Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 128 kayıt bulundu.
Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kanseri tedavi etmenin yolunun kanser kök hücrelerini yok etmekten geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi İç hastalıkları ve Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Zafer Gülbaş, kanser hastalarında kök hücre uygulamalarıyla ilgili Medical Tribune’ün sorularını yanıtladı. MT: Kök hücre tedavisi ile ilgili yeni gelişmelerden bahsedebilir misiniz? Önceki yıllarda, kanseri dokudaki olgun hücrelerin yaptığını düşünüyorduk ama bugün kansere neden olan bir kök hücrenin var olduğunu biliyoruz. Kök hücre, kanserli hücreleri oluşturuyor ve bunlar çoğaldıkça hastalık ortaya çıkıyor. Kanseri tedavi etmek için birçok kemoterapi çeşidi, immünoterapi, radyoterapi ve cerrahi tedavi uygulandı.  Ancak kanserin birçok hastada tekrarlamasını önleyemiyoruz. Şu anki bilgilerimize göre kanseri tedavi etmenin yolu ise kanser kök hücresini yok etmekten geçiyor. Kanser kök hücresinin varlığını nasıl tanıyabileceğimiz ve nasıl ortadan kaldırabileceğimizle ilgili sorunun yanıtı aranıyor.  Bugün için en önemli konu bu. Dünyada birçok merkezde bu konu üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Bütün kanser türlerinde kanser kök hücresinin olduğuna inanılıyor.  Johns Hopkins Üniversitesi Kemik İliği Programı Direktörü Prof. Dr. Richard Jones ve ekibi bu hipotezi miyeloma denilen hematolojik kanserde açıkladı. Richard Jones’un kanser kök hücre teorisinde  şöyle bir kuram kullanıyor. Yabani bir otu ne kadar çok temizlerseniz temizleyin eğer kökünü çıkarmıyorsanız bir süre sonra tekrar çıkacaktır. Kanser için de aynı durum sözkonusu olup, kök orada olduğu sürece kanser tekrar oluşuyor. Kanser kök hücresi önümüzdeki 5-10  yılın en çok çalışılacak konularından biri olup,  kanseri ortadan kaldırmanın belki de anahtarının yattığı konudur. MT: Kök hücrelerin kanser tedavisinde kullanıldığı alanlar hangileri? Hematopoetik kök hücre nakli dışında, kanser tedavisinde kanser kök hücresine karşı aşı üretme çalışmaları yeni bir alan. Oldukça ilgi çekici ve önümüzdeki süreçte yararlı olup olmadığını öğreneceğiz. Ayrıca kanser hücresine özgü T lenfositleri ve NK lenfositleri üretmek ve tedavide kullanmak ilgi çekici ümit verici gelişmeler. MT: Hematolojik kanserlerde kanser kök hücresini yok etmek mümkün mü? Hematolojik kanserlerde kemik iliği nakli yapmak için yüksek doz tedavi uygulandığında, hastanın kemik iliği bir daha üretim yapamaz hale geliyor. Bu da yüksek doz tedavilerin kök hücreyi ortadan kaldırabildiğini gösteriyor. Ancak yüksek doz tedavi her kanserde aynı sonucu vermiyor. Bu konuda yapılan çalışmalarda allojenik kök hücre nakliyle kanserli kök hücrenin ortadan kaldırılabileceğini gösteriyor. Yöntem, her kanser türünde aynı sonucu vermese de; özellikle lenfoma, lösemi gibi hematolojik kanserlerde kanser kök hücresinin ortadan kaldırılmasında etkili oluyor. MT: Şu an Türkiye’de kök hücre tedavisi hematolojik hastalıklarda yaygın kullanılıyor mu? Ülkemizde kök hücre nakli yapan birçok merkez var. Sağlık bakanlığı kök hücre naklinin yaygınlaşması ve hastaların bu tedaviden yararlanmasını sağlamak için önemli destek veriyor. Ancak her hastaya kök hücre nakli için uygun donör bulamıyoruz. Normalde biz kök hücre naklini HLA doku grubu uygun kişilerden yapıyoruz. HLA doku grubu uygun kişi bulma şansı kardeş sayısına göre değişmekle birlikte yüzde 25-50 civarında değişiyor. HLA doku grubu uygun donör bulunmadığında, donör bankalarına baş vuruyoruz ve %25 hastaya da bu şekilde çözüm buluyoruz. Bankada da bulmazsak hasta donörsüz kalıyor. Bu durumda yüzde 50 antijen uyumlu aile içindeki donörlerden haploidentik nakil yapabiliyoruz ve hastaların hemen hepsi allojenik nakil olma şansını yakalıyor. Böylece bu tedavi ile hastalıklarının ortadan kaldırılma şansı doğuyor. Johns Hopkins grubu ve İtalyan bilim adamları bu konuda çok çalışıyorlar. Ve elde ettikleri sonuçlara göre; doku uyumlu akraba dışı donörden yapılacak nakilde elde edilecek sonuç ile haplodentik  aile içi nakilin sonuçları benzer. Haplodentik nakil dediğimiz nakil bugün için donör bulunamayan hastalarda kemik iliği nakli yapılmasına imkan veriyor.    MT:Haploidentik nakilde başarıyı etkileyen faktörler nelerdir? Enfeksiyon ve graft versus horst hastalığı (GVHD) dediğimiz graftın alıcının organlarına karşı reaksiyon vermesidir. GVHD, donör hücrelerinin alıcının organlarını tanıyıp tahrip etmesidir. Donörün bağışıklık sistemi alıcıya yerleştikten sonra alıcının karaciğerine, cildine, barsaklarına, kemik iliğine zarar vermektedir. Bu zararı verdiğinde enfeksiyonlara  hastalar daha sık yakalanmaktadır. Hastaların ölümü, graft versus host hastalığından olduğu gibi  bazen hastalık tekrarından da  oluyor. Ama akraba dışı nakillerle bu tip nakilleri kıyasladığımızda ikisinin de başarı oranı benzerdir. Biz Anadolu Sağlık Merkezinde akrabadışı donör bulunamayan hastalara haploidentik nakil yapıyoruz. Sağlık Bakanlığı tüm organ nakillerini olduğu gibi kemik iliği nakline de önemli destek vermektedir. Bunlar zor nakiller. Bu nakli olanlara aile desteği de çok önemli. Anadolu Sağlık Merkezi’nde hastalarımıza bu olanağı sağlıyoruz. Anadolu Sağlık Merkezi Kemik İliği Ünitesi’nde son bir yıl içinde 166 nakil gerçekleştirdik, 21’i haploidentik nakildir. MT: Kemoterapi öncesi kök hücre saklama yönteminden bahsedebilir misiniz? Kemoterapi öncesi kök hücreler hastanın kendinden toplanacaksa, G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün yada 1-3 günlük kemoterapi verip kemoterapi sonrası 7-10 gün cilt altı vererek kol kanından topluyor, sonra belirli solüsyonlarla karıştırarak otomatize alette adım adım dondurup saklıyoruz. Bu şekilde kök hücreleri güvenli olarak en az 5 yıl saklayabiliyoruz. Hastanın sağlıklı donoründen ise 4-6 gün G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün cilt altı vererek kol kanından toplayarak donduruyoruz. Kol kanından toplama işlemini hücre ayırıcı denen cihazlarla yapıyoruz. Bu işleme kök hücre aferezi diyoruz. MT: Türkiye’nin kök hücre konusunda geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de yeterli sayıda merkez var mı? Türkiye kemik iliği nakli konusunda uluslararası standartlarda başarılı işlemler gerçekleştiriliyor. Son 2-3 yılda nakil yapılan yıllık hasta sayısı, 800’lü değerlerden 2000’lerin üzerine  çıktı. Ancak halihazırda ülkemizde 1000-1500 hasta halen bu tedaviden yararlanamıyor. Merkezlerin aktivitesinin artması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konuda hastalarımızın yanında. Yeni yönerge  değişiklikleri  yapılarak kemik iliği nakli merkezlerinin kalite standartları da yükseltilmeye çalışılıyor. Kemik iliği naklinde,  nakil sonrası süreçte enfeksiyon riskinin olmaması başarıyı etkileyen en önemli unsurların başında geliyor. Bu nedenle yeni açılacak merkezlerde aranan kalite standartları daha da ağırlaştırılıyor.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-calismalari-kanseri-ortadan-kaldirabilecek-mi

Sonuçta o kadar da farklı değiliz; İnsanlardaki hücreler ve sağlam mikroplar ortak bir atayı paylaşıyor

Sonuçta o kadar da farklı değiliz; İnsanlardaki hücreler ve sağlam mikroplar ortak bir atayı paylaşıyor

Bir araştırma ekibi, arkeal ve ökaryotik hücrelerin genetik materyalini nasıl paketlediğini ve depoladıklarını gösteren çarpıcı paralellikler buldu. Credit: Santangelo and Luger Labs

http://www.biyologlar.com/sonucta-o-kadar-da-farkli-degiliz-insanlardaki-hucreler-ve-saglam-mikroplar-ortak-bir-atayi-paylasiyor

KPSS İle Sağlıkçı Alımında Yeni Gelişme

KPSS İle Sağlıkçı Alımında Yeni Gelişme

ÖSYM geçen hafta resmi internet sitesinden yaptığı duyuruda 6-11 haziran tarihlerinde Sağlık Bakanlığı için 4.B personel alımı yapılacağını duyurmuştu. Çalışma Bakanı Faruk ÇELİK'in  bugün ajanslara yaptığı açıklamada ise KPSS-2012/1 ile 17 Bin 387 Personel Alınacak' dedi. Tarih olarakta 18-27 haziran 2012 tarihini açıkladı. Açıklamasında 7 bin 114 sağlıkçı alınacağı belirtildi. Hem ÖSYM hemde Bakanın açıklamalarına bakılınca 6-11 haziran ve 18-27 haziranda iki farklı alım olacağı görülmektedir.Her iki açıklamada da ayrı ayrı kpss/2012-1 ve kpss 2012-4 alımları açıkça görülüyor BAKAN ÇELİK'İN AÇIKLAMASI; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, 2012/1 yerleştirmelerinde, kamu kurum ve kuruluşlarınca toplam 17 bin 387 kadro ve pozisyon için yerleştirme talebinde bulunulduğunu bildirdi. Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) sonuçlarına göre haziran ayında yapılacak merkezi yerleştirme işlemlerine ilişkin yazılı açıklama yapan Çelik, kamu kurum ve kuruluşlarınca Devlet Personel Daire Başkanlığı'na bildirilen kadro ve pozisyonların, incelenerek, ilan edilmek üzere ÖSYM Başkanlığı'na gönderildiğini belirtti. Bu yıla ait KPSS yerleştirme takvimine göre, 18-27 Haziran tarihleri arasında tercihlerin alınacağını belirten Çelik, 2010 KPSS sonuçlarının, merkezi yerleştirmelerde son defa kullanılacağını kaydetti. Çelik, 2012/1 yerleştirmelerinde, kamu kurum ve kuruluşlarınca toplam 17 bin 387 kadro ve pozisyon için yerleştirme talebinde bulunulduğunu, bunların yüzde 16,53'ünün ortaöğretim, yüzde 27,47'sinin önlisans, yüzde 56'sının lisans düzeyinde olduğunu bildirdi. -Kadro ve pozisyonların dağılımı- Kadro ve pozisyonların kamu kurum ve kuruluşlarına göre dağılımı şöyle: ''Üniversiteler hariç 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ye tabi kurumlar 10 bin 813; üniversiteler 3 bin 956, mahalli idareler bin 36, kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) bin 582, sağlık ve yardımcı hizmetler sınıfı 7 bin 114, genel idare hizmetleri sınıfı 5 bin 511, teknik hizmetler sınıfı 2 bin 533, avukatlık hizmetleri sınıfı 491, yardımcı hizmetler sınıfı 134, eğitim öğretim hizmetleri sınıfı 22.'' KİT pozisyonlarının öğrenim durumlarına göre dağılımı da ''ortaöğretim 82, önlisans 130, lisans bin 370'' şeklinde gerçekleşti.-- EDİTÖRÜN NOTU: SAĞLIK BAKANLIĞI SADECE SAĞLIK PERSONELİ ALACAK. ÜNİVERSİTELER İSE DÜZ MEMUR, ŞOFÖR, HİZMETLİ,VHKİ VE SAĞLIK PERSONELİ ALACAK. ÜNİVERSİTELERE AYRILAN KADRONUN TAMAMI SAĞLIKÇI DEĞİLDİR.   Devamını Oku: http://www.personelsaglik.com.tr

http://www.biyologlar.com/kpss-ile-saglikci-aliminda-yeni-gelisme

Kadınlarda Kısırlığın Sebebi ‘Endometriozise’ Olabilir!

Kadınlarda Kısırlığın Sebebi ‘Endometriozise’ Olabilir!

Endometriozis kadınların yüzde 1’i ile 5’i arasında görülüyor. Kısırlık hikayesi olan kadınlarda bu hastalığın görülme riski ise daha fazla oluyor. Kronik karın ağrısı olan kadınların yüzde 80’inde de endometriozise rastlanıyor. Çoğu kez kronik ağrı ve inatçı bir kısırlık sebebi olarak belirti veren hastalığın doğru teşhisi kimi zaman yıllarca sürebiliyor. İstanbul Medipol Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. C. Gürkan Zorlu, son yıllarda sık gündeme gelen “Endometriozis”in rahim içini döşeyen yapının rahmin dışında yerleşmesi olarak tanımlandığını söyledi. Zorlu, “Aslında hep varken, az bilinip daha az ciddiye alınıyordu. Teknolojinin gelişmesi ve paralelindeki gelişmeler hastalığı daha iyi anlaşılabilir ve daha erken tanınabilir hale soktu” dedi. Hatalığın her bireyde aynı şekilde görülmediğini belirten Zorlu, şöyle devam etti: “Kimisinde çok az, kimisinde şiddetli olabilir ve bıraktığı izler veya yarattığı değişiklikler farklı olabilir. Bunun sonucunda da hastadan hastaya yarattığı sorunlar da değişmektedir. Bireylerin cevap varyasyonları ve algılama eşiklerine de bağlı olarak kişiden kişiye oluşan bu hastalık farklı düzeyde bulgular vermektedir. Yani çok hafif düzeyde hastalığı olan kişide çok şiddetli sorunlar olurken çok ağır yapışıklıkları olan, yani ileri düzey hastalığı olan kişilerde hiç bulgu olmayabiliyor.” Normal poliklinikte görülen hastaların %1 ila 5’inde Endometriozis düşündürecek bulgulara rastlandığını ifade eden Zorlu, “Eğer hastalar birincil veya ikincil kısırlık sorunu yaşıyorlarsa bu oran %15-20’leri buluyor. Pelvik ağrı dediğimiz, bel ve kasık ağrısı olan hastalarda özellikle aşağıya vuran ağrısı olan kadınların üçte birinde Endometriozise rastlanılabiliyor. Yapılan operasyonların içinde tesadüfen %10-15 vakada rastlanırken, endometriozis şüphesiyle yapılan ameliyatlar toplam ameliyatların nerdeyse dörtte birini oluşturuyor” diye konuştu. Nedenleri tam olarak bilinmiyor Endometriozisin nedenlerinin tam olarak bilinmediğini hatırlatan Zorlu, en yaygın şikayet türünün pelvik ağrı ve sancılı adetler olduğunu açıkladı. Hastalık ilerledikçe bu şikayetlerin daha arttığını dile getiren Zorlu, hastalıkla ortaya çıkan sorunları şöyle sıraladı: “Daha da ilerleyen formlarda ilişkide ağrı ve keyifsizlik ortaya çıkar. Pelviste, yani karnın alt bölgesinde ileri hastalığın varlığında idrar ve büyük abdest yapma sorunları da belirgin hale gelir. Bazen Endometriozis odakları içine kanama yaparak ve ilerleyerek büyük, sert nodüller haline gelebilir. Yerine göre de çok değişik bulgular verebilir. Adet döneminde ortaya çıkan ve başka hiçbir şekilde açıklanamayan organ sorunları ve şekillendirilip ilişkilendirilemeyen ağrılar buna örnektir. Bacak ağrısı, eklem içine kanamalar, burun kanamaları, memede kitleler gibi çok çok nadir formları da olduğu akılda tutulmalıdır. Bunun dışında, karnın içinde çok sert ve kesif yapışıklıklara da neden olup buna bağlı sorunlar yaratabilir.“ Ayrıca Endometriozisin yumurtalıkta (over) kistik büyümelere neden olup çok büyük boyutlara ulaşabilen ve bazen de kendi kendine yırtılıp karın içi boşluğuna dökülebilen kistlere neden olduğunu da dile getire Zorlu, “Bu overdeki aktif endometrium dokusunun varlığını gösterir ve oluşan yumurtaları kistleştirerek Endometrioma denen büyük çikolata kistini meydana getirir. Böyle bir durumun varlığı genellikle operasyon gerektirir. Endometriomalar genellikle iki taraflı olup, 2 santimetrenin üzerine çıkmadıkça takip edilebilir” dedi. Tedavi en belirgin bulguya göre yapılır Hastalığın tedavisinin genelde hastanın çocuğu olup olmamasına, hastalığının evresine ve en belirgin bulgunun ne olduğuna bağlı olarak planlandığını belirten Zorlu, şunları kaydetti: “Endometriomalar cerrahi gerektirirken, ağrı için hafif formlarda basit ağrı kesiciler kullanılabilir. Şiddetli ağrılar ise sinir denervasyonları ve nöroliz teknikleriyle giderilir. Hormonal tedavi endoskopik teknikler çok gelişmemiş olduğu dönemlerde birinci tercih olarak kullanırken şimdilerde cerrahi tekniklere yardımcı olarak kullanılmaktadır. Bunların ana amacı küçültülmüş ya da giderilmiş lezyonların geri gelmesini engellemek için hormonal sistemi baskı altında tutmak içindir. Bu amaçla geçici menopoz yaratılabilir veya devamlı progesteron veya doğum kontrol hapları kullanılabilir. Bunların dışında, yeni formulasyonlarla yine hormonal modifikasyonlar yapıla gelmektedir. Akılda tutulması gereken şey bu lezyonların giderilmesinin baskılanmasından daha değerli bir tedavi yöntemi olduğudur.” http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kadinlarda-kisirligin-sebebi-endometriozise-olabilir

Darwinizm`in düşünce tarihine etkisi

İngiliz filozof Grayling`in Darwin üzerine pek çok çalışması var Bilim tarihinin en önemli ve `tehlikeli` fikirlerinden birini, tüm yaşamın geçirdiği evrimin mekanizmasını, `Türlerin Kökeni`adlı kitapla bilim dünyasına ve kamuoyuna açıkladı. Canlıların evrim sürecine ve insanın doğadaki yerine ilişkin pek çok soruya yanıt arayabileceğimiz çerçeveyi sunan Darwin,başta Biyoloji olmak üzere genetik ve tıp gibi alanlarda temel bir öneme sahip. Devrim etkisi yapan evrim fikri Ancak bu teorinin bazılarınca tehlikeli bulunduğu alanlar doğa bilimlerinin çok ötesine siyaset, kültür ve dine ilişkin görüşlerimize uzanıyor. Darwin evrimden bahsediyordu, ama fikirleri bilim ve düşünce tarihi üzerinde devrim etkisi yaptı.Darwin`in düşünce dünyamız üzerindeki etkisini, Darwin üzerine pek çok makale yazan İngiliz filozof Anthony Grayling`le konuştuk. Anthony C. Grayling: Bence Darwin`in düşünce tarihi üzerinde çok derin bir etkisi var. Bu etki, yalnızca, biyoloji bilimine etrafında organize olabileceği bir çerçeve sunduğu için önemli olmakla kalmıyor. Biyolojiye sunduğu imkânlar üzerinden, insanlık için çok önemli olan pek çok başka etkinliğe, örneğin tıbba da katkıda bulunan bir teori. Doğa ve doğanın bir parçası olarak insanın Darwinci bir yolla düşünülmesi, anlayışımıza olağanüstü bir derinlik kazandırdı. BBC: Darwin`in düşüncelerinin hem Marx, hem bazı liberal ve neo-liberal yazarlar hem de bazı aşırı sağcı figürler tarafından övgüyle karşılandığını biliyoruz? Sizce tüm bu kesimlerin Darwin`den övgüyle bahsetmesi nasıl mümkün olabildi. `Darwin`den sonra eskisi gibi düşünmek mümkün değil` A. C. Grayling:Bence bunun nedeni, Darwin`in biyoloji alanında ortaya koyduğu düşüncelerin doğru olduğunun tüm bu farklı kesimler tarafından tanınmış olması. Uzun vadede insan ve toplum arasındaki ve bunların doğayla olan ilişkileriyle ilgili algılarımızda çok derin bir etki meydana geldiği çok farklı kesimlerce kabul edildi. Darwin titiz bir araştırmacı, arşivci ve deney insanıydı Darwin`in fikirleri toplumu öylesine sarstı ki, dini görüşleri nedeniyle Darwin`e eleştirel bakan insanlar için bile, kendilerini Darwin öncesi düşünce biçime geri döndürmelerinin bir imkânı kalmadı. Darwin`den önceki dönemde, insanlar, insanoğlunun çok özel olduğunu ve doğanın geri kalanının dışında bir varlık olduğunu düşünebiliyordu. Ancak, Darwin düşüncesinin etkisi, bize bizim doğadan kopuk değil, onun bir parçası olduğumuzu görmezden gelemeyeceğimiz bir şekilde gösterdi. BBC: İnsanlık tarihi açısından çok önemli roller oynayan iktisat ve siyaset teorilerinin pek çoğu, en temel önermelerini, insan doğasına ilişkin varsayımlar üzerinden kanıtlıyor. İnsan doğasına ilişkin farklı varsayımlardan, farklı anlayışlar çıkabiliyor. Bu noktada, Darwin`in evrim teorisi, çoğu zaman değişmez olduğu varsayılan insan doğasının da, insanla birlikte bir evrim içinde olduğunu ortaya koydu. Siz Darwin`in bu tartışmalara katkısını nasıl yorumluyorsunuz? Darwin`in teorisi ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı A. C. Grayling: Evet, Darwin`in insan doğası, doğa, toplum ve insanlar arasındaki ilişkilere dair düşüncelerimiz üzerindeki etkisi, özellikle bu konulardaki bilgilerimizin ekonomi ve siyaset üzerindeki etkilerini göz önüne aldığımızda çok önemlidir. İzleyeceğimiz siyaseti belirleme ve eyleme geçirme noktasında insan doğasına ilişkin bilgi ve anlayışımızı temel alıyoruz. Darwin`inki tabi ki her şeyi açıklayan bir teori değil. Ve tabi ki, bu teori, temellerini Darwin`den aldıklarını söyleyen bazı ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı. Naziler Darwin`in fikirlerini kendi çıkarları için çarpıttı BBC: Neyin iyi neyin doğru olduğuna, nasıl yaşamak gerektiğine ilişkin düşünceler insan dışında doğanın geri kalanı için söz konusu değil. Örneğin, bir aslanın, bir başka hayvanın yavrusunu yemesini iyi veya kötü olarak değerlendirmiyoruz. Peki, Darwin`in insanı, etik ve ahlakın alanı dışındaki doğanın bir parçası olarak göstermesi, insanlığın yeni bir etik fikriyle çıkmasını gerekli kılmıyor mu? A. C. Grayling: Hayır bunun gerekli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü en azından Batı geleneğinde etik zaten doğayı temel alır. Örneğin, Antik Yunan`da, Helenik ya da Roma düşünce dünyasında eğitimli insanların etiğinin, bin yıl kadar bir süre boyunca dinsel, Tanrısal bir temeli yoktu. İnsanları oldukları gibi anlamaya çalışıyorlardı. Örneğin Aristoteles`in ya da Stoacıların etiğe yaklaşımlarına baktığınızda, bunun büyük oranda, insanlığı anlama çabasının bir parçası olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla, doğal varlıklar olarak insanlığa ilişkin daha derin bir anlayış, Batı geleneğinin karşısında olmayıp, bu etik anlayışının daha da gelişmesini sağlayacaktır. Bu tabi ki, insanların doğal durumuyla ilgili tüm gerçekleri kabullenmemiz anlamına da gelmez. Saldırganlık ve hırs gibi birçok özellik başka hayvanların özelliği olduğu kadar insanların da özellikleri… Ancak, bunlar toplum açısından kabul edilebilir şeyler değil çünkü sosyal bağları zedeliyor. Bizler de doğanın, bu gibi durumlar üzerine düşünebilen ve hangi yönleri öne çıkarıp hangi yönleri disipline almamız gerektiğine karar verebilecek bir parçasıyız. Kopernik ve Darwin`den sonra Freud`un darbesi BBC:Darwin`in teorisini ortaya attığı 1850`li yıllar, başka önemli düşünürlerin de, ortaya çıktığı dönem. Darwin`in Londra`daki mezarınının birkaç kilometre ötesinde bir başka önemli düşünürün Karl Marx`ın mezarı var, yine birkaç kilometre daha gidersek psikanalizin kurucusu Sigmund Freud`un mezarına ulaşabiliyorsunuz. Çok farklı alanda teoriler olsa da Darwincilikle psikoanaliz arasında bazı paralellikler kuranlar var. Kopernik`in dünyayı güneş sisteminin ve evrenin merkezi olmaktan çıkarması gibi, Darwin de insanı doğanın merkezi olmaktan çıkarıyor. Freud ise insanın kendisini dahi tümüyle kontrol edemediğini ortaya koyduğu teorisiyle, insanın kendisini merkez olarak gören anlayışına bir darbe daha vurdu. Grayling bu paralelliği şöyle değerlendiriyor. A. C. Grayling:Doğada, özellikle insanda olduğu türden ileri bir tür zekayı bulamadığımız çok durum olduğu açıktır. Dolayısıyla, bir aslan bir geyiği yediğinde onun kötü olduğunu düşünmediğimiz gibi, doğada gerçekleşen davranışları da iyi ve kötü olarak değil nötr olarak kabul ederiz. Freud`un ortaya koyduğu fikirlerden birinin de insanın birçok rasyonel olmayan parçasının olduğu kesinlikle doğrudur. Darwin türlerin yaşam ağacının dallarına yerleştirilebileceğine inanıyordu Davranışlarımızın bazıları bilinçaltınca yönlendirilir ve bilincimizin doğrudan kontrolünde değildir. Ancak, insan doğanın geri kalanında var olan canlılara kıyasla, kendi davranışları üzerine düşünebilme yeteneğine sahiptir. Bizler bilinçaltı isteklerimizi,psikanaliz yoluyla da bilince çıkarabilecek durumdayız. Bir kez bilince getirdikten sonra da, bazı seçimler yapabilir ve kendimizi disipline edebiliriz. BBC: Darwin evrimin mekanizmasının nasıl işlediğini açıklayan bir teori ortaya koydu ve bu teoriye göre, evrimin mekanizması zorunlu olarak önceden belirlenmiş adımların gerçekleştiği determinist bir yapı değil, tesadüflerle de ilerleyebiliyor. Sizce Darwincilik`ten de çıkan bu düşünce, günlük yaşamımızı nasıl etkiliyor? A. C. Grayling: Bence Darwinci doğal seçme teorisi, türlerin hangi süreçler sonunda adapte olacağı anlamında determinist olarak görülebilir. Türlerin nasıl evrim göstereceği de, türün bireylerinin bilinç dışı dürtülerle kurduğu ilişkiler sonucunda belirlenebilir. Ancak, insanlar söz konusu olduğunda, belirli farklılıklar söz konusu çünkü örneğin bir insan zihni hakkında yalnızca kafatasının içini düşünerek tam bir sonuca ulaşamazsınız. Çünkü bir birey ve o bireyin benliği yalnızca, kafatasının için de olup bitenlerle açıklanamaz. Bu bireyin, çevresiyle ilişkileri de önemlidir. Bireylerin çevreleriyle kurduğu ilişkiler de oldukça karmaşık ve çeşitli olduğu için bir bireyin ya da insan türünün determinist bir şekilde ilerlediğini söylemezsiniz. Çünkü burada etkili olan hesaba katılamayacak kadar çok faktör var. `Uyumlu olanını yaşamını sürdürdüğü bir toplum uçları törpülüyor` BBC:Temelini Darwin`in düşüncesinden alan `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` fikri, evrim sürecinin aşırı olanları ödüllendirmediğine işaret ediyor. Bu aşırılar arasında da en güçsüz ve zayıf sayılanlar olduğu gibi, en güçlü ve ileri sayılanlar da bulunuyor ve evrim süreci içinde her iki uç da elenerek ortalama olanın, uyum sağlayanın hayatta kaldığı bir süreç tarif ediliyor. Peki, sizce bu düşünce siyasete ve sosyal yaşamın düzenlenmesine ilişkin fikirlerimizde nasıl sonuçlar doğuruyor. A. C. Grayling: Bu tabi ilginç bir nokta ve önemli bir soruna işaret ediyor. Öncelikle `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` fikrini Darwin`den etkilenerek ilk ortaya atan Herbert Spencer`dır. Darwin`de bu kavramı Spencer`ın ardından kullanmaya başlamıştır. Ancak, Darwin için `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` ilkesi, çevresine en iyi uyum sağlayan türlerin hayatta kaldığını ve türlerin çevre baskısı altında değişmek durumunda kaldıklarını anlatıyor. Darwin Türlerin Kökeni kitabı `insan`a pek değinmedi Spencer ise bunu bir bakıma Nietzsche`nin `üst insan` kavramı gibi en zeki, en hızlı gibi özelliklere sahip üstün bireylerin yaşamlarını sürdürmesi olarak ortaya koyuyor. İnsanlık tarihi, bu tür bir anlayışın yanlış olduğunu defalarca ortaya koydu. İnsanlar etik bir yaklaşımla, toplumun zayıf üyelerini korumak için kurumlar ve yaklaşımlar geliştirip, toplumda en baskın olanları sınırlama yoluna gitti. İnsanlar zaten, doğal çevrelerine uyum sağlamış değil, inşa ettikleriyle doğayı kendilerine uyumlu hale getirmiş durumdalar. BBC:Darwinci evrim anlayışının bazı dini çevrelerce `tehlikeli` bulunmasının en önemli nedeni Darwin teorisinin Tanrı inanışını imkansız kıldığı düşüncesi. Anthony Grayling, Darwin`in Tanrı inancını yıkma gibi bir iddiası olmamasına rağmen, fikirlerinin bu yönde bir etkisi olduğunu belirtiyor. A. C. Grayling: Tabi, Darwin hiçbir zaman teorisinin, yaşamın kökenini açıkladığını iddia etmemişti. Darwin`in açıkladığı canlıların zaman içinde geçirdikleri değişimlerin mekanizmasıdır. Fakat, karmaşık yapılara sahip canlıların daha basit yaşam formlarından evirilebildiğini göstermesi, canlıların da canlı olmayan moleküllerden ortaya çıkabileceğine işaret eder. Dolayısıyla, yaşamın kökenini açıklamak için bir yaratıcının gerekli olduğu türünden bir hipotez Darwin için gerekli değildi. Tabi bu tartışma, Darwin`den önce de olan bir tartışmadır. Ancak Darwin, yaşamı açıklamada dini varsayımların gerekli olduğu düşüncesini ciddi bir şekilde sarsmıştır. Bu nedenle farklı dinler, varoluşa ilişkin çok eski zamanlardan bu yana benimsedikleri inanışları savunmak için karşı bir baskı oluşturuyorlar. Yaradılış inanışının asıl olarak Amerika`da olsa da, Türkiye gibi ülkelerde de yeniden gündeme gelmesinin nedeni de bu çabalardır. Kaynak: www.bbc.co.uk

http://www.biyologlar.com/darwinizmin-dusunce-tarihine-etkisi

Canlı Sistemlerde Süreklilik

İlk biyoloji bilginleri, hayvanların ya sperma ya da yumurta içinde önceden oluşmuş biçimde bulunduklarına inanıyorlardı. Kari Ernst von Baer'in mikroskoptan yararlanarak, önceden oluşmuş embriyolar bulunmadığını kanıtlamasıyla, embriyobilim doğdu.Kalıtımın araştırılması olan genetik, ilk bulgularını 1866'da yayınlayan Gregor Johann Mendel'le başladı. Mendel'in bezelyelerle yaptığı ayrıntılı deneyler, her temel özelliğin bir çift fiziksel birim (genler) tarafından denetlendiğini ortaya koydu. Biri anne, biri babadan gelen bu birimler (özelliklerin ayrılığı yasası), sonraki kuşağa, öbür çiftlerin dağılımından bağımsız olarak geçiyordu (özelliklerin bağımsız aktarılması yasası). Gen kavramı, 1900'de, Hollanda'da Hugo De Vries, Almanya'da Kari Erich Correns ve Avusturya' da Gustav Tschermak von Seysenegg'in, Mendel'in çalışmalarını yeniden doğrulamalarıyla genişletildi. De Vries'in değşinim (mütasyon) kuramı, modern genetiğin temeli haline geldi. Pierre Paul Roux'nun 1883'teki, hücre çekirdeğinin, hücrenin bölünmesi sırasında katlanan (tıpkı kopyalar üreten) çizgisel düzende tespih benzeri sıralanmış parçalar içerdiği yolundaki düşüncelerine dayandırılarak, kromozom kuramı geliştirildi. XX. yy. başlarında ABD'de Thomas Hunt Morgan, gen kuramına önemli birçok katkıda bulundu. Geoffrey Hardy ile Wilhelm Weinberg'in bir popülasyon içindeki alellerin (1909'da William Bateson'un bir genin almaşık biçimleri için kullandığı terim) sıklığı arasında var olan denge ilişkisini bulmaları, adlarını taşıyan yasanın ortaya atılmasına yol açtı. Genetiğin evrimdeki rolünü, 1937'deTheodosius Dobzhansky, Genetik ve Türlerin Kökeni adlı yapıtında açıkladı. Biyolojinin en yeni dalı olan molekül biyolojisi XX. yy. başlarında Archibald Garrod'un çeşitli hastalıkların biyokimyasal genetiği üstüne çalışmalarıyla başladı. Bir genin bir enzim ürettiği kavramı, 1941'de George W. Beadle ve Edvvard L. Tatum tarafından temellendirildi. Jacques Monod, François Jacob, vb. araştırmacıların protein bireşimi üstündeki çalışmaları (1961), bir gen bir enzim anlayışını, bir gen bir protein biçiminde değiştirdi. 1940 ve 1950 yıllarında nükleik asitlerin işlev ve yapılarının anlaşılmasında sağlanan ilerlemeler, protein bireşiminin aydınlatılmasına önemli katkılarda bulundu. 1953'te James D. Watson ve F.H.C. Crick'in önerdikleri yapısal model, biyolojide bir kilometre taşı oluşturdu; biyoloji bilginlerine, genetik bilginin depo edilmesini ve bir kuşaktan bir sonraki kuşağa aktarılmasını açıklayacak akla yakın bir yöntem sağladı. Molekül düzeyindeki biyolojik süreçlere ilişkin bilgi, aynı zamanda, genetik bilginin doğrudan işlenmesi için teknikler geliştirilmesi olanağını sağladı ve genetik mühendisliği adı verilen dal doğdu.

http://www.biyologlar.com/canli-sistemlerde-sureklilik

Akkuyu, Sinop, İğneada Fukuşima Olmasın!

Akkuyu, Sinop, İğneada Fukuşima Olmasın!

TEMA Vakfı, Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer santral faciasının 2. yıldönümünde, nükleer enerjinin doğada ve insan hayatında yarattığı yaralara bir kez daha dikkat çekti. Fukuşima’da toprağa, suya ve havaya karışan radyasyonun etkilerinin, Çernobil’den çok daha fazla olduğunun altını çizen TEMA, ülkemizin enerjide önceliği enerji verimliliği ile temiz ve yenilenebilir enerji olmalı açıklamasını yaptı. Japonya’da 11 Mart 2011 tarihinde yaşanan deprem ve ardından oluşan tsunaminin sebep olduğu Fukuşima nükleer santral, kazasının üzerinden iki yıl geçti. Bu süreçte kilometrelerce alan radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Toprağa, suya ve havaya karışan radyasyon miktarının Çernobil Felaketi’nin saçtığı radyoaktif zehri geçtiği bizzat Japon hükümeti tarafından açıklandı. Tahliye çalışmaları ile yüz binlerce insan muhtemelen nesiller boyu geri dönmemek üzere göç etmek zorunda kaldı. Fukuşima nükleer felaketinin maliyetinin 125 milyar dolara ulaşabileceği tahmin ediliyor, ekolojik maliyet hesaplanabilir mi sorusu ise şimdilik cevapsız ama etkileri gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde; Japonya'nın yıkık Fukuşima Daiiçi nükleer santralinin yakınlarında, yasal seviyelerin 2,500 kat üzerinde radyasyon seviyesine sahip balıklar görülmeye başlandı. Bu radyoaktif maddelerin besin zincirimize çoktan eklendiğine işaret ediyor.Türkiye, Ne Çernobil’den Ne de Fukuşima’dan Ders AldıFukuşima’dan ders alanlar yok değil. Japonya bütün nükleer tesislerini geçici de olsa kapattı. Almanya Çevre Bakanı Peter Altmaier da bir daha dönülmemek üzere nükleer enerjiden vazgeçeceklerini açıkladı. Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel de işletimde olan atom santrallerinin aşamalı olarak kapatılacağını ve ülkede nükleer enerjinin yerini hızla rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerjilere bırakacağını duyurdu. ABD’de nükleer enerji izinlerini düzenleyen en yetkili kurum olan Nükleer Düzenleme Komisyonu (NRC) ise yeni nükleer enerji santrali izinleri verme ve var olan ruhsatların sürelerinin uzatılması işlemlerini süresiz olarak durdurduğunu açıkladı.Ne yazık ki, ülkemiz ne Çernobil’den ne de Fukuşima’da yaşananlardan ders almadı. TEMA Vakfı olarak, nükleerin gerçek yüzünün acı bir kanıtı olan Fukuşima Nükleer Felaketi’nın ikinci yılında, bu felaketin unutulması mümkün olmayan acıları ile geçmiş ve gelecek tüm kurbanlarını derin bir üzüntüyle anıyoruz. Çernobil’le birlikte çağımızın en büyük felaketleri arasına giren Fukuşima’nın doğada ve insan hayatında yarattığı onulmaz yaralara bir kez daha dikkat çekiyoruz.Fukuşima, En Gelişmiş Nükleer Santrallerin Bile Güvenli Olmadığını İspatladıİnsanlar da toplumlar da acılardan ve kötü tecrübelerden ders çıkarabilmeli. Fukuşima felaketi bizlere, en gelişmiş nükleer santrallerin bile güvenli olmadığını gösterdi. Bu sebeple, TEMA Vakfı olarak, yeni Fukuşima felaketlerini yaşamamak için; ne Akkuyu, ne Sinop, ne İğneada, ne de ülkemizin herhangi bir köşesinde nükleer santral yapılmaması gerektiğini savunuyoruz. Enerjide bağımsızlık ve kendi kendine yeterliliğe giden yolun önce enerji verimliliği ve beraberinde temiz, yenilenebilir ve yerel enerjiden geçtiğini hatırlatıyoruz. http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/akkuyu-sinop-igneada-fukusima-olmasin

