Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 22 kayıt bulundu.

İdrar Örneği Toplama

Laboratuvar hatalarının %60-70 sebebi preanalitiktir, yani henüz örnek laboratuvara gelmeden önce çeşitli nedenlerle oluşan bir aksaklıktan dolayı laboratuvar analizi sonuçları hatalı çıkmaktadır. Kısaca idrar örneklerinin doğru olabilmesi için en başta yapılması gereken, uygun şekilde idrar toplanması ve laboratuvara ulaştırılmasıdır. Bu nedenle örnek toplanması ve kabulü idrar analizinde önemli bir basamaktır. İdrar örneği toplamada aşağıdaki konulara dikkat edilmelidir: İstek formu Merkez laboratuvarı istek formu olmadan örnek kabul edilmemeli ve incelemeye alınmamalıdır. İstek kağıdındaki hasta adı soyadı, protokol no'su, servisi, tarihi  resmi işlemleri açısından; hasta yaşı, cinsiyeti, öntanı/ tanısı değerlendirme açısından tam doldurulmalıdır. Bu konuda eksiklikler personel, hemşire ve doktorlar uyarılarak önlenmeye çalışılmalıdır; laboratuvar çalışanlarının net tavrı ile bu davranış şekli benimsenecektir. Toplama kabı  [Başa Dön] İdrar temiz bir kaba alınmalıdır. 100mL'lik bir kap (plastik bardaklar) olmalıdır. İdrar kaplarına idrar sedimenti incelemesi istenen hastanın isminin bulunduğu etiket yapıştırılmalıdır. Toplama şekli İdrar sedimenti incelemesi istenen hasta WC'de verilen kabı kendi idrarıyla doldurur. Özellikle kadın hastalarda dış genital temizliği sonrası orta idrar verilmelidir. Bu özellikle vaginal kontaminasyona bağlı sedimentte görülen bakteri ve epitelleri elimine eder. Bu kadın doğum ve üroloji polikliniklerinden sık istenen örnek toplama şeklidir. Dış Genital temizlik şu şekilde yapılır: Kadında:İdrar yapmadan önce dezenfaktanlı (zefiranlı) gazlı bezle dış genital organlar önden arkaya silinerek temizlenir. Aynı bölge sadece su ile ıslatılmış gazlı bezle aynı bölge tekrar silinir. Genital bölge açık tutularak idrarın başlangıç kısmı tuvalete yaptıktan sonra, orta kısmından bir miktar idrar kaba yapılır, kalan idrar yine tuvalete yapılır. Erkekte:İdrar yapmadan önce dezenfaktanlı (zefiranlı) gazlı bezle penisin baş kısmı silinerek temizlenir. Aynı bölge sadece su ile ıslatılmış gazlı bezle aynı bölge tekrar silinir. İdrarın başlangıç kısmı tuvalete yaptıktan sonra, orta kısmından bir miktar idrar kaba yapılır, kalan idrar yine tuvalete yapılır. Örnek türü İdrar sedimenti incelemelerinde taze sabah idrarı tercih edilir. Bu idrar yüksek ozmolaritede ve asid pH'dadır; bu da içindeki hücre ve şekilli elemanları daha iyi görebilmek için  en uygundur. Ayrıca beklemiş idrarda silendirlerin dağılması, hücrelerin hemoliz olması nedeniyle de taze idrar en uygunudur. İdrar maksimum 2 saat içinde incelenmelidir. Bu süreden daha uzun süre bekletilerek getirilmiş idrar örneği kabul edilmemelidir. Örnek miktarı Rutin idrar analizinde hem kimyasal hem de sediment incelemesi yapılacağından, ayrıca çıkabilecek sorunlarda (santrifüjde tüp kırılması gibi) tekrar kullanılabilmesi için yeterli hacimde örnek gerekmektedir. Aynı örnekten kimyasal ve sedimet incelemesi birlikte yapılacaksa bu miktar minimal 10mL kadardır. Hastanın yaptığı tüm idrarını getirmesi istenir. Bu idrar hacmi sonuç kağıdına not edilir, bu klinisyenin hastanın idrar çıkışı hakkında fikir sahibi olmasında önemlidir. Saklama İdrar 2 saat içinde incelenemeyecek, daha sonra incelenecekse uygun şartlarda saklanmalıdır. Bunun için şunlara dikkat edilir: Koruyucu eklenir: pH'ı düşürmek için  50mL idrara 6N HCl solusyonundan 3-4 damla damlatılır. Bunun için ticari borik asit tabletleri de kullanılabilir. Soğutulur:  4C'de buzdolabında saklanabilir. Ağzı kapatılır: İdrar kapaklı bir kapta saklanır veya cam tüpler parafilmlenir. Kaynak: www.mustafaaltinisik.org.uk DEÜTF Merkez Lab.İdrar Lab.:Kendi Laboratuvarımızda çekilen fotoğraflar. Kitap: A.Handbook of Routine Urineanalysis, Sister Laurine Graff, JB Lippincott Comp, 1983 isimli kitaptan alıntı fotoğraflar Ege ÜTF Parazitoloji AD: Ege Üniversitesi TIp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı'ndan temin edilen fotoğraflar

http://www.biyologlar.com/idrar-ornegi-toplama

4. Ulusal Antropoloji Öğrencileri Kongresi Davet Videosu

4. Ulusal Antropoloji Öğrencileri Kongresi Davet Videosu

  4.'süne İstanbul Üniversitesi Antropoloji Kulübü'nün ev sahipliği yapacağı Ulusal Antropoloji Öğrencileri Kongresi 14-15 Mayıs 2015 tarihlerinde İ.Ü. Cemil Bilsel Konferans Salonu'nda gerçekletirilecektir. Detaylı bilgi için www.antropolojikongresi.com adresini ziyaret edebilirsiniz. 4. Ulusal Antropoloji Öğrencileri Kongresi'ne, İstanbul'a bekliyoruz.

http://www.biyologlar.com/4-ulusal-antropoloji-ogrencileri-kongresi-davet-videosu

PREPARAT TESPITİNDE KULLANILAN STOK SOLUSYONLAR NELERDİR

Formalin: %40' lık formaldehit Gluter aldehit: %25' lik solusyon Civa klorür: doymuş sulu solusyon Potasyum dikromat: %5' lik sulu solusyon Kromik asit: %2' lik sulu solusyon Pikrik asit: Doygun sulu solusyon OSO4: %2'1ik sulu solusyon Asetik asit: Glasial asetik asit Etil alkol: Absolu etil alkol Yukardaki maddelerden başka birçok madde özel amaçlar için kullanılmaktadır. Aseton bazen histokimyasal araştırmalarda kullanılır. Trikloroasetik asit bir dekalsifiye ajan olarak kullanılabildiği gibi ''Susa'' fiksatifinin de içeriğinde bulunur. Çinkoklorür, Zenker fiksatifindeki civa klorür yerine daha ucuz olduğu için kullanılabilir. % 71ik sulfosalisilik asit, ayrıca %2-10'1uk glyoxal formalin yerine kokusuz olduğu için kullanılabilir.

http://www.biyologlar.com/preparat-tespitinde-kullanilan-stok-solusyonlar-nelerdir

