Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 9 kayıt bulundu.

Kuş Göcü Araştırmaları

Yüzyıllar boyu, doğa olayları arasında insanda en çok hayranlık uyandıranlardan birisi hiç şüphesiz kuş göçü olagelmiş. Kuşların sonbaharda ortadan kaybolup baharda tekrar ortaya çıkmalarının nedenlerini merak edenler birçok teoriler ortaya atmışlar. Bazıları, küçük kuşların havalar soğuduğunda çamurun içinde ya da küçük kovuklarda saklanarak kış uykusuna yattıklarını düşünmüş. Hatta Aristoteles başka bir teori daha ortaya atarak bahar aylarında Kızılgerdan olarak bilinen kuşun sonbaharda kızılkuyruğa dönüştüğünü ileri sürmüş! Kuşların göçüyle ilgili ilk araştırma çabasının Alman bir rahibe ait olduğu söylenir. Bir Kırlangıcın bacağına üzerinde "Kırlangıç, kışı nerede geçirirsin?" yazılı bir kağıt bağlayan rahip bir yıl sonra üzerinde "Asya`da, Petrus`un evinde" yazılı bir kağıtla aynı kırlangıcın geri döndüğüne tanık olur. Bu olaydan yaklaşık 750 yıl sonra, özellikle geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan gözlemler, halkalama çalışmaları, radyo vericileri ve radar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte kuş göçünün gizemi yavaş yavaş çözülmeye başlamış. Kuş göçü araştırmalarında kullanılan en yaygın yöntem bir teleskop ve dürbün yardımıyla tek ya da bir hat boyunca birçok noktadan yapılan yer gözlemleri. Bu yöntem özellikle coğrafi koşullar nedeniyle kuşların göç zamanı yoğunlaştıkları Boğaziçi gibi darboğazlarda, dağ geçitlerinde ya da kıyılarda oldukça verimli oluyor. Göç mevsimlerinde gerçekleştirilen günlük, düzenli gözlemlerle bir bölgeden geçen kuşların tür kompozisyonu, yoğunlukları ve göç takvimleri ortaya çıkarılabilir. Gözlemlerin özellikle hava ve ışık koşullarından çok fazla etkilenmesi bu yöntem kullanıldığı zaman özellikle dikkate alınmalı. Örneğin, yere yakın yüksekliklerde rüzgarın şiddeti çok daha düşüktür. Bu yüzden de kuşlar rüzgara karşı uçmak zorunda kaldıklarında yere yakın uçmayı tercih ederler ve böyle bir günde yüksek sayılarda kuş gözlemek mümkün olabilir. Aksi bir durumda, eğer kuşlar rüzgarı arkalarına alırlarsa bu avantajdan en iyi şekilde yararlanmak için yerden gözlemenin mümkün olmayacağı kadar yüksekten uçabilirler. Bu durumda da yoğun bir kuş göçü olmasına rağmen gözlem başarısızlıkla sonuçlanabilir. Ayrıca, gece göçmenlerini bu yöntemle araştırmak mümkün değil ve aslında kuşların büyük çoğunluğu gece göç eder. Diğer bir yöntem de 1951 yılında Lowery tarafından geliştirilmiş olan ay gözlemi. Bu yöntemde bir teleskop yardımıyla gece göç eden kuşların dolunay önünden geçen silüetleri gözlenir. Bu yöntemle gökyüzünde çok küçük bir alan taranabilmekte ve sadece dolunay zamanı ve bulutsuz havalarda olduğu varsayımı, kuşların uçuş yönünü belirlemekteki güçlükler ve de kalibrasyon sorunu bu yöntemin geçerliliğini zorluyor. Radyo ve uydu vericileri gibi çok daha gelişmiş yöntemler de göç araştırmalarında kullanılmakta. Radyo vericisi takılan kuşlar bir arabaya ya da uçağa yerleştirilen bir alıcı ile takip edilmekte ve göç davranışları ile ilgili çok detaylı bilgiler elde edilmekte. Radyo vericilerinin ağırlığı 0.5 gr.a kadar düştüğü için çok küçük kuşlara bile takılmaları mümkün. Uydu vericileri ise kuşların uçuş yükseklikleri, uçuş hızları ve bulundukları koordinatları cep telefonuna mesajla bile sürekli bildirecek kadar geliştirilmiş, ancak hem çok pahalı olmaları hem de ağırlıkları nedeniyle kullanım alanları oldukça kısıtlı. Genellikle yırtıcı kuşlar, leylekler, turnalar gibi büyük kuşlara uydu vericisi takılmakta. Özellikle İkinci Dünya Savaşı`yla birlikte radar teknolojisinde büyük gelişmeler kaydedilmiş ve radarlar göç araştırmalarında da kullanılmaya başlanmış. Radarlarla çok geniş alanlar taranabilmekte, çalışmalar hava ve ışık koşullarından etkilenmemekte. Bu yöntemle göç eden kuşların yoğunluğu, yönleri, hızları ve yükseklikleri tespit edilebilmekte. Günümüzün radarları 6.400 metre yükseklikteki kuşları fark edebilmekte ve martı büyüklüğündeki bir kuşu 80 kilometre mesafeden kaydedebilmekte. Bu yöntemle ilgili en büyük sorun ise göçmen kuşların tür düzeyinde tanımlanamaması. Radarda gözlenen kuşlar ancak büyüklüklerine göre ötücü, sukuşu, kıyıkuşu şeklinde gruplanabilmekte. Yine de radar çalışmaları kuşların denizler, çöller ve dağlar gibi ekolojik engelleri nasıl aştıkları, hava koşullarına göre nasıl davrandıkları ile ilgili çok önemli bilgiler elde edilmesini sağlamakta. Örneğin, kuşların uçuş yüksekliklerini değiştirerek rüzgardan en iyi şekilde yararlanmaya çalıştıkları radar gözlemleri ile anlaşılmış. Birçok kuş türünün göçe özgü ötüşleri vardır. Bu ötüşlerin kaydedilerek analiz edilmesi de araştırmalarda kullanılan bir diğer yöntem. Yeni bir yaklaşım da kuş tüylerinin kararlı izotop oranları açısından analiz edilmeleri. Bu yöntem, dünyada her farklı coğrafyanın (genellikle yağışlara bağlı olarak) kendine özgü izotop oranlarına sahip olmasına dayanmakta. Bu kararlı izotoplar besin ağı yoluyla kuşların dokularında da birikmekte. Kuşların tüylerindeki ya da tırnaklarındaki hidrojen, karbon veya azot izotop oranları, sadece bu dokular büyürken kuşun beslendiği yöreyi yansıtır. Bu nedenle, tüylerin izotop yapıları belirlenerek kuşların tüy değiştirme stratejilerine göre üredikleri, kışladıkları ya da konakladıkları alanların saptanması mümkün olmakta. Kuşların yön bulma yetenekleri ile ilgili çalışmalar da göç araştırmalarında geniş bir yer tutuyor. Halkalanan ve tekrar yakalanan bireyler sayesinde kuşların üreme, kışlama ve konaklama alanlarına bağlılıkları ve sonuç olarak yön bulma yetenekleri ölçülebilmekte. Bu amaçla gerçekleştirilen en yaygın araştırmalar, yer değiştirme deneyleri. Bu deneylerde hala yuvada yavruları olan erişkin kuşlar üreme alanlarından, güvercinler tüneklerinden ve göçmen kuşlar da göç rotalarından uzaklaştırılırlar ve daha sonra geri dönme başarıları ölçülür. İlk kez 1949 yılında Kramer tarafından kafesteki kuşların belirli bir yöne doğru göç aktivitesi gösterdiklerinin kanıtlanmasının ardından kafeslerdeki kuşların göç huzursuzluğunun ölçülmesi standart bir yöntem olarak yön bulma deneylerinde yerini aldı. Bu çalışmalar için çeşitli kafesler geliştirilmiş. İçinde tünekler olan ve elektrikli bir sayaç ile kuşların bu tüneklere zıplama miktarlarının ölçüldüğü kafesler (Kramer 1949, Sauer, 1957), yan duvarları eğimli olan ve kuş gitmek istediği yöne doğru bu duvarlar üzerine zıpladıkça daktilo kağıdı üzerinde bırakılan izlerin ölçüldüğü Emlen`in huni kafesleri (Emlen and Emlen, 1966) ve kuşun gagası ile kafesin etrafına sarılı şeffaf folyo üzerinde yaptığı izlerin gözle sayıldığı Busse`nin düz kafesleri (Busse 1995) yaygın olarak kullanılan kafesler. diğerlerinin aksine, arazi koşullarında ve hem gece, hem gündüz gerçekleştirilebiliyor olması Busse kafesleri ile çok fazla kuş ile deney yapılabilmesini ve büyük miktarlarda veri elde edilebilmesini sağlamaktadır. Bu yöntemde, halkalama çalışmaları sırasında yakalanan kuşlarla anında deney yapılabilmekte. Türkiye coğrafyasında kuş türlerinin yön tercihleri de halkalama istasyonlarımızda Busse kafesleri ile gerçekleştirilen deneylerle araştırılmakta. Geçtiğimiz on yıl içinde geliştirilen ve oryantasyonu aerodinamik ve fizyoloji ile bağdaştıran "Optimum Göç Teorisi", kuş göçü araştırmaları için başlıca kuramsal çerçeveyi oluştururken, bir yandan da genetik çalışmalar yaygınlaşıyor. Halkalama Çalışmaları Kuşların, halkalama lisansına sahip eğitimli araştırmacılar tarafından güvenli yöntemlerle yakalanmasını, bacaklarına halka takılmasını ve tür, yaş, cinsiyet gibi gerekli bilgilerin kaydedilmesinden sonra serbest bırakılmasını içeren işlemlerin tümüne birden "halkalama" adı veriliyor. Oldukça pahalı yöntemler olan radyo ve uydu vericileri hariç yukarıda bahsedilen hiçbir yöntemle göçmen kuşlar bireysel olarak izlenemiyor. Bu ancak halkalama çalışmaları ile mümkün. Halkaların üzerinde ülkelere özgü sabit bir adres ve her birey için farklı bir kod numarası olur. Kod numarası kuşların bireysel olarak tanınmasını, adresler ise tekrar yakalanan ya da ölü bulunan halkalı bir kuşun halkalanma bilgilerine ulaşılabilmesini sağlar. Bu adres sayesinde kuş ölü bulunduysa halkası, canlı olarak tekrar yakalandıysa da kuşla ilgili bilgiler halkalandığı merkeze ulaştırılır ve kuşun nerede, ne zaman halkalandığı öğrenilir. Bu yöntemle, temelde kuşların göçleri (kuş türlerinin göç stratejileri, konaklama, kışlama ve üreme alanları, göç takvimleri) ve populasyon dinamikleri (kaç yıl yaşadıkları, üreme başarıları, hayatta kalma başarıları, ilk üreme yaşları, kaç yaşına kadar üremeye devam ettikleri, genç bireylerin dağılma oranları) araştırılmakta. Özellikle 1970`li yıllardan sonra halkalama çalışmaları koruma çalışmalarına da büyük katkı sağlamaya başladı. Standart yöntemlerle yapılan çalışmalar sonucunda populasyonlardaki değişimler takip edilebilmekte ve türlerin korunmasına yönelik kararlar alınabilmekte. ABD ve Avrupa`da Operation Baltic, Constant Effort Sites (CES), Monitoring Avian Productivity and Survivorship (MAPS) gibi önemli projeler, standart yöntemler kullanılarak populasyonların takip edilmesi amacıyla gerçekleştiriliyor. Dünyada Kuş Halkalama Çalışmalarının Tarihçesi Halkalama çalışmalarının başlangıcı olarak Danimarkalı bir öğretmen olan Mortensen`in Sığırcık yavrularına alüminyum halkalar taktığı 1889 yılı kabul edilir. Kuşları ilk kez sistematik olarak halkalayan Mortensen, böylelikle günümüzde yüzün üzerinde istasyonda, binlerce lisanslı halkacı tarafından yaygın bir şekilde uygulanan standart halkalama çalışmalarının da öncüsü olmuş. Kuşlarla ve kuş göçüyle ilgili çok önemli bilgiler sağlayan sistematik halkalama çalışmaları öncesinde de kuşlar çeşitli nedenlerle halkalanmışlar. Kuşların ayağına metal bir halka takılmasıyla ilgili ilk kayıt 1595 yılında Fransa`sına ait. 4.Henry`nin halkalı Gökdoğan`larından (Falco peregrinus) biri kuş avı sırasında kaybolmuş ve 24 saat sonra Malta`da bulunmuş. Halkalı olduğu için saatte ortalama 90 km hızla Fransa`dan Malta`ya uçmuş olduğu anlaşılan bu birey böylelikle Gökdoğan`ların şaşırtıcı uçuş yeteneklerinin belki de ilk kanıtı olmuş. 1669 yılında ise Dük Ferdinand bir Gri Balıkçıl`ın (Ardea cinerea) bacağına gümüş halka takmış; 1728 yılında Dük`ün torunu tarafından tekrar bulunan bu Gri Balıkçıl`ın en az 60 yıl yaşadığı da böylelikle anlaşılmış. Almanya`da 1710 yılında bir atmacacı aynı ayağında birden fazla halka taşıyan bir Gri Balıkçıl yakalamış. Halkaların birçoğunun üzerinde herhangi bir bilgi olmadığından bu kuşun nerede ve kimler tarafından halkalandığı anlaşılamamışsa da halkalardan birinin Türkiye`de takılmış olabileceği düşünülüyor. Bu kuşların çoğu kuş göçü ve biyolojisiyle ilgili bilgi edinmekten çok daha farklı amaçlar için halkalanmışlar. Yabani kuşları gizemli göç davranışları ve biyolojileriyle ilgili bilgi edinmek amacıyla markalayan araştırmacılar ise halkalamanın asıl amacına yönelik ilk adımları atmışlar. Kuzey Amerika`da böylesi bir çabayı ilk kez gösteren ünlü doğabilimcisi ve ressam John James Audubon olmuştur. Audubon, 1803 yılında batağan yavrularının ayaklarına gümüş sicimler bağlamış ve böylelikle ertesi yıl iki yavrunun tekrar aynı yere geldiğini kanıtlamış. Ancak bugünkü halkalama çalışmalarının kurucusu, en başta da söz edildiği gibi Danimarkalı Hans Christian Cornelius Mortensen`dir. Viborg`ta öğretmenlik yapan Mortensen`in üzerinde bir adres ve seri numarası olan alüminyum halkayı 5 Haziran 1899 yılında bir Sığırcık yavrusuna takmasıyla sistematik halkalama çalışmaları da başlamış. Mortensen, standart bir şekilde halkalanan 165 Sığırcık yavrusuna tekrar rastlanılacağını umuyordu. Gerçekten de bir yıl içinde bu kuşlardan bazıları tekrar görüldü ve bu kayıtlar yayınlandı. Mortensen`in deneyi başarıyla sonuçlanmıştı ve bu başarıdan etkilenen birçok ülkede kuşlar halkalanmaya ve halkalama istasyonları kurulmaya başlandı. Kuzey Amerika`daki sistematik halkalama çalışmaları ise 1902 yılında Paul Bartsch tarafından gerçekleştirilmiş. Bartsch üzerinde "Smithsonian Enstitüsüne geri gönderin" yazılı halkalar kullanarak ilk kez bir tür gece balıkçılı halkalamış. Avrupa`da düzenli halkalama çalışmaları ise 1903 yılında Almanya`da (bugün Rusya sınırları içinde kalmış olan) ilk halkalama istasyonunun, Vogelwarte Rossiten`in kurulmasıyla başlamış. Almanya`nın ardından 1909 yılında bu kez İngiltere ve İrlanda`da halkalama çalışmaları yapan ornitoloji merkezleri kurulmuştur. Yine 1909`da Amerika`da Wisconsin Üniversitesi`nden Leon Cole, Amerika Kuş Halkalama Derneği`ni (American Bird Banding Association) kurmuş, 1910 yılında Çekoslovakya`da, 1911 yılında İsveç`te, 1912 yılında Finlandiya`da ve 1914 yılında da Norveç`te ilk kuş halkalama istasyonları çalışmalarına başlamış. 1916 yılındaki Göçmen Kuşlar Sözleşmesi`nin (Migratory Birds Convention) ardından 1920`de ABD`de ve 1923`te Kanada`da federal halkalama ofisleri kurulmuş. Göçmen kuşların sınır tanımıyor olması doğal olarak halkalama çalışmalarının da uluslararası işbirliği ile yürütülmesini gerekli kılıyor. Bu gereklilik doğrultusunda 1963 yılında Paris`te, birçok ulusal halkalama programının katılımıyla Avrupa Halkalama Birliği`nin (EURING) kurulmuş. 1966 yılında ise ulusal halkalama programları arasında bilgi alışverişini sağlayabilmek için geri bildirim verilerinde standart bir kodlama sistemi geliştirilmiş. Bu kod sistemi tüm ulusal halkalama merkezleri tarafından kullanılmakta. Türkiye`de Kuş Halkalama Çalışmaları Birçok kuş türü için çok önemli göç yolları üzerinde bulunmasına rağmen 2002 yılına kadar Türkiye`de düzenli ve kapsamlı halkalama çalışması gerçekleşmemişti. 1950-2000 yılları arasında Kızılırmak, Göksu ve Çukurova deltaları başta olmak üzere çeşitli bölgelerde çoğunlukla yabancı araştırmacılar tarafından kısa süreli, düzensiz çalışmalar yapılmış ve 166 türe ait 17.000`den fazla kuş halkalanmıştı. Ayrıca, 43 farklı ülkede halkalanıp hemen hemen tümü öldürüldükten ya da ölü bulunduktan sonra bildirilen 750`den fazla kuş ile ilgili kayıtlar var. Bu çalışmalarda araştırmacılar kendi ülkelerinin ulusal halkalarını kullanmışlar. Sadece, 1969 yılında Salih ve Belkıs Acar tarafından gerçekleştirilen çalışma için özel olarak üzerlerinde "Turkey" yazan halkalar yaptırılmış, ancak bu çaba da ulusal bir programa dönüşmemişti. Ulusal Halkalama Programı (UHP) Türkiye Ulusal Kuş Halkalama Programı (UHP), nihayet Kuş Araştırmaları Derneği`nin (KAD) girişimleri sonucunda, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (MPG), Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve KAD arasında imzalanan işbirliği protokolü ile Mart 2002 yılında başladı. Programın koordinatörlüğü KAD tarafından yürütülüyor. Halkalama çalışmaları, 2002 yılında Manyas Kuşcenneti (KAD-MPG), Cernek/Kızılırmak Deltası (Ondokuz Mayıs Üniversitesi), Titreyengöl/Manavgat (Avifaunichte Unterschungen, Alman bir ekip) ve ODTÜ (KAD-ODTÜ Biyoloji Bölümü) istasyonlarında gerçekleştirildi. 2003 yılında ise Akyatan (KAD-MPG) ve Dicle (Dicle Üniversitesi) istasyonları da pilot çalışmalarla programa dahil oldular. İki yıl içinde 6 istasyonda 110 türden 55.000`in üzerinde kuş halkalandı ve 15 farklı ülkede halkalanmış 46 kuş Türkiye`de kaydedildi. Türkiye`de halkalanmış 15 kuşla ilgili olarak da 6 ülkeden geri bildirim geldi. Uluslararası geri bildirimlerin yanısıra, sonbahar 2003 çalışmaları sırasında Cernek istasyonunda halkalanmış bir Yalıçapkını (Alcedo atthis) 3 gün sonra Akyatan istasyonunda Tüm bu çalışmalar sırasında, Türkiye için Kuzey Çıvgını (Phylloscopus borealis) için ilk kayıt olmak üzere nadir birçok tür için kayıtlar elde edildi. Renkli Halkalama Çalışmaları Martılar, leylekler ve yırtıcı kuşlar gibi büyük kuşlara renkli halkaların takıldığı çalışmalar da yapılmaktadır. Bir teleskop ya da dürbün yardımıyla hatta bazen çıplak gözle bile renkli halkalar üzerindeki harf ya da rakam kodları okunabilmektedir. Bu sayede, tekrar yakalanmalarına ya da ölü olarak bulunmalarına gerek kalmadan bu kuşların göçleriyle ilgili bilgilere ulaşılabilmektedir. Türkiye`de değişik araştırmacı kişi ve kurumların yürüttüğü renkli halkalama projeleri arasında, Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Tepeli Pelikan (Pelecanus crispus) yavrularının halkalanmasını, Belçikalı, Hollandalı ve Fransız bilim adamlarının işbirliğiyle yapılan Akdeniz Martısı (Larus melanocephalus) yavrularının halkalanmasını, yine Fransa ile işbirliği halinde yürütülen Flamingo (Phoenicopterus ruber) yavrularının halkalanmasını ve 2003 yılında Kızılcahamam (Ankara) yakınındaki kolonide başlayan Leylek halkalamasını sayabiliriz. Eğitim Çalışmaları Halkacı olmak, günümüzde artık pek az örneği kalmış bir usta-çırak ilişkisi sonucunda gelişen, kuramsal bilginin yanı sıra kapsamlı bir deneyim edinmeyi ve bu birikimi düzenli olarak güncellemeyi gerekli kılan, çoğu kez de yaşam boyu bir tutkuya dönüşen bir süreç. Halkacı olmak, dünyanın neresinde olursa olsun o kişide olması gereken birikimin varlığını test eden bir lisans sürecini de içeriyor. Halkacının yetkinliğini bir lisansla belgeleme gereğinin temelde iki nedeni var: Kuşların canına ve sağlığına zarar gelmesini önlemek, Hatasız ve güvenilir veri toplayabilmek. İlk gerekçe, kuşların morfolojileri, fizyolojileri ve davranışları hakkında yeterli bilgiye sahip olmayı ve bu işi bilenlerin yanında olası sorunlar karşısında nasıl doğru hareket edileceğini öğrenmeyi gerektiriyor. İkinci gerekçe ise, doğru tanılar yapabilmeyi, referans kaynaklarını doğru kullanmayı ve genelde titiz çalışmanın önemini vurguluyor. Türkiye`de kuş göçlerine ve halkalama çalışmalarına yönelik ilgi ve bilginin arttırılması amacıyla KAD tarafından "Ulusal Halkalama Programı`nın Yaygınlaştırılması, Geliştirilmesi ve Tanıtımı" projesi hazırlandı ve proje UNDP GEF/SGP desteğiyle Aralık 2002`de başladı. Proje kapsamında 100 kişinin katılımıyla Ankara ve Manyas Kuşcenneti`nde "Halkalamaya Giriş Kursları" düzenlendi. Proje kapsamında çocuklarla eğitim çalışmaları gerçekleştiriliyor ve kısa bir belgesel film hazırlanıyor.

