır. 161 familyanın sınırları belirlemiştir. Linne'den sonraki yüzyılda canlıların sınıflandırılması çalışmaları daha da hızlanmıştır. Ancak biyolojik çeşitliliğin fazlalığı karşısında bilim adamları belli gruplar üzerinde ihtisaslaşmaya yönelmek zorunda kalmışlardır. Linnaeus eserlerinde bütün bitki ve hayvanların yanısıra bunlara ait fosilleri dahi tanımlarken,19. yüzyıl araştırıcıları sadece belli canlı grupları üzerinde araştırmalarını sürdürmüşlerdir. A.Braun (1805-1877) Braun sisteminde bitkiler ilkselden gelişmiş formlara doğru kademeli olarak sıralanmıştır. A. Wilhelm Eichler (1839-1930) Braun’un filogenetik sistemini geliştirmiştir. Bitkiler aleminin Cryptogamae ve Panerogamae olarak iki büyük gruba ayırmıştır. Adolf ENGLER (1844-1930) Eichler sistemine dayanarak yeni bir sistem oluşturmuş daha sonra Karl Prantl (1849-1893) ile birlikte 60 botanikçinin yardımı ile 23 ciltte toplanan Engler Sistemini kurulmuştur. Bu sistemde bitkiler alemi organizasyon kademeleri gözönünde tutularak sınıflandırılmış olup filogenilerinden kısmen ayrılmış doğal bir sistemdir. Monokotil bitkiler 1964’de Angiospermlerin sonuna alınmıştır. Bu sistemi birçok bilim adamı ele almış ve geliştirmiştir. R. von Wettstein (1863-1931) 1901 yılında Engler sistemin filogenetik esaslara göre kullanarak bitkiler alemini 9 Filum’a ayırmıştır. Charles E.Bessey (1845-1915), Hans Hallier (1868-1932), John Hutchinson (1884-1972) Angiospermlerin yeni bir dekripsiyonlarını yapmıştır. Dikotil bitkiler otsular ve odunsular olarak iki gruba ayırmıştır.

http://www.biyologlar.com/sistematigin-tarihcesi

İNSANIN EVRİMİ

19. yy’ın ortalarıydı. 1859' yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi. 1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı. İşte Darvin' in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika' da ve Ekvator yakınında "doğduğu" artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25) Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangiçta durum daha mi farkliydi? Varliklarin çeşitligini nasil açiklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canli türlerin çeşitliligi zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açiklamalarla, bilimsel yaklaşim ilk kez cepheden karşikaşiya kaldi. Yaratiliş kurami yani dini açiklama ve evrim kurami. Biyologlar 1.5 milyondan fazla 'flora ve fauna' türü üzerinde çaliştilar. Bu çeşitliligin zaman içinde evrimleşme ve dogal ayiklanma ile açiklanabilecegini açikladilar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1) Darvin, doğrulanıyordu yani. Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya' ya gönderdi! Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlilarin ve cansiz maddelerin çeşitliligi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanin kendi elleriyle " yarattiklari" çeşitlilik de canli türlerin çeşitililigi kadar şaşirtici."Taş aletlerden mikroçiplere, su degirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yilinda Karl Marx, Ingiltere' nin Birmingham kentinde beşyüz farkli tip çekiçin üretildigini ögrendiginde çok şaşirmişti. Normal olarak buna şaşirmasi da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu" (Teknoloji nin Evrimi, s: 2) Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki... Darwin' den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı... Lamarck' ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu? Yoksa bu güç başka bir yerde miydi? Darvin' in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck' ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldişi özellikler gösterenleri birbirlerine aşilaya aşilaya yeni türler elde ederler. Insanlarin bile yapabildigi bu aşilamayi doga daha kolaylikla ve dogal olarak yapmaktadir. Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir. (Düşünce Tarihi, s: 15-16... ) İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel) ..."Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz... Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi? Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü "Homo Sapiens" mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece " bilim" in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi. Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden "var" dı? Ve neden "yok" olacatı? Var olduğuna göre onu "var" eden, "yapan" biri, birileri, olmalıydı. Onu " var" eden ya da edenler, on "yok" edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü "Doğa" da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş' e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks... Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera' yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet "Tek Tanrı dinleri" doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı' ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı' da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı' lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı' ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı' nın konuşmasıdır. "Önce Söz Vardı" söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz' e geresinim duysun ki? tanrı' da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz. Dinlerin başka bir ortak yani doga dinlerinden tek tanri dinlerine kadar tüm dinlerde tanri' ya kulluk yapilirken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapilmasi, belirli yöne dönülmesidir. Kibleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, Ikonaya, Madonnaya, Isa' nin heykeline dönülür, Güneş' e dönüür. Diz çökülür, secdeye varilir, avuçlar birbirine yapiştirilir, gökyüzüne açilir. Görkemli tapinaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanin Yedi Harikasi' ndan biridir Diyana Tapinagi. Tekbi-i ilahi ile Naat-i Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri' nin besteleri dalgalanir görkemli kubbelerde. Ya da Haendel' in Mesih' i, Mozart' in Requiem' i. Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece " Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır." (F.Engels) Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!.. Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı? İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri"mi olmalıydı. Ve "para" yı icat etti insan. "Homo Sapiens", "Homo Economicus" a dönüştü. "Para", ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı? "Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı." (Adam Smith' ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, "insan yiyen yaratık" oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks' ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile " homo Economicus" dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti.... Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın "Homo Sapiens" in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda "İnsan" sayılır. " (Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996) Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi? "Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA' sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA' nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare' in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş." Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural 'la sürdürelim: "Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştiginizda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, birakin Shakespeare' in bütün eserlerini, onun bir tek "sonnet " ini çikartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yil gerektirir (daha dogrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptirsak, ortalama başari süreleri bu olur ama bu teknik ayrintilarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşi ise yaklaşik 10 milyar yil olduguna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz... mi acaba? Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek. Herşeyden önce, "Macbeth " i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip "agzi burnu yerinde herhangi bir ( yazilmiş ya da yazilmamiş) edebi eser " e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya' yi 4 milyar yil önceki haline götürsek, bugüne geldigimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacagini düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yillik evrim deneyini her tekrarladigimizda başka bir "bugün" e geliriz. İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de "ağzı burnu yerinde" epeyce eser ortaya çıkacaktır." Uzun Evrim Zincirinin Mirasları "Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, "1 numaralı emir" dir. Yani, "kendini, türünü koru ve çoğal" emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan' da bunu açıkcça görürüz; başimiza hizla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başimizi çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazi durumlar ise evrim açisindan çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organikmiz beyin, işin çaresine bakar. Örnegin, bindiginiz arabanin sürücüsü islak yolda hiz yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli oldugunu bilirsiniz ve önlem almaya çalişirsiniz. Bu 1 numarali emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dagmez. Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazi sonuçlarina bakalim. Hatirlarsiniz, çogalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri kariştirdiktan sonra yeni genlerle çogalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çogalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayi taşiyan, bildiginiz gibi dişi canli. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kisasi, begenseniz de begenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazi inanişlarda kadinin, "erkegin kaburgasindan" imal edildigi iddia edilirse de bu, büyük olasilikla bir yanliş anlamadir. Herhalde gerçek, erkegin, "kadinin kaburgasindan" imal edildigidir."( Bu satirlari yazarken "erkek" ligimizin ayaklar altina alindigini ben de görüyorum! Hani şu Sikiyönetim bildirilerini andiran " 1 nolu emir" geregi: kendini, türünü koru ve çogal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasil "çogalacagiz"? Işte bu noktada ne yazik ki dişilere muhtaçiz!) Erkekler Dişilerin Peşinde " İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın türüne göre, "ailesiyle" bazen ilgilenebilir ki bu da türün sürekliliğini sağlamaya yarar. Dişinin ise ilk kalıtımsal görevi çoğalmaktır. Bunun için çevresinde bulduğu (genleri) en iyi erkeği seçer, onun genlerini aldıktan sonra çoğalır ve yavrularının yetişmesini sağlar. En ilkel biçimiyle bu, yumurtalarını tehlikeden saklamak olabilir veya daha gelişmiş biçimiyle, yıllarca yavrularına bakmak ve onları eğitmek olabilir." Şimdi de Dişiler Erkeklerin Peşinde "Dişilerin en uygun erkegi seçebilmeleri için onlarin hangisinin "en iyi" oldugunu anlamasi gerek. Bunun için erkekler yarişirlar. Yarişmalar çok degişik şekillerde olabilir. Bazen Tavuskuşu gibi güzelligini gösterir (büyük bir olasilikla bu, saglikli oldugunu gösterir), bazen Çulhakuşu gibi becerisini gösterir, dişisi en güzel yuvayi yapmiş olani seçer. Aslinda söylenenin tersine, yuvayi yapan çogunlukla erkek kuştur, dişiler başka türlü "yuva yapma" da mahirdirler. Neyse, herhalde iyi yapilmiş bir yuvanin,gelecek yavrulari yetiştirme açisindan önemi gayet açik." ( Orhan Kural hoca, nihayet yenen hakkimizin birazini olsun veriyor. Bizdi dişilere kendimizi begendirmek için daha nice hünerler var. Ama Hoca, evrimin ilk basamaklariyla düşündügünden olacak onlari atlamiş.) "Aklıma gelmişken, burada bir parantez daha açayım " diyor Orhan Kural ve biz erkeklere kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor: " Hayvanların erkekleri güzel, dişileri çirkindir" diye başlayarak Doğa' nın bile erkekleri üstün yarattığını savunanlara herhalde rastlamışsınızdır. Erkeklerin genellikle daha güzel oldukları (bence insanlar için bu tamamen geçersiz) belki doğru olabilir ama nedenine bakarsanız, bundan varılan sonucun çok yanlış olduğunu göreceksiniz. Erkeklerin güzelliği, yani göz alıcı renk ve desenleri, yanızca dişilere kendilerini beğendirmek amacını taşır. Buna karşılık, göze çok kolay battığı için de düşmanlarınca kolayca bulunur. Doğa eğer erkekleri korumak isteseydi onlara fona karışabilecek renk ve desenler verir ve onları kamufle ederdi. İşte bu iyiliği, Doğa dişilere yapmıştır. Nedeni ise açık: çoğalma işini yürüten dişiler çok daha kıymetli. Erkeklerin yarışma tarzlarının en belirginlerinden biri de aralarında dövüşme tarzıdır. Bir dişiye kenidini beğendirmekten çok, rakiplerini ortadan kaldırmak gayesini taşır. Yalnız, burada Doğa yine çok akıllı bir iş yapmıştır(Tabii ki Doğa bilinç sahibi değildir, bu sözün gelişi). Şayet iki erkek her çarpıştığında biri ölse, diğeri de sakat kalsa, kısa sürede ortada erkek kalmaz. Buna izin veren türler zaten çoktan yok olmuştur. Bunun yerine, dövüşme bir tür "oyun" olarak yapılır. kuralları bellidir, sanki boksörlerin "belden aşağı vurmak, ısırmak, dirsek atmak... yasaktır" kuralları gibi, her türdeki erkeklerin dövüşmede çok katı kuralları vardır. Örneğin iki dağ koyunu mutlaka önce karşıkarşıya dururlar, birbirlerine bakarlar sonra bizim göremediğimiz ama onlarca çok açık olan bir işaret üzerine birbirlerine bir tos vururlar, sonra tekrar karşılıklı geçerler. Bu, bir süre yinelenir, sonra koyunlardan biri pes eder ve kaçar. Kimse de büyük zarar görmez. Kurtlar gibi, isteseler rdakiplerini parçalayıp öldürebilecek yapı ve yetenekte olan hayvanlarda bile zarar verme minimal düzeydedir. Dövüşen kurtlardan biri yere yatıp boynunu diğerine sunduğu anda kavga biter. Bu, insan erkekleri arasında birinin diğerine "abimsin!" (ya da benzeri bir şey) demesine benzer. Erkekler arasında, pes etmiş olan birine zarar vermek büyük haysiyetsizlik sanılır-hem insanlarda hem de diğer hayvan türlerinde. (Lütfen "hayvanlarda ' haysiyet' kavramı var mıdır?" diye sormayın, ne demek istediğimi anladınız!). Aslında burada erkeklerin kadınlar uğruna, hele ülkemizde, yaptıkları "dövüşler" biraz geçiştirilmiş, ama bunu hocamızın inceliğine yorup geçelim! Orhan Kural Hoca, erkeklerin "oyunbaz", "kuralcı", "ödün vermesini bilen"...canlılar olduğunu örnekledikten sonra sözü yine kadınlara getiriyor: "Kadınlar için ödün vermek, asla bir seçenek değildir; hele karşılıklı "centilmenlik" yapmak, ancak gülünecek bir tutumdur. Bir tartışmada karşınızdaki erkeğe "sen haklısın" dediğiniz anda tartışma biter, hatta bazı erkekler, "yok canım, aslında sen de haklısın" gibi bir yumşatmaya gider. Eğer tartıştığınız kişi bir kadın ise ve "sen haklısın" derseniz, değil yumşatmaya gitmek, zaferini perçinlemek için büsbütün saldırır size. Tekrar ediyorum, bu söylediklerim herkes için geçerli değildir, istisnalar vardır. Neyse , şimdi bu çok tehlikeli konuyu geçelim. Bir başka konu da "saldırganlık" konusu olabilir. Saldırgan (yani "agresif") tutumun en bilinen belirtisi karşısındakinin gözünün içine dik dik bakmaktır. Memeli hayvanların çoğunda bu özellik vardır; siz bir kediyi karşınıza alıp gözlerine sabit bir bakışla dik dik bakarsanız derhal tedirgin olduğunu farkedersiniz. Vücudu adrenalin salgılar ve " saldır ya da kaç" moduna girer. Biraz sonra kararını görürsünüz. Eğer kaçmaya karar verdiyse ne ala, aksi takdirde yandınız demektir. Gorilleri anlatan doğa belgesellerinde farketmişsinizdir onlarla karşılaşma durumunda "sakın onlara bakmayın, yere bakın" diye tavsiye edilir. Saldırganlığın bir başka belirtisi, üst dişleri göstermektir. Bir köpeğin havlaması genellikle zararsızdır; ama eğer üst dişler meydanda ise, bir de derin bir sesle hırlıyorsa hiç vakit kaybetmeden önleminizi almanız iyi olur. İnsanlarda da aynı şey söz konusudur, karşınızdaki insan size dik dik bakarken üst dudaklarını oynatarak sıkılmış dişlerin arasından, hele derin bir ses ile konuşuyorsa, size "seni çok seviyorum" bile diyorsa siz aranızdakimesafeyi hızla artırmaya bakın. Eminim konuşmayı daha öğrenmemiş atalarımız da böyle davranıyorlardı. Birinin önünden çiğ et almaya kalksaydınız hemen size üst dişlerini gösterip derin bir sesle hırlardı. Aslında keşfedilmiş bir şey daha var bu konu ile ilgili olarak: Bütün hayvanlar ihtarda bulunacakları zaman seslerini kalınlaştırır, karşısındakine güven vermek istedikleri zaman seslerini inceltirler. Bir bebek ile cilveleştiğiniz zamanki sesinizi düşünün. Ya da bir köpeğin "alttan alma" sesini. Kadın ve erkek seslerinin farkını bu açıdan bir düşünün." Kural Hoca'nın Kuralları "Ben düzenli bir insanım. Herşeyi yerli yerinde severim. Bazen ev halkından birinin örneğin paltosunu, yine örneğin, salonda bıraktığı olur. O zaman içimden neredeyse öfke diyebileceğim bir kızgınlık kabarır. Neden? -" Yahu, bunun yeri burası değil ki" -" Peki sen kaldırsan ne olur, çok mu zor?" - "Anlamıyorsun, konu o değil, bu davranış beni adam yerine koymamak demektir." - " Afedersin, salondaki bir paltonun seninle ne ilgisi var? herhalde sen kızasın diye bırakılmadı" - "Olsun, kızıyorum işte". Benim bir türlü anlamak istemediğim, bu duygularımın bana çok eskilerden miras kalmış olduğudur. Hayvanların çok büyük bölümü belli bir bölgeyi "kendi bölgesi" olarak benimser, onu şu ya da bu yoldan ilan eder. Kuşlar içinde bunu öğrenerek bildirenler vardır ama aidiyet konusunu en açık seçik ilan edenler meme lilerin bir bölümüdür. Onlar katı ya da sıvı dışkılarıyla bölgelerini işaretler. Bu kokuyu alanlar hemen durumu kavrarlar. Bizler de aynı davranışı sergileriz. Örneğin kalabalık bir hava alanı bekleme salonunda otaracak bir yer bulmuşsunuz, gidip bir paket çikolata almak ihtiyacını duydunuz. Kalksanız biri hemen yerinizi kapacak, neyaparsınız? Tabii yerinize çantanızı, kitabınızı ya da ... paltonuzu bırakırsınız. (hayvanların bıraktığını bırakacak haliniz yok ya!). Bunu yaparak, "burası bana ait" diye ilan ediyorsunuz. İşte, büyük olasılıkla, ben de salondaki paltoyu böyle algılıyorum O zaman da diensefalon' dan gelen mesaj, davranışıma egemen oluyor. İstemeyerek de olsa buyazıyı burada bitirmek zorundayım, yemeğe oturacağız. Doğrusu bu ya, yiyeceğim kanlı bifteği düşününce ağzım sulanıyor. İnşallah yine "bakayım nasıl olmuş" diye tabağımdan lokma aşırmaya kalkmaz kimse. Çünkü o zaman hırlamanın dikalasını sergilerim!" ( Prof. Dr. Orhan Kural ODTÜ Makine Müh. Bölümü, Bilim ve Teknik 343. sayı) 1997 yılında Kural Hoca, arabadan içtikleri bira şişelerini yola fırlatanları uyardığı için fena halde cezalandırıldı. Basındaki fotoğraflardan anlaşıldığına göre, parmaklarından kırılanlar vardı; ayrıca kaşı gözü de yarılmıştı... Bizi Atalarımıza Götüren Hazineler: Fosiller Darwin' e "evrim fikirini veren ilk kanıtlar fosillerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Çene kemikleri, dişler, dinazorlara ait taşlaşmış dışkılar ve diğer fosilleşmiş kalıntılar. Fosil , "kazı sonucu topraktan çıkarılan canlıların taşlaşmış kalıntıları" demektir. Yüz yılı aşkın süren kazı çalışmaları, sayısı ikibini geçmeyen insan atası kalıntıları. Bunlar bizi şimdilik 5-8 milyon yıl öncesine götürüyor. Kalıntılar ve günümüz türlerinden sağlanan moleküler ipuçları, insanoğlunun şempanzelerle ortak bir atadan türediğini gösteriyor. Bulunan en eski "insanımsı" (hominid) fosilleri, Afrika kökenli ve 4.4 milyon yıl öncesine ait. Daha yeni olanları sırasıyla Avrupa, Asya, Avusturalya, Kuzey ve Güney Amerika kökenli. Bu fosiller, yaklaşık yüzbin yıl öncesine ait. Fosilleşme ender rastlanan bir durum. Çok kuru ortamlarda canli adeta mumya şeklini alir. Tuzlu bataklik ve buzullar içinde binlerce yildan beri bozulmadan günümüze ulaşan canli kalintilari bulunmuştur. Örnegin Sibirya buzullarinda günümüzden 2.5 milyon - 10 bin yil öncesini kapsayan dönemde yaşamiş mamutlara ait hemen hiç bozulmamiş örnekler bulunmuştur. Bunlarin bazilari öyle iyi korunmuş ki etleri kurt gibi hayvanlar tarafindan yenilmiştir. Kehribar da iyi bir koruyucu. Özellikle böcek gibi küçük canlilar için. Milyonlarca yil öncesinden kalma kehribar korumali canli türleri bulunmuştur. Tüm yeryüzü kazilsa bile bazi türlerin kalintilarini bulamayabiliriz.Ama kazdikça yeni kalintilar buldugumuz için bunu sürdürmeliyiz. Cambridge Üniversitesi' nden biyoantropolog Robert Foley, Afrika kökenli maymun türlerini incelemiş. O da insan ve şempanzenin üyesi oldugu evrimsel dallanmanin 7.5 milyon yil önce başladigini belirtiyor. Foley, ilk olarak dinazorlarin yok oldugu 65 milyon öncesine gidiyor. Bu dönem sirasinda memelilerin yok oluncaya veya başka bir canliya evrimleşinceye kadar, bir milyon yil boyunca varligini sürdürmüştür. (Bilim ve Teknik 332. sayı...) Hitler, 1933'te 'seçimle' başa geçti. Üstün irk kavramiyla milyonlarca insanin ölümüne neden oldu ve bilim adamlarini susturdu. Ama sonunda kendi silahini kendi agzina dayayarak yaşamina son verdi. Hem de metresi Eva Braun ile birlikte. Sovyetler Birligi’nin Hitler karşiti diktatörü Stalin, ünlü genetikçi Nikolai Vavilof' u " proleter biyoloji" görüşünü reddettigi için vatan hainligiyle suçlamişti ve ölüm cezasina çarptirmişti. Sonradan cezasi ömür boyu hapse çevrildi ve Vavilof, 1943' te hapisanede öldü. Bu ölümler normal degildir.(Şerafettin Turan,TKT s: 158) Bizler, bu ölümlerden haberdar olamayan bir kuşagiz. Haberdar edilsek de “inanmazdik” diye düşünüyorum. Onu Amerikan emperyaliziminin sosyalist sistemi alaşagi etme eyleminin bir parçasi olarak kolayca yorumlardik. Yalan mi? *** Taşlaşma Fosiller yalnızca canlıların sert kısımlarını( kemik, dişi, kabuk...) değil, aynı zamanda çeşitli organlarının ve yaşantıları ile ilgili izler taşıyon kalıpları da kapsar. Bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak genellikle olanaksızdır. Ancak vücut parçalarının şekline göre yorum yapılabilmektedir. Örneğin çenesinin yapısından hayvanın nasıl beslenodiğini, ayak yapısından hareket biçimini öğrenebiliriz. Engözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklenrin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından, hayvanın şekli ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir. Killi ve çamurlu ortam, fosil oluşumu için oldukça uygundur. Bu çamurun içine herhangibir nedenle düşmüş canlinin etrafindaki maddeler sertleşir ve bir kalip ortaya çikar. Canli çürüyrek ortadan kalkar, ama kalibi kalir. Vücut parçalari, degişik mineralli sularla veya yalnizca mirnerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. Demir, kalsiyum ve silisyum taşlaştirici minerallerin en önemli elemntleridir. Bu taşlaşma bazen çok öyle mükemel oliur ki, anatomik incelemeler dahi yapilabilir. Örnegin 300 milyon yil önce taşlaşmiş bir köpek baliginin kaslifleri ve kaslarindaki bantlar bile görülebilir. Bu taşlaşmaya en güzel örnek Arizona' daki taşlaşmiş ormandir. Yürüyüş ve yaşam tarzini açiklayan ayak izleri, aldigi besinin kalitesini veren boşaltim artiklarinin ve çogalmasi konusunda bilgi veren yumurtalar (bir yumurtanin içerisinde dinazor yavrusunun fosili bulunmuştur) in fosilleri de bizim için önemli kanitlardir. Lavlar da fosil oluşmasina neden olabilir. Gerçi yanardaglarin patlamasiyla ortaya çikan zehirli gazlar birçok canliyi ölüdür; ama kismen sogumuş olan lavlar bunlarin üzerini örterek fosilleştirir. Ayrica belirli derinliklerdeki canlilari toprak firinlayabilir ve pişirir. Vezüv Yanardagi' nin oluşturdugu lavlarin altinda böylesi fosiller bulunmuştur. İnce yapraklı ağaçların çıkardığı reçineler, kehribar ve diğer bitkilerin oluşturduğu amber gibi konserve edici maddeler içine düşen küçük organizmalar, özellikle böcekler çok iyi saklanmıştır. Sibirya ve Alaska' da tarih öncesinde yaşayan 50' den fazla mamut fosili bulunmuştur. Buzların içinde (en -35 derece) bulunan bu tüylü mamutların- en az 25 bin yıl önce yaşamış- etleri bugün dahi yenebilmektedir. (Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı 1991 Ankara, s:479-480) İNSANIN EVRİMİ (Ali Demirsoy' dan) " Birçok kişi, insanlari hayvanlar aleminin içinde degerlendirmenin küçültücü ve aşagilatici olduguna inanir ve insanlari tüm diger hayvanlardan ayri olarak degerlendirmeyi yeg tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin işigi altinda insanlarin diger hayvanlardan belirli derecede farklilaştigini; ama onlardan tamamen ayri bir özellik göstermediklerini de biliyoruz. Hatta büyükbeynin gelişmesini bir tarafa birakirsak, onlardan çok daha yetersiz oldugumuz durumlarin ve yapilarin sayisi az degildir. Özellikle dogal korunmada çok zayifiz. Uzun, keskin pençelerimiz; uzun, keskin dişlerimiz; kuvvetli kaslarimiz yoktur. çok küçük bir panter dahi bizi parçalayacak güçtedir. Bir köpek bizden çok daha iyi koku alir; hata uykuda bizim alamayacagimiz sesleri algilayarak uyyanabilir. Bazilari, toprak üzerinde birakilan kokudan iz takip ederler. Bazi kuşlar, düşünemeyecegimiz kadar keskin görme gücüne sahitirler. havada uçan şahin veya atmaca, yarisi yaprak altinda kalmiş fare ölülerini bile derhal görebilir. Yalniz bir özelligimizle diger canlilardan üstünüz. Diger tüm canlilari bastiracak bir üstünlük veren, karmaşik ve vücudumuzun büyüklügüne göre çok gelişmiş beynimiz, en belirgin özelligimiz olarak ortaya çiktmaktadir. Heiçbir tür, çevresini kendi çikarlari için kontrol altinaalmamiş ve diger canlilar üzerinde mutlak bir baskinlik kurmamiştir. Fakat başarilarimizdan gururlanmadan önce bunun, kişisel biryetenekten ziyade, binnlerce yil süren bir bilgi ve iletişim birikiminin meyvesi oldugunu bilmemiz gerekecektir. Bu, şimdiye kadar yaşamiş milyanlarca insanin elde ettigi deneyimin görkemli bir meyvesi olarak kullanimimiza sunulmuştur. Bu iletişim ve bilgi aktarimi olmasaydi, belki biz, yine biraz daha gelişmiş bir maymun olarak agaçlar ve çalilar içinde yaşiyor olacaktik. Süper zekamiz bu sonucu büyük ölçüde degiştirmeyecekti. Çok yakin zamanlarda yapilan araştirmalar, bizim zekamizin, inanildigi gibi maymunlardan çok fazla olmadigini kanitlamiştir. Gelişmişlik olarak görünen, toplumdaki bilgi ve deneyim birikimidir."

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi

Tatlı Su Protozoonları ve Önemi

Protozoa tek hücreli, ökaryotik mikroorganizmalardır. Özellikle bakteri, tek hücreli alg ve diğer protistler üzerinden beslenirler. 80.000’in üzerinde protozoon türü tanımlanmıştır. Bunların yarıdan fazlası fosil, yaklaşık 10.000 kadarı da simbiyonttur [1]. Protozoon türleri uzun yıllar sadece insanlara verdikleri zarar düşünülerek, parazitolojik açıdan ele alınmış, serbest yaşayan protozoonlar ihmal edilmiştir. Gerçekte çok sayıda parazit protozoon olmasına rağmen, daha da fazla sayıda hem sucul hem de karasal habitatlarda yaşayan serbest protozoon türü bulunmaktadır. Serbest yaşayan protozoonların bulundukları ortamdaki önemlerinin anlaşılmasından sonra, araştırmacılar dikkatlerini tıbbi protozoolojiden, serbest yaşayan protozoonların ekolojisine çevirmişlerdir. Genel limnolojik çalışmalarda heterotrofik protozoa uzun bir süre dikkate alınmamıştır. Kesin olarak ortaya koymak güç olmakla birlikte, bu ihmalin sebebi, muhtemelen uzman eksikliği veya daha büyük olan metazoonlara göre preparasyon işlemlerinin zor ve zaman alıcı olması gösterilebilir [2]. Protozoonların mikrobiyal besin ağında ve organik kirlilik yükü yüksek suların arıtılmasında önemli rolleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra atık su arıtma sistemlerinin performans göstergesi ve doğal suların kirlilik ve ötrofikasyon indikatörü olarak da kullanılmaktadırlar [3-9]. Protozoon türlerinin planktonik besin ağının önemli bir parçası olduğu ve sucul habitatlarda toplam zooplankton biyoması içerisinde önemli bir yere sahip olduğunun anlaşılmasından sonra göl, gölet, akarsu, rezervuar, kaynak suları ve sulak alanlar gibi tatlı su ekosistemlerinde, protozoon biyomas ve tür çeşitliliğinde meydana gelen mevsimsel değişimler, komünite yapıları çeşitli çalışmalarda ele alınmıştır. Ülkemizde değişik ekosistemlerde bulunan farklı organizma gruplarına ait çalışmalarda büyük aşamalar kaydedilmiş olmasına karşın, protozoonlar ile ilgili çalışmalar yeterli ölçüde değildir. Türkiye tatlı su protozoonları ile ilgili bilgiler yeni, az ve eksiktir. Bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan araştırmalara temel bilgi sağlaması beklenmektedir. Protısta Alemi ve Protozoonlar Önceleri tüm canlılar iki alemli sınıflandırma sistemi (Kingdom: Plantae, Kingdom: Animalia) içerisinde ya bitki ya da hayvan olarak kabul edilmişler ve protozoonlar hayvanlar alemine dahil edilmişlerdir. Uzun bir zamandır kullanılmakta olan Whittaker’in beş-alemli sınıflandırma sisteminde bitki, mantar ya da hayvan tanımına uymayan tüm ökaryotik hücre organizasyonu gösteren tek hücreli canlılar Protista alemini oluşturmaktadır. Moleküler tekniklerin gelişmesi sonucunda canlı türleri arasındaki filogenetik ilişkiler ortaya çıkarılmış ve üç domain (süperkingdom) sistemi (Bacteria-Archaea-Eukarya) bilim dünyasına girmiştir. Bu sınıflandırma sisteminde bütün ökaryotik canlılar üçüncü domain olan Eukarya’ya dahil edilmiş ve domain Eukarya dört aleme (Protista-Plantae-Fungi-Animalia) bölünmüştür. Son zamanlarda bilim adamları bugün yaşayan türler arasındaki filogenetik ilişkilere dayanan sekiz alemden (Archaebacteria-Eubacteria-Archaezoa-Protista-Chromista-Plantae-Fungi-Animalia) oluşan yeni bir sınıflandırma sistemini teklif etmişlerdir [10,11]. Archaezoa olarak sınıflandırılan bir hücreli organizmalar (Archaeamoebae-Metamonada-Microsporidia) gerçek bir çekirdeğe sahiptirler, ancak mitokondri, endoplazmik retikulum ve Golgi aygıtından yoksundurlar. Moleküler verilere göre, Archaezoa üyeleri en eski ökaryotik hücreler olup, anaerobik periyodda, Golgi ve endoplazmik retikulumun gelişimi ve mitokondriyal simbiyontların hücreye dahil olmasından önce, ökaryotik evrim hattından ayrılmışlardır. Kahverengi algler ile klorofil c içeren diğer tek hücreli ökaryotlar Chromista adı altında ayrı bir alem içerisinde toplanmış, geriye kalan bir hücreli ökaryotlar, Protista alemine dahil edilmişlerdir [10-13] . Protista üyeleri yapı ve işlev bakımından çok çeşitlidir ve sınıflandırılması güçlüklerle dolu bir geçmişe sahiptir. Bu alemin sınırı değişik sınıflandırmalar arasında büyük farklılıklar göstermektedir [12, 14-16]. Çoğunluğu tek hücreli ve mikroskobik ökaryot canlılar olmasına karşın, aynı zamanda daha basit çok hücrelileri ve hatta deniz yosunları gibi karmaşık yapılı iri organizmaları da kapsar. Bunları bir araya toplayan asıl faktör hayvan, mantar ya da gerçek bitki olmamalarıdır. Protista aleminin, geleneksel bir yaklaşımla hayvan benzeri (Mastigophora-Sarcodina-Ciliata), mantar benzeri (Sporozoa-Mycetozoa-Gymnomycota), bitki benzeri (Euglenoidea-Dinoflagellata) gruplar şeklinde düzenlenmesi kabul görmektedir. Hayvan benzeri bir hücreliler olarak “Protozoa”, evrimsel ya da sistematik bir anlam ifade etmediğinden, takson olarak kabul edilmez. Protozoa kavramı, fonksiyonel anlamda bir organizasyon düzeyini ifade etmek için kullanılır. Bu grubu oluşturan organizmalar, hayvanlarla aynı tip beslenme stratejisini kullanırlar. Hayvan benzeri bir hücreliler enerji ve besinlerini heterotrofi yoluyla (osmotrofi-fagotrofi) elde ederler. Çok sayıda flagellat miksotrofiktir ve her iki beslenme stratejisini de (heterotrofi-ototrofi) kullanırlar. Bir çok heterotrofik protozoa da sitoplazmalarında fotosentez yapabilen endosimbiyontlar içerirler. Protozoanın olağanüstü çeşitliliğini içeren bir sınıflandırma sistemi düzenlemek oldukça zordur. Finlay ve Esteban [17] belirleyici karakter olarak fagotrofinin önemini vurgulayarak, tatlı suda yaygın olarak bulunan serbest yaşayan protozoonları aşağıda belirtildiği gibi 16 şubeye ayırmışlardır. Bu sınıflandırmada protozoa kavramı, eski sınıflandırmalarda tanımlanan Kingdom Protozoa’yı ve geleneksel bir şekilde protozoon olarak kabul edilen ancak şimdi Archaezoa ve Chromista’ya (esas olarak fototrofik protistler ya da alglerdir) dahil edilen organizmaları içermektedir. ARCHAEAMOEBAE: Mitokondriden yoksun, tek-kamçılı ameboyit hücreler olup, “pelobiont”lar da denir (örneğin Mastigamoeba, Mastiginella, Pelomyxa). Kamçı Pelomyxa cinsinde güçlükle gözlenir, bu nedenle amip olarak da tanımlanmaktadır. Organik madde bakımından zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar. Özel bir besin tercihleri yoktur; bakteri, alg, detritus vs. üzerinden beslenirler. METAMONADA: Mitokondriden yoksun anaerobik kamçılı protistlerdir. İki, dört, sekiz (ya da bazen daha fazla) kamçı taşırlar. Çoğunluğu endokommensal olmasına karşın, parazit türler ve serbest yaşayan diplomonad türleri de (örneğin Hexamita, Trepomonas) içerir. Organik olarak zengin, anoksik sedimentlerde yaygın olarak bulunurlar, bakteri üzerinden osmotrofik ve fagotrofik olarak beslenirler. PERCOLOZOA: Genellikle 1-4 (bazen daha fazla) arasında değişen kamçı taşıyan flagellatları (örneğin ameboyit olmayan dört kamçılı Percolomonas, çok kamçılı pseudosiliyatlar), geçici kamçılı safhaları bulunan ameboyit flagellatları (örneğin iki kamçılı Naeglaria, dört kamçılı Tetramitus), kamçılı safha bulunmayan ameboyit formları (örneğin Vahlkampfia) ve modifiye olmuş mitokondri (hidrogenozom) içeren anaerobik flagellatları (örneğin Psalteriomonas) içeren karışık bir gruptur. Bazıları fakültatif patojendirler. Tümü sedimentlerde yaşar ve esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. PARABASALA: Çok sayıda kamçıya sahip hidrogenozom içeren anaerobik, heterotrofik flagellatlardır. Karakteristik olarak parabasal cisimcik (modifiye olmuş Golgi) içerirler. Muhtemelen Ditrichomonas, Pseudotrichomonas hariç, hemen hemen tümü endosimbiyotiktir. İyi bilinmemekle beraber, bakteri üzerinden beslendikleri tahmin edilmektedir. Bazı araştırıcılar Parabasala’yı Archaezoa alemine dahil ederler. EUGLENOZOA: Genellikle iki (nadiren daha fazla) kamçı taşıyan flagellatlardır. Kamçılardan biri ya da her ikisi de anteriyör bir çöküntüden çıkar. Çoğu fagotrofiktir (örneğin Rhyhchomonas, Bodo, Astasia, Paranema, Entosiphon, Anisonema). Fagotrofik türler esas olarak sedimentlerde yaşarlar ve buraya tutunmuş bakteriler ya da su sütununda asılı duran bakteriler üzerinden beslenirler. Entosiphon gibi daha büyük öglenoyitler büyük partiküllerle beslenirler. Kinetoplastid içeren biflagellat bodonidleri de içerir. Serbest yaşayanlara ilaveten simbiyotik olan üyeleri de vardır. Ichthyobodo necator tatlı su balıklarının solungaçlarında ektoparazit olarak yaşar. OPALOZOA: Çoğu biflagellat protistlerdir (Anisomonas, Apusomonas, Cercomonas, Heteromita). Esas olarak bakteri üzerinden beslenirler. Kathalepharis türleri planktonda küçük algler üzerinden, bazıları ise (örneğin Cercomonas) pseudopod oluşturarak bakteri üzerinden beslenirler. Cyathobodo kendini zemine tespit etmek için sap oluşturur. Bu takson endokommensal olarak yaşayan opalinidleri de kapsar. CHOANOZOA: Serbest yaşayan, tek kamçılı, renksiz flagellatlardır. Hücrelerin apikal yüzeyinde bulunan çok sayıda ince sitoplazmik uzantı, kamçının etrafında yaka benzeri bir yapı oluşturur. Çoğunlukla sesildirler. Soliter ya da koloniyal, çıplak ya da lorikalı olabilirler. Sadece fagotrofik formları içerir, tatlı sudaki süspanse bakteri ve diğer küçük partiküller üzerinden beslenirler (örneğin Codonosiga, Diploeca, Diplosigopsis, Monosiga, Sphaeroeca). DINOZOA: Ekolojik bakımdan önemli olan bir şubedir. Deniz ve tatlı sularda serbest, bir kısmı da diğer protistler veya metazoonlarda simbiyont olarak yaşayan, iki heterodinamik kamçı taşıyan flagellatlardır. Renksiz türler osmotrofiktirler, detritus ya da diğer protistler üzerinden beslenirler. Katadinium, Peridinium, Gymnodium ve Ceratium cinslerinde fagotrofik tatlı su türleri bulunur. CILIOPHORA: Protista içerisinde yer alan şubeler arasında en homojen gruplardan biridir. Nüklear dualizm (makro- ve mikronükleus) göstermeleri, hareket ve beslenme için sil veya bileşik sil yapıları (sir, membranel vs.) taşımaları, homothetogenik (enine) bölünmenin görülmesi (flagellatlarda symmetrogenik bölünme görülür) diagnostik özellikleridir. Bir çoğu kompleks ağız siliyatürüne sahiptir. Çoğu aerobiktir, anaerobik türlerde mitokondri yoktur ya da hidrogenozom bulunur. Siliyatlarda beslenme heterotrofiktir, fakat bazı türler fotosentetik algal protistler içerirler. Çoğunluğu serbest yaşar, çok sayıda türü kommensal veya nadiren de parazit olarak yaşayan simbiyontlardır. Ichthyopthyrius multifiliis balıklarda beyaz benek hastalığı etkenidir. Yumuşak zeminlerde geniş populasyonlar oluştururlar (örneğin Loxodes, Spirostomum, Caenomorpha, Aspidisca, Acineta, Nassula, Cyclidium, Vorticella, Frontonia, Paremecium, Prorodon, Lacrymaria, Actinobolina). Bir çok siliyat serbest, fakat bazı peritrich ve suktorlar sesil yaşarlar. Vorticella soliterdir, fakat Epistylis, Carchesium, Zoothamnium ve Operculaia koloniyaldir. Küçük türler bakteri üzerinden, büyük türler ise büyük tek hücreli algler, flamentöz siyanobakteri, diğer protozoonlar ve nadiren rotifer ve diğer mikrozooplankton üzerinden beslenirler. Halteria viridis gibi miksotrofik türlerin metalimniyonda aşırı çoğalması primer üretim bakımından önemli olabilir. RHIZOPODA: Beslenme ve hareket için pseudopod oluşturan, kamçısız amiplerdir. Yalancı ayaklar lobsu (lopopod), ipliksi (filopod) ya da ağsı (retikulopod) olabilir. Çıplak amipler lobsu (örneğin Amoeba, Acanthamoeba) ya da ipliksi (örneğin Vampyrella) yalancı ayaklara, kabuklu amipler ya lobsu (örneğin Arcella) ya da ipliksi (örneğin Euglypha) yalancı ayaklara sahiptirler. Foraminiferlerin (Granuloreticulosa) tümü hemen hemen denizeldir, kabuk yüzeyindeki deliklerden yalancı ayaklar ipliksi şekilde çıkarlar ve ağsı bir yapı şekillendirirler. Taksonun üyeleri esas olarak serbest yaşarlar, fakat endosimbiyont olarak yaşayanları da vardır (örneğin Entamoeba). Serbest yaşayanların tümü fagotrofik heterotroflardır. Alg, detritus, bakteri vs. üzerinden beslenirler. Vampyrella flamentöz yeşil algler üzerinde parazit yaşarlar. Bazı kabuklular planktoniktirler (örneğin Difflugia). HELIOZOA: Aksopodlu fagotrofik hücrelerdir. Sert, mikrotübüler aksonem içeren aksopodlar hücrenin etrafından ışınsal olarak çıkar. Güneş hayvancıkları da denir. Esas olarak tatlı sularda yaşarlar (örneğin Actinosphaerium, Actinophrys, Clathrulina). Bazıları denizeldir. Alg, protozoa ve rotiferler üzerinden beslenirler. Aksopodlar diffüzyonla beslenmede kullanılır. Esas olarak planktonik protistlerdir ve sap ya da aksopodlar aracılığı ile yüzeye tutunabilirler. BICOSOECA, DICTYOCHAE, PHAEOPHYTA, HAPTOMONADA ve CRYPTOMONADA : Kingdom Chromista’ya ait şubelerdir. Çoğunluğu fototrof olduğu halde, fagotrofik türler de içerirler. Tatlısu formlarında miksotrofi ve fagotrofi özellikle chrysomonadlarda yaygındır. Chrysomonadlar iki kamçılı, sesil ya da hareketli ve soliter ya da koloniyal olabilirler (örneğin Spumella, Uroglena, Dinobryon). Beslenme ile ilgili organelleri başta olmak üzere, protozoon morfolojisi ve fonksiyonel rolleri arasında yakın bir ilişki vardır. Bulundukları habitatlarda fonksiyonel rolleri dikkate alındığında, serbest protozoonlar siliyatlar, sarkodinler (kök bacaklılar) ve heterotrofik flagellatlar olmak üzere üç büyük gruba ayrılırlar. Fonksiyonel gruplar aynı yerde, bir arada yaşadıkları halde, besin yakalama mekanizmaları farklıdır. Flagellatlar genellikle 20μm’den, amipler 50 μm’den, siliyatlar 200 μm’den daha küçüktürler. Ancak bazı amip ve siliyatların büyüklükleri 2 mm’ye kadar ulaşabilir (örneğin Pelomyxa, Actinosphaerium, Stentor). Protozoonlar kendi büyüklüklerine uygun besini tercih ederek, mikrobiyal populasyonları kontrol altında tutarlar. Fonksiyonel özellikler dikkate alındığında, siliyatlar (besin yakalamada sil kullanırlar) yırtıcı beslenenler (örneğin Prorodon, Monodinium, Didinium, Dileptus, Chidonella, Nassula), süzerek beslenenler (Cyclidium, Colpidium, Vorticella, Aspidisca, Eupletes, Strombidium, Strobilidium) ve difüzyon ile beslenenler (Suctoria) olarak ayrılabilirler. Sarkodinler kendi içinde üç fonksiyonel gruba ayrılır: çıplak amipler, kabuklu amipler ve heliozoonlar. Bu protistler gruplara göre çeşitlilik gösteren pseudopodlarla, protistin büyüklüğüne uygun olarak alg yada bakteriler üzerinden, Pelomyxa türleri canlı olmayan organik partiküller üzerinden beslenirler. Heterotrofik flagellatlar diğer gruplara göre daha küçüktürler. Bu nedenle sucul ortamlarda, yüzey ve dipte önemli bakteri tüketicileridir. Yırtıcı beslenme (örneğin chrysomonadlar), süzerek beslenme (örneğin choanoflagellatlar) ve difüzyonla beslenme (örneğin Ciliophrys ve helioflagellatlar) bu grupta da görülür. Taksonomik gruplar ile fonksiyonel gruplar arasında yakın bir ilişki yoktur. Farklı türler, benzer ekolojik fonksiyonları olmasına karşın, farklı taksonomik gruplarda yer alabilirler. Heliozoonlar ve helioflagellatlar morfolojik olarak birbirlerine benzedikleri halde, farklı şubelerde yer alırlar. Bu iki şube benzer beslenme stratejisine sahiptirler. Benzer şekilde farklı beslenme stratejisi geliştiren bir hücrelilere çeşitli taksonomik gruplarda rastlanmaktadır. Örneğin değişik pek çok bir hücreli grubunda fotosentez yapan türler vardır. Bir grup fotosentez yapan türleri, heterotrofik türleri ve miksotrofik türleri içerebilir. Protist çeşitliliği ile ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. Mikrobiyal çeşitliliğin, makroskobik hayvan ve bitki çeşitliliği ile ayırt edici bazı özelliklere sahip olduğunu vurgulayan Finlay ve Esteban [17], tatlı su protozoon türlerinin az sayıda bireyle ya da kist olarak temsil edilse bile, tüm nemli habitatlarda her zaman bulunduklarını ve muhtemelen hiçbir zaman da yok olmadıklarını ifade etmişlerdir. Lokal olarak, birçok tür nadir ya da kriptiktir (gizli türler, kist halinde olanlar). Çevresel koşulların onların tercih ettikleri yönde gelişmesini beklerler. Uzun süre “aktif” durumdan çok “potansiyel” durumda kalırlar. Bundan dolayı aktif biyoçeşitlilikten çok, potansiyel biyoçeşitlilikten söz edilir. Boyutlarının küçük olması, dirençli kistler oluşturmaları ve bir yerden bir yere kolay bir şekilde taşınmalarından dolayı kozmopolit türler olarak kabul edilirler. Mikrobiyal ökaryot türlerin dağılışı nadir olarak coğrafik bariyerlerle sınırlanmıştır. Bu nedenle spesifik coğrafik dağılımları hakkında bilgi vermek oldukça zordur. Endemizm nadirdir,global tür çeşitliliği azdır ve en azından siliyatların çoğu halihazırda tanımlanmıştır [18-21]. Siliyat türlerinin çoğunun kozmopolit olduğu konusunda Finlay ve Fenchel’in görüşlerine katılan Foissner [22] önceki araştırıcıların aksine tür çeşitliliğinin çok fazla olduğunu, halen tanımlanmamış çok sayıda türün olduğunu, endemizmin yaygın olduğu ve spesifik coğrafik dağılış gösterdiklerini ileri sürmüştür. Yüksek yapılı hayvan ve bitkilerle karşılaştırıldığında, küçük oldukları ve yaşamlarının çoğunu kist safhasında geçirdikleri için protistleri tanımlamanın güç olduğunu ifade eden Foissner [23], sadece uygun koşullar oluştuğunda kistten çıktıklarını, birkaç tane her zaman mevcut ve sayısal olarak dominant tür tarafından gizlendiğini ve bu nedenle nadir türlerin gözden kaçırılabileceğini açıklamıştır.

http://www.biyologlar.com/tatli-su-protozoonlari-ve-onemi

Rosa dominica ile ilgili elinde kaynak olan varmı?

Familyası: Gülgillerden, Rosengaewchse, Rosaceae Drugları: Gül çiçeğinin yaprakları; Rossae flos (eskiden; Flores Rosae Gülün çiçek yaprakları kurutularak çay yapımında veya su buharı ile damıtılarak ve yahut da ekstresi yapılarak Gül yağı (gül esansı) elde edilir. Giriş: Vatanının Türkiye olduğu tahmin edilen Gülün günümüzde 400’ den fazla çeşidi vardır. Bizi ilgilendiren Isparta gülü (Rosa damacena) ve Mayıs gülü (Rosa cenlifloria) en önemlileridir. Isparta gülü sonradan Bulgaristan ve Fas’ta yetiştirilmeye başlanmış olmasına rağmen bütün dünyada en çok gül yağı üretilen ülke Bulgaristan’dır. Türkiye Isparta gülünün üretimini artırmak için birçok ilde gül üretimi teşvik edilmiş fakat çiftçilerin Gül yetiştirilmesi ve Gül esansı elde edilmesini bilme­diklerinden teşvikler başarısızlıkla neticelenmiştir. Genellikle Fransa’da yetiştirilen ve Mayıs Gülü Latince Rosa Centifolia diye anılan Gül daha çok parfüm yapımında kullanılmaktadır ve Türkiye’de Mayıs Gülü Van gülü diye anılır. Genellikle Almanya’da Kırmızı Gül Rosa Gallica L. Yetiştirilmekte ve bu gül öksürük ve bronşite karşı yapılan natürel ilaca karıştırılmaktadır. Isparta gülü ise genellikle aroma tedavisinde ve parfüm yapımında kullanılır. Botanik: Boyu 0,3-15m’yi bulur. Dalları dikenli, tüylü, bulunduğu yer­den kökleri ile kısa sürede çevresine sürünerekten genişler ve zamanla büyük yer kaplar. Yaprakları karşılıklı iki çift ve sonda bir tek olmak üzere beş yapraktan meydana gelir. Bileşik yapraktır, yaprakları oval, kenarları kertikli, koyu yeşil renkli, üzeri pürtüklü ve damarları belirgincedir. Çiçeklerin taç yaprakları yetiştiği yöreye göre açık pembe, pembe, koyu pembe ve kırmızı renk tonlarına sahip olabilir. Taç yap­rakları genellikle kalp şeklinde yan yana ve üst üste dizilerek katmerli bir tabaka oluşturur. Yetiştirilmesi: Gül Türkiye’nin hemen her bölgesinde, genellikle Orta Anadolu’da kolay yetişebilir fakat bilgisizlik verimsiz hasada neden olabilir. Bu nedenle çiçek yetiştiricilerin özel bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Yaprak bitine karşı Güllerin yanına Lavanta ekilmelidir. Lavan­tanın olduğu yere bu haşere yanaşmaz. Şayet yaprak biti Güle dadanmış ise Isırgan suyu yapraklara püskürtülür. Isırgan otu toplanarak bir tencereye doldurulur. Üzerine su oldurulur. 3-4 sonra süzülerek Gül yapraklarına püskürtülür. Şayet sert olur ise yaprakları yakar. Hasat zamanı: En kaliteli Gül esansı biyolojik usullerle yani kimyasal ilaçlar (kimyasal gübre, böcek öldürücü ve insektisit) kullanılmadan elde edilen esanstır. Birçok ülkede inek pisliğinin iyice kurutulması ile elde edilen inek gübresi kullanılır. Böceklere karşı okaliptus esansı-Lavanta esansı ve Limon esansından 5’er damla bir kaşık balla karıştırılır ve sonra 10lt suda çözüldükten sonra güllere bu su fışkırtılır ise böcekler güllere gelmez. Bugün biyolojik (natürel) usullerle elde edilen Gül esansının (Gül eterik yağı, Gül uçucu yağı) 1kg’ı 15000 DM (Onbeşbin Alman Markı) tutmaktadır. Gül yağı zamanla daha kaliteli ve güzel kokulu bir hal alır bu nedenle Gül yağları siyah şişelerde muhafaza edilmeli ve şişenin kapağı gerekmedikçe açılmamalı zira oksitlenerek değerini kaybeder. Mümkün oldukça Gül yağının muhafaza edildiği yerde ısı değişimi fazla olmamalı, mümkünse aynı derecede muhafaza edilmelidir. Gül yağı 17-22C˚’de açık soluk sarı berrak bir renkte olup 14C˚’de kristalleşerek hafiften lapa görünümünü alır.Malesef şifalı bitkiler toplama, kurutma, paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise, 2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer. Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür ve etkisini oldukca azaltır.   ISPARTA GÜLÜ ORİJİNİ (KÖKENİ)VE BOTANİK ÖZELLİKLERİ Soner KAZAZ Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü - Isparta İnsanın günlük yaşamında çok özel bir yeri olan gül; aşkın, güzelliğin, sevginin ve saygının ifadesini en güzel bir şekilde bünyesinde toplayan bir çiçektir. Kuzey yarım küre bitkisi olan gülün orijini Doğu Asya'dır. Kesin olmamakla birlikte gül yağı ve gül suyunun ilk olarak İran veya Hindistan'da üretildiği, buradan Anadolu, Avrupa, Kuzey Afrika ve Doğu Asya'ya yayıldığı bildirilmiştir. (Widrlechner, 1981) Yağ gülü (Rosa damascena Mill.), bitkiler aleminin Spermatophyta (tohunlu bitkiler) bölümünün Angiospermae (kapalı tohumlular) alt bölümünden Rosales takımı, Rosaceae familyası, Rosa cinsi içerisinde yer almaktadır. Dünyada yaklaşık 1350 Rosa (gül) türü tanımlanmıştır. Türkiye florasında 24 gül türü kayıtlı (Davis, 1972) olmasına rağmen gül yağı elde etmek amacıyla kullanılan tür kültürü yapılan Rosa damascena Mill'dir. Yağ için ticari olarak yetiştirilen başlıca gül türleri Rosa damascena Mill., Rosa gallica L., Rosa alba L., Rosa centifolia L. ve Rosa moschata'dır. (Tucker ve Maciarello 1988). Günümüzde gülyağı eldesinde yaygın olarak kullanılan ve kültürü yapılan Rosa damascena Mill türünün Rosa moschata J. Herm ile Rosa gallica L.'nin melezi olduğu tahmin edilmektedir. Fakat bu türün çok eski dönemlerde Rosa gallica L. ile Rosa phoenica Boiss, türlerinden oluşmuş bir melez olduğunun kayıtlarına da rastlanmaktadır. (Baytop, 1990; Garnero, 1982). Sistematikte Rosa gallica var. damascena Voss., Rosa calendarum Borkh gibi bazı sinonimleri de bulunmaktadır. Rosa damascena türünün bir çok çeşidi olmakla birlikte özellikle "Trigintipetale" çeşidi başta Bulgaristan ve Türkiye olmak üzere Fas, Mısır, İran, Suriye, Hindistan ve Kafkaslar'da gülyağı elde etmek amacıyla yetiştirilmektedir (Widrlechner, 1981). Rosa damascena; Isparta Gülü, Pembe Yağ Gülü, Yağ Gülü, Sakız Gülü ve Şam Gülü adlarıyla da bilinen pembe renkli, yarım katmerli ve kuvvetli kokulu, çok yıllık, dikenli ve kışa dayanımı yüksek bir bitkidir. Rosa damascena bitkileri, 1,5 - 3 m arasında boylanmaktadır. Gövde silindir biçimli, içi dolu, esmer renkli, çok dallı ve dallar çok sayıdaki irili ufaklı sert dikenlerle çevrilidir. Yapraklar yumuşak yapılı ve ince tüylerle kaplı, alternans dizlişli, saplı ve stipulalı (kulakçık), 5-7 foliolludur. Folioller (yaprakçık) 3-4 cm uzunluğunda oval şekilli, basit dişli kenarlı ve alt yüzleri tüylüdür. Çiçekler hafifçe sarkık, az yada çok koyu pembe renklidir. Tek renkli olan çiçeklerde içteki taç yapraklar dıştakilerden daha küçük yapılı olup, çiçeklenme çalı formundaki bir bitkide görülen biçimdedir. Kaliks (çanak yapraklar), korollodan (taç yapraklar) daha uzun, çok parçalı 5 sepalden (çanak yaprak) ibarettir. Korolla çok petalli, petaller (taç yaprak) oval şekilli, soluk pembe renkli, kaideleri beyaz lekelidir. Stamen (erkek organ) sayısı çoktur. Dişi organlar çanak şeklinde çukurlaşmış olan reseptakulumun (çiçek tablası) içinde bulunur. Stilus (boyuncuk) uzunca, stigma (tepecik) baş şeklindedir. Reseptakulum zamanla etlenerek kırmızımtırak bir renk alır. İçinde etrafı tüylerle kaplı nukslar vardır. (Baytop, 1963; Krüsmann, 1974; Kürkçüoğlu, 1988, 1995)   sparta gülü (Rosa damascena): Çok eski bir kültür bitkisi olduğu için menşei belli değildir. Halen Isparta çevresinde bol miktarda yetiştirilmektedir. Isparta veya yağ gülü, Isparta çevresinde, 1,5-2 m aralıkla sıralar halinde ekilmektedir. Üretilmesi çelikle yapılır. Çelikler de Kasım ve Aralık aylarında ekilir. Ürün ikinci yıldan itibaren alınmaya başlar. Üçüncü ve dördüncü yaşlarda verim en fazladır. Daha sonra bu yaşlı güller kesilerek gençleştirme yoluna gidilir. Gül bahçelerinden gençleştirme suretiyle 15-20 sene faydalanılabilir. Gülün Tarihçesi: Gül İlimize 1889 yılında Ispartalı Müftüzade İsmail Efendi Bulgaristan’da görevli iken, Isparta’ya gelişinde getirdiği gül çubuğunun yöremize dikilip adapte olması sonucu girmiş ve yayılmıştır. Birinci Dünya savaşından önce gül Isparta’dan civar Vilayetlere de yayıldığı bilinmektedir. Birinci Dünya savaşından önce gül yağlarımız Avrupa ve Amerika piyasalarında çok aranmakta idi ancak savaş yıllarında, süratle gelişen Bulgar güçlülüğü karşısında,bu durumunu kaybettiği ve ekiliş miktarı bakımınrdan gül sahalarımız % 50 civarında azaldı.1953 yılında Gülbirlik’in kurulmasıyla ve Isparta, İslamköy ve Güneykent yerleşim merkezlerine gülyağı fabrikaları açıldıktan sonra, köy tipi gül yağı imbikleri ortadan kalkıp fabrikalarda daha kaliteli gülyağı üretimi başlamış ve Dünya piyasalarında gül yağlarımız aranmaya başlamıştır.türkiyede yağ gülü üretiminin % 80 Isparta,kalan %20 si bfurdur aüfyon vil hudutlarında gerçeklexştirilir.Ayrıca aydının Karacasu ilçesinde de az miktarda yağ gülü üretimi yapılmaktadır. Yağ gülünün diğer güller gibi değişik renkleri ve şekilleri yoktur,kesme çiçek olarakta ,vazo ömrü yoktur.Farkı sahip olduğu uçuçu yağ asitleri diğer güllerden farklı ve özel bir konuma sahiptir Isparta ilinde yağ gfülünden 40 a yakın ürün üretilmektedir. Gülün İklim İstekleri: Yağ gülü etrafı açık havadar, bol ışıklı, ilkbaharda kurak ve don olmayan ve çiçek zamanı çiğ düşen iklim bölgelerinden hoşlanır. Ülkemizde yağ gülü üretimi en çok Isparta ve civarında yapılmaktadır. Dolayısıyle de Isparta yöremiz gül yetiştirmek için müsait iklime sahiptir. Yaz aylarında azami sıcaklık 38 C dereceyi geçmeyen ve kış aylarında ise 15 C derecenin altına düşmeyen, yıllık yağış ortalaması 500-600 mm olan nispi nem % 60-70 civarında olan geçit bölgelerinden hoşlanır. Yöremiz göller bölgesi olduğu için nispi nemde yeterlidir. Gülün Toprak İstekleri: Gül, toprak istekleri yönünden pek seçici değildir. Fakat, fazla killi-kireçli ve ağır topraklardan hoşlanmaz. Hafif kumlu-tınlı ve milli, süzek topraklardan hoşlanır. Gül ağaçcık tipi bir bitki olduğundan ve ömrüde uzun olduğu için toprak işleme gerektiği için ve yukarıda saydığımız topraklarda işlemeye uygun toprakları olduğundan, toprak işlemede zorluk çekilmez. Gül Bahçesi Tesisi: Gül bahçesi yön bakımından büyük önem taşımaz. Az meyilli ve düz arazilerde gül bahçesi tesis edilinebilir. Gül bahçesi tesis ederken önce toprak eylül-ekim aylarında 40-50 cm. derinlikte krizma edilir. Bu esnada yabancı otlar temizlenir. Gül tesis edeceğimiz arazide sıra araları 1,5-2 m. Mesafede ve 40-50 cm. derinlikte hendekler açılır. Hendeklerin genişliği 40-50 cm.olmalıdır. Açılan hendekler arazi meyilli ise kuzey-güney istikametinde olmalıdır. Dikimden önce hendeğin alt kısmı, hendeğin üstünden çıkan üst toprakla 10-15 cm. kalınlığında doldurulur. Bu şekilde hazırlanmış hendeklere 6-7 yıllık gül bahçelerinden kesilen 100-150 cm. uzunluğundaki dalların önce kuruları ayıklanır. Dikim anında hendeklere dallar iki sıra halinde ve uç uca gelecek şekilde sıralanır. Dalların üzerleri yanmış ahır gübresi ve toprak karışımı ile 10-15 cm.kalınlığında kapatılır. Diğer kalan kısımlar toprakla doldurulur. Bir dekar gül bahçesi tesis etmek için 1000-1200 adet gül dalı kullanılır. Gül bahçesi ve dikim işleri güz mevsiminde yani kasım ve aralık aylarında yapılmalıdır. Gül Bahçesinde Yapılacak Bakım İşleri: Sonbaharda tesis edilen gül bahçerinde, ilkbahara gelindiğinde kaymak tabakası varsa tırmıklanır. Yabancı otlar temizlenir. Yeni çıkan filizlere zarar yapan toprak altı zararlılarına karşı mücadele yapılır. Yaz ayları boyunca sulamaya çapalamaya devam edilir. Verime yatmış gül bahçelerinde, erken ilkbaharda mart ve nisan aylarında budama yapılır. Budamada amaç kuru dallar temizlenir. Diğer dallarda ise 5-6 göz bırakılarak budama yapılmalıdır. Ayrıca daha bol ve kaliteli gül elde etmek için gül bahçesi ömrü boyunca, 7-8 yılda bir toprak seviyesinden dallar kesilir. Buna gençleştirme budaması denir. Ayrıca erken ilkbaharda, gül bahçelerine dk./150 kg. hesabiyle Kompoze gübre verilir. Gençleştirme budaması yapılan gül bahçelerinde ise dk./2-3 ton yanmış çiftlik gübresi verilmelidir. Gül bitkisinin ömrü ortalama 2 defa gençleştirme budaması yapıldığı takdirde 23-25 yıldır. Güllerde Hasat: Yağ güllerinde hasat işleri mayıs ayının ortasında başlar, 5-6 hafta sürer. Hasat sabah saat 03.00 ile 09.00 saatleri arasında yapılmalıdır. Hasat anında tak açmış olan çiçekler toplanmalıdır. Çuval veya sepetlere toplanır, bekletilmeden alım merkezlerine sevkedilmelidir. Bakımlı gül bahçelerinde bir dekardan bir sezonda ortalama kurak şartlarda 500-600 kğ.Taban arazilerde sulanabiliyorsa bu rakam bir sezonda dekardan ortalama 900-1000 kğ.kadar gül çiçeği hasat edilinebilinir. Tarihçesi ve özellikleri hakkında bir kaç bilgide ben ekleyim itedim... inşallah işinize yarar...

http://www.biyologlar.com/rosa-dominica-ile-ilgili-elinde-kaynak-olan-varmi

Deniz Biyolojisi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavussun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi

Hayvanlar Alemi ve Hayvanların Sınıflandırılması

İnsanoğlunun isim kullanmaya başlaması sistematiğin başlangıç noktası olarak kabul edilir. MÖ 383- 322 yıllarında Aristo "hayvanlar yaşam şekillerine, hareketlerine, vücut yapılarına, alışkanlıklarına göre sınıflandırılabilir" diyerek bu bilimin temelini oluşturur. Bu düdşünce 2000 yıl sürmüştür. 1627- 1705 yıllarında John Ray sınıflandırmada doğal sistemi ileri sürmüştür. Linne yazdığı Systema Natura adlı kitabıyla zoolojik nomenklatürün başlangıcını oluşturmuştur. Linnenin çalışmaları birçok sistematikçiyi etkilemiş, hatta bir sonraki yüzyıla da damgasını vurmuştur. Bu nedenle Linne taksonominin babası olarak kabul edilmiştir. 100 yıl sonra Charles Darwin evrim teorisi ile tüm çalışmaları etkilemiştir. 1866da Haeckelin filogenetik ağaç sistemi sistematikçilere yararlı oluştur. Bu dönem taksonominin en önemli periyodu olmuştur. Hergün yeni cinsler, takımlar ortaya çıkmıştır. Daha sonraki yıllarda sadece türler düzeyinde alışmalar yapılmıştır. Mendel kanunlarının bulunmasıyla önce genetiğin, sonra populasyon genetiğinin gelişimi gerçekleşmiş, günümüzde sistematik çalışmalarda moleküler düzeye inilmiştir. Günümüzde tanımlanmış ve sınıflandırılmış 1.350.000 tür olduğu bilinmektedir. Bunların 1.300.000ini omurgasızlar oluşturmaktadır. Geri kalan fosilllerle birlikte 65.000 tür Chordata şubesinde incelenmektedir. Günümüzde yaşayan yaklaşık 43.000 kordalı bulunmaktadır. Bunun 42.000i Vertebrataya, 1000 kadarı da ilkel kordalılara aittir. Hayvanlar aleminin Sınıflandırılması İlim adamları bir milyona yakın hayvan çeşidi keşfetmişler ve daha da yenileri keşfedilmektedir. Hayvanların sayıları da türden türe değişir. Hayvanlar hemen hemen dünyanın her yerine yayılmışlardır. Kutuplardaki buzullardan ekvator bölgelerine, basıncın insanın dayanamayacağı kadar yüksek olduğu okyanus diplerinden atmosfer yoğunluğunun çok az olduğu yüksek dağların zirvelerine kadar her yerde yaşarlar. Hayvanların büyüklükleri de oldukça değişiktir. İnsan akyuvarlarının içinde yaşayan hayvanlar ve 30 metreden büyük balinalar vardır. Sistemli bir metodla hayvanların sınıflandırılması, onların incelenmesinde büyük kolaylıklar sağlar. Böylece yeni keşfedilen türler, bilinenlerle olan münasebetine göre uygun bir sınıfa konur. Hayvanların ve bitkilerin hususiyetlerine sahib olan bazı canlılar vardır ki, bunların sınıflandırılması zordur. Bunlardan bir tanesi bir tatlı su canlısı olan öğlenadır. Kamçısı ile suda hareket edebilir. Fakat bu canlı klorofil maddesi ihtiva eder. Bundan dolayı öğlenayı botanikçiler bitki, zoologlar hayvan olarak kabul eder. Kış uykusuna yatan, göç eden, geviş getiren, elektrik ve ışık üreten çeşitli hayvan grupları vardır. Mevsimlere bağlı olarak renk değiştirenler, kilerlerinde kışlık yiyecek depo edenler, köle kullananlar da mevcuttur. Ayı gerçek manada kış uykusuna yatmaz. Kırlangıç ve leylekler soğuklar yaklaşınca sıcak ülkelere göç eder. Koyun, keçi, deve gibi hayvanların mideleri birkaç bölmeli olduğundan geviş getirerek besinlerini ikinci bir öğütmeye tabi tutarlar. At geviş getirmez. Gelincik, avlarını felçleştirerek canlı olarak kilerlerinde depolar. Bugün halen keşfedilememiş yüzlerce hayvan türü vardır. Hayvanlar Alemi 1. Omurgalılar a. Memeliler b. Kuşlar c. Sürüngenler d. Amfibyumlar e. Balıklar 2. Eklembacaklılar a. Böcekler b. Örümcekler c. Çok ayaklılar d. Kabuklular 3. Yumuşakçalar a. Kafadanbacaklılar b. Karındanbacaklılar c. Yassı solungaçlılar 4. Derisidikenliler a. Denizkestaneleri b. Denizyıldızları c. Yılanyıldızları d. Denizhıyarları e. Denizlaleleri 5. Solucanlar 6. Selentereler (Sölentereler) 7. Süngerler 8. Bir Hücreliler a. Kökbacaklılar b. Kamçılılar c. Haşlamlılar d. Sporlular

http://www.biyologlar.com/hayvanlar-alemi-ve-hayvanlarin-siniflandirilmasi

Ciğer otları

Ciğer otları, Hepaticae ya da Marchantiophyta; bitkiler alemininin bir şubesi ya da karayosunları şubesinin bir sınıfı. İlkel, çiçeksi ve tohumsuz bitkilerdir. Çoğunlukla nemli topraklarda, kayalarda ve ağaç kütüklerinde yaşarlar. Gövdeleri yoktur, yapraklarında orta damar bulundurmazlar. Dallanmış kurdale şeklindeki yapıları toprak üzerinde uzanır. İletim dokuları yoktur. "Rizoid" denilen kökümsü yapılar ile toprağa tutunurlar. Bilimsel sınıflandırma Alem: Plantae (Bitkiler) Bölüm: Marchantiophyta Takımlar Takım Haplomitriopsida Haplomitriales (Calobryales) Treubiales Takım Jungermanniopsida Metzgeriales (basit talluslular) Jungermanniales (yaprakımsı ciğer otları) Takım Marchantiopsida Blasiales Sphaerocarpales (şişemsi ciğer otları) Marchantiales (gelişmiş ciğer otları) Bitkinin asıl görünen kısmı gametofit nesildir. Yapraklı karayosunlarında olduğu gibi sporofit nesil bir parazit olarak gametofit nesilin üzerinde gelişir. Bazı gametofitlerin üzerinde "gemma çanağı" denilen yapılar bulunur. Bunlar, ana bitkiden ayrılıp, eşeysiz üremeyi sağlayan yapılardır. Gametofit nesili oluştururlar. Yani döl değişimi görülür. Gametofit nesilin üzeri tek tabakalı epidermis ile kaplı olup, gaz alışverişini sağlayan birçok pora sahiptir. Alt yüzeyinde bulunan epidermisde çok sayıda ince pullar bulunur. Bu pullardan uzun ve ince rizoidler gelişir.

http://www.biyologlar.com/ciger-otlari

Caretta caretta ( Deniz Kaplumbağaları)

Sistematiği Filum: Chordata Altfilum: Vertebrata Üst sınıf: Tetrapoda Sınıf: Reptilia Altsınıf: Anapsida Ordo: Testudines Altardo: Cryptodira Üst familia: Chelonioidae Familia: Cheloniidae Cins: Caretta Tür: Caretta Caretta Coğrafi Yayılışı Caretta Caretta Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusu’nun ılıman ve subtropikal sularındaki estuarin, lagün, koy ve denizlerin kıyıya yakın kesimlerinde dağılım gösterir. C.C.’lar Atlantik Okyanusu’nda Arjantin’den Nova Scotia’ya kadar bulunur. Kuzey Amerika’daki en büyük popülasyonu Kuzey Carolina’dan Florida kıyılarına kadar olan adalarda bulunur. Bu C.C.’ler kışları Bahama Adaları’na göç ederler. Kuzey Amerika’daki diğer küçük popülasyonlar ise Texas kıyılarında bulunur. Caretta Caretta ların en büyük yuvalama alanları Umman’ın Masirah Adası’dır. Akdeniz’deki önemli yuvalama alanları Yunanistan ve Türkiye sahillerindedir. Bunlara oranla çok daha düşük ancak önemli bir popülasyona ise Kıbrıs’ta rastlanmaktadır. Tunus’ta yuvalama çok nadir, İsrail’de ise daha da azdır. Zaman zaman Campedusa (İtalya), Sicilya ve hatta Sardunya’da da yuvalama olmaktadır. Mısır ve Libya için ise veriler yetersizdir. Türkiye’de ki yuvalama alanları; Ekincik, Dalyan, Dalaman, Fethiye, Patara, Kumluca, Belek, Kızılot, Demirtaş, Gazipaşa, Anamur ve Göksu Deltası’dır. Fiziksel Özellikleri Ergin bireylerde karapaks (sırt kabuğu) oval şekilli ve arkaya doğru daralmış 70–75 cm boyunda ve 50–55 cm genişliğindedir (Türkiye için). Boş oldukça büyük ve üçgenimsidir. Ancak bu büyük beyinleri olduğunu göstermez; aksine bu boşluk çeneleri kapsayan kaslar tarafından kullanılır. C.C.’ların iki alt–türü (sub–species) vardır. Bunlardan C.C. gigas Pasifik ve Hint Okyanusu’nda bulunur. Genel renklenme dorsalde kırmızımsı kahverengi, ventralde kremsi sarı şeklindedir. Diğer deniz kaplumbağalarından sağlam bir kabuk, gözleri ile burun delikleri arasında kalmış iki çift prefrontal plak (bazı bireylerde bu plakların ortasında beşinci bir plak olabilir), karapaksta beş çift kotsal plak, plastronda keropakla bağlantılı ve geniş üç çift inframarjinal plak, her bir üyede iki tırnak ve tipik olarak kahverengimsi–kırmızı renklenme gibi özelliklerle farklılaşır. Beslenme Alışkanlıkları Yavru ve genç Caretta caretta bireyleri, yüzeyde akıntı çizgilerinde toplanan makroplanktonik av üzerinde beslenir. Ergin bireyler özellikle yumuşakçalar üzerinden beslenen karnivorlardır. Etoburdurlar ve sünger, deniz anası, at nalı yengeçler ve istiridye yerler. Kurbanlarının sert kabuklarını kolayca parçalayabilmelerini sağlayan çok güçlü çeneleri vardır. Geniş bir kafa, oldukça gelişmiş çene kasları ve kuvvetli gaga, sert kabuklu avlarını parçalayabilmek için meydana gelmiş adaptasyonlardır. Biyo– Ekolojileri Caretta caretta’lar ayrı eşeylidir ve eşeysel dimorfizm erginlerde görülür. Eşeyler arasındaki büyüklük dimorfizmi hakkında çelişkili bilgiler mevcuttur. Ancak ergin erkekler dişilerden daha uzun kuyruğa ve geriye doğru kıvrılmış tırnaklara sahiptir. Yavru, genç ve ergin öncesi bireylerde eşey ayrımı yapılamaz. Caldwel (1962) ve Uchida (1967)’ya göre esaret altında yetiştirilen Caretta caretta ’nın eşeysel olgunluğa ulaşması 6–7 yıl olarak tahmin edilmektedir. Serbest olarak doğada yaşayan bireyler içinse eşeysel olgunluk yaşı; Mendonca (1981)’ya göre 10–15 yıl, Zug (1983)’e göre 14–19 yıl, Frazer (1983)’e göre 22 yıl, Frazer ve Ehrhart (1985)’a göre sırtındaki eğrilerden edinilen bilgilerle 12–30 yıl olarak tahmin edilmektedir. Üreme Caretta caretta’lar kabukları 50 cm’yi geçmeden cinsel olgunluğa erişirler. Diametre cinsinden 40–42 mm olan yumurtalar med zamanı bırakılır. Yumurtalar kirletilmemiş ve iyi süzülmüş kumullardaki ya da otlu bitki örtülerindeki yuvalara bırakılır. Dişi kıyıya gelir ve gelgitin oluşturduğu yükseltiye tırmanıp orada durur, daha sonra sığ bir çukur açmak için burnunu toprağa sürter. Çukur kazılıp yumurtalar çukura bırakılınca, kaplumbağa arka ayağının tırnaklarıyla yuvayı kumla örter. Kuluçkaya yatma 31–65 gün arası sürer. Genellikle yuva başına 120 yumurta vardır ve dişi 13 günlük aralarla kuluçkaya yatar. Dişi kıyıdaki yuvaya sadece bahar ve yazları geceleyin gelir. Dişi genellikle her yıl mevsim başına 3–4 kere yuva yapar. Yuvadaki yavrular genellikle bu zamanlarda yumurtadan çıkar ve yavrular yaşamlarındaki tek karasal yaşamı bırakıp hep birlikte çabucak denize giderler. Günlük Aktiviteleri Caretta caretta’ların olağan bir gününün beslenme ve dinlenme ile geçtiği bilinmektedir. Kuluçka sezonunda güneydoğu ABD’de yapılan araştırmalar Caretta caretta’ların yuva bulunan kumsal, kıyıdaki resifler ve diğer kayalıklarda düzenli davranışlar sergilediğini göstermiştir. Çiftleşme ve /veya beslenmenin bu bölgelerde gerleşleştirildiği tahmin edilmektedir. Kuluçka dönemi dışında, kaplumbağalar yüzlerce, hatta binlerce mil öteye göç edebilmektedir. Caretta caretta’lar derin sularda yüzeydeyken ya da kıyı yakınlarındaki sularda dipte uyuyabilmektedir. Birçok dalgıç kayalıklarda kaya altında uyuyan kaplumbağa görmüştür. Yumurtadan yeni çıkan kaplumbağaların ise tipik olarak yüzeyde süzülerek uyudukları ve bu sırada ön ayaklarının sırtlarının üstüne doğru kıvrıldığı kaydedilmiştir. Kur Yapma ve Çiftleşme Caretta caretta’ların çiftleşmesi yuvalama başlangıcından birkaç hafta önce yuvalama plajı yakınları veya özel toplanma alanlarında meydana gelebilir. Birbirlerine sıkıca sarılmış çiftler çoğunlukla yüzeyde görünmekle birlikte su altında birleşmeler de rapor edilmiştir. Caretta carettalar için kur yapma ve çiftleşme dişinin ilk yumurtlama döneminden önceki kısıtlı bir zamanda gerçekleştiğine inanılmaktadır. Daha sonra yalnızca dişiler kıyıya gelir, erkekler karayı terk edince bir daha asla geri dönmez çiftleşme mevsiminde erkekler bir dişinin kafasına burnunu sürterek ya da boynunun arkasını hafifçe ısırarak ve paletlerini dikerek kur yaparlar. Eğer dişi kaçmazsa, erkek ön paletlerindeki tırnakların yardımıyla dişinin kabuğunun üstüne çıkar. Daha sonra çiftleşmek için kuyruğunu dişinin kabuğunun altına sokar. Genellikle dişilerin çiftleşmesinin gerçekleştiği kumsalda kuluçkaya yattığı ve erkeğin asıldığı kabuğundaki tırnak izlerinin kanayabildiği gözlemlenmiştir. Çiftleşme su yüzeyi ya da altında gerçekleşebilir. Bazen erkeklerin aynı dişi için kavga ettiği gözlemlenebilmektedir. Caretta caretta’ların çiftleşmelerini gözlemleyenler hem erkeklerin, hem de dişilerin agresif bir tutum sergilediğini gözlemlemiştir. Dişi yumurtlama döneminden önce bir çok erkek ile birlikte olup birkaç ay için sperm biriktirebilir. Nihayetinde yumurtalarını bıraktığında bunlar bir çok erkek tarafından döllenmiş olur. Bu davranış popülasyonda genetik çeşitliliğin devamını sağlamaya yardımcı olur. Yuva Yapma, Kuluçkalama ve Dağılım Caretta caretta’ların neden bazı kumsallara yuva yapıp diğerlerine yapmadığı bilinmemektedir. Florida’da binlerce yuva varken, kuzeydeki tıpa tıp kumsallarda çok az kaplumbağa vardır. Bu yuva dağılımı yüzyıllar önce var olan ısı, kumsal görünümü ya da saldırının az olması gibi tercih nedenlerinin durumunu ortaya koyabilir. Bugün, insanlar Caretta carettaların yuva yaptığı yerlere etki etmektedir.sahilde dalma, deniz koyları, suni aydınlatma ve beslenmenin oluşturduğu kumsal erozyonu bir zamanların taze ve temiz kumsallarını etkilemektedir. Bu durumun gelecek yuvaları da etkileyeceği kesindir. Caretta carettaların nasıl, nerede ve ne zaman yuva yaptığını daha iyi anladıkça, yuva habitatları daha iyi korunmuş olacak. Kumsal Seçimi Çoğu dişi genellikle her seferinde daha önce yuva yaptıkları kumsala geri dönmektedir. Sadece aynı kumsalda görünmekle kalmayıp, daha önceki yuvalarının çok yakınlarına yuva yaparlar. Yuva Yapma Davranışları Sadece dişiler yuva yapar ve bunu genellikle geceleri yaparlar. Dişi okyanustan çıkar ve ara sıra duraksayarak yuva yapacağı yere doğru ilerler. Bazen okyanustan çıkacak, ancak bilinmeyen nedenlerle yuva yapmayacaktır. Buna “sahte çıkış” denir ve bu bazen doğal olarak, bazen ise kumsaldaki suni aydınlatma veya insanların varlığından kaynaklanmaktadır. Bazı türlerin bireylerinin sadece bir kere, bazılarının ondan daha fazla yapmasına rağmen çoğu dişi yuva yapma mevsiminde en az iki kere yuva yapar. Yuvayı İnşa Etmek Yuvalama sezonu genellikle Kuzey yarım kürede Mayıs–Ağustos, güney yarım kürede ise Ekim– Mart ayları arasındadır. Yumurtlama genellikle gece meydana gelir. Nadiren günüz yumurtlama da görülür. Yumurtlamak için kıyıya gelen dişi zaman zaman başını kaldırır ve kumsalı gözetler. Dişi bu dönemde dışarıdan gelecek uyarılara karşı çok hassastır ve rahatsız edildiğinde geri döner. Daha sonra kumsala doğru tırmanan dişi yumurtlayabileceği bir alan aramaya başlar. Bazı durumlarda yuvalamadan veya denize dönmeden önce önemli mesafeleri kat edebilir, karapakslarını gizleyebilecekleri sığ ve geri tarafta daha derin olan bir gövde çukuru açabilirler. Ön üyeler yuva açma olayında pek görev yapmazken arka üyeler karşılıklı iş görür. Yumurta Bırakma ve Gömme Yumurta oyuğu açılınca, dişi kaplumbağa yumurtaları bırakmaya başlar. Yumurta bırakma sırasında salgılanan mukusla birlikte aynı anda iki–üç yumurta bırakılır. Bu yuva yaklaşık 80–120 yuva alır. Caretta caretta yumurtaları genellikle küresel, beyaz, mukusla kaplı ve ping–pong topu büyüklüğündedir (yaklaşık 40 mm çapında ve 40 gr ağırlığında). Yumurtalar arasında küçük oval şekilli veya ikili yumurtalara da rastlanabilir. Caretta caretta yumurtaları esnektir ve deliğe düşerken kırılmazlar. Bu esneklik hem dişiye hem de yuvaya daha fazla yumurta sığmasını sağlar. Yuva yapan Caretta caretta’ların ağladıkları görülür, ancak bu sadece vücudun salgıladığı salgının atılmasıdır. Birçok insan yumurta bırakan kaplumbağanın transa geçtiniği ve rahatsız edilmemesi gerektiğini düşünür. Bu tamamen doğru değildir. Bir Caretta caretta’nın yumurta bırakırken yuvayı terk etmesi pek olası değildir, ancak bazıları rahatsız edilir ya da kendilerini tehlikede hissederlerse bunu etkileyebilir. Bu sebeple, bu işlem sırasında C.C.’lar rahatsız edilmemelidir. Yumurtaların hepsi bırakıldıktan sonra, dişi arka üyeleriyle ana çukuru kapatır ve yuvayı düzler. Kumu farklı taraflara da atarak yumurtaların avcılar tarafından bulunmasını engellemeye çalışır. Yuva kapandıktan sonra, kaplumbağa denize yönelir ve bir sonraki yuva yapma ya da göç zamanına kadar dinlenir. Dişi yuvayı bir kez terk etimi tekrar geri dönmez. Kuluçka Caretta caretta’ların kuluçkalama süresi yaklaşık 45–60 gündür. Ancak embriyoların gelişme hızını etkileyen kum sıcaklığı bunu kısaltabilir ya da uzatabilir. Serin kumların erkek, sıcak kumların dişi üretme eğilimi vardır. Yuvayı Terk Etme Yuvadan anneleri tarafından çıkarılan timsahların aksine, Caretta caretta’lar yuvadan kendi başına çıkmak zorundadır. Yumurtayı kırmak için yavrular, “caruncle” adı verilen geçici, sivri yumurta dişlerini kullanırlar. Bu diş yuvadan çıktıktan hemen sonra düşer. Yavrular, yumurta kabuklarını kırdıktan sonra karapakslarının düzelmesi için yuva içinde 26 saate kadar hareketsiz kalırlar, yuvayı terk etme ise yumurtadan çıktıktan 1–7 gün (ortalama 2,5 gün) sonra yavruların birbirlerine yardımıyla yüzeye doğru tırmanma şeklinde gerçekleşir. Yavrular yuvadan havanın serin olduğu geceleri ya da yağmur fırtınaları sırasında çıkmayı tercih ederler. Bunun nedeni bu havalarda kum sıcaklığının düşüklüğüdür. Yuvadaki bütün yavrular aynı zamanda yuvadan çıkmayabilir, bu durumda takip eden gecelerde gruplar halinde yavru çıkışı devam eder. Yuvadan çıkan yavrular ufuk aydınlığını kullanarak denize doğru yönelirler. Bu sırada kumsal gerisinde bulunan herhangi bir ışık kaynağı, yavruların yönlerini şaşırmalarına ve bu nedenle ölümlerine neden olabilir. Eğer hemen denize ulaşmazlarsa, güneşte kalmaktan, su kaybından, ya da yengeçler, tilkiler, köpekler, rakunlar yakın balıkları ve köpek balıkları gibi nedenlerle öleceklerdir. Denize ulaşan yavrular “yüzme çılgınlığı” denen ve yaklaşık 20 saat süren bir dönemde durmaksızın yüzerler. Ancak yavru Caretta caretta için o kadar çok tehlike vardır ki her 1000 yavrudan ancak biri gençliğe kadar hayatta kalabilir. Doğal ortam yaşayan Caretta carettalar için belgelenmiş ömür uzunluğu tahmini yoktur. Ancak ergin dişilerin üretimsel hayat süreleri 32 yıl, eşeysel olgunluğa ulaşma süresi 15–30 yıl olarak tahmin edilmiştir. Bu şartlarda maksimum ömür uzunluğunun 47–62 yıl olabileceği belirtilmiştir. Göç ve Yön Duyguları Göç: Deniz kaplumbağalarının beslenme alanından, yuva yaptıkları alana olan yüzlerce binlerce millik göçü hayvanlar aleminin en dikkate değer özelliklerindendir. Erişkin dişilerin kendi doğdukları bölgeye yuva yapmak için dönmeleri bu özelliği daha da çekici yapar. Deniz kaplumbağalarının nasıl ve nereye göç ettikleri onlarca yıldır bilim adamlarının odaklandığı bir noktadır. Elde edilecek bilgiler türlerin korunma stratejileri için çok büyük önem taşımaktadır. Bugün biliyoruz ki, deniz kaplumbağaları yaşamları boyu sürecek bu göçe yuvadan ilk çıkışlarıyla başlarlar. İlk kritik 48 saat içinde yavru kumsaldan okyanusa yürümek ve orada kendine avcılardan korunup yiyecek bulabileceği bir yer bulmalıdır. Atlantik ve Caribbean’da bir çok yavru körfez akıntılarına kapılır. Burada genç kaplumbağalar yeterli bir besin kaynağı ve az sayıda avcı bulurlar. Yıllarca Atlantik etrafında yüzüp durduktan sonra, bu genç kaplumbağalar kıyı kenarındaki sığ sulara dönecek kadar büyümüşlerdir. “Tüm Floride loggerheadlerinin birkaç yıllarını kıyı yakını habitatlarda beslenip büyüyerek geçirirler. Ergenliğe ve cinsel olgunluğa erişir erişmez, bir iki beslenme alanına göç ettikleri bilinir. Ergen kaplumbağaların üreme mevsimi hariç ömürleri boyunca kalacakları yer bu ilk beslenme alanıdır. Çiftleşme ve yuva yapma dönemine gelindiğinde hem dişi hem de erkek yuva yapılan kumsallara doğru göçe başlar. Bu olağan güç hayatları boyunca sürecektir. Yön: Açık okyanuslarda deniz kaplumbağaları güçü akıntılara maruz kalırlar, kısıtlı bir görüş açıları vardır; kafalarını suyun üstüne yalnızca birkaç santim çıkartabilir. Bu kısıtlamalara rağmen, deniz kaplumbağaları aynı yuva yapılan kumsalı bulmak için uzun mesafelere göç ederler. Bunu nasıl yaptıkları hayvanlar aleminin en gizemli sorularından biridir ve buna cevap bulabilmek bir çok araştırmacının odak noktası olmuştur. Umut verici yeni bir teori kaplumbağaların dünyanın manyetik alanının açı ve yoğunluğunu bulabildiğini iddia eder. Bu iki özelliği kullanarak kaplumbağa istediği yere gitmesini sağlayacak olan bulunduğu yerin enlem ve boylamını bulabilmektedir. Daha önceki araştırmalar da deniz kaplumbağalarının manyetik alanı belirleme yeteneğinin var olduğunu ispatlamıştır. Göç incelemeleri: Deniz kaplumbağalarının göçebe doğaları, onları anlama ve korumayı zorlaştırmaktadır. Özellikle kaplumbağaları kendi habitatları içinde korumak için, bu habitatların nerelerde olduğunu, kaplumbağaların orada nasıl davrandığını ve hangi yönlere doğru göç ettiğini bilmemiz gerekir. Bir çok araştırma yuva yerlerinde yapılmıştır ve bunun çok mantıklı sebepleri vardır. Araştırmacılar için bu bölgeler daha kolayca ulaşılabilirdir, ayrıca yeni deniz kaplumbağalarının üremesi soyun devamı için çok önemlidir. Koruma çalışmaları da en kolay yuva bulunan kumsallarda yönetilmektedir. Ancak, hayat döngüleri içinde deniz kaplumbağalarının gittiği bölgelerden, en az zaman harcananı yuva yapılan kumsallardır. Bir deniz kaplumbağasının hayatının % 90’ından fazlası suda–beslenerek, çiftleşerek, göç ederek ve kimse izlemediğinde deniz kaplumbağaları ne yaparsa onu yaparak geçer. Sonuç olarak, korumacılar için en büyük tehlikenin olduğu bölge en çok sorunla karşılaşılan okyanuslardır. Yaşamları boyunca onları tam olarak koruyabilmemiz için, kaplumbağaların göçebe motiflerinin ve sudaki davranışlarının tam olarak bilinmesi gerekir. Deniz kaplumbağalarının nereye gittiklerini belirlemek için bir çok metot uygulanır. Bunların en basitlerinden biri yuva yapmaya kumsala geldiğinde ayaklarından birine küçük, zararsız bir metal parçası takmaktır. Her parça kodlanmış bir numaraya sahiptir ve insanlara bulunduğu taktirde geri gönderilmesi için gerekli olan bir adres vardır. İnsanlar bu kimliği geri döndüklerinde, küçük bir ödül kazanırlar ve bu şekilde kaplumbağaların bulundukları, uğradıkları yerler bulunmuş olur. Populasyon: C. caretta’nın erkekleri hakkındaki bilgilerine azlığından dolayı populasyonlarının cinsiyet oranı tam olarak bilinmemektedir. Populasyonların yaş ve boyut kompozisyonları hakkında da kapsamlı bir bilgi yoktur. Ayrıca Henwood (1987), populasyonda kompozisyonların her sezonda değiştiğini ve böylece populasyonun büyüklüğü hakkında bilgi edinmenin karmaşık hale geldiğini belirtmiştir. Populasyon yapısı ve cinsiyet oranı hakkındaki eksik bilgiler ve deniz kaplumbağalarının yaşadığı biyolojik populasyonun sınırlarının tam olarak bilinmemesinden dolayı, populasyon bolluğu ve yoğunluğu hakkında tahmin yapabilmek zorlaşmaktadır. Bununla birlikte yuvalama kumsallarına gelen dişilerin direk sayımı veya yuva sayılarıyla ilgili bazı tahminler yapılmaktadır. C. caretta’nın üretkenlik organlarına etki eden faktörler bölgesel olarak değişkenlik göstermektedir ve populasyon içinde önemli oranlarda varyasyonlar söz konusudur. Bu varyasyonlar, belirli sahillerdeki üretkenlik durumunun belirlenmesini engeller. Aşırı yağmurlar, rüzgar erozyonu, dalga erozyonu ve sıcaklık gibi baskın genel çevresel faktörler üretkenliği etkiler. Yumurtlama sahillerindeki insanların varlığı, ziyaretçilerin olması ve çevredeki ışık kaynakları yuvalama yapmak için kumsala çıkmış dişileri rahatsız ederek denize dönmelerine neden olabilir. C. caretta yavruları, kum yengeçleri, köpek balıkları, predatör kemikli balıklar ile tilki, köpek, rukan gibi memelilere yem olmaktadır. Çeşitli kuşlar da gündüz saatlerinde yavruları avlarlar. Hastalık, şiddetli açlık ve soğuk sersemliği de ölümlere sebep olabilmektedir. Ancak belirli populasyonlar üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Katran, yağ artığı ve plastik atıklarının yutulmasından ölümler meydana gelebilmektedir. Genç ergin öncesi ve ergin bireyler ise özellikle köpek balıkları tarafından avlanırlar. Ayrıca bu gruplar, katran veya plastik yutarak ölebilir veya yaralanabilirler. Ayrıca bot çarpmaları bilinçli avlanmalar ve çeşitli ağlara takılmalar da ölüme neden olan diğer faktörlerdir. C. caretta Avustralya, Güney Afrika ve ABD’de korunmaktadır. Balıkçılık endüstrisinin öncelikli avı olmasa da görüldükleri yerde avlanırlar. İnsanların çoğu iddia edilen beğenilmemiş tadından dolayı etini yemezler. Ancak Hindistan, Madagaskar ve Mozambik kıyılarında yaşayan insanlar tarafından hala tüketilmektedir. Her ne kadar C. caretta’nın eti, kabuğu ve derisi Cheloma mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidchelys kempii ve Lepidochelys olivacea’ya göre değerli olmasa da yumurtaları dünyanın bir çok yerinde tüketilir. Mozambik, Madagaskar ve Umman kıyı şeritlerinde olduğu gibi C. caretta yumurtalarının protein amaçlı kullanılması, populasyonlarının gerilemesine neden olmuştur. Çoğunlukla ılık ve subtropikal bölgelerde yuvaladıklarından, C. caretta’nın üreme habitatları ve kışlama alanları arasında göç ettikleri sanılır, erkek göçleri hakkında ise çok az şey bilinmektedir. C.Caretta’nın grup göçü bilinmemektedir. Yıl boyunca açık deniz sularında kalabilirler. Florida’da bazı bireylerin, dipleri çamurlu kanallara girdikleri belirlenmiştir. Bazı populasyonlar ise yıl boyunca yuvalama kumsallarının yakınında yaşarlar ve yuvalama dönemleri arasında çatlak ve delikleri mesken edinebilirler. C. caretta’nın klasik anlamda “sürüler” oluşturduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur. Bununla beraber, denizde ya da yuvalama kumsallarının yakınında lokal yoğunlaşmalar oluşturabilirler (Dodd, 1988). Koruma ve Yönetim C. caretta’nın da içinde bulunduğu deniz kaplumbağaları, bu türlerin durumları ve önemi kavrandıkça yakalanmalarını ve satışlarını yasaklayan, habitatlarının korunmasını da sağlayacak kanunlarla korunmaya çalışılmıştır. C. caretta, Uluslararası Tehlike Altındaki Türler Kongresinde (CITES) Ek 1’de listelenmiştir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu listede yar alan türlerin herhangi bir şekilde gelir amaçlı satışı yasaklanmıştır. Göç eden türler konferansı hazırlıklarında uluslararası korumanın şart olduğu Ek 2 listesinde yer almışlardır. Her ne kadar bazı düzenleyici kanunlarla koruma altına alınmış olsalar da bazı bölgelerdeki yetersiz veya isteksiz güvenlik güçleri ve ülkelerin ekonomik seviyelerindeki farklılıklar C. caretta ve diğer deniz kaplumbağalarının korunmasında yeterli olmamakta ve tedbirlerin uygulanmasını güçleştirmektedir. C. caretta’nın neslini devam ettirebilmesi için bütün önemli yuvalama, beslenme, göç ve kışlama habitatlarının üzerinde önemle durulması ve biyolojik verilere dayalı korumalarının uygulanması zorunlu olmuştur. Deniz kaplumbağalarının korunması için farklı bölgelerde, farklı koruma ve yönetim alternatifleri uygulanmaktadır. C. caretta’nın derisi ve kabuğu için fazla talep yoktur ve bu nedenle uluslararası ticareti de çok iyi değildir. Yumurta ve eti ise genellikle lokal olarak tüketilmektedir. CITES uygulamaları uluslararası ticareti engellemede başarılı olabilecektir. Uluslararası ticaret, yasalar tarafından değişik derecelerde başarıyla durdurulmuştur. Örneğin, ABD ve Avustralya’da yumurta tüketimi bu sayede durmuştur. Fakat kaçak avlanma devam etmektedir. Koruma kanunlarının olmadığı bölgelerde ise kanunların çıkarılması ve uygulanması türün devamlılığı için zorunlu görünmektedir. Dişilerin üretkenlikteki önemi ve yumurtlama anlarında çok hassas olmaları nedeniyle plaja gelen dişilerin rahatsız edilmemeleri gerekmektedir. Bu, yumurtlama mevsiminde insan aktivitesinin en aza indirilmesi ve yavruların yollarını bulabilmeleri için yapay ışıklandırmaların minimuma çekilmesiyle gerçekleşebilir. Yuvalar ve dişiler sahillere giren araçlardan korunmalıdır. Çünkü bunlar kumu sıkıştırabilir veya yavruların içinden çıkamayacakları izler bırakabilirler. Ayrıca bu araçların gece kullanılması da dişilerin bu sahillere gelmesini engelleyebilir. Plaj temizlemede kullanılan ağır mekanize temizleme araçları, yumurtlama mevsiminde yumurtlama plajlarında kullanılmamalı veya zarar vermeyecek boyutlarda işletilmelidir. Yumurtalar üzerindeki kaçak avcılığın, predosyonun ve erozyonun yüksek oldu bölgelerde yeni yapılanmış yuvalar, korunmuş kuluçkalıklara taşınabilir buralarda acilen yuvalara tekrar gömülür ya da nemli plaj kumu ile doldurulmuş kutularda inkübasyona bırakılabilir. Bu tip uygulamaların yaratacağı durumlarda, yöntemin taşıdığı bazı risklerden dolayı dikkatli planlama yapılması ve yürütülmesi zorunluluğu vardır. Deniz kaplumbağalarının korunmasında kullanılan bir başka metot da yavruları ilk dönemlerinde yüksek olan predasyonlardan korunabilecekleri büyüklüğe kadar ulaştırmaktadır. Konu ile ilgili araştırmacılar tarafından habitat korunmasından sonra bu metodun kullanılması gerektiği savunulmaktadır. Bu yöntem özellikle Chelonie mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii populasyonlarını arttırmak için dünyanın değişik yerlerinde kullanılmıştır. Yavru kaplumbağaların korunması için, yavru kaplumbağalar üzerindeki predasyonun azaltılması, plaj ışıklandırmalarından kaynaklanan yanlış yönelmelerin önlenmesi, kirleticilerin ve besin olarak nitelendirebilecekleri plastiklerin denize ulaşmasının engellenmesi gerekmektedir. Balıkçılıkta kullanılan ağlarla rasgele yakalanmaların ve ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde “Kaplumbağa Dışlayıcı Aygıt (TED)”ların kullanılması balıkçılıktan kaynaklanan ölümleri azaltacak bir yöndemdir. Bu yöntem özellikle ABD’de balıkçılıktan kaynaklanan ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde kullanılmış, ergin ve ergin öncesi kaplumbağaların kurtulmasını sağlamıştır. Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler: Deniz kaplumbağaları yaşamlarının büyük bölümünü denizde geçirmekle birlikte, nesillerini devam ettirebilmek için üreme kumsallarına son derece bağımlı olan canlılardır. Bu tip kumsalların insan eliyle farklı amaçlar için işgal edilmesi ( turizm amaçlı faaliyetler, kum alımı, otlatma, tarım için kumsalların toprak ile örtülmesi vs. ) ve artık Türkiye , Yunanistan ve Kıbrıs gibi birkaç ülkede sınırlı kalması bu bölgelere yumurta bırakan kaplumbağaların nasıl yavaş yavaş yok olmaya mahkum edildiklerini ortaya koymaktadır. Ayrıca, deniz ortamında gerek ergin, gerekse yavrularını trol vb. ağlarla balıkçılar tarafından tesadüfi yakalanmaları da kaplumbağa yaşamını tehdit eden önemli bir sorundur. Çözüm ve Öneriler: Yüksek yuva yoğunluğuna sahip üreme kumsallarını olumsuz yönde etkileyecek yatırımlardan kaçınılmalıdır. Gerek turizm amaçlı gerekse bu amaç dışı yapılanmalarda, özellikle deniz kaplumbağası üreme mevsimi olan Mayıs-Ekim aylarında aydınlatma ve gürültü ile ilgili tedbirlere önem verilmelidir. ( Karayolları aydınlatması, çadır ve karavan kampingleri, otel, ev vb. ) Kumsallarda, doğal yapıyı bozucu her türlü kum ve çakıl alımı önlenmelidir. Üreme kumsallarına büfe, restoran vs. sabit tesisler kurulmamalıdır. Gece kumsallar insanlar tarafından kullanılmamalı, araba, motor, bisiklet vs. araçların üreme kumsallarına girmesi engellenmelidir. Plaj şemsiyeleri toprağa gömülmeyen türden olup yumurtlama bandının gerisinde kullanılmalıdır. Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar Ülkemizin taraf olduğu Uluslararası Sözleşmeler (Bern, Barselona Sözleşmeleri) çerçevesinde nesli tehlikede olan ve Türkiye sahillerini üreme alanı olarak kullanan deniz kaplumbağalarının korunması yönünde çalışmalar yapılmaktadır. Bu amaçla, Bakanlığımız koordinatörlüğünde ilgili Bakanlıklar, üniversiteler ve gönüllü kuruluşlardan oluşan “ Deniz Kaplumbağaları İzleme-Değerlendirme Komisyonu ” kurulmuştur. İzleme-Değerlendirme Komisyonu Akdeniz’ de önemli deniz kaplumbağası üreme alanı olarak belirlenmiş 17 alanda ( Ekincik, Dalyan, Fethiye-Çalış, Dalaman, Patara, Kale (Demre), Kumluca, Tekirova, Kızılot, Belek, Gazipaşa, Demirtaş, Göksu Deltası, Kazanlı, Anamur, Akyatan, Samandağ ) incelemelerde bulunarak, sorunları tespit etmekte ve bu sorunların giderilmesi yönünde çalışmalar gerçekleştirmektedir. KAYNAKÇA: 1- Sınıflandırma, coğrafi dağılışı, fiziksel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, üreme, davranış özellikleri, habitatı: 2- Biyo-Ekolojileri, populasyonu: 3- Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler, Çözüm ve Öneriler, Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar    