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus / İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü), AIDS'e yol açan virüs. HIV virüsü, bağışıklık sistemine zarar vererek hastalığa neden olur. Vücudu mikroplardan koruyan bağışıklık sistemi çalışmadığında, mikroplar daha kolay hastalığa neden olabilir. Kanında HIV virüsü bulunmayan kişiler HIV negatif kişilerdir. Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV pozitif" veya "HIV enfeksiyonlu" denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan anlamında sero (anti-HIV, veya bilinen ismiyle ELISA testi) pozitif kişilerdir. Ancak ilk bulaşma döneminde seronegatif kişiler aynı zamanda enfeksiyon taşıyan kişiler olabilirler. AIDS AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome, Sonradan Edinilen Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) anlamına gelir. Sonradan Edinilen ifadesi hastalığın irsi olmadığını anlamına gelmektedir. Bağışıklık Sistemi Yetersizliği ifadesi ise vücudun bağışıklık sisteminin çökmesi anlamına gelmektedir. Sendrom kelimesi ise bir başka hastalıkla bağlantısı olabilecek çeşitli hastalıklar anlamına gelmektedir. Bir HIV taşıyıcısı hastaymış gibi görünmeyebilir veya taşıyıcı kişi kendini hasta hissetmeyebilir, HIV virüsü taşıdığını bile bilmeyebilir. Çünkü, HIV taşıyıcılarında semptomların ortaya çıkmasına ve ölüme yol açan şey HIV virüsünün kendisi değil, vücudun bağışıklık sisteminin çökmesiyle tamamen savunmasız kaldığı diğer enfeksiyonlardır. Virüsün yapısı Virüs tek sarmallı RNA yı çevreleyen p24 proteinlerinden oluşan kapsit, bunun dışında küçük bir matriksi çevreleyen kılıftan oluşur. Kılıfta virüsün antijenik yapısını belirleyen glikoproteinler bulunur. HIV virüsünün üç glikoproteini vardır. Bunlar: gp160: Proteaz enzimi ile alt üniteleri olan gp120 ve gp41'e bölünerek iki ayrı glikoprotein oluşur. Bu proteinler virüsün membranında bulunurlar. gp41: HIV'in yaşamasını sağlar. gp120: HIV'in DNA'ya girmesini sağlar. LEDGF: HIV'in DNA'ya nasıl gireceğini belirler. Kronoloji İlk defa Leopoldville, Belçika Kongo'sunda yaşamış bir kişiden 1959 alınan kanda tespit edildi. O tarihten beri dolapta saklanan kanın, 1998'de geliştirilen HIV testi ile hastalığı taşıdığı onaylandı. Dünyayı dolaşmış, 1961'de Batı Afrika'da uzun yolculuk yapmis Norveçli bir gemici bağışıklık yetersizligi ile 1966 öldü. Karısı ve kızı da ertesi yıl aynı sebeple öldü. Danimarkalı bir cerrah olan Dr. Grethe Rath, Zaire'de bir seri enfeksiyon ve ender görülen Pneumocystis carinii pnömonisi ile öldü. 1979-1981 arası, normalde çok ender görülen, 12 Kaposi Sarkomu'dan vakası tespit edildi. 1981'de Kaliforniya Üniversitesi'nde Pneumocystis carinii tanısı tedavi edilen bir eşcinsel hastada CD4 T hücrelerinin (yardımcı T hücreleri) eksikliği tespit edildi. 1982'de CDC hastalığa AIDS ismini verdi. 1983'te daha sonra HIV ismi verilecek olan retrovirüsten kaynakladığı bulundu. 1984'te HIV için ELISA testi geliştirildi. Bulaşma yolları ve önlemler HIV virüsü bulaşabilmesi için, virüsün dış ortam koşullarında bozulmayacağı kadar kısa bir süre içinde bir kişiden diğerine nakledilmesi gerekir. Bu da virüsün diğer vücut sıvılarının içinde bir kişiden diğerine iletilmesi ile gerçekleşebilir. HIV virüsü cinsel ilişki, direk kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşır. Cinsel ilişki HIV vücuda HIV virüsü taşıyan birisinin kanı, spermi, vajinal akıntıları veya diğer vücut sıvıları transferi yoluyla bulaşır. Bu durum; vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebildiği transferi ile de bulaşıcılık olacağı anlamına gelir (parenteral yol). Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunulabilir. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, HIV virüsünden koruma sağlayamaz. HIV virüsü hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV virüsünün bulaşma ihtimalini daha yükseltir. HIV virüsünün iki tipi mevcuttur. Tip II de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I de ise erkekden kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Afrikada 2 nci tip Avrupa ve Amerika'da ise 1 nci tip daha sık görülür. Damardan uyuşturucu madde kullanımı HIV virüsü taşıyan birisiyle kontamine bir iğne paylaşılırsa, virüs bulaşabilir. (Bu intravenöz (damardan) uyuşturucu bağımlıları arasında HIV'in en önemli bulaşma yoludur.) Dövme ve vücuda piercing yaptırma işlemlerinde kullanılan iğneler, kontamine ise HIV bulaşabilir... Organ, kan ve kan ürünleri nakli Gerekli araştırma testleri yapılmamış organ, kan ve kan ürünleri nakli yoluyla da HIV virüsü bulaşabilir. Bu durumun engellenmesi için her türlü organ, doku, kan ve kan ürünleri nakli öncesi nakle engel hastalıklar yönünden alınan materyaller kabul eden merkezler tarafından dikkatle kontrol edilir. Araştırma testlerinin pencere döneminde bulunan hastalarda yalancı negatif sonuç vermesi halinde, bulaşma gerçekleşebilir. HIV testleri HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kantlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir. Pencere dönemi Pencere dönemi ile ilgili belirsizlikleri gidermek için bazı açıklamalar yapılmalıdır; zira "Üç Ay" ifadesi, HIV virüsüne maruz kalmış her bünyenin 'üçüncü ayda' antikor üreteceği gibi yaygın bir yanılgıya yol açmaktadır. Halbuki pencere döneminin kişiden kişiye değişiklik gösterdiğini vurgulamak gerekir. "Üç Aylık" süre, uluslararası sağlık kuruluşlarının tüm bünyesel farklılıkları da kapsayacak şekilde belirlediği 'maksimum' süredir. Yani bu, HIV ile enfekte olmuş yüz kişiden varsayalım ki %45'inin, 35. günde; %25'inin 50. günde; %15'inin 65. günde; %10'unun 75. günde; %5'inin de 90. günde yeterli antikor seviyesine ulaşacağı anlamına gelir (Oranlar tamamen kurgusaldır). O halde belirlenmiş olan "üç ay" sınırı, 'en geç antikor üreten bünyeyi' de hesaba katarak düşünülmüş 'maksimum' sınırdır. CDC (Center of Disease Control -USA) gibi bazı büyük sağlık örgütleri, testin altıncı ayda tekrarlanması gerektiğini savunmaktadır. Antikor oluşturma (serokonversiyon) süreci üç ayı geçen çok nadir bazı vakalar rapor edilmişse de bunlar o kadar nadirdir ki, tıp makalelerine konu olur. Birçok sağlık örgütü eğer çok kesin bir risk yoksa, 'altıncı ay' testini gereksiz bulmakta ve CDC'yi tutucu olmakla eleştirmektedir. Bazı kuruluşların 'pencere dönemi' ile ilgili olarak verdikleri süreler, "Üçüncü Ay"ın maksimum sınır olarak düşünülmesi gerektiğini kanıtlamaktadır: New York Sağlık Müdürlüğü’nün hazırladığı broşüre göre "New York’ta kullanılan HIV antikor testlerinde, enfekte olmuş insanların neredeyse tümü bir ayda pozitif çıkmaktadır. Hatta bunların çoğunluğu, daha bile kısa surede pozitif sonuc vermektedir." Kaliforniya AIDS Merkezi'nin 1998'de yayınladığı rehber %96'dan daha fazla sayıda insanın, 2 ile 12 hafta arasında pozitif sonucu eline alacağını söylüyor. Çok nadir bazı durumlarda, bunun altı aya uzayabileceği belirtiliyor. AIDS Sağlık Projesi (ABD) danışmanları, ortalama süreyi 25 gün olarak veriyorlar. AIDS Update 98 adlı broşür, "Çoğu örnekte, HIV antikorları 6 ile 8. haftada görünür hale gelirler" demektedir. Bu konuda son derece zengin bir arşivi olan HIVinsite web sitesi, süreyi 6-12 hafta olarak belirliyor. Amerikan Seattle & King County Kamu Sağlığı Sitesi, şöyle diyor: “Çoğu insan, saptanabilir antikor düzeyine 4-6 hafta içinde gelir. Bazı insanların daha uzun sürebilir; ama neredeyse %99'u üç ay içinde antikor üretmiş olur. Üç ayı gecen serokonversiyon olayları çok çok nadirdir.” AIDS servislerinde ve laboratuvarlarında calışan doktor ve virologlarin (Dr. Sindy Paul, Evan M Cadoff, Eugene Martin) yazdığı, "Rapid Diagnostic Testing for HIV – Clinical Implications" (Business Briefing: Clinical Virology & Infectious Disease, 2004) adli makalede, pencere dönemi 30-60 gün olarak veriliyor. San Fransisko AIDS Derneği, şöyle demektedir: "Üç aylık pencere dönemi, insanların tümü için normal süredir. Bu insanların çoğu, üç ile dört hafta içinde saptanabilir düzeyde antikor üretir. çok, çok nadir durumlarda, bir insanin antikor üretmesi altı ayı bulabilir." Kızılay, antikorların tespit edilme suresini 2-6 hafta olarak veriyor. Kızılhac, antikorlarin tespit edilme süresini en geç 70 gün olarak veriyor. Amerikan Kamu Sağlığı Kurumu'nun Test Kılavuzunda, 1985-90 yılları arasında kullanılan antikor testinin pencere döneminin ortalama 45 gün olduğu söyleniyor. Fakat günümüzdeki testlerin, bunu 20 gün daha düşürerek, 25 güne indirdiği belirtiliyor. BERNARD WEBER, EL HADJI MBARGANE FALL; ANNEMARIE BERGER ve HANS WILHELM DOERR'in birlikte yazdıkları makalede, pencere dönemi ortalama 10.2 ile 27.4 güne kadardır şeklinde belirtiliyor. Tedavi HIV/AIDS'in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir. Bu ilaçlar çok pahalıdır. Ancak, şu anda Türkiye'de saptanmış Aids hasta sayısının az olması da önemli faktör olmalı ki; Bağkur, SSK, Emekli sandığı, Yeşil Kart gibi Sigortalar aylık masrafın 1000-1500 USD olduğu ilaç maliyetlerini karşılamaktadır. Aids şüphesi olanlar derhal ELISA testi yapmalıdırlar ki uzun süreli hayat sürme imkânını yakalayabilsinler, her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da erken tanının faydası çok büyüktür. HIV virüsünü kapmak her şeyin sonu değildir, isteyen hastalar Aids Savaş Derneğinden psikolojik destek de alabilirler. Korunma Spermdeki ve vajina salgısındaki HIV, dış ortamda birkaç saatte, kuru ortamda ise yarım saatte ölür. HIV kurumuş kanda da kısa zamanda ölür. Hastanın ya da seropozitif kan, sperm veya vajina salgısının bulaştığı eşyadaki HIV'in öldürülmesi: Eşyayı birkaç dakika kaynatarak ya da 60 C°'de 30 dakika ısıtarak virus öldürülür.Sulandırılmış çamaşır suyu temas ettiği HIV'i 10 dakika içinde öldürür. Sodyumhipoklorid, çamaşır suyunda bulunan etkili maddedir, içinde klor vardır. Çamaşır suyu şişesinin üzerindeki tarifeye göre (genellikle 10 kez) sulandırılarak kullanılır. Sulandırılan çamaşır suyunda klor kokusu bulunmalıdır. Çamaşır suyu kullanılacağı zaman sulandırılmalıdır, durmakla bozulur. Çamaşır suyu madensel eşyaya zarar verir. Ultraviyole ile ışınlama (mavi ışık) HIV'in yok edilmesi için önerilmeyen bir yöntemdir. Ultraviyole ışını doğrudan temas ettiği yüzeydeki mikropları öldürür. Cismin altında kalan mikropları öldürmez. Deri HIV'den nasıl arındırılır? Su ve sabunla iyice yıkama ile (en az 15 saniye) bütün mikroplar gibi HIV de deriden uzaklaştırılabilir. Yıkandıktan sonra derinin alkol ile temizlenmesi uygun olabilir. Yaralanma durumunda yara yeri, önce sabun ve su ile iyice yıkanmalı, ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik ile temizlenmelidir. Ortaya Çıkışı AIDS hastalığının Afrika’da maymunlardan insanlara geçtiği düşünülüyor. Bu virüsün orta Afrika’da şempanze avlayan insanlara bu esnada aldıkları yaralar vasıtasıyla veya sonrasında şempanze etiyle temas ettiklerinde geçmiş olabileceği iddia edilmekte.

http://www.biyologlar.com/hiv-virusu-human-immunodeficiency-virus-

A <b class=red>'su</b>pergene' underlies genetic differences sexual behaviour in male ruff

A 'supergene' underlies genetic differences sexual behaviour in male ruff

The ruff is a Eurasian shorebird that has a spectacular lekking behaviour where highly ornamented males compete for females. Now two groups report that males with alternative reproductive strategies carry a chromosomal rearrangement that has been maintained as a balanced genetic polymorphism for about 4 million years. The two studies, one led by scientists at Uppsala university, are published today in Nature Genetics. Three different types of ruff males occur at the leks of this species. 'Independent' males show colourful ruffs and head tufts and fight vigorously for territories. 'Satellite' males are slightly smaller than Independents, do not defend territories and have white ruffs and head tufts. 'Faeder' males mimic females by their small size and lack of ornamental feathers, they do not defend territory. The Independent and Satellite males show a remarkable interaction where the Satellite males allow Independent males to dominate them on the leks. Both Independents and Satellites benefit from the interaction because it increases their mating success by attracting females that are ready to mate, explains Fredrik Widemo who did his PhD on ruff lekking behaviour. Faeder males also have a chance to mate with females when other males are occupied with male-male interactions, continues Fredrik. Previous studies have indicated that these remarkable differences between male morphs are under strict genetic control and are determined by a single genetic region. How can such complex differences in behaviour, size and plumage have a simple genetic basis? To shed light on this enigma the researchers have sequenced the entire genome from Independent, Satellite and Faeder males. We discovered that both Satellite and Faeder males carry a 'supergene' which is not a gene with superpower but a cluster of about 90 genes kept together by a chromosomal inversion which means that there is no genetic exchange between the three different morphs, says Sangeet Lamichhaney, one of the PhD students involved in the study. The group reports that the sequence difference between the chromosome variants is as large as 1.4 percent that is higher than the average sequence difference between human and chimpanzee chromosomes. The scientists estimate that the chromosome inversion happened about 4 million years ago. The Satellite and Faeder male morphs are the result of an evolutionary process over million of years and involve many genetic changes among the 90 genes in this 'supergene', explains Leif Andersson, who led the study. The 'supergene' contains five genes that have a role in the metabolism of steroid hormones. It is particularly interesting that we see an enrichment of genetic changes in the vicinity of a gene, HSD17B2, that determines an enzyme that converts active testosterone to a more inactive form, continues Leif Andersson. Independents have a significantly higher level of testosterone than Satellite and Faeder males and we think this is the reason that in turn leads to an altered behaviour. There are many examples of associations between behaviour and pigmentation in animals but the underlying causal relationships have rarely been revealed. The present study now provides insights into why there is such a strong association between altered behaviour and white colour in Satellite males. The simple answer is that the 'supergene' contains both genes like HSD17B2 affecting the metabolism of sex hormones and the MC1R gene controlling pigmentation, explains Sangeet Lamichhaney. Why has this fascinating difference in male reproductive strategies evolved in the ruff? Fighting over territories and females is both energetically costly and risky. This created an opportunity for the evolution of alternative male mating strategies in which males spend less energy on fighting, explains Fredrik Widemo. We think that this evolutionary process started with the occurrence of the inversion about 4 million years ago and that the inversion in itself altered the regulation of one or more genes affecting the metabolism of sex hormones and this created a primitive alternative male morph, which has been further improved step by step by the accumulation of many genetic changes, ends Leif Andersson. Source: Uppsala University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/a-supergene-underlies-genetic-differences-sexual-behaviour-in-male-ruff

