Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 79 kayıt bulundu.

Kromozom nedir

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir. Çekirdeğin içinde ise kromozom adı verilen ipliksi parçalar bulunur. Kromozomlar, elektron mikroskobunda İ, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür ve boyutları mikronla ölçülür. Kromozomların sayısı canlı türleride değişiklik gösterir. Örneğin sirke sineğinde 8, kurbağada 26, farede 42, köpekte 78 kromozom vardır. İnsanın kromozom sayısı ise 46'dır. 22'si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde 1 çift de eşeysel kromozom bulunur ve toplam sayı 46 eder. Kromozomlar, molekül yapıları çok iyi bilinen DNA (dezoksiribonükleik asit) zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de özgül proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluşur. Döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 23 kromozom, babanın spermindeki 23 kromozomla birleşir. İşte bu 46 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. Kromozomlarda yer alan ve sayıları 25 bin ile 100 bin arasında olduğu tahmin edilen genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pekçok şeyi programlar. Bu genetik programlar, DNA altünitesi denen (A, T, C, G) kimyasallarıyla programlanır. Bilim adamları özellikle, 21. kromozomun içindeki 14 geni tam bir saatli bomba olarak niteliyorlar. Bu 14 genden birinde meydana gelen en ufak bir arıza Alzheimer, epilepsi, Parkinson veya lösemi hastalığına neden oluyor. Ayrıca halk arasında ‘‘Mongolluk’’ denilen Down sendromu ortaya çıkabiliyor. Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 24 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.kromozom Alzheimer, ağır işitme 2.kromozom Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.kromozom Akciğer kanseri 4.kromozom Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.kromozom Akne, saç dökülmesi 6.kromozom Diyabet, epilepsi 7.kromozom Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.kromozom Erken yaşlanma 9.kromozom Deri kanseri 10.kromozom Bilinmiyor 11.kromozom Diyabet 12.kromozom Metabolizma hastalıkları 13.kromozom Göğüs kanseri, retina kanseri 14.kromozom Alzheimer 15.kromozom Doğuştan beyin özrü 16.kromozom Crohn hastalığı 17.kromozom Göğüs kanseri 18.kromozom Pankreas kanseri 19.kromozom Bilinmiyor 20.kromozom Bilinmiyor 21.kromozom Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.kromozom Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.kromozom (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 24.kromozom (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/kromozom-nedir-1

KENELER BİYOLOJİK SİLAHMI

Türkiye`de 120 kişinin ölümüne neden olan keneler, biyolojik silah olarak kullanılıyor mu? Bilim adamları bu sorunun cevabını aradı. Kaynak:Haber Merkezi Kırım Kongo kanamalı ateşi (KKKA) Türkiye`de ilk kez 2002`de görüldü ve 28`i bu yıl olmak üzere toplam 120 kişinin ölümüne yol açtı. Bu yılın ilk 3 ayında 206 kişinin kene ısırması şikâyetiyle hastanelere başvurması, hastalığı `salgın` boyutuna taşıdı. Türkiye ile birlikte Afrika, Asya, Balkanlar ve Ortadoğu`da 30`dan fazla ülkeyi tehdit eden hastalığın tedavisi henüz bilinmiyor. Küresel ısınmanın virüsün yayılmasında etkili olduğu söylense de `Biyolojik silah mı?` sorusu tartışmaların odağına yerleşti. Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü`nden Prof. Dr. Levent Akın, bu soruya, `CIA ve FBI`ın biyolojik silahlar listesinde Kırım Kongo da var.` cevabını veriyor. Ancak mikrop üreten ve kullanmaya karar veren bir ülkenin elinde bunu durduracak maddenin olması gerektiğini vurgulayan Akın, dünyada henüz bu mikrobu öldürecek maddenin bulunmadığını hatırlatıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`nden Prof. Dr. Ayşen Gargılı da, virüsün biyolojik silah listesinde yer aldığını doğruluyor. Fakat, bunun Türkiye`de denendiği tezine karşı çıkıyor. Sebebini ise `Kırım Kongo solunum yoluyla bulaşmaz ve kitlesel ölümler getirmez.` sözleriyle açıklıyor. `Çocukken ineklerden keneleri söker, öldürürdük. Hiçbir şey olmazdı. Bu kenelere ne oldu da şimdi hastalık saçıyor?` sorusu 35 yaşındaki Sivaslı Fatih Polat`a ait. Türkiye`deki hemen herkesin dilinde olan bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Bilinen bir gerçek var ki; hyalomma marginatum marginatum türü keneler 2002 yılından bu yana Türkiye`de hastalık saçıyor. İlk olarak 1944`te Kırım`da, 1956`da da Kongo`da görülen virüsün Türkiye`de 1970`li yıllarda da tek tük vakalara sebep olduğu biliniyor. Ancak ölümcül virüs taşıyan keneler Anadolu`daki 60`ın üzerindeki tür içinde hızla artıyor. 15 yıl öncesinde sayıları çok az olan keneler, şu anda en kalabalık nüfusa sahip tür olarak insanları tehdit ediyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı üyesi Prof. Dr. Ayşen Gargılı, hastalık taşıyan kenelerin gelişimini anlatırken, bugünkü durumu `kene salgını` olarak niteliyor. Gargılı, `Vakalardaki patlama salgının gidişatı açısından şaşırtan bir mesele değil. Olgu sayıları artarak devam eder, doygunluk noktasına çıkar ve insanlardaki bağışıklık oranı geliştikçe durur, daha sonra aşağıya iner.` diyor. Şu ana kadar dünyadaki en büyük KKKA salgınının Türkiye`de yaşandığını dile getiren Gargılı, `biyolojik silah Türkiye`de deneniyor` tezini doğru bulmuyor. Virüsün biyolojik silah ve terörizm listesinde bulunduğunu doğrulayan Gargılı, Kırım Kongo`nun solunum yoluyla bulaşmadığı ve kitlesel ölümler getirmeyeceği için çok etkin biyolojik silah olarak kullanılamayacağını söylüyor. Vakalar temmuz ayında patlama yapıyor Bir kene yılda 5-7 bin arasında yumurta bırakıyor. İlkbahardan itibaren toprağın üstüne çıkan keneler, önce hayvanlara yapışıyor. Daha sonra insanlardan kan emiyor. Nisanda başlayan vakalar eylül ayına kadar devam ediyor. En fazla vaka temmuz ayında görülüyor. Eylülün ortalarında keneler toprağa geri dönüyor. KKKA, hayvanlara ve insanlara kenelerin ısırmasıyla geçiyor. Hayvanlarda belirtisiz seyreden hastalık, insanlarda öldürücü olabiliyor. Türkiye`de vakaların yüzde 10`u ölümle sonuçlanıyor. Hastalık ani başlayan ateş, baş ve kas ağrıları, kırgınlık, halsizlik ve iştahsızlık gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal gibi şikâyetlerle devam ediyor. Hastalığın ilerlemesi durumunda diş eti, burun, kulak kanaması ve vücudun çeşitli yerlerinde dış kanama oluşuyor. Ankara Numune Hastanesi Mikrobiyoloji Klinik Şefi Hürrem Bodur, kene ısırdıktan 6 saat sonra virüsün salgılanmaya başlandığını belirtirken, iki hafta içinde kaybedilmeyen hastaların, KKKA`ya karşı bağışıklık kazandığını belirtiyor. Kelkit Vadisi`ndeki şehirlerde kene işgali var Orta Karadeniz, Orta Anadolu`nun kuzey kısımları, Toroslar`a kadar uzanan bodur alanlar. Virüslü kenelerin yaşamadığı yegane yer Akdeniz ve Karadeniz kıyıları. Nemli ve ıslak yerlerde yaşam sürdüremeyen bu tür keneler, Kelkit Vadisi olarak bilinen Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas civarında yoğun olarak görülüyor. Bu illerin yanı sıra vakaların rastlandığı iller; Amasya, Ankara, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çankırı, Çorum, Düzce, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, İstanbul, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Muş, Ordu, Samsun, Şanlıurfa, Yozgat, Zonguldak. Keneler, Amerika`da `lyme` hastalığına, Almanya ve Avusturya ile Kuzey Avrupa ülkelerinde ise beyin iltihaplanmasına yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/keneler-biyolojik-silahmi

Kavramların Türkçeleştirilmesi

Moleküler biyoloji ve genetik kavramlarının neredeyse hiç birinin meydana gelmesinde katkımız olmadığı için bu kavramlar dilimize girerken de ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. İzlenilen bazı pratik kurallar var; bunlardan ilki, o kavramın Fransızca okunuşunun doğrudan alınması (ekspresyon, sekans). Bu alışkanlık bize Jön Türkler'in hediyesi. Jön de, Fransızca genç sözcüğünün okunuşuyla devşirilen bir kelime. Buna alıştığımız için yadırgamıyoruz bu tür kelime dönüşümlerini ancak bu da bir yerden sonra yetersiz kalıyor. Örneğin, direction kelimesini ele alalım. İngilizce okunuşunu yaklaşık şöyle yazabiliriz: dayrekşın (yazınca komik geliyor değil mi). Aynı kelime, Fransızca'da da aynı şekilde yazılıyor, fakat farklı bir şekilde okunuyor: direksiyon. Belki son bir yüzyıldır İngilizce konuşan ekolün bilimi geliştirme konusunda Fransızca konuşan ekolden daha ileri gittiği düşünüldüğünde, klasik yaklaşımımız yetersiz kalmaya başlıyor. Burada da en güzel örnek Google. Guugıl olarak okuyoruz, ancak böyle yazmıyoruz (bu durum sadece özel isim olmasından kaynaklanmıyor, alışkanlıklarımız değişiyor). Selahattin'li son banka reklamında da bir kelime kullanıyor: konnekşın. Bunu konneksiyon olarak kullanan kişiler de var; bu bir kültür savaşı nihayetinde. Bir diğer kavram ithalati yaklaşımı da, Türkçe'de en yakın anlamına çevirme. Bilgisayar kelimesinin ortaya çıktığı zamanları düşünün, ve bugün yazıcı olarak isimlendirdiğimiz ürünün de piyasaya girmeye başladığını. İngilizce printer olarak isimlendirilmiş olan bu cihazın Türkçe karşılığı başlarda bilgiyazar olarak isimlendirilmiş (Kaynak: Ufuk Tarhan), bunu biliyor muydunuz? Sonra yazıcı kabul görüyor ve bu şekilde kalıyor. Gelelim çok ünlü bir kelimeye, sekans! DNA sekansı, protein sekansı vb. tamlamalardan sıkça tanıdığımız bir kelime. Tahmin ettiğiniz üzere, Fransız ekolüyle şekillendirilerek dilimize girmiş; fakat Türkçe karşılığı var. Burada da bence eksik bir yaklaşımla bu kelime dizi olarak dilimize çevrilmiş. Yani, DNA dizisi, protein dizisi şeklinde ifade ediliyor. Evet, sequence kelimesinin anlamlarından biri de dizi, ancak uygun olan anlam bu kelimeyle değil, dizilim kelimesiyle ifade ediliyor. Yani, DNA dizilimi, protein dizilimi, dizilimleme (sekanslama) gibi. Bu tercihin bir başka nedeni de şu; dizi kelimesinin ingilizce karşılığı büyük oranda array kelimesiyle karşılanıyor; bu da özellikle mikrodizi (microarray) teknolojisinin yaygınlaşmasıyla bir kavram kargaşasına yol açıyor. Ancak henüz bir mutabakata varılmış değil. Microarray kelimesi de mikrodizin olarak çevriliyor; fakat array kelimesinin karşılığı dizin değil, dizi. Dizin, index kelimesinin karşılığı ve mikrodizi teknolojisiyle alakalı bir kelime de değil bu durumda. Bu nedenle mikrodizi kelimesinin doğru bir çeviri olduğunu düşünüyorum. Bu kavram kargaşasının en büyük etkisini, dilimize çevirilmiş ünlü bir moleküler biyoloji kitabında görmüştüm. İngilizce orjinali, Türkçesinden daha anlaşılırdı! Fikrini aldığım birçok arkadaşım da kitabı bu kelime kargaşasından ötürü okuyamadıklarını söylemişti. Düşünsenize, expression kelimesini metinde farklı yerlerde ifade, anlatım veya ekspresyon olarak görüyorsunuz; bu kavramı ilk öğrenen bir insan için pek de iç açıcı bir durum değil. Örnekler maalesef saymakla bitmiyor. Kişisel görüşüm, yabancı bir dilden hayatımıza giren bir kavramın mümkünse Türkçe karşılığının kullanılması, ama doğru ve özenli bir çeviriyle. Bazı kemikleşmiş kavramlara ise gerekmiyorsa müdahale edilmemesi; örneğin moleküler kelimesi gibi. Türkçe karşılığı kavram kargaşasına neden olacak kelimerde ise esnek davranılmasından yanayım; en az fikir ayrılığına neden olan seçenekle devam edilebilir ve illa ki bir Türkçe kelime olacak diye diretilmemeli bu tür kelimelerde. Ancak kitlesel olarak bir yaklaşım belirlemek çok kritik; biyoinformatik veya moleküler biyoloji alanlarında Türkçe metinlerin bu denli az olmasının en büyük nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum.

http://www.biyologlar.com/kavramlarin-turkcelestirilmesi

Vitaminlerin görevleri nelerdir

Vitaminler vücutta pek çok fizyolojik olayın sürdürülmesi için gereklidir. Pek çok enzim reaksiyonunda koenzim ya da kofaktör gibi rol alırlar. Bunun dışında antioksidan etkileri vardır. Bazı vitaminler de hormon olarak etki ederler. Vitaminler ve görevleri A Normal görme ve karanlığa adaptasyonda, sağlıklı cilt, saç, diş ve diş etlerinde önemlidir. D Kuvvetli diş ve kemikler için. Eksikliğinde kemik deformasyonu görülür. E Güçlü antioksidan özelliği ile hücre yıpranmasını ve yaşlanmayı yavaşlatır. Kalp ve damar hastalıkları riskini azaltır. B1 (Tiamin) Kalp, sinir sistemi ve kasların normal fonksiyonu için gereklidir. Eksikliğinde sindirim bozuklukları, aşırı hassasiyet (iritabilite), iştahsızlık gibi bozukluklar olabilir. B2 Sağlıklı cilt ve iyi görme için gereklidir. Eksikliğinde vücut direnci düşer, dudak çatlaklıkları, ağızda yaralar, egzama gibi cilt bozuklukları görülür. NIASIN Merkezi sinir sistemini destekler. Eksikliğinde çeşitli sinirsel hastalıklar ve deri hastalıkları olabilir. B5 (Pantotenik asit) Sinir sistemi, deri ve saç sağlığı için gereklidir. B6 (piridoksin) Sinir siteminin düzenli çalışmasına yardımcıdır. Hormonların fonksiyonlarında rolü vardır.Eksikliğinde gelişme geriliği, cilt bozuklukları, sinirsel bozukluklar görülür. B12 Kırmızı kan hücrelerin ve kemik iliğinin oluşumu ile sinir sisteminin normal fonksiyonları devam ettirmeleri için gereklidir. Eksikliğinde kansızlık, yorgunluk ortaya çıkabilir. FOLIK ASIT Hücrenin yapı taşlarının, kırmızı kan hücrelerinin, sinir dokularının oluşumunda etkilidir. Gebelikte görülen kansızlığın en büyük sebebi folik asit eksikliğidir. Folik asit ihtiyacı bebek gelişimine bağlı olarak yaklaşık 3 kat artar. Eksikliğinde kansızlık, hamilelikte bebeklerde gelişim bozuklukları söz konusudur. C Bağışıklık sistemini destekler. Kemiklerin, dişlerin, kan damarlarının sağlıklı kalmasına yardımcıdır. Eksikliğinde vücut direncinin azalması, diş eti kanaması ve skorbüt oluşur.   Kiraz: B1, B2, A, C vitaminleri ve malik asit. Hindistan cevizi: A, C vitaminleri. Kestane: A, B, C vitaminleri. Lahana: A, B1, B2, B6, C, E, K, P vitaminleri. Bakla: A, B1, B2, C, E, K vitaminleri İncir: A, B vitaminleri Çilek: A, B1, B2 C vitaminleri Mısır: A, B1, B2, E, K vitaminleri. Ağaç çileği: A, B, vitaminleri. Limon: B1, C, P vitaminleri Mandalina: A, B, C vitaminleri Kayısı: C vitamini Ananas: A, B1, B2, C vitaminleri Badem: B1, B2 vitaminleri Elma:A, B1, B2, C vitaminleri Nar: B1, C vitaminleri Kavun: A, B1, B2, C vitaminleri Arpa: B vitamini. Patates: A, B1, C vitaminleri Şeftali: A vitamini Domates:v A, B1, B2, C vitaminleri Maydanoz: A, C, K vitaminleri Erik: A, B1, B2, C vitaminleri Frenküzümü: C vitamini ve malik asit. Kereviz: A, B1, B2, C, K vitaminleri Ispanak: B1, B2, C, P, K vitaminleri Üzüm: A, C vitaminleri Enginar: C vitamini Su teresi: A, C, D vitaminleri Havuç: B, C, D, E vitaminleri Semizotu: C vitamini Roka: C vitamini Ayva: C vitamini Mercimek: Tüm B vitaminleri Ayı üzümü: A, C vitaminleri Avakado: A, D, e vitaminleri Pazı: A, C vitaminleri Biber: C (çok miktarda), B, B2, E vitaminleri   Fiziksel ve zihinsel sağlığımızı korumak için bilinen 30 vitamin ve minerale gereksinimimiz vardır.Çoğu kişi gerekli vitamin ve mineralleri besinlerden alabiliyor. Bu maddelerin normal beslenme yoluyla alınamadığı durumlar ise oldukça nadir. Dünya Sağlık Örgütü ve diğer sağlık kuruluşlarının, önerilen günlük alım (RDA) ile ilgili olarak, üzerinde görüş bildirdiği bir liste bulunmaktadır. RDA, RNI (besin alımı için referans) olarak da tanımlanmaktadır. Beslenme uzmanları ise bu listede yer alan miktarların çoğu kişi için minimum gereksinimi yansıttığını dile getirmektedirler. Gerçek anlamda sağlıklı olabilmek için belli besinlere daha yüksek miktarlarda ihtiyaç duyabilirsiniz ancak tam olarak ne kadar gerektiği tartışmaya açık bir konudur. Belli vitamin ve mineralleri almanız gerektiği, fiziksel ve zihinsel sağlık durumunuzun yanı sıra yaşamınıza ve cinsiyetinize bağlıdır. Bedeniniz vitaminler olmaksızın işlev göremez. Küçük miktarlarda gerekli olmalarına karşın enzim işlevlerinin tetiklenmesi açısından bedenle yaşamsal bir görevi yerine getirirler. Enzim işlvleri de bedendeki diğer faaliyetleri harekete geçirmektedir. B kompleksi vitaminlerine bu vitaminler belli bir grup oluşturur) C vitamini suda eriye vitaminlerdir. Bu vitaminler sadece B12 bedende depolanabilme özelliğine sahiptir. Antibiyotikler, alkol ve stres bu vitaminlerin emilimini azaltmaktadır. A,D,E ve K vitaminleri yağda eriyen vitaminlerdir ve bedende depolanabilirler. En fazla sıvı ve katı yağ içeren yiyeceklerde bulunurlar. İyi emilebilmeleri için safra işlevinin yeterli düzeyde olması gerekir. Vitaminlerin Görevleri: VİTAMİN A: D ve E vitaminleri gibi yağda çözülen bu vitamin, hücre büyümesi için önemli. Mukoza tabakaları ile gözlerin faaliyetini sağlıyor. Cilt ve vücut dokularının sağlıklı olmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar. Birçok kanser türüne karşi koruyucudur, antioksidandır ve karanlıkta görmeyi sağlar. Karaciğer, böbrek, yumurta, buğday, mantar, baklagiller, fasulye, fıstık, ceviz VİTAMİN B1: Karbonhidratlardan enerji üretimi, beyin fonksiyonları ve sindirim sistemi için gerekli. Vücudun proteinleri kullanabilmesini sağlar VİTAMİN B6: Protein sindirimi, beyin fonksiyonları, hormonların üretimi için gerekli. Seks hormonlarını dengeler. Deprosyana karşı etkili. Alerjik reaksiyonları engeller VİTAMİN K: Kanın pıhtılaşmasını sağlar VİTAMİN C: Vücudun direncini artırıyor, diş, kemik ve kan damarlarının sağlıklı olmasını sağlıyor. Hücre solunumuna etki ediyor. Ayrıca demirin vücutta değerlendirilmesine yardımcı oluyor. Özellikle kış aylarında ve ateşli hastalıklarda, kronik ishallerde vücudun C vitamini artıyor. VİTAMİN D: Kemikler için vazgeçilmez bir vitamin. Eksikliği raşitizme yol açıyor. VİTAMİN E: Vücudun su ve yağ birikimini ayarlıyor. İşlemden geçmemiş yağlar, buğday, mısır, ayçiçeği, fıstık, susam, soya yağları, zeytin yağı, balık yağı, fındık, badem, ton balığı, sardalya, somon, patates, yumurta sarısı, domates, koyu yeşil renkli sebzelerde bulunur. B-2 vitamini: Protein, yağ ve karbonhidratların bünyede işlenmesini sağlıyor; yani enerji açısından önemi çok büyük. Ayrıca alyuvarların oluşumu için de çok yararlı. Bu vitamin gözlere ve deriye de sağlık veriyor. B-6 vitamini: Tüm metabolizma için vazgeçilmez bir vitamin. Özellikle sinir sistemi üzerinde etkili. Proteinin vücutta değerlendirilmesini de sağlıyor. Folik asit: Hamilelikte bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişimi için hayati önem taşır. Yetişkinlerde beyin ve sinir sistemi fonksiyonları, protein kullanımı ve kan hücreleri yapımı için gerekli. Kalsiyum: Dişlerin ve kemiklerin güçlü olmaları için öncelikle kalsiyum gereklidir. Kalsiyum aynı zamanda kalp atışlarını düzenler, kanın gerektiği gibi pıhtılaşmasını sağlar, kaslar ve sinirler için yararlıdır. Kalsiyum kan basıncının yükselmesini ve kalın bağırsak kanserini önleyebilir. Ancak yapılan araştırmalara göre her on kadından sekizi, bol miktarda kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenmek istemiyor. Hamilelik, bebeği anne sütüyle emzirme, menopoz, kafeinli içecekler vücuttaki kalsiyum miktarını azaltır süt ve sütlü besinler, mısır, sardalya balığı, kalamar, ıstakoz ve brokkoli bol miktarda kalsiyum içeren besinlerdir.      

http://www.biyologlar.com/vitaminlerin-gorevleri-nelerdir

Küresel Isınma Nedir ? Küresel ısınmayı engellemek için neler yapmalıyız ?

İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. İklim sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan sera gazları, güneş ve yer radyasyonunu tutarak, atmosferin ısınmasında başlıca etkendirler. Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30oC daha soğuk olacağı hesaplanmıştır. Son yıllarda atmosferde çeşitli insan aktivitelerinden kaynaklanan nedenlerle karbondioksit, metan, ozon ve di azot monoksit gibi gazlardan oluşan sera gazları, yeryüzü sıcaklığında belirgin artmalara sebep oluyor. Sera etkisinin artması, troposferin ısınmasında, stratosferin de soğuması nda en önemli etken olarak gösteriliyor. Ne yapmalıyız ? 1 Mısır yakıtı kullanın ÇÜNKÜ dünyadaki otomobillerin yarısı, petrol yerine mısırdan üretilen etanol yakıtını kullanırsa küresel ısınmaya yol açan gazları atmosfere salınımı yüzde 7 düşer 2 Evinizi izole edin ÇÜNKÜ küresel ısınmaya yol açan gazların yüzde 16’sından konutların enerji tüketimi sorumlu. Evlerin izole edilmesi ısınma enerjisini yüzde 40 azaltır. 3 Ampulleri değiştirin ÇÜNKÜ sadece 7 watt harcayan çevre dostu ampüller 40 watt’lık standart bir ampül kadar ışık yayabiliyor. 4 Sokakta LED ampül ÇÜNKÜ cadde aydınlatmalarının 18 ayda bir yenilenmesi gerekiyor. Yüzde 40 daha az elektrik harcayan LED ampüller, 2 kat daha pahalı ama 5 yıl kullanılıyor. 5 Ciplere ağır vergi ÇÜNKÜ 1.8 litre motor hacmine sahip bir sedan otomobil kilometrede 170 gram karbon gazının atmosfere salınmasına yol açıyor. Ciplerde bu oran 2 kat fazla. 6 Organik kıyafet giyin ÇÜNKÜ içinde tamamen doğal ortamda yetişmiş pamuktan yapılan yüzde 100 organik kıyafetler üretilirken yüzde 60 oranında daha az enerji harcanıyor. 7 Yolculuğu paylaşın ÇÜNKÜ araştırmalar otomobil kullananların yüzde 38’inin yalnız seyahat ettiğini gösteriyor. İşe gidip gelirken otomobille topluca seyahat edin. 8 Jeotermal ısıtma ÇÜNKÜ 13 dereceye kadar ısıtılan suyun merkezi bir sistemden binaya dağıtırak, doğalgazlı ısıtmaya destek sağlanabilir ve enerji tüketimi düşürülebilir. 9 Hybrid otomobil ÇÜNKÜ elektrik ve benzin olmak üzere iki motora sahip olan hybrid otomobiller, yüzde 20’ye varan yakıt tasarrufu sağlıyor. 10 Ekolojik makyaj ÇÜNKÜ içerdiği kimyasal maddelerden dolayı kozmetik ürünlerin bir çoğu çevreye zarar veriyor. Bitki özlerinden yapılan organik makyaj ürünleri moda oldu. 11 Kırmızı et yemeyin ÇÜNKÜ kırmızı et yemeyi azaltarak ısınmaya yol açan sera gazlarının oranı yüzde 4 azaltılabilir. Dünyada 1.7 milyar inek, 1.5 milyar koyun var. 12 Plastik kullanmayın ÇÜNKÜ plastik doğadan 1000 yılda temizleniyor. Yılda 500 milyar poşet kullanılıyor. Sadece yüzde 3’ü kağıttan... 13 Geridönüşümlü kağıt ÇÜNKÜ geri dönüşümlü kağıdın üretimi yüzde 60 enerji tasarrufu sağlıyor. Yılda 900 milyon ağaç kağıt üretimi için kesiliyor. 14 Toplu taşıma kullanın ÇÜNKÜ sera gazlarının yüzde 14’ü araçlar yüzünden atmosfere salınıyor. Otobüse binerek bu oran yarıya yarıya azaltılır. 15 Bekleme modu ÇÜNKÜ araştırmalar evlerde harcanan elektriğin yüzde 75’ini bekleme modunda tutulan televizyon ve bilgisayar gibi elektronik cihazların harcadığını ortaya koyuyor. 16 İnik lastiklere dikkat ÇÜNKÜ havası inik lastiklerle seyahat etmek benzin tüketimini yüzde 10 oranında artırır. 17 Küçük evde oturun ÇÜNKÜ 200 metrekarelik bir evi ısıtmak için, 100 metrekarelik bir evden 2.5 kat daha fazla enerji harcanması gerekiyor. 18 Eski kıyafeti verin ÇÜNKÜ eski kıyafetlerin eritilip yeniden kumaş haline getirilmesiyle yüzde 76 enerji tasarrufu sağlanabiliyor. 19 Gökdelene izin verin ÇÜNKÜ cam dış cepheye sahip olan gökdelenlerin ışıklandırma ve ısıtma giderleri, beton bir binaya göre daha az. 20 Kravat takmayın ÇÜNKÜ kravat takmayarak sıcaklamazsınız. Erkek çalışanların tümü kravat takmazsa, klimalar daha az çalışır ve daha az enerji harcanır. 21 Pamukluları atmayın ÇÜNKÜ pamuklu kıyafetler, sentetik madde içermediği için geri dönüşüm yapılamıyor. Ne kadar giyilirse o kadar kardır. 22 Ofis değil evde çalışın ÇÜNKÜ imkanı olanlar ev-ofislerde çalıştığında ulaşım nedeniyle ortaya çıkan sera gazlarının azalması bekleniyor. 23 Karbon gazı denize ÇÜNKÜ atmosfere her yıl salınan 7.3 milyar ton karbon gazının yüzde 10’u okyanus tabanında depolanabilir. 24 Yazın pencere açın ÇÜNKÜ klima yerine bir pencere açarsanız yıllık 22.7 ton olan kişibaşı karbon gazı salınımınızı 1.8 ton azaltırsınız. 25 Bahçenize bambu ÇÜNKÜ sadece çapı geniş dallara sahip olan bitkiler, saldıklarından daha çok karbon gazını emebiliyor.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-nedir-neler-yapmaliyiz-

Synflorix aşısının invazif pnömokok hastalıklarını önlemede etkili olduğu gösterildi

Synflorix aşısının invazif pnömokok hastalıklarını önlemede etkili olduğu gösterildi

Avrupa'da yürütülen bir çalışmada NTHI Protein D Konjüge aşısı Synflorix'in invazif pnömokokkal hastalığı önlemede % 93 - 100 gibi yüksek bir oranda etkili olduğu tespit edildi.GlaxoSmithKline'ın (GSK) geliştirdiği konjüge pnömokok aşısı Synflorix'in hastalık üzerindeki etkisini incelemek için Avrupa'da yürütülen ilk randomize klinik araştırmasının sonuçları TheLancet tarafından yayınlandı. Yapılan çalışmalar sonucunda GSK'nın geliştirdiği SynflorixTMaşısının bu bakterinin enfeksiyonuna karşı daha savunmasız olan 2 yaşından küçük çocuklarda invazif pnömokok hastalıklarını önlemede % 93 - 100 gibi yüksek bir oranda etkili olduğu görüldü. Bu çalışmanın, 47.369 gönüllü çocuğun katılımıyla, konjüge pnömokok aşılarının, invazif pnömokok hastalıkları üzerindeki etkilerini incelemek üzere bugüne kadar yapılmış en büyük çalışma özelliğinde olduğu belirtildi. Çok yüksek etkililik düzeyi Fin İnvazif Pnömokok Hastalığı Aşı Klinik Çalışması tüm Finlandiya çapında yürütüldü ve ortalama iki yıl süreyle Synflorix etkililiği takip edildi. Alınan sonuçlar Synflorix’in yedi aydan küçük bebeklere üç doz (2+1) ya da dört doz (3+1) olarak uygulandığı zaman hastalığı önlemede yüksek etkili olduğunu gösterdi. Aşı serotiplerinin neden olduğu invazif pnömokok vakalarında etkililiğin, Synflorix2+1 uygulandığı zaman %92, 3+1 uygulandığında 100% ve pnömokok serotiplerinden bağımsız etkililiğin olduğu gösterildi. Ayrıca daha büyük çocuklarda farklı idame programları ile de yüksek etkililiği gözlemlendi. Çalışma sırasında hiçbir güvenlik sorununa rastlanmadı. İnvazif pnömokok hastalığı yüzünden 5 yaş altındaki çocuklardan her 40 saniyede biri ölüyor Aşı ile önlenebilen menenjit, zaatürre ve sepsis gibi invazif pnömokok hastalıkları dünya genelinde 5 yaş altındaki çocuklardan her 40 saniyede birinin ölümüne yol açıyor. Bunlar çoğunlukla yoksul ülkelerde yaşayan çocuklar oluyor. Böylece hastalık her yıl beş yaşın altında yaklaşık 500 bin çocuğun ölümüne neden oluyor. Randomize kontrollü klinik çalışmanın yanı sıra, dünyanın dört bir yanından alınan uygulama sonuçlarıyla etkisi kanıtlanan Synflorix için bugüne kadar toplam 33 klinik araştırma yapıldı. GSK, ruhsatlandırıldığından bu yana 100 milyon doz tedarik ettiği Synflorixaşısıyla 90 ülkedeki çocuklara yardım elini uzattı. GlaxoSmithKline, umut verici araştırma sonuçlarının aşının ruhsatındaki endikasyonlara eklenmesi için yetkililere başvuruda bulunmaya hazırlanıyor. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/synflorix-asisinin-invazif-pnomokok-hastaliklarini-onlemede-etkili-oldugu-gosterildi

Dünya 4 derece ısınsa yaşam nereye gider

Dünyamızın 4 derece ısınması durumunda – ki içinde bulunduğumuz yüzyılda çok büyük bir olasılık- insan türü hayatta kalmak için çok büyük bir savaş verecek. Su baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk nedeniyle dünyanın büyük bir kısmı yaşanamaz hale gelirken, Kanada, Sibirya, Grönland ve Antarktika`nın batı kıyıları gibi çok az bölge, insan türünün yaşamını sürdürebilmesine izin verecek. En fazla bir milyon kişinin barınabileceği bu dünyada, enerji ve gıda üretimi de zor koşullarda sürdürülecek. Böyle karamsar bir senaryonun yaşanmaması için tek umut, var olan ulusal sınırların ortadan kalkması ve yepyeni bir dünya düzeninin kurulması. Timsahlar, İngiltere sahillerinde kol gezerken, Saygon, New Orleans, Venedik ve Mumbai gibi kentler sular altında kalacak. İnsan türünün %90`ı yok olacak. Bu bir film senaryosu değil; içinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın dört derece ısınması durumunda ortaya böyle bir tablonun çıkması çok büyük bir olasılık. Açıkça kimse böyle bir geleceğe sahip olmak istemese de, bugünkü göstergeler daha farklı bir geleceğin mümkün olmadığını gösteriyor. Sera gazı emisyonlarını azaltma girişimlerinin sonuçsuz kalması veya gezegenin iklim geribesleme mekanizmalarının ısınmayı hızlandırma olasılıkları, bilim insanları ve ekonomistlerin yalnızca bu dünyanın geleceğinden değil, giderek artan insan popülasyonunun sürdürülebilirliğinden de kaygı duymalarına yol açıyor. Bugünkü insan sayısının hayatta kalabilmesi için dünyada köklü bir düzen değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Bu arada iyi haber, insan türünün yok olma olasılığının çok düşük olması. İnsan türünün, sayıları birkaç yüz bine düşse bile yeryüzünden silinmesi çok zor. Fakat yaklaşık 7 milyarı bulan bugünkü nüfusu devam ettirmek gerçekten çok ciddi bir planlama yapılması gerekiyor. `DÖRT DERECELİK ISINMA NEDİR Kİ` DEMEYİN! Dört derecelik bir ısınma, ilk bakışta çok fazla değilmiş gibi görünüyor. Bu, gece-gündüz sıcaklık farkından bile az. Öyle ki bu kadarcık bir ısınmanın keyifli bile olabileceğini düşünebilirsiniz. Böylece kuzeyin soğuk ve karanlık kentlerinden Akdeniz`in sıcak ve güneşli sahillerine taşınmaya gerek kalmaz. Ancak tüm gezegenin ortalama 4 santigrat derece ısınması, çok farklıdır ve bu farklılık insanoğlunun felaketine yol açabilir. Bu ısınma 18.yüzyıldan başlayan insan faaliyetlerinin bedelidir. `Yeni Jeolojik Çağ` olarak tanımlanan bu döneme bazı bilim insanları (Başta Almanya, Mainz`deki Max Planck Enstitüsü`nden Nobel ödüllü atmosfer kimyası uzmanı Paul Crutzen) `Antroposen` adını veriyor. Sıcaklıkta dört derecelik artışın meydana gelmesi de çok zor değildir. 2007 yılında İklim Değişikliği Üzerine Hükümetlerarası Panel`in (IPCC- Intergovernmental Panel on Climate Change) yayımladığı bir rapor, içinde bulunduğumuz yüzyılda 2 ile 6.4 derecelik bir ısınmayı öngörüyor. IPCC`nin eski başkanı Bob Watson`a göre dünya dört derecelik ısınma olasılığına karşı önlemleri şimdiden almalı. ISINMA KAÇINILMAZ Daha sıcak bir dünya ile nasıl başa çıkacağız? Bu konuda en önemli faktör, bu aşamaya gelmeye ne kadar süremizin kaldığı ile ilgilidir. Dört derecelik artışın ne zaman başlayacağı ise atmosfere ne kadar sera gazı pompaladığımıza değil, dünyanın ikliminin bu gazlara ne kadar duyarlı olduğuna bağlıdır. Ayrıca bu, iklim geribesleme mekanizmasının ısınmayı hızlandırdığı `geri dönüşü olmayan noktaya` erişip erişmediğimiz ile de ilgilidir. Modeller dünyanın dört derecede `pişmesi`nin 2100 yılında gerçekleşeceğini gösterse de bazı bilim adamları bu noktaya 2050 yılında erişebileceğimizi öngörüyor. Bu aşamaya geldiğimizde bilim insanları Dünya`da yaşamın kâbusa dönüşmesinden korkuyor. İngiltere`deki Exeter Üniversitesi`nden iklim sistemlerinin dinamiği konusundaki çalışmalarıyla tanınan Peter Cox, görüşlerini şöyle dile getiriyor: `İklim bilimciler başlıca iki gruba ayrılır: Biri, sera gazı emisyonunu vakit geçirmeden kesmemiz ve yüksek küresel sıcaklıkları aklımızdan çıkartmamız gerektiğini söyleyen ihtiyatlı bilim insanları. Diğeri ise, ne yaparsak yapalım felaketin kaçınılmaz olduğuna inanan ve her şeyi bırakıp yüksek tepelere kaçmamız gerektiğini söyleyen karamsarlar. Ben orta noktadayım. Değişiklikler kaçınılmaz ve bizler adımlarımızı bu değişikliklere göre atmalıyız.` SICAK BİR GELECEK NELERE GEBE? Şu anda hayatta olan insanların bu felaketi yaşayabileceği olasılığını aklımızdan çıkartmadan, mümkün olan en az kayıp ile hayatta nasıl kalabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Böyle bir gelecek bize nelere mal olacak? Dünya buna benzer bir sıcaklık artışını son olarak 55 milyon yıl önce Paleosen-Eosen Termal Maksimum olayında yaşamıştı. O dönemde suçlunun `klatrat`lar (iki kimyasal cismin kristalsel birleşmesi; bu birleşmede cisimlerden birinin molekülleri, diğer cismin moleküllerinin oluşturduğu kristal örgüdeki atom boşluklarına yerleşir-kimyasal olarak kafeslenmiş ve donmuş metanın bulunduğu geniş topraklar) olduğu düşünülüyor. Metanın derin deniz dibinden serbest kalıp, atmosfere püskürerek 5 gigaton karbon oluşturduğu tahmin ediliyor. Zaten sıcak olan gezegen 5 veya 6 derece ısınınca, buzlardan arınmış olan kutup bölgelerinde tropik ormanlar yetişmiş ve okyanus suları o kadar asidik hale gelmiş ki deniz canlıları kütlesel olarak ortadan kalkmış. Deniz seviyesi bugüne göre 100 metre yükselmiş ve güney Afrika`dan Avrupa`ya kadar olan bölge tümüyle çölleşmiş. Deniz seviyesinin yükselmesi kıyılarda suların iki metre yükselmesine yol açabilir. Öyle ki eğer Grönland buzul tabakası ve Antarktika`nın bir kısmı erirse bu yükselme daha da fazla olabilir. New York`ta NASA`nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü`nden iklim bilimcisi James Hansen, su seviyesindeki yükselme konusunda şunları söylüyor: `Batı Antarktika`daki buzul tabakalarının bu yüzyıldaki ısınma karşısında direneceğini hiç sanmıyorum. Bu da deniz seviyesindeki yükselmenin en az 1 veya 2 metre arasında olacağı anlamına geliyor. CO2 yoğunluğunun 550 ppm (parts per million) seviyesine (bugün yoğunluk 385 ppm seviyesinde) yükselmesi ise kıyamete yol açacak. Bu da deniz seviyesinin 80 m veya daha fazla yükselmesi demek oluyor.` HANGİ BÖLGELER ETKİLENECEK? Dünya yüzeyinin yarısı 30 ve -30 derece enlemleri arasında tropik bölgelerde yer alıyor ve burası özellikle iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgeler. Örneğin Hindistan, Bangladeş ve Pakistan daha şiddetli muson yağmurlarına maruz kalacak. Bu da bu bölgelerin şimdi olduğundan daha yıkıcı su baskınlarına hedef olacağı anlamına geliyor. Yine de toprak daha da sıcak olacağı için bu su daha çabuk buharlaşacak. Sonuçta Asya büyük bir kuraklığa teslim olacak. Bangladeş`in topraklarının üçte birini kaybedeceği düşünülüyor. Afrika musonlarının, daha az bilinmesine karşın, daha da yoğun olması bekleniyor. Bu da Sahel Bölgesi`nin –Sahra Çölü`nün güneyinde kıtayı bir ucundan diğerine bölen kuşak- yeşillenmesine yol açabilir. Ancak diğer modellere göre Afrika`daki kuraklık daha da kötüleşecek. İçme suyu sıkıntısı dünyanın her yerinde hissedilecek. Çin`de, güney-batı ABD`de, Orta Amerika`da, Güney Amerika`nın büyük bir kısmında ve Avustralya`da daha sıcak havalar, toprağın nemini buharlaştıracak ve kuraklık başlayacak. Dünya`da bugün var olan çöller daha da genişleyecek. Öyle ki Sahra çölü Orta Avrupa`ya kadar ilerleyecek. Buzulların erimesi, Tuna`dan Ren`e, Avrupa nehirlerinin kurumasına neden olacak. Benzer etkiler Peru`daki And Dağları, Himalayalar, Karakurum Dağları`nda da hissedilecek. Dolayısıyla Afganistan, Pakistan, Çin, Butan, Hindistan ve Vietnam susuz kalacak. KARAMSAR BAKIŞ `Yeterli su garantisine yalnızca yüksek enlemlere çıktıkça sahip olabileceğiz` diye konuşan NASA`da görevli James Lovelock, `Bu bölgede her şey çıldırmış gibi gelişecek. İşte yaşam yalnızca burada barınacak. Dünya`nın geriye kalanı birkaç vahanın bulunduğu koskoca bir çöl olacak` diyor. `Gaia Kuramı`nın kurucusu olan Lovelock, bu kuramıyla Dünya`yı kendi varlığını koruyabilen ve düzene sokan bir organizma olarak değerlendiriyor. Bu durumda gezegenin yalnızca bir kısmında insanlar yaşayabilecekse bu kadar geniş bir popülasyon nereye sıkışacak? Lovelock gibi bilim insanları bu konuda çok da iyimser değiller: `İnsanlar çok güç bir durumda ve önlerindeki bu zorlu evreyi aşabilecek kadar da akıllı olduklarını sanmıyorum. Tür olarak varlıklarını sürdürecekler ama çok fire verecekler` diye konuşan Lovelock, `Bu yüzyılın sonunda sağ kalan insanların sayısı bir milyarı geçmeyebilir` diyor. İYİMSER BAKIŞ Almanya`daki Potsdam İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü`nden John Schellnhuber gelecekle ilgili daha iyimser görüşlere sahip. Dört derecelik bir ısınmanın çok büyük bir etkisi olacağını kabul ediyor ama insanoğlunun bu felaketin üstesinden geleceğine de inanıyor. Hayatta kalabilmek için insanların radikal değişiklikler yapması gerekiyor. Schellnhuber topluma jeopolitik açıdan değil, kaynak dağılımı açısından bakılmasının daha doğru olduğunu söylüyor. `Her ülkenin yiyecek, su ve enerji bakımından kendi kendine yetmesi gerektiğine inanmak gibi bir yanılgı içindeyiz` diye konuşan Cox, `Dünyayı daha farklı ve taze bir bakış açısıyla değerlendirmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle, kaynakların nerede bulunduğuna bakıp, popülasyonu, yiyecekleri ve enerjiyi, planlamamız gerekiyor. Eğer uzaylılar Dünyamıza inse, Pakistan ve Mısır gibi dünyanın en kurak bölgelerinde pirinç gibi çok fazla su isteyen bitkilerin yetiştirilmesini delilik olarak nitelendirebilir` diyor. POLİTİKAYI DEVRE DIŞI BIRAKMAK Doğal kaynaklar üzerindeki çatışmaların, iklim değişiklikleri ile birlikte artması kaçınılmaz. Kaldı ki dünya liderlerinin siyaseti bir kenara bırakarak, kendi serbest iradeleriyle sahip oldukları yetkilerden vazgeçeceklerini düşünmek bile hayaldir. `İnsanoğlunun tek şansı siyasi engellerin üstesinden gelmektir` diye konuşan Mikronezya`da sular altında kalmak üzere olan ada devleti Kiribati`nin Devlet Başkanı Anote Tong, `Bizim için artık çok geç. Halkımızı yavaş yavaş Avustralya ve Yeni Zelanda`ya taşıyoruz. Dünyanın diğer bölgelerinin de benzer bir akıbete maruz kalmasını engellemek için ulusal sınırları ortadan kaldırmak gibi sert tedbirler almalıyız` diyor. Cox da aynı fikirde: `Hayatta kalmamızın önündeki tek engel ulusal sınırlar ise bu konuda gerekli adımları atmalıyız. Hayatta kalmamız her şeyden önemli.` İklim madellerinin çoğu gezegenin kuzey ve güney uçlarının daha fazla yağış alacağını öngörüyor. Kuzey yarıkürede Kanada, Sibirya, İskandinavya ve Grönland`ın buzullardan temizlenen kısımları, güney yarıkürede ise Patagonya, Tasmanya, Avustralya`nın ve Yeni Zelanda`nın kuzeyi, Antarktika`nın buzullardan arınmış batı kıyıları insan yaşamına uygun görünüyor. Bir insana gerekli olan yerleşim alanının 20 metre kare olduğunu varsayarsak, 9 milyar insana 18.000 kilometre kare genişliğinde bir alan gerekir. Kanada`nın tek başına 9.1 milyon kilometre kare olduğuna göre ve Alaska, Rusya ve İskandinavya gibi yüksek enlem ülkeleriyle birleştirildiğinde, herkesin yerleşmesine yetecek miktarda toprak bulunduğu sonucu çıkıyor. Suya erişimi olan bu değerli topraklarda yiyecek üretmek mümkün olabilecek. Dolayısıyla insanlar, yüksekte kalan bu bölgelerde kalabalık kentlerde yaşayabilecek. Ne var ki bu kadar sıkışık ortamlarda yaşam sürdürmek beraberinde birçok sorunu da getirecek. Örneğin salgın hastalıklar kolayca yayılabilecek ve kitlesel ölümlere yol açabilecek. VEJETARYEN BİR DÜNYA İnsanların yeni bir yaşam kurduğu bu bölgelerde büyük bir olasılıkla vejetaryen bir dünya kurulacak. Isınma ve asitlenmeye bağlı olarak denizlerde balık kalmayacak. Kümes hayvanı yetiştiriciliği yalnızca çiftliklerden arta kalan bölgelerde görülecek. Hayvancılık da otlak azlığına bağlı olarak yalnızca keçi gibi çöl bitkileriyle beslenen hayvanlarla sınırlı tutulacak. Et azlığı sentetik etlerin üretimini artıracak. Yosun temel gıda maddeleri arasına girecek. Bataklık ve sulak arazilerde tarım yapılması sağlanacak. ENERJİ ÜRETİMİNDE DARBOĞAZLAR Yeni kentlere enerji sağlamak için de yaratıcı fikirler yaşama geçirilecek. Afrika, Ortadoğu ve Güney ABD`yi kapsayacak şekilde geniş bir kuşak, güneş enerjisi üretim tesislerine ayrılacak. Yüksek-voltaj doğru akım nakil hatları bu enerjiyi kentlere taşıyacak veya bu enerji hidrojen olarak depolandıktan sonra nakledilecek. Eğer güneş enerjisi üretim tesisleri Ürdün, Fas ve Libya`da 2010 yılında devreye girerse, 2020 yılında toplam enerji sevkiyatı yılda 55 teravat saate çıkabilir. Bu da 35 milyon insanın evde kullanacağı elektrik gereksiniminin karşılanacağı anlamına geliyor. 9 milyara çıkacak olan dünya nüfusunun enerji talebini karşılamaktan çok uzak olan bu miktarın arttırılması için güneş enerjisi üretim tesislerinin geniş bir alana yayılması gerekiyor. Nükleer, rüzgâr, hidro-enerji, jeotermal ve açık deniz rüzgâr jeneratörleri de devreye girerek, enerji arzına katkıda bulunacak. ESKİ, YEŞİL DÜNYA UMUDU Toprak, enerji, yiyecek ve suyu planlı bir şekilde kullandığımız takdirde insan popülasyonunun hayatta kalma şansı artar. Ancak buna yaşamak denirse... Bir kere Dünya`daki biyolojik çeşitlilik azalacak, çünkü pek çok organizma yüksek sıcaklığa, susuzluğa, ekosistemlerinin yok olmasına dayanamayacak veya aç insanlar tarafından avlanacaklardır. Schellnhuber, koşulların bu kadar elverişsiz olduğu bir dünyada insanların eski yeşil dünyalarını geri getirmek için ellerinden geleni yapacaklarına inanıyor: `İnsan türünün hayatta kalması CO2 düzeyini 280 ppm`ye çekmesine bağlıdır. Artan sıcaklık yüzünden ormanları yeniden oluşturamazsak da bazı bölgelerde yeni ağaçlar yetiştirebiliriz. Böylece az sayıda ağaç, yerel iklimi değiştirerek yağmur miktarını arttırmaya yetebilir. Bu da ormanların gelişmesi için uygun zemini yaratır.` GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN NOKTA Dört derece ısınmış bir dünya ile ilgili en korkutucu senaryo bugünkü dünyamızın koşullarına bir daha sahip olamayacak noktaya gelmemizdir. Daha da kötüsü pek çok model, dört derecelik sıcaklık artışının bir kere meydana geldikten sonra durdurulamayacak hale geleceğini öngörüyor. Daha da sıcak bir dünyada bilim insanları insan türünün akıbeti hakkında hiç de olumlu şeyler düşünülmüyor. Crutzen iyimser olmaya çalıştıklarını ancak bugünkü verilerin buna izin vermediğini söylüyor: `Gelecek hakkında iyimser düşünmek için karbon emisyonunu 2015 yılına kadar %70 oranında düşürmemiz gerekir. Oysa biz ne yapıyoruz? Karbon emisyonunu her yıl %3 oranında arttırıyoruz.` Derleyen: Reyhan Oksay (Cumhuriyet Dergi)