http://www.biyologlar.com/kus-gocu-arastirmalari

Koliform grubu bakterıler ve bunlar hakkında bilgi

Koliform bakteriler gıda ve suların sıhhi durumunu gösteren göstergeç bakterilerdir. Tanım olarak çubuksu, Gram-negatif olup 35-37 °C'de laktoz fermante ederek asit ve gaz üretirler. Koliformlar sıcak kanlı hayvanların dışkılarında bolca bulunurlar, ama sulak ortamlarda, toprakta ve bitkilerde de bulunurlar. Coğu zaman kloliformalar kendileri hastalığa neden olmazlar ama kolay kültürlenirler, ve varlıkları dışkı kaynaklı zararlı patojenlerin de mevcut olabileceğine işaret eder. Dışkıya ait (fekal) patojenlere bakteriler, virüsler, protozoalar ve parazitler dahildir. Koliform bakterileri oluşturan cinsler arasında şunlar sayılabilir:[1] Citrobacter, Enterobacter, Escherichia, Hafnia, Klebsiella, Serratia ve Yersinia. Escherichia coli (E. coli) bakterisinin diğer koliformlardan ayırdedici özelliği 44 °C'da laktoz fermantasyonu yapabilmesi, bazı özel kültür ortamlarında büyüyebilmesi ve bu ortamlarda oluşturduğu renktir. Genel koliform grubundan farklı olarak E. coli hemen tamamen dışkı kaynaklıdır ve onun varlığı dışkı kirlenmesinin açık bir belirtisidir. Koliform grup bakteriler, Enterobacteriaceae familyası içinde yer alan, fakültatif anaerob, gram negatif, spor oluşturmayan, 35 oC' de 48 saat içinde laktozdan gaz ve asit oluşturan, çubuk şeklindeki bakterilerdir. Bu grupta yer alan ve gıda mikrobiyolojisi açısından önemli olan mikroorganizmalar; Citrobacter freundii, Enterobacter aerogenes, Enterobacter cloacae, Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae 'dir. Koliform grup mikroorganizmalara pek çok gıda hammaddesinde rastlanmaktadır. Bunların başında; taze sebzeler, taze yumurta, çiğ süt, kanatlı etleri ve koliform bakımından sayıca zengin sulardan alınan kabuklu ve diğer su ürünleri gelmektedir. Gıdalarda koliform mikroorganizmaların bulunması; kötü sanitasyon koşullarının, yetersiz veya yanlış pastörizasyon uygulamalarının, pişirme ve pastörizasyon sonrası tekrar bulaşma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Koliform grubu mikroorganizmaların hepsi dışkı kökenli değildir. Bu grupta bulunan bakterilerden normal florası insanların ve sıcak kanlı hayvanların alt sindirim sistemleri olanlar "fekal koliform" olarak tanımlanmakta ve bunlar fekal kontaminasyonun bir göstergesi olarak kabul edilmektedirler. Koliform grup içinde fekal koliform olarak tanımlanan bakterilerin büyük çoğunluğunun E. coli olduğu bilinmektedir. Grubun diğer üyeleri toprak ve bitki kökenli olabilmektedirler. Herhangi bir örnekte E. coli 'ye ve/veya fekal koliform bakterilere rastlanması oraya doğrudan ya da dolaylı olarak dışkı bulaştığının ve yine bağırsak kökenli Salmonella ve Shigella gibi primer patojenlerin de olabileceğinin bir göstergesidir. Bu nedenle hiçbir gıda maddesinde, içme ve kullanma sularında, denizlerde ve göllerde E. coli ve fekal koliform bulunmasına izin verilmezken, bazı gıdalarda belirli sayıda koliform bakteri bulunmasına izin verilebilmektedir. E. coli fekal kontaminasyonun bir göstergesi olması yanında genetik yapısı en iyi bilinen canlı olma özelliğine de sahiptir. Suşlarının birçoğu zararsız olan bu bakterinin bazı patojenik tipleri, insan ve hayvanlarda sonucu ölüme kadar giden ishallere, yara enfeksiyonlarına,menenjit, septisemi, artheriosklerosis, hemolitik üremik sendrom, çeşitli immünolojik hastalıklar vb. gibi hastalıklara sebep olabilmektedir. 02. Analiz Yöntemleri Bir gıda maddesinde ya da herhangi bir materyalde E. coli aranma ve sayılması için kullanılan tüm standart yöntemler koliform grup aranmasına yöneliktir. Bu yöntemler en muhtemel sayı (EMS) yöntemi, katı besiyeri kullanılan yöntemler, membran filtrasyon yöntemi ve hızlı sayım yöntemleri olarak gruplandırılmaktadır. 02.01. En Muhtemel Sayı Yöntemi Genel olarak koliform grup/fekal koliform grup bakteriler / E. coli sayılmasında EMS yöntemi kullanılmakta ve yöntem üç aşamada uygulanmaktadır. Bu aşamalar sırasıyla: - Koliform grup bakterilerin muhtemel sayısını belirlemek, - Koliformların kesin sayısını onaylamak ve aynı anda farklı bir besiyerinde fekal koliformların sayısını belirlemek, - E. coli sayısını belirlemektir. Türk Standartları Enstitüsü (TSE) ve Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO)' nün koliform grup mikroorganizma aramak için kullanılan standart analiz yöntemlerine göre örnek hazırlanıp dilüsyonları yapıldıktan sonra ardışık 5 dilüsyondan 3 'er adet Lauril Sülfat Triptoz Broth (LST) besiyerine 1'er ml ekim yapılmakta ve 37 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübasyondan sonra pozitif sonuç veren tüpler muhtemel koliform olarak değerlendirilmektedir. Bu yönteme göre, muhtemel koliformların sayısını doğrulamak için de Brilliant Green Bile Broth (BGBB ) besiyerine ekim yapılmakta ve 37 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübasyondan sonra pozitif sonuç veren tüpler koliform grup olarak doğrulanmaktadır. TS 6063/ISO 7251 'e göre E. coli aranmasında analize koliform grupta olduğu gibi örneğin hazırlanıp dilüsyonlarının yapılmasından sonra, ardışık 5 dilüsyondan 3'er adet LST besiyerine 1 'er ml ekim yapılmakta ve tüpler 37 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübasyona bırakılmaktadır. Burada pozitif sonuç veren tüplerden, su banyosunda 44,5 oC 'de tutulan E. coli (EC) Broth besiyerlerine ekim yapılmakta ve gaz oluşumu için yine 44,5 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübe edilmektedir. Bu sürenin sonunda gaz oluşumu görülen tüpler fekal koliform olarak değerlendirilmektedir. Testin devamında EC Broth besiyerinde pozitif sonuç veren tüplerden 44,5 oC 'deki Tripton Water (TW) besiyerine ekim yapılmakta ve aynı derecede 48 saat inkübasyona bırakıldıktan sonra indol testi yapılmaktadır. Bu testin sonunda indol pozitif reaksiyon veren tüpler E. coli, negatif reaksiyon verenler ise E. coli dışındaki diğer fekal koliformlar olarak değerlendirilmektedir. Amerikan Resmi Analitik Kimyacılar Birliği (AOAC) 'nin koliform grup/E. coli aranması için önerdiği yöntem EMS yöntemidir. AOAC 'ye göre örnek hazırlanıp dilüsyonları yapıldıktan sonra, ardışık 3 dilüsyondan 3 'er adet LST besiyerine 1 'er ml ekim yapılmakta, 35 oC 'de 48 saat süren inkübasyondan sonra pozitif sonuç veren tüpler muhtemel koliform grup olarak değerlendirilmektedir. İkinci aşamada pozitif sonuç veren bu tüplerden BGBB ve EC Broth besiyerlerine ekim yapılıp, 35 oC 'de 48 saat inkübe edildikten sonra, BGBB tüplerinden alınan pozitif sonuçlar koliform grup olarak doğrulanmakta, 44,5 oC 'de 48 saate kadar inkübeedilen EC Broth tüplerinden alınan pozitif sonuçlar ise fekal koliform olarak kabul edilmekte ve sayılmaktadır. Son olarak EC Broth besiyerinde gaz pozitif tüplerden Eosin Metilen Blue Agar (EMB ) besiyerine sürme yapılarak, ayrıca gram boyama ve IMVEC testleri uygulanarak E. coli doğrulanmaktadır. Amerikan Halk Sağlığı Kuruluşu (American Public Health Association; APHA) tarafından özellikle suların mikrobiyolojik analizinde kullanılmak üzere önerilen Amerikan Standartları metoduna göre koliform grup/fekal koliform/E. coli aranmasında %0,5 Laktoz Broth (LB ) kullanılmaktadır. Bu yönteme göre; her biri 20 ml LB besiyeri içeren 15 adet tüpe, 5 X 10 ml, 5 X 1 ml ve 5 X 0,1 ml olacak şekilde ekim yapılmakta ve tüpler 35 oC 'de 24-48 saat inkübasyona bırakılmaktadır. İnkübasyon sonunda gaz oluşturan tüpler muhtemel koliform olarak kabul edilmektedir. Daha sonra gaz oluşturan bu tüplerden EMB agara sürme yapılmakta ve 35 oC 'de 24 saat inkübasyona bırakılmaktadır. Eğer bu besiyerinde tipik E. coli kolonileri oluşmuş ise tamamlama testi yapılmakta, oluşmamış ise teste burada son verilmektedir. Tamamlama testinde EMB agardan birkaç değişik koloni alınarak LB fermentasyon besiyerine ve yatık Nutrient Agar (NA) besiyerine ekim yapılarak her iki besiyeri de 35 oC' de 24 saat inkübasyona bırakılmaktadır. İnkübasyon sonunda LB besiyerinde gaz oluşmuş ve NA' dan alınan kolonilerde gram negatif sporsuz çubuk bakteriler tespit edilmiş ise su örneğinde koliform grup mikroorganizma olduğu kabul edilmektedir. Aynı kuruluş fekal koliform testi için EC Broth besiyerinde 44±0,2 oC 'de 48 saat inkübasyon sonunda gaz oluşumu görülen tüplerin fekal koliform olarak değerlendirilmesini önermektedir. Koliform grup mikroorganizma aranmasında kullanılan diğer bazı sıvı besiyerleri; LMX Broth, MOSSEL Broth, MacConkey Broth ve EE Broth' dur. 02.02. Katı Besiyeri Yöntemi Pek çok kuruluş tarafından koliform grup ve E. coli aranmasında standart yöntem olarak EMS yöntemi gösterilirken, özellikle izolasyon amaçlı sayım çalışmalarında katı besiyeri kullanılmaktadır. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan besiyeri Violet Bile Red (VRB ) Agardır. Bu besiyerinde sayım yapılırken yayma, dökme ve çift tabaka dökme plak yöntemleri uygulanmaktadır. VRB Agar besiyerine alternatif olarak Petrifilm VRB yöntemi de kullanılabilmektedir. Bu yönteme göre VRB Laktoz Agar besiyeri kullanılması önerilmektedir. Besiyeri bileşiminde katılaştırıcı ajan olarak agar yerine soğuk suda çözülebilen bir madde kullanılmaktadır. Bileşenler kurutularak üzeri plastik film ile kaplanmış halde kullanıma hazır olarak satılmaktadır. Yönteme göre seyreltiden veya direkt örnekten 1 ml alınarak besiyeri üzerine ilave edilir. Plastik film üzerine basınç uygulanarak örneğin 20 cm2 alana yayılması sağlanır. 