BioForm III

BioForm III

Yıldız Teknik Üniversitesi IEEE Öğrenci Kulübü Engineering In Medicine & Biology Society (EMBS) Chapter Ailesi Gelenekselleşen BioForm Etkinliği 3.'sü İle Sizlerle!!!   Kuruluşunun  2.yılında Chapter kazanıp IEEE Global Platformu’nda resmen tanınmış olan YTÜ IEEE EMBS Chapter ailesi “tıp ve biyoloji bilimlerini mühendislik teknolojisi ile birleştirme” amacıyla çıktıkları yolda çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. 25-26 Kasım 2015 tarihlerinde YTÜ Davutpaşa Kampüsü’nde gerçekleştirilmesi planlanan BioForm lll Etkinliği'ne sayılı günler kaldı.  Peki nedir BioForm?    Bioform; ilaç, medikal, kimya, genetik, gıda vb. sektörlerdeki yetkili kişilerin, derneklerde, akademik kurumlarda ve hastanelerde çalışan akademisyen ve hekimlerin üniversite öğrencileri ile aynı platformda buluşturulduğu, biyomühendislik, biyomedikal mühendisliği, kimya mühendisliği, moleküler biyoloji ve genetik, gıda mühendisliği gibi bölümlerde okuyan öğrencileri çalışacakları sektörler hakkında bilgilendirmek amacıyla düzenlenen bir kariyer etkinliğidir.   25 Kasım 2014 Tarihinde ilki gerçekleştirilen BioForm Etkinliği’ne birbirinden değerli akademisyenler ve hekimler katıldı ve bu etkinlik sonucunda IEEE Global Platformu'nda düzenlenen Darrel Chong Awards Yarışmasında Silver Ödül'e layık görüldü. Ardından 28-29 Nisan 2015 Tarihlerinde iki gün süren BioForm ll Etkinliği düzenlendi ve akademisyenlerin yanı sıra kendi sektörlerinden isim yapmış önemli şirketlerin yetkilileri de ağırlandı. Mezun Forumu ve Aşkın Nörobiyolojisi gibi sosyal oturumların da yer aldığı etkinlik hem katılımcılar hem de konuklar tarafından övgüyle söz edildi.   Alınan bayrağı daha yukarılara taşıma hedefiyle bu yıl 25-26 Kasım 2015 Tarihlerinde düzenlenecek BioForm lll Etkinliği’nde de birbirinden değerli pek çok konuğa ev sahipliği yapacağız. Etkinliğimize kimler katılacak? İşte netleşen bazı oturumlarımız; İlaç sektöründe Bilim İlaç ve Teva İlaç, Biyomedikal sektöründe Siemens Healthcare, Genetik alanında Genkord, Gıda ve biyoteknoloji alanında Unilever, 3D Printer ile Organ Yapımı –Boğaziçi Üniversitesi Yaşam Bilimleri Araştırma Merkezi ‘’Zihniniz Kontrol Altında mı?’’ isimli hekim ve mühendislerin aynı platformda buluştuğu hipnoz oturumu Proje Oturumu  IEEE EMB Dlp (Distinguisted Lecturer Program) ile davet ettiğimiz Dr. Ghaleb Husseini  Tüm bu oturumlar ve daha fazlasını kaçırmamak için online kaydını yaptırmayı unutma ! Kimselere söz verme ! 25-26 Kasımda YTÜ Davutpaşa Kampüsü’nde seni de görmek istiyoruz.   Gelenekselleşen BioForm etkinliğimize kaldığımız yerden devam ediyoruz Sağlık ve mühendislik sektörlerini bir arada buluşturduğumuz BioForm III te benim de imzam olmalı diyorsan 25- 26 Kasımda YTÜ Fen Edebiyat Konferans Salonu'nda Buluşalım !! Alanlarında kendini kanıtlamış akademisyenler , ulusal ve uluslararası platformda faaliyet gösteren firmalar, yabancı konuşmacı ve sekt...örün içinde iyi yerlere gelmiş meslektaşların ile geçecek birbirinden eğlenceli 2 gün için >> Embs.ytuieee.com adresinden kaydını yapman yeterli. Etkinlik programı ve ayrıntılı bilgi için https://www.facebook.com/YTU.IEEE.EMBS sayfamızı takip etmeyi unutma !! Etkinlik eventi >> https://www.facebook.com/events/407770229426449/ Etkinliğimiz ÜCRETSİZ ve SERTİFİKALIDIR!!!

http://www.biyologlar.com/bioform-iii

Bitkilerde Su ve Bitki Hücrelerinde Suyun Rolü

Su dünya üzerindeki yaşamın olmazsa olmazı ,yasamın ta kendisi su....Su tüm canlılarda olduğu gibi bitkiler içinde canlılık faaliyetleri için gerekli hava ile birlikte birincil maddedir.Bitkilerde dokuların %80-95 sudur.Marul,havuç ve pancar gibi sebzelerde ise su oranı %85-95 i bulur. Tohumlarda ise su oranı %5-15 arasındadır.Suyun bitki yaşamında çok çeşitli görevleri vardır.Su bitki hücreleri içinde ve hücreler arası alanda meydana gelen biyokimyasal olaylarda uygun ortam sağlar.Bu kural hayvansal hücreler içinde geçerlidir.Bitkisel ve hayvansal hücrelerdeki hidroliz ve dehidroliz reaksiyonlarında su reaksiyonlara direk katıldığı gibi,reaksiyonlar sonucunda oluşan yan üründe olabilir. Bitkilerde kök tarafında bitki bünyesine alınan bir su molekülü bitki dokularında stabil(sabit) kalamaz.Bitkiye giren su devamlı hareket halindedir ve bir taraftan su kaybı olurken diğer taraftan bitki sürekli su alır.Örnek verecek olursak kurak ve güneşli geçen bir günde yapraktaki su miktarı çeşitli mekanizmalarla(terleme,metabolik faaliyetler vb..)kaybedilir ve bitki bunu makul bir zaman içerisinde geri alır.Bitkilerde kök yoluyla alınan su çözeltisi içinde gerekli olan diğer minerallerde mevcuttur.Bilim adamları bitkinin yaşamı boyunca yaprak yüzeyi yoluyla kaybettiği su miktarının tüm bitki ağırlığının 100 katından fazla olduğunu hesaplamışlardır. DIFÜZYON (DIFFUSİON) Çözeltilerde bulunan su molekülleri stabil(kararlı) değildir sürekli hareket halindedir.Bu nedenle hareket halindeki su molekülleri birbirleriyle sürekli çarpışarak kinetik enerji alışverişinde bulunurlar.Difüzyon maddenin çok yoğun ortamdan(yüksek konsantrasyondan) az yoğun ortama(düşük konsantrasyonlu) doğru yaptığı harekettir.Maddenin hareketi konsantrasyon gradienti var oldukça devam eder.(not:Gradient:İki referans noktası arasındaki farktır.)Madde hareketi madde konsantrasyonu her iki ortamda eşitleninceye kadar devam eder.Difüzyon Katıdan-sıvıya,sıvıdan-sıvıya,sıvıdan-gaza,gazdan-gaza maddenin faklı hallerinde görülebilir. Fick'in formülüne göre Difüzyon oranı(J) konsantrasyon oranı ile doğru orantılıdır.Yine bu formüle göre difüzyon hızı kısa mesafelerde hızlı ,uzak mesafelerde yavaştır,diğer bir ifadeyle difüzyon hızı mesafe ile ters orantılıdır. OSMOZ(OSMOSİS) Su ve benzeri çözücülerin selektif-Permiabl (Seçicigeçirgen) hücre membranlarından(zarlarından) geçişine OSMOS=OSMOSİS adı verilir.Hücre membranları su ve çeşitli maddelerin geçişinde çeşitli proteinlerde görev alır ve bu proteinler su ve karbondioksite geçişine izin verdikleri gibi her maddenin geçişine izin vermezler.Osmozda hücre membranından geçen suyun miktarı ve yönü suyun konsantrasyon gradientine bağlı değildir.Osmosiste su geçişini yönlendiren kuvvetlere 'Suyun Potansiyel Gradienti'(Kimyasal potansiyel Gradient) denir.Suyun kimyasal potansiyeline etki eden faktörler şunlardır. 1)Ağırlık 2)Basınç 3)Konsantrasyon Maddelerin kimyasal potansiyel birimi Joule/Mol 'dür.(Joule/mol=1 mol maddedeki enerji miktarı=1 mol suyun enerji potansiyeli) 1 mol suyun kimyasal potansiyeli ;18cm3 /moldür.(Mpa=Megapaskal)Suyun potansiyeli aşağıdaki gibi formüle edilmiştir. f=fi+c+P+g f=fi=Su potansiyeli C=Konsantrasyon g=Ağırlık P=Basınç Bitki hücrelerinde vakuollerde bulunan su tonoplast'a(vakuol zarı=tonoplast) ,sitoplazmaya,hücre zarına ve hücre çeperine doğru basınç uygular,bu basınca TURGOR BASINCI denir.Turgor basıncı hücre içerisine madde girişini engelleyen bir güçtür.Hücrede madde geçişi gerçekleşmesi için osmotik basıncın turgor basıncından yüksek olmalıdır . Vakouldeki özsuyun konsantrasyonu arttıkça hücrenin diş ortamdan su çekme kuvvecide artar ve bu kuvvete OSMOTIK BASINÇ adi verilir.bitki hücresine su girişi turgor basıncı ve osmotik basınç eşitleninceye kadar sürer.Anormal koşullarda yasayan bitkilerde osmotik basınç kuvveti farklılıklar gösterebilir.Örneğin;Kserofit(kurak iklim bitkileri) bitkilerde,bitki dış ortamda çok az miktarda bulunan sudan maksimum oranda yararlanabilecek şekilde yapılandırılmıştır.Kserofit bitkilerin az bulunan suyu bünyelerine almaları için gerekli olan osmotik basınç kuvvetleri diğer bitkilere göre bir hayli yüksektir.Bu sayede kserofit bitkiler kurak iklime adapte olmuştur. f=P-p p=Turgor basıncı P=Çözeltinin hidrostatik basıncı

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-su-ve-bitki-hucrelerinde-suyun-rolu

Botanik Nedir?

