Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 2774 kayıt bulundu.
Suni (Ampirik) Sınıflandırma

Suni (Ampirik) Sınıflandırma

Bu sınıflandırma canlıların dış görünüşlerine ve yaşadığı ortama bakılarak yapılan sınıflandırmadır. Yukarıda da kısaca bahsettiğimiz gibi bu sınıflandırmayı ilk olarak Aristo yapmıştır. Suni (Ampirik) sınıflandırma analog organlar dikkate alınarak yapılır. Analog organlar yapıca farklı ama görevi itibariyle aynı olan organlardır. Örneğin kuşun kanadı ile sineğin kanadı. Analog organları Anoloji inceler.

http://www.biyologlar.com/suni-ampirik-siniflandirma

Dipteraların Preparasyonu

Dipterlerin Preparasyonu Birçok çift kanatlı gruplarında genital organlar üzerine yapılan çalışmalar türleri güvenilir olarak tanımladığı için son derece cazip ve tamamıyla gerçektir. Bununla beraber bu genital yapıların karakterleri diğer yapısal karakterler gibi değişime maruz kaldığı için not edilmelidir. Ayrıca farklı yüzeylere sahip ve tanınması zor olan çok sayıda grubun veya oldukça birbirlerine benzeyen tür çiftlerinin ayırt edilmesindeki çıkış genital organlarına dayanır. Birçok durumda erkekler dişilere göre tanınma açısından daha iyi özellik gösterir. Birkaç grupta genel kuru numunelerde bazı genital yapı karakterleri farklılık gösterebilir (Asilidae, Empididae ve Dolichopodidae'nin bazı üyeleri) (Cyclorrhapha) özellikle iğneleme sırasında abdomenin üst bölgesinin çekilerek ayrıldığı zamanki durumlarda, özellikle araştırmacı tarafından az bilinen veya genel olarak az çalışılmış bir grupta sıklıkla genital organın preparatı hazırlanmalıdır. Preparat hazırlamak için genital organı çıkarma sırasında kırılma ve parçalanmayı önlemek açısından iğnelenmiş böcekler gece boyunca veya birkaç saat özel bir nemli odada bekletilmelidir. Bunlardan sonra Becker's pensinin yardımıyla veya daha büyük böceklerde normal penslerle uygun bir şekilde lam üzerine taşınır. Hiç kullanılmamış güvenli bir jilet parçası el altındaki tahta tutacağa yerleştirilir. Basit bir jiletten bunun gibi 4 tane microscalpels hazırlanır ve körelme gibi durumlarda destek çubuğuna uygun bir şekilde dikey olarak yerleştirilerek diğer microscalpels ile değiştirilebilir. Hypopyoium'un parçaları zarar görmeden karnın içinden alınsın diye genellikle abdomen yarısından az kısmı parçalara ayrılır. Cins ve familya halinde daha detaylı bir bilginin elde hazır olması için abdomenin daha küçük bir parçası kesilebilir. Orta büyüklükteki Dipterlerin preparatları binoküler mikroskop altında hazırlanabilir. Kesilen abdomen parçaları %5'lik KOH çözeltisinde veya genellikle yaklaşık 1 dk. Kaynatılmış %10-15'lik KOH çözeltisi içerisinde bir süre için (gece boyunca) korunur. Daha sonra KOH'ı uzaklaştırmak için soğuk veya sıcak suyla yıkanır. Preparatın KOH ile muamele süresi pratik deneyler tarafından tayin edilir ve böceğin boyutuna, sıcaklığa ve benzeri şeylere bağlıdır. Aşırıcı derecede uzun muamele yumuşak parçaları harap eder ve kitin veya kireçten yapılmış sert kabukları parçalar. Çünkü bu uzun muamele bu kısımların zarlarını yırtar. Böyle bir preparat ise çalışmak için uygun değildir. Yetersiz muamele ile yumuşak dokular bozulmadan kalır ve tetkiki engeller. Böyle bir durumda muamele tekrarlanabilir. Koyu, oldukça sert ve pigmentli türler H2O2 ile muamele edilebilir. Eğer böyle türler KOH içinde kalırsa pigmentleri kaybolur. Çalışmanın devamında yumuşak formların (2.0mm ve daha küçük) genital organları veya nispeten düz, yassı genital organlara sahip formlar Kanada balsamında kalıcı slaytları hazırlanır. Normal slaytlar kullanılabilir. Fakat kalın photofilmlerin şeffaf lamlarından daha küçük slaytlar hazırlamak daha uygundur ve lamlar üzerindeki bu slaytlar üzerine lameller kapatılır. Böyle preparatlar aynı kağıt üzerine ayrı ayrı numuler halinde sabit bir şekilde yerleştirilebilir. Çalışma sırasında geçici slaytlı ve abdomenin uç bölgesine ait daha büyük örnekleri KOH muamelesi ve yıkamadan sonra çalışmada uygunluk için ince sivri uçlu aletle farklı pozisyonlarda çevrilerek ve düzeltilerek gliserol içindeki oyuk blok veya depressionlu bir slayt üzerine yerleştirilir. (Örneğin, bir küçük iğnenin tahta kutu şeklindeki çubuğa yerleştirilmesi gibi) Böyle preparatlar kuru olarak kalması için küçük bir tüp içinde 1/3'lük gliserol karışımı, 1/3'lük alkol (%96) ve 1/3'lük su karışımları karıştırılarak birkaç yıl için saklanabilir. Bunun gibi tüpler o numunenin numarasına tekabül edecek şekilde veya numunenin kendisinin altındaki pozisyonda numaralandırılarak özel kutular içinde ayrı ayrı saklanır. Bunlardan sonraki durumda sadece küçük tüpler kullanılır. (Örneğin, 12-15mm uzunluğunda) Özetle genital preparasyon aşağıdaki aşamaları içerir: Genital segmentler kesilerek küçük bir cam tüp içine yerleştirilir. Tüp içine % 10'luk KOH çözeltisi ilave edilir. Tüp, birkaç dakika kaynamış su içeren daha büyük bir kap içine yerleştirilir. Tüp kaptan dışarı çıkarılır ve genital segmentler 1 kez saf su ile ve 2 kez % 70 alkol yıkanır. Daha sonra çalışılmak üzere genital, alkol veya gliserin içine konur. Depolama için genital birkaç damla gliserin polyeten mikrovial içerisine yerleştirilirilerek genital segmentlerin kesildiği örnekle birlikte iğnelenir.

http://www.biyologlar.com/dipteralarin-preparasyonu

Gen Terapi

Hastalıkları tedavi etme ya da fiziksel etkilerini azaltma amacıyla hastanın vücuduna genetik materyalin sokulması, tıp tarihinde bir devrim olmuştur. İlk başlarda genetik hastalıkların tedavisi amacıyla planlanan gen terapisi artık, kanser, AIDS gibi diğer pek çok hastalığın tedavisi için de kullanılmaya başlanmıştır. Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler. Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor. Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. "Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır. Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir. Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir. Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir. Gen Terapisinin Temel Sorunları Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar. Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır. Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar. Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır. Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır. En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır. Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir. Engeller Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır. Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir. In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez. Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir. Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir. In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da bazı sakıncaları vardır.

http://www.biyologlar.com/gen-terapi-1

İnsan, diğer canlılardan ne kadar farklıdır

Diğer canlılardan farklılığımızı ortaya koyabilmek için düşünürler, bizim "konuşan", düşünen", "gülen", "politik davranan", "üretim araçları yapan" "hayvan" olduğumuz şeklinde formüller öne sürmüşlerdir. İnsanın diğer canlılarla karşılaştırıldığında ilk bakışta göze çarpan yanı, onun karmaşık ve zengin yapıya sahip olduğudur. Biz insanlar yaşayan bir organizma olarak, yaşam döngümüzün her aşamasında, hem doğuştan getirdiğimiz genetik mirasa hem de çevresel etkenlere bağlı bir biçimde görünüm ve davranış olarak farklılaşır dururuz. Bu farklılaşan özelliklerimizin bazıları, örneğin aramızdaki zengin duygusal ve düşünsel iletişimi sağlayan dil gibi, diğer canlılarda olmayan yalnızca bizim türümüze özgü kimi niteliklerdir. Saldırganlık ve şefkat gibi kimi tutum ve davranışlarımız ise, ilk bakışta diğer canlı türlerinde de bulunabilen özellikler olarak görünmektedirler. Gerek insana özgü gerekse de insana özgü olmayan bu geniş ve zengin davranış, duygu, düşünce dünyasının neye göre belirlendiği, nasıl şekillendiği sorusu insanlığın sorduğu en temel sorulardan birisidir. İnsanın davranışlarını nelerin belirlediği sorusunun cevabı ahlakla, bilimin kesiştiği bir yerde bulunmaktadır. Düşünce ve dinler tarihi, bu sorunun cevabıyla ilgili tartışmalarla doludur. İnsan davranışlarına yüzeysel bir bakışla yaklaştığımızda onları, büyük ölçüde kişilik özellikleri, dünya görüşü gibi etkenlerin belirlediği sanabiliriz. Bunları nelerin belirlediği sorusu ise, bir süreden beri bilimin temel ilgi alanlarından birisi haline gelmiştir. Önceleri bu soruyu gündemine doğrudan almasa da, günümüzde ulaştığı birikimle genetik bilimi, insanın kalıtsal yanını araştırarak bu soruya bir ölçüde cevap bulmaya çalışıyor. İnsanın biyolojik ve bedensel yapısını, ebeveyninden miras olarak aldıkları ne ölçüde belirlemektedir sorusuna oldukça net sayılabilecek cevaplar verdiği söylenebilen genetik, şimdi de bu miras olarak aktarılanların davranışlarımıza ve ruhsal yapımıza olan etkilerini araştırmakta, yeni ve çoğu zaman sansasyonel tezler öne sürmektedir. Son 150 yıldır yapılan bilimsel araştırmalar, insan dışındaki canlılarda kuşaktan kuşağa aktarılan türler arası ve tür içinde gözlenen farklılıklardan çoğunlukla kalıtsal etkenlerin sorumlu olduğunu göstermiştir. Ancak söz konusu olan insan varoluşu olduğunda, bu kadar kolay çıkarımlar yapılamamaktadır. Bugün bilim çevrelerinde genel olarak kabul gören yaklaşım, insan varoluşunun karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla basitçe genlerin etkisiyle açıklanamayacağı ama genleri hesaba katmadan da bir insan olarak potansiyellerimizin ve zayıflıklarımızın biyolojik-bedensel temellerini anlayamayacağımızdır. İnsan organizmasını belirleyen en önemli etkenlerden birisini, atalarımızdan kalıtım yoluyla devraldığımızın pek tartışılacak yanı yok gibidir. Tartışma, daha çok bu mirasın sonradan çevresel-kültürel etkenlerle ne kadar değişikliğe uğradığı ve ne ölçüde davranışlarımızda etkili olduğu konusunda çıkmaktadır. Atalarımızdan bize kalan mirasın yalnızca dış görünüşümüzü ve beden yapımızı değil, ama aynı zamanda, belli ölçülerde kalmak koşuluyla ruhsal özelliklerimizi (kişiliğimiz, huylarımız, tutumlarımız) de etkilediği genellikle kabul edilmektedir. Hatta Noam Chomsky gibi bazı ünlü dilbilimcilerin, insanın dili kullanma potansiyelinin bile genetik olarak aktarıldığı ve doğuştan getirildiği şeklindeki kanaatleri saygıyla karşılanmaktadır. Ama genetik mirasın etkisi konusunda ortaya çıkan bu geniş fikir birliği, çevresel-kültürel etkenlerin rollerinin küçümsenmesine yol açmamaktadır. Yine bugün kabul edilen görüşe göre, doğum öncesinden başlayarak ölene dek çevresel etkenlerin genetik mirasımızı, hatta yalnızca davranışsal olanlarını değil, biyolojik olanlarını bile, etkilemekte ve dönüştürmektedir. Bilim dünyasında bedensel-biyolojik ve ruhsal-davranışsal yapımızı birlikte şekillendiren bu faktörlerin genetik-kalıtımsal olanlarına "doğuştan getirdiklerimiz", çevresel-kültürel etkilerle oluşan özelliklere "sonradan kazandıklarımız" denilmektedir. Bu yazıda "sonradan kazandığımız" çevresel-kültürel etkenler ve bedensel-biyolojik yapımız üzerinde değil de, daha çok "doğuştan getirdiğimiz" genetik-kalıtımsal faktörlerin ruhsal-davranışsal yapımız üzerindeki etkilerini ele alacağız. Böyle yapmakla, genetik devrim ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin bizi sürükleyeceği tartışmalarda, genetik ve davranış ilişkisi konusunda gerekli temel bilgi donanımının elde edilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Onları bu yazı dolayısıyla şimdilik dışarıda tutmamız, hiçbir şekilde çevresel-kültürel etkenlerin davranışlarımızdaki rollerini küçümsediğimiz şeklinde anlaşılmamalıdır. "Doğuştan getirdiğimiz" genetik miras mı yoksa "sonradan kazandığımız" kültürel-çevresel etkenler mi davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar tartışmasının, bilim dünyasında birçok başka tartışmada uzantıları bulunmaktadır. Bunların başında ünlü "doğa mı, yetiştirme mi" (nature-nurture) ya da "içgüdü mü, öğrenme mi" tartışmaları gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/insan-diger-canlilardan-ne-kadar-farklidir

Biyoloji Eğitiminde Evrim ve Yaratılışcılık

Biyolojik bilimlerin temeli olan evrim kurami çagimizin belki de en önemli bilimsel devrimlerinden biridir. Yeryüzündeki canli türlerinin ortak bir atadan evrimleserek ortaya çiktigini, yeryüzündeki yasamin ortak bir geçmisi paylastigini öne süren evrim kurami, insanin kendine ve dogaya bakis açisini degistirmistir. Sayet insan bugünkü konumuna evrim sonucu geldiyse evrimin yasalarini ögrenebilir ve kendinin ve diger canli türlerinin evrimini yönlendirebilir (1). Canli türlerinin bir evrim sonucunda olustugu ortaya atilincaya kadar dogadaki tüm canli türlerinin insanligin yarari için varoldugu, insanin da dogadan yararlanmak, dogaya egemen olmak üzere yaratildigi düsüncesi geçerli idi. Evrim kurami ise insani bu özel konumundan indirmis ve insanin diger canli türleri gibi biyolojinin yasalarina tabi oldugunu, doganin bir parçasi oldugunu, diger canli türleri ile ortak bir biyolojik bir geçmisi paylastigini öne sürmüstür. Diger bir deyisle biyologlarin, ekologlarin kuslar, böcekler, baliklar, yosunlar üzerinde çalisarak ortaya koydugu ilkeler insan için de geçerlidir. Evrim kuraminin ortaya attigi görüsler insanin ve diger canli türlerinin ortak bir atadan evrimlestikleri görüsü, yaratilisin kutsal kitaplardaki öyküsü ile çelisir görünümdedir. Bu nedenledir ki canli türlerinin olusumunu bilimsel olarak açiklayan evrim kuramina kutsal kitaplari harfi harfine yorumsuz olarak kabul eden bazi kökten dinci çevrelerce sürekli olarak karsi çikilmistir. Dünyanin evrenin merkezi olmadigi sadece günesin çevresinde dolanan küçük bir gezegen oldugu görüsü de ilk kez ortaya atildigi zaman kutsal kitaplarin anlatimi ile çelistigi için büyük bir direnisle karsilasmisti. Günümüzde Copernicus, Kepler, Galileo'nun günes sistemi konusundaki buluslari artik tartisma konusu degildir. Ancak incili harfi harfine tartisilmaz bir tanri kelami olarak kabul eden kökten dinci hiristiyan gruplar evrime karsi bagnazca savaslarini halen sürdürmektedirler. Evrim karsiti kampanyada merkezleri ABD'de bulunan Yaratilisi Arastirma Enstitüsü (Institution for Creation Research) ve Yaratilisi Arastirma Dernegi (Creation Research Society) adli iki örgüt basi çekmektedir (2, 9). Kökten dinciler daha 1920'lerde ABD'nin bazi eyaletlerinde evrim kuraminin ögretilmesini yasaklayan yasalar çikmasini saglayabilmislerdir. Biyoloji ögretmeni John Scopes 1925 yilinda biyoloji dersinde evrim anlattigi için yargilanmis ve mahkum edilmisti. Bunun sonucu olarak 1960'lara kadar Amerika'nin bazi eyaletlerinde evrim kurami pek deginilmeyen bir konu olarak kalmistir. 1957 yilinda gerçeklesen bir olay Amerikalilarin biyoloji egitiminde evrimi yasaklayan tutumunu degistirmelerine neden olmustur. Sovyetler Birligi ilk kez uzaya bir yapay uydu olan Sputnik'i firlatmistir. Bunun üzerine Amerikalilar teknoloji yarisinda Sovyetler Birliginin gerisinde kaldiklarini farkederek fen egitimini yeniden gözden geçirip fen dersleri müfredatinda köklü degisikliklere gitmeye karar vermislerdir. Fen dersleri müfredati çagdas bilimin gerektirdigi sekilde yeniden düzenlenmis ve biyoloji ders kitaplarinda Darwin'in evrim kuramina da yer verilmistir. Bundan sonra evrim karsiti tüm yasalar Amerika Birlesik Devletleri anayasasinin laiklik ilkesine aykiri bulunarak iptal edilmistir. Bunun üzerine kökten dinciler dinsel inançlari Yaratilis bilimi olarak öne sürmüsler ve okullarda bu sözde bilimin de evrimle birlikte okutulmasi için çalismaya baslamislardir. Bunun sonucu olarak 1981 yilinda Arkansas eyaletinde evrim kuramina karsi görüsleri içeren yaratilis biliminin de evrim kurami ile birlikte ögretilmesi yasalasmistir. Daha sonra bu yasa da Amerika Birlesik Devletleri anayasasinin laiklik ilkesine aykiri bulunarak iptal edilmistir. Mahkeme kararina göre evrim kuramina karsi görüsleri savunan ve dinsel bir inanci temsil eden yaratilisçilik ögretisi bir bilim degildi ve fen bilimleri egitiminde evrim kuramina karsi bilimsel bir alternatif sayilamazdi. Amerika Birlesik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi de yaratilis görüsünün evrim ile birlikte ögretilmesine karsi çikmis ve yayinladigi bir kitapçikta su görüse yer vermistir (3) : " Din ile bilim insan düsüncesinin iki ayri ve birbirini dislayan alanidir; bu yüzden ayni yerde ikisinin birlikte verilmeye çalisilmasi hem bilimsel teorinin hemde dinsel inancin yanlis anlasilmasina yol açacaktir." Amerika Birlesik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yayinladigi Bilim ve Yaratilisçilik (3) adli kitapçikda bu görüslere de yer vermistir : "Ulusal egitim sistemimize ve bilimin zorluklarla kazanilan, somut kanitlar üzerine kurulu yapisinin bütünlügüne ve etkinligine karsi girisilen böyle bir saldiri karsisinda Ulusal Bilimler Akademisi sessiz kalamazdi, çünkü sessiz kalmak, akademik ve düsünsel özgürlüge ve bilimsel düsüncenin temel ilkelerine olan sorumlulugumuzu ihmal etmek olurdu. Bilimsel ugrasinin tarihsel temsilcisi ve Federal hükümet'in bilimsel sorunlardaki danismani olarak Akademimiz bilinmesini ister ki; Yaratilis bilimi ilkeleri bilimsel bir kanitla desteklenmemektedir ve yaratilisçiligin ögretim programinda hiçbir düzeyde yeri yoktur. Günümüzün bilgili ve bilinçli fen dersi ögretmenlerinin de önerilen ögretimi yapmalari mümkün degildir. Ayrica böyle bir ögretim, ülkenin gereksinim duydugu bilimsel gelismeleri izleyebilen bir vatandas ve bilinçli bir bilimsel-teknik personel kitlesinin olusmasini engelleyecektir." Bugün insanin en temel sorunlarindan biri, nüfusunun artmasi ve çevre sorunlari karsisinda yer yüzündeki varligini sürdürebilmesi sorunudur. Bunun için ise insanin diger canlilar gibi biyolojik bir varlik oldugunun, diger canlilar ile ortak bir geçmisi paylastiginin, doganin bir parçasi oldugunun, diger canlilar gibi biyoloji yasalarina, ekoloji yasalarina tabi oldugunu bilinmesi gerekir. Bu da ancak kapsamli bir biyoloji egitimi ile gerçeklesebilir. Liselerimizdeki fen egitimi ise ne yazik ki gençleri önümüzdeki yüzyilin bilimine, biyolojiye hazirlamaktan uzaktir. Biyoloji ders kitaplarinda evrim kuramina karsi bir görüs olarak yaratilis görüsü konulmustur. Böylece ögrenciler dünyanin hiç bir çasdas ülkesinde görülmeyen bir uygulama ile karsi karsiya kalmislardir. Bir fen dersi olan biyolojide yeryüzündeki canli türlerinin çesitliligini açiklamak için kaynagini dinden alan yaratilis öyküsüne de yer verilmistir. Buna göre Biyoloji kitaplarinda (4) "Islama göre kainat ve kainattaki bütün varlıklar ALLAH tarafindan yaratilmistir. Dünyanin ilk yaratilisi insanlar tarafindan gözlenemeyen ve tekrarlanamayan bir olaydir. Yaratilis görüsünde bir de dünyayi saran tufandan söz edilmektedir... Dinozorlarin yeryüzünden bir anda silinmis olmasi buna güzel bir örnektir" seklinde bilimsel olmayan ifadeler yer almaktadir. Ayrica din derslerinde bir biyoloji konusu olan evrim kurami islenmektedir. Lise I Din Kültürü ve Ahlak Kitabinda (5) biyoloji ile hiç bir ilgisi olmayan yazarlar Darwin'in evrim kuramini alabildigince elestirmektedirler. Evrim kuraminda canli türlerinin ortak bir atadan türediklerini, bu nedenle birbirine yakin türlerin genetik açidan da benzer oldugu görüsünü yalanlamak amaci ile su savi ileri sürmektedirler. "Yapilan kan muayenelerinde kurbaga, fare ve yilan kanlarinin evrimcilerin iddialarinin aksine maymununkinden insana daha yakin oldugu tespit edilmistir". Bu sav bilimsel temelden tamamen yoksun ve gerçek disidir (6). Yazarlar hangi bilimsel kaynaga dayanarak bu savi ileri sürmektedirler ? Kan ile neyi kastetmektedirler ? Yapildigi öne sürülen kan muayenelerinde kanin hangi ögesi veya ögeleri incelenmistir ? Kaldi ki insan kani ile maymun kani arasinda büyük bir benzerlik vardir. Örnegin 287 aminoasitten olusan hemoglobin A molekülü insan ve sempanzede tipatip aynidir. Ayni molekül bakimindan insan ve goril kani arasindaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19, koyunda 26, tavukta 45, sazan baliginda 95 aminoasit ile insan hemoglobin A molekülünden ayrilmaktadir. Görüldügü gibi kanin bir ögesi olan hemoglobin A molekülü bakimindan insana en yakin canli olan sempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklastikça farkliliklar artmaktadir. Daha bir çok protein üzerinde yapilan çalismalarda ayni yönde sonuçlar elde edilmistir. Bu yakinlik uzaklik iliskileri daha önce bilim adamlarinin morfoloji, anatomi, gelisme biyolojisi, paleontoloji, sistematik gibi dallarda elde edilen kanitlara dayanarak yaptigi siniflandirmalardaki yakinlik uzaklik iliskileri ile paraleldir. Bunun disinnda kalitimin kimyasal temelinin evrenselligi yani tüm canlilar için ayni kalitsal mekanizmanin geçerli olmasi canlilarin ortak bir geçmiii paylaitiklarinin yadsinamaz bir kanitidir (7). Amerika Birlesik Devletlerinde ögretilmesi mahkemece anayasanin laiklik ilkesine aykiri bulunan yaratilis görüsü (8) 1985 yilinda Türkiye Cumhuriyeti Milli Egitim Bakanliginin onayi ile Lise Biyoloji ve Din Kültürü ve Ahlak kitaplarına girebilmistir. Böylece laiklige aykiri oldugu bilinen ve dünyanin hiçbir çagdas ülkesinde görülmeyen bir uygulama 20. yüzyilin son çeyreginde devletin egitim politikasi haline gelmistir. Bilim adamlari günümüzde evrimin olup olmadigini degil evrimin nasil oldugunu tartismaktadirlar. Yaratilis bilimcileri evrimciler arasindaki evrimin mekanizmalari üzerindeki bilimsel tartismalari çarpitarak evrim kuraminin yanlis oldugunu kanitlamak için kullanmaktadir. Bilim kendi kendini düzeltici bir nitelige sahiptir ve bilim adamlari arasinda bazen çok siddetli olabilen tartismalar özelestiriler bilimin saglikli yanini gösterir. Bize de Amerika Birlesik Devletleri'nden ithal edilen yaratilis görüsü biyoloji kitaplarinda "Islama göre kainat ve kainattaki bütün varliklar Allah tarafindan yaratilmistir" seklinde yer almaktadir. Bu görüsün tartisilmasi olanaksizdir. Dahasi bu görüsün deney ve gözlem ile dogrulanmasi ya da yanlislanmasi söz konusu degildir. Din derslerinde ögrencilere Darwin'in evrim kuramini çürütmeleri için ödev vermek olagan bir uygulama haline gelmistir. Bilimsel bir kuram öngörüleri deney ve gözlem sonuçlari ile çelistigi zaman çürütülebilir. Deney ve gözlem sonuçlari kuramin öngörüleri ile uyum içinde ise kuramin desteklendigi söylenir. Bilimsel bir kuramin ispat edilmesi söz konusu degildir. Bilimin yöntemleri ile biyologlarin sayisiz deney ve gözlem yaparak 130 yildir çürütemedikleri, yanlislayamadiklari evrim kuramini din dersinde ögrencilere ödev vererek çürütmeye çalismak bilimsellikten tamamen uzak bir yaklasimdir. Bu çabalarin arkasinda gençlerimizin beyinlerini dinsel görüslerin dar kalibina uydurmaya, bu kalip içerisinde hapis etmeye, ögrencilerin bilimsel düsünebilme, sorgulayabilme, elestirebilme yeteneklerini körletmeye çalismak gibi bir amaç yatmaktadir. Evrimi arastiran bilim adamlarinin çabalari dogayi anlama ve açiklama amacina yöneliktir. Bunun disinda tanrinin varligini reddetmek veya kanitlamak gibi bir amaçlari yoktur, olamaz da. Dinsel konular pozitif bilimlerin yöntemleri ile arastirilamazlar. Çagimizda dünya ülkelerinin bilim ve teknoloji alanindaki yarisi hizla sürerken ülkemizin ayakta kalabilmesi gençlerimizin bilimi bir anlayis sistemi olarak benimsemelerine, kavrayabilmelerine baglidir. Sayet gençlerimiz bilimi bir anlayis sistemi olarak benimsemezler ise dinsel inaçlarina bagli fakat tutsak bir ulus olmamiz kaçinilmazdir. Dünyada çesoitli kültürlerde, çesitli dinlerde çok çesitli yaratilis görüsleri vardir. Fakat bu görüslerin hangisinin dogru oldugunu sinama da ise bilim yetkili degildir. Zira bu yaratilis görüsleri bilimsel degildir. Evrim kurami ise evrenseldir, yani dünyanin her yerinde ayni kuram geçerlidir, dinden dine, kültürden kültüre, bölgeden bölgeye degismez. Bir yanda binlerce kez sinamadan geçmis deney ve gözlemler ile defalarca dogrulanmis bilimsel bir kuram diger yanda ise elestirilemeyen, sorgulanamayan, tartisilamayan, kaynagini kutsal kitaplardan alan yaratilis öyküsü. Yaratilisçilar evrim kuraminin da bilimsel olmadigini iddia etmektedirler. Bir kuramin bilimsel olabilmesi için deney ve gözlemler ile yanlislanma olanaginin bulunmasi gerekir. Evrim kurami deney ve gözlemler ile yanlislanabilir. Örnegin, kambriyan katmanlarinda bir insan, bir çiçekli bitki, bir memeli, bir kus fosili bulunabilirse bu bulgulardan bir tanesi bile evrim kuramini geçersiz kilabilir. Bu yaklasim, biyoloji derslerinde fen derslerinde dinsel bir ögreti ile bilimsel bir kuramin birbirinin karsito iki kuram gibi ele alinarak ögretilmesi ögrencileri büyük bir ikilem içine itmektedir. Ögrenci ya bilimi ya da dini tercih etmeye zorlanmaktadır. Ögrenci ya evrim kurami sadece bir kuramdir kutsal kitaplarda yazilanlar dogrudur diyerek bilimi reddedecek ve yaratilis ögretisini kabul edecek, ya da yaratilis öyküsünü de bilimsel bir kuram gibi sorguya çekerek, irdeleyerek bilimsel bir yaklasimi tercih edecektir. Örnegin yaratilis öyküsündeki Nuh tufani olayini bilimsel bir irdelemeden geçirerek Su anda yeryüzünde bulunan 2 milyon canli türünün her birinden birer çift alarak, Nuh peygamberin bu hayvanlari 40 gün boyunca gemisinde nasil yasatabildigini, dinazorlarin bu gemiye sigmadigi için mi yok oldugunu, tüm dünyayi saran bir tufanda Agri daginin zirvesine kadar sularin nasil yükseldigini, ya da bu hacimde su kütlesinin nereden çiktigini sorabilecektir. Simdi de fen derslerinde evrim kuramini tümden kaldirmak egilimi vardir. Evrim kurami biyolojinin tek birlestirici kuramidir. Bugün evrim kurami olmadan biyolojideki bir çok olay birbiri ile ilgisi olmayan, ilginç fakat pek fazla anlam tasimayan bilgiler yigini olacaktir. Bu bakimdan evrim kurami olmayan bir biyolojiyi düsünmek mümkün degildir. Fen derslerinden, biyoloji derslerinden evrim kurami çikarildigi takdirde fen egitimimiz Amerika Birlesik Devletlerinin bazi eyaletlerinde 1950' lerdeki fen egitimine benzeyecektir. Fen egitiminde bazi konular dinsel inanislarimiz ile bagdasmiyor diyerek o konulari fen egitimi müfredati disinda tutamayız. Bilim bir bütündür. Evrimi müfredat disi birakirsak, biyoloji egitimi, fen egitimi anlamin tamamen yitirir. Bilimin verileri isiginda dinsel görüslerin yorumunu yapmak din adamlarinin görevidir. Fakat bu görüslerin bir fen dersinde bilimsel bir kuram ile birlikte, bilimsel kuramin seçenegi gibi islenmesi fen egitiminde istenilen amaçlara ulasilmasini engelleyecektir. Türkiye'nin gelecegi yetistirdigimiz bilim adamlarinin niteligi ve niceligi ile dogrudan iliskilidir. Bilim adami adaylarinin özgür, elestirel, ve bagimsiz düsünebilme diger bir deyisle bilimsel düsünebilme aliskanligini kazanmis olmalari gerekir. Bilim adami arastiracagi konuya hiç bir önyarginin tutsagi olmadan özgürce yaklasabilmeli, konuyu özgürce sorgulayabilmeli, ve deney ve gözlemlerinin sagladigi kanitlari sonuna kadar, kanitlar nereye götürürse götürsün izleyebilmelidir. Türkiye'nin kalkinmasi, bilimde, teknolojide çagdas ülkeler arasinda yerini alabilmesi için özgür, kosullandirilmamis, elestirel düsünebilen beyinlere ihtiyaci vardir. Bunun için de fen egitiminde bilimin dogasina aykiri olan din konularina yer vermemek gerekir. Türkiye'de bilimin gelisebilmesi için egitimde anayasamizin laiklik ilkesine uyulmasi son derece gereklidir. KAYNAKLAR : 1) Dobzhansky, T., Ayala, F.J., Stebbins, G.L., Valentine, J.W. 1977. Evolution. W.H.Freeman and Company. 2) Kence, A. 1985. Evrim kurami ve yaratilisçilik. Cumhuriyet 24 Nisan 1985. 3) Akkaya, E.U.(Çev.).1985. Bilim ve Yaratilisçilik ABD Ulusal Bilimlar Akademisi'nin görüsü. Gözlem Matbaacilik, 80 s, Istanbul. 4) Güven, T., Köksal, F., Öncü, C., Erdogan, I., Acar, Ö., Demirci, C., Togral, A., Simsek, S. 1994. Liseler için Biyoloji I. Milli Egitim Bakanligi Yayinlari 602, Ders Kitaplari Dizisi 223. 5) Ayas, M.R., Tümer, G. 1994. Liseler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi I. Milli Egitim Bakanligi Yayinlari 118, Ders Kitaplari Dizisi 100. 6) Kence, A. 1994. Biyoloji egitimi ve laiklik. Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 367: . 7) Futuyma, D.J. 1983. Science on Trial. Panteon Books, New York. 8) Creationism in Schools: The decision in McLean versus the Arkansas Board of Education. 1982. Science, 215: 934-943. 9) Morris, H.M. 1985. Yaratilis Modeli. Milli Egitim Bakanligi, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi. (TUBA KONUSMASI) Aykut KENCE ODTU Biyoloji Bölümü, Ankara

http://www.biyologlar.com/biyoloji-egitiminde-evrim-ve-yaratiliscilik

Kavramların Türkçeleştirilmesi

Moleküler biyoloji ve genetik kavramlarının neredeyse hiç birinin meydana gelmesinde katkımız olmadığı için bu kavramlar dilimize girerken de ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. İzlenilen bazı pratik kurallar var; bunlardan ilki, o kavramın Fransızca okunuşunun doğrudan alınması (ekspresyon, sekans). Bu alışkanlık bize Jön Türkler'in hediyesi. Jön de, Fransızca genç sözcüğünün okunuşuyla devşirilen bir kelime. Buna alıştığımız için yadırgamıyoruz bu tür kelime dönüşümlerini ancak bu da bir yerden sonra yetersiz kalıyor. Örneğin, direction kelimesini ele alalım. İngilizce okunuşunu yaklaşık şöyle yazabiliriz: dayrekşın (yazınca komik geliyor değil mi). Aynı kelime, Fransızca'da da aynı şekilde yazılıyor, fakat farklı bir şekilde okunuyor: direksiyon. Belki son bir yüzyıldır İngilizce konuşan ekolün bilimi geliştirme konusunda Fransızca konuşan ekolden daha ileri gittiği düşünüldüğünde, klasik yaklaşımımız yetersiz kalmaya başlıyor. Burada da en güzel örnek Google. Guugıl olarak okuyoruz, ancak böyle yazmıyoruz (bu durum sadece özel isim olmasından kaynaklanmıyor, alışkanlıklarımız değişiyor). Selahattin'li son banka reklamında da bir kelime kullanıyor: konnekşın. Bunu konneksiyon olarak kullanan kişiler de var; bu bir kültür savaşı nihayetinde. Bir diğer kavram ithalati yaklaşımı da, Türkçe'de en yakın anlamına çevirme. Bilgisayar kelimesinin ortaya çıktığı zamanları düşünün, ve bugün yazıcı olarak isimlendirdiğimiz ürünün de piyasaya girmeye başladığını. İngilizce printer olarak isimlendirilmiş olan bu cihazın Türkçe karşılığı başlarda bilgiyazar olarak isimlendirilmiş (Kaynak: Ufuk Tarhan), bunu biliyor muydunuz? Sonra yazıcı kabul görüyor ve bu şekilde kalıyor. Gelelim çok ünlü bir kelimeye, sekans! DNA sekansı, protein sekansı vb. tamlamalardan sıkça tanıdığımız bir kelime. Tahmin ettiğiniz üzere, Fransız ekolüyle şekillendirilerek dilimize girmiş; fakat Türkçe karşılığı var. Burada da bence eksik bir yaklaşımla bu kelime dizi olarak dilimize çevrilmiş. Yani, DNA dizisi, protein dizisi şeklinde ifade ediliyor. Evet, sequence kelimesinin anlamlarından biri de dizi, ancak uygun olan anlam bu kelimeyle değil, dizilim kelimesiyle ifade ediliyor. Yani, DNA dizilimi, protein dizilimi, dizilimleme (sekanslama) gibi. Bu tercihin bir başka nedeni de şu; dizi kelimesinin ingilizce karşılığı büyük oranda array kelimesiyle karşılanıyor; bu da özellikle mikrodizi (microarray) teknolojisinin yaygınlaşmasıyla bir kavram kargaşasına yol açıyor. Ancak henüz bir mutabakata varılmış değil. Microarray kelimesi de mikrodizin olarak çevriliyor; fakat array kelimesinin karşılığı dizin değil, dizi. Dizin, index kelimesinin karşılığı ve mikrodizi teknolojisiyle alakalı bir kelime de değil bu durumda. Bu nedenle mikrodizi kelimesinin doğru bir çeviri olduğunu düşünüyorum. Bu kavram kargaşasının en büyük etkisini, dilimize çevirilmiş ünlü bir moleküler biyoloji kitabında görmüştüm. İngilizce orjinali, Türkçesinden daha anlaşılırdı! Fikrini aldığım birçok arkadaşım da kitabı bu kelime kargaşasından ötürü okuyamadıklarını söylemişti. Düşünsenize, expression kelimesini metinde farklı yerlerde ifade, anlatım veya ekspresyon olarak görüyorsunuz; bu kavramı ilk öğrenen bir insan için pek de iç açıcı bir durum değil. Örnekler maalesef saymakla bitmiyor. Kişisel görüşüm, yabancı bir dilden hayatımıza giren bir kavramın mümkünse Türkçe karşılığının kullanılması, ama doğru ve özenli bir çeviriyle. Bazı kemikleşmiş kavramlara ise gerekmiyorsa müdahale edilmemesi; örneğin moleküler kelimesi gibi. Türkçe karşılığı kavram kargaşasına neden olacak kelimerde ise esnek davranılmasından yanayım; en az fikir ayrılığına neden olan seçenekle devam edilebilir ve illa ki bir Türkçe kelime olacak diye diretilmemeli bu tür kelimelerde. Ancak kitlesel olarak bir yaklaşım belirlemek çok kritik; biyoinformatik veya moleküler biyoloji alanlarında Türkçe metinlerin bu denli az olmasının en büyük nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum.

http://www.biyologlar.com/kavramlarin-turkcelestirilmesi

Bitki Örneklerin Toplanmasinda Dikkat Edilecek Hususlar

1. Herbaryum örnekleri yagissiz, kuru ve günesli havada alinmalidir. Çünkü uygun olmayan hava sartlarinda alinan örneklerin korunmasi zordur. 2. Bitki örnekleri, üzerinde çalisilabilecek büyüklük ve sayida alinmalidir. 3).Toprak alti kismi çamurlu olmamalidir. Eger çamurlu ise yikandiktan sonra kurutulmalidir. 4). Hastalik ve böcek zarari olmamalidir. 5). Soganli ya da yumrulu ise bu organlar bitkiden ayrilmalidir. Aksi halde bitki bu organlardaki depo besinlerini kullanarak gelismeye devam edebilir. 6). Çiçeksiz bitkilerin örnekleri (Equisetum spp. ) mutlaka spor üreten organlariyla birlikte toplanmalidir. 7). Bitkinin tüm karakteristik organlar ile birlikte örneklenmesi saglan malidir. Bu durum özellikle bitkilerin toprak alti organlarinin da örnekte yer almasi için topraktan sökülmeleri zorunlulugunu ortaya çikarmaktadir. Zira, bitkilerin toprakalti organlari; kök, yumru, sogan gibi degisik organlar olusturmakta ve bunlar bitkilerin teshisinde çok defa ayirt edici temel özellikleri vermektedir. Örnegin; kökleri rizom, stolon ve saçak formunda olan bugdaygillerin teshisinde belirtilen olusumlar anahtar görevi görmektedirler. Genellemek gerekirse; a. Gymnospermlerin (Açik tohumlular) örneklerinde kozalak ve tohumlar bulunmalidir. b. Angiospermlerin (Kapali tohumlular), -Monokotiledon (Tek çenekli) bitkiler çiçekli ve meyveli olmalidir. -Dikotiledon (Iki çenekli) bitkilerde ise çiçek bulunmalidir 8).Diger bir husus ise örneklemenin bitkinin degisik gelisme dönemlerinde birkaç defa yapilmasidir. Böylece çiçeklenme devresinde toplanan bir bitkinin tohum baglama periyodunda örneklenmesi gerçeklestirilecek hazirlanan herbaryumda tüm organlarinin bulunmasi saglanmis olacaktir. 9). Herbaryum için toplanan bitki öreklerinin uzun süre saklanabilmesi ve onlardan çok amaçli yararlanilabilmesi için iyi seçilmis olmalari gerekir (Stehli und Brünner, 1981; Zengin, 1992).

http://www.biyologlar.com/bitki-orneklerin-toplanmasinda-dikkat-edilecek-hususlar