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari

MEMELİ HAYVANLAR

Memeliler ya da Mammalia, hayvanlar aleminin insanların da dahil olduğu, omurgalıların en evrimleşmiş grubudur. Dünya üzerinde yaklaşık 4500 memeli türü bulunur. Bunların 200 kadarı Avrupa’da görülebilir, Türkiye ise tek başına yaklaşık 170 memeli türü barındırmaktadır. Çift ve karmaşık dolaşım sistemine sahip, sabit vücut sıcaklıklı hayvanlardır. Vücutları genellikle kıllarla örtülüdür. Genç bireyler anne sütü ile beslenirler. Genellikle bacak şeklinde oluşmuş dört üyeleri vardır. Solunumda diyafram kullanırlar. Alt çeneleri bir çift kemikten oluşmuştur; orta kulaktaki kemikler üç parçalı olup kulak zarı ve iç kulakla bağıntılıdır. Hemen hepsinde yedi boyun omuru vardır. Memeliler, sıcak kanlı yaratıklardır. Yani vücut sıcaklıkları genel olarak çevre koşullarından bağımsızdır. Vücutları tüylerle kaplıdır ki, bu doku bazı türlerde dikenli bir hal alabilir (örneğin kirpi) ya da azalıp neredeyse pürüzsüz hale gelebilir; insan, yunus ve balinalarda olduğu gibi. Doğurarak çoğalırlar. Yavru memeliler, genel olarak belirli bir gelişim evresini tamamlayıncaya kadar annelerinin karnında taşınır. Doğum sırasında yavrunun gelişmişliği memeli türüne göre değişkenlik gösterir. Kör (ve genelde çıplak) doğan ve bazen yıllarca annesi tarafından yetiştirilen memeli türleri olduğu gibi, doğumun ardından kısa süre içinde koşmaya ya da yüzmeye başlayan memeli türleri de vardır. Ancak genel olarak memelilerde, yavruların belirli bir süre anne tarafından bakımı zorunludur. Dişi memeli, yavrusunu bebeğin gelişimi için gerekli bileşenleri içeren zengin içerikli sütü ile besler. Memelilerin vücut büyüklükleri değişkendir. En küçük memeli, bir böcekçil olan Cüce fare (Suncus etruscus - ortalama 6 cm, 2 gr); en büyük memeli ise Mavi balina'dır (Balaenoptera musculus - ortalama 35 m, 120 ton). Memeli vücudu, sıcak veya soğuk iklim koşulları ile mücadele için de farklı özelliklere sahiptir. Karasal memeliler için kalın bir kış kürkü, deniz memelileri için deri altında kalın bir yağ tabakası veya yağlanmış bir kürk bu mücadelenin silahlarıdır. Bazı memeliler de kış uykusuna yatarak, bu dönemi enerjiden tasarruf ederek geçirir. Yiyeceğin bol olduğu dönemde vücudunda depoladığı fazladan kalorileri, yiyeceğin kıt olduğu bu dönemde ‘uyku’ durumunda iken yakar. (Sincaplar, ayılar ve porsuklarda olduğu gibi.) Bu durum gerçek bir kış uykusu halini de alabilir (yediuyurlar ya da yarasalarda olduğu gibi) yani bu süre içinde canlılar, yaşamsal faaliyetlerini ve vücut sıcaklıklarını minimuma indirirler. Bazı memeli türleri insanlar tarafından evcilleştirilmiştir ve yabani türleri ortadan kalkmış ya da çok az kalmıştır. (İnek, at, koyun gibi.) Bilimsel sınıflandırma Alem: Animalia Hayvanlar Şube: Chordata Kordalılar Alt şube: Vertebrata (Omurgalılar) İnfa şube: Gnathostomata (Gerçekçeneliler) Üst sınıf: Tetrapoda Sınıf: Mammalia (Memeliler) Linnaeus, 1758 Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura'da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır. Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir. İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir. Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca 10 grup altına toplanabilir: Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir. Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar. Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el becerileriyle dikkat çekerler. Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir. Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır. Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır. Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır. Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır. Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır. Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ 1. Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır. 2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur. 3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir. 4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur. 5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir. 6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir). 7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır. 8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir. 9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar. 10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)'nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir. - Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır: 11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur. 12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür. 13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır 14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda). 15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar). 16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir). 17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez). 18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur. 19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir). 20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler. 21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

http://www.biyologlar.com/memeli-hayvanlar

Mikroorganizmalarda Sınıflandırma ve yapı

Mikroorganizmalar gezegenimiz üzerindeki yaşamın taksonomisine ait herhangi bir yerde bulunabilir. Çoğu protistleri, bazı mantarları, aynı zamanda bazı mikro hayvanları ve bitkileri da içine alan belli sayıda ökaryotlar mikroskobik iken, bakteri ve arkeaların çoğunluğu mikroskobiktir. Virüsler, mikrobiyolojinin çalışma alanında olmasına rağmen, genellikle cansız sayılır ve dolayısıyla mikroorganizma olarak kabul edilmez. Prokaryotlar Prokaryotlar ya da Prokaryota; bakteriler, mavi-yeşil algler, riketsiyalar, aktinomisetler, ve mikoplazmaların gruplarının dahil olduğu; gerçek çekirdek zarları ve membrana bağlı organelleri olmayan, fosfolipid barındıran hücre duvarı ve tek helezonlu DNA molekülü hücre içinde serbest halde bulunan mikroorganizmaları kapsayan canlılar üstalemdir. Halk arasında mikrop diye adlandırılan mikroorganizmalar, hücresel yapılı olanlar ve hücresel yapıda olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Hücresel yapıda olanlar Bakteriler, mantarlar, protistlerdir. Hücresel yapıda olmayanlar ise Virüsler, viroidler, prionlardır. Canlıların bilimsel sınıflandırması içinde çok çeşitli grupları içerdiği için genel geçer özellikler belirtmek zordur. Bakteriler Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu olabilir. Yeryüzündeki her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardır. Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadan biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır. Arkea Arkeler, Arkea  veya Arkebakteriler, canlı organizmaların bir ana bölümüdür. Yabancı literatürde bu gruptaki canlılar Archaea veya Archaebacteria, grubun tek bir üyesi ise tekil olarak Archaeum, Archaean, veya Archaeon olarak adlandırılır Arkeler, Ökaryotlar ve Bakteriler, üç-saha sisteminin (İngilizce three domain system) temel gruplarıdır. Bakteriler gibi arkaeler de çekirdeği olmayan tek hücreli canlılardır, yani prokaryotlardır (prokaryotlar altı-alemli sınıflandırmada Monera olarak adlandırılırlar). İlk tanımlanan arkaeler aşırı ortamlarda bulunmuş olmalarına rağmen sonradan hemen her habitatta raslanmışlardır. Bu üst krallığa ait tek bir organizma "arkeli" (Arkea'ye ait anlamında; İngilizce archaean) olarak adlandırılır, bu sözcük sıfat olarak da kullanılır. Ökaryotlar Ökaryotlar (Latince: Eukaryota), hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bilimsel sınıflandırmada Ökaryotlar, Bakteriler ve Arkeler, tüm canlıları kapsayan üç ana gruptur. Ökaryotların tanımlayıcı özelliği genetik malzemelerinin zarla çevrili bir (veya birkaç) çekirdek içinde yer almasıdır. Bu nedenle kelime, Eski Yunanca eu, gerçek ve karyon, çekirdek sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hali ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (Eski Yunanca pro-, evvel ve karyon çekirdek sözcüklerinden). Çekirdeğin yanı sıra, ökaryotların mitokondri veya kloroplast gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır, bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz. Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst alem (domain) olarak tanımlanmışlardır. Üst alem sisteminde ökaryotların, prokaryotlara kıyasla, arkelerle daha çok ortak özellikleri vardır ve bu yüzden arkelerle beraber Neomura kladı içinde gruplandırılırlar. Protistler Protistler (Protista, bazen Protoctista), ayrışık (heterojen) bir canlı grubudur ve hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilemeyen ökaryot canlılardan oluşur. Protistler bilimsel sınıflandırma açısından âlem olarak değerlendirilse de tek soylu (monophyletic) değil, kısmi soylu (paraphyletic) bir gruptur. Protistler içinde değerlendirilen canlıların da görece basit yapılı (tek hücreli ya da ileri düzeyde özelleşmiş dokuları olmayan çok hücreli) olmak dışında ortak özellikleri pek yoktur. Beslenmeleri fotosentez, absorbsiyon ya da fagositoz ile, çoğalmaları ise eşeyli ya da eşeysiz üreme ile gerçekleşen protistlerin hareketsiz olanları olabildiği gibi, kamçı, siller ya da yalancı ayaklarla hareket ederleri de bulunur. Yaklaşık olarak 60.000 yaşayan, 60.000 kadar da soyu tükenmiş fosil türü bilinmektedir. Protistalar canlılar dünyasının ökaryot hücreli en ilkel organizma grubudur. Çoğunlukla tek hücre halinde yaşamakla birlikte koloni halinde yaşayanları da vardır. Protistalar kamçılılar, silliler, kökayaklılar, sporlular, cıvık mantarlar ve algler olmak üzere gruplara ayrılırlar. Mikro Hayvanlar Mantar Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır. Halk arasında küf, pas, rastık, maya, mildiyö, şapkalı mantar, kav mantarı, puf mantarı gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar (Fungi) alemi içersinde incelenirler. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamındadır. Dünyanın heryerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bitkiler Bitkiler (Plantae), fotosentez yapan, ökaryotik, ağaçlar, çiçekler, otlar, eğreltiotları, yosunlar ve benzeri organizmaları içinde bulunduran çok büyük bir canlılar alemidir. Bitkiler, topluluk halinde yaşarlar. Bitkilerin bir bölgede oluşturdukları örtüye bitki örtüsü denir. Flora, bir bölgede yetişen bütün bitki türlerinin hepsine denir. Herhangi bir bölgenin yaşam koşullarında gelişen, benzer ekolojik yapı içeren bitki topluluğuna vejetasyon denir. Bunlar 4 sınıftır: Ormanlar (her zaman yeşil tropikal yağmur, subtropikal, orta kuşak, sert yapraklı, iğne yapraklı, kışın yaprak dökenler, muson ormanları, tropikal kuru, mangrov, galeri, bataklık), Çalılar (maki, garig, psödomaki), otlar (savan, step, çöl), tundra. Bitkilerin yetişmesini etkileyen bir çok faktör vardır. Bunlar; ekvatora uzaklık, denizden yükseklik(rakım), arazi eğimi, ışık, sıcaklık, nem, yıllık yağış miktarı, toprak içeriği, canlı faktörler(insan, hayvan, diğer bitkiler, mikroorganizmalar)'dir Bitkiler, fotosentezle ekolojik dengeyi sağlamada temel rol oynadıklarından, canlılar dünyasında çok önemli yere sahiptirler. Bitkiler aleminin 350.000'e yakın türü mevcuttur. 2004 itibariyle 287.655 bitki türü tanımlanmıştır. Bunlardan 258.650'si çiçekli bitkilerden, 15,000'i de yosunlardan olarak tanımlanmıştır. Bitkiler genelde ototrof (özbeslek) organizmalardır ve enerjilerini güneş ışığından alırlar. Birçok bitki kloroplastları sayesinde fotosentez ile organik bileşiklerini üretir. Bitki hücreleri genellikle kareye benzer şekildedir. Habitat ve Ekoloji [değiştir]Habitat, bir organizmanın yaşadığı ve geliştiği yer. Bu yer, fiziksel bir bölge, yeryüzünün özel bir parçası, hava, toprak ya da su olabilir. Habitat, bir okyanus ya da bir çayırlık kadar büyük olabileceği gibi, çürümüş bir ağaç kütüğünün altı ya da bir böceğin bağırsağı kadar küçük de olabilir. Bununla beraber, her zaman tanımlanabilen ve fiziksel olarak sınırlı bir bölgedir. Birden fazla hayvan ya da bitki özel bir habitatta yaşayabilir. Ekoloji, canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilimdir. Ekosistem ise canlı ve cansız çevrenin tamamıdır. Ekosistemi de abiotik faktörler (toprak, su, hava, iklim gibi cansız faktörler) ve biyotik (üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar) faktörler olmak üzere iki faktör oluşturur. Ekstremofil [değiştir]Ekstremofiller çoğunlukla tek hücreli olup ekstrem koşullarda yaşama gereksinim duyan ve bu koşullarda optimum olarak gelişen organizmalara denir.Ekstremofiller karasal mezofilik organizmaların büyümeleri ve üremeleri için gerekli optimal koşullardan çok farklı olan ekstrem çevrelerde gelişirler.Çoğu ekstremofiller(ekstrem koşulları seven) mikroorganizmalardır.Archaea domaini ekstremofillerin geniş dağılımlı olduğu bir domain olarak bilinmesine karşın,ekstremofiller hem bakterilerin hem de archaeaların içinde sayısız ve farklı genetik hatlarda yer almaktadır.Archaea ve ekstremofil terimleri ara sıra kendi içerisinde yer değiştirmesine karşın,pek çok mezofilik archaeaların ve pek çok ekstremofilik bakterilerin olduğu bilinmektedir.Yine,tüm ekstremofiller tek hücreli değildir.Çok hücrelilere örnek olarak ekstremofilik metazoalardan Pompeii kurdu ,psikrofilik(soğukta yaşamı seven) Grylloblattodea(böcek),artartik kabuklular(crustacea)ve Tardigrade(mikroskobik canlı) verilebilir. Mikrop terimi, bilim dünyasına ilk defa 1878'de Fransız cerrahı Charles Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur. Mikrobiyoloji ilim dalı beş ana kısma ayrılmıştır: Viroloji, bakteriyoloji, protozooloji, algoloji ve mikoloji. Bunlara ilaveten moleküler ve hücresel biyoloji, biyokimya, fizyoloji, ekoloji, botanik ve zoolojiyle de yakından ilgilidir.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalarda-siniflandirma-ve-yapi

Deniz Biyolojisi Hakkında Bilgi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavuşsun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi-hakkinda-bilgi

Canlılar Aleminin Sınıflandırılması

1. Monera (Bakteriler-Eski bakteriler, Archaea-Gayserlerde yaşayan hipertermofilik canlılar) Zarla çevrilmiş gerçek organelleri bulunmayan hücre yapısına sahip canlılardır. 2. Protista (Chromista ve Protozoa) Zarla çevrilmiş gerçek organellere sahip hücre yapısına canlılardır. 3. Fungi (Şapkalı ve Cıvık mantarları içerirler) İletim dokusu bulunmayan ve bu nedenle heterotrofik, parazitik ya da saprofit (çürükçül) beslenen, fotosentez yapmamaları nedeniyle ışığa bağımlı olmayan ökaryotik canlılardır. Bazı mantarlar, alglerle bir araya gelerek liken adı verilen toplulukları oluştururlar. Bazı türler de, bitkilerin köklerinde simbiyont olarak yaşarlar. 4. Plantae (Bitkiler) Birincil olarak karada yaşamaya uyum sağlamış, hücrelerinde kloroplast bulunan, fotosentez yapabilen, ototrof (kendibeslek) canlılardır. Bu canlıların kloroplastları, ökaryot kökenlidir. Hücre duvarı sellüloz içerir. Organ ve doku sistemlerinde belirgin farklılaşmalar vardır. Bitkiler dünyasının tarihi 4 devire ayrılır: a. Siluriyen'e kadar Thallofitlerin çağı; b. Geç Siluriyen'den Permiyen'e kadar damarlı Kriptogamların ve onlardan daha sonra ortaya çıkan Prephanerogamların çağı; c. Permiyen'den Geç Jura'ya kadar Gymnospermlerin çağı; d. Geç Jura'dan günümüze değin Angiospermlerin çağı. Günümüzde bitkiler 360 bin türe sahiptir. Bunların yaklaşık 2/3'ü tohumlu (600'ü açık tohumlular; 200 bini çift çenekli ve 50 bini de tek çenekli olmak üzere kapalı tohumlular), 1/3'ü tohumsuz bitkilerdir. 4. Animalia (Hayvanlar) Gelişmiş bir sinir sistemine ve hareket yeteneğine sahip olan, hücrelerinde kloroplast taşımamaları nedeniyle kendi besinlerini kendileri üretemeyen, bu sebeple de dışarıdan organik besin almak zorunda olan canlılardır. Besin, sindirildikten sonra hücre içerisinde alınır. Heterotrof (ardıbeslek) olan bu canlılar, beslenme şekillerine göre ayrıca otçul (herbivor), etçil (karnivor), hepçil (omnivor), böcekçil (insektivor), vb. olarak gruplandırılırlar. Hayvanlar alemi; a. Omurgasızlar b. Omurgalılar gruplarından meydana gelirler.

http://www.biyologlar.com/canlilar-aleminin-siniflandirilmasi

Böcekler ( Insecta)

Böcekler Arhropoda (eklembacaklılar) filumunun Insecta (böcekler) sınıfını oluşturur. Böcekler hayvanlar aleminin en geniş filumudur: hem birey sayısı hem de uyum sağlama ve yeryüzüne dağılım açısından. Böcekler sınıfı 2 alt sınıfa ayrılır: Apterygota (kanatsız böcekler) ve Pterygota (kanatlı böcekler). Apterygota altsınıfının Protura, Thysanura (kılkuyruk), Diplura ve Collembola (yay kuyruk) gibi 4 takım içinde sınıflandırılan üyeleri ilkel, kanatsız ve genellikle başkalaşmasız böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne tek bir noktada eklemlenir. 27 takımdan oluşan Pterygota altsınıfının üyeleri daha üstün yapılı, kanatlı, kanatlı ve başkalaşma geçiren böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne iki noktada eklemlenir. Bu altsınıfın iki bölümünden biri olan Exopterygota, yarı başkalaşmalı böcekleri içerir ve 17 takıma ayrılır: gün sinekleri, hamamböceği, cırcırböceği, kulağa kaçanlar, cadı çekirgeleri, eşkanatlılar, termitler, ısırıcı bitler, tahta kurusu... Altsınıfın ikinci bölümü olan ve tüm başkalaşmalı böcekleri içeren Endopterygota bölümü ise 10 takıma ayrılır: deve sinekleri, kelebek, arı, karınca, sinekler,pireler... Bütün eklem bacaklılarda olduğu gibi, böceklerin de bacakları eklemli, gövdeleri bölütlü ve genellikle bir dış iskeletle korunmuştur. Bu sınıfın üyelerini eklembacaklıların öbür sınıflarından ayıran temel özellikler ise şunlardır: Öbür eklembacaklılarda gövde 2 bölümden oluşurken, böceklerde baş, göğüs ve karın olmak üzere 3 bölümden oluşur; Öbür eklembacaklıların hiçbirinde kanat bulunmazken, bu sınıfın üyelerinin çoğu kanatlıdır; öbür eklembacaklılardaki en az 4 çift bacağa karşılık böceklerin 3 çift bacağı vardır. Nitekim bazı uzmanlar böcekler sınıfını, altı bacaklı anlamına gelen Hexapoda terimiyle adlandırır. Böceklerin başlıca özelliklerinden biri olan kanat yapısı ise, sınıflandırma ve adlandırmada temel olarak alınır: Düzkanatlılar, yarım kanatlılar, kın kanatlılar, pul kanatlılar, zar kanatlılar gibi. Böceklerin yaşam çevrimi genellikle yumurtayla başlar. Türlerin çoğunda, çevre koşulları elverişli olmadıkça lavra yumurtanın içinden çıkmaz ve türden göre ya duraklama durumuna geçerek gelişmesini erteler yada gelişmesini tamamladıktan sonra uyku durumuna geçerek koşulların düzelmesini bekler. Yumurtadan çıkan lavra, kitinli kabuğu sertleşinceye değin hava yutarak şişer. Bu dış iskelet bir kez sertleştikten sonra artık büyümediği için, böcek geliştikçe bu daralan kabuğu atıp, yeni ve daha geniş bir kabuk oluşturarak birkaç kez deri değiştirir. Böceklerin lavra biçimleri 5 grupta toplanabilir : tırtıla benzeyen lavralar, tombul ve kıvrık lavralar, uzun,yassı ve hareketli lavralar, telkurduna benzeyen lavralar ve bacaksız lavralar. Hemen hemen bütün böceklerde eşeyli üreme, bazılarında döllenmesiz çoğalma, bir bölümünde de tek eşeylilik görülür.

http://www.biyologlar.com/bocekler-insecta

Karayosunları

Kara yosunları (Bryophyta), ciğer otları, boynuz otları ve yapraklı kara yosunlarını kapsayan bitkiler bölümü. "Bryopsida" tek sınıfını kapsar. Sistematikdeki yeri değişkenlik gösteren bir gruptur. Çok hücreli, fotosentetik bitkilerdir. Kara yosunlarının iletim sistemleri ve gerçek kök, yaprak ve gövdeleri yoktur. Çoğu yapraklı olan küçük yapılı türler içerirler. Kök yerine bir ya da çok hücreden oluşan rizoidler (köksü yapılar) bulunur. Kara yosunlarında sporofit ve gametofit evre olmak üzere 2 farklı yaşam evresi vardır. Gametofit evrede bitki tamamen ince ve yumuşak yapraksı formda ve bir sapa bağlı olup, birkaç hücre kalınlığında olan yapraklar orta ana damar genellikle içermez. Fotosentezin büyük bir kısmını gametofit nesil gerçekleştirir. Fotosentez sonucu oluşan besinlerini depolayan bitkilerdendirler. Yaklaşık 16.000 türü bilinmektedir. Karayosunları Nemli topraklarda, kayalar, duvarlar, ağaçlar üstünde, bataklıklarda, bazan su içerisinde yetişen yeşil bitkiler. Bulundukları ortamda yeşil yumuşak halı gibi bir örtü meydana getirirler. Genellikle suyu severler, kuraklığa aylarca tahammül eden cinsleri de vardır. Karayosunlarının, iletim demeti taşımayan ilkel bir gövdesi vardır. Gövde basit veya dallanmıştır. Gövdenin bütün etrafı üzerinde sık dizilişli küçük ve damarsız yapraklar bulunur. Erkek ve dişi organları ana g Karayosunları Nemli topraklarda, kayalar, duvarlar, ağaçlar üstünde, bataklıklarda, bazan su içerisinde yetişen yeşil bitkiler. Bulundukları ortamda yeşil yumuşak halı gibi bir örtü meydana getirirler. Genellikle suyu severler, kuraklığa aylarca tahammül eden cinsleri de vardır. Karayosunlarının, iletim demeti taşımayan ilkel bir gövdesi vardır. Gövde basit veya dallanmıştır. Gövdenin bütün etrafı üzerinde sık dizilişli küçük ve damarsız yapraklar bulunur. Erkek ve dişi organları ana gövdenin veya yan dalların ucundadır. Döllenme sonucu meydana gelen bitki ana bitkiye bağlı kalan saplı küçük bir bitkidir. Ciğer otları, Hepaticae ya da Marchantiophyta; bitkiler alemininin bir şubesi ya da karayosunları şubesinin bir sınıfı. İlkel, çiçeksi ve tohumsuz bitkilerdir. Çoğunlukla nemli topraklarda, kayalarda ve ağaç kütüklerinde yaşarlar. Gövdeleri yoktur, yapraklarında orta damar bulundurmazlar. Dallanmış kurdale şeklindeki yapıları toprak üzerinde uzanır. İletim dokuları yoktur. "Rizoid" denilen kökümsü yapılar ile toprağa tutunurlar. Tipik bir ciğer otunun yaşam döngüsüBitkinin asıl görünen kısmı gametofit nesildir. Yapraklı karayosunlarında olduğu gibi sporofit nesil bir parazit olarak gametofit nesilin üzerinde gelişir. Bazı gametofitlerin üzerinde "gemma çanağı" denilen yapılar bulunur. Bunlar, ana bitkiden ayrılıp, eşeysiz üremeyi sağlayan yapılardır. Gametofit nesili oluştururlar. Yani döl değişimi görülür. Gametofit nesilin üzeri tek tabakalı epidermis ile kaplı olup, gaz alışverişini sağlayan birçok pora sahiptir. Alt yüzeyinde bulunan epidermisde çok sayıda ince pullar bulunur. Bu pullardan uzun ve ince rizoidler gelişir. Boynuz otları (Anthocerotophyta), kara yosunları bölümünün ya da damarsız bitkilerin büyük bir bölümü. Gametofit nesil üzerinde indirgenmiş sporofit nesil bulundururlar. Dünyanın heryerinde yaş ve nemli yerlerde yetişebilen bitkilerdir. Bazı türleri bahçe topraklarında ve ekilmiş alanlarda bulunan küçük tohumlarıyla yetişebilir. Yarı tropikal ve tropikal türler, (Dendroceros gibi) ağaç kütükleri üzerinde de bulunabilirler. Tallusdaki her hücre sadece bir kloroplast içerir. Bazı kolonilerde tallusta gelişen bakteriler yüzünden Boynuz otları mavi-yeşil renkte görünürler. Yapraklı kara yosunları (Bryopsida), Bryophyta bölümünün bir sınıfı. Çok hücreli, fotosentetik bitkilerdir. Yapraklı kara yosunlarının iletim sistemleri ve gerçek kök, yaprak ve gövdeleri yoktur. Çoğu yapraklı olan küçük yapılı türler içerirler. Kök yerine bir ya da çok hücreden oluşan "rizoid"ler (köksü yapılar) bulunur. Kara yosunlarında sporofit ve gametofit evre olmak üzere 2 farklı yaşam evresi vardır. Çimlenen sporun alge benzeyen ipliksi dallanmış bir yapı oluşturmasıyla başlar. Bu ipliksi sistemin bir bölümü renksiz, diğer kısmı ise yeşildir. Renksiz olan kısma "rizoid" denir. Rizoidler, toprağa tutunmayı sağlayan kökümsü yapılardır. Yeşil olan kısma ise, "Kloronema" denir. Kloronema, fotosentez yapan kısımdır. Bütün bu ipliksi sistemin her ikisine birden "Protonema" denir. Protonema uzun süre bağımsız yaşadıktan sonra kloronema üzerinde tomurcuklar belirmeye başlar. Tomurcuklardaki hücrelerin apikal bölümlerinde üç sıralı bir eksen otaya çıkar. Gençken yaprak sıraları düz olan bu yapı, gametofit nesli oluşturur. Yaşlandıkça yaprak sıraları sarmal bir durum alır. Bazı türlerin stomalarında mnium tip stomalar görülebilir. Gametofit bazı türler monoik, bazıları da dioik tip bitkilerdir. Monoik bazı türlerde erkek ve dişi organlar aynı bitkilerde fakat, farklı düzeylerde ya da yanyana veya uçta bulunabilirler. Sporofit döl, gametofitlerin üzerinde oldukça küçülmüş olarak bulunur. Bir kara yosununda gözle görülen kısımlar gametofit nesildir. Ciğer otlarından farklı olarak, arkaspor denilen verimli dokuyu oluşturan hücrelerin tümünün mayoz ile sporları oluşturması ve elater bulunması belirtlilebilir. Dış kısımları bir hücre tabakalı steril bir kılıfla çevrili ve çok hücreli gametogoniyumlara sahiptir. Spermleri iki kamçılı ve hareketlidir. Yaşam döngülerinde gametofit evre baskındır.  

http://www.biyologlar.com/karayosunlari

Beyin ve Dil

Bir hayvanın beyin yapısı, onun çevresiyle ilgili bilgiyi nasıl edindiğini yansıtır. Lamalar, yaşamlarını otlayarak geçirir. Lamaların beyninde dudakların duyumuna ayrılan yer, öteki duyulara ayrılan yerlerin toplamından daha büyüktür. Yarasalar çevreye yaydıkları sesin geriye dönüşüne ve yankılara kulak kabartmak suretiyle herhangi bir engele çarpmaktan kurtulurlar; bu nedenle de işitsel korteksleri öteki canlılara göre çok daha büyüktür. İnsan beyni, yakın akrabaları olan öteki mememililerin beyninden hiç de farklı değil. beyinin düzeni konusundaki geçerli görüşe göre insanın konuşma yetisinin beynin sol yanındaki bir kaç yer oluşturuyor. Broca bölgesi adı verilen bölüm, konuşma yetisinin üretiminden sormlu, öte yandan Wernicke bölgesi de dilini kavranması ile ilgili. ABD Kaliforniya Üniversitesi'nden Marty Sereno' ya göre bu iki bölge de konuşma yetisiyle yakından ilgili. Ancak Sereno, dilin orada sınırlanmış olduğu görüşüne şiddetle karşı çıkıyor ve böylesi karmaşık yapıdaki bir işlevin beyin kabuğunun iki küçük alanına indirgenmesinin bilimsellikten uzak bir davranış olacağına dikkat çekiyor. Yakın zamana dek insan beyninin nasıl bölümlere ayrıldığı konsunuda elimizde somut hiçbir delil yoktu. 1990 ların başında beyin görütüleme teknolojisinde dev adımlar atıldı.Sereno ve ekibi, bu görüntüleme yöntemleriyle " beyin ülkesindeki eyaletlerin" sınırlarını belirlemeye çalışıyor. Onlar, görme ve konuşmanın bağlantılı olduğu kanısındalar.Sereno , yıllar önce ABD Ohio Üniversitesi' ndeki bir konferansında kuşların dil yetilerinin maymunlardan çok daha fazla gelişmiş olduğunu dile getirmişti. Sereno dilin en önemli iki özelliğinin sözdizim (sentaks) ve anlam (semantik) olduğuna parmak basıyor. Maymunların doğal iiletişim sistemlerinde anlama yoğun olarak raslanmasına karşın, sistemin sözdiziminden tümüyle yoksun olduğu görülüyor.maymunun çıkarttığı seslerin sırası, anlamda herhangi bir değişikliğe yol açmadan istenildiği gibi sıralanabiliyor. dahası, insan dışındaki memelilerde iletişimin büyük ölçüde duygularla belirlendiği, sonradan öğrenilerek edinilen bir şey olmmadığı bilidiriliyor. Örneğin doğuştan sağır bir maymun sağlıklı bir maymunun çıkarttığı tüm sesleri çıkarabilirken, sağır bir ötücü kuşun ötmediğine dikkat çekiliyor. İnsan nasıl konuşmaya başladı? Sereno ’ya göre insan önceleri tıpkı ötücü kuşlar gibi anlamsız sesler çıkarıyordu. Bunun da amacı bir olasılıkla karşı cinsi çeklmmekti. Birçok antropolog, insanoğlunun 100 bin yıl önce konşmaya başladığını sanıyor. Bunun kanıtı olarak da, milyonlarca yıllık bir durgunluktan sonra ansızın taştan yeni araç ve gereçlerin yapılmaya başlanması öne sürülüyor. kimilerine göre bu durum insanların eninde sonunda simgesel bir biçimde düşünmeyi, ardıl olayları anımsamayı ve yönergeleri iletmeyi öğrendiği anlamına geliyor. Ama asıl sorun bunun nasıl gerçekleştiği... Dil yalnızca karmaşık bir ussal sorun olmakla kalmayıp, aynı zamanda bedenin yapısıyla ilgili bir sorun niteliği de taşıyor. ( Cumhuriyet BilimTeknik sayı: 491 17 Ağustos 1996) Beyin ağırlığındaki fark, çok kere bazı halkları ve kişileri aşağılama edebiyatının konusu olmuştur. Bazılarını”beyinsiz”, "kuş beyinli" diye nitelerken beyninin küçük olduğunu anlatmak isteriz. Oysa beyin ağırlığıyla zeka arasında doğru orantı yoktur. Beyin hacmi erkeklerde ortalama 1300-1500 santimetreküptür; ama 1050-1800 santimetreküp arası da normal kabul edilmektedir. Çok kere buna iki ünlü yazarın beyin ölçüleri örnek verilir: Fransız Anatole France ve Rus İvan Turgenyev. Rus olanın beyninin hacmi Fransızın iki katıydı. (İnsan, Yapısı ve Yaşamı, A. Smith, s:30) Sanıldığı gibi hayvanlar aleminin en ağır beyni insan beyni değildir. Vücut ağırlığıyla oranı ele alındığında da en ağır beyin insan beyni değildir. Bundan 70 bin yıl önce yaşamış Neanderthal insanı (Avrupa' da Asya’da ve Afrika’da izleri vardır) büyük beyinliydi; ama henüz bizim gerçek atalarımız değildiler.(age S: 22) İnsan ağırlığının yaklaşık ellide biri beyindir. Bu oran bir çok maymunda yirmide birdir. Fil beyni, insan beyninin dört katı kadar ağrdır. Ama insan beyni yetenek bakımından büyük bir ayrıcalık taşır. İnsan beyni, tam 14 milyar hücreli bir yumşak dokudur. 1.35 kg dan biraz daha ağırdır.( İnsan ,Yapısı ve Yaşamı s: 292 ve293) Beyin de en basit hayvanlardan başlayarak yavaş yavaş gelişti. Bizim beynimize bir bakalım. En dipte "beyin sakı" var. Buradan yürek atışı, soluma gibi temel biyolojik fonksiyonlar yönetilir. Onun üzerinde daha sonra gelişmiş olan bölge var. Burada "sürüngen davranışları" diyebileceğimiz davranışlar yer alır: saldırganlık, bölge sahiplenişi, sosyal hiyerarşi gibi. Onun da üzerinde " memeli davranışları taşıyan " limbik sistem" var. Burada karmaşık duygular, yavrulara duyulan sevgi ve onları koruma içgüdüsü vardır. Nihayet en üstte "serebral korteks" bulunur. Burası en gelişmiş işlevleri üstlenmiştir. Analiz yeteneği, hayal gücü, matematik ve müziğin yaratıldığı yer burasıdır. "Görüyorsunuz biz insanlar ne kadar karmaşık yaratıklarız. Bir resmi incelerken beyninizin gelişmiş bölümünü kullanıyorsunuz, ama otomobil sürerken sizi sıkıştırıp önünüzü kesen sürücüyü o anda öldürmek istemeniz, tamamen sürüngen atalarınızdan size kalan bir miras. Denebilir ki bizim günlerimiz, beynimizin bu üst ve alt kat maliklerinin sürekli çekişmesi ile şekilleniyor. Şimdilik maalesef sürüngen yanımız genellikle kazanıyor, ama günün birinde gelişmiş yönümüz ilkel yönümüzü bastırmayı mutlaka öğrencektir... Tabii türümüz o kadar yaşarsa. Beynimiz, esnek bir bilgi bankası olarak yaklaşık on üzeri on dört (1014) bit depolayabiliyor, bundan ötesini kitaplarda depolayabiliyoruz. Bütün bunlar sıralanınca görüyorsunuz ki amibe fark atıyoruz. Yalnız burada hemen bir ufak noktaya parmak basmak gerek. Genellikle evrim analatılırken sanki olup biten herşeyin nihai gayesi insanı yaratmakmış gibi gösterilir. Adeta ".. sürüngenler, kuşlar, memeliler, maymunlar ve... nihayet.. İNSAN !!" tarzında bir anlatım. Tabii bu tamamen yanlış. İnsan, evrim sırasında meydana gelen türlerden yalnızca bir tanesi. Evet, beynini ve yüksek saldırganlığını kullanarak çevresine büyük ölçüde "egemen" olmuş durumda. Ancak, daha önce de değindiğim "insan merkezli" gözlüklerimizi bir an çıkartırsak, bütün bu "başarılarımızın" beraberinde çok yüksek bir fatura getirdiğini, bu faturayı ödemenin de giderek olanaksızlaştığını göreceğiz. Korkarım ki günün birinde "İnsan" bölümü, "Dünya Tarihi" kitabının ortasında 2-3 sayfadan ibaret olacak." Orhan Kural hocaya bir şey eklemek gerek. Hani biraz da kendi türümüzü sevmeyi öğrenmemiz gerekiyor, yoksa "Dünya Tarihi" kitabını yazan da kalmayacak... HEM MERDİVENDEN İNMEK HEM DE SAKIZ ÇİĞ NEMEK. Bellek Diyojen'in belleği gayet güçlüymüş. Bir gün kendisine biri, "En iyi yemek hangisidir?" diye sormuş. Diyojen: "Yumurtadır" demiş. Aradan 15 yıl geçmiş. Aynı adam yine çıkmış karşısına Diyojen'in: "Neyle yenir?" demiş. Ünlü filozof hiç düşünmeden : "Tuzla" demiş(Çetin Altan, Sabah, 13 Kasım 1997, Perşembe)Beceriksiz insanlar için "o, merdivenden inerken sakız çiğneyemez" deriz. Böylece o insanın aynı anda bunlardan birini yapabileceğini ama ikisini birlikte yapamayacağını anlatmak isteriz. Napolyon deyince aklınıza neler geliyor? Benim aklıma hırslı bir fatih, ve "para para para" deyişi geliyor. Belki bir de Moskova seferi. Kısa boyluluğu. Oysa Napolyon, sandığımızdan daha zeki ve becerikliymiş. Aynı anda birkaç işi aksatmadan yürütebilirmiş. Napolyon, tüm bilgileri kafasında belli bir çekmeceye yerleştirdiğini, bir bilgi gerektiği zaman ait olduğu çekmeceyi çekivermekle onu sağladığını söylüyordu. İşte bir bilgisayar insan. Bu alanda bilinenen büyük beceri , kuşkusuz 1887 yılında bir şiiri ezbere okurken aynı anda bir başkasını yazabilen ya da bir yandan şiir okurken bir yandan karmaşık bir matematik problemini çözebilen Fransız psikolog Paulhan' a aittir. (Uzay ve Psikoloji s: 58) Bellek konusunda son çarpıcı örnek Stephen Hawking' dir. Onu tekerlekli sandalyeye mahkum bilgin olarak tanıyoruz. Hani şu ayaklarının gidemediği yere zihniyle uçan deha: Hawking. Çalışma arkadaşlarından biri, Werner Israel (Genel Görecelik kitabını birlikte yazdıkları kuramsal fizikçi) onun belleğinin başarısını, Mozart’ın bütün bir senfoniyi akıldan bestelemesine benzetmekte : " Bu başarı, sanki Mozart' ın tüm bir senfoniyi kafasında taşıyıp bestelemesi gibidir. Son günlerde yapılan bir seminerde müzikteki nota çizgileri gibi kara tahtayı kaplayan karmaşık matematik satırlarını gören herhangi bir kişi bu kıyaslamayı anlayacaktır" (SH, Yaşamı, Kuramı ve Son Çalışmaları s: 140; S.Hawking’in Evreni, s: 25) Kuşkusuz, abartılı öyküler olabilir. Ama şu bir gerçekti; Hawking, ayrıntılı bilgileri hafızasında tutma yeteneği yüksek bir insandı. Öykülerden birine göre Hawking, sekreterine ezberinden tam kırk sayfalık bir denklem dizisi yazdırmış. Bu dizide yaptığı "küçük bir hata" yı yirmi dört saat sonra anımsamış. Benzer bir olay 1983 yılında bir Caltech seminerinde olmuş: Hawking önemli bir denklemin kırk terimli versiyonunu ezbere dikte etmiş. Öğrencileri ve tabi dinleyen herkes çok şaşırmış. Hawking, zaten hep şaşırtıcı bir insan. Asistanı son terimi de yazıp denklemi bitirmiş. Nobel ödüllü meslektaşı Murray Gell- Mann da tesadüfen oradaymış. Asistan noktayı koyduğunda Mann ayağa kalkmış ve Hawking' in bir terimi atladığını söylemiş. Bu gerçek bir öyküdür. Gell-Mann da ezbere çalışan bir dahi idi. (Michael White- John Gribin, S. Hawking Yaşamı Kuramı ve Son Çalışmaları, Çeviren Neziha Bahar, Sarmal Yayınevi, 1993, s:141)

http://www.biyologlar.com/beyin-ve-dil

GENEL PARAZİTOLOJİ

Latince Para: Yanında, Sitos; Beslenme, Logos: Bilim, sözcüklerinden oluşan Parazitoloji bir canlının zararına yaşamaya denir.Medikal parazitoloji ; protozoonlar,helmintler ve artropodları inceler. Bunlardan protozoonlar, canlılar aleminde Protista aleminin yüksek protistler grubunda bulunurlar. Canlılar hücre yapılarına göre prokaryot ve ökaryot olmak üzere iki tiptedirler. Buna göre nükleus zarı bulunmayan, DNA'sı tek zincir halinde olan, mitokondri içermeyen hücrelere prokaryot hücre denmektedir. Basit protistler denen bakteriler ve mavi-yeşil algler prokaryot hücrelerdir. Nukleuslarında belirgin bir zar bulunan, en az üç kromozomları olan ve sitoplazmalarında mitokondri bulunan ökaryot hücre yapışma sahip protistlere ise yüksek protistler denir. Protozoonlar, mantarlar, kırmızı, yeşil ve kahverengi algler yüksek protistlerdir. Parazit, diğer bir canlının üzerinde veya içinde onun zararına olarak yaşayan canlıdır. Parazit bu şekilde kendini korur ve besinini sağlar. Parazitin üzerine adapte olduğu canlıya KONAK denir. Parazitolojinin konusu olan protozoonları protozooloji, helmintleri helmintoloji, artropodları entomoloji bilim dalları incelemektedir. Doğadaki canlılar arasındaki ilişkiler yalnızca parazitlikten ibaret değildir. Farklı canlıların birlikte yaşamasına simbiyoz denir. Simbiyoz yaşamın 3 çeşidi vardır: 1) Mutualismus: Birlikte yaşayan 2 canlı birbirlerine karşılıklı yarar sağlarlar. Buna örnek olarak geviş getirenlerin rumeninde yaşayan kirpikli(ciliata)ler verilebilir. Bu canlılar, konağın yediği sellülozu, salgıladıkları sellülaz ve sellobiyoz adlı enzimleri ile parçalayarak sindirirler ve çoğalırlar. Çok hızlı çoğalma yeteneğinde olan bu protozoonlar ortalama 24 saat yaşar ve bu süre sonunda ölürler. Ölen bu canlıların vücutlarındaki azot ve glikojen konak tarafından sindirilmekte ve konak canlı, gereksinimi olan total nitrojenin yaklaşık. 1/5'ini bu yolla temin etmektedir. 2) Kommensalismus : Birlikte yaşayan canlılardan biri, diğerinin besin artıkları ile beslenmekte, ancak diğerine zarar veya yarar sağlamamaktadır.Örnek olarak insan kalın barsağında yaşayan Entamoeba coli gösterilebilir. 3) Parasitismus: Küçük bir canlının, daha büyük bir canlı üzerinde veya içinde bu canlıya zarar vererek yaşamasıdır. Örnek insan ince barsağında yaşayan Ancylostoma duodenale kan emerek yaşar ve konak canlıya zarar verir. Canlı organizmaların cansız maddeler üzerinde yasayarak gelişmesi olayına saprofit'lik denir. Parazitin konağa gereksinmesine göre: 1) Zorunlu (Obligatuvar) Parazitlik: Bir canlının, yaşamının bir böümünü veya tamamını konakta yaşaması halidir, örnek; Ascaris 2) Fakültatif Parazitlik: Serbest olarak yaşayabilen bir canlının, yaşaması veya evrimi için gerekli olmadığı halde parazit yaşaması halidir.Örnek: Myiasis. Bu hastalıkta, doğada serbest yaşayabilen karasinekler (Muşça domestica), temiz bakılmayan yaralara yumurtalarını bırakır ve yumurtadan çıkan larvalar, yarada yaşayıp gelişebilirler. 3) Aksidental Parazitlik: Gerçekte serbest yaşayan canlının konağa tesadüfen yerleşip hastalık oluşturmasıdır. Örnek myiasis. Parazitlerin konakta yaşadıkları süreye göre 1) Geçici Parazitlik: Parazitin beslenmek, ya da herhangi bir şekilde faydalanmak üzere, bir süre için konakta bulunmasıdır. Örnek: Kan emici artropodlar. 2) Kalıcı Parazitlik: Parazitin konak vücudunda uzun süre yaşamasıdır. Bu, periyodik ve devamlı olmak üzere iki türlü olur: a) Periyodik Parazitlik: Parazitin evriminin bir döneminde konakta parazit olarak yaşamasıdır. Örnek, çengelli solucanların larvaları toprakta serbest olarak bulunur, buna karşılık erişkinleri insanda parazit yaşar. Olgunlaşmamış şekilleri parazit, erişkinleri serbest yaşayan canlılar da vardır ki bunlara protelien parazit adı verilir, örnek: Myiasis etkenlerinden Gastrophyius equi ve Hypoderma bovis'in larvaları at ve sığırlarda parazitlik yaparlar. b) Devamlı Parazitlik: Parazitin yaşamı boyunca parazit olarak yaşamasıdır. Örnek: Bit ve uyuz böceği. Parazitin yerleştiği organ ve konağa göre: 1) Özel (Spesifik) Parazitlik: Parazitin belli bir konağın belli organlarında parazitlik yapmasıdır. Örnek Taenia saginata, Ancylostoma duodenale insan ince barsağında yaşayan özel parazitlerdir. 2) Gezici (Erratik) Parazitlik: Parazitin her zaman bulunduğu dokudan veya boşluktan başka bir yerde bulunmasıdır. Örnek olarak Ascaric lumbricoides'in ince barsaklar yerine safra yolları, mide, karaciğer ve diğer organlarda bulunması verilebilir. 3) Şaşkın (Egare) Parazitlik: Parazitin kendisi için konak olan türden farklı türde bir canlıda bulunmasıdır. Örnek Fasciola hepatica koyun paraziti olan bir trematoddur. Ancak bazen insanda da bulunabilir. Canlılar çoğalmaları ve büyümeleri esnasında morfolojik ve fizyolojik değişikliklere uğrarlar.Değişikliklerin tümüne evrim denir. Bazı parazitlerin evrimlerini tamamlamaları için bir konak yeterlidir. Bunlara monoksen parazitler adı verilir. Örnek: A. lumbricoides. Bazı parazitlerin evrimlerini tamamlıyabilmeleri için ayrı ayrı ve biri diğerinden farklı konaklara gereksinmesi vardır. Bu parazitlere Heteroksen Parazitler adı verilir. Bu parazitlerde 2 çeşit konak vardır: 1-Son konak (kesin konak): Parazitin olgun hali yani genita organları faaliyette bulunan veya eşeyli üreyen şeklini barındıran konaktır. 2- Arakonak: Parazitin larva şeklidir, yani henüz erişkin hale gelmemiş şekillerinin yaşadığı konaktır. Vektör bir omurgalıdan diğer omurgalılara parazit taşıyan artropod veya omurgasız hayvana denir. Biyolojik vektör:Vektör parazitin aynı zamanda ara konağı ise denir Mekanik vektör :Paraziti vücudunun dış yüzeyi ile taşır ve bulaştırır. PARAZİTLERDE ÜREME VE ÇOĞALMA Üç gruba ayrırarak incelenir. A. Protozoonlar: Ökaryot hücreye sahip yüksek protistlerdir. 1-Aksüel üreme: a) İkiye bölünme : Ana hücrenin 2 ye ayrılması ve 2 yavru hücre oluşturmasıdır b) Tomurcuklanma : Ana hücrede olan küçük bir çıkıntıdan yeni bir yavru oluşmasıdır. c) Şizogoni : Bir çok bölümlere ayrılan çekirdeğin etrafına protoplazma çevrilerekyeni bireyler oluşmasıdır. 2-Seksüel üreme: a) Sporogoni : Erkek ve dişi bireyin (mikro ve makrogametosit, mikro ve makrogamet) birleşmesiyle zigot oluşması ve daha sonra bunun bölünmesidir. b) Konjugasyon : İki bireyin genetik materyel alışverişidir. B. Helmintler: Helmintler vücut yapılarına göre 4 gruba ayrılırlar: 1-Trematodlar: Tek halkadan oluşan yassı helmintlerdir. Şistozomalar dışındaki bütün türler hermafrodittirAyrıca trematodların larva şekillerinde pedogenesis adı verilen tomurcuklanma ile üreme şekli de vardır. Yumurtadan çıkan parazite miracidium adı verilir. Bu mirasidyum ara konağa girer ve orada Sporokist haline döner. Bu kistin içindeki tomurcuklanma işlevi sonucu bir tek yumurtadan çok sayıda larva oluşur. 2- Cestodlar: Vücutları enaz 3 segmentten oluşan yassı helmintler olan sestodlar, seksüel sıralı hermafroditizmle çoğalırlar. Ayrıca tomurcuklanma ile boyun bölgesinden yeni halkalar oluşur 3- Nematodlar: Eşeyli üremedir. Erkek ve dişi ayrı bireylerdir ve yaşamları boyunca aynı cinsiyette kalırlar. Hepsinin evriminde 3 şekildedir. a-Yumurta b- Larva c- Erişkin şekildir. 4- Annelidalar: Sülük adıyla tanınan parazitlerdir. Gerçek hermafrodittirler. C. Arthropodlar: Eklem bacaklılar adıyla tanımlanan hayvanlardır. Erkek ve dişileri ayrı bireylerdir. PARAZİT ENFEKSİYONLARININ BULAŞMA ARAÇLARI 1- Besinler: Kirli besinler parazitlerin kist. yumurta ve larvalarım taşırlar. 2-Su: içme sularına pis suların karışması. 3- Toprak: Parazitler toprağa değen çıplak deriden girebilirler. 4- Deri: Parazitler vücudun çıplak kısımlarından ve eller aracılığı ile ağızdan girerler. 5- Eşya ve aletler: Çamaşırlar, yatak takımları,özellikle çocuklarda oyuncaklarla 6-Arthropodlar: Bu iki yolla olur: a) Mekanik Bulaşma: Taşıma yolu ile (karasinek). b) Biyolojik Bulaşma: Konak olan artropodun kan emerken bulaştırır. PARAZİTLERİN PATOJEN ETKİLERİ 1-Soyucu ve sömürücü etki: Parazitler gereksinmeleri olan besini, bulundukları organdan, barsak boşluğu, hücre veya dokudan veya kandan sağlarlar. 2-Toksik etki: Parazitlerin endo ve ekzo toksinleri, hücre ve dokularda etkisini gösterir. Çeşitli parazitler kanın pıhtılaşmasını durduran. eritrositleri eriten, eozinofili ve lökositoza neden olan çeşitli kimyasal maddeler salgılarlar. 3-Travmatik etki: Parazitlerin kendileri veya yumurtalarının çeşitli organelleri travmatik etki yaparlar. Çeşitli ağız organelleri, artropod'ların hortumları, dikenli yumurtası olan trematod'lar devamlı olarak dokularda yırtılmalara ve kanamalara sebep olurlar. Böyle durumlarda özellikle barsak boşluğunda yaralar oluşur, floraya dahil mikroorganizmler vücut içine girebilirler . 4-Mekanik etki: Parazitler çeşitli organlar üzerinde basınç ve tıkama gibi mekanik etkiler yaparlar. Örneğin, barsakta bir araya gelerek yumak oluşturan ascarisler barsaklarda tıkanmaya yol açabildikleri gibi Ductus choledocus'a girerek safranın barsağa akmasına engel olabilirler. 5-İrritatif (tahriş edici) etki:Organizmaya yabancı cisimlerin yaptıkları reaksiyonlara benzer. Parazitin etrafında iltihap reaksiyonu oluşur. Bu reaksiyon hayati önemi olan bir organda ise kötü sonuçlar doğurabilir. Örneğin Entamoeba histolyctica karaciğerde veya beyin dokusunda abse veya meningoansefalit iltihabi olaylara neden olur ve ölüme kadar yol açabilir. 6-Litik ve allerjik etki: Bazı parazitlerin kollagenaz, mukopolisakkaridaz, proteinaz gibi enzimleri vardır ve bu enzimlerle dokularda erimeye neden olurlar. Allerjik etki ise parazitin kendi vücuduna karşı veya onun salgılarına karşı oluşan reaksiyon sonucu oluşur. KONAKLARIN-PARAZİTLERE KARŞI GÖSTERDİĞİ REAKSİYONLAR Konak, vücuduna giren parazite karşı çeşitli reaksiyonlarla cevap verir. Bu cevap 2 gurupta incelenir: A- Fonksiyonel reaksiyonlar: 1-Semptomatoloji, klinik 2-İmmun cevap (bağışıklık, anafilaksi, allerji) B- Somatik reaksiyonlar: 1-Hücresel reaksiyonlar(fagositoz) 2-Dokusal reaksiyonlar (iltihap, metaplazi, hiperplazi, neoplazi) PARAZİT HASTALIKLARINA KARŞI DİRENÇ Parazitlere karşı biri doğal bağışıklık ve sonradan kazanılmış bağışıklık olmak üzere 2 türlü direnç oluşur. 1-Doğal direnç: insan ve bazı hayvan türlerinin çeşitli parazitlere karşı direnci vardır, örnek, insan kuş malaryasına dirençlidir. Bu tip dirençte konağın, o parazit veya onun ürünleri ile önceden teması olmaz. Doğal direncin oluşumunda rol oynayan faktörler ; a) Vücudu örten deri ve mukozalar: Parazitin vücut içine girmesine engel olabilecek yapıya sahiptirler.Midedeki asit salgısı bir çok parazitin ölmesine neden olacak güçtedir ve bu nedenle hastalık oluşmasını engeller, örneğin, E histolytica'nın trofozoit şekilleri mide suyunda harabolur ve hastalık oluşmaz. Ancak bazı parazitlerin buna karşı savunması vardır ve kist şekilleri mide suyundan etkilenmez. b) Kan ve vücut sıvılarının parazit öldürücü etkisi: Kanda bulunan non-spesifik savunma maddeleri ve fagositler parazitleri tahribederek hastalık yapmalarım engellerler. c) Vücut ısısı: Bazı parazitler belli sıcaklıktaki vücut ısılarında yaşayabilirler d) Beslenme tarzı: Proteinden zengin besinlerle beslenenlerde antikor oluşumu kolay olmakta ve kişinin direnci artmaktadır. e) Hormonlar: Bazı hormonların azlığı veya fazlalığı yani hormonal dengenin bozulması konağın direncinin kırmakta ve hastalık oluşmasını kolaylaştırmaktadır, örnek, Diabetes mellitus enfeksiyonlara direnci azaltmakta,bunun sonucu kolayca enfeksiyon oluşmakta ve oluşan enfeksiyon çok güç iyileşmektedir. Ayrıca açlık, aşırı yorgunluk, başka hastalıklar ve psikolojik nedenler, doğal direncin düşmesine ve parazitlerin kolayca yerleşmesine neden olur. 2-Kazanılmış bağışıklık: Konağın daha önce parazitin kendisi veya onun ürünleri ile karşılaşması sonucu ortaya çıkan bir dirençtir. Burada parazite karşı antikorların ve hücresel cevap oluşur. Bu, 2 yolla olur: A. Aktif Bağışıklık Konağın kendisinin oluşturduğu bağışıklıktır. Bu tür bağışıklık yavaş yavaş oluşmakta ve uzun süre devam etmektedir.Geçirilen enfeksiyonlar veya aşılamalarla elde edilir. Paraziter enfeksiyonlarda aktif bağışıklık 2 türlü oluşmaktadır: a) Reenfeksiyona karşı bağışıklık; konağın bir enfeksiyonu geçirdikten sonra aynı türdeki parazit enfeksiyonuna karşı dayanıklılığıdır. Örnek, şark çıbanı çıkaranlar hastalık iyileştikten sonra bir daha aynı hastalığa yakalanmazlar. b) Süperenfeksiyona karşı bağışıklık (premunisyon bağışıklığı); konağın vücudunda enfeksiyon devam ettiği sürece aynı parazit türüyle tekrar enfekte olmamasıdır. Örnek, insan sıtma hastalığına yakalandığında, plasmodium vücutta bulunduğu sürece bir başka plasmodium ile enfeksiyona dirençlidir. B. Pasif Bağışıklık Başka bir tür canlının vücudunda oluşmuş olan antikorların hastaya veya hastalanması muhtemel kişiye verilmesidir. Hızla oluşur, fakat 2-3 haftada etkisiz hale gelir. Anneden fötusa plasenta yoluyla veya emzirme sırasında sütle geçen antikorlar bebeği bir süre enfeksiyonlardan korurlar. PARAZİT ENFEKSİYONLARINDA KLİNİK BELİRTİLER Bir parazitin hastalık belirtisi gösterebilmesi o parazitin türüne, vücuda giriş yerine, vücut içinde ve dokulardaki göç durumuna, yerleştiği sisteme veya organa, dokularda meydana getirdiği patolojik bozukluklara bağlıdır.Genel olarak her parazit hastalığında hastalık belirtilerinin ortaya çıkması için az veya çok, bir sürenin geçmesi gereklidir ki buna kuluçka (enkübasyon) dönemi denir.Parazitozlarda hastalık belirtileri genel belirtiler ve lokal belirtiler olmak üzere 2 grupta incelenir: 1-Genel Belirtiler: a) Ateş yükselmesi, b) Nabız değişiklikleri, c) Sinir sistemi bozuklukları: Baş dönmesi, kusma, hıçkırık, baş, bel ağrıları, uyuklama veya uykusuzluk, çırpınmalar, sayıklamalar şeklinde görülebilir. d) Deri ve mukozalarda döküntüler: özellikle sistemik hastalık yapan parazitler olmak üzere, çeşitli parazitozlarda, deri ve mukozalarda bir çok lezyon oluşur ve bunlar bazan hastalığın tanısında çok yararlı bilgiler verirler. Bu lezyonlar makul, papül, tüberkül, ürtiker, nodul, vezikül, bul, püstül, keratoz ve hiperkeratoz, kabuk, yara, ülser şeklinde olabilir. e) Kan değişiklikleri: Kandaki değişiklikler, parazitlerin kan yapıcı dokulara etkisi sonucu kan elemanlarında veya serumda bileşim değişikliklerine neden olabilirler. 2-Lokal belirtiler: Parazitin yerleştiği sistem veya organa göre ortaya çıkar. Örneğin, sindirim, ürogenital, solunum sistemleri ile ilgili belirtiler görülebilir. PARAZİTOZLARDA TANI Parazitozların tanısında klinik belirtiler yalnız başına yeterli değildir. Çünkü bu belirtiler birçok diğer hastalıkta da görülebilir. Bu nedenle hastalığın etkeni olan parazitin veya onun evrim dönemlerinden birinin görülmesi önemlidir. Bunun saptanamadığı vakalarda ise indirekt tanı yöntemlerine başvurulur. Ayrıca mümkün olduğu durumda parazitin kültürü yapılarak etkenin izolasyonuna çalışılır. A. Hastalık etkenini veya onun evrim dönemlerinden birinin görülmesi amacıyla kullanılan yöntemler ve muayene maddeleri şunlardır: 1-Kan 2-Dışkı 3-İdrar: 4- Deri kazıntısı: 5-Vagina salgısı 6-Doku sıvılan 7-Ponksiyon sıvıları 8-Balgam 9-Duodenum salgısı 10-Biyopsi materyeli 11-Otopsi materyeli B. Yukarda sayılan materyel, uygun olgularda kültür ortamlarına ekilir ve parazitin izolasyonuna çalışılır. C. Serolojik yöntemlerle tanı konulabilir. D. Deri testleri: Geç aşırı duyarlılık esasına dayanan testlerdir.

http://www.biyologlar.com/genel-parazitoloji

Sistematiğin Yöntemleri

Böylesine çok sayıda türe sahip hayvanları belli bir sistem içinde sınıflandır­mak oldukça zordur. Yaşadıkları yere ve yaşam biçimlerine göre, su hayvanları, kara hayvanları, parazitler, parazit olmayanlar, kanatsız, kanatlı gibi yapay sınıflandırmalar yapmak olasıdır. Bu tür sınıflandırmalar belli bir amaca yönelik olarak yapılabilir. Ancak aynı sistematik kategori içinde yer alan hayvanların suda ve karada yaşayanları olduğu gibi, kanatlı ya da kanatsızı, parazit ya da parazitik olmayanı da olabilir. Bu ne­denle sistematikte daha başka kriterlerin ele alınması kaçınılmazdır. Linne ve Ray rüzgarı ile başlayan sistematik akımı, daha sonra Darwin ve onu izleyenler tarafından daha değişik yönlere kaymış, filogenetik açıdan belli bir dereceye gelen hayvanları bir çatı altında toplamaya çalışılmıştır. Aynı çatı altında yaşayanlar için ne denilir? Akla hemen aile gelirse de daha da geniş kapsamda bunun adı akrabalar olur. O halde akrabalık derecesi yakınlığı da sınıflandırmada önemli bir ölçütü oluşturmalıydı. Jeolojik zaman aralığı içinde bir organizmadan daha başka organizmalar gelişmişse, en sonuncuda daha öncekilere ait izlerin bulunması da doğal olacaktır. Bu­nun gibi en sonuncuya doğru belli bir yönde (ilerleme ya da gerileme) gelişmenin de olması olasıdır. Akrabalık ilişkilerinin araştırılması günümüzde bir anlamda morfolojik özelliklere dayandırılarak yapılmaktadır Uzun yıllar akrabalık ilişkilerini belirlemek için değişik yöntemler denenmiştir. Çok duyarlı fizyokimyasal tepkimeler (elektroforez ve kağıt kromatoğrafisi gibi), ya da aynı zamanda genetik, gelişim fizyolojisi ve etholojik yöntemler de kullanılmıştır. Bu gibi deneyimler, özellikle tür gruplarını belirlemede ol­dukça yararlı sonuçlar elde edilmesine neden olmuştur. Ama hayvanlar aleminin ayrıntılı bir sınıflandırmasının yapılması, akrabalık ilişkilerinin incelenmesi ve bunun değerlendir.

http://www.biyologlar.com/sistematigin-yontemleri

Bal Arılarının Taksonomisi, Vücut Yapıları & Gelişme Dönemleri

Bal Arının Taksonomisi Dünyada 100.000 dolayında böcek türü taksonomik olarak sınıflandırılmıştır. Bu 100.000 tür içinde 23.000 dolayında arı türü bulunmaktadır. Bal arıları evrimleri süresince diğer böcek türlerinden farklılık göstererek kendilerine has morfolojik ve anatomik yapılarını geliştirmişlerdir. Örneğin bal arılarında polen toplamaya yarayan polen sepetçiklerinin oluşması, nektar ve polenle beslenmeye geçiş bu farklılaşmanın en tipik örnekleridir. Hayvanlar aleminin böcekler sınıfında yer alan bal arısının taksonomisi aşağıda verilmiştir. Alem (Kingdom) : Hayvanlar (Animalia) Şube (Phylum) : Eklembacaklılar (Arthropoda) Alt şube (Subphylum) : Antenliler (Antennata) Sınıf (Class) : Böcekler (Insecta) Takım (Order) : Zar kanatlılar (Hymenoptera) Familya (Family) : Arılar (Apidae) Cins (Genus) : Bal arıları (Apis) Tür (Species) : Bal arısı (Apis mellifera) Apis cinsi içinde "Batı" bal arısı olarak adlandırılan Apis mellifera dışında 3 tür daha bulunur ki bunlar "Doğu" bal arısı türleri olan; Apis cerana, Apis dorsata ve Apis florea'dır. Dünya bal üretiminde A. Cerana'dan kısmen yararlanılırken üretimin tamamına yakın kısmı A. mellifera kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Diğer 2 tür ise kovana alınamamış olup doğal yuvalarda tek bir petek üzerinde yaşamaktadırlar. Arı taksonomisinde türden sonra ırklar yer almaktadır. Örneğin Anadolu ırkı, Apis mellifera anatolica olarak ifade edilir. Arının Vücut Yapısı Genel morfolojik yapısı bakımından diğer böceklere benzemekle birlikte, arının vücudu yumuşak yapıda olan yoğun bir kıl örtüsü ile kaplıdır. Arının vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Başta gözler, duyargalar ve ağız parçaları bulunur. Baş, vücudun ikinci kısmı olan göğüse ince oynak bir boyunla bağlıdır. Göğüs ve karının dış kısmı segment denilen halkalardan oluşur. 1. Baş Arılarda baş önden bakıldığında bir üçgeni andırır. Başta; gözler, duyarga ve ağız parçaları bulunur. Gözler bir çift bileşik (petek) göz ile üç adet basit gözden ibarettir. Basit gözlerin her biri binlerce küçük üniteden oluşmaktadır. Bileşik göz; ana arıda 3.000, işçi arıda 4.000 ve erkek arıda 8.000'den fazla gözcüğün birleşmesinden meydana gelmiştir. Gözün her bir ünitesi bakılan cismin küçük bir kısmını görür ve bu görüntüler birleştirilerek cismin görüntüsü tamamlanır. Arılarda koku, tat ve dokunma-hissetme duyularını algılayan bir çift duyarga (anten) başta bulunmaktadır. Bu duyargalar oldukça kuvvetli kaslar yardımıyla her yöne hareket etme kabiliyetine sahiptirler. Duyargalar dişilerde 12, erkeklerde 13 halkadan meydana gelmiştir. Duyargalar içerisinde bulunan sinir uçları sayesinde arılar duyularına ek olarak rüzgar hızını ve hava sıcaklığını da algılayabilmektedirler. Arıların duyargaları o kadar hassastır ki 2 km mesafeden balın kokusunu algılayabilirler. Arılar; üst dudak, üst çene, alt çene ve alt dudak olmak üzere dört kısımdan meydana gelen yalayıcı-emici ağız tipine sahiptirler. Alt çeneleri yardımıyla koparıcı özellik gösterirler. Alt çene ve alt dudak birlikte uzanarak hortum şeklindeki “probozis”i oluştururlar. Probozis ve bunun uzantısındaki dil sıvı gıdaların alınmasını sağlar. Dil uzunluğu, arı ırkına göre değişmekle birlikte 6-7 mm arasındadır. Arının, üzeri kıllarla kaplı bulunan dil kısmı iç içe geçmiş sert halkalardan oluşur. Bu halkalar arasında zarımsı, dar ve tüysüz kısımlar vardır. Bu yapısından dolayı dil gerektiğinde uzayıp kısalabilme özelliğine sahiptir. Beslenme işlemi bittiğinde probozis kıvrılıp başın arka kısmına katlandığında dil eski haline nazaran oldukça kısa görünmektedir. İşçi arılar üst çenelerini polen almak, petek yapımında mum işlemek, herhangi bir şeyi tutup kavramak gibi işlerde kullanırlar. Arılarda hortum (dil) nektar, bal, şurup veya su gibi sıvı besinleri almak için kullanılır. Dil, arının emme işlevini yerine getiren organıdır. Baş, iç yapı itibariyle de önemli salgıların üretildiği kısımdır. İşçi arıların yutak üstü salgı bezleri genç yaşta arı sütü, daha ileri ki yaşlarda baldaki sakarozu parçalayan enzimleri salgılarlar. Çenede bulunan salgı bezleri ana arıda ana arı feromonunu, işçi arılarda ise alarm feromonunu salgılar. 2. Göğüs Arılarda göğüs hareketi dört segmentten meydana gelmiştir. Karnın ilk halkası göğsün son halkasıyla birleşmiştir. Göğüste bulunan üç segmentte her birinden bir çift olmak üzere, üç çift bacak ve iki çift kanat bulunmaktadır. Bu nedenle göğüs arının hareket merkezi olup güçlü kaslarla doludur. Bacaklar, arının hareket etmesini sağlaması yanında başka görevlere de sahiptirler. Öndeki bir çift bacak baş ve antenlerin temizliğini yapmada kullanılır. Orta bacaklar daha ziyade dayanmayı-tutunmayı sağlar. Aynı zamanda polenin göğüsten ve ön bacaklardan arka bacaklara aktarılmasını ve polen sepetine doldurulmasını sağlar. Üzerindeki sert tüyler nedeniyle bunlara "fırça" da denilmektedir. Arka bacaklar üzerinde bulunan polen sepetçiği polenin kovana taşınmasında kullanılır. Bal arılarında iki çift kanat bulunur. Kanatlar, çok ince zardan yapılmış olup kitinleşmiş damarlarla desteklenmiştir. Ön kanatlar, arka kanatlardan daha geniş, daha uzun ve daha damarlı olmakla birlikte uçuşta ikisi birlikte çalışmaktadır. Kanatlar uçmanın dışında uçuşu yönlendirmeyi de sağlarlar. Arılar kanatlarını kullanarak havada belirli bir noktada sabit kalabilmekte, uçuş yönlerini değiştirebilmekte ve ani olarak çeşitli yönlere dönüş yapabilmektedir. 3. Karın Arıların karın (abdomen) kısmında mide, bağırsak ve üreme organları gibi iç organlarla, balmumu, zehir ve nasanof salgı bezleri ile iğne bulunur. Bal arısı larvasında 10 adet abdominal segment vardır. Fakat birinci abdominal segment göğüsle birleşir ve ergin arıda 9 segment bulunur. Son karın segmentleri de iç içe girerler ve böylece işçi ve ana arıda 6 segment varmış gibi görünür. 8., 9.,10. segmentler küçülerek 7. segment içerisine gizlenmiştir. İşçi arıların 4, 5, 6 ve 7. karın halkalarında her birisinde sağlı-sollu bir çift mum salgı bezi (balmumu aynası) bulunur. İşçi arı hayatının balmumu yapma döneminde kalınlaşarak mum salgılama yeteneğini kazanır. Mum, sıvı olarak aynalar üzerine salgılanır ve mum ceplerinde katılaşarak küçük pulcuk haline geçer. Arılar, zincirleme birbirine tutunarak özel hareketlerle balmumu salgılarlar. Ayaklar yardımıyla ağıza götürülen balmumu pulcukları orada yumuşatılarak yoğrulmakta ve böylece petek gözlerinin yapımında kullanılmaktadır. Mum salgılama dönemini tamamlayan işçi arılarda mum salgı bezleri dumura uğrayıp birer sıra hücre tabakasına dönüşürler. İşçi arıların 7. abdominal segmentinin iç yüzeyinde ve sırt halkasının ön kenarına yakın kısmında büyük hücrelerden oluşan koku bezi (nasanof bezi) bulunmaktadır. İşçi ve ana arıda abdomenin sonunda iğne bulunur. İğne, iğne odacığından çıkan ince, sivri uçlu bir savunma organıdır. İşçi arıların iğnesi geriye doğru çentiklidir. Bu yüzden işçi arı sokmak üzere iğnesini bir yere batırdığında geri çekemez ve bunun sonucunda organını kaybederek ölür. Büyük halini görmek için resmin üzerine tıklayın H: Baş, Th: Göğüs, Ab: Karın, E: Bileşik göz, Ant:Anten, Lm: Labrum, Lb: Labium Md: Mandibula, Mx: Maksilla, Prb; Probobsis, Gls: Glossa (Dil), Tg: Tergit, W2 : Ön kanat, W3 : Arka kanat, Sp: Stigma, L1 : Ön bacak, L2 : Orta bacak, L3 : Arka bacak, Stn: Sternit C- Arının Biyolojik Gelişme Dönemleri Bal arıları yaşama bir yumurta olarak başlarlar. Ana arının petek gözlerine yumurtladığı döllenmiş yumurtalardan işçi arılarla ana arılar, dölsüz yumurtalardan ise erkek arılar meydana gelir. Bir arının gelişmesinde yumurta, larva ve pupa olmak üzere 3 farklı gelişme dönemi vardır. Arılarda yumurtadan ergine toplam gelişme dönemi; ana arıda 16, işçi arıda 21 ve erkek arıda da 24 gündür. 1. Yumurta Arı yumurtası, silindir şeklinde, uçları yuvarlak ve uzun ekseni boyunca eğri bir dışbükey görünümündedir. Petek üzerinde işçi arı yetiştirmek için yapılmış gözler (hücreler) küçük, erkek arı yetiştirmek için yapılanlar ise büyüktür. Ana arı, büyük göze dölsüz, küçük göze döllü yumurta bırakır. Yumurta, petek gözüne bırakıldığı zaman dikey konumdadır. Dikey konumda bırakılan yumurta yavaş-yavaş yana eğilerek üçüncü günün sonunda petek gözünün tabanında tamamen yatay bir konuma girer ve larvaya dönüşür. Bu özellikten faydalanarak petek gözündeki yumurtanın kaç günlük olduğu kolayca anlaşılır. Tüm arı bireylerinde yumurta dönemi 3 gündür. 2. Larva Bal arısı larvası gelişme dönemlerinde renk, şekil, hacim olarak çok hızlı ve önemli değişiklik gösterir. Bu dönemde vücudu oluşturan halkalar üzerinde gözenekler bulunur ve başta ağız parçaları oluşmuştur. Larva dönemine geçmeden az önce işçi arılar, yumurtanın yanına arı sütü koymaya başlamışlardır. Larvanın çıkışıyla birlikte göze oldukça fazla miktarda arı sütü bırakılır. Larva, yumurtadan çıktığı an arı sütü ile beslenmeye başlar. Bütün arı bireyleri larva döneminin ilk üç gününde 5-15 günlük işçi arılar tarafından salgılanan arı sütüyle beslenirler. Larvaya verilecek arı sütünün ölçüsü ve kalitesi bireylere göre değişir ve en çok arı sütünü ana arı larvaları tüketir. Ana arı larvaları, bütün larva dönemi boyunca işçi arı larvalarına göre, daha sık ve daha zengin arı sütüyle beslenirler. Döllü yumurta, bu beslenme farklılığından dolayı işçi veya ana arı olarak farklı bireyler şeklinde gelişebilmektedir. Yani döllü yumurtalardan meydana gelecek ferdin işçi veya ana arı olması onun larva dönemindeki beslenme şekline bağlıdır. 3. Pupa 6 günlük larva döneminde 5 kez gömlek değiştiren larva pupa dönemine girer. Yumurtadan itibaren 8. günün sonunda işçi arı larvası içeren gözün ağzı mühürlenir. Larva 9. gününde başındaki özel bir bezden salgıladığı salgıyı kullanarak bir kozaya dönüşür. Larva, 10. gününde bu kozasında hareketsiz olarak durur. Bu devre prepupa (pupa öncesi) devresi olarak adlandırılır. Prepupa 11. günde pupa olur. Pupa dönemi prepupa dönemiyle birlikte ana arıda 7, işçi arıda 12 ve erkek arıda ise15 gündür. Basit olarak arının; yumurta ve larva dönemi açık yavru, pupa dönemi de kapalı yavru olarak adlandırılır. Ana arı, işçi arı ve erkek arı için toplam açık yavru dönemi sırasıyla 8.5, 9 ve 9.5 gün olup benzer sıra içinde kapalı yavru dönemleri ise 7.5, 12 ve 14.5 gündür. Kapalı yavru dönemi süresinin erkek arılarda daha uzun olması özellikle varroa mücadelesi yönünden önem arz eder. Bu süreye bağlı olarak varroa, işçi arı kapalı yavru hücrelerine göre erkek arı kapalı yavru hücrelerinde daha fazla nesil üretir.

http://www.biyologlar.com/bal-arilarinin-taksonomisi-vucut-yapilari-gelisme-donemleri

Kapalı tohumlular

Alem: Plantae - Bitkiler Şube: Magnoliophyta - Kapalı tohumlular Sınıflar Liliopsida - Bir çenekliler Magnoliopsida - İki çenekliler Kapalı tohumlular (Magnoliophyta) ya da çiçekli bitkiler, bitkiler aleminin çoğunluğunu kapsayan bir şubedir. Kara bitkileri içindeki en önemli topluluğu, "çiçekli bitkiler" oluşturmaktadır. Yeryüzünün en gelişmiş ve baskın bitkileridir. Morfolojik olarak, ot, çalı gibi değişik formları bulunur. Kapalı tohumluların en belirgin özelliği farkılaşmış çiçekleri ve meyveleridir. Tohum taslakları kapalı bir odacık içinde geliştiği için bu gruba "kapalı tohumlular" denilmiştir. Açık tohumlulardan şu özellikleriyle ayrılırlar: Tohum taslakları tek veya çok sayıda meyve yaprağıyla çevrili bir odacık içindedir. Sekonder odunlarında trakeidlerle birlikte trakeler de bulnur. Çiçekler genellikle hermafrodit olup, hem erkek hem dişi organ aynı çiçek üzerinde bulunur. Çiçek örtü yaprakları (periant), çanak yaprak (sepal) ve taç yaprak (petal) şeklinde farklılaşmıştır. Dişi organda (pistil), ovaryum, stigma ve stilus gibi farklılaşmış kısımlar bulunur. Terim Bilgisi Uluslararası bitki bilimsel adlandırma kuralları, familya basamağının üstünde yer alan basamakların adlandırılmasında seçim serbestliği tanır ve bahsi geçen kuralların 16. maddesi, tanımlayıcı ya da içerilen bir cinse bağlı tanıtıcı (jenerik) adlara izin verir. Dolayısıyla, kapalı tohumluların da bölüm olarak adlandırılmasında geçerli olan ve birbirinin yerine kullanılabilen çeşitli bitki bilimsel adlar bulunmaktadır; bunlar şöyle sıralanabilir: Tanımlayıcı Adlar: Angiospermae: "Kapalı tohumlular" terimi ile çok yakın anlam benzerliği taşıyan ve tanımlayıcılık açısından en çok tercih edilen ad. Anthophyta: Türkçe karşılığı "çiçekli / çiçek açan bitkiler" olan ve tanımlayıcılık açısından ikincil olarak tercih edilen ad. Cinse bağlı tanıtıcı Ad: Magnoliophyta: Fransız doktor ve botanikçi Pierre Magnol'ün (1638-1715) soyadına atıfta bulunarak adlandırılan Magnolia cinsi ve bu cinsin üyesi olduğu Magnoliaceae familyasının adlarından türetilmiş olan ve kapalı tohumluların bilimsel adlandırılmasında çok sık tercih edilen isim. Kapalı tohumlular (Angiospermae), tohumlu bitkilerin iki topluluğundan biridir; diğer topluluğu ise Açık tohumlular (Gymnospermae) oluşturur. Kapalı tohumluların en çok tür sayısı bulunan familyaları şunlardır: Orchidaceae (orkideler); yaklaşık 25.000 tür Asteraceae ya da Compositae (papatyagiller); yaklaşık 20.000 tür Fabaceae ya da Leguminosae (baklagiller); 17,000 tür Rubiaceae (kökboyaları); yaklaşık 13,183 tür Poaceae ya da Gramineae (buğdaygiller): yaklaşık 9,000 tür Euphorbiaceae (sütleğengiller); yaklaşık 5,000 tür Malvaceae (ebegümecigiller): yaklaşık 4,300 tür Cyperaceae; yaklaşık 4,000 tür Araceae (Yılanyastığıgiller); yaklaşık 3700 tür

http://www.biyologlar.com/kapali-tohumlular

Eumetazoa (Gerçek Çok hücreliler) hakkında bilgi

Üst alem: Eukaryota Alem: Animalia Alt alem: Eumetazoa (Butschli, 1910) Radiata - Işınsal simetrili hayvanlar Protostomia - İlkin ağızlılar Deuterostomia - İkincil ağızlılar Gerçek dokusu olan hayvanlar (Eumetazoa), biyolojik sınıflandırmada, süngerler hariç, bütün ana hayvan gruplarını kapsayan bir kümedir. Eumetazoanlar, gerçek dokuları bulundururlar ve hücre tabakalarında bir embriyonun gastrula safhasına kadar giden bölümlerine sahiplerdir. Mesozoanların ve Placozoanların tartışmalı konu olmasıyla kümeye dahil edilmezlerBazı filogenetikçiler başka görüşleri iddia etse de, genetik çalışmalar ve bazı karakteristik özellikler, koanositlerin, süngerler ve metazoanlarda aynı kökenli olduklarını göstermiştir. Eumetazoanlar hayvanlar alemi sınıflandırmasında Lynn Margulis ve K. V. Schwartz tarafından, Radiata ve Bilateria olarak (süngerler hariç) ikiye ayrılmıştır. Süngerler, Placozoanlar ve Mesozoanlar, Eumetazoa'nın taksonları olarak alt alem olarak tanımlanırlar. Metazoa bu kümenin yerine de kullanılsa da, bütün hayvanları tanımlamaya yetmez. 1- Radiata Cnidaria - Hidralar, denizanaları, mercanlar Ctenophora - Taraklılar Trilobozoa - Işınsal simetrili canlılar ya da Radial Simetrili Canlılar (Radiata); hayvanlar aleminde bir üst şubedir. Radyal simetri gösteren canlıların vücutlarından diklemesine geçen bütün düzlemler, vücudu eşit iki parçaya ayırır. Doku düzeyinde organizasyon vardır. Hücreler arası iletişim, hücre bağlantıları ile sağlanır. Radyal simetri, sesil (bir yere bağlı) yaşayan canlıların savunma ve beslenmesi için idealdir. ----Cnidaria Knidliler veya Sölenterler (Cnidaria), büyük çoğunluğu denizlerde, birkaç türü tatlı sularda yaşayan, doku içeren bir hayvanlar alemi şubesidir. Vücutları radyal simetrilidir. Ayrı veya koloni halinde yaşarlar. Hayat evrelerinde belirgin bir polimorfizim görülür. Tipik Planula larvaları görülür. Bir çoğu hayat dönemlerinde birbirine morfolojik olarak benzemeyen 2 ayrı form oluştururlar. Bu formlardan biri sesil (sabit) yaşayan polip ve diğeri serbest yüzen medüz formudur. Polip formlar; Silindirik vücut yapısına sahip, kaidesindeki pedisel disk veya kök şeklindeki bir sap ile yere oturarak sabit yaşarlar. Koloni halinde yaşayanlarda polip formlar morfoljik bakımdan farklı tipleri oluşturur. Bunların kolonilerindeki gövdeleri farklıdır. Genellikle, Hydrozoa poliplerinde: Gastrozooid (beslenme polibi) Gonozooid (Üreme polibi) Dactylozooid (Tentaculozooid)(Korunma polibi) Anthozoa poliplerinde: Authozooid (beslenme ve üreme polibi) Siphonozooid (Su akımı polibi) olarak görülür. Medüz formlar; Vücut çan veya şemsiye şeklindedir. Çevresinde tentaküller bulunan vücudun büyük kısmını mezoglia tabakası oluşturur. Cnidaria'nın sinir sistemleri merkezileşmiş ve ağ şeklindedir. Genellikle ağzın bulunduğu uçta ağız çevresinde halka şeklinde dizilmiş tentaküller bulunur. Deniz anası bir medüz formdur.Gastrodermis tarafından çevrelenen tek vücut boşluğuna; sölenteron (coelenteron),(gastrovaskuler boşluk) denir. Vücut çeperi 3 tabaka halindedir. En üstte bulunan epidermis tabakasıyla en allta bulunan gastrodermis (hipodermis) tabakaları arasında bulunan mezoglia (mesoglea) tabakasında knidoblast denilen tipik hücreler bulunur. Bu hücrelerin içinde birer tane nematosist denilen savunma ve saldırıda kullanılan özel hücre organelleri bulunur. Besin olarak, su içindeki besin parçacıkları ile ya da tuzağa düşürüp yakaldıkları hayvanlar ile beslenirler. Karnivor hayvanlardır. Tentaküllerini av yakalamada kullanırlar. Knitlilerde tek boşluk olan sölenteron aynı zamanda sindirim kanalıdır. Su düzenlenmesi ve boşaltımda özelleşmiş organları yoktur,çoğu stenohalindir. Özel hareket organelleri yoktur.Bununla beraber, su içinde pasif yüzme ya da takla atma hareketleri görülebilir. (örn: Hidra sp.) Özel solunum organları yoktur. Başlıca duyu organları, tentaküllerin kaidesinde veya vücudun kenarlarında bulunan basit gözler ve denge organı (statosist) dir. Üreme ayrı eşeyli ve eşeysiz olarak gerçekleşir. Eşeyli üremede; yumurtanın döllenmesi, vücut içersinde ya da suda olur. Döllenmiş yumurtalar su içine bırakılabileceği gibi vücut içersinde de tutulabilir. Eşeysiz üreme de, Tomurcuklanma (Hydra sp. ve koloni formlarda), Silsiz planula larvasına benzer parçacıkların gelişerek polipleri oluşturması (Hydrozoa'nın bir çoğu), Zemin üzerine oturulan yırtılmalar sonucu üreme (Anemona sp.), Enine bölünmeler ile çoğalma (Scypohozoa'da Efira larvasının oluşumu) Boyuna bölünmeler (Anemona sp.) ile çoğalma görülebilir. --- Ctenophora Taraklılar (Ctenophora), çoğu serbest olarak denizlerde yüzen, bazıları sesil (sabit) yaşayan, vücudu ışıldayan ve jelatinimsi yapıda olan canlılar şubesidir. Bir çoğunda besin yakalamada kullanılan yapışkan kolloblast hücrelerini içeren tentaküller bulunur. Vücutlarında ışınsal simetrik olarak dizilmiş 8 adet silli bant bulunur. Tarak dişi gibi dizilmiş sillerin oluşturduğu bu bantların her biri bir kaburga veya plak şeklindedir. Hareket, yüzme plakları adı verilen bu yapılar üzerindeki sillerin yardımıyla sağlanır. İlkel yapılı olanlarında vücut, küre veya yumurta şeklindedir. Vücudun ön ucunda ağız, diğer ucunda ise, apikal duyu organı bulunur. Besin olarak fitoplanktonları tüketen etobur hayvanlardır. Sindirim sistemleri dallanmış birçok kanaldan oluşur. Yutağın içinden itibaren hücre dışı sindirime uğrayan besinler mide ve kanallara iletilir. Burada hücre içi sindirim olur. Sindirilmemiş besin atıkları ağız veya anal kol yoluyla vücuttan atılır. Sindirim kanalının çeperinde yer alan hücre rozetleri denilen yapılar ile vücutta su düzenlenmesi ve boşaltımı yapılır. Bu hayvanlarda ağız çevresinde ve tarak sıralarının kaidesinde yoğunlaşan ektodermal sinir ağı radyal sinirleri oluşturur. Duyu hücreleri epidermis tabakasının içinde bulunur. Taraklı hayvanlarda özel bir dolaşım sistemi, solunum organları bulunmaz. Vücutta sölom bulunmaz. Gastrovasküler boşluk dolaşım ve sindirim işlerini birlikte yapar. Taraklıların vücudunda bulunan gonadlar, biri ovaryum, biri testis olarak, iki bant şeklindedir. Genellikle yumurta ve spermler porlar ile dışarı atılırlar. Döllenme su içinde olur. Sürtünme hareketi yapan türlerde eşeysiz üreme görülür. 2- Protostomia İlkin ağızlılar ya da birincil ağızlılar (Protostomia), Bilateria grubundan çokhücrelilerin ayrıldığı iki alt gruptan biri. İlkin ağızlılarda embriyonik gelişim sırasında blastopor ( = ilkin ağız) bütün yaşam boyunca ağız olarak kalırken, diğer grup olan ikincil ağızlılarda (Deuterostomia) anüse dönüşür; ağız başka yerde oluşur. İlkin ağızlılarda anüs, ağzın tam karşısında, arka bölgedeki ektodermin çökmesiyle gelişir. Yumurtaları spiral bölünme yapar ve mozaik gelişim görülür. Embriyo blastomerlerinin hangi dokuyu ya da organı oluşturacağı, gelişimin erken evrelerinde belirlenir. Bu yüzden blastomerler ayrıldığında, tam bir birey olarak gelişemez. Larvaları trocophor tipindedir. Sölom boşluklarının özelliğine göre, sölomsuzlar, yalancı sölomlular ve gerçek sölomlular olmak üzere 3 gruba ayrılır. Sınıflandırma Acoelomata (Sölomsuzlar) : Sölom boşluğu yoktur. Platyhelminthes - Yassısolucanlar Mesozoa - Gnathostomulida - Çeneli solucanlar Nemertea - Hortumlusolucanlar Pseudocoelomata (Yalancı sölomlular) : Gerçek anlamda bir sölom boşluğu yoktur. Embriyonik gelişim sırasındaki blastosölün devamı şeklinde bir vücut boşluğu görülür. Gastrotricha - Karnı kıllı solucanlar Nematoda - Yuvarlak solucanlar Nematomorpha - Kılımsısolucanlar Rotifera - Tekerlekli hayvanlar Acanthocephala - Başı dikenli solucanlar Kinorhyncha - Derisi dikenli solucanlar Loricifera - Zırhlı solucanlar Priapulida - Yırtıcı deniz solucanları Entoprocta - Kadehimsi solucanlar Eucoelomata (Gerçek sölomlular) : Gerçek anlamda bir sölom boşluğu vardır. Sölom, periton adı verilen mezoderm yapıdaki zar ile astarlanmış olan ikinci vücut boşluğudur ve embriyonik gelişim sırasında oluşum şekline göre şizosöl veya enterosöl tipte olabilir. Sipuncula - Fıstığımsı solucanlar Mollusca - Yumuşakçalar Echiura - Kaşığımsı solucanlar Annelida - Halkalı solucanlar Tardigrada - Su ayıları Onychophora - Kütük ayaklılar Pentastomida - Dil solucanları Arthropoda - Eklem bacaklılar 3 - Deuterostomia Deutrostomia ya da Deuterostomes ( Deuterostomia; Yunanca'da "ikinci ağız" ) hayvanlar aleminin üst şubesidir. Protostomiaya girmeyen hayvanları kapsayan ve alt alem olan Eumetazoa'nın Bilateria dalının bir taksonudur. Gelişim aşamalarındaki farklılık; ağzın embriyonik gelişim sırasında blastoporun bulunduğu kısmın aksi tarafında yeni bir delik açılmasıyla oluşmasıdır. Blastopor anüsü oluştururken, ağız karın tarafının ön ucuna yakın bir yerden ikincil olarak oluşur. Mezoderm ve sölom oluşumu Protostomia'dan farklıdır. Deutrostomia'nın üç belirgin şubesi: Şube Hemichordata Şube Echinodermata Şube Chordata , ve diğer ikisi; Şube Chaetognatha Şube Pogonophora'dır.

http://www.biyologlar.com/eumetazoa-gercek-cok-hucreliler-hakkinda-bilgi

Mantarlar

Mantarlar

Mantarlar,bitkiler âleminin klorofilden yoksun tek veya çok hücreli canlılarıdır.

http://www.biyologlar.com/mantarlar-1

Entemoloji ya da böcek bilimi hakkında bilgi

Entomoloji ya da böcek bilimi, böcekleri inceleyen bilim dalı. Bu bilim dalının uzmanlarına entomolog ya da böcek bilimci adı verilir. Hayvanlar aleminin en kalabalık sınıfı olan Insecta, 700 bini aşkın bilinen türün yanı sıra, en az o kadar tanımlanmamış böcek türünü kapsar. Böylesine zengin bir tür çeşitliliği gösteren böcekler doğal olarak insan yaşamında öbür hayvanlardan çok daha büyük bir önem taşır. Biyolojinin diğer alanları gibi entomoloji de birçok alt dala (sistematik entomoloji, ekoloji, etoloji, fizyoloji v.b) ayrılmıştır. Bu alt dalların çoğunda hem uygulamalı, hem de salt araştırmaya yönelik çalışmalar yapılır. Uygulamalı entomoloji çalışmaları böcekleri zararları ve yararları açısından incelerken, kuramsal araştırmaların amacı tüm böceklere ilişkin temel bilgileri toplamaktadır. Uygulamalı entomoloji, tarla ve bahçe bitkileri yetiştiriciliği ile ormancılık gibi alanlarla yakından ilişkilidir. Bugün çağdaş entomoloji çalışmalarının odak noktası hala taksonominin tanımlama evresindedir ve Lepidoptera (pulkanatlılar) takımından kelebekler ve güveler gibi en iyi incelenmiş gruplarda bile sürekli yeni türler tanımlanmaktadır. Larva erişkin biçimleri birbirinden çok farklı olan tümbaşkalaşmalı böceklerin erişkinleri dışında, böceklerin yaşam evrelerini tanımlamak genellikle son derece güçtür. Türkiye Entomologlarından Bazıları Abdulgafur Acatay Bekir Alkan Hasan Sungur Civelek Ali Demirsoy Zeliha Düzgüneş Ayla Kalkandelen Tevfik Karabağ Niyazi Lodos Feyzi Önder

http://www.biyologlar.com/entemoloji-ya-da-bocek-bilimi-hakkinda-bilgi

Entomolojiye giriş

Entomoloji; hayvanlarda ve insanlarda zararlı olan, direkt olarak bozukluklara neden olan, indirekt olarak ise hayvanlara ve insanlara patojen etkenlerin naklinde rol alan artropodların morfolojisi, biyolojisii ve ekoloji ile ilişkilerini ve bunların bizzat kendilerinin yaptıkları hastalıkların klinik belirti, epidemiyoloji, patogenez, bulaşma, teşhis, tedavi, kontrol ve mücadele yöntemlerini inceleyen bilim dalıdır. Entomoloji bilimi Parazitoloji Anabilim Dalı’nın bir alt bilim dalıdır. İncelediği konular içerisinde artropodlar olmasından dolayı zooloji bilimi ile, hastalık etkenlerini naklinden dolayı viroloji, bakteriyoloji, protozooloji ve helmintoloji bilim dallarıyla, neden olduğu hastalıklar nedeniyle de patoloji, epidemiyoloji, immünoloji ve diğer bilim dallarıyla yakın ilişkisi vardır. Ayrıca insanlarda ve hayvanlarda zararlı etkileri görülen bir kısım artropodlar ise bu konaklarda ortak görülmesinden ve artropozoonotik karakterde olmasından dolayı da tıbbi entomoloji ile ortak ilişkisi bulunmaktadır. Artropodoloji bilimi aslında zoolojinin bir alt bilim dalı olup, tüm artropodları tanımak (taksonomik, morfolojik, biyolojik v.s.) amacını güder. Veteriner ve Tıbbi artropodoloji bunlardan sadece hayvanlara ve insanlara zararlı olan artropodları ve hastalık durumlarını inceler. Artropodoloji ( Arthors: Eklem, Podos: Ayak, Loji: Bilim) vücutları segmentli, eklem bacaklı, omurgasız hayvanları konusu içine alır. Omurgasız hayvanlardan sadece insectleri (Insecta sınıfı) inceleyen bilim dalı Entomoloji, akarları (Arachnida sınıfı) inceleyen ise Akaroloji bilim dalıdır. Entomoloji Medikal veya Tıbbi, Veteriner, Zirai veya Tarım ve Orman entomolojisi olarak değişik bilim dalları şeklinde de sınıflandırılır. Birçok araştırıcı artropodoloji kelimesi yerine entomoloji terimini kullanmaktadır. Entomoloji kelimesi canlılar aleminin artropoda filumu içinde yer alan "Entomo" (Syn: Insecta, Hexapoda ) sınıfı adıyla "loji" kelimesinden oluşmuştur. Bu nedenle entomoloji dar anlamda sadece insecta sınıfını inceleyen bir bilim dalını ifade eder. Ancak eskiden beri yaygın olarak kullanılmakta ve tüm artropodları içine almaktadır. Ayrıca Arachno-Entomoloji terimi de kullanılmaktadır. Bu bilim dalı arachnoidea ve insecta sınıfındaki artropodları inceler. Bu iki sınıf veteriner ve tıbbi bakımdan önemli olan hemen bütün parazitleri içine almaktadır. Arachnoidea sınıfında bulunan akarina takımındaki artropodları inceleyen bilim dalına ise akaroloji adı verilmektedir. Artropodlar parazit tanımlaması içine girmektedir. Ancak artropodların birçoğu zararlı olmayıp tam aksine ekolojik denge için faydalı olanlar (Coleoptera sp. ) yanında gıda olarak tüketilenler (Yengeç, Istakoz) veya ürününden yararlanılan (Apis mellifera) türlerde vardır. Parazit olarak bulunan ve konaklarda hastalık oluşturan artropod türleri ise çoğunlukla ektoparazit olarak tanımlanır. Bu ektoparazitlerin yani artropodların insan ve hayvanları istila etmesine sonucu oluşan hastalık tablosuna enfestasyon adı verilmektedir. Veteriner artropodolojinin önemi ve amacı: Evcil ve yabani hayvanlarda önemli hastalıklara neden olan artropod türleri bulunmaktadır. Örneğin Hypoderma sp. türlerinin neden olduğu hypodermosis, kene enfestasyonları, mallophagosis, uyuz gibi hastalıklar artropodal enfestasyonların başında gelmekte ve hayvanlarda önemli ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Artropodların diğer tıbbi önemlerinden biri de insanlar ve hayvanlar da hastalık etkenlerini taşımalarıdır. Örneğin kenelerin Babesia sp., Theileria sp. gibi protozoer hastalık etkenlerini ve arboviruslar gibi (Kırım Kongo Kanamalı Ateşi gibi) viral etkenleri taşımalarıdır. Artropodların bu zararlı etkilerinden dolayı amaç; öncelikle hayvanlara zarar veren artropodları en ideali çok zor olmakla beraber ortadan kaldırmaktır. Ancak eradikasyonun mümkün olmadığı veya ekonomik olamayacağı durumlarda amaç zararlı olan bu artropodları sayıca kontrol altına almak, hayvanları bunlardan korumak, bunların mümkün olmadığı durumlarda ise enfeste hayvanları tedavi etmektir. Eradikasyonda eğitilmiş personel, iyi bir ekip çalışması, ekonomik olarak para araç ve gerecin tam ve kesintisiz olarak sağlanması, halkın bilinçlendirilmesi, sınır ve gümrüklerin kontrolü, göçmen hayvan hareketleri ve taşımacılık sorunları gelmektedir. Ayrıca eradike edilecek artropodun doğada yabani hayvanlarda yuvalanma imkânı bulamayacak türden bir parazit olması şarttır. Eradikasyon tamamlandıktan sonra bu hastalığa karşı direnç ve bağışıklık olmayacağı için hastalık meydana çıkarsa büyük ekonomik kayıplara sebep olacaktır. Bu nedenle sürekli kontrol gereklidir. Bu şartların tamamen uygulanabildiği durumlarda eradikasyonda başarı sağlanabilir.

http://www.biyologlar.com/entomolojiye-giris

EVREN, EVRİM, İNSAN ve DÜŞÜNCE

Evrenin bütün geçmişi, bütün tarih, bütün evrim, evrime yolaçan değişimin mekanizması, evrenle ilgili herşey, canlı ve cansız maddenin ve enerjinin ve hareketin yapısında gizli... Bilinmeyen bir gerekçeyle hiçliğin içindeki tek bir noktadan koskoca bir evren yaratan mucizesel bir sürecin, gide gide canlı yaşamı ve insanı ve düşünceyi de yaratmış olmasında, hiçbir tuhaflık ya da aykırılık yok... Düşünsel olasılıkların, yani düşüncede çeşitlenmenin ortaya çıkması, düşüncenin daha da evrimleşeceğinin bir göstergesi... Bu evren bir çeşitlilikler ve dolayısıyla bir olasılıklar evreni... Ve bu olasılıkların varlığı, artık kendisi de evrimsel bir birim oluşturmaya başlayan insanlığın ortak iradesine, belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla önemli bir şans veriyor. Bugün, biraz uzaktan bakıldığında, bilimin ilgi alanlarını kabaca ama net olarak sınıflandırmak mümkün: Fizik, enerjiyi ve ilk halinden başlayarak maddeyi alıyor atom sınırına kadar getirip bırakıyor; kimya, atomdan başlıyor inorganik ve organik madde sınırına kadar gidiyor; biyoloji ise yalnız canlılarla ilgileniyor. Biyolojinin alanı terkettiği noktada da devreye yalnızca insanla ve insan topluluklarıyla ilgilenen sosyal bilimler; felsefe, tarih, sosyoloji, ekonomi, psikoloji vb. giriyor. Pozitif bilimlerde, hiç olmazsa, sınır bölgelerinde disiplinlerarası bir kaynaşmadan sözedilebileceği görülüyor. Sözgelimi atom, hem fiziğin hem kimyanın; canlılar aleminin temel taşı olan organik madde de hem kimyanın hem biyolojinin ilgi alanı içine giriyor. Öte yandan, pozitif bilimlerle sosyal bilimler arasındaysa, kaynaşma bir yana, bir uçurumun varlığı hissediliyor. Sosyal bilimler alanında, psikolojinin çok kısıtlı ilgisi dışında hiçbir disiplin, hiç değilse biyoloji ile ilgilenme gereğini bile duymuyor. Üstelik bu disiplinlerin hemen hemen hiçbiri, tarihi, yazının keşfedildiği altı bin yıl öncesinden daha geriye götürmeye de yanaşmıyor. Bizzat tarih bilimi bile, evrimin şimdilik son aşaması sayılan modern insanın ilk ortaya çıktığı 50 bin yıllık sürece egemen olmayı dahi reddediyor ve yazının keşfedilmesinden bu yana geçen 6 bin yılla iktifa ediyor. Gerekçe, kuşkusuz, bilimsel bir disiplin olarak tarihin tahmine değil belgeye dayandırılması zorunluluğu... Bu gerekçenin elbette haklı bir yanı da var. Ama bir gerçek daha var: Bütün o atomaltı tanecikler, atomlar, moleküller ve madde; elementler, inorganik ve organik madde; hücreler; bunların oluşturduğu bileşikler ve tek hücrelisinden çok hücrelisine kadar bütün canlılar; bunların hepsi, hepsi bizatihi birer belge... Hatta yorumsuz oldukları ve bir bütünlük taşıdıkları için, evrendeki yegane ‘gerçek belgeler’ oldukları da söylenebilir. Evrenin bütün geçmişi, bütün tarih, bütün evrim, evrime yolaçan değişimin mekanizması, evrenle ilgili herşey, canlı ve cansız maddenin ve enerjinin ve hareketin yapısında gizli... Ve eğer böyleyse, bu belgelerin hepsi birden gözden geçirilmeden, şu son altı bin yılın da sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi mümkün olabilir mi? Ve eğer evrenin tarihi, dünü olduğu kadar bugünü ve yarını da kapsayan ve hiç değilse başına, bugüne kadarki gelişmesine ve sonuna dair bir kısım olasılıkların belli olduğu bir bütünlük arzediyorsa ve eğer evrim, 20 milyar yıl öncesinden bugüne uzanan ve bugünden de belki 20, belki 80 milyar yıl ötesine uzanacak olan kesintisiz bir süreçse; henüz birleşik bir kuram haline getirilmemiş olsalar bile, pozitif bilimler alanında saptanmış olan temel yasaların, tıpkı Marki de Laplace’ın bir zamanlar düşünmüş olduğu gibi, evrimin son halkası olan insanı ve insan topluluklarını konu alan sosyal bilimler alanında da geçerli olması gerekmez mi? Ve insan da atomlardan ve hücrelerden oluştuğuna, yani nevzuhur bir yaratık değil de büyük bir evrim sürecinin son halkası olduğuna göre, fizik, kimya ve biyoloji bilmeden (ve kuşkusuz fizik, kimya ve biyoloji kadar ekonominin ve hatta müziğin de ortak dili olan matematik bilmeden); enerji ile maddenin tarihini ve enerji ile maddenin yapısını bilmeden ve bu yeni bilgilerin felsefesini yapmadan; evrenin, kozmosu ve kaosu aynı anda kucakladığını, dolayısıyla bir olasılıklar evreni olduğunu ve bu durum gözönüne alınmadığı takdirde evrendeki ister psikolojik ister sosyal, ister siyasi ister ekonomik hiçbir oluşumun doğru değerlendirilemeyeceğini anlamak sözkonusu olabilir mi? Dahası, insan kendi kendisini böyle bir gerçekliğin içinde değerlendirerek, evreni tanımlayacak birleşik bir kuram oluşturmak için çırpınıp duran astrofizikçilere de yardım etmiş olmaz mı? Hayır, hiç de zor değil!.. Artık bu ve benzeri bilgilere ulaşmak hiç de zor değil!.. Yepyeni bilgilerle zenginleşmiş olan bilime ilişkin yepyeni yorumları aktaran popüler bilim kitapları artık, Türkiye’de dahil birçok ülkede neredeyse her köşebaşında satılıyor. Bilimkurgu kitapları ise daha da yaygın... Ve bilim yazarlarına oranla daha özgür davranan bilimkurgu yazarları, 20. yüzyılda felsefenin boş bıraktığı yeri dolduruyorlar. En son bilimsel gerçekleri özgürce, cesaretle yorumlayarak geleceğe ilişkin ve olup bitenin nedenlerine ilişkin kuramlar oluşturuyorlar. Üstelik yine Türkiye dahil Dünya’nın her tarafında çok da ilgi çekiyorlar. Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Oluşturulan kuramların hepsi de yalnızca bir takım olasılıklardan ibaret... Mesela Mars konusunda, yıllardan beri insanoğlunu oyalayan ve sonunda göz yanılgısından başka birşey olmadığı anlaşılan çizgisel Mars kanallarının etkisi altında kaldıkları için olacak ki, ilk kuşak bilimkurgu yazarlarının çok yanlış düşüncelere kapıldıkları görülüyor. O ilk kuşak bilimkurgu yazarlarının hemen hepsi Mars’ta canlıların yaşadığını, hiç değilse bir zamanlar yaşamış olduğunu düşünüyorlar. Bu varsayımsal canlıların bir kısmı çok sevimli, çok gelişmiş; Mars’ı sömürgeleştiren saldırgan insanlarla başa çıkmaya çalışıyorlar; bir kısmı ise, dünyayı istila etmeye kalkışan birer canavar ve insanlara acımasızca saldırıyorlar. Tabii Mars’a ilişkin yanlış kanılardan yalnız bilimkurgu yazarları sorumlu değil... Sir Fred Hoyle gibi çok ciddi bir bilim adamı da, muhtemelen dinsel inançları yüzünden geliştirdiği evrende durağan hal kuramına aşırı bağlılığından ötürü, dünyaya düşen göktaşlarından bazılarının Mars’tan geldiği inancının yayılmasında rol oynuyor. Sir Hoyle, büyük evrim sürecinin cansız maddeden canlı yaşama geçişi de sağlamış olabileceğini kabul edemediği için olsa gerek ki, dünyada canlıların varlığını, Mars’tan gelen göktaşları üstünde bulunan canlı hücrelere bağlamak istiyor. Ama bu arada, o canlı hücrelerin Mars’ta nasıl varolmuş olabileceği sorusu da yine açıkta kalıyor. Açıkta kalan bir başka soru da, milyarlarca yıl önce dünyaya düşmüş oldukları söylenen göktaşlarının üstünde, bu taşların Mars’tan geldiklerine dair ne gibi bir kanıt bulunduğu... Yani eğer taşların üstünde “made in Mars” yazısı yoksa, bu taşların Mars’tan geldiğinin nasıl kanıtlanabileceği (aslına bakılırsa bu konu biraz tuhaf; dünyaya milyarlarca yıl önce düşmüş ve yıllarca önce de bulunmuş olan taşlar, geçen yaz, neden birdenbire, hem de inanılmaz yoğunlukta bir ilgi konusu oluverdiler, hiç anlaşılamadı) ... Carl Sagan ile Sojourner adı verilen araçların, bugünlerde Mars yüzeyinde yaptıkları çalışmalar bile tuhaf sonuçlara varılmasına neden olabiliyor. Kimi insanlar, Mars’ı bir zamanlar sellerin götürmüş olduğunu duyduklarında, bu sellerle Nuh Tufanı arasında ya da bu sellerle kayıp Atlantis ve Mü kıtaları arasında bir bağ kurulabileceğini düşünüyorlar. Amaç yine aynı: Yeter ki canlı yaşam dünya üstünde kendiliğinden başlamamış olsun!.. Başlamamış olsun da varsın atalarımız Marslı olsun!.. Aslına bakılırsa bu da bir olasılık elbette... Ama gerçekleşmiş olması zor bir olasılık... Çünkü evrensel yasalar gereği Mars’ın Dünya ile yaklaşık aynı zamanlarda ve benzer koşullarda gelişmiş olması gerekiyor. Yani bundan yaklaşık 4,5 milyar yıl kadar önce ve adım adım... Eğer Mars’taki seller, bundan 4 milyar yıl kadar önce değil de 3-5 yüz milyon yıl önce olmuş olsaydı, o takdirde evrimin Mars’ta da aynı biçimde, ama biraz daha hızlı geliştiği düşünülebilirdi. Ve karşı koyamadıkları bir sel felaketiyle yüzyüze gelen Marslılar’ın bir uzay aracına doldurdukları değişik türden çift çift hayvanlarla birlikte gelip Dünya’ya yerleştikleri... Halbuki 4 milyar önce oluştuğu anlaşılan seller, Dünya’da evrim süreci gelişip dururken Mars’ta evrim sürecinin hiç başlamamış olduğunun kanıtı gibi görünüyor. Zaten aynı yıldız sisteminde, yanyana iki gezegende birden aynı sürecin yaşanması da pek olası görünmüyor. Öte yandan 100 milyar galakside 100 milyar yıldız da, evrendeki tek canlı türünün insan olamayacağını gösteriyor. Böyle bir iddia da olasılık kurallarına hiç uymuyor. Dolayısıyla mitolojik ya da dinsel efsanelerin bir bölümünün, dünyaya gelip giden uzaylılarla ilgisi olması olasılığı hala var... Ama bu olasılık, ağır basan diğer olasılığı, insanı evrimin yaratmış olabileceği yönündeki olasılığı hiçbir şekilde bertaraf etmiyor. Zaten bilinmeyen bir gerekçeyle hiçliğin içindeki tek bir noktadan koskoca bir evren yaratan mucizesel bir sürecin, gide gide canlı yaşamı ve insanı ve düşünceyi de yaratmış olmasında, hiçbir tuhaflık ya da aykırılık da bulunmuyor. İşin güzel yanı şu: Böyle düşünsel olasılıkların, yani çeşitlenmenin ortaya çıkması, düşüncenin daha da evrimleşeceğinin bir göstergesi... Büyük evrim sürecinin son halkası olan düşünsel evrimin sürebilmesi için, çeşitlenmenin, yani çok sayıda değişiklik olasılığının ortaya çıkması lazım... Evrim, şimdilik hala, bu olasılıklardan, evrensel yasalarla en iyi uyum sağlayabilen yönünde ilerliyor. Ve adım adım ilerliyor. Ama günün birinde düşüncenin evriminde ileri aşamalara ulaşılabilirse, evrensel yasalara egemen olacak olasılıkların çoğaltılması da mümkün olabilir. Ve tek bir adım yerine birkaç adım birden atılabilir. Bu da bir olasılık... Hatta evrendeki kaçınılmaz yaşlanmanın, düşüncenin de sonu olmasının önüne geçmesi bile sözkonusu olan bir olasılık... Bu evren bir çeşitlilik ve dolayısıyla bir olasılıklar evreni... Ama bu olasılıkların varlığı, artık kendisi de evrimsel bir birim oluşturmaya başlayan insanlığın ortak iradesine, belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla önemli bir şans veriyor. Belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla... Çünkü öyle görünüyor ki insan, kendi doğumunu nasıl belirleyemiyorsa, evrenin doğumuna ilişkin bir irade kullanma hakkına da sahip değil... Bu zamandan sonra böyle birşey olması, zaten mantık açısından da mümkün değil... Ve insan, kendi ölümünün önüne nasıl geçemiyorsa, muhtemelen evrenin ölümünün önüne geçme konusunda da herhangi bir şansı yok... Ama eğer işler böyle gittiği taktirde, insan, belli bir yaştan sonra kendi hayatına ilişkin kararlar alma ve uygulama şansına nasıl sahip oluyorsa, insanlık da, belli bir aşamadan sonra, kendi yaşamına ilişkin ortak kararlar alma ve uygulama şansına sahip olacak gibi görünüyor. Tabii bu, yine yalnızca bir şans olacak... Bu şansı kullanıp kullanmamak, bu olasılığı değerlendirip değerlendirmemek ise insanlığa kalacak. Bu durumda, karamsarlık üretip eylemsizliği artırmak yerine, düşünsel evrimin sürmesini sağlayacak çeşitlenmelerin önünü açmak, evrimi daha da ileriye taşıyacak olasılıkların ortaya çıkmasına şans tanımak daha doğru değil mi? Ve düşünce özgürlüğü asıl bu demek ve bu nedenle de çok önemli demek değil mi? KAYNAK: www.historicalsense.com      