Botanik Nedir?

Bitki bilim olarakta isimlendirilen botanik(=botany) bitkiler üzerinde çalışan biyolojinin alt dalıdır.

http://www.biyologlar.com/botanik-nedir

Akıllı Gen Nedir ? Akıllı DNA'lar

Akıllı DNA'lar zekânın kalıtım yoluyla nasıl geçtiğine ışık tutuyor.İnsan zekâsının ne kadarının kalıtsal, ne kadarının çevresel koşullar tarafından belirlendiği tartışması tüm şiddetiyle sürerken bir küçük nokta gözden kaçıyor:Bugüne dek zekâyı etkileyen herhangi bir gen (geri zekâya yol açan gen hariç) henüz bulunmadı. Başını Londra Psikiyatri Enstitüsü'nden Robert Plomin 'in çektiği bir grup araştırmacı zekâdan sorumlu geni bulmak üzere kolları sıvadılar. İşe zeki çocuklardan başladılar. Plomin'e göre ''akıllı gen''in adresi zeki çocuklardı. Zeki çocukları seçmek için şu yöntemi kullandılar: Çeşitli yaşlardaki öğrencileri üniversiteye giriş sınavından geçirdiler. Sınavdan yüksek puan alanların DNA'larını incelediler. Ve bu çalışmanın sonunda peşinde oldukları genin izini tespit etmeyi başardılar. Cleveland dolaylarındaki 6 yerleşim bölgesinde yaşayan ve yaşları 6 ile 15 arasında değişen 51 çocuktan kan örnekleri alındı. Bir grubun ortalama IQ'su 136 olarak hesaplandı. Diğer grupta ortalama IQ 103 idi. Tüm çocuklar beyazdı. Kan hücrelerini ayrıştıran bilim adamları çocukların 6 numaralı kromozomunu tek tek incelediler. 6 numaralı kromozomun üzerindeki 37 genin içinden biri farklıydı: IGF2R adı verilen genin yüksek IQ'lu gruptaki çocuklarda görülme yüzdesi, normal IQ'lu çocuklardakine oranla iki misliydi (Yüzde 32'ye karşı yüzde 16). Psychological Science isimli derginin mayıs sayısında yer alan araştırma raporuna göre IGF2R geninin bir şekli olan ve adına ''allele 5'' denilen gen zekâdan sorumluydu. Ancak Plomin bu genin bir ''üstün zekâ geni'' olmadığına dikkat çekiyor. Bu gen yalnızca fazladan dört IQ puanı anlamına geliyor. Ve bu gen bir insanı üstün zekâlı yapmaya yetmiyor: Ortalama IQ'ya sahip çocukların yüzde 23'ü bu gene sahipken, üstün zekâlı çocukların yüzde 54'ünde bu gen bulunmuyor. Akıllı gen ''Insulinlike growth factor 2 receptor- IGF2R-İnsülin benzeri büyüme faktörü 2 reseptörü'' ismi ile tanınıyor. Bu gen, insülin geni ile büyük benzerlikler taşıyor. Sıradan bir hormon bir hücreye yanaştığı zaman bazı durumlarda hücrenin büyümesine, bazı durumlarda ise hücrenin intihar etmesine yol açar. Bu iki tepki de beynin gelişmesi sırasında izlenen normal faaliyetlerdir. Fare beyinlerinde öğrenme ve bellek bölgelerinin insülin reseptörleri ile kaplı olduğunu fark eden Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bilim adamları, insülinin sinirlerin büyümesini hızlandırdığı sonucuna vardılar. Bu sonuç, IGF2R'in beyni ve dolayısıyla zekâyı etkilediği tezini desteklese de bazı genetikçiler IQ-gen araştırmalarında elde edilen sonuçların doğruluğu konusunda kuşkulular. Plomin'in grubunun bulduğu akıllı genin akademik yönden başarılı olan çocuklarda rastlanan yaygın bir gen olduğu fikrini öne süren kuşkucu grubun sözcüsü Johns Hopkins Üniversitesi'nden Andrew Feinberg , ''Buldukları genin etnik farklılıklardan kaynaklanmadığını kim bilebilir?'' diye soruyor. Öte yandan Stanford Üniversitesi'nden Neil Risch , Plomin'in bu araştırmasına ilişkin görüşlerini şöyle dile getiriyor:''Plomin'in araştırması bana kalırsa rastlantılara dayanıyor. Bir kromozomun üzerindeki 37 genin arasından bir geni bulup çıkartarak bunun akıllı gen olduğunu iddia etmek bilimsel bir temele dayanmıyor. Örneğin çeşitli araştırmalarda şizofreni geni, meraklılık geni gibi çeşitli kişilik özellikleri ile ilgili genler bulundu. Ancak bu araştırmalar tekrarlandığında aynı sonuçlar elde edilemedi. Bu da araştırmaların güvenilirliğini zedeliyor.'' Bilim adamlarının IGF2R geninin zekâyı etkilediği iddiasını kabul etmeleri de sorunu çözmeye yetmiyor. Şimdi ortaya yeni bir soru atılıyor: IGF2R zekâyı nasıl etkiliyor? Zekânın çok karmaşık bir olgu olması bu sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bir yetkili, ''Sağlıklı çocukların okulda daha başarılı oldukları bir gerçek. Dolayısıyla bu genin ancak çocuğun yeterli gıda aldığı durumlarda etkili olduğu düşünülebilir''diye konuşuyor. Cornell Üniversitesi'nden psikolog Stephen Ceci genlerin bir vakum içinde çalışmadığını belirterek, ''Bu soruyu yanıtlamak için önce daha başka soruları açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Zekâyı etkileyen genlerin çevresel koşullardan nasıl etkilendiğini ortaya çıkartmak ön koşuldur. Örneğin, hamilelik döneminde annenin beslenme şekli bile zekâyı büyük ölçüde etkiler'' diyor. Plomin, bu arada IQ geni ile ilgili iki kromozomu daha inceledi. Bunlardan elde ettiği sonuçları ekim ayında açıklamayı planlıyor. Bu arada DNA'nın zihinsel ve bedensel tüm özelliklerimizi belirlediği inancının kesinleşmesi için akıllı genin çevre ile nasıl bir etkileşim içinde olduğuna açıklık getirilmesi gerekiyor. Bu arada bir fizyolog, önümüzdeki iki ay içerisinde IGF2R geni çalışmalarına doğum öncesi bir test ile katkıda bulunmayı tasarlıyor. Reyhan Oksay

http://www.biyologlar.com/akilli-gen-nedir-akilli-dnalar

Nandu Nasıl Bir Hayvandır ?

Nandu Nasıl Bir Hayvandır ?

Nandu (Rhea americana), Rheidae familyasından anavatanı Güney Amerika olan uçamayan bir kuş türü. Darwin nandu'su ile beraber Nandu ailesini (Rheidae) oluşturur. Bu kuş ile arasındaki fark, bariz olarak daha büyük olmasıdır. Daha çok rastlandığından daha fazla tanınırlar. Özellikleri Boyları 1,25 m ile 1,40 m arasında değişir (sırt yüksekliği yaklaşık 1 m). Ağırlığı 20 ile 25 kg olan nandular, kıtanın en büyük kuşlarıdır. Tabii bu tabir türün erkekleri için geçerlidir. Zira devekuşundaki gibi erkek nandular dişilerden ortalama olarak daha iridir. Nandu, gevşek ama çok bol gözüken tüylere sahiptir. Uçamayan kuşlar içinde en büyük kanatlara sahip olanıdır. Bacakları uzun ve kuvvetli, ayakları 3 parmaklıdır. Koşarken 60 km/sa. hıza ulaşabilir. Nandu ayrıca çok iyi bir yüzücüdür. Tüylü kıyafeti gri ya da kahverengi olup genelde erkek daha koyu renkli ve daha iridir. Türün bireyleri, boyun altındaki siyah tüy farklılıklarından ayırt edilirler. Dağılım ve yaşam alanları Nandu (Rhea americana) Nandular Güney Amerika Pampalarında Arjantin Uruguay'dan Brezilya'nın kuzeydoğusuna kadar yayılmışlardır. Bu kuşlar geniş savanlarda yaşar, ormanlarda görünmez. Darwin nandusundan farklı olarak bu iri nandular, düz alanları severler ve yükseklerden kaçınırlar. İri nandu soğuk bölgelerden de kaçınır ve 40° güney enleminin aşağısında bulunmaz. Nandular son zamanlarda aşağısın'da da görülmektedir. Almanya'ya 2000 yılı sonbaharında getirilen 3 çift kuş, avlanmasının yasak olması sayesinde Mecklenburg - Vorpommern eyaletinde bugün 80 hayvanlık bir koloni oluşturmuştur.

