Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 40 kayıt bulundu.
Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Salı gecesini Çarşamba sabahına bağlayan gece Samsun’da yaşadığımız sel felaketinin ardından ilk yapılması gereken, kuşkusuz, hayatını kaybedenler için duyduğumuz derin acı ve geride bıraktıkları için dilediğimiz sabır ve içten “Başınız sağolsun!” mesajımızdır. Bunun hemen ardından ise şunu söylemek zorundayız: “Doğa değil, yaptığımız hatalar öldürüyor!” Bu felaketin ardından, dünyanın ve insanlığın bugüne dek karşılaştığı en büyük tehdit olan “İklim Değişikliği”ni bir kez daha tartışmak, insanlık olarak bu konuda hala atmadığımız adımları ortaya koymak ve çok geç olmadan harekete geçilmesi için tüm karar alıcılara ve topluma ısrarla çağrıda bulunmaya devam etmeliyiz. Fosil yakıt kullanımı, arazi kullanım değişiklikleri, ormansızlaşma ve çeşitli sanayi süreçleri gibi insan kaynaklı faaliyetler atmosferdeki sera gazı miktarının ve buna bağlı olarak küresel sıcaklıkların artmasına sebep oluyorlar. Dünya, şu an 1900’lerin başlarına göre 0,75 C derece daha sıcak, Avrupa ise 0,9 C derece daha sıcak durumda. Küresel sıcaklıklardaki artış, kuraklıkları arttırmakta, buharlaşma ve buna bağlı olarak havadaki nem oranını yükseltmekte. Artan nem oranı sebebiyle ani yağışlar, sel, hortum gibi aşırı hava olaylarının oranı çoğalmakta. Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden birisi olan Akdeniz Havzasında yer alıyor. Bilim insanları Akdeniz Havzası’nda yağışların doğudan batıya doğru %40’a varan oranlarda düşeceğini, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki kar kalınlığının azalacağını, artan yoğun ve anlık yağışlara bağlı olarak sel baskınları, sıcak hava dalgaları, şiddetli erozyon ve ülkenin orta ve güneydoğu kesimlerinde yer yer çölleşmeye varan kuraklıklar yaşanacağını öngörüyorlardı. Ani yağışlara bağlı sel ve su baskınları Türkiye’de etkisini ciddi şekilde göstermeye başladı bile. Nisan ayında Elazığ’da gerçekleşen hortumda 6 kişi hayatını kaybetmiş, aynı hafta içerisinde Türkiye’nin dört bir tarafında şiddetli ve yıkıma sebep olan çok sayıda hortum gerçekleşmişti. 3 Temmuz’da Samsun’da gerçekleşen sel felaketinde de 9 kişi yaşamını kaybetti. Aynı gün Sinop’ta gerçekleşen sel felaketi can kaybına yol açmadıysa da ciddi bir toprak kaybı ve maddi yıkım yaşattı. Tüm bu kayıplarımızda iklim değişikliğinin yanı sıra,  yıllardır yaşadığımız feci tecrübelere rağmen hala nehir yataklarının yerleşime açılmakta ısrar ediliyor olmasının, su yataklarının insan müdahaleleriyle kontrol altına alınmaya çalışılmasının da büyük payı var! Evet, Samsun’da ve Sinop’ta yaşanan felaketlerin benzerlerini daha önce de yaşamıştık. Ama bir düşünelim; seller, kuraklıklar, büyük fırtınaların ve buna benzer afetlerin şiddet ve sayılarında son yıllarda büyük bir artış yok mu? Geride kaybedilmiş hayatlar bırakan, yaşam alanları ve en önemli doğal varlıklarımız olan toprağın kaybına neden olan bu felaketlerin sayı ve şiddetlerinin,  hızla “geri dönülemez” noktaya yaklaşan İklim Değişikliği sebebiyle ciddi oranda artacağını IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) gibi önemli kurumların ve bu konuda yıllardır çalışan bir çok bilim insanının rapor ve araştırmalarından biliyoruz. Peki “İklim Değişikliği”ni durdurmak için ne yapıyoruz? “Hiçbir şey!” dersek, abartmış olmayacağız. Özellikle bazı ülkelerin attığı adımlar tabi ki var, ancak karşı karşıya olduğumuz felaketin boyutu karşısında bu adımlar, son derece yetersiz kalıyor. Türkiye’ye baktığımızda da durum farklı değil. Seragazı salımlarımızı rekorlar kırarak yükseltiyoruz. İklimin en büyük düşmanı olan kömürlü termik santralleri birbiri ardında açmak için planlar yapıyoruz. Ülke olarak kısıtlı kaynaklarımızı, toplu ulaşım yerine doğal yaşam alanlarını da katledecek büyük karayolları ve köprü projelerine, yenilenebilir enerji yerine termik ve nükleer enerjiye aktarma yanlışında ısrar ediyoruz. Türkiye iklim değişikliği ile mücadele konusunda yükümlülüklerini kabul etmeli ve geri dönülemez felaketler yaşanmadan önce hem iklim değişikliği ile mücadele, hem de adaptasyon konusunda harekete geçmelidir. “Doğayı ele geçirebileceğimizi sanma” hatasında ısrar ettiğimiz ve insanın doğanın sahibi değil, yalnızca bir parçası olduğunu kabul etmediğimiz sürece bu yıkım ve felaketler ne yazık ki artarak devam edecek. Doğayla barışık, ekolojik açıdan sürdürülebilir bir yaşam için hemen harekete geçelim!Kaynak:http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/doga-degil-yaptigimiz-hatalar-olduruyor

Makroskobik Dünya’nın Mikroskobik Canlıları