32±1 oC 'da 24±2 saat inkübasyondan sonra, etrafında bir veya daha fazla gaz kabarcığı görünen koloniler koliform olarak sayılır. Burada ister koliform olsun ister başka bir tür kolonilerin kırmızı renkli olacağı unutulmamalıdır. E. coli sayımında katı besiyeri olarak Triptik Soy Agar (TSA) besiyeri de kullanılmaktadır. Dökme plak yöntemi ile hazırlanan petri kutuları 35 oC 'de 2 saat inkübasyondan sonra besiyerinin üzeri ikinci tabaka olarak VRB Agar ile kaplanmakta ve inkübasyona 44,5 o C 'de 24 saat devam edilmektedir. Bu yöntemle, hasar görmüş E. coli hücrelerinin sayımında daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Koliform bakteri izolasyonunda kullanılan diğer bazı katı besiyerleri; Enriched Lauryl Sulphate Aniline Blue Agar, Fecal Coliform Agar, Pepton Tergitol Glucuronide Agar, Deoxycholate Agar, Endo Agar, EMB Agar, Brillant Green Agar, XLD Agar' dır. 02.03. Membran Filtrasyon Yöntemi Hidrofobik Grid Membran Filtre (HGMF) tekniği, özellikle su ve diğer sıvı gıdaların analizinde kullanılmaktadır. Bu teknikte örnek önce bir membran filtreden geçirilerek mikroorganizmalar filtre üzerinde tutulmaktadır. Daha sonra bu filtreler uygun bir besiyeri üzerine, arada hava kabarcığı kalmayacak şekilde yerleştirilmekte ve oluşan koloni sayısından materyaldeki mikroorganizma sayısı hesaplanmaktadır. Filtreler üzerinde bulunan birbirini dik kesen hidrofobik hatlar, oluşan kolonilerin dağılmasını önlemekte ve böylece sayım yapılmasını kolaylaştırmaktadır. HGMF tekniği ile E. coli sayımı AOAC tarafından standart analiz yöntemi olarak kabul edilmiştir. Membran filtrasyon tekniğinin bazı üstünlükleri bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri; örnekte az sayıda mikroorganizmanın bulunması durumunda bile belirleme imkânı vermesi ve inkübasyondan sonra filtrelerin kurutularak saklanabilmesidir. HGMF ile fekal koliform sayılmasında filtre, TSA besiyerine yerleştirilmekte ve kuru gıdalar için 25 oC 'de 4-5 saat, diğer gıdalar için 35 oC 'da 4-5 saat olmak üzere, hasar görmüş ve stres altındaki mikroorganizmaların tekrar aktivite kazanmalarını sağlamak amacı ile bir ön inkübasyon uygulanmaktadır. Filtreler buradan m-FC Agar besiyerine alınmakta ve 44,5 oC 'da 24 saat inkübasyona bırakılmaktadır. İnkübasyon sonunda bir veya daha çok mavi renkli koloni gelişimi görülen alanlar belirlenmekte ve değerlendirme koliform sayımında olduğu gibi yapılmaktadır. HGMF tekniğinde amaca uygun olan her tür besiyeri kullanılabilmektedir. Bunlardan bazıları; m-T7 (membran Tegritol-7) Agar, Tamponlanmış Tripton Bile Agar, MI Agar, m-ENDO Agar, m-TEC (membran Thermotolerant E. coli) Agar, m-Coli Blue 24 Agar besiyerleri ve ticari olarak hazırlanmış (Sartorius) ve besiyeri emdirilmiş steril pedlerdir. 02.04. Koliform Grup ve E. coli İdentifikasyonu Uluslararası standart kontrol örgütleri tarafından E. coli 'nin doğrulama testleri olarak IMVEC testleri gösterilmektedir (I: İndol testi, M: Metil red testi, V: Voges-Proskauer testi, E: Eijkman testi veya 44,5±0,2 oC 'de gelişme testi, C: Sitrat testi). IMVEC testlerine ilaveten HOMoC testleri de yapılmaktadır (H: Hidrojen sülfür oluşum testi, O: Ornitin dekarboksilaz testi, Mo: Hareketlilik testi, C: Sitrat testi). Ayrıca; glikozdan gaz oluşumu, laktoz, mannit, sorbitol fermentasyon testleri, lisin dekarboksilasyonu, H2S oluşumu testleri koliform grup bakterilerin identifikasyonu için önerilen diğer bazı testlerdir. Bu testlerde koliform grup bakteriler ve E. coli 'nin test sonuçları çizelge 1 'de verilmiştir. 02.05. MUG ve Diğer Hızlı Analiz Yöntemleri AOAC tarafından bildirilen E. coli hızlı tayin yönteminde örnekten dilüsyonlar hazırlandıktan sonra ardışık 3 dilüsyondan 3'er adet LST Broth besiyerine inokülasyon yapılıp, tüpler kapalı su banyosunda 44,0±0,2 oC' de 24 saat inkübasyona bırakılmakta ve pozitif sonuç veren tüpler muhtemel E. coli olarak değerlendirilmektedir. Daha sonra bu kültürlerden EMB Agar besiyerine sürme yapılarak E. coli 'nin varlığı doğrulanmaktadır. Bu yönteme göre analiz süresi toplam 48 saattir. İlk kez 1982 yılında ortaya konulan MUG tekniği, son yıllarda E. coli sayımına yeni bir yaklaşım getirmiştir. Bu tekniğin prensibi; doğrudan besiyerinin ilave edilen ya da selektif katkı olarak ilave edilen 4-methyleumbelliferyl-β-D-glucuronide (MUG) adlı bileşiğin E. coli 'de yapısal bir enzim olarak olarak bulunan β-D-glucuronidase (MUGase, β-GUR) enzimi tarafından 4-methyleumbelliferone adlı florojenik bir ürüne dönüşmesi ve bu ürünün de 366 nm uzun dalga boylu ultraviyole ışık altında floresan ışıma vermesi esasına dayanmaktadır. MUG, katı ve sıvı besiyerlerinin bileşimine kolaylıkla ilave edilebildiği için, EMS yöntemi, katı besiyerleri ve membran filtrasyon yöntemi ile yapılan koliform grup/E. coli analizlerinde kullanılmaktadır. β-D-glucuronidase pozitif olan bakteriler içinde indol pozitif olan tek bakteri E. coli 'dir. Bu nedenle E. coli dışında bazı β-D-glucuronidase pozitif Citrobacter, Enterobacter, Salmonella, Shigella suşlarının neden olduğu sahte pozitif reaksiyonlar indol testi ile belirlenebilmektedir. Ayrıca bazı E. coli suşları yoğun üremeye bağlı olarak aşırı miktarda asit oluşturmakta ve bu da floresan ışımayı maskelemektedir. Bu gibi durumlarda besiyerine 1 ml, 1 N NaOH ilavesi ile floresan reaksiyon kesinleştirilebilmektedir. Koliform grup/E. coli analizlerinde en fazla kullanılan MUG' lu besiyerleri LST Broth ile VRB Agar' dır. Bu besiyerlerinde inkübasyondan sonra UV ile floresan pozitif sonuç alındıktan sonra, doğrudan sıvı besiyerinde gelişen kültürün üzerine veya katı besiyerinde gelişen koloni üzerine Kovac's indol ayıracı damlatılarak indol testi yapılmakta ve böylece 16-18 saat gibi kısa bir sürede, floresan ve indol pozitif reaksiyon verenler E. coli olarak belirlenebilmektedir. Sıvı besiyerlerinde MUG kullanılan yöntemlerde, istenirse fekal koliform bakterilerin analizi de yapılabilmektedir. Ancak fekal koliform grubun %90'dan fazlasının E. coli olduğu düşünülürse buna ancak özel durumlarda gerek olacağı düşünülmektedir. Standart yöntemle 6 gün süren koliform grup/E. coli aranması ve sayılması MUG sistemi kullanıldığında 24-48 saatte yapılabilmektedir. Hatta sıvı besiyerlerinde 16-18 saatte gelişme olduğu düşünülürse analiz süresi oldukça kısalmaktadır. MUG sistemi kullanıldığında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta kendiliğinden floresan veren cam tüplerdir. Analiz sonucu negatif olsa dahi bu tür tüplerde pozitifmiş gibi görünmekte ve bu da sahte pozitif sonuçların alınmasına neden olmaktadır. Bunu önlemek için besiyeri tüplere dağıtılmadan önce tüpler UV lamba ile kontrol edilmeli ve böyle tüpler kullanılmamalıdır. MUG içeren katı besiyerlerinde koliform grup / E. coli aranması ve sayılmasında yaygın olarak kullanılan besiyerinden birisi VRB Agar' dır. VRB+MUG Agar besiyerinde standart dökme ve yayma yöntemleri kullanılmaktadır. Eğer ekim yayma yöntemi ile yapılıyor ise çift tabaka ekim yapılmalıdır. Bu besiyerinde 35-37 oC 'de 16-18 saat inkübasyon sonunda oluşan tipik koloniler koliform grup, floresan veren koloniler ise E. coli olarak değerlendirilmektedir. Burada yine E. coli olan kolonilerin IMVEC testleri ile veya hızlı identifikasyon kitleri ile doğrulanması gerekmektedir. MUG yöntemi kromojenik substratlarla beraber kullanıldığında daha etkin ve çabuk sonuçlar alınmaktadır. Koliform grubu bakteriler için karakteristik olan β-D-galactosidase enzimi kromojenik bir substrat olan Salmon-GAL ile, E. coli için karakteristik olan β-D-glucuronidase enzimi ise yine kromojenik bir substrat olan X-glucuronide ile belirlenir. Kromojenik substratlar kullanılarak koliform grup ve E. coli aranması için geliştirilmiş besiyerlerinden birisi de Lauryl Sulphate-MUG-X-GAL (LMX) Brothdur. Bu besiyerinin bileşiminde 5-bromo-4-chloro-3-indolyl-β-D-galacto pyranoside (X-GAL) adı verilen kromojenik bir substrat ve MUG bulunmaktadır. Bu besiyerinde koliformlar ürediğinde kromojenik substrat parçalanmakta ve mavi-yeşil renk oluşmakta, E. coli ürediğinde ise MUGase varlığına bağlı olarak floresans ışıma oluşmaktadır. Bu sisteme göre hazırlanmış Readycult Koliform (Merck) arama kitleri de bulunmaktadır. Koliform grup/E. coli analizlerinde kullanılan enzimlerin adaptif değil yapısal nitelikte olması gerekmektedir. Enzimatik yönteme dayalı olarak geliştirilen Chromojenic E. coli/Koliform Medium (Oxoid) adlı besiyerinde, gıda ve diğer çevresel örneklerde bulunan E. coli ve koliformların ön tanısı 18 saatte yapılabilmektedir. Bu yöntem, besiyerinde bulunan iki kromojenik substrattan birinin, %97'si E. coli tarafından üretilen glukoronidaz enzimi tarafından parçalanarak mor koloniler oluşumuna neden olması; diğerinin ise yine büyük çoğunluğu koliform grup tarafından üretilen galaktosidaz enzimi tarafından parçalanarak kırmızı/pembe renkli koloniler oluşumuna neden olması prensibine dayanmaktadır. Besiyerinde oluşan bu mor ve pembe kolonilerin dışında saman sarısı koloniler de oluşmakta ancak bunlar renklerinden dolayı diğerlerinden kolaylıkla ayırt edilebilmektedir. Serolojik yöntemlerle koliform grup mikroorganizma aranmasında ilk akla gelen teknik Floresan Antikor (FA) Tekniğidir. Bu teknikte örnekten izole edilen mikroorganizmalar floresan bir madde ile işaretli antiserumla kaplanmış bir filtre üzerinde tutulmakta ve filtrenin floresan mikroskobu altında incelenerek belirlenmesi esasına dayanmaktadır. Bu yöntem daha çok su analizlerinde kullanılmaktadır. Koliform grup/E. coli aranmasında elektro kimyasal yöntemler de kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin esası gelişmekte olan bakteri kültüründe oluşan moleküler hidrojenin ölçülmesi, bakteri kültürünün ortama uyum sağlarken oluşan direncin ölçülmesi ve elektrot yüzeyi ile ilişki kurulduğunda bakteri yüzeyleri ile arada oluşan elektron transferinin ölçülmesi esasına dayanmaktadır. Çiğ süt, yoğurt, dondurma ve pastörize krema gibi süt ürünlerinde koliform grup mikroorganizma aranmasında kullanılmak üzere geliştirilmiş BactometerTM mikrobiyel analiz cihazi impedans-kondüktans prensibine göre çalışmaktadır. Bu yönteme göre önce standart miktarda test örneği alınarak aletin inkübatör kısmına yerleştirilerek 35 oC' da 3 saat ön zenginleştirmeye bırakılır. Bu aşamada Coliform Medium (CM) besiyeri kullanılmaktadır. Ön zenginleştirme aşamasından sonra 1,5 ml örnek alınarak aletin inkübasyon kuyucuklarına yerleştirilip yine aynı derecede inkübasyona bırakılır. Kuyucuk içindeki test karışımı renginin menekşeden sarıya dönmesi koliform grup pozitif reaksiyon olarak değerlendirilmektedir. Analiz cihazı bilgisayar donanımlı olduğu için sonuçlar direkt bilgisayara kaydedilebilmekte veya yazdırılabilmektedir. E. coli sayımında kullanılan hızlı yöntemlerden bir tanesi de BioSys (BioSys, Inc., Ann Arbor Mich.) optik ölçüm sistemidir. Yöntemin prensibi mikroorganizma gelişimi sonucu meydana gelen pH ve redoks değişimlerinin optik okuyucu yardımı ile ölçülmesi esasına dayanır. pH 'da meydana gelen değişiklikler besiyerinde bulunan brom cresol purple indikatörü yardımıyla tespit edilir. Burada indikatörün renginin değişmesi ile besiyerinden geçen ışık şiddetinde meydana gelen değişimler tespit edilmektedir. Bu yönteme göre önce uygun bir seyreltme çözeltisi içinde homojenize edilen örnekten 4,5 ml alınarak BioSys tüplerine aktarılır. BioSys tüplerinde %2 dekstroz ilave edilmiş çift kuvvetli Coliform Medium (bioMerieux Vitek Inc.) besiyeri bulunmakta olup ayrıca tüplerin dip kısmında agar içeren bir bölme bulunmaktadır. İnokülasyondan sonra tüpler aletin inkübasyon kısmına yerleştirilerek (42 oC) inkübasyon süresi boyunca sonuçlar optik okuyucuya kaydedilir. Bactometer ve BioSys analiz sistemleri ile E. coli sayımı 1-11 saatte gerçekleştirilebilmektedir.