http://www.biyologlar.com/nandu-nasil-bir-hayvandir-

Umutlarımız suya düşmesin

Umutlarımız suya düşmesin

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın 2012-2016 dönemine ait su ürünleri sirkülerini yayınlamasına ve ardından da 1 Eylül av sezonunun başlamasına az bir zaman kala, bu tebliğin, hem kamuoyunun hem de özellikle kıyı balıkçılarının sürdürülebilirlik adına taleplerine artık cevap vermesi gerektiğinin altını çizdik. Yeni sirkülerde koruma alanı olarak öngörülen İstanbul adalarının önünde, üstünde 'Umutlarımız suya düşmesin' yazan sembolik bir 'kağıttan kayık' maketini yüzdüren eylemcilerimiz, bakana taleplerimizin kağıtta kalmaması gerektiği mesajını verdiler. İki yıldır sürdürülen kampanyalarla, sürdürülebilir balıkçılığın temel yönetim şekli olması için bazı kilit konular üzerinde duruluyor. Bunların arasında, yavru balıkların avlanmaması için balık av boylarının değiştirilmesi, yasadışı avcılığın önlenmesi, deniz rezervleri (koruma alanları) oluşturulması, endüstriyel avcılığın kısıtlanması, filonun küçültülmesi gibi konular sürekli tartışıldı Bugünde dek denizlerimizin geleceği için 'seninki kaç santim' kampanyasına 750.000 kişi imza attı, binlerce faks gönderildi, yüzlerce telefon edildi, onbinlerce kalem yollandı, şimdi de son sirküler taleplerimiz için bakana dilekçeler gönderdik; senin dilekçen de bunların arasında olabilir! Yeni kararlar yolda Haziran ayında Bakanlıkta yapılan danışma kurulu toplantısında sivil toplum ve kıyı balıkçıları tarafından getirilen bazı önerilerin yeni sirkülere dahil olması çok önemli bir adım olacak. Bunların başında, geçen yıl lüfer, orfoz ve lagos için yapıldığı gibi, bu yıl da kalkan (40 cm’den 45'e), levrek (18 cm’den 30’a) ve palamut için av boyunun değişmesi, adalar bölgesinde gırgır ve çevirme ağlarına yasak alanın büyütülmesi, gırgır avcılığına 30 m. derinlik sınırı getirilmesi, ışıkla avcılığa kısıtlama gelmesi gibi. Denizlerimizin bunca zaman yaşadığı tahribattan kendini yenileyebilmesi için daha yapılması gereken çok iş varken, bu sirkülerde beklenen değişikliklerin uygulanması çok önemli bir adım olacaktır; Denizler Kampanyası Sorumlumuz Banu Dökmecibaşı, "Yeni sirküler, elbette denizlerimizi ve geleneksel kıyı balıkçılığımızı kurtaracak tek reçete değil, ancak 'sürdürülebilir ve sorumlu balıkçılık' ilkelerine bir adım daha yaklaşmamızı sağlayacak, ancak beklediğimiz değişiklikler ve bunların sıkı bir uygulaması gerçekleşirse. Sembolik 'kağıttan kayığımız', kampanya boyunca insanların bu talepleri dile getirmek için attığı yüzbinlerce imzayı, bakana yazdıkları mesajları, faksları ve balıkçıların umutlarını taşıyordu. Bu umutları suya düşürmemek artık deniz yaşamının korunması temeline dayanan bir yönetim anlayışına bağlıdır, yani Bakanlığın asli görevidir" dedi. Denizlerimizin yeniden sağlıklı ve verimli olabilmesi için en etkili yöntem olan deniz rezerv alanlarından ve sürdürülebilir balıkçılık yönetiminden geçtiğini savunuyoruz.   http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/umutlarimiz-suya-dusmesin

Kalbin Hızlı Atması -Taşikardi

Kalbin; dakikada 90'dan fazla atmasına, tıp dilinde taşikardi denir. Ancak bu sayı, yaş gruplarına göre değişir. Normal Kalp Atışları : 0 - 1 yaşları arasında; dakikada 120-140 1 - 3 yaşları arasında; dakikada 90-120 3 - 7 yaşları arasında; dakikada 90- 100 7 - 20 yaşları arasında; dakikada 80 - 90 20 yaşından sonra; dakikada 60-80 arasında değişir. Her yaş grubunda; normal atışın 1 fazlası; kalbin hızlı attığını gösterir. Kalbin atışları, göğüsten, köprücük kemiği üzerindeki nabızdan veya el bileğinin dış kısmında, kemikle kiriş arasındaki yerden sayılabilir. Taşikardi; her zaman kalp hastalığının belirtisi değildir. Çünkü koşmak, sindirilmesi güç şeyler yemek, heyecanlanmak, sigara, içki, çay, kahve içmek, zehirlenmek, bazı ilaçlar ve kadınların aybaşı halleri taşikardiye neden olabilir. Bu çeşit taşikardi, nedenin ortadan kalkmasıyla geçer. Ancak kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları, ateşli hastalıklar ve zehirlenmeler de taşikardi yapar. Bu nedenle, doktora başvurmak gerekir. ELEKTROKARDİYOGRAM( EKG): Kalp şeridi olarak da bilinir. EKG ile · Koroner arter hastalığına bağlı olarak kalbin beslenmesinde problem var ise, · Kalp krizi: yeni veya eski, · Aritmiler: ritim ve iletim bozuklukları (kalbin hızlı çalışması -takikardi- veya yavaş çalışması -bradikardi- ile seyreden hastalıkları, atrial fibrilasyon), · Kalp kası kalınlaşmaları (hipertrofiler), · Kardiyomiyopatiler (kalp kasının çeşitli nedenlere bağlı hastalıkları), · Perikarditler (kalp zarının çeşitli nedenlere bağlı iltihapları), · Miyokarditler (kalp kasının çeşitli nedenlere bağlı iltihapları), · Bazı doğumsal kalp hastalıkları hakkında bilgi edinilebilinir. Bu arada hemen belirtmek gerekir ki EKG, tek başına tanıda ( kalp krizi durumu hariç) ) yararlı değildir.Örneğin, kişinin üç damar hastalığı vardır ama EKG'si normaldir, tanı koydurmayabilir. O sebeble hekim , hastanın vereceği ifadeye göre EKG 'nin yanında ileri kardiyak tetkikler isteyebilir. EFOR TESTİ: Kalp damar hastalıklarını araştırmada kullanılan testlerden biridir. Hasta,doktor eşliğinde dönen bir bant üzerinde yürütülür.Her 3 dakikada bir bandın hızı ve eğimi otomatik olarak artırılır. Amaç, hastanın kalp hızının hedeflenen seviyelere artırılmasıdır. Bu sırada hastadan alınan EKG kayıtlarının bilgisayarda analizi yapılır. Aynı zamanda egzersizle kan basıncı ve nabız değişiklikleri, hastanın göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi şikayetlerinin olup olmadığı da kaydedilir. Normal EKG'de görülmeyen bozukluklar bu test sayesinde ortaya çıkarılabilir.Bu test; · Kalp damarlarında darlık olan hastaları ortaya çıkarmak ve hastalığın ciddiyetini tespit etmek, · Kalp krizi geçiren hastalarda risk belirlemek, · Tedavi sonuçlarını takip etmek için, · Eforla tansiyon yükselme derecesini araştırmak, · Efor kapasitesinin ölçülmesinde, · Eforla ortaya çıkan ritim bozukluklarının tanısında önemli rol oynar. Göğüs ağrılarının değerlendirilmesinde önemli bir tanı aracıdır. Göğüs ağrısının kalpten kaynaklanıp kaynaklanmadığını tespit eder. Ayrıca 40 yaş üstü hiçbir şikayeti olmayan kişilerde check-up amacıyla kalp damar hastalığının tanısı için faydalı olabilir.Ancak kalp damar hastalıklarını göstermedeki duyarlılığı çok yüksek değildir. Kalp damar hastalığı olanların %60-%80'ninde hastalığı gösterirken, hastalık olmayanların da ancak %80 civarındaki kısmına hastalık yoktur diyebilmektedir. Dolayısıyla da yalancı pozitif ve yalancı negatif sonuçları az olmayan bir tanı yöntemidir EKOKARDİYOGRAFİ: Kalp ultrasonuna ekokardiyografi denilir. Kısaca " eko " veya " kalp eko'su " olarak da ifade edilmektedir.ıÜüEko, kalp hakkında önemli bilgiler veren, hızlı ve zararı olmayan bir testtir. Eko ile; · Kalp kapak hastalıkları(romatizmal kapak hastalığı,kapak darlığı,kapak yetersizliği,kapaklarda sarkma vs.) · Kalp boşluklarının çapları, büyük olup olmadığı(kalpde büyüme olup -olmadığı), · Kalp duvarlarında kalınlaşma ,incelme, balonlaşma (anevrizma) olup-olmadığı, · Kalp duvarlarının hareketleri, hareket bozukluğu olup olmadığı. · Doğuştan kalp hastalıklarının tanısı ve takibi( kalp deliğinin yeri,büyüklüğü vs), · Kalp içi basınçların ölçümü, · Aort damarı kökünde genişleme olup-olmadığı, · Kalp içi boşluklarda pıhtı (trombüs) araştırılması, · Kalp içerisinde kist, ur, kanser olup-olmadığı , · Kalp zarı hakkında bilgi( kalp etrafında sıvı olup-olmadığı vs), · Kalbin kasılma sırasında bir defada attığı kan miktarı ve yüzdesi (İnsan kalbi kanla dolduktan sonra, kasılma ile içindeki kanın belli bir yüzdesini atar. Her kalp atışında kalbin damarlara attığı kan yüzdesine "ejeksiyon fraksiyonu" denir. Normali % 55-70 civarındadır. Yani kalp bir defada kendine gelen kanın %55-70'ini fırlatabilmektedir.), araştırılabilir. Kısaca kalp romatizması, kapak hastalıkları, kalp yetersizliği, kalp krizi, doğumsal kalp hastalıkları gibi bir çok konuda eko ile değerli bilgiler alınır. RİTM HOLTER TETKİKİ: Kısaca holter olarak belirtilmektedir.ıÜüWolkman büyüklüğünde bir cihaz olup vucuda kemer ile bağlanır.Elektrotlar vasıtasıyla kalp atımlarının 24 saat boyunca kayıt edilmesini sağlar.Kişiler günlük aktivitelerine devam ederler. Cihaz söküldükten sonra alınan kayıtlar bilgisayara aktarılır ve analizi yapılır.ıÜüBu alet sayesinde muayene sırasında görülmeyen fakat gün içerisinde kısa süreli olup geçen çarpıntılar , baygınlık hissi gibi kalpten kaynaklanan tüm ritm bozuklukları tespit edilebilir. Kalp atımlarının uzun süreli kayıt edilmesi ile ritim bozuklukları ve gün içinde kalp hızının en yüksek -en düşük değerleri saptanabilir, böylece en uygun tedavi şekli belirlenir. TANSİYON HOLTER TETKİKİ: "Sürekli kan basıncı ölçümü "olarak da adlandırılmaktadır.ıÜüBazı durumlarda tansiyonun gün içinde nasıl seyrettiğini bilmek, ilaç tedavisi ile tam olarak kontrol altında olup olmadığını tayin etmek, gece olması beklenen düşmenin olup olmadığına bakmak ve beyaz gömlek hipertansiyonunu araştırmak için gerekli olabilir. Bu durumlarda "sürekli kan basıncı ölçüm sistemi" kullanılır (ABPM=Ambulatory Blood Pressure Monitor).ıÜüBunun için küçük bir cihaz hastaya takılarak manşonu kola sarılır ve kişi normal günlük yaşantısına döner. Cihaz, hastanın normal yaşantısı sırasında 24 saat süreyle ve planlanan belli aralıklarla, tansiyonu ölçerek kaydeder.Cihaz sökülünce veriler bilgisayara aktarılır ve analizi yapılarak günlük tansiyon profili çıkarılmış olur.

