Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 3420 kayıt bulundu.

Davranış Biyolojisi Nedir

1)Yurt seçimi (Teritoryum Tesisi) Bireyler beraberliklerini sürdürüp belirli bir kuluçka alanının emniyetini sağlayabilmek için bir alana, gereksinim duyarlar. Bu alan yurt ve teritoryumdur. Kurulacak yurt alanının, çıkacak yavrulara besinin kolayca sağlanabileceği uygun bir arazi parçası olması gerekir. Yurt alanlarının sınırları, bireylerin (genellikle erkeklerin) şubat sonundan mayıs ayına kadar yoğun olarak sürdürdükleri yurt belirleme ötüşü ile saptanır. Bu ötüşlerin diğer bir amacı da yurdun kurulduğunu seçilecek eşe duyurmak ve rakip erkek bireylere gözdağı vermektir. Gözdağına rağmen kurulacak yurda bir saldırı olursa, erkekler arasında şiddetli kavgalar olur. Bu tür davranışlar aynı tür içinde (interspesifik) olduğu gibi farklı türler arasında (intraspesifik) olabilir. Yapılan kavgalar genellikle tarafların karşılıklı olarak birbirlerine, keskin ve kesik kesik bağırmaları ile başlar. Kavga esnasında bireyler kafalarını birbirlerine uzatarak kısık sesler çıkarırlar. Boyun ve kuyruk tüyleri dikleşir ve kanatları yanlara hafifçe açılır. 2)Yuva Sunumu Yuva sunumu erkek bireylerce yapılır. Erkekler şubat sonundan itibaren, dişilere sunacakları yuvalara girip çıkar ve ot parçası, tavuk ve güvercin tüyleri gibi materyaller getirirler. Erkeğin işgal ettiği yuvayı dişi kabullenirse yuva ikisi tarafından müştereken yapılır. Dişinin ilgisini çekip yuvayı ona beğendirmek için erkek bireyler yuvalara, her seferinde içeride daha az kalmak üzere girip çıkar. Bu arada erkek yuva sandığı üzerinde veya yuva deliğinden dışarıyı gözleyerek sağa-sola bakar. Yuvadan çıktıktan sonra yuvaya en yakın dala tüner, bazen yuvanın üstüne konar ve tekrar içeri gibi yapıp yuva giriş deliğini vücudu ile kapatır, hemen sonra geri çıkar. Dişi yuvaya yakın bir yere gelince, erkeğin daldan dala yer değiştirip çok sık öttüğü ve dişinin ilgisini çekmek istediği izlenir. Daha çok yuvanın üstünde yapılan bu hareketler: kendi ekseni etrafında dönme; kafayı sağa-sola oynatma, ileriye uzatma; kanatları yana açma ve kanat tüylerini titretme; kuyruk tüylerini yukarı kaldırma; bazen de bir kanadı aşağı itip telekleri yere sürme şeklidir. Yuva sunma ilgi çekme hareketlerine, dişi birey kayıtsız kalır ve sunulan yuvayı kabul ettiği anlamı taşıyan erkeğin faal olduğu yuvaya girme uçuşu yapmazsa, erkeğin ötüşünü daha canlı ve keskin olarak bir başka yuva veya dal üzerinde, fakat dişiyi gözden kaçırmayacak şekilde sürdürdüğü görülür. Dişi bu sırada sunulan yuvalardan birine yönelme uçuşu yapar. Yapılan ilk uçuş genellikle yuva deliğine yakın dallar üzerine olur. Burada kısık kısık ses çıkarıp kafasını sağa sola ve öne uzatarak, etrafını izler. Bazen yuva deliğine girmeye çalışır, ve hemen geri döner. Bu arada erkek yuva deliğinden içeri girerek dişiye kur hareketleri ve ötüşleri yapar. Dişi bu davranışlara karşılık vererek yuva deliğine konup onu izler ve içeriye kısa bir süre için de olsa girer çıkar. Dişinin yuvaya sıklıkla girip çıkması ve yuvada daha uzun süre kalması onun yuvayı kabul ettiğini gösterir. Yuvaya giriş çıkışların sıklaşması ve erkeğe daha yakın bir yere konma girişimleri ile birlikte, erkeğin çiftleşme öncesi yaptığı kur hareketleri görülür. 3)Çiftleşme Çiftleşmeden önce dişi ve özellikle erkeğin sürekli aktif oldukları ve dallar üzerinde oynaştıkları gözlenir. Bu kur hareketleri eşlerin uyarılması için yeterlidir. Çiftleşmede erkeğin dişinin üstüne çıktığı ve omuz kemeri yada ensesini gagası ile kavradığı görülür. Çiftleşme süresi genellikle 3-6 saniye arasında değişir. Erkek dişinin üzerinden inince kanatlarından birini yere doğru uzatarak tekrar çiftleşme teşebbüsünde bulunur. Mart-Kasım ortasına kadar olan dönemde çiftleşme faaliyetleri iklim koşullarına ve özellikle sıcaklığa bağlıdır. Dişi 4-5 yumurta bırakır. Kuluçka süresi 10-11 gün sürer. Yavrular 15-19 günde yuvadan uçar. Kuluçka başarısı % 90’dır. 4)Besin Arama Hareketleri Besinlerini genellikle toprağın üstünde ve ağacın yapraklı kısımlarında ararlar. Topraktaki yemi açığa çıkarmak için, toprağı tırnakları ile eşelerler. Topraktaki kurumuş yaprak ve otları yana atarlar. Ağaçtaki gizli zengin besinlere ulaşınca, dalın üstünde kanatlarıyla pırpır yaparak bunlara yakalar. Uçabilen böcekleri de çok yakından takip ederler. Besin olarak; kelebek tırtılı, böcek larvaları, böcekler ve sinekler hayvansal besinlerini oluşturur; buğday, arpa, mısır, tohumları taze ot yaprakları bitkisel besinlerini oluşturur. Beslenme grup halinde gerçekleşir. Bu sırada gruptan birkaç birey tehlikelere karşı gözcülük yapar. 5)Rahatlama (konfor) Hareketleri Serçeler güneş banyosu yaparken, vücut tüylerini kabartıp,kanatlarını hafifçe yere doğru açar, güneş ışınlarının vücudun bütün bölgelerine girmesi için kendi ekseni etrafında dönerler. Bunlarda sıklıkla gözlenen davranışlardan biri de kum ve su banyosundaki hareketlerdir. Bunun için, özellikle vücutlarının üst kısımlarındaki tüyleri gevşeterek, hızlı bir şekilde sağa-sola sıçrarlar. Su içine girince, su içer, kum banyosunda daima kumları gagalar ve içinde yiyebileceği besinler varsa onları yer. Tepinme hareketleri: Suda ve özellikle kumda tepinme hareketlerine rastlanır. Sudan veya kumdan çıkınca, kanadın biri sabit şekilde durur, diğeri omuzdan aşağıya inerek şiddetli bir şekilde silkelenir. Daha sonra diğer kanadı ile aynı hareketleri yapar. Yakında bulunan bir ağaca veya dal üzerine konarak tüylerini gagaları ile düzeltirler. Bazen ayak parmaklarıyla başın üst kısmını düzeltirler. Gagayı da bir dala sürterek temizlerler. 6)Ötüşler Yuva Çevresindeki Ötüşler: Kur yaparken ve rakiplerini korkutmak için aralıksız ve yüksek bir sesle öterler. Bu tür ötüşler sırasında tüylerini kabartırlar. Yalvarış Ötüşleri: Biraz gelişmiş civcivler ve uçma durumuna gelmiş yavrular kısık bir sesle ve çok sesli olarak öterler. Uçma durumuna gelmiş yavruların yer arama ötüşleri, tek düze yüksek sesledir. Ana-Babaları bu ötüşlere bir şeyler anlatır gibi yumuşak ve sessizce karşılık verir. Diyalog Kurma Ötüşleri: Yalnız kalan birey, grubu bulabilmek için kısa ve keskin bir şekilde öter. Tehlikeye Karşı Alarm Ötüşleri: Kuralsız olarak yüksek sesle ve uzatarak öterler. Yavrular tehlike altında ise tehdit unsuruna 1 metre kadar yaklaşacak şekilde alçak uçuşlar yaparlar. KAYNAKLAR 1) ERDOĞAN, Ali, Ankara/Beytepe Serçe Populasyonları ile İlgili Biyolojik Çalışmalar 19-27 (1982)

http://www.biyologlar.com/davranis-biyolojisi-nedir

Dünyanın Oluşumu Ve Yapısı

Yer'in oluşumu sorunu,yüzyıllar boyunca insanı düşündüren ve düşündürmeye devam etmekte olan,önemli bir bilimsel sorundur.Gerçi Yer'in oluşumu konusunda,bugün geçmişe oranla ,daha çok şey bilmekteyiz.Ancak yine de,problemle ilgili görüşler,hipotez düzeyindedir. Bunların delilleri güçlü olmakla birlikte,kesin birtakım sonuçlara ulaşıldığı ileri sürülemez.Yer’in yaşının 4,5 ile 5 milyar yıl dolayında olduğu sanılmaktadır.Bunun 10 milyar yılı bulduğunu ileri süren kaynaklara da rastlanır. Yer’in nasıl oluştuğu sorusunu cevaplamayı amaçlayan teoriler ve bunların eksikliklerini daha iyi anlayabilmek için Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu sorusuna kısaca değinmek gerekir.Güneş sistemi bu sistemden çok daha büyük bir sistemdir.Fakat güneş sistemini de içine alan daha büyük bir dev sistem vardır.Bu sistemde pek çok sisteme ayıılmıştır.Bu sistemlerin herbirine Galaksi denir.Yer'in de içinde yer aldığı insalığın Galaksi’sine (Yun.süt demektir.),Türkçe bir terim ola Samanyolu denir.Batı kaynaklarda Samanyolu,Sütlü yol diye geçer.(Yani bu anlama gelir.) Samanyolu’nda bazı kaynaklara göre 100 milyar,bazı kaynaklara görede 200 milyar gök cismi vardır.Kuşkusuz bunlardan biri de şimdiki bilgilerimize göre insan barındıran tek gök cismi olan Dünya’mızdır.Yer Samanyolu’nun merkezi kabul edilen Güneş’ten149,6 milyon km. uzaktır. Çapı hemen hemen 300 milyon km yi bulan yörünge adı verilen bir düzlem üzerinde dolanır.Bu düzleme,eliptik düzlem (tutunma düzlemi) denir.Bunun üzerindeki dolanımını,bir yılda 365 gün 6 saatte tamamlar. Yerin oluşumu ile Samanyolu’nun oluşumu,aynı esaslara ve büyük bir ihitimalle de aynı zaman dilimine rastlanmaktadır.Bu konudaki ilk teori ünlü Franız gök bilimci Laplace (Laplaş;1749-1827) tarafından 1796 yılında ileri sürülmüştür.Teori’i ilme,Nebula kramı diye geçmiştir. Laplace’ın varsayımına göre,Güneş ve gezegenler ile Samanyolun’dakidiğer gök cisimleri, oluşum tarihinin (4.7 ile 5 milyar yıl) ilk evresinde,kütle çekimi etkisi altında sıkışarak dönmeye başlayan,bir toz kümesinin birleşmesi sonunucu oluşmıştur.İleri sürülen bu teoriye Birleşme hipotezi adı verilir.Teorinin kabülüne göre,nebula sıkıştıkça,halkalar teşkil etmeye başlamıştır.Oluşan halkaların giderek yoğuşması sonucu,gezegenler oluşmaya başlamıştır.Dolayısıyla iç gezegenler(Yer ile Güneş arasındakiler) önce ,dış gezegenler ise ,daha sonra oluşmuştur. Kısaca söylersek,Laplace’ın görüşüne göre Samanyolu ,milyarlarca yıl önce ,bir gaz ve toz kümesi idi.Ekseni çevresinde bir bulutsu,kütle çekimi etkisi altında çevresine gaz ve toz saçabilir. Esas kütleden uzaklaşan ve yine etkisi altında kalarak dönmeye,yani dolanıma devam eden kümeler zamanla yoğuşabilir.Gezegenler,bu esasa göre oluşmuştur. Bulutsu, ya da birleşme teorisi;uzun yıllar geçerliliğini korumuştur.Bundan sonra,gel-git kuramları diye ilme geçen,Laplace teorisini redetmeyen,fakat matamatiksel yanlışlıkların bulunduğunu doğrulayan bir dizi teori ortaya atılmıştır. Gel-git teorilerinin en güveniliri,ünlü İngiliz fizikçi ve gök bilimcisi James Jeans tarafından 1901'de ileri sürülenidir. Gerçi,matamatiksel olarak ispatı yapılmamıştır.Ancak yine de akla en yakındır.Ona göre gezegenler ve Yer Güneş'in çekim bölgesine girerek geçen bir gök cisminin,yan, yıldızın,çekim gücü etkisi ile,Güneş ten kopardığı puro şekilli maddelerden oluşmuştur. Gezegenler ve Güneş sistemi Galaksisindeki diğer gök cisimlerinin Güneşten koptuğu yani koparıldığı görüşü aslında söz konusu gel-git varsayımlarına dayanır.Ancak hem bu görüş de kanıtlanmış değildir,hem de,buna karşı savunulan,bir patlama-dağılma teorisi vardır. Güneş’in manyetik çekim gücü,diğer Gökada cisimlerine göre,çok yüksektir.İlk evrede oluşmuş dev bir Güneş’in nükleer enerji üretme evresinden sonra patlaması sonucu,farklı büyüklüklerdeki kütleler onun çekim alanına dağılıp,belli yörüngeler üzerinde dönmeye başlayabilirler. Bütün modern teoriler,bütün gezegenlerin,gaz ve ince toz bulutundan oluştuğunu Güneş’in,ilk evrede bu tür bir madde topluluğu olduğunu kabul ederler. Ancak şunu iyi biliyoruz ki,evrenin sırrı,henüz çok bilinmeyenli bir denklem olma özelliğni korumaktadır.Güneş ve gezegenlerin aslı kızgın gaz ve toz kümesi de olsa,bilim ve teknik esasta var olup da bilinmeyenleri keşfetme çabasındadır.Örneğin nebulaların maddeleri nasıl oluşmuştur;ya da uzay nerede başlar nerede biter;daha sonra ne başlar ve o da nerede biter gibi sonsuz denilen soruların cevabı henüz verilmemiştir.Ama bu güçlükler,müspet ilmi reddetmeyi gerektirmez.Çünkü ilim,sabırla düşünme-araştırma ve maraktan doğar;gelişir ve olgunlaşır.Peşin yargılar ve mistik düşüncelerin,objektif ilim kuralları arasında yer yoktur. Güneş sistemi elemanlarından biri olan Dünya,sahip olduğu başlıca üç doğal küreden oluşur.Bunlar ;katı yer kabuğu veya taşküre ,yaklaşık %71'lik payı sularla kaplı bulunan suküre,800-900 km hatta dah çok seyrelmiş şekilde,8000 km yüksekliğe kadar devam eden,havaküredir.Bu doğal kürelerin hayat veren şartlar sunması,bitkiler-hayvanlar ve insanların,türemesi ve yaşamasını sağlamıştır.Coğrafi yeryüzü terimi ile tanımladığımız bu üç doğal kürenin kesişmesi,madde ve enerji değişimi sürecinin oluşmasına ve bu doğal süreç de,hayat imkanlarının doğmasına yol açmıştır. Yer ,dıştan içe-yüzeyden merkezine doğru,başlıca üç farklı bölümden oluşur. 1-)Kabuk Bölgesi 2-)Manto Bölgesi a)Üst Manto b)Alt Manto 3-)Çekirdek Bölgesi a)Dış Çekirdek b)İç Çekirdek Bunlardan Kabuk bölgesi,yaklaşık 30 ile 40 km lik ortalama bir kalınlık gösterir.Bu değerler,yüksek sıra dağların derinliklerinde,70-75 km ye dek ulaşır. Okyanus kabuklarında ise,yaklaşık 5 ile 10 km ye iner.Yapısının,daha çok granit ve bazaltik olduğu kabul edilmektedir. Sismik hareketlerin odak noktaları,genel olarak bu bölge içindedir.Metalik madenler daha çok masif bir yapı gösteren granitik ve bazaltik bölgelerede doğal gaz ile hampetrol ve kömürler ise,bu kabuk içindeki tortul bölgelerinde rezerve olmuştur. Kabuk bölümün altında,deriniği 2900 km dolayında kabul edilen Manto yer alır.Yaklaşık 800-900 km lik dış bölüme dış manto,2000 km ye varan derinliğe kadarki bölüme ise,alt manto denilir.Radyometrik dalgalara uyarı vermesi nedeni ile bu bölümün de,katı yapıda olduğu kesindir. Teorik olarak,mantodan sonra,Yer'in çekirdeği diye adlandırılan bölüm gelir.Artık bu bölge,akışkan-sıvımsı bir maddeden oluşur.Çünkü,elektrmanyetik dalgalara uyarı vermez.Bu bölge de,dış manto(kalınlığı 5000 km ye uzanır.)ve iç manto diye ikiye ayrılır.Böylece,üzerinde dolaştığımız katı bölgeden Dünya’nın merkezine dek,ortalama 6370 km lik bir derinlik bulunduğu kabul edilmektedir. Yeryüzü DSG KABUK ÜST MANTO ALT MANTO ÇEKİRDEK Şekil:Yer’in iç yapısının kesiti Tablo:Yer’in iç yapı bölgeleri ve bileşimleri İç yapı bölgeleri Derinlikleri Bileşimleri KABUK 30-40(km) SİAL MANTO 35-2900 SİMA-MAGMA ÇEKİRDEK 2900-6370 NİFE Yer’in iç yapı bölgelerini oluşturan maddelerin,oran yüksekliğine göre de adlandırılmıştır. Nitekim kabuk bölgesinin hakim maddeleri,daha çok silisyum ve alüminyumdur.Bu madde adlarının ilk hecelerini kullanan kimi gök bilimci jeofizikçi ve coğrafyacılar,yerin kabuk bölgesini Sial diye adlandırmışlardır. Yer’in manto bölgesinin bileşiminde,en yüksek paylar,silisyum ve magnezyum elementlerine aittir.Bu nedenle de,Sima diye adlandırılmıştır. Yanardağ püskürmeleri,bu bölümden kaynaklanır.Dolayısıyla magma diye adlandırılır. Aynı şekilde, çok daha ağır madenlerden oluşan çekirdek bölgesinin hakim maddeleri,nikel ve demir madenleridir.Bundan dolayı,Nife şeklinde adlandırılmıştır. Derinliklere inildikçe,belli basamaklarda sıcaklık değerleri çok belirgin bir şekilde artar.Bu sıcaklığa,jeotermi denir.Jeotermide,her 33 m derinliğe inildikçe,yaklaşık 1 C artış olur.Bu artış çizgilerine,jeotermi basamağı denir. Jeotermi basamağı,genel olarak her 33 m de 1 C değişmekle birlikte,bu değişim,Yer’in bazı iç bölgelerinde 145 m bulur. Bu veriler esas alındığında,örneğin 40 km derinlikte sıcaklık yaklaşık 1200 C ,60 km de 2000 C ve iç çekirdek’te,yaklaşık 200 000 C dolayında bulunmaktadır.Kuşkusuz,derinliklere doğru sıcaklığın artışı kesin olmakla birlikte,hesaplanan bu değerler,teorik sonuçlardır.Çünkü Yer’in iç yapısı konusunda,şimdilik kısmen iyi tanına bilen iç bölge,kabuk bölgesi’dir.Öte yandan Yer içi sıcaklığını ölçmek mümkün değildir.Bu nedenle de,şimdilik kaydıyla bu konuda en iyi bilinen husus,Yer’in derin noktalarında sıcaklık derecelerinin,çok yüksek oluşu gerçeğidir. Zaten,yanardağ püskürmeleri,gayzer,su-buhar ve kaplıca gibi sıcak sularda,bu açıkça doğrulamaktadır. Güneş sistemi ve bu arada Yer’in oluşumu milyarlarca yıllık bir zaman sürecinde gerçekleşmiştir.Bu sürece,kısaca Güneş Sistemi ve Yer’in yaşı denir.Ancak biz burada sorunu,Yer’in yaşı terimi ile ifade edeceğiz. Yer yuvarlağının oluşumu ile uğraşan,bu sorunu aydınlatmaya çalışan ilimler,jeoloji yani yerbilimi alanları,jeofizik,jeodezi ve kısmen de coğrafya gibi ilimlerdir.Jeoloji,yer yuvarlağı üzerinde ve doğal olayları inceleyen bir bilimdir.Bu bilimin,özellikle Palecoğrafya ve Paleontoloji bilimleri yerin yapısını incelerler. Bunlardan Paleocoğrafya:yani jeoloji zamanlar ve devrelerinin coğrafya ilmi,Yer tarihi boyunca her bir jeoloji devrinde oluşmuş kıtalar,okyanuslar,dağ sistemleri ve jeosenklinaller gibi coğrafi ünitelerin dağılımlarını inceleyen bir bilim dalıdır.Nitekim Paleocoğrafi araştırmaların sonuçlarına göre Arkeen veya Arkeozik devrelerde günümüze dek,Yer’in Paleocoğrafyası’nda çok büyük değişiklikler olmuştur. Yer’in tarihi geçmişi ve gelişimini aydınlatan bir diğer bilim alanı da Paleontoloji’dir. Bu dalın ana uğraşı konusu,fosil kalıntılarıdır.Yer kabuğunda doğal süreçlerle oluşmuş fiziksel-kimyasal değişikliklere uğradığı halde,katmanlar arasında korunarak günümüze ulaşmış zoolojik vefitolojik her türlü kalıntılara fosil denir.Terim,jeoloji ilmi terimi olduğu kadar:Paleobiyoloji,Paleobotanik, Jeomorfoloji,paleontoloji ve paleocoğrafya terimidir de.Yine terimle ilgili olarak,fiziksel-kimyasal değişmeler geçirip taşlaşan hayvansal ve bitkisel kalıntıların bu nihayi şekline,fosilleşme denir. Fosiller,çok değişik özelliklerinin laboratuvar metodlarla incelenmesi sonucu,ait oldukları jeolojik zaman ve devirlerinin değişik coğrafi özellikleri hakkında,akıl yürütme metodu ile de olsa,bazı bilimsel sonuçlara varıla bilmektedir. Yeryuvarlağının yapı,bileşim ve gelişimini inceleyen bilim demek olan jeofizik de,Yer’in yapısı ve yaşının belirlenmesine yardımcı olan bir ilimdir. Örneğin,geliştirilen jeofizik metodlar ile,yeraltı yapı özelliklerinin incelenmesi giderek kolaylaşmoştır.Özellikle Sial bölümü hakkında,artık bu sayede geçmişe göre çok şey bilinmektedir.Bununla ilgili bir metod,radyoaktivite teorisi olarak ilme geçmiştir. Hatırlanacağı üzere radyasyon,sıcaklık veya ışın yaymak demektir.Bu fiziksel olaya kısaca ışınımda denir.Radyoaktif ise,nükleer sıcaklık veya ışınım etkinliği demektir.Terim,kısaca radyoaktivite diye de ifade edilir. Radyasyon’dan kaynaklanan yani nükleer ışınım yayma derecesinin ölçmeye yarayan jeofiziksel alete radyometre denir.A.B.D'li jeofizikçi J.Jolly, Rodyoaktiviteli,kayaçların parçalanma ayrışma hareketlerinin,yeryuvarı içinde ısınmaya yol açtığı;bunun deriniklerindeki kayaçlarda daha yüksek ısınmalar ve ergimelerle sonuçlandığını,Magma veya Sima’nın esas oluşma nedenin bu jeofiziksel değişime dayandığını;yeryuvarı kabuğunun yani kabuk bölgesinin de,aslında bu olayların eseri olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşlere,radyoaktivite teorisi denir.Teori kanıtlanmış olmazsada zamanla yapılan bir tür jeofizik ilmi çalışmaları ve radyometrenin kullanılması ile kayaçların yaşlarının belirlenmesi metodlarına,radyometrik metodlar denir.Bu tür metodlarla yapılan zaman belirlenmesi sonuçlarına göre Yer’in yaşı sorunu konusunda daha çok şey bilmekteyiz. Çok teknik bir dizi problem teşkil etmesine rağmen kayaçların yaşının belirlenmesi temelde şu esasa dayanır: En yüksek radyment,uranyum metalidir.Yer kabuğunun bileşiminde bütün kayaçlardai,onlardan oluşmuş topraklarla ve denizlerin sularında bulunur.Ekonomik olarak işletilmeyişini rezerv ve tenörler belirler. Uranyum atomlarını oluşturan partiküller,binlerce-hatta milyonlarca yıllık bir zaman sürecinde çözünürler ve sekiz elementin oluşmasını sağlar: Uranitit,peblend,carnotit,otunit…gibi.Buılardan en sonuncusu,kurşun bileşiğidir.Bu oluşum ve değişim çok,uzun bir zaman sürecinde gerçekleşir.Örneğin,1 g uranyum’un radyoaktivitesini yitirerek 1 g kurşun’a dönüşmesi için geçmesi gereken zaman sürecinin,7.6 milyar yıl olacağı hesaplanmaktadır. Söz konusu ettiğimiz bu oluşum süresinden yararlana uranyum ve kurşun elementleri bulunan kayaçların yaşlarını gerçeğe yakın bir şekilde hesaplaya bilmektedirler.Gerçekten de bu yapıdaki kayaçların incelenmesi bileşimlerindeki uanyum’un,kaç yılda kurşun2a dönüştüğü ve dolayısıyla da, Yaşlarının hesaplanmasını sağlamıştır.Bu yolda yaşları hesaplanmış kayaçların,3.5 ile 5 milyar yılı bulduğu anlaşımıştır. Bu metodla yapılan hesaplamalar,Yer’in kabuk bölgesi’nin ilk şekillenmeye başlamasının en az 4.5 - 5 milyar yıl eskiye dek uzandığını göstermiştir.Bunun 3.5-4.6 milyar yıl olabileceğini hesaplamış bilim adamlarınada rastlanır.

http://www.biyologlar.com/dunyanin-olusumu-ve-yapisi

Mantarlar ( Fungi)

Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır.

http://www.biyologlar.com/mantarlar-fungi

BİTKİ FİZYOLOJİSİ DERS NOTLARI

Bilindiği gibi fizyoloji organeller, hücre ve dokular ile organ ve organizmaların canlılığını sağlayan işlevlerini, ilişkilerini ve cansız çevre ile etkileşimlerini inceleyen bilim dalıdır. Bitki fizyolojisi de bu çerçevede mikroalglerden ağaçlara kadar tüm bitkilerde bu konuları araştırır. Günümüzde bilgi birikiminin ve iletiminin çok hızlı artışı nedeniyle bilim dallarının sayılarındaki artış yanında sürekli yeni ara dalların ortaya çıkması sonucu bilim dalları arasındaki sınırları çizmek zorlaşmış ve giderek anlamını yitirmeye başlamıştır. Fizyoloji fizik ve kimya ile moleküler biyoloji, sitoloji, anatomi ve morfoloji ile biyofizik, biyokimya verileri ve bulgularından yararlanarak tıp ve veterinerlik, ekoloji ve çevre, tarım ve ormancılık ile farmasi ve gıda, kimya mühendisliği gibi uygulamalı bilimlerrindeki gelişmeler için altyapı sağlamaktadır. Bitki fizyolojisi de bitkilerle ilgili olan konularda aynı şekilde çalışarak.diğer temel ve uygulamalı bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Uzunca bir süre önce fizyoloji ile biyokimyanın konuları arasındaki sınır netliğini kaybetmiştir. Giderek diğer bilim dalları ile aradaki sınırlar da bilgibirikiminin artışı sonucunda zayıflayacaktır. BİTKİ FİZYOLOJİSİNİN KONUSU VE DALLARI Klasik olarak fizyoloji, beslenme fizyolojisi, metabolizma fizyolojisi ve büyüme gelişme fizyolojisi olarak üç ana dala ayrılır. Bu yaklaşımla bitki fizyolojisinde beslenme kara bitkilerinin havadan, su bitkilerinin de sudan sağladığı gazlar ve kara bitkilerinin havadan sağladığı su buharı ile toprak veya sudan sağladıkları mineral iyonları, nasıl alındıkları ile ilgili konular beslenme fizyolojisi başlığı altında toplanır. Metabolizma fizyolojisi de bu çerçevede alınan hammaddelerin, hangi maddelere dönüştürüldüğü ve kullanıldığı, işlevlerinin neler olduğu, hangi durumlarda bu tabloda ne yönde ve nasıl değişimler olduğunu inceler. Biyokimya ile en yakın olan daldır. Metabolizma fizyolojisinin karmaşık ve genişkapsamlı oluşu nedeniyle de primer ( birincil, temel ), sekonder ( ikincil ) ve ara Metabolizma, primer Metabolitlerin depolanan ve gerektiğinde sindirilen dönüşüm ürünlerini konu alan alt dallara ayırılması gereği ortaya çıkmıştır. Büyüme ve gelişme fizyolojisi ise beslenme ile alınan, Metabolize edilen maddelerin kullanılması ile organellerden, bitki hücrelerinin embriyo düzeyinden başlayarak organlar ile bitki organizmalarına kadar büyümelerini, belli bir yönde farklılaşarak özel işlevler kazanmalarını, bütün bu olayları etkileyen etmenleri ve etkileşimlerin mekanizmalarını inceler. Büyüme ve gelişme fizyolojisi hem moleküler biyoloji hem de biyokimya ve ekoloji ile yakından ilişkilidir. Çünkü büyümeyi ve sonra gelişmeyi tetikleyen mekanizma ve özellikle farklılaşmanın şekilleri açısından kapasite genetik yapı ve baskı, biyokimyasal özellikler ile çevre koşulları ile yakından ilişkilidir. Bilgi birikiminin artışı ile bitki gruplarına has özellikleri inceleyen veya yüksek bitkilerin yaşamında ve uygulamalı bilimlerde önemli yer tutan belli olgu ve gelişmeleri konu alan alt dallar ortaya çıkmıştır. Bitki hücre fizyolojisi, alg fizyolojisi, çimlenme fizyolojisi, çiçeklenme fizyolojisi, stres fizyolojisi, bunlardandır. Ayrıca fizyolojik olayların açıklanabilmesi gerekli temel bilgileri sağlayan fizik, enerjetik, kimya, fizikokimya ve biyokimya gibi dalların katkıları oranına göre de biyofizik, fiziksel biyokimya, biyo-organik veya inorganik kimya gibi dallara benzer şekilde biyofiziksel, biyokimyasal fizyoloji gibi alt dallara ayrılır. Günümüzde botaniğin ve diğer temel ve teknolojik bilimler ile dallarının konuları ile ilişkinin yoğunluğuna göre adlandırılan alt dallara da ayrılmıştır. Bitki ökofizyolojisi, ürün fizyolojisi, depolama fizyolojisi, fizyolojik fitopatoloji bu alt dallara örnek olarak verilebilir. Bu tür konu sınıflandırmaları çerçevesinde bitki fizyolojisini, fizyolojinin temel konularının bitkileri diğer canlılardan ayıran temel özelliklerin fizyolojik yönlerinden başlayarak ele almak ve bu temeller üzerinde açılım gösteren özel konulara yönelerek işlemek yararlı olabilir. Bilindiği gibi canlıların en temel özellikleri aldıkları enerjiyi belli sınırlar içinde olmak üzere çevreden alabilmeleri, kullanabilmeleri, depolayabilmeleri ve gerektiğinde açığa çıkarabilmeleri, biyolojik iş yapabilmeleridir. Cansızlardan enerjice etkin olmaları ile ayrılırlar, doğal cansız evren enerji karşısında tümüyle edilgendir. Bu nedenle de bitki fizyolojisini biyolojinin temeli olan biyoenerjetiğin temel konularını anımsayarak incelemeye başlamak gerekir.

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-ders-notlari

Türkiye’deki önemli bitki alanları tehdit altında

11 bin tür bitkiye ev sahipliği yapan Anadolu, zenginliğiyle, tropikal kuşaktaki ülkelerle yarışıyor. Ancak, Türkiye’deki 122 önemli bitki alanından 114’ünün (yüzde 94’ü) tehdit altında olduğu belirlendi. Tehdidin en önemli nedenleri ise yoğun zirai faaliyetler, plansız yapılaşma, ormancılık çalışmaları, tarım alanlarının genişletilmesi ve sulak alanların kurutulması olarak sıralandı. Bilim adamlarının on yıldır konuyla ilgili olarak sürdürdüğü çalışmalar “Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı” kitabında bir araya getirildi. Çalışmalar sırasında daha önce dünyada varlığı bilinmeyen 5 yeni bitki türü de keşfedilirken, başka ülkelerde olduğu bilinen 20 türe de rastlandı. Kitabın yazarlarından Prof. Dr. Neriman Özhatay, Önemli Bitki Alanı (ÖBA) ve önemli kuş alanı (ÖKA) kavramlarının koruma statüsü olarak kabul edilmesini, yasal metinlere girmesini istedi. WWF-Türkiye, Doğal Hayatı Koruma Derneği, (DHKD) İstanbul Üniversitesi, Fauna&Flora International işbirliğiyle hazırlanan kitaba 20’ye yakın üniversiteden 40 akademisyen destek verdi. Öncelikle yedi coğrafi bölgede büyüklüğü Türkiye’nin yüzölçümünün yüzde 13’üne, (111 bin kilometrekare) ulaşan 122 alan tespit edildi. Bu alanların botanik, jeolojik ve doğa koruma durumları detaylı şekilde incelendi. Çalışmaların sonucunda ÖBA’lar doğa korumada öncelik durumlarına göre; “zarar görebilir”, “acil” ve “çok acil” olarak tanımlandı. Nadir bitki türlerinin tanıtıldığı kitapta, bu türlerin yüzde 83’ünün ÖBA’larda olduğu belirtildi. Çalışmalar sırasında bulunan ve bilim dünyası için yeni olan bitkilerin Latince isimleri şöyle: “Bellevalia mathewii, fritillaria byfieldii, fritillaria sibtharbiana, poa elsia minor, tulipa karamanica.” WWF Türkiye Genel Müdürü Filiz Demirayak, kitabın ülkemizin bitki envanterini çıkarmak açısından büyük önem taşıdığını kaydetti. ‘Çok acil’ tehdit tanımlı bitki alanlarından bazıları şunlar: Köyceğiz Gölü Ömerli Fundalıkları (İstanbul), Uludağ (Bursa) Kuzey Saros Kıyıları, Ergene Havzası, Ağaçlı ve Kilyos Kumulları, Batı İstanbul Meraları, Şile Kıyıları, Yeniçağa Gölü, Yukarı Gerede Vadisi, Çoruh Vadisi, Gölköy (Muğla), Dalaman Ovası, Sandras Dağı (Muğla), Acı Göl (Afyon), Antalya Falezleri, Lara Kumulları, Beyşehir Gölü, Seyhan ve Ceyhan Deltaları, Mogan Gölü (Ankara), Akşehir ve Eber Gölleri. Gürhan Savgı Ankara

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-onemli-bitki-alanlari-tehdit-altinda

Biyolojik Silahlar ve Biyosensörler

Bakterilerin bir kısmı görünmeyen dostlarımızdır; bazıları sindirim sistemimize yardım ederken, bazıları vücudumuzdaki zehirleri yok ederler. Kimi bakteriler ise bizleri hasta eder. Vücudumuzun içinde veya dışında yaşayan bu ilginç mahlukçuklar hayatımızın ayrılmaz parçalarıdır her hâlükârda. Ancak bir de ‘katil’ bakteriler var ki, zalim insanların ellerine geçtiklerinde biyolojik silah olarak kullanılabilirler. Biyolojik silahlar; insanları, hayvanları veya tarımsal ürünleri öldürücü veya ağır derecede hasta edici olan mikroorganizmalar ile, bunlardan üretilen zehirli maddelerdir. Hatta sadece hastalık ve ölüme yol açan mikropların kendileri değil; bunların taşıyıcıları da meselâ böcekler bu sınıfa dahildir. Biyolojik silahlar kitle imha silahları içindeki en problemli ve tehlikeli silahlardır. Nükleer veya kimyasal silahlardan çok daha fazla insanı hedef alırlar. Diğer silahlara göre maliyetlerinin düşük olması, rutin güvenlik sistemleriyle tesbit edilemiyor olmaları gibi değişik nedenlerle insanlık için ciddi tehdit unsurudurlar. Kimyasal silahların aksine hemen tesir etmezler. Yaklaşık 24-48 saatlik bir kerahet devresinden sonra tesirleri ciddi olarak görünür ve o zamana kadar da eğer mikrop kullanıldı ise çoğalarak etrafa yayılmaya devam ederler. Biyolojik silahlar kimyasal olanlara göre çok daha fazla öldürücüdür. Meselâ 10 gr. şarbon sporu, 1 ton sinir gazı Sarin’in öldürebileceği kadar insan öldürebilir. Biyolojik silah tehlikesine karşı yapılması gerekenler ise şöyle özetlenebilir: • Biyosensörler ile tehlikenin tesbiti ve tanımlanması. • Mikrobiyal zehirlere karşı antidotların hazırlanması. • Antibiyotik ve aşı geliştirilmesi. Bakteriler, virüsler ve toksinler biyolojik silah olarak kullanılabilirler ve hepsinin birbirinden farklı özellikleri vardır. Son yıllarda biyoteknolojik metodların hızla ilerlemesi bu bilgi ve teknolojilerin kötü amaçlara âlet edilme tehlikesini de beraberinde getirdi. Genetik mühendisliği çalışmalarındaki ilerlemeye paralel olarak biyolojik silahların etkisini artırıcı ve tesbit edilmelerini zorlaştırıcı gelişmeler ise, bu silahlara karşı yapılan savunmayı daha da güçleştirecektir. Genetik olarak dizayn edilmiş organizmalar, biyo-silah üretiminde kullanılabilir durumdalar ne yazık ki. Örneğin: • Mikroskobik toksin veya biyoregülator fabrikasına dönüştürülmüş mikroorganizmalar, • Antibiyotik, aşı gibi rutin kullanılan ilaçlara bağışıklık kazandırılmış organizmalar. • İmmunolojik profilleri değiştirilerek bilinen tesbit metodları ile tesbit edilemeyen organizmalar. • Antikor bazlı sensör sistemlerinin tesbitinden kaçabilecek organizmalar. Bilimi kötü ve vahşi amaçlarına alet etmeye çalışanlar biyolojik silahların etkisini artırıp tesbitini zorlaştırmaya çalışırken, bizlere de, biyolojik silahların zararlı tesirlerini gidermeye çalışmak ve onların üretiminde kullanılan maddelerin tesbitini kolaylaştıracak metodları bulmak düşüyor. Biyolojik silahlara karşı erken tesbit, uyarı ve tedavi metodlarının geliştirilmesi insanlık için bir zorunluluk haline gelmiş bulunuyor. Tehlikeli biyolojik maddelerin varlığının tesbitinde en önemli unsur biyosensörlerdir. Biyosensörler (biyo-alıcılar, biyolojik dedektörler) biyolojik materyallerin alıcılar ile tesbit edilip ölçülebilir sinyallere dönüştürüldüğü aletlerdir. Alıcılar tarafından tesbit edilen tanımanın sinyale dönüştürülmesinde kullanılan metodlara göre, bu biyosensörleri kabaca (1) optik sensörler ve (2) elektrokimyasal sensörler olarak iki gruba ayırabiliriz. Şu anda ticarî olarak piyasada olan kimyasal ve biyolojik analiz âletleri gözden geçirildiğinde, kimyasal dedektörlerin biyolojik olanlardan daha fazla gelişmiş oldukları görülecektir. Kimyasal dedektörler neredeyse saniyeler ve dakikalar içinde kimyasal maddeler hakkında bilgi verirlerken, biyolojik dedektörler için bu süre genellikle daha uzundur; çünkü daha kompleks ve yavaş çalışan mekanizmaları vardır. Problemlerden biri de, büyük ve ağır olmalarıdır. Bu sorunların çözülmesi gerekmektedir; çünkü artık, kimyasal silahların tesbitinde olduğu gibi, biyo-silahların tesbiti için de küçük boyuttaki robotlar ya da uçaklar kullanılmak istenmektedir. Son yıllarda optik sensörler biraz daha geliştirildi ve biyokimyacılar için çok önemli araçlar haline geldi. Sensörlerde kullanılan biyolojik materyalleri tanıma elementlerini genel olarak şöyle sıralayabiliriz: enzimler, mikroorganizmalar, bitkisel ve hayvansal dokular, antikorlar, reseptörler, nükleik asitler. Tesbit edilmesi gereken materyale ilgisi olan, bağlanabilecek olan alıcı element (veya elementler) biyosensör yüzeyine kimyasal metodlar ile sabitlenir, yani immobilize edilir. Daha sonra ortam içerisinde istenen molekül veya mikroorganizma olan çözelti ilave edildiğinde, alıcı ile bu biyolojik materyal birbirlerine bağlanırlar. Bu bağlanma ise kullanılan sensör cinsine göre elektrik veya optik metodlarla sinyale dönüştürülerek algılanır. Eğer ortamda istenen biyokimyasal yok ise, sinyal gönderilmez. Biyosensörlerin çalışma mekanizması biyolojik elementler arasındaki ilgiye dayanır. Meselâ, hücre içindeki pek çok hayatî faaliyette yer alan proteinler arasında anahtar-kilit ilişkisine benzer ilişkiler vardır. Hücre içindeki faaliyetler hep birbirine bağlanan veya bağlanamayan proteinlerin oluşturdukları biyokimyasal sinyaller ile devam eder. Meselâ, protein ailesinin üyelerinden olan antikorların vazifesi organizmaya giren yabancı molekülleri tesbit edip bunlara bağlanmaktır. Antikorlar vücudun savunma sisteminin en önemli elemanlarıdırlar. Aslında her birimiz mükemmel biyosensörler sahibi olarak yaratılmışız. Meselâ beş duyumuz—görme, işitme, dokunma, koklama, ve tat almamız—yine alıcılar tarafından hissedilen verilerin kimyasal ve elektriksel sinyallere dönüştürülüp, beynin değerlendirilmesine sunulmasıdır. Modern teknoloji biyosensörler ile bir ya da birkaç molekülü tanımaya, algılamaya çalışırken, sizlerin şu anda bir yandan gözleriniz dergiye bakıp her an sinyalleri beyne gönderiyor; diğer yandan kulağınız radyodan gelen hafif müziğin sinyallerini göndermekle meşgul; derginin sayfalarını hisseden parmaklarınız sinirlere uyarılar veriyorlar; burnunuz bardaktaki meyve çayını koklamak ve yine uyarıları beyne göndermekle meşgul; öteki yanda antikorlarınız yabancı madde avında ve buldukları anda gereken bilgileri beyne gönderip savunma mekanizmasını harekete geçirmeye çalışıyorlar. Ama bütün bunlar olurken siz “Ayy, şimdi benim beynim bu verilerin hangisini anlamaya yetişsin?” diye sızlanmak yerine, yazıda okuduklarınızı düşünmekle meşgulsünüz. Biyosensör çalışmalarında yaşanan zorluklar ve eksiklikler bize küçücük hücrelerden büyük organizmalara kadar canlıların muhteşem biyosensörler olarak yaratıldıklarını ve insanoğlunun teknoloji adına yaptığı herşeyin bu muhteşem mekanizmaları taklide çalışmaktan başka birşey olmadığını gösteriyor. Sadece biyo-silahların tesbitinde değil, aynı zamanda biyolojik mekanizmaların, proteinler arası ilişkilerin anlaşılmasında ve insan genom projesinin devamı olan proteomik çalışmalarında da biyosensörlerin büyük önemi vardır. İnsan genom projesi ve patojenik bakteri ve mikroorganizmaların genetik kodlarının ilaç geliştirme çabalari için belirlenmesi, bazı kötü niyetli insanların ilaç yerine zehir yapmasına da yardım etmektedir. Almanya, Fransa, Japonya, İngiltere, ABD, Rusya ve Irak’ın bu silahları üretmek için çalışma yaptıkları söylenmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında biyo-silahlar kullanılmıştır. Hatta çok daha önceleri 1763’te İngilizler Kızılderililere çiçek hastalarının kullandıkları battaniyeleri vermiş ve bu hastalığa karşı bağışıklığı olmayan yerlilerin hasta olup ölmelerine sebep olmuşlardır. Görünen o ki, yıkma, yok etme ve zarar verme açısından insana kimse yetişemiyor. Eğer insan olma erdemleri ve Allah korkusu yok ise, insanoğlu en vahşi silahları bile kullanmaktan, insanları yok etmekten geri kalmayan, esfel-i sâfilîne lâyık varlıklara dönüşüyor. Bu tür insanların neden olabileceği biyolojik savaş/terör tehlikesine karşı uyanık olunması ve gereken erken uyarı, tesbit ve savunma sistemlerinin geliştirilmesine ülkemizde de çalışılması gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar-ve-biyosensorler