http://www.biyologlar.com/dunya-4-derece-isinsa-yasam-nereye-gider

EVRiME SORU CEVAPLARLA BAKIŞ

Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasında kan davasına dönüşen ve bilimsel rotadan sapan ideolojik kavganın kritik 110 sorusuna Yaratılış cephesinden bilimsel cevaplar 'klavyenin tuşlarına saniyede bir defa rast gele basan birinin, yalnızca bir defa 'evrim hipotezi' yazabilmesi için yaklaşık 317 milyar yıl uğraşması gerekir... ' diyor Prof. Dr. Arif Sarsılmaz ve bugüne dek bilimselliği tartışılan evrim karşıtı eserlerin tersine, evrim dayatmasını bilimsel verilerle sorgulayarak bilime rağmen evrim teroisinin doğruluğunu savunmanın yobazca bir inanç dayatması olduğunu işaret ediyor. Prof. Dr. Arif Sarsılmaz'ın meslekten ve bu konuyu ders olarak okutMuş bir bilim adamı olduğu için eseri özellikle kayda değer. Evrimci görüşün en sağlam kalesi olarak gördüğü ve sık sık başvurup sığınmak istediği mutasyonlar konusunun biyolojik ve genetik bilmin gelişmesi ile büsbütün sarsıldığını belirten Prof. Dr. Arif Sarsılmaz , Altın Burç Yayınlarından neşredilen 110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması adlı eserindeher canıl türünün ve o türe ait özelliklerin, kromozonlardaki DNA'lara kaydedilmiş olduğunun altını çiziyor. Mutasyonlarda DNA'larda bazı farklılaşmalar görüldüğünü ama değişikliklerin hemen hepsinin o türün özelliklerinin sınırları içinde kaldığına dikkat çeken Sarsılmaz, son yıllarda değişik yerlerde bulunan insan isketlerinin hep insanın müstesna yaratılmış olduğunu gösterdiğini savunuyor. Sarsılmaz, 'Varlık, tarih boyu gelen olarak yaratılışla izah edilmiştir. Varlıktaki sistem, denge, gayelilik, işbirliği, onun mutlak bir ilim, irade ve kudrete dayandığını gösterir ve tesadüfü reddeder.. Ancak evrim, tabiata, sebeplere, tesadüflere ve atomlara gizli bira irade ve şuur izafe ederek; eserden müessire, fiilden faile giden bütün yolları tıkamaktadır. klavyenin tuşlarına saniyede bir defa rast gele basan birinin, yalnızca bir defa' evrim hipotezi' yazabilmesi için yaklaşık 317 milyar yıl uğraşması gerekir. Bir evrimci, iki cam ve bir çerçeveden oluşan basit bir gözlüğün kendi kendine olduğu fikrini reddederken , mükemmel organizmların kendiliğinden oluştuğunu iddia etmektedir. Dinî inançlarla çakışan evrim teorisinin Yaratıcıyı reddedip kâinattaki bütün işleyişi ve özellikle canlılardaki hassas yapıyı tesadüfle izahı bilimle dini karşı karşıya getirdiği gibi ilim dünyasında da tartışmalara yol açıyor. Eserde: Evrimin temel iddiaları nelerdir? Mutasyon nedir? Evrimci düşüncenin kullandığı fosiller için paleontoloji ne diyor? Evrimi ispat için yapılan paleontolojik çalışmalar bilimin ölçülerine uyuyor mu? Proteinlerin tesadüfen oluştuğunu farz etsek, buradan ilk canlıya nasıl geçilebilir? Dünyanın yaşı evrim süreçleriyle insan gibi bir türün meydana gelmesine imkân verecek kadar uzun mudur? Gibi sorular cevaplanırken felsefeden fiziğe matematikten moleküler biyolojiye ve genetiğe onlarla bilimin verileriyle konuya geniş bir bakış açısıyla bakılıyor' diyerek kitabının bu konuda ne ilk ne de son eser olmadığını belirtiyor ama bu tartışmaya bilimsel veriler ışığında önemli katkılar sağlayacak bir eser kaleme almak için yoğun çaba sarf ettiğini söylüyor... Takdim yazısı M. Fethullah Gülen tarafından kaleme alınan eserin ilmî hakikatleri çarpıtmadan, yaratılanlardaki değişimi reddetmeden fakat bunu Pozitivizme de Materyalizme de âlet etmeden, biyolojik hâdiselerin temelindeki ilim, irade ve kudret tecellilerine ışık tutmakta olduğu belirtiliyor. kitapta yer alan soru ve cevapları birlikte okura sunulan CD'den video görüntüler eşliğinde izlemek ve dinlemek de mümkün. İşte bu eserin girişinde yer alan soru ve cevapların, kitapla birlikte okura sunulan CD'deki video görüntülerinden kısa bir seçki:

http://www.biyologlar.com/evrime-soru-cevaplarla-bakis

Bu Canlılar Hala Yaşıyormu

Bilim dünyasındaki gelişmelerler birlikte, dünyada çok eski dönemlerdeki hayatlara ilişkin de değişik ve önemli ipuçları el ediliyor. Ancak bazen öyle bulgularla karşılaşılıyor ki, insanın "gerçekten dünyada yaşadı mı?" diye sorgulamasına yol açıyor. İşte herkesi düşündüren bulgular Chupacabra Birçok insan, resimde görünen hayvan kafasının ‘chupacabra' isimli bir hayvana ait olduğuna inanıyor. Pek mümkün görünmeyen Meksikalı canavarın tarifleri çok çeşitli olmakla beraber, sonrasındaki araştırmalar aslında bunun efsanevi kan emici bir asalak değil de sadece yaşlı bir çakal olduğunu ortaya koyuyor. Tazmanya kaplanı Bilim adamları, Tazmanya kaplanının 1936 yılında neslinin tükendiğini belirtmiş olsa da bazı hayvan bilimcilerine göre Tazmanya kaplanları halen varlıklarını sürdürüyor. Tazmanya kaplanını gösteren bu fotoğraf, Sidney'deki Avustralya Müzesi'nde sergilenmektedir. Neslinin tükendiği duyurulduktan sonra, Tazmanya kaplanı Victoria'da altmış kez ve Warrandyte State Park'ında ise yirmi kez görüldüğü iddaa ediliyor. Loch Ness canavarı 1934'te İskoçya'da çekilen bu fotoğrafta hayal gibi görülen gölgeli şeyin Loch Ness Canavarına ait olduğu söyleniyor. Canavarın ilk görüntülenmesi bir önceki yılda olmuş ve bu görüntüler dünya çapında büyük ilgi görmüştür. Dev yılan Fotoğrafta gördüğünüz 15 metre uzunluğundaki dev piton yılanı, Endonezya'daki eğlence parkında görüntülenmiştir. 15 metre uzunluğunda ve 447 kilo ağırlığındaki dev yılan, 2002 yılında Sumatra Adası'nda yakalanmıştır, ve şu ana kadar yakalanan en büyük yılan olduğu varsayılmaktadır. Waheela Kurda benzeyen ve etobur bir hayvan olan Waheela'nın, Kanada'nın kuzeyindeki soğuk vahşi doğada yaşadığına inanlıyor. Resimde ise dünyanın herhangi bir yerinde karşılacabileceğiniz normal vahşi kurtlardan birini görebilirsiniz. Buz adam Buz adamın maymunla insan arasındaki eksik halka olduğuna inanılıyor. Resimde 5300 yıllık olduğu sanılan mumyalanmış buzadamın kalıntılarını görebilirsiniz. 1990'lı yıllarda İtalya'nın Alp dağlarında bulunan tuhaf yaratık, İtalya'nın Bolzano kentindeki Arkeoloji Müzesi'nde saklanıyor. Ormanda bulunan Koca-ayak Fotoğrafta görmüş olduğunuz yaratık bir maymun mu, bir koca-ayak mı yoksa kostüm giymiş bir insan mı? Bu ve buna benzer fotoğraflar, canavar severler arasında bitmek bilmeyen tartışmalara yol açmaktadır Kuzey Amerika maymunu Birçok kişi canavar ya da keşfedilmemiş türde hayvanlar gördüğünü iddaa ediyor. Fotoğrafta, bilinmeyen hayvanlar websitesi üyesi tarafından yapılan Kuzey Amerika maymununun eskizini görebilirsiniz. Mothman Mothman; parlak gözlü, kanatlı ve insan boyutlarında olan bir yaratık. İlk olarak 1966 yılında görülen ‘mothman', daha sonra ise filmlere konu olmuştur. Resimde, Amerika'da ana yolda bulunan büyük ‘mothman' heykelciğini görebilirsiniz. Kent sakinleri, ilginç yaratığın efsanesini benimseyerek şehrin turizm potansiyelini yükseltmek istemişlerdir DenizkızıDenzikızı, nesli tükenmiş olan ya da evvelce var olduğu sanılan kuşkulu bir hayvan türü. Uzun zamandan beri, gerçekten var olduğuna inanılıyor. 1785 yılında The Times, betimlemesi ile birlikte bir denizkızı görüntüsünü raporladı Chimaera Chimaera; Yunan mitolojisinin aslan başlı, keçi vucütlu ve yılan kuyruklu efsanevi ateş püskürten canavarı. Fotoğrafta, her ne kadar korkunç gözükmese de, kuzey kutupta bulunan Chimaera'yı görebilirsiniz. Koca-ayak Koca-ayak Asya'da görülen büyük maymunlardan olduğu söyleniliyor. Yıllar boyunca birçok görüntüsü kaydedilmiştir. Fotoğrafta ise, İdaho'nun Milli Tarih Müzesi'nde sergilenen birçok ayak izi kalıntısını görebilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/bu-canlilar-hala-yasiyormu

HIV yapısal kalp hastalığına yol açıyor

HIV yapısal kalp hastalığına yol açıyor

Kandaki saptanabilir virüs yükü, kalp hastalığının prevalansını neredeyse iki katına çıkarmaktadır . Ambargo: 11 Aralık 2013, 8:30am CET Paris Time – 9:30 am Local Time İstanbul, Türkiye – 11 Aralık 2013: EuroEcho-Imaging 2013 sırasında Madrid, İspanya'dan Dr. Nieves Montoro tarafından sunulan araştırmaya göre, HIV yapısal kalp hastalığına yol açıyor. Bulgular, kardiyovasküler taramanın, başta pozitif bir kan virüs yüküne sahip olanlar olmak üzere tüm HIV hastalarında uygulanmasını destekliyor. EuroEcho-Imaging 2013, Avrupa Kardiyoloji Topluluğu'nun (ESC) kayıtlı bir bölümü olan Avrupa Kardiyovasküler Görüntüleme Birliği'nin (EACVI) resmi yıllık toplantısıdır. Bu toplantı 11-14 Aralık  tarihleri arasında Türkiye'nin İstanbul şehrinde, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda (ICEC) gerçekleşecektir. Dr. Montoro şunları söyledi: “Ekokardiyografi ile ölçüldüğü gibi, HIV hastalarında yüksek bir yapısal kalp hastalığı oluşumu (başta diyastolik disfonksiyon ve akciğer yüksek tansiyonu olmak üzere) görüldüğü iyi bilinir, fakat nedeni belirli değildir. Kalp hastalığının derecesi ile, HIV devresinin mi yoksa saptanabilir kan virüs yükünün mü ilişkili olduğunu değerlendirmek için bir araştırma yürütmeye karar verdik.” Bu ileriye dönük kohort çalışması, NYHA ölçeğine göre >II olarak sınıflandırılan dispne (nefes darlığı) çeken 65 HIV hastası (%63'ü erkek, ortalama yaş 48) üzerinde gerçekleştirildi.1 HIV devresi, CD4 oranlarının ve oportünist hastalıklarının ölçümü ile belirlendi. Aynı zamanda kandaki virüs yükü de belirlendi. Hastalara, yapısal kalp hastalıkları (ventrikül hipertrofisi, sistolik veya diyastolik disfonksiyon veya akciğer yüksek tansiyonu) bulunup bulunmadığını tespit için transtorasik ekokardiyogram uygulandı. Şu kardiyovasküler risk faktörleri değerlendirildi: yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara içme durumu, dislipidemi ve böbrek yetmezliği. Hastaların yaklaşık yarısında (%47), başta sol ventrikül hipertrofisi, sol ventrikül disfonksiyonu, akciğer yüksek tansiyonu ve sağ ventrikül yetmezliği belirtileri olmak üzere bir tür yapısal kalp hastalığı bulunmaktaydı (bkz. şekil). Yapısal kalp hastalığı, pozitif kan virüs yüküne sahip hastalarda, kardiyovasküler risk profili veya antiretroviral terapiden bağımsız olarak, saptanamaz virüs yüküne sahip olanlardan (%75'e karşılık %43, p <0,04) önemli derecede daha yüksek bir oranda görüldü. Dr. Montoro şunları söyledi: “Nefes darlığı çeken HIV hastalarının yarısında ekokardiyografiye göre yapısal kalp hastalığı bulunduğu kanıtına ulaştık. En ilginç bulgumuz, pozitif kan virüs yüküne sahip hastalarda, yapısal kalp hastalığının önemli derecede daha yüksek biçimde görülmesi oldu. Hatta diyebiliriz ki kandaki saptanabilir virüs yükü, kalp hastalığının prevalansını neredeyse iki katına çıkartıyor, bu da HIV'nin kendisinin bağımsız bir etken olduğu izlenimini veriyor.” Yapısal kalp hastalığının oranının, hastada AIDS olup olmaması, cinsiyeti, yaşı veya kardiyovasküler risk faktörleri bulunup bulunmamasından etkilenmemesine rağmen, bu yine de başlangıç niteliğinde bir sonuçtur ve daha ayrıntılı analizler ile doğrulanması gerekecektir.   Dr. Montoro şunları söyledi: “Araştırmamız, kandaki virüs varlığı ve kalp hastalığı arasında bir ilişki bulunduğunu gösteriyor. Bu bulgular, HIV'nin kalp hasarının sebepleri arasında olduğu hipotezine bir kapı açıyor. HIV'nin proinflamatuar bir tepkiye yol açabileceği bilinmektedir ve buna kalp de dahil olabilir. Bu fikri test etmek için daha ayrıntılı araştırmalar yürütüyoruz.” Sözlerine şu şekilde devam etti: “HIV tedavisindeki hedeflerden biri de kandaki virüs seviyelerinin saptanamaz olmasıdır. Bu tespit edilemediğinde, tedavi genellikle değiştirilir. Bulgularımız, kanda herhangi bir saptanabilir virüs seviyesinin bulunmasının, kalp hastalığı riskini neredeyse iki katına çıkardığını gösteriyor.” Dr. Montoro sözlerine şu şekilde devam etti: “Araştırmamızdaki kalp problemlerinin yüksek oranı nedeniyle (yaklaşık %50), nefes darlığı çeken tüm HIV hastalarına, yapısal kalp hastalığı kontrolü için transtorasik ekokardiyogram uygulanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu invaziv olmayan, uygun maliyetli ve kolay ulaşılabilir bir tanı amaçlı testtir. Daha da ötesi, pozitif bir kan virüs yüküne sahip hastalarda yaklaşık iki kat daha fazla yapısal kalp hastalığı bulunmaktadır ve belirti göstersin veya göstermesin, ekokardiyogram uygulanmalıdır.”  Sözlerine şu şekilde son verdi: “HIV hastalarında kalp problemlerini ekokardiyografi gibi basit bir tanı aracı kullanmakla daha erken saptamak, onları kalp hasarının oldukça erken bir devresinde tedavi etmemizi ve hastalığın seyrini iyileştirmemizi sağlayacak. Saptanabilir bir kan virüs yükü ve/veya yapısal kalp hastalığı bulunan hastalar, bir kardiyolog ve uzman HIV doktorları tarafından daha yakın bir incelemeye alınmalıdır.” 53% - Kardiyomiyopatisiz 20% - Sol ventrikül hipertrofisi 9% - Sol ventrikül sistolik disfonksiyonu 10% - Akciğer yüksek tansiyonu 5% - Diyastolik disfonksiyon 3% - Sağ ventrikül sistolik disfonksiyonu Yazarlar: ESC Basın Ofisi Tel: +336 2241 8492 http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/hiv-yapisal-kalp-hastaligina-yol-aciyor

EVREN, EVRİM VE İNSAN

Dünya Toprağın anası olan sıcak, kıvamlı çorba: Kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması ve biyolojik evrimin başlaması için uygun ortam... Viroyitler ile virüsler: Organik maddeyle canlı yaşam arasındaki geçiş ürünleri mi? Canlılar, ilyarlarca yıl süren bir gelişmenin ardından 600 bin yıl önce Kambriyen Patlaması’yla çeşitlenmişler. İnsanla maymunun ortak atası olan primatlar ise epi topu 70 milyon yıl önce ortaya çıkmışlar. Ve 5 milyon yıl önce başdöndürü bir gelişme: Önce insansılar, sonra Homo Habilis, Homo Erectus, Homo Neanderthalis ya da Homo Sapiens ve 50 bin, yalnızca 50 bin yıl önce de Homo Sapiens Sapiens: İşte insan!.. İnsanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığını söyleyen evrime ilişkin bilimsel bulgular arasındaki tek ayrım, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı... Bugün üstünde yaşadığımız gezegen, hiçliğin içindeki bir noktada meydana gelerek evreni oluşturmaya başlayan Büyük Patlama’dan 15 milyar dünya yılını aşkın bir süre sonra, bağrından koptuğu yıldızın etrafında yörüngeye ilk girdiğinde, herhalde, alev alev yanan bir top gibiydi. Bu alev topunun son kalıntıları, Dünya’nın çekirdeğinde, dışarı akacak mecra bulmak için hala ayaklarımızın altındaki zemini yoklayıp duruyor. Varoluşundan tam 4 milyar 570 milyon yıl sonra bile Dünya’da yanardağlar, arasıra da olsa hala lav püskürtüyorlar. İlk başlarda dünyanın hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojen sülfitten oluştuğu düşünülüyor. Laboratuvarda böyle bir gaz karışımına dışardan enerji verildiğinde bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor. Dünya’nın da böyle bir süreçten geçerek en dış kabuğundan itibaren önce sıcak, kıvamlı bir çorba halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor. Toprağın anası olan bu sıcak, kıvamlı çorba, Güneş’in aşırı sıcağında gelişen kimyasal evrimin son aşamaya ulaşması için uygun bir ortam oluşturmuşa benziyor. Ve kimyasal evrim tamamlandığında; yani evrenin veri olan koşullarında varolabilecek bütün gelişme basamaklarında, giderek artan farklı sayılarda elektron ve protondan oluşan atomlar ile izotopları kararlılık kazandıklarında, niteliksel bir sıçramayla biyolojik evrim aşamasına geçilmiş olması gerekiyor. İnorganik maddeden organik maddeye... Aminoasitler ile nükleik asitlere... Ve cansız maddeden canlı maddeye... Bilinen en basit canlılara viroyit adı veriliyor. Bunlar yaklaşık 10 bin atomdan oluşuyorlar. Viroyit, 250 m. uzunlukta bir RNA dizisinden başka birşey değil... Ve kendi kendisini üretebiliyor. Bazı virüsler de yine bir RNA dizisiyle bunu çevreleyen bir protein tabakasından oluşuyorlar; ama bazılarında da hem RNA hem DNA bulunuyor. Elbette virüsler de kendi kendilerini üretebiliyorlar. Ama viroyitlerle virüslerin canlı sayılıp sayılamayacağı hala tartışmalı... Zira en ilkelinden en gelişmişi olan insana kadar bütün canlı türlerinin hücrelerinde RNA’nın yanısıra bir de, viroyitlerle bazı virüslerde bulunmayan ve çok önemli olan DNA molekülü mutlaka var... Ve her canlı türünün DNA molekülü farklı... DNA moleküllerindeki farklılık, basitten karmaşığa doğru tırmanan bir farklılık... En basiti virüsler, sonra tek hücrelilerde, en karmaşığı insanda... DNA molekülü bir şifre... Sözkonusu canlının bütün özelliklerini belirleyen şifre... Hücreler, bu şifrenin RNA vasıtasıyla taşınan talimatları doğrultusunda örgütleniyorlar ve birbirlerinden farklılaşıyorlar. DNA molekülü kendi etrafında dolanan uzun bir ip merdivene benziyor ve hücre bölünmesiyle gerçekleşen üreme sürecinde düşey olarak ikiye ayrılarak ilk hücreden üreyen iki yeni hücrede kendi yarımından kendisini yeniden üretebiliyor. Döllenmeyle gerçekleşen üreme sürecinde de, eşlerden her birinin DNA molekülleri yine düşey olarak ikiye ayrılıyor ya da çözülüyorlar. Döllenme gerçekleştiğinde, erkeğin yarım DNA’sıyla dişinin yarım DNA’sı birleşerek yeni bir DNA molekülü oluşturuyorlar. Ve biyolojik evrim hep DNA bazında gerçekleşiyor. Gerek kendi yarısından kendini üretmesi esnasında, gerekse iki yarımın birleşmesi esnasında çoğu zaman hiçbir mesele çıkmıyor ama, arasıra da DNA’yı oluşturan bazı moleküller tam yerine oturmuyorlar. Ya da ortamda bulunan başka bazı moleküller tam birleşme sırasında gelip DNA’ya katılıyorlar. Böylece şifre, bir ayrıntıda değişmiş oluyor. Ve ayrıntıda değişen bu şifre, doğan yeni canlının, anababasından bir ya da birkaç ayrıntıda farklı olmasına yol açıyor. Bu olaya mutasyon/değşinim, bu değişik canlıya da mutant/değşinik deniyor. Her döllenmede bir değşinim olması olasılığı yok değil... Ama işin içine olasılıklar girince, yani döllenme sayısı olasılık kurallarının işleyeceği kadar büyük olunca, muhtemelen çan eğrisi biçiminde bir dağılım sözkonusu oluyor. Yani, döllenmeler sırasında çoğu DNA kendisini tıpatıp ya da tıpatıpa çok yakın bir durumda üretmeyi başarıyor. Böylece çoğu döllenme, anababasından farksız yavrular üremesiyle son buluyor. Ama yine her döllenme kuşağında, bir kısmı olumlu, bir kısmı da olumsuz değşinikler de mutlaka ortaya çıkıyor. Bunlar, çan eğrisinin iki ucuna doğru yayılıyorlar. Eğrinin iki en uç kısmında aşırı olumlu değşinikler ile aşırı olumsuz değşinikler bulunuyorlar. Kalıcı olması için bir değşinimin resesif/çekinik değil, dominant/başat özellikte olması; yani değşinik bir başkasıyla ilişkiye girip döl verdiğinde yavrusuna aktarılacak ölçüde güçlü olması gerekiyor. Tabii döl verecek hale gelmesi için sözkonusu değşiniğin öncelikle çevre koşullarına uyum sağlaması, açıkçası hayatta kalmayı başarmış olması koşulu da var... Taşıdıkları farklı özellikler ister olumlu ister olumsuz olsun değşiniklerden çoğu yaşama ayak uyduramayıp ölüyorlar. Buna doğal ayıklama süreci deniyor. Dolayısıyla her değşinim, evrim sürecinde önemli bir yer tutuyor değil... Ancak çevre koşullarıyla uyum sağlayıp doğal ayıklamaya karşı koyan ve kalıcı olabilen ve olumlu değşinimler evrim sürecinde bir gelişmeye neden olabiliyorlar. Ve böyle bir değşinik, ancak uzun, çok uzun bir zaman geçince yeni bir türün ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Ayrıntısal değişiklikler üstüste gelip de ilk değşiniğe döl vermiş olan türden çok farklı bir türün çoğalıp kendine Dünya’da yer edinebileceği kadar uzun bir zaman... Bazen milyarlarca, milyonlarca, hiç değilse yüzbinlerce yıl uzunluğunda bir zaman... Carl Sagan ya da Isaac Asimov gibi bazı bilim yazarları, Dünya üstündeki biyolojik evrimi şöyle özetliyorlar: 4 milyar yıl önce dünyada yalnızca moleküller varmış. Zamanla özel işlevli bir takım moleküller biraraya gelerek bir molekül ortaklığı kurmuşlar. Bu, ilk hücreymiş. 3 milyar yıl kadar önce bir değşinim, tek başına varlığını sürdürmekte olan bir hücrenin, bölündükten sonra ikiye ayrılmasını engellemiş. Bunun sonucunda tek hücreli bitkilerden bazıları biraraya gelmişler. Bunlar ilk çok hücreli organizmaları oluşturmuşlar. 2 milyar yıl kadar önce cinsler ortaya çıkmış. Böylelikle aynı cinsten iki organizma DNA’ların ikiye ayrılmasıyla döl vermeye başlamışlar. 1 milyar yıldır bitkiler öyle çeşitlenmişler ve öyle yayılmışlar ki dünyanın çevre koşullarını inanılmayacak kadar değiştirmişler. Çünkü yeşil bitkiler oksijen üretiyorlar. Ve oksijen üreten bitkiler dünyanın okyanuslarını kapladıkça hidrojen ağırlıklı ilk yapı ortadan kalkmış. Hidrojen yerini oksijene bırakmış. 600 milyon yıl önce Kambriyan Patlaması adı verilen bir olgu gerçekleşmiş ve yeşil bitkilerin yanısıra birdenbire bir dizi yeni canlı türü ortaya çıkmış. Önce ilk balıklar ve omurgalılar... Bu arada önceleri yalnızca okyanuslarda yaşayan bitkiler kara parçalarını işgal etmeye başlamışlar. İlk böcekler gelişmiş. Bunlardan üreyen yavrular karalara çıkmışlar. Kanatlı böceklerle hem karada hem suda yaşayabilen böcekler üremiş. Yine hem karada hem suda yaşayabilen balıklar görülmeye başlamış. Bunun ardından, 300 milyon yıl önce, ilk ağaçlar ve ilk sürüngenler ortaya çıkmış. Bunları dinozorlar izlemiş. Sonra sıra memelilere gelmiş. Tam o sırada ilk kuşlar da uçmaya, ilk çiçekler de açmaya başlamışlar. 70 milyon yıl kadar önce, yunus balıklarıyla balinaların ataları olan ilk balıklar... Ve aynı dönemde, maymunun, orangutanın ve insanın atası olan primatlar... İlk maymunlar 40 milyon yıl önce görünmüş. Ve 5 milyon yıldan beri de başdöndürücü bir gelişme yaşanmaya başlanmış. Önce hominidler/insansılar çıkmış ortaya: Australopithecus Afarensis; sonra, 3 milyon yıl kadar önce Australopithecus Africanus ve türevleri; 2 milyon yıl önce çeşitli hünerleri olan, ellerini tam anlamıyla kullanan ve artık maymundan çok insana benzemeye başlayan Homo Habilis, 1 milyon 6 yüz bin yıl önce ayakta duran ve beyni de büyümüş olan Homo Erectus; 3 yüz bin yıl önce bize iyice benzemeye başlayan ve geride bıraktıklarıyla akıllı olduğunu belli eden Homo Nearderthalensis ya da Homo Sapiens ve yalnızca elli bin yıl kadar önce de akıllının akıllısı ilk gerçek atalarımız: Homo Sapiens Sapiens... İşte insan!.. Bilim henüz, biyolojik evrimin dünya üstündeki gelişmesini de, bilime yakıştırılan türden bir kesinlikle ispatlayabilmiş değil... Bunun birkaç gerekçesi var... Bunlardan bir tanesi, bilimsel kesinliğe ulaşmak için toplanması gereken veri ya da birim bilgi miktarının, Aydınlanma Çağı’da umulandan çok fazla olması... Toplanması gereken birim bilgi miktarının yoğunluğu anlaşıldığı için biz, günümüzde, bilimin giderek daha küçük alanları kapsayacak biçimde bölünmesine, parçalanmasına ve yabancılaşmasına tanık oluyoruz. Bugün 2 bin 5 yüz farklı bilimsel disiplinin varlığından sözediliyor. Bu disiplinler yanyana açılan bir takım kuyular gibi kendi içlerinde giderek derinleşiyorlar, ama hiç değilse şimdilik birbirleriyle pek ilişki kurmuyorlar. Dolayısıyla bir disiplin tarafından elde edilen bilgilerin ve geliştirilen yorumların diğer disiplinler tarafından kullanılması şimdilik pek mümkün olamıyor. İkinci gerekçe, bazı bilgilere ulaşılamaması ve hiç ulaşılamayacak olması... Mesela Kambriyen Patlaması’ndan önceki dönemde yaşamış olduğu varsayılan canlı türlerinin bir kısmının hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolacak bir yapıya sahip olmaları... Bir başka önemli gerekçe ise, bilimle uğraşanların da sonuç itibariyle birer insan olması... Özellikle evrim konusunda, dinsel ve siyasal inançların etkisinden sıyrılamayan bilim insanları, kısıtlı da olsa ellerindeki bilgiyi yorumlarken bazen, eldeki verileri dinsel efsanelere uydurmak için fazlasıyla zorlanmış yorumlar yapabiliyorlar. Halbuki insanın çamurdan yaratıldığını anlatan dinsel efsanelerle bilimin evrime ilişkin bulguları arasında çok da büyük ayırımlar yok... Sonuç olarak bilimsel veriler de, insanın, dünyanın başlangıcındaki kıvamlı, sıcak bulamaçtan yaratıldığına işaret ediyorlar. Yani bilim, çamurdan yoğrulmuş iki bedene can üflendiğini anlatan efsaneleri bir anlamda doğruluyor. Arada yalnızca, insana önemli görünse de, evrenin boyutları temelinde fazlaca önemi olmayan bir zaman farkı var... Hepsi o!.. Bilimsel açıklamalar kesinlik taşımıyor olsalar da, mantık, eldeki verilerin, evrim sürecinin gerçekliğine inanmaya yeterli olduğunu söylüyor. Ve tam bu noktada insan, kendi soyunun biyolojik evrim sürecinin, hatta fiziksel ve kimyasal aşamalarıyla birlikte bütün evrim sürecinin en son aşaması olup olmadığını merak ediyor.

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-ve-insan

Çevre Sorunlarının Oluşumu ve Yayılması

Çevre Sorunlarının Oluşumu ve Yayılması

Çevre sorunlarının gelişimine girmeden önce, dünyamızı ve ülkemizi tehdit eden bazı temel çevre sorunlarının üzerinde durmak gerekmektedir. Böylece, hem bu sorunların niteliği hem de bunlarla ilgili mevzuat ve bilincin gelişim tarihleri daha iyi izlenebilecektir. Aslında bu ayırımın kendisi dahi çevre sorunları gibi yenidir. Zira çevre sorunları ilk kez II. Dünya savaşı sonrası ortaya çıktığında, bunların son tahlilde sanayileşmenin bir sonucu olduğu ve sadece bulundukları bölgeleri ilgilendirdiği sanılıyordu. Böylece, bunlarla ilgili çözüm ve bilinç de bölgesel ve mahallî olarak düşünülüyordu. Çevre sorunlarının ortaya çıktığı bölge/ bölgelerde yaşamayan insanlar bu sorunlara ilgi duymadıkları gibi, çözümü konusunda da bir endişe hissetmiyorlardı. Ancak, çevre sorunlarının sebep olduğu bazı sonuçlarının evrenselliği anlaşıldıktan sonra global anlamda bir çevre bilinci uyanmaya başladı. İnsanlar ancak o zaman anlayabildiler ki: Tek bir dünyamız var. Hepimiz aynı gezegenin üzerindeyiz. Bir çevre düşünürünün kullandığı simge ile, aynı gemideyiz, Bu geminin batması ile hepimiz batacağız. Her ne kadar üst güvertede yaşayanlar daha çok sorumlu olsa da. Belirtildiği gibi, “çevre sorunlarının” insanlık üzerindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması son yirmi yılda meydana geldi. Daha önceleri su ve hava kirlenmesi olarak görülen ve daha çok sanayi bölgelerinde rastlanan çevre sorunlarının, toksik atıklardan, ozon tabakasının incelmesine, tabiattaki biyolojik zenginliğin yok olmasına, yani bazı canlı türlerinin bir daha dönmemecesine yok olmasına, iklim değişikliklerine, deniz ve okyanusların kirlenmesine kadar uzandığı görüldü. Ayrıca çevre kirliliğinin sadece insanın maddî ve ruh sağlığını tehdit etmediği; medenîyet ve kültürel varlıkları da tehdit ettiği ortaya çıktı. Dahası bu sorunlar sadece zengin ve gelişmiş ülkeleri değil, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeleri de aynı derecede etkilemektedir. Şimdi bu sorunların temel niteliğine dikkat çekmek istiyoruz. Zira bu sorunların bazıları global iken, bir kısmı bölgesel ve diğer bir kısmı ise mahallî sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm insanlığı tehdit eden global çevre sorunlarının başlıcaları: İklim değişmesi, sera etkisi, ozon tabakasının incelmesi ve hızlı nüfus artışıdır. Dünyamız âdeta bir canlı gibi hassas eko sistemlerden meydana geldiğinden, global çevre sorunlarının sonuçlarından tüm canlılarla beraber insanlar da etkilenmektedirler. Bu nedenle, bu sorunlar sadece meydana çıktıkları yerlerdeki insanları ve çevreyi tehdit etmiyorlar. Tüm insanların sağlığını ve geleceğini tehdit ediyorlar. Bölgesel Çevre Sorunları ise, daha çok ortaya çıktıkları bölgedeki eko sistemleri ve dolayısıyla insanları tehdit eden sorunlardır. En önemlileri ise, Eko sistemlerin tahribi ve Biyolojik zenginliğin kaybolmasıdır. Mahallî Çevre Sorunlarına gelince, bunlar daha çok ortaya çıktıkları yerleri tehdit eden sorunlar olup başlıcaları: Atık Maddeler (Çöpler), Sanayi ve Kimyasal Atıklar ve Zehirli Atıklardır. Birkaç yıl öncesine kadar çevre sorunları konusunda bazılarını aydınlatmak bazen zor olabiliyordu. Yerel yönetimleri ve yetkilileri uyarmak için bilimsel raporlara ihtiyaç duyuluyordu. Bir çok insan ise çevre sorunlarını ciddîye almıyordu. Ancak, günümüzde herkes bir şeylerin ters gittiğini bizzat kendi beş duyusuyla tecrübe edebiliyor: Kirlenen hava, su ve denizin yanında; yok olan ormanlar ve buralarda yaşayan canlılar. Bunların bir sonucu olarak değişen iklim. Bir yandan kavurucu sıcaklar, bir yandan sel felâketleri. Son birkaç yıldır âdeta Hz. Nuh’tan bu yana yaşanan en büyük sel felâketlerine şahit olunmaktadır. Çevrenin tahribine seyirci kalan, başka bir ifadeyle çevreyi bilinçsizce tahrip eden; ondaki ilahi denge ve ahengi göz ardı eden modern insan, bunun bedelini çok pahalıya ödemektedir. Bunun en tipik örneği, ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı ağaç ve orman kesimlerinin neden olduğu felâketlerdir. Ağaçların ve ormandaki ekolojik yapıların suyu tutucu ve erozyonu önleyici rolünün gözardı edilerek, bu ağaçlar kesilmiş; böylece yağan yağmurlar sellere ve çamur deryalarına dönüşmüştür. Bunun tipik örnekleri ülkemizin bir çok yerinde özellikle de Senirkent, Zonguldak ve Trabzon’da meydana gelmiş; trilyonlarca maddî zararın yanında, tamir edilemez çevresel zararlara sebebiyet vermiştir. Artık herkes, çevrenin ve ekolojik dengenin bozulmasının sebep olduğu ve olabileceği sorunlarla ilgili olarak ilk elden tecrübe ve deneylere sahiptir. Burada Rum suresinin 41. Âyeti gerçekten anlamlıdır: İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah, belki pişmanlık duyup dönerler diye, yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara dünyada tattıracak. Şimdi global, bölgesel ve mahallî olarak dünyayı ve ülkemizi tehdit eden bazı önemli çevre sorunlarına kısaca değinmekte yarar bulunmaktadır. Hava Kirliliği ve Asit Yağmurları İnsanların faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma gelir. Yeryüzündeki canlı hayatın sürmesi için vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olan hava tüm hayatı etkileyecek biçimde endüstriyel artıklarla değişik yollardan kirlenmektedir. Bu kirlenme ilk kez 1940-1950’li yıllarda gelişen sanayileşmenin bir sonucu olarak dünyanın çeşitli şehirlerinde havanın aşırı kirlenmesiyle görülmeye başlandı. İşte bundan dolayı “insanlar tarafından atmosfere karıştırılan yabancı maddelerle hava bileşiminin bozulmasına” hava kirliliği denildi. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre: “Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönden etkileyen veya maddî zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki yoğunluğudur.” Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından, egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açıyor. Ayrıca sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları ayrıca çeşitli yollardan sulara karışarak, sulardaki canlıların hayatını da etkiler. Havadaki karbon tozları, katı parçacıklar, karbonmonoksit, kükürt dioksit, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ve diğer kanserojen maddeler insanlarda solunum yolları hastalıkları, nefes darlığı ve akciğer kanseri gibi değişik hastalıklara yol açarlar. Sanayileşme ile büyük hız kazanan hava kirlenmesi özellikle büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmaktadır. Çünkü büyük kentler ve onların çevresinde yoğunlaşan üretim ve tüketim faaliyetleriyle artıklar hızla çoğalıyor. Ayrıca egzoz gazları, trafik tıkanıklıkları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir. Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Bu bağlamda en çok zararı ise ormanlara veriyor. Büyük kentlerde alt yapı yatırımlarının hazır olması, deniz, hava ve kara yolu ulaşımının kolaylığı yatırımların büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmasına yol açıyor. İşgücü ve pazar açısından çok uygun olan büyük kentler, üretim ve tüketim faaliyetlerinin en yoğun olduğu yörelerdir. Bu yoğunluk, hava kirlenmesinin büyük kentlerde ileri boyutlara ulaşmasına neden olmaktadır. Bütün bunların en önemli sebeplerinden birisi sanayi ve teknolojilerimizin bir sonucu olan asit yağmurları. Uzmanların bildirdiklerine göre bunun kaynağı sanayi kuruluşlarıdır. Özellikle termik santrallerin bacalarından çıkan dumanların içinde bol miktarda kükürtdioksit ve azot oksit gibi gazlar bulunmaktadır. Bunlar atmosferdeki nem ile birleşince yakıcı asitlere (sülfirik asit, nitrik asit vb.) dönüşmekte kar, yağmur, sis yağışlarıyla da yeryüzüne ulaşmaktadır. İşte bunlara asit yağmuru deniliyor. Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde bunların asitlik derecesini arttırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar. Gerçekten de, Baltık ülkelerindeki göller İngiltere’deki ağır sanayi bölgelerinden kaynaklanan asit yağmurları ile asitleşmiş ve bu göllerde birçok balık türü ortadan kalkmıştır. Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler. Örneğin, kent içi ya da kent dışındaki tarihî binalar, açık hava müzeleri, binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurlarıyla yıpranmakta ve dağılmaktadır. Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. Suların Kirlenmesi Hava gibi su da hayat için vazgeçilmez bir yer ve öneme sahiptir. Dünyanın yaklaşık olarak, dörtte üçü sularla kaplıdır. Dünyadaki suların yalnızca %3’ü tatlı su, geri kalanı ise tuzludur. Tatlı suların büyük bir kısmı da dağ doruklarında kar ya da kutuplarda buz halindedir. Suların kullanılmaz hale gelmesi, hayatın kaynağının kuruması, canlı hayatın yok olmasıdır. Su kaynaklarının kullanılmasını bozacak veya zarar verecek derecede niteliğini düşürecek biçimde suyun içerisinde organik, inorganik, radyoaktif ve biyolojik herhangi bir maddenin bulunmasına su kaynaklarının kirlenmesi denilmektedir. Başka bir ifade ile, sanayi artıklarının ve kanalizasyon sularının deniz, göl ve nehirlere karışması suların özelliklerini, kalitesini büyük ölçüde yok etmektedir. Suyun kalitesi, rengi ve kokusunun değişiminin ise sulardaki canlı hayatı etkilediği görülmektedir. Bunun sonucu olarak da sularda yaşayan canlıların türü ve sayısı her gün giderek azalmaktadır. Eskiden kaynak veya nehir suları her birkaç kilometrede kendi kendini temizleyerek kirlilik sorununu tabiî bir şekilde çözüyordu. Bugün ise nehirler kaynağından denize döküldüğü koylara gidinceye kadar sürekli kirlenmekte ve kendi kendine doğal olarak temizlenmesi mümkün olamamaktadır. Su kirlenmesinde sanayi kuruluşlarının etkisi büyüktür. Sanayi işletmeleri üretim teknolojisinin bir gereği olduğu kadar, üretimdeki maliyetleri de minimuma indirebilmek için, su kaynaklarına ve kentlere yakın yerlerde kuruluyor. Fabrikaların kuruluş yeri seçimine etki eden çok sayıda unsur varsa da en önemli olanlar hammadde kaynakları ile pazara olan yakınlıktır. Öte yandan, kağıt ve kimyasal madde üretimi de petrol gibi sanayilerin göl ya da deniz kenarlarında kurulması, üretim maliyetlerini büyük ölçüde düşürmektedir. Ancak sanayi işletmelerinin denizlerin ve göllerin yakınında kurulmasının bir sonucu olarak denizler ve göller hızla kirlenmekte, ayrıca bu sularda yaşayan canlı sayısı da hızla azalmaktadır. İzmir, İzmit ve Gemlik körfezleri artık canlıların yaşaması için elverişli değil. Bursa, İstanbul ve İzmit çevresinde ise tarımsal üretimin durma noktasına geldiği görülmektedir. Bunlar ülkemizdeki çevre kirlenmesinin boyutlarını gösterme açısından önemli örneklerdir. Dünyadaki mevcut su miktarı yaklaşık 1400 km3’tür. Bu ne azalır, ne de çoğalır. Ayrıca teorik olarak, dünya tatlı su kaynakları bugünkü nüfusunun çok daha fazlasının ihtiyaçlarını karşılayacak güçtedir. Ancak birbirinden farklı olarak suların dağılımı, yağışlar, nüfus yoğunluğu, arazi seviyesi ve son olarak su kirlenmeleri sonucu birçok ülkede su kıtlığına neden olmaktadır. Toprak Kirlenmesi ve Erozyon Gezegenimizdeki hayatın bir diğer kaynağı ise topraktır. Toprak kirliliğiyle, “çevrenin bir bileşeni olan toprağın, insanlar tarafından özümleme kapasitesinin üzerindeki miktarlarda, çeşitli bileşikler ve toksik maddeler ile yüklenmesi sonucunda anormal fonksiyonlar göstermesini” anlıyoruz. Toprak bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlıların da beslenmesinde temel kaynaktır. “Dünyanın üst derisi” olarak da anılan, “toprağın üst tabakası”nın önemi sanıldığından büyüktür. Toprak kayması ve erozyonla yok olan üç santim toprağın yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir. Özellikle erozyon sonucu ülkemizin çok verimli toprakları yok olmaktadır. Ülkemizin topraklarını tehdit eden erozyon felâketi, içinde bulunduğumuz son yüzyılda artarak devam ediyor. Erozyon sonucu her yıl yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımız akarsularla ve rüzgârlarla denizlere veya başka ülke sınırlarına taşınıyor. Bu rakamın büyüklüğünü kamuoyuna daha çarpıcı bir şekilde ifade edebilmek için bilim adamları, her yıl erozyonla yitirilen toprağın, Kıbrıs adası büyüklüğünde ve 20 cm. kalınlığında bir kitle oluşturduğunu vurguluyorlar. Üstelik erozyonun, toprağın verimliliğini sağlayan, mikroorganizmalarını barındıran, besin maddesi sağlayan çok değerli hayatî kısmını taşıdığını düşünürsek, önümüzdeki yıllarda ülkemizi ne kadar ciddî bir beslenme sorununun beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Yok olan toprağın geri kazanımı ise -şimdilik- mümkün görülmemektedir. Özellikle erozyonun neden olduğu toprak kaybını vurgulamak gerekmektedir. Erozyon, toprağın suyu tutabilme yeteneğini azaltır, besleyiciliğini tüketir, köklerin tutunabileceği derinliği de kısaltır. Toprak verimi düşer. Erozyona uğramış üst toprak nehirlere, göllere, rezervuarlara taşınır; limanlara su yollarına çamur yığar, su depolama kapasitesini azaltır, sel olaylarını sıklaştırır. Bitkiler ve hayvanlar birbirini toprağın üst tabakasına dayanarak besler. Bitkiler hayvanların yaşaması için gerekli oksijen ve su buharını sağlar. Ayrıca bitkiler, insanlarla birlikte tüm canlıların ihtiyacı olan güneş enerjisini toplar. Dahası toprağa aşırı miktarda verilen kimyasal gübreler ve diğer endüstriyel atıklar, toprak ile birlikte suların doğal yapısını bozmaktadır. Diğer yandan ise, sanayi kuruluşlarının çok geniş alanlara yayılması yüzünden tarıma elverişli toprakların hızla azaldığı görülmektedir. Yeryüzündeki her canlı hayatını sürdürebilmek için, başka canlılara dayanır. İnsanlar da varlıklarını sürdürebilmek için diğer canlılara muhtaçtır. Bu yüzden, insanlığın varlığının devam edebilmesi için, önce havaya ve suya, sonrada toprağa ihtiyaç vardır. Ormanlar İnsanlar, üç- dört bin yıl kadar önce tarıma başladıklarında yeryüzünde yaklaşık 6 milyar hektar ormanlık arazi vardı. Bugünse, 1.5 milyarı balta girmemiş orman olmak üzere geriye sadece dört milyar hektar kalmıştır. Ormanların yok oluşu sürüyor. Ormanların gitgide azalmasından, sadece kereste ve kağıtlık odun üretiminin düşeceği gibi bir sonuç çıkarmak yanlış. Ormanlar ticarî ölçütlere vurulamayacak kadar değerli kaynaklardır. Ormanların başlıca fonksiyonları: Toprak oluşturur, İklim dengesizliklerini yumuşatır, Yağışlı fırtınalara set çekerek su taşkınlarını ve selleri önler, kuraklık tehlikesine engel olur. Şiddetli yağmurların toprağı aşındırmasını, toprağın sıkılaşmasını, kumsalların çamurlaşmamasını sağlamakla kalmazlar, bütün canlıların yaklaşık yarısını bünyelerinde barındırırlar. Ormanlar dev boyutlarda bir karbonmonoksit kütlesi oluşturarak atmosferdeki karbonmonoksitle dengeyi sağlar ve sera etkisini önlerler. Ormanlar, kısa vadeli kazançlar uğruna yok ediliyor. Ancak çok büyük para ve çabayla tekrar yerine konulabiliyor. Ozon Tabakasının İncelmesi Sanayileşmiş ülkelerde yeryüzü kaynaklarının kontrolsüz harcanması sonucu ozon tabakasının tahribi, asit yağmurları, sera tesiri, hava, kara ve denizlerin kirlenmesine, ormanların ve tarım alanlarının azalması hayat alanını giderek daraltmaktadır. Ozon tabakasının incelmesinin başlıca tehlikesi cilt kanserlerinin artmasıdır. Sera etkisinin temel nedeni ise petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımıdır. Bu durumunun zamanla oluşturabileceği muhtemel neticeler arasında atmosfer ısısının artması, buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, karaların azalması, kuraklık ve dolayısıyla gıda kıtlığı tehlikesi sayılabilir. Ayrıca, inşaat materyali, sentetik malzemeler içeren mefruşat ve çeşitli tüketim ürünlerinin (boya kâlemleri, inceltiler, cila, vernik...) içerdikleri bileşikler ev içi havasını kirleterek sağlık açısından zararlar oluşturabilmektedir. Asbest ve kurşun içeren boyalar bilhassa sağlık açısından tehlikeli olmaktadır. Kimyasal Atıklar Günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çevre sorunlarının birçoğu kullandığımız bazı kimyasal ürünlerden kaynaklanmaktadır. Zira bilim ve teknolojinin sadece faydacılık anlayışı ile gelişmesi ekolojik sistemi tahrib etmekte, çevreye de sürekli şekilde yeni kimyasal maddeler sağlamaktadır. Kimyasal maddelerin aşırı üretimi ve tüketimi sonucu bugün artık kimyasal bir kaos yaşanmaktadır. Üretimi yapılan kimyasal bileşik sayısının 65 milyonu bulduğunu biliyoruz. Pek çok kimyasal madde, tehlikesinden habersiz olarak evlerimize; iş yerimize, gıdalarımıza ve vücudumuza girmekte; çevreye ve canlılara etkileri araştırılmaksızın kötü etkilerini sürdürmektedir. Endüstri ve kozmetik sanayiinde geniş çapta kullanılan florokarbon gazı, atmosferin koruyucu ozon tabakasını zayıflatmaktadır. Asbest liflerin uzun süre kullanımı çalışanlarda kanser oluşumuna neden olmuştur. Zararsız zannedilmiş olan analjezik ilaçların fazla kullanımı sonucu bu ilaçların böbrek yetmezliğine yol açtıkları görülmüştür. Geçmişte thalidomide adlı ilacın kullanılması kolsuz, bacaksız bebeklerin doğmasına neden olmuştur. Tarımda çok fazla tabiî ve sun’î gübre kullanımı zemin sularının kimyasal kirlenmesine neden olmaktadır. Kısacası, çevremizde ne kadar çok kimyasal madde varsa sağlığımız o ölçüde tehlikeye girmektedir. Özellikle atık suların nehirlere, göllere ve denizlere boşaltılması çok dramatik çevre sorunlarına neden olmaktadır. İzmit ve İzmir Körfezleri ile, yakın zamanlarda Sakarya nehrinde yaşanan kirlenmeler bunun en canlı örnekleri olarak zikredilebilir. Endüstriyel atık suların içerisinde bulundurdukları toksit maddeler, sudaki canlı yaşamının kısa sürede tükenmesine yol açmakta ve ekosistemi felç etmektedir. Ayrıca içme sularına karışmalarıyla önemli sağlık sorunlarına yol açtığını yukarıda belirtmiştik. Nüfus Artışı Çevre sorunları söz konusu olduğunda çokça tartışılan konulardan bir tanesi de nüfustur. Sorunun temel esprisi şudur: Dünyamızın kaynakları sınırlıdır. Dünya nüfusunun hızla çoğalması bu kaynakları tehdit etmektedir. Hele hele söz konusu nüfus dengesiz bir şekilde büyüyorsa, bunun dünyanın sınırlı kaynakları için büyük bir baskı ve tehlike oluşturacağı bilinmektedir. Gerçekten de nüfusun gelişimine bakıldığında, nüfus artışını bir “bombaya” benzetenlerin endişeleri daha iyi anlaşılabilir. 1991 yılı verilerine göre 135.963.100 kilometrekare olan dünyamız, halen 5.391.257.000 kişi barındırmakta ve beslemektedir. Tarihe bakıldığında nüfusun sınırlı kaynaklara göre ters orantılı olarak, yani geometrik olarak büyüdüğü görülmektedir. Zira, dünya nüfusu 16. Yüzyılda 500-600 milyon olarak tahmin edilirken, 20.yüzyılın başlarında bu rakam 1.7 milyara ulaştı. Yüzyılımızın sonlarına doğru ise (1985) 4.8 miyar oldu. Bu eğilim aynı şekilde devam ederse, dünya nüfusu 2000 yılında 6.1 milyara ulaşacak. Bu artan nüfusun dünyamızın sınırlı kaynakları için ciddî bir tehdit olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde nüfusun çevreye verdiği baskı ve tehdidin daha çok olduğu söylenmektedir. Genç nüfusa iş ve istihdam sağlamak için daha çok doğal kaynak kullanılmakta veya tüketilmektedir. Ancak bunun tam tersini söyleyenler de azımsanacak gibi değil. Yani, gelişmiş ülkelerin doğal kaynakları daha çok kullandığı ve tükettiği ileri sürülmektedir. Gerçekten de, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanların aylık/yıllık olarak tüketimleri, gelişmiş ülkelerdeki insanlarla karşılaştırıldığında, gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların daha çok kaynak kullandığı veya tükettiği görülür. Bu da doğal kaynakları tüketme ve çevre sorunu/sorunları olarak karşımıza gelmektedir. Ayrıca artan nüfusun göçlere neden olduğu da bilinen bir gerçektir. İş ve daha iyi bir gelecek için, gelişmiş ülkelere, (Amerika ve Avrupa’ya) veya aynı ülke içerisinde, ancak sanayi kuruluşların bulunduğu şehirlere doğru bir göçün olduğu bilinmektedir. Bu göçün meydana getirdiği kültürel ve sosyal sorunların yanında, diğer önemli bir sorun ise, özellikle şehirlerin alt yapılarının yetersiz kalmasıdır. Bu yetersizliğin bir sonucu olarak da şehirlerde başta gecekondu olmak üzere birçok sorunların ortaya çıktığı görülmektedir. Burada unutulmaması gereken husus, dünyamızın kaynaklarının ve imkânlarının sınırlı olduğunun anlaşılmasıdır. Bilindiği gibi, sadece bu noktanın anlaşılması bile yenidir. Daha önceleri sınırsız ve liner büyüme ekonomilerini savunanlar, bugün dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunun iyice anlaşılmasıyla bunu savunamamaktadırlar. Yine, Sürdürülebilir kalkınma tartışmaları da bu noktada gündeme girmektedir. Yapılması gereken, gerek yöneticilerin ve gerekse insanların, hem ekonomi anlayışlarını, hem tüketim ve yaşayış biçimlerini yeniden sorgulamaları ve düzenlemeleri gerektiğidir. Dünyamızın ekolojik dengelerin tehdit etmeyen sürdürülebilir bir ekonomi anlayışını geliştirmek zorundayız. Çarpık Şehirleşme Sanayileşme ve şehirleşme, çevre sorunlarının ortaya çıkışında iki temel etken olarak ortaya çıkmaktadır. Zira, “endüstri kenti, barındırdığı nüfus açısından tarihin en kalabalık kenti olmuş, aşırı nüfus yığılmaları çevreyi bozucu etkiler doğurmuştur.” Bugün dünya nüfusunun %50’den fazlası şehirlerde yaşamaktadır. Bu nüfusun büyük bir kısmı genel olarak alt yapı hizmetlerinin olmadığı kalabalık ve sağlıksız kenar gecekondu semtlerinde yaşamaktadır. Tabiî çevrenin ortadan kalktığı; aşırı kalabalık ve gürültülü şehir hayatı beden ve ruh sağlığını büyük ölçüde etkilemektedir. Kompleks ve sağlıksız hayat şartlarına bağlı olarak alkolizm, ilâç tutsaklığı, uyuşturucu alışkanlığı, psikolojik bozukluklar, intiharlar, cinâyetler, kazalar, enfeksiyon hastalıkları artmaktadır. Yoğun araç trafiği; gürültü, hava kirliliği, stres, yorgunluk... gibi etkileriyle başlı başına şehirleşmenin önde gelen bir sorununu oluşturmaktadır. Prof. Dr. Rasim Adasal modern hayat durumlarına ve koşullarına bağlı bu bozuklukları toplum hastalıkları ve çağdaş medenîyet hastalıkları olarak isimlendirmektedir. Dahası trafik kazalarıyla her yıl milyonlarca kişi yaralanıp, sakatlanmakta ve, 300 bin kadar kişi de bu kazalarda ölmektedir. Çevre sorunları ve kirliliğinin bu sayılanlardan ibaret olmadığı açıktır. Bu nedenle her gün yeni kirlilik kavramları literatüre girmektedir: Siyasî kirlenme, dilin kirlenmesi, Ahlâkî kirlenme vs. İnsanlar sadece temiz bir çevreyi özlemiyorlar. Temiz bir çevreyle beraber, temiz bir ahlâk, temiz bir dil ve temiz bir siyaseti de özlüyorlar. Başka bir ifadeyle hem insanlarla ve hem de doğayla olan ilişkilerimizde temizin ve temizliğin nitelendirdiği yeni bir ilişkiler ağını talep ediyorlar. Tüm bunlardan ötürü yeni bir çevre ahlâkının geliştirilmesi ve sorumluluk şuurunun yerleştirilmesi bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yeni anlayışa göre, insanın yalnız kendine karşı değil; aynı zamanda diğer canlılara, cansız varlıklara ve hatta gelecek nesillere karşı da sorumlulukları ve görevleri yeniden belirlenmeli ve vurgulanmalıdır. İnsan kendini tabiatın yağmacısı değil onu muhafaza ve geliştirmekle görevli bir emanetçi kabul etmelidir. Ünlü Rus yazar ve düşünürü A. Soljenistin’in dediği gibi: İhtiyaçlarımızı sınırlandırmanın zamanı geldi. Fedakârlık ve feragat göstermekte güçlük çekiyoruz; çünkü siyasal, kamusal ve özel hayatlarımızda kendimizi tutma, gemleme denilen altın anahtarı çoktan okyanusun dibine düşürdük. Ne var ki, özgürlüğüne kavuşan kişinin atacağı en birinci ve en akıllı adım budur. Özgürlüğü kazanmanın en emin yolu da budur. Dış olayların bizi buna mecbur etmesini, hatta bizi alt etmesini bekleyemeyiz. Bununla beraber unutulmaması gereken önemli bir nokta ise, toplumun ve çevrenin sağlıklı olması için insanların gıda, su, mesken, ulaşım ve iş gibi temel ihtiyaçlarının ekonomik şekilde halledilmesi gerekir. Ne yazık ki günümüz dünyası çok zengin küçük bir grupla (Kuzey), fakir olan büyük bir kitleye (Güney) ayrılmış haldedir. Yaşama ve ayakta kalma mücadelesi veren insanlardan çevre bilinci beklemek aşırı bir iyimserlik olur. KAYNAK: Yalnız gezegen, Yard. Doç Dr. İbrahim ÖZDEMİR, İstanbul:Kaynak Yayınları, 2001.