Doğa Tarihi Çalışmaları Kronolojisi

MÖ 2500-600: Babiller matematik çalışmalarına başlamışlardı. Bir çemberi 360 dereceye bölmüşler, 60 dakika ve 60 saniyeyi belirlemişlerdir. Tarımsal faaliyetlerini düzenlemek için sel baskınlarını hesaplamaya yönelik bir takvim oluşturmuş ve bir yılı 4.5 dakikalık yanılma payı  ile  hesaplamışlardı.  MÖ  2000  e  gelindiğinde  arkeolojik  kayıtlardan  ele  geçen papirüslerde Mısırlıların tedavi yöntemleri geliştirdiklerini görüyoruz. Nil’in hareketlerine göre seneyi dörder aylık üç mevsime ayırmışlardı ve bir yılı 365 gün olarak belirlemişlerdi.     MÖ  6.  Yüzyıl: MÖ  570’li  yıllarda  Yunan  filozof  Xenophanes  dağlarda  bulduğu  deniz kabuklarından ilham alarak ilk jeolojik teoriyi oluşturdu. Dünyanın ardışık tufanlar yaşadığı fikrini ortaya attı. İnsanların yaratıldıkları formda kaldıklarını ve hiç değişmedikleri fikrini savunan  dine  eleştiri  getirdi.  530’lı  yıllarda  ise  başka  bir  Yunan  filozof  ve  astronom Anaximander evrim fikrini ortaya attı. Canlıların ilk önce balçıktan oluştuklarını ve insanların diğer  türlerde  evrimleştiğini  dile  getirdi.  Aynı  dönemde  Yunan  matematikçi  ve  filozof Pythagoras ise dünyanın yuvarlak olduğunu savundu.  MÖ 5. Yüzyıl: Bu yüzyıl tarihin babası olarak adlandırılan Heredot’un yaşadığı yüzyıldır (484-425). Historia adlı eserinde genel olarak tarihi konulara yer verse de coğrafya ve sosyolojik bilgiler de içerir. Heredot insan çeşitliliğinin çevresel şartlardan kaynaklandığını savunuyordu; ona göre bu çeşitlilik çevreye yapılan uyuma göre belirleniyordu. Deneysel araştırmalar da yaptı.  Mısır  ve İran’dan  topladığı  kafataslarına  taş  ile  vurarak  dayanaklıklarını  ölçtü  ve Mısırlıların  daha  kalın  kafatasına  sahip  olduğu  sonucuna  vardı  ve  İranlıların  kafalarını korumak için bu yüzden başlık taktıklarını ve mısırlıların takmadıklarını açıkladı. Tıp tarihini en  önemli  kişilerinden  Yunanlı  bilgin  Hipokrat  da  bu  dönemde  yaşamıştır  (460-377). Çalışmaları Corpus Hippocraticum adlı eserinde toplanmıştır. Hipokrat vücudu bir organizma olarak görmüş ve vücudun anlaşılmasının ancak çevre ve davranışlar ile ilişkisinin anlaşılması ile mümkün olabileceğini iddia etmiştir. MÖ 4. Yüzyıl: Yunan bilgin Aristo bu dönemde yaşamış ve felsefi konuların yanında zooloji ve anatomi  üzerine  de  çalışmalar  yapmıştır  (384-322). Historia   Animalium adlı  yapıtında insanlar,  maymunlar ve kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki benzerlikleri tanımlamış ve aralarında  önemli  bir  bağ  olduğunu  söylemiştir.  Aristo  da  insan  çeşitliliğinin  çevresel nedenlerden kaynaklandığını savunmaktadır. MÖ 314 yılında Yunan filozof ve botanikçi Theophrastus yazdığı iki botanik kitabı ile –Historia  plantarum ve Plantarum  causae-450 bitkiyi kaydetti. Bu daha sonraki botanik kitaplarına temel olmuştur. Botaniğin kurucusu olarak anılan Theophrastus ayrıca bilinen ilk jeoloji kitabının da yazarıdır.MÖ 3. Yüzyıl:MÖ 240’lı yıllarda Yunan coğrafyacı ve matematikçi Eratosthenes dünyanın çevresinin 46.000 km olduğunu hesapladı. Ayrıca eylem ve boylamları gösteren ilk dünya haritasını da üretti. MÖ  1.  Yüzyıl: MÖ  20’li yıllarda  Yunan  coğrafyacı  Strabo  var  olan  tüm  coğrafi   bilgiyi Geographicaadını verdiği 17 ciltlik eserinde topladı.MS 2. Yüzyıl: Bu dönemin bilginlerinden Mısır-Yunanlı bilgin Ptolemy organik dünya ile inorganik dünyanın yaradılışta oluşturulduğunu ve yaradılıştan beri herhangi yeni bir türün olmadığını savunmuştur.  MS  11.  Yüzyıl: 1086  yılında  bir  Çin  kitabında  erozyon,  yerkabuğunun  yükselmesi  ve sedimantasyon gibi jeoloji kavramları açıklandı. Bu yüzyılın sonlarına doğru (yaklaşık 1190 yılında) Avrupa’da manyetik pusula kullanılmaya başlandı. MS 15.Yüzyıl: Bu yüzyıl ünlü İtalyan bilgin Leonardo da Vinci’nin yaşadığı yüzyıl olarak bilim tarihinde  önemli  bir  yer  yutar  (1452-1519).  Fizik,  biyoloji,  jeoloji,  anatomi,  mimarlık, mühendislik, resim, heykel, müzik, botanik ve matematik gibi alanlarda çok önemli çalışmalar yaparak gerçek anlamda bir bilgin olma sıfatına layık olmuştur. Ölü canlılar üzerinde yaptığı çalışmalar ile 750 den fazla anatomi çizimi yaparak anatomi anlamında çok faydalı bilgileri ortaya çıkarmıştır, ayrıca kan ve damarlar üzerine yaptığı çalışmalar kan dolaşımı sisteminin anlaşılması  için  zemin hazırlamıştır.  Yaptığı  birçok  mekanik  çizimin  yanında  (helikopter, paraşüt, matbaa, İstanbul’a boğaz köprüsü gibi), fosiller üzerine yaptığı çalışmalar ile de doğa bilimlerin büyük katkılar sağlamıştır.   MS 16. Yüzyıl: 1517 yılında İtalyan bilim insanı Girolamo Fracastoro fosilleri organik kalıntılar olarak açıkladı. 1543 yılında modern astronominin kurucusu olarak anılan Polonyalı Nicolaus Copernicus güneşin merkezde olduğu gezegen hareket sistemini De  revolutionibusorbium coelestium(Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı eserin açıkladı ki bu bilim dünyasında bir  devrim  oldu. Heliosentrik  (güneş  merkezli)  bir  sistem  olduğunu  ve  gezegenlerin mükemmel birer dairesel yörüngelerde hareket ettiklerini savundu. Kitabı 1616 yılında kilise tarafından yasaklansa da 1835 yılında yasaklar listesinden çıkarıldı. Aynı yıl (1543) bilim dünyasında başka bir önemli gelişme daha yaşandı. Modern anatominin kurucusu olarak bilinen Hollanda’lı anatomist Andreas Vesalius insan anatomisi üzerinde yaptığı çalışmalarını De humani corporis fabrica libri septem (insan vücudu yapısı üzerine yedi kitap) adlı eserinde topladı. Kitabı birçok insanı kesip inceleyerek yaptığı çalışmalara dayanmakta olup, daha önceki bir çok çalışmayı da çürütmüştür. 1544 yılında Alman teolog Sebastian Münster ilk dünya coğrafyası dergisini bastı. Alman mineralog Georgius Agricola 1546 yılında yazdığı eseri  olan De natura fossilium’de (Fosillerin doğası üzerine) ‘fosil’ terimini yer altından kazılarak çıkarılmış her şey olarak tanımladı. 1570 yılında ilk geniş kapsamlı dünya haritası Hollandalı coğrafyacı Abraham Ortelius tarafından basıldı. Bu yüzyılın sonlarında yine doğa tarihinin önemli bilginlerinden İtalyan Galileo Galilei (Galileo olarak bilinir) önemli keşifler yapmıştır. Aristoteles’in hareket teorilerini çürütüp, Copernicus’un güneş merkezli evren teorisini desteklemiştir. MS 17. Yüzyıl: 1608 yılında Hollanda’da optikçi Hans Lippershey ilk teleskopu icat etti ki bu gökbilim açısından dönüm noktalarından biri oldu. Bundan hemen bir yıl sonra Galileo teleskop yardımı birçok gezegene ait tanımlamalar yaptı. Aynı yıl Lippershey yine optik ile uğraşan Zacharias Jansen ile beraber mikroskobu icat ettiler. Mikroskop da teleskop gibi bilim tarihinde dönüm noktası olan icatlardan biri oldu. 1643 yılında İtalyan fizikçi Evangelista Torricelli  hava  basıncını  ölçemeye  yarana  barometreyi  icat  etti.  1654 yılında  İrlandalı başpiskopos James Ussher Annlium  pars  postierior adlı eserinde, yaptığı hesaplamalara dayanarak dünyanın milattan önce 23 Ekim 4004 tarihinde yaratıldığını öne sürmüştür.  17. Yüzyılın ikinci yarısında İngiliz fizikçi Sir Isac Newton’un önemli buluşlarına sahne oldu. 1665 yılında evrenselyerçekimi fikrini ortaya attı.  1668 yılında da aynalı teleskopu icat etti. 1687 yılında  3  ciltlik  büyük  eseri  olan Philosophiae  naturalis  principia  mathematica’yı (Doğa felsefesinin  matematiksel  ilkeleri) bastı ki bu eser şimdiye kadar yazılmış en büyük bilim kitaplarından biridir. Bu yüzyılın en öneli bilim adamlarından birisi de Danimarkalı anatomist ve jeolog Nicolaus Steno’dur. İnsan ve hayvanların beyinlerini incelemiş ve beyin epifizlerinin benzer olduğunu göstererek bunların insanlara özgü olduğunu söyleyen Descartes’in tezlerini çürütmüştür. Anatomi çalışmaları olsa da asıl ününü jeoloji çalışmaları ile kazanmış ve jeolojinin babası unvanını almıştır. Üst üste yerleşmiş olan tabakalardan aşağıda olanın daha önce oluşmuş olduğunu belirleyerek jeoloji ve paleontoloji bilimine çok büyük katkı sağlamıştır.  Bu ilkeyi ve keşfettiği diğer ilkeleri 1669 yılında yayınladığı De  Solido  Intra  Solidum  Naturaliter  Contento Dissertationis Prodromus adlı eserinde açıklamıştır.  MS 18. Yüzyıl: 1714 yılında Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit termometreyi icat etti. 1735 yılı biyoloji anlamında çok önemli bir yıldı. İsveçli botanikçi Carl Linnaeus yayınladığı eseri Systema naturaeile biyoloji dünyasında çok önemli bir yer aldı. Linnaeus canlıların cins ve tür isimleri ile sınıflandırılmasını öngören çalışması ile taksonominin temellerini attı. 1743 yılında İngiliz doğa bilimci Christopher Packe ilk jeoloji haritalarından birini çizdi.  18. Yüzyılın ikinci  yarısında  biyolojik  bilimler  anlamında  Fransız  doğa  bilimci  Georges-Louis  Leclerc, Comte de Buffon önemli çalışmalar yaptı. 1749-1804 (öldükten sonra da çalışmaları basıldı) yılları arasında 44 serilik Historie  naturelle adlı eseri yayınlandı. Hayvanların aynı olmadığını ve çeşitlilik gösterdiğini savunan Buffon benzer türlerin ortak atadan geldiğini de savunarak daha sonra gelişecek evrim teorilerine de katkı yapmıştır. Büyük ölçekte bir evrimi inkâr etse de  canlılar  arasında  çevre  şartlarına  göre  değişimler  olduğunu  savunmuştur.  Ayrıca çalışmaları Lamarck ve Cuvier gibi önemli bilim insanlarına esin kaynağı olmuştur. 1775 yılında On  the  Natural  Variety  of  Mankind adlı eserinde Alman anatomist ve antropolog Johann  Friedrich  Blumenbach insanları kafatasları üzerinde yaptığı çalışmalara göre beyaz, siyah, sarı, kırmızı ve kahverengi ırk olmak üzere 5 ırka ayırmıştır. Köken olarak beyaz ırkın kafatasının  oluştuğunu  ve  diğer  ırkların  çevreye  uyum  sonucu  bundan  farklılaştıklarını savunmuştur. Ayrıca morfolojinin çevreye uyum sonucu değişebileceğini ancak türleşmenin özel bir oluşum süreci ile meydana geldiğini savunmuştur. Yine aynı dönemde yaşamış olan Amerikalı teolog  Samuel  Stanhope  Smith  ise Essay  on  the  Causes  of  Variety  of  Complexion and Figure in the Human Species adlı eserinde insan çeşitliliğinden bahsetmiştir (1810). Ona göre insanoğlu ırksal kademelere ayrılamaz ve tekdir. Farklılıkları sadece çevresel etkiler belirler. Deri renginin de iklimden etkilendiğini savunmuştur. 1779  yılında İsviçreli jeolog Horace Bénédict de Saussure ‘jeoloji’ terimini kullanmıştır. Yüzyılın sonunda 1799 yılında Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt Jura dönemini tanımlamış ve yine aynı yıl İngiliz jeolog  William  Smith  kayaç  tabakalarının  içerdiğifosilleri  ile  tanımlanabileceğini  ortaya atmıştır.   MS 19. Yüzyıl: Evrim çalışmaları anlamında altın bir yüzyıldır. Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck daha sonra teorisi çürütülse de evrim teorilerinin başlaması açısından çok önemli bir bilim adamı olarak bilinir. 1809 yılında yayınladığı eseri Philosophie zoologique ou exposition des considerations relatives a l’histoire naturelle des animaux’de (Zoolojik felsefe: hayvanların doğal tarihlerininin yorumlanması) canlıların çevresel şartlar gereği özellikler kazandığı ve kazanılmış bu yeni özellikleri sonraki nesillere aktardığını savunmuştur. Yine bu dönemde  yaşamış olan  Georges  Cuvier  yaptığı  çalışmalar  ile  karşılaştırmalı  anatomi  ve omurgalı  paleontolojisinin  öncüsü  konumundadır.  Evrim  fikrine  karşı  çıkan  Cuvier’in görüşüne göre dünya belirli zamanlarda büyük tufanlar geçirmiş ve bu tufanlar ile canlılar yok olup ardından yeni canlılar ortaya çıkmıştır (katastrofizm). Bu dönemde yaşayan İngiliz nüfus bilimci Thomas Malthus da doğa bilimcisi olmamasına rağmen evrim teorisine önemli katkılar sağlamıştır. 1729 ile 1826 yılları arasında 6 baskı olarak yayınlanan eseri An  Essay  on  the Principle   of   Population‘da;  nüfusların  besin  kaynakları  aşacak  şekilde  büyüdüğünü,  bu büyüme sonucu toplumlarda besin kaynağı için çekişme olacağı ve bu çekişmeye herkesin ayak uyduramayacağını ve dolayısıyla sadece bazı canlıların hayatta kalacağını savunmuştur. Bu eseri Wallace ve Darwin tarafından okunarak doğal seçilim fikrine ilham kaynağı olmuştur.   Darwin’le berabermodern evrim teorisinin öncülerinden birisi de Galli doğa bilimci Alfred Russel Wallace’dir. Doğal seçilim fikrini Darwin’den bağımsız olarak bulan Wallace Darwin’e 1858 yılında yazdığı mektupla fikirlerini belirtmiş ve bu mektup Darwin’in kitabını yazmasını hızlandırmıştır. Darwin gibi çıktığı yaptığı bir yolculuk sonrası fikirleri gelişmiştir (Malay takımadaları, Güneydoğu Asya). 1871 yılında yayınladığı eseri Contributions to the Theory of Natural  Selection (Doğal seçilim teorisine katkılar) kendi fikirlerini açıklayarak Darwin’in teorisine destek olmuştur. 1815 yılında William Smith fosillere dayalı kayaç sınıflandırması ile ilgili kitabını yayınladı (Strata  Identified  by  Organized  Fossils). 1822 yılında Kretase dönemi Omalius d’Halloy tarafından tanımlandı. Aynı yıl Mary Mantell bir iguanadona ait olan ilk dinozor fosilini buldu. 1830 yılında İskoç jeolog Charles Lyell dünyanın yüzeyinin geçmişte geçirdiği fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçlerin aynılarının bugün de geçirdiğini öne sürdüğü üniformitarizm’ teorisini ortaya attı. 1830-1833 yıllarında yayınladığı 3 ciltlik eseri Principles of  Geology modern jeolojinin gelişmesinde çok önemli bir yer tutmuştur. Bu kitabın Charles Darwin’i de etkilediği düşünüldüğünde sadece jeoloji değil aynı zamanda biyoloji  bilimi üzerinde de ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar. Ayrıca Lyell Pliyosen, Miyosen ve Eosen dönemlerini de tanımlamıştır. Arka arkaya gelen bir süreçte; 1834 yılında da Friedrich August von Alberti Trias dönemi, 1835 yılında Roderick Murchison Silüryen dönemi ve Adam Sedgwick Kambriyen dönemi, 1839 yılında Adam Sedgwick ve Roderick Murchison Devoniyen dönemi, 1841 yılında ise yine Roderick Murchison Permiyen dönemi tanımladı. 1840 yılında İsviçreli zoolog ve jeolog Louis Agassiz  buz  devirleri  teorisini ortaya attı. Alp’lerde yaptığı çalışmalar sonucu buzulların hareket ettiğini gösterdi ve önceki dönemlerde dünyanın buz çağı yaşadığını iddia etti. Bu yüzyılında özellikle evrim ve paleoantropoloji anlamında çok önemli keşifler yapıldı. 1856 yılındaAlmanya’nın  Neander  vadisinde,  daha  sonra Homo   neanderthalensis olarak sınıflandırılacak, Neandertal fosilleri bulundu. 1858 yılında Amerikalı jeolog Antonio Snider-Pellegrini kıta kayması teorisini ortaya attı. 1869 yılında İsviçreli fizikçi Friedrich Miescher yaptığı deneyler sonucu saf DNA elde etti ve bu genetik çalışmalar anlamında bir dönüm noktası oldu. Bu dönem genetik bilimi için başka bir anlam daha ifade eder. 1822-1884 yılları arasında yaşamın olan Avusturyalı botanikçi Gregor Mendel bezelyelerüzerinde yaptığı çalışmalar ile bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını bularak genetik biliminin temellerini atmıştır.Mendel’in kalıtım yasaları 20. yüzyılın başlarına kadar pek  kabul  görmese  de  bu  tarihlerde  yapılan  deneyler  ile  ispatlanarak  genetiğin  temel ilklerinden biri halini almıştır.Yüzyılın sonlarına doğru İsveçli kimyager Svante Arrhenius küresel ısınma kavramını dile getirdi. Özel Bölüm ‘Charles Darwin ve Evrim Teorisi’: Bu yüzyılın bilim tarihi açısından şüphesiz en önemli olaylarından biri, hatta en önemlisi, Charles Darwin’in geliştirdiği evrim teorisidir. Biyolojinin temellerinin atıldığı bu önemli olay için ayrı bir yer açmakta fayda var. 1809 -1882 yılları arasında yaşayan İngiliz doğa bilimci Darwin yaptığı işle ironik olarak teoloji eğitimi almak üzere Edinburgh’a gönderilse de içindeki doğa bilimi tutkusu onu orada 3 seneden fazla tutamadı. HMS Beagle adlı askeri araştırma gemisi ile 1831 de başlayan ve 5 yıl süren gezisi daha sonra biyolojinin en önemli konularından biri olacak evrim teorisinin kurulmasını sağladı. Lamarck’ın teorisi gibi bazı değişim teorileri olsa da o zamana kadar genel görüş canlıların olduğu şekilde yaratıldıkları idi. Darwin Galapagos adalarında yaptığı incelemelerde farklı ortamlarda birbirlerine benzer ancak farklı hayvanlar olduğunu tespit etti. Buradan yola çıkarak canlıların zaman içerisinde değişen çevre şartlarına uyum sağlamak için değişim geçirdiklerini, değişimi daha iyi geçiren ve uyum sağlayan canlıların hayatta kalırken güçsüz canlıların ise yok olduğunu öne sürerek doğal seçilim tezini ortaya attı. Geziden döndükten sonra kitap çalışmalarına başlayan  Darwin 1858 yılında Wallace’den aldığı  mektupta  fikirlerinin  aynı  olduğunu  görüp  çalışmalarının  hızlandırdı. 1859  yılında biyoloji ve doğa bilimleri tarihinin belki de en önemli kitabı olan ‘On the Origin of Species by Means  of  Natural  Selection,  or  the  Preservation  of  Favoured Races in the Struggle for Life’ı’(Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine) yayınladı.Burada değinilmesi gereken nokta, Darwin’in bu teoriyi ve çalışmayı hazırlarken  birçok  farklı  disiplindenbilim  insanının  çalışmalarını  okuması  ve  onlardan esinlenmesidir (Lyell ve Malthaus gibi). Ayrıca Darwin’in hiçbir genetik bilgisi olmadan ve kalıtım yasasını bilmeden bu teoriyi geliştirmesi de zekâsının göstergesidir. Genel evrim kuramının yanında Darwin insan evrimi üzerine de çalışmış ve bu konuda 1871 yılında The Descent  of  Man,  and  Selection  in  Relation  to  Sex (İnsanın türeyişi ve seksüel seçme) adlı eserini  yayınlamıştır.  Darwin  bu  kitabında  değindiği  seksüel  seçme  doğal  seleksiyon kavramının temellerinden biri lup; karşı cins tarafında tercih edilmek için daha iyi özelliklere sahip olmayı ifade eder. Daha büyük vücut yapısı, daha kuvvetli olma, daha becerili olma, daha zeki olma gibi özellikle bunların arasında sayılabilir. Bu kitapların yanında, jeoloji, zooloji ve botanik üzerine birçok eseri de vardır.   MS 20. Yüzyıl: 1927 yılında Belçikalı astronom Georges Lemaitre evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan‘Big Bang’ teorisini ortaya attı(Big Bang ismi sonradan verildi).1947 yılında Amerikalı kimyager Willard F. Libby karbon tarihleme metodunu bulmuştur ki bu tarih öncesi bilimler için çok önemli bir dönüm noktasıdır. 1953 yılında genetik çalışmalar için başka bir dönüm noktası oldu ve Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick DNA’nın çift sarmallı yapısını çözdüler. 1968 yılında bazı kayalar üzerinde 3 milyar yıl öncesine giden canlı kalıntıları bulundu. 1984 yılında Russ Higuchi  150  yıl önce  ölmüş bir  hayvandan DNA örneği  almayı başarmış  ve  antik DNA çalışmalarının başlamasını sağlamıştır. İlk çalışmayı Higuchi’nin yapmasına rağmen antik DNA’nın çalışmalarının lideri konumunda İsveçli bilim insanı Svante Pääbo bulunur. 1985 yılında bir insan mumyasından DNA çıkarmayı başararak bu çalışmaların öncüsü olmuştur.  1988 yılında İsrailli ve Fransız bilim insanları tarafından bulunan fosiller, Homo sapiens’in önceki düşünülenin neredeyse iki katı bir zaman dilimi olan 90.000 yıllık bir süreç öncesinde yaşadıklarının ortaya koydu. 1987 yılında Amerikalı bilim adamları Rebecca Cann, Mark Stoneking ve Alan Wilson yaşan insanlar üzerinde yaptıkları DNA çalışmaları ile mitokondriyalDNA’larının kökeninin yaklaşık 200 bin yıl öncesi muhtemelen Afrika’da yaşayan bir kadına gittiğini tespit ettiler (bu yüzden mitokondriyal  Havva  olarak  da  adlandırılır).  Afrika’dan  çıkış  kuramını  desteklemesi  ve modern insanın kökeni hakkında bilgi vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir.  1991 yılında Amerikalı jeologlar dünyaya 65 milyon önce bir göktaşı çarptığını onayladılar. 1994 yılında Etiyopya’da Amerikalı paleoantropolog Tim White liderliğindeki ekip 4,4 milyon yıllık hominid kalıntıları buldular (Ardipihtecus ramidus). Bu buluntu iki ayak üzerinde dik yürüme yetisinin  bilinenden  daha  eski  bir  zamanda  başladığını  göstermiş  olmakla  beraber,  bu hominidlerin ormanlık bir alanda yaşamış olmaları iki ayak üzerinde dik yürüme yetisini ortaya çıkaran mekanizmalar ile ilgili teorilerin tekrar gözden geçirilmesini sağladı. 1995 yılında İspanya’da bulunan taş aletler Homo cinsinin 1 milyon yıldan daha önce Avrupa’da yaşadıklarının gösterdi.  MS 21. Yüzyıl: 2002 yılında Güney Afrika’da Blombos mağarasında bulunan ve 70.000 yıl öncesine tarihlenen iki adet boyalı süs eşyası insanın soyut düşünme yeteneğinin sanılandandaha önce başladığını ortaya koymuştur. 2000 yılında Kenya’da (Orrorin tugenensis) bulunan ve 6 Milyon yıl ile tarihlendirilen hominid ile 2002 yılında Çad’da bulunan 7 milyon yıllık hominid kalıntıları(Sahelantropus tchadensis) 21. Yüzyılın başında paleoantropoloji bilgilerini geliştirmiş ve en eski hominid kalıntıları konumuna geçmişlerdir. 2006 yılında Svante Pääbo liderliğinde  başlayan  Neandertal  genom  projesi  2010  yılında  sonuçlarını  açıklamış  ve Neandertaller  ile  modern  insan  arasında  gen  alışverişiolduğu  açıklanıp,  Afrika  dışında yaşayan  insanların  belli  oranlarda Neandertal geni  taşıdıkları ortaya koyulmuştur.  2008 yılında Sibirya’da Altay dağlarında yer alan Denisova mağarasında yaklaşık 40 bin yıllık bir parmak kemiği bulundu. Bu kemik üzerinde yapılan DNA çalışmaları bu kemiğin ne modern insana ne de Neandertallere ait olduğunu ortaya koydu. Özel Bölüm ‘Leakey Ailesi’: İnsan evrimi çalışmalarında en önemli malzemeler olan fosillerin bulunması konusunda Leakey ailesinin yeri çok önemlidir ve bu yüzden ayrı bir başlıkta  değinmekte fayda var. Ailenin ilk nesil paleoantropologları Mary ve Louis Leakey’dir. Louis Leakey Kenya’da görevli bir İngiliz misyonerin oğlu olarak dünyaya geldikten sonra Cambridge’de antropoloji okudu. 1926-1935 yılları arasında doğa Afrika’da bir dizi arkeolojik ve paleoantropolojik çalışma gerçekleştirdi. 1960 yılında Olduvai Gorge’da Homo  habilis olarak sınıflandırılan, erken hominidlere göre daha büyük beyne sahip olan ve alet yapabilen bir hominid keşfetti. Louis Leakey’in buluntuları insanlığın kökeninin Afrika olduğunu ve bu kökenin  sanılandan  çok  daha  eskiye  gittiğini  gösterdi.  1936  yılında  yine  bir  İngiliz paleoantropolog  olan  Mary  Leakey  ile  evlendi.  Mary  Leakey  Londra’da  eğitimini tamamladıktan sonra 1935 de Tanzanya’ya gelerek 1 yıl sonra evleneceği Louis Leakey’in kazısına katıldı. O da Louis Leakey gibi hayatının çok büyük bir kısmını doğa Afrika’da fosil arayarak geçirdi. 1959 yılında Australopithecus boisei cinsine ait 1.75 milyon yaşında hominid fosillerini keşfetti. 1976 yılında çalışmalarını Tanzanya’nın başka bir bölgesi olan Laetoli’ye kaydırdı ve 1978 yılında o zamana kadar insan atalarına ait bulununmuş en eski izleri keşfetti. Bunlar 3.75 milyon yıl ile tarihlendirilen 2 farklı hominidin volkanın küller üzerinde bıraktığı ayak izleriydi. Eski olmasının yanında iki ayak üzerinde dik yürüme ile ilgili de önemli bilgiler vermesi açısından bu buluş çok önemlidir. Leakey ailesinde üçüncü nesli Mary ve Louis Leakey’lerin oğlu Richard Leakey ve eşi Meave Leakey temsil eder. 1944 doğumlu Richard Leakey Omo, Koobi Fora ve Batı Turkana’da çalışmalar yaptı. 1967 yılında Omo’da yaptığı çalışmalar esnasında şimdiye kadar bulunmuş en eski Homo  sapiens fosillerinden  biri  olan Omo kafatasını ve bazı vücut kemiklerini keşfetti. Yaklaşık 160.000 yaşında olan bu kafatası Homo  sapeins’inen  eski  örneklerinden  biri  olup  modern  insanın  ortaya  çıkışının  tarihi açısından çok önemli bir fosildir. Daha sonra Koobi Fora’da çalışmalara başlayan Richard Leakey 1969 yılında kaba yapılı Australopithecus olarak bilinen Paranthropus boisei‘ye ait bir kafatası buldu. 1.7 milyon yıl ile tarihlendirilen bu kafatası ile beraber taş alet olduğu düşünülen buluntular da ele geçmesi bu türün taş alet yapan veya kullanan ilk hominid olabileceğiniakla getirdi. Yine Koobi Fora’da yapılan kazılarda; 1972 yılında Homo rudolfensis sınıflandırılan 1.8 milyon yıllık; 1975 yılında Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.75 milyon yıllık ve 1976 yılında yine Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.6 milyon yıllık kafatasları bulmuştur.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/

http://www.biyologlar.com/doga-tarihi-calismalari-kronolojisi

Görelilik Nedir

Albert Einstein hiç şüphesiz zamanımızın en büyük dahilerinden biriydi. Yirmi birinci ve otuz sekizinci doğum günleri arasında, bilimde birçok düzeyde büyük yankılar uyandıran bir devrimi tamamladı. İki büyük buluşu, Özel Görelilik Teorisi (1905) ve Genel Görelilik Teorisi (1915) idi. Özel görelilik yüksek hızlarla ilgilidir, genel görelilik ise kütleçekimle. Einstein’ın teorileri, son derece soyut karakterde olmalarına karşın, nihayetinde deneylerden türetilmişti ve başarılı pratik uygulamalara yol açmıştı, ki bu uygulamalar onun görüşlerinin doğruluğunu defalarca onayladılar. Einstein, 19. yüzyıl fiziğinde içsel bir çelişkiyi açığa vuran ünlü Michelson-Morley deneyinden, “bilim tarihinin en büyük negatif deneyinden” (Bernal) yola çıkmıştı. Bu deneye, ışığın görülen hızının, hareketsiz olduğu varsayılan “eter” içerisinde hareket eden gözlemcinin hızına bağlı olduğunu göstererek elektromanyetik ışık teorisini genelleştirmek üzere girişilmişti. Sonunda, gözlemci hangi doğrultuda hareket ederse etsin, ışığın ölçülen hızlarında hiçbir farklılık bulunamadı. J. J. Thomson daha sonraları, güçlü elektriksel alanlar içinde hareket eden elektronların hızlarının, klasik Newton fiziğinin öngördüğünden daha yavaş olduğunu gösterdi. 19. yüzyıl fiziğindeki bu çelişkiler özel görelilik teorisi tarafından çözüme bağlandı. Eski fizik, radyoaktivite olgusunu açıklamaktan acizdi. Einstein bunu, “eylemsiz” maddenin içine hapsolmuş muazzam miktardaki enerjinin küçük bir kısmının açığa çıkması olarak açıkladı. Einstein 1905’te İsviçre patent bürosunda bir sekreter olarak çalışırken boş zamanlarında kendi özel görelilik teorisini geliştirdi. Yeni kuantum mekaniğinin keşiflerinden yola çıkarak, ışığın uzayda bir kuantum biçiminde (enerji paketleri olarak) hareket ettiğini gösterdi. Bu yaklaşım, daha önceleri kabul edilmiş ışığın dalga teorisiyle açıkça çelişikti. Aslında Einstein eski ışığın parçacık teorisini bütünüyle farklı bir tarzda yeniden canlandırmıştı. Burada ışık, çelişik bir karaktere sahip, aynı anda hem parçacık hem de bir dalga özelliği gösteren yeni tip bir parçacık olarak görülüyordu. Bu şaşırtıcı teori, spektroskoplar kadar Maxwell denklemlerini de kapsayacak şekilde 19. yüzyıl optiğinin tüm büyük keşiflerinin muhafaza edilmesini mümkün kıldı. Fakat ışığın uzayda hareket edebilmek için, kendine has bir vasıtaya, “eter”e ihtiyaç duyduğu şeklindeki kalıplaşmış eski düşünceyi de yok etti. Özel görelilik, ışığın boşluktaki hızının, ışık kaynağının gözlemciye göre hızı ne olursa olsun, her zaman aynı sabit değerde ölçüleceği kabulünden hareket eder. Bundan, ışığın hızının evrendeki her şey için sınırlayıcı bir hızı temsil ettiği sonucu çıkarılır. Dahası, özel görelilik, enerji ve kütlenin aslında eşanlamlı olduklarını ifade eder. Bu, diyalektik materyalizmin temel felsefi postülasının –madde ve enerjinin birbirinden koparılamaz niteliğinin, hareketin (“enerji”) maddenin varoluş tarzı olduğu düşüncesinin– çarpıcı bir doğrulanışıdır. Einstein’ın kütle ve enerjinin eşdeğerliliği yasasını keşfi, onun ünlü E = mc2 denkleminde ifade edilir, bu denklem atomda hapsolmuş muazzam enerjiyi dile getirir. Evrendeki yoğunlaşmış tüm enerjinin kaynağı budur. Bu denklemde, E enerjiyi (erg olarak), m kütleyi (gram olarak) ve c de ışığın hızını (santimetre/saniye olarak) temsil eder. c2 nin gerçek değeri 900 milyar kere milyardır. Yani bir gram maddede hapsolan enerjinin açığa çıkması, hayrete düşürücü bir büyüklük olan 900 milyar kere milyar erglik bir enerji üretecektir. Bunun ne anlama geldiğine dair somut bir örnek verelim; bir gram maddede içerilen enerji, 2000 ton petrolün yakılmasıyla üretilen enerjiye eşittir. Kütle ve enerji, tıpkı Amerikan dolarının Alman markıyla değiştirilebilir oluşu gibi, yalnızca “birbiriyle değiştirilebilir” olmakla kalmaz, bir ve aynı özdürler; Einstein bunu “kütle-enerji” olarak karakterize etmiştir. Bu düşünce, çok daha derine iner ve örneğin sürtünmenin ısıya dönüştüğünü söyleyen eski mekanik kavrayıştan çok daha kesindir. Madde “donmuş” enerjinin özgün bir biçimidir, enerjinin diğer tüm biçimleriyse (ışık da dahil) kendileriyle ilişkili bir kütleye sahiptirler. Bu nedenle, madde enerjiye dönüştüğünde maddenin “yok olduğunu” söylemek tamamen yanlıştır. Einstein’ın yasası, Lavoisier tarafından geliştirilen ve kütle olarak kavranan maddenin ne yaratılabileceğini ne de yok edilebileceğini söyleyen eski kütlenin korunumu yasasının yerine geçti. Aslında dışarıya enerji veren her kimyasal reaksiyon küçük bir kütle miktarını enerjiye çevirir. Kömürün yanması gibi, 19. yüzyılda bilinen kimyasal reaksiyon türlerinde bu kayıp ölçülemezdi. Ama nükleer reaksiyon ölçülebilir bir kütle kaybını açığa vurmaya yeterli bir enerji salar. Tüm maddeler, “durgun” haldeyken bile, hayrete düşürücü miktarda bir enerji içerirler. Ne var ki, gözlenemez olduğundan, bu gerçek Einstein onu izah açıklayana kadar anlaşılmamıştı. Einstein’ın teorisi materyalizmi yıkmak şöyle dursun onu çok daha sağlam bir temelde inşa eder. Eski mekanik “kütlenin korunumu” yasasının yerine çok daha bilimsel ve çok daha genel bir kütle-enerjinin korunumu yasasına sahibiz, ki bu da termodinamiğin birinci yasasını evrensel ve çürütülemez bir biçimde dile getirir. Kütle hiçbir şekilde “yok olmaz”, sadece enerjiye dönüşür. Toplam kütle-enerji sabit kalır. Tek bir madde parçacığı bile yaratılamaz ya da yok edilemez. İkinci görüş, ışık hızının kendine özgü sınırlayıcı karakteridir: Hiçbir parçacık ışıktan daha hızlı hareket edemez, çünkü bu kritik hıza yaklaştıkça cismin kütlesi artarak sonsuz büyüklüğe yaklaşır ve böylece daha da hızlanması çok daha güçleşir. Bu düşünceler soyut ve kavranılması güç düşünceler gibi görünür. “Sağduyunun sesinin” kabullerine meydan okurlar. “Sağduyu” ile bilim arasındaki ilişki Sovyet bilimci Profesör L. D. Landau tarafından şu satırlarda özetleniyor: Sağduyu denilen şey, gündelik hayatımızda şekillenen alışkanlıkların ve kavramların basit bir genellenişinden başka bir şey değildir. Belli bir deneysellik düzeyini yansıtan belli bir anlama düzeyidir. Ve şunu ekler: Bilim sağduyu denen şey ile çatışmaktan korkmaz. Korkutucu olan şey, mevcut düşünceler ile yeni deneysel gerçekler arasındaki uyuşmazlıktır, ve eğer böyle uyuşmazlıklar vuku bulursa, bilim acımasızca daha önceleri inşa ettiği düşünceleri yerle bir eder ve bilgimizi daha üst bir düzeye yükseltir.[7] Hareket eden bir nesne kendi kütlesini nasıl arttırır? Böyle bir fikir gündelik deneyimimizle çelişir. Dönen bir topaç, bu durumdayken, görünüşte bir kütle kazanmamıştır. Oysa aslında kazanmıştır, ancak kütledeki artış miktarı o denli sonsuz küçüktür ki, her türlü pratik amaç bakımından hesaba katılmayabilir. Özel göreliliğin etkileri güdenlik olgular düzeyinde gözlenemez. Ne var ki, uç koşullarda, meselâ ışık hızına yakın çok yüksek hızlarda, görelilik etkileri rol oynamaya başlarlar. Einstein, çok yüksek hızlarda hareket eden bir cismin kütlesinin artacağını öngörmüştü. Bu yasa, normal hızlarla ilgilenirken gözardı edilebilir. Yine de, atomaltı parçacıklar saniyede yaklaşık 10.000 mil ya da daha büyük hızlarla hareket ederler ki, böylesi hızlarda görelilik etkileri ortaya çıkar. Kuantum mekaniğinin keşifleri, özel görelilik teorisinin yalnızca nitel olarak değil nicel olarak da doğruluğunu göstermiştir. Bir elektron, ışık hızının 9/10’uyla hareket ettiğinde kütle kazanır, dahası kütle kazancı tam da Einstein’ın teorisinin öngördüğü gibi 31/6 kattır. O zamandan bu yana özel görelilik defalarca sınanmış ve hepsinde de doğru sonuçlar vermiştir. Güçlü bir parçacık hızlandırıcısından (akseleratör) çıkan elektronlar, hızlandırıcıya giren elektronlardan yaklaşık 40.000 kat ağırdır ve aradaki kütle farkı hareketin enerjisini ifade etmektedir. Çok daha yüksek hızlarda, kütledeki artış, fark edilir bir hale gelir. Ve modern fizik tam da, atomaltı parçacıkların ışık hızına yaklaşan hızları gibi son derece yüksek hızlarla ilgilidir. Burada, gündelik olguları lâyıkıyla betimleyen klasik mekanik yasaları artık uygulanamazlar. Sağduyuya göre, bir cismin kütlesi asla değişmez. Bu nedenle dönen bir topaç, duran bir topaç ile aynı kütlededir. Hız ne olursa olsun kütlenin sabit olduğunu ifade eden bir yasa da bu noktadan hareketle dile getirilmişti. Daha sonraları bu yasanın yanlış olduğu görüldü. Anlaşıldı ki, kütle hızla birlikte artar. Yine de bu artış ancak ışık hızına yakın hızlarda fark edilebilir olduğundan, kütleyi sabit alırız. Gerçek yasa şöyle olabilir: “Eğer bir cisim saniyede 100 milden daha düşük bir hızla hareket ediyorsa, kütlesi milyonda birlik bir çerçevede değişmezdir.” Gündelik amaçlarımız açısından, kütlenin, hızdan bağımsız olarak sabit olduğunu kabul edebiliriz. Ancak yüksek hızlarda bu yanlıştır ve hız arttıkça, bu iddia daha da yanlış olur. Biçimsel mantığa dayalı düşünme gibi, bu da pratik amaçlar bakımından geçerli kabul edilir. Feynman şuna işaret ediyor: Felsefi olarak, yaklaşıklık yasasında tümüyle hatalıyız. Kütle bir kırıntı kadar dahi değişmiş olsa, tüm evren tablomuzu değiştirmek zorundayız. Bu durum, yasaların ardındaki düşüncelere ya da felsefeye ilişkin çok özel bir şeydir. Çok küçük bir etki bile bazen düşüncelerimizde esaslı değişiklileri gerekli kılar.[8] Özel göreliliğin öngörülerinin, gözlenen olgulara denk düştüğü kanıtlanmıştır. Bilimciler, gama ışınlarının ışık enerjisini maddeye dönüştürerek atomik parçacıklar üretebildiğini deneylerle keşfettiler. Einstein’ın öngördüğü gibi, durgun-enerjisine bağlı olarak bir parçacığı oluşturmak için gereken asgari enerjiyi de buldular. İşin aslı, bir değil iki parçacık üretiliyordu: Bir parçacık ve onun karşıtı olan “anti-parçacık”. Gama ışını deneylerinde, bir elektron ve bir anti-elektron (pozitron) elde ederiz. Ters süreç de gerçekleşir: Bir pozitron bir elektronla karşılaştığında, gama ışını üreterek birbirlerini yok ederler. Böylece, enerji maddeye dönüşür, madde de enerjiye. Einstein’ın keşfi, evrenin işleyişini çok daha esaslı bir şekilde kavramamızın temelini döşemiştir. Yüzyıllar boyunca bir gizem olarak kalan Güneş enerjisinin kaynağının açıklanmasını sağlamıştır. Maddenin kendisinin muazzam bir enerji deposu olduğu anlaşılmıştır. Maddede hapsedilen enerjinin dehşet verici gücü, Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’de tüm dünyanın gözleri önüne serildi. Tüm bunlar aldatıcı basitlikteki E = mc2 formülünde saklıydı.

http://www.biyologlar.com/gorelilik-nedir

CANLI SİSTEMLERDE SÜREKLİLİK

İlk biyoloji bilginleri, hayvanların ya sperma ya da yumurta içinde önceden oluşmuş biçimde bulunduklarına inanıyorlardı. Kari Ernst von Baer'in mikroskoptan yararlanarak, önceden oluşmuş embriyolar bulunmadığını kanıtlamasıyla, embriyo bilim doğdu.Kalıtımın araştırılması olan genetik, ilk bulgularını 1866'da yayınlayan Gregor Johann Mendel'le başladı. Mendel'in bezelyelerle yaptığı ayrıntılı deneyler, her temel özelliğin bir çift fiziksel birim (genler) tarafından denetlendiğini ortaya koydu. Biri anne, biri babadan gelen bu birimler (özelliklerin ayrılığı yasası), sonraki kuşağa, öbür çiftlerin dağılımından bağımsız olarak geçiyordu (özelliklerin bağımsız aktarılması yasası). Gen kavramı, 1900'de, Hollanda'da Hugo De Vries, Almanya'da Kari Erich Correns ve Avusturya' da Gustav Tschermak von Seysenegg'in, Mendel'in çalışmalarını yeniden doğrulamalarıyla genişletildi. De Vries'in değşinim (mütasyon) kuramı, modern genetiğin temeli haline geldi. Pierre Paul Roux'nun 1883'teki, hücre çekirdeğinin, hücrenin bölünmesi sırasında katlanan (tıpkı kopyalar üreten) çizgisel düzende tespih benzeri sıralanmış parçalar içerdiği yolundaki düşüncelerine dayandırılarak, kromozom kuramı geliştirildi. XX. yy. başlarında ABD'de Thomas Hunt Morgan, gen kuramına önemli birçok katkıda bulundu. Geoffrey Hardy ile Wilhelm Weinberg'in bir popülasyon içindeki alellerin (1909'da William Bateson'un bir genin almaşık biçimleri için kullandığı terim) sıklığı arasında var olan denge ilişkisini bulmaları, adlarını taşıyan yasanın ortaya atılmasına yol açtı. Genetiğin evrimdeki rolünü, 1937'deTheodosius Dobzhansky, Genetik ve Türlerin Kökeni adlı yapıtında açıkladı. Biyolojinin en yeni dalı olan molekül biyolojisi XX. yy. başlarında Archibald Garrod'un çeşitli hastalıkların biyokimyasal genetiği üstüne çalışmalarıyla başladı. Bir genin bir enzim ürettiği kavramı, 1941'de George W. Beadle ve Edvvard L. Tatum tarafından temellendirildi. Jacques Monod, François Jacob, vb. araştırmacıların protein bireşimi üstündeki çalışmaları (1961), bir gen bir enzim anlayışını, bir gen bir protein biçiminde değiştirdi. 1940 ve 1950 yıllarında nükleik asitlerin işlev ve yapılarının anlaşılmasında sağlanan ilerlemeler, protein bireşiminin aydınlatılmasına önemli katkılarda bulundu. 1953'te James D. Watson ve F.H.C. Crick'in önerdikleri yapısal model, biyolojide bir kilometre taşı oluşturdu; biyoloji bilginlerine, genetik bilginin depo edilmesini ve bir kuşaktan bir sonraki kuşağa aktarılmasını açıklayacak akla yakın bir yöntem sağladı. Molekül düzeyindeki biyolojik süreçlere ilişkin bilgi, aynı zamanda, genetik bilginin doğrudan işlenmesi için teknikler geliştirilmesi olanağını sağladı ve genetik mühendisliği adı verilen dal doğdu.