Bakterilerle ilgilenmeye yeni başlayan biri için onların dünyasını keşfetmek, yeni bir gezegen keşfetmeye benzer. Dünya’nın en küçük canlılarından olan bakteriler, gezegendeki doğal ekolojik sistemlerin işleyişinde çok önemli bir yere sahiptir. Besin, mineral ve enerji döngülerinde “kimyacı” gibi işlev gören bakteriler, canlılar arasındaki ilişkilerde etkin bir rol oynar. Bu yüzden, bakteriler canlılıkla ilgili süreçlerin anlaşılmasına yardım ederler. Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, yaşayan ilk hücreler olarak ortaya çıktıkları belirlenen bakteriler en basit yapılı canlılar olmalarının yanında, dünya yüzeyinde belirli bir canlı grubuna ait en büyük kütleyi oluştururlar. Bakteriler, canlılar aleminde “Prokaryotlar” olarak adlandırılıyorlar. Bitkilerin ve hayvanların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir. Atmosferdeki oksijenin yarısından fazlasını fotosentez yapan Cyanobacteria adı verilen gruba ait bakteriler üretir. Bu bakteriler önemli bir miktarda karbon dioksit ve azot gazlarının organik bileşik olarak bağlanmasına da yardım ederler. Atmosferle yer ve canlılar arasındaki azot döngüsünde, havadaki serbest azotun canlılar tarafından bağlanmasına yönelik tek mekanizma, baklagillerin köklerinde özel yumrucuklar içinde yaşayan, yumrucuk bakterileri ya da cins adı Rhizobium olan bakteriler tarafından sağlanıyor. Bakterilerin, baklagillerle olduğu gibi başka canlılarla da simbiyotik (ortak yaşam biçiminde) ilişkileri var. Bu ilişkilerde karşılıklı yararlanmalar söz konusu. Örneğin, bazı böceklerde yavruların cinsiyetini, simbiyotik ilişki içinde olduğu bakteriler belirliyor. Geviş getiren hayvanlarda ise, sindirimi oldukça zor olan selüloz, bağırsaklarda yaşayan bakteriler tarafından parçalanıyor. Hastalık yapan bakterilerin konaklarıyla olan ilişkisi ise asalaklık biçiminde (parazitik) bir yaşam olarak değerlendirilebilir. Toprakta yaşayan bakteriler de toprakların verimliliğine katkıda bulunur. Çürükçüller (saprofitler) adı verilen bu bakteriler ölmüş canlıları parçalayarak, onların proteinlerinde bağlı olarak bulunan azotun ve diğer minerallerin toprağa geçmesini ve yeniden azot döngüsüne katılmasını sağlar. Bakteriler azot ve oksijen döngülerine katıldıkları gibi, karbon ve kükürt döngülerine de etkin olarak katılırlar. Bakteriler, yaklaşık 1 mikrometre çapında olup, hücre zarından ve DNA ipliğinden başka farklılaşmış yapı içermezler, hücrenin içi ise metabolik tepkimeleri sürdüren enzimler, küçük organik bileşikler ve inorganik iyonlarla doludur. Boyutlarının ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük olmasına bağlı olarak, onların Dünya’daki en yaygın yaşam formları olduklarını ve en büyük canlı grubu kütlesini oluşturduklarını görsel olarak hissetmek pek zordur. 4,5 milyar yaşındaki Dünya’da yaklaşık 2 milyar yıl kadar tek canlı grubu olarak yaşadıkları düşünülen bakterilerin en eski örnekleri olduğu kabul edilen fosiller Batı Avustralya’da bulunmuştu ve yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamışlardı. Bu fosil örneklerinin yapısından ve içinde bulundukları kayaların özelliklerinden fotosentez yapan bakterilerin en az 3 milyar yıl önce var oldukları belirlendi. Evrim sırasında oksijen üreten fotosentetik bakteriler gibi canlı formlarından sonra, oksijen kullanan yaşam formlarının ortaya çıktığı ve diğer canlı türlerinin de böylece oluştuğu düşünülüyor. Bu açıdan, bakteriler, canlılığın başlangıcında da etkin bir role sahip görünüyor. Bakteriler, yapı bakımından birbirine çok benzer gruplar altında ele alınırlar. Bu yüzden bakteriyologlar, bakterileri görünüşlerine göre değil, biyokimyasal özelliklerine göre değerlendirirler. Asit ya da metan üretenleri, oksijeni ve kükürtü indirgeyenleri olabilir. Enerjisini çok çeşitli kimyasal kaynaklardan elde edenleri bulunabilir; ancak, çoğu bakteri çevredeki fiziksel ve kimyasal koşullar uygun olmadıkça büyüyüp gelişemez. Son yüzyıl içinde Robert Koch’un öncü çalışmalarıyla varlıkları belirlenen bakterilerin, bugüne kadar 5 000 türü tanımlanmış ve bunun daha buzdağının tepesi olduğu düşünülüyor. Buzdağının alt kısımlarında ise birçok hayvanın sindirim organlarında, derin deniz ve yer katmanlarında yaşayan türler var. Türlerin, özellikle de görünüş olarak birbirine çok benzeyenlerin nasıl ayırt edildiğine gelince, bunda da genler kullanılıyor. Türleri birbirinden ayırmak için 16S ribozomRNA’sını kodlayan gen incelenir. Bu gen her organizmada var; ancak, evrimsel anlamda öyle yavaş değişim geçiriyor ki, nükleotid dizilişi bir türün tüm bireylerinde tamamen aynı olabiliyor. Bu da türler arası farklılıkları ortaya koymaya yarıyor. Yine de araştırmacılar 16SRNA geni üzerindeki çalışmaların, gerçek çeşitliliğin daha azına ışık tutacağını düşünüyorlar. Çeşitlilik üzerine yapılan çalışmalarda, ribozom RNA’sı yönünden bakınca, köpek ve insanın aynı organizmaymış gibi görülebileceği de araştırmacıları düşündüren konular arasında. Tür çeşitliliğinin diğer canlılarda olduğu gibi bir de biyokimyasal yönü var. Bakterilerin biyokimyasal işleyişleri ise, ancak laboratuvarlarda saf kültürler üzerinde izlenebiliyor. Biyokimyasal ve ekolojik bilgileri yalnızca gen dizilişlerini inceleyerek elde etmek pek olası değil. Bir türün tüm tipik özelliklerinin belirlenmesi laboratuvar çalışmalarını da gerekli kılıyor. Bakterilerin bu tür çeşitliliğinin nereden geldiği düşünülebilir. Hızlı