http://www.biyologlar.com/cevre-sorunlarinin-olusumu-ve-yayilmasi

İnsanlarda Mutasyon ve Doğal Seçme

İnsanlar daha basit canlı biçimlerinden, mutasyon ve cinsel karışımla evrimleştiler; tıpkı bakteri ve pervanelerde olduğu gibi. Şimdi bile işleyen olgunun bazı yönlerini görebiliriz İnsanlarda bazı mutasyonlar, bedende önemli bir işlevi olan bir proteinin neden olduğu bir hastalık biçiminde ortaya çıkabiliyor. Proteinin işlevim yerine başaramaması bir hastalık nedeni olabiliyor. Bugün bu nedenle oluştuğu bilinen bir sürü genetik hastalık var; her birinde değişik bir protein, çoğunlukla bir enzim iyi işlemiyor. Daha önce sözü geçen orak gözeli kansızlık (bölüm V) örnek gösterilebilir. Burada DNA’daki bir mutasyonel değişim, değişik hemoglobin moleküllerinin üretimine yol açıyor. Değişmiş hemoglobin molekülleri, içinde taşındıkları kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) biçimini değiştirip hastalığa neden oluyorlar. Bu hastalık üzerine söyleyecek iyi şeyler pek yok. Ancak, Afrika’da sıtmanın yaygın olduğu yerlerde yaşayan orak gözeli kansızlık kurbanları, hastalıkları sayesinde sıtmaya karşı korunmuş durumdalar! Sıtmaya, alyuvarlara yerleşip hastalık yapan bir asalak neden olur. Bu asalaklar, orak biçimli hücrelerden hoşlanmazlar, onun yerine daha sağlıklı kurbanları yeğlerler. Orak gözeli kansızlık ve sıtma arasındaki bu ilişki, yine değişen organizma (bu örnekte insan) ve çevresi arasındaki ilişkinin belirgin bir örneğini gösteriyor. Orak gözeli kansızlık hastalarının evrimsel dezavantajları olsa da, bir sıtma ülkesinde sıtma yüzünden daha çok hasta olanlara göre avantajlı durumda sayılabilirler. Türlerin Çeşitliliği Nereye baksak bir canlı türünü, yaşamını sürdürebilmek için çok yoğun şekilde uğraşırken bulabiliriz. Bir avuç toprakta veya suda, her yükseklikte ve derinlikte, sıcak su kaynaklarında veya donmuş tundralarda, okyanusta veya havada, kupkuru çölde veya muson ormanlarında; evrim, akla gelebilecek (hatta gelemeyecek) her canlı türüne bir yer bulmuş görünür. Duyuların her biçimi, yemek, hareket, iletişim, sevmek, dövüşmek, korumak, üremek, bunların hepsi evrimin hizmetindedir. Ve bugün yeryüzünde gördüklerimiz daha önce yaşayıp tümüyle yok olmuş canlı yaratıkların çeşitliliğinin yalnızca ufacık bir bölümüdür. Hep bildiğimiz o koca dinozor iskeletleri, binlerce milyon yıl sürmüş doğum - yaşam - yenilme - yok olma çemberinde eriyip gitmiş türlerden bize kalan anıtlardır. Değişme ve doğal seçme bütün bu karmaşıklığı ve çeşitliliği açıklayabilir mi? Her şeyin nasıl geliştiği ayrıntılı olarak bilemeyiz, yalnızca prensip olarak değişme ve doğal seçme arasındaki bu karşılıklı etkileşimin durmadan genişleyen karmaşıklığa yol açabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Organizmalara fazladan yaşamı sürdürebilme kapasitesi sağlayan değişmeler, yaşama şansını artırırlar. Yeterli zaman oldukça her şey denenecektir. Yalnız bir şeyden emin olabiliriz, iki veya üç milyar yıl önce yaşayıp geleceği görmeye çalışsaydık, herhalde olacakları önceden bilemezdik; kimse, insanları veya diğer canlı türlerini gözünün önüne getiremezdi. Neden? Çünkü, evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dahil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denilebilir ki insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz son derece ender bir rastlantıdır! Başka bir deyişle evrim, aynı koşullarla aynı yeryüzünde yemden başlasaydı insanların yeniden oluşmaları şansı, sonsuz küçüklükte olacaktı. Bu olgulara bağlı olarak ve aynı akıl yürütme temelinde, denebilir ki evrende bir yerlerde bize benzeyen yaratıkların varolması olasılığı çok küçüktür. Evrende yaşam olasılığı büyük ama bizimkine benzer bir yaşam olasılığı çok küçük. Değişme ve doğal seleksiyonun, insan varlığını açıklamak için “yeterli” olduğunu bitiriyoruz. Bilim her zaman yeterli ve basit açıklamaları sever.

http://www.biyologlar.com/insanlarda-mutasyon-ve-dogal-secme

İnsanlarda Mutasyon ve Doğal Seçme

İnsanlar daha basit canlı biçimlerinden, mutasyon ve cinsel karışımla evrimleştiler; tıpkı bakteri ve pervanelerde olduğu gibi. Şimdi bile işleyen olgunun bazı yönlerini görebiliriz İnsanlarda bazı mutasyonlar, bedende önemli bir işlevi olan bir proteinin neden olduğu bir hastalık biçiminde ortaya çıkabiliyor. Proteinin işlevim yerine başaramaması bir hastalık nedeni olabiliyor. Bugün bu nedenle oluştuğu bilinen bir sürü genetik hastalık var; her birinde değişik bir protein, çoğunlukla bir enzim iyi işlemiyor. Daha önce sözü geçen orak gözeli kansızlık (bölüm V) örnek gösterilebilir. Burada DNA’daki bir mutasyonel değişim, değişik hemoglobin moleküllerinin üretimine yol açıyor. Değişmiş hemoglobin molekülleri, içinde taşındıkları kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) biçimini değiştirip hastalığa neden oluyorlar. Bu hastalık üzerine söyleyecek iyi şeyler pek yok. Ancak, Afrika’da sıtmanın yaygın olduğu yerlerde yaşayan orak gözeli kansızlık kurbanları, hastalıkları sayesinde sıtmaya karşı korunmuş durumdalar! Sıtmaya, alyuvarlara yerleşip hastalık yapan bir asalak neden olur. Bu asalaklar, orak biçimli hücrelerden hoşlanmazlar, onun yerine daha sağlıklı kurbanları yeğlerler. Orak gözeli kansızlık ve sıtma arasındaki bu ilişki, yine değişen organizma (bu örnekte insan) ve çevresi arasındaki ilişkinin belirgin bir örneğini gösteriyor. Orak gözeli kansızlık hastalarının evrimsel dezavantajları olsa da, bir sıtma ülkesinde sıtma yüzünden daha çok hasta olanlara göre avantajlı durumda sayılabilirler. Türlerin Çeşitliliği Nereye baksak bir canlı türünü, yaşamını sürdürebilmek için çok yoğun şekilde uğraşırken bulabiliriz. Bir avuç toprakta veya suda, her yükseklikte ve derinlikte, sıcak su kaynaklarında veya donmuş tundralarda, okyanusta veya havada, kupkuru çölde veya muson ormanlarında; evrim, akla gelebilecek (hatta gelemeyecek) her canlı türüne bir yer bulmuş görünür. Duyuların her biçimi, yemek, hareket, iletişim, sevmek, dövüşmek, korumak, üremek, bunların hepsi evrimin hizmetindedir. Ve bugün yeryüzünde gördüklerimiz daha önce yaşayıp tümüyle yok olmuş canlı yaratıkların çeşitliliğinin yalnızca ufacık bir bölümüdür. Hep bildiğimiz o koca dinozor iskeletleri, binlerce milyon yıl sürmüş doğum - yaşam - yenilme - yok olma çemberinde eriyip gitmiş türlerden bize kalan anıtlardır. Değişme ve doğal seçme bütün bu karmaşıklığı ve çeşitliliği açıklayabilir mi? Her şeyin nasıl geliştiği ayrıntılı olarak bilemeyiz, yalnızca prensip olarak değişme ve doğal seçme arasındaki bu karşılıklı etkileşimin durmadan genişleyen karmaşıklığa yol açabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Organizmalara fazladan yaşamı sürdürebilme kapasitesi sağlayan değişmeler, yaşama şansını artırırlar. Yeterli zaman oldukça her şey denenecektir. Yalnız bir şeyden emin olabiliriz, iki veya üç milyar yıl önce yaşayıp geleceği görmeye çalışsaydık, herhalde olacakları önceden bilemezdik; kimse, insanları veya diğer canlı türlerini gözünün önüne getiremezdi. Neden? Çünkü, evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dahil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denilebilir ki insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz son derece ender bir rastlantıdır! Başka bir deyişle evrim, aynı koşullarla aynı yeryüzünde yemden başlasaydı insanların yeniden oluşmaları şansı, sonsuz küçüklükte olacaktı. Bu olgulara bağlı olarak ve aynı akıl yürütme temelinde, denebilir ki evrende bir yerlerde bize benzeyen yaratıkların varolması olasılığı çok küçüktür. Evrende yaşam olasılığı büyük ama bizimkine benzer bir yaşam olasılığı çok küçük. Değişme ve doğal seleksiyonun, insan varlığını açıklamak için “yeterli” olduğunu bitiriyoruz. Bilim her zaman yeterli ve basit açıklamaları sever.

http://www.biyologlar.com/insanlarda-mutasyon-ve-dogal-secme-1

Kalıtsal Değişiklikler Nelerdir ?

Her canlı varlığın öz niteliklerini belirleyen temel iki etken vardır: Kalıtsal yük ve çevre. Bu iki etkenin birbirine etkisi gelişmeye, büyümeye, çoğalma yeteneğine, bir başka deyişle her bireyin yaşamına bağlıdır.Kalıtsal yük, türden türe gerek sayı, gerekse tek başına görünüşü bakımından değişen, ama aynı türün bütün bireylerinde aynı yapıda olan kromozom yumağında kodlanmıştır. Kalıtsal değişiklikler, soydeğişimler ( = mutasyonlar) sonucu belirmiş olurlar ve iki büyük grupta sınıflandırılabilirler: Gen değişimleri ve kromozom değişimleri. Gen Değişimleri Gen değişimleri, kalıtsal içeriğin çok küçük bölgelerinde görülen değişikliklerdir. Bu nedenle mikroskopik incelemeyle saptanamazlar. Bu gruba giren değişiklikler, yenidoğan'ın bireysel, toplumsal, ruhsal ve fiziki yaşamında ağırlığı olan, birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Bu hastalıklar ; 1. Hemofili: Kanın pıhtılaşma yetersizliği. 2. Talasemi: Alyuvarların oksijen iletiminin yetersizliği. 3. Duchenne tipi ilerlemiş miyodistrofi: İskelet kaslarının felci. Kromozom Değişimleri Bu gruba, yani kromozom değişimlerine, bir ya da daha fazla kromozomun yapısal ya da sayısal değişiklikleri girer. Kromozom değişimleri, bazı hücreler (kanda lenfositler, deri, kemik iliği gibi dokulardaki bazı hücreler) üzerinde yapılacak mikroskopik gözlemlerle saptanabilir.Günümüzde, gen değişiminin neden olduğu hastalıkların bazılarıyla , kromozom değişikliğine bağlı hastalıkların tümü, gebeliğin ikinci üç aylık devresinde biyokimyasal incelemeler ve hücre genetiği çalışmalarının sağladığı geliştirilmiş yöntemlerle tanılanabilmektedir. İnsan Kromozomları Kromozomlar her hücrenin çekirdeğinin özel bir oluşumudur ve DNA (Deoksiribonükleik asit) moleküllerini içerir. Bireyin, bütün özelliklerini düzenlerler. İnsan türünde, organizmanın bütün hücrelerinde (üreme ile görevlendirilen eşeysel hücreler dışında) bulunan kromozom sayısı 23 x 2= 46'dır. 23 çiftin biri cinsiyet farkını belirlediğinden ayrı olarak gösterilmiştir (22XY) Erkekte bu kromozom çifti hem biçim, hem de boyut bakımından birbirinden farklıdır ve XY olarak işaretlenir. Dişide ise bu kromozom çiftleri birbirine benzerler ve XX olarak işaretlenirler. Diğer çiftler 1 'den 22'ye kadar numaralanmışlardır. Her çift benzeşik iki kromozomla ( homolog ) gösterilmişlerdir. Değişik çiftler de aralarında yapı ve büyüklük bakımından farklılaşırlar.Günümüzde laboratuvar yöntemleri, yalnızca kromozomların toplam sayısındaki değişiklikleri değil, aynı zamanda yapılarındaki değişik olasılıkları da etkin biçimde saptamaya izin verir. Hücre Bölünmesi Kromozomlar mikroskopta yalnızca, hücre iki yavru hücre oluşturmak için bölündüğü sırada gözlenebilirler. Çünkü bu evrede DNA yoğunlaşmış ve büklümleşmiş durumdadır.İnsan hücrelerinin büyük bölümü, bir dizi düzeneği aşarak, ana hücrenin özdeş kromozom içeriğini, yavru hücrelere aktarmak amacı ile bölünür.İnsanda ve genel olarak bütün yüksek canlılarda türün çoğalmasına izin veren bazı hücreler bulunur. Bu hücreler özel biçimde gelişmiş eşeysel hücrelerdir; bunların olgunlaşmasından eşeygözeler ( = gametler) oluşur. Erkek ve dişi gametlerin birleşmesiyle de yeni bir bireyin doğumuna yol açacak bir etkinlik başlar.Gametler daha sonra "mayoz" denilen özel bir hücre bölünmesine uğrarlar. Bu etkinlikte ana hücrenin kromozom yükü ikiye bölünür ve her biri 23 ana çiftin yalnızca bir kromozomunu içeren iki yavru hücre oluşur. Bunlar, sadece 23 kromozomlu bir yumağa sahiptir. Dişide bu etkinliğin son ürünü yumurta hücresi, erkekte sperm hücresidir.Döllenmeyle, yani yumurta hücresinin sperm hücresi ile birleşmesiyle 23'ü anneden, 23'ü de babadan gelen, 46 kromozomlu kalıtsal yük yeniden bütünleşir. Bu yeni hücre "zigot" adını alır. Zigotun oluşumuyla, önce öndölütü, sonra embriyoyu ve sonuçta yeni doğacak canlıyı oluşturacak olan düzenekler sırasıyla işlemeye başlar. TÜRKİYE’Yİ ETKİLEYEN KALITSAL HASTALIK AKDENİZ ANEMİSİ Eski yunancada "Thalas" kelimesi deniz, "Emia" kelimesi anemi anlamına, "Thalasemia" ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. nün verilerine göre, tüm dünyada 266 milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi, Türkiyede'de en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Talasemi için taşıyıcı sıklığı, yaklaşık olarak % 2,1 (1.300.000 taşıyıcı birey) ve yaklaşık olarak 4000 hasta bireyin bulunduğu bilinmektedir. (Harita 2). Yalnızca Antalya' da taşıyıcı sayısı 200.000 civarında (sıklık %12), hasta sayısı 600 civarındadır. Antalya’daki hastaların dağlımı Harita 3’de görülmektedir. TALASEMİNİN FORMLARI: 1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir. 2. TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur. 3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar. Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler; 1. Toplum eğitimi, 2. Taşıyıcıların taranması, 3. Genetik danışma, 4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir. KROMOZOMLARIN GİZLEDİKLERİ GENOME PROJESİ (EN KÖTÜSÜ 21 NCİ KROMOZOM) Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 23 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.KROMOZOM Alzheimer, ağır işitme 2.KROMOZOM Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.KROMOZOM Akciğer kanseri 4.KROMOZOM Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.KROMOZOM Akne, saç dökülmesi 6.KROMOZOM Diyabet, epilepsi 7.KROMOZOM Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.KROMOZOM Erken yaşlanma 9.KROMOZOM Deri kanseri 10.KROMOZOM Bilinmiyor 11.KROMOZOM Diyabet 12.KROMOZOM Metabolizma hastalıkları 13.KROMOZOM Göğüs kanseri, retina kanseri 14.KROMOZOM Alzheimer 15.KROMOZOM Doğuştan beyin özrü 16.KROMOZOM Crohn hastalığı 17.KROMOZOM Göğüs kanseri 18.KROMOZOM Pankreas kanseri 19.KROMOZOM Bilinmiyor 20.KROMOZOM Bilinmiyor 21.KROMOZOM Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.KROMOZOM Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.KROMOZOM (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 23.KROMOZOM (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor. Erkek genleri daha riskli Genome Projesi'nde elde edilen önemli bulgulardan biri de erkek genlerindeki kalıtımsal mutasyonların kadınlara göre iki kat fazla olduğu. Yani erkeklerdeki bir genetik bozukluğun ileriki kuşaklara geçme riski kadınların yarattığı riskin iki katı. Bu durum önemli bir paradoks yaratıyor: Evrimsel değişim sürecinde erkeklerin daha etkin bir faktör olduğu ileri sürülüyor, ancak aynı zamanda erkekler hastalıkların yayılması açısından da daha etkin bir faktör olarak ortaya çıkıyorlar. İnsan genlerinde meydana gelen mutasyonların, diyabetten astıma, kanserden kalp krizine kadar uzanan geniş bir yelpazede tam 1500 hastalığa yol açtığı belirlendi. Yaklaşık 30 kadar gen bu hastalıklara yol açıyor. Genetik şifrenin çözülmesiyle birlikte bu mutasyonların neden hastalıkla sonuçlandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bunun sonucunda da devrim niteliğindeki şu yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi bekleniyor: -Kişinin genetik yapısına özel imal edilen ilaçlar. -Sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar. -Bir insanın hangi hastalıklara yakalanabileceği anlaşılacak ve doğumdan önce müdahaleyle önlenecek. Bu müdahale kanser ve kalp hastalıkları için de geçerli. Çünkü kanser büyük ölçüde genlerin eseri. 30 bin genimiz var İnsan vücudunda 60 bin ila 100 bin gen bulunduğunu tahmin eden araştırmacılar, son araştırmalarla bu sayının 30-40 bin arasında olduğunu gördüler. Bilim adamları, insanı meyve sineği ve fareden farklı kılan genlerin sayısının fazla bir fark oluşturmadığını saptarken, bunu yüzyılın tıp alanındaki sürprizi olarak nitelendirdiler. İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle bilinmeyene cevap oluşturan araştırmalar sonucunda, hastalıkların daha az yan etkilerle tedavisinin mümkün kılınacağı açıklandı. Araştırmalarda, genlerin tek başına durumlarının yanı sıra genler arasındaki ilişkilerin de anlaşılabildiği, insanlar arasındaki farklılıkların cevabının, milyonlarda DNA kodlarındaki farklı varyasyonlar ile ortaya çıktığı kaydedildi. DNA kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde DNA'ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece DNA'ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor. İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.  

http://www.biyologlar.com/kalitsal-degisiklikler-nelerdir-

İnsan ömrü giderek uzayacak

Bilim adamları, insanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çekiyor. İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle Dna kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayarın genlerin araştırılması konusunda bir hız kazandırdığına değinen bilim adamları, insan vücudunda incelenecek Dna’ların, bilgisayar ortamında çabuk araştırılarak sonuçlandırılabildiğini kaydediyor. Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde Dna’ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece Dna’ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor. İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu. İktidarsızlığa karşı molekül Amerikalı bilim adamlarının bulduğu Y-27632 adlı molekül, penisin dokusunda kan basıncını artırıyor ve ereksiyonu sağlıyor. Etkileri Viagra’ya çok benziyor, ancak Viagra gibi bir ilaç değil. İktidarsızlığın yeni çaresi, Amerikalı bilim adamlarının bulduğu bir molekül. Araştırmanın sonuçları Nature Medicine adlı derginin son sayısında yayınlandı. Y-27632 adı verilen molekül labortatuvarda kobaylar üzerinde başarıyla denendi. Molekül kobaya enjekte edildiğinde penisin dokusunda kan basıncını artırıyor ve ereksiyonu sağlıyor. Michigan Üniversitesi araştırmacılarına göre yeni molekül Viagra’nın etki yaptığından farklı tipte bir enzimi bloke ediyor ve bugüne kadar etkili bir çözümün bulunmadığı iktidarsızlık vakalarının tedavisinde yeni ufuklar açıyor.

http://www.biyologlar.com/insan-omru-giderek-uzayacak

2008 Yılı biyolojik Gelişmeleri

2008 yılında biyoloji alanlarında ne tür gelişmeler yaşandı; İklim değişikliği ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndan genomlara, fosillere ve doğurganlığa kadar, keşiflerle dolu bir yılı daha geride bıraktık. Evde DNA testi,Times'ın yayınladığı listeye göre yılın öne çıkan buluşu satın alınabilir kişisel DNA testi oldu. Brezilya Üniversitesi ile Uluslararası Koruma (CI) adlı kuruluştan bilim insanları, Brezilya’da Serra Geral do Tocantis ekoloji istasyonunun çevresinde 29 günlük bir arazi çalışması sonucunda 440’tan çok omurgalı hayvan kaydetti. Küresel ısınmaya karşı savaşta biri gümüş kurşun gibi yetişen biofuel üretimi vardı. Gıda fiyatlarının artışında ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde biofuele dönülmesinin gıda fiyatlarında büyük bir artışa neden olacağı konusunda kaygılar bulunuyor. 2008 kanguruların, mağara adamlarının ve yünlü mamutların genom dizisinin ortaya çıkarıldığı yıl oldu. Gagalı memelilerin genomları Mayıs ayında ortaya çıkarıldı, Memelilerdeki cins belirlemesinin 160 milyon yıldan daha önce değiştiği düşünülüyor. Mayıs ayında Avustralyalı araştırmacılar, tüm canlı türleri arasında en yaşlı anneye ait fosili keşfettiler. 380 milyon yıllık fosilde, bir embriyoya göbek bağıyla bağlı anne balığın 25 cm uzunluğundaki kalıntısı var. Suriname’in dağlık bölgesini araştıran çevreci grup birbirinden çarpıcı 24 canlının izine rastladı Parlak mor renkte deriye sahip kurbağa ile araştırmacıların ‘büyük ağız’ olarak isimlendirdiği cüce kedi balığı keşfedilen canlı türleri arasında yer alıyor Antartika'da hem kara hem de denizin derinliklerinde yapılan keşiflerle1224 yeni canlı türü tespit edildi. İngiliz Antartika Araştırma Ekibi ve Hamburg Üniversitesi su altı araştırma ekibinin bulduğu sonuçlar çok ilginç. Hem buzulların üstünde hem de denizin 1500 m kadar derinliklerinde yapılan araştırmalar şimdiye kadar bilinmeyen yeni yaşam formlarıyla da tanışılmasını sağladı. Bazı uzmanlar genetik ve epigenetik defektlerin riski konusunda endişeleniyor. Doğumda belirlenemeyen otizm ve kısırlık gibi koşullar IVF prosedürlerindeki kusurlu sperm kullanımı artışıyla yükselebilir. Çok fazla güneş ışığının cilt kanserine yol açtığı biliniyordu, fakat eksikliği de erkeklerde kısırlığa yol açıyor. Avustralyalı araştırmacılar, D vitamini eksikliğini önlemek için sabah 10-15 dk güneşlenmenin faydalı olacağını belirtiyorlar. Deneysel çalışmalar sonucunda iç kulaktan elde edilen bu yetişkin kök hücrelerin işitme hücreleri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Kemik iliğinden alınan yetişkin kök hücrelerin iç kulakta sinir hücresi karakteri kazanabildiği gösterilmiştir. Kaliforniyalı araştırmacılar, saniyede 3 satimetre hızla soyulan selobantın röntgen ışını olarak bilinen X-ray (X-ışını) üretebildiğini ortaya çıkardı. Bilim insanları, X ışınlarını ortaya çıkaran etkenin ne olduğunun anlaşılması durumunda, günümüzde röntgen çekimi için kullanılan ve tıp görevlilerini büyük tehlike altına sokan nükleer teknolojiler ile gerçekleştirilen işlemlerin daha tehlikesiz şekilde yapılması amacıyla tekniğin geliştirilebileceğini açıkladılar. Vahşi Yaşamı Koruma Derneği (WWF), Tayland'ın Mekong bölgesinde yaptığı araştırmaların sonuçlarını internet sitesinde yayınlayarak dünyaya duyurdu. Bölgede yapılan çalışmalar sonucunda binden fazla canlı türü bulundu. Bilim adamları bu türlerin yaşadıklarının bilindiğini fakat ilk defa görüntülendiklerini belirttiler. Bazıları denizlerde başka canlı kalmadığını tartışırken, Kasım ayındaki Deniz Canlıları Sayımı'nın son verilerine göre, düşündüğümüzden çok daha fazla türün olduğu belirtiliyor. Listede dev istiridyeler, Antarktika ahtapotları ve behemot bakterisi bulunuyor. 2008 yılının başında, Amerikalı araştırmacılar bir bakterinin ilk sentetik genomunu (bir organizmanın kromozomlarında bulunan genetik şifrelerin tamamını simgeleyen terim) yarattı. Araştırmacılar, bunun üzerine maya mantarından faydalanmaya karar verdi. Bu, araştırmacılara, kromozomlarındaki hasarı onarmak için doğal biçimde hücrelerden faydalanılan bir süreç olan ve "benzeşik yeniden bağdaştırma" denilen süreci kullanarak sentetik genom yaratma olanağı verdi. Kaynak: Bilim teknik www.biyologlar.com Hadi sizde bildiğiniz gelişmeleri ekleyin...

http://www.biyologlar.com/2008-yili-biyolojik-gelismeleri

Tohumlarımıza Sahip Çıkalım

Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Pembe domates, kavılca, Osmanlı çileği... Buğday Derneği tohumlarımızın korunmasının yaşamsal önemi olduğuna inanıyor ve Tohum Ağı Projesi’ni sürdürüyor. Deli Bezelye, Türkiye' nin Batı ve Orta Akdeniz bölgeleri'nde yaylalarda evlerin etrafındaki küçük bostanlarda yetiştirilen tek yıllık bir sebze. Çalı şeklinde büyüyor ve mor pembe çiçekler açıyor. Pembe renkli, ince kabuklu üzerinde dilim izleri bulunan bir çeşittir. Pembe Domates Ağı, ülkemizdeki evladiyelik pembe domatesleri, balkon ve bahçelerinde yine doğal tarım yöntemleriyle yaşatmaya çalışıyor. Anadolu'da asırlardır yetişen ve nesli tükenmekte olan Antik bir buğday türü olan kavılca, Kars bölgesinde kavılca, kabluca veya yaban buğdayı olarak da adlandırılıyor. Zonguldak Alaplı’da çiftçilerin atalık tohum olarak saklayıp her yıl yeniden ektikleri kırmızı mısır patlamalık mısır olarak kullanılıyor. Diğer patlamalık mısır çeşitlerinden daha tatlı. Osmanlı çileği farklı kokusu ve aroması ve pembemsi rengiyle diğer çileklerden farklı özelliklere sahip. Ancak, hem diğer türlerle karışması hem de üretiminin az olması nedeniyle nesli tehlike altında...

http://www.biyologlar.com/tohumlarimiza-sahip-cikalim

Klonlamanın Sakıncaları Nelerdir

Metal, elektrot, implant gibi inorganik araçların yerine, biyolojik araçların uygulamalı biyonik kullanımı, insanlık için geniş ufuklar açıyor. Belki bizim yarattığımız makineler bizi geçecek, ama yavaş da olsa milyarlarca yıllık evrimin canlılara kazandırdığı yaşama, soyunu devam ettirme dürtüsünü de yabana atmamak gerek. İnsan-makine kavgasında hemcinslerimiz, sınırsız sayıda bir yedekler ordusuna sahip olabilir. Yine bu kök hücrelerin manipülasyonu yoluna dayanan bir yöntemle istediğimiz sayıda genetik kopyalarımızı çıkartabiliriz. Bu alandaki ilk örnek tabii ki kuzu (şimdi torun sahibi koyun) Dolly. Annesinin genetik kopyası. Üretilme yöntemi çekirdek transferi. Annesinin meme hücrelerinden biriyle üretildi. Yöntem şu: Araştırmacılar, bir hücreden, organizmanın tüm genlerini oluşturan DNA'yı taşıyan çekirdeği çıkartıyorlar ve bu çekirdeği, daha önce kendi çekirdeği çıkarılmış bir yumurtaya aşılayıp, yumurtayı rahme yerleştiriyorlar. Şimdiye kadar pek çok hayvan klonlandı. Getirilen tüm etik ve yasal sınırlamalara karşın, ilk insan klonlarının da 21. yüzyılın ilk beş yılı içinde ortaya çıkması bekleniyor. Ancak bu yöntemin sorunları da ufukları kadar geniş. Bir kere, aşılanan embriyonların ancak çok küçük bir bölümü yaşayabiliyor. Kopyalanmış canlıların kromozomları uçlarında bulunan ve yaşlandıkça kısalan telomer adlı uzantıların boyu da model canlıdaki kadar oluyor. Bir başka deyişle kuzu Dolly'nin hücreleri, doğduğunda annesindekiler kadar yaşlıydı. Bu da kopyaların erken ölümü demek. Başka bir sorun da bizim kopyalarımızın yalnızca fiziksel özelliklerimizi taşımaları. Boy, deri, saç, göz, deri rengi gibi. Oysa başka özelliklerimiz, örneğin zekâmız yönelimlerimiz; yetiştirilme biçimimiz, aldığımız gıda, eğitim, çevre gibi dış etmenlerin bir türevi. Dolayısıyla makinelerle savaş kaçınılmaz olursa kopyalarımız, en azından bazıları, cesur savaşçılar yerine pekala işbirliğine yatkın korkaklar da olabilirler. Kaldı ki insan kaynaklarımızı sınırsız yapmaya çalışırken kendi bindiğimiz dalı da kesebiliriz. Çünkü çoğalmanın doğal yolu olan seks sayesinde ana ve babamızdan eşit ölçüde gen alıyoruz. Bu da bizi ileride ortaya çıkabilecek sağlık tehditlerine karşı dirençli kılacak yeni yeni gen bileşimleri sağlıyor. Klonlama uygulamasının yaygınlaşması, insan gen havuzundaki zengin çeşitliliği tehlikeli biçimde daraltır.  

http://www.biyologlar.com/klonlamanin-sakincalari-nelerdir

Proteom

DNA’nın kimlik kartı, ana hatlarıyla çıkartıldı. Bu işin kolay yanı. Şimdi sıra genlerin ürettiği proteinlerin gizini çözmeye geldi. Esas zor kısım şimdi başlıyor. İnsanın genetik yapısını deşifre etmeye çalışan bilim adamları konularında ne kadar uzman olursa olsunlar, daha işin başında olduklarını kabul ediyorlar. Son birkaç yıldır bir düzineden fazla genomu çözümleyen uzman ekipler, bulgularının tahminleriyle örtüşmemesi üzerine gelecek hakkında daha temkinli konuşma kararı aldılar. İnsanlarda 100.000 civarında gen olduğu yolunda tahminlerde bulunan bilim adamları, bu sayının 34.000 civarında seyrettiğini görünce tahminlerinde ne denli yanıldıklarını anladılar. Halkalı solucanda 19.099, meyve sineğinde 13.601, hardal bitkisinde bile 25.000 gen bulunduğunu öğrenmek bilim dünyasında farklı bir tartışmayı gündeme getirdi: ”Bu kadar az sayıda gen ile bu kadar karmaşık bir yapıya sahip olmamızın altında ne yatıyor?” İnsan genomu üzerinde uzun yıllardır çalışmalarını sürdüren kuruluşlar, (biri Amerikan Hükümeti’nin finanse ettiği konsorsiyum, diğeri ise Celera adlı özel biyoteknoloji şirketi) son bulgularını geçtiğimiz hafta, dünyanın 5 büyük kentinde düzenledikleri basın konferanslarıyla dünya kamuoyuna duyurdular. Sanayi kuruluşları ve bilim adamları, insan genomu projesinin bir bilgi hazinesi olduğunu kabul etmekle birlikte, projenin su yüzüne çıkarttığı beklenmedik sonuçlar karşısında şaşkınlıklarını gizlemiyorlar. En şaşırtıcı olanı, yüzlerce genin uzun süren bir süreç sonucunda bir bakteri vasıtasıyla insan genomuna karışması. Büyük bir olasılıkla söz konusu bakteri, omurgalı bir atamızı enfekte etmekle işe başlamış olabilir. Bu yabancı genler artık bizim bir parçamız; bunların bazıları çok önemli işlevler yüklenirken, bazıları hiçbir işe yaramıyor. Whitehead Enstitüsü’nden David Page, insan genomunun incelenmesi sonucu, spermdeki mutasyon katsayısının, yumurtadakinin iki misli olduğuna dikkat çekiyor. Mutasyonun, evrimin hammaddesi olduğunu düşünürsek, insanoğlunun bir yarısının ilkellikten kurtulmanın tüm sorumluluğunu yüklendiğini söylemek mümkün ve genomdaki 3 milyar kimyasal harfin (ünlü A’lar, T’ler, C’ler ve G’ler) içinde çok fazla varyasyon olduğunu söylemek de çok zor. Bu da bir Sumo güreşçisi ile Britney Spears’ın yüzde 99.95 oranında benzeştiği anl¤¤¤¤¤ geliyor. Bu temel bulguların yarattığı karmaşa içinde şimdi sıra genomun ikinci basamağında. Yeni oyunun adı ”proteom”. Genom sözcüğünün bir organizmadaki DNA’ların tümünü tanımlaması gibi, proteom da proteinlerin tümünü ifade ediyor; proteom bilimi ise proteinleri bütün olarak inceleyen bilim dalı anl¤¤¤¤¤ geliyor. Genomun çok karmaşık bir yapıya sahip olduğunu düşünüyorsanız, bir de proteomu görmeniz gerekecek. ”İnsan genomu ile karşılaştırıldığında proteom bilimi, bunun 1.000 misli daha fazla veri içeriyor”diye konuşan IBM Doğa Bilimleri Bölümü’nden Caroline Kovac, ”Karaciğer hücresindeki bir DNA, deri hücresindeki veya beyin nöronundaki DNA’ya benzer. Oysa proteinler birbirine benzemez. İşleri biraz daha ilginç kılan, hücre proteinlerinin (ki bunlar hemoglobin veya insülin gibi moleküller, serotonin ve dopamin gibi beyin kimyasalları, östrojen veya testosteron gibi hormonlar veya vücudumuzun işlevselliğini sağlayan diğer enzimlerden oluşur) hücrenin tipinden bağımsız olarak değişiklik göstermesidir. Bir hücrenin içerdiği proteinler sağlıklı veya hastalıklı olduğuna, yaşına, stres düzeyine, hatta günün saatine bağlı olarak değişir. Bilim adamlarına göre vücudumuz, 500.000 ile 1 milyon arasında protein içeriyor. Sayının büyüklüğüne karşın bilim adamları proteom konusunu çözmeye kararlı; çünkü proeinler hakkında elde edilecek en ufak bir bilgi hastalıkların teşhisine, tedavisine ve nedenlerinin ortaya çıkmasına yardımcı olacak. Rockefeller Üniversitesi’nden Brian Chait, bu konuda şöyle konuşuyor: ”Genom daha işin başlangıcı. Esas peşinde olduğumuz insandaki 100 milyar hücrenin hangi proteinleri ürettiği. Ne var ki bu bağlamda genom yeterli değil. Genom proteinlerin üretimi için gerekli olan direktifleri veriyor. Ancak direktifleri bilmek bizi fazla uzağa götürmez. Çünkü insan hücresindeki 34.000 gen sipariş formu gibi birşey. Bazı siparişler proteinlerimizi üreten hücresel fabrikalara kadar ulaşmaz bile. Fabrikaya ulaşanların bazıları ise üretim bandını terkeder etmez parçalara ayrılır, kullanılmaz hale gelir. Oysa bazı mallar o kadar popülerdir ki, fabrika bunlardan milyonlarca üretmek zorunda kalır. Bütün bunları sipariş formlarına bakıp söyleyemezsiniz. Üç gen, kurye vazifesi görerek protein A, protein B veya protein C için sipariş formunu taşır. Ancak fabrika bunları kabul etmek kibarlığını göstererek, Protein A,B ve C’yi üretir, ancak işi ilerleterek AB, AC, BC, AAB, ABC gibi daha gelişmiş ve hi-tech modelleri de üretir. Bu karıştırma ve birleştirme yeteneği insan genomunu diğer canlılarınkinden ayrırır.” California Institute of Technology’den John Richards, tek bir genden 10′dan fazla sayıda farklı protein elde edebileceğimizi söylüyor. Bu durumda genom analizi tek başına hangi proteinin üretileceği konusunda yeterli bilgiyi sağlamaz. Proteinleri teşhis etmenin ana gerekçesi hastalığa hasarlı genlerin değil, hasarlı proteinlerin yol açması. Ciphergen adındaki biyoteknoloji şirketinin yetkililerinden William Rich, ”Bir hastalık hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, proteinlere bir gözatmanız gerekiyor”diye konuşuyor. Alzheimer hastalığı, proteom biliminin, genomdan ne kadar üstün olduğunu göstermesi açısından çok önemli bir örnek. Yaklaşık yarım düzine gen alzheimera yakalanma eğlimine yolaçıyor. Beta amiloid parçaları denilen yapışkan proteinlerin varlığı, hastalığın kesin teşhisi için yeterli. Ciphergen, ProteinChip’lerinin kısa süre sonra bu katil amiloidleri teşhis edebileceğini umut ediyor. Ancak beta amiloid geni diye bir gen olmadığı için alzheimer, bir DNA çipi ile teşhis edilemiyor. Halihazırda Merck&Co., Ciphergen’in çipleriyle alzheimer hastalığını tedavi edecek ilacı geliştirmeye çalışıyor. Çip, ilacın beta amiloid parçaları yok ettiğini kanıtlarsa, şirket bu işten kârlı çıkacak. Molecular Staging adında bir başka biyoteknoloji şirketi, kanser ve artrit gibi hastalıkların seyrini izleyen bir çip geliştirdi. Bu çip, proteinlerin değişken düzeylerini izleyerek hastalığın tehlikeli bir boyuta ulaşıp ulaşmadığını bildiriyor. Millennium Predictive Medicine isimli bir diğer şirket ise teşhisi zor olan yumurtalık kanserini teşhis ediyor. ABD’de hükümetin finanse ettiği bir kuruluş, normal akciğer, yumurtalık, göğüs ve kolon dokusundan alınan proteinleri, kanserli dokudaki protein ile karşılaştırıyor. Benzer şekilde PSA prostat kanserine ilişkin ilk bulguları gün ışığına çıkartıyor. Eğer proteinler hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine izin veriyorsa, proteini etkisiz hale getiren bir antikor etkin bir kanser ilacı olarak çözüm üretebilir. Large Scale Proteomics Corp. (LSP) ve Johns Hopkins Üniversitesi şimdiden depresyon, iki kutuplu psikolojik bozukluk ve şizofreniye yol açan proteinlerin bir listesini hazırladı. Geçen ay LSP, insan proteinleri üzerine ilk veritabanını açıkladı. 157 dokuda 15.693 protein olduğunu açıkladı. LSP’nin başkanı Leigh Anderson, bu açıklamanın bütün ile karşılaştırıldığında çok küçük bir parça olduğunu ileri sürüyor. ABD Enerji Bakanlığı’na bağlı Joint Genome Institute’dan Trevor Hawkins, protein bilimi konusunda iyimser: ”Protein bilimi şu anda insan genom projesinin sırtında gelişimini sürdürmeye çabalıyor. Bir süre sonra bağımsız bir bilim dalı olarak 21.yüzyılın temel taşlarından birini oluşturacak.” Kaynak: turksite.eu

http://www.biyologlar.com/proteom

Bilimsel olarak sevme nasıl olur ve neden olur?