Aids

AİDS insan vücudunun immün sistemini yok eden ve bir dizi belirtilerle karakterize olan bır immün (bağışıklık) yetersizlik sendromudur. ""Normal olarak immün sistemi beyaz kan hücreleri ve vücuda mikroplar girdiğinde bunları etkisiz hale getirmek üzere oluşan antikorlar meydana getirir. Bu hücrelere T hücre lenfositleri adı verilir. Aids Belirtileri: Uzun süreli açıklanamayan yorgunluk. Lenf nodüllerinin açıklanamayan şişliği On günden daha uzun süren ateş Gece terlemesi Açıklanamayan kilo kaybı Derideki renk bozulumu ve iyileştirilemeyen mukoz membran iltihapları ilerleyen açıklanamayan öksürük ve boğaz ağrısı. Nefes darlığı ilerleyen üşüme Devamlı ishal. Ağızda mantar enfeksiyonu Kolay yaralanma ve açıklanamayan kanama Zihinde karışıklık ve sonunda koma. AIDS'Iİ kişilerde HIV-I denilen virüs tipi bu T hücrelerinin içine girer ve çoğalmaya başlar. Daha sonra da bu hücreleri öldürür. AİDS'ti kişilerde bt. imha immün sistemi zayıf bir hale getirir. Bu durumda ayrıca değişik enfeksiyonların ve tümörlerin ortaya çıkışı da kolaylaşır. HIV-I virüsüne ayn zamanda HTLV-III LAV ARV virüsleri de denilir Virüs değişik yollarla örneğin damardan kirli iğne-lerle yapılan iğneler cinsel ilişkiler veya anneder çocuğa olmak üzere vücuda girerler. Virüs T hücrelerinin içine girer ve çoğalır. Birkaç ay içinde vücut bu virüse karşı antikor üretir. Kan testleri bu yüzden pozitif bir sonuç verir. Semptomlar 1-2 haftada gelişir. Bunlar virüs vücuda girdikten birkaç ay sonra başlar. Bu sırada kanda antikor oluştuğu için ELİSA ve VVestern Blot gibi tahlillerle teşhis konulabilir. Semptomlar enfeksiyöz mononükleozu andırır ve lenf nodüllerinde şişme ağrılı boğaz ateş sıkıntı ve deri döküntüsü gibi durumları içerir. Semptomlar bir süre sonra azalabilir ve birkaç yıl hiç görülmeyebilir. Bu zaman zarfında vücuttaki virüs miktarı önceleri yavaş sonraları ise hızlı bir şekilde artar. Bu artışa paralel olarak T hücreleri azalır. Kişi bundan sonra AİDS'e sebep olan virüs enfeksiyonuna yakalanmış demektir. Fakat henüz AİDS tam meydana gelmez. Bununla birlikte kişi diğer insanlara bu virüsü bulaştırabilir. T hücreleri ortadan kalktığında immün sistem çöker ve vücutta çok kolay enfeksiyon ve tümörler meydana gelir. Lenf bezleri şişmesi düşük dereceli ateş gibi immün sistemin zayıflamasının işareti ola-rak bilinen semptomlar meydana geldiğinde hastalık AİDS Related Complex (ARC) adını alır. İmmün sistemin büyük çapta zayıflamasından sonra tüm belirtilerin tamamen belirmesi durumu ortaya çıkar ki bu da fırsatçı enfeksiyon durumunu içerir. (Fırsatçı enfeksiyon vücudun immün sistemi şiddetli bir şekilde bozulduğunda vücuda istila edebilen bakteri veya virüsler tarafından oluşturulur.) AİDS'in bütün etkileri virüs enfeksiyonunu takiben 5-10 yıl içinde gelişir. Ölüm ortalama 2-3 yıl içinde bu etkiler nedeniyle meydana gelebilir. Bu hastalık yeni tanımlanabilmiştir ve doğal yapısı konusundaki bilgilerimiz birkaç yıl içinde değişebilir. AİDS şu anda büyük bir salgındır. On yıl önce bu ülkede AİDS bilinmiyordu. Bugün halkın ilgi alanına giren büyük bir olaydır. Ocak 1981'den Ocak 1990'a kadar 140.00 Amerikalıya AİDS teşhisi konmuştur. Bu grubun yarısından fazlası semptomların ortaya çıkmasını takip eden 4 yıl içinde ölmüştür insanların bir çoğu da kanlarında AİDS virüsü taşımakta olup sonunda AİDS gelişecektir. Dünya Sağlık Organizasyonunun tahminlerine göre dünyadaki AlDS'li hasta sayısı 500.000 civarındadır. Diğer taraftan Amerika'da 1-1.5 milyon diğer ülkelerde 5-10 milyon AİDS virüsü taşıyan insan vardır. Muhtemelen bu insanların sayısı da gittikçe artmaktadır. AlDS'li hastalar ikiye ayrılır. Homoseksüel ve biseksüel erkekler ve iğne ile uyuşturucu kullanan erkekler ve kadınlar. Riskli olan diğerleri ise AlDS'liyle cinsel ilişkide bulunanlar AİDS virüsü taşıyan kadınların çocukları ve 1977-1985 Nisan'ı arasında çeşitli nedenlerle kan nakli yapılmış kişilerdir. Bu hastalığın kadından erkeğe erkekten kadına cinsel ilişkiyle geçebildiğini vurgulamak istiyoruz. Prezervatif kullanarak virüs geçişini azaltmak mümkün olabiliyorsa da tam korunma sağlanamaz.

http://www.biyologlar.com/aids

BİYOLOJİK TÜR KAVRAMININ UYGULANMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

Biyolojik tür kavramının doğal taksonlara uygulanmasında bazı zorlukların ortaya çıkması gerçegi bu kavramın geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum Simpson (1961: 150) ve Mayr (1963: 21-22) tarafından gösterilmiştir. Genel olarak kabul edilen pek çok kavram belli durumlar veya spesifik örneklere uygulandığında benzer zorluklara sebep olmuşlardır. Örneğin bir ağaç kavramı yayılan juniperler, cüce söğütler, dev kaktüsler ve strangler fig’lerin mevcudiyetiyle geçersiz kılınmamıştır. Bir kavram ve onun özel bir duruma uygulanması arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Biyolojik tür kavramının uygulanmasındaki daha ciddi problemler yetersiz bilgi, tek ebeveynli üreme ve evrimsel olarak orta durumluluk durumlarından kaynaklanmaktadır. Yetersiz Bilgi Bireysel varyasyonlar bütün çeşitleriyle belli bir morfotipin ayrı bir tür mü ya da değişken bir populasyon içinde sadece bir fenon mu olduğu hakkında şüphelere yol açar. Eşeysel dimorfizm, yaş farklılıkları, polimorfizm ve diğer varyasyon tipleri bir tabiat tarihi çalışması veya populasyon analizleri sırasında bireysel varyasyonlar olarak ortaya konulabilir. Normal olarak korunmuş örneklerle çalışan neontologlar da fenonları (morfotipler) tür olarak vermek zorunda olan paleontologların karşılaştığı aynı problemle karşılaşır. Tek Ebeveynli Üreme Pek çok organizmadaki üreme sistemleri, yeni bir bireyin oluşturulması sürecinde ebeveyn bireyler arasında genetik materyalin zorunlu bir rekombinasyonu prensibine dayanır. Kendini dölleyen hermafroditlik ve diger automixis, partenogenez, gynogenesis ve vejetatif üreme (bölünmüş parçaların gelişimi) tipleri tek ebeveynli üremenin bazı tipleridir. Bu durum aşağı omurgasızlarda nadir değildir, Partenogenez hatta böcekler arasında ve aşağı omurgalılardan sürüngenlere kadar bile vardır. Evrimsel biyolojide belirlendiği gibi, bir populasyon kendi içinde üreyen bir gruptur. Bu tanımlamaya göre eşeysiz bir biyolojik populasyon aksine bir durumdur. Buna rağmen populasyon kelimesi içinde eşeysiz olmanın aksine olmadığı bir kombinasyonu da kapsayan diğer kullanımlara da sahiptir. Kendi içinde üreme hayvanlarda conspesific’liğin en son testi olduğu ve bu kriter sadece eşeyli üreyen populasyonlarda geçerli olduğu için tek ebeveynli üreyen organizma taksonlarında kategorik sıranın belirlenmesi zordur. Taksonomist klonlar, saf hatlar, biotipler ve böyle organizmaların bu şekilde devam eden zincir veya stoklarını nasıl değerlendirecektir ? Bu şekildeki tek ebeveynli soylar zaman zaman agamospecies, binomlar veya paraspecies olarak tanımlanmaktadır. Hangi tanımlama seçilirse seçilsin bu şekildeki mevcudiyetlerin biyolojik türlerin bölümleri olmadığı hatta oldukça farklı olduğu bilinmelidir. Ghiselin (1987) tür teriminin eşeysiz klon gruplarına uygulanmasının uygunluğunu oldukça güzel bir şekilde sorgulamıştır. Özellikle afidler, gal waspları (Cynipidae), Daphnia (Crustacea), rotiferler, digenetik trematodlar gibi bazı hayvan gruplarında eşeyli ve partenogenetik jenerasyonlar arasında düzenli bir dölamaşı görülebilir. Bu gibi durumlarda jenerasyonlardan hiç birisi ayrı bir biyolojik tür statüsü kazanmaz, nomenklatürel tanımda olduğu gibi geçici klonlara bu statü verilmez. Ancak özellikle afidlerde partenogenetik jenerasyonlar bazen tekrar eşeyselliğe dönmekte başarısız olmakta ve partenogenez sürekli hale gelmektedir. Bu jenerasyonlar eşeysel ırklardan konak bitki tercihleri veya renk genleri bakımından farklı hale geldiklerinde bu partenogenetik taksonların farklı türler olarak isimlendirilebileceği önerisinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sürekli olarak tek ebeveynli üreyen hatlar durumunda morfolojik farklılığın derecesi temelinde bunlara tür statüsünün verilmesi geleneklere uygundur. Tek ebeveynli üreyen organizma çeşitleri arasında genellikle iyi belirlenmiş morfolojik kesintiler vardır. Bu kesintiler açık bir şekilde eşeysiz klonlarda görülen çeşitli mutanlar arasında doğal seleksiyonla üretilmiştir. Bu şekildeki kesintilerin mevcudiyeti ve morfolojik farklılıkların miktarının tek ebeveynli üreyen tipler arasında tür sınırlarını çizmek için kullanılması geleneklere uygundur. Eşeysel organizmalarda tür tanımlanması sadece analojiye değil ayrıca diğer benzer gruplardan bir kesintiyle ayrılan her morfolojik grubun kendine ait bir ekolojik nişi işgal etmesine dayanır; yani her grup kendi evrimsel rolünü oynar. Bdelloid rotiferler gibi hepsi zorunlu olarak partenogenezle üreyen gruplarda tanımlanmış biyolojik türler için belli bir biyolojik anlamın delilleri vardır. Tamamen partenogenetik üreyen ve muhtemelen dallanıp ayrılmış olan biparental türlerin bilinmediği, ve içinde iyi biyolojik türler kadar farklı olan bir grup olan örnekler bilinmektedir. Nomenklatürel tanımlama böyle durumlarda maruz görülmüştür. Çeşitli crustaceanlarda (ör. Artemia salina L.) olduğu gibi bir “tür” içinde üreme izolasyonuna sahip çesitli kromozomal tipler bulunduğunda bunları nomenkletürel olarak tanımlamak uygun olabilir. Bunlar geleneksel olarak ırklar olarak tanımlanmasına rağmen üreme bakımından izole olmuş kromozomal populasyonları (mikro) species olarak tanımlamak daha mantıklıdır. Erkek eşeyin bulunmadığı veya fonksiyonsuz olduğu yaklaşık 1000 hayvan türü bilinmektedir. Bu şekildeki komple-dişi türler partenogenezin bu tipi için olan kullanılan özel bir terim olan thelytoky ile ürerler. Mayotik mekanizmalara dayanarak bu gibi türlerde homozigotluk veya heterozigutluğa doğru bir eğilim vardır. Homozigotluk üreten tip nadirdir, ancak birkaç böcek grubuyla sınırlıdır ve zaman zaman normal olarak iki eşeyli üreyen sibling türler bu thelytokous türlerle yan yana bulunmaktadır. Heterozigotluk oluşturan pek çok thelytoky durumunun, türler arası bir hibrit olarak ortaya çıkan bir bireyde partenogenez (thelytoky) için oluşan bir değişiklikten kaynaklandığı ani türleşmenin bir ürünü olarak görülmektedir. Bu kategorideki mevcut türler nispeten yakın zamandaki türleşme olaylarının sonucu olarak görülmektedir, bu kısa zaman taksonomik zorluklar oluşturmak için yeterli bireysel varyasyonları biriktirmek için yeterli zaman sağlayamamıştır. Belirtilen bu durum güney ABD ve Meksika’da bulunan hep-dişi bir kertenkele cinsi olan Cnemidophorus için de geçerlidir. Salamander ve balıklardaki bilinen thelytoky durumları çekirgelerde görülen bir durumda olduğu gibi hibridizasyonun bir sonucudur. Bazı özel durumlarda (ör. Rana esculenta, Poeciliopsis) mayoz boyunca erkek kromozomları yoktur ve ebeveyn türlerden (gynogenesis, veya pseudogamy) birinin erkek tarafından döllenmesi ile gelişen zigotun genotipine erkeklerin katkı sağlamamasına rağmen yumurtanın gelişimini uyarmak için gerekmektedir. Hayvanların iki uzak türü arasındaki hibridizasyon açık şekilde her zaman total sterilite veya eşeysel üremenin bozulmasıyla sonuçlanır. Sikluslu partenogenetik gruplarda bazı türlerde eşeyli üreme sürekli olarak yok olabilir. Bunun konak türdeki bir anahtar ile düzenlendiği durumlarda (bazı afidlerde oldugu gibi) tür statüsü hakkında bazı şüpheler oluşur. Hermafroditler çoğu zaman eşeyli ürer, yani yumurtanın döllenmesi farklı bir bireyin spermatozoası ile yapılır. Ancak bazı türler tamamen kendi kendini döller (automixis). Bu durum Foltz et al. (1982)’ın bazı salyangoz türlerinde buldugu gibi homozigotluğu artırır. Evrimsel Orta Durumluluk Populasyonlar arasındaki üreme ayrılığı olarak belirtildiği gibi tür ancak lokal bir faunanın boyutsuz durumunda komple klasik ayrılıkta mevcuttur. Uzay (enlem ve boylam) ve zaman boyutunda uzanan tür taksonlarından bahsedildiğinde, safha yeni başlayan bir türleşme için oluşturulur. Populasyonlar ayrı türler haline gelme aşamasındaki bu durumlarda bulunabilir. Bu durumdaki populasyonlar ayrı bir türün bazı özelliklerini kazanmış, bazılarını da kazanamamıştır. Ayrılma aşamasının hangi safhasında ayrılan populasyonlar bir tür olarak adlandırılır? Morfolojik ayrılığın kazanılması üreme izolasyonunun kazanılmasıyla yakından ilişkili değilse bir karar vermek özellikle zordur. Bir taksonomistin karsılaştığı ve evrimsel olarak orta durumlu olmaktan kaynaklanan çesitli zorluklar aşagıdaki gibi özetlenebilir. 1- Üreme izolasyonun eşdeger morfolojik değişim olmadan kazanılması: Morfolojik farklılığı olmayan (veya çok az olan), ancak üreme bakımından izole olmuş türler sibling türler olarak adlandırılır. 2- Üreme izolasyonu olmaksızın güçlü morfolojik farklılıkların kazanılması: Bazı hayvan ve bitki cinsleri temas kurdukları bölgelerde tesadüfi olarak kendi arasında üreyen ancak morfolojik olarak oldukça farklı populasyonlara sahiptir. Böyle durumlarda morfolojik olarak farklı her populasyonun tipolojik bir çözüm olarak ayrı türler olarak tanımlanması açıkça uygun değildir. Bunun tersi olarak iki türü arasındaki üreme izolasyonun ara sıra bozulduğu cinsler vardır. Böyle türleri conspesific olarak değerlendirmek zıt ekstremlere götürebilir. Morfolojik farklılık ve üreme izolasyonun aynı zamana rastlamadığı durumlarda genelleştirilmiş bir çözüm yoktur. Burada bir uzmana tek öneri türler biyolojik olarak anlamlı doğal mevcudiyetler oluşturduğu bir durumda türleri sınırlandırmasıdır. 3- İzolasyon mekanizmalarının ara sıra bozulması (hibridizasyon): İyi türler arasında bile üreme izolasyonu ara sıra bozulabilir. Bu durum çoğunlukla sadece steril veya düşük yaşama şansına sahip tesadüfi hibritlerin üretilmesine yol açar ve taksonomik bir probleme yol açmaz. Daha nadir olarak izolasyonun tamamen lokal bir bozulması söz konusudur ve bu durum geniş ölçüde hibrit swarmların ve az çok tamamıyla introgression üretilmesiyle sonuçlanır. Hibrit bireyler, hibrit yapıları keşfedilmeden önce bazen tür olarak tanımlanırlar. Bu isimler, hibrit durumları belirlenince geçerliliklerini yitirir. Sadece populasyonlar taksonlar olarak tanınır ve hibritler populasyon degildir. Bütün populasyonların bir hibridizasyonun sonucunda oluştuğu durumlar taksonomik olarak oldukça zordur. Orijinleri hibridizasyona dayanan çeşitli doğal populasyon tipleri bilinmektedir. a- Hibrit swarmlar: Belli türlerde pek çok simpatrik alanda devam ettirilen üreme izolasyonu lokal olarak bozulabilir, bu durum lokalize olmuş hibrit swarmların üretilmesiyle sonuçlanır. Böyle durumlarda ebeveyn türlerin tür statülerinin korunması önerilir. Meksika’da yasayan Pipilo erythrophthalmus ve P. occi türleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Üreme izolasyonunun bu şekilde lokal bir bozulmasından kaynaklanan hibrit populasyonlara her hangi bir taksonomik tanımlama verilmemiştir. Sadece olabilecek bir istisnada üreme izolasyonu öyle bütün bir şekilde kırılabilir ki iki ebeveyn tür tek bir tür halinde birleşebilir. Taksonomik literatür bu durumu yorumlayan çok sayıda durum içerir, ancak bu durumu eksiksiz bir şekilde ortaya koyan tek bir analiz yoktur. b- Hibridizasyonla olusturulan partenogenetik türler: A ebeveyn türünden 1 kromozom takımı ve B ebeveyn tününden 1 kromozom takımına sahip bir bireyin üretilmesiyle sonuçlanan hibridizasyon, kromozom setinin allotetraploidi şeklinde tam olarak ikiye katlanmasına yol açar. Bitkilerde böyle bireyler derhal kendi kendini dölleyen hatta çapraz dölleme yapan allotetraploid bir tür oluşturur. Hayvanlarda çapraz döllenmenin olması neredeyse tamamen zorunludur, yeni bir allotetraploid ancak partenogeneze yol açarak kendini devam ettirebilir (thelytoky). Bu şekildeki hibrit türler genellikle morfolojik olarak iyi bir şekilde karakterize edilirler ve bunların orijin tarzı keşfedildikten sonra bile genellikle geçerli türler olarak tanımlanırlar. Daha kompleks durumlar kısmi partenogenezde ortaya çıkar; oligoketler, planarialar, buğday bitleri, güveler (Solenobia), diğer böcekler, bitler ve kabuklularda görüldüğü gibi bazen triploidi veya daha yüksek poliploidi ile kombine olur. Burada tek bir “türde” iki eşeyli diploidler, thelytokous diploidler ve thelytokous poliploid “ırklar” bulunabilir. Bu ırkların morfolojik olarak ayrılamamakla birlikte üreme bakımından izole olmuşlardır. Bu thelytokous ırklardan çoğu hibridizasyonun ürünüymüş gibi görünmezler. 4- Semispecies ve allospecies: Coğrafik izolatlar zaman zaman tür ve alttür arasındaki bir ara statüdedir. Bazı kriterler tabanında bunlar tür olarak değerlendirilebilir; diğer kriterler temelinde ise değerlendirilemez. Taksonomist tarafından bu şekildeki şüpheli populasyonların yakın olarak ilişkili oldukları türün alttürü olarak değerlendirilmesi genellikle daha uygundur. Diger bazı durumlarda böyle izolatlar açıkça tür seviyesine ulaşır ancak bir üsttürün üyeleri olarak kalırlar. Böyle populasyonlar allospecies olarak dizayn edilebilir. Dairesel çakışmalar ve sınır boyu çakışması durumları evrimsel olarak orta durumluluğun diğer örnekleridir. Sonuçlanan taksonların sıralanması metoduna, evrimsel olarak orta durumluluğun derecesi ve uygunluğu temelinde durumdan duruma karar verilmelidir. Tür ve alttür arasındaki taksonlar genellikle semispecies olarak nitelenir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-tur-kavraminin-uygulanmasindaki-guclukler

SÜNGERLER HAKKINDA BİLGİ

Deniz diplerinin inanılmaz ren ve biçimlerdeki nazlı güzelleridir süngerler. Yüzyıllar boyuna hep biti sanılan bu ilginç hayvanların, sakin görünen yaşantıları gerçekte oldukça renklidir. Bu nedenledir ki çok uzun yıllardır insanların ilgisini çekmişlerdir. Sünger avcılığı günümüzde hala bir meslek olma niteliğini koruyor. Süngerlerle avcılar arasındaki amansız mücadeleye yüzyıllardır tanıklık ediyor denizler. Sünger avcılarının topladığı süngerler önceleri yalnızca banyo ve mutfaklarda temizlik gereci, boya fırçası, zırh ve miğfer astarı, kap, bebek emziği, tıbbi cihaz malzemesi ve tampon olarak kullanılırken, bugün artık biyokimya laboratuvarlarında ve ilaç endüstrisinde önemli araştırmalara da konu oluyor. Süngerler, en ilkel çok hücreli canlı gruplarındandır. Tanımlanmış yaklaşık 5000 türü vardır süngerlerin. Renkleri, vücut yüzeyindeki su alıp veren gözeneklerin büyüklükleri ve dizilişleriyle sivri, mikroskobik çıkıntıları sünger türlerinin tanımlanmasında yardımcı olur. Rengarenk, canlı süngerler laboratuvarlara taşındığında, örnek kavanozlarının dibinde önce renkleri solar sonra da sulu çamur haline dönüşürler. Bazen, süngerlerin kimliğini belirlemek için mikroskobik düzeyde analiz yapmak gerekir. Süngerlerin çok büyük bir bölümü denizlerde, geri kalanlar da tatlı sularda yaşar. Tüm okyanus ve denizlerde, hemen hemen her derinlikte süngerlere rastlamak olasıdır. Kimi yalnızca birkaç cm büyüklükte olan süngerlerin, 2 m olanları da vardır. Yüz milyonlarca yıldır değişmeden kalmış olan bu canlılarda kalp, beyin, ciğer gibi organlar, gerçek dokular ve sinir sistemleri bulunmaz. Karmaşık hareket yetenekleride yoktur. Bütün bu özellikleri ve hiç yer değiştirmiyormuş gibi gözükmeleri nedeniyle çok uzun yıllar hep bitki sanılmıştır süngerler. 1600’lü yıllarda İngiliz bitkibilimciler, “Sünger diye adlandırdığımız ve deniz köpüğünün oyduğu bazı maddelerden bilimsel yayınlarda söz etmek çok fazla yer kaplayacağı gibi, okuyuculara da pek katkısı olmaz” diyorlardı. İlk kez 1765’te hayvanlara özgü yapısal ve fizyolojik özellikleri ortaya çıkarılmış olan süngerler, 1600’lü yıllarda bilim adamlarının düşündüklerinin aksine, bugün birçok bilimsel araştırmaya konu oluyor. Süngerler yaşamlarını daha çok özelleşmiş hücreler yardımıyla sürdürürler, değişik hücreler değişik işlevler üstlenmiştir. İskeletleri kalkerli ya da silisli kristal iğneciklerden (spikül), sponjin denen bir proteinden ya da bunların karışımından oluşur. Por adı verilen gözenekler sayesinde suyu süzerek çekerler ve sonra minik boşaltım deliklerinden geri püskürtürler. Serin ve tuzlu sularda yaşayan süngerler, hareketsiz olduklarından kendi yakınlarına gelen yiyecekleri hidrolik sistemlerinin yardımıyla suhidrolik sistemlerinin yardımıyla sudan süzerler. Süngerler genellikle gözle görülemeyecek kadar küçük organik maddeleri, diatomları ve bazı tekhücreli mikroskobik bitkileri, ölü ya da canlı planktonları ve bakterileri besin olarak alırlar. Kısa bir süre önce Akdeniz’deki sualtı mağaralarında yaşayan bir sünger türünün etobur olduğu ve kabuklu minik hayvanları (Crustacea) yediği saptanmış. Bu etobur sünger, hayvanın dış kabuğuna iğnecikleriyle yaptıktan sonra, korumasız avının etrafında toplanan özel hücreleri sayesinde sindirim yaparlar. Süngerler hem eşeyli hem de eşeysiz üreme yapabilirler. Eşeyli üreyenlerinin çoğunluğu ayrı eşeyli, bir kısmı da hermafrodittir (hem dişi hem de erkek üreme organına sahiptir). Bunlar, yumurta ve spermleri farklı zamanlarda üretirler. Dışarı salınan bu spermler komşu süngerlerce alınır. Eşeysiz üreme yapan süngerlerse tomurcuklanmayla ürerler. Tatlı sularda yaşayan süngerler eşeysiz olarak çoğalırlar. Süngerler, güneş ışığı ve havayla karşılaştıklarında ölseler bile tekrar suya sokulduklarında tomurcukları yaşar ve bunlardan yeni süngerler oluşabilir. sci.ege.edu.tr

http://www.biyologlar.com/sungerler-hakkinda-bilgi

Tipulidae

Sıcak ilkbahar ve yaz aylarında genellikle akarsu kenarlarındaki çayırlıklar ve fundalıklar ile ormanlar gibi nemli ve gölgeli yerlerde bulunan tipulidler iri vücutları, uzun bacakları ve hantal uçuşları ile kolayca tanınabilirler. Turna ya da çayır sivrisinekleri olarak da bilinen tipulidler, culisidlerin aksine sokucu iğneleri olmadığından kesinlikle sokamaz ve kan ememezler. Ergin evrede pek azında beslenme vardır. Bu da nektar veya serbest bitki öz sularını emme şeklindedir. Tipulidae, dünya çapında yaklaşık olarak 4250, palearktik bölgede ise 17 cins ve 33 alt cinse dahil yaklaşık 1250 türü bilinmektedir. Avrupa'da ise yaklaşık 500 türle temsil edilmektedir. Kubbemsi yapılı toraksın dorsalinde "V" şeklinde mesonotal suturların bulunması, 5 segmentli olan palpin son segmentinin kamçı şeklinde uzaması, basit gözlerinin bulunmaması, 2 kaide (scapus ve pedicellus) ve 11 kamçı segmentine sahip antenlerinin bulunması tipulidlerin en karakteristik özellikleridir. Bileşik gözler büyük ve ayrı olup dairesel ya da oval şekillidir. Uzun yapılı olan rostrum uzun ya da kısa bir nasus taşır. Dar yapılı kanatları dinlenme esnasında yarı açılır veya abdomenin üstünde birbiri üzerine katlanır. Kanatları iki anal damarlı, diskoid hücreli, genelde büyük, uzun ve uç kısmında daha fazla damarlanmıştır. Subcosta, R1+2'de sonlanır ya da costa'ya R3+4 ile bağlanır. R5, kanat ucunda sonlanır. Serbest durumlu olan halter daima belirgindir. Uzun, ince yapılı ve oldukça narin olan bacaklar 5 segmentli olup eklem yerlerinden kolayca kırılabilir. Tipulidler bitkiler üzerinde beslenirken, kuvvetli rüzgârlarla bitkilerde meydana gelen salıntılar, tipulidlerin bacak eklemlerinin kıvrımları ile o denli azaltılır ki gövde bu salıntılardan çok az etkilenir. Tibia apikalde mahmuzsuz veya 1 ya da 2 belirgin mahmuzludur. Beş segmentli olan tarsusun son segmenti bir çift tırnak ve empodium taşır. İnce ve uzun yapılı olan abdomen, 9-10 segmentten oluşmuştur. Abdomen sonu, dişilerde sivri olmakla birlikte erkekte daima genişlemiş ve özellikle önceki segmentten daha kalındır. Hypopygium olarak adlandırılan erkek terminali bir takım karakteristik yapılar taşır ki bu yapılar bilhassa türlerin ayrımında kullanılır. Hypopygium türler için karakteristik özellik gösteren bilhassa kitinleşmiş 9. segment ile çiftleşme organını (aeadegus) içerir. Dokuzuncu tergit yan tarafta 9. sternit ile kaynaşmış (T. (Yamatotipula)) ya da membranımsı bir deri sayesinde ayrılmış olabilir. Belirgin ve iyi gelişmiş 9. sternit postero-lateral kenarında iki çift çıkıntı taşır (Forceps, Gonopod, Distystylus, Gonostylus). Bunlardan dıştaki dış gonostylus, içteki iç gonostylus olarak adlandırılır. Çeşitli şekillerde modifiye olmuş olan dış gonostylus genelde etsi bir yapıda olmakla birlikte bazen Nephrotoma'da olduğu gibi kısmen kitinleşmiş de olabilir. İç gonostylus en fazla 4 kısımdan (Bilhasa Tipula (s.str.) türlerinde), gelişmiş yüksek yapılı türlerde ise (örneğin Tipula (Lunatipula)) üç ana kısmından oluşur. İç gonostylus çiftinin arasında 9. sternitin orta dorsal kenarında aedeagus için hem yönlendirici hem de destek görevi yapan ve Adminiculum olarak adlandırılan kitinleşmiş bir yapı bulunur. Ovipositor olarak adlandırılan dişi terminali yumurta bırakma ve çiftleşmeyi sağlayacak yapılar taşır. Ovipositor özellikle birkaç grupta çok uzun kılıç şeklinde (Xiphura), sivri ve kuvvetli kitinleşmiştir. Ovipositor çift haldeki bir dorsal kapak (cercus) ile ventral kapaktan (hypovalve) oluşur. Cercus uzun ve sivri veya küt uçludur. Hypovalve küt ya da çeşitli şekillerde çıkıntılarla sonlanmış olabilir. Hypovalvenin kitinleşmiş kaideleri arasında yumurtlamadan önce yumurtaların gelip geçtiği 9. sternit bulunur. Bunun dışında genital açıklığın hemen dorsalinde 10. tergitin altında genelde iki loblu ve kıllı bir yapı gösteren 10. sternit bulunur. Hayat döngüleri genelde kısa bir yumurta evresi (1-2 hafta) ve 4 larval gelişim dönemi ile kısa bir pupa evresinden oluşur (1-2 hafta). Birçok tipulid 3. larval evrede dikkate değer bir gelişim gösterir. Tam bir döngü 10 hafta kadar kısa bir süre olabildiği gibi 6 yıl kadar uzun olabilir. Ilıman türler genellikle univoltin olmasına rağmen birçok tür bivoltindir. Sadece birkaç Tipula türü 2 yıllık hayat döngüsüne(semivoltin) sahiptir. Tipula carinifrons 4-5 yıllık bir hayat döngüsüne (Merovoltin) sahiptir. Birçok Dolichopeza türünde yılda 2 nesil (bivoltin) görülür. Yumurtlama çiftleşmeden hemen sonra meydana gelir ve türler arasında farklı yumurtlama davranışı gözlenir. Bazı türler yumurtalarını uçarken bırakırlar ama yumurtlama genelde nemli toprağa veya çamura yapılır. Abdomenin uç kısmı yumurta bırakılacak toprak içine sık sık batırılır ama her seferinde yumurta bırakılmaz. Belki de zemin uygunluğu Cerci üzerindeki duyu organları tarafından test edilir. Bazı türler yumurtalarını kuru zemin içine, tüm abdomenlerini sokarak bırakırlar. Bırakılan yumurta sayısı vücut boyutu ile yakından alakalıdır, ortalama birkaç yüz olmakla birlikte Tipula oleracea'da 1300 kadar olabilir. Tipulid yumurtaları genellikle siyah renkli, pürüzsüz bir koryona sahip ve higroskopik filamentlidir. Bu filamentler Tipula'nın su içinde, nemli habitatlarda yaşayan birçok türünde mevcuttur. Tipulid yumurtaları sıcaklığa, yeni çıkan larvalara göre dayanıklı olmasına rağmen, duyarlıdır. Toprak içinde bulunan yumurtaların yaşama şansı su içindeki larvalardan daha fazladır. Birçok tür yumurtalarını ılık aylar boyunca bırakır. Tipula subnodicornis yumurtaları için 5°C'de ölüm oranı yüksektir, ama Tipula czizeki yumurtaları kış boyunca Avrupa'da dondurucu soğuğa karşı koyarlar. Uzun ve silindirik yapılı olan larvalar dayanıklı derili ve 12 segmentlidir. Baş kapsülü büyüktür ve çoğunlukla protoraksın içine girer (hemicephal). Solunum metapneustic'tir. Sularda yaşayanlar öncelikle deri solunumu yaparlar ki bu solunum tipinde trake borucukları ile donatılmış vücut uzantıları önemli rol oynar. Vücutlarının son segmentinin ventralinde kirpikli boru ve solunum borusu bulunur. Bazı larvalar havayı son abdomen segmentinde birbirinin yanında duran iki stigma ile alırlar. Bu stigmaların kapanma mekanizmaları yoktur ama duvar kısmında bulunan kıllar su kaybını azaltır. Stigmalar birçok uzantı ile çevrilmişlerdir. Tipulidae larvalarında lob şeklinde 6 tane stigma uzantısı vardır. Bu uzantılar, larva suyun dibine kaçınca veya çamura girince stigmaları kapatarak yabancı maddelerin içeri kaçmasını engeller. Larvalar kısmen aquatik, genelde yarı aquatik ya da karasal ortamlarda bulunurlar. Yeterli miktarda nemin ve besinin ortamda bulunuşu larval safha için oldukça önemlidir. Akarsu, göl ve bataklık gibi nemli yerlerde çürümekte olan bitkilerin kök, gövde ve yaprakları, rutubetli tarla toprakları, sığır gübresi, ağaç kovukları, ağaçların yosunlu ya da çürük kısımları, nemli orman altı toprak tabakası larvaların gelişimi için uygun habitatlardır. Larvaların büyük bir kısmı saprofit, bir kısmı fitofag (yaprak, kök ve odun yiyenler), bir kısmı yırtıcı, pek az kısmı da mantar ve diatome gibi tek hücreli canlılarla beslenir. Tarımsal ürün zararlısı olarak bilinen larvaları özellikle zirai bitkilere (buğday, şeker kamışı ve şeker pancarı, yonca, pamuk), ormanlardaki ağaçların kök ve genç sürgünlerine zarar verirler. Bitkilerin ya da fidanların sürgünlerini toprak üzerinden ya da altından keserek koparırılar. Tipula oleracea, T. paludosa, T. czizeki, T. vernalis ile Nephrotoma pratensis ve N. appendiculata'nın çimenlik ve kültür ortamlarındaki çok büyük sayılardaki larvaları bitkilerin ısırılması ve köklerin kemirilmesi şeklinde zarar vermektedir. T. paludosa'nın genç larvaları bitki yapraklarını, yaşlı larvaları ise kökleri yerler. Tipulidlerin hem larvaları hem de erginleri diğer canlılar için besin teşkil etmeleri bakımından önemlidir. En azından New York eyaletinde sadece 91 kuş türünün tipulidlerle beslendiği bilinmektedir. Tipulid larvaları kuzey Alaska tundrasında sahil kuşlarının, kış sonundan temmuz sonuna kadar da İskoçya'da sığırcıkların değişmez besin kaynağını oluştururlar. Kuşlar, yarasalar, örümcekler, su bakireleri, yırtıcı sinek ve arılar doğal düşmanlarıdır. Larvaları ise kuşlar, kurbağalar, köstebekler, tarla fareleri, balıklar ve tel kurtları tarafından zarara uğratırlar. Birçok tatlı su habitatlarında özellikle gölcük, dere ve selin oluşturduğu ovalarda tipulid larvaları yaprak döküntülerini parçalayarak diğer türlerin beslenmeleri için daha küçük organik partiküller oluştururlar. Obtecta tipte olan pupalar kahverengimsi ya da sarımsı renkli, hafif eğrilmiş, boynuzumsu bir ön stigma taşır. Anten, kanat ve bacaklar kılıf içinde açıkça görülebilir. Dördüncü-7. abdominal segmentler posterior kenarları boyunca dikenlidir. Pupaların boyu 12-15 mm olup, pupal kutikulanın her iki sternit ve tergitinde bulunan dikenler ve abdomendeki çıkıntıları ile küçük yer değişimleri yapabilirler. Sularda pupa dönemine girenler suyun üzerine uzanan havalandırma çıkıntıları yaparlar.

http://www.biyologlar.com/tipulidae

Göç nedir ?

Kuşlarda göç, tanımlanmış iki coğrafi bölge arasında düzenli tekrarlanan nüfus hareketi olarak tanımlanabilir. Pek çok kuş türünde görülen ve üreme sonrası genç bireylerin çevreye yayılmalarını tanımlayan “saçılma” ve besin kaynaklarının bazı yıllarda yetersizliği sonucu baykuşlarda ve çaprazgagalarda olduğu gibi güneye ani hareketlenme ile tanımlı “işgal” göç sayılmazlar. Neredeyse her göçmen tür için farklı olan göç rota ve yordamları, kuş topluluğunun tarihçesine, geniş engelleri aşabilme yeteneklerine, topoğrafik engellerin konumlarına ve kışlama ve üreme alanlarının birbirlerine göre konumlarına bağlı. Son elli yılda sürdürülen kapsamlı halkalama ve işaretleme programları sayesinde yüzlerce türün göç ayrıntıları bilinmekte. Örneğin, Kuzey Amerika kuşlarının başlıca göç rotası kıyı ve dağ sıralarının aynı yönde uzanması nedeniyle kuzey-güney doğrultusunda. Avrasya'da ise sonbaharda kuşlar önce doğu-batı doğrultusunda hareketlendikten sonra, ancak Akdeniz ve Büyük Sahra'yı geçerlerken kuzey-güney hattına dönerler. Genel olarak söylemek gerekirse, Güney Yarımküre'de üreyen kuşlar Kuzey Yarımküre'deki benzerleriyle karşılaştırıldıklarında pek göç hareketi göstermezler. Bazı kırlangıçlar ve sinekkapanlar kışları kuzeye, tropikal Amerika'ya yönlenseler de hep küçük bir azınlık olarak kalırlar. Bunun başlıca nedeni, Kuzey Yarımküre'deki kara parçalarının kutuplara daha yakın kesimlerde geniş yüzölçüme sahip olmaları. Göç rotaları, çoğu zaman kuş türlerinin uzak geçmişteki yayılma hareketlerini yansıtırlar. Örneğin Grönland'ın ve Alaska'nın tundra çayırlarını Avrasya'nın iki farklı ucundan gelerek kolonize eden Kuyrukkakanlar (Oenanthe oenanthe), kışlamak için çok daha yakın olmasına karşın Kuzey Amerika yerine okyanusu aşarak atalarının bir zamanlar geldiği Avrupa kıtası üzerinden Afrika'ya gitmeyi yeğlerler. Kuzeybatı yayılışının ucu İskandinavya'ya ulaşan Kutup Çıvgını (Phylloscopus borealis) ise Asya'yı boydan boya çapraz bir rotada katederek kışın Güneydoğu Asya'ya ulaşır. Günümüzde izlediğimiz göç hareketleri, son buzul çağı bitiminde buzulların geri çekilmesi ile şekillenmiş. Buzulların en güneye, Anadolu’ya ulaştığı dönemde bugünkü Sahra Çölü tundra ve tayga içeren büyük bir bataklıktı. Buzulların geri çekilmesi ile vejetasyon kuşakları da kuzeye doğru hareket etti ve kuzeye yaklaştıkça kış ve yaz arasında çevre koşulları giderek daha aşırı hale geldi. Kendi uygun habitatlarını, örneğin tundrayı izleyen kuş türlerinin dağılımları kuzeye doğru ilerlerken giderek kış ve yaz arasındaki farklar belirginleşti ve hep biraz daha güneyde “beklemek” durumunda kaldılar. Elbette bu uzun süreç boyunca “bekleme” ve üreme alanları arasında giderek artan mesafeyle baş edebilmek için pek çok adaptasyon evrimsel olarak gelişti.

http://www.biyologlar.com/goc-nedir-

KPDS VE ÜDS’DE ZAMANI DOĞRU KULLANMAK

Daha önceki makale ve yazılarımda da belirttiğim gibi, KPDS, ÜDS, YDS gibi akademik sınavlarda zamanı doğru kullanmak oldukça önemlidir. Bu temel olgu aslında “sınav” kavramının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Yani; bir soruyu doğru yapmak kadar o soruyu ne kadar sürede yapabildiğinizde toplamda alacağınız puanı belirleyen önemli unsurlardan biridir. Yaklaşmakta olan ÜDS ve KPDS sınavlarına hazırlanan adaylara tavsiyem, sadece bilgilerini artırmaları değil, fakat aynı zamanda soru çözüm sürelerini iyi ayarlayabilmeyi öğrenmeleridir. Örneğin KPDS sınavının soru sayısını ve toplam süreye bir göz atalım; Soru Sayısı: 100 Toplam Sınav Süresi: 180 Dakika Düz mantık güderek ve basit bir hesap yaparak şu sonuca varabiliriz; 1 soruyu 1 dakikada yapabiliyorsak, sınavı 100 dakikada bitirebiliriz. Ancak bir soruyu 2 dakikada çözebiliyorsak, o zaman da sınav süresini aşan 200 dakikaya denk geliyor demektir. Matematiksel olarak her soruyu 1,8 dakikalık bir ortalama ile çözebilmeliyiz. İşte bu noktada sadece İngilizce bilgisinin yeterli olmadığı ortaya çıkmaktadır. KPDS ve ÜDS sınavlarında mutlaka zamanı doğru kullanabilmek için TEST TEKNİĞİNE ihtiyacınız vardır. Aşağıda verilen örneklere bakınca test tekniğinin gereği daha da iyi anlaşılacaktır; Bu soruyu kaç dakikada çözebilirsiniz? Çevirerek veya tüm seçenekleri tek tek yerine koyarak bunu kaç dakikada yapabilirsiniz ? Elinizde sözlük olsa kaç dakikada çözebilirsiniz? KPDS MAYIS 2008 Sorusu 11. ---- not all negative thoughts and feelings are bad for health, specific emotional states, especially stress and depression, have now been linked to heart trouble of all kinds. A) When B) Suppose that C) As if D) Whenever E) Though Ya bu soru için kaç dakika harcarsınız ? KPDS MAYIS 2008 Sorusu 12. The Danish poet and novelist Jeppe Aakjær grew up in the Jutland farming area and ---- was well aware of the harsh conditions endured by farm labourers in his country. A) on the contrary B) even so C) so D) still E) nevertheless Ya bu soru için kaç dakika harcarsınız ? KPDS MAYIS 2008 Sorusu 58. (I) The label homo sapiens was first attached to man by Linnaeus in his classification of the animal kingdom over two hundred years ago. (II) That kingdom is now thought to include over threequarters of a million species. (III) Still, the physiology of the human body parallels, in a host of different ways, that of the animals. (IV) Though very many more species may be discovered, it is not likely that anything will ever shake our conviction that we belong to a very special class. (V) This conviction is quite as strong today as it was in the eighteenth century. A) I B) II C) III D) IV E) V Ya bu paragraf ve soruları için kaç dakika harcarsınız ? In many primitive communities there is a taboo on mentioning a man’s name except in certain special circumstances, because his name is believed to contain within it something of himself, which would be lost and wasted if his name were uttered without first taking special precautions. This belief about words is widespread. Among the more primitive and the uneducated, it is universal. A remarkably matter-of fact practical application of it occurs even in the present day in the Tibetan prayer-wheel. If, thinks the Tibetan peasant, a prayer uttered once does some good, then the same prayer uttered many times will do more good. Therefore, since he assumes that the efficacy lies in the prayer as an entity in itself, he writes it round the rim of a wheel, and then frugally employs the water of a mountain stream to turn it all day long, instead of wastefully employing his own lungs and lips to say it again and again. 76. In this passage, the author points out that ----. A) most societies in the world today are still very primitive B) in primitive societies, words are often felt to embody the idea they express C) the unsophisticated are no less intelligent than the sophisticated D) Tibetan peasants should not be regarded as primitive E) the Tibetan peasant does not really believe that the prayer-wheel can do any good 77. As we understand from the passage, an underlying belief behind the Tibetan prayer-wheel is that ----. A) for a prayer to be answered, it must be repeated many times B) man can achieve nothing without the help of stronger powers C) man is powerless against the forces of evil D) human effort can achieve almost anything E) the forces of nature must never be opposed 78. The author uses the example of the Tibetan prayer-wheel to ----. A) show that all religions are fundamentally alike B)demonstrate how unrealistic primitive peoples are C) illustrate just how powerful words are felt to be in primitive societies D) show how inventive primitive peoples are E) show how unique the natives of Tibet are 79. It is clear from the passage that, among primitive societies, it is generally believed that a man’s name ----. A) should be constantly repeatedB)has a wholesome effect upon his life C) will bring calamity to those who use it D) should only be spoken under appropriate circumstances E) is of little importance as it is so rarely used 80. We can conclude from the passage that the Tibetan peasant ----. A) is not tolerant of the religious beliefs of othersB)bears no resemblance to other primitive peasants C) never calls any member of his family by name D) is not deeply religious and does not treat his religion seriously E) – though primitive – has a very practical attitude towards life NOT : Yukarıda verilen tüm soruların ve geriye kalan tüm soruların test teknikleri ile kolayca çözümleri KPDS MAYIS 2008 SORU ÇÖZÜMLERİ kitapçığımızda verilmiştir. SONUÇ Bu soruların cevaplanmasında sadece kelime bilgisi ve dil bilgisi asla yeterli değildir. Her soru türü ve soru türüne yaklaşım için özel test teknikleri şarttır. Bu test tekniklerini edinebilmek için mutlaka düzgün ve amaca uygun kaynak, eğitmen, çalışma planı veya kursu öneririm.