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-insan-ve-dusunce

Bakteri ve Virüslerin Karşılaştırılması

Bakteriler ve Virüsler Monera alemini oluşturan prokaryot canlıların en yaygın ve en çok bilinen grubu bakterilerdir. O kadar yaygındır ki bugün dünyamızda bakterinin bulunmadığı yer yoktur diyebiliriz. En çok organik atıkların bol bulunduğu yerlerde ve sularda yaşarlar. Bununla beraber, -90 0C buzullar içinde ve +80 0C kaplıcalarda yaşayabilen bakteri türleri de vardır. Hava ile ve su damlacıkları ile çok uzak mesafelere taşınabilirler. Deneysel olarak ilk defa 17. yüzyılda bakterileri gözleyebilen ve onların şekillerini açıklayan Antoni Van Lövenhuk olmuştur. Bakteriler bütün hayatsal olayların gerçekleştiği en basit canlılardır. Hepsi mikroskobik ve tek hücrelidirler. Büyüklükleri normal ökaryotik hücrelerin mitokondrileri kadardır. HÜCRE YAPISI Prokaryot olduklarından zarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve sitoplazma yine bütün bakterilerin temel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez. Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır. Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları ortamla beraber pasif hareket edebilirler. Buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler "mezozom" denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90′ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA’lar sitoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır. Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir. ŞEKİLLERİ ve BOYANMALARI Bakteriler ışık mikroskobunda bakıldığında başlıca şu şekillerde görülürler. a. Çubuk şeklinde olanlar (Bacillus):Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir. b. Yuvarlak olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürre ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir. c. Spiral olanlar (Spirullum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlerde yerleşen Spiroketler bunlara örnektir. d. Virgül şeklinde olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlıdırlar. Kolera bakterisi gibi. Bakterilerin boyanmaları: Danimarkalı bakteriyolog Gram tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara ise Gram (-) bakteriler denir. BAKTERİLERİN BESLENMELERİ Bazı bakteriler ototrof olup, fotosentez veya kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup, saprofit veya parazit yaşarlar. Saprofit Bakteriler: Bakterilerin çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamlardan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. en çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu artırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya kokuşma denir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlarlar. Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir. Parazit Bakteriler: Besinlerini cansız ortamdan değil de üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunların bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsağımızdaki Escherichia coli bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara Patojen Bakteriler denir. Patojenler ya toksin çıkararak ya da konak canlının enzim ve besinlerini kullanarak zarar verirler. toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da Bakterinin içinde kalır (Endotoksin). İçinde kalan toksinler bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşturdukları savunmaya "Bağışıklık" denir. Parazit bakterilerinin üremeleri oldukça hızlıdır. Fotosentetik Bakteriler: Sitoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar. CO2 + H2O ——> Besin + O2 (Mavi-yeşil algler) CO2 + H2S ——> Besin + S + H2O (Kükürt bakterileri) CO2 + H2 ——> Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri) Kemosentetik Bakteriler: Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı inorganik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzlar olarak kullanılır. bu oksitleme sonucunda açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi yaparak besinlerini sentezlerler. ışık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler. NH3 + O2 ———> HNO2 + H2O + Kalori (Nitrosomanas) HNO2 + O2 ———> HNO3 + Kalori (Nitrobacter) H2S + O2 ———> H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri) FeCO3 + O2 + H2O ———> Fe(OH)3 + CO2 + Kalori (Demir Bakterileri) N2 + O2 ———> NO2 + Kalori (Azot bakterileri) Kemosentez sonucu: Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış, Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş, Kimyasal enerji kazanılmış Organik besin sentezlenmiş olmaktadır. BAKTERİLERİN SOLUNUMLARI a.Anaerob Bakteriler Bakteriler organik besinleri parçalayarak enerjilerini elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayarak çoğalırlar. ( Konservelerde olduğu gibi) Bunlardan bazıları oksijenin olduğu yerde hiç gelişemezler. Örnek: Clastrodium tetani (Tetanos bakterisi). b. Aerob Bakteriler Bazı bakteri grupları (Escherichia coli, Zatürree ve Yoğurt Bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir. Örnek: Azot Bakterileri. Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara "Geçici Aerob" denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermantasyona başvururlar. Bunlara "Geçici Anaerob" denir. BAKTERİLERİN ÜREMELERİ Bölünerek Çoğalma Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Böylece geometrik olarak artmaya başlarlar. ancak bu artış sürekli değildir. Çünkü zamanla ortam sıcaklığı artar, asitler ve CO2 birikir, besin maddeleri tükenir. Bunlar bakteriler için öldürücü doza ulaşınca geometrik artış bozulur. belli değerden sonra artış yerine azalma görülür. Böylece bakteri populasyonları da dengelenmiş olur. Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir. Sporlanma Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir sitoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir. Endosporlarda metabolik faaliyetler minimum seviyededir. bu şekilde uzun yıllar yaşayabilirler. olumsuz şartlar olan yüksek ısıdan, kuraklıktan, donmadan ve besinsizlikten etkilenmezler. 60 yıl canlı kalan bakteri sporları tespit edilmiştir. Normal bakteri hücrelerinin tamamı 100OC’de ölürken endosporlar ancak 120OC’de 15-20 dakika kalırsa ölürler. Soğuk ortamlarda da aynı oranda dayanıklıdırlar. Bazı türlerde bir bakteriden birden çok endospor meydana gelebilir. Eşeyli Üreme (Kojugasyon) Bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartları da endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlara uyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe ise Kalıtsal Varyasyon denir. Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar. bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet oluşumu ve döllenme yoktur. Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur. YARARLI BAKTERİLER Bakteri ismini duyduğunuzda aklınıza nasıl bir canlı türü geliyor? Elbette birçoğumuzun aklına bu isim duyulduğunda mikroplar, hastalıklar ve uzak durulması gerekilen küçük yaratıklar gelmektedir. Ancak bunun yanında yine birçoğumuz hergün mutfağımızı, banyomuzu sterilize etmek için uğraşırken yok ettiğimiz milyonlarca bakteri türünün hayatımızdaki olmazsa olmaz dedirtecek faydalı özelliklerinden de bihaberiz. Aslında işte bu monera aleminin küçük canlıları olan bakteriler olmasaydı, ne dünya şimdiki olduğu gibi olabilirdi ne de insanlar şimdi göründükleri gibi olurdu. Dünyamızın bu mikroskopik canlıları sadece insandaki bazı zararlı canlıları öldürmekle kalmaz, dünyamızın üzerine kurulduğu kimyasal döngülerde de önemli yerler edinirler. Bakterilerin en önemli faydası olarak dünyamızda biriken artık maddelerin ana biyolojik monomerlerine ayrıştırılması olarak gösterebiliriz. Eğer çürükçül bakteriler olmasaydı ölü insan bedenleri ve canlılığını yitirmiş bitki parçacıkları öldükleri bedende kalacaklardı ve bunların ana organik maddelere dönüşümü olmayacaktı. Böylece karbon döngüsünün önemli bir parçası yerine getirilmemiş olacaktı. Bu çürükçül bakteriler yaptıkları bu parçalama işlemiyle aynı zamanda toprakları da beslerler ve verimli hale getirirler. Bazı bakterilerin çürütücü göreviyle doğaya katkılarda bulunmasının yanında kimi bakterilerde aşı veya antibiyotik olarak tıp sektöründe insanlara daha sağlıklı bir hayat sunmak için kullanılırlar. Bilindiği üzere öldürülmüş veya zayıflatışmış bakteriler insan vücuduna enjekte edildiğinde, vücut bu bakterilere karşı antikor üretmeye başlar ve bu zayıflatılmış veya ölü olan bakterilere karşı bir üstünlük sağlar. Bu olaya tıp alanında bağışıklık denmektedir. Vücut güçsüz bakterilere karşı benzetme yerindeyse bir antreman yapmış olur ve güçlü, sağlam bakterilerle karşılaştığında nasıl davranması gerektiğini öğrenmiş olur. Bildiğiniz gibi günümüzde de tetanoz olsun verem olsun bir çok hastalığı önlemek için çok çeşitli bakteriler kullanılır ve bir önlem olarak sayılırlar. Yine benzer şekilde bazı bakteriler de yine tıp sektöründe antibiyotik yapımında kullanılırlar. Streptomycin adı verilen bir bakteri türü Bacitracin,Polymyxin, ve Erythromycin adı verilen antibiyotikler üretmektedir ve bu antibiyotikler hastalık önleyici olarak çok zaman insanlar tarafından kullanılmaktadır. Bakteriler kimi zamanda besin yapımında sıkça kullanılmaktadır. Birçok bakteri türü fermantasyon adı verilen süreç sonucunda kimyasal değişikliklere sebep olmaktadır. Örneğin peynir ve yoğurt bu tür kimyasal değişikliklerin sonucu ortaya çıkmış yararlı besinlerdendir. Ayrıca yine Clostridium bacterium adı verilen bir bakteri türünün fermantasyonu süreci sonunda ortaya çıkan bütül alkol ve asetone kimya sektöründe çok kullanılan değerli kimyasal maddelerdendir. Yine benzer şekilde insan kanının plazmasında bulunan Dextran adlı yararlı bir madde de yine Leuoconostoc adlı bir bakteri tarafından yapılmaktadır. Saymakla tükenmeyecek faydaları olan bakterilerin son bir yararından da bahsetmek gerekirse, bazı bakteri türleri bazı hayvanların bağırsaklarında özellikle selülöz sindiriminde kullanılmaktadır ve bu selülözün karbonhidratların temel taşı olan glikoza indirgenmesini sağlar ve böylece hücreler için gerekli olan enerji de bulunmuş olur. Aslında hep kafamızda zararlı yaratıklar olarak yer edinmiş olan bakterilerin faydaları sayılacak gibi değildir ama bu kadarı bile insanları şaşırtmaya yetmektedir. Bizim zararlı olarak nitelendirdiğimiz bu monera aleminin nerdeyse 1 mikrondan küçük bu savaşçıları, bizim onları zararlı ve yok edilmesi gerekilen küçük yaratıklar olarak nitelendirmelerimize aldırış etmeden hep bizim yararımıza çalışmaktadırlar ve ileride de bizim emrimizde çalışacaklardır; her ne kadar biz onların faydaların farkında olmasak da… VİRÜSLER Çok küçük mikroorganizmalardır. Uzun süre bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. Meydana getirdiği hastalıklar hep bakterilerden bilinmiştir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla ancak virüslerin farkına varılmıştır. İlk olarak tütün bitkisinin yapraklarında hastalık meydana getiren virüs bulunmuştur. Daha önce tütnlerde bu hastalığın bakteriler tarafından meydana getirildiği sanılıyordu, fakat incelemelerin hiç birisinde bakteriye rastlanmıyordu. Hasta tütün yapraklarından elde edilen özütün elektron mikroskobuyla incelenmesinden sonra hastalığın bakteri dışında yeni bir mikroorganizma tarafından meydana getirildiği görüldü. Bu mikroorganizmalarda daha önce hiç rastlanılmayan ve bilinmeyen bir yapı ortaya çıktı. Normal hücre yapısına benzemeyen virüslerde sadece dış tarafında bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asit vardı. Bunların dışında stoplazma, organel gibi yapılar bulunmuyordu. Bu yapıda onların zorunlu parazit yaşamalarını gerektiriyordu. Evet, bir virüsün yapısı sadece dışta bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asitten meydana gelir. Herhangi bir organeli ve enzimleri olmadığı için normal bir hücre gigi yaşamlarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. Yaşamsal faliyet (üreme gibi) gösterebilmek için mutlaka canlı bir hücreye girmeleri gerekir. Hücre dışında ise kristal halde bulunurlar. Bu yüzden bilim adamları tarafından cansızlık ile canlılık arasında geçiş formu olarak kabul edilirler. Virüsler küre, çubuk ve elips şeklinde olabilirler. Bulundurdukları nükleik asit tek çeşittir. Yani ya sadece DNA yada sadece RNA bulundururlar. Aynı zamanda çok ta spesifiktirler. Sadece belirli hücrelere girerler. Bir kuduz virüsü sadece beyin hücrelerine, uçuk virüsü sadece ağız civarındaki epitel doku hücrelerine bir bakteriyofaj sadece belirli bakteri türlerine, AIDS virüsü sadece kandaki akyuvar hücrelerine gibi. Virüs hücreye tutunduğunda ilk önce hücrenin zarını eritir. Daha sonra bu delikten içeriye kendi nükleik asitini akıtır. Hücreye giren virüs nükleik asiti derhal yönetimi ele geçirerek hücreyi kendi hesabına çalıştırmaya başlar. İlk önce kendi nükleik asitlerinin kopyalarını arkasından da protein kılıflarını sentezlettirir. Daha sonra bunları birleştirerek yüzlerce virüs oluşmasını sağlar. Hücre içerisindeki virüsler hücreyi patlatarak dışarı çıkar ve yeni hücrelere saldırırlar. Yapılarından dolayı ve hücre içerisinde bulunduklarından antibiyotik türü ilaçlardan etkilenmezler. Virüsler ile bakteriler arasındaki fark nedir? Virüslerle bakteriler arasındaki farklar sayısızdır. Virüsler bilinen en küçük ve en basit canlı formlardır. Bakterilerden 10 ila 100 kat daha küçüktürler. Virüslerle bakteriler arasındaki en büyük fark virüslerin çoğalabilmesi için bitki ya da hayvan gibi canlı bir yapıya ihtiyaç duymalarıdır. Bakteriler ise cansız yüzeylerde de gelişebilirler. Ayrıca, bakteriler vücuda meydan savaşındaki askerler gibi saldırırken, virüsler gerilla savaşçıları gibidir. İçeri sızmak için çok saldırmazlar. İnsan hücrelerini tam olarak istila ederler ve hücrenin genetik materyalinin normal fonksiyonunu virüs üretecek şekile dönüştürürler. Buna ek olarak, bakteriler gelişmeleri ve çoğalmaları için gerekli bütün mekanizmayı taşırken, virüsler başlıca bilgiyi taşırlar. Örneğin DNA veya RNA bir protein ve/veya zarımsı bir kaplama içerisinde paketlenmiş haldedir. Virüsler çoğalmak için konak hücrelerinin mekanizmasını kullanırlar. Bir anlamda, virüsler gerçekte “canlı” değillerdir, fakat aslında bilgi (DNA veya RNA), uygun bir canlı konakçı ile karşılaşıncaya kadar havada süzülmeye devam eder

http://www.biyologlar.com/bakteri-ve-viruslerin-karsilastirilmasi

Yararli Bakteriler

Bakteri ismini duydugunuzda akliniza nasil bir canli türü geliyor? Elbette birçogumuzun aklina bu isim duyuldugunda mikroplar, hastaliklar ve uzak durulmasi gerekilen küçük yaratiklar gelmektedir. Ancak bunun yaninda yine birçogumuz hergün mutfagimizi, banyomuzu sterilize etmek için ugrasirken yok ettigimiz milyonlarca bakteri türünün hayatimizdaki olmazsa olmaz dedirtecek faydali özelliklerinden de bihaberiz. Aslinda iste bu monera aleminin küçük canlilari olan bakteriler olmasaydi, ne dünya simdiki oldugu gibi olabilirdi ne de insanlar simdi göründükleri gibi olurdu. Dünyamizin bu mikroskopik canlilari sadece insandaki bazi zararli canlilari öldürmekle kalmaz, dünyamizin üzerine kuruldugu kimyasal döngülerde de önemli yerler edinirler. Bakterilerin en önemli faydasi olarak dünyamizda biriken artik maddelerin ana biyolojik monomerlerine ayristirilmasi olarak gösterebiliriz. Eger çürükçül bakteriler olmasaydi ölü insan bedenleri ve canliligini yitirmis bitki parçaciklari öldükleri bedende kalacaklardi ve bunlarin ana organik maddelere dönüsümü olmayacakti. Böylece karbon döngüsünün önemli bir parçasi yerine getirilmemis olacakti. Bu çürükçül bakteriler yaptiklari bu parçalama islemiyle ayni zamanda topraklari da beslerler ve verimli hale getirirler. Bazi bakterilerin çürütücü göreviyle dogaya katkilarda bulunmasinin yaninda kimi bakterilerde asi veya antibiyotik olarak tip sektöründe insanlara daha saglikli bir hayat sunmak için kullanilirlar. Bilindigi üzere öldürülmüs veya zayiflatismis bakteriler insan vücuduna enjekte edildiginde, vücut bu bakterilere karsi antikor üretmeye baslar ve bu zayiflatilmis veya ölü olan bakterilere karsi bir üstünlük saglar. Bu olaya tip alaninda bagisiklik denmektedir. Vücut güçsüz bakterilere karsi benzetme yerindeyse bir antreman yapmis olur ve güçlü, saglam bakterilerle karsilastiginda nasil davranmasi gerektigini ögrenmis olur. Bildiginiz gibi günümüzde de tetanoz olsun verem olsun bir çok hastaligi önlemek için çok çesitli bakteriler kullanilir ve bir önlem olarak sayilirlar. Yine benzer sekilde bazi bakteriler de yine tip sektöründe antibiyotik yapiminda kullanilirlar. Streptomycin adi verilen bir bakteri türü Bacitracin,Polymyxin, ve Erythromycin adi verilen antibiyotikler üretmektedir ve bu antibiyotikler hastalik önleyici olarak çok zaman insanlar tarafindan kullanilmaktadir. Bakteriler kimi zamanda besin yapiminda sikça kullanilmaktadir. Birçok bakteri türü fermantasyon adi verilen süreç sonucunda kimyasal degisikliklere sebep olmaktadir. Örnegin peynir ve yogurt bu tür kimyasal degisikliklerin sonucu ortaya çikmis yararli besinlerdendir. Ayrica yine Clostridium bacterium adi verilen bir bakteri türünün fermantasyonu süreci sonunda ortaya çikan bütül alkol ve asetone kimya sektöründe çok kullanilan degerli kimyasal maddelerdendir. Yine benzer sekilde insan kaninin plazmasinda bulunan Dextran adli yararli bir madde de yine Leuoconostoc adli bir bakteri tarafindan yapilmaktadir. Saymakla tükenmeyecek faydalari olan bakterilerin son bir yararindan da bahsetmek gerekirse, bazi bakteri türleri bazi hayvanlarin bagirsaklarinda özellikle selülöz sindiriminde kullanilmaktadir ve bu selülözün karbonhidratlarin temel tasi olan glikoza indirgenmesini saglar ve böylece hücreler için gerekli olan enerji de bulunmus olur. Aslinda hep kafamizda zararli yaratiklar olarak yer edinmis olan bakterilerin faydalari sayilacak gibi degildir ama bu kadari bile insanlari sasirtmaya yetmektedir. Bizim zararli olarak nitelendirdigimiz bu monera aleminin nerdeyse 1 mikrondan küçük bu savasçilari, bizim onlari zararli ve yok edilmesi gerekilen küçük yaratiklar olarak nitelendirmelerimize aldiris etmeden hep bizim yararimiza çalismaktadirlar ve ileride de bizim emrimizde çalisacaklardir; her ne kadar biz onlarin faydalarin farkinda olmasak da...

http://www.biyologlar.com/yararli-bakteriler


BİTKİ GRUPLARI

Dünyada yetişen bitkilerçeşitli taksonomik birimler, kategoriler altında toplanırlar. Bu gruplardan, büyük olanların yurdumuzdaki durumları, evrimsel bir sıra içerisinde şöyledir. Algler Bitki dünyasının en ilkel grubu kabul edilen algler tohumsuz bitkilerin çok zengin ve önemli bir kategorisini oluştururlar. Bazı okyanus, deniz ve göllerin meralarını oluştururlar. Güneş enerjisini besin olarak depo ederek, sonunda insan olan besin zincirinin ilk basamağını meydana getirirler. Fotosentez sonucu çıkardıkları oksijen ile suyun havalanmasını ve oksijen zenginleşmesini sağlarlar. Mantarlar Yurt ekonomisi ve insan besini ve hayatı bakımından çok önemli bir gruptur. Şapkalı mantarlar olarak bilinen türlerin bazıları yurdumuzda ve dünyada besin olarak yaygın kullanılmaktadır. Penicillum ve Aspergillus gibi küf mantarlarının bazı türleri insan sağlığı açısından çok önemli antibiyotiklerin elde edilmesinde kullanılırlar. Buğdaygillerde hastalık yapan ve önemli derecede verim düşüklüğüne sebeb olan Claviceps purpurea aynı zamanda içerdiği alkoloidler sebebi ile tıbbi amaçlarla da kullanılan bir mantardır. Likenler Toprak ve kaya üstlerinde canlı ve ölü ağaçların gövde ve dallarında yaşayan köksüz, gövdesiz ve yapraksız bitkilerdir. Algler ile mantarların bir araya gelerek bir birlik oluşturmaları sonucu meydana gelen kompleks bir organizma grubudur. Likenler dünyanın hemen her yerinde yayılmış olup, kutuplardan ekvatora, deniz kıyısından dağların yüksek yerlerine kadar hemen her yerde, diğer canlıların yaşamayacakları ortamlarda bile yetişebilirler. Likenler besin, antibiyotik elde etme, boya, parfümeri sanayinde kullanılan bazı maddelerin elde edilmesi gibi çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır. Yosunlar Evrim açısından Alg’lerden daha yüksek ancak Tohumlu Bitkilerden daha aşağı seviyede bir bitki grubudur. Bu bitki grubunun muhtemelen sularda yaşayan bir alg grubundan kökenlendikleri tahmin edilmektedir. Heptice (Ciğer otları) ve Musci (Kara yosunları) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Eğreliler Eğreltiler şu ana kadar saydığımız bitki grupları içerisinde en iyi bilinen gruptur. Yurdumuzun çok kurak kesimleri hariç daha çok nemli yerlerinde yaygın bitkilerdir. Daha çok orman altları ile Karadeniz ve Marmara bölgelerinde orman tahrip yerlerinde de yaygın olan yurdumuz eğreltileri kurak bölgelerimizde de özellikle nemli kaya çatlakları ile gölgeli nemli yerlerde yetişirler. Tohumlu Bitkiler Yurdumuzda gerek sistematiği gerekse yayılışı ve yetişme ortamları en iyi bilinen bitki grubudur. Bitkiler aleminin en gelişmiş grubu kabul edilirler. Yurdumuzda yetişen tohumlu bitki tür sayısı yaklaşık 11014 civarındadır. Bu tür zenginliği komşumuz olan bütün ülkeler dahil hiçbir Avrupa ülkelerinde bulunmamaktadır. Bu zengin flora içerisinde 3708 civarında endemik tür bulunması ve bu nedenle bazı adlar hariç dünyanın endemiklerce en zengin ülkelerinden birisi olmamız, dünya devletleri arasında, ülkemize ayrı bir avantaj sağlamaktadır. Tohumlu bitkilerin tohumlarının bir meyve ile kaplı olması ve olmamsına göre iki büyük gruba yrılırlar. Angiospermae, kapalı tohumlular veya çiçekli bitkiler denen ve tür sayısı bakımından diğer gruba göre zengindir. Gymnospermae, çıplak tohumlular: Bunlar çamgiller olarak ta bilinirler. Bunların tohumları meyve ile kaplı değildir. Tür sayısı az olmakla beraber, dünyada olduğu gibi, yurdumuzda geniş alanlar kaplarlar ve ormanlarımızın büyük bir kısmını oluştururlar. I. Jeolojik devrin ortalarından itibaren kapalı tohumluların belirmeye başladığı II. Jeolojik zamanın ortalarına kadar dünyada bugün kine göre geniş alanlar kaplayan ancak çiçekli bitkilerin hızla yaygınlaşması sonucu gerek kapladıkları alan gerekse iklim değişimleri sonucu tür sayıları azalan önemli bitki grubudur. Jeolojik devirlerde 10 bin türü yetiştiği bilinen Gymnospermae’er’i n çoğu türleri dünyanın geçirmiş olduğu ekolojik değişiklikler sonucu ortadan silinmiş ve bugün yalnız fosil formları ile bilinir duruma gelmiştir. Bugün yaşayan Gymnosperm tür sayısı 800 civarındadır. Angiospermaeler ise Mono ve Dikotil bitkiler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Çiçekli bitkiler, Gymnospermler ile birlikte yurdumuz bitkileri arasında en iyi bilinen grup olmakla birlikte, yurdumuzun batı yarısı, doğu yarısına göre, floristik açıdan daha çok bilinmektedir.

http://www.biyologlar.com/bitki-gruplari

Omurgalı Ve Omurgasız Hayvanlar Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Omurgalılarda kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan ve hiçbir hayvan grubunda rastlanmayan bir iç iskelet sistemi vardır. Bu iskelet gelişim boyunca vücuda destek sağlayarak büyümenin sınırlarını genişletir. Bu nedenle omurgalıların çoğu, omurgasızlara göre daha iri yapılıdır. İskelet en ilkel türlerin dışında kafatası, omurga ile kol ve bacak uzantı çiftlerini kapsar. Omurga ile omurgaya bağlanan kol ve bacak kemikleri vücudu destekler.Hareket kemiklere tutunmuş kasların etkinliğine bağlıdır. Hareketin yanı sıra sindirim, görme, dolaşım ve vücut ısısını koruma gibi pek çok işleve katkıda bulunan kas dokusu aynı zamanda vücudun dış çizgilerini belirler. Vücudun dış örtüsü, deri ve türevleri olan tırnak, pul, kıl, post, tüy gibi hem çevreye uyum sağlamaya hem de iç bölümleri korumaya yöneliktir. Omurgalıların üreme yöntemlerinde görülen farklılıklar sudan bağımsız bir gelişme sürecine uyarlanmalarıyla ilgilidir. Bütün omurgasızlarda eşeysel yoldan gerçekleşen üreme, bir yumurtanın döllenmesi ve bir embriyonun olgunlaşmasıyla ortaya çıkar. Döllenme ve gelişmenin 3 temel yolu vardır. İlki yumurtlayan hayvanlarda döllenmiş yada döllenmemiş yumurtalar dış ortama bırakılır. Yumurtaları dişinin içinde açılan hayvanlarda ise yavrular dişinin vücudunda beslenmeksizin canlı doğar. Sonuncu olarak doğuran hayvanlarda embriyon dişinin üreme sisteminin özelleşmiş bir bölgesinde yuvarlanarak belirli bir süre beslenip geliştikten sonra vücuttan ayrılır. 1-Kuşlar Kuşlar, Aves sınıfını oluşturan sıcakkanlı omurgalıların ortak adıdır. Vücutlarını örten ve başka hiçbir hayvan grubunda rastlanmayan yapıdaki tüyleri en ayırt edici özelliklerini oluşturur. Ön bacakları uçmaya uyarlanarak kanat biçimini, tüylerle örtülü ve dişsiz olan alt ve üst çeneleri uzayarak gaga biçimini almıştır. Yumurtalarını kalkerli bir kabuk örter. Gözleri, çevreyi algılamada kullandıkları en gelişmiş duyu organlarıdır. Uçma yetenekleri sayesinde kuşlar tüm yeryüzüne dağılmıştır. Yeryüzünün herhangi bir yerindeki kuş türlerinin sayısı genel olarak uygun yaşama ortamlarının çeşitliliğine ve bölgenin büyüklüğüne bağlıdır. Dünyada günümüzde 8000’e yakın tür kuş bulunmaktadır. Kuşların beslenme biçimleri de, türleri kadar çeşitlidir. Beslenme bakımından kuşları ana gruplarda toplarsak: Yelyutanlar, kırlangıçlar, ve çobanaldatanlar gibi böcekle beslenenler; akbaba, balıkçıl, yalıçapkını, sumru gibi etobur olanlar ve tohum, meyve, balözü gibi besleyici değeri yüksek bitkisel maddelerle beslenenler. Az sayıda tür ise yaprak ve tomurcuk yer. Bacaklarının ve gagalarının dış yapısına bakarak sınıflandırılırsa eğer koşarkuşlar, perdeayaklılar, uzunbacaklılar, tavuksular, güvercinsiler, yırtıcıkuşlar, tırmanıcıkuşlar, ötücükuşlar gibi daha çeşitlilik elde ederiz. Uzun zaman boyunca bilim adamları kuşlar böyle sınıflandırıldılar. Günümüzdeki bilim adamlarıysa kuşları hem iç anatomilerini, hem dış özelliklerini hesaba katarak daha çok sayıda ama daha anlamlı bölümlere ayırmaktadır. Kuşlarda, memelilerinkine benzeyen dolaşım sisteminde 4 boşluklu (2 kulakçık, 2 karıncık) bir yürek bulunur. Ne var ki erişkinde sağ büyük aort yayı vardır. (Oysa memelilerde bu yay soldadır.) Merkezi sinir sistemi karmaşıktır; beyin sürüngenlerinkinden daha iridir; beyin yarım yuvarları ve beyincik çok gelişmiştir; beyin yarım yuvarlarında çizgili cismin merkezi çok karmaşıktır. Koku alma organı kuşlarda önemsiz bir rol oynadığı sanılır. İşitme duygusu iyi gelişmişse de algılanan sesler memelilerinkinden daha azdır. Ama sesleri çok gelişmiştir; her türün çeşitli sesleri ve çoğunlukla belli bir şarkısı vardır. Ses organı memelilerinkinin tersine gırtlak değil soluk borusunun bronşlara ayrıldığı yerde ya da, bazen, soluk borusunda bulunan göğüs gırtlağıdır. Üreme açısından kuşları incelersek, yumurtayla ürerler. Genellikle bir yuvaya bırakılan yumurtaların sayısı türden türe değişir. (1-20 arasında, hatta daha çok) Embriyonun normal gelişmesi için yumurtanın belli bir sıcaklıkta bulunması gerekir. Bazı ender istisnalar dışında (iriayaklıgiller) bu sıcaklık kuluçkaya yatırılarak elde edilir. Kuluçkaya çoğu zaman dişi, bazen hem erkek hem dişi hem erkek, bazen de yalnızca erek kuş yatar. Kuluçkaya yatan kuşun karnında genellikle kuluçka levhaları gelişir, bu levhaların sıcaklığı derinin geri kalanından daha yüksektir. Kuluçkaya yatma süresi, yumurtanın boyuyla orantılı olarak 12 günle (bazı ötücü kuşlar ve ağaçkakanlar) 80 gün (kivi) arasında değişir. Toplu yaşama alışkanlığı türden türe büyük bir çeşitlilik gösterir. Bazıları hep bir arada yaşar ve koloniler halinde yuva yapar; bazıları üreme mevsiminde birbirlerinden ayrılır; normal zamanlarda yalnız yaşayan bazılarıysa yuva kurmak için bir araya gelirler. Başlıca etkinlikleri katı içgüdülere dayanırsa da, kuşlarda tanıma, seçme, uyum gibi yetenekler ve çok güçlü bir bellek vardır. Yerleşim olarak kuşlar, kutuplara ve dağlardaki sürekli karlar sınırına kadar yerkürenin bütün bölgelerinde yaşarlar. Deniz kuşları bütün okyanuslarda bulunursa da hiçbiri üreme sırasında karalardan vazgeçemez. Hem tür, hem sayı bakımından kuşların en çok oldukları yerler yağışlı tropikal ülkelerdir. Soğuk ve ılıman bölgelerdeki kuşların çoğu kışı burada geçiremez ve bu nedenle az çok düzenli göçler yaparlar. 2-Sürüngenler Reptilialar; beden sıcaklığı değişken, amniyonlu, dörtayaklı omurgalılar sınıfı olarak adlandırılır. Sürüngenler amfibyumlar ile kuşlar ve memeliler arasında bir evrim basamağını oluşturur. Eldeki kanıtlar kuşlar ve memelilerin sürüngen atalarından doğduğunu göstermektedir. Adları yürüyüş biçimlerinden gelir; karınları yerden biraz yukarda dursa bile bacaklarının yatay ve kısa olmasından dolayı sürünerek hareket ederler. Yılanlar dışında hepsi 4 bacaklıdır.Sürüngenlerin çoğunda bulunan çok küçük kancalarla donanmış tırnaklar yada pullar tırmanma sırasında önemli bir işlev görür. Ayrıca kuyruklar dallara sarılarak sıkıca tutunmayı sağlar. Sürüngenlerin iyice keratinleşmiş bir derisi vardır, üzeri dışderi kökenli pullarla kaplıdır ve içinde hemen hemen hiç salgı bezi yoktur; hatta altderi kimisinde kemikleşmiştir. (kaplumbağaların bağası) Kafatası bir tek artkafa lokmasıyla omurgaya eklemlenir. 2 kulakçık ve kısmen iki boşluğa ayrılmış bir karıncıktan oluşan (timsahlarda birbirinden ayrıdır) kalpten 2 aort yayı çıkar. Akciğer karmaşık yapıdadır, ama arka tarafında, peteksiz bölümler bulunur (hava keseleri). Sindirim borusunun başlıca özellikleri şunlardır: genellikle kalın bir dil, beslenme rejimine uyarlanmış dişler (yalnızca timsahlarda diş yuvası vardır ve kaplumbağaların ağzı bonuzsu bir gaga biçimindedir) ve arkada sidik ve üreme yollarının açıldığı dışkılık. Duyu organları sürüngenlerde birtakım özellikler gösterir; örneğin Jacobsob organı(ya da ek koklama organı) yılanlara, çatal dilleriyle yakın çevrelerini hemen yoklama olanağı sağlar. Gündüzcü sürüngenlerin retinasında koni biçimindeki hücreler pek çoktur (renkleri görme). Yılanlardan başka bütün sürüngenlerde tek kemikçikli ve kolumelalı bir ortakulak bulunur ve içkulak bir koklea halinde karın-kuyruk doğrultusunda uzanır. Tuatara adındaki tür dışında tüm sürüngenlerin erkeklerinde çiftleşme organı vardır. Türlerin çoğu yumurtlayarak ürerken bazılarında yumurtalar dişini içinde açılır ve canlı yavrular doğar. Birkaç türde ise dişinin içindeki yavrular memelilerin etenesine benzer bir organ aracılığıyla beslenmektedir. Toplam tür sayısı 6 bin dolayında olan günümüz sürüngenleri sıcak ve ılıman bölgelerde geniş bir coğrafi dağılım göstermekle birlikte en çok tropik kuşakta bulunur. Bir kertenkele türü ile bayağı engereğin kuzeye doğru yayılma sınırı, aynı zamanda tüm sürüngenlerin de kuzeyde ulaşabildiği en uç noktalardır. Bu 2 türün coğrafi dağılımı Avrasya’da Kuzey Kutup Bölgesi’ne değin girer. 3-Amfibyumlar Amfibyum kelimesi latincedeki amphi, her ikisi ve bios, yaşamın birleşiminden oluşmuştur ve 2 ayrı ortamda yaşayan anlamına gelir. Amfibyumlar amniosuz, alantoitsiz, embriyonlu, hiç değilse yaşamlarının başlangıcında solungaç solunumlu, bugünkü türlerinde fanersiz derili, 4 bacaklı omurgalılardır. Ayrıca evrimsel gelişmede balıklar ile sürüngenler arasındaki basamağı oluştururlar. Amfibyumların çoğu, önce su ortamında bir lavra (tetari yada iribaş) evresi yaşar, daha sonra başkalaşma geçirerek karada yaşayan erişkin biçimine dönüşür. Yaşayan amfibyumlar, aralarında önemli yapısal farklar olan 3 gruba ayrılır: Gymnophiona takımından ayaksız kertenkeleler; Urodela takımından sirenler ve çöreller: Anura takımından kurbağalar. Ayaksız kertenkeleler solucana benzer; bacakları ve kuyrukları yoktur; basit bir bağırsakları, ince ve pürüzsüz derilerinin içine gömülmüş olan küçük gözleri vardır. Sert ve yuvarlakça kafası, toprağı kazmasına yardımcı olur. Bölütlü gövdesi, yarıklarla birbirinden ayrılmış dairesel boğumlardan oluşur. Her 2 gözün yanındaki küçük çukurların içine gömülmüş 2 dokungaçları ve çenelerinin iç yanındaki çepeçevre kemiklerin üstüne dizilmiş birkaç sıra dişleri vardır. İkinci gruptan olan sirenler ile çöreller, özellikle ABD’nin güneyinde ve Meksika’da çok bol bulunur. Sirenler arka bacağı olmayan, ama ön bölümlerinde bir göğüs kemeri ile iki ön bacağı olan uzun gövdeli su hayvanlarıdır. Solungaçlarıyla solunum yapar ya da su yüzeyindeki hava kabarcıklarını yutarlar. Gözleri pürüzsüz derilerine gömülüdür, dişleri ise üst damakta sıralanır. Kuyruk yüzgeçleri suda ilerlemelerine yardımcı olur. Çörellerin hem ön, hem arka bacakları, kuyrukları, pürüzsüz derileri ve belirgin bir boyunları vardır. Dişler her 2 çenede ve üst damakta yer alır. Bazı çörel türleri, solungaçlı birer lavra olarak bütün yaşamlarını suda geçirirler. Kara ve su kurbağaları, amfibyumların en büyük grubunu oluşturur. Bu hayvanların en belirgin özelliği, arka bacaklarındaki 3 bilek kemiğinin uzayarak, hayvanın zıplamasına ve yüzmesine yardımcı olan birer bölüm oluşturmasıdır. Dişler genellikle altçenede bulunur. Salgı bezleriyle kaplı olan derileri genellikle pürüzsüz ve yumuşaktır; karada yaşayan bazı türlerin derisi pürüzlü ve kuru olabilir. Üreme açısından bakarsak: ayaksız kertenkelelerde ve çörellerde üreme genellikle iç döllenmeyle olur. Ayaksız kertenkelenin erkeği, sindirim borusunun alt ucundaki dışkılığın bir bölümünü dışarıya doğru uzatarak spermlerini dişinin içine boşaltır. Çörellerde ise, erkeğin jelatinden bir kese içine döktüğü spermleri, dişi kesesiyle birlikte dışkılığın içine çeker. Buna karşılık, kara ve su kurbağalarının çoğunda dış döllenme vardır; erkek, yumurtalarını döken dişiyi sıkıca kavrayarak spermlerinin yumurtaların üzerine serper. Amfibyumların yumurtaları genelde kabuksuz olduğundan genellikle suya yada nemli bir ortama, örneğin çamurların arasına yada dişinin sırtına bırakılır. Amfibyumlar yeryüzünün her yerine yayılmış olmakla birlikte en çok tropikal bölgelerde bulunur. Sulak yerlerde ve genelde yalnız yaşarlar. 4-Balıklar Balık, tatlı ve tuzlu suda yaşayan, evrimleşme çizgileri farklı, soğukkanlı omurgalıların genel adıdır. Bu terim, bir sınıflandırmadan çok bir yaşam biçimini tanımlar. Bugün yaşayan balıklar genellikle 5 sınıf altında toplanır. Bu sınıflar, hava soluyan hayvanların 4 sınıfı olan amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memeliler kadar birbirinden farklıdır. Yaklaşık 450 milyon yıllık bir geçmişi olan balıklar, bu süre boyunca, hemen her çeşit su ortamına uyum sağlayacak biçimde gelişmiştir. Kara ortamına geçiş sürecinde büyük bir değişime uğrayarak 4 ayaklı kara omurgalılarına dönüştüklerinden, aslında kara omurgalılarının ilk ataları bu su canlılarıdır. Balık dendiğinde genellikle, yüzgeçleri olan, solungaçlarıyla solunum yapan, gövdesi kaygan ve suda hareket etmeye elverişli olan su hayvanı akla gelir. Ne var ki, bu tanıma uymayan balıkların sayısı, uyanlarından çok daha fazladır. Bazılarının gövdesi uzunlamasına genişlemiş, bazılarınınki kısa kalmış, özellikle dipte yaşayanlarda yassılaşmış, birçoğunda da yanlardan basılmıştır. Ağızlarının, gözlerinin, burun deliklerinin ve solungaçlarının konumu da türden türe büyük bir değişiklik gösterir. Balık vücudunun temel yapısı ve işlevi bütün öbür omurgalılarınkine benzer. Kara omurgalılarının vücudunu oluşturan 4 temel doku balıklarda da vardır: Dış yüzeyleri kaplayan epital doku, bağ ve destek doku (kemik, kıkırdak ve lifsi dokularla türevleri), sinir dokusu ve kas dokusu. Tipik balık vücudu, yüzmeye uyarlanmış aerodinamik profilli ve iğ biçimindedir: baş, gövde ve kuyruk bölümlerinden oluşur. Yaşamsal önemdeki organları içeren gövde boşluğu genellikle vücudun ön alt yanındadır. Bu boşluğun arka ucunda, anüs yüzgecinin tabanının hemen önünde, dışkıların boşaltıldığı anüs deliği bulunur. Omurilik ve omurga, kafa iskeletinin arka bölümünden başlayıp sırt, gövde boşluğu ve kuyruk bölgesinden geçerek kuyruk yüzgecinin tabanında sonlanır. Balıklarda çok değişik üreme biçimleri görülmekle birlikte, en yaygın olanı dişinin suya bıraktığı sayısız, küçük yumurtanın vücut dışında döllenmesine dayanır. Açık denizlerdeki yüzey balıklarının yumurtaları genellikle suya asılıymış gibi duru; kıyı ve tatlı su balıkları ise yumurtalarını deniz dibine yada bitkilerin arasına bırakır; hatta bazı türler bir salgıyla yumurtalarını kayalara yada bitkilere yapıştırır. Yumurtaları dölleyecek olan spermalar erkeklerin gövde boşluğundaki 2 (bazen 1) erbezi içinde üretilerek , süt kıvamındaki ve rengindeki bir sıvıyla suya boşaltılır. Kemikli balıklarda, erbezlerinin her birinden çıkan bir sperma kanalı, anüsün arkasındaki ürogenital deliğe, köpekbalıklarında ve vatozlarda ise dışkılığa açılır. Ayrıca bazı balıklarda, erkeğin spermalarını dişinin yumurta kanalına boşaltmasını (iç döllenme) sağlayan bir tür çiftleşme organı vardır. Balıklara duyu organları açısından bakarsak; koku duyuları, hemen hemen tüm balıklar için büyük önem taşır. Çok küçük gözlü bazı yılanbalıkları, besininin yerini bulabilmek için görmeden çok koku duyusuna güvenir. Tat duyusu da balıkların çoğunda çok gelişmiştir; yalnız ağız boşluğunda değil, başın ve vücudun bazı bölümlerinde de tat alma organları bulunur. Beslenme, tehlikelerden kaçınma ve üreyerek soyunu sürdürme açısından belki de en önemli organ gözdür. Balıkların gözü temel yapısı ve işleviyle bütün diğer omurgalılarınkine benzese de, çok değişik yaşam koşullarına uyarlanmış olduğundan değişik özellikler gösterirler. Karanlık ve loş ortamlarda yaşayan balıkların gözleri genellikle büyüktür. Ama başka bir duyusu aşırı gelişerek baskın duruma geçerse gözlerin işlevi azalır. Onlarda ses algılama ve denge, birbirleriyle çok yakın bağıntısı olan iki duyudur. Suyun içerisinde kolayca yayılan ses dalgaları, özellikle düşük frekanslı dalgalar, balıkların baş ve gövde içi sıvıları ile kemiklerine çarparak işitme organlarına iletilir. Balıklarca algılanabilen ses frekanslarının alanı insanlarınkinden çok değişiktir; bu da sesin sudaki yayılma hızından ileri gelir. Bir çok balığın, dişlerini birbirlerine sürterek yada başka yollarla birtakım sesler çıkarıp birbirleriyle iletişim kurdukları sanılmaktadır. 5-Memeliler Mammaliaları, sıcakkanlı omurgalılar sınıfı olarak tanımlayabiliriz. Dişiler yavrularını yalnız bu gruba özgü yapılar olan meme bezlerinin salgıladığı sütle besler. Memelilerin öbür önemli ayırt edici özellikleri arasında deri türevi olan kıllar, alt çenenin kafatasına eklenme biçimi, kalp ve akciğerleri karın boşluğundan ayıran kaslı bir diyaframın varlığı, yalnız sola dönen aort yayının bulunması, olgunlaşmış alyuvarların çekirdeksiz oluşu sayılabilir. Memeliler evrim sürecinde boyut, biçim, yapı ve davranış özellikleri bakımından çok büyük bir çeşitlilik kazanmıştır. Memeli hayvanlarda gelişmeye yönelik başlıca üstünlük yavruların, ana babalarının deneyimlerini öğrenme yeteneğidir. Yavru memelilerin beslenmek için annesine bağımlı oluşu bir eğitim süresini gerektirir. Bu ise başka hiçbir canlı grubunda rastlanmayan ölçüde çevre koşullarına uyarlanmayı sağlayan davranış esnekliğine yol açar. Memelilere has özelliklerin başında deri salgı bezlerinin bulunması gelir. 3 tip deri salgıbezi vardır: kılları temizleyen yağ bezleri; ter salgılayan ve hem boşaltımda hem de beden ısısını düzenlemede rol oynayan ter bezleri; yavruların beslenmesini sağlayan süt bezleri. Ayrıca memelilerde çok sayıda boynuzsu oluşuma rastlanır: pullar, tırnaklar, toynaklar, boynuzlar; fanerlerin en niteleyici olanları, yalnızca onlarda bulunan kıllar ve tüylerdir. Kıllar kürkü oluşturur; kürkün bulunması bu hayvanların sıcakkanlı (beden sıcaklığının değişmemesi) olmasını sağlar (tüylerin ve teleklerin bir ısı yalıtkanı görevi yaptığı kuşlarda da aynı özelliğe rastlanır). Beslenme davranışlarında görülen özelleştirme diş oluşumunu da belirler. İlkel memeliler kesmeye ve koparmaya uyarlanmış dişleri uzun ve sivri uçludur. Otçulların özelleşmiş yan (azı) dişlerinde karmaşık değme yüzeyleri ve genişlemiş taç bölümü dikkat çeker. Ayrıca bu dişler aşınmanın etkilerini değişik yollardan en aza indirecek özellikler taşır. Genel olarak memelilerin çoğu heterodonttur ve hepsi de alveollü 3 çeşit dişleri vardır: kesici dişler, köpek dişleri, azı dişleri (küçük ve büyük azılar). Temel diş formülü olarak 44 dişten oluşan domuzun diş formülü kabul edilir. Memelilerin, genellikle, birbiri arkasına çıkan iki tip dişleri vardır; sütdişleri (geçici dişler) ve kalıcı dişler. Memelilerin kalbinde kuşlarda da görüldüğü gibi sağ ve sol karıncık tümüyle birbirinden ayrılmıştır. Bu gelişim iki ayrı kan dolaşımını olanaklı kılar. Oksijen yüklü kan akciğerlerden kalbin sol kulakçığına geldikten sonra sol karıncığa geçer ve dokulara gönderilmek üzere aorta pompalanır. Alyuvarlar en yüksek düzeyde oksijeni taşıyacak biçimde evrimleşmiştir. Olgunlaştıklarında çekirdeklerinin kaybolması da oksijen taşıma kapasitelerini yükseltir. Yalnızca memelilerde görülen bazı başka özellikler de iç organlarda ortaya çıkar: beden iç boşluğu (sölomlu) kaslı bir diyaframla ikiye ayrılır (karın boşluğu ve göğüs boşluğu). Merkez sinir sistemi yeni bir beyin bölgesinin (neokorteks; bu bölgeye nasırlı cisim, Varol köprüsü yada beyincik yarımküreleri gibi yapılarda eklenmektedir) bulunması nedeniyle çok gelişmiştir. Dişilerde üreme organının yapısı memeli gruplarına göre değişiklik gösterir. Eteneli memelilerde üreme organı dölyatağının biçimine bağlı olarak 4 temel tip altında toplanabilir. Kemiriciler ve Lagomorpha takımında tümüyle ayrılmış 2 dölyatağı birbirinden bağımsız olarak dölyoluna açılır. Etçillerde de dölyatağı büyük ölçüde ikiye ayrılmakla birlikte dölyoluna tek bir kanalla bağlanır. Toynaklıların birçoğunda dölyatağının dallanmış dip bölümü iyice kısalmıştır, gövde bölümü ise ortaktır. İnsan da aralarında olmak üzere üstün yapılı primatlarda dölyolu basitleşmiş, öbür gruplarda görülen dallanma tümüyle ortadan kalkmıştır. Omurgasızlar Omurgasızlar omurgalıların dışında kalan bütün hayvanları kapsar. Günümüz sınıflandırmalarında bir altfilumu oluşturan Vertebrata (omurgalılar) dışındaki hayvanlar, eskiden Invertebrata (omurgasızlar) grubunda toplanıyordu. Ama artan bilgilerin ışığında böylesi bir sınıflandırma yapay duruma düşmüş ve omurgasızlar adı bir sınıflandırma düzeyini gösterecek biçimde kullanılmaz olmuştur. Varlığını sürdüren hayvanların yüzde 90’ ından çoğu omurgasızdır. Boyutları, ancak mikroskop altında görülebilen tekhücreliler ile dev kalamarlar arasında değişir. Omurgadan ve kasların bağlandığı sert bir iç iskeletten yoksun olmalarına karşın birçoğu sağlam bir dış iskeletle korunmuştur. 1-Süngerler Süngerler latincede Porifera olarak adlandırılır. Yaklaşık 5 bin türü tanımlanmış, suda yaşayan hayvan filumu olarak genelleme yapabiliriz. En ilkel çok hücreli hayvanlar arasında yer alan süngerler, genellikle dallanmış biçimleri ve kısa süren lavra evreleri nedeniyle bitki sanılmış, hayvanlara özgü yapı ve özellikleri ilk 1755’te çıkarılmıştır. Süngerlerin yalnız 20 kadar türü (Spongilla cinsi) tatlı sularda, geriye kalan büyük bölümü denizlerde yaşar. En derin denizlerde bile rastlanabilen süngerler, en çok denizlerin tropik ve astropik kesimlerinde yaygındır. Birçok türün uzunluğu birkaç santimetreyi aşamazken, bazılarının boyu 2m’ yi geçmektedir. Süngerlerin belirli organları, dokuları, özgül biçimi, belli bir bakışımı yoktur. Ortadaki sindirim boşluğunu saran iki katlı bir çeperden (dış deri ve iç deri) oluşan (diploblastik hayvanlar) çok hücreli canlılardır;iç deri (endorm) yakalı kamçılı hücrelilerden (koanosit) oluşur. Bu hayvanlarda sinir sistemi yoktur. Hayvanın içinden geçen ve onun mikrofaj beslenmesini sağlayan su akımı, çok sayıda delikten girer; delikler titreyen sepetçiklere, onlarda bir merkezi girişe açılır. Su oradan, anusa benzetilebilecek büyükçe bir delikten (oskulum) dışarı çıkar. Dış ve iç hücre katmanları arasında mesoglea denen ve içinde serbestçe hareket eden amipsi hücrelerin (amibosit) bulunduğu jölemsi bir katman yer alır. Süngerler 3 sınıf altıda toplanır: Calcispongiae (Calcarea), Hyalospongiae (Hexactinellida) ve Demonspongiae. Calcispongiae yada kalkerli süngerlerin üyeleri, kalsiyum karbonat iğneciklerinden kurulu iskeletleriyle ayırt edilen deniz süngerleridir. Hyalospongiae yada silisli cam süngerlerinin iskeleti silisli ve genellikle 6 eksenli iğneciklerden kuruludur. İğnecikler kesintisiz bir ağ oluşturacak şekilde birleşebilir. Demonspongiae yada silisli süngerler 4.200 dolayında türdeki en geniş sünger sınıfıdır. İskeletleri sponjin denen, yalnızca süngerlere özgü bir madde içerebilen bu sınıf üyelerinin çoğu sığ sularda yaşar. Süngerlerde bulunan amipsi hücreler küre biçimli yumurtaları üretir. Döllenmeden sonra oluşan lavralar gövdelerini çevreleyen kirpiklerin yardımıyla uygun bir yüzeye tutunana dek yüzerler. Burada hızla gelişen lavra çok geçmeden erişkin sünger hayvanına dönüşür.Bazı türler tomurcuklanma yoluyla eşeysiz olarak da ürer. Tomurcuklar daha sonra ana süngerden ayrılarak gelişimini bağımsız bir biçimde sürdürür. 2-Örümceğimsiler Arachnidalar, Arthropoda (eklembacaklılar) filumunun, başta örümcekler, akrepler, akarlar, keneler ve uyuz böcekleri olmak üzere, 70 bin kadar etçil ve karada yaşayan omurgasız türüdür.. Arachnida üyelerinin en belirgin özellikleri, iyi gelişmiş bir baş bölümü ile sert (kitinleşmiş) bir dış iskeletten oluşan bölütlü gövde yapısı ve çift sayıdaki eklemli gövde uzantılarıdır. Büyüme sürecinde birkaç kez kabuk (dış iskelet) değiştiren bu hayvanların gövdesi başlıca 2 bölümden oluşur: Kabaca böceklerin baş ve göğüs bölümlerine karşılık düşen ve sefalotoraks yada ön gövde (prosoma) denen başlı-göğüs ile art gövde yada opistosoma denen karın bölgesi. Ön gövde 6, karın 12 bölütten oluşur. Başlı-göğüs bölgesindeki 6 çift uzantının ilk çift genellikle kavrama organıdır; örümceklerde, zehir çengelleri denen bu kısa uzantının ikinci bölütü zehiri fışkırtmaya yarayan bir saldırı organına dönüşmüştür. Dokunma ayakları ve çene ayakları adıyla da bilinen ikinci çift (pedipalp), ya bacağa benzer dokunma organıdır yada hayvanın avını yakalamasına yarayan, kıskaca benzer kavrama organıdır. Bazı türlerde, dokunma ayaklarından her birinin en alt bölütü kesici yada parçalayıcı bir organa dönüşerek, beslenme sırasında ağız parçalarına yardımcı olur; örümceklerde, dokunma ayaklarının en uç bölümü özel bir çiftleşme organı görevini üstlenir. Arachnida sınıfının yaşayan 11 takımı, yeryüzündeki dağılımlarına göre 3 büyük grup içinde toplanabilir. Araneida (örümcekler), Opiliones, Pseudoscorpiones (yalancı akrepler) ve Acarina (keneler, akarlar, uyuz böcekleri) üyeleri dünyanın her yerine yayılmıştır. Kuzey bölgelerinde oldukça seyrek, buna karşılık tropik ve astropik bölgelerde çok bulunan türler, Scorpionida (akrepler), Solifugae (böğler yada poylar), Amblypygi (kuyruksuz kamçılı akrepler) ve Uropygi (kuruklu kamçılı akrepler) takımındandır. Çok dar ve sınırlı bir dağılım gösteren takımlar ise Palpigradi, Ricunulei ve Schizomida’dır. Arachnida sınıfından eklembacaklıların kur yapma ve çiftleşme davranışları oldukça ilginçtir. Genelleme yapmak pek kolay olmamakla birlikte, erkek çoğunlukla spermini dişiye doğrudan aktarmaz. Bazı türlerin erkeği spermini yere yada ağına bırakır; akrep ve yalancı akrepler, içinde sperma hücresinin bulunduğu bir sıvı damlacığını taşıyan, jelatinsi yapıda bir sperma kesesi oluştururlar. Çoğu türlerde erkek kimyasal bir madde salgılayarak dişiyi eşleşmeye çağırır; görüşü keskin olan türlerde ise göz alıcı renkleriyle dişini ilgisini çekmeye çalışır. Arachnida üyelerinin büyük bölümü yumurtayla, bazı türler (örn. akrep) ise doğurarak ürer. Bu türlerde, döllenmiş yumurtalar dişinin içinde gelişir ve yavrular canlı olarak doğar. Analık duygusu pek gelişmemiştir ama, dişi akrep en azından kabuk değiştirinceye kadar yavrularını sırtında taşır. Akarlar ve kenelerin gelişme ve büyüme çevrimi, Arachnida sınıfının öbür üyelerine göre biraz daha değişiktir. Bu türlerde yumurtadan çıkan 6 bacaklı lavra (kurtçuk), erişkin duruma gelmeden önce bir yada birkaç kez başkalaşım evresinden geçer (nemf). Acarina üyelerinin çoğu yumurtlar; bazıları ovovivipardır, yani yumurtlama sırasında yada hemen ardından yavrular yumurtadan çıkmaya hazırdır; bu türler arasında döllenmesiz çoğalmaya da (partenogenez) rastlanır. Beslenme alışkanlıkları da türler arasında oldukça büyük değişiklikler gösterir. Opiliones takımının bazı üyeleri uzun bacaklarıyla avlarının peşinde koşar yada otların arasında yiyecek ararken, yalancı akrepler bir ava rastlayıncaya değin ağır ağır dolaşırlar. Bazı kamçılı akrepler daha çok geceleri avlanır, gerçek akrepler ile örümcekler ise avını yakalamak için sessizce beklemeyi tercih ederler. Arachnida üyeleri içinde en değişik beslenme alışkanlığına sahip grup, salgıladığı ipek iplikçiliklerini bazen bir avlanma aracı , bazen bir tuzak gibi kullanan örümceklerdir; ağ kuran türler genelde avın tuzağa düşmesini sabırla beklerken, bazı örümcek türleri de avlanmak için çok ilginç yöntemler geliştirmişlerdir. 3-Derisidikenliler Echinodermatalar, gövdeleri ser ve dikenli bir kabukla örtülü çok sayıda deniz hayvanını kapsayan filumdur. En derin okyanus çukurlarından gelgit bölgelerine kadar denizlerin bütün derinliklerinde görülebilen derisidikenlilerin 20’yi aşkın sınıfı tanımlanmıştır; bu sınıflardan çoğunun soyu tükenmiş, yalnızca beş sınıftan 6 bin kadar tür bugüne dek varlığını koruyabilmiştir. Derisidikenlilerin bugün var olan bu 5 sınıfı Crinoidea (denizlaleleri ve tüy yıldızlar), Asteroidea (deniz yıldızları), Ophiuroidea (yılan yıldızları), Echinoidea (deniz kestaneleri) ve Holothuriodea (deniz hıyarları)’dır. Bazı uzmanlar Asterozoa altfilumu içindeki Asteroidea ve Ophiuroidea sınıflarını, aralarındaki yakın ilişkiye dayanarak Stelleroidea sınıfının altsınıfları olarak kabul ederler. Derisidikenlilerin en belirgin özelliği, kalsiyum karbonattan oluşan iskeletleri ve erişkinlerde beşli ışınlı bakışım gösteren gövde yapısıdır. İskelet yapısı ya deniz kestanelerinde olduğu gibi sert levhaların kaynaşmasıyla oluşmuş, içi oyuk bir kabuk biçimindedir yada pürüzsüz, çok sayıda ayrı ayrı kemik levhacık kaslarla birbirine bağlanmıştır. Deniz laleleri ile tüy yıldızlarda her iki iskelet biçimi birlikte görülür; asıl gövde bölümünde iskelet levhacıkları kaynaşmış, sap bölümünde ise eklemli bir yapı kazanmıştır. Yumuşak gövdeli deniz hıyarlarında ise, iskelet levhacıkları iyice küçülerek mikroskobik parçacıklara bölünmüştür. Yaşayan derisidikenlilerin bütün sınıflarda egemen olan bakışım (simetri) düzeni, genellikle 5 eksenli olan ışınsal bakışımdır; soyu tükenmiş türlerde görülen iki yanlı bakışım ise, yaşayan türlerden çoğunun yalnızca lavra evresine özgüdür. Ununla birlikte, deniz kestanelerinin bazı türleri erişkinlikte iki yanlı bakışımı korurken, erişkin deniz hıyarları da dıştan iki yanlı, içten ışınsal (beşli) bakışım gösterir. Özellikle savunmaya, ayrıca istenmeyen parçacıkların vücuttan atılmasına yarayan kıskaçsı organlar (pedisel) deniz kestanelerinde ve deniz yıldızlarında bulunduğu halde, öbür 3 sınıfın üyelerinde bulunmaz. Deniz kestanelerinde ayrıca 40 iskelet levhası ile kaslardan oluşan karmaşık yapılı bir çiğneme aygıtı (Aristo feneri) vardır. Derisidikenlilerin çoğu ayrı eşeylidir. Üreme genellikle spermanın yumurtayı döllemesiyle eşeysel yoldan gerçekleşir; yalnız deniz yıldızları ile deniz hıyarlarının birkaç türünde bölünmeyle eşeysiz üreme görülür. Eşeyli üremede yumurta ve spermalar denize dökülür ve döllenme su içinde gerçekleşir. Dişiler genellikle yılda bir kez ve milyonlarca yumurta döker. Döllenen yumurtalar, yumurtanın iriliğine bağlı olarak iki ayrı gelişme çizgisi izler. Az besin içeren küçük yumurtalardan serbestçe yüzebilen lavralar çıkar; bunlar bir süreliğine planktonlarla beslendikten sonra başkalaşım geçirir ve deniz tabanına yerleşir. Daha bol besin içeren iri yumurtalarda, embriyon gelişmesini yumurta içinde tamamlar ve lavra evresinden geçmeksizin doğrudan erişkine dönüşür. Derisidikenlilerin çoğu, kopan gövde parçalarını kolayca yenileyebilir.Örneğin denizyıldızlarında, ortadaki gövde diskinden küçük bir parçanın kalmış olması koşuluyla, tek bir koldan yeni bir birey gelişebilir. Derisidikenlilerin büyük bölümü, dibe çökelmiş yada yüzen çok küçük organik maddelerle, denizkestaneleri ile denizyıldızlarının birçoğu ise bitkilerle beslenir. Yalnız bazı deniz yıldızları özellikle yumuşakçalara dadanan etçil hayvanlardır. 4-Çok bacaklılar Çok bacaklılar, çok ayaklılar olarak da bilinir. Omurgasızların Arhropoda (eklembacaklılar) filumundan Diplopoda (kırkayak) , Chilopoda (çıyan), Psuropoda ve Symphyla sınıfları ile soyu tükenmiş Achipolypoda grubunun üyelerine verilen ortak addır. Bazı uzmanlar bu hayvanları Myriapoda sınıfı altında toplar ve yukarıda sözü edilen sınıfları birer altsınıf olarak kabul eder. Küçük bir grup olan çok bacaklıların günümüze değin 11 bin yaşayan türü sayılmıştır. Çok bacaklılar bir çift duyarga, çiğneyici çeneler ve solunum trakerleri gibi birçok çift bacakla donanan kara eklembacaklıları sınıfıdır. Bir çok bacaklının çoğunlukla birbirinin aynı birçok halkasının her biri bir yada iki çift bacak taşır. Cinsellik deliği ya bir tanedir ve arkada bulunur (Chilopoda sınıfı) yada iki tanedir ve öndedir (üyelerinin her halkasında iki bacak bulunan kırkayaklar ve gelişmemiş sineklere benzeyen Symphyla alt sınıfı). Bütün çok bacaklılar yumurtlayarak ürer. Çok bacaklılar genellikle seyrek görülen hayvanlardır. Bazıları geniş kitlesel göçlerle dikkat çekerken, bazıları da ev ve öbür yapıların kuytu köşelerinde barınır. Yaşayan 4 sınıfı ile tropik ve ılıman bölgelere büyük ölçüde dağılmış olan çok bacaklılar, bazı yerlerde toprağın organik bölümünü (humus) kaplayarak toprak faunasında öne çıkarlar. Çeşit ve sayıca en çok ormanda bulunursalar da, çıyanlar başta olmak üzere kimi kırkayak türleri otlak yada yarı kurak çevrelerde bulunur. 5-Solucanlar Solucan sınıfı Platyhelminthes (yassı solucanlar), Anelida (halkalı solucanlar), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar) ve Pogonophora (sakallı solucanlar) filumlarını kapsar. Bazen Aschelminthes grubunu oluşturan Nematoda (iplik solucanlar), Rotifera, Gastrotricha, Kinorhyncha ve Pripalida sınıfları filum düzeyine yükseltilerek sınıflandırılmaktadır. Yer solucanları, Oligochaeta sınıfından halkalı solucanların karada yaşayan en tanınmış üyeleridir. Solucanların gövdesi ince uzun, silindir biçiminde yada yassılaşmış ve genellikle uzantılardan yoksundur. Uzunlukları 1mm ‘nin altından başlayarak 15m’yi aşabilir. Denizlere, tatlı sulara ve karalara yayılmış olan bu hayvanların bir bölümü asalak, öbürleri serbest yaşar. 6-Böcekler Böcekler Arhropoda (eklembacaklılar) filumunun Insecta (böcekler) sınıfını oluşturur. Böcekler hayvanlar aleminin en geniş filumudur: hem birey sayısı hem de uyum sağlama ve yeryüzüne dağılım açısından. Böcekler sınıfı 2 alt sınıfa ayrılır: Apterygota (kanatsız böcekler) ve Pterygota (kanatlı böcekler). Apterygota altsınıfının Protura, Thysanura (kılkuyruk), Diplura ve Collembola (yay kuyruk) gibi 4 takım içinde sınıflandırılan üyeleri ilkel, kanatsız ve genellikle başkalaşmasız böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne tek bir noktada eklemlenir. 27 takımdan oluşan Pterygota altsınıfının üyeleri daha üstün yapılı, kanatlı, kanatlı ve başkalaşma geçiren böceklerdir; bunlarda, erişkinlerin ağız parçaları baş kapsülüne iki noktada eklemlenir. Bu altsınıfın iki bölümünden biri olan Exopterygota, yarı başkalaşmalı böcekleri içerir ve 17 takıma ayrılır: gün sinekleri, hamamböceği, cırcırböceği, kulağa kaçanlar, cadı çekirgeleri, eşkanatlılar, termitler, ısırıcı bitler, tahta kurusu... Altsınıfın ikinci bölümü olan ve tüm başkalaşmalı böcekleri içeren Endopterygota bölümü ise 10 takıma ayrılır: deve sinekleri, kelebek, arı, karınca, sinekler,pireler... Bütün eklem bacaklılarda olduğu gibi, böceklerin de bacakları eklemli, gövdeleri bölütlü ve genellikle bir dış iskeletle korunmuştur. Bu sınıfın üyelerini eklembacaklıların öbür sınıflarından ayıran temel özellikler ise şunlardır: Öbür eklembacaklılarda gövde 2 bölümden oluşurken, böceklerde baş, göğüs ve karın olmak üzere 3 bölümden oluşur; Öbür eklembacaklıların hiçbirinde kanat bulunmazken, bu sınıfın üyelerinin çoğu kanatlıdır; öbür eklembacaklılardaki en az 4 çift bacağa karşılık böceklerin 3 çift bacağı vardır. Nitekim bazı uzmanlar böcekler sınıfını, altı bacaklı anlamına gelen Hexapoda terimiyle adlandırır. Böceklerin başlıca özelliklerinden biri olan kanat yapısı ise, sınıflandırma ve adlandırmada temel olarak alınır: Düzkanatlılar, yarım kanatlılar, kın kanatlılar, pul kanatlılar, zar kanatlılar gibi. Böceklerin yaşam çevrimi genellikle yumurtayla başlar. Türlerin çoğunda, çevre koşulları elverişli olmadıkça lavra yumurtanın içinden çıkmaz ve türden göre ya duraklama durumuna geçerek gelişmesini erteler yada gelişmesini tamamladıktan sonra uyku durumuna geçerek koşulların düzelmesini bekler. Yumurtadan çıkan lavra, kitinli kabuğu sertleşinceye değin hava yutarak şişer. Bu dış iskelet bir kez sertleştikten sonra artık büyümediği için, böcek geliştikçe bu daralan kabuğu atıp, yeni ve daha geniş bir kabuk oluşturarak birkaç kez deri değiştirir. Böceklerin lavra biçimleri 5 grupta toplanabilir : tırtıla benzeyen lavralar, tombul ve kıvrık lavralar, uzun,yassı ve hareketli lavralar, telkurduna benzeyen lavralar ve bacaksız lavralar. Hemen hemen bütün böceklerde eşeyli üreme, bazılarında döllenmesiz çoğalma, bir bölümünde de tek eşeylilik görülür. 7-Yumuşakçalar Latince adı Molusca dır. Tipik bir yumuşakçanın bedeni bir baş, bir iç organlar kütlesi ve bir ayaktan oluşur; bunların hepsi manto denilen bir zarla kaplıdır. Mantonun başlıca görevi kavkı salgılamaktır. Kavkı iki çenetli, koni biçiminde, helezon gibi kıvrık, deri altında körelmiş durumda, birçok levhaya bölünmüş (kiton), sarmal bölgelere ayrılmış (Nautilus) olabilir; kavkı erişkinde büsbütün yok olabilir ama embriyonda muhakkak bulunur. Yumuşakçalarda bakışım hemen hemen iki yanlıdır; beden bölütlü değildir, ama bazı organlarda bölütlenme izlerine rastlanır Genellikle etli olan ayak çoğunda sürünerek yürümeye (karından bacaklılar), yeri delmeye (iki çenetliler), yüzmeye ve besinleri yakalamaya yarar(kafadan bacaklılar). Yumuşakçalar beş sınıfa ayrılır: İlkel yumuşakçalar(kiton), karındanbacaklılar (genelde sarmal kavkılıdırlar), Scaphopoda (sayıca çok azdırlar), iki çenetliler ve kafadan bacaklılar(ahtapot,mürekkep balığı). Sölom iki boşluk halindedir; birinde eşeysel bez, ötekinde perikart bulunur. Yumuşakçaların yumurtaları bol vitellüslü olduğundan genellikle iridir. Yumurtalar genellikle çok karmaşık organlarda ayrı ayrı yada bir arada bulunabilir. Lavra yüzücüdür ve bir perdeyle kaplı örtülü bir evre geçirir; bu evre kafadan bacaklılarda yoktur ve karından bacaklı kara yumuşakçalarında lavra iri bir vitellüsle örtülüdür. 8-Kabuklular Kabukluların iki çift duyargaları, birleşik gözleri, çoğunlukla göğüsle kaynaşmış bir başları vardır. Bu sınıfa ıstakoz, yengeç gibi solungaçlarla donanan eklem bacaklılar dahildir. Kabuklular temel özellikleriyle öbür hayvanlardan ayrılır. Bedenleri bir baş ile iki ayrı bölgede toplanan (göğüs ve karın) bir dizi bölüt (yada halka) içeren bir gövdeden oluşur. Bölütlerin sayısı gelişmiş kabuklularda 19 yada 20’dir. Çoğunlukla bir yada birçok göğüs bölütüyle kaynaşarak baş, bir başlıgöğüs oluşturur. Göğüs bölütlerinin her birinde, pereiopot adı verilen ve çiğneyici organlara, kıskaçlara yada ayaklara(yürümeye yada yüzmeye yarar) dönüşebilen bir çift eklenti vardır. Malacostraca cinsinin her kalın bölütünde pleopot denen bir çift eklenti bulunursa da öbür öbeklerin üyelerinde genelliklebu eklentilere rastlanmaz.

http://www.biyologlar.com/omurgali-ve-omurgasiz-hayvanlar-hakkinda-ayrintili-bilgi

1. Ulusal Bitki Biyolojisi Kongresi

1. Ulusal Bitki Biyolojisi Kongresi

Saygıdeğer meslektaşlarımız ve bitki bilimine gönül vermiş dostlarımız, Bilindiği gibi, Ulusal Botanik Kongresi’nin düzenlenmesi fikri tam 10 sene önce Botanikçilerin arasında yeşermeye başlamıştı. Ancak, o zamanlar yapılan nabız yoklamalarına göre, Botanik Kongresi’nin Ulusal Biyoloji Kongrelerinin düzenlenmesine sekte vuracağı gibi bir düşünce ağırlık kazanmıştı. Bu nedenle Ulusal Botanik Kongresi düşüncesi ulusal boyutta uygulamaya konulamamıştı. Yıllar geçtikçe Ulusal Biyoloji Kongrelerine memnun edici şekilde katılan bilim insanlarımızın sayısı artarken, organizasyon aksamaları, maliyet artışları ve bilimsel değerlerin gittikçe zayıflaması vs. gibi olumsuzlukların ortaya çıktığı hepimiz tarafından gözlenmektedir. Ayrıca, bizler için çok önem taşıyan, geleceğimizin devamı olacak genç botanikçilerimizin veya bitki bilimcilerimizin (özellikle üniversite dışı lisansüstü öğrencilerimiz ve araştırma görevlilerimizin) bu gibi toplantılara istenen sayıda katılımlarının azaldığı ve isteksizliği gözlenmiştir. Bir zamanlar, bizlerin de yaşadığı ve halende yaşamakta olduğumuz gibi, araştırma alanlarımızda ulusal ve uluslararası haklı bilimsel saygınlığa sahip bilim insanlarını görme, tanıma ve görüşlerini alma fırsatını yakalama isteği, benzeri böyle toplantılara genç bilim insanlarımızın da katılma arzularının en başında geldiğini unutmamamız gerekmektedir. Günümüzün ağır ekonomik şartları altında zorlanan bilim insanlarımızın, Biyoloji Kongresi gibi devasa boyuttaki toplantılara katılmaları zaman, ikamet ve maliyet açısından zorluklarla karşılaşmamıza neden olmaktadır. Çok-disiplinli olan ve gittikçe diğer bilimsel disiplinlerle birlikte yeni yeni disiplinlerin ortaya çıkması, Biyoloji Kongrelerinin, maalesef, bölünerek alt disiplinlerle sınırlandırılmış toplantıların düzenlenmesine yol açmıştır ve açmaktadır. Nitekim bu gibi benzer toplantıların geçtiğimiz son 15 sene içerisinde daha da artarak düzenlendiği görülmektedir. Diğer bir neden ise, Ulusal Biyoloji Kongreleri gibi çok-disiplinli toplantıların küçük ölçekli üniversitelerimizde ve şehirlerimizde düzenlenmesinin bazı zorluklara neden olduğu kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. En son Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen 22. Ulusal Biyoloji Kongresi’nde “Flora Araştırmaları Derneğimizin” girişimiyle Botanikçilerimizin büyük bir çoğunluğunun katıldığı resmi bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda Ulusal Botanik Kongrelerinin bundan böyle, her ne kadar Ulusal Biyoloji Kongrelerinin kapsamında da devam etmesi geleneğine zarar verilmeden, Moleküler Biyoloji, Biyoteknoloji, Zooloji, Genetik, Fizyoloji, Biyokimya, Mikoloji, Mikrobiyoloji ve diğer alanlarda uygulandığı gibi, ayrı olarak düzenlenmesine oy birliği ile karar verilmiştir. Bu karardan sonra yine aynı toplantıda, 3B (Bolu Botanik Bir) sloganıyla, ilk olarak Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü tarafından bu toplantının düzenlenmesi isteğine de sıcak bakılmıştır. Türkiye Flora Derneği ile yapılan görüşmeler sonunda Kongre adının “1. Ulusal Bitki Biyolojisi Kongresi (UBBK1-2015)” şeklinde olması ağırlık kazanmıştır. Her ne kadar, kongrenin kapsamı olarak Bitki Biyolojisi belirtilmişse de, kongrede ana biyolojik konuların içerisine bitkiler âleminin dışındaki (hayvanlar, bakteriler ve arkeler hariç) diğer gruplara ait araştırmaların da dâhil edilmesi benimsenmiştir. Çünkü değinilen gruplardaki organizmaların temel alındığı bağımsız kongrelerin, Ülkemizde bu alanlardaki çalışmaların henüz az sayıda olması nedeniyle, günümüzde düzenlenmesinin zor olduğu düşünülmüştür. Türkiye Flora Araştırma Derneği’nin yönetimi ve A. İ. B. Ü. yetkilileri arasında yapılan görüşmeler ve yazışmalar sonucunda Ulusal Kongre’nin 2-4 Eylül 2015 tarihleri arasında birçok doğa güzelliklerine, Köroğlu gibi kahramanlık öykülerine ve Şair Dertlilere ev sahipliği yapan Bolu ilimizde gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Kongrenin son günü arzu eden katılımcıların “Yedi Göller Milli Parkımızdaki eşsiz doğa güzelliklerini ve renk cümbüşünü görmeleri in bir gezi düzenlenecektir. Böylece, Türkiye’mizin ve dünyamızın tanıdığı büyük hayırsever Merhum İzzet Baysal’ın kurduğu bir üniversitede çok anlamlı bir kongrenin birincisi olacak şekilde başlatılması bizler, öğrencilerimiz ve Bolulularca bir kıvanç ve gurur kaynağı olmuştur. Değerli bilim insanları ve heveskârlar, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Biyoloji Bölümü ve Türkiye Florası Araştırma Derneği adına sizleri 2-4 Eylül 2015 tarihleri arasında doğal güzelliklerin ve değerlerin iç içe olduğu Bolumuzda düzenleyeceğimiz. 1. Ulusal Bitki Biyolojisi Kongresi’nde (UBBK1-2015) misafir etmek için sizleri davet ederken, hepinize çalışmalarınızda başarılar dileriz. Bolu’da buluşmak üzere…                      Prof. Dr. M. Tekin BABAÇ                                                       Prof. Dr. Zeki AYTAÇ                    A.İ. B. Ü. Biyoloji Bölümü                                           Flora Araştırmaları Derneği Başkanı   http://ubbk.ibu.edu.tr

http://www.biyologlar.com/1-ulusal-bitki-biyolojisi-kongresi

Türkiye'nin Floristik (Bitkisel) Zenginliği

> Türkiye, bitkileri açısından,dünyada en zengin ülkelerin başında gelir.Bugünkü bilgilerimize göre,Türkiye'nin coğrafi sınırları içinde 3022'si endemik olmak üzere, 8897 çiçekli bitki ve eğrelti türü doğal olarak yetişmektedir.Bu sayı alttür,varyete ve hibritlerle birlikte 10.765'e ulaşır. > > Türkiye’de doğal olarak yetişen 10.765 çiçekli bitki ve eğreltinin yaklaşık üçte biri endemiktir.Bir ülkenin floristik zenginliği ve çeşitliliği, içerdiği nadir ve endemik taksonların çokluğu ile önem kazanır.Türkiye ılıman iklim kuşağında ve Batı Palearktik* ülkeleri arasında en zengin floraya sahip olanıdır (Tablo 1). > > Tablo-1:Endemik tür sayısı ve endemizm oranı yüksek olan Batı Palearktik ülkeleri (Davis,Heywood ve Hamilton, 1994). > > > Ayrıca Türkiye, halen ılıman iklim kuşağında kültürü yapılan hububat,baklagiller,yem bitkileri,orman ağaçları ve taş çekirdekli meyveler gibi ekonomik ürünlerin yabani atalarına ev sahipliği yapması bakımından da insanoğlu için doğrudan ve dolaylı olarak önem taşır. > > Türkiye'nin çiçekli bitklerini ve eğreltilerini (damarlı bitkiler) içeren,1965-1985 yılları arasında P.H.Davis ve ekibi tarafından hazırlanan "Türkiye ve Doğu Ege Adaları Florası" (Türkiye Florası) adlı bilimsel eser 9 cilt halinde yayımlanmıştır.Türkiye Florası'nın yayımlanması Türk ve yabancı botanikçilerin ilgisinin artmasına neden olmuştur.Buna bağlı olarak,Türkiye'nin doğal bitkileri üzerinde çalışmalar artmış, floraya çok sayıda yeni bitki türü eklenmiştir.Yeni türlerin bulunmasıyla, "Türkiye Florası" adlı 9 ciltlik esere yeni ciltlerin eklenmesi gereği de ortaya çıkmıştır.Böylece "Türkiye Florası"nın 1.ek cildi (10.cilt) 1988 yılında Davis,Mill ve Tan tarafından; 2.ek cildi (11.cilt) ise 2000 yılında Güner,Özhatay,Ekim ve Başer tarafından yayımlanmıştır.Toplam 11 ciltten oluşan "Türkiye Florası", floristik (bitkisel) açıdan Anadolu'nun devamı niteliğinde olan Doğu Ege Adaları'nın florasını da içermektedir.7676 sayfadan oluşan 11 ciltlik bu dev eserde, 8796'sı Türkiye'den ve 192'si Doğu Ege Adaları'ndan olmak üzere toplam 8988 tür yer alır.Bunlardan 2991'i (2941'i Türkiye'den ve 50'si Doğu Ege Adaları'ndan) endemik türler olup,dünyanın başka hiçbir yerinde doğal olarak yetişmez.Endemik taksonların,Türkiye'nin toplam bitki taksonlarına oranı (endemizm) %34,4'ü bulur. > > Türkiye'nin florası hızla büyümeye devam etmektedir:11.cildin yayımlanmasından sonra, Mayıs 2000-2002 tarihleri arasında floraya eklenen yeni taksonların sayısı 133'e ulaşmıştır (N.Özhatay ve Kültür,2002):Bilim dünyası için yeni toplam 87 takson (71 tür,4 alttür,9 varyete,3 hibrit) ve Türkiye için yeni 46 takson (30 tür,8 alttür,7 varyete,1 hibrit).Buna göre, son yıllardaki veriler temel alındığında,Türkiye florasına her 5 gün, 12 saatte bir yeni bir taksonun eklendiği söylenebilir. > > *Avrupa’nın tamamı,Asya’nın tropik bölge dışında kalan bölümü ve Afrika’nın kuzey kesimini içeren zoocoğrafya bölgesinin batısı. > > > TÜRKİYE’NİN FLORİSTİK ( BİTKİSEL) ZENGİNLİĞİNİNBAŞLICA SEBEPLERİ > > Türkiye’nin florasındaki bu olağanüstü zenginlik ve çeşitliliğin sebepleri şöyle sıralanabilir: > > 1-İklim farklılıkları (karasal iklim,okyanus iklimi ve Akdeniz iklimi), > > 2-Jeolojik ve jeomorfolojik çeşitlilik, > > 3-Zengin su kaynakları (deniz,göl ve akarsu), > > 4-Büyük yükseklik farkları (deniz seviyesi-5000 m), > > 5-Çok çeşitli habitat tipleri ve üç fitocoğrafik bölgenin (Avrupa-Sibirya, Akdeniz, İran-Turan) buluştuğu yerde olması, > > 6-Anadolu’nun doğusu ve batısı arasında ekolojik farklılıklar bulunması ve bunun floristik farklılıklara yansıması. > > BİTKİ GRUPLARI > > Dünyadaki biyocoğrafik kuşaklar, bir yerdeki bitkilerin meydana getirdiği vejetasyon tiplerine veya formasyonlarına göre sınıflandırılırlar.İğne yapraklı orman,yaprak döken orman,step,savan,pampa kuşakları gibi. Bunun sebebi, dünyanın her yerinde, o yerin görünüşüne egemen olan canlı grubunun bitkiler olmasıdır. > > Bir yerin yüzeysel görünümünün esas unsuru olan bitkilerin listesine veya o yerde yetişen bitkilerin hepsine, o yerin florası denir.Bu tarife göre, flora denince o yerde yetişen bütün bitki gruplarına ait türlerin hepsinin anlaşılması gerekir ise de , flora terimi daha çok ve geleneksel olarak, tohumlu bitkiler ve eğreltiler, yani damarlı bitkiler (iletim demetli bitkiler) için kullanılmaktadır.Bizim gibi kuzey yarı kürenin ılıman kuşağındaki ülkelerde damarlı bitkiler içinde yer alan Eğreltiler çok önemli olmadığından, flora terimi Tohumlu Bitkiler (Spermatophyta) için kullanılıyormuş gibi hissedilir.Bir yerde yetişen ilkel bitki gruplarına alg florası,yosun florası gibi adlar verilmektedir. > > a) Algler > > Bitki dünyasının en ilkel gruplarından biri olan algler, tohumsuz bitkilerin çok geniş ve önemli bir kategorisini meydana getirirler. > > b) Mantarlar > > Mantarlar, yurt ekonomisi ve insan hayatı açılarından çok önemli bir bitki grubudur.Şapkalı Mantarlar diye bilinenlerden bazıları Türkiye’de ve dünyada besin olarak uzun yıllardan beri yaygın olarak kullanılmaktadır. > > c) Likenler > > Likenler, doğada toprak ve kaya üzerlerinde, canlı ve ölü ağaçların gövde ve dallarında yaşayan, köksüz, gövdesiz ve yapraksız bitkilerdir.Algler ile mantarların biraraya gelerek bir birlik meydana getirmeleri ile oluşan kompleks bir organizma grubudur. > > d) Yosunlar > > Evrim açısından alglerden daha yüksek, fakat eğrelti ve tohumlu bitkilerden daha aşağı seviyede bulunan bir bitki grubudur. > > e) Eğreltiler > > “Türkiye Florası” adlı eserin 1.cildinde işlenen bu bitki grubu, bundan önceki gruplara göre daha iyi bilinmektedir.Türkiye’nin çok kurak kesimleri hariç, daha çok nemli yerlerde yaygın olan bitkilerdir. > > f) Tohumlu Bitkiler > > Gerek sistematiği, gerekse yayılış ve yetişme ortamları Türkiye’de en iyi bilinen bitki grubudur.Bitkiler aleminin en gelişmiş grubu kabul edilirler.İki alt bölüme ayrılır.Bunlar Açık ve çıplak tohumlu bitkiler (Gymnospermae) ile Kapalı tohumlu veya çiçekli bitkiler (Angiospermae)’dir. > > (1) Açık ve Çıplak Tohumlu Bitkiler (Gymnospermae) > > Bu alt bölüme giren bitkilerde tohumu oluşturan tohum taslakları karpel veya kozalak yaprağı (megasporofil) üzerinde açıkta bulunur.Bu yüzden tohum da açıkta oluşur.Polen tanesi doğrudan doğruya tohum taslağı üzerine konar ve çimlenir.Hepsi odunlu bitkilerdir.Tür sayıları az olmakla birlikte, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geniş alanlar kaplarlar ve orman alanlarının büyük bir kısmını meydana getirirler. > > Çiçekli bitkilerin hızlı bir şekilde yaygınlaşmaları sonucu, gerek kapladıkları alan gerekse tür sayısı açılarından bütün dünyada gerilemeye başalayan bu bitki grubunun türlerinden büyük bir kısmı, yeni ekolojik şartlara uyum gösteremedikleri için dünya yüzünden silinip gitmişlerdir.Zamanımızda bazı Gymnosperm takımları (ordoları) ancak fosil formlardan bilinmektedir.Gymnosperm’lerin dünyada halen bulunan tür sayısı 800 civarındadır.Türkiye’de bulunan Gymnosperm’lerin aile (familya) adları ve cins sayıları (Tablo-2) ile en zengin türe sahip cinsleri (Tablo-3) şöyledir: > > Ladin (Picea), Porsuk (Taxus), Servi (Cupressus) ve Sedir (Cedrus) cinsleri ise yurdumuzda tek tür ile temsil edilirler.Gymnosperm’lerden olmakla birlikte, çeşitli özellikleri bakımından onlarla çiçekli bitkiler arasında bir geçiş formu olan ve bu sebeple evrimsel bakımdan en ileri Gymnosperm cinslerinden biri olan Deniz Üzümü (Ephedra)’nün Türkiye’de üç türü yetişmektedir.Yetişme şekli bakımından kısa boylu bir çalı olan bu cinsin türleri, step alanları içindeki taşlık ve kayalık yerlerde bulunurlar ve tıbbi açıdan önemli olan bitkilerdir. > > (2) Kapalı Tohumlu veya Çiçekli Bitkiler (Angiospermae) > > Bu alt bölüme giren bitkilerde tohum taslakları meyve yaprakları (karpel) tarafından örtülür.Çoğunlukla otsu bitkilerdir. > > İki sınıfa (klasis) ayrılır: > > > A) İki Çenekliler (Dicotyledonopsida) : Embriyolarında simetrik durumda iki çenek vardır. > > B)  Bir Çenekliler (Monocotyledonopsida) : Embriyolarındaki çeneklerden biri körelmiş ve tek çenekli hale gelmiştir. > > > Zamanımızda tür sayısı bakımından dünyanın en zengin bitki grubu olan çiçekli bitkiler, dünya vejetasyonunda da egemen bir rol oynarlar.Çiçekli bitkiler, bu özelliklerini Türkiye’de de devam ettirirler. > > Türkiye’de yetişen çiçekli bitki türleri 145 aile (familya) içinde toplanmıştır.Bu aileler arasındaki tür sayısı bakımından en zengin aileler Tablo-4’de ve tür bakımından en zengin cinsler Tablo-5’de gösterilmektedir. > > Tablo-4 : Tür zenginliği bakımından aile sırasını gösteren tablo: > > > Tablo-5 : Tür zenginliği bakımından cins sırasını gösteren tablo: > > > ENDEMİK BİTKİLER > > Yeryüzünün sınırlı bir bölgesinde yani bir adada,bir dağ sırasında,bir ülkenin siyasi sınırları içinde veya ancak belli bir ekolojik ortamda yayılış gösteren yani çok bölgesel (lokal) olarak yetişebilen çeşitli taksonomik kategorilere ait bitkilere “Endemik Bitkiler”denir. > > Türkiye, endemik bitkilerinin zenginliği bakımından dünyanın önemli ülkelerinden birisidir.Ancak, tohumsuz bitki grupları üzerindeki araştırmalar henüz çok yetersizdir.Bununla beraber bilinmektedir ki, ilkel bitki grupları, dünya yüzünde hemen her yerde yaygın olan türlere sahiptir.Bu sebeple, bu gruba giren bitkilerde endemizme ya hiç rastlanmamakta veya söz edilemeyecek kadar düşük olmaktadır.Türkiye’de yetişen 75 civarındaki eğrelti türünden ancak 1’i (Asplenium reuteri) endemiktir.Tohumlu bitki olmalarına ragmen, Gymnospermlerde de endemizm oranı çok düşüktür.Bu gruptan Abies cinsine ait 3 alt tür dışında endemik bitki yoktur.Bu sebeplerle, bu bölümde Türkiye’de endemizm konusunda en zengin ve önemli bitki grubu olan çiçekli bitkilerden örnekler verilmektedir. > Flora kayıtlarına göre Türkiye’deki endemik bitki sayısı 3022 olup, bunların floradaki bütün bitkilere oranı %34,4’tür.Türkiye’deki endemik bitkilerin sayısı Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında bu oran hayli yüksektir.Ayrıca, endemik sayısı da çok yüksektir.Avrupa ülkeleri arasında en çok endemik türe sahip ülke Yunanistan olup, bu ülkede 800 civarında endemik tür yetişmektedir.Dünyada sadece İstanbul’a özgü olan 20 endemik bitki vardır.İstanbul’da yetişen toplam endemik bitki sayısı ise 70 dolayındadır.İstanbul, İngiltere’nintoplam bitki sayısından daha fazla bitkiye sahiptir. > > Türkiye’deki endemik bitkiler, belirli dağ ve dağ silsilelerine lokalize oldukları gibi, daha geniş yayılışlı endemikler de vardır.Belirli bir dağ veya silsile için endemik bitkiler açısından en zengin yer, Amanos Dağları’dır.Endemiklerce zengin diğer dağlar ise, başta Ege Bölgesi’nin güney ucu ile Akdeniz Bölgesi’nin batısında yer alan dağlar olmak üzere; Uludağ, Kaz Dağı ve Erciyes Dağı’dır.Bu sayılan dağ ve silsilelerden çoğunun etrafı genellikle ovalar ile çevrili olduğundan, bu dağlardaki endemikler nisbeten dar yayılışa sahiptirler.Halbuki yurdun doğu kesimindeki dağlar oldukça yüksek sayıda endemiğe sahip iseler de, batıdakilere göre daha devamlı olduklarından, bu bölgede yetişen endemiklerin çoğu, bir dağa has olmaktan çok, daha geniş yayılışlıdırlar.Yukarıda belirtilen dağlar dışında, Türkiye’nin endemizm yönünden dikkat çekici yöreleri şunlardır: Orta Toroslar (Ermenek, Gülnar, Mut arası), Antitoroslar (Saimbeyli ve Maraş çevreleri ), Van-Siirt-Bitlis ve Hakkari illerini kapsayan bölge, Rize ve Artvin civarındaki yüksek dağlar, Gümüşhane ve Erzincan arası ile Munzur Dağları ve Ilgaz Dağları.Tuz Gölü çevreleri ise, özellikle tuzcul endemiklerce zengindir. > > Endemik bitki türleri açısından Türkiye’nin en zengin familyası 447 tür ile Toplu çiçekligiller (Asteraceae)’dir.Bu familya endemik olmayan türlerce de zengin olduğundan, endemizm oranı düşük olup, %36,8’dir.İkinci sırayı Baklagiller (Fabaceae) alır.Bu familyaya ait 406 tür endemik olup, Toplu çiçekligiller (Asteraceae) familyası ile benzer durumda olduğundan dolayı endemizm oranı düşüktür ( % 37,9 ).Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyası 257 türle 3. sırayı almaktadır.Endemizm oranı diğer iki familyaya göre daha yüksektir ( %57 ) > > Bunun en önemli sebebi, bu familyanın özellikle Akdeniz Bölgesi’nin yüksek dağlarında yetişen türlerinin bulunması ve tür sayısının diğer iki familyaya göre daha az olmasıdır.Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 familya Tablo-6’da ve en zengin 10 cins Tablo-7’de gösterilmiştir. > > Tablo-6: Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 familya > > Tablo-7: Türkiye’nin florasında endemik tür bakımından en zengin 10 cins > > Tablo-8: Türkiye Florası’ndaki endemik bitkiler, yedi coğrafik bölgeye göre aşağıdaki gibi dağılım gösterir: > > Türkiye tamamiyle Holoarktik aleme girmekte ve bu alemin 3 bitkisel (floristik) bölgesi yurdumuzda birleşmektedir.Bunlar Akdeniz, Avrupa-Sibirya ve İran-Turan floristik bölgeleridir.Bu bölgelerin hepsinin kendisine has iklimsel özellikleri vardır.Avrupa-Sibirya floristik bölgesi diğer iki bölgeye göre yıl boyunca daha düzenli bir yağış rejimine sahiptir.Akdeniz floristik bölgesi homojen bir iklime sahip olmayıp yağış ve sıcaklık açısından varyasyonlar gösterir.İran-Turan floristik bölgesi Türkiye’nin en geniş alanını kaplayan bölgesidir.Yaprak döken ağaçlardan oluşan ormanlar ve ağaçsız step veya bozkırlar bu bölgenin iki ana vejetasyon tipidir. > > Tablo-9: Türkiye’deki üç fitocoğrafik bölgeye göre endemik bitkilerin dağılımı gösterilmiştir: > > Kutluk ve Aytuğ (2001), Türkiye’yi 29 üniteye bölen kareleme sistemini (“Türkiye Florası”nda kullanılan ve her biri 42.000 kilometrekare kapsayan Grid Sistemi) kullanarak, Akdeniz floristik bölgesi ile İran-Turan floristik bölgesinin batı ve doğu sektörleri arasında Türkiye’nin en yüksek endemizm oranına sahip alanlarının yer aldığını belirlemiştir: Anadolu Diyagonali.Kareleme sistemindeki 29 üniteden 10’u, % 20 ya da daha yüksek oranlarda endemik bitki içerir > > TÜRKİYE FLORASINDAN ENDEMİK BİTKİ ÖRNEKLERİ > > LİTERATÜR > > > 1-DAVİS, P.H. (ed), 1965-1985 – Flora of Turkey and the Aegean islands, -Vol. > > 1-9, University press, Edingburg. > > 2- DAVİS, P.H.,Mill, R.,Tan, K. (1988). Flora of Turkey and the East Aegean islands, > > -Vol.10, University press, Edingburg. > > 3-BAYTOP, T.(1997). Türkçe Bitki adları Sözlüğü.Türk Dil Kurumu Yayın No.578,Ankara > > 4-Türkiye Çevre Vakfı (1987).Türkiye’nin Biyolojik Zenginlikleri.Türkiye Çevre Vakfı Yayını,Ankara. > > 5-BAYTOP, A.(1998).Botanik Kılavuzu.İ.Ü.Eczacılık Fakültesi Yayın No.70,İstanbul. > > 6-BAYTOP,A.(1995).Bitkilerin Bilimsel Adlarındaki Niteleyiciler ve Anlamları.İ.Ü.Eczacılık Fakültesi Yayın No.69,İstanbul > > 7-YÜCEL, E.(2002). Çiçekler ve Yerörtücüler.Eskişehir. > > 8-YENTÜR, S.(2002) Türkiye’deki Doğal Eczane.İstanbul > > 9-ÇUBUKÇU, B.(2002) Fitoterapi.İstanbul > > 10-TORLAK,H.(2003) Marmara Bölgesi’nin Endemik Bitkileri.Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı.Nisan 2003. > > 11-YALTIRIK,F.,EFE,A.(1996).Otsu Bitkiler Sistematiği Ders Kitabı.İ.Ü.Orman Fakültesi Yayın No.10,İstanbul > > 12-EKİM,T.Türkiye Florası-2 Ders Notu. > > 13-EKİM,T.Bitki Coğrafyası Ders Notu. > > 14-ÖZHATAY,N.Önemli Bitki Alanları (2003).DHKD Yayınları. > > 15-GÜNER,A.,ÖZHATAY,N.,EKİM,T. & BAŞER K.H.C.(2000).Flora of Turkey and the Aegean islands,Second Suppl.11, Edingburg. > > 16-MATARACI,T.Ağaçlar.TEMA Vakfı Yayını No.39 > > YARARLANILAN WEB ADRESLERİ: > > 1- www.ogm.gov.tr > > 2- www.cevreorman.gov.tr > > 3- www.milliparklar.gov.tr > > 4- botit.botany.wisc.edu > > 5-http://www.kustr.org/linkler/ > > 6-http://www.tubitak.gov.tr/tubives/ > > 7-http://www.horticopia.com/hortpix/html/ > > 8-http://www.csdl.tamu.edu/FLORA/gallery.htm > > 9-http://perso.wanadoo.fr/erick.dronnet/teucrium_scorodonia1.htm > > 10-http://www.wwf.org.tr > > > Hazırlayan: > > Uzm.Biyolog Berrin Akyıldırım > > İstanbul Üniversitesi > > Fen Fakültesi > > Botanik Anabilim Dalı > > www.wildlifevet.org

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-floristik-bitkisel-zenginligi

Kara yosunları

Alem: Plantae (Bitkiler) Bölüm: Bryophyta Anthocerotophyta (Boynuz otları) Marchantiophyta (Ciğer otları) Bryopsida (Yapraklı kara yosunları) Kara yosunları (Bryophyta), ciğer otları, boynuz otları ve yapraklı kara yosunlarını kapsayan bitkiler bölümü. "Bryopsida" tek sınıfını kapsar. Sistematikdeki yeri değişkenlik gösteren bir gruptur. Çok hücreli, fotosentetik bitkilerdir. Kara yosunlarının iletim sistemleri ve gerçek kök, yaprak ve gövdeleri yoktur. Çoğu yapraklı olan küçük yapılı türler içerirler. Kök yerine bir ya da çok hücreden oluşan rizoidler (köksü yapılar) bulunur. Kara yosunlarında sporofit ve gametofit evre olmak üzere 2 farklı yaşam evresi vardır. Gametofit evrede bitki tamamen ince ve yumuşak yapraksı formda ve bir sapa bağlı olup, birkaç hücre kalınlığında olan yapraklar orta ana damar genellikle içermez. Döl almaşıyla eşeyli ürerler. Fotosentezin büyük bir kısmını gametofit nesil gerçekleştirir. Fotosentez sonucu oluşan besinlerini depolayan bitkilerdendirler. Yaklaşık 16.000 türü bilinmektedir. Boynuz otları Boynuz otları (Anthocerotophyta), kara yosunları bölümünün ya da damarsız bitkilerin büyük bir bölümü. Gametofit nesil üzerinde indirgenmiş sporofit nesil bulundururlar. Dünyanın heryerinde yaş ve nemli yerlerde yetişebilen bitkilerdir. Bazı türleri bahçe topraklarında ve ekilmiş alanlarda bulunan küçük tohumlarıyla yetişebilir. Yarı tropikal ve tropikal türler, (Dendroceros gibi) ağaç kütükleri üzerinde de bulunabilirler. Tipik bir boynuz otunun yaşam döngüsü Phaeoceros.Boynuz otları, aslında haploid gametofit nesilin gövdesidir. Tallusdaki her hücre sadece bir kloroplast içerir. Bazı kolonilerde tallusta gelişen bakteriler yüzünden Boynuz otları mavi-yeşil renkte görünürler. Ciğer otları Alem: Plantae (Bitkiler) Bölüm: Marchantiophyta Takımlar Takım Haplomitriopsida Haplomitriales (Calobryales) Treubiales Takım Jungermanniopsida Metzgeriales (basit talluslular) Jungermanniales (yaprakımsı ciğer otları) Takım Marchantiopsida Blasiales Sphaerocarpales (şişemsi ciğer otları) Marchantiales (gelişmiş ciğer otları) Ciğer otları, Hepaticae ya da Marchantiophyta; bitkiler alemininin bir şubesi ya da karayosunları şubesinin bir sınıfı. İlkel, çiçeksi ve tohumsuz bitkilerdir. Çoğunlukla nemli topraklarda, kayalarda ve ağaç kütüklerinde yaşarlar. Gövdeleri yoktur, yapraklarında orta damar bulundurmazlar. Dallanmış kurdale şeklindeki yapıları toprak üzerinde uzanır. İletim dokuları yoktur. "Rizoid" denilen kökümsü yapılar ile toprağa tutunurlar. Tipik bir ciğer otunun yaşam döngüsüBitkinin asıl görünen kısmı gametofit nesildir. Yapraklı karayosunlarında olduğu gibi sporofit nesil bir parazit olarak gametofit nesilin üzerinde gelişir. Bazı gametofitlerin üzerinde "gemma çanağı" denilen yapılar bulunur. Bunlar, ana bitkiden ayrılıp, eşeysiz üremeyi sağlayan yapılardır. Gametofit nesili oluştururlar. Yani döl değişimi görülür. Gametofit nesilin üzeri tek tabakalı epidermis ile kaplı olup, gaz alışverişini sağlayan birçok pora sahiptir. Alt yüzeyinde bulunan epidermisde çok sayıda ince pullar bulunur. Bu pullardan uzun ve ince rizoidler gelişir. Yapraklı kara yosunları Alem: Plantae (Bitkiler) Bölüm: Bryophyta (Kara yosunları) Sınıflar Takakiopsida Sphagnopsida Andreaeopsida Andreaeobryopsida Oedipodiopsida Polytrichopsida Tetraphidopsida Bryopsida Çok hücreli, fotosentetik bitkilerdir. Yapraklı kara yosunlarının iletim sistemleri ve gerçek kök, yaprak ve gövdeleri yoktur. Çoğu yapraklı olan küçük yapılı türler içerirler. Kök yerine bir ya da çok hücreden oluşan "rizoid"ler (köksü yapılar) bulunur. Kara yosunlarında sporofit ve gametofit evre olmak üzere 2 farklı yaşam evresi vardır. Çimlenen sporun alge benzeyen ipliksi dallanmış bir yapı oluşturmasıyla başlar. Bu ipliksi sistemin bir bölümü renksiz, diğer kısmı ise yeşildir. Renksiz olan kısma "rizoid" denir. Rizoidler, toprağa tutunmayı sağlayan kökümsü yapılardır. Yeşil olan kısma ise, "Kloronema" denir. Kloronema, fotosentez yapan kısımdır. Bütün bu ipliksi sistemin her ikisine birden "Protonema" denir. Protonema uzun süre bağımsız yaşadıktan sonra kloronema üzerinde tomurcuklar belirmeye başlar. Tomurcuklardaki hücrelerin apikal bölümlerinde üç sıralı bir eksen otaya çıkar. Gençken yaprak sıraları düz olan bu yapı, gametofit nesli oluşturur. Yaşlandıkça yaprak sıraları sarmal bir durum alır. Bazı türlerin stomalarında mnium tip stomalar görülebilir. Gametofit bazı türler monoik, bazıları da dioik tip bitkilerdir. Monoik bazı türlerde erkek ve dişi organlar aynı bitkilerde fakat, farklı düzeylerde ya da yanyana veya uçta bulunabilirler. Sporofit döl, gametofitlerin üzerinde oldukça küçülmüş olarak bulunur. Bir kara yosununda gözle görülen kısımlar gametofit nesildir. Ciğer otlarından farklı olarak, arkaspor denilen verimli dokuyu oluşturan hücrelerin tümünün mayoz ile sporları oluşturması ve elater bulunması belirtlilebilir. Dış kısımları bir hücre tabakalı steril bir kılıfla çevrili ve çok hücreli gametogoniyumlara sahiptir. Spermleri iki kamçılı ve hareketlidir. Yaşam döngülerinde gametofit evre baskındır.