http://www.biyologlar.com/canli-sistemlerde-sureklilik-1

21. Yüzyılda Bir Milyar Kişi Sigara Yüzünden Ölecek

21. Yüzyılda Bir Milyar Kişi Sigara Yüzünden Ölecek

Dünya Akciğer Vakfı, mevcut eğilimin sürmesi halinde bu yüzyılda 1 milyar kişinin sigara içmesi ya da sigara dumanı yüzünden hayatını kaybedeceğini bildirdi.Vakıf, sadece 2013 yılında 6 milyondan fazla kişinin tütün kullanımının yol açtığı hastalıklar yüzünden öldüğünü açıkladı.Tütün şirketlerinin iki yıl önceki toplam kârı ise 44 milyar dolardan fazla.Bu noktanın altını çizen vakıf, tütün endüstrisinin ürünleri nedeniyle ölen her kişiden 7 bin dolar kâr ettiğine dikkat çekiyor.Dünya Akciğer Vakfı ve Amerikan Kanser Derneği’nce 2013 yılı verilerine dayanılarak hazırlanan küresel Tütün Atlası’na göre, dünyada yılda 5 trilyon 800 milyardan fazla sigara içiliyor.Çin’de sigara alışkanlığının artması yüzünden, diğer ülkelerde daha az sigara içilse de, toplam tüketim azalmıyor. Ülkede 1980 yılına kıyasla yüzde 50 oranında daha fazla sigara içiliyor.Birçok gelişmiş ülkede tütün tüketimi azalır veya sabit kalırken, Afrika ile Asya’nın kimi bölgelerindeki yoksul ülkelerde sigara bağımlılığı artıyor.Kadınlar arasında da sigara tüketimi ve akciğer kanseri vakalarında artış var. Tütün Atlası’nda, 24 ülkede kadınların erkeklere kıyasla daha fazla sigara içtiği bilgisi de bulunuyor.TÜRKİYE İLE İLGİLİ VERİLERTütün Atlası’nda Türkiye’ye ilişkin veriler de var.Bu verilere göre Türkiye’de her yıl 83 binden fazla kişi tütün kullanımı nedeniyle hayatını kaybediyor.Sigara içenlerin yetişkinlerin sayısı 14 buçuk milyondan, çocukların sayısı da 252 binden fazla.Türkiye’de 2010 yılında tütün kullanımı kökenli ölümlerin oranı erkeklerde yaklaşık yüzde 31, kadınlarda ise yüzde 12.Bu iki oran da, orta gelirli ülkelerde görülenlerden yüksek.Tütün kullanımı, çoğu zaman ölümle sonuçlanan akciğer kanserinin yanı sıra, diğer pek çok hastalığın da en önemli nedeni.Dünyada kalp hastalığı, beyin kanaması ve yüksek tansiyon gibi kronik hastalıkların yol açtığı erken yaştaki ölümlerde; tütün kullanımı, önlenebilir etmenlerin başında yer alıyor.Birçok ülkede sigara kullanımının azaltılmasını hedefleyen yasalar çıkarıldı. Sigara reklamları yasaklandı. Lokanta ve çalışma alanları gibi kapalı yerlerde sigara içilmesine de yasak getirildi. Ancak tüm bu yasaklar dünya nüfusunun yalnızca yüzde 10’unu kapsıyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/21-yuzyilda-bir-milyar-kisi-sigara-yuzunden-olecek

Dünyanın En Kapsamlı Yüz Nakli Gerçekleşti

Dünyanın En Kapsamlı Yüz Nakli Gerçekleşti

Dünyanın en kapsamlı yüz nakli ABD’de yangın sırasında ağır yaralanan bir itfaiyeciye yapıldı. Bütün kafa derisi, göz kapakları, kulak ve boyun derisinin bir kısmı nakledilen Patrick Hardison’ın sağlık durumunun iyi olduğunu açıklandı.Dr. Eduardo Rodriguez, New York’taki NYU Langone Tıp Merkezi’nde 14 Ağustos’ta yapılan ameliyatta bütün kafa derisi, göz kapakları, kulaklar ve boyun derisinin bir kısmı nakledilen 41 yaşındaki Patrick Hardison’ın sağlık durumunun iyi olduğunu açıkladı.Rodriguez, yaklaşık 26 saat süren ameliyatta Hardison’a, Brooklyn’deki bir bisiklet kazasında yaşamını yitiren 26 yaşındaki sanatçı David P. Rodebaugh’dan alınan organların nakledildiğini söyledi.Nakledilen dokular kafatasının arkasında birleştirildiği için Hardison’un yeni yüzünde ameliyat izi kalmadığını belirten Rodriguez, itfaiyecinin fizik tedavisinin halen devam ettiğini söyledi.‘ÇOCUKLAR BENDEN KORKUYORDU’Ameliyat sayesinde yeniden normal bir insan görünümüne kavuştuğu için çok mutlu olduğunu söyleyen Hardison da, “Sokağa çıkamıyordum. Zorunlu olarak çıktığımda ise herkes bana bakıyordu. Çocuklar, benden korkuyordu. Şimdi benim gibi yaralanan insanlara yardımcı olmaya çalışacağım” dedi.Doktorlarına ve Rodebaugh’nin ailesine teşekkür eden Hardison, “Bana sadece yeni bir yüz değil, yepyeni bir hayat verdiler” diye konuştu.Beş çocuk babası Hardison, 5 Eylül 2001’de Mississippi’nin kuzeybatısındaki Senatobia kentinde genç bir kadını kurtarmak için yanan bir evin içine girmişti. Hardison, çatının çökmesi sonucu ağır yaralanmıştı. Doktorlar, kulaklarını, dudaklarını, burnunun büyük bir kısmını ve göz kapaklarını kaybeden Hardison’ın yüzünü bacaklarından aldıkları deri tabakasıyla kaplamıştı. Şimdiye kadar 71 ameliyat geçiren Hardison, 2014’te yüz nakli için bekleme listesine alınmıştı.DÜNYANIN İLK YÜZ NAKLİDünyanın ilk yüz nakli 2005’te Fransa’da Isabelle Dinoire adlı kadına yapılmıştı. Daha sonra aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birkaç ülkede 20’den fazla hastaya yüz nakledilmişti. 2010’da İspanyol bir çiftçiye burun ve dudakların dahil olduğu tüm yüz nakli yapılmıştı. Ancak şimdiye kadar kulaklar ve kafa derisi nakledilmemişti.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-kapsamli-yuz-nakli-gerceklesti

Evrenin oluşumu

Bilindiği gibi enerjisini kendi üreten ve ışık kaynağı durumunda olan gök cisimlerine “yıldız”, bir yıldızın ışığı ile aydınlanan ve aldığı ışığı yansıtarak görünen gök cisimlerine “gezegen” denilmektedir. Buna göre, içinde bulunduğumuz güneş sisteminde, güneş yıldız; etrafındaki uydular gezegendirler. Güneş, evrende var olan sayısız galaksilerden “samanyolu” olarak bilinen galaksi içindeki yıldızlardan sadece biridir. Bugün için uyduları ile birlikte tanınan tek yıldız güneştir. Uyduları bulunan başka yıldızlar da var olmakla birlikte, bunlar hakkındaki bilgimiz çok sınırlıdır. Evrenin sonsuz büyüklüğe sahip ve değişmez olduğunu savunan Immanuel Kant (1724-1804) dan sonra, 1823 yılında, bir hekim olan Wilhelm Olbers (1758-1840) evrenin sonlu olması gerektiğini ileri sürdü. Bu düşüncenin savunması şu şekilde özetlenebilir. Yerden 10 ışık yılı uzaklığa erişen bir yarı çapın süpürdüğü hacım içinde 100 kadar yıldız bulunduğunu düşünürsek, bu yarı çapın 20 ışık yılı uzaklığa erişmesi durumunda; süpürdüğü hacım içinde kalan yıldız sayısı, hacim söz konusu olduğundan, uzaklığın küpü kadar artacaktır. Buna karşın, ışığın şiddetinin uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azaldığı bilinen bir gerçektir. Uzayı sonsuz kabul ettiğimizde beklenen sonuç; yıldız sayısındaki artış ile ışık şiddetindeki azalma arasında, yıldız sayısı lehinde üstel sayılar cinsinden bulunacak fark nedeniyle uzayın daima aydınlık olması ve gecelerin yaşanmamasıdır. Halbuki, geceler yaşanan bir gerçek olduğuna göre, uzay sonludur. Bugünkü bilgilere göre yapılan hesaplar evrenin yarıçapının 13-25 milyar ışık yılı (1 ışık yılı = ışığın bir yılda katettiği mesafe) arasında olduğunu ortaya koymaktadır. Edwin Powell Hubble (1889-1953) samanyolu dışındaki yıldızları gelişmiş bir teleskopla gözleyerek, yaydıkları ışığın; spektrumun kırmızı bölgesinde bulunduğunu saptadı. dopler etkisi* nden yararlanarak yorumladığı bu olayı, yıldızın yaydığı ışığın dalga boyunun, yıldızın gözlendiği yere göre uzaklaşıyor olması nedeniyle uzadığı ve renginin kırmızıya kaydığı şeklinde açıkladı. Bu bulgulara dayanılarak ortaya konulan “big – bang” (büyük patlama) kuramına göre, günümüzden 13 milyar yıl önce, bütün evren çekim gücünün büyüklüğüne bağlı olarak belki yer kadar küçük bir kütleye sıkışmış halde idi. Bugün var olmayan yükseklikte bir sıcaklık derecesine ulaştığı tahmin edilen bu yoğun kütlenin öz kararlılığını yitirerek patladığı düşünülmektedir. Bu kurama göre, patlama öncesinde maddeyi meydana getiren nötronlar, patlamadan sonra kararlılıklarını kaybederek bozunmaya başladılar. Şzole olmuş bir nötronun normal koşullarda yarı ömrünün 12 dakika olduğu bilinmektedir. Evrensel kütlede meydana gelen genişlemeye bağlı olarak sıcaklık düşmeye başladı. Kozmolojik çalışmalara göre, patlamadan sonraki ilk saniyenin 1/100 inde evrenin sıcaklığı 100 milyar 0C dır. “Erken evre” olarak tanımlanan bu dönemde; (*)Galileo Galilei (1564-1642) den beri, hareket halindeki bir trende hareket yönünde yürüyen bir adamın hızı = trenin hızı + adamın hızı olduğu, aksi yönde yürüyen bir adamın hızının da trenin hızı – adamın hızı kadar olduğu bilinmektedir. Bu şekilde, bir yönde giderken etkinin kuvvetlenmesine; dolayısıyla hızının artmasına, etki bir dalga hareketi ise frekansının artarak dalga boyunun kısalmasına “dopler etkisi” adı verilmektedir. Dalga hareketine, yaklaşmakta olan bir trenin sesinin tiz ve kuvvetli, uzaklaşmakta olanın ise pes ve kuvvetsiz oluşu örnek olarak verilebilir. Durmakta olan bir trenin sesine göre, yaklaşan trenin sesi frekansı daha yüksek olduğu için kuvvetli; uzaklaşan trenin sesi frekansı daha düşük olduğu için kuvvetsizdir. elektron, pozitron, nötrino ve foton gibi temel taneciklerin, çok yüksek değerdeki enerji nedeniyle bir taraftan meydana gelirken diğer taraftan süratle yok oldukları düşünülmektedir. Yoğunluğu suyunkinden yaklaşık 4 milyar kat fazla olan “kozmik çorba” içinde proton ve nötronlar çok seyrekti ve çok fazla sıkışmış olan kütle içinde, yüksek basınç ve sıcaklık altında nötron ve protonlar arasında kalıcı birlikteliklerin oluşması olanaksızdı. Evrenin sıcaklığının, patlamadan sonraki ilk saniyenin 1/10 inde 30 milyar 0C; ilk saniyenin sonunda 10 milyar 0C ve 14 saniye sonunda 3 milyar 0C olduğu bildirilmektedir. Bu sıcaklık derecesi de elektron ve pozitronların meydana gelişlerinden daha fazla sayıda yok oldukları bir değerdir. Ancak, 3 dakika sonunda evrenin sıcaklığının 1 milyar 0C a kadar azaldığı tahmin edilmektedir ki; bu sıcaklık derecesinde, proton ve nötronların atom çekirdeklerini meydana getirmek üzere birleşmeleri mümkündür. Devam eden genişlemeye bağlı olarak, evrenin yoğunluğu ve sıcaklığı giderek azalmaya devam etmiştir. Birinci günün sonunda, sıcaklıkdaki azalmaya bağlı olarak elektronların çekirdeklerle bir araya gelmeleri sonunda evrendeki tüm madde hidrojen ve Helyum atomlarından ibaret olmuştur. Bu şekilde oluşan büyük gaz yığınları, daha sonra kendi çekim kuvvetlerine bağlı olarak, bugünkü yıldızları, gezegenleri, uyduları ve galaksileri meydana getirmek üzere sıkışmaya başlamışlardır. “Yıldız hipotezi”ne göre, hidrojen ve helyum dışındaki elementlerin oluşabilmesi için gerekli olan sıcaklık ve tepkime konsantrasyonuna ancak yıldızların ortasında erişilebilmiştir. Gerçekte, (+) yüklü çekirdeklerin aralarındaki itme kuvvetini aşarak; farklı bir çekirdek meydana getirmek üzere birleşebilmeleri için çok yüksek sıcaklıklar gerekmektedir. Örneğin, füzyon (atomların birleşmesi) bombasının patlatılabilmesi için gerekli olan sıcaklık, bir fisyon (atomun parçalanması) olayından sağlanabilmektedir. Bir gaz bulutunun yıldıza dönüşmesi sırasında gerçekleşen büyük çekim gücü ısı enerjisine dönüşür. Bu sıcaklık yeni oluşan yıldızın merkezinde bir nükleer yangına neden olacak kadar yüksektir. Bir yıldız içindeki çekirdeklerin çarpışabilmesi için, onlar arasındaki itme kuvvetini yenecek düzeyde büyük hızlara erişmeleri gerekir. Şki protonun çarpışabilmesi için gerekli olan hıza karşılık olan enerji 60 000 000 0C dır. Bir He atomu 4 H atomunun seri halde çarpışması sonunda meydana gelir. 4 H atomu ile 1 He atomu arasındaki kütle farkından dolayı, bu birleşme reaksiyonu sonunda büyük bir ısı açığa çıkar. İki Helyum çekirdeğinin çarpışmasından 8Be; bu nüklidin bir başka He atomuyla çarpışmasından 12C ve bunun bir başka He atomuyla girdiği reaksiyondan 16O meydana gelir. Sonuç olarak, Helyum yanmasından meydana gelen temel ürünler Karbon ve Oksijendir. Kırmızı bir dev yıldız, bir yakıt tipinin azalmasıyla soğur. Önceki reaksiyonlardan oluşan ve daha ağır olan yeni ürünlerin çekim gücü ve ürettikleri ısı daha büyük olmakla birlikte; Helyuma göre daha ağır olan elementler arasındaki nükleer reaksiyon için daha yüksek ısı gerekli olduğundan, yıldızda daha az ısı yayan bir nükleer reaksiyon öncekinin yerini alır. Böylece bir yıldızda Karbon yanmasını sırasıyla, Neon, Oksijen ve Silisyum yanmaları izler. Elementlerin bu şekildeki oluşumu 56Fe dan sonra durur. Çünkü, Demirden ağır olan elementlerin kütlesi onu meydana getirmek üzere birleşecek olan çekirdeklerin kütlelerinden büyüktür. Böylece, bundan sonraki elementlerin oluşumu enerji vermez, fakat enerjiye ihtiyaç gösterir. “Enerji duvarı” olarak tanımlanan 56Fe daki bu durum, güneşte bulunan elementlerin bolluk grafiğinde; atom ağırlıklarındaki artışa bağlı olarak görülen düzgün azalma içinde, Demirin neden beklenenden 1000 kat fazla bulunduğunu açıklar (Şekil 13). Nötronlar hızları ne kadar yavaş olursa olsun, herhangi bir çekirdekle reaksiyona girebilir. Bir yıldız içindeki nükleer reaksiyonlar sırasında oluşan nötronlar bir elektron ve bir protona bozunmaya fırsat bulamadan bir çekirdekle karşılaşarak reaksiyona girer. Bir başka deyişle yakalanır. Bu karşılaşmaların çoğu demir atomlarıyla olur. Bir demir atomu tekrar tekrar nötron yakalayabilir. Bu süreçde bir elementin oluşması için gerekli olandan fazla nötron yakalanmış ise, bazı nötronlar proton ve elektrona dönüştürülerek radyoaktif bozunma yoluyla uzaklaştırılarak, atom daha kararlı bir yapıya kavuşmaya çalışır. Bir nötronun protona dönüşmesiyle kobalt atomu meydana gelir. Kobalt atomu da doymuş hale gelinceye kadar nötron alabilir. Sonuçta, bir öncekine benzer bir nötron bozunmasıyla nikel atomu oluşur. Daha büyük çekirdek meydana getirme süreci, çekirdeğin parçalanacak büyüklüğe erişmesiyle son bulur. Nükleer fisyon olarak tanımlanan bu olay sonunda çekirdek daha küçük olan parçalanma ürünlerine ayrılır. Güneşin kalbindeki hidrojenin yaklaşık 3 milyar yıl sonra tükeneceği tahmin edilmektedir. Fakat, güneş bundan sonra da helyum yanması için gerekli olan sıcaklığı üretmeye yeterli olacak kadar büyük olduğundan, sürekli ve kullandığı helyum miktarıyla orantılı olarak yavaş yavaş çökecektir. Güneş gibi, çökme ve soğuması yavaş olan, sakin ölen küçük yıldızlar beyaz cüce olarak isimlendirilmektedir. Buna karşın, büyük yıldızlar büyük bir patlamayla paramparça olarak ölürler. Süper nova olarak isimlendirilen böyle bir patlama ile birlikte çok büyük bir ışıma meydana gelmektedir. Demirden ağır olan elementlerin meydana geliş şekilleri, süper novaların incelenmesiyle anlaşılmıştır.

http://www.biyologlar.com/evrenin-olusumu

Dünyamızın En Acil Çevre Sorunları Fosforlu Gübrelerin Aşırı Kullanımı ve Okyanuslardaki Plastik Çöpler!

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) küresel ölçekteki acil çevre konularının değerlendirildiği 2011 Yılı Kitabını yayınladı. Yayınlanan kitapta artan gıda talebi karşısında tarımda kullanılan fosfor içerikli gübrelerin sucul ekosistemlere verdiği zararlar ile okyanuslara taşınan plastik çöplerin hem küçük parçalar halinde dağılımı hem de barındırdığı zehirli maddelerin besin zincirine katılarak ekosistem ve insan sağlığı için oluşturduğu tehditler ön plana çıktı. Orman biyolojik çeşitliliğinin kaybı ise bir diğer küresel çevre sorunu olarak incelendi. Özellikle biyolojik çeşitliliğinin kaybı sonucunda ekosistemdeki dengelerin bozulmasının ormanların iklim değişikliği ve böcek salgınları karşısındaki adaptasyonunu ne yönde etkileyeceği ile ilgili sorular bilim insanlarını endişelendiriyor. Kitapta ayrıca 2010 yılı boyunca özellikle bilimsel olarak ortaya konan bu sorunlarla kesişen geri dönüşüm teknolojileri gibi yeşil ekonomiye hizmet edecek yeni iş fırsatları ve çözümlere yönelik olaylara ve gelişmelere de yer vermektedir. Yenilenebilir enerji kaynağındaki hızlı büyüme ve buna benzer gelişmeler ise anahtar çevresel göstergeler başlığı altında toplanmıştır. Nüfus yoğunluğu hızla artan dünyamızın beslenmesi için tarımda fosfor içeren gübre kullanımı zorunluluk olsa da tarım uygulamalarındaki yetersizlik ve atık suların arıtılmasındaki eksiklikler maalesef oldukça büyük miktarlarda fosforun okyanuslara akmasına neden oluyor. Kanalizasyonların deşarjları ve özellikle nitrojen gibi diğer kontrolsüz deşarjlarla birlikte fosfor kirliliği sularda alg patlaması ve beraberinde su kalitesinin ciddi zarar görmesi, balık stokları için zehirlilik etkisi ve turizmi sekteye uğratan önemli sonuçlar doğurmaktadır. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde fosfor kirliliğinin ortaya çıkardığı zararların yılda 2 milyar doları aştığının tespit edilmesi, küresel ölçekte yıllık zararların onlarca milyar dolarlara ulaştığının göstergesi kabul edilmektedir. Oldukça endişe verici bir diğer sorun da küçük büyük milyarlarca parça plastiğin küresel deniz çevresinin sağlığına yapmış olduğu etkiler. Bu konudaki yeni araştırmalar okyanuslarda kırılıp küçük parçalara ayrılan plastiklerin ve aynı zamanda sanayi tesislerinden deşarj edilen plastik granüllerin, kanserin yanında insan ve yaban hayatının üretkenliğine etkisiyle bağlantılı bir takım zehirli kimyasalları emebildiğine dair bulgulara sahiptir. Uzmanlar hem fosfor deşarjları hem de plastikler hakkındaki yeni sorunlar için dünyanın atıklarının daha iyi yönetilmesi, tüketim ve üretim modellerinin geliştirilmesi ile ilgili gereksinimlerin önemle altını çizmektedirler. Fosfor: Değerli bir tarımsal kaynağın atığı UNEP 2011 Yılı Kitabında, 20.yüzyılda talep patlaması yaşayan fosfor için elde edildiği fosfat kayası rezervlerinin miktarı konusunda halen üzerinde hararetli tartışmalar sürse de bu kaynağın yakında tükeneceğine işaret edilmektedir. Fosfat kayası üretimi yaptığı belirlenen 35 ülkeden en yüksek rezerve sahip ilk on ülke Cezayir, Çin, İsrail, Ürdün, Rusya, Güney Afrika, Suriye ve Amerika’dır. Avustralya, Peru ve Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerde yeni fosfat madenleri devreye alınmakta, ülkeler ve şirketler Namibya’da deniz tabanı olmak üzere daha fazla araziyi maden için araştırmaktadır.Bir takım araştırmacılar küresel fosfor tüketiminin uzun ve orta vadede sürdürülebilir olmadığı ve bu tüketim eğrisinin tepe noktasına ulaştıktan sonra tersine çevrilip düşüşe geçeceği ve bunun da 21.yüzyılda ortaya çıkabileceği şeklinde bir önermeye sahiptir. Bu önermeyi diğer araştırmacılar kabul etmemektedir. Uluslararası Gübre Geliştirme Merkezi son zamanlarda reservlerle ilgili tespitlerini yeniden gözden geçirerek 16 milyar tondan 60 milyar tona çıkardı. Mevcut üretim oranlarıyla bu rezerveler 300 ila 400 yıl daha yeterli görülmektedir. Birleşmiş Milletler Jeolojik Araştırma Kurumu da kendi tespitlerini 65 milyar ton olarak açıkladı. Fosfor tüketiminde tepe noktasına ulaşılacağı teorisine sahip taraflar zaman çizelgesinin değişkenliği konusunda tartışıyor olsalar da asıl olan fosforun en kolay ve ucuz şekilde elde edilmesini sağlayan bu reservlerin sonuçta sınırsız olmadığı ve bu gerçeğin değişmeyeceğidir. Kitaba göre fosfor, nitrojen ve potasyum içeren gübrelerin dünyada kullanımı 1950 den 2000 yılları arasında %600 artmıştır. Gelişmiş ülkelerdeki nüfus artışı ve dünyadaki süt ve et tüketimindeki yükseliş ile gübre kullanımında daha fazla artış olacaktır. Bazı ülkelerde ticari olarak kullanılabilecek miktarlarda fosfat kayası varken küresel eksiklikler nedeniyle özellikle dahili reservleri olmayanların bu miktarlar için tehdit olabileceğini not edilmektedir. Fosforun nehirler ve okyanuslarda meydana getirdiği olumsuz çevre etkilerini azaltmaya yönelik olarak, fosfor kullanımında israfı önlemek, tarım ve hayvancıkta kullanılan fosforu en üst seviyede değerlendirmek için fosforun sucul ekosistemlere taşınım yollarının daha fazla araştırılması gerekmektedir. · İnsanlar, gıda yoluyla fosforun yaklaşık beşte bir kadarını tüketirler. Geri kalan toprakta tutulur ya da sucul ekosistemlere salınır. · Son 50 yılda fosforun tatlı su ortamlarında ve topraktaki konsantrasyonu en az %75 artış göstermiştir. · Fosforun karalardan deniz çevresine geçişinin her yıl 22 milyon ton civarında olduğu hesaplanmıştır. Kitap atık suyun geri dönüşümündeki fırsatlara da dikkat çekmektedir: gelişen dünyamızın büyükşehirlerinde bu atık suların %70’den fazlası arıtılmadan nehirlere ve denizlere deşarj olmaktadır. Oysa bu atık sular nutrientler (besleyici maddeler) ve fosfor gibi gübrelerden yana oldukça zengindir. Örneğin İsveç 2015 yılına kadar fosforun %60 kadarını belediye atık sularından geri dönüştürmeyi hedeflemektedir. Deşarjları azaltmaya yönelik diğer tedbirler ise erozyonun önlenmesi ve yüzey toprağının kaybının engellenmesidir. Toprak partikülleri oldukça büyük miktarlarda fosforu tutar ve gübreleme yapıldıktan sonra kullanılmayan fazla fosfor da yine toprakta birikir. Afrika’da toprak kaybı hektar başına yılda 0.50 tona yaklaşmaktadır, bu oran Asya’da daha da fazla hemen hemen 1.70 tona ulaşmaktadır. Bu konuda alan yönetimiyle ilgili tedbirler ve çiftçilik uygulamaları önem kazanmaktadır. Fosfat kayası madenlerindeki geri dönüşüm oranlarının artırılması da hem stokların korunmasına hem de yerel su sistemlerine kaçakların önlenmesine yardımcı olacaktır. Denizlerdeki Plastikler: Yeni Bir Zehirli Bomba UNEP’in belirlediği ikinci acil konu ise okyanuslara taşınan plastiklerin ekosisteme olan etkileri olmuştur. Kitapta bu konuda daha yoğun araştırmalara ihtiyaç olduğunun altı çizilmektedir. Bilim insanlarının plastikler konusundaki endişeleri sadece yaban hayatına doğrudan verdiği zararlarla sınırlı olmayıp aynı zamanda mikroplastikler olarak adlandırılan bazı materyallerin potansiyel zehir etkisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Beş milimetreden daha küçük ve ince parçalar granül olarak sanayi tesislerinden deşarj edilmekte veya daha büyük plastik parçaların dalgalar ve güneş ışığı ile parçalanmasıyla oluşmaktadır. Deşarjlarla okyanuslara ulaşan mikroplastikler ile bunun yanında deniz taşımacılığı ve balıkçılık faaliyetlerinden kaynaklanan plastikler de olmak üzere deniz ekosistemlerine ulaşan plastiklerin tam olarak miktarı bilinmemektedir. Fakat bilinen bir gerçek var ki o da paketlemeden plastik torbalara sanayiden piyasaya sürülen mallara kadar her alanda kişi başına plastik tüketiminin çok dikkat çekici bir şekilde artmasıdır. · Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da kişi başına düşen plastik malzeme kullanımı yıllık 100 kg’dır. Bu oran 2015 yılına kadar 140 kg’a ulaşacaktır. · Asya’da hızla gelişen ülkelerde bir kişi yılda 20 kg plastik kullanmaktadır. Bu oran da hızlı bir artış sürecindedir ve 2015 yılına kadar 36 kg’a çıkacaktır. Şu anda geri dönüşüm ve yeniden kullanım oranları gelişmiş ülkeler arasında bile oldukça farklılıklar göstermektedir. Avrupa’da enerji üretimi için plastiklerin geri dönüşüm oranlarına bakıldığında bu oranların bazı Avrupa ülkelerinde %25 veya daha az İsviçre ve Norveç’de %80 ve üzerinde olmak üzere geniş bir aralığa sahip olduğu görülmektedir. Plastik çöpler konusunda ortaya çıkan ilk sorunlar bunların yaban hayvanlarına dolaşarak yaralanmalarına veya ölümlerine sebep olmalarıdır. Diğer bir sorun da yaban hayvanlarının bunları sık sık besin sanarak yemesi sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin Albatroslar (büyük deniz kuşları) kırmızı plastikleri kalamar zannedebiliyor, bazı deniz kaplumbağaları plastik torbaları denizanası ile karıştırabiliyor ve bunları besin olarak tüketiyor. Bazı türlerde yavru deniz kuşları yiyecek yerine çok fazla plastik materyal aldığında ciddi beslenme bozukluklarına maruz kalabilmektedir. Fakat, UNEP yeni ve oldukça endişe verici olarak plastik deniz çöpleriyle doğrudan bağıntılı olan “kalıcı, biyolojik birikim yapan ve zehirli maddeler” olarak tanımlanan soruna dikkat çekmektedir. Araştırmalar küçük ve ince plastik parçaların poliklorlubifeniller (PCB’ler) den pestisitlere (DDT gibi) geniş bir yelpazedeki kimyasalı deniz suyundan ve sedimentten emebildiğini göstermektedir. Kitapta “PCB’ler dahil olmak üzere bu kirleticilerin bir çoğunun endokrin sistem bozukluğu, mutajenite ve karsinojenite gibi kronik etkileri olduğu” rapor edilmektedir. Bazı bilim insanları, bu kalıcı kirleticilerin insan ve çevre sağlığına tehdit derecesi ile ilgili büyük oranda belirsizlere rağmen bu kalıcı kirleticilerin en sonunda besin zincirine ulaşabileceği konusunda endişelere sahiptirler. Kılıç balıkları ve fok gibi türler besin zincirinin en üst halkasında yer alırlar ve potansiyel olarak tehdit altında oldukları söylenebilir. Bu türler aynı zamanda insanlar tarafından tüketilmektedir. Bu konuda en son yapılan bir araştırmada yaklaşık 30 ülkeden 56 kumsalda bu kıyılara bulaşmış plastik granüllerde bulunan PCB miktarları incelenmiştir. · Bu plastik granüllerdeki en yüksek miktarlar Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa ve Japonya’da, en düşük miktarlar ise Asya’nın tropikal alanlarında ve güney Afrika’da tespit edilmiştir. Kitap, plastiklerin ve diğer atık deşarjlarının azaltılmasını amaçlayan mevcut ve yeni girişimleri, klavuzları ve yasal düzenlemeleri tarihsel olarak sıralamaktadır. Bu kapsamda BM’nin Gemilerden Kaynaklanan Kirliliğinin Azaltılmasına Dair Uluslararası Sözleşme’den UNEP’in Kara Kökenli Faaliyetler Nedeniyle Deniz Çevresinin Korunması Küresel Eylem Programı’na kadar birçok konuya yer verilmiştir. Kitapta ayrıca bu kuralların ve yasal düzenlemelerin daha iyi uygulanması, daha fazla tüketici bilinci oluşturularak davranışların değişmesi, ulusal ve toplum tabanlı girişimlerin daha fazla desteklenmesi konusuna çağrı yapmaktadır. Bir diğer acil konu da denizlere giren plastiklerin deniz çevresi boyunca daha yenilikçi yöntemlerle izlenmesi ihtiyacıdır. Bu şekilde bu materyallerin deniz çevresindeki nihai kaderini anlamaya yönelik boşlukların kapatılabileceğine işaret edilmektedir. Bazı plastiklerin denizde yüzmediği bunların batarak deniz tabanına saplandığına dair kanıtlar mevcuttur. Kitapta “Plastik enkaz, Kuzey Atlantik’te Fram Boğazı’nın derinliklerinden Akdeniz’in derin su altı kanyonlarına kadar okyanus tabanlarında gözlenmektedir. Kuzey Denizi’ne giriş yapan çok miktarda plastiğin deniz tabanına yerleştiği düşünülmektedir.” Denilmektedir. Plastiklerin toplanması, geri dönüşümü ve yeniden kullanımı konusunda aşamalı değişiklikler yapılması istenmektedir. Kitapta ayrıca plastiklerin sadece bir atık ürün yerine değerli bir kaynak olarak kabul edilmesi halinde, ikincil bir değer oluşturmak için tüm fırsatların bu malzemelerin toplanması ve yeniden işlenmesine yönelik ekonomik teşvik sağlayacağına işaret edilmektedir. UNEP’in 2011 yılında yayınladığı ve çevre sorunlarını bilimsel yaklaşımlarla değerlendirdiği bu kitabı daha yakından aşağıdaki linkten inceleyebilirsiniz. www.unep.org/yearbook/2011/ Hazırlayan: Serap KANTARLI Tabiat ve İnsan Dergisi Yazı İşleri Müdürü skantarli@gmail.com www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/dunyamizin-en-acil-cevre-sorunlari-fosforlu-gubrelerin-asiri-kullanimi-ve-okyanuslardaki-plastik-copler

Biyologlar kedilerin büyük sırrını açıkladı.

Kedilerin en dikat çekici özellikleri, şüphesiz çok yükseklerden düşmelerine rağmen sadece ufak yaralanmalarla hayatta kalabilmeleri. ABD’nin Boston kentinde haftasonu bir gökdelenin 19’uncu katından düşen ama göğsüne aldığı ufak yaralarla kurtulan Sugar adlı kedi, bu gerçeğin en son örneklerinden biri. Kedilerin çok yükseklerden düşmelerine rağmen hayatta kalmalarının sırrı evrime dayanıyor. Evcil kediler, ağaçlarda yaşayan ve daldan dala sıçrayarak hayatta kalan dev kedilerin, yani aslan, kaplan, çita ve jaguarların soyundan geliyor. Kısaca, çok yükseklerden düşmelerine rağmen hayatta kalmalarını sağlayacak biyolojik özelliklere sahipler. Peki bu özelliklerini nasıl kullanıyorlar? BBC’nin haberine göre kediler, vücut ağırlıklarına oranla daha fazla alan kaplayan canlılar. Bu özellikleri, yere çaptıkları zaman maruz kaldıkları şiddetin azalmasını sağlıyor. Ayrıca, kedilerin düşüş hızı, insan veya at gibi daha büyük canlıların düşüş hızına kıyasla oldukça düşük. Örneğin, havada kol ve bacaklarını gererek çaresizce denge sağlamaya çalışan ortalama büyüklükteki bir kedinin düşüş hızı 96 km iken, yetişkin bir insan için aynı hız 192 km, yani kedinin iki katı. DÜŞÜŞ UZUN SÜRERSE DAHA İYİ Biyologlar, kedilerin hangi yönün aşağı olduğunu hissetlemelerini sağlayan içgüdüleri olduğunu belirtti. Böylece, kediler aslında havada sadece çaresizce gerilme hareketleri yapmıyor, yeterli zaman bulabilmeleri halinde, yere dört ayak üzerinde inebilmek için vücutlarını çevirebiliyor. Kuyrukları, vücut hareketiyle dönerek ayaklarının pozisyon alması için önemli rol oynuyor. Kedilerin hayatta kalmasını sağlayan son özellik, havada devreye giren refleksleri. Ayaklarını en doğru yere basarak, yere iniş anında ortaya çıkan şiddeti vücuda yansımadan emiyor. Dahası, kedilerin kas yapıları kinetik enerjiyi o kadar iyi yayıyor ki, kemikler çarpma şiddetinden dolayı kırılmıyor. İnsan gövdesinden doğrudan uzayan bacaklar yerine, kedilerin bacakları vücutlarından belli bir açıyla uzanıyor. Böylece, kedilerin bacakları, çarpma anında şiddeti dağıtan ve ölüm riskini azaltan bir diğer faktör oluyor. BBC’ye konuşan Virginia Tech Üniversitesi’nden Jake Socha, çok yükseklerden düşen ancak kurtulan çok sayıda kayıt bulunduğunu belirtti. 1987’de yapılan bir araştırmada, o yıl çok yüksek mesafeden düştüğü için New York acil veteriner kliniğine getirilen 132 kediden 118’inin hayatta kaldığı belirtildi. Bu kedilerden sadece 43’ü acil yardıma ihtiyaç duydu. Hatta bir tanesi, 32’inci kattan düşmesine rağmen sadece birkaç kırık diş ve akciğer hasarıyla kurtuldu ve 48 saat sonra taburcu oldu.