çoğalmaları, hareketli olmaları, yaygınlıkları ve kalıtsal yapılarının mutasyonlar (DNA yapısında oluşan ani ve kalıtsal değişiklikler) nedeniyle kolaylıkla değişebilir olması onların dış koşullarda oluşan değişikliklere kolaylıkla uyum sağlayabilmelerine olanak sağlıyor. Haploid yapıda olmaları, yani DNA’larının tek zincirli olması nedeniyle, mutasyonların oluşturduğu değişiklikler diğer nesillere kolaylıkla aktarılabiliyor. Çoğalmaları da çok kısa sürede gerçekleştiğinden, yeni türlerin ortaya çıkması da büyük bir zaman almıyor olsa gerek. Bakterilerde çoğalma ikiye bölünme ile gerçekleşiyor. İnsanda bağırsaklarda doğal olarak yaşayan bir bakteri türü olan Escherichia coli üzerinde yapılan çalışmalarda E. coli’nin 20 dakikada bir ikiye bölündüğü belirlenmiş. Neyse ki birçok bakteri hemen ölüyor. Böyle olmasaydı, E. coli hücrelerinin 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı kaplayacak hacime 43 saatte ulaşacakları hesaplanmış. Hatta iki saat daha geçtiğinde 6,6 x 1020 tona ulaşarak Dünya’yla yaklaşık olarak aynı ağırlığa geleceği de düşünülmüş. Çoğu bakteri hücresi öldüğünden bu duruma gelinmiyor; çünkü, besin için aralarında büyük bir yarış var ve diğer bazı organizmaların (küf mantarı ve bazı bakteriler gibi) ürettiği doğal antibiyotikler de onları öldürüyor. Evet, bakteriler aynı zamanda diğer bakterileri öldüren antibiyotikler üretiyorlar. Hatta vitamin sentezi yapanlar da var. İlaç endüstrisinde, bu bakterilerin saf kültürlerinin antibiyotik üretmesi sağlanıyor ve sentetik olmayan antibiyotikler çoğunlukla bu yolla elde ediliyor. Antibiyotiklerden başka, aşılar ve tıbbi açıdan yararlı bazı enzimler de bakteriler tarafından üretiliyor. Antibiyotiklerin çoğunu toprakta yaşayan bakteriler üretiyor. Streptomyces’ler gibi, Actinomycetes grubuna ait olan bakteriler, tetrasiklin, eritromisin, streptomisin, rifamisin ve ivermektin gibi antibiyotikleri üretiyorlar. Bacillus türleri basitrasin ve polimiksin üretiyor. Difteri, boğmaca, tetanoz, tifo ve kolera gibi hastalıkların aşıları da bakterilerden elde ediliyor.

http://www.biyologlar.com/makroskobik-dunyanin-mikroskobik-canlilari

EVREN, EVRİM, İNSAN ve DÜŞÜNCE

Evrenin bütün geçmişi, bütün tarih, bütün evrim, evrime yolaçan değişimin mekanizması, evrenle ilgili herşey, canlı ve cansız maddenin ve enerjinin ve hareketin yapısında gizli... Bilinmeyen bir gerekçeyle hiçliğin içindeki tek bir noktadan koskoca bir evren yaratan mucizesel bir sürecin, gide gide canlı yaşamı ve insanı ve düşünceyi de yaratmış olmasında, hiçbir tuhaflık ya da aykırılık yok... Düşünsel olasılıkların, yani düşüncede çeşitlenmenin ortaya çıkması, düşüncenin daha da evrimleşeceğinin bir göstergesi... Bu evren bir çeşitlilikler ve dolayısıyla bir olasılıklar evreni... Ve bu olasılıkların varlığı, artık kendisi de evrimsel bir birim oluşturmaya başlayan insanlığın ortak iradesine, belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla önemli bir şans veriyor. Bugün, biraz uzaktan bakıldığında, bilimin ilgi alanlarını kabaca ama net olarak sınıflandırmak mümkün: Fizik, enerjiyi ve ilk halinden başlayarak maddeyi alıyor atom sınırına kadar getirip bırakıyor; kimya, atomdan başlıyor inorganik ve organik madde sınırına kadar gidiyor; biyoloji ise yalnız canlılarla ilgileniyor. Biyolojinin alanı terkettiği noktada da devreye yalnızca insanla ve insan topluluklarıyla ilgilenen sosyal bilimler; felsefe, tarih, sosyoloji, ekonomi, psikoloji vb. giriyor. Pozitif bilimlerde, hiç olmazsa, sınır bölgelerinde disiplinlerarası bir kaynaşmadan sözedilebileceği görülüyor. Sözgelimi atom, hem fiziğin hem kimyanın; canlılar aleminin temel taşı olan organik madde de hem kimyanın hem biyolojinin ilgi alanı içine giriyor. Öte yandan, pozitif bilimlerle sosyal bilimler arasındaysa, kaynaşma bir yana, bir uçurumun varlığı hissediliyor. Sosyal bilimler alanında, psikolojinin çok kısıtlı ilgisi dışında hiçbir disiplin, hiç değilse biyoloji ile ilgilenme gereğini bile duymuyor. Üstelik bu disiplinlerin hemen hemen hiçbiri, tarihi, yazının keşfedildiği altı bin yıl öncesinden daha geriye götürmeye de yanaşmıyor. Bizzat tarih bilimi bile, evrimin şimdilik son aşaması sayılan modern insanın ilk ortaya çıktığı 50 bin yıllık sürece egemen olmayı dahi reddediyor ve yazının keşfedilmesinden bu yana geçen 6 bin yılla iktifa ediyor. Gerekçe, kuşkusuz, bilimsel bir disiplin olarak tarihin tahmine değil belgeye dayandırılması zorunluluğu... Bu gerekçenin elbette haklı bir yanı da var. Ama bir gerçek daha var: Bütün o atomaltı tanecikler, atomlar, moleküller ve madde; elementler, inorganik ve organik madde; hücreler; bunların oluşturduğu bileşikler ve tek hücrelisinden çok hücrelisine kadar bütün canlılar; bunların hepsi, hepsi bizatihi birer belge... Hatta yorumsuz oldukları ve bir bütünlük taşıdıkları için, evrendeki yegane ‘gerçek belgeler’ oldukları da söylenebilir. Evrenin bütün geçmişi, bütün tarih, bütün evrim, evrime yolaçan değişimin mekanizması, evrenle ilgili herşey, canlı ve