Patolojinin Tarihçesi

İlk çağlarda; hastalıkların tanrıların insanları cezalandırmak için kullandıkları bir araç olduğuna inanılıyordu. Her hastalık bir günahın, suçun cezasıydı. Bu inanç, din adamlarının etkinliğini ve gücünü de artırıyordu. Batı Anadolu ağırlıklı eski Yunan uygarlığında ve sonraları ibni Sina'nın yaklaşımlarında, hastalıklar ile tanrı(lar) arasındaki bağı koparma çabaları olmuştur. Atardamarlarda hava değil, kan bulunduğunun anlaşılması bile, insanlık tarihinin yakın dönemlerindedir (Galen, MS 200). Orta çağ boyunca Avrupa'da hastalıkların içsel ve dışsal nedenleri olduğu yönünde (ilahi olmayan) düşünceler ortaya atılmış ve böyle düşünenler genellikle bundan zarar görmüşlerdir! Rönesans ile birlikte, hastalıklar konusunda fiziksel neden-sonuç ilişkileri gündeme gelmiş, salgın hastalıklardan insandan insana geçen etkenlerin sorumlu olabileceği gibi görüşler "gözleme dayanarak" ortaya atılmıştır. Dolayısıyla, "gözlem"in hastalıkları anlama açısından önem kazanması ve bugün anladığımıza yakın anlamda patolojik incelemeler yapılması rönesans ile başlar. Eski Mısır uygarlığında da "haruspex" isimli saray görevlilerinin belli hayvanların organlarını kesip inceledikleri bilinmektedir. Özellikle karaciğerin kesit yüzünü değerlendiren "haruspex"leri ilk patologlar olarak görmek mümkün olabilir. Ancak, "haruspex"lerin (sözcük anlamı:kâhin)incelemeleri o karaciğerde ne olduğunu açıklamayı değil, uğruna bir hayvanın karaciğeri çıkarılan kişinin geleceğinin ne olduğunu tahmin etmeyi amaçlıyordu! Patologluk, bu falcılık yönünü zamanla kaybetmiştir!. Patolojinin büyükbabası olarak kabul edilebilecek kişi, Padua Üniversitesi anatomi profesörü Giovanni Battista Morgagni'dir (1682-1771 veya 1777). Morgagni'nin 1761'de yayımladığı kendi yaptığı 700 otopsiyi anlattığı kitabı bir dönüm noktasıdır. Bundan sonraki dönemde "etiyoloji", "lezyon" ve "semptom" arasında ilişki kurularak bugün bildiğimize yakın, tanrısal yönü olmayan, bir "hastalık" kavramı oluşmuştur. Bu dönemde Bichat, Laennec, Dupuytren, Hodgkin, Addison, Paget, Rokitansky gibi adları bugün de yaşayan hekimler, patoloji bilgisinin artmasına katkıda bulunmuşlardır. Giovanni Baptista Morgagni (1682-1771), Valsalva'nın öğrencisidir. İtalya'da Padua Üniversitesinde 50 yıldan uzun süre görev yapmış ünlü bir hekim olan Morgagni, 1761 yılında, 80 yaşındayken De Sedibus adlı kitabını yayımlamış ve burada 700'den fazla olguda klinik bulgular ile otopsi bulgularını karşılaştırmıştır. Tanımladıkları arasında; mitral darlığı, endokardit, angina pektoris, siroz, spina bifida, patent duktus arteriosus, foramen ovale bulunmaktadır. Kolposkobu bulan, parasentezi ilk gerçekleştiren hekimdir. İnsan ve hayvanların aynı mikroskobik yapıtaşlarından (hücrelerden) yapıldığını ilk kez söyleyen, histolojinin babası olarak kabul edilen Theodor Schwann (1810-1882) da böyledir. Patolojinin 1980'lere kadar kullanılmakta olan yaklaşımlarının hemen tümünün kaynağı olarak "hücresel patoloji"nin kurucusu Rudolph Ludwig Karl Virchow gösterilmektedir. Histopatolojik incelemeye dayanan bu yaklaşımda "hücre"; yaşamı, hastalıkları ve ölümü açıklamaya yönelik tüm çabaların odak noktasını oluşturur. Virchow, hastalıklı hücrelerin de sağlam hücrelerden oluştuğunu vurgulayan ilk bilim adamıdır. Rudolph Ludwig Karl Virchow (1821-1902), günümüzdeki anlamı ile patolojinin babası olarak kabul edilir. Mikroskobun hastalıkların tanısında etkin biçimde kullanımını savunmuştur. Döneminin pek çok ünlü hekimi (Rokitansky dahil), mikroskobik incelemenin önemine inanmıyor ve bu yaklaşımı küçümsüyorlardı. Virchow; tromboz, atrofi, hiperplazi ve iskemi terimlerini ilk kez kullanmış, pek çok hastalığı bu gün bildiğimiz biçimleriyle ilk kez tanımlamıştır. Yaşadığı dönem için devrim niteliğinde olan -hemen tümünde haklı olduğu zamanla anlaşılan- görüşleri nedeniyle zorluklarla karşılaşmıştır. Daha 30 yaşına gelmeden fibrinojen, lökositoz ve lökemiyi tanımlamış; yerel lezyonlara cerrahi girişim yapılmasının anlamsız olduğunu düşünenlere karşı çıkmıştır. İnfarktüs, amiloid, kalsifikasyon ilk kez Virchow tarafından doğru biçimde açıklanmıştır. Lösin ve tirozin amino asitleri Virchow tarafından tanımlanmıştır. Her hücrenin bir hücreden meydana gelmesi gerektiğini (omnis cellula a cellula) yüksek sesle ve inatla söyleyen ilk doktordur. (Bu görüş, o zamanlar çoğunluk tarafından gülünç bulunuyordu). Art arda verdiği 20 konferansın ardından 1858'de yayımlanan Fizyolojik ve Patolojik Histolojiye Dayanan Hücresel Patoloji kitabı, hastalıkların mikroskobik incelenmesi yaklaşımının temeli olarak kabul edilir. Anatomik patolojinin tıp fakültelerinde zorunlu bir ders olarak kabul edilmesi de Virchow sayesindedir. Politik radikalliği ile de bilinen Virchow'un 2000 kadar makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Günümüzde, moleküler yöntemlerin gelişmesi ile bu tür yöntemler de patolojik incelemelerde gittikçe artan biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında, DNA başta olmak üzere, "genetik materyal" ile ilgili olanların önemi özellikle artmaktadır. Ülkemizde patoloji, Osmanlı döneminin tek tıp fakültesi olan askeri tıp fakültesinde (Gülhane) Alman bilim adamları tarafından ilk kez uygulanmıştır. Dolayısıyla, Patoloji Türkiye'ye Gülhane ile gelmiştir. İlk Türk patologlarının tümü askerdir. Ülkemizde patolojinin kısa bir tarihi bu konuda daha fazla bilgi edinmenizi sağlayabilir. Tıp eğitiminde patolojinin yeri Günümüzde tıp fakültesi düzeyindeki bütün okullarda patoloji en ağırlıklı derslerden biri olarak okutulmakta ve ders saati sayısının çokluğu açısından da pek çok kurumda ilk sırayı almaktadır. Bu dersler bir veya iki seneye yayılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde de, yalnızca 'ders anlatma' yolu ile öğretim pek çok kurumda neredeyse tümüyle ortadan kalkmakta olmasına rağmen, öğrencinin başarısının değerlendirilmesinde patoloji bilgisinin ölçülmesi önemini korumaktadır. Patoloji öğretiminden beklenen; öğrencinin hastalıklı doku ve organları inceleyerek, neden (etiyoloji) ve sonuç (hastalık bulguları) arasındaki bağlantıları kavrayabilmesini sağlamaktır. Patoloji eğitimi, hastalıklar bilgisine görsel bir boyut kattığı için, öğrenilenlerin daha anlaşılır ve kalıcı olmasını sağlama açısından önemlidir. Bu yönleriyle patoloji, 'temel' bir tıp dalıdır. Patolojide öğrenilenler, hemen tüm klinik dallarda o dala özgü bilgilerin öğrenilmesini kolaylaştırır. Tıp pratiğinde patolojinin yeri ve patoloji uzmanının işlevleri Patolog, hemen yalnızca yataklı sağlık kurumlarında hizmet veren, hem cerrahi hem dahili bilim dalları ve servisler ile ilişkili bir uzmandır. Patolog, aşağıda ayrıntılı olarak sıralanan işlevleri yerine getirirken özel laboratuar yöntemlerinden sürekli olarak yararlanır; bu açıdan patoloji bir 'laboratuar' bilim dalı olarak görülebilir. Ülkemizdeki akademik uygulamalarda ise patoloji, 'cerrahi' bilim dalları arasında yer alır. Tıp Fakültelerinde Patoloji Anabilim Dalı, idari açıdan Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanlığı'na bağlıdır. Tanı: Patologdan en çok beklenen, hastalıklı olduğu düşünülen doku ve organları inceleyerek hastaya belli bir hastalık tanısı koyması veya konulmuş olan bir tanının doğruluğunu değerlendirmesidir. Doku ve organlar vücuttan değişik biçimlerde alınır ve patoloğun incelemesine sunulurlar. (Örnekler: Lenf düğümü biyopsisi ile lenfoma adlı kötü huylu tümörün tanısının konulması; endoskobik yolla alınmış bir mide biyopsisi örneğinde gastrit mi, peptik ülser mi, kanser mi bulunduğunun saptanması...) Tedavi: Patolog, koyduğu tanıyla tedavinin biçimini belirleyebilir.(Örnek: Lenf düğümü biyopsisinde tüberküloz tanısı anti tüberküloz ilaçların, lenfoma tanısı ise antineoplastik ilaçların kullanılacağını belirler). Gittikçe daha yaygınlaşan bir diğer işlev ise, dokuda tedavinin yol açtığı değişikliklerin incelenmesiyle tedavinin etkinlik derecesinin belirlenmesidir. Bu uygulama, hastalığın gidişi konusunda tahmin yapmaya da olanak verir. (Örnek: Kemoterapiden sonra osteosarkoma dokusunun tümüyle ortadan kalkmış olması hastanın kullanılmış olan ilaçlardan yararlandığını gösteren bir bulgudur). Transplantasyon uygulamalarının yaygınlaşmasıyla, patologların transplante edilecek organı transplantasyondan önce ve sonra incelemeleri istenmektedir. Bir organın transplantasyona uygun olup olmadığı hemen yalnızca patolojik inceleme ile belirlenebilir. Fonksiyonları bozulmaya yüz tutan transplante bir organdaki sorunlar da patolojik inceleme yapılmadan tam olarak anlaşılamaz. Bulunacak çözüm yolları patolojik inceleme ile belirlenir. Patologların hastaların tedavisindeki rolü, her zaman dolaylıdır. Tarama: Görülme sıklığı yüksek olan hastalıkların belirgin bozukluklara yol açmadan saptanabilmesi için, risk altındaki kişilerin olabildiğince kolay ve ucuz yollarla incelenmesi anlamında kullanılır. Patoloji pratiğinde bu, ya kendiliğinden dökülen veya küçük bir travmayla dökülmesi sağlanabilen hücrelerin (doku veya organ değil !) incelenmesiyle (sitolojik inceleme) yapılır. (Örnek: Yakınması olmayan orta yaşlı bir kadın hastada tarama amacıyla yapılan vaginal yaymada normal olmayan hücrelerin saptanması ve çok kötü gidişli olabilecek bir tümörün henüz gelişme sürecindeyken yok edilebilmesinin sağlanması). Öte yandan, sitolojik yöntemlerin önemli bir kısmı "tarama" değil "tanı" amaçlıdır. Bunların kullanım alanı hızla genişlemektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, ülkemizde de böyle sitolojik incelemeler patoloji uzmanları tarafından yapılmaktadır. Otopsi: Tıp eğitiminin en önemli öğelerinden biri olan otopsi, öğrencilere ve doktorlara derslerin ve kitapların sağlayabileceğinin çok ötesinde yarar sağlayan bir eğitim yöntemidir. Tıp teknolojisinin ve buna dayalı tanı/tedavi yöntemlerinin çok gelişmiş olduğu ülkelerde bile hastanede ölen hastaların otopsilerinde, hasta yaşarken tanısı konulamamış pek çok hastalık saptanmaktadır. Bunların bazıları, hastanın tedavi biçiminin değiştirilmesini gerektirebilecek niteliktedir. (Örnek: Metabolik hastalığı olduğu düşünülen bir olguda kötü huylu tümör saptanması). Kitap sayfalarında kalan veya ezberlenen bilgilerin morfolojik karşılıklarının görülmesi, edinilen bilgilerin özümlenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle, bir doktorun otopsi eğitimi olmadan yetişmesi bağışlanamaz bir eksikliktir. Çoğu patoloji anabilim Dalında yılda 1-2 tıbbi otopsi bile yapılmamaktadır. Bu sayı kabul edilemeyecek kadar düşüktür. Patolojik yöntem ve yaklaşımlar Patolojinin bir tıp dalı olarak yöntemleri ve işleyişi diğer dallardan kısmen farklıdır. Klinik bir dal olmamasına rağmen, patoloji, çoğu kez klinik çalışmaların ya içinde yer alır veya çalışmalarından elde ettiği verilerle hastaların tanı ve tedavilerine doğrudan katkılarda bulunur. Patolojinin çalışma alanı hastalıklı organ ve dokuların incelenmesiyle sınırlı değildir. Deneysel, teorik ve teknik pek çok konuda patolojik çalışmalar yapılmaktadır. Patolojik inceleme ve çalışmalar ancak yeterli anatomi, histoloji ve fizyoloji bilgisine sahip kişilerce yürütülebilir. Patolog, ilgili uzmanların bulunabildiği akademik ortamlar dışında, çoğu kez bu konulardaki klinik soruları en kolay cevaplayabilecek kişi konumundadır. Bir hastanenin işleyişi içinde patoloji bölümünün katkısı; hastalardan tarama veya tanı amacıyla hücre/doku örneklerinin alınmasıyla veya organların çıkarılmasıyla başlar. Bu örneklerin önce dış görünümleri (makroskobi) değerlendirilir ve mikroskop altında incelenmesi gerekli görülen kısımlar seçilerek ayrılır. Patolojik incelemenin en kritik ve en çok deneyim gerektiren aşamasının bu olduğu kabul edilebilir. Patolojiyi en iyi yansıttığı düşünülen kısımlar örneklenip, çok ince (4-5 mikron kalınlıkta) kesitlerin alınabilmesine olanak verecek işlemlerden (doku takibi) geçirilir ve hazırlanan kesitler rutin olarak "hematoksilen-eosin" yöntemiyle boyanır. (Hücre çekirdekleri mavi, sitoplazmalar kırmızı boyanır). Daha sonra, bu boyanmış kesitlerin ışık mikroskobunda incelenmesiyle morfolojik bir değerlendirme yapılır. Bu değerlendirmenin birtakım kuralları olmakla birlikte, temelde, morfolojik incelemeler subjektiftir. Bu subjektifliğin asıl nedeni, canlı organizmaların özellikleri için 'normal'in kesin sınırlı olarak tanımlanamamasıdır. (Normal saç rengi nedir? Normal boy kaç santimetredir?) Dolayısıyla; belli bir organ veya hücrenin görünümünün normalden ne kadar sapmış olduğu sorusunun yanıtı, kaçınılmaz olarak kişisel ve subjektiftir. Patolojik incelemenin sonuçta subjektif olması, onun kuralları ve sistematiği olmasına engel değildir. Tıbbi bir değerlendirmenin işe yararlılığının ve güvenilirliğinin ölçüsü, hastanın tanı ve tedavisine yapılan katkıdır. Bir dokudaki bütün atomların adlarını ve miktarlarını objektif, bilimsel (ve pahalı!) yollarla saptamak mümkündür ancak, bunun bir lenfoma olgusunun tanı ve tedavisine katkısı yoktur! Subjektif morfolojik değerlendirme, patoloğun tanıya ulaşmada kullandığı yollardan yalnızca birisidir. Patolog, yeri geldiğinde biyokimyasal, farmakolojik, mikrobiyolojik, genetik, moleküler biyolojik verileri kullanabilir; özel yöntem ve düzeneklerin yardımıyla dokular üzerinde nitel (kalitatif ) veya nicel (kantitatif) incelemeler yapabilir. Bunlar arasında histokimya, immunohistokimya, in situ hibridizasyon, DNA sitometrisi, digital görüntü analizi gibi yöntemler sayılabilir. Bu yöntemlerin hemen tümü, GATA Patoloji Anabilim Dalı'nda da kullanılmaktadır. Ülkemizde patolojik değerlendirmelerin objektif, ölçülebilir, yinelenebilir biçimde yapılmasına olanak veren ilk Nicel Patoloji Laboratuvarı Gülhane'dedir. Patoloğun en sık kullandığı düzenek ışık mikroskobudur. Işık mikroskobu ile sağlanabilecek büyültme yaklaşık x 1000 ile sınırlıdır ve görünür ışığın dalga boyundan kaynaklanan bu sınırın teknolojik ilerleme ile aşılması mümkün değildir. Laser, X ışını, ultrasound kullanarak veya digital yöntemlerle değişik mikroskoplar yapılmakta ve bunların kendilerine özgü kullanım alanları bulunmaktadır. Günümüzde, tek tek atomların görüntülenmesine izin veren özel mikroskoplar (scanning tunneling microscope) bile geliştirilmiştir. 'Elektronmikroskop' ise, temel olarak "tarayıcı" (scanning) ve "geçişimsel" (transmission) adlı iki biçimde kullanılmaktadır. Bunların ilki, çok çarpıcı "üç boyutlu" görüntüler sağlayabilmesine rağmen, dar bir kullanım alanına sahiptir ve sık görülen hastalıkların tanısında hemen hemen hiç rolü yoktur. "Transmission" elektronmikroskopi ise daha çok araştırma amacıyla kullanılmakta, nadiren tanısal açıdan da gerekli olabilmektedir. Bu mikroskopların büyültme gücü ışık mikroskobundan yüzlerce kere fazladır. Ancak, büyültme ne kadar fazlaysa tanının o kadar kolay ve doğru olacağını düşünmek yanlış olur. Her inceleme yönteminin olduğu gibi, elektron mikroskobinin de kendine özgü bir kullanım alanı vardır. Önünüzdeki sayfayı okumak için bir dürbün veya teleskop kullanmaya çalışırsanız, elektron mikroskobunun ne zaman işe yarayabileceği konusunda sağlıklı bir görüşe ulaşabilirsiniz! Çok pahalı ve emek-yoğun olan elektronmikroskopla rın yerine (onlardan çok daha ucuz olmayan!) "lazer taramalı konfokal mikroskoplar" da kullanılmaya başlanmıştır. Işık kaynağı lazer olan bu mikroskoplarda büyültme elektronmikroskopla rdakine yakındır. Lazer taramalı konfokal mikroskopları özel yapan, kesit kalınlığından etkilenmemeleri, daha az emek-yoğun olmaları ve sağladıkları verilerin tümüyle digital olmasıdır. Bu sayede hiçbir boya maddesi kullanmadan hücre organellerini değişik renklerde göstermek ve üç boyutlu görüntüler elde etmek mümkün olmaktadır. Bu mikroskopların henüz rutin patolojik incelemede yeri yoktur. Patoloji; doku kültürü, in situ hibridizasyon, immunohistokimya, akım sitometrisi, digital görüntü analizi gibi daha pek çok yöntemi tanısal veya araştırma amaçlı olarak kullanır. Bunların kullanımı gittikçe artmakta ve patolojik incelemede morfolojinin rolü yıldan yıla azalmaktadır. Bu, Virchow ekolünün yerini artık moleküler yaklaşımların almakta olduğunun göstergesidir; buna göre, hastalıkların değerlendirileceği temel birimler artık "hücre altı" yapılardır... Patolog, yukarıdaki yöntemlerden biri veya birkaçı ile yaptığı incelemesinin sonunda bir rapor düzenler. Bu rapor yalnızca bir tanı içerebileceği gibi, bir ayırıcı tanı veya öneriler listesi biçiminde de olabilir. Patolog, tıbbi konsültasyon ve danışma mekanizmasının bir parçasıdır; bu nedenle, bir hasta ile ilgili düşüncesi sorulduğunda (kendisine organ veya doku örneği gönderildiğinde) bütün klinik bulgular ve değerlendirmelerden haberdar edilmelidir. Patologdan herhangi bir hastanın herhangi bir yerinden alınmış herhangi bir örneğe tanı koymasını istemek, bir doktorun ellerini, gözlerini bağlayıp kulaklarını tıkayarak bir hastaya tanı koymasını ve onu tedavi etmesini istemekten farksızdır. Patolojik incelemenin en çok bilinen yolu 'sorular zinciri'dir. Bu yol, özellikle patolojik inceleme yöntemleri konusunda kısıtlı bilgi ve deneyimi olanlar tarafından izlenir. Deneyim arttıkça, tanı adeta otomatikleşir ve tanılar milisaniyelerle belirtilen süreler içinde konulabilir. Sorular zincirine (basitleştirilmiş) bir örnek: Sıra Soru Karşılık 1 Bu bir lenf düğümü mü? Evet 2 Bu görünüm normal mi? Hayır 3 Burada olmaması gereken türde hücreler var mı? Hayır 4 Hücrelerin birbirine oranı değişmiş mi? Evet 5 Hücreler atipik mi? Evet 6 Bu bir lenfoma mı? Evet Yukarıdaki sıra ile yapılan bir akıl yürütme sonucunda ulaşılan tanı lenfoma olacaktır. Yukarıdaki tabloda anlatılan, öğrencilerin laboratuar çalışmaları sırasında inceleyecekleri bütün hematoksilen-eosin boyalı kesitler (preparatlar) karşısında izlemeleri gereken yoldur. Örnek: Bu appendiks vermiformis mi ? 'evet' ; mukozada ülserasyon var mı? 'evet' ; düz kas tabakasında nötrofil lökosit infiltrasyonu görülüyor mu? 'evet' ; tanı: akut appendisit. Deneyimli patologlar sorular zincirine ek olarak "patern (örnek, model, biçim) tanıma" yöntemini de (çoğu kez farkında olmadan) kullanırlar. Bu yöntem, patoloğun mikroskoptaki görüntü ile karşılaştığı anda lezyona tanı koyması biçiminde özetlenebilir. Saptanan görüntü ile o patoloğun daha önce karşılaştığı ve adını bildiği bir görüntü arasında yeterli derecede benzerlik varsa, bu süreç çok kısa süre içinde tanı ile sonlanır. "Cognitive" (bilişsel) psikolojinin alanına giren bu çok karmaşık ve ilgi çekici sürecin ayrıntıları bilinmemektedir. Rutin histopatolojik uygulamalar Tespit (fiksasyon) Dokular insan vücudundan ayrıldıkları anda canlıdırlar ve taşıdıkları hastalığın (varsa) morfolojik bulgularını sergilerler. Tespit, dokuların o andaki görünümünün ısı, nem ve enzimlerin etkisiyle değişmesini, bozulmasını önlemek amacıyla yapılır. Tespit edilmeyen dokulardaki hücreler bir süre sonra bakterilerin ve içerdikleri sindirici enzimlerin etkisiyle otolize uğrar, morfolojik özelliklerini yitirir ve tanısal amaçlı incelemelerde kullanılamayacak duruma gelirler. Tespit işlemi için genellikle özel sıvılar kullanılır. Doku ve organlar kendi hacimlerinin 10-20 katı kadar tespit sıvısı içine bırakılırlar. Patolojide rutin amaçlar için en yaygın olarak kullanılan tespit sıvısı formalindir. Bu, seyreltik bir formaldehit (H-CHO) solüsyonudur. Tespit işlemi dokunun türü ve kalınlığına göre birkaç saat (karaciğer iğne biyopsisi) ile birkaç hafta (beyin) arasında değişen sürelerde olabilir. Yüzde seksenlik etil alkol, Bouin solüsyonu, Zenker solüsyonu, B5 solüsyonu, Carnoy solüsyonu ve glutaraldehit gibi başka tespit sıvıları da yeri geldikçe kullanılabilir. Sitolojik örneklerin havada kurutulmaları veya ısıtılmaları da tespit yöntemleri arasındadır. Bu tür tespit yöntemlerine daha çok hematolojik ve mikrobiyolojik boyalar kullanılacaksa başvurulur. Takip (doku işleme) Tespitten sonraki aşamaların hemen hepsi otomatik makinelerde yapılabilir. İlk aşama, çoğunluğu sudan oluşan tespit sıvısının ve dokunun kendisinin başlangıçta içerdikleri suyun uzaklaştırılmasıdır (dehidratasyon). Bu, dokunun sertleşmesine yardım eder. Sert dokuların sonraki aşamalarda çok ince kesilebilmesi mümkün olur. (Bayat ekmekle taze ekmeğin kesilmeleri arasındaki fark gibi). Alkol, dokunun kırılganlığını artıran bir maddedir. Onun da ksilol yardımıyla ortamdan uzaklaştırılması gerekir. Daha sonra da, dokuda başlangıçta su içeren, sonra sırasıyla alkolle ve ksilolle infiltre olan aralıklara ısıtılarak sıvılaştırılmış parafinin girmesi sağlanır. Kullanılan parafin oda sıcaklığında katılaşır. Takibe alınan bütün örnekler numaralanır. Bu numaralar sonraki bütün aşamalarda dokuların üzerinde, bloklarda, preparatlarda ve raporlarda yer alır. Takip işlemleri, oda sıcaklığı ile 60 C arasındaki sıcaklıklarda yapılır. Negatif basınç (vakum) uygulanması ile, dokuların daha iyi ve daha kısa sürede işlenmeleri sağlanabilir. Ayrıca, özel mikrodalga fırınlar kullanılarak, normal olarak 8-16 saat süren bu işlemlerin süresini belirgin olarak kısaltmak ve 2 saatin altına indirmek mümkündür. Otomatik doku işleme aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Formalin (3 saat), alkoller (4 saat), aseton (30 dakika), ksilol (1,5 saat), parafin (2 saat). Program, akşam başlatılmakta; sabah, dokular bloklanmaya hazır olmaktaBloklama Parafinle infiltre edilmiş dokular, dikdörtgen prizma biçimindeki kalıplara konulur ve üzerlerine ısıtılmış parafinin dökülüp soğutulmasıyla bloklar elde edilir. Bu durumdaki dokuların çok ince kesilebilmeleri mümkün olu Kesme Parafin bloklar; "mikrotom" adlı aygıt ile istenilen kalınlıkta (genellikle 4-5 mikron) kesilir, kesitler ılık su banyosuna, oradan da lamlar üzerine alınırlar. Bu kesitler önce ısıtılıp sonra bir solvent olan ksilole konularak deparafinize edilir, daha sonra da giderek daha sulu hale gelen alkollerden geçirilerek hidrate edilir ve istenilen boyanın uygulanmasına geçilir. Sayfa başına dön! Boyama Rutin olarak kullanılan boya hematoksilen (mavi) ve eosindir (kırmızı). Kısaca "HE" veya "H&E" denilir. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Ksiloller (6 dakika), alkoller (3 dakika), su (2 dakika), hematoksilen (6 dakika), su (1 dakika), asit-alkol (10 saniye), su (1 dakika), amonyak (5 saniye), su (1 dakika), eozin (45 saniye), su (1 dakika), alkoller (1 dakika), ksiloller (5 dakika). "Frozen section" ve intraoperatif konsültasyon Yukarıdaki rutin histopatolojik işlemlerin sağlıklı olarak yapılabilmesi için en az 10-15 saatlik bir süreye (mikrodalgalı yöntemler dışında) gereksinme vardır. Bu da, rutin patolojik incelemeye alınan bir örneğin tanısının en iyi olasılıkla ancak bir gün sonra verilebileceği anlamına gelir. Oysa, ameliyat sırasında hastada ameliyatın gidişini değiştirebilecek bir durumla karşılaşıldığında, dakikalar içinde verilecek bir tanıya gereksinme duyulabilir. Hastanın anestezi alma süresini uzatmamaya ve yeniden ameliyata alınmasına engel olmaya yönelik bir uygulama olarak "frozen section"a (dondurarak kesme) büyük hastanelerde sıkça başvurulur. Bu yöntem, dokuların istenilen incelikte kesilebilmeleri için dondurulmaları temeline dayanır. Özel bir aygıt ("cryotome") yardımıyla dokular -20 C sıcaklıkta kesilir ve hazırlanan kesitler hızlandırılmış yöntemle boyanırlar. Patolog, bu kesitleri inceleyerek vardığı sonucu ameliyatı yapan cerraha bildirir. Bütün bu işlemler, ameliyathaneye komşu bir patoloji bölümünde yapıldığında, 10-15 dakika kadar sürer. Bazı patoloji bölümlerinin ameliyathane içinde bu amaçla çalışan bir birimi bulunmaktadır. Dondurarak kesme yöntemiyle hazırlanan kesitlerin değerlendirilmesi güçtür ve bu işlem ancak deneyimli patologlar tarafından yapılabilir. Cerrahlar patologlardan "intraoperatif histolojik inceleme" istediklerinde, bu isteklerini mümkünse operasyondan önce, değilse operasyon sırasında ve hasta hakkındaki tüm önemli bilgileri sunarak iletmelidirler. İletişim eksikliği, intraoperatif histolojik incelemeden istenilen verimin alınmasını engeller ve bu uygulamanın hastaya zarar vermesine bile yol açabilir. Sitolojik yöntemler Dokuların insan vücudundan hiç can yakmadan alınması mümkün değil gibidir. Hastalar, seçme şansları olduğunda, tanılarının canları yakılmadan konulmasını tercih ederler. Gelişmiş ülkelerde hastaların bilinçlenmesine ve tıp teknolojisinin gelişmesine paralel olarak, doku almadan da morfolojik değerlendirme yapılabilmesini sağlayan yöntemler hızla yaygınlaşmaktadır. Romanyalı Dr. Aurel Babes tarafından 1927'de ilk kez bildirilen, 1950'lerde George Papanicolaou tarafından yaygınlaştırılan 'servikovaginal yayma' yöntemiyle, uterus boynundan (cervix uteri) kendiliğinden dökülen hücrelerin morfolojik olarak incelenmesiyle, bir kanserin daha klinik bulgu vermeden yakalanabileceği ilk kez ve kesin olarak gösterilmiştir. Bu yöntemin uygulanması sayesinde, bugün kadınların serviks kanserinden ölmelerine seyrek rastlanmakta ve çoğu kanser daha oluşma aşamasındayken tam olarak çıkarılabilmektedir. Kapladıkları yüzeyden dökülen hücrelerin sitolojik olarak incelenmelerine 'eksfolyatif sitoloji' denilmektedir. (Servikovaginal yayma ve idrar sitolojisi gibi). Ayrıca, bu yöntemle birlikte veya ondan ayrı olarak, deri ve mukozayı kazıyarak hücre elde etmek mümkündür (kazıma yöntemi). Gittikçe yaygınlaşmakta olan 'aspirasyon sitolojisi' yöntemi ise, ulaşabileceği doku ve organların hemen hemen sınırsız olmasıyla diğer bütün sitolojik yöntemlerden ayrılmaktadır. Bu yöntemle, palpe edilebilen bütün organlardaki lezyonlara anesteziye ve özel aletlere gerek duyulmadan ince (dar çaplı) bir enjeksiyon iğnesiyle girilmekte ve aspire edilen hücreler lamlara yayılmaktadır. Derindeki organlara da ultrasound veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde girilebilmektedir. Elde edilen hücrelerin değerlendirilmesinde, her organ için ayrı bir bilgi birikimine ve deneyime gereksinme vardır. Bu nedenle, yöntemin yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel, bu konuda yetişmiş patolog sayısının azlığıdır. Bir sitolojik incelemenin sonucu değişik koşullarda değişik anlamlar taşıyabileceği için, bu yöntemi uygulamak isteyen klinik doktorlarının patolog ile yakın ilişkide olmaları zorunludur. Dünyada ve ülkemizde pek çok birimde, yüzeysel lezyonların aspirasyonu da patolog tarafından yapılmaktadır. Bu yolla; örneklerin daha iyi alınması, gerekirse aspirasyonun hemen tekrarlanabilmesi ve tanının hem daha çabuk hem daha doğru konulması mümkün olmaktadır. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program (Papanicolaou boyası) şöyledir: Hematoksilen (8 dakika), su (3 dakika), alkol (1 dakika), orange-G (5 dakika), su (1 dakika), alkol (15 saniye), EA-50 (5 dakika), su (2 dakika), alkoller (2 dakika), ksiloller (6 dakika). Sayfa başına dön! Sonuç Patoloji; anatomi ve fizyolojide öğrenilen bilgilere, hastalıklı organların çıplak gözle veya mikroskop altındaki anormal görünüşlerini ekleyerek hastalıkların daha kolay anlaşılmasını sağlar. Görünüşlerin karar vermeye çok yardımcı olduğu alanlarda, patolojik incelemenin tanıya ve uygun tedavi yönteminin belirlenmesine katkısı da çok büyüktür. Günümüzde, tümörlerin tanısı başta olmak üzere, pek çok hastalığın kesin tanısı için patolojik inceleme gereklidir.

http://www.biyologlar.com/patolojinin-tarihcesi

Doğal (Filogenetik) Sınıflandırma

Bu sınıflandırma canlıların köken benzerliğini yani akrabalık ilişkilerine bakılarak yapılır. Doğal (Filogenetik) sınıflandırmada canlıların homolog organları dikkate alınır. Homolog organlar kökenleri aynı fakat görevleri farklı olan organlardır. Örneğin balinanın yüzgeci ile insanın kolu. Homolog organları Homoloji inceler.

http://www.biyologlar.com/dogal-filogenetik-siniflandirma

Dipteraların Ekonomik ve Tıbbi Önemleri

Larva ve erginlerinin farklı yaşam alanların uyum sağlamış olmaları nedeniyle her iki dönemde de oldukça farklı tarzlarda faydalı veya zararlı olurlar. Dipterlerin ekonomik önemleri henüz göz önünde bulundurulmamaktadır. Muhtemelen dipterler bu konuda diğer bütün böcek gruplarını geride bırakacak bir öneme sahip olup insan sağlığına ve ekonomiye sinek ve sivrisineklerin verdiği zarar asla düşünülmez. Ancak sivrisineklerin sebep olduğu hastalıklardan sadece sıtmadan Hindistan'da 1897'de 5 milyon, 1927'de 3 milyon ve daha yakın bir tarihte 1958'de 1,5 milyon insan ölmüştür. Yine Simulidae familyası türleri 1923 yılında Romanya'da 16.000 büyükbaş hayvanın ölümüne neden olmuştur. Bunların dışında İngiltere ve Galler'deki Oscinella frit (ekinbaşsineği; Chloropidae)'in yulaflara verdiği zarar 100.000 insanın yıllık besinine karşılık gelmektedir. Tanmsal zararlılar olarak her şeyden önce Tipulidae'nin bazı, Bibionidae, Sciaridae, Cecidomyiidae, Syrphidae, Phoridae, Tephritidae, Psilidae, Chloropidae, Agromyzidae, Ephydridae ve Anthomidae ve diğer familyalardan çok sayıdaki türün Iarvalann önemlidir. Fitofag dipter larvaları yedikleri besine göre 4 grupta toplamam mümkündür . Bunlar; 1. Mantar (Sciaroidea: Sciaridae, Bolithophilidae, Mycetophilidae, Keroplatidae) veya alg yiyenler (Ptychopteridae), 2. Diğer bitkilerle beslenenler , 3. Gal oluşturanlar (Cecidomyiidae, 4. Meyve yiyenler (Drosophilidae). Cecidomyiidae familyasının pek çok türü bitkilerde gal meydana getirir. Bitkinin kök kısımları dışında yumru halinde gal oluştururlar. Çok defa belirli bitki türlerinde hatta bitkinin belirli yerlerine özelleşmişlerdir. Gal oluşumuna larvarın tükrük salgısı önemli rol oynamaktadır. Mekanik uyanlarla birlikte bitkinin o bölgesinin hızlı büyümesi sağlanır. Özellikle dipter kökenli insan hastalıklarının teşhisinde bir taraftan kontaminöz materyal ile (leş ve dışkı), diğer taraftan besin maddelerine temas etmesi sonucu evlerdeki sinek faunasının araştırılması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Stutgart şehri ile ilgili yapılan bir araştırmada evlerdeki Musca, Fannia, Drosophila, Stomoxys, Calliphora, Lucilia, Piophila, Psychoda ve Scatopse cinsi sineklerin önemli olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin Asilidae türlerinin ergin ve larvalarının tamamı predatör olup, diğer böcek takımlarına ait böcekleri avlayarak yedikleri gibi, nadir olarak da diğer eklembacaklılarla beslenirler. Bazı türler yalnızca tek bir takıma ait bireylerle beslenmekte olup bazılarının ise tercih ettiği bir takım olmakla birlikte, o takıma ait bireyleri bulamayınca başka takımlara ait bireylerle de beslenmektedir. Dasypogon diadema önemli bir an parazitidir. Asilidae larvalarının toprak altındaki gelişim dönemlerinde de Coleoptera ve Diptera takımına ait bazı bireylerle beslenmektedir. Syphidae türleri tabiatta ekonomik yönden çok yararlı sinekler olup ergin ve larvalarının beslenme özellikleri yönünden önemli böcek gruplarından birini oluştururlar. Çiçeklerde yoğun olarak görülen erginler, birçok kültür ve yabani bitkilerin anlardan soma en önemli tozlaştırıcılar olarak kabul edilir. Hatta birçok türü hep aynı bitki türünü ziyaret etme eğiliminde olduğu için tozlaşma açısından bal arılan ve Bombus'lardan sonra 2. sırada gelirler. Syrphidae bir kısım türü bitkilere zarar veren küçük böceklerle beslenirler " Birçok türü eşit sayıdaki Coccinella septempunctata (gelin böceği) larvasından daha fazla yaprak biti tükettiğinden faydalıdır. Bunun yanında Episyrphus balteatus predatör syrphidler içerisinde en çok görülen tür olup değişik bitkilerdeki (genellikle Compositae ve Umbelliferae familyalanna ait 57 değişik bitkide rastlanmış) aphid (yaprak biti) kolonilerinde gelişir ve yılda 3-4 nesil verebilir. Bunların yanında Zambak, Nergis ve buna benzer soğanlı bitkilerin soğanları ile beslenen syrphidler zararlıdır. Arı benzeri sinekler olan bombyliidler diptera'nın tür sayısı bakımından en fazla türe sahip familyalarından birisidir. Pek çok türü çiçekleri ziyaret ederek polen ve nektar ile beslenirler. Bu sırada da bitkilerin tozlaşmasına yardım ederler. Bu sineklerin larvaları diğer pek çok böcek üzerinde hyperparazit, parazit veya yumurta zararlısıdır. Larvalarını bu özellik 1 eri bakımından böcek kontrolünde büyük yararlar sağlamaktadır .Mesela bir çok türünün larvaları çekirgelerin yumurta kümelerine saldım ve onlara zarar verirler. Ayrıca yaygın gece kelebeklerini, dana bumu gibi böceklerin larvalarını parazitleyerek bu böceklere de zarar verirler. Sineklerin en gelişmiş familyalarından olan Tachnidlerin gelişmeleri öncelikle kelebek, bunların yanı sıra coleopter, yaprakarısı ve tipulid larvaları ile çekirge, coleopter, hemipterler ve karıncalarda da parazit yaşayanları vardır. Bir kısmı monofajdır, sadece bir konukçuda gelişir. Parazit yaşamaları, geniş yayılış göstermeleri ve hızlı çoğalmaları biyolojik denge açısından oldukça önemlidir. Laboratuvar şartlarında yetiştirilmeleri olumlu ve başarılı sonuçlar vermesinden dolayı bilhassa orman ve tarım zararlılarının mücadelesinde büyük önem arz etmektedirler. Meyve sineklerinden (Drosophilidae) Drosophila melanogaster'in kolay yetiştirilmeleri ve hızlı çoğalmaları, az kromozom taşımaları, mutasyonlaşmaya yatkın olmaları ve mutasyonların kolayca saptanması bakımından bilhassa kalıtım deneylerinde sıklıkla kullanılmalarını sağlamıştır. Kaynaklar •Brauns, A., 1976, Taschenbuch der Waldinsekten, Band 2. Ökologische Freiland-Differential diagnose bildteil, 380-383. •Demirsoy, A., 1990, Omurgasızlar/Böcekler, Yaşamın Temel Kuralları, 713-792. •Hennig, W., 1973, 31. Ordnung Diptera (Zweiflügler).-In: Helmcke, J.G., D. Starck & H. Vermuth (Hrsg.), Handb. Zool., 4 (2) (lfg. 20): 1-337. •Lindner, E., 1949, Die Fliegen Der Paläarktischen Region, Bd. 1: 1-400. •Sedlag, U., 1986, Insekten Mitteleuropas. Diptera: 346-377, Ferdinand Enke Verlag, Stutgart. •Williams, D. Dudley, and Blair W. Feltmate. 1992. Aquatic Insects. CAB International. xiii, 358pp.

http://www.biyologlar.com/dipteralarin-ekonomik-ve-tibbi-onemleri

Toksik Balıklar

Zehirli balıklar ya aktif olarak zehirlerini venom organlan ile verirler;veya bazı balıklann içerdiği zehirler belirli organlannda pasif olarak bulunurlar. Örneğin bazı köpek balıklan aşın miktarda vitamin A içerdiklerinden yenmeleri zararlı olabilir. Yaklaşık olarak 700 tuzlu su (marine) balık türünün insanlara toksik olduğu bilinmektedir. Balık zehirlenmesine "ichthyotoxism: iktiyotoksizim" adı verilir. (Zoolojide,iktiyoloji (ichthyology) balıklar bilgisidir). İktiyotoksik balıklar 3 alt grupta incelenebilir: 1) İktiyosarkotoksik (ichtyosarcotoxic) balıklar;toksinleri kas, organ veya derilerinde bulunur. Yenilmeleriyle çok zararlı etkileri olur; 2) İktiyootoksik (ichthyootoxic) balıklar; gonadlannın aktivitesi sonucu toksin oluştururlar. Bu balıklann çoğu tatlı su balıklan ölüp, bunlann yumurtalan zehirlidir; 3) İktiyohemotoksik(ichthyohemotoxic) balıklar; bunlann zehirleri kanlannda bulunur. 1-... İktiyosarkotoksik balıkları: Bu tip zehirlenmeler, toksinin bulunduğu balık adı ile bilinir. toksinlerin isimleri ve bulundukları balık ve diğer deniz canlılarının adı gösterilmiştir. İktiyosarkotoksinler Toksin Ciguatoksin Scombrotoksın Saxi toksin Tetrodotoksin Ciguatoksin: Daha çok tropikal kayalıklarda bulunan balıklarda bulunan bir toksindir. Bu küçük kayalık balıklan Gambierdiscus toxicus isimli protozoalan (dinoflagellates: bir cins protozae) alırlar ve toksin balıklarda ürer. Daha büyük yırtıcı kayalık balıklarında, besin zinciri ile daha çok toksin konsantre edilir. Toksin ısı ve aside dayanıklıdır,lezzetsiz ve kokusuz olduğu için de toksinle enjekte balık yenirken farkına varılmaz. Ciguatoksin zehirlenmesi en çok, bu toksini taşıyan balıkların ürediği 35° Kuzey 35° Güney enlemleri arasındaki bölgede (Bermuda-Bounes Aires arası) raslanır. Amerika'da balıkla zehirlenmelerin yansı Ciguatoksinle ilgilidir.Ciguatoksinin kimyasal yapısı henüz bilinmemektedir. Renksiz ve ısıya dayanıklı toksin molekül ağırlığı 1.100 civannda olan hidroksillenmiş bir lipid molekülüdür. Toksinin kolinerjik ve antikolinesteraz aktivitesi olduğu gösterilmiştir. Ancak toksik etkisi daha çok, sodyumlu membran permeabilitesini arttırarak depolarizasyona neden olması ile ilgilidir. Doza bağlı olarak kalp hızı ve kalbin kontraksiyon gücünde değişiklik olur. Yüksek dozlarda kardiyak etkisi daha belirgindir.Antikolinesteraz aktivitesi olduğuna dair yayınlar olmasına karşın, fizostigmin ile antagonize edilir (Ellenhorn 1988, Cassarett 1991). Ciguatoksinin toksik etki belirtileri sulu diyare, kusma, abdominal krampla başlar. Semptomlar balığın yenmesinden hemen sonra olduğu gibi 30 saat sonra da görülebilir. İlk belirtilerden sonra nörolojik semptomlar (parestezi, başağınsı, duyulann herhangi birinin kaybolması:dysesthesia), hipersalivasyon, görme bulanıklığı, tremor, ataksi ortaya çıkar. Tetrodotoksin: Bazı balon ve kirpi balıklannda (tetraodontus),okyanus pervane balıklannda (sunfish: ay balığı, pervane balığı) ve kirpi balıklarında (porcupine fısh: Diodon hystrix) bulunur. Ayrıca bazı sürüngenlerde (salamandrida ve mavi-halkalı octopus) de tetradotoksin bulunur. Tetrodotoksin ile zehirlenmeye sadece "Tetraodontus"türü balıklar neden olmaktadır. Bu balıkların 100 kadar türü içinde 50 kadarının belirli koşullarda insanlara toksik olduğu bilinmektedir. Bu toksin, balıkların yumurtaları, karaciğerinde yoğunlaşmıştır;az miktarda barsak ve derilerinde de bulunur. Balıklar derin olmayan sularda tropik bölgelerde yaşarlar. Uzunlukları 25-30 cm arasında değişir.Tetrodoksin aminoperhidrokinazolin yapısındadır. Isıya dayanıklıdır. LD50 değeri: farelerde (oral) 3.22/*g/kg; (i.p) 8 pg/kg ve farelerde,LDşg 12 jig/kg dır. İnsanlarda LD50 (i.p) 12 pıg/kg verilmiştir. Toksin lokal anestezik etkiye benzer özellikte etki gösterir. Hücre depolarizasyonu sırasında sodyum kanalını bloke ederek sinirlerin erken geçici iyon permeabilitesi artışını engeller. Toksinin çok az miktarı 1-45 dakika içinde dudak ve dilde batıcı his, deride uyuşukluğa ve adale zayıflığına neden olur. Yaygın felç ve konvülziyondan sonra,zehirlenmelerin %60'ı ölümle sonuçlanır. Tetrodon türü balıklar Japonya'da lezzetli ve tercih edilen bir balıktır.Üreme mevsiminin dışında toksik değildir. Ancak özel restoranlarda ve dikkatle hazırlanması gerekir. Saksitoksin: red tide dinoflagelates (bir cins protozoa) cinsi mikroorganizmaların toksinidir. Bu toksinle enfekte olan zehirli olmayan balıklar da toksik etki yaparlar. 2- İktiyootoksik balıklar: Bazı taze su balıklan ve tuzlu su (deniz) canlıları gonadlarında toksin üretilir. Bu balıkların eti ve hatta gastrointestinal organları yenilebilir. Zehirlenme, gonad ve yumurtaları yendiği zaman ortaya çıkar. Scorpaenichthys marmoratus yumurtaları toksiktir. Bu balığı yiyen kuşlar, yumurtalarını yemekten kaçınırlar. 3- İktiyohemotoksik balıklar: Birçok balık türlerinin kanında toksik bir madde bulunmuştur. Yılanbalığı cinsi (eel) Anguilla ve Muraena kanında bu toksin saptanmıştır. Ancak bu balıkların taze kanının yenmesi ile görülen zehirlenmeler son derece azdır. Venomlu Balıklar Tuzlu sularda (denizlerde) yaşayan balıklardan yaklaşık 200 türünün venomlan olduğu saptanmıştır. Çeşitli balıklar zehirlerini venom organları ile (yüzgeç, diken veya iğneleri ile) verirler. Venom organları ile temasta olduğu doku üzerine toksinini enjekte ederler. Venomlu balıkların toksini diğer hayvanların venomlanndan farklı olup, liyofilize edildiklerinde bile dayanıksızdırlar. Bu nedenle toksik özelliklerinin incelenmeleri güçleşmektedir. Ancak genel toksik etkilerinin benzerliği, kimyasal yapılarının birbirine benzemesi görüşünü desteklemektedir.Scorpaena türünden Scorpaena scrofa (Lipsoz, iskorpit) balık cinsi Gemlik ve Marmaris'te bulunmaktadır (Güley, M. 1975). Bu balıklar zehirlerini dikenleri ile enjekte ederler. Enjeksiyondan hemen sonra ani ve şiddetli ağrı, iltihap görülür. Bacakta şişme olur, kısa zamanda halsizlik, baş dönmesi ve hatta şok oluşabilir. Yaralı yerde renklenme ve felç olabilir. Sistemik zehirlenme belirtileri hipotansiyon,solunum yetersizliği ve felci, miyokardiyal iskemi şeklinde ortaya çıkar. Venomun direkt hemolitik etkisi vardır. Tedavi: Genel olarak balık venomlan ısıya son derece dayanıksız olduklarından, yaralanan yer hemen hastanın dayanabildiği kadar sıcak su içinde tutulur. Bir saat kadar bekletme ile etki önlenebilir. Bu tedavide gecikildiği durumda, yaralanan yere lokal anestezik enjekte edilmelidir veya sistemik analjezik verilmelidir. Venomun enjekte edildiği yaralı uzuv yüksekte tutulur, diğer destekleyici ve semptomatik tedavi (şok tedavisi, kan basıncının düzenlenmesi gibi) yapılır.