http://www.biyologlar.com/koliform-grubu-bakteriler-ve-bunlar-hakkinda-bilgi

Meme kanseri tarama yaşı değişti

Meme kanseri tarama yaşı değişti

Amerikan Kanser Cemiyeti, 2003’de yayınladığı kılavuzla mamografinin 40 yaşında başlanmasını önermişti. Cemiyetin önerisini değiştirdiğini söyleyen Onkoloji Uzmanı Erdinç Nayır, “Yeni kılavuzda mamografi çekilmesi için başlama yaşının 45 olması önerildi” dedi.erdinc-nayirMeme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü, dünyada her 8 kadından biri hayatının bir döneminde bu hastalığa yakalanıyor. Tedavi başarısındaki en önemli etkenlerden biri de erken tanı. Çünkü erken teşhis ile tedavi yaklaşımları, tedavi süreci ve hastanın yaşam kalitesi daha iyi oluyor. Meme kanserinin taramasında mamografi ve meme muayenesi önerildiğini söyleyen İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı Erdinç Nayır, her kadının mutlaka mamografi yaptırması, meme muayenesi yapması ve yaptırması gerektiğinin altını çizdi.MAMOGRAFİ HANGİ YAŞTA BAŞLAMALI?Ekim 2015 JAMA dergisindeki bir yayına dikkat çeken Uzm. Dr. Erdinç Nayır, meme kanseri taraması amacıyla yapılan mamografide yaş sınırının değiştiğini söyledi. Dr. Nayır, konuyla ilgili şu açıklamada bulundu: “Amerikan Kanser Cemiyeti (American Cancer Society, ACS), 2003 yılında yayınladığı kılavuzda 40 yaşında mamografi taramasının başlanmasını ve yılda bir kez yapılmasını önermekteydi. Ancak ACS’nin yeni kılavuzunda mamografi çekilmesi için başlama yaşının 45 olması önerildi. ACS tarafından 45-54 yaşları arası yıllık mamografi, 55 ve üstü yaşlar için de iki yılda bir mamografi yapılması önerildi” dedi.MAMOGRAFİ KAÇ YAŞINA KADAR YAPTIRILMALI?Peki mamografi yaşam boyu devam ettirilmeli mi? Amerikan Kanser Cemiyeti’nin önerilerini baz alan Uzm. Dr. Erdinç Nayır, bu soruyu şöyle yanıtladı: “55 yaş ve üstü kadınlarda iki yılda bir önerilen mamografi tarama programının, 10 yıldan az yaşam beklentisi olan kadınlarda sonlandırılması gerektiği belirtilmektedir. Yayınlanan önerilerde dikkat çekici bir ayrıntı da klinik meme muayenesi verilerinin yeterli olmamasıdır. 45 yaşından sonra kadınlarda yapılan mamografinin, meme muayenesinden daha değerli olduğu belirtilmektedir.”“KANSER TARAMASI TOPLUMLARA ÖZEL OLMALI”Bu verilerin bazı çalışmalar sonucunda ortaya çıktığını vurgulayan Nayır, “Bence önemli olan toplumlara has meme kanseri özelliklerinin ortaya konması ve o topluma özel tarama programlarının uygulanmasıdır. Söz konusu kılavuzda meme kanserinin 40 yaş altında nadir görüldüğü belirtilmektedir ama ülkemizde 40 yaş altında olan hastalarımız da az değildir.Sonuç olarak, yaş hiç önemli olmamakla birlikte her kadının meme kanseri konusunda bilinçlenmesi, tarama testlerini yaptırması gerekmektedir” değerlendirmesinde bulundu. http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/meme-kanseri-tarama-yasi-degisti

Down Sendromu’nda erken tanı

Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Ergün, Türkiye’de yılda 1.5 milyon doğum olduğunu, yılda 3 bin kromozom bozukluğu hastalığı olan “Down Sendrom”lu bebeğin dünyaya geldiğini söyledi. Haberin devamı Her hamile kadının Down sendromu hastası bebek sahibi olma riski taşıdığını belirten Prof. Dr. Ali Ergün, “Tüm dünyada görüşleri kabul gören bir dernek olan ACOG (American College of Obstetricians and Gynecologyst), 2007 yılında yayımladığı bir yönergeyle, tüm gebe kadınlara “Down Sendromu” için tanısal test yaptırılması önerisinde bulundu” dedi. Ergün, gebelik döneminde “tarama” ve “tanısal” testler yapıldığını, Down Sendromu teşhisi için kesin sonucun sadece tanısal testler ile elde edilebileceğini ifade etti. Tanısal testlerin, bebeğin anne karnında içinde bulunduğu sıvıdan su alınması anlamına gelen “Amniyosentez” ya da bebeğin eşi olarak tanımlanan plasentadan örnek alınması “Koryon Villus Biyopsisi CVS” şeklinde olduğunu anlatan Ergün, tanısal testlerin her ikisinin de yüzde 1 düşük riski taşıdığına dikkati çekti. Ergün, “Doğum sonrasında sürprizle karşılaşmak istemeyen ve hekimden bu konuda kesin cevap almak isteyen tüm gebeler bu yöntemlerden birini yaptırmak zorundadır. Bunun dışındaki testlerle ya da detaylı ultrasonla farkedilmeme riski her zaman vardır” uyarısında bulundu. “TARAMA TESTLERİ, KESİN TANI VERMEZ” Tarama testleri ile tanı testlerinin birbiri ile karıştırılmaması gerektiğini belirten Ergün, tanı testleri dışındaki diğer testlerin kesin sonuç vermeyeceğini söyledi. Ergün, tanı testlerindeki yüzde bir düşük ihtimali göz önüne alındığında, hekimlerin genellikle, tarama testleri sonrasında çıkan riske göre tanı testi yapılmasını önerdiklerini dile getirdi. 1970’yıllardan itibaren 35 yaş ve üstünün “riskli gebelik” olarak tanımlandığını belirten Ergün, 80’li yıllarda üçlü tarama testi ve ayrıntılı ultrason, 90’lı yıllarda bebek ense kalınlık testi ve 2000’li yıllarda ikili ve dörtlü testlerin tarama amaçlı olarak yapıldığını anlattı. Ergün, ikili, üçlü, dörtlü testlerin, anne kanında yapıldığını belirterek, “Bu testlerin Down sendromlu bebekleri yakalama oranı yüzde 30, üçlü test yüzde 65, ayrıntılı ultrason yüzde 60, ense kalınlık testi yüzde 80, ikili test yüzde 90 (ense kalınlık ve ikili test kombine yapılırsa) ve dörtlü test yüzde 70 olarak tespit edilmiştir” dedi. “AMNİOSENTEZ” Mİ “CVS” Mİ UYGULANMALI? Down sendromlu bir bebeğin teşhis edilmesi halinde, gebeliğin sonlandırılmasına ailenin karar verdiğini ifade eden Ergün, “Bebek ne kadar küçükse, aile gebeliğin sonlandırılması kararını daha rahat verebiliyor. Bu nedenle, erken dönemde tanı konulması çok önem taşıyor” dedi. Ergün, CVS’nin, gebeliğin 11-14. haftalarında yapılabildiğini ve sonucun 24 saat içinde alınabildiğini, amniosentezin ise 16-20. haftalarda yapılabildiğini ve sonucun en erken 3 hafta sonra alınabildiğini belirterek, erken tanı açısından CVS’in çok daha avantajlı olduğunu kaydetti. Amniosentez ile en erken 19. haftada tanı konulan gebeliğin sonlandırılmasının, “hem tıbbi açıdan büyük bir işlem ve hem de ailenin özelini çevre ile paylaşmasını gerektiren bir durum” olduğu görüşünü savunan Ergün, şunları kaydetti: “Anne adayı, bu gebelik haftasında artık bebeğinin hareketlerini hisseder, karnı büyür ve bebeği ile iletişim kurmaya başlar. Bu zamandan sonra gebeliğin sonlandırılması doğum kadar büyük bir olaydır. Halbuki 11. haftada tanı konulursa gebelik sonlandırılması bir kürtaj şeklinde olacaktır. Her iki testte de yüzde 1 düşük riski olduğuna göre insanlar daha erken tanı imkanı veren CVS’den yararlanmalıdırlar.” Ergün, bu yöntemin, tekniğin zor olması ve alanda uzman hekim sayısının az olması nedeniyle yaygın olarak kullanılmadığını ifade ederek, CVS testinin uzman olmayan hekimlere yaptırılmaması, gebelerin bu konuda bilinçli olması gerektiğini kaydetti. “RİSKLER ANLATILMALI, KARARI AİLE VERMELİ” Down Sendromu tanısının, anne karnında ilk kez 1970’li yıllarda konulmaya başlandığını, özellikle 35 yaşından büyük gebelerde bu testin yapılmasının önerildiğini belirten Ergün, “Ancak ne yazık ki canlı doğan tüm Down sendromlu bebeklerin sadece yüzde 25-30’u bu yaş grubuna ait. Çoğunluğu genç annelerin bebekleridir” dedi. Ergün, CVS veya Amniosentez yapılacak kişilerin belirlenmesinde kullanılan sınır değerlerin tarama testlerine göre belirlendiğini ifade ederek, “Özellikle tarama testlerinin yüzde 100 tanı testi olmadığı ailelere tam olarak anlatılamadığı için gereksiz yere açılan davalar gün geçtikçe artmaktadır. Halbuki tek tanı testinin CVS veya Amniosentez olduğu ailelere ısrarla vurgulanmalı ve karar ailelere bırakılmalıdır.”