cansız maddenin ve enerjinin ve hareketin yapısında gizli... Ve eğer böyleyse, bu belgelerin hepsi birden gözden geçirilmeden, şu son altı bin yılın da sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi mümkün olabilir mi? Ve eğer evrenin tarihi, dünü olduğu kadar bugünü ve yarını da kapsayan ve hiç değilse başına, bugüne kadarki gelişmesine ve sonuna dair bir kısım olasılıkların belli olduğu bir bütünlük arzediyorsa ve eğer evrim, 20 milyar yıl öncesinden bugüne uzanan ve bugünden de belki 20, belki 80 milyar yıl ötesine uzanacak olan kesintisiz bir süreçse; henüz birleşik bir kuram haline getirilmemiş olsalar bile, pozitif bilimler alanında saptanmış olan temel yasaların, tıpkı Marki de Laplace’ın bir zamanlar düşünmüş olduğu gibi, evrimin son halkası olan insanı ve insan topluluklarını konu alan sosyal bilimler alanında da geçerli olması gerekmez mi? Ve insan da atomlardan ve hücrelerden oluştuğuna, yani nevzuhur bir yaratık değil de büyük bir evrim sürecinin son halkası olduğuna göre, fizik, kimya ve biyoloji bilmeden (ve kuşkusuz fizik, kimya ve biyoloji kadar ekonominin ve hatta müziğin de ortak dili olan matematik bilmeden); enerji ile maddenin tarihini ve enerji ile maddenin yapısını bilmeden ve bu yeni bilgilerin felsefesini yapmadan; evrenin, kozmosu ve kaosu aynı anda kucakladığını, dolayısıyla bir olasılıklar evreni olduğunu ve bu durum gözönüne alınmadığı takdirde evrendeki ister psikolojik ister sosyal, ister siyasi ister ekonomik hiçbir oluşumun doğru değerlendirilemeyeceğini anlamak sözkonusu olabilir mi? Dahası, insan kendi kendisini böyle bir gerçekliğin içinde değerlendirerek, evreni tanımlayacak birleşik bir kuram oluşturmak için çırpınıp duran astrofizikçilere de yardım etmiş olmaz mı? Hayır, hiç de zor değil!.. Artık bu ve benzeri bilgilere ulaşmak hiç de zor değil!.. Yepyeni bilgilerle zenginleşmiş olan bilime ilişkin yepyeni yorumları aktaran popüler bilim kitapları artık, Türkiye’de dahil birçok ülkede neredeyse her köşebaşında satılıyor. Bilimkurgu kitapları ise daha da yaygın... Ve bilim yazarlarına oranla daha özgür davranan bilimkurgu yazarları, 20. yüzyılda felsefenin boş bıraktığı yeri dolduruyorlar. En son bilimsel gerçekleri özgürce, cesaretle yorumlayarak geleceğe ilişkin ve olup bitenin nedenlerine ilişkin kuramlar oluşturuyorlar. Üstelik yine Türkiye dahil Dünya’nın her tarafında çok da ilgi çekiyorlar. Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Oluşturulan kuramların hepsi de yalnızca bir takım olasılıklardan ibaret... Mesela Mars konusunda, yıllardan beri insanoğlunu oyalayan ve sonunda göz yanılgısından başka birşey olmadığı anlaşılan çizgisel Mars kanallarının etkisi altında kaldıkları için olacak ki, ilk kuşak bilimkurgu yazarlarının çok yanlış düşüncelere kapıldıkları görülüyor. O ilk kuşak bilimkurgu yazarlarının hemen hepsi Mars’ta canlıların yaşadığını, hiç değilse bir zamanlar yaşamış olduğunu düşünüyorlar. Bu varsayımsal canlıların bir kısmı çok sevimli, çok gelişmiş; Mars’ı sömürgeleştiren saldırgan insanlarla başa çıkmaya çalışıyorlar; bir kısmı ise, dünyayı istila etmeye kalkışan birer canavar ve insanlara acımasızca saldırıyorlar. Tabii Mars’a ilişkin yanlış kanılardan yalnız bilimkurgu yazarları sorumlu değil... Sir Fred Hoyle gibi çok ciddi bir bilim adamı da, muhtemelen dinsel inançları yüzünden geliştirdiği evrende durağan hal kuramına aşırı bağlılığından ötürü, dünyaya düşen göktaşlarından bazılarının Mars’tan geldiği inancının yayılmasında rol oynuyor. Sir Hoyle, büyük evrim sürecinin cansız maddeden canlı yaşama geçişi de sağlamış olabileceğini kabul edemediği için olsa gerek ki, dünyada canlıların varlığını, Mars’tan gelen göktaşları üstünde bulunan canlı hücrelere bağlamak istiyor. Ama bu arada, o canlı hücrelerin Mars’ta nasıl varolmuş olabileceği sorusu da yine açıkta kalıyor. Açıkta kalan bir başka soru da, milyarlarca yıl önce dünyaya düşmüş oldukları söylenen göktaşlarının üstünde, bu taşların Mars’tan geldiklerine dair ne gibi bir kanıt bulunduğu... Yani eğer taşların üstünde “made in Mars” yazısı yoksa, bu taşların Mars’tan geldiğinin nasıl kanıtlanabileceği (aslına bakılırsa bu konu biraz tuhaf; dünyaya milyarlarca yıl önce düşmüş ve yıllarca önce de bulunmuş olan taşlar, geçen yaz, neden birdenbire, hem de inanılmaz yoğunlukta bir ilgi konusu oluverdiler, hiç anlaşılamadı) ... Carl Sagan ile Sojourner adı verilen araçların, bugünlerde Mars yüzeyinde yaptıkları çalışmalar bile tuhaf sonuçlara varılmasına neden olabiliyor. Kimi insanlar, Mars’ı bir zamanlar sellerin götürmüş olduğunu duyduklarında, bu sellerle Nuh Tufanı arasında ya da bu sellerle kayıp Atlantis ve Mü kıtaları arasında bir bağ kurulabileceğini düşünüyorlar. Amaç yine aynı: Yeter ki canlı yaşam dünya üstünde kendiliğinden başlamamış olsun!.. Başlamamış olsun da varsın atalarımız Marslı olsun!.. Aslına bakılırsa bu da bir olasılık elbette... Ama gerçekleşmiş olması zor bir olasılık... Çünkü evrensel yasalar gereği Mars’ın Dünya ile yaklaşık aynı