http://www.biyologlar.com/kara-yosunlari-1

Omurgasız Hayvanlar

Omurgasızlar, bir omurgası olmayan hayvanlara verilen genel bir addır. Omurgasız olarak adlandırılan canlıların yapılarında hiçbir iskelet bulunmaz. Omurgasız hayvanların vücudunun dış kısmını örten ve destekleyen bir dış yapı bulunur. Omurgasız canlılar, en basit çok hücreli canlı olan Trichoplax adhaerens'den itibaren başlayan metazoa aleminin altında incelenmektedir. Omurgasız hayvanlardan bazıları şunlardır; çekirge, örümcek, kelebek, sinek, solucan, ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye, ve denizanasıdır. Omurgasızlar, Parazoa (Gerçek dokulara sahip olmayan canlılar) ve Eumetazoa (Gerçek dokulara sahip canlılar) olmak üzere iki alt sınıfta incelenirler. Omurgasız hayvanların kıkırdak doku ve kemik dokudan oluşan iskeletleri yoktur. Bazı omurgasız hayvanların vücutlarında iskelet görevi gören değişik yapılar vardır. Örneğin yengeçlerde bulunan sert kabuk ve böceklerdeki kitin adı verilen örtü iskelet görevi yapar. Omurgasız hayvanların bir bölümü karada bir bölümü suda yaşar. Karada yaşayan omurgasız hayvanların akciğerleri yoktur. Bu hayvanlar trake solunumu ya da deri solunumu yaparlar. Suda yaşayan omurgasız hayvanlar ise solungaçlarıyla solunum yapar. Omurgasız hayvanlar yumurta ile çoğalır. Çekirge, örümcek, kelebek, hamam böceği, sivrisinek çevremizde gördüğümüz omurgasız hayvanlardır. Ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye, denizkestanesi, denizyıldızı, süngerler, denizanası ve mercanlar suda yaşayan omurgasız hayvanlara örnektir. İnsanların çevrelerinde sık karşılaştıkları omurgasız hayvanlar eklem bacaklılar ve solucanlardır... Sölenterler, yumuşakçalar, eklem bacaklılar, derisi dikenliler omurgasız hayvanlar grubunda incelenir.

http://www.biyologlar.com/omurgasiz-hayvanlar-1

OMURGASIZ CANLILARIN ÖZELLİKLERİ

Omurgasızlar, bir omurgası olmayan hayvanlara verilen ortak isindir. Omurgasız olarak adlandırılan canlıların yapılarında hiçbir iskelet bulunmamaktadır. Omurgasız hayvanların vücudunun dış kısmını örten ve destekleyen bir dış yapı bulunmaktadır. Omurgasız canlılar, en basit çok hücreli canlı olan Trichoplax adhaerens’den itibaren başlayan metazoa aleminin altında incelenir. Omurgasız hayvanlardan bazıları şunlardır; solucan, çekirge, örümcek, kelebek, sinek, Ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye, ve denizanası…. Omurgasızlar, Parazoa (Gerçek dokulara sahip olmayan canlılar) ve Eumetazoa (Gerçek dokulara sahip canlılar) olmak üzere iki alt sınıfta incelenirlenmekte dir. Omurgasız hayvanların kıkırdak doku ve kemik dokudan oluşan iskeletleri bulunmamaktadır. Bazı omurgasız hayvanların vücutlarında iskelet görevi gören değişik yapılar bulunur. Örneğin yengeçlerde bulunan sert kabuk ve böceklerdeki kitin adı verilen örtü iskelet görevi yapmaktadır. Omurgasız hayvanların bir bölümü karada bir bölümü suda yaşamaktadır. Karada yaşayan omurgasız hayvanların akciğerleri bulunmaz. Bu hayvanlar trake solunumu veya deri solunumu yaparlar. Suda yaşayan omurgasız hayvanlar ise solungaçlarıyla solunum yapmaktadırlar. Omurgasız hayvanlar yumurta ile çoğalırlar. Çekirge, örümcek, kelebek, hamam böceği, sivrisinek çevremizde gördüğümüz omurgasız hayvanlardır. Ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye, denizkestanesi, denizyıldızı, süngerler, denizanası ve mercanlar suda yaşayan omurgasız hayvanlara bir örnektir. İnsanların çevrelerinde en sık karşılaştıkları omurgasız hayvanlar eklem bacaklılar ve solucanlardır… Sölenterler, yumuşakçalar, eklem bacaklılar, derisi dikenliler omurgasız hayvanlar grubunda incelenmektedir. Omurgasız Hayvanlarda Üreme Omurgasızlar genellikle yumurtlayarak ürerler. Yumurtadan çıkan yavrular çoğu zaman yetişkinlere benzemezler ve ancak bir kaç aşamadan geçtikten sonra yetişkinlerine benzerler. Fakat bunun aksi, yani yumurtadan direk olarak yetişkinlerine benzeyerek çıkan türler de bulunmaktadır. Bunlar; solucanlar dır.

http://www.biyologlar.com/omurgasiz-canlilarin-ozellikleri

Kırmızı Algler ve Mantarlar

Kırmızı algler ya da Rhodophyta, (Yunancada rhodos ve phytos = kırmızı bitki); deniz alglerinin büyük bir kısmını oluşturan bir Protista âlemi şubesidir. Bu alem, yediğimiz şapkalı mantarları ve diğer organizmalarla birlikte yaşayan cıvık mantarları içerir. Bazı mantarlar, alglerle bir araya gelerek “liken” adı verilen toplulukları oluştururlar. Bazı türler de, bitkilerin köklerinde simbiyont olarak yaşarlar. Bitkilerin %90′ı, köklerinde simbiyont mantar türlerini taşır. RHODOPHYCOPHYTA (KIRMIZI ALGLER) ve MYCOPHYTA (FUNGİ) MANTARLAR RHODOPHYCOPHYTA (KIRMIZI ALGLER) Kırmızı algler ya da Rhodophyta, (Yunancada rhodos ve phytos = kırmızı bitki); deniz alglerinin büyük bir kısmını oluşturan bir Protista âlemi şubesidir. Kırmızı algler alglerin en gelişmiş bölümüdür. Genellikle filamentli veya yaprak şekilli makro alglerdir. Dünya denizlerinde geniş dağılım gösteren bir gruptur. Kırmızı alglerin %95 inden fazlası denizlerde yaşar.Köksü yapıları ile bentik bölgenin sert substratumlarına kendilerini tespit ederler. Kırmızı algler düşük şiddetteki ışıkta da gelişebilirler. Dolayısıyla diğer alglerden farklı olarak suların daha derin bölgelerinde yaşayabilirler. Bütün türleri genellikle fotosentetik autotrofturlar. Hücrelerin çoğu tek nukleusludur. Ancak bazı ordoların (Gelidiales ve Rhodymeniales) üyelerinin yaşlı hücrelerinde çok sayıda nukleus bulunur. Bütün hücreler geniş merkezi vakuol taşırlar. Basit formlarda yıldız şeklinde tek bir kromatofor ve renksiz pirenoidler bulunabilir. Kırmızı alglerin çoğunun ekonomik değeri vardır. Karrageen, Agar agar ve Agar benzeri Fronagar ve Agaroid pek çok tür kırmızı algden elde edilebilir. Tıpta ve biyolojide besiyeri olarak, pasta yapımında, konservecilikte, ilaç sanayisinde kullanılırlar. Bilinen yaklaşık 4.100 kadar türün 200 kadarı tatlı sularda yaşar. SINIFLANDIRMA Bu grup alglerin Rhodophyceae adlı tek bir sınıfı bulunaktadır. Sistematik yönden iki alt sınıfı vardır: Altsınıf: 1-BANGIOPYHCİDAE Bu altsınıfta yer alan algler daha ilkeldir. Porphyridiales, Bangiales ve Compsogonales adlı üç ordosu bulunmaktadır. Porphyridiales Bu takımdaki algler izole veya jelatinli koloni oluşturan hücrelerden oluşmuştur. Bazıları ipliksi şekillidir ve çoğalmaları hücrelerin ikiye bölünmesi ile gerçekleşir. Denizde ve tuzlu nemli toprak yüzeylerde rastlanmaktadır. Örnek olarak Porphyridium, Rhodosorus ve Goniotrichum verilebilir. Compsopogonales Tallus karmaşık bir yapıda olup, monosporlarla eşeysiz olarak çoğalır. Tatlı sularda rastlanır. Compsopogon adlı tek cinsi bulunmaktadır. Bangiales Rhodophyceae sınıfının en basit üyeleri bu takımın içinde toplanır. Tallus ipliksi ve daha kalın kordon şeklinde görülebildiği gibi ince lam şeklinde de olabilmektedir. Örneğin; Bangia ve Porphyra cinsleri. Porphyra, çoğunlukla nori olarak bilinir, dünyada en geniş çapta tüketilen denizsel üründür. Çoğunlukla Asya yiyeceği, özellikle Japon yiyeceği, olarak bilinir ve Japonya da dev bir nori endüstrisi olarak başı çeker.Porphyra çok ilginç heteromorfik yaşam döngüsünün yanı sıra bir algden isteyebileceğiniz her şeye sahiptir. Porphyra nın hayat döngüsü özellikle ekonomik değeri nedeniyle incelenmeye başlandığı ilk günden beri yoğun olarak çalışılan bir konudur. Aslında Porphyra nın basit bir hayat döngüsü olduğu düşünülmekteydi; ta ki 1949 yılında Kathleen Drew-Baker Conchocelis rosea algini keşfedene kadar.Bu araştırma ile Porphyra nın tallus safhası, karposporofit safhası ve Conchocelis safhası olmak üzere üç şekilli hayat döngüsüne sahip olduğu görüldü. (= tetrasporofit safhası, gametofit safhası, karposporofit safhası) Altsınıf 2-FLORİDAEOPHYCIDAE(FLORİDAE) Kırmızı alglerin büyük çoğunluğu bu altsınıf içinde yer alır. Tallus yapısı daha gelişmiş olup, hücreler arasında sinaps bulunur. Bu altsınıf içinde Acrochaetiales, Nemalionales, Gelidiales, Gigartinales, Rhodymeniales, Cryptonemiales, Bonnemaisoniales ve Ceramiales adında 8 ordo yer alır. Acrochaetiales: Bu takımdaki algler yalın veya dallanma gösteren ipliksi talluslara sahiptir. Üreme organlarının şekli basittir. Nemalionales: Tallusu tek veya çok eksenli olabilen, mikroskobik veya makroskobik türleri bulunan karpogonium dan direkt olarak büyüyen kırmızı su yosunudurlar. Örn: Nemalion, Liagora. Gelidiales: Sıcak ve ılıman denizlerde bulunan, bağımsız iki döl arasında döl almaşı olan, bir kısım üyeleri agar üretiminde kullanılan kırmızı suyosunları takımıdır. örn: Gelidium Gigartinales Yirmiden fazla familyası bulunan ve denizel türleri içeren tallus uni ve multiaksiyal yapıda olup çok çeşitlidir. Boyları 50 cm ye ulaşan bu alglerden agar agar, karragen gibi çok çeşitli alanlarda kullanılan endüstriyel maddeler elde edildiği için bu grup alglerin ekonomik önemi vardır. Örn: Gracilaria, Chondrus Rhodymeniales İki familyası olan bu takım dişi üreme organlarındaki ikincil hücrelerin terminal pozisyonda bulunuşları ile bir önceki takımdan ayırt edilir. Gametofitik ve sporofitik nesil birbirine benzer(izomorf ). Tallus multiaksiyal yapıdadır. Örn: Champia, Gustroclonium, Chylocdia, Lomentaria Cryptomiales Bu takımda onu aşkın familya bulunmaktadır. Uni ve multiaksiyal tallus dikey veya yatay gelişebilir. Hayat devri yönünden hem izomorf hem de heteromorf türlere rastlanır. Örn: Halymenia floresia, Corallina. Bonnemaisoniales İki familyası olan bu takımda diğerlerine oranla daha az tür bulunur. Bu takımda tallus uniaksiyal yapıdadır. Ceramiales Florideophycidae alt sınıfının en gelişmiş takımıdır. Bu takımdaki bütün algler uniaksiyal yapıdadır. İçinde bulunan 4 familyada (Ceramiaceae, Rhodomelaceae, Delesseriaceae, Dasyaceae) çok sayıda tür bulunmaktadır. Gametofit ve sporofit nesil benzerdir. Denizlerimizde Akdeniz de bulunan bazıları agar üretiminde kullanılan ipliksi kırmızı su yosunu takımıdır. Ceramiaceae familyası üyelerinin çoğunda saydam salgı hücrelerine rastlanır. Tallus ipliksi olup dallıdır. Örn: Antithamnion Rhodomelaceae familyası üyelerinde tallus şekli oldukça karmaşıktır. Polysiphonia ve Laurencia türlerinde olduğu gibi silindirik veya yassılaşmış tallus sık bir biçimde dallanmıştır. Bu familya içinde ekonomik değeri olan pek çok tür bulunmaktadır. Delesseriaceae familyasında tallus yassılaşmış olup ince bir lam şeklindedir ve dallanma gösterir. Bazı türlerde tallus yüksek bitkilerdeki yaprağı andırır. Örn: Delesseria sanguinea FUNGİ (MANTARLAR) Bu alem, yediğimiz şapkalı mantarları ve diğer organizmalarla birlikte yaşayan cıvık mantarları içerir. Bazı mantarlar, alglerle bir araya gelerek “liken” adı verilen toplulukları oluştururlar. Bazı türler de, bitkilerin köklerinde simbiyont olarak yaşarlar. Bitkilerin %90′ı, köklerinde simbiyont mantar türlerini taşır. İletim dokusu bulunmayan ve bu nedenle heterotrofik, parazitik ya da saprofit (çürükçül) beslenen, fotosentez yapmamaları nedeniyle ışığa bağımlı olmayan, ökaryotik canlılardır. Çoğu hareketsizdir. “Ekzoenzimler” adı verilen sindirim enzimleriyle hücre dışı sindirim yapılır. Besin maddeleri, vücutta glikojen formunda depolanır. Hücre duvarları, ağırlıklı olarak kitin yapıdadır. Ayrıca hücre zarı yapısında, hayvanlardaki kolesterol yerine, “ergosterol” adı verilen özel bir bileşik bulunur. Mayalar gibi bazı cinsleri tek hücreli olabilir. Çok hücreli üyeleri, “hif” adı verilen özel vücut bölümlerinden oluşurlar. Hifler, bir araya gelerek “misel” yapılarını meydana getirir. Spor adı verilen özel hücrelerle ürerler. Sıklıkla rüzgar yoluyla saçılan sporlar, organizmanın türüne ve ortam koşullarına göre eşeyli (mayotik) ya da eşeysiz (mitotik) olarak üretilirler. Eşeyli üreme öncesinde, “feromon” olarak bilinen kimyasallarla iletişim kurarlar. Bitkilerde görülen döl almaşı, mantarlarda da görülür. Yapılan moleküler çalışmalar, mantarların en yakın olduğu canlı grubunun “hayvanlar” alemi olduğunu göstermiştir. 1-Divisio (Bölüm): Gymnomycota (Cıvık Mantarlar) Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Bölüm dahilinde 3 sınıf incelenir. 1.Classis (Sınıf): Acrasiomycetes (Hücresel cıvık mantarlar) Yaprak döken ormanların, humuslu üst tabakalarında yaşarlar. Ancak, hassas yapıları ve kısa ömürlü olmaları nedeniyle, doğada çok sık görülmezler. Daha ziyade, laboratuar ortamlarında kültürleri üretilir. Yaşamlarının hiçbir evresinde, kamçı taşıyan hücreler oluşturmazlar. Birkaç tür haricinde, sap kısımlarında, hücreler dışında bir yapı bulunmaz. Sporlarının hücre duvarlarında selüloz bulunur. Spor hücreleri, gerçek mantarlarda olduğu gibi bir kılıfla çevrili değildir. Bunu yerine, her dalın ucunda bulunan bir mukus damlacığı içinde yer alırlar. Sporların çimlenmesiyle, amip benzeri hücreler meydana gelir. Bu hücreler bir araya toplanarak göç ederler ve “sporofor” adı verilen yapıyı oluştururlar. Bu yapının gelişmesiyle de, yeniden spor oluşturabilecek mantar meydana gelmiş olur. 2.Classis (Sınıf): Protosteliomycetes (Mikroskobik cıvık mantarlar) Çıplak gözle görülemeyen, mikroskobik canlılardır. Dünyanın hemen her yerinde, nemli ve kuru ortamlarda, yaygın olarak yaşarlar. çoğu, oldukça basit yapılıdır. Spor hücrelerinin gelişmesiyle oluşan amip benzeri hücreleri, çevrelerindeki bakteri ve mayalarla beslenir. Eşeyli üremeleri gözlenmemiştir. 3.Classis (Sınıf): Myxomycetes (Gerçek cıvık mantarlar) Bu sınıf dahilinde incelenen 450 kadar tür, dünyanın çeşitli yerlerinde ve çok çeşitli ortamlarda yayılış gösterir. Sıklıkla, bol yağışlı bölgelerde ortaya çıkarlar, ancak çöl topraklarında bulunmuş türler de vardır. Organik maddelerin üzerinde, daha çok nemli ortamlarda yaşarlar. Serbest yaşayan, sürünücü özellik taşıyan, birden fazla çekirdekli ve hücre duvarı olmayan “plasmodium” yapısıyla tanınırlar. Bu yapının çimlenmesiyle, spor oluşturabilecek yapı gelişir. Bu yapılar, daha sonra sporları meydana getirir. Dış yapılarına göre ayrılan, 3 tip plasmodium oluştururlar: 1.Faneroplasmodium: doğada en sık rastlanan plasmodium tipidir ve mikroskop altında kolayca gözlenebilir. Yapının içinde bulunan damarlar, belirgin olarak görünür. Bakteriler ya da mantar sporlarıyla beslenebilen bu yapı, sürünürken arkasında iz bırakan bir kılıfla çevrilidir. 2.Divisio (Bölüm): Mastigomycota Bu bölümde incelenen mantar türleri, yaşamlarının herhangi bir evresinde, kamçı taşıyan hücreler oluştururlar. Kamçılı hücreler, “sporangium” adı verilen keseler içinde üretilen üreme hücreleri olan “zoosporlar” ya da “planogametler”dir. Söz konusu hücrelerde bulunan kamçıların sayısı ve pozisyonu, sınıflandırmalarında önem taşır. Hücre bölünmesi sırasında görev yapan etkin sentriollerin varlığı, bölümün diğer bir önemli özelliğidir. 1.Classis (Sınıf): Chytridiomycetes En küçük ve en ilkel yapılı mantarlardır. Okyanuslar, göller, nehirler gibi tuzlu ya da tatlı su ortamlarının yanında, çamur ve toprakta da yaşayabilirler. Hücre duvarları kitin yapıdadır. Tallusları, bir hücreli ilkel formlardan, çok hücreli ve özelleşmiş ipliksi formlara kadar değişkenlik gösterebilir. Canlı ya da ölü organizmalar üzerinde, çürükçül ve parazit olarak beslenirler. Bazı üyeleri, bitki zararlısı olmaları nedeniyle, ekonomik açıdan önem taşırlar. Üreme hücreleri olarak, suda harekete yardımcı olmak için arka kısımda tek kamçı taşıyan zoosporlar (eşeysiz) ve planogametler (eşeyli) üretilir. Mantarı belirli bir yere bağlayan ve besin alımında da görev yapan, kök öncülü yapılar olan Rhizoidler arasında kaynaşma yoluyla da üreme görülür. Mantarlar aleminin diğer tüm üyelerinin, bu sınıfın üyelerinden evrimleştiği ileri sürülmektedir. Diğer sınıflarda kamçılı zoosporlar görülmez, ancak kitin yapıdaki hücre duvarı hepsinde ortaktır. 2.Classis (Sınıf): Hyphochytridiomycetes Denizlerde yaşayan küçük mantar türlerinden oluşan bir gruptur. Hücre duvarlarının yapısında, hem selüloz hem de kitin bulunur. Mayoz bölünme sonucunda, mayospor adı verilen üreme hücrelerini meydana getirirler. En ayrıntılı çalışılmış ve en iyi bilinen türü Rhizidiomyces apophysatus’dur. 3.Classis (Sınıf): Plasmodiophoromycetes Canlıların vücudu içinde parazit (endoparazit) olarak yaşan mantarları içerir. Zoosporları, uç kısımda, birbirine eşit boyda olmayan iki kamçı taşır. Plasmodium çekirdeklerinin bölünmesi, haç şekline benzetildiği için, “kurisiform bölünme” adı verilmiştir. 4.Classis (Sınıf): Oomycetes Hücre duvarlarını yapısında, kitin yerine ağırlıklı olarak selüloz bulunur. Bu aşamadan sonraki tüm mantarların yaşam devrelerinde, vücut hücreleri diploit (çift kromozom setli), gametlerse haploiddir (tek kromozom setli). Çünkü mayoz bölünme, yalnızca gametlerin oluşturulduğu gametangium keselerinde görülür. Bazı türlerde, iki farklı biçimde (biri böbrek, biri armut biçiminde) zoospor oluşturulur. Bu spor hücreleri, farklı yapıda iki adet kamçı taşır. 3.Divisio (Bölüm): Amastigomycota Bölüm üyelerinin özelliği, sucul türlerde bile, kamçılı hücre oluşturmamalarıdır. “Yüksek yapılı mantarlar” olarak da bilinirler. Besin olarak tükettiğimiz şapkalı mantarları, küf mantarlarını ve mayaları da içeren bu bölüm, 5 sınıfa ayrılarak incelenir. 1.Classis (Sınıf): Zygomycetes (Ekmek Küfleri) Bu sınıfın üyeleri, çoğunlukla toprak içerisinde ya da ölü organizmalar üzerinde yaşar. Bu nedenle, topraktaki organik maddelerin ayrıştırılmasında büyük rol oynarlar. Aplanospor olarak adlandırılan üreme hücreleri, kamçısız olmaları nedeniyle hareketsizdir. Bu hücreler, spor keselerini terk ettikten sonra, çimlenerek miselleri oluştururlar. Üreme amacıyla iki organizma karşılıklı geldiğinde, birbirlerine doğru parmak benzeri çıkıntılar uzatırlar. Eğer bu iki bireyin kimyasal sinyalleri birbirine uygunsa, çekirdek kaynaşması yoluyla üreme gerçekleşir. Üremek için suya gereksinim duymazlar, tamamen kara yaşamına uyum yapmışlardır. 2.Classis (Sınıf): Trichomycetes Eklembacaklıların sindirim sisteminde çürükçül ya da parazitik yaşam sürerler. Kalın duvarlı ve eşeyli sporlar olan Zygosporlar, “Zygosporangium” adı verilen bir kese içerisinde üretilir. Eşeysiz üreme, kamçısız ve hareketsiz olan sporangiosporlar ile gerçekleşir. 3.Classis (Sınıf): Ascomycetes (Mayalar ve Yaprak Lekeleri) Mantarlar aleminin en kalabalık ailesidir. Ailenin ismi, sporların içinde üretildiği “askus” adı verilen yapılardan gelir. Askuslar, birer keseyi andırdığı için, aileye aynı zamanda “keseli mantarlar” da denir. Askus içerisinde ardı ardına mitoz ve mayoz bölünmeler sonucunda, sıklıkla 8 adet askospor (eşeyli üreme hücresi) üretilir. Bu sporlar, olumsuz ortam koşullarına karşı oldukça dayanıklıdır. Askuslar 3 farklı şekilde olabilir: 1.Kleistotesyum: Tamamen kapalı ve küresel yapılı. Askuslar, dağınık olarak yüzeye tutunur. 2.Peritesyum: Armut, küre ya da testi şeklinde ve uç kısımda sporların çıkışını sağlayan bir açıklık bulunur. 3.Apotesyum: Saplı kadeh şeklindedir. Askuslar, içbükey şekilli iç yüzeyde tutunurlar. Kara yaşamına tam olarak uyum yapmışlardır. Aile üyelerinin büyük çoğunluğu, bitkilerde çeşitli hastalıklara sebep olur. Hücre duvarlarının yapısında, kitinin yanında, beta glukanlar da yer alır. Aile üyeleri genellikle çok hücreli olmakla birlikte, tek hücreli mayalar da görülür. Ekmek ve çeşitli meyvelerin üzerinde küf yaratan mantarlar, bu şubeye dahildir. Büyük çoğunluğu, bitkiler ve hayvanlar için patojendir. Grubun bazı üyeleri, alglerle birlikte “liken” adı verilen özel yaşam biçimlerini oluşturur. 4.Classis (Sınıf): Basidiomycetes(Küf Mantarları ve Şapkalı Mantarlar) Mantarların ikinci büyük grubudur. Sınıfın ismi, hiflerin uçlarında farklılaşarak oluşan bazidyum yapılarından gelir. Askuslu mantarlardan farklı olarak, sporlar askusların içinde değil, bazidyumların üzerinde oluşturulur. Bu grupta da kamçılı hücreler görülmez. Bazidyumlar, temel olarak 3 tiptir: 1.Holobazidyum: Bir hücrelidir ve çeşitli şekillerde olabilir. 2.Fragmobazidyum: Bir ya da daha fazla sayıda, enine ya da boyuna bölme taşır. 3.Teliobazidyum: Sıklıkla kalın duvarlı, dinlenme halindeki spordan ve bu spordan oluşan geçici çimlenme tüpünden oluşur. 1.Subclassis (Alt sınıf): Holobasidiomycetidae Bazidyumları bir hücrelidir ve genellikle sopa şeklindedir. Ticari olarak da satılan, besin olarak tükettiğimiz mantar türlerini kapsayan gruptur. Bunlar, “şapkalı mantarlar” olarak da bilinir. Bir şapkalı mantarın vücut bölümleri şunlardır: Volva: Bazı mantarların sapını taşıyan çanakçık. Stipe: Sap kısmı. Annulus: Bazı mantarlarda sap üzerinde bulunan halka. Pileus: Şapka kısmı. Lameller: Şapkanın iç kısmında bulunan ve içten dışa doğru uzanan plaka benzeri yapılar. Şapkalı mantarların tür teşhisinde, sporların biçimi, rengi ve boyutları çok önemlidir. Bir kısmı zehirlidir ve zehirleri özellikle sinir sistemi üzerinde etkilidir. Basit ve genel olarak, sapının taban kısmında çanakçık bulunan şapkalı mantarların büyük bir kısmı zehirlidir. Zehirli mantarlar arasında en bilinenler, Amanita türleridir. 2. Subclassis (Alt sınıf): Phragmobasidiomycetidae En önemli özellikleri, bazidyumlarında enine ya da boyuna bölmeler bulunmasıdır. Bu grubun üyeleri, odunları çürüten ayrıştırıcılardır. Yağmurlu dönemlerin sonrasında su emerek şiştikleri için, görünümleri jelimsi bir hal alır. 3. Subclassis (Alt sınıf): Teliomycetidae Bu grubun üyeleri, paslar ve rastık mantarları olarak bilinirler. Tahıllarda yol açtıkları hasarlar, ekonomik açıdan önemlidir. En önemli özellikleri, kalın duvarlı ve dinlenme halinde bir spor üretmeleridir. Teliospor olarak bilinen bu yapı, Teliobazidyum adı verilen bazidyumu oluşturur. 5.Classis (Sınıf): Deuteromycetes (Fungi Imperfectae) (Eşeysiz Mantarlar) Bitki zararlısı olan mantar türlerinin büyük çoğunluğu, bu grubun üyesidir. Eşeyli üreme evreleri bilinmediği için, “Eksik Mantarlar (Fungi Imperfectae)” olarak da bilinirler. Grup üyelerinin sporları, birbirinden çok farklı yapıda olabilir. Çoğu, konidyum adı verilen yapılarla, bir kısmı da tomurcuklanarak ürerler. Bu grupta yapay bir sınıflandırma yapıldığı için, taksonomik birimlerin başına “form-” öneki getirilir. 1. Form Subclassis (Alt sınıf): Blastomycetidae Mayalara benzeyen, bir hücreli, tomurcuklanarak çoğalan türlerdir. İnsanlarda cilt hastalıklarına yol açarlar. Akciğerler ve merkezi sinir sisteminde de ciddi hasarlara neden olabilirler. 2. Form Subclassis (Alt sınıf): Hyphomycetidae Aspergillus, Cercospora ve Penicillium türleri, çoğu zaman bu grupta sınıflandırılırlar. Sınıflandırmadaki farklılık, bazılarının eşeyli evrelerinin bulunmasıyla, bu gruptan çıkarılmış olması nedeniyledir. Çoğu, bitkilerde ciddi hastalıklara yol açar. Bazı türleriyse, peynir yapımında ya da antibiyotik eldesinde kullanılır.

http://www.biyologlar.com/kirmizi-algler-ve-mantarlar

Bitki Nedir?

Canlılar dünyasının en önemli gruplarından biri bitkiler, öbürü hayvanlardır. Fotosentezle kendi besinini kendisi üretebilen, kökü, gövdesi ve yaprakları olan üstün yapılı bitkiler bu özellikleriyle hayvanlardan kolayca ayırt edilebilir. Oysa evrimin daha alt basamaklarında bitkilerle ya da hayvanlarla ortak özellikler taşıyan, ama gerçek anlamda ne bitki, ne de hayvan sayılabilen pek çok canlı vardır. Uzmanlar, sınıflandırmada büyük güçlük çıkaran bu ilkel ve basit yapılı canlıları bugün bitkiler ve hayvanlar âleminin dışında tutma eğilimindedir. Ama geleneksel sınıflandırmaya bağlı kalan bazı bilim adamları, birçok özelliğiyle bitkilere benzeyen suyo-sunları (algler) ile mantarları tallıbitkiler adıyla bugün bile bitkiler âleminden sayarlar. Oysa bu canlıların, üstün yapılı bitkilere özgü gövde, yapraklar ve iletim damarları gibi özelleşmiş dokuları yoktur; hücreleri, tal denen basit ve özelleşmemiş ipçikler ya da katmanlar halinde bir araya toplanmıştır. Buna benzer temel farklılıkları göz önüne alarak mantarları ve suyosunlarını bitkilerden ayıran yeni sınıflandırmalarda ise bu canlılar, bitki ve hayvan benzeri bütün tekhücrelileri içeren Protista âlemi içinde sınıflandırılır; hatta mantarlar ayrı bir âlem olarak kabul edilir. Canlıların sınıflandırılmasını genel çizgileriyle ansiklopedinin CANLILAR maddesinde bulabilirsiniz. Bitkilerin yüz binlerce değişik türü vardır. Bu türlerin boyutları, ancak mikroskopla görülebilen bazı yaprakyosunları gibi çok küçük bitkilerden başlayıp, California’nın kıyı sekoyaları gibi yaklaşık 90 metre boyundaki dev bitkilere kadar uzanır. Bitki türleri açısından dünyanın en zengin bölgesi olan, Kuzey Kutbu ile tropik iklim kuşağı arasındaki enlemlerde 300 bin kadar bitki türünün bulunduğu sanılmaktadır. BAŞLICA BİTKİ SINIFLARINDAN ÖRNEKLER Bitkiler yeşil renkli klorofil pigmenti içeren ve fotosentezle kendi besinini kendisi üretebilen canlılardır. Hayvanİar gibi hareket organları olmadığı için bulundukları yere bağlı olarak yaşarlar. Hücre duvarları selülozlu, bu nedenle oldukça serttir. Yaklaşık 300 bin kadar türü olan bitkiler, benzer yapısal özelliklerine göre sınıflandırılır CİĞERYOSUNLARI ve YAPRAKYOSUNLARI Sporlarla üreyen ve toprak yüzeyinde yastık gibi bir örtü oluşturan küçük, yeşil, çiçeksiz kara bitkileridir. Yaprakyosunlarının yaprakları sivri uçlu, ciğeryosunlarınınki etli ve lopludur (25.000 tür). KİBRİTOTLARI: Sporlarla üreyen, iğnemsi yaprakları ve sporkesesi başaklarıyla (strobil) dev yaprakyosunlarını andıran çiçeksiz kara bitkileridir (400 tür). ATKUYRUKLARI: İçi boydan boya oyuk, eklemli ve boğumlu gövdeleri olan bitkilerdir. Her boğumdan çıkan uzun, sivri uçlu ve dikensi yapraklar gövdeyi çepeçevre sarar. Sporlar, kozalağı andıran sporkesesi başaklarınca üretilir (30 tür). EĞRELTİOTLARI: Genellikle parçalı olan yaprakları büyüdükçe bir yelpaze gibi açılan kara bitkileridir. Sporlar yaprakların alt yüzündeki sporkeselerince üretilir (10.000 tür). AÇIKTOHUMLULAR: Meyvenin içinde saklı olmayan tohumlarla üreyen odunsu bitkilerdir. İğneyapraklılar (kozalaklılar), yalancı sagupalmiyesi ile Cycadales takımının öbür üyeleri ve mabetağacı bu gruptandır (700 tür). KAPALITOHUMLULAR: Belirgin yaprakları, gövdeleri, kökleri ve çiçekleri olan otsu ya da odunsu bitkilerdir. Kapalıtohumlular, tohum çeneklerinin (çimyapraklarının) sayısına göre iki sınıfa ayrılır. Birçeneklilerde tek bir çenek bulunur. Buğdaygiller, İkiçeneklilerin iki tane çeneği vardır. Çiçekli Bitkiler Çok kalabalık bir grup olan çiçekli bitkilerin bütün türleri birbirinden öylesine farklıdır ki, aralarından tipik bir örnek seçmek neredeyse olanaksızdır. Kökü, gövdesi, yaprakları, çiçekleri ve meyveleriyle tam bir çiçekli bitki olan düğünçiçeği gene de en iyi örnek sayılabilir. Düğünçiçeğinin birçok türü saçak köklü, bazıları şişkin yumru köklüdür. Gövdenin altından çıkarak toprakaltında yayılan beyaz saçak kökler, tüy gibi incecik uzantılarıyla topraktaki suyu emer. Toprağın üstünde dallanarak yükselen ince, uzun gövdede belirli aralıklarla yerleşmiş küçük boğum yerleri vardır. Her boğumdan bir ya da birkaç yaprak çıkar. Yaprakların koltuğundan, yani gövdeye birleştiği yerden de her zaman ya bir çiçek tomurcuğu ya da bir yan dal gelişir. Yaprakların kısa bir sapı ve genellikle parçalı, genişçe bir ayası vardır. Gövdenin ve dalların ucunda tek tek ya da küçük kümeler halinde açan sarı çiçekler bulunur. Her çiçek, yeşil renkli beş çanakyap-raktan, parlak sarı renkli beş taçyapraktan ve çok sayıda erkekorgan ile dişiorgandan oluşur. Erkekorganlardan her birinin bir ipçiği ve sarı çiçektozlarını üreten bir başçığı vardır. Çiçeğin tam ortasında, çok sayıda yeşil mey-veyaprağından (karpel) oluşan dişiorganlar bulunur. Dişiorganlardan her birinin bir tepeciği ile bir yumurtalığı vardır. Tepecik yapışkan yüzeyiyle çiçektozlarını toplar; şişkince bir bölüm olan yumurtalık ise sonradan tohuma dönüşecek olan tohumtaslağını barındırır. Çiçeklerin tepeciği genellikle boyuncuk denen ince, uzun bir bölümle yumurtalığa bağlıdır. Tozlaşmadan sonra ça-nakyapraklar, taçyapraklar ve erkekorganlar dökülürken, her birinin içinde tek bir tohum bulunan şişkin yumurtalıklar birleşerek meyveye dönüşür. Düğünçiçeğinin meyvesi elma, armut, kiraz, şeftali gibi yakından tanıdığınız meyvelerden farklıdır. Ama botanik açısından, içinde tohumu ya da tohumları barındıran olgunlaşmış her yumurtalık bir meyve sayılır. Bitkilerin ÇİÇEK, GÖVDE, KÖK, MEYVE ve YAPRAK gibi temel bölümlerini ansiklopedide ayrı birer madde olarak bulabilirsiniz. Bütün Besinlerin Kaynağı Bitkiler olmasaydı ne hayvanlar, ne de insanlar var olabilirdi. Çünkü yeşil bitkilerin, su, suda çözünmüş tuzlar ve hava gibi inorganik maddeleri, bütün öbür canlılar için gerekli olan şeker ve nişasta gibi organik bileşiklere dönüştürebilme yeteneği vardır. Bitkilerin kendi besinini ürettiği bu sürece fotosentez denir. Fotosentezde bitkiler topraktan aldıkları suyu havadan aldıkları karbon dioksit gazıyla birleştirerek şekere dönüştürürler. Bu süreç bitkilerin yalnızca yeşil bölümlerinde, özellikle yapraklarında gerçekleşir. Çünkü fotosentezde önemli rol oynayan yeşil renkli klorofil pigmenti yalnız bu bölümlerdeki hüc­relerde bulunur. Bu bireşim (sentez) için gerekli olan enerji de güneş ışığından sağlanır . Bitkiler ürettikleri şekerleri hem büyümelerini sağlayan temel besin maddesi olarak kullanır, hem de sonradan kullanmak üzere yumru köklerinde ya da tohumlarında nişasta biçiminde depolayabilirler. Ayrıca yeniden karbon, oksijen ve hidrojene aynştınlabilen bu maddeler bitki için gerekli olan enerjiyi sağlar. Üstelik, bitkilerin ürettiği şeker ve nişasta yalnız bitkilerin değil bütün hayvanların ve insanların da temel besin maddesidir. Örneğin insanların temel yiyeceği olan ekmek, nişastah buğday tohumlarının öğütülmesiyle elde edilen undan yapılır. Ayrıca, antilop gibi otçul hayvanlar bitkileri, aslan gibi etçil hayvanlar da antilopları yediği için bitkiler dolaylı ya da dolaysız olarak bütün hayvanların besin kaynağıdır. İnsanlar ise hem bitkileri, hem bitkilerden elde ettikleri yiyecekleri, hem de bitkiyle beslenen hayvanların etini yiyerek beslenir. Değişik örneklerde bu “beslenme ağlan”nı geriye doğru izlersek, ilk basamaklarda hep bitkilerin yer aldığını görürüz. Bitkilerin, zengin bir besin deposu olmanın ötesinde birçok yaran vardır. Güzel görünümleriyle doğayı süsleyen bitkiler, fotosentez sırasında karbon dioksit alıp oksijen açığa çıkardıklarından, insan ve hayvanların solunumu için bitkilerin varlığı çok önemlidir. Ayrıca kökleriyle toprağı tutarak toprak kaybını önleyen bitkilerden yakacak, kâğıt, kereste, zamk, boya, ilaç, reçine, kauçuk, bitkisel yağlar ve dokumacılığın hammaddesi olan bitkisel lifler gibi çok değerli ürünler elde edilir. Baklagiller gibi bazı bitkiler de toprağı azotça zenginleştirerek tarımsal üretimin artmasına yardımcı olur. Bitki Islahı Bitkiler her zaman insanlar için vazgeçilmez besin kaynakları olagelmiştir. Çok eskiçağlarda bitkiler doğada kendiliğinden yetişir, insanlar da yemeye elverişli bitkileri bulabilmek için durmadan göç ederlerdi. Zamanla bitki yetiştirmeyi öğrenerek yerleşik düzene geçtiler. Bugün tarımı yapılan bitkilerin hepsi yabani bitkilerden türemiştir, ama birçoğu atalarından oldukça farklıdır. Çünkü bilim adamları ve tarım üreticileri, çaprazlama ve melezleme yoluyla daha yararlı, verimli ve üstün nitelikli bitkiler elde etmeyi başarmışlardır. Örneğin yabani buğdaydan, besin değeri ve verimi daha yüksek olan, daha iri taneli pek çok buğday çeşidi geliştirilmiştir. Bitkilerin çeşitli hastalıklara ve zararlı böceklere daha dirençli duruma getirilmesini de amaçlayan bütün bu çalışmalara “bitki ıslahı” denir. Dünya nüfusunun ve yiyecek gereksiniminin giderek artmasına karşılık besin kaynaklarının hızla tükenmesi bu çalışmaların önemini ön plana çıkarmıştır. Besin değeri olmayan birçok bitki de tedavi edici özellikleri ve ilaç yapımında kullanılan hammaddeleriyle tıp açısından önem taşır. DOĞADAKİ BÜTÜN BİTKİLERİN KORUNMASI GEREKİR. ÇÜNKÜ HİÇ İLGİNİZİ ÇEKMEYEN SIRADAN BİR OT BİLE İLERİDE İNSANLIĞA ÇOK YARARLI OLABİLİR. Bitkilerin Adlandırılması ve Sınıflandırılması Bitkilerin her dilde, ilk kez ne zaman kullanıldığı bile bilinmeyen özel bir adı vardır. Akşamsefası, civanperçemi, hanımeli, güveyfe-neri, çarkıfelek, ballıbaba, aslanağzı, bektaşiüzümü, cinsaçı, kadıntuzluğu, çobançantası gibi bu güzel ve anlamlı adlar genellikle bitkinin belli bir özelliğini ve halkın düşgücünü yansıtır. Ama her bitki türünün bu yaygın adından başka, iki sözcükten oluşan Latince bir adı daha vardır. Bu iki sözcüklü adlandırma sistemini ilk kez 18. yüzyılda İsveçli botanikçi Carolus Linnaeus geliştirmiştir. 1753′te yazdığı Species Plantarum (“Bitki Türleri”) adlı başyapıtında bitkileri önce Latince “cins” adıyla, sonra o türü aynı cinsin öbür türlerinden ayırt eden değişik bir özelliğiyle adlandırmayı öneren Linnaeus bugünkü bilimsel adlandırma sisteminin öncüsü sayılır. Bitkilerin nasıl sınırlandırıldığını ve adlandırıldığını daha iyi anlayabilmek için aşağıdaki örnek yararlı olabilir. Dutun Latince adı Morus’tur. Ama bu bitkinin birçok türü vardır. Bu türleri birbirinden ayırt etmek için, meyvelerinin rengini belirten Latince sözcükler de bitkinin bilimsel adına eklenmiştir. Örneğin beyaz dutun bilimsel adı Morus alba, kara dutunki Morus nigra, mor dutunki de Morus rubra’dır. Çünkü Latince alba, nigra ve rubra sözcükleri sırasıyla beyaz, kara ve morumsu kırmızı anlamına gelir. Bütün bu bitkiler Morus cinsinin bireyleri, yani türleridir. Aralarında büyük bir benzerlik olduğu için hepsi aynı cins içinde sınıflandırılmış, ama ağacın boyu, yaprakların biçimi, meyvelerin rengi ve tadı değiştiği için ayrı birer tür olarak kabul edilmişlerdir. Öte yandan dut, incir ve ekmekağacının birçok ortak özelliği olduğu için, hepsi aynı ailenin üyeleri sayılarak dutgiller (Moraceae) familyası, yani ailesi içinde toplanmıştır. Böylece, birbirine benzer özellikleri olan bütün akraba cinsler aynı aile içinde sınıflandırılır. Örneğin buğdaygiller familyası buğday, arpa, çavdar gibi tahılları ve bazı otsu bitkileri, baklagiller familyası da bakla, bezelye, fasulye, nohut, mercimek gibi tohumu yenen sebze bitkilerini, yonca, fiğ, burçak gibi yem bitkile­rini ve yerfıstığı, soyafasulyesi gibi yağlı tohumlu bitkileri içeren çok kalabalık ve değerli bitki aileleridir.