http://www.biyologlar.com/kpds-ve-udsde-zamani-dogru-kullanmak

Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kanseri tedavi etmenin yolunun kanser kök hücrelerini yok etmekten geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi İç hastalıkları ve Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Zafer Gülbaş, kanser hastalarında kök hücre uygulamalarıyla ilgili Medical Tribune’ün sorularını yanıtladı. MT: Kök hücre tedavisi ile ilgili yeni gelişmelerden bahsedebilir misiniz? Önceki yıllarda, kanseri dokudaki olgun hücrelerin yaptığını düşünüyorduk ama bugün kansere neden olan bir kök hücrenin var olduğunu biliyoruz. Kök hücre, kanserli hücreleri oluşturuyor ve bunlar çoğaldıkça hastalık ortaya çıkıyor. Kanseri tedavi etmek için birçok kemoterapi çeşidi, immünoterapi, radyoterapi ve cerrahi tedavi uygulandı.  Ancak kanserin birçok hastada tekrarlamasını önleyemiyoruz. Şu anki bilgilerimize göre kanseri tedavi etmenin yolu ise kanser kök hücresini yok etmekten geçiyor. Kanser kök hücresinin varlığını nasıl tanıyabileceğimiz ve nasıl ortadan kaldırabileceğimizle ilgili sorunun yanıtı aranıyor.  Bugün için en önemli konu bu. Dünyada birçok merkezde bu konu üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Bütün kanser türlerinde kanser kök hücresinin olduğuna inanılıyor.  Johns Hopkins Üniversitesi Kemik İliği Programı Direktörü Prof. Dr. Richard Jones ve ekibi bu hipotezi miyeloma denilen hematolojik kanserde açıkladı. Richard Jones’un kanser kök hücre teorisinde  şöyle bir kuram kullanıyor. Yabani bir otu ne kadar çok temizlerseniz temizleyin eğer kökünü çıkarmıyorsanız bir süre sonra tekrar çıkacaktır. Kanser için de aynı durum sözkonusu olup, kök orada olduğu sürece kanser tekrar oluşuyor. Kanser kök hücresi önümüzdeki 5-10  yılın en çok çalışılacak konularından biri olup,  kanseri ortadan kaldırmanın belki de anahtarının yattığı konudur. MT: Kök hücrelerin kanser tedavisinde kullanıldığı alanlar hangileri? Hematopoetik kök hücre nakli dışında, kanser tedavisinde kanser kök hücresine karşı aşı üretme çalışmaları yeni bir alan. Oldukça ilgi çekici ve önümüzdeki süreçte yararlı olup olmadığını öğreneceğiz. Ayrıca kanser hücresine özgü T lenfositleri ve NK lenfositleri üretmek ve tedavide kullanmak ilgi çekici ümit verici gelişmeler. MT: Hematolojik kanserlerde kanser kök hücresini yok etmek mümkün mü? Hematolojik kanserlerde kemik iliği nakli yapmak için yüksek doz tedavi uygulandığında, hastanın kemik iliği bir daha üretim yapamaz hale geliyor. Bu da yüksek doz tedavilerin kök hücreyi ortadan kaldırabildiğini gösteriyor. Ancak yüksek doz tedavi her kanserde aynı sonucu vermiyor. Bu konuda yapılan çalışmalarda allojenik kök hücre nakliyle kanserli kök hücrenin ortadan kaldırılabileceğini gösteriyor. Yöntem, her kanser türünde aynı sonucu vermese de; özellikle lenfoma, lösemi gibi hematolojik kanserlerde kanser kök hücresinin ortadan kaldırılmasında etkili oluyor. MT: Şu an Türkiye’de kök hücre tedavisi hematolojik hastalıklarda yaygın kullanılıyor mu? Ülkemizde kök hücre nakli yapan birçok merkez var. Sağlık bakanlığı kök hücre naklinin yaygınlaşması ve hastaların bu tedaviden yararlanmasını sağlamak için önemli destek veriyor. Ancak her hastaya kök hücre nakli için uygun donör bulamıyoruz. Normalde biz kök hücre naklini HLA doku grubu uygun kişilerden yapıyoruz. HLA doku grubu uygun kişi bulma şansı kardeş sayısına göre değişmekle birlikte yüzde 25-50 civarında değişiyor. HLA doku grubu uygun donör bulunmadığında, donör bankalarına baş vuruyoruz ve %25 hastaya da bu şekilde çözüm buluyoruz. Bankada da bulmazsak hasta donörsüz kalıyor. Bu durumda yüzde 50 antijen uyumlu aile içindeki donörlerden haploidentik nakil yapabiliyoruz ve hastaların hemen hepsi allojenik nakil olma şansını yakalıyor. Böylece bu tedavi ile hastalıklarının ortadan kaldırılma şansı doğuyor. Johns Hopkins grubu ve İtalyan bilim adamları bu konuda çok çalışıyorlar. Ve elde ettikleri sonuçlara göre; doku uyumlu akraba dışı donörden yapılacak nakilde elde edilecek sonuç ile haplodentik  aile içi nakilin sonuçları benzer. Haplodentik nakil dediğimiz nakil bugün için donör bulunamayan hastalarda kemik iliği nakli yapılmasına imkan veriyor.    MT:Haploidentik nakilde başarıyı etkileyen faktörler nelerdir? Enfeksiyon ve graft versus horst hastalığı (GVHD) dediğimiz graftın alıcının organlarına karşı reaksiyon vermesidir. GVHD, donör hücrelerinin alıcının organlarını tanıyıp tahrip etmesidir. Donörün bağışıklık sistemi alıcıya yerleştikten sonra alıcının karaciğerine, cildine, barsaklarına, kemik iliğine zarar vermektedir. Bu zararı verdiğinde enfeksiyonlara  hastalar daha sık yakalanmaktadır. Hastaların ölümü, graft versus host hastalığından olduğu gibi  bazen hastalık tekrarından da  oluyor. Ama akraba dışı nakillerle bu tip nakilleri kıyasladığımızda ikisinin de başarı oranı benzerdir. Biz Anadolu Sağlık Merkezinde akrabadışı donör bulunamayan hastalara haploidentik nakil yapıyoruz. Sağlık Bakanlığı tüm organ nakillerini olduğu gibi kemik iliği nakline de önemli destek vermektedir. Bunlar zor nakiller. Bu nakli olanlara aile desteği de çok önemli. Anadolu Sağlık Merkezi’nde hastalarımıza bu olanağı sağlıyoruz. Anadolu Sağlık Merkezi Kemik İliği Ünitesi’nde son bir yıl içinde 166 nakil gerçekleştirdik, 21’i haploidentik nakildir. MT: Kemoterapi öncesi kök hücre saklama yönteminden bahsedebilir misiniz? Kemoterapi öncesi kök hücreler hastanın kendinden toplanacaksa, G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün yada 1-3 günlük kemoterapi verip kemoterapi sonrası 7-10 gün cilt altı vererek kol kanından topluyor, sonra belirli solüsyonlarla karıştırarak otomatize alette adım adım dondurup saklıyoruz. Bu şekilde kök hücreleri güvenli olarak en az 5 yıl saklayabiliyoruz. Hastanın sağlıklı donoründen ise 4-6 gün G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün cilt altı vererek kol kanından toplayarak donduruyoruz. Kol kanından toplama işlemini hücre ayırıcı denen cihazlarla yapıyoruz. Bu işleme kök hücre aferezi diyoruz. MT: Türkiye’nin kök hücre konusunda geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de yeterli sayıda merkez var mı? Türkiye kemik iliği nakli konusunda uluslararası standartlarda başarılı işlemler gerçekleştiriliyor. Son 2-3 yılda nakil yapılan yıllık hasta sayısı, 800’lü değerlerden 2000’lerin üzerine  çıktı. Ancak halihazırda ülkemizde 1000-1500 hasta halen bu tedaviden yararlanamıyor. Merkezlerin aktivitesinin artması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konuda hastalarımızın yanında. Yeni yönerge  değişiklikleri  yapılarak kemik iliği nakli merkezlerinin kalite standartları da yükseltilmeye çalışılıyor. Kemik iliği naklinde,  nakil sonrası süreçte enfeksiyon riskinin olmaması başarıyı etkileyen en önemli unsurların başında geliyor. Bu nedenle yeni açılacak merkezlerde aranan kalite standartları daha da ağırlaştırılıyor.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-calismalari-kanseri-ortadan-kaldirabilecek-mi

Flores'in Küçük İnsanları

Flores'in Küçük İnsanları

Flores Adası’nın ismini hiç duydunuz mu? İlk bakışta Endonezya’da şirin bir tatil yeri gibi görünen bu ada aslında tarih öncesi çağlarda barındırdığı, küçük insanları yani “Homo Floresiensisleri” sebebiyle arkeoloji ve antropoloji dünyasında önemli bir yere sahip. Homo Floresiensis'lere ev sahipliği apan Flores Adası Kayıp medeniyetler üzerinde araştırma yaptığınızda karşılaşacağınız muhtemel isimlerden biri; Flores Adası. Burada yüzyıllar önce yaşadığı tespit edilen, fiziksel özellikleri açısından “küçük” olarak tabir edebileceğimiz Homo Floresiensisler ve onların bu alanda nasıl yaşam sürdükleri konusu oldukça ilgi çekici. Antrolopoloji ve arkeoloji alanları için ilk medeniyetler, ilk insanlar, kullandıkları aletler..vs. hakkında bilgi sahibi olmak oldukça önemlidir. Bulunan kalıntılar insanlık tarihine ışık tutar. Mısır, Mezopotamya uygarlıklarını çoğumuz biliriz, bu alanlar hala gözde alanlardır. Fakat dünyanın bilinmeyen noktalarında kazara keşifler yapmak ve aslında oldukça şaşırtıcı sonuçlara ulaşmak da mümkün. Bu durum Flores Adası için de geçerli bir durum. Flores Adası’ndaki insanlık tarihi için önemli bir adım sayılan keşif; New England Armidale Üni­versitesi’nden Michael Morwood, Endonezya Arkeoloji Mer­kezinden R. P. Soejono ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir. Ekip 2003 yılında “Liang Bua” adı verilen bir mağarada kazı çalışması yaparken 800 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen taş aletler ve sonrasında “Homo Floresiensis” olarak adlandırılacak olan insan kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu önemli bir buluştur çünkü bulunan insan kalıntıları normal olarak tabir edebileceğimiz fiziksel özelliklerden oldukça küçük niteliklere sahiptir. Şöyle ki; radyometrik tespitlere göre bulunan insan kalıntılarının yaklaşık 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilmiştir. Kafatasının oldukça küçük olması ilgi çeken diğer bir husustur. Kalıntıların en eskisinin 94.000 yıl en yenisinin ise 12.000 yıllık olduğu belirlenmiştir. Tüm bu bilgiler 2004 yılında Nature isimli dergide büyük bir heyecanla paylaşılmış ve yeni bir türün ortaya çıktığı belirtilmiştir. Bu durum da insanın evrimi üzerine yeni tartışmaları gündeme getirmiştir. Bu tartışmaları ve öne sürülen savları kısaca ele alacağız fakat öncesinde homo florensis’in insanın evrimi tablosunda aldığı konumdan kısaca bahsetmenin faydalı olacağı inancındayız. Homo Floresiensis’in aile içindeki yeri Soldan sağa: Homo Floresiensis, Lucy (Australopithecus Afarensis), Homo Erectus ve Homo Sapiens. Flores Adası’nda bulunan insan buluntularının yeni bir tür olduğu savı bir dönemin ses getiren konusu olmuştur. “Homo Floresiensis” olarak adlandırılan bu yeni türün Avrupalı Neandertalların doğu ayağını temsil eden; “Homo Erectus” ve modern insan olarak tabir edilen “Homo Sapiens”den önce yaşadığı “Australopithecus Afarensis” ile yakın özelliklere sahip olduğu savunulmuştur. Homo Floresiensis’in küçük ama oldukça zeki bir tür olduğunu savunan araştırmacılar bu savlarını onların kullandıkları karışık yapıda taş aletler ile güçlendirmeye çalışmışlardır. Homo Floresiensis’in beyin büyüklüğünün Homo Saphiens’in sahip olduğu beyin büyüklüğünün 1/3’ü olmasına rağmen zeki oldukları düşünülmektedir. Bu küçük insanların yaşadıkları çağın tehlikelerine karşı kendilerini korudukları, kullandıkları aletlere bakıldığında avcılıkla ilgilendikleri belirlenmiştir, bunların tümüne bakıldığında yüksek bir zekâyı temsil ettikleri savı güçlenmektedir. Homo Floresiensis’e yazın ve sinema tarihinde önemli yere sahip, J. R. R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi isimli eserinden esinlenerek “Hobbit” adı da verilmiştir. Dünya çapında bilinen önemli eserlerden biri olan bu eserde önemli karakterlerden birini temsil eden hobbitler, küçük cüsseleri ve zekâlarıyla dikkat çekmektedir. Gerçekte de hobbitlerin var olabileceğinin savunulması heyecan uyandırmıştır. Homo Floresiensis’e dair tartışmalar Flores Adası’nda bulunan kalıntıların daha önce keşfedilmeyen yeni bir tür mü yoksa Homo Saphiens’in farklılık geçirmiş bir türü mü olduğu sorusu keşiften günümüze kadar devam eden bir tartışmaya neden olmuştur. Yazılan bilimsel makalelerde yıllara bağlı olarak gözlemlenen farklı yorumlar ilgi çekicidir. Keşfin yapıldığı 2003 yılında kesin bir şekilde dile getirilen yeni tür bulunduğuna dair sav, yapılan araştırmalar sonucu eski etkisini yitirmiştir. 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilen kafatasının oldukça küçük olması dikkat çekicidir. Bulunan kalıntıların sadece dokuz tane olması, bu alanda kapsamlı bir fikir yürütmeyi engelleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk bulunan kadın iskeletinin Homo Saphiens’in uzak bir türünü temsil ettiği, LB1 adı verilen iskeletteki anormallik nedeninin “Mikrosefali” isimli bir hastalık olduğu savı güçlenmeye başlamıştır. Mikrosefali; beyinde ortaya çıkan küçük bir urun sebep olduğu bir rahatsızlıktır ve zihinsel engele yol açmaktadır. Bu kuramı destekleyen anatomist Maciej Henneberg mikrosefalik kafatasıyla LB1 arasında muhtemel benzerlikleri vurgulamıştır. Ama az sayıda bulunan iskeletlerden yola çıkarak bir medeniyetin tamamında mikrosefali rahatsızlığının var olduğunu söylemek mümkün değildir. 2005 yılında Homo Floresiensis için en kapsamlı araştırma yapılmıştır. Florida Eyalet Üniversite­si’nden Dr. Dean Falk’un liderliğini yaptığı uluslar ara­sı bir uzman grubu LB1 kafatasının üç boyutlu bir maketini yapıp, bunu şempanze, modern insan(modern cüce), mirosefalik bir beyin ve Homo Eractus ile karşılaştırmıştır. Bu incelemeye göre LB1; modern cüce beyninden ve mikrosefalik beyinden daha farklı bir özellik taşımakta ve yeni bir türü temsil etmektedir. Bu araştırmanın doğruluğu halen tartışılan bir konudur. Kimi bilim adamlarına göre bu çalışmada mikrosefalik beyin örneği kullanılmamıştır. 2010 yılında gelindiğinde ise; bu türün Homo Saphiens’in bir türü olduğu, “Kretenizm” adı verilen hastalığın ve yaşanılan ortamın da getirisi olarak küçük bir yapıya sahip olduğu savı ortaya çıkar. Günümüzde o bölgede yaşayan halkın da minyon bir tipe sahip olması bu savı güçlendiren bir unsur olmaktadır. Bu sav belki doğru olabilir çünkü antopolojik çalışmalara göre yaşam alanının sahip olduğu coğrafi koşullar canlılarda fizyolojik farklılıklara neden olabilmektedir. Kazılarda Homo Floresiensis ile birlikte ortaya çıkan balık, kurbağa, yılan, kaplumbağa, dev sıçan, kuş, yarasa ve Stegodon (soyu tükenmiş bir tür cüce fil), Komodo ejderi ve dev kertenkele gibi diğer iri hayvanlara ait iskeletler Flores Adası’nın doğal ortamını gözler önüne sermiştir. Homo Floresiensis bu doğal ortamda varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Fiziksel yapının da zaman içersinde Flores’in kaynakları doğrultusunda şekillendiği inancı dikkat çekicidir. Aynı bölgede özellikle Stegodon(cüce fil)’in görülmesi bu inancı güçlendirmektedir. Homo Floresiensis’in yok oluşu Homo Floresiensis’in nasıl yok olduğu sorusunun cevabını aradığımızda kesin bir bilgiye ulaşmamız mümkün değil fakat bu konudaki en baskın görüş; Flores Adası’nda gerçekleşmiş olan bir volkanik patlama sonucu Homo Floresiensis’in yok olmasıdır. Bu görüşün kesin bir veriyi sunması imkânsızdır çünkü böyle bir doğal felaketten kurtulanların olup olmadığı ve başka bir yerde yaşamlarını devam ettirip ettirmediklerine dair bir iz yoktur. Homo Floresiensis keşfin yapıldığı 2003 yılından günümüze yaklaşık 9 yıldır tartışılan bir konu olma özelliğine sahiptir. Paleoantropologlar, anotomi uzmanları gibi farklı branşlardan bilim adamlarının ilgisini çeken bu konu her geçen sene farklı savları ortaya çıkarmaktadır. Bu konudaki son görüş; yeni bir tür olmadığı yönündedir. Fakat ilerleyen senelerde bu konuda belki de bulanacak başka veriler ışında çok farklı savlar ortaya çıkacaktır. İnsanın evrim süreci her daim merak uyandıran bir konu olduğundan bu açıdan dikkat çekici olan Homo Floresiensis’in yeni bir tür olup olmadığı sorunsalının daha pek çok yıllar tartışılması muhtemeldir. Kaynakça: Pennsylvannia State University Press Release, “No Hobbits in this Shire: Researchers say skeletal remains are pygmy ancestors”, 23 Ağustos 2006. http://insanveevren.wordpress.com/2012/04/15/tarih-oncesi-flores-adalilar-bilmecesi/ http://www.kesfetmekicinbak.com/ http://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis http://www.sciencedaily.com/releases/2010/09/100928025514.htm http://www.sciencedaily.com/releases/2008/12/081217124418.htm Yazar hakkında: Sinem Doğan Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/floresin-kucuk-insanlari.html

http://www.biyologlar.com/floresin-kucuk-insanlari

Balık Örneklerinin Toplanması ve Tespiti

Fauna tespitiyle ilgili olan sistematik çalışmalarda doğadan balık örneklerinin toplanması çok özen gösterilmesi gereken önemli konulardan biridir. Balıklar, toplanacak tür ve alttürlere bağlı olarak, çok çeşitli alet ve yöntemlerle yakalanabilirler. Bu yüzden örnek toplayacak kişinin herşeyden önce amacına uygun olan alet ve yöntemi saptaması gerekmektedir. Aksi takdirde arazide yapılacak uğraşıların büyük bir kısmı sonuca ulaşmaktan uzak kalacak, dolayısıyla boş yere zaman ve iş gücü sarfedilmiş olacaktır. Balık örneklerinin yakalanmasında kullanılabilecek çok çeşitli yöntemler olmakla beraber, bunların avlama etkinlikleri av ortamındaki çeşitli koşulların durumuna da bağlı kalmaktadır. Bu yüzden, bir taraftan yakalanacak örneklerin çeşitli özellikleri (küçük veya büyük boylu oluşu, bentik veya pelâjik yaşam sürdürmesi, gececi veya gündüzcü karakterde olması v.b.) göz önüne alınırken, bir taraftanda uygulanacak alet ve yöntemin avlama yapılacak ortamın koşullarına uygun olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Örneğin, zemini taşlık, kayalık olan veya çeşitli bitki kökleri bulunan bir su ortamında balık örnekleri yakalamak için ığrıp denilen ağların kullanılması son derece külfetli ve hatalı bir iştir. Zira böyle bir ortamda çekilecek ığrıp, birtaraftan da sürekli şekilde zemindeki engellere takılarak yırtılabilecek, diğer taraftan zemini düzenli şekilde tarayamayacağı için örnek yakalama olasılığı çok düşük olacaktır.Genel olarak balık örneklerinin yakalanmasında kepçe, ığrıp, fanyalı ağ, kör ağ veya galsama ağı, serpme, pinter, olta, elektrik şoku v.b. gibi av aletleri ile çeşitli tipteki dalyan ve tuzaklardan yararlanılmaktadır. Bu alet ve tuzakların dışında etkinlikleri çok fazla olmasına rağmen, doğadaki dengeyi çabuk bozması nedeniyle yasaların izin vermediği bazı yöntemlerde vardır. Örneğin, Sığır kuyruğu, sütleğen v.b. gibi zehirli otlar; Enderin gibi ziraat ilâçları; dinamit, tahrip kalıbı ve sönmemiş kireç gibi patlayıcı maddeler kanunlann yasakladığı başlıca av yöntemleridir.Burada, sadece yasal olan av alet ve yöntemlerinden kısaca söz edilmesi yararlı olacaktır.Örneklerin tespitiÇeşitli av araç ve yöntemleri kullanılarak ortamlarından yakalanan balık örneklerine, araştırmanın amacına uygun şekilde işlem yapılır. Eğer yakalanan örnekler ergin hale gelmiş büyük boylu bireylerden oluşuyorsa, bunların tür ve alttürlerini arazide saptama olanağı vardır, dolayısıyla tanıma amacıyla laboratuvara götürülmeleri gerekmez. Yakalamadan hemen sonra türlerin saptanabildiği bazı durumlarda da örnekler henüz canlılıklarını yitirmeden tekrar suya bırakılabilirler. Arazide tanınmaları güç olan örneklerin daha ayrıntılı incelemeler için laboratuvara götürülmeleri zorunludur. Kendi ortamlarından canlı olarak yakalanan örneklerden ilerideki araştırmalar için yararlanılmak isteniyorsa bunların herşeyden önce dikkatlice öldürülmeleri gerekir. Genellikle balık örneklerinin öldürülmesi, su dışında bırakılarak boğulmalarının sağlanması şeklinde yapılırsa da, canlı örneklerin su dışında uzun süre kalmaları sonucunda, balıkların vücutlarında ölümden dolayı bir sertleşme oluştuğundan böyle örneklere bilahare şekil vermek güç olmaktadır. Bu nedenle özellikle müze materyali olarak kullanılacak örneklerin, bu yöntemle öldürülmeleri pek yararlı olmamaktadır. Balıkların zedelenmeden ve düzgün bir şekilde kalmalarının sağlanmasında kullanılan yöntemlerden en iyisi, sıvı bir uyuşturucu kullanılmasıdır. Bu iş içinde en uygun anestezik (MS222) olarak bilinen Fenoxiethanol'dür. Canlı olarak yakalanan balıklar bu maddenin 0.001 lik solüsyonunda bırakılarak çok kısa zamanda ve hiçbir zarara uğramadan bayıltılırlar. Bu şekilde bayıltılan örnekler istenilen şekil verildikten sonra ya çok düşük temparatür derecelerinde aniden dondurulur veya uygun fiksatifler içine alınarak uzun süre muhafaza edilirler.Dondurma yöntemiyle tespit edilen örnekler , orijinal renk ve şekillerini daha iyi korumaktadırlar. Bunun için en iyi yöntem, örnekleri gerekli bilgileri taşıyan etiketleriyle birlikte naylon torbalar içersine düzgün bir şekilde ve yüzgeçlerine zarar vermeyecek titizlikte yerleştirip aniden dondurmaktır. Ancak incelenecekleri zaman donmuş materyal çözülür ve üzerlerinde gerekli tetkikler yapılır. Fakat dondurulmuş örnekler, uzun zaman muhafaza edilemezler. Bu açıdan dondurma, özellikle zaman zaman eritilerek incelenmeleri gereken örneklerin saklanmasında geçerli bir yöntem değildir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar için (bilhassa faunistik çalışmalarda) örnekleri çok uzun zaman bozulmadan koruyabilen çeşitli fiksatiflerden yararlanılmaktadır. Bunlar içersinde en iyisi % 4 lük formalin solüsyonudur. Bu solüsyonla örnekleri tespit etmek için herbir balık sığ bir kapta (özellikle mumlu küvette) yan yatırılmalı ve mümkün olduğunca düzgün bir şekil verilmelidir. Yüzgeçlerin açık kalmasını sağlamak için de çok ince böcek iğneleri yardımıyla herbir yüzgeç gergin hale getirilmelidir. Sonra, bu örneklerin üzerini örtecek şekilde % 4 lük formalin solüsyonu ilâve edilir ve bu şekilde birkaç gün bırakılarak sertleşmeleri; dolayısıyla belli şekil kazanmaları sağlanmış olur. Şayet örnekler 30 cm. den daha büyük boylu ise, bunların karın kısımlarından jiletle küçük bir yarık açılır veyahut da anal açıklıklarından bir enjektör yardımıyla % 40 lik formol enjekte edilerek iç organlarının tespiti yapılır ve kokuşması önlenir. Mumlu küvetlerde tutularak belli şekil kazandırılmış olan örnekler devamlı muhafaza için başaşaği olarak kavanozlara yerleştirilir ve kuyruk kısımlarını örtecek şekilde fiksatif doldurulur. Balık örneklerinin devamlı muhafazasında genellikle % 4 lük formalin kullanılırsa da bazen % 70 lik Etil alkol veya % l lik Propilen Fenoxatol çözeltisi de kullanılabilir. Bu prezervatiflerin bulunmadığı hallerde genellikle kolay temin edilen ve daha ucuz olan bazı maddelerden de yararlanmak mümkündür. Bunların başhcalan % 70 lik tuvalet ispirtosu, % 50lik NaCl çözeltisi ve % 100 lük (saf olarak) sirkeden ibarettir. Örnekleri taşıyan herbir kavanozun içinde kurşunkalem veya erimez mürekkeple yazılmış bir etiket bulunmalıdır. Bu etikete ilgili türün adı, toplandığı yer, tarih ve toplayanın adı yazılmaktadır.Özellikle % 70 lik Etil alkol ile yapılan muhafazalarda alkolün uçucu olması nedeniyle zamanla kavanozlarda bir eksilme meydana gelmekte, bu durum örneklerin açıkta kalan kısımlarının, özellikle kuyruk yüzgeçlerinin kurumasına ve bozulmasına neden olmaktadır. Bu türlü eksilmelerin önlenmesinde kavanozların kapaklarına ince bir tabaka halinde vazelin sürülmesi çok iyi sonuçlar vermektedir. Diğer taraftan % 4 îük formalin solusyonundaki çok uzun süreli muhafazalarda, formalinin asidik özelliği nedeniyle örnekler esmerleşmekte ve üzerlerindeki leke ve benekler belirsiz hale gelmektedir. Bu durumu önlemek için de % 4 lük formalin solüsyonunun her 4 litresine bir çorba kaşığı kadar Boraks ilâve edilmesi yararlı olmaktadır. Bu sayede formalinin asidik özelliği bir dereceye kadar giderilmiş olur.Yumurta veya larvalar ya %4 lük formol ya da % 70 lik alkol içeren küçük tüplerde saklanabilir. Her tüp içine gerekli bilgileri taşıyan etiketler konulmalıdır (tür adı, lokalite, tarih, örneklerin taze rengi, habitat, toplayanın adı v.b.). Yumurtaların toplanmasında (özellikle yumurtalarınn kümeli olduğu hallerde) mümkün olduğu kadar bol sayıda örnek almalıdır. Zira, yumurtaların substratuma tutturuluş şekilleri, tanımlamada önem taşıyabilir. Bazen balık türleri, sadece pullarından teşhis edilebilirler. Diğer taraftan, vücudun yanlarından alınmış birkaç sağlam pul yardımıyla hayvanın yaşı ve geçmişine ait bazı bilgiler edinme olanağı da vardır, örneklerden pullar alındığında küçük bir zarf içine konup yassı hale getirilmeli ve sonra kurumaya bırakılmalıdır. Bu şekilde pullar uzun süre saklanabilirler. Zarfın üzerinde tür adı, lokalite, tarih, toplayanın adı, numunenin boyu, ağırlığı ve cinsiyeti yazılmalıdır. Tür tanımı amacıyla alınan pullar temizlenmeli, kuru olarak veya gliserin jeli içinde lam üzerinde preparat haline getirilmelidir.Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların tanınmasında da bazı kemikler (örneğin, Cyprinid'lerin farinks ve Salmonid'lerin Vomer kemikleri) çok yararlı olabilmektedir. Bazı türlerin yaş ve büyümelerine ilişkin bilgilerin elde edilmesinde belli bazı kemiklerin büyük önemi vardır; Percidae ve Esocidae üyelerinin operküler kemikleri gibi. Bütün böyle kemiklerin incelenme ve bunu izleyerek saklanmaları için hazırlanmaları oldukça basittir. Bunun için daima taze ya da dondurulmuş materyal kullanılmalıdır. Zira önceden tespit olmuş materyal bu amaca uygun değildir. Gerekli kemikler ilgili balıktan üzerlerindeki diğer dokularla beraber kesilerek çıkarılırlar. Sonra herbir kemik birkaç dakika çok sıcak suya atılır ve nihayet yumuşak dokuları temizlemek için küçük ve sert bir fırça ile dikkatlice fırçalanır. Kemik tamamen temizleninceye kadar buna devam edilir. Sonra temiz bir kağıt üzerine konarak ılık bir ortamda yavaş yavaş kurumaya bırakılır. Kemiğin çıkarıldığı balığa ait gerekli bilgiler (tür adı, lokalitesi, tarih, toplayanın adı, boy ağırlık ve seks durumu) etiketine yazılır.Toplanan örneklerin tayini yapılırken bazı kuşku uyandıran durumlar varsa o türe ait biraz daha fazla örnek, yukarıda açıklandığı şekilde öldürülüp muhafazaya alınarak incelenmek üzere, toplanmasıyla ilgili tüm verilerle birlikte o konuda otorite sayılan bir ihtiyoloğa gönderilmelidir. Genellikle örneklerin taze olarak posta ile gönderilmesi iyi sonuç vermez, çünkü fikse edilmemiş örneklerin oldukça süratli bozulmaları söz konusudur. Tespit edilmiş örnekleri göndermeden önce örneklerden tespit solüsyonu iyice süzülmeli ve aynı solüsyon ile ıslatılmış nemli tülbent bezine sarılan bu örnekler sonra da bir naylon torba içine yerleştirilmelidir. Bu paketçik, içinde ambalaj materyali bulunan sert bir kutu içine konup, tümü tek bir paket yapılarak gönderildiğinde, örnekler mükemmel bir şekilde alıcısına ulaşmış olurlar.

http://www.biyologlar.com/balik-orneklerinin-toplanmasi-ve-tespiti-1

Cells are crawling all over our bodies, but how?

Cells are crawling all over our bodies, but how?

For better and for worse, human health depends on a cell's motility –– the ability to crawl from place to place. In every human body, millions of cells –are crawling around doing mostly good deeds ––– though if any of those crawlers are cancerous, watch out.

http://www.biyologlar.com/cells-are-crawling-all-over-our-bodies-but-how

Biyolog Aranıyor

Biyolog Aranıyor

İŞ İLANI - ANKARAAnkara'da bir çevre firmasına; flora&fauna raporlaması konusunda deneyimli (tercihen sistematik botanik, ornitoloji, memeli yada hidrobiyoloji alanlarından enaz birisinde kendisni geliştirmiş),ÇED ve/veya proje bazlı çalışmalarda tecrübesi olan biyolog alınacaktır. İlgilenen meslektaşların belirtilen özelliklerini gösterir CV'lerini, umutcyhn3@gmail.com adresine göndermeleri gerekmektedir.Not: Biyologlar Dayanışma Derneği üyelerine öncelik verilecektir.

http://www.biyologlar.com/biyolog-araniyor-4

Cıvık Mantarlar Ögrendiklerini Diğer Cıvık Mantarlara Aktarabiliyorlar

Cıvık Mantarlar Ögrendiklerini Diğer Cıvık Mantarlara Aktarabiliyorlar

P. polycephalum, bir hücreli organizma, daha çok cıvık mantar olarak bilinir. Laboratuarda agarda büyütülebilir. Credit: Audrey Dussutour (CNRS)

http://www.biyologlar.com/civik-mantarlar-ogrendiklerini-diger-civik-mantarlara-aktarabiliyorlar

Bilim İnsanları Bağırsaklardaki Yağların Yakılmasını Tetikleyen Beyin Hormonunu Keşfetti

Bilim İnsanları Bağırsaklardaki Yağların Yakılmasını Tetikleyen Beyin Hormonunu Keşfetti

Yeni araştırmanın başında TSRI Yardımcı Doçent Supriya Srinivasan (solda) ve TSRI Araştırma Ortağı Lavinia Palamiuc oldu. Credit:: Madeline McCurry-Schmidt

http://www.biyologlar.com/bilim-insanlari-bagirsaklardaki-yaglarin-yakilmasini-tetikleyen-beyin-hormonunu-kesfetti

Genomda İnsan Beyni İçin Önemli Endojenik Retrovirüsler

Genomda İnsan Beyni İçin Önemli Endojenik Retrovirüsler

Brattas ve ark. ERV'lerin insan sinir öncü hücrelerinde TRIM28 ile bağlandığını bildirmiştir. Bu, gelişmekte olan insan beynindeki transkripsiyonel ağların kontrolünde ERV'ler için bir rol teşkil ederek, yakın gen ekspresyonunu etkileyen yerel heterokromatin oluşturulmasına neden olur.

http://www.biyologlar.com/genomda-insan-beyni-icin-onemli-endojenik-retrovirusler

Amerikalı Bilim Adamları, İnsanlarda Kalıcı Gen Düzenlenmesini Destekliyor

Amerikalı Bilim Adamları, İnsanlarda Kalıcı Gen Düzenlenmesini Destekliyor

Tartışmalı bir adımla, ABD'li üst düzey bilimsel bir komite, sonraki nesiller tarafından miras alınacak olan insan embriyosuna yapılacak genetik değişimleri içeren en tartışmalı genom düzenleme biçimlerinden birine yeşil ışık yaktı.

http://www.biyologlar.com/amerikali-bilim-adamlari-insanlarda-kalici-gen-duzenlenmesini-destekliyor

Davranışın Üzerinde Genler ve Çevrenin Etkisi

Davranış nasıl türden türe aktarılır? Çevre mi Kalıtım mı daha etkilidir? Sorularını cevaplamaya yönelik yapılmış araştırmalardan ilginizi çekeceğini düşündüğüm iki tanesini sizlerle anlaşılır biçimde açıklayarak paylaşmak istedim. İlk araştırma, iki farklı kuş türünün ve çiftleşmelerinden oluşan melezlerin yuva yapım davranışlarının incelenmesi üzerine. Uzun materyal ile sıkıştırmadan yuva yapan tür: Parlak renkli Afrika papağanlarının çoğu türü ağaç kovuklarına yuvarlak kupa biçimli yuva yaparlar. Dişiler genellikle gagaları ile kestikleri bitki parçacıklarını (ya da labaratuvar ortamında kağıt) kullanarak yuvalar yaparlar. Fischer papağanları (Agapornis fischeri) isimli bir tür nispeten daha uzun parçaları kullanarak bunları bir seferde yuvasına taşır. Kısa materyal ile sıkıştırarak yuva yapan tür: Aynı gruptan pembe yüzlü papağanlar (Agapornis roseicollis) daha kısa bant biçimli bitkisel materyalleri keserler ve birkaç tur atarak yuvaya taşıdıktan sonra bunları sıkıştırarak yuvayı yaparlar. Bu sıkıştırma davranışı oldukça karmaşık bir dizi hareketi içermektedir. Zira her bir bant doğru bir düzenle yumuşak materyal ile birlikte kullanılarak yerleştirilmelidir. Bu iki türün hibriti olan dişilerin yuva yapımında orta materyal kullandığı ve ilk mevsimde başarısız oldukları gözlenir: Bu yukarıda bahsedilen iki tür oldukça yakın akrabadır. Deneysel koşullarda yapay olarak çiftleştirilebilirler. Ortaya çıkan yeni hibrit dişiler ortalama boyda olan yuva malzemeleri kullanır. Materyal ortalama boylarda kesilerek hazırlanmakta ve daha ilginci bunlar yine hibrit bir şekilde taşınmaktadır. Bazen bunları ince tüy materyalin arasına sıkıştırmakta bazen de bunu yapmadan yalnızca baş hareketlerini kullanarak dönmektedirler. Bazen de düzensiz biçimde bitkisel materyal aralara sıkıştırılmakta ya da basitçe bırakılmaktadır. Sonuçta kuşlar ince bant şeklindeki bitkisel materyali gagaları ile taşımayı öğrenmekte ve iyi-kötü bir yuva oluşturmaktadırlar. Sonraki mevsimlerde yalnızca baş çevirme gözlenir: Birkaç yıl sonra kuşlar yine baş çevirme hareketi yapmaya devam etmektedirler. Bu gözlemlere göre iki türdeki davranışa ait fenotipik farklılıklar değişik genetiplerinden kaynaklanmaktadır. Yine deneyim ile davranışta, zaman içinde düzelmeler olabileceğini gözlemledik. Örneğin, hibrit kuşlar bir süre sonra ince materyal taşımayı öğrenmiştir. Notlar: Hibrit: melez Baş çevirme hareketi: Kısa materyal kullanan pembe yüzlü papağanın yuva yaparken uyguladığı karmaşık davranışlar ritüeli. Genetip: Bir canlının sahip olduğu tüm genlerin toplamıdır. Fenotip: Bir canlının sahip olduğu genlerin o canlının davranışına, morfolojisine, fizyolojisine yansıyan özelliklerdir. Yani genotip'in canlıdaki etkin kısmı fenotip'i oluşturur. Genotipik özelliklerin tamamı aktif değildir. İkinci araştırma ise kazıcı yabanarılarının yuva yerini bulma davranışı, yani çevrenin davranışlara etkisi ile ilgili. Dişi bir kazıcı yabanarısı yer altında dört ya da beş farklı yuvaya sahiptir. Her gün düzenli olarak tüm yuvaları ziyaret eder ve larvalarına yiyecek taşır. Biyolog Niko Tinbergen yaban arılarının yuva yerini bulabilmek için bazı işaret noktaları kullandığını gösteren bir düzeneği hazırlamıştır. Tinbergen önce yuva yerilerinden birini bazı kozalakları kullanarak daire içine almıştır. Ana yabanarısı yuvayı ziyaret edip gittikten sonra Tinbergen kozalakları yuvanın birkaç metre uzağına taşıyıp aynı biçimde yeniden yerleştirmiştir. Yabanarısı geri döndüğünde yanlışlıkla, yuva yerine kozalakların oluşturduğu çemberin tam ortasına uçmuştur. Bu sonuçlar deneyin yabanarılarının yuva yerlerini bulabilmek için bazı görsel işaretleri kullandığı hipotezini doğrulamıştır. Deneyin ilerleyen aşamalarında Tinbergen kozalakları gerçek yuvanın olduğu eski yerine yerleştirmiş, ancak bu kez bunları üçgen biçiminde dizmiştir. Yuvanın yan kısmına da taşları kullanarak yuvarlak biçimli bir işaretleme hazırlamıştır. Yabanarısı geri döndüğünde taşlardan yapılmış yuvarlak işaretlere doğru uçmuştur. Bu sonuç böceğin fiziksel nesneleri değil onların düzenlenme biçimlerini gözlediklerini göstermektedir. Kaynak : Biyoloji - Campbell ; Reece- Palme Yayıncılık