Bir sevgi çeşidi olarak aşkı ele alalım isterseniz. Neden âşık oluyoruz? İşte bu sorunun yanıtı biraz karmaşık. Çünkü bu süreçte hem biyolojik hem de psikolojik mekanizmalar devreye giriyor. Aşkın, karşınızdaki birine bir çekim hissetmekle başladığını var sayarsak, araştırmacılar bu çekimi, “feromon”larla açıklıyor. Feromonlar... Her ne kadar bugüne kadar yapılmış olan araştırmalar, insanlarda feromonların gerçekten de var olup olmadığı konusunda kesin sonuçlara varmış olmasa da, özellikle kadınların koltukaltlarından yaydıkları salgı , insanlardaki feromon varlığına en güçlü kanıt olarak gösteriliyor. Bununla beraber, feromonlar insan türünde varlık göstersin ya da göstermesin birine karşı “çekim” hissetmemizde sosyal ve çevresel etmenlerin, genetik kodun ve kimleri fiziksel ya da duygusal bulacağımıza dair geçmiş deneyimlerimizin etkilerini yadırgamamız mümkün değil. Örneğin, koku duyusu sayesinde kendi genetik bilgilerimizle en uygun kombinasyonu yapabileceğimiz eşe karşı duygusal bir çekim hissedebileceğimiz var sayımlar arasında. Peki, çekim olayı gerçekleştikten sonra devreye hangi mekanizmalar giriyor? Tabii ki, beynin salgısını tetiklediği kimyasallar. Bu adrenalin türevi kimyasallardan feniletilamin (PEA) sinir hücreleri ile dopamin ve norepinefrin arasındaki bilgi akışını hızlandırıyor. Dopamin iyi hissetmemize yol açıyor. Norepinefrin ise adrenalinin salgısını tetikliyor. Tüm bu kimyasallar, hoşlandığımız kişiyi gördüğümüzde niçin yüzümüzün kızarıp:blush: , kalbimizin hızlı attığını da açıklıyor. Aşktaki bu tutkulu dönem atlatıldıktan sonra, iki cins birbirine şefkat ve sevgi geliştirmeye başlıyor. İşte bu aşamada adı geçen kimyasal: “oxytosin”. Bu hormon, erkekle kadını sakin ve birbirlerinin hislerine daha duyarlı bir duruma getiriyor. Birine karşı bağlılık duyguları geliştirme, sakinlik, düşük kaygı düzeyi ve rahatlıkla ilişkilendirilen endorfinle bağdaştırılıyor. Ancak bu kez, fark edebileceğiniz üzere etkisi daha önce bahsettiğimizden biraz daha farklı. Beynin farklı alanlarının, sevgi duygusu ile ilişkilendirildiği bulgulara göre, dopamin aktivitesinin yoğun olduğu beyin alanları, sevdiğimiz birini gördüğümüzde aktive oluyor. Aynı şekilde, cinsel uyarılmışlık, mutluluk hisleri ve kokain kullanımıyla tetiklenen “öforik” yoğun mutluluk ile bağdaştırılan beyin bölgeleri de aşk sırasında aynı anda uyarılıyor. Adı geçen diğer beyin bölgeleriyse şöyle: Septal Bölge: Haz hissi ile ilişkili Frontal (Ön) Lop: Beynimizin evrim basamağındaki son halkası, üst düzey bilişsel işlevler yürütüyor. Aşktaki güven, saygı, arkadaşlıkla ilişkilendiriliyor. Amigdala ve hipotalamus: Beyne giden tüm duyu sistemleriyle bağlantılı olan amigdala, hipotalamus ile beraber duygu merkezi olarak adlandırılıyor. Şimdi, kimyasalları bir kenara bırakarak diğer etmenlere göz atalım isterseniz. Uzmanlar, birine karşı çekim hissetmemizde yüzdeki simetrinin önemine vurgu yapıyorlar. Çünkü yüzü simetrik olan kişiler, karşı tarafça genetik olarak daha sağlıklı algılanıyor. Çalışmaların ortaya çıkardığı bir diğer bulguysa “aynalama” olarak adı geçen ve birbirine ilgisi olan çiftlerin, bir süre sonra aynı şekilde hareket edip, konuşmaya başlamaları. Bu, kişide karşısındaki ile iyi iletişim kurduğu hissi yaratıyor.

http://www.biyologlar.com/bilimsel-olarak-sevme-nasil-olur-ve-neden-olur

Kromozomlar

Kromozomlar, çok düzenli olarak, kendi üstüne sarmallanmis devasa DNA molekülleridir. Bu moleküllerin dizilmesindeki en ufak bir hata, hücrelerin bölünmesini engelleyebiliyor. 46 kromozoma dagilmis olan DNA’nin iki omurgasini olusturan 3 milyar 200 milyon baz var. Her gen ,yasamin olmazsa olmaz islevlerini yerine getirmek üzere, hücrelere gerekli komutlari veren 10-20 bin bazdan olusuyor. DNA seridinin büyük kismi çöp DNA olarak degerlendiriliyor. Bu is görmeyen bu kisim,genleri bir bobin gibi sarmallayarak, onlarin DNA kopyalamasi sirasinda kirilmalari önlemektedirler.Insanligin geleceginin yazili bulundugu kromozomlar bizlerin kimlik kartlarini olusturur.Her bir kromozonun üzerinde hangi gen setlerinin bulundugu ve islevleri üzerindeki çalismalar yeni yeni bilgiler vermekte.Insanin hangi hastaliklara yakalanabilecegi,ne kadar uzun yasayacagi,zeka kapasi,korkaklik,saldirganlik gibi tüm özelliklerin belirlendigi emir kipleridir kromozomlar.Asagida bu kromozomlarda meydana gelebilecek bozukluklarin yol açabilecegi bazi hastaliklar ve kromozomun etkileri belirtiliyor. 1.kromozom: En büyük kromozom...Alzheimer hastaligi,prostat kanserine egilim,baskin sagirlik,dogustan katarak,Rh faktörü,akciger kanserine yatkinlik 2.Kromozom: Sik görülen birçok hastaliga neden oluyor.bellegin olusumuyla ilgili bilgiler,kolon(kalin bagirsak) kanseri,kas gelisimini engelleyen gen,dogustan gece körlügü,2 tip seker hastaligi. 3.Kromozom: Cinsel yasam için çok önemli bir kromozom.kolon kanseri,obezite(ciddi sismanlik),sizofreniye yatkinlik,dogustan ilerleyici olmayan gece körlügü. 4.Kromozom: Cücelik(akondroplazi),huntington koresi(40 yasindan sonra titremeleri izleyen bunama),baskin sagirlik,diabet,alkol bagimliligina egilim,manik depresif psikoz,sedef hastaligi,parkinson hastaligi. 5.Kromozom: Duygusal zekaya iliskin kromozom.Dikkat kusuru,akne,saç dökülmesi,ilerleyici isitme kaybi 6. kromozom: Sizofreniye egilim,bagisiklik sistemi ,disleksiye yatkinlik,kroner damar sertligi,epilepsi 7.Kromozom: Kolon kanseri,sinir sistemi tümörü,otizm(içedönüklük),sizofreniye yatkinlik,kronik akciger iltahabi,sismanlik 8.Kromozom: Erken sara,Werner hastaligi(çocugun erken yaslanmasi),kalitsal kellik,sizofreniye yatkinlik,genel saraya yatkinlik,guart 9.Kromozom: Kötü huylu deri kanseri,galaktozemi (çocukta sütü sindirememe durumu),hirsutizm(asiri killanma),ABO kan sistemi 10.Kromozom: Yarik dudak damak,isitsel belirtilerle kismi sara,vitiligo(deride bölgesel pigment yoklugu),obezite,retinanin atrofisi 11.Kromozom: Diyabet,hemoglobin hastaligi),drepanositoz(kan hastaligi),manik depresif psikoz,kalp aritmisi,iris tabakasi yogunlugu 12.Kromozom: Iltihapli bagirsak hastaliklarina yatkinlik,vitamine bagli rasitizm(D vitamini metabolizmasinda kusur),astim,alkol etkenli yüz kizarmasi,diabet 13.Kromozom: Baskin sagirlik,gögüs kanseri,retina kanseri(retinablastom),kalitsal gece isemesi,erken meme kanseri(BRCA2 geni) 14.Kromozom: Alerjiye yatkinlik(egzama),Sagirlik(dil gelisiminden sonra),siroz,alzheimer 15.Kromozom: Dogustan beyin özrü,Disleksiye egilim,Marfan hastaligi(basketciler gibi uzun el ve ayak ile çok uzun boy),Kroner damar sertligi. 16.Kromozom: Manik depresif psikoz,hemoglobin hastaligi,katarak,iltahapli bagirsak hastaligi(Crohn hastaligi),yüksek tansiyon 17.Kromozom: Meme kanserine egilim(BCCR geni),Tüm kanserlere egilim,agir astim,yumurtalik kanserine egilim(BRCA 1 geni),cücelik,sedef hastaligina yatkinlik,bunama,diabet 18.Kromozom: Manik depresif psikoz,erken obozite,kizil saç,yüksek miyop,kolon kanseri.pankreas kanseri 19.Kromozom: Migren,baskin sagirlik,geç dönem alzheimer hastaligi,kroner damar sertligi,aurali ve beyin lezyonlu migren krizleri 20.Kromozom: Boy uzunlugu belirleyicisi,uykusuzluk,diabet,baskin gece sarasi,birlesik bagisiklik yetmezligi 21.Kromozom: Alzheimer hastaligi,amyotrofik lateral skleroz(Stephen Hawking’in hastaligi),manik depresif psikoz,Down sendromu,ilerleyici miklonik sara,parkinson,lösemi. 22 Kromozom: dogumsal kalp hastaligi,Kedi gözü sendromu,Sizofreniye egilim,otizm(içe dönüklük),zeka geriligi,glikoz ve galaktoz sindirim bozuklugu,kemik iligi olusumunu düzenliyor 23.Kromozom(Y): Erkeklik cinsiyetini belirliyor,cinsel organlarin gelisimini düzenliyor. 24.Kromozom(X): Iki adet kromozomu tasiyan bebek kiz oluyor.Bu kromozomdaki dejenerasyon;kas erimesi ve cücelige yol açiyor.

http://www.biyologlar.com/kromozomlar

Çözülmüş DNA' yı Düzelten: "Motor Protein" Bulundu

San Diego California Üniversitesi'nden iki biyolog, hücresel motor proteinlerin yeni bir sınıfını keşfetti. Bu motor protein, çift iplikli DNA molekülünün, çözülmüş olan kısımlarını(iplikleri) tekrar başa sarıyor(geri sarıyor). Böylece, kritik genlerin ifade edilmesine engel olan, tıpkı teyp kasetinde dolaşmış olan, bant benzeri dolaşıklığı (ya da ilmekleri) açıyor. Araştırmanın başkanı, UCSD biyoloji Profösörü Jim Kadonaga, çalışması hakkında şunları söyledi: "DNA'nız, çözülmüş bir durumda karışıp kaldığında, hücreleriniz büyük bir problemle karşı karşıyadır ve bu, nihayetinde insanlarda ölüme yol açacak nitelikte bir sorundur. Biz, bu problemi düzelten enzimi keşfettik." Keşif, bilim adamlarının, ilk kez çözülmüş DNA ipliklerinde, dolaşıklığa(ilmek yığıntısına) engel olmak için, özel olarak tasarlanmış bir motor protein tanımladıklarını gösteriyor. Bu motor protein, DNA iplikleri, molekül boyunca bazı bölgelerde uygunsuz bir şekilde çözüldüğünde devreye giriyor. 31 Ekim de, "Science" bülteninde yayınlanan UCSD araştırma sonuçları, özellikle de "Schimke immuno-osseous dysplasia" olarak adlandırılan ve nadir görülen genetik rahatsızlığa yol açan moleküler mekanizmaların, biyomedikal bilimciler tarafından anlaşılması açısından önem taşıyor. Keşif, ilerisi için felç, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği ve küçük çocuklarda ölümlere sebebiyet veren bu tür yıkıcı genetik bozuklukların tedavisinde, medikal araştırmacıların önünü açıyor. Kadonaga: "Çalışmaya başlamadan önce, bu özel proteinin, bu hastalığa neden olduğunu biliyorduk. Onu araştırma nedenimiz de zaten buydu. Biz, bu proteinin, sadece ne yaptığını bilmiyorduk" dedi.Hep-A bağlantılı protein olduğu için HARP olarak adlandırılan bu protein, laboratuvarda doktora sonrası çalışmalarını yapan bu iki araştırmacıyı hayrete düşürmüştü. İki moleküler biyolog Kadonaga ve Timur Yusufzai, öncelikle bu motor proteinin, helikaz enzimleri ile aynı yolla enerji kullandıklarını ve helikazlar gibi DNA'nın ayrılan kısımlarına(ipliklerine) bağlandığını keşfetti. Ancak helikazlar, enerjilerini birbirine bağlı iki DNA ipliğini(yani, çift iplikli DNA, çift iplikli RNA ve DNA-RNA melezi ) çözmek için kullanırken, bilim adamları bu motor proteinin, tam tersi şekilde aktive olmasını şaşırtıcı buldu. Hayret verici olan; hatalı DNA ipliğini geri sarıyor ve ardından iki ipliği tekrar bağlıyor (mühürlüyor) olmasıydı. Sonuçta, UCSD biyologları, yeni enzim aktivitesini, "annealing helikaz" olarak adlandırdı. Kadonaga, çalışma hakkında şunları söyledi:"Çalışmaya başlamadan önce, annealing helikaz aktivitesini dikkate bile almadık. Böylesi zaten enzimler vardı yoksa bu bizim aklımıza gelen bir şey değil. Aslında, çift iplik çözülmüş durumda karışıp kaldığında, DNA molekülünde cereyan eden şeyi şimdiye kadar kesinlikle bilmiyorduk." DNA ve RNA'daki helikaz aktivitesini çalışan bilim adamları, şimdilerde yeni sınıf proteinleri araştırıyor. Kadonaga: "Bu yeni sınıf protein, tamamen yeni bir çalışma alanı açacak. DNA yapısında değişiklik yapan çok az enzim biliniyor ve biz, kesinlikle yeni bir tanesini keşfettik. Biz bunun, 2008 yılında gerçekleşeceğini tahmin etmiyorduk. Şimdiye kadar onların hepsini bulmalıydık. DNA'da çok daha ileriye gidileceğine inanıyorum. DNA-DNA helikazlar gibi, RNA-DNA helikazlar ve RNA-RNA helikazlarda var. Bu nedenle, RNA-DNA annealing helikazlar ve RNA-RNA annealing helikazların olacağını öngörmek çok hayal olmaz. Alan, oldukça geniş olabilir. İnsanlar, başka annealing helikazlar keşfettikçe, bu alan giderek genişleyecektir."Kadonaga and Yusufzai, daha fazla annealing helikaz araştırıyorlar, bununla birlikte HARP çalışmalarına da devam etmeyi planlıyorlar. Kadonaga: "Öncelikle yapmak istediğimiz şey, bu proteinlerden daha fazlasını bulmak. Ayrıca, hücrede HARP adlı bu özel proteinin, diğer mekanizmaları nasıl etkilediğini görmek istiyoruz" dedi. Kaynak: "Biologists Discover Motor Protein That Rewinds DNA", sciencedaily, Çev. Dr. Erman Gündoğdu

http://www.biyologlar.com/cozulmus-dna-yi-duzelten-motor-protein-bulundu

Şanlıurfa - Halfeti - Siyah Gül

Türkiye'de sadece Halfeti'de yetişen "siyah gül"ün, Fransa'dan Türkiye'ye getirildiği ortaya çıktı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Turhan Baytop'un araştırması sonucunda, siyaha yakın koyu kırmızı renkli Halfeti Gülü'nün 1859 yılında Fransız gül yetiştiricisi Guillot tarafından üretilen "14. Louis" türü olduğu belirlendi. Türkiye'de "Siyah gül" olarak bilinen tür üzerinde araştırma yapan Prof. Dr. Baytop, Halfeti'de yetiştirilen siyah güllerle ilgili bilgi ve fotoğrafları güller üzerine özel araştırmaları bulunan İngiliz botanikçi Martyn Rix'e gönderdi. Rix, yaptığı incelemeler sonucunda, "Siyah Halfeti Gülü"nün, 1827-1893 yılları arasında yaşamış ünlü gül yetiştiricilerinden J. B. A. Guillot tarafından 1859 yılında Lyon'da üretilen "14. Louis" türü olduğunu tespit etti. Halfeti'de yetiştirilen Siyah Halfeti gülünün ne zaman ve nereden geldiği bilinmiyor. Siyaha yakın koyu kırmızı renkli, yarı katmerli ve kokulu olan bu gül türü, ilk ve sonbaharda çiçek açıyor. 1-1,5 metre yükseklikte bir çalı olan bu türün çiçekleri, 6-7 santimetre çapında bulunuyor. Mezopotamya Sümbülü (Liliaceae (Zambakgiller) (Mezopotamya sümbülü) Bitkinin önemli özellikleri: Bitki ilk kez 1888 yılında Alman eczacısı ve bitki toplayıcısı Paul Sintenis tarafından Halfeti’den toplanmış ancak 1977 yılında Speta tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. Tek lokaliteden bilinen ve 116 yıl kayıp olan bu bitki ikinci defa bu çalışmayla tekrar keşfedilmiştir. ilk kez bu bitki Mezopotamya’dan toplandığı ve sadece bu bölgeye özgü olduğu bilindiğinden adını da bölgeden almakta ve Mezopotamya sümbülü” olarak bilinmektedir. Tüm dünyada yalnızca Şanlıurfa’da yetişen endemik bir bitkidir.

http://www.biyologlar.com/sanliurfa-halfeti-siyah-gul

Beynin keşfedilmeyi bekleyen sırları

Beynimizin her geçen gün yeni bir fonksiyonu daha keşfediliyor. Ama hala daha muamma olarak bilinen 10 fonksiyonu var olduğu iddia ediliyor.İşte bu fonksiyonlar. Kafamızda taşıdığımız 1 kilo 350 gramlık koca bir labirent. Her gün tepemizde ve bizi o yönetiyor. En güzel duyguların da, şeytani emellerin de planlayıcısı o... Sırlarla dolu, kapalı ve karanlık bir kutu gibidir beynimiz. İşte beynin çözülemeyen 10 sırrı! 1. Bilgi nöronlarda nasıl kodlanıyor? Beynin en karışık işlemlerinden bir tanesi, bilginin kodlanması. Bu süreçte beyindeki nöronlar, yani sinir hücreleri, zarlarının dışında elektrik akımı oluşturuyor. Bu elektrik akımları, ‘akson’ adı verilen uzantılara ulaşarak, onlar vasıtasıyla gerekli olan kimyasal sinyallerin açığa çıkmasını sağlıyor. Bu akımlar sayesinde dünyayla, çevremizde olup bitenle ilgili bilgiler beynimize aktarılıyor. “Ne görüyorum?”, “Aç mıyım?”, “Hangi sokağa sapayım?” gibi sorulara yanıt işte böyle bulunuyor. 2. Anılar beyinde nasıl saklanıyor ve nasıl tekrar hatırlanıyor? Bir kişinin ismi gibi, yeni bir şey öğrendiğinizde beynin yapısında birtakım fiziksel değişiklikler meydana geliyor. Ancak bu değişikliklerin hâlâ ne tür değişiklikler olduğunu, nerelerde meydana geldiğini, bilginin nasıl depolandığını ya da yıllar sonra tekrar hatırlanarak tekrar nasıl gündeme getirildiğini anlayamıyoruz. Beyinde çeşit çeşit hatıralar var. Ancak beyin, ‘kısa dönem anılarla’ (yeni öğrenilen bir telefon numarasını hatırlamak gibi), ‘uzun dönem anıları’ (geçen yıl doğum gününüzde yaptıklarınız gibi) birbirinden bir şekilde ayırıyor. Beyin travması ya da beynin zarar görmesi ise bu yetenekleri bozabiliyor. 3. Beyin, geleceği nasıl öngörüyor? Çoğu zaman gelecekle ilgili birtakım planlarımız ve öngörülerimiz olur. Geleceğin nasıl şekilleneceğini düşünürüz. Beynimizde, gelecekle ilgili bir şekil vardır. Ancak beynin bu ‘gelecek simülasyonunu’ nasıl yaptığı henüz anlaşılmış değil. Beyin, dünyayla ilgili öngörülerde nasıl bulunabiliyor? Bilim adamları hâlâ bunun yanıtını arıyor. 4. ‘Duygu’ ne demek? Beyin, sadece bilgi biriktiren bir organ değil; aynı zamanda duygu, motivasyon, korku ve umutları barındıran bir organ. Bütün bunlar bilinçaltında olan şeyler aslında... Örneğin beynin duygularla ilgili bölümü sinirli yüzlere, o yüzleri görmeden de tepki verebiliyor. Kültürler arasında da temel duyguların dışa vurulması, aslında birbirine benziyor. Hatta Darwin’in de gözlemlediği gibi, temel duyguların ifade edilmesi bütün memelilerde benzer. Bilim adamları, insanların fiziksel tepkilerinin sürüngenlerin ve kuşların tepkilerine çok ciddi bir şekilde benzediğine dikkat çekiyorlar. 5. Zekâ nedir? Zekâ farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Ancak ‘biyolojik’ açıdan zekânın ne anlama geldiği henüz bilinmiyor. Milyarlarca nöron, bilgiyi ‘harekete geçirmek’ için nasıl birlikte çalışıyor? Gereksiz bilgi beyinden nasıl siliniyor? İki kavram ‘birbirine uyunca’ ve böylece bir soruna çözüm bulduğunuzda, beyinde neler oluyor? Zeki insanlar bilgiyi beyinlerinde ‘hatırlaması kolay’, ayrı bir bölgede mi muhafaza ediyorlar? Beyin fonksiyonlarının temel işleyişiyle ve nöronlar arasındaki bağlantılarla ilgili, bilim adamlarının elinde hâlâ çok az bilgi var. Ancak zekânın, beynin tek bir alanıyla değil, pek çok bölgesiyle ilgili olduğu üzerinde duruluyor. İnsan beyninin diğer canlılardan farkı hâlâ araştırılıyor. 6. Beyin, ‘zamanı’ nasıl algılıyor? Alkışladığınızda ya da parmağınızı ‘şıklattığınızda’ sesi mi daha önce duyarsınız, hareketi mi daha önce görürsünüz? Her ne kadar duyma yeteneği, görme yeteneğinden daha hızlı çalışsa da, parmakların görüntüsüyle, çıkarılan ses aynı anda gerçekleşiyormuş hissi doğuyor. Yani beyin pek çok olayın aynı anda gerçekleştiği ‘hissi’ yaratarak aslında bizi ‘kandırıyor’. Beynin zamanla ‘oynadığını’ aslında çok kolay anlayabilirsiniz. Aynanın karşısında sol gözünüze bakın. Daha sonra bakışınızı sağ gözünüze kaydırın. Gözlerinizi diğer tarafa çevirmek bir zaman alıyor elbette. Ancak siz gözlerinizin hareket ettiğini görmüyorsunuz. Gözlerinizi kırpıştırdığınızda da aslında gözleriniz çok kısa süreliğine de olsa karanlıkta kalıyor. Ancak bu karanlığı da görmüyorsunuz. 7. Nasıl uyuyor ve rüya görüyoruz? Zamanımızın üçte birini uyuyarak geçiriyoruz. Araştırmalara göre, az uyumak sinir sisteminde bozukluğa yol açıyor. Canlılar uyuduklarında beynin bir bölümü de uyuyor, ama uykunun mekanizması, işleyişi hâlâ bilinmiyor. Uykuda nöronların aşırı derecede hareket halinde oldukları biliniyor. Ayrıca önemli bir sorunu çözmeden önce uyumanın, o sorunu çözebilmek açısından yararlı olduğu da düşünülüyor. Düzenli uykunun, öğrenme kapasitesini de artırdığı söyleniyor. Özetle, uyku sayesinde beyin bir şekilde gerekli bilgileri depoluyor, gereksizleri ise ekarte edebiliyor. 8. Beynin ayrı ayrı olan sistemleri, birbirleriyle nasıl bütünleşiyor? Gözle bakıldığında, aslında beynin her bölgesi aynı görünüyor. Ancak aktivitelerini, işlevlerini ölçtüğümüzde, her nöron bölgesinde farklı bilgilerin kayıtlı olduğunu görüyoruz. Örneğin görme yeteneğini ilgilendiren bölgenin içindeki alanlarda hareketler, yüzler, köşeler ve renklerle ilgili çeşit çeşit bilgiler bulunuyor. Yetişkin bir insanın beynini, çeşitli ülkelerin bulunduğu bir dünya haritasına benzetebiliriz. Beynin içinde koku, açlık, acı, hedef koyma, sıcaklık, öngörü ve daha pek çok şeyle ilgili ‘beyin ağları’ var. Farklı işlevlerine rağmen bu sistemler birbirleriyle bir şekilde bütünleşerek çok iyi bir işbirliğine giriyorlar. 9. ‘Bilinç’ nedir? İlk öpücüğünüzü düşünün. Bu, hafızanızdan hiç çıkmaz. Peki bu hafıza, bu deneyimi yaşamadan, bu deneyimin bilincinde olmadan önce neredeydi? Modern bilimde, ‘bilinç’ çözülememiş olan en önemli sırlardan biri. Bilinç, tek bir fenomen değil. Peki ne? Bilinç, beyindeki hangi sistemlerle ilgili? Bilim adamlarının bu konuda da hiçbir fikri yok... Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre, bilinç konusunda, büyük bir ihtimalle yine bir grup aktif nöron iletişim içinde. Bilincin altında yatan mekanizmanın moleküllerle ya da hücrelerle ilgili olabileceği üzerinde de duruluyor. Belki de mekanizma, bu sistemlerin etkileşimleriyle oluşuyor. Bilim adamları bu sıralar bilincin, beynin hangi bölgeleriyle ilgili olduğunu araştırıyorlar. 10. Bilgisayara karşı beyin... Beyindeki elektrik akımlarının hızının, bilgisayarlardaki sinyal hızından 100 milyon kat daha fazla olduğunu biliyor muydunuz? Bir insan, arkadaşını hemen tanırken, bir bilgisayarın bir yüzü tanıması genellikle çok zor oluyor. Beynin pek çok işlemi aynı anda yaptığını söyleyen bilim adamları, beynin bütün bölgelerinden gelen bilgilerin tek bir bölgede birleşmediğini, ancak bu farklı bölgelerin kendi aralarında güzel bir ‘işbirliğine’ girdiklerini ve bir ağ, yani ‘network’ oluşturduklarını belirtiyorlar. Bizim de dünyaya olan bakış açımız işte bu karmaşık network sayesinde oluşuyor. İmedya.com

http://www.biyologlar.com/beynin-kesfedilmeyi-bekleyen-sirlari

BİTKİLERE ZARAR VEREN ETKENLER NELERDİR

BİTKİLERİN TANIMI: Bitkiler yeryüzünde yaşamın anahtarıdır. Bitkiler olmasaydı pek çok canlı organizma yaşamını sürdüremezdi; çünkü üstün yapılı yaratıklar, yaşam biçimleriyle, besinlerini doğrudan ya da dolaylı olarak bitkilerden sağlarlar. Oysa pek çok bitki, gerekli besinlerini güneş ışığından yararlanarak kendisi üretmektedir. Kısaca bitkiler dünyamızın can sübabı diyebiliriz. Bitkilere zarar veren etkenleri değişik başlıklar altında toplamamız mümkündür. a.Ekolojik etkenler b.biyolojik etkenler c.teknolojik etkenler v.b. İnsanların etkisi: bitkilerin zarar görmesi çevre kirliliğinin boyutlarını katı atık kirliliği olarak şekillenen yerel kirlilikten, asit yağmurları olarak şekillenen bölgesel kirliliğe ve küresel ısınma ve ozon tabakasının delinmesi olarak ortaya çıkan küresel kirlenmeyle genişletmiştir Ağaç ve bitki dokusunda tahribat artmakta, bunun sonucu ormanlar ve bitki türleri gittikçe azalmaktadır. ormanlarda yapılan usulsüz kesim, tarla açma, plansız yerleşim, düzensiz otlatma , yolların gelişigüzel ve keyfi yapımı gibi müdahaleler doğal bitki örtüsüne zarar vermektedir.Yukarıda sayılan sebeplerin hemen hemen hepsi insanoğlunun bilerek veya bilmeyerek veya dolaylı olarak tabiata verdiği zararlardır. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. 1. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. 2. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. 3. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. 4. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. 5. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. 6. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği ve bitkilerin zarar görmesi büyük ölçüde önlenebilir. ÇEVRE VE ÇEVRE KİRLİLİĞİ En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Çevre sorunlarının, toksin atıklardan, ozon tabakasının incelmesine, tabiattaki biyolojik zenginliğin yok olmasına, yani bazı canlı türlerinin bir daha dönmemecesine yok olmasına, iklim değişikliklerine, deniz ve okyanusların kirlenmesine kadar uzandığı görüldü. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık. Gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Tüm insanlığı tehdit eden global çevre sorunlarının başlıcaları: İklim değişmesi, sera etkisi, ozon tabakasının incelmesi ve hızlı nüfus artışıdır. Dünyamız âdeta bir canlı gibi hassas eko sistemlerden meydana geldiğinden, global çevre sorunlarının sonuçlarından tüm canlılarla beraber insanlar da etkilenmektedirler. Bu nedenle, bu sorunlar sadece meydana çıktıkları yerlerdeki insanları ve çevreyi tehdit etmiyorlar. Tüm insanların sağlığını ve geleceğini tehdit ediyorlar. Bölgesel Çevre Sorunları ise, daha çok ortaya çıktıkları bölgedeki eko sistemleri ve dolayısıyla insanları tehdit eden sorunlardır. En önemlileri ise, Eko sistemlerin tahribi ve Biyolojik zenginliğin kaybolmasıdır. Mahallî Çevre Sorunlarına gelince, bunlar daha çok ortaya çıktıkları yerleri tehdit eden sorunlar olup başlıcaları: Atık Maddeler (Çöpler), Sanayi ve Kimyasal Atıklar ve Zehirli Atıklardır. günümüzde herkes bir şeylerin ters gittiğini bizzat kendi beş duyusuyla tecrübe edebiliyor: Kirlenen hava, su ve denizin yanında; yok olan ormanlar ve buralarda yaşayan canlılar. Bunların bir sonucu olarak değişen iklim. Bir yandan kavurucu sıcaklar, bir yandan sel felâketleri. Son birkaç yıldır âdeta Hz. Nuh’tan bu yana yaşanan en büyük sel felâketlerine şahit olunmaktadır. Çevrenin tahribine seyirci kalan, başka bir ifadeyle çevreyi bilinçsizce tahrip eden; ondaki ilahi denge ve ahengi göz ardı eden modern insan, bunun bedelini çok pahalıya ödemektedir. Bunun en tipik örneği, ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı ağaç ve orman kesimlerinin neden olduğu felâketlerdir. Ağaçların ve ormandaki ekolojik yapıların suyu tutucu ve erozyonu önleyici rolünün gözardı edilerek, bu ağaçlar kesilmiş; böylece yağan yağmurlar sellere ve çamur deryalarına dönüşmüştür. Bunun tipik örnekleri ülkemizin bir çok yerinde özellikle de Senirkent, Zonguldak ve Trabzon’da meydana gelmiş; trilyonlarca maddî zararın yanında, tamir edilemez çevresel zararlara sebebiyet vermiştir. HAVA KİRLİLİĞİ İnsanların faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma gelir. Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından, egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açıyor.deodorant, saç spreyleri ve böcek öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Ayrıca sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları ayrıca çeşitli yollardan sulara karışarak, sulardaki canlıların hayatını da etkiler. Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Bu bağlamda en çok zararı ise ormanlara veriyor. Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde bunların asitlik derecesini arttırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar. Gerçekten de, Baltık ülkelerindeki göller İngiltere’deki ağır sanayi bölgelerinden kaynaklanan asit yağmurları ile asitleşmiş ve bu göllerde birçok balık türü ortadan kalkmıştır. Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler.Bitkilerin kloroplastların sayısında azalma ile renk solması veya sararma, dış epidermal tabakanın tahribatı neticesinde yaprak yüzeylerinin parlaklaşması veya yüzeyde benekleşme şeklinde fiziksel etkiler veya mekanizmalarında aksaklıklar gibi fizyolojik ve biyokimyasal etkilerdir.Örneğin, kent içi ya da kent dışındaki tarihî binalar, açık hava müzeleri, binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurlarıyla yıpranmakta ve dağılmaktadır. TAÇ MAHAL,çevredeki çevre kirletici fabrikalardan dolayı meydana gelen asit yağmuru ile tahrip olma noktasına gelmiştir.Asit yağmurunun çok daha önemli etkisi ekolojinin bozulması olup,özellikle akarsularda,göllerde ve ormanlarda görülmektedir.Göl sularının asidik hale gelmesi balıkları ve diğer su canlılarını yok etmektedir.Sağlıklı ormanları yeniden elde edebilmek için ,toprak bazı bitki besin maddeleri ile takviye edilmelidir.Bu maddeler öyle seçilmeli ki ,bitki besin maddelerinin çevirimini engelleyen Al gibi iyonları da tutabilsin .Asidik yağmur suyu topraktaki doğal bitki besin maddelerini sürükleyip götürür Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar. Suların Kirlenmesi Hava gibi su da hayat için vazgeçilmez bir yer ve öneme sahiptir. Dünyanın yaklaşık olarak, dörtte üçü sularla kaplıdır. Dünyadaki suların yalnızca %3’ü tatlı su, geri kalanı ise tuzludur. Tatlı suların büyük bir kısmı da dağ doruklarında kar ya da kutuplarda buz halindedir. Suların kullanılmaz hale gelmesi, hayatın kaynağının kuruması, canlı hayatın yok olmasıdır. Bunun sonucu olarak da sularda yaşayan canlıların türü ve suya bağımlı bitkilerin sayısı her gün giderek azalmaktadır. Toprak Kirlenmesi ve Erozyon Toprak bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlıların da beslenmesinde temel kaynaktır. “Dünyanın üst derisi” olarak da anılan, “toprağın üst tabakası”nın önemi sanıldığından büyüktür. Toprak kayması ve erozyonla yok olan üç santim toprağın yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir. Erozyonun neden olduğu toprak kaybını vurgulamak gerekmektedir. Erozyon, toprağın suyu tutabilme yeteneğini azaltır, besleyiciliğini tüketir, köklerin tutunabileceği derinliği de kısaltır. Toprak verimi düşer. Erozyona uğramış üst toprak nehirlere, göllere, rezervuarlara taşınır; limanlara su yollarına çamur yığar, su depolama kapasitesini azaltır, sel olaylarını sıklaştırır. Bitkiler ve hayvanlar birbirini toprağın üst tabakasına dayanarak besler. Bitkiler hayvanların yaşaması için gerekli oksijen ve su buharını sağlar. Ayrıca bitkiler, insanlarla birlikte tüm canlıların ihtiyacı olan güneş enerjisini toplar. Erozyonun zararları: 1.Bitki örtüsünün yok olması, erozyonun ve buna ek olarak toprak kayması, taşkın ve çığ felaketlerini artırır. 2.Verimsizleşen ve yok olan tarım arazileri kullanışız duruma gelir ve kırsal kesimden kentlere doğru göçü arttırarak, büyük ekonomik ve toplumsal sorunlara yol açar. 3.Meraların yok olması hayvancılığın gerilemesine neden olurken, gelirin azalması ve iş olanağının daralması sonucunu ortaya çıkar. 4.Erozyon sonucu taşınan verimli topraklar, baraj göllerini doldurarak, ekonomik ömürlerini kısaltır. 5.Yeşil örtü ve toprağın aşınması ile ortaya çıkan iklim değişikliği ve bozulan ekolojik denge, büyük boyutlarda doğal varlık kaybedilmesinin göstergesi olur. 6.Bitki örtüsü ve toprağın olmadığı bir yüzey, yağmur sularını toplayamadığından doğal su kaynakları düzenli ve sürekli olarak beslenemez. Rüzgar erozyonu: Rüzgar erozyonu kurak bölgelerde bitkisiz çıplak sahalarda anızı bozulmuş hububat tarlalarında, düz ve hafif eğimli arazilerde etkisini gösterir. Rüzgar toprak üzerinde selektör makinesi gibi bir etki yapar. Toprağın verimli olan ince zerrelerini (organik madde, ince mil, kil) götürür, geriye iri kum ve çakılları bırakır. Bitkilerin yararlanacağı verimli üst katman yok olur. Ormanlar İnsanlar, üç- dört bin yıl kadar önce tarıma başladıklarında yeryüzünde yaklaşık 6 milyar hektar ormanlık arazi vardı. Bugünse, 1.5 milyarı balta girmemiş orman olmak üzere geriye sadece dört milyar hektar kalmıştır. Ormanların yok oluşu sürüyor. Ormanların gitgide azalmasından, sadece kereste ve kağıtlık odun üretiminin düşeceği gibi bir sonuç çıkarmak yanlış. Ormanlar ticarî ölçütlere vurulamayacak kadar değerli kaynaklardır. Ormanların başlıca fonksiyonları: Toprak oluşturur, İklim dengesizliklerini yumuşatır, Yağışlı fırtınalara set çekerek su taşkınlarını ve selleri önler, kuraklık tehlikesine engel olur. Şiddetli yağmurların toprağı aşındırmasını, toprağın sıkılaşmasını, kumsalların çamurlaşmamasını sağlamakla kalmazlar, bütün canlıların yaklaşık yarısını bünyelerinde barındırırlar. Ormanlar dev boyutlarda bir karbonmonoksit kütlesi oluşturarak atmosferdeki karbonmonoksitle dengeyi sağlar ve sera etkisini önlerler. Ormanlar, kısa vadeli kazançlar uğruna yok ediliyor. Ancak çok büyük para ve çabayla tekrar yerine konulabiliyor. Yangınların bitkilere çevreye insanlara ve ekolojik çevreye verdiği zarar: ülkemizin hatta dünyamızın geleceğini tehdit eden orman yangınları, dikkatsizlik, kasıt veya bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı mevcut ekosistemi ve bu ekosistem içerisinde yaşayan canlı veya cansız varlıkları yok etmektedir. orman sadece yaşadığımız şehrin havasını temizleyen ülkemizin kereste ve odun ihtiyacını karşılayan ağaçlar değil, ormanda barınan ve ormana fayda sağlayan canlılarında yanıp yok olması ve mevcut ekolojik dengenin bozulmasıyla sürüklendiğimiz felaket akla gelmektedir. Hasat sonu yakılanAnız yakmanın zararları: doğal çevre açısından, flora açısından, toprak ve erozyon açısındanzararları vardır. Ozon Tabakasının İncelmesi Sanayileşmiş ülkelerde yeryüzü kaynaklarının kontrolsüz harcanması sonucu ozon tabakasının tahribi, asit yağmurları, sera tesiri, hava, kara ve denizlerin kirlenmesine, ormanların ve tarım alanlarının azalması hayat alanını giderek daraltmaktadır. Bu durumunun zamanla oluşturabileceği muhtemel neticeler arasında atmosfer ısısının artması, buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, karaların azalması, kuraklık ve bitkilerin yok olması dolayısıyla gıda kıtlığı tehlikesi sayılabilir. Kimyasal Atıklar Çevremizde ne kadar çok kimyasal madde varsa sağlığımız o ölçüde tehlikeye girmektedir. Özellikle atık suların nehirlere, göllere ve denizlere boşaltılması çok dramatik çevre sorunlarına neden olmaktadır. İzmit ve İzmir Körfezleri ile, yakın zamanlarda Sakarya nehrinde yaşanan kirlenmeler bunun en canlı örnekleri olarak zikredilebilir. Endüstriyel atık suların içerisinde bulundurdukları toksit maddeler, sudaki canlı yaşamının kısa sürede tükenmesine yol açmakta ve ekosistemi felç etmektedir. Günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çevre sorunlarının birçoğu kullandığımız bazı kimyasal ürünlerden kaynaklanmaktadır. Zira bilim ve teknolojinin sadece faydacılık anlayışı ile gelişmesi ekolojik sistemi tahrib etmekte, çevreye de sürekli şekilde yeni kimyasal maddeler sağlamaktadır. Kimyasal maddelerin aşırı üretimi ve tüketimi sonucu bugün artık kimyasal bir kaos yaşanmaktadır. HAYVANLARIN ETKİSİ:Çok çeşitli hastalık ve zararlıların bitkilere verdiği zarar bazen yüzde yüzü bulur.Bu hastalık ve zararlılardan önemli olanları belli başlıklar altında toplamak gerekirse: Toprak altı zararlılar: Nematodlar, Tel kurtları, Boz kurtlar, Danaburnu… Yaprak zararlıları: Yaprak bitleri ; Kırmızı örümcekler , Beyaz sinek Ağ kurdu,Yaprak büken,Yüzük kelebeği, Süne, kurt boğazı,akbaşak, Altın kelebek gibi böceklerin tırtılları bitki yapraklarını yiyerek zarar verirler. Hastalıklar: Külleme, Pas, Çökerten şeklinde belli başlılarını sıralayabiliriz. Kıl keçisi : orman alanlarının tahribinin en önemli nedenlerinin başında kontrolsüz ve aşırı hayvan otlatmacılığı gelmektedir. Ülkemizde keçinin çok eski çağlardan beri yetiştirildiği bilinmektedir. Pek çok çeşitleri bulunmakla beraber en çok yetiştirilen kıl keçisidir. Kıl keçisi bulunduğu bölgelerde orman ekosistemine olan olumsuz etkisi ve açtığı tahribat nedeniyle varlığı en çok tartışılan hayvan türlerinin başında gelmektedir.Kıl keçisinin yoğun olarak beslendiği bölgelerde ormanları tahrip ederek ormanların verimliliklerinin azalmasına ve orman varlığının azalmasına neden olmuştur. Ayrıca keçi sahipleri ağaçların dallarını budamak veya kesmek suretiyle de ormanların tahribine neden olmuşlardır. Ülkemiz ormanlarının tahribatının ve erozyonun en önemli nedenlerinden birisi aşırı ve kontrolsüz hayvan otlatmacılığıdır. Ormanların, doğanın ve biyolojik çeşitliliğin korunması için keçinin ülke genelinde yasaklanması fikri, temiz bir çevre için ülkedeki bütün fabrikaların kapatılması fikri ile paralellik göstermektedir. Dolunun zararları: Ağaç yapraklarında delkler açar, çiçek yapraklarını kopartır. Bitki ve ağaç yapraklarını tamsmen koparır. Sebze, meyve ve ekinlere hasar verir, sebze yapraklarını parçalar.

http://www.biyologlar.com/bitkilere-zarar-veren-etkenler-nelerdir

Peru’daki İklim Zirvesinde İlk Somut Adım

Peru’daki İklim Zirvesinde İlk Somut Adım

Eskiden kadınlar her evde bulunan iki-üç malzemeyle bütün evin temizliğinin altından kalkardı. Derken hepsi farklı amaçlara hizmet eden deterjanlar çıktı, mertlik bozuldu. Şimdi tuvalet için ayrı, mutfak tezgahı için ayrı, yerler için ayrı, camlar için ayrı, makinalar için ayrı ürünler alarak birkaç dakikada, bütün sevimsiz temizlik işlerinin üstesinden gelebileceğimizi bilmek rahatlatıcı. Ama bu rahatlık için ağır bir bedel ödüyoruz. Kullandığımız ürünlerin içindeki kimyasallar hem astım, migren, alerji gibi pek çok rahatsızlığı tetikleyerek sağlığımızı bozuyor hem de su, toprak ve havayı kirleterek doğaya geri dönüşsüz zararlar veriyor.Piyasadaki temizlik ürünlerinin içindeki bazı maddeler:Sürfaktanlar: Yüzey etkin (aktif) madde olarak da biliniyor. Yağ çözüyor, köpürme sağlıyorlar. Petrol tabanlı oldukları için sürdürülebilir değiller. Doğada zor parçalanıyor; çözünene kadar bazı sualtı canlılarını zehirliyorlar. Deride kuruluğa ve alerjik tepkilere neden olabiliyorlar.Fosfat: Kireçli suyu yumuşatıyor, deterjanların temizleme gücünü artırıyor. Su yollarına karıştığında bazı organizmaların çoğalmasına ve sudaki oksijenin tükenmesine dolayısıyla bazı türlerin yok olmasına yol açıyor.Parfüm: Sayısı 3000'in üzerindeki sentetik koku maddelerinden bazılarının bir araya getirilmesiyle oluşturuluyor. Ticari sır olduğu için içindeki maddelerin etiketlerde listelenmesi zorunlu değil. Yüksek miktarda ftalat içerebiliyor (ftalatlar, hormon sistemini bozuyor). Alerji, baş ağrısı ve baş dönmesine yol açabiliyorlar, solunum yollarını tahriş edebiliyor. Bunların dışında çeşitli renklendiriciler, ağartıcılar, koruyucular doğa için olduğu kadar insan sağlığı için de zararlı. Bunların bazıları çözünürken veya başka maddelerle birleştiğinde, kansere neden olan yeni maddelere dönüşüyor.Bu kirletici deterjanların yerine, birkaç basit malzemeyle evde yapabileceğimiz çok kolay ve güvenli tarifler var. Teknik olarak "deterjan" değiller ama aynı işe yarıyorlar. İşte birkaç tanesi...Ev Yapımı Çamaşır Tozu*1 bardak rendelenmiş parfümsüz, bitkisel sabun*1 bardak çamaşır sodası*1 bardak karbonat*1/2 bardak boraks (isteğe bağlı)*10-15 damla uçucu yağ(isteğe bağlı)Bunların hepsini bir yerde karıştırıp kapaklı bir kavanoza alın. Çamaşır makinanızda her zaman kullandığınız ölçüde kullanın. Çamaşır yumuşatıcısı gözüne de her yıkamada, yarım bardak elma sirkesi koyun.Ev Yapımı Bulaşık Makinası Tozu*1 bardak boraks*1 bardak çamaşır sodası*1/4 bardak sofra tuzu*1/4 bardak limon tuzu (kristal olanı toz hale getirmek gerekli)*20-25 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bütün malzemeleri karıştırıp kapaklı bir kaba alın. Her yıkamada 1-1,5 çorba kaşığı kadar kullanın. Makinenin parlatıcı gözünü elma sirkesiyle doldurmayı ihmal etmeyin.Ev Yapımı Elde Bulaşık Yıkama Sıvısı*1 kalıp rendelenmiş zeytinyağı sabunu (veya beyaz sabun)*Birkaç bardak su (sabunu kaplayacak kadar)*6 tatlı kaşığı gliserin (isteğe bağlı)*30 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Sabunu bir tencerede karıştırarak ve gerektiğinde su ekleyerek eritin. Jel kıvamına gelince ateşi söndürün. Biraz soğuyunca gliserini ve uçucu yağı ekleyin. Karışımı pompalı bir şişeye alın.Ev Yapımı Krem Temizleyici*1 bardak karbonat*2 çorba kaşığı (tercihen kokusuz) arap sabunu*1 çorba kaşığı gliserin (isteğe bağlı)*10-15 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bütün malzemeleri karıştırıp kapaklı bir kavanoza alın. Ocak, evye, küvet temizlerken içinden bir kaşık alıp yüzeyi fırçayla veya bulaşık süngeriyle ovun, durulayın.Ev Yapımı Çok Amaçlı Yüzey Temizleyici*1/2 bardak sirke veya limon suyu*2 bardak su*5-10 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bunların hepsini bir sprey şişesinde karıştırın. Cam, ayna, mutfak tezgahı veya yer seramiklerini temizlerken püskürtün, temiz bir bezle kurulayın. Durulanması gerekmez. Sirke oranını arttırarak tuvalet temizleyici olarak da kullanılabilir. Mermer veya asit sevmeyen yüzeylerde kullanmayın. Lavanta, çay ağacı, gül, adaçayı, kekik, portakal, limon otu, karanfil, okaliptus, tarçın, biberiye yağları antiseptik ve antifungaldir, yani mikrop ve mantar tutmazlar. Ev yapımı temizlik ürünlerinde dezenfektan, küf giderici, aroma ve koruyucu olarak kullanılabilirler.Ekolojik temizlik için gereken malzemeleri marketlerde, % 100 Ekolojik Pazarlarda (www.ekolojikpazar.org), marketlerde, aktarlarda, eczanelerde, kimya malzemeleri satan dükkanlarda bulabilir ya da internetten sipariş edebilirsiniz.Mercan Uluengin (www.zehirsizev.com)*Bu yazı Buğday Ekolojik Yaşam Rehberi 2013 KIŞ sayısında yayınlanmıştır.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/perudaki-iklim-zirvesinde-ilk-somut-adim

Kromozom Nedir?

Kromozom Nedir?