http://www.biyologlar.com/bitki-nedir

OMURGASIZ HAYVANLAR SİTEMATİĞİ

Canlılarla ilgili problemler ele alındığında organizmalar sınıflandırmak ve onları gruplara ayırmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Yeryüzünde milyonlarca canlı varlık vardır ve bunun yanı sıra geniş ölçüde bir çeşitlilik de görülür. Sınıflandırmanın Tarihçesi İnsanlar yaradılışlarından itibaren çevrelerinde bulunan bitki ve hayvanları öğrenmeye çalıştılar. İlk insanlar, bitki ve hayvanları kendileriyle olan ilişkisine göre tanıdıklarından, o zamanlarda yapılmış olan sınıflandırmalar fazla derin olmayan günlük tecrübe ve gözlemlere dayanıyordu. Daha sonra bilgiler arttıkça onların bir esasa göre sınıflandırılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Milattan önce 4. asırda filosozofiyi ilk teklif eden Aristo ilk bilimsel sınıflandırmayı yapmıştır. Aristo ve öğrencisi Theophrastus bitkileri ot, ağaçcık, ve ağaçlar; hayvanları da havada, suda ve karada yaşayan kuşlar, balıklar, balinalar ve böcekler olmak üzere 4 gruba ayırıyorlardı. Böcekleri de ısırıcı, emici, kanatlı ve kanatsız olarak gruplamışlardır. Canlıları sınıflandırmada çeşitli gelişme ve kademelerden sonra John Ray (1627-1705) belli bir tür kavramı geliştirmiştir. Ona göre tür, ortak ataları olan, benzer bireylerin bir grubudur. Ray çok az farklılıkları olan çeşitli organizmaların aynı türe sokulabileceğine inanıyordu. Böylece canlılarla ilgili gözlemler türlerle ilgili bir hipotezle birleştiriliyordu. Ray ve onu destekleyenler tabiattaki türlerin sayısının değişmez olduğuna inanıyorlardı. Tür anlamı Ray’den sonra değişmiştir. Linnaeus.dan sonra Lamarck hayvanları 8 klasise ayırmış, hayvanlar için omurgalı ve omurgasız tabirini kullanmış daha sonra Cuvier (1796-1832) mukayeseli anatomiden faydalanarak hayvanları Vertebrata, Mollusca, Arthropoda, Radiata olmak üzere 4 ana gruba ayırmıştır. Sistematik bir esasa göre, yapı benzerliği esas alınarak bitki ve hayvanların sınıflandırılması ilk defa İsveçli biyolog Carl Von Linnaeus tarafından yapılmıştır (1707-1778). Sistematiğin babası olarak tanımlanan Linnaeus, Systema Naturae (1758) adlı yapıtında hayvanlar alemini sınıf, takım, cins ve türlere göre gruplara ayırmıştır. Linnaeus.un diğer bir önemi binominal nomenclature denen metodu kurmasıdır. Bu metoda iki adla adlandırma denir. Yani her çeşit canlı iki isimle anılır. Bunlardan birincisi yani o hayvanın ait olduğu cins (genus-çoğulu genera)’ın adı büyük harfle, tür adı ise küçük harfle yazılır. Her ikisi de latincedir. Dünyanın her yerinde bu şekilde kullanıldığından anlaşma zorluğu ve karışıklık olmaz. Linnaeus de tür sayısının değişmez olduğuna inanmıştı. Bugün tür¸ ortak atadan gelen, birbiriyle çiftleşebilen, doğurgan yavrular meydana getiren, kendi aralarında nesil veren dolayısı ile gen alışverişinin devam ettiği tabii topluluklara (Yani doğal populasyonlar) ait gruplar olup çok benzer diğer gruplardan üreme bakımından izole bireyler topluluğu olarak tanımlıyoruz. Belirli bir ekolojik nişe sahip olan bu populasyonlar, yapı ve işlevleri ile birbirine benzeyen fiziksel ve kimyasal koşullara benzer tepki gösterirler. Sınıflandırmada Kategoriler Sistematikte en küçük grup tür olduğuna göre yapı taşı da türdür. Türler birleşerek genusları onlar da sırasıyla daha büyük grupları oluştururlar. Örneğin 1. Tür - Species - Homo sapiens 2. Cins - Genus - Homo 3. Aile - Family - Hominidae 4. Takım - Ordo - Primates Super- Class - Enteria 5. Sınıf - Class - Mammalia 6. Phylum - Þube - Chordata 7. Regnum - Alem - Animale Bir canlı türünün tam olarak sınıflandırılabilmesi için en az 6 gruptan söz edilmesi gerekir. Bazı durumlarda ara gruplardan da faydalanılır. Böyle ara gruplar için Alt= sub, Üst = super terimleri kullanılır. Örneğin Sub species = Salmo trutta abanticus = Abant gölünde yaşayan bir tür alabalık. Ayrıca tür adını ilk kez kullanan araştırıcının adı da 2. isimden sonra ilave edilir. Leptinotarsa decemlineata (Say, 1879) Hayvanlar Alemini Sınıflandırmada Esas Alınan Başlıca Özellikler Hayvanlar alemini sınıflandırmada esas, hayvan populasyonları arasında var olan akrabalık ilişkileridir. Linnaeus’den sonra sistematik üzerine olan çalışmalar ilerlemiş evrim teorisinin kabul edilmesiyle de, yani Darwin.le, zoologlar evrimsel orijini birbirine çok yakın olan organizmaları bir gruba koymak suretiyle daha çok, doğal ilişkilere dayanan bir tasnif sistemi kurmaya çalışmışlardır. Yapısal benzerliklerin çoğu evrimsel akrabalığa bağlı olduğundan organizmaların modern tasnifi birçok bakımdan Linnaeus’nin ortaya koyduğu mantıki yapı benzerliğine uymaktadır. Özet olarak modern sistematik yapılırken hayvanların yanlız dış görünüşlerinden değil, karşılaştırmalı anatomilerinden ve embriyonal gelişmelerinden faydalanılarak evrimsel gidişlerine uygun akrabalık derecelerine göre sınıflandırma yapılır. Bu sınıflandırmada hareket noktası olan temel kavramlar şunlardır : Homoloji : Birbiriyle hiç ilgisiz gibi görünen bazı yapılar incelenecek olursa birçok temel köken benzerlikleri ortaya koyulabilir. Örneğin; fokun  yüzme ayağı, yarasanın kanadı, insanın kolu. Bunlardan ilki yüzmeye, ikincisi uçmaya, üçüncüsü yakalamaya yarar. Ancak bunların iç yapısı, kemik ve kasları incelenirse her üçünün de kökten birbirine benzediği görülür. Yüzme ayağı, kanat ve kol aynı orijinlidir, fakat zamanla her biri temel örneğe kıyasla belirli bir görevi yerine getirmek için değişmiştir. Orijinleri aynı olup yani aynı kökenden gelen ancak değişik işler görebilecek şekilde farklılaşarak evrimleşmiş yapılara homolog yapılar denir. Sınıflandırmada özellikle homolog yapılar göz önünde tutulur. Bunun dışında daha farklı benzerlikler de vardır. Örneğin hayvanlarda kanat; sinek ve yarasa kanadının her ikisi de uçmaya yarar. Ancak bu benzerlik yüzeyseldir. Benzerliklerin yüzeysel olduğu ve hemen hemen aynı işi gören yapılara analog yapı denir. Fakat bunların embriyonal dönemlerdeki durumları birbiriyle kıyaslanırsa tamamen farklı kökenden oldukları görülür. Orijinleri tamamen ayrı olan bu yapıları, evrimsel gidişleri, benzer işi gördüklerinden, birbirine benzeyen duruma getirmiştir. Yüzeysel olan bu benzerliklerin doğal sınıflandırmada hiçbir önemi yoktur. Fizyoloji ve biyokimyadan da yararlanılarak canlılar arasındaki akrabalık tesbit edilir. Son zamanlarda, biyologlar protein yapılarının benzerliğinden yararlanmışlardır. Hayvanların bir hücreden veya çok hücreden yapılmış olması yüksek kategorilerde önemli bir temel karakter olup böyle bir ayırım sonucunda hayvanlar alemi Protozoa ve Metazoa olmak üzere 2 büyük subregnuma (veya Regnum yani Aleme) ayrılır. Embriyodaki hücre tabakası , Diploblastik, (Porifera, Coelenterata.) Triptoblastik (diğerleri); Simetri (bilateral, lateral) ve segmentasyon büyük grupları sınıflandırmadaki ayırıcı özelliklerdir. Sindirim, dolaşım ve sinir sisteminin olup olmaması (Protozoa ve Porifera.da yok; Coelenterata ve Platyhelminthes’de sindirim gastrovasküler boşluk halinde, ağız açıklığı vardır, diğerlerinde sindirim borusu hem ağız hem de anüs var) ve söz konusu grubun kendine has morfolojik karakterleri yine başlıca ayırıcı özelliklerdendir. Aristo zamanından beri biyologlar canlılar dünyasını en basit anlamda bitkiler ve hayvanlar olmak üzere 2 aleme ayırmışlardır. Buna göre derinliğine düşünülürse birçok türü, mikroskop altında gözlenebilen ve bir hücreli organizmalardan pek çoğunu bitki veya hayvanlar aleminden birine dahil etmek kolay bir iş değildir. Bundan bir asır önce Alman biyolog Ernest Haeckel birçok özellikler bakımından bitkilerle hayvanlar alemi arasında yer alan bütün bir hücreli organizmaları kapsayabilen Protista’yı üçüncü bir alem olarak teklif etmiştir.Uzun süre dünya biyologlarının pek rağbet etmediği bu teklif ilk bakışta sınıflandırmayı basitleştireceği yerde daha da güç duruma sokacağı ortaya konmuştur. Çünkü bitki benzeri olan bazı protistalar bitkilerle çok yakın ilişki kurarlar. Birçok grup (veya türler) gösterdikleri  bazı karakterler nedeniyle bitkilerle hayvanların arasında yer alırken diğer karakterleri nedeniyle hem bitki hem de hayvanlardan çok farklı bir durum gösterirler. Hatta farklı biyologlar tarafından Protista alemi içerisinde gösterilen organizmalar da farklı olabilmektedir. Bazı sistematikçiler Protista içerisine sadece birhücreli formlar koydukları halde bazıları mantarları, çokhücreli algleri hatta bakteri ve mavi yeşil algleri de Protista.ya dahil etmektedirler. Daha yakın zamanlarda bazı biyologlar Monera diye dördüncü bir alem açılmasının uygun olacağını savunmuşlardır. Monera alemi, bakteriler ve mavi yeşil algler gibi pek çok ortak karakterlere sahip organizmaları içine almaktadır. Prokaryot maviyeşil alglerde çekirdek zarı bulunmadığı gibi mitokondri, kloroplast gibi zarla çevrilmiş organeller de bulunmaz. Diğer taraftan bitki ve hayvan bütün Protista’lar Eukaryottur ve çekirdek zarıyla çevrilmiş gerçek nukleus ihtiva ederler. Bitki ve hayvanlar arasında pek çok temel benzerlikler vardır : 1. Her ikisinde de yapı ve fonksiyon birimi hücredir. 2. Her ikisinde de metabolik olayların çoğu ortaktır. Ancak her iki grup çok bariz ve farklı bazı yollarla birbirinden kesinlikle ayrılır. 1. Bitki hücreleri hücreyi çevreleyen ve bitkiye destek vazifesi gören selülozdan ibaret sert bir hücre çeperi salgılar. Hayvan hücrelerinde böyle bir çeper yoktur. Ancak bazı bitkilerde selüloz çeper bulunmadığı gibi (bir grup hayvanda da) tunicat gibi ilkel Chordatlar.da hücrelerin etrafında aynen bitki hücrelerinde olduğu gibi, selüloz çeper vardır. 2. Bitki büyümesi genellikle sınırsızdır. (Bu büyüme ömür boyu aktif büyüme fazında kalan bazı bitki hücreleri ile gerçekleştirilir, tropik bitkilerde devamlı, ılıman bölge bitkilerinde ise daha çok ilkbahar ve yaz aylarında). Hayvanların çoğunda son vücut büyüklüğü belli bir büyüme devresi sonunda ortaya konmuş olur. Ancak timsahlar, kaplumbağalar ve istakozlar uzun süre büyümelerini devam ettirirler. 3. Hayvanların çoğu hareket eder, bitkiler ise istisnalar dışında 4. En önemli fark ise gıda temin etmeleridir. Bitkiler yeşil renkli klorofil pigmenti yardımı ile fotosentez yapar. Fotosentez ile suyu parçalayabilmek için ısı enerjisini kullanırlar ve neticede karbondioksiti karbonhidrata indirgerler. Klorofil ihtiva etmeyen mantarlar ve bakteriler bu kaideye uymazlar (bazı yüksek organizasyonlu bitkiler). Evrimsel olayların asırlar önce cereyan etmiş olması ve ilk formlara ait fosillerin yetersiz olması nedeni ile bugün bile önemli bitki ve hayvan phylumları arasındaki evrimsel yakınlık hakkındaki görüşler açık değildir. Örneğin, virus ve bakterilerin diğer organizmalara olan evrimsel yakınlığı fazla bilinmediği gibi önemli alg ve mantar cinsleri arasındaki akrabalığa dair eldeki mevcut deliller de yetersiz olup önemli Protozoa cinsleri ile çok hücreli hayvanlar arasındaki akrabalık ilişkileri hakkındaki bilgiler de henüz kesin değildir. Hayvan gruplarını incelerken; hücre tabakalaşmasını, solunum olup olmamasını, metameri durumunu, sindirim sistemini ele alıp kendine özgü morfolojik karakterleri vurgulayacağız. Canlılar alemi bitkiler ve hayvanlar olarak (genel bir ifade ile) ele alınmakta son zamanlarda aşağıdaki gibi gruplandırılmaktadır. I. Alem : Monera II. Alem : Protista - Birhücreliler III. Alem : Fungi - Mantarlar IV. Alem : Plantae - Bitkiler V. Alem : Animalia - Hayvanlar I. Alem : MONERA Prokaryot olan bu organizmalar çekirdek, çekirdek zarı, plastit, mitokondri ve tubuler yapı taşımayan, kamçıları olmayan ancak kamçı benzeri uzantılar taşıyan, birhücreli canlılardır. Bölünme ya da tomurcuklanma ile eşeysiz ürerler, kalıtsal madde alışverişi konjugasyon, transformasyon, transdüksiyon veya plasmit değişimi ile gerçekleşir. Eubacteria ve Archaebacteria şeklinde iki gruba ayrılırlar. 2700 farklı türü bilinmektedir. II. Alem : PROTİSTA Ökaryot canlılar olan (Yani zarla çevrili çekirdek, kamçı, sil, yalancı ayak ve organel içeren) bir ve çok hücreli fotosentetik algler, çok çekirdekli ya da çok hücreli heterotrof bazı mantarlar, bir hücreli ökaryotik canlıları içerir. Fotosentez, absorbsiyon ya da doğrudan yeme ile beslenirler. Eşeyli ya da eşeysiz çoğalırlar. 60.000 yaşayan, 60.000 de fosil türü ALT ALEM (SUBREGNUM): PROTOZOA Protozoa (Eski yunanca protos = birinci; zoon = hayvan) bir hücreli mikroskobik hayvanlardır. Bir protozoon’ın yapısı çokhücreli hayvanların (birhücreye) bir hücresine karşılıktır fakat fonksiyon bakımından çokhücreli bir organizmanın bütün temel görevlerini yapar. Birhücrelilerin hepsi çok küçük mikroskobik hayvanlar olmakla beraber büyüklükleri oldukça değişiktir. Bazıları 2-3 mikron boyunda olup çoğu 250 mm. den daha küçüktür. (Nadir olarak 15-16 mm. boyunda olanlara da rastlanır Sporozoa’dan Porospora gigantea ). 30.000’den fazla bir hücreli hayvan türü bilinmektedir. Bunlar tatlı sularda, denizlerde, rutubetli topraklarda yani sulu ortamda yaşarlar. Bir kısmı da diğer hayvanların vücudunda parazittir. Kuru yerlerde ancak kist halinde bulunurlar. Bu geçici bir korunma durumu olup aynı zamanda birhücrelilerin yayılması bakımından da avantaj sağlar. Þöyle ki bu durumda kuş, böcek ve rüzgarla her yere taşınabilirler. Denizde yaşayanlarda kuruma tehlikesi olmadığından genellikle kist oluşumu yoktur. Vücutları stoplazma ve nukleustan ibarettir. Stoplazma ekto ve endoplazma olmak üzere 2 kısma ayrılmıştır. Dışta yer alan ektoplazma granülsüz veya çok az granüllü ve yoğun, iç kısımda bulunan endoplazma ise granüllüdür. Ekto ve Endoplazma arasında geçiş vardır. Genellikle hücre zarı yani Pelikula (veya Pellicula) altında ektoplazma, anterior uçta cytostom (hücre ağızı) ve cytopharynx bulunur. Besin stoplazma içine geçerken etrafında bir zar şekillenerek koful oluşur. Sindirim bu kofulun içinde gerçekleşir. Posterior uçta cytopig (hücre anüsü) bulunur. Hücre anüsü bir çok kamçılıda ve özellikle sillilerde görülür. Hücre anüsü çok dar yapılı olduğundan, varlığı ancak dışkılama sırasında belirlenebilir. Bir veya daha fazla nukleuslu olabilirler. Tek nukleuslu formlara monoenergid , çok nukleuslulara da polyenergid adı verilir. Bir hücrelilerde bütün hayatsal olaylar organellerle yapılır. (Belirli bir ödevi olan stoplazma farklılaşmalarına organel denir.) Hareket organelleri pseudopod (yalancı ayak), flagellum (kamçı), sillerdir (kirpik). Pseudopodların yeri değişken olup vücudun herhangi bir yerinde teşekkül edebilir ve kaybolur. Buna karşın kamçı ve kirpikler yeri ve şekilleri sabit olan daimi organellerdir. Sporozoa ve Ciliatlar.da vücudun uzayıp kısalması myonem adı verilen kas lifleri ile yapılır. Parazit birhücrelilerde hareket organeli genellikle yoktur. Bununla birlikte bir kısmı (gelişimin erken evrelerinde) yer değiştirebilirler. Kayma şeklinde olan özel bir yöntem ile hareket edebilirler. Kirpik ve kamçılar hareketten başka duygu organı vazifesini de görürler. Bundan başka bazı flagellatlarda göz vazifesini gören ve ışıktan etkilenen kırmızı renkli stigma vardır. Ciliatlar.ın bir çoğunda uyartı nakleden organeller de tesbit edilmiştir.Bunlar sillerin dip cisimlerini birbirine bağlayan ektoplazmik fibrillerdir. Bir hücrelilerin bazılarında örneğin amiplerde vücut ince bir zarla örtülüdür. Plasmolemma adı verilen ve çok ince olan bu zar madde alış verişini düzenler. Fakat hayvanın vücuduna belirli ve sabit bir şekil vermez. Buna karşın bir çok tek hücrelilerde korunma ve destek organelleri vardır. Bu organeller sayesinde vücut şekilleri sabit kalır. Koruma ve Destek Organelleri: Yapılarına göre iki türlüdür. 1. Euplasmatic : Stoplazmanın farklılaşmasından meydana gelen organeller; fibriller aksopodların eksen çubukları radyolenlerin iç kapsülleri, pelikula vs. 2. Alloplasmatic : Stoplazmanın salgı maddesinden meydana gelen organeller; örtüler, kabuklar, evcikler, kistler ve iskeletler. Örtü ve kabuklar vücut yüzeyine yapışıktır. Evcikler ise yalnız belirli yerlerde yapışıktır. Kistler: Bunlar ya yalnız organik maddeden (jelatin, pseudokitin, sellüloz) veya inorganik maddeden SiO2 ve Ca2CO2 den yapılmıştır. Tatlısu protozoonlarında ve bir çok parazitlerde görülen geçici korunma organelleridir. Bunlar yaşamaya elverişli olmayan zamanlarda ve bazen çoğalma esnasında meydana gelirler. Kist meydana geleceği zaman hayvan bütün organellerini kaybeder. Yuvarlak bir şekil alır. Kendi etrafına saldığı jelatinli tabaka sertleşir. Böylece kist meydana gelmiş olur. Normal şartlar başlayınca kist parçalanır ve yeniden organeller teşekkül eder. Beslenme (4 tiptir) I. Ototrof : Bitkilerdeki fotosenteze karşılıktır. Yani anorganik maddeleri organik hale koyar. (Bir kısım flagellatlarda) II. Saprozoik : Erimiş haldeki organik maddelerle geçinirler. Bu maddeler bakteriler tarafından parçalanmış olan organik maddeler vücut sıvıları ve barsak sıvılarıdır. (Parazit yaşayanlar ve renksiz flagellatların bir kısmı). III. Miksotrof : Hem organik ve hem anorganik maddelerle geçinirler (Euglena). IV. Heterotrof : Katı organik maddelerle beslenir (serbest yaşayan birhücrelilerin çoğu). Beslenme ile ilgili organeller. Cytostom (Hücre ağzı), Cytopharynx (yemek borusu) Ciliatlar.da besin stoplazma içine geçerken bir sıvı vakuolü teşekkül eder. Sindirim bu vakuol içersinde olur. Artık maddeler vücudun herhangi bir yerinden veya hususi bir yerden (Cytopig ) dışarı atılır. Boşaltım organeli : Osmoz sonucunda ve besin maddeleri ile birlikte stoplazma içersine giren fazla suyun dışarı atılmasına yarayan Kontraktil vakuollerdir. Deniz formlarında çok nadir olarak bulunur; parazitlerde yoktur. Esas olarak tatlı su protozoonlarında mevcuttur. Katı atıklar çok defa stoplazmada biriktirilir. Öyle ki bu durum bir çeşit atık pigmentasyonuna (renklenmesine) neden olur. Çoğalma 11 1. Bölünme : Enine (Ciliata) veya boyuna olmak üzere (Ekseri flagellatlarda) ikiye bölünme. 2. Tomurcuklanma : İkiye bölünmenin bir modifikasyonuna tomurcuklanma adı verilir. Öncelikle tomurcuk taslağı meydana gelir. Bu taslak ana hayvanın büyüklüğüne erişince koparak ondan ayrılır veya koloniler oluşur. 3. Multible bölünme : Nukleus bir çok defalar bölünür. Sonra stoplazma nukleus sayısı kadar parçalanır. Çoğalma neticesinde fertler bazen bir arada kalarak kolonileri meydana getirirler. Cinsiyet ve Döllenme : Cinsiyet olayları bütün gruplarda görülür. Döllenme çok hücrelilerdeki gibi cinsiyeti farklı iki hücrenin haploid sayıdaki kromozomlarının birleşmesiyle 3 şekilde olabilir. 1. Konjugasyon, 2. Autogamie, 3. Kopulasyon Kopulasyon : Yüksek organizasyonlu hayvanlarda olduğu gibidir. Birleşen hücrelere gamet, birleşme mahsulüne zigot denir. Basit halde, kopulasyon yapan gametler normal vegetatif fertlerden farklı değillerdir. Yani bunlarda gametleri verecek olan fertler bir çoğalma safhası geçirmeden doğrudan doğruya gametlere değişirler. Böyle bir kopulasyonda eşeysel bir çoğalmadan bahsedilemez. Çünkü redüksiyon Diğer durumda ise gametler vegatatif fertlerden farklıdır. Esas ferdin ikiye bölünmesi (mayoz bölünmesi neticesinde) meydana gelir ve kromozom sayısı yarıya iner. Birbiri ile birleşen gametler ya görünüşleri aynı isogamet (isogamie) veya farklı anisogamet (anisogamie)’dir. Anisogamide yedek besin maddesi içeren gamete dişi veya macrogamet diğerine de erkek ya da microgamet denir. Sporozoonlarda izogamiden çok hücrelilerdeki oogamie’ye kadar bütün tipler görülür. Konjugasyon : Yalnız Ciliat’larda görülen özel bir döllenme şeklidir. 12 Autogamie : Kendi kendini döllemedir. Ekseriya bir kist içinde meydana Bazı tek hücrelilerin yapısı çok basit olduğu halde diğer bazıları çok kompleks bir yapı gösterir. Kompleks yapılı birhücrelilerde bütün hayatsal olaylar çeşitli organellerle yapılır. Protozoon’lar hareketlerini sağlayan yapının çeşidine göre sınıflandırılır. SUBREGNUM PROTOZOA 1. Class - Flagellata (Mastigophora) Kamçılılar 2. " - Sarcodina (Rhizopoda) Kökbacaklılar 3. " - Sporozoa (Sporlular) Hareket organeli yok, parazit 4. " - Ciliata (Infusoria) Kirpikliler Sub Class Protociliata " Euciliata " Suctoria Barnes ve Demirsoy.a göre de Phylum (Şube) : Sarcomastigophora 1. Class : Flagellata (Mastigophora) Kamçılılar 2. Class : Sarcodina (Rhizopoda) Kökbacaklılar Phylum Sporozoa Sporozoa (Sporlular) Hareket organeli yok, parazit Phylum Ciliophora - Ciliata Ciliata (Infusoria) Kirpikliler Subclass Protociliata Euciliata Suctoria 13 I. Class - FLAGELLATA (Mastigophora) , Kamçılı hayvanlar Flagellatlar bir veya birkaç kamçıya sahiptirler. Kamçı hareketi temin eder ve besin almaya yarar. (Çıkış yeri Flagellata sistematiğinde önemlidir). Nukleus zarından veya stoplazma içindeki dip taneciğinden (bazal granül) çıkar. Burada bir de kamçı kesesi teşekkül etmiştir. (Dip taneciği bazı flagellatlarda bölünme anında ikiye ayrılır, kutuplarda iğ iplikleri meydana getirir). Flagellatlarda kamçının dip kısmına yakın bir yerde göz lekesi (stigma) denen kırmızı pigmentli bir organel vardır. Bu organizmalarda karbonhidrat depo eden cisimcikler stoplazmada yer alır. Plastidler genellikle serbest yaşayanlarda bulunur. Kloroplast içerenler güneş ışığında besin yapabilirler. Bu karakterleri nedeniyle bitki olarak da sınıflandırılırlar. Ancak hepsinde selüloz bir hücre çeperi yoktur. Çoğalma uzun eksen boyunca bölünmek suretiyle eşeysizdir. Bölünme ön uçtan başlar, nukleus mitozla bölünür, organeller bölünür. Eşeysel çoğalma tam olarak ancak bir kaç Zooflagellat.da saptanmıştır. (Son zamanlarda yapılan çalışmalar çoğalma olaylarının günün karanlık peryodunda olduğunu göstermektedir). Klorofilleri olmasına rağmen yaşadıkları ortamda bazı amino asitlerin mevcut olmasını isterler. Flagellatlar ototrof, heterotrof bazısı da saprofit olarak yaşar. Katı haldeki besin maddeleri ile beslenen türlerde, besin vücudun ön kısmında, kamçı dibinde bulunan ağız yolu ile vücuda girer. Þimdiye dek bildiklerimizden bu grubun hem bitki hem de hayvansal organizmalara ait özellik gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu özellik evrim bakımından bitki ve hayvanların aynı orijine sahip olduklarını destekler durumdadır. Bazı flagellatlar, örneğin Eudorina ve Volvox koloni teşkil eder, Volvox’lar, çok hücreli hayvanların embriyo gelişmelerinin blastula safhasına benzer. Tek hücreliler ve çok hücreliler arasında geçit gibi görülürler. 14 Uygun olmayan şartlar altında kist teşkil ederler veya palmella safhasına geçerler. Palmella safhasında kistlerden farklı olarak metabolizma devam ettiği gibi bölünme ve çoğalma olayları da görülür. Vücut küre şeklini alır ve kamçılar kaybolur. Tatlısu flagellatlarında boşaltım organeli olarak kontraktil vakuol bulunur. Bunlar ya tek ya da vakuol sistemi halindedir. Fazla suyun dışarı atımında da kullanılır. Flagellatlara yağmur suları, birikinti suları, dam olukları, nehir ve göl gibi sularda rastlanır. Bazıları hayvan ve insanlarda parazittir. 60.000 kadar flagellat türü bilinmektedir. Ordo - Cystophlagellata : Doğrudan gözle görülebilecek büyüklüktedirler. Pelikula ile örtülü vücut içi jelatinli bir madde içerir mahtut bir bölgede stoplazma toplanmıştır. Noctiluca   miliaris : 1-1,5 mm. çapında bir veya iki kamçılı ve genellikle küre biçimindedirler. Stoplazma vücudun ön kısmında bulunur ve küçük bir bölgeyi kaplar. Vücudun geri kalan kısmını jelatine benzer bir madde doldurmuştur. Stoplazma, jelatinsi madde içine ağ şeklinde uzantılar gönderir. Başka organizmaları yiyerek geçinir. Stigma ve plastidleri Çoğalmaları ikiye bölünme veya zoospor meydana getirmek suretiyle olur. Zoosporlar birleşerek zigotu teşkil eder. Çok sayıda Noctiluca bir araya gelirse, ışık salmaları nedeni ile yakamoz denen olayı meydana getirirler. Denizde pelajik yaşarlar. Ordo - Euglenoidina : İğ şekilli, oval, uzun vücutlu olup vücut yüzeyi kalın bir pelikula ile örtülüdür, renkli veya renksiz olabilirler. Renklilerde parlak yeşil kromatofor bulunur. Euglena   viridis : Oval görünüşlüdürler. Yeşil renkli kromatoforları ince uzun olup bir merkez etrafında toplanmıştır. Bol oldukları zaman su 15 yüzünde hareket ederler. Yeşil lekeler meydana getirirler. Stigma ve boşaltım organeli olan kontraktil koful, vücudun ön kısmında yer almıştır. Astasia sp. Kromatoforsuz ve çoğu stigmasızdır. Ordo - Phytomonadina : Sabit şekilli, oval ve uzun flagellatlar olup vücut yüzeyi ince veya kalın olabilen selüloz zarla örtülüdür. Stigmaları vardır. İki kamçılı olup çanak şekilli bir kromatoforları vardır. Soliter yaşarlar veya koloni teşkil ederler. Nematod gibi diğer omurgasızların bağırsaklarında kamçısız olarak bulunan parazit türleri de vardır. Volvox : Tatlısularda yaşarlar ve koloni teşkil ederler. Bir kolonide 4-128 fert bulunur. Bazı türlerde 20 bin kadar fertten oluşan koloniler de görülür. Kolonide hareket belirli bir bölgeden öne doğru görülür. Yüzlerce fert küre üzerinde sıralanmıştır. Her fert ucu küre merkezine uzanan 6 köşeli jelatin bir piramit içindedir. Komşu fertler stoplazma köprücükleri ile irtibatlıdırlar (Fertler küre veya yassı şekillidirler). Çoğalma eşeyli veya eşeysiz olabilir. Koloninin ön kısmında bulunan fertler çoğalma kabiliyetini kaybetmiştir ve beslenme işini görür. Her bir fertte aynı delikten çıkan eşit uzunlukta 2 kamçı, stigma, çanak şeklinde kromatofor ve kontraktil vakuol Gonium : 4-16 fertlik koloni teşkil ederler. Eudorina : Genel olarak 32 nadiren 16 fertlik koloniler teşkil eder. Ordo - Protomonadina : Parazit flagellatlardır. Hayvan karakteri gösterirler. Küçük renksiz, 1-2 kamçılı, ameboid hareketli olup çoğu besinini pseudopod teşkil ederek veya basit bir ağızla alır. Soliter veya koloni halinde yaşarlar.Bu takım içerisinde yer alan bir familya (Coanaflagellatidae) ön tarafında birbirine çok yakın mikrovilluslardan oluşmuş .Collare. = yakalık taşırlar. Kamçı, bu yakalığın içinde bulunur. Coanaflagellatlar,süngerlerin koanositlerine benzediklerinden belki çok hücrelilerin köken aldığı hat olabilecekleri düşünülmektedir. 16 Leismania : Bu genus’a bağlı türlerin bazısı böceklerde bazısı omurgalılarda yaşar ve önemli hastalıklara neden olur. Leishmania donovani (Visceral Leismaniasis): Kala-azar hastalığının etkenidir. Hindistan, Güney Rusya, Çin, Türkistan, Irak ve Akdeniz havzasında görülür. Başka memleketlerde hem çocuk hem de büyükler hastalığa yakalanabildikleri halde Akdeniz havzasında bilhassa 4 yaşın altındaki çocuklarda görülür. Parazit memeli konakçısında dalak, karaciğer, kemik iliği, barsak ve lenf bezlerinin kan hücrelerinde (reticulaendothelial) bulunur. İnsan vücudundaki hücrelerde kamçısını kaybetmiştir. Hücre içinde çoğalır, çoğalma sonucu hücreler patlar, genç fertler yeni hücrelere geçer. Bir kısmı da dolaşım sistemine geçer, ara konakçı sinek (Phlebotomus) böyle bir kanı emince hastalık etkenini alır. L. donovani sinek vücuduna geçince kamçılı hale geçer, orta barsakta (mide) çoğalır oradan ön barsağa ve tükrük bezlerine geçer. Hastalarda karaciğer ve dalak şişer. Kansızlık baş gösterir. Düzensiz nöbetler sonucu hasta tedavi edilmezse öldürücüdür. Leishmania tropica : Asya, Afrika, İran, Arabistan ve Türkiye.de bulunur. Avrupa memleketlerinden (İspanya, İtalya, Yunanistan ve nadiren Fransa’da rastlanır). Yurdumuzda Güney ve Güneydoğu illerinde vardır. Ara konakçısının insektisitler ile hemen hemen ortadan kaldırıldığı yerlerde çok nadir olarak ortaya çıkar. Böceklerden (Diptera) ara konakçısı Phlebotomus papataci dir. Parazit ara konağın orta barsak epitelinde çoğalır, ön barsağa doğru yayılır, epipharynxe yerleşir ve nihayet sineğin bir insanı ısırması ile memeli konukçuya geçmiş olur. Memeli konukçularındaki kuluçka süresi birkaç gün, haftalar ve hatta bazen 3-4 yıl olabilir. Deride önce sivilce şeklinde bir kabarcık daha sonra birkaç santimetrelik yara meydana gelir. (Bir yıl içinde yara kurur ve bir leke bırakır. Onun için hastalığın bir başka ismi "Yıl- çıbanı" veya "Þark- çıbanı"dır. Bazı hallerden sonradan bakterilerinde yaraya girmesi ile yara daha çok büyüyebilir. Þark çıbanı el, yüz, ayak gibi örtülmeyen yerlerde 17 Trypanosoma : Bu genus omurgalı hayvanlarda kan paraziti olan türleri ihtiva eder. Serbest olarak kanda yaşar onun dışında diğer sistemlerde de görülür. (Konakçılar arasında kan emen omurgasız hayvanlar vasıtasıyla yayılır). Parazit, omurgalı hayvanın vücudunda tam bir Trypanosoma karakteri gösterir. Burada parazitin vücudu uzar, iki uç sivrileşir, dalgalı bir zar içinde uzanan kamçı görünür. Trypanosoma türleri bütün hayvanlarda bulunabilir, ancak insanda ve evcil hayvanlarda patogendir. (muhtemelen bu konakların yeni olması nedeniyle) Hastalık yapan türler tropik bölgelerde yaşar. Trypanosoma lewisi : Fare kanında bulunur. Patojen değildir. Trypanosoma   brucei : Sığırlarda nagana hastalığına sebep olur. Güney Amerika.da görülür. Trypanosoma   gambiense : Afrika da uyku hastalığının etkeni olup en önemli patogen trypanosomalardandır. Glossina palpalis denen çeçe sineği ile taşınır.Parazit, sineğin sindirim kanalında çoğalır, gelişimini tamamlar. Tükrük bezine geçer. Sinek insanın kanını emerken paraziti memeli konukçusuna bulaştırır. Düzensiz aralıkla nöbet başlar. Hastanın ateşi yükselir, lenf bezleri şişer, Parazitin metabolizma sonucu meydana getirdiği maddeler hastada felç yapar ve "uyku" haline neden olur. Sinir sistemini istila ettiğinde genel olarak öldürücüdür. Termit ve selülozla (simbiyoz) beslenen diğer böceklerin barsaklarında yaşayan ve Beta glikosidaz enzimi salgılayan ve böylece selülozu glikoza çeviren birçok flagellat türü bilinmektedir. II. Class : SARCODİNA (Rhizopoda) Bu sınıfa dahil hayvanlarda vücut şekilsiz olup simetrisiz olduğu gibi küresel simetri gösterenler de vardır. Flagellatlar.dan daha basit olup, gelişim dönemlerinde bazen kamçı içerirler. Yine Flagellatlar.dan farklı olarak vücut yüzeyinde pelikula bulunmaz . Vücut ordolara göre çıplak 18 veya kabukludur. Stoplazma bariz biçimde ekto ve endoplazma kısımlarına ayrılmış veya ayrılmamıştır. Nukleus bir veya daha fazladır. Hareket ve besin alma organeli çeşitli tipteki yalancı (Pseudopod) ayaklardır. Yalancı ayaklar loblu (lobopod), iplik gibi (filopod) ağ (retikulopod) şeklinde yahut desteklidir (aksopod). Deniz ve tatlısularda yaşarlar. Tatlısularda yaşayanlarda l-2 kontraktil koful vardır. Bazılarında kabuk, evcik, bazılarında stoplazma içinde SiO2 den ibaret iskelet bulunur. Çoğalmaları ikiye veya daha fazla parçalara bölünme ya da tomurcuklanma ile olur. I. Ordo: Amoebozoa : Stoplazma ekto ve endoplazmaya ayrılmış hareket loblu lobopod veya iplik filopodlarla olur, bunlar ya bir yerden çıkar veya vücut yüzeyine dağılmıştır. Subordo - Amobina Amoeba (Çıplak amipler) : Bu subordo’nun en tipik örneği amip cinsidir. Amipler tatlısularda yaşarlar. Çapları 200-300 mikron kadardır. Stoplazma ekto ve endoplazma olarak belirli bir şekilde ayrılmıştır, bir veya birkaç tane besin vakuolü, küre şeklinde bir kontraktil vakuol (nadiren 2-3) ve disk şeklinde nukleusları vardır. Pseudopodları lobopod veya filopod şeklinde olup bu harekete amoeboid hareket denir. Amoeboid harekete birçok Protozoa.da rastlandığı gibi kan hücrelerinden akyuvarlarda da görülür. Pseudopodun meydana geldiği bölgede endoplazmanın kolloid hali değişir. Gel halindeki endoplazma sol haline geçer. Amibin kontraksiyonu ile arka bölgede sol haline geçen endoplazma pseudopod istikametinde akar. Amip sudaki besin parçasını çevirir ve onu içine alır. Sindirim vakuol içinde olur. Sindirilmeyen artıklar hücrenin herhangi bir bölgesinden dışarıya atılır. Çoğalma eşeysizdir. İkiye bölünme tomurcuklanma ve multible bölünme ile olur. Amoeba   proteus : Çapı 200-500 mikron olan en büyük amip türlerindendir. 19 Amoeba vespertilio : En çok görülen tatlısu formlarından biridir. Entomoeba coli : İnsan kalın barsağında kommensal olarak yaşar. Besin kofulu içinde yemiş olduğu bakteri maya ve diğer mikroorganizmalar vardır. Entomoeba   histolitica : İnsanlarda amipli dizanteriyi yapar. Barsak epitelini yer. Parazit barsak boşluğunda iken minuta adını alır. Minutalarda besin kofulu içinde bakteri yoktur (E. coli.den farklı). E. histolitica kistleri su vs. ile alınır. Kistler sindirim borusunda açılarak amipler barsak dokularına girer. Barsak duvarına yerleştikten sonra magna adını alır. (Barsak epitelini ve alyuvarları yediği için vakvuolde alyuvarlara rastlanır). Minutalar barsak boşluğunda kist teşkil eder ve ancak yeni bir konağa (insana) geçtiği zaman açılır. Subordo - Thecamoeba (Kabuklu amipler) Bu grupta kadeh, şişe yumurta vs. şeklinde olan bir kabuk meydana getirilir. Kabuğun organik maddesine dışardan alınan anorganik maddeler de karışır. Pseudopodların dışarı uzanabilmeleri için kabukta bir tane büyük veya daha fazla küçük delik bulunur. Arcella   vulgaris - Nukleus 2 veya daha fazladır. Saat camına benzeyen kabukları vardır. Pseudopodlar filopod cinsindendir. Difflugia : Balon şeklinde olan kabukları yabancı cisimlerle sertleşmiştir. Pek çok türü vardır. 2. Ordo - Foraminifera : Vücut plazmasında bariz bir ektoplazma ayrımı yoktur. Dallanan pseudopodları vardır. Hepsi kabukludur ve kabuğun üzerinde çok sayıda küçük delik bulunur. İlksel formlar kum, kitin, sünger spiküllerinden, yüksek formlar ise kalsiyum karbonattan yapılmış kabuk içerirler. Kabuk boşluğu ya tek bir odacıktan ya da ara bölmeler ile birbirinden ayrılmış olan bir çok odacıktan oluşmuştur. Foraminifer kabuklarının deniz dibinde birikmesi ile tebeşir ve kalker tabakaları 20 teşekkül etmiştir Denizlerde yaşarlar. (18.000 türü bilinmektedir). Pseudopodların hepsi ya büyük delikten çıkar veya buna ilave birçok küçük delik bulunur. Salyangoz kabuğu biçimindedir. Bölünerek çoğalırlar. Bir veya daha çok sayıda küçük nukleus içerirler. Ammodiscus - Kabuk bir odacıklı olup kumdan yapılmıştır. Az veya çok helezonlu boru şeklindedir. Nummulites - Çap 19 cm. büyük fosil formlar bu cinstendir. Kabuk mercimeğe benzer üzerinde ikinci bir kabuk vardır. Foraminiferlerden Fusulinidae familyası birinci zamanın son devrinde oldukça kısa bir süre (75 milyon yıl) içerisinde büyük bir gelişme göstermiş ve sonra yok olmuştur (bunların bazıları sığ deniz tabanını kaplayan çapı 2 cm. kadar olan büyük tek hücrelilerdir). Genellikle bu fosillere petrolün bulunduğu yataklarda rastlanır. (Bir petrol kuyusu kazılırken tortul kayaları arasında birbirini izleyen ince tabakalar halinde Fusilinidae türlerinden oluşan katlar görülür. Tabakalardaki (belli bir kısmı içinde bulunan) türlerin incelenmesiyle sondaj yapılan yerde paleozoik tabakada ne kadar ilerlendiği tahmin edilebilir. 3. Ordo - Heliozoa (Güneş hayvancıkları) - Küre şeklindedirler. Stoplazma ekto ve endoplazma bölgelerine ayrılmışlardır. (Dıştaki ektoplazma bir veya daha çok vakuollüdür. Endoplazma orta bölgede granüllü olup nukleuslar yer alır). Çoğu tatlısularda yaşar, vücut çıplak veya kabuk kafesle örtülüdür. Pseudopod destekli tipinde (aksopod) olup, ekto-endoplazma sınırından, ya da nukleustan hatta çok nukleuslu türlerde herbiri bir nukleustan çıkar. (Hususi bir destek noktasından çıkar). Actinosphaerium - Örtü ve iskeleti yoktur. Oldukça büyük çapı= l mm. Aksopodların eksen çubukları ekto-endo stoplazma sınırında olup endoplazmada 200 veya daha fazla nukleus var. (Ektoplazmada 2-14 kontraktil koful yer alır. Kokmuş bataklık sularında bulunur. 21 Clathrulina - Küre şeklinde büyük delikli pseudokitinden iskeletleri vardır. Boru şeklinde uzun bir sapla kendilerini tespit ederler. 4. Ordo - Radiolaria - Stoplazmaları iç ve dış olmak üzere kapsül ile iki bölgeye ayrılır. (Kapsül organik madde ve pseudokitinden yapılmıştır) kapsül üzerindeki delikler vasıtasıyla iki stoplazma bölgesi temas halindedir. Genellikle silisyum dioksitten pek azında da stransiyum sülfattan yapılmış (kalsiyum aliminyum silikatta olabilir) değişik şekillerde hayvanlar aleminin en güzel ve zarif iskeletlerini salgılarlar. Başlıca iskelet elementleri iğne, diken, dallı veya çatallı çubuklar ve muhtelif şekilde delinmiş küreledir. (Bunlar kapsülün iç ve dışında bulunabilirler) Bu iskeletler okyanus tabanında çamur haline gelir ve basınçla çakmak taşı gibi silisli kayalara dönüşür. Endoplazmada bir veya daha çok nukleus, yağ damlacıkları, ektoplazmada besin vakuolleri, pigmentler ve yağ damlaları (Tek hücreli alg) yer alır. Bir kısımdan çok sayıda pseudopodlar çıkar. Pseudopodlar çoğunlukla filopod veya aksopod tipindedir (bu ordoda kontraktil vakuol yok). Dış tabakalarını genişleterek suda farklı seviyelere iner ve çıkarlar. Denizlerde yaşarlar, genellikle plankton hayvanlardır. Heterotrofturlar, flagellatlar ve diatomeler ile beslenir. Theopilium - İskelet miğfer şeklinde-Akdeniz.de Heliosphaeera - İskelet kafes şeklinde - Akdeniz.de III. Class - SPOROZOA (Sporlular) Omurgalı ve omurgasız hayvanlarda hücre içi ve hücre dışında yaşayan parazitlerdir. Her tür belirli bir konakçıda yaşar. Yuvarlak veya oval bir hücreye benzerler. Tek bir nukleusları vardır. Parazit olduklarından hareket ve boşaltım organelleri yoktur. Sporozoonlar konakçı vücudunda bir süre eşeysiz olarak çoğalır. Bu tarz çoğalmaya Schizogonie ana sporozoona Schizont ve bölünme sonucunda 22 meydana gelen genç hayvana da Merozoit denir. Merozoitler sağlam konukçu hücrelere hücum ederler diğer hücreleri aşılarlar. Merozoitlerin büyümesi ile yine eşeysiz çoğalan Schizont’lar veyahut eşeyli olarak çoğalan gamontlar teşekkül eder. Parazit organizma ancak eşeyli çoğalma yani Sporogonie yolu ile başka konukçulara geçme imkanını bulur. Yaşam döngüleri üç bölüme ayrılabilir; 1. Sporogonie (eşeysiz çoğalır) 2. Schizogonie (eşeysiz çoğalır) 3. Gametogonie (eşeyli çoğalır). Bu ayrımda, schizogonie safhası iki bölüme ayrılarak schizogonie ve gametogonie olarak incelenmektedir. Schizogonie periyodunun sonuna doğru bazı gametler makro ve mikrogamete dönüşerek eşeyli çoğalırlar. Bu safha eşeysiz ve eşeyli iki bölüme ayrıldığından bir farklılık oluşmaktadır. Gamontlar çoğunlukla bölünerek veya doğrudan doğruya gametleri (mikro ve makro gamet) meydana getirir. Gametlerin birleşmesi ile ortaya çıkan zigot yardımı ile parazitin geçişi olur. Zigot’un etrafı koruyucu sert bir kabukla örtülür onun için buna Spor da denilir. Sporozoa adı buradan gelmektedir. Zigot=spor, içinde çok sayıda genç fert teşekkül eder. Spor başka bir konakçıya geçince muhafaza parçalanır ve genç Sporozoitler serbest hale geçer. Büyüyerek schizont haline gelir. Bazı türlerde zigotun bir konakçıdan diğerine geçişi kan emen bir ara konakçıyla olur. Bu halde zigot etrafında kabuk bulunmaz. Sporozoanın çoğunda, bir hayat devri içinde schizogonie ve sporogonie birbirini tabip eder. Bu çoğunlukla konakçı değişimi ile birlikte görülür. Ordo - Coccidiomorpha : Hücre içi parazitidirler. Hayvanların barsak epiteli veya iç organlarında yaşarlar. Eimeria - küçük bir çiyan cinsi olan Lithobiusların barsak epitelinde yaşar. Ayrıca kümes hayvanlarının barsaklarında da yaşar. Plasmodium - Anopheles cinsinden dişi bir sivrisinek bir insanı soktuğunda deride açtığı deliğe biraz da tükrük akıtır. Şayet bu sinek plazmodiumlu ise tükrük içerisinde bulunan sporozoidler kana geçer ve eritrositlere girerler. Sporozoidler eritrositin içinde büyüyerek amip şekilli 23 bir schizont haline geçerler. Oradan karaciğere geçer, burada multible füzyon (çok parçaya bölünme) geçirerek merozoitler oluşur. Bu şekildeki çoğalmaya Schizogonie denir. Bu faz yaklaşık 10 gün sürer, çıkan merozoitler tekrar karaciğer hücrelerine saldırarak schizogonie ile çoğalabilirler. Merozoitler daha sonra eritrositlere saldırırlar ve burada tekrar schizogonie geçirirler. Eritrositin içi merozoidlerle dolunca parçalanır ve serbest kalan merozoidler schizogonie’yi tekrarlamak üzere diğer eritrositlere girerler bu bir süre devam ettikten sonra schizontlar merozoitlere kıyasla daha büyük olan ve daha çok besin maddesi ihtiva eden erkek ve dişi gamontlara değişirler. Gamontlar ancak ara konak vazifesi gören bir sivrisineğin barsağına geçebilirlerse gelişmelerine devam ederler. Bu zamanda erkek gamontlar multiple bölünmeyle 4 veya 8 mikrogamet meydana getirir. Dişi gamontlar olgun makrogametlere değişirler. Döllenme sivrisineğin barsak boşluğunda olur. Zigot uzundur ve amoeboid hareket eder. Buna ookinet zigot denir. Ookinet sivrisineğin barsak epitelinden geçerek barsak kaslarına yerleşir ve etrafı kalın bir kılıfla çevrelenir. İçerde multiple bölünme ile pek çok sayıda sporozoid meydana gelir. Kılıfın patlaması ile serbest hale gelen sporozoidler sivrisineğin vücut boşluğundan geçerek tükrük bezlerine gelirler. Böyle bir sivrisineğin insanı sokması ile Plasmodium’un hayat devresi tamamlanmış olur. Nöbetler daima merozoidlerin kan içine dökülmesi zamanına rastlar. İlk nöbetten bir hafta sonra gametler teşekkül eder. Gamontlu kan emmek sureti ile sivrisinekler enfekte olur. sivrisinekteki gelişme 10-20 gün arasındadır. Enfeksiyondan sinek etkilenmez. Plasmodium   vivax : 48 saatte bir alyuvarlar parçalanarak merozoitler kana geçer. Alyuvarların patlamasından önce titreme, patlamasından sonra ateş gelir. Bu parazitin neden olduğu sıtmaya Tersiana denir. Plasmodium   falciparum (Lavenaria malaria) : Tropik sıtmaya sebep olur. 48 saatte schizogoni devresi tamamlanır. Eritrositlerin birbirine yapışması sonunda kılcal damarların tıkanma tehlikesi vardır. Beyin ve kalp damarları tıkanırsa ölüme sebep olur. 24 Plasmodium   malaria : Schizogoni devresi 72 saattir. Quartana tipi sıtmaya neden olur. Sıtma tedavisi 17. asırda cinchona denen bir ağaç kabuğunun Peru’dan Avrupaya getirilmesi ile başlar. O zamandan beri kinin, malarya tedavisinde kullanılmaktadır. Denilebilir ki bu ilaç insanlar tarafından keşfedilen ilaçlar arasında son zamanlarda keşfedilen sülfamidler ve antibiyotikler dahil en fazla nisbette insan hayatı kurtarmıştır. 2. Ordo - Gregarinida : Birçok omurgasız hayvanın barsak ve vücut boşluklarında parazit olarak yaşarlar. Gragarina   blattarum : Hamam böceklerinin barsaklarında parazit olarak yaşarlar. Vücutları epimerit, protomerit ve deutomerit olmak üzere üç bölümlüdür. Epimerit çengellidir. Hayvanın tutunmasına yardım eder. Nukleus bir tane olup deutomerit bölümünde yer alır. IV. Class : CILIATA (Infusoria) Birhücreli hayvanların en yüksek organizasyonlu grubunu teşkil ederler. Vücutları oval, küre, silindir, vazo vs. gibi değişik şekillerde olup pelikula ile sarılmıştır. Bazıları üzerini örten zarın (pelikula) elastiki olması sebebi ile şekillerini değiştirebilir. Stoplazmaları ektoplazma ve endoplazma bölgelerine ayrılmıştır. Ektoplazmada kirpikler (sil), miyonemler, besin alma ile ilgili olan organeller, kontraktil vakuoller ve savunma organeli olan trikosistler bulunur. Endoplazma granüllü bir sıvı halindedir. Burada besin kofulları yedek besin depoları (glikojen ve yağ) ve nukleuslar görülür. Hareket organeli olan siller beslenmede de etkili kısa iplikçiklerdir. Bunlar ektoplazmada bulunan dip taneciklerinden çıkarak pelikula’yı deler ve yüzeye geçerler. Uzunlamasına ve diagonal olarak sıralanmış vaziyettedirler. Ciliat’ların bir kısmı da dip taneciklerini birbirine bağlayan 25 ipliksi bir sistem mevcuttur. Siller yapı ve fonksiyonları bakımından flagellatların kamçılarına benzerlerse de boyları kısa ve sayıları fazladır. Vorticella gibi bazı Ciliat gruplarında düz veya çizgili kas liflerinden ibaret miyonemler vardır. Bu lifler sayesinde bütün vücut veya bazı kısımları kontraksiyon yapabilir. Heterotrofturlar, bazıları bakteri, küçük birhücreliler ve çürümüş besinler ile geçinir. Bunlarda peristom bölgesindeki tüylerin hareketi ile ağıza doğru bir su akımı oluşturulur. Besinler titrek tüylerin hareketi ile cytostom ve huni şeklindeki cytopharynxten geçer. Bu arada küresel biçimde toplanan besin koful içine alınır. Besin kofulları stoplazma içinde belirli bir yönde hareket ederler. Sindirilen besinler koful membranından stoplazmaya geçer, artık maddeler ise sitopig’den dışarı atılır. Tatlısularda yaşayan türlerin ektoplazmasında ve belli yerlerde kontraktil kofullar vardır. Paramecium’da kontraktil koful etrafında daire şeklinde sıralanmış toplayıcı kanallar vardır. Trikosistler, korunma organelidir. Bunlar ektoplazmada, vücut yüzeyine dik olarak sıralanmış oval veya çomak şeklinde küçük organellerdir. Mekanik veya kimyasal uyartı karşısında pelikulada bulunan delikten fırlatılarak sivri uçlu uzun iplik halini alırlar. Paramecium gibi bazı cinslerde bu organeller bütün vücutta, yahut vücudun belli bölgesinde bulunur (Didinium). Endoplazmada Macronukleus ve Micronukleus vardır. Macronukleus beslenmede rol oynar. Micronukleus, çoğalma ile ilgilidir, sayısı l-80 kadar olabilir. Bölünmeleri enine ikiye bölünme şeklindedir. Nadiren boyuna olur. Macronukleus amitoz, micronukleus mitozla bölünür. Vorticella ’da olduğu gibi yeni teşekkül eden fertler bir araya gelerek koloni meydana 26 getirebilirler. Yalnız Suctoria alt-sınıfında tomurcuklanma ile çoğalma görülür. Ciliatlar.da Protociliata hariç hepsinde eşeysel çoğalmaya benzetebileceğimiz konjugasyon görülür. Konjugasyonda bireyler ağızlarınının bulunduğu kısımdan yan yana gelerek bir çift teşkil ederler. Bu sırada çiftteki her organizmanın macronukleus’u parçalanarak kaybolur. Mikronukleus’lar ise, üst üste iki defa bölündüğünden her bir fertte 4 nukleus meydana gelir. Bunlardan üçer tanesi stoplazma içinde erir. Geriye kalan birer nukleus bölünerek ikişer nucleus meydana getirir. Bu sırada yan yana gelmiş olan iki ciliat’ın hücre zarı eriyerek arada bir stoplazma köprüsü teşekkül etmiştir. Her iki organizmanın nukleuslarından birisi stoplazma köprüsü yolu ile diğerine geçer ve orada bulunan nukleus ile birleşir. Bundan sonra fertler birbirinden ayrılır. Bu dönemden sonra örneğin Paramecium caudatum ’da üç bölünme ile 8 nukleus teşekkül eder. Bunlardan üç tanesi kaybolur. Geriye kalanlardan 4’ü macronukleuslar.ı bir tanesi de micronukleus.u meydana getirir. Paramecium ve micronukleus bölünür. Macronukleuslar taksim edilir. Paramecium ve micronukleuslar tekrar bölünür. Neticede bir macro bir micronukleusu olan 8 Paramecium meydana gelir. Ciliata sınıfı 3 alt sınıfa ayrılır: l- Subclass; Protociliata 2- Subclass; Euciliata 3- Subclass; Suctoria 1- Sub Class Protociliata : Vücut şekilleri yuvarlak veya yassı olup siller vücudun her tarafında bulunur. Hücre ağzı ve kontraktil koful yoktur. Nukleus iki veya daha çok bölünme ile ve konjugasyonla değil kopulasyon şeklinde eşeyli olarak çoğalırlar. Kurbağaların larva ve erginlerinde nadiren de diğer soğuk kanlı ve omurgalılarda barsak parazitidirler. 27 Opalina ranarum : Vücut yassı ve çok nukleuslu su kurbağalarının son barsağında parazittir. 2- Subclass Euciliata : Hücre ağzı vardır, genç ve ergin safhaları kirpikli olan Ciliatlardır. 1- Ordo - Holotrichia : Basit yapılı siller kısa ve eşit boyda bunlar ya boyuna sıralar halinde bütün vücut yüzeyini kaplar veya kemer oluşturacak şekilde sıralanırlar. Ağız yüzeyde veya içeri çökük bir çukur (peristom) dibindedir. Paramecium : Bu grubun en çok bilinen cinsidir. Þekli nedeniyle terliksi hayvan olarak da adlandırılır. En çok rastlanan türleri; Paramaecium bursaria- geniş ve yassı olduğundan yeşil renkli görülür (zooklorel= yeşil renkli alg, stoplazmada simbiyoz olarak bulunur). Paramecium caudatum : En çok rastlanan türdür. Colpidium colpoda : Şekil olarak böbrek gibidir. Dileptus: Ön uçta uzun ve kontraktil bir hortum bulunur, arka uç sivri, macronukleus tespih tanesi gibi bir veya birçok kısımlıdır. 2 - Ordo - Spirotricha : Peristomun sağından veya ön kenarından cytopharynx’e inen adoral membranal bölge içeren tüm Ciliatlar bu grupta yer alır. Kirpikler kaynaşıp zar şekline dönmüştür. Sub Ordo 1- Heterotrichae - Kirpikler vücudun her tarafında eşit ve uzun sıralar oluşturacak tarzda dizilmiştir. Ayrıca ağzın bulunduğu bölgede cytopharynx.e kadar devam eden bir kirpik bölgesi vardır Stentor (Borozan Hayvanı) : Vücut huniye benzer biçimdedir. Ağızları vücudun geniş tarafında olan ağız çukurunun (peristom) dibindedir. Membranel bölgesi peristomun etrafını sardıktan sonra helezonlar teşkil ederek sitofarinse iner. 28 Genellikle kendilerini bir yere iliştirirler ancak buradan ayrılarak serbest yüzdükleri görülür. Macronukleus tesbih şeklinde olup micronukleus bir veya birden fazladır. Balantidium : Omurgalı (Domuzlarda) ve omurgasız hayvanların barsaklarında parazit olarak yaşar. Sub Ordo 2-Entodinomorpha : Sınıfın en kompleks grubudur. Vücudun arka ucunda değişen sayı ve biçimde dikenimsi uzantılar yer alır. Ağız bölgesinden başka diğer bölgelerde de membranal bölgeler vardır. Entodinium : Siller yalnız adoral bölgede yer alır. Sığır, koyun, deve vs. geviş getiren hayvanların sindirim sisteminde yaşar. Arka ucu uzantılıdır. Ophryoscolex : Arka uçtaki uzantıların dışında bazı türlerde ön uçta da diken çelenkleri vardır. Daha çok keçilerde bulunur. Stylonychia : Arka uçta 3 uzantı vardır. Tatlısularda bulunur. 3 - Ordo - Peritrichia : Siller diğer ordolara göre daha azalmıştır. Vücudun ön ucunda daire biçiminde peristom vardır ve burada etrafı sillerle çevreli iç ve dış sil kemeri oluşturur. Adoral bölgedeki siller dalgalı bir zar görünümünde. Bazılarında vücudun arka tarafında halka şeklinde sıralanmış siller bulunur ve genellikle vücutları bir sapta tutunmuştur. Çoğalmaları diğer Ciliatlardan farklı olarak boyuna bölünme iledir. Konjugasyonda görülür. Vorticella : Saplı ve çan biçimindeki vücutta siller yalnız ön tarafta iki sıra helezon oluşturacak tarzda dizilmiştir. At nalı şeklindeki macronukleus’un girintisinde küçük bir micronukleus bulunur. Sap ile kendini bir yere tutturur ve sapta bulunan esnek iplikler (miyonem) ile ileri geri hareket edebilir. Kontraktil vakuol bir tanedir. Vorticella microstoma - Pis sularda görülür. Vorticella nebulifera - Temiz sularda. 29 3 - Sub Class Suctoria : Gençleri serbest yüzer ve kirpikli Ciliatlara benzer. Ergin safhada silleri yoktur. Yerine emme tentakülleri meydana gelmiştir. Doğrudan doğruya veya sap ile kendilerini bir yere tesbit ederler. Sap kutikuladan yapılmıştır. Uzayıp kısalamaz. Bir adet oval biçimli uzun veya dallı macronukleus veya daha fazla sayıda micronukleus bulunur. Besin alma organelleri emme tentakülleridir, bunlar ektoplazmanın tüp şeklindeki uzantılarıdır. Stoplazmalar ekto ve endo olmak üzere ikiye ayrılır. Emme tentakülleri avın üzerine yapışır ve av felce uğratılır. Sonra da emilir. Eşeysiz çoğalma iç ve dış tomurcuklanma ile olur. Eşeyli çoğalma ve konjugasyon da görülür. Ephelota   gemmipara : Emme tentaküllerinden başka sivri uçlu tentakülleri de vardır. Denizlerde yaşarlar. SUB-REGNUM : METAZOA Protozoaların dışında METAZOA adı altında toplayabileceğimiz diğer hayvan phylumlarında vücut çok hücreden yapılmıştır. Gelişmeleri sırasında çeşitli embriyo tabakaları ve bunlardan da farklı organlar teşekkül eder. Phylum : PLACOZOA En ilkel çok hücreliler olarak kabul edilirler. 1883 yılında Avrupa.daki bir deniz akvaryumunda küçük, hayvana benzer serbest yaşayan bir canlı bulundu ve adına Trichoplax adhaerens dendi. Bu canlı, yassı vücutlu (bazen küremsi) 0.1-3 mm çapında, gevşek yapılı, kasılgan, mezenşime benzeyen ince iç hücreleri örtmüş monosilli epitel hücreleri ile çevrilidir. Kenar kısımları düzensiz, amipler gibi şekil değiştiren hücrelerden oluşmaktadır. Renksizdirler. Üzerindeki silleri ile çok yavaş olarak sürünür gibi hareket ederler. Bir hücreli ve algler ile beslenirler. Bölünme ve tomurcuklanma ile eşeysiz olarak çoğalırlar. DNA miktarı bugüne kadar bilinen hayvanların hepsinden daha azdır. Birçok araştırmacı bunları süngerler ile birlikte incelemeyi teklif etmektedirler. 30 Phylum : PORİFERA (Spongaria) Süngerler radiyal simetrilidir. Farklılaşmış bir organ sistemleri yoktur. İlk defa Aristo tarafından hayvanlar alemi içersine ilave edilen bu canlılar, sonradan uzun yıllar bitkisel organizmalar olarak kabul edilmiş hatta bazıları cansız olduklarını iddia etmiştir. 18. Asrın başlarında Zoophyta grubu içersine konulmuş daha sonra Linnaeus bunları Coelenterata grubu içersine yerleştirmiştir. 19. asrın başlarında phylum Porifera adı altında ayırt edilerek hayvanlar alemindeki bugünkü yerini almıştır. Ancak bugün bile süngerlerin sistematik yeri münakaşalıdır. Birçok araştırmacı tarafından Protozoa ve Metazoa gibi ayrı ve bunlara eşit anlamda Parazoa adı altında incelenmektedir. Süngerlerin çoğu denizde (larvaları hariç) sesil olarak yaşarlar. Ufak bir grubu (Spongilidae familyası) tatlı sularda bulunur. Sahillerde ve derin sularda kendilerini taşlar, mercan resifleri, bitkiler veya herhangi bir sert yüzey üzerine tesbit ederler. Çeşitli vücut şekilleri de (vazo, kadeh, torba veya şekilsiz kümeler halinde) bazen de çeşitli cisimlerin üzerini örten kabuk şeklinde olur. Boyları birkaç mm. ile iki m. arasında olup çok değişiktir. Renkleri genellikle kirli sarıdan (kirli beyaz, gri, yeşil, mavi, kırmızı, hatta) siyaha kadar olur. Genellikle çoğalan fertler ana hayvandan ayrılmayarak koloni meydana getirirler. Soliter yaşayanları da vardır. Bütün metazoonlardan çok daha ilkel bir yapı şekli ile Protozoa kolonisinden biraz daha ileri hücresel yapı gösterirler. Tüm çok hücrelilerin atası olan Protozoa.nın koloni teşkil eden flagellat grubundan süngerler alınmış ancak bir yan kol olarak kalmışlardır. Yüksek organizasyonlu hayvanlardan herhangi birinin süngerlerden gelmiş olduğuna dair bir kanıt yoktur. Uyarmalara karşı duyarsız olduğu sinir sistemi ve sindirim boşluğu bulunmayan tek Metazoa phylumu olduğu bilinmekteydi. Ancak son elektromikroskobik çalışmalarla bir sinirsel düzenlenmenin olduğu gösterilmiştir. 31 Basit yapılı bir süngerde vazo şeklinde olan vücut ortada geniş bir boşlukla bunun etrafını saran ince bir çeperden teşekkül eder. Sünger kapalı olan dip kısmıyla vücudunu bir yere tesbit eder. Serbest kalan taraftaki deliğe osculum ortada kalan boşluğa da osculum boşluğu gastral boşluk veya spongocoel denir. Sünger vücut hücreleri yapı ve görevleri farklı iki tabaka meydana getirir. Vücut çeperi gastral ve dermal olmak üzere iki tabakadan yapılmıştır. Gastral tabaka : Osculum boşluğunu çevreleyen bu tabaka bir epitel gibi yanyana gelmiş başka hiçbir grupta görülmeyen kamçılı ve hunili hücrelerden (choanocyte) yapılmıştır. Bunlar, kamçıların devamlı burgu hareketiyle osculum boşluğundaki suyu harekete getirir ve su ile birlikte sürüklenen besin maddelerini içlerine alarak sindirirler. Dermal tabaka : Bu tabakanın dış yüzeyi büyük ve yassı Pynacocyte (Pinakosit) hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin arasında Porocyte denen por hücreleri bulunur. Por hücreleri dermal tabakasından başlayıp osculum boşluğuna kadar devam eden uzun hücrelerdir. Ortalarında hücre içi bir kanal uzanır ve kanalın bir ucu vücut yüzeyinden dışarıya diğer ucu ise iç boşluğa açılır (Bu kanala ostium adı verilir). Dermal tabaka esasında mezenşim karakterinde olup, esas kısmı peltemsi bir yapı gösteren ara madde yani matrixten yapılmıştır. Bu kısım içinde Amoebocyte hücreler yer alır. Amoebocyte hücrelerin çeşitli tipleri vardır. Örneğin cinsiyet hücrelerinin orijinini teşkil eden ve regenerasyonda rol oynayan archeocyte hücreleri; besin maddesini bir yerden diğer bir yere nakleden gezici hücreler ve sünger iskeletini teşkil eden skleroblast ve spongioblast hücreleri. Süngerlerde su vücuda porlardan girer ve choanocyteler aracılığı ile osculumdan dışarı atılır. Özel bir sindirim kanalı olmadığından choanocyteler tarafından yakalanan besinler burada sindirilir (hücre içi sindirim şeklinde). 32 Süngerlerin besinini mikroskobik organizmalar ve organik parçacıklar (ölmüş bitki ve hayvan artıkları) teşkil eder. Süngerlerde yapı bakımından 1- Ascon, 2- Sycon ve 3- Leucon olmak üzere üç tip ayırt edilir. Yapı bakımından basit olan sünger Ascon tipinde olanıdır. Bu süngerlerde gastral boşluk ile dış ortam arasında vücut çeperine kat eden kısa ve düz kanallar bulunur. Sycon tipte vücut duvarı içersinde tüp şeklinde çöküntüler meydana gelmiştir. Bu çöküntülerin etrafında choanocyteler yer alır. Leucon tipte vücuttaki mezenşim tabakası çok kalındır. Vücut duvarının içersinde odacıklar oluşmuştur. Bu odacıklar etrafında choanocyteler yer alır. Bütün sünger tiplerinde vücut desteğini sağlayan iskelet mevcuttur. Bu, spongin liflerinden yapılmıştır. İskelet genellikle iğne şeklinde spiküller veya ağdan yapılmıştır. Mezenşim içersinde yer alan özel hücreler tarafından meydana getirilirler. Spiküller kalkerli ve silisli maddelerden yapılmış olup skleroblast hücreleri tarafından meydana getirilir (Spiküller eksen ve ışın sayısına göre tiplere ayrılır ve buna göre süngerler arasında bir ayırım yapılır). Lif ağı şeklinde olan iskelet ise bileşimi kollagene benzer bir protein olan sponginden yapılmıştır. Spongin spongioblast adı verilen hücreler tarafından salınır. Çoğalma : Eşeyli ve eşeysizdir. Eşeysiz çoğalma 1. tomurcuklanma ile olur ve koloniler meydana gelir. Tatlısularda yaşayan süngerlerde iç tomurcuklanma yani gemmula adı verilen özel bir eşeysiz çoğalma görülür. Tatlısu süngerleri bulundukları suyun kuruması ve donması gibi uygun olmayan yaşama şartlarında ölmeye mahkumdurlar. Bu gibi hallerde tatlısu süngerlerinde gemmula (iç tomurcuklar) meydana getirilir. Gemmula teşekkül edeceği zaman özel arkeositler (Amoebocyteler) bir araya gelir ve dışında epidermis hücreleri bulunan toplu iğne başı gibi yuvarlak ve kabuğu değişik ortam şartlarına dayanıklı olan sarı renkli 33 tanecikler gemmula meydana gelir ve ortam şartları normale dönünce tam bir sünger halini alırlar. Gemmula teşekkülü kurak mevsimlerde tatlısu süngerlerinde türlerinin devamını sağlar. Diğer bir eşeysiz çoğalma 2. Regenerasyon.dur. Yaralanan ve kopan yer Amoebocyte ile tamir edilir. (Bununla birlikte yavaş da seyredebilir. Bazen aylar yıllar alır.) Parçalanan kısımlar Amoebocyte hücre yardımı ile hemen onarılır. 3. Eşeyli çoğalma: Yumurta ve spermalarla olur. Ekserisi hermafrodittir. Dışardan su ile birlikte gelen sperma evvela bir choanocyte içine girer ve buradan yumurtaya iletilir. Döllenme ana hayvanın mezenşimi içinde olur. Döllenmeden sonra segmentasyon başlar (totalegual). Çoğalan hücreler bir blastula meydana getirirler. Silli epitel ihtiva eden embriyo kanala geçerek ana hayvanı terk eder. Bir süre serbest yüzdükten sonra invaginasyon ile dış yüzeydeki kamçılı hücreler içe dönerek vücudun iç yüzeyini örter. Daha sonra kendini bir yere tesbit eden larva ergin bir sünger halini alır (zoocoğrafik dağılış bu yol ile sağlanmış olur). Süngerler diploblastik olmakla beraber embriyonun ektodermi ergin ferdin iç kısmını, endodermi ise dış kısmını örtmüş olur. Bu durum süngerlerin karakteristik özelliğidir. Solunum : Amoebocyte hücreleri O2 ’yi vücut mezenşimi içinde vücuda dağıtır. CO2 ’yi de dışarı atar ve solunumla ilgili olaylar hücre içinde cereyan eder (Protozoa gibi). Süngerler çok basit organizasyonlu olmaları nedeniyle yüksek bir regenerasyon yeteneğine sahiptir. İpek parçadan geçirilen süngerin her parçası yeni bir sünger meydana getirebilir. 3 sınıf ayırt edilir. 1- Class - Calcarea (Calcispongia) 2- " - Hexactinellide 3- " - Demospongia 34 1- Class - CALCAREA Spikülleri Ca2CO3’den yapılmıştır. Vücut yüzeyi sert kıllarla örtülüdür. Hepsi denizlerin derin olmayan kayalık sahillerinde bulunurlar. Birkaç milimetre ile 15 cm. kadar yükseklikte olan küçük formlardır. Grantia : 2,5 cm. boyunda basit silindir şeklindedir. Akdeniz ve Atlantik sahilinde bol bulunur. (Sycon tipinde iskelet kalkerden yapılmıştır.) Leucosolenia : Grantia’ ya benzer, daha küçük, kanal şekli daha karışıktır. Akdeniz (Çok sayıda türü var.) 2 - Class - HEXACTİNELLİDA : Camlı süngerler. Spiküllerini ya ayrı ayrı veya silisli bir madde ile lehimleyerek ağ meydana getirirler. Radiyal simetrili silis sipiküllerinden yapılmıştır. Euplectella   aspergillum : Venüs sepeti sıcak denizlerde yaşar (güzel görünüşlü). 3 - Class - DEMOSPONGİAE : Deniz ve tatlı sularda yaşar. Ticari önemi olan bütün süngerler bu gruptandır. En büyük süngerlerdendir. İskeletleri spongin denen ve bir çeşit protein olan keratin liflerinden meydana gelmiştir. Denizde yaşayan formlar 150 cm. kadar olabilir. Bazılarında silispikül vardır. Euspongia officinalis (Banyo süngeri) : Karışık yapılıdır. Spongin lifleri ve diğer anorganik maddeler ağ şekilli iskelet oluşturur. Lifler ıslakken yumuşak, kuruyunca sertleşir. (Hayvanın oluşumundan sonra canlı kısım parçalanır, döğülür ve hazırlanır.) Memleketimizde Akdeniz’den toplanır. Spongilla   lacustris : (Spongiller ağ tarzındadır) Kanal sistemli Leucon tipinde karışıktır. Büyük formlar hoş olmayan kokuları ince dikenli iskeleti ve tadı nedeniyle özellikle balıklar tarafından yenmez. Küçük formlar birkaç yıl büyükler ise 50 yıl veya daha fazla yaşar. Ayrıca bir 35 takım canlıların Annelid, Crustacea vs. barınağıdır. Sonuç olarak hücre tabakaları Diploblastik, coelom yok, metameri yok, sindirim sistemi, hücre içi morfolojik karakterleri farklılaşmış organ sistemi yok. PHYLUM : COELENTERATA Doku ve kısmen organların bulunduğu ilk hakiki metazoalardır. 1- Embriyolarında iki bariz hücre tabakası (diploblastik) mevcuttur. Kelime olarak coel= boşluk, enteron= sindirim sistemi anlamına gelir ki bu grubun üyeleri içi oyuk kese biçiminde ve 2- ışınsal simetrili vücut yapısına sahiptir. 3- İç kısım dışarıya bir ağızla açılan sindirim boşluğudur. Coelenterata adı da bu nedenle verilmiştir. Phylumun öteki adı knidaria ise bu gruba 4- özgü knidoblast ’ ların varlığına dayanmaktadır. Bu grubun bütün diğer yüksek organizasyonlu hayvanlarla aynı kökenden geldiklerine ve bunların atası olduğuna inanılmaktadır. Sebep olarakta yüksek organizasyonlu hayvanlar gibi bunların da dışarıya bir ağızla açılan iç sindirim boşluğunun varlığı gösterilmektedir. Protozoonların Ciliatlardan geldiğine inanılır. Çünkü Coelenterata larvaları (Planula) silli yapısı ve serbest yüzen tek hücresi ile Ciliatlara benzetilmektedir (Süngerlerde ise böyle bir durum yok yan dal halinde kalmış). 5- Bu grupta ilk gerçek doku gelişimi görülür. Aynı zamanda epitel, bağ, kas, sinir dokuları ve üreme organları bulunmaktadır. Sindirim boşluğunu kaplayan hücrelerin oluşturduğu tabaka (Gastrodermis) endodermden, dışını örtenler ise epidermis (ektoderm) dir. Yüksek organizasyonlu hayvanların aksine bu ikisi arasında mezoderm tabakasının hücresi yoktur. 6- Aradaki mesoglea denen, boşlukta hücresiz veya çok az hücre kapsayan jelatimsi bir matrix ile doldurulmuştur. Epidermis genellikle yassı bir hücre tabakası, dışı ince bir kutikula ile örtülü veya siller ve kamçılar içerir. Buradaki epitel kas hücreleri vücudun kontraksiyonunu sağlar. Özellikle ağız ve tentakül civarında duygu hücreleri dağılmıştır veya toplanarak duygu epitelini oluştururlar. Duygu hücrelerinden, bundan başka, ağız ve tentaküllerde 36 knidoblastlar yer almıştır. İntertestial hücreler tomurcuk ve diğer hücreleri oluştururlar. Bu phylumdaki (dimorfizm) hayvanların çoğunda iki tip fert görülür ve genel olarak bu, iki tip döl değişimi ile ortaya çıkar. Bunlardan sesil yaşayana polip serbest yaşayana meduz adı verilir. 7- Metagenez yani döl değişimi eşeyli ve eşeysiz çoğalmanın biri ardından tekrarlanmasıdır. Polipten eşeysiz olarak meduzlerin, meduzden eşeyli olarak poliplerin oluşumu metagenez olarak bilinir. Meduz vücudunun yanlarında küçük birer çıkıntı halinde gonadlar bulunur. Dişi gonad, yumurtaları; erkek gonad, spermaları meydana getirir. Döllenme suya dökülen spermatozoonların ovaryum içindeki yumurta hücresi ile döllenmesi sonucu olur. Polip tomurcuklanma ile eşeysiz olarak meydana gelir. Bazen meduz bazen de polip nesli bulunmayabilir. Tomurcuklanma en çok rastlanan çoğalma tarzıdır. Ayrıca 8- regenerasyon kabiliyeti çok yüksek küçük bir parça kısa bir zamanda bir fert oluşturur. Polip torba şeklinde olup ortada gastral boşluk ve bunu çevreleyen çeperden meydana gelir. Ağız peristom adı verilen bölgenin ortasındadır. Bunun aksi tarafı ile kendilerini tesbit ederler. Peristomun kenarında yakalama kolları tentaküller yer alır. Meduz ters dönmüş bir polip şeklindedir ve bir şemsiyeye benzer. Üst taraf Uxumbrella polip vücuduna, alt taraf subumbrella ise peristoma tekabül eder. Þemsiye sapının üzerinde kısa bir ağız borusu manubrium yer alır. Sub ve Uxumbrella sonunda tentaküller yer alır. Gastral boşluk çevresinde halka kanal ise basit ve dallanmış kanalları ihtiva eder. Bu phylumun en önemli özelliklerinden biri de knidoblast denen hücrelerin içinde yakıcı kapsüllerin (nematocyte) bulunuşudur. Yakıcı kapsüller mikroskobik hücre organlarıdır. Kitine benzeyen bir maddeden yapılmış ve dışında knidosil denen bir iğne taşır ve bu iğnenin besine dokunuşu ile nematosit dışarı fırlatılır. Fırlamada besin hayvanından gelen kimyasal etkenin olduğu zannedilmektedir. 37 Yakıcı kapsüller üç tiptir. 1- Penetrante : Öldürücü kapsüller (minyatür şırıngayı andırır fırlatıldığında hyphotoxin akıtır). 2- Volvante: Sarıcı kapsüller (avını ya paralize eder ya da öldürür). Kapsül içinde kapsüle bağlı bir ip var. Hayvana sarılır kaçmasını önler. 3- Glutinante: Yapışkan kapsüller (avlamadan başka hidranın takla atar gibi hareketinde tentakülün sert zemine yapışmasını sağlar). Vücut duvarında Ektoderm hücreleri arasında epitel kas hücreleri bulunur. Bunlar elastikiyeti sağlar. Vücudun ve tentakülün hareketi. Bundan başka peristom orta ağız sahası ile tentakül hücreleri üzerinde duygu hücreleri Bu hücreler ya toplanarak duygu epiteli teşkil ederler ya da epitel hücreleri arasına dağılmıştır. Duygu hücreleri sinir hücreleriyle irtibattadır. Bunlar polarize (kutuplaşma) olmadıklarından uyartıları her yöne naklederler. Beyin ve omurilik gibi merkezileşme yok. Ektoderm hücreleri arasında İnterstitital adı verilen enbriyonal hücreler de vardır. Bunlar knidositleri meydana getirirler, cinsiyet hücreleri değişirler, regerenasyon ve tomurcuklanma ile diğer hücre tüplerini verirler. Knidoblast hücreleri yakıcı kapsüller ihtiva eder. Endoderm kısmında çok vakuollü ve uçları ekseriya iki kamçılı hücreler bulunur. Bunlara besin hücreleri denir. Bunların arasında sayıca daha az olan bez hücreleri vardır. Avlarını canlı olarak yakalarlar. Yakalanan avlar evvela nemotocytler ile uyuşturulur, öldürülür ve sonra yutulur. Sindirim kısmen hücre içinde kısmen de hücre dışında yapılır. Vücut boşluğuna alınan madde endodermden çıkarılan enzimlerle kısmen sindirilir. Daha sonra besleyici hücre pseudopodlar ile besini hücre içine alarak (interselular olarak) sindirir ve besin maddesi diffüzyonla diğer hücrelere iletilir. Artıklar ağız yolu ile atılır. 38 Solunum: Suda erimiş 02 vücut duvarındaki ektoderm hücreleri ile alınır ve CO2 i dışarı verir. Endodermde bu olayı tekrarlar. 1) Hydrozoa, 2) Scyphozoa, 3) Anthozoa olmak üzere 3 sınıfa (class) ayrılır. 1. Sınıf HYDROZOA : Döl değişimi vardır. Ekto ve endoderm arasındaki ara tabakada hücre bulunmaz. Cinsiyet hücreleri ektoderm kökenlidir. Hem polip hem meduz dölü var. Bir hidroid polipin vücudu kaide, sap ve esas vücut kısmı olmak üzere 3 bölgeden yapılmış olup gastral boşluk ince bir tüp gibidir. Kaide, vücudu tesbite yarayan küçük bir tutunma kısmıdır. Koloni teşkil eden formlarda kaidenin etrafında zemin üzerine yayılan boru şeklinde uzantılar, stolon vardır. Stolon koloniyi sabit tutmaya yaradığı gibi tomurcuklanma ile üzerlerinde yeni fertler de oluşabilir. Soliter poliplerde stolon yoktur. Hidromeduz umbrellasının kenarında tentatüller bulunur. Bundan başka Uxumbrella ile subumbrella sınırında şerit şeklinde bir saçak (velum) vardır. Velum Obelia dışındaki hidromeduzlar için karakteristiktir. Meduzların sinir dokusu poliplere nazaran daha iyi gelişmiştir. Duyu organları genel olarak statositlerdir. Meduz ve meduzitler ayrı eşeylidir. Gonadlar manibriumun çeperinde veya radyal kanalların da altlarında bulunur. Cinsiyet hücreleri ekseriya dışarıya bırakılır. Döllenme ve gelişme nadiren ana hayvanın vücudunda olur. Meduzlar plankton (deniz yüzeyinde) halinde yaşarlar. Yalnız hidralarla bazı koloni teşkil eden formları tatlısuda yaşar. 1. Ordo - Hydroida : Umbrellaları genel olarak yüksektir. Gonatları manibriyum etrafında teşekkül eder. (Soliter veya koloni teşkil ederler). Kolonide iş bölümü vardır. Poliplerin bir kısmı besin almaya yarar (hidront); bir kısmı ise üremeyi temin eder. Buna üreme polibi gonangium denir. Üreme polibi 39 üzerinde cinsiyet fertleri gonoforlar meydana gelir. Hidroid poliplerinin koloni teşkil edenlerinde ektoderm kökenli bir kitin dış iskelet bulunur. Bu iskelet bazen sapların ve stolonların etrafını çeviren bir ince boru halindedir. Bunun dışında bazı hallerde hydrantların etrafında bir dış iskelet (hidroteka veya hydrotheca) bulunur. Bu şekilde hydrantlar tehlike halinde kendilerini teka içine çekebilir. Bazen tekalarda 1 veya daha fazla parçalı kapak bulunur. 1- Fam : Hydridae : Soliter yaşarlar. 5-6 tentakülden ibaret bir tentakül çelenkleri vardır. Gastral boşluk tentaküllerin içine kadar uzanır. Meduz dölü yoktur. Dünyanın her tarafında göl veya gölcüklerde yaşarlar. Teka bulunmaz. Hydra vulgaris : Tatlısuda yaşar. Hydra viridis Chlorohydra viridissima : Endoderm hücrelerinde simbiyont olarak yaşayan yeşil renkli zooklorelleri ihtiva ettiğinden yeşil renklidir, berrak suda yaşar. 2- Fam : Campannularidae : Hidrantların etrafında yer alan çan biçimindeki hidrotekaları ile tanınırlar. Obelia : Tek bir bireyle yaşama başlayan fert zamanla çok dallı koloniler meydana getirir. 3 - Fam : Sertullaridae : Sapsız olan hidrotekalar 1-4 parçalı kapak ihtiva ederler. Hydrantlar tamamen teka içerisine çekilebilir, tekalar karşılıklı ve dönüşümlü dizilir. Sertularella 4 - Fam - Plumularidae : Koloni dalları tüy şeklindedir. Hydrotekalar dallar üzerinde bir sıra üzerinde bir tarafı daha yapışarak dizilir. Kapak yoktur. Genellikle meduz dölü yoktur. (Eşeysel fertler meduzoidler halinde kolonilere bağlı kalır). Aglophenia 2 - Ordo : Siphonophora 40 Yüksek polimorfizm gösteren suda yüzen veya sabit olan bu grup şekilleri değişmiş polip ve meduz tipleri ihtiva eder. Zehirlidir. Physalia - Serbest yüzen en tehlikeli deniz analarındandır. Zehiri kobra yılanınkine yakın olup , büyük ızdırap verir. 2. Class : SCYPHOZOA Genellikle büyük deniz analarının bulunduğu gruptur. Vücutları 4 ışınlı bir radial simetri gösterir. Mezoglea tabakası hücreli bir jelatin tabakası halindedir. Eşey hücreleri endodermden oluşur. Döl değişim vardır. Ancak polip dölü gerileyerek önemini kaybetmiş meduz dölü önem kazanmıştır. Bu grupta (umbrellanın kenarında velum yoktur) Subumbrellanın ortasındaki dört köşeli kısa bir manibriumun ucunda dört köşeli ağız vardır. Ağzın köşe kısımları genellikle uzayarak kısa veya uzun olabilen ağız tentaküllerini meydana getirir. Sifo meduzlarda duygu cisimlerine rhopalium adı verilir. Vücut kenarları eşit bölmeler halinde loblara ayrılmış ve Rhopaliumlar kenar lopları arasındaki girintilerde yer almıştır. Bazılarında ışık verme kabiliyeti vardır. Birçoklarında mesoglea içinde zooksantel ve zookloreller yer alır. Hepsi karnivordur. Bu hayvanlar çana benzer vücutlarının açılıp kapanması, nabız atışı şeklinde bir hareketle yayılırlar. Vücutları kase, kadeh, borozan, kubbe, tabak, piramit, küp şeklindedir. Ordo - Semaeostomeae Umbrellanın tabak veya kase şeklinde olması ve kısa manibrium ile diğer ordolardan ayrılır. Aurelia (deniz anası): Bütün dünya denizlerine dağılmıştır. Ters dönmüş bir kaseye benzer. Aurelianın periferinde eşit bölümler halinde 8 lob bulunur. Bu loblar arasındaki girinti kısmında rhopalium denen 8 adet duygu organı yer alır. Subumbrellanın merkezinden kısa bir manibrium uzanır. Ortasında kase şeklinde ağız açıklığı bulunur. Manibriumdan 4 ağız tentakülü çıkar ve su içerisinde uzanır. Bu kollar üzerinde çok sayıda yakıcı hücre yer alır. Aurelia’nın besinini teşkil eden küçük 41 hayvansal organizmalar bu kolların yardımı ile yakalanır. Mide umbrella bölgesinin hemen hemen yarısını kaplayan at nalı şeklinde 4 gastrik cep ihtiva eder. Bu gastrik ceplerin iç yüzeylerinde de yakıcı hücreler yer alır. Gastrik ceplerin dış kenarlarında sekizi dallı bir kanal sistemi vardır. Bunlar periferde halka kanallarla birleşir. Bu sistem hem sindirim hem de sindirilen besinin sirkülasyonu ile ilgilidir. Üreme bilindiği gibi meduzlarda eşeylidir. Gastrik ceplerin tabanında parlak pembe renkte gonatlar yer alır. Bunlardan gametler teşekkül eder (Endodermden). Gametler olgunlaşınca gastrik cepler içine dökülürler ve buradan ağız yolu ile dışarı atılır. Yumurta suda döllenir ve az bir zamanda kirpikli bir planula larvası meydana gelir. Kısa bir süre serbest yüzdükten sonra kendisini sert bir zemin üzerine tesbit eder ve genç bir polip gelişir. Daha sonra polibin serbest ucunda enine bölünmeler ile tomurcuklar ephyra meydana gelir. Ephyra’ların kenarları 8 girinti ile parçalara ayrılmıştır. Az sonra her bir ephyra ana fertten ayrılır. Vücudun altı üstüne döner ve bu suretle serbest yüzen bir meduz meydana gelir. Ve aynı devrede devam eder. Aurelia   aurita   - 5-40 cm. boyda olup bütün Avrupa denizlerinde yaşar. Büyük sürüler teşkil ederler. 3. Class : ANTHOZOA (Mercanlar) 6000 türü ile en geniş sınıftır. Pharynx ve mezenterin gelişmiş olması ile farklıdır. Pharynx tüp şeklinde olup dış ortamı gastrovasküler boşluğa bağlar. Mezenter gastrovasküler boşluğun içinde septumlar biçiminde ve arada mezoglea bulunan iki gastrodermis tabakasından yapılmıştır. Bitki benzeri tamamıyla polip evresindeki sölenteratlar olup denizlerde yaşarlar. 6-8 veya çok ışınlı vücut bilateral simetrilidir. Yalnız polip dölü bulunur ve çoğu koloni halinde yaşarlar. Gastral boşluk oluşmuş bölmeler odacıklara ayrılmıştır. Mercanların hemen hemen hepsinde iskelet ektodermik veya mezenşimik olup ektoderm hücrelerinin kalkerli veya keratinli salgılarından meydana gelir. Çoğalmalar eşeysiz yani 42 tomurcuklanma ile veya eşeylidir. Eşey hücreleri endodermden meydana gelir ve ayrı eşeylidirler. Denizlerde bulunur. Soliter veya koloni halinde sesil olarak yaşarlar. Koloniyi bağlayan ana doku mezoglea ve gastrodermal tüplerdir ve koloninin alt yarısını yapıştırır. Mercan kayalıklarında olduğu gibi ölü iskeletlerinden oluşan resifler (üstündeki bireyler canlıdır) yuva ödevi görür. Sıcak denizlerde bulunurlar (Deniz gülü, deniz kırbacı, deniz yelpazesi, deniz kalemi, mercan başlıca örneklerdir). Phylum - CTENOPHORA (Taraklılar) Knidositleri bulunmayan sölenterlerdir. Yalnız iki tentakülleri vardır. Vücutlarının yanlız bir boşluk ihtiva etmesi, organ sistemlerinin bulunmayışı sinir sisteminin subepitel oluşu ile knidlilere benzerler. Denizlerde 100 kadar türü olup ceviz büyüklüğündeki küçük hayvanlardır. Bir jel kütleyi çevreleyen iki hücre tabakasından oluşurlar. Ekto ve endoderm arasındaki jel kütle mezogleaya benzer olup daha gelişmiştir ve içinde hücre bulunur. Dış yüzey tarağa benzeyen ektoderm kökenli 8 sıra kirpikle örtülmüştür. Bunların yardımı ile su üstünde hareket ederler. Vücudun üst kutbunda primer eksenin ucunda karmaşık yapılı bir duygu organı yer alır. Vücut yüzeyindeki tarak benzeri organlar radial simetrili, iç organları ise bilateral simetrilidir. Bu organ hücrelerine bağlanan 4 kirpik demeti ile dengelenen kalker tanecikler kirpiklere daha çok yüklenir ve duygu hücrelerini uyarırlar. Bu durum bazı kirpiklerin daha çok vurularak normal duruma dönmesini sağlar. Sinir sistemi epidermis altında yer alan dağınık bir sistem şeklinde olup bir ağ halindedir. Duygu organında kirpiklere uzanan sinir uzantıları vuruşları kontrol eder. Ağız vücudun alt tarafındadır. Sindirim boşluğu gastrovasküler boşluk halindedir. Sölenterlerden başlıca farklılıkları çok değişik larva gelişimine sahip olmalarıdır. Hepsi hermafrodittir. Çoğu parlak renklidir. Boşaltım sistemi henüz gelişmemiştir. Hem sölenterlerde hem de bu grupta büyük regenerasyon yeteneği görülür. Ktenoforların hepsi karnivordur. 43 Pleurobranchia   ileus - Az çok küre biçiminde ve 13 mm. boyda olup kuzey denizi ve Atlas Okyanusu.nda bulunur. COELEMATA (Bilateria) Sölomatlar bilateral simetrili muhtemelen yerde sürünen hayvandan türemiştir, çünkü bunların ağızları aşağı doğru yönelik olarak vücut ventral ve dorsalde farklılaşmış böyle olunca bileteral simetri doğmuştur. Duyu organları öne yönelmiş bunu sinir sistemi izlemiş ve hayvanın hareket ettiği yönde bir baş ortaya çıkmıştır. Organların oluşumuna mezoderm de katılmıştır ve mezodermle astarlanmış ikinci bir karın boşluğuna rastlanır (Coelom). Phylum : PLATYHELMİNTHES (Yassı kurtlar) Vücutları dorso-ventral olarak yassılmış, genellikle yaprak şeklinde ve yumuşak yapılı olan hayvanlardır. Tatlısu, deniz ve karalarda yani nemli ortamlarda serbest olarak yaşayan türlerden başka parazit olanları da vardır. Gastrodermis ve epidermis arası (blastocoel) mezenşim dokusu ile doldurulmuştur. Yassı kurtlar vücudun ventral bölgesinin orta kısma yerleşmiş tek açıklık olan ağızla, dışarı ile ilişkili bir gastrovasküler boşluğa sahiptir. Bu boşluk bazen dallanmış da olabilir. Dolaşım sistemi yoktur. Bu nedenle de sölenterlere benzerlerse de simetri durumlarının farklılığı, gonatların da taşıma kanallarının oluşu ve boşaltım organlarının varlığı ile onlardan ayrılır. En dışta epitel tabaka ve salgıladığı kutikula ile siller olup, vücut derilerinin altında bir epitel ve kas tabakası yer alır. Bu tabaka ile barsak arasındaki boşluk yıldız şekilli hücrelerin meydana getirdiği (ve aralarında boşluklar bırakan) blastocoel ile doludur. (Blastocoel intercelular boşluk bırakan yıldız şekli hücrelerden oluşmuştur ve bütün organlar bu doku içine gömülüdür). Sindirim sistemi sert bir yutak ve orta barsak olarak ayırdedilir. Anüs yoktur (ağız her iki maksatla da kullanılır). Torba halinde olan barsak parazit içermez. Boşaltım organı protonefridium tipinde ve dallı bir kanal sistemi halindedir. Protonefridiumlar yüzlerce alev hücresi içerir, çift ya da tek, bazen de çok 44 sayıda delikle dışarı açılır. Bu delikler vücudun karın tarafında ya da son kısmında bulunurlar. Protonefridiumlar vücudun su miktarını da düzenlerler. Sinir sistemi ağ şeklinde olup bazen de bir beyin ganglionu ile ondan çıkan sinir kordonları biçimindedir. Vücutları dışta ektoderm, içte endoderm ve bu iki tabaka arasında organların bir çoğunu meydana getiren mezodermden oluşur. Bu organlar kaslı bir yutak, basit gözler, duygu organları, bir beyin ganglionu, bir çift birbirine bağlı karın sinir şeridi ve üreme organlarıdır (ovaryum ve testisler, bunlarla ilgili kanallar, penis ve vaginadır). Sölenterlerin aksine yüksek organizasyonlu hayvanlar gibi bilateral simetrili olup belirli bir ön ve arka uca sahiptirler. Hareket vücut yüzeyindeki kirpiklerle, kısmen de toprak solucanlarına benzer şekilde kas kasılmalarıyla yapılır. I - Class - Turbellaria Tatlı su, tuzlu su ve rutubetli topraklarda serbest yaşarlar. Boyları 0.1-500 mm. arasında değişir. Fam: Planariidae :Yassı vücutludurlar,belirli bir baş bölgesi ayırdedilmez. Fakat ön taraf daha geniş olup duygu organı, göz, statosit, tentaküller içerir. Ağız karnın orta bölgesindedir. Başın iki yanı kulak gibi çıkıntılı olup, bazen iki yanında tat ve koku çıkıntıları bulunur. Düz bir boru halinde olan yutak (pharynx) bazen etrafı kas kılıfı ile çevrili ve ağızdan dışarı çıkarılarak ava sokulan bir boru halindedir.Derileri bir tabakalı yumuşak ve silli epidermis şeklindedir. Dışarı doğru kutikula salınmaz. Derideki kas kılıfı kontraksiyonu ile sürünerek hareket eder (karın tarafındaki yoğun siller yaşlanma sonucu azalır veya suda dalgalanarak yüzen planariadaki gibi). Sillerin hareketi vücut çevresindeki suyun hareketini dolayısı ile solunumu kolaylaştırır. Boşaltım organı protonefridiumlardır. Protonefridium vücudun iki yanında uzanan çok dallı iki kanaldan oluşur. Vücut dokusu içine kadar ulaşan ve bu kanallarla ilgili her bir küçük kanal ucunda kirpik demetine sahip olan alev hücreleri vardır. Üremeleri enine bölünme ile eşeysiz ve hermafrodit olduklarından karşılıklı döllenme ile eşeylidir. Hepsi karnivordurlar (böcek, solucan yer). 45 Turbelleryalarda çok yüksek regenereasyon kabiliyeti vardır. Solunum vücut yüzeyi ile yapılır. Planaria - Vücut benekli gri ve siyaha yakın renklerde olup 5-25 mm. uzunluktadır. Bunları bıçakla keserek öldürmek hemen hemen olanaksızdır. Bir planaryadan kesilip ayrılan en küçük parçalar bile yenilenme yetenekleri sayesinde eksik kısımlarını tamamlayarak yaşamaya devam ederler. Kesilen parçanın baş kısmına olan uzaklığı yenilenme yeteneğinin başarısını etkiler. Yenilenme, paranşim içinde yer alan neoblastlar tarafından yapılır. II - Class - TREMATODA Ergin haldeyken çeşitli hayvan ve bazen insanların iç organlarında parazit olarak yaşarlar. Yapı olarak turbelleryalara benzerlerse de parazit yaşamalarından dolayı konakçıya yapışmaya yarayan bir ya da daha fazla vantuza ve kirpikler yerine kalın bir dış tabakaya yani kutikulaya sahip olmaları ile onlardan ayırt edilirler. Turbellaryaların bütün hayat boyunca muhafaza ettikleri silli epitelleri trematodların sadece larva döneminde görülür. Yer yer diken ve pullar bulunur. Sindirim, boşaltım ve üreme organları turbellayalara benzer. Ancak ağız ön uçta yer alır. Genellikle hermofrodit hayvanlardır. Beslenmeleri ağız ve barsakla, büyük kısmında ise sadece vücut yüzeyi ile gerçekleşir. Ordo - Digenea Fam. Fasciolidae -Vücutları dorso-ventral yönde yassılaşmış olup, 10 mm. kadar büyüklüktedirler. Biri ağız çevresinde diğeri ise karın ortasında olmak üzere iki vantuzları vardır. Karın vantuzunun yeri familya ayrımında kullanılır. Cins-Distomum : Bu cinse bağlı türler geviş getiren hayvanlarda görülür ve karaciğer sülüğü veya karaciğer kelebeği olarak isimlendirilirler. Tesadüfen insanlara geçerek ölüme sebep olabilir. Distomum lanceolatum (Küçük Karaciğer Kelebeği): Ergin halde koyun, keçi, sığır, at karaciğerinde bulunur. Gelişme safhasında salyangoz ve 46 karınca olmak üzere iki ara konukçusu vardır. Boyu en fazla 1 cm. kadardır. Yassı vücutludur. Önde yer alan ağız bir ağız vantuzu (çekemi) içinde bulunur (geriye doğru barsağın uçları kapalıdır). Ağız vantuzunun gerisinde karın vantuzu yer alır. Parazit konukçu hayvana bu vantuz vasıtası ile tutunur. İki vantuz arasında eşey deliği bulunur. Hermofrodittirler. Bir çift olan testislerden çıkan kanallar birleşerek bir tek kanal (vas defferens) oluşturur ve penise açılır (Penis, penis kesesi içindedir). Dişi üreme organını küçük bir ovaryum, kısa bir oviduct ve uterus takip eder ve penisin yanından dışarı açılır. Bir fert binlerce yumurta meydana getirir. Yumurtalar konukçu hayvanın safra salgısı ile dışarı atılır. Yumurta açılır, içinde tam olarak gelişmiş sillerle örtülü bir miracidium larvası çıkar ve besini ile birlikte kara salyangozunun sindirim kanalına geçer, yumurta kabuğu erir; miracidium larvası serbest hale geçer ve orta barsak duvarına yerleşerek Sporosist meydana getirir (Bunun içinde ikinci bir sporosist dölü), daha sonra içerde serkaria dölü meydana gelir. Serkarialar vena vasıtası ile salyangozun solunum organı boşluğuna gelir ve burada (grup halinde) kistler oluşur. Her kistte 300 kadar serkaria vardır. Kistler solunum organından mukusla dışarı atılır ve otlara yapışır. Bu otu karınca (Formica) yerse metaserkariaya değişir. Bu hayvan koyun keçi vs. tarafından yenirse kist midede açılır ve mide duvarını deler. Vena yolu ile karaciğere gider, safra kanalına yerleşir ve erginleşir. Yumurtalar safra ile barsağa gelir, oradan dışkı ile dışarı atılır. Konakçının zayıflamasına ve ölümüne neden Fasciola   hepatica: Boyu 20-30 mm. kadardır. Koyun, keçi ve sığırların safra kesesinde bulunur. Halk arasında karaciğer kelebeği denir. Kutikula üzerinde diken gibi kabartılar vardır (kirpikli epitel). Dışkı ile konukçunun vücudundan atılan yumurtalar ancak su ile temas ettiği takdirde açılır ve içinden miracidium larvası çıkar (larva su içinde serbest yüzerken). Limnea cinsinden su salyangozuna girer, karaciğere yerleşerek sporosist oluşturur. Sporosistin içindeki embriyonal hücreler redia’ları 47 bunlar da serkariaları meydana getirir. Serkarialar salyangozun barsağı yolu ile dışarı atılır. Bunlar su kenarında bir bitkiye tutunur ve orada kist haline geçer. Otu yiyen konukçu hayvanın midesinde kist açılır, serkaria karaciğere geçerek safra kanalı ve kesesine yerleşir. Yumurtaları idrar yollarında iltihaba sebep olur. Distomum 5-6 mm. en çok 1 cm boyda olmasına karşın bunlar 20-30 mm. boyda olduklarından safra kanallarını kolayca tıkayabilir. Barsak Distomum.daki gibi iki kola ayrılarak aşağı iner ve yanlara doğru kollar oluşturur. Opisthorcis sinensis : (Çin karaciğer kelebeği) İnsan, köpek, kedi, fok ve balık yiyen memelilerin safra kanallarında bulunur. Miracidium ve serkarialar için ana konak salyangoz ve balıktır. Oryantal bölgelerde yaygındır (İnsan dışkısı karışmış sularla sulama nedeni ile) safra ve karaciğerde tahribat yapar. Echinostoma   (Schistosoma)   haematabium: Erkek büyük ve kalın vücutlu olup vücut ventralinde boydan boya bir yarık taşır. Dişi iplik şeklinde daha ince olup erkekteki bu yarık içinde yaşar. İnsanların toplardamarlarında parazit olarak bulunur. Sıcak ülkelerde ara konak su salyangozu olup özellikle pirinç tarlalarında su ile temastaki insan derisinden girerek yumurtalarını kana bırakırlar. Biraraya geldiğinde böbrekten atılamayıp iltihap ve kanamaya neden olur. III. Class - CESTODA (şeritler) Endoparazittirler. Ergin halde omurgalıların barsaklarında, nadiren karın boşluğunda parazit yaşarlar. Dar ve yassı şerit şeklindeki hayvanlarda önde başın bulunduğu kısma scolex denir. Scolex baş ve boyun kısımlarını kapsar. Bu kısımda parazitin konukçu hayvana tutunmasına yarayan çengel ve vantuzlar bulunur. Vücudun geride kalan kısmı seri halinde proglottis denen bölmelerden ibarettir. Proglottisler boyun kısmından tomurcuklanma ile meydana gelirler. Bu nedenle en yaşlı proglottisler en sondadır. Bunlar zaman zaman atılır. Bütün vücut yüzeyi kutikula ile örtülüdür. Kutikulanın altında sırasıyla kaide (bazal) membranı ve bunun altında dış tarafta halka, iç tarafta ise boyuna 48 uzanan kas liflerinden oluşmuş kas tabakaları bulunur. Bunun dışında parenşim kaslar da bulunur. Boşaltım organları protonefridiumlardır. Sinir sistemi başta enine bir ganglion ile geriye doğru uzanan iki sinir şeridinden meydana gelmiştir ki bunlar ana boşaltım kanallarının dışında uzanırlar. Barsak sıvısı içinde yaşadıklarından sindirim sistemi ve ağız yoktur besinlerini barsaklardan osmos yolu ile alırlar. Hermafrodittirler ve proglottislerin her birinde erkek ve dişi üreme organları vardır. Her bir proglottis kendisi ya da başka bir proglottis ile çiftleşebilir. Döllenmiş yumurta ile dolan proglottis kopar ve konakçı vücudundan atılır. Ordo- Cestodes Fam.- Taeniidae Taenia   solium: (domuz tenyası) Ergin halde insan ince barsağında yaşar. Ara konakçısı domuzdur. Ara konağın sindirim kanalına geçen yumurtanın kabuğu erir serbest kalan onkosfer (kancalı embriyo larvası) barsak epitelini delerek kas dokusuna geçer ve sistiserkus (kist) meydana getirir. Böyle bir domuz eti iyi pişirilmeden yenirse, kist barsakta erir, scolex dışarı çıkarak barsak duvarına tutunur. Bundan sonra proglottisler gelişmeye başlar. Ergin halde boyu 3-4 m. kadardır. Taenia   saginata : (Sığır tenyası) Bu şeridin ara konakçısı yalnız sığırdır ve ergin halde insanda bulunur. Sığır etinde bulunan larva şekline Cysticercus adı verilir. Larvalı sığır eti çiğ veya az pişmiş olarak yendiği zaman insanın ince barsağında 8-10 m. boyunda olan şerit meydana gelir. Pişmeden veya az pişmiş olarak yendiği zaman parazit alınmış olur. Domuz şeridine benzer ancak kanca yoktur. Bu şeritler besine ortak olarak insanı zayıflatır. B12 vitamini sömürür, fakat aynı zamanda meydana getirdiği toksik maddelerle kansızlık ve sinir bozukluklarına sebep olur. Parazitleri düşürmek için ilaç verilir. Ama scolex düşmedikçe 2,5 - 3 ay içinde şerit tekrar eski halini alır. 49 Echinococcus   granulosus: (Köpek tenyası) İnsanlar için en tehlikeli olan şerit köpek tenyasıdır. Ergin halde köpeklerde bulunan bu şeridin gelişmesinde ara safha koyunda ve insanda geçer. Köpekle oynayan bir çocuğu, köpek yaladığı zaman yumurtaları kolayca alabilir. Yumurtalar çiğ olarak yenen sebze ve meyvalardan da alınırlar. O zaman parazitin larvası insanın özellikle ak ve karaciğerinde bazen bir çocuk başı büyüklüğünde kistler meydana getirir. İçerisinde birçok scolex oluşur. Kistler çiğ et yiyen köpeklerin barsağında ergin şerit haline geçer. Bu parazit evcil hayvanlarda büyük ekonomik zararlara sebep olur. Kistler delindiği zaman kanla nakledilen scolexler vücudun başka yerlerinde yeni kistler meydana getirirler. Bunlar kalp ve beyine, diğer önemli organlara geçtiği zaman hastanın durumu çok ciddi bir hal alır. Kistlerin tedavisi ancak operasyonla mümkün olmaktadır. PSEUDOCOELOMATA Blastocoel ergin dönemde vücut boşluğu biçiminde gelişir, pseudocoel denen bu boşluk bütünüyle periton zarla astarlanmamıştır. Madde iletimi, azotlu atıkların depolanması, gametlerin gelişme ortamı, eşey bezleri ve organların gelişme ortamı görevlerini üstlenmiştir. Vücut örtüleri tek tabakalı epiteldir. Kaslı yutağın ve anüslerinin gelişmiş olması bu hayvanları Platyhelmintlerden ayırır. Regenereasyon yetenekleri yoktur. Phylum- NEMERTEA (Hortumlu solucanlar) Bazı literatürde class olarak alınmaktadırlar; en yakın akrabalarının Platyhelmintler olduğu düşünülmektedir. Platyhelmintler ile Annelid arasında özelliklere sahiptirler. Paranşime sahip olması, rhabdit benzeri salgı salgılayan silli epitel ile örtülü olması ile Platyhelmintlere, dolaşım sistemlerinin oluşması ve anüse sahip olmaları ile de Annelidlere benzerler. Vücutları yassı veya yuvarlak olup belirli bir baş bölgesi gelişmemiştir. Küçük bir gruptur (550 tür) hemen hepsi denizlerle serbest olarak yaşar. Parazit değillerdir; bu nedenle de fazla bir ekonomik önemleri yoktur; ancak evrimsel açıdan ilk organ sistemlerinin 50 görüldüğü bu grupta boy ortalama 5-20 cm. olup siyah ya da renkli çizgileri olan hayvanlardır. Gruba adını veren proboscis (hortum) vücudun ön ucuna açılan içi boş ve besin yakalanmasında kullanılan kaslı bir tüptür. Bu grupta görülen ilk önemli gelişme bir uçta besin almaya yarayan bir ağız aksi tarafta artıkların atılmasını sağlayan anüs ve arada bir özafagus ve barsakla tam bir sindirim sisteminin bulunmasıdır. Su ve metabolik artıklar yassı kurtlarda olduğu gibi alev hücreleri (protonefridium) ile atılır. Diğer bir gelişme sindirim ve dolaşım işlevlerinin ayrılması olup ilk dolaşım sisteminin bu grupta görülmesidir. Bu sistem vücut boyunca uzanan birbirine enine damarlarla bağlanmış kaslı 3 tüpten meydana gelmiştir. Kalp ve kılcal damarlar yoktur. Kırmızı kan hücreleri içeren gruplar vardır. Kan hareketi, vücut kontraksiyonu ve kaslı kan damarlarının kasılması ile olur. Vücudun ön ucunda sinir halkası ile birbirine bağlanmış iki grup sinir hücresinden (ganglion) meydana gelen bir beyin yer alır. Ayrı eşeylidirler. Regenereasyon yetenekleri var. Gelişmeleri metamorfozla olup larvasına "pillidium" larvası denir. Cerebratulus marginatus: Yassı vücutlu olup 30-40 cm. boydadır. Akdenizde yaşar. Memleketimizde Ankara tavşanlarında rastlanmaktadır. Aschelminthes 1. Phylum: Rotifera 2. Phylum: Nematoda 3. Phylum: Nemotomorpha 1. Phylum - ROTİFERA (Rotatoria) Bunlara döner solucanlar da denir. Bütün dünya deniz ve tatlısularda taban cisimcikleri üzerinde ve alglerde bulunur; bir kısmı da planktoniktir. 51 Laboratuvarlarda Protozoa kültürlerinde de rastlanır. Protozoonlardan daha büyük, mikroskobik hayvancıklardır. Vücutları baş, gövde ve ayak olmak üzere 3 bölgeye ayrılır. Vücut ince bir kitin tabakası ile kaplı olup genellikle arka uçta bir ayak yer alır. Hayvanın tespit edilebilmesi salgı bezleriyle olur. Başta kenarı sillerle çevrili bir disk organı vardır. Buna tekerlek organı da denir. Bu organ harekete ve besin almaya yarar. Rotatorlar saydamdır. Hareket halindeyken iç organları görülür. Ağızdan sonra kaslı farinx (mastax) gelir. Farinx, kutikular bir çeneye sahip olup 7 parçadan oluşmuştur. Öğütücü mide kitinden öğütücü dişler içerir. Daha sonra kaslı mide yer alır. Sindirilmeyen maddeler anüs ile sonlanan bir barsakla dışarıya atılırlar. Başaltım organı protonefridiumdur. İyi gelişmiş bir sinir sistemi vardır. Dişiler partenogenetik olarak çoğalabilirler. Yumurtalar döllenmeden gelişebilir. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür. Rotifera’lar arasında şekil ve yaşadıkları yerler bakımından çok büyük değişiklikler vardır. Göl sularında bulunanların vücudu uzun yapılıdır. Arka kısımları çatal şeklindedir (bu hayvanlar ağızlarının etrafında bulunan kirpiklerle suda yüzerler ve solucan şeklinde hareketler yaparlar). Diğer bazı Rotifera’lar silindiriktir ve içinde yaşayabilmek için kendilerine bir kabuk örerler, bu şekilde dış etkilerden kendilerini korumuş olurlar. Bu durum onların çok yaygın olmalarını sağlar. Rotiferlerde yalancı bir coelom bulunduğundan Nematoda ve Gastrotrichia.larla çok yakın akrabalıkları olduğu kabul edilmektedir. Rotifer ve Gastrotrichialar sabit hücreli hayvanlardır. Embriyonik gelişme sonunda mitoz durur. Büyüme ve regenereasyon görülmez. Yalnızca birkaç gün yaşarlar ve yaşlanma başlar ancak günde birkaç saat sodyum sitrat içinde tutulurlarsa insanlardaki gibi yaşlanma nedeni olan kalsiyum tümüyle alınır ve yaşam süresi uzatılabilir. Bu alanda yapılacak deneyler ile insanın ömür uzunluğunun uzatılabileceği sanılmaktadır. Rotatorlar kuru olarak yani latent safhada yılarca canlı tutulabilir. - 272° C.da 8 saat yaşarlar. Bu nedenle deneylerde de kullanılabilirler. 52 Fam - Philodinidae Philodina - Tatlı ve durgun sularda serbest olarak yaşarlar. Sürünerek hareket eden birçok rotator ihtiva ederler. Fam - Brachionidae Gövde kase şeklinde olup vücudunda çıkıntı şeklinde küçük dikenler bulunur. 2. Phylum - NEMATODA Rotifera ve Gastrotrichia ile akraba oldukları ileri sürülmektedir. 10.000 den fazla türü olan bu grup üyeleri denizlerde, tatlısularda, toprakta bitkisel ve hayvansal çürümüş maddeler içinde bulunur. Gruplar farklı ortamlarda yaşamalarına karşın vücut organizasyonları çok benzer. Vücutları uzun ve segmentsizdir; ön kısmı yuvarlak arka kısmı iğ şeklinde sivri, yassı veya çatallıdır. Büyüklükleri çok değişir, serbest yaşayan gruplar 1 mm. kadardır, parazit yaşayan at barsak nematodu 35 cm., Floria medinensis ise 2 metredir. Çoğu hayvan ve bitki parazitidirler. Hemen hemen her toprakta ekonomik önemi büyük olan çok sayıda nematod Başta halka biçimli bir serebral ganglion buradan karın tarafına inen sinir kordonları bulunur. Nematodlarda sindirim sistemi düz bir boru şeklindedir. Ön uçta ağız, arkada anüs bulunur. Bilindiği gibi bu grupta vücut duvarı ile sindirim sistemi arasında yer alan vücut boşluğu, pseudocoel (yalancı boşluk) tipindedir (hakiki coelomda bulunan mezodermik tabaka yoktur). Vücutları kalın fakat çok esnek olan epidermis tarafından salgılanan kalın, üstü partiküllü birkaç tabaka olabilen kutikula ile kaplanmıştır. Silli epitel yoktur. Yalnız boyuna kasları gelişmiştir. Bu nedenle kolaylıkla yılan gibi sürünerek hareket ettikleri halde zorlukla yüzerler. Ergin devrede hücre bölünmesi (mitoz) durur. Ancak hayvan hücre büyümesi ile gelişir. Genç bir nematodun ergin hale gelmesi sırasında kutikula büyümeyi engeller. Bu nedenle kutikula periyodik olarak değiştirilir (gömlek 53 değiştirme). Bu bir nevi deri değiştirmektir. Bu grupta genellikle ergin oluncaya kadar 4 kez deri değiştirme görülür. Her organ belli sayıda hücre içerir. Regenereasyon yoktur. Nematodların çoğu ayrı eşeylidir. Bu durum hayvanlar aleminde ilk defa görülür ve eşeyli olarak ürerler. Erkek eşey açıklığı anüsten, dişinin ise ön ventral taraftan (bir çift olarak) açılır. Fam - Ascaridae - Oldukça kalın vücutludurlar. Ascaris lumbricoides   (barsak solucanı): İnsanlarla domuzların ince barsağında (30 cm. yuvarlak açık pembe renkli) yaşarlar. Ayrı eşeylidirler. Parazit yaşadığı için ağız ve anüs küçülmüş olup, dolaşım sistemleri Döllenme vücut içinde olur, erkekten alınan spermalar uterusa gelerek yumurtayı döller. Sert bir kabuk ile çevrilen yumurtalar yaşadığı hayvanın barsağına inerek dışarı atılır, yumurtaların gelişebilmesi için birkaç hafta nemli toprak veya suda kalması lazımdır. Yumurtalar henüz dışkı içinde iken içlerinde küçük kurtçuklar gelişir. Bu yumurtalar domuz veya insan besinine karışarak alınırsa ince barsakta açılır. Genç kurtlar ince barsağı delerek kan damarlarına buradan da kalp ve akciğere geçerek, bronşlara girerler. Oradan hava boşluğuna ve yemek borusuna tekrar bronşa geçerek erginleşirler. Genç kurtlar çok sayıda ise iltihap, sıtma, kanama gibi nöbetlere sebep olur. Bir dişi askaris günde 200.000 döllenmiş yumurta bırakır. Ascaris   megalocephala (at askarisi) 20-30 cm. boyda olup at barsaklarında parazittir. Fam. Anguillulidae Tarımda ekonomik önemi olan türleri içerir. Anguillula tritici : Buğday zararlısı Anguillula dipsaci : Çavdarda zararlı Heterodera : Pancar ve domateste zararlı 54 Fam. Filariidae İplik kalınlığında ince uzun vücutludurlar. Erginleri lenf dokularında yaşar. Birkaç cm. boydadır. Küçük larvalar kana karışır ve kan emen sineklerle yeni konağa geçer. Filaria - Çoğu bağ dokusu içinde genellikle derinin altında yaşar. Filaria bancrofti - İnsanların lenf sisteminde yaşar ve lenf damarlarını tıkar (Dokularda şişme görülür vücudun altı ve bacaklar şişer). Fil hastalığı elephantiasisi yapar. İnsandan insana geçimi sinek ile olur. Fam. Trichinellidae Trichinella   spiralis: Hayat devresinin bir kısmını insanda geçirip, domuz ve sıçan ince barsağında parazit olup kana, dokulara, çizgili kaslara geçip orada kalker kist oluşturur. Kurtçuklar birkaç yıl sonra yeni konukçuya geçer, kistler sindirilir. Larvalar ince barsakta erginleşir ve hastalık Trichinosis başlar, barsak çeperlerinin delinmesi ateş ve ishal yapar. İkinci safha larvalar kas dokusuna yerleşir. Kas faaliyeti durur. Ağrılar başlar ölüm görülebilir. Fam. Strongylidae - Vücutları silindir şeklinde bazen de iplik gibidir. Kenarları ekseriye dişli olan büyük bir ağız kapsülü içerir. Ancylostoma   duodenale   (Kancalı kurt) Anemiye neden olur. Erginler insan ince barsağında beş sene kadar kalabilir. Barsağın mukozası ile beslenir ve dişleri ile barsak tümörlerini eritir. Fam. Oxyuridae - Çok küçüktür. Gelişmelerinde taşıyıcı ara konak yoktur. Omurgalı hayvanlarla arthropodların barsaklarında yaşarlar. Ağızlarının kenarı düz veya dudaklıdır. Oxyuris - Çoğu 3 dudaklı olup dişilerde vücudun arka ucu iğne gibi uzun ve sivri, erkeklerin ise küttür. Oxyuris   vermicularis - İnsanlarda genellikle çocuklarda görülen parazitlerden biridir (dişiler 2-5 mm, erkekler ise 9-12 mm. boyunda olur). 55 Genç hayvanlar ince barsakta, erginleri kör barsak ve kalın barsakta yaşarlar. Genellikle geceleri yumurta ile dolu dişiler anüsten çıkarak anüs çevresine binlerce (13.000 kadar) yumurta bırakırlar. Normal halde bunlar gelişerek larvaları meydana getirirler. Larvalar henüz yumurta kabuğundan çıkmamış bir halde ağız yolu ile insana geçtikleri taktirde 14 günde ergin hale gelirler. Parazitlerin cilt üzerindeki hareketleri kuvvetli bir kaşıntı yapar. Bazen kaşınan yerlerden tırnak aralarına giren yumurtalar bilhassa küçük çocuklarda parmakların ağıza sokulması ile tekrar aynı konağa döner. Önemli enfeksiyonlara sebep olur. 3. Phylum - NEMATOMORPHA Vücutları iplik şeklinde ve çok uzun olan çoğunlukla kaynak sularında rastlanan kıl kurtlarıdır. İki uçta biraz yassılaşmış olan vücut silindirik bir yapı gösterir. Larva parazitken, erginleri serbest yaşar. Vücutları hipodermis tarafından salgılanan kutikula tabakası ile örtülüdür. Hipodermis bir hücre sırasından meydana gelmiştir ve altında hücreleri epitel şeklinde sıralanmış bir kas kılıfı yer alır. Kas kılıfı yalnız boyuna uzanan liflerden yapılmıştır. Vücudun ön ucunda bulunan ağız ya çok küçülmüş veya tamamen kapanmıştır. Barsak karın sinusunun içinden geçer. Bütün vücut boyunca uzanan sindirim borusu ergin hayvanlarda yer yer körelmiş olabilir. Bu hayvanlarda özel bir boşaltım aygıtı yoktur. Hepsi ayrı eşeylidir. Yumurtalarını suya ve su bitkileri üzerine uzun iplikler halinde bırakırlar. Yumurtalardan küçük larvalar çıkar, bunlar böcekler tarafından besin ile alınırlar. Larvalar bu hayvanların sindirim borusundan vücut boşluğuna geçerler ve orada metamorfoz geçirerek süratle ergin boya ulaşırlar ve konağı terk ederek serbest olarak kaynak suları içinde yaşarlar. Fam- Gordiidae (tel kurtları) Gordius aquaticus - Kahve renkli bir tel şeklindedir. Avrupada bulunur 56 PHYLUM - GASTROTRİCHA Rotiferlere çok benzerler, ancak tekerlekler organı yoktur. Vücutları karın tarafı yassı bir şişeye benzer. Ön uçları baş şeklinde arka uçları çatallıdır. Vücut yüzeyi ince bir kutikula ile örtülüdür ve yüzeyde diken, pul gibi çıkıntılar görülür. Vücut yüzeyinde bazı bölgeler (karın yüzeyi ve ön uca yakın kısım) sillidir. Karın tarafındaki silli bölge yan yana uzanan iki şerit meydana getirir. Baş kısımda da kamçılardan meydana gelmiş dört püskül bulunur. Deride birçok bezler vardır. Ağız ön uçtadır. Sindirim borusu düz olarak arka uca kadar uzanır ve anüs ile sonlanır. Boşaltım organı vücudun yanlarında yer alan 7 çift protonefridiumdur. Boşaltım kanalları dolanmaz, ancak çok kıvrımlıdır. Sinir sistemi ön barsağın yan kısmında yer alır, iki parçalı beyin ve bundan ayrılan bir çift sinir kordonundan meydana gelir. Ancak mikroskopta görülebilen küçük hayvanlar olup havuzlarda, durgun sularda ve çok azı denizlerde yaşarlar. Besinleri bakteri ve alglerdir. Bu phylumda da rotororlarda olduğu gibi hücre sayısı sabittir. Bir kısmı hermofodittir. Bir kısmı da partenogenetik çoğalan dişilerden meydana gelmiştir. Erkeklere PHYLUM - BRYOZOA (Yosun hayvanları) Bir kısmı yosunlara çok benzer diğer bir kısmı da kayalar üzerinde ince dantelli kabuklar şeklinde görünürler. Genellikle koloni meydana getiren sesil hayvanlardır. Bazı türler kalsiyum karbonattan meydana gelen koruyucu bir kılıf salgılarlar. Ağız; üzerinde tentaküller bulunan daire veya at nalı şeklinde lopofofor adı verilen bir kenarla çevrelmiştir. Sindirim borusu "U" harfi şeklindedir (bu sebeple anüs ağıza yakındır). Hermofrodit hayvanlardır. Tatlısuda yaşayanlar statoblast adı verilen tomurcuklanma ile ürerler. 2 gruba ayrılırlar: 1. Entoprocta, 2. Ectoprocta 57 1. Entoprocta- Hakiki karın boşluğu (Coleom) yoktur. Yerine yalancı coelom (Pseudocoelom) mevcuttur. Anüs lopofoforun içindedir. 2. Ectoprocta- Gerçek coelom vardır ve anüs açıklığı lopofoforun dışında kalır. Kolonilerinde avicularium adı verilen ve kuş gagasına benzeyen bir organ bulunur. Kaslarla hareket eder ve ses çıkararak açılıp kapanır. Küçük hayvanların koloni üzerine yerleşmesine engel olur. PHYLUM - BRACHİOPODA (Kandil kabuklular) Kökeni eski devirlere dayalı, kaslarla açınıp kapanan ve kalsiyum karbonattan meydana gelmiş kabukları ile midyelere benzerler. Ancak midyelerde kabuk vücudun sağında ve solunda, bu grupta ise hayvanın altında ve üstünde yer alır. Alttaki kabuk bir sap kısmı ile sağlam bir zemine tutunur ve hepsi denizde yaşar. Sesil hayvanlardır. Jeolojik devirlerde çok daha zengin (3.000 tür) tür sayısına sahip olmakla birlikte bugün 200 kadar türle temsil edilirler. Ağızın iki yanında sillerle çevrilmiş lopofofor kolları tentakülleri bulunur. Boşaltım organları sindirim sistemi kontraktil çalışan kalp, gerçek coelom boşluğu vardır. Yumurtadan çıkan larva sillerle örtülüdür. COELOMATA Bu hayvanlar periton denen mezodermal zar ile yani epitelle tamamen çevrilerek astarlanmış ikinci bir karın boşluğu içerirler. İç organlar bu boşluk içinde yerleşmiş yine peritonla astarlanmışlardır. Coelomatlar ergin dönemde bilateral simetrilidirler. PHYLUM - ANNELİDA Tatlısu, deniz ve karada yaşayan halkalı kurtların bir kısmı diğer hayvanlarda parazittirler. Vücut homonom segmentlere ayrılmıştır. Gerçek coelom ve mezoderm (schizocoel) ihtiva ederler. Sindirim, boşaltım, üreme ve sinir sistemleri vücut boyunca uzanır veya kısmen metameri gösterir. 58 1. Annelitlerde deri ve kas çok iyi gelişmiştir. Vücut en dışta epidermisin bir salgısı olan kutikula ile sarılmıştır. Bunun altında tek tabakalı bir epidermis bulunur. Ondan sonra halka kaslar daha sonra da boyuna kaslar yer alır. 2. Sindirim sistemi Genel olarak önde ağızla başlayan ve anüsle sonlanan uzun bir boru şeklindedir. 3. Dolaşım sistemi kapalıdır. Barsağın üstünde, mezenter içinde uzanan kontraktil bir sırt damarı ile barsak ve karın sınırı arasından geçen bir karın damarından meydana gelir. Sırt ve karın damarı vücudun ön ve arkasında birleştikleri gibi her segmentte bu iki damarı birbirine birleştiren halka şeklinde damarlar vardır. Bazı hallerde sırt damarından başka halka damarlardan bazıları da kontraktil olabilir. Bu taktirde bunlara kalp adı verilir. Kan sırt damarında arkadan öne doğru karın damarında da önden arkaya doğru akar. Kan plazmasında az miktarda kan hücresi ve erimiş halde hemoglobin bulunur. Annelitlerde damar sistemi olmayan birkaç basit form da mevcuttur. 4. Solunum, deri ve bazı sucul gruplarda solungaçlarla yapılır. 5. Boşaltım organı segmental sıralanmış nefridium’lardır. Her segmentte bir çift nefridium vardır. Organları silli bir huni (nefrostom) ile coelom boşluğundan başlarlar ve huninin devamı olan silli boşaltım kanalı da aynı segmentten veya onu takip eden segmentin ventral kısmından dışarıya açılır. Nefridiumlar boşaltım maddelerinden başka coelom boşluklarına geçen eşey hücrelerini de dışarı taşırlar. 6. Sinir sistemi vücudun ön kısmında bulunan bir çift serebral ganglion ile başlar. Buradan ayrılan iki konnektif yutağın etrafını bir halka gibi sardıktan sonra ilk segmentin ventral bölgesinde yer alan karın ganglion çifti ile birleşir. Vücut boyunca her segmentte 1 ganglion çifti bulunur. Bir önceki segmentte bulunan ganglion çiftlerini birleştiren sinir ipliklerine konnektif, aynı segmentte bulunan iki ganglionu birleştiren ipliğe komisur denir. Annelitler ve Artropodlar için karakteristik olan bu tip sinir sistemine ip merdiven sinir sistemi denir. 59 7. Üreme, ayrı eşeyli veya hermafrodit olabilir. Bazı türlerde eşeysiz üreme de görülür. Gelişmelerinde bazı gruplarda sillerle kaplı bir trochophora larva evresi vardır. 8. Mezodermik orijinli olan coelomun içi bir epitel tabakası ile örtülü olup gerçek bir karın boşluğu meydana getirir. Vücut ile barsak arasında kalan coelom boşluğu yani epitel tabakanın barsağa dayanan kısmına splanchopleura, vücut duvarının kas kılıfına dayanan kısmına ise somatopleura adı verilir. 9. Annelitlerde genelde yüksek bir regenereasyon yeteneği vardır. I. Class- POLYCHAETA l. Hemen hemen hepsi denizlerde yaşayan, hafifçe dorso ventral yassı kurtlardır. 2. Belirli bir baş bölgesi vardır. Çenenin değişimi ile meydana gelmiş olan pharynx çevresinde prostomium ile örtülen bir peristomium gelişmiştir. Başın ön kısmı çevresinde 4 çift tentakül var. 3. Parapodiumun bulunması ile karakteristiktir. Parapodun üzerine çok sayıda kitin kıllar (setae) bulunur. 4. Kan kırmızı renkte olup nedeni kan sıvısında erimiº halde bulunan hemoglobin ve ameobosit hücreleridir. 5. Ayrı eşeylidirler. Her üreme mevsiminde coelom epitelinden geçici olarak ovaryum ve testisler meydana getirilir. Döllenme suda olur. Yumurtadan trochophor larvası çıkar. Sub.Class - Errantia Farinkslerini torba gibi ağızdan dışarıya uzatılabilir ve genellikle kitin çene veya diş ihtiva eder. 1-2 çift gözleri vardır. Vücut homonom segmentlidir. Geçici olarak borular içerisinde yaşıyorlarsa da genellikle serbest hareket ederler. 60 Fam. Nereidae Nereis Nereis diversicolor - (deniz kurdu) 8-8.5 cm. boyda olup. Avrupa denizlerinde bulunur. Nereis virens - Kum kurdu veya midye kurdu. Sub.Class - Sedentaria Segmentlere göre vücutları 2 veya 3 farklı bölgeye ayrılır. Gözleri ya çok küçüktür veya hiç bulunmaz. Devamlı olarak boruların içinde yaşarlar. Bazıları kuma gömülürler. Arenicola Arenicola marina - Boyu 12-15 cm. olup olta yemi olarak kullanılır. Akdeniz ve Atlas Okyanusu.nda yaşar. II. Class - OLYGOCHAETA 2000 kadar türü vardır. Tatlısularda ve nemli toprakta yaşar. Belirli bir baş bölgesi yoktur. Yarık biçiminde olan ağız ön uçta, anüs ise arka uçta yer alır. Barsak bütün sırt boyunca uzanan typhlosolis adı verilen girintiye sahiptir. Bu yapı barsakta emilim yüzeyini arttırmaktadır. Barsağın etrafında yer alan Chloragen hücreleri, karaciğer gibi ödev görüp, glikojeni sentez ve depo ederler. Class’ın ismi harekette rol oynayan Setae’lardan ileri gelir. Setaeları kaslar hareket ettirir. Parapod bulunmaz Polychaetlerden farklı olarak hermafrodittirler. Bununla birlikte eşeysiz çoğalan türler de vardır. Her solucan hem dişi hem erkek olabilir. Ancak döllenme vücut içinde olur. Yumurta içinde küçük bir solucan gelişir. Gelişmeleri esnasında, trochophor larvası yoktur . Olygochaetaların en belirgin özelliklerinden biri genellikle eşeysel olgunlaşma sırasında delikler civarında, 6, 7 segmenti kapsayan ve vücudu bir halka gibi saran clitellumun bulunmasıdır. Gelişme sırasında bir madde salınır. Bu, karından birbirine dönük olan hayvanların birbirine bağlanmasını sağlar. Bu kısımda ortalama 32. segmentten geriye 6-7 segmenti kapsar ve burada epidermis çok bezli ve şişkin bir hal alır. Her 61 segmentte kısa kitin setalar vardır. Clitellumda intersegmental boğumlar ve kıllar belirsizleşir veya tamamen kaybolur. Vücut yüzeyi ince bir kutikula ile örtülüdür. Bunun altında epidermis daha içte biri halka şeklinde diğeri de boyuna uzanan liflerden meydana gelmiş 2 kas tabakası ve coelom epiteli bulunur. Karada yaşayanlarda bazı segmentlerde sırt tarafta birer por bulunur. İç tarafta coelom boşluğuna açılan bu porlara coelom ve sırt porları denir. Kuruma tehlikesi olduğu zaman coelom sıvısının bir kısmı buradan dışarıya verilerek derinin nemli kalması sağlanır. Yüksek regenereasyon kabiliyetleri vardır. Besinleri Fam. Tubifidae Çok ince yapılıdırlar . Tubifex tubifex Tatlısularda. Suların dibinde başları dip çamuruna gömülü arka uçları serbest olarak yaşarlar. Boyları 8,5 cm. kadar olabilir. Fam. Lumbricidae - (Toprak solucanları) vücut kılları S şeklinde kıvrık ve sivri uçludur. Her segmentte 8 kıl bulunur. Bunlar yanlarda birer çift boyuna sıra teşkil edecek şekilde sıralanır. Dişi genital por 15, erkek genital porları ise genellikle 14’üncü segmentten dışarıya açılır. Lumbricus terrestris - Boy 30 cm. segment sayısı 140-180 kadar tarla ve bahçe toprakları içinde bulunur, clitellum 31-37 segmentler arasında yer alır. L. rubellus - Boy 15 cm. kadar, clitellum 26-32 segmentler arasında yer alır. Genellikle çürümüş yapraklar arasında bulunur. III. Class - HIRUDINEA Parazittirler ve vücutları sabit sayıda segment içerir. Derilerindeki sekonder bölmeler sebebiyle her iç segment dışta 2-14 halka gösterir. Hirudo medicinalis eskiden beri tıpta kullanılır. Vücutta belirgin bir baş bölgesi yoktur. Bugün bu hayvanlardan elde edilen hirudin maddesi kanın pıhtılaşmasını önlediğinden geniş ölçüde faydalanılmaktadır. Sülükler tatlısularda yaşarlar. Vücutları dorso ventral yassılaşmıştır. Vücudun her iki ucunda anterior ve posteriorde birer vantuz bulunur. 62 Sülükler vantuzlarla tutunarak ileri doğru hareket eder. Ön vantuzun içinde ağız, ağzın arkasında 3 köşe teşkil edecek şekilde sıralanmış 3 kitin diş bulunur. Bu dişlerle yara açıp kan emer. Kan emenlerde tükrük bezi salgısı kanın pıhtılaşmasını önleyen ferment içerir. Sindirim kanalında yan cepler vardır. Bunun için bir defa kan emince aylarca besin almadan yaşayabilir. Hermafrodittirler (Eşeysiz çoğalmazlar). Paraziter yaşama uygun olarak Parapodium veya setaeları yoktur, regenerasyon kabiliyetleri çok azdır, Trochophora larva dönemi Fam. Hirudinidae Hirudo medicinalis - Tıpta kullanılır. Boyu 15 cm. kadardır ve tatlısularda yaşar. Limnatis nilotica - 8-10 cm. boyda olup çeşme yalaklarında yaşar, memeli ve insana geçer. Burun ve ağız boşluklarına yapışarak kan emer. Phylum - ONYCHOPHORA Tropik bölgelerde yaygındırlar. Taşlar altında ağaç kovuklarında rastlanan geceleyin faal olan hayvanlardır. Vücut annelitlere benzer şekilde homonom segmenlidir. Ancak bu segmentler dış boğumlarla birbirlerinden ayrılmadıkları için dıştan görünmezler. Taşıdıkları üyeler segmentlerin yerini işaret eder. Ayrı bir baş bölgesi yoktur. Vücudun ön kısmında ventral olarak yerleşmiş ağız ve yanlarında papillalar bulunur (dorsalde anten gibi bir yapı). Dorsalde göz yer almıştır, ayaklar poliket parapodlarını andırır. Ancak yürümeye yaradığından homolog değildir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme ve yumurtaların gelişmesinin bir kısmı vücut içindedir. Dolaşım açık olup kalp dorsaldedir. Kan kısmen hemocoel içinde dolaşır. Solunum püskül trakelerle olur. Boşaltım organı nefridiumlardır. Bu özellikleriyle arthropodlar ile annelitler arasında bir karakter gösterirler ve Arthropodaya geçişi oluştururlar. Fam. Peripatidae 63 Peripatus - Boyları 5 cm. olup geceleri faaldirler. Phylum - ARTHROPODA (Eklem bacaklılar) Karada, tatlı ve tuzlu sularda, havada yaşarlar. Ekvatordan kutuplara kadar geniş bir yayılış alanına sahiptirler. Arthropodlar, homonom segmentli olan annelidlerin aksine Heteronom segmentlidirler. Yani embriyo dönemlerinde muhtelif vücut bölgelerindeki segmentler değişik şekilde gelişerek bir takım bölgeler meydana getirmiştir. Bu bölgeler baş , toraks ve abdomen olmak üzere üç kısımdır. Arthropodlardaki simetri, annelidlerde olduğu gibi, bilateraldir. Hareket değişik sayıdaki segmentlerden yapılmış bacaklarla sağlanır. Kasları enine çizgilidir. Kontraksiyon süratli olduğundan, hareket de çabuk olur. Deri, kutikula ve Ca tuzlarının birikimi ile olağanüstü sertleşmiş ve bir dış iskelet meydana getirmiştir. Dış iskelet harekete engel olmamak için segmentler arasında kesintili olup yerini ince deri kıvrımlarına bırakır. Kaslara destek ödevini görür, zaman zaman atılır ve alttaki deriden yeniden meydana getirilir ki buna deri değiştirme denir. Böylelikle dış iskelet hayvanın büyümesine engel olmaz (her larva ergin hale gelinceye kadar belirli sayıda deri değiştirir. Bu sayı türe, sıcaklığa ve besine göre değişik olup 5-7 kadardır. Lahana kelebeğinde sıcaklığa göre 3-5, güvede ise besine göre 4-40 defa deri değiştirilir). Arthropodlarda her segmentte bir çift ekstremite yer alır. Ancak birçok grupta segmentler kaynaşmış olup dolayısıyla ekstremite sayısı segment sayısını belirler. Başta: Antenler, ağız ekstremiteleri ve gözler bulunur. Toraksta yer alan ekstremiteler hareketi sağlar ve çeşitli gruplarda yürüme, çoğalma, duygu organı, koşma gibi çok değişik görevleri görür. Sindirim borusu vücut boşluğunda serbest olarak uzanır. Dolaşım sistemleri açıktır. Kan kısmen damarlarda kısmen de vücut boşluklarında dolaşır. Boşaltım organları koksal bezler, maksil bezleri, anten bezleri veya böceklerde olduğu gibi malpiki boruları şeklindedir. 64 Solunum suda yaşayanlarda solungaç veya boru ve kitap şeklindeki trakelerle yapılır. Sinir sistemi beyin, yutak konnektifi ve karın ganglionlarından meydana gelmiştir. İp merdiven şeklindeki duyu organları iyi gelişmiştir. Antenler, basit ve bileşik gözler işitme organları ve denge organları bulunur. Ayrı eşeylidirler. Döllenme genellikle içte olur. Bazılarında partenogenez de görülür. Genel organizasyon ile Arthropodalar muhtemelen Annelidaya benzeyen vücudu segmentli kurt (larva) gibi bir atadan köken almışlardır. Bu köken canlıda, çok basit yapılı olan baş muhtemelen duyu kıllarını taşımaktaydı. Ağız ventral tarafta yerleşmiştir. Prostomiumun gelişmesindeki ilk basamak bir çift ventral üye yeni bacakların her vücut segmentinde meydana gelmesi ve hareketin buna ilavesidir. İkinci aşama da buna paralel biçimde başta duyu organları olan göz ve antenlerin gelişimidir. Phylum Oncopoda ve Onycophoranın yaşayan örnekleri bunu göstermektedir. Arthropoda evriminde üçüncü basamak bacakları oluşturan kısımların birbiriyle eklem oluşturacak biçimde bölümlere ayrılmasıdır. Bu gelişme birinci çift extremitelerin ağıza gıda atmaya veya almaya yarayacak şekilde gelişmesini dolayısı ile birinci vücut segmenti ile başın birleşmesini sağlamıştır. Trilobita’da anten ve gözler bu kademede iyi gelişmiştir. Bu kademeye yakın bir noktada Arthropodalar farklı iki dala ayrılır. Birinci grup Cheliserata yani örümceklerin bulunduğu grup diğeri ise (Insecta) böcekler Mryapodlar ve Crustaceae.leri içeren Mandibulata.dır. Günümüzde yaşayan eklembacaklılar iki altşubeye ayrılırlar. Antensiz olanlar keliser (cheliser) taşımaları nedeniyle Chelicerata altşubesine dahil olup bu grupta akrepler, örümcekler ve akarlar yer alır. Anten taşıyanlar ise, ağızın gerisinde yer alan ilk üye çiftinin mandibula olması nedeni ile Mandibulata altşubesi içerisinde incelenirler ve bu grup içerisinde böcekler, kabuklular, kırkayaklar ve çıyanların bulunduğu myriapoda grubu yer alır. 65 Zoologların çoğu böyle bir gruplandırmayı kabul etmektedir. Bununla birlikta bazı sistematikçiler Mandibulata altşubesi, birbirleri ile yakın akrabalıkları olmadıkları ileri sürülen grupları içerdiğinden yapay bir birlik oluşturmaktadırlar. Büyük bir olasılıkla Arthropoda evriminde, Mandibulata ve Chelicerata şeklinde iki daldan çok dört ana dal mevcuttur. Bu dallar; Trilobita (soyu tükenmiş), Chelicerata, Crustacea ve Uniramia altşubeleri ile temsil edilmektedir. Uniramia içerisinde kırkayaklar, çıyanlar ve böcekler yer alır. Diğer üç altşubenin üyeleri sucul olmasına karşın Uniramia karada evrimleşmiştir. Uniramia türleri mandibula ve bir çift anten taşırlar; Uniramia ismi bu hayvanların üyelerinin dallanmamış olduğuna ya da dallanmamış atasal bir üyeden köken aldığına işaret Bazı görüşlere göre, Uniramia üyelerinin ya da tüm altşubelerin farklı Annelida benzeri atadan köken aldığına ilişkin, karşılaştırmalı morfolojiden elde edilen bazı kanıtlar vardır. Eğer bu doğru ise, Arthropoda superphylumu (üstşube) olarak düşünülüp, Trilobita, Chelicerata, Crustacea ve Uniramia, şube (phylum) düzeyine yükseltilebilir. Arthropoda.nın polifiletik olduğu görüşünü bazı uzmanlar ve özellikle bir çok entomolog kabul etmemektedir. Arthropoda phylumunun sistematiği 1. Sub.phylum TRİLOBİTOMORPHA 2. Sub.phylum MANDİBULATA Class : Crustacea Sub.class : Entomostraca Sub.class : Malacostraca Grup Myriopoda Class Chilopoda Class Diplopoda Class Symphyta Class Pauropoda 66 Class Insecta 3. Sub.phylum CHELİCERATA Subphylum - TRİLOBİTOMORPHA (Fosil Formlar) Class - Trilobita Bütün arthropodlar içerisinde en ilkel gruptur. Hepsi denizlerde yaşamış olan bu grubun bugün yaşayan temsilcileri yoktur. Toraks segmentlerinde 1’er çift üye vardır. Son segment üyesiz telsondur. Başta 1 çift anten vardır. Sonra gelen 4 segmentin her biri segmentli üye taşır. Bu grupta vücut tipik olarak birisi dorsal, diğeri ventral, diğer ikisi de yanlarda olmak üzere 3 bölge halindedir ve bu bölgelerin herbiri lobus olarak adlandırılmıştır. Bu nedenle trilobit denmiştir. Subphylum - CHELİCERATA Vücut Cephalothorax (Baş ve toraks) ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Cepholothorax’da 6 çift ekstremite bulunur. Bunlar : 1. çift Chelicer (ağızın ön tarafında) 2. çift Pedipalpus 3.- 6. çift Yürüme bacağı I. Class - Arachnida 1. Ordo - Scorpionida (Akrepler) Cephalothoraks 6 segmentlidir, abdomen iki kısım olup preabdomen 7, dar ve uzun olan post abdomen 6 segmentten oluşur. Abdomen Cephalothorakstan büyüktür, cephalothorax abdomene bütün genişliği ile bağlanır. Oldukça gelişmiş olan pedipalpusların dip tarafı geniş olup besinin ağıza alınmasına yardım eder. Pedipalpusun uçları kıskaçlıdır (örümcekten farkı) avlarını pedipalpleri ile avlar chelicerleri ile parçalayıp yerler. Chelicer ise küçük ve ucu makas şeklindedir (3 parçadan yapılmıştır). Postabdomenin son segmentindeki telson kısmında zehir iğnesi ile zehir bezi yer alır. Preabdomenin ventralinde 1. sternitin 67 ortasında genital kapak, genital delik ve 2. sternit üzerinde pectin adı verilen dokunma ve bulma organı olarak kabul edilen bir çift tarak bulunur. 3, 4, 5 ve 6. sternitte kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği vardır. Akreplerde yürüme bacaklarında göze çarpan özellik ön bacakların diğerlerine göre küçük oluşudur. Cephalothoraks’ın ön orta kısmında 2 median göz ve yanlarda 2-5 tane nokta göz bulunur. Bileşik gözler daha iyi gelişmiştir. Ağız pedipalpler ile bacaklar arasındaki artrium içinde ve üst dudağın altındadır. Akreplerde yumurta dişinin vücudunda açılır ve yavru olarak dışarıya çıkar (doğuruyormuş gibi ancak uterus yoktur). Yavru sırtta taşınır ve bakılır. 700 türden 4 tanesi Türkiye’de vardır. Fam. Buthidae Buthus gibbosus - Batı, Orta ve Doğu Anadolu’da bulunur 6 cm. kadar boydadır. Androctanus crassicauda - Güney ve Güneydoğu Anadolu’da (Adıyaman) bulunur. Bizdeki akreplerin en büyüğüdür. Fam. Scorpionidae Pandinus imperator - Ülkemizde bulunmaz. Dünyanın en büyük akrebi olup Afrika’da yaşar 22 cm. kadar boydadır. Scorpio maurus fuscus - Kuzey Anadolu’da bulunur 6 cm. boydadır. 2. Ordo - Solpugida (Örümcek benzeri) Cepholothorax abdomenle tüm genişliği ile birleşir. Abdomen segmentlidir. Zehir bezleri yoktur. Hızla kaçarlar. Görünüşleri korkunçtur. Halk arasında büyü denir. 3. Ordo - Areneida (Örümcekler) Vücut, cephalothoraks ve abdomenden oluşur. Cephalothoraks ile abdomen dar bir bel (pedicel) bölgesi ile ayrılır. Abdominal bölgede segmentasyon kaybolmuştur. Yalnızca bir familyada segmentasyon görülür. Cephalothorax, karapaks denilen daha sert bir kitinle kaplıdır. Gözlerin sıralanışı sistematikte önemlidir. Bu kısımda 3-4 çift ocel göz 68 bulunur. Cheliserleri tipiktir. Geniş bir kaide kısmı ile kıvrık bir çengel kısmı vardır. Zehir bezinin salgısı bir kanal ile dışarı akıtılır (bu salgı sindirimde rol oynar). Pedipalpus kıskaçlı değildir ve kaide kısmı geniştir. Besin almada kullanılır. Erkekte uç kısım şişe şeklindedir. Kopulasyon sırasında spermleri alır ve dişiye nakleder. Dişide bu kısım çengel şeklindedir. Yürüme bacakları coxa, trochanter, femur, patella, tibia, metatarsus, tarsus segmentlerini içerir. Tarsus segmentinin apexinde çengel biçiminde dişler bulunur. 4. çift bacağın metatarsusu üzerinde 2 sıra halinde tarak şeklinde dikenler bulunur ki buna calamistrum denir. Yine bacakların tarsus kısmında bir çift çengel tarak şeklinde çıkıntılar yer alır. Bu yapılar ağlar üzerinde kolaylıkla yürümeyi sağlar. Örümcek bacaklarının çoğunda diken ve tüy bulunur ki bu sistematikte önemlidir. Abdomenin arka ucunda, anüs önünde 4-6 çift konik çıkıntı halinde görülür, son kısmında ağ papilleri yer alır. Koninin uç kısmında küçük deliklerden oluşmuş cribellum levhası yer alır. Ağı yapan sıvı buradan salınır. Opistosomada (abdomende) ventralde öne yakın bir kısımda eşey açıklığı ve bunun yan taraflarında da kitap trake şeklinde solunum organları yer alır. Boşaltım organları (Prosomada) Cephalothorax’ta yer alan 7 çift koksal bezleridir. Ayrı eşeylidir. Yırtıcı, dişi erkeği yer Fam. Aviculariidae- Büyük örümcekler Zehirli kuş ve memelilere dahi saldırırlar. Avicularia avicularia - Kuş örümceği. Fam. Theridiidae- Bütün dünyaya yayılmış vücut küre şeklinde bacaklar ince, zehirleri ölüme neden olur. Latradectus congulobatus- Boyu küçük petrol renginde karnının üstü kırmızı ayakların son parçası esmer kırmızı Akdeniz sahillerinde bizde de olabilir. Zehiri çok kuvvetli halk korkar. Latradectus lugubris, Güney Rusya Türkistan, İran ve Türkiye.de. Çok zehirlidir. At, deve ve sığırlarda ölüme sebep olur. Fam. Lycosidae Koşucu örümcekler, 69 Hognatarantula- boyu 3-3.5 cm. açık kirli kahve rengi kırmızı renkleri var. Halk arasında büyü denir. 4. Ordo- Acarina- (Kene ve uyuz böcekleri)- Toprak ve suda serbest bir kısım da sıcak kanlı hayvanların parazitidir. Cephalothorax ile abdomen birleşmiştir. Vücut segmenti hemen tamamen kaybolmuştur. Ağız yapıları delici ve emici tipte değişmiştir. Delici formlarda ve celiserler delme dikeni stilet şeklini almıştır. Pedipalpusların kaide parçası ve üst dudak bu kısım etrafını bir kılıf gibi sarar. Solunum püskül trakeler ile. Vücut ve bacaklarda kıllar bulunur. Boşaltım birkaç türde koksal bez. Genelde malpiki tüpleriyle yapılır. Bir kısmı basit bir kalp içerir. Diğerlerinde kalp yoktur. Kıl düzenim ve sayısı sistematikte önemlidir. Fam. Ixodidae- Sert kabuklu gerçek keneler Ixodes ricinus. Göz yok, pedipalp 3, 4 parçalı tokmak şeklinde hortum var. Evcil hayvan paraziti kan emer. Bacakların ucu çengelli ve tutunma alanı içerir. Fam. Argasidae- Yumuşak vücutlu keneler Argas   persicus tavuklarda evlerde çatılarda veya parazit hayvan yuvasında yaşarlar. Fam. Eriophyidae- Bitki özsuyu ile beslenen keneler. Eriophyes pini-sarı çamda düğüm şeklinde mazı oluşumuna sebep Fam. Phyllocoptidae- Uzun kurt şekilli yaprakların sararma ve dökülmelerine neden olur. Phyllocoptrata oleivorus (Turunçgil pas akarı)- Turunçgil meyvalarının kabuklarını tahrip eder. Kabuk kalınlaşır, meyvalar küçük kalır, suyu azalır, asit miktarı artar, dal ve yaprakların bazı hastalıklara hassasiyeti Fam. Tetranychidae- Birçok tür. Bitki .zsuyu emer. Tükrükle temasa geçen bitki hücrelerinde marazi gelişme ve büyümeler olur. Tetranychus ulmi- Avrupa kırmızı örümceği- Kışı yumurta halinde geçirir. Yaprakların renginin değişmesine ve vaktinden önce dökülmesine 70 neden olur. Mahsül azalır ve meyve kalitesi düşer. Elma, armut ve şeftali ağaçlarında görülür. Fam. Sarcoptidae (Acaridae)- Uyuz böcekleri mikroskobik hayvanlardır. Boşaltım organları küçülmüş kalp yoktur. Vücut tıknaz ince derili, ağız extremiteleri kısa bir emme konisi gelişir, Deri içinde veya üstünde yaşar. Sarcoptes scabiei- İnsanda, parlak kirli sarı yalnız dişisi insan epidermisi altında birkaç mm. ile 3-4 cm. arasında tüneller açar ve burada yumurtlar. Sarcoptes canis- Köpekte yatay tüneller açarak uyuz hastalığı Pseuroptes ovis- Koyunda Subphylum - MANDİBULATA Chelicerata’lardan farklı bu grupta anten, mandibul ve maxil vardır. Aynı zamanda bileşik göz ihtiva ederler. 1- Class - Crustacea- Sert kabukludurlar. Büyük bir kısmı denizlerde bir kısmı tatlısularda rutubetli bataklık yerlerde, az bir kısmı da acı sularda yaşar. Kaya, bitki veya hayvanlara yapışık olarak bulundukları gibi parazit olanları da vardır. Parazitlerin bir çoğu o kadar şekil değiştirmişlerdir ki erginlerinde sınıf karakterini görmek mümkün değildir. Bulundukları grup ancak biyolojk gelişmelerini takip etmekle anlaşılır çünkü biyolojik gelişmelerinde tipik ve ortak larva tipleri vardır. Vücut genel olarak baş (cephalo), göğüs (toraks) ve karın (abdomen) olmak üzere 3 kısma ayrılır. Baş birbiriyle kaynaşmış bir biçimde 5 segmentten meydana gelmiştir. Ancak bu segmentlere karşılık gelen ekstremiteler görülür. Bazen baş, toraksın 1. ve 2. segmenti ile veya tümü ile birleşmiş olabilir. Baş ile göğsün birleşmesi sonucunda cephalothorax meydana gelir. Başla toraks arasında bariz bir sınır yoktur. Başın arka kenarındaki dorsal deri katlanmasının geriye doğru uzaması sonucu oluşan, iki parçalı bir kabuk şeklinde carapax bütün vücudu içine alır. Bazen de vücudun bir kısmını örten dorsal bir kabuk şeklindedir. Değişik şekilli olan toraks (2-60) segment ihtiva eder. 71 Genellikle abdomen segmentleri dıştan görülebilecek şekilde belirgindir. Başta sırası ile 2 çift anten, 1 çift mandibula, 2 çift maksil yer alır Bu sınıfa özel bir karakter veren antenlerin 1. çifti 2. çiftten çok küçük, diğer üyelerin aksine bir kollu olup duyu almaçlarını içerir. 2. çift antenler yarık ayak biçiminde hareket eder ve yakalamayı sağlarlar. Antenlerden başka bu kısımda gözler vardır. Çoğunda bileşik gözler bir sap üzerinde olup özel kaslarla hareket ettirebilir. Başta bulunan 1 çift mandibula ile 2 çift maksilla ağız ekstremiteleridir. Besin almaya yararlar. Crustacea ekstremiteleri yarık ayak veya çatal ayak şeklindedir (Tipik olan ekstremitelerin kaide kısımları coxa ve precoxa’ dan ibaret olup bundan sonra 5 parçalı bir endopodit kısmı ile kama şekilli bir exopodit kısmı bulunur. Bu ekstremitelerin iç ve dış kollarında çeşitli şekilde uyartılar bulunabilir). Toraks ayakları (thorocopodlar) muhtelif grupların yaşayışına göre değişik biçimlidir. Yüzme ve besin toplamak gibi işlevleri yerine getirirler ve bunlar yarık ayak tipindedir. Bazı gruplarda abdomendeki ekstremiteler kaybolmuş bazılarında gelişmiştir. Bunlara pleopod denir ve yüzmeye, sıçramaya yararlar. Vücudun son kısmında üye olmayan telson denen bir çıkıntı vardır ve furka isimli 2 uzantı taşır. Birkaç parazit form hariç hepsi ayrı eşeylidir. Gelişmelerinde genel olarak metamorfoz görülür. Yumurtalardan nauplius (gelişme safhası) larvası çıkar. Bu larva, yumurta şeklinde 3 çift ekstremite alında ocel göz ve segmentsiz olan vücudu ile karakteristiktir. Bundan başka metanauplius, zoea ve mysis larva tipleri de görülür. Boşaltım organı 1 çift anten bezi ve 1 çift maxil bezidir. Gelişmiş Crustacea.lerde dolaşım sistemi sırttaki kalp dışında arter ve venaları da geliştirecek biçimde evrimleşmiştir. Solunum organı olarak abdomen bacakları üzerinde ve toraks bacakları bazalinde solungaçlar yer almış olup basit formlarda bu görevi deri almıştır. Ayrı eşeylidirler. 72 Sub. Class- Entomostraca- Segment sayısı çok değişik olup vücudun son kısmında çatal şeklinde uyartıları alan furca bulunur. Parazit formlar hariç, derileri fazla sertleşmemiştir. 1. Ordo- Phyllopoda- Fam. Branchipodidae- Uzun vücutludurlar. Carapax’ları yoktur. Abdomende ise ekstremite yoktur. Ucunda bölmesiz 2 furka bulunur. Branchipus schaefferi- Tatlısularda yaşar. Uzun ve hafifçe yanlardan basık bulunan vücutları 1 cm. boyundadır. 2. Ordo- Cladocera (Su Pireleri)- Vücut yanlardan basık ve 2 yan parçadan oluşmuş bir carapax ile örtülüdür. Baş bunun dışında kalır ve karın tarafına doğru yönelmiştir. Vücut az sayıda segmentli olup segment sınırları belirli değildir. Fam. Daphniidae- 7-8 mm. boyundadırlar. Balık yemi olarak önemlidir. Daphnia magna-, Bütün dünyada, küçük durgun göl, havuzlarda ve tatlısularda bulunur. Daphnia longispina - Ülkemizde Gölbaşı.nda tespit edilmiştir. Daphnia pulex- Bütün Avrupada 3. Ordo Copepoda - (Kürek Ayaklılar)- Sularda serbest yaşayanları olduğu gibi parazit olanları da vardır. Vücut yapıları yayılış tarzına göre değişmiş, bazıları Crustacea.den ziyade kurda benzer bu ancak gelişme safhalarından anlaşılır. Bunlarda carapax görülmez. Bunların birinci antenleri uzun ve kuvvetlidir. Erkeklerin l. çift antenlerinden biri (sağdaki) diğerine nazaran daha kuvvetlidir. Fam. Centropagidae, Tatlısu ve denizlerde yaşarlar. En az 24 segmentli antenleri iplik gibi uzundur. Diaptomus emiri - Emir gölünde dişiden 7 tek yumurta salkımı var. Fam. Cyclopidae (tepegöz) Çoğunluk tatlusuda yaşar. l. çift antenlerin her ikisi de erkek bireylerde dişiyi tutmaya yarar. Boyu thorax cephalo uzunluğunu geçmez. Dişide l çift yumurta salkımı bulunur. Cyclops stenur Çubuk barajı, Emir gölü.nde bulunur. 73 4. Ordo Cirripedia (Sülük ayaklılar) erginleri denizde yaşayan hayvanlar üzerinde yengeç, balina vs. veya taş, gemi, tekne iskele gibi yerlere kendilerini tespit ederler. Birinci anteni tutunma organı şeklinde olur. Bu kısım vantuz gibi genişlemiştir. Bazılarında tespit yeri bir safiha gibi genişler, bazılarında da bir sap gibi uzar. Vücutları 2 parçadan oluşmuş bir carapax ile tamamen örtülüdür. Bunun altında kalker plakaları bulunur. Yumurtadan nauplius larvası çıkar bir müddet sonra bu larva cypris larvasına dönüşür. l. anten bu dönemde iyi gelişmiştir. Bu dönemde deniz dibine çökerek kendini tesbit eder. Balanus- Genellikle vapurlara yapışırlar. Yenir. Sub.Class Malacostraca Cephalothorax ve abdomen olmak üzere 2 kısımdan meydana gelen vücut, sabit sayıda segmentten oluşur. (Gövde daima l4 segmentlidir yalnızca Lepostrakada da 15 segmentten yapılmıştır) Başta 5, toraksta 8, abdomende 6, nadiren 7 segment bulunur. Segmentlerin herbirinin dorsal kısmına tergum ventral kısmına sternum denir. Bunlar da yanlarda pleuron denilen kısımlarla birleşirler. Bazılarında cephalothorax segmentlerinde kalkan şeklinde bir karapax bulunur. Bütün extremitler ve abdomen karapaxın dışındadır. Abdomenlerinin son kısmı çoğunluk yassı bir telson ile sonlanır. Extremite ve ganglion ihtiva etmez. l çift büyük birleşik göz, alın gözü erginde yok. Bazen kollar çok dallı. Mandibulalarda çiğneyici kısımlar meydana gelmiştir. Toraksta 8 çift abdomende 6 çift ekstremite vardır. Toraks ayakları yarık ayak şeklindedir. ve yürümeyi sağlarlar. Abdomendekiler ve telson yüzmeyi sağlar. Solunum solungaç ile yapılır. Istakoz, karides gibi Crustacea.lerde sindirim sistemi çok iyi gelişmiştir. Squiilla- Akdenizde yaşar. Ordo-Decapoda (On ayaklılar) Crustacealer içinde en evrimli olan gruptur. Vücut baş ve thorax segmentlerinin oluşturduğu büyük bir cephalothorax ve abdomenden oluşmuştur. Cephalothorax’ın sırt tarafında büyük kalkan şeklindeki carapax vücuda yapışık yanlarda ve karına doğru sarkar. Baş carapax’ın altına çekilmiştir. Carapax rostrum denen öne doğru sivri bir uzantı meydana getirir. Vücut segmentleri veya kuyruk 74 yüzgeçleri yassı ve geniş bir alan oluşturup karına doğru kıvrıktır. Torakstaki ilk üç ekstremite besin sağlamak üzere maxilliped şeklinde değişikliğe uğramıştır. Birinci çift diğerlerinde büyük, ucu daima makaslıdır; 5 çift dış kollarını kaybederek bir kollu, yürüme bacağı haline dönüşmüştür. Bu grupta abdomen şekil ve büyüklüğü çok değişiklik gösterir. Bazılarında uropod ve telsondan meydana gelmiş bir kuyruk yüzgeci bulunur. Abdomende yüzmeye yarayan 5 çift pleopod vardır (karında bulunan birinci yüzgeç ayağı dişide çok küçülmüş veya kaybolmuştur. Erkekte ise protopodit ve endopodit kısımları kaynaşarak spermanın dişiye iletilmesini sağlarlar). Sinir sistemi gelişmiştir. Baş ganglionu ile ventral özofagusun altında 6 ganglionun kaynaşmasından meydana gelmiş subözöfegal ganglion bulunur. Karın ganglionları da kaynaşmıştır. l. antenlerinin kaide kısmında da ilk parçada denge organları statositler bulunur. Solunum larvalarda vücut yüzeyi, ergin de solungaçlarla yapılır. Boşaltım 2. antenlerin kaide kısmına açılan anten bezleri ile yapılır. Gelişimlerinde metamorfoz görülür. Zoea, metazoe larva safhaları ile çeşitli larva tipleri görülür. Sub.Ordo - Natantia Vücut hafifçe yanlardan basık, rostrum iyi gelişmiş toraks bacakları zayıf, abdomen bacakları ise iyi gelişmiş olup yüzücüdürler. Abdomen cephalothoraxtan uzun ve kuyruk yüzgeci içerir. Familya : Carididae Palaemon serratus (karides) yenir. Sub.Ordo - Reptantia Vücut sert karın yönünde yassıdır (Üstten basık). Rostrum küçük veya yoktur. Yürüme bacakları iyi gelişmiş ve ilk çiftinde makas gibi büyük kıskaç vardır ve hepsinden kalındır. Fam. Palinuridae (Zırhlı kabuklular) - Kutikula kalın olup zırh gibi vücudu sarar. Carapax üzerinde dikenler bulunur. Karın ayakları yüzme bacağı şeklinde ve zayıf dişilerde yumurta taşımaya yarar. Amacura - Vücut yuvarlak abdomen gelişmiştir. Carapax epistomla kaynaşmaz, rostrum gelişmiştir. Yürüme bacaklarının ilk üç çifti makaslı, birincisi çok kalındır. Fam. Nephropsidae 75 Homarus vulgaris (Astacus gammarus) - Istakoz. Koyu mavi renkli 30-45 cm. Yenir. Pişirince kızarır, yosunlu kayalık sahillerde bulunur. Fam. Potamobiidae Potamobius (Astaculus) fluviatilis - Tatlısu ıstakozu (yenir). Anumura - Abdomen iyi gelişmemiş ve yumuşak telson körelmiştir. Carapax epistomla kaynaşmaz. 3. yürüme bacağı makaslı değildir. Fam. Paguridae (Keşiş Istakozları) Abdomen yumuşak olduğundan diğer hayvanlar tarafından kolaylıkla yenir. Deniz salyangozlarının boş kabukları içerisine yerleşirler. Brachyura (Yengeçler)- Vücutları dorso-ventral yassılaşmış, kısa ve yassı olan abdomen cephalothorax’ın altına doğru kıvrılmıştır. Carapax epistomla kaynaşır. Kuyruk yüzgeçleri yoktur. Dişilerde abdomenin son segmenti yuvarlak, erkeklerde sivridir. Yürüme bacağının ilk çifti daima makaslıdır. 3. çiftte hiçbir zaman makas yok. Fam. Canciridae Cancer pagurus (pavurya) - Akdenizde 9-12 cm. yenir. Fam. Majiidae Maja- Deniz örümceği 12-18 cm. Bazı memleketlerde yenir. Fam. Potamonidae (tatlısu yengeci) - Cephalothorax enine oval biçimdedir, yüzme bacakları yoktur. Potamon fluviatilis - 5 cm. yenir. Göl ve nehir kenarlarında taş dibinde. Fam. Portunidae- (yengeç) İyi yüzücüdürler. Yürüme bacaklarının son kısımı levha şeklini almış yüzme bacağı haline gelmiştir. Portunus puber (Çalpara) - Karadenizde, tatlısularda bulunur. ORDO ISOPODA (Tesbih böcekleri), Boyları 1 mm. ile 25 cm. arasında değişir. Vücut dorso-ventral basıktır. Carapax hiçbir zaman tam olarak gelişmemiştir. Karada yaşayanlarda kitin tabakası çok sertleşmiştir. Baş toraksın birinci segmenti ile kaynaşmıştır. Toraks 7 veya 6 segmentlidir. Abdomen çok kısa ve segmentleri birbirine kaynaşmıştır. 76 Asellus   aquaticus - Tatlısuda bulunur. Boy l2 mm. kadardır. Kör kuyu mağara, derin göllerde yaşar. Oniscus   murarus (Asellus) (Duvar tesbih böceği)- 12 - 17 mm boyda kerpiç duvarlarda, mahsenlerde, serlerde, rutubetli depo, kiler, çürümekte olan bitki altında veya sağlam bitki üzerinde yaşarlar. ORDO-AMHIPODA - Dış görünüş olarak çok değişik şekilli olanları vardır. Çoğunda vücut yandan basıktır. 5- 20 mm büyüklüktedir. Baş toraks’ın 1 ve 2. segmenti ile kaynaşmıştır. Deniz ve tatlısularda yaşarlar. Ayrı eşeylidirler. Gelişmelerinde metamorfoz yoktur. Fam. Gammaridae Vücutları incedir. Suda karınlarının hareketiyle süratle yüzeler. Hızla akan acı ve tatlı sularda yaşarlar. Gammarus pulex - Boyu 12 -17 mm. Ülkemizde de tespit edilmiştir. MYRIAPODA’LAR Myriapodalar bir sınıf; Pauropoda, Symphyla, Diplopoda ve Chilopoda da ordo olarak ele alınıyordu. Sonra bu ordolar arasındaki benzerlik ve farklılıkların bir class seviyesinde olduğuna karar verildi. Biz de bu grupları class olarak inceleyeceğiz ancak bu classlara dahil olan hayvanların myriapodalar olarak ortak karakterleri şunlardır. Bu hayvanların hepsi karada yaşarlar. Vücutları baş ve gövde olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Başta bir çift anten iki üç çift ağız ekstremiteleri ve değişik sayıda nokta göz bulunur. Myriapodlarda yavaş yavaş böcek başı gelişimi görülür, maksillalar kaynaşarak labiumu oluşturur. Solunum trake ile yapılır. Boşaltım organı malpiki borularıdır. Vücut değişik sayıda segment içerir. Her segmentte bir veya iki çift exremite bulunur. Myriapoda grubunu dört sınıfta inceleyeceğiz, Pauropoda, Symphyla, Diplopoda, Chilopoda. Class. Pauropoda - Genital açıklık (üçüncü segmenttedir) vücudun ön ucuna yakındır. Küçük boylu yuvarlak yassı şekildedirler. Antenleri farklı olarak iki kolludur. Ağız extremiteleri l çift mandibul ile l çift zayıf maxildir. Maxiller alt dudağı oluşturmak üzere kaynaşmıştır. Dolaşım 77 sistemi, gözleri ve trakeleri körelmiştir. Nemli yerlerde ormanlarda yaşarlar. Kutikula kitin içermez. Fam. Pauropodidae Pauropus huxlegi l-l,5 mm. dir. Rutubetli yerlerde yaşar. Class. Symphyla Genel olarak küçük boyludurlar (1-8 mm). Vücutları yumuşak ve pigment bulunmadığından beyazımsı, renksizdir. Genital açıklık üçüncü segmentte öndedir. Başta l çift ve bir kollu çok segmentli iplik şeklinde uzun anten bulunur. Bu grup Apterygotlara benzeyen bir sınıftır. Ağız l çift mandibula, l çift maxilla ve bir de ağız kapağı şeklinde labiumdan (2. maxil) ibarettir. Gövdeyi oluşturan segmentlerden birer çift ekstremite çıkar. Solunum organları püskül trakeler halindedir (Bu grup böceklere köken teşkil ettiği için önemlidir). Vücudun arka ucunda 2 büyük uzantı ve uçlarında ağ bezlerine ait kanallar açılır. Dünyanın her tarafında bulunur. Hareketlidirler. Işıktan kaçarlar. Scutigerella immaculata Class- Diplopoda (Kırk ayaklar) Çoğunluk uzun boyda ve silindirik yapılı hayvanlardır. Genital açıklık ön uçtadır. Deri fazla miktarda Ca2C03 içerdiğinden serttir. Tergit, sternit, pleura bölgeleri iyi gelişmiştir. 2,5 mm.den. 28 cm.’ye kadar olabilirler. Ağız parçaları l çift mandibula ile l çift 2. maxilla’dır. (l. maxilla bulunmaz). Başta l çift anten yer alır. Antenler çok kısa 8 parçalıdır. Genel olarak vücutları çok sayıda segmentten meydana gelmiştir. Bu segmentlerden ilk 4 çifti toraksı oluşturur (ilk defa) bu segmentlerden l. de ekstremite yoktur. Diğer 3’ünde l’er çift ekstremite vardır. Bacaklar karının orta çizgisine yakın yerinden çıkar. Abdomende 2 segmentin bir tek tergitle örtülmesi sonucu olarak her segmentten ikişer çift ekstremite çıkar gibi görülür. Bacakları genel olarak zayıf yapıdadır ve yanlarında büyük bir çengel ile bir de kıl gibi ince çengel bulunur. Sinir sistemleri büyük bir beyin ganglionu ile homonom metamerli karın ganglionları zincirinden ibarettir. Gözleri birçok ocel gözün biraraya 78 gelmesinden meydana gelmiş kümecik halindedir. Antenlerin üzerinde koku almaya yarayan çıkıntılar vardır. Sindirim sistemi çok basit olan bu grubun son barsağın başlangıcında bulunan malpiki boruları ekskrasyon (boşaltım) organı görevi yapar. Dolaşım sistemi iyi gelişmiştir. Solunum püskül trakelerle olur. Ayrı eşeylidirler. Fam. Julidae Vücut çok segmentlidir. Julus   terestris 30-70 segmentli geceleri faaldir. Dokununca helezon gibi kıvrılır. Class. Chilopoda (Çıyanlar) Vücut uzun dorso ventral basıktır. boyları 3 mm. ile 260 mm. arasında değişir. Baş gövdeden bariz olarak ayrıdır. Genital açıklık vücudun sonundadır. Başta basit yapıda çok sayıda segmentten ibaret l çift uzun kıl gibi anten, l çift mandibula ve 2 çift maxilla vardır. Gövde kısmında herbir segmentten l çift ekstremite çıkar. Birinci segmente ait ekstremite çifti şekil değiştirmiş olup bunun kaide kısmında yer alan zehir bezi kanalı sivrilmiş olan uç kısımdan dışarıya açılır. Sinir sistemi başta bulunan bir serebral ganglion ile ventralde homonom karın ganglion zincirinden ibarettir. Ayrıca böceklerdeki gibi bir visceral sinir sistemi de vardır. Sindirim sistemi basit; son barsağa ektodermik 2 malpiki borusu açılır. Ağıza 2 tükrük bezi açılır. Geceleyin faaldirler. Solunum boru trakelerle yapılır (böceklerdeki gibi). Diğer arthropodları avlayarak geçinirler. Ayrı eşeylidirler. Fam. Scolopendridae Gövde 25-27 segmentli, Bacaklar uzun olduğundan Áok hýzlý hareket ederler. Scolopendra   morsitans (çıyan) Ülkemizde tespit edilmiştir. Gündüzleri taşlar altına saklanır. S. cingulata 5-9 mm boyundadır. S.gigantea - 26 cm. Hindistan’da bulunur, zehiri insanı öldürür. Fam. Lithobiidae Vücut Scolopendridae’ye göre daha kısa ve segment sayısı az. Bacakları ise daha uzundur. Cins Lithobius- Ormanlarda bulunur. Fam. Scutigeridae Vücut kısa antenler kıl gibi ince. Bacaklar uzun ve vücudun arkasına doğru uzunlukları artar. 79 Scutigera   coleopterata Boy 16-24 mm. evlerde bulunur. Gece çıkar ve çok hızlı hareket eder. Phylum: MOLLUSCA (Yumuşakçalar) Bu phylum arthropod’lardan sonra en kalabalık grubu teşkil eder. Aşağı yukarı bugün 90.000 kadar yaşayan, 35.000 kadarda fosil türü Phylum üyelerinde vücut bilateral simetrili olup, baş, ayak ve iç organlar torbası olmak üzere üç bölge ayırt edilir. Ergin vücut yapısı diğer omurgasızlardan çok farklılık gösterir. Fakat ilkel mollusklarda görülen veliger larva tipi annelidlerin trochophor larvasına çok benzer. Bu mollusk ve annelidlerin ortak bir atadan geldiklerini düşündürmektedir. Ancak molluska, kendine özgü (amphineuralar dışında) segmentsiz bir vücut yapısı geliştirirken annelidler segmentli bir vücuda Başta ağız açıklığı cerebral ganglion ve göz bulunur. Karın bölgesinde geniş ve yassı kas dokusundan yapılmış bir ayak, ayağın üzerinde iç organlar kütlesi, bu kütleyi örten iki katlı bir deri olan manto ve mantonun üst yüzeyinde Ca2C03’ten oluşan kalkerli, sert bir kabuk yer almıştır, manto ile vücut boşluğu arasındaki kısım manto boşluğudur. Kabuk mantodaki salgı bezlerinin salgısıdır. Arthropodların dış örtülerine benzer olarak bu kabukta barınmayı sağlar, fakat hayvanın hareketini güçleştirir. Sindirim sistemi ağız, yutak, yemek borusu, mide, barsak ve anüsten meydana gelen tek bir tüpten ibarettir. Bu kısım bazen kıvrılmış olabilir. Yutak bir kas grubu yardımı ile hareket eden, tipik törpü şeklinde dili andıran bir yapıya (radula) sahiptir. Mollusklarda sadece bivalvlerde radula bulunmaz. Bunlar deniz suyunu süzerek besinlerini sağlayan hayvanlardır. Mollusklar da hem gerçek bir coelom, hem de dolaşım sistemi görülür. Coelom boşluğu, kalp, gonad ve boşaltım organı ile temas halindedir. 80 Dolaşım sistemleri açıktır. Ancak Cephalopoda sınıfının bütün üyelerinde kapalı dolaşım sistemi görülür. Çok gelişmiş olan kalp bir karıncık ve 2 kulakçıktan oluşmuştur. Kalp bazılarında bir bazılarında ise iki atriumlu olabilir. Kalp, omurgalı hayvanlarda olduğu gibi pericard ile çevrilmiştir. Kulakçıklar kanı toplardamarlardan alır, karıncığa pompalar. Kuvvetli kaslı karıncık atar damarlarla vücuda sevk eder. Boşaltım organı Annelidlerde olduğu gibi, bir çift olan ve kirpikli huni ile başlayan hakiki nefridiumdur. Kirpikli huninin bir ucu perikardial boşluğa, diğer ucu da manto boşluğuna açılır. Bu durumda perikard boşluğu coeloma karşılıktır. Cephalopodada nefridiumlar böbrek keselerini oluşturmuşlardır. Nefridiumlar boşaltım maddelerini manto boşluğu vasıtasıyla dışarı atarlar. Manto boşluğundaki solungaca ktenidium denir. Solunum genellikle solungaçlarla, ilkel formlarda hava teması ile gerçekleşir, ara formlarda akciğer gelişimi görülür. Sinir sistemi belirli sayıda çift ganglionlardan meydana gelmiştir. Tipik olarak üç çift ganglion bulunur: l- Serebral ganglionlar (beyin ganglionu), 2- Pedal ganglionlar (ayak gangalionu), 3 Vücudun arkasındaki Visceral ganglionlar (iç organlar torbası ganglionu). Birçok molluskda ayrıca bir çift 4. Pallial ganglion (manto ganglionu) bulunur. Bu ganglionlar sinir şeritleri vasıtası ile birbirine bağlıdır. Bütün yumuşakçalarda deri altında bu ganglionların oluşturduğu sinir ağı bulunur. Sinir ağına özellikle ayakta, mantoda ve cephalopodların tentaküllerinde rastlanır. l- Class Amphineura - Chiton ve bunların arkabaları ile temsil (tümü fosil) edilen bu grupta vücut elips şeklinde olup küçük ve kabuklu hayvanlardır. Chiton: Classa örnek teşkil eden bu hayvanın konveks olan dorsal yüzeyinde kiremit sırası gibi birbiri üzerine binmiş 8 adet Ca2C03 plakası bulunur. Bu plakalar yalnız yanlarından mantoya bağlı, manto ile ayak arasında pallial boşluk bulunur. Molluskların ekonomik önemi olan başlıca sınıfları şunlardır: l- Lamellibranchiata (Peleciopoda), 2- Gastropoda, 3- Cephalopoda (Cephalopodlar). 81 Class I- Lamellibranchiata (Bivalvia) (Midyeler) Balta ayaklılar Suda yaşarlar. Bilateral simetrilidirler. Kabuk ve manto sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılmış ve bu iki parça yer yer birleştiğinden 2-3 aralık kalmıştır. Bu aralıklar kullanılmış suyu dışarı atmaya ve solunum suyunu almaya yararlar ve bazen manto kenarları buradan sifon biçiminde dışarı çıkan birer yapı oluşturmuştur. Bu yapı suyun giriş çıkışını düzenler. Kabuk karın tarafından açılır. Dorsalden elastiki bir ligamentle bağlıdır, baş tamamen kaybolmuştur. Göz çoğunda yoktur. Ayak bazı türlerde körelmiş olabilir, varsa kuvvetli kaslardan yapılmış olup distal kısmı hayvanın ön ucundan dışarı çıkar ve hareketi sağlar. Ligamentin iki yanında her bir kabuk birer umbo içerir, bunun altında kabuk kenarına paralel büyüme çizgileri yer almıştır. Kalp hayvanın sırtında pericardium (coelom boşluğu) içindedir. 2 atriyum 1 ventriculus, yani 2 kulakçık, 1 karıncık içerir. Ventriculustan aorta çıkar ve aorta arterlere, daha küçük arterlere ve onlar da daha küçük kılcaldamarlara ayrılır. Arterler manto, sindirim sistemi ve ayak gibi organlara gider. Ayrıca venalar (toplar damarlar) da gelişmiştir, (böbrek venaları gibi). Kan, venalardan kulakçıklara oradan pompalanarak, karıncığa oradan da aort’lara (ön ve arka) oradan da vücuda dağılır. Kan sıvısı hemoglobin ve hemosiyanin içerir. Boşaltım organı nefridiumlardır. Yüksek formlarda böbrek oluşumu görülür. Ön uçta ağız bulunur. Midenin altında ayağın üst tarafında karaciğer yer almış olup salgısını mideye gönderir. Barsak çok kıvrım yapar ve yukarı dönerek perikardial boşluktan (coelom boşluğu) bazen karıncıktan geçer. Bazı türlerde manto kenarında dokunma ve ışığa duyarlı benekler vardır. Ayakta pedal ganglionun yanında statocyst denen denge organı vardır. İçindeki kum granülleri hayvanın hareketi doğrultusunda yer değiştirir. Sinir uçları uyarılarak mesajlar beyine gider. Kabuk parçaları sırt tarafta elastiki bir şerit (ligament) vasıtasıyla birbirine bağlanmıştır. Çoğunda ligamente ilave olarak kabuk parçalarının ön kenarlarında dişler bulunur. Bu dişler karşı parçada kendilerine karşılık gelen çukurluklara girerek bir çeşit menteşe oluştururlar. Dişlerin yapısı ve büyüklüğü eşit (homodont) 82 veya değişik (heterodont) olabilir. Her kabukta birbirinden diğerine uzanan ve kabukların kapanmasını sağlayan anterior ve posterior adduktor kasları vardır. Ayrıca anterior ve posterior retraktor kasları ile bir de sadece anteriorda yer alan protraktor kas bulunur. Bunlar ayağın hareketini kontrol ederler. Midye kabuğunun en içteki kalsiyum karbonattan yapılmış sedef tabakası, epitel hücreleri tarafından ince tabakalar halinde salgılanır. Eğer kabukla manto epiteli arasına bir madde girerse epitel hücre, yabancı madde etrafında merkezileşen Ca2CO3 tabakaları salgılamak üzere uyarılır. İnci bu yolla oluşur. Deniz ve acı su midyelerinde embriyonal gelişmeden sonra serbest yüzen silli veliger larvası vardır ki annelitlerin trochophora larvasına benzer. Burdan dibe inerek ergin midyeye erginleşir. Döllenme suda olur. Tatlısu midyelerinde ise parazit yaşayan glochidium larvası vardır. I. ORDO Protobranchiata Midyelerin en ilkel grubudur. Arka yan tarafta çift sıralı tarak şeklinde iki solungaca sahiptirler. Her ktenidium ayakla manto arasında uzanan yatay bir eksen ve iki sıra flamentten oluşur. İlkel midye flamentleri kısa ve yassı üçgenler şeklinde diğerleri iplik şeklindeki flamentler kıvrılarak serbest ucu uzayıp dış taraftan yukarı uzayarak U şeklini alır. Cins Nucula (Fındık midyesi)- Midyelerin en küçüğüdür. 4 mm. Kabuk yuvarlak ve üçgen şeklindedir. Avrupa denizlerinde yaşar. Cins Arca Kabuk parçalarının yüzeyi ışın şeklinde kaburgalı Arca noae (Nuhun gemisi midyesi) - 8-10 cm. Taxodont menteşeli (eşit yapılı birçok küçük diş). II. ORDO - Heterodonta Midyelerin çoğu bu ordodandır. Heteredont menteşeli ve [solungaçları çift yaprak şeklinde olup solungaç flamentleri enine köprülerle birbirine bağlıdır (kabuk çevresi eşit olmayan az sayıda dişi içermektedir). ] Adduktor kaslar (kapama) eşit büyüklükte ve iki tane. Fam. Unionidae - Nehir ve göl midyeleri kabuk parçaları uzunca ve eşittir. Dış yüzey esmer yeşil renkte iç yüzey sedeflidir (Menteşe az dişli veya dişsiz olur). 83 Cins - Unio - Kabuk kalın ön kısmı kısa arka kısmı çok uzundur. Margaritana margatirifera (Nehir inci midyesi) -Dağlardaki derelerde bulunur. 10 cm. İncisi makbul değil. Cins - Anodonta (Göl midyesi) Kabuklar çok ince ve geniş olup tipik tatlısu midyesidir, Menteşe dişsiz. Tüm dünyada yaygındır. Fam. Cardiidae Cins - Cardium (kalp midyesi)- Kabuk kalp şeklinde üzerinde ışınsal olarak sıralanmış çizgiler var. Bunlara kaburga denir (4-5 cm. kabuk dişli). Fam. Tridognidae Tridagna gigans (dev midye)- Boy 2 m. Ağırlık 250 kg. 10 kg. kadar da eti vardır, yenir. Hint okyanusunda yaşar. Kabukları çamaşır teknesi olarak kullanılır. III ORDO - Anisomyaria - Adduktorlar ya farklı büyüklükte veya bir tanesi hiç bulunmaz genellikle menteşede diş yoktur. Solunum solungaçları yaprak şeklindedir. Ekonomik önemi olan midyeler, denizlerde bulunurlar ve çoğunlukla sifonlarını su içine uzatarak kum ve çamura gömülü yaşarlar. Fam. Aviculidae - Kabuk parçaları eşit değildir, menteşe kenarları dişsiz veya zayıf dişli olup kanat biçiminde uzantılardan oluşmuştur. Cins Avicula (Kuş midyesi) Sol kabuk parçası sağdan daha kubbeli boyu 8 cm. dir. Meleagrina margaritifera (İnci midyesi) - Uzunluk 15-30 cm. şark incisi denilen kıymetli incileri meydana getirir ve kabuklarından da sedef elde edilir. Hint Okyanusunda yaşar. Fam. Ostreidae - Kabuk parçaları eşit değildir. Menteşe zayıf ve dişsiz olur. Daha büyük ve kubbeli olan sol kabuk parçası yere yapışır. Sağ parça bir kapak gibi onu örter. Ostrea edulis (İstiridye) - Kabuk büyüklüğü 8-l0 cm. kadardır. Kayalık yerlerde bulunur. Salgı ile kendilerini kayalara veya kabuklara yapıştırır. Fam. Mytilidae Kabuk parçaları eşit, menteşe yok. Ligament iç tarafta yer alır. 84 Cins- Mytilus (Deniz midyesi yenen) - Kabuk parçaları eşit, uzun arka tarafı yuvarlak üçgen şeklinde hemen bütün denizlerde bulunur. Menteşe yok. Ayakları küçülmüş olup salgısı ile kenetlenmiş sert zemine tespit Class : 2 - Gastropoda : Salyangozlar Karada yaşayan tek Mollusca sınıfıdır. Tatlısu ve denizlerde de bulunur. Tek bir dorsal kabuk var (İnsan besini) . Veliger larvasında ağız önde anüs arkadadır. İç organlar torbası embriyolojik gelişme esnasında 180 derecelik (torsiyon olayı) bir dönme yapar. Vücudun her iki tarafının eşit büyümemesinden dolayı bir tarafın, genellikle de sol tarafın daha fazla büyümesi ile torsiyon ortaya çıkar. Bu nedenle önce arkada bulunan kalp ve anüs ağzın üzerinde yer alır ve solungaçlar da ön tarafa gelmiş olur. Soldaki organlar gelişemez kaybolur. Sağdakiler sola geçer. Torsiyondan sonra vücut büyük ölçüde asimetrik bir yapı kazanır. Kabuk, torsiyon olayından bağımsız olarak bir düzlemde rulo gibi kıvrılır. Opisthobranciata.da ve diğer bazı gruplarda olduğu gibi torsiyona ilave olarak detorsiyon yani geri torsiyon görülür. Bu olayda vücut yine simetrisiz kalır; fakat önceden öne gelmiş organlar yana kayar. Torsiyon olayında, manto boşluğu öne kaydığından, tehlike anında hayvanın başını saklayabileceği bir odacık şekillenmiş olur ve hayvan bu odacığın ağzını gerektiğinde ayağı ile kapatarak korunur. Ayrıca buharlaşma ile su yitirilmesini önler. Detorsiyon ile, manto boşluğu vücudun yan tarafına kaydırılarak sindirim kanalı ile atılan atıkların solunum suyuna karışması engellenmiştir ve detorsiyon, büyük bir olasılıkla bununla ilgili geliştirilmiş bir uyumdur. Kuvvetli kaslardan yapılmış geniş bir ayak (çoğunlukla mukus salan hücrelerle kaplı ve ventral taraftan dışarı açılan bir bez içerir) ile sürünerek ve ayak yüzgeç gibi kullanılarak hareket sağlanır. Karada yaşayan ve karadan tatlısuya geçen Gastropodlarda solungaç küçülmüş, buna karşılık manto boşluğu solunum organı olarak gelişmiştir, ayrıca bazı gruplarda akciğer görür. Mantonun içi kılcal damarı ağ gibi örülmüş hava solunum deliğinden girer ve geri çıkar. Genellikle iç döllenme görülür. Bir kısım gastropodlar hermafrodittirler. 85 Genital delik sağ göz tentakülünün dibine yakın bir yerden dışarı açılır. Bu grupta iyi gelişmiş bir baş bulunur. Başın dorsalinde 1-2 çift tentakül ve 1 çift göz yer alır. Göz, ya tentakül dibindeki kabartının veya geriden çıkan özel tentakülün ucunda olabilir. Ağız içinde bir dili andıran radula, bunun üzerinde birkaç sıra halinde dizilmiş kitin dişler yer alır. Gastropodların ataları muhtemelen bilateral simetriliydiler. Fakat torsiyon sonucu sindirim, kalp, anüs, solungaç, boşaltım, sinir sisteminin bir kısmı bugün kaybolmuştur. Dişlerin uçları arkaya dönüktür. Aşındıkça alttan yenileri çıkar. Hem herbivor, hem karnivor olanları vardır (Dişlerin durumuna göre). Gastropodlarda veliger larva tipi görülür. I ORDO - Prosobranchia - En ilkel gruptur. Solungaçlar öndedir. Başta 1 çift tentakül bulunur ve gözler bunların dibinde yer alır. Genellikle denizde yaşarlar. Torsiyon vardır ve visceral konnektif buna bağlı olarak 8 şeklindedir. Bu sebeple manto ön tarafa gelmiş ve içinde bir ktenidium olup kalbin önünde yer alır. Çoğu denizde bir kısmı da tatlı ve acı sularda yaşarlar. Kabuk büyük ve kalındır. Fam. Patellidae - Cins - Patella (Çanak salyangozu) - Kabuğu çanak şeklindedir, Avrupa denizlerinde yaşar. Fam. Cypraeidae - Kabuk yumurta şeklinde iki taraftan kıvrık. Operkulum Cins - Cypraea (Porselen salyangozu) - Kabuğun üzeri parlak bir tabaka ile kaplıdır. Fam. Muricidae (Dikenli salyangoz) - Kabuk ağzının ön ucu kısa veya uzun olabilen düz bir kanal şeklinde uzamıştır. Tropik denizlerde, yırtıcı salyangozlardır. Cins - Murex -Kabuk üzerinde en az 3 sıra diken veya kabartı bulunur. II ORDO - Opisthobranchia - 86 İç organlarda az veya çok geri torsiyon (detorsiyon) görülür. Solungaçlar arkada yandadır. Başta 2 çift tentakül vardır. Gözler art tentakül dibindedir. Kabuk küçük veya hiç yoktur. Fam. Limacinidae - Cins - Limacina - Denizde yaşar. Balinaların besinini oluşturur. Sürüler halinde dolaşır. III ORDO Pulmonata - Akciğerli anlamına gelir. Kara salyangozlarında tekrar suya dönünce akciğer oluşmuştur. Düzenli aralıklarla hava için yukarı çıkarlar. Başta 1- 2 çift tentakül vardır. Ktenidium bulunmaz manto boşluğu fazla damarlı tavanı ile akciğere dönüşmüştür, manto açıklığı ise solunum deliği görevini görür. Hepsi hermofrodit. Larva evresi görülmez. Yumurta doğrudan doğruya gelişir. Genellikle karada, az bir kısmı suda yaşarlar. I - Sub.Ordo - Basommatophora - Bir çift tentakül bulunur. Gözler bunların dibindedir. Birkaçı denizde, çoğu tatlısuda yaşarlar. Fam. Limneidae - Kabuk ince, ağzı keskin kenarlı, tatlısularda yaşarlar. Cins - Limnaea - Kabuk koni şeklinde tepesi sivri, kabuk ağzı geniş ve oval biçimdedir. II - Sub.Ordo - Stylommatophora - İki çift tentakül bulunur. Gözler arka tentakülün ucunda yer alır. Karada yaşarlar. Fam. Helicidae - Kabuklu salyangozlar. Cins - Helix - Kabuk bütün vücudu içine alacak büyüklükte ve yüksekliği ile genişliği hemen hemen aynıdır. Kışın kabuk ağzı kapatılır. En çok tür içeren cinstir. Helix   pomata - Bağ-bahçe salyangozu, Avrupa kara salyangozu en büyüğüdür. Fam. Limacidae - Bütün türleri çıplaktır. Kabuk küçük plakalar şeklinde içte yer alır. Cins - Limax - Bahçe sümüklüböceği 87 Limax   agrestis - Üreme yeteneği fazla olan bir gruptur. Taze filizleri yiyerek zarar verir. III - Class - Cephalopoda Molluskların en yüksek organizasyonlu grubudur. Genel olarak ağız etrafındaki kollarla 1/2 m. olurlar. 5-10 cm. ve 17 m. olanlar da vardır. Bu durumda ağırlık birkaç tonu bulur. Bilateral simetrilidirler. Vücut baş ve iç organlar kitlesi olmak üzere iki bölgeye ayrılır. Büyük olan baş üzerinde çok iyi gelişmiş bir çift göz bulunur. Gözler ilkel gruplarda merceksiz, gelişmiş olanlarda merceklidir. Ayak bölgesi bu grupta büyük bir kısmı önde ağızın etrafını çeviren kollara dönüşmüş, geri kalan kısmı da manto önünde vücut çeperine yapışan huni şeklini almıştır. Ayrıca bir ayak bölgesi yoktur. Derin deniz formlarında ışık verme kabiliyeti vardır. Ağız başın tepesinde etrafı halka biçiminde bir kıvrımla (dudak) çevrilidir. Ganglionlar yutak etrafında bir ganglionlar kitlesi oluşturmuş, buccal, cerebral, pedal ve visceral ganglionlar gelişmiştir. Boşaltım organı nefridium ve böbrek keseleridir. Manto boşluğu muhtemelen ortadan boğumlanarak önde pericard boşluğu, arkada gonad Coelomunu oluşturmuş, içinde ovaryum ve testisler bulunur. Manto boşluğunda, solungaçlar, böbrek, genital delik ve anüs yer alır. Mürekkep balıklarında kıkırdaktan oluşan bir iç iskelet bulunur. Ayrıca bu grupta mürekkep kesesi vardır. Kese anüsün yanına açılır. Tehlike anında buradan manto boşluğuna siyah bir sıvı salınır, oradan sifonla dışarı püskürtülür ve hayvan kendini düşmana karşı saklar. Mürekkep seyreltilmiş melanin pigmentidir. Bugün yaşayan türlerin çoğunda kabuk kaybolmuş veya körelmiştir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme vücut içinde olur. Kapsadıkları solungaç sayısına göre 2 gruba ayrılırlar. Ordo - Tetrabrahchiata - İki çift solungaç bulunur. İki nefridium vardır. Başta zayıf vantuzsuz 38 kol vardır. Bunlar kılıf içine çekilebilir. Çok odacıklı ve Ca2CO3’dan oluşan ve helezon şeklinde kıvrık kabukları vardır. Hayvan büyüdükçe en son meydana gelen en büyük odacığa çekilir. Bugün bu gruptan yalnız bir cins yaşamaktadır. Diğerleri fosil 88 formlardır. Göz merceksizdir. Göz basit bir boşluk olup içi ektodermik retina tabakasıyla kaplıdır ve küçük bir delikle dışa açılır. Fam. Nautilidae Cins- Nautilus - Hint Okyanusu ve Büyük Okyanusta yaşar. Dorsalde manto tarafından salgılanan iyi gelişmiş bir dış kabuk vardır. Ordo - Dibranchiata - Bir çift solungaç bulunur, bir çift nefridium vardır. Ağzın etrafında 8 veya 10 kol bulunur. 1.Sub. Ordo - Decapoda - İkisi ayrı tipte, 10 kol bulunur. Vücut çıplak, kabuk rudimenter (kalıntı) haldedir. On koldan uzun olan iki tanesine tentakül adı verilir. Uç kısımlarında vantuzları bulunur. Vücut uzun ve yanları yüzgeçlidir. Gözler gelişmiş merceklidir. Tehlike anında kullandığı mürekkep kesesi vardır. Fam. Loliginidae - Vücut oldukça uzun ve koni şeklinde, yüzgeçler büyüktür ve vücudun alt ucuna yakındır. Tentaküller geri çekilmez. İç kabuk kitinlidir. Loligo vulgaris - (kalamar) Yenen bir türdür Akdenizde ve Atlas okyanusunda bulunur. 45-60 cm boyundadır. Fam. Sepiidae - Vücut oval şekilli yan yüzgeçler uzun olur. İç kabuk kalkerlidir. Tentaküller geri çekilebilir. Sepia   officinalis - (Mürekkep balığı) Yüzgeçler gövde boyunca devam eder. Vücut uzunluğu 20-30 cm. 2.Sub.Ordo - Octopoda - Ahtopotlar. 8 kolu vardır. Tentaküller bulunmaz. Vantuzları sapsızdır. Vücut kısa ve yuvarlaktır. Fam. Octopodidae - Kollar büyük ve dip kısımda kısa bir zarla birbirine bağlı. Octopus vulgaris - Ahtopot, kolları üzerinde iki sıralı vantuzlar yer alır. PHYLUM : ECHİNODERMATA (Derisi Dikenliler) Larvaları bilateral, erginleri ise radial simetrili olan hayvanlardır. Vücut eksenden geçen düzlemlere göre beş kısma ayrılır. Genelde beş ışınlı veya küre şeklindedir. Gösterdikleri çok değişik karakterler nedeniyle sistematik yerleri oldukça şüphelidir. Vücut örtüsü genelde silli bir 89 epiteldir. Bunun altında mezodermal bağ doku kökenli dermal plakalardan oluşmuş bir kabuk yani iç iskelet bulunur. Bu mezenşim hücrelerden meydana gelen mezodermik deri iskeletinin oluşturduğu kalker cisimcikler ya dağınık ya kaslar ile bağlı ya da kaynaşarak kabuk oluşturur. Bazen yüzeye hareketli ve hareketsiz dikenler çıkar. Bunların modifiye olması ile pediseller oluşur (savunma organıdır, ambulakral ayakları korur) Dorsal yüzeyi büyük ve sabit dikenler ile örtülüdür. İskelet uzun dikenli Ca2CO3 tan oluşmuş eksoiskelet, dermal kalker plakalar endoiskeletten oluşur. Ca2CO3 tan yapılan dermal plakalar kaslarla ve konnektif doku ile bağlıdır ve bu da eksoiskelete hareket ve esneklik kazandırır. Sölom, yani vücut boşluğu üç ayrı boşluk sistemi halindedir. 1- Organların yer aldığı perivisceral sistem: Bu boşluk silli bir epitelle çevrilmiş olup hayvanın içerisinde içi hücreli bir sıvı ile dolu geniş bir alan oluşturur. 2- Perihemal sistem: Ağzın etrafında bir halka kanal ile buradan ayrılan beş radial kanal ve ayrıca uca doğru uzanan bir aksial kanaldan oluşmuştur. (oral halka kanal) Kan damarı sistemi gibi görülen ambulakral kanal sisteminin altında muhtemelen ambulakral ayaklara ve gonatlara besin taşıyan kesin işlevi henüz bilinmeyen, aboral bölgede bir halka kanal gelişmiş olabilir. 3-Ambulakral kanal sistemi: Aboral kısımda yeralır . Ağız ventralde yani oral tarafta; anüs ise dorsalde yani aboral tarafta olup arada sindirim borusu yer alır. Baş ve beyin yoktur. Hareket, su basıncına dayanan su-damarı (Ambulakral damar sistemi) sistemi ile yapılır. Ambulakral kanal sistemi ağız etrafında bir halka kanal ve bundan ayrılan beş radial kanal ile bu kanallardan çıkan küçük lateral kanallardan oluşur; lateral kanallar tüp biçimli deri uzantısı olan ambulakral ayakların içine açılır. Burada genellikle kontraktil bir ampul bulunur. Ambulakral kanal sistemi, halka kanaldan ayrılan medrapor kanalı (taş kanal) ile dışarıya bağlanır. Sistemin görevi hareket ve yer değiştirmeyi sağlamaktır. Ampul içindeki su, kontraksiyon ile ayağa itilir, ayak uzar ve yapıştığı 90 yerden çözülür; ayak çeperinin kontraksiyonu ile de su ampule geri döner. İçte basınç oluşur ayak ucundaki vantuz yere yapışır; vücut o yöne çekilir. Solunum dışa doğru deri çıkıntılarından oluşan çok sayıda dermal solungaçlar ve ambulakral ayaklar ile sağlanır. Dış ortamdaki su ve iç ortamdaki sölom sıvısı arasındaki gaz alışverişi bu dermal solungaçlar, ambulakral ayaklar ve vücut içine doğru yönelmiş deri çöküntüleri ile gerçekleşir. Gerçek bir dolaşım sistemi yoktur. Ağız çevresinde halka biçimli bir kanal ve ayrılan radyer kollar (Asterias). Kan, renksiz lenf yapısındadır ve amobosit hücreler içerir. Sillerin hareketi sölom sıvısının hareketini sağlar. Duygu organları iyi gelişmemiştir ancak deri epiteli hassastır. Ayrı eşeylidirler. Genital stolon ve gonatlar genital sistemi oluşturur. Sperm kesesi ve yardımcı bezler yoktur. Gonatlar, örneğin deniz yıldızında, kolların her iki tarafında birer tane, yani beş çift salkımdan oluşur. Eşey hücreleri aboral kutuptan kol bazaline yakın bir yerden küçük kanallar ile dışarı atılır. Döllenme suda olur. Zigot bipinnaria denen bilateral larva safhasını verir. Silli epitel ile örtülü bu larva Mollusk ve Annelidlerdeki trochophoraya ve de ilkel konlat larvasına benzer. Sinir sistemi ağız üzerindeki bir sinir halkası ve beş radial koldan ibarettir. Beyin yoktur. Epitel doku altındaki sinir hücresi ve liflerden oluşan ağlar halindedir. Sölom hücresi ile göçmen hücreler boşaltımı yapar. I- Class: Asteroidea (Deniz yıldızları) Genellikle 5 kolludurlar; daha fazla kollu da (40 kola kadar) olabilirler. Tüp ayaklar kolların altında bir oluk içinde bulunur. İstiridye ve deniz tarağının en büyük düşmanıdır. Büyük regenereasyon kabiliyeti vardır. Fam. Astropectinidae Astropecten auranticus 5 halkalı Fam. Asterinidae Cins. Asterina spp. Kolların kısalığı yüzünden vücut 5 köşeli görülür. Fam. Asteridae Kollar uzun sayıları 5-12 olur. 91 Cins. Asterias Deniz yıldızı II.Class: Echinoidea (Deniz kestaneleri) Bu sınıfta kol yoktur. Kabuk üzerinde bulunan pedisel ayaklar bütün vücutta dikenler arasındadır. Þekilleri basık yarım küreyi andırır. İskeletine testa adı verilir. Sindirim kanalının ön kısmında Aristo feneri denilen kalkerli dişli bir yapı bulunur. 1. Ordo: Regularia - Vücut az çok küre şeklindedir. Fam. Echinidae Cins. Echinus 2. Ordo: Clypeasteroidae - Disk şeklindedirler. Kabuk çok basık olur. Ağız düz veya konkav olan oval kısımda, anüs ayrı tarafta kenara yakın Fam. Clypeastridae Cins. Clypeaster 3: Ordo: Spatongoidae - Kalp şeklindedirler ve ağız tam ortada yer almaz. Anüs iki yüzeyin sınırında veya sınıra yakın yerde bulunur. Fam. Spatangidae Cins. Spatangus III: Class: Ophiuroidea (Yılan yıldızları) Yılana benzer kollar bulunur, bu hayvanlar kollarını yılan gibi oynatarak hareket ederler. İnce uzun gevrek yapılı bu kollar vücuttan belirli bir şekilde ayırtedilir. Harekette tüp ayaklar kullanılmaz. Tehlikede kollarının birisini bırakıp kaçarlar. Fam. Ophiolepididae Cins: Ophiura (Yılan yıldızı) IV: Class: Holothurioidea (Deniz hıyarları) 92 Bu sınıf diğer sınıflardan dikensiz uzun ve kaslı bir vücut yapısıyla ayrılırlar. Vücudun ön ucunda ağzın etrafında geri çekilebilen tentaküller bulunur. İskelet vücut içine gömülüdür. Küçük kalker plakalar halindedir. Fam. Cucumariidae V. Class: Crinoidea (Deniz zambakları) Genel olarak sesil olarak yaşayan çiçek, bitki benzeri hayvanlardır. Merkezi olarak yerleşmiş ve yukarı dönük bir ağız ve küçük vücudun üzerinde kollar yer alır. Aksi tarafta bulunan sap, kök benzeri bir yapı ile vücudu tespit eder. Kollar üzerinde tüy benzeri telekler bulunur. Fam. Pentacrinidae- Kollar halinde çok dallıdır.