http://www.biyologlar.com/davranisin-uzerinde-genler-ve-cevrenin-etkisi

Jeomorfoloji Nedir

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır. Dünya’nın Oluşumu Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. Jeolojik Zamanlar Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür. Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır. Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır. • Dördüncü Zaman • Üçüncü Zaman • İkinci Zaman • Birinci Zaman • İlkel Zaman İlkel Zaman Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı  En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır. Birinci Zaman (Paleozoik) Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu  Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu  İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı  Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir. İkinci Zaman (Mezozoik) Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır. Zamanın önemli olayları :  Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi  Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur. Üçüncü Zaman (Neozoik) Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması  Linyit havzalarının oluşumu  Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması  Alp kıvrım sisteminin gelişmesi  Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur. Dördüncü Zaman (Kuaterner) Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Zamanın önemli olayları :  İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması  İnsanın ortaya çıkışı Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır. Dünya’nın İç Yapısı Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.  Çekirdek  Manto  Taşküre (Litosfer) Deprem Dalgaları Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır. Çekirdek : Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir. Manto Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur. Taşküre (Litosfer) Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır. Kalınlığı ortalama 100 km’dir. Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir. Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir. Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir. Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur. Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez. Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir. Kıtalar ve Okyanuslar Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir. Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de; • Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir. • Sıcaklık farkları daha belirgindir. • Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir. • Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır. • Nüfus daha kalabalıktır. • Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır. • Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir. Hipsografik Eğri Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir. Kıta Platformu : Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür. Karaların Ortalama Yüksekliği : Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir. Kıta Sahanlığı : Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Kıta Yamacı : Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür. Denizlerin Ortalama Derinliği : Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir. Derin Deniz Platformu : Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür. Derin Deniz Çukurları : Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür. Yerkabuğunu Oluşturan Taşlar Yerkabuğunun ana malzemesi taşlardır. Çeşitli minerallerden ve organik maddelerden oluşan katı, doğal maddelere taş ya da kayaç denir. Yer üstünde ve içinde bulunan tüm taşların kökeni magmadır. Ancak bu taşların bir kısmı bazı olaylar sonucu değişik özellikler kazanarak çeşitli adlar almıştır. Oluşumlarına göre taşlar üç grupta toplanır. • Püskürük (Volkanik) Taşlar • Tortul Taşlar • Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar UYARI : Tortul taşları, püskürük ve başkalaşmış taşlardan ayıran en önemli özellik fosil içermeleridir. Püskürük (Volkanik) Taşlar Magmanın yeryüzünde ya da yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. Katılaşım taşları adı da verilen püskürük taşlar magmanın soğuduğu yere göre iki gruba ayrılır.  Dış Püskürük Taşlar  İç Püskürük Taşlar Dış Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzüne çıkıp, yeryüzünde soğumasıyla oluşan taşlardır. Soğumaları kısa sürede gerçekleştiği için Küçük kristalli olurlar. Dış püskürük taşların en tanınmış örnekleri bazalt, andezit, obsidyen ve volkanik tüftür. Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır. Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur. Obsidyen (Volkan Camı) : Siyah, kahverengi, yeşil renkli ve parlak dış püskürük bir taştır. Magmanın yer yüzüne çıktığında aniden soğuması ile oluşur. Bu nedenle camsı görünüme sahiptir. Volkanik Tüf : Volkanlardan çıkan kül ve irili ufaklı parçaların üst üste yığılarak yapışması ile oluşan taşlara volkan tüfü denir. İç Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzünün derinliklerinde soğuyup, katılaşmasıyla oluşan taşlardır. Soğuma yavaş olduğundan iç püskürükler iri kristalli olurlar. İç püskürük taşların en tanınmış örnekleri granit, siyenit ve diyorittir. Granit : İç püskürük bir taştır. Kuvars, mika ve feldspat mineralleri içerir. Taneli olması nedeniyle mineralleri kolayca görülür. Çatlağı çok olan granit kolayca dağılır, oluşan kuma arena denir. Siyenit : Yeşilimsi, pembemsi renkli iç püskürük bir taştır. Adını Mısır’daki Syene (Asuvan) kentinden almıştır. Siyenit dağılınca kil oluşur. Diyorit : Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşan iç püskürük bir taştır. İri taneli olanları, ince tanelilere göre daha kolay dağılır. Tortul Taşlar Denizlerde, göllerde ve çukur yerlerde meydana gelen tortulanma ve çökelmelerle oluşan taşlardır. Tortul taşların yaşı içerdikleri fosillerle belirlenir. Tortul taşlar, tortullanmanın çeşidine göre 3 gruba ayrılır. • Kimyasal Tortul Taşlar • Organik Tortul Taşlar • Fiziksel Tortul Taşlar Fosil : Jeolojik devirler boyunca yaşamış canlıların taşlamış kalıntılarına fosil denir. Kimyasal Tortul Taşlar Suda erime özelliğine sahip taşların suda eriyerek başka alanlara taşınıp tortulanması ile oluşur. Kimyasal tortul taşların en tanınmış örnekleri jips, traverten, kireç taşı (kalker), çakmaktaşı (silex)’dır. Jips (Alçıtaşı) : Beyaz renkli, tırnakla çizilebilen kimyasal tortul bir taştır. Alçıtaşı olarak da isimlendirilir. Traverten : Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. Kalker (Kireçtaşı) : Deniz ve okyanus havzalarında, erimiş halde bulunan kirecin çökelmesi ve taşlaşması sonucu oluşan taştır. Çakmaktaşı (Silex) : Denizlerde eriyik halde bulunan silisyum dioksitin (SİO2) çökelmesi ile oluşan taştır. Kahverengi, gri, beyaz, siyah renkleri bulunur. Çok sert olması ve düzgün yüzeyler halinde kırılması nedeniyle ilkel insanlar tarafından alet yapımında kullanılmıştır. Organik Tortul Taşlar Bitki ya da hayvan kalıntılarının belli ortamlarda birikmesi ve zamanla taşlaşması sonucu oluşur. Organik tortul taşların en tanınmış örnekleri mercan kalkeri, tebeşir ve kömürdür. Mercan Kalkeri : Mercan iskeletlerinden oluşan organik bir taştır. Temiz, sıcak ve derinliğin az olduğu denizlerde bulunur. Ada kenarlarında topluluk oluşturanlara atol denir. Kıyı yakınlarında olanlar ise, mercan resifleridir. Tebeşir : Derin deniz canlıları olan tek hücreli Globugerina (Globijerina)’ların birikimi sonucu oluşur. Saf, yumuşak, kolay dağılabilen bir kalkerdir. Gözenekli olduğu için suyu kolay geçirir. Kömür : Bitkiler öldükten sonra bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı % 60 ise turba, C miktarı % 70 ise linyit, C miktarı % 80 – 90 ise taş kömürü, C miktarı % 94 ise antrasit adını alır. Fiziksel (Mekanik) Tortul Taşlar Akarsuların, rüzgarların ve buzulların, taşlardan kopardıkları parçacıkların çökelip, birikmesi ile oluşur. Fiziksel (mekanik) tortul taşların en tanınmış örnekleri kiltaşı (şist), kumtaşı (gre) ve çakıltaşı (konglomera)’dır. Kiltaşı (Şist) : Çapı 2 mikrondan daha küçük olan ve kil adı verilen tanelerin yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Kumtaşı (Gre) : Kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Çakıltaşı (Konglomera) : Genelde yuvarlak akarsu çakıllarının doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşur. Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar : Tortul ve püskürük taşların, yüksek sıcaklık ve basınç altında başkalaşıma uğraması sonucu oluşan taşlardır. Başkalaşmış taşların en tanınmış örnekleri mermer, gnays ve filattır. Mermer : Kalkerin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması, yani metamorfize olması sonucu oluşur. Gnays : Granitin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Filat : Kiltaşının (şist) yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Yeraltı Zenginliklerinin Oluşumu Yerkabuğunun yapısı ve geçirmiş olduğu evrelerle yer altı zenginlikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yer altı zenginliklerinin oluşumu 3 grupta toplanır: • Volkanik olaylara bağlı olanlar; Krom, kurşun, demir, nikel, pirit ve manganez gibi madenler magmada erimiş haldedir. • Organik tortulanmaya bağlı olanlar; Taş kömürü, linyit ve petrol oluşumu. • Kimyasal tortulanmaya bağlı olanlar; Kayatuzu, jips, kalker, borasit ve potas yataklarının oluşumu. İç Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli enerjiyi yerin içinden alan güçlerdir. İç güçlerin oluşturduğu yerşekilleri dış güçler tarafından aşındırılır. İç güçlerin oluşturduğu hareketlerin bütününe tektonik hareket denir. Bunlar; 1. Orojenez 2. Epirojenez 3. Volkanizma 4. Depremler’dir. UYARI : İç kuvvetler gerekli olan enerjiyi mantodan alır. Deniz tabanı yayılmaları, kıta kaymaları, kıta yaylanmaları, dağ oluşumu ve tektonik depremler mantodaki hareketlerden kaynaklanır. Orojenez (Dağ Oluşumu) Jeosenklinallerde biriken tortul tabakaların kıvrılma ve kırılma hareketleriyle yükselmesi olayına dağ oluşumu ya da orojenez denir. Kıvrım hareketleri sırasında yükselen bölümlere antiklinal, çöken bölümlere ise senklinal adı verilir. Antiklinaller kıvrım dağlarını, senklinaller ise çöküntü alanlarını oluşturur. Jeosenklinal : Akarsular, rüzgarlar ve buzullar, aşındırıp, taşıdıkları maddeleri deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Tortullanmanın görüldüğü bu geniş alanlara jeosenklinal denir. Fay Yerkabuğu hareketleri sırasında şiddetli yan basınç ve gerilme kuvvetleriyle blokların birbirine göre yer değiştirmesine fay denir. Fay elemanları şunlardır: Yükselen Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan yükselen kısma denir. Alçalan Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan alçalan kısma denir. Fay atımı : Yükselen ve alçalan blok arasında beliren yükseklik farkına fay atımı denir. Fay açısı : Dikey düzlem ile fay düzlemin yaptığı açıya fay açısı denir. Fay aynası : Fay oluşumu sırasında yükselen ve alçalan blok arasındaki yüzey kayma ve sürtünme nedeniyle çizilir., cilalanır. Parlak görünen bu yüzeye fay aynası denir. Faylar boyunca yüksekte kalan yerkabuğu parçalarına horst adı verilir. Buna karşılık faylar boyunca çöken kısımlara graben denir. Horstlar kırık dağlarını, grabenler ise çöküntü hendeklerini oluşturur. Türkiye’de Orojenez Türkiye’deki dağlar Avrupa ile Afrika kıtaları arasındaki Tetis jeosenklinalinde bulunan tortul tabakaların orojenik hareketi sonucunda oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları Alp Orojenezi’nin Türkiye’deki kuzey ve güney kanadını oluşturmaktadır. Ege bölgesi’ndeki horst ve grabenler de aynı sistemin içinde yer almaktadır. Epirojenez Karaların toptan alçalması ya da yükselmesi olayına epirojenez denir. Bu hareketler sırasında yeryüzünde geniş kubbeleşmeler ile yayvan büyük çukurlaşmalar olur. Orojenik hareketlerin tersine epirojenik hareketlerde tabakaların duruşunda bozulma söz konusu değildir. Dikey yönlü hareketler sırasındaki yükselmelerle jeoantiklinaller, çukurlaşmalar sırasında ise okyanus çanakları, yani jeosenklinaller oluşur. UYARI : III. Zaman sonları, IV. Zamanın başlarında Anadolu’nun epirojenik olarak yükselmesi ortalama yükseltiyi artırmıştır. Bu nedenle Anadolu’da yüksek düzlükler geniş yer kaplar. Transgresyon – Regrasyon Epirojenik hareketlere bağlı olarak her devirde kara ve deniz seviyeleri değişmiştir. İklim değişiklikleri ya da tektonik hareketler nedeniyle denizin karalara doğru ilerlemesine transgresyon (deniz ilerlemesi) , denizin çekilmesine regresyon (deniz gerilemesi) denir. Volkanizma Yerin derinliklerinde bulunan magmanın patlama ve püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına volkanizma denir. Volkanik hareketler sırasında çıkan maddeler bir baca etrafında yığılarak yükselir ve volkanlar (yanardağlar) oluşur. Volkan Bacası : Mağmanın yeryüzüne ulaşıncaya kadar geçtiği yola volkan bacası denir. Volkan Konisi : Lav, kül, volkan bombası gibi volkanik maddelerin üst üste yığılması ile oluşan koni biçimli yükseltiye volkan konisi, koni üzerinde oluşan çukurluğa krater denir. Volkanlardan Çıkan Maddeler Volkanlardan çıkan maddeler değişik isimler alır : • Lav • Volkan Bombası • Volkan Külü • Volkanik Gazlar Lav Volkanlardan çıkarak yeryüzüne kadar ulaşan eriyik haldeki malzemeye lav denir. Lavın içerisindeki SİO2 (Silisyum dioksit) oranı lavın tipini ve volkanizmanın karakterini belirler. Asit Lav : SİO2 % 66 ise asit lavlar oluşur. Fazla akıcı değillerdir. Orta Tip Lav : SİO2 oranı % 33 - % 66 ise lav orta tiptir. Bu tip lavların çıktığı volkanlarda volkanik kül miktarı azdır. Bazik Lav : SİO2 oranı < % 33 ise lav bazik karakterli ve akıcıdır. Patlamasız, sakin bir püskürme oluşur. Volkan Bombası : Volkan bacasından atılan lav parçalarının havada dönerek soğuması ile oluşur. Volkan Külü : Gaz püskürmeleri sırasında oluşan, basınçlı volkan bacasından çıkan küçük taneli malzemeye kül denir. Volkanik küllerin bir alanda birikmesiyle volkanik tüfler oluşur. Volkanik Gazlar : Volkanizma sırasında subuharı, karbon dioksit, kükürt gibi gazlar magmadan hızla ayrışarak yeryüzüne çıkar. Büyük volkanik bulutların oluşmasını sağlar. Püskürme Şekilleri Volkanik hareketlerin en yoğun olduğu yerler, yerkabuğunun zayıf olduğu noktalar, çatlaklar ve yarıklardır. Magmanın yeryüzüne ulaştığı yere göre adlandırılan, merkezi çizgisel ve alansal olarak üç değişik püskürme şekli vardır : Merkezi Püskürme : Magma yeryüzüne bir noktadan çıkıyorsa, buna merkezi püskürme denir. Çizgisel Püskürme : Magma yeryüzüne bir yarık boyunca çıkıyorsa, buna çizgisel püskürme denir. Alansal Püskürme : Magma yeryüzüne yaygın bir alandan çıkıyorsa, buna alansal püskürme denir. Volkan (Yanardağ) Biçimleri Volkanların yapısı ve biçimleri yeryüzüne çıkan magmanın bileşimine, miktarına ve çıktığı yere göre değişir. Tabla Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların geniş alanlara yayılmaları sonucunda oluşur. Örneğin Hindistan’daki Dekkan Platosu Kalkan Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların bir bacadan çıkarak birikmesi sonucunda oluşan, geniş alanlı ve kubbemsi bir görünüşe sahip volkanlardır. Örneğin : Güneydoğu Anadolu’daki Karacadağ Volkanı Koni Biçimindeki Volkanlar : Magmadan değişik dönemlerde yükselen, farklı karakterdeki malzemenin birikmesi ile oluşur. Bu volkanların kesitinde, farklı karakterdeki malzeme katmanları ardarda görüldüğü için tabakalı volkanlar da denir. Örneğin ülkemizdeki Erciyes, Nemrut, Hasan ve Ağrı volkanları koni biçimli volkanlardır. Tüf Konileri : Volkanlardan çıkan küllerin ve diğer kırıntılı maddelerin birikmesi ile oluşan konilere denir. Örneğin ülkemizde Kula ve Karapınar çevresindeki koniler kül konileridir. Volkanik Kuşaklar Yeryüzünde bilinen volkanların sayısı binlere ulaşmasına karşın ancak 516 kadarı tarihi çağlarda faaliyet göstermiş, bu nedenle aktif volkanlar olarak kabul edilmişlerdir. Yerkabuğunu bloklar halinde bölen kırıklar üzerinde bulunan volkanlar, bir çizgi doğrultusunda sıralanmakta adeta kuşak oluşturmaktadır. Dünya’daki Volkanlar Dünya üzerindeki aktif volkanlar üç ana bölgede toplanmıştır. Volkanların en yoğun olduğu bölge Pasifik Okyanusu’nun kenarlarıdır. Volkanların aktif olduğu ikinci bölge Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, üçüncü bölge ise okyanus ortalarıdır. Okyanus Ortaları Yerkabuğunun üst bölümünü oluşturan sial okyanus tabanlarında daha incedir. Bu ince kabuk mantodaki yükselici hareketler nedeniyle yırtılarak ayrılır. Ayrılma bölgesi adı verilen bu bölümden magma yükselir ve okyanus tabanına yayılır. Bu durum okyanus ortalarında aktif volkanların bulunmasının nedenidir. Türkiye’deki Volkanlar Alp-Himalaya kıvrım kuşağında yer alan Türkiye’de volkanlar, tektonik hatlara uygun olarak beş bölgede yoğunlaşmıştır. Ancak günümüzde Türkiye’de aktif volkan bulunmamaktadır. Depremler Yerkabuğunun derinliklerinde doğal nedenlerle oluşan salınım ve titreşim hareketleridir. Yerkabuğunun titreşimi sırasında değişik özellikteki dalgalar oluşmakta ve bunlar depremin merkezinden çevreye doğru farklı hız ve özellikle yayılmaktadır. Deprem dalgaları P, S, L dalgaları olarak 3 çeşittir. Depremlere neden olan olayların kaynaklandığı yerden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Oluşum nedenlerine göre depremler, 3 gruba ayrılır : • Volkanik Depremler • Çökme Depremleri • Tektonik Depremler P, S, L Dalgaları P dalgaları (Primer dalgalar), titreşim hareketi ile yayılma doğrultusunun aynı yönde olduğu ve yayılma hızının en fazla olduğu dalgalardır. S dalgaları (Sekonder dalgalar), titreşim hareketlerinin yayılma doğrultusuna dik ve bir düzlem üzerinde aşağı yukarı olduğu dalgalardır. L dalgaları (Longitidunal dalgalar), yüzey dalgaları veya uzun dalgalar olarak da tanımlanır. Bu dalgaların hızları diğer dalgalara göre daha azdır. Volkanik Depremler Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelere bağlı oluşan yer sarsıntılarıdır. Etki alanları dardır. Çökme Depremleri Bu tür depremler, eriyebilen taşların bulunduğu yerlerdeki yer altı mağaralarının tavanlarının çökmesiyle oluşur. Ayrıca kömür ocaklarının ve galerilerinin çökmesi de bu tür depremlere neden olur. Çok küçük ölçülü sarsıntılardır. Etki alanları dar ve zararları azdır. Tektonik Depremler Yerkabuğunun üst katlarındaki kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Bu sarsıntılar çevreye deprem dalgaları olarak yayılır. Yeryüzünde oluşan depremlerin büyük bölümü tektonik depremlerdir. Etki alanları geniş, şiddetleri fazladır. En çok can ve mal kaybına neden olan depremlerdir. Örneğin ülkemizde 1995’te Afyon’un Dinar ilçesinde, 1998’de Adana’da oluşan depremler tektonik kökenlidir. UYARI : Tektonik depremlerin en etkili olduğu alanlar dış merkez ve yakın çevresidir. Depremin İç ve Dış Merkezi Depreme neden olan olayın kaynaklandığı noktaya odak, iç merkez ya da hiposantr denir. Yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan noktaya ise, dış merkez ya da episantr denir. Depremin en şiddetli olduğu episantrdan uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Yer sarsıntıları sismograf ile kaydedilir. Deprem’in şiddeti günümüzde Richter ölçeğine göre değerlendirilir. Depremin Etkileri ve Korunma Yolları Depremler önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan yer hareketleridir. Ancak alınacak bazı önlemlerle depremlerin zarar derecesi azaltılabilir. Depremin Etkileri : Depremin yıkıcı etkisi deprem şiddetine, dış merkeze (episantr) olan uzaklığa, zeminin yapısına, binaların özelliğine ve kütlenin eski ya da yeni oluşuna bağlı olarak değişir. Depremden Korunma Yolları Depremin yıkıcı etkisi birtakım önlemlerle azaltılabilir. Bunun için, • Yerleşim yerlerini deprem kuşakları dışında seçmek • Yerleşim birimlerini sağlam araziler üzerinde kurmak • İnşaatlarda depreme dayanıklı malzemeler kullanmak • Çok katlı yapılardan kaçınmak gerekir. Deprem Kuşakları Genç kıvrım – kırık kuşakları yerkabuğunun en zayıf yerleridir. Bu nedenle bu bölgeler volkanik hareketlerin sebep olduğu depremlerin sık görüldüğü yerlerdir. • Dünya’daki Deprem Kuşakları Depremlerin görüldüğü alanlar volkanik kuşaklarla ve fay hatlarıyla uyum içindedir. Aktif volkanların en etkili olduğu Pasifik okyanusu kenarları birinci derece deprem kuşağıdır. Anadolu’nun da içinde bulunduğu Alp-Himalaya kıvrım kuşağı ikinci derece, okyanus ortaları ise üçüncü derece deprem kuşağıdır. • Türkiye’de Deprem Kuşakları Alp-Himalaya kıvrım kuşağında bulunan Anadolu’nun büyük bir bölümü ikinci derece deprem kuşağında yer alır. Bu durum Anadolu’nun jeolojik gelişimini henüz tamamlamadığını gösterir. Türkiye’deki deprem kuşakları 5 grupta toplanır : I. Dereceden Deprem Kuşağı : Tektonik çukurluklar ve aktif kırık hatları yakınındaki alanlardır. Burada meydana gelen depremler büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olur. II. Dereceden Deprem Kuşağı : Depremlerin birinci derece deprem kuşağındakine oranla daha az zarar verdiği alanlardır. III. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların az zararla geçtiği alanlardır. IV. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az zararla ya da zararsız geçtiği alanlardır. V. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az olduğu ya da hiç hissedilmediği alanlardır. Dış Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir. Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır. • Taşların çözülmesi • Toprak oluşumu • Toprak kayması ve göçme (heyelan) • Erozyon Taşların Çözülmesi Yerkabuğunu oluşturan taşlar, iklimin ve canlıların etkisiyle parçalanıp, ufalanırlar. Taşların çözülmesinde taşın cinsi de etkili olmaktadır. Taşların çözülmesi fiziksel ve kimyasal yolla iki şekilde gerçekleşir: • Fiziksel (Mekanik) Çözülme • Kimyasal Çözülme UYARI : Kaya çatlaklarındaki bitkilerin, köklerini daha derinlere salması sonucunda kayalar parçalanır ve ufalanır. Bu tür çözülme, fiziksel çözülmeyi artırıcı etki yapar. Ayrıca bitki köklerinden salgılanan özsular taşlarda kimyasal çözülmeye neden olur. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. UYARI : Fiziksel (mekanik) çözülme, kurak, yarı kurak ve soğuk bölgelerde belirgindir. Fiziksel (Mekanik) çözülme üç şekilde olur : • Güneşlenme yolu ile fiziksel çözülme : Gece ile gündüz, yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık düşünce minerallerin hacimleri yeniden küçülür. Bu hacim değişikliği taşların parçalanmasına neden olur. • Buz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeter derecede olduğu yüksek dağlar ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik, çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. • Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Taşların tuzlu suları emmiş bulunduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su alır ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. Kimyasal Çözülme Kimyasal reaksiyonlar suya ihtiyaç duyduğunda ve sıcaklık reaksiyonu hızlandırdığından, sıcak ve nemli bölgelerde yaygın olan çözülme şeklidir. Kaya tuzu, kalker gibi taşlar suda kolayca erirler. Taşlar, kimyasal yolla parçalanıp ufalanırken kimyasal bileşimleri de değişir. UYARI : Kimyasal çözülme, ekvatoral, okyanus ve muson iklim bölgelerinde belirgindir. Toprak Oluşumu Toprak, taşların ve organik maddelerin ayrışması ile oluşan, içinde belli oranda hava ve su bulunan, yerkabuğunun üstünü ince bir tabaka halinde saran örtüdür . Toprağın içinde bulunan çeşitli organizmalar toprağın oluşumuna yardım eder. Toprağın üstündeki organik maddece zengin bölüme humus adı verilir. Toprak oluşumunu etkileyen etmenler : • İklim koşulları • Ana kayanın özellikleri • Bitki örtüsü • Eğim koşulları • Oluşum Süresi’dir UYARI : Mekanik çözülmeyle toprak oluşumu zordur. Kimyasal çözülmede ise toprak oluşumu daha kolaydır. Örneğin çöllerde toprak oluşumunun yavaş olması kimyasal çözülmenin yetersiz olmasına bağlıdır. Toprak Horizonları Yerkabuğu üstünde ince bir örtü halinde bulunan toprak, çeşitli katmanlardan oluşur. Bu katmanlara horizon adı verilir. Toprağın dört temel horizonu vardır. A Horizonu : Dış etkilerle iyice ayrışmış, organik maddeler bakımından zengin, en üstteki katmandır. Tarımsal etkinlikler, bu katman üzerinde yapılmaktadır. B Horizonu : Suyun etkisiyle üst katmanda yıkanan minerallerin biriktirdiği katmandır. C Horizonu : İri parçalardan oluşan ve ana kayanın üzerinde bulunan katmandır. D Horizonu : Fiziksel ve kimyasal çözülmenin görülmediği, ana kayadan oluşan, en alt katmandır. Toprak Tipleri Topraklar yeryüzünün çeşitli bölgelerinde farklı özellikler gösterir. Bazıları mineraller bakımından, bazıları da humus bakımından zengindir. Topraklar oluştukları yerlere ve oluşumlarına göre iki ana bölümde toplanır : • Taşınmış Topraklar • Yerli Topraklar Taşınmış Topraklar Akarsuların, rüzgarların, buzulların etkisiyle yüksek yerlerden, kopartılıp, taşınan ve çukur alanlarda biriktirilen malzeme üzerinde oluşan topraklardır. Akarsuların taşıyıp biriktirdiği maddeler, alüvyon, rüzgarların biriktirdiği maddeler lös, buzulların biriktirdikleri moren (buzultaş) adını alır. Taşınmış topraklar çeşitli yerlerden getirilip, farklı özellikteki taşların ufalanmasından oluştukları için mineral bakımından zengindir. Bu nedenle çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için uygun, verimli topraklardır. Yerli Topraklar Dış güçlerin etkisiyle yerli kaya üzerinde sonucunda oluşan topraklardır. Özelliklerini belirleyen temel etkenler ana kayanın cinsi ve iklim koşullarıdır. Yerli topraklar iki ana bölümde toplanır: • Nemli Bölge Toprakları • Kurak Bölge Toprakları Nemli Bölge Toprakları Yağışın yeterli olduğu bölgelerde oluştukları için, mineral maddeler, tuz ve kireç toprağın alt katmanlarına taşınmıştır. Tundra Toprakları : Tundra ikliminin görüldüğü bölge topraklarıdır. Yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası yoktur. Verimsiz topraklardır. Buralardaki kısa boylu ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Podzol Topraklar : Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli bölge topraklarıdır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Bu nedenle renkleri açıktır. Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Kahverengi Orman Toprakları : Yayvan yapraklı orman örtüsü altında oluşan, ılık ve nemli bölge topraklarıdır. Kalın bir humus tabakası bulunur. Kırmızı Topraklar : Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelerde kızılçam ve maki örtüsü altında gelişen topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Lateritler : Sıcak ve nemli bölge topraklarıdır. Yağış ve sıcaklığın fazla olması nedeniyle çözülme ileri derecededir. Buna bağlı olarak toprak kalınlığı fazladır. Demiroksit ve alüminyum bakımından zengin olduğundan renkleri kızıla yakındır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Kurak Bölge Toprakları Yağışların az buna bağlı olarak bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle bu topraklarda humus çok azdır. Ayrıca yağışların azlığı nedeniyle toprak katmanları tam oluşmamıştır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Kurak bölge toprakları oluşturdukları iklim bölgesinin kuraklık derecesine göre farklılaşırlar. Çernozyemler : Nemli iklimden kurak iklime geçişte ilk görülen topraklardır. Orta kuşağın yarı nemli alanlarında, uzun boylu çayır örtüsü altında oluşan bu topraklara kara topraklar da denir. Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde, yoğun olarak tarım yapılır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Orta kuşak karaların iç kısımlarındaki step alanlarının topraklarıdır. Organik maddeler ince bir tabaka oluşturmaktadır. Tahıl tarımına elverişli topraklardır. Çöl Toprakları : Çöllerde görülen, organik madde yönünden son derece fakir topraklardır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Renkleri açıktır. Tarımsal değerleri bulunmaz. Türkiye’de Görülen Toprak Tipleri Ilıman kuşakta yer alan Türkiye’de, iklim tiplerine ve zeminin yapısına bağlı olarak toprak tipleri çeşitlilik gösterir. Podzollar : İğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Açık renkli topraklardır. Çay tarımına uygun topraklardır. Kahverengi Orman Toprakları : Orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Humus yönünden zengindirler. Kırmızı Topraklar : Kızılçam ve maki örtüsü altında oluşan topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Bu topraklar turunçgil tarımına en uygun topraklardır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Yarı kurak iklim koşulları ve step bitki örtüsü altında oluşan topraklardır. Yüksek sıcaklık nedeniyle kızılımsı renktedirler. Zayıf bitki örtüsü nedeniyle organik maddeler ince bir örtü oluşturur. Tahıl tarımına uygun topraklardır. Vertisoller : Genellikle kireç bakımından zengin, killi, marnlı tortullar üzerinde oluşan, toprak horizonlarının henüz gelişimini tamamlamadığı topraklardır. Aşırı miktarda kil içeren vertisoller yağışlı dönemde çok su çeker, kurak dönemde aşırı su kabedip, çatlar. Litosoller : Dağlık alanlarda, eğimli yamaçlarda veya volkanik (genç bazalt platolarının bulunduğu) düzlüklerde görülen ana kayanın ufalanmış örtüsüdür. Genelde derinliği 10 cm kadardır ve toprak horizonları gelişmemiştir. Alüvyal Topraklar : Akarsuların denize ulaştığı yerlerde görülür. Çeşitli yerlerden taşınan, farklı özellikteki taşların ufalanması ile oluşan bu topraklar mineral yönünden zengin ve çok verimlidir. Toprak Kayması ve Göçme (Heyelan) Toprağın, taşların ve tabakaların bulundukları yerlerden aşağılara doğru kayması ya da düşmesine toprak kayması ve göçmesi denir. Ülkemizde bu olayların tümüne birden heyelan adı verilir. Yerçekimi, yamaç zemin yapısı, eğim ve yağış koşulları heyelana neden olan etmenlerdir. UYARI : Heyelanın oluşumu yağışların fazla olduğu dönemlerde daha çok görülür. Yerçekimi : Heyelanı oluşturan en önemli etkendir. Yerçekimi gücü sürtünme gücünden fazla olduğu zaman yamaçtaki cisimler aşağıya doğru kayar. Yamaç Zeminin Yapısı: Suyu emerek içerisinde tutan taş ve topraklar kayganlaşır. Özellikle killi yapının yaygın olduğu yamaçlarda kil suyu içinde tuttuğu için heyelan daha sık görülür. Kalker gibi suyu alt tabakalara geçiren taşların oluşturduğu yamaçlarda ise heyelan ender görülür. Eğim : Yamaç eğimi yerçekiminin etkisini artırıcı bir rol oynar. Bu nedenle dik yamaçlarda heyelan olasılığı daha fazladır. Ayrıca tabakalar yamaç eğimine uyum sağlamışsa, yani paralelse yer kayması kolaylaşır. Yol, kanal, tünel ve baraj yapımları sırasında yamaç dengesinin bozulması, volkanizma, deprem gibi etkenler de heyelana neden olur. Yağış Koşulları : Yağmur, kar suları tabakalar arasına sızarak toprağı kayganlaştırır, toprağı doygun hale getirir. Böylece su ile doygun kütlelerin yamaç aşağı kayması kolaylaşır. Heyelan genellikle yağışlardan sonra oluşur. Heyelanın Etkileri ve Korunma Yolları Heyelan hemen her yıl can ve mal kaybına yol açmaktadır. Ancak alınacak bir takım önlemlerle heyelanın etkileri azaltılabilir. Heyelanın Etkileri İnsan ve hayvan ölümleri Tarımsal hasar ve toprak kaybı Bina hasarları Ulaşım ve taşımacılığın aksaması Heyelandan Korunma Öncelikle heyelan tehlikesi olan yerlerde setler yapılmalı, yamaçlar ağaçlandırılmalıdır. Ayrıca yol, kanal, tünel ve baraj yapımlarında yamacın bozulmamasına özen gösterilmelidir. Türkiye’de Heyalan Türkiye’de heyelan sık görülen, doğal bir felakettir. Türkiye’de arazinin çok engebeli olması toprak kaymalarını kolaylaştırmaktadır. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren heyelanların en sık görüldüğü bölgemiz Karadeniz’dir. Bölgede arazi eğiminin fazla, yağışların bol ve killi yapının yaygın olması heyelanın sık görülmesine neden olur. Ülkemizde ilkbahar aylarında görülen kar erimeleri ve yağışlar heyelan olaylarını artırır. Erozyon Toprak örtüsünün, akarsuların, rüzgarların ve buzulların etkisiyle süpürülmesine erozyon denir. Yeryüzünde eğim, toprak, su ve bitki örtüsü arasında doğal bir denge bulunmaktadır. Bu dengenin bozulması erozyonu hızlandırıcı bir etki yapmaktadır. Dış etkenler ya da arazinin yanlış kullanılması erozyona neden olmaktadır. UYARI : Eğim fazlalığı ve cılız bitki örtüsü erozyonu artıran en önemli etkenlerdir. Bu nedenle kurak ve yarı kurak enlemlerde erozyon önemli bir sorundur. Dış Etkenler Akarsu, rüzgar gibi dış güçlerin yapmış olduğu aşındırma sonucunda toprak örtüsü süpürülür ve başka yerlere taşınır. Dış güçlerin etkisi bitki örtüsünün bulunmadığı ya da çok cılız olduğu yerlerde daha belirgindir. Ayrıca eğimin fazla olduğu yerlerde sular daha kolay akışa geçerek toprak örtüsünün süpürülmesini hızlandırır. Arazinin Yanlış Kullanılması Özellikle yamaçlardaki tarlaların yamaç eğimi yönünde sürülmesi, eğimli yerlerde tarla tarımının yaygın olması, arazinin teraslanmaması erozyon hızını artırmaktadır. Su Erozyonu Bitki örtüsünün cılız ya da hiç olmadığı yerlerde toprağın ve ana kayanın sularla yerinden kopartılarak taşınmasına su erozyonu denir. Kırgıbayır ve peribacası su erozyonu ile oluşan özel şekillerdir. Kırgıbayır : Yarı kurak iklim bölgelerinde sel yarıntılarıyla dolu yamaçlara kırgıbayır (badlans) denir. Peribacası : Özellikle volkan tüflerinin yaygın olarak bulunduğu vadi ve platoların yamaçlarında sel sularının aşındırması ile oluşan özel yeryüzü şekillerine peribacası denir. Bazı peribacalarının üzerinde şapkaya benzer, aşınmadan arta kalan sert volkanik taşlar bulunur. Bunlar volkanik faaliyet sırasında bölgeye yayılmış andezit ya da bazalt kütleridir. Peribacalarının en güzel örnekleri ülkemizde Nevşehir, Ürgüp ve Göreme çevresinde görülür. Rüzgar Erozyonu Bitki örtüsünün olmadığı ya da cılız olduğu yerlerde toprağın rüzgarlarla yerinden kopartılarak taşınmasına rüzgar erozyonu denir. Erozyonun Etkileri ve Erozyondan Korunma Yolları Oluşumu için milyonlarca yıl geçmesi gereken toprak örtüsünü yok eden ve her geçen gün etkilerini arttıran erozyon doğal bir felakettir. Alınacak bir takım önlemlerle etkileri azaltılabilir. Erozyonun Etkileri Tarım topraklarının azalması, sellerin artması, tarımsal üretimin ve verimin azalması, otlakların azalması, hayvancılığın gerilemesi, çölleşmenin başlaması. Erozyondan Korunma Yolları Var olan ormanlar ve meralar korunmalı, çıplak yerler ağaçlandırılmalı, ormanlık alanlarda keçi beslenmesi engellenmeli, yamaçlardaki tarlalar, yamaç eğimine dik sürülmeli, meyve tarımı ve nöbetleşe ekim yaygınlaştırılmalı, orman içi köylülerine yeni geçim kaynakları sağlanmalı. Türkiye’de Erozyon Türkiye’de arazi engebeli ve çok eğimli olduğu için toprak erozyonu önemli bir sorundur. Bazı bölgelerimiz dışında bitki örtüsünün cılız olması da erozyonu artırmaktadır. Ayrıca nüfusun hızla artması, tarım alanlarına olan gereksinimin artması, ormanların tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bunlara bağlı olarak hemen hemen tüm bölgelerimizde toprak erozyon hızı yüksektir. Akarsular Yeryüzünün şekillenmesinde en büyük paya sahip dış güç akarsulardır. Yüzey sularının eğimli bir yatak içinde toplanıp akmasıyla akarsu oluşur. Akarsular küçükten büyüğe doğru dere, çay, öz, ırmak ve nehir şeklinde sıralanır. Bir akarsuyun doğduğu yere akarsu kaynağı, döküldüğü yere akarsu ağzı denir. Bir akarsu, birbirine bağlanan küçük, büyük, dar veya geniş birçok koldan oluşan bir sistemdir. Bu sistemin en uzun ve su bakımından en zengin olan kolu ana akarsudur. Akarsu Havzası (Su Toplama Alanı) Akarsuyun tüm kollarıyla birlikte sularını topladığı bölgeye akarsu havzası denir. Bir akarsu havzasının genişliği iklim koşullarına ve yüzey şekillerine bağlıdır. Akarsu havzaları iki bölümde incelenir : • Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir. Örnek : Yeşilırmak, Kızılırmak, Yenice, Sakarya, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Aksu, Göksu, Seyhan, Ceyhan, Fırat, Dicle Çoruh • Kapalı Havza : Sularını denize ulaştıramayan havzalara kapalı havza denir. Kapalı havzaların oluşmasındaki temel etken yer şekilleridir. Sıcaklık ve nem koşulları da kapalı havzaların oluşmasında etkilidir. Örnek : Van Gölü Kapalı Havzası, Tuz Gölü Kapalı Havzası, Konya Kapalı Havzası, Göller Yöresi Kapalı Havzası, Aras, Kura UYARI : Sularını Hazar Denizi’ne boşaltan Aras ve Kura ırmakları kapalı havza oluşturur. Su Bölümü Çizgisi Birbirine komşu iki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınıra su bölümü çizgisi denir. Su bölümü çizgisi genellikle dağların doruklarından geçer. Su bölümü çizgisi; • Kurak bölgelerde, • Bataklık alanlarda, • Karistik alanlarda çoğunlukla belirsizdir. Akarsu Akış Hızı Akarsuyun akış hızı yatağın her iki kesitinde farklıdır. Suyun hızı yanlarda, dipte ve su yüzeyinde sürtünme nedeniyle azdır. Suyun en hızlı aktığı yer akarsuyun en derin yerinin üzerinde ve yüzeyin biraz altındadır. Akarsu yatağında suyun en hızlı aktığı noktaları birleştiren çizgiye hız çizgisi (talveg) denir. Akış hızı, yatağın eğimi ve genişliği ile taşınan su miktarına bağlı olarak değişir. Akarsu Akımı (Debisi) Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir. Akarsuyun akımı yıl içerisinde değişir. Akım, akarsuyun çekik döneminde az, kabarık döneminde fazladır. Akarsu akımını; • Yağış miktarı rejimi • Yağış tipi • Zeminin özelliği • Kaynak suları • Sıcaklık ve buharlaşma koşulları etkiler. Akarsu Rejimi Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir. Akarsu rejimini belirleyen temel etken havzanın yağış rejimidir. Yağışların az, sıcaklık ve buharlaşmanın fazla olduğu dönemlerde akarsu akımı düşer. Yağışların fazla olduğu ve kar erimelerinin görüldüğü dönemlerde akım yükselir. Akarsu rejimleri 4 tiptir. Düzenli Rejim : Akımı yıl içerisinde fazla değişmeyen akarsuların rejim tipidir. Düzensiz Rejim : Akımı yıl içerisinde büyük değişmeler gösteren akarsuların rejim tipidir. Karma Rejim : Farklı iklim bölgelerinden geçen akarsuların rejim tipidir. Örneğin : Nil Nehri Sel Tipi Rejim : İlkbahar yağışları ve kar erimeleri ile bol su taşıyan, yaz aylarında ise suları yok denecek kadar azlan akarsuların rejim tipidir. Örneğin ülkemizdeki İç Anadolu Bölgesi akarsuları. İklim Bölgelerine Göre Akarsu Rejimleri Sıcaklık ve yağış koşulları ile akarsuların taşıdıkları su miktarı ve akım düzeni arasında sıkı bir ilişki vardır. Farklı iklim bölgelerindeki akarsuların rejimleri birbirinden farklı olabilir. Ancak iklim bölgelerinin yüksek ve karlı bölümlerindeki akarsuların rejimleri benzerdir. Kar erimelerinin olduğu dönemlerden akım yükselir. Kış aylarında kar yağışının fazla olması akımın düşük olmasına neden olur. Yağmurlu Ekvatoral İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışlar bol ve yağış rejimi düzenli olduğu için Ekvatoral bölge akarsuları yıl boyunca bol su taşır. Örneğin Amazon ve Kongo nehirleri. Yağmurlu Okyanusal İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışların bol ve düzenli olması nedeniyle akarsular yıl boyunca bol su taşır. Örneğin İngiltere’deki Thames Nehri Muson İkliminde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yaz yağışları nedeniyle akım yükselir. Kış kuraklığı akım düşer. Örneğin Ganj ve İndus nehirleri. Akdeniz İkliminde Akarsu Rejimi : Yaz kuraklığına, sıcaklık ve buharlaşmanın fazlalığına bağlı olarak yaz aylarında akım düşüktür. Kışın yağışlar, ilkbaharda kar erimeleri ile yükselir. Türkiye Akarsularının Özellikleri 1. Türkiye’nin dağlık ve engebeli bir ülke olması nedeniyle, akarsularımızın boyu genellikle kısadır. 2. Yağışlı ve kar erimelerinin olduğu dönemlerde taşan, kurak dönemlerde ise kuruyacak derecede suları azalan akarsularımızın rejimleri düzensizdir. 3. Karadeniz Bölgesi’ndeki akarsularımızın dışındakiler genellikle bol su taşımazlar. 4. Akarsularımız rejimlerinin düzensiz ve yatak eğimlerinin fazla olması nedeniyle ulaşıma uygun değildir. 5. Türkiye bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamandaki orojenik ve epirojenik hareketlerle kazanmıştır. Bu nedenle akarsularımız henüz denge profiline ulaşamamıştır. UYARI : Türkiye’deki akarsuların yatak eğimleri ve akış hızları fazla olduğundan hidro-elektrik potansiyelleri yüksektir. Taban Seviyesi, Denge Profili Akarsuların döküldükleri deniz ya da göl yüzeyine taban seviyesi denir. Deniz yüzeyi ana taban seviyesini oluşturur. Göl yüzeyi ya da kapalı havza yüzeyi yerel taban seviyesi diye adlandırılır. Akarsular aşındırma ve biriktirmesini taban seviyesine göre yapar. Yatağını taban seviyesine indirmiş olan akarsular aşındırma ve biriktirme faaliyetini dengelemiştir. Aşınım ve birikimin eşitlendiği bu profile denge profili denir. Plato, Peneplen Akarsuların amacı bulundukları bölgeyi aşındırarak deniz seviyesine yaklaştırmak diğer bir deyişle denge profiline ulaşmaktır. Akarsuyun aşınım sürecinde görülen şekiller; plato ve peneplendir. Plato : Akarsu vadileriyle derince yarılmış düz ve geniş düzlüklerdir. Peneplen : Geniş arazi bölümlerinin, akarsu aşınım faaliyetlerinin son döneminde deniz seviyesine yakın hale indirilmesiyle oluşmuş, az engebeli şekle peneplen (yontukdüz) denir. UYARI : Bir akarsuyun denge profiline ulaşabilmesi ve arazinin peneplen haline gelebilmesi için tektonik hareketlerin görülmediği milyonlarca yıllık bir süre gerekmektedir. Denge Profilinin Bozulması İklim değişikliklerinde ve tektonik hareketlere bağlı olarak deniz seviyesinin alçalması ya da yükselmesi taban seviyesinin değişmesine neden olur. Taban seviyesinin alçalması ya da yükselmesi de akarsuyun denge profilinin bozulmasına neden olur. Taban Seviyesinin Alçalması Taban seviyesinin alçalması, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun aşındırma ve taşıma gücünün artmasına neden olur. Bu nedenle akarsu yatağına gömülür. Taban Seviyesinin Yükselmesi Taban seviyesinin yükselmesi, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun taşıma gücünün azalmasına neden olur. Bu nedenle akarsu menderesler çizerek birikim yapar. Menderes : Akarsuyun geni vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı bükümlere denir. Akarsuların Aşındırma Şekilleri : Dış güçler içerisinde en geniş alana yayılmış, nemli bölgelerde ve orta enlemlerde etkili olan en önemli dış güç akarsulardır. Akarsular aşındırma ve biriktirme yaparak yeryüzünü şekillendirir. Akarsu, hızının ve kütlesinin yaptığı etki le yatağı derine doğru kazar, yatağı boyunca kopardığı veya erittiği maddeleri taşır. Akarsu aşındırması ile oluşan şekiller vadi ve dev kazanıdır. UYARI : Akarsuların aşındırmasında yatak eğimi temel etkendir. Çünkü yatak eğimi akarsuyun akış hızını belirler. Yatak eğiminin fazla olduğu yukarı bölümlerinde derinlemesine aşındırma daha belirgindir. Vadi Akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan, uzun çukurluklardır. Akarsuların aşındırma gücüne, zeminin yapısına ve aşınım süresine bağlı olarak çeşitli vadiler oluşur. UYARI : Vadi tabanları tarım, bahçecilik, ulaşım ve yerleşme bakımından elverişli alanlardır. Çentik (Kertik) Vadi : Akarsuların derine aşındırmasıyla oluşan V şekilli, tabansız, genç vadilere çentik vadi ya da kertik denir. Türkiye’nin bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamanda kazanmış olması nedeniyle, Türkiye akarsuları henüz denge profiline ulaşmamış, geç akarsulardır. Bu nedenle ülkemizde çok sayıda çentik (kertik) vadi bulunmaktadır. Yarma Vadi (Boğaz) : Akarsuyun, iki düzlük arasında bulunan sert kütleyi derinlemesine aşındırması sonucunda oluşur. Vadi yamaçları dik, tabanı dardır. Akarsuyun yukarı bölümlerinde görülür. Türkiye’de çok sayıda yarma vadi (boğaz) bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde, Yeşilırmak üzerinde, Şahinkaya yarma vadisi, Marmara Bölgesi’nde, Sakarya üzerinde Geyve Boğazı, Akdeniz Bölgesi’nde Atabey deresi üzerinde Atabey Boğazı başlıca örnekleridir. Kanyon Vadi : Klaker gibi dirençli ve çatlaklı taşlar içinde, akarsuyun derinlemesine aşındırmasıyla oluşur. Vadinin yamaç eğimleri çok dik olup, 90 dereceyi bulur. Kanyon vadiler Türkiye’de Toroslar’da yaygın olarak görülür. Antalya’daki Köprülü Kanyon, ülkemizdeki güzel bir örnektir. Tabanlı Vadi : Akarsu, yatağını taban seviyesine yaklaştırınca derine aşınım yavaşlar. Yatak eğiminin azalması akarsuyun menderesler çizerek yanal aşındırma yapmasına neden olur. Yanal aşındırmanın artması ile tabanlı vadiler oluşur. Menderes Akarsu yatak eğiminin azalması, akarsuyun akış hızının ve aşındırma gücünün azalmasına neden olur. Akarsu büklümler yaparak akar. Akarsuyun geniş vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı büklümlere menderes denir. Menderesler yapan akarsuyun, uzunluğu artar ancak akımı azalır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle menderesler yapan bir akarsuyun, yatağına gömülmesiyle oluşan şekle gömük menderes denir. Dev Kazanı Akarsuların şelale yaparak döküldükleri yerlerde, hızla düşen suların ve içindeki taş, çakıl gibi maddelerin çarptığı yeri aşındırmasıyla oluşan yeryüzü şeklidir. Akdeniz Bölgesi’ndeki Manavgat ve Düden şelalelerinin düküldükleri yerlerde güzel dev kazanı örnekleri bulunur. Akarsu Biriktirme Şekilleri Akarsular aşındırdıkları maddeleri beraberinde taşır. Yatak eğimleri azaldığında akarsuların aşındırma ve taşıma gücü de azalır. Bu nedenle taşıma güçlerinin azaldığı yerde taşıdıkları maddeleri biriktirirler. UYARI : Akarsuların yatak eğimi azaldığında hızları, aşındırma ve taşıma güçleri azalır. Biriktirmedeki, temel etken yatak eğimin azalmasıdır. Birikinti Konisi : Yamaçlardan inen akarsular, aşındırdıkları maddeleri eğimin azaldığı eteklerde biriktirir. Yarım koni şeklindeki bu birikimlere birikinti konisi adı verilir. Birikinti konileri zamanla gelişerek verimli tarım alanı durumuna gelebilir. Dağ Eteği Ovası : Bir dağın yamaçlarından inen akarsular taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerde birikinti konileri şeklinde biriktirirler. Zamanla birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşan hafif dalgalı düzlüklere dağ eteği ovası adı verilir. Dağ İçi Ovası : Dağlık alanların iç kısımlarında, çevreden gelen akarsuların taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerlerde biriktirmesi ile oluşan ovalardır. Türkiye gibi engebeli ülkelerde dağ içi ovaları çok görülür. Taban Seviyesi Ovası : Akarsuların taban seviyesine ulaştığı yerlerde, eğimin azalması nedeniyle taşıdığı maddeleri biriktirmesi ile oluşturduğu ovalardır. Bu tür ovalarda akarsular menderesler yaparak akar. Gediz ve Menderes akarsularının aşağı bölümlerindeki ovalar bu türdendir. Seki (Taraça) : Yatağına alüvyonlarını yaymış olan akarsuyun yeniden canlanarak yatağını kazması ve derinleştirmesi sonucunda oluşan basamaklardır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle, tabanlı bir vadide akan akarsuyun aşındırma gücü artar. Yatağını derine doğru kazan akarsu vadi tabanına gömülür. Eski vadi tabanlarının yüksekte kalması ile oluşan basamaklara seki ya da taraça denir. Kum Adası (Irmak Adası) : Akarsuların yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. Kum adaları akarsuyun taşıdığı su miktarı ve akış hızına bağlı olarak yer değiştirirler. Kum adaları üzerinde yoğun bir bitki örtüsünün bulunması kum adalarının yer değiştirmediğini gösterir. Delta : Akarsuların denize ulaştıkları yerlerde taşıdıkları maddeleri biriktirmesiyle oluşan üçgen biçimli alüvyal ovalardır. Deltalar, taban seviyesi ovalarının bir çeşididir. Onlardan ayrılan yönü biriktirmenin deniz içinde olmasıdır. Bu nedenle deltanın oluşabilmesi için; • Gel-git olayının belirgin olmaması • Kıyının sığ olması • Kıyıda güçlü bir akıntının bulunmaması • Akarsu ağzında eğimin azalması gerekir. Yeraltı Suları ve Kaynaklar Yer altı Suyu (Taban Suyu) Yağış olarak yeryüzüne düşen ya da yeryüzünde bulunan suların, yerçekimi etkisiyle yerin altına sızıp, orada birikmesiyle oluşan sulardır. Yer altı suyunun oluşabilmesi için beslenme ve depolanma koşullarının uygun olması gerekir. Yer altı suyunun beslenmesini etkileyen en önemli etmen yağışlardır. Depolama koşulları ise yüzeyin eğimine, bitki örtüsüne ve yüzeyin geçirimlik özelliğine bağlıdır. Yer altı Sularının Bulunuş Biçimleri Bol yağışlı ve zemini geçirimli taşlardan oluşan alanlarda yer altı suyu fazladır. Az yağış alan, eğimi fazla ve geçirimsiz zeminlerde ise, yer altı suyunun oluşumu zordur. Kum, çakıl, kumtaşı konglomera, kalker, volkanik tüfler, alüvyonlar, geçirimli zeminleri oluşturur. Bu nedenle alüvyal ovalar ve karstik yöreler yer altı suyu bakımından zengin alanlardır. Kil, marn, şist, granit gibi taşlar ise geçirimsizdir. Yer altı suyu oluşumunu engeller. Yeraltında biriken sular Taban suyu Artezyen Karstik Yeraltı Suyu olarak bulunur. Taban Suyu Altta geçirimsiz bir tabaka ile sınırlandırılan, geçirimli tabaka içindeki sulardır. Bu sular genellikle yüzeye yakındır. Marmara Bölgesi’ndeki ovalar, Ege Bölgesi’ndeki çöküntü ovaları, Muş, Erzurum ve Pasinler ovalarındaki yer altı suları bu gruba girer. Artezyen Bu tür sular basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır. İç Anadolu Bölgesi artezyen suları bakımından zengindir. Karstik Yer altı Suyu Karstik yörelerdeki kalın kalker tabakalar arasındaki çatlak ve boşluklarda biriken yer altı sularıdır. En önemli özelliği birbirinden bağımsız taban suları oluşturmasıdır. Karstik alanların geniş yer kapladığı Akdeniz Bölgesi karstik yeraltı suları bakımından zengindir. Kaynak Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir. Türkiye’de kaynaklara pınar, eşme, bulak ve göze gibi adlar da verilir. Kaynaklar, yer altı suyunun bulunuş biçimine, yüzeye çıktığı yere ve suların sıcaklığına göre gruplandırılabilir. Sularının sıcaklığına göre kaynaklar, soğuk ve sıcak su kaynakları olarak iki gruba ayrılır : Soğuk Su Kaynakları Yağış sularının yeraltında birikerek yüzeye çıkması sonucunda oluşurlar. Genellikle yüzeye yakın oldukları için dış koşullardan daha çok etkilenirler. Bu nedenle suları soğuktur. Soğuk su kaynakları yeraltında bulunuş biçimine ve yüzeye çıktığı yere göre üç gruba ayrılır : Tabaka Kaynağı : Geçirimli tabakaların topoğrafya yüzeyi ile kesiştikleri yerden suların yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklara tabaka kaynağı denir. Vadi Kaynağı : Yeraltına sızan suların bulunduğu tabakanın bir vadi tarafından kesilmesi ile oluşan kaynaktır. Genellikle vadi yamaçlarında görülür. Karstik Kaynak (Voklüz) : Kalın kalker tabakaları arasındaki boşlukları doldurmuş olan yer altı sularının yüzeye çıktığı kaynaktır. Bol miktarda kireç içeren bu kaynakların suları genellikle sürekli değildir. Yağışlarla beslendikleri için karstik kaynakların suları soğuktur. Toroslar üzerindeki Şekerpınarı en tanınmış karstik kaynak örneklerinden biridir. Sıcak Su Kaynakları Yerkabuğundaki fay hatları üzerinde bulunan kaynaklardır. Fay kaynakları da denir. Suları yerin derinliklerinden geldiği için sıcaktır ve dış koşullardan etkilenmez. Sular geçtikleri taş ve tabakalardaki çeşitli mineralleri eriterek bünyelerine aldıkları için mineral bakımından zengindir. Bu tür kaynaklara; kaplıca, ılıca, içme gibi adlar verilir. Sıcak su kaynaklarının özel bir türüne gayzer denir. Gayzer : Volkanik yörelerde yeraltındaki sıcak suyun belirli aralıklarla fışkırması ile oluşan kaynaklardır. UYARI : Yerin derinliklerinde bulunan suların sıcaklığı yıl içinde fazla bir değişme göstermez. Fay kaynakları volkanik ve kırıklı bölgelerde görülür. Türkiye’de Sıcak Su Kaynaklarının Dağılışı Türkiye kaplıca ve ılıca bakımından zengin bir ülkedir. Bursa, İnegöl, Yalova, Bolu, Haymana, Kızılcahamam, Sarıkaya, Erzurum, Sivas Balıklı Çermik, Afyon, Kütahya, Denizli çevresindeki kaplıca ve ılıcalar en ünlüleridir. Karstik Şekiller Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik Aşınım Şekilleri Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır : Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pür      