http://www.biyologlar.com/kalbin-hizli-atmasi-tasikardi

Akıllı Gen Nedir

Akıllı Gen Nedir

Akıllı DNA'lar zekânın kalıtım yoluyla nasıl geçtiğine ışık tutuyor.İnsan zekâsının ne kadarının kalıtsal, ne kadarının çevresel koşullar tarafından belirlendiği tartışması tüm şiddetiyle sürerken bir küçük nokta gözden kaçıyor:Bugüne dek zekâyı etkileyen herhangi bir gen (geri zekâya yol açan gen hariç) henüz bulunmadı. Başını Londra Psikiyatri Enstitüsü'nden Robert Plomin &apos;in çektiği bir grup araştırmacı zekâdan sorumlu geni bulmak üzere kolları sıvadılar. İşe zeki çocuklardan başladılar. Plomin'e göre ''akıllı gen''in adresi zeki çocuklardı. Zeki çocukları seçmek için şu yöntemi kullandılar: Çeşitli yaşlardaki öğrencileri üniversiteye giriş sınavından geçirdiler. Sınavdan yüksek puan alanların DNA'larını incelediler. Ve bu çalışmanın sonunda peşinde oldukları genin izini tespit etmeyi başardılar.Cleveland dolaylarındaki 6 yerleşim bölgesinde yaşayan ve yaşları 6 ile 15 arasında değişen 51 çocuktan kan örnekleri alındı. Bir grubun ortalama IQ'su 136 olarak hesaplandı. Diğer grupta ortalama IQ 103 idi. Tüm çocuklar beyazdı. Kan hücrelerini ayrıştıran bilim adamları çocukların 6 numaralı kromozomunu tek tek incelediler. 6 numaralı kromozomun üzerindeki 37 genin içinden biri farklıydı: IGF2R adı verilen genin yüksek IQ'lu gruptaki çocuklarda görülme yüzdesi, normal IQ'lu çocuklardakine oranla iki misliydi (Yüzde 32'ye karşı yüzde 16). Psychological Science isimli derginin mayıs sayısında yer alan araştırma raporuna göre IGF2R geninin bir şekli olan ve adına ''allele 5'' denilen gen zekâdan sorumluydu.Ancak Plomin bu genin bir ''üstün zekâ geni'' olmadığına dikkat çekiyor. Bu gen yalnızca fazladan dört IQ puanı anlamına geliyor. Ve bu gen bir insanı üstün zekâlı yapmaya yetmiyor: Ortalama IQ'ya sahip çocukların yüzde 23'ü bu gene sahipken, üstün zekâlı çocukların yüzde 54'ünde bu gen bulunmuyor.Akıllı gen ''Insulinlike growth factor 2 receptor- IGF2R-İnsülin benzeri büyüme faktörü 2 reseptörü'' ismi ile tanınıyor. Bu gen, insülin geni ile büyük benzerlikler taşıyor. Sıradan bir hormon bir hücreye yanaştığı zaman bazı durumlarda hücrenin büyümesine, bazı durumlarda ise hücrenin intihar etmesine yol açar. Bu iki tepki de beynin gelişmesi sırasında izlenen normal faaliyetlerdir. Fare beyinlerinde öğrenme ve bellek bölgelerinin insülin reseptörleri ile kaplı olduğunu fark eden Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bilim adamları, insülinin sinirlerin büyümesini hızlandırdığı sonucuna vardılar.Bu sonuç, IGF2R'in beyni ve dolayısıyla zekâyı etkilediği tezini desteklese de bazı genetikçiler IQ-gen araştırmalarında elde edilen sonuçların doğruluğu konusunda kuşkulular. Plomin'in grubunun bulduğu akıllı genin akademik yönden başarılı olan çocuklarda rastlanan yaygın bir gen olduğu fikrini öne süren kuşkucu grubun sözcüsü Johns Hopkins Üniversitesi'nden Andrew Feinberg , ''Buldukları genin etnik farklılıklardan kaynaklanmadığını kim bilebilir?'' diye soruyor. Öte yandan Stanford Üniversitesi'nden Neil Risch , Plomin'in bu araştırmasına ilişkin görüşlerini şöyle dile getiriyor:''Plomin'in araştırması bana kalırsa rastlantılara dayanıyor. Bir kromozomun üzerindeki 37 genin arasından bir geni bulup çıkartarak bunun akıllı gen olduğunu iddia etmek bilimsel bir temele dayanmıyor. Örneğin çeşitli araştırmalarda şizofreni geni, meraklılık geni gibi çeşitli kişilik özellikleri ile ilgili genler bulundu. Ancak bu araştırmalar tekrarlandığında aynı sonuçlar elde edilemedi. Bu da araştırmaların güvenilirliğini zedeliyor.''Bilim adamlarının IGF2R geninin zekâyı etkilediği iddiasını kabul etmeleri de sorunu çözmeye yetmiyor. Şimdi ortaya yeni bir soru atılıyor: IGF2R zekâyı nasıl etkiliyor? Zekânın çok karmaşık bir olgu olması bu sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden bir yetkili, ''Sağlıklı çocukların okulda daha başarılı oldukları bir gerçek. Dolayısıyla bu genin ancak çocuğun yeterli gıda aldığı durumlarda etkili olduğu düşünülebilir''diye konuşuyor. Cornell Üniversitesi'nden psikolog Stephen Ceci genlerin bir vakum içinde çalışmadığını belirterek, ''Bu soruyu yanıtlamak için önce daha başka soruları açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Zekâyı etkileyen genlerin çevresel koşullardan nasıl etkilendiğini ortaya çıkartmak ön koşuldur. Örneğin, hamilelik döneminde annenin beslenme şekli bile zekâyı büyük ölçüde etkiler'' diyor.Plomin, bu arada IQ geni ile ilgili iki kromozomu daha inceledi. Bunlardan elde ettiği sonuçları ekim ayında açıklamayı planlıyor. Bu arada DNA'nın zihinsel ve bedensel tüm özelliklerimizi belirlediği inancının kesinleşmesi için akıllı genin çevre ile nasıl bir etkileşim içinde olduğuna açıklık getirilmesi gerekiyor. Bu arada bir fizyolog, önümüzdeki iki ay içerisinde IGF2R geni çalışmalarına doğum öncesi bir test ile katkıda bulunmayı tasarlıyor.

http://www.biyologlar.com/akilli-gen-nedir

Türkiye'nin genetik çeşitlilik haritası

2010da başlatılan Türkiye Genom Araştırması için, 17 ilden, en az 4 kuşak aile geçmişi bulunan 17 kişinin gen haritasına bakıldı. Araştırma, Türkiye coğrafyasında genetik çeşitliliğin yapısı, derecesi ve diğer toplumlarla farklılıkların belirlenmesinde bir ilk adım sayılıyor. Araştırmanın sonuçları, dün Boğaziçi Üniversitesi Konferans Salonunda başlayan, Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Genom Araştırması: Genomiks Çağında Kişisel Tanı ve Tedavilere İlk Adım başlıklı çalıştayda açıklandı. GENOMİK ÇEŞİTLİLİK HARİTASI ÇIKARILDI Dr. Cemalettin Bekpen, “Bu bir ilk adım, pilot proje. Arkası gelecek, en az 100 bireyin genetik haritasının çıkarılması gerekir. Bu çalışmada, Türkiyede genomik çalışmalar başladı ve Genomik DNA Çeşitlilik Haritası çıkarıldı diyebiliriz” dedi. Dr. Ömer Gökçümen de, şöyle konuştu: “Aslında 17 bireylik araştırma da oldukça iyi bir başlangıç. Türklerin ayrı bir genomu yok. Hepimizin, insanlar olarak genomları yüzde 99.99 aynı. Ülkeler kendi genomlarını çıkarmak için değil, çeşitliliği anlamak için bu çalışmaları yapıyor. Çünkü sizinle benim sadece yüzde 0.1 genomlarımız değişik. Ama bu aslında o kadar büyük ki, 3 milyon genetik harfe tekabül ediyor”. AFRİKA'DAN ÇIKIŞI YAKALAYABİLİRİZ Dr. Gökçümen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Aslında hepimiz Afrikadan geliyoruz. İnsanlar 100 bin sene Afrikadan çıkmamışlar. 50 bin sene önce Ortadoğu üzerinden batıya ve doğuya gitmişler. Büyük, kalın, kökleri Afrikada olan bir ağacın küçük bir dalının Avrasyanın bütün popülasyonu olduğunu düşünüyoruz. Bu projeyle Türkiye ile Ortadoğuda ilk defa genomlar ortaya çıkmaya başlıyor. Muhtemelen Afrikadan ilk çıkışın bir ayağını yakalıyoruz. Aslında belki de Avrupalılar, M.Ö. 10 bin-15 bin yıl önce Türkiye topraklarında yaşamış tarımcılardan göçenler.” Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü araştırmacılarının önderliğinde, Türkiyeli araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen genom dizileme ve biyoenformatik analizlerini içeren araştırmanın ilk aşaması dün kamuoyuna açıklandı. 17 farklı şehirden 17 kişinin genom dizilimlerinin incelendiği, 340 bin liralık bütçeyle gerçekleştirilen çalışmayı, araştırma ekibi Taraf'a anlattı. DNA ÇEŞİTLİLİĞİMİZ AVRUPA'DAN FAZLA Ekibin liderlerinden Dr. Cemalettin Bekpen araştırmanın temel amacının "Sağlıklı bireylerden Türkiye'de sıklıkla dağılım gösteren genetik DNA çeşitlilik haritasını çıkartmak" olduğunu söyledi. Araştırmada Türkiye coğrafyasında yaşayan insanların DNA diziliminde, başka coğrafyalarda yaşayanlara göre bazı farklılıklar tesbit ettiklerini belirten Bekpen ayrıca Türkiye'nin kendi içindeki DNA çeşitliliğinin Avrupa'dakinden daha fazla olduğunu ifade etti. Türk deyip evlenmişiz Tuğba Tekerek'in haberine göre Bekpen, Türk 'ırk'ıyla ilgili olarak ise "Bundan söz etmek mümkün değil. Yok böyle bir şey" şeklinde konuştu. Araştırmanın sunumunda da "İnsanlar ve toplumlar arasındaki genetik farklılıkları en iyi açıklayan değişken ırk, dil, etnik köken, ten rengi değil, coğrafi konum" vurgusu yapılırken, Harvard Üniversitesi'nden Ömer Gökçümen coğrafi konumun neden etkili olduğuna dair şunları söyledi: "Fransız ırkından bahsedemediğimiz gibi Türk ırkından da bahsedemeyiz. Ama şunu söyleyebiliriz. Belirli bir süredir, 100 yıldır, 200 yıldır insanlar kendini Türk bilmiş ve o yüzden Türklerle evlenmiş, birbiriyle evlenmiş olmalarından dolayı bir benzeşme var. Ve bu tamamen aynı coğrafyada yaşamakla ilgili."Gökçümen sözlerini "Keşke size 'yüzde 20 Avrupalı, yüzde 5 Afrikalısınız' diyebilsem. Ama bu mümkün değil. Bir kere hepimiz Afrikalıyız. Genetik çeşitliliğin yüzde 90'ı Afrika'da, tüm Avrasya halkaları ondan oluşmuş, biz onun minik bir koluyuz. Avrasya içinde de en fazla çeşitlilik Ortadoğu'da var. Çeşitlilik, Ortadoğu'dan, doğuya ve batıya doğru azalarak gidiyor. İsveç'e, İzlanda'ya giderseniz genetik çeşitlilik çok çok az" şeklinde sürdürdü. ANKARA'DA NE KADAR FARKLIYSA DİYARBAKIR'DA DA O KADAR FARKLI Araştırmaya göre Türkiye'de tesbit edilen DNA diziliminde bazı harflerin frekansları başka coğrafyalara göre daha sık. Bu, Türkiyelilerin genetik olarak farklılarını ortaya koyuyor. Öte yandan, bir geçiş noktası olan Türkiye'de hem farklı grupların birbirine karışmış olması hem de insanların yaşadığı eski bir coğrafya olması nedeniyle DNA dizilimi çeşitliliği Avrupa'ya göre daha fazla. Ancak farklı DNA dizilimleri ülke sathında yayılmış durumda. Ekipten Pınar Kavak ise "Ülke içinde doğu illeriyle batı illeri arasında genetik kümelenme yok" diyor. Verilen bilgilere göre, İstanbul'un genetik dizilimi Ankara'dan ne kadar farklıysa, Diyarbakır'dan da o kadar farklı" şeklinde konuşuyor. Gene göre diyet Türkiye'de alanında bir ilk olan bu çalışma ilerde tıpta yapılacak araştırmalara bir zemin oluşturmayı hedefliyor. Belirli DNA dizilimleri bazı hastalıklara yatkınlığı artırırken, bunların tesbiti önceden müdahaleyi de mümkün kılacak. Doç. Dr. Nesrin Özören "Bu araştırmayla, 'şu dizilim şu diyete göre kalp krizine neden olabilir, kansere götürebilir' gibi daha geniş çaplı çalışmaların temelini atıyoruz. Kendi kitabımızdaki harflerimizi iyi anlarsak, ona göre daha iyi spor yapmasını, daha fazla meyve yemesini önereceğiz. Diyelim ki kalp krizi yatkınlığı gen imzası taşıyor birisi. Bunu önceden bilmiş ve tedbirini almış olacak." Ömer Gökçümen genom araştırmalarının fiyatının hızla düştüğünü, kişisel olarak 10 bin dolara yaptırılabildiğini belirterek şunları söylüyor: "Genom araştırmaları 2000'de ilk başladığından bugüne, maliyeti 1 milyon kat düştü ve bu devam edecek. İlerde hastanelere kanınızı verdiğinizde, dizilim tesbit edilip, şu hastalıklara dikkat etmeniz gerekir denecek." DNA kimyasal bir ipliktir Harvard Üniverstitesi'nde kıdemli araştırmacı Ömer Gökçümen, DNA'nın A, T, C ve G diye adlandırılan yapıtaşlarının 3 milyar kez farklı şekillerde dizilmesiyle oluşan bir kimyasal iplik olduğunu, genomun aslında bu kimyasal iplik olduğunu söylüyor. Örnek vermek gerekirse bir kişinin DNA dizilimindeki üç bininci sıradaki yapıtaşı G'yken diğerinde T olması genom farklılığını ifade ediyor. DNA dizilimi dünyadaki tüm insanlarda yüzde 99.9 oranında benziyor, binde birlik değişimler ise genom çeşitliliğini oluşturuyor. Bu farklılıklar da ten renginden, belli hastalıklara yatkınlığa kadar çeşitli konularda insanların birirbirinden farklı olmasına neden oluyor.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-genetik-cesitlilik-haritasi