http://www.biyologlar.com/toksik-baliklar

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Hayır, bu bir fotoğraf hilesi değil. Bu gördüğünüz kedicik, aslında bir Kimer olmayan, ama bu yazıyı yazmak için bana esin kaynağı olan Venüs. (Kaynak: Facebook) Eğer benim gibi bir kedisever iseniz, son birkaç haftadır internette dolanan çok tuhaf bir kedi resmini görmüş olabilirsiniz. Ben, resmi ilk gördüğümde, bunun kesinlikle fotoğraf hilesi olduğunu düşünmüştüm. Ancak biraz araştırınca öğrendim ki, artık kendi facebook sayfası olan Venüs isimli bu kedi bir fotoşop hilesi değil, capcanlı bir kedi. İnanmıyorsanız kendi Youtube sayfasındaki videosunu görebilirsiniz. Venüs, bir internet fenomeni olduktan sonra yayınlanan pek çok blogda kendisinden ‘kimer‘ olarak bahsediliyor. Kimer, bu yazımızda bahsedeceğımız bir tür genetik fenomen aslında.  Venüs’ün  bir kimer olup olmadığını söylemek ise çok zor. Zira bir canlıya kimer tanısı koymak için oldukça detaylı genetik analizler yapmak gerekiyor. Kedilerdeki kürk renklerini belirleyen farklı mekanizmalar var. Venüs’ün desenlerinin çok daha sık görülen bu mekanizmalardan birine bağlı ortaya çıkmış olma olasığı, bir kimer olma ihtimalinden çok daha yüksek. Bu ihtimallerden yazımızın sonunda bahsedeceğiz, ama gelin önce bu genetik duruma ismini veren Kimera’dan bahsedelim. Homeros’tan Yanartaş’a Florence Arkeoloji Müzesi, 5. yy’dan bir Kimera keykeli. ( Kaynak: Britannica Ansiklopedisi) Kimera, mitolojide antik çağda bugünkü Güney Anadolu bölgesinde yaşamış olan Likya uygarlığına ait mitolojik bir figür. Ozan Homeros’un yazdıklarına göre,  bu yaratığın gövdesi pekçok hayvanın birleşmesinden oluşmuştu: başı bir aslana, arka ayakları bir keçiye, kuyruğu ise bir sürüngene aitti.  Ağzından bir ejder gibi alevler çıkaran bu canavarı,  epik kahraman Bellerophon üzerine bindiği kanaltı atı Pegasus yardımıyla öldürmüş.   Antalya’nın Çıralı beldesindeki sönmeyen volkanik  alevler, adlarını bu canavarın ağzından çıkan  alevlerden alıyor. Bu bölgeye Yanartaş ya da Kimera adı veriliyor. Biden fazla canlının kaynaşmasından oluşmuş bu ilginç mitolojik canlı, çok nadir görülen ve oldukça şaşırtıcı olan bir genetik duruma isim babalığı yapmış durumda: Kimerizm. Kimerizm 1998 yılında, 31 yaşındaki bir anne adayı ve 41 yaşındaki bir baba adayı, tüp bebek sahibi olmak için doktora başvururlar. Tüp bebek girişimi sırasında, annenin rahmine döllenmiş üç embriyo yerleştirilmesine rağmen, çoğu tüp bebekte denemesinde olduğu gibi embriyolardan sadece bir tanesi gelişimini tamamlar ve çift, gebelik süresinin sonunda, normal doğum ile 3.46 gramlık sağlıklı bir erkek bebek sahibi olur. Yeni doğan bebeğin, sağ testisi normal olup, sol testis torbasının içi boştur. Bu bebeklerde çok sık rastlanan bir durum olduğu için bir süre, sol testisin de yerine inmesi için beklenir. Bebek 15 aylıkken, bu durumun ameliyatla düzeltilmesine karar verilir. Ameliyat sırasında, bebeğin sol kasığnda bir fıtık olduğu ve fıtık içinde bozunmuş testis benzeri bir yapının olduğu fark edilir ve bu dokular ameliyat sırasında alınır. Daha sonra yapılan patolojik incelemede, bu dokuların aslında körelmiş bir rahim ve yumurtalık kanallarına ait dokular olduğu saptanır. İleri tetkiklerde, bebeğin kanındaki akyuvar hücrelerinde iki dizi hücre olduğu tespit edilir: kadınlara özgü 46, XX ile erkeklere özgü 46, XY. CSI dizisinin 4. sezon, 23. bölümünde, dedektiflerimiz bir tecavüz zanlısını dizinin başında kan ve sperm genetik analizi birbirini tutmadığı için salıverirler. Bir kimer olan suçluyu, kolundaki Kimera dövmesi ele verir. Gene aynı yıllarda, 26 yaşındayken çocuklarına bakamadığı gerekçesiyle devlet yardımına başvuran Lydia Fairchild, bu yardımı alması için çocukların biyolojik annesi olduğunu ispat edecek olan zorunlu olan genetik testleri yaptırır. Test sonuçlarını almak için başvurduğunda, Sosyal Yardım dairesi’ndeki görevliler onu bir odaya alırlar ve “Sen kimsin?”, ” Bu çocuklar kimin çocukları, onları nereden buldun?”, ” Bu çocukların gerçek annesi kim?” sorularıyla başlayan, uzun ve yıpratıcı bir süreçten geçer. Çocukların tamamının kendi çocuğu olduğunu iddia etmesine rağmen, ifadesine inanılmaz ve hakkında devleti dolandırmaya çalışmaktan işlem yapılmaya başlanır. Tekrarlanan testler aynı sonuçları vermektedir, bu testlere göre çocuklarının DNA’sı ile kendi DNA’sı uymamaktadır. Bu konuya anlam veremeyen ve çocuklarının hastanede başka bebeklerle karışmış olmasından şüphelenmeye başlayan Lydia, bu sırada dördüncü çocuğuna hamiledir. Avukatından, doğum sırasında şahitlik etmesini ve doğar doğmaz bebeğe tetkik yapılmasını ister. Bebek anne rahminden çıkar çıkmaz kan örnekleri alınır. Sonuç gene aynıdır, yapılan DNA testine göre Lydia çocuklarının genetik annesi değildir. Bu sırada, bir başka şehirde, Karen Keegan isimli bir hasta, son dönem böbrek yetmezliğinden muzdariptir ve böbrek nakli için sıra beklemektedir. Karen’in üç oğlu da, annelerine böbreklerini bağışlamak için gönüllü olurlar. Yapılan doku uygunluk tetkiklerinin sonucu tuhaftır. Testlere göre, Karen’in oğullarından sadece biri kendisine aittir. Diğer iki oğlunun genetik yapısı tamamen farklıdır. Bu tuhaf durumu çözmek isteyen doktorlar seferber olurlar, Karen’in hemen her dokusundan örnekler alınır, ama sonuç aynıdır. Daha sonra Karen, birkaç yıl önce ameliyatla çıkarılmış olan tiroid bezinin de test edilmesini ister. Yapılan incelemelerde, Karen’in iki oğlunun genetik yapısının kendisiyle olmasa bile, birkaç yıl önce aldırdığı tiroid  beziyle aynı olduğu saptanır. Bu birbirinden ilginç vakaların ortak özelliği, her birinin Tetragametik Kimerizm adı verilen nadir bir genetik fenomen olmaları. Tetragametik kimerizm, iki farklı yumurta hücresinin, iki farklı sperm tarafından döllenmesini takiben, oluşan blastosit evresindeki ikiz embryoların birbirileri ile kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ilginç bir fenomen. Embriyo büyüdükçe, farklı embriyolardan gelen hücre grupları farklı organların oluşumunda yer almaya başlarlar. Bir kimerin karaciğerinin bir hücre grubundan, böbreğinin de diğer embroya ait hücre grubundan köken almış olması mümkündür. Bu durumda bu iki organın genetik yapıları birbirinden farklı olacaktır. Blaschko Çizgileri Çoğu kimer, bu örnekler kadar çarpıcı deneyimler yaşamaz. Eğer birbiriyle kaynaşan iki embriyonun cinsiyeti ve fiziksel özellikleri kodlayan genleri aynıysa, tetragametik bir kimer, hayat boyu bu özelliğinin farkına varmayabilir. Bazı kimselerde,  iki gözün renginin birbirinden farklı olması gibi küçük belirtiler olabilir. Nadir olarak buradaki örneklerdeki, farklı organların farklı genetik yapıya sahip olması gibi  kimerizm vakaları da olabilir. Çoğu kimerin cildinde, ancak UV ışık altında görülen Blaschko çizgileri mevcuttur. Bu çizgiler, iki ayrı ten rengi tonu kodlayan farklı  embriyo hücrelerinin rahim içindeki gelişimleri boyunca yaşadıkları hücre göçü nedeniyle ciltte farklı iki tonun girdap benzeri desenler oluşturmasından kaynaklanır. Blaschko çizgilerini çıplak gözle görmek zordur, genelde UV ışık altında belirgindirler. Kimerizm, ilginç bir konu olması nedeniyle popüler kültürde de sıklıkla yer buluyor. CSI dizisinin 4. sezoununun 23. bölümünde, kahramanlarımız bir tecavüz zanlısının peşindedirler. Zanlıdan alınan kan örnekleri, suç mahalindeki sperm örnekleri ile karşılaştırılır. Sonuç negatiftir, iki örneğin genetik yapısı farklıdır. Zanlı salıverilmesine rağmen, tüm şüpheler genetik tanı ile aklanan bu kişiyi göstermektedir. Kahramanlarımız, zanlının kolundaki mitolojik canavar Kimera dövmesini fark edince, bu dövmeden yola çıkarak olayı çözerler. Zanlının bu defa kan hücreleri değil, başka hücrelerinden örnekler alınır, sonuç sperm analiziyle uyumludur. Adalet bir kez daha yerini bulur. Stephen King’in aynı isimli romanında uyarlanan The Dark Half ( Hayatı Emen Karanlık) isimli film, kimer bir yazarın başından geçenleri anlatıyor. Bir başka kimera öyküsü ise ünlü korku yazarı Stephen King’den. Türkçeye Hayatı Emen karanlık diye çevrilen The Dark Half romanı ve aynı isimli filmde, bir yazarın beyninde ve bedenine yaşayan ikiz kardeşinin öyküsü anlatılmaktadır. Thad isimli kahramınımız, zaman zaman bilincini kaybetmekte, bu zamanlarda, masasının üzerinde Stark isimli gizemli birinden kendisine hitaben yazılmış notlar bulmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Stark’ın, anne karnındayken Thad ile bütünleşen kötücül ikizi olduğu anlaşılır. X Kromozom İnaktivasyonu Gelelim, yazımızın başında bahsettiğimiz, İnternet’te milyonlarca hayranı olan Venüs’e. Her ne kadar Venüs, internette “Kimer Kedi” olarak ünlü olmuş olsa da, gerçekte kimer olma ihtimali oldukça düşük. Kimerizm, çok nadir görülen bir durum. Oysa kedilerdeki bu tip renk örgülerine neden olan ve oldukça sık görülen bir başka nedeni var: X  Kromozom  İnaktivasyonu. Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Amnion sıvısından toplanan dişi hücrelerinin hücre çekirdekleri. Okla gösterilen leke, hücre çekirdeği içinde inaktif halde paketlenmiş Barr cismi. (Kaynak:  Journal of Cell Biology, Vol 135, 1427-1440. PMID:8978813)Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Genden fakir Y kromozomunun aksine, X kromozomunda her iki cinsiyetin de hücre gelişmesinde anahtar rol üstlenen binden fazla gen mevcuttur. Ancak iki set X kromozomu hücre fonksiyonları için  gerekli değildir. Bu nedenle, dişilerde X kromozomlarından biri inaktif hale getirilir ve paketli bir halde hücre çekirdeğinin bir köşesinde durur.  Bu paketlenmiş X kromozomuna Barr Cismi adı verilir. Keselilerde genelde babadan gelen X kromozomu inaktif hale getirilirken, memelilerde anne ve babadan gelen X kromozomları hücreden hücreye değişiklik gösterecek şekilde rastgele inaktive olurlar. Kediler de memeli hayvanlardır, bu nedenle aynı insanlardaki gibi dişi kedilerde de, hücreler içindeki X kromozomlarından biri rastgele inaktif hale gelir ve Barr cismi oluşturur. Kedilerde, tüy rengini belirleyen genlerden bir tanesi X kromozmunda yer alır. Bu genin iki varyasyonu vardır. Bir tanesi (XB), kedi tüylerinin sarı olmasını sağlarken, diğeri (Xb) siyah tüyleri kodlar. Sarı tüyleri kodlayan gen, siyah tüy genine göre daha baskındır. Normalde, bu durumda, ebeveynlerinden farklı genleri alan kedilerin (genotip XBXb) tüylerinin sarı olması beklenir. Ancak,  bu şekilde heterozigot genlere sahip olan dişi kediler (XBXb), gövdelerinin farklı yerlerinde hücrelerdeki X kromozomlarından birinin rastgele inaktif olması nedeniyle sarı ve siyah lekeli olarak doğarlar. Lekeleri yama şeklinde dağınık olan bu tip kedilere tortoiseshell kediler denir. Bu renk bir kedi gördüğünüzde, o kedinin çok yüksek ihtimalle dişi olduğunu söyleyebilirsiniz. Tortoiseshell kedilerin kürklerindeki renk örgülerinin nasıl oluştuğunu bu şemada görebilirsiniz. En üst satırda, kedilerin olası genetik kombinasyonu mevcut. Dişi kedilerde ( XX), hangi kromozomun Barr Cismi halinde geldiği, kedinin kürk renginin belirlenmesinde temel rolü oynuyor. Barr cismi halinde inaktif hale gelen kromozom, resimde U şeklinde gösterilmiş. ( Kaynak: Miami Univeersitesi Biyoloji Bölümü) Peki erkek tortoiseshell kediler yok mu?  Çok nadir olsa da var. Ancak bu desene sahip kedilerinin hepsinde genetik bir problem olduğunu, çoğunun XXY gibi bir kromozom anomalisine sahip olduklarını gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. (Bu tip erkek kediler, genetik problemleri nedeniyle genelde kısır oluyorlar.) Elbette, çok daha nadir olabilecek bir başka ihtimal daha var: o da bu erkek kedilerin kimer olması. Venüs kadar artistik olmasa da, bir başka dişi tortoiseshell kedi. Venüs’ e baktığımızda,  yüzündeki desen her ne kadar çok ilginç de olsa, dişi bir kedi olduğu için bu desenin büyük ihtimalle yukarıda X inaktivasyonu nedeniyle oluştuğunu söylemek daha olası bir iddia olacaktır. İnternette kısa bir araştırma yaparsanız, Venüs kadar artistik olmayan pekçok yamalı yüzlü tortoiseshell kedi bulmak olası. Kimer olsun veya olmasın, gene de çok şirinler ama değil mi?   Kaynaklar: Chimera. Theoi Greek Myhtology. A True Hermaphrodite Chimera Resulting from Embryo Amalgamation after in Vitro Fertilization. Strain L., Dean J., Hamilton M., Bonthron D.  New England Journal of Medicine. 1998. 166-169. Which half is Mommy?: Tetragametic Chimerism and Trans-Subjectivity . UC Davis, Project Muse. The Stranger Within. Kate Werk. New Scientists, vol 180, issue 2421 The Tech Museum: Chimeras, Mosaicism and other fun stuff. Silence of the Fathers. Early X İnactivation. Cheng M., Disteche C. Bioessays. 2004.  26:821-824 The Genetics of Calico Cats. University of Miami, Biology Department. Yazar hakkında: Işıl Arıcan http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/kimerler-kediler-tuhafliklar.html

http://www.biyologlar.com/kimerler-kediler-ve-diger-genetik-tuhafliklar

STOK ERİYİKLER

Bunlar çalışma anında el altında bulundurulması için daha önceden hazırlanan eriyiklerdir. Biyoloji yönünden eriyikler 3 grup altında toplanabilir;İzotonik eriyikler : Osmatik basıncı hücre ile aynı olan eriyiklerHipotonik eriyikler : Osmatik basıncı hücreninkinden daha az olan eriyiklerHipertonik eriyikler : Osmatik basıncı hücreninkinden daha fazla olan eriyikler.İzotonik eriyiğe konan hücre ya da dokularda hiçbir değişme görülmediği halde, hipotonik bir eriyiğe konan hücrelerde şişme görülür. Bunun aksine hipertonik bir eriyik ise hücrelerde büzülmelere neden olur.FİZYOLOJİK SU (İzotonik Sıvı) Stok eriyikler arasında her laboratuarda her an bulunması gereken eriyiklerden biri fizyolojik sudur. Fizyolojik su doku veya eriyiklerin kendi ortamlarına en uygun olacak biçimde belli ölçülerde birbirine karıştırılarak hazırlanan tuzlu sudur.         Fizyolojik suyun osmatik basıncı normal hücre sıvısı ile aynı olmalıdır. Örneğin % 0.66 NaCl eriyiği kurbağa eritrositleri için izotonik, memeli eritrositleri için hipotoniktir. Genellikle omurgasız hayvanlar için % 06 ‘lık NaCl, omurgalılar için % 09’luk NaCl kullanılırsa da memeliler için % 09, kuşlar için % 0,75, semenderler için % 09, kurbağa için % 0 64’ lük  fizyolojik su kullanılması önerilmektedir.Omurgalı hayvanların kan serumuna daha yakın bileşiminde olması nedeni ile Ringer eriyiğine çok kullanılmaktadır. Ancak bu eriyik taze hazırlanmalıdır.    Soğuk kanlı omurgalılar için Ringer eriyiğiSodyum klorur (NaCl)  …………………………………… 8 grPotastum Klorur (KCl) …………………………………… 0.2 grSodyum bikarbonat (NaHCO3) …………………………. 0.2 grKalsiyum Klorur (KCl) ……………………………………. 0.24 grSaf su ……………………………………………………… 1000 mlSıcak kanlı omurgalılar için Ringer eriyiğiSodyum klorur (NaCl)  …………………………………… 9 grPotastum Klorur (KCl) …………………………………… 0.42 grSodyum bikarbonat (NaHCO3) …………………………. 0.2 grKalsiyum Klorur (KCl) ……………………………………. 0.24 grSaf su ……………………………………………………… 1000 mlRinger eriyiği hazırlanırken erimeyen kalsiyum karbonat oluşumunu önlemek için Kalsiyum klorur karışıma en son ilave edilir Asit –Alkol Karışımı% 70 etil alkol ................... 100 mlHidroklorik asit .................  1 mlCam eşyaların temizliğinde ve Boyanmış preparatlardaki fazla boyanın çıkarılmasında kullanılır.Lugol eriyiğiİyod  (Kristal) ..............   1 grPotasyum iyodür. ........   2 grSaf su  .........................  12 grBirhücreli canlıları saklamada Nişasta ve hücre çekirdeğini boyamakta kullanılır.

http://www.biyologlar.com/stok-eriyikler

Besiyeri Hazırlanmasında Kullanılan Maddeler

Besiyeri bileşimine giren maddeler gelişme açısından; a) Gelişme için gerekli olanlar, b) inhibitörler olarak 2 gruba ayrılabilir. Gelişme için gerekli olan maddeler doğrudan mikroorganizmaların beslenme şekilleri ile ilgilidir ve bu maddeler besiyeri içinde bir anlamda zorunlu olarak bulunurlar. İnhibitörler ise gelişmesi istenmeyen mikroorganizmalar için gerektiğinde selektif besiyerlerine ilave edilirler. Besiyerlerine giren kimyasal maddeler hakkında aşağıda kısaca bilgi verilmiştir.1. SuBesiyeri hazırlamada kullanılan suyun; distilasyon veya deiyonizasyon ile taze hazırlanmış olması, başta bakır olmak üzere toksik metallerden arı olması gerekir. İyon değiştirici reçineden geçirilerek elde edilen deiyonize (= demineralize) su kullanıldığında bu suyun içinde yüksek sayıda mikroorganizma bulunabileceği dikkate alınmalıdır. Destile (= Distile) su için en ideali cam sistemlerin kullanılmasıdır.Gerek deiyonize, gerek destile su eldesinde saf su sisteminin ve benzer şekilde saf suyun depolandığı kapların belirli aralıklarla temizlenmesi gerekir.Taze hazırlanmış saf suyun pH'sı 6,5-7,5 arasında olmalıdır. Depolanmış saf su atmosferik karbondioksitin absorbe edilmesi sonucu asit pH gösterir. Eğer saf suyun pH'sı 5,5'in altında ise bu su ısıtılarak CO2 uzaklaştırılır ve pH yeniden kontrol edilir. Eğer pH hala düşük ise NaOH ile saf su nötral pH 'ya getirilir ve saf su sistemi kontrol edilir. Besiyeri hazırlamada kullanılan su, asit özellik gösteriyor ise ve besiyeri bileşimde bikarbonat tamponlar varsa bunları etkileyerek hazırlanmış besiyerinde bir takım olumsuzluklara yol açabilir.2. Peptonlar"Pepton" deyimi ilk kez 1880 yılında Nageli tarafından kullanılmıştır. Nageli, kemoorganotrof mikroorganizmaların kısmen parçalanmış (hazmedilmiş = sindirilmiş = digested) protein içeren besiyerinde iyi geliştiklerini ilk açıklayan bakteriyologdur. Bugün pepton deyimi, proteinlerin hidrolizi ile elde edilen ürünlere verilen genel isimdir. Yaşayan tüm hücreler gibi mikroorganizmalar da azot, karbon, tuzlar ve diğer besin maddelerine gereksinirler. İstisnalar dışında mikroorganizmalar genel olarak proteini azot kaynağı olarak kullanamazlar ve azotlu bileşikleri daha kolay kullanabilecekleri protein hidrolizatlarına gerek duyarlar.Peptonlar sadece azot değil, aynı zamanda karbon kaynağı olarak da mikroorganizmalar tarafından kullanılırlar. Bunun yanında peptonların bileşiminde bulunan bazı aminoasitler ve vitaminler bazı mikroorganizmaları için gelişme faktörü olarak işlev görürler.Proteinler; kuvvetli asitler, kuvvetli alkaliler ile ya da enzimatik olarak temel bileşenleri olan peptit ve amino asitlere ayrışırlar. Bu amaçla en çok kullanılan proteolitik enzimler papain, pepsin ve pankreatin'dir.Peptonlar çeşitli ticari firmalar tarafından çeşitli hayvansal dokulardan, sütten ve soyadan farklı yöntemlerle elde edilirler ve farklı ticari isimler ile pazarlanır ve/veya dehidre besiyerleri içine ilave edilirler. Hammadde ve üretim yöntemi farklılığı doğal olarak peptonların bileşimlerinde farklılıklar oluşturur. Dolayısı ile farklı amaçlar için farklı peptonlar kullanılır.3. Ekstraktlar1. Maya EkstraktıMaya ekstraktı (maya özütü = yeast extract) otolize edilmiş (parçalanmış) bira mayasının (Saccharomyces cerevisiae) sulu ekstraksiyonu ile elde edilir. Özellikle yüksek B kompleksi vitamin konsantrasyonu nedeniyle çoğu mikroorganizmanın iyi bir şekilde gelişmesini sağlar. Bileşimindeki amino asitler, peptidler, vitaminler, karbohidratlar ve mineraller sayesinde pek çok mikrobiyolojik çalışmada kullanılır. Doğal karbohidratları nedeniyle fermentatif çalışmalarda kullanılmaz.2. Et EkstraktıEt ekstraktı (et özütü= meat extract = beef extract = lab lemco powder) genellikle yağı ve tendonları ayrılmış, ekstraksiyon öncesi hafifçe hidrolize edilmiş etten elde edilir. Karbohidrat içermez. Bu nedenle fermentasyon çalışmalarında kullanılabilir. Besiyerlerinde et peptonları yerini alabilir.3. Malt EkstraktıMalt ekstraktı (malt özütü = malt extract) biralık arpadan elde edilir. Başta maltoz olmak üzere çeşitli karbohidratların yüksek konsantrasyonuna bağlı olarak maya ve küflerin geliştirilmesi için kullanılır.4. Beyin ve Kalp EkstraktıBeyin ekstraktı (= brain extract) ve kalp ekstraktı (heart extract) zor gelişen (= fastidious) patojen bakterilerin (streptokoklar, pneumokoklar, meningokoklar, gonokoklar vs) geliştirilmesi için besiyeri bileşimine katılır (Brain Heart Broth, Brain Hearth Infusion).5. Pirinç EkstraktıPirinç ekstraktı (rice extract), başta Candida türleri olmak üzere mayaların ayrımında kullanılan Rice Extract Agar 'ın bileşimine girer. Bu besiyerinde besin maddesi olarak sadece pirinç ekstraktı bulunur.4. Jelleştiriciler1. AgarBesiyerlerinin katı hale getirilmesi için en çok kullanılan jelleştirici agar (= agar agar)'dır. Agar, bir poligalaktozid olup "agarophytes" olarak tanımlanan bazı kırmızı deniz yosunlarından (Gellidium, Eucheuma, Gracilaria, Acanthopeltis, Ahnfeltia, Pterocladia türleri) elde edilir. Bazı hidroksil grupları sülfürik asit ile esterifiye edilmiştir.Katılaştırma (= jelleştirme) özelliğini bileşimindeki D-galakton sağlar. Bileşiminde ayrıca inorganik tuzlar, çok az miktarda protein benzeri maddeler ve eser miktarda yağ vardır. Mikrobiyolojide kullanılan agarlar özel olarak saflaştırılırlar ve antimikrobiyel maddelerden arındırılırlar.Agarın bileşimindeki agaroz ve agaropektin adlı 2 polisakkarit agarın etkisini belirler. Agaroz, agarın yüksek jelleştirme özelliğinden sorumlu iken, agaropektin viskoz özellikler verir. Agardaki agaroz : agaropektin oranı hammaddelere göre değişmekle beraber agaroz oranı % 75'e kadar çıkabilir.Agar, besiyeri bileşimine sadece jelleştirici olarak katılır. Bir kaç istisna dışında mikroorganizmalar için agar, uzun ve dallanmış zincir yapısı nedeniyle mikroorganizmalar için besin maddesi değildir.Agar, 85 oC'da erir, 40 oC'da jelleşir. Gerek erime, gerek jelleşme sıcak-lığına ortamın pH'sı etkilidir. 5'in altındaki pH 'larda agar jelleşme özelliğini yitirir. Agarın jelleşme sıcaklığı literatürde 32-36 oC ve 32-39 oC olarak verilmektedir. Bununla beraber, petri kutularına döküm sırasında petri kutularının oda sıcaklığında (20 oC) olduğu ve dolayısıyla petri kutusu ile besiyeri arasında ısı değişimi olacağı dikkate alınarak döküm sıcaklığının 40 oC kadar olması gerekir.Agar, besiyerine amaca göre % 0,05-3 gibi geniş bir sınırda ilave edilebilir. Düşük agar konsantrasyonları (% 0,05-0,3) genellikle hareketliliğin belirlenmesi, mikroaerofillerin geliştirilmesi vb özel amaçlarla kullanılır. Standart kullanım konsantrasyonu %1-1,5'dur. Yüksek konsantrasyonlar ise yüksek asitli besiyerlerinde agarın jelleşme özelliğini göreceli olarak geri kazanması amacıyla kullanılır.2. JelatinMikrobiyolojinin gelişme yıllarında ilk kez Robert KOCH tarafından jelleştirici olarak kullanılan jelatin bu gün daha ziyade proteolitik aktivitenin belirlenmesi amacıyla kullanılmaktadır.Kollegen protein yapısında olup fermente olabilir karbohidratları içermez. Jelleştirici olarak besiyerine ilave edildiğinde jelatinin ısıya duyarlığı nedeni ile 115 oC 'da 10 dakika gibi düşük sterilizasyon normu kullanılmalıdır. Jelatin, 121 oC'da sterilizasyonda ise jelleşme özelliğini kayda değer ölçüde yitirir. Besiyeri bileşimine % 12-15 düzeyinde katılır. Yaklaşık 28 oC 'da eridiğinden jelatin kullanılan besiyerleri 28 oC 'ın altında inkübe edilmelidir.5. KarbohidratlarBazı besiyerlerinin bileşimine bakteriler için enerji ve karbon kaynağı olarak katılan karbohidratların bir başka kullanım şekli karbohidrat fermentasyonuna dayalı identifikasyon testleridir.Besiyeri bileşiminde karbon kaynağı olarak en çok kullanılan karbohidratlar glukoz, laktoz ve sakkarozdur. Bunlardan glukoz pek çok bakteri tarafından kullanılabildiği için daha çok genel besiyeri bileşimlerinde yer alır.Adonitol, arabinoz, sellobioz, sellüloz, dekstroz (= glukoz), dulsitol, galaktoz, inositol, inulin, laktoz, levuloz (= fruktoz), maltoz, mannitol, mannoz, melezitoz, mellibioz, nişasta, rafinoz, rhamnoz, sakkaroz (= sukroz), salisin, sorbitol, trehaloz, ksiloz çeşitli fermentasyon testlerinde kullanılmak üzere sıvı besiyerlerine katılabilmektedir.Glukoz, laktoz sakkaroz, mannitol gibi bazı karbohidratlar çeşitli katı besiyerlerine yine fermentasyonun izlenmesi ve buna göre koloninin ön identifikasyonunda yararlanmak amacı ile katılır.Koliform grup bakterilerin geliştirileceği besiyerlerinin hemen hepsinde C kaynağı olarak laktoz kullanılır. Koliform grubun geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanmış besiyerlerinde laktozdan gaz oluşumu koliform grup için belirleyicidir.Nişasta, kullanımı (hidrolizi) bazı bakteriler için tipik olduğundan çeşitli özel besiyerlerinin bileşimine katılır.Karbohidratların genel olarak filitrasyon ile sterilize edilmesi önerilir. Bazı besiyerlerinin bileşimine katılan glukoz, laktoz, sakkaroz gibi bazı şekerler besiyeri ile birlikte otoklavda sterilize edilebilirler.6. TuzSodyum klorür, çoğu besiyerinin bileşimine izotonik bir ortam oluşturmak için katılır. Tuza dayanıklı bakterilerin selektif izolasyonu için yüksek konsantrasyonlarda özel besiyerlerinin bileşimine katılır.7. Tampon MaddelerMikroorganizmalar genel olarak nötr ve nötre yakın pH 'larda iyi gelişirler. Bazı mikroorganizmalar alkali pH 'ları yeğlerken (örneğin Rhizobium bakterileri) bazıları (örneğin mayalar, küfler, asidofilik bakteriler) asidik ortamları severler.Bir besiyerinde elden geldiğince çok sayıda mikroorganizma geliştirilmesi isteniyorsa pH nötre yakın değerde olmalı, tersine olarak geliştirilmesi istenen mikroorganizma yüksek asitliğe veya yüksek alkaliliğe dirençli (= rezistans) ise besiyeri pH'sı bu mikroorganizmanın gelişebileceği pH 'ya ayarlanmalıdır.Asitlik/alkalilik, besiyerlerinin selektivite kazandırılmasında çok kolay ve dolayısıyla çok yaygın olarak kullanılan bir faktördür. Örneğin maya ve küflerin, asidofilik bakterilerin geliştirileceği ortamlarda pH düşürülerek pek çok mikroorganizmanın gelişmesi kayda değer ölçüde önlenir/kısıtlanır.Metabolizmaya bağlı olarak besiyeri pH 'sında değişmeler meydana gelir. Bazı çalışmalarda inkübasyon sırasında pH 'nın değişmesi geliştirilmesi istenen mikroorganizmaya zarar vereceği için istenmez. pH değişmesinin minimumda tutulması amacıyla besiyerine çeşitli tampon (buffer) maddeler ilave edilir. Tampon olarak en çok kullanılan maddeler, fosfatlar (K2HPO4, KH2PO4, Na2HPO4, ß gliserofosfat), karbonatlar, asetatlar ve sitrat 'dır.8. İndikatörler1. pH İndikatörleriMikrobiyel metabolizma sonunda bazı besiyeri bileşenlerinden çeşitli asit veya alkali ürünler meydana gelir. PH 'daki değişme en kolay olarak pH indikatörleri ile belirlenir ve pH indikatörlerinin renk değişimine bağlı reaksiyonlar o besiyerinde gelişen mikroorganizmalar için önemli göstergelerdir.Aşağıda, besiyeri bileşiminde kullanılan çeşitli pH indikatörleri ve pH 'ya bağlı renkler verilmiştir.İndikatör Asit pH / renkAlkali pH / renkFenol blueFenol redBrom Cresol GreenBrom Cresol PurpleBrom Thymol BlueCresol RedLitmusMetil RedNeutral RedRosalic Asit 2. Redoks indikatörleriEn yaygın olarak kullanılan redoks indikatörü TTC (2,3,5 Triphenyl-tetrazolium chloride)'dir. Enterokokların selektif geliştirilmesinde yaygın olarak kullanılır. Enterokoklar TTC 'yi indirgeyerek kırmızı renkli bir bileşiğe (formazon) dönüştürürler. Özel besiyerinde oluşan kırmızı renkli kolonilerin enterokok kolonileri olduğu bu şekilde anlaşılır.Resazurin, yaygın olarak kullanılan bir diğer redoks indikatörüdür.3. Diğer İndikatörlerMikrobiyel metabolizmaya bağlı olarak bazı kimyasalların çeşitli reaksiyonlar sonucu oluşturdukları ürünlerin belirlenmesi bu besiyerlerinde gelişen mikroorganizmaların ön identifikasyonunda kullanılır. Aşağıda bu tip reaksiyonlarda kullanılan indikatörlere örnekler verilmiştir.- MUG (4-Methylumbelliferyl-ß-Glucuronide): E. coli tanımında son yıllarda en yaygın olarak kullanılan bir bileşiktir. E. coli 'deki MUGase enzimi MUG 'u UV ile fluoresans veren bir bileşiğe parçalar. MUG hakkında aşağıda 7.1.1. bölümünde ayrıntılı bilgi verilmiştir.- Kan: Defibrine kan (çoğunlukla koyun kanı) hemoliz reaksiyonunun belirlenmesi için besiyeri bünyesine katılır.- Lesitin: Yumurta sarısı ve soya fasulyesinde bulunan lesitin, çeşitli bakterilerdeki lesitinaz enzim aktivitesi sonunda parçalanır ve lesitin katılmış katı besiyerinde koloni etrafında berrak zonlar görülür.- Jelatin ve kazein: Jelatin ve kazein proteolitik bakterilerin belirlenmesi amacıyla besiyeri bünyesine katılır. Proteolitik bakteri kolonileri etrafında proteoliz sonunda berrak zonlar oluşur.- Tributirin: Lipolitik aktivitenin belirlenmesi için kullanılır. Lipolitik bakteri kolonileri etrafında lipoliz sonunda berrak zonlar oluşur.9. İnhibitörlerSelektif besiyeri bileşimlerinde istenmeyen mikroorganizmaların gelişmesini engelleyen/baskılayan çeşitli inhibitör maddeler kullanılır.İnhibitör maddelerin etki şekilleri çok farklıdır. Etkileri, öncelikle konsantrasyonlarına bağlıdır.Bir yaklaşıma göre her maddenin yüksek konsantrasyonlarda inhibisyon etkisi vardır. Örneğin çoğu besiyerine ozmotik basınç sağlamak için katılan NaCl, yüksek konsantrasyonlarda pek çok mikroorganizmanın gelişimini engeller. Çoğu mikroorganizma için C kaynağı olarak kullanılan glukoz, % 50 konsantrasyonda ozmofilik/ozmotolerant mayaların gelişimine izin verirken, diğer mikroorganizmaların gelişimini inhibe eden bir etki yapar.Besiyerlerinde inhibitör olarak kullanılan maddeler genel ve selektif inhibitörler olarak kabaca 2'ye ayrılabilir. Genel inhibitörler daha geniş bir spektrumda istenmeyen mikroorganizma gelişimini engellerken, selektif inhibitörler belirli mikroorganizmaların gelişimini etkiler.İnhibisyon etki, yukarıda belirtildiği gibi öncelikle konsantrasyona bağlıdır. Bunun dışında mikroorganizma cinsi ve hatta türü inhibisyonda önemlidir. Belirli bir madde (örneğin tellurit) bazı bakteriler için inhibitör etki yaparken bazı bakteriler telluriti metalik telluriuma indirgerler, sonuçta gri-siyah renkli koloni oluşumu tipik bir morfolojik göstergedir.İnhibitör olarak kullanılan maddenin görevi, istenmeyen mikroorganizmaların gelişmesini önlemek iken, kuşkusuz gelişmesi istenen mikroorganizma için inhibitör etki yapmamalıdır. Sadece belirli bir türün dışında tüm mikroorganizmaların gelişimini etkileyen inhibitör madde kullanımı oldukça nadirdir. Örneğin Malahit yeşili (Malachite Green) ve Cetrimide, Pseudomonas aeruginosa dışında, tüm refakatçi florayı inhibe eder.Besiyerinde tek bir inhibitör kullanımı yerine birden fazla inhibitör kullanmak ve/veya gelişmesi istenmeyen mikroorganizmayı kısıtlı besin maddesi bulundurmak, O/R potansiyelini değiştirmek, inkübasyon sıcaklığını ayarlamak vb yöntemlerle engellemek yaygın olarak uygulanan inhibisyon şekilleridir.İnhibitör olarak kullanılan tüm maddelerin hangi mikroorganizmalar için hangi konsantrasyonda ve hangi mekanizma ile inhibisyon etki sağladıklarını listelemek çok güçtür ve bu kitabın kapsamı dışındadır. Bununla beraber en çok kullanılan inhibitörler hakkında aşağıda kısaca bilgi verilmiştir.- Boyalar: Metakrom sarısı (Metachrome Yellow) Proteus kolonilerinin yayılmasını; Eosin Y, metilen mavisi (Methylen Blue) gram pozitif bakterilerin gelişimini; malahit yeşili (Malachite green) Pseudomonas aeruginosa dışındaki refakatçi floranın gelişimini engeller/baskılar.- Sodyum Azid: Gram negatif bakterilerin gelişimini engeller.- Safra Tuzları (Bile salts, Ox bile): Gram pozitiflerin gelişimi engeller. - Antibiyotikler: Genellikle bakterileri engellemek için geniş spektrumlu olarak küf geliştirme besiyerlerinde veya refakatçi bakteriyel florayı inhibe etmek için dar spektrumlu olarak kullanılırlar.- Deoksiçolat (Deoxycholate): Gram pozitif bakterileri, kısmen koliformları ve zayıf olarak Shigella 'yı engeller.Bunların dışında selenit, tetratiyonat, bizmut, lauryl sülfat, yüksek konsantrasyonda asetat vb maddeler çeşitli besiyerlerinde inhibitör madde olarak kullanılırlar.