http://www.biyologlar.com/jeomorfoloji-nedir

Biyoinformatik

"Biyoinformatik, biyolojik bilgilerin yaratılması ve saklanması için veritabanlarının oluşturulmasıdır. Bu konudaki çalışmaların çoğu biyolojik verilerin analizi ile ilgilidir. Artan sayıdaki projelerde biyolojik bilgilerin organizasyonu gerekmektedir. Bu alanda oluşturulan veritabanlarının büyük bir kısmını nükleik asitler oluşturmaktadır. Milyonlarca nükleotidin depolanması ve organizasyonu için veritabanlarının oluşturulması, araştırıcıların bu bilgilere ulaşabilmeleri ve yeni veriler girebilmeleri için ilk aşamadır. Biyoinformatik’te nükleotid dizi bilgilerinin organizasyonu ve depolanması görevini üstlenmiş üç kuruluş vardır. Genbankası (GenBank), Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) ve DNA Japonya veritabanıdır (DDBJ). Bu üç kuruluş, araştırıcıların yararlanmasına açık, nükleotid dizi bilgilerinin toplanması ve yayılmasında işbirliği içinde çalışmaktadır. Gen Bankası ABD’de Maryland, Bethesda’da, Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, İngiltere’deki Hinxton’da ve DNA Japonya veritabanı ise Japonya’da Mishima’da yeni dizi bilgilerinin alışverişinde,İnternet üzerinde günlük olarak e-mail, ortak kullanılan ftp ve www üzerinden hizmet sunmaktadırlar. Protein dizi verileri ile ilgili başlıca hizmet sağlayıcılar ise GenBank, EMBL, PIR International ve Swiss-Prot’tur. NIH’in National Center for Biotechnology Information merkezi, biyoinformatik gereci sunan başlıca web sayfalarından biridir. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pek çok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kullanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pek çok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır. Veritabanlarındaki bazı sorunlar; vektöriyel dizilerle kirlilik, bir gene ait dizi parçaçıklarının veritabanına birden çok kez girilmesi ile ortaya çıkan kalabalık, aynı gene ait birden fazla EST (Ekspressed Sequence Tag) içeren EST veritabanlarının olması gibi durumlardır. Bu durumlar; genom projelerinin ileri aşamalarını oluşturan UNIGENE, VecScreen gibi projelerle ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Biyoinformatiğin ikinci özelliği; saklanan biyolojik bilgilerin analizidir. Analiz kapsamına giren konular; 1-Çeşitli organizmalardaki DNA dizilerinin hangi genlere ait olduğunun belirlenmesi 2-Yeni keşfedilen proteinlerin ve RNA dizilerinin yapı işlev ilişkilerinin belirlenebilmesi için yöntem geliştirilmesi 3-Protein dizilerinin ilgili gen ailelerine kümelernmesi ve protein modellerinin geliştirilmesi 4-Benzer proteinlerin sıralanarak evrimsel ortaya çıkaracak filogenetik ailelerin oluşturulmasıdır."

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-1

Gaitada Parazit

Dışkı örneği ile çalışan laboratuvarlarda potansiyel olarak bulunan tehlikeler şunlardır. Parazit yumurtası veya kistleri (cysts) yutmak, enfektif larvaların deriden geçişi yada dışkıdaki veya diğer biyolojik sıvılardaki paraziter olmayan enfeksiyöz ajanlarca enfekte olmak. Bu riskin oranı genel laboratuvar temizlik ve çalışma şartları uygulanarak azaltılabilir. Laboratuvarda çalışırken dikkat edilmesi gereken genel kuralları şu şekilde sıralayabiliriz. 1-Laboratuarda örnek incelerken (çalışırken) laboratuvar önlüğü ve lastik eldiven giymek. 2-Gerekli durumlarda biyolojik güvenlik kabini kullanılmalı (filtreli özel kabinler). 3-Çalışma ortamında yiyecek yenmemeli, sigara, çay v.b. şeyler içilmemeli, makyaj yapılmamalı, kontak lens takma-çıkarma-düzeltme yapılmamalıdır. 4- Çalışma sahası daima temiz ve düzenli tutulmalıdır. Akan, dökülen yada etrafa sıçrayan her türlü örnek yada maddeler hemen temizlenmelidir. Saha günde bir kez dekontaminasyon (bulaşıklardan uzaklaştırma- temizlik) işlemine tabi tutulmalıdır. 5-Ellerde bulunan kesik, yırtık v.b. yaralar ve ezikler yara bandı veya pansuman malzemeleri ile kapatılmalıdır. 6-Eğer keskin maddeler (bistüri ucu, iğne v.b.) kullanılmış ise bunlar hemen özel atık kutularına yerleştirilmelidir. Ortada bırakmak yada normal çöp kovalarına atmak sakıncalıdır. 7-Eldivenler çıkartılıp uygun biyolojik atık çöp kutularına atılır. Eller temizce yıkanır. Bu güvenlik kuralları mutlaka uygulanmalıdır. Hatta dışkı örneği belli fiksatifler (tespit ediciler) ve prezervatifler (koruyucular) içinde dahi olsa yukarda ki işlemler yapılmalıdır. Örneğin formalin (formaldehit) içerisinde tespit edilmis dışkıdaki bazı kalın kabuklu parazit yumurtalarının, kistlerin (cysts) yada oocystslerin (ookists) ölmesi için günler- haftalar gerekebilir. Ascaris lumbricoides’in yumurtası formalin içerisinde gelişmesine devam edebilir ve infektif duruma gelebilir. Dışkı Örneği Toplama: 1.Dışkı kuru ve sızdırmaz kaplar içerisine toplanmalıdır. Bu sırada diğer maddeler (idrar, toprak, saman v.s.) ile kontaminasyonu (bulaşması) engellenmelidir. 2.Dışkının kıvamı içeriği hakkında bilgi verebilir. Şekilli dışkıda parazitlerin daha çok kistik (cysts) formları bulunurken, sıvı (sulu) dışkı kıvamına doğru gidildikçe kistik form azalır ancak trophozoit (tırofozoid) formları daha çok görülür. İncelemeye başlarken bu durum unutulmamalıdır. 3.Taze dışkı ya hemen incelenmeli yada daha sonra incelenecekse zaman geçirmeden prezervatifler (koruyucular) içerisine konulmalıdır. Eğer prezervatifler hemen kullanılamıyorsa buzdolabında kısa süreli saklama yapılabilir. Ancak bu dışkı sadece antijen testleri için uygun olacaktır. 4.Örnekler mümkün olan en kısa sürede prezervatiflere konulmalıdır. Eğer ticari bir prezervatif kullanılıyor ise bu ürünün kullanım bilgilerine uyulmalıdır. Eğer ticari koruyucular kullanılmıyor ise; örnekler ikiye ayrılmalı ve uygun kaplarda iki ayrı prezervatif içerisine konulmalıdır. Örneğin: % 10’luk formalin ve PVA (polivinil alkol) kullanılabilir. Bir hacim dışkı üç hacim prezervatif ile karıştırılmalıdır. 5. Toplanan örneğin prezervatif ile tam olarak karıştığından emin olunmalıdır. Şekilli dışkılarında iyice dağılıp, parçalandığından emin olunmalıdır. 6. Örnek konulan kapların iyice kapatıldığından emin olunmalıdır. Kapaklar parafilm yada benzeri maddeler ile yeniden sarılmalı ve kaplar plastik torbalara konulmalıdır. 7. Belli ilaçlar dışkı içeriğini değiştirebilir. Bu durumdaki dışkılar muayene için alınmamalıdır. Örnek, herhangi bir ilaç veya madde verilmeden önce alınmalıdır. Yada örnek ilaç etkisi geçtikten sonra toplanabilir. Bu ilaçlara; antiacid, kaolin, mineral yağ veya diğer yağlı maddeler, emilmeyen anti-diyare preperatları, baryum yada bizmut (7-10 gün beklenmeli atılmaları için), antimikrobiyel ilaçlar (2-3 hafta) ve safra kesesi boyaları (3 hafta). 8. Eğer ilk incelemede sonuç negatif çıkarsa örnek alınması tekrarlanabilir. Mümkünse en az üç örnek 2-3 gün ara ile alınıp incelenmelidir. Örneklerin İncelenmesi: Dışkı örnekleri taze olarak yada prezervatiflerde korunmuş olarak incelenebilir. Taze dışkının incelenmesi: Taze dışkı incelemesi hareketli trophozoitlerin görülebilmesi açısından gereklidir. Ancak bu örnek toplandıktan sonraki ilk yarım saat (30 dakika) içerisinde incelenmelidir. Sıvı (ishal-diyare-diarhoic) dışkılar daha fazla trophozoit içerirler. Yumuşak kıvamlı dışkılar hem cysts hemde trophozoit formlarını barındırabilmektedir. Bu nedenle ilk bir saat içerisinde incelenmelidir. Eğer bu süre aşılırsa sonuç güvenli olmaz. Çünkü bu süre sonrasında trophozoitler parçalanıp dağılmaktadır. Daha kıvamlı (şekilli) dışkılar da trophozoit bulunma oranı çok azdır. Bu durumdaki örnekler bir süre saklanabilirler. Eğer gerekirse buzdolabında korunabilirler. Parazitolojik muayenelerde kullanılacak dışkılar kesinlikle dondurulmazlar. Dondurulan dışkılardaki parazit yumurta ve oocystsleri parçalanırlar. Prezervatifli Dışkının İncelenmesi: Dışkı inceleme yukarda belirtilen süreler içerisinde yapılamayacaksa , örneği prezervatiflerde saklamak gerekir. Bu amaç için kullanılabilen çeşitli prezervatifler vardır. En çok kullanılan prezervatifler %10’luk formalin, Polivinil Alkol gibi preparatlardır. Formalin (% 10) ve PVA diğer prezervatiflere göre daha fazla avantaj sağladığı için bu iki fiksatif daha çok kullanılır. Örneklerin ikiye ayrılarak bu iki prezervatiflede tespit edilmesi tavsiye edilmektedir (bir hacim dışkı ile üç hacim prezervatif karıştırılmalıdır). Prezervatife konulmuş örnekler birkaç ay korunabilir. Formalinde Tespitli Örnekler: örnekler direk olarak incelemeye alınabilirler (ıslak yuva, immunoassay, kromotrop boyama) yada yoğunlaştırma (konsantre etme) işlemi yapılarak daha sonraki testlerde kullanıma hazır hale getirilebilir. Yoğunlaştırma İşlemleri: Bu işlem parazit veya yumurtalarını dışkıdan ayırma işlemleridir. Böylece az sayıda bulunan paraziter durumları da teşhis etme şansı artmış olur. Sedimentasyon (çöktürme) ve flotasyon (yüzdürme) yöntemleri olarak iki kısma ayrılır. Flotation (flotasyon) tekniği: Bu yöntemde genellikle sofra tuzu (NaCl), şeker yada çinko sülfat (zinc sulfate) solusyonları kullanılır. Bu sıvılar organizmadan daha yüksek spesifik graviteye (özgül yoğunluğu) sahip oldukları için paraziter yapılar yüzüp yukarı çıkarken çoğu dışkı kalıntıları dibe çöker. Bu işlemin asıl avantajı sedimentasyon tekniğine göre daha temiz inceleme maddesi elde edilir. Dezavantajı ise bazı yumurta yada kistler (cysts) bu solusyonlar içerisinde büzüşebilirler yada bazı parazit yumurtaları yüzmeyebilirler. Bu durumda teşhis zorlaşabilir. Sedimentation(sedimentasyon) tekniği: Çöktürme işleminde spesifik gravitesi (özgül yağunluğu) paraziter organizmalardan daha düşük olan solusyonlar kullanılır. Böylece bu organizmalar sedimentin içerisinde yoğunlaştırılmış olurlar. Sedimentasyon tekniği genelde çok kullanılır çünkü kullanımı ve hazırlanışı kolaydır ve teknik hata yapma ihtimali çok azdır. Formalin-etil asetat (formalin- ethyl acetate) ile çöktürme işlemi çok kullanılan bir yöntemdir. Genel olarak kullanılan prezervatiflerle toplanmış örneklere de uygulanabilir. Formalin-Ethyl Acetate Sedimentasyon Konsantrasyonu 1. Örneği iyice karıştırın. 2. Dışkı örneğinin yaklaşık 5 ml’sini süzün (çay süzgeci yada mikro elek) 3. Fizyolojik tuzlu su yada % 10’luk formalini süzgeçte kalan kalıntılara dökerek tekrar süzün ve bu şekilde 15 ml deney tüpünü doldurun. Distile su kullanılması tavsiye edilmez. Çünkü eğer örnekte Blastocystsis hominis varsa bu parazit deforme olabilir yada parçalanabilir. 4. Örneği 10 dakika santrifüj et (1000 rpm- dakikada devir yada 500g) 5. Üstte kalan sıvıyı dikkatlice dök bu sırada çöküntü bozulmamalı. Sıvı dökülürken iyice sızdırmaktan kaçınılmalı. Son kısımda paraziter maddeler olabilir. 6. Çöküntü üzerine 10 ml %10’luk formalin eklenip tekrar homojen hale getirilir. 7. Üzerine 4 ml etil asetat (ethyl acetate) ileve edilir ve deney tüpü kapatılıp içerik iyice karıştırılır. 8. Tüp tekrar 10 dakika santrifüj edilir (1000 rpm-500g) 9. Tüpün üst kısmında (tepe) biriken dışkı kalıntıları bir çubukla tüpten ayrılır. Üst kısımdaki sıvılar dikkatlice boşaltılır. 10. ucuna pamuk sarılmış bir çubuk ile tüp kenarındaki kalıntılar temizlenebilir. 11. Bir kaç damla % 10’luk formalin ilave edilerek dipteki sediment sulandırılır ve örnek istenilen deney metodu için kullanıma hazırdır. PVA İçerisinde Tespit Edilmiş Örnekler: Kalıcı Trikrom boyamalar için genellikle PVA prezervatif olarak kullanılır. Boyama öncesinde şu işlemler yapılır. 1. Dışkı örneğinin iyice karışmış olmasına dikkat edilir. 2. Dışkı örneğinden 2-3 damla (dışkı yoğunluğuna bağlı) alınarak sürme preperat hazırlanır. 3. Preperat ısı ile tespit edilir (60oC – 5 dakika) yada normal oda ısısında tamamen kurutulur. 4. Insure that the specimen is well mixed. Preperat trikrom boyama yapılabileceği gibi daha sonraki boyamalar için bir kaç ay preperat koruyucu kutularda saklanabilir. Örneklerin Başka Yerlere Nakli: Bazı durumlarda bölgenizde parazitoloji laboratuvarı bulunmayabilir. Bu durumlarda dışkı örnekleri başka bölgelerdeki laboratuvarlara gönderilmesi gerekebilir. Bu durumlarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdadır. Prezervatifsiz Dışkı Örneklerinin Nakli: Bazı durumlarda laboratuvarlar şüphenelinen patojenleri izole edebilmek için prezervatif kullanılmamış örnekler isteyebilirler (örneğin microsporidia kültürü yapılacak dışkılar). Böylesi durumlarda örnekler hemen temiz bir kaba konulmalı ve gönderilene kadar buzdolabında saklanmalıdır. Örnekler alındıktan sonra en kısa sürede (ortalama 8-12 saat), soğuk taşıma şartlarında taşınarak ulaştırılmalıdır. Kullanılan kaplar sızdırmaz olmalı ve örnek ile ilgili tüm bilgiler kap üzerine yazılmalı yada not olarak yanına ilave edilmelidir. Prezervatifli Örneklerin Nakli: Prezervatifli örneklerin nakil kuralları prezervatifsiz örneklerinki ile aynıdır. Sadece buzdolabında saklamaya ve soğuk taşımaya gerek yoktur. Paketleme: Dışkı örnekleri sızıntıları engelleyecek şekilde paketlenmelidir. Paketleme kaba işlemlere dayanıklı malzemeden secilmeli ancak depolama, paletli-kızaklı sistemlerde hareket edebilir olmalıdır. Örnek hacmine göre iki farklı paketleme yöntemi kullanılabilir. Hacmi 50 ml’ye kadar olan örnekler: 1. Nakledilecek mateteryal su sızdırmaz tüp veya kaba konulmalıdır (buna birinci nakil kutusu yada birinci kutu-kap, denilebilir). 2. Birinci kap, su sızdırmaz, dayanıklı bir kutuya konulur (ikinci nakil kabı-kutusu) 3. Birden fazla birinci nakil kutusu, ikinci nakil kutusuna yerleştirilebilir ancak toplam hacim 50 ml’yi geçmemelidir. 4. Soğuk kaynağı olan buz paketi v.s. yanında, sızma ihtimaline karşı emici maddeler de kutuya konulmalıdır. Bu maddeler kutu içindeki tüm hacmi emebilecek özellikte olmalıdır. Emiciler, parçalı maddelerden, talaş v.s. olmamalıdır. 5. Daha sonra bu kutular asıl nakil kutusuna (koli, özel taşıma kutusu v.b.) yerleştirilir. 6. Asıl nakil kutusu üzerinde “Biyolojik Madde”, “Tıbbi Malzeme” gibi uygun uyarıcı yazılar mutlaka rahatca görülebilecek yerlere konulmalıdır. Hacmi 50 ml’den fazla olan örnekler: Büyük hacimli örnekler paketlenirken yukardaki kuralların hepsi uygulanmalıdır. Bunlara ilaveten aşagıdaki kurallarda yerine getirilmelidir. 1. Birinci ve ikinci taşıma kutuları arasına ve her yönde şok emici maddeler mutlaka ilave edilmelidir. Bu işlemden sonra asıl taşıma kutusuna yerleştirilmelidir. 2. Birinci taşıma paketi 1000 ml’den (bir litreden) fazla örnek taşımamalıdır. Birden fazla birinci taşıma kutusu toplam hacimleri 1000 ml’geçmemek üzere ikinci taşıma kutusuna yerleştirilebilir. 3. Asıl taşıma kutusu birden fazla ikinci taşıma kutusu taşıyacaksa toplam hacim 4000 ml’yi (4 litre) geçmemelidir. Boyama: Kalıcı boyama yöntemleri ile boyanmış yayma (sürme) prepreperatlar laboratuvarlara avantaj sağlarlar. Bu sayede hem kalıcı olarak kayıt tutulabilir hemde ihtiyaç olduğunda örnekler yeniden incelenebilir. Ayrıca farklı organizma morfolojileri ile karşılaşıldığında yada teşhis zorluğu ile karşılaşıldığında bu preperatlar referans laboratuvarlara gönderilebilirler. Yukarda sayılan nedenler yüzünden her paraziter kontrole gelen dışkı örneğinden en az bir adet sürme preperatın kalıcı boyamalar ile boyanması tavsiya edilir. Modifiya Asit-fast Boyama : Bu boyama metodu İsospora, Crptosporidium, Cyclospora gibi coccidian parazitlrin teşhisinde kullanışlıdır. Trikrom boyamaya göre teşhiste avantaj sağlar. Modifiye asit-fast boyamada, Ziehl-Neelsen boyamada olduğu gibi boyama maddelerini ısıtmaya da gerek yoktur. Örnek: Taze yada formalindeki dışkı örneği çökeltme ile konsantre edildikten sonra kullanılabilir. Diğer klinik örneklerde (duedonum sıvıları, safra yada akciğer sıvıları (balgam, bronş yıkantısı , biyopsi) yine bu boyama ile boyanarak incelenebilir. Reagentlar (Boyamada kullanılacak Solusyonlar): Asit-Fast boyamada aşağıdaki solusyonlar hazır olmalıdır. 1. Absolute Methanol (Saf Metanol) 2. Asit Alkol 10 ml Sülfirik Asit + 90 ml Absolute ethanol. Oda ısısında depolanmalıdır. 3. Kinyoun Carbol fuchsin (Karbol Fuksin) (ticari olarak satın alınabilir) 4. Malachite green %3 (Malahit yeşili) Malahit yeşilinin 3 gramını 100 ml distile suda çözdür ve oda ısısında depo et. Boyama İşlemi 1. Dışkı örneğinin sedimentinden 1-2 damla bir lam üzerine damlatılıp yayılır. Yayılan dışkı çok kalın olmamalıdır. Bu preperat 60°C’de tamamen kurutulur. 2. Preperat absolut metanol içerisinde 30 saniye tespit edilir. 3. Karbol fuksin ile bir dakika boyanır. Distile su ile hafifce yıkanır ve suyu süzdürülür. 4. Asit alkol kullanılarak iki dakika boyama nötürleştirilir (İstenmeyen boya miktarı uzaklaştırılır.) 5. Malahit yeşili (Malachite green) ile karşı boyama yapın. Distile su ile hafifce durulayın ve suyu süzdürün. 6. Preperatı sıcak havada (60°C) beş dakika kurutun. uygun bir lamel ile preperat kapatılabilir. İstenilen bölgeler örtülerek incelemeye hazır hale getirilir. 7. Preperat mikroskop altında düşük yada yüksek büyütmeler ile incelenir. Organizmaların morfolojik detaylarını görmek için immersiyon (mineral) yağ kullanılabilir. Kalite Kontrolü: Bir adet kontrol preperatı boyamanın ne denli başarılı olduğunu konrol için örnek ile beraber boyanmalıdır. Bu amaç için genellikle Cryptosporidium (% 10 ‘luk formalinde tespit edilmiş) Kullanılır. Cryptosporidiumlar kırmızımsı-pembe renkte boyanırken arkaplan yeşil boyanmış olmalıdır. Kromotrop Boyama (Chromotrope) İşlemi: Bu boyama yöntemi trikrom (trichrome) bazı boyama maddeleri kullanılarak CDC tarafından geliştirilmiştir (Centre for Disease Control and Prevention-USA). Bu metod ile microsporidia sporlarını tespit edebilmek için kullanılmaktadır. Örnek: Formalin ( %10) içerisinde korunmakta olan dışkı örneğinden 10 µl alınarak sürme preparat hazırlanır. Preperat ısı ile kurutulup tespit edilir (60°C’de 5-10 dakika). Reagents (Solusyonlar): 1. Absolute methanol 2. Chromotrope Stain )kromotrop boya) Chromotrope 2r (Kromotrop 2r) 6.00 g Fast green )Hızlı yeşil) 0.15 g Phosphotungstic acid (fosfotungistik asit) 0.70 g Glacial acetic acid (Glasiyal asetik asit) 3.00 ml Bu maddeleri karıştırıp yarım saat (30 dakika) beklet ve 100 ml distile su ilave et. Her ay taze olarak kullanmak üzere yenisini hazırla. 3. Acid alcohol: (asit alkol) 90% ethanol 995.5 ml Glacial acetic acid 4.5 ml 4. 95% ethanol 5. 100% ethanol 6. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Örneği (sürme preperat) absolute methanol içinde 5 dakika tespit et. 2. Kromotrop boya içerisine koyup 90 dakika boyama yap 3. Boyamayı nötürleştir , asit alkol içerisinde 1- 3 saniye. 4. Örneği % 95’lik ethanol içerisine batırarak asit alkolü durula. 5. İki % 100’lük ethanol kabı hazırla ve örneği içerisine koyarak (sıra ile) üçer dakika beklet. 6. İki ayrı ksilen (xylene yada hemo-de) kabı hazırla ve ayrı ayrı 10 dakika burada beklet. 7. preperatı süzdür ve kurutup üzerini uygun lamel ile kapatıp tespit et. İmmersiyon oil yöntemi ile en az 200 mikroskop sahasını incele. Kalite Kontrol: Formalinde ( % 19) prezerve edilmiş microsporidialı olduğu bilinen bir örnekte, incelenecek örnek ile boyanırsa boyama kalitesini kontrol etmek mümkün olabilir. Microsporidi sporlarının duvarı pembemsi- kırmızı renkte boyanır ve çapları yaklaşık 1µm çapındadırlar. Her 10 preperat boyamasından sonra tüm solusyonlar yenilenmelidir. Boyama esnasında durulama ve kurutma işlemleri tam yapılmalıdır. Microsporidiaları tespit edebilmek için 100X’lük büyütme kullanılmalıdır. Pazitif sonuçlar ikinci bir eksper tarafından doğrulatılmasında yarar vardır. Modifiye Safranin Tekniği (Sıcak Metod) Cyclospora, Cryptosporidia ve Isospora için kullanılır: Klinik örneklerinde çoğunlukla Cyclospora oocystleri tespitinde Kinyoun’un modifiye acid-fast boyaması (soğuk boyama) kullanılır. Ancak, asit-fast boyama tekniğinde oocystsler farklı derecelerde boyanırlar. Boyanmış, yarım boyanmış yada boyanmamış oocystsler aynı örnekte görülebilir. Bu durum yanlış teşhislere yol açabilmektedir. Modifiye safranin tekniğinde daha üniform (aynı tipte) oocystsler elde edilir. Boyaalr ısıtıcılar yardımı ile kaynama noktalarına kadar ısıtılırlar. Örnekler: Concentrated sediment of fresh or formalin-preserved stool may be used. Other types of clinical specimens such as duodenal fluid may also be stained. Solusyonlar: 1. Asit Alkol (% 3 HCl/Methanol) Hidroklorik asidi (3 ml) yavaşca absolute metanol (97 ml) içerisine ilave edip ağzı sıkıca kapalı kaplarda oda ısısında sakla. 2. Safranin Boyası 3. Malachite Green (% 3) Malachite green (malahit yeşili- 3 g)distile su içerisinde (100 ml) çözdür ve oda ısısında koru. Boyama İşlemi: 1. İnce yayma (sürme) preperatı hazırla ve kurut. 2. Alkol içerisinde 5 dakika tespit et. 3. Distile su ile dikkatlice durula. 4. Kaynamakta olan safranin içerisinde 1 dakika boya. 5. Distile su ile dikkatlice durula. 6. Malachite green ile1 dakika karşı boyama yap. 7. Distile su ile durula ve preparatı kurut. 8. Kurumuş preperatı uygun yolla kapat ve incele. Kalite Kontrol: İçerisinde Cyclospora olduğu bilinen bir preperat (% 10’luk formalinde korunmuş olabilir)hazırlanır ve yeni incelenecek örnek ile beraber boyanır. Cyclospora oocystleri kırmızımsı-portakal sarısı renkte boyanırlar. Arka planın unifor yeşile boyanmış olması gerekir. Trichrome Boyama Dışkıda intestinal protozoaların incelenmesinde tek ve en iyi sonuç veren yöntem dışkıdan ince yayma preperat yaparak boyama tekniğidir. Kalıcı boyama ile boyanmış preperatlarda cysts ve trophozoit taranması, tanınması (bulma ve teşhis etme) ve devamlı kayıt maddesi (kanıt) elde edilebilir. Küçük protozoalar ıslak yöntemler ile (flotasyon vb) hazırlanan incelemelerde görünmeyebilirken (hazırlama veya inceleme hatası vs) boyanmış preperatlarda tespitleri daha kolay olmaktadır. Trichrome boyama tekniği hızlı, kolay basit bir boyama metodudur. Bu boyama ile intestinal protozoalar, insan hücreleri, mayalar yada diğer maddeler uniform olarak boyanmış halde elde edilirler. Örnek: Boyama için kullanılacak olan taze dışkı örneği bir lam üzerinde yayma yapılıp hemen tespit edilir. Tespit için, Schaudinn’s fiksative yada polivinil alkol (PVA) kullanılır ve havada veya ısıtılarak (60°C) kurutulur. Sodium acetate-acetic acid-formalin (SAF-sodyum asetat- asetik asit-formalin) ile tespit edilmiş örneklerde kullanılabilir. Solusyonlar: 1. Ethanol (% 70) + iodine: Etil alkol içerisine iyot kristalleri (iodine) ekleyerek bir stok solusyonu hazırla. Solusyon tamamen koyu bir renk alana kadar iyot ekle. Bu solusyonu kullanacağında kırmızımsı-kahve rengi yada demli çay rengi oluşana kadar % 70’lik etanol ilave et. 2. Ethanol % 70 3. Trichrome Boya 4. Acid-Ethanol % 90 Ethanol % 90 99.5 ml Acetic acid (glacial) 0.5 ml 5. Ethanol % 95 6. Ethanol % 100 7. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Taze örneklerde preperatı Schaudinn’s fiksativinden çıkartıp % 70 ethanoliçerisinde 5 dakika beklet. Daha sonra % 70 Ethanol + iodine koyup bir dakika beklet. Eğer örnek PVA yayması ise preperatı % 70 ethanol + iodine içimde 10 dakika beklet. 2. Preperatı % 70 Ethanol de 5dakika beklet. 3. Preperatı ikinci % 70’lik Ethanol içinde 3 dakika beklet. 4. Trichrome boyaya koyup 10 dakika beklet. 5. Fazla boyaları % 90’lık ethanol + acetic acid ile uzaklaştır (1veya 3 saniye). 6. Örneği % 100 ethanol ile bir kaç defa durula. 7. İki kademeli % 100’lük ethanole koy (her biri 3 dakika). 8. İki kademeli xylene (ksilen) koy (her birinde 10 dakika). 9. Uygun lamel ile preperatı kapatıp yapıştır. 10. Mikroskopta 100X objektif ile (immersiyon oil) en az 200 mikroskop sahası incele. Kalite Kontrol: İçerisinde protozoa bulunduğu bilinen (Giardia gibi) PVA içerisinde tespit edilmiş bilinen bir örnek kontrol örneği olarak bilinmeyen örnekle beraber boyanmalıdır. Düzgün olarak tespit edilmiş ve doğru boyanmış preperatlarda protozoa trophozoitlerinin stoplazması mavimsi yeşil veya morumsu renklerde belirir. Cysts (Kistler) daha morumsu olarak belirirler. Çekirdek ve diğer yapılar (kromatid yapılar, bakteriler ve alyuvarlar) bazan mora kaçan kırmızı renkte görülürler.Glikojen solusyonlarda eridiği için bu bölgeler temiz alanlar olarak belirir. Geri plan ise genellikle yeşil renk boyanır ve iyi bir renk zıtlığı oluşturarak parazitlerin daha iyi belirmesini sağlar. Mikroskobik İnceleme Oküler Mikrometre kullanılarak Mikroskopların Kalibrasyonu: Doğro olarak kalibre edilmiş mikroskoplar incelemelerde çok önemlidir. Çünkü organizmaların özellikle parazitlerin büyüklükleri önemli bir teşhis aracı olarak kullanılır. Kalibrasyon için iki mikro metre kullanılır. Birinci mikro metre okülere yerleştirilir. İkinci mikrometre mikroskop sehpasında konulur ve her büyütmede iki mikrometrenin ne kadar çakıştığı belirlenir. Sehpadaki mikrometrenin, okülerde nekadar görüldüğü ve görülen mesafenin aslında nekadar olduğu ile oranlanarak kalibrasyon yapılır. Bu işlem her mikroskop için ayrı ayrı yapılmalıdır. Mikrometreyi sehpaya yerleştirip net ayarını yap ve hem 0.1 mm hem de 0.01 mm çizgilerini görüntüle. Okülerdeki mikrometrenin “0” çizgisi ile sehpadaki mikrometrenin “0” çizgilerini çakıştır. Daha sonra, diğer kısımda kalan bölümlerden hem sehpa hemde okulerdeki metrelerden tam olarak çakışan iki çizgi bulunur (bu iki aramesafenin mümkün olan en uzak mesafelerden seçilir). Okülerdeki bu mesafe ile sehpadaki mesafe arasınad oran kurularak kalibrasyon tamamlanır. Örneğin sehpadaki mikrometrenin 36 bölmesi okulerdeki 0.7 mm çizgisi ile çakıştı bu durumda 0.7/36= 0.019mm olarak hesaplanır.Yani okülerde sizin 1 mm olarak gördüğünüz cisim aslında 0.019 mm büyüklüğünde demektir. Genelde bu ölçümler milimetre yerine, mikrometre cinsinden verilir. Bu durumda mesafe 1000 ile çarpılır sonuç 19 µm olarak bulunur yani her bölüm her ünite (kesik çizgiler arası) bu mesafeye eşittir. Bu işlem her büyütme için ve her mikroskop için ayrı yapılır. Ayrıca mikroskop obyektif, oküler değişimleri vya genel temizlikleri sonrasında tekrarlanmalıdır. Kalibrasyon işlemi sonrası mikroskop yanına bu işlem sonucu kaydedilebilir. Basit Yayma Preperat Hazırlanması: Bu işlem öncesinde mikroskoplarda kalibrasyon işleminin yapılmış olması tavsiye edilir. Protozoan trophozoitleri, cysts, oocysts ve helminth yumurtaları ve larvalarbu yöntemle görülüp teşhis edilebilir. Bu işlem için bir lam, lamel ve dışkı örneği gereklidir. Az bir miktar dışkı alınıp lam üzerine konur. eğer dışkı hala kıvamlı ise bir iki damla su veya tuzlu su ile sulandırılır. Genellikle en az iki örnek hazırlanması istenir. Bu sayede bir örnek iyot ile boyanabilir. Bu yaymada dışkı kalınlığı çok olmamalıdır. Lam altına konulan yazılar üstten görünebilmeli ve okunabilmelidir (bak resim1). Eğer arzu edilirse lamel, lam üzerine yapıştırılabilir. Bu işlem için en ucuz ve kolay elde edilebilen madde tırnak cilalarıdır (oje). İlk olarak lamelin dört köşesi birer damla ile tespit edilir. Daha sonra oje lamel etrafına açık kısım kalmayacak şekilde sürülür ve kurumaya bırakılır. Bu şekilde hazırlanan preperatlar uzun süre saklanabilir. Saklanacak preperatlarda tuzlu su kullanılmamalıdır. Bu işlem için diğer yapıştırıcılarda kullanılabilir. Preperatı sistematik olarak incele. Bu işlem ilk olarak 10 X objektif ile yapılmalıdır. Her hangi bir nesne incelenmek istenirse o zaman büyük büyütme ile inceleme yapılır. Boyanmış Preperat Hazırlanması: Kalıcı boyamalar ile hazırlanmış olan preperatlar protozoan trophozoites ve cystlerini teşhis etmek yada tür tayini yapmak için hazırlanır. Ayrıca daha sonraki çalışmalar için kaynak oluşturur (uzman incelemeleri vs). İnceleme öncesinde çalışma ortamında aranan organizma ile ilgili kaynaklar (kitap, resim yada pozitif olduğu bilinen preperatlar) hazır olmalıdır. Hangi boyama yapılacağı aranan organizmaya göre belirlenir. Normalde her 3 örnekten bir tanesi kalıcı boyamalar için hazırlanılması tavsiye edilir. Eğer dışkı örneği prezervatifsiz olarak gelmiş ise hemen bir baget (çubuk) ile biraz dışkı alınıp bir lam üzerine sürülerek yayma yapılır. Dışkı çok kıvamlı ise bir iki damla su ile sulandırılabilir. Bu preperat hemen Schaudinn'in fiksativine konur. Bu aşamada preperat kurutulmaz, kurumamasına dikkat edilir. Eğer PVA ile tespit edilmiş örnek gelirse bir iki damla alınıp lam üzerine homojen olarak ve yaklaşık 22x22 genişliğindeki lamel alanı kadar yayılır. Boyama işlemi tamamlandıktan sonra preperat sistemik olarak incelenir. Bu işlem için 100x objektif kullanılır. En az 200 yada 300 mikroskop sahası taranır. Eğer varsa görülen protozoa cysts yada trophozoitleri tespit ve teşhis edilir ve rapor edilir.