http://www.biyologlar.com/omurgasiz-hayvanlar-sitematigi

Bitki Etiolojisi

Bitkilerde hastalığa neden olan etmenlerin sınıflandırılmaları, isimlendirilmeleri, yaşayış ve zarar şekilleri ve hayat dönemleri etioloji içinde ele alınmaktadır. Hastalık etmenleri iki grup altında incelenebilir. Olumsuz çevre ve yetiştirme koşullarının ele alındığı cansız hastalık etmenleri ve bitkiler üzerinde yada çevresinde çoğalarak bitki gelişimini sınırlayan canlı hastalık etmenleri, bu iki grubu oluşturmaktadır. Cansız hastalık etmenlerinin neden olduğu hastalıklar geri dönüşümlüdür; yani hastalığa neden olan olumsuz koşul ortadan kaldırıldığında hastalık belirtilerinde gerileme olabilir, bitki yeniden sağlıklı gelişimini sürdürebilir. Ayrıca, bu gruptaki hastalık etmenleri hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkiye bulaştırılamaz. Canlı hastalık etmenlerinin yani, bitki patojenlerinin neden olduğu hastalıklarda ise, hastalık sebebi olan patojen ortadan kaldırılsa da bir kez oluşan belirtilerin düzelmesi, bitkinin eski sağlıklı haline dönmesi mümkün değildir. Canlı etmenler çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkilere kolayca bulaşabilir ve bu suretle hastalık bir bölge içindeki bütün bitkilere yada bir yerden bir yere taşınıp yayılabilir. Bitkilerde hastalık meydana getiren etmenleri şu şekilde sınıflandırılabilir; A- Cansız hastalık etmenleri; 1. Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar, 2. Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar, 3. Zararlı atmosfer olayları, 4. Işık azlığı veya fazlalığı, 5. Uygun olmayan toprak sıcaklığı, 6. Toprak reaksiyonu, 7. Toprak neminin azlığı veya fazlalığı, 8. Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları, 9. Zararlı endüstriyel atıklar, 10. Hatalı tarımsal uygulamalar, B- Canlı hastalık etmenleri; 1. Funguslar 2. Bakteriler, 3. Virüsler, 4. Parazit bitkiler ve yabancı otlar. 1. Cansız Hastalık Etmenleri Her bitki türünün kendi genetik yapısından kaynaklanan ekolojik istekleri vardır. Çevre faktörlerinden biri yada birkaçı uygun olmadığında bitki fizyolojisinde olumsuz değişiklikler meydana gelir ve hastalık durumu ortaya çıkar. Olumsuz faktörün şiddetine ve süresine bağlı olarak bitkilerde ortaya çıkan hastalık belirtileri bazen hafif olarak görülebilir, koşullar normale döndüğünde bitki sağlıklı gelişimini sürdürebilir, bazen de bitkinin ölümüne neden olabilecek kadar şiddetli olur. - Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar Bitkilerin büyük bir çoğunluğu 15-30 °C dereceler arasında sağlıklı gelişmelerini sürdürürler. Farklı tür ve yaştaki bitkiler ile, değişik bitki organlarının sıcaklık istekleri ve buna bağlı olarak da ekstrem sıcaklıklardan etkilenmeleri farklılık göstermektedir. Genelde yüksek sıcaklık bitkilerde daha ani ve şiddetli zarar meydana getirmektedir. Fakat doğada bu tip zarar sık görülmez. Yüksek sıcaklıkta bitki fizyolojisinde önemli işlevi olan bazı enzimlerin ve bitki hücrelerindeki proteinlerin yapıları bozulur. Bitki hücrelerinin ani olarak su kaybetmesi sonucu protoplazmanın yapısı bozulur, hücre zarı yırtılır. Ayrıca hücrelerde bazı toksik bileşikler oluşur. Bütün bu etkiler sonucu bitkilerin değişik organlarında solma, kuruma, yanıklık gibi belirtiler ortaya çıkar. - Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar Doğada bitkiler için asıl zararlı olan, toprak neminin eksik yada çok fazla oluşudur. Nispi nem o kadar önemli değildir. Fakat, ender de olsa nispi nem eksikliğinin de bitkilerde zararlı etkisi görülebilir. Nispi nem düşüklüğü, yüksek sıcaklık ve rüzgarla birlikte olduğunda, bitkilerde aşırı su kaybı nedeniyle, yaprak uçlarında ve kenarlarında yanıklıklar, genel solgunluk ve meyvelerde pörsüme ortaya çıkar. Saksı bitkilerinde, özellikle kaloriferli evlerde, nispi nemin % 15'e kadar düşmesi sonucu solgunluk, alt yapraklarda yanıklık, yaprak dökümü, çiçeklerde solma ve dökülme olur. Yüksek nispi nem bitkilerde doğrudan ve dolaylı zararlara neden olmaktadır. Nispi nemle birlikte toprak neminin fazla olması sonucu, bitkilerde parankima hücreleri uzayarak "entümesans" denilen çıkıntılar meydana gelir. Bunlar yaprakların alt yüzünde, dallarda, nadiren de çiçek, meyve ve meyve saplarında görülür. Yüksek nispi nemin dolaylı etkisi de fungusların enfeksiyonu için uygun ortam oluşturmasıdır. Bazı funguslar, özellikle mildiyö hastalığı etmenleri, ancak çok yüksek nispi nem koşullarında, yapraklar üzerinde su damlası olduğunda enfeksiyon yapabilirler. Aşırı nem sonucu oluşan sis de fungal hastalıkların gelişimini teşvik eder. Yağmur ise hasada yakın dönemde bitkiler için zararlı olur. Ekinlerin hasadını geciktirir ve tarlada kalan ekinlerde aşırı nemin etkisi ile başaklarda saprofit funguslar gelişir. Meyvelerde ise olgunlaşma döneminde kabuk çatlamaları görülebilir. Şiddetli yağmur ekinlerin yatmasına, bitkilerin yapraklarının yırtılmasına neden olur. Ayrıca hastalık etmenlerinin sporlarının taşınmasını sağlar. Dolu, aynı şekilde bitki dokularında yaralar açar, yaprak, çiçek ve meyveleri tahrip eder. Açılan yaralar patojenlere giriş kapısı olur. Kar ise fazla yağdığı zaman ağaçlar üzerinde ağırlık yaparak ince dalların kırılmasına neden olur. - Zararlı atmosfer olayları Hava hareketlerinin yani rüzgarın dolaylı etkisi, yine hastalık etmenlerinin sporlarını ve yabancı ot tohumlarını uzun mesafelere taşımak şeklindedir. Ayrıca hastalıklı bitkiler rüzgar vasıtasıyla sağlıklı bitkilere temas eder, böylece virüs hastalıkları bitkiden bitkiye mekanik olarak taşınır. Şiddetli rüzgarın zararı daha fazladır. Yaprak, çiçek ve meyve dökümüne, dalların kırılmasına, ekinlerin yatmasına neden olur.Yıldırımlar ise düştükleri alanlarda bulunan bitki örtüsünün yanarak tahrip olmasına neden olurlar. - Işık azlığı veya fazlalığı Bitkilerin gelişmesi için en önemli faktörlerden biri de ışıktır. Işık fazlalığı çok sık görülen bir durum değildir. Ancak yüksek, dağlık yerlerde, bazı bitkilerde zararlı olabilir. U-V ışınlar yeterince süzülemediği için yapraklarda yanıklıklara neden olur. Işık eksikliği daha sık görülen bir durumdur. Yeterli miktarda klorofil oluşamadığı için bitkilerin doğal yeşil rengi kaybolur, açık yeşil, sarı yapraklar oluşur. Bitki gelişimi geriler, boğum araları uzar, gövdeler incelir. Bazen yaprak ve çiçek dökümü olur. Işık azlığı nedeniyle ortaya çıkan bu duruma "etiolasyon" denir. Kapalı havalarda seralarda, sık ekilmiş bitkilerde veya meyve bahçelerinde ağaçlar altında yetiştiricilik yapıldığında bitkiler etiole olabilir. Evde yetiştirilen süs bitkilerinde de zaman zaman bu durum görülebilir. Etiole olmuş bitkiler zayıf geliştikleri için hastalıklara da kolaylıkla yakalanırlar. - Uygun olmayan toprak sıcaklığı Ortam sıcaklığına bağlı olarak toprak sıcaklığı da değişiklik gösterir. Toprak sıcaklığının fazla olması yumrulu bitkilerde, yumruların iç kısmında nekrozlara neden olur. Atmosfer ısısına bağlı olarak toprak ısısının normalin altına düşmesi tohumların çimlenmesini geciktirir. Bu da tohumların daha uzun süre toprak patojenlerinin saldırısına maruz kalmasına neden olur. Toprak içinde bulunan suyun donması da bitki köklerinin sıkışıp yaralanmasına veya ince köklerin kopmasına neden olur. Bu şekilde yaralanmış köklerden sekonder patojenlerin girişi kolaylaşır, bunlar da kök çürüklüğüne neden olurlar. Ayrıca toprak sıcaklığı toprakta bulunan mikroorganizmalar açısından önemlidir. Bunlardan bazıları sıcak topraklarda, bazıları ise nispeten serin topraklarda daha iyi gelişirler. Bunun sonucunda bazılarının popülasyonları artarken, diğerlerininki azalır. Eğer popülasyonu artan mikroorganizmalar bitki patojeni ise bitkilerin aleyhine bir durum ortaya çıkar. - Toprak reaksiyonu Toprakta anyon veya katyon halinde çok sayıda element bulunmaktadır. Bunların farklı bölge topraklarındaki miktarları değişiktir. Elementlerden bazılarının az, bazılarının daha fazla bulunması toprağın asit yada alkali karakterde olmasına neden olur. Bazı bitkiler asit’e, bazıları ise alkaliliğe duyarlıdır. Genellikle 4 ile 8 arasındaki pH aralığında bitkiler iyi gelişirler. Asit topraklarda bazı bitkilerde gelişme yavaşlar. Ayrıca, böyle topraklarda mineral tuzlar yüksek oranda çözündükleri için bitkilere toksik etki yaparlar, yada bitkilerin ihtiyacı olan elementlerin alımını engelliyerek besin noksanlığı belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Asit topraklarda toksisitesi görülen elementler bor, bakır, mangan, alüminyum ve demirdir. Bakır ve mangan toksisitesi aynı zamanda demirin bitki tarafından alımını önler ve demir noksanlığına neden olur. Sodyum tuzlarının, özellikle sodyum klorür, sodyum sülfat ve sodyum karbonatın toprakta fazla miktarda bulunması ise toprak pH 'sini yükseltir ve alkali zararına neden olur. Şekerpancarı, yonca gibi bitkiler alkali toksisitesine dayanıklı oldukları halde, buğday ve elma gibi bazı bitkiler oldukça duyarlıdırlar. Alkali zararı hassas bitkilerde kloroz, cüceleşme, yaprak yanıklığı, solgunluk ve fide ölümleri şeklinde görülebilir. Toprağın asit yada alkali karakterde oluşu toprakta bulunan patojenler açısından da önem taşır. Bakteriler asit’e oldukça dayanıksızdır, bu nedenle nötr veya hafif alkali toprakları tercih ederler. Funguslardan bazıları, örneğin Pythium türleri alkali topraklarda, Plasmodiophora brassicae gibi bazı funguslar ise asit topraklarda daha iyi gelişirler. - Toprak neminin azlığı veya fazlalığı Toprak nemi yada toprakta bulunan su miktarı ve buna bağlı olarak da toprağın hava kapasitesi bitkiler için hayati önem taşır. Bitkilerin normal olarak gelişebilmesi için toprakta yeterli miktarda su ve havanın olması gerekir. Bu dengenin bozulması, yani toprağın susuz kalması yada çok fazla miktarda su bulunması nedeni ile hava kapasitesinin düşmesi bitkilerde hastalıklara neden olur. Toprakların su tutma durumu toprak yapısı ile de ilgilidir. Ağır, killi topraklar fazla su tuttuğu için kökler yeterince hava alamaz, bitkiler zayıf gelişir ve kök çürüklüğüne neden olan patojenlerin saldırısına karşı koyamaz. Köklerin çürümesiyle bitkinin üst kısmına su iletimi durur. Bu durum bir süre devam ederse bitkiler tamamen solarak ölebilirler. Toprak havasının çok az olduğu koşullarda, anaerobik mikroorganizmaların gelişmesi sonucu nitrit’ler gibi bitkilere toksik olan maddeler oluşur. Bunun yanında, oksijen eksikliğinden zarar gören hücreler seçici geçirgenliklerini kaybederler ve toksik metaller bitki tarafından alınır. Bu nedenlerle bitkilerde solgunluk görülür. Fazla sulanan saksı bitkilerinde de toprak nemi fazlalığı sonucu zarar ortaya çıkabilir. En tipik belirti alt yapraklardan başlayan ani yaprak dökümüdür. Ayrıca yapraklarda sararma olur. Bazı bitkilerde gövdede ve yapraklarda kahverengi veya siyah sulu lekeler meydana gelebilir. Köklerde ise siyahlaşma ve ölüm görülebilir. Rutubetli dönemlerde fazla sulamanın etkisiyle bitkilerde şişkinlikler de görülebilir. Genellikle gövdelerde veya yaprakların alt yüzeyinde damarlar boyunca, yeşilimsi beyaz, daha sonra kahverengileşip mantarımsı bir yapıya dönüşen, büyüyüp çoğalan hücre kitlelerinden oluşan şişkinlikler oluşur. Bunları önlemek için bitkiler düzenli olarak toprak kurudukça azar azar sulanmalıdır. Killi toprakların aksine kumlu topraklar su tutmazlar, hava kapasiteleri yüksektir. Böyle topraklarda veya kayalık, eğimli arazilerde toprak rutubetinin azlığı nedeniyle bazı bitkiler zarar görebilir. Yapraklarda açık yeşil-san renk oluşumu, cüceleşme, yapraklarda küçülme ve azalma, çiçek ve meyve dökümü olur. Kuraklık devam ederse bitkiler ölebilir. Tek yıllık bitkiler kuraklığa daha hassastır. Bununla birlikte çok yıllıklarda da, gelişmede gerileme, yaprak ve filizlerde küçülme, yanıklık, yaprak dökümü, solgunluk ve ölüm görülebilir. Hafif kumlu topraklar nem içeriği açısından çok dengesizdirler. Toprakta suyun bir az, bir fazla olması, sulamanın dengesiz yapılması bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olur. Domateslerde çiçek dibi çürüklüğü, salatalıklarda acılaşma, marullarda uç yanıklığı görülür. Yine domateslerde bir süre kurakta kaldıktan sonra olgunlaşma döneminde birden sulanırsa meyvelerde çatlaklar oluşur Elmalarda ise su düzensizliği sonucu acı çürüklük (bitter pit) denilen belirti ortaya çıkar. - Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları Bitkiler normal gelişmelerini sürdürebilmek için bazı elementlere ihtiyaç duyarlar. Azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve kükürt gibi bitkilerin fazlaca kullandığı elementlere makro elementler; demir, bor, mangan, çinko, bakır, molibden ve klor gibi daha az kullanılanlara ise mikro elementler denir. Bu elementlerin toprakta yeterli miktarda bulunmaması bitkilerde besin maddesi noksanlığı hastalıklarına neden olur. Bunların normalden fazla bulunması ise toprak reaksiyonunu nötrden uzaklaştırır ve bitkilere toksik etki yapar. Elementlerin fazlalığında meydana gelen zarar esasen, elementin hücre üzerindeki doğrudan etkisi sonucudur. Bunun yanında bir elementin fazlalığı diğer bir elementin bitki tarafından alımını yada fonksiyonunu engelleyebilir. Böylece bitki element eksikliğinden ötürü de zarar görür. Örneğin, normalden fazla sodyum, bitkilerde kalsiyum eksikliğine yol açmaktadır. Bitkiler için önemli elementler, bunların fonksiyonları ve eksiklik ya da fazlalıklarından ileri gelen hastalıklar şunlardır: Azot: Bitkiler tarafından fazla miktarda kullanılan bir elementtir. Bu nedenle yetiştiricilik sırasında gübre halinde toprağa verilmesi gerekir. Bitkiler azotu genellikle nitrat şeklinde, bazen de amonyak şeklinde alırlar. Bitki hücrelerindeki birçok maddenin içeriğinde; proteinlerde, enzimlerde, klorofilde ve solunum sisteminde bulunmaktadır. Azot noksanlığında bitkiler zayıf ve açık yeşil renkte gelişirler. Bitkiler bodurlaşır, çiçek ve meyve oluşumu azalır. Azot noksanlığı belirtilerini ortadan kaldırmak için toprağa düzenli olarak azotlu gübreleme yapılması gerekir. Rotasyonda baklagillere yer verilmesi topraktan aşırı azot kaybını önler. Gereğinden fazla azot vermek de sakıncalıdır. Bitkiler gevrek ve sert bir yapıda olur, vegetatif gelişme ağırlık kazanır, çiçeklenme ve meyve oluşumu gecikir. Ayrıca bitkiler hastalık ve zararlıların saldırısına hassas hale gelirler. Fosfor: Bitki hücrelerindeki birçok madde içinde; DNA ve RNA 'da, ADP ve ATP içinde enerji mekanizmasında, solunum enzimlerinde, fosfolipitlerde (zarlarda) ve bazı proteinlerin yapısında yer alır. Noksanlığında ortaya çıkan belirtiler azot noksanlığı belirtilerine benzer. Bitkiler yine zayıf, ince gelişir. Yapraklar normal yeşil rengini kaybeder, koyu donuk, mavimsi yeşil bir renk alır, antosiyan birikimi sonucu yer yer mor lekelenmeler görülür. Bazen alt yapraklarda bronzlaşma olabilir. Sürgünler ince, uzun, dik ve dönük gelişir. Fosfor normalden fazla olduğunda ise bitkiler çinkoyu alamaz ve çinko noksanlığı belirtileri görülür. Potasyum: Hücredeki birçok kimyasal reaksiyonda katalizör görevi yapar, enzimleri aktivite eder. Hücre geçirgenliğini, hücredeki iyon dengesini sağlar. Noksanlığında bitkilerde boğumlar arasında kısalma, sürgünlerde incelme, yaşlı yapraklarda kloroz ve uçlarda kahverengileşme, yaprak kenarlarına yakın kısımlarda kahverengi lekeler, etli dokularda uçlarda nekroz görülür. Şiddetli olduğunda geriye doğru ölümle sonuçlanır. Potasyum eksikliği daha çok süzek topraklarda ortaya çıkar. Toprağa potasyumlu gübre verilerek önlenir. Potasyum fazlalığında ise magnezyum noksanlığı ortaya çıkabilir. Magnezyum: Kloroplastlarda klorofilin yapı maddesi olarak, mitokondrilerde ve birçok enzimin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak klorofil kaybı sonucu kloroz görülür. Önce yaşlı , sonra genç yapraklarda damarlar arasında kloroz oluşur, yaprak kenarları yeşil kalır. Yaprak uçları ve kenarları yukarı doğru kıvrılıp sonunda yapraklar dökülebilir. Magnezyum noksanlığı genelde kumlu topraklarda ortaya çıkar. Potasyum fazlalığında da magnezyum bitki tarafından almayabilir. Şeker pancarı, patates, domates ve meyveler hassastır. Yaprağa veya toprağa MgS04 halinde birkaç uygulama şeklinde verilebilir. Kalsiyum: Hücre zarlarının geçirgenliğini ayarlar. Birçok enzimin aktivitesiyle de ilgilidir. Noksanlığında özellikle bitkilerin büyüme uçları, sürgünler zarar görür. Genç yapraklarda şekilsizleşme, kenarlarında kıvrılma ve nekroz, kahverengi benekler oluşur. Bitkilerin kök sistemleri de zayıf olur. Ayrıca değişik bitkilerde farklı belirtilere neden olur. Patateslerde uçtan itibaren siyahlaşma, çok sayıda şekilsiz yumru oluşumu, çileklerde uç kısımda yanıklık ve ölüm,elma ve daha birçok meyvede acı çürüklük, marulda uç yanıklığı, kirazlarda ve havuçlarda çatlamalar, bakla gibi büyük daneli baklagillerde tohum bağlamama veya tohumlarda çökme, buruşma, tahıllarda yeni çıkan yaprağın kıvrık kalması, domateslerde çiçek dibi çürüklüğü gibi hastalıklar oluşur. Elma ve domateslerde ışık şiddeti azaltılarak kalsiyum noksanlığı belirtileri azaltılabilir. Bunun dışında toprağa kireç uygulaması da olumlu sonuç verir. Bor: Hücre içindeki fonksiyonu tam olarak bilinmemekle birlikte, şekerlerin taşınması ve hücre duvarı oluşumunda, kalsiyumun kullanılmasıyla ilgili rolü olduğu düşünülmektedir. Noksanlığında uç sürgünlerindeki genç yaprakların dip kısımlarında renk açık yeşile döner, gövde ve yapraklarda şekil bozukluğu olur. Bitkiler bodurlaşır. Meyve, yumru, kök veya gövdelerde yüzey çatlakları yada öz çürüklükleri meydana gelir. Değişik bitkilerde farklı belirtiler ortaya çıkar. Kerevizlerde gövde çatlakları, şeker pancarında öz çürüklüğü, turunçgillerde sert meyve oluşumu, elmalarda rozetleşme, geriye doğru ölüm ve meyvelerinde mantarımsı öz, yoncada sarılık ve tütün, domates, keten ve daha birçok bitkide tepe ölümleri görülür. Eksikliği daha çok kumlu, kireçli topraklarda ortaya çıkmaktadır.Toprağa veya yapraklara boraks uygulaması yapılabilir. Bor, topraklarda gereksinimden beş kat fazla bulunduğunda bitkilere toksik etki yapar. Yapraklarda kloroz ve uçlarda koyu-kahverengi, siyah yanıklık olur. Patates, mısır, turunçgiller, çilek ve şeftali çok duyarlıdır. Kükürt: Bitkilerde bazı amino asitlerin ve ko-enzimlerin yapısında bulunur. Protein sentezinde rolü vardır. Eksikliğinde ortaya çıkan belirtiler azot eksikliği belirtilerine benzer.Tek fark genç yaprakların daha hassas olmasıdır.Yapraklar uçuk yeşil veya açık sarı renkte olur. Gerektiğinde toprağa kükürt verilerek noksanlık giderilebilir. Demir: Klorofil sentezinde katalizör olarak rol alır. Birçok enzimin, özellikle solunum enzimlerinin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak genç yapraklarda damarlar arasında kloroz ortaya çıkar, damarlar yeşil kalır. Şiddetli olduğunda damarlar da sararıp yapraklar tamamen kuruyabilir. Bitkilerin gelişmesinde gerileme olur. Demir noksanlığı daha çok kireçli topraklarda görülür. Demirli bileşikler kireç tarafından tutulup bitkinin yararlanamayacağı forma girdikleri için demir noksanlığı ortaya çıkar. Toprakta suyun fazla olması ve köklerin havasız kalmasıyla yada ışığın çok fazla oluşuyla hücre özsuyunun alkali hale gelmesi de demirin bitki tarafından alımını engeller. Alkali topraklarda toprağı asit hale getirmek için bol ahır gübresi kullanılmalı, fazla güneş ışığını önleyecek şekilde budama yapılmalı ve toprağa veya yapraklara demirli preparatlar verilmelidir. Bu amaçla, karaboya (FeS04,1-3 kg / ağaç) yada hazır demirli preparatlardan biri (Sequestrene 138 Fe, % 0.05 -% 1; Fetrilon, %0.1-0.3) kullanılabilir. Çinko: Şekerlerin oksidasyonuyla ilgili enzimlerin yapısında yer alır. Noksanlığında yaprak damarları arasında kloroz görülür. Daha sonra bu yapraklar nekrotikleşir ve morumsu renge dönüşürler. Boğum araları kısalır, yapraklar küçülür, şekilsizleşir, rozetleşme veya kamçılaşma belirtileri ortaya çıkar. Meyve verimi de düşer. Hastalık birkaç yıl devam ederse kamçılaşan sürgün ve dallar kuruyarak ağaç ölüme doğru gidebilir. Ağaçlara durgun dönemde %5'lik (100 litre suya 5 kg), yapraklı dönemde %1'lik çinko sülfat (100 litre suya 1 kg ZnS04 + 0.5 kg sönmemiş kireç) püskürtülerek noksanlık giderilebilir. Bakır: Birçok oksidatif enzimin yapısında yer alır. Noksanlığında bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Tahıllarda genç yaprakların uçlarında kuruma, kenarlarında kloroz meydana gelir. Yapraklar tam olarak açılamaz, kıvrık kalır, solgunluk oluşur. Başaklar normalden kısa ve şekilsiz olur, daneler buruşur. Turunçgillerde, yumuşak ve sert çekirdekli meyve ağaçlarında, yazın sürgünlerde geriye doğru ölüm, yaprak kenarlarında yanıklık, kloroz, rozetleşme gibi belirtiler ortaya çıkar. Sebzeler ise normal gelişme gösteremez. Meyve ağaçlarını paraziter hastalık etmenlerinden korumak için atılan Bordo Bulamacı (CuSO4) veya diğer bakırlı preparatlar, bakır noksanlığını kısmen giderir.Toprağa da bakır sülfat uygulanabilir. Bakırın fazlası da bitkilerde toksik etki yapar. Yapraklarda yanıklıklara neden olur. Manganez : Solunum, fotosentez ve azot metabolizması ile ilgili enzimlerin yapısında yer alır.Noksanlığında, demir noksanlığına benzer şekilde yapraklarda kloroz ortaya çıkar.Yalnız farklı olarak damarların olduğu kısımlar kalın bir bant halinde normal rengini muhafaza eder.Ayrıca yapraklar üzerinde nekrotik lekeler oluşabilir. Şiddetli durumlarda yapraklar kahverengileşerek kururlar. Organik, turba, kumlu topraklarda, yüksek pH 'da mangan eksikliği görülür. Yapraklara MnS04 püskürtülmesi tavsiye edilir. Toprak asilliğinin çok yüksek olduğu yerlerde magnezyum ve kalsiyumun alamayışı nedeni ile mangan toksisitesi ortaya çıkar. Özellikle karnabahar, lahana ve arpa hassastır. Damarlar arasında düzensiz klorotik lekeler oluşur, daha sonra koyu kahve, mor veya siyah nekrotik lekelere dönüşür. Lekeler yaprak kenarlarında yoğundur ve yaprak kenarları içe doğru kıvrılabilir. Molibden: Nitraz redüktaz enziminin önemli bir yapıtaşı olduğu bilinmektedir. Azot fiksasyonunda da rolü vardır. Noksanlığında şiddetli sararma ve cüceleşme görülür. Özellikle kavun bitkisi hassastır, meyve vermez. Haçlıgillerde şekilsiz, parçalı yaprak oluşumuna neden olur. Diğer birçok bitkide ise yapraklarda damarlar arasında parlak san-yeşil beneklenmeler, yaprak kenarlarında kıvrılmalar ve sonunda yapraklarda kuruma ve çökme şeklinde belirtiler oluşur. Toprağa amonyum molibdat uygulanarak bu belirtiler önlenebilir. Bazı bitkilerde klor ve sodyum noksanlığı zararı görülebilir. Domates, marul ve lahana klor noksanlığına, semizotu ise sodyum noksanlığına duyarlıdır. Halojenlerin noksanlığında ortaya çıkan belirtiler birbirine benzer. Yapraklarda sararma, solgunluk ve yaprak kenarı nekrozu görülür. Toprak asitliğinin fazla olduğu durumlarda alüminyum toksisitesi görülebilir. Arpa, şekerpancarı ve fasulye buna duyarlıdır. Köklerde lobutlaşma, büyümede gerilik ortaya çıkar. Zararlı endüstriyel atıklar Dünyamızı saran atmosfer tabakasında; azot % 78, oksijen %21, karbondioksit, su buharı ve diğer gazlar ise %1'lik bir oranda bulunurlar. Ancak insan aktiviteleri sonucu değişik gazlar atmosfere karışarak, bu oranlar bitkilere zararlı olacak şekilde değişebilmektedir. Isınma, enerji üretimi ve endüstri faaliyetleri sırasında hidrojen florür, azot oksitleri, ozon, kükürt dioksit, peroksiasil nitratlar gibi gaz ve kurşun, demir oksit, bor partikülleri, yol tozları, çimento tozları gibi partikül halindeki kirleticiler atmosfere karışarak bitkilerde çeşitli zararlara neden olurlar. Kirleticilere karşı bitkilerin tepkisi, gözle görülür belirtilerin oluşması, büyümenin yada gelişmenin engellenmesi, fizyolojik ve metabolik dengenin bozulması ve belirli bazı elementlerin ve metabolitlerin birikmesi şeklinde olabilir. Etkinin şiddeti, bitkinin kirleticiye maruz kalma süresine, kirleticinin dozuna ve ışık şiddeti, nispi nem, toprak nemi, sıcaklık ve diğer kirleticilerin varlığına bağlı olarak değişmektedir. Birden fazla kirletici bir arada bulunduğunda değişik şekilde etkileşim gösterebilirler. Bazen birlikte etkileri, tek tek etkilerinin toplamına eşit olabilir ki, buna eklemeli etki denir (EAB=EA+EB). Bazen de birlikte etkileri, etki toplamından büyük olur ki buna sinerjitik etki denir (EAB>EA+EB), yada küçük olur, buna da antagonistik etki denir (EAB Doğada yaygın olarak bulunan kirletici gazlardan biri kükürtdioksittir (SO2). Fabrika bacalarından (bakır, gübre, demir-çelik, kurşun-çinko, petrol arıtım, deri işleme, kağıt vs.), otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan kaynaklanır. Birçok bitki, özellikle yonca, bezelye, pamuk, fasulye ve ibreliler hassastır. Kükürtdioksit 0.3-0.5 ppm konsantrasyonlarda fitotoksiktir. Düşük konsantrasyonları genel kloroza neden olur. Yüksek konsantrasyonlarda ise yapraklarda damarlar arasında kalan bölgeler beyazlaşır. Klorofili parçalayarak fotosentezi engellemektedir. Ozon stratosferde doğal olarak bulunur. Bunun dışında, otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan çıkan NC>2, güneşin ultraviole ışınlarının etkisiyle oksijenle reaksiyona girerek ozonu meydana getirir (NÛ2+02 güneş ışığı Os+NO). Ozonun 0.1-0.5 ppm'lik dozları birkaç saatte bitkilere zarar verebilir. Stomalardan yaprağa girerek hücrelerin ölümüne ve beyaz nekrotik alanların oluşumuna neden olur. Turunçgiller, yonca, fasulye, soya fasulyesi, asma, patates, tütün, buğday, çam ve kavak gibi bazı bitkiler ozona çok duyarlıdır. Ozonun oluşumu sırasında açığa çıkan NO, otomobil eksozlarından çıkan tam yanmamış hidrokarbonlarla birleşerek yine bitkilere toksik olan peroksiasilnitratlan (PAN) meydana getirir. Bunlar da Stomalardan yaprak dokusuna girerler ve 0.001-0.02 ppm kadar küçük dozları bile hassas bitkilere zarar verebilir. Yapraklar gümüşi bir renk alır. Bunun nedeni de yaprakların alt yüzünün parlak beyaz-bronz renge dönüşmesidir. Zarar gören yaprakların mezofil hücrelerindeki protoplastlar çöker, buraya hava dolar. Bu hava boşlukları yapraklara gümüşi rengi verir. Ispanak, domates, marul en hassas bitkilerdir. Azot oksitlerinin asıl kaynağı biyolojik olarak bakteriler tarafından oluşturulan NO 'dir. Fakat bu şekilde oluşan NO dünyada homojen olarak dağıldığı için bitkilere zarar vermez. Halbuki şömine, soba gibi ısınma araçlarından yada iç yanmalı motorlardan çıkan azot oksitleri belirli alanlarda yoğunluk kazanarak bitkilere toksik etki yaparlar. Bunların 2-3 ppm 'de fitotoksik oldukları belirlenmiştir. En duyarlı bitkiler; fasulye, domates, yulaf, buğday ve bezelyedir. Bitkilerdeki zararı SO2 zararına benzer. Yapraklarda renk açılması, bronzlaşma görülür. Ayrıca gelişmeyi de olumsuz yönde etkiler. Flor ve floritler, maden ve petrol işleyen fabrikalardan kaynaklanır. Mısır, şeftali, lale, fasulye gibi hassas bitkilerde 0.1 ppm 'de toksik etki yapabilir. Dikotiledonlarda yaprak kenarlarından, monokotiledonlarda yaprak uçlarından itibaren kahverengileşme olur. Rafineri ve cam fabrikaları çevresinde bazen Cl2 ve HCI zararı görülebilir. Klor 0.1 ppm 'de toksiktir. Yine yaprak kenarlarında yanıklıkla kendini gösterir. Kapalı yerlerde, soğutma depolarında amonyak ve etilen gibi gazlar da zararlı olabilirler. Meyvelerde değişik lekeler meydana gelir. Doğada gazların tek tek etkilerinden çok, kombine etkilerine rastlanır. Ozon, SO2 ve NO2 kombinasyonları en çok zarar oluşturan kirleticilerdir. SO2 ve NO2 , rüzgarla uzun mesafelere taşınabilirler ve sülfirik ve nitrit asitlere dönüşerek asit yağmurları şeklinde de etkili olurlar. Asit yağmurları doğrudan yapraklar üzerinde lezyonlar meydana getirerek zararlı oldukları gibi, toprağın kimyasal ve biyolojik yapısını değiştirerek dolaylı olarak da bitki sağlığını tehdit ederler. Gaz kirleticiler ve asit yağmurlarından başka partikül halindeki kirleticiler de bitkilerde önemli zararlara neden olmaktadır. Bunlardan en önemlileri çimento fabrikalarından çıkan çimento fırın tozları, kireç ocaklarından çıkan kireç tozları, kurşun ve bor partikülleri, mozaik fabrikaları tozları ve yol tozlarıdır. Bunlar bitki yapraklarının üzerini kaplayarak fotosenteze engel olur, bunun sonucunda bitki verimi düşer. Ayrıca pH 'yi etkileyerek normal hücre yapısının bozulmasına neden olur, bitki besin maddelerinin alımını engeller. Ülkemizde de sanayinin yoğun olduğu bölgelerde, çevreye zararlı gazların yayıldığı fabrikaların çevresinde bulunan tarım alanlarında önemli zararlar meydana gelmektedir. Örneğin Murgul ve Samsun 'daki bakır işletmeleri çevrede bulunan tarım alanlarında neden oldukları zararlar için üreticilere her yıl milyonlarca lira tazminat ödemektedirler. Hatalı tarımsal uygulamalar Pestisitlerin hatalı kullanımlarından dolayı bitkilerde çeşitli zararlar meydana gelmektedir, ilaçların tavsiye edilen normal kullanım dozlarının üzerinde kullanılması, uygulama zamanının iyi ayarlanmaması nedeni ile yanlış dönemde uygulanması, topraktaki kalıcılığının dikkate alınmaması, uygulama sırasında rüzgarla istenmeyen yerlere taşınması ve çevre koşullarının ilaçlamaya uygun olmadığı durumlarda, pestisitler kültür bitkilerine zarar verebilirler. Seçici özellikleri nedeniyle pestisitler içinde en çok herbisitlerin fitotoksisitelerine rastlanır. 2,4 D ester formülasyonlu herbisitler buharlaşma özelliklerinden dolayı rüzgarla taşınarak, uygulama alanının dışındaki geniş yapraklı kültür bitkilerini etkileyebilirler. Bu durumda yapraklarda şekil bozukluğu meydana gelir. Yaprak damarları birbirine paralel, yaprak kenarları ise parçalı bir görünüm alır. Diğer bazı herbisitler de yanlış kullanıldıklarında fotosentezi, lipit sentezini, hücre bölünmesini önleyebilirler. Bazı bitkilerde bir fungisit veya insektisite hassasiyet görülür, özellikle süs bitkilerinde ilaç kullanımına dikkat edilmelidir. Kabakgillerin bakirli, şeftalinin çinkolu ilaçlara hassas olduğu bilinmektedir. Ayrıca kükürtlü veya yazlık beyaz yağlı preparatlar 30 °C' nin üzerindeki sıcaklıklarda bitkilere toksik etki yaparlar. Derin dikim, derin veya sık ekim, aşın yada hatalı toprak işleme, gübreleme, sulama, budama işlemleri ve uygun olmayan koşullarda depolama gibi kültürel işlemler de bitkilerde birtakım zararlara yol açarlar. Derin dikim, ağaç köklerinin yeterince hava alamamasına ve bitkilerin kök çürüklüklerine daha hassas hale gelmesine neden olur. Kök sistemi görevini yapamaz. Bunun sonucunda ağaçların gövdelerinde zamklanma görülebilir. Ekimde derinlik önemlidir. Her tohumun istediği bir ekim derinliği vardır. Fazla yüzmek yada derin ekilen tohum normal çimlenemez veya toprak yüzeyine çıkamaz, yada gelişen bitki zayıf olur. Aynı şekilde sık ekimde bitkilerin zayıf gelişmesine neden olur. Sık ekim sonucu bitkilerin havalanması önlenecek ve fazla nem patojenlerin enfeksiyonuna uygun bir ortam oluşturacaktır. Aşırı toprak işleme topraktan fazla su kaybına neden olur. Sıra arası çapalamanın dikkatsiz yapılması bitki köklerinin yaralanmasına yada kopmasına neden olur. Aşırı veya düzensiz sulama bitkilerin sağlıksız gelişmesine yol açar. Hıyar gibi bazı bitkilerde acılaşma olur. Gübrelemenin az yada fazla olması da besin maddesi noksanlığı veya toksisitesi belirtilerini ortaya çıkarır. Aşın ve yanlış budama ağaçlarda zararlanmalara bunun sonucunda da verim düşüklüğüne neden olur. Budama yaralarının kapatılmaması sonucu buralardan giren patojenler bitkileri hastalandırır. Uygun olmayan koşullarda depolama bitkisel ürünlerde fizyolojik ve patojenlerin neden olduğu bozulmalarla sonuçlanır, ürünlerin kalitesi ve pazar değeri azalır. Bu bölümde ele alınan ve bunların dışında kalan tüm tarımsal işlemlerden her birinin uygun şekilde ve zamanında yapılmaması halinde bitkiler zayıf gelişir ve sekonder etmenlerin hücumuna duyarlı hale gelirler. 2. Canlı (Paraziter) Hastalık Etmenleri Funguslar, bakteriler ve virüsler bitkilerde hastalık meydana getiren canlı etmenlerdir. Parazit bitkiler ve yabancı otların da bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkiledikleri için paraziter hastalık etmenleri içinde ele alınırlar. Bu grup içinde çok sayıda etmen olduğu için bunlarla ilgili çalışmaları kolaylaştırmak ve araştırıcılar arasında birlik sağlamak açısından, bunlar belli bir düzene göre isimlendirilmekte ve sınıflandırılmaktadır. Sınıflandırma birbirine benzeyen canlıları aynı kategoriler içinde ele almaktır. Canlıların sınıflandırılmasında belirli bazı kategoriler kullanılır: * Alem (Regnum veya Kingdom) * Bölüm (Şube) (Phylum, Division) * Sınıf (Classis) * Takım (Ordo) * Familya (Family.Familia) * Cins (Genus) * Tür (Species) Bu kategoriler arasında, gerektiğinde ara kategoriler de kullanılmaktadır. Bunlar; altbölüm, altsınıf, alttakım, altfamilya, altcins ve alttür olarak isimlendirilirler. Bu sınıflandırma kategorilerine verilen isimler Latince'den yada Yunanca'dan alındığı için isimlendirmelerde yine bu dillerden gelen bazı ekler kullanılır. * Alem - ae * Bölüm - mycota * Altbölüm - mycotina * Sınıf - mycetes * Altsınıf - mycetidae * Takım - ales * Familya - aceae Tür isimleri cins ve türün adı olmak üzere iki isimli (binomial) olarak kullanılır ve bunlar italik harflerle veya altı çizilerek yazılır. Alttür isimleri ise üçlü (trinomial) olarak yazılır, isimlerden sonra bu türün ilk tanımını yapan araştırıcının adı veya kısaltması yazılır. Eğer sonradan başka bir araştırıcı aynı türü başka şekilde isimlendirirse ilk tanımlayanın adı parantez içinde, son isimlendirenin adı ise en sonra yazılır (Örneğin: Bipolaris oryzae (Breda de Haan) Shoemaker). Bitkilerde hastalığa neden olan funguslar, bakteriler ve virüsler, canlılar aleminin iki ana grubu olan bitkiler ve hayvanlara hem benzer, hem de farklı özellikleri nedeniyle her iki gruba da dahil edilememiş, Protista adı altında ayrı bir alem olarak ele alınmışlardır. Protistler hücre yapıları birbirinden farklı iki alt gruba ayrılırlar: Prokaryonlar (ilkel protistler) ve Ökaryonlar (yüksek protistler). Prokaryonlar tek hücreli canlılardır. Stoplazmalan ya sadece hücre zarı ile, yada hücre zarı ve hücre duvarı ile çevrilidir ve küçük (70 S*) ribozomlar içerir. Genetik materyal yani DNA, bir zarla çevrili değildir, stoplazma içinde tek bir iplikçik halinde, serbest olarak bulunur. Ökaryonlar gelişmiş mikroorganizmaları içine alan gruptur. Hücrede, etrafı zarla çevrili gerçek bir çekirdek bulunur. DNA prokaryonlarda olduğu gibi tek bir kromozomdan ibaret değil, kromozom dizeleri halindedir. Stoplazma zarı, endoplazmik reticulum ile çekirdek zarına kadar uzanmaktadır ve stoplazma büyük (80 S) ribozomlar içerir. Bakteriler prokaryonlar arasında, funguslar Ökaryonlar arasında yer alırlar. Virüsler ise her iki gruba da dahil edilemeyen farklı yapıda canlılardır. Prokaryonlar ve Ökaryonlar gibi hücresel bir yapıları yoktur ve çoğalmaları için canlı bir hücreye gerek duyarlar. Bitki Patojeni Funguslar Funguslar klorofil içermeyen ve genellikle sporlarıyla çoğalan mikroorganizmalardır. Eskiden benzer bir takım özellikleri nedeniyle bitkiler aleminde ele alınarak, kök, gövde ve yaprak gibi organları olmayan bitkiler olarak tanımlanırlarken, günümüzde Protista üst alemi içinde, Mycetae (Fungi) adı verilen kendi alemleri içinde ele alınmakta ve kendilerine has özellikleri olan ayrı bir grup organizma olarak düşünülmektedirler. Yaklaşık 100.000 fungus türü tanımlanmıştır ve her yıl buna yeni türler eklenmektedir. Şapkalı mantarlar, kav mantarları, küfler ve mildiyö fungusları hemen herkes tarafından bilinmektedir. Fungusların bir çoğu insanlar için yararlıdır. Gıda olarak tüketilebilir veya gıda ve ilaç endüstrisinde kullanılabilirler. Yemeklik kültür mantarları taze olarak yada konserve veya çorba halinde hemen tüm marketlerde bulunabilmektedir. Ekmek, bira, şarap, soya sosu gibi gıda ve içeceklerin yapımında özel funguslar kullanılmaktadır. Birçok hayatı kurtaran penisilin adlı antibiyotik ise 1929 yılında Fleming adlı araştırıcının laboratuarında, kültürde çoğalan bir fungustan elde edilmiştir. Ayrıca funguslar bakterilerle birlikte çürüme olayının başlıca etkenleri olarak, organik maddenin parçalanması yoluyla bitkilerin beslenmesinde önemli ve mutlak bir rol alırlar. Tüm funguslar karışık yapıdaki organik besinleri daha basit bileşiklere ayırma ve bu bileşikleri enerji kaynağı olarak kullanma yeteneğine sahiptir. Çürümekte olan organik madde üzerinde yaşayabilen funguslar saprofit olarak isimlendirilirler. Funguslar; kitaplar, giyecekler, meyveler, deri, et, kağıt, depolanmış tohum ve diğer bitkisel materyal ve odun gibi çok değişik maddeleri parçalayabilirler. Bazı funguslar bitki kökleriyle simbiyotik (her iki organizmaya da fayda sağlayan bir ortak yaşam) bir birlik oluştururlar. Bu yapıya "mikoriza" (mycorrhiza) denir. Funguslar bitki köklerinin üzerinde (ektomikoriza) veya içinde (endomikoriza) yaşarlar. Fungus bitki köklerinden besin maddeleri ihtiyacını karşılarken, fosfor gibi belirli bazı besin elementlerini de bitki köklerinin alabileceği forma çevirir. Bazı mikoriza fungusları, zararlı patojenik fungusların bitki köklerini enfekte etmesine karşı bitkiyi koruyabilir. Zararlı funguslar insan , hayvan ve özellikle de bitkilerde hastalıklara neden olurlar. 8000 kadar fungus türünün bitkilerde hastalıklara neden olduğu ve her bitkinin bazı funguslar tarafından hastalandırıldığı bilinmektedir. Bazı bitki patojeni funguslar çok sayıda bitki türüne zarar verebilir, bazıları ise yalnızca bir tek konukçuya sahiptir. Bazı funguslar da yalnızca canlı bir konukçu üzerinde çoğalıp yaşayabilir, bunlara "obligat (mecburi) parazitler" denir. "Fakültatif parazitler" ise ölü organik madde ile beslenerek de yaşamlarını sürdürebilirler. Bitki paraziti bazı funguslar tarafından gıdalar üzerinde üretilen ve "mikotoksin" denilen bazı maddeler hayvanlara ve insanlara zararlıdır. Buğday, arpa, mısır gibi bazı gıdalar depolandığında, uygun sıcaklık ve nem mevcutsa bunlar üzerinde bazı funguslar gelişir. Mısır daneleri üzerinde Aspergillus flavus fungusunun gelişmesi sonucu aflatoksin üretimi gerçekleşir. Aflatoksin seviyesi yüksek olduğunda bu danelerden yapılan gıdayı tüketen hayvan veya insanlar zarar görür. Hububat tohumları üzerinde gelişen bazı Fusarium türleri de tehlikeli toksik maddeler üretirler. Claviceps purpurea fungusunun neden olduğu "çavdar mahmuzu" hastalığında ise daneler fungusun canlılığını sürdürmesini sağlayan yapılar olan sklerotlarla bulaşır ki bunlar da oldukça zehirli maddeler içerirler. Fungusların neden olduğu bitki hastalıkları her yıl ürün kaybına neden olmakta ve bu hastalıkları önlemek için kullanılan fungisitler için de milyarlarca lira harcanmaktadır. Morfolojik özellikleri Bir fungusun vücudu veya vegetatif dönemdeki yapısı "hif adı verilen (hyphae, çoğulu: hypha) dallanmış ipliksi yapılardan ibarettir. Hifler bir araya gelerek "misel" (mycelium, çoğulu: mycelia) meydana getirirler. Gelişmiş funguslarda hifler, "septum" (çoğulu: septae) denilen bölmelerle, içleri protoplazma dolu hücrelere bölünmüştür. Protoplazma yarı geçirgen stoplazmik zarla çevrili ve bir veya daha fazla çekirdek içermektedir. İlkel fungusların hifleri bölmesizdir, bunlar protoplazma içeren uzun tüpler şeklindedir ve mikroskop altında sıvı protoplazmanın hif içinde ileri geri akışı görülebilmektedir. Bir hif genellikle bir sporun çimlenmesi ile oluşur. En basit sporlar, bir çekirdek ve stoplazma içeren, mikroskobik boyutlarda tek hücreli yapılardır. İlkel fungusların sporları kamçıları ile yüzerek hareket etme kabiliyetindedir. Bir spor hücre duvarındaki ince bir yerden tüp yada iplik şeklinde bir çim borusu çıkararak çimlenir. Çim borusu gelişerek bir hife dönüşür ve hif de dallanarak miseli oluşturur. Gelişme büyük ölçüde hiflerin ucunda olur ve sıvı maddelerin doğrudan doğruya hücre duvarından emilmesi ile gerçekleşir. Miselyum genellikle fungusun geliştiği ortam içinde gizlidir. Gelişmekte olan hif uçları, en sert odun dokusu da dahil olmak üzere birçok bitki dokusunun hücre duvarından doğrudan bitki hücreleri içerisine girebilme yeteneğindedir. Bu giriş enzim" denilen ve gelişmeleri sırasında çıkardıkları organik maddeler yolu ile olur. Enzimler hücre duvarlarını ve diğer hücre kısımlarını oluşturan yapılan çözebilir veya parçalayabilirler. Fungusların konukçu dokuları içine girişi mekanik basınç yoluyla da olabilir. Bu amaçla hifler özel işleve sahip bazı yapılara dönüştürülürler. Hiflerin konukçu dokuları içine girebilmek için oluşturduğu ucu çivi şeklinde sivrilmiş yapılara "apressoryum" (appressorium, çoğulu: appressoria) denir. Appressorium konukçu epidermisi üzerine oluşturduğu basınçla epidermisi delerek doku içine girer. Fungus hiflerinin oluşturduğu özel yapılardan bir diğeri "haustoryum"dur (haustorium, çoğulu: haustoria). Tüp veya parmak şeklinde olan bu yapı, fungusun konukçu hücreleri içinden besin maddelerini alabilmesi için meydana getirilmektedir. Misel, konukçu bitkinin veya çürüyen organik maddenin üzerinde yada içinde oluşabilir ve fungusun teşhisine yarayan değişik yapı ve organları oluşturabilir. Fungus miselleri yoğun bir şekilde gelişerek fungal dokuları "plektenkima" (plectenchyma) meydana getirirler. Misellerin düzensiz ve sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara "psödoparankima" (pseudoparanchyma) denir. Bu tip dokulara örnek olarak, bazı funguslarda oluşturulan ve "sklerot" (sclerotium, çoğulu: sclerotia) adı verilen dormant yada dinlenici yapılar verilebilir. Bunların boyutları birkaç hücreden (mikrosklerotlar) binlerce hücreye kadar değişebilir. Bazıları 4 kg ağırlığa kadar ulaşabilirken çoğu küçüktür. Renk (şeffaf, açık sarı, kahverengi, siyah) ve şekil (düzensiz şekilli, küresel, uzunumsu) bakımdan da değişiktirler. Funguslar, soğuk, kurak, sıcak veya konukçu yokluğu gibi olumsuz koşullarda sklerot halinde canlılıklarını koruyabilirler. Uygun koşulların yeniden ortaya çıkmasıyla sklerot konukçuyu enfekte edecek olan hifi oluşturur, yeni bir miselyum meydana getirir, yada başka bir üretken yapıya dönüşür. Fungus misellerinin biri birine paralel olarak sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları ip veya halat şeklindeki yapılara "rizomorf" (rhizomorph) denir. Rizomorf fungusun hem uygun olmayan koşulları geçirmesini, hem de bir konukçudan diğerine ulaşmasını sağlar. Misellerin düzenli ve gevşek bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara ise "prosenkima" (prosenchyma) denir, içinde değişik çoğalma yapılarının oluştuğu "stroma" bu tip fungal dokulardandır. Fungus miselleri konukçu bitki dokuları üzerinde veya içinde gelişebilirler. Konukçu yüzeyinde gelişen funguslara "ektoparazit funguslar" denir Ektoparazit funguslar haustoryumları ile bitki hücrelerinden besinlerini alırlar. Bitki dokuları içinde gelişen funguslara ise "endoparazit funguslar" denir. Bunlarda misel gelişimi bitki hücreleri arasında (intercelluler) veya hücre içine girmek suretiyle olur (intracelluler). Üremeleri Funguslarda üreme, eşeyli ve eşeysiz olmak üzere iki tipte gerçekleşir. Eşeysiz veya aseksüel üreme, somatik yapının belirli bir dönemde kendi benzerlerini oluşturmasına denir. Eşeysiz üreme değişik fungus gruplarında dört farklı şekilde olabilmekte ve bunun sonucunda değişik tipte sporlar oluşmaktadır. Eşeysiz üreme tiplerinden biri olan "fragmentasyon"da, hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücreler hifden kopup ayrılmakta ve yeni bireyleri oluşturmaktadır. Hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücrelerin çeperleri kalınlaşıp, yuvarlaklaşarak hif den ayrılmasıyla oluşan sporlara "klamidospor" (chlamidospor) denir. Bunlar genellikle fungusların olumsuz koşulları geçirmek için oluşturdukları sporlardır. Belirli bir olgunluğa ulaşan hiçlerin uç kısımlarındaki hücrelerin tespih tanesi gibi koparak hinden ayrılmasıyla oluşan sporlara ise "arthrospor" denir. Bu iki spor tipi hif hücrelerinden yani, thallusdan oluştukları için bunlara "thallospor" da denilmektedir. Somatik yapısı tek hücreden oluşan funguslar, hücrelerinin uzayarak ortadan bölünmesiyle eşeysiz çoğalmayı gerçekleştirirler. Buna "bölünerek çoğalma" denir. Bazı funguslarda, protoplazma ve çekirdeğin hücrenin uç kısmında oluşan tomurcuk içine geçerek, tomurcuğun ana hücreden koparak ayrılmasıyla oluşan üreme şekli görülmektedir. Bu tip eşeysiz üremeye "tomurcuklanma" denir. Bazı funguslar ise doğrudan doğruya farklılaşmış miseller üzerinde yada misellerin oluşturduğu özel çoğalma yapıları üzerinde veya içinde, Spor oluşturmak suretiyle çoğalırlar. Funguslarda eşeysiz dönemde iki tip spor oluşumu görülmektedir. Dallanmış hiflerin ucunda bulunan ve içinde çok sayıda spor taşıyan kese şeklindeki çoğalma organlarına "sporangium" (çoğulu: sporangia), spor keseleri içinde oluşan sporlara ise "sporangiospor" denir. Nemli koşullarda yaşayıp gelişen funguslar bir veya birkaç kamçıya (flagellum, çoğulu: flagella) sahip hareketli sporlar üretirler, bunlara "zoospor" denir . Bununla birlikte fungusların çoğu rüzgar, yağmur sulan yada toprakla taşınan hareketsiz sporlar üretirler. Sporangium içinde oluşan hareketsiz sporlara "aplanospor" denir. Funguslarda eşeysiz dönemde oluşan ikinci tip sporlar ise "konidi"lerdir (conidium, çoğulu: conidia). Bunlar konidiofor (conidiophore) adı verilen farklılaşmış hiflerin ucunda oluşurlar, tek veya çok hücrelidirler. Konidiler bazen doğrudan doğruya hiflerin ucunda oluşur, bazen de daha kompleks yapılar içinde kitle halinde meydana gelirler. Stromatik doku içinde gömülü halde oluşan, kese şeklindeki konidi taşıyan organlara "piknit" (pycnidium , çoğulu: pycnidia) denir. Bazı fungus gruplarında konidiler "aservulus" (acervulus, çoğulu: acervuli) denilen yatak şeklindeki organlar içinde, bazılarında ise "sporodokyum" (sporodochium, çoğulu: sporodochia) adı verilen yastık şeklinde kabarık yapılar üzerinde oluşur. Bazen de konidioforlar çiçek demeti gibi yan yana gelerek uçlarında konidiler toplu halde oluşur, bu yapıya da "sinnema" (synnema) denir. Funguslarda seksüel (eşeyli) üreme üç aşamada; plasmogami, karyogami ve mayoz bölünme şeklinde gerçekleşmektedir. Plasmogami, farklı karakterde iki eşey hücresinin (gamet) veya eşey organının (gametangium, çoğulu: gametangia) plasmalarının birleşmesi olayıdır. Plasmogamide rol alan gametler birbirinin benzeri olabildiği gibi, birbirinden farklı büyüklük ve yapıda olabilirler. Karyogami ise iki gametin çekirdeklerinin birleşmesi olayıdır. Bundan sonra mayoz bölünme ile diploid çekirdek bölünerek haploid hücreler oluşturulur. Funguslar eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapı ve organlara göre sınıflandırılırlar. Bitki dokusuna girişleri ve bitkiden bitkiye taşınmaları Fungusların bitki dokularına girebilmeleri için yaralar yada doğal açıklıklar olması gerekmez. Fungus hifleri mekanik veya kimyasal yollarla sağlıklı bitki dokularına girebilme yeteneğindedirler. Fungus (liflerinin bitki dokusuna mekanik olarak girişi enfeksiyon çivisi yada apressoryum denilen sivri hif uçlarının basınçla bitki dokusunu delmesiyle gerçekleşir. Kimyasal giriş ise fungus emzimlerinin bitki hücre duvarlarını eritmesiyle olur. Bitki içine giren fungus hifleri hücreler arasında, hücreler içinde yada iletim dokularında yayılarak bitkiyi istila ederler. Fungusların bitkiden bitkiye taşınmaları aktif yada pasif taşınma şeklinde olur. Aktif taşınma, hareketli fungus sporlarının toprak suyunda yüzerek sağlıklı bitki köklerine ulaşmasıdır. Pasif taşınmada ise rüzgar, yağmur ve sulama suları, böcekler ve diğer hayvanlar, insanlar rol oynarlar. Aktif taşınma yalnızca hareketli zoosporları olan Myxomycetes, Chytridiomycetes ve Oomycetes sınırlarındaki funguslarda görülür. Bunların dışında kalan ve fungusların çoğunluğunu oluşturan gruplarda ise pasif taşınma söz konusudur. Fungusların ertesi yıla geçişleri toprakta yada bitki artıklarında kalan dayanıklı miseller, sklerotler, dinlenici sporlar veya eşeyli üreme sonucu oluşan dayanıklı yapılarla olur. Bitkilerde meydana getirdikleri belirtiler Funguslar bitkilerde çok değişik tipte belirtiler meydana getirirler. Bitki hücrelerini yada dokularını öldürerek neden oldukları nekrotik simptomlar; yaprak lekeleri, yanıklıklar, gövde veya dal kanserleri, geriye doğru ölüm, kök çürüklüğü, çökerten, gövde veya sap çürüklükleri, etli dokularda kuru veya yumuşak çürüklükler, antraknoz ve uyuz belirtileridir. Bundan başka lobut köklülük, gal veya siğil oluşumu, yaprak kıvırcıklığı gibi hiperplastik ve cücelik gibi hipoplastik belirtiler de oluştururlar. Funguslarla mücadele Mücadelede esasen kültürel tedbirler önem taşır. Sağlıklı üretim materyali kullanılması, hastalıklı bitki artıklarının imha edilmesi, ara konukçu ve vektörlerin ortadan kaldırılması, rotasyon ve dayanıklı bitki çeşitlerinin yetiştirilmesi gibi önlemler her hastalığın önlenmesinde etkili olabilecek uygulamalardır, Ama yinede bazı fungal hastalıklarla mücadelede kimyasal preparatların kullanılması gerekebilir. Toprak kökenli etmenler için toprak fümigasyonu, tohumla taşınan etmenler için sistemik fungusitlerle ilaçlaması, bitkinin toprak üstü kısımlarında zararlı etmenler için de yeşil aksam ilaçlaması önerilir. Funguslarda sınıflandırma ve bitkilerdeki önemli fungal hastalıklar Funguslar, eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapılar dikkate alınarak sınıflandırılırlar (Şekil 2.6). Mycota yani funguslar alemi iki bölüme ayrılır: Myxomycota ve Eumycota. * Bölüm 1. Myxomycota: Bunlara akışkan veya sümüksü funguslar denir. Bu grup funguslarda gerçek bir misel yapısı yoktur. Bunun yerine çıplak, amipsi, çok çekirdekli "plasmodium" denilen yapıya sahiptirler Bu bölümde bitki patojeni funguslar iki sınıfta toplanmıştır. * Sınıf 1. Myxomycetes: Miselleri yoktur. Yapılan plasmodiumdan ibarettir. Çoğalmaları hareketli zoosporlarla olur. * Takım 1. Physarales: İki kamçılı zoosporları vardır. Fuligo, Mucilago ve Physarum cinslerine bağlı funguslar otsu bitkilerde akışkan çürüklüğe neden olurlar. * Sınıf 2. Plasmodiophoromycetes * Takım 1. Plasmodiophorales: Plasmodiumlarim konukçu bitki kök ve gövde hücrelerinde oluştururlar, iki kamçılı zoosporları vardır. Plasmodiophora brassicae: Haçligillerde kök uru hastalığına neden olur. Polymyxa graminis. Hububatta kök çürüklüğü yapar. Polymyxa betae: Şeker pancarlarında kök çürüklüğüne neden olur. Spongospora subterranea: Patateslerde tozlu uyuz hastalığı etmenidir. Bölüm 2. Eumycota: Gerçek funguslar denir. Thallus, dallanmış ipliksi miselyumdan ibarettir. Beş altbölümde incelenir. Altbölüm 1. Mastigomygotina: Eşeysiz çoğalma zoosporlarla olur. Miselyum bölmesizdir. Sınıf 1. Chytridiomycetes: Zoosporlar tek kamçılıdır. Eşeyli üremede meydana gelen gametler morfolojik olarak birbirinin aynıdır. Takım 1. Chytridiales: Hücre duvarı vardır; fakat, gerçek bir miselyumu yoktur. "Rhizomycelium" denilen kök şeklinde uzantıları vardır. Olpidium brassicae : Lahanalarda kök çürüklüğü yapar. Physoderma maydis : Mısırlarda kahverengi leke hastalığı etmenidir. Synchytrium endobioticum : Patateslerde siğil hastalığına neden olur. Patates x virüsünün de vektörüdür. Urophlyctis alfalfae : Yoncalarda siğil hastalığı etmenidir. Sınıf 2. Oomycetes: Zoosporlar sporangium içinde oluşur. Zoosporlar çift kamçılıdır. Eşeyli üremeden sonra oluşan dinlenme sporları (oosporlar) morfolojik olarak birbirinden farklı gametlerin (dişi gamet: oogonium, erkek gamet: antheridium) birleşmesiyle oluşur. Takım 1. Saprolegniales : Zoosporlar uzun, silindirik sporangiumlar içinde oluşur. Aphanomyces spp. . Birçok bitkide kök çürüklüğüne neden olurlar. Takım 2. Peronosporales : Bu takımda önemli bitki patojenleri bulunmaktadır. Familya 1. Pythiaceae : Bu grupta, yaşamlarının bir kısmını toprakta geçiren fakültatif parazitler yer almaktadır. İki önemli cins vardır; bunlar Pythium ve Phytophthora cinsleridir. Pythium spp.: Bu cinse ait funguslarda zoosporlar vesicle içinde oluşur. Dünyanın her yerinde yaygın olarak bulunan bitki patojenleridir. Kültür bitkilerinde tohum, kök, gövde veya meyve çürüklüğüne neden olan 100 'den fazla türü vardır. Dünyada ve ülkemizde en yaygın türlerden biri P. ultimum 'dur. Pythium türlerinin bitkilerin fide döneminde neden oldukları tohum ve kök çürüklüğüne, çıkış öncesi veya sonrası "çökerten hastalığı" adı da verilmektedir. Sebze ve tütün fidelikleri hastalığın en çok dikkat çektiği yerlerdir. Fidelerde solgunluk ve sararma ortaya çıkar, bir süre sonra bu bitkiler kök boğazından devrilerek toprağa düşer ve ölürler. Sararmış bitkiler topraktan çekildiklerinde kolayca çıkarlar. Bunların kök boğazlarının inceldiği ve kahverengileştiği, ince köklerin tamamen tahrip olduğu görülür. Bunun sonucunda fidelikte yer yer boşluklar meydana gelir. Tohum ve fide ölümleri sonucu ekonomik kayıp ortaya çıkar. Hastalık ağır, fazla su tutan topraklarda, nemli ve serin koşullarda daha sık görülmektedir. Mücadelesi: Küçük alanlarda (fidelik ve seralarda) toprak dezenfeksiyonu önerilebilir. Ayrıca rekabetçi mikroorganizma yoğunluğunun artırılması etkili olabilir. Phytophthora türleri ise tek ve çok yıllık bitkilerde mildiyö, kök ve gövde çürüklüğü veya kök boğazı yanıklığı gibi değişik hastalıklara neden olabilirler. Çoğu obligat parazittir. Zoosporları doğrudan doğruya sporangium içinde oluşur. Ülkemizde bulunan önemli türler; domates ve patateste mildiyö hastalığı etmeni P. infestans, biberlerde kök boğazı yanıklığı etmeni P. capsici ve turunçgillerde kahverengi meyve çürüklüğü ve gövde zamklanma hastalıkları etmeni P. citrophthora 'dır. Phytophthora infestans: Patates mildiyösü (Geç yanıklık) Etmen Solanaceae familyasında bulunan bitkilerde, özellikle domates ve patateslerde zararlı olmaktadır. Hastalık, bitkilerin yaprak ve gövdelerinde, patateslerde bunlara ek olarak yumrularda etkili olur. Herhangi bir mücadele yöntemi uygulanamadığında ürünü tamamen yok edebilir. Zararın şiddeti çoğunlukla hava koşullarına bağlı olarak değişmektedir. Hastalığın ilk belirtileri alt yaprakların özellikle uç ve kenar kısımlarında oluşan yuvarlak yada düzensiz şekilli lekelerdir. Bunlar hızla gelişerek daha geniş, kahverengi nekrotik alanları oluştururlar. Yaprağın alt yüzeyinde ise lekeli kısımlarda beyazımsı gri renkte fungal gelişme dikkati çeker. Nemli koşullarda hastalık hızla ilerleyerek, yaprakların esmerleşerek çürümesine neden olur. Kuru havalarda hastalık daha yavaş gelişir, yapraklar kıvrılarak kururlar. Uygun koşullarda birkaç gün gibi kısa bir sürede hastalık yaprakları tamamen öldürebilir. Yumrularda önce dış tabakada kahverengileşme dikkati çeker. Bu koyu renkli lekeler hızla yumrunun iç kısmına doğru gelişir, geniş alanlar halinde sert, kahverengi çürük dokular meydana gelir. Hastalık depolanmış yumrularda gelişmeye devam eder; fakat, genelde sağlıklı yumrulara bulaşmaz. Nemli, ılık ve havalanması iyi olmayan depolarda hastalıklı yumrular sekonder bakteriler tarafından istila edilir ve yumuşak çürüklük oluşur. Etmen bulaşık yumrularda misel halinde kışı geçirir. Uygun koşullarda, tarlada kalan bulaşık yumrularda bulunan misellerinin ucunda sporangioforlar ve limon şeklinde sporangiumlan oluşur. Yağmur suları ve rüzgarla bunlar etrafa yayılır ve %90'ın üzerinde nispi nemde çimlenerek enfeksiyonu gerçekleştirirler. Daha nemli koşullarda sporangiumlar içinde oluşan çift kamçılı zoosporlar toprak suyunda yüzerek sağlıklı yumrulara ulaşır ve enfeksiyonu oluştururlar. Birbiriyle uyuşabilen ırklar bir arada bulunduğunda etmenin eşeyli çoğalma organları olan oogonium ve antheridiumlar oluşur; Bunların birleşmesiyle meydana gelen oospor dayanıklı bir yapıdır ve etmen bu şekilde toprakta canlılığını sürdürebilir. Mücadelesi: Öncelikle kültürel tedbirler alınmalıdır. Sağlıklı yumrular kullanılmalı, geç olgunlaşan çeşitleri yetiştirmekten kaçınılmalıdır. Nispeten dayanıklı çeşitler tercih edilmelidir. Hastalıklı bitki artıkları tarladan uzaklaştırılarak imha edilmelidir, ilk belirtiler ortaya çıktığında kimyasal mücadeleye başlanmalıdır. Hastalığın her yıl ve şiddetli olarak görüldüğü yerlerde ise, belirtiler görülmeden, günlük ortalama sıcaklığın 16 °C 'yi bulması kile ilaçlamaya başlanır ve 10-15 gün ara ile 2-3 ilaçlama yapılır. Kimyasal ı mücadelede, hazır bakirli preparatlar, yada organik veya sistemik fungisitlerden herhangi biri uygun dozda kullanılabilir. Familya 2. Albuginaceae (Beyaz paslar): Sporangiumlar zincir şeklinde oluşur. Obligat parazitlerdir. Albugo spp. : Lahana, turp, semiz otu gibi bitkilerde beyaz pas denilen hastalığa neden olur. Hastalık belirtileri bitkilerin bütün toprak üstü organlarında görülebilir. Yaprak yüzeylerinde, özellikle alt yüzeyde, beyaz veya krem-san renkte, değişik büyüklükte püstüller oluşur. Bazı bitkilerde yapraklar etli, kalın kıvrık bir yapıya dönüşür. Enfeksiyon şiddetli olduğunda yapraklar küçük kalır, hatta tüm bitki cüceleşebilir. Etmen genç gövde ve çiçekleri enfekte ederse sistemik enfeksiyon başlar ve anormal doku gelişmelerine neden olur. Çiçeklerde şişkinlik ve şekil bozukluğu görülür. Etmen hücre büyümesini, bölünmesini, klorofil ve nişasta oluşumunu teşvik eder. Miselleri konukçu epidermisinin altında hücreler arasında gelişir ve kısa, dik, lobut şeklinde sporangiumlar ucunda zincir şeklinde sporangiumlan oluşur. Oluşan Sporangiumlar konukçu bitki epidermisin! iterek küçük bir çıkıntı halinde görünmesini sağlar: Daha sonra da epidermisin yırtılmasıyla krem-beyaz sporangiumlar açığa çıkar. Pas hastalıklarını andıran bu görüntü nedeniyle hastalığa beyaz pas denir. Bazı konukçular üzerinde ve belirli koşullarda etmenin oogonium ve antheridiumlarmin birleşmesiyle oosporları meydana gelir ve etmen hastalıklı bitki artıklarından toprağa geçen oosporlarla kışı geçirir. Mücadelesi: Kültürel tedbirler mücadelede önemlidir. Etmenin konukçusu olmayan Cruciferae dışındaki bitkilerle yapılacak rotasyon etkili olur. Ayrıca çevrede bulunan ve etmene konukçuluk yapabilecek yabancı otlar ortadan kaldırılmalıdır. Familya 3. Peronosporaceae (Mildiyö funguslan): Sporangioforlann uç kısmında bulunan ve "sterigma" denilen küçük çıkıntıların ucunda limon şeklinde sporangiumlar oluşur ve bunlar rüzgarla taşınırlar. Obligat parazitlerdir. Bu familyada bulunan funguslar değişik bitkilerde mildiyö hastalıklarına neden olurlar. Bremia, Basidiophora, Sclerophthora, Sderospora, Peronospora, Pseudoperonospora, Plasmopara cinslerine bağlı türler farklı konukçularda zarara neden olurlar. Plasmopara viticola: bağ mildiyösü, Bremia lactucae: marul mildiyösü, Sderospora graminicola: buğdaygillerde mildiyö, Basidiophora entospora: Compositae familyasına bağlı bitkilerde mildiyö, Pseudoperonospora cubensis : hıyar mildiyösü etmenleridir. Peronospora tabacina: Tütün Mildiyösü (Mavi küf) Hastalık fide döneminde başlar. Genç tütün yapraklarının üst yüzeyinde önce küçük sarı lekeler halinde görülür. Nemli koşullarda lekelerin yaprağın alt yüzeyine gelen kısmında grimsi-mavi renkte etmenin misel, sporangiofor ve sporangiumlannda oluşan bir küf tabakası dikkati çeker. Uygun koşullarda (nispi nem yüksek olduğunda) hastalık tarladaki bitkilerde de görülür. Zamanla bitkilerin tüm yaprak alanı etkilenir, genç bitkiler ölebilir. Daha yaşlı bitkilerde ise yaprak lekeleri zamanla genişler, birbiriyle birleşir, başlangıçta sarı olan lekeler nekrotikleşir, kahverengiye dönüşür. Şiddetli enfeksiyonlarda yapraklar kahverengileşir ve kurur, bitki yavaş yavaş ölüme doğru gider. Etmen kışı tarlada kalan bitki artıkları üzerinde oospor halinde geçirir, ilkbaharda, uygun koşullarda oosporlar çimlenerek misel ve sporangiumlan oluşturur, bunlar enfeksiyonları başlatır ve sürdürür. Mücadelesi: Kültürel önlemler alınmalıdır. Ayrıca fidelikte ve tarlada koruyucu ve sistemik fungisitlerden biri kullanılır Altbölüm 2. Zygomycotina: Eşeyli çoğalmada oluşan zygospor, (+) ve (-) karakterli iki hifin birleşmesiyle oluşur. Miselleri bölmesizdir. Eşeysiz üremede ise sporangiumlar içinde hareketsiz aplanosporlar oluşur. Sınıf 1. Zygomycetes (Ekmek küfleri) Takım 1. Mucorales: Hareketsiz eşeysiz sporlar terminal sporangia içinde oluşur. Rhizopus nigricans: Meyve ve sebzelerde yumuşak çürüklük yapar. Mucorspp: Çürüyen gıdalar üzerinde oluşur. Choenophora cucurbitarum : Kabakta yumuşak çürüklük yapar. Takım 2. Endogonales: Mycorizal funguslardir. Sporlarını toprakta tek tek yada zygospor, klamidospor veya sporangia içeren sporokarplar (spor muhafaza organı) içinde oluşturur. Endogone ve Glomus cinclerine bağlı türler en yaygın mikorizal funguslardandır. Altbölüm 3. Ascomycotina : Eşeysiz çoğalma konidilerle olur. Eşeyli çoğalmada sporlar "askus" (ascus) denilen kesecikler içinde oluşur. Askuslar genellikle 8 adet askospor taşırlar, bunlar olgunlaşmca basınçla fırlatılırlar. Askuslar genellikle "askokarp" (ascocarp) denilen koruyucu organlar içinde oluşur. Sınıf 1. Hemiascomycetes : Askuslar açıkta oluşur, askokarp yoktur. Takım 1. : Endomycetales (Mayalar) Saccharomyces cerevisiae : Ekmek mayası Takım 2. Taphrinales : Askuslar çift çekirdekli askogen hücrelerden çıkar. Taphrina pruni: Eriklerde cep hastalığına, Taphrina cerasi: Kirazlarda cadı süpürg

http://www.biyologlar.com/bitki-etiolojisi

Mikroorganizmaların Sınıflandırılması ve İsimlendirilmesi

Mikroorganizmaların Sınıflandırılması ve İsimlendirilmesi

1675 Yılında Anton Van Leewenhoek(layvenhuk)’un mikroskobu keşfiyle, mikroorganizmalar bulunmuştur. Mikroorganizmalar ancak bu keşiften sonra incelenmeye başlanabilmiştir.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalarin-siniflandirilmasi-ve-isimlendirilmesi