http://www.biyologlar.com/biyologlar-kedilerin-buyuk-sirrini-acikladi-

Genetik

Genetik (Alm. Genetik (f), Fr. Genetique (f), İng. Genetics) canlıların özelliklerini ve kalıtsal karekterlerini inceleyen, bu karekterlerin nesillere geçişini belli kalıtım kanunlarına bağlayan, genin yapı ve görevlerini araştıran bilim dalı. Genetik, ( Yunanca'dan genno γεννώ= doğum vermek) canlının bütün özelliklerinin eski kuşaktan yenisine nasıl geçtiğini inceler. Kalıtım bilimi olarak da bilinir. Biyolojinin bir dalıdır. İlk olarak Gregor Mendel'in yaptığı çalışmalarla bilim dünyasında tanındığı için Mendel genetiğin babası olarak da adlandırılır. Genetik bilimi 20. yüzyıl'ın ilk yarısında bilim insanları arasında heyecan ve merak uyandırsa da asıl etkisini ikinci elli yılda DNA'nın moleküler yapısının keşfedilmesiyle göstermiştir. Gen, mutasyon yoluyla değişmediği takdirde bir kuşaktan öbürüne geçen, büyük ve ayrıntılı yapılı dezoksiribonükleik asit ( DNA) moleküllerine tekabül eden kalıtımın hipotetik temel ünitesidir. Bu kalıtım maddesi, biokimyasal reaksiyonların bazılarını hızlandırarak, bazılarını da geciktirerek, kontrol etmesi dolayısıyla, birtakım etkiler gösterir. Genetik yapının (genotip) bir bütün olarak etkinlik gösterdiği kabul edilir; ufak etkili birçok genin hafif etkinliklerinin kümülatif sonucu, tek genlerin belli başlı sonuçları kadar önemlidir. Genler dış ortamdan, bedenin iç ortamından ve diğer genlerden etkilenebilir. Gözlemlenen sonuçta (fenotip) bütün bu faktörlerin karşılıklı etkinlikleri rol oynar. Klasik genetik araştırma yöntemleri, istatistik, genealojik anket yöntemini kapsar. Bu inceleme konusu hastalıktan mustarip rastgele bir hasta numunesi seçerek, bu bozukluğun hastalann akrabalarındaki insidansının araştırılmasından ibarettir. Genel nüfustakinden daha yüksek bir insidans bozukluğun familyal oldugunu belirtir, ama bozukluğun akraba kuşaklarında belli bir dağılımı, spesifik bir genetik kalıtım biçimine işaret eder. Örneğin, birbiri ardısıra gelen kuşaklarda çocukların % 50'sinde rastlanan bir durumda, dominant gen sözkonusudur. Ebeveynler arasında artan bir kan akrabalığı oranı, ebeveynlerde belirgin klinik normallik, çocuklarda % 25 oranında bozukluk tezahürü ve normal ve genetik bozukluğa uğramış çocuklar arasında kesin farklılık, resessif bir duruma isaret eder. Baska bir klasik genetik araştırma, ikizlerin incelenmesidir. Bu tip araştırma, tek yumurta ikizlerinde genetik yapının eş olmasına karşılık, çift yumurta ikizlerinin genetik olarak kardeş benzerliğinden daha fazla bir genetik benzerlik göstermedikleri varsayımına dayanır. Böylece, tek yumurta ikizlerinde, herhangi bir özellik yahut bozukluğun daha yüksek bir benzerlik oranı göstermesi, güçlü bir genetik temelin delilidir. Bu yollardan yapılan gözlemler, spesifik psikiyatrik durumların ve gerilik sendromlarının, kişilik özelliklerinin ve bir çok psikosomatik bozukluğun belirgin bir genetik temeli olduğunu göstermiştir. Bu klasik tipte araştırmaların yanısıra, psikiyatrik sendromların spesifik sınıflandırmasında da genetik kullanılabilir. Böylece, genetik araştırmalar envolüsyonel melankolinin temelde depressif bozukluklarla aynı tipte bir hastalık olduğunu göstermiştir. Öte yandan, artık bipolar manik depressif bozuklukların genetik olarak unipolar tekrarlayıcı depresyonlardan farklı olduğuna ilişkin güçlü deliller mevcuttur. Ayrıca, genlerin biokimyasal etkinlik göstermeleri, hastalıkların biokimyasal bakımdan farklı olduklarına ve dolayısıyla değişik terapi tiplerine iyi cevap verebileceklerine işaret etmektedir.Nitekim, bir bozukluğun genetik teşhisi, bunun biokimyasal nedeninin araştırılmasına yol açmakta ve böylece tedavisini sağlamaktadir; örneğin fenilketonüri (bkz.) ve galaktozemi (bkz.). Genetik incelemeler ayrıca genetik olmayan, örneğin psikolojik olan, önemli faktörlerin saptanması için de kullanılmaktadır. Böylece genetik yapıları eş olan ve inceleme konusu hastalık bakımından farklı tezahür gösteren tek yumurta ikizlerinde, bazı ortamsal ve belki de psikolojik faktorlerin hastalığın gelişmesinde rol oynaması ihtimali güçlüdür; bu gibi vakalardan oluşan bir seri, ilgili olabilecek stress tiplerinin saptanmasında çok faydalı olabilir. Son olarak, farmakogenetik de gittikçe önem kazanmaktadır. Nüfusun yaklaşık % 50"sinin izoniazidi yavaş metabolize ettikleri, bu durumun genetik olarak belirlendiği ve bu gibi hastalarda periferik nöropati gibi yan etki insidansının daha yüksek olduğu bilinmektedir. Trisiklik antidepresan (bkz.) ilaçların plazma seviyeleri üzerinde son zamanlarda yapılan çalışmalar, genetik faktorlerin bu ilaçların metabolizmasında önemine ve böylece hastanın ilaca cevabını ve gerekli dozajı etkileyebileceğine işaret etmektedir. Genetik, 20. yüzyılın başlarında gelişmiş, yeni sayılabilecek bir bilim dalıdır. Bununla berâber, genetiğin konusunu meydana getiren çoğu olaylar ve bunlar hakkındaki düşüncelerin tarihi bir hayli eskidir. Genetik çalışmaları çok eski târihlerde başlamış, târih boyunca çeşitli fikirlerle zaman zaman ilerleme ve duraklamalar göstermiştir. Son asırda ise genetik daha evvelki zamanlarla kıyaslanamayacak bir ilerleme ve gelişme göstermiştir. Canlı organizmanın ne şekilde ortaya çıktığı uzun zaman tartışma konusu olmuştur. Her canlı bir canlıdan doğar fikrine varılmadan önce, Avrupa’da algler, kurtlar, salyangozlar vs. gibi ilkel organizmaların, kokuşmakta olan organik maddelerden birdenbire ve kendi kendine meydana geldiklerine, yani kendiliğinden oluş (abiyogenez) fikrine inanılmaktaydı. Grek bilgini Aristoteles de bu fikrin savunucularındandı. Aristo’ya göre, canlılar iki yoldan meydana gelmektedir. Bir kısmı cansız maddelerden türemektedir. Bu görüşe “abiyogenez” denilmektedir. Canlıların bir kısmı da, kendileri gibi canlı ana-babadan meydana gelmektedir. Bu görüşe de “biyogenez” denmektedir. Ona göre; “Yüksek organizmalarda ana ve babanın döle verdiği pay eşit değildir. Ana, döle sâdece madde verir, baba ise can verir; yâni, kalıtımda esas rol babanındır.” Aristo gibi döl üzerinde babanın rolünün büyük olduğuna inananlara “spermist”, ananın rolünün büyüklüğüne inananlara ise “ovist” denmekteydi. Bu iki akım arasındaki mücâdele, mikroskobun gelişmesi, sperm ve yumurtaların hücre yapısının incelenmesi ile son bulmuştur. Bitki ve hayvanların aynı temel yapıya sâhib olan ve hücre adı verilen odacıklardan meydana geldiği 17. yüzyılda, mikroskopla anlaşılmıştır. Hücre hakkında yapılan ilk gözlemlerden sonra, 1840’ta Schleiden bitkilerin, Schwann da hayvanların hücrelerden müteşekkil olduğunu belirtmişler ve hâlen geçerliliğini koruyan “hücre teorisini” kurmuşlardır. 1827’de bitki hücresinin bölünerek iki hücre meydana getirdiği mikroskopta görülünce, hiçbir hücrenin, kendiliğinden bir cansızdan meydana gelmeyeceği ortaya çıktı. O hâlde hücre, çoğalma özelliğine ve bir döle sâhiptir. Yâni, hücre bir üreme ünitesidir ve aynı zamanda canlı organizmanın temelidir. 1831’de Robert Brown tarafından bitki hücrelerinde çekirdeğin görülmesi, 1854’te kurbağalarda, 1855’te muhtelif su yosunlarında spermanın yumurtayı döllemesi izlenmiştir. Böylece döllenmede vücut hücrelerinin değil, gametlerinin (cinsiyet hücrelerinin) birleştikleri kesin olarak anlaşıldı. 1840’ta Hofmeister tarafından kromozomların ilk defâ görülmesi, hücre bölünmesi (mitoz) sırasında kromozomların birbirine eşit iki yarımdan hangisine gittiğinin anlaşılmasına yardımcı olmuştur. 1887’de Weismann, gametler meydana gelirken kromozom sayısının yarıya indiğini, sonra döllenmeyle kromozom sayısına erişildiğini, eşeyli üremenin sonraki döllerde farklı şekilde fertler meydana getirdiğini açıkladı. Aynı yazar, kalıtsal maddeye “idioplazm”, kromozomlara “idant”, kromozomları meydana getiren parçalara da “id” (gen) adını verdi. Weismann’ın kalıtım maddesinin kromozomlarla dölden döle geçtiğini kabul eden bu teorisine “kromozom teorisi” denir. İnsanlar çok eski devirlerden beri kendilerine faydalı hayvan ve bitkileri yetiştirmiş ve çoğaltmışlardır. Fakat onların eşeyi ve dölde eşey belirmesi hakkında (cinsiyet ortaya çıkması hakkında) çoğu bâtıl olan yanlış ve eksik düşünceler asırlarca devâm etmiştir. Hayvanlarda iki eşey, yâni iki ayrı cinsin mevcudiyeti biliniyordu. Bitkilerde ise bu durumun farkına varılması, Avrupa’da 17. asrın sonunda oldu. Asur, Babilliler ve Araplar zamanında hurma ağaçlarının ayrı eşeylerinin olduğu bilindiğinden, bol ürün almak için dişi ağaçların çiçekleri erkek ağaçlardan alınan çiçek tozlarıyla muâmele ediliyordu. O zaman bilindiği anlaşılan bu usûl, hurmalardan başka bitkilere tatbik edilmedi ve Asya’dan Avrupa’ya geçemedi. Avrupa’da bitkilerde ayrı eşeyliliğin ve eşeyli üremenin yeniden keşfi 17. yüzyıl sonunda olmuştur. Bitki türleri arasında tozlaşma ile tür melezleri elde edilebilmiştir. 1866’da Çekoslovakya’da Gregor Mendel’in bezelye cinsleri arasında yaptığı çaprazlamalar ve elde ettiği sonuçlar, genetiğin temelini meydana getirmektedir. 1900’de De Vries, Correns ve Tschermak’ın kendi çalışmaları Mendel’in buluşlarını doğruladığından, elde edilen sonuçları Mendel Kanunları adı altında toplamışlardır. Mendel Kanunları’nın yeniden keşfi sebebiyle batıda 1900 yılı kalıtım ilminin doğum yılı, Mendel de genetiğin babası olarak kabul edilmiştir. Bateson 1906’da bu genç bilim dalına “genetik” adını vermiştir. Genetik, ana-babalarla oğul döller arasındaki benzerlikleri ve farkları bir veya daha fazla döller boyunca inceler. Döller arasındaki benzerlik ve farklılıkların meydana gelmesinde kalıtım ve çevrenin karşılıklı olan tesirlerini aydınlatmaya çalışır. Genetik ilminin çeşitli kolları vardır. Her biri günümüzde ayrı bir ihtisas dalı hâline gelmiş olan bu dallar arasında “Mendel Genetiği”, “Populasyon Genetiği”, “Sitogenetik” başta gelenlerdir. Ayrıca son yıllardaki genetik çalışmaları, “Genetik Mühendislik” adı verilen çığır açacak yeni bir bilim dalını doğurmuştur. (Bkz. Genetik Mühendislik) Ek bilgi Gen, mutasyon yoluyla değişmediği takdirde bir kuşaktan öbürüne geçen, büyük ve ayrıntılı yapılı dezoksiribonükleik asit(DNA) moleküllerine tekabül eden kalıtımın hipotetik temel ünitesidir. Bu kalıtım maddesi, biokimyasal reaksiyonların bazılarını hızlandırarak, bazılarını da geciktirerek, kontrol etmesi dolayısıyla, birtakım etkiler gösterir. Genetik yapının (genotip) bir bütün olarak etkinlik gösterdiği kabul edilir; ufak etkili birçok genin hafif etkinliklerinin kümülatif sonucu, tek genlerin belli başlı sonuçları kadar önemlidir. Genler dış ortamdan, bedenin iç ortamından ve diğer genlerden etkilenebilir. Gözlemlenen sonuçta (fenotip) bütün bu faktörlerin karşılıklı etkinlikleri rol oynar. Klasik genetik araştırma yöntemleri, istatistik, genealojik anket yöntemini kapsar. Bu inceleme konusu hastalıktan mustarip rastgele bir hasta numunesi seçerek, bu bozukluğun hastalann akrabalarındaki insidansının araştırılmasından ibarettir. Genel nüfustakinden daha yüksek bir insidans bozukluğun familyal oldugunu belirtir, ama bozukluğun akraba kuşaklarında belli bir dağılımı, spesifik bir genetik kalıtım biçimine işaret eder. Örneğin, birbiri ardısıra gelén kuşaklarda çocukların % 50'sinde rastlanan bir durumda, dominant gen sözkonusudur. Ebeveynler arasında artan bir kan akrabalığı oranı, ebeveynlerde belirgin klinik normallik, çocuklarda % 25 oranında bozukluk tezahürü ve normal ve genetik bozukluğa uğramış çocuklar arasında kesin farklılık, resessif bir duruma isaret eder.Baska bir klasik genetik araştırma, ikizlerin incelenmesidir. Bu tip araştırma, tek yumurta ikizlerinde genetik yapının eş olmasına karşılık, çift yumurta ikizlerinin genetik olarak kardeş benzerliğinden daha fazla bir genetik benzerlik göstermedikleri varsayımına dayanır. Böylece, tek yumurta ikizlerinde, herhangi bir özellik yahut bozukluğun daha yüksek bir benzerlik oranı göstermesi, güçlü bir genetik temelin delilidir. Bu yollardan yapılan gözlemler, spesifik psikiyatrik durumların ve gerilik sendromlarının, kişilik özelliklerinin ve bir çok psikosomatik bozukluğun belirgin bir genetik temeli olduğunu göstermiştir. Bu klasik tipte araştırmaların yanısıra, psikiyatrik sendromların spesifik sınıflandırmasında da genetik kullanılabilir. Böylece, genetik araştırmalar envolüsyonel melankolinin temelde depressif bozukluklarla aynı tipte bir hastalık olduğunu göstermiştir. Öte yandan, artık bipolar manik depressif bozuklukların genetik olarak unipolar tekrarlayıcı depresyonlardan farklı olduğuna ilişkin güçlü deliller mevcuttur. Ayrıca, genlerin biokimyasal etkinlik göstermeleri, hastalıkların biokimyasal bakımdan farklı olduklarına ve dolayısıyla değişik terapi tiplerine iyi cevap verebileceklerine işaret etmektedir. Nitekim, bir bozukluğun genetik teşhisi, bunun biokimyasal nedeninin araştırılmasına yol açmakta ve böylece tedavisini sağlamaktadir; örneğin fenilketonüri (bkz.) ve galaktozemi (bkz.). Genetik incelemeler ayrıca genetik olmayan, örneğin psikolojik olan, önemli faktörlerin saptanması için de kullanılmaktadır. Böylece genetik yapıları eş olan ve inceleme konusu hastalık bakımından farklı tezahür gösteren tek yumurta ikizlerinde, bazı ortamsal ve belki de psikolojik faktorlerin hastalığın gelişmesinde rol oynaması ihtimali güçlüdür; bu gibi vakalardan oluşan bir seri, ilgili olabilecek stress tiplerinin saptanmasında çok faydalı olabilir. Son olarak, farmakogenetik de gittikçe önem kazanmaktadır. Nüfusun yaklaşık % 50"sinin izoniazidi yavaş metabolize ettikleri, bu durumun genetik olarak belirlendiği ve bu gibi hastalarda periferik nöropati gibi yan etki insidansının daha yüksek olduğu bilinmektedir. Trisiklik antidepresan (bkz.) ilaçların plazma seviyeleri üzerinde son zamanlarda yapılan çalışmalar, genetik faktorlerin bu ilaçların metabolizmasında önemine ve böylece hastanın ilaca cevabını ve gerekli dozajı etkileyebileceğine işaret etmektedir ansiklopedi.turkcebilgi.com  

http://www.biyologlar.com/genetik-1

Genetik Kopyalama - GENETIC CLONNIG

Döllenmemiş yumurta hücre çekirdeğinin (n) somatik dokudaki hücre çekirdeği (2n) ile yer değiştirilmesi Genetik Klonlama veya Kopyalama olarak bilinmektedir. Son yıllarda genetik kopyalama ile ilgili bilim dünyasında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Klonlamanın faydası ve zararı ile ilgili yapılan açıklamalar gündemi uzun süre işgal etmiştir. Bu makalede genetik klonlama ile yapılan çalışmaların ve elde edilen sonuçların aktarılmasına çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Genetik Klonlama, DNA, Embryo, Çekirdek ABSTRACT: The exchange of unfertilised egg cell nuclues (n) with somatic cell nucleus (2n) is known as genetic cloning or copying. In recent years, there are snay different opinions in scince world. The explanations that is about benefits harms of genetic clonning are spoken for along time. In this review, it has been tried to express the results of the works that was mode with genetical copy. Key words: Genetic clonning, DNA, Embryo, Nucleus 1. GİRİŞ Genetik kopyalama; Bir memeli hayvan yumurtasından, vücut hücresinin çekirdeğinin yeniden programlanabileceği ve onu bütün bir birey oluşturabilme potansiyeline sahip kılabileceği' gerçeğine dayanan bir süreç olduğu belirtilmektedir. Yani 'Klonlama (kopyalama), tek bir hücre çekirdeğindeki genetik malzemeden, birbirinin özdeşi çok hücreli canlıların üretilmesidir. (www.medical-ethics.net/Files/Klon.htm) Bilim adamları ilk kez bir erkeğin spermleri ile döllenmeyen "Kaguya' ismi verilen iki dişi farenin kromozomlarını birleştirerek memeli bir hayvanın doğduğunu açıkladı.( www.genbilim.com/kaguya.htm) Şubat 1997 de ilk kez Dolly (koyun meme hücresinden alınan DNA ile elde edilen genetik kopyalama) hakkında yayın yapıldığında önemli bilimsel başarı ortaya konulmuştur. Bu uygulama genetik mühendisliğinde farklı gelişmelere neden olmuştur. Bütün bu olaylar, çekirdekte bulunan DNA molekülünün çalışmasıyla ilgilidir. Genetik kopyalama çalışmaları ile tarım , hayvancılık ve hastalıkların tedavisinde çığır açabilecek sonuçlar verebilir. Ayrıca tıpta hastalıkları gidermek amacıyla kök hücre üretimi çalışmaları yapılmaktadır. 2.MATERYAL VE METOT Genetik Materyal (DNA) Her canlının kendine özgü özellikleri vardır ve bunlardan birisi canlının cüssesidir. Yaklaşık olarak canlı büyüklüğü milimetrenin 1/100.000 kadar küçük boyutundan 6-7 metre boyunda olan zebralara kadar geniş bir farklılık göstermektedir. 0.1 mm’den sonra gözümüzle göremediğimiz cisimleri ışık mikroskopu gibi yardımcı araçlarla görebiliriz. Bunlar, maya hücreleri, kömür tozu, kırmızı kan hücreleri , ciğerde rahatsızlık oluşturan toz, boya pigmenti, bazı bakteriler dir. 0.1 mikrondan daha küçük parçaları da elektron mikroskobundan görebiliriz. Bunlar ise tütün dumanı, virüsler, albumin proteini şeklinde sıralanabilir. DNA’nın çapı yaklaşık 0.00001mm=10000 mikron 1-10nm’dir. Bunlardan daha küçük birimler bazı tuzlar, şeker molekülleri ve atomları oluşturmaktadır. Hücre büyüklüğü ise yaklaşık 10-100 mikron=0.1-0.01 mm arasındadır. Klonlama Teknolojisinin Gelişimi Bu teknolojinin gelişim aşamalarını şöyle özetleyebiliriz; 1.Transgenik teknoloji : Gen veya gen parçalarının bir fertten alınıp bir başka ferdin DNA’sına tranferi şeklinde düşünülebilir. Bu teknolojide gen veya genler döllenmiş yumurtaya aktarılır. Mesela kanser oluşturan insan genleri fare embriyolarına aktarılarak drog sanayiinde tedavilerin testinde kullanılabilmektedir. Bu teknoloji ile insan’dan koyun’a, domuz’a, sığır’a ve keçi’ye gen aktarımı yapılmakta, sütlerinde insan proteini üretilmesi yanısıra organ, doku ve kan üretme imkanı da bulunmaktadır. Bu protein ile emphysema ve cystic fibrosis gibi hastalıklar tedavi edilebilmektedir. 2.Çekirdek transfer teknolojisi : Bu teknoloji bir hücredeki bütün genomu yani somatik kromozomların bir hücreden diğerine naklini ifade eder. Çekirdek, döllenmiş yumurta hücresinden alınmakta ve çekirdeği alınmış fakat döllenmemiş yumurta hücresine yerleştirilmektedir. Bu sistemle uygulanan böyle bir teknik klonlama olarak değerlendirilmemektedir. Zira bir duplikasyon işlemi bulunmamaktadır. Ancak burada sitoplazmada bulunan mitokondri DNA’ları farklıdır. Çekirdek teknolojisini kullanarak yapılan klonlama : İki şekilde yapılmaktadır; a) Embriyo klonlama :Alınan örnek, döllenmiş bir embriyodan alınıp yine aynı annenin yumurtasında çekirdek transferi yapılırsa bu durumda mitokondri DNA’ları aynı olacaktır. Bu teknoloji benzer ikizlerin oluşturulmasında kullanılmakta ve embriyo klonlama olarak bilinmektedir. Sığır, kurbağa ve farede de başarılı şekilde denenmiştir. İnsanlarda da bu tip klonlama yapılmış ancak bu ikizler yaşatılamamıştır. Bununla beraber basında klonlama olarak isimlendirilmesine rağmen bu uygulamada farklı çekirdekler kullanıldığı için bunlar gerçek klonlar değillerdir. b) Normal canlı klonlama : Dolly doğuncaya kadar, normal bir canlıyı klonlamak mümkün değildi. Organizma döllenmiş bir yumurtadan meydana gelmekte ve her bir hücre döllenme sonucunda oluşan tüm bir genomu içermektedir. Her bir hücre birbirinin tamamen aynısıdır. Ancak, büyüme ve gelişme olayları hücrelerde farklılaşma meydana getirmekte ve beyin dokusu, kalp dokusu, deri, kemik vs oluşmaktadır. Bazı genler somatik hücrelerde bu şekilde özel görevlere ayrıldığı zaman çalışmasını durdurmakta ve sadece ilgili deri, kemik gibi genleri çalışmaktadır. Embriyonik klonlamada farklılaşmaya başlamamış döllenmiş yumurta hücresinin çekirdeği (genom) kullanılmaktadır. Dolly’nin oluşumunda böyle bir dokudan alınan hücreyle bu işlem başarılmıştır. Bu transfer sonunda, somatik dokudaki çalışmayan genler tekrar çalışmaya başlamış ve genlerin çalışması organların oluşmasıyla durmuştur. Genlerin gerektiği zamanda çalışması veya çalışmasını durdurması klonlamanın esasını oluşturmaktadır. Bu işlem 277 denemeden sadece birinde başarıya ulaşmıştır. Bu uygulamada döllenmemiş yumurtanın çekirdeği çıkarılarak, somatik hücre çekirdeği bu yumurtanın içine yerleştirilmiştir. Oluşan zigot, herhangi bir koyuna nakledilerek gelişmeye bırakılmıştır. Bu uygulamanın embriyonik klonlamadan farkı, mitokondriyal DNA’nın farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Burada ilginç olan diğer nokta, Dolly bir babaya sahip değildir, fakat 4 anneye sahip olabilir. Mesela, annesi; Genomu kullanılan bir dişi olabilir ,Yumurta hücresini veren dişi olabilir ,Gameti taşıyan bir dişi olabilir ,Dişi, klonlanmış kuzuyu taşıyabilir. TARTIŞMA VE SONUÇ Roslin Enstitüsüne sorulan sorular 1998 yılları başında Roslin Enstitüsünün yapmış oldukları çalışmalar hakkında Independent gazetesinden Charles Arthur ve Jeremy Laurance tarafından hazırlanan Internet sayfasında aşağıdaki sorular gündeme alınmıştır. Niçin insanlar, insan klonlama fikri hakkında çok karşıt durumdalar? Bu insanlar, ne bilim adamlarının “Playing God” fikrini ne de zengin adamlarının kendi kopyalarını yapma fikrini seviyorlar. Bazı lunatik kişiler, Hitlerin DNA’sını bulmaya çalışıyorlar. Niçin klonlama isteniyor? Denenmesinde bazı faydalar olabilir. Araştırma, 14 günlük insan embriyosuna kadar fertilite ile ilgili problemleri anlamak amacıyla izinlidir. Çok kısa zaman olan bu sürede, ilerideki çalışmalarla klonlama yapmak mümkündür. Genelde DNA bozukluğu ve tamiri bu dönemlerde belli olmaktadır. Tek sebep bu mudur? Hayır. Roslindeki çalışmalarda Dolly’nin varlığı, insana yararları olan bir durumu izah etmektedir. Mesela, Polly, laboratuvarda embiryodan klonlanan bir diğer koyundur. İnsan sütünde bulunan Faktör IX proteini üretilmektedir. Bu protein hemofili B hastaları için gereklidir. İnsan hücrelerinin klonlamasıyla deri ve kan hücreleri üretilebilir. İnsan klonlaması hangi şartlarda kabul edilebilir? Ruth Deech tarafından önerilen uygulamalarda, mitokondriden oluşan kalıtsal hastalıklara maruz kalan hastaların tedavisinde kullanılabilir. Bu problem epilepsi veya körlüğe neden olabilir. Bunun için sağlam mitokondrili embriyolara çekirdek transferi yapılabilir. Niçin Mitokondri o kadar önemli? Bilim adamları bu organelin yaşlanmada bir rol oynadığını düşünmektedirler. Onun DNA’sı yeni bir mitokondri yapmak için gerekli bilgileri taşımaktadır. Şayet, mitokondri çalışmassa, teorik olarak hücreler ölmektedir. Mitokondriyel DNA daima yumurtada yenidir? O zaman üzülmeye gerek yok değil mi? Muhtemelen evet, Ancak, çekirdek içindeki DNA’da yaşlanmaktadır. Bir çok kez, hasar görüyor ve tekrar tamir ediliyor. DNA hasarı çoğunlukla kanser oluşturmaktadır. Dolly, şu ana kadar sağlıklı görülüyor. Bununla beraber, Dr Jeremy Grifo “Klonlamanın diğer tadavi işlemlerinden daha iyi bir yöntem olmadığını belirtmektedir.( Arthur, C. ve Laurance, J. 1998. Cloning. www.independent.co.uk) Çalışmalar, memeli canlılarda daha ileri teknikle ve yüksek verimle uygulanmaya başladığında önemli yararları da beraberinde getirebilecektir. Bu yöntem, transgenik manipulasyonlarla üretilebilen endüstriyel öneme sahip maddeler ve hormon, protein kökenli ilaçlar çeşitli memeli canlıların süt veya kanlarında daha düşük maliyetle yüksek miktarlarda üretilebilecektir. Organ nakillerinde insan organizmasının reddetmeyeceği hücre özelliklerine sahip organlar diğer memeli canlılarda geliştirilebilecektir. Aynı şekilde kanser, degeneratif hastalıklar, viral veya enflamasyon hastalıklarının tedavisinde kullanılabilecek terapötik hücre üretimi mümkün olabilecektir. Bu teknik gelişmesini tamamlayıp bütün memeli canlılarda uygulanabildiği taktirde insanın da eşçoğaltımı (klonlanması) olasılığı bütün dünyada yoğun şekilde tartışılmaktadır. Gelecekte teknik koşulların böyle bir işlemi gerçekleştirecek düzeye ulaşacakları varsayılsa dahi, insanın genetik kopyasının geliştirilmesinin yaratacağı felsefi, yasal ve ahlaki sorunlar belki de günümüze kadar tanık olunmamış boyutlara ulaşacaktır. 8. Kaynaklar Artur, c. ve Laurance, J. 1998. Clonning (http.www.independent.co.ok ) www.genetikbilimi.com.tr www.medical-ethics.net/Files/Klon.html Okumus, 1997. Genetik Kopyalama ve Uygulaması. Prognoz. Cilt1, sayı2, S81-82 www.tubitak.gov.tr   Ali Şahin  

http://www.biyologlar.com/genetik-kopyalama-genetic-clonnig

Mikrobiyoloji nedir ?

Mikrop diye de isimlendirilen, gözle görülemeyecek kadar küçük canlıları inceleyen ilim dalı. Mikroorganizma denilince bakteriler, virüsler, protozoonlar, mantarlar ve ilkel algler anlaşılır. Mikrobiyoloji ilim dalının faydalı olduğu branşlar, tıp, tarım ve endüstridirmikrobiyoloji Mikrop terimi, ilim dünyasına ilk defa 1878’de Fransız cerrahı Charlet Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur. Mikrobiyoloji ilim dalı beş ana kısma ayrılmıştır: Viroloji, bakteriyoloji, protozooloji, algoloji ve mikoloji. Bunlara ilaveten moleküler ve hücresel biyoloji, biyokimya, fizyoloji, ekoloji, botanik ve zoolojiyle de yakından ilgilidir. Uzun müddet insanlar, çevrelerinin mikroplarla dolu olduğundan habersizdi. Halbuki mikroorganizmalar, onun etrafındaki her yerde, eşyalarında hatta derisinde ve barsaklarında milyonlarca bulunuyordu. İlerleyen yüzyıllarda insan bilmeden mikropları işlerinde kullanmaya başladı. Ekmek yapımı, peynir ve sirke imali, boza yapımı bunların başta gelenleridir. Mikroskobun bulunmasından (1590) 16 asır önce yaşamış olan Marcus Terentius Varro (M.Ö. 116-27), iltihaplı alanlar için; "Buralarda çok küçük hayvanlar ürüyor ki, bunların gözle görülmesi imkansızdır." demiştir. Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin hazretleri de; "Hastalık insandan insana veya topraktan insana gözle görülemeyen canlı tohumlar vasıtasıyla iletilir." demiştir. Mikroplar hakkında ilk kayıt, Robert Hooke’un Mikrographa eserindedir. 1665’te basılan bu eserde bir küf mantarının sporları ve birçok küçük deniz kabuklusunun kabukları anlatılmıştı. Antony Van Leeuwenhoek ise kendi yaptığı mikroskoplarla 1674’te protozoonları ve 1676’da bakterileri görmeyi başardı. Mikrobiyolojinin kurulması, Pasteur ve Koch: Fransız kimyacısı Louis Pasteur, mikrobiyolojinin kurucusu olarak kabul edilir. Pasteur alkollü içki imalatında ortaya çıkan fermentasyonun mayalar tarafından yapıldığını söyledi (1856). Pasteur’ün mayalar üzerindeki bu açıklamasından sonra 1867’de İngiliz cerrahı Joseph Lister, antiseptik solusyonları infeksiyonlara karşı koruyucu olarak kullanmaya başladı. Otoklav denilen mikropsuzlaştırma (Sterilizasyon) aracının Pasteur’ün çalışma arkadaşlarından Charles Chamberland tarafından bulunmasıyla sterilizasyon işlemi laboratuvar ve ameliyathanelerde devamlı kullanılmaya başladı. 1877’de Prusya’da adı duyulmamış bir kasaba hekimi olan Robert Koch, belli bir bakterinin (Bacillus anthracis) şarbon etkeni olduğunu ispat etti. Pasteur bir adım daha ileri giderek, laboratuvar şartlarında mikropların hastalandırıcılık özelliklerini azaltmayı başardı. Koch’un ikinci büyük başarısı, 1882’de kendi adıyla anılan verem basilini bulmasıdır. 1885’te ise Pasteur Fransız Bilimler Akademisine sunduğu bildiride, kuduza karşı aşıyı bulduğunu açıkladı. Tıbbi Bakteriyolojinin gelişimi: Pasteur ve Koch’un çalışmasından sonra, bu bilgilerin ışığında birçok hastalık, bakterilerin mevcudiyetine bağlandı. Koch’un asistanlarından ve aynı zamanda da bir askeri cerrah olan Friedrich Loeffler kendi adıyla anılan Difteri basilini buldu (1884). Emil Behring ise, difteri toksinine karşı bağışıklanmış hayvanların serumlarını vererek insanlarda difterinin hafifletilebileceğini söyledi. 1893’te Alexander Yersin, Hong Kong’ta veba etkenini izole etmeyi başardı. Yersin’in bu buluşuna paralel olarak veba mikrobu Koch’un Japon asistanlarından Shibasaburo Kitasato tarafından da bulunmuştu. Kitasato 1889’da tetanus amilinin bir anaerobik sporlu ve toksin imal edici bir mikrop olan Clostridium tetani tarafından husule getirildiğini açıkladı. Zamanla bakteriler ve yaptıkları hastalıkların listesi giderek genişledi. Topraktaki bakteriler: Bakteriler yalnızca hastalık yapan varlıklar olarak ele alınmamalıdır. Tabiatta birçok yerde bakteriler çok önemli bir denge rolü oynamaktadır. 1878’de iki Fransız ilim adamı Théophile Schloesing ve Achille Mantz, topraktaki nitrat bileşiklerinden amonyak imalinin basit bir kimyasal reaksiyon olmayıp, olayın bazı mikroorganizmalarca yapıldığını açıkladılar. Bu olayı yapan bakterileri 1890’da bir Rus bilim adamı Sergei Winogradsky buldu. Bu tip bakteriler enerji ihtiyaçlarını karşılamada organik maddeleri kullanamazlar, ancak bu iş için amonyağın oksitlenmesiyle ortaya çıkan enerjiyi kullanırlar. Vücut maddelerinin yapımı için gereken karbonu karbondioksitten alırlar. Bu iki özellikleri dolayısıyla bunlara kemoototrof (kimyevi yolla kendi kendine beslenen) denmiştir. Aynı Rus bilim adamının bir diğer açıklaması bazı anaerobik (oksijene ihtiyacı olmayan) bakterilerin toprakta serbest bulunduğu ve atmosferdeki azotu, bitkilerin kullanabileceği hale getirdiği şeklindeydi. 1901’de toprakta baklagiller cinsi bitkilerin köklerinde yaşayan Rhizobium türünde bakteriler keşfedildi. Bunlar, kökünde bulundukları bitkinin faydasına olarak, havadaki azotu tespit edici özelliğe sahiptir. Viroloji: 1884’te Fransız bakteriyoloğu Charles Chamberland bakterilerin geçişine izin vermeyen porselen bir filtre imal etti. Bu filtre bakteriden arınmış su elde etmede kullanılıyordu. 1892’de Rus bilim adamı Dimitri İvanovsky tütün mozaik hastalığının etkeninin bu süzgeçten geçebildiğini gösterdi. Bu süzgeçlerden geçen mikroorganizmalara filtrabl (filtreden geçebilen) virüsler adı verildi. 1900’de Amerikalı ilim adamı Walter Reed’in bazı filtrabl virüslerin belli bir hastalığı yaptığını (bu hastalık "Sarı Humma" dır) göstermesi kendine haklı bir şöhret sağladı. Aynı şekilde bakteriden arındırılmış filtratların (süzülmüş sıvıların) hayvanlarda tümör ortaya çıkmasında rol oynadığı ilk olarak V. Ellerman ve O. Bang (1908 Danimarka) daha sonra da Peyton Rous (1911 ABD) tarafından açıklandı. Virüslerin bakteriler içinde de gelişebildikleri 1915’te Frederick Twort tarafından bildirildi. Bu virüslere Bakteriyofajlar denildi. Tütün mozaik virüsünün kristalizasyonla saflaştırılıp, elde edilmesi (1935), virüslerin birer mikrop olmaktan ziyade, birer kimyevi molekül olduğu fikrini ortaya çıkardı. 1937’de virüslerin nukleoprotein yapısında oldukları İngiliz araştırmacılar F.C. Bawden ve N.W. Pirich’in ekibince bildirildi. Elektron mikroskobunun ilim dünyasına sunulmasını takiben virüslerin fotoğrafları çekilebildi ve incelemeler sonucu hücresel yapıya sahip olmadıkları anlaşıldı. Yine elektron mikroskobunun ve moleküler biyolojinin gelişmesi "büyük virüs" veya "küçük bakteri" denilebilecek küçük mikroorganizmaların varlığını gösterdi. Bunlara riketsia denildi. Riketsialar tifus, siper humması, kayalık dağları humması ve diğer bazı hastalıkları yaparlar. Mikoloji: Mikrobiyolojinin, mantarlarla uğraşan dalı. Mantarların yapılarını, yaşayışlarını ve yaptıkları hastalıkları inceler. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısı ve 19. yüzyılın ilk yarısında mantarlar ciddi olarak bitki hastalıklarının amili olarak tanındı. 1835’te Agastino Bassi, ipekböceklerinde hastalık yapan bir mikroorganizmanın günümüzde "Beauveria bassiana" adıyla anılan bir mantar olduğunu buldu. David Gruby adlı Paris’te yaşayan bir Macar ilim adamı da önce çocuk ağız-boğazındaki aftların amilinin "Candida albicans" adıyla anılan maya mantarı olduğunu açıklayıp, daha sonra derinin önemli mantar hastalıklarını bildirdi. 1841-1845 arasındaki bu keşiflerden sonra mantarların insan veya hayvan vücudunda yüzeyde ve derinde birçok iltihabi hastalığa sebep olduğu anlaşıldı. Bununla birlikte genel olarak bakterilerin daha çok insan ve hayvanda, mantarların da daha çok bitkilerde hastalık yaptığı kabul edilir. Mantarlar üzerindeki çalışmalar bu şekilde ilerleyerek 1900 yıllarına varıldı. 1928 yılında Alexander Flemming, Penicillum cinsi mantarların, bakterileri tahrip eden bir madde imal ettiklerini keşfetti. Bu maddeye depenisilin adını verdi. 1940 yılına kadar önemli addedilmeyen bu keşif, o tarihte Oxford Üniversitesindeki çalışma ekibinin penisilinin büyük antibakteriyel etkisini ortaya çıkarmasıyla önem kazandı. Penisilin gibi bakterilerin çoğalmalarını durduran maddelere antibiotik adı verildi. Mikrobiyolojide ortaya çıkarılan ilerlemeler, 1900 yıllarından sonra süratle devam etti. Mantarların yaptıkları hastalıklar, ilaç yapımı endüstrideki kullanılışları yüzyılımızda çok araştırılan konular haline geldi. Mikrobiyolojide kullanılmaya başlayan çok çeşitli metodlar, mikoloji ve mantar hastalıklarına da önemli katkılarda bulundu. Soburoaud’un bulduğu besi yeri birçok mantarın üretilerek teşhisini sağladı. Mantar hastalıkları (mikozlar) çok rastlanan rahatsızlıklardır. Özellikle ayak mantarları pekçok kişide görülen ve rahatsız edici kaşıntılar yapan durumlardır. Deri mantarları ve sistemik hastalık yapan mantarlar olarak mantar hastalıkları ikiye ayrılabilir. Deride hastalık yapan mantarlardan kel, kandida hastalığı, sakal mantarları ve tırnak mantarları önemlidir. Blastomikoz, akdtinomikoz, histoplazmoz gibi hastalıklar vücudun derinliklerinde yerleşen mantar enfeksiyonlarıdır. (Bkz. Mantarlar) Protozooloji: On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Almanya’da C.G. Ehrenberg, protozooloji dalını ilim dünyasına takdim etti. O protozoonların hayvanlardaki her organ sistemine (çok çok küçültülmüş olarak) sahip olan canlılar olduğunu düşünmüştü. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Alman ilim adamı German Karl Van Siebold protozoonların tek hücreli canlılar olduğunu ortaya koydu. Günümüzde protozonların şark çıbanı, kala-azar, sıtma gibi hastalıkları yaptığı bilinmektedir. Kaynak: mikrobiyoloji.nedir.com/#ixzz2mM4qZMjt

http://www.biyologlar.com/mikrobiyoloji-nedir-

Gen Mühendisliği Yoluyla Koyun Klonlama

Memeli hayvanlar erkek ve dişi bireylerden oluştugu için, bu hayvanlarin üremesi için dişiden gelen yumurta hücresinin erkekten gelen sperma hücresiyle birleşmesi gerekmektedir. Sperma ve yumurta hücreleri, baba ya da annenin biyolojik özelliklerini belirleyen ve her bireyde ikişer kopya (ikişer allel) halinde bulunan genlerin tek kopyalari içerirler. Böylece döllenmiş yumurtadaki gen kopyalarindan birisi anadan digeri ise babadan gelir. Gen kopyalari ya da alleller ayni işlevi gören ancak aralarinda yapisal ve işlevsel olarak ufak farkliliklar taşirlar. Bunlar, ayni genel özellikleri taşiyan türleri oluşturan bireylerde gözlemlenen çeşitliligin temelini oluştururlar. Örnegin bir koyunla bir koçun çiftleşmesinden her zaman kuzular dogacaktir, ama dogan her kuzu ayni ana-babadan gelmelerine ragmen ne annelerine, ne babalarina ne de kardeşlerine tipatip benzemeyeceklerdir. Bu çeşitlilik sayesinde bir türün degişik bireyleri degişen çevre koşullarina karşi farkli uyum özellikleri gösterirler ve türlerin tamamen yokolmasi riski azalir. Ancak bu çeşitlilik, belirli özellikleri olan bireylerin soylarini hiç degişime ugramadan sürdürmesine de engel olmaktadir. Örnegin insanlar için yararli bir protein üreten bir transjenik hayvan dogal üreme koşullarinda böyle bir proteini üretemez hale gelen yavrular dünyaya getirebilir. Belirli özellikleri olan bir hayvandan aynı genetik özellikleri taşıyan yavruların ya da klonların (kopyaların) elde edilebilmesi için en kolay yol, yetişkin hayvanların hücrelerinin yeni hayvanlar elde edilmesinde kullanılmasıdır. Yetişkin hayvan hücreleri organizmayı oluşturana dek ilk döllenmiş yumurtayla aynı gen bilgilerini taşıdıkları için bunun mümkün olması gerekir. Ancak, yetişkin hayvan hücreleri içerdeki genlerin bazıları susturulduğu için, doğal koşullarda yeni bir hayvan oluşturacak kapasitede değillerdir. Geçtiğimiz haftalarda büyük yankılar uyandıran koyun klonlama yöntemi, bu doğal kuralın insan eliyle değiştirilebileceğini göstermiştir. Kullanılan yöntem özet olarak şöyledir: İskoçyalı bilim adamları, hamile bir koyunun memesinden alınan hücreleri önce laboratuvarda çoğaltmış, sonra bu hücreleri çoğalma programından çıkararak dinlenme (Go) evresine almışlardır. Dinlenme evresindeki hücrenin çekirdeğindeki genler hücre füzyonu tekniği ile döllenmemiş bir yumurtaya aktarılmıştır. Döllenmemiş yumurta bu işlevden önce özel bir yöntemle boşaltılarak anadan gelen gen kopyaları atılmıştır. Çekirdeği alınmış yumurtada kalan gen düzenleyici proteinler (transkripsiyon faktörler) ve diğer etkenler, verici meme hücresinde sıfırlanmış olan genetik programları tekrar harekete geçirerek, hayatın başlangıcını oluşturan ilk bölünme evrelerinin oluşmasını sağlamışlardır. Füzyon yoluyla döllendirilen ve genetik programlamayı yeniden başlatan kök hücreleri (toplam 277 adet), hamileliğe hazırlanmış koyunlara aktarılmış ve böylece elde edilen 13 hamile koyundan birisi Dolly adı verilen kuzuyu doğurmuştur. Dolly, annesine benzememekle kalmayıp, meme hücrelerinin alındığı koyunla aynı genetik bilgileri taşımaktadır. İnsanoğlu böylece, memeli bir hayvanın kopyasını yapmayı başarmıştır. Genetik olarak özdeş bu iki koyunun, fiziksel olarak aynı özellikleri taşımakla birlikte, aynı biyolojik özellikleri taşıyıp taşımadıkları henüz belli değildir. Her ne kadar kalıtımın temelini oluşturan genetik yapı canlıların özelliklerini belirlemede ana etken olsa da, çevresel etkilerin canlıları değiştirebileceği de bilinmektedir. Dolayısıyla, iki kopya arasında zamanla bazı biyolojik farklılıklar ortaya çıkabilir. Bu çalışmanın bilimsel olarak önemi, ilk kez yetişkin bir hayvan hücresinden yepyeni bir hayvan kopyasının elde edilmesidir. Bilinen doğal kuralların dışında olan bu gelişme, birden insanların ortak ilgi alanı haline geldi. Bunun nedeni şu: acaba aynı yöntemi kullanarak insanlar da kopyalanabilir mi? Koyun ve insan aynı memeli canlılar sınıfından olduğuna göre, koyunda geçerli olan bir yöntemin insanda geçerli olmaması için bilimsel bir engel yok. Konunun uzmanları, koyunda kullanılan yöntemin kullanılmasıyla en erken bir, en geç on yıl içinde insanların da klonlanmasının teknik olarak mümkün olduğunu söylemektedirler. Şimdilik, çoğunluğun ortak olduğu bir görüşse, bu yöntemin insanlarda hiç kullanılmayacağı, kullanılmaması gerektiği. Konunun etik, hukuksal, dinsel ya da sosyal boyutları bir yana, davranış açısından insan diğer canlılardan çok farklıdır. İnsan davranışlarından bazıları genler tarafından düzenlenebilirse de, bir çoğunun çevresel etkenlere bağlı olduğu sanılmaktadır. İnsanın davranışlarını belirleyen beyinsel işlevlerin biyolojik özellikleri konusundaki bilgiler yok denecek kadar azdır. Böyle bir aşamada, insanı klonlamaya kalkmak, çok büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Üstelik, insan kültürel bir varlıktır ve kültürel özellikler sonradan edinilen özelliklerdir. Aynı suda iki kez yıkanamayan insanoğlu, zorunlu olarak iki ayrı zaman diliminde yaşayacak iki kopyanın aynı özellikleri taşıyacağını nasıl düşünebilir? Klonlama Etiği Ergül Tunçbilek Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Ünitesi Bir koyunun meme hücresinden klonlama yolu ile yeni bir koyun dünyaya getirilmesi, memeli genetiği ile ilgilenenlerin önünde çok büyük ufuklar açtı. Dolly’nin kopyalanmasından sonra akla gelen ilk soru, bilim adamlarının insanı ne zaman kopyalayabilecekleri oldu. Yetişkin bir insanın klonlanmasının 1-10 yıl içinde yapılabileceği ihtimalinin ifade edilmesi konunun etik yönlerinin çok yoğun olarak tartışılmasına yol açtı. ABD Başkanı Clinton konu hakkında bir rapor hazırlanmasını ve buna göre insan klonlanmasının yasaklanacağını veya bu çalışmalara kontrollü olarak izin verilebileceğini açıkladı. İngiltere, Danimarka, Almanya, Belçika, Hollanda ve İspanya da buna yakın bir yol izlediler. Konu internet sayfalarında, din adamları arasında, gazete veya dergilerde de yoğun tartışmalara neden oldu. İnsan klonlanmasının, ahlaki olarak kabul edilmeyecek bir şeklide insan hayatına müdahale etmek olduğunu ifade edenlere göre, insan yaratmaya çalışmak sadece bir bilimsel aktivite olmayıp, ahlaki ve manevi yönleri ağır basan bir olaydır. Bunun yanında insan genomunda yapılan değişikliklerle belirli özellikleri olan ve istenilen tanımlamalara uyan grupların yaratılabileceği korkusu da çok ağır basmaktadır. Günümüzde halen uluslararası sözleşmelerle insan embriyosu üzerinde deney yapmak yasaklanmıştır. Avrupa Konseyinin "Convention for the Protection of Human Rights and Dignity of the Human Being With Regard to the Application of Biology and Medicine; Convention on Human Rights and Biomedicine" isimli sözleşmenin 13. maddesi koruyucu, teşhis veya tedavi edici amaçların dışında insan genomu ile çalışma yapılmayacağını ifade etmektedir. Bu maddenin gerekçesinde bilimdeki ilerlemelerin insanlığa faydalı pek çok gelişmeye zemin hazırlamakla beraber, bu imkanların kötü kullanımı ile genomda yapılan değişikliklerin sadece kişileri değil, türün tamamını tehlikeye atabileceği bu nedenle yasaklanmasının gerektiği ifade edilmektedir. (Council Europe. Directorate of Legal Affairs DIR/JUR(97) 1. Strasbourg, January 1997). Böyle bir girişim sonucunda ortaya çikacak ahlaki sorunlarin yaninda biyolojik problemlerin de yaşanabilecegini düşünenler tek bir somatik hücreden herşeyin kalitildigi bir canlida fazla sayida germline mutasyon beklenecegini ve bu canlilarin genetik hastaliklar ve kanser bakimindan daha yüksek riskler taşiyacagini ifade ediyorlar. Major (Büyük, temel, asli) malformasyonlardan başka, sitoplazmadaki çok küçük degişikliklerin belki de mesela, hafif mental retardasyona yol açabilmesi, veya insan için başka ciddi problemlere neden olmasi da söz konusudur. Bu problemlerin anlaşilabilmesi ise uzun bir zamana ihtiyaç gösterir, yani verilebilecek zararin hemen tanimlanamamasi önemli bir risktir. Gen ve çevre (nature-nurture) etkileşiminin nasil oldugu iyi bilinmediginden fizik olarak aynisi kopyalanan canlinin, ayni çevreyi saglamak mümkün olamayacagindan, zeka, davraniş ve düşünceleri ile orijinalinden farkli olacagi düşüncesi de büyük ölçüde paylaşilmaktadir. İnsanı kopyalama gibi bir düşüncenin akla bile getirilmemesini ifade edenler olduğu gibi, bunun önüne set çekilemeyecek bir gelişme olduğunu ve doğru yönde kullanılmasının insanlığın faydasına olacağını söyleyenler de var. Bu düşünce taraftarlarına göre üreme çok kuvvetli bir biyolojik dürtü olup, üreme özgürlüğü çok kuvvetli korunması gereken temel bir haktır. Ayrıca, bir işlemin ahlaki olarak değerlendirilmesi, onun yapma amacınıza da bağlıdır. Bütün yolların denendiği ve çarelerin tüketildiği bir durumda, bu yolla çocuk sahibi olmanın nasıl bir yanlış olabileceğini anlamak zordur. Ancak Hitler deneyimini yaşayan ve öjenik hareketlerden korkar bir dünyada bu gelişmeleri kontrol edebilmenin çok zor oldugu anlaşiliyor. Çünkü bu uygulamanin bugün bile diyelim ki bir nükleer silah yapmak gibi büyük teknoloji ve yatirima ihtiyaç göstermedigi, hele yakin gelecekte belki de orta halli bir laboratuvarda başarilabilecek bir iş oldugu anlaşiliyor. Bu konuda devlet destegini kesmenin araştirmacilari iyi niyetli olmayan başka kişilerle işbirligine zorlayacagini da akilda tutmak gerekir. Mehmet Öztürk Prof. Dr. Bilkent Üniversitesi, Moleküler Biyoloji Bölümü

http://www.biyologlar.com/gen-muhendisligi-yoluyla-koyun-klonlama

Küresel ısınmanın nedenleri nelerdir.