http://www.biyologlar.com/gaitada-parazit

Virüslerin Kesifi

Virüs latince zehir anlamına gelir. Virüsler 19. Yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiştir. Robert KOCH, Louis PASTAEUR ve diğer bakteriyologlar , canlılarda görülen birçok hastalıklara bakterilerin sebep olduğunu bulmuşlardır. Fakat bazı hastalıklar onları çok şaşırtıyordu. Çünkü hastalığın meydana geldiği organizmada, bu hastalığa sebep olabilecek bir bakteri bulunamıyordu. Araştırmacıların dikkatini çeken böyle bir hastalığa tütün yaprağında rastlanmıştı. Hasta bitkinin yaprakları , mozayik bir şekilde lekelenip buruştuğu için , bu hastalığa tütün mozaiyik hastalığı adı verilmiştir. Virüsler önceleri bakterilerin salgıladığı bir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak bakterilerin salgıladığıbir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak hastalık yapabileceği gösterildi. Hasta olan tütün bitkisinden çıkarılan özüt, porselen bir filtreden geçirilerek bakteriler tutuldu. Süzülen özüt, sağlıklı tütün bitkisinin yapraklarına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı görüldü. Hollandalı mikrobiyolog M.W. BEIJERINCK hastalığın kısa zamanda bitkinin bütün organlarına yayıldığını tespit etmiştir. Özütte hiç bakteri kalmadığı halde, sağlıklı bitkiyi hastalandıran bu faktöre, BEIJERINCK, “hastalık yapan canlı sıvı” adını vermiştir. 20. yüzyılın başlarında, tütün mozayik virüsünden başka, bitki, insan ve hayvanlarda çeşitli hastalıklar yapan virüsler keşfedilmiştir. Mesela bunlar arasında salatalık, marul ve patateste mozayik hastalığı yapan virüsler sayılabilir. Ayrıca insanlarda sarı humma, çocuk felci, grip, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği gibi hastalıklara sebeb olan virüsler de bilinmektedir. 1930 yılına kadar, virüslerin sebeb olduğu bir çok hastalık tanımlanmasına rağmen, virüslerin yapısı ve özellikleri hakkında fazla bilgi elde edilememiştir. Amerikalı mikrobiyolog Wendell M. STANLEY, 1935 yılında tütün mozayik virüsünü, yaşadığı bitkiden ayırmayı başarmıştır. Bu araştırmacı, saf olarak elde ettiği virüs kitlesini mikroskopta incelediğinde, iğne şeklinde kristaller görmüştür. Daha sonra bu kristallerin nükloproteinler olduğu anlaşılmıştır. Aynı yıllarda STANLEY, izole ettiği tütün mozayik virüsü (TMV) kristallerini elektron mikroskobunda inceleyerek çubuk şeklinde yapılar olduğunu görmüştür. İzole edilmiş tütün mozayik virüsleri cansız gibi görünmesine rağmen, suda biraz bekletilerek tütün yaprağına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmalarla, virüslerin ancak canlı hücrelere üreyebildiği anlaşılmıştır. Virüsler, canlı hücrelerde yaşayan mecburi parazitler olup, içinde yaşadığı hücrenin metabolik mekanizmasını kendi hesabına kullanabilen canlılardır. Gerçekten, bir virüs konukçu hücreye girdikten sonra, kendisi için gerekli proteinleri ve nükleik asitleri üretebilmektedir. Yani virüsler, girdiği hücrelerde, metabolizma makinasının direksiyonunu ele geçirmekte ve onu kendi lehine yönlendirebilmektedir. Virüslerin Özelikleri genom: Bir organizmanın sahip olduğu genleri taşıyan DNA’nın tamamıdır. Her organizmanın kendi genomu vardır. Kalıtım maddeleri (genomları) DNA veya RNA olabilir. Sadece proteinkılıf + DNA dan oluşurlar. Bu yapılarından dolayı kopmuş kromatin parçasına benzerler. Hücre organelleri, sitoplazmaları, enerji üretim sistemleri ve metabolizma enzimleri yoktur.Hem canlı hem cansız olarak sayılırlar. Virüslerin canlı sayılmasının nedeni cnalı bir hücre içine girdiğinde DNA eşlemesi yapabilmeleridir. Virüslerin cansız sayılmalarının nedeni hücre dışında cansızların özelliği olan kristal yapıda bulunmalarıdır. Bazı virüslerde virüsün bir hücrenin içine girmesini sağlayan enzimlerde buluna bilir.virüsün üremesi için canlı bir hücreye girmesi şarttır. Virüs girdiği hücrenin ATP’sini ,enzimlerini, nükleotitlerini kısaca herşeyini kendi leyhine kullanan tam bir parazittir. Virüs DNA sının içine girdiği bakteri DNA sından baskın olması ve bu bakteriyi kendi hesabına yönetmesi DNA nın yönetici özelliğine en iyi örnektir.bakteri içine girenvirüse bakteriyofaj denir. Virüs bir hayvan hücresine girdiğinde interferon denilen hormon benzeri bir madde salgılar. Bu madde diğer hücrelere vücutta virüs bulunduğunu haber vererek korumayı sağlar. Virüslerin Büyüklüğü ve Şekli Bütün virüsler o kadar küçüktür ki , bunlar ışık mikroskobunda ayrı parçalar halinde görülemezler. Ancak elektron mikroskobunda belirli şekilde görülmektedir. Büyüklükleri genel olarak 15-450 milimikron arasında değişir. Çocuk felci virüsünün elektron mikroskobuyla alınan fotoğrafı, virüs parçacıklarının pinpon topuna benzer minik yuvarlaklar halinde olduğunu göstermiştir. Virüslerin Yapısı Biyologlar virüslerin canlı tabiatının eşiğinde yani en alt basamağında bulunan varlıklar olarak kabul ederler. Çok küçük çok ilksel organizmalardır. Bu bakımdan virüsler hakkındaki bilgilerimiz henüz çok değildir. Biyologlar çok ince ve dikkatli araştırmaları sonucu virüslerin bir nükleit asit RNA öz maddesi ile bunu saran bir protein kılıftan meydana geldiğini bulmuşlardır. Öz madde virüsün çeşidine göre bir RNA veya DNA olabilir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer, onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere Bakteriyofaj (bakteri yiyen virüs) denir. Bakteriyofajlar bakterileri yiyerek yaşarlar. Bakterilerin içinde ürer ve en sonunda içinde yaşadıkları hücreleri yok ederler. İnsan ve hayvanlarda hastalık yapan virüslerin çoğu da, etrafı protein kılıf ile çevrili DNA ipliğinden başka bir şey değildir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer ve onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere bakteriyofaj veya kısaca faj (faj virüsleri) denir. Faj bakteri yiyen anlamına gelir. Virüslerin Yaşama Şekilleri Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır Virüslerin Üremesi Virüsün canlılığını sürdürmek için bulunduğu canlıya konak canlı adı verilir. Virüs konak canlıya girdiğinde konak canlının DNA sı virüsün hesabına çalışmaya başlar. Yani virüs girdiği canlıyı yönetimi altına alır. Artık konak canlı kendi eşlenmesi yerine virüsün yönetici maddesini eşler. Ribozomlarıyla virüsün proteinlerini sentezler. Konak canlıda sayısı hızla artar. Konak canlının hücre zarı parçalanarak virüsler açığa çıkar. Kendilerine yeni konak canlı ararlar. Eğer canlı bir hücre yoksa kristaller meydana getirirler. Devamlı üreyen virüslere Litik Virüs denir.bazı hallerde virüs girdiği konak canlıya zarar vermeden kalabilir. Virüsün yönetici maddesi konak canlının yönetici maddesine yapışırsa konak canlı virüsün yönetimine girmez. Konak canlının yönetici maddesinin bir parçası haline gelebilir. Virüs çoğalamadığı içinde konak canlıya zarar veremeyecektir. Böyle virüslere Lizogenik Virüs denir. Virüsler bitkilerde ve hayvanlarda hastalık meydana getirirler. Ancak bu zarar girdikleri bitki veya hayvan hücresinde yönetimi ele geçirirlerse mümkündür. Virüslerin nükleik asitlerindemutasyonlar meydana gelebilir. Biyolojik açıdan eniyi incelenen virüsler “Bakteriyofaj”lardır. Bunlara bakteri yiyen virüslerde denilebilir. Birde kuyrukları vardır. Kuyruk bakteriye deydiğinde bakterinin o bölgesini eritir. Yönetici molekülü böylece bakteriye geçer. Lizogenik virüsse bakteri kromozomuna yapışır, orada profajı oluşturur.(Girdiği bakterinin kromozomuna yapışarak üremeden kalabilen Lizogenik virüs kromozomuna profaj denir.) Özet Olarak Virüsler 1-Canlı ve cansız arasında geçit oluştururlar. 2-Protein kılıf ve nükleik asitten oluşurlar.(DNA veya RNA) 3-Kristalleşebilirler 4-Kompşex enzim sstemleri yoktur. 5-DNA taşıyanlar bakterileri yiyebilir bunlara bakteriyofaj veya faj denir. 6-Grip, nezle, kızamık, frengi, kabakulak gibi hastalıkları yaparlar. 7-Virüs bir canlı hücrenin (örneğin bakterinin) çeperine yapışır. 8-Virüs DNA’si bakterinin içine enjekte olur. 9-Bakteri DNA’sının eşlenmesi durur. 10-Virüs DNA’sı bakterinin bütün biyokimyasal sistemlerini kullanarak kendini eşlemeye başlar. 11-Bakterinin protein sentezi sistemi virüs için gerekli protein kılıfı v.s. gibi yapıları bakteri malzemesi kullanılarak sentezlenir.bu yolla 100’den fazla virüs oluşur. 14-Bakterinin hücre duvarını delici enzimlerinde sentezlenmesi ve hücre duvarının erimesiyle virüsler dışarı çıkar.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-kesifi

Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinin Stratejik Önemi

Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinin Stratejik Önemi Moleküler Biyoloji, Hücre Biyolojisi, Genombilim ve benzeri alanlardaki bilimsel ilerlemeler sayesinde, Dünyada özellikle sağlık ve tarım sektörlerindeki biyoteknolojik uygulamalarda bir patlama yaşanmaktadır. “Modern Biyoteknoloji” veya “Yeni Biyoteknoloji” olarak tanımlanan bu gelişmelerin insanlığa daha sağlıklı bir yaşam için eşi görülmemiş fırsatlar yarattığı aşikardır. Bu fırsatlar ABD gibi ülkelerde aynı zamanda ekonomik faydaya dönüştürülmüş, sağlık ve tarımla ilgili biyoteknoloji sektörü ABD ekonomisinin itici güçlerinden birisi haline gelmiştir. Benzer gelişmeler sadece Avrupa Birliği ve Japonya gibi gelişmiş endüstriyel toplumlarda değil, aynı zamanda Güney Kore, İsrail, Hindistan, Çin gibi ekonomisi büyümekte olan ülkelerde de yaşanmaktadır. Türkiye, dünyadaki bu gelişmeler karşısında henüz tutarlı bir tavır alamamıştır. Sağlıkta biyoteknoloji sadece ekonomik boyutları ile değil, sosyal devlet anlayışı çerçevesinde de ihmal edilemeyecek bir konudur. AB adaylığı ile ivme kazanan toplumsal değişim hareketi, genelinde “bilim ve teknoloji”yi, bu rapor kapsamında ise “Sağlık, Tarım, Hayvancılık ve Endüstriyel Üretim alanlarında Moleküler Biyoloji Bilimini ve Biyoteknoloji alanlarını”' kucaklamak zorundadır. Bu alanlarda gerekli adımlar zamanında atılmadığı takdirde, Türk insanının sağlığı ve Türkiye ekonomisi, ulusal olarak planlanamayan ve sadece dış dinamiklerin etkisiyle şekillenen bir yapıya dönüşecektir. Bu ve benzeri nedenlerle, Türkiye biyoteknolojinin özellikle sağlık ve tarım alanlarında kullanımı konularında acil olarak tavır almak ve kendi “Ulusal Biyoteknoloji Strateji ve Programları”nı oluşturarak bir an önce hayata geçirmek zorundadır. Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri Strateji Grubu, raporunu hazırlarken, Vizyon 2023 Öngörü Çalışması sonuçlarını da dikkate alarak, ancak bu sonuçlarla kendisini sınırlamadan, Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri stratejik alanında, ulusal, bölgesel ve küresel boyutları da içine alarak, bilimsel, teknolojik, sosyal ve ekonomik parametrelerin ekseninde çalışmaya özen göstermiştir. Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri Strateji belgesi, dört ana sektöre odaklanmıştır. Bunlar sırasıyla, sağlık, tarım, hayvancılık ve endüstriyel biyoteknoloji sektörleridir. İlgili sektörlerde belirlenen somut hedeflerin, öngörülen yol haritalarına sadık kalarak gerçekleştirilebilmesine bağlı olarak, Türkiye 20 yıl gibi kısa bir dönem içinde Moleküler Biyoloji, Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinde küresel bir güç haline gelme şansına sahiptir. Böyle bir güç, Türkiye'ye yirmibirinci yüzyılın teknolojisi olarak tanımlanan biyoteknoloji alanında sadece insanının refah düzeyini yükseltmekle sınırlı olmayan, ekonomik ve teknolojik bir üstünlük sağlayacaktır. Ülkemiz bu gücün ve üstünlüğün işaretlerini 5-10 yıl gibi kısa bir dönemde, özellikle sağlık ve tarım sektörlerinde görmeye başlayacaktır. Gelişen dünya içinde, geniş tarım alanlarına sahip, ulusal varlıklarını teknolojiyle değerlendiren ve insanının sağlığını gözeten bir toplum olarak Türkiye’de, biyoteknolojinin sağlık, tarım ve hayvancılık alanlarındaki hedeflenen gerçekçi başarıları, uzun vadede daha cesur ve kapsamlı hedeflere yönelebilecektir.

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-gen-teknolojilerinin-stratejik-onemi

ÖRÜMCEĞİN HAYAT HİKAYESİ

Latince örümcek anlamına gelen arakne kelimesinin kökeni, Ovid'in Metamorfozlar adlı eserindeanlattığı mitolojik bir hikayedir. Buna göre, bilgelik tanrıçası Atene, çok güzel örgüler ören köylü kızı Arakne'yi kıskanır; onu bir örgü örme yarışmasına davet eder. Yarışma yapılır. Atene, güzel örgüsünde, olimpiyatlarda intikam tanrıçası Nmesis'in, tanrılara meydan okuyan ölümleri taşımasını tasvir etmiştir. Lakin, Arakne'nin örgüsü daha güzel olmuştur. Arekne örgüsünde ölümlere adaletsiz ve haksız davranışlarda bulunan tanrıları tasvir etmiştir. Yenilgiyi hazmedemeyen Atene, Arekne'nin örgüsünü yırtar ve Arekne'nin başına örgüde kullandığı mekikle vurur. Üzüntüyle oradan kaçan Arekne, bir ağacın dalına kendisini asar. Bunu gören Atene, Arekne'yi bir örümceğe çevirir; böylece tanrılara meydan okuyan Arekna hem cezalandırılmış olur, hem de örgü örmeye devam eder. Bu ilginç hikayeden sonra örümceklerin genel özelliklerini açıklayalım. Örümcekler böcek değildir. İkisinin en önemli farkı, böceklerin altı bacağı varken örümceklerin sekiz bacağı olmasıdır. Ayrıca böceklerin vücudu üç bölütlü, örümceklerinki ise iki bölütlüdür. Son olarak genelde böceklerin binlerce minik gözden oluşan bileşik gözleri vardır, örümceklerin ise genelde tane basit gözü vardır. Örümceklere duyulan aşırı tiksinti ve korkuya araknofobi denir. Aksine çoğu zararsızdır ve birçok zararlı böcekleri avlayarak tabiatı temizleyen bir yaratıktır. Antaktika dışında bütün kıtalarda, çok çeşitli iklim şartlarında ve çöllerde yaşayabilirler. Birçok örümcek türü, özellikle sonbaharın ılık günlerinde, ürettikleri iplikçikleri paraşüt gibi kullanarak, rüzgar yardımıyla kıtalardan çok uzak okyanus adalarına kadar yayılabilirler. 4500 metre yükseklikte bu şekilde uçmakta olan örümcekler görülmüş, en yakın karaya 1500 kilometre uzaklıktaki bir gemide bu tip örümcekler bulunmuştur. Örümcekler farklı kalitede ipekler üreten fabrikalar gibidirler. Karın bölgelerinin alt kısmında meme şeklindeki konik çıkıntılardan salgılanan ipeğimsi maddeyi çok çeşitli amaçlar için kullanırlar. Çoğu örümcekte salgısı ve yapısı farklı en az iki çeşit ipek bezi vardır. Bu bezlerin ürettiği ipliği kimyasal özelliklerine göre farklı işlerde kullanırlar. Her ipliğin esnekliği, dayanıklılığı, kalınlığı ve yapışkanlığı farklı olduğundan, hangi iplik hangi işe daha uygunsa orada kullanılır. Bazı ipleri av yakalamak için tuzak ağları kurmada, bazı ipleri yuvalarının içini döşemede, bazı ipleri de yumurta ve sperm topaklarını korumak için kullanırlar. Milimetrenin binde birinden daha ince olan bu iplik aynı kalınlıktaki çelik telden daha sağlamdır. Bu iplik kendi uzunluğunun dört katı kadar esneyebilir. Ayrıca çokta hafiftir; dünyanın çevresine sarılacak bu ipliğin ağırlığı sadece 320gr'dır. Örümceğin ipliği ve kurduğu yuva kendisi için çok uygundur. Fakat aynı yuva avları için bir tuzaktır. Örümceğin ağı büyüklüğüne göre çok geniş bir sahayı işgal eder ama bu görüntü aldatıcıdır. Asıl yuvası ortada küçük bir yerdir. Gerisi ise avlar için tuzaktır. Örümcek İpliğinin Yapısı Sentetik ve tabii liflerden daha güçlü olan örümcek ipeğinin üretimi, sentetik iplik üreten fabrikalardakine kısmen benziyor. İpek yapımında kullanılan keratin isimli protein; tırnak ve saçlarımızda, kuşların tüylerinde, memelilerin boynuzlarında, yılanların pullarında bulunan çok yaygın bir proteindir. İçinde birçok protein bulunan sıvı ipek maddesi, iplik haline gelmeden önce fışkırtılmak üzere bez kanalında ilerlerken, bu kanalın duvarını teşkil eden hücreler tarafından çok hızlı bir şekilde suyu çekilir; diğer kanaldaki hücrelerde hidrojen atomlarıyla bu suyu aside dönüştürürler. Yoğunlaşmış proteinler asit havuzuna girince, köprülerle birbirine bağlanarak iplik haline dönüşür. Bu sürecin alt birimlerinde, farklı iplik çeşitlerine göre farklı keselerde, farklı yollara sokularak daha değişik iplikler meydana getirilir. Farklı kimyevi maddeler, farklı oranlarda ihtiyaca göre karıştırılarak çok farklı çeşitte ip üretilmesine olanak sağlar. Böylece avlanmada kullanılan iplikler yapışkan, avlanma sonunda avla yuvaya dönerken örümceğin üzerinde yürüdüğü ipler daha sağlam ve esnektir. Ayrıca avın sarıldığı ipler şerit şeklinde ve hareket ettikçe sertleşen özellikte, yumurta keselerini koruyan ipler mikroplara karşı antibiyotikli, asansör olarak kullandığı ipler kaygan, yuvanın ilk kuruluşundaki temel ipler ayrı kalınlıkta, aralarındaki atkılar ise daha incedir. Bütün bu iplikleri örümcek, ayaklarının estetik hareketleriyle yönlendirir ve yerli yerine yapıştırır. Bazı iplikleri örümcek ayağındaki tarakla tarayarak düzeltir. İpliklerin gerilime maruz kaldığında üzerinde çatlaklar oluşmaması için her tarafı sıvı bir malzeme ile kaplanır. Estetik cerrahları bazı örümcek türlerine ait ipliği, hassas tendon ve eklem ameliyatlarında kullanmaya başlamışlardır. Örümcekler ağlarını kurmada iplerini yapıştırdığı noktaları aralarındaki açıları, dengeli ve gerginliğin hesaplarını da yapar. Örümcekler genelde böceklerle beslenirler. Aklımıza gelmeyecek taktiklerle birçok böceği yiyerek, ekolojik dengede önemli görevleri vardır. Böylece böceklerle baş etmemize yardımcı olurlar. Aksi halde böceklerin çokluğu ve mahsüllere verdiği zarar karşısında pes ederdik. Bunun yanında balık, hatta kuş ile beslenen örümcek türleride vardır. Alıntı Yapılarak hazırlanmıştır

http://www.biyologlar.com/orumcegin-hayat-hikayesi

FİTOTERAPİ Bitkilerle tedavi

Fitoterapi, bitkilerin bilimsel temele dayalı akılcı bir yaklaşımla hastalıkların tedavisi veya önlenmesinde kullanımını anlamına gelmektedir. Bitki ve Tedavi sözcüklerinden oluşan fitoterapi, terimi ilk kez, Fransız hekim Henri Leclerc(1870-1955) tarafından `La Presse Medical` adlı dergide, 1939 yılında kullanılmış olsa da bitkilerin tedavide kullanılışı aslında insanlığın ortaya çıkışı ile başlar. İlk insanlar, bitki ve hayvanları izleyerek tedavi yollarını bulmuşlar Bitkilerle tedavi insanlığın yaratıldığı günden bu yana devam etmektedir. İnsanlar ortaya çıktıktan sonra kendilerinden önce var olan bitki ve hayvanları izleyerek tedavi yollarını deneme yanılma yolları ile bulmuşlardır. Anadolu`da insanlar çaresiz hastalıklara karşı Kaplumbağaları takip ederek onların yedikleri bitkileri kullanarak tedavi yollarını bulmuşlar. Tarih öncesi dönemde yazı olmadığı için sözlü aktarımlarla kuşaktan kuşağa geçmiştir. Bunlar yapılan kazılarla ortaya çıkmıştır. Araştırmacılar Güney Doğu Asya`daki kapalı toplumların yaşayışlarından ve iskelet kalıntılarından faydalanmışlarıdır. İnsanlar tarımı 8000 yıl önce buluyor. Göçebe hayattan yerleşik hayata geçişleri tarımı keşfetmeleri ile oluyor.`Shanider 4 kazısı`nda M.Ö. 62000 yıl öncesine ait tohumlar bulunmuş ve halen Kuzey Irak`ta tıbbi amaçlı kullanılmaktadır. Alp dağlarında yapılan kazılarda 5300 yıl öncesine ait olan buz adam cesedin yanında kancalı kurt ve mantar bulunuyor ve ölümüne bunların sebep olduğu anlaşılıyor. Yüzyıllarca denenen tıbbi bitkilere ait bilgiler yazının icadından sonra M.Ö. 2000 başlarından itibaren dikkatle kaydedilmiş ve kuşaktan kuşağa zenginleştirilerek aktarılmıştır. Sümerliler tarafından M.Ö. 3000 – 700 yıllarında Mezopotamya`da kullanılmış bitkilerle ilgili ilk yazılı bilgiler Asur Kralı Assurbanipal`in (M.Ö. 668-627) kitaplığında çivi yazısıyla yazılmış 800 kil tablette bulunur. 120 mineral maddeye karşılık 250 bitkisel drog adının geçtiği kil tabletlerdeki bilgiler aynı zamanda en eski eczacılık kayıtlarıdır. Bitkilerle tedavide kullanılan yaprak, çiçek, tohum, kök, kabuk, v.s., gibi bitki organlarına `DROG` adı verildiğini belirtelim. Bazen tüm bitki, drog olarak kullanılır. Droglar, içindeki etkili bileşikler nedeni ile hastalıkların tedavisinde kullanılır. Bu arada `İLAÇ` terimi: Birleşmiş Milletler Örgütü`ne bağlı olarak 1948`de kurulmuş Dünya Sağlık Örgütü ilacı, fizyolojik sistemleri veya patolojik durumları, kullananın yararına değiştirmek veya incelemek amacı ile kullanılan veya kullanılması öngörülen bir madde ya da ürün olarak tanımlamaktadır. İlaç, sadece patolojik duruma karşı etkili olmalı, diğer yapıları ve organizmanın fizyolojik aktivitelerini etkilememeli, etkisi doza bağımlı ve geçici olmalıdır. Bitkisel ilaç dendiğinde de tedavi edici değere sahip bitki kısımlarından ( droglardan ) hazırlanan, ekstre veya distilatlar kullanılarak üretilen pomat, damla, şurup, draje, kapsül, tablet ve injektabl preparatlar anlaşılır. Bitkilerden elde edilen maddeler doğrudan ilaç yapımında kullanılabilirler. Bitkisel ilaçları şöyle gruplayabiliriz: Bitkinin tümü, bir organı veya bunlardan hazırlanan tıbbi çaylar, tentürler, uçucu yağlar, sabit yağlar. Saf bileşikler: Droglardan izole edilen saf bileşiklerdir. Standardize edilmemiş ekstre: Kalitesi ve farmakolojik etkisi belli olmayan ekstre. Standardize ekstre: Klinik ve farmakolojik etkisi belli olan ekstre. Dünyada 250.000 kadar bitki türü bulunmaktadır. 300 tanesi dünya çapında kullanılan bu türlerin % 6`sının biyolojik aktivitesi, % 15`nin ise kimyasal içeriği bilinir. XIX. Yüzyıl başlarından itibaren, kimyanın gelişimi sonucu doğada bulunmayan ve tamamen sentezle elde edilen maddelerin tedavi edici etkisinin yanında istenmeyen yan etkilerinin olması hatta bazen bunların hayatı tehdit edici boyutta oluşu, önemli bir sorunu da beraberinde getirdi. Dünya Sağlık Örgütü günümüzde, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki halkın yaklaşık % 80`inin `GELENEKSEL TIP` (= folklorik tıp, yerli tıp, ortodoks olmayan tıp, alternatif tıp, halk tıbbı, resmi olamayn tıp, halk hekimliği, halk eczacılığı ) bilgilerini kullandığını bildirmektedir. Söz konusu ülkelerde modern tıp uygulamalarının yanı sıra, tarihi ve kültürel nedenlerle `Geleneksel Tıp` geçerliliğini korumaktadır. Dünya Sağlık Örgütü de, geleneksel tıp uygulamalarının modern bilimin ışığı altında değerlendirilmesine olanak sağlamak üzere, ilk olarak Çin`de uygulanan geleneksel sağlık programları ile 1970`den sonra ilgilenmeye başlamış, 1977 yılında bilimsel ve geleneksel tıbbın işbirliği gelişiminin hızlanması amacı ile, Cenevre`de bir toplantı düzenlenmiş, toplantının sonucu bir rapor halinde 1978`de yayımlanmış, aynı yıl, geleneksel tıbbı resmen tanımış, uygulamaya koyduğu `Geleneksel Tıp Programı` ( Traditional Medicine Programme) gereği Chicago`da Illinois Üniversitesi`nde NAPRALERT adlı veri tabanını kurmuştur. Bu sayede araştırıcılar, geleneksel olarak kullanılan bitkiler, bunların etkinliği ve geleneksel tıp sistemleri hakkında önemli ölçüde bilgi sahibi olmuşlardır. Bugün gelişmiş ülkelerde özellikle son yıllarda `Alternatif` ve `Tamamlayıcı` tıbba yöneliş vardır. Bitkisel ilaçları kullanmadan önce dikkat edilecek hususlar: Önerilen ilaç formülasyonları içinde, ilk sıradakini tercih etmek gerekir. Başka şekilde belirtilmemişse; infüzyon, dekoksiyon, buğu, losyon, tablet veya kapsül ve tentür hazırlanması ile ilgili standartlara uymak gerekir. Bitkinin önerilen kısmından başkası kullanılmaz. Evde yapamazsanız, güvenilir bir firmadan, tablet, fitil, uçucu yağ, merhem ve tentür alabilirsiniz. İlacı kullanmadan önce uyarıları okumak gerekir. İkiden fazla bitkisel ilacı dahilen veya haricen, kullanmamak gerekir. Bitkisel ilaçların diğer ilaçlarla uyumlu olup olmadığına dikkat etmek gerekir. Bitkisel ilaçlar rahatsızlıkla ilgili şikayetler geçene kadar kullanılır. Eğer bir ilacı 3 haftadan fazla kullanacak olursanız, muhakkak bir doktora danışın. Eğer 2 – 3 hafta içinde bir iyileşme olmazsa veya daha kötüye gidiş söz konusuysa ya da herhangi bir şüphe varsa, muhakkak bir doktorun görüşüne başvurulur. Verilen miktarlar aksi belirtilmedikçe, daima kuru droglar içindir. Çocuklar için doz belirtilmemişse, tüm dozlar erişkinler içindir. Kural olarak; 6 – 12 aylık çocuklarda, erişkin dozun 1/10`u, 1 – 6 yaş için, erişkin dozun 1/3`ü, 7 - 12 yaş için ise, erişkin dozun ½`si kullanılır. 70 yaşın üzerinde metabolizma yavaşladığından, yaşlıların erişkin öngörülen dozun ¼`ünü kullanmaları gerekir. Belirtilen doza kesinlikle uymak gerekir. Dozu iki misli arttırmak etkiyi iki misli arttırmaz. 6 aylıktan küçük bebeklere hiçbir bitkisel ilacı hazırlamaya kalkışılmaz ve hazır formülasyonlar da doktor gözetiminde dikkatli kullanılır. Hamileliğin ilk 3 ayında, çok yaşamsal değilse bitkisel ve diğer ilaçlardan kaçınmak gerekir. Tüm hamilelik sürecinde alkol içeren tentürlerden ve belirtilen bitkileri kullanmaktan kaçınmak gerekir. Genellikle tıbbi bitkiler, öncelikle sağlık sorunlarının giderilmesinde işe yararsa da, büyük bir bölümünden, vücudu temizlemede ve besin takviyesi şeklinde de yararlanılır. Diğer bir deyişle, bu bitkileri hiçbir sorunumuz yokken de kullanarak sağlığımızı sürdürebilir ve hastalıklardan korunabiliriz. Aslında tüm bitkisel tedavi şekillerinde amaçlanan, hastalığın tedavisi değil, sağlıklı yaşamın korunmasıdır. Kaynak: Merkezefendi Geleneksel Tıp Derneği

http://www.biyologlar.com/fitoterapi-bitkilerle-tedavi

Dünyada Patolojinin Gelişimi

Patolojinin gelişimi insan bedenini ve işleyişini araştıran diğer bilim dallarındaki gelişmelerden etkilenmiştir. Önce insan anatomisi ayrıntılarıyla ortaya konulmuş, sonra histoloji, biyoloji, fizyoloji ve biyokimya hakkındaki bilgiler derinleşmiştir. Hastalıkların nedenlerinin anlaşılması için mikrobiyoloji, dahili ve cerrahi tıp dalları, son olarak da genetik ve moleküler biyoloji alanındaki atılımlar bilimin ve patolojinin yolunu aydınlatmıştır. Tıp dallarındaki bilginin günümüzdeki kadar yoğun olmadığı çağlarda bilim insanlarının birden çok bilim dalında çalışmalar yapmalarının nedeni, farklı dallar arasında işbirliği ve bilgi paylaşımının yarattığı avantajlardan yararlanmış olmalarıdır. Patolojide önde giden bilim insanı aynı zamanda anatomi, histoloji veya fizyoloji alanında da en ileri bilgilere sahip olmuştur. Yine de patolojinin 17. yüzyıldan itibaren sıçrama yapmasında Avrupa'da rönesans ("Yeniden doğuş") döneminin yarattığı bilimsel özgürlük ortamında otopsi incelemelerinin yaygınlaşması etkili olmuştur. Otopsi: Hastalıkların anlaşılmasında önemli aşama Hastalıkların nedenleri konusunda araştırmalar hasta bedenlerin ve beden sıvılarının incelenmesiyle giderek bilimsel zemine oturmuş, otopsi bu gelişmede önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Otopside hastalıkların organ ve dokularda yol açtığı değişiklikler açığa çıkarılmıştır. Otopsi bulguları aynı zamanda hastalıkların tanısı ve ölümle sonuçlanan mekanizmaların anlaşılması için somut kanıtlar olarak değer kazanmıştır. İlk otopsinin 1286 yılında veba salgını sırasında İtalya'da Cremona şehrinde yapıldığı bilinmektedir. Şüpheli olgularda aileden ilk otopsi iznini isteyen hekim ise Antonio Benivieni (1440-1502)'dir. Giovanni Battista Morgagni (1682-1771) Patolojik anatominin babası kabul edilir. 700'den çok otopsi üzerinde elde ettiği bulguları kaydetmiş, 60 yıl sonra yayınladığı "De Sedibus et Causis Morborum" adlı 5 ciltlik bir eserde toplamıştır. Morgagni çalışmalarında Galen'in "Gerçeği arayanlar, nedeni kendisini doğrulamasa da gördükleri herşeyi dikkatle rapor etmelidir" öğüdüne uymuştur. Marcello Malpighi (1628-1694) Dokularda ilk mikroskopik incelemeleri gerçekleştirmiştir. 18. yüzyılın ilk yarısında histolojinin kurucusu Bichat da otopsi çalışmaları yaparak dokuları damar, kas, bağ dokusu ve kemik olarak dört ana kümede toplamıştır. 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransız cerrah Guillaume de Puytren (1777-1823), klinikçi Mathew Baillie (1761-1823) otopsiyle uğraştı. İngiliz R. Bright otopsi serilerini inceleyerek böbrek hastalıklarının ilk sınıflandırmasını yaptı. Aynı dönemde Alman patolog ve anatomist Johann Friedrich Mecker (1781-1833) çok sayıda otopsi yaptı. Aynı zamanda fizyoloji, anatomi hocası ve arkeolog olan Johannes Müller (1801-1858), tümörleri makroskopik görünümlerine göre ilk sınıflandıran kişi oldu. Thomas Hodgkin (1798-1866) 7 Otopside lenf düğümünde tümör gelişimini değerlendirerek Hodgkin Lenfoma'yı tanımlamıştır. Karl F.Rokitansky (1804-1878) Viyana Üniversitesi'nde 30 yıl Patoloji hocalığı yapmış, bu süre içinde 70.000'den fazla otopside çeşitli hastalıkları gözlemlemiştir. Septal defektler ve diğer konjenital kalp anomalilerini tanımlamış, arter hastalıkları üzerine geniş makaleler yayınlamış, infektif endokarditlerde ilk kez bakterileri görmüştür. Eş zamanlı olarak Berlin'de Rudolf Ludwig Karl Virchow (1821-1902) "Hücresel patoloji" düşüncesinin fikir babasıdır. Otopsilerden elde ettiği 23.000 parçadan oluşan bir müze kurmuştur. Aynı zamanda arkeolog, antropolog, politikacı olan Virchow 1879'da Truva'yı görmek ve tarihi eser kaçırmak için 2 kez ülkemize gelmiştir. Milletvekilliği sırasında Berlin'in su ve kanalizasyon sistemlerinin kurulması için çalışmış, tifüs salgını hakkında daha 20 yaşında iken yazdığı bir rapor nedeniyle Berlin'den sürülmüştür. Virchow tıbbı bir sosyal bilim olarak nitelendirmiştir. Lösemi, tromboz, yangı ve tümörleri ilk kez ayrıntılı olarak tanımlamış, emboli, amiloid ve hemosiderin ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Modern patoloji, hücresel patoloji İnsan anatomisi, fizyoloji, histoloji ve mikrobiyolojideki gelişmeler, normal ve hastalıklı sistem-organ-doku-hücre-inceyapının karşılaştırılmasına olanak tanımıştır. Modern patoloji, "Hücresel patoloji", "Fizyopatoloji", "Moleküler patoloji" bölümlerinden oluşmaktadır. 19. yüzyılda Virchow tarafından ortaya konulan "Hücresel patoloji" düşünce sistemi şöyle özetlenebilir: "Yaşamın temel birimi hücredir. Hastalıklar da hücre yapısı ve işlevlerinin bozulmasıyla başlar. Hasta hücrenin üremesiyle diğer hasta hücreler ortaya çıkar. Hastalığı anlamak için hücreyi incelemek gerekli ve yeterlidir. Yangı, dejenerasyon, tümör gelişimi bu şekilde açıklanabilir." Virchow, teorisini kendinden önce gelen bilim adamlarının bulgu ve düşüncelerine dayandırmıştır: Robert Hooke 1665'te bitki gözeneklerini gösterip bunlara "hücre" adını vermiştir. Lorenz Oken 19. yüzyılın başında "Bitkiler gibi insan ve hayvan bedenlerinde de bulunan hücrenin yaşamın en küçük birimini oluşturduğu" görüşünü öne sürmüştür. Histolojinin kurucusu Xavier Bichat "Hastalıkların dokuların bozulması sonucunda oluştuğunu" savunmuştur. Zamanının en büyük fizyologlarından biri olan Virchow'un Hocası Johannes Müller (1801-1858) ise yapı ile işlev arasındaki ayrılmaz bağı vurgulamıştır. Virchow'un hücresel patoloji kuramını ortaya koyarken hücrenin inceyapısından ve moleküler yapısından da söz ettiğini bu bilim adamının ileri görüşlülüğünü göstermesi bakımından eklemek gerekir. Alman bilimadamı Julius Cohnheim (1839-1884)Virchow'un öğrencisidir. İltihap patogenezi ve deneysel patoloji alanındaki çalışmalarla iz bırakmıştır. Cohnheim kurbağalardaki deneysel araştırmalarda iltihap bölgesine gelen elemanların kandan taşındığını, doku değişikliğinin, hücreye değil damara yönelik etkilerle oluştuğunu, hücre zedelenmesinin bunun sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Dokuları dondurarak kesmeyi ilk deneyen bilim adamıdır. Virchow'un bir başka öğrencisi Elie Metchnikoff 1845-1916 fagositoz konusundaki çalışmalarıyla 1906 Nobel ödülü alıştır. İlk patoloji kürsüsü Jean Cruveilhier (1791-1873) tarafından Paris'te, 1836'da Hotel Dieu'da kurulmuştur. Dönemin eğitim merkezleri Almanya ve Avusturya, en tanınmış hocaları Müller, Rokitansky, Virchow ve Cohnheim olmuştur. Avrupa'da bu gelişmeler yaşanırken ABD izleyici durumundadır. Welch, Osler, Councilman, Delafield, Flexner gibi başlıca Amerikalı patologlar eğitimlerini Avrupa'da Rokitansky, Virchow ve Cohnheim'in yanında almıştır. Osler, 19. yüzyıl başında yaptığı otopsilerde birçok hastalığı ilk kez tanımlamıştır. Cohnheim'in öğrencisi Henry Welch (1850-1934), ABD'de ilk patoloji kürsüsünü John Hopkins'te kurmuştur.

http://www.biyologlar.com/dunyada-patolojinin-gelisimi

GÖLLER VE ÖZELLİKLERİ

Karalar üzerindeki çukur alanlarda birikmiş ve denizle bağlantısı olmayan durgun su kütlelerine göl denir. Bir gölün oluşabilmesi için öncelikle bir çanağa ihtiyaç vardır.Göller yeryüzündeki tatlı suların % 87’sini oluştururken, göllerin karalar üzerinde kapladığı alan % 2’dir. Göllerden faydalanma: 1-Tarım alanlarını sulamada, 2-İçme ve kullanma suyu sağlamada, 3-Taşımacılıkta, 4-Elektrik üretimi, 5-Su ürünleri yetiştirme, 6-Tuz ve soda üretimi, 7-Turizm açısından önemlidirler. GÖLLERİN ÖZELLİKLERİ: Gölün Büyüklüğü: Dünya üzerindeki göllerin büyüklükleri değişkendir. Hazar Gölü Dünya’nın en büyük gölüdür. ( 424.000 km kare) Gölün Beslenmesi: Göller, yağış suları, akarsular ve kaynaklar tarafından beslenir. Göllerin su seviyeleri beslenmeye bağlı olarak değişir. Bazı göller fazla sularını bir akarsu ile denize boşaltır. Bu akarsulara göl ayağı ya da gideğen denir. Göle su taşıyan akarsulara ise geleğen denir. Örneğin Manyas ve Ulubat göllerli bir akarsu ile sularını Marmara Denizi’ne boşaltır. Gölün Derinliği: Tektonik ve krater göllerinin derinlikleri genellikle fazladır. Dünya’nın en derin gölü tektonik bir göl olan Baykal Gölü’dür. Göl Suyunun Tuzluluğu: Göl sularının içinde çözünmüş halde madensel tuzlar bulunmaktadır. Buharlaşma nedeniyle göl suyunun tuz yoğunluğu artar. Özellikle kapalı havzalarda yüzeyden akış olmadığı için göl suları tuzludur. Örneğin ülkemizdeki Burdur Gölü ve Tuz Gölü’nün suları tuzludur Göllerin Sularının Özelliğinde (acı, tuzlu, tatlı olmasında) Etkili Faktörler: 1. Gölün büyüklüğü ve derinliği:Büyüklük ve derinlik arttıkça tuzluluk azalır. 2. Gölün gideğeninin olup olmaması: Göl sularını bir gideğen ile boşaltabiliyorsa suları tatlı olur. 3. İklim: Nemli iklim bölgelerinde göllerin tuzluluğu daha azdır. Genelde tatlı suludurlar. 4. Göl çanağını oluşturan kayaların özelliği Dünya üzerindeki en büyük göl 424.000 km² yüz ölçümü ile Hazar Gölü’dür. Dünya’nın en derin gölü ise 1.740 m derinliğindeki tektonik bir göl olan Baykal Gölü’dür. Göller yer altı ve yer üstü suları ile yağışlar tarafından beslenmektedir. Göllerin suları tatlı, tuzlu, acı ve sodalı olabilir. Göl sularının kimyasal özellikleri, gölü besleyen akarsuların kimyasal özelliğine, iklim özelliklerine ve göl çanağını oluşturan kayaçların özelliklerine göre farklılık gösterir. Özellikle dışa akışı olmayan kapalı havzalardaki göllerin suları içinde eriyik halde madensel tuzlar bulunmaktadır. Buharlaşmanın şiddeti göl suyunun tuz yoğunluğunu belirler. Tuz Gölü’nün suları tuzlu, Van Gölü’nün suları ise sodalıdır. Açık havzalar içerisindeki göller ise fazla sularını gideğenler vasıtası ile boşalttığı için suları tatlıdır. Göller, yağışlar, akarsular ve kaynaklar tarafından beslenir. Göllerin su seviyeleri beslenmeye bağlı olarak değişir. Bazı göller fazla sularını bir akarsu ile deniz boşaltır. Bu akarsulara göl ayağı veya gideğen denir. Gölün beslenmesine ve havzadaki iklim koşullarına bağlı oluşan seviye farkı nedeniyle su seviyesinde değişiklik olur.

http://www.biyologlar.com/goller-ve-ozellikleri

Balıklarda Üreme

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme

Kuşlar neden göç ederler?