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir.

http://www.biyologlar.com/kromozom-nedir

Doğal Seçilim (Seleksiyon) yasası nedir?

Aynı yaşta ve aynı derecede sağlıklı, biri şişman biri zayıf iki insan kuzey Atlantik denizinde sandaldan suya düşseler, şişman insanın yeniden karayı görmesi olasılığı daha kuvvetlidir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi; balinalar, fok balıklan ve benzerlerinde de gördüğümüz gibi yağ çok iyi bir yalıtımdır. İkincisi, yağ sudan hafif olduğu için şişmanın su yüzünde durmasını kolaylaştırır. Bundan alınacak ders, bir organizmanın belli özelliklerinin değeri veya yararlılığı ancak kendisinin içinde bulunduğu çevreyle değerlendirilebilir. Çok yağ yükü taşımak birçok durumda kötü sayılsa da şişman biri Kuzey Atlantik’te denize düşerse, deniz şişmanlığın değerini yargılayacaktır. Atlantik’in vereceği hüküm şişmanlığın bu durumda yaşamı sürdürmek için iyi bir özellik olduğudur. Çevre ve Değişme Şişman ve zayıf denizciler örneği, anlatmak istediğim noktayı dramatize etmeme yardımcı oldu. Ama aslında değişim ve çevre arasındaki ilişkinin can damarını bulmak için bireyler yerine, kuşaklar boyunca canlı nüfusları ve bunların yavrularını göz önüne almalıyız. Belirli bir çevrede yaşayan ana-baba, değişmiş bir DNA’yı çocuklarına geçirirlerse o çocuklar, onların çocukları ve bütün izleyen kuşaklar; 1) ana-baba benzeri, 2) ana-babadan daha iyi, 3) ana-babadan daha kötü bir yaşam sürebileceklerdir. Bu üç durum bölünen hücrelerle daha şematik olarak gösterilmiştir. Prensip olarak DNA’daki değişmenin başarısını ölçmek kolaydır: Değişme görüldükten sonra birkaç kuşakta yaşayan bireyleri sayın; eğer yeni bireylerin sayısı, değişme zamanındaki bireylerin toplam sayısını geçiyorsa, DNA’daki özgün değişme veya başarılı, eğer organizmaların sayısı azalmışsa değişme zararlı olmuştur. Benzer düşünceler, türler ve organizma nüfusları mutlu yaşayıp giderken çevre koşullarında değişmeler olunca da akla gelir. Türün yavru yapma yeteneği artacak veya azalacaktır, ikinci durumda, yavaş yavaş yok olma, ancak DNA’da başka bir değişme olup yeni çevrede daha iyi üremeye yol açan bir farklılık gelişirse önlenebilir. Değişme ve doğal seçme arasındaki bu basit ilişkilerin altında evrimin anahtarı yatar. Değişen protein demektir; değişen protein değişen organizmaya yol açar. Yeni organizma, içine doğduğu çevreyi kendisi seçmemiştir. Kendilerinin ve yavrularının daha iyi koşullarda yaşamasına neden olacak değişimlere uğramış organizmalar çoğalırlar; dezavantajlar değişimlere uğrayanlarsa ölüp gitmeye eğilimlidirler. Doğal çevre, iyi dayanabilme yeteneğini organizmalar yararına, dayanamayanların ise zararına olarak, seçme yapar. Evrimsel başarının veya başarısızlığın, hiçbir zaman anında veya tek organizma örnekleri üzerinde ölçülemeyeceğini biliyoruz, kuzey Atlantik’te denize düşen arkadaşlarımız için de durum aynı. Ölçme ancak büyük nüfuslar ve birçok kuşaklar incelenerek yapılabilir. Çevre, türlerin yavru yapma yeteneği üzerine etki yapar, Üreme oranı, çevreye uyum ve evrimsel başarının kritik göstergesidir. Rastlantı Rastlantının evrimi de temelden etkilediğini gözden kaçırmayın. DNA’nın mutasyonla nasıl değişeceği rastlantıya dayanan bir konudur. Bir ana-babanın hangi özelliklerinin DNA’nın cinsel karışımı sonucu yavruda ortaya çıkacağı da bir rastlantı konusudur. Birleşecek çiftleri karşılaşması da öyle. Ve çevrenin değişen organizmalar arasında yapabileceği doğal seçme de rastlantının elindedir. Kısaca, yaşamın kökleri rastlantının derinliklerinde gömülüdür diyebiliriz. Şişeler Örneğine Yeniden Bakış Birinci bölümdeki kıyıya vuran şişeleri anımsıyor musunuz? Gelin yeniden şişeleri organizmalar gibi düşünelim. Şişenin kaderini değiştiren rastlantısal olay, bir şişe “mutasyonu”da diyebilirsiniz isterseniz, kapağın bilinçsizce yeniden yerine yerleştirilmesidir. Etkin çevre ise, içine kapaklı kapaksız birçok şişenin atıldığı deniz. Deniz seçmeyi yapınca, kapaksız şişeler dibi boylarlar; kapaklı şişeler kıyıya vurana kadar deniz üstünde yüzüp kurtulmayı başarırlar. Şimdi, değişme ve doğal seçme örneği olarak şişeleri seçmenin bir yanlışlık olduğunu görebiliriz. Çünkü şişeler türlerini sürdürmek için üre-yemezler. Bu öykü, bir iki cinsel yönden aktif şişeye kapak takılsaydı ve kapaksız şişelerle birlikte denize atılsalardı daha iyi bir örnek olacaktı. Böylece şişeler hâlâ üreyebilme olanakları varken kıyıya ulaşabileceklerdi. Çiftleşecekler, çocukları, torunları olacak ve bu böyle sürüp giderken, kıyıda gittikçe gelişen bir kapaklı şişeler topluluğu oluşacaktı. Şişelere cinsellik vermişken, şişe evrimini bir adım daha ileri götürebiliriz. Diyelim kıyımız bir zaman geçtikten sonra taşlı hale geliyor, öyle ki her yükselen alçalan gel-gitle şişeler kıyıya çarpıyorlar. Kaim cam şişeler bu duruma dayanabilecek, ama ince şişeler kıyıya çarptıkça kırılacaklardır. Kalın şişeler kadar, okyanusta batmaya karşı koyabilen ince şişelerinde şimdi açık seçik bir dezavantajı var. Bazıları birkaç yavru yapmayı başaracaklar ama çoğu yapamayacak. Yavrular daha büyük bir taş tehlikesiyle karşılaşacaklar ve kısa zamanda ölecekler. Birkaç kuşak sonra, kıyıda yalnızca kalın şişelerden oluşan bir yığın görülecek. Güveler Bir zaman önce İngiltere’de Birmingham’da bir çeşit beyaz güve yaşıyordu. Bu pervaneler, beyaz kabuklu kayın ağaçlarıyla beslenip, onların üzerinde göze çarpmayan renkleriyle, güve yiyerek geçinen kuşlardan gizlenebiliyorlardı. Yıllar geçtikçe Birmingham büyük ölçüde endüstrileşti. Havadaki is zamanla ağaçları kararttı. Böylece beyaz güveler göze görünür oldular. Kararmış ağaç kabukları üzerinde kuşların gelip onları yemelerini bekler gibi oturuyorlardı. Sonuç olarak, nesiller geçtikçe güve nüfusu tükenecek kadar azaldı. Bu dönem süresince, zaman zaman koyu gri güvelere rastlanmaya başlandı. Ağaçların gri kabukları üzerinde bunların çok iyi gizlenme olanağı vardı. Sayıları hızla arttı ve sonunda bu yeni güvelere bölgede bolca rastlanmaya başlandı. Bu öykü, çevre ve organizma arasında oynanan oyunu çok güzel anlatıyor. Koyu renk ağaç kabuklan ve böcek yiyen kuşlar, açık renk güvelerin aleyhine doğal seçme yapan bir çevre oluşturuyorlar, nüfuslarının yok olmasına neden oluyorlardı. Bu sırada ortaya çıkan rastlantısal bir mutasyon, koyu renk güvenin oluşumuna yol açtı. Daha önceleri, ağaçlar açık renk iken böyle bir mutasyon zararlı olacaktı, oysa şimdi yararlı oluyor. Koyu renk güveler barış içinde çiftleşip üreyebiliyorlar. Başka bir deyişle kendileri ve onları izleyen kuşaklar gelişiyorlar. Değişen çevrenin ve geçmişindeki rastlantısal mutasyonların, toplam etkisi nüfusunun karakterine tam bir değişmeye neden oldu. Bakterilerde Mutasyon Bakteriler, evrimsel değişmeyi (doğal seçmeyi) incelemek için çok uygun deney modelleridirler. Hepsi safkandır, nüfusun bütün bireyleri birbirinin aynıdır, çünkü hepsi aynı bakteriden üremişlerdir. Her yarım saatte bir yeni bir kuşak doğar, böylece kuşaklar üzerinde nüfus durumunu makul bir süre içinde izleyebilirsiniz. Şimdi isterseniz, laboratuvarda bir cam kavanoz içindeki bakterilere Birmingham’ın pervanelere yaptığına yakın bir şey yapalım, uygun olmayan bir çevre yaratalım. Kavanozdaki sıvıya bir damla antibiyotik streptomisin ekleyelim. Bu bakteriler için felâkettir. Çünkü bu, ilaç onlar için ölüm demektir. Büyüme çok geçmeden yavaşça durur ve hücreler ölmeye başlarlar. Bir iki saat içinde bütün hücreler ölmüş gibidir. Canlı hücre kalıp kalmadığım anlamak için bir test yapabiliriz. Milyonlarca ölü hücre içinde yaşayan bir iki hücre olduğunu görürüz, (diyelim on taneden az). Dahası, bu ender canlı hücrelerin streptomisinin varlığına rağmen çok iyi üreyebildiklerini gösterebiliriz. İlaçtan hiç rahatsız olmadan, Streptomisine dayanıklılık özelliğini aktararak ürüyorlar. Tek tük yaşamını sürdürebilen bakteriden çoğalan bütün gelecek kuşaklar, bu ilaca dayanıklılık özelliğini kalıtımla alırlar. Bu olayın açıklaması nedir? Son derece büyük bakteri nüfusu içinde (milyonlarca hücre) bir şansımız var; belki de on milyonda bir hücrenin kendisini streptomisin varken veya yokken ortaya çıkabilir, çünkü DNA içinde tümüyle rastlantısal bir değişmedir bu. Eğer streptomisin olmasaydı, bu mutasyonun oluştuğunu bilmeyecektik. Streptomisinin varlığıyla, dayanıklı organizmalar seçildiler, çünkü bu organizmaların avantajları vardı. Streptomisine dayanıklı hücreler, bundan sonra kalabalık bir nüfus oluşturana kadar bölünmeyi sürdürdüler. Yararlı mutasyon geçirmemiş ilk bakteriler, yaşamı o belirli çevrede sürdürecek olanakları olmadığı için ölüp giderler. Temelinde, bu öykü de pervanelerinkine benziyor. Çorbaya Geri Dönelim İkinci bölümde, yeryüzündeki ilk hücreden üre-yenlerin içinde doğdukları zengin çorbayı oburca tüketmelerine bir göz atmıştık. Şimdi de bir organizmanın besin tüketme yeteneğinin (besin alıp, şeker gibi bileşiklerden enerji üretmek anlamında) özel enzimlere nasıl bağımlı olduğunu resmimize işleyeceğiz. Hücrelerdeki enzimler olmasaydı, şeker kullanılamazdı. Biz de bağırsaklarımızdaki enzimler olmasaydı buna benzer bir durumla karşılaşacaktık; elimizin altında besin maddeleri bulunduğu halde, onları bedenimize alıp yakamayacaktık. Yeryüzündeki ilk hücrenin çorbada bir veya daha çok şeker benzeri kimyasal maddeyi kullanma yeteneği vardı, ama çorbada mevcut bütün kimyasal madde türlerini tüketemeyeceğini düşünmemiz akla yakın. Böylece kullanabileceği cinsten bütün maddeleri bitirdikten sonra, “askıya alınmış canlılık durumunda” bekleyecekti. Bugünkü bakteriler besin olarak gereksindikleri kimyasal maddeler tükenince aynı şeyi yapıyorlar; yalnızca durup bekliyorlar. Çorbanın içinde bekleşen milyarlarca hücrenin arasında, uzun dönemler sonunda rastlantısal mutasyonlar görülebilirdi. Bu mutasyonlardan bazıları, bir organizmaya başka bir kimyasal maddeyi kullanabilme yeteneği kazandırınca da organizma yeniden üremeye başlayabilirdi. Bu yolla çorba, en sonunda içinde durmadan artan çeşitli canlı organizmalar tarafından tüketilecekti. Vahşi Doğada Evrim Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz örneklere, evcilleşmiş evrimden örnekler denebilir. Nüfusta “tek” bir değişme ve bu değişmenin lehine veya aleyhine doğal seçme arasında çok açık bir ilişki vardır. Laboratuvarda kullandığımız yaratıklar çoğunlukla safkan üreyenlerdir, yani genetik olarak aynı, en azından bir mutasyon belirene kadar her birey aynıdır bu deneylerde. Etrafımızdaki doğal dünyada aynı prensipler geçerliyse de, durum daha karışıktır. Safkan yavruları doğada nadiren görürüz. Aslında Darwin’i şaşırtan, onun dikkatini çeken ve bizi de etrafımıza baktıkça şaşırtacak olan, canlı varlıkların çok büyük çeşitliliğidir. Yalnızca değişik türden yaratıkların çeşitliliği değil, türlerin kendi içlerindeki çeşitliliği de. Türler içinde ölçmek için ele alınan hemen hemen her özellik, büyük çeşitlilik gösterecektir. Yalnızca insan türüne baksak, hepimiz insan olsak da birbirimizden çok farklıyız. Hayvanlar için de aynı durum söz konusu; kürkün kalınlığı, koşma ve tırmanma hızı, dişlerin uzunluğu ve keskinliği, uzunluk, ağırlık, güçlülük, görme, işitme, karşı cinse karşı çekicilik, bunların hepsi bireyden bireye çok farklılık gösterir. Safkan bir fare kuşağında bu özellikler dizisini ölçerseniz bir farklılık bulamazsınız. Bütün hayvanlar birbirinin aynıdır. Çeşitlilik evrimin işlemesine olanak sağlar. Darwin ve Wallace, çeşitliliğin nedenini bilmedikleri halde (DNA’nın mutasyonu ve cinsel karışımı), önemini kavrayıp teorilerini bunun üzerine kurdular. Şimdi herhangi bir canlı toplumunun, gelişme tarihinin herhangi bir zamanında, DNA’sı içinde çok büyük sayıda birikmiş değişme taşıdığı düşüncesini kavramaya çalışmalısınız. Canlı toplum, gerçekte, bütün geçmiş değişikliklerinin ve çevrenin yaptığı bütün geçmiş etkilerin deposudur. Bu, topluluk içindeki bireylerin büyük çeşitliliğinin nedenidir. Doğal seçme işte bu çeşitliliği kullanarak topluluğun daha çok gelişmesini sağlar. İsterseniz yalnızca bir değişken alalım, örneğin koşma yeteneğini düşünelim. Açık havada bir düzlükte, büyük bir geviş getirenler sürüsü içinde, saptayabileceğimiz en yüksek hızlar geniş bir farklılık gösterebilir. Kıyıda köşede gizlenip bekleşen bir sürü aslan varsa, en hızlı koşanın yaşamını sürdürme ve üremede daha çok şansı olacaktır. Böylece, kuşaklar sonra çevrenin kazandırdığı dengeyle, sürü hızlı koşanlar bakımından zenginleşecek, sürünün hızı artacaktır. Siz de birtakım özelliklerin ortaya çıkışında etkili olan benzer güçleri gözleyebilirsiniz: Çevrede Değişiklik: Doğal Olarak Seçilen Özellik Ormandan düzlüğe İyi koşan bacaklar Düzlükte yırtıcı hayvanların ortaya çıkışı Daha iyi koşan bacaklar Orman tabanından ağaçlara Daha iyi kavrayan kollar Yerden havaya Daha hafif kemikler, daha uzun kollar ve tüyler Sıcaktan soğuğa Kürk, ter gözenekleri Et yemekten ot yemeğe Kısa otlama dişleri Evrimin Amacı Var mı? Evrimi anlamanın zorluklarından biri, insana nedeni var gibi görünen değişmelerin aslında evrim sürecinde yalnızca rastlantıya dayanan olaylar olmalarıdır. Örneğin daha küçük hayvanların bol olduğu bir çevrede, ot yiyen bir türün gittikçe et çiğnemeye yarayan dişler geliştirmesi görülüyorsa, bu değişme anlaşılabilir: Yaşamı sürdürecek olanlar, öbür hayvanları yemek zorundadırlar ve et çiğneyen dişler bu olanağı sağlayacaktır. Burada, çevrenin hayvanları kendi yararlarına değişme yapmaya yönlendiriyormuş gibi bir amacı olduğu düşünülebilir. Bunu destekleyen bir düşünce biçimini savunan T.D. Lysenko, Stalin ve Kruşçev, bütün Sovyetler Birliği’ni neredeyse otuz yıl süren bir komik operaya sürüklediler. Bir çevrenin bir hayvan nüfusuna değişim öğretmesini sağlayan, düşünülebileceğimiz hiç bir yöntem olmaması yanında olaylar da bu şekilde gelişmez. Daha ziyade, bir hayvan nüfusu diş biçimi ve büyüklüğü bakımından rastlantısal değişimler sonucu büyük bir çeşitliliğe rakip oluyor. Nesil tekerleğinin her dönüşüyle, diğer hayvanları öldürebilecek ve etlerini çiğneyebilecek diş yapısı olanlar, diğerlerine göre, yaşamı sürdürme ve yavru yapma açısından daha şanslı oluyorlar. Yavaş yavaş kuşaklar boyu süren doğal seçmeden sonra, et yiyen hayvan türü gelişecektir. Bu işlem tamamen amaçtan yoksundur. Seçme kelimesi, belki de burada yanlış anlamaya neden oluyor, çünkü amacı da çağrıştırıyor. Çevre, tabiî ki tümüyle pasiftir. İyi veya kötü değişmelerin ortaya çıkmasına neden olmaz. Değişmeler kendiliğinden belirir (mutasyonla ve cinsel karışımla) ve bir defa gerçekleştikten sonra bir hayvana çevreye daha iyi uyma şansı verebilir. Bir an için dönüp güveler örneğine bakın. Büyük bir beyaz güve nüfusu içinde yer yer gri güvelerin bulunması, tümüyle rastlantısal bir olaydır ve gri renge olan “gereksinimden” bağımsızdır. Olay, gri ağaçlar döneminde görülebildiği sıklıkta, beyaz ağaçlar döneminde de ortaya çıkabilirdi. Ağaçlar, griliğe yönelten bir mutasyonun belirmesini desteklemiyorlar. Yine de aynı rastlantı gri ağaç döneminde olursa, gri güvelerin yaşamlarını sürdürüp yavru yapmaları olanağı artıyor. Koyu renk ağaçlardaki kuşların düşman olduğu pervanelerin durumu, düzlükte aslan tehlikesi altındaki hızlı koşucunun durumuyla aynıdır. Bu basit ilişkiyi gördüyseniz, Darwin ve Wallace’nin yeryüzündeki yaşamın geniş çeşitliliğinin verdiği ilhamla buldukları evrim prensiplerini kavradınız demektir. İnsanlarda Mutasyon ve Doğal Seçme İnsanlar daha basit canlı biçimlerinden, mutasyon ve cinsel karışımla evrimleştiler; tıpkı bakteri ve pervanelerde olduğu gibi. Şimdi bile işleyen olgunun bazı yönlerini görebiliriz İnsanlarda bazı mutasyonlar, bedende önemli bir işlevi olan bir proteinin neden olduğu bir hastalık biçiminde ortaya çıkabiliyor. Proteinin işlevim yerine başaramaması bir hastalık nedeni olabiliyor. Bugün bu nedenle oluştuğu bilinen bir sürü genetik hastalık var; her birinde değişik bir protein, çoğunlukla bir enzim iyi işlemiyor. Daha önce sözü geçen orak gözeli kansızlık (bölüm V) örnek gösterilebilir. Burada DNA’daki bir mutasyonel değişim, değişik hemoglobin moleküllerinin üretimine yol açıyor. Değişmiş hemoglobin molekülleri, içinde taşındıkları kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) biçimini değiştirip hastalığa neden oluyorlar. Bu hastalık üzerine söyleyecek iyi şeyler pek yok. Ancak, Afrika’da sıtmanın yaygın olduğu yerlerde yaşayan orak gözeli kansızlık kurbanları, hastalıkları sayesinde sıtmaya karşı korunmuş durumdalar! Sıtmaya, alyuvarlara yerleşip hastalık yapan bir asalak neden olur. Bu asalaklar, orak biçimli hücrelerden hoşlanmazlar, onun yerine daha sağlıklı kurbanları yeğlerler. Orak gözeli kansızlık ve sıtma arasındaki bu ilişki, yine değişen organizma (bu örnekte insan) ve çevresi arasındaki ilişkinin belirgin bir örneğini gösteriyor. Orak gözeli kansızlık hastalarının evrimsel dezavantajları olsa da, bir sıtma ülkesinde sıtma yüzünden daha çok hasta olanlara göre avantajlı durumda sayılabilirler. Türlerin Çeşitliliği Nereye baksak bir canlı türünü, yaşamını sürdürebilmek için çok yoğun şekilde uğraşırken bulabiliriz. Bir avuç toprakta veya suda, her yükseklikte ve derinlikte, sıcak su kaynaklarında veya donmuş tundralarda, okyanusta veya havada, kupkuru çölde veya muson ormanlarında; evrim, akla gelebilecek (hatta gelemeyecek) her canlı türüne bir yer bulmuş görünür. Duyuların her biçimi, yemek, hareket, iletişim, sevmek, dövüşmek, korumak, üremek, bunların hepsi evrimin hizmetindedir. Ve bugün yeryüzünde gördüklerimiz daha önce yaşayıp tümüyle yok olmuş canlı yaratıkların çeşitliliğinin yalnızca ufacık bir bölümüdür. Hep bildiğimiz o koca dinozor iskeletleri, binlerce milyon yıl sürmüş doğum - yaşam - yenilme - yok olma çemberinde eriyip gitmiş türlerden bize kalan anıtlardır. Değişme ve doğal seçme bütün bu karmaşıklığı ve çeşitliliği açıklayabilir mi? Her şeyin nasıl geliştiği ayrıntılı olarak bilemeyiz, yalnızca prensip olarak değişme ve doğal seçme arasındaki bu karşılıklı etkileşimin durmadan genişleyen karmaşıklığa yol açabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Organizmalara fazladan yaşamı sürdürebilme kapasitesi sağlayan değişmeler, yaşama şansını artırırlar. Yeterli zaman oldukça her şey denenecektir. Yalnız bir şeyden emin olabiliriz, iki veya üç milyar yıl önce yaşayıp geleceği görmeye çalışsaydık, herhalde olacakları önceden bilemezdik; kimse, insanları veya diğer canlı türlerini gözünün önüne getiremezdi. Neden? Çünkü, evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dahil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denilebilir ki insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz son derece ender bir rastlantıdır! Başka bir deyişle evrim, aynı koşullarla aynı yeryüzünde yemden başlasaydı insanların yeniden oluşmaları şansı, sonsuz küçüklükte olacaktı. Bu olgulara bağlı olarak ve aynı akıl yürütme temelinde, denebilir ki evrende bir yerlerde bize benzeyen yaratıkların varolması olasılığı çok küçüktür. Evrende yaşam olasılığı büyük ama bizimkine benzer bir yaşam olasılığı çok küçük. Değişme ve doğal seleksiyonun, insan varlığını açıklamak için “yeterli” olduğunu bitiriyoruz. Bilim her zaman yeterli ve basit açıklamaları sever.

http://www.biyologlar.com/dogal-secilim-seleksiyon-yasasi-nedir

Egoizmin Gerekliliği

Gazeteci Anchorman Vladimir Molchanov’un Kabalist Micheal Laitman ile Röportajı 5 Nisan, 2007 V. Molchanov: Ben, bir Rus gazeteciyim. Bugün, İsrail’de; doktoralı bir biyo-sibernetik uzmanı, ontoloji ve bilgi teorisi profesörü ve ünlü bir Kabalist olan, Micheal Laitman’a konuk oldum. Mesleğim olan gazeteciliği pek saygın bulduğumu söyleyemem. Ama, en azından bana dünyayı dolaşma ve günlük yaşamımda tanıma fırsatı bulamayacağım, çok ilginç insanlarla karşılaşma fırsatı veriyor. Müziğe olan ilgisi sebebiyle çok tanınmış bir yer olan, Moskova’ya 100 km uzaklıktaki ‘‘Eski Ruza’’ kasabasında büyüdüm. Bu kasabada Ruslar, Yahudiler, Ermeniler, Gürcüler ve Türkler yaşardı. Çocuklar, hep birlikteydiler. Hangi milliyetten olduğumuz hiç konu edilmezdi. Ne zaman ve hangi vesileyle, ilk defa Rus olduğumu hissettiğimi hatırlamıyorum. Maalesef, bir şeyler bu duyguyu harekete geçirdi.Size, ilk defa ne zaman ve hangi vesileyle Yahudi olduğunuzu hissettiğinizi sorabilir miyim? M. Laitman: Büyük ihtimalle üniversitedeki çalışmalarımı bitirmek üzere olduğum ve geleceğimi düşünmeye başladığım dönemdedir. Canlı organizmaların işleyişini ve içsel programını yani nasıl düzenlendiklerini ve ne şekilde işlediklerini araştıran bir bilim dalı olan medikal sibernetik ile ilgileniyordum. Bunun, Rusya’da gizli tutulan bir konu olduğunu sonradan farkettim. Bu alanda çalışan insanların arasına girmem çok zordu. Bir kan nakli enstitüsünde çalıştığım dönemde, St. Petersburg Askeri Tıp Akademisi’nde bu konuda çalışan bazı araştırmacılarla iletişimim oldu. Sonunda, orada, benim ilgimi çeken sorulara cevap aranmadığını anladım. Yaşamın anlamı gibi bir kavramın derinlemesine incelenip anlaşılmasına, bu klasik, temel bilimlerdeki gelişmeler bile olanak vermiyordu. Çalışmalar, canlı organizmaların nasıl işlediğinden ibaret. Daha fazlası yok. Bir organizmanın, neden belli bir şekilde düzenlenmiş olduğunu, yaradılırken bilhassa o şekilde programlanmış oluşunun altındaki sebebi öğrenmiyorlar. Halbuki ben, herşeyden çok bunu anlamak istiyordum. Başka fırsatlar aramam gerektiğini anladım ve göç ettim. Bugün bile, kendimi özellikle ya da sadece Yahudi gibi hissettiğimi söyleyemem. Üst Dünyalar’ı ve dünyamızı yöneten güçleri inceleyen bir bilim olan Kabala’yı çalışıyorum. Kabala, tüm insanlığın gelişimini ve varoluşunun amacını öğretir. Dolayısıyla, İsrail’de yaşıyor, çalışıyor ve derslerimizi tüm dünyaya buradan yayımlıyor olduğum halde, bu bilim, kendimi, dar bir milli çıkarlar çemberi ile sınırlamama izin vermiyor. V. Molchanov: Kabala çalışmalarınıza, burada, İsrail’de mi başladınız, yoksa St. Petersburg’da zaten çalışıyor muydunuz? M. Laitman: Hayır. St. Petersburg’da iken Kabala hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Molchanov: Yaklaşık yedi yılımı, Nazi suçlularını araştırmakla geçirdim. Bir tanesi onbeş sene hapis yatmıştı ve bir diğeri New Jersey’de, bir Yahudi savunucuları cemiyeti tarafından havaya uçuruldu. Sonra araştırmalarıma ara verdim. Son iki senedir, eşimle birlikte, Yahudiler’le ilgili çok ciddi projelerde yer aldık. Biri, ‘‘Riga Gettosu Melodileri’’ isimli bir sinema filmi. Diğer proje, Babi Yar olaylarının 65. yıldönümü vesilesiyle, Kiev’de sahnelenen bir tiyatro oyunu. Gettodan sağ kurtulmuş altı esir, halen Riga’da yaşıyor. Beş tanesini filme aldık. Altıncısı, artık yataktan çıkamıyordu. Esirlerden biri olan Mendel Bash, önemli bir bando şefi ve bir konservatuarda profesör imiş. Tüm ailesini gettoda kaybetmiş olan Bash, bir röportaj esnasında, şu sözleri defalarca tekrarladı: ‘‘Tanrı, nerdesin?’’ Dindar insanların duygularına saygı duyuyor, ama kendisi artık Yaratan’a dua edemiyor. Sizin bakış açısına göre, Yaratan, o korkunç zamanlarda O’na yalvaranların dualarına niçin cevap vermedi? M. Laitman: Tarihte, Yaratan’ın, insanların dualarına karşılık verdiğine dair tek bir örnek bile yok. İnsanlık tarihini iyice inceleyecek olursanız, acıdan kaçmanın tarihi olduğunu görürsünüz. Ve bu kaçış bugün de devam ediyor. Ve neden yalnızca Yahudiler için böyle olsun ki. Bütün milletlerin durumu budur. Doğanın planını, yani Yaratan’ın planını çok iyi anlamamız gerekiyor. O zaman belki, olup bitenlere ve gelecekte bizi nelerin beklediğine dair sorularımıza cevap bulabiliriz. Ancak, ben tarihte hiç ‘‘aydınlık (ışıklı)’’ bir dönem göremiyorum. Sadece, insanların acı çekmediği, dinlenmede olduğu birkaç kısacık dönem var o kadar. Bize merhametli davranan bir Yaratan göremiyorum. Yalnızca Yahudiler’den de bahsetmiyorum. Genel olarak tüm insanlığın durumu bu. Olup bitenlerden anladıklarımızı Yaratan’a yüklemeyi bırakmamız geektiğini düşünüyorum. O’nun eylemlerinin kendine has bir program var. Yaratan; bütün evreni kaplayan, herşeyin hakimi olan ve evreni belli bir düzenle yöneten Doğa ya da Üst Güç’tür. Biz, bu düzeni bilmiyoruz. Ne başını, ne ortasını ne de sonunu bilmiyoruz. Biz, bu dünyada irademiz dışında bulunuyoruz. Ancak, Doğa’nın bizden ne istediğini öğrenmiş olsaydık, mutlu ve ahenk dolu hissedebilmek için tamamen farklı şekilde davranmamız gerektiğini anlardık V. Molchanov: Ama insanların, özellikle, acı çektikleri trajik anlarda, Yaratan’a yalvarmaları tipik bir davranış değil midir? Laitman: Beni Kabala’ya getiren, bunun gibi sorulardı. Canlı organizmaların işleyişini incelediğimizde, her hücrenin ve organizmanın bütününün yaradılışındaki bilgeliği görüyoruz. Bir taraftan, Doğa, bütün birimlerinin iyi, rahat ve düzgün bir şekilde işlemesi ve birbirlerini desteklemesi için çeşitli sistemler devreye sokmuş. Diğer yanda, her birimin, sürekli olarak acı çektiğini ve hayatta kalmak için mücadele ettiğini görüyoruz. Ve sonunda, ölüm var. Yani, canlılar aleminin varlığı, tamamen mantık dışı gibi görünüyor. Bu soruların cevaplarını Kabala’da buldum. Evrenin varoluşunun temelindeki formülü buldum. Kabalistler, bu kanunları, çok eskiden, Antik Babil zamanlarında açıklamışlar. Doğa’yı ya da Yaratan’ı, bir kanun gibi algılamalıyız. Bir kişi, çatıdan kayıp düşerse, yere çakılacağı kesindir ve hiçbir dua onu bu düşüşten kurtaramaz. Bu kişinin akıbeti, evrensel yerçekimi kanununa uygun olarak gelişecektir. Tüm insanlığa olan da budur. Dünyamızı yöneten kanunları bilseydik, onları doğru kullanarak, çok daha rahat yaşayabilirdik. V Molchanov: Katliam konusuna dönersek, Yahudiler’in boyun eğişi için bir açıklamanız var mı? Lvov’daki Yanovsky Kampı, Riga gettosu ve Baby Yar hikayelerini çok iyi biliyorum. Bana, Yahudiler’in neden itaatkar bir şekilde katledilmeye gittiklerini açıklayabilir misiniz? Neden, kendilerini çukurlara dolduran Naziler’in boğazına sarılmadılar? M. Laitman: Kabala açıklamalarına göre, bu çok doğal. Bu felaketin başlamasından yaklaşık yirmi yıl önce, zamanımızın büyük Kabalistler’inden biri olan Rav Yehuda Aşlag (Baal HaSulam) olacakları tahmin etmişti. İnsanları uyarmış ve Yahudiler’in üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerinin gerektiğini yazmıştır. Kaynaşıp bütünleşmiş mutlu bir toplum olmanın, insanlığı mutlak kaderine yakınlaştırmanın ve doğayla uyumlu hale getirmenin yolunu gösteren bilimi, önce anlamaları sonra da tüm dünyaya anlatmaları gerekiyordu. Onu dinleyen olmadı. Ve maalesef, üzülerek (Baal HaSulam, doğum yeri olan Polonya’yı yirmili yıllarda terk etti) ve açıkça ortaya koyduğu tahmini, gerçek oldu. Doğanın kanunu bir kez yürürlüğe girdiyse, artık yapacak hiçbir şey kalmaz. V. Molchanov: ‘‘Riga Gettosu’’ filmini çektiğimizde; Yahudiler’le ilgili on ciltlik bir ansiklopedi hazırlamış ünlü bir tarihçi olan Simon Dubnov’un son sözleri beni hayrete düşürmüştü. Ölüm döşeğinde, baş ucundaki Yahudiler’e şöyle dedi: ‘‘Shrayden Iden, Shrayden! (Yazın Yahudiler, yazın!)’’. Yahudiler yazmak zorunda, ama giderek daha az yazıyorlar… M. Laitman: Maalesef, Yahudiler arasında, geçmiş nesillerin yaptığı gibi insanlığa ilim verebilecek yüksek maneviyat sahibi insanlar kalmadı. Bu durum, Yahudi milletinin, ikibin yıldır yaşadığı ve günümüzde de devam eden, manevi dünyadan sürgününün bir sonucudur. Tapınağın yıkılmasından önce, tüm ulus belli bir manevi seviyeydi. İnsanlar, Üst Güçler’i algılar vaziyetteydi. Şimdi ‘‘Tevrat’’ ya da ‘‘Eski Ahit’’ adıyla işaret ettiğimiz kitaptaki talimatları, hemen hemen herkes anlayabiliyordu. Hem kitabı hem de dünyayı, peygamberlik seviyesinde bir anlayışla idrak etmişlerdi. Sonraları, bir dönüm noktasına geldiler. Kişiyi; tüm birimleri arasında karşılıklı bir sevgi bağı ve denge duygusu bulunan doğayla, uyumlu hale getiren komşu sevgisi, yerini, insanlar arasında gereksiz bir nefret duygusuna bıraktı. Egoizmin alevlenmesi, Yahudiler’in topraklarından sürülmesine sebep oldu. Önce, maneviyattan bedenselliğe bir sürgün gerçekleşti. Bunun sonucu olarak, bu ülke topraklarından dışarı sürüldüler. Şimdi, binlerce yıldan sonra, buraya geri dönmemize fırsat verildi. Bu bizim, kaybettiğimiz o manevi seviyeye tekrar yükselme şansımızdır. İnsanlar bunu anlamıyorlar ve anlamak da istemiyorlar. Yahudiler de, diğer tüm milletler gibi, bedensel, egoist seviyede var olmak istiyorlar. Yahudiler’in yaşadıkları, üzerlerine düşen görevi yerine getirmeyişlerinin bir sonucudur. V. Molchanov: Bazı kitaplarınızı (sanırım otuz tanesini) okudum. Her kitapta, egoizmden kanser diye bahsediyorsunuz. Bu arada, acaba siz bir egoist misiniz? M. Laitman: Hepimiz öyleyiz! V. Molchanov: Herkes?! Ve siz de?! M. Laitman. Evet, ben de. Hepimiz, doğuştan egoistiz. Dünyamızın doğası böyle. Egoizm, ilk olarak, antik Babil’de ortaya çıktı. Kabala bilimi de arkasından geldi. Bilim dünyası, bu nesilden nesile sürekli olarak büyüyen egoizmin, doğa tarafından, istem dışı bir şekilde, yalnızca insanoğluna verildiğini; cansız, bitkisel ve hayvansal birimlerde var olmadığını söylüyor. Bu, sürekli büyüyen egoizm, bir insanın, diğer varlıkların üzerinde bir seviyeye gelmesi ve kendisine benzer olanlarla, yeniden (geçmişte tüm insanlık tek bir adam gibiydi) bir bağ kurması için gereklidir. Böylece, herkes, bir ailedeki kardeşler gibi olacaktır. Bunun gerekliliğinin, antik çağda dahi bilincinde olan Kabalistler, Mezopotamya’da o dönemde yaşayan insanlara, yol göstermeye çalışmışlardır. Ancak, sadece küçük bir grup insan, onların yolundan gitmiş ve sonradan da Yahudi milletini oluşturmuşlardır. Geri kalan herkes, egoizm yolunu seçmiştir Yahudiler, egoizmin pençesine düşmeden önce, binbeşyüz sene kadar, maneviyat seviyesinde kaldılar. Ve şimdi, tersine bir hareket başlamak zorunda. Kabala ilmini, mümkün olduğu ölçüde, geri getirmeliyiz. Bunun, öncelikle, Üst Dünyalar’ı ve maneviyatı (diğer bir deyişle, özgecil seviyeyi) edinmeye geçmişten gelen bir yatkınlığı olan İsrail toplumunda gerçekleşmesi gerekiyor. Sonra da, bu öğretiyi tüm insanlığa ulaştırmaya çalışmamız lazım. Özel bir zamanda yaşıyoruz. Krizlerle dolu bir zamanda… Krizleri her alanda yaşıyoruz: küresel, ekolojik, siyasi, kültürel, bilimsel vs… Toplumsal düzeydeki krize bir bakın! Tüm bunların tek amacı, kişiye, varoluşunun özünü değiştirme ihtiyacını hissettirmek ve onu, egoizmin kötülüğünü farkedip değişmeye zorlamaktır. Bütün sorun, insanlığın bunu nasıl yapacağını göremiyor olması. Birçok, uluslararası toplantıya katılıyorum. Görüyorum ki, herkes, yanlış gidişimizin farkında. Fakat, insanlığın; doğasını, nasıl ve hangi araç ya da gücü kullanarak değiştirebileceğini bilmiyorlar. Hepimiz egoistiz. Ancak, Kabala çalışarak bunu değiştirebiliriz. İnsanlığı değiştirebilecek olan; üzerimizde tasarruf sahibi, sevgiden mütevellit gücü, yalnızca Kabala bize anlatıyor. Biz, egoist olduğumuz için; zıt özellikte olduğumuz bu gücü, zalim buluyoruz. Bu yüzden, Yaratan bize acımasız görünüyor. Çünkü biz, değişmek istemiyoruz. Yaratan, bize istediğimiz gibi davransın; O’nu egoist emellerimize alet edelim istiyoruz. V. Molchanov: Olacakları önceden görebilme yetisine yalnızca Kabalistler’in sahip olduğunu söylediniz. Bu iddianız çok ilgimi çekti. Az önce Yahudi Katliamı’ndan bahsettik. Ancak, dehşet verici terör eylemleri, İsrail, Rusya ve A.B.D.’de bugün de hala meydana gelmekte… Siz bir Rav, bir öğreticisiniz. Bir dizi komşu müslüman ülkeden gelen nefret ortamı içinde yer alan İsrail’i, sizce gelecekte neler bekliyor? M. Laitman: Bu tip tahminlerde bulunmak, aynen, insanlık tarafından bilinen kanunlara tabi diğer olayları tahmin etmek gibidir. Doğa kanunları, mutlak ve değişmezdir. Kutsal kitapların beyanları, hepimiz tarafından, yaşamın esası kabul edilmelidir. İsrail’in insanları, önümüzdeki sekiz-on sene içinde, içsel özelliklerini; egoizmden, ihsan etmeye, nefretten, sevgiye dönüştürmezlerse, Yahudiler’in bu topraklar üzerinde yeri olmayacaktır. Aynen geçmişte olduğu gibi, bu topraklar bizi ‘‘sürecek’’ ve biz burayı terk etmek zorunda kalacağız. Tabi gitmek için çok geç kalmadıysak… V. Molchanov: “Terk etmek zorunda kalacağız. Tabi çok geç kalmadıysak…” Bu çok korkutucu bir yorum. M. Laitman: Evet. Bunları ben uydurmuyorum, Kabala söylüyor. Bu topraklar, Araplar’la dolacak. Herşey, binlerce yıl önceki haline gelecek. Sonuçta, güçler dengesine bağlı olarak, dünya da, üçüncü hatta dördüncü dünya savaşlarını yaşayacak. İnsanlığın, değişme ihtiyacının farkına varması, bunu hayati bir zaruriyet olarak görmesi gerekecek. Ya bunun farkına varacaklar, ya da acı çekecekler. Eğer, doğamızı değiştirmemiz gerektiğini anlamazsak, çok tatsız olaylarla karşılacağımız kesindir. Yakın gelecekte, Nazi rejimleri, tüm ülkelerde yeniden canlanacak. İnsanlar, ister istemez, Yahudiler’in; dünyanın acıyla ya da mutlulukla yaşamasında belirleyici rolünü hissettiklerinden, doğal olarak, Yahudi düşmanlığı yaşanıyor. Yahudiler de bu durumu derinlerde bir yerde hissediyorlar. Yahudiler’in ölüme neden baş eğdiklerini sormuştunuz. Yaptıkları bir şey yüzünden acı çekmek durumunda kaldıklarını anlıyorlar. Ama, Kabala’yı anlamadıkları için, sebebi de anlayamıyorlar. Bu duyguları, bir çeşit önseziden öteye gitmiyor Diğer bütün milletlere, ülkelere bakın! Dünyanın neresine giderseniz gidin, Yahudiler’e karşı belli bir negatif tutum görüyorsunuz. Daha önce hiçbir Yahudi ile iletişimi olmamış insanlarda bile, bilinçaltında; Yahudiler’in, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmasını engellediği hissi var. V. Molchanov: Herşeyden çok, Nazi rejimlerinin hemen her ülkede yeniden ortaya çıkacağını açıklamanız beni korkuttu. M. Laitman: Bu, şimdilerde giderek şiddetlenen krizleri takiben, olacak. Bize, bu krizleri atlatmanın bir yolunu bulacağız gibi geliyor ama içinden çıkamayacağız. İsrailliler’in, diğer dünya milletlerine karıştığı ikibin yıllık sürgün bitti. Şimdi, hem bizim için hem de tüm insanlık için, doğayla denge seviyesine yükselme zamanıdır. V. Molchanov: ‘‘Yükselmek’’ diyorsunuz, ama yeryüzündeki müslümanların sayısı, liderlerin ‘‘imansız’’dediği insanlara oranla hızla artıyor. ‘‘İmansız’’ ile, seninle ve benimle savaş, Yaratan’ı memnun mu edecek? Buna bir cevap verebilir misiniz? M. Laitman: Bu, üzerimizde hüküm sahibi olan doğal güçlerin eseri. Hiçbir milleti, hiçbir şekilde suçlamıyorum. Hepsi, yukarıdan idare ediliyor. Dünyamız, Üst Güç’ün idaresinin bir sonucundan başka bir şey değil. Güçler, insanlığı, kötüyü ve egoizmi farketmeye itecek şekilde etkiliyor. Bu sayede insanlar, kendi rızaları ile, değişmeyi istiyorlar. Bu mekanizma içinde, diğer milletler gibi müslümanlar da rollerini yerine getiriyorlar. Hiç kimseyi suçlamamalıyız. Sonuçta insanlar, doğa kanunlarının gerektirdiği neyse onu yapıyorlar. Ben kimseye nefret duymuyorum. Herşeyin, Yukarıdan, Tek bir güç tarafından idare edildiğini açıkça görebiliyorum. Yalnızca, dünyayla ya da yakın çevremizle denge içinde olduğumuzda rahat edebiliriz. Zihinsel, ahlaki ve psikolojik olarak doğayla zıt yaratıklarız. Doğa özgecildir. Sürekli ihsan eden bir anne gibidir; bizler ise egoistiz. Doğayla aynı seviyeye ulaşıp, dengeye gelene kadar, üzerimizde bu etkilerini sürekli olarak hissetmeye devam edeceğiz. Buna, Araplar, Alman faşistleri ya da başkaları vesile olabilir. Bu süreçte, kimlerin ne rol oynacağı önemli değil. Her şekilde, acı çekeceğiz. Doğanın baskısını her daim üzerimizde hissedeceğiz. V. Molchanov: Az önce, kimseden nefret etmediğinizi söylediniz. Siz böyle olabilirsiniz. Belki, birçok insan da aynı duygular içindedir. Ancak, herkes öyle değil. Gerçekten aklımı karıştıran bir açıklamanız daha var. ‘‘Yaratan’ı seven kişi, şüphesiz, egoizmden tiksinir.’’, demiştiniz. Bu sözünüz, yalnızca kendi dinlerinin doğru olduğunu iddia eden dini liderler için de geçerli mi? M. Laitman: Dinler, insanoğlunun icadıdır. Bir çeşit psikolojik rahatlama sağlamaktan öteye gitmezler. İnsanlara, acıyla dolu bu dünyada varoluşlarının sebepsiz olmadığına inandırırlar. Hiçbir dayanakları olmadığı halde, gelecek bir dünya için ümitlendirirler. Ben, dinlere, toplumların icatları şeklinde bakıyorum. İnsan kültüründen başka bir şey değiller. İnsanoğlu tarafından düşünülmüşler ve hiçbir temelleri yok. Kabala ile ya da dünyamızın hakimi olan gerçek Üst Dünya ile de bir alakaları yok. Kabala, bütün dinlerden bağımsızdır. V. Molchanov: Üçüncü ve hatta dördüncü dünya savaşları ihtimalinden bahsettiniz. Sizce bu savaşların sebebi, inanç farklılığından kaynaklanan nefret mi olacak? M. Laitman: Hayır. İnanç farklılığından kaynaklanan bir nefret söz konusu değil. İslam da bize gerçek şekliyle gösterilmiyor. Bir takım siyasi ve ekonomik amaçlara alet ediliyor. Bu savaşlar dini değil. Tüm bu savaşlar, içimizde patlak vermiş, son evresini yaşayan devasa egoizmin ürünüdür. Sosyo-ekonomik yapılanmaların, Rönesans Devri’nin, teknolojik ve kültürel devrimlerin belirleyicisi olan egoizmin, toplam beş gelişimsel evresi var. Son evreye ulaşmış durumdayız. Hiçbir şekilde tatmin olamayacağımızın bilincindeyiz. Dolayısıyla, bir çıkmaza girdik. Artık insanlık, hangi yönde ilerlemeyi seçerse seçsin, parlak ve hoş bir gelecek ümidi taşımıyor. Ebeveynlerimizden farklı olarak, bizler, çocuklarımızın durumunun bizden daha iyi olacağı inancında değiliz. Hatta, onları daha kötü günlerin beklediğini hissediyoruz. Bu dünyanın bir sona geldiği hissi içindeyiz. Bu, yarı şuurlu yarı şuursuz ümitsizlik hissi, dehşete ve bir çeşit patlama duygusuna yol açıyor. Neticede de savaşa sürüklüyor. V. Molchanov: Evet, bir nefret patlaması. Profesör, hepimiz insanız ve insanlar için sevgi de nefret de doğal. İsrail’de yaşayan yurttaşlarınız, Itzhak Rabin’i öldürdüklerinde ve Ariel Sharon’un öldürülmesini desteklediklerinde, ne hissettiğinizi çok merak ediyorum. Bu harika küçük ülkede yaşayan bir Yahudi olarak, bu olaylara bir açıklama getirebilir misiniz? M. Laitman: Buradaki insanlar felaket bir durumda. Bu ülkeye yerleşmeye zorlandılar. Toplumun büyük bölümü, başka bir yerde daha iyi yaşama fırsatları olsa, memnuniyetle gider, diyebilirim. İnsanlar, neden burada olduklarının farkında değiller. Ve, burada yaşamayı seçenler de, yapay, uydurma bir takım ideallerin güdümündeler. Silah zoruyla ya da bir takım yapay manevi değerler sayesinde, bu toprakları ve kendilerini kurtarabileceklerini zannediyorlar. İnsanlarımız, maneviyatı edinmeleri gerektiğini; kendilerini düzeltip, düzelmenin metodunu tüm insanlığa öğretmek zorunda olduklarını görmekten acizler. Bunu anlamıyorlar. Dinlerin ortaya çıkış sebebini anlıyor musunuz? Bu, İsrail toplumunun, manevi seviyesinden, bedensel ya da egoist seviyeye düşmesiyle oldu. Yahudiler; doğayla bir oldukları, Üst güçleri ve Üst Dünya’yı algıladıkları manevi bir varoluş metodu yerine, bu dünyayı edinmek istemeye başladılar. Sonuç olarak, bugünün dinlerinden museviliği icat ettiler. Musevilik de hristiyanlık ve müslümanlığa temel oldu. Bugün insan kültüründe mevcut olan herşey, maneviyattan, bedensel seviyede varoluşa düşüşün bir sonucudur. oluşturdular. Eğer şimdi, İsrail toplumu, bedensellikten maneviyata yükselmede örnek olmaya başlayabilseydi, dini cemaatler ve uluslar arasındaki tüm problemler ortadan kaybolurdu. Neticede, Kabala, günümüzün büyük medeniyetinin kökeni olan, antik Babil’deki o küçük uygarlıkta ortaya çıktı ve hepimizi yeniden, tek bir millet haline getirecek güç de yine Kabala’dır. V. Molchanov: Sizce, Kabala, ulusal bir mefhuma dönüşebilir mi? Yoksa, milliyet kavramının üzerinde mi? M. Laitman: Kabala’nın milliyetle bir ilgisi yok. Yahudi ulusu kavramı, ideolojik nitelikte bir kavramdır. Antik Babil’de oluşmuş ve Babil’den çıkıp manevi ilkeler doğrultusunda varlıklarını sürdürmeye devam etmiş olan bir grup insan, zamanla, ‘‘İsrail milleti’’ adını almıştır. Bu grup, maneviyat seviyesinden düştükten sonra da, isimleri aynı kalmış. Ama, bu sadece bir isim. V. Molchanov: İsrail’deki din adamları sizi nasıl görüyor? M. Laitman: Bir uzaylı gibi… V. Molchanov: Gerçekten mi? M. Laitman: Tabi ki… V. Molchanov: Peki siz bu ülkede kendinizi bir uzaylı gibi hissediyor musunuz? M. Laitman: Hayır, bu ülkede değil… Bu onların görüşü. Kabalistler her zaman farklı hissettiler. Tarih boyunca, Kabala, dine parallel olarak, hiçbir şekilde karşı karşıya gelmeden gelişimini sürdürdü. Kabala, dünyayı edinmeye yönelik içsel çalışmalarla; dünyamızın hakimi Üst sistemi algılamak ve edinmekle (imanla değil, marifet kazanmak yoluyla) ilgilendi. Bu, dine aykırı, zıt bir durum. V. Molchanov: Koyu dindar bir çevrede oturduğunuzu duydum. Bu sizi rahatsız ediyor mu? M. Laitman: Hayır, sadece birbirimizle hiç muhatap olmuyoruz. Kabala yolu ile dindar insanların (Musevi ya da diğer, farketmez) seçtiği yollar birbirine zıt. V. Molchanov: Toplumun değişmez kanunları var ve hiç kimse, Bush bile bu konuda bir şey yapamaz, dediniz. Bu kanunlar nelerdir? Stalin ve Hitler tarafından katledilen milyonlarca insan, bu değişmez kanunların sonucunda mı yok oldular? Olanlar, bu kanunların gereği miydi? M. Laitman: Maalesef evet. Bu kanunlardan bahsedeceksek, duygularımızdan arınmamız gerekir. Dünyamıza etki eden güçlerin nasıl çalıştığını öğrenmemiz gerekir. Şöyle düşünün: herşeyi kuşatan ve tek olan, tamamen özgecil bir güç, insanlığı, kendisiyle eşitliğe doğru yönlendirmek arzusunda… Her fiziksel kuvvet gibi, bizim duygularımızı önemsemeden, eylemlerini yerine getiriyor. İçinde bulunduğumuz durum işte budur. İyi kalpli bir Tanrı’dan, duygulardan ve O’nun, yarattıklarının her istediğini verdiğinden bahsediyorsunuz. Öyle bir şey yok. Doğanın değişmez kanunları, Kabala kaynaklarında ve bu eski kitapların tekrarı olan benim kitaplarımda anlatılıyor. Bu bilginin bilimsel açıklaması, ilk olarak, Yaradılış Kitabı’nın yazıldığı antik Babil döneminde yapılmıştı. Bu anlayış ve Üst hakimiyet, orada tam anlamıyla açıklanmıştı. Yaşadıklarımıza dışarıdan bakabilsek, çeşitli duygular ve acılardan arınabilsek, herşeye etki eden güçleri görebiliriz. Ve aynen bu şekilde bizi yönlendirmeye devam edecekler… Eğer bu güçleri anlamayı öğrenip, tam olarak nasıl davranmamız gerektiğini göremezsek; aynen fizikte ve kimyada yaptığımız gibi, bu kanunları da yararımıza kullanmayı beceremezsek, acı çekmeye devam edeceğiz. V Molchanov: Umarım sorularım size rahatsız etmiyordur. Ben meraklı bir adamım ve bunu gerçekten anlamak istiyorum. Ben, hayatım boyunca, kendimi, belli bir seviyenin altında hissetmek istemem. Bildklerimden, öğrendiklerimden geride kalmak istemem. Bunun için yaşamadım. İyi bir ailede büyüdüm. O kadar kitabı bunun için okumadım. Sizin şu sözleriniz beni şaşkına çevirdi: ‘‘Bir insan kendisini ne kadar bayağı hissederse, gerçek kimliğine ve Yaratan’a o kadar yakındır.’’ Size göre, ‘‘bayağı’’ ne demek? M. Laitman: Büyük insanlarla konuşurken, birden, bildiklerine güvenmediklerini hissederiz. Kişi, eğer, gerçekten büyük bir araştırıcı ise, bildiklerinin, sonsuz bir kaynağın sadece başı olduğunun farkındadır. Bu duruma gelmemiz gerekiyor. Dünyamızı tanımamızın zorunlu olduğunu, çünkü aslında onunla ilgili hiçbir şey bilmediğimizi anlamamız gerekiyor. Bilimin içinde bulunduğu krize bakarsak, varoluşun Üst seviyesini insanoğluna açıklamakta aciz kaldıklarını görüyoruz. Bu bilimler, bizim doğamızın ürünü. Onları biz keşfettik. Dünyayı, beş duyumuzla algılıyoruz ve bu algılayış doğrultusunda bir dünya tanımlıyoruz. Başka bir gözlemcinin algılayışı tamamen farklı olabilir. Sanki herşeyi biliyor, anlıyor ve doğru yapıyormuşuz gibi kibirlenmeyi bırakıp, doğru davranabilseydik; dünyamızı idare eden muazzam üst katmanların sırlarına erebilirdik. Bu, bizim için bir zorunluluktur. Doğadan, darbe üstüne darbe alıyoruz. Bunun ardındaki maksadı niçin sorgulamıyoruz? Neticede, herşey bir amaç uğruna olmuyor mu? Tüm bunlar; insanlar, bütün bu belaların ve genel olarak, tüm varoluşun amacını araştırmaya başlasınlar diye yaşanıyor. Hiçbir şey iz bırakmadan kaybolmaz ve hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. İnsanoğlu, herşeyi yapma hakkına ve gücüne sahip olduğunu zannediyor. Bunun sonucunda, böyle bir krize girdik. V. Molchanov: Kitaplarınızı okurken, pozitif bilimlere karşı olduğunuz izlenimine kapıldım. Daha çok psikoloğa ihtiyacımız olduğunu ve bilime yalnızca bu konuda ihtiyaç duyduğumuzu vurguluyorsunuz. Peki, hasta bir insan ne yapmalı? Doktora gitmeli mi? Ya da, deprem bölgelerinde yaşayanlar ne yapsın? Sismologlara başvurmasınlar mı? Beni çok şaşırtıyorsunuz. Siz de bilim dünyasından değil misiniz? M. Laitman: Hayır, hayır! Hiçbir şekilde, insanlığın keşfi olan bilimlerin ya da dünyamızın, birbiriyle bağlantılı sistemlerinin açığa çıkarılmasının önemini inkar etmiyorum. Benim ilk uzmanlık alanım biyosibernet