Isınmanın nedeni %90 insan.Birleşmiş Milletler iklim konferansı bugün, iklim değişikliği konusundaki dördüncü değerlendirme raporunu açıkladı.Raporda, dünya ısısının 2100 yılına dek 1,8 ile 4 derece arasında yükseleceği kaydedildi. Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın başkanı Achim Steiner'in, uzun zamandır beklenen raporunda, küresel ısınmanın, yüzde doksandan da yüksek bir olasılıkla, insan faaliyetleri yüzünden meydana geldiği sonucuna varıldı.küresel ısınmanın nedenleri Steiner, bu bulguların, artık, son 50 yılda artan sıcaklıklara neyin yol açtığı konusundaki tartışmalara bir nokta koyması gerektiğini söyledi. 2001 yılında hazırlanan son BM raporunda insan sorumluluğu yüzde 70'ler civarında saptanmıştı. Beş dakika karanlık' eylemi Raporun açıklanması öncesinde küresel ısınmayla mücadele kampanyası yürüten Fransız grupların öncülüğünde dünya çapında beş dakikalık bir elektrikleri kapama eylemi yapıldı. küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri TSİ ile 20.55-21.00 arasındaki eylemde, 20 bin ampülle aydınlatılan Eyfel Kulesi karanlığa gömüldü. Fransa'da ülke çapında yapılan eylem ardından elektrik şirketi, bu süre içinde 800 megawatt'lık bir düşüş kaydettiğini bunun da normal tüketimin yüzde 1'i olduğunu belirtti. Eyleme bazı Avrupa başkentleri de sembolik destek verdi. Roma'da en önemli iki tarihi anıt olan Kolezyum ve Capitol'ü, Madrid'de Puerta de Alcala kemerini aydınlatan ışıkları kapatıldı. Atina'da, pek çok devlet binasının ışıkları söndürüldü. Fakat, eyleme karşı çıkan bazı uzmanlar, beş dakika içinde açılıp kapanacak elektriklerin, sürekli yananlardan daha fazla enerji tüketeceğini ve santrallere aşırı yük getirerek sorunlar yaratabileceğini söylüyorlar. Raporda ne var? Çağımızın en büyük tehditlerinden biri olarak görülen iklim değişiminde "bilimin" vardığı noktayı özetleyen BM raporu, hükümetlerin politikalarını belirlerken temel alabileceği bir belge oluşturmayı amaçlıyor. Paris'te yapılan toplantılarda en çok tartışılan konulardan biri, denizlerin düzeyinde ne kadar yükselme beklendiğiydi. BM İklim Değişikliği Paneli'nin 2001'deki son raporunda denizlerin düzeyinin bu yüzyılın sonuna dek 140 santim yükseleceği tahmin edilmişti. Son derece kaygı verici bir rakamdı bu. Yeni rapordaysa "Denizler 18 ile 59 santim arasında yükselecek" deniyor. Antarktika ve Grönland'daki buzulların erimesiyle oluşacak yükselmenin de gözardı edilmemesi gerektiği vurgulanıyor. Grönland, her 40 saatte bir, 40 kilometreküp buz kaybediyor. Bu, gelişmiş bir ülkedeki 3-4 milyon nüfuslu bir kentin, örneğin Los Angeles'ın bir yıllık su kullanımına eşit. Doğal Nedenler : Güneşin Etkisi: ESA bilim adamlarından Paal Brekke; iklim bilimcilerinin uzun süredir Güneş beneklerinin 11 yıllık döngüsel hareketini ve Güneş'in yüzyıllık süreçler içinde parlaklık değişimini incelediklerini belirtmiştir. Bunun sonucunda Güneş'in manyetik alanı ve protonlar ile elektronlar biçiminde ortaya çıkan güneş rüzgarının, Güneş sisteminde kozmik ışımalara karşı bir kalkan görevinde olduğu açıklanmaktadır. Güneş'in değişken aktivitesiyle zayıflayabilen bu kalkan, kozmik ışımaları geçirmektedir. Kozmik ışımaların fazla olması bulutlanmayı arttırmakta, Güneş'ten gelen radyasyon oranını değiştirerek küresel sıcaklık artışına neden olmaktadır. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınım aynı zamanda kimyasal reaksiyonların oluştuğu (ve dolayısıyla atmosferin tamamını etkileyen) ozon tabakası üzerinde değişikliğe yol açacaktır. Dünya'nın Presizyon Hareketi: 1930 yılında Sırp bilim adamı Milutin MİLANKOVİÇ Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesinin her doksanbeş bin yılda biraz daha basıklaştığını göstermiştir. Bunun dışında her kırkbir bin yılda Dünya'nın ekseninde doğrusal bir kayma ve her yirmi üç bin yılda dairesel bir sapma bulunduğunu belirtmiştir. Günümüz bilim adamlarının bir çoğu Dünya'nın bu hareketlerinden dolayı zaman zaman soğuk dönemler yaşadığını ve bu soğuk dönemler içindeyse yüz bin yıllık periyotlarda on bin yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiğini bildirmektedir. Bu da Dünya'nın doğal ısınmasının bir nedenini oluşturmaktadır. El Nino'nun Etkisi: "Güney salınımı sıcak olayı" olararak tanımlanabilecek El Niño hareketi, 1990-1998 yıllarında tropikal doğu Pasifik Okyanusu'nda deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalden 2-5º daha yüksek olmasına neden olmuştur. Özellikle 1997 ve 1998 yıllarındaki rekor düzeyde yüzey sıcaklıklarının oluşmasında, 1997-1998 kuvvetli El Niño olaylarının etkisinin önemli olduğu kabul edilmektedir. 1998'deki çok kuvvetli El Niño bu yılın küresel rekor ısınmasına katkıda bulunan ana etmen olarak değerlendirilebilir. Yapay nedenler : Fosil Yakıtlar: Kömür, petrol ve doğalgaz dünyanın bugünkü enerji ihtiyacının yaklaşık %75'lik bölümünü sağlamaktadır. Yapılarında karbon ve hidrojen elementlerini bulunduran bu fosil yakıtlar, uzun süreçler içerisinde oluşmakta fakat çok çabuk tüketilmektedir. Dünyanın belirli bölgelerinde toplanmış bu yakıtların günümüz teknolojisiyle ¾'ünün yarısının çıkarılması imkansız; diğer yarısının ise çıkarılması teknik olarak çok pahalıdır. Bu da fosil yakıtları yenilenemeyen ve sınırlı yakıtlar sınıfına sokmaktadır. Sera gazları: Sera Gazları Oluşumu: küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri Güneş'ten gelen ışınların bir bölümü ozon tabakası ve atmosferdeki gazlar tarafından soğurulur. Bir kısmı litosferden, bir kısmı ise bulutlardan geriye yansır. Yeryüzüne ulaşan ışınlar geriye dönerken atmosferdeki su buharı ve diğer gazlar tarafından tutularak Dünya'yı ısıtmakta olduğundan yüzey ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, Güneş ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır; bu nedenle de doğal sera etkisi olarak adlandırılır sera etkisinin Önemi: Sera etkisi doğal olarak oluşmakta ve iklim üzerinde önemli rol oynamaktadır. Endüstri devrimi ile birlikte, özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, insan aktivitesi sera gazlarının miktarını her geçen yıl arttırarak yüksek oranlara ulaştırmıştır. Bu etkinin yokluğunda Dünya'nın ortalama sıcaklığının -18ºC olacağı belirtilmektedir. Ancak yaşamsal etkisi olan sera gazlarının miktarının normalin üzerine çıkması ve bu artışın sürmesi de Dünya'nın iklimsel dengelerinin bozulmasına neden olmaktadır. Bu doğal etkiyi arttıran karbondioksit, metan, su buharı, azotoksit ve kloroflorokarbonlar sera gazları olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi de başka bir etkendir. Sera Gazları : Karbondioksit (CO2): küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri Dünya'nın ısınmasında önemli bir rolü olan CO2, Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşması sırasında bu ışınlara karşı geçirgendir. Böylece yeryüzüne çarpıp yansıdıklarında onları soğurur. CO2'in atmosferdeki kosantrasyonu 18. ve 19. yüzyıllarda 280-290 ppm arasında iken fosil yakıtların kullanılması sonucunda günümüzde yaklaşık 350 ppm'e kadar çıkmıştır. Yapılan ölçümlere göre atmosferdeki CO2 miktarı 1958'den itibaren %9 artmış ve günümüzdeki artış miktarı yıllık 1 ppm olarak hesaplanmıştır. Dünyada enerji kullanımı sürekli arttığından, kullanılmakta olan teknoloji kısa dönemde değişse bile, karbondioksit artışının durdurulması olası görülmemektedir. Sera Gazları: Metan (CH4): küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri Oranı binlerce yıldan beri değişmemiş olan metan gazı, son birkaç yüzyılda iki katına çıkmış ve 1950'den beri de her yıl %1 artmıştır. Yapılan son ölçümlerde ise metan seviyesinin 1,7 ppm'e vardığı görülmüştür. Bu değişiklik CO2 seviyesindeki artışa göre az olsa da, metanın CO2'den 21 kat daha kalıcı olması nedeniyle en az CO2 kadar dünyamızı etkilemektedir. Amerika ve birçok batı ülkesinde çöplüklerin büyük yer kaplaması sorun yaratmaktadır. Organik çöplerden pek çoğu ayrışarak büyük miktarda metan salgılamakta, bu gaz da özellikle iyi havalandırması olmayan ve kontrol altında tutulmayan eski çöplüklerde patlamalara ve içten yanmalara neden olmaktadır. Daha da önemlisi atmosfere salınan metan oranı artmakta ve bunun sonucu olarak da sera etkisi tehlikeli boyutlara varmaktadır. Sera Gazları: Azotoksit ve Su Buharı: Azot ve oksijen 250ºC sıcaklıkta kimyasal reaksiyona giren azotoksitleri meydana getirir. Azotoksit, tarımsal ve endüstriyel etkinlikler ve katı atıklar ile fosil yakıtların yanması sırasında oluşur. Arabaların egzosundan da çıkmakta olan bu gaz, çevre kirlenmesine neden olmaktadır. Sera etkisine yol açan gazlardan en önemlilerinden biri de su buharıdır. Fakat troposferdeki yoğunluğunda etkili olan insan kaynakları değil iklim sistemidir. Küresel ısınmayla artan su buharı iklim değişimlerine yol açacaktır. Sera Gazları: Kloroflorokarbonlar (CFCs): CFC'ler klorin, flüorin, karbon ve çoğunlukla da hidrojenin karışımından oluşur. Bu gazların çoğunluğu 1950'lerin ürünü olup günümüzde buzdolaplarında, klimalarda, spreylerde, yangın söndürücülerde ve plastik üretiminde kullanılmaktadır. Bilimadamları bu gazların ozonu yok ederek önemli iklim ve hava değişikliklerine neden olduklarını kanıtlamışlardır. Bu gazlar; DDT, Dioksin, Cıva, Kurşun, Vinilklorid, PCB'ler, Kükürtdioksit, Sodyumnitrat ve Polimerler'dir. Sera Gazları: Kloroflorokarbonlar (CFCs): 1- DDT: 1940-1950 yılları arasında dünya çapında tarım alanlarındaki böcekleri zehirlemek için kullanılmıştır. Kimyasal adı 'diklorodifeniltrikloroetan'dır. Klorin içeren bu gazın insan dahil diğer canlılar için de öldürücü olduğu fark edildikten sonra üretimden kaldırılmıştır. 2- Dioksin: 100'ün üstünde çeşidi vardır. Bitkilerin ve böceklerin tahribatı için kullanılır. Çoğu çeşidi çok tehlikelidir; kansere ve daha birçok hastalığa neden olmaktadır. 3- Cıva: Cıvanın en önemli özelliği diğer elementler gibi çözünmemesidir. 1950-1960 yılları arasında etkisini önemli ölçüde göstermiş, Japonya'da birkaç yüz balıkçının ölümüne neden olmuştur. Bir ara kozmetik ürünlerinde kullanılmışsa da daha sonra son derece zehirli olduğu anlaşılıp vazgeçilmiştir. 4- Kurşun: Günümüzde kalemlerin içinde grafit olarak kullanılmaktadır. Vücudun içine girdiği takdirde çok zehirleyicidir; sinir sistemini çökertip beyne hasar verir. 5- Vinilklorid: PVC yani 'polyvinyl chloride' elde etmek için kullanılan bir gaz karışımıdır. Solunduğunda toksik etkilidir. 6- PCB'ler: PCB, İngilizce bir terim olan 'polychlorinated biphenyls' ten gelmektedir. Bu endüstriyel kimyasal toksik ilk olarak 1929'da kullanılmaya başlanmış ve 100'ün üstünde çeşidi olduğu tespit edilmiştir. Bunlar büyük santrallerdeki elektrik transformatörlerinin yalıtımında, birçok elektrikli ev aletlerinde aynı zamanda boya ve yapıştırıcıların esneklik kazanmasında kullanılmaktadır. Bunun yanında kansere yol açtığı bilinmektedir. 7- Sodyumnitrat: Füme edilmiş balık, et ve diğer bazı yiyecekleri korumak için kullanılan bir çeşit tuzdur. Vücuda girdiğinde kansere yol açtığı bilinmektedir. 8- Kükürtdioksit (SO2): Bu gaz sülfürün, yağın, çeşitli doğal gazların ve kömürle petrol gibi fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkar. Kükürtdioksit ve azotoksidin birbiriyle reaksiyonu sonucunda asit yağmurlarını oluşturan sülfürürik asit (H2SO4) oluşur. 9- Polimerler: Doğal ve sentetik çeşitleri bulunmaktadır. Doğal olanları protein ve nişasta içerirler. Sentetik olanlarıysa plastik ürünlerinde ve el yapımı kumaşlarda bulunup naylon, teflon, polyester, spandeks, stirofoam gibi adlar alırlar. Sera Gazları: Ozon: Ozon tabakasının incelmesi "Küresel Isınma"yı dolaylı yoldan arttırmaktadır. USNAS'ın 1979'da yayınladığı raporda, ozon tabakasında %5 - %10 arasında bir azalma olduğu gözlemlendiği öne sürülmüştür. Oysa bundan bir yıl önce Kasım 1978'de uzaya fırlatılan Nimbus-7 uydusundan alınan verilere göre toplam atmosferik ozon seviyesi 1979-1991 yılları arasında orta enlemlerde %3-%5, yukarı enlemlerde %6 ila %8 arasında azalmıştır (Gleason 1993). 1992 yılında Antartika'daki Ozon seviyesi ise 1979'daki seviyenin %50'sine inmiştir. 1950 ve 60'lı yıllardaki ozon kalınlığı da 1990'lı yıllardan sonra 1/3'üne kadar inmiştir. "The National Research Council"ın 1982 Mart raporuna göre CFC salınımı bu şekilde devam ederse 21. yy'nin sonunda stratosferdeki ozon miktarı %5 ile %10 arasında bir değerde azalacaktır. Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri: Dünyanın sıcaklığı sanayi devriminden bu yana 0,45ºC artmıştır. Bunun esas nedeni fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkan CO2 ve diğer sera gazlarıdır. Artan nüfus ve büyüyen ekonominin enerji gereksinimleri de fazlalaşmaktadır. Bu gereksinimin karşılanması ise fosil yakıt tüketiminin artmasına ve atmosferdeki CO2 miktarının büyük ölçüde çoğalmasına neden olmaktadır. Sıcaklık artışının olası etkileri teoriler biçiminde incelenmektedir. Şehirlerin Isı Adası Etkisi: Güneşli ve sıcak günlerde, yoğun nüfuslu ve yüksek binaların sıklıkla görüldüğü kentsel bölgelerin çevrelerine göre daha sıcak olmaları, şehirlerin ısı adası etkisini oluşturur. Bu asfaltlanmış alanlar,bitki topluluklarının köreltilmiş olduğu bölgeler ve siyah yüzeyler "ısı adası etkisi"nin başlıca nedenleridir. Kentleşmiş alanlarda hava dolaşımının yapılaşmanın artışıyla engellenmesi ve doğal iklim ortamının bozulması yerel bir ısınmaya yol açar. Bu tür yerel ısınmalar da küresel ısınmayı arttırıcı etkidedir. Şehir planlamasında ve bina yapımında güneş ile yapı arasındaki ilişkinin iyi ayarlanması ısı adası etkisini engelleyecektir. Örnek Şehirler detroit (USA), Los Angeles (USA) ,Hong Kong (ÇİN)... Smog: Havaya salınan fazla miktardaki gazlar, atmosferdeki havayı yoğunlaştırır, gaz tabakasını kalınlaştırır. Bu yüzden gelen güneş ışınları daha fazla emilir, daha az yansıtılır ve yapay bir sera etkisi oluşur. Gazlar, özellikle büyük şehirlerde, Hava Yoğunluğu (Smog) oluşturarak etkili olmaktadır. Smog oluşumunun bulunduğu yerleşim yerlerinde yaşayan insanlarda - Akciğer ağrıları - Hırıltı - Öksürük - Baş ağrısı - Akciğer iltihapları görülür. Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri: Kuraklık ve seller: Sera etkisi çeşitli iklim değişikliklerine yol açacaktır. Önlem alınmadığı takdirde bazı doğa olaylarının olumsuz etkileri çok büyük boyutlara ulaşacaktır. Güç üretiminde azalma: Elektrik güç santrallerinin tamamı suya ihtiyaç duymaktadır. Sıcak geçen yıllarda elektrik istemi artacak fakat su miktarının azalmasından dolayı elektrik üretimi düşecektir. Bu da devlet ve halklara ekonomik sıkıntılar yaşatacak, çeşitli sorunlara neden olacaktır. Nehir ulaşımında problemler: Sıcaklık artışına bağlı olarak nehir sularının alçalması, suyolu ticaretine engel oluşturup ulaşım giderlerini arttırmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinmanin-nedenleri-nelerdir-

Proteom

DNA’nın kimlik kartı, ana hatlarıyla çıkartıldı. Bu işin kolay yanı. Şimdi sıra genlerin ürettiği proteinlerin gizini çözmeye geldi. Esas zor kısım şimdi başlıyor. İnsanın genetik yapısını deşifre etmeye çalışan bilim adamları konularında ne kadar uzman olursa olsunlar, daha işin başında olduklarını kabul ediyorlar. Son birkaç yıldır bir düzineden fazla genomu çözümleyen uzman ekipler, bulgularının tahminleriyle örtüşmemesi üzerine gelecek hakkında daha temkinli konuşma kararı aldılar. İnsanlarda 100.000 civarında gen olduğu yolunda tahminlerde bulunan bilim adamları, bu sayının 34.000 civarında seyrettiğini görünce tahminlerinde ne denli yanıldıklarını anladılar. Halkalı solucanda 19.099, meyve sineğinde 13.601, hardal bitkisinde bile 25.000 gen bulunduğunu öğrenmek bilim dünyasında farklı bir tartışmayı gündeme getirdi: ”Bu kadar az sayıda gen ile bu kadar karmaşık bir yapıya sahip olmamızın altında ne yatıyor?” İnsan genomu üzerinde uzun yıllardır çalışmalarını sürdüren kuruluşlar, (biri Amerikan Hükümeti’nin finanse ettiği konsorsiyum, diğeri ise Celera adlı özel biyoteknoloji şirketi) son bulgularını geçtiğimiz hafta, dünyanın 5 büyük kentinde düzenledikleri basın konferanslarıyla dünya kamuoyuna duyurdular. Sanayi kuruluşları ve bilim adamları, insan genomu projesinin bir bilgi hazinesi olduğunu kabul etmekle birlikte, projenin su yüzüne çıkarttığı beklenmedik sonuçlar karşısında şaşkınlıklarını gizlemiyorlar. En şaşırtıcı olanı, yüzlerce genin uzun süren bir süreç sonucunda bir bakteri vasıtasıyla insan genomuna karışması. Büyük bir olasılıkla söz konusu bakteri, omurgalı bir atamızı enfekte etmekle işe başlamış olabilir. Bu yabancı genler artık bizim bir parçamız; bunların bazıları çok önemli işlevler yüklenirken, bazıları hiçbir işe yaramıyor. Whitehead Enstitüsü’nden David Page, insan genomunun incelenmesi sonucu, spermdeki mutasyon katsayısının, yumurtadakinin iki misli olduğuna dikkat çekiyor. Mutasyonun, evrimin hammaddesi olduğunu düşünürsek, insanoğlunun bir yarısının ilkellikten kurtulmanın tüm sorumluluğunu yüklendiğini söylemek mümkün ve genomdaki 3 milyar kimyasal harfin (ünlü A’lar, T’ler, C’ler ve G’ler) içinde çok fazla varyasyon olduğunu söylemek de çok zor. Bu da bir Sumo güreşçisi ile Britney Spears’ın yüzde 99.95 oranında benzeştiği anl¤¤¤¤¤ geliyor. Bu temel bulguların yarattığı karmaşa içinde şimdi sıra genomun ikinci basamağında. Yeni oyunun adı ”proteom”. Genom sözcüğünün bir organizmadaki DNA’ların tümünü tanımlaması gibi, proteom da proteinlerin tümünü ifade ediyor; proteom bilimi ise proteinleri bütün olarak inceleyen bilim dalı anl¤¤¤¤¤ geliyor. Genomun çok karmaşık bir yapıya sahip olduğunu düşünüyorsanız, bir de proteomu görmeniz gerekecek. ”İnsan genomu ile karşılaştırıldığında proteom bilimi, bunun 1.000 misli daha fazla veri içeriyor”diye konuşan IBM Doğa Bilimleri Bölümü’nden Caroline Kovac, ”Karaciğer hücresindeki bir DNA, deri hücresindeki veya beyin nöronundaki DNA’ya benzer. Oysa proteinler birbirine benzemez. İşleri biraz daha ilginç kılan, hücre proteinlerinin (ki bunlar hemoglobin veya insülin gibi moleküller, serotonin ve dopamin gibi beyin kimyasalları, östrojen veya testosteron gibi hormonlar veya vücudumuzun işlevselliğini sağlayan diğer enzimlerden oluşur) hücrenin tipinden bağımsız olarak değişiklik göstermesidir. Bir hücrenin içerdiği proteinler sağlıklı veya hastalıklı olduğuna, yaşına, stres düzeyine, hatta günün saatine bağlı olarak değişir. Bilim adamlarına göre vücudumuz, 500.000 ile 1 milyon arasında protein içeriyor. Sayının büyüklüğüne karşın bilim adamları proteom konusunu çözmeye kararlı; çünkü proeinler hakkında elde edilecek en ufak bir bilgi hastalıkların teşhisine, tedavisine ve nedenlerinin ortaya çıkmasına yardımcı olacak. Rockefeller Üniversitesi’nden Brian Chait, bu konuda şöyle konuşuyor: ”Genom daha işin başlangıcı. Esas peşinde olduğumuz insandaki 100 milyar hücrenin hangi proteinleri ürettiği. Ne var ki bu bağlamda genom yeterli değil. Genom proteinlerin üretimi için gerekli olan direktifleri veriyor. Ancak direktifleri bilmek bizi fazla uzağa götürmez. Çünkü insan hücresindeki 34.000 gen sipariş formu gibi birşey. Bazı siparişler proteinlerimizi üreten hücresel fabrikalara kadar ulaşmaz bile. Fabrikaya ulaşanların bazıları ise üretim bandını terkeder etmez parçalara ayrılır, kullanılmaz hale gelir. Oysa bazı mallar o kadar popülerdir ki, fabrika bunlardan milyonlarca üretmek zorunda kalır. Bütün bunları sipariş formlarına bakıp söyleyemezsiniz. Üç gen, kurye vazifesi görerek protein A, protein B veya protein C için sipariş formunu taşır. Ancak fabrika bunları kabul etmek kibarlığını göstererek, Protein A,B ve C’yi üretir, ancak işi ilerleterek AB, AC, BC, AAB, ABC gibi daha gelişmiş ve hi-tech modelleri de üretir. Bu karıştırma ve birleştirme yeteneği insan genomunu diğer canlılarınkinden ayrırır.” California Institute of Technology’den John Richards, tek bir genden 10′dan fazla sayıda farklı protein elde edebileceğimizi söylüyor. Bu durumda genom analizi tek başına hangi proteinin üretileceği konusunda yeterli bilgiyi sağlamaz. Proteinleri teşhis etmenin ana gerekçesi hastalığa hasarlı genlerin değil, hasarlı proteinlerin yol açması. Ciphergen adındaki biyoteknoloji şirketinin yetkililerinden William Rich, ”Bir hastalık hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, proteinlere bir gözatmanız gerekiyor”diye konuşuyor. Alzheimer hastalığı, proteom biliminin, genomdan ne kadar üstün olduğunu göstermesi açısından çok önemli bir örnek. Yaklaşık yarım düzine gen alzheimera yakalanma eğlimine yolaçıyor. Beta amiloid parçaları denilen yapışkan proteinlerin varlığı, hastalığın kesin teşhisi için yeterli. Ciphergen, ProteinChip’lerinin kısa süre sonra bu katil amiloidleri teşhis edebileceğini umut ediyor. Ancak beta amiloid geni diye bir gen olmadığı için alzheimer, bir DNA çipi ile teşhis edilemiyor. Halihazırda Merck&Co., Ciphergen’in çipleriyle alzheimer hastalığını tedavi edecek ilacı geliştirmeye çalışıyor. Çip, ilacın beta amiloid parçaları yok ettiğini kanıtlarsa, şirket bu işten kârlı çıkacak. Molecular Staging adında bir başka biyoteknoloji şirketi, kanser ve artrit gibi hastalıkların seyrini izleyen bir çip geliştirdi. Bu çip, proteinlerin değişken düzeylerini izleyerek hastalığın tehlikeli bir boyuta ulaşıp ulaşmadığını bildiriyor. Millennium Predictive Medicine isimli bir diğer şirket ise teşhisi zor olan yumurtalık kanserini teşhis ediyor. ABD’de hükümetin finanse ettiği bir kuruluş, normal akciğer, yumurtalık, göğüs ve kolon dokusundan alınan proteinleri, kanserli dokudaki protein ile karşılaştırıyor. Benzer şekilde PSA prostat kanserine ilişkin ilk bulguları gün ışığına çıkartıyor. Eğer proteinler hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine izin veriyorsa, proteini etkisiz hale getiren bir antikor etkin bir kanser ilacı olarak çözüm üretebilir. Large Scale Proteomics Corp. (LSP) ve Johns Hopkins Üniversitesi şimdiden depresyon, iki kutuplu psikolojik bozukluk ve şizofreniye yol açan proteinlerin bir listesini hazırladı. Geçen ay LSP, insan proteinleri üzerine ilk veritabanını açıkladı. 157 dokuda 15.693 protein olduğunu açıkladı. LSP’nin başkanı Leigh Anderson, bu açıklamanın bütün ile karşılaştırıldığında çok küçük bir parça olduğunu ileri sürüyor. ABD Enerji Bakanlığı’na bağlı Joint Genome Institute’dan Trevor Hawkins, protein bilimi konusunda iyimser: ”Protein bilimi şu anda insan genom projesinin sırtında gelişimini sürdürmeye çabalıyor. Bir süre sonra bağımsız bir bilim dalı olarak 21.yüzyılın temel taşlarından birini oluşturacak.” Kaynak: turksite.eu

http://www.biyologlar.com/proteom

Gen Mühendisligi ile Koyun Klonlama

Memeli hayvanlar erkek ve disi bireylerden olustugu için, bu hayvanlarin üremesi için disiden gelen yumurta hücresinin erkekten gelen sperma hücresiyle birlesmesi gerekmektedir. Sperma ve yumurta hücreleri, baba ya da annenin biyolojik özelliklerini belirleyen ve her bireyde ikiser kopya (ikiser allel) halinde bulunan genlerin tek kopyalari içerirler. Böylece döllenmis yumurtadaki gen kopyalarindan birisi anadan digeri ise babadan gelir. Gen kopyalari ya da alleller ayni islevi gören ancak aralarinda yapisal ve islevsel olarak ufak farkliliklar tasirlar. Bunlar, ayni genel özellikleri tasiyan türleri olusturan bireylerde gözlemlenen çesitliligin temelini olustururlar. Örnegin bir koyunla bir koçun çiftlesmesinden her zaman kuzular dogacaktir, ama dogan her kuzu ayni ana-babadan gelmelerine ragmen ne annelerine, ne babalarina ne de kardeslerine tipatip benzemeyeceklerdir. Bu çesitlilik sayesinde bir türün degisik bireyleri degisen çevre kosullarina karsi farkli uyum özellikleri gösterirler ve türlerin tamamen yokolmasi riski azalir. Ancak bu çesitlilik, belirli özellikleri olan bireylerin soylarini hiç degisime ugramadan sürdürmesine de engel olmaktadir. Örnegin insanlar için yararli bir protein üreten bir transjenik hayvan dogal üreme kosullarinda böyle bir proteini üretemez hale gelen yavrular dünyaya getirebilir. Belirli özellikleri olan bir hayvandan ayni genetik özellikleri tasiyan yavrularin ya da klonlarin (kopyalarin) elde edilebilmesi için en kolay yol, yetiskin hayvanlarin hücrelerinin yeni hayvanlar elde edilmesinde kullanilmasidir. Yetiskin hayvan hücreleri organizmayi olusturana dek ilk döllenmis yumurtayla ayni gen bilgilerini tasidiklari için bunun mümkün olmasi gerekir. Ancak, yetiskin hayvan hücreleri içerdeki genlerin bazilari susturuldugu için, dogal kosullarda yeni bir hayvan olusturacak kapasitede degillerdir. Geçtigimiz haftalarda büyük yankilar uyandiran koyun klonlama yöntemi, bu dogal kuralin insan eliyle degistirilebilecegini göstermistir. Kullanilan yöntem özet olarak söyledir: Iskoçyali bilim adamlari, hamile bir koyunun memesinden alinan hücreleri önce laboratuvarda çogaltmis, sonra bu hücreleri çogalma programindan çikararak dinlenme (Go) evresine almislardir. Dinlenme evresindeki hücrenin çekirdegindeki genler hücre füzyonu teknigi ile döllenmemis bir yumurtaya aktarilmistir. Döllenmemis yumurta bu islevden önce özel bir yöntemle bosaltilarak anadan gelen gen kopyalari atilmistir. Çekirdegi alinmis yumurtada kalan gen düzenleyici proteinler (transkripsiyon faktörler) ve diger etkenler, verici meme hücresinde sifirlanmis olan genetik programlari tekrar harekete geçirerek, hayatin baslangicini olusturan ilk bölünme evrelerinin olusmasini saglamislardir. Füzyon yoluyla döllendirilen ve genetik programlamayi yeniden baslatan kök hücreleri (toplam 277 adet), hamilelige hazirlanmis koyunlara aktarilmis ve böylece elde edilen 13 hamile koyundan birisi Dolly adi verilen kuzuyu dogurmustur. Dolly, annesine benzememekle kalmayip, meme hücrelerinin alindigi koyunla ayni genetik bilgileri tasimaktadir. Insanoglu böylece, memeli bir hayvanin kopyasini yapmayi basarmistir. Genetik olarak özdes bu iki koyunun, fiziksel olarak ayni özellikleri tasimakla birlikte, ayni biyolojik özellikleri tasiyip tasimadiklari henüz belli degildir. Her ne kadar kalitimin temelini olusturan genetik yapi canlilarin özelliklerini belirlemede ana etken olsa da, çevresel etkilerin canlilari degistirebilecegi de bilinmektedir. Dolayisiyla, iki kopya arasinda zamanla bazi biyolojik farkliliklar ortaya çikabilir. Bu çalismanin bilimsel olarak önemi, ilk kez yetiskin bir hayvan hücresinden yepyeni bir hayvan kopyasinin elde edilmesidir. Bilinen dogal kurallarin disinda olan bu gelisme, birden insanlarin ortak ilgi alani haline geldi. Bunun nedeni su: acaba ayni yöntemi kullanarak insanlar da kopyalanabilir mi? Koyun ve insan ayni memeli canlilar sinifindan olduguna göre, koyunda geçerli olan bir yöntemin insanda geçerli olmamasi için bilimsel bir engel yok. Konunun uzmanlari, koyunda kullanilan yöntemin kullanilmasiyla en erken bir, en geç on yil içinde insanlarin da klonlanmasinin teknik olarak mümkün oldugunu söylemektedirler. Simdilik, çogunlugun ortak oldugu bir görüsse, bu yöntemin insanlarda hiç kullanilmayacagi, kullanilmamasi gerektigi. Konunun etik, hukuksal, dinsel ya da sosyal boyutlari bir yana, davranis açisindan insan diger canlilardan çok farklidir. Insan davranislarindan bazilari genler tarafindan düzenlenebilirse de, bir çogunun çevresel etkenlere bagli oldugu sanilmaktadir. Insanin davranislarini belirleyen beyinsel islevlerin biyolojik özellikleri konusundaki bilgiler yok denecek kadar azdir. Böyle bir asamada, insani klonlamaya kalkmak, çok büyük bir sorumsuzluk örnegidir. Üstelik, insan kültürel bir varliktir ve kültürel özellikler sonradan edinilen özelliklerdir. Ayni suda iki kez yikanamayan insanoglu, zorunlu olarak iki ayri zaman diliminde yasayacak iki kopyanin ayni özellikleri tasiyacagini nasil düsünebilir? Klonlama Etigi Bir koyunun meme hücresinden klonlama yolu ile yeni bir koyun dünyaya getirilmesi, memeli genetigi ile ilgilenenlerin önünde çok büyük ufuklar açti. Dolly’nin kopyalanmasindan sonra akla gelen ilk soru, bilim adamlarinin insani ne zaman kopyalayabilecekleri oldu. Yetiskin bir insanin klonlanmasinin 1-10 yil içinde yapilabilecegi ihtimalinin ifade edilmesi konunun etik yönlerinin çok yogun olarak tartisilmasina yol açti. ABD Baskani Clinton konu hakkinda bir rapor hazirlanmasini ve buna göre insan klonlanmasinin yasaklanacagini veya bu çalismalara kontrollü olarak izin verilebilecegini açikladi. Ingiltere, Danimarka, Almanya, Belçika, Hollanda ve Ispanya da buna yakin bir yol izlediler. Konu internet sayfalarinda, din adamlari arasinda, gazete veya dergilerde de yogun tartismalara neden oldu. Insan klonlanmasinin, ahlaki olarak kabul edilmeyecek bir seklide insan hayatina müdahale etmek oldugunu ifade edenlere göre, insan yaratmaya çalismak sadece bir bilimsel aktivite olmayip, ahlaki ve manevi yönleri agir basan bir olaydir. Bunun yaninda insan genomunda yapilan degisikliklerle belirli özellikleri olan ve istenilen tanimlamalara uyan gruplarin yaratilabilecegi korkusu da çok agir basmaktadir. Günümüzde halen uluslararasi sözlesmelerle insan embriyosu üzerinde deney yapmak yasaklanmistir. Avrupa Konseyinin "Convention for the Protection of Human Rights and Dignity of the Human Being With Regard to the Application of Biology and Medicine; Convention on Human Rights and Biomedicine" isimli sözlesmenin 13. maddesi koruyucu, teshis veya tedavi edici amaçlarin disinda insan genomu ile çalisma yapilmayacagini ifade etmektedir. Bu maddenin gerekçesinde bilimdeki ilerlemelerin insanliga faydali pek çok gelismeye zemin hazirlamakla beraber, bu imkanlarin kötü kullanimi ile genomda yapilan degisikliklerin sadece kisileri degil, türün tamamini tehlikeye atabilecegi bu nedenle yasaklanmasinin gerektigi ifade edilmektedir. (Council Europe. Directorate of Legal Affairs DIR/JUR(97) 1. Strasbourg, January 1997). Böyle bir girisim sonucunda ortaya çikacak ahlaki sorunlarin yaninda biyolojik problemlerin de yasanabilecegini düsünenler tek bir somatik hücreden herseyin kalitildigi bir canlida fazla sayida germline mutasyon beklenecegini ve bu canlilarin genetik hastaliklar ve kanser bakimindan daha yüksek riskler tasiyacagini ifade ediyorlar. Major (Büyük, temel, asli) malformasyonlardan baska, sitoplazmadaki çok küçük degisikliklerin belki de mesela, hafif mental retardasyona yol açabilmesi, veya insan için baska ciddi problemlere neden olmasi da söz konusudur. Bu problemlerin anlasilabilmesi ise uzun bir zamana ihtiyaç gösterir, yani verilebilecek zararin hemen tanimlanamamasi önemli bir risktir. Gen ve çevre (nature-nurture) etkilesiminin nasil oldugu iyi bilinmediginden fizik olarak aynisi kopyalanan canlinin, ayni çevreyi saglamak mümkün olamayacagindan, zeka, davranis ve düsünceleri ile orijinalinden farkli olacagi düsüncesi de büyük ölçüde paylasilmaktadir. Insani kopyalama gibi bir düsüncenin akla bile getirilmemesini ifade edenler oldugu gibi, bunun önüne set çekilemeyecek bir gelisme oldugunu ve dogru yönde kullanilmasinin insanligin faydasina olacagini söyleyenler de var. Bu düsünce taraftarlarina göre üreme çok kuvvetli bir biyolojik dürtü olup, üreme özgürlügü çok kuvvetli korunmasi gereken temel bir haktir. Ayrica, bir islemin ahlaki olarak degerlendirilmesi, onun yapma amaciniza da baglidir. Bütün yollarin denendigi ve çarelerin tüketildigi bir durumda, bu yolla çocuk sahibi olmanin nasil bir yanlis olabilecegini anlamak zordur. Ancak Hitler deneyimini yasayan ve öjenik hareketlerden korkar bir dünyada bu gelismeleri kontrol edebilmenin çok zor oldugu anlasiliyor. Çünkü bu uygulamanin bugün bile diyelim ki bir nükleer silah yapmak gibi büyük teknoloji ve yatirima ihtiyaç göstermedigi, hele yakin gelecekte belki de orta halli bir laboratuvarda basarilabilecek bir is oldugu anlasiliyor. Bu konuda devlet destegini kesmenin arastirmacilari iyi niyetli olmayan baska kisilerle isbirligine zorlayacagini da akilda tutmak gerekir. Prof. Dr.Mehmet Öztürk Bilkent Üniversitesi, Moleküler Biyoloji Bölümü Prof. Dr.Ergül Tunçbilek Hacettepe Üniversitesi Tip Fakültesi Genetik Ünitesi

http://www.biyologlar.com/gen-muhendisligi-ile-koyun-klonlama

KLONLAMANIN TARİHÇESİ

İlk defa, Leipzig Üniversitesinden Hans Adolph Eduard Dreisch deniz kirpikleriyle yaptığı deneylerde erken dönemdeki bir deniz kirpisi embriyosunun blastomerlerini birbirbirinden ayırırak “Blastomere Separation” yöntemini buldu. Blastomere Seperation yönteminde döllenmiş yumurtanın besi ortamında 4 – 8 hücreli blastomer aşamasına kadar bölünmesine izin verilmektedir. Daha sonraları, blastomer aşamasına gelen bu 8 hücreli yapıdaki her bir hücre alınarak bir blastosit oluşturulmakta ve sanki yeni döllenmiş zigot gibi taşıyıcı anneye aktarılarak genetik olarak birbirinin aynısı klonlar meydana getirilmektedir. *1902 de Hans Speamann aynı yöntemi kullanarak semender blastomerlerini ayırdı ve her blastomerden yeni bir semender oluştub bu yöntemin keşfiyle klonlamanın temeli atılmış oldu. *1938-Hans Speamann, fantastik bir deney olarak tanımladığı halbuki klonlama diyebileceğimiz bir deneyde geç evredeki bir embriyonun çekirdeği çıkarılarak çekirdeği olmayan bir yumurtaya aktarıyodu Speamann 1938 yılında yayınladığı Embriyonik Development and Indiction adlı kitabında bu deneyi fantastik olarak nitelendiriyordu. Halbuki bu deney 1952 yılında gerçekleştirilmiştir. *1952-Robert Briggs ve T.J. King ilk klonlama deneyini gerçekleştirdiler. İleri aşamadaki bir kurbağa yumurtasının çekirdeği çıkarıldı ve başka bir kurbağa yumurtası içine aktarıldı. Ancak deney sonunda yumurta gelişmedi. Briggs ve King bu yönteme “Nüklear Transfer” ismini verdiler. *1970 – Aynı deney yine kurbağalar üzerinde Jogn Gordon tarafından denendi. Daha iyi bir sonuç alındı. Kurbağa yumurtaları, iribaş olana kadar gelişti ama daha sonra öldüler. *1984 – Steen Willadsen, Nüklear Transfer yöntemini kullanarak olgunlaşmamış koyun embriyo hücrelerinden yaşayan bir kuzu klonladığını açıkladı. Daha sonra Willadsen, inek, domuz, keçi, tavşan ve rhesus maymunu da klonladı. Bu deneylerde çok hücreli koyun embriyosundan çekirdek alınıp yumurta hücresine aktarılıyordu. Daha sonra hücre bölünmesi başlıyor, fetus oluşuyor ve gelişme devam ediyordu. *1994 – Daha gelişkin embriyo hücrelerinin ilk klonlamasını Neal First gerçekleştirdi. En az 120 hücrelik buzağı embriyosu klonlandı. Bu çok hücreli inek embriyosunun çekirdeği çıkarıldı ve çekirdek yumurta hücresine aktarıldı. *1996 – Ian Wilmut, Neal First’ in deneyini koyunlar üzerinde yaptı Ancak embriyo hücrelerinin çekirdeğini almak için hücrelerin duraklama dönemine gelmesini bekledi. Sonra çekirdekleri çıkarıp yumurta hücresine aktardı. *1997 – Dr. Wilmut, 6 yaşındaki bir koyunun meme hücresinden klon üretti. Bu defa çekirdek erişkin bir hücreden yani meme hücresinden alınıp yumurta hücresine aktarılmıştı. Bu olaya “Somatik Nüklear Transfer” adı verilmiştir. Dolly 277 yumurta içinde tek hayatta kalan kuzuydu. Dolly’ nin oluştuğu hücre Ocak 1996’ da birleştirilmişti. *1998 – Tıp doktoru G. Richard Seed, o günlerde anne rahminden aldığı insan embriyosunu başka bir annenin rahmine aktarıyordu. İnsan klonlamaya karşı duyduğu ilgiyi ilan etti. Bu konudaki hassas denge, ahlakî tartışmalara yol açtı. Tartışmalar sonucu Amerika Birleşik Devletlerinde insan klonlamaya karşı yasalar konuldu. *1999 – 19 Avrupa ülkesi insanın genetik olarak kopyalanmasını yasaklayan sözleşmeyi Paris’ te imzaladı.