http://www.biyologlar.com/down-sendromunda-erken-tani

Human Papilloma Virus

HPV, genital bölge ve mukoza enfeksiyonları yapan, "condyloma acuminatum" adı verilen siğil şeklinde lezyonların oluşumuna neden olan ve servikal kanserle ilişkili olduğu kesin olarak saptanmış bir virüstür. Yaklaşık 100 farklı genotipi bulunan bu virüs vücuda girdiğinde hücre içine yerleşmekte ve immün sistemin zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. HPV Moleküler Genetiği Papovavirüs ailesinden olan HPV, 72 kapsomerli, 45-50 nm boyutlarında, ikosahedral simetri gösteren zarfsız bir virüstür. 6.500-8.000 baz çiftinden oluşan çift sarmal sirküler DNA içeren bir genom taşımaktadır E grubu ve L grubu olmak üzere 8 açık okuma çerçevesi (open reading frame) içermektedir. E grubu (E1, E2, E4, E5, E6, E7) erken (early) dönem, L grubu (L1 ve L2) ise geç (late) dönem fonksiyonlarını yansıtmaktadır (Tablo 1). Kanser gelişim sürecinde viral DNA konak hücre DNA'sına entegre olmaktadır. HPV Genotipleri ACS (American Cancer Society) 100'den fazla HPV tipi bulunduğunu bildirmektedir. 40'dan fazla HPV tipi genital bölge enfeksiyonlarına yol açmaktadır. Düşük riskli HPV tipleri (özellikle tip 6 ve 11) genital siğillere, yüksek riskli HPV tipleri ise (16, 18) servikal kansere sebep olmaktadır Prevelans Özellikle gelişmiş ülkelerde son derece yaygın bir virüs olan HPV ile tüm dünyada 630 milyon kişinin enfekte olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde yapılan ve 2009 yılında yayınlanan 507 kadın gönüllünün tarandığı bir çalışmada katılımcıların %23’ünde HPV virüsü saptanmıştır. Yine aynı çalışmada servikal sitolojileri normal olarak tespit edilen katılımcıların %20’sinde HPV DNA pozitifliği belirlenmiştir.2 Kontaminasyon HPV cinsel yolla bulaşan bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte kontamine eşyalardan, genel tuvalet, duş gibi hijyenik olmayan ortamlardan bulaşabildiği ve doğum sırasında anneden bebeğe geçebildiği bildirilmektedir.3 Enfeksiyon Dönemleri a. Latent Dönem: Hastalığın sitolojik, kolposkopik ya da morfolojik hiçbir bulgusu bulunmamaktadır. Lezyonların ortaya çıkması için gerekli süre birkaç hafta ile aylar arasında değişebilmektedir. Bu dönemde sadece PCR teknikleri ile HPV DNA'sı saptanabilmektedir.4,5 b. Subklinik Dönem: HPV’ye bağlı mikroskobik hücresel değişikliklerin ya da kolposkopi gibi büyütme yöntemleri uygulanarak görülebilen lezyonların saptandığı dönemdir.4,5 c. Klinik Dönem: Genital kondilom, invaziv kanser gibi gözle görülen lezyonların olduğu dönemdir.4,5 Tanı Patolojik Yöntemler Pap Smear: Temel amacı serviks kanseri öncü lezyonlarını yakalamak olan bir tarama testidir. Materyal, patoloji uzmanı tarafından mikroskop altında incelenerek tanı konmaktadır (Şekil 2). Kolposkopi: Rahim ağzının kolposkop adı verilen bir alet yardımı ile gözlenmesi ve incelenmesidir. Kolposkop, normal jinekolojik muayene sırasında çıplak gözle izlenen serviksin daha büyük, net ve detaylı şekilde görülmesini sağlamaktadır Moleküler Yöntemler HPV DNA PCR: Virüs genetik materyalinin (latent dönem dahil) saptanması temeline dayanan bir analizdir. Yüksek riskli HPV varlığının CIN2/3+ tanısında sitolojiden daha duyarlı olduğu kabul edilmektedir. HPV DNA Genotipleme: HPV pozitif vakalarda virüs genotipinin belirlenmesine yönelik yapılan analizdir. Yapılan çalışmalarda servikal kanserlerin %97'sinde yüksek riskli HPV tipleri tespit edilmiştir. Bu nedenle HPV (+) vakalarda genotipin mutlaka saptanması gerekmektedir.6 Condyloma Akuminatum Genital bölge ve anüs etrafında saptanan, düşük virülanslı HPV genotiplerinin (6,11...) sebep olduğu karnıbahar görünümlü olabilen siğillerdir. Genellikle asemptomatik olarak seyreden siğiller çeşitli metotlarla fiziksel olarak yok edilebilmekte fakat vücutta virüs varlığı devam ettiği sürece immün sistemin zayıfladığı dönemlerde siğillerin tekrar etmesi engellenememektedir. Serviks Kanseri Serviks kanseri tüm dünyada kadınlarda en sık görülen 2. kanser kaynaklı ölüm nedeni olarak kabul edilmektedir. Erken tanı yöntemlerinin (tarama testleri) geliştirilmesi ve kullanılması ile başlangıç aşamasında tanımlanabilen ve etkili bir şekilde tedavi edilebilen bir hastalık haline gelmiştir. Erken teşhis ile prekanseröz lezyonlara gerekli müdahaleler yapılabilmekte ve invaziv kanser (CIN2/CIN3) gelişimi önlenebilmektedir. HPV ile oluşan persistan enfeksiyonlar sonrasında serviks kanseri gelişme riski, kanser epidemiyolojisinde şimdiye kadar belirlenmiş olan en güçlü nedensel ilişkidir. Dünya çapında yapılan klinik çalışmalarda, serviks kanseri olgularının neredeyse tümünün (%99.7) HPV’nin onkojen tiplerinden kaynaklandığı gösterilmiştir.7,8 HPV enfeksiyonları virüsün genotipine bağlı olarak rahim ağzını döşeyen skuamoz hücrelerde displaziye ve uzun dönemde serviks kanserine neden olabilmektedir (Şekil 5). Serviks kanseri; özellikle tarama testlerinin yaygın olarak kullanılamadığı ülkelerde halen önemini korumaktadır. Genellikle 40 yaş ve üstü kişilerde görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine rağmen her yaşta ortaya çıkabilmektedir. Erken cinsel aktivite (<20 yaşından önce), çok eşli yaşam tarzı ve sigara kullanımı hastalığın gelişimi açısından en önemli risk faktörleri olarak öngörülmektedir.8,9 Rahim ağzında HPV kaynaklı lezyon saptanan hastaların bir kısmında 2 yıl içinde belirtilerin ortadan kalktığı bildirilmektedir. HPV klirensinin sağlanamadığı ve enfeksiyonun süreklilik kazandığı vakalar ise serviks kanseri açısından riskli grubu oluşturmaktadır.10 Pap Smear-HPV DNA PCR Karşılaştırılması Sitoloji bazlı tekniklerde duyarlılığın sınırlı oluşu servikal kanser taramalarında önemli bir problem oluşturmaktadır. Pap Smear analizi HPV varlığını kanıtlamakta yetersiz kalmaktadır. HPV-DNA PCR tekniği uygulandığında ise düşük düzey HPV pozitiflikleri de yakalanabilmekte ve latent enfeksiyonlar dahi saptanabilmektedir.11,12 Servikal smear testinin değerlendirilmesindeki teknik zorluklar nedeniyle optimal şartlarda bile tekrarlanabilirlik problemi bulunduğu bildirilmektedir. Amerika'da National Cancer Institute (NCI) ve üniversitelerde görevli sitoloji uzmanlarının katıldığı bir çalışmada tanısı kesinleşmiş çok sayıda Pap Smear preperatı değerlendirilmiş ve tekrarlanabilirlik sonuçları tablo 3'te belirtildiği gibi bulunmuştur (American Collage of Obstrecians and Gynecologists- ACOG Practice of Bulletin, 2005).10,13 2003 yılında FDA (American Food and Drug Administration) 30 yaş üstü kadınlarda yapılan kanser taramalarında HPV-DNA analizinin Pap Smear ile birlikte eş zamanlı kullanımını onaylamıştır. Ancak literatürde serviks kanseri araştırmasında primer tarama testi olarak kullanılmasının daha doğru olduğu ve zaman içerisinde tek tarama testi olarak kullanılacağı yönünde makaleler yayınlanmaya başlamıştır.13 Servikal kanser tarama testlerinde anormal sitoloji tespit edilen hastaların mutlaka HPV DNA testi ve genotiplemesi ile konfirme edilmeleri hastalığın kesin tanısı, prognozu ve tedavisi hakkında yol göstermektedir. Bu yaklaşımla hastalara gereksiz invazif girişimler önlenerek tanı ve tedavi maliyeti azaltılmış olacaktır.14 Gelecekte servikal kanser önleme programları dahilinde yalnızca HPV-DNA PCR testinin kullanılacağı ve servikal sitoloji tekniklerinin yüksek riskli HPV varlığı (+) saptanmış hastalarda kanserleşme sürecini takip etme amacıyla kullanılacağı ileri sürülmektedir.15 HPV ile ilgili son gelişmeler FDA 2006 Haziran ayında, genital siğil, prekanseröz lezyon ve servikal kanser oluşumunu engellediği belirtilen ilk aşı için onay vermiştir. Öncelikle 9-26 yaşları arasındaki kadınlarda uygulanabilen aşı sadece tip 6, 11, 16 ve 18'e karşı koruyabilmekte, daha önce HPV'nin bu tipleri ile enfekte olmuş kadınlarda ve diğer HPV tiplerine karşı koruma sağlayamamaktadır. Bu nedenle tarama testlerinin yapılması önerilmektedir (Şekil 7). 16 SIK SORULAN SORULAR 1. HPV bulaşması ile kanserleşme süresi arasında nasıl bir ilişki vardır? - HPV bulaşması sonrasında aylar içerisinde CIN ortaya çıkabilmektedir. - CIN3'ün invazif kansere dönüşümü ortalama 10 yıl (8.1- 12.6) sürmektedir. - Normale dönme, CIN1 vakalarının %60'ında, CIN2'lerin ise %40'ında görülmektedir. 2. HPV-DNA testi hangi durumlarda yapılmalıdır? - Pap Smear'de ASCUS/LSIL saptanması sonrasında kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde, - Tedavi sonrasında HPV pozitifliğinin takibinde, - Aktif cinsel yaşamın başlangıcından sonraki üçüncü yıldan itibaren tarama amaçlı olarak yapılmalı ve her üç yılda bir kez tekrarlanmalıdır (American Cancer Society, 2004). 3. HPV materyali (sürüntü) nasıl alınmalıdır? Smear fırçası servikse yerleştirilir ve saat yönünde 5-6 kez çevrilerek sürüntü alınır. Mümkün olduğunca fazla döküntü almaya çalışılmalıdır. Daha sonra smear çubuğunun fırçası özel solüsyonu içine bırakılmalı ve en kısa zamanda ilgili moleküler tanı merkezine gönderilmelidir. 4. HPV DNA testinin (-) prediktif değerinin % 99 olması ne anlam ifade eder? HPV DNA test sonucunun negatif (-) olması CIN2/CIN3 olasılığını %99 olasılıkla dışlamaktadır. Prekanseröz lezyon mevcudiyetinin değerlendirilmesinde ve kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde hekime önemli bilgiler sağlamaktadır. Sonucun negatif bulunması ya da düşük riskli tiplerin tespit edilmiş olması gereksiz pek çok işlem olasılığını ortadan kaldırmaktadır. 5. Pap Smear ve HPV-DNA testi negatif (-) olan kişi bir daha ne zaman tarama yaptırmalıdır? ACS (American Cancer Society) ve ASCCP (American Society for Colposcopy and Cervical Pathology)'nin ortak kararına göre 3 yılda bir Pap Smear ve HPV-DNA testinin tekrarlanması gerekli görülmektedir. 6. Pap Smear negatif (-) HPV DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre 6 ay sonra Pap Smear ve HPV DNA testi tekrar edilmelidir. 7. Altı ay sonra yapılan HPV DNA testi tekrar pozitif (+) çıkarsa ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre Pap Smear sonucunun negatif (-) olmasına rağmen HPV-DNA testinin pozitif (+) olması nedeniyle kolposkopiye gidilmelidir. 8. Pap Smear pozitif (+) ve HPV-DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP' ye göre direkt kolposkopi önerilmelidir. 9. HPV virüsünün diğer kanserlerle de ilişkisi var mıdır? HPV 16 yüksek riskli genotipinin anüs, vulva, vagina ve penis gibi diğer anogenital kanserlerle de ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca respiratuar ve gastrointestinal sistemlerde de HPV ile ilişkili bazı kanserler saptanmıştır. 10. Neden tarama testleri yaptırılmalıdır? Kanser kaynaklı kadın ölümlerinde 2. sırada bulunan serviks kanseri moleküler tanı metodları kullanılarak erken safhada yakalanabilmekdedir. DNA tabanlı testlerin kullanımı ile tarama testlerinde ciddi mesafeler alınmış durumdadır. Çok kolay uygulanabilen bu tekniklerin kullanımıyla düşük maliyetlerle ciddi koruyucu hekimlik hizmeti verilebilmekte ve erken teşhis hasta, hekim ve sağlık sistemi açısından önemli avantajlar sağlamaktadır. 11. Aşı hayat boyu koruma sağlar mı? Aşı uygulaması yapılmış kadınlarda da servikal kanser tarama programlarının hayat boyu devam ettirilmesi önerilmektedir.17 Referanslar 1. Berek J. Novak's Gynecology, 14th ed. Philedelphia, 2002: 16; 475-496 2. Polat Dursun, Süheyla S Senger, Hande Arslan, Esra Kuşçu and Ali Ayhan Human papillomavirus (HPV) prevalence and types among Turkish women at a gynecology outpatient unit. BMC Infectious Diseases 2009, 9:191 3. Cunningham G.F, William's Obstetrics 22nd ed. USA, 2005: 59; 1317-1319 4. The New England Journal of Medicine 2007 Oct 18;357(16):1650 5. The New England Journal of Medicine 2008 Feb 7;358(6):641 6. HPV Test is a Beter Long-Term Predictor of Cervikal Cell Abnormalities than Pap-Smear www.aacr.org (American Association for Cancer Research) 7. World Health Organization. Initative for Vaccine Research. Human papillomavirus. Daha fazla bilgi için: www.who.int/vaccine_research/diseases/vi...ancers/en/print.html. Accessed March 21,2006 8. Munoz N, Bosch FX, Sanjose S, et al. Epidemiologic classification of human papillomavirus type associated with cervical cancer. N Engl J Med 2003;348:518-27. 9. Pekin T. Servikal Epitelyumyal Lezyonların Tanı ve Tedavilerinde Pap-Smear ile HPV Testlerinin Kombinasyonunun Önemi. J. Gynocol Obst. 2002; 12: 203-207 10. American College of Obstetricians and Gynecologists. ACOG Practice Bulletin. Management of abnormal cervical cytology and histology. VOL. 106, NO. 3, SEPTEMBER 2005 11. Lagand R, Gray A, Wolstenholme J, Moss S. Lifetime Effects, Costs Effectiveness of Testing for HPV to Manage Low-Grade Cytological Abnormalites: Results of the NHS Pilot Studies. BMJ 2006; 14; 332 (7533): 79-85 12. Novaes LC, Novaes MR, Simoes A. Diagnosis of HPV PCR in Cases of divergence between Results of Hybrid Capture and Pap Cytology, Brazil J. Infec. Disease; 2006: 10 (3): 169-72 13. Wright TC. Cervikal Cancer Screening in the 21st Century; Is It Time to Retire the Pap Smear?, Clin. Obst. Gynecol. 2007; 50 (2): 313-23 14. Kim JJ, Wright TC, Goldie SJ. Cost-effectiveness of alternative triage strategies for atypical squamous cells of undetermined significance. JAMA 2002; 287: 2382-90 15. Speich N., Schmitt C., Bollmann R., Bollmann M. Human Papillomavirus (HPV) study of 2916 cytological samples by PCR and DNA sequencing: genotype spectrum of patients from the west German area. J Med Microbiol 2004;53(2):125-8 16. Macit Arvas, Altay Gezer, Onur Güralp, Genital HPV infeksiyonu ve koruyucu HPV aşıları, Türk Ped. Arş. 2008, 43:1-8. 17. HPV vaccine:new drug cervical cancer prevention: high hopes. Prescirire Int. 2007; 16 (89): 91-4

http://www.biyologlar.com/human-papilloma-virus

Tıbbı laboratuvar hizmetlerinde bakteriyel ve mikotik hastalıklarda kültür sonuçları hangi zaman aralığında veriliyor ?