http://www.biyologlar.com/besiyeri-hazirlanmasinda-kullanilan-maddeler

Doğaya karşı yetiştirme, İçgüdülere karşı öğrenme

İnsanın bazı özellikleri tamamıyla kalıtımsaldır, yani ona doğuştan verili özelliklerdir. Örneğin göz rengimiz, burnumuzun şekli, parmaklarımızın sayısı gibi birçok bedensel özelliğimiz hemen tamamıyla kalıtım tarafından belirlenmektedir. Bazı özelliklerimiz ise tamamıyla çevreseldir: Saçımızı kestirme biçimimiz, konuştuğumuz dilin türü, giyinme biçimimiz gibi. Çoğu özelliğimiz içinse böyle net bir ayrım yapabilmek oldukça güçtür; onlar, her iki grup etkenin karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıkarlar. İnsan davranışları, her ne kadar kavramlar içerikleri konusunda bir fikir birliği bulunmasa da, öteden beri içgüdüsel ve öğrenilmiş olarak ikiye ayrılırlar. Bu ayrımda içgüdüsel davranışlar üzerinde doğal-genetik etkenlerin, öğrenilmiş davranışlar üzerinde ise yetişilen çevre ve kültürün daha çok rol oynadığı ve onları belirlediği kabul edilmektedir. İçgüdüsel davranışların daha çok hayvanlarda olduğu, insanda çok az bulunduğu veya insanın gerçek anlamda içgüdüsel denebilecek hiçbir davranışı olmadığı ileri sürülmektedir. Ancak yapılan çalışmalar ve gözlemler, hayvanlarda olduğu gibi tam olarak belirlenmiş olmasa da insanlarda da en azından eğilim (trait) diyebileceğimiz şekilde türe özgü kimi davranış kalıpları olduğunu göstermiştir. İçgüdüsel davranışlar üzerine olan bu tartışmalar yıllardır sürüp gitmektedir. 19. yüzyıl sonlarından bu yana, hayvanların karmaşıklık düzeyi ile içgüdüsel davranışlar arasında bir ters orantı olduğu, yani gelişmişlik düzeyinin artışıyla içgüdüsel davranışların azaldığı, özellikle alt sınıf hayvanlarda ise bu tür davranışların fazla olduğu konusunda bir anlaşma sağlanmış gibi görünmektedir. Ancak bu tarihsel açıklamaların çoğu, araştırma sonucu saptanmış bulgulara dayanmamakta, henüz "bilimsel önyargı" düzeyinde bulunmaktadır. Modern bilimsel yöntemlerle bu konunun araştırılması, 19. yüzyılın sonlarında Charles Darwin'le başlamıştır. İngiliz bilim adamı Darwin, 1859'da yayınlanan ünlü kitabı "Türlerin Kökeni" ile , daha önce kimi felsefeciler tarafından ortaya konulan "doğal ayıklanma" görüşüne dayanarak türlerin gelişimini açıklamayı denedi. Darwin türlerin evrimiyle ilgili çalışmalarında, insanın evrimi ile basit hayvanların evrimi arasında çok keskin bir kopukluğun ya da süreksizliğin olmadığını söylemiştir. Bundan dolayı Darwin ve yandaşları, hayvanlardaki davranışların sadece içgüdülerle değil, tıpkı insanlardaki gibi temel yorumlayıcı zihinsel etkinliklerle ortaya çıktığını öne sürmüşler, aynı şekilde insanın ve basit hayvanların ortak evrimsel süreçten geçtiğini, temel içgüdüsel davranışların insanda da yer aldığını ilke olarak kabul etmişlerdir. Darwin'in bu görüşlerine paralel olarak hemen hemen onunla çağdaş olan ruhbilimci Sigmund Freud, tüm normal ve normal dışı insan davranışlarının genetik olarak belirlenen iki temel içgüdünün etkisiyle çıktığını savunmuştur: Bunlar, yaşam içgüdüsü (libido-Eros) ve saldırganlık-ölüm içgüdüsü (destrudo-Thanatos)'dür. Freud, bu iki temel içgüdünün doğuştan geldiğini tüm insanlarda ortak olduğunu ve insanın ruhsal yaşamını ve davranışlarını belirleyen temel organizasyonun bu iki gücün etkisi altında biçimlendiğini söylemiştir. Bir sosyal psikolog olan William Mc Dougall ise insanın, Freud'un sandığı gibi yalnızca iki değil, kaçma, tiksinme, kavgacılık, toplumsallık vs.. gibi en azından bir düzine içgüdüye sahip olduğunu savundu. İnsanın içgüdüsel davranış teorisi, John Watson ve takipçisi davranışçı bilimciler tarafından reddedildi. Watson ve öğrencileri, davranışın tamamen doğuştan programlanmış ve öğrenilemez olduğu fikrine karşı çıktılar. Bazı davranışçılar ise, alt sınıf hayvanlarda programlanmış ve öğrenilemez küçük, tekrarlayıcı davranışların olduğunu söylemelerine rağmen; gelişkin türlerde davranışın içgüdüsel olmadığını ve hemen her davranışın öğrenilmiş olduğunu savundular. Bu bilimciler, iyi kontrol edilen çevresel koşulların olduğu ortamlarda bile beklenmedik, küçük bir çevresel uyarının bazı öğrenilmiş davranış kalıplarına yol açtığını deneyleriyle göstermeye çalıştılar. Bunlar arasından daha da ileri giden bazıları ise, bırakın davranışları, bazı temel reflekslerin bile öğrenme ve deneyim sonucu ortaya çıktığını öne sürdüler. Onlara göre, Freud ve Mc Dougall gibi davranışların içgüdüsel olduğunu söyleyen bilim adamlarının teorilerini ispatlama şansları yoktu zira teorileri deney ve gözlemlere uygun değildi. Onlara göre, zihin, gözlenebilir davranışın ta kendisiydi; içgüdü teorisyenlerinin gözlemle değil, masa başında düşünerek analizle ortaya çıkardıklarını ileri sürdükleri ve zihnin içsel mekanizmaları diye ilan ettikleri şeyler, gözlemlenemediklerinden deneysel olarak da ispatlanamazlardı. Davranışçılar, bir yaklaşıma gerçekten bilimsel denilebilmesi için davranışın gözlenebilir ve deneysel olarak müdahale edilebilir olması gerektiğini söylüyorlardı. Davranışçılar, 1920 ve 1950'li yıllarda, özelikle ABD'nde, insan davranışının biçimlenmesinde sonradan kazanılan, öğrenilen yanına dikkat çekerlerken bu sırada Konrad Lorenz ve Nikoloas Tinbergen gibi Avrupa'lı zoolojistler, dikkatlerini doğal koşullarda ortaya çıkan hayvan davranışlarının mekanizmaları üzerinde odakladılar. Yeni doğan hayvanların davranışlarını incelediler ve doğuştan gelen tekrarlayıcı gözlenebilir motor hareketlerin içgüdüsel kökeni konusunda biyolojik araştırmalar yaptılar. Çeşitli hayvan türleri üzerine yaptıkları araştırmalar, içgüdü teorisi ve davranışcı teori arasında kısmi bir uzlaşma sağladı. Sonuç olarak birçok hayvan davranışının ne çevreden hiç etkilenmeden, öğrenilmemiş içgüdüsel davranışlar olduğunu ne de tamamıyla çevreden etkilenmeye açık öğrenilmiş davranışlar olduğunu ortaya koydular. Kendilerine etholog denen ve "etholojist ekol" adını alan bu bilimciler, birçok hayvanın genetik yapısının, dıştan ve içten gelen etkilerle şekillenen davranışlar çıkardıklarını savundular. Bu araştırmalardan bazıları oldukça ün kazandı. Bunlardan birisinde Konrad Lorenz, yumurtadan yeni çıkan ördek yavrularının nasıl olup da hemen hangi ördeğin annelerini olduğunu bilerek, onu takip etmeye koyulduklarını ve onların çağrılarına cevap verdiklerini inceledi. Lorenz, ortaya koydu ki, ördek yavruları bu becerileri, deneyim yoluyla ancak çok özel bir biçimde öğrenmektedirler. Ördek yavruları, anne diye ilk gördükleri orta boylu ve hareket halindeki şeyin peşi sıra gitmektedirler ve zaten normalde de bu orta boylu ve hareket halindeki şey anne olmakta, böylelikle bu konudaki içgüdüsel bilgi de yavrular için bir avantaj oluşturmaktadır. Lorenz'in deneyinde de ördek yavruları kuluçka makinesinden çıkar çıkmaz gördükleri ilk hareket eden nesne olarak araştırmacı Lorenz'i anneleri kabul edip onu takip etmeye başlamışlardır. Lorenz'i anneleri olarak belleyen yavrular, araştırmacının sonradan ortama getirdiği gerçek anneleriyle hiç ilgilenmemişlerdir. Daha sonra yapılan araştırmalarda da yavru ördeklere doğru boyutta ve hareket halinde her nesneyle etkilenim yaptırılabileceği ortaya çıkmıştır. Bir grup yavru ördek, iple çekilen büyük bir balonu bile anneleri olarak kabul etmişlerdir. Ancak bu özel etkilenimin oluşabilmesi için doğru uyaranın uygun zamanda verilmesi gerekmektedir. Doğdukları günlerde çevrelerinde uygun boyutta hareket halinde bir cismin hareket etmemesi halinde, yavru ördekler, hiçbir şeyi anneleri olarak kabul etmeyeceklerdir. Yavruların içgüdüsel bir biçimde, doğuştan bildikleri şey, hareket halinde ve;mso-bidi-font-size:13.5pt;font-family:Arial">Bu alanda bir başka ünlü çalışma Tinbergen'in yumurtadan yeni çıkan ringa martılarıyla yapmış olduğudur. Yumurtadan yeni çıkan martı yavruları, annelerinin gagasını gagalayarak ondan yiyecek almak zorundadırlar. Yavru martı, yalnızca gagaladığında beslenebilir aksi takdirde örneğin kör yavrular, açlıktan ölmeye mahkumdurlar. Tinbergen, çalışmasında bu doğuştan gelen tepkileri harekete geçiren şeyin ebeveynin gagasının ucundaki kırmızı nokta olduğunu göstermiştir. Yavru martı, ona üzerinde böyle bir nokta bulunan kartondan yapılmış bir gaga gösterdiğinizde bunu gagalamaya başlayacak, üzerinde bu noktanın bulunmadığı kartonu ise gagalamayacaktır. Tinbergen'in bu çalışmasının yorumu da tıpkı Lorenz'in çalışması gibidir: Doğuştan getirilen içgüdüsel bilgilerin varlığı kesin olmakla birlikte, onların davranış olarak yaşama geçmesini sağlayan şey, çevresel etkenler yoluyla edinilen deneyimdir.  

http://www.biyologlar.com/dogaya-karsi-yetistirme-icgudulere-karsi-ogrenme

T-Testi ve Guinness Biraları

Hipotez testlerinde sıklıkla kullanılan t-testinin keşfinin aslında ilginç bir öyküsü var. 1900'lü yılların başında Guinness bira fabrikası kaliteli bira üretimini arttırarak diğer üreticilerden farklılaşmak istiyordu. Guinness bira fabrikasında kimyager olarak çalışan William Gosset de bu yüzden biranın tadını geliştirmeye çalışıyordu. Şimdiye kadar üretilen biralarla kendi geliştirdiği biralar arasındaki kaliteyi ölçmek için örnekler aldı. Kimyasal analizler yaptıktan sonra örnek aldığı biraların kıvamlarını karşılaştırdı. O zamanlar örneklemler üzerinden karşılaştıracak uygun bir istatistik testi bulunmadığı için kendisi küçük örneklemler için kullanılacak bir test geliştirdi. Gosset daha sonra bulduğu bu testi yayınlamak istedi fakat Guinness diğer bira üreticilerinde bu testin kullanılacağı düşüncesiyle karşı çıktı (O günün şartıyla düşünürsek Guinness adı altında geliştirdiği için telif hakkı Guinness’a aitti diyebiliriz). Sonunda Guinness ve Gosset, makalenin Gosset’in takma adı altında yayınlaması koşuluyla, anlaştılar ve “Student” takma adıyla test yayınladı (Böylece t-testinin bira üretiminin kalite kontrolünde kullanıldığı saklanmış oldu). Bu sebeple t-testi, Student’s t testi olarak da bilinir. T-testi adını “student” kelimesinin son harfinden almaktadır. T dağılımdan yararlanılarak hesaplanır. Anakütlenin normal dağılımdan geldiği şartı altında ve 30’dan küçük gözlemlerde kullanılır. Gosset’in makalesinde, eğer örnek aldığımız kütle normal dağılıyorsa t istatistiğinin örneklem dağılımının normal dağılıma benzeyeceği söylenilmektedir. T-testi tek örnekleme ilişkin ortalamanın testinde ya da iki grup arasında farkın olup olmadığı gibi durumlar incelenmek istendiğinde kullanılır. Biyoinformatikte ise genellikle ikinci dediğim durumla karşılaşılır. Örneğin bir hastalık için belirli bir genin, gen ifade düzeylerinin, hasta ile sağlıklı kişiler arasında ifade düzeylerinin anlamlı bir fark olup olmadığı incelenmek istendiğinde kullanılabilir. Başka amaçlarla, gen seçiminde ya da boyut azaltmak ( anlamsız değişkenleri elemek ) için de kullanılabilir. T ve z testleri (Gauss) birbirine çok benzer. Anakütleye ait parametrelerin bilindiği durumlarda kullanılır fakat gerçek hayatta anakütleye ait parametrelerin bilinmesi çok nadir olduğu için örneklemin 30’dan büyük olduğu durumlarda örnekleme ait istatistikler kullanılabilir. Uygulamalarda göstermektedir ki gözlem sayısı 30’u aştığında örneklem istatistikleri anakütle parametre değerlerine oldukça yaklaşmaktadır. T-testi bir düzeltme terimine sahip olduğu için de örneklemin az olduğu durumlarda kullanılır. Fakat değişkenliği z-testine göre daha geniş olduğu unutulmamalıdır. T-testinin bazı varsayımları sağlanmadığında alternatif testleri de mevcuttur. Onlardan da ilerideki yazılarımda bahsedeceğim.

http://www.biyologlar.com/t-testi-ve-guinness-biralari

Suyosunları Toplama ve Kurutma Yöntemleri

a)Tatli suyosunlari: Bunlari toplamak için agzi vidali plastik siseler kullanilmalidir. Plankton organizmalar plankton agi ile sudan çikarilarak yogunlastirilirlar. Plankton aglari perlon kumastan yapilmalidir. Fitoplankton agi için hafif seyreklestirilmis aralikli örgüden yapilmis ince tül kullanilir. Bu tülün örgü araliklar yaklasik 56-75 mikron olmalidir. Mikroskobik olan bu organizmalar çesitli yöntemlerle preparat haline getirilerek uzun süre saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Tatli suyosunlari ve tuzu giderilmis deniz yosunlari yaklasik 2-3 cm kadar musluk suyu ile doldurulmus yassi, çukur bir kaba (Örnegin; fotograf banyo kabi) birakilir. Daha sonra yosunun üzerindeki yabanci maddeler (kir, diger suyosunlari, kabuklular ve böcekler vs.) temizlenir. Karton bir levha, yassi ve saglam bir alt levhasi ile birlikte suyosununun altina sürülür. Suyosununun taban kismi asagida olacak sekilde karton üzerine çekilir. Su altinda iken dal kisimlari dogal durumlarina en yakin sekle getirilerek düzeltildikten sonra karton, alt levhasi ile birlikte sudan çikarilir. Sudan çikarilan su yosunlari havada biraz kurumaya birakildiktan sonra filtre kagidi arasinda hafif basinç altinda mümkün oldugu kadar çabuk bir sekilde kurutulur, aksi halde kararir. Daha sonra etiketlenerek saklanirlar. b) Deniz yosunlari: Deniz yosunlan çekme kancasi ile veya elle toplanarak tatlisu ile doldurulmus bir kabin içine konur. Çünkü suyosunlarinin üzerindeki tuz, kurutma esnasinda kristalize olarak mantarlasmayi kolaylastiracagindan bunlarin tatlisuyla eritilmeleri gerekmektedir. Tuzu giderilmis suyosunlari kurutularak karton üzerine tespit edilir. Birçok suyosununun sümüksü hücre zarlari bulundugundan kurutma esnasinda karton üzerine kolayca yapisirlar.

http://www.biyologlar.com/suyosunlari-toplama-ve-kurutma-yontemleri

Virüslerin sınıflandırılması

Fosillerinin olmaması ve virüslerin canlı olup olmadığı tartışmaları nedeniyle taksonomide virüslerin sınıflandırılması sorunlu olmuştur. Biyolojik sınıflandırmadaki üst âlemlerin (domain) içine kolayca yerleştirilemedikleri için sınıfları takım basamağından başlatılmıştır. Ancak, bir üst âlem ismi olarak Acytota adı önerilmiştir. Bu öneriye göre virüsler Bakteria, Arkea ve Eukaryota üst âlemlerine denk bir taksona aittirler. Halen her familya bir takımın içinde yer almamaktadır ve her cins de bir familyanın içine yerleştirilmemiştir. Bir sınıflandırma örneği olarak su çiçeği virüsü Herpesviridae familyası, Alphaherpesviridae alt familyası ve Varicellovirus cinsine aittir. Takım olarak yerini almamıştır. İsimlendirmede genel yapı şöyledir: Takım (-virales) Familya (-viridae) Altfamilya (-virinae) Cins (-virus) Tür (-virus) Uluslararası Virüs Taksonomi Komitesi (International Committee on Taxonomy of Viruses, ICTV) mevcut sınıflandırma sistemini oluşturmuş ve familyaların homojenliğini sağlamak amacıyla virüslerin bazı özelliklerine daha fazla ağırlık verilmesi yönünde yönergeler hazırlamıştır. Taksonomların bir virüsün takımını belirlerken içerdiği nükleik asit türüne, nükleik asitin tek mi, çift sarmallı mı olduğuna, ve bir zarının olup olmadığına dikkat etmesi gerekmektedir. Bu üç ana özelliğin ardından diğer yönleri göz önüne alınabilir: konak tipi, kapsit şekli, bağışıksal özellikleri ve neden olduğu hastalık tipi. Bu sınıflandırma sistemine ek olarak Nobel ödüllü biyolog David Baltimore, Baltimore sınıflandırması sistemini geliştirmiştir. Bu sistemde virüsler, çoğalma ve genom tiplerine bağlı olarak yedi gruptan birinde yer alırlar. Modern sınıflandırmada ICTV sistemi, Baltimore sistemi ile beraber kullanılır.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-siniflandirilmasi

BİTKİ GENETİK KAYNAKLARININ TOPLANMASI

Dr. Ayfer TAN Dr. Tuncer TAŞKIN Uzm. Abdullah İNAL Bitki genetik kaynakları, çevresel ve diğer baskılarla genetik erozyona uğramaktadır. Bitki genetik kaynaklarındaki çeşitliliğin saptanması, toplanması ve korunması, bitkisel çeşitliliğin sürdürülebilirliği bakımından son derece önemlidir. Genetik çeşitlilik türlerin yerel çeşitlerinin, yabani akrabalarının ve geçit formlarının birlikte bulunduğu yerlerde yoğunlaşmıştır. Türler kendi içlerinde milyonlarca genotip içerir. Toplanan örnekler toplam varyasyonun çok küçük bir modelidir. Bu nedenle, bitki genetik kaynaklarının korunmasında en geniş varyasyonu temsil edecek örneklerin toplanması önemlidir. Bitki genetik kaynakları materyali tohumla ve vejetatif çoğaltılan türleri içerdiğinden toplama prensipleri farklı olacaktır. Toplamanın amacına göre ekipte genetik bilgi birikimine sahip botanikçi, ıslahçı, agronomist, ekolojist ve taksonomistin bulunması gerekebilir. Ekip en az iki uzman kişiden oluşmalıdır. Başarılı bir toplama yapmak için iyi bir planlama, yörenin özellikleri ve hedef türler hakkında bilgi toplamak gerekir. Gerekirse hedef yöre ve türler için daha detay bilgi edinebilmek için bir sörvey programı (inceleme gezisi) düzenlenmelidir. Toplama programında zamanlama önemlidir. Böylece aşağıdaki yararlar sağlanabilir: -Uygun süre içinde en geniş genetik varyasyon toplanabilir. -Hedef türlerin olgunluk zamanları yakalanabilir. -Aynı yörede pek çok duraktan örnek toplanabilir. -Tarlalarda veya tarla kenarlarında geçit formları gözlenebilir. -Hedef türlerin yakın akrabaları gözlenebilir. -Toprak, iklim, yükseklik ve kültürel uygulamalardaki varyasyon yakalanabilir. Gerekli Ekipman Toplama programı süresince kullanılması gerekli ekipman; toplanacak materyal, iklim, yöresel koşullar, seyahat biçimi gibi etkenlerle çok yakından ilişkilidir. Toplama ekipmanı: Bitki türüne göre değişik ölçülerde bez torba, naylon torba, tohum örneklerinin konulacağı sağlam kağıt zarflar, tohum paketlerinin konulacağı kutu veya çantalar, çakı, çapa, çepin, küçük el küreği, şaşula, not defteri, kalem, silgi, kalemtraş, lastik bant, ataç, ip, tel zımba, yapıştırıcı bant, etiket, makas, el çantası, herbaryum presi, kurutma kağıdı, gazete kağıtları. Bilimsel ekipman: Altimetre, GPS, kompas, pusula, padometre, klinometre, digital fotoğraf makinesi, fon için beyaz bez, higrometre, lup, maximum-minimum termometre, harita, pH indikatör kağıtları, flora kitapları ve monograflar. Ulaşım ekipmanı: Arazi aracı, arazi koşullarına uygun giyim (tercihen çok cepli tişört gömlek ve pantolonlar, yağmurluk, şapka, güneş gözlüğü, bot vb.). Genel İlkeler Toplama stratejisinin belirlenmesinde materyalin yabani ve geçit formu, ıslah edilmemiş çeşit/primitif kültür formu, yerel çeşit/ yerel tipler olacağı hususu göz önünde bulundurulmalıdır. Bitki genetik kaynakları materyali dört değişik kaynaktan (habitat) toplanabilir: -Dağlar, vadiler, nehir yatakları, deniz kıyıları ormanlar gibi doğal alanlar, -Kültür tarlaları, tarla kenarları, -Kapama bahçeler ve ev bahçeleri, -Üretici ambarları, yerel köy dükkanları, pazarlar, aktarlar, tohumcular. Örnekleme stratejisi: Bitki genetik kaynakları materyalinin toplanmasında iki farklı örnekleme yöntemi uygulanabilmektedir: Rastgele (random) örnekleme: Genelde rastgele örnekleme yöntemi kullanılır. Örneğin bulunduğu alanda ön yargısız olarak, tüm alanı temsil edebilecek ve geniş varyasyonu içerecek şekilde örnek (tohum, soğan , rizom, yumru, çelik, aşı gözü gibi) alınmalıdır. Kültür, yabani ve geçit formları için kullanılan bu yöntem, az zamanda geniş bir alandan örnek alabilmek ve toplayıcının tüm alanı görmesini sağlaması açısından avantajlıdır. Ön yargılı (biased) örnekleme: Bu yöntemde fenotipik özellikler göz önüne alınarak örnekleme yapılır. Fenotipik durum her zaman genotipik farklılığı göstermediği için ön yargılı örneklemeden dolayı bazı genotiplerin örnek içinde yer alması güçleşebilir. Bir populasyon örneğinin bulunduğu ve ekolojik özelliklerinin kayıt edildiği yere durak adı verilir. Örneklemede, bir duraktan alınacak bitki sayısı, durak sayısı ve durakların toplama bölgesindeki dağılımı konuları ayrı bir öneme sahiptir. Genellikle genetik varyasyonun yüksek olduğu yabani türler ve geçit formları toplanırken bir duraktan toplanacak örnek sayısının belirlenmesinde duraktaki maksimum varyasyonun sağlanmasına dikkat edilmelidir. Bu nedenle etkin populasyon büyüklüğünün dikkate alınması gereklidir. Türlerin toplanmasında durak sayısını doğru belirleme açısından toplayıcı, hedeflediği toplama alanının tümünü örnekleyebilecek vejetasyon bilgisine sahip olmalıdır. Eğer yabani türlerin ve geçit formlarının toplanması hedefleniyorsa durak sayısı populasyonun büyüklüğü ve vejetasyonun değişmesine bağlı olarak yapılmalıdır. Toplama durakları hedeflenen bölge içerisinde uygun olarak dağıtılmalıdır. Bu konuda iki farklı yöntem uygulanabilir: -Durakların hedeflenen bölgedeki dağılımı homojendir (tek yıllık kültür formları için daha uygundur), -Durakların beşerli gruplar halinde olmak üzere hedeflenen bölgeye dağılımı homojendir (yabani ve geçit türleri için daha uygundur). Toplanan örneklerin sağlıklı ve hasar görmemiş olması gerekir. Tohumlu Bitkilerin Toplanması Tohumlu bitkilerin toplanmasında genel ilkeler uygulanmakta yabani ve kültür formlarına has hususlar dikkate alınmalıdır. Yabani türler ve geçit formları: Yabani türler doğal habitatlardan, yabani karakterli geçit formları ise tarla içleri ve kenarları gibi ikincil habitatlardan toplanırlar. Yabani ve geçit türlerinde türler içi ve türler arası doğal melezleme olabileceği göz önüne alınmalıdır. Bu nedenle populasyonlardaki varyasyonu temsil edebilecek olası genotipleri yakalayabilecek yeterli örneğin alınabilmesini sağlamak amacıyla örneklenen bitki sayısı daha fazla olmalıdır. Durakta tek veya birkaç bitki görülmesi halinde bu durum kaydedilmeli, bu bitkilerden tohum alınmamalıdır. Durak sayısı populasyonun büyüklüğü ve vejetasyonun değişmesine bağlı olarak değişir. Kültür formları: Toplama alanları tarlalar, bahçeler üretici ambarları, yerel köy dükkanları ve pazarlar, aktarlar, tohumcular olabilir. Tek yıllık kültür formlarında, eğer üreticiler farklı tohum kaynağı kullanıyorlarsa hepsinden ayrı örnekler, aynı kaynaklı tohum kullanıyorlarsa örneklerin karışımı ile oluşturulan tek bir örnek alınmalıdır. Ayrıca farklı isimlere sahip yerel çeşitlerin toplanması sırasında bu yerel çeşitlere ait bilgi alarak örnekleme yapmak gerekir. Yerel çeşit ve primitif çeşitlerin toplanmasında da durak sayısı önemlidir. Tek yıllık bitkilerde üreticiler kendi tohumlarını kullanıyorlarsa her tarla veya her çiftlikte bir durak yapılmalıdır. Gerek yabani gerekse kültür formlarında toplayıcının bitkisini iyi tanımasını gerekir. Tohumlar meyve içerisinde ise örnekler meyve olarak (olgun ve iri meyveler) alınır, gazete kağıtlarına veya bez torbalara sarılır ve tohumlar daha sonra meyve etinden ayrılır. Meyvelerin tohumunu çıkarmada en uygun yol, meyvenin parçalanarak bir süzgeç içinde yıkanması ve süzülerek tohumların kurutma kağıdı ya da gazete kağıdı üzerine serilerek gölgede kurutulmasıdır. Alınacak meyve sayısı da meyvelerin içerdiği tohum sayısına göre değişir. Gen bankasında uzun süreli muhafaza prensipleri doğrultusunda örnekteki tohum sayısı yabancı döllenen bitkilerde 10000-12000, kendine döllenen bitkilerde ise 8000 olmalıdır. Bu nedenle üretim ve yenileme gerekiyor ise hemen programa alınmalıdır. Vejetatif Üretilen Bitkilerin Toplanması Vejetatif üretime kolaylıkla tepki vermeyen türlerde tohum toplanmalıdır. Ancak vejetatif üretilen materyalde de tohum toplanabilir. Bu durumda tohumla üretilen bitki türlerine ait toplama prensipleri uygulanmalıdır. Tohum meyve türlerinden toplanıyorsa ve çevrede bu tür ile gen alışverişi yapabilecek türler varsa bunlarla ilgili bilgiler dikkate alınmalıdır. Bazı durumlarda sörveyler sırasında da meyve tipleri hakkında ön bilgi edinebilmek amacıyla meyve toplanarak bunların tohumları da değerlendirilebilir. Genelde muhafaza amaçlı tohum toplanması, orman ağaçları, ağaççıkları ve çalı formlu bitkiler ile tohum veren soğanlı, rizomlu ve yumrulu bitkiler ile sınırlıdır. Vejetatif materyalin korunabilmesi için, bitki türüne de bağlı olarak, birçok değişik çoğaltım metodu vardır. Bu nedenle çoğaltım tekniğine ve toplanacak bitki türüne bağlı olarak farklı vejetatif materyal (çelik, aşı gözü, aşı kalemi, soğan, yumru, rizom, sürgünler, köklerdeki piçler gibi) toplanır. Toplanan vejetatif materyal uygun bir koruyucu malzemeye sarılarak buz kutusu içerisinde nemli ve soğuk ortamda korunabilir veya zaman kaybetmeden çoğaltılacak şekilde korumanın yapılacağı kuruluşa yollanır. Vejetatif üretilen türlerin kültür formlarında (yerel meyve tipleri, eski ev bahçelerinde halen ekilmekte olan süs bitkileri vb.) ve yabani türlerinde (meyve, süs bitkisi, tıbbi ve kokulu bitki türleri vb.) genel toplama ilkeleri dikkate alınmalıdır. Endemik ve tehdit altında olan türlerde toplama sırasında yerinde kayıplara sebebiyet vermeyecek önlemler alınmalıdır. Yerel tiplerin toplanması sırasında, toplama yöresindeki bir köyde yerel tipin tohumdan yetiştirildiği saptanmış ise o tip için tüm köy tek bir durak kabul edilerek rastgele örnekleme yapılmalıdır. Eğer ağaçların, özel olarak seçilmiş geleneksel tiplerden klonal olarak üretildiği belirlenmişse köydeki her bir farklı tipin toplanması ve her birinin ayrı bir örnek olarak korunması gerekir. Toplama Sırasında Tutulacak Kayıtlar Toplama sırasında gerek tohumlu bitkiler ve gerekse vejetatif üretilen bitkilerde toplanan türler, toplama ve pasaport bilgileri ile toplama yöresi ile ilgili bilgilerin standart olması iyi bir veri tabanı yönetimi için gereklidir. Bu nedenle veriler standart toplama formlarına dikkatli bir şekilde kaydedilmelidir. Kayıtlarda özetle aşağıdaki bilgiler yer almalıdır: -Toplama numarası (toplama ekibi, toplama tarihi, durak numarası, duraktaki örnek numarası), -Habitat ve kaynağı, -Bitkinin botanik adı (cins, tür, alt tür gibi) ve yöresel adı, -Yöre (il, ilçe, köy, yön, vb.), -Koordinatlar (enlem, boylam ve yükseklik), -Materyal tipi (tohum, vejetatif) ve durumu (yabani, geçit veya kültür formu), -Populasyonun yöredeki büyüklüğü, -Topografya bilgileri (toprak, arazinin durumu vb.), -Birlikte bulunduğu diğer türler, -Tanımlayıcı notlar (Bitki ve yöreye ait ek notlar). Muhafaza Öncesi İşlemler Toplanan materyal ivedilikle muhafazaya alınacak şekilde muhafaza öncesi işleme tabi tutulmalıdır. Bunların başında kayıt işlemi gelmektedir. Materyal tohum örneği ise ivedilikle temizlenmelidir. Miktarı kontrol edilmeli ve üretilmesi gerekiyorsa üretim programına dahil edilmeli ve bu örnekler toplama numarası ile geçici kayda alınmalıdır. Üretimi gerekmeyen örnekler Gen Bankasında muhafazaya alınmak üzere esas kayda alınmalı (ülke kodu ve ardışık numara, TR 35444 gibi) ve tüm toplama bilgileri veri tabanına yüklenmek üzere elektronik ortamda ve standart formlarda Dokümantasyon Birimine iletilmelidir. Vejetatif materyal ise çoğaltılıp, bitkinin gelişimini tamamlayarak muhafaza parsellerine geçirilecek duruma gelene dek (fidan, olgun ve adapte olmuş sağlıklı bitki) toplama numarası ile geçici kayda alınır. Muhafaza parsellerine aktarılan ve oraya adapte olan sağlıklı örnekler ise esas kayda alınmalıdır. Muhafaza parsellerindeki örnekler ile ilgili Vejetatif Materyal İzleme Raporu hazırlanarak muhafaza bilgileri güncelleştirilmelidir. Kaynak: www.etae.gov.tr

http://www.biyologlar.com/bitki-genetik-kaynaklarinin-toplanmasi

Su Ekosistemlerinin Doğal Sistemlerin İşleyişine Etkisi

Su ekosistemleri 2’ye ayrılır. 1)Karasal ( göl ekosistemleri,nehir ekosistemleri,bataklık ekosistemleri) 2)Denizel ( okyanus ekosistemleri,deniz ekosistemleri) Su bütün canlı varlıklarda yüksek oranda bulunan önemli bir maddedir.Örneğin;insan vücudunun %65’i bitkilerin %60-%80’i sudan oluşmaktadır. Okyanusların ortalama derinliği 3700metre olmakla birlikte bazı yerlerde çok daha derin çukurlar bulunur.Burada yaşayabilen çok az sayıda canlı ışıksız ortama uyum sağlayabilecek biçimde gelişmiştir.Okyanuslardaki bitki ve hayvan türlerinin çoğu güneş ışınlarının erişebildiği 100metrelik derinlikte yaşar.Okyanus ekosistemi içinde her birinin kendi çevresi ve çeşitli yaşam biçimleri bulunan çok sayıda farklı boyutlarda ekosistemler yer alır.Bu ekosistemler içerisinde farklı türlerde canlılar yaşamaktadır. Okyanuslar iklim üzerinde önemli rol oynar.Okyanuslar atmosferle sürekli ısı alış verişinde olduğundan ekvatordaki ısı enerjisinin dağılmasına katkıda bulunur. Akarsular;ekosistemlerin önemli bir parçasını meydana getirir.Akarsuyun yer altına sızan kısmı akiferleri yüzeysel akışa geçen kısmı da deniz ve okyanusları besler. Akarsuların hızı fiziksel ve kimyasal özellikleri akarsuyun barındırdığı hayvan türü ve sayısı üzerinde etkili olan faktörlerin başında gelir.Bir akarsuda eğim kesintileri ve çağlayanlar varsa biyolojik üretim ve çeşitlilik az olur.Yatak eğiminin fazla olduğu yerlerde bol miktarda alüvyal malzeme taşınıyorsa akarsu bulanık bir görünüm arz eder.Suyun bulanık olması birçok canlı için olumsuz sonuçlar doğurur. Genellikle akarsuların yukarı çığırında topoğrafya daha engebeli eğim fazla olduğu için akış hızları fazladır.Burada genellikle bazı böcek türleri ile alabalık yer alır.Orta çığırda eğim biraz azalır ve vadi genişlemeye başlar.Bu kesimde balık türleri artar.Eğimin azaldığı yerlerde planktonlar artar.

http://www.biyologlar.com/su-ekosistemlerinin-dogal-sistemlerin-isleyisine-etkisi

Gen Terapisinin Riskleri Nelerdir

Gen Terapisinin Riskleri Nelerdir

Virüsler normalde birden fazla hücre çeşidini enfekte edebilirler. Bu nedenle, vücuda genleri taşıyan virüs kökenli vektörler de, sadece hedeflenen hücreleri değil, başka hücreleri de enfekte edip, yeni geni bu istenmeyen hücrelere taşıyabilir.

http://www.biyologlar.com/gen-terapisinin-riskleri-nelerdir

Besiyeri Çeşitleri

Besiyerleri farklı mantıklar altında gruplandırılabilir. Örneğin, besiyerleri fiziksel özelliklerine göre sıvı ve katı olmak üzere 2 gruba ayrılırken bir başka bakış açısı ile orijinlerine göre bitkisel, hayvansal, sentetik, türev, karışık vb şekillerde sınıflandırılabilirler. Besiyerlerinin kullanım amacına (=fonksiyonlarına) göre sınıflandırılması ise bir anlamda besiyerlerinin formülasyonları ile doğrudan ilgilidir ve sınıflandırmada en çok kullanılan şekildir.Besiyerlerinin kullanım amaçlarına göre sınıflandırılmalarında da farklı yaklaşımlar vardır. Bir kısım araştırıcıya/kullanıcıya göre belirli bir grupta yer alan bir besiyeri bir diğer kısmına göre ise başka bir grupta sınıflandırılmaktadır. Aşağıda, besiyerleri kullanım amacına göre en çok kabul gören sınıflandırma şekli ile gruplandırılmıştır. Bu sınıflama şeklinde besiyerleri öncelikle "genel besiyerleri" ve "özel besiyerleri" olarak 2 gruba ayrılmakta, özel besiyerleri ise kendi içinde alt gruplara ayrılmaktadır.1. Genel BesiyerleriHerhangi bir inhibitör madde içermeyen, besin maddelerince yeterli veya zengin, herhangi bir mikroorganizma grubunun gelişmesini özel olarak desteklemeyen, bazı zor gelişen (fastidious) mikroorganizmaların da dahil olduğu çok sayıda bakterinin gelişmesini sağlayan besiyerleridir.Genel besiyerleri başlıca, çeşitli örneklerdeki toplam mezofil aerob bakteri sayımı, toplam psikrofil aerob bakteri sayımı, bozulma/hastalık etmeninin ön izolasyonu amaçları ile kullanılır.- Başta gıda maddeleri olmak üzere pek çok örnekte "toplam mezofil aerob bakteri sayısı" ile "toplam psikrofil aerob bakteri sayısı" tayinleri önemli kalite kriterleridir. Toplam mezofil aerob bakteri sayısından kasıt 37 oC'da gelişebilen aerob bakterilerin sayısıdır. Kuşkusuz 37 oC'da gelişebilen aerob bakterilerin tümü bu tip besiyerlerinde gelişemez. Ancak pratik uygulamada genel besiyerlerinde gelişebilenler dikkate alınır.- Nedeni hakkında bir ön fikir edinilemeyen bozulma/hastalık etmeninin izolasyonu için yine genel besiyeri kullanılır. Burada amaç, "bozulma/hastalık etmeninin her ne olursa olsun öncelikle izole edilmesidir" ve genel bir besiyeri kullanmak bir anlamda zorunludur. Bozulma/hastalık etmeninin zor gelişen bir mikroorganizma olabileceği varsayımı ile bu tip izolasyonlarda zor gelişen mikroorganizmaların da gelişebileceği besiyerleri kullanmak daha doğru olur.Tüm bakterilerin geliştirilebileceği nitelikte bir genel besiyeri yoktur. Genel besiyerleri, zor gelişen bakterilerin sadece bir bölümünün gelişmesini sağlayabilir. İnkübasyon koşullarının değiştirilmesi ile psikrofillerin, mikroaerofillerin, aerotolerantların ve özel inkübasyon koşullarının sağlanması ile kısmen anaerobların geliştirilmesinde kullanılır.2. Özel BesiyerleriBir tarife göre genel besiyerleri dışında kalan tüm besiyerleri "özel besiyerleri" grubuna girer.2.1. Selektif BesiyerleriSelektif besiyerleri, karışık bir mikrobiyel floradan gelişmesi istenmeyenleri baskılamak ve inhibe etmek, ancak gelişmesi istenenler için herhangi bir olumsuz etki yapmamak üzere formülüze edilirler. Bu amaçla çeşitli inhibitör maddeler kullanılır.İnhibitör maddelerin konsantrasyonu ile inhibe edilmesi hedeflenen mikroorganizma(lar)ın cins ve türlerine göre değişmek üzere, selektif besiyerleri istenmeyen mikroorganizmalar için zayıf, orta veya yüksek selektivite gösterirler. Selektif besiyerleri, belirli bir grup hatta yüksek selektivite gösterenlerde tek bir cins/tür mikroorganizmanın gelişmesine izin vereceğinden bu besiyerleri selektif izolasyon, selektif sayım ve hatta ön identifikasyon amaçları ile kullanılır.Bir besiyerine selektivite kazandırılması her zaman inhibitör madde ilavesi ile yapılmaz. Geliştirilmesi istenilen mikroorganizmanın kullanabileceği, ancak refakatçi mikroflora tarafından kullanılamayan besin maddeleri besiyerine karbon ve azot kaynağı olarak verilerek selektivite sağlanabilir. Örneğin GSP Agar (Merck) besiyerinde glutamat ve nişastadan başka besin maddeleri yoktur. Nişasta ve glutamat Pseudomonas ve Aeromonas türleri tarafından besin maddesi olarak kullanılırken gıda maddeleri, atık sular ve gıda endüstrisi ekipmanında bu bakteriler ile birlikte bulunan bakteriler (=refakatçi mikroflora) bu maddeleri metabolize edemez ve dolayısıyla gelişemez ya da bu maddeleri çok kısıtlı olarak kullanabilenler ihmal edilebilecek kadar küçük koloni oluştururlar.2.2. Diferansiyel BesiyerleriSelektif besiyeri hazırlamak ve kullanmak; inhibitörlerin gelişmesi istenen mikroorganizmaya az da olsa bir miktar zarar verebilmesi, inhibitör kullanımı ile istenmeyen mikroorganizmaların inhibisyonun her zaman mümkün olmaması, bazı inhibitörlerin insan sağlığı için de zararlı olması vb nedenlerle her zaman istenilen sonucu vermemektedir. Mikrobiyolojide besiyeri olarak selektif ortamlar yerine diferansiyel besiyerlerinin hazırlanması ve kullanılması ile çoğu kez tatmin edici sonuçlar alınmaktadır.Diferansiyel besiyerlerinde gelişmesi istenen mikroorganizma yanında diğer mikroorganizmalar da gelişebilir, ancak başta koloni morfolojisi olmak üzere çeşitli farklılıklar ile hedef mikroorganizma diğerlerinden ayrılır.Bu tarif altında diferansiyel besiyerleri zayıf ve orta güçte selektivite gösteren selektif besiyerlerinin modifikasyonu olarak nitelendirilebilir.Ayırt edici (fark ettirici) koloni özelliği, çeşitli pH indikatörleri, boya maddeleri, indirgeyiciler, diğer indikatörler vb maddelerin besiyerine ilavesi ile yapılır. En basit olarak besiyeri bünyesine, ayırt edilmek istenen mikroorganizmanın kullanabileceği, ancak ortamda bulunan diğer bakterilerin yararlanamayacağı bir karbohidrat ilave edilir ve mikroorganizmanın bu karbohidratı kullandığı çeşitli indikatörlerle belirlenir. Örneğin koliform grup bakteriler için laktozdan gaz oluşturulması tipik bir ayırt edici özelliktir ve gaz oluşumu durham tüpleri kullanılarak belirlenir. Pek çok mikroorganizma belirli bir karbohidratı kullanırken asit oluşturur ve bu asitlik pH indikatörü ile rahatlıkla belirlenebilir. Tersine olarak gelişmesi istenen mikroorganizma besiyerine katılan bir maddeden alkali ürünler oluşturabilir. Bu durum yine pH indikatörleri ile belirlenebilir. Ya da mikroorganizmanın jelatinaz, lipaz, lesitinaz vb enzim aktiviteleri besiyerinde oluşan çeşitli berrak zonlar ile belirlenebilir.Diferansiyel besiyerinde gelişen mikroorganizmaların ayrımı koloni morfolojisi, enzimatik aktivitelerin belirlenmesi, gaz oluşumunun izlenmesi vb çıplak gözle yapılabileceği gibi bunlara ilave olarak fluoresansa dayalı olarak da yapılabilmektedir. MUG ilave edilmiş besiyerleri E. coli için yaygın bir şekilde kullanılırken, setrimid (=cetrimide) katılmış besiyerlerinde Pseudomonas aeruginosa yine UV ile ayırt edilmektedir.Diferansiyel besiyerleri sadece selektif besiyerlerinin bir modifikasyonu değildir. Çeşitli genel besiyerlerine ilave edilen özel bazı katkılar bu besiyerlerine diferansiyel bir nitelik kazandırabilir. Hemoliz reaksiyonları için kullanılan kanlı agar besiyeri buna en tipik örnektir. CASO Agar (Merck) besiyerine MUG ilave edilerek yapılan besiyerinde toplam mezofil aerob bakteri sayımı yanında E. coli sayımı da fluoresans ile yapılabilmektedir.Diferansiyel besiyerleri, amaca göre selektif izolasyon, selektif sayım ve ön identifikasyon amaçları ile kullanılmaktadır.2.3. Zenginleştirme BesiyerleriKarışık bir mikroflora içinde hedeflenen bir mikroorganizmayı geliştirmek, sayısını artırmak vb amaçlarla kullanılan zenginleştirme besiyerleri, önzenginleştirme besiyerleri ve selektif zenginleştirme besiyerleri olarak 2 alt gruba ayrılırlar.Önzenginleştirme besiyerleri genel olarak hasar görmüş (= injured = yaralanmış) mikroorganizmaların aktivitelerini kazanmaları için kullanılan, bileşiminde inhibitör içermeyen ve dolayısı ile aktivite kazanması istenen mikroorganizma yanında refakatçi mikrofloranın da gelişmesini sağlayan sıvı besiyerleridir ve bu tarif altında "özel amaçla kullanılan genel besiyerleri" olarak nitelendirilebilir. Önzenginleştirmede kullanılan besiyerlerine en tipik örnek gıdalarda Salmonella aranmasına yönelik çalışmaların ilk aşaması olan "önzenginleştirme" amacıyla kullanılan Tamponlanmış Peptonlu Su besiyeridir. Bileşiminde litrede 10 g et peptonu, 5 g NaCl ve 10 g fosfat tampon olan bu besiyerinde Salmonella yanında ortamdaki diğer bakteriler de gelişebilmektedir.Selektif zenginleştirme besiyerleri ise özel amaçla kullanılan selektif sıvı besiyerleridir. Bunlara en tipik örnekler ise Listeria ve Salmonella aranmasında kullanılan besiyerleridir. Selektif zenginleştirme aşamasında karışık kültür olarak bulunan bakterilerden gelişmesi istenmeyenler çeşitli selektif inhibitörler ile engellenir. Selektif zenginleştirme aşamasını genellikle selektif bir katı besiyerine sürme yapılarak aranan bakterinin selektif izolasyonu aşaması izler. Bu çerçevede selektif zenginleştirmenin amacı, selektif izolasyonda başarı şansını artırmak için aranan mikroorganizmanın karışık kültür içindeki sayısını artırmaktır.Selektif zenginleştirme aşaması her zaman önzenginleştirme aşamasını izlemez. Gıda maddelerinde Salmonella aranırken yukarıda da belirtildiği gibi işlem sırası önzenginleştirme/selektif zenginleştirme/selektif katı besiyerine sürme şeklinde iken Salmonella 'dan şüphe edilen gayta (=dışkı) örnekleri doğrudan selektif zenginleştirme /selektif katı besiyerine sürme aşamalarını izler. 2 farklı örneğe farklı işlem uygulanmasının nedeni gayta örneğinde aktif ve yüksek sayıda Salmonella olmasıdır. Gıda maddesi ise önzenginleştirme aşamasından geçirilerek bir anlamda önzenginleştirme kültürü Salmonella sayısı ve aktivitesi açısından gayta örneğine benzer bir hale getirilir.2.4. İdentifikasyon BesiyerleriTam selektif ve diferansiyel besiyerlerinin ön identifikasyonda kullanılabileceğine yukarıda değinilmiş idi.Tam selektif bir besiyerinde gelişen bir mikroorganizmanın identifikasyonu cins ve hatta bazı durumlarda tür bazında tamamlanabilir. Diferansiyel besiyerlerinde de aynı durum geçerlidir.Bir mikroorganizma izolatının identifikasyonu için en çok kullanılan testler biyokimyasal nitelikli olanlardır. İdentifikasyon besiyerleri, mikroorganizmanın belirli bir besin maddesini (genellikle karbohidratlar) kullanıp/kullanmadığının saptanması, belirli bir besin maddesinden metabolizma sonunda tayin edilebilecek metabolitleri (örneğin triptofandan indol) oluşturup/oluşturmadığının belirlenmesi vb amaçlar ile kullanılır. Bakterinin hareketli olup olmadığının saptanması amacıyla kullanılan yarı katı (semi solid) besiyerleri de identifikasyon besiyerleri grubuna katılmaktadır.3. Diğer BesiyerleriAntimikrobiyel duyarlık testlerinde kullanılan agar disk difüzyon besiyerleri ile minimal inhibisyon konsantrasyonu testlerinde kullanılan sıvı ve katı besiyerleri, vitaminlerin ve amino asitlerin mikrobiyel yolla belirlenmesinde kullanılan besiyerleri, saf kültürlerin korunması (=kolleksiyonu) amacıyla kullanılan besiyerleri gibi özel amaçlara yönelik olarak kullanılan çeşitli besiyerleri de vardır.BESİ YERİ AYRINTILI BİLGİ İÇİN http://www.orlab.net/mikrobiyoloji/942300030.pdf TIKLAYIN

http://www.biyologlar.com/besiyeri-cesitleri

Ethojinin insan davranışının açıklanmasına katkıları

Etholojik araştırmaların insan davranışı incelemelerine etkisi, iki yönden olmuştur. Bunlardan birincisi, etholojik araştırmalardaki genetik faktörün önemini öne çıkartan sosyobiyoloji alanındadır; ethologların hayvan davranışı incelemelerinden yola çıkan sosyobiyologlar, evrim konusunda Darwin'in bakışından oldukça farklı bir yaklaşım geliştirdiler. Onlara göre, evrimin amacı soyun sürekliliğini sağlamaya yöneliktir; birsoyun üyesinin davranışlarına soyunu korumaya ve onun sürekliliğini sağlamaya yönelik, "soy seçici" içgüdüler yön verirler. Bu soy seçici tutumlar, insan davranışlarının da temelini oluşturur. İnsan davranışlarını da genetik olarak getirdikleri, soyu korumaya yönelik içgüdüsel tutumlar belirlemektedir; kültürel ve öğrenme yoluyla ortaya çıktıkları sanılan tüm insan etkinlikleri aslında, içgüdüsel olarak insan türünün sürekliliğini sağlamaya yönelik faaliyetlerdir. Etholojinin insan davranışının açıklanmasına ikinci etkisi ise, sosyobiyolojinin tam tersine, anne-bebek ilişkisinin önemini öne çıkartan bir şekilde olmuştur. Harlow'un maymunlarla yıllar süren araştırmalarının sonucunda, maymunlarda anne-bebek ilişkisinin onların sonraki yaşamlarında nasıl bir ruhsal ve toplumsal gelişme göstereceklerini belirlediği kanaatine varması ve ardından bu kanaatinin tüm memeliler için geçerli olduğunu söylemesi, çocuk ve erişkin psikiyatrisi üzerinde derin etkiler yaratmıştır. Başta John Bowlby olmak üzere etholojiden etkilenen psikiyatristler, erişkin yaşamda ortaya çıkan birçok ruhsal rahatsızlığın anne-bebek ilişkisindeki toplumsal-duygusal bağın ve güvenli bağlılık ilişkisinin yeterince gelişmemesiyle ilgili olduğunu öne sürmüşlerdir. Şüphesiz ethologların bu ve benzeri birçok deneysel sonuçlarına, hayvanlardan elde edilen sonuçların insanlara genellenemeyeceği söylenerek karşı çıkılabilir. Bu eleştiride bir haklılık payı vardır. İnsan yavrusu, hayvanlarda olduğu gibi, dünyaya ayrıntılı içgüdüsel tepki mekanizmalarıyla gelmemekte; oldukça bağımlı ve çaresiz bir durumda bulunmaktadır. Kaldı ki, yaşamları boyunca pek bir şey öğrenmelerine gerek olmadan içgüdüsel bilgileriyle var kalabilen hayvanlardan ayrı olarak, insan bilgisinin pek çoğunu öğrenerek elde eden ve bunları içgüdüleriyle değil aklıyla yapan bir varlıktır. Ama insan ve hayvan arasındaki tüm bu farklılıklar yine de insan zihninin doğum sırasında, bazı filozofların sandıkları gibi, boş bir levha (tabula rasa) olmadığı; belli uyaranlara karşı doğuştan gelen tepkilerden tümüyle mahrum kaldığı anlamına gelmemektedir. Örneğin, yeni doğan bebek, emme tepkisini nasıl göstereceğini bilmektedir. Aynı şekilde, yeni doğan bebekler, etrafındakileri elleriyle nasıl kavrayacaklarını bilirler; yani dokunuşla ilgili uyaranlara nasıl tepki vereceği konusunda programlanmışlardır.