http://www.biyologlar.com/klonlamanin-tarihcesi

Nükleik Asitler

            Hücre içerisindeki makromolekül gruplarından olup iki çeşittir.Bunlar DNA ve RNA’dır.Nükleik asitler ilk olarak 1868’de İsviçreli bir fizikçi tarafından hücre çekirdeği çalışılırken keşfedilmiş.Daha sonra yapılan çalışmalar nükleik asitlerin nükleotid denilen monomerlerden oluştuğunu göstermiştir.Bu monomerlerin kovalent bağ yaparak uzun polinükleotid zincirleri oluşturdukları gözlenmiştir.Nükleik asitlerle ilgili detaylı bir çalışma yapabilmek için onu izole etmemiz gerekmektedir.Bir nükleik asidin izolasyonu şu şekilde yapılmaktadır.        I.İlk olarak bakteri kültürü yapılır.     II.Buradan bir kısmı alınarak santrifüj tüpüne konularak santrifüj edilir. III.Üst kısımda kalan supernatan ortamdan uzaklaştırlır. IV.Lizozim enzimi eklenir ve 37oC’lik ortamda bırakılır ve hücrelerin parçalanması sağlanır.     V.SDS denilen bir deterjan türü eklenip karıştırılır ve de bu sayede hücre zarı yarı geçirgen hal alması sağlanır. VI.Fenolklorofort denilen Tampon çözeltisi eklenir. RNA’nın monomerlerine parçalanması için RNAaz enzimi eklenir. Fenolkloroformla tekrar müdahale edilerek proteinlerin tamamen parçalanması sağlanır. IX.Etanol eklenerek DNA iyice konsantre hale geçirilir.     X.Bir cam çubuk yardımıyla Genetik materyal alınır ve de inceleme yapılabilir. Nükleik asitler proteinler kadar olmasa da hücre içerisinde kalıtım dışında da bazı görevleri vardır.Örneğin nükleik asitler.hücre içerisinde sinyal iletimde görev yapar.,Enerji molekülleri olarak görev yapar,Ribozom ve Kromozomun yapısına katılarak yapısal görev üstlenir.Nükleik asitler kalıtımla ilgili olarak aşağıdaki görevleri üstlenir: Genetik şifreyi sağlam bir şekilde korurlar. Bu genetik şifreyi hücre içerisine(sitoplazmaya) taşırlar. Genetik şifreyi çoğaltabilirler(duplikasyon,replikasyon). Genetik şifrede kısmı değişime tölerans gösterir(Mutasyon). Nükleik asitlerin kalıtım materyali olduğunu gösteren deney 1928’de Griffith tarafından yapılmıştır.Griffith İnsanlarda ve hayvanlarda zatüre hastalığına neden olan Pneumococcus bakterileri üzerinde çalıştı.Bu bakterilerden iki tip olduğunu fark etti.Birisi S Tipi hastalık yapıyor,diğeri R Tipi ise hastalık yapmıyor.Griffith deneyine farelerle başlıyor ve ilk olarak canlı fareye S Tipi bakteri taşıyan kültürden bir miktar enjekte ediyor ve farenin öldüğünü gözlemliyor.Sağlıklı farelerden diğerine ise R Tipi bakteri enjekte ediliyor ve de Fare yaşıyor. Griffith S Tipi bakterileri kaynatarak öldürüyor ve de bunu fareye enjekte ettiği zaman farenin ölmediğini gözlüyor.Daha sonra ölü S Tipi bakteriler ile R Tipi Bakterileri karıştırarak bir süspansiyon oluşturup fareye enjekte ediyor.Fare bu sefer ölüyor.Son defe da ölmüş farenden bakteri alıyor ve de canlı fareye verdiği zaman yine fare ölüyor.Bunu nedenini transformasyona bağlıyoruz. Transformasyon:Verici bir hücreden alınan genetik materyalin bir alıcı hücreye direkt bir kontak olmadan DNA’nın geçmesidir.Bu olayın asıl mekanizması 1944 yılında 3 kişilik takımdan oluşan Avery ve ekibi tarafından açıklanmıştır.Bu ekip ilk olarak ısıtılarak öldürülmüş S Tipi bakterilerin polisakkaritleri izole ediliyor ve bunlar canlı R Tipi bakteriler ile karıştılıyor.Bu karışımdan bir miktar alınarak petri kabına ekim yapılıyor.Gözlemler sonucu büyüyen bütün bakteri kolonilerinde R Tipi bakteri olduğu gözleniyor yani transformasyon olmuyor.Bu seferde DNA izole edilip alınıyor ve canlı R Tipi bakteriler ile karıştırılıp petri kabına ekim yapılıyor.Kolonilere baktığımız zaman S ve R Tipi bakteriler olduğu gözleniyor.Başka bir deneyde ise RNA izole edilip R Tipi bakterilerle karıştırılıyor ve petri kabına ekim yapılıyor.Oluşan kolonilerde R Tipi bakterierl gözleniyor yani transformasyon yok.Sonra proteinler izole edilip R Tipi bakterilerle karıştırılıp petri kabına ekim yapıldığı zaman oluşan kolonilerde yine transformasyon olmadığı gözleniyor.Son olarak R Tipi bakteriler ile kaynatılarak öldürülmüş S tipi bakterilerin tamamı karıştırılıyor ve 3 ayrı petri kabına ayrı ayrı ekim yapılıyor.Birincisine DNAaz,ikincisine RNAaz,üçüncüsüne Proteaz enzimleri ekleniyor.Sonuçlar gözlendiği zaman birinci petride R Tipi,ikinci ve üçüncü petride S Tipi bakteriler ürediği gözleniyor. En son yapılan çalışma 1952 yılında Hershay ve Chase tarafından E.coli bakterileriyle T2 fajı ile çalışılıyor.T2 fajı oldukça basit yapıda bir nükleik asit ile bunu çevreleyen protein bir kılıftan oluşmuştur.Bu T2 fajlarını bir kısmını nükleotidleri 32P izotopu kullanılarak işaretleniyor.Başka bir T2 fajını ise proteinleri S izotopuyla işaretleniyor.DNA’sı işaretlenmiş fajlarla E.coli karıştırılarak solüsyon elde ediliyor ve santrifüjle çökeltiliyor.Supernatanda virüs altta ise bakteri kalıyor.Supernatanda radyoaktivite az,altta ise fazla olduğu gözleniyor. Aynı çalışma proteini işaretlenmiş fajlarla deneniyor.Bu sefer supernatan radyoaktif,alt kısım ise yok denecek kadar az olduğu gözleniyor.Bu deney sonunda DNA’nın transformasyonu sağlayan materyal olduğu kantlanmıştır. Nükleik Asitlerin Yapıları Nükleik asitler nükleotid monomerlerinden oluşmuştur.Bu monomerlerde 3 temel gruptan meydana gelmiştir.Bunlar:         i.Azotlu Baz       ii.5C’li Şeker grubu(Pentoz)     iii.Fosfat Grubu DNA’nın yapıya 4 farklı baz girir.Bunlar Adenin,Guanin,Timin ve Sitozin’dir.RNA’da da 4 farklı baz vardır.Bunlar Adenin,Guanin,Sitozin ve Urasil’dir.Adenin ile Guanin çift halkasal bir yapı olan ve dokuzgen bir yapı olan Pürin baz grubuna girer.Sitozin,Timin ve Urasil altıgen tek halkalı bir yapı olan Primidin baz grubuna girer.Pürinler Primidin bazlarından evrimsel süreçte geliştikleri düşünülmektedir.DNA yapısında bulunan şeker Deoksiriboz iken RNA’da Riboz bulunur.Farkları Riboz şekeri 2.köşesinde hidroksil grubu taşırken Deoksiriboz 2. köşesinde Hidrojen taşır.Nitrojenli bazlar ile şekerlerin oluşturdukları yapıya nükleosit denir.Nükleositlere fosfat grubunun da eklenmesiyle nükleotid oluşur(Bunlar ester bağlarıyla bağlıdır).Nükleotidlere en iyi örnek ATP’dir.DNA ve RNA molekülleri Nükleotidlerin birbirlerine kovalent bağ yapmalarıyla oluşur.Bu yapıda her fosfat grubu 2 ester bağı yapar(fosfodiester bağı).Bu ester bağlarından birisi nükleotidlerden birisinin 3, karbonuyla diğerinin 5. karbonu arasında oluşur.Bunu için nükleotid zincirleri genellikle 5’_______3’ şeklinde gösterilir.Fizyolojik pH’dan nükleik asitler iyonize durumdadır ve fosfat gruplarından dolayı negatif yüklüdürler. NOT Nükleik asitlerde baz ve şeker arasında olan bağa β N-glikozitik bağ,şekerle fosfat grubu arasındaki bağa ise ester bağı adı verilmekdedir.             Nükleik Asitlerin Üç Boyutlu Yapıları             DNA moleküllerinin genetik materyal olduğu anlaşılınca pek çok bilim adamı DNA’nın yapısını çözmeye çalıştı.Bunlardan biri olan Erwin Chargaff DNA zincirinde Pürinlerin sayısının Pirimidinlere eşit olduğu bulup A+G=C+T olduğu buldu.Bunun dışında Franklin Wilkins DNA’nın sarmal bir yapıya sahip olduğunu göstermiş.Watson ve Crick DNA modeline kadar araştırmacılardan doyurucu bir DNA modeli gelmemiştir.Öne sürülecek olan DNA modeli en az 3 kriteri yerine getirmeliydi.Bunlar: DNA kendi kopyasını çıkarabilme özelliğini taşımalıydı.Böylece DNA diğer nesillere aktarılabilirdi. Hücrelerdeki diğer önemli polimerlerin sentezi için gerekli bilgileri taşımalıydı.Başka bir deyişle sitoplazmada protein sentezini yönlendirmeliydi. DNA modeli bazı yapısal değişikliklere izin vermeliydi.Yani başka bir deyişle mutasyona izin verip varyasyonlara neden olmalıydı. 1953 yılında Watson ve Crick DNA modelini açıkladı.Bunların DNA modeli:              I.DNA hücrede çift sarmal yapıda bulunur.           II.DNA zincirleri birbirlerine komplimenterdir(Tamamlayıcı).        III.DNA zincirleri birbirlerine anti paraleldir.        IV.DNA zincirindeki karşılıklı bazlar H bağı yaparlar.Guanin ve Sitozin 3,Adenin ve Timin 2 bağ yapmaktadır. NOT: DNA sarmal ya da supersarmal yapıdadır.Bu yapıyı topoizomeraz enzimi sağlar.             Nükleik asitler proteinler gibi denature ve renature olabilirler.Eğer yüksek ısı ve ekstrem pH ortamlarına mâruz kalırsa denature olurlar.Bunu nedeni proteinlerde olduğu gibi belirli kimyasal etkileşimlerin oluşmasıdır.Örneğin çift zinciri bir arada tutan bazlar arasındaki H bağlarını ve diğer etkileşimlerin bozulmasıdır.Denature olan DNA molekülleri tek zincir haline dönüşürler.Eğer denaturasyona neden olan etkinler ortamdan uzaklaştırılırsa DNA’lar tekrar çift sarmal hale geçerek renaturasyona uğrarlar.DNA molekülündeki denaturasyon DNA yapısındaki bazların oranıyla ilişkilidir.Eğer DNA molekülü yüksek oranda Guanin ve Sitozin içeriyorsa DNA daha dayanıklı olur.Bu bazların aralarında yaptıkları H bağlarıyla alakalıdır.

http://www.biyologlar.com/nukleik-asitler

Mersin Ve Kıbrıs’ta Nükleer Karşıtı Eşzamanlı Eylem

Mersin Ve Kıbrıs’ta Nükleer Karşıtı Eşzamanlı Eylem

Nükleere Hayır Platformu, 15 Şubat Pazar günü Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer karşıtı yürüyüş ve mitingle eşzamanlı olarak Girne’de basın açıklaması yapacaklarını açıkladı.Nükleere Hayır Platformu’nun basın açıklaması şöyle:Nükleere Hayır Platformu olarak, 15 Şubat Pazar günü Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer karşıtı yürüyüş ve mitinge temsilcilerimizin katılmasının yanı sıra Girne’de bir basın açıklaması gerçekleştireceğiz.Mersin’deki eyleme paralel olarak Pazar günü saat 14.30’da Girne Kordon Boyu’ndaki çocuk parkı yanında yapacağımız basın açıklamasına, çevreye duyarlı halkımızın desteğini ve basın emekçilerinin ilgisini bekliyoruz.Basın açıklamasının ardından, nükleer kazalar sonucunda yaşamını yitiren, sakat kalan, hasta olan çocukların anısına ve Akdeniz’li çocukların da benzer bir felaket yaşamaması için sembolik oyuncaklar deniz kenarına bırakılacaktır.Akkuyu’da nükleer en çok bizi ve gelecek nesilleri etkiler. Nükleere karşı çıkmak, çocuklarımıza karşı sorumluluğumuzdur…http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/mersin-ve-kibrista-nukleer-karsiti-eszamanli-eylem

Güneş Enerjisinden Sıvı Yakıt Üretilecek

Güneş Enerjisinden Sıvı Yakıt Üretilecek

Bilim insanları, güneş enerjisinden sıvı yakıt üretilmesini sağlayacak yeni bir yöntem üzerinde çalışıyor. Al Jazeera’nin haberine göre, Harvard Üniversitesi araştırmacıları güneş enerjisinden sıvı yakıt üretilmesini sağlayacak bir yöntem geliştirdiklerini açıkladı. Bilim insanları yaşanan gelişmenin güneş enerjisine yapılacak yatırımları ciddi ölçüde artıracağına inanıyor. Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, güneş enerjisi fotovoltail hücreler kullanılarak hidrojene dönüştürülebiliyor. Gelecekte kullanılmak üzere depolanabilse bile, hidrojen sıvı yakıt ihtiyacını karşılayamıyor. Harvard’da yapılan yeni araştırmada, güneş ışığını kullanarak suyu hidrojen ve oksijene ayırmayı sağlayan yöntem geliştirildi. Geliştirilen yöntemde bir bakteriden yararlanan araştırmacılar, hidrojeni ve karbon dioksiti sıvı yakıt izopropanole dönüştürmeyi başardı. Araştırmada yer alan Pamela Silver, ‘güneş enerjisini her zaman hasat edebileceğimiz ve sıvı yakıt olarak saklayabileceğimiz bir konsept geliştirdiklerini’ belirtti. Elde edilen başarının özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük bir hızla yayılması ve sıvı yakıta bağlı altyapıların ihtiyacını sağlaması ümit ediliyor. Yaşanan en son gelişmenin yanı sıra, ABD’li elektrik araç üreticisi Tesla Motors, hafta içinde ev ve işyerlerinde kullanılacak batarya sunacaklarını açıklamıştı. Altı ay içinde sunulması beklenen bataryaların güneş enerjisiyle şarj edilmesi bekleniyor. http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/gunes-enerjisinden-sivi-yakit-uretilecek

Akdeniz Plastik Atık Çöplüğüne Dönüşüyor

Akdeniz Plastik Atık Çöplüğüne Dönüşüyor

Bilim insanları Akdeniz’de bin ila üç bin ton plastik atık biriktiğini saptadı. Biriken bu atıklar hem insan hem hayvan hayatını tehlikeye atıyor.İspanyol bilim insanları, Akdeniz’de yaptıkları kapsamlı araştırma sonucu deniz yüzeyinde şişe, çanta, ambalaj parçalarından oluşan bin ila 3 bin ton küçük plastik atığın yüzmekte olduğunu saptadı.Plastik atık birikiminin Akdeniz’in biyolojik zenginliği için zararlı olduğunu kaydeden bilim insanları, özellikle 5 milimetreden küçük olan ve “mikro plastik” denilen parçaların balıklar, kuşlar, kaplumbağa ve balinalar tarafından yutulduğunu, hatta Kuzey Avrupa kıyılarındaki istiridye ve midyelerin içinde bulunmaya başladığını açıkladı. Araştırmaları Plus One bilim dergisinde yayımlanan bilim insanları, Akdeniz’in biyolojik zenginliği ve bölgedeki ekonomik faaliyetlerin yoğunluğu göz önüne alındığında, plastik kirliliğinin deniz canlılarını ve insan hayatını çok ciddi etkileyeceğini belirtti.Araştırmada yer alan İspanya Cadiz Üniversitesi’nden Andres Cozar, denizlerdeki plastik kirliliğinin küresel ölçekte bir problem haline geldiğini ve çözümü için acil tedbirler alınması gerektiğini söyledi.Araştırma, Akdeniz’deki plastik atık kirliliğinin tüm dünyadaki kirlilik oranını yüzde 7 yükselttiğini ve okyanus akıntılarındaki kirliliğe yakın oranda olduğunu ortaya koydu. Akdeniz’deki plastik atıkların yüzde 80’inden fazlasını oluşturan mikro plastik atıklar, deniz canlılarının tarafından yutulduğunda sindirim sistemlerine ciddi zararlar veriyor.Dünyadaki deniz varlığının yüzde 1’inden azını oluşturmasına rağmen deniz canlılarının yüzde 4 ila 18’ini barındıran Akdeniz, bölgedeki ülkeler için balıkçılık ve turizm açısından önemli bir gelir kaynağı oluşturuyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/akdeniz-plastik-atik-coplugune-donusuyor

Türkiye'de sera gazı emisyonları yüzde 116 artacak

Türkiye'de sera gazı emisyonları yüzde 116 artacak

Türkiye'de sera gazı emisyonları yüzde 116 artacakTürkiye iklim değişikliği ile mücadele amacıyla hazırladığı plan ve öngörüleri gösteren Ulusal Katkı Niyeti Bildirimi'ni açıkladı. Bildirime göre Türkiye önümüzdeki 15 yıl içinde sera gazı emisyonlarında %116 oranında bir artış planlıyor ve bu yıllık ortalama %5’lik bir artışa denk geliyor.Paris’te Aralık ayında yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 21. Taraflar Toplantısı öncesinde bütün ülkelerin İklim Değişikliğiyle Mücadele İçin Ulusal Katkı Niyeti Bildirimleri'ni (Intended Nationally Determined Contributions-INDC) açıklamaları bekleniyordu. Türkiye 1 Ekim tarihine kadar sunulması gereken bildirimini 30 Eylül’de geç saatlerde açıkladı. Bildirime göre Türkiye önümüzdeki 15 yıl içinde sera gazı emisyonlarını iki kat daha artırmayı planlıyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç “Bildirimin katılımcı bir şekilde hazırlandığı söyleniyor. Ancak TEMA Vakfı'na bu konuda herhangi bir bilgi verilmediğini ve katılımımız olmadığını ifade etmek istiyoruz” dedi .Türkiye fosil yakıtla büyümekte ısrarlıSunulan resmi bildirimde Referans Senaryo'ya göre Türkiye sera gazı emisyonlarında 2030 yılında %21 oranına kadar azaltım öngörüyor ve 2012-2030 yılları arasında toplam sera gazı emisyonlarını 430 milyon tondan 929 milyon tona çıkarmayı planlıyor. Hazırlanan bu indirim senaryosuna göre bile emisyonlarda %116 oranında bir artış planlanıyor. Bu da yılda ortalama %5’lik bir artışa denk geliyor. Konuyla ilgili konuşan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı “Bu artış oranı büyüme stratejileri ve projeksiyonları ile yakın bir ilişki düşünülerek hesaplanmış olabilir. Buradan anlaşılacağı üzere, enerji yoğun, kömüre ve diğer fosil yakıtlara dayalı ekonomik büyümenin devam edeceği öngörülüyor. Yeşil ve karbonsuz bir büyümenin de mümkün olduğu tamamen göz ardı ediliyor” şeklinde konuştu.Türkiye'nin emisyonları 2030'da Avrupa'yı ikiye katlayabilirSözlerini sürdüren Ataç “Bildirimde Türkiye’nin 2012-2030 yılları arasında emisyonları için bir zirve yıl da öngörülmüyor. Ne yazık ki bu, Türkiye’nin 2030’dan sonra bile emisyonlarını artırmaya devam edeceğinin düşünüldüğü anlamına geliyor. Eğer ülke olarak emisyonlarımızı bu plandaki gibi artırmaya devam edersek, kişi başına emisyonlarımız 2030 yılında ülke olarak girmeyi planladığımız ve aday ülke olarak benzer stratejiler geliştirme sorumluluğumuz olan Avrupa Birliği ülkelerinin kişi başı emisyonlarının neredeyse iki katı olacak” dedi.Türkiye iklim değişikliği ile mücadelede sorumluluk almıyorAtaç, “Bu bildirim ile Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadele ve iklim değişikliğine uyum konusunda herhangi bir sorumluluk almadığını açıkça belirtmiş oluyor. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin açıkladığı İklim Değişikliğiyle Mücadele İçin Ulusal Katkı Niyeti Bildirimi’nin iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlayamayacağını, tam tersine iklim krizinin daha da derinleşmesine yol açacağını düşünüyoruz. Bu bildirim bizler için büyük bir hayal kırıklığı oldu” dedi.Önemli eksikler varTürkiye, iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerin başında gelen Akdeniz Havzası içinde yer alıyor. Bildirim, iklim değişikliğinin özellikle tarım, gıda güvenliği ve şehirler üzerindeki etkilerine uyum konusunda da somut stratejiler içermemesi nedeniyle oldukça önemli eksiklikler taşıyor.Editöre not:Ulusal Katkı Niyeti Bildirimi HakkındaBirleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 21. Taraflar Konferansı 2015 yılı sonunda Paris'te gerçekleşecek. Bir önceki taraflar konferansında alınan karar uyarınca sözleşmeye taraf olan bütün ülkelerden sera gazı emisyonlarını indirmeleri için İngilizce kısaltması INDC (Intended Nationally Determined Contributions) olan Ulusal Katkı Niyeti Bildirimleri'ni sunmaları istendi. Ulusal Katkı Niyeti Bildirimleri, ülkelerin gelecek yıllarda iklim değişikliği ile mücadelede gerçekleştirmek istedikleri uygulamalara dair niyetlerini içeriyor. 8 Ekim 2015 tarihi itibariyle, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 147 ülke ulusal katkı niyetlerini kamuoyunun bilgisine sundu. Paris’te yapılacak toplantıda tüm ülkeleri kapsayan Kyoto Protokolü benzeri yeni bir anlaşmanın imzalanması bekleniyor.Türkiye Çöl Olmasın                                                                                                                     TEMA Vakfı                                                                                                                  http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/turkiyede-sera-gazi-emisyonlari-yuzde-116-artacak

GDO’NUN DÜNYA’DAKİ ve TÜRKİYE’DEKİ YERİ

GDO’nun Dünya’daki Yeri AB’de GDO’nun üretiminin adım adım yasaklanmıştır. Avusturya, Yunanistan, Macaristan ve Polonya GDO konusunda açık ve net olup ekimi yasakladı. Fransa 2007’de aldığı bir kararla 2008 yılında GD mısır ekimine izin vermedi. Almanya Tarım Bakanı, 2009’da yaptığı açıklamayla Almanya’da 2009’da GD mısır ekimi yaptırmayacaklarını açıkladı. Böylelikle AB’nin lokomotifi konumundaki 2 ülke Fransa ve Almanya GDO tarımından vazgeçti. İspanya’da ise binlerce kişi bu üretimin durması için yürüyüş yapıyor. Son 4 yıl değerlendirildiğinde ise ekim alanının %35 azaldığı görülmektedir (As, 2009, s.17). Dünya’da GDO Ekimi GDO ekimi 1996 yılında 6 ülkede 1,7 milyon hektarlık (mha) bir alanda başlarken, günümüzde 25 ülkede 125 mha alanda yapılıyor. GDO’ların ticari amaçla ekimi 1996 yılından itibaren yaygınlaşmıştır. Biyoteknoloji şirketleri tarım ilacı kullanımı azalacak, üretim maliyeti düşecek, yüksek verim küçük çiftçiyi zengin edecek söylemleri ile genleriyle oynadıkları tohumlarını ülkelere soktular. GDO ekimi 1996 yılında 6 ülkede 1,7 milyon hektarlık (mha) bir alanda başlarken, günümüzde 25 ülkede 125 mha alanda yapılıyor. GD ekin alanlarının %50 sine ABD tek başına sahiptir. Buna Kanada, Arjantin, Brezilya ve Paraguay’ı eklersek ekim alanlarının %88’i Kuzey ve Güney Amerika’da yer almaktadır (As, 2009, s.18). Günümüzde ticari amaçla tarımı yapılan balıca GD tarım ürünleri; soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Dev biyoteknoloji şirketlerinin verilerine göre bugün soya tarım alanlarının %70, pamuk alanlarının %46, mısır alanlarının %24 ve kanola alanlarının %20’sinde GD tohumla üretim yapılmaktadır (As, 2009, s.18). Toplam transgenik ürün satışı 1998 yılında altı kat büyüdü. Başlangıçta pazarı 3 milyar dolardır. 2000 yılı için artış 6 milyar dolar, 2005’te ise 20 milyar dolar olmuştur. 1996 yılından bu yana 25'den fazla büyük satın almalar ve işbirlikleri 15 milyar dolar değerinde tohum, agrobiotech arasında ve tarım kimyasal firmada yer almıştır (Serageldin, 1999). GDO Üreticisi Firmaların Niyeti Ne? Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor. Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek. GDO Üzerindeki Patent Uygulamaları Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, 26 Ekim 2009’da Türkiye'nin biyolojik çeşitliliğinin zarar görmesini engellemek için 'Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerin' (GDO), tohum ve buna bağlı ürünlerin üretiminin yasaklandığını bildirdi. GDO’lar bir hâkim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hâkimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO’lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Hâlbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı, korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor. Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi’ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir. Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır (Anonim, 2009). Türkiye’deki Durum Türkiye’de biyoteknoloji çalışmaları Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesinde devam etmektedir. Çalışmalar henüz GDO’ların seri üretimine geçilecek kadar ileri düzeyde değildir. Ayrıca Türkiye GDO’larla ilgili bir yasaya sahip olmadığından sadece Cartagena Protokolü’ nü imzaladığından onun gerekliliklerini uygulamaktadır (Kulaç, Ağırdil ve Yakın, 2006, s. 154 ).

http://www.biyologlar.com/gdonun-dunyadaki-ve-turkiyedeki-yeri

AKIL HASTALIĞI TEDAVİSİNDE UMUT IŞIĞI

Bilim dünyasında önemli gelişme! Bilim adamlarının yeni araştırmaları akıl hastalığı tedavisinde umut ışığı oldu. Bilimadamları, aile geçmişinde akıl sağlığı sorunları bulunan kişilerden toplanan hücrelerden beyin hücresi geliştirdiklerini açıkladı. Edinburgh Üniversitesi Biyolojik Psikiyatri Profesörü Andrew McIntosh, bipolar bozukluk ve şizofreni tanısı konmuş kişilerden alınan deri örneklerinden farklı türde beyin hücreleri ürettiklerini söyledi. Bugüne dek yeni tedavi yöntemlerinin denemelerinde sadece, ölen şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarından alınan beyin hücreleri kullanılabilmişti. Sorunlu genlere sahip kişilerin derisinden ya da saç tellerinden alınan canlı hücrelerin geliştirilmesinin, yeni tedaviler için yapılan testlerdeki doğruluk payını artıracağı belirtiliyor. Araştırmacılar bu sayede akıl sağlığı sorunlarını daha iyi anlamayı, uygulanan tedavileri geliştirebilmeyi umuyor. Ayrıca bu uygulama, hayvanlar üzerindeki denemelere olan bağımlılığın da azalacağı anlamına geliyor. Edinburgh Üniversitesine proje için bir milyon sterlinlik fon sağlandı. Proje kapsamında, hastaların derisinden ya da saç tellerinden alınan hücrelere dayanarak yeni yöntemler geliştirilebilmesi de amaçlanıyor. Sonuç Veren Tedavi Profesör Andrew McIntosh, hastalardan alınan doku örneklerinden farklı hücreleri üretebildiklerini açıkladı. Bu hücreler laboratuar ortamında bir kez geliştirildiğinde, nörolojik fonksiyonları üzerinde araştırmalar yapılabiliyor. Bu hücrelerin türlü psikiyatrik tedavilere nasıl karşılık verdiği incelenebiliyor. Uzmanlar böylece yeni ilaçlar geliştirebileceklerine inanıyor. Dünya nüfusunun yüzde 1 ila 4'ü bipolar bozukluk ya da şizofreni tanısı konmuş kişilerden oluşuyor. Bu rahatsızlıklara karşı etkili tedavi yöntemleri ise pek bulunmuyor. Sebepleri hakkında pek az bilginin bulunduğu bu rahatsızlıklar genetik özellik taşıyabiliyor. İngiltere'de bir milyonu aşkın kişi bu rahatsızlıklardan muzdarip

http://www.biyologlar.com/akil-hastaligi-tedavisinde-umut-isigi

Otizmin Genleri İlk Kez Tespit Edildi

ABD'li bilim insanlarının gerçekleştirdiği araştırmalar sonucu otizmin genlerin mutasyona uğramasıyla oluştuğu ortaya çıktı Bağımsız çalışan bir grup bilim insanı, tıp dünyasında ilk kez, çocuklarda otizme neden olan birçok genetik mutasyonu tespit ettiklerini açıkladı. Nature dergisinde yayımlanan araştırmalar, geçmişteki sayısız bulguya da göz önüne alarak, beyin gelişiminde yüzlerce, hatta binlerce genetik farklılığın olumsuz rol oynayabileceğini gösterdi. ABD’nin Yale, Harvard ve Washington Üniversiteleri tarafından gerçekleştirilen üç ayrı araştırmada ayrıca, çocuklarda otizm görülme riskinin anne-babanın yaşı ilerledikçe arttığını ve özellikle 35 yaş üstü babalar için bu riskin daha yüksek olduğu belirtildi. Bilim insanları yeni araştırmanın, otizmin biyolojik temelini anlamak adına doğru bir strateji kurmakta kendilerine yardımcı olacağını, geçmişte böyle bir imkanları bulunmadığını ifade etti. Ayrıca, otizmin kalıtımsal riskleri ve çevre faktörleriyle olan bağlantısı üzerinde on yıllardır süren tartışmaların ardından, otizmin güçlü bir genetik temeli olduğu anlaşıldı. Araştırmacılar, söz konusu genetik mutasyonlara çok nadir rastlandığı ve araştırmalarda yer alan çocukların çok azında bulunduğunu belirtti. Çok nadir genetik mutasyonların deşifre edilmesiyle, tüm otizm vakalarının yüzde 15-20’sinin anlaşılabileceği, beyin gelişiminde yaşanan sorunların anlaşılmasında yeni mekanizmalar elde edilebileceği ifade edildi. Üç araştırma, aynı sonuç Otizm araştırmalarına dönüm noktası olabilecek üç araştırmada da, de novo mutasyonlar olarak bilinen ve nadir görülen genetik bozukluklara odaklanıldı. Kendilerinde otizm belirtisi olmamasına rağmen, çocukları otizm olan çiftlerin kanlarındaki genetik materyal analiz edildi. Böylece, anne ve babadan gelmiş olabilecek genetik özelliklerin incelenmesi yerine, otizme neden olabilecek ilk mutasyonların tespit edilmesi amaçlandı. De novo mutasyonları kalıtsal olmasa da, gebeliğin başlarında veya gebelik süresince doğal olarak ortaya çıkabiliyor. Birçok insanda bulunan de novo mutasyonlarının çoğu, beden ve zihin sağlığına tehdit oluşturmuyor. Çalışmalardan ilkinde, Yale Üniversitesi’nde genetik mühendisi ve çocuk psikiyatri olan Dr. Matthew State, otizm ön teşhisi konulan ve otzim olduğu halde belirtisini göstermeyen anne-baba ve çocukların oluşturduğu 200 kişide de novo mutasyonlarını saptamaya çalıştı. Araştırmada, birbirleriyle akrabalığı olmayan, otistik iki çocuğun aynı genlerinde de novo mutasyonları tespit etti. Otizm ön teşhisi olmayan kişilerde ise benzerlik saptanmadı. Sate, “Bu sonuç, üzerinde 21 bin nokta bulunan bir dart tahtasında aynı noktayı iki defa vurmaya benziyor... Mutasyonun tespit edildiği genin otizme neden olma ihtimali yüzde 99.9999” dedi. State ve ekibi, otizm olan bir üçüncü çocuğun farklı bir geninde de de novo mutasyonu tespit etti. Ancak bu genin otizme sebep olma ihtimalinin daha düşük olduğu ifade edildi. İkinci araştırma ilkini doğruladı Washington Üniversitesi’nden Dr. Evan Eichler’in başını çektiği araştırmacılar, Yale Üniversitesi’ndeki araştırmanın benzerini 209 aile üzerinde yaptı. Aynı sonucu veren bu araştırmada, otizm olan bir çocukta, aynı gende genetik bozukluk tespit edildi. İki araştırmadaki benzerlik bununla sınırlı kalmadı. Araştırmacılar, akraba olmayan iki otistik çocukta, aynı gende de novo mutasyonu olduğunu tespit etti. Otizm teşhisi olmayan insanlar üzerinde yapılan incelemelerde ise benzer bir duruma karşılaşılmadı. Üçüncü doğrulama Üçüncü ve benzer bir araştırma, Harvard Üniversitesi’nden Mark Daly ve ekibi tarafından gerçekleştirildi. İlk iki araştırmadaki üç geni bulmaya çalışan Daly, bu genleri taşıyan daha çok vaka buldu. Daly, “Her insanda genel olarak en az bir de novo mutasyonu bulunuyor. Ancak bu araştırmada, otizm olan çocukların bu mutasyonları daha yüksek bir oranda bulundurduklarını ve mutasyonun etkilerinin çok daha güçlü olduğunu gördük” dedi. Yaş arttıkça risk artıyor Her üç araştırma, otizm riskinin anne-baba yaşınının ilerlemesiyle arttığını gösterdi. Dr. Eichler, 51 de novo mutasyonu üzerinde yaptığı analizde ise erkeklerdeki DNA’nın kadınlara kıyasla genetik bozukluğa neden olma ihtimalinin dört kat daha fazla olduğunu tespit etti. Otistik bir çocuğa sahip olma riskinin, 25 yaşındaki erkeklere kıyasla 35 yaşındaki erkeklerde artması, yaş faktörünün etkisi iyice gözler önüne serdi. Bilim insanları yaş farklıyla ortaya çıkan etkiyi, “yaşlı erkeklerin spermlerinin beyin gelişimini etkileyebilecek genetik bozukluklara neden olabileceği ihtimaline” dayandırdı. Tedavi üretilmesi uzun sürecek Elde edilen bulgular, geliştirilecek yeni tedavi yönteminin oldukça uzun zaman alacağına işaret ediyor. Ancak hem Eichler, hem de Daly, yüksek risk içeren genlerin, paylaşılan biyolojik süreçlerde etkileşim göstermesinin, tedavi bulunma sürecini azaltabileceğini belirttti. Eichler, “Henüz, buzdağının ucunu görüyoruz... Ama herkes nereden başlamamız gerektiği konusunda emin” ifadesini kullandı. Dr. State ise “Bence çok önemli bir yerdeyiz, çünkü yıllardan beri bu alanda çalışıyorum ve otizme neden olan bir geni bile bulamamıştık” dedi. Uzmanlar temkinli San Diego Üniversitesi’sinde molekület tıp alanında akademisyen olan Jonathan Sebat, “Bu araştırmaların bir atılım olduğuna inanmıyorum, çünkü benzer sonuçlar elde edilmesini bekliyorduk... Yine de bir dönüm noktası olabilir. Gelecek bir iki yıl içinde, 20-30 veya daha fazla genetik mutasyon keşfedebileceğimizi söyleyebilirim” dedi. Diğer uzmanlar ise konuya daha şüpheli yaklaşarak, çok nadir görülen mutasyonların genetiğinin deşifre edilerek, bu mutasyonların belli genler üzerindeki etkisi hakkında kesin açıklamalar yapılmayacağını savundu. Johns Hopkins Üniversitesi Genetik Tıp Enstitüsü’nden Dr. Aravinda Chakravarti, “Bu çok iyi bir başlangıç ancak nadir görülen mutasyonların nedenini, hatta genel popülasyondaki seviyesini bilmiyoruz... Daha çok çalışılması gerek” ifadesini kullandı

http://www.biyologlar.com/otizmin-genleri-ilk-kez-tespit-edildi

Erkeklerde doğurganlığı etkileyen genlerin belirlenmesini ve bu sayede yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini amaçlayan uzmanlar, 9 yeni gen bulduklarını açıkladı.