Bu sorun, hala ornitolojide en zorlu sorulardan birisi. Genellikle kuş göçleri üreme ve üreme dışı dönemlerin aynı bölgede geçirilmesinin avantajlı ya da mümkün olmadığı durumlarda görülür. Ancak, bazen daha yakında elverişli kışlama alanları varken türün neden binlerce kilometre öteye göç ettiğini açıklamak her zaman kolay değil. Göç, olanca risklerine karşın hala vazgeçilmediğine göre kuşlara hatırı sayılır yararlar sağlıyor olmalı. Uzun göç yolculuğu, tamamlamak için harcanan enerjinin yanısıra yorgunluk, kaybolma, yırtıcılara yem olma gibi riskleri nedeniyle tehlikeli bir girişim. Kuzey Yarımküre'den güneye göçen küçük kuşların yarısından fazlası asla geri dönmüyor. Örneğin diğer akrabalarının aksine çok daha geç, Ağustos ayında yuva yapan Ada Doğanı (Falco eleonorae) bu gibi küçük göçmenlerle beslenerek yaşamak için evrilmiş bir yırtıcı. Buna, insanoğlunun ve olumsuz hava koşullarının etkilerini eklersek göç ve kışlama sırasında ölüm oranının yüksekliği bizi şaşırtmamalı. Kuşların, kış aylarının olumsuz çevre koşullarından güneye kaçmaları kolay anlaşılsa da belki de daha ilginç bir soru neden uygun koşullar tropikal bölgelerde yıl boyu hüküm sürdüğü halde tekrar kuzeye döndükleri. Burada önemli nokta, her ne kadar kış boyunca düşmanca koşullar hüküm sürse de, kuzey enlemlerinde ilkbahar ve yaz ayları boyunca üremek için tropikal bölgelere göre daha uygun özelliklerin bulunması. Tropikal enlemlerde gece-gündüz uzunluğu neredeyse sabit olduğu halde, ilkbahar ve yaz boyunca kuzey enlemlerinde gündüzler gecelerden belirgin derecede uzun. Diğer taraftan ılıman ve tropikal bölgelerde yerli kuş populasyonlarının yoğunluğu özellikle üreme sırasında yüksek rekabet oluştururken, daha az türe sahip sahip kuzey enlemlerinde bu rekabet daha düşük. Bu bakış açısına göre, kuzey enlemlerdeki çoğu göçmen kuş türleri (kuzeyin zorlu kışından kaçıp tropik bölgeye tahammül eden ılıman kökenli kuşlar değil) kuzeydeki geçici yaz bolluğundan faydalanan tropikal kökenli kuşlardır. Aynı türün farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukları göç davranışını sonradan kazanabilir ya da kaybedebilirler. Örneğin Küçük İskete (Serinus serinus) son yüzyıl içinde Akdeniz havzasından kuzeye, Avrupa'ya yayıldı. Atasal Akdeniz toplulukları yerliyken, yeni kuzey populasyonları artık göçmen oldular. Tam tersi bir gelişme, Güney Afrika'da kışlayan Kara Leylek (Ciconia nigra) ve Arıkuşu (Merops apiaster) gibi bazı göçmen türlerin bir kısmının artık orada üreyen yerli türlere dönüşmeleri. Genel olarak, tropikal bölgeye göç eden kuşlar geride ılıman bölgede kalanlara göre kışı daha iyi atlatırken, geride kalan yerli türler üreme açısından göçmenlerden daha başarılı olurlar. Tropikal bölgedeki yerli türler ise uzun yaşamayı düşük üremeye feda ederler. Kurdukları yuvaların pek azı başarılıdır, yavru sayıları düşüktür ve her çift yılda birçok kere üremeyi dener, ama erginler uzun ömürlüdürler. Göç, yerel koşullar yakındaki yörelere fırsatçı hareketleri teşvik ettiği durumlarda evrilir. Populasyonun sadece bir kısmında başlayan bu davranış eğer avantajlı ise, bir süre sonra göç etmeyen toplulukların yeryüzünden silinmesi sonucunda o türün tüm bireyleri için bir kural haline gelir. Farklı göç şekilleri Farklı türlerin kışlama ve üreme alanları arasında izledikleri rota ya da kışlama alanlarında yerleşme şekilleri değişik göç şekilleri oluşturuyor. En belirgin farklılıklardan biri süzülen kuşlarla, kanat çırpan aktif uçucular arasında. Uçabilmek için termallere bağımlı süzülen kuşlar, geniş su kitlelerini aşamadıklarından kıyı kenarını izleyerek gündüzleri uçarlar ve denizleri karaların birbirlerine en çok yaklaştıkları bölgelerden geçerler. Diğer taraftan pek çok ötücü kuş, yağmurcun ve su kuşu yer şekillerine bağlı kalmaksızın geniş bir cephe şeklinde geceleri göç ederler. Bazı durumlarda ilkbahar ve sonbahardaki göç rotası aynı olmaz. Örneğin, Sibirya’da üreyen Kara Gerdanlı Dalgıç (Gavia arctica) toplulukları sonbaharda doğrudan bir uçuşla Karadeniz’e iner, ancak ilkbaharda aynı rotadan geri dönmek yerine önce batıya Baltık Denizi’ne, sonra doğuya uçar. Havalanabilmek için donmamış su yüzeyine gerek duyan dalgıçların, buzu geç çözülen gölleri ilkbaharda kullanamaması nedeniyle bu tip bir göçün ("halka göç") daha avantajlı olduğu sanılıyor. Pek çok ötücü kuş türünde erkek bireyler, dişilere göre daha kısa mesafe göç eder. Bu durumun, erkeklerin ilkbaharda en iyi üreme alanlarını ele geçirmek için giriştikleri yoğun rekabetin sonucu olduğu sanılıyor. Yine muhtemelen aynı nedenden dolayı sonbahar göçü neredeyse aylar süren bir sürede gerçekleştiği halde, ilkbahar göçü çok daha dar bir zaman aralığında gerçekleşir. Süper yakıt: İçyağı Göç eden kuşların büyük çoğunluğu bir seferde uzun mesafeleri aşabilmek için deri altında yağ depolar. Yağ parçalandığında, aynı miktarda karbonhidrat veya proteinle karşılaştırılırsa onların iki katı enerji ve su üretir. Biriktirilen yağ, bazen vücut ağırlığının iki katına çıkmasına neden olabilir. Bu denli çok yağın kısa sürede biriktirilebilmesi için uygun metabolik ve davranışsal değişiklikliklerin oluşması gerekiyor. Bu değişiklikler arasında aşırı yeme (hiperfagi), metabolizmalarının nitelik değiştirmesi, iç organların bazılarının küçülmesi sayılabilir. Yağ, normal zamanlarda küçük kuşların vücutlarının %3 ila %5'ine karşılık gelir. Oysa göç sırasında bu değer %25'e, bazı kıyı kuşlarında % 45'e ulaşabiliyor. Ötücü kuşlar tipik olarak bir seferinde birkaç yüz kilometre uçtuktan sonra 1 ila 3, bazı durumlarda daha da uzun süre dinlenip azalan rezervlerini yeniden tamamlarlar. Uzun mesafeler kateden kıyıkuşları da göçlerini üç veya dört ayakta gerçekleştirirler. Her yolculuk ayağı sırasında dinlendikleri bu mola noktaları birçok tür için yaşamsal önem taşır. Yapılan araştırmalar, küçük kuşların bir saatlik bir uçuş sırasında vücut ağırlıklarının yaklaşık %1'ini kaybettiklerini göstermiş. Ünlü göç araştırmacısı Peter Berthold, ağırlığının %40'ı yağ olan bir göçmen kuşun 100 saat boyunca durmadan uçabileceğini ve bu süre zarfında 2500 km. yol katedeceğini hesaplamış. Yakıtı tasarruflu kullanma açısından hiçbir insan yapısı motor kuşların metabolizmasıyla baş edemez!

http://www.biyologlar.com/kuslar-neden-goc-ederler

YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI

YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI

İli : ADANA Adı : YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 06.12.2008 Alanı : 16430 ha. Konumu : Akdeniz bölgesinde, Adana ili, Yumurtalık İlçesi sınırları içerisindedir. Ulaşım : Adana-Karataş-Yumurtalık yolu asfalt yol olup, 70 km.dir. Adana-Ceyhan –Yumurtalık yolu asfalt yol olup, 90 km.dir. Kaynak Değerleri :           Seyhan-Ceyhan deltası göl lagünleri, kıyı kumulları, barındırdığı bitki ve hayvan türleri ile kompleks bir yapı oluşturmaktadır. Ülkemizde halep çamı (Pinus halepensis)’nın nadir bir yayılış alanı olmasının yanında nesli tehlikeye düşmüş su kuşlarının yaşama ortamıdır. Akyatan ve Ağyatan gölleri barındırdığı kuş türleri açısından Türkiye’deki “A sınıfı” niteliğindeki 19 sulak alandan 2’sini oluşturmaktadır. Ayrıca nesli tehlikeye düşmüş 2 tür deniz kaplumbağasının (caretta caretta) ve özellikle chelonia mydas’ın Akdeniz’de varlığını sürdürebilmesi açısından bu alanlar oldukça önemlidir. Saha, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında yer alan 17 deniz kaplumbağası yuvalama alanlarından birisidir. Özellikle Akdenizde yok olma tehlikesi içinde bulunan bir kaplumbağa türü (chelonia mydas) için son sığınma alanlarıdır. Alan Akdeniz fitocoğrafik Bölgesi içinde yer alır. Ülkemizdeki 112 önemli bitki alanından biri olan Ceyhan Deltası önemli bitki alanı içersinde yer almaktadır. Alanın florası ile ilgili çok sayıda araştırma yapılmıştır.2005 yılında yapılan çalışmada 68 familyaya ait 272 takson tespit edilmiştir. Halep çamlığı flora açısından alanın en önemli parçasıdır. Türkiye için nadir bir tür olan Halep çamının burada orman oluşturması yanı sıra, alan için korumada öncelikli 6 tür bulunmaktadır. Alanda bulunan farklı kumul yapıları, farklı bitki örtüsüne sahiptir. Bu nedenle kumul florası çok zengindir.Kumullarda korumada öncelikli 6 bitki türü saptanmıştır. Türkiye’de yaşayan yaklaşık 120 odanata (kızböcekleri) türünden 41’ i alanda bulunmaktadır. Ceyhan Deltası’nda 10 familyaya ait toplam 27 balık türü tespit edilmiştir. 11 familyaya ait 42 sürüngen türü, 4 familyaya ait 6 çift yaşamlı, 12 familyaya ait 35 memeli türü bulunmaktadır. Nil kaplumbağası Ceyhan nehri ağzında çiftleşmekte ve kıyı kumullarında yuvalanarak üremektedir. Alanı önemli kılan unsurların başında kuşlar gelmektedir. Alan kuş göçü yolu üzerinde bulunmaktadır. Alanda toplam 252 kuş türü saptanmıştır.      

http://www.biyologlar.com/yumurtalik-lagunu-milli-parki

Bilgi Teknolojileri Girişimi İlaç Tedavilerindeki Hataları Azaltıyor

Bilgi Teknolojileri Girişimi İlaç Tedavilerindeki Hataları Azaltıyor

Birinci basamak sağlık hizmetlerinde ilaç tedavisiyle ilgili hatalara oldukça sık rastlanıyor. İngiltere’de gerçekleştirilen çok merkezli, randomize olarak tabakalandırılmış kontrollü bir çalışmada, eczacılar tarafından yönlendirilen bilgi teknolojileri temelli bir girişimin (PINCER) basit geribildirim yöntemine göre tedavi hatalarını azaltmakta ne kadar etkili olduğu araştırılırken, bu yöntemin etkinlik-maliyet analizi gerçekleştirildi.NOTTİNGHAM- Nottingham Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Anthony J Avery’nin önderlik ettiği çalışmada araştırmacılar, örneklemi araştırma merkezi ve hasta sayısına bağlı olarak tabakalandırdılar. Bu tabakalar içinden birinci basamak uygulamaları, risk grubundaki hastalar için bilgisayar tarafından geri bildirim sağlanan kontrol grubuna veya geri bildirim, ileri eğitim ve özel destek sağlanan eczacı tarafından yönlendirilen bilgi teknolojileri (PINCER) uygulamasına dağıtıldı. Bu dağıtım hekim, hasta, eczacı, araştırmacı ve istatistikçilerden saklı tutuldu.  Birincil sonuçlar, girişimden altı ay sonra şu üç önemli klinik hatadan birinin yapıldığı hastaların oranıydı: peptik ülser öyküsü olan hastalarda nonselektif ve non steroidal enflamatuarlarla birlikte proton pompa inhibitörlerinin yazılmaması; astım öyküsü olan hastalara beta bloker verilmesi; 75 yaş ve üstü hastalarda önceki 15 ayda üre ve elektrolit değerlendirmeleri yapılmadan uzun süreli anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörlerinin veya loopdiüretiklerin kullanılması. Kaçınılan her bir hatanın maliyeti de artan etkinlik-maliyet analizi kullanılarak hesaplandı. Toplamda 72 pratisyen hekimin gördüğü 480.942 hasta randomize olarak çalışmaya alındı. Altı aylık izlemde, PINCER grubunda, peptik ülser öyküleri olan hastalarda gastrointestinal koruma olmadan nonsteroid antienflamatuar yazılma oranı (OR 0-58, 95% CI 38-0.89); astımı olanlarda beta bloker kullanma oranı (0.73,0.58-0.91); veya uygun izleme olmadan ACE inhibitörü veya loopdiüretik kullanma oranı (0.51, 0.34- 0.78) daha düşüktü. Etkinlik maliyet hesabı açısından ise bu konudaki yetkililerin 6 aylık izlemde her bir hata için 75 pound daha az ödeyecekleri %95’lik güvenlik aralığı ile gösterildi. Genel olarak bakıldığında ise PINCER girişiminin klinik kayıtlarla bilgisayar ortamında çalışan pratisyenlerde ilaç tedavisindeki hataları önlemede etkin ve düşük maliyetli bir yöntem olduğu sonucuna varıldı. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/bilgi-teknolojileri-girisimi-ilac-tedavilerindeki-hatalari-azaltiyor

Yalnız George'dan İnsanlığa Hüzünlü Veda

Yalnız George'dan İnsanlığa Hüzünlü Veda

Galapagos kaplumbağası, türünün son örneği "Yalnız George" 100 yaşında yaşama veda etti. 1535 yılında İspanyol gemiciler tarafından, Ekvadora bağlı Galapagos adalarında yaşayan bu kaplumbağalara, İspanyolca kelime olan Galapago ismi verildi. Çobanlar tarafından 1972 yılında Pinta adasında bulunan erkek dev su kaplumbağası Geochelone Nigra Abingdoni alt türünün bilinen son örneğiydi. Galapagos Ulusal Park Müdürü Edwin Naula, SantaCruz adasındaki kaplumbağa yetiştirme merkezinde bakıcısı Fausto Llerena  tarafından ölü bulunan Yalnız George'un ölüm nedeninin belirlenebilmesi için nekropsi  uygulanacak.Galapagos adaları,1835 de Darwinin ziyaretiyle üne kavuşmuş adalardır. İngiliz doğa tarihçisi, Charles Darwin, 1859 da ortaya attığı evrim teorisinin unsurlarından "Doğal Seçilim"i, Galapagos adalarındaki gözlemlerine dayanarak yapmıştır. Doğal seçilime göre, belirli bir türde dış çevreye uyum konusunda daha elverişli özelliklere sahip olan canlılar, bu elverişli özelliklere sahip olmayan canlılara göre, yaşama ve üreme açısından daha şanslıdırlar. Bunun sonucu olarak genlerini yeni kuşaklara aktarabilmeleri yoluyla evrim devam eder. Yalnız George 1993 yılından beri başka dev su kaplumbağalarıyla çiftleştirilmeye çalışıldı fakat başarılı olunamadı. Ve türünün son örneği olan yalnız George ile birlikte dünyamız bir kere daha yara aldı. İnsanoğlu bir türü daha uğurlarken, ciddi anlamda artık kendini sorgulamalı. Yaban hayatında bize veda etmeye hazırlanan pek çok canlı var. Bu ilk değil ama son da olmayacak. Her şeyden önce "insan" varlığı, yaptıkları ve yapacakları üzerine düşünmelidir. Yapılması gereken en önemli çalışma eğitimdir. Bireyler, biyoçeşitliliği neden korumaları gerektiğini anlamazlarsa, kendimiz dışındaki canlıları koruma şansımızda kalmaz. Her canlının yaşam zincirinin bir halkası olduğu, öğretilmelidir. Bunu anlatmak zaman ve emek ister. Âmâ şöyle bir düşünüldüğü zaman, biz, bu zinciri bozmak için bu kadar zaman harcarken, toplamak için neden zaman ayırmayalım. Aynı zamanda, çocuklarımıza paylaşmayı, öğretirken, bizimle yaşamı paylaşan diğer canlılarla da paylaşmamız gereken şeyler olduğunu öğretmeliyiz. Biz yaşamı başka canlılarla da paylaşıyoruz. İnsan, başka bir insanla, nasıl ki ekmeği, suyu, sevgiyi paylaşıyorsa, diğer canlılarla da havayı, suyu, toprağı paylaşması gerektiği çocuklarımıza öğretilmelidir. Çocuk yaşamın tamimiyle kendisine hak olduğunu düşünürse, insanlık kaybetmeye mahkûm demektir... Yalnız Georgenin bu şekilde veda etmesinin, senaryosunu kim yazdı? -Yazan: İnsan, oynayan "Yalnız George ve arkadaşları". Film biter ve "Yalnız George" insanoğluna veda eder. VAR OLAN DÜNYAMIZDA FÜGÜRAN YOK, HER CANLI BAŞ KAHRAMAN... Nuray GÜNDOĞDU Eğitim ve Etkinlikler Sorumlusu/Education and Event Area Manager Faruk Yalçın Zoo Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı A.Ş. www.farukyalcinzoo.comKaynak: http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/yalniz-georgedan-insanliga-huzunlu-veda

Mendel Yasaları

Avusturyalı bir papaz olan Gregor Mendel 'in genetik ilmiyle ilgili olarak bulduğu biyoloji kanunları. Manastırın bahçesinde bezelye leri birbirleriyle çaprazlama|çaprazlayarak (eşleştirerek) kalıtım için ilgi çekici sonuçlar buldu. Bugün bu sonuçlar Mendel kanunları adıyla anılmaktadır. Çalışmalarını yaptığı dönemde kromozom ve genlerin varlığı bilinmemesine rağmen, özelliklerin "faktör" adını verdiği birimlerle nesilden nesile aktarıldığını söyledi. Bugün bu birimlere, gen denmektedir.Bahçe bezelyeleriyle yıllarca yapmış olduğu çalışmalarının sonuçlarını 1865'te yayınladı. ''Bitki Melezleri Üstüne Denemeler'' isimli eseriyle genetik|genetiğin kurucusu olarak kabul edildi. Mendel'in en önemli deneylerinin konusu bezelye idi. Adi bezelye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuktur, bazı taneler sarıyken, diğerleri yeşildir, bazı bezelye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri düzenli tozlaşmalara tabi tutan Mendel, yukarıdaki özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesi sonucunun bir karakteristik ortalaması olabileceği düşünülebilir. Bazı saf karakterlerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir; ama Mendel'in deneylerine göre, iki saf karakterin çaprazından, mesela uzunluk ve kısalıktan melez uzunlar çıkmaktaydı. Uzunluk karakteri, kısalık karakterine baskın olduğundan sonuçta melez bireyler uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, % 25 oranında saf uzun, % 25 saf kısa, % 50 melez uzun çıkmaktaydı. İki eş saf özellik çaprazlandığında, sadece bu saf özellik ortaya çıkmaktaydı. Mendel kanunlarının esası buna dayanmaktaydı.Mendel'in bahçe bezelyeleri ile deneyleriMendel bahçe bezelyeleriyle yaptığı çaprazlamalarda bazı belirli özelliklerin değişmediğini tesbit etti. Bezelyelerin bir kısmı kısa ve çalı tipli (bodur) olduğu halde, bazıları uzun ve tırmanıcı idiler. Yine, bazıları sarı tohum ürettiği halde, bir kısmı yeşil tohum üretirdi. Bazıları renkli çiçeklere sahip olduğu halde, bazıları da beyaz çiçek ihtiva ederdi.Mendel bahçe bezelyelerinin topu topu yedi özelliğinin değişmediğini keşfetti. Ayrıca bezelye çeşitlerinde özelliklerin nesilden nesile kendi kendilerine sürdürdükleri tozlaşma sayesinde korunduğunu gördü.Melezleme tozlaşmasında ise çiçeğin erkek organlarından diğer bitkinin dişi organına çiçek tozu ( polen ) aktarılarak kolaylıkla üretilmekteydi.Farklı yedi özellik (uzunluk, kısalık, sarı tohum, yeşil tohum vs.) görüldüğünden ve melezleme tozlaşması kolaylıkla icra edildiğinden Mendel'in seçtiği konu idealdi. Onun ilk işi, kendisinin takip ettiği ve anne babadan evlatlara devamlı aktarılan yedi özelliği, olsa da olmasa da keşfetmekti. Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak onları bahçesinde fidan olarak dikti. Deneylerle ortaya çıkan yedi özelliğin zürriyet meydana getirmede ebeveynlerden (anne babadan) evlatlara aktarıldığını göz önüne almıştı. Bezelye çiçekleri, ancak kendini dölleyebilecek bir yapıya sahip olduğundan saf soylarını devam ettirmeye müsaittir. Mendel ilk deneylerinde bezelyelerin arı döl olup olmadığını araştırmaya başladı. Bunun için aynı bitkiyi birkaç defa arka arkaya tozlaştırarak birçok döl elde etti. Her dölde elde ettiği bireyleri birbirine ve ebeveynlerine benzeyip benzemediklerine göre ayırdı. Böylece özellikleri farklı yedi saf döl elde etti. Bu özelliklerin herbirine saf karakter adını verdi.Mendel'in Dominantlık (Baskınlık) Kanunu'nu keşfetmesiMendel'in bundan sonraki işi, iki farklı karakterli bitkiyi tozlaştırdığında ne olacağını görmekti. Buna uygun olarak bir uzun ve bir kısa ebeveyn bitki seçti. Uzunundan çiçek tozu alarak kısanın dişicik borusunun üzerine serpti. Kısa bitkide tohumlar olgunlaştığında çaprazlamanın sonucunu keşfetmek için tohumları ekti. Acaba yeni bitki kısa ebeveyne mi, uzun ebeveyne mi benzeyecekti? Yoksa her iki ebeveynin karakterinin tesiriyle orta uzunlukta mı olacaktı? Üreyen fidanların hepsinin, çaprazlamayı yapmak için çiçek tozu aldığı bitkiler gibi uzun olduğunu gördü.Mendel'in ikinci adımı, hangi bitkinin farklılığa sebep olduğunu bulmaktı. Çiçek tozunu kullandığı mı, yoksa üretimde tohumlarını kullandığı bitki mi?Buna uygun olarak tozlaşma işlemini ters tatbik ederek polen için kısa bitkileri, tohum üretimi için de uzun bitkileri kullandı. Sonuçlar önceki gibi olup bütün yavru bitkiler uzun meydana gelmişti.Mendel sonra diğer karakterleri çaprazlayarak deneyler yaptı. Sarı tohumlu bitkilerle yeşil tohumlu bitkileri çaprazladı. Çaprazlamanın birinci dölünde (F1 dölünde) hepsinin sarı tohumlu olarak ürediğini gördü. Bunun gibi yuvarlak tohumlu türlerle buruşuk tohumluların çaprazlamasından yuvarlak tohumlular üretti. Mendel yedi farklı karakteri tahlil edene kadar çaprazlama deneylerini tekrar etti ve şaşırtıcı sonuçlar elde etti. Çaprazlama döllerini dikkatle takip ederek birinci çaprazlamada kullandığı ebeveyn bitkileri "P" olarak adlandırdı. Adı geçen dölün çaprazlama sonucuna (ürününe) F1 olarak ad verdi. F1 ilk evladı temsil ediyordu. İki uzun bezelyenin F1 döllerinin çaprazlamasıyla, F2 dölünü (torunları) üretti. Üretimde önceki yolu takip etti. Her ikisi de uzun olan iki F1 bitkisi seçti. Onları çaprazlayarak tozlaştırdı ve F2 dölünü vermesi için tohumları dikti. Bu çaprazlamanın sonuçları gayet dikkat çekiciydi. Bitkilerin bazıları uzun olmasına rağmen diğerleri ise kısaydı. İkisi arası uzunlukta (orta boy) hiçbir bitki meydana gelmemişti. Üretilen bitkilerin 3/4'ü uzun, 1/4'ü ise kısa idi. F2 dölünde kısa bitkilerin tekrar ortaya çıkışı Mendel için büyük bir anlam taşımaktaydı. Demek ki F1 bitkileri görünmeyen kısalık karakterine sahipti. Diğer karakterlere sahip olan F1 neslinin çaprazlamalarıyla da aynı sonuçlar elde edildi. Sarı tohumlu ile yeşil tohumlu ebeveyn bitkileri (P) birbirleriyle çaprazlandığında F2 dölünde 3/4 oranında sarı ve 1/4 oranında yeşil bezelyeler üredi. Mendel bu sonuçlardan "''Dominantlık Kanunu''"nu kurdu.Mendel'in ikinci kanunu olarak bilinen Dominantlık (Baskınlık) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tanımlanabilir: "Aynı genetik yapıya sahip iki benzer melez çaprazlandığında meydana gelen dölde, ana-babadan gelen karakterler belirli oranlarda (baskın karakter % 75, çekinik % 25) ortaya çıkar."Mendel'in ilk kalıtım kanunu: Uzun bezelyelerin kısalarla melezlenmesinden (çaprazlanmasından) uzun F1 nesli üredi ve kısa bezelyeler F2 dölünde tekrar ortaya çıktılar. Mendel, karakterlerin meçhul faktörler tarafından kontrol edildiğini ileri sürdü. Bugün bu faktörlere " gen " denilmektedir. Mendel bu temel üzerine kalıtımın birinci kanununu yani Eştiplilik = İzotipi Kanunu'nu kurdu.Eştiplilik (İzotipi) KanunuBu kanun, çeşitli kalıtsal karakterlerin faktörleri (genler) tarafından kontrol edildiğini ve bu faktörlerin çiftler halinde bulunduğunu ifade etmektedir. Mendel'in yaşadığı zamanda gen ve kromozomlar bilinmediği halde onun "Eştiplilik Kanunu" bugün genetiğin temel kurallarını meydana getirmektedir. Eştiplilik (İzotipi) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tarif edilebilir: "Birer karakteri farklı iki saf ( homozigot ) ırk çaprazlandığı zaman meydana gelen F1 dölünün bireylerinin hepsi melez ve birbirine benzer olur." Uzun saf bezelye ile kısa saf bezelyelerin çaprazlanmasından % 100 uzun melezler meydana gelir. Mendel uzun F1 dölü bitkilerinin saf uzun ebeveyn bitkileri gibi olmadıklarını ortaya çıkardı. Bu bezelyeler görünmediği halde kısalık faktörünü taşımaktaydılar. Bu faktör bir sonraki dölde tekrar ortaya çıkacaktı. Bu muhakeme, onun kalıtımın ikinci kanununu, yani Baskınlık (dominantlık) Kanunu'nu keşfetmesine öncülük etti. Bu kanuna göre, çiftler halinde bulunan faktörlerden (genlerden) biri diğerini maskeleyebilir veya varlığını göstermesine mani olabilir.Baskınlık (Dominantlık) KanunuBahçe bezelyelerinde olduğu gibi, uzunluk bir çift gen tarafından kontrol edilir. Uzunluk geni kısalık genine baskındır ( dominant tır). Kısalık genine çekinik ( resesif ) denir. Mendel'in çaprazlamalarında ebeveynin biri saf uzun olup, her iki uzunluk genine de sahipti. Diğeri de saf kısa olup, her iki kısalık genine sahipti. Bunların çaprazlama ürünü olan F1 dölünün bireylerinin hepsi uzun, fakat melezdiler. Bunlar bir uzunluk ve bir kısalık geni taşımalarına rağmen, uzunluk geni kısalık genine baskın olduğundan uzun olarak ortaya çıktılar. Mendel, çalışma sonuçlarını tablolar halinde göstermeyi başardı. Günümüzde her karakter en az iki genle ifade edilir. Genetik te her gen bir harf ile temsil edilir. Dominant (baskın) genler büyük harfle, resesif (çekinik) genler aynı harflerin küçükleri ile ifade edilir. Eğer uzunluğu T harfiyle gösterirsek, saf uzun bitki TT olarak yazılacaktı ve uzunluk karakterinin her iki geni böyle gösterilecekti. Büyük T, uzunluğun zıt karakter olan kısalığa baskın olduğunu ifade etmektedir. Aynı usulle, küçük t, kısalığı temsil etmektedir ve yalnız başına saf kısa, tt olarak gösterilecekti. Bütün vücut hücreleri diploit sayıda (2N) kromozom ve gen ihtiva etmelerine rağmen, gamet ler (cinsiyet hücreleri) mayoza uğrayarak kromozom ve gen sayılarını yarıya indirgediklerinden haploit sayıda (N) kromozom ve gen taşırlar. İnsanın vücut hücrelerinde 23 çift (46 adet), gametlerinde ise 23 adet kromozom bulunur.Sonuç olarak bezelyenin tohum taslağındaki yumurta hücresi ve polen tanesinden meydana gelen sperm çekirdekçiği her karakter için yalnız birer gen taşırlar. Saf uzun bezelye bitkisinde, yumurta ve sperm çekirdekleri olgunlaştığında biri T'nin birini, diğeri de diğer T'yi alır. Aynı şekilde bütün vücut hücrelerinde tt genlerini taşıyan saf kısa bitkinin genleri mayoz sonucu t ve t'ye bölünerek şekillenen yumurta veya spermlere geçerler.Mendel Ayrılma Kanunu adı ile kalıtımın üçüncü kanununu kurdu. Bu kanuna göre, bir melezde bulunan gen çiftleri birbirinden bağımsız ayrılarak gametlere gider. Bu demektir ki, gen çiftinin bir tanesini bir gamet, diğerini ise başka bir gamet taşır. Ayrıca bir melezde, dominant genle beraber bulunan resesif gen değişmez. Eğer melezin sonraki döllerinde, iki resesif bir araya gelirse resesif karakter tekrar ortaya çıkar.Mendel çaprazlamalarının çizim metodları: Mendel'in bezelyelerle olan melezleme çalışmaları, dama tahtasına benzeyen tablolarla daha açık olarak gösterilebilir. Gametler, üst ve dikey karelere yerleştirilir. Gametlerin birbiriyle eşlenmesi, diğer karelerde işaretlenir.Tt meydana gelen uzun melez bitkileri ifade eder. T (uzunluk) geni, kısalık (t) genine dominant olduğundan, bireyler uzun olarak gözükür. Eğer Tt melezleri birbiriyle çaprazlanırsa gen birleşimlerinin dört ihtimali rahatlıkla tabloda işaretlenebilir. Durum '''tablo 2'''´de gösterildiği gibi olur.Melez ebeveynlerden T ve t genlerinin birleşme ihtimallerinin sonucunda, F2 dölünde: 1/4'ü saf uzun TT, 1/2 melez uzun Tt ve 1/4'ü saf kısa tt yavru meydana gelir.Mendel'in uzun ve kısa bezelyeleri çaprazlayarak elde ettiği aynı sonuçlar kobay ların renk verasetinde de ispatlandı. Bu durumda siyah renk, beyaz renge dominanttır. Saf bir siyah kobay BB ile, saf bir beyaz kobayı bb çaprazladığımızda ne olacağını görelim. F1 dölünde bütün bireyler (yavrular) siyahtır. Genetik yapılarında ebeveynlerden farklılık arz ederler. Çünkü onlar melez siyahlar Bb'dir. İki melez çaprazlandığında F2 dölü 1/4 oranında saf siyah BB, 1/2 oranında melez siyah Bb ve 1/4 oranı saf beyaz bb olarak gözükebilir. F1 dölünün iki melezi Bb arasındaki çaprazlamadan ortaya çıkan F2 dölü, dağılım gösterir.

http://www.biyologlar.com/mendel-yasalari-2


Cell stress inflames the gut

Cell stress inflames the gut

Over 3.5 million people in Europe and the US suffer from Crohn's disease or ulcerative colitis – the two most common forms of IBD. Chronic bowel inflammation is caused by an overreaction of the immune system to the bacteria which naturally occur in the gut. "This overreaction can come about if, for example, the anti-stress mechanism in the cells of the intestinal mucosa does not function correctly," explains Prof. Dirk Haller of the TUM Chair of Nutrition and Immunology. What Prof. Haller is referring to is the unfolded protein response (UPR) – a sequential chain of signals in the cell, the role of which is to protect the cells against stress. "The UPR is a kind of cell repair mechanism that kicks in when proteins are not properly folded when they are produced – a major cause of cell stress," Haller continues. Any disturbance of the signaling cascade can lead to inflammation and cell death. This damages the cells of the intestinal mucosa, a pre-condition for the development of IBD. The C/EBP homologous protein (CHOP) plays a major role in activating the UPR. It seems, however, that the CHOP is also involved in the inflammatory process. The research team decided to take a closer look at the CHOP protein. Using a new mouse model, the scientists examined the role of the protein in the development of chronic bowel inflammation. They modified the DNA so that the intestinal epithelial cells of the mice produced larger amounts of the protein. Damaged cells recover at a slower rate The higher CHOP protein count made the mice more susceptible to intestinal inflammation. In addition, the inflammation was slower to abate and the intestinal mucosa subsequently required more time to regenerate. "But contrary to what was previously assumed, the higher CHOP concentration is not actually what causes the epithelial cells to die," Haller explains. "Rather, the CHOP proteins inhibit cell division, thus slowing the regeneration of the mucosa following injury." Such injuries, which can be caused by an infection, are often the first step to chronic inflammation of the bowel. The researchers' findings provide further confirmation that a properly functioning UPR signaling cascade is an essential condition for healthy intestinal mucosa. Regulatory disturbance can seriously impair the protective function of the intestinal epithelium and play a role in the development of chronic intestinal inflammation. http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/cell-stress-inflames-the-gut

Stem cells + nanofibers = Promising nerve research

Stem cells + nanofibers = Promising nerve research

Every week in his clinic at the University of Michigan, neurologist Joseph Corey, M.D., Ph.D., treats patients whose nerves are dying or shrinking due to disease or injury.

http://www.biyologlar.com/stem-cells-nanofibers-promising-nerve-research

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Laboratuvarda Donör Organ Üretimi Gerçekleştirildi

Laboratuvarda Donör Organ Üretimi Gerçekleştirildi

Bir domuz embriyosuna, gelişiminin ilk safhalarında insan hücreleri enjekte edildi ve dört haftadır gelişimini sürdürüyor. Fotoğraf: Juan Carlos Izpisua Belmonte

http://www.biyologlar.com/laboratuvarda-donor-organ-uretimi-gerceklestirildi

CANLILAR NASIL OLUŞTU VE GELİŞTİ

Yakın geçmişteki atalarımız acaba nasıl bir canlıydı?Daha önce neydik? Oksijenli ortamdaki yaşam nasıl bir canlıyla başladı? Bilim çevrelerinde, insanların ve hayvanların atasının, bir barsak paraziti (giardia)ne benzer bir canlıdan türediği görüşü ağırlıkta. Dünya var olduğundan beri üzerinde milyarlarca canlı, yaşam sürdü. Bu gün de en az 30 milyon tür yaşamını sürdürüyor. Elbette tüm canlıları birer birer sayma ve sınıflandırma olanağı yok. 18. yüzyılda Linnaeus, 10 000 canlıyı sınıflayabilmişti. Daha sonraları canlıların nasıl sınıflandırılacağı konusu gündeme geldi. Bir yol, organizmaları gözle görülebilir özelliklerine göre sınıflamaktı( Taksonomi). Darwin' le birlikte bu bakış açısı değişti. Canlılar soy ağaçlarına göre sınıflandırılmaya başlandı. Bu sınıflandırma, evrimsel ortaya çıkışın izini sürer. Güneş Sistemi' nin yaşi yaklaşik 4.5 milyar yil. İlk canlıların oksijensiz ortamda, 4.5 milyar yıl önce türediklerini biliyoruz. O zamanlarda atmosfer, büyük oranda azot ve daha az oranlarda karbon dioksit, metan, amonyak gazlarıyla ve az miktarda su buharından oluşmuştu. Oksijen yoktu. Ozon da yoktu. Ozon tabakası olmayınca Güneş' ten gelen morötesi ışınlar, yeryüzünü tüm şiddetiyle bombalıyordu. Bu morötesi ışınlar, yüksek enerjili ışınlardı. Moleküllerin Yaşam Savaşi Morötesi ışınlar, bol miktarda çakan şimşek ve yıldırımlar, milyonlarca yıl boyunca, mevcut basit molekülleri parçaladı. Parça birimler, birleşerek yeni moleküller oluşturdu. Bazı moleküller, başka moleküllerin oluşmasını kolaylaştırdı. Böylesi maddelere katalizör diyoruz. Bazı moleküller, kendinin aynısı olan moleküllerin oluşmasını da kolaylaştırır ( kendi kendinin katalizörü, otokatalizör). " Bugün artık kopyalama (çoğalma) işleminde belli protein ve enzimler aracı oluyor. İkinci olarak, "kendinin tıpkısı" bir molekül yaratmak, özelliklerini "yeni kuşak" moleküle aktarmak demek oluyor ki, bu da "kalıtım" mekanizmasının müjdecisidir. Kopyalama işlemi sırasında arada bir hatalar oluyordu. Yeni yaratılan moleküllerin büyük bölümü, bu hatadan ötürü bulundukları ortama uyamıyor, hemen parçalanıyordu; ya da ortama uysa bile çoğalabilme özlelliğini kaybediyor ve çoğalamıyordu. Ancak, çok nadiren de olsa, bazı hatalı moleküller hem ortama uyabiliyor hem de çoğalma yeteneğini kaybetmiyordu. Ortalığı dolduran bu değişik moleküller yeni bir tür oluşturuyorlardı. Bu da canlıların çeşitliliğini sağlayan" mütayon" mkanizmasının başlangıcını oluşturdu." Bu değişik moleküller, canlı çeşitliliğinin başlangıcıydı. Bazı moleküller sıcağa, yüksek enerjiye dayanıklıydı; onlar "hayatta" kalıyordu. Bunlar diğerlerinin dayanamayacağı ortamlarda çoğalabiliyordu. Kimileri sıcaktan parçalanıyor ve "ölüyor" du.(Prof. Dr. Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı) Sudan Doğan Yaşam Moleküllerin yaşam savaşi suda, deniz ve göllerde kök salmişti. Suyun dişindaki moleküller, morötesi işinlarin bombardimaniyla paramparça oluyordu. Su ise bu işinlarinin bombardiman ateşini kesiyordu. Denizlere ve göllere siginmiş moleküller, uzaylilarin saldirisina ugramiş dünyalilar gibi adeta bir siginaktaydilar. Su, sicakligi sabit bir ortamdi; ayrica moleküllere hareket ve yaşama olanagi taniyan iyi bir akişkandi."Yaşayan" moleküller, giderek daha karmaşik yapilar geliştirdi. teel yapilari, " çift sarmal" olarak bildigimiz DNA idi. Bu moleküller, çevrelerine bir zarf yaparak kendilerini diş etkilerden bir ölçüde korumayi başardilar ve böylece ilk bakteriler oluştu. Bu noktaya gelme, yaklaşik yarim milyar yil aldi. Bakteriyi Küçümsemeyelim! Bakteriler bir anlamda en ilkel canlılar. Ama bakterileri küçümsemeyelim. " Biz, her zamanki insan merkezli bakışımızla "en başarılı yaratık insandır" der ve bunu hiç sorgumlamayız. Oysa ki, bizim türümüz olan homo sapiens sapiens' in bilemediniz en fazla 100 bin yıllık bir geçmişi var, geleceği de pek parlak görünmüyor. Bakteriler 3.5 milyar yıldır var, heryere yayıldılar, değil insan, başka hiçbir canlının yaşayamayacağı koşullar altında dahi yaşamaya uyum sağladılar ve insanlar yok olduktan sonra da, hiçbir şey olmamışçasına varlıklarını sürdürecekleri kesin. Üstelik bakterilerin olmadığı bir dünyada başka hayatın olması da pek düşünülemez. şimdi siz söyleyin, gerçek başarı kiminki? Bir süre sonra bazı bakteriler, işbirliğine giderek yeteneklerinde özdeşleştiler, bu küçük bakteriler toplumu da ilk hücrelerei yarattı. Bu hücrelerin bazıları çoğalma sırasında bölünürken birbirinden ayrılmadılar ve zamanla çok hücreli organizmalar oluştu. Bu da yaklaşık olarak 3 milyar yıl önce oldu....." "Derken, yaklaşik 2 milyar yil önce, doga en büyük keşfini yapti: Cinsiyet.... O zamana kadar, bakteriler ve hücreler tek başlarina bölünerek çogaliyorlardi. Bölünme sirasinda kendileri ile ilgili yapisal ve davranişsal her türlü bilgiyi (yani genetik kodu) taşiyan DNA' lar kopyalaniyor ve iki yeni varlik arasinda paylaşiliyordu. Bu temel işlem, hiç degişmemişti..... Derken, bazi hücreler çogalirken kendi DNA' larina bir başka hücrenin DNA' larini katarak genetik kodlari kariştirmayi keşfettiler. Sonuçta her iki hücreden farkli bir hücre meydana geliyordu. Birden bire, mütasyon çok büyük bir hiz kazandi ve çeşitlilikte bir patlama oldu. Bunun önemi şöyle anlaşilabilir: Ilk 2 milyar yilda evrim, ancak bazi basit organizmalar yaratabildi. Cinsiyetin keşfinden sonraki 2 milyar yilda ise bugün çeremizde gördügümüz bu inanilmaz çeşitliligi yaratti." Kendini, Türünü Koru ve Çoğal "Bu sıralarda orada bulunnsaydınız, deniz ve göllerin içindeki bakterileri, tek ve çok hücreli canlıları görebilseydiniz aklınıza gelecek cümlecik mutlaka şu olurdu: " Bir faaliyet, bir faaliyet...!" Gerçekten de bu canlı-ların adeta oraya buraya koştuklarını, hızla çoğaldiklarını, bazılarının diğerlerini yediğini, bazılarının ise ortaklıklar kurup bir takım üstünlükler sağladıklarını görecektiniz. Bütün bunlar taa başından beri süregelen 1 numaralı genitik emrin uygulanmaları idi : "Kendini, türünü koru ve çoğal ". Bunu yerine getirmek için bütün türler kendilerine uygun taktik ve stratejiler geliştiriyor, bunlardan en başarılı olanların sahipleri ortama egemen oluyor, diğerleri yok oluyordu. Bu amansız mücadele hiç dinmeden bugüne kadar geldi. Cinsiyetin keşfinden 500-600 milyon yil sonra önemli bir adim daha atildi. Bazi bakteriler atik olarak oksijen üretmeye başladilar. Başlangiçta, varolan canlilar için bir zehir olan bu yeni gazi kullanarak enerji üretmeyeyi ögrenen canililar büyük üstünlük sagladilar, çünkü yeni enerji üretim mekanizmasi eskiye göre çok daha verimli idi." ( Bilim ve Teknik,TÜBITAK, 343. sayi s: 29 ; Prof. Dr. Orhan Kural) “Atmosferdeki oksijen miktarının ancak % 1' e ulaşması yaklaşık 2 milyar yıl önce gerçekleşmiştir." Bugünkü yaşamın sürdüğü ortamın büyük bir kısmı oksijenli kara ortamı olduğu, ve insanoğlu da bu ortamın bir üyesi olduğu için, oksijensiz yaşamın önemi gözden kaçabilir. Oysa oksijensiz ortamın canlıları, yakından tanıdığımız gelişmiş, çok hücreli canlıları incelerken değerli açılımlar sunabilir. 3-4 milyar yıl öncesinin oksijensiz ortam canlılarının yaşadığı ortamda ancak iz miktarda oksijen vardı. Canlıların evriminde oksijenin rol oynamaya başlamasından çok önce, 500 milyon yıl boyunca, oksijensiz ortam canlılarının hükümranlığı sürmüştü. Bu sürecin ortalarında bir yerde, Güneş enerjisini kullanarak fotosentez yapan bir prokaryot türü; siyanobakteriler türemişti.... Büyük olasılıkla, bugün soluduğumuz oksijen moleküllerinin bir kısmı da, yaklaşık 2 milyar yıl önce, siyanobakterilerce üretilmiştir." Atmosferdeki oksijen miktarı arttıkça oksijene bağımlı bakteriler türedi. Bunlar, hücre zarı, hücre çekirdeği, bağımsız organeller gibi öğelerle donatılmış canlı türleriydi. Oksijen enerji metebolizmasında olağanüstü bir verimlilik artışı sağlamıştı. Öte yandan oksijenin zehir (toksik) özlelliğini gidermek için canlılar enzim (biyolojik katalizör) üretmeliydi Ayrıca oksijene dayanmayan fotosentez sistemlerinin, oksijen kullanan sistemlerden mekanik bakımdan çok daha basit oluşu, oksijenli fotosentezin evrim tarihinin ileri bir aşamasında ortaya çıktığını gösteriyor." Zamanla atmosferde çoğalan oksijen, ozon tabakasını yarattı, bu da morötesi ışınları önemli ölçüde kestiği için artık canlıların sudan çıkmalarına engel kalmadı. Sonuçta karalar, hızla artan bir bitki ve hayvan çeşitliliği ile doldu. Bitkiler oksijeni üretiyor, hayvanlar tüketiyor, hayvanlar karbon dioksit üretiyor, bitkiler tüketiyordu. Bitkiler enerjilerini Güneş' ten alıyor, hayvanların bazıları bitkilerin bu hazır enerjilerini, onları yiyerek alıyor, bazıları ise daha yoğun bir enerji almak için diğer hayvanları yiyorlardı.Daha sonra da ölen hayvanlar, yapı maddelerini, çürüyen vücutları ile toprağa geri veriyor, bu da bitkiler tarafından alınıyor, çıkar zinciri tamamlanıyordu. Herkes gül gibi geçiniyordu. Bu, o kadar iyi işleyen bir mekanizma idi ki günümze kadar değişmeden geldi. Bütün bu gelişmeler sırasında, her adımda genetik bilgilere sürekli yenileri ekleniyordu. Genellikle eski bilgiler kalıyor, yeni edinilenler ekleniyordu. Buna örnek olarak, virüslerin (yalnızca bir parazit olarak yaşayabilen en basit canlıdır) genetik kodunda yaklaşık 10 bin "bit" vardır (Buradaki "bit", parazit değil, "bilgi taneciği" diye tanımlanabilecek olan bilgi ölçüsü). Bir bakterininkinde 1 milyon, bir amibinkinde 400 milyon ve bir insanınkinde yaklaşık 5 milyar bit vardı. Hemen gözünüze çarpmıştır, bir amip ile bir insan arasında genetik bilgi olarak yalnızca 10 kadar bir katsayı var, bu çok aşağılayıcı değil mi? Değil aslında, o fazla bitlerin bir kısmı çok önemli bir gelişme için kullanılmış: Bir yazılım üretme ve depolama organı, yani beyni geliştirmeye." (Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı) Fotosentez, yalnız oksijenle olmaz. Örneğin, elektron vericisi olarak su yerine hidrojen sülfürü kullanan fotosentez sistemleri, atık olarak oksijen yerine kükürt salar. Oksijensiz ortamın canlıları bu yolla yakıt olarak yalnız Güneş enerjisini kullanabilir. Tek hücreli bu ilk hayvanlar, giderek oksijen kullanmaya başladı. Organizmaların, oksijenli yaşama görece hızlı bir biçimde uyum sağladıkları düşünülüyor. Bu kurama göre, organizmalar oksijenle beslenen küçük organizmaları bünyelerine almıştı. Bu küçük organizmaların mitokondri organelinin atası olduğu düşünülüyor. Mitokondri, hem kendisi, hem de konakladığı hücre için oksijeni ATP enerjisine dönüştürüyordu. Buna karşılık büyük hücre de mitokondri için protein sentezliyordu. Günümüz hücrelerindeki mitokondri organeli, işte bu bakteri benzeri atadan türemiştir. mitokondriye bitki ve hayvan hücrelerinde, ayrıca bitkilerin kloroplastlarında rastlanır. Mitokondri, kendi DNA sına sahiptir ve hücre bölünürken bağımsız biçimde kendi kendini kopyalayabilir. Elde edilebilen en eski mitokondrili fosil 850 milyon yıl öncesine ait. ( Bilim ve Teknik 332. sayı, Özgür Kurtuluş)

http://www.biyologlar.com/canlilar-nasil-olustu-ve-gelisti

Çörek mantarı (Boletus edulis)

Çörek mantarı (Boletus edulis)

Çörek mantarı (Boletus edulis), Boletaceae familyasından yenilebilen mantar türü. Bilimsel adındaki bolet latincede "üstün mantar", edulis te "yenebilen" anlamındadır.