http://www.biyologlar.com/ethojinin-insan-davranisinin-aciklanmasina-katkilari

Mamutun Genomu Birleştirildi

ABD’li ve Rus araştırmacıların oluşturduğu bir grup, mamut genomunun büyük bir bölümünü ortaya çıkarmayı başardı. Uzmanlar Buz Devri’nin bu devasa hayvanının DNA zincirini yeniden oluşturmak için mamutun kıl örneklerinden DNA çıkardılar. Bazı bölümleri eksik olsa da araştırmacıların tahminine göre genomun yaklaşık %80’i tamamlanmış durumda. Çalışma, mamutların soyunun tükenmesi konusuna açıklık getirebileceği gibi uzun süredir var olmayan türlerin klonlanmasının uygulanabilirliği sorusunu da yeniden gündeme getiriyor Bilim insanları bu konuda Sibirya’da donuk topraktan (kutuplarda bulunan donmuş toprak tabakası) çıkarılan çok sayıdaki tüylü mamuttan yararlandılar. Donuk toprak koşulları, çok eski zamanlardan kalan DNA’ların çıkarılmasında özellikle yeğlenen tüy ve kıl gibi parçaların korunması için çok uygun. Bir kıl örneğinde bulunan genetik malzemenin büyük bir bölümü kılın sahibi olan hayvanındır. Buna karşın araştırmacılar kemikten DNA çıkarmaya çalıştıklarında çoğunlukla mantar ve bakterilerinki de örneğe karışıyor. Araştırmada donuk topraktan çıkarılan iki mamutun kıl örnekleri kullanıldı. DNA’nın çıkarılmasının ardından, bunun ne kadarının mamuta ait olduğunun anlaşılması gerekiyordu. Bunun için de araştırmacılar, mamutun en yakın akrabası olan Afrika filinin gen haritasını çıkardılar. Yapılan ilk araştırmalar, mamut genomunun Afrika filininkinden yalnızca %0,6 oranında farklı olduğunu ortaya çıkardı. Bu, insan ve şempanze arasındaki genom farkının yaklaşık yarısı kadar. Afrika fili ve mamutun evrimsel olarak ayrılmasının, insan ve şempanze soyları arasındaki kırılmadan bile daha önce olmasıysa dikkat çekilmesi gereken bir gözlem. Öyle görünüyor ki genler, mamutlar da dahil olmak üzere fillerde, insan ve şempanze soylarında olduğundan daha yavaş evrim geçiriyor. Neden böyle olması gerektiğiyse hâlâ bilinmiyor. Mamutun toplam DNA zincirinin, insanınkinden 1,4 kez daha uzun olduğu tahmin ediliyor. Bir başka tartışma Uzun süredir çok eski zamanlara ait DNA’lardan,günümüzde var olmayan canlıları geri getirmenin hayali kuruluyordu. Ancak birçok bilim insanı bunun gerçekleşebileceği konusunda kuşkulu. Bunun nedeniyse canlının ölümünden sonra, DNA zincirinde oluşan değişimlerin bu durumu çok zorlaştırması. “Bu tıpkı, tüm malzemenin yalnızca %80’iyle bir araba yapmaya benziyor.” diyor Adelaide Üniversitesi’nden Jeremy Austin ve ekliyor: “Elimizde bütün bir genom olsa bile gerçek mutasyona karşılık zincir hatası mı yoksa DNA’nın mı zarar gördüğü konusu hâlâ çözemediğimiz bir sorun. Gen ölçeğinde bu neredeyse aşılamaz bir problem. Bundan sonraki sorunumuzsa yapay kromozomları nasıl oluşturacağımız”. Kanada’da, Ontario’daki McMaster Üniversitesi’nden genetikçi Hendrik Poinar’ın yorumuna göreyse mamutun kaç kromozomu olduğuna ilişkin “henüz” hiçbir fikrimiz yok. Kaynak: Bilim ve Teknik Ocak 2009

http://www.biyologlar.com/mamutun-genomu-birlestirildi

ANOVA (Analysis of Variance)

Bugün ki yazımda t-testinin genelleştirilmiş hali olan F-testi ANOVA’dan bahsetmek istiyorum. ANOVA ikiden fazla grup ortalamalarının karşılaştırılmasında kullanılan parametrik bir yöntemdir. T-testi F-testinin özel durumu olarak düşünebiliriz. T-testinde sadece iki grup karşılaştırılması yapılmaktadır. Parametrik yöntem olması gereği bazı varsayımlar gerektirmektedir. En önemli varsayımı grupların varyanslarının eşit olduğu varsayımıdır. Bu varsayım bozulduğunda sonuçların önemli derecede etkileneceği literatürde geçmektedir. Diğer varsayımlar ise, normal dağılım şartı ve gözlemlerin birbirinden bağımsız olmasıdır. Normallik şartı göz ardı edilebilmesine rağmen varyansların homojenliği varsayımı katı bir koşuldur. Aşağıdaki tabloda örnek bir veri yapısını görebiliriz. Araştırmacı 3 farklı hastalık grubundaki hastaların albümin değerlerini ölçmüş ve aşağıdaki gibi bulmuş. Albümin değerlerin hastalık gruplarına göre değişip değişmediğini öğrenmek istiyor. (Kaynak: Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistiksel Yöntemler-Reha Alpar, Not: Örnek olması sebebiyle verinin sadece bir kısmını aldım.) Albümin değerini tek yönlü ANOVA ile gruplara göre değişiklik gösterip göstermediğini inceleyebiliyoruz. Bu tarz verip tipini t-testi ile karşılaştırıldığını şahit oldum. Maalesef hatalı bir analiz yöntemidir. Sebebi de I.tip hata dediğimiz hatayı büyütmesidir. ANOVA ile tek bir hipotez kurarak %5 yanılma payıyla(%95 güven düzeyinde çalıştığımızı düşünürsek) çalışırken. T-testi ile ikili grup karşılaştırması yaptığımız için ; Kronik Hepatit- Siroz Kronik Hepatit-Malignite Siroz-Malignite Olmak üzere 3 farklı hipotez kuruyoruz. Bu da güven düzeyini düşürmektedir. Kısa bir hesapla; (0,95)3 = 0,86 olur. Buradan yanılma payıda 1-0,86=0,14 olmuş olur. T-testi ile yaptığımız karşılaştırmada üç farklı hipotez kurduğumuz için ANOVA ile test ettiğimizde yanılma payı %5 iken t-testi ile %14’lere kadar çıkmaktadır. Daha fazla değişken olduğunu düşünürsek hata payı iyice artacaktır. Bu nedenle de bu sonuçlara göre yorum yapmak tabi ki yanlış olacaktır. Üç ve üçten fazla grup karşılaştırılması yapılacağı zaman ANOVA yapılması doğru olur. Bu kullandığımız veri tek yönlü-ANOVA’ya uygun örnektir. İki yönlü ANOVA da sıklıkla karşılaşılan bir analizdir. Hastalık gruplarına ait örneğimize bir de cinsiyet değişkeni eklendiğini düşünürsek; verimiz aşağıda ki hale gelmektedir. Hastalık ve Cinsiyet faktörleri aynı anda incelenmek istendiğinde ve ortak etkileşimlerinin sonuçlar üzerinde anlamlı istatistiksel farklılık yaratıp yaratmadığını incelememizi sağlar. 28 Haziran 2013 CumaANOVA (Analysis of Variance) Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Bugün ki yazımda t-testinin genelleştirilmiş hali olan F-testi ANOVA’dan bahsetmek istiyorum. ANOVA ikiden fazla grup ortalamalarının karşılaştırılmasında kullanılan parametrik bir yöntemdir. T-testi F-testinin özel durumu olarak düşünebiliriz. T-testinde sadece iki grup karşılaştırılması yapılmaktadır. Parametrik yöntem olması gereği bazı varsayımlar gerektirmektedir. En önemli varsayımı grupların varyanslarının eşit olduğu varsayımıdır. Bu varsayım bozulduğunda sonuçların önemli derecede etkileneceği literatürde geçmektedir. Diğer varsayımlar ise, normal dağılım şartı ve gözlemlerin birbirinden bağımsız olmasıdır. Normallik şartı göz ardı edilebilmesine rağmen varyansların homojenliği varsayımı katı bir koşuldur. Aşağıdaki tabloda örnek bir veri yapısını görebiliriz. Araştırmacı 3 farklı hastalık grubundaki hastaların albümin değerlerini ölçmüş ve aşağıdaki gibi bulmuş. Albümin değerlerin hastalık gruplarına göre değişip değişmediğini öğrenmek istiyor. (Kaynak: Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistiksel Yöntemler-Reha Alpar, Not: Örnek olması sebebiyle verinin sadece bir kısmını aldım.) Kronik Hepatit Siroz Malignite 5 3 0,8 5,1 4,3 1,3 4,5 3,4 2,2 4,7 1,8 2,7 2,8 2,2 1,9 5,3 2,7 1,4 4,7 2,5 2,6 4,5 3,1 1 3,6 2,8 1,5 3,8 1,5 0,7 Albümin değerini tek yönlü ANOVA ile gruplara göre değişiklik gösterip göstermediğini inceleyebiliyoruz. Bu tarz verip tipini t-testi ile karşılaştırıldığını şahit oldum. Maalesef hatalı bir analiz yöntemidir. Sebebi de I.tip hata dediğimiz hatayı büyütmesidir. ANOVA ile tek bir hipotez kurarak %5 yanılma payıyla(%95 güven düzeyinde çalıştığımızı düşünürsek) çalışırken. T-testi ile ikili grup karşılaştırması yaptığımız için ; Kronik Hepatit- Siroz Kronik Hepatit-Malignite Siroz-Malignite Olmak üzere 3 farklı hipotez kuruyoruz. Bu da güven düzeyini düşürmektedir. Kısa bir hesapla; (0,95)3 = 0,86 olur. Buradan yanılma payıda 1-0,86=0,14 olmuş olur. T-testi ile yaptığımız karşılaştırmada üç farklı hipotez kurduğumuz için ANOVA ile test ettiğimizde yanılma payı %5 iken t-testi ile %14’lere kadar çıkmaktadır. Daha fazla değişken olduğunu düşünürsek hata payı iyice artacaktır. Bu nedenle de bu sonuçlara göre yorum yapmak tabi ki yanlış olacaktır. Üç ve üçten fazla grup karşılaştırılması yapılacağı zaman ANOVA yapılması doğru olur. Bu kullandığımız veri tek yönlü-ANOVA’ya uygun örnektir. İki yönlü ANOVA da sıklıkla karşılaşılan bir analizdir. Hastalık gruplarına ait örneğimize bir de cinsiyet değişkeni eklendiğini düşünürsek; verimiz aşağıda ki hale gelmektedir. Hastalık ve Cinsiyet faktörleri aynı anda incelenmek istendiğinde ve ortak etkileşimlerinin sonuçlar üzerinde anlamlı istatistiksel farklılık yaratıp yaratmadığını incelememizi sağlar. Kronik Hepatit Siroz Malignite Cinsiyet 5 3 0,8 E 5,1 4,3 1,3 K 4,5 3,4 2,2 K 4,7 1,8 2,7 E 2,8 2,2 1,9 E 5,3 2,7 1,4 E 4,7 2,5 2,6 K 4,5 3,1 1 E 3,6 2,8 1,5 K 3,8 1,5 0,7 K ise şöyledir; Tek yönlü ANOVA: H0: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. Çift yönlü ANOVA: Üç farklı hipotez kurulur. H0: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Hastalık gruplarına göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. H0: Cinsiyete göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Cinsiyete göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. H0: Hastalık grupları ve cinsiyetin ortak etkileşimine göre Albümin değerleri farklılık göstermemektedir. H1: Hastalık grupları ve cinsiyetin ortak etkileşimine göre Albümin değerleri arasında en az biri farklıdır. Çift yönlü ANOVA ile her bir gruptaki değişkenlerin kendi içinde anlamlılıklarını inceleyebildiğimiz gibi ortak etkileşimini de inceleyebiliyoruz. Eğer karar aşamasında, Tek yönlü ANOVA için düşünürsek, P-değeri red bölgesine düşerse hastalık grupları arasında en az birinin fark yarattığını söyleyebiliriz. Fakat farkı hangi grubun yarattığını öğrenmek istediğimizde ise post-hoc testlerine başvurmamız gerekir. Tukey HSD testi en çok bilinen ve kullanılan test olmasına rağmen verinin yapısına göre diğer post-hoc testlerine de başvurmak gerekebilir. Çünkü kendi aralarında avantajları ve dezavantajları vardır.

http://www.biyologlar.com/anova-analysis-of-variance

PANAMA KANALI

Kuzey Amerika'daki (Alaska'ya kadar) Pleistosen faunası içerisinde Güney Amerika'ya özgü hayvanlar (tembel hayvanlar) bulunur. Güney Amerika'da da yalnız Kuzey Amerika'dan gelebilecek at ve geyikler bulunmuştur. Bu nedenle. Kuvaterner boyunca, devamlı olmasa da, faunanın alış verişini gerçekleştirebilecek Panama Kıstağı mevcuttu. Bugün, bu geçişin gerçekleştiği yerde, 300 km. uzunluğunda yağmur ormanı ve bir çeşit turbalık-bataklık vardır. Böyle bir arazi, pekari gibi hayvanlar için ciddi bir bariyer oluşturmamasına karşın, tembel hayvan, at ve geyikler için büyük ölçüde yayılmayı önleyicidir. Aynı şekilde xerophylous (kurağı seven) bitkiler için de bariyer oluşturur. Bu önleyici iklimsel kuşak. Buzul Devri'nde yer değiştirdiğinden ve güneye kaydığından, bu bataklıklar kurumuş ve savana özelliği kazanmıştır. Bu da hayvan ve bitkilerin göçüne izin vermiştir. Bu yaklaşımda, göçün, yalnız buzul döneminde gerçekleşebileceği görülür. Çünkü bu bölgedeki iklim bu dönemde güneye kayacak ve kıstağı elverişli hale geçirecektir. Buzullaşma döneminde deniz düzeyinin düşmesi ile bu aradaki kıstak bir miktar genişlemiştir. Pleistosen'de kuşların ve balıkların öyküsü, kara köprülerinin yanısıra, diğer köprülerin durumu hakkında da bilgi vermektedir: Kuzey Amerika kuşlarının öyküsü incelendiğinde (MAYR, 1946), kuşların bir kısmının da Bering Köprüsü’nü kullanmış oldukları görülür. Bununla birlikte bunların yayılışı ve göçleri memelilere göre çok daha kolay olmuştur. Tatlısu balıklarının incelenmesi ve onların ayrı kaldıkları (disjunction) yerlerin saptanması, buzul gölleri ve onların drenajı konusunda değerli bilgiler vermektedir (HUBBS ve MİLLER, 1948). Kara köprüleri, kural olarak, bugün birkaç yüz metre okyanus derinliği olan yerlerde oluşmuştur. En tipik örneği ise Wyville-Thomson sırtı denen oldukça sığ deniz tabanı ile Grönland, İzlanda ve İskoçya'nın birbirine bağlanmış olmasıdır. Kara köprülerinin saptanması, özellikle aktif yayılımları sınırlı olan taksonlar konusunda değerli bilgiler vermektedir.

http://www.biyologlar.com/panama-kanali

Mantar Toplama ve Kurutma Yöntemleri

Mikroskobik mantarlar (funguslar) üzerinde yasadigi ortam parçasiyla birlikte toplanir. Bu m sporangium (spor yataklari) ve fruktifikasyonlarini (spor olusumlarini) tamamlamis olmalarina dikkat edilmelidir. Funguslar toplandiktan sonra kutu veya cam kaplar içinde kuru halde saklanirlar. Sapkali mantarlar ise bir çaki vasitasiyla topraktan sökülür. Bu mantarlarin tayininde spor renkleri de önemli oldugundan sporlar beyaz bir kagit üzerinde toplanirlar. Bunun için mantarin sapka kismi kesilerek beyaz kagit üzerine konulur. Bir gün sonra kagit üzerine düsen sporlar toplanirlar. Dolayisiyla bu mantarlardan en az iki örnek toplamak gerekir. Bu örneklerden biri herbaryum örnegi halinde saklanir. Ikincisi spor elde edilerek teshiste faydalanmak amaciyla kullanilir (Saya ve Misirdali, 1982). Sapkali mantarlar ya % 70'lik etil alkol veya % 4'lük formal eriyigi içine konularak ya da dondurma - kurutma yöntemi ile kurutularak cam kaplar içinde saklanir. Dondurma-kurutma yönteminde kurutmayi hizlandirmak amaciyla, mantar ince nelerle delinir. Daha sonra kutu içine serilerek dondurma aletinde kurutulur ve saklanir. Mikroskobik olan funguslarda da ayni yöntem uygulana bilinir.

http://www.biyologlar.com/mantar-toplama-ve-kurutma-yontemleri

B6 Vitamini

B6 VİTAMİNİ: Pyridoxine Pyridoxine olarak da adlandırılan B6 vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir. Diyetle veya ek vitamin olarak mutlaka alınmalıdır. Üç farklı formu vardır. Alkol, aldehit ve amin. Hayvansal ve bitkisel besinlerde düşük yoğunlukta bulunur. Yararları: Vücutta diğer birçok vitaminden daha fazla hayati fonksiyonları destekleyici rol oynar. Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında yer alır. Hormonlar, kırmızı kan hücreleri, sinir hücreleri ve enzimlerin oluşumunda rol oynarlar. Ayrıca B6 vitamini iştahımızı, ağrıya karşı duyarlılığımızı, uyku düzenimizi, ruh durumumuzu etkileyen serotonin adlı maddenin yapımında da etkili olmaktadır. B6 vitamini bağışıklık sistemini güçlendirir, kolesterol birikimine engel olarak kalbi korur, böbrek taşı oluşumunu engeller. karpal tunel sendromu, adet öncesi gerginlik sendromu, artritler, alerjiler, geceleri oluşan bacak kramplarının tedavisinde de kullanılır. B6 vitamini birçok enzimin oluşumuna katılır. Örneğin, demirin hemoglobin yapısına katılmasını sağlayan enzimlerin içinde de bulunurlar. Ensefalopati ve polinevrit gibi nörolojik hastalıkların tedavisinde B6 vitamini etken madde olarak kullanılır. Hangi besinlerde bulunur? Başlıca Vitamin B6 kaynakları arasında muz, avakado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta, balık ve bütün hububatlar gelmektedir. Tavuk, balık, ıspanak, patates, muz, kepekli ekmek, kuruyemiş diğer önemli kaynaklarıdır. Eksikliği nelere yol açar? B6 vitamini eksikliği son derece enderdir. Bu durumda deri, sindirim sistemi ve sinir sistemi rahatsızlıkları ortaya çıkar. Dudak ve dil çatlaması, egzama gibi fiziksel belirtiler görülür. B6 vitamini eksikliğinde ani uykusuzluk ve santral sinir sisteminin çalışmasında bozukluklar oluşmaktadır. Eksikliğinde depresyon, kusma, anemi (kansızlık), böbrek taşları, dermatitler, uyuşukluk, bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak sık hastalanma görülebilir. Yeni doğanlarda B6 vitamini eksikliğine bağlı olarak aşırı sinirlilik, huysuzluk; bazende kasılma nöbetleri görülebilir.

http://www.biyologlar.com/b6-vitamini

Yayınım - Difüzyon ve Geçişme - Osmoz

Yayınım olayında ise olayın başladığı ve bittiği veya dengeye vardığında atom ve moleküller arası ilişkileri farklıllık gösterir. Uçucu maddelerin sıvı veya katı formdan gaz faza geçerek yayınması ve suyun buharlaşması buhar basıncı farkı sonucunda başlayıp yürüyen bir yayınım olayıdır ve DH = 0 olduğunda net, gözlenebilir, ölçülebilir yayınım durur. İki kapalı kap arasında yayınımı sağlayacak bir açıklık oluştuğunda gazların bağıl basınç oranları, yani herbirinin özgül toplam enerjileri arasındaki farka göre değişen şekillerde yayınım gösterirler. Kısmi, oransal gaz basıncı ile difüzyon basıncının doğrusal ilişkisi nedeniyle bir karışımda yer alan maddelerin yayınım oranları değişir. Ayrıca her birinin sıcaklık ve karşı basınç değişimlerine tepkileri de farklılık gösterir. Tüm bu farklılıkların temel nedeni atom ve moleküler yapılarının, ağırlıklarının yani özelliklerinin farkından doğan termik hareketlilik ve serbest enerji farklılığıdır. Bu da maddeye has bir özellik olduğundan yayınım - difüzyon sabitesi adını alır. Difüzyon hızı geçişi sağlayan açıklığın veya seçiciliği olmayan membranın alanı, yayınım konusu maddenin iki taraftaki derişim farkı ve yayınım sabitesine bağlıdır. Yayınımın da itici gücü ısıl hareketlilik olduğundan sıcaklık artışı ile hızı artar, daha kısa sürede dengeye ulaşır, fakat denge noktası sıcaklıktan bağımsızdır. Difüzyonu başlatan ve yürüten derişim farkı olduğundan yayınıma konu iki taraf arasındaki uzaklık artışı olayın yürüme hızını global olarak azaltır. Çünkü yayınım moleküler düzeyde derişim farkı dilimleri halinde yürür. Bu nedenle de hücre ve organel düzeyindeki hızı çok yüksektir. Üç gaz formundaki besin olan su buharı, O2 ve CO2 için 20 derece sıcaklıkta ölçülen yayınım sabiteleri saniyede yayınım alanı olarak sırası ile 0.25, 0.20 ve 0.16 cm2 dir, yani katıların sıvı ortamdaki yayınım sabitelerinden ortalama 10(4) kat fazladır. Bunun da nedeni gaz ortamında çok daha seyrek olan moleküllerin ısıl hareketle çarpışma nedeniyle zaman ve enerji kaybının çok daha az oluşudur. Bu tabloya karşın fotosentez hızının ışık ve sıcaklık tarafından sınırlanmadığı durumlarda karbon dioksidin kloroplastlara kadar yayınımı için geçen sürenin sınırlayıcı olduğu belirlenmiştir. Aynı şekilde terleme hızının hücre çeperlerinden su buharı yayınım hızı tarafından sınırlandığı ve bu şekilde de bitkilerin stomalarından gereksiz su kaybını önleyen bir mekanizma olarak yarar sağladığı saptanmıştır. Elektrostatik yüklü maddeler ile kolloidal maddelerin çözeltiler arasında yayınımları gazların ve gazlarla aynı davranışı gösteren yüksüz maddelerinkinden farklıdır. Çünkü hareketlilikleri zıt yüklü tanecikler arasındaki çekim kuvvetlerinin rastlantısal olarak değişen etki düzeyine bağlı olarak değişir. Canlılarda ise çözeltide serbest olarak bulunan ve yapısal, sabit durumda yüklü moleküller söz konusudur. Bu karmaşık ilişkiler de bitkilerde yayınım olayının orta lamel ve hücre çeperlerinin elektrostatik yapılarına bağlı değişimler göstermesine neden olur. Bu ilişkiler hücre veya doku düzeyinde hücre çeperlerinin permeabilitesi - geçirgenliği ölçülebilir terimiyle belirtilir. Yüklü madde yayınımı yük durumları ile sabit ve hareketli olan maddelerin yük durumu arasındaki denge nedeniyle miktar ve hız açısından belli bir seçicilikle karşılaşmış olur. Geçişme - Osmoz difüzyonun özel bir halidir. Yarıgeçirgen, seçici zar yanlızca çözgeni veya çözgenle birlikte çözeltideki bazı çözünmüş maddeleri geçirirken bazılarını geçirmemesinin sonucudur. Osmoza giren her bir madde kendi termodinamik sistemindeki entropiyi en üst düzeye çıkartacak şekilde hareket ettiğinden, membrandan geçemeyen molekülün yoğun olduğu tarafta geçebilen maddelerin derişimi artar. Bu birikme sonucunda toplam madde artışı ve sonucunda da membranın o yanında hacım artışı olur. Hücreler arası madde aktarımında da bu şekilde özsuda çözünmüş ve membrandan geçemeyen madde derişimi artışı çözgen olan suyun oransal derişiminin azalmasına neden olduğundan su alınmasına neden olur. Sonuç olarak kütle akışı ve difüzyonda maddelerin akışı birbirinden bağımsız başlar ve yürürken osmozda maddelerin bağıl oranı etkilidir. Canlı hücre membranı suya karşı geçirgen özellikte ve özsuda çözünmüş madde miktarı yüksek olduğunda su alımı kendiliğinden yürür. Canlılar bu mekanizma sayesinde su alımını ortamda su bulunduğu sürece garanti altına almış olur. Gözlenen hücreler ve organeller gibi canlı yapılarda net su alımının hücrenin çeperi, komşu hücrelerin veya dıştaki sıvı ortamın hücre üzerindeki karşı basıncının etkisi ile dengeye vardığında duruşudur, bu sayede yapının şişerek patlaması engellenmiş olur. Bu basınca da geçişme - osmoz basıncı, osmotik basınç denir. Çünkü büyüklüğü osmotik alımla sağlanan çözünmüş madde miktarı ile doğrudan ilişkilidir. Sonucu olarak da bir hücrenin hacminde değişime neden olan etkin osmotik basınç farkı yarı - geçirgenlik ve seçicilik sayesinde yayınımla sağlanabilecek olan madde hareketi miktarından çok daha yüksek olur. Temeldeki denge ise aynı türden iyonların membranın iki yüzü arasındaki kimyasal potansiyel farkının sıfır olmasıdır ve hidrostatik basınç farkının bu dengeye katkısı ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Ana değişken ise membranın iki yüzü arasındaki elektriksel potansiyel farkıdır ve küçük bir orandaki değişimi bile çok daha büyük orandaki kimyasal potansiyel farkını, yani derişim farkını dengeleyebilir. Gene bu mekanizma canlı hücreye membrandaki iyonik madde kompozisyonunu düzenleyerek kolayca iyon alımı olayını denetleme olanağı verir. 20. yüzyılın başlarında Nernst başta olmak üzere araştırıcılar tarafından kuramsal temelleri atılarak asrın ortalarında kesinleşen bu bulgular 1967 yılında Vorobie tarafından Chara tatlısu alginin K iyonu alımı üzerindeki deneylerle kanıtlanmıştır. Hücre çeperi gibi hücrenin denetimi dışında kalan ve kütle akışı ile difüzyonun geçerli olduğu kısım için kullanılan terimlerden biri belirgin serbest alan (BSA) - “apparent free space”dir. Su alımı için iç osmotik basıncın dış ortamdan yüksek, hücre özsuyunun hipertonik olması gerekir. Yani toplam çözünmüş madde derişimi daha yüksek olmalıdır. Bu durumda herbir maddenin difüzyon basıncı farklı olacağından su moleküllerini geçiren zardan su kendi kinetik difüzyon dengesini sağlayıncaya kadar geçiş yapar. Hipertonik hücre turgor halindedir, sitoplazma çepere yapışık durumdadır. Çünkü osmotik basınç artışı çeperin karşı yöndeki basıncı ile dengelenmiştir. Hücre özsuyunun izotonik osmotik basınca sahip olması halinde bir kısım suyunu kaybeder ve sitoplazmanın çeperden ayrılmaya başladığı görülür. Bu duruma sınır plazmoliz adı verilir ve izotonik osmotik basıncın ölçümünde kullanılır. Hücrenin iç osmotik basıncının dış basınçtan daha düşük olduğu hipertonisite durumunda sitoplazma çeperden ayrılarak ortaya toplanmaya başlar, hücre plazmolize olur. Hücrede plazmoliz ilerledikçe klasik deyimi ile emme kuvveti artar, daha yeni terminolojideki karşılıkları ile difüzyon basıncı eksikliği -“diffusion pressure deficit” - DPD” (DBE), su potansiyeli artar. Bunun da nedeni serbest haldeki suyun serbest enerjisinin adsorpsiyon veya adezyon, kohezyon ile tutulmuş olan sudan az oluşudur. Hücrenin yeniden turgor haline geçme, deplazmolize olma, yani plazmoliz durumundan kurtulma eğiliminin sonucudur. Tam turgor halindeki hücrede ise iç ve dış basınçlar eşit olduğundan su potansiyeli, yani net su alımı sıfır olur. Burada devreye doğal olarak hücre çeperinin elastiklik derecesi de girer. Bu nedenle ve henüz alöronlar gibi susuz bir hacim oluşturan yapılar olmadığından hacme oranla su miktarı meristematik dokularda yüksektir. Plazmoliz sırasında protoplazmanın tümüyle küçüldüğü, büzüldüğü deplazmolizde ise şiştiği görülür. Hücre özsuyunda serbest çözücü durumundaki suyun kaybından sonra sitoplazmik proteinlerin hidratasyon kaybı - dehidratasyonu sitoplazma hacminin değişmesine neden olur. Difüzyon basıncı eksikliğinin en yüksek olduğu tohumlar, dehidrate likenler gibi yapılarda su alımı ile deplazmoliz sertleşmiş alçıyı parçalayabilecek oranda hidratasyona ve deplazmolize neden olur. Hidratasyon termik hareketliliğin ve entropinin artışına neden olarak yapısal protein, sellüloz gibi moleküllerin zincirlerininin gevşemesine ve daha kolay bozunur hale gelmesine neden olur. Bu yüzden bir süre ıslatılmış olan bakliyat daha kolay pişer. Hücreler arasında su alışverişinin debisi bu çerçevede çeper ve membranların geçirgenliği ile DBE farkına bağlıdır. Fakat izotonik çözeltiler arasında bile plazma membranları madde alışverişini sağlar. Su içinde yaşayan bitkilerde süreklilik gösteren bu durumda madde alışverişini sağlayan kütle akımı ve özellikle de elektroosmozdur. Elektroosmoz bir iyon iletimi mekanizması ise de polarite nedeniyle hidrate olan iyonların yani kinetik taneciklerin çevrelerindeki su moleküllerini sürüklemesi sayesinde suyun da taşınmasını sağlar. Kinetik tanecikler iyonlar ile onları çeviren dipol su moleküllerinden oluşan, yani birarada termik hareketliliği olan tanecikler olup toplam kütlelerinin daha yüksek oluşu ve elektrostatik bağların zayıf oluşu nedeniyle termik hareketlilikleri yüksek taneciklerdir. Membranlardaki porlar boyunca yaratılan elektrik alanları, yani endotermik olarak belli bir yönde kutuplandırılan polar molekül dizilişleri üzerinden kayarak iyonik maddelerin taşınması gerçekleştirilir. Bu konu mineral madde beslenmesi içinde ele alınacaktır. Su moleküllerinin iyonlara kendiliğinden yapışarak kinetik tanecikler halinde iletilmesi iyon kaynağı durumundaki hücrede serbest su derişimini azalttığından DBE artar. Bu tür enerji gerektiren iyon ve su beslenmesine aktif madde alımı adı verilir. Örneğin tuzcul bitkiler, halofitler osmotik basıncı yüksek tuzlu topraklarda dahi beslenmelerini sağlarlar. Kserofitler çok kurak koşullarda kuru topraklardan su alabilirler. Aktif iyon alımı yaygın görülen bir olaydır, buna karşılık aktif su alımı özel durumlarda görülür. Bu nedenle aktif iyon alımı bitki yaşamında daha önemli yer tutar.

http://www.biyologlar.com/yayinim-difuzyon-ve-gecisme-osmoz

Virüs morfoloji tipleri

Virüs morfoloji tipleri

Bir bütün virüs taneciği, virion olarak da adlandırılır, aslında bir gen taşıyıcısından fazla bir şey değildir; kapsit olarak adlandırılan bir protein örtü ile çevrili nükleik asitten ibarettir.

http://www.biyologlar.com/virus-morfoloji-tipleri

Biyoteknoloji

Biyoteknoloji; hücre ve doku biyolojisi kültürü, moleküler biyoloji, mikrobiyoloji, genetik, fizyoloji ve biyokimya gibi doğa bilimleri yanında mühendislik ve bilgisayar mühendisliğinden yararlanarak, DNA teknolojisiyle bitki, hayvan ve mikroorganizmaları geliştirmek, doğal olarak var olmayan veya ihtiyacımız kadar üretilemeyen yeni ve az bulunan maddeler (ürünleri) elde etmek için kullanılan teknolojilerin tümüdür. Biyoteknoloji, temel bilim buluşlarını kısa sürede yararlı ticari ürünlere dönüştürebilmesiyle bir anlamda kendi talebini de yaratabilir. Bu yönüyle de diğer teknolojilerden ayrılır. Örneğin sıcak su kaynaklarında yaşayan bakterilerin birinden elde edilen yüksek sıcaklığa dayanıklı bir enzim, günümüzde uygulama ve temel bilim çalışmalarının ayrılmaz bir parçası olan PCR'nin önemli bir girdisidir. Biyoteknoloji uygulamaları; mikrobiyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji, hücre biyolojisi, immünoloji, protein mühendisliği, enzimoloji ve biyoproses teknolojileri gibi farklı alanları bünyesinde toplar. Bu nedenle de biyoteknoloji birçok bilimsel disiplinle karşılıklı ilişki içinde gelişir. Bitki, hayvan veya mikroorganizmaların tamamı ya da bir parçası kullanılarak yeni bir organizma (bitki, hayvan ya da mikroorganizma) elde etmek veya var olan bir organizmanın genetik yapısında arzu edilen yönde değişiklikler meydana getirmek amacı ile kullanılan yöntemlerin tamamına Biyoteknoloji denmektedir. Biyoteknoloji, insan, hayvan ve bitki hücrelerinin fonksiyonlarını anlamak ve değiştirmek amacıyla uygulanan çeşitli teknikleri ve işlemleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Canlıların iyileştirilmesi ya da endüstriyel kullanımına yönelik ürünler geliştirilmesini, modern teknolojinin doğa bilimlerine uygulanmasını kapsar. Uygulamalar arasında; İnsan sağlığına yönelik olarak proteinlerin üretilmesi Bazı hormon, antikor, vitamin ve antibiyotik üretilmesi Çok zor şartlara sahip çevrelerde (sıcak, kurak,tuzlu...) yaşayan organizmaların enzimlerini ve biyomoleküllerini saflaştırarak bunların sanayide kullanılması Yeni sebze ve meyve üretimi İnsandaki zararlı genlerin elemine edilmesi Aşı, pestisit, tıbbi bitki üretimi.