Erkeklerde döl verimliliğini artırmaya aday olan genler üzerine ABD’de yayınlanan “İnsan Genetiği” dergisinde yer alan makaleye göre, yaklaşık 270 çiftin ve 123 erkeğin DNA yapısındaki farklılıkları inceleyen uzmanlar, bulunan 9 genin, erkeklerde doğurganlık genlerinin belirlenmesinde etkin rol oynadığını tespit etti. Araştırmayı yürüten ekipten Northwestern Üniversitesi Araştırma Görevlisi Dr. Gülüm Kosova, üzerine bulundu. Kısırlığın çiftlerin yaklaşık yüzde 10′u ile 15′i arasında görülen ciddi bir sorun olduğunu, çevresel ve genetik faktörlerin kısırlıkta kilit rol oynadığını belirten Kosova, bu duruma neden olan deformasyonların yaklaşık 4′te 1′inin nedeninin hala bilinmediğini söyledi. FARKLI DENEKLER “HUTTERİTELER” Kosova, doğurganlığı etkileyen genleri bulabilmek için aile planlamasının olmadığı denekler bulmak zorunda kaldıklarını belirterek, “Hutteriteler adı verilen, 19. yuzyılda Orta Avrupa;dan ABD;ye göç ederek yerleşen bir toplulukla çalıştık. Hutteriteler toplumunu araştırmamızın avantajı, dini inançları gereği doğum kontrolü yöntemlerini kullanmamaları ve bu nedenle çiftlerin ortalama 7 çocuğa sahip olması” diye konuştu. Hutteriteler toplumunun komünal yapısı nedeniyle hayat tarzlarından yedikleri yemeğe kadar tüm özelliklerinin aynı olduğuna değinen Kosova, bu nedenle Hutteritelerin sadece yüzde 2′lik bir kısmında kısırlık sorunu olduğunu ve bunun genetik farklılıklardan kaynaklandığını belirtti. Deneye katılan Hutterite erkeklerinin genetik haritaları ile diğer erkek deneklerin genetik haritalarını karşılaştırdıklarında 41 bölgedeki gen sayısında farklılık bulduklarını ve bunlardan 9 tanesinin sperm sayısı, hacmi ve hareketliliği ile ilgili olduğunu saptadıklarını açıklayan Kosova, “Sperm hücrelerinin gelişmesine katkı sağlayan, bağışıklık sisteminde ve hücre içindeki diğer metabolik aktivitelerde önemli görevleri bulunan proteinler tespit ettik” dedi. Kosova, bulunan genlerin erkek üreme sistemindeki genlerin fonksiyonlarının belirlenmesi için çalışmaların sürdüğünü, bu araştırmanın hangi hücresel aktivitelerin sağlıklı üreme için kritik olacağı konusunda fikir vereceğini ve sprem biyolojisinin gelişimine katkı sağlayacağını açıkladı. Araştırma sonunda erkeklerde doğurganlığı etkileyen genlerde oluşabilecek ciddi hasarların kısırlığa neden olabileceğine işaret eden Kosova, “bu genlerin bulunmasının, doğru teşhis ve kısırlık sorununa bağlı olarak kişiye farklı tedavi uygulanmasının sağlanması konusunda büyük önem taşıdığını” ifade etti. “Eşler arasında kısırlığa neden olabilecek genetik uyumsuzluklar” üzerine araştırmalarının, Chicago Üniversitesi İnsan Genetiği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Carole Ober eşliğinde devam ettiğini anlatan Kosova, çalışmalarındaki asıl denek grubunun bu sefer Hutterite kadınları olacağını sözlerine ekledi.

http://www.biyologlar.com/erkeklerde-dogurganligi-etkileyen-genlerin-belirlenmesini-ve-bu-sayede-yeni-tedavi-yontemlerinin-gelistirilmesini-amaclayan-uzmanlar-9-yeni-gen-bulduklarini-acikladi-

Memedeki Saatli Bomba BRCA Geni

Bundan birkaç ay önce, sinema dünyasının ünlü isimlerinden Angelina Jolie, The New York Times gazetesi için hakkında oldukça çok konuşulacak bir makale kaleme aldı. 14 Mayıs 2013 tarihinde yayınlanan bu makalede Jolie, BRCA1 geni taşıdığını öğrenmesinin ardından, kanserden korunma amacı ile sağlıklı olmalarına rağmen iki memesini de aldırarak yerine protez taktırdığını kamuoyuna açıkladı.“Çocuklarımla konuşurken, onlara sıklıkla anneannelerinde bahsediyorum, ve onu bizden alan hastalığı onlara anlatmaya çalışıyorum.  Bana, aynısının benim başıma gelip gelmeyeceğini soruyorlar. Şimdiye dek onlara buna üzülmelerine gerek olmadığını söyledim, ama aslında ben de problemli BRCA1 geni taşıyorum. Bu gen meme ve yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ciddi oranda artırıyor.Doktorlarım, meme kanserine yakalanma riskimi %87, yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ise %50 olarak belirlediler. Bu oranlar her kadın için farklı olabilir.Meme kanserlerinin küçük bir kısmı bu tip kalıtsal gen mutasyonlarına bağlı ortaya çılıyor. Arızalı BRCA1 geni taşıyanların kansere yakalanma ihtimali ortalama %65 civarında.Bunu öğrendikten sonra, bu riski elimden geldiğince azaltmaya çabaladım. Her iki mememi de aldırma konusunda önemli bu kararı aldım.”Makalenin yayınlanmasının ardından Jolie’yi annesinin de ölümüne neden olmuş bu hastalık için önlem aldığı için kutlayanlar ve henüz sağlıklı olan vücut organlarını aldırarak kendisine gereksiz müdahale ettirdiği gerekçesiyle ciddi anlamda kınayanlar  oldu. Bu tartışmalar ile birlikte meme kanseri, kalıtsal kanserler ve BRCA geni konuları gündemin üst sıralarında yerini aldı.Kanser ve kanserleşmeKanser, çoğunlukla tek bir hastalıkmış gibi algılansa da, aslında kontrolsüz hücre çoğalması ile karakterize bir hastalıklar grubudur. Tüm hücreler, bölünerek çoğalırlar. Sağlıklı hücrelerde bu bölünme oldukça kontrollü bir süreçtir ve pek çok kimyasal sinyaller aracılığı ile düzenlenir. Kanser hücreleri ise bu düzenleyici mekanizmalar tarafından engellenemeyen, kontrolsüz şekilde çoğalan hücrelerdir. Çoğalan kanser hücreleri, önce yakın dokuları sarar, daha sonra da lenf ve kan dolaşımları sayesinde uzak organlara yayılabilir.Genlerimizin bu kontrolsüz üreme sürecine katkısı farklı şekillerde olabilir. Onkojen denen “kanser yapıcı genler” hücrelerin kanser hücresine dönüşerek kontrolsüz çoğalmasına neden olur. Tümör baskılayıcı bir başka grup gen ise, bu süreci durdurarak, kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemeye çalışır.  Onkojenler, hücrenin ne zaman ve ne sıklıkta bölüneceğini kontrol eden ve proto-onkojen denen genlerin mutasyona uğraması ile oluşurlar. Bu mutasyon sonunda, hücreler bölünme mekanizmasındaki kontrollerini kaybederek kontrolsüz çoğalır hale gelirler. Tümör baskılayıcı genler ise, hücre bölünmesini yavaşlatan, hücrelerin ne zaman öleceğini belirleyen ve hücredeki DNA hasarını tamir eden genlerdir. Bu genlerin çalışmasının aksaması da benzer şekilde kontrolsüz bölünme ve kanseleşme ile sonuçlanır.Sağlam genlerle doğmuş olsak bile, taşıdığımız genler zaman içinde mutasyona uğrayarak değişebilirler. Hücrelerin kontrolsüz çoğalmasına neden olan mutasyonların çoğu sonradan edinilmiş mutasyonlardır ve genelde çevresel faktörlerden biri veya birkaçının kombinasyonu ile ortaya çıkarlar. Bu tip kanserojen mutasyonlara neden olan faktörlerin başında tütün ve benzer kanserojenik maddeler, beslenme alışkanlıkları, bazı enfeksiyonlar, radyasyon, şişmanlık ve çevresel kirlilik gelir.Tüm kanserlerin yaklaşık %5-10’u ise kalıtsal kanserlerdir. Bu durumda, anne veya babamızdan zaten kanserleşme olasılığı yüksek olan bir mutant geni miras alırız. Bu genlerin ilave mutasyonlarla onkojenlere dönmesi, normal genlere göre çok daha kolaydır. Bu durumda, kalıtsal olarak “kanser geni” taşıyan bireylerde, bu genin kanserleşmesi sonucunda ortaya çıkan kanser çok daha fazla oranda ve daha erken yaşlarda ortaya çıkar.Meme kanseriMeme kanseri, tarih öncesi çağlardan beri bilinen bir kanser türü. Vücut boşukları içinde yer alan iç organ kanserleri, bulundukları alanda geliştiği ve son evreye, hatta çoğu hastanın ölümüne dek dışarıya belirti vermedikleri için eski çağ hekimlerince fazla bilinmiyorlardı. Ancak, memelerde oluşan kitleler konumları gereği çok daha kolay fark edildiğinden, meme kanseri antik çağlarda yaşamış pek çok hekim tarafından bilinen bir hastalıktı.Tarihte kayda geçmiş ilk meme kanseri vakası, M.Ö. 2625 yılında, bir hekim ve aynı zamanda Firavun Djozer’in veziri olan Imhotep tarafından kaleme alınmış:“Eğer, meme üzerinde şişlik yapan kitleler görürseniz, onlara elinizle dokunun. Kitleler elinize sıcak gelmiyor, içlerinden bastırınca sıvı çıkmıyorsa, ve elinizle ona dokunduğunuzda kitlenin kıvamı hemat meyvesini andırıyorsa, bu hastalığın tedavisi yoktur.”Bir diğer antik meme kanseri kaydı ise Heredot’un yazmalarında yer alıyor. Heredot, M.Ö. 440 yılında kaleme aldığı Tarihler adlı eserinde, Pers Kraliçesi Atossa’nın hayatını anlatıyor. Atossa, memesinde kanayan bir kitle olduğunu fark eder. Doktorlara başvurmak yerine kendini inzivaya çeker ve kat kat örtülerin altına gizlenir. Kraliçenin hastalığını duyan Demodekes isimli bir Yunan savaş esiri, kraliçeden tümörü ameliyat etmesine müsaade etmesini ister. Kraliçe izin verir, ve Demodekes tarihte kayda geçen ilk meme kanseri ameliyatını yapar. Atossa ameliyattan sağ çıkar ve ülkesine dönmek isteyen esir Demodekes’i ödüllendirmek için, kocası İmparator Kirus’un askerlerini doğudan çekerek batıya, Yunanistan’a hücum emri vermesini ister. Atossa’nın ameliyattan sonra ne kadar yaşadığını ise bilmiyoruz, Heredot savaş konusunun daha heyecanlı olduğuna karar vermiş olacak ki, Pers ordularının Yunanistan’ı işgalini anlatmaya başladıktan sonra bir daha Atossa’dan hiç bahsetmez.Meme kanserine karşı insanoğlunun başlattığı savaş antik çağlardan günümüze kadar sürüyor. İlerleyen bilim ve teknoloji sayesinde meme kanserinin erken tanı ve tedavisinde, Atossa’nın zamanına göre pek çok zafer kazanmış olmamıza rağmen, bugün meme kanseri hala kadınlara özgü kansere bağlı ölüm sebeplerinin en başında geliyor. Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, kadınlar arasındaki kansere bağlı ölümlerin %14’ün nedeni meme kanseri. 70 yaşına ulaşan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı 8’de 1.Saatli bombalar: BRCA1 ve BRCA2 gen mutasyonlarıBRCA1 ve BRCA2 adıyla bilinen genler, tümör baskılayıcı gen ailesinin üyeleri. Normalde bu genler, hücre içindeki genetik materyalin stabilitesini sağlayarak istenmeyen hücre çoğalmasını engelliyorlar. Her ikisi de, kodladıkları proteinler aracılığıyla, DNA çift sarmalında radyasyon veya diğer etmenler sonucu oluşan kırılma ve bozulmaları tamir ediyorlar.  Bu genler mutasyona uğradığında, kodladıkları proteninin yapısı değiştiğinden, tümör baskılayıcı özelliklerini kaybediyorlar ve kanser oluşumuna zemin hazırlıyorlar.BRCA1 ve BRCA2 genlerinde ortaya çıkan mutasyonlar, başta meme ve yumurtalık kanseri olmak üzere, pek çok farklı kanser türünün ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Her iki genin de birbirinden oldukça farklı fazla sayıda mutant versiyonu var. Farklı mutasyonların, kansere neden olma riski de birbirinden oldukça farklı. BRCA’nın bazı mutasyonları, kanser olma riskini normale göre kısmen artırırken, kimileri Angelina Jolie örneğinde olduğu gibi  bu riski %87 gibi yüksek oranlara çıkarabiliyor.  Genelde, mutant BRCA varyantı taşıyan kadınların miras aldıkları mutasyonun çeşidine göre yaşantıları boyunca meme kanseri olma ihtimali %40-85. Bu rakamları basitçe şöyle açıklayabiliriz. Bugün sağlıklı olan ve mutant BRCA geni taşıyan 100 kadından 40-85 tanesi yaşamlarının bir noktasında meme kanseri tanısı alacaklar.BRCA1 mutasyonları meme ve yumurtalık kanserine ilaveten rahim ağzı, rahim, pankreas ve kalın bağırsak kanser riskini artırırken, BRCA2 mutasyonları ilaveten pankreas, mide, safra kesesi kanserleri ve malign melanoma yakalanma risklerini artırıyor. Mutant gen taşıyan erkeklerde de bu kanserlere yakalanma ihtimali artıyor.Ameliyatla kanserden korunmak mümkün mü?BRCA mutasyonu taşıyan kadınlara yapılan koruma amaçlı meme ameliyatlarının, kanserin ortaya çıkmasını engelleme konusunda etkili olup olmadığı, tıp dünyasının epeydir üzerinde çalıştığı bir konu. Çalışmalar, koruyucu amaçlı mastektomilerin (meme dokusunun tamamının alınması), BRCA1 mutasyonu taşıyan kadınların kanser riskini ciddi oranda azalttığını gösteriyor. Hollandalı bilim insanları, Nisan 2013′te  Annals of Oncology’de yayınlanan çalışmalarında, BRCA mutasyonu taşıyan 570 kadını içeren birkaç yıllık gözlemlerini anlatıyorlar. Çalışmanın başlangıcında 570 kadının tamamı da sağlıklıymış ve mutant geni taşıyan bu kadınlardan 212 tanesi koruyucu mastektomi ameliyatı geçirmiş. İzleyen yıllarda, koruyucu mastektomi ameliyatı olmamış kadınların %16’sı meme kanseri tanısı almasına rağmen, Angelina Jolie ile aynı ameliyatı olan kadınların hiçbiri meme kanserine yakalanmamış.Elbette, cerrahi müdahale tek alternatif değil. Gelişmiş tıbbi teknoloji, yeni ve güçlü kemoterapi ilaçları ve ilerleyen cerrahi teknikleri sayesinde, meme kanseri erken tanı konduğu takdirde oldukça başarılı tedavi edilebilen bir hastalık. Sağlıklıyken böylesine radikal bir ameliyat olmak istemeyen kimseler için düzenli ve sıkı mamografi ve MR kontrolleri yapılması da bir diğer alternatif. Bu şekilde, olası bir kanser oluşumunda, tümörü çok küçükken erken evrelerde yakalamak ve oldukça etkin bir şekilde tedavi etmek de mümkün.Ne yapmalı?BRCA testi pahalı bir test, bu nedenle de rutin olarak yapılması önerilmiyor. Ancak  aşağıda listelenen durumlardan herhangi biri aile öykünüzde mevcutsa, sizin de mutasyona uğramış BRCA genini taşıyor olma ihtimaliniz var.Anne veya kız kardeşinize, 40 yaşından önce meme kanseri tanısı konmuş olması.Anne tarafından yakın akrabaların en az ikisinde meme kanseri tanısı konmuş olması (Akrabaların tamamının anne veya baba tarafından geliyor olması ve en az birinin anne, kız kardeş ya da kızınız olması şartıyla)Yakın akrabalarınızın üç tanesinin kaç yaşında olurlarsa olsunlar meme kanseri tanısı almış olması. ( Akrabaların tamamının anne ya da baba tarafından gelmesi şartıyla)Babanızın ya da erkek kardeşinizin yaşlarına bakılmaksızın meme kanseri tanısı almış olması.Anne veya kız kardeşinizin her iki memesinde de ayrı ayrı kanser ortaya çıkmış olması ( ilk kanserin 50 yaşından önce saptanması halinde)Akrabalarınızdan birinde yumurtalık, bir başkasında ise meme kanseri tanısı mevcut olması ( Akrabaların tamamının anne veya baba tarafından geliyor olması ve en az birinin anne, kız kardeş ya da kızınız olması şartıyla)Bu maddelerden herhangi birisi size uyuyorsa, sizin de mutant BRCA geni taşıyor olma ihtimaliniz var. Bu durumda, siz de oransal riskinizi anlamak için test yaptırmak isteyebilirsiniz.  Ancak, bu testi yaptırmaya karar verirseniz, mutlaka bir genetik uzmanınından danışmanlık almanızı öneririz. Zira, ancak bir uzman sizin şahsi ve ailevi hikayenizi uygun şekilde değerlendirecek bilgi birikimine sahiptir ve size bu testin gerçekten sizin durumunuza uygun olup olmadığı konusunda bilgi verecektir.  Ayrıca testin sonuçlarını yorumlama ve sizin bireysel riskinizin belirlenmesi konusunda da size yardımcı olacaktır.Test sonuçlarını aldıktan ve genetik danışmanınızdan sonuçların analizini dinledikten sonraki karar ise artık size ait…Meraklısına Notlar:BRCA kısaltması Breast Cancer Gene (Meme Kanseri Geni)  kelimesinden geliyor. Araştırmacılar, BRCA1 ve BRCA2 mutant geni taşıyan kadınların meme kanseri riskleri kadar doğurganlıklarının da arttığını bulmuşlar. BRCA geni, aynı zamanda hücrelerdeki telomer boyutunu da kontrol ediyor. Araştırmacılar, mutant BRCA geni olan kadınlarda, yumurta hücrelerindeki telomerlerin uzun olduğunu, bu durumun da döllenmiş yumurtanın hayatta kalma şansını artırdığı görüşünde. Bu durumun olası sonuçları ise oldukça ilginç. BRCA mutasyonu taşıyan kadınlar, daha çok meme kanseri olmalarına rağmen, daha fazla çocuk sahibi oldukları için, artan zamanla toplumda BRCA mutasyonuna sahip birey sayısının artacağı düşünülüyor. BRCA1 ve BRCA2 mutasyonlarının  saptanmasına ilişkin genetik test yakın zamana kadar bir Amerikan genetik firması olan Myriad’ın tekelinde ve patentli idi. Bu durum, söz konusu genetik testin oldukça bahalı olmasına neden oluyordu. ( ABD’de söz konusu testin fiyatı 2013 yılı başlarında 3.000 USD civarında idi.) Ancak Amerikan Yüksek Mahkemesi, 13 Haziran 2013 tarihinde aldığı bir kararla, bu testin üzerindeki patenti geçersiz ilan etti. Bu kararın sonucu olarak da yakın zamanda BRCA testlerinin oldukça yaygınlaşması ve ucuzlaması bekleniyor. Kaynaklar:Angelina Jolie, My Medical Choice.  NY Times, 14 May, 2013 Worldwide Breast Cancer, Breast Cancer Statistics. WHO, Cancer Fact Sheets. Cancer.org, Heredity and Cancer. David Gorski,  Angelina Jolie: Radical Strategies for Cancer Prevention and Genetic Denialism. Science Based Medicine. Carl Zimmer., Tracing Breast Cancer’s History.  The Loom. Siddhartha Mukherjee, The Emperor of All Maladies: a Biography of Cancer (New York: Harper Collins, 2011), Yazar hakkında: Işıl Arıcan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olduktan sonra ABD'de Sağlık Yönetimi üzerine yüksek lisans yaptı. Halen ABD'de tıbbi bilişim ve proje yönetimi üzerine danışmanlık yapıyor. Çeşitli bilim dışı iddiaları ve hurafeleri inceleyen Yalansavar isimli blogun kurucusu ve yazarıdır. AÇIK BİLİM   AĞUSTOS 2013 http://www.acikbilim.com

http://www.biyologlar.com/memedeki-saatli-bomba-brca-geni

Come Together

Come Together

Paul McCartney Greenpeace'in “Kuzey Kutbu'nu Kurtar” kampanyasına destek verdiğini açıkladı. Beatles'ın son temsilcisinin çocuklarımızın geleceği için kaleme aldığı çağrıyı paylaşıyoruz.

http://www.biyologlar.com/come-together

Genetiği değiştirilmiş ürünlerde etiketleme, neden Monsanto'nun en kötü kabusu?

Genetiği değiştirilmiş ürünlerde etiketleme, neden Monsanto'nun en kötü kabusu?

Kaliforniya Genetiği Değiştirilmiş Gıdayı Bilme Hakkı Anlaşması, genetiği değiştirilmiş ürün içeren gıdaların şirketler tarafından etiketlenmesini istiyor.

http://www.biyologlar.com/genetigi-degistirilmis-urunlerde-etiketleme-neden-monsantonun-en-kotu-kabusu

Çevre gündeminde bu hafta (12-18 Ocak 2013)

Çevre gündeminde bu hafta (12-18 Ocak 2013)

Greenpeace, Sinop'un Gerze ilçesine kömürlü termik santral kurulması çalışmalarının engellenmesi için 'Kimkorkar' adlı kampanya başlattığını duyurdu.

http://www.biyologlar.com/cevre-gundeminde-bu-hafta-12-18-ocak-2013


Prostat Kanserine Neden Olan Genler Bulundu

Prostat Kanserine Neden Olan Genler Bulundu

Bilim adamları prostat kanserine yol açan 100. geni de bulduklarını,5 yıl içinde, bir tükürük testiyle 55 yaşındaki erkeklerde riskin belirlenebileceğini açıkladı.Londra’daki Kanser Araştırma Merkezi ve Cambridge Üniversitesi’nden bilim adamları, Amerikalı meslektaşlarıyla 90 bin erkeğin DNA’sını inceledi.Yarısı kansere yakalanan bu kişilerin DNA’sı sağlıklı erkeklerle karşılaştırıldı. Prostat kanseri riskinin belirlenmesini sağlayan 77 genin bilindiğini hatırlatan bilim adamları, bunu 100 gene çıkardıklarını ve böylece 5 yıl içinde geliştirilecek tükürük testiyle riskin çok daha kolay anlaşılabileceğini vurguladı.Testin ayrıca kanserin ne kadar tehlikeli durumda olduğunun da anlaşılmasını sağlayacağı belirtildi.Araştırmanın sonuçları “Nature Genetics” dergisinde yayımlandı.http://www.sagliginsesi.com/

http://www.biyologlar.com/prostat-kanserine-neden-olan-genler-bulundu

Kara Atlas, Türkiye’nin yeni kanser haritası mı olacak

Kara Atlas, Türkiye’nin yeni kanser haritası mı olacak

Greenpeace, 4 Şubat Dünya Kanser Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, kansere neden olan en önemli etmenlerden hava kirliliğine ve hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden kömürlü termik santrallere dikkat çekti.

http://www.biyologlar.com/kara-atlas-turkiyenin-yeni-kanser-haritasi-mi-olacak

Fukuşima'da yeni sızıntı

Fukuşima'da yeni sızıntı

Tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO), 19 Şubat Perşembe günü Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nde radyoaktif atık suyun biriktirildiği tanklardan birinden 100 metreküp(ton) sızıntı olduğunu açıkladı.

http://www.biyologlar.com/fukusimada-yeni-sizinti

Genetiği değiştirilen sivrisinekler ile sıtmanın kökü kurutulucak

Genetiği değiştirilen sivrisinekler ile sıtmanın kökü kurutulucak

Bilim insanları sivrisineklerin ısırması ile yayılan sıtmanın önlenmesi konusunda tarihi bir gelişme sağladı. Sonuçları, Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, genetik yapısı değiştirilen ve sıtma bulaşma niteliği durdurulan sivrisinekler, hastalığın önlenmesinde önemli bir rol oynayacak. İlk bulgular genetiği değiştirilen sivrisineklerin yumurtalarından çıkan yavruların üç nesle kadar hastalık bulaştırmadığını gösteriyor!Kaliforniya Üniversitesi’nden bilim insanlarının yürüttüğü araştırmada, ‘Crispr’ yöntemini kullanılarak, sivrisineklerin DNA’sına hayvanları sıtmaya karşı “dirençli” hale getiren bir gen ekledi. Direnç geninin, mutasyona uğramış sivrisineklerin çiftleşmesinden dünyaya gelen yavrularında ve sonrasındaki üç nesile kalıtsal olarak geçtiği tespit edildi. Bilim insanları araştırma çerçevesinde Hindistan’da yaşayan “Anofel stephensi” türü sivrisinekleri kullandılar. Elde edilen ilk bulguların, aynı yöntemin diğer sivrisinek türlerinde de başarıyla uygulanabileceği yolunda olduğu belirtildi.Yeni yöntem devrim niteliğinde sonuçlar yaratacakÇalışmanın sonuçları ile ilgili bilgi veren araştırma ekibinin yazarlarından Dr Anthony James, sivrisineklerin genetiğinde yaptıkları değişiklik ile sıtma parazitine karşı önemli bir başarı elde ettiklerini ve sivrisineği sıtma için kötü bir konak ve üreme merkezi haline getirebildiğini açıkladı. Araştırmacılar, laboratuvar tekniğinin sahada işe yaraması halinde insanların sivrisinek ısırığı sonucu sıtmaya yakalanmasının önlenebileceğini belirtiyor. Dünya nüfusunun neredeyse yarısı, sıtmaya yakalanma riski altında. Her yıl yaklaşık 580 bin kişi sıtmadan hayatını kaybediyor.Makalenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: http://www.pnas.org/content/early/2015/11/18/1520426112.abstract?sid=fdd1e07a-c167-4769-818f-87cf380ef9d1 Kaynak: Plasmodium evasion of mosquito immunity and global malaria transmission: The lock-and-key theory. Alvaro Molina-Cruz, Gaspar E. Canepa, Nitin Kamath, Noelle V. Pavlovic, Jianbing Mu, Jose Luis Ramirez, and Carolina Barillas-Mury. Proceedings of the National Academy of Sciences. doi: 10.1073/pnas.1520426112Abstract Plasmodium falciparum malaria originated in Africa and became global as humans migrated to other continents. During this journey, parasites encountered new mosquito species, some of them evolutionarily distant from African vectors. We have previously shown that the Pfs47 protein allows the parasite to evade the mosquito immune system of Anopheles gambiae mosquitoes. Here, we investigated the role of Pfs47-mediated immune evasion in the adaptation of P. falciparum to evolutionarily distant mosquito species. We found that P. falciparum isolates from Africa, Asia, or the Americas have low compatibility to malaria vectors from a different continent, an effect that is mediated by the mosquito immune system. We identified 42 different haplotypes of Pfs47 that have a strong geographic population structure and much lower haplotype diversity outside Africa. Replacement of the Pfs47 haplotypes in a P. falciparum isolate is sufficient to make it compatible to a different mosquito species. Those parasites that express a Pfs47 haplotype compatible with a given vector evade antiplasmodial immunity and survive. We propose that Pfs47-mediated immune evasion has been critical for the globalization of P. falciparum malaria as parasites adapted to new vector species. Our findings predict that this ongoing selective force by the mosquito immune system could influence the dispersal of Plasmodium genetic traits and point to Pfs47 as a potential target to block malaria transmission. A new model, the “lock-and-key theory” of P. falciparum globalization, is proposed, and its implications are discussed.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/genetigi-degistirilen-sivrisinekler-ile-sitmanin-koku-kurutulucak

Türkiye'deki kuş envanterine yeni bir tür eklendi

Türkiye'deki kuş envanterine yeni bir tür eklendi

ABD'de Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve KuzeyDoğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, Iğdır'da, Türkiye için yeni bir kuş türü belirleyip kayda geçirdiklerini söyledi.National Geographic dergisi tarafından geçen yıl "Yılın Kaşifi" seçilen ve doğayla ilgili başarılı çalışmalarıyla ABD'de tanınan Şekercioğlu, KuzeyDoğa derneği olarak Türkiye'de ilk kez "şikra" denilen bir cins ufak atmaca türü kaydettiklerini açıkladı. Şekercioğlu, "Bu, bildiğimiz atmacadan farklı bir tür, Türkiye'de daha önce kaydedilmemiş bir tür. Normalde Afrika ve Hindistan'da yaşıyor, yazın da Hazar Denizi'nin güneyinde ürüyor" dedi.Şikranın, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün izniyle KuzeyDoğa Derneği ve Kafkas Üniversitesi'nin beraber yürüttüğü Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi'nde uzman biyolog ve doktora öğrencisi Sedat İnak tarafından zarar vermeden yakalandığını bildiren Şekercioğlu, ölçümlerinin yapılıp resimlerinin çekilmesi ve halkasının takılmasından sonra doğaya geri bırakıldığını söyledi. Şekercioğlu, "Bu, Türkiye'de kaydedilmiş 469'uncu kuş türü oluyor. 468 kuş türümüz şimdiye kadar kaydedilmişti ve böylece Türkiye'deki kuş türlerine yeni bir ekleme yapıldı" diye konuştu.Şekercioğlu, şikranın diğer atmacalara çok benzediğini, ancak gözü ve burun kısmının sarı, boğazının ortasında siyah çizgi, sırtında altı çizgili kahverengi ve beyaz benekler, kuyruğunda da yine kahverengi siyah çizgiler olması gibi bazı ayırtedici özelliklerinin bulunduğunu dile getirdi.Şikra türüyle ilgili gelişmenin Türkiye'de kuş bilimi açısından çok önemli gelişme olduğunu kaydeden Şekercioğlu, Türkiye'de yılda ortalama bir kuşun ilk kez kaydedildiğini ve Türkiye'nin kuşları daha iyi tanındıkça da bunun haliyle giderek zorlaştığını söyledi. Şekercioğlu, "Iğdır Aras ve Kars Kuyucuk'taki kuş halkama istasyonlarımızda biz 2005 yılından bu yana yoğun şekilde kuşları halkalıyoruz, göçlerini araştırıyoruz. Şimdiye kadar 40 binden fazla kuş halkalandı ve biz dernek olarak Kars, Iğdır ve Ardahan illerinde 325 kuş türü kaydettik, bu sayı giderek de artıyor. Bu da Türkiye'de kuş türlerinin yüzde 70'i demek" dedi."Bu alanın acilen korunması lazım"Küçük çizgili atmaca türü olan şikranın yanında, tesadüfen aynı gün Türkiye için yine çok ender diğer bir tür olarak, ufak bir ötücü olan "küçük mukallit" kuşunu da aynı gün halkaladıklarını belirten Şekercioğlu, "Bu da Türkiye'de son yıllardaki sadece ikinci kayıt. Doğu Anadolu için ise yeni bir kayıt. Tanımlanması çok zor, diğer birçok türle benzeşiyor" diye konuştu. Şekercioğlu, bu kuş halkalama sayesinde Iğdır Aras nehrinin çok önemli olduğunu tespit ettiklerini, şimdiye kadar sırf Aras nehri kıyılarında Türkiye'deki kuş türlerinin yarısından fazlasını tespit ettiklerini kaydederek, şunları söyledi: "Malesef bu alan korunmuyor, bu alanın acilen korunması lazım. Çalıştığımız Yukarı Çığrıklı köyü sulak alanı bir baraj altında kalma tehlikesi yaşıyor. Fakat Orman ve Su İşleri Bakanımız (Veysel Eroğlu) ve Iğdır milletvekili Sinan Oğan, 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde buranın korunacağı sözünü verdiler.Bizim burada tespit ettiğimiz Türkiye'nin yeni kuş türü şikra, yani küçük çizgili atmaca da bir kez daha Aras Nehri ve sulak alanlarının Türkiye'nin doğası, biyoçeşitliliği açısından ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Aynı şekilde yeni tespit edilen küçük mukallit de Doğu Anadolu için yeni bir tür. Tüm bunlar bu alanın önemini gösteriyor ve biz bölgede Türkiye'nin diğer kuş türlerinin de tespit edileceğini ümit ediyoruz."Kuş halkalamanın önemiKuş halkalamanın önemine de değinen Şekercioğlu, bu konuda şunları kaydetti: "Halkalamanın en büyük bilimsel faydalarından biri, şikra gibi tanımlanması çok zor türlerin kesin tanımlanması için gereken detaylı ölçümlerin yapılabilmesi, farklı açılardan fotoğraflanabilmesi ve gerekirse tüy örneği gibi DNA örneğinin alınabilmesidir. Arazide görülen birçok kuşun tanımlanması çok zor hatta imkansızdır. Atmaca ve yaz atmacası, hele de genç bireyler, rahatlıkla şikra ile karışabilir. Gözlemde şikra olduğu sanılan bir kuşun, Türkiye'de yaygın olan atmaca veya yaz atmacası olması çok daha yüksek ihtimaldir. Birçok bireyin arazide tanımlanması mümkün değildir. Bu sorun, birbirine benzer birçok diğer kuş türü için de geçerlidir. Bu yüzden, geçmişteki yayınlarla Türkiye kuş türü listesine giren bazı kuşlar daha sonra yeterli bilimsel delil olmadığından dolayı listemizden çıkarılmıştır. Arazide yapılan gözlemlerde hata olabilir, farklı ışık koşullarına göre yanlış tanımlar yapılabilir. O yüzden özellikle yaygın başka türlere benzeyen ender türlerin gözlemle tanımlanması bazen güvenilir değildir. Ama halkalama için yakalanan kuşlar detaylı bir şekilde ölçülür, gerekli fotoğraflar farklı açılardan çekilerek kesin olarak tanımlanır. Gerekirse DNA örneği toplanır ve genetik olarak analiz edilir. Bu da kuş halkalama verilerini bilimsel olarak daha güvenilir kılmaktadır."Şekercioğlu, Türkiye'deki kuş türlerinin en güncel ve sürekli yenilenen listesinin "Trakus" adlı internet sitesinden takip edilebileceğini de belirterek, "Yeni keşfedilen şikra henüz bu listede değil. Vatandaşlarımız sürekli güncellenen kuş türü listesini ve kuş resimlerini 'www.trakus.org' sitesinden takip edebilirler. Ender bir tür görürlerse, bu siteden kontrol edebilirler" diye konuştu. http://www.kuzeydoga.org

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-kus-envanterine-yeni-bir-tur-eklendi

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Bilim insanları Mekong Bölgesi’nde son iki yılda 367 yeni tür keşfetti. Bunlar arasında gözleri olmayan bir örümcek ve dev bir uçan kurbağa da var.Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), Mekong Bölgesi’nde aralarında yaprak burunlu yarasa, uçan sincap ve kurbağanın da bulunduğu çok sayıda yeni türün keşfedildiğini açıkladı.‘Gizemli Mekong’ adı verilen raporda, bilim insanları 2012-2013 yıllarında 290 bitki, 24 balık, 21 amfibi, 28 sürüngen, üç memeli ve bir kuş türünün keşfedildiğini kaydetti.Mekong Nehri, Vietnam’dan okyanusa dökülmeden önce Güney Çin, Myanmar, Laos, Tayland ve Kamboçya’dan geçiyor.Gözsüz örümcekWWF Myanmar Koruma Programı Müdürü Michelle Owen, “Bu türlerin keşfi, Mekong Bölgesi’nin dünyanın en zengin ve biyolojik açıdan en seçkin bölgesi olduğunu kanıtlıyor“ dedi.Dr. Peter Jäger tarafından keşfedilen ve rapordaki türlerden biri olan avcı örümcek, Laos’taki bir mağarada bulundu. Yeni örümcek türü dünyada gözleri olmayan tek örümcek olarak açıklandı. Bunun nedeni olarak ise sürekli karanlıkta yaşıyor olması gösterildi.Çiçek burunlu yarasaBir diğer tür de Helen’in Uçan Kurbağası olarak adlandırıldı. Vietnam’ın Ho Chi Minh kentinden 100 kilometre uzakta bulunan kurbağa büyük gözlere sahip ve ağaçtan ağaca büyük ellerini ve ayaklarını kullanarak süzülerek gidiyor. Sadece üremek için yere iniyor. Vietnam’daki keşiflerden bir diğeri de yaprak burunlu yarasa. Yarasanın çiçeğe benzer bir burnu olduğu belirtildi.Laos’ta bir de uçan bir sincap bulundu. Kırmızı ve beyaz kürke sahip olan sincap, türünün ilk örneği.1997′den beri bölgede 2 bin 77 yeni tür bulunmuştu. Böylece sayı daha da artmış oldu.© Deutsche Welle Türkçehttp://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ucan-kurbaga-gozsuz-orumcek

68 Milyon Yıllık Dinozor Fosili Bulundu

68 Milyon Yıllık Dinozor Fosili Bulundu

Kanada’nın Alberta eyaletinde bir kısmı kendiliğinden açığa çıkmış 68 milyon yıllık yeni tür dinozor fosili bulundu. Uzmanlar fosilin bugüne kadar bulunanlardan farklı olduğunu söyledi.Kanada’da bugüne kadar bulunanlardan farklı bir tür dinozor fosili bulundu. Hellboy adı verilen dinozorun, 68 milyon yıllık olduğu açıklandı. Alberta eyaletine bağlı Calgary kentindeki Royal Tyrrell Paleontoloji Müzesi’nden Caleb Brown, eyaletin güneyindeki alabalıkları ile ünlü avlanma bölgesi Oldman Nehri’nde, bir balıkçının farkederek haber verdiği fosilin, 1,6 metre uzunluğunda olduğunu söyledi. Fosilin bir kısmının zaten açıkta olduğunu kaydeden Brown, diğer kısmının bulunduğu kaya parçasınınsa, bilinenden çok sert çıktığını ifade etti. HELLBOY İSMİNİ VERDİLERFosile Hellboy ismini, hem kazı çalışmalarının çok zor gerçekleşmesi hem de fosilin çok boynuzlu görüntüsü nedeniyle verdiklerini anlatan Caleb Brown, “fosilin boyun ve omuzunda koruyucu olduğunu düşündüğümüz irili ufaklı boynuzlar ve sert kemik çıkıntıları var. Bu nedenle simini Hellboy koyduk” dedi.Boynuzlu dinozorların chasmosaurs ve centrosaurs isimli iki ayrı türden geldiğini kaydeden Royal Tyrrell Paleontoloji Müzesi Paleontoloğu Caleb Brown, bölgede birden fazla Hellboy olduğunu tahmin ettiklerini açıkladı.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/68-milyon-yillik-dinozor-fosili-bulundu

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Kambriyen Patlaması’nın Ardındaki Nedenler

Namibya’nın çim düzlüklerinin üzerinde 80 metreye kadar yükselen bir dizi sarp tepecik görülüyor. Bu tepeler, çok eski tarih öncesine ait olayların izlerini bugün de taşıyormuş gibi görünür – eski uygarlıkların gömüldüğü höyükler veya çağlar boyunca toprağın altına gömülmüş dev piramitlerin uçları gibi.

http://www.biyologlar.com/kambriyen-patlamasinin-ardindaki-nedenler

TÜRKİYEDE BİYOLOJİNİN GELECEĞİ

Biyolojinin deneysel bir bilim olarak doğuşu, M.Ö. 4. yüzyılda Yunan bilginleriyle başlar. Daha eski uygarlıkların tarım ve hayvancılık konusundaki bilgilerini Eski Yunanlıların yeryüzündeki yaşamın başlangıcına ilişkin görüşleri biyolojinin doğuşunu daha erken tarihlere götürürse de, ilk biyoloji bilgini olarak ARİSTO’ nun adı anılır. Eski Yunanistan’ın en büyük bilgin ve düşünürlerinden biri olan Aristo, birçok hayvanı keserek yapısını incelemiş ve hayvanları yapılarına göre sınıflandırmış. İS 2. yüzyılda yaşayan Bergamalı Galenos, insan vücudunun yapısını daha iyi inceleyebilmek için maymunlar ve domuzlar üzerinde çalışmak zorunda kalmış. Çünkü onun yaşadığı kadavraları, ölü insan vücudunu kesip parçalamak yasaktı. Gene de bu gözlemlerden vardığı sonuçlar 1.000 yıldan daha uzun bir süre biyoloji bilimlerine egemen olmuş. Galenos’tan sonra çok uzun bir süre biyoloji konusunda hemen hiçbir gelişme olmadı ve eski bilginlerin görüşleri hiç tartışmasız doğru kabul edilmiş. Ancak 16. yüzyılda Belçikalı anatomi bilgini Andreas Vesalius’un kadavralar üzerindeki çalışmaları biyolojide yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Vesalius, 1543’te yayımlanan ve insan vücudunu çizimlerle anlatan ünlü yapıtında, Galenos’un verdiği bilgilerden çoğunun yanlış olduğunu kanıtlamıştı. Eski bilginlerin bütün görüşlerine körü körüne inanmayıp, doğru bilgiye deneyle ulaşmak gerektiğini koyan bu çalışma çağının bilim anlayışını da derinden etkiledi. 16. yüzyılın sonlarında mikroskobun bulunması biyolojide gerçek bir dönüm noktası sayılır. İtalya’nın kuzeyindeki üniversitelerde botanik, zooloji, anatomi ve fizyolojinin bağımsız birer bilim dalı olarak okutulmaya başladığı o dönem, mikroskop sayesinde çok önemli buluşlara tanık oldu. Bitki ve hayvan dokuları, böceklerin yapısı mikroskopla inceledi; bakterilerin varlığı keşfedildi. Canlıların en küçük yapısal işlevsel birimini tanımlamak için önerilen hücre terimi biyolojinin odak noktası oldu ve 20. yüzyılda moleküler biyolojinin doğuşuna kadar yaşamın bütün sırları hücre biyolojisiyle açıklandı. Bakterilerin bulunmasında yüzlerce yıl sonra bile, bilim adamları bu çok küçük canlıların çürüyen maddelerin içinde kendiliğinden türediğini düşünüyorlardı. 19. yüzyılın ortalarında Louis Pasteur, bakterilerin yalnız çürüyen maddelerde değil her yerde bulunduğunu, üstelik çürümenin sonucu değil nedeni olduğunu kanıtladı. Ayrıca bazı bakterilerin çeşitli hastalıklara yol açtığını açıklaması biyoloji araştırmalarına yeni bir yön verdi. Böylece biyologlar insan, hayvan ve bitkilerin yalnız sağlıklı yapılarını değil hastalıklı bölümlerini de mikroskopla incelemeye başladılar. Aynı dönemde kimya ve fizik bilimlerinin gelişmesi de canlıların vücudundaki kimyasal ve fiziksel değişikliklerin incelenmesine yardımcı oldu. Bitki ve hayvan yapılarının mikroskopla incelenmesi, canlıları yapılarına göre sınıflandırma düşüncesinin de esin kaynağıdır. 17. yüzyılda İngiliz doğa bilimci John Ray çiçekli bitkileri çeşitli familyalar içinde topladı; hayvanları da parmakları ile dişlerinin yapısına ve düzenine göre sınıflandırdı. 18. yüzyılda İsveçli botanikçi Carolus Linnaeus, dünyanın her yanından topladığı bitki örnekleri arasındaki akrabalık ilişkilerini tanımlayarak bu sınıflandırma çalışmalarını bilimsel temellere oturttu. Daha sonrada bunları, önce sınıf denen büyük gruplara ayırdı sonra her sınıfın içinde daha küçük gruplar olan takımları, takımların içinde familyaları, familyaların içinde cinsleri Ve nihayet her cinsin türlerini tek tek belirtti. Canlıları önce Latince cins adı, sonra bütün öbür canlılardan ayıran tür adıyla adlandırma sistemi de Linnaeus’un buluşudur. Hayvan ve bitki fosillerinin incelenmesi bir yandan palaontoloji gibi yeni bir biyoloji dalının doğuşuna bir yandan da başlangıcı eski Yunan düşünürüne kadar uzanan evrim düşüncesinin pekişmesine yol açtı. Bulunan fosiller, hayvan ve bitkilerin milyonlarca yıldır çeşitli değişiklikler geçirerek bu güne kadar ulaştığını ve aralarında önemli yapısal farklar olan birçok hayvanın aynı atadan türediğini gösteriyordu. 19. yüzyılın başlarında Fransız bilgin Jean-Baptiste de Lamarck, bu olguyu açıklamak için, çevre koşullarına uyum sağlamak üzere kazanılan yeni özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne sürdü. Lamarck’tan 50 yıl kadar sonrada İngiliz doğa bilgini Charles Darwin, evrimin bir “ doğal seçme” sürecinin sonucu olduğunu, ancak doğaya en iyi ayak uydurabilen canlıların soyunu sürdürdüğünü açıklayarak evrim kuramının oluşturdu. Lamarck ve Darwin’ in çalışmaları, bilim adamlarını kalıtım ve çevre etkenlerini incelemeye yöneltti. Bir türün bütün ayırt edici özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ilk kez 1866 da Avusturya’lı Gregor Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı çalışmalarla açıkladı. O zamanlar pek ilgi çekmeyen bu çalışma kalıtımdan sorumlu olduğu sanılan kromozomların mikroskopla görülmesinden sonra büyük önem kazandı. 20. yüzyılın başlarında, kalıtsal bilgiyi yeni döllere aktaran hücre bileşenlerinin kromozomlar değil genler olduğunu kanıtladı. Daha sonra, hücreye bu kalıtsal bilgiyi nasıl değerlendireceğini ve ne zaman, hangi proteini bireşimlemesi gerektiğini bildiren DNA’nın (deoksi ribonükleik asit) yapısı açıklandı. Bütün bu aşamalar genetiğin doğuşuyla. Bugün, yaşamın sırlarını adım adım çözen genetik ve moleküler biyoloji ile doğal kaynakların tükenmesini çevre kirliliğinin önlenmesini amaçlayan çevre bilim biyolojinin en ağarlıklı dallarıdır. Biyolojik çalışmalar, giderek genetik, moleküler biyoloji ve biyokimya gibi alt bilimler üzerine yoğunlaştırılıyor. * Önemli çalışmalardan biride KOLONLAMA dır. - Önümüzdeki yüzyılın başında şu gelişmelerin olması beklenmektedir: * Kalıtsal hastalıklara neden olan genler (kanser, g. tansiyon, düşük tansiyon vb.) * Canlının ömür uzunluğunu kalıtsal olarak kanıtlayan genlerin kontrol altına alınması. * Bir canlıda önemli bir özelliği ortaya çıkaran genler, diğer canlıların kalıtsal yapısına eklenerek bazı eksikliklerin tamamlanması. * Bitki ve hayvan ıslahı, birçok maddenin sentezinin mikroorganizmalara yaptırılabileceği. * Genlerdeki değişikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkması sağlanacaktır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-biyolojinin-gelecegi