zamanlarda ve benzer koşullarda gelişmiş olması gerekiyor. Yani bundan yaklaşık 4,5 milyar yıl kadar önce ve adım adım... Eğer Mars’taki seller, bundan 4 milyar yıl kadar önce değil de 3-5 yüz milyon yıl önce olmuş olsaydı, o takdirde evrimin Mars’ta da aynı biçimde, ama biraz daha hızlı geliştiği düşünülebilirdi. Ve karşı koyamadıkları bir sel felaketiyle yüzyüze gelen Marslılar’ın bir uzay aracına doldurdukları değişik türden çift çift hayvanlarla birlikte gelip Dünya’ya yerleştikleri... Halbuki 4 milyar önce oluştuğu anlaşılan seller, Dünya’da evrim süreci gelişip dururken Mars’ta evrim sürecinin hiç başlamamış olduğunun kanıtı gibi görünüyor. Zaten aynı yıldız sisteminde, yanyana iki gezegende birden aynı sürecin yaşanması da pek olası görünmüyor. Öte yandan 100 milyar galakside 100 milyar yıldız da, evrendeki tek canlı türünün insan olamayacağını gösteriyor. Böyle bir iddia da olasılık kurallarına hiç uymuyor. Dolayısıyla mitolojik ya da dinsel efsanelerin bir bölümünün, dünyaya gelip giden uzaylılarla ilgisi olması olasılığı hala var... Ama bu olasılık, ağır basan diğer olasılığı, insanı evrimin yaratmış olabileceği yönündeki olasılığı hiçbir şekilde bertaraf etmiyor. Zaten bilinmeyen bir gerekçeyle hiçliğin içindeki tek bir noktadan koskoca bir evren yaratan mucizesel bir sürecin, gide gide canlı yaşamı ve insanı ve düşünceyi de yaratmış olmasında, hiçbir tuhaflık ya da aykırılık da bulunmuyor. İşin güzel yanı şu: Böyle düşünsel olasılıkların, yani çeşitlenmenin ortaya çıkması, düşüncenin daha da evrimleşeceğinin bir göstergesi... Büyük evrim sürecinin son halkası olan düşünsel evrimin sürebilmesi için, çeşitlenmenin, yani çok sayıda değişiklik olasılığının ortaya çıkması lazım... Evrim, şimdilik hala, bu olasılıklardan, evrensel yasalarla en iyi uyum sağlayabilen yönünde ilerliyor. Ve adım adım ilerliyor. Ama günün birinde düşüncenin evriminde ileri aşamalara ulaşılabilirse, evrensel yasalara egemen olacak olasılıkların çoğaltılması da mümkün olabilir. Ve tek bir adım yerine birkaç adım birden atılabilir. Bu da bir olasılık... Hatta evrendeki kaçınılmaz yaşlanmanın, düşüncenin de sonu olmasının önüne geçmesi bile sözkonusu olan bir olasılık... Bu evren bir çeşitlilik ve dolayısıyla bir olasılıklar evreni... Ama bu olasılıkların varlığı, artık kendisi de evrimsel bir birim oluşturmaya başlayan insanlığın ortak iradesine, belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla önemli bir şans veriyor. Belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla... Çünkü öyle görünüyor ki insan, kendi doğumunu nasıl belirleyemiyorsa, evrenin doğumuna ilişkin bir irade kullanma hakkına da sahip değil... Bu zamandan sonra böyle birşey olması, zaten mantık açısından da mümkün değil... Ve insan, kendi ölümünün önüne nasıl geçemiyorsa, muhtemelen evrenin ölümünün önüne geçme konusunda da herhangi bir şansı yok... Ama eğer işler böyle gittiği taktirde, insan, belli bir yaştan sonra kendi hayatına ilişkin kararlar alma ve uygulama şansına nasıl sahip oluyorsa, insanlık da, belli bir aşamadan sonra, kendi yaşamına ilişkin ortak kararlar alma ve uygulama şansına sahip olacak gibi görünüyor. Tabii bu, yine yalnızca bir şans olacak... Bu şansı kullanıp kullanmamak, bu olasılığı değerlendirip değerlendirmemek ise insanlığa kalacak. Bu durumda, karamsarlık üretip eylemsizliği artırmak yerine, düşünsel evrimin sürmesini sağlayacak çeşitlenmelerin önünü açmak, evrimi daha da ileriye taşıyacak olasılıkların ortaya çıkmasına şans tanımak daha doğru değil mi? Ve düşünce özgürlüğü asıl bu demek ve bu nedenle de çok önemli demek değil mi? KAYNAK: www.historicalsense.com      

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-insan-ve-dusunce

Mikroskobik canlılar özellikleri ve hayatımızdaki rolleri

Bakteri dünyası, canlı çeşitliliğine, neredeyse sonsuz denilebilecek bir oranda katkıda bulunuyor. Her gün yeni türler keşfediliyor ve birbirinin aynı olduğu düşünülen bakterilerin bile metabolizmaları incelendiğinde, aslında farklı türler oldukları ortaya çıkıyor. Bakteriler, yeryüzünde yaşamın sürekliliği için çok önemli birçok biyokimyasal olayın gerçekleşmesini sağlıyor. Kısacası, yaşamın temelindeki kimyasal olayların gerçekleşmesini bakterilere borçluyuz. Tek olumsuz yönleri bazılarının hastalıklara yol açmaları; ancak, doğanın dengesinin korunması açısından düşünürsek hastalık yapıcı bakterilerin bile yararlı olduğu öne sürülebilir. Dünya atmosferi için oksijen kaynağı olan fotosentez olayını bitkilerin yanında fotosentetik bakterilerin de gerçekleştirdiğini bilmek çok etkileyici. Büyük bir üretim zenginliği ve tür çeşitliliği olan bu görünmeyen kimyacılar, yani bakteriler bu yönleriyle bilime ve teknolojiye önemli olanaklar sunuyor. İyi yapılmış bir turşuyu yemenin keyfine doyulmaz, ama turşuyu tutturması zordur. Su, tuz, sirke, şeker, limon gerekir ve bunların birbirine oranları da turşunun kalitesini belirler. Turşu yapmanın amacı, asitli bir ortam sağlayarak meyve ve sebzeleri korumaktır. Tuz