Koliform grup bakteriler, Enterobacteriaceae familyası içinde yer alan, fakültatif anaerob, gram negatif, spor oluşturmayan, 35 oC' de 48 saat içinde laktozdan gaz ve asit oluşturan, çubuk şeklindeki bakterilerdir. Bu grupta yer alan ve gıda mikrobiyolojisi açısından önemli olan mikroorganizmalar; Citrobacter freundii, Enterobacter aerogenes, Enterobacter cloacae, Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae 'dir. Koliform grup mikroorganizmalara pek çok gıda hammaddesinde rastlanmaktadır. Bunların başında; taze sebzeler, taze yumurta, çiğ süt, kanatlı etleri ve koliform bakımından sayıca zengin sulardan alınan kabuklu ve diğer su ürünleri gelmektedir. Gıdalarda koliform mikroorganizmaların bulunması; kötü sanitasyon koşullarının, yetersiz veya yanlış pastörizasyon uygulamalarının, pişirme ve pastörizasyon sonrası tekrar bulaşma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Koliform grubu mikroorganizmaların hepsi dışkı kökenli değildir. Bu grupta bulunan bakterilerden normal florası insanların ve sıcak kanlı hayvanların alt sindirim sistemleri olanlar "fekal koliform" olarak tanımlanmakta ve bunlar fekal kontaminasyonun bir göstergesi olarak kabul edilmektedirler. Koliform grup içinde fekal koliform olarak tanımlanan bakterilerin büyük çoğunluğunun E. coli olduğu bilinmektedir. Grubun diğer üyeleri toprak ve bitki kökenli olabilmektedirler. Herhangi bir örnekte E. coli 'ye ve/veya fekal koliform bakterilere rastlanması oraya doğrudan ya da dolaylı olarak dışkı bulaştığının ve yine bağırsak kökenli Salmonella ve Shigella gibi primer patojenlerin de olabileceğinin bir göstergesidir. Bu nedenle hiçbir gıda maddesinde, içme ve kullanma sularında, denizlerde ve göllerde E. coli ve fekal koliform bulunmasına izin verilmezken, bazı gıdalarda belirli sayıda koliform bakteri bulunmasına izin verilebilmektedir. E. coli fekal kontaminasyonun bir göstergesi olması yanında genetik yapısı en iyi bilinen canlı olma özelliğine de sahiptir. Suşlarının birçoğu zararsız olan bu bakterinin bazı patojenik tipleri, insan ve hayvanlarda sonucu ölüme kadar giden ishallere, yara enfeksiyonlarına, menenjit, septisemi, artheriosklerosis, hemolitik üremik sendrom, çeşitli immünolojik hastalıklar vb. gibi hastalıklara sebep olabilmektedir. Analiz Yöntemleri Bir gıda maddesinde ya da herhangi bir materyalde E. coli aranma ve sayılması için kullanılan tüm standart yöntemler koliform grup aranmasına yöneliktir. Bu yöntemler en muhtemel sayı (EMS) yöntemi, katı besiyeri kullanılan yöntemler, membran filtrasyon yöntemi ve hızlı sayım yöntemleri olarak gruplandırılmaktadır. En Muhtemel Sayı Yöntemi Genel olarak koliform grup/fekal koliform grup bakteriler / E. coli sayılmasında EMS yöntemi kullanılmakta ve yöntem üç aşamada uygulanmaktadır. Bu aşamalar sırasıyla: - Koliform grup bakterilerin muhtemel sayısını belirlemek, - Koliformların kesin sayısını onaylamak ve aynı anda farklı bir besiyerinde fekal koliformların sayısını belirlemek, - E. coli sayısını belirlemektir. Türk Standartları Enstitüsü (TSE) ve Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO)' nün koliform grup mikroorganizma aramak için kullanılan standart analiz yöntemlerine göre örnek hazırlanıp dilüsyonları yapıldıktan sonra ardışık 5 dilüsyondan 3 'er adet Lauril Sülfat Triptoz Broth (LST) besiyerine 1'er ml ekim yapılmakta ve 37 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübasyondan sonra pozitif sonuç veren tüpler muhtemel koliform olarak değerlendirilmektedir. Bu yönteme göre, muhtemel koliformların sayısını doğrulamak için de Brilliant Green Bile Broth (BGBB) besiyerine ekim yapılmakta ve 37 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübasyondan sonra pozitif sonuç veren tüpler koliform grup olarak doğrulanmaktadır. TS 6063/ISO 7251 'e göre E. coli aranmasında analize koliform grupta olduğu gibi örneğin hazırlanıp dilüsyonlarının yapılmasından sonra, ardışık 5 dilüsyondan 3'er adet LST besiyerine 1 'er ml ekim yapılmakta ve tüpler 37 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübasyona bırakılmaktadır. Burada pozitif sonuç veren tüplerden, su banyosunda 44,5 oC 'de tutulan E. coli (EC) Broth besiyerlerine ekim yapılmakta ve gaz oluşumu için yine 44,5 oC 'de 24 (gerekirse 48) saat inkübe edilmektedir. Bu sürenin sonunda gaz oluşumu görülen tüpler fekal koliform olarak değerlendirilmektedir. Testin devamında EC Broth besiyerinde pozitif sonuç veren tüplerden 44,5 oC 'deki Tripton Water (TW) besiyerine ekim yapılmakta ve aynı derecede 48 saat inkübasyona bırakıldıktan sonra indol testi yapılmaktadır. Bu testin sonunda indol pozitif reaksiyon veren tüpler E. coli, negatif reaksiyon verenler ise E. coli dışındaki diğer fekal koliformlar olarak değerlendirilmektedir. Amerikan Resmi Analitik Kimyacılar Birliği (AOAC) 'nin koliform grup/E. coli aranması için önerdiği yöntem EMS yöntemidir. AOAC 'ye göre örnek hazırlanıp dilüsyonları yapıldıktan sonra, ardışık 3 dilüsyondan 3 'er adet LST besiyerine 1 'er ml ekim yapılmakta, 35 oC 'de 48 saat süren inkübasyondan sonra pozitif sonuç veren tüpler muhtemel koliform grup olarak değerlendirilmektedir. İkinci aşamada pozitif sonuç veren bu tüplerden BGBB ve EC Broth besiyerlerine ekim yapılıp, 35 oC 'de 48 saat inkübe edildikten sonra, BGBB tüplerinden alınan pozitif sonuçlar koliform grup olarak doğrulanmakta, 44,5 oC 'de 48 saate kadar inkübe edilen EC Broth tüplerinden alınan pozitif sonuçlar ise fekal koliform olarak kabul edilmekte ve sayılmaktadır. Son olarak EC Broth besiyerinde gaz pozitif tüplerden Eosin Metilen Blue Agar (EMB) besiyerine sürme yapılarak, ayrıca gram boyama ve IMVEC testleri uygulanarak E. coli doğrulanmaktadır. Amerikan Halk Sağlığı Kuruluşu (American Public Health Association; APHA) tarafından özellikle suların mikrobiyolojik analizinde kullanılmak üzere önerilen Amerikan Standartları metoduna göre koliform grup/fekal koliform/E. coli aranmasında %0,5 Laktoz Broth (LB) kullanılmaktadır. Bu yönteme göre; her biri 20 ml LB besiyeri içeren 15 adet tüpe, 5 X 10 ml, 5 X 1 ml ve 5 X 0,1 ml olacak şekilde ekim yapılmakta ve tüpler 35 oC 'de 24-48 saat inkübasyona bırakılmaktadır. İnkübasyon sonunda gaz oluşturan tüpler muhtemel koliform olarak kabul edilmektedir. Daha sonra gaz oluşturan bu tüplerden EMB agara sürme yapılmakta ve 35 oC 'de 24 saat inkübasyona bırakılmaktadır. Eğer bu besiyerinde tipik E. coli kolonileri oluşmuş ise tamamlama testi yapılmakta, oluşmamış ise teste burada son verilmektedir. Tamamlama testinde EMB agardan birkaç değişik koloni alınarak LB fermentasyon besiyerine ve yatık Nutrient Agar (NA) besiyerine ekim yapılarak her iki besiyeri de 35 oC' de 24 saat inkübasyona bırakılmaktadır. İnkübasyon sonunda LB besiyerinde gaz oluşmuş ve NA' dan alınan kolonilerde gram negatif sporsuz çubuk bakteriler tespit edilmiş ise su örneğinde koliform grup mikroorganizma olduğu kabul edilmektedir. Aynı kuruluş fekal koliform testi için EC Broth besiyerinde 44±0,2 oC 'de 48 saat inkübasyon sonunda gaz oluşumu görülen tüplerin fekal koliform olarak değerlendirilmesini önermektedir. Koliform grup mikroorganizma aranmasında kullanılan diğer bazı sıvı besiyerleri; LMX Broth, MOSSEL Broth, MacConkey Broth ve EE Broth' dur. Katı Besiyeri Yöntemi Pek çok kuruluş tarafından koliform grup ve E. coli aranmasında standart yöntem olarak EMS yöntemi gösterilirken, özellikle izolasyon amaçlı sayım çalışmalarında katı besiyeri kullanılmaktadır. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan besiyeri Violet Bile Red (VRB) Agardır. Bu besiyerinde sayım yapılırken yayma, dökme ve çift tabaka dökme plak yöntemleri uygulanmaktadır. VRB Agar besiyerine alternatif olarak Petrifilm VRB yöntemi de kullanılabilmektedir. Bu yönteme göre VRB Laktoz Agar besiyeri kullanılması önerilmektedir. Besiyeri bileşiminde katılaştırıcı ajan olarak agar yerine soğuk suda çözülebilen bir madde kullanılmaktadır. Bileşenler kurutularak üzeri plastik film ile kaplanmış halde kullanıma hazır olarak satılmaktadır. Yönteme göre seyreltiden veya direkt örnekten 1 ml alınarak besiyeri üzerine ilave edilir. Plastik film üzerine basınç uygulanarak örneğin 20 cm2 alana yayılması sağlanır. 32±1 oC 'da 24±2 saat inkübasyondan sonra, etrafında bir veya daha fazla gaz kabarcığı görünen koloniler koliform olarak sayılır. Burada ister koliform olsun ister başka bir tür kolonilerin kırmızı renkli olacağı unutulmamalıdır. E. coli sayımında katı besiyeri olarak Triptik Soy Agar (TSA) besiyeri de kullanılmaktadır. Dökme plak yöntemi ile hazırlanan petri kutuları 35 oC 'de 2 saat inkübasyondan sonra besiyerinin üzeri ikinci tabaka olarak VRB Agar ile kaplanmakta ve inkübasyona 44,5 oC 'de 24 saat devam edilmektedir. Bu yöntemle, hasar görmüş E. coli hücrelerinin sayımında daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Koliform bakteri izolasyonunda kullanılan diğer bazı katı besiyerleri; Enriched Lauryl Sulphate Aniline Blue Agar, Fecal Coliform Agar, Pepton Tergitol Glucuronide Agar, Deoxycholate Agar, Endo Agar, EMB Agar, Brillant Green Agar, XLD Agar' dır. Membran Filtrasyon Yöntemi Hidrofobik Grid Membran Filtre (HGMF) tekniği, özellikle su ve diğer sıvı gıdaların analizinde kullanılmaktadır. Bu teknikte örnek önce bir membran filtreden geçirilerek mikroorganizmalar filtre üzerinde tutulmaktadır. Daha sonra bu filtreler uygun bir besiyeri üzerine, arada hava kabarcığı kalmayacak şekilde yerleştirilmekte ve oluşan koloni sayısından materyaldeki mikroorganizma sayısı hesaplanmaktadır. Filtreler üzerinde bulunan birbirini dik kesen hidrofobik hatlar, oluşan kolonilerin dağılmasını önlemekte ve böylece sayım yapılmasını kolaylaştırmaktadır. HGMF tekniği ile E. coli sayımı AOAC tarafından standart analiz yöntemi olarak kabul edilmiştir. Membran filtrasyon tekniğinin bazı üstünlükleri bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri; örnekte az sayıda mikroorganizmanın bulunması durumunda bile belirleme imkânı vermesi ve