Kandaki Demir Seviyesi Hücrelere Zarar Verebiliyor

Kandaki Demir Seviyesi Hücrelere Zarar Verebiliyor

Laboratuvar ortamında, ortalama tedavilerde kullanılan konsantrasyonlarda demir hücrelere verildiğinde, 10 dakika gibi kısa bir süre içerisinde DNA hasarına yol açacak mekanizmaları tetikleyebiliyor.

http://www.biyologlar.com/kandaki-demir-seviyesi-hucrelere-zarar-verebiliyor

OTONOM SİNİR SİSTEMİ VE HİPOTALAMUS

Korktuğumunda kalp hızımız ve solunumumuz hızlanır ve yüzeyelleşir, ağzımız kurur, kaslarımız gerginleşir, avuç içlerimiz terler, ve belki koşmak isteyebiliriz. Bu vücutsal değişikliklere otonom sinir sistemi aracılık eder. Otonom sinir sistemi kalp kası, düz kas ve dış salgı bezlerini kontrol eder. Hipotalamus, iç ortamın sürdürülmesi olan hemostasizi sağlayacak vücutsal yanıtları düzenler. Hipotalamus, otonom sinir sistemi, endokrin sistem ve motivasyonla ilişkili nöral sistemle ilgilidir. Otonom sinir sistemi viseral ve büyük oranda istemsiz duysal ve motor sistemdir. Tüm viseral reflekslerin merkezi medulla spinalis yada beyin sapıdır. Tüm bu refleksler, beyin sapı, hipotalamus ve ön beyindeki santral otonomik kontrol çekirdeklerinde düzenlenmesine rağmen birkaç istisna dışında istemsizdir. Otonom sinir sistemi üç temel bölümde incelenir: 1. sempatik 2. parasempatik 3. enterik sempatik ve parasempatik sinir sistemleri düz kas, kalp kası ve dış salgı bezlerini innerve eder. Duysal lifler spinal yada kranial sinirler ile merkez sinir sistemine ulaşır. Motor yanıtlar pre ve post ganglionik nöronlarla ulaştırılır. Enterik bölüm daha çok otonomiye sahiptir. Merkezle minimal ilşkileri vardır. Sindirim reflekslerine aracılık eden duysal ve motor reflekslerden oluşur. Amerikan fizyolog Walter B. Cannon ilk defa sempatik ve parasempatik sistemlerin farklı fonksiyonlarından söz etmiştir. Parasempatik kısım, dinlenme ve sindirim, sempatik kısım ise acil durum reaksiyonlarını (savaş-yada uçuş reaksiyonları) düzenler. Acil durum karşısında iç ve dış ortam şartlarında ani değişiklikler oluşturulması gerekir. Deneysel olarak sempatik sinir sistemi ortadan kaldırılmış hayvanlar sadece ılık ortamda ve hertürlü stresten uzak tutularak yaşatılabilir. Bu iki sistem Cannon’un iddia ettiği gibi basitçe birbirinden ayrı değildir. Her iki sistemde de tonik bir aktivite vardır, birbirlerini etkileyebilirler ve pek çok davranışta somatik sistemle birlikte hareket edebilirler. İç ortamın sabitliği fikri ilk olarak Fransız fizyolog Claude Bernard tarafından ortaya atıldı. Daha sonra Cannon tarafından geliştirildi. Cannon 1932’de “The Wisdom Of the Body” adlı kitabında homeostatik mekanizmaların düzenlenmesinde bir anahtar olarak negatif feed back mekanizmaları açıkladı. Otonom sistemin hipotalamus tarafından kontrol edildiğini ve burada feed back mekanizmaların geçerliliğinden bahsetti. Otonom sinir sisteminin üç bölümünün her biri farklı bir anatomik düzenlenme gösterir. Otonom sinir sisteminin motor nöronları santral sinir sisteminin dışında bulunur. Otonom sistemin visseral refleksleri düzenleyebilmek için mutlak duysal nöronlarıda bulunmaktadır. Ayrıca bazı duysal lifler medulla spinalise girerken aynı zamanda otonom ganglionlara da bir dal gönderirler. Sinaps bölgeleride somatik sistemden farklıdır. Otonom sistemde özelleşmiş ne pre nede post- sinaptik alanlar bulunmaz. Sinir uçlarında varikoziteler vardır. Bu alanlar sinirsel ileticilerin birikmesine ve gerektiğinde salınmasına aracılık eder. Bu yapılanma sayesinde az sayıda lif tüm organda diffüz aktivite sağlar. Sempatik yollar torako-lumbal çıktıları medulla spinalisin yanında uzanan gangliona taşır. Preganglionik sempatik nöronların hücre gövdeleri ilk torakal ve son lumbar spinal segmentler arasında medulla spinaliste intermediolateral gri madde de bulunur. Nöronun bulunduğu yerden ön köklerle somatik sistemle beraber medulla spinalisi terk ederler, daha sonra (white myelinated rami) sempatik ganglion zincirine katılırlar. Sempatik ganglion zinciri daha rostral ve kaudale doğru uzanır. Preganglionik nöronların çoğu nispeten yavaş ileten küçük çaplı miyelinli liflerdir. Bir perganglionik nöron yaklaşık 10 postganglionik nöronla sinaps yapar. Post ganglionik nöronlar çoğunlukla miyelinsizdir. Gangliyonu gri myleinsiz rami ile terk ederler. Superior servikal gangliondaki nöronlar baştaki yapıları innerve ederler(carotis ile birlikte seyreder). Servikal ve üst torasik gangliondaki nöronlar kranial damarlar ter bezleri ve kıl folliküllerini ve baş ve gögüsteki viseral organların (göz yaşı ve tükrük bezleri, kalp, akciğerler ve kan damarları) innervasyonunu sağlarlar. Alt torasik ve lumbar paravertebral ganglionlarda bulunan nöronlar periferal kan damarları, ter bezleri ve pilomotor düz kasları innerve ederler. Bazı preganglionik nöronlar ise ganglionlardan sinaps yapmadan geçerler ve prevertebral ganglionlara (coeliac, superior ve inferior mezenterik ganlionlar) ulaşırlar. Buralardan çıkan post ganglionik nöronlar GİS organları ve pankreas, karaciğer, böbrekler ve genital organları innerve ederler. Bir başka preganlionik nöron grubu ise torasik splanik sinir içinde karın boşluğuna gider ve adrenal medullayı innerve eder. Adrenal medulla nöronları gelişimsel ve fonksiyonel olarak postganglionik sempatik nöronlardır. Parasempatik yollar sakral medulla spinaqlis ve beyin sapındaki nukleuslardan gelen çıktıları geniş yayılım gösteren ganlionlara taşırlar. Parasempatik preganglionik nöron gövdeleri S2-4 segmentlerde ve beyin sapında bazı kranial nükleuslarda bulunur. Bu nöronların aksonları oldukça uzundur. Çünkü ganglionlar hedef organlara yakın olarak yerleşmişlerdir. Beyin sapındaki nukleuslar Edinger-Westphal (III) Superior ve inferior salivator nukleus (VII, IX) Dorsal vagal nukleus ve nukleus ambigus (X) III, VII, IX. Kranial sinirler à cliary, pyteriopalatine, submandibuler ve otik ganglionlara gider. Vagus siniri ile torasik ve abdominal hedeflere gider. Ventrolateral nukleus ambigus nöronları kardiak ganglionun temel parasempatik innervasyonunu sağlarlar ve kalp özefagus ve solunum sistemine ulaşırlar. Sakral segmentlerden çıkanlar pelvik sinirle pelvik ganglion pleksusuna ulaşırlar. Pelvik ganglion pleksusu, inen kolon, mesane, dış genital organları innerve eder. Parasempatik preganglionik nöronlar ortalama 3 postganlionik nöronla sinaps yaparlar (bazen 1:1). Enterik sinir sistemi büyük oranda otonomdur. Enterik sinir sistemi gastrointestinal traktusun fonksiyonunu kontrol eder. Lokal duyu nöronu ve internöronlar ile motor nöronları kapsar. Barsak içeriğindeki kimyasal değişikliklere, barsak duvarının tansiyon değişikliklerine yanıt verir. Enterik motor nöronlar, barsak düz kasını, lokal kan damarlarını, mukozanın sekresyonunu kontrol ederler. Gastrointestinal sistem boyunca 2 ganglion sistemi bulunur: Miyenterik (Auerbach) à motilite Submukoza (Meissner) à sekresyon Hem sempatik (para ve prevertebral ganlionlardan) hemde parasempatik(X, pelvik, splanik) sistemden girdiler almalarına rağmen göreceli olarak merkez sinir siteminden bağımsız çalışır. Bu sinirlerden bağımsız olarakta enterik sistem normal fonksiyonu sağlayabilir. Duysal girdiler değişik seviyelerde viseral reflekslere neden olurlar. Otonom sinir sistemi homeostasisi sağlamak için çok değişik duysal girdilere yanıt verir. Örneğin ağrılı bir uyaran lokal vazokonstürüksiyonu sağlayan sempatik nöronları uyarır. (olası kanamayı durdurmak). Aynı ağrılı uyaran spinotalamik yolla rostral ventrolateral medullaya ulaşır. Ve yaygın sempatik yanıta yol açar (kan basıncı ve kalp hızı artar) Tüm afferent duysal sonlanmalar nukleus traktus solitariusta topografik bir düzenlenme gösterirler: Tat ---> anteriora GİS bilgisi ---> intermediete Kardiovasküler ---> koudomedial Solunum ---> kaudolateral Nukleus traktus solitarius viserallerden gelen duysal bilgiyi 3 yolla taşır. · Bazı nöronlar direkt olarak preganglionik nöronları innerve ederek direkt olarak otonomik refleksleri tetiklerler. · Nukleusun diğer bazı nöronları lateral medüller retiküler formasyona projekte olurlar. Daha kompleks otonomik reflekslere katılırlar(kan basıncı, solunum ritmi, gibi) · Üçüncü grup nöron ise visseral duysal bilgiyi pons ve orta beyinden hipotalamus, amigdala ve serebral kortekse götüren bir network’e katılırlar. Bu network otonomik yanıtlarla beraber davranış paternlerinide bütünleştirir. Otonomik refleksler hem yavaş hemde hızlı visseral yanıtları üretir. Oküler refleksler: Otonom sinir sistemi gözün iki hareketini kontrol eder: pupilin açılması, lensin fokuslanması. Pupil boyutları retinaya düşen ışığın miktarı ile ayarlanır. Superior servikal gangliondan gelen sempatik lifler, irisin dialtatör kaslarını innerve ederken parasempatik lifler sirküler pupili daraltan kasları ,innerve ederler. Normalde daha fazla parasempatik, alarm durumunda daha fazla sempatik hakimiyeti vardır. Lensin fokuslanmasını sağlayan siliar kas parasempatik kontrol altındadır. Kardiovasküler refleksler: Arteriel kan basıncı, kalpten çıkan kanın hızı ve kan damarlarının direnci ile saptanır. Sempatik sistem kalbi hızlandırır kasılmayı arttırır, parasempatik sistem ise kalbi yavaşlatır. Sempatik stimülasyon, periferal direnci ve kardiak çıktıyı arttırarak kan basıncını arttırır. Parasempatik uyarılma periferal direnç üzerinde az etkilidir. Parasempatik stimülasyonda bazı lokal vazodilatator yanıtlar oluşabilir. Bunlara NO aracılık eder. Oysa normal şartlar sempatik bir tonusla sağlanır. Sempatik aktivitenin arttırılması ile vazokonstürüksiyon, azaltılması ile vazodilatayon sağlanır. Sempatik vazokonstürüktör tonus rostral ventrolateral medulladaki adrenerjik nöronlardan kaynaklanır. Arcus aortikus ve sinus karotikusta bulunan baroreseptörlerin uyarılması ile nukleus traktus solitariusa gelen kan basıncı sinyallerinde bir artışa neden olur. Bu nöronlar caudal ventrolateral medulladaki aranöronları uyarır. Bu aranöronlar tonik vazomotor nöronları inhibe ederken vagal kardiomotor nöronları inhibe eder. Sonuçta baroreseptör refleks ile hem arteriel kan basıncı hemde kalp hızı düşer. Nor epinefrin kalp hızını ve kasılma gücünü arttırır. Kasılma gücündeki artışı b-adrenerjik reseptörler ve cAMP ikinci haberci sistemi ( L tipi Ca kanal akımlarında artış) ile gerçekleştirir. b-adrenerjik reseptörler pacemaker dokuda ateşleme eşiğinide düşürürler, bu yüzden kalp hızı artar. Bu etkiler adrenal medulladan salınan adrenalin ile güçlendirilirler. ACh kardiositlerdeki muskarinik reseptörler üzerinden etkili olur. K iletiminin artaması, sinoatrial hücrelerde hiperpolarizasyona, atrioventriküler nodülde iletimin yavaşlamasına neden olur. Ayrıca eşiği yükselterek kalp hızını azaltır. ACh hücre içi cAMP miktarını azaltarak kasılma gücünüde (L-tipi Ca kanal akımında azalma) azalmaya neden olur. Pencere 49-1 bir kimyasal ileticinin ilk izolasyonu Kimyasal ileticinin varlığı 19.yy başları J. Langley ve H. Dale 1920 Otto Loewi kurbağa kalbi otonomik deneyleri: Loewi uzun geceler düşünerek şu deneyi planladı. 2 kurbağa kalbini izole edecek bunlardan birini vagustan bir kaç dakika uyaracak daha sonra bu kalbin içinde bulunduğu ringer solusyonunu alıp diğer kalbin bulunduğu ortama koyacak kalb atımında ve kasılma hızındaki azalmayı göstererek kimyasal ileticinin varlığını kanıtlamış olacaktı. Ve Loewi bu maddeye Vagusstoff adını verdi (daha sonra kimyasal olarak tanımlanan asetil kolin oldu) Glanduler refleks: Nazal, lakrimal ve pekçok GIS bez parasempatik olarak stimüle edilir.. Tükrük bezleri mix innervasyona sahiptir. Sempatik uyarılma yüksek amilazlı koyu salyaya neden olurken parasempatik uyarılma bol sulusalyaya neden olur. Sempatik aktivite vazokonstürüksiyon nedeni ile genelde sekresyonu azaltırken parasempatik aktivite artışı lokal vazodilatasyon ile salgıyı arttırır. Ter bezleri bunun dışındadır. Sempatik liflerin çoğu kolinerjiltir fakat insanda ter bezlerinin pek çok sempatik lifi a-adrenerjiktir. Gastrointestinal refleksler: Üst GIS (ağız mide arası) güçlü parasempatik (daha az sempatik) kontrol altındadır, daha aşağı bölümler enterik sistemin, otonom kontrolü altındadır. Örneğin peristaltik dalgalar, enterik sistemin kontrolü altındadır. Besinleri ağızdan anüs yönüne iterler. Lokal gerilmelerle oluşur. Peristaltizm sırasında parasempatik sinirler enterik nöronları nikotinik reseptörler ile uyarırlar fakat barsak düz kasını kasan muskarinik reseptörlerdir. Peristaltizmde gevşemeyi sağlayan aracının NO olduğu düşünülmektedir. Ürogenital refleksler: Mesanenin boşalması parasempatik ve somatik kontrol altındadır. Parasempatik işeme refleksi oluşur. Para sempatik sistem mesanede kasılmaya internal sfinkterde gevşemeye neden olur. Sempatik innervasyon daha çok duysal bilgi ile ilgilidir. Mesane dolarken gevşemesini ve internal sfinkterin kasılmasını sağlar. Ayrıca eksternal sfinkterin istemli innervasyonuda vardır. Bunların koordinasyonu ponsta Barrington nukleusu adı verilen bölgede yapılır. Her iki sfinkterin birlikte gevşemesi yapılarak işeme sağlanır. Servikal yada torakal yaralanma ile pons ile refleks merkezlerinin bağlantısı kesildiğinde işeme refleksi bozulmaz. Mesane çok dolunca işeme olmaz fakat tam boşalma sağlanmaz. Seksüel reflekslerde benzer şekilde parasempatik hakimiyetinde oluşmaktadır. Fakat supraspinal katkılarda vardır. Kesi durumlarında ereksiyon gibi basit refleksler gerçekleşebilir. Otonomik nöronlar çeşitli kimyasal transmiterleri kullanırlar. Otonomik ganglion hücreleri hemde santral sinir sisteminden (preganglionik sinir terminalinden) hemde periferden (ganlionda sonlanan duysal sinir dalından) aldıkları inputları bütünleştirirler. Duysal liflerin çoğu miyelinsizdir ve Substance P ve CGRP gibi nöropeptidleri salabilir. Preganglionik lifler temelde sinirsel iletici olarak ACh ve NA salarlar. Ganglionik ileti hem hızlı hemde yavaş sinaptik potansiyelleri gerektirir. Preganglionik nörondan salınan ACh’ye postsinaptik nöronda nikotinik reseptörler ile hızlı EPSP(10-20 msn), yavaş EPSP (yarım saniye) yada IPSP ise muskarinik reseptörler ile oluşur. Yavaş EPSP Na ve Ca kanalları açıldığında yada M tipi K kanalı kapandığında oluşur. Yavaş inhibitör yanıt (IPSP) K kanallarının açılması ile oluşur. Peptidlerle daha yavaş potansiyeller oluşturulabilir. Bunlar 1 dakikaya kadar sürebilir. Soğuk kanlılarda bazı preganglionik nöronlarda ACh ile LHRH-benzeri peptid ile birlikte yerleşim görülmektedir. Yüksek frekanslı uyarım peptid salınımına neden olur ve uzun sonlanmalı EPSP oluşturur. M tipi K kanallarının kapanması, Ca ve Na kanallarının açılması ile oluşabilir. Bunlar otonom ganglionun uyarılabilirliğini bir süre için değiştirirler. Memelilerde aynı şekilde Substance P salınır. Noradrenalin ve Asetil kolin otonom sinir sisteminin temel ileticileridir. Postganglionik sempatik nöronlardan NA salınır. 5 temel tipte adrenerjik reseptörü vardır ve bunlar pek çok önemli ilacın hedefleridir. ATP ve Adenozin güçlü ekstrasellüler etkilere sahiptir. ATP, Na ile birlikte salınan bir kotransmiterdir ve P2 purinerjik reseptörleri aktifleyerek hızlı etkiler oluşturur. ATP’nin hidrolizi ile oluşan adenozin düz kas ve kalp kasında inhibitör etkileri ile NA’nin eksitatör etkilerinin zıttı olma eğilimindedir. Pekçok farklı nöropeptid otonomik nöronlarda bulunur. Kolinerjik nöronlarda: enkefalinler Nörotensin Somatostatin Substance P Noradrenerjik nöronlarda: Nöropeptid Y Galanin Dinorfin Kolinerjik postganglionik sempatik nöronlar : VIP CGRP Postganglionik parasempatik nöronlar ACH ile birlikte VIP bulundururlar. Bu madde güçlü vazodilatatör etkilidir. Santral Otonomik Network Otonomik Fonksiyonu Koordine Eder. Bu networkün anahtar komponenti nukleus traktus solitariustur. VII, IX ve X. kafa çiftlerinden bilgiyi alır ve otonomik fonksiyonu 2 yolla module eder: 1. direkt basit viseral refleks yanıtlar için projeksiyonlar verir. 2. otonomik yanıtı endokrin ve davranışsal yanıtlarla integre eder. Nukleus traktus solitariustan önbeyine viseral duysal bilgi parabrachial nukleus üzerinden iletilir. Bu tad ve diğer viseral duyulara eşlik eden davranışsal yanıtlarda önemlidir. Tadla ilgili şartlı refleks deneyleri bu çekirdeğin tahribinde bozulur. Periaquaduktal gri madde, N. traktus solitarius, parabrachial nukleus ve hipotalamustan bilgi alır ve medüller retiküler formasyona yollar. Amigdaloid kompleks, şartlı davranışsal yanıtların otonomik komponentlerinin düzenlenmesinde anahtar bir rol oynar. Davranışla ilgili talamus ve korteksten gelen girdilerlateral ve bazal çekirdeklere ulaşırken otonom sistem bilgileri santral nukleusa ulaşır. Talamususn visseral duysal alanları ve viseral duysal korteksin her ikiside viseral duysal afferentleri parabrachial nukleustan alır. Anterior insular kortekste iç organların topografik bir haritası vardır. En önde tad bulunurken GISve kardiyopulmıner sistem daha arkada yerleşmiştir. Hipotalamus otonomik ve endokrin fonksiyonu davranışla bütünleştirir. “Hipotalamus otonom sistemin başganglionudur.” Hipotalamusun uyarılması otonomik yanıtlara yol açar. Bu nedenle hipotalamus otonom bir bölge olarak düşünülmüştür. Fakat son çalışmalar, bunların üst merkezlerden hipotalamusa ve oradan aşağıya inen yolların aktivasyonu sonucu oluştuğunu düşündürmektedir. Modern çalışmalar hipotalamusun asıl bütünleştirici fonksiyon gördüğünü düşündürür. Hipotalamus 5 temel fizyolojik ihtiyacın düzenlenmesinde bütünleştirici fonksiyon görür; 1. Kan basıncı ve elektrolit kompozisyonunu düzenler ( su içme ve tuz iştahı ile osmolarite, vazomotor tonus ile kan basıncı) 2. Vücut ısısını düzenler (metabolik termogenez ve sıcağa yada soğuğa yanıt gibi davranışlar) 3. Enerji metabolizmasını kontrol eder( metabolizma hızı, sindirim ve beslenmenin düzenlenmesi ile) 4. Hormonal kontrol, gebelik ve laktasyon yoluyla üremenin kontrolü 5. Strese karşı acil yanıtları kontrol eder. Hipotalamus bu temel yaşamsal süreçleri 3 temel mekanizma ile düzenler: 1. Tüm vücutla ilgili duysal bilgi hipotalamusa ulaşır. Ek olarakta lokal ısı, osmolarite, glukoz, Na, vs. maddelerde oluşan değişikliklere yanıt verebilen içsel duysal nöronlar vardır. 2. Hipotalamus edindiği duysal bilgiyi ayarnoktası ile kıyaslar. Kan şekeri, Na, osmolarite ve hormon seviyeleri 3. Ayar noktasından sapmayı saptar ve endokrin, otonomik ve davranışsal yanıtlarla homeostazisi yeniden kurar Tüm bu süreçler koordinasyonu sağlamaya çalışır.Örneğin: farklı vasküler yataklardaki kan akımının ayarlanması, termoregülasyon, sindirim, acil yanıtlar ve seksüel olaylarda önemlidir. Hipotalamus nukleuslarda özelleşmiş nöron grupları içerir. Hipotalamus çok küçük olmasına rağmen (1400g’lık beyinde 4 g) pek çok karmaşık yollar ve hücre grupları arasında yerleşmiştir. Hipotalamus 3 bölgeye ayrılabilri: 1. anterior 2. medial 3. posterior. Hipotalamusun optik kiasmanın üzerine uzanan anterior parçası peroptik alandır. Sirkadian pacemaker dahil(suprachiasmatic nucleus)preoptik nukleus fizyolojik ayarnoktalarından sapmaya karar vermek için gerekli olan değişik duysal bilgilerin koordine edildiği temel alandır. Preoptik alan kanbasıncı ve kompozisyonunu, vücut ısısını, pek çok hormonu ve üreme aktivitesini kontrol eder. Hipofiz sapının üzerinde uzanan medial kısım dorsomedial, ventromedial, paraventriküler, supra optikve arcuate nukleusları içerir. Paraventriküler nukleus, ön ve arka hipofiz bezinin nöroendokrin kontrolünü sağlayan hem magno hemde parvosellüler nöronları içerir. Ayrıca hem sempatik hemde parasempatik istemi innerve eden nöronları içerir. 3. ventrikülün duvarı boyunca uzanan arkuat ve periventriküler nukleuslar parvosellüler nöroendokrin nöronları içerirler. Supraoptiknukleus ayrıca magnosellüler nöronlarıda içerir. Ventromedial ve dorsomedial nukleuslar hipotalamus içinde ve periaquadukatl gri maddeye ulaşan lokal devreler oluştururlar. Büyüme, beslenme, gelişme ve üreme gibi kompleks integratif fonksiyonları kontrol ederler. Son bölüm posterior hipotalamik alan üzerinde uzanan ve mamiller cismide içeren arka bölümdür. Hala fonksiyonu bilinmeyen mamiller nukleusa ek olarak uyku uyanıklığı düzenlemede önemli olan histaminerjik hücre gruplarını içeren tuberomamailler nukleusta bu alana dahildir. Hipotalamusun temel nükleusları medial bölgede ve 2 temel bandın arasında bulunur. Massif longitüdinal bri yol olan Medial önbeyin bandı hipotalamusun alt ve üst merkezlerle bağlantısını sağlar. İkinci ve küçük bir band olan periventriküler lif sistemimedial hipotalamik çekirdeklerle periaquaduktal grimadde arasındaki bağlantıyı sağlar. Bu sistem basit sterotipik davranışlarda (seksüel aktivite sırasındaki postür) önemli olduğu düşünülmektedir. Periventriküler sistem parvosellüler nöroendokrin sistemede ve median eminensteki magnosellüler nöronlara aksonlarını uzatarak hipofizin (ön ve arka)kontrolüne katkıda bulunur. Hipotalamus Endokrin Sistemi Kontrol Eder. Hipotalamus arka hipofiz bezinden genel dolaşıma saldığı nöroendokrin ürünlerle direkt, salgıladığı düzenleyici hormonlarla (lokal portal sistem) indirekt olarak kontrol eder. Magnosellüler nöronlar direkt olarak arka hipofiz bezinden oksitosin ve vazopressin salgılarlar. Supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerde bulunan magnasellüler nöronlar nörohipofize(arka hipofize) projekte olurlar. Su dengesi ve süt salınımı ile ilgili bu nörohipofiz hormonları bu çekirdeklerdeki nöronlar tarafından sentezlenir ve genel dolaşıma verilir. Sentezde önce bir prohormon sentezlenir. Daha sonro bundan oksitosin ve vazopresin oluşur. Vazopressin salan nöronlarda araürün olrak nörofizin oluşur. Oksitosin salanlarda daha farklı ürünler ortaya çıkar. Parvasellüler nöronlar ön hipofiz hormonlarının salınımını düzenleyen peptidleri salgılarlar. 1950’de ilk defa Geoffrey Harris ön hipofizin şndirekt olarak hipotalamus tarafından düzenlendiğini iddia etti. Hipofizialportal venleri gösterdi. Bu sistemin sinyali hipotalamustan hipofize taşıdığını iddia etti. 1970’lerde sinyali taşıyan peptid hormonlar serisinin yapısı saptandı. Bu hormonlar, salgılatıcı ve inhibe edici olarak 2 sınıfa ayrıldı. Tüm hipofizer hormonlar dan farlı olarak Prolaktin güçlü inhibitör kontrol altındadır. Hipofiz sapının enine kesisi adrenal korteks, tiroid, gonadlar ve büyümede yetersizlik fakat prolaktin salınımında artışla sonuçlanır. Elektriksel kayıt yapılmamış olmasına rağmen hormonların pulsatil sekresyonu nedeni ile patlamalar tarzında ateşlemeler gösterdiklerine inanılır. Salınımda ayrıca diurnal ritimde gözlenir. Salgılatıcı hormonların yapıldığı nöronlar, temel olarak 3. ventrikülün duvarında bulunurlar. GnRH ---> 3 ventrikülün bazal parçasının ön tarafındaki nöronlarda yapılır. CRH, somatostatin, dopamin ®daha dorsalde ve paraventriküler nukleusun medial parçasındaKi nöronlarda yapılır. GRH, TRH, GnRH, dopamin ---> arkuat nukleusta periventriküler grimaddenin median eminense uzana kısmında yapılırlar. Median eminenste yoğun fenestralı bir kapiller bulunur. Bu hormonları alır ve hipofiz ön lopta yeni bir kapiller sistem oluşturarak, hormonların kısa yoldan ön hipofize ulaşmasını sağlar.

http://www.biyologlar.com/otonom-sinir-sistemi-ve-hipotalamus

R.hook ve A.van leeuwenhoek'un mikroskop ve hücre ile ilgili yaptığı araştırmalar. acilen yardım

R.hook ve A.van leeuwenhoek'un mikroskop ve hücre ile ilgili yaptığı araştırmalar. acilen yardım

Robert Hooke, (d. 18 Temmuz 1635 – ö. 3 Mart 1703). Hem teorik hem de pratik açıdan yaptığı çalışmalarla bilimsel rönesansta büyük rol oynamış bir İngiliz bilim adamıdır.

http://www.biyologlar.com/r-hook-ve-a-van-leeuwenhoekun-mikroskop-ve-hucre-ile-ilgili-yaptigi-arastirmalar-acilen-yardim

İşte şiddet mağduru sağlık çalışanlarının sonuçlanan davaları

İşte şiddet mağduru sağlık çalışanlarının sonuçlanan davaları

Ankara Sağlık Müdürlüğü, hukuki yardım verilen şiddet mağduru sağlık çalışanlarının sonuçlanan davalarını açıkladı. Dr. Sami Ulus Kadın Doğum ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesinde hasta yakını çocuğunun tedavisi sırasında hemşire sağlık çalışanı ile tartıştı. Hasta yakınının ‘Altı üstü hemşire parçası’ diyerek hakarette bulunması üzerine Ankara 14. Sulh Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada, sanığın üzerine atılı hakaret suçunu işlediği anlaşıldığından 7 bin 80 TL adli para cezası ile cezalandırıldı. Ankara Sağlık Müdürlüğü hukuki yardım verilen şiddet mağduru sağlık çalışanlarının sonuçlanan davalarını açıkladı.İl Müdürlüğü’nün 2012-1013 yılında hukuki yardım verdiği 20 davadan 3’ü duruşmada müşteki-sanık şikayetinden vazgeçtiği için dava düştü. Diğer 17 dava da ise hakaret, yaralama ve kamu malına zarar verme gibi suçlardan toplam 55 bin 460 lira para cezası kesildi. Hakaret ve yaralama suçu nedeniyle bazı sanıklara 1 aydan 11 ay 20 güne kadar hapis cezası verildi.Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesinde 2012 yılı Ekim ayında Acil Tıp Teknisyeni Sağlık Çalışanına Sözel /Fiziksel Şiddet ‘hakaret, mala zarar verme, basit yaralama’ ile ilgili dava açıldı. 2012 yılı Ekim ayında Acil Tıp Teknisyeni (ATT) sağlık çalışanının yönetimindeki ambulans ile acil yardım ekibi iki aracın çarpıştığı trafik kazasına gitti. Yaralılardan birinin ambulansa alınarak tedavisinin yapıldığı sırada, diğer kişi oğlunun yere düşerek kalp krizi geçirdiğini derhal müdahale edilmesi gerektiğini beyan ederek sürücü ATT sağlık çalışanının ‘Yakasına yapıştığı, kendisini tartakladığı, üniformasının kolunu yırttığı, kolundaki saati yere atarak tekmelemek suretiyle kırdığı ve kendisine küfür ederek’ hakarette bulunduğu iddia edildi. Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada; sanığın yaralama suçu sabit görüldüğünden 2 bin TL, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan 4 bin 40 TL ve mala zarar verme suçundan bin 320 Tl olmak üzere toplam 7 bin 360 TL adli para cezası ile cezalandırılması hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl süreyle denetim süresine tabi tutulmasına karar verildi.Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesinde hekim sağlık çalışanına sözel ‘hakaret, basit tehdit’ ile ilgili dava açıldı. Dava, 2012 yılı Ağustos ayında Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi poliklinikte yaşanan şiddet olayı nedeniyle açıldı. Poliklinikte görevli hekim sağlık çalışanı hastayı muayene ettiği sırada aralarında meydana gelen tartışma üzerine hastanın hekim sağlık çalışanına hitaben ‘Doktor müsvettesi, senin buradan ayağını kaydıracağım’ şeklinde sözler ile hakaret ve tehdit edip, odasından, kapısını çarparak dışarı çıktığı beyan edildi. Ankara 9.Sulh Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada; sanığın üzerine atılı hakaret suçunun karşılıklı olarak gerçekleştiği anlaşıldığından ceza verilmesine yer olmadığına, vuku bulan şikayetten vazgeçme sebebi ile sanıklar hakkında açılan tehdit davasının ayrı ayrı düşürüldü. ‘SENİN GÜNÜNÜ GÖSTERECEĞİM’ HAKARETİNE 11 AY HAPİS CEZASIAnkara 3. Asliye Ceza Mahkemesinde hekim sağlık çalışanına sözel şiddet ‘hakaret, görevi yaptırmamak için direnme’ ile ilgili açılan dava sonuçlandı. Şiddet olayı 2012 Ağustos ayında Sincan Ağız ve Diş Sağlığı Merkezinde gerçekleşti. Olay günü daha önce tedavisi yaptırdığı hekim sağlık çalışanına muayene olmak için gelen hastanın, hekim sağlık çalışanına hitaben ‘Sen benim dişimi sararttın, dilimi de kestin bir şey demedim beceriksiz, madem beceremeyecektin niçin yaptın dişimi mahvettin’ diye hakaret edip bağırdığı bu sırada hastane güvenliğinin hastayı dışarı çıkarttığını belirtildi. Daha sonra hastanın muayene için tekrar geldiğinde hekim sağlık çalışanının kanal tedavisi yapılması gerektiğini belirttikten sonra üzerine yürüyerek ‘Senin peşini bırakmayacağım, senin gününü göstereceğim, seni bildim’ diyerek tehdit ettiği beyan edildi. Ankara Sincan 3. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada; sanık kamu görevlisine hakaret suçundan 11 Ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırıldı.Ankara 14. Sulh Ceza Mahkemesinde hemşire sağlık çalışanına sözel şiddet ‘hakaret’ ile ilgili açılan dava da şiddet olayı 2012 yılı Eylül ayında yaşandı. Dr. Sami Ulus Kadın Doğum ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesinde gerçekleşen olayda tedavi için hasta odasına giren hemşire sağlık çalışanına, hasta yakınının çocuğunun tedavisi sırasında hemşire sağlık çalışanı ile tartışıp ‘Altı üstü hemşire parçası’ diyerek hakarette bulunduğu beyan edildi. Ankara 14.Sulh Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada; sanığın üzerine atılı hakaret suçunu işlediği anlaşıldığından 7 bin 80 TL Adli Para Cezası ile cezalandırıldı.Dr. Sami Ulus Kadın Doğum ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesinde 2012 yılı Ekim ayında hasta yakınının hekim sağlık çalışanına hitaben ‘Sen işini yapsana, sen ne içtin’ şeklinde sözler söyleyerek hakaret ettiği beyan edildi. Ankara 12.Sulh Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada; sanığın kamu görevlisine hakaret suçundan 7 bin 80 TL Adli Para Cezası ile cezalandırıldı.‘BIÇAKLA SALDIRDI’2013 yılı Haziran ayında Acil Sağlık Hizmetleri emrinde görevli acil yardım ambulansı vaka başında iken yaralanma olayı yaşandı. Olay günü acil yardım ambulansı düşme vakası ile ilgili verilen adrese gittiğinde orada bulunan ve olaydan yarım saat önce aynı vakaya gitmiş oldukları hasta ile karşılaştıklarını ambulans sürücüsünün kişiye hitaben ‘Sana daha öncede geldik sen oradan ne çabuk buraya geldin, seni arıyoruz’ dediğinde şahsın cüzdanından çıkarmış olduğu bıçakla saldırdığını ve daha sonrada sürücüye hitaben ‘Senin adını öğreneceğim, ailene zarar vereceğim’ diyerek tehdit ettiği beyan edildi. Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada; sanığın sübut bulan yaralama suçundan eylemine uyan TCK 86/2 maddesine göre suçun işleniş özelliklerine göre sanığın güttüğü amaç ve saik göz önünde bulundurularak takdiren 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildi.2012-1013 YILINDA SONUÇLANAN DAVALAR:- Ankara Kızılcahamam Sulh Ceza Mahkemesinde Hekim Sağlık Çalışanına Fiziksel Şiddet “kasten yaralama” ile İlgili açılan dava da sanığın sübut bulan yaralama suçunu işlediği sabit bulunduğundan 2 bin 240 TL adli para cezası verildi.- Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesinde iki Acil Tıp Teknisyeni(ATT) ve bir Ambulans Acil Bakım Teknikeri (AABT) sağlık çalışanına sözel şiddet ‘basit yaralama’ ile ilgili açılan dava da sanığın müşteki ATT sağlık çalışanına yönelik kasten yaralama suçundan 3 bin TL, diğer müşteki ATT sağlık çalışanına yönelik kasten yaralama suçundan da 3 bin TL doğrudan adli para cezası ile cezalandırıldı.- Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesinde hekim sağlık çalışanına sözel şiddet ‘hakaret, basit tehdit’ ile ilgili açılan davada sanığa Basit Tehdit Suçundan bin TL Adli Para Cezası verildi.- Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinde hekim sağlık çalışanına sözel şiddet ‘basit tehdit’ ile ilgili açılan dava müşteki hekim sağlık çalışanı şikayetinden vazgeçtiği için düştü.- Ankara 1.Sulh Ceza Mahkemesinde hekim sağlık çalışanına sözel şiddet ‘hakaret’ ile ilgili açılan dava da sanık 10 ay hapis cezası ile cezalandırıldı.- Ankara 4.Sulh Ceza Mahkemesinde hekim sağlık çalışanına sözel şiddet ‘hakaret’ ile ilgili açılan dava sanığın hakaret suçundan 6 bin 80 TL Adli Para Cezası ile cezalandırıldı. Sanığa tayin olunan Adli Para Cezasının hükmün kesinleşme tarihinden itibaren 10 eşit taksitte ödenmesine ödenmemesi halinde geri kalan kısmının tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen Adli Para Cezasının hapse çevrileceğinin ihtarına karar verildi.- Ankara 2.Sulh Ceza Mahkemesinde Hekim Sağlık Çalışanına Sözel/Fiziksel Şiddet ‘hakaret, basit yaralama’ ile ilgili açılan dava da sanığın fiilleri suç olarak kabul edilmiş, hakaret suçundan sanığa 10 ay hapis cezası,basit yaralama suçundan 5 ay hapis cezası verildi.- Ankara Sincan 1.Sulh Ceza Mahkemesinde İki Hekim Sağlık Çalışanına Sözel Şiddet ‘hakaret’ ile ilgili açılan dava da sanığın mağdur hekim sağlık çalışanına hakaret ettiği anlaşıldığından 6 bin TL adli para cezası verildi.- Ankara Sincan 4.Sulh Ceza Mahkemesinde Hekim Sağlık Çalışanına Sözel/Fiziksel Şiddet ‘hakaret, basit yaralama’ ile ilgili açılan dava hekim sağlık çalışanı şikâyetinden vazgeçtiği içir sanık hakaret suçundan beraati etti.- Ankara 9.Sulh Ceza Mahkemesinde Hekim Sağlık Çalışanına Sözel Şiddet ‘hakaret’ ile ilgili açılan dava da sanığın Hakaret Suçundan: 3 bin 20 TL Adli Para Cezası ile cezalandırılmasına karar verildi.- Ankara Sincan 4.Sulh Ceza Mahkemesinde Hekim Sağlık Çalışanına Sözel Şiddet ‘hakaret’ ile ilgiliaçılan dava da sanığın kamu görevlisine hakaret fiili suç kapsamında değerlendirilmiş ve 6 bin 80 TL Adli Para Cezasına çarptırıldı.- Ankara 26.Asliye Ceza Mahkemesinde Acil Tıp Teknisyeni Sürücü Sağlık Çalışanına Sözel Şiddet ‘hakaret, kamu malına zarar verme’ ile ilgili açılan dava da sanığın kamu malına zarar verme suçundan iki ay on beş gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildi. Diğer sanık, hakaret suçundan iki ay on beş gün hapis cezası ile cezalandırıldı.- 19-Ankara 2.Sulh Ceza Mahkemesinde Hekim, Sağlık Çalışanına Sözel Şiddet “hakaret ve tehdit” ile ilgili açılan dava, duruşmada müşteki/sanık şikayetinden vazgeçtiği için düştü.- 20-Ankara 4.Sulh Ceza Mahkemesinde Hekim, Sağlık Çalışanına Sözel Şiddet “hakaret” ile ilgili açılan dava da sanığın hakaret suçundan 3 bin 520 TL.Adli Para Cezası ile cezalandırılmasına karar verildi.http://www.medihaber.net

http://www.biyologlar.com/iste-siddet-magduru-saglik-calisanlarinin-sonuclanan-davalari

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0