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-1

TOHUMLU BİTKİLER SINAV SORULARI

1.Temel ilgi alanı taksonomi olan botanik dalı…………………………………..dir. 2.Bitki taksonomisibitkilerin………………..,………………………içeren bir bilim dalıdır 3.Bir kategoriye girecek şekilde diğerlerinden ayrılmış olan gruplar ………………..olarak tanımlanır. 4.Populasyon................................................................................................................. ...................................................................bireyler topluluğudur 5.Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 6.Cins isimleri, tekil bir ……………..veya……………… olarak kabul edilen kelimedir. 7.Bir tür 2 latince kelimeden oluşmuştur. İkince kelimeye……………… denir. Buda bir…………….veya………….. olabilir 8.Bitki türlerinin ……..latince kelime ile adlandılmasına…………………isimlendirme denir. 9.Latince ismin arkasına yazar isminin eklenmesi bitki isminde ……………. sağlamak içindir. 10. Hiçbir taksonun………….yoktur. Ancak isimlerin ………. vardır. Bu isimde bitkinin ………......örneğidir. 11. Tür epitetleri ………….,…………….,ve…………… takılar içerir. 12. Vicia caesarea Boiss et Ball altı çizili kısım a) Bitkiyi ilk bulanlar b) Bitkiyi ilk toplayanlar c) Bitkiyi ilk isimlendirenlerdir. 13. Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………dür. 14. Sınıflandırma kuramları diye bilinen görüşler 5 ayrılır. Bunlar………………..,…………….,…………………,………………..ve ……………………………………dır 15- Tohumlu bitkilere……………………,……………………,………………..,………….. adları da verilir 16- Polen taneleri Gymnospermlerde………… Andiospermlerde……………… üzerine taşınırlar. 17- ……………dan zamanımıza değin Angiospermler in çağıdır 18- YurdumuzdakiPINACEAE familyasına ait cinsler a)................................b)...................... c)...................................... d)..................................................dir. 19- Türkiyedeki pinus türleri a-………………b…………….c……………..d……………e….. 20-Ülkemizde Abies in..................alt türü vardır. A.........................ssp.......................................... .köknarı endemik olup Kazdağında 1200-1300 m’ler de yayılış gösterir. 21-Angiosperm çiçeğinde …………….ve……………. büyük oranda güvence altındadır 22- Ülkemizde yaşayan ….. juniperus türü vardır. Bunlardan yaprakları iğnemsi olanlara 3 örnek J……………………, J………………..J…………………………dir 23- Kuzey Anadolu’nun en geniş yayılışlı çam türü………………………………………’dır 24- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………… Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Adi Ardıç (Cüce Ardıç)………………… Mazı…………………………. 25- Angiosperm çiçeğinde …………………ve…………….. büyük oranda güvence altındadır 26- Yaprak sapının dibindeki yaprakçığa………………, çiçek sapının dibindekine……………… denir. 27- ………… taslağının…………. gelişmesi sonucu oluşan yapıya……………….denir. Döllenmeden sonra ………………. gelişimi sonucu oluşan yapıya……………..adı verilir 28- Tipik bir meyve başlıca 3 kısımdan oluşmuştur. Dışta………………,ortada……………….. .ve içte………… 29- Apokarp ovaryum dan meydana gelmiş meyveler…………………… meyvelardır. 30- Tohum başlıca 3 kısımdan meydana gelmişti.Dışta………………,içte………………… ve ………… 31- Ülkemizde park ve bahçelerde yetişen manolya …………………………………dır. 32-……………………. un meyveları …………………….. kurutulursa karabiber elde edilir. 33-……………………………..(haşhaş)’ın kültürü yapılır ve ……………….adı verilen çeşitli…………………………….oluşan bir drog içerir. 34- Hamamelidaceae familyasından…………………………………..türünde yapraklar derin loplu meyveleri…………adettir. 35- (Girit ladeni)………………………özellikle Batı ve Güney Anadolu’da maki ve friganada yaygındır. 36- Ficus …………….da meyve oluşumu…………………… arısı ile oluşur. 37- Bougainvillea spectabiliste mor, kırmızı, pembe renkte olan ……………çok gösterişlidir 38- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- Caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 39-Ülkemizde………Quercus türü vardır. Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 40- Consalida da foliküller…….adet Delphinium da ise………. adettir. 41- …………………(kardikeni)dağların yükseklerinde yastıkçıklar oluştururlar. 42- Halk arasında…………………..(ıhlamurun)………...ve…………..kulanılmaktadır 43- ………………(kebere) in………………. ları turşu yapılarak yiyeceklere lezzet verir 44- ………… …………….(koca yemiş) in meyveleri etli bir……….. olup yenebilir. 45-……………………. ………………….(abtesbozan) alçak boylu dikenli çalılardır. 46- Çiçek enine kesiti çizin kısımlarını belirtiniz 47- 10 tane maki elementi yazınız 48- 5 tane sanayi de kullanılan bitki ismi (latince –türkçe) yazınız 49- 5 tane sebze bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 50- 5 tane süs bitkisi (Latince-türkçe) yazınız 51- Sistematik botanik ………..kuralları içinde …… ……….. …….. …………kadar tüm bitkileri …………. ile ……………….sınıfları içinde gruplamaktır. 52- Ficus carica bir ……………dur. …………. ……….. ………. … grubunu ifade etmektedir. 53- Türün başlıca 3 özelliği bulunmaktadır 1)…. …………………………,2)…………… ………………………..3)………………………………….. 54- ......................................... ve…………………………..tür altı kategorileridir. 55- Aile adı,isim gibi kullanılan………………….tır ve sonuna………….ekinin eklenmesi ile yapılır. 56- Pinus nigra da pinus…………..ismidir nigra ise ……. ……………….dir 57- Medicago polymorpha L. Buradaki L. …………………........................................dir 58- Bir yazarın bir……… tanıtırken ..…. olarak seçtiği bitki örneğine……………….denir. 59- Bitkilerin isimlerini bilmek istemenin 3 tanesini yazınız a- b- c- 60- Tohumlu bitkilerdeki aşağıda belirtilenlerin tohumsuz bitkilerdeki karşılıkları stamen……………………….. anterler………………karpeller……………….. polen ana hücresi……………….. polen tanesi……………………. 61- Koniferler……………. bitkilere verilen isimdir. 62- Pinaceae nin yurdumuzda bulunan cinsleri a- b- c d- 63- Abies in 2 endemik taksonu a- b- 64- Boyları 100m. çapları 25 m olan k Amerika da yaşayan taxodiaceae türü… ……………………………………….dir 65- Epigin çiçekte ovaryum……. hipogin çiçekte…….perigin çiçekte……...durumludur 66- …………………………. döllenip gelişmesi sonucu oluşan yapıya…………….. adı verilir . ……kısımdan meydana gelmiştir. Bunlar: 66- Sarı nilüfer (……………………….) ve beyaz nilüfer(…………………………)ara sındaki ayırt edici fark …………………………….. 67- Ranunculus larda meyve ……………..dir. 68- …………………………….. dan afyon adı verilen drog elde edilir. 69- Doğu çınarı (……………………………..) de meyvelar…….. adet Sığlada (……………………………………..) meyvelar………adettir. 70- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir …………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında…………………… olan bireyler topluluğudur 71- Mezozoik’te ……………………………………..günümüze kadar gelen tek örnektir 72-Holotipin benzeri veya eşi olan etiketinde holotipin kayıtlarını taşıyan örneği………………..denir 73- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 74- Gymnospermlerde çiçekler .......................... ve ...................... dişi kozalaklarda toplanmasına karşın, Angiosperm’lerde çiçekler ................................ çeşitliliğe sahiptir. 75- Juniperus............................................nun yaprakları iğnemsi. J....................................................................... nun ise pulsudur 76- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. 77- Embriyonun çeneklerine…………………………………ilk vejetasyon noktasına …………………………….kökçüke…………………………’de adı verilir 78- Siliqua tipi meyveda………………………………………………………..’dır. 79- Stoma bantları Abies’te…………………………., Picea’da ………………….adettir 80- Makinin baskın türünü oluşturan meşe türü;……………………………………..’dir. 81- Brakte …………………….yaprakcığıdır. 82- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Laurus nobilis………………………… Nuphar lutea………………………. Anemone blanda……………………….Papaver roheas …………………. Cannabis sativa……………………….. 83- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız Kızıl ağaç………………. ……….. Demir ağacı…………………………… Gürgen…………………………….Kayın…………………………………. Kara ağaç …………………………………………………………………… 84- 2 şer tane yaprakları tüysüz ve tüylü meşeleri yazınız. 85- Angiospermlerde döllenmeyi anlatınız? 86- Bitki taksonomosibitkilerin ....................................................... ..........................................................................içeren bir bilimdir. Yunanca taxis............ ............................nomos............................................................................kelimelerinden oluşmuştur. 87- Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile ............................................................................... ............................................bitki örnekleri............................................dur. Ancak belirli....... .....................................ve..........................................göre toplanmış olması gerekmektedir. 88- Pinus un ülkemizde ............türü bulunmaktadır. Bunlar P....................................................... ...................................................................................................................................................... 89- Angiosperm’lerde içinde.........................yanında çok sayıda................................... üyelerde bulunmaktadır. Gymnosperm’lerin yaşıyan tüm üyeleri ...................................bitkilerdir. 90- Yeni bir bitkiyi verecek olan embriyo 4 Farklı kısımdan meydana gelmiştir. a)........................................ b).............................................. c)................................................ ..............................d).................................................................................................................... 91- Meyvelar 3 grup halinde toplanır. 1.................................. 2............................................... ....................... meyvelar 92- Tozlaşma şekilleri diye bilinen taşınma şekilleri 1................................................................ 2.......................................................................... 3...................................................................... 93- Gymnosperm ....................................... tohumlar Angiospermler ise ................................... ................... tohumlular demektir. 94- Aşağıdakilerin latincelerini yazınız Manolya .............................................. Doğu ladini ........................................ Lübnan Sediri ...................................... Sekoya ................................................. Mazı ..................................................... Adi Servi .............................................. Karabiber .............................................. Defne .................................................... Dağ lalesi .............................................. Haşhaş ................................................... 95- Aşağıda verilen latince bitki isimlerinin türkçelerini yazınız Platanus orientalis ............................................... Liguidumbar orientalis ........................................ Morus alba ........................................................... Ficus carica .......................................................... Papaver rhoeas ..................................................... Nuphar lutea ......................................................... Araucaria excelsa .................................................. Taxus baccata ........................................................ Ulmus .................................................................... Ficus elastica .......................................................... 96- K ( 5 ) K5 A 4+2 C ( 2 ) formülü ne demektir diyagramını çiziniz. 97- Bir çiçeğin dış halkadan içe doğru isimlerini yazınız ve kısımlarını yazınız? 98- Pinus nigra Arn. Altı çizili kısım; a-Tür b-Tür epitepi c- Otör d-Angram 99- Aile adı, cins isminin sonuna……………………………..ekinin eklenmesi ile yapılır 100-Aile (Familya) adı nasıl oluşturulur? Binomial veriniz……………………………………… 101- Doğada sadece bireylerin varlığını, türün insanoğlunun buluşundan başka bir şey olmadığını savunan………………………………………………..tür kavramıdır. 102-…………………………………, belirli bir yerde bulunan ve aralarında……………………olan bireyler topluluğudur. 103-Bir yazarın türü tanıtırken………………….olarak seçtiği bitki örneğine…………………… 104- Binomial isimlendirme bir …………………….ve bir…………………..den ibarettir. 105- Binomial isimlendirme;…………………………………………………………………… …………………………………………………………………………………..denir. 106- Bir herbaryum etiketinde ……………………………………......................................... ………………………………………………………………………………………………. ………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………bilgileri bulunmalıdır 107-Abies cilicia’nın Batı Toroslarda yayılış gösteren alt türü (ssp.)……………………………………………..’dır. 108- ………………………..larda yapraklar uzun sürgünler üzerinde …………………… ………………………………….kısa sürgünler üzerinde ise………………….halinde bulunur 109-Yurdumuzda doğal yayılış gösteren tek Cupressaceae türü……………………………’dır. denir. 110- Herhangi bir basamaktaki taksonomik gruplara ve birimlere ………………………….adı verilmektedir. 111- Yurdumuzda yayılış gösteren Juniperus türlerinin ikisini yazınız:………………………, ………………………………. 112- Angiospermlerde tipik bir çiçek iç içe şu halkalardan meydana gelmiştir; ……………….., …………………, …………………, ………………….. 113- Bitki tek eşeyli çiçeklere sahip ise……………………………………’dir. Bir çiçek dıştan içe doğru…………………………………halkadan meydana gelmiştir 114- Angiospermlerde ……………….olayına karşılık Gynospermlerde …………… …………….olayı gerçekleşmektedir 115- Anter………tekadan ibarettir. Bunların her biri……………………içerir. 116- Perigin bir çiçekle ovaryum…………………………………………….’dır. 117- Park ve bahçelerde kullanılan menekşe…………………………………………’dır. …………………………………….ve………………………..dere içlerinde görülen türlerdir. 118- Yol kenarlarında meyvesi basınçla patlayan ve tohumlarını fırlatan tür……………………...............................dır. 119- Turnagagası (………………) ile dönbaba (………………) arasındaki fark a –çiçeklerinden b-meyveden c-gövdeden d- yapraklarındaki özelliklerinden ayırt edilir 120-Apiaceae familyasında ……………...,bazen rasemus,korimboz dur. 121-Nicotianum,Capsicum,Atropa ,………..……………… familyası üyeleridir. 122-Boya elde edilen 3 bitki……………………………………………………………….. 123-Tomurcukları yiyeceklere lezzet veren bitki………………………………(dikenli kebere)dir 124-Brassicaceae familyasından……………………….(çobançantası)da meyveler üç köşelidir. 125-……………………………….(ormangülü)de zehirli bir alkoloid olduğundan balda deli bal oluşur. 126- ………………………(dam koruğu) sukkulent otsudur. 127- Rosaceaden böğürtlen diye bilinen tür……………………………..dir. 128- Isparta ve Budur’da Rosaceae den………………………………….nın kültürü yapılır Oleum Rosal gül yağı elde edilir. 129- Aşağıda Türkçe isimleri verilen türlerin Latincelerini yazınız. Ayva……………………………………. Söğüt…………………………….. Çilek……………………………………..Kavak……………………………. Funda…………………………………….Kocayemiş………………………. Kebere……………………………………Çay………………………………. Binbirdelikotu…………………………….Pamuk 130- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum………………………………… Vitis vinifera …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena…………………Papaver roheas……………………………… 131- Genista,Spartium,Lupinus, Colutea ……………………….. familyası üyeleridir 132- ……………………………..nın hem liflerinden hem de uyuşturucu drogundan faydalanılır. 133-Cinnamomum zeylanicum,………………………………………………familyasına aittir. 134-Havuzlardasüs bitkileri olarak kullanılan sucul türler;…………………………………….. ………………………………………………………………’dır. 135- Ranunculaceae’nin ülkemizde…………………….cins………………….. türü yayılış gösterir. 136- Ranunculus kozmopolit olup, ülkemizde ……………..tür içerir. R…………………………R………………………………..R……………………örneklerdir. 137- Ginkoales ordosunu günümüzde yaşayan tek türü,………………………………….’dır. 138- Taxaceae familyasının ………………………cins ve yaklaşık………………..türü vardır. 139- Angiospermlerle Gymnospermler arasındaki farklar dan 3 ünü yazınız. 140- Aşağıdaki familyaların hangisinde ovaryum apokarptır? Papaveraceae b-Cruciferae c- caryophyllaceae d- Ranunculaceae e.Berberidaceae 141- Üyelerinin yumrularından salep elde edilen aile; …………………………………’dir. 142- Fabaceae üyelerinde meyve;……………………………………………………….’dir. 143- Türkiye’de yayılış gösteren ladinin Latince tür ismi,………………………………’dir. 144- Üyelerin çoğunu uçucu (eterik) yağ içermesi ile önemli familya hangisidir? Capparaceae b-Lamiaceae c-Cruciferae d-Boraginaceae e-Dipsacaceae 145- Tetradinamus durumlu stamenleri, bilateral simetrili ve 4 petalli çiçekleri, silikua veya silikula meyvesı ile kolayca ayrılan aile……………………………………………..’dir. 146- Citrullus lanatus, a-kabak b-kavun c-salatalık d-karpuz’dur. 147- Ovaryum içindeki tohum taslaklarının düzenlenişine………………………denir. 148-Rosaceaefamilyasına ait iki bitki türü yazınız……………………………………………... 149- Yaprakları vertisillat dairesel çıkışı ile tanınan …………………..familyasıdır. 150-Monodelfus ……………………diadelfus……………….andrekeum demektir 151- Euphorbiaceae’nin çiçekleri spika, panikula veya………………………..durumlarında toplanmıştır. 152- Boraginacea familyasında stilus çoğunlukla……………………tir. 153- Lamiaceae’de stilus……………………………………………..özelliktedir. 154-Liliaceae’de ekonomik olarak kullanılan iki bitki……………………………………….dır. 155- Gymnospermler…………………………………….embriyo taşımaktadır. 156- Poaceae’de yaprak ayasının kın ile birleştiği yerde çoğunlukla küçük, zarsı dik bir ………………………….bulunur. 157- Aşağıdaki bitkilerin Türkçe isimlerini yazınız: Brassica oleracea:………………………… Capsicum annuum:………………………. Fragaria vesca……………………… Helianthus annus:……………………….. Coffea arabica:…………………………… 158- Papaveraceae familyasının iki önemli özelliğini yazınız. a-…………………………………………………………………… b- …………………………………………………………………… 159- Yurdumuzda Cupressaceae familyasına ait…………………………………ve …………………………………….cinsleri yayılış gösterir. 160- Paris quadrifolia botanik isminde epitet, bitkinin; a- Paris’te bulunduğunu b-Dört yapraklı oluşunu c-Dört çiçekli oluşunu d- Hem Paris’te bulunduğunu hem de dört yapraklı oluşunu belirtmektedir. 170-Yurdumuzda en çok tür içeren Gymnosperm cinsi, 8 türü bulunan…………………………’dir. 171- Rosaceae familyasına ait bir çok ağaçsı türün a. Meyveları b. Tohumları c. Çiçekleri d. Tomurcukları gıda maddesi olarak çok önemlidir. 172- Aşağıdakilerden hangisi Pinaceae familyası üyesi değildir? A. Cedrus b.Picea c.Abies d. Sequoia 173- Abies nordmanniana subsp bormülleriana……………………..’de yayılış gösterir. 174- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız: Buğday:……………………… Çiğdem:………………………. Arpa:………………………… Hindistan Cevizi:……………. Papatya:……………………… 175- Cocos nucifera:………………………………………………..familyasının bir üyesidir. 176- Liquidambar orientalis……………………………..familyasına dahil olup, tıpta kullanılan…………………………yağı elde edilir. 177- Monokatil ve dikotil arasındaki farkları (3) yazınız. 178- ………………familya üyeleri uçucu ve aromatik yağ içermelerinden dolayı parfümeri sanayinde önemlidir. 179- Aktinomorf simetri………………………………..demektir. 180- Bilabiat, korollanın kaliksin ……………………………bölünmüş olması demektir. 181- Caryophyllaceae familyasının en belirgin özelliği……………………………..olmasıdır. 182- Ginobazik, stilusun ……………………………..çıkmasıdır. 183- Kapitulum çiçek durumunu………………….familyasınının ayırt edici özelliğidir. 184- Monoik bitki……………………………. ……………………demektir. 185- …………………………………..(hurma) da yapraklar……………….dir. 186- Irıdacea üyelerinde stamenler …. tane, Colchicumlar da ise………..tanedir. 187- Orchis …………………familyası üyesidir ve yumrularından…………elde edilir. 188- ………………… familyası çok tüylü ve korolalarındaki ……………….......dan ayırt edilir. 189- Lamiacea familyasında gövde……….. …,çiçek ……………….tır 190- Monocotyledon larda yaprak damarlanması………………. Kök………………….tır. 191 a-Luzula b-Schoenoplectus,c- Carex, d-Tradescantia Juncaceae familyasındandır. 192-Genellikle bataklık yerlerde yaşıyan a-Panicum b- Phragmites c- Cyperus d-Urginia 193- a- Crocus b-Pancartium c- Narcissus d-Cynodon Liliacea familyasındandırlar 194- a-Allium b- Fritillaria c- Muscari d-Scilla süs bitkisi olarak yetiştirilir. 195- Arecacea familyasından……………….. nun meyvesından Hindistan cevizi yağı elde edilen tür 196- Boya bitkisi olarak bildiğiniz 3 bitki ismi yazınız 197- Cichona,Asperula ……………………..familyasındandır 198- Aslan ağzı olarak bilinen…………………………., ve sığırkuyruğu Scrophulariaceae üyesidir. 199- Kalp kuvvetlendirici glikositler taşıyan bitki a- Scrophularia b- Veronica c- Digitalis d Euphasia dır 200- Oleaceae familyasının 3 üyesini yazınız. 201- Coridothymus, Stachys, Marrubium…………………… familyası üyeleridir. 202- Yapraklarını çay baharat olarak kullandığımız 3 tane bitki ismi yazınız 203- Alkollü içki yapımında kullanılan Apiaceae üyesi…………………….dir 204- Havuç……………………….. kültürü yapılan bir bitkidir. 205-İzmir Çeşmede gövdesi yaralanılarak sakız elde edilen bitki türü………………………..dır. 206-Fabalesin3 familyası 1-…………………..2……………………..3……………………..dır 207- Gövdeleri dikenli çalı olan böğürtlen (………………………………….) dir 208- Spata yı ……………….. familyasında görebiliriz. 209- Yucca ……………………..familyasındandır. 210- Taksonomik olarak farklı ve coğrafik olarak sınıflandırılmış populasyonların oluşturduğu kategori;…………………………………………..dür. 211- Aşağıda Türkçe isimleri verilmiş bitkilerin Latincelerini yazınız: Doğu Ladini:…………………………… Lübnan Sediri…………………….. Uludağ Köknarı:……………………….. Karaçam………………………….. Ardıç (Cüce ardıç)……………………… 212- Türkiye’de………meşe türü vardır bunlardan 3 ü aşağıdakilerdir …………………….. …………………… 212- Hypericum perforatum………………. …..familyasındandır 213- Ihlamur (……………….) nın………………. ve ………………. den çay yapılır. 214- Dere içlerinde yayılış gösteren 3 bitki yazınız 215- 5 tane maki 5 tane orman bitkilerimize örnek veriniz 216- Bir fabaceae çiçeğini çiziniz? 5 tane bu familyaya ait örnek veriniz 217- Boraginaceae familyası tanıtan 2 özelliğini yazınız a…………………………………………… b…………………………. 218- Lamiacea üyelerini tanıtıcı 2 özelliği belirtiniz a…………………. b…………………………………… 219- Aşağıdaki bitkilerin Latince isimlerini yazınız Buğday…………………….Papatya…………….Nohut………….. Portakal……………………Ebegümeci………………….Hardal…………….. Ihlamur…………………….Funda ……………Karabaş……………Karanfil 220- Aşağıda Latinceleri verilen türlerin Türkçe isimlerini yazınız. Hypericum…………………………………Verbascum …………………. Juglands regia…………………………….Astragalus …………………………. Pimpinella ……………………….. Pistacia lentiscus …………………….. Prunus domestica…………………………Quercus cocifera………………….. Solanum melongena………………… Papaver roheas 221- Salvialarda anterlerin özelliği nedir? (Şekil le de anlatabilirsiniz) 222- Yüksük otu (…………………….) familyasın dandır 223- Arum larda …………….. ….in altında dişi üst kısmında erkek çiçekler bulunur 224- ……………. lerin yumrularından sahlep elde edilir. 225- Bir gramineae çiçeği çiziniz ve kısımlarını belirtiniz? 226- Angiosperm lerle Gymnosperm ler arasındaki 3 farkı yazınız?

http://www.biyologlar.com/tohumlu-bitkiler-sinav-sorulari

Canlılarda Sınıflandırma Birimleri

Sınıflandırmanın en küçük birimi türdür. Tür kavramını ilk olarak John Ray kullanmıştır ve ona göre ortak ataları olan benzer bireyler topluluğuna tür denir. Bugünkü anlamıyla tür; ortak bir atadan gelen, yapı ve görev bakımından benzer organlara sahip, yalnızca kendi aralarında üreyebilen ve kısır olmayan döller meydana getiren canlıların oluşturduğu topluluktur. Kurt ile köpeğin çiftleşmesinden oluşan kurt köpeği üreyebildiği halde kurt ve köpek farklı türdendir. Bilimsel anlamda ilk sınıflandırmayı Carl Linne yapmıştır. Aynı türden olan canlıların; kromozom sayıları, yaşama ortamları, boşaltım ürünleri, embriyonik gelişimleri aynıdır. Protein yapıları ise bir başka canlıya göre birbirine daha çok benzer. Aynı türün bütün bireylerinin kromozom sayısı aynıdır. Ama kromozom sayısı aynı olan iki canlı aynı türden olmayabilir. Örneğin; insanda da moli balığında da 46 kromozom vardır ancak türleri farklıdır. Türler yaşadıkları ortamlara adapte olduklarından çeşitlilik gösterebilir. Örneğin ırklar.

http://www.biyologlar.com/canlilarda-siniflandirma-birimleri

Artropodların Zararlı Etkileri

Artropodların konaklarına (Konak: Artropodları üzerinde veya içinde taşıyan omurgalı canlılar yani insan ve hayvanlara verilen isimdir.) zararlı etkileri 2 grupta toplanmaktadır. Bunlar; A) Artropodların direkt olarak neden olduğu zararlı etkiler: a-1) Konaklarını rahatsız etmeleri: Ektoparazit artropodlar genellikle konak üzerinde gezerken ya da yakınında uçarken onu rahatsız eder ve normal fonksiyonlarını görmesini engeller. Örneğin Mallophaga takımındaki bitler kanatlıların üzerinde gezerken onları huzursuz eder, yeterli besin almasını engeller, stres ve verim düşüklüğüne sebep olur. Meradaki ineklerin çevresinde uçuşan Hypoderma ve Tabanus cinsi sinekler onları huzursuz eder ve hayvanların sağa sola kaçışmasına neden olur ve dolayısı ile özellikle sığırların meradan yararlanmasına engel olduğu için verim kaybına ve hatta bu kaçışmalar esnasında abortlara neden olabilirler. a-2) Soyucu sömürücü etkileri: Artropodun konakçısından kan, lenf ve doku sıvılarını emmesi veya kan emme sırasında böcek tarafından çıkarılan antikoagülant madde etkisiyle kanamanın uzun süre devam etmesiyle olur. Artropod az sayıda olduğunda bu etki önemsenmeyebilirse de çok sayıda olduğunda (Ör: Kene, Tabanus cinsi sinekler gibi) kan emme sonucu anemi meydana gelmekte ve hatta hayvanların ölümüne neden olabilmektedir. Bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan kenelerin, yumurtlamak için kan emmek zorunda olan dişi sivrisineklerin konaklarından kan emmeleri sömürücü bir etkidir. a-3) Dermatozlara neden olmaları: Artropodların konakçısını ısırma ya da sokması sonucu veya konak derisini istila etmesi neticesinde değişik derecede deri irritasyonlarına ve dolayısıyla dermatozlara neden olurlar. İrritasyonlar artropodların allerjik ve toksik etkileri sonucunda meydana gelebilir. Deri irritasyonu ya sivrisinek, pire, kan emici bitler gibi sokucu artropodlardan ya da uyuz etkeni olan ve deri içinde oyuk ve tüneller açan artropodlardan meydana gelir. Tabanus’ların hayvanlardan kan emerken deride oluşturdukları yaralar ve Hypoderma sineklerinin larvalarının sığırların vücudunda göçleri sırasında sırt derisi altına yerleşip deriyi delmeleri sonucu oluşan bozukluklar bir traumatik etkidir. a-4) Myiasis ve bununla ilgili bozukluklar: İnsecta sınıfı Diptera takımındaki bazı sinek larvalarının insan veya hayvanların organ veya dokularını istila etmelerine myiasis adı verilir. Zorunlu, fakültatif ve rastlansal myiasis olarak ya da larvaların yerleştiği anatomik bölgeye göre cuticol, gastricol, cavicol myiasis olarak sınıflandırılır. Bu larvalar direkt olarak kendileri doku ve organlarda zararlı olduğu gibi larvalar konakta biyolojik gelişmeleri esnasında da yan etkiler oluşturabilirler. Hypodermosisde parapleji, meteorismus görülmesi, tek tırnaklılarda gastricol myiasisde vakalarında stomatitis ve peritonitis görülmesi bunlara örnek verilebilir. Yine Hypoderma larlavarının özellikle sığırların sırt derisi altında açmış olduğu deliklerden dolayı dericilik sektöründe meydana gelen ekonomik kayıplar sinek larvalarının neden olduğu diğer zararlı etkilerdir. Ayrıca özellikle koyunlarda yaygın olarak görülen görülen cavicol myiasisde ise Oestrus ovis larvalarının sinüsler ve burun konhalarına yerleşerek tahribat yapması, hatta ethmoid kemiği de delerek beyine gitmesi ve sinirsel bozukluklara sebep olması önemli zararlı etkilerdir. a-5) Artropodların zehirli etkileri: Parazit olan ve olmayan artropodların toksik etkileri olmak üzere iki grupta incelenir. 1) Parazit olan artropodun beslenmek için konakçısını soktuğunda bıraktığı sekretlerden oluşan toksikozlar. Örneğin; bazı kene türlerinin kan emme esnasında salgıladıkları tükrük hayvanlarda sinir sistemini etkileyerek felçlere ve hatta ölümlere bile neden olabilmektedir. Ayrıca insecta sınıfındaki sivrisinek ve tahta kurularının kan emmeleri esnasında deride oluşturdukları zayıflık ve şiddetli kaşıntı da toksik etkidir. 2) Parazit olmayan arı, çıyan, örümcek ve akrep gibi artropodların özel zehir bezlerinde bulunan zehirlerle meydana gelen toksik etkidir. Bu zehir artropodun saldırı veya savunma araçlarından olup, özelliği ani etki yapması ve şiddetli acı vermesidir. a-6) Artropodların allerjik etkileri: Bazı artropodlar, konakları üzerinde gezinme ve kan emmeleri esnasında allerjik bozukluklara yol açarlar. İnsanlarda tahta kurularının deride gezinmeleri sonucu bütün vücutta şiddetli kaşıntı ve deride kırmızı kabarcıklar (ürtikerlere) oluşması allerjik bir etkidir. Allerjik reaksiyonların şiddeti kişinin dispozisyonuna bağlıdır. Aynı tür artropoda maruz kalan değişik fertlerde değişik şiddette ortaya çıkar. Ayrıca allerjik reaksiyonlarda allergenle daha önceki temas süresi ve allergene maruz kalma şeklide önemlidir. Artropodal alerjik etkiler eksternal veya parenteral yola göre de değişir. Artropodlardan ileri gelen allerjik reaksiyonlar 2 şekilde görülür. a) Parazit olmayan artropodlardan ileri gelen allerjik reaksiyonlar. Bunlar artropodun vücutları veya sekretleriyle ilgilir. Hamam böcekleri ve Dermatophagoutes cinsine bağlı ev tozu akarları örnek verilebilir. b) Parazit olan artropodlardan iler gelen allerjik reaksiyonlar. Örneğin; sivrisinek ve pire gibi insektlerin kan emmek için konakları soktuklarında bıraktıkları tükrük salgısından ileri gelir. Ayrıca tırtılların oluşturduğu etkiler toksik, mekanik veya allerjik bir nedenle oluşmaktadır. B) Artropodların hastalık etkenlerini taşımaları (vektör veya arakonakçı) ile ilgili olarak yaptığı zararlı etkiler: Hastalık etkenlerini aynı veya farklı konaklar arasında aktif olarak nakledip bulaştıran omurgasız canlılara yani artropodlara vektör adı verilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus bütün artropodların vektör olmadığı ancak vektör tanımlaması içinde geçen türlerin artropod olduğudur. Arakonak ise hastalık etkenlerinin daha çok genç şekillerini veya larva formlarını vücudunda taşıyan ve omurgalı konaklara pasif olarak bulaşmasını sağlayan artropodlardır. Theileria sp. etkenlerinin vektörü keneler, Dipylidium caninum adlı cestodun arakonağı pirelerdir. Artropodlar hastalık etkenlerini bulaştırmaları yönünden 4 gruba ayrılır. 1) Mekanik taşıyıcı: Bu gruptaki artropodlar hastalık etkenlerini yoğun olarak bulunduğu yerlerden vücutlarına bulaştırmak süratiyle çevreye ve hatta gıdalara mekanik olarak yayarlar. Nakil olayı az çok tesadüfe bağlıdır. Mekanik taşıyıcılar patojen etkenlerin bulaşmasında tali bir rol oynarlar. Örn : Dışkı ile temasta bulunan hamam böcekleri ve kara sinekler amipli dizanteri etkeni olan Entamoeba histolytica kistlerini gıdalara naklederler. Bu tip bulaşık gıdaların insanlar tarafından yenilmesi ile de kistler sindirim kanalına girerek hastalığın oluşmasına yol açarlar. 2) Biyolojik vektör: Bu tip vektörlerde, patojen etkenler artropod vücudunda biyolojik gelişme geçirdikten sonra başka bir konağa aktif olarak nakledilir. Örn : Sivrisineklerin sıtma etkeni olan Plasmodium 'ları, bulaştırması ile lxodidae ailesindeki mera kenelerinin Babesia ve Theileria türlerini bulaştırması örnek olarak verilebilir. Sivrisinekler malaryalı insanlardan kan emerken sıtma etkenlerinin erkek ve dişi gamontlarını alırlar. Bunlar sivrisineğin midesinde bir gelişim devresi geçirdikten sonra oluşan sporozoitler tükrük bezlerine yerleşir. Sivrisineğin başka bir insandan kan emmesi ileverilen sporozoitler ile enfeksiyon oluşur. Bu tip biyolojik vektör olarak hastalık etkenini taşıma olayı; artropodun vücudunun ön tarafından olan biyolojik nakildir (salivarial). Chagas hastalığı etkeni olan Trypanosoma cruzi ise konik burunlu tahta kuruları olan Triatoma ve Rhodnius cinsi artropodlar tarafından ve bunların arka tarafından (dışkının deriye bırakılması ile) biyolojik olarak bulaştırılır (sterkorariyal). 3) Mekanik vektör: Patojen etken vektör de bir biyolojik gelişme geçirmeden diğer konaklara bulaşabiliyorsa bu tip vektörlere mekanik vektör adı verilir. Yani vektör hastalık etkenini aldıktan kısa bir süre sonra başka bir konağa bulaştırılır. Örn : Kan emen sineklerden Tabanus veya Stomoxys'lar sığırlardan kan emmeleri esnasında Trypanosoma evansi'yi alırlar. Kısa bir süre içinde bu insectler diğer bir sığırdan kan emerken hortumlarına bulaşık bulunan trypanosomaları ona naklederler. Hastalık etkenlerinin bu tip taşınması olayı kan emme süratiyle olan mekaniksel nakildir. Yukarıda Anlatılan biyolojik ve mekanik vektörler hastalık etkenlerini bulaştırma yönleri dikkate alındığında zorunlu vektörler olarak da tanımlanırlar. 4) Arakonakçı (Arakonak): Bir parazitin bir gelişme dönemini taşıyan ve sonkonağa ulaşmasında pasif olarak görev yapan artropodlardır. Örn: Köpek piresi olan Ctenocephalides canis'in köpek şeritlerinden Dipylidium caninum'a arakonaklık yapması. Arthropodolojide erişkin form omurgalıdaysa omurgalı sonkonak, erişkin form omurgasızdaysa omurgasız sonkonak olarak tanımlanır. Ancak bu tip adlandırmaya karşı görüşlerde vardır. Erişkin form omurgasızda ise daha yüksek yapılı olan canlı yani omurgalı insan veya hayvan sonkonak olarak adlandırılır. Artropodların taşıyıp bulaştırdıkları enfeksiyon etkenleri: Artropodlar; protozoonlar, bakteriler, helmintler, riketsiyalar ve viruslar olmak üzere bakteriyel ve paraziter hastalık etkenlerini arakonak, vektör veya mekanik taşıyıcı olarak taşırlar. Artropodların enfeksiyon etkenlerini konakçıya veriş biçimleri: a) Mide içeriğinde bulunan patojen etkenleri ağız organelleri ile kusma şeklinde konağa verme şekliyle olur. Örn: Fare piresi (Xenopsylla cheopis) veba hastalığı etkeni olan Pasteurella (Yersinia) pestis'i ve Phlebotomus'ların (tatarcık sineği) Leishmania'ları konaklarına veriş biçimi gibi. b) Tükrük bezleri salgısındaki etkenleri ağız organelleri yardımı ile sokmak süratiyle konağa verme. Örn : Sivrisinekler Plasmodium 'ları, keneler Babesia ve Theileria 'ları bu şekilde verirler. c) Patojen etkenlerin vücut duvarından özellikle de ağız organelleri kenarından dışarı sızması ile konağa bulaştırılması. Örn : Sivrisineklerin filariyal nematodları bulaştırması. d) Artropodların bulaşık vücut kısımlarıyla etkenlerin konaklara bulaştırması. Örn : Sivrisineklerin kanatlı çiçeğini, Chrysops türlerinin tularemiyi bulaştırması. e) Patojen etkenlerin artropodun ekskresyon sıvılarıyla konaklara bulaşması. Örn : Argasidae ailesindeki mesken keneleri virus ve spiroketaları coxal bezleriyle dışarı atarak konaklara bulaştırırlar. f) Enfekte dışkının konakçı derisi üzerindeki sıyrıklara veya konjuktivalara bırakılmasıyla bulaştırma. Örn : Triatoma cinsi uçan tahta kurularının Trypanosoma cruzi'yi bulaştırması. g) Patojen etkenle enfekte artropodun konak tarafından yenmesi veya artropodun konakçı üzerinde ezilmesiyle etkenlerin konaklara bulaşması. Örn : Farelerin pireleri yiyerek Trypanosoma lewisi ile enfekte olması, köpeklerin pireleri yiyerek Dipylidium caninum 'la enfekte olmaları gibi. Artropodların hastalık etkenlerini nakletme şekilleri: a) Transstadiyal nakil: Artropodun gelişme dönemlerinin herhangi bir safhasında iken aldığı enfeksiyon etkenlerini daha sonraki gelişme dönemlerine geçirmesi ve bu gelişme döneminde iken başka bir konaktan beslenirken etkenleri nakletmesine transstadiyal nakil ya da trasstadiyal bulaşma adı verilir. Örn : Ixodidae ailesindeki kenelerin theileriosis etkenlerini bulaştırması. b) Transovariyal nakil: Artropodun, bir jenerasyonda konaktan beslenirken aldığı etkenleri daha sonraki jenerasyonlarına aktarması ve bu jenerasyonda başka bir konaktan kan emerken etkenleri bulaştırmasına transovariyal nakil ya da transovariyal bulaşma denir. Bu bulaşma şekli bazen 8-10 jenerasyon devam edebilir. Örn : Kenelerin (Boophilus sp) babesiosis etkenlerini bulaştırması. Kene bir konaktan kan emerken etkenleri alır. Bu etkenler kene vücudunda gelişme dönemi geçirerek kenenin ovaryumlarına geçer. Kene enfekte yumurtalar bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar da enfektedir. Bu durum nesil boyu devam eder ve kan emerken etkenleri başka konağa nakleder. c) Monohomostadiyal nakil: Artropodun aynı gelişme dönemi içinde konaktan aldığı etkenleri başka bir konağa bulaştırması. Örn : Sivrisineklerin Plasmodium 'ları bulaştırması. d) Transsexuel nakil: Dişi artropod kan emerken aldığı etkenleri transovariyal olarak larvalarına geçirir ve bu larvalardan erişkin hale gelen erkekler etkenleri başka bir dişi artropoda bulaştırır. Bu dişi böcekde başka bir konaktan beslenirken etkenleri bulaştırır

http://www.biyologlar.com/artropodlarin-zararli-etkileri

Bitki Kök Tipleri ve Özellikleri

Bitki Kök Tipleri ve Özellikleri

Bazı bitkiler neden çiçek açarlar? Kendi açımızdan baktığımızda bu soruya güzel görünmek, güzel kokmak cevabı verilebilir. Ancak bu nedenler gerçek cevap değildir.

http://www.biyologlar.com/bitki-kok-tipleri-ve-ozellikleri-odev-ariyorum

İdrar Sedimenti incelme

Direkt bakı Prepatı boyayıp inceleme Direkt bakı Lama konan sediment kurumadan biran önce incelenmelidir. Mikroskopta inceleme yapılır. Bunu yaparken şunlara dikkat edilir:Oküler ve objektifleri temizlemek için deve kılı fıçayla hafifçe yağ ve parmak izi temizlenmeli. Su bazlı temizleme solusyonları kullanılmalı. Diğer kısımlar için az miktarda ksilol, aseton, alkol temizleme yapılır. Preparat incelerken objektife idrar bulaşırsa temizlenmeli. Parlak olmayan ışıkta şekilli elemanlar daha iyi görüldüğünden mikroskobun kondansatörü uzaklaştırılır ya da diyafram kısılır. Oküler ve objektifi temiz bir mikroskopla önce küçük büyütme (objektif 10x oküler 10x=100x) ile alan bulunup-kontrol edilir. Sonra büyük büyütme (objektif 40x oküler 10x=400x) ile saha incelenir. 400 büyütmede 20 mikroskopik alandaki şekilli elemanların ortalaması alınır. Preparatlar bakıldıktan sonra biyolojik atığa atılır. Sayım ve Rapor Etme İdrar sedimentindeki yapıların cinsi ve sayısı belirtilir. Mikroskop alanındaki sayı verilir: Mikroskopide incelenen bir alandır!... Bir hacim değildir. Bu yüzden sayımlar her alanda şu kadar şu görüldü diye belirtilir. Ama en doğrusu (kantitif ölçüm için) sayım lamlarında sayım yapmaktır. Ama böyle alışagelmiş ve standardize edilerek geleneksel hale gelmiştir. Klinisyenlerde bu sonuçlara göre yorum yapmaktadır. Sayımda en uygunu rakam vermektir, ama geleneksel olarak kullanılan sayım terminolojisi de şöyledir:Nadir= 0-2 şekilli eleman Tek tük= 3-4 şekilli eleman Birkaç= 5-15 şekilli eleman Çok= 16-50 şekilli eleman (Bu aralıkda 15-20/ 20-30/40-50 şekilli eleman şeklinde genelde sayı verilir ) Bol= 51-100 şekilli eleman (50 üstünde şekilli eleman) Silme= 101 üstünde şekilli eleman (100 üstünde şekilli eleman ve arada boşluk kalmayacak şekildedir) Yorumlamada önemli durumlar belirtilmelidir.Hastanın getirdiği tüm idrar hacmi not edilmelidir. İdrar sedimenti incelemesi mutlaka fiziksel ve kimyasal incelemesi ile birlikte önem taşır. Klinik açıdan önemli yapıların raporu tanıda önemli olduğundan o preparat tüm sahalar ele alınarak daha dikkatli incelenmelidir (böbrek epiteli, patolojik silendirler, patolojik kristaller gibi). Yorumlamada idrar toplamaya, incelemeye..vs bağlı sorunlar not edilmelidir (yassı veya transisyonel epitelin bol olması, mikroorganizmaların varlığı kontaminasyon açısından, kristaller idrar kimyası ve öntanısı- şikayeti ile yorum yapılması açısından ..gibi). İdrar sedimenti incelemesinde ayrımı önemli yapılar açısından yardımcı yöntemlerden de yararlanmalıdır:İdrar asitlendirerek veya alkalileştirerek mevcut kristaller ayrılabilir Hücreler ayrımında Boyayarak inceleme Bazı hücreleri lizis ederek inceleme Mikrovida oynanarak kristaller diğer yapılardan refle vermesi ile ayrılabilir. ---------------------------------------------------------------- ADDİS SAYIMI  [Geri Dön] Bu yöntemde hastanın aldığı sıvı miktarı ayarlanarak çıkardığı idrar miktarı ve sedimentteki yapıların sayımı hacim esas alınarak standardize edilmiştir. Hastanın hazırlanışıBildiği- alıştığı kahvaltıyı yaptıktan sonra ertesi sabaha kadar sıvı yasaklanır (nitrojen retansiyonu olmamalı). Saat 19:00'da idrarını yaparak mesaneyi boşaltır, tüm gece boyunca yaptığı idrarı ve ertesi sabah 07:00'de idrarı da bir kapta biriktirir. Üzerine 0,5cc formalin ekler. Kadında idrar vagina yıkanarak- vulvaya temas ettirilmeden veya sonda ile toplanır. İdrarın özellikleriİdrarın pH=6 ve altında olmalı Dansitesi 1,027 ve üstünde olmalıdır. Örneğin hazırlanmasıİdrar hacmi de not edilir. Tüm idrar karıştırılır. 10cc alınır. 1800 devir/dk 5dk. santrifüjlenir. Üstteki 9cc atılır, 1cc bırakılır. Sediment karıştırılır. SayımLökosit pipeti kullanarak sayım lamında sayım yapılır. Tüm yapılar ayrıca sayılır. Hesabı ( N=snV/ v10 ) N= 12 saatlik idrarda eleman (hücre- silendir) sayısıV= 12 saatlik idrarın hacmi (cc)10cc= sanrifüj edilen idrar hacmis= Karıştırılmış çökelti hacmi (1cc)v= İçinde sayım yapılan hacim (0,0009cc)n= Sayılan eleman adedi Kaynak: www.mustafaaltinisik.org.uk DEÜTF Merkez Lab.İdrar Lab.:Kendi Laboratuvarımızda çekilen fotoğraflar. Kitap: A.Handbook of Routine Urineanalysis, Sister Laurine Graff, JB Lippincott Comp, 1983 isimli kitaptan alıntı fotoğraflar Ege ÜTF Parazitoloji AD: Ege Üniversitesi TIp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı'ndan temin edilen fotoğraflar

http://www.biyologlar.com/idrar-sedimenti-incelme

Davranışlarımızdaki kalıtım mirasının alt-yapısı

Bir tür olarak genetik yapımızı kromozom adını verdiğimiz insanı oluşturan en küçük birim olan hücrenin çekirdeğinde yar alan 46 adet düz bir şekilde sıralanmış gen veya kalıtım ünitesi oluşturur. Bu gen topluluğunun sayı ve yapısı hem tür içinde hem de türler arasında farklılıklar gösterir. Türler arasındaki farklılıklardan ayrı olarak tür içindeki farklılıklar da, belli ölçülerde genetik etkenlere bağlıdır; yani örneğin insan türündeki her bireyin cinsiyet, boy, zeka gibi birçok fiziksel ve ruhsal eğilimi en azından şu ya da bu ölçüde genetik kontrol altındadır. İnsanlar arasında sadece tek yumurta ikizlerinde bu genetik yapı birbirinin aynısıdır. Genlerin varlığını ilk kez 1865'de Moravya'lı bir rahip olan Gregor Mendel adlı bilim adamı ortaya attı. Mendel, bitkilerin melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneyler yapana kadar, soyaçekim, anababa özelliklerinin çocuklarda ve sonraki nesillerde rastgele aktarıldığı bir durum olarak biliniyordu. Mendel'in ünlü deneyleriyle birlikte, soyaçekimin gen adı verilen birimlerin belli bir uygunlukta bir araya gelmesinden oluştuğu anlaşıldı. Ancak tür özelliklerinin nesilden nesile aktarılmasının ayrıntılı mekanizmalarının bilinmesi oldukça yenidir. Mendel'in bu fikri yaklaşık 35 yıl unutulduktan sonra 1900'lerin başında önemi farkedilmeye başlandı. 20. Yüzyılın başında öncelikle genleri taşıyan renkli cisimler, kromozomlar saptandı. Özellikle insan genetiğiyle ilgili bilgilerin gelişiminde ise, 1956'da J.H. Tijo ve A. Levan'ın insanda 23 çift kromozom olduğunu belirlemeleri önemli bir rol oynadı. Bugün artık bilinmektedir ki, nesilden nesile geçiş, gen adı verilen, kromozomlar üzerinde yerleşmiş organik birimler aracılığıyla olmaktadır ve kromozom sayıları türlere göre değişiklik göstermektedir. Kromozom sayısının türün gelişmişliği ve karmaşıklığıyla bir ilişkisi yoktur. Örneğin tavuklarda 78 kromozom vardır. Yine artık, yeni bir organizmanın cinsiyetinin ve saç ve göz rengi gibi fiziksel özelliklerinin genetik kurallara göre olduğu; bu geçişin kromozomlardaki DNA moleküllerinin içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde bir araya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre sağlandığı; genetik geçiş sırasında kromozom hatalarının ve bazı sakat genlerin geçişine bağlı olarak genetik hastalıkların ortaya çıkabilecekleri bilinmektedir. Normalde genler aşırı derecede sağlam ve değişmez niteliktedir ve hücre bölünmesi esnasında tam bir kopyalarını üretirler. Bu kopyalama esnasında olabilecek değişiklikler genellikle zararlıdır. Evrim kuramı kopyalama esnasında nadiren olabilen bu değişikliklerin (mutasyon) olumlu olanlarına dayanmaktadır. Genler, kimyasal olarak deoksiribonükleik asit (DNA) denilen yapılardan oluşurlar. Bu DNA yapılarında insan bedeninde yer alan çeşitli yapısal proteinlerin kalıpları bulunur. Yani proteinler, bu DNA dizileri aracılığıyla üretilirler. Yalnız işin ilginç yanı, herhangi bir anda bir insanda DNA'lardan oluşan genlerdeki bu materyalin yaklaşık %1' i protein sentezine aracılık etmektedir. Yani insanın genetik materyalinin hepsi kullanılmamakta, bir kısmı belli özel koşullar altında çalışmaya ve ifade edilmeye başlamaktadır. İnsanın davranışlarıyla ilgili ana biyolojik sistem olan merkezi sinir sisteminin gelişimini düzenleyen genlerin kesin sayısı bilinmese de bazı bilim adamları insandaki tüm genetik materyalin yaklaşık 1/3 ünün bu iş için ayrılmış olduğunu saptamışlardır. Bunun anlamı, insan kromozomlarında yer alan yaklaşık 50 bini aşkın genin en az 15 bin ila 20 bininin merkezi sinir sisteminin oluşumu ve işlev görebilmesi için çalıştığıdır. Yani davranışın meydana gelmesinde aracılık eden sinir hücrelerinin hem oluşumu hem de aralarındaki iletişiminin sağlanması, sürekliliği ve düzenlenmesi için gerekli proteinlerin sentezini, sonsuz sayıda değişkenlikle dizilmiş DNA birimlerinden oluşan genlerin bir kısmı yönetmektedir. Moleküler biyolojideki son gelişmeler davranışın genler tarafından bire bir kodlanmadığını ortaya çıkarmış; "tek gen=tek davranış" şeklinde bir bağlantı olmadığı anlaşılmıştır. Genler, davranışın ortaya çıkmasından sorumlu sinir hücresi topluluğunun hem yapısal hem de metabolik işleyişinden sorumlu olan proteinlerin sentezi için gerekli kodları içermektedirler. Belli genleri dönüştürülerek, yapısı değiştirilmiş hayvanların öğrenilmiş davranış kalıplarında bozukluklar ortaya çıktığı bugün bilinen bir gerçektir. Yapılan incelemelerde, o genin veya genlerin yapımından sorumlu oldukları biyolojik bakımdan aktif maddelerin eksikliğine veya hatalı işleyişlerine bağlı olarak ilgili sinir hücrelerinde metabolik ve fonksiyonel bozukluklar saptanmıştır. Sinir hücreleri arasındaki kavşaklarda davranışın boyutunu belirleyen biyolojik olarak aktif moleküllerin (serotonin, dopamin, norepinefrin vb..) sentezi, yıkımı, miktarları, genler tarafından kodlanan enzimler sayesinde olmaktadır. Ayrıca genler hormonlar ve hormon benzeri düzenleyici moleküllerin kodlarını da taşımaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/davranislarimizdaki-kalitim-mirasinin-alt-yapisi

Taksonomik Karakterler Nelerdir ?