http://www.biyologlar.com/corek-mantari-boletus-edulis

Biyoinformatik ve dna dizi analizi

DNA dizi analizi Dizi analizinde homoloji (benzerlik) araştırması; yeni bulunan bir dizinin bilinen tüm diğer dizilerle karşılaştırılması ve bunun sonucunda benzerlerdeki veritabanında ya da literatürde tanımlanmış bazı biyolojik işlevlerin yeni bulunan diziye yakıştırılması olarak tanımlanabilir. Bu yöntemi, genomik DNA içinden hızla ekson bulma çabasında olan pozisyonel klonlama yapan araştırma grupları tercih ederler. Bu yöntemle, dizi; benzerlikler ve protein kodlama potansiyeli yönünden araştırılarak genler belirlenir. Ve gendeki mutasyonlar ortaya konulur. İntrinsik dizi özelliklerinin araştırılması yaklaşımı ise en çok öncelikli hedefi genom dizilerini belirlemek ve üstüste çakışan dizileri (contig) birleştirmek olan dizi analizcileri tarafından kullanılır. Amaç çakışan dizilerin birleştirilmesiyle tüm gen yapısının modellenmesidir. Çoğu zaman her iki yaklaşım birlikte kullanılır. Benzerlik analizinde veritabanı araştırmaları ve dizi sıralamaları yapılırken, intrinsik analizde istatiksel özelliklerden yararlanarak eksonların belirlenmesinden protein yapısının ortaya konmasının ilk aşamalarına kadar geniş yelpazede bulgular elde edilir. Dizi bilgileri veritabanlarında iki formda bulunur Bunlardan birincisi; yazarlar/diziyi veritabanına ilk işleyenler, kaynak gösterimleri, biyolojik atıflar ve dizinin kendisiyle; intronlar, eksonlar, başlangıç ve bitiş kodonları vb bilgiyi içeren bir tablodan oluşan tam bilgi İkincisi ise; hızlı benzerlik araştırmaları için kullanılan ve sadece diziyi içeren FASTA formatıdır. Accession (ulaşma) numaraları, herbir diziyi belirleyen özgün kimliklerdir ve dizi veritabanına ilk kez girildiğinde verilir. Dizi bilgileri, patent ofisleri gibi çeşitli kaynaklardan veritabanına ulaştığından, örneğin, NCBI; non redundant (yinelenmeyen) nr (nükleotid/protein) verikümeleri oluşturmaktadır. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pekçok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kulanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pekçok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-ve-dna-dizi-analizi

Hayvan Coğrafyası

Hayvan coğrafyası, hayvanların yeryüzündeki dağılımını inceler. Diğer bir deyişle, Hayvan coğrafyasının görevi, Dünyadaki hayvan türlerinin bugün bulundukları alanları ve geçmişteki yayılışlarını saptamaktır. Bu saptamaları yaparken, canlılarım çevreleri ile ilişkilerini de (özellikle yayılışlarını kolaylaştıran ya da zorlaştıran nedenleri) ortaya çıkarmaya çalışır. Evrim kuramının düzenlenişi sırasında ilk ve kesin kanıtlar hayvan coğrafyasından elde edilmiştir. Hayvan coğrafyası, Zoolojinin bir koludur. Ancak konuları ne tam Zoolojiye ve ne de tam Coğrafyaya göre düzenlenmiştir. Bu alan daha çok zoologlar tarafından benimsenmiş ve üzerinde çalışılmış, ancak Coğrafyacılar için aynı ölçüde ilginç bulunmamıştır. Bitkilerin yeryüzündeki dağılışını Bitki Coğrafyası inceler. Hayvan Coğrafyası ile Bitki Coğrafyası birlikte Biyocoğrafyayı oluşturur. Buna Canlı Coğrafyası da denir. Hayvan coğrafyasının oluşmasında Aristo (M.Ö. 350), Buffon (1750), Linne (1758) Lamarck (1820), Darwin (1852), Huxley (1868), Wallace(1878), Wegener (1912) gibi bilim adamları göze çarpmaktadır. Çoğu konuda olduğu gibi, hayvan coğrafyası konusunda da en eski çalışmalardan biri Aristo’nun Anadolu ve Ege Adaları’nda bulunan canlıları isimlendirerek yaptığı çalışmadır. Bu çalışma ilk yazılı zoocoğrafik gözlem olarak kabul edilmektedir. Buffon yaptığı çalışmayla Yenidünya’daki canlıların, Eskidünya canlılarından oldukça farklı olduğunu saptamıştır. Diğer bilim adamlarının yaptıkları çalışmalarla Eskidünya’da da bir çok bölgenin birbirinden çok farklı canlı türlerine sahip olduğu anlaşılmıştır. “Binomial Adlandırma” ilkelerinin kurucusu Carl Von Linne, “Habitat” kavramını canlıların sınırlı alanda dağılımını açıklamak için kullanmış ve bir çok hayvan ve bitki türünün tanımını yapmıştır. Lamarck, Darwin ve Wallace gibi bilim adamlarının öncülüğünde geliştirilen Evrim Kuramı canlıların sadece bir merkezden yayılma ile değil, her yayılan hattın gittiği yerde evrimleşmesiyle çeşitlenmenin sağlanabileceğini ortaya koymuşlardır. Bu yaklaşım hayvan coğrafyasına bazı kolaylıklar sağladı. Özellikle Darwin’in Galapagos adalarında yaşayan ispinoz kuşlarındaki çeşitliği anlaşılır bir şekilde açıklaması hayvan coğrafyasına önemli katkılar sağlamıştır. Çok sayıda fosilin bulunması, jeolojik bilgi birikiminin artması, fauna ve flora ile ilgili bilgilerin derlenmesi ve “Kıtaların Kayma Kuramı”’nın uzay çalışmaları sonucu kanıtlanması gibi olgulardan dolayı hayvan coğrafyası konusunda çok daha sağlam yaklaşımlar ve açıklamalar ortaya çıkmıştır. Hayvan coğrafyası, öncelikle dünyanın geçmişteki jeolojisiyle yakından ilgilenir. Geçmişte ortaya çıkan topografik değişikliklerin bilinmesi gerekir. Örneğin, iki kara parçası arasındaki karasal bir köprü ya da iki su ortamı arasındaki karasal bariyer fauna tarihini büyük ölçüde etkiler. Bu nedenle bir zoocoğrafyacı geçmişteki çoğrafik yapıyı (topografik yapı, geçitlerin fiziksel, kimyasal ve biyolojik nitelikleri gibi) iyi bilmesi gerekir. Jeolojik zaman içinde çok kısa sürelerle olan su seviyelerindeki değişmeler (yükselme ve alçalmalar) hayvan coğrafyası açısından oldukça önemlidir. İki fauna bileşiminin arasındaki tür ve cinslerin benzerliği, o iki faunanın geçmişten şimdiye kadar olan bağlantı oranını verir. Bu olayın tersi de (yani cins ve tür farklılığı) yalıtımın etkinliğini gösterir. Eğer iki fauna ana hatlarıyla benzer; fakat ayrıntılarda farklı ise, bu iki fauna arasındaki bariyerlerin yakın zamanda ortaya çıktığını veya bariyerlerin yalıtım düzeylerinin düşük olduğunu gösterir. Bugün saptanan hayvanlar, yaşadıkları bölgenin durumu hakkında da önemli bilgiler verir. Örneğin Avustralya’da yaşayan keseli memelilerin varlığı, bu bölgenin Tersiyer ( yaklaşık 65 milyon yıl önce)’in başından beri dünyanın diğer bölgelerinden yalıtıldığını gösterir. Tersiyer için en önemli zoocoğrafik bilgiler yaşayan memelilerden elde edilmiştir. Memeliler bu devirde hem dallanmış, hem yaygınlaşmış, hem de iyi fosiller bırakmışlardır.

http://www.biyologlar.com/hayvan-cografyasi

Kserofitlik ve Su Ekonomisi Ökofizyolojisi

Protoplazmanın susuzluğa dayanıklılığı özellikle likenler, yosunlar, eğreltiler ve ciğerotlarında görülürse de yüksek bitkilerde susuz koşullara karşı geliştirilmiş olan daha karmaşık mekanizmalar etkili olur. Grup olarak bazı otsular, koniferler ve sklerofillerde yüksek dayanıklılık görülür. Susuzluk toleransı varyete ve genotipler düzeyinde bile büyük açılımlar gösterebilir. Örneğin ciğer otları türlerinde aynı düzeydeki su eksikliğine dayanma süresinin 6 kat düzeyinde açılım gösterdiği belirlenmiştir. Kurak ve sıcak iklimi olan bölgelere adapte olmuş çeşitli düzeylerdeki bitki taksonlarının geliştirdikleri mekanizmalar temelde dört tiptir: I. I. Kuraklıktan kaçanlar: Yağışlı mevsimde çimlenerek hızla büyüyüp, gelişen ve tohumlarını oluşturup kurak dönem öncesi yaşam devrelerini tamamlayan, kurak dönemi tohum halinde geçirenler; II. II. Kuraklıktan kaçınanlar: Su kaybını azaltacak morfoloji ve anatomiye sahip olduğu gibi su alımında etkili kök sistemi geliştiren ve özel fizyolojik, biyokimyasal mekanizmalara sahip olan bitkiler; III. III. Kuraklığa direnenler: Su depolayarak, alımının mümkün olmadığı dönemlerde bile normal yaşamlarını sürdürecek biyokimyasal ve fizyolojik mekanizmaları olan, su kaybını da en alt düzeyde tutan bitkiler. IV. IV. İğne yapraklılar, koniferler Alt gruplar olarak da: 1. 1. Derin köklü ve su kaybını azaltan bodur, dikensi yapraklı, freatofitler 2. 2. Yumrulu veya rizomlu jeofitler 3. 3. Herdem yeşil ve sklerenkimatik iskeletleri olan sklerofiller 4. 4. Kuraklıkta yaprak dökümü veya daha kserofitik olanlarla yenilenmesi ile su ekonomisi yapan odunlular 5. 5. Yapraksız ve etli, yeşil gövdeli olanlar 6. 6. Su depolayan sukkulentler 7. 7. Şiddetli kuraklukta tüm yaşamsal etkinliklerini durdurarak su bulduğunda tekrar canlılık kazanan “resurrecting” dirilen bitkiler. Çok yıllık bitkiler de mevsimsel değişimlerin getirdiği farklı koşullara karşı bu tür mekanizmaların bir kısmından oluşan gelişmeler ile uyum sağlayarak yaşamlarını sürdürürler. Kışın soğuk koşullarına karşı geliştirdikleri korunma mekanizmalarına benzer önlemlerle kurağa da direnmeye çalışırlar. Örneğin kışın su alımını ve dokularındaki suyu azaltır, su alımı ve büyümelerini tümüyle durdururlar, baharda su alımını tekrar başlatarak üreme etkinliklerini tamamlar ve kurak bölgelerde yaz süresince büyümelerini kısıtlarlar. Sonbaharda kışa hazırlanmaya başlarken kuraklığa dayanıklılıkları da artar ve kışın en üst düzeye çıkar. Kuraktan kaçanlar, adapte olanlar (evading) su kaybını az ve derin stomalar ile azaltan, kalın kütükülalı, küçük yapraklı, derin köklü olanlar, sukkulentler. Protoplazması zarar görmeden dehidrate olan toleranslılar Kuraktan kaçınanlar su kaybına stoma kapatma ve kütikülar evaporasyonu kısma, etkin su alımı ve iletimi ile yaşam devrini kurak dönemler arasına sığdıranlardır. Genelde genç doku ve organların, dokuların hücreleri yaşlı olanlardan kuraklık ve soğuğa daha dayanıklıdır. Bu durum gerek yaprak döken gerekse herdem yeşil bitkilerin yapraklarında kendini gösterir. Absisyon, yani dökülme öncesi yapraklar normal ömürlerini tamamlamadan yaşlanır, senesansa uğrar yani ihtiyarlar, sararıp, kururlar. Dokularındaki su ve tüm besin maddeleri boşalır ve gövde üzerinden genç yapraklara gönderilir. Tıpkı hayvanlardaki yavruları koruma içgüdüsü gibi bitkilerde de genç ve büyüme potansiyeli olan organları koruma mekanizmaları vardır. Graminelerin kurağa dayanıklılıkları hızlı büyüme dönemlerini tamamlayınca azalır ve kurakta büyüme hızları düşer, yaşam devirlerini tamamlayabilmek için bodur kalır ve daha erken tohum verirler. Kuraklık yeni gelişen yeraltı ve yerüstü organlarının dokularında da linyin / sellüloz oranı artışına neden olur. Bunun korunma ve adaptasyon mekanizması olarak bitkiye sağladığı avantaj ise linyinin hemisellüloz ve sellülozun hidrojen bağları ile adsorbe ederek ve zincirleri arasında tuttuğu su oranının %30 - 50 daha az oluşudur. Bu sayede de odunlaşmış çeperler üzerinden yeni büyüyen ve su gereksinimi yüksek olan hücrelere su iletimi daha bol ve hızlı olur. Kserofitik bitkilerin birçoğunun yapraklarında kokularından kolaylıkla algılanan uçucu yağ yapısında maddeler vardır. Bu maddelerin buharlaşması, terleme hızı düşük olan yaprakların serinlemesini sağlar. Hücre fizyolojisi açısından bakılınca görülen ilişki ise hücrede vaküolün oluşarak büyümesi ile dayanıklılığın azalmaya başlamasıdır. Örneğin şişmemiş tohumun embriyosu suyunu tümüyle kaybetmeye bile dayanıklıdır. Bekleneceği üzere bu ilişkilere aykırı bazı durumların varlığının gözlendiği olmuştur. Beklendiği gibi kök sistemini hızlı geliştiren, derin ve yaygın olduğu kadar büyük kütleli kökü olan bitkilerin sıcak veya soğuk kurak dönemlere dayanma gücü daha fazladır. Örneğin Pinus sylvestris ve Eucalyptus türleri toprak yüzeyine yakın lateral yayılan köklerden dibe doğru inen kökler geliştirdiklerinden kurağa dayanıklıdır. Çöl bitkilerinde 18 metreye kadar inen kök sistemleri görülmüştür. Bazı meşe türleri gibi bazı ağaçlar ise köklerinin derine inmesi yanında kök hücrelerinin saldığı asitlerle kalker kayaları gibi yumuşak ve su depolayan kayalara sızarak kayalardaki suyu bile kullanır. Diğer önemli bir parametre ise emici tüy çevrim hızıdır. Stomaların sıklığı, çukur konumu, kapanma oranı ve hızı, kütikülar terleme hızı ile kütikülanın yaprağın ısınması ile su kaybına neden olan kızılötesi ışınları yansıtma özellikleri, Stipa ve Festuca türleri gibi bazı bitkilerin yaprak ayalarının su stresinde kıvrılarak yüzey küçültmesi, güneşin geliş açısına göre büyüme ve yaprak dizilişi asimetrisi gibi mekanizmalar da cinsler ve türlerin korunma mekanizmaları arasında yer alır. Genelde kserofit bitkilerde su oranının mezofitlerden daha yüksek oluşu da oluşmuş olan korunma mekanizmalarının sonucu olan fizyolojik bir mekanizmadır. Tüm bu mekanizmaların sağladığı dayanıklılığın yanında etkili olan protoplazma fizyoloji ve biyokimyası özellikle diğerlerinin sınırlarına gelmesi halinde de tümüyle önem kazanır. Her stres dönemi etkilediği bitkinin sahibi olduğu genetik potansiyel çerçevesinde dayanıklılık mekanizmalarını harekete geçirdiğinde bitki aynı yöndeki daha şiddetli strese de hazırlık yapmış olur. Öte yandan sınır plazmolizden itibaren protoplazma üzerinde mekanik zorlama başlar ve zararlı olur, hatta membranlarda çatlama ve yırtılmalar dahi görülür. Bu nedenle de stresin kısa sürelerle tekrarlanması daha zararlı etki yapar. Kuraklık protoplazmanın akışkanlığını azaltıcı ve Ca/K oranının arttırıcı etki yaparak porların su geçirgenliğini azaltır. Yeni araştırmalar su stresi etkisi ile başlayarak yürüyen senesans olayındaki sembolik değişimler ile doğal yaşlanma sonucu olan ihtiyarlama sonucu olan sembolik madde boşalmasının birbirine çok benzer olmasına karşılık hidrolitik ve oksidativ enzim proteinleri ile aktivitelerinin farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Günlük su miktarı değişimlerinin incelenmesi fotosentetik aktivitenin artışına neden olan ve nişasta taneleri gibi su oranı düşük taneciklerin biriktiği saatlerde kuru ağırlığa oranla su yüzdesinin arttığını, yapraktaki bu kuru maddelerin boşaldığı saatlerde yükseldiğini göstermiştir. Bu da taze ağırlığa oranla su yüzdesinin değil suyun toplam miktarının su ekonomisinin göstergesi olduğunu göstermiştir. Kserofitik karakterlerin, kalın kütikül, sukkulens, balmumsu örtü tabakası, küçük veya dikensi yaprak, çukur stoma, çok trikom, küçük hücreler, linyinleşme özelliklerin her zaman düşünülen sonucu sağlamadığı görülmüştür. Örneğin çöl bitkilerinin terleme düzeyi mezofitlerden yüksek olabildiği, Verbascum tüylerinin alınması gibi uygulamaların terleme düzeyini arttırmadığı, trikomların su kaybını azaltıcı değil yüksek su kaybının sonucu olduğu gibi bulgular tipik kserofitik karakterlerin fizyolojik dengelerle birlikte bir bütün oluşturduğunu göstermiştir. Kserofitlerin tipik yapıları çok farklı ekolojik koşullarda da görülebilir: Bitki örtüsünde çöllerden tuzlu, soğuk, rüzgarlı, aydınlanma şiddeti yüksek yüksek rakımlı yerlere kadar açılımlar görülebilir. Örneğin çok farklı familyaların kendileri için atipik bazı cins ve türleri sukkulent özellikte olabilir. Suyun protoplazmadaki termodinamik aktivitesi önemlidir ve bağıl değeri, aynı sıcaklık ve basınçta ölçülen bir su emici materyalin üzerindeki buhar basıncının saf su üzerindeki doymuş buharın basıncına oranıdır. Hidratür ise = bu p/po oranı x 100 dür ve hava nemini, çözelti veya hidrofil cisim üzerindeki bağıl su basıncını, % termodinamik bağıl su aktivitesini tanımlamakta kullanılabilir. Bitki hidratürü terimi protoplazma hidratürüdür, yani hücreler arası boşluk ve çeperleri içermez. Vaküollü hücrelerde özsu hidratürü ile dengededir. Protoplamik şişme ile özsu ve dış ortam arasında ilişki vardır ve özsu hidratürü osmotik potansiyel tarafından belirlenir.

http://www.biyologlar.com/kserofitlik-ve-su-ekonomisi-okofizyolojisi

BİYOLOJİK DOZİMETRİ VE İLGİLİ GELİŞMELER

Radyasyonun Biyolojik Etkileri Radyasyonun organizmaya olan etkileri akut ve kronik şekilde olmaktadır. Akut etkiler insanda radyasyona maruz kalındıktan kısa bir süre sonra klinik bulgular ile ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar merkezi sinir sistemi (100 Sv ve üzeri), gastrointestinal (10-100 Sv) ve hemato­poietik (2-10 Sv) sendromlardır. Sendromların ortaya çıkışı absorbe edilen dozla ilişkilidir.4 Bu sendromlar bir süre sonra bireyi ölüme götürür. Radyasyonun kronik etkileri ise hücrenin ölümüne yol açmayan ancak genetik materyallerinde onarılamayan bozukluklara neden olan olaylar sonucunda ortaya çıkarlar. Kanser yapı­cı etkisi, genetik etkisi ve ömür kısaltıcı etkisi bunlara örnektir. Canlıların somatik ve genetik özellikleri kromozomlarda taşındığı için radyasyonun kromozomlarda meydana getirdiği zararlı etkiler günümüzde ve gelecekte toplum sağlığı açısından oldukça önemlidir. Dozimetri Çeşitleri ve Biyolojik Dozimetri Toplu halde veya bireysel olarak radyasyona maruz kalan bireylerin absorbe ettikleri radyasyon dozu; fiziksel veya biyolojik yöntemlerden biri ile yada her ikisiyle birlikte belirlenebilir. Bu işlem dozimetri olarak adlandırılır. Meslekleri gereği radyasyonla çalışanların fiziksel dozimetri çeşidi olan Film, Cep ve Termolüminesan dozimetrilerden birini taşımaları gerekir. Ancak fiziksel dozimetrenin vücut üzerindeki konumu nedeni ile yetersiz kalması, büyük kitlelerin zarar gördüğü toplumsal radyasyon kazalarında ise bireylerde fiziksel dozimetrenin bulunamaması ve biyolojik çeşitlilik nedeniyle kişilerin radyo duyarlılığının farklı olması biyolojik dozimetriye üstünlük sağlamakta bu nedenle de fiziksel ölçümlerin biyolojik metotlarla desteklenmesi gerekmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) radyasyon kazası durumlarında, fiziksel dozimetri ile birlikte biyolojik dozimetrinin de absorbe edilmiş dozun belirlenmesinde bağımsız olarak kullanılmasını önermiştir. Şekil 1’de dozimetri çeşitleri özetlenmiştir. Biyolojik dozimetri, genel anlamı ile kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozunun biyolojik indikatörler (belirleyiciler) kullanılarak ortaya çıkarılmasına denir. Biyolojik Dozimetri için ideal koşullar; 1-Dozları tahmin etmek için seçilen etkiler iyonizan radyasyonlara özgü olmalı (dientrik aberasyonları gibi), 2-Radyasyona maruz kalma sonucu oluşan etki kalıcı olmalı, eğer kalıcı değilse zamana bağlı olarak oluşan değişiklikler bilinmeli, 3-Oluşturulan kontrol doz-cevap eğrilerinde dozların aralığı mesleki ışınlamalarda olduğu gibi çok küçük dozları ve kaza durumlarında olduğu gibi birkaç Gy’e varan dozları da içermeli, 4-Farklı radyasyon kalitelerinde uygulanabilmeli (Co, X-ışını, nötron v.b), 5-Biyolojik materyal kolay elde edilebilmeli (kan gibi), 6-Ölçümler kolay ve hızlı olmalı kısa sürede sonuç elde edilmeli, 7-Kronik ve homojen olmayan ışınlamalara da uygun olmalı. Yukarıdaki özellikleri taşıyan ideal bir biyolojik dozimetri yöntemi bilinmemektedir. Fakat, insan periferal kanından lenfosit kültüründen kromozom analizinin yapılması bugün için bilinen en iyi biyolojik dozimetri yöntemidir. Biyolojik dozimetri çeşitlerinden olan kromozom dozimetrisi (sitogenetik dozimetri), kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozu ile insan lenfositlerinde oluşan kromozom aberasyonları arasındaki kantitatif ilişki esasına dayanır. İyonizan radyasyonların kromozomlarda oluşturdukları hasar 20.yy başlarından beri bilinmektedir. İlk olarak X-ışınlarının Drosophila'da kromozom aberasyonu oluşturduğunun bulunması ve takip eden yıllarda araştırıcıların yaptıkları çalışmalar sonucunda ilk olarak 1962 yılında kromozom aberasyonları, radyasyona maruz kalan bireylerde absorbe edilen radyasyon miktarını tespit etmek için kullanılmıştır. Kromozom aberasyonlarının absorbe radyasyon dozunun belirlenmesinde kantitatif biyolojik indikatör olarak kullanılmasından bu yana radyasyon kazaları sonunda absorbe edilmiş olan doz tayininde standartlaşmış bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Radyasyonun canlılarda oluşturduğu etkileri değerlendirmek için başka biyolojik indikatör sistemler de geliştirilmiştir. Elekton spin rezonans, Biyokimyasal indikatörler (kıl, tükürük, saç, sperm vs), Retikülosit sayımı, Mutasyon noktalarının analizi, Monoklonal antibodyler vs. Bu tür sistemlerin çoğu örnek almadaki güçlükler, hücrelerin asenkron popülasyon (hücre siklusunun farklı evrelerinde) şeklinde bulunması ve hücrelerin yaşam sürelerinin kısa olması, yöntemin belli dozlarda etkili olması ve bazen de ışınlanma süresinin önemi nedeniyle dozimetri amacıyla rutin olarak kullanılamazlar. Biyolojik Dozimetri Amacıyla Kullanılan Kromozom Aberasyonları Unstabil (kalıcı olmayan) asimetrik kromozom aberasyonlarından olan disentrik aberasyonlar ve eşdeğerleri (trisentrik ve sentrik halka) absorbe radyasyon dozunun indikatörü olarak diğer aberasyonlara göre daha çok güvenilirdirler. Çünkü disentrik kromozom aberasyonları radyasyona özgüdürler yalnızca özel birkaç radiomimetik kimyasal (bleomisin, endoksan vs) tarafından oluşturulabilir. Doğal görülme sıklıkları (back-ground) düşüktür (1/2000) ve kolay belirlenirler. Bazı araştırıcılar doz tahminlerinde disentrik eşdeğeri kabul edilen sentrik halka (ring) kromozomları da disentriklerle birlikte kullanmaktadırlar. Sentrik halka oluşumu unstabil kromozomlarının oluşum yüzdesi içinde %5-10 civarında olduğundan doz hesaplamalarında kullanılmamaları önemli bir kayıp değildir. Serbest asentrikler, disentrik, trisentrik ve sentrik halka gibi kromozom aberasyonlarına eşlik etmez ve onlardan bağımsız olarak bulunurlar. Bu aberasyonlar radyasyon dışıetkenlerle de oluşturulabildikleri için tek başına doz tahmininde kullanılmamaktadırlar. Disentrik, trisentrik ve sentrik halka kromozom aberasyonlarının oluşumu Şekil 2’de şematize edilmiştir. Translokasyon olarak adlandırılan iki kro­mozom arasındaki simetrik değişimler de son yıllarda geliştirilen floresan boyama teknikleri (fluorescens in situ hybridisation; FISH) sayesinde biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmaktadır. Kromatid tipi kırıklar büyük oranda kimyasal ajanlar tarafından oluşturulduğundan biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmamaktadır. Son yıllarda yine insan periferal lenfositleri kullanılarak absorbe edilen radyasyon dozunun belirlenmesi amacıyla Mikronukleus testi çalışmaları yapılmaktadır. Mikronukleuslar sitoplazma içinde ana nukleusun dışında fakat nukleus ile şekil, yapı ve boyanma özellikleri bakımından aynı olan küçük küresel yapılardır. Radyasyona maruz kalmış lenfositlerde hasar gören kromozomlar ve onların asentrik parçaları veya mitotik iğdeki hatalar sonucu kromozomun tamamının kutuplara çekilememesi sonucu oluşurlar. Şekil 3 A’da bölünmekte olan binukleat bir hücrede kutuplara çekilemeyen bütün bir kromozom ve asentrik fragmentten mikronukleus, B’de ise yine binukleat bir hücrede disentrik köprüden nukleoplazmik köprü ve mikronukleus oluşumu şematize edilmiştir. Binukleat hücrelerdeki hücre başına düşen mikronukleus sıklığının mononukleat hücrelerdekinin iki kat olması nemlidir. Kromozom aberasyonlarının doğal oluşum sıklığı konusunda, farklı populasyonlar ile yapılan araştırmalarda özellikle disentrik sıklığında farklılıklar gözlenmiştir. Doğal disentrik oluşum sıklığının farklı bulunması, laboratuva koşulları, sayıcı ve değerlendiriciler arasındaki farklılıklar nedeniyle her biyolojik dozimetri laboratuarının kendi koşullarında, çeşitli radyasyon kalitelerinde ve farklı radyasyon dozlarında oluşturacakları kontrol doz-cevap eğrilerine sahip olmasını gerekli kılmıştır. Olası bir radyasyon kazasında alınacak radyas­yonun tipine göre, absorbe radyasyon dozunun miktarı o tipteki kontrol doz-cevap eğrilerin­den faydalanılarak bulunmaktadır. Kontrol doz-cevap eğrileri daha önce radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış sağlıklı bireyler­den alınan kanların akut ve homojen ışınlanmaları sonucunda oluşturulur. Biyolojik dozi­ metri amacıyla yapılan kontrol doz-cevap eğri­leri genellikle 50 mGy ile 4 Gy arasında yapılır. Eğriler oluşturulurken 0 ve 1 Gy arasında en az 5 doz noktasının olmasına özen gösterilir. Çünkü radyasyon kazaları genelde bu dozlar arasında meydana gelir.10 Standart eğri oluşturulurken çok küçük doz (<0.5 Gy) nokta­larında doz-cevap ilişkisini ortaya koymak için çok fazla hücre saymak gereklidir. Kalibras­yon eğrisini oluşturmak için toplam 10.000­15.000 hücre, bireysel doz tahmini yapmak için ise 500-1000 hücre saymak yeterli­dir. Elde edilen aberasyon verimi dikka­te alınarak %95 güvenilirlik sınırları içinde kontrol doz-cevap eğrisi çizilir. Aynı laboratuvar koşullarında 200 kV X-ışını ve Co­60 gamma radyasyonu ile ışınlanma sonucu oluşturulan kontrol doz-cevap eğrileri birlikte Şekil 4’de görülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEMLER Materyalin Elde Edilmesi, Işınlanması Kontrol doz-cevap eğrilerini oluşturmak amacıyla elde edilen kan örnekleri genç, sağlıklı, sigara içmeyen, radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış bireylerden alınır. Kontrol grubu ve birinci mitozun (M1) ikinci mitoza (M2) oranını belirlemek için alınan kanlar ayrılır. Kan örnekleri steril, içleri heparin kaplı tüpler içine alınır. Eğriyi oluştururken, kullanılan doz noktalarına ait kan örnekleri radyasyon kalitesine uygun şekilde, doz hızı, dozun homojenitesi gibi kriterlere özen gösterilerek 370C’da ışınlanır. Kültür ve Tespit İşlemleri Kontrol doz-cevap eğrileri oluşturmak için ışınlanmış kan örnekleri ve radyasyona maruz kalmış bireylerde absorbe dozun tayini için alınan (~5 ml) kan örnekleri steril şartlarda, Moorhead ve arkadaşlarının mikrokültür tekniğine uygun olarak kültüre alınır. Bu yöntemde genellikle kültür stok medyumu olarak RPMI-1640+L-Glutamin, Penicilin ve Streptomicin kullanılır. Kültür ortamına mitojen olarak PHA (phytohemaglutinin) ve hücrelerin metafazda durmaları için Kolsemid kullanılır. Kültür süresi sonunda (toplam 48 saat) 0,075M KCL ile hipotonik şok uygulanır. Bu işlem sonunda 1:3 oranında asetik asit/metanol karışımı ile tespit işlemleri tamamlanır ve metafaz kromozomlarının lamlar üzerinde iyi bir şekilde dağılmaları sağlanır. % 5 Giemsa boyası ile boyanarak incelenecek duruma getirilir. Uygulanan kültür metodu Şekil 5’­de kısaca özetlenmiştir. M2/M1 Oranı ve Biyolojik Dozimetride Önemi İnsan vücudunda yaklaşık 5.2x1012 lenfosit dolaşır. Lenfositlerin % 70’i T- lenfositlerdir ve bunların yaklaşık %98’i ufak, hücre siklusunun bölünmeyen bir fazında (G0) bulunur. G0 fazında olmaları dolayısı ile biyolojik ömürleri uzundur. Metabolik olarak inaktiftirler. T-lenfositlerin kolay elde edilebilmeleri, radyasyona duyarlı olmaları, biyolojik ömürlerinin uzun olması (%90’nın yaşam süresi ortalama 3 yıl) (38) ve akut vücut ışınlamalarından 3 yıl sonra dahi lenfositlerdeki kromozom aberasyonlarının %50 sinin hala korunuyor olması, kaza üzerinden uzun yıllar geçse bile absorblanan dozun belirlenmesine olanak tanır. İnsan periferal kanında bulunan lenfositler stimüle edilerek G0 fazından çıkıp hücre siklusunda ilerlemeye başlarlar. Siklusta ilerleme hızı hücreler arasında farklılık gösterdiğinden periferal kanda senkronize olan lenfositler bölünmeye teşvik edildikleri invitro ortamda asenkron hücre popülasyonu haline gelirler. Bu yüzden bazı lenfositler M1 bölünmede iken siklusta hızlı ilerleyen bazı lenfo­sitler M2 da olurlar. Radyasyona maruz kalındıktan sonraki ilk bölünme (M1) de lenfositlerde oluşan disentrik kromozom aberasyonlarının %50’si kaybolur. Bu yüzden doz tahmini yapılırken, M1 lenfositlerde bulunan disentrik kromozom aberasyonlarının sayımı esas alınır. M2/M1 belirlenmesi için kültür ortamına BrdU (bromodeoksiüridin) ila­ve edilir. Timidin analogu olan BrdU, DNA replikasyonu esnasında timidinin yerini alır. DNA’nın yapısına girer. Floresan Plus Giemsa (FPG) boyama tekniği32 ile boyanan metafaz kromozomları Floresan mikroskopta incelenerek M2 ve M1’de olan hücreler ayırt edilir. Metodun iyi çalıştığının göstergesi olarak, M2 de olan hücreler M1den %10 daha az olmalıdır. Bu değerlerin üzerinde bulunduğunda absorbe radyasyon dozunun hesaplanmasında bazı düzeltme faktörleri kulanılır. Kültür ortamına BrdU ilave edildikten sonra DNA replikasyonu sırasında BrdU’nun DNA’nın yapısına girişi, M1 ve M2’deki hücrelerde BrdU almış kromozomların görünüşü Şekil 6’da gösterilmiştir. Kromozomların değerlendirilmesi Hazırlanan preparatlar değerlendirilirken kromozomları birbirinden belirgin olarak ayrılmış, görünüşleri düzgün ve iyi boyanmış diploid metafazlar dikkate alınır. Kromozomlar sayılırken sayıları 2n=46 ve üzeri olanlar değerlendirmeye alınır. Hücrede kararsız aberasyonlar (disentrik, sentrik halka ve serbest asentrik) bulunduğunda kromozom sayıları ile belirlenen aberasyonların birbirini dengelemesine özen gösterilir. Örneğin, hücrede bir disentrik aberasyonun varlığında ona eşlik eden bir asentrik ile sayının 46 da tutulması; bir sentrik halka bulunduğunda yine eşlik eden bir asentrik ile sayının 47 olması, bir trisentrik bulunduğunda ona eşlik eden 2 adet asentrik ile sayının 46 olması gibi durumlara dikkat edilir. Değerlendirmelerde bir trisentrik 2 disentriğe, bir sentrik halka bir disentriğe eşdeğer olarak kabul edilmektedir. 4 Gy 200 kv X-ışını uygulanan ve yukarıda anlatılan metoda uygun olarak hazırlanan ve değerlendirilen bir me­tafaz plağında disentrik ve asentrik kromozom aberasyonları Şekil 7’de görülmektedir. İstatistiksel ve Matematiksel Yöntemler Farklı iyonlaştırıcı radyasyonların eşit dozlarının birim uzaklıkta bıraktıkları enerjilerinin ve dolayısıyla oluşturdukları iyonlaşma yoğunluklarının farklı olması nedeniyle oluşturdukları kromozom aberasyonları verimleri de farklıdır. Düşük Lineer Enerji Transfer (LET)’li radyasyonların herhangi bir dozunda iyonizasyon rastgele dağılır. Kromozom hasarının da aynı olasılıkla ger­çekleştiği düşünülürse aberasyon dağılımı da rast gele olacaktır. Bu rast gele dağılımın düşük fre kanslarda meydana gelmesi Poisson dağılımı ile uygunluk gösterir. Bu bilgilere dayanarak X-ışınları ve γ gibi düşük LET’li radyasyon ile akut ve homojen ışınlanma sonucunda oluşan kromozom aberas­yonlarının Poisson dağılımına uygunluk gösterdiği belirlenmiştir. Yüksek LET’li radyasyonlarda ise iyonizasyon yoğunluğu fazla olduğundan iyonizasyon hücreler arasında rast gele dağılmaya­caktır. Yüksek LET’li radyasyonların absorblanması sonucu birbirine yakın hücrelerde birden fazla aberasyonlu hücre oluşacak ve bu oluşum Poisson dağılımından uzaklaşacaktır. Homojen olmayan ışınlamalarda ve kronik ışınlamalarda disentriklerin hücrelere dağılımlarının Poisson dağılımından sapmaları büyük olacağından Poisson’a uygunluk göstermez. Bu yüzden kontrol doz-cevap eğrileri oluşturulurken ışınlama homojenitesini kontrol etmek için disentriklerin Poisson dağılımına uygunluklarının belirlenmesi gerekir. Elde edilen aberasyon dağılımının (disentrik) Poisson'a uygunluğunu araştırmak için ilk önce her doz noktasına ait varyanslar (σ²) hesaplanır. Daha sonra varyansların aberasyon (disentrik) frekanslarına (Y) oranından elde edilen dağılım oranı (σ²/Y) bulunur. Bu dağılım oranları U testi formülünde yerine konularak her doz noktasına ait U değerleri hesaplanır. U testi sonuçlarının –1,96 ve +1,96 arasında olması dağılımların Poisson’a uygunluğunu ispatlar. Çoşkun M, Coşkun M. Biological dosimeter and related developments. Cerrahpaşa J Med 2003  

http://www.biyologlar.com/biyolojik-dozimetri-ve-ilgili-gelismeler

KENELER BİYOLOJİK SİLAHMI

Türkiye`de 120 kişinin ölümüne neden olan keneler, biyolojik silah olarak kullanılıyor mu? Bilim adamları bu sorunun cevabını aradı. Kaynak:Haber Merkezi Kırım Kongo kanamalı ateşi (KKKA) Türkiye`de ilk kez 2002`de görüldü ve 28`i bu yıl olmak üzere toplam 120 kişinin ölümüne yol açtı. Bu yılın ilk 3 ayında 206 kişinin kene ısırması şikâyetiyle hastanelere başvurması, hastalığı `salgın` boyutuna taşıdı. Türkiye ile birlikte Afrika, Asya, Balkanlar ve Ortadoğu`da 30`dan fazla ülkeyi tehdit eden hastalığın tedavisi henüz bilinmiyor. Küresel ısınmanın virüsün yayılmasında etkili olduğu söylense de `Biyolojik silah mı?` sorusu tartışmaların odağına yerleşti. Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü`nden Prof. Dr. Levent Akın, bu soruya, `CIA ve FBI`ın biyolojik silahlar listesinde Kırım Kongo da var.` cevabını veriyor. Ancak mikrop üreten ve kullanmaya karar veren bir ülkenin elinde bunu durduracak maddenin olması gerektiğini vurgulayan Akın, dünyada henüz bu mikrobu öldürecek maddenin bulunmadığını hatırlatıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`nden Prof. Dr. Ayşen Gargılı da, virüsün biyolojik silah listesinde yer aldığını doğruluyor. Fakat, bunun Türkiye`de denendiği tezine karşı çıkıyor. Sebebini ise `Kırım Kongo solunum yoluyla bulaşmaz ve kitlesel ölümler getirmez.` sözleriyle açıklıyor. `Çocukken ineklerden keneleri söker, öldürürdük. Hiçbir şey olmazdı. Bu kenelere ne oldu da şimdi hastalık saçıyor?` sorusu 35 yaşındaki Sivaslı Fatih Polat`a ait. Türkiye`deki hemen herkesin dilinde olan bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Bilinen bir gerçek var ki; hyalomma marginatum marginatum türü keneler 2002 yılından bu yana Türkiye`de hastalık saçıyor. İlk olarak 1944`te Kırım`da, 1956`da da Kongo`da görülen virüsün Türkiye`de 1970`li yıllarda da tek tük vakalara sebep olduğu biliniyor. Ancak ölümcül virüs taşıyan keneler Anadolu`daki 60`ın üzerindeki tür içinde hızla artıyor. 15 yıl öncesinde sayıları çok az olan keneler, şu anda en kalabalık nüfusa sahip tür olarak insanları tehdit ediyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı üyesi Prof. Dr. Ayşen Gargılı, hastalık taşıyan kenelerin gelişimini anlatırken, bugünkü durumu `kene salgını` olarak niteliyor. Gargılı, `Vakalardaki patlama salgının gidişatı açısından şaşırtan bir mesele değil. Olgu sayıları artarak devam eder, doygunluk noktasına çıkar ve insanlardaki bağışıklık oranı geliştikçe durur, daha sonra aşağıya iner.` diyor. Şu ana kadar dünyadaki en büyük KKKA salgınının Türkiye`de yaşandığını dile getiren Gargılı, `biyolojik silah Türkiye`de deneniyor` tezini doğru bulmuyor. Virüsün biyolojik silah ve terörizm listesinde bulunduğunu doğrulayan Gargılı, Kırım Kongo`nun solunum yoluyla bulaşmadığı ve kitlesel ölümler getirmeyeceği için çok etkin biyolojik silah olarak kullanılamayacağını söylüyor. Vakalar temmuz ayında patlama yapıyor Bir kene yılda 5-7 bin arasında yumurta bırakıyor. İlkbahardan itibaren toprağın üstüne çıkan keneler, önce hayvanlara yapışıyor. Daha sonra insanlardan kan emiyor. Nisanda başlayan vakalar eylül ayına kadar devam ediyor. En fazla vaka temmuz ayında görülüyor. Eylülün ortalarında keneler toprağa geri dönüyor. KKKA, hayvanlara ve insanlara kenelerin ısırmasıyla geçiyor. Hayvanlarda belirtisiz seyreden hastalık, insanlarda öldürücü olabiliyor. Türkiye`de vakaların yüzde 10`u ölümle sonuçlanıyor. Hastalık ani başlayan ateş, baş ve kas ağrıları, kırgınlık, halsizlik ve iştahsızlık gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal gibi şikâyetlerle devam ediyor. Hastalığın ilerlemesi durumunda diş eti, burun, kulak kanaması ve vücudun çeşitli yerlerinde dış kanama oluşuyor. Ankara Numune Hastanesi Mikrobiyoloji Klinik Şefi Hürrem Bodur, kene ısırdıktan 6 saat sonra virüsün salgılanmaya başlandığını belirtirken, iki hafta içinde kaybedilmeyen hastaların, KKKA`ya karşı bağışıklık kazandığını belirtiyor. Kelkit Vadisi`ndeki şehirlerde kene işgali var Orta Karadeniz, Orta Anadolu`nun kuzey kısımları, Toroslar`a kadar uzanan bodur alanlar. Virüslü kenelerin yaşamadığı yegane yer Akdeniz ve Karadeniz kıyıları. Nemli ve ıslak yerlerde yaşam sürdüremeyen bu tür keneler, Kelkit Vadisi olarak bilinen Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas civarında yoğun olarak görülüyor. Bu illerin yanı sıra vakaların rastlandığı iller; Amasya, Ankara, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çankırı, Çorum, Düzce, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, İstanbul, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Muş, Ordu, Samsun, Şanlıurfa, Yozgat, Zonguldak. Keneler, Amerika`da `lyme` hastalığına, Almanya ve Avusturya ile Kuzey Avrupa ülkelerinde ise beyin iltihaplanmasına yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/keneler-biyolojik-silahmi

HÜCREYE AİT GENEL ÖZELLİKLER

Hücre terimi ilk kez 1665'te Robert Hooke tarafından kullanılmıştır. Hooke, basit bir mercekle incelediği şişe mantarındaki bal peteğini andıran boşluklara "Cellula" isimini vermiştir. Robert Brown (1831) orkide yaprak hücrelerini incelemiş ve her hücredeki nukleusu keşfetmiştir. 1838 yılında Botanikçi Matthias Schleiden, 1839 yılında Zoolgo Theodor Schwann daha önce başlatılan araştırmalar doğrultusunda hücre teorisine son şeklini vermişlerdir. Bu teoriye göre, tüm canlılar hücrelerden oluşurlar ve bağımsız olmalarına karşın birlikte görev yaparlar. Schwann'dan sonra ise "her hücre başka bir hücre bölünmesinden oluşur" diye düşünülerek üreme olaylarına yönelinmiştir. Purkinje (1839) ve Hugo V.Mohl (1846) hücrenin içini dolduran ara maddeye protoplazma adını vermişlerdir. Strasburger ve arkadaşları ise 1875 yılında nukleus bölünmelerini incelemişler ve önemli katkılarda bulunmuşlardır. Günümüzde ise özellikle son on yılda özel teknikler kullanılarak hücrenin moleküler yapısı ile ilgili araştırmalar yardımıyle hastalığın tanısı yapılmaktadır. İnsan gövdesi hücreler, hücrelerarası madde ve çeşitli sıvılardan oluşmuştur. Hücreler biraraya gelerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar ise sistemleri oluşturur. Sistemler topluluğundan da insan bütünlenir. Böylece herbir hücre, belirli bir sistem içinde özel bir görev üstlenerek canlıdaki yerini alır. Hücrelerin yaşama süresince görülen değişiklikler bölünme, farklılaşma, büyüme, gerileme ve ölüm evresi şeklindedir. İnsan gelişiminin ilk basamağında döllenme ile oluşan zigot yeni bireyi oluşturacak tüm güce sahiptir. Embriyoner Potens adını verdiğimiz bu güç, zigotun ilk bölünmesi ile çözülmeye başlar.

http://www.biyologlar.com/hucreye-ait-genel-ozellikler

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0