http://www.biyologlar.com/egoizmin-gerekliligi

Sivrisinekler insanları neden seçer ?

Dünya genelindeki insanların yüzde 20'ye yakın bir kısmının sivrisinekler için daha "çekici" olduğu ortaya çıktı. Japonya'da yapılan bir araştırmaya göre, sivrisineklerin kan grubu 0 olan kişileri ısırma ihtimali, kan grubu A olanları ısırma ihtimalinden iki kat daha yüksek. Araştırmacılar, sivrisineklerin 0 grubu kanı daha "lezzetli" bulduğunu belirtiyor. Sivrisinekler, kişinin hangi kan grubundan olduğunu ise, insan vücudunun salgıladığı bazı maddeler aracılığıyla tespit ediyor. ABD merkezli bir araştırma ise, sadece bir şişe dahi olsa, bira içmenin, sivrisinek ısırığına maruz kalma ihtimalini arttırdığını ortaya koyuyor. Yine ABD kaynaklı bir araştırmaya göre, sivrisinekler, dolunay zamanında, diğer zamanlarda olduklarından 500 kat daha hareketli oluyor. Gökyüzünde dolunay olduğu zamanlar özellikle günbatımı ve şafak vaktinde, yiyecek arayan dişi sivrisinekler tarafından ısırılma ihtimaliniz çok yüksek. Sivrisinekleri çeken başka bir etken ise, ayak kokusu. Bilim adamı Bart Knols, yaptığı bir araştırmada, sivrisineklerin vücutta en çok ayak kokusuna geldiğini, ayaklar kokulu bir sabunla yıkandığı zaman ise, vücudun diğer bölgelerine yöneldiğini keşfetti. Knols'un araştırmasına göre, ayaklarda kötü kokuya yol açan ağır kokulu peynirler de, sivrisinekleri çekiyor. Hamilelerin sivrisinek ısırığına maruz kalma riski de hamile olmayan kadınlarla karşılaştırıldığında daha yüksek. Araştırmacılara göre, gebeliğin son safhalarında olan kadınların nefes verme oranı yüzde 21 artıyor ve nefesteki nem ve karbondioksit sivrisinekleri çekiyor. Hamile kadınların karın bölgesinde yaklaşık 1 derecelik daha yüksek sıcaklık olduğundan, bu, vücudun, ter yoluyla, sivrisineklere çekici gelen maddeler salgılamasına yol açıyor. Florida Üniversitesi'nden Dr. Koehler, kadınlarda ovülasyon (yumurtlama) döneminde sivrisinek ısırma riskinin daha yüksek olduğunu belirtiyor. SİYAH VE KIRMIZI GİYMEYİN Nefes verirken atılan karbondioksit ve terdeki laktik asit gibi maddeler, sivrisineklerin avını daha kolay bulmasına yardımcı oluyor. Bu yüzden, eğer koşuyorsanız ya da egzersiz yapıyorsanız, daha hızlı nefes aldığınız ve terlediğiniz için ısırılma riskiniz daha yüksek. Araştırmalar, fiziksel aktivitenin ısırılma riskini yüzde 50 oranında artırdığını ortaya koyuyor. Dr. Koehler, koyu renk elbise giyenlerin, açık renk giyenlere oranla, sivrisinekleri daha çok cezbettiğini belirtiyor. Sivrisinekleri en çok çeken iki renk siyah ve kırmızı. En az çeken renk ise sarı. ALINTIDIR...

http://www.biyologlar.com/sivrisinekler-insanlari-neden-secer-

Çevre gündeminde bu hafta (12-18 Ocak 2013)

Çevre gündeminde bu hafta (12-18 Ocak 2013)

Greenpeace, Sinop'un Gerze ilçesine kömürlü termik santral kurulması çalışmalarının engellenmesi için 'Kimkorkar' adlı kampanya başlattığını duyurdu.

http://www.biyologlar.com/cevre-gundeminde-bu-hafta-12-18-ocak-2013

İnsan telomerleri 1000 nükleotit uzatılarak yaşlanma geciktirildi

İnsan telomerleri 1000 nükleotit uzatılarak yaşlanma geciktirildi

Gençlerde uzunluğu 8-10 bin nükleotit kadar olan telomerler her hücre bölünmesinde bir miktar kısalarak en sonunda hücrenin bölünmeyerek ölmesine neden olur. Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları yeni bir metotla insan telomerlerini 1000 nükleotit daha uzatarak yaşlanmayı geciktirdiler. Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir metot sayesinde kromozomların sonlarındaki koruyucu kapak görevi yapan telomerlerin uzunluğu arttırılarak yaşlanma ve hastalıkların önüne geçilebilir. Tedavi edilen hücreler tedavi edilmeyen hücrelere göre daha genç halde kalabiliyor. Modifiye RNA kullanılarak yapılan prosedürde araştırma veya ilaç denemeleri için fazla sayıda hücre üretilebildi. Prosedür yardımıyla deri hücrelerindeki telomerler tedavi edilmeyen hücrelere göre 40 keze kadar uzatılabildi. Telomerler DNA zincirlerinin sonunda koruyucu görev gören kapaklar gibi çalışıyor. Gençlerde telomer uzunluğu 8,000-10,000 nükleotite kadar olabiliyor. Her hücre bölünmesinde bunlar kısalıyor, ve kritik uzunluğa ulaştığında hücre bölünmesi duruyor ve hücreler ölmeye başlıyor. Hücrelerin iç saati nedeniyle laboratuvar ortamında hücrelerin canlı tutulması oldukça zor. Ancak birkaç hücre bölünmesi gerçekleşebiliyordu. Hücre İçi Saati Geriye Kurmak   “Artık insan telomerlerinin 1000 nükleotite kadar uzatmanın yolunu bulduk hücre saatleri bu şekilde geriye almak insan ömründe pek çok yıla denk geliyor. Bu sayede ilaç testleri veya hastalık modelleme çalışmaları için hücre sayısı büyük  ölçüde artıyor,” diyor Stanford’dan mikrobiyoloji ve immünoloji Prof. Dr. Helen Blau . Araştırmacılar modifiye mesajcı RNA kullanarak telomerleri uzattılar. DNA’daki genlerden aldığı bilgileri hücrelerin protein fabrikalarına taşıyan RNA’lar bu deneyde önemli rol taşıyor. Deneydeki RNA’larda kodlama sekansı için TERT adı verilen doğal olarak telomeraz enzimi içeren aktif bir içerik kullanılıyor. Kök  hücreler tarafından tanımlanan telomeraz enzimi sperm ve yumurta hücrelerini meydana getirerek bu hücrelerin tam şeklinin bir sonraki nesle aktarılmasını güvence altına alıyor. Buna rağmen, diğer hücre türlerinde çok az düzeyde telomeraz enzimi tanımlanıyor. Geçici Etkinin Avantajı Yeni geliştirilen tekniği bir diğer önemli avantajı ise diğer potansiyel metotlara göre geçici olması . Modifiye RNA hücrenin tedaviye bağışıklık cevabını azaltmak için tasarlanıyor ve TERT şifrelenen mesaj modifiye olmayan mesajda biraz daha uzun tutunuyor. Fakat 48 saat sonunda harcanarak yok oluyor. Sonrasında ise uzayan telomerler sonrasında progresif bir şekilde hücre bölünmesi ile tekrar kısalıyor. Biyolojik açıdan tedavi edilen hücreler böylece sonsuza kadar bölünmüyor, bu zaten insanlarda kanser riski taşıyacağından çok tehlikeli. Araştırmacılar modifiye mRNA’nın birkaç muhtemel uygulamasını buldular. 1000 nükleotit eklemek insan telomerlerinin % 10 daha fazla artışını temsil ediyor. Petri kabında bölünen cilt hücrelerinin 28, kas hücrelerinin ise 3 kez daha fazla bölündüğü anlaşıldı. “Modifiye TERT mRNA’nın çalıştığını görünce gerçekten şaşırdık ve memnun olduk. Çünkü TERT çok düzenleyici olduğundan diğer bir telomeraz bileşiğine bağlanmakta zorundadı. Daha önceki mRNA kodlanmış TERT denemeleri telomeraza karşı bir bağışıklık geliştirerek kaldırıcı bir etki yarattı. Buna karşın yeni metot nonimmünojenik. Mevcut geçici telomer uzatıcı etkiler oldukça yavaş çalışıyor ,fakat bizim metotumuz sadece birkaç gün içinde telomer kısalmasını geriye çevirererek, nerdeyse on yıllık normal bir yaşlanma getiriyor. Bu da yeni tedavimizin kısa ve sürekli olmayacağını gösteriyor,” diyor Ramunas. Tedavinin Potansiyel Kullanım Alanları “Yeni yaklaşımımız yaşlanmaya ilişkin hastalıkları tedavi etmenin veya önlemenin yolunu açıyor. Telomer kısalmasıyla ilişkili elden ayaktan düşüren genetik hastalıklar için potansiyel bir tedavi olabilir,” diyor Blaus. Blau ve meslektaşları daha önce,Duchenne müsküler distropisi adı verilen erkek çocuklarında kas kök hücrelerinin telomer uzunluğunun daha kısa olduğunu göstermişti. İşte bu bulgunun sadece hücrelerin fonksiyonunu anlamaya değil yeni kaslar üretmede neden fonksiyonel olmadığını ve laboratuar çalışmalarında neden etkilenen hücrelerin kısıtlı bir kabiliyeti olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar şimdi diğer hücre tiplerinde yeni tekniği test ediyorlar. Tedavinin yaşlanmaya ilişkin genetik hastalıklar, kalp ve diyabet gibi hastalıklar üzerine potansiyel tedavi yöntemleri üretebileceği düşünülüyor. “Bu çalışma telomer uzamasının geliştirilmesin ilişkin birinci adımı temsil ederken, hücre terapilerini geliştirerek, muhtemel hızlanmış yaşlanma bozukluklarını tedavi etmeyi amaçlıyor,” diyor Stanford’da önceden Kardivasküler Tıp Uzmanı Prof. Dr. John Cooke. Bugün Houston Methodist Araştırma Enstitüsü’nde kardivasküler bilimlere başkanlık yapıyor. Kaynaklar: http://www.sciencedaily.com/releases/2015/01/150123102539.htm http://med.stanford.edu/ Ramunas, E. Yakubov, J. J. Brady, S. Y. Corbel, C. Holbrook, M. Brandt, J. Stein, J. G. Santiago, J. P. Cooke, H. M. Blau. Transient delivery of modified mRNA encoding TERT rapidly extends telomeres in human cells. The FASEB Journal, 2015; DOI: 1096/fj.14-259531 Yazının Türkçe orjinal çevirisine Gerçek Bilim sitesinden ulaşabilirsiniz http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/insan-telomerleri-1000-nukleotit-uzatilarak-yaslanma-geciktirildi

Diseksiyona Karşı Görüşler

Biz eğitim adına sağlıklı hayvanların yaşamlarını sonlandırmanın ahlaken yanlış olduğuna inanıyoruz. Biz inanıyoruz ki, bizim rahatlımız adına, hayvanları özel bir amaç için, öldürmek için beslemek, ve vücutlarını alet olarak kullanmak ahlaksızcadır. Üreticiler tarafından hayvanları beslemek ve öldürmek, kaçınılmaz olarak hayvanların strese girmesine ve acı çekmesine yol açıyor. Karı artırmak arzusu demek onları aşırı kabalık, boş kafeslere yığmaktır. Bu, hayvan sağlığı ve fiziksel tahribatla sonuçlanan agresiyon gibi psikolojik problemlerle ilgili endişeleri artırıyor. Nispeten, hayvanlar üzerinden düşük kar marjı diseksiyonu gündeme getiriyor, hayvanların kısa ve nahoş yaşamları, ve ölümleri aynı derecede stresli ve acılı olabilir. Eskiden Okul İnceleme Kurulları diseksiyonu “eğitim yönünden makbul” olarak tanımlamışlardı, ancak onların belirtilen amaçlarından biri öğrencilerin tüm yaşayan canlılara karşı gereken saygıyı edinmeleridir. Diseksiyon, bu amaçla bağdaşmaz. Öğrenciler hayvan hayatını bitirmek konusunda daha duyarsız hale getiriliyor. Diseksiyon yaşama saygıyı öğretmez, ama onu ucuzlatır ve değerini düşürür. Hayvanları, kendi hayatlarını yaşamak için hakları olan bireyler olarak kabul etmekten ziyade, öğrencilere onlara, test tüpleri ve petri kapları gibi kullanılıp atılan tek kullanımlık laboratuvar malzemeleri olarak bakılması öğretiliyor. Birçok öğrenci diseksiyonu üzücü veya iğrenç buluyor ve biyoloji öğretiminden çıkarılmasının iyi olabileceğini düşünüyor. (3) İstemeyen bir öğrenciyi kadavrayı parçalamaya zorlamak sadece ahlaken yanlış değil, aynı zamanda öğrenci için travmatik olabilir ve olasılıkla onların devam eden biyoloji veya bilim çalışmalarını engelleyebilir. Okullarda diseksiyonu öğretmek için, eğer varsa, çok az eğitimsel veya bilimsel fayda vardır. Modern teknikler günümüzde öğretmenlere sesli-görsel materyaller, modeller, museum mounts, ve bilgisayar simulasyonları gibi bütün alternatifleri sağlayabilir. Böylece bu alternatifler kıt okul kaynaklarına zorlama getirmeden tekrar kullanılabilirler. Bir çok durumda, bu alternatifler öğrenciye diseksiyondan daha fazla olarak hayatın işleyişi hakkında bir fikir verebilir. Önemli olarak, diseksiyonla kıyaslandığında buna karşı öğrencilerin öğreniminde alternatiflerin kullanılması ile ilgili araştırma bulguları gösteriyor ki öğrenciler alternatifler kullanıldığında epeyce hatta daha fazla öğreniyor.(4) Mevcut, hayvan anatomisine onlara zarar vermeden mükemmel bir bakış sağlayan interaktif bilgisayar simülasyonları, videolar ve üç boyutlu programları içeren çok çeşitli alternatifler vardır. Medikal illüstrasyon ve mikrofotografinin gelişimi insan vücudunun iç anatomisi ve çalışmasını filme almayı mümkün kılıyor, ve bununla karşılaştırıldığında diseksiyon modası geçmiş bir öğrenme metodudur. (5) Okulda biyoloji çalışan öğrencilerin çoğu bilimsel araştırmalarına devam etmeyeceklerdir, ve diseksiyon becerilerini geliştirmeye ihtiyaç yoktur. Diseksiyonu öğretmek sadece şunu yapar: diseksiyon öğrenimi. Bu biyolojik gerçeklerleri göstermez, bu merhametli bir metod olarak düşünülmemelidir. Canlı bilimleri çalışmaya niyetlenenler, yaşayan canlılara karşı daha insani ve sorumlu bir tutum sergilemelidirler. Bilimsel bir kariyer izlemek istemeyenlere bile alternatif bir yaklaşım, hayvanların değerini daha iyi anlama ve bilime karşı daha pozitif bir bakış açısı kazanma ile yararlı olur.

http://www.biyologlar.com/diseksiyona-karsi-gorusler

Sigara ve tütün ürünleri DNA hasarına yol <b class=red>açıyor.</b>

Sigara ve tütün ürünleri DNA hasarına yol açıyor.

2015 Nobel Kimya Ödülleri hücrelerin nasıl çalıştığına ışık tutan ve yeni kanser tedavilerine çığır açacak çalışmalara verildi.  Hücrenin beyni olan DNA’nın nasıl hasar gördüğü ve doğal tamir mekanizması üç bilim adamının yaşam boyu çalıştıkları konuydu. Dün açıklanan 2015 Nobel Kimya Ödülleri’ne, Tomas Lindahl, Paul Modrich ve Aziz Sancar’ın DNA hasarının tamiri çalışmaları ile ödüle layık görüldüğünü ifade eden Sağlık Enstitüsü Derneği Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı şu açıklamalarda bulundu: “İnsan hücresinin alet kutusu DNA, her gün ultraviyole ışınları ve sigara gibi kanser yapıcı çeşitli etkenler ile hasara uğramaktadır. Küçük hasarlar çoğunlukla DNA onarım sistemleri tarafından onarılmakta, orta derecede hasarların birikimi mutasyonlara neden olmakta, yüksek düzeydeki hasarlar ise apoptozisi uyararak "hücre ölümüne" yol açmaktadır.  Böylelikle organizma kendini korumaya almaktadır. En önemli hasar vericilerden biri de sigaradır ve oluşturduğu DNA hasarları da ‘DNA tamir mekanizmaları’ ile tamir edilme yoluna gider. Tütün dumanı içinde bulunan 60’dan fazla kimyasal hem DNA’ya yapışarak hem de ikileşme sırasında aminosait diziliminde değişiklikler ile hücrede mutasyona ve sonuç olarak genomik kararsızlığa ve kansere neden olmaktadır.”   PROF. AZİZ SANCAR'LA BİRLİKTE ÖDÜLÜ ALAN 3 BİLİM İNSANI DNA ONARIMI ÜZERİNE ÇALIŞIYORDU İnsan genomunda her gün binlerce değişiklik olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dağlı şöyle devam etti:  “Bununla birlikte hücreler bölünürken günde milyonlarca defa DNA kopyalanmaktadır. Bütün bu saldırılar altında hiç yanlış yapmadan DNA’nın kendisini nasıl koruyabildiği Nobel Ödülünün konusu oldu. Nobel ödülü alan Tomas Lindahl 1970’lerde DNA baz çiftlerinin tamir sistemi olduğunu buldu. Ödülün diğer sahibi Türk bilim adamı Aziz Sancar, ultraviyole ışınlarına maruz kalan hücrelerde tamir mekanizması doğuştan bozuksa cilt kanseri gelişebileceğini gösterdi. Üçüncü bilim adamı Paul Modrich ise hücrelerin bölünmesi sırasında DNA kopya hatalarının nasıl düzeltildiğini saptadı. Bu tip tamirin doğuştan yapılamamasının kolon kanserine yol açtığını gösterdi.”    NOBEL KOMİTESİ SİGARANIN DNA HASARI YARATMASINA DİKKAT ÇEKTİ Hücre DNA’sına zarar veren güneş ışınları su ve hava kirleticileri dışında tütün dumanının önde gelen etken olduğu çalışmalarda belirtilmekteydi.  Prof. Dr. Dağlı ayrıca; “Hastalıklar sadece DNA tamiri yapılmadığında değil, DNA’yı hasara uğratacak çevre etkenlerinin varlığında da ortaya çıkmaktadır. Sigara, nargile gibi her köşede yasal olarak satılan DNA zararlısına artık göz yummamalıyız” diye belirtti. Sağlık Enstitüsü Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Füsun Yıldız ise “Sigaranın DNA bölünmesi sırasında mutasyona neden olan kimyasal maddeler taşıdığı uzun zamandır bilinmektedir. Akciğer kanseri oluşması için gereken değişikliklerin DNA üzerinden olduğunu hatırlamalıyız. Tütün, DNA hasarının en yaygın nedenidir” dedi.   http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/sigara-ve-tutun-urunleri-dna-hasarina-yol-aciyor-

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Anne ve babanın kan grupları arasında kan uyuşmazlığı olduğu durumlar , doğacak bebekte ciddi sağlık sorunlara yol açıyor. Rh uygunsuzluğu sadece baba Rh(+) pozitif, anne Rh (-) negatif iken sorun yaratıyor.Tam tersi durumda ise yani baba Rh negatif, anne Rh pozitif ise sorun olmuyor.Bu nedenle evlilik öncesi evlenecek çiftlerin mutlaka kan uyuşmazlığı testini yaptırmaları gerekiyor.Kan uyuşmazlığı durumlarında doğacak bebekte anemi, kalp yetmezliği, hastalığın şiddetine ve yok edilen kan hücrelerinin miktarına bağlı olarak anne karnında ölüme kadar ciddi problemler olabiliyor. Bebek ile anneniz kan grubunun uyumsuz olması, bebeğin kanının anne kanı ile temas etmesi ve annenin bağışıklık sisteminin bu duruma cevap olarak antikor üretmesi ile bebekte sağlık problemleri başlıyor.En sık rastlanılan uyumsuzluk Rh uygunsuzluğu. A, B, AB, ve O olmak üzere 4 gruba ayrılan kan gruplarının yanı sıra D faktörü adı verilen Rh faktörü, pozitif ya da negatif olabiliyor. Baba Rh (+) ve anne Rh (-) iken eğer bebek de Rh (+) olarak doğarsa bebeğin kanındaki bu Rh faktörü anne kanına geçiyor ve annenin bağışıklık sitemi Rh faktörünü ortadan kaldırmak için antikor adı verilen maddeler üretiyor. Bu nedenle ilk bebek durumdan etkilenmiyor ancak bir sonraki bebek eğer Rh (+) olursa anne kanındaki bu anti Rh'lar bebeğe geçebiliyor ve bebeğin kanını olumsuz etkiliyor.Amniyosentez (riskli gebeliklerde annenin amnion sıvısından genetik test yapılması için örnek alınması),  düşük ve gebelik gibi durumlarda anne ve bebek kanı doğumdan önce de temas edebiliyor.Bu durumda ilk bebekte uygunsuzluktan etkilenebiliyor.Kan uyuşmazlığının teşhisi için hem anne hem de baba adayının kan grubunun bilinmesi önemli. Gebelik takibi esnasında annenin kanında normalde olmaması gereken anti-Rh aranıyor. Bu teste indirek coombs adı veriliyor. Doğum sonrası bebekte anneden geçen antikorların aranmasına ise direk coombs testi adı veriliyor. Bebeğin kan uyuşmazlığından etkilenip etkilenmediğini anlamak için ayrıca anne karnından bir iğne ile girilerek bebeğin kordonundaki damardan 'bebek kanı' alınarak testler de yapılıyor.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-uyusmazligi-nedir-kan-uyusmazligi-testi-nedir

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Kan Uyuşmazlığı Nedir Kan Uyuşmazlığı Testi Nedir?

Anne ve babanın kan grupları arasında kan uyuşmazlığı olduğu durumlar , doğacak bebekte ciddi sağlık sorunlara yol açıyor. Rh uygunsuzluğu sadece baba Rh(+) pozitif, anne Rh (-) negatif iken sorun yaratıyor.Tam tersi durumda ise yani baba Rh negatif, anne Rh pozitif ise sorun olmuyor.Bu nedenle evlilik öncesi evlenecek çiftlerin mutlaka kan uyuşmazlığı testini yaptırmaları gerekiyor.Kan uyuşmazlığı durumlarında doğacak bebekte anemi, kalp yetmezliği, hastalığın şiddetine ve yok edilen kan hücrelerinin miktarına bağlı olarak anne karnında ölüme kadar ciddi problemler olabiliyor. Bebek ile anneniz kan grubunun uyumsuz olması, bebeğin kanının anne kanı ile temas etmesi ve annenin bağışıklık sisteminin bu duruma cevap olarak antikor üretmesi ile bebekte sağlık problemleri başlıyor.En sık rastlanılan uyumsuzluk Rh uygunsuzluğu. A, B, AB, ve O olmak üzere 4 gruba ayrılan kan gruplarının yanı sıra D faktörü adı verilen Rh faktörü, pozitif ya da negatif olabiliyor.Baba Rh (+) ve anne Rh (-) iken eğer bebek de Rh (+) olarak doğarsa bebeğin kanındaki bu Rh faktörü anne kanına geçiyor ve annenin bağışıklık sitemi Rh faktörünü ortadan kaldırmak için antikor adı verilen maddeler üretiyor. Bu nedenle ilk bebek durumdan etkilenmiyor ancak bir sonraki bebek eğer Rh (+) olursa anne kanındaki bu anti Rh'lar bebeğe geçebiliyor ve bebeğin kanını olumsuz etkiliyor.Amniyosentez (riskli gebeliklerde annenin amnion sıvısından genetik test yapılması için örnek alınması),  düşük ve gebelik gibi durumlarda anne ve bebek kanı doğumdan önce de temas edebiliyor.Bu durumda ilk bebekte uygunsuzluktan etkilenebiliyor.Kan uyuşmazlığının teşhisi için hem anne hem de baba adayının kan grubunun bilinmesi önemli. Gebelik takibi esnasında annenin kanında normalde olmaması gereken anti-Rh aranıyor. Bu teste indirek coombs adı veriliyor. Doğum sonrası bebekte anneden geçen antikorların aranmasına ise direk coombs testi adı veriliyor. Bebeğin kan uyuşmazlığından etkilenip etkilenmediğini anlamak için ayrıca anne karnından bir iğne ile girilerek bebeğin kordonundaki damardan 'bebek kanı' alınarak testler de yapılıyor.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-uyusmazligi-nedir-kan-uyusmazligi-testi-nedir-1

Kansızlık (Anemi)

Anemi ya da halk arasındaki deyimiyle kansızlık, ülkemizde süt çocuklarında, genç kızlarda ve hamilelerde sık görülen bir problem. 12 Şubat NTV’nin "Sağlık Raporu" programına konuk olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burhan Ferhanoğlu, yaşam kalitesini azaltan birçok sağlık sorununa da zemin oluşturan kansızlık sorunu ve tedavisi ile ilgili bilgiler verdi. Anemi ya da halk arasındaki deyimiyle kansızlık, ülkemizde süt çocuklarında, genç kızlarda ve hamilelerde sık görülen bir problem. Yaşam kalitesini azaltan birçok sağlık sorununa da zemin oluşturan kansızlık problemi hakkında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Profesör Doktor Burhan Ferhanoğlu bizlere şu bilgileri verdi: Prof. Dr. Ferhanoğlu, sağlıklı bir insanda normal kan değerlerinin nasıl olmalısı gerektiğini şöyle açıkladı: “Sağlıklı insanda normal değerlerden söz ederken yaşı, ırkı ve cinsiyeti gözönüne alarak bilgi vermek gerekir. Bu anlamda Türkiye’de Edirne ve İzmir’de yapılmış iki çalışmanın sonuçlarını ben burada vermek istiyorum. Edirne’de Muzaffer Demir ve İzmir’den de Yeşim Aydınoğlu çalışmalarında... Örneğin Edirne Bölgesinde 0-14 yaş grubunun ortalama hemoglobin değeri 11.8 artı eksi 1 gibi, 15-44 yaş grubunda bu 12 grama ve 45 yaş üstü grupta da 12.5 grama çıkmakta kadınlar için. Erkekler için ise 0-14 yaş grubunda 11,9 gram gibi bir ortalama değer, 15-44 yaş grubunda 13,9 gibi bir ortalama değer ve 45 yaş üstünde de 13,45 gibi bir ortalama değer elde ediyoruz. İzmir Bölgesinin ortalama hemoglobin değerleri kadınlar için 13,8 artı eksi 0,8 gibi, erkekler için de 14,8 artı eksi 0,8... Bunu yorumlayacak olursak, İzmir Bölgesi genel Avrupa normlarına uyuyor. Edirne Bölgesinde ise özellikle kadınlarda 0,5 gramlık bir düşük değer dikkatimizi çekiyor. Türkiye ortalaması açısından bence dikkate alınması gereken bir değer.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, Avrupa değerlerini ise şöyle tanımladı: “Erkek için 13,5-16 gram hemoglobin değerleri, kadın için 11,5-14,5 gram hemoglobin değerleri normal olarak kabul edilebilir.” Türkiye'de Görülme Sıklığı İki bölgeyi, İzmir ve Edirne’yi kıyaslayan Prof. Dr. Ferhanoğlu, Türkiye geneli için bir değerlendirme yaparak, bu değerlerin altında görülme sıklığını şöyle açıkladı: “Ortalama bir değer vermek gerekirse, Türkiye’nin en sık rastlanan problemlerinden biri. Yüzde 40 gibi bir ortalama değer vermek lazım. Çeşitli çalışmalarda yüzde 5 ile yüzde 60 arasında orana rastlamak lazım. Cerrah Paşa Tıp Fakültesi’nde sağlıklı hemşirelik öğrencilerinin yüzünü taradığınızda bunlarda kansızlık oranı yüzde 40 olarak dikkatimizi çekmiştir. Hakikaten üzerinde durulması gereken bir konu. Ve bu anlamda da genel topluma verilmesi gereken çok önemli mesajlar var.” Risk Faktörleri Prof. Dr. Ferhanoğlu, zemin hazırlayan başlıca faktörler konusunda ise şu bilgileri verdi: “Bir kere cinsiyet... Kadın bu konuda daha şansız. Kansızlığın kadında görülme sıklığı 5-10 kat daha fazla. Bunun nedenlerini hep birlikte düşünebiliyoruz. Bir; kadında demir depolarının az olması. İki; aylık kayıplar.. Üç; doğumla, bir kere bebeğine demirinden bir kısmını vermesi hamilelik döneminde, artı doğumla olan kayıpları da dikkate alırsak kadınlarda kansızlığın niye bu kadar yüksek oranlara vardığını izah etmek mümkün olacak.” Kadınların, yüzde 20-30 kadar demir depoları açısından şansız olduğunu belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, “artı buna aylık kayıplar ve hamilelik dönemindeki kayıpları da ekleyecek olursak, bu da 5-10 kat daha fazla kansızlık görülme durumunu ortaya koyuyor” dedi.. Çocuklar Yapılan araştırmalarda, Türkiye’de anne sütüyle beslenme başlangıçta yüksek ama düzenli beslenme, altı ay süreyle besleme oranı çok düşük. Prof. Dr. Ferhanoğlu, kansızlığı çocuklar açısından değerlendirdi: “Beslenme bir faktör. Anne sütü ve inek sütü demir oranı aslında eşit. Ancak anne sütündeki demir çok daha iyi.. Bu anne sütüyle emilenlerdeki kansızlık oranının daha düşük olmasına yol açıyor. Artı bu beslenmeye zamanı geldiğinde demir içeren gıdaların da yani etli gıdaların da altıncı aydan sonra eklenmesi çok önemli. Yahut gerekiyorsa demir takviyesinin yapılması çok önemli. Özellikle erken düşük doğum tartılı bebekler ve erken doğan bebekler çok hızlı bir büyüme seyri gösterecekleri için, o büyümeye kan tablosu yahut demir içeriği yeterli olmayacaktır. Onlarda kansızlığın olma olasılığı çok daha yüksek ve onlara mutlaka belirli ölçüde demir takviyesi yapmak gerekir.” "Kansızlık Bir Sonuç" Kansızlığın, hangi hastalıkların habercisi olacağına dair Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Organizma öylesine dengeli çalışmakta ki, organizmadaki herhangi bir problem aslında bir ölçüde kansızlığa yolaçabilmekte. Yani kansızlık bir sonuç aslında. Bir hormonal bozukluk kan tablosunu etkileyebilmekte. Böbrek bozukluğu kan tablosunu etkileyebilmekte, karaciğer hastalığı kan tablosunu etkileyebilmekte, bir tüberküloz kan tablosunu etkileyebilmekte. Vücutta mevcut gizli bir kanser kansızlık şeklinde karşımıza çıkabilmekte. Yani aşağı yukarı şu söylenebilir; kansızlığın altında basit veya komplike çok çeşitli nedenler olabilir.” Belirtileri Doğumsal olarak insanın erişkinlik yaşına kadar gelebilen bir problem olan kansızlığın belirtileri konusunda ise Prof. Dr. Ferhanoğlu, şu bilgileri verdi: “Şimdi belirtilerinden söz ederken kansızlık çok kısa sürede ortaya çıkmışsa bunun belirtileri çok daha abartılı olacaktır. Doğumdan bu yana kansızlıkla karşılaşan birinin bunu kompanse etmesi çok daha kolay ve çok daha az şikayetle karşımıza çıkacaktır. Yani ciddi bir kansızlığı olmasına rağmen çok belirgin bir şikayeti olmayabilecektir. Bunun dışında yaş çok önemli bir faktör. Genç yaşlar daha iyi tolare edecektir, ileri yaşlar daha zor tolare edecektir kansızlığı. Kansızlığın taklit etmeyeceği bir bulgu yoktur diye düşünüyorum. Örneğin huzursuzluk, sinirlilik, gerginlik, baş ağrısı, yorgunluk, çarpıntı, nefes darlığı, göğüs ağrıları ileri yaş grubunda.. Yürürken yürümeyi engelleyen ağrılar, bacak ağrıları... Yani çok çeşitli problemlerle karşımıza çıkacak. Zaten mantığına da baktığımızda, oksijenin vücudun belirli bölgelerine yeterince ulaşamaması diye tanımlayacak olursak kansızlığın yarattığı sorunu, çok çeşitli organlara ait şikayetlerle karşımıza hastanın gelebileceğini kabul etmek gerekir.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, baş ağrısı, sinirlilik, isteksizlik şeklinde şikayetlerle de psikiyatriye gidilebildiğini belirtti. Aylık Kanamalar da Kansızlık Nedeni Aylık kanamalar da kansızlık problemini gündeme getirdiğini belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, kadınların aylık normalde olması gereken kan kaybıyla, kansızlığa yol açabilir denilen kan kaybı arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Tabii her kadın belirli bir yaştan sonra belirli bir süre kanar. Aslında direk karşı karşıya gelip kanamasının ne kadar olduğunu sorduğumuzda, çoğu kadın bunu normal olarak ifade eder. Çünkü kıyaslayabileceği bir örneği yoktur. Beş günü geçen adet kanamaları ve çok aşırı sızmalara yol açacak kanama, normalden fazla kanama olarak algılanmalı, bir de mutlaka bir kadın doğum uzmanıyla görüşülüp, nedeninin bulunup tedavi edilmesi gerekir.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle devam etti: “Kansızlık tanısı konulan erkeklerde beslenme ile ilgili öneriler sunmadan önce kansızlığın neye bağlı olduğunu bilmek gerek. Eğer bir erkek ve demir eksikliğine bağlı bir kansızlığı varsa yine aynı şeye dönüyoruz. Eksikliğin neden olduğunun tespiti gerekiyor. Özellikle erkek olduğu için altta yatan nedenin çok iyi aydınlanması ve tedavinin ona göre yönlendirilmesi, beslenme alışkanlığının da ona göre tavsiye edilerek düzeltilmesi gerekiyor. Yani nedeni bulunmayan kansızlık henüz çözülmüş kansızlık anlamına gelmiyor.” Erkeklerdeki Nedenler Kadınlarda erkeklere oranla 5-10 kat fazla olan kansızlık sorunu ile ilgili olarak erkeklerdeki kansızlık probleminin altında yatan nedenler hakkında Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Kadınlarda çoğunlukla jinekolojik kanamalar, adet düzensizlikleri önemli bir neden olduğu için çok rahatlıkla ve kolaylıkla düzeltilebilir bu neden. Halbuki erkekte de kansızlık söz konusuysa, kansızlığın demir eksikliğiyle ilişkisi, öyle bir fizyolojik olayın abartılması da söz konusu olmadığına göre, midenin, bağırsağın ülserleri, midenin bağırsağın polipleri, kanserleri dikkate alınmalı. Ve kaybın nedeni her kansızlıkta olduğu gibi çok iyi belirlenmeli. Diğer taraftan kansızlık tedavi edilirken, örneğin demir eksikliği varsa, demir eksikliği tedavi edilirken, diğer taraftan demir eksikliğine yol açan ana nedene ulaşılmalı ve o nedenin tedavisi yapılmalıdır. Bu anlamda da örneğin kolon tümörleri, polipler, ileri yaş grupta küçük damar genişlemeleri dediğimiz olayları çok net ortaya koyup onların tedavisi söz konusu olmadıkça uzayan ve hatta geciken tedavilerle karşı karşıya kalabiliriz.” Beslenme Kansızlık problemi saptanmış kişilerin beslenmesinde dikkat etmesi gereken noktaları Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle açıklıyor: “Öncelikle kansızlık probleminin neye bağlı olduğunu bilmek lazım. Eğer kansızlık demir eksikliğine bağlıysa, demir eksikliğini beslemenin temeli hayvani gıdaların artırılmasıdır, kırmızı et ve etli gıdaların artırılmasıdır. Bitkisel gıdalarda demir yok mudur? Bitkisel gıdalarda da tabiki demir vardır. Ama bitkisel gıdalardaki demirin emilimi çok daha güçtür. O anlamda eğer altta yatan neden bir demir eksikliğiyse kırmızı et ve hayvani gıdaların artırılması önerilir.” Türkiye’nin bir numaralı ölüm nedenleri kalp hastalıkları. Kolesterol nedeniyle insanların kırmızı etten giderek kaçarak, daha az tükettiğini ve buna bağlı olarak kansızlık problemini yaşayanlarada sık rastlandığını dile getiren Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle devam etti: “Örneğin kalp hastası olduğu için yıllarca et yememiş ve zaten jinekolojik kanamalarla veyahut çeşitli kayıpları olan kadınlarda, kalp yetersizliğinin sonucu ortaya çıkmış demir eksikliğine bağlı derin kanamalar görmek bu dönemde çok mümkün.” Bölgesel yeme alışkanlıklarının da kansızlığa bir artı getirisi olduğuna değinen Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Bölgesel faktörlerin kansızlıkta rol oynadığı mutlak bir şekilde söz konusu. Örneğin beslenmeyi dikkate aldığımızda, çay içimi fazla olduğu bölgelerde belki bir ölçüde çayın emilimi etkilemesi nedeniyle bir kansızlıktan söz etmek mümkün. Et tüketiminin fazla olduğu yörelerde kansızlık daha az görülecek. Tam tersi bitki ve sebze üretimi ağırlıklı olan yörelerde veyahut vejeteryan alışkanlığı olan kişilerde kansızlık çok daha yüksek oranda görülebilecektir.” Prof. Dr. Ferhanoğlu, çocukluk dönemindeki değişik alışkanlıklarla ilgili olarak şöyle devam etti: “Avrupa tıbbına Türkler tarafından nerdeyse tanıtılmış bir konudur. Anadolu’da çeşitli kesimlerde toprak yemek, kil yemek, kireç yemek, aşırı buz yeme türünden sapmış iştah dediğimiz bir durum söz konusu olabilir ve böyle bir alışkanlık birlikte demir emilimini etkilediği için demik eksikliğinin çok sık görülmesine yol açabilir.” Şişman insanlarda da demir eksikliği görülebildiğini belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, “kalorisi fazla gıda ile beslenme kansızlığı tamamiyle ortadan kaldırıyor anlamına gelmez, şişmanlar da aşağı yukarı eşit düzeyde diğer grupla kansızlıkla karşılaşma olasılığına sahip” dedi. Kalıtımsal mı? Kalıtımsal ve kalıtımsal olmayan çok çeşitli kansızlık nedenleri olduğunu belirten Prof. Dr. Ferhanoğlu, konu ile ilgili söyle devam etti: “Annesinin kansız olması o ihtimali de akla getirmektedir. Dolayısıyla kansızlığı yapan nedenin belirlenmesi, kalıtımsalsa ona göre bir tedavi programı çizilmesi uygun olur.” Kansızlıkla Ortaya Çıkan Lösemi Kansızlıkla ortaya çıkan löseminin oranı ile ilgili olarak ise Prof. Dr. Ferhanoğlu, şu bilgileri verdi: “Kansızlıkla karşımıza gelen hasta grubunun en büyük oranını bir kere demir eksikliği gibi tedavisi gayet mümkün basit nedenler. İkinci grubu kanamalarla ortaya çıkan kansızlıklar. Üçüncü grubu knotik bir hastalığın yarattığı kansızlıklar. Dördüncü grubu kan yıkımının hızlandığı gruplar yer alıyor. Dolayısıyla burada lösemileri en son sıraya, en küçük olasılık içine koymak gerekir. Çünkü Türkiye’de her kansız kişide "lösemi mi oldum?" fobisi vardır. Halbuki burada lösemi çok küçük bir oranı içerir. Dolayısıyla kansız olan böyle korku içinde olması gerekmiyor diye düşünüyorum.” Cilt Üzerindeki Yansıması Kansızlığın cilt üzerindeki yansıması ile ilgili olarak Prof. Dr. Ferhanoğlu, şunları söyledi: “Bir kere objektif kansızlık bulgularına bakmak lazım. Yani cildin soluk olması bir araştırmaya başlamak için yeterli bir adımdır ama yeterli bir veri değildir. Soluk görünür, kan değerleri tamamiyle normal sınırlarda sağlıklı insanlar vardır. Bu cildin kalınlığı, damarın nereden geçtiği, cildin kanlanmasıyla ilgili bir olay diye görmek lazım. Bunun dışında ciltte ne gibi değişiklikler yapıyor? Örneğin deride bazı değişiklikler yapan kansızlıklar var. Vitamin eksikliğinde düzleşmiş bir dil görüyoruz... Pütürlerin kaybolduğu bir dil görüyoruz. Dudak kenarlarında küçük çatlaklar demik eksiklenmesinde görülebilir. Yutma güçlüğü şeklinde çok derin kansızlık da demir eksikliğinde bir bulgu ortaya çıkabilir. Bunun dışında kansızlığı yapan ana neden bir başka cilt problemine yol açabilir. Örneğin troid hormonları yeterince salınmayan birinde karşımıza kansızlıkla geldiğinde cildinin kuru, pullanmış olduğunu da görebiliyoruz. Dolayısıyla çok dikkatli bir muayene, kansızlığı yapan nedenin çok net olarak ortaya konulması ve tedavinin de bu bilgiler ışığında yönlendirilmesi gerekir.” Yaşlı İnsanlarda Kansızlık Daha Çok Yaşlı insanlarda kansızlığın daha çok görülmesi ile ilgili olarak Prof. Dr. Ferhanoğlu, nedenleri şöyle açıkladı: “Yaşlılarda önemli bir problem kemik erimeleri... Ve yaşlı grupta çok sıklıkla biz aspirin kullanma, romatizmal ilaç kullanımı ve onların yarattığı mide ve bağırsaktan gizli kayıpları görüyoruz. Bunu ben o yaş grubunda hem mide bağırsaktan kanamalar yahut küçük damar çatlamaları nedeniyle kanamalar, bir diğer neden tabiki gizli küçük olasılıkla da olsa tümörlerin varlığı kansızlık nedenleri arasında yer almalı. Özellikle sınırsız romatizmal ilaç kullanımı kesilmeli. Neden bulunmalı ve tedavi ona göre yönlendirilmeli.” Akdeniz Anemisi Prof. Dr. Ferhanoğlu, Türkiye için önemli bir problem olan, Akdeniz Anemisi hakkında bilgiler verdi: “Türkiye’de Akdeniz Anemisi taşıyıcılığı yüzde 2.5-3 oranında önemli bir problem. Ancak demir eksikliğine bağlı Akdeniz Anemisi olmaz. Ya hasta Akdeniz Anemisi taşıyıcısıdır, ya demir eksikliğidir, yahut nadiren çok kan kaybediyorsa ikisi birlikte kombine söz konusudur. Eğer Akdeniz Anemisi taşıyıcısıysa ciddi bir sorun da oluşmayacaktır. Burada kortizonun katkısı ne olabilir? Kortizon mide bağırsağındaki kan kaybını biraz artırabilir, belki onun yarattığı bir kan kaybıyla birlikte demir eksikliği ve Akdeniz Anemisi taşıyıcılığı söz konusu olabilir.” Tanı Basit bir kan tahlili ile tanı konulabilen kansızlığın, tanı koyma yöntemlerini, kansızlık değerlerini Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle açıkladı: “Bir kere basit bir kan sayımı. Kansız mıyız değil miyiz, bunun netleşmesi için şart. Hemoglobin düzeyi kadın için 11.5 gramın altındaysa kansız. Erkek için 13.5 gramın altındaysa yine kansızlık var diyebiliyoruz, bunun netleşmesi önemli. Çoğu hasta kansız zannederek geliyor, değerlerine bakıyorsunuz hiçbir kansızlıkla ilgili bir sorunun olmadığı da anlaşılıyor. Kansız, o halde ne tür kansız? Tabi bundan sonrası bir konunun uzmanının... Öyle ip uçları var ki, o ipuçlarını dikkatlice gözden geçirmek bir anda 30-40 nedenden 3-5 nedene düşürebiliyor kansızlık sebebini. Dolayısıyla biz tüm nedenleri değil, o nedenlere yönelek yolumuza devam ederiz. Sonra alınacak bir damla kanın yayılması 3-5 dakika içinde bir mikroskop altında değerlendirilmesi, belki 10-15 gün yapılacak tetkiklerden çok daha fazla bilgi verebiliyor bize. Bu bilgiler ışığında ikinci basamak tetkikleri isteyip kesin nedeni ortaya çıkarmak ve tedavisini de ona göre yönlendirmek doğru olacaktır.” Demir Hapları Tedavide kullanılan demir hapları ile ilgili olarak Prof. Dr. Ferhanoğlu, şu noktalara değindi: “Demir eksikliği tanısı konulmuş bir hastada demir tedavisi yapılmalı. Malesef yanlışlıkla hala Akdeniz Anemisi’ni demir eksikliğiyle tedavi edilmesi söz konusu. Dolayısıyla anemide birinci koşul, anemiyi yapan nedenin çok net ortaya konulmasıdır. İkinci basamak; eğer demir eksikliği anemisiyse hastada, bir taraftan demir tedavisine başlarken, ikinci ve çok önemli bir neden; demir eksikliğinin neden ortaya çıktığıdır. Beslenme sorunuysa iyi bir şeyle beslenmenin düzeltilmesi. Mide bağırsaktan kayıp söz konusuysa, bunun bulunup ortadan kaldırılması... Jinekolojik kayıpsa, bir jinekoloji uzmanıyla birlikte problemin çözülmesi. İyi bir tedavi ve tekrarlamayan bir tedavi için şart.” Önlemler Yüksek düzeydeyken halk sağlığını koruyacak bazı önlemler alınıp, yüzde 40’lara ulaşan kansızlık oranın geri çekilmesinin mümkün olup olmadığını, Türkiye’nin böyle bir yolu deneyip denemediğini Prof. Dr. Ferhanoğlu, şöyle açıkladı: “Dünyada kansızlık oranlarını burada çok kısa özetlemek gerekirse, örneğin İsrail’de kadınlarda kansızlık oranı yüzde 29, erkeklerde yüzde 14, hamilelerde yüzde 47. Hindistan’da kadınlarda yüzde 35, erkeklerde yüzde 6, hamilelerde yüzde 56... Bakın bu oranların çok dışına çıkıyoruz. ABD’de kadınlarda yüzde 6, erkeklerde yüzde 2.5, hamilelerde yüzde 25.. Gördüğünüz gibi diğer ülkelerle çok belirgin bir fark söz konusu Amerika’da. Bunun önemli bir nedeni, unun demirden zenginleştirilmesidir. Tabi bu başlı başına üzerinde durulması gereken bir konu. Türkiye’de bu yapılabilir mi? Bir taraftan yüzde 2-3 civarı bir Akdeniz Anemisi taşıyıcımız var ve biz onlarda demir önermiyoruz hiçbir şekilde fazla demir alımını önermiyoruz. Bir taraftan da yüzde 40’lara varan bir kansızlık sorunumuz var. Eğer risk taşıyıcılarımızı iyi bir şekilde belirleyip bunları bir kenara ve aynı undan almamalarını tavsiye etmek koşuluyla unu uygun bir şekilde, tat ve lezzetini de dikkate alarak, demirden zenginleştirecek olursak, tıpkı ABD’de, tıpkı İsveç’te yapıldığı gibi, kansızlık sorununu çok büyük bir ihtimalle yüzde 5’lere çekmemiz mümkün olacaktır.