Karakterler her canlı grubu için farklılık gösterebilir. Tüm canlılar için birçok karakter ortaktır. Bir türü diğerlerinden ayırmak için önce onun taksonomik karakterlerine bakmak gerekir. Dünyada yaşayan canlıların birçoğu birbirlerinden birçok yönlerden ayrılabildiği gibi birçok yönden de birbirlerine çok benzerler. Canlıların birbirlerinden farkı az veya çok olabilir. Kısaca söylemek gerekirse, taksonomik karakterler, “bir canlının sınıflandırmadaki yerine belli edecek nitelikteki özellikleridir”dir. İki ayrı cins, tür vs. arasında bulunan bütün değişik morfolojik farklılıkların hepsi taksonomik karakterler sayılmaz. Bütün farklılıkların hepsini dikkate almaya gerek olmadığı gibi buna olanak da yoktur. Çünkü bütün karakterler sıralanacak olursa, herhangi bir canlının orjinal deskripsiyonu yapılırken sayfalarca yazı yazmak gerekir. Birbirine çok yakın iki tür arasında dahi 400-600 arasında değişen miktarda çeşitli karakterler bulunduğunu hatırlarsak durumun ne kadar karışacağı kendiliğinden anlışılmış olur. Bu nedenle, taksonomistler bu kadar değişik karakterlerden ancak o türün sistematikteki yerini tayin edecek nitelik ve nicelikte olanlarını seçer. Burada, yalnız tek bir karakterin de bir türü belirmeye yeterli olmadığını da işaret etmek gerekir. Esas olarak karakterleri bitkisel ve hayvansal karakterler olarak iki gruba ayırabiliriz. Karakterler; 1.Eşit ağırlıkta olmalı (eşit taksonomik değer taşımalı), 2. Diğer karakterlerle uyum göstermelidir. Evrimsel açıdan, taksonomide kullanılan karakterler tek değil, genellikle toplu olarak düşünülmelidir. Bir tek karaktere dayanarak yapılan sınıflandırma genellikle yanlış olur. Bitkileri sınıflandırırken, taşıdıkları karakterlerin ilkel ve ileri oluşlarının büyük rolü vardır. Sınıflamada, ilkel karakterler taşıyan bitkiler başa, ileri karakterler taşıyan bitkiler ise sona konur. Karakterlerin bazıları “iyi”, bazıları “kötü” olabilir. Kötü karakterler genellikle değişken olduğundan sistematikte kullanılmaz. Örneğin tüylülük, boy, renk tonları gibi karakterler yetişme ortamı özelliklerine göre değiştiğinden çoğu canlı için kötü karakterlerdir ve sınıflandırmada pek işe yaramazlar. Sistematikte kullanılan iyi karakterler; 1. İncelenen örnekler arasında büyük değişkenlikler göstermemeli, 2. Genetik yönden kararlı olmalı, ortam modifikasyonundan etkilenmemeli, 3. Kullanılan öteki karakterlerle uyum göstermelidir. Organizma üzerinde bulunan pek çok karakter arasında sadece belirli bir kısmı taksonomik karakter olabilir. Burada önemli olan karakterin ilgili taksonları birbirinden kesinlikle ayırdedebilmesidir. Aynı populasyon içerisinde eşeysel özellikler, mevsimsel ya da nesillere bağlı özellikler, bireysel mutasyonlar, bütün varyasyonlarda görülen karakterler, genetik anormallikler taksonomik karakter olamazlar. Buna karşılık populasyona malolmuş genotipik karakterler taksonları en az % 70 oranında ayırdedebiliyorsa taksonomik karakter sayılır. Ayırma yüzdesi %70-99 ise alttürlere özgü taksonomik karakterlerden bahsedilebilir. Tabii bunun yanında, alttürler için gerekli diğer yan kriterlerin de sağlanması şarttır. Türler için taksonomik karakterler % 100 ayırdedici olmalıdır. Taksonomik karakterler çok çeşitlidir. Bazı çok basit görünen dış morfolojik özellik de taksonomik karakter olabilir, ya da çok zor gözlenebilen özel bir karakterdir. Bir diğer durum, taksonomik karakterlerin türden türe, cinsten cinse değişebilmesidir. Yani iki türü birbirinden ayırdedebilen bir taksonomik karakter başka iki tür söz konusu olunca ayırdedici özellik göstermeyebilir. Nitekim, tohum yüzeyi özellikleri çok benzer iki Silene türü için ayırt edici karekter olarak ortaya çıkarken, bazı gruplarda cins, altcins gibi kategorilerin tayininde önemli rol oynar. CANLILARIN AYRIMINDA KULLANILAN KARAKTERLER • 1. Morfolojik karakterler • a. Genel dış morfolojik özellikler • b. Iç morfolojik özellikler • c. Embriyolojik özellikler • d. Karyolojik özellikler • 2. Fizyolojik karakterler • a. Metabolik • b. Serolojik, protein ve biyokimyasal • c. Vücut salgıları • d. Gene ait kısırlık faktörleri • 3. Ekolojik karakterler • a. Habitat ve konukçu • b. Beslenme • c. Mevsimsel değişimler • d. Parazitler • e. Konukçu reaksiyonları • 4. Etolojik karakterler (davranış) • a. Çiftleşme ve isolasyon mekanizmalarına ait davranış karakterleri • b. Diğer davranışlar • 5. Coğrafik karakterler Kaynak: www.sistematiginesaslari.8m.com Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr Kemal YILDIZ

http://www.biyologlar.com/taksonomik-karakterler-nelerdir-

Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlıları

Yüksek organizasyonlu canlılar çok sayıda türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek balıkları " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek balıkları belgesellerde ve filmlerde gördüğünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratıklardır.Köpek balıklarının kendi içerisinde birçok alt türleri vardır. Örneğin mamuzlu köpek balığı, boğa köpek balığı ve çekiç başlı köpek balığı gibi.Fakat köpek balıklarının bazıları çok uysal olmakla birlikte diğer bazı türleri oldukça saldırgan olup önüne gelen hemen her tür canlıya saldırabilirler. Saldırgan bir köpek balığı grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldırabilirler. Bu balıklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek balıkları " dır. Bu balıklar köpek balığı türleri arasında en saldırganı olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarına ve hatta balinalara bile saldırabilirler. Bir köpek balığını tehlikeli yapan en önemli organları dişleridir.Eğer dişleri normal bir balığınki gibi pek keskin olmasaydı, köpek balıkları tanındığı kadar tehlikeli olmayacktı. Birçok insan köpek balığının avını özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladığını zanneder fakat asıl fonksiyon çenede değildir. Köpek balıklarının dişleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmiş bir testere kadar yivlidir. Bir köpek balığı avını ısırdıktan sonra başını derhal sağa sola doğru sallamaya başlar.Bu şekilde davranarak dişleri arasına sıkışan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak dişleri üzerinde hareket etmesini sağlar. Obje veya av, dişleri üzerinde hareket ettiği zaman jilet kadar keskin olan dişler tarafından rahatlıkla kesilir.Böylelikle balık avını kısa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek balığı avını parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasının nedeni ise avını parçalaması esnasında etrafa saçılacak kemik parçalarından gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlının kemiği kırıldığı (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçaları oldukça keskin bir hale dönüşür. Bazı köpek balığı türlerinin boyları oldukça büyük olmasına karşın çok uysal olabilirler.Hatta bazı türleri iri memelilere saldırmak yerine deniz planktonları ve küçük deniz canlıları ile beslenmektedir.  www.webhatti.com/showthread.php?t=60387 Sağdaki resimde erişkin bir köpek balığı, bir insanla karşılaştırılmış olarak görülüyor. Buna karşın doğada, resimdekinden çok daha iri köpek balıklarınında yaşamasına karşın bazıları insanların zannettikleri gibi bir saldırganlık göstermezler. Köpek balıklarının vücut şekilleri çok mükemmel bir şekilde dizayn edilmiştir.Tıpkı bir füzeye benzeyen vücutları ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hıza erişebilmektedirler. Diğer bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarının bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmış olmasıdır. Dikkat ettiyseniz yarış arabalarının her iki yanında hava boşlukları olduğunu görürsünüz.Bu boşluklar, araba süratle giderken motorun havayı daha rahat bir şekilde emmesine yardımcı olmak içindir.Köpek balıklarının yanlarındaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer boşluk bırakacak şekilde konumlanır. İnsanların köpek balıklarından esinlenerek taklit etmeye çalıştığı bu mükemmel sistemi köpek balıkları haberleri bile olmadan milyonlarca yıldır kullanmaktadır. Bugün halen sadece zevk amacıyla köpek balığı öldüren insanlar vardır.Bazı balıkçılar ise besin değeri ve parasal değeri çok yüksek olduğundan dolayı hiç durmaksızın köpek balıklarını avlamaktadırlar. Bazı uzakdoğu ülkelerinde balıkçılar, lüks restoranların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yanlızca yüzgeçlerini kesip balıkları tekrar çaresiz bir şekilde denize atmaktadırlar. Eğer bu mükemmel yaratıkların korunması amacıyla bir önlem alınmaz ise yakın bir zaman içerisinde soyları tükenme noktasına gelecektir. Ve eğer köpek balıklarının soyları tükenirse, denizde avlanılması ve sayılarının azaltılması gereken birçok av hayvanının nüfusları gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye başlayacatır.

http://www.biyologlar.com/yuksek-organizasyonlu-deniz-canlilari

YABAN HAYATI KORUMA VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHALARI İLE İLGİLİ YÖNETMELİK

YABAN HAYATI KORUMA VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHALARI İLE İLGİLİ YÖNETMELİK RG: 8.11.2004 SAYI : 25637 BİRİNCİ BÖLÜM AMAÇ VE KAPSAM, HUKUKİ DAYANAK VE TANIMLAR Amaç ve Kapsam Madde 1 - Bu Yönetmelik, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu kapsamında olan av ve yaban hayvanları ile birlikte bunların yaşama ortamlarını korumak amacıyla yaban hayatı koruma ve yaban hayatı geliştirme sahalarının kuruluşu, yönetimi, denetimi ve bu alanlarda izin verilecek ve yasaklanacak faaliyetlerle ilgili usul ve esasları düzenler. Hukuki Dayanak Madde 2 - Bu Yönetmelik, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununun 4 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 3 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Kanun: 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununu, b) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, c) Bakan: Çevre ve Orman Bakanını, d) Genel Müdürlük: Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğünü, e) İl Müdürlüğü: İl Çevre ve Orman Müdürlüğünü, f) Av Hayvanı: Kanun kapsamında avlanan, korunan ve Bakanlıkça belirlenen listede yer alan hayvanları, g)Yaban Hayvanı: Sadece suda yaşayan memeliler dışında kalan ve Bakanlıkça belirlenen bütün memelileri, kuşları ve sürüngenleri, h) Endemik Tür: Sadece bir bölgede bulunan, diğer bölgelerde bulunmayan türleri, i) Hedef Tür: Yaban hayatı koruma ve yaban hayatı geliştirme sahalarında sahanın ayrılmasına gerekçe olan türü veya türleri, j) Avlak: Av ve yaban hayvanlarının doğal olarak yaşadıkları veya sonradan salındıkları sahaları, k) Özel Avlak: Bir bütün teşkil eden özel mülkiyetteki tapulu arazilerden, Bakanlığın avlaklar için tespit ettiği ve tanımladığı şartlara uygun olan avlakları, l) Devlet Avlağı: Devlet ormanları, toprak muhafaza ve ağaçlandırma sahaları ve benzeri yerlerle Devlet tarım işletmeleri, baraj gölleri ve emniyet sahalarında, ilgili kuruluşun muvafakatı alınarak Bakanlıkça avlak olarak ayrılan yerleri, m) Genel Avlak: Özel ve devlet avlakları dışında kalan bütün av sahaları ile göl, lagün, bataklık ve sazlık gibi sahaları, n) Örnek Avlak: Devlet avlakları ve genel avlaklar içinde Bakanlıkça belirlenecek esaslara göre ayrılan ve işletilen veya işlettirilen avlakları, o) Avlanma Planı: Envanteri yapılan, sınırları belli bir avlak alanında, avlanmasına izin verilen av hayvanlarının tür, yaş itibariyle kaç adet ve hangi usul ve kurallara uyularak ne kadar süre içerisinde avlanacağını düzenleyen ve yaşama ortamının geliştirilerek sürdürülmesi için gerekli önlemleri öngören ve Genel Müdürlükçe onaylanmış planı, p) Yaban Hayatı Koruma Sahası: Yaban hayatı değerlerine sahip, korunması gerekli yaşam ortamlarının bitki ve hayvan türleri ile birlikte mutlak olarak korunduğu ve devamlılığının sağlandığı sahaları, r) Yaban Hayatı Geliştirme Sahası: Av ve yaban hayvanlarının ve yaban hayatının korunduğu, geliştirildiği, av hayvanlarının yerleştirildiği, yaşama ortamını iyileştirici tedbirlerin alındığı ve gerektiğinde özel avlanma plânı çerçevesinde avlanmanın yapılabildiği sahaları, s) Saha Bekçisi: Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları ile avlaklarda koruma görevi verilen memur ve işçi statüsünde çalışan personeli, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Seçim Kriterleri ve Temel İlkeler Yaban Hayatı Koruma Sahalarının Seçim Kriterleri Madde 4 - Yaban hayatı koruma sahaları, Kanun kapsamına giren av ve yaban hayvanlarından; a) Endemik türlerden gerekli görülen, b) Nesilleri tehlike altında görülen, c) Gen kaynağı değerini muhafaza bakımından korunması gereken türlerin yaşadığı, asgari yaşam alanı büyüklüğüne sahip, d) Biyolojik çeşitliliği yüksek, alanlardan seçilir. Yaban Hayatı Geliştirme Sahalarını Seçim Kriterleri Madde 5 - Av ve yaban hayvanlarının veya biyolojik çeşitliliğin korunması gereken alanların muhafazası veya göçmen türlerin göç yollarını güvence altına almak için, yaşama ortamlarının korunduğu, geliştirildiği, av hayvanlarının yerleştirildiği, yaşama ortamlarını iyileştirici tedbirlerin alındığı ve gerektiğinde özel avlanma planı çerçevesinde avlanmanın yapılması amacı ile içerisinde hedef tür veya türlerin doğal olarak bulunduğu veya yeniden yerleştirildiği, av ve yaban hayvanlarının barınma, beslenme ve uygun yaşama koşulları ile doğal peyzaja sahip alanlardan seçilir. Temel İlkeler Madde 6 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, yaban hayvanlarının barınma, beslenme ve üreme gibi yaşamsal ihtiyaçlarını temin edebileceği uygun yaşama şartlarına sahip, hedef tür ve/veya türlerin yıl içerisindeki mevsimsel olarak yaptıkları göç ve yayılma alanlarını, üreme alanlarını ve göç yollarını içeren, geliştiren ve artan popülasyonu barındırabilecek büyüklükte olmalıdır. Bu alanlarda koruma altına alınacak tür ve türlerin üreyip çoğalmalarına imkan sağlayacak popülasyon büyüklüğü bulunmalıdır. Ancak endemik, nesli tehlike altında olan veya benzer statüde bulunan türlerin popülasyon miktarına bakılmaksızın yaşama alanları, yaban hayvanı koruma sahası olarak ilan edilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Teklifi, Tescili ve İlan Alanın Sınırlarının Belirlenmesi Madde 7 - 4, 5 ve 6 ncı maddelerdeki esas ve usuller çerçevesinde; a) Orman alanlarının sınırları, Orman Genel Müdürlüğü tarafından yapılan amenejman haritalarında belirtilen bölmelerin sınırları, b) Diğer alanların sınırları ise yol, dere, uçurum, sırt ve kaya gibi doğal hatlar, esas alınarak belirlenir. Bu şartların sağlanamadığı hallerde ise; arazinin topoğrafik yapısı dikkate alınarak gerekli işaretlemeler yapılmak suretiyle, alanın sınırları belirlenir. Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Teklifi Madde 8 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahası olarak teklif edilecek sahalar için, İl Müdürlüğü tarafından oluşturulacak bir komisyon marifetiyle yerinde yapılan inceleme sonucunda Ek-1‘de örneği bulunan ön etüt raporu, alan üzerinde yetki ve sorumluluğu bulunan tüm kurum ve kuruluşların uygun görüşünü alarak tanzim edilir ve alanın 1/25.000‘lik haritası ile birlikte Genel Müdürlüğe gönderilir. Tescil ve İlan Madde 9 - Genel Müdürlükçe ön etüt raporları uygun görülenler; a) Orman rejimine giren sahalarda Bakan oluru ile, b) Diğer sahalarda ise ilgili kurum ve kuruluşlardan görüş alınarak Bakanlar Kurulu Kararı ile, Bakanlık adına tescil edilir ve ilan olunur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Yönetim Esasları Tescil Edilen Sahaların Yönetimi Madde 10 - Genel Müdürlükçe tescil ve ilan edilen yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, bu Yönetmelik esaslarına göre hazırlanacak yönetim ve gelişme planlarına göre, İl Müdürlüğü tarafından yönetilir, koruma işlemi yapılır veya yaptırılır. Yönetim ve Gelişme Planları Madde 11 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında ve gerekli görülen yaban hayatı koruma sahalarında yaşama ortamını iyileştirici çalışmaların yer aldığı gelişme ve yönetim planları Genel Müdürlükçe hazırlanır veya hazırlattırılır, Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konulur. Köy ve beldelerin meskun mahallerinde, özel mülkiyetteki tapulu yerleşim alanları ile alt yapı hizmetleri, konut, ahır, samanlık ve benzeri ek binaları, ibadethane, sağlık ocağı gibi ortak kullanım yerleri planlamalarda plan hükümleri dışında bırakılır. Koruma Madde 12 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının büyüklüğü ve niteliğine göre koruma çalışmaları, genel kolluk kuvvetlerinin yanı sıra yeterli sayıda saha bekçileri tarafından yapılır. Koruma faaliyetlerinde köy tüzel kişiliği ve belde belediyeleri ile işbirliği yapılabilir. Yapılacak bu işbirliği ile ilgili esas ve usuller Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Yasaklanan Faaliyetler Madde 13 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında, yönetim ve gelişme planlarında yer alan faaliyetler ve yapılaşmalar dışındaki faaliyetler ve yapılaşmalara izin verilemez, ekosistem bozulamaz. Bu alanların dışında da olsa bu sahalara olumsuz etki yapacak tesislere izin verilemez, varsa mevcut tesislerin atıkları arıtılmadan bırakılamaz. Bu sahalar içerisinde çöp depolama ve imha alanları oluşturulamaz, onaylanmış plânlarda belirtilen yapı ve tesisler dışında hiçbir yapı ve tesis kurulamaz, irtifak hakkı tesis edilemez. Bu sahalarda Bakanlıkça gerektiğinde ilave yasaklamalar getirilir ve Bakanlığın uygun görüşü alınmadan diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca yasaklama getirilemez. İkaz ve Tanıtma Levhaları Madde 14 - Sahaların uygun görülen yerlerine bilgilendirme, tanıtma ve yönlendirme ile yasaklanan faaliyetleri belirten levhalar konur. Hastalık ve Zararlılarla Mücadele Madde 15 - İl Müdürlüğü koordinasyonunda yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında bitki hastalık ve zararlıları ile mücadelede; a) Ormanlık alanlarda Orman Genel Müdürlüğü, b) Diğer alanlarda ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, tarafından yapılır. Hayvan hastalık ve zararlıları ile mücadele; 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu ile 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu esaslarına göre yapılır. Yaban Hayatı Koruma Sahalarında Popülasyon Artması Madde 16 - Yaban hayatı koruma sahalarında korunan tür ve/veya türlerin popülasyonlarının aşırı artması ve alanın taşıma kapasitesinin üstüne çıkması halinde yapılacak iş ve/veya işlemler Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Gen kaynağı olarak ayrılan sahalarda türlere ve yaşama ortamına müdahale edilemez. Personel İstihdamı Madde 17 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının büyüklüğü ve özelliğine göre koruma ve kontrol işlemi yapmak, ziyaretçi ve tanıtım merkezlerinde faaliyette bulunmak ve alanların taşıma kapasitelerine ulaşmaları durumunda hazırlanacak olan avlanma planlarına göre yapılacak avcılıkla ilgili çalışmalarda görevlendirilmek üzere yeterli sayıda personel istihdam edilir. Yaşama Ortamının Rehabilitasyonu Madde 18 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında hedef tür veya türlerin üremeleri göz önünde bulundurularak yaşama ortamını iyileştirici gerekli tedbirler alınır. Zararlı Hayvan Türleri ile Mücadele Madde 19 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında hedef tür veya türlerin gelişmelerine ve çoğalmalarına olumsuz etkisi olan hayvan türleri ile mücadele Kanun hükümlerine göre Genel Müdürlük onayı ile İl Müdürlüğü tarafından yapılır veya yaptırılır. Avlanma Madde 20 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında alandaki hedef tür veya türlerin, alanın taşıma kapasitesine ulaşıncaya kadar avlanma yasaktır. Ancak bireylerde genetik deformasyon, eşey oranları ve yaş dikkate alınarak Genel Müdürlüğün belirleyeceği esaslara göre bu alanlarda taşıma kapasitesine ulaşmadan av yaptırılabilir. Hedef tür ve/veya türler, taşıma kapasitesine ulaştıktan sonra, Genel Müdürlük tarafından avlanma planları onaylanan sahalardan uygun görülenler, örnek avlak olarak ayrılır. Bu alanlarda avlanma, planlarda belirtilen yıllık kotalara göre yapılır. BEŞİNCİ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarında İzin Verilen Faaliyetler Yaban Hayatı Koruma Sahalarında İzin Verilebilecek Faaliyetler Madde 21 - Bu alanlarda; bilimsel amaçlı çalışmalar ve araştırmalar ile eko turizm haricinde her türlü faaliyet yasaktır. Yaban Hayatı Geliştirme Sahalarında İzin Verilebilecek Faaliyetler Madde 22 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında amenajman planlarında biyolojik çeşitliliğin korunması esas alınır. Bu sahalarda, onaylanmış plânlarda belirtilen yapı ve tesisler dışında hiçbir yapı ve tesis kurulamaz, irtifak hakkı tesis edilemez. 3213 sayılı Maden Kanunu ve 6326 sayılı Petrol Kanunu hükümleri saklıdır. Tabiî çevre ve ekosistemlerin korunması ve iyileştirilmesi yönünden teknik ve bilimsel amaçlara göre, Bakanlıkça düzenlenecek rapora dayanılarak hazırlanacak özel amenajman planları uyarınca, belirli yerlerde ormancılık ve belirli sürelerde üretim, avlanma, saz kesme ve otlatma faaliyetlerine izin verilebilir. ALTINCI BÖLÜM Son Hükümler Genelge, Talimat ve Rapor Hazırlanması Madde 23 - Bu Yönetmeliğin uygulanacağı yerlerde yapılacak etüd, envanter ve araştırma çalışmaları ile sahaların gelişme planlarıyla ilgili usul ve esaslar, genelge ve talimatlarla düzenlenir. İl müdürlükleri, bu sahaların ve korumaya alınan türlerin durumları ile ilgili her sene bir rapor hazırlayarak Genel Müdürlüğe gönderirler. Bu raporun düzenlenmesi ile ilgili esaslar, Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Geçici Madde 1 - Mülga 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanununa dayanılarak daha önce tefrik ve tesis edilen yaban hayatı koruma sahalarının gelişme planları onbeş yıl içerisinde tamamlanır. Yürürlük Madde 24 - Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 25 - Bu Yönetmelik hükümlerini Çevre ve Orman Bakanı yürütür. Kaynak: spo.org.tr

http://www.biyologlar.com/yaban-hayati-koruma-ve-yaban-hayati-gelistirme-sahalari-ile-ilgili-yonetmelik

Kanser Tedavisinde Yeni Silahlar

Kanser Tedavisinde Yeni Silahlar

İnsanlık, bildiğimiz kadarı ile, yazılı tarih boyunca kendi tarihi kadar eski ve bir o kadar da ürkütücü kanserle mücadele etmiş ve hala bu mücadelesine devam etmekte. M.Ö. 3000 yıllarında yazıldığı tahmin edilen eski Mısır metinlerinde meme ülserlerinin (o zaman henüz kanser kelimesi literatürde yoktu) koterle yakılarak alındığı anlatılıyor. Günümüzde ise kanser hastaları radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmeye çalışılmakta. Bu tedavi yöntemlerinin kanserli hücre kadar sağlıklı hücrelere de saldırması nedeni ile kusma, saç dökülmesi, enfeksiyon riskinin artması gibi istenmeyen etkiler hastalarda sıklıkla görülüyor. Kanser araştırmacıları, sağlıklı hücrelere zarar vermeyecek, ancak kanserli hücreleri öldürecek ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışmaktalar. Sağlıklı hücreler ile kanser hücrelerini birbirinden ayırmak için kanser hücrelerinin genetik yapısının anlaşılması önemli olduğu biliniyor. Nitekim, 2010 yılında yapılan bir meta-analiz çalışması, kanser araştırmacıları arasında tümör biyolojisi ve kanser genetiği araştırmalarının popüler olduğunu gösteriyor [1]. Meme ülserlerinden bahseden eski Mısır metinlerinin üzerinden 5000 yıl, Hipokrat’ın “karsinoma” terimini kullanarak çeşitli kanser türlerini tanımlamasından 2400 yıl sonra kanser araştırmaları on beş yıldır umut vaat eden yeni bir alanda seyrini sürdürüyor: Kanser kök hücreleri (KKH). Şekil 1: KKH’lerin kendilerini yinelemeleri ve farklılaşmaları. (A) karesi içerisinde mavi renkle gösterilen KKH kendini sınırsız yineleyebilme özelliğine sahiptir. Bu özellik dönümlü ok ile temsil edilmiştir. KKH kendini yinelerken (B) karesi içerisindeki gibi kendinin aynısı kanser kök hücrelerini üretebilir. Bu KKH’ler de hem sınırsız kök hücre üretme, hem de farklılaşma yetisine sahiptir. (A) karesindeki KKH farklılaşırken ise önce (C) karesinde açık mavi ile gösterilen hücreyi üretir. Bu hücre bir miktar (soru işaretinin gösterdiği üzere) kendini tekrar üretme yetisine sahipken bu hücreden bölünerek farklılaşan diğer hücreler artık sınırsız kendilerini yineleme ya da farklılaşma yetisine sahip değildir. Kanser, basitçe anlatımı ile hücrelerin kontrolsüz büyümesi nedeni ile oluşan yüzden farklı hastalığa verilen genel bir isimdir. Ancak bu kadar basitçe tanımlanabilmesi kanserlerin basit, kolay anlaşılır hastalıklar olduğu anlamına gelmiyor. Kanserli bir dokuda farklı kanser hücreleri bulunuyor. KKH hipotezine göre bu hücrelerin bir kısmı tedavi süresince ilaçlara dayanıklılık geliştirebilen kanser kök hücreleri. Kök hücreleri bölünmeleri sırasında kendilerinin birebir aynısı iki kopya yapmazlar. Oluşan yavru hücrelerin bir tanesi ana hücrenin tıpkı kopyası iken diğer hücre (Şekil C) planlanan işleve göre farklılaşır. Kanser kök hücreleri de benzer bir şekilde asimetrik olarak bölünür. Bu hücrelerin bölünmesi sırasında oluşan hücrelerden bir tanesi standart kanser hücresi olarak yaşamına devam ederken diğer hücre  (Şekil B)kanser kök hücresi olarak kalır ve daha fazla kanser hücresi üretmeye devam eder [Şekil 1]. Yavru kök  hücrelerinin kendilerini yeniden üretme yetilerine sahip oldukları kadar radyoterapiye ve kanser ilaçlarına direnç kazandıkları da gözlemlenmiştir. Kanser araştırmalarında kök hücre fikrinin aslında çok yeni bir fikir olmadığı söylenebilir. Tümörlerin heterojen histolojik (histoloji: doku ve hücrelerin mikroskobik anatomilerinin incelenmesi bilimi) özellikler gösterdiği 19. yüzyıldan bu yana araştırmacılar tarafından biliniyor. Ancak kanser kök hücrelerinin varlıkları akut myeloid lösemi (AML) üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmış. AML hücrelerinin sık bölünmediğini gören araştırmacılar “temel” bir hücre tipinin AML hücrelerini ürettiği fikrini test etmek amacı ile fareler üzerinde çeşitli deneyler yapmışlar. Bu deneyler sırasında araştırmacılar insan kökenli AML hücrelerini fareye nakil etmişler ve bir tip hücrenin kemik iliğine yerleşerek lösemi hücreleri ürettiğini gözlemlemişler. Gözlenen bu hücreler kanser kök hücreleri olarak adlandırılmış. Daha sonraki çalışmalar meme ve kalın bağırsak kanseri başta olmak üzere pek çok katı tümörde de KKH’lerin bulunduğunu gösteren sonuçlara ulaşmış. Önceleri tümörlü bir yapı içerisinde kanser kök hücrelerinin oranının çok düşük (binde birden daha az) olduğu varsayılmaktaymış ama 2007 yılında yapılan bir çalışma farelere enjekte edilen lösemi ve lenfoma hücrelerinin %10 kadarının in vivo (canlı organizma içinde yapılan araştırmalar) ortamda kanser geliştirme yetisine sahip olduğunu göstermiş. Başka bir çalışma ise ileri derece melanomlardan (oldukça saldırgan bir cilt kanseri türü) toplanan hücrelerin %25’inin bağışıklık yetmezliği olan fareler üzerinde kanser hücreleri oluşturduğunu belirlemiş [2]. Tümörler içerisindeki KKH miktarı konusunda hala tartışmalar devam etmekte olsa da yapılacak çalışmalar ile önümüzdeki yıllarda bu sorunun yanıtına ulaşılacak gibi gözükmekte. Şekil 2. Kanser Kök Hücreleri – Olası tedavi hedefleri Kansere karşı etkili, tümör oluşturan hücreleri hedefleyen tedavi yöntemleri geliştirilerek tümörleri yok etmek için [Şekil 2], kanserli doku içerisindeki oranları ne olursa olsun KKH hipotezinin test edilmesinin gerekli olduğu araştırmacılar tarafından vurgulanıyor. Konu ile ilgili bilim insanları KKH’lerin kanser hücresi üretme yetilerine yol açan özel biyolojik ve genetik yapıları ile uyumlu olarak bu hücrelerin antitümör ilaçlarına karşı duyarlılıklarının da diğer kanser hücrelerinden farklı olabileceğini düşünmekteler. Bu hücrelerin nasıl yok edileceği sorusu ise bilim dünyasını meşgul eden diğer bir soru. Ama bu soruya yanıtlar gelmeye başlamış. Bilim insanları, KKH’lerin bölünmesi sırasında kullandıkları üç farklı moleküler yolağı tanımlamayı başarmışlar: Notch yolağı, Hedgehog yolağı ve Wnt/beta-katenin yolağı. Bu üç yolağı kullanarak kanser kök hücrelerinin tümör üretim aktivitelerini durduracak tedavi yöntemleri üzerine çalışmaların devam ettiği çeşitli kaynaklarda bildiriliyor. Her ne kadar tümör içindeki oranları, her bireyde ve kanserli yapıda gösterdikleri farklılıklar hala tartışmaya açık olsa da KKH hipotezi gelecekte kanser tedavileri için bir umut ışığı yakmış gibi görünmektedir. Üniversiteler ve araştırma kuruluşları AML hücrelerinde kanser kök hücrelerinin tanımlanmasından bu yana KKH araştırmalarına yüksek miktarlarda yatırım yapmışlardır. A.B.D. Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yönetilen Kanser Genom Atlası Projesi kapsamında binlerce tümör örneğinin gen dizilimlerinin belirlenmesi çalışmalarına önümüzdeki beş yıl içerisinde 1 milyar dolar harcanması planlanmaktadır. Bu çalışmaların kanser kök hücreleri ve kanser biyolojisine ait bilgilerimizi arttıracağı tartışma götürmezken, kanser tedavisinde yeni çığırlar açma olasılığı da hem bilim dünyası hem de kanser hastaları için heyecan vericidir. Kaynaklar 1. “A close look at cancer”, Allison Farrell, Nature Medicine, March 2011, Vol. 17, Number 32. “Solving an age-old problem”, Barbara Dunn, Nature, March 2012, Vol. 4833. “The cancer stem cell: premises, promises and challenges”, Hans Clevers, Nature Medicine, March 2011, Vol. 17, Number 34. “Recent advances in cancer stem cells”, Robert W Cho and Michael F Clarke, Current Opinion in Genetics & Development , 2008, 185. “Cancer stem cell: target for anti-cancer therapy”, Carol Tang, Beng T. Ang, and Shazib Pervaiz, The FASEB Journal, December 2007, Vol. 21 Bahadır Ürkmez http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kanser-tedavisinde-yeni-silahlar.html

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisinde-yeni-silahlar

Mikrobiyolojide kullanılan boyalar ve boyama yöntemleri

BOYALAR Boyalar doğal ve sentetik olmak üzere iki gruba ayrılır: a. Doğal boyalar: Doğal boyalar bitkisel ve hayvansal orijinli olabilirler. Bunlardan bitkisel orijinli olanlara  hematoksilen ve orcein, hayvansal orijinli olanlara ise carmen örnek gösterilebilir.Doğal boyalar daha ziyade histolojide kullanılmaktadır. b. Sentetik boyalar: Bunların sayıları oldukca çoktur.  Eosin, asit fuksin, asit pikrik, oranj gelb, eritrosin,  kongo kırmızısı, light green,  metilen mavisi, toluidin mavisi, bazik fuksin, jansiyan viyole, azocarmen, safranin  gibi birçok boya sentetik boyalara  örnek gösterilebilir. Sentetik boyalar ; Ehrlich tarafından  bazik , asid ve nötr boyalar diye üç gruba ayrılmıştır.Serbest asid ve bazlar suda çok az eridiklerinden sentetik boyalar daima nötr tuzlar halinde kullanılırlar. Nötr tuzlar hem asit köke (anion) hem de bazik köke ( kation) sahiptirler. a. Bazik boyalar: Bazik boyaların kromofor grubu pozitif yüke sahiptir. Yani, yukardaki açıklamanın ışığında, bu nötr tuzu meydana getiren bazik kısım (kation , +) renkli buna karşın asid kısım (anion, -) ise renksizdir.  Bu tür boyalara katyonik boyalar da denir. ( Örneğin; metilen mavisi bazik bir boyadır ve terkibi tetramethhyl-thionin-chlorhydrate’tır. Bu terkipte tetramethyl-thionin baz’ı hidroklorik asit ile nötr bir tuz meydana getirecek şekilde birleşmiştir. Tetramethyl-thionin bazı renklidir ve metilen mavisi boyasına rengini verir, anion kökü olan hidroklorik asit ise renksizdir.) Bismarck brown y, crystal violet, methyl green , pararosanilin ( basic fuchsin), resorcin blue diğer bazik boyalara örnek verilebilir. Bir doğal boya olan hematoksilen de bazik boya tarzında davranır. Bakterilerin yüzeyi negatif olduğu için ayrıca DNA’da bulunan fosfatların da negatif yüklü olması nedeniyle katyonik özelliğe sahip olan bazik boyalarla boyanırlar. b. Asid boyalar : Asid boyaların boyayıcı kısımları negatif elektriksel yüke sahiptir.  Yani burada  tuzun baz kısmı renksiz asid kısmı ise renklidir. Bu tür boyalara anyonik boyalar da denir. Asitik boyalar zemini boyamak için kullanılmaktadır. Örneğin;  sodiumeozinat da eozinat negatif yüklü olup kromofor özelliktedir. Diğer asidik boyalara  acid fuchsin, anilin blue, kongo red, fast green, light green, erytrosin, orange G, acid pikrik, Phyloxine, alizarin red S, çini mürekkebi, nigrosin, malaşit yeşili gibi boyalar örnek gösterilebilir. c. Nötr boyalar: Nötr boyalar iyonik olmayan boyalardır. Bunlar suda çözünen renkli organik bileşiklerdir.  Burada nötr tuzu meydana getiren asid ve bazın her ikiside renklidir. Hematoloji ve mikrobiyolojide sık kullanılan bu boyalara Giemsa boyası en güzel örnektir.Bu boyalar parazitlerin incelenmesinde , rikettsiya ve klamidyaların boyanmasında kullanılmaktadırlar. Wright ve Leisman boyalarıda bu tip boyalara örnektir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojide-kullanilan-boyalar-ve-boyama-yontemleri