Canlılarda Sınıflandırma Nedir, Nasıl yapılır

Sınıflandırmanın gereği: Doğada çevremizde gördüğümüz tüm canlıları, ister istemez, farkında olsak da olmasak da sınıflandırırız. Örneğin; bitkiler ve hayvanlar, ağaçlar ve çalılar, kaya-taş-kum gibi ayırımlar bile bir tür sınıflandırmadır. Sınıflandırmanın esas amacı, yeryüzünde bulunan canlıları, akrabalık ilişkilerine göre gruplandırmak ve bu sayede de düzenli bir sistem içinde çalışılmasını kolaylaştırmaktır. Bu amaca hizmet veren bilim dalı ise “Sistematik” veya “Taksonomi” olarak bilinir. Günümüzdeki sınıflandırmanın mantığında asıl dayanak, akrabalık dereceleridir. Ancak buna ek olarak vücut simetrisi, vücut boşluklarının tipi, embriyo evresinde görülen segmentasyon tipi, embriyonik gelişim evreleri, ortak kökenden gelen üyeler (kol, bacak, kanat gibi), iskelet tipi ve şekli, sindirim sisteminin tipi, larva durumları ve eşeysel özellikler gibi başka karakterlerden de yararlanılır. Canlılar aleminde geçerli olan esas taksonomik gruplar büyükten küçüğe doğru şu şekildedir: Regnum (alem), Divisio (bölüm), Phylum (şube), Classis (sınıf), Ordo (takım), Familia (aile/familya), Genus (cins) ve Species (tür). Sınıflandırmanın tarihçesi: Sınıflandırmanın temeli Aristo’ya (M.Ö.384-322) kadar uzanır. Aristo, canlıları “Bitkiler” ve “Hayvanlar” olmak üzere iki aleme ayırmıştı. Daha sonra Ernst Haeckel (1834-1919) tarafından, “Protista” adı verilen ve bütün mikroskobik canlıları içeren üçüncü bir alem olması önerilmişti. Taksonomiyi ciddi anlamda ilk defa ele alan bilim adamı ise Carl von Linneaus’dur (1707-1778). Ancak Linneaus tarafından yapılan sınıflandırma, akrabalık dereceleri konusunda çok fazla bilgi vermemesi nedeniyle “suni sınıflandırma” olarak isimlendirilmiştir. Taksonominin modern şeklini alması, Herbert Copeland ve Robert Whittaker isimli araştırıcıların çalışmaları sonucunda gerçekleşmiştir. Copeland tarafından önerilen sınıflandırmada, Haeckel’in sınıflandırmasına ek olarak bir de “Bakteriler” alemi yer alıyordu. Copeland’in fikirlerini biraz daha geliştiren Whittaker ise, Fungi adı altında beşinci bir alemi sınıflandırmaya kattı. 1990 yılında ise Carl Woese isimli araştırıcı tarafından, Whittaker’ın sınıflandırması elden geçirildi ve canlılar Bacteria, Archaea ve Eucarya olmak üzere 3 “domain” altında toplandı. * Robert Whittaker’ın sınıflandırması * Carl Woese’in sınıflandırması Carl Woese’in çalışmaları ve fikirleri ışığında, Margulis ve Schwartz tarafından canlıların sınıflandırılmasına son bir şekil verilmiş ve aşağıdaki tablo oluşturulmuştur: Robert Whittaker’ın Sınıflandırması Robert Whittaker tarafından yapılan sınıflandırmaya göre canlılar, öncelikli olarak hücre yapıları ve beslenme tipleri ile sindirim şekilleri göz önüne alınarak, 5 alem altında toplanır: 1. Monera (Bakteriler): Zar ile çevrili gerçek organelleri bulunmayan hücrelere sahip olan bu canlılara örnek olarak, bakterileri ve mavi-yeşil algleri verebiliriz. Kitin yapıda bir hücre duvarı ve halkasal yapıda basit bir genetik materyal taşıyan bu canlılarda, amitotik hücre bölünmesi ile çoğalma görülür. Bu grup günümüzde, “Eubacteria” ve “Archaea” olmak üzere iki alt alemde incelenmektedir. 2. Protista (Protoctista): Bu alemden itibaren, hücre organellerinin her biri zar ile çevrilmiş haldedir. Bu alem üyelerinden bazılarında görülen kloroplastlar, bitkilerde bulunan kloroplastların aksine, prokaryot hücreden köken almıştır. Bu alem altında sınıflanan bir veya çok hücreli canlılarda, doku farklılaşması görülmez. 3. Fungi (Mantarlar): Mikroskobik mantarları ve besin olarak tükettiğimiz şapkalı mantarları kapsayan bu alemin üyeleri, saprofit (çürükçül) canlılardır. Sindirim enzimleri ile hücre dışı sindirim yapılır. Hücre duvarları, ağırlıklı olarak selüloz yerine kitin yapıdadır. 4. Plantae Bitkiler aleminin üyeleri, çoğunun hücrelerinde kloroplast bulunan, ototrof (kendibeslek) canlılardır. Bu canlıların kloroplastları, ökaryot kökenlidir. Hücre duvarları selüloz yapıdadır. Klorofil taşımayan ve fotosentez yapmayan bitki türleri de bulunmaktadır. 5. Animalia: Hayvanlar alemine giren canlılarda ise hücre duvarı ve kloroplastlar bulunmaz. Besin, sindirildikten sonra hücre içerisinde alınır. Heterotrof (ardıbeslek) olan bu canlılar, beslenme şekillerine göre ayrıca otçul, etçil, hepçil, böcekçil, vs olarak gruplandırılırlar. Carl Woese’in Sınıflandırması Carl Woese tarafından 1990 yılında yapılan ve canlıları hücre yapılarına göre öncelikli olarak 3 gruba ayıran sistemde, “Domain” adı verilen yeni bir taksonomi birimi kullanılmıştır. Alemden daha yüksek kabul edilen bu birim temeline göre canlılar, “Bacteria”- “Archaea” ve “Eucarya” gruplarında toplanır. Woese, genel olarak çalışmalarını ribozomal RNA üzerinde yürütmüş ve RNA yapısına göre akrabalık derecelerini ortaya koymayı hedeflemiştir. Morfolojik olarak da yürüttüğü çalışmalarının sonucu ise, ribozomal RNA çalışmasından biraz daha farklı bir sonuç vermiş ve sonuçta iki farklı akrabalık ilişkisi ortaya çıkmıştır. Morfolojiye göre: rRNA’ya göre:

http://www.biyologlar.com/canlilarda-siniflandirma-nedir-nasil-yapilir

Bitki Hastalıkları - Fitopatoloji

Bitki Koruma içinde yer alan anabilim dallarından biri olan fitopatoloji, kelime anlamı olarak bitki hastalıkları bilimi olarak ifade edilir. Bitki Koruma; Bitkilerde hastalığa neden olan canlı ve cansız faktörleri, hastalıkların oluşumunu, hastalık etmenleriyle hasta bitkiler arasındaki ilişkileri, bitkileri hastalık etmenlerinden koruma yolları ile bitki hastalıklarının tedavi yöntemlerini araştıran bilim dalıdır. Fitopatoloji, bitki hastalıklarını 5 ana bölümde incelemektedir. 1. Simptomatoloji: Hastalık belirtileri bilimi 2. Etioloji: Hastalık sebepleri bilimi 3. Patoloji: Hastalık oluşumu bilimi 4. Epidemiyoloji: Hastalık salgınları bilimi 5. Hijyen ve Terapi: Bitkileri hastalıklardan koruma ve tedavi yöntemleri 1. Simptomatoloji Cansız ve canlı hastalık etmenlerinin zararlı faaliyetleri sonucu bitki fizyolojisinde ortaya çıkan anormallikler, bitkilerde yapısal bazı değişikliklere neden olmaktadır. Bir bitkide, herhangi bir hastalık etmeninin etkisi sonucu, hastalığın belirli bir döneminde ortaya çıkan ve o hastalık için karakteristik olan belirtilerin tümüne birden "sendrom", sendromu oluşturan belirtilerin her birine ise "semptom" denir. Hastalık etmenleri bitkilerin kök,gövde,yaprak, meyve gibi değişik organlarında gözle görülebilir belirtiler oluşturabildikleri gibi hücre ve dokularda gözle görülemeyen ancak mikroskop altında incelendiğinde fark edilebilen belirtiler de meydana getirebilirler. Hastalıkların teşhisinde yol gösterdiği için önem taşıyan, gözle görülebilen morfolojik simtomlar üç grup altında incelenmektedir; nekrotik, hipoplastik ve hiperplastik semptomlar. 1.1. Nekrotik Simptomlar Protoplastların tahrip olması sonucu hücre veya dokuların ölmesi ile ortaya çıkan koyu renkli ölü alanlara "nekroz" denir. Hücre ölümlerinden hemen önce oluşan sararma, solgunluk ve sulanma gibi belirtilerde bu grup içinde ele alınmaktadır. Nekrotik simptomların başlangıçları şunlardır: Sararma (Kloroz) : Bitkilere yeşil rengini veren klorofil oluşumundan sorumlu kloroplastların tahrip olması sonucu, normalde yeşil renkte olan doku ve organların sarı renk almasıdır. Solgunluk: Bitkilerin transpirasyonla kaybettikleri suyu karşılayamamaları sonucu hücrelerinin turgorunu kaybederek pörsümesidir. Çeşitli sebeplerle bitki bünyesinden aşın su kaybı, iletim demetlerinin tıkanmasıyla su iletiminin aksaması yada topraktan yeterince su alamama gibi durumlarda solgunluk ortaya çıkar. Sulanma (Hidrosis): Çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalanan hücrelerden çıkan suyun hücreler arasındaki boşluklara dolması sonucu, dokuların sulumsu şeffaf bir görünüm almasıdır. Bunu çürüklük, lekelenme gibi diğer nekrotik simptomlar izler. Yanıklık : Canlı veya cansız çeşitli hastalık etmenlerinin etkisi sonucu bitki dokularının hızla su kaybederek kurumasıdır. Lekeler: Bitkilerin yaprak, çiçek ve meyve gibi organlarında görülen ve genellikle daha koyu renkte bir sınırla çevrili olan, açık veya koyu renkli belirgin nekrotik alanlardır. Hastalık etmenleri değişik tip ve büyüklükte lekelere neden olabilirler. Bazen küçük lekeler birbirleriyle birleşerek daha büyük lekeler oluşturabilirler. Lekeyi oluşturan ölü doku çatlayıp dağılarak saçma deliği şeklinde delikler meydana gelebilir. Yaprak ve çiçeklerde yüzeysel lekeler oluşurken, dal ve meyvelerdeki lekeler daha çökük tipte olur. Kanser yaraları : Gövde veya köklerdeki kabuk ve korteks dokularında çeşitli etmenlerin etkisi ile oluşan sınırlı nekrozlara kanser yarası denir.Bu nekrotik yara dokusu genellikle kallusla çevrilidir ve bu şekilde etrafındaki sağlıklı dokudan ayrılır. Patojenlerin neden olduğu kanserlerde, patojenin ve yarayı kapatmaya çalışan kallus dokusunun karşılıklı faaliyetleri sonucu iç içe şişkinlikler şeklinde, derin ve açık kanser yaraları oluşur. Çökerten : Genç bitkilerde kök boğazında yani toprak seviyesine yakın gövde kısmında patojenlerin etkisi ile oluşan şiddetli nekroz sonucu bitkilerin aniden solarak kök boğazından kıvrılıp toprağa devrilmesidir. Bu hastalık fideliklerde daha dikkat çekicidir. Fideliğin bazı kısımlarındaki toprakta patojenlerin daha yoğun olarak bulunmaları ve etkinliklerinin fazla olması sonucu bu kısımlarda bulunan bitkilerin topluca devrilip ölmeleriyle fidelikte yer yer boşluklar meydana gelebilmektedir. Çürüklük : Tohum, soğan, yumru, kök, meyve gibi değişik bitki organlarında, dokuların yapılarının bozulması suretiyle dağılmasına "çürüme" denir. Çürüyen doku üzerindeki değişik renklerdeki gelişme ve çürüklüğün sulu yada kuru oluşu bize çürüklüğe neden olan etmenler hakkında fikir verebilir. Bazı meyve hastalıklarında, meyveler çürürken hızla su kaybederek büzüşür ve kururlar, buna "mumyalaşma" denir. Akıntı : Çeşitli nedenlerle zarar görmüş bitki dokularından çıkan sıvılara akıntı denir. Akıntılar, bitki hücre zarlarının erimesiyle hücre öz suyunun akması şeklinde olabildiği gibi bazı bakteriyel hastalıklarda nemli koşullarda yaralardan bakteri hücrelerini içeren sümüksü sıvının akması şeklinde de olabilir. Olumsuz çevre koşullarının neden olduğu fizyolojik bozukluklarda ise şekerli maddeler içeren bir akıntı görülür. Nemli koşullarda bu akıntı üzerinde saprofit fungusların çoğalmasıyla ortaya çıkan siyahlaşmaya ise fumajin denir. Geriye Doğru Ölüm : Çok yıllık bitkilerde sürgünlerde uçtan başlayıp aşağıya doğru gelişen geniş nekrozlar şeklindeki belirtiye denir. 1.2. Hipoplastik Simptomlar Bitki organ ve dokularının tam olarak gelişememesi ve hastalıklı kısımların normalden daha küçük yada açık renkli olmasına hipoplasya denir. Cüceleşme : Bitkilerin normal büyüklüklerine ulaşamaması halidir. Canlı ve cansız birçok etmen bitkilerde cüceleşmeye neden olabilir. Rozetleşme : Bitkilerde boğum aralarının uzayamaması halidir. Yapraklar kısa gövdelerin ucunda çiçek taç yaprakları gibi bir arada oluşurlar. Bu belirtiye kamçılaşma da denir. Durgunluk : Bitki organlarının tam olarak gelişememesi durumudur. Bitkinin çiçek veya meyvelerinin gelişememesi şeklinde belirli bazı organlarda oluşabildiği gibi bitkinin tümünü de etkileyebilir. Beyazlaşma (Albikasyon) : Bitkilerde klorofilin oluşamaması nedeniyle tamamen renksizleşme halidir. Bu durumda normalde yeşil olan renk beyaza döner. Sarılık (Kloroz) : Klorofilin tam olarak oluşamaması nedeniyle ortaya çıkan sararmadır. Etiolasyon : Yeterli miktarda ışık almayan bitkilerde yaprakların normalden küçük, gövdenin ince, uzun ve dokuların klorozlu veya beyazlaşmış olmasıdır. 1.3. Hiperplastik Simptomlar Bitkilerin bazı organlarında yada tamamında boy veya renk bakımından normalin üzerinde bir gelişme yada bitki organlarında şekil değişikliği olması, veya bazı organların zamanından önce gelişmesi hiperplastik simptomları oluşturmaktadır. Bir dokuyu oluşturan hücrelerin sayısındaki anormal artışa "hiperplasya", bunun sonucunda bir organın aşırı gelişmesine ise "hipertrofi" denir. Aşırı Büyüme (Gigantizm) : Hücre, doku yada organların aşırı büyümesidir.Yaprak, meyve veya yumrularda, epidermis ve altındaki dokuların aşırı gelişmesiyle kabarık, pürüzlü, sertleşmiş yapılar oluşur ki bu belirtiye uyuz denir. Hastalık etmenlerinin zararlı etkisiyle, gövde ve köklerde ortaya çıkan aşırı büyüme sonucu oluşan şişkinliklere "ur" veya "gel", yaprak damarları üzerinde oluşan kulak şeklindeki çıkıntılara ise "enasyon" denilmektedir. Anormal Renklenme : Normal olarak klorofil bulunmayan dokularda klorofil oluşumu, klorofil fazlalığı sonucu mavi-yeşil renk oluşumu veya antosiyanin pigmentlerinin fazlalığı nedeni ile kırmızı yada mor renk oluşmasıdır. Bazı Dokuların Zamanından Önce Oluşması : Sürgünlerin normal zamanından önce gelişmesi yada yaprak ve meyve saplarının dip kısımlarındaki süberin dokusunun erken oluşmasıdır, Dokularda Anormal Gelişme : Çiçek organlarının yaprak haline dönüşmesi, olgun bitkilerde fide yaprakları gibi küçük, genç yaprakların gelişmesi yada tohumların normalden farklı bir yerde oluşmasıdır. 2. Etioloji Bitkilerde hastalığa neden olan etmenlerin sınıflandırılmaları, isimlendirilmeleri, yaşayış ve zarar şekilleri ve hayat dönemleri etioloji içinde ele alınmaktadır. Hastalık etmenleri iki grup altında incelenebilir. Olumsuz çevre ve yetiştirme koşullarının ele alındığı cansız hastalık etmenleri ve bitkiler üzerinde yada çevresinde çoğalarak bitki gelişimini sınırlayan canlı hastalık etmenleri, bu iki grubu oluşturmaktadır. Cansız hastalık etmenlerinin neden olduğu hastalıklar geri dönüşümlüdür; yani hastalığa neden olan olumsuz koşul ortadan kaldırıldığında hastalık belirtilerinde gerileme olabilir, bitki yeniden sağlıklı gelişimini sürdürebilir. Ayrıca, bu gruptaki hastalık etmenleri hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkiye bulaştırılamaz. Canlı hastalık etmenlerinin yani, bitki patojenlerinin neden olduğu hastalıklarda ise, hastalık sebebi olan patojen ortadan kaldırılsa da bir kez oluşan belirtilerin düzelmesi, bitkinin eski sağlıklı haline dönmesi mümkün değildir. Canlı etmenler çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkilere kolayca bulaşabilir ve bu suretle hastalık bir bölge içindeki bütün bitkilere yada bir yerden bir yere taşınıp yayılabilir. Bitkilerde hastalık meydana getiren etmenleri şu şekilde sınıflandırılabilir; A- Cansız hastalık etmenleri; 1. Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar, 2. Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar, 3. Zararlı atmosfer olayları, 4. Işık azlığı veya fazlalığı, 5. Uygun olmayan toprak sıcaklığı, 6. Toprak reaksiyonu, 7. Toprak neminin azlığı veya fazlalığı, 8. Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları, 9. Zararlı endüstriyel atıklar, 10. Hatalı tarımsal uygulamalar, B- Canlı hastalık etmenleri; 1. Funguslar, 2. Bakteriler, 3. Virüsler, 4. Parazit bitkiler ve yabancı otlar. 2.1. Cansız Hastalık Etmenleri Her bitki türünün kendi genetik yapısından kaynaklanan ekolojik istekleri vardır. Çevre faktörlerinden biri yada birkaçı uygun olmadığında bitki fizyolojisinde olumsuz değişiklikler meydana gelir ve hastalık durumu ortaya çıkar. Olumsuz faktörün şiddetine ve süresine bağlı olarak bitkilerde ortaya çıkan hastalık belirtileri bazen hafif olarak görülebilir, koşullar normale döndüğünde bitki sağlıklı gelişimini sürdürebilir, bazen de bitkinin ölümüne neden olabilecek kadar şiddetli olur. - Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar Bitkilerin büyük bir çoğunluğu 15-30 °C dereceler arasında sağlıklı gelişmelerini sürdürürler. Farklı tür ve yaştaki bitkiler ile, değişik bitki organlarının sıcaklık istekleri ve buna bağlı olarak da ekstrem sıcaklıklardan etkilenmeleri farklılık göstermektedir. Genelde yüksek sıcaklık bitkilerde daha ani ve şiddetli zarar meydana getirmektedir. Fakat doğada bu tip zarar sık görülmez. Yüksek sıcaklıkta bitki fizyolojisinde önemli işlevi olan bazı enzimlerin ve bitki hücrelerindeki proteinlerin yapıları bozulur. Bitki hücrelerinin ani olarak su kaybetmesi sonucu protoplazmanın yapısı bozulur, hücre zarı yırtılır. Ayrıca hücrelerde bazı toksik bileşikler oluşur. Bütün bu etkiler sonucu bitkilerin değişik organlarında solma, kuruma, yanıklık gibi belirtiler ortaya çıkar. - Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar Doğada bitkiler için asıl zararlı olan, toprak neminin eksik yada çok fazla oluşudur. Nispi nem o kadar önemli değildir. Fakat, ender de olsa nispi nem eksikliğinin de bitkilerde zararlı etkisi görülebilir. Nispi nem düşüklüğü, yüksek sıcaklık ve rüzgarla birlikte olduğunda, bitkilerde aşırı su kaybı nedeniyle, yaprak uçlarında ve kenarlarında yanıklıklar, genel solgunluk ve meyvelerde pörsüme ortaya çıkar. Saksı bitkilerinde, özellikle kaloriferli evlerde, nispi nemin % 15'e kadar düşmesi sonucu solgunluk, alt yapraklarda yanıklık, yaprak dökümü, çiçeklerde solma ve dökülme olur. Yüksek nispi nem bitkilerde doğrudan ve dolaylı zararlara neden olmaktadır. Nispi nemle birlikte toprak neminin fazla olması sonucu, bitkilerde parankima hücreleri uzayarak "entümesans" denilen çıkıntılar meydana gelir. Bunlar yaprakların alt yüzünde, dallarda, nadiren de çiçek, meyve ve meyve saplarında görülür. Yüksek nispi nemin dolaylı etkisi de fungusların enfeksiyonu için uygun ortam oluşturmasıdır. Bazı funguslar, özellikle mildiyö hastalığı etmenleri, ancak çok yüksek nispi nem koşullarında, yapraklar üzerinde su damlası olduğunda enfeksiyon yapabilirler. Aşırı nem sonucu oluşan sis de fungal hastalıkların gelişimini teşvik eder. Yağmur ise hasada yakın dönemde bitkiler için zararlı olur. Ekinlerin hasadını geciktirir ve tarlada kalan ekinlerde aşırı nemin etkisi ile başaklarda saprofit funguslar gelişir. Meyvelerde ise olgunlaşma döneminde kabuk çatlamaları görülebilir. Şiddetli yağmur ekinlerin yatmasına, bitkilerin yapraklarının yırtılmasına neden olur. Ayrıca hastalık etmenlerinin sporlarının taşınmasını sağlar. Dolu, aynı şekilde bitki dokularında yaralar açar, yaprak, çiçek ve meyveleri tahrip eder. Açılan yaralar patojenlere giriş kapısı olur. Kar ise fazla yağdığı zaman ağaçlar üzerinde ağırlık yaparak ince dalların kırılmasına neden olur. - Zararlı atmosfer olayları Hava hareketlerinin yani rüzgarın dolaylı etkisi, yine hastalık etmenlerinin sporlarını ve yabancı ot tohumlarını uzun mesafelere taşımak şeklindedir. Ayrıca hastalıklı bitkiler rüzgar vasıtasıyla sağlıklı bitkilere temas eder, böylece virüs hastalıkları bitkiden bitkiye mekanik olarak taşınır. Şiddetli rüzgarın zararı daha fazladır. Yaprak, çiçek ve meyve dökümüne, dalların kırılmasına, ekinlerin yatmasına neden olur.Yıldırımlar ise düştükleri alanlarda bulunan bitki örtüsünün yanarak tahrip olmasına neden olurlar. - Işık azlığı veya fazlalığı Bitkilerin gelişmesi için en önemli faktörlerden biri de ışıktır. Işık fazlalığı çok sık görülen bir durum değildir. Ancak yüksek, dağlık yerlerde, bazı bitkilerde zararlı olabilir. U-V ışınlar yeterince süzülemediği için yapraklarda yanıklıklara neden olur. Işık eksikliği daha sık görülen bir durumdur. Yeterli miktarda klorofil oluşamadığı için bitkilerin doğal yeşil rengi kaybolur, açık yeşil, sarı yapraklar oluşur. Bitki gelişimi geriler, boğum araları uzar, gövdeler incelir. Bazen yaprak ve çiçek dökümü olur. Işık azlığı nedeniyle ortaya çıkan bu duruma "etiolasyon" denir. Kapalı havalarda seralarda, sık ekilmiş bitkilerde veya meyve bahçelerinde ağaçlar altında yetiştiricilik yapıldığında bitkiler etiole olabilir. Evde yetiştirilen süs bitkilerinde de zaman zaman bu durum görülebilir. Etiole olmuş bitkiler zayıf geliştikleri için hastalıklara da kolaylıkla yakalanırlar. - Uygun olmayan toprak sıcaklığı Ortam sıcaklığına bağlı olarak toprak sıcaklığı da değişiklik gösterir. Toprak sıcaklığının fazla olması yumrulu bitkilerde, yumruların iç kısmında nekrozlara neden olur. Atmosfer ısısına bağlı olarak toprak ısısının normalin altına düşmesi tohumların çimlenmesini geciktirir. Bu da tohumların daha uzun süre toprak patojenlerinin saldırısına maruz kalmasına neden olur. Toprak içinde bulunan suyun donması da bitki köklerinin sıkışıp yaralanmasına veya ince köklerin kopmasına neden olur. Bu şekilde yaralanmış köklerden sekonder patojenlerin girişi kolaylaşır, bunlar da kök çürüklüğüne neden olurlar. Ayrıca toprak sıcaklığı toprakta bulunan mikroorganizmalar açısından önemlidir. Bunlardan bazıları sıcak topraklarda, bazıları ise nispeten serin topraklarda daha iyi gelişirler. Bunun sonucunda bazılarının popülasyonları artarken, diğerlerininki azalır. Eğer popülasyonu artan mikroorganizmalar bitki patojeni ise bitkilerin aleyhine bir durum ortaya çıkar. - Toprak reaksiyonu Toprakta anyon veya katyon halinde çok sayıda element bulunmaktadır. Bunların farklı bölge topraklarındaki miktarları değişiktir. Elementlerden bazılarının az, bazılarının daha fazla bulunması toprağın asit yada alkali karakterde olmasına neden olur. Bazı bitkiler asit’e, bazıları ise alkaliliğe duyarlıdır. Genellikle 4 ile 8 arasındaki pH aralığında bitkiler iyi gelişirler. Asit topraklarda bazı bitkilerde gelişme yavaşlar. Ayrıca, böyle topraklarda mineral tuzlar yüksek oranda çözündükleri için bitkilere toksik etki yaparlar, yada bitkilerin ihtiyacı olan elementlerin alımını engelliyerek besin noksanlığı belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Asit topraklarda toksisitesi görülen elementler bor, bakır, mangan, alüminyum ve demirdir. Bakır ve mangan toksisitesi aynı zamanda demirin bitki tarafından alımını önler ve demir noksanlığına neden olur. Sodyum tuzlarının, özellikle sodyum klorür, sodyum sülfat ve sodyum karbonatın toprakta fazla miktarda bulunması ise toprak pH 'sini yükseltir ve alkali zararına neden olur. Şekerpancarı, yonca gibi bitkiler alkali toksisitesine dayanıklı oldukları halde, buğday ve elma gibi bazı bitkiler oldukça duyarlıdırlar. Alkali zararı hassas bitkilerde kloroz, cüceleşme, yaprak yanıklığı, solgunluk ve fide ölümleri şeklinde görülebilir. Toprağın asit yada alkali karakterde oluşu toprakta bulunan patojenler açısından da önem taşır. Bakteriler asit’e oldukça dayanıksızdır, bu nedenle nötr veya hafif alkali toprakları tercih ederler. Funguslardan bazıları, örneğin Pythium türleri alkali topraklarda, Plasmodiophora brassicae gibi bazı funguslar ise asit topraklarda daha iyi gelişirler. - Toprak neminin azlığı veya fazlalığı Toprak nemi yada toprakta bulunan su miktarı ve buna bağlı olarak da toprağın hava kapasitesi bitkiler için hayati önem taşır. Bitkilerin normal olarak gelişebilmesi için toprakta yeterli miktarda su ve havanın olması gerekir. Bu dengenin bozulması, yani toprağın susuz kalması yada çok fazla miktarda su bulunması nedeni ile hava kapasitesinin düşmesi bitkilerde hastalıklara neden olur. Toprakların su tutma durumu toprak yapısı ile de ilgilidir. Ağır, killi topraklar fazla su tuttuğu için kökler yeterince hava alamaz, bitkiler zayıf gelişir ve kök çürüklüğüne neden olan patojenlerin saldırısına karşı koyamaz. Köklerin çürümesiyle bitkinin üst kısmına su iletimi durur. Bu durum bir süre devam ederse bitkiler tamamen solarak ölebilirler. Toprak havasının çok az olduğu koşullarda, anaerobik mikroorganizmaların gelişmesi sonucu nitrit’ler gibi bitkilere toksik olan maddeler oluşur. Bunun yanında, oksijen eksikliğinden zarar gören hücreler seçici geçirgenliklerini kaybederler ve toksik metaller bitki tarafından alınır. Bu nedenlerle bitkilerde solgunluk görülür. Fazla sulanan saksı bitkilerinde de toprak nemi fazlalığı sonucu zarar ortaya çıkabilir. En tipik belirti alt yapraklardan başlayan ani yaprak dökümüdür. Ayrıca yapraklarda sararma olur. Bazı bitkilerde gövdede ve yapraklarda kahverengi veya siyah sulu lekeler meydana gelebilir. Köklerde ise siyahlaşma ve ölüm görülebilir. Rutubetli dönemlerde fazla sulamanın etkisiyle bitkilerde şişkinlikler de görülebilir. Genellikle gövdelerde veya yaprakların alt yüzeyinde damarlar boyunca, yeşilimsi beyaz, daha sonra kahverengileşip mantarımsı bir yapıya dönüşen, büyüyüp çoğalan hücre kitlelerinden oluşan şişkinlikler oluşur. Bunları önlemek için bitkiler düzenli olarak toprak kurudukça azar azar sulanmalıdır. Killi toprakların aksine kumlu topraklar su tutmazlar, hava kapasiteleri yüksektir. Böyle topraklarda veya kayalık, eğimli arazilerde toprak rutubetinin azlığı nedeniyle bazı bitkiler zarar görebilir. Yapraklarda açık yeşil-san renk oluşumu, cüceleşme, yapraklarda küçülme ve azalma, çiçek ve meyve dökümü olur. Kuraklık devam ederse bitkiler ölebilir. Tek yıllık bitkiler kuraklığa daha hassastır. Bununla birlikte çok yıllıklarda da, gelişmede gerileme, yaprak ve filizlerde küçülme, yanıklık, yaprak dökümü, solgunluk ve ölüm görülebilir. Hafif kumlu topraklar nem içeriği açısından çok dengesizdirler. Toprakta suyun bir az, bir fazla olması, sulamanın dengesiz yapılması bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olur. Domateslerde çiçek dibi çürüklüğü, salatalıklarda acılaşma, marullarda uç yanıklığı görülür. Yine domateslerde bir süre kurakta kaldıktan sonra olgunlaşma döneminde birden sulanırsa meyvelerde çatlaklar oluşur Elmalarda ise su düzensizliği sonucu acı çürüklük (bitter pit) denilen belirti ortaya çıkar. - Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları Bitkiler normal gelişmelerini sürdürebilmek için bazı elementlere ihtiyaç duyarlar. Azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve kükürt gibi bitkilerin fazlaca kullandığı elementlere makro elementler; demir, bor, mangan, çinko, bakır, molibden ve klor gibi daha az kullanılanlara ise mikro elementler denir. Bu elementlerin toprakta yeterli miktarda bulunmaması bitkilerde besin maddesi noksanlığı hastalıklarına neden olur. Bunların normalden fazla bulunması ise toprak reaksiyonunu nötrden uzaklaştırır ve bitkilere toksik etki yapar. Elementlerin fazlalığında meydana gelen zarar esasen, elementin hücre üzerindeki doğrudan etkisi sonucudur. Bunun yanında bir elementin fazlalığı diğer bir elementin bitki tarafından alımını yada fonksiyonunu engelleyebilir. Böylece bitki element eksikliğinden ötürü de zarar görür. Örneğin, normalden fazla sodyum, bitkilerde kalsiyum eksikliğine yol açmaktadır. Bitkiler için önemli elementler, bunların fonksiyonları ve eksiklik ya da fazlalıklarından ileri gelen hastalıklar şunlardır: Azot: Bitkiler tarafından fazla miktarda kullanılan bir elementtir. Bu nedenle yetiştiricilik sırasında gübre halinde toprağa verilmesi gerekir. Bitkiler azotu genellikle nitrat şeklinde, bazen de amonyak şeklinde alırlar. Bitki hücrelerindeki birçok maddenin içeriğinde; proteinlerde, enzimlerde, klorofilde ve solunum sisteminde bulunmaktadır. Azot noksanlığında bitkiler zayıf ve açık yeşil renkte gelişirler. Bitkiler bodurlaşır, çiçek ve meyve oluşumu azalır. Azot noksanlığı belirtilerini ortadan kaldırmak için toprağa düzenli olarak azotlu gübreleme yapılması gerekir. Rotasyonda baklagillere yer verilmesi topraktan aşırı azot kaybını önler. Gereğinden fazla azot vermek de sakıncalıdır. Bitkiler gevrek ve sert bir yapıda olur, vegetatif gelişme ağırlık kazanır, çiçeklenme ve meyve oluşumu gecikir. Ayrıca bitkiler hastalık ve zararlıların saldırısına hassas hale gelirler. Fosfor: Bitki hücrelerindeki birçok madde içinde; DNA ve RNA 'da, ADP ve ATP içinde enerji mekanizmasında, solunum enzimlerinde, fosfolipitlerde (zarlarda) ve bazı proteinlerin yapısında yer alır. Noksanlığında ortaya çıkan belirtiler azot noksanlığı belirtilerine benzer. Bitkiler yine zayıf, ince gelişir. Yapraklar normal yeşil rengini kaybeder, koyu donuk, mavimsi yeşil bir renk alır, antosiyan birikimi sonucu yer yer mor lekelenmeler görülür. Bazen alt yapraklarda bronzlaşma olabilir. Sürgünler ince, uzun, dik ve dönük gelişir. Fosfor normalden fazla olduğunda ise bitkiler çinkoyu alamaz ve çinko noksanlığı belirtileri görülür. Potasyum: Hücredeki birçok kimyasal reaksiyonda katalizör görevi yapar, enzimleri aktivite eder. Hücre geçirgenliğini, hücredeki iyon dengesini sağlar. Noksanlığında bitkilerde boğumlar arasında kısalma, sürgünlerde incelme, yaşlı yapraklarda kloroz ve uçlarda kahverengileşme, yaprak kenarlarına yakın kısımlarda kahverengi lekeler, etli dokularda uçlarda nekroz görülür. Şiddetli olduğunda geriye doğru ölümle sonuçlanır. Potasyum eksikliği daha çok süzek topraklarda ortaya çıkar. Toprağa potasyumlu gübre verilerek önlenir. Potasyum fazlalığında ise magnezyum noksanlığı ortaya çıkabilir. Magnezyum: Kloroplastlarda klorofilin yapı maddesi olarak, mitokondrilerde ve birçok enzimin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak klorofil kaybı sonucu kloroz görülür. Önce yaşlı , sonra genç yapraklarda damarlar arasında kloroz oluşur, yaprak kenarları yeşil kalır. Yaprak uçları ve kenarları yukarı doğru kıvrılıp sonunda yapraklar dökülebilir. Magnezyum noksanlığı genelde kumlu topraklarda ortaya çıkar. Potasyum fazlalığında da magnezyum bitki tarafından almayabilir. Şeker pancarı, patates, domates ve meyveler hassastır. Yaprağa veya toprağa MgS04 halinde birkaç uygulama şeklinde verilebilir. Kalsiyum: Hücre zarlarının geçirgenliğini ayarlar. Birçok enzimin aktivitesiyle de ilgilidir. Noksanlığında özellikle bitkilerin büyüme uçları, sürgünler zarar görür. Genç yapraklarda şekilsizleşme, kenarlarında kıvrılma ve nekroz, kahverengi benekler oluşur. Bitkilerin kök sistemleri de zayıf olur. Ayrıca değişik bitkilerde farklı belirtilere neden olur. Patateslerde uçtan itibaren siyahlaşma, çok sayıda şekilsiz yumru oluşumu, çileklerde uç kısımda yanıklık ve ölüm,elma ve daha birçok meyvede acı çürüklük, marulda uç yanıklığı, kirazlarda ve havuçlarda çatlamalar, bakla gibi büyük daneli baklagillerde tohum bağlamama veya tohumlarda çökme, buruşma, tahıllarda yeni çıkan yaprağın kıvrık kalması, domateslerde çiçek dibi çürüklüğü gibi hastalıklar oluşur. Elma ve domateslerde ışık şiddeti azaltılarak kalsiyum noksanlığı belirtileri azaltılabilir. Bunun dışında toprağa kireç uygulaması da olumlu sonuç verir. Bor: Hücre içindeki fonksiyonu tam olarak bilinmemekle birlikte, şekerlerin taşınması ve hücre duvarı oluşumunda, kalsiyumun kullanılmasıyla ilgili rolü olduğu düşünülmektedir. Noksanlığında uç sürgünlerindeki genç yaprakların dip kısımlarında renk açık yeşile döner, gövde ve yapraklarda şekil bozukluğu olur. Bitkiler bodurlaşır. Meyve, yumru, kök veya gövdelerde yüzey çatlakları yada öz çürüklükleri meydana gelir. Değişik bitkilerde farklı belirtiler ortaya çıkar. Kerevizlerde gövde çatlakları, şeker pancarında öz çürüklüğü, turunçgillerde sert meyve oluşumu, elmalarda rozetleşme, geriye doğru ölüm ve meyvelerinde mantarımsı öz, yoncada sarılık ve tütün, domates, keten ve daha birçok bitkide tepe ölümleri görülür. Eksikliği daha çok kumlu, kireçli topraklarda ortaya çıkmaktadır.Toprağa veya yapraklara boraks uygulaması yapılabilir. Bor, topraklarda gereksinimden beş kat fazla bulunduğunda bitkilere toksik etki yapar. Yapraklarda kloroz ve uçlarda koyu-kahverengi, siyah yanıklık olur. Patates, mısır, turunçgiller, çilek ve şeftali çok duyarlıdır. Kükürt: Bitkilerde bazı amino asitlerin ve ko-enzimlerin yapısında bulunur. Protein sentezinde rolü vardır. Eksikliğinde ortaya çıkan belirtiler azot eksikliği belirtilerine benzer.Tek fark genç yaprakların daha hassas olmasıdır.Yapraklar uçuk yeşil veya açık sarı renkte olur. Gerektiğinde toprağa kükürt verilerek noksanlık giderilebilir. Demir: Klorofil sentezinde katalizör olarak rol alır. Birçok enzimin, özellikle solunum enzimlerinin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak genç yapraklarda damarlar arasında kloroz ortaya çıkar, damarlar yeşil kalır. Şiddetli olduğunda damarlar da sararıp yapraklar tamamen kuruyabilir. Bitkilerin gelişmesinde gerileme olur. Demir noksanlığı daha çok kireçli topraklarda görülür. Demirli bileşikler kireç tarafından tutulup bitkinin yararlanamayacağı forma girdikleri için demir noksanlığı ortaya çıkar. Toprakta suyun fazla olması ve köklerin havasız kalmasıyla yada ışığın çok fazla oluşuyla hücre özsuyunun alkali hale gelmesi de demirin bitki tarafından alımını engeller. Alkali topraklarda toprağı asit hale getirmek için bol ahır gübresi kullanılmalı, fazla güneş ışığını önleyecek şekilde budama yapılmalı ve toprağa veya yapraklara demirli preparatlar verilmelidir. Bu amaçla, karaboya (FeS04,1-3 kg / ağaç) yada hazır demirli preparatlardan biri (Sequestrene 138 Fe, % 0.05 -% 1; Fetrilon, %0.1-0.3) kullanılabilir. Çinko: Şekerlerin oksidasyonuyla ilgili enzimlerin yapısında yer alır. Noksanlığında yaprak damarları arasında kloroz görülür. Daha sonra bu yapraklar nekrotikleşir ve morumsu renge dönüşürler. Boğum araları kısalır, yapraklar küçülür, şekilsizleşir, rozetleşme veya kamçılaşma belirtileri ortaya çıkar. Meyve verimi de düşer. Hastalık birkaç yıl devam ederse kamçılaşan sürgün ve dallar kuruyarak ağaç ölüme doğru gidebilir. Ağaçlara durgun dönemde %5'lik (100 litre suya 5 kg), yapraklı dönemde %1'lik çinko sülfat (100 litre suya 1 kg ZnS04 + 0.5 kg sönmemiş kireç) püskürtülerek noksanlık giderilebilir. Bakır: Birçok oksidatif enzimin yapısında yer alır. Noksanlığında bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Tahıllarda genç yaprakların uçlarında kuruma, kenarlarında kloroz meydana gelir. Yapraklar tam olarak açılamaz, kıvrık kalır, solgunluk oluşur. Başaklar normalden kısa ve şekilsiz olur, daneler buruşur. Turunçgillerde, yumuşak ve sert çekirdekli meyve ağaçlarında, yazın sürgünlerde geriye doğru ölüm, yaprak kenarlarında yanıklık, kloroz, rozetleşme gibi belirtiler ortaya çıkar. Sebzeler ise normal gelişme gösteremez. Meyve ağaçlarını paraziter hastalık etmenlerinden korumak için atılan Bordo Bulamacı (CuSO4) veya diğer bakırlı preparatlar, bakır noksanlığını kısmen giderir.Toprağa da bakır sülfat uygulanabilir. Bakırın fazlası da bitkilerde toksik etki yapar. Yapraklarda yanıklıklara neden olur. Manganez : Solunum, fotosentez ve azot metabolizması ile ilgili enzimlerin yapısında yer alır.Noksanlığında, demir noksanlığına benzer şekilde yapraklarda kloroz ortaya çıkar.Yalnız farklı olarak damarların olduğu kısımlar kalın bir bant halinde normal rengini muhafaza eder.Ayrıca yapraklar üzerinde nekrotik lekeler oluşabilir. Şiddetli durumlarda yapraklar kahverengileşerek kururlar. Organik, turba, kumlu topraklarda, yüksek pH 'da mangan eksikliği görülür. Yapraklara MnS04 püskürtülmesi tavsiye edilir. Toprak asilliğinin çok yüksek olduğu yerlerde magnezyum ve kalsiyumun alamayışı nedeni ile mangan toksisitesi ortaya çıkar. Özellikle karnabahar, lahana ve arpa hassastır. Damarlar arasında düzensiz klorotik lekeler oluşur, daha sonra koyu kahve, mor veya siyah nekrotik lekelere dönüşür. Lekeler yaprak kenarlarında yoğundur ve yaprak kenarları içe doğru kıvrılabilir. Molibden: Nitraz redüktaz enziminin önemli bir yapıtaşı olduğu bilinmektedir. Azot fiksasyonunda da rolü vardır. Noksanlığında şiddetli sararma ve cüceleşme görülür. Özellikle kavun bitkisi hassastır, meyve vermez. Haçlıgillerde şekilsiz, parçalı yaprak oluşumuna neden olur. Diğer birçok bitkide ise yapraklarda damarlar arasında parlak san-yeşil beneklenmeler, yaprak kenarlarında kıvrılmalar ve sonunda yapraklarda kuruma ve çökme şeklinde belirtiler oluşur. Toprağa amonyum molibdat uygulanarak bu belirtiler önlenebilir. Bazı bitkilerde klor ve sodyum noksanlığı zararı görülebilir. Domates, marul ve lahana klor noksanlığına, semizotu ise sodyum noksanlığına duyarlıdır. Halojenlerin noksanlığında ortaya çıkan belirtiler birbirine benzer. Yapraklarda sararma, solgunluk ve yaprak kenarı nekrozu görülür. Toprak asitliğinin fazla olduğu durumlarda alüminyum toksisitesi görülebilir. Arpa, şekerpancarı ve fasulye buna duyarlıdır. Köklerde lobutlaşma, büyümede gerilik ortaya çıkar. Zararlı endüstriyel atıklar Dünyamızı saran atmosfer tabakasında; azot % 78, oksijen %21, karbondioksit, su buharı ve diğer gazlar ise %1'lik bir oranda bulunurlar. Ancak insan aktiviteleri sonucu değişik gazlar atmosfere karışarak, bu oranlar bitkilere zararlı olacak şekilde değişebilmektedir. Isınma, enerji üretimi ve endüstri faaliyetleri sırasında hidrojen florür, azot oksitleri, ozon, kükürt dioksit, peroksiasil nitratlar gibi gaz ve kurşun, demir oksit, bor partikülleri, yol tozları, çimento tozları gibi partikül halindeki kirleticiler atmosfere karışarak bitkilerde çeşitli zararlara neden olurlar. Kirleticilere karşı bitkilerin tepkisi, gözle görülür belirtilerin oluşması, büyümenin yada gelişmenin engellenmesi, fizyolojik ve metabolik dengenin bozulması ve belirli bazı elementlerin ve metabolitlerin birikmesi şeklinde olabilir. Etkinin şiddeti, bitkinin kirleticiye maruz kalma süresine, kirleticinin dozuna ve ışık şiddeti, nispi nem, toprak nemi, sıcaklık ve diğer kirleticilerin varlığına bağlı olarak değişmektedir. Birden fazla kirletici bir arada bulunduğunda değişik şekilde etkileşim gösterebilirler. Bazen birlikte etkileri, tek tek etkilerinin toplamına eşit olabilir ki, buna eklemeli etki denir (EAB=EA+EB). Bazen de birlikte etkileri, etki toplamından büyük olur ki buna sinerjitik etki denir (EAB>EA+EB), yada küçük olur, buna da antagonistik etki denir (EAB Doğada yaygın olarak bulunan kirletici gazlardan biri kükürtdioksittir (SO2). Fabrika bacalarından (bakır, gübre, demir-çelik, kurşun-çinko, petrol arıtım, deri işleme, kağıt vs.), otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan kaynaklanır. Birçok bitki, özellikle yonca, bezelye, pamuk, fasulye ve ibreliler hassastır. Kükürtdioksit 0.3-0.5 ppm konsantrasyonlarda fitotoksiktir. Düşük konsantrasyonları genel kloroza neden olur. Yüksek konsantrasyonlarda ise yapraklarda damarlar arasında kalan bölgeler beyazlaşır. Klorofili parçalayarak fotosentezi engellemektedir. Ozon stratosferde doğal olarak bulunur. Bunun dışında, otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan çıkan NC>2, güneşin ultraviole ışınlarının etkisiyle oksijenle reaksiyona girerek ozonu meydana getirir (NÛ2+02 güneş ışığı Os+NO). Ozonun 0.1-0.5 ppm'lik dozları birkaç saatte bitkilere zarar verebilir. Stomalardan yaprağa girerek hücrelerin ölümüne ve beyaz nekrotik alanların oluşumuna neden olur. Turunçgiller, yonca, fasulye, soya fasulyesi, asma, patates, tütün, buğday, çam ve kavak gibi bazı bitkiler ozona çok duyarlıdır. Ozonun oluşumu sırasında açığa çıkan NO, otomobil eksozlarından çıkan tam yanmamış hidrokarbonlarla birleşerek yine bitkilere toksik olan peroksiasilnitratlan (PAN) meydana getirir. Bunlar da Stomalardan yaprak dokusuna girerler ve 0.001-0.02 ppm kadar küçük dozları bile hassas bitkilere zarar verebilir. Yapraklar gümüşi bir renk alır. Bunun nedeni de yaprakların alt yüzünün parlak beyaz-bronz renge dönüşmesidir. Zarar gören yaprakların mezofil hücrelerindeki protoplastlar çöker, buraya hava dolar. Bu hava boşlukları yapraklara gümüşi rengi verir. Ispanak, domates, marul en hassas bitkilerdir. Azot oksitlerinin asıl kaynağı biyolojik olarak bakteriler tarafından oluşturulan NO 'dir. Fakat bu şekilde oluşan NO dünyada homojen olarak dağıldığı için bitkilere zarar vermez. Halbuki şömine, soba gibi ısınma araçlarından yada iç yanmalı motorlardan çıkan azot oksitleri belirli alanlarda yoğunluk kazanarak bitkilere toksik etki yaparlar. Bunların 2-3 ppm 'de fitotoksik oldukları belirlenmiştir. En duyarlı bitkiler; fasulye, domates, yulaf, buğday ve bezelyedir. Bitkilerdeki zararı SO2 zararına benzer. Yapraklarda renk açılması, bronzlaşma görülür. Ayrıca gelişmeyi de olumsuz yönde etkiler. Flor ve floritler, maden ve petrol işleyen fabrikalardan kaynaklanır. Mısır, şeftali, lale, fasulye gibi hassas bitkilerde 0.1 ppm 'de toksik etki yapabilir. Dikotiledonlarda yaprak kenarlarından, monokotiledonlarda yaprak uçlarından itibaren kahverengileşme olur. Rafineri ve cam fabrikaları çevresinde bazen Cl2 ve HCI zararı görülebilir. Klor 0.1 ppm 'de toksiktir. Yine yaprak kenarlarında yanıklıkla kendini gösterir. Kapalı yerlerde, soğutma depolarında amonyak ve etilen gibi gazlar da zararlı olabilirler. Meyvelerde değişik lekeler meydana gelir. Doğada gazların tek tek etkilerinden çok, kombine etkilerine rastlanır. Ozon, SO2 ve NO2 kombinasyonları en çok zarar oluşturan kirleticilerdir. SO2 ve NO2 , rüzgarla uzun mesafelere taşınabilirler ve sülfirik ve nitrit asitlere dönüşerek asit yağmurları şeklinde de etkili olurlar. Asit yağmurları doğrudan yapraklar üzerinde lezyonlar meydana getirerek zararlı oldukları gibi, toprağın kimyasal ve biyolojik yapısını değiştirerek dolaylı olarak da bitki sağlığını tehdit ederler. Gaz kirleticiler ve asit yağmurlarından başka partikül halindeki kirleticiler de bitkilerde önemli zararlara neden olmaktadır. Bunlardan en önemlileri çimento fabrikalarından çıkan çimento fırın tozları, kireç ocaklarından çıkan kireç tozları, kurşun ve bor partikülleri, mozaik fabrikaları tozları ve yol tozlarıdır. Bunlar bitki yapraklarının üzerini kaplayarak fotosenteze engel olur, bunun sonucunda bitki verimi düşer. Ayrıca pH 'yi etkileyerek normal hücre yapısının bozulmasına neden olur, bitki besin maddelerinin alımını engeller. Ülkemizde de sanayinin yoğun olduğu bölgelerde, çevreye zararlı gazların yayıldığı fabrikaların çevresinde bulunan tarım alanlarında önemli zararlar meydana gelmektedir. Örneğin Murgul ve Samsun 'daki bakır işletmeleri çevrede bulunan tarım alanlarında neden oldukları zararlar için üreticilere her yıl milyonlarca lira tazminat ödemektedirler. Hatalı tarımsal uygulamalar Pestisitlerin hatalı kullanımlarından dolayı bitkilerde çeşitli zararlar meydana gelmektedir, ilaçların tavsiye edilen normal kullanım dozlarının üzerinde kullanılması, uygulama zamanının iyi ayarlanmaması nedeni ile yanlış dönemde uygulanması, topraktaki kalıcılığının dikkate alınmaması, uygulama sırasında rüzgarla istenmeyen yerlere taşınması ve çevre koşullarının ilaçlamaya uygun olmadığı durumlarda, pestisitler kültür bitkilerine zarar verebilirler. Seçici özellikleri nedeniyle pestisitler içinde en çok herbisitlerin fitotoksisitelerine rastlanır. 2,4 D ester formülasyonlu herbisitler buharlaşma özelliklerinden dolayı rüzgarla taşınarak, uygulama alanının dışındaki geniş yapraklı kültür bitkilerini etkileyebilirler. Bu durumda yapraklarda şekil bozukluğu meydana gelir. Yaprak damarları birbirine paralel, yaprak kenarları ise parçalı bir görünüm alır. Diğer bazı herbisitler de yanlış kullanıldıklarında fotosentezi, lipit sentezini, hücre bölünmesini önleyebilirler. Bazı bitkilerde bir fungisit veya insektisite hassasiyet görülür, özellikle süs bitkilerinde ilaç kullanımına dikkat edilmelidir. Kabakgillerin bakirli, şeftalinin çinkolu ilaçlara hassas olduğu bilinmektedir. Ayrıca kükürtlü veya yazlık beyaz yağlı preparatlar 30 °C' nin üzerindeki sıcaklıklarda bitkilere toksik etki yaparlar. Derin dikim, derin veya sık ekim, aşın yada hatalı toprak işleme, gübreleme, sulama, budama işlemleri ve uygun olmayan koşullarda depolama gibi kültürel işlemler de bitkilerde birtakım zararlara yol açarlar. Derin dikim, ağaç köklerinin yeterince hava alamamasına ve bitkilerin kök çürüklüklerine daha hassas hale gelmesine neden olur. Kök sistemi görevini yapamaz. Bunun sonucunda ağaçların gövdelerinde zamklanma görülebilir. Ekimde derinlik önemlidir. Her tohumun istediği bir ekim derinliği vardır. Fazla yüzmek yada derin ekilen tohum normal çimlenemez veya toprak yüzeyine çıkamaz, yada gelişen bitki zayıf olur. Aynı şekilde sık ekimde bitkilerin zayıf gelişmesine neden olur. Sık ekim sonucu bitkilerin havalanması önlenecek ve fazla nem patojenlerin enfeksiyonuna uygun bir ortam oluşturacaktır. Aşırı toprak işleme topraktan fazla su kaybına neden olur. Sıra arası çapalamanın dikkatsiz yapılması bitki köklerinin yaralanmasına yada kopmasına neden olur. Aşırı veya düzensiz sulama bitkilerin sağlıksız gelişmesine yol açar. Hıyar gibi bazı bitkilerde acılaşma olur. Gübrelemenin az yada fazla olması da besin maddesi noksanlığı veya toksisitesi belirtilerini ortaya çıkarır. Aşın ve yanlış budama ağaçlarda zararlanmalara bunun sonucunda da verim düşüklüğüne neden olur. Budama yaralarının kapatılmaması sonucu buralardan giren patojenler bitkileri hastalandırır. Uygun olmayan koşullarda depolama bitkisel ürünlerde fizyolojik ve patojenlerin neden olduğu bozulmalarla sonuçlanır, ürünlerin kalitesi ve pazar değeri azalır. Bu bölümde ele alınan ve bunların dışında kalan tüm tarımsal işlemlerden her birinin uygun şekilde ve zamanında yapılmaması halinde bitkiler zayıf gelişir ve sekonder etmenlerin hücumuna duyarlı hale gelirler. 2.2. Canlı (Paraziter) Hastalık Etmenleri Funguslar, bakteriler ve virüsler bitkilerde hastalık meydana getiren canlı etmenlerdir. Parazit bitkiler ve yabancı otların da bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkiledikleri için paraziter hastalık etmenleri içinde ele alınırlar. Bu grup içinde çok sayıda etmen olduğu için bunlarla ilgili çalışmaları kolaylaştırmak ve araştırıcılar arasında birlik sağlamak açısından, bunlar belli bir düzene göre isimlendirilmekte ve sınıflandırılmaktadır. Sınıflandırma birbirine benzeyen canlıları aynı kategoriler içinde ele almaktır. Canlıların sınıflandırılmasında belirli bazı kategoriler kullanılır: * Alem (Regnum veya Kingdom) * Bölüm (Şube) (Phylum, Division) * Sınıf (Classis) * Takım (Ordo) * Familya (Family.Familia) * Cins (Genus) * Tür (Species) Bu kategoriler arasında, gerektiğinde ara kategoriler de kullanılmaktadır. Bunlar; altbölüm, altsınıf, alttakım, altfamilya, altcins ve alttür olarak isimlendirilirler. Bu sınıflandırma kategorilerine verilen isimler Latince'den yada Yunanca'dan alındığı için isimlendirmelerde yine bu dillerden gelen bazı ekler kullanılır. * Alem - ae * Bölüm - mycota * Altbölüm - mycotina * Sınıf - mycetes * Altsınıf - mycetidae * Takım - ales * Familya - aceae Tür isimleri cins ve türün adı olmak üzere iki isimli (binomial) olarak kullanılır ve bunlar italik harflerle veya altı çizilerek yazılır. Alttür isimleri ise üçlü (trinomial) olarak yazılır, isimlerden sonra bu türün ilk tanımını yapan araştırıcının adı veya kısaltması yazılır. Eğer sonradan başka bir araştırıcı aynı türü başka şekilde isimlendirirse ilk tanımlayanın adı parantez içinde, son isimlendirenin adı ise en sonra yazılır (Örneğin: Bipolaris oryzae (Breda de Haan) Shoemaker). Bitkilerde hastalığa neden olan funguslar, bakteriler ve virüsler, canlılar aleminin iki ana grubu olan bitkiler ve hayvanlara hem benzer, hem de farklı özellikleri nedeniyle her iki gruba da dahil edilememiş, Protista adı altında ayrı bir alem olarak ele alınmışlardır. Protistler hücre yapıları birbirinden farklı iki alt gruba ayrılırlar: Prokaryonlar (ilkel protistler) ve Ökaryonlar (yüksek protistler). Prokaryonlar tek hücreli canlılardır. Stoplazmalan ya sadece hücre zarı ile, yada hücre zarı ve hücre duvarı ile çevrilidir ve küçük (70 S*) ribozomlar içerir. Genetik materyal yani DNA, bir zarla çevrili değildir, stoplazma içinde tek bir iplikçik halinde, serbest olarak bulunur. Ökaryonlar gelişmiş mikroorganizmaları içine alan gruptur. Hücrede, etrafı zarla çevrili gerçek bir çekirdek bulunur. DNA prokaryonlarda olduğu gibi tek bir kromozomdan ibaret değil, kromozom dizeleri halindedir. Stoplazma zarı, endoplazmik reticulum ile çekirdek zarına kadar uzanmaktadır ve stoplazma büyük (80 S) ribozomlar içerir. Bakteriler prokaryonlar arasında, funguslar Ökaryonlar arasında yer alırlar. Virüsler ise her iki gruba da dahil edilemeyen farklı yapıda canlılardır. Prokaryonlar ve Ökaryonlar gibi hücresel bir yapıları yoktur ve çoğalmaları için canlı bir hücreye gerek duyarlar. Bitki Patojeni Funguslar Funguslar klorofil içermeyen ve genellikle sporlarıyla çoğalan mikroorganizmalardır. Eskiden benzer bir takım özellikleri nedeniyle bitkiler aleminde ele alınarak, kök, gövde ve yaprak gibi organları olmayan bitkiler olarak tanımlanırlarken, günümüzde Protista üst alemi içinde, Mycetae (Fungi) adı verilen kendi alemleri içinde ele alınmakta ve kendilerine has özellikleri olan ayrı bir grup organizma olarak düşünülmektedirler. Yaklaşık 100.000 fungus türü tanımlanmıştır ve her yıl buna yeni türler eklenmektedir. Şapkalı mantarlar, kav mantarları, küfler ve mildiyö fungusları hemen herkes tarafından bilinmektedir. Fungusların bir çoğu insanlar için yararlıdır. Gıda olarak tüketilebilir veya gıda ve ilaç endüstrisinde kullanılabilirler. Yemeklik kültür mantarları taze olarak yada konserve veya çorba halinde hemen tüm marketlerde bulunabilmektedir. Ekmek, bira, şarap, soya sosu gibi gıda ve içeceklerin yapımında özel funguslar kullanılmaktadır. Birçok hayatı kurtaran penisilin adlı antibiyotik ise 1929 yılında Fleming adlı araştırıcının laboratuarında, kültürde çoğalan bir fungustan elde edilmiştir. Ayrıca funguslar bakterilerle birlikte çürüme olayının başlıca etkenleri olarak, organik maddenin parçalanması yoluyla bitkilerin beslenmesinde önemli ve mutlak bir rol alırlar. Tüm funguslar karışık yapıdaki organik besinleri daha basit bileşiklere ayırma ve bu bileşikleri enerji kaynağı olarak kullanma yeteneğine sahiptir. Çürümekte olan organik madde üzerinde yaşayabilen funguslar saprofit olarak isimlendirilirler. Funguslar; kitaplar, giyecekler, meyveler, deri, et, kağıt, depolanmış tohum ve diğer bitkisel materyal ve odun gibi çok değişik maddeleri parçalayabilirler. Bazı funguslar bitki kökleriyle simbiyotik (her iki organizmaya da fayda sağlayan bir ortak yaşam) bir birlik oluştururlar. Bu yapıya "mikoriza" (mycorrhiza) denir. Funguslar bitki köklerinin üzerinde (ektomikoriza) veya içinde (endomikoriza) yaşarlar. Fungus bitki köklerinden besin maddeleri ihtiyacını karşılarken, fosfor gibi belirli bazı besin elementlerini de bitki köklerinin alabileceği forma çevirir. Bazı mikoriza fungusları, zararlı patojenik fungusların bitki köklerini enfekte etmesine karşı bitkiyi koruyabilir. Zararlı funguslar insan , hayvan ve özellikle de bitkilerde hastalıklara neden olurlar. 8000 kadar fungus türünün bitkilerde hastalıklara neden olduğu ve her bitkinin bazı funguslar tarafından hastalandırıldığı bilinmektedir. Bazı bitki patojeni funguslar çok sayıda bitki türüne zarar verebilir, bazıları ise yalnızca bir tek konukçuya sahiptir. Bazı funguslar da yalnızca canlı bir konukçu üzerinde çoğalıp yaşayabilir, bunlara "obligat (mecburi) parazitler" denir. "Fakültatif parazitler" ise ölü organik madde ile beslenerek de yaşamlarını sürdürebilirler. Bitki paraziti bazı funguslar tarafından gıdalar üzerinde üretilen ve "mikotoksin" denilen bazı maddeler hayvanlara ve insanlara zararlıdır. Buğday, arpa, mısır gibi bazı gıdalar depolandığında, uygun sıcaklık ve nem mevcutsa bunlar üzerinde bazı funguslar gelişir. Mısır daneleri üzerinde Aspergillus flavus fungusunun gelişmesi sonucu aflatoksin üretimi gerçekleşir. Aflatoksin seviyesi yüksek olduğunda bu danelerden yapılan gıdayı tüketen hayvan veya insanlar zarar görür. Hububat tohumları üzerinde gelişen bazı Fusarium türleri de tehlikeli toksik maddeler üretirler. Claviceps purpurea fungusunun neden olduğu "çavdar mahmuzu" hastalığında ise daneler fungusun canlılığını sürdürmesini sağlayan yapılar olan sklerotlarla bulaşır ki bunlar da oldukça zehirli maddeler içerirler. Fungusların neden olduğu bitki hastalıkları her yıl ürün kaybına neden olmakta ve bu hastalıkları önlemek için kullanılan fungisitler için de milyarlarca lira harcanmaktadır. Morfolojik özellikleri Bir fungusun vücudu veya vegetatif dönemdeki yapısı "hif adı verilen (hyphae, çoğulu: hypha) dallanmış ipliksi yapılardan ibarettir. Hifler bir araya gelerek "misel" (mycelium, çoğulu: mycelia) meydana getirirler. Gelişmiş funguslarda hifler, "septum" (çoğulu: septae) denilen bölmelerle, içleri protoplazma dolu hücrelere bölünmüştür. Protoplazma yarı geçirgen stoplazmik zarla çevrili ve bir veya daha fazla çekirdek içermektedir. İlkel fungusların hifleri bölmesizdir, bunlar protoplazma içeren uzun tüpler şeklindedir ve mikroskop altında sıvı protoplazmanın hif içinde ileri geri akışı görülebilmektedir. Bir hif genellikle bir sporun çimlenmesi ile oluşur. En basit sporlar, bir çekirdek ve stoplazma içeren, mikroskobik boyutlarda tek hücreli yapılardır. İlkel fungusların sporları kamçıları ile yüzerek hareket etme kabiliyetindedir. Bir spor hücre duvarındaki ince bir yerden tüp yada iplik şeklinde bir çim borusu çıkararak çimlenir. Çim borusu gelişerek bir hife dönüşür ve hif de dallanarak miseli oluşturur. Gelişme büyük ölçüde hiflerin ucunda olur ve sıvı maddelerin doğrudan doğruya hücre duvarından emilmesi ile gerçekleşir. Miselyum genellikle fungusun geliştiği ortam içinde gizlidir. Gelişmekte olan hif uçları, en sert odun dokusu da dahil olmak üzere birçok bitki dokusunun hücre duvarından doğrudan bitki hücreleri içerisine girebilme yeteneğindedir. Bu giriş enzim" denilen ve gelişmeleri sırasında çıkardıkları organik maddeler yolu ile olur. Enzimler hücre duvarlarını ve diğer hücre kısımlarını oluşturan yapılan çözebilir veya parçalayabilirler. Fungusların konukçu dokuları içine girişi mekanik basınç yoluyla da olabilir. Bu amaçla hifler özel işleve sahip bazı yapılara dönüştürülürler. Hiflerin konukçu dokuları içine girebilmek için oluşturduğu ucu çivi şeklinde sivrilmiş yapılara "apressoryum" (appressorium, çoğulu: appressoria) denir. Appressorium konukçu epidermisi üzerine oluşturduğu basınçla epidermisi delerek doku içine girer. Fungus hiflerinin oluşturduğu özel yapılardan bir diğeri "haustoryum"dur (haustorium, çoğulu: haustoria). Tüp veya parmak şeklinde olan bu yapı, fungusun konukçu hücreleri içinden besin maddelerini alabilmesi için meydana getirilmektedir. Misel, konukçu bitkinin veya çürüyen organik maddenin üzerinde yada içinde oluşabilir ve fungusun teşhisine yarayan değişik yapı ve organları oluşturabilir. Fungus miselleri yoğun bir şekilde gelişerek fungal dokuları "plektenkima" (plectenchyma) meydana getirirler. Misellerin düzensiz ve sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara "psödoparankima" (pseudoparanchyma) denir. Bu tip dokulara örnek olarak, bazı funguslarda oluşturulan ve "sklerot" (sclerotium, çoğulu: sclerotia) adı verilen dormant yada dinlenici yapılar verilebilir. Bunların boyutları birkaç hücreden (mikrosklerotlar) binlerce hücreye kadar değişebilir. Bazıları 4 kg ağırlığa kadar ulaşabilirken çoğu küçüktür. Renk (şeffaf, açık sarı, kahverengi, siyah) ve şekil (düzensiz şekilli, küresel, uzunumsu) bakımdan da değişiktirler. Funguslar, soğuk, kurak, sıcak veya konukçu yokluğu gibi olumsuz koşullarda sklerot halinde canlılıklarını koruyabilirler. Uygun koşulların yeniden ortaya çıkmasıyla sklerot konukçuyu enfekte edecek olan hifi oluşturur, yeni bir miselyum meydana getirir, yada başka bir üretken yapıya dönüşür. Fungus misellerinin biri birine paralel olarak sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları ip veya halat şeklindeki yapılara "rizomorf" (rhizomorph) denir. Rizomorf fungusun hem uygun olmayan koşulları geçirmesini, hem de bir konukçudan diğerine ulaşmasını sağlar. Misellerin düzenli ve gevşek bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara ise "prosenkima" (prosenchyma) denir, içinde değişik çoğalma yapılarının oluştuğu "stroma" bu tip fungal dokulardandır. Fungus miselleri konukçu bitki dokuları üzerinde veya içinde gelişebilirler. Konukçu yüzeyinde gelişen funguslara "ektoparazit funguslar" denir Ektoparazit funguslar haustoryumları ile bitki hücrelerinden besinlerini alırlar. Bitki dokuları içinde gelişen funguslara ise "endoparazit funguslar" denir. Bunlarda misel gelişimi bitki hücreleri arasında (intercelluler) veya hücre içine girmek suretiyle olur (intracelluler). Üremeleri Funguslarda üreme, eşeyli ve eşeysiz olmak üzere iki tipte gerçekleşir. Eşeysiz veya aseksüel üreme, somatik yapının belirli bir dönemde kendi benzerlerini oluşturmasına denir. Eşeysiz üreme değişik fungus gruplarında dört farklı şekilde olabilmekte ve bunun sonucunda değişik tipte sporlar oluşmaktadır. Eşeysiz üreme tiplerinden biri olan "fragmentasyon"da, hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücreler hifden kopup ayrılmakta ve yeni bireyleri oluşturmaktadır. Hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücrelerin çeperleri kalınlaşıp, yuvarlaklaşarak hif den ayrılmasıyla oluşan sporlara "klamidospor" (chlamidospor) denir. Bunlar genellikle fungusların olumsuz koşulları geçirmek için oluşturdukları sporlardır. Belirli bir olgunluğa ulaşan hiçlerin uç kısımlarındaki hücrelerin tespih tanesi gibi koparak hinden ayrılmasıyla oluşan sporlara ise "arthrospor" denir. Bu iki spor tipi hif hücrelerinden yani, thallusdan oluştukları için bunlara "thallospor" da denilmektedir. Somatik yapısı tek hücreden oluşan funguslar, hücrelerinin uzayarak ortadan bölünmesiyle eşeysiz çoğalmayı gerçekleştirirler. Buna "bölünerek çoğalma" denir. Bazı funguslarda, protoplazma ve çekirdeğin hücrenin uç kısmında oluşan tomurcuk içine geçerek, tomurcuğun ana hücreden koparak ayrılmasıyla oluşan üreme şekli görülmektedir. Bu tip eşeysiz üremeye "tomurcuklanma" denir. Bazı funguslar ise doğrudan doğruya farklılaşmış miseller üzerinde yada misellerin oluşturduğu özel çoğalma yapıları üzerinde veya içinde, Spor oluşturmak suretiyle çoğalırlar. Funguslarda eşeysiz dönemde iki tip spor oluşumu görülmektedir. Dallanmış hiflerin ucunda bulunan ve içinde çok sayıda spor taşıyan kese şeklindeki çoğalma organlarına "sporangium" (çoğulu: sporangia), spor keseleri içinde oluşan sporlara ise "sporangiospor" denir. Nemli koşullarda yaşayıp gelişen funguslar bir veya birkaç kamçıya (flagellum, çoğulu: flagella) sahip hareketli sporlar üretirler, bunlara "zoospor" denir . Bununla birlikte fungusların çoğu rüzgar, yağmur sulan yada toprakla taşınan hareketsiz sporlar üretirler. Sporangium içinde oluşan hareketsiz sporlara "aplanospor" denir. Funguslarda eşeysiz dönemde oluşan ikinci tip sporlar ise "konidi"lerdir (conidium, çoğulu: conidia). Bunlar konidiofor (conidiophore) adı verilen farklılaşmış hiflerin ucunda oluşurlar, tek veya çok hücrelidirler. Konidiler bazen doğrudan doğruya hiflerin ucunda oluşur, bazen de daha kompleks yapılar içinde kitle halinde meydana gelirler. Stromatik doku içinde gömülü halde oluşan, kese şeklindeki konidi taşıyan organlara "piknit" (pycnidium , çoğulu: pycnidia) denir. Bazı fungus gruplarında konidiler "aservulus" (acervulus, çoğulu: acervuli) denilen yatak şeklindeki organlar içinde, bazılarında ise "sporodokyum" (sporodochium, çoğulu: sporodochia) adı verilen yastık şeklinde kabarık yapılar üzerinde oluşur. Bazen de konidioforlar çiçek demeti gibi yan yana gelerek uçlarında konidiler toplu halde oluşur, bu yapıya da "sinnema" (synnema) denir. Funguslarda seksüel (eşeyli) üreme üç aşamada; plasmogami, karyogami ve mayoz bölünme şeklinde gerçekleşmektedir. Plasmogami, farklı karakterde iki eşey hücresinin (gamet) veya eşey organının (gametangium, çoğulu: gametangia) plasmalarının birleşmesi olayıdır. Plasmogamide rol alan gametler birbirinin benzeri olabildiği gibi, birbirinden farklı büyüklük ve yapıda olabilirler. Karyogami ise iki gametin çekirdeklerinin birleşmesi olayıdır. Bundan sonra mayoz bölünme ile diploid çekirdek bölünerek haploid hücreler oluşturulur. Funguslar eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapı ve organlara göre sınıflandırılırlar. Bitki dokusuna girişleri ve bitkiden bitkiye taşınmaları Fungusların bitki dokularına girebilmeleri için yaralar yada doğal açıklıklar olması gerekmez. Fungus hifleri mekanik veya kimyasal yollarla sağlıklı bitki dokularına girebilme yeteneğindedirler. Fungus (liflerinin bitki dokusuna mekanik olarak girişi enfeksiyon çivisi yada apressoryum denilen sivri hif uçlarının basınçla bitki dokusunu delmesiyle gerçekleşir. Kimyasal giriş ise fungus emzimlerinin bitki hücre duvarlarını eritmesiyle olur. Bitki içine giren fungus hifleri hücreler arasında, hücreler içinde yada iletim dokularında yayılarak bitkiyi istila ederler. Fungusların bitkiden bitkiye taşınmaları aktif yada pasif taşınma şeklinde olur. Aktif taşınma, hareketli fungus sporlarının toprak suyunda yüzerek sağlıklı bitki köklerine ulaşmasıdır. Pasif taşınmada ise rüzgar, yağmur ve sulama suları, böcekler ve diğer hayvanlar, insanlar rol oynarlar. Aktif taşınma yalnızca hareketli zoosporları olan Myxomycetes, Chytridiomycetes ve Oomycetes sınırlarındaki funguslarda görülür. Bunların dışında kalan ve fungusların çoğunluğunu oluşturan gruplarda ise pasif taşınma söz konusudur. Fungusların ertesi yıla geçişleri toprakta yada bitki artıklarında kalan dayanıklı miseller, sklerotler, dinlenici sporlar veya eşeyli üreme sonucu oluşan dayanıklı yapılarla olur. Bitkilerde meydana getirdikleri belirtiler Funguslar bitkilerde çok değişik tipte belirtiler meydana getirirler. Bitki hücrelerini yada dokularını öldürerek neden oldukları nekrotik simptomlar; yaprak lekeleri, yanıklıklar, gövde veya dal kanserleri, geriye doğru ölüm, kök çürüklüğü, çökerten, gövde veya sap çürüklükleri, etli dokularda kuru veya yumuşak çürüklükler, antraknoz ve uyuz belirtileridir. Bundan başka lobut köklülük, gal veya siğil oluşumu, yaprak kıvırcıklığı gibi hiperplastik ve cücelik gibi hipoplastik belirtiler de oluştururlar. Funguslarla mücadele Mücadelede esasen kültürel tedbirler önem taşır. Sağlıklı üretim materyali kullanılması, hastalıklı bitki artıklarının imha edilmesi, ara konukçu ve vektörlerin ortadan kaldırılması, rotasyon ve dayanıklı bitki çeşitlerinin yetiştirilmesi gibi önlemler her hastalığın önlenmesinde etkili olabilecek uygulamalardır, Ama yinede bazı fungal hastalıklarla mücadelede kimyasal preparatların kullanılması gerekebilir. Toprak kökenli etmenler için toprak fümigasyonu, tohumla taşınan etmenler için sistemik fungusitlerle ilaçlaması, bitkinin toprak üstü kısımlarında zararlı etmenler için de yeşil aksam ilaçlaması önerilir. Funguslarda sınıflandırma ve bitkilerdeki önemli fungal hastalıklar Funguslar, eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapılar dikkate alınarak sınıflandırılırlar (Şekil 2.6). Mycota yani funguslar alemi iki bölüme ayrılır: Myxomycota ve Eumycota. * Bölüm 1. Myxomycota: Bunlara akışkan veya sümüksü funguslar denir. Bu grup funguslarda gerçek bir misel yapısı yoktur. Bunun yerine çıplak, amipsi, çok çekirdekli "plasmodium" denilen yapıya sahiptirler Bu bölümde bitki patojeni funguslar iki sınıfta toplanmıştır. * Sınıf 1. Myxomycetes: Miselleri yoktur. Yapılan plasmodiumdan ibarettir. Çoğalmaları hareketli zoosporlarla olur. * Takım 1. Physarales: İki kamçılı zoosporları vardır. Fuligo, Mucilago ve Physarum cinslerine bağlı funguslar otsu bitkilerde akışkan çürüklüğe neden olurlar. * Sınıf 2. Plasmodiophoromycetes * Takım 1. Plasmodiophorales: Plasmodiumlarim konukçu bitki kök ve gövde hücrelerinde oluştururlar, iki kamçılı zoosporları vardır. Plasmodiophora brassicae: Haçligillerde kök uru hastalığına neden olur. Polymyxa graminis. Hububatta kök çürüklüğü yapar. Polymyxa betae: Şeker pancarlarında kök çürüklüğüne neden olur. Spongospora subterranea: Patateslerde tozlu uyuz hastalığı etmenidir. Bölüm 2. Eumycota: Gerçek funguslar denir. Thallus, dallanmış ipliksi miselyumdan ibarettir. Beş altbölümde incelenir. Altbölüm 1. Mastigomygotina: Eşeysiz çoğalma zoosporlarla olur. Miselyum bölmesizdir. Sınıf 1. Chytridiomycetes: Zoosporlar tek kamçılıdır. Eşeyli üremede meydana gelen gametler morfolojik olarak birbirinin aynıdır. Takım 1. Chytridiales: Hücre duvarı vardır; fakat, gerçek bir miselyumu yoktur. "Rhizomycelium" denilen kök şeklinde uzantıları vardır. Olpidium brassicae : Lahanalarda kök çürüklüğü yapar. Physoderma maydis : Mısırlarda kahverengi leke hastalığı etmenidir. Synchytrium endobioticum : Patateslerde siğil hastalığına neden olur. Patates x virüsünün de vektörüdür. Urophlyctis alfalfae : Yoncalarda siğil hastalığı etmenidir. Sınıf 2. Oomycetes: Zoosporlar sporangium içinde oluşur. Zoosporlar çift kamçılıdır. Eşeyli üremeden sonra oluşan dinlenme sporları (oosporlar) morfolojik olarak birbirinden farklı gametlerin (dişi gamet: oogonium, erkek gamet: antheridium) birleşmesiyle oluşur. Takım 1. Saprolegniales : Zoosporlar uzun, silindirik sporangiumlar içinde oluşur. Aphanomyces spp. . Birçok bitkide kök çürüklüğüne neden olurlar. Takım 2. Peronosporales : Bu takımda önemli bitki patojenleri bulunmaktadır. Familya 1. Pythiaceae : Bu grupta, yaşamlarının bir kısmını toprakta geçiren fakültatif parazitler yer almaktadır. İki önemli cins vardır; bunlar Pythium ve Phytophthora cinsleridir. Pythium spp.: Bu cinse ait funguslarda zoosporlar vesicle içinde oluşur. Dünyanın her yerinde yaygın olarak bulunan bitki patojenleridir. Kültür bitkilerinde tohum, kök, gövde veya meyve çürüklüğüne neden olan 100 'den fazla türü vardır. Dünyada ve ülkemizde en yaygın türlerden biri P. ultimum 'dur. Pythium türlerinin bitkilerin fide döneminde neden oldukları tohum ve kök çürüklüğüne, çıkış öncesi veya sonrası "çökerten hastalığı" adı da verilmektedir. Sebze ve tütün fidelikleri hastalığın en çok dikkat çektiği yerlerdir. Fidelerde solgunluk ve sararma ortaya çıkar, bir süre sonra bu bitkiler kök boğazından devrilerek toprağa düşer ve ölürler. Sararmış bitkiler topraktan çekildiklerinde kolayca çıkarlar. Bunların kök boğazlarının inceldiği ve kahverengileştiği, ince köklerin tamamen tahrip olduğu görülür. Bunun sonucunda fidelikte yer yer boşluklar meydana gelir. Tohum ve fide ölümleri sonucu ekonomik kayıp ortaya çıkar. Hastalık ağır, fazla su tutan topraklarda, nemli ve serin koşullarda daha sık görülmektedir. Mücadelesi: Küçük alanlarda (fidelik ve seralarda) toprak dezenfeksiyonu önerilebilir. Ayrıca rekabetçi mikroorganizma yoğunluğunun artırılması etkili olabilir. Phytophthora türleri ise tek ve çok yıllık bitkilerde mildiyö, kök ve gövde çürüklüğü veya kök boğazı yanıklığı gibi değişik hastalıklara neden olabilirler. Çoğu obligat parazittir. Zoosporları doğrudan doğruya sporangium   Streptomyces scabies : Patates uyuzu Patateslerde yaygın bir hastalıktır. Özellikle nötr veya hafif alkali ve kumlu topraklarda görülür. Patatesten başka pancar, şekerpancarı gibi bazı bitkilerde de hastalık görülebilmektedir. Ürün miktarını ekonomik önemde azaltmamakla birlikte, kaliteyi düşürmektedir. Hastalığın en tipik belirtileri yumrular üzerinde küçük, kahverengimsi, hafif tümsek şeklinde, mantarsi lekelerdir. Bunlar zamanla genişleyip birleşerek yumru yüzeyinin büyük bir kısmını kaplayabilirler. Lekeler birkaç mm derinliğe ilerleyerek yumruyu etkiler. Etmen miselimsi iplikçikler veya sporlar halinde toprakta saprofit olarak yaşamını sürdürebilir. Vegetatif yapısı yassı dallanmış iplikçiklerden ibarettir. Sporlar ise silindirik yapıdadır ve spiral şeklinde, bölmeli bir hif üzerinde üretilirler. Sporların çimlenmesi ile vegetatif misel oluşur. Etmen toprak suyu veya bulaşık yumrularla taşınır. Doğal açıklıklardan veya yaralardan yumruyu enfekte eder, hücreler arasında veya içinde gelişir, hücrelerin ölmesiyle onlar üzerinde saprofit olarak yaşamaya devam eder. Aynı zamanda sentezlediği bazı kimyasal maddeler çevredeki hücreleri hızla bölünmeye ve birkaç kat hücreden meydana gelen bir mantar tabakası oluşturmaya teşvik eder. Mücadelesi: Sertifikalı, hastalıksız yumru kullanımı etkili bir önlem olarak tavsiye edilir. Dayanıklı çeşit yetiştirmek veya toprak pH 'sini kükürt uygulaması ile 5.3 civarında tutmak da yararlı olur. Kimyasal mücadelede PCNB ile toprak veya tohumluk ilaçlaması uygulanabilir. Kısım 5. Mollicutes : Hücre duvarı bulunmayan prokaryotlar Familya 1. Mycoplasmataceae ( Bitki patojeni MLO'lar) Asteryellovvs : yıldız çiçeklerinde sarılık hastalığı Tomato big bud : domates ve patateste iri yumru hastalığı Familya 2. Spiroplasmataceae Spiroplasma citri: Turunçgillerde palamutlaşma (Stubbom) Portakal, greyfurt gibi turunçgillerin üretimini tehdit eden bir hastalıktır. Yavaş geliştiği için başlangıçta teşhisi zordur. Hastalıklı bitkilerde verim düşer, çok küçük, pazar değeri olmayan meyveler oluşur. Ağaçların yaprak, meyve ve dallarında belirtiler ortaya çıkar. Bulaşık ağaçlarda dal ve sürgünlerin yukarı doğru gelişmesi ve boğum aralarının kısalmasıyla çalımsı bir görünüm dikkati çeker. Bazı sürgünlerde geriye doğru ölüm olur. Kabuk kalınlaşır ve bazen toplu iğne başı büyüklüğünde delikler oluşabilir. Ağaçlar cüceleşir ve tepe kısımları düzleşir. Yapraklar küçük, klorotik veya benekli ve bozuk şekilli olur. Bulaşık ağaçlar çiçek açar fakat az sayıda meyve oluşturur. Meyveler küçük ve bozuk şekillidir, meyve kabuğu, sapa bağlantı kısmından meyvelerin ortasına kadar normalden kalın, buradan meyvenin dip kısmına kadar ise incedir. Hastalıklı meyveler dökülür ve birçoğu mumyalaşır, acı veya ekşi lezzette ve kötü kokulu meyvelerdir, bozuk şekilli ve renkli, iyi gelişmemiş tohumlara sahiptirler. Etmen, hastalıklı turunçgil ağaçlarının floem kalbur borularından tespit edilmiştir. Özel seçici ortamlarda yetiştirilebilmiştir. Aşı gözü ve kalemi ile veya cüce ağustos böcekleriyle taşınır. Mücadelede indeksleme yoluyla hastalıksız aşı kalemi veya gözü kullanılması ve hastalıklı bitkilerin ortadan kaldırılması etkili olur. Genç bitkilerin kökleri tetrasiklin çözeltileriyle muamele edildiğinde bitkilerin korunduğu yada bulaşık alanlarda belirtilerin hafiflediği belirlenmiştir. Bitki patojeni viruslar Hastalık etmeni olarak virüslerin keşfi bilimsel açıdan büyük bir adımdır. Günümüzde insan, hayvan, bitki, fungus ve bakteri gibi değişik canlılarda virüslerin hastalık oluşturabildiği bilinmektedir. Sadece bitkilerde 500'den fazla virüs hastalığı saptanmıştır. Bitki virüs hastalıklarıyla ilgili ilk bulgular 1880'li yıllarda yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Araştırıcılar bazı hastalıkların; hastalıklı bir bitkiden aşı kaleminin sağlıklı bir bitkiye aşılanmasıyla veya özsuyunun sağlıklı bitki dokuları üzerine sürülmesiyle bulaşabildiğin! tespit etmişlerdir. 1890'lı yıllarda tütünlerde mozaik hastalığına bulaşıcı bir canlı sıvının neden olduğu ileri sürülmüştür. Bundan çok sonra ancak 1935'de Stanley adlı bir araştırıcı mozaik hastalığı ile bulaşık tütün bitkilerinin yapraklarından küçük, beyaz kristaller halinde etmeni izole etmiş ve saflaştırmıştır. Hastalık etmeninin çoğalabilmek için canlı hücrelere ihtiyaç duyan bir protein olduğunu ortaya atan araştırıcı, bu buluşuyla 1946 yılında kimya dalında Nobel ödülünü kazanmıştır. Daha sonra yapılan araştırmalar virüslerin gerçekte protein ve nükleik asitten oluştuğunu, enfeksiyona nükleik asitin neden olduğunu, proteinin ise sadece onu koruma işlevini yüklendiğini ortaya koymuştur. 1945'de elektron mikroskobun keşfiyle, araştırıcılar virüs partiküllerini görebilmişler ve viruslar hakkındaki bilinmeyenler yavaş yavaş aydınlanmıştır. 1971'de ise protein kılıfı olmayan, sadece nükleik asitten ibaret olan hastalık etmenleri, yani "viroidler" tanımlanmıştır. Morfolojik özellikleri Viruslar, ışık mikroskobu ile görülemeyecek kadar küçük (enleri 200 nm'den küçük, boyları ise en fazla 2000 nm) ve konukçu organizmayı daha fazla virüs sentezlemeye teşvik eden bir dizi genetik koddan ibaret, obligat parazitler olarak tanımlanmaktadırlar. Hücresel yapıları yoktur. Tek veya çift sarmal RNA veya DNA partikülleri ile bunları saran koruyucu protein kılıftan oluşmuşlardır. Virüs partiküllerinin şekilleri değişik olabilir. Uzun sert çubuklar, kısa bakteri benzeri çubuklar, bükülebilir iplikçikler şeklinde olabildikleri gibi küre veya çok yüzlü (polihedral) de olabilirler (Şekil 2.10). Protein kılıf alt ünitelerden oluşmuştur. Değişik şekillere sahip virüs partiküllerinin protein ve nükleik asit içerikleri farklıdır. Çubuk veya ipliksi virüsler genelde daha az miktarda nükleik asit ve daha fazla miktarda protein içerirler. Küresel virüslerde ise aksine nükleik asit oranı daha yüksektir. Genel olarak bir virüs partikülünün % 5-40 kadarını nükleik asit, % 60-95'ini ise protein oluşturmaktadır. Bitki patojeni virüslerin büyük bir çoğunluğunda nükleik asit RNA'dir. Nükleik asiti DNA olan 25 kadar fitopatojen virüs saptanmıştır. Üremeleri (Replikasyonları) Virüslerde üreme, virüslerin konukçu hücrelerini kendi çoğalmaları için kullandıkları biyokimyasal bir olaydır. Bir virüs partikülü konukçu hücreye girdikten sonra önce nükleik asit protein kılıftan ayrılır. Konukçu hücresinde virüsün teşvikiyle RNA polimeraz ve RNA replikaz enzimleri salgılanır. Bu enzimler virüs RNA'sının benzerinin sentezlenmesini sağlarlar. Yeni oluşan virüs nükleik asitleri, üzerlerinde taşıdıkları genetik şifre yardımıyla, konukçu için gerekli proteinlerin sentezlenmesinde kullanılan bilgileri taşıyan ribozomları, virüs proteinlerini sentezlemeye teşvik ederler. Virüslerin konukçu metabolizmasındaki bu temel işleve karışmaları sonucu bitkilerde çeşitli hastalık belirtileri ortaya çıkmaktadır. Bitki dokusuna girişleri ve bitkiden bitkiye taşınmaları Virüsler konukçu bitki dokularına sadece yaralardan girebilirler. Söz konusu yaralar böcek emgileri yada dolu veya çeşitli tarım aletleri tarafından açılmış yaralar olabilir. Virüs bitki içine girdikten sonra hücreden hücreye geçerek hızlı bir şekilde çoğalır. Bazı virüsler ise doğrudan iletim demetlerine geçerek buradan bitkinin büyüme noktalarına (uç meristem) veya yumru, rizom gibi diğer kısımlarına ulaşırlar ve böylece sistemik enfeksiyonu gerçekleştirirler. Virüslerin bitki içindeki hareketleri virüse ve konukçuya bağlı olarak değişebilmektedir. Bazı sistemik enfeksiyonlarda virüsler bitkilerin bütün canlı hücrelerine yayılabilirler. Bazen de virüs bitki içinde virüssüz alanlar bırakarak ilerler. Bazı virüsler ise bitkinin bazı hücrelerini etkiler ve bu kısımda lokal olarak kalırlar. Virüsler hastalık oluşturdukları bitki dokularından dışarı çıkmazlar. Bu nedenle de bitkiden bitkiye taşınmalarında rüzgar veya su rol oynamaz. Virüs taşınmasında böcekler, akarlar, nematodlar, funguslar gibi bitki zararlıları etkili olmaktadır. Virüsleri konukçudan konukçuya taşıyan bu canlılara "vektör" denir. Böceklerden özellikle Homoptera takımının Aphididae, Cicadellidae ve Aleyrodidae familyalarına bağlı türler önemlidir. Akarlardan Tetranychidae ve Eriophyiidae familyalarına bağlı türler virüs taşınmasında rol oynamaktadırlar. Nematodlardan ise çoğu toprak kökenli Longidorus, Trichodorus, Paratrichodorus ve Xiphinema türleri önemli virüs vektörleridir. Funguslardan da yine toprak kökenli ve toprak suyunda yüzerek hareket eden zoosporlara sahip olan Olpidium, Spongospora, Polymyxa ve Pythium cinslerine bağlı türler virüsleri taşırlar. Bunlardan başka, parazit bir bitki olan küsküt de virüsleri bitkiden bitkiye bulaştırabilmektedir. Hastalıklı bitkilerden elde edilen tohum, yumru, rizom, soğan, aşı kalemi, aşı gözü gibi üretim materyalleri virüs taşınmasında önemli rol oynamaktadır.özellikle meyve ağaçları ve süs bitkilerinde bu şekilde taşınma önemlidir. Ayrıca bazı virüsler bulaşık bitki özsuyu ile mekanik olarak, yani hastalıklı bitki dokularının sağlıklı bitkiye teması ile de taşınabilmektedir. Bu taşınma şekli doğada çok yaygın olmamakla birlikte önemli bir bitki patojeni olan Tütün Mozaik Virüsü (TMV) bu şekilde taşınmaktadır. Mekanik taşınma virüslerin teşhisinde kullanılan indikatör bitkilere virüslerin bulaştırılmasında da önem taşımaktadır. Bitkilerde meydana getirdikleri belirtiler Virüslerin konukçularında meydana getirdiği en yaygın ve bazen de tek belirti bitki gelişimindeki azalma ve buna bağlı olarak bazı bitki organlarında yada bitkinin tümünde görülen cüceleşmedir. Virüsle bulaşık bitkilerde ortaya çıkan en belirgin simptomlar genelde bitkilerin yapraklarında görülmektedir. Bununla birlikte, bazı virüsler bitkilerin gövde.kök veya meyvelerinde tipik belirtiler oluşturabilirler. Virüslerin bitki içindeki yayılışlarına bağlı olarak lokal ve sistemik olmak üzere genel anlamda iki tip belirti görülmektedir. Lokal enfeksiyonlarda virüs sadece bitki dokusuna girdiği noktada küçük nekrotik lekeler oluşturur. Viral enfeksiyonların çoğunluğunu oluşturan sistemik enfeksiyonlarda ise virüs bitkinin tamamında etkili olarak sistemik belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Sistemik belirtilerden en yaygın olanlar; mozaik ve halkalı lekelerdir. Yaprak, çiçek veya meyvelerde sağlıklı doku rengi yanında açık yeşil, san ve beyazın değişik tonlarında alacalı bir görünümün ortaya çıkması "mozaik" belirtisi olarak anılır. Beneklenme, çizgi ve damarlarda renk açılması gibi belirtiler, mozaik simptomunun hastalığın şiddetine ve yayılma şekline bağlı olarak ortaya çıkan değişik tipleridir. "Halkalı leke" ise bitki dokularında virüs enfeksiyonu sonucu oluşan halka şeklinde klorotik veya nekrotik alanlara denir. Bunlardan başka; yaprak damarlarında çekilme, yapraklarda şekil bozukluğu, çalılaşma, gövde nekrozu, gal oluşumu, odun dokusunda diken benzeri çıkıntılar, meyvelerde çatlama, sertleşme, tohum oluşmaması gibi belirtiler de virüs simptomlan arasındadır. Virüs belirtileri virüs hastalıklarının teşhisinde yardımcı olan kriterlerdendir. Ancak belirtiler, virüsün tipine, konukçunun hassasiyetine, yaşına ve çevre koşullarına bağlı olarak değişebilmektedir. Bazen bir bitkide virüs enfeksiyonu olduğu halde belirtiler ortaya çıkmayabilmektedir. Bu şekilde konukçusunda enfeksiyon yaptığı halde belirti oluşturmayan virüslere "latent virüsler" denir. Bazen de virüs latent olmadığı halde çevre koşulları uygun olmadığından simptomlar maskelenebilmektedir. Virüslerle mücadele Virüs hastalıklarının mücadelesi zordur. Herhangi bir bitki virüsle bulaştıktan sonra virüsün bitki dokularından arındırılması mümkün olmadığı ve bu bitki çevredeki sağlıklı bitkilere virüsün yayılmasında rol oynayacağı için mücadelede amaç virüsün bulaşmasını ve yayılmasını önlemektir. Bu bakımdan kültürel önlemler viruslarla mücadelede en çok başvurulan yöntemlerdir. En başta virusla bulaşık olmayan üretim materyalinin kullanılması gerekir. Bu amaçla son yıllarda özellikle turunçgil ve süs bitkileri yetiştiriciliğinde meristem doku kültürü tekniği yaygın olarak kullanılmaktadır. Fidelik, sera gibi küçük alanlarda toprak dezenfeksiyonu, çevrede bulunan ve virusa konukçuluk yapabilecek olan yabancı otların ortadan kaldırılmasını sağlaması bakımından yararlı olur.Aynca vektörlerle taşınan viruslarm yayılmasını önlemek için vektörler de ortadan kaldırılmalı, bunlara karşı etkin bir mücadele yapılmalıdır. Bazı bitkiler virüs enfeksiyonlarına karşı genetik olarak dayanıklıdırlar. Bazı bitkilerde ise viruslarm hafif enfeksiyon oluşturan ırkları aşılanmak suretiyle şiddetli enfeksiyona neden olan ırklara karşı bağışıklık oluşabilmektedir.Sonradan kazanılmış bağışıklık, biyolojik mücadele içinde ele alınmaktadır. Viruslara karşı fiziksel mücadele yöntemi olarak sıcaklık uygulaması iyi sonuç verebilmektedir. Bu amaçla, virusla bulaşık üretim materyali 35-54° C'de, virusa ve bitkinin türüne bağlı olarak, birkaç dakikadan birkaç saate kadar değişen sürelerde tutulabilir. Aynı şekilde, gelişmekte olan bitkiler de sera koşullarında yüksek sıcaklığa maruz bırakılarak bitki bünyesinde bulunan virüs partiküllerinin inaktive olması sağlanır. Virüs belirtilerinin şiddetini azaltan veya viruslan ortadan kaldirabilen bazı kimyasal maddeler bulunmasına karşılık, pratikte kimyasal mücadelede kullanılabilecek etkili bir preparat yoktur. Süt bazı viruslan, örneğin TMV'nu, inaktive ettiği için bazı bitkilere sulandırılmış süt püskürtülerek enfeksiyonlar azaltabilmektedir. Viruslarda sınıflandırma ve önemli viral bitki hastalıkları Viruslar Protista üstalemi içinde Vira (Viruslar) aleminde yer almaktadırlar. Fakat viruslarm sınıflandırma ve isimlendirilmeleriyle ilgili olarak tam olarak yerleşmiş bir sistem yoktur. Bu nedenle hala konukçulan ve bunlar üzerinde meydana getirdikleri belirtiler dikkate alınarak isimlendirilmektedirler. Örneğin; tütün bitkilerinde mozaik hastalığına neden olan virüs "tütün mozaik virüsü" olarak adlandırılmıştır. Bu şekilde verilen isimler genelde birkaç kelimeden oluştuğu için, kolaylık sağlaması amacıyla, virüslerin İngilizce isimlerindeki kelimelerin ilk harfleri alınarak ortaya çıkarılan kısaltma yaygın olarak kullanılmaktadır. Buna göre; tütün mozaik virüsü TMV, patates Y virüsü PVY, tütün nekroz virüsü TNV olarak isimlendirilmektedir. Bu kısaltmalara "akronim" (acronym) adı verilir. Viruslar değişik özellikleri dikkate alınarak gruplara ayrılmıştır. Sınıflandırmada kullanılan özellikler arasında; nükleik asit tipi, protein özellikleri, virüs partikülünün yapısı, fiziksel ve kimyasal özellikleri, bitkiden bitkiye taşınmalar! sayılabilir. Uluslararası komite tarafından bitki patojeni viruslar 27 grupta toplanmışlardır: 1. Luteovirus : Arpa sarı cücelik virüsü (BYDV), 2. Mısır klorotik cücelik virüsü : (MCDV), 3. Sobemovirus : Fasulye güney mozaik virüsü (SBMV), 4. Tütün nekroz virüsü : (TNV), 5. Tombusvirus : Domates cüce çalılık virüsü (TBSV), 6. Tymovirus : Lale sarı mozaik virüsü (TYMV), 7. Comovirus : Yem bezelyesi mozaik virüsü (CpMV), 8. Dianthovirus : Karanfil halkalı leke virüsü (CRSV), 9. Nepovirus : Tütün halkalı leke virüsü (TobRV), 10. Bezelye enasyon mozaik virüsü : (PEMV), 11. Yonca mozaik virüsü : (AMV), 12. Bromovirus : Brom mozaik virüsü (BMV), 13. Cucumovirus : Hıyar mozaik virüsü (CMV), 14. Ilarvirus : Tütün çizgi virüsü (TSV), 15. Kadife tütün benek virüsü : (VTMV), 16. Tobravirus : Tütün ratil virüsü (TRV), 17. Tobamovirus : Tütün mozaik virüsü (TMV), 18. Hordeivirus : Arpa bant mozaik virüsü (BSMV), 19. Potexvirus : Patates X virüsü (PVX), 20. Carlavirus : Karanfil latent virüsü (CLV), 21. Potyvirus : Patates Y virüsü (PVY), 22. Closterovirus : Turunçgil tristeza virüsü (CTV), 23. Rhabdovirus : Şekerpancarı yaprak kivircikliği virüsü (BLCV), 24. Domates lekeli solgunluk virüsü (TSWV), 25. Reovirus : Çeltik cücelik virüsü (RDV), 26. Geminivirus : Şekerpancarı tepe kivircikliği virüsü (CTV) : Şekerpancarında ekonomik önemde zarara neden olan bir virüstür. Fasulye, domates, ıspanak , kavun gibi bitkiler de konukçulan arasındadır. Domateslerde sarılık hastalığına neden olmaktadır. Etmenin oluşturduğu ilk belirtiler genç yaprakların damarlarında renk açılması ve şişmedir. Daha sonra yapraklar içe doğru kıvrılır. Genç bitkiler enfekte olursa gelişemez, bir süre kivirciklaşmiş cüce bir bitki olarak yaşar ve sonunda ölür. Gelişmiş bitkilerde de cüceleşme belirgindir ve çok miktarda küçük yaprak oluştururlar. Yapraklar kıvrılır ve damarları şişer. Yaprakların alt yüzünde meme gibi çıkıntılar oluşur. Bazen damarlardan yapışkan kahverengimsi bir akıntı çıkabilir. Hasta yapraklar önce koyu yeşil renktedir, sonra sarıya ve kahverengiye dönerler. Gelişmiş yapraklar enfekte olursa bunlarda kıvırcıklaşma olmaz, fakat sarararak ölürler. Hastalıklı bitkilerde sağlıklı bir kök gelişimi olmaz. Kesit alındığında iletim demetlerinin kahverengileştiği görülür. Etmen cüce ağustos böcekleriyle taşınmaktadır. Kuru yapraklarda 4 ay, kurutulmuş böcek vektörün vücudunda ise 6 ay enfeksiyon yeteneğini kaybetmeden kalabilmektedir. Bitkilerde floemde ve buna komşu parankima hücrelerinde çoğalmaktadır. Bulaşık bitki artıkları ve yabanciotlar üzerinde kışı geçirir. Mücadelesi: Dayanıklı çeşit yetiştirmek, yabanciot ve böcek vektörle etkin bir mücadele yapmak, başvurulan yöntemlerdir. 27. Caulimovirus : Karnabahar mozaik virüsü (CaMV) Günümüze kadar bitkilerde hastalık meydana getiren 10 kadar da viroid tesbit edilmiştir. Küre şeklinde tek sarmal RNA molekülleridir.Bunlarm konukçularmda nasıl hastalık oluşturduğu ve nasıl çoğaldıkları hala tam olarak anlaşılamamıştır. Bulaşık üretim materyaliyle veya mekanik olarak taşınmaktadırlar. Yüksek sıcaklığa viruslardan daha dayanıklıdırlar. Viroidlerin neden olduğu önemli bitki hastalıkları arasında; patates iğ yumru, turunçgil cücelik ve krizantem cücelik hastalıkları sayılabilir. Turunçgil Cücelik (Exocortis) Viroidi (CEV)Akdeniz, Ege ve Karadeniz Bölgesindeki turunçgil alanlarında değişik oranlarda bulunan ve portakal, limon ve Rize mandarinlerinde zarara neden olan bir hastalıktır. Etkilenen ağaçlarda ölüm nadiren görülür, meyve kalitesi de etkilenmez, fakat bulaşık kalemler hassas anaç üzerine aşılandığında verim önemli oranda azalır. Hastalıkla bulaşık ağaçların değişik seviyelerde cüceleştiği görülür. Bazı bitkilerde yaprak deformasyonu ve damar nekrozları oluşabilir. Belirti göstermeyen bulaşık ağaçlardan alınan kalemler hassas anaçlar üzerine aşılanırsa, anaçta kabuk çatlaması ve soyulmalar ortaya çıkar. Bazen bu durum toprak altındaki köklere kadar ulaşabilir ve büyük kökler ölebilir. Soyulan kabuk tabakasının altında zamklanma da olabilir.Etmen tek sarmal bir RNA molekülünden oluşan bir viroiddir. Işığa ve kimyasallara oldukça dayanıklıdır. Uzun süre kuru dokuda canlılığını koruyabilir. Taşınması çoğunlukla aşı yoluyla olur. Ayrıca aşılamada ve budamada kullanılan bıçak ve makaslarla mekanik olarak da taşmabilmektedir. Mücadele açısından bu malzemenin, sodyum hipoklorit gibi bir dezenfektanla temizlenmesi önemlidir. Ayrıca sürgün ucu aşılama tekniği ile hastaliksiz bitki elde edilebilir. Yabanciotlar ve Çiçekli Parazit Bitkiler Kültür bitkilerinde zarara neden olan canlı etmenler arasında yabanciotlar ve parazit bitkiler de bulunmaktadır. Bunlar hem kültür bitkilerinin besinine ortak olarak doğrudan zarar oluşturur, hem de hastalık etmenlerine konukçuluk ederek veya onları sağlıklı bitkilere taşıyarak dolaylı olarak da bitkisel verimin azalmasına neden olurlar. Kültür bitkilerinin yetiştirildiği alanlarda veya su kanalları, havaalanları, demiryolları gibi yerlerde bulunması istenilmeyen bitkilere yabanciot denilmektedir. Yabanciotlar yaşam süreleri bakımından; tek yıllıklar, iki yıllıklar ve çok yıllıklar olmak üzere 3 grupta ele alınmaktadır. Tek yıllık yabanciotlar yazlık tek yıllıklar ve kışlık tek yıllıklar olarak iki gruba ayrılmışlardır. Yazlık tek yıllık yabanciotlarm tohumlan ilkbaharda çimlenir. Bunlar gelişmelerini sonbaharda tamamlarlar ve tohumlarını oluşturarak kışı bu şekilde geçirirler. Kışlık tek yıllıkların ise tohumları sonbaharda çimlenir, gelişmeleri kış boyunca sürer, ilkbaharda hızlanır ve sonbaharda tohum vererek ölürler. Tek yıllık yabanciotlara örnek olarak, yabani hardal (Sinapis arvensis) ve tilki kuyruğu (Alepecurus myosuroides) verilebilir. İki yıllık yabanciotlar gelişmelerini iki yıl içinde tamamlar, ikinci yıl tohum vererek ölürler. Yabani havuç (Daucus carota) iki yıllık bir yabanciottur. Çok yıllık yabanciotlar ise 1-2 yıl içinde ölmez, stolon, rizom gibi yapıları ile yaşamlarını sürdürür, ayrıca tohum oluşturarak da yoğunluklarını artırırlar. Tarla sarmaşığı (Convolvulus arvensis), ayrık (Agropyron repens) ve köy göçüren (Circium arvense) çok yıllık yabanciotlardan bazılarıdır. Yabanciotlar morfolojik yapıları bakımından pratikte geniş yapraklılar ve dar yapraklılar olmak üzere 2 grupta ele alınırlar. Geniş yapraklı yabanciotlar botanikte çift çenekliler olarak isimlendirilmekte ve Dicotyledoneae sınıfında yer almaktadırlar. Dar yapraklılar ise tek çenekliler olup Monocotyledoneae sınıfında ele alınırlar. Yabanciotlarm yaşam süreleri, biyolojileri, tohum, stolon ya da rizomlan ile çoğalıp çoğalmamaları ve morfolojik özellikleri, yani dar veya geniş yapraklı olmaları oniarla mücadele açısından önem taşımaktadır. Yabancıotlar gelişimleri sırasında kültür bitkilerine, hasattan sonra da onları tüketen canlılara çeşitli şekillerde zarar vermektedirler. Bu zararlar şu şekilde sıralanabilir: 1. Yabanciotlar kültür bitkilerinin suyuna ortak olurlar. Kültür bitkilerine oranla çok daha fazla su tüketen yabanciotlar, özellikle yeterli miktarda su içermeyen topraklarda kültür bitkilerinin su alımını büyük oranda azaltırlar. 2. Kültür bitkilerinden daha kuvvetli kök sistemine sahip olduklarından topraktan daha fazla miktarda bitki besin elementi alırlar. Bu şekilde kültür bitkilerinin zayıf gelişmesine neden olarak verimi azaltırlar. 3. Yoğun olarak geliştikleri alanlarda yabanciotlar toprak sıcaklığını birkaç derece düşmesine neden olarak kültür bitkilerinin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilirler. Kültür bitkilerinin gelişme ve olgunlaşma süreleri düşük toprak sıcaklığında daha uzun sürede olacağından, bitkiler olumsuz koşullardan, hastalık ve zararlılardan daha uzun süre etkilenirler ve verimleri azalır. 4. Yabanciotlar kültür bitkilerinden çok daha hızlı geliştikleri için kültür bitkilerinin yeterli ışık almasına da engel olurlar. Bunun sonucunda aynı tarlada gelişen kültür bitkilerinden bazıları daha az ışık alarak gelişmesi geri kaldığından, kültür bitkileri arasında heterojen bir gelişme söz konusu olmaktadır. 5. Bazı yabanciotlar salgıladıkları maddelerle çevrelerinde bulunan kültür bitkilerine olumsuz etkide bulunabilirler. Örneğin ayrık isimli yabanciot köklerinden salgıladığı maddelerle bazı kültür bitkilerinin çimlenme ve gelişmesini engellemektedir. 6. Yabanciotlar, ilaçlama, hasat gibi tarımsal uygulamaları da büyük ölçüde zorlaştırmakta, özellikle hasat sırasında kalite ve kantite bakımından kayıplara neden olmaktadır. 7. Kültür bitkilerine zarar veren hastalık ve zararlılara konukçuluk ederek onların yoğunluklarının artmasına ve böylece bitkilerde daha fazla zararlı olmalarına neden olurlar. 8. Sözü edilen tüm bu zararlılar nedeniyle mücadeleyi gerektirdiklerinden tarımda ilave yatırım ve işgücü ihtiyacı ortaya çıkarmak suretiyle ekonomik kayba neden olurlar. 9. Mücadele yapılmadığı takdirde hasat sırasında yabanciotlann ürüne karışmaları sonucu toksik maddeler içeren bazı yabanciotlar onları tüketen kişilerde zehirlenmeye neden olabilirler. Ayrıca otlaklarda bulunan bu zehirli bitkiler hayvanlarda da öldürücü etki yaparlar. 10. Tarım alanlarında sözü edilen bu zararları dışında, yabanciotlar havalanlan, karayolları, demiryolları, su kanalları ve binaların dış yüzeylerindeki çatlaklarda çimlenip gelişerek bunların çatlayıp bozulmasına neden olabilirler. Bu nedenle zaman zaman yol ve kanallarda bulunan yabanciotlarla da mücadele edilmesi gerekmektedir. Herhangi bir yerdeki yabanciot tür sayısı ve yoğunluğu, o bölgede hakim olan iklim faktörlerine, toprak özelliklerine ve orada yetiştirilmekte olan kültür bitkisi türüne bağlı olarak değişmektedir, iklim ve toprak istekleri bölgeye uyum sağlayan ve kültür bitkisi ile rekabet edebilecek türlerin yoğunluğu artacak, diğer türler ise zamanla azalacaktır. Kültür bitkisi değiştiğinde buna bağlı olarak yoğunluğu azalmış olan türlerden bazıları yeniden artış gösterebilir. Azalan türler tamamen ortadan kalkmazlar, tohumları toprakta çimlenmeden bir süre canlılığını koruyabilir. Yabanciot türüne göre değişen ve tohumların çimlenmeden toprakta bekledikleri bu süreye "dormansi" denir. Dormansi dönemi, tohumların olgunlaşmak için beklediği primer dormansi ile, çimlenmek için uygun koşulları beklediği sekonder dormansi olmak üzere 2 bölümde ele alınmaktadır. Tohumun çimlenmesinden sonra vegetatif ve generatif gelişme dönemleri gelir ve gelişimini tamamlayan yabanciot yeniden tohum oluşturarak dormansiye girer. Ülkemizde yetiştirilmekte olan çeşitli tarımsal ürünlerde verimi azaltan önemli yabanciot türleri şunlardır: * Sinapis arvensis: Yabani hardal, * Cirsium arvense: Köygöçüren, * Convolvulus arvensis: Tarla sarmaşığı, * Chenopodium albüm: Kazayağı (Sirken), * Papa ver rhoeas: Gelincik, * Galium aparine: Yapişkanotu, * Boreova orientalis: Sariot, * Bifora radians: Kokarot, * Avena spp.: Yabani yulaf, * Cynodon dactylon: Ayrık, * Echinocloa crus-galli: Dancan, * Sorghum halepense: Kanyaş (Geliç), * Yaşaması için gerekli besin maddelerini kendisi sentezleyen veya mineralleri topraktan alamayan, beslenip gelişebilmek için konukçu bitkilere gerek duyan ve bu bitkiler üzerinde parazit olarak yaşayan bitkilere "parazit çiçekli bitkiler" denir. Bunlardan bazılarının kök sistemleri gelişmiştir ve klorofil sentezi de yapabilirler, fakat su ve mineral maddeler bakımından konukçuya bağımlıdırlar. Bunlara "yarı parazitler" denir. Bazılarının ne kök sistemleri ne de klorofilleri vardır. Tamamen konukçuya bağımlı olan bu bitkilere ise "tam parazitler" denir. Ülkemizde 3 farklı familyadan 3 parazit bitki, kültür bitkilerinde zararlı olmaktadır. * Familya 1. Cuscutaceae * Cuscuta spp.: Küsküt * Küsküt tam parazit bir bitkidir. Yaprak ve kök gibi organlara sahip değildir. Bu nedenle besinini emeçleriyle konukçu bitkiden temin ederek yaşamını sürdürür. Tropik ve subtropik bölgelerde gelişebilen 100 'den fazla türü vardır. Gri veya kırmızı kahverengi tohumlar vardır. Tohumları toprakta 5 yıl kadar canlı kalabilir. Tohum çimlenince spiral şeklinde gelişen sarı renkli bir sürgün oluşturur. Sürgünün ucu konukçu bitkinin gövdesine temas edince, gövdenin etrafına sarılarak gelişir ve oluşturduğu "haustoryum" (haustorium) denilen emeçleriyle bitki özsuyunu emerek beslenir. Hızlı bir şekilde gelişerek çeverdeki bitkinin üzerini sarı veya turuncu, iplik benzeri gövdesiyle sararak ağ şeklinde örter. Sürgünleri konukçu bulamazsa birkaç hafta canlılığını sürdürebilir, beslenemediği için daha sonra ölür. Konukçulan arasında yonca, soğan, şekerpancarı, patates, tütün ve süs bitkileri sayılabilir. Bulaşık bitkiler iyi bir gelişme göstermez, verimleri düşer. Parazit yoğun olursa bitkiler ölebilir, ilkbahar sonu veya yaz başlarında parazit, kitle halinde beyaz, pembe veya sarımsı renkte çiçeklerini oluşturur. Birkaç hafta sonra oluşan tohumları toprağa düşerek burada hemen çimlenir ya da ertesi yıla kadar dormanside kalırlar. Küsküt tohumları suyla, tarım aletleriyle, hayvanlarla veya bulaşık tohumla uzak mesafelere taşınabilir. Bu parazit doğrudan zararı yanında bazı virüs hastalıklarını taşımak suretiyle de kültür bitkilerine zarar vermektedir. * Mücadelesi: Temiz tohum kullanımı, evcil hayvanların bulaşık alanlardan temiz alanlara hareketini önlemek, tarım aletlerinin bulaşık olmamasına dikkat etmek gibi kültürel önlemler başta gelmektedir. Bulaşık alanlarda küsküt tohum oluşturmadan önce kimyasal veya mekanik mücadele yapılması gerekir. Toprak ilaçlaması da tohumun çimlenmesinden hemen sonra paraziti öldürerek konukçuya ulaşmasını engeller. * Familya: Orobanchaceae * Orobanche spp.: Canavar Otu * Canavar otu, tek yıllık tam parazit bir bitkidir. Etli bir gövdesi, pul benzeri yaprakları ve çok sayıda, sarımsı beyaz veya leylak rengi güzel çiçekleri vardır. Birkaç milimetre uzunlukta oval tohum kapsülleri içinde yüzlerce küçük tohum oluşturur. Parazit bitki kışı tohum halinde geçirir. Tohumları olumsuz koşullarda toprakta 10 yıldan daha uzun süre canlı kalabilmektedir. Tohumların yakınında uygun bir konukçu bitki geliştiğinde tohum çimlenir ve konukçu bitkinin köküne doğru gelişir ve oraya tutunarak disk şeklinde "apressoryum" (appressorium) adı verilen bir kökçük oluşturur. Apressoryum kökü sararak penetrasyonu gerçekleştirir, ksileme ulaşarak su ve besin maddelerini buradan temin eder. Daha sonra toprak üzerinde parazitin gövdesi gelişir. Toprak altında ise sekonder kökler oluşarak çevredeki konukçulann köklerini enfekte eder ve yeni yeni gövdeler toprak üzerinde oluşmaya başlar. Aynı konukçu kökünde birkaç canavar otu aynı anda bulunabilir, iki aydan daha kısa bir süre içinde çiçek ve tohumları oluşarak tohumlar yeniden toprağa karışır. Konukçulan arasında tütün, domates, patates, yonca gibi bitkiler bulunmaktadır. Bitkiler sağlıklı gelişemez, cücelik görülür, verim azalır. Bazen üründe % 10-70 arasında değişen kayıplara neden olabilmektedir. * Mücadelesi: Tohumun bulaşması önlenmeli, konukçusu olmayan bitkiler yetiştirilmeli ve görülen parazit bitkiler tohum oluşturmadan imha edilmelidir. Küçük alanlarda metil bromitle toprak dezenfeksiyonu yapılabilir. Ayrıca glyphosate etkili maddeye sahip herbisitler de kullanılabilir. * Familya: Viscaceae * Viscum albüm: Ökse Otu Ökse otu klorofil sentezi yapabilen, yan-parazit bir bitkidir. Küçük yeşil yaprakları ve 1-2 cm çapında gövdesi, küçük çiçekleri ve içinde tek tohum taşıyan küçük meyveleri vardır. Yaprakları fotosentez yapabilir. Fakat su ve mineral maddeleri, kökleri olmadığı için haustoryum benzeri emeçleriyle, konukçu bitkinin dallarından temin eder. Kuşlar tohumlarını severek yedikleri için yapışkan tohumlarını ağaçların tepe kısımlarına dışkılarıyla bulaştırırlar. Tohum çimlenerek konukçu bitkinin gövdesini enfekte eder. Haustoryumlan ile beslenerek gelişir. Ağaçların gövdesinde enfekte olmuş kısımlarda şişkinlikler meydana gelir. Daha sonra bu kısımlarda ökse otu bitkileri gelişir. Bazen ağaçların değişik kısımlarında enfeksiyon sonucu ağaç üzerinde büyük kitleler halinde yeşillikler dikkati çeker. Özellikle kış aylarında ağaç sanki yaprak dökmemiş gibi görünebilir; fakat gelişmeleri geriler, enfekte olmuş kısımlarda gelişme bozukluğu ve ölüm görülebilir. Konukçulan arasında elma, kiraz, turunçgiller, ardıç gibi çok yıllık meyve ve süs ağaçlan bulunmaktadır. Mücadelesi. Bulaşık kısımlar budanarak imha edilmelidir. Yabancı otlarla Mücadele Yabancı otlarla mücadelede çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bazen birden fazla yöntemin bir arada kullanılması daha iyi sonuç vermektedir. Öncelikle yabancı otların bulunmadığı alanlara taşınmalarını, bulundukları yerlerde de yoğunluklarını artırmalarını önlemek için dikkat edilmesi gerekli hususlar kültürel mücadele içinde ele alınır. Yabancı ot tohumlarının kültür bitkisi tohumuna karışmaları önlenmeli, temiz tohumluk kullanılmalıdır. Hasat artıkları da bol miktarda yabancı ot tohumu içerdiğinden, bunların tarlada bırakılmaması gerekir. Yabancı ot tohumları hayvan yemi olarak kullanılan kültür bitkisi tohumlarına karışabilir. Bunlardan bir kısmı sindirim sırasında canlılığını kaybeder; fakat, büyük bir kısmı gübre ile birlikte yeniden tarım alanlarına bulaşabilir. Bu nedenle hayvan gübresi iyice fermente olduktan sonra kullanılmalıdır. Ayrıca bulaşmada rol oynayabilecek tarım aletlerinin temizliğine de dikkat edilmelidir. Kültür bitkilerinin yabancı otlarla rekabette üstün olmaları için bazı kültürel uygulamalar etkili olabilmektedir. Örneğin kültür bitkilerini ekerken normalden biraz fazla tohum kullanmak, ekim tarihini öne alarak yada geciktirerek kültür bitkilerinin yabancı otlardan mümkün olduğunca az etkilenmelerini sağlamak, bu uygulamalar arasında sayılabilir. Rotasyonda rekabet gücü yüksek bitkileri kullanmak da oldukça etkili bir kültürel uygulamadır. Yabancı ot mücadelesinde, özellikle de kültür bitkilerinin bulunmadığı alanlarda, yabancı otları yakmak, su altında bırakmak, biçmek gibi mekanik uygulamalar tercih edilebilir. Fidelik, sera gibi küçük alanlarda az miktarda yabancı ot varsa bunlar elle yolunarak temizlenebilir. Sıraya ekilerek yetiştirilen kültür bitkilerinde ise yabancı ot temizliğinde çapalama oldukça etkili bir yöntemdir. Ancak iş gücünün pahalı olduğu yerlerde ve çok geniş alanlarda uygulanması zordur. Yabancı otların ortadan kaldırılmasında sıcaklık veya değişik dalga boyundaki ışığın yada elektromanyetik dalgaların kullanılması fiziksel mücadele içinde ele alınır. Bugün içinde pratikte uygulanan tek fiziksel mücadele yöntemi sıcaklık uygulamasıdır. Bu da, toprak üzerinin özellikle sıcak yaz aylarında koyu renk plastik örtülerle kapatılarak, örtü altında toprak sıcaklığının yükselmesini sağlamak suretiyle yapılmaktadır. Bu şekilde yabancı otlar ışık alamayacakları için de zarar görürler. Yabancı ot yoğunluğunun ekonomik zarar seviyesinin altında tutulması amacıyla, yabancı otlar üzerinde beslenen böcek veya patojenlerin kullanılması, biyolojik mücadele uygulamalarıdır. Bugüne kadar pratikte uygulanan çok az sayıda örnek olmasına rağmen, bu yöntemle ilgili olarak hala çok sayıda araştırma yapılmaktadır. Biyolojik mücadelede başarıya ulaşmış yabancı otlardan bazıları Frenk inciri (Opuntia sp.) ve Koyun kıran (Hypericum perforatum) 'dır. Frenk inciri ile savaşta bir kelebek (Cactoblastis cactorum), koyun kıran bitkisiyle savaşta ise iki kın kanatlı böcek (Chrysolina hypericive C. quadrigemina) kullanılmıştır. Patojenlerle ilgili olarak da başarılı örnekler vardır. Cyperus esculentus'a karşı Puccinia canaliculata, Malva pusilla'ya karşı ise Colletotrichum gloeosporioides fungusları biyolojik mücadelede kullanılmaktadır. Biyolojik mücadelede başarılı olabilmek için uygulanan zararlı veya patojenin yabancı otlara özelleşmiş olması gerekir. Ayrıca yabancı otun bulunduğu alana adapte olabilmelidir. Böyle bir adaptasyon söz konusu olursa biyolojik mücadelede kullanılacak etmenin bir kez bulaştırılması yeterli olacaktır. Aksi halde mücadele gerektiğinde kimyasallarda olduğu gibi tekrar tekrar uygulama yapma durumu ortaya çıkar. Şimdiye kadar genelde fungal patojenler bu şekilde uygulanmışlar ve "miko herbisit" olarak isimlendirilmişlerdir. Bir patojenin miko herbisit olarak kullanılabilmesi için laboratuvar koşullarında kolay ve ucuz bir şekilde üretilebilmesi ve preparat haline getirilebilmesi gerekir. Kimyasal preparatlarin çevre üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle biyolojik mücadele ve miko herbisit kullanımı önemini korumakta ve bu konuda çalışmalar sürdürülmektedir. Herbisit kullanılarak yabancı otların ortadan kaldırılması kimyasal mücadele olarak ele alınmaktadır. Şu anda yabancı otlara karşı en çok kullanılan mücadele yöntemidir. Kimyasal mücadelede kullanılan herbisitler iki kısma ayrılmıştır: Bunlar Total herbisitler ve Seçici herbisitlerdir. "Total herbisitler" kullanıldıkları alanda bulunan bütün bitkileri etkileyen herbisitlerdir. Bu nedenle daha çok yol ve meydanlarda ortadan kaldırılması istenen yabancı otlara karşı kullanılırlar. Kültür bitkilerinin bulunduğu alanlarda kullanılan ve kültür bitkilerine zarar vermeden sadece yabancı otları etkileyen herbisitler ise "selektif yani seçici herbisitlerdir". Selektif herbisitlerin seçiciliği çeşitli faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu faktörler 3 grupta incelenebilir: 1. Bitkinin özelliklerinden kaynaklanan selektivite: Kültür bitkisi ve yabancı ot arasında genetik yapıları bakımından ortaya çıkan farklılıklar selektiviteye neden olabilir. Aynı kimyasal maddeye bir bitki tepki göstermezken, aynı gruptan bir başka bitki bu maddeden etkilenebilmektedir. Aynı şekilde bitkilerin gelişme dönemleri, morfolojik yapılan ve fizyolojilerindeki farklılıklar da selektiviteyi ortaya çıkarabilir. Örneğin dar yapraklı bir kültür bitkisi herbisitten etkilenmezken, geniş yapraklı yabancı otlar kolaylıkla etkilenip ölebilirler. 2. Herbisitin özelliklerinden kaynaklanan selektivite: Herbisitlerin kimyasal yapıları, formülasyonları ve uygulama şekilleri selektivite de rol oynayabilir. 3. Çevre koşullarından kaynaklanan selektivite: Sıcaklık, nem, ışık, toprağın fiziksel ve kimyasal özellikleri herbisitlerin seçiciliği üzerinde önemli rol oynamaktadır. Herbisitler kullanım zamanlarına göre de gruplandırılmışlardır. Kültür bitkilerinin ekilisi ve toprak yüzeyine çıkışı dikkate alındığında herbisitler; Ekim öncesi (Pre-plant), Çıkış öncesi (Pre-emergence), Çıkış sonrası (Post-emergence), kullanılan herbisitler olmak üzere 3 grupta incelenirler. Ancak bazı herbisitler değişik zamanlarda da uygulanabilmektedirler. 3. Patoloji Bitkilerde hastalığın oluşabilmesi için öncelikle bir patojenle veya abiotik bir faktörle bitkinin karşı karşıya gelmesi gerekir. Bu karşılaşma anında yada sonrasında çevre koşullan uygun değilse; çok soğuk, çok sıcak ve kurak koşullarda hastalık etmeni canlı çoğalamayacağı için, hastalık oluşamaz. Hastalığın oluşabilmesi için bitkinin dispozisyonu uygun olmalı, bitki immun yani bağışık olmamalı, hastalık etmeninin virülensi yüksek olmalı, yani hipovirülent olmamalı ve çevre koşulları da hastalık oluşumuna uygun olmalıdır Bu üç faktörün etkileşimi bir üçgen halinde gösterilir ve buna "hastalık üçgeni" denir. Bu üç faktör ne kadar uygun olursa, hastalık o kadar şiddetli olur. 3.1. Hastalıkların Gelişim Devreleri Bitkilerde hastalığın oluşumu belirli evrelerde gerçekleşir. Bu olaylar zincirine "hastalık çemberi" denir. Hastalık çemberi bazen patojenin hayat çemberine bağlı olarak gelişir. Hastalık çemberindeki başlıca olaylar; inokulasyon, penetrasyon, enfeksiyon, inkubasyon ve fruktifikasyon 'dur. "inokulasyon" herhangi bir patojenin konukçu bitkiye temasıdır. Konukçu dokuları üzerine ulaşarak bitki ile temasa geçen patojenlere veya patojenlere ait spor, misel parçası gibi parçacıklara "inokulum" denir, inokulum, konukçu üzerinde çimlenerek enfeksiyonu başlatır. Bakteri, mikoplasma, virüs ve viroidlerde inokulum mikroorganizmanın tamamıdır; fakat, funguslarda bir spor, misel parçası, sklerot gibi çimlenerek fungusu oluşturabilecek herhangi bir yapıl olabilir, inokulum çeşitli çevresel faktörler yardımıyla taşınarak konukçu bitkiye ulaşır. Bitki yüzeyine ulaşan inokulumun bitki dokuları içine girmesine F "penetrasyon" denir. Patojenlerin bitki dokuları içine girişi yaralardan, doğal açıklıklardan veya doğrudan doğruya epidermisten olabilir. Bazen penetrasyonda vektörler rol oynayabilir. Penetrasyon mutlaka enfeksiyonlaI sonuçlanmaz. Konukçu bitki dayanikhysa, penetrasyon gerçekleşse bile bitki hastalanmayabilir, patojen hastalığı oluşturamadan ölür. Penetrasyondan sonra patojenin hassas konukçu hücre ve dokularına ulaşarak burada beslenmeye başlamasına ve gelişerek çoğalmasına "enfeksiyon" denir. Başarılı enfeksiyonlar konukçu dokularında belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Ancak bazı enfeksiyonlarda bir süre belirti oluşmayabilir. Bu süre "latent dönem" olarak adlandırılır. Birçok hastalıkta belirtiler inokulasyondan birkaç gün veya birkaç hafta sonra oluşmaktadır. * Bazen bu süre birkaç yıl kadar da sürebilmektedir. İnokulasyondan feelirtilerin ortaya çıkmasına kadar geçen bu süreye "inkubasyon dönemi" denir. Enfeksiyondan sonra patojen konukçu dokularına veya organlarına yayılarak gelişmeye devam eder. Bazı patojenler hücreler arasında, bazıları hücre içinde, bazıları da iletim demetlerinde çoğalır ve yayılırlar. Birçok enfeksiyon lokaldir; yani, patojen konukçunun bir yada birkaç hücresinde veya bitki üzerindeki küçük bir alanda etkili olur. Bazı enfeksiyonlar ise sistemiktir; yani, patojen girdiği noktadan bitkinin tüm hassas hücre ve dokularına yayılır. Enfeksiyonlar sonucunda patojenlerin bitki dokuları içinde gelişerek, eşeyli veya eşeysiz çoğalma yapılarını oluşturmalarına "fruktifikasyon" veya "sporulasyon" denir. Koşullar hastalık oluşumuna uygun devam ettiği sürece hastalık çemberi tekrarlanır. Koşullar uygunsuz hale gelince patojenler dayanıklı yapılarını oluşturarak bitki artıklarında veya toprakta canlılıklarını sürdürür ve ertesi yıla bu şekilde geçerler. Patojenlerden bazıları hastalık çemberini bir yılda (monocyclic), bazıları birkaç yılda (polyetic) tamamlayabilir. Bazı hastalık etmenleri ise bir yıl içinde birkaç döl verebilir, defalarca hastalık çemberini tekrarlar ve inokulum miktarlarını kat kat artırırlar (polycyclic). 3.2. Patojenlerin Hastalık Oluşturma Mekanizmaları Tüm canlılar gibi bitkiler de hücrelerden oluşurlar. Çevreleri ile temasta olan yüzeyleri; köklerin epidermis hücrelerinde ve yaprak parankima hücrelerinin hücreler arası boşluklarında selülozdan, toprak üstü kısımlarında ise epidermis duvarını kaplayan kutikuladan ibarettir. Özellikle genç dokularda kutikulanın dışında mum tabakası bulunur. Patojenler bitki hücrelerini istila edebilmek için öncelikle bu dış tabakayı aşmak zorundadırlar. Funguslar ve parazit bitkiler genellikle appressorium oluşturarak mekanik bir basınçla kutikulayı ve hücre duvarını aşarlar. Fakat yine de patojenlerin bitki bünyesi içindeki faaliyetleri esasen kimyasaldır. Bitkilerde hastalıkların oluşumunda patojenler tarafından salgılanan enzim, toksin, büyüme düzenleyicisi ve polisakkaritlerin önemli rolleri vardır. Yumuşak çürüklüklerde enzimler, tütünlerde vahşi ateş hastalığında toksinler, kök uru oluşumunda ise büyüme düzenleyicileri yani hormonlar rol oynar Patojenlerden sadece virüsler ve viroidler bu maddeleri salgılayamazlar. Fakat bunlar, bitki hücrelerinde doğal olarak oluşan bazı maddelerin, bitkilere zarar verecek düzeyde salgılanmasını teşvik ederler. Enzimler bitki hücrelerindeki yapı maddelerini eritir, hücredeki ana gıda maddelerini parçalar yada doğrudan protoplasti etkileyerek işlevini engellerler. Toksinler doğrudan protoplasmayı etkiler, stoplasma zarının geçirgenliğini ve fonksiyonunu bozarlar. Hormonlar hücre bölünmesi yada hücre boyutları üzerinde etkili olurlar. Polisakkaritler ise sadece iletim demeti hastalıklarında rol oynar, su ve mineral maddelerin taşınmasını etkileyerek zararlı olurlar. 3.3. Bitkilerdeki Savunma Mekanizmaları Bitkiler patojenlerin saldırısına karşı kendilerini savunurlar. Savunmada bitkinin yapısal özellikleri yada bitki bünyesinde gerçekleşen biyokimyasal reaksiyonlar rol oynar. Savunma mekanizmalarının bir kısmı bitkide doğal olarak bulunur, bazıları ise patojenle temastan sonra oluşturulur. Bitkilerde doğal olarak bulunan savunma mekanizmalarından ilkini bitkinin yüzeysel yapısı oluşturmaktadır. Epidermis üzerinde mum tabakasının veya tüylerin olup olmaması yada bunların yoğunluğu, kütikulanın kalınlığı, stomaların açık kalma süresi, sayıları ve yapıları, bitkilerdeki morfolojik dayanıklılık unsurlarından bazılarıdır. Bitkilerde doğal olarak bulunan bazı kimyasal bileşiklerin de savunmada önemli rolleri vardır. Bir bitki türünde bazı kimyasal maddelerin bulunup bulunmaması yada bunların miktarları, bitkinin patojenlere karşı dayanıklı veya duyarlı olmasında etkili olur. Örneğin konukçuda polisakkarit, protein veya glikoprotein (lektin) yapısında maddelerin bulunması, patojenlerin konukçu bitkiyi tanıyarak appressorium yada enzimlerini oluşturmasını sağlar. Bitki bünyesinde patojenlerin gelişebilmesi için gerekli besin maddelerinin olup olmaması ve bunların konsantrasyonları da hastalık oluşumunda önem taşımaktadır. Bitkilerde doğal olarak bulunan ve patojenlerin gelişmesini önleyen kimyasal maddeler arasında, fenolik bileşikler ve taninler sayılabilir. Bunlar genç yaprak ve meyve hücrelerinde yüksek konsantrasyonlarda bulunan bileşiklerdir. Patojenlerin pektolitik enzimlerinin işlevini önleyerek etkili olurlar. Bitki dokuları yaşlandıkça hücrelerin içerdiği inhibitör madde miktarı ve buna bağlı olarak dayanıklılık azalır. Ayrıca bitkilerde bulunan bazı enzimler (glukanaz, kitinaz) patojenlerin hücre duvarının yapısını bozmak suretiyle savunmada rol oynarlar. Bitki bünyesinde doğal olarak bulunan savunma yapılarına ve kimyasal bileşiklere rağmen, bazı patojenler konukçularına penetrasyonu gerçekleştirerek değişik seviyelerde enfeksiyona neden olurlar Bitkilerde ise enfeksiyondan sonra, yani bitki patojen saldırısına uğradıktan sonra değişik savunma mekanizmaları devreye girer. Patojenin geliştiği bitki hücrelerinin yakınındaki hücrelerde birtakım değişiklikler ortaya çıkar. Bu hücrelerde dokusal savunma yapıları oluşur. Bazı bitkilerde enfeksiyon noktasının hemen ilerisinde, patojen tarafından salgılanan maddelerin teşvikiyle, birkaç tabaka halinde mantar hücreleri meydana getirilir. Mantar tabakası patojenin ve onun oluşturduğu zararlı bileşiklerin ilerideki sağlıklı hücrelere ulaşmasını önlemektedir. Ayrıca sağlıklı hücrelerden patojenin bulunduğu kısma besin maddelerinin geçişini de engelleyerek onun besinsiz kalmasına neden olur. Bazen, özellikle sert çekirdekli meyve ağaçlarının genç, gelişmekte olan yapraklarında, enfeksiyondan sonra, enfekte olan hücrelerin etrafında ayırıcı doku oluşturulur. Bunun sonucunda lekeli kısım koparak uzaklaşır. Böylece patojen uzaklaştırılarak yaprakların diğer kısımları sağlıklı kalmış olur. Enfeksiyondan sonra oluşan savunma yapılarından biri de bitkilerin iletim demetlerinde içe doğru meydana gelen ve "tylose" adı verilen çıkıntılardır. Bunlar iletim demetine komşu parankima hücrelerinin protoplastlarının aşırı büyümesi sonucu oluşur ve iletim demetini tamamen tıkayabilirler. Böylece patojen burayı aşıp yukarı doğru ilerleyemez. Enfeksiyondan sonra çok hızlı bir şekilde tylose oluşturan bitkiler solgunluk hastalıklarına dayanıklı olurlar. Bazı bitkiler ise enfeksiyondan sonra, zarar gören dokuların çevresine zamk salgılarlar. Zamk salgısı enfeksiyon noktasının etrafındaki hücrelerin içini ve hücreler arası boşlukları doldurarak, patojenin aşamayacağı bir engel oluşturur. Bitkilerde enfeksiyondan sonra hücresel bazı değişiklikler de söz konusudur. Patojenle karşılaşan parankima hücrelerinin duvarlarının dış tabakası şişkinleşir, hücre duvarı kalınlaşır veya yine hücre duvarının iç yüzeyinde "papilla" denilen çıkıntılar oluşur. Bunlar bazen appresoriumun hücre içine girişini önleyerek penetrasyonu geciktirirler. Bitki hücrelerinin protoplazmasının yoğunlaşarak tanecikli bir yapı kazanması özellikle fungal patojenlerin misellerinin hücre içinde gelişmesini önler. Patojenle karşı karşıya geldikten sonra bitkilerde ortaya çıkan savunma mekanizmalarından biri de aşırı duyarlılık reaksiyonudur (hypersensitive reaksiyon). Patojen hücre duvarından girdikten sonra hücre çekirdeğinin ve protoplazmasının yapısı hızlı bir şekilde bozularak hücre ölür. Böylece patojenin orada gelişerek çevredeki hücreleri etkilemesi önlenmiş olur. Patojenle karşılaştıktan sonra bitki bünyesinde bazı kimyasal bileşiklerin oluşması veya normalde bulunan bazı bileşiklerin miktarlarının artması, savunmada önemli rol oynar. Enfeksiyondan sonra birçok bitkide klorogenik asit, kafeik asit, skopoletin gibi fenolik bileşiklerin miktarlarının arttığı belirlenmiştir. Bunlar patojen enzim ve toksinlerinin işlevini önler, yüksek konsantrasyonları ise patojenlere toksik etki yapar. Daha önce bitkide bulunmayan, enfeksiyondan sonra oluşan ve patojenlere toksik etki yapan kimyasal bileşiklere ise "fitoaleksin" denir. Bunlar patojenlerin bitkiye girişinden sonra, kimyasal yada mekanik zararın başlangıcında oluşurlar. Patojenlerin hücre duvarında bulunan glukan, kitosan, glikoprotein ve polisakkaritler, bitkilerde fitoaleksin oluşumunu teşvik ederler. Fitoaleksinler, oluştukları bitki türüne göre isimlendirilmişlerdir, örnek olarak, fasulye bitkilerinde oluşan phaseolin, bezelyelerde pisatin ve pamukta gossypol verilebilir. 4. Epidemiyoloji Bir tarım alanında, gelişme mevsimi boyunca sadece birkaç bitkide düşük şiddette belirti görülüyorsa, bu durumda ekonomik önemde bir hastalık oluşumundan söz edilemez. Çevre koşulları hastalık oluşumuna uygun, konukçu duyarlı ve patojenin virülensi yüksek olduğunda ise hastalık geniş alandaki bitkileri şiddetli bir biçimde etkileyebilir. Bu şekilde hastalıkların bir gelişme döneminde belirli bir konukçu populasyonunda şiddeti gittikçe artacak ve yayılacak tarzda ortaya çıkmasına, yani salgın oluşturmasına "epidemi" denir. Hastalık epidemilerine neden olan faktörleri, epidemiyoloji bilimi incelemektedir. Hastalık oluşumuyla ilgili, yani konukçu, patojen ve çevreye bağlı faktörler aynı şekilde epidemilerin ortaya çıkmasında da etkili olurlar. 4.1. Epidemi Oluşumunda Etkili Faktörler Konukçunun belirli bir yoğunlukta ve hastalığa duyarlı olması, konukçuya bağlı faktörler olarak sayılabilir. Uygun konukçunun yeterli yoğunlukta olmadığı durumlarda hastalıkların salgın oluşturması söz konusu olamaz. Aynı şekilde konukçunun hastalık etmenine karşı duyarlı olması da gerekir. Dayanıklı bitkilerde hastalık etmenleri salgın oluşturacak kadar hızlı ve yoğun bir gelişme gösteremezler. Epidemilerin oluşabilmesi için patojenin hastalandırma gücünün, yani virülensinin yüksek olması gerekir. Ayrıca patojen söz konusu alanda yeterli miktarda inokuluma sahip olmalıdır. Kısa sürede ne kadar fazla sayıda inokulum konukçuya ulaşırsa, epideminin oluşma şansı o kadar yüksek olur. Ayrıca bir gelişme mevsiminde çok sayıda döl veren patojenlerin epidemi yapma şansı daha yüksektir. Fusarium, Alternaria gibi funguslar vegetasyon dönemi süresince birkaç döl verirler, bu nedenle epidemilere neden olurlar Tilletia ve Ustilago türleri gibi funguslar ise hayat döngülerini ancak bir yıl içinde tamamlayabildiklerinden, bunlarda inokulum yıldan yıla artış gösterir ve epidemiler birkaç yıl içinde oluşabilir. Hayat çemberini birkaç yılda tamamlayabilen patojenler ise daha uzun sürede epidemi oluşturabilirler. Patojenin üreme gücü, yani bir defada meydana getirdiği inokulum miktarı da önemli bir faktördür. Ayrıca söz konusu inokulum kolayca bir konukçudan diğerine taşınabilmelidir. Bu bakımdan sporları hava akımıyla taşınan patojenler daha avantajlıdır. Vektörlerle taşınan patojenlerin yayılarak epidemi oluşturabilmeleri için vektörlerinin yoğunluğu ve hareket yeteneği yüksek olmalıdır. Hassas konukçu ve virülent patojenin bulunduğu tarım alanlarında her zaman hastalık epidemileri oluşmaz. Bu da çevre koşullarının epidemilerin oluşumu üzerindeki etkisini göstermektedir. Çevre koşulları konukçunun yoğunluğunu, duyarlılığını, gelişme dönemini etkileyebildiği gibi, patojenin çoğalma oranını, spor yada inokulum sayısını, canlı kalma yeteneğini, virulensini, yayılma gücünü, spor çimlenmesini ve penetrasyonunu da etkileyebilmektedir. Ayrıca vektörün yoğunluğunu ve aktivitesini de etkiler Bitki hastalıkları epidemilerini etkileyen en önemli faktörler; nem, sıcaklık ve insanlar tarafından yapılan tarımsal uygulamalardır. Nem, konukçunun yeni ve hassas organlar oluşturmasını sağladığı gibi patojenlerin çoğalmasını da teşvik eder. Fungus sporları ve bakteriler su damlacıkları ile taşınır ve yine su içinde hareket ederler. Yeterli oranda nispi nem olmadığında birçok fungusun sporları çimlenip enfeksiyonu oluşturamaz. Nem, virüs ve mikoplazmalar üzerinde dolaylı bir etkiye sahiptir. Vektörün aktivitesini etkileyerek hastalığın yayılmasında rol oynarlar. Sıcaklık bitki gelişimi için uygun olmadığında, bitkinin dayanıklılığı üzerinde olumsuz etki yaparak hastalık epidemilerine neden olabilir. Bazen de patojenin inokulumunu, virülensini veya vektörleri etkileyerek epidemi oluşumu üzerinde rol oynar. Genelde düşük sıcaklık vektör aktivitesini ve patojenlerin inokulum miktarını azaltır. Fakat sıcaklığın asıl önemli etkisi patojen sporlarının oluşumu ve çimlenmesi üzerinde olur. Sıcaklık uygun olduğunda patojen en kısa sürede hayat döngüsünü tamamlar ve bir mevsim içinde çok sayıda döl verebilir. Monokültür tarım, hastalıkla bulaşık üretim materyali kullanma, hassas çeşit yetiştirme, aşırı azotlu gübreleme, yağmurlama sulama, gibi tarımsal uygulamalar da epidemi oluşumunu teşvik ederler. 4.2. Tek ve Çok Döngülü Hastalıklar Belirli bir zaman süresi içindeki artışları bakımından patojenler arasında belirgin farklılıklar vardır. Basit faizde olduğu gibi artış gösteren hastalıklarda başlangıçtaki inokulum miktarı önem taşımaktadır. Bunlar "tek döngülü", yani bir gelişme mevsiminde yalnız bir döl veren, hayat çemberini bir kez tamamlayabilen patojenlerin meydana getirdiği hastalıklardır. Çoğu toprak kökenlidir ve hastalığı başlatan primer inokulum toprakta veya bitki artıkları üzerinde bulunan dinlenici yapılardan (chlamidospor, sclerotium, vs.) oluşur. Bu patojenlerin neden olduğu epidemiler yavaş gelişir. Fakat aynı konukçunun, ortamda sürekli olarak bulunduğu durumlarda, inokulum yıldan yıla artarak, uzun vadede ciddi boyutlara ulaşabilir. Verticillium ve Fusarium türleri basit faiz şeklinde artış gösteren hastalıklara neden olan funguslardır. Böyle bir hastalığın zamana karşı artışı grafikle gösterilecek olursa, ortaya bir doğru çıkar. Hastalık oranı zamana bağlı olarak doğrusal bir artış göstermektedir . Bazı hastalıklarda ise, patojen bir mevsim içinde çok sayıda döl verdiği, hayat çemberini birkaç kez tamamlayabildiği için, kısa sürede daha hızlı bir artış gösterir. Phytophthora infestans, Erysiphe graminis gibi üreme gücü yüksek, yani fazla miktarda spor oluşturan ve döl sayısı fazla olan patojenler bileşik faiz şeklinde artış gösteren hastalıklara neden olurlar. Böyle bir hastalığın zamana bağlı olarak artışı sigmoid bir grafikle gösterilir. Başlangıçta sınırlı miktardaki inokuluma bağlı olarak yavaş bir artış görülür inokulumun belli bir oranda artmasından sonra konukçunun da yeterli miktarda bulunmasıyla hastalık oranı hızlı bir şekilde yükselir ve üçüncü fazda ortamda enfekte edilmemiş konukçu sayısının azalmasıyla epidemi yavaşlar ve hastalık artış oranı sabit kalır. Hastalık epidemileri matematiksel olarak, x = xoert formülüyle ifade edilirler. Bu formülde, x = herhangi bir zamandaki hastalık oranını, x0 = başlangıçtaki inokulum miktarını, r = ortalama enfeksiyon oranını, t = enfeksiyonun oluştuğu zaman süresini ve e = doğal logaritma tabanını ifade etmektedir. Belirli bir zaman dilimi içinde, bir hastalığın enfeksiyon artış oranı ise şu formülle gösterilir: r = 1/ t2-t1 log e x2/x1 Hastalıklarla mücadelede Xo,yani başlangıçtaki inokulum miktarı, yada r, enfeksiyon artış oranı azaltılmaya çalışılır. Tarla temizliği, hastalıklı bitki artıklarının imhası, tohum ilaçlaması gibi uygulamalar x0'ı, dayanıklı çeşit kullanımı ve yeşil aksam ilaçlaması ise r’yi azaltmaya yönelik uygulamalardır. Aynı konukçu bitkiye ait hastalıkların veya değişik konukçu-patojen ilişkilerinin karşılaştırılmasında da r değeri kullanılmaktadır. Bileşik faiz tipi hastalıklarda r değeri, basit faiz tipi hastalıklara göre belirgin ölçüde yüksektir. 5. Hijyen ve terapi Bitkilerde hastalık oluşumuna neden olan cansız ve canlı etmenlerin zararlı etkilerinden bitkileri korumak ve hastalanan bitkileri yeniden sağlıklı hale getirmek için çeşitli yöntemlere başvurulmaktadır. Bitki hastalıklarına karşı etkin bir mücadele yapabilmek için öncelikle hastalık etmeninin doğru olarak teşhis edilmesi gereklidir. Etmen tanındıktan sonra onun özellikleri ve hastalık oluşturma mekanizması dikkate alınarak nasıl bir mücadele programı uygulanması gerektiğine karar verilir. Uygulanacak olan yöntemin ekonomik ve kolay uygulanabilir olması da önemlidir. Hastalık etmenlerine karşı uygulanan başlıca mücadele yöntemleri; yasal, kültürel, mekanik, fiziksel, biyolojik ve kimyasal mücadeledir 5.1. Yasal Önlemler Canlı hastalık etmenlerine karşı uygulanan bir yöntemdir. Herhangi bir patojenin daha önce bulunmadığı bir alana girmesini önlemek için kanuni yasaklar düzenlenmiştir. Bir ülkede bulunmayan herhangi bir hastalık etmeninin bulaşmasını önlemek için dış karantina uygulanır. Etmenle bulaşık olma olasılığı taşıyan bitki veya bitki parçalarının ülkeye girişi kontrol altındadır. Hastalıksız olduğuna dair sertifika taşımayan bitkisel materyalin girişi yasaktır. Bununla ilgili olarak Avrupa ve Akdeniz Ülkeleri Bitki Koruma Organizasyonu (EPPO), düzenli olarak çıkardığı bültenlerle yeni tespit edilen hastalıklar ve bunlardan korunmak için yapılması gerekli düzenlemelerle ilgili bilgi vermektedir. Üye ülkeler ithal edilen bitkisel materyalle ilgili olarak bu düzenlemelere uymak durumundadırlar. Bulaşık olan bitkisel materyalin ithali kesinlikle yasaklanmış olan hastalıklar belirlenmiştir. Ayrıca ithal edilen bitkisel materyalin taşıması gerekli sağlık sertifikasının nasıl düzenleneceği de kararlaştırılmıştır. Bu işlemler ülkemizde 1957 'de kabul edilen 6968 sayılı Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Kanunu çerçevesinde yürütülmektedir. Bu kanun, dış karantina yanında, ülke içinde hastalıkların bir bölgeden diğer bir bölgeye bulaşmasını önlemek için uygulanan iç karantina düzenlemelerini de içermektedir. Buna göre, turunçgil dal kanseri (Xanthomonas citri), çilek kök çürüklüğü (Phytophthora fragariae) gibi hastalık etmenleri dış karantina, bakteriyel solgunluk (Pseudomonas solanacearum) ayçiçeği mildiyösü (Plasmopara helianthi) gibi diğer bazı hastalıklar ise iç karantina listelerinde yer almaktadır. Ancak yasal önlemler hastalıkların yayılmasını önlemede tam anlamıyla etkili olamamaktadır, örneğin daha önce ülkemizde bulunmayan ve dış karantina listesinde yer alan Ateş Yanıklığı (Envinia amylovora) Hastalığı 1985 'de ülkemize de bulaşmıştır. 5.2. Kültürel Mücadele Bu mücadele yöntemi, bitkilerde hastalık oluşumunu etkileyebilecek, bitki yetiştiriciliğiyle ilgili tüm işlemleri içermektedir. Ekim, dikim, gübreleme, sulama, toprak işleme, budama, hasat gibi tarımsal uygulamaların hastalık oluşumunu azaltıcı ya da ortadan kaldırıcı tarzda yapılmasıdır. Ekim veya dikim zamanı hastalık etmeninin biyolojisi dikkate alınarak öne veya geriye alınmak suretiyle hastalık oluşumu önlenebilir. Salma sulama ile yayılabilecek bir toprak patojeninin zararını önlemek için yağmurlama sulamanın, bakteriyel bir hastalığın yayılmasını önlemek içinse salma sulamanın tercih edilmesi, kültürel mücadele içinde ele alınabilir. En etkili kültürel metotlardan biri de rotasyondur. Zarara neden olan hastalık etmeninin konukçusu olmayan bitki türlerinin bir süre yetiştirilmesi etmenin yoğunluğunu azaltır ya da tamamen ortadan kaldırır. Örneğin Gaeumannomyces graminis ile konukçulan olan Graminae bitkilerinin bir iki yıl yetiştirilmemesiyle etkin bir mücadele yapılabilir. Hastalıklı bitki artıklarının ortadan kaldırılması patojen inokulumunu azaltmak suretiyle etkili olur. Meyvelerde karaleke ve monilya hastalıkları bu şekilde azaltabilmektedir. Hububat pasları gibi bazı hastalıklarda ise patojenin ara konukçusu olan bitkileri ortadan kaldırmak etkili bir kültürel önlemdir. Örneğin, buğday tarlaları kenarında bulunan Berberis çalılarını ortadan kaldırmak kara pas hastalığını önemli oranda azaltabilmektedir. Bitki hastalıklarının önlenmesi yada azaltılması açısından önem taşıyan kültürel uygulamalardan biri de uygun gübrelemedir. Kültür bitkilerinin sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesini sağlayarak onların hastalık etmenlerine karşı duyarlılıkları azaltılabildiği gibi, gübreleme yada uygun kimyasal maddelerin katılmasıyla toprak özellikleri patojenler için uygun olmayan hale de getirilebilir. Örneğin alkali ya da nötr koşulları seven Streptomyces scabies 'e karşı toprağın asitliğini artıran gübreler kullanılır. Haşatın uygun zamanda, uygun şekilde yapılması ve depo koşullarının, patojenlerin gelişimi için uygun olmaması da bitkileri ve hasat edilen ürünü hastalıklardan korur. Birçok odunsu bitkide dallara vurmak suretiyle yapılan hasat sonucunda açılan yaralardan patojenler rahatça girerek enfeksiyonları oluştururlar. Üretimde kullanılan bitkisel materyalin hastalıksız olması, en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan biridir. Tohum, soğan, yumru, aşı kalemi, aşı gözü, fide, fidan gibi üretim materyalinin herhangi bir hastalık etmeni ile bulaşık olması hastalığın bir bölgede yaygın olarak ortaya çıkmasına, hatta daha önce bulunmadığı yerlere taşınmasına neden olur. Bu bakımdan kontrol edilerek sertifika verilmiş olan materyal tercih edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/bitki-hastaliklari-fitopatoloji-1