inkübasyondan sonra filtrelerin kurutularak saklanabilmesidir. HGMF ile fekal koliform sayılmasında filtre, TSA besiyerine yerleştirilmekte ve kuru gıdalar için 25 oC 'de 4-5 saat, diğer gıdalar için 35 oC 'da 4-5 saat olmak üzere, hasar görmüş ve stres altındaki mikroorganizmaların tekrar aktivite kazanmalarını sağlamak amacı ile bir ön inkübasyon uygulanmaktadır. Filtreler buradan m-FC Agar besiyerine alınmakta ve 44,5 oC 'da 24 saat inkübasyona bırakılmaktadır. İnkübasyon sonunda bir veya daha çok mavi renkli koloni gelişimi görülen alanlar belirlenmekte ve değerlendirme koliform sayımında olduğu gibi yapılmaktadır. HGMF tekniğinde amaca uygun olan her tür besiyeri kullanılabilmektedir. Bunlardan bazıları; m-T7 (membran Tegritol-7) Agar, Tamponlanmış Tripton Bile Agar, MI Agar, m-ENDO Agar, m-TEC (membran Thermotolerant E. coli) Agar, m-Coli Blue 24 Agar besiyerleri ve ticari olarak hazırlanmış (Sartorius) ve besiyeri emdirilmiş steril pedlerdir. Koliform Grup ve E. coli İdentifikasyonu Uluslararası standart kontrol örgütleri tarafından E. coli 'nin doğrulama testleri olarak IMVEC testleri gösterilmektedir (I: İndol testi, M: Metil red testi, V: Voges-Proskauer testi, E: Eijkman testi veya 44,5±0,2 oC 'de gelişme testi, C: Sitrat testi). IMVEC testlerine ilaveten HOMoC testleri de yapılmaktadır (H: Hidrojen sülfür oluşum testi, O: Ornitin dekarboksilaz testi, Mo: Hareketlilik testi, C: Sitrat testi). Ayrıca; glikozdan gaz oluşumu, laktoz, mannit, sorbitol fermentasyon testleri, lisin dekarboksilasyonu, H2S oluşumu testleri koliform grup bakterilerin identifikasyonu için önerilen diğer bazı testlerdir. Bu testlerde koliform grup bakteriler ve E. coli 'nin test sonuçları çizelge 1 'de verilmiştir. MUG ve Diğer Hızlı Analiz Yöntemleri AOAC tarafından bildirilen E. coli hızlı tayin yönteminde örnekten dilüsyonlar hazırlandıktan sonra ardışık 3 dilüsyondan 3'er adet LST Broth besiyerine inokülasyon yapılıp, tüpler kapalı su banyosunda 44,0±0,2 oC' de 24 saat inkübasyona bırakılmakta ve pozitif sonuç veren tüpler muhtemel E. coli olarak değerlendirilmektedir. Daha sonra bu kültürlerden EMB Agar besiyerine sürme yapılarak E. coli 'nin varlığı doğrulanmaktadır. Bu yönteme göre analiz süresi toplam 48 saattir. İlk kez 1982 yılında ortaya konulan MUG tekniği, son yıllarda E. coli sayımına yeni bir yaklaşım getirmiştir. Bu tekniğin prensibi; doğrudan besiyerinin ilave edilen ya da selektif katkı olarak ilave edilen 4-methyleumbelliferyl-β-D-glucuronide (MUG) adlı bileşiğin E. coli 'de yapısal bir enzim olarak olarak bulunan β-D-glucuronidase (MUGase, β-GUR) enzimi tarafından 4-methyleumbelliferone adlı florojenik bir ürüne dönüşmesi ve bu ürünün de 366 nm uzun dalga boylu ultraviyole ışık altında floresan ışıma vermesi esasına dayanmaktadır. MUG, katı ve sıvı besiyerlerinin bileşimine kolaylıkla ilave edilebildiği için, EMS yöntemi, katı besiyerleri ve membran filtrasyon yöntemi ile yapılan koliform grup/E. coli analizlerinde kullanılmaktadır. β-D-glucuronidase pozitif olan bakteriler içinde indol pozitif olan tek bakteri E. coli 'dir. Bu nedenle E. coli dışında bazı β-D-glucuronidase pozitif Citrobacter, Enterobacter, Salmonella, Shigella suşlarının neden olduğu sahte pozitif reaksiyonlar indol testi ile belirlenebilmektedir. Ayrıca bazı E. coli suşları yoğun üremeye bağlı olarak aşırı miktarda asit oluşturmakta ve bu da floresan ışımayı maskelemektedir. Bu gibi durumlarda besiyerine 1 ml, 1 N NaOH ilavesi ile floresan reaksiyon kesinleştirilebilmektedir. Koliform grup/E. coli analizlerinde en fazla kullanılan MUG' lu besiyerleri LST Broth ile VRB Agar' dır. Bu besiyerlerinde inkübasyondan sonra UV ile floresan pozitif sonuç alındıktan sonra, doğrudan sıvı besiyerinde gelişen kültürün üzerine veya katı besiyerinde gelişen koloni üzerine Kovac's indol ayıracı damlatılarak indol testi yapılmakta ve böylece 16-18 saat gibi kısa bir sürede, floresan ve indol pozitif reaksiyon verenler E. coli olarak belirlenebilmektedir. Sıvı besiyerlerinde MUG kullanılan yöntemlerde, istenirse fekal koliform bakterilerin analizi de yapılabilmektedir. Ancak fekal koliform grubun %90'dan fazlasının E. coli olduğu düşünülürse buna ancak özel durumlarda gerek olacağı düşünülmektedir. Standart yöntemle 6 gün süren koliform grup/E. coli aranması ve sayılması MUG sistemi kullanıldığında 24-48 saatte yapılabilmektedir. Hatta sıvı besiyerlerinde 16-18 saatte gelişme olduğu düşünülürse analiz süresi oldukça kısalmaktadır. MUG sistemi kullanıldığında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta kendiliğinden floresan veren cam tüplerdir. Analiz sonucu negatif olsa dahi bu tür tüplerde pozitifmiş gibi görünmekte ve bu da sahte pozitif sonuçların alınmasına neden olmaktadır. Bunu önlemek için besiyeri tüplere dağıtılmadan önce tüpler UV lamba ile kontrol edilmeli ve böyle tüpler kullanılmamalıdır. MUG içeren katı besiyerlerinde koliform grup / E. coli aranması ve sayılmasında yaygın olarak kullanılan besiyerinden birisi VRB Agar' dır. VRB+MUG Agar besiyerinde standart dökme ve yayma yöntemleri kullanılmaktadır. Eğer ekim yayma yöntemi ile yapılıyor ise çift tabaka ekim yapılmalıdır. Bu besiyerinde 35-37 oC 'de 16-18 saat inkübasyon sonunda oluşan tipik koloniler koliform grup, floresan veren koloniler ise E. coli olarak değerlendirilmektedir. Burada yine E. coli olan kolonilerin IMVEC testleri ile veya hızlı identifikasyon kitleri ile doğrulanması gerekmektedir. MUG yöntemi kromojenik substratlarla beraber kullanıldığında daha etkin ve çabuk sonuçlar alınmaktadır. Koliform grubu bakteriler için karakteristik olan β-D-galactosidase enzimi kromojenik bir substrat olan Salmon-GAL ile, E. coli için karakteristik olan β-D-glucuronidase enzimi ise yine kromojenik bir substrat olan X-glucuronide ile belirlenir. Kromojenik substratlar kullanılarak koliform grup ve E. coli aranması için geliştirilmiş besiyerlerinden birisi de Lauryl Sulphate-MUG-X-GAL (LMX) Brothdur. Bu besiyerinin bileşiminde 5-bromo-4-chloro-3-indolyl-β-D-galacto pyranoside (X-GAL) adı verilen kromojenik bir substrat ve MUG bulunmaktadır. Bu besiyerinde koliformlar ürediğinde kromojenik substrat parçalanmakta ve mavi-yeşil renk oluşmakta, E. coli ürediğinde ise MUGase varlığına bağlı olarak floresans ışıma oluşmaktadır. Bu sisteme göre hazırlanmış Readycult Koliform (Merck) arama kitleri de bulunmaktadır. Koliform grup/E. coli analizlerinde kullanılan enzimlerin adaptif değil yapısal nitelikte olması gerekmektedir. Enzimatik yönteme dayalı olarak geliştirilen Chromojenic E. coli/Koliform Medium (Oxoid) adlı besiyerinde, gıda ve diğer çevresel örneklerde bulunan E. coli ve koliformların ön tanısı 18 saatte yapılabilmektedir. Bu yöntem, besiyerinde bulunan iki kromojenik substrattan birinin, %97'si E. coli tarafından üretilen glukoronidaz enzimi tarafından parçalanarak mor koloniler oluşumuna neden olması; diğerinin ise yine büyük çoğunluğu koliform grup tarafından üretilen galaktosidaz enzimi tarafından parçalanarak kırmızı/pembe renkli koloniler oluşumuna neden olması prensibine dayanmaktadır. Besiyerinde oluşan bu mor ve pembe kolonilerin dışında saman sarısı koloniler de oluşmakta ancak bunlar renklerinden dolayı diğerlerinden kolaylıkla ayırt edilebilmektedir. Serolojik yöntemlerle koliform grup mikroorganizma aranmasında ilk akla gelen teknik Floresan Antikor (FA) Tekniğidir. Bu teknikte örnekten izole edilen mikroorganizmalar floresan bir madde ile işaretli antiserumla kaplanmış bir filtre üzerinde tutulmakta ve filtrenin floresan mikroskobu altında incelenerek belirlenmesi esasına dayanmaktadır. Bu yöntem daha çok su analizlerinde kullanılmaktadır. Koliform grup/E. coli aranmasında elektro kimyasal yöntemler de kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin esası gelişmekte olan bakteri kültüründe oluşan moleküler hidrojenin ölçülmesi, bakteri kültürünün ortama uyum sağlarken oluşan direncin ölçülmesi ve elektrot yüzeyi ile ilişki kurulduğunda bakteri yüzeyleri ile arada oluşan elektron transferinin ölçülmesi esasına dayanmaktadır. Çiğ süt, yoğurt, dondurma ve pastörize krema gibi süt ürünlerinde koliform grup mikroorganizma aranmasında kullanılmak üzere geliştirilmiş BactometerTM mikrobiyel analiz cihazi impedans-kondüktans prensibine göre çalışmaktadır. Bu yönteme göre önce standart miktarda test örneği alınarak aletin inkübatör kısmına yerleştirilerek 35 oC' da 3 saat ön zenginleştirmeye bırakılır. Bu aşamada Coliform Medium (CM) besiyeri kullanılmaktadır. Ön zenginleştirme aşamasından sonra 1,5 ml örnek alınarak aletin inkübasyon kuyucuklarına yerleştirilip yine aynı derecede inkübasyona bırakılır. Kuyucuk içindeki test karışımı renginin menekşeden sarıya dönmesi koliform grup pozitif reaksiyon olarak değerlendirilmektedir. Analiz cihazı bilgisayar donanımlı olduğu için sonuçlar direkt bilgisayara kaydedilebilmekte veya yazdırılabilmektedir. E. coli sayımında kullanılan hızlı yöntemlerden bir tanesi de BioSys (BioSys, Inc., Ann Arbor Mich.) optik ölçüm sistemidir. Yöntemin prensibi mikroorganizma gelişimi sonucu meydana gelen pH ve redoks değişimlerinin optik okuyucu yardımı ile ölçülmesi esasına dayanır. pH 'da meydana gelen değişiklikler besiyerinde bulunan brom cresol purple indikatörü yardımıyla tespit edilir. Burada indikatörün renginin değişmesi ile besiyerinden geçen ışık şiddetinde meydana gelen değişimler tespit edilmektedir. Bu yönteme göre önce uygun bir seyreltme çözeltisi içinde homojenize edilen örnekten 4,5 ml alınarak BioSys tüplerine aktarılır. BioSys tüplerinde %2 dekstroz ilave edilmiş çift kuvvetli Coliform Medium (bioMerieux Vitek Inc.) besiyeri bulunmakta olup ayrıca tüplerin dip kısmında agar içeren bir bölme bulunmaktadır. İnokülasyondan sonra tüpler aletin inkübasyon kısmına yerleştirilerek (42 oC) inkübasyon süresi boyunca sonuçlar optik okuyucuya kaydedilir. Bactometer ve BioSys analiz sistemleri ile E. coli sayımı 1-11 saatte gerçekleştirilebilmektedir.