İdrar sedimenti hazırlama

Gerekli Araç ve Gereçler İdrar toplama kabı: Laboratuvarımızda plastik bardakları bu iş için kullanmaktayız. Eldiven: Laboratuvarımızda Plus Med marka latex ve plastik eldiven kullanmaktayız. Deney tüpü: Laboratuvarımızda 12mL'lik cam tüpler kullanmaktayız. Lam- lamel: Laboratuvarımızda İsolab marka 76x26mm lam ve 18x18mm lamel kullanmaktayız. Santrifüj: Laboratuvarımızda Hettich Zentrifugen Rotina 35 marka/modelde santrifüj aletini kullanmaktayız. Mikroskop: Laboratuvarımızda çift okulerli Olympus BX50 marka/modelde mikroskop kullanmayız. Laboratuvar Güvenliği Laboratuvar uygulamalarında laboratuvar güvenliği ile ilgili önlemler alınmalı ve prosedürler dikkatli uygulamalıdır.Bununla ilgili olarak bazı hatırlatmalar: Uygulama sırasında eldiven giyilmeli. Eldivenli ellerle başka yerlere dokunulmamalı. İşe başlarken, bitirince veya ara verince eller sabun veya savlonla iyice yıkanılmalı, bol akan suyla durulanmalı. Laboratuvar önlüğü sadece laboratuvarda giyilmeli. Ofiste veya bir şeyler yiyip içereken başka önlük kullanılmalı. Laboratuvarda kirlenmiş önlükle dışarı çıkılmamalı. Elde açık yara varsa mutlaka üzeri yara bandı ile kapatılmalı. Çalışma alanı çalışmadan önce ve sonra mutlaka savlon+ alkol ile temizlenmeli. Çalışırken materyel damlarsa hemen temizlenmeli, kurumasına izin verilememeli. Laboratuvarda ağız, burun, göz, yüze hiç bir şey temas ettirilmemeli. Eğer temas ederse bol suyla yıkanmalı, acile başvurulmalı. Laboratuvarda hiç bir şey yiyip içilmemeli. Uzun saçlar çalışırken toplanılmalı. Makyaj yapılmamalı. Kişisel eşyalar (el çantası, gözlük vs) çalışma alanına konulmamalı. Alev kullanılıyorsa yünlü, naylon giysi, eldiven, tüpler üzerindeki pamuğa dikkat edilmeli. Öncelikle kullanılacak aletlerin çalışma şekli öğrenilmeli. Kullanılan aletler üzerindeki göstergeler her gün mutlaka kontrol edilmeli, anormallik varsa ilgiliye haber verilmeli. Çalışma sırasında aletlerden anormal ses duyulursa hemen ilgiliye haber verilmeli. Laboratuvara yeni gelen veya yeni hazırlanan tüm malzeme ve solusyonların üzerine adı, tarihi, konsantrasyonu, kendi adınız yazılmalı. Kullanırken, saklarken (buzdolabı, etüv vs) ağzı açık olarak bırakılmamalı. Dolapta veya başka yerde bulunan malzemelerin yeri değiştirilmemeli, değiştirmek gerekliyse mutlaka sahiine haber verilmeli. Kesici ve delici aletler (iğne ucu) kullanılmazken veya atılırken ucu- ağzı kapatılarak atılmalı. Kullanılan eldivenler, kullanılan idrar kabı, fazla idrar ve incelenen preparatlar biyolojik atık kabına (kırmızı torbalı) atılmalı. Kullanılan elektrikli cihazlar usulune göre açılıp, kullanılmalı, kapatılmalı. Cam tüpler tekrar kullanılacaksa musluk suyu ile çalkalandıktan sonra bir gece klorak bulunan kapta bekletilmelidir. Gerekli hacim 12mL'lik tüplere 9-10mL idrar doldurulur (12'lik cam tüplerinin 3/4'ü doldurulur). İdrar sedimenti inceleneceği için idrar hacmi çok önemlidir. İçinde belirli konsantrasyonda hücre içeren idrarın farklı hacimlerinin santrifüjüyle elde edilen sedimentlerin incelemelerinde her sahada farklı miktarda hücre görülür. Örneğin aynı idrarın 10mL'sinin santrifüjü ile her sahada 10-15 lökosit görülürken, 2mL'sinin santrifüjü ile her sahada 1-2 lökosit görülür. Bu özellikle bebeklerin az miktarda idrar yapmaları nedeniyle yaşanan temel sorundur, bu durumda sonuç kağıdına idrar miktarı da ayrıca belirtilip dikkat çekilmelidir. Santrifüjleme Santrifüje tüpler yerleştirilerek santrifüj yapılır. Bunu yaparken şunlara dikkat edilmelidir:   Aynı ebatta (çapı ve boyu) tüpler kullanılmalı Örneklerin karışmaması Tüplerin kırılmaması için karşılıklı dengeli olması Kapağı açık santrifüj yapılmaması Santrifüj programı son bir kez kontrol edilditen sonra başlatılması Durmadan kapağı açılmaması Eğer kaza olursa mutlaka santrifüjün tamamı dezenfekte edilmesi Tüpler  514g'de 5dk. santrifüjlenir (Hettich Zentrifugen Rotina 35 marka santrifüjde(r =11,5cm) 2000 rpm'de 5dk.döndülür)  Döndürme hızı önemlidir. Çok hızlı döndürülürse hücrelerin hemolizine, silendirlerin dağılmasına, diğer içeriğinin de yapısının bozulmasına sebep olur. Çok yavaş da döndürülürse idrardaki içeriğin çökmesi sağlanamaz. Preparat Hazırlama Tüp başaşağı kalacak şekilde çevrilerek tüpteki tüm idrar boşaltılır. Burada önemli olan idrarı boşaltırken silkeleme yapılmaması; bu durumda daha sonra çökeltiyi gevşetmek için kullanılacak kapiller etkiyle kalan bir miktar idrarla birlikte çökeltinin de atılmasından sakınılmış olunurr. Dipte kalan çökelti kalan çok az idrarla gevşetilir.Tüp parmağa çarptırılarak dipte kalan az miktardaki idrarla homojenize edilmesi sağlanır. Temiz bir lama orta büyüklükte bir damla  homojenize edilmiş sediment konur. Eğer lama idrar fazla konursa mikroskop altında içerik hızla akarak incelenmesi ve sayılması imkansızlaşır. Çok az konursa hem yeterli miktarda örnek incelenememiş olur, hem de hızla kuruyarak içindeki yapıların bozulmasına sebep olur. İdrarın konulduğu lamın üzerine temiz bir lamel kapatılır. Kaynak: www.mustafaaltinisik.org.uk DEÜTF Merkez Lab.İdrar Lab.:Kendi Laboratuvarımızda çekilen fotoğraflar. Kitap: A.Handbook of Routine Urineanalysis, Sister Laurine Graff, JB Lippincott Comp, 1983 isimli kitaptan alıntı fotoğraflar Ege ÜTF Parazitoloji AD: Ege Üniversitesi TIp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı'ndan temin edilen fotoğraflar

http://www.biyologlar.com/idrar-sedimenti-hazirlama

Davranışta kalıtımın rolü

İnsan davranışının ortaya çıkması için gerekli alt-yapının hazırlanmasında ve işleyişinde büyük bir öneme sahip oldukları artık kabul edilmekle birlikte, genlerin insanın toplumsal davranışının belirlenmesinde ne gibi bir rol üstlendikleri henüz yeterince bilinmemektedir. Maymunlarda yapılan bir çalışmada, yeni doğan maymunlar, annelerinden ve diğer maymunlardan ayrılmışlar ve verecekleri tepkileri ölçmek üzere, onlara birçok fotoğraf gösterilmiştir. İlginç olan, yeni doğan maymunların yalnızca maymun içeren fotoğraflara yoğun ilgi göstermeleridir. Yeni doğan maymunlar, on haftalık olduklarında, korkutucu maymun resimlerine bile yoğun ilgilerini sürdürmekte ama yaşları daha da büyüdüğünde korkutucu maymun resimlerinden rahatsız olmaktadırlar. Bu deneyden çıkan sonuç, maymun türlerinde doğuştan gelen ama sonradan serbest bırakılan bazı davranış kalıplarının olduğudur. Genetik donanımın insanın davranışlarındaki rolünün bilinememesinde işte bu tür hayvanlarda yapılan cinsten deneyler yapma imkanının bulunmamasıdır. Bu nedenle, genetik yönden ayrıntılı çalışmalar yapılmadığı halde, kültürden kültüre farklılıklar gösteren evlilik, din ve bağlılık, biçimleri gibi davranışların öğrenilmiş ve kültüre özgü oldukları genel kabul görmüştür. Genetikçileri hem çileden çıkaran hem de yeni araştırmalar için güdüleyen, insan araştırmalarının sınırlılığı ve bu tip kültürcü önyargılardır. Çünkü onlar, her şeye rağmen insan davranışında doğuştan gelen kalıtsal kalıpların rolüne işaret eden bazı gözlemler olduğu kanaatindedirler. Bu gözlemler, bazı insan davranışlarının evrensel olması, hangi kültürde olursa olsun her insanda aynı kalıpta ifade edilmesi; maymun deneyinde olduğu gibi insanlarda da, özgül bir uyarana aynı tekrarlayan davranış kalıplarının bulunması; insanlarda da öğrenilme şansı olmayan motor tekrarlayıcı davranışların olması gibi gözlemlerdir. Örneğin doğuştan kör bebeklerde yapılan gözlemlerde bu bebeklerin mimikleri öğrenme şansının çok çok az olduğu göz önüne alındığında şu sonuçlara varılmıştır. Bu bebeklerin mimikleri normaldir. Ayrıca kör bebeklerin gören bebekler gibi gülümsemeyle karşılık verdikleri sesin kaynağına doğru baş ve gözlerini çevirmeleri doğuştan gelen bu davranışların öğrenmeden çok az etkilendiğini düşündürmektedir. Yine örneğin, derin tendon refleksleri, göz kırpma refleksi gibi motor davranışlar; açlık, susuzluk, seks gibi güdüsel davranışlar tüm insanlarda evrenseldir. Kültürden kültüre şiddeti değişmekle birlikte tüm insanlar sosyal ilişki ve duygusal tatmin ararlar. Kızgınlık, sevinç, üzüntü gibi duygusal tepkilerin mimiklerle anlatımı evrensel özellikler taşır. Büyük olasılıkla bunlar doğuştan getirdiğimiz, genetik olarak programlı davranışlardır. İnsanda da sabit hareket dizeleri şeklinde tekrarlayıcı davranışlar vardır. Korkma, gülme, bu gibi davranışlara örnektir. Yeni doğan bebeklerde gülme davranışının erken dönemlerde bir çift göz imgesine karşı oluşan, özgül uyarana karşılık olarak yapılan, tekrarlayıcı ve aynı kalıbı gösteren davranışlar olduğu saptanmıştır. Çocuk büyüdükçe yüzün diğer detaylarına karşı da gülme davranışı oluşmaktadır. Tüm bunlar, insan davranışında genetik geçişin varlığını destekleyen gözlemlerdir. Ama her şeyden önce, bu gözlemleri pekiştiren, yukarıda sunduğumuz davranışın genetik alt-yapısı alanındaki bilimsel bilgimiz, yani zihin ve davranışın beynin bir ürünü olarak ortaya çıkmasının, beynin işleyişinin de genetik faktörlerden etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunun bilinmesi, genetik araştırmalar için tetikleyici etmenlerdir. Ahlaki engeller yüzünden insan davranışının genetik nedenleri konusunda ayrıntılı ve sistemli araştırmalar yapılamaması bir bilimsel bilgi boşluğu yaratmakta, bu boşluk hem kültürcü hem genetikçi aşırı fikirler tarafından doldurulmaktadır. Bu ahlaki engellerin kaldırılıp kaldırılmaması, bir başka tartışma konusudur ancak açık olan durum, insan davranışının kalıtımsal yönleri konusundaki bilgi boşluğunun ve ideolojik önyargıların ortaya çıkmasında bu engellerden kaynaklanan bilgi boşluğunun çok önemli bir yeri olduğudur. İnsanın toplumsal davranışının genetik belirleyenlerini bilimsel olarak saptama olanağı olmayınca, bu tartışmanın sürdürülebileceği en verimli alan olarak karşımıza insan davranışının bir biçimde ve belli ölçülerde bozulduğu ruhsal rahatsızlıklar çıkmaktadır. Çünkü ruhsal rahatsızlıklar sırasında şöyle ya da böyle beynin zihni ve davranışı düzenleyici işlevleri bozulmakta, şüphesiz bu işlevlerin ortaya çıkmasında, insanın genetik donanımı önemli rol oynamaktadır.

http://www.biyologlar.com/davranista-kalitimin-rolu

İstatistiksel Model ile Hastalıkların Önceden Tahmini

Biyoinformatik biliminin en çok katkısı olacağı alanlardan biri de şüphesiz tıp olacaktır. Genleri ve proteinleri inceleyerek hastalık daha oluşmadan teşhisinin yapılması fikri çok etkileyici. Tabi teşhisi yanında gen terapisi gibi yöntemlerle sorunun kaynağına inilerek düzeltilmesi kesin çözüm olabilir. Açıkçası bu konudaki çalışmalar tam olarak nedir bilmiyorum. Bundan ziyade beni heyecanlandıran kısmı, gen ifade düzeylerinin istatistiksel modeller yardımıyla incelenerek hastalıklar daha oluşmadan teşhisi. Tabi ki hastalığın oluşmasının son kararı proteinlerden geçiyor. Bu sebeple proteinlerin yapılarının önceden kestirimleri de önemli çalışma konularındandır. Fakat gen ifadesi analizleri verisi kullanılarak kurulan modeller başlangıç açısından çok faydalıdır. Model kurmayı sadece istatistiksel yöntemlerle sınırlandırmak yanlış olur. Yapay öğrenme metodlarına da sıkça başvurulur. Yapılan bazı çalışmalarda gen ifade verileri kullanılarak kurulan modellerde neredeyse %100'e yakın doğru kestirimler yapıldığı görülmektedir. Hasta ve sağlıklı gibi iki sınıftan oluşan verilerde hasta ve sağlıklı bireyleri tahmin edebilmek için bazı sınıflandırma yöntemleri vardır. Bunlardan bazıları; lojistik regresyon analizi, diskriminant analizi ve bayescil yöntemlerdir. Bu sınıflandırma yöntemlerinin yani hastalığın önceden bilinebilmesi için kurulmaya çalışan istatistiksel modeli saptayabilmek için veriden öğrenme gerçekleştirilmelidir. Biraz daha açarsak, elimizde olan veride gerçekte hasta ve sağlıklı bireylerin bilgisi vardır. Bu sınıf bilgisi ve değişkenlerin bilgisi kullanılarak bir kestirim modeli kurulur. Bu sayede örneğin 5 tane genin hastalıkta ilişkisi olduğunu düşündüğünüz genleri kullanarak hasta veya sağlıklıdır diye kestirim yapılabilir. Sınıflandırma yöntemlerinin kullanılabilmesi için sınıf bilgisinin kesinlikle olması gerekir. Bu bilgiye sahip olmak çok değerlidir. Sınıf bilgisine sahip olmadığımız durumlarda ise kümeleme yöntemleri kullanılır. Kümeleme analizi, sınıflandırmaya göre istatistiksel açıdan biraz daha havada kalan bir yöntemdir. Sebebi de alt yapısında sağlam bir istatistiksel teoriye sahip olmamasından kaynaklanır. Kümeleme analizlerinde genellikle uzaklık ölçüm birimleri kullanılarak analizler yapılır. Benzer gözlemleri kümelemek için kullanılır. Özellikle mikrodizi gen ifadesi analizlerinde bundan önceki yazımda anlattığım öznitelik seçimi dahil, sınıflandırma ve kümeleme analizlerine sıkça başvurulur. Buna benzer yöntemleri kullanarak genetiksel hastalıklara yakalanma riskini hesaplayan ve hizmet veren şirketler var. 23andme bu hizmeti veren bir şirket bildiğim kadarıyla. Bu yazımda anlattığım yöntemlerin hangi durumda kullanıldığının anlaşılması açısından 10. İstatistik Öğrenci Kolokyumu'nda sunduğum "Biyoinformatik ve Mikrodizi Gen İfadesi Analizi" adlı bildirimden örnek vermek istiyorum. Elimde NCBI veri tabanından aldığım meme kanseri hastalarına ve sağlıklı bireylere ait mikrodizi gen ifadesi verisi vardı. Araştırmak istediğim; meme kanserine hangi genlerin sebep olduğunu bulabilmek ve veriyi iyi açıklayan genlerle çalışarak bir model kurmaktı. Bu model ile kestirim yaparak modelde kullandığım değişkenin ve sınıflandırma yönteminin başarısını ölçmekti. Verim bazı gürültüleri içerdiği için bu gürültülerden kurtulmak için RMA normalizasyon yöntemi kullandım. Gürültülerden büyük oranda kurtulduktan sonra binlerce değişkenle modeli kurmak hatayı arttıracağından, veriyi en iyi açıklayan yani meme kanseriyle ilişkisi olan genleri bulabilmek için öznitelik seçimi yöntemlerinden t-istatistiğini kullandım. Skorlama yapıp meme kanserine sebep olan en önemli genden daha az önemli gene doğru sıraladıktan sonra. 10, 50, ... , 2000 'er en iyi gen alt kümeleri oluşturarak lojistik regresyon ve naive bayes sınıflayıcısı ile model kurdum. Başarı %'lerini karşılaştırdım. Aşağıdaki tabloda orjinal sonuçlar vardır. Bu çalışmada naive bayes sınıflayıcısı lojistik regresyona göre daha başarılı bir sınıflandırma yapmıştır. Naive bayes sınıflandırıcısında en önemli 10 tane gen %86.3 oranında doğru sınıflandırma yaparken, lojistik regresyon en önemli 10 tane gen ile %76.8 oranında doğru kestirim yapmıştır. Aşağıda ise sınıflandırma yönteminin çalışma prensibini anlayabilmek için güzel bir grafik var. Mavi olanlar gerçekte hasta olanlar siyah olanlar ise gerçekte sağlıklı bireylerdir. Modelimiz yani hasta ve hasta değil şeklinde kestirim yapan modelimiz ise kırmızı çizgidir. Kırmızı çizginin solunda kalana hasta sağında kalana ise sağlıklı olarak atama yapıyor. Fakat modelimizde hatalar olduğu başarı tablomuzdan da bildiğimizi gibi gözükmektedir. Gerçek hasta olan bir kaç gözlem hasta değil olarak, gerçekte hasta olmayan bazı gözlemler ise hasta olarak kestirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/istatistiksel-model-ile-hastaliklarin-onceden-tahmini

Donnan Dengesi Nedir

Donnan Dengesi Nedir

Benzer şekilde örneğin bitki hücre çeperindeki orta lamelde yer alan pektik asitlerin karboksil kökü, membran lipidleri arasındaki fosfolipidler gibi sabit iyonların yerleştiği iyon kanalları kütle akışı ile mineral iyonlarının ile geçişine elektrokimyasal direnç gösterir.

http://www.biyologlar.com/donnan-dengesi-nedir

MAVİ YEŞİL ALGLER

Bakteriler, mavi-yeşil algler, rikestsiyalar, aktinomisetler, ve miykoplazmaların gruplarının dahil olduğu; gerçek çekirdek zarları ve membrana bağlı organelleri olmayan, fosfolipid barındıran hücre duvarı ve tek helezonlu DNA molekülü hücre içinde serbest halde bulunan mikroorganizmalardır. Organeller ve karmaşık sitoplazma yapısı bu canlılarda bulunmaz. Mavi-yeşil algler çekirdeksiz hücrelerin en gelişmiş kolunu oluşturur. Hemen hemen hepsi kromozom olarak proteinle çevrilmiş çember şeklinde bir DNA zinciri içerirken, mitoz bölünme yapmazlar. Her hücrede haploit olan tek kromozom, açılarak bir hücrenin bir ucundan diğer ucuna hareket ederek kendini eşlediğinde, hücre bölünür. Evrim sürecinde, 2,5-3 milyar yıl önce, kese şeklindeki ilk hücrelerden evrimleştikleri düşünülmektedir. Mavi yeşil alglerin, diğer alg türleri gibi, farklı bir dış görünümleri vardır. Bunlar, basit hücre yapısına sahiptir (prokaryot). Belirgin bir hücre çekirdeği bulunmaz. Mavi yeşil algler de diğer algler gibi sucul yaşamda, besin zincirinde ilk sırada yer alırlar. Yapılarında bulunan pigmentler sayesinde suyu ve bazı besin maddelerini (azot, fosfor), ışığın etkisiyle karbonhidratlara çevirirler. Böylece hem besin üretmiş, hem de suyun çözünmüş oksijen miktarını artırmış olurlar. Çoğalmalarını ışık, sıcaklık ve besine bağlı olarak belirlenir. Buraya kadar olan kısım dengeli bir ekosistemde gerçekleşen olayları kapsar. Ancak, ekosistem bozulduğunda alglerin üremesinde bir artış meydana gelir. Örneğin, evsel atıklar azot ve fosfor içerir. Bunlar arıtılmadan suya verildiğinde algler, bunları kullanarak aşırı miktarda üreyebilir. Fazla ürediğinde de suyun oksijenini azaltırlar, bulanıklığa neden olurlar ve ışığın derin sulara gitmesini engellerler. Bu durum derin su canlılarının da ölmesine neden olur. Zehirleyici özellik Dinoflagellata grubunda görülür Bu türler yapılarında zehir taşırlar ve sayıları arttığında etkileme alanları da artar. Mavi - yeşil algler de bakteriler kadar küçüktür. Ya tek tek hücre olarak ya da koloni halinde yaşarlar. Nemli topraklarda ve sularda yaşarlar. • Zarla çevrili organeller ve zarla çevrili çekirdekleri , yoktur. Sitoplazmalannda hem yeşil rengi veren l klorofil hem de mavi renk veren bir renk maddesi 1 vardır. | • Klorofilleri olduğu için fotosentez yapabilirier. • Sporla çoğalırlar. Eşeyli ve eşeysiz çoğalır. Algler, prokaryotik (basit yapılı canlılar) ve ökaryotik (gelişmiş canlılar) olmak üzere iki ayrı sınıfa dahil edilebilir. Prokaryotik algler, gerçek nükleusları (hücre çekirdeği), nükleolusları (çekirdekçik) ve bir zarla çevrili plastidleri olmadığından, ökaryotik alglerden ayrılırlar. Bu gruba dahil edilebilecek mavi-yeşil algler ipliksi yapı gösterirler, ya tek olarak veya koloni halinde yaşarlar. Bu alglerin arasında bakteriler kadar küçük olanları bulunmakla birlikte, çoğu bunlardan büyüktür. Yine, prokaryotik grupta yer alan algler, tatlı suların yüzeyinde diğer planktonlarla birlikte "su çiçeği" denen bir yapı oluşturmaktadırlar. Çoğunlukla nemli topraklarda, havuz kenarlarında, nemli kayalar üzerinde, kaplıca sularında yaşayabilirken, bir kısmı da mantarlar ile fizyolojik bir birlik oluşturarak likenleri meydana getirirler. Bu algler arasında yer alan Microcystis aeruginosa suya saldığı bir toksin ile zooplankton, balık ve su kuşlarının ölümüne yol açar. Algler, tüm ekosistemlerin bütünlüğünün muhafazası için hayati önem taşırlar. Okyanusların planktonlarında bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik algler, tüm dünyanın ihtiyacı olan fotosentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler. Algler tarafından gerçekleştirilen fotosentez, tüm sularda oksijenli ortam oluşturur. Algler, bununla birlikte suda yaşayan canlıların gıda zincirlerinin en önemli üreticileridir. Bu besin maddeleri, örneğin depremler gibi yer hareketleriyle su yüzeyine çıkmaktadır. Bilinen tüm bitkiler içindeki en hızlı büyüme oranını gösteren Pasifik Denizi"nin dev su yosunu Macrocystis pyrifera"nın yaprakları, çelikleme sonrası haftada 3 ile 4.5 m arası boy vermektedir. Çok yıllık bu bitkiler yaklaşık 60 metre uzunlukta olabilirken, bazen 100 metre yüksekliğe kadar ulaşabilirler. Öte yandan bu yosunlar yaklaşık 100 kglık bir ağırlığa sahiptir 17. yüzyılın sonlarından beri, kahverengi deniz yosunları yakılarak, mineralce zengin küllerinden sabun ve cam yapımında kullanılan soda ve gübre yapımında kullanılan potas elde edilmektedir. Kimyasal maddeler arasında yer alan brom ve iyot ilk kez bu külden izole edilmiştir ve iyot hala Japonya"da deniz yosunlarından elde edilmektedir. Deniz yosunları yaygın bir şekilde gübre olarak kullanılmaya devam etmektedir. Dünyanın bazı kesimlerinde karın altında yaşayabilen algler, karı baharda kırmızı renge çevirirler. Yosunlarla birlikte likenler, dünyamızda yaşayan bitki grupları arasında en geniş dağılım gösteren bitki grubunu teşkil eder. Likenler, yüksek bitkilerin yetişmesi için toprağın elverişsiz olduğu alanlar başta olmak üzere, her şartta ve yerde yetişebilirler. Kurak habitatlarda, likenler kendilerine havada uçuşmaları ve rüzgarla dağılmalarına imkan tanıyan bir büyüme şekli gösterirler. Örneğin, bir ağacın gövdesinde, bir kaplumbağanın üst kabuğunda, hatta bir bostan korkuluğunun üzerindeki ceketde bile bulunabilirler.

http://www.biyologlar.com/mavi-yesil-algler

Lizozom zarının geçirgenliği bozulursa ne olur?

Hücre kendi kendini yok eder; başka bir deyişle eritir. Lizozomlar hücrenin sindirim organeli olarak düşünülebilir. Golgi kompleksinin çıkış yüzünden ayrılan içi eritici enzimlerle dolu veziküller homojen görünümlü primer lizozomlardır. Şekil 2.8: Lizozomlar ve Fonksiyonları Hücre dışından hücre içine fagositoz ya da pinositoz yoluyla alınan yapılar (örneğin bakteri ya da besinler) sindirilmek istendiğinde, primer lizozom zarı ile bu maddelerin çevrelerindeki zar kaynaşır. Lizozomlardaki eritici enzimler keseciğin içine akar. Şekil 2.8'de görüldüğü gibi, sekonder lizozom (=heterofagozom) adı verilen yeni bir yapı gelişir. Eğer hücre içinde yaşlanmadan dolayı bozulmuş yapılar varsa aynı şekilde primer lizozomlarca sindirilir. Bu şekildeki sekonder lizozoma otofagozom adı verilir. Otofagozomların sayısı yaşlılıkta, açlıkta ve doku yaralanmalarında artar.

http://www.biyologlar.com/lizozom-zarinin-gecirgenligi-bozulursa-ne-olur

Rosa dominica ile ilgili elinde kaynak olan varmı?

Familyası: Gülgillerden, Rosengaewchse, Rosaceae Drugları: Gül çiçeğinin yaprakları; Rossae flos (eskiden; Flores Rosae Gülün çiçek yaprakları kurutularak çay yapımında veya su buharı ile damıtılarak ve yahut da ekstresi yapılarak Gül yağı (gül esansı) elde edilir. Giriş: Vatanının Türkiye olduğu tahmin edilen Gülün günümüzde 400’ den fazla çeşidi vardır. Bizi ilgilendiren Isparta gülü (Rosa damacena) ve Mayıs gülü (Rosa cenlifloria) en önemlileridir. Isparta gülü sonradan Bulgaristan ve Fas’ta yetiştirilmeye başlanmış olmasına rağmen bütün dünyada en çok gül yağı üretilen ülke Bulgaristan’dır. Türkiye Isparta gülünün üretimini artırmak için birçok ilde gül üretimi teşvik edilmiş fakat çiftçilerin Gül yetiştirilmesi ve Gül esansı elde edilmesini bilme­diklerinden teşvikler başarısızlıkla neticelenmiştir. Genellikle Fransa’da yetiştirilen ve Mayıs Gülü Latince Rosa Centifolia diye anılan Gül daha çok parfüm yapımında kullanılmaktadır ve Türkiye’de Mayıs Gülü Van gülü diye anılır. Genellikle Almanya’da Kırmızı Gül Rosa Gallica L. Yetiştirilmekte ve bu gül öksürük ve bronşite karşı yapılan natürel ilaca karıştırılmaktadır. Isparta gülü ise genellikle aroma tedavisinde ve parfüm yapımında kullanılır. Botanik: Boyu 0,3-15m’yi bulur. Dalları dikenli, tüylü, bulunduğu yer­den kökleri ile kısa sürede çevresine sürünerekten genişler ve zamanla büyük yer kaplar. Yaprakları karşılıklı iki çift ve sonda bir tek olmak üzere beş yapraktan meydana gelir. Bileşik yapraktır, yaprakları oval, kenarları kertikli, koyu yeşil renkli, üzeri pürtüklü ve damarları belirgincedir. Çiçeklerin taç yaprakları yetiştiği yöreye göre açık pembe, pembe, koyu pembe ve kırmızı renk tonlarına sahip olabilir. Taç yap­rakları genellikle kalp şeklinde yan yana ve üst üste dizilerek katmerli bir tabaka oluşturur. Yetiştirilmesi: Gül Türkiye’nin hemen her bölgesinde, genellikle Orta Anadolu’da kolay yetişebilir fakat bilgisizlik verimsiz hasada neden olabilir. Bu nedenle çiçek yetiştiricilerin özel bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Yaprak bitine karşı Güllerin yanına Lavanta ekilmelidir. Lavan­tanın olduğu yere bu haşere yanaşmaz. Şayet yaprak biti Güle dadanmış ise Isırgan suyu yapraklara püskürtülür. Isırgan otu toplanarak bir tencereye doldurulur. Üzerine su oldurulur. 3-4 sonra süzülerek Gül yapraklarına püskürtülür. Şayet sert olur ise yaprakları yakar. Hasat zamanı: En kaliteli Gül esansı biyolojik usullerle yani kimyasal ilaçlar (kimyasal gübre, böcek öldürücü ve insektisit) kullanılmadan elde edilen esanstır. Birçok ülkede inek pisliğinin iyice kurutulması ile elde edilen inek gübresi kullanılır. Böceklere karşı okaliptus esansı-Lavanta esansı ve Limon esansından 5’er damla bir kaşık balla karıştırılır ve sonra 10lt suda çözüldükten sonra güllere bu su fışkırtılır ise böcekler güllere gelmez. Bugün biyolojik (natürel) usullerle elde edilen Gül esansının (Gül eterik yağı, Gül uçucu yağı) 1kg’ı 15000 DM (Onbeşbin Alman Markı) tutmaktadır. Gül yağı zamanla daha kaliteli ve güzel kokulu bir hal alır bu nedenle Gül yağları siyah şişelerde muhafaza edilmeli ve şişenin kapağı gerekmedikçe açılmamalı zira oksitlenerek değerini kaybeder. Mümkün oldukça Gül yağının muhafaza edildiği yerde ısı değişimi fazla olmamalı, mümkünse aynı derecede muhafaza edilmelidir. Gül yağı 17-22C˚’de açık soluk sarı berrak bir renkte olup 14C˚’de kristalleşerek hafiften lapa görünümünü alır.Malesef şifalı bitkiler toplama, kurutma, paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise, 2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer. Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür ve etkisini oldukca azaltır.   ISPARTA GÜLÜ ORİJİNİ (KÖKENİ)VE BOTANİK ÖZELLİKLERİ Soner KAZAZ Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü - Isparta İnsanın günlük yaşamında çok özel bir yeri olan gül; aşkın, güzelliğin, sevginin ve saygının ifadesini en güzel bir şekilde bünyesinde toplayan bir çiçektir. Kuzey yarım küre bitkisi olan gülün orijini Doğu Asya'dır. Kesin olmamakla birlikte gül yağı ve gül suyunun ilk olarak İran veya Hindistan'da üretildiği, buradan Anadolu, Avrupa, Kuzey Afrika ve Doğu Asya'ya yayıldığı bildirilmiştir. (Widrlechner, 1981) Yağ gülü (Rosa damascena Mill.), bitkiler aleminin Spermatophyta (tohunlu bitkiler) bölümünün Angiospermae (kapalı tohumlular) alt bölümünden Rosales takımı, Rosaceae familyası, Rosa cinsi içerisinde yer almaktadır. Dünyada yaklaşık 1350 Rosa (gül) türü tanımlanmıştır. Türkiye florasında 24 gül türü kayıtlı (Davis, 1972) olmasına rağmen gül yağı elde etmek amacıyla kullanılan tür kültürü yapılan Rosa damascena Mill'dir. Yağ için ticari olarak yetiştirilen başlıca gül türleri Rosa damascena Mill., Rosa gallica L., Rosa alba L., Rosa centifolia L. ve Rosa moschata'dır. (Tucker ve Maciarello 1988). Günümüzde gülyağı eldesinde yaygın olarak kullanılan ve kültürü yapılan Rosa damascena Mill türünün Rosa moschata J. Herm ile Rosa gallica L.'nin melezi olduğu tahmin edilmektedir. Fakat bu türün çok eski dönemlerde Rosa gallica L. ile Rosa phoenica Boiss, türlerinden oluşmuş bir melez olduğunun kayıtlarına da rastlanmaktadır. (Baytop, 1990; Garnero, 1982). Sistematikte Rosa gallica var. damascena Voss., Rosa calendarum Borkh gibi bazı sinonimleri de bulunmaktadır. Rosa damascena türünün bir çok çeşidi olmakla birlikte özellikle "Trigintipetale" çeşidi başta Bulgaristan ve Türkiye olmak üzere Fas, Mısır, İran, Suriye, Hindistan ve Kafkaslar'da gülyağı elde etmek amacıyla yetiştirilmektedir (Widrlechner, 1981). Rosa damascena; Isparta Gülü, Pembe Yağ Gülü, Yağ Gülü, Sakız Gülü ve Şam Gülü adlarıyla da bilinen pembe renkli, yarım katmerli ve kuvvetli kokulu, çok yıllık, dikenli ve kışa dayanımı yüksek bir bitkidir. Rosa damascena bitkileri, 1,5 - 3 m arasında boylanmaktadır. Gövde silindir biçimli, içi dolu, esmer renkli, çok dallı ve dallar çok sayıdaki irili ufaklı sert dikenlerle çevrilidir. Yapraklar yumuşak yapılı ve ince tüylerle kaplı, alternans dizlişli, saplı ve stipulalı (kulakçık), 5-7 foliolludur. Folioller (yaprakçık) 3-4 cm uzunluğunda oval şekilli, basit dişli kenarlı ve alt yüzleri tüylüdür. Çiçekler hafifçe sarkık, az yada çok koyu pembe renklidir. Tek renkli olan çiçeklerde içteki taç yapraklar dıştakilerden daha küçük yapılı olup, çiçeklenme çalı formundaki bir bitkide görülen biçimdedir. Kaliks (çanak yapraklar), korollodan (taç yapraklar) daha uzun, çok parçalı 5 sepalden (çanak yaprak) ibarettir. Korolla çok petalli, petaller (taç yaprak) oval şekilli, soluk pembe renkli, kaideleri beyaz lekelidir. Stamen (erkek organ) sayısı çoktur. Dişi organlar çanak şeklinde çukurlaşmış olan reseptakulumun (çiçek tablası) içinde bulunur. Stilus (boyuncuk) uzunca, stigma (tepecik) baş şeklindedir. Reseptakulum zamanla etlenerek kırmızımtırak bir renk alır. İçinde etrafı tüylerle kaplı nukslar vardır. (Baytop, 1963; Krüsmann, 1974; Kürkçüoğlu, 1988, 1995)   sparta gülü (Rosa damascena): Çok eski bir kültür bitkisi olduğu için menşei belli değildir. Halen Isparta çevresinde bol miktarda yetiştirilmektedir. Isparta veya yağ gülü, Isparta çevresinde, 1,5-2 m aralıkla sıralar halinde ekilmektedir. Üretilmesi çelikle yapılır. Çelikler de Kasım ve Aralık aylarında ekilir. Ürün ikinci yıldan itibaren alınmaya başlar. Üçüncü ve dördüncü yaşlarda verim en fazladır. Daha sonra bu yaşlı güller kesilerek gençleştirme yoluna gidilir. Gül bahçelerinden gençleştirme suretiyle 15-20 sene faydalanılabilir. Gülün Tarihçesi: Gül İlimize 1889 yılında Ispartalı Müftüzade İsmail Efendi Bulgaristan’da görevli iken, Isparta’ya gelişinde getirdiği gül çubuğunun yöremize dikilip adapte olması sonucu girmiş ve yayılmıştır. Birinci Dünya savaşından önce gül Isparta’dan civar Vilayetlere de yayıldığı bilinmektedir. Birinci Dünya savaşından önce gül yağlarımız Avrupa ve Amerika piyasalarında çok aranmakta idi ancak savaş yıllarında, süratle gelişen Bulgar güçlülüğü karşısında,bu durumunu kaybettiği ve ekiliş miktarı bakımınrdan gül sahalarımız % 50 civarında azaldı.1953 yılında Gülbirlik’in kurulmasıyla ve Isparta, İslamköy ve Güneykent yerleşim merkezlerine gülyağı fabrikaları açıldıktan sonra, köy tipi gül yağı imbikleri ortadan kalkıp fabrikalarda daha kaliteli gülyağı üretimi başlamış ve Dünya piyasalarında gül yağlarımız aranmaya başlamıştır.türkiyede yağ gülü üretiminin % 80 Isparta,kalan %20 si bfurdur aüfyon vil hudutlarında gerçeklexştirilir.Ayrıca aydının Karacasu ilçesinde de az miktarda yağ gülü üretimi yapılmaktadır. Yağ gülünün diğer güller gibi değişik renkleri ve şekilleri yoktur,kesme çiçek olarakta ,vazo ömrü yoktur.Farkı sahip olduğu uçuçu yağ asitleri diğer güllerden farklı ve özel bir konuma sahiptir Isparta ilinde yağ gfülünden 40 a yakın ürün üretilmektedir. Gülün İklim İstekleri: Yağ gülü etrafı açık havadar, bol ışıklı, ilkbaharda kurak ve don olmayan ve çiçek zamanı çiğ düşen iklim bölgelerinden hoşlanır. Ülkemizde yağ gülü üretimi en çok Isparta ve civarında yapılmaktadır. Dolayısıyle de Isparta yöremiz gül yetiştirmek için müsait iklime sahiptir. Yaz aylarında azami sıcaklık 38 C dereceyi geçmeyen ve kış aylarında ise 15 C derecenin altına düşmeyen, yıllık yağış ortalaması 500-600 mm olan nispi nem % 60-70 civarında olan geçit bölgelerinden hoşlanır. Yöremiz göller bölgesi olduğu için nispi nemde yeterlidir. Gülün Toprak İstekleri: Gül, toprak istekleri yönünden pek seçici değildir. Fakat, fazla killi-kireçli ve ağır topraklardan hoşlanmaz. Hafif kumlu-tınlı ve milli, süzek topraklardan hoşlanır. Gül ağaçcık tipi bir bitki olduğundan ve ömrüde uzun olduğu için toprak işleme gerektiği için ve yukarıda saydığımız topraklarda işlemeye uygun toprakları olduğundan, toprak işlemede zorluk çekilmez. Gül Bahçesi Tesisi: Gül bahçesi yön bakımından büyük önem taşımaz. Az meyilli ve düz arazilerde gül bahçesi tesis edilinebilir. Gül bahçesi tesis ederken önce toprak eylül-ekim aylarında 40-50 cm. derinlikte krizma edilir. Bu esnada yabancı otlar temizlenir. Gül tesis edeceğimiz arazide sıra araları 1,5-2 m. Mesafede ve 40-50 cm. derinlikte hendekler açılır. Hendeklerin genişliği 40-50 cm.olmalıdır. Açılan hendekler arazi meyilli ise kuzey-güney istikametinde olmalıdır. Dikimden önce hendeğin alt kısmı, hendeğin üstünden çıkan üst toprakla 10-15 cm. kalınlığında doldurulur. Bu şekilde hazırlanmış hendeklere 6-7 yıllık gül bahçelerinden kesilen 100-150 cm. uzunluğundaki dalların önce kuruları ayıklanır. Dikim anında hendeklere dallar iki sıra halinde ve uç uca gelecek şekilde sıralanır. Dalların üzerleri yanmış ahır gübresi ve toprak karışımı ile 10-15 cm.kalınlığında kapatılır. Diğer kalan kısımlar toprakla doldurulur. Bir dekar gül bahçesi tesis etmek için 1000-1200 adet gül dalı kullanılır. Gül bahçesi ve dikim işleri güz mevsiminde yani kasım ve aralık aylarında yapılmalıdır. Gül Bahçesinde Yapılacak Bakım İşleri: Sonbaharda tesis edilen gül bahçerinde, ilkbahara gelindiğinde kaymak tabakası varsa tırmıklanır. Yabancı otlar temizlenir. Yeni çıkan filizlere zarar yapan toprak altı zararlılarına karşı mücadele yapılır. Yaz ayları boyunca sulamaya çapalamaya devam edilir. Verime yatmış gül bahçelerinde, erken ilkbaharda mart ve nisan aylarında budama yapılır. Budamada amaç kuru dallar temizlenir. Diğer dallarda ise 5-6 göz bırakılarak budama yapılmalıdır. Ayrıca daha bol ve kaliteli gül elde etmek için gül bahçesi ömrü boyunca, 7-8 yılda bir toprak seviyesinden dallar kesilir. Buna gençleştirme budaması denir. Ayrıca erken ilkbaharda, gül bahçelerine dk./150 kg. hesabiyle Kompoze gübre verilir. Gençleştirme budaması yapılan gül bahçelerinde ise dk./2-3 ton yanmış çiftlik gübresi verilmelidir. Gül bitkisinin ömrü ortalama 2 defa gençleştirme budaması yapıldığı takdirde 23-25 yıldır. Güllerde Hasat: Yağ güllerinde hasat işleri mayıs ayının ortasında başlar, 5-6 hafta sürer. Hasat sabah saat 03.00 ile 09.00 saatleri arasında yapılmalıdır. Hasat anında tak açmış olan çiçekler toplanmalıdır. Çuval veya sepetlere toplanır, bekletilmeden alım merkezlerine sevkedilmelidir. Bakımlı gül bahçelerinde bir dekardan bir sezonda ortalama kurak şartlarda 500-600 kğ.Taban arazilerde sulanabiliyorsa bu rakam bir sezonda dekardan ortalama 900-1000 kğ.kadar gül çiçeği hasat edilinebilinir. Tarihçesi ve özellikleri hakkında bir kaç bilgide ben ekleyim itedim... inşallah işinize yarar...

http://www.biyologlar.com/rosa-dominica-ile-ilgili-elinde-kaynak-olan-varmi

BAZI LABORATUVAR TERİMLERİ

Normalite: Çözeltinin litresindeki eşdeğer gram sayısıdır. Molarite ise çözünmüş maddenin çözeltinin litresindeki mol veya formül gram sayısına denir. Molarite “ M “ ile normalite “N” ile gösterilir.Karışım: İki ya da ikiden fazla maddenin birbirleri ile karışmasıdır. Karışımların en önemli özellikleri karışma oranlarının belirli olmamasıdır. Örneğin, alkol ile su birbirleri ile her oranda karışabilir.Madde: Boşlukta bir yer kaplayan ve ağırlığı olan her şey maddedir.Element: Evrende bulunan canlı ve cansız tüm varlıklar element denilen basit maddelerin çeşitli şekillerde birbirleriyle birleşmesinden oluşurlar. Elementler kendilerinden farklı özellikler gösteren daha basit maddelere ayrılmazlar.Bileşik: Elementlerin çeşitli şekillerde birbirleriyle birleşmeleri sonunda oluşur. Bileşiği oluşturan elementler bileşikte kendi özelliklerini kaybederler. Her bileşiğin kendine has özelliği vardır. Örneğin şeker; karbon, oksijen ve hidrojen elementlerinden oluşur ve şekerin özellikleri bu elementlerin hiçbirinin özelliğine benzemez.Çözelti: Çözeltiler homojen karışımlardır. Bir miktar şeker suya atıldığında, bir süre sonra gözden kaybolarak saydam bir karışım olur. Bu karışım şekerin sudaki çözeltisidir. Bu karışımda şeker çözünen, su da çözen olarak bilinir. Bir çözeltinin oluşması için her zaman bir katının bir sıvı çözünmesi gerekmez.Bir sıvı başka bir sıvı ile, bir katı başka bir katı ile homojen karışımlar yaparsa, bu karışımlar da bir çözelti sayılır. Sıvı sıvı ile katı katı ile karıştığında karışan maddelerden miktar bakımdan fazla olanı çözen, diğeri de çözünen’dir. Bir çözelti içindeki çözünmüş madde, çözücünün uzaklaştırılması ile değişmeden kazanılabilirse gerçek bir çözeltiden söz edilir. Konsantrasyonu düşük olan çözelti seyreltik,konsantrasyonu yüksek olan çözelti derişik çözeltidir. Bir çözeltiyi seyreltik yapmak için içine çözücü, derişik yapmak için çözünen ilave edilir.Süspansiyon: Bir çözelti içinde çözünmeyen bir katı madde, ince toz haline getirilerek çözen ile karıştırılırsa, saydam olmayan heterojen bir kütle oluşur. Bu tip karışımlara süspansiyon denir. Örneğin, ince öğütülmüş mermer tozu, su ile karıştırıldığında süspansiyon elde edilir.Emülsiyon: Birbiri içinde çözünmeyen ya da az miktarda çözünen iki sıvı birlikte çalkalandığında saydam olmayan heterojen bir kütle elde edilir. Bu kütle bir süre kendi haline bırakıldığında iki tabaka biçiminde birbirinden ayrılır. Böyle karışımlara emülsiyon denir. Örneğin, su-zeytinyağı karışımı bir emülsiyondur.Yoğunluk, Yüzde, Konsantrasyon: Genel olarak her çözeltide çözünen madde miktarı farklı olduğundan, çözeltideki çözünen madde miktarı yoğunluk, yüzde ve konsantrasyon olarak ifade edilir.  Yoğunluk=çözünen maddenin kütlesi/ çözeltinin hacmi: gr/cm3Buna göre yoğunluk, çözeltinin kütlesinin hacmine oranıdır.Yüzde= çözünen maddenin kütlesi/ çözeltinin kütlesi= gr/100grBuna göre bir çözeltinin yüzdesi, çözeltinin 100 gramında çözünmüş bulunan madenin kütlesidir.Konsantrasyon= çözünen maddenin kütlesi/ çözeltinin hacmi=gr/100cm3O halde konsantrasyon, çözeltinin 100 cm3’ünde çözünmüş bulunan maddenin kütlesi (tartısı) dır.Yoğunluk, yüzde ve konsantrasyon, bir çözeltide, çözen ve çözünen arasındaki bağlantıyı ifade eder.Ekivalent gram ( Eşdeğer gram ): Bir bileşiğin formül gramının toplam pozitif değerine bölünmesi ile elde edilen miktarıdır. Örneğin, CaCl2’ün ekivalent gramı Ca: 40.08           Cl: 35.453 CaCl2 = 40.08 +(35.453)2= 110.986Ca++    olduğunda  110.986/ 2 = 55.493gr.Molar çözelti: 1 litresinde 1 molar gram çözünmüş madde bulunan çözeltilere denir. Bir çözeltinin molaritesi, 1 litresinde çözünmüş olarak bulunan maddenin molekül sayısını belirtir ve”M” ile gösterilir.Örneğin, 1 M    H2SO4 hazırlanmak istendiğinde, önce H2SO4’in molekül gramı hesaplanır.H= 1.0079     S= 32.06     O= 15.9994H2SO4’in 1 mol’ü (1.0079)2 + 32.06 + (15.9994)4 =98.08gr’dır.98.08gr H2SO4 saf su ile litreye tamamlandığında elde edilen çözelti 1 M H2SO4 çözeltisidir. Molal çözelti: 1 kg çözücüde 1 mol gr maddenin çözülmesi ile oluşan çözeltidir.Normal çözelti: Bir litresinde 1 ekivalent gram çözünen madde bulunan çözeltilere denir.

http://www.biyologlar.com/bazi-laboratuvar-terimleri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0