ve sirke, ortamda çürükçül bakterilerin ve küflerin çoğalmasına engel olur. Tuzu az konulursa meyve ve sebzeler çürümeye neden olan bakterilerin ortamda çoğalması nedeniyle bozulur; turşu amacına ulaşamaz. Sebze ve meyvelerin zevkle yenilen turşulara dönüşmesini ise sirkede doğal olarak bulunan bakteriler sağlar. Turşu yapımı, besin saklanması ve üretiminde bakteri kullanımının yalnızca bir örneği. Turşu yaparken fermantasyon ürünü asetik asit olan Acetobacter bakterilerine oksijensiz bir yaşama ortamı sağlamak için, kavanozun kapağını hava almayacak şekilde kapatmak gerekir. Kavanozun içinde oksijen kalması, turşunun niteliğini bozduğu için istenmeyen bakteri ve küf mantarlarının çoğalmasına yardım eder. Turşunun sonbaharda yapılmasının da bir anlamı var. Sonbaharda sebze-meyve bolluğunun olması ve bunların kışın da yenebilecek bir şekilde saklanmasının amaçlanması bir yana, hava sıcaklığının ne çok sıcak ne de çok soğuk olması da önemli. Çünkü bakterilerin yaşayabildiği ve çoğalabildiği belirli sıcaklık sınırları var. Aynı durum yoğurt ve peynir gibi diğer besinlerin yapımı sırasında da önemli. Bu besinlerin yapımını da bakteriler sağlıyor. Laktik asit bakterileri adı verilen bu bakteri grubu, oksijensiz solunum yani fermentasyon yoluyla şekeri kullanarak laktik asit açığa çıkarıyor. Bakterilerin belirli sıcaklık aralıklarında yaşayabilmesinin nedeni ise enzimleri. Enzimler protein yapısında olduğundan, işlevlerini ancak belirli sıcaklıklarda gerçekleştirebiliyorlar. Bakterilerin yaşayabildikleri ve çoğalmalarını gerçekleştirebildikleri sıcaklık sınırları türden türe farklılık gösteriyor ve bakterilerin inanılmaz çeşitliliği bu noktada birçok yönünü ortaya koyuyor. Buzullarda çok düşük sıcaklıkta da sıcak su kaynaklarının dayanılmaz sıcaklığında da yaşayabilenler var. Bunun dışında, tuz ya da asit oranı çok yüksek ortamlarda yaşayabilen binlerce tür bulunuyor. Mikrobiyolojiye giriş niteliğinde bir derse yeni başlamış olan öğrencilere ilk öğretilen şeylerden biri bakterilerin doğada her yerde bulunduğudur. Örneğin, evinizin bahçesindeki toprakta milyonlarca tür ve milyarlarca birey bulunabilir. İlk laboratuvar uygulamasında çeşitli ortamlardan alınan örneklerden hazırlanan kültürlerdeki mikroorganizma üremeleri gözlenir ve öğrencileri şaşkına çevirir. Bunların birçoğu zararsızdır ve ekolojik dengenin sürmesinde önemli işlevleri vardır. Bazıları ise insan ve hayvanlar için hastalık etmenidir. Vücudun çeşitli bölümlerinde enfeksiyona neden olabilirler. Hastalık etmeni bakterilerin bazıları besinlerin hazırlanması ya da saklanması sırasında temizlik koşullarına uyulmadığında, besinlere bulaşır, bunların içinde çoğalır ve toksin (zehir niteliğindeki bileşikler) üretirler bu besinler insanlar tarafından tüketildiğinde, sonucunda "besin zehirlenmesi" denilen duruma neden olabilirler. Hastalık etmeni olan bakterilerden korunmanın yolları aşılamalara ve temizlik kurallarına özen göstermekten geçer. Makroskobik Dünyanın Mikroskobik Canlıları Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, yaşayan ilk hücreler olarak ortaya çıktıkları belirlenen bakteriler en basit yapılı canlılar olmalarının yanında, dünya yüzeyinde belirli bir canlı grubuna ait en büyük kütleyi oluştururlar. Bakteriler, canlılar aleminde "Prokaryotlar" olarak adlandırılıyorlar. Bitkilerin ve hayvanların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir. Atmosferdeki oksijenin yarısından fazlasını fotosentez yapan Cyanobacteria adı verilen gruba ait bakteriler üretir. Bu bakteriler önemli bir miktarda karbon dioksit ve azot gazlarının organik bileşik olarak bağlanmasına da yardım ederler. Atmosferle yer ve canlılar arasındaki azot döngüsünde, havadaki serbest azotun canlılar tarafından bağlanmasına yönelik tek mekanizma, baklagillerin köklerinde özel yumrucuklar içinde yaşayan, yumrucuk bakterileri ya da cins adı Rhizobium olan bakteriler tarafından sağlanıyor. Bakterilerin, baklagillerle olduğu gibi başka canlılarla da simbiyotik (ortak yaşam biçiminde) ilişkileri var. Bu ilişkilerde karşılıklı yararlanmalar söz konusu. Örneğin, bazı böceklerde yavruların cinsiyetini, simbiyotik ilişki içinde olduğu bakteriler belirliyor. Geviş getiren hayvanlarda ise, sindirimi oldukça zor olan selüloz, bağırsaklarda yaşayan bakteriler tarafından parçalanıyor. Hastalık yapan bakterilerin konaklarıyla olan ilişkisi ise asalaklık biçiminde (parazitik) bir yaşam olarak değerlendirilebilir. Toprakta yaşayan bakteriler de toprakların verimliliğine katkıda bulunur. Çürükçüller (saprofitler) adı verilen bu bakteriler ölmüş canlıları parçalayarak, onların proteinlerinde bağlı olarak bulunan azotun ve diğer minerallerin toprağa geçmesini ve yeniden azot döngüsüne katılmasını sağlar. Bakteriler azot ve oksijen döngülerine katıldıkları gibi, karbon ve kükürt döngülerine de etkin olarak katılırlar. Bakteriler, yaklaşık 1 mikrometre çapında olup, hücre zarından ve DNA ipliğinden başka farklılaşmış yapı içermezler, hücrenin içi ise metabolik tepkimeleri sürdüren enzimler, küçük organik bileşikler ve inorganik iyonlarla doludur. Boyutlarının ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük olmasına bağlı olarak, onların Dünya'daki en yaygın yaşam formları olduklarını ve en büyük canlı grubu kütlesini oluşturduklarını görsel olarak hissetmek pek zordur. 