http://www.biyologlar.com/tibbi-laboratuvar-hizmetlerinde-bakteriyel-ve-mikotik-hastaliklarda-kultur-sonuclari-hangi-zaman-araliginda-veriliyor-

Prof. Dr. Aziz Sancar Kimdir ?

Prof. Dr. Aziz Sancar Kimdir ?

Aziz Sancar, 8 Eylül 1946 yılında Savur da doğmuş Türk akademisyen, biyokimyager, moleküler biyolog ve bilim adamıdır.

http://www.biyologlar.com/aziz-sancar-kimdir-

Büyük karıncayiyen (Myrmecophaga tridactyla)

Büyük karıncayiyen (Myrmecophaga tridactyla)

Orta ve Güney Amerika'ya özgü büyük böcekyiyen ismi verilen canlı aslında bir memeli türüdür. Yaşayan dört karıncayiyen türünden biridir ve tembel hayvanlar ile birlikte Dişsiz memeliler takımında sınıflandırılırlar.

http://www.biyologlar.com/buyuk-karincayiyen-myrmecophaga-tridactyla

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi <b class=red>(American</b> Museum of Natural History)

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi (American Museum of Natural History)

Dünyanın en büyük doğa tarihi müzelerinden biri olup New York’ta bulunmaktadır. 1869 yılında Albert Smith Bickmore adlı Harvard’lı bir zooloğun fikri ile açıldı.

http://www.biyologlar.com/amerikan-doga-tarihi-muzesi-american-museum-of-natural-history

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0