Hayvanlarda Coğrafik karakterler

Hayvanlar aleminin belirli sistematik grupları belirli kıtalar için karakteristiktir. Örneğin, Kanguru Avustralya kıtasına; Buffalo Kuzey Amerika’ya; Aslan, Kaplan, Fil Afrika ve Hindistan’a özgü hayvanlardır. Yeryüzünde sınırları vahşi hayvanların dağılışıyla belirlenmiş bir takım zoocoğrafik alan ve bölgeler mevcuttur. Kuş ve memelilere dayanılarak saptanmış olan bu zoocoğrafik alan ve bölgeler aşağıda gösterilmiştir. Belirli hayvan gruplarının belirli yerlerde bulunması taksonomik çalışmalarda sayılamayacak kadar yarar sağlar. Türlerin (Aynı coğrafik alanda bulunan) simpatrik ve allopatrik (Türler ve populasyonların ayrı coğrafik alanlarda bulunmaları) ilişkilerini bilmek de aynı şekilde büyük yararlar sağlar. Coğrafik karakterler, tek başına kullanılmayan karakterlerdir. Bu karakterler ancak yapılan teşhisin doğruluğunu kontrol etmede işe yarar. Burada kadar olan bölümde taksonomik kategorilerden ve toksonomik karakterlerden ayrıntılı bir şekilde söz edilmiştir. Taksonomik karakterleri, sınıflandırmada yerinde ve usulüne uygun olarak kullanmak hüner ve özel bilgi isteyen bir iştir. Deneyimli taksonomistler kategorilerle taksonomik karakterleri iyi bir şekilde analiz ederek kolaylıkla sonuca ulaşırlar. Bazı kimseler, taksonomistin görevinin sadece koleksiyonları düzenlemek, onları belirli esaslara göre etiketlemek, örnekleri teşhis etmek, diğer taksonomistlerle örnek değiş dukuşu yapmak, yeni bulunan türlerin orjinal deskripsiyonlarını vermek ve teşhis anahtarlarını düzenlemek olduğunu zannederler. Oysa modern taksonomistler, bu işlerin yanı sıra, çalıştığı materyaleri kendisi topladığı gibi çalışmalarının bir kısmını tarlaya aktararak bir ekolog gibi çalışır. Bir taksonomist genetik dahil biyolojinin diğer kollarını da iyi bilmek zorundadır. Ayrıca, yanlız türlerin ne olduğu değil, fakat onların orjinini, akrabalık durumunu ve doğal populasyonların çeşitli koşullar altında gösterdiği değişiklerin hangi faktörlerin etkisi altında meydana geldiğini de incelemek zorundadır.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarda-cografik-karakterler

Mikroorganizma hakkında bilgi

Mikroorganizma hakkında bilgi

Bir mikroorganizma (Yunanca mikrós; "küçük" ve ὀργανισμός, organismós; canlı "organizma"'dan gelmektedir.) veya mikrop (genellikle çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük anlamında) mikroskobik bir organizmadır.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizma-hakkinda-bilgi

CANLILAR ARASINDA DAYANIŞMA

FİZYOLOJİ ve Tıp alanında tanınmış ünlü bilim adamı Kenneth Walker, Doğu Afrika'da çıktığı av sırasında canlılar arasındaki dayanışmaya ilişkin gözlemlerini şu şekilde anlatıyor: “Yıllarca önce Doğu Afrika'da avlanmaya çıktığımda hayvanlar arasında gözlemlediğim dayanışmanın birçok örneği hâlâ belleğimde canlıdır. Ahti düzlüklerinde değişik zebra ve ceylan sürülerinin tehlikelere karşı birbirlerini uyarmak için belli yerlere nöbetçi koyduklarına tanık oldum. Zebra avlamaya çıkmamıştım; ama ceylan avlamam da hemen hemen olanaksızdı. Çünkü ne zaman birine yaklaşmak istesem, nöbet tutan zebra tehlikeyi fark eder, ceylanları uyarırdı. Gene zürafalarla filleri de çok kez birlikte bulurduk. Fillerin kocaman kulakları, son derece keskin işitme duyuları vardır; ancak görme duyuları zayıftır. Zürafalar ise adeta gözetleme kulelerine yerleştirilmiş bekçiler gibidir. Güçlerini birleştirdiklerinde görünmeden ya da duyulmadan ne fillere ne de zürafalara yaklaşmaya olanak vardır. Daha ilginç (daha doğrusu son derece garip) bir işbirliği gergedanlarla, derilerine gömülen kene türünden parazitleri ayıklamak için sırtlarında tırmanıp oturan kuşlar arasında idi. Bu kuşlar her zaman tetikte bekler, yaklaştığımı çok uzaktan fark eder etmez hırçın çığlık ve gagalamalarla konuğu oldukları hayvanı uyarırlardı. Gergedan kaçmaya koyulduğunda kuşlar bir katardaki yolcular gibi hayvanın sırtına asılıp yerlerinden ayrılmazlardı.” Kenneth Walker gibi daha pek çok gözlemci, tabiatta canlılar arasındaki dayanışmaya ilişkin bu tarz gözlemlerde bulunmuşlardır. Fakat, her nedense, sıradan izleyici olarak televizyona baktığımızda, belgesellerde tam aksi bir fotoğrafın resmedildiğini görürüz. Sanki hayvanlar aleminden alınacak tek ders, "hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu"dur. Bu belgesellerin bunca yıl belli felsef” inanışları yansıttığı bir gerçek. Ama yavaş yavaş bu durum değişiyor. Canlılar aleminin bizim onlara yamadığımız basit inanış ve şablonların çok ötesinde derin sırlarla çevreli olduğu giderek daha iyi anlaşılmaya başladı. Canlılar aleminde görülen sayısız dayanışma örnekleri de, bu bağlamda dikkati çeken önemli başlıklardan bir tanesi. Dilerseniz, canlılar arasında dayanışmanın nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğine ilişkin bazı arabaşlıklara göz atalım. Tehlikelere Karşı Birbirlerini Uyarırlar TOPLULUK içinde yaşayan hayvanlar herhangi biri tehlikeyi sezdiğinde sessizce olay yerinden kaçmak yerine var gücüyle çevresindeki diğer hayvanları da uyarır. Her bir canlı türünün kendine özgü bir uyarı şekli vardır. Örneğin tavşanlar ve bazı geyikler tehlikeyi sezdiklerinde çevrelerindeki hayvanları uyarmak için kuyruklarını dikerler. Ceylanlar ise ilginç bir zıplama dansı yaparlar. Birçok küçük kuş, düşmanlarını fark ettiklerinde hemen öterek alarm verirler. Sarı asma kuşu gibi türler alarm verirlerken dar frekans aralığı olan ve yüksek perdeden bir ses çıkartırlar. İnsan kulağı bunu ince bir ıslık gibi algılar. Bu sesin en önemli özelliği ise kaynağının yönünün anlaşılmamasıdır. Koloniler halinde yaşayan böceklerde de, tehlikeyi ilk sezen böcek bütün koloniyi uyarır. Ancak, tehlikeyi haber veren böceğin salgıladığı alarm kokusu düşmanın da dikkatini çeker. Dolayısıyla kolonisini tehlikeye karşı uyaran böcek ölümü de göze almış olur. Fakat bu örnekler içinde asıl ilginç olanı, gergedanların üzerlerinde yaşayan kuşların attığı çığlıkların tehlikeyi haber verdiğini anlamalarıdır. Bu da gšsteriyor ki, hayvanlar sadece kendi türleri arasında değil, diğer hayvanlarla da anlaşabiliyorlar. Tehlikelere Birlikte Karşı Koyarlar S†R† halinde yaşayan hayvanlar tehlike anında birbirlerini uyarmanın yanı sıra tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiklerinde topluca bu hayvanların çevresini sararlar. Bu arada çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır. Öte yandan, genel olarak bir zebra sürüsü saldırıya uğradığında sürünün lideri olan zebra geride kalır ve dişiler ile taylar önde koşarlar. Erkek zebra arkada zigzaglar çizerek koşar, çifteler atar, hatta geri dönüp saldırgan hayvanları kovaladığı bile olur. Yunuslar da hep grup halinde gezerler ve en büyük düşmanları olan köpekbalıklarına karşı grupça karşı koyarlar. Yunuslar, köpekbalıkları yavrularını tehdit edecek şekilde yaklaştıklarında iki yetişkin yunus gruptan ayrılarak köpekbalığının dikkatini kendi üzerlerine çekerler. Köpekbalığının dikkati başka yöndeyken diğer grup elemanları bir anda köpekbalığının çevresinin sararlar ve hepsi birden köpekbalığına darbeler indirmeye başlarlar. Misk sığırları da bir saldırganla karşılaştıklarında kaçmak yerine kendilerine bir güvenlik çemberi oluştururlar. Tüm grup üyeleri düşmana arkalarını dönmeden geri geri giderek bir daire haline gelirler. Yavrular bu dairenin merkezindedirler ve annelerinin uzun tüylerinin altında saklanırlar. Yetişkinler yavruların çevresini kuşatarak onları tam bir koruma altına alırlar. Saldırganların üzerine atılan bir misk sığırı saldırıdan sonra yavruları koruyan dairenin dağılmaması için yerine geri döner. Hayvanların tehlike durumları dışında, avlanma sırasında gösterdikleri işbirliği konusunda da oldukça çarpıcı örnekler bulunmaktadır. Örneğin pelikanlar balık avlamaya daima kalabalık bir sürü halinde giderler. Uygun bir koy seçtiklerinde ise, sahile karşı yarım bir daire oluştururlar ve sığ suda gezinerek bu daireyi daraltırlar. Bu dairenin içine giren tüm balıkları yakalarlar. Canlılar ‰leminde daha bunun gibi pek çok örneğe rastlanabilir. Doğum Sırasında Yardımlaşan Hayvanlar TABİ, canlılar arasında yardımlaşma konusu bu kadarla sınırlı değil. Bir de hayvanların doğum sırasında birbirleriyle yardımlaşmaları sšz konusu. Özellikle memeli hayvanlar doğumları esnasında tehlikeye son derece açık bir durumdadırlar. Hem anne hem de yeni doğan yavrular avcı hayvanlar için kolay birer avdırlar. Ancak genellikle bu canlılar doğum yaparlarken yanlarında sürülerinden biri yardımcı olarak bulunur. Örneğin, dişi antilop yavrulayacağı zaman, sürünün dışında çalılıkların arasında bir mekânı tercih eder. Doğum esnasında ise yalnız değildir. Yanında sürüde bulunan bir başka dişi ona yardım etmek için hazır bulunmaktadır. Doğum esnasında yardımlaşmalarıyla ünlü olan diğer canlılar ise yunuslardır. Yunus yavrularının doğar doğmaz su yüzeyine çıkmaları gerekir. Bu nedenle dişi yunus doğum esnasında yavruya yardım ederek onu burnuyla su yüzeyine doğru iter. Doğumdan hemen önce, anne yunusun hareketleri ağırlaşır. Bu nedenle doğum anında dişi yunusun yanında, ona doğumda yardımcı olmak üzere topluluktaki iki dişi yunus daha bulunur. Yardımcı yunuslar, doğumdan önce ona bir zarar gelmemesi için anne yunusun iki yanında yüzerler. Görevleri, doğumdan önce hareketleri ağırlaşan ve bu nedenle herhangi bir tehlikeye karşı koyabilecek bir güce sahip olmayan anneyi korumaktır. Anne file de doğum öncesinde yardımcı olmak üzere her zaman için topluluktaki diğer dişi fillerden biri hazır bulunur. Sık çalılık ve ağaçların arasında ustalıkla saklanan anne ve ona doğumda yardımcı olacak olan dişi fil, yavru fili yıllar boyu korumaya devam ederler. Dişi fil, yanında yavrusu varken çok daha saldırgan ve tetiktedir. Koloni Halinde Yaşayan Canlıların Fedakarlığı ÖZELLİKLE karıncalar, arılar ve termitler disiplin, itaat, iş bölümü, dayanışma ve fedakârlık üzerine kurulu bir organizasyon içerisinde yaşarlar. Bu minik canlılar, kendi hayatlarını hiçe sayarak, larvadan çıktıkları andan ölene kadar bütün enerjilerini larvalarını ve kolonilerini korumak ve beslemek için kullanırlar. Birbirleriyle yiyeceklerini paylaşırlar, bulundukları ortamı temizlerler ve hatta gerektiğinde diğerleri için canlarını verirler. Herkes ne iş yapması gerektiğini çok iyi bilir ve onu kusursuzca yerine getirir. Her biri için kolonisindeki diğer canlılar ve özellikle savunmasız larvalar birinci plandadır. Arıların, termitlerin ve karıncaların arasında bir tek bencil harekete rastlamak mümkün değildir. Bu yüzden de koloni halinde yaşayan bu canlılar kusursuz bir düzen içinde hayat sürerler ve büyük başarılar elde ederler. Peter Kropotkin, kitabında karıncaların ve termitlerin karşılıklı yardımlaşma sonucunda ne kadar büyük bir başarı kazandıklarıyla ilgili bir tespitini şöyle dile getirmektedir: "Termit ve karıncaların muhteşem yuva ve binalarının, şayet insanlarınki ile aynı ölçülerde olsaydı, çok daha üstün olduğu görülecekti. Asfaltlanmış yolları ve yer üstü tonozlanmış galerileri, geniş holleri ve tahıl ambarları, tahıl alanları, hasat etme işlemleri, yumurta ve larvalarının bakımındaki akılcı metodları... ve son olarak cesaretleri ve üstün akılları, tüm bunlar, yoğun ve yorucu yaşamlarının her aşamasında uyguladıkları karşılıklı yardımlaşmanın doğal bir sonucudur." Tabi burada Kropotkin'in göremediği nokta, söz konusu akılcı metodların ve üstün akıl tezahürlerinin hayvanlarının kendi akl” yeteneklerinden kaynaklanmadığı. Hayvanlarda görünen tüm bu üstün meziyetler, canlıların birbirleriyle bu derece iç içe yaşam sürmeleri, birbirlerini kollamaları, birlikte hareket etmeleri, ancak insanın refleks hareketlerine benzer şekilde otomatik mekanizmalar sayesinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, canlıların üstün akılları yerine, onlara bu hareketleri ilham eden Varlığın akıl ve şuurunun yüceliğinden bahsetmek çok daha doğru olur. Şu kadarı var ki, ortada apaçık duran gerçek, canlılar aleminin evrimcilerin varsaydığı gibi salt çatışmaya dayalı ve kendi kendine gelişme gösterdiği bir alem olmadığı. Her şeyde O'nun tecellileri görünüyor. Yazar : Zafer Araştırma Grubu

http://www.biyologlar.com/canlilar-arasinda-dayanisma

Bitkilerde Haberleşme Varmıdır.

Genellikle çok düşük ya da insan kulağı algıladığı ve çok yüksek olsa da, böcekler ve hayvanların işitebildiği titreşimlerle birbirlerine sinyal gönderirler. Hatta ağaçlar ve bitkiler onların damarlarında patlama yapan küçük hava kabarcıklarının sesi ile iletişim yaptıkları Ve böcekler ve bitkiler birbirlerinin sesleri duyduğu olduğunu kanıtlayan araştırmalar vardır.Domates ve diğer çiçekli bitkilerden poleni serbest bırakmak için sadece doğru frekansta arılara vızıltı ve böceklere bir bitkinin ve ağaçların içindeki hava kabarcığı çıkararak haberleştiği gözlenmiştir. Çoğu insan bitkilerin tehlikeden kaçamadıklarını, dolayısıyla düşmanlarına hemen teslim olduklarını zanneder. Ancak yapılan araştırmalar durumun hiç de zannedildiği gibi olmadığını ortaya çıkarmıştır. Tam tersine bitkiler de şaşırtıcı taktiklerle ve aralarında gizli bir dil kullanarak düşmanlarına karşı kendilerini korumaktadırlar. Konuşamayan hatta ses dahi çıkaramayan, hareket etme yeteneği kısıtlı olan bitkiler nasıl iletişim kurarlar? Tehlike anında komşu bitkileri nasıl uyarırlar? Bitkiler kendi aralarında kurdukları iletişimin yanı sıra böceklerle iletişim kurmak için hangi yöntemlere başvururlar? İletişim kurabilmenin en kolay yolu konuşmaktır. İnsan konuşarak çevresindekilere isteklerini, düşüncelerini, neşesini, mutluluğunu kısacası tüm duygu ve düşüncelerini ifade eder. Kuşkusuz bu özellik, Yüce Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. İnsanlar gibi hayvanlar da kendi aralarında kolaylıkla iletişim kurabilir, çıkardıkları seslerle, örneğin tehlike anını, avın yaklaştığını, toplanmaları gerektiğini birbirlerine duyururlar. Hayvanlar âleminin en sessiz üyesi olan balıklar bile vücut dillerini ve hareket etme kabiliyetlerini kullanarak birbirleri ile haberleşirler. Peki, canlılar âleminin sessiz üyeleri olarak bilinen, üstelik hareket etme yeteneği de son derece kısıtlı olan bitkiler nasıl iletişim kurarlar? Bitkiler konuşurlar mı? Birçok insanın bu soruya vereceği cevap “hayır” olacaktır. Ancak yapılan bilimsel araştırmalar bitkilerin sessiz gibi görünen dünyalarında aslında gizli bir dil kullandıklarını göstermiştir. İlerleyen sayfalarda da okuyacağınız gibi bitkiler, Yüce Allah’ın kusursuz yaratışının ve sonsuz aklının delillerinden biri olarak bir dil ile konuşurlar. Ancak bu dil konuşulurken, en ufak bir ses dahi duyulmaz. Çünkü bu dil, “hissedilmeyen koku” olarak isimlendirilen kimyasal bir dildir. Bitkiler Uçucu Organik Bileşikleri Kullanarak Konuşurlar Bitkiler, çevrelerindeki canlılarla algılanmayan koku olarak adlandırılan “uçucu organik bileşikler” yolu ile iletişim kurarlar. Metabolizmalarında birbirinden farklı binlerce organik bileşik üretebilirler. Bu bileşiklerin çoğu bitkilerin etrafını bir bulut gibi kaplar. Aslında bu uçucu organik bileşikler, bitkilerin bunları üretme konusunda son derece kompleks bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Bizim sadece hoşumuza giden bir koku olarak algıladığımız, bazen de hiç hissedemediğimiz bu uçucu organik bileşikler, etraftaki canlılar için yol gösterici birer rehber özelliğine sahiptir. Çünkü bitki, bu bileşikleri düşmanlarını caydırmak veya cezbetmek için salgılar. Şimdiye kadar 1000 değişik bileşik saptanmıştır ve muhtemelen henüz keşfedilmemiş niceleri de mevcuttur. Yapılan araştırmalar, bitkiler tarafından üretilen çeşitli özelliklerde ve fonksiyonlarda on binlerce ya da yüz binlerce birincil ve ikincil uçucu organik kimyasal olduğunu göstermektedir. Bitkiler Kimyasalları Nasıl Üretir ve Depolar?Bitkiler tarafından üretilen aromatik bileşikler son derece karmaşık kimyasal işlemler sonucunda oluşur. Bu bileşiklerin evrimcilerin iddia ettiği gibi rastgele olaylar sonucunda, tesadüfen oluşması mümkün değildir. Çünkü bu bileşikler bir kimyacıyı bile hayrete düşürecek ölçüde teknik işlemler sonucunda oluşur. Bitkiler, organik kimya üzerine çalışan bir laboratuvar gibi, metilleme, açilleme, oksidasyon / redüksiyon gibi kimyasal işlemleri, bu görevler için özel olarak “yaratılmış” enzimler kullanarak, adım adım, büyük bir hassasiyet içinde gerçekleştirirler. Ayrıca bu mekanizma içinde, üretilen bileşikleri depolayan ve zamanı geldiğinde uçucu gazlar halinde havaya salınmasını organize eden hücreler bulunur. Kısacası gül gibi hoşumuza giden kokuları oluşturan bileşiklerin bir araya gelmesi olağanüstü teknik bir organizasyonu gerektirmektedir. Bitkiler Kendi Aralarında Nasıl Anlaşırlar? Bitkiler kendilerine zarar verecek olan canlılar tarafından saldırıya uğradıklarında salgıladıkları uçucu organik bileşikler ile yan komşuları olan diğer bitkileri uyarırlar. Aslında bu uyarma işlemi diğer bitkiler tarafından saldırıya uğrayan ağacın, yaydığı uçucu organik bileşikleri gizlice “dinlemesi” biçimindedir. Böylece saldırıya uğramadan önce savunma sistemlerini harekete geçirirler. Peki bu dinleme işlemi nasıl gerçekleşir? Saldırıya uğrayan bitkilerin açığa çıkardıkları uçucu organik bileşikler, komşu bitkiler tarafından kopyalanır ve art arda gelen sinyallerin analizi yapılarak savunma sistemi harekete geçirilir. Burada bir başka gerçek daha ortaya çıkmaktadır: Bitkiler birbirleri ile sadece konuşmakla kalmayıp aynı zamanda birbirlerini “dinlemekte”dirler. Nitekim uzmanların yaptıkları deneyler bazı işlemler vesilesiyle söz konusu sinyallere “sağır” hale getirilen bitkilerin, tehlikeye maruz kalma riskinin daha fazla olduğunu göstermiştir. Bitkilerin birbirleri ile iletişim kurmaları, kendilerini savunurken yaydıkları uçucu organik bileşiklerin diğer bitkiler tarafından “tehlike” habercisi olarak algılanıp savunma sistemlerinin harekete geçmesi, zeka gerektiren davranışlardır. Bitkinin tehlike anını “idrak etmesi” ve “hafızasına” bunu yerleştirmesi, kendi bünyesinde çeşitli değişiklikler oluşturup savunma taktiği geliştirmesi, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfler sonucunda ortaya çıkamaz. Gerçek şu ki, bitkiler birbirleri ile iletişim kurma özelliğine sahip olarak “yaratılmış”lardır. Bu, onlara Yüce Allah tarafından özel olarak verilmiş bir savunma sistemidir. Herşeyi en ince ayrıntısına kadar mükemmel yaratan Yüce Allah, yeryüzündeki tüm bitkilerin bulundukları ortamda gereken her türlü ihtiyaçlarını da var etmiştir. Yüce Allah bir Kuran ayetinde bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-haberlesme-varmidir-

Zoolojinin Alt Bilim Dalları Nelerdir

Akaroloji; Yunanca akari (akarlar) ve -oloji ("çalışma"); Acari şubesine ait, akarlar, keneler gibi hayvanları inceleyen bir zooloji alt dalı. Özellikle akarları vb. hayvanları inceleyen zoologlara akarolist denir. Araknoloji; örümcekleri, yalancıakrepleri ve akrepleri inceleyen bir zooloji alt dalı. Arachnida şubesine ait hayvanları toplayan, inceleyen zoologlara araknolog denir. Bazen küçük örümceğimsileri (örn. akarları) inceleyenlere de araknokolog denilse de, daha çok akarolojist olarak tanımlanırlar. Entomoloji, böcekleri inceleyen bilim dalı. Hayvanlar aleminin en kalabalık sınıfı olan Insecta, 700 bini aşkın bilinen türün yanı sıra, en az o kadar tanımlanmamış böcek türünü kapsar. Böylesine zengin bir tür çeşitliliği gösteren böcekler doğal olarak insan yaşamında öbür hayvanlardan çok daha büyük bir önem taşır. Biyolojinin diğer alanları gibi entomoloji de birçok alt dala (sistematik entomoloji, ekoloji, etoloji, fizyoloji v.b) ayrılmıştır. Bu alt dalların çoğunda hem uygulamalı, hem de salt araştırmaya yönelik çalışmalar yapılır. Uygulamalı entomoloji çalışmları böcekleri zararları ve yararları açısından incelerken, kuramsal araştırmaların amacı tüm böceklere ilişkin temel bilgileri toplamaktadır. Uygulamalı entomoloji, tarla ve bahçe bitkileri yetiştiriciliği ile ormancılık gibi alanlarla yakından ilişkilidir. Bugün çağdaş entomoloji çalışmalarının odak noktası hala taksonominin tanımlama evresindedir ve Lepidoptera (pulkanatlılar) takımından kelebekler ve güveler gibi en iyi incelenmiş gruplarda bile sürekli yeni türler tanımlanmaktadır. Larva erişkin biçimleri birbirinden çok farklı olan tümbaşkalaşmalı böceklerin erişkinleri dışında, böceklerin yaşam evrelerini tanımlamak genellikle son derece güçtür. Etoloji, hayvan davranışlarını inceleyen zooloji alt dalıdır. Etoloji, özellikle evrim, nöroanatomi ve ekoloji gibi bazı bilim dallarıyla sıkı bir işbirliği içinde yürütülen, laboratuvar ve alan çalışmalarını kapsar. Etolojinin amacı belirli bir hayvan grubunu değil, onların davranışlarını incelemektir ve çoğu kez tek bir davranış kalıbının, örneğin saldırganlığın değişik hayvanlarda nasıl ortaya çıktığını araştırır. Nöroetoloji olarak ayrılmış bir dalı daha bulunur. Özellikle etoloji üzerine çalışan zoologlara etolog denir. İhtiyoloji, zoolojinin balıklarla ilgilenen alt dalıdır. Kemikli balıklar (Osteichthyes), köpek balığı gibi kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes) ve çenesiz balıklar (Agnatha) ilgi alanıdır. Tüm diğer omurgalı türlerinin sayısı kadar balık türü bulunduğu ve balıklar çok uzun süredir evrimleştiği için, balık sınıflandırması ve biliminde halen bilinmeyenle karşı karşıya kalınmaktadır. Balık biyolojisi ve davranışları halen tam olarak çözülmüş değildir. Herpetoloji; (Yunanca herpeton = sürünmek, ve logos = çalışma) sürüngenleri ve amfibileri inceleyen zooloji alt dalı. Bazı biyologlar herp`i bütün sürüngenleri ve amfibileri tanımlamak için kullanırlar. Herpetoloji, değişkensıcaklı dörtbacaklıları, morfolojilerini, fizyolojilerini, evrimleşmelerini vs. araştırır. Bu bilimle uğraşanlara herpetolog denir. Mammaloji Zoolojinin yalnızca memelileri inceleyen alt dalı Mirmekoloji; entomolojinin özellikle karıncaları inceleyen dalı. Karıncaların, yaşam ortamlarını, davranışlarını ve insanda hep merak uyandırmış sosyal yaşantılarını araştırır. Nöroetholoji; özellikle sinirsel uyartıların, mekanizmaların canlı üzerindeki etkilerini, davranışlarını araştıran bilim dalı. Nöropsikoloji ve etolojinin kombinasyonu bir kavramdır. Niko Tinbergen Karl von Frisch Konrad Lorenz gibi bilim adamlarının yaptığı çalışmalar bu bilimin öncülüğünü üstlenmiştir. Ornitoloji, kuşları inceleyen zooloji alt dalı. Yeryüzündeki yaklaşık 8.700 kuş türünün dağılımı, göçleri, davranışları ve ekolojisi ornitolojinin başlıca ilgi alanını oluşturur. Çok geniş alan çalışmaları gerektiren bu konularda, bilgilerin büyük bir bölümü çok sayıdaki amatör ornitolog tarafından elde edilmektedir. Bu nedenle, ornitoloji amatörlerin önemli katkılar yapabildikleri birkaç bilim dalından biri olarak kabul edilir. Taksonomi ve anatomi çalışmaları ise kuş koleksiyonlarına sahip üniversite ya da müzelerde profosyonel araştırmacılar tarafından yürütülür. Paleozooloji; (Yunanca: paleon (yaşlı) ve zoon (hayvan)) paleontolojinin bir dalı Paleontoloji ya da taşılbilim ya da fosilbilim, fosilleri veri olarak kullanarak dünyada yaşamın tarihini yazmak amacını taşıyan bilim dalıdır. Jeolojinin bir dalı olan paleontoloji, çeşitli jeolojik devirlerde yaşamış olan tek hücreli ve çok hücreli organizmalar üzerinde araştırmalar yapar ve jeolojik devirlerde yaşayan canlılar hakkında bilgi sahibi olunmasına yardımcı olur. Paleontoloji, fosil bilim ya da taşıl bilim olarak da bilinir. Bir başka tanımlamayla, soyu tükenmiş organizmaların fosillerini ve biyolojisini inceleyen bilim dalıdır. İlk paleontoloji araştırmaları Leonardo da Vinci tarafından, Mısırdan getirilmiş kireçtaşında nummulitesleri görmesiyle yapılmaya başlanmıştır. Da Vinci Nummulites'in, bir organizma kalıntısı olduğunu anlamıştır. Paleontoloji iki çeşit olarak incelenir. Bunlar; 1. Makropaleontoloji: Mikroskopta incelenmeyen, makro büyüklükteki fosilleri araştıran paleontolojinin alt dalıdır. 2. Mikropaleontoloji: Çıplak gözle incelenemeyen, ancak mikroskopla incelenebilen fosilleri araştıran paleontolojinin alt dalıdır. Paleontoloji bu şekilde araştırmalarıyla yer ilmi olan jeolojiye de yardımcı olmaktadır. Bu şekilde yapılan araştırmalar neticesinde tam olarak zamânımıza kadar gelebilmiş fosil zincirine rastlamak mümkün değildir. Setoloji, Yunanca; cetus ("balina") ve -oloji ("çalışma"), balinalar, yunuslar ve musurların sekiz cinsini inceleyen deniz biyolojisi alt dalı. Setolojistler, ya da setoloji alanında çalışanlar, Cetacea takımının evrimini, dağılımını, morfolojisini, davranışlarını, toplumsal dinamiğini ve diğer konularını araştırıp, anlamaya çalışırlar.   Akaroloji Araknoloji Entomoloji Etoloji Herpetoloji İhtiyoloji Mammaloji Mirmekoloji Nöroetholoji Ornitoloji Paleozooloji Paleontoloji Setoloji

http://www.biyologlar.com/zoolojinin-alt-bilim-dallari-nelerdir

BAL ARISI VE TAKSONOMİSİ

Dünyada 100.000 dolayında böcek türü taksonomik olarak sınıflandırılmıştır. Bu 100.000 tür içinde 23.000 dolayında arı türü bulunmaktadır. Bal arıları evrimleri süresince diğer böcek türlerinden farklılık göstererek kendilerine has morfolojik ve anatomik yapılarını geliştirmişlerdir. Örneğin bal arılarında polen toplamaya yarayan polen sepetçiklerinin oluşması, nektar ve polenle beslenmeye geçiş bu farklılaşmanın en tipik örnekleridir. Hayvanlar aleminin böcekler sınıfında yer alan bal arısının taksonomisi aşağıda verilmiştir. Alem (Kingdom): Hayvanlar (Animalia) Şube (Phylum): Eklembacaklılar (Arthropoda) Alt şube (Subphylum): Antenliler (Antennata) Sınıf (Class): Böcekler (Insecta) Takım (Order): Zar kanatlılar (Hymenoptera) Aile (Family): Arılar (Apidae) Cins (Genus): Bal arıları (Apis) Tür (Species): Bal arısı (Apis mellifera) Apis cinsi içinde "Batı" bal arısı olarak adlandırılan Apis mellifera dışında 3 tür daha bulunur ki bunlar "Doğu" bal arısı türleri olan; Apis cerana, Apis dorsata ve Apis florea'dır. Dünya bal üretiminde A. Cerana'dan kısmen yararlanılırken üretimin tamamına yakın kısmı A. mellifera kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Diğer 2 tür ise kovana alınamamış olup doğal yuvalarda tek bir petek üzerinde yaşamaktadırlar. Arı taksonomisinde türden sonra ırklar yer almaktadır. Örneğin Anadolu ırkı, Apis mellifera anatolica olarak ifade edilir.

http://www.biyologlar.com/bal-arisi-ve-taksonomisi

Mantarların özellikleri üreme sistemleri ve çeşitleri

FUNGİ( GERÇEK MANTARLAR) Mantarlar Hakkında Genel Bilgi Mantarların Fizyolojisi Mantarların Metabolizması Mantarların Üremesi Yapılarına Göre Mantarlar Basit Mantarlar Yüksek Mantarlar Mantarlar; ökoryot hücre tipine sahip hücre sayısı fazla ve hücrelerinde gerçek anlamda zar ile çevrili çekirdek ve birçok organeli olan(yanda şekilde görüldüğü gibi)( küf mantarları[ ekmek küfü, peynir küfü], mayalar[ bira mayası], şapkalı mantarlar bu gruba dâhildirler), ayrıca tamamına yakını heterotrof(besin tüketicisi) olup, parazit ve saprofit yapıya sahip olanları vardır . Parazittirler; üzerinde yaşadığı diğer bir mantardan yarar görürken, ona yani konağına zarar verir. Saprofittirler; besin ihtiyaçlarını artıklarındaki organik maddelerden karşılarlar. Bunlar, organik maddelerin inorganik maddelere dönüşümünü sağlarken çürümeye sebep olurlar. Bu tür mantarların enzim sistemleri çok iyi gelişmiştir. Bu nedenle saprofit mantarlar canlı artıklarıyla beslendiklerinden doğadaki madde dolaşımında ayrıştırıcı olarak önemli bir oynar. Ayrıca oluşturdukları maddeler, üreticiler tarafından hammadde olarak kullanılır. Mantarlar,bitkiler âleminin klorofilden yoksun tek veya çok hücreli canlılarıdır.Bir hücreli mantarlar (sporlar ve mayalar) mikroplara benzerler, ancak çevrelerinde selüloz zardan oluşan kalınca bir zarın bulunması ile onlardan ayrılırlar.Mantarların bitkisel yapıları tal denilen liflerden oluşmuştur. Üremeleri bazılarında eşeyli sporlarla, bazılarında ise eşeysiz sporlarla olur. Lifleri bölmelere ayrılmamış olan basit yapılı mantarlardan (miksomiçetler, fikomiçetler, zigomiçetler) başka lifleri bölmelere ayrılmış, üreme organları iyi gelişmiş yüksek yapılı mantarlar (basidiomiçetler, askomiçetler, adelomiçetler ve aktinomiçetler) da vardır. Mantarların kendilerine özgü bir beslenme tarzları bulunmaktadır. Enerji kaynağı için organik bileşiklere ve biyosentez için de karbonlu kaynaklara gereksinim duyarlar. Mantarlar, genel olarak, heterotrofik organizmalar olarak kabul edilirler. Basit organik moleküller (monosakkaridler, amino asitler, organik asitler, vs.) hücre membranlarından kolayca içeri girebilirler. Buna karşın, makromoleküller ise (disakkaridler, polisakkaridler, polipeptid ve proteinler, vs.) dışarıda enzimatik olarak ayrıştırıldıktan ve membrandan geçebilecek bir düzeye indikten sonra içeri girebilirler. Bazı mantarlar da (Myxomycestes) gıdalarını fagositozis veya endositozis ile alabilirler. Mantarlar karbon ve enerji kaynaklarını bir çok substratlardan temin edebilirler. Doğada serbest olarak yaşayan mantarların bir çoğu enerji için bitkisel orijinli kaynaklardan yararlanırlar. Mantarların büyük bir ekseriyeti de glikoz, sakkaroz, nişasta, maltozu ayrıştırabilir ve bunlardan yararlanabilir. Bazıları da yağ asitlerini, organik asitleri ve gliserolu da enerji kaynağı olarak ve ayrıca, hekzos ve pentoz şekerlerinin derivatlarını da (uronik asit ve şeker alkollerini) kullanabilirler. Bunların hücre membranlarından geçişinde permease enzimlerinin rolü fazladır. İnsanlarda parazit olarak bulunan ve hastalık yapan mantarlar veya başka bir deyimle mikozlar, mikroskobik olanlardır. İnsanda asalak yaşayan doksana yakın türde mantar sayılmıştır. Bunların bir kısmı saprofit olarak yaşarlar yani hastalık yapmazlar. Mantarların deri, tırnak, kıl ve saçları etkileyerek meydana getirdikleri hastalıklar, yüzeysel mantar hastalıkları genel adı altında toplanırlar (dermatofit, pitriyazis, versikolor, kandida hastalıkları). Bazı mantarlar derialtında toplanıp kronik iltihaplara ve miçetom denilen yalancı mantar urlarına neden olurlar. Bedenin ayak, diz, göğüs, kasık gibi çeşitli bölgelerinde hastalık yaparlar. Bu mantarlardan Madurella myecetomi’nin özellikle ayaklarda meydana getirdiği şişlikler, madura ayağı diye bilinen kronik bir hastalığı meydana getirir. Büyük ölçüde şişmiş ve içi düğümlerle dolu, yüzeyi fistüllerle kaplı madura ayağından tanecikli irin yani cerahat akar. Tedavisi geciken olaylarda ayağı kesmek gerekebilir MANTARLARIN FİZYOLOJİSİ Mantarların hücre duvarlarında kitin ve selüloz karakterinde substansların bulunması, bunların devamlı değişen ve çok değişik olan çevre koşullarına uymalarında büyük yardımcı olurlar. Örn. mantarlar, bakterilerin dayanamayacakları kadar yüksek konsantrasyondaki şeker(%50) solüsyonuna direnç gösterirler. Çünkü, yüksek ozmotik basınca karşı, bakteriler kadar duyarlı değillerdir ve bunu hücre duvarının yapısındaki maddeler sağlarlar. Bu nedenle, reçel ve jöleler mantarlar tarafından kolayca kontamine edilebilirler. Ancak, bazı mantar türlerinin de %15 şeker yoğunluğunda üremelerinde sınırlanma oluşmaktadır. Mantarlar genellikle düşük pH derecelerinde bile kolayca üreyebilir ve böyle ortamlara adapte olabilirler. Bu sebeple, mantarların minimal ve maksimal pH-limitleri 2-11 arasında değişebilir. Asit karakterdeki meyveler veya suları (özellikle, domates, portakal, limon, greyfurt, mandalina, vs.) buz dolabı ısısında olsalar bile mantarların üremeleri için iyi bir ortam oluştururlar. Hatta, bazı türler, 1 N asetik asit ve 2 N sülfürik asite dirençlidirler. MANTARLARIN ÜREMESİ Mantarlar üzerlerinde taşıdıkları sporlar eşeysiz olarak çoğalırlar.(yanda şekilde görüldüğü gibi ekmek küfü üzeride spor keseleri ve bazı bölümleri belirtilmiştir. Ancak çok az bir kısmı eşeyli üreme yeteneğine sahiptirler. MANTARLARIN ÜREMESİNDE ETKİLİ OLAN BAZI FAKTÖRLER Rutubet, mantarların üremelerinde çok önemli faktörlerden birini oluşturmaktadır. Yüksek orandaki rutubet, genellikle, üreme üzerine olumlu etkide bulunur. Rutubet azaldıkça, mantarların çoğalmaları da sınırlanmaya başlar. Mantarların rutubete olan gereksinmeleri, türler arasında değişiklik gösterir. Bazı mantar türleri relatif rutubeti %10-15 arasında bulunan ortamlarda veya suyu çok azalmış olan kuru danelerde üreme yeteneğine sahiptirler. Patojenik mantarların, özellikle, dermatofitlerin insan veya hayvan vücutlarında yerleşebilmesi ve hatta hastalık oluşturabilmesi için rutubet yine önemli bir faktördür.Eğer deri, su ile ıslanmış ise, mantarların yerleşmesi ve üremesi daha kolay olmaktadır. Mantarların üreme ısısı limitleri oldukça geniştir ve türler arasında farklar gösterir. Bu sınırlar, 0° ile 60°C arasında değişebilmektedir. Hifalar maksimal ısı limitinin dışında kolayca ölmelerine karşılık, sporları yüksek ısıya ve değişik çevre koşullarına çok fazla dayanıklılık gösterirler. Sizlerin de bildiği üzere buz dolabı ısısında üreyebilen ve gıdaların bozulmasına neden olan mantarlara her zaman rastlamak mümkündür. Dikkat çekici diğer bir özellik ise, Çok fazla soğuk, mantarların muhafazasında kullanılmaktadır. Sıfırın altında 195°C'de mantarlar uzun süre canlı kalabilirler. Mantarlar, genellikle, aerobik karakter taşırlar ve oksijenin bulunduğu ortamlarda gelişirler ve ürerler. Bu nedenle, havada bulunduğu miktar (veya oran) kadar oksijen, üreme için gereklidir. Patojenik mantarlardan, Actinomyces bazı türleri hariç olmak üzere, diğerleri aerobik koşullarda ürerler. Oksijenin azlığı veya mikroaerofilik koşullar üremeyi ve gelişmeyi sınırlar. Mantarların üremeleri için ışık, gereksinme duyulan önemli bir faktör değildir. Işık olmadan da kolayca gelişebilirler. Patojenik mantarlar da direkt ışık olmadan üreyebilme yeteneğine sahiptirler. Direkt güneş ışınları, üremeyi ve gelişmeyi sınırlar MANTARLARIN METABOLİZMASI Mantarların metabolik aktiviteleri alg ve yüksek bitkilerden biraz farklılık gösterir. Fotosentez yetenekleri olmadığından, enerjice zengin karbon kaynaklarına ihtiyaçları vardır. Heterotrofik bir beslenme özelliği gösteren mantarların metabolizmaları oldukça fazladır. Bunu gerçekleştirmek için fazla enerjiye ve dolayısıyla da enerji üretimine gereksinimleri vardır. Mantarlarda da, diğer ökaryotik ve prokaryotiklerde olduğu gibi, adenozin trifosfat ( ATP) merkezi bir role sahiptir. Metabolik aktivite sonunda mantar hücreleri içinde birçok depo maddeleri birikebilir. Bunlar arasında lipitler ve karbonhidratlar vardır. Mantarlarda sekonder metabolizma olarak tanımlanan ve ancak, normal metabolizmanın sınırlandığı durumlarda aktif hale gelen diğer bir metabolizma olayı da bulunmaktadır. Şimdiye dek 1000 den fazla sekonder metabolit bildirilmiştir. Bu metabolitlerin kimyasal yapıları farklı olup türlere özgü bir karakter taşımaktadırlar. Bazı metabolitlerin ticari değerleri çok fazladır (antibiyotikler, hormonlar, vs.) bazıları da insan ve hayvan için oldukça toksiktirler (mikotoksinler gibi). Üremeleri kısıtlanan ve durma dönemine giren mantarlar tarafından sentezlenen bu sekonder metabolitler, bir mantar için hayati önemde olmayıp normal üreme döneminde sentezlenen primer metabolitlerden oldukça farklıdırlar YAPILARINA GÖRE MANTARLAR BASİT (MUKUS) MANTARLAR:çürükçül (çürümekte olan organik maddelerle beslenen) veya asalak yaşayan mikroskobik türlerdir.(cıvık mantarlar) bunların çoğu, küfleri ya da amipleri andıran oldukça belirsiz biçimli bitkilerdir. Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Hepsi spor keselerindeki sporlarla çoğalır. Yetiştiği yerler; yerde ve bütün organik maddelerde, bitkilerde ve hayvanlarda, hatta bakterilerde asalak olarak da yaşar YAPILARINA GÖRE MANTARLAR BASİT (MUKUS) MANTARLAR:çürükçül (çürümekte olan organik maddelerle beslenen) veya asalak yaşayan mikroskobik türlerdir.(cıvık mantarlar) bunların çoğu, küfleri ya da amipleri andıran oldukça belirsiz biçimli bitkilerdir. Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Hepsi spor keselerindeki sporlarla çoğalır. Yetiştiği yerler; yerde ve bütün organik maddelerde, bitkilerde ve hayvanlarda, hatta bakterilerde asalak olarak da yaşar YÜKSEK (GERÇEK) MANTARLAR çayırlarda ve ormanlarda yetişen, üreme organlarıyla belirgin, asklı mantarlar ve bazitli mantarlardır. Bunlar bitkilerin en geniş ve en karmaşık grubudur. Bitkinin üremesini ve yayılmasını sağlayan sporlar, şapka denilen kısmın üstünde gelişir. Yetiştiği yerler; organik madde bulunan, yeterince nemli bütün bölgeler; humusça zengin toprak, gübre, çürümekte olan ağaç gövdesi. MAKROMANTARLAR Makromantarlar klorofili olmayan, üreme organları ve esas bünyeleri iplik gibi, "hüf" denilen küçük borucuklardan ibaret canlılardır. Belirgin şekilleri ve yaşama modelleri ile bağımsız bir canlı alemidirler. Bu canlılar hem eşeyli hem de eşeysiz olarak, sporlar oluşturarak ürerler. Klorofil ihtiva etmediklerinden, bağımsız olarak şeker, yağ ve nişasta gibi organik maddeler oluşturamazlar. Bu nedenle diğer canlılara ihtiyaç duyarlar. Yani başka canlılardan beslenirler. Bir başka deyişle çürükçül veya asalaktırlar. Mantarın esas bünyesi ince iplik gibi hüfler kitlesidir ki buna misel denir. Bizim toprak üzerinde gördüğümüz ve yararlandığımız kısım, bu misellerin özelleşmesi ile dokunmuş bir eşeyli üreme organıdır. Yukarıda kısaca tanımladığımız, çayırlarda, yol kenarlarında, ormanlarda, ağaç altlarında hemen hemen hepimizin sadece bir bölümünü (şapkasını) gördüğü ve bildiği makromantarlar; çok değişik renk ve şekillerde, bazılarını yediğimiz, bazılarından zehirlendiğimiz enteresan varlıklardır. Öyle ki, mantarlar alemininin tümünü ele alırsak ,olağanüstü yumuşak ve büyük ölçüde saydam bir vücut yapısına sahip olduklarını ve buna rağmen dev bir sarmaşık gibi onlarca metrelik bir alana yayılabildiklerini görürüz. Ellerinden hiçbir şey kurtulmaz; suyu, toprağı, böceklerin, bitkilerin, memelilerin hatta kuşların dokularını bile istila edebilirler. Mantarlar alemi aslında çok karmaşıktır. Burada ele aldığımız makromantarlar, Eumycophtya filumu (gerçek mantarlar) sınıfına dahildir. Bundan başka daha birçok mantar sınıfı mevcuttur. Bunlara örnek olarak; bölünen mantar bitkiler, cıvık mantarlar, algsi mantarlar, keseli mantarlar, çomak mantarlar, ikincil mantarlar gibi sınıflar gösterilebilir MAKROMANTARLARIN İNSANLAR İÇİN ÖNEMİ Bitkiler aleminin Mycophyta bölümünü oluşturan mantarlar olmasaydı belki de yaşayamazdık. Çünkü dünyanın hayat devrinde mantarların çok önemli fonksiyonları vardır. Bizler için, mantarlar aleminin bir kısmını oluşturan makromantarlar denildiğinde, akla ilk önce zehirli mantarlar, daha sonra yenilebilir mantarlar gelir. Onları güncel kılan da bu özellikleridir. Ancak bu varlıkların doğadaki pozisyonları gözönüne alındığında, onları asıl önemli kılan, ölü veya canlı organik maddeleri parçalamaları ve böylece karbon - azot devrinin sürdürülmesinde çok büyük bir rol oynamalarıdır. Mantarların,zehirlenmelere, cilt ve diğer hastalıklara sebep olarak insana doğrudan zararlı etkileri olabilen bir çok türü vardır. İnsan için faydalı olan bitkiler üzerinde parazit olmalarının sonucu ekonomik kayıplara sebep olmakla dolaylı zararları da vardır. Bazı mantarlar ise insana, mesela mayalama endüstrisinde, çok değerli hizmetler verirler. Maya mantarları lüzumlu mayalanmayı sağlamak üzere ekmek yapımında da kullanılmaktadır. Maya mantarlarınının başka türleri meyve sularından şarap imalinde, süt endüstrisinde muhtelif süt ürünlerinin üretiminde kullanılır. Bakterilerden başka, bazı peynirlerin olgunlaştırılmasında Penicillium cinsinden küf mantarları önemli rol oynarlar, bu peynirlerde küf mantarı peynirin içinde gelişir ve boz renkli damarlardan ibaret bir ağ teşekkül ettirir. Bazı peynirlerde bu damarlı oluşum yalnız yüzeyi örter. Bununla beraber en büyük keşif, mantarlardan elde edilen bilhassa "penisilin" adı verilen antibiyotiklerdir. Penisilin, Penicillium notatum dan elde edilmiştir, halen bir çok bulaşıcı hastalığın tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. Nihayet su mantarları, kirlenmiş suların yarı temizlenmesinde kısmen yardımcı olurlar. MAKROMANTARLARIN GELİŞME MEVSİMLERİ Mantarlar büyümek ve üreme organı oluşturmak için, uygun bir yetişme yerine, iklime ve bilhassa rutubet derecesine ihtiyaç gösterirler. Birçok mantar türü bütün bir yıl boyunca görülebilir, fakat ekseriytle lamelli mantarlar ve Boletuslar sonbaharda ortaya çıkar. Ilık hava halleri, üreme organlarının oluşturulması için en iyi şartlardır. Kurak yazlardan sonra mantarlar hiç görünmeyebilir veya rutubetin artmasıyla birlikte Eylülde ortaya çıkabilir. İlkbaharda en erken çıkan mantarlar Morchella'lardır. Yaz boyunca Agaricus lar, Russula lar, Boletus lar ve diğer yenilen mantarlar sıra ile ortaya çıkarlar. Bir çok türler yumuşak geçen kışlarda gelişmelerini devam ettirebilirler, böyle kışlarda yemeklik mantar toplanabilir. Ancak yenilebilen bir çok mantar türü kısa bir büyüme mevsimine sahiptir

http://www.biyologlar.com/mantarlarin-ozellikleri-ureme-sistemleri-ve-cesitleri

SEKONDER METABOLİTLER

Bitkiler büyüme ve gelişmeleri sırasında işlevi olma­yan, çok sayıda ve çeşitli organik bileşikler üretirler. Bu maddeler sekonder metabolitler, ikincil ürünler veya doğal ürünler olarak bilinir. Bu kitabın çeşitli bö­lümlerinde değinilen fotosentez, solunum, çözünmüş madde aktarımı, taşınım, protein sentezi, sindirim, farklılaşma işlevlerinde veya karbonhidrat, protein ve lipitlerin oluşumda sekonder metabolitlerin, genellik­le, doğrudan rollerinin olmadığı görülür. Sekonder metabolitler bitkiler aleminde sınırlı da­ğılım gösterirler. Bu özellik bu bileşikleri primer me- tabolitlerden (amino asitler, şekerler, nükleotidler ve açil lipitler) ayırır. Zira, sekonder metabolitlere çoğu kez sadece belli bir tür ya da yakın türler arasında rast­lanırken, primer metabolitler bitkiler aleminin tüm bi­reylerinde bulunur. Sekonder Metabolitler Bitkileri Herbivor ve Patojenlere Karşı Savunur Sekonder metabolitlerin adaptasyon açısından önemi uzun yıllar bil inmemiştir. Önceleri, bu kimyasalların metabolizmanın işlevsiz son ürünleri ya da bir başka deyişle metabolik atıklar olduğu düşünülmüştür, ilaç ham maddeleri, zehirler, tatlandırıcılar ve endüstriyel ham maddeler bağlamında önem taşımalarından do­layı, 19 ve 20. yüzyıl organik kimyacıları bu bileşik­lere yönelmişler ve böylelikle sekonder metabolitlerin araştırılmasında çığır açılmıştır. Son yıllarda bitkilerde çoğu sekonder metabolitin önemli ekolojik işlevlere sahip olduğu öne sürülmektedir. Bu işlevler aşağıda verilmiştir. .Bitkileri herbivorlara ve hastalık oluşturan mikrobiyal patojenlere karşı koruyucu, .Bitkiler arasında rekabet aracıları olarak (allelopati) ve tozlaşma ya da tohum dağılımına katkıda bulunan hayvanları çekici olarak işlev görürler. Bu bölümün geri kalan kısmında belli başlı bitkisel sekonder metabolitler, biyosentezleri ve, özellikle sa­vunma görevleri olmak üzere, bitkilerde bilinen işlev­leri hakkında bilgi verilecektir. Bitkisel Savunma Öğeleri Evrimin Bir Ürünüdür Bitkilerin savunma bileşiklerine nasıl sahip oldukları sorusuyla başlayabiliriz. Evrimle ilgilenen biyologla­ra göre, savunma bileşikleri kalıtılabilen mutasyonlar, doğal seçilim ve evrimsel değişimler sonucu ortaya çıkmışlardır. Temel metabolik yollarda oluşan geli­şigüzel mutasyonlar herbivorlar ve hastalık yapıcı mikroorganizmalar için toksik veya caydırıcı özellik taşıyan yeni bileşiklerin ortaya çıkmasına yol açmış­tır. Üretildikleri bitkiler için aşırı toksik olmadığı ve üretimleri metabolizmaya aşırı maliyet getirmediği sürece, bu bileşikleri taşıyan ya da üreten bitkiler ta­şımayanlara (veya üretmeyenlere) göre daha yüksek üretkenlik uyumuna sahip olmuştur. Böylelikle sa­vunma ürünlerine sahip olan bitkiler olmayanlardan daha fazla nesil bırakmış ve kendilerine özgü savun­ma özelliklerini bir sonraki nesle aktarmışlardır. İlginç olanı bakteri, fungus ve herbivorları uzak­laştırarak üretkenliği artıran bu çok aktif savunma ürünleri, aynı zamanda besinsel kaynak anlamında bu bitkileri insanlar için de kullanışsız hale getirmiştir. Önemli kültür bitkilerinin çoğu, bu bileşiklerin nis­peten daha düşük oranlarda üretimi amacıyla yapay olarak seçilime veya ıslaha tabi tutulmakta ve sonuçta bitkiler hastalık ve böceklere karşı daha duyarlı hale gelebilmektedir. Sekonder Metabolitler Üç Ana Gruba Ayrılırlar Bitkisel kökenli sekonder metabolitler, terpenler, feno- lik ve azotlu bileşikler olmak üzere üç ana gruba ay­rılabilirler. Bu gruplar kimyasal olarak birbirlerinden farklıdır.

http://www.biyologlar.com/sekonder-metabolitler

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0