4,5 milyar yaşındaki Dünya'da yaklaşık 2 milyar yıl kadar tek canlı grubu olarak yaşadıkları düşünülen bakterilerin en eski örnekleri olduğu kabul edilen fosiller Batı Avustralya'da bulunmuştu ve yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamışlardı. Bu fosil örneklerinin yapısından ve içinde bulundukları kayaların özelliklerinden fotosentez yapan bakterilerin en az 3 milyar yıl önce var oldukları belirlendi. Evrim sırasında oksijen üreten fotosentetik bakteriler gibi canlı formlarından sonra, oksijen kullanan yaşam formlarının ortaya çıktığı ve diğer canlı türlerinin de böylece oluştuğu düşünülüyor. Bu açıdan, bakteriler, canlılığın başlangıcında da etkin bir role sahip görünüyor. Bakteriler, yapı bakımından birbirine çok benzer gruplar altında ele alınırlar. Bu yüzden bakteriyologlar, bakterileri görünüşlerine göre değil, biyokimyasal özelliklerine göre değerlendirirler. Asit ya da metan üretenleri, oksijeni ve kükürtü indirgeyenleri olabilir. Enerjisini çok çeşitli kimyasal kaynaklardan elde edenleri bulunabilir; ancak, çoğu bakteri çevredeki fiziksel ve kimyasal koşullar uygun olmadıkça büyüyüp gelişemez. Son yüzyıl içinde Robert Koch'un öncü çalışmalarıyla varlıkları belirlenen bakterilerin, bugüne kadar 5 000 türü tanımlanmış ve bunun daha buzdağının tepesi olduğu düşünülüyor. Buzdağının alt kısımlarında ise birçok hayvanın sindirim organlarında, derin deniz ve yer katmanlarında yaşayan türler var. Türlerin, özellikle de görünüş olarak birbirine çok benzeyenlerin nasıl ayırt edildiğine gelince, bunda da genler kullanılıyor. Türleri birbirinden ayırmak için 16S ribozomRNA'sını kodlayan gen incelenir. Bu gen her organizmada var; ancak, evrimsel anlamda öyle yavaş değişim geçiriyor ki, nükleotid dizilişi bir türün tüm bireylerinde tamamen aynı olabiliyor. Bu da türler arası farklılıkları ortaya koymaya yarıyor. Yine de araştırmacılar 16SRNA geni üzerindeki çalışmaların, gerçek çeşitliliğin daha azına ışık tutacağını düşünüyorlar. Çeşitlilik üzerine yapılan çalışmalarda, ribozom RNA'sı yönünden bakınca, köpek ve insanın aynı organizmaymış gibi görülebileceği de araştırmacıları düşündüren konular arasında. Tür çeşitliliğinin diğer canlılarda olduğu gibi bir de biyokimyasal yönü var. Bakterilerin biyokimyasal işleyişleri ise, ancak laboratuvarlarda saf kültürler üzerinde izlenebiliyor. Biyokimyasal ve ekolojik bilgileri yalnızca gen dizilişlerini inceleyerek elde etmek pek olası değil. Bir türün tüm tipik özelliklerinin belirlenmesi laboratuvar çalışmalarını da gerekli kılıyor. Bakterilerin bu tür çeşitliliğinin nereden geldiği düşünülebilir. Hızlı çoğalmaları, hareketli olmaları, yaygınlıkları ve kalıtsal yapılarının mutasyonlar (DNA yapısında oluşan ani ve kalıtsal değişiklikler) nedeniyle kolaylıkla değişebilir olması onların dış koşullarda oluşan değişikliklere kolaylıkla uyum sağlayabilmelerine olanak sağlıyor. Haploid yapıda olmaları, yani DNA'larının tek zincirli olması nedeniyle, mutasyonların oluşturduğu değişiklikler diğer nesillere kolaylıkla aktarılabiliyor. Çoğalmaları da çok kısa sürede gerçekleştiğinden, yeni türlerin ortaya çıkması da büyük bir zaman almıyor olsa gerek. Bakterilerde çoğalma ikiye bölünme ile gerçekleşiyor. İnsanda bağırsaklarda doğal olarak yaşayan bir bakteri türü olan Escherichia coli üzerinde yapılan çalışmalarda E. coli'nin 20 dakikada bir ikiye bölündüğü belirlenmiş. Neyse ki bir çok bakteri hemen ölüyor. Böyle olmasaydı, E. coli hücrelerinin 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı kaplayacak hacime 43 saatte ulaşacakları hesaplanmış. Hatta iki saat daha geçtiğinde 6,6 x 1020 tona ulaşarak Dünya'yla yaklaşık olarak aynı ağırlığa geleceği de düşünülmüş. Çoğu bakteri hücresi öldüğünden bu duruma gelinmiyor; çünkü, besin için aralarında büyük bir yarış var ve diğer bazı organizmaların (küf mantarı ve bazı bakteriler gibi) ürettiği doğal antibiyotikler de onları öldürüyor. Evet, bakteriler aynı zamanda diğer bakterileri öldüren antibiyotikler üretiyorlar. Hatta vitamin sentezi yapanlar da var. İlaç endüstrisinde, bu bakterilerin saf kültürlerinin antibiyotik üretmesi sağlanıyor ve sentetik olmayan antibiyotikler çoğunlukla bu yolla elde ediliyor. Antibiyotiklerden başka, aşılar ve tıbbi açıdan yararlı bazı enzimler de bakteriler tarafından üretiliyor. Antibiyotiklerin çoğunu toprakta yaşayan bakteriler üretiyor. Streptomyces'ler gibi, Actinomycetes grubuna ait olan bakteriler, tetrasiklin, eritromisin, streptomisin, rifamisin ve ivermektin gibi antibiyotikleri üretiyorlar. Bacillus türleri basitrasin ve polimiksin üretiyor. Difteri, boğmaca, tetanoz, tifo ve kolera gibi hastalıkların aşıları da bakterilerden elde ediliyor.