http://www.biyologlar.com/kansizlik-anemi

BESİN ZEHİRLENMESİ

Yiyecek ve içeceklerin saklanması, hazırlanma ve sunulma aşamalarında uygun sağlık koşullarının olmaması, besin zehirlenmelerinin önemli bir sorun haline gelmesine yol açıyor. Süt ve süt ürünleri, kremalı yiyecekler, tavuk mamülleri, mayonezli, yumurtalı yiyecekler, pişirilip uygun koşullarda saklanmayan etler, deniz ürünleri, bozulma riski en yüksek gıdalar arasında yer alıyor.Akdeniz diyetinin vazgeçilmez unsurları olan meyve ve sebze ağırlıklı beslenmenin en sağlıklı beslenme biçimi olduğunda uzmanlar birleşiyorlar. Fakat Türkiye'de sebze ve meyve açısından bolluk ve çeşitliliğe rağmen besinlerin saklanması, pişirilmesi de büyük önem taşıyor.Besinlerin hazırlanması sırasında temizlik kurallarına gereken özenin gösterilmemesi, besin zehirlenmelerine yol açabiliyor. Besin zehirlenmeleri kontamine yiyecek ve içeceklerle oluşuyor. Besinler ve içecekler infeksiyona yol açan mikroorganizmalarla veya toksit maddelerle bulaştıklarında zehirlenmeye neden oluyorlar. Bunların yanı sıra nadiren yenilmemesi gereken bir bitki veya hayvanın yenmesi de besin zehirlenmesi tablosunu ortaya çıkarabiliyor.Besin zehirlenmeleri az gelişmiş ülkelerde daha sık gözleniyor. Bunda yetersiz çevre koşulları, toplumun düşük eğitim düzeyi de önemli rol oynuyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Şadiye Yücel Kutbay ( Acıbadem Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı ), "Gelişmiş ülkelerde de besin zehirlenmesi görülüyor. Bunda ise artan yaşlı nüfus, bağışıklığı baskılanmış hasta sayısındaki yükseliş, çok büyük ölçeklere varan besi hayvancılığı ve tavukçuluk nedeniyle potansiyel rezervuarların artması etkili oluyor. Ev dışında daha çok yemek yenmesi de zehirlenmelere neden olan faktörler arasında yer alıyor" diye konuşuyor.Yiyecek ve içeceklerin saklanması, hazırlanması ve sunulması aşamalarında uygun sağlık koşullarının olmamasının besin zehirlenmelerinin önemli bir sorun haline gelmesine yol açtığına işaret eden Dr. Şadiye Yücel Kutbay, sözlerini şöyle sürdürüyor:"Kişisel hijyene dikkat edilmemesi, suların kirli olması, lağım sularının uygun şekilde izolasyonunun yapılmaması, dezenfeksiyonun yetersiz olması, taşıyıcıların tedavi edilmemesi, besin zehirlenmelerine neden oluyor. Besin zehirlenmelerinin belirtileri tabloya yol açan bakterinin özelliğine göre değişiyor. Ancak pek çoğunda, bulantı, kusma, ateş, karın ağrısı, kanlı-mukuslu olabilen ishal, özellikle kolera gibi şiddetli ishal ile seyreden tablolarda su kaybı belirtileri ile oluşuyor. Süt ve süt ürünleri, kremalı yiyecekleri, tavuk mamülleri diğer kümes hayvanlarının etleri ile hazırlanan yiyecekler, mayonezli, yumurtalı yiyecekler, pişirilip uygun koşullarda saklanmayan etler, deniz ürünleri, bozulma riski yüksek yiyeceklerdir."Neler yapılmalı?Besinlerin henüz çiğ olduğu dönemde hijyen kurallarına sıkı bir biçimde uyulması enfeksiyon önlenmesinde alınacak en etkili önlem olarak kabul ediliyor. Bunların yanısıra canlı hayvanların hastalıklardan korunması, hasta ya da taşıyıcı hayvanların yok edilmesi, insanlar için toksik düzeylere ulaşabilen ilaçların hayvanlara verilmemesi, kesim işlemlerinin yapıldığı yerlerin de temiz olması gerekiyor.Dr. Şadiye Yücel Kutbay, uygun besinlerin tam bir pastörizasyondan geçirilmesini öneriyor. Pişmiş besinlerin yeteri kadar soğuk olan dolaplarda saklanmadan tekrar tekrar ısıtılarak yenmesinin de, kalabalık kitlelerin besin zehirlenmesindeki en önemli neden olduğunu vurgulayan Dr. Kutbay, "Salmonellesis kaynağı olabilen yumurtalar, 3 hafta içinde tüketilmeli, satış yerlerinde 20 derecede, evlerde 8 derecenin altında saklanmalıdır. 10 dakika süreyle besin maddelerinin kaynatılması, (50-55 derece) parazitleri ve bakteriyel patojenlerin çoğunu öldürür" diye konuşuyor.Tedavi nasıl yapılıyor?Besin zehirlenmelerinin tedavisinde sıvı ve elektrolit kayıplarının yerine konması temel prensip olarak kabul ediliyor. Ağızdan dehidratasyon tedavisi ile kaybedilen sıvının yerine konulmaya çalışıldığını belirten Dr. Şadiye Yücel Kutbay, şöyle devam ediyor:"Şayet bulantı, kusma, şiddetli ise sıvı kaybı bulguları mevcut ise parenteral sıvı tedavi uygulanır. İshal tablosunda ağızdan beslenme kesilmemelidir. Spazmotik ilaçların ishal tedavisinde yeri yoktur. Özellikle invaziv bakterilerin neden olduğu tablolarda barsak hareketlerini azaltarak infeksiyonun yayılmasına yol açabilir. Klinik bulgular ile düşünülen bakteriyel enfeksiyona uygun antibiyotik tedavisine başlanır. Başlangıçta yapılan dışkı kültürleri ile tabloya yol açan bakteri tanısının konulması mümkün olabilir. Her besin zehirlenmesinde antibiyotik etkili değildir. Besin zehirlenmelerin seyri iyi bir destekleyici tedavi ve uygun antibiyotiklerle oldukça iyidir ve genellikle komplikasyona yol açmazlar."

http://www.biyologlar.com/besin-zehirlenmesi

Biyolojideki Son Gelişmeler

Biyolojik çeşitlilik Dünya üzerinde yaşamın sürdürülmesine olanak tanıyan sağlıklı ve dengeli bir küresel ortamın temelini oluşturur. Bir biyolojik gelişme, biyolojinin tüm çeşitliliğini içerisinde bulundurur. Bu gelişmeler aşağıda ana başlıkları ile anlatılmaktadır. EVCİLLEŞTİRME SÜRECİ, KÖPEĞİ İNSANLAŞTIRDI Köpek, insana şempanzeden daha benziyor. Bilim adamları köpeğin ilk olarak hangi tarihte ve nerede evcilleştiğini tartışa dursun, son araştırmalar köpeğin iyice insanlaştığı gösterdi. Evcilleşen köpek artık doğuştan mesajları kullanma yetisini geliştirdi. İnsanoğlu yalnızca kendi davranışlarını kavrayan saldırgan olmayan ve sadık türleri evcilleştirerek köpekler arasında doğal ayıklama gerçekleştirdi. Giderek bakıcılık görevi bile üstlenen köpek, sahibinin kan şekeri düştüğünde onu daha dikkatli izliyor ve hasta düzelene kadar yanından ayrılmıyor. 39 kromozom çiftine sahip köpeğin hızlı üreme yetisi sayesinde insanoğlu köpeği çok kısa süre içinde istediği gibi yetiştirebilmişti. Köpeğin insanla yakınlaşması evrim açısından büyük bir başarıyla sonuçlanmıştır. Köpeklerin neden bu şekilde davrandıkları bilimsel açıdan henüz kesin olarak kanıtlanmamışsa da bilim adamları düşük kan seviyesi sırasında salgılanan tipik ter kokusunun köpekler tarafından algılandığını tahmin ediyorlar. İNSAN ASLINDA BİR BUKALEMUN MU? Bazı insanların koyu kazı insanlarınsa açık rengine sahip olmasının sırrı nihayet çözüldü. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insanların deri renkleri güneşin ultraviyole ışınlarının soğurulması ve yansıtılması arasında çok hassas bir dengeye göre ayarlanan hayati bir mekanizma var. Deri rengi biyolojik bir gereksinim. Kuzey ülkelerinde yaşayan insanlar sarışın, çünkü sarı saçlar daha fazla ışığın kafatasından içeri girmesini sağlıyor. Ekvatora doğru inildikçe deri rengi koyulaşıyor, çünkü siyah saç ve ten güneş ışığının gereğinden fazla bedenimize girmesini engelliyor. Ten rengi bedenimizde hayati bir madde olan folik asitin yıkılmasını önlemek için koyulaştı. Folik asit bedenimizde sağlam kalarak gelişmekte olan Embriyo sinirlerinin gelişmesinde çok önemli rol oynar. Hem biyolojik olarak yaşamsal hem de UV’ye karşı duyarlı. Bir diğer önemli madde olan Melanin, UV ışığını soğurur ve yayar. Deriyi renklendiren pigmentler ile UV arasında bir bağlantı var. Melanin güneş yanığından korumanın yanı sıra folik asitin bozulmasını da önlüyor. BEBEK OLUŞUMUNUN BÜTÜN SIRLARI AYDINLANDI Bilim adamları bir bebeğin büyümesini gün ve gün izleyerek bütün gelişme aşamalarını saptadı ve Embriyonun gelişiminde bilinmeyen sırları da ortaya çıkardı. İşte ilk 9 ay hakkında yeni öğrenilen bilgiler. Bebek ana gelişimini ilk üç ay içinde tamamlıyor. Kalp,akciğer ve beyin gibi hayati organların oluşumunu tamamlıyor. İnsan dahil bütün canlıların oluşumunda aynı biyolojik tornavidalar, alet-edevatlar kullanılıyor. Bebeğin sağlığı can alıcı noktalar annenin aldığı hava, içtiği su, aldığı ilaçlar, yediği yemeğin kalitesi, taşıdığı hastalıklar ve geçirdiği zorluklar. Ayrıca çevredeki zehirleyici maddeler. Bütün bunlar bebeğin hastalıklardan arınmış olması için çok önemlidir. Hamileliğin dördüncü günü İlk göze çarpan değişim hamileliğin dördüncü gününde gerçekleşir. Morula adlı 32 hücreli bir parça içi sıvıyla dolu bir çekirdek etrafına birbirinden farklı iki tabakanın oluşmasını sağlar. Blastosist denilen bu küre kütle rahminin duvarına yuva yapar kısa bir süre sonraysa hücrelerin dış tabakası plasenta ve amniyon kesesine dönüşürken iç tabakada Embriyoyu oluşturur. 1. Hafta: Döllenmeden birkaç saat sonra oluşan zigot bir yaşam boyu sürecek olan hücre bölünmelerinin ilkine başlar. Bir hafta sonra hücrelerden oluşan bir küme, kendini rahim duvarına bağlar. 23. Gün: İlk gelişen, kendi üzerinde katlanarak Embriyonun sırtında bir tüp oluşturan sinir sistemi olur. 32. Gün: Gelincikten daha büyük olmayan Embriyodan kalp, gözler ve kas damarları oluşur. Beyin, hücrelerin dizildiği oyuklardan oluşan bir labirenti andırırken gelişen kollar ve bacaklar yüzgeçlere benzer. 40. Gün: Bu dönemde Embriyo; bir fiil, domuz veya tavuk Embriyolarından farklı gözükmez hepsinde kuyruk, sarı kese ve temel solunum organları bulunur. 42. Gün: Embriyo artık koku duyusunu geliştirmeye başlar eller birbirinden kaba şekilde ayrılmış parmaklar belirginleşir. Boyutları Embriyo,ilk 3 aylık dönemde hızla gelişir. 12. Haftayla birlikte minyatür boyutlarda da olsa bir çok vücut sistemi bulunur. 52. Gün: Üzüm tanesinden çok büyük olmayan fetüs, artık burun deliklerine ve pigment leşmiş gözlere sahiptir. Gelecek 4 ay boyunca göre sinirleri oluşacağından fetüs, görme duyusunu kullanamayacaktır. 54. Gün: 2 ay sonunda yapılmasının büyük bir kısmını tamamlamıştır. Fetüsün tüm organları yerlerini almış gelişmeyi beklemeye başlar. Beyin hala herhangi bir bilişsel fonksiyona sahip olmayan hücre topluluklarından ibaret olan beyin, yeni oluşan kafatası içinde yer alır. Kalp: Fetal kalp bir yetişkin kalbin yalnızca %20 si oranında kan pompalasa da, kapakçıklara, 4 farklı odacığa ve şanta sahiptir. Mide: Annenin besin zengini kanı sayesinde mide doğumdan önce sindirim gerçekleştiremez. Göbek bağı: Başlangıçta bir saç teli boyutlarında olan göbek bağı Embriyoyu annenin plasentasına bağlamak için genişler ve gelişen bağırsakları içine alır. Yemek borusu: 4 hafta sonunda boru, nefes alma organlarından ayrılır ve sonunda da ağzı mideye bağlar. Böbrekler: artık böbrekler maddeleri kandan ayırmaya başlar 4. Haftadan itibaren tomurcuklanmaya başlayan akciğerler, ufak tüplere dallanmaya doğumdan sonra bile devam eder. Omurlar: bir kolyedeki inciler gibi omurgaya ait bu bölümler, daha sonra beyni vücudun geri kalan kısmına bağlayacak olan sinirlerle birbirlerine bağlanırlar. Karaciğer: doğuma kadar kırmızı ve beyaz kan hücreleri pompalayan karaciğer doğumla birlikte gerçek işlevine kavuşur. 84. Gün: hala plasenta içinde korunan fetüste küçük bir göğüs kafesi ve gözler ve kulaklar bulunur. Fetüs artık parmaklarını bile emmeye başlar. 7. Ay: İçeride ve dışarıda gelişim neredeyse tamamlanmıştır. Tırnaklar görünür ve beyin vücut sıcaklığını, ritmik solunumu ve böbreklere ait gerilmeleri kontrol etmeye başlar. 8 Ay: Depolanmış olan yağ, fetüsü dış ortamdan ayırır ve enerji kaynağı görevi görür. Giderek azalan alan, fetüsün ellerini ve ayaklarını gövdesine doğru çekmesine neden olur. 9 Ay: Bebek artık, spiral CT tarayıcısına sokulan annenin doğum kanalından çıkarılır. ÇOCUĞUNUZ KIZ MI OLSUN ERKEK Mİ? Bebeğin cinsiyetini anne mi yoksa baba mı belirliyor? Bilim adamları hangi koşulların çocuğun cinsiyetinde baskın rol oynadığı konusunda çeşitli teoriler ortaya attı. Birçoğumuz çocukların cinsiyetinin şans işi olduğunu düşünürüz. Kız veya erkek mi olacağı eşit olasılıklarla karar verilen rastlantısal bir işlemdir. Bilim adamları ise doğanın, sadece yazı tura atmadığına inanıyor. Bilim adamlarını buna inanmaya iten birçok olay var. • Araştırma sonuçları, doğan erkek sayısının kadınlardan biraz daha fazla olduğunu gösteriyor. • Her 100 kıza karşılık 106 erkek Bunun yanında daha ilginç bulgularda söz konusu. • Başkanlar ve lordlar gibi yüksek konumdaki erkeklerin erkek. • Dalgıç test pilotları ve marangozlarınsa kız çocuğa sahip olma eğilimleri daha fazla. • Mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklarda daha fazla erkek dünyaya geliyor. • Yaşlı erkeklerin ve baskın altındakilerin kızları oluyor. • Her savaş döneminde ve sonrasında ise etrafta düzinelerce erkek çocuk dolaşıyor. Tüm bu sonuçlar; erkeklerin bazı durumlarda erkek çocuk sahibi olama olasılıklarının daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu yıl yapılan araştırma ise günde 20 den fazla sigara içen ebeveynlerin oğul sahibi olma olasılıklarının %45, hiç sigara içmeyenlerin ise %45 olduğunu belirlediler. Bilim adamları; ebeveynler farkında olmadan çocuklarının cinsiyetini belirleyebilir mi? Sorusu hala yanıtını arıyor. ZEKADA BALIK TEORİSİ Aklımızı deniz kenarında bulmuşuz! Bilim adamları insanoğlu zekasının gizini buldu: balık, şempanze beyinli atalarımız ıstakoz, midye, karides ve diğer deniz ürünlerini tercih etmelerinden ötürü, şimdi dünyayı yöneten akıllı yaratıklara dönüşebildik. Bu şaşırtıcı fikir, sinir bilimcilerini, beslenme uzmanlarının , antropologların ve arkeologların katıldığı “insanın ileri zekasının kökenleri” konulu bir konferansta dile getirildi.Toronto üniversitesinden prof. Stehen Cunnane, “İnsan beynindeki evrimin gerçek nedeni, deniz ürünleriyle beslenmesidir” diyor. Bu “Balık teorisi”, balık ve balık ürünleri tüketmenin günümüz hastalıklarının tedavisine yardımcı olduğunu, öne süren çalışmalarda evrimsel destek sağlıyor. GÜNEŞ IŞIĞI GİZLİ BİR KANSER ÖNLEYİCİSİ Mİ? Bildiğimiz ve bilimin sıkça önümüze koyduğu bir gerçek: Aşırı güneş ışınları cilt kanserine yol açıyor. Ama şimdi yeni ve aykırı bir keşfin daha kapısı aralanıyor: Güneş ışığı aslında diğer kanserlere karşı koruyucu özellik taşıyor. D vitamini çeşitli kanserlerin riskini azaltıyor mu? Bu aslında yeni fikir değil 22 yıl önce , iki salgın hastalıklar araştırmacısı ( epidemiyolog ) güneş ışılarına maruz kalan cildin ürettiği D vitamini, bir şekilde kötü huylu hücrelerin büyümesini engellediği görüşünü orta atmıştır. Bu görüşlerini çeşitli bulgu ve bilgilerle destekledi. Örneğin: kutuplara daha yakın ve az güneş alan bölgelerde yaşayan insanlar daha az miktarda D vitamini ürettikleri için tümörlere karşı daha açık ve hassas olabiliyorlar. D vitamini ve güneş ışığı eksikliğinin kansere neden olduğu hipotezi tartışmalı ve kesin kanıtlanmamış olmasına rağmen, bazı araştırmacılar D vitamini kansere karşı olası çare olarak inceliyor. YAPAY KAS GELİŞTİRİLDİ Japon araştırmacılar gerçek kas bileşkelerinden yapay kas geliştirdiler. Kabuklu deniz ürünlerinin kaslarından iki proteini alan araştırmacılar bunları iki farklı jel yığınına dönüştürdüler. Araştırmacılar yeniden oluşturulan kasın yapay kol ve bacaklarda kullanılabileceğine, bedenin bağışıklık sisteminin insan kasından oluşturulan protezleri kabul edebileceğine dikkat çekiyorlar. BİYOLOJİK RİTMİ RETİNA BELİRLİYOR Organizmamız gözdeki hücreler sayesinde günlük tempoya ayak uydurabiliyor. Bu duyarlılığın kökeniyle ilgili önemli bilgiler elde edildi Işığa duyarlı ve biyolojik ritimlerimizi doğrudan etkileyebilecek yeni bir hücre sınıfı belirlendi. Görme hücrelerinde bağımsız olacak bu hücreler, beynin biyolojik saatine ışık bilgisi gönderilmesinde temel aracı olarak görülen pigment niteliğindeki melanopsini üretiyor. Retinada ilk kez gözlenen bu sinir hücreleri gündüz-gece değişimi hakkında organizmayı uyarıyor NEDEN BAZILARIMIZ DAHA FAZLA YİYOR? Bilim adamları metabolizmayı ve iştahı düzenleyen 250 gen ve en az 40 nörokimyasal madde belirledi. Ancak sosyal çevrede en az biyolojik belirleyiciler kadar güçlü. Bilim adamları, bu acımasızca hastalığı inceleyerek iştahın karmaşık biyolojisini anlayabilir. Araştırmacılar bu hastalığa bağlı genetik anormalliklerin iştahı tam olarak nasıl ateşlediği belirlemeye çalışıyor. Bu başarılırsa 20 bin Amerikalı tedavi edilmekle kakmayacak aynı zamanda neden bazılarımız diğerlerinden daha fazla yediği de anlaşılacak. ÜLKEMİZDE 146 KUŞ TÜRÜ YOK OLMA TEHDİDİ ALTINDA 9 bin kuştan 426’ sı ( %4,7) Anadolu’da yaşıyor. İnsanlığın ortak hazinesi ve mirası olarak korumakla görevli olduğumuz bu kuşlardan 146 türü dünya çapında tehlike altında. Bunların nüfusları ülkemizde de tehlike altında. Tepeli pelikan, küçük karabatak, yaz ördeği, pas baş, dikkuyruk, kara akbaba, şah kartal, küçük kerkenez, huş tavuğu, toy ve boz kiraz kuşu, ülkemizde ürüyebilen ender türlerden. Türkiye’de uluslar arası karakterde 100’den fazla önemli kuş alanı var ve bu sayı Türkiye’yi dünyanın önemli kuş ülkelerinden biri kılıyor. Soyu tehlike türlerden; küçük sakarca kazı, sibirya kazı, ak kuyruklu kartal bozkır delicesi, büyük orman kartalı, bıldırcın, kara kanatlı bataklık kırlangıcı, sürmeli kız kuşu büyük su çulluğu gibi kuşlar sadece bunlardan bazıları dır. Türkiye’de pek çok kuş türü çeşitli tehlikelerle karşı karşıya bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Bu tehlikelerden bazıları; • Çeşitli nedenlerle insanlar tarafından izlenme ve yoğun av baskısı, • Turizm gelişmesi sonucunda kuşların doğal yaşam alanlarının daraltması, • Bitki koruma ilaçları ile evrensel ve sanayi artıklarının çevreye verdiği zarar, • Kuluçka, beslenme, geceleme, dinlenme veya kışlama alanlarının tahrip edilmesi • Sulak alanların kurutulması, • Tarımın yoğunlaşması, • Ormanların, meraların . çayırların yok edilmesi, • Yüksek gerim hattı ile yol yapımı veya trafiğin verdiği zarar, • Yoğun ve bölgesel sanayileşme ile belli bölgelerdeki canlı varlıkların yok oluşu. Kuşların, biyolojik bir varlık olarak en az insanlar kadar yaşama hakkı ve her türün biyolojik denge içinde önemli yeri ve görevi vardır. BOŞANMA VE AYRILIKLARIN SUÇLUSU BULUNDU: HORMONLARIMIZ Uzmanlar evliliklerin başarılı olması ya da başarısızlığa uğramasının biyolojik ve psikolojik nedenlerini araştırdı. Bu araştırmanın sonuçlarında da tartışmanın ardından yükselen hormon oranlarının başında çok önemli bir rol oynadığını belirlediler. Bu hormonlar ise stresle bağlantılı olanlardır. Gözlemler, stres yaratan bir olaya yanıt olarak beyindeki hipofizin ACTH adlı bir hormonu serbest bıraktığını bununda böbrek üstü bezleri aracılığıyla kortizol salgıladığını ortaya koydu. İNSAN OLMA TARİHİNDE YENİ BİR SAV Yeni bir araştırmaya göre konuşmamızı sağlayan dil genine olsa olsa 200 bin yıldır sahibiz. Şimdi ‘Dil geni’ olarak nitelendirdiğimiz genin değişimine (mutasyon) uğramasıyla konuşma yetisi kazandık. Bu mutasyonla birlikte çağdaş insan tüm dünyaya yayıldı. İri maymunlar ise dil genlerinde ‘vida ve somunlardan’ yoksun oldukları için bizler gibi konuşamıyorlar. YAPAY SİNİR HÜCRELERİNE MERHABA Amerikalı nörobiyolog Theodor Berger hastalıklı beyin hücrelerinin görevini yerine getirebilecek protezler üzerinde çalışılıyor. Bu önemli gelişmedeki anahtar rolü tıpkı sinir hücreleri gibi davranan ‘yapay beyin hücresi’ elektronik çipler üstleniyor. Beyinle ilişki kurarak öğrenen çipler sağırların duymasını sağlayacak, felçlilere hareket olanağı verilecek. İNSAN GELİŞİMİNDEKİ EN ÖNEMLİ ETKEN BESLENME İnsan olmamız ve bugüne ulaşmamızı , beslenmenin yüzyıllar içinde değişimi sağladı. Ancak bugünkü sağlık sorunlarımızın kaynağında da beslenme biçimimiz var. Çünkü aldığımız kadar enerjiyi harcayamıyoruz. Enerji alımı ve tüketimi arasındaki dengesizlik, hastalıkların kaynağı. Atalarımızın besinlerden aldığı enerjiyi ve beslenmenin kalitesini artırmaya yönelik gelişmeleri insanlığın en çok evrim geçirmesinde ve diğer primatlardan ayrılmasında ana özelliklerinden biri olmuştur. İki ayak üzerinde yürümemiz ve beyinlerimizin büyüklüğü bizi diğer insanlardan hızla ayırdı. Beyinlerimizin bir enerji oburu, dinlenirken yetişkin bir insanın beyni, vücut enerjisinin %20 ile %25’ini alır. Bu oran insan olmayan primatlarda %8 ile %10’dur. HASTALIKTAN ARINMIŞ İLK BEBEK DOĞDU Erken yaşta Alzheimera yakalanan anneye Alzheimer’den arınmış bebek doğurtuldu. Annenin Alzheimerli yumurtası çöpe atılarak sağlıklı yumurta döllendirildi. Böylece yeni bir tartışma başladı. Uzmanlar artık yumurtalarda Alzheimer hastalığına neden olan hatalı genleri belirleyebiliyorlar. Böylece hastalığı taşıyan annelerin çocuklarına hastalıklı genleri aktarması engelleniyor. O HALA YAŞIYORDU DOLLY 6 YAŞINDA VE ŞİMDİ DONDURULDU Dolly’nin doğumuyla beklenmedik bir sürpriz yaşanmıştı. İnsanlık 6 yıl önce bugüne kadar alışık olduğumuz doğal bir doğum değildi. Gerçekleşen alıştığımız sperm ile yumurtanın döllenmesi sonucu her doğanın tamamen farklı özelliklere sahip olmasıydı. Ancak bu defa var olan bir canlının genetik ve biyolojik olarak “tıpkı benzerleri yaratılmıştı” buna “klonlama” dendi veya Türkçesiyle “kopyalama” işte dünyanın ilk kopya canlısı 6 yıldır yaşıyor. Bazı sorunlar olsa bile. Dolly ile birlikte insan kopyalamanın da kapısı aralandı. Ancak bu fikirden ve gelişmeden insanlık korktu. Kopya insanlar belki de bu korku nedeniyle henüz ortada yok. Dolly’yi yaratan “büyük deney” belki henüz kopya insanı yaratamadı ama onlarca yeni kapı açtı. Bilim adamları Dolly’yi şimdi dondurdu çünkü ciğerlerinde meydana gelen rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılan fakat dondurulmuş olduğu bilinmektedir. ZEKAYI KADINLARA BORÇLUYUZ İnsan zekasında kadın parmağı ortaya çıktı. Erkeklerin pek hoşuna gitmese de insan soyunun zeki olmasında kadınların önemli payı var. Eski çağlarda dişi soydaşlarımız eş seçiminde güçlü kuvvetli ve pazılı erkekler yerine, zeka kıvılcımları ile parıldayan gözleri tercih edince insanoğlunun zekası gelişti. Ne kadar akıllıca! Özellikle de erkekler, bu tavırlarından ötürü kadınlara çok şey borçlu. Çünkü, eski kadınlar göz kamaştıran kaslara vurulmuş olsalardı günümüzde erkekler bu özellikleriyle şimdi Afrika da ki goril ve şempanzelerle boy ölçüyor olacaklardı. SAKAT DOĞUM ARTIŞI, YOK OLUŞUN İŞARETLERİ Yeni bir teori kanıtlandı. Bir tür (canlı) yok olamaya ne kadar yakınsa, o türdeki asimetrik canlıların sayısı o derece de artıyor. Yani çarpık ya da sakat bacaklılar hızla çoğalıyor. Daha kısa kanat, sakat bacaklar hayatlarının kısalığı ve yok olma tehlikesinin belirtileri. Böylece tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan türler bu yöntemlerle hızla belirlenecek. UZAYDA GALİBA HAYAT VAR Bilim insanların yıllardır sordukları Dünyaya uzaydan mikrop mu yağıyor ? yaşamın ilk tohumları kuyruklu yıldızlardan mı atıldı? Uzayda hayat var mı? Biçimindeki sorulara artık rahatça evet olabilir yanıtı veriliyor. Uzaya gönderilen bazı bakteriler, uzay soğuğunda günlerce canlı kalabildiler. Son araştırmalar bakteri sporlarının uzayda binlerce yıl yaşayabildiklerini gösteriyor ve yaşamı başlatan temel taşlar, çok zor koşullar altında bile kendiliğinden gelişiyor. Uzay bakterileri ve bunların dünyamıza saldırıları, şimdiye dek sadece felaket filmlerinde görülüyordu. Ancak bilim adamlarına göre, artık uzaydan gelebilecek bir salgını hayal olmaktan çıktı. YAŞAMIN TADI “Yaşamın tatlı ve acı duygularını”, dilimizdeki tat hücrelerine girip çıkan bir çift proteine borçluyuz. Bu tat algılayıcılarını ortaya çıkaran buluşun, besinlerin tatları üzerinde kontrolümüzü güçlendirmesi bekleniyor. Araştırmacılar ayrıca beslenme biçimi konusundaki seçimlerin genetik temellerini de bu yolla aydınlatabilmeyi umuyorlar. Biyologlara göre bazı insanlar, bünyemize uygun bir beslenme için anahtar olmak üzere bir tat duyusu oluşturduk. “Tatlı şeker anlamına geliyor ve bu da enerjiyi sağlıyordu; demek ki iyi bir şeydi. Buna karşılık aşırı acı, zehir demekti ve kötüydü.” İlk araştırmacı da, tat algılayıcıları saptayabilmek için, dilimizdeki tat tepeciklerinde var olan ancak dilin bunları çevreleyen bölgelerinde bulunmayan RNA’ları aramaya başladılar. Sonunda tat algılama işlevi için gerekli donanıma sahip görünen ve TR1 diye adlandırdıkları bir protein üreten bir gen bulmayı başardılar. Sonuç olarak yiyeceklerin içindeki acı tadı yok etmek için kullanılan, tuz şeker ve yağa veda edilebilir. Artık tek bir madde ile yiyecek ve ilaçlardaki acılık giderilebilecek. GERİ DÖNÜŞÜMLÜ BİYOLOJİK KUMAŞ Amerikan Cargill Dow ve Unifi firması yüze yüz doğal olan bir biyoteknoloji dokuması üretti. “Ingeo” olarak adlandırılan kumaş türü, hammaddesi tahıla dayanan bir plastikten elde ediliyor. Üretici firmalara göre Ingeo doğal dokumaların tüm olumlu yönleri ile birlikte sentetik ipliklerin kalitesine de sahip ve kullanım alanları giyimden, mefruşat ve otomobil sanayine kadar uzanmakta. Ingeo üretiminde tahıllarda fotosentez sırasında açığa çıkan karbondan yararlanılmakta. Karbon ise mesela mısırda nişasta olarak depolanıyor ve doğal şekere dönüştürülebilmekte. Basit yalıtım ve fermantasyon yöntemi sayesinde ise doğal şeker ayrıştırılarak polimer üretiminde kullanılmakta. DÜNYANIN EN KÜÇÜK BİYOLOJİK BİLGİSAYAR MODELİ Araştırmacılar tarafından geliştirilen biyolojik bilgisayar; DNA ile işlediği gibi enerji ihtiyacını da aynı kaynaktan karşılıyor. DNA bilgisayarların öncüleri enerji kaynağı olarak ATP molekülünden yaralanıyordu. DNA molekülleri ve enzimlerinden oluşan bir bilgisayar üretmişti. Ancak yeni modelde, kalıtım, veri girişini işlediği gibi işlemcinin enerji ihtiyacını da karşılamakta. Ayrı ayrı DNA molekülleri her işlem adımında birbirine uygun olarak input ve yazılım molekülü olarak ikişer iki şer birleşiyorlar. Bili adamlarının açıklamalarına göre biyolojik bilgisayar işlemleri buna rağmen %99.9’luk doğruluk payıyla tamamlamakta. DNA bilgisayarları o kadar küçük ki aynı anda 3 bilyon bilgisayarı yalnızca bir mikrolitre sıvıya yerleştirmek mümkün. 3 bilyon bilgisayarın ise bir saniyede 66 milyar işlem yapacak kapasitede olduğu bildirildi. HERKESİN YAŞAM TANIMI FARKLI “YAŞAYAN” la “yaşam”ı karıştırmamak gerekiyor. Biyoloji yaşayan varlık özerk bir biçimde üreyebilip evrim geçirebilen bütün tanımıyla yetinse de, “yaşam” farklı şekillerde tanımlanan, bilimsel olmaktan çok felsefi bir kavram. Dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkışıyla ilgili bir teori, canlının proteinlerini oluşturan aminoasitlerin meteor yağmuruyla uzaydan dünyaya taşındığını varsayıyorlar. Araştırmacılar da kısa bir süre önce, yıldızlar arası boşluktaki koşullara benzer bir ortamda aminoasitler oluşabildiler. ŞARBON AŞISI ISPANAKLA İYİLEŞTİRİLECEK AMERİKAN Mikrobiyoloji Birliğinin biyolojik silahlar konferansında konuşan bilim adamları, ıspanağın içinde bulunan bir maddeyle şarbon aşısının daha etkili kılınabileceğini bildirdiler. Önemli yan etkileri bulunan halihazırdaki şarbon aşısı Amerika’da sadece askerlere uygulanmakta. Oysa Amerika’da günden güne büyüyen biyolojik silah korkusu daha etkili bir şarbon aşısı ihtiyacını doğurdu. Halen üretilmekte olan şarbon aşısında kullanılan, etkisi azaltılmış şarbon virüsü kas ağrıları, ateş ve baş ağrısı gibi rahatsızlıklara sebep veriyor. Thomas-Jefferson Üniversitesi’nden Alexander Karasev, şimdi ıspanak içerikli yeni bir aşı türü geliştirdi. DİĞER ÖNEMLİ GELİŞMELER Paleontoloji : 1. 90 Santim boyunda kolları, ayakları ve kuyruğu tüylerle kaplı modern kuşlara benzer bir dinazor fosili bulundu. 2. 56 Milyon yaşında olduğu tahmin edilen en yaşlı primatların iskeleti bulundu. 3. Nijer’de 110 milyon yaşında 60 santim boyundaki bir timsaha ait olduğu sanılan bir kafatası bulundu. Uzay Biyolojisi : 1. Kara maddenin içinde görülmeyen galaksiler keşfedildi. 2. Kömür gibi kara kuyruklu yıldız bulundu. 3. Evrenin renginin pembemsi bej olduğu anlaşıldı. Ancak bu tonun yıldızlarla yaşlanıp öldükçe kırmızıya dönüşebileceği ileri sürülüyor. 4. Güneş sistemi süper nova kırla dolu bölgelerde geçerken dünyanın yeni bir buz çağına girebileceğini söylüyor. 5. Dünyanın orta kısımlarından kilo aldığı tespit edildi. Bunun nedeni 1998 yılından sonra kütle çekimi alanının kutuplarda zayıflaması, ekvator bölgesinde kuvvetlenmesidir. 6. Kara deliklerin varlığı somut verilerle kanıtlandı. Embriyoloji : 1. Çocukların suçiçeği hastalığına karşı aşılanmaları yetişkin evrelerinde zonaya yakalanma olasılığını arttırılıyor. 2. Erken yaşta ortaya çıkan alzheimer hastalığının geni tespit edildi. Bu geni taşıyanlara uygulanan bir teknik ile DNA’ları bu genden arındırılıyor. Bu uygulama, hastalıklı genlerden arındırma konusunun tıp etiği açısından yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu. 3. Yumurtalık kanserine yakalanan kadınlara sağlıklı çocuk sahibi olma yolu açıldı. Kanser tedavisine başlamadan alınıp dondurulan yumurtalık, hasta iyileştikten sonra yeniden nakil yapılabilecek. Fareler üzerinde denen teknik başarılı sonuç verdi. 4. Yaygın olarak kullanılan ağrı kesiciler, kırık kemiklerin kaynamasını geciktiriyor ya da engelliyor. 5. Tüp bebek uygulaması doğan bebekler açısından sanıldığından daha riskli olabilir. Çevre (Ekoloji) : 1. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan türlerin sayısı artıyor. 2. Tatlı suları bir takım kimyasal maddeleri tespit eden yeni yöntemler geliştirildi. 3. Balinaların neslinin giderek tükendiği kesinleşti. Genetik : 1. Nükleer santrallerden veya bomba denemelerinden yayılan yüksek radyasyon DNA’yı nesiller boyu etkileyebiliyor. 2. Çocuk felci virüsünün sıfırdan üretilebileceği kesinleşti. Bu keşif biyoterör endişelerini körüklüyor. ULUSAL BİYOLOJİ KONGRESİ BİLDİRGESİ XVI. Ulusal Biyoloji Kongresi’nde şu görüşler kamuya açıklandı: 1. Avrupa birliği uyum sürecinde biyolojik araştırmaların planlanması, desteklenmesi ve yürütülmesi aşamalarında üniversitelerimiz biyoloji bölümleri akademik programların Avrupa Birliği ülkelerindeki üniversitelerde okutulan programlar ile AB akreditasyon standartlarına uygun hale gelmeli. 2. Biyologların iş hayatındaki yetki ve sorumlulukları en kısa sürede belirlenmeli ve ‘Türkiye Biyologlar Birliği Yasası’ çıkartılmalı. 3. Biyoloji bölümünden mezun olan biyologlar eğitim sertifikaları almaları koşulu ile öğretmenlik yapabilmeli. 4. ‘Ulusal Doğa Tarihi Müzesi ve Botanik Bahçesi’ acilen kurulmalı. 5. Biyologların mağduriyetlerinin giderilmesi için biyoloji alanındaki doçentlik bilim dalları yeniden düzenlenmeli.