Su geçirmeyen yüzeyler - nanoteknoloji

Konya'da Selçuk Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, nanoteknolojiyle su emici özelliği bulunan peçeteyi kimyasal buhar biriktirme yöntemiyle kaplayarak, su geçirmezlik özelliği kazandırdı.Konya'daki Selçuk Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, nanoteknolojiyle 'su geçirmezlik' projesini başarıyla tamamladı. Yrd. Doç. Dr.Karaman, "Özellikle para,Bono, tahvil gibi değerli kağıtlarla, tarihi özelliği bulunan yazma eserler veya uluslararası anlaşmalara koruyucu özellik kazandırmak bu proje ile mümkün" dedi. Çamurlu ve kirli ortamlarda yetişen Nilüfer bitkisinin bu projeyi gerçekleştirmede kendisine ilham kaynağı olduğunu kaydeden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, "Nilüfer bitkisi çamurlu ve kirli ortamlarda yetişir. Buna rağmen bitkinin yaprakları sürekli temizdir. Çünkü bitki üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Biz de çiçeğin bu itme özelliğini kimyasal buhar biriktirme yöntemiyle peçete ve kumaş üzerinde uygulamayı başardık" dedi. Amacımız Endüstriyel Alanda Kullanım Sağlamak Karaman, TÜBİTAK ARDEB’in yaklaşık 270 bin TL’lik desteğiyle 'Kimyasal buhar biriktirme yöntemi ile süper su itici yüzey sentezi' projesini Selçuk Üniversitesi İleri Teknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde başarıyla sonlandırdıklarını ifade etti. Buhar biriktirme yöntemi uygulanan cismin yüzey şekillerinin bozulmadığını belirten Yrd. Doç. Dr. Karaman, "Buhar biriktirme yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz uygulama sonrasında yüzeylerin şekilleri bozulmadan ıslanma, yapışma ve kir tutma engelleniyor. Kaplamalarımız nanometre mertebesinde gerçekleşiyor. Nano teknoloji uyguluyoruz. Bu nedenle yüzeyin geometrik şeklini ve fiziksel özelliklerini değiştirmiyor. Süper su itici yüzeyler oluşuyor. Amacımız laboratuvar ortamında gerçekleştirdiğimiz çalışmanın endüstriyel olarak da üretim yapabilecek hale gelmesini sağlamak. Şu ar da bu konu üzerinde çalışmalar yapıyoruz" dedi. Her Türlü Yüzeyi Uygulanabilir Geliştirdikleri uygulamayla her türlü yüzeyi kaplamanın mümkün olduğuna dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Karaman, "Günümüzün en önemli teknolojik gelişmelerinden biri de esnek ekranlar ve güneş panelleri. Bunların uygulama alanları giderek genişliyor. Gerek gündelik yaşamda, gerek havacılık sanayisinde, gerekse uzay endüstrisinde bunlar geleceğin malzemeleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu malzemelerin ömrünü uzatmak da bu tür kaplamalardan geçiyor. Bizim yaptığımız teknikle de narin, hassas ve kağıt benzeri duyarlı yüzeyleri yenilikçi bir teknoloji ile su geçirmeyecek hale getirip orijinalliğini bozmadan kaplayabiliyoruz" diye konuştu. Düşük Maliyet Endüstrinin en büyük sorununun kimyasal çözücüler ve çevreye verdiği zararlar olduğunu ifade eden Karaman, "Bu projenin en büyük özelliği fonksiyonel yüzey kaplamalarımızı çok düşük maliyetlerde herhangi bir çözücü kullanmadan gerçekleştiriyor olmamız. Endüstrinin en büyük sorunu çözücüler. Özellikle tekstil ve boya endüstrisinde bu tip çözücüler çevre sorunlarına yol açıyor. Hem bu çözücüleri satın alırken ki maliyet hem de bunları bertaraf etmek için endüstri ve sanayiciye getirdiği maliyetler gider hanesine yazılıyor. Ama bizim uygulamamızda bu ortadan kalkıyor" dedi. Peçeteyle Deney Laboratuvarda yaptığı deneyde su emme özelliği bulunan peçeteye uygulama yapan Karaman, "Özellikle değerli olan para, Bono, tahvil, tarihi özelliği bulunan yazma eserler veya uluslararası anlaşmaların ömürlerini arttırmak için koruyucu özellik kazandırmak bu proje ile mümkün" dediwww.tubitak.gov.tr/tr/haber/tubitak-dest...ici-yuzeyler-geliyor

http://www.biyologlar.com/su-gecirmeyen-yuzeyler-nanoteknoloji

Küre Dağları Milli Parkı Sempozyumu Tamamlandı.

Küre Dağları Milli Parkı Sempozyumu Tamamlandı.

Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu Ankara’da gerçekleştirilen ''Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasında Orman Eko Sistemlerin Önemi: Küre Dağları Milli Parkı Sempozyumu''na iştirak etti.Prof. Dr. Veysel Eroğlu burada yaptığı konuşmada, ormanların küresel iklim değişikliğiyle mücadelede en önemli unsurlar olduğunu ifade ederek, Türkiye'nin ormanların çoğaltılması ve korunmasını çok önemsediğini dile getirdi. Türkiye'de odun servetinin geçen süre zarfında büyük artış gösterdiğine işaret eden Prof. Dr. Eroğlu, dünyada birçok ülkede orman alanlarında azalma yaşanırken Türkiye'nin bu konuda da önemli ilerleme kaydettiğini vurguladı.Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Türkiye'nin 40 milli park, 181 tabiat parkı, 30 tabiatı koruma alanı, 80 yaban hayatı geliştirme sahasının da aralarında bulunduğu pek çok tabii alana sahip olduğunu, buraların korunması için geçen yıl ilgili birimlerde teşkilat değişikliğine gidildiğini belirtti. Ağaçlandırmada Dünyada ÜçüncüyüzTürkiye'nin ağaçlandırmada Çin ve Hindistan'dan sonra dünyada üçüncü sırada olduğunu belirten Prof. Dr. Veysel Eroğlu, 1 Ocak 2008 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla başlatılan Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Milli Seferberliği'nin başarılı olamayacağı yönünde eleştirildiğini hatırlatarak “Seferberlik kapsamımda 2 milyon 300 bin hektarlık bir alan ağaçlandırılacak. Şu müjdeyi vermek istiyorum: 12.12.2012'de saat 12'yi 12 geçe bu programı tamamlayacağız. 2 milyon 300 bin yerine 2 milyon 400 bin hektarla hedeflerimizi aşmış olacağız'' diye konuştu.Ormanların bütün dünyanın ortak malı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Eroğlu, Türkiye'nin bu kapsamda Afrika ülkelerinde 1 milyon kişiye su yardımı yaptığını, ağaçlandırma konusunda da benzer yardımlar da bulunduğunu söyledi.   Küre Dağları Milli Parkı'na yönelik projeye 3 milyon liralık bütçe ayrıldığını belirten Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bu bölgede 15 bin fidan dikildiğini bildirdi. Bölgede ev pansiyonculuğunun gelişmesine destek vereceklerini de ifade eden Prof. Dr. Veysel Eroğlu, dünyada bu alanda gerçekleştirilen en iyi 9 proje arasında yer aldığını vurguladı.Prof. Dr. Eroğlu, ''Bu projeler artan bir hızla devam edecek. Bundan hiç kimsenin endişesi olmasın. Bu örnek bir proje. Diğer ülkelere örnek olarak yansıtacağız. Diğer ülkelerde de ülkemizin diğer yerlerinde de yapacağız bu örnek projeden'' diye konuştu.Dünyanın En İyi 9 Uygulama Örneğinden BiriBM Türkiye Mukim Koordinatörü ve UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi Shahid Najam ise konuşmasında, 50 yıldır devam eden Türkiye-UNDP işbirliğinde önemli çalışmalara imza atıldığını söyledi. Türkiye'nin ormancılık sektöründeki birikmiş uzmanlığı ile TİKA tarafından ormancılık konusuna atfedilen yüksek önceliğin, UNDP ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkelere ilişkin işbirliği yapmasına imkan sağladığını ifade eden Najam, sözlerini şöyle sürdürdü:''UNDP ve Türkiye arasında Mart 2011'de imzalanan Ortaklık Çerçeve Anlaşması, bu işbirliğinin gerçeğe dönüştürülmesi için sürdürülebilir ormancılık ve step ekosistemleri üzerinde çalışmak için olanak sağlıyor. Ayrıca Küre Dağları Milli Parkı Projesi, BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı sırasında dünyanın en iyi 9 uygulama örneğinden biri olarak yer aldı. Sonuç olarak, doğanın korunmasına yönelik çalışmalar ile sürdürülebilir ormancılık faaliyetleri ve sürüdürülebilir insani kalkınma faaliyetleri arasında sinerji yaratmanın, insanlığı açlığın, yoksulluğun ve gıda güvensizliğinin pençesinden kurtarmak ve gelecek nesillere adil, kapsayıcı ve hakkaniyetli dünya bırakmak için şart olduğuna inanıyoruz.''PAN Parks Sertifikası AlıyorDoğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Ahmet Özyanık da Küre Dağları Milli Parkı'nın orman eko sistemlerinin korunması açısından büyük önem taşıdığını ifade etti. Türkiye'nin en büyük milli parkları arasında yer alan parkın, aynı zamanda ülkenin 10 sıcak ormanı arasında yer aldığını da vurgulayan Özyanık, ''Bu milli park, Avrupa'nın seçkin milli parklarının aldığı PAN Parks sertifikasına sahip oluyor'' diye konuştu.“Suyumuzu İsabetli, Akıllı Bir Şekilde, Tek Elden Yönetmemiz Gerekiyor “Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, sempozyum öncesinde Su Kanunu tasarısına ilişkin bir soru üzerine ise, tasarının üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve diğer tarafların görüşüne açıldığını söyledi. Çok büyük önem taşıyan su açısından Türkiye'nin zengin bir ülke olmadığını ifade eden Prof. Dr. Veysel Eroğlu , ''Suyumuzu isabetli, akıllı bir şekilde, tek elden yönetmemiz gerekiyor''dedi.İSKİ Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde Osmanlı Devleti'nde su sicili tutulmasına ilişkin metinleri Türkçeye çevirdiğini anlatan Prof. Dr. Eroğlu, bu konunun önemine işaret ederek, tasarıda Türkiye'de su sicili tutulmasına yönelik düzenlemenin yer alacağını bildirdi.Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, su kaynaklarının korunması, kirletilmemesi için bütün tedbirleri aldıklarını da vurgulayarak, ''Suyu gerçekten en iyi şekilde yönetmek için Avrupa Birliği'nin normlarını da dikkate alarak güzel bir kanun tasarısı hazırladık. Güzel oldu. Taşkınlar, yer altı suları, bunların korunması, bunlarla alakalı bütün esasları ihtiva ediyor. Tabi su tahsisi yapılırken öncelik içme suyunda, sonra sulama suyu, sonra sanayi suyu. Bu şekilde bir çalışma yapacağız'' diye konuştu. Dere Yatakları En İyi Şekilde KorunacakProf. Dr. Veysel Eroğlu, ''Dere yataklarına bundan sonra yerleşim olacak mı?'' şeklindeki soruya ise, ''Dere yatakları en iyi şekilde korunacak. Sayın Başbakanımızın iki defa, gerek 2006 yılında, gerekse 2011'de yayımladığı Başbakanlık Genelgesi var. Esasen dere yatakları işgal edilemez. Dere yataklarında bugün maalesef vuku bulan sel baskınları tamamen dere yataklarının işgal edilmesinden kaynaklanıyor. Çarpık yapılaşma, kentleşme, arkasından bir takım sanayi tesislerinin kurulması, molozlar dökülmesi, hafriyat toprakları, vahşi çöp depolaması, yasak kum alımları gibi olaylar var. Derelere bazı yapılar görüş alınmadan yapılıyor. Bunları tamamen kontrol edeceğiz'' cevabını verdi.Bu bölgelere yönelik imar iznine ilişkin bir soru üzerine de Prof. Dr. Eroğlu, İmar Kanunu'nun 18. maddesine göre bir takım alanların sosyal donatılar için ayrıldığını, dere yataklarının işgal edilmesinin de 18. madde uygulamasına dahil edilmesine ilişkin görüş getirdiklerini ifade etti.Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, ''Dere yataklarının etrafının açılması lazım. Zaten dere yataklarını, kapatılacak bir lağım çukuru, kanalizasyon çukuru gibi veya kanalizasyonun akacağı bir açık kanal gibi düşünmüyoruz'' dedi.Dere yataklarında parklar, yürüyüş alanları, taşkınlardan koruyacak yapıların inşa edileceğini anlatan Prof. Dr. Veysel Eroğlu, derelerin ıslahı konusunda birinci önceliğin estetik olduğuna işaret etti. Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, dere yataklarının bulunduğu şehre estetik katacak şekilde ıslah edileceğini dile getirdi.Kentsel DönüşümDepreme karşı en hassas, sıvılaşmanın en çok olabileceği alanların dere yatakları olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bu sebeple kentsel dönüşüm kapsamında dere yataklarının ele alınacağını ifade ederek şöyle konuştu:''Kentsel dönüşüm kapsamında mutlak surette dere yatakları da ele alınacak. Zaten 2B çalışmaları kapsamında çalışmalarda yüzde 3'e kadar olan kısmı Vakıflar Genel Müdürlüğüne ayırıyoruz. Yüzde 10'a kadar olan kısmı yeni orman alanlarının teşkili için orman teşkilatına, geri kalan kısmını da tamamen kentsel dönüşüm için ayırıyoruz. Kaynak da var. Burada herkes kazanacak. Yani vatandaş da kazanacak, şehirler kazanacak, belediyeler kazanacak, devlet kazanacak. Şehirlerde muazzam bir vizyon çalışması gerçekleşecek. Bu dünyada örnek alınacak bir çalışma olacak. Tarihi bir adım atıldı. Malum olduğu üzere Sayın Başbakanımız bunu geçtiğimiz cuma günü başlattı. Dere yatakları da böylece kurtulmuş olacak.''Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, ''Biz sadece bir dere değil, o nehir havzasının tamamını dikkate alarak planlama yapıyoruz. Zaten Su Kanunu'ndaki ruh da budur. Havza esasıyla planlama yapmak her şeyi havza esasıyla düşünmeyi getiriyor. Bu gerçekten benim de yıllardan beri, üniversitede ders anlatırken hasretle, özlemle beklediğim bir husustu'' değerlendirmesinde bulundu.Kanun tasarısının şu anda bütün tarafların görüşüne açıldığını hatırlatan Prof. Dr. Veysel Eroğlu, ilgili süreçlerin tamamlanmasıyla tasarının gelecek yıl yasalaşabileceğini söyledi. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/kure-daglari-milli-parki-sempozyumu-tamamlandi-

Asperger sendromu

Asperger sendromu

Asperger sendromu (AS) ya da Asperger bozukluğu, sosyal etkileşimde zorluklar ve sınırlı, stereotipik ilgi ve etkinliklerle tanımlanan otistik spektrum bozukluklarından (OSB) biridir.

http://www.biyologlar.com/asperger-sendromu

DNA Onarımı - Yaşam İçin Kimyasal Denge Sağlar

DNA Onarımı - Yaşam İçin Kimyasal Denge Sağlar

Bir kuşaktan diğerine, bir hücreden diğerine. İnsanoğlunun şekillendirilmesini yöneten genetik bilgi yüz binlerce yıl boyunca bedenlerimize borçludur.

http://www.biyologlar.com/dna-onarimi-yasam-icin-kimyasal-denge-saglar

Avrupa Birliği Ülkelerindeki Siyasetçi Biyologlar

Avrupa Birliği Ülkelerindeki Siyasetçi Biyologlar

Avusturya Tarım, Orman, Su ve Çevre Bakanı Dr. Gerard Schwach biyologdur. Portekiz eski Çevre Bakanı Antonio Domingos Abreu biyologdur. Hollanda İçişleri Bakanı Ronald Plasterk ve DSM adlı büyük bir kimya şirketinin CEO'su olan Hollandalı Feike Sybesma biyologdur. Almanya'da bir federal hükümette görev yapan biyologlar: Bernd Heydemann, Çevre 1988-1992, Schleswig-Holstein Wilfrid Kretschmann, Primeminist Baden-Württemberg, 2011- Alman devlet parlamentosunda görev yapan biyologlar: Ernst Ulrich von Weizsäcker, 1998-2005 Anton Hofreiter, 2005- Alman Federal parlamenter biyologlar: Bazı önemli biyologlar var, büyük şirketlerin liderleri (Ör. Frank Appel, Deutsche Post AG) Avrupa Parlamentosu'nda beş ya da altı biyolog var. Hazırlayan: Yalçın DEDEOĞLU

http://www.biyologlar.com/avrupa-birligi-ulkelerindeki-siyasetci-biyologlar

TB İttifakı, DSÖ'ye, Tüberkülozu, Kritik BAKTERİ GRUBUNUN LİSTESİNE Ekleme Çağrısında Bulundu

TB İttifakı, DSÖ'ye, Tüberkülozu, Kritik BAKTERİ GRUBUNUN LİSTESİNE Ekleme Çağrısında Bulundu

TBC İttifakı ve daha geniş TBC topluluğu, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) araştırmaya ve geliştirmeye yönelik acil öncelikler olarak tanımlanan uyuşturucuya dirençli bakteriler listesindeki kritik gruba Mycobacterium tuberculosis eklemesi çağrısında bulundu.

http://www.biyologlar.com/tb-ittifaki-dsoye-tuberkulozu-kritik-bakteri-grubunun-listesine-ekleme-cagrisinda-bulundu

Zika hasara neden olabilmek için Sinirsel Kök Hücre Proteinini Tutuyor

Zika hasara neden olabilmek için Sinirsel Kök Hücre Proteinini Tutuyor

Hücre kültürü deneylerinden elde edilen yeni bulgular, gebelik sırasında bebek enfeksiyonu ile bebek mikrosefali arasındaki bağlantıyı açıklayabilir. Credit: Generated by the Gergely lab

http://www.biyologlar.com/zika-hasara-neden-olabilmek-icin-sinirsel-kok-hucre-proteinini-tutuyor

'Türkiye 20 yıl içinde <b class=red>'su</b> fakiri' olacak'

'Türkiye 20 yıl içinde 'su fakiri' olacak'

klim değişikliğinin en çok hissedildiği Akdeniz havzasında yer alan Türkiye'de kuraklık ve su sıkıntısı her geçen yıl artıyor. Uzmanlara göre, önlem alınmazsa Türkiye 20 yıl içinde 'su fakiri' bir ülke olacak. © REUTERS/ Heino Kalis

http://www.biyologlar.com/turkiye-20-yil-icinde-su-fakiri-olacak

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0