http://www.biyologlar.com/biyolojideki-son-gelismeler

Ampulex compressa paraziti hakkında bilgi

Kingdom: Animalia Phylum : Arthropoda Class : Insecta Order : Hymenoptera Suborder: Apocrita Superfamily: Apoidea Family : Ampulicidae Genus : Ampulex Species: Ampulex compressa (Fabricius, 1781) Erişkin bir ampulex compressa, her gün gördüğünüz yaban arılarından ayırt edilecek bir böcek değildir. Yalnız, dişisinin yumurtlama dönemi geldiğinde işler biraz tuhaflaşıyor. Dişi, yumurtalarını içine bırakacak zavallı bir hamamböceği buluyor ve hamamböceğine iki kusursuz iğne vuruyor: Karın - boyun bölgesine soktuğu ilk iğne ön ayakların bükülmesine yol açıyor. İlk sokmanın yarattığı kısa felç sürerken, arı, böceğin kafasına daha da ince ayarlı bir iğne yapma fırsatı buluyor. Arı, iğnesini böceğin kabuğunu geçip direkt olarak beynine saplıyor. İğnesinin yanlarındaki tüylü sensörleri kullanarak, bir cerrahın laparoskop yardımıyla apandisit bulması gibi beyinde istediği yeri buluyor. Kaçma refleksini tetiklediği düşünülen bölgeye ulaşana kadar iğnesini ileri geri oynatıyor ve kaçma refleksini yok edecek şekilde nöronları etkileyen bir zehir enjekte ediyor. Dışarıdan baktığımızda, olup bitenler gerçekdışı görünüyor. Arı, hamamböceğini felç etmiyor. Hatta aslında, böcek ön ayaklarını doğrultup yürümeye devam edebilecek durumda, ancak artık, kendi isteğiyle hareket edemiyor. Arı, hamamböceğinin antenlerinden birini TUTAR ve böceği YÖNLENDİRİR. Aynen tasmayla köpek gezdirir gibi! Zombi-hamamböceği efendisi nereye götürürse oraya sürünür, ki hedef nokta da kendi yuvasından başka bir yer değildir. Daha sonra arı çakıl taşlarıyla yuvanın kapısını kapatır ve tekrar hamamböceğine döner. Hamamböceği, arı karnına yumurtalarını bırakırken direnmez. Yumurta çatlar ve larva hamamböceğinin karnında açtığı delikten içeri girer. Hamamböceğinin içinde büyüyen larva, yaklaşık 8 gün boyunca evsahibinin organlarıyla beslenir ve artık kozasını örmeye hazırdır. Tabii ki bunu da hamamböceğinin güvenli kabuğunun içinde gerçekleştirir. 4 haftadan sonra artık erişkin bir arıdır. Kozasından ve hamamböceğinden dışarı çıkar.   Meyve bahçesine steril sinekle koruma Arının iğnesinde beyin dedektörü Ampulex compressa arısı ze hırlı ığnesının ucundakı beyın detektöru sayesınde kurbanı beynıne kesın bır şekılde ısabet ettırerek yumurtalarını engelsız olarak hamamboceğıne bırakıyor Israıllı bılım adamlarının bulgusu Scıence dergısınde yayımlandı BenGurıon Unı versıtesı'nden Ram Gal ve Frederic Lıbersat, Ampulex compressa arısının doğru sokma yerını ne şekılde bulduklarını ınceledıler Bu amaçla arılara ılk once beynı alınan bır hamamboceğı verıldı Normalde beyındekı doğru yerı bır dakıka ıçerısınde bulan arılar beynı olmayan hamamboceğınde \~ arayışlarını on dakıka kadar surdurdukten sonra zehrın sadece kuçuk bır kısmını salgılamışlar Araştırmacılar arıların kurbandakı bozukluğu herhangı bır şekılde anladıklarını sanıyorlar Bıyologlar bunun uzerıne arıyı elektron mıkroskobu altında ınceledıklerınde ığne ucunun yakınında mınık yapılar saptadılar Dıger boceklerde bılınenlere benzeyen bu duyu reseptorlerıyle arının beynı arasında doğrudan bır bağlantı bu lunmakta Araştırmacılar bu yuzden detektorler sayesınde soktukları hayvan hakkında bılgı edındıklerını tahmın edıyorlar Gal ve Lıbersat şımdı bu reseptörlerın hangı kımyasal madde veya mekanık uyarıya tepkı gosterdıklerını araştıracaklar Ampulex compressa, yavrularına her zaman taze hamamboceğı sunabılecek bır stratejıye sahıp ' Ilk sokuşu kurbanının bedenıne ısabet ettırdıkten sonra ıkıncı so kuşta sınır zehrınden oluşan bır karışımı doğrudan doğruya hamambö ceğının beynıne aşılıyor Bu zehırlı ıgne hamamboceğının kaçmasını onleyerek kendısını temızlemeye başlamasına neden ol makta Hamamboceğı bu şekılde uyuşturulduktan sonra an uygun bır yerdp yumurtalarını bırakıyor Kurban haftalarca baygın kaldıgı ıçın de an larvalarına canlı yem olarak sunulmakta Sterıl sıneklerle sırkesıneğının verdığı zararları onlemek ıs teyen Brezılyalı bılım adamları rontgen ışınlarıyla erkek sinekle rın ureme yetılerını köreltıyorlar Böylece sıneklpr çıftleşse bıle dışıler yavrulayamıyor Sao Paola Unıversıtesı'nden Alda Malavası'nın açıklamasına gore sterıl sı neklerın uretımıne Eylul ayında bilim dünyasından jgg£mW m muyorlar "Bu araştırma ılk kez onemlı bır etık sınırını aşıyor" dıye konuştu ornegın molekuler bıyolog Davıd Kıng 2001 yılında ınsan embrıyosunun araştırma amaçlı kopyalanmasının yasallaştırıldığı Ingılterede ınsan uretımı ıçın embriyo kopyalanmasına bugun de ızın verılmemekte •*« Japonlar uzayda yelken açtı Japon uzay ajansı JAXA başlanacak Kuzey Brezılya'dakı Juazeıro de Bahıa kentındekı uretım tesıslerı ıçın 3,5 mıtyon dolarlık yatırım yapıldı Malavası ılk aşamada hattada 200 mılyon sınek uretılıp meyve bahçelerıne salınacağını söyledı Brezılya'dakı meyve urecılerı sırkesıneğı yuzunden yılda 120 mılyon dolarlık zarara uğruyorlar Çunku meyve ve sebze depolarına saldıran sınekler urunlerın daha çabuk bo zulmalarına neden olmakta Sterıl sınek dunyanın dığer bolgelerınde de kullanılmakta Sterıl erkek sıneklerın çok fazla olması halınde dışı sınekler sadece kısırlaştırılmış sıneklerle çıftleştıklerı ıçın yenı sınekler uremıyor mılerı gelecekte bu tur yelkenlerle ışleyecek Bılım kurgu yazarları ve bılım adamları uzayda yolculuk edecek yelkenlı gemılerı aslında çok uzun bır sure öncesınde öncelemışlerdı Pazartesı orta Avrupa saatıne göre 615'te Japon uzay ıstasyonu Ucuhınoura'dan uzaya tırlatılan guneş yelkenlerıyle donatılı S310 roketı, turünun ılk orneğı ve araştırmacıların vızyonunu yaklaştırması açısından önem taşımakta Bılım adamları uzay gemılerının gelecekte guneş yelkenlerı sayesınde yakıtsız ışleyebıleceğıne ınanıyorlar Guneş yelkenı, ışığı yansıtan çok ınce folyodan oluşmakta Guneş ışığı kanada duştuğunde yelken ışık fotonlarıyla çalıştırılıyor ve hızlandırılması ıçın çok az enerjı gerekmekte Sonuçta uzayda hızlandırmayı frenleyecek surtunme yok denecek kadar azdır S310, fırlatılışından 100 sanıye sonra 122 km yukseklığe ulaştı ve yonca bıçımındekı yelkenını açtı ikıncı yelken ıse 169 km yukseklıkte açıldı Her ıkı yelken de daha sonra dunya atmosterıne gırınce yandı ve roket fır latılışından 400 sanıye sonra Pasıfıkeduştu Benzer bır tolyo modelını Ruslar beş yıl önce "Znamya Projesı" çerçevesınde Mır uzay ıstasyonundan uzaya fırlatmışlardı Ancak o zamanlar tolyo, dunyaya gundoğumundan önce guneş ışığı gondermek ıçın kullanılmıştı Oysa Japonların araştırması folyonun uzayda açılacak şekılde katlanıp rokete yerleştırılmesıne dayandığı ıçın çok daha buyuk bır önem taşımakta TRex, günde iki kilo alarak büyüyormuş Tyrannosaurus rex'ın ırı bedenı bılım adamlarını uzun bır suredır meşgul edıyordu Amerıkalı araştırmacılar şımdı hayvanın sadece bırkaç yıl ıçınde önemlı ölçude uzadığını buldular Yalnız ca dort yıl bıle çok şey ıfade edıyor TRex 14 18 yaşları arasında günde ıkı kılodan tazla alacak kadar hızlı buyumuş Florıda Devlet Unıversıtesı'nden Gregory Erıckson un konuyla ılgılı yazısı Nature dergısınde yayımlandı Bu yırtıcı surungenın dığer dınozorlardan neden daha buyuk olduğuyla ılgılı ıkı tez bulunuyordu bugune dek Bırıncısı dığerlerıne gore daha hızlı buyuduğune, ıkıncısı ıse daha uzun sure buyumeye devam ettığıne dayanıyordu 30 yıl kadar yaşayabılen TRex'ın ağırlığı 5 tonu aşıyordu Araştırmacılar hayvanın bu kadar çok nasıl buyuyebıldığını çözebılmek ıçın kemık tabakalarını ınce geçtığımız hafta pazartesı gunu (11 8 04) uzayda ıkı guneş yelkenlısı açmaya başardı Uzay ge İngiliz bilim adamları embriyo kopyalayacak Ingıltere'de ınsan embriyo su ılk kez araştırma amaçlı kopya lanabılecek Ureme ve Embrıyoloji Daıresı konuyla ılgılı ıznı açıkladı Nevvcastle Unıversıtesı bılım adamları kopyalanmış embrı yodan elde edeceklerı kok hucre lerle dıyabet Parkınson ve Alzhp ımprgıbı hastalıklara yonelık tedavı yontemlerını araştıracaklaı Embriyo uretımı ıçın Dolly'de kullanılan kopyalama teknıgınden yararlanılacak Eleştırmenler teda vı edıcı kopyalamayı da etık bul Astronomlar Mars'a giderken kış uykusuna yatacak Avmpa uzay ajansı, Saturn gıbı gezegenlerden dönüşte on yıllar boyu surecek yolculukların daha kolay atlatılması ıçın astro nomları kış uykusunda yolculuğa gönderecek Bu tür yapay dınlenme evresının olumlu yanı yolculukların daha kuçuk uzay gemılerı ve daha az yıyecekle gerçekleştırılecek olmasına dayanıyor ESA, 2030 yılına dek Mars'a ınsanlı uzay aracı göndermeyı planlıyor Esa uzmanı Mark Ayre Nature dergısıne ınsanların kış uykusuna yatırılmasının en erken on yıl ıçınde gerçekleşebıleceğını bıldırdıyse de şımdı çalışma arkadaşlarıyla bırlıkte bu tur bır projeyı bır an önce gerçekleştırmek ıçın çalışıyor ilk onerılerın onumuzdekı yıl sunulması beklenmekte Bugune değın en uygun madde olarak saptanan DADLE (DAla DLeuEnkephalın) atyona benzer ozellıkler taşımakta Madde, sıncaba aşılandığında yaz aylarında da kış uykusuna gırıyor ve deneyler ınsana aıt kultur hucrelerının de aynı maddeyle uyutulabıldığı ortaya çıktı Fakat Italyan ESA danışmanı Marco Bıggıogera (Pavıa Unıversıtesı) soz konusu maddemn şışman bodur lemur (Cheırogaleus medıus) uzerınde denenmesını one rıyor Madagaskar'da yaşayan bu hayvan turu kış uykusu çeken tek prımat turudur

http://www.biyologlar.com/ampulex-compressa-paraziti-hakkinda-bilgi

Su geçirmeyen yüzeyler - nanoteknoloji

Konya'da Selçuk Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, nanoteknolojiyle su emici özelliği bulunan peçeteyi kimyasal buhar biriktirme yöntemiyle kaplayarak, su geçirmezlik özelliği kazandırdı.Konya'daki Selçuk Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, nanoteknolojiyle 'su geçirmezlik' projesini başarıyla tamamladı. Yrd. Doç. Dr.Karaman, "Özellikle para,Bono, tahvil gibi değerli kağıtlarla, tarihi özelliği bulunan yazma eserler veya uluslararası anlaşmalara koruyucu özellik kazandırmak bu proje ile mümkün" dedi. Çamurlu ve kirli ortamlarda yetişen Nilüfer bitkisinin bu projeyi gerçekleştirmede kendisine ilham kaynağı olduğunu kaydeden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, "Nilüfer bitkisi çamurlu ve kirli ortamlarda yetişir. Buna rağmen bitkinin yaprakları sürekli temizdir. Çünkü bitki üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Biz de çiçeğin bu itme özelliğini kimyasal buhar biriktirme yöntemiyle peçete ve kumaş üzerinde uygulamayı başardık" dedi. Amacımız Endüstriyel Alanda Kullanım Sağlamak Karaman, TÜBİTAK ARDEB’in yaklaşık 270 bin TL’lik desteğiyle 'Kimyasal buhar biriktirme yöntemi ile süper su itici yüzey sentezi' projesini Selçuk Üniversitesi İleri Teknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde başarıyla sonlandırdıklarını ifade etti. Buhar biriktirme yöntemi uygulanan cismin yüzey şekillerinin bozulmadığını belirten Yrd. Doç. Dr. Karaman, "Buhar biriktirme yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz uygulama sonrasında yüzeylerin şekilleri bozulmadan ıslanma, yapışma ve kir tutma engelleniyor. Kaplamalarımız nanometre mertebesinde gerçekleşiyor. Nano teknoloji uyguluyoruz. Bu nedenle yüzeyin geometrik şeklini ve fiziksel özelliklerini değiştirmiyor. Süper su itici yüzeyler oluşuyor. Amacımız laboratuvar ortamında gerçekleştirdiğimiz çalışmanın endüstriyel olarak da üretim yapabilecek hale gelmesini sağlamak. Şu ar da bu konu üzerinde çalışmalar yapıyoruz" dedi. Her Türlü Yüzeyi Uygulanabilir Geliştirdikleri uygulamayla her türlü yüzeyi kaplamanın mümkün olduğuna dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Karaman, "Günümüzün en önemli teknolojik gelişmelerinden biri de esnek ekranlar ve güneş panelleri. Bunların uygulama alanları giderek genişliyor. Gerek gündelik yaşamda, gerek havacılık sanayisinde, gerekse uzay endüstrisinde bunlar geleceğin malzemeleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu malzemelerin ömrünü uzatmak da bu tür kaplamalardan geçiyor. Bizim yaptığımız teknikle de narin, hassas ve kağıt benzeri duyarlı yüzeyleri yenilikçi bir teknoloji ile su geçirmeyecek hale getirip orijinalliğini bozmadan kaplayabiliyoruz" diye konuştu. Düşük Maliyet Endüstrinin en büyük sorununun kimyasal çözücüler ve çevreye verdiği zararlar olduğunu ifade eden Karaman, "Bu projenin en büyük özelliği fonksiyonel yüzey kaplamalarımızı çok düşük maliyetlerde herhangi bir çözücü kullanmadan gerçekleştiriyor olmamız. Endüstrinin en büyük sorunu çözücüler. Özellikle tekstil ve boya endüstrisinde bu tip çözücüler çevre sorunlarına yol açıyor. Hem bu çözücüleri satın alırken ki maliyet hem de bunları bertaraf etmek için endüstri ve sanayiciye getirdiği maliyetler gider hanesine yazılıyor. Ama bizim uygulamamızda bu ortadan kalkıyor" dedi. Peçeteyle Deney Laboratuvarda yaptığı deneyde su emme özelliği bulunan peçeteye uygulama yapan Karaman, "Özellikle değerli olan para, Bono, tahvil, tarihi özelliği bulunan yazma eserler veya uluslararası anlaşmaların ömürlerini arttırmak için koruyucu özellik kazandırmak bu proje ile mümkün" dediwww.tubitak.gov.tr/tr/haber/tubitak-dest...ici-yuzeyler-geliyor

http://www.biyologlar.com/su-gecirmeyen-yuzeyler-nanoteknoloji

Sağlıklı kalan sigara tiryakilerinin akciğerlerinin sırrı ne?

Sağlıklı kalan sigara tiryakilerinin akciğerlerinin sırrı ne?

Bazı tiryakilerin ömür boyu sigara içmelerine karşın nasıl sağlıklı akciğerlere sahip olabildiklerinin sırrı çözüldü. İngiltere’de 50 bin kişinin incelendiği araştırmada, sigara nedeniyle insanların DNA’larında ortaya çıkan bazı olumlu mutasyonların akciğer fonksiyonlarını geliştirdiği ve sigaranın ölümcül etkisini maskelediği tespit edildi. İngiltere Tıp Araştırmaları Vakfı, araştırma sonuçlarının akciğer fonksiyonlarını geliştiren yeni ilaçlar bulunmasına yardımcı olabileceğini söyledi.Uzmanlar ayrıca, hiç sigara içmemenin en iyi seçenek olduğunu vurguladı. Tiryakilerin hepsi olmasa da birçoğu akciğer hastalıklarına yakalanıyor. Ancak yaşamları boyunca bir kez bile sigara içmeyenler de aynı hastalıklardan muzdarip olabiliyor. Leicester Üniversitesi’nde yapılan çalışmada uzmanlar, İngiltere’deki Biyolojik Banka projesine katılan gönüllülerin sağlık ve genetik bilgilerini inceledi. Bilim insanları özellikle nefes darlığına, öksürüğe ve tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarına yol açan Kronik Öbsturiktif Akciğer Hastalığına (KOAH) yakalananları ele aldı. KOAH, bronjit ve amfizeme gibi önemli sağlık sorunlarına yol açıyor.KOAH riski azalıyorSigara tiryakisi olan ve olmayanlarla KOAH hastası olan ve olmayan denekler karşılaştırıldığında, DNA’mızdaki bazı kesimlerin KOAH riskini azalttığı görüldü. Yani “iyi genlere” sahip sigara tiryakilerinin, “kötü genlere” sahip olanlara kıyasla daha düşük KOAH riski taşıdığı tespit edildi. Araştırma ekibinden Prof. Martin Tobin, BBC’ye yaptığı açıklamada “Tütünün zararlarına karşı herkese garantili koruma sağlayacak sihirli bir yöntem yok. Akciğerleri sigara içmeyen birine göre yine de daha sağlıksız olacak. İnsanların gelecekte KOAH ve sigara bağlantılı kanser ve kalp hastalıklarından korunmasının en iyi yolu sigarayı bırakmak” dedi.Sigara bu çalışmada ele alınmayan kanser ve kalp hastalıkları riskini de arttırıyor. Araştırmada sigara içenlerde içmeyenlerden daha sık görülen bir genetik kod da keşfedildi. Henüz doğrulanmasa da, bu kodların beyin faaliyetlerini etkileyip bireyin kolayca nikotin bağımlısı olmasına yol açtığı saptandı. (BBC)http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/saglikli-kalan-sigara-tiryakilerinin-akcigerlerinin-sirri-ne

Yeni geliştirilen zona aşısının %97 etkili olduğu açıklandı

Yeni geliştirilen zona aşısının %97 etkili olduğu açıklandı

Sonuçları New England Journal of Medicine’da yayımlanan çalışmaya göre, Amerikalı bilim insanlarının geliştirdiği yeni zona aşısı yüzde 97 koruma sağlıyor. Araştırmaya 18 ülkeden 50 yaş üstündeki 15 bine yakın kişi katıldı. Katılımcıları rastgele iki gruba ayıran bilimciler, ilk gruba iki doz HZ/su adı verilen aşıyı yaptı. Diğer gruba placebo verildi. Aşının zonaya karşı yüzde 97 koruma sağladığı görüldü. Aşının hafif baş ve kas ağrıları, kızarıklık, yorgunluk gibi çok ciddi olmayan yan etkileri olduğu saptandı. Daha önce geliştirilen aşı yüzde 51 koruma sağlıyordu.ZONA NASIL BİR HASTALIK?Suçiçeği hastalığına neden olan “varisella zoster” adlı virüs zonaya da yol açıyor. Bu virüs vücuda yerleştikten sonra bağışıklık sistemi zayıf düşünce ortaya çıkıyor. Depresyon, stres, yaşlılık, AIDS ve kanser zonaya zemin hazırlıyor. Hastalık, sırt, göğüs, karın, kalça, kol, bacak, boyun, baş ve yüz bölgelerini etkiliyor. Zona tedavisinde kullanılan ilaçlar, ağrıları engelleyici özelliğe sahip olmasa da ağrı süresini kısaltmayı sağlıyor. Zonaya her yıl yaklaşık 250 bin kişi yakalanıyor.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/yeni-gelistirilen-zona-asisinin-97-etkili-oldugu-aciklandi

Genetik hastalıklara anne karnında kök hücre tedavisi uygulanacak

Genetik hastalıklara anne karnında kök hücre tedavisi uygulanacak

Ana rahmindeki bebeklere ileride oluşabilecek hastalıkları önlemek için cenin kök hücrelerinin enjekte edildiği ilk klinik denemenin yakında başlayacağı açıklandı. Ocak ayında İsveç’teki Karolinska ve İngiltere’deki Great Ormond Street Hastanesi tarafından yürütülecek araştırmada kullanılacak kök hücreler, kürtajla sonlandırılmış gebeliklerden alınacak.Araştırmada kullanılacak kök hücrelerin bir dizi dokuyu dönüştürüp, tedavisi olmayan cam kemik hastalığının belirtilerini hafifletmesi umuluyor. Tıptaki adı Osteogenesis imperfecta olan cam kemik hastalığı her 25 bin doğumdan birinde görülüyor.Yılda 15 kırıkHastalık, bebeğin kemiklerinde kırıklarla doğması halinde ölümcül olabiliyor. Hasta yaşasa bile kemiklerde yılda 15 kırık, kolay kırılan dişler, işitme bozukluğu ve büyüme sorunlarıyla karşılaşıyor.Hastalık bebeğin anne rahmindeki gelişimi sırasında DNA’sında ortaya çıkan hatadan kaynaklanıyor. Bu ise kemikleri sağlamlaştıran kolajenin ya düşük kalitede olmasına ya da hiç bulunmamasına yol açıyor. Kök hücrelerin kemik büyümesi sürecindeki hataları gidermesi planlanıyor. Great Ormond Street Hastanesi’nden Prof. Lyn Chitty, araştırma kapsamında testlerle hastalığa yol açan genetik hataları tespit edecek. BBC’ye konuşan Prof. Chitty “Bu çok ciddi bir hastalık. Amacımız rahimdeki kök hücre tedavisiyle hastalığı hafifletmek ve kırık sayısını azaltmak” dedi.Rahimde ve doğumdan sonra tedaviÇalışmada sağlıklı kemik, kıkırdak ve kas dokusu geliştiren bir tür kök hücre doğrudan hastalıktan etkilenen ceninlere enjekte edilecek. 15 bebeğe hem rahimde, hem de doğumdan sonra kök hücre tedavisi uygulanacak. 15 bebeğe ise tedavi doğumdan sonra uygulanacak ve daha sonra rahimdeyken de kök hücre tedavisi gören bebeklerle karşılaştırılacaklar. Karolinska Enstitüsü’nden Dr. Cecilia Gotherstrom da BBC’ye yaptığı açıklamada “Kemiklerin kırılmasındaki sıklığı azaltabilir, kemikleri ve büyümeyi güçlendirebilirsek büyük bir etkisi olacak” dedi.Kök hücre tedavisi çocuklarda hastalığın etkilerini hafifletiyor. Tedaviye daha da önce, kemikler gelişirken ve hızla büyürken başlamak daha etkili olma potansiyeli taşıyor.İlk klinik denemeRahimde kök hücre tedavisi daha önce iki vaka üzerinde kullanıldı. Ancak klinik deneme olmaksızın tedavinin ne ölçüde etkili olduğunu ölçmek imkânsız. Dr. Gotherstrom tedavinin bir gün Duchenne Kas Distropisi ve diğer kemik hastalıklarında da işe yarayabileceğini söyledi.Tedavi ilk olarak gebeliğin 20 ila 34’üncü haftasında, kök hücrenin bebeğin spermi ya da yumurtalıklarının bir parçası olmasını önlemek için, erbezleri ya da yumurtalıkların oluşmasından sonra uygulanacak. Vücudun organ naklinde görülebileceği gibi kök hücreyi reddetmesi olasılığının da düşük olduğu kaydediliyor.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/genetik-hastaliklara-anne-karninda-kok-hucre-tedavisi-uygulanacak

İnsan embriyosunu koruyan virüs DNA’da gizleniyor

İnsan embriyosunu koruyan virüs DNA’da gizleniyor

Hayatta kalmamız ve karmaşık vücut yapımız tamamen ilk insan embriyolarında bulunmuş olan kaçak yolcuların “virüs”lerin eseri olabilir.

http://www.biyologlar.com/insan-embriyosunu-koruyan-virus-dnada-gizleniyor-1

Buzun 800 bin yıl öteden fısıldadığı sır: İklimi değiştiren İnsan

Buzun 800 bin yıl öteden fısıldadığı sır: İklimi değiştiren İnsan

“Benim adım Claude Lorius ve sonsuza dek 23 yaşında kalacağım” diyerek başlıyor belgesel film. Hayatını buz bilimine adayan Claude Lorius, buz ile tanışmasını sağlayan 1956 yılındaki ilk antarktika ekspedisyonuna katılma tarihinde donduruyor yaşını, “Bundan sonra sonsuza dek 23 yaşında kalacağım.”Yıl 1956, Fransa’da 23 yaşındaki bir delikanlı için kendisini serüvene çağıran bir ilan, “Fransız kutuplar keşif ekibi bir yıl sürecek Antarktika bilimsel çalışmaya katmak için genç bir öğrenci arıyor. Adayların mükemmel bir fiziksel kondisyona ve mecerasever bir ruha sahip olması beklenmektedir.” Bunları bize 2015 yılında kendi çalışmalarını aktardığı ve yönetmenliğini  dünyaca ünlü belgeselci Luc Jacquet’in “Buz ve Gökyüzü” (La Glace Et Le Ciel) belgeselinde tane tane aktarıyor artık 83 yaşına gelmiş olan bilim insanı.Film boyunca buzullarda geziniyor, gökyüzüne bakıyor. Hayatını adadığı bilimin ona öğrettiklerini bizlere açıyor.1956 – 2015 yılları arasındaki 60 yıl içinde 22 defa kutup ekspedisyonlarına katılmış Lorius, önceleri öğrenci olarak, yıllar geçtikçe ve deneyim kazandıkça uzmanlığının da katkısı ile kendi ekiplerinin liderliğini üstlenerek. Yeni Zelanda, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve daha birçok ülkeden bilim insanların oluşturduğu sinerji ile her sene buzullar hakkında bilinmezlerin üzerini teker teker çizerek.Ve bir gün. Yeni Zelanda ekibi bir kutlama sırasında viskilerine buzulların o güne erişebildikleri en dip bölgeden elde ettikleri buzu attıklarında hayatı boyunca aradığı gizeme ulaştığını hissediyor Fransız bilim insanı.Buzulların en derinindeki buz viski kadehinde erirken ortaya çıkan hava kabarcıklarının binlerce yıl öncesinin iklim koşulları hakkında kesin veriler sunacağını öngörüyor Lorius ve bilimsel çalışmalarının o andan sonraki sürecini bu öngörüsünü ispatlamak üzerine kuruyor. İspatlıyor da. “Her kar tanesi yeryüzüne düştüğü zamanın iklim bilgisi ile yeryüzüne düşer. Buzullara düşen kar taneleri ise bu bilgiyi depolayarak buzulun bir parçası olur” diyerek özetliyor keşfini.Louis’in bu aşamadan sonraki hedefi olabilecek en eski zamana dair bilgilere ulaşmak, bunu sağlamanın yolu da buzulun olabilecek en derin bölümüne ulaşmaktan geçiyor. 40 bin yıl öncesi ile başlıyor mesai, derken  200bin, 400bin ve en nihayet 800bin yıl öncesine ait buz kalıplarına ulaşıyor kutup kaşifleri ekibi.İklimi insanın değiştirdiği bilgisi de buzulların yüzbinyıllar öncesinden sakladığı bilgi ile ortaya çıkıyor. “Gezegen, bizim tespit ettiğimiz en eski tarihinden bu yana 5 derecelik iklim değişikliliklerine maruz kalmıştır” diyor Claude Lorius kendisine “Yeni buzul çağı ne zaman başlayacak?” diye soran gazeteciye ve ekliyor, “Günümüzde insanın yol açtığı iklim değişikliğine karşı gereken tedbirleri almaz isek yeni bir buzul çağı da yaşanmayacak maalesef”Bu keşfinin ardından iletişim kanallarını kullanarak insanlığı uyarmayı görev ediniyor Lorius. Televizyonlara çıkıyor, gazetelere röportajlar veriyor.Peşinden İklim Zirveleri başlıyor, daha aşina olduğumuz kısaltma adı ile COP’lar. Filmde hızlı bir şekilde arz-ı endan ediyor BM İklim Değişikliği zirveleri. Bazılarında Claude Lorius de konuşamalar yapıyor zirveye katılan tüm liderlere. Filmin sonlarına doğru, “Bazen 60 yıllık çalışmalarımın beyhude olduğunu düşünüyorum” diye sesleniyor izleyiciye Lourius, “Bu kadar çalışma, bu kadar veri sağladık ama hala insanlık gerekena adımları atmaya başlamadı.”“Henüz geç değil” seslenişi ile sona eriyor film. Buzullardaki sonu gelmez adımlarını 2015 yılında da atmaya devam eden daima 23 yaşındaki bilim insanı bize seslenerek bitiriyor, “Artık siz de gerçekleri biliyorsunuz. Şimdi harekete geçme zamanı” LA GLACE ET LE CİEL Yönetmen LUC JACQUET Fransa, 2015*Türkiye’de Başka Sinema kapsamında vizyona girmiştir.https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/buzun-800-bin-yil-oteden-fisildadigi-sir-iklimi-degistiren-insan

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışmalarını sürdüren Biyolog Deniz Ertürk, mikrobiyotı ilgili çalışmaları  ve doktora sonrası araştırma yapmanın tüm yönleri hakkında bilgi verdi. Amerika’da Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri gün geçtikçe daha da çok gündeme gelmeye başlıyor.  Deniz Ertürk, mikrobiyotayı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri üzerine araştırmalarını sürdürüyor. Ne üzerine çalışıyorsunuz? Çalıştığım laboratuvarda genel olarak, mikrobiyota yani vücudumuzda yaşayan mikroorganizmalar ile bağışıklık sistemimiz arasındaki ilişkileri araştırıyoruz. Benim projem “Bacteroides fragilis” adı verilen kommensal (diğer bir organizmanın üzerinde veya içerisinde yaşayan ancak zarar vermeyen organizma) bir bakterinin bağışıklık sitemine etkileri üzerine. Bu bakterinin hücre zarında bulunan, Polisakkarid A isimli bir kommensal antijenin, bağırsaklarda bulunan bağışıklık hücrelerinde hangi sinyalleme yöntemlerini kullandığını anlamaya çalışıyorum. Hangi tip hastalıklarla ilgili? Bizim çalıştığımız bakteri, Bacteroides fragilis, normal şartlarda bağırsakta yaşayan ve hastalık yapmayan bir bakteri. Sadece bağırsak yaralanmaları sırasında karın boşluğuna sızarsa periton içi apse oluşumuna sebep olabiliyor. Bağırsak içinde ise bunun aksine olumlu etkileri var. Hem bağırsakla ilgili hem de bağırsak dışı birçok hastalığı önlemede önemli bir rol oynadığı gösterildi. Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri, ülseratif kolit ve Crohn’s hastalığı gibi enflamasyonlu bağırsak hastalıklarında, alerji ve multipl skleroz gibi otoimmun hastalıklarda ve hatta otizm hastalığında gözlemlendi. Tabii bu çalışmalar genelde fare modelleri kullanılarak yapılıyor. İnsanlarda bu hastalıkların tedavisi için kullanılma potansiyeli var fakat henüz klinik denemelere başlanmadı. Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? Burada rakamlardan daha önemli bir konu var ki bu hastalıkların görülme oranı Amerika, Kanada ve kuzey Avrupa ülkelerinde dünyanın geri kalan bölgelerinden daha fazla. Türkiye’de görülme sıklığı dünya ortalaması civarında. Gelişmiş ülkelerde bu hastalıkların daha fazla görülüyor olması David Strachan’in hijyen hipotezine bağlanıyor. Bu hipoteze göre, gelişmiş ülkelerde daha az çocuklu çekirdek ailelerde, daha hijyenik koşullarda, daha yüksek oranda antibiyotik kullanarak, doğadan ve hayvanlardan uzak büyüyen çocuklar, daha az mikropla karşılaşıyorlar ve çeşitliliği düşük bir mikrobiyotaya sahip oluyorlar. Bu durum, bağışıklık siteminin yeterince gelişmemesine ve dolayısıyla belirttiğimi hastalıklara neden oluyor. Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? İstanbul’da doğdum ve üniversiteyi bitirene kadar orada yaşadım. Lise yıllarımdan itibaren biyoloji okumak istiyordum. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde yaptım. Yaz stajlarım sırasında Avrupa ve Amerika’daki laboratuvarlarda çalışma imkânı buldum ve doktoramı yurtdışında yapmaya karar verdim. 2001 yılında doktora yapmak üzere Amerika’ya geldim. Şu anda doktora sonraki çalışmalarımı sürdürüyorum. Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Şişli Terakki Lisesi’nden mezun oldum. Eski ve iyi bir okul olmasına rağmen, lisede iyi bir bilimsel eğitim aldığımızı söyleyemem. Türkiye’deki pek çok lise gibi, öğrencilere bilimsel düşünce yöntemlerini öğretmekten çok, üniversite sınavını kazandırmaya yönelik eğitim veriliyordu. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünde tamamladım. Teorik olarak sağlam bir temel almamıza rağmen çoğunlukla maddi sebeplerden pratik konularda çok iyi eğitim verilmiyordu. Birçoğumuz yaz stajlarıyla bu açığımızı kapatmaya çalıştık. Ben de Almanya’da Berlin Max Planck Enstitüsü’nde ve Amerika’da Pittsburgh Üniversitesi’nde yaz stajları yaptım. Doktoramı yurt dışında yapmaya karar verdikten sonra Amerika’da birçok okula başvurdum. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesine kabul edildim ve doktoramı Neal Silverman’in laboratuvarında meyve sineklerindeki antibakteriyel sinyalleme yolları üzerine tamamladım. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesi hızla büyüyen bir okul ve çok iyi bir kadrosu var. Tıp fakültesinde çalışmanın avantajı temel bilimler, uygulama ve klinik araştırmaları yapanların bir arada ve yakın ilişki içinde çalışıyor olmaları. Halen Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışıyorum. Burası tabii ki dünyanın en iyi araştırma merkezlerinden biri fakat rekabet de fazla. UMASS’teki yakın ve ortak çalışma ortamını burada daha az hissediyorum. Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz? Boğaziçi Üniversitesi’nde iyi bir teorik eğitim aldığımızı düşünüyorum, fakat benim okuduğum donemde pratik konularda çok iyi eğitilmiyorduk. Yurtdışında yaptığım yaz stajlarının bu konudaki eksikliklerimi kapatmakta çok faydası oldu. Ayrıca çalıştığım yaz projelerinden edindiğim deneyimler ve yayımladığımız makaleler doktoraya kabul edilmemde büyük katkı sağladı. Amerika’da doktora yapmamda Boğaziçi Üniversite’sinden hocam Nese Bilgin’in verdiği destek de çok önemlidir benim için. Massachusetts Üniversitesi tip fakültesinde doktoramı, kariyerine yeni başlayan hocam Neal Silverman’in ilk öğrencisi olarak yaptım. Motivasyonu yüksek, öğretmeyi çok seven ve öğrencilerinin kariyer planlarına büyük destek veren bir insanla çalıştığım için çok şanslıyım. Onun desteği ve yönlendirmeleriyle önce doktora sonrasında hangi konuda çalışmak istediğime karar verdim, sonra o konuda en iyi olan laboratuvarlarla görüşmeler yaptım. Doktora sonrası çalışmalarda, kurumdan çok çalışmak istediğiniz laboratuvar önemli. Ben, Dennis Kasper’in laboratuvarını hem bilimsel çalışmalar hem de insani ilişkiler bakımından çok güzel bir çalışma ortamı sağladığı için seçtim. Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz? Pubmed’de konumla ilgili araştırma yaparken, mikrobiyota alanında Türkiye’deki Tıp Fakültelerinin mikrobiyoloji bölümlerinden bazı klinik çalışmalara rastlıyorum. Maalesef Türkiye’de hangi konuların kimler tarafından çalışıldığını takip etmek çok kolay değil. Üniversitelerin web sitelerinde fakülte üyelerinin laboratuvarları, çalıştıkları konular ve son yayınları hakkında güncellenmiş bilgilere ulaşmak çoğunlukla mümkün olmuyor. Marmara Üniversite’sinden Güner Söyletir’in laboratuvarından bizim de çalıştığımız Bacteroides fragilis isimli bakteriyle ilgili yayınlar görmüştüm. Aslında mikrobiyota alanında yapılan çalışmalar Amerika’da da yeni sayılabilir. Bu konu 1950li yıllardan beri bilinmesine rağmen son yıllarda büyük bir ilgi odağı haline geldi. 2005 yılından beri bu konuda yapılan çalışmalarda patlama yaşandı diyebiliriz. Mikrobiyotamızı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri anlaşıldı. Artık Clostridium difficile, enfeksiyonunda olduğu gibi, mikrobiyotanın kendisi bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz? Türkiye’deki kurumlar hakkında çok bilgi sahibi değilim ama duyduğum kadarıyla Türkiye’de de en az buradaki kadar kaliteli bir sağlık hizmeti veriliyormuş. Tabii en temel insan hakkı olan sağlıklı yasam hakkı ücretsiz olması gerekirken, hem Türkiye’de hem Amerika’da sağlık hizmetleri nüfusun çoğunluğu için hala çok pahalı. Bilimsel araştırmaları bakımından Türkiye’de gelişmeler olmakla birlikte hala dünyanın pek çok ülkesinden daha geride. Araştırma konusunda buradaki avantajlardan biri de ders yükünün Türkiye’dekinden az olması. Böylece hocalar vakitlerinin büyük bir kısmını araştırma yapmaya ayırabiliyorlar. Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz? Eğer araştırmacı olarak kalmak istiyorlarsa, tavsiyem bu işi yapan insanlarla mümkün olduğu kadar çok konuşup kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini öğrenmeleri. Bu zor ve sabır isteyen bir iş. Geri dönüşümü ve ödülleri günlük değil, genelde çok uzun vadeli oluyor. Bazen günlerce uğraştığınız bir deney çıkmayabiliyor, makalenizi basmak için aylarca uğraşmanız gerekebiliyor. İşten çıkıp eve gittiğinizde bile işinizi kafanızdan çıkarmanız pek mümkün olmuyor. Hem aklı, hem bedeni yoran bir iş. Tabii ki her gün bulmaca çözer gibi, çıkmayan deneyleri yeniden dizayn etmek, aklına ilginç bir fikir geldiğinde mutlu olmak ve heyecanla araştırmaya başlamak, dünyanın dört bir yanından insanlarla ortak bir amaç için çalıştığını bilmek, insanlığa ufacık da olsa bir katkıda bulunduğunu hissetmek, makalen yayınlandığında duyduğun o gururla karışık sevinç bu işin güzel tarafları. Ama dediğim gibi herkese uygun olmayabilir, gerçekten bu işi yapmak istediklerine emin olsunlar. Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz? Düzenli olarak takip ettiğim 30 dergi var ama bu dergilerde çıkan makalelerin tamamını okumuyorum. “Old reader” adında bir RSS okuyucu programıyla bu dergilerde çıkan makalelerin baslıklarını ve abstractlarını anında takip edebiliyorum. İlgimi çekenleri ve detaylı okumak istediklerimi işaretleyip Mendeley adlı başka bir programa aktarıp kendi kütüphanemi oluşturuyorum. Benim çalıştığım konuyla ilgili makaleler genelde Science, Nature, Cell, Nature Immunology, Immunity, Cell Host Microbe, Plos Pathogens, PNAS gibi dergilerde çıkıyor. Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir? Literatürü takip etmek için pubmed ve google scholar, networking için linkedin en çok kullandığım siteler. Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Kitaplar bir konuda temel kazanmak için önemli gerçekten ama son gelişmeleri takip etmek için iyi bir yol değil. Birçok okulda ders kitabı olarak okutulan “Janeway’s Immunobiology” ve hocam Dennis Kasper’in editörlüğünü yaptığı “Harrison’s Infectious Diseases” kitapları bağışıklık sistemi alanında çalışmak isteyenler için iyi birer başlangıç kitabı olabilir. Son gelişmeleri takip etmek için derleme makalesi türünde yayınlar daha faydalı bence. “Nature Reviews Immunology” ve “Current Opinion in Immunology” gibi dergileri takip edebilirler. Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir? Ben kitap tavsiye etmek yerine, kaynak tavsiye edeyim. Science dergisinde “Books et al.” ve Nature dergisinde “Books and Arts” başlıklı bölümlerin altında yeni çıkan bilim kitapları tanıtılıyor. Buradan ilgilerini çekecek kitapları takip edebilirler. Ben şu anda Frans de Waal’ın “The Bonobo and the Atheist” kitabını okuyorum. Okumak istediğim bir sonraki kitap da Martin Blaser’in “Missing Microbes” isimli kitabı.  Düzenli olarak spor yaptığımı söyleyemem. 2-3 yıl yelken yaptım. Fırsat buldukça okulun havuzuna gidip yüzüyorum. Şehir içinde mümkün olduğunca bisiklet kullanmaya çalışıyorum.  Massachusetts’in çok güzel bir doğası var. Dağda, ormanda doğa yürüyüşleri yapmayı da çok seviyorum. Müzik konusunda çok bilgili değilim ama sinemayı takip etmeye çalışıyorum. Iran ve Kore sinemalarını özellikle seviyorum. Bahman Ghobadi ve Joon-ho Bong’un filmlerini tavsiye ederim. Okulun spor tesisleri ve havuzu çok iyi. Onun dışında akşam dersleri alabileceğiniz bir sürekli eğitim sistemi var. Harvard çalışanları bu sistemden ücretsiz ders alabiliyorlar. Ben de bir yıldır bu akşam okulundan İspanyolca dersleri alıyorum. Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir? Amerika’da biyologlara özel bir sıkıntı yaşamadım ama Amerika’daki çalışma sistemi genel olarak Avrupa’ya kıyasla daha acımasız. Özellikle doktora öğrencileri çok düşük maaşlarla çalışmak zorunda kalıyorlar. Tatil süresi ve sosyal haklar çok az. Sağlık ve emeklilik gibi hizmetler tamamen özelleştirilmiş durumda. Anne olmak isteyen kadınlar için şartlar daha da zor. Doğum izni sadece 8 hafta ve kreşler çok pahalı. Birçok kadın akademisyen doğurmak için kariyerinden fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Bu konuda Nature’da bir makale yayımlanmıştı. Biyoloji bölümlerinde kadın ve erkek öğrenci sayısı eşitken, tam zamanlı profesör pozisyonuna gelindiğinde erkeklerin sayıca çok daha fazla olduğu görülüyor. Amerika’daki sistem maalesef kadın akademisyenlerin hayatını kolaylaştıracak imkânları sunmuyor. Türkiye'de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur? Benim Türkiye’den ayrıldığım 2001 senesinden beri Türkiye’de biyoloji alanında büyük ilerleme olduğunu orada çalışan arkadaşlarımdan ve hocalarımdan duyuyorum. Fakat yine de bilimsel makale üretimi, kalitesi ve atıf sayısı bakımından dünya sıralamasında çok iyi durumda değiliz. Ülke dışında eğitim almak gerçekten çok faydalı ama gerekli olup olmadığı kişiye göre değişir. Yurt dışında yaşam özellikle ilk yıllarda, gittiğiniz ülkeye adapte olana kadar oldukça zor oluyor. Ayrıca aile olarak gelenler için durum daha da zor. Örneğin Amerika'da eşlere çalışma izni verilmiyor, bu da maddi ve manevi birçok soruna yol açıyor. Yeniliklere açık, değişik kültürlere meraklı, memleket hasretini kafaya takmayan biriyseniz yurt dışında tahsil almak ve yaşamak çoğaltıcı bir deneyim bence. ABD'deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır? Çalıştığım üniversitelerde ırkçılık ve ayrımcılığı önlemeye yönelik kâğıt üzerinde birçok kural olmasına rağmen olumsuz deneyimler yaşayanlar da vardır eminim. Kendi yaşadıklarım özelinde Türkiyeli olmamın bana avantaj veya dezavantaj sağladığı bir durumla karşılaşmadım. Özellikle tıp ve biyoloji alanlarında çok kültürlü bir ortamda çalıştığımızı söyleyebilirim. Örneğin bizim 13 kişilik laboratuvarımız 6 farklı ülkeden gelen insanlardan oluşuyor. Olumsuz bir durumla karşılaşmamış olmamın Massachusetts gibi görece daha liberal bir eyalette yaşıyor olmakla da alakası var. Muhafazakârlık ve milliyetçiliğin daha yüksek olduğu başka eyaletlerde olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimaliniz de daha yüksek. ABD'deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür? Benim gözlemlerime göre Boston civarındaki okullara Türkiye’den lisans ve lisansüstü eğitim için gelen öğrencilerin sayısında büyük artış var. Amerika’daki okullara kabul şartları genelde standarttır, o koşulları yerine getirdiğiniz sürece tabii ki girebilmek mümkündür. Araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz? Aslında her gün birbirinde farklı geçiyor ama düzenli olarak yaptıklarımızdan bahsedeyim. Pazartesi sabahları laboratuvar toplantımız oluyor. Her hafta laboratuvardan bir kişi projesiyle ilgili sunum yapıyor, deney sonuçlarını ve planlarını anlatıyor, hep birlikte tartışıyoruz, önerilerde bulunuyoruz. Öğlen bölümde seminer varsa ona katılıyorum. Öğleden sonra büyümekte olan hücre kültürüm varsa onları kontrol ediyorum, gerekiyorsa medyumunu değiştiriyorum. Daha sonra farelerimi kontrol etmeye gidiyorum. Eğer kolit modeli gibi sürmekte olan bir deneyim varsa kilo değişikliklerini günlük olarak kaydetmemiz gerekiyor. Ayrıca fareleri çiftleştirmek, büyüyen yavruları annelerinden ayırmak gibi rutin işler de oluyor. Daha sonra haftanın geri kalanında yapmam gereken deneyleri planlıyorum, ısmarlamam gereken malzemeler varsa ısmarlıyorum. Kendi projemi tek başıma yürütüyorum ama takıldığım yerlerde laboratuvardaki diğer arkadaşlara danışıp fikir alışverişinde bulunduğum oluyor. Her cuma hocamla birebir toplantım var. O toplantıda da ona yaptığım deneyler hakkında düzenli olarak bilgi veriyorum, sonuçları ve yapacağım şeyleri birlikte tartışıyoruz. Deneylerden kalan zamanlar da yeni çıkan makaleleri takip etmekle geçiyor. http://fesraoz.blogspot.com.tr   ESRA ÖZ

http://www.biyologlar.com/harvard-tipta-mikrobiyota-alaninda-doktora-sonrasi-calismalarini-surduren-biyolog-deniz-erturk

Kromozomlar

Kromozomlar, çok düzenli olarak, kendi üstüne sarmallanmış devasa DNA molekülleridir. Bu moleküllerin dizilmesindeki en ufak bir hata, hücrelerin bölünmesini engelleyebiliyor. 46 kromozoma dağılmış olan DNA’nın iki omurgasını oluşturan 3 milyar 200 milyon baz var. Her gen ,yaşamın olmazsa olmaz işlevlerini yerine getirmek üzere, hücrelere gerekli komutları veren 10-20 bin bazdan oluşuyor. DNA şeridinin büyük kısmı çöp DNA olarak değerlendiriliyor. Bu iş görmeyen bu kısım,genleri bir bobin gibi sarmallayarak, onların DNA kopyalaması sırasında kırılmaları önlemektedirler.İnsanlığın geleceğinin yazılı bulunduğu kromozomlar bizlerin kimlik kartlarını olusturur.Her bir kromozonun üzerinde hangi gen setlerinin bulunduğu ve işlevleri üzerindeki çalışmalar yeni yeni bilgiler vermekte.İnsanın hangi hastalıklara yakalanabileceği,ne kadar uzun yaşayacağı,zeka kapasi,korkaklık,saldırganlık gibi tüm özelliklerin belirlendiği emir kipleridir kromozomlar.Aşağıda bu kromozomlarda meydana gelebilecek bozuklukların yol açabileceği bazı hastalıklar ve kromozomun etkileri belirtiliyor. 1.Kromozom: En büyük kromozom...Alzheimer hastalığı,prostat kanserine eğilim,baskın sağırlık,doğuştan katarak,Rh faktörü,akciğer kanserine yatkınlık 2.Kromozom: Sık görülen birçok hastalığa neden oluyor.belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler,kolon(kalın bağırsak) kanseri,kas gelişimini engelleyen gen,doğuştan gece körlüğü,2 tip şeker hastalığı. 3.Kromozom: Cinsel yaşam için çok önemli bir kromozom.kolon kanseri,obezite(ciddi şişmanlık),şizofreniye yatkınlık,doğuştan ilerleyici olmayan gece körlüğü. 4.Kromozom: Cücelik(akondroplazi),huntington koresi(40 yaşından sonra titremeleri izleyen bunama),baskın sağırlık,diabet,alkol bağımlılığına eğilim,manik depresif psikoz,sedef hastalığı,parkinson hastalığı. 5.Kromozom: Duygusal zekaya ilişkin kromozom.Dikkat kusuru,Akne,saç dökülmesi,ilerleyici işitme kaybı 6. kromozom: Şizofreniye eğilim,bağışıklık sistemi ,disleksiye yatkınlık,kroner damar sertliği,epilepsi 7.Kromozom: Kolon kanseri,sinir sistemi tümörü,otizm(içedönüklük),şizofreniye yatkınlık,kronik akciğer iltahabı,şişmanlık 8.Kromozom: Erken sara,Werner hastalığı(çocuğun erken yaşlanması),kalıtsal kellik,şizofreniye yatkınlık,genel saraya yatkınlık,guart 9.Kromozom: Kötü huylu deri kanseri,galaktozemi (çocukta sütü sindirememe durumu),hirsutizm(aşırı kıllanma),ABO kan sistemi 10.Kromozom: Yarık dudak damak,işitsel belirtilerle kısmi sara,vitiligo(deride bölgesel pigment yokluğu),obezite,retinanın atrofisi 11.Kromozom: Diyabet,Hemoglobin hastalığı),drepanositoz(kan hastalığı),manik depresif psikoz,kalp aritmisi,iris tabakası yoğunluğu 12.Kromozom: İltihaplı bağırsak hastalıklarına yatkınlık,vitamine bağlı raşitizm(D vitamini metabolizmasında kusur),astım,alkol etkenli yüz kızarması,diabet 13.Kromozom: Baskın sağırlık,göğüs kanseri,retina kanseri(retinablastom),kalıtsal gece işemesi,erken meme kanseri(BRCA2 geni) 14.Kromozom: Alerjiye yatkınlık(egzama),Sağırlık(dil gelişiminden sonra),siroz,alzheimer 15.Kromozom: Doğuştan beyin özrü,Disleksiye eğilim,Marfan hastalığı(basketciler gibi uzun el ve ayak ile çok uzun boy),Kroner damar sertliği. 16.Kromozom: Manik depresif psikoz,hemoglobin hastalığı,katarak,iltahaplı bağırsak hastalığı(Crohn hastalığı),yüksek tansiyon 17.Kromozom: Meme kanserine eğilim(BCCR geni),Tüm kanserlere eğilim,ağır astım,yumurtalık kanserine eğilim(BRCA 1 geni),cücelik,sedef hastalığına yatkınlık,bunama,diabet 18.Kromozom: Manik depresif psikoz,erken obozite,kızıl saç,yüksek miyop,kolon kanseri.pankreas kanseri 19.Kromozom: Migren,baskın sağırlık,geç dönem alzheimer hastalığı,kroner damar sertliği,auralı ve beyin lezyonlu migren krizleri 20.Kromozom: Boy uzunluğu belirleyicisi,uykusuzluk,diabet,baskın gece sarası,birleşik bağışıklık yetmezliği 21.Kromozom: Alzheimer hastalığı,amyotrofik lateral skleroz(Stephen Hawking’in hastalığı),manik depresif psikoz,Down sendromu,ilerleyici miklonik sara,parkinson,lösemi. 22 Kromozom: doğumsal kalp hastalığı,Kedi gözü sendromu,Şizofreniye eğilim,otizm(içe dönüklük),zeka geriliği,glikoz ve galaktoz sindirim bozukluğu,kemik iliği oluşumunu düzenliyor 23.Kromozom(Y): Erkeklik cinsiyetini belirliyor,cinsel organların gelişimini düzenliyor. 24.Kromozom(X): İki adet kromozomu taşıyan bebek kız oluyor.Bu kromozomdaki dejenerasyon;kas erimesi ve cüceliğe yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/kromozomlar-1

Bakterilerde Toplumsal Bellek Olabilir

Bakterilerde Toplumsal Bellek Olabilir

Geçmişe ilişkin bilgi anımsama becerisi karmaşık organizmalar için sıradandır. Bakteri gibi tek hücreli canlılarda ise bu yetenek hakkında neler söylenebileceği netleşmiş sayılmaz. ETH Zurich ve Eawag araştırmacılarından oluşan bir ekip, geçtiğimiz ay Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (PNAS) dergisinde yayımlanan bir makale ile sonuçlarını paylaştıkları çalışmalarında bu konuyu ele aldı.

http://www.biyologlar.com/bakterilerde-toplumsal-bellek-olabilir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0