http://www.biyologlar.com/mikroskobik-canlilar-ozellikleri-ve-hayatimizdaki-rolleri

İNSANIN KÖKENİ NEREDE YADA İNSAN NEREDEN GELDİ?

Hepimiz zaman zaman bu ve benzeri soruları kendi kendimize sormuş ve cevap aramaya çalışmışızdır. Bu sorular insan için yeni şeyler değil. İnsan merak eder. İnsan, insan olmaya başladığı zaman ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, evrendeki yerini kendi kendine sordu ve o zamanlardan günümüze kadar bu sorulara farklı biçimlerde cevaplar verdi. Bu cevaplara göre çeşitli dinler ve felsefi akımlar ortaya çıktı. Bilimsel olarak, ilk kez Fransız doğa bilimcisi Lamarck (1744-1829), insan ile maymun arasındaki benzerliklere dikkat çekmiş ve insanın maymundan türemiş olabileceğini ileri sürmüştür. Ancak ilk olarak 1850'lerde, Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace tarafından birbirinden bağımsız olarak ortaya atılan "evrim kuramı" ile, insan genel canlılığın bir parçası olarak doğadaki yerine oturtuldu. En Yakın Akrabalarımız Moleküler biyoloji ile uğraşan araştırmacılar genlerimizin % 98 inin şempanze ve gorillerle aynı olduğunu saptadılar. Bu da biz insanların, günümüz insansı maymunları yani şempanzeler, goriller ve orangutanlarla yakın akraba olduğumuzun bir kanıtı. Onlarla milyonlarca yıllık bir soy çizgisini paylaşıyoruz. Gene de onlardan çok farklıyız. Peki ama neden onlardan bu kadar farklıyız ? İşte bilim buna Darwin'in "Evrim Teorisi ve Doğal Ayıklanma" ile cevap veriyor. İnsan'ın bu değişik gelişimi bizim atalarımızın milyonlarca yıl boyunca goriller ve şempanzelerinkinden tamamen farklı bir ayıklanma baskısı altında yaşamaları ile açıklanıyor. Goriller ve şempanzeler sık ağaçlı ormanlarda yaşarken, herşey atalarımızın savan ve açık araziler gibi orman açısından fakir yerlerde yaşadığını gösteriyor. İnsanın Evrim Hikayesi Araştırmacılar her yıl yeni bulgularla İlk Primatlardan İnsana Doğru Evrim hikayesinin boşluklarını dolduruyor. Dünyanın oluşumu 4,5 milyar yıl öncesine, yaşamın başlangıcı ise 3,5 milyar yıl öncesine kadar gidiyor. İnsanın da dahil olduğu "primatlar takımı" 70 milyon yıldır var. Peki "modern insan" yada "Homo Sapiens" de denilen günümüzün insanı nekadar zamandır var? Topu topu birkaç yüz bin yıldır. Homo Sapiens'in ilk insansı ataları olan, iki ayak üzerinde ve bugünün insanı gibi yürüyebilen yaratıkların yaklaşık yedi milyon yıl önce Doğu Afrika'da oluştukları düşünülüyor. İki ayak üzerinde hareket edebilen bu "insansı maymunlara "HOMINID = insangil" deniliyor. Hominid'lerin de dahil olduğu "insansı maymunlar" (kuyruksuz maymunlar) 30 milyon yıl önce "maymunlar" (antropoid) takımından geldiler. Maymunların içinden çıktığı ilk primatlar olan "yarı maymunlar" ın (prosimianlar) ise 70 milyon yıl önce ortaya çıktıkları sanılıyor. "... küçük, ağaç faresine benzer bir yaratık, ormanın sık bitkilerle kaplı tabanından yukarı tırmanarak ağaçlarda yaşamaya başladı ve böylece zaman içinde ilk primat oldu." "...sonraki 30 milyon yıl içinde primat takımı genişleyerek ağaçlarda yaşayan, böcekle beslenen, geceleri dolaşan birçok hayvan ortaya çıkardı."* Bir sıralamaya göre Primatlar Takımı 11 familya, 52 cins ve 181 türden oluşmaktadır. Biz insanlar "antropoidler" familyasının HOMO(insangil) cinsinden gelen HOMO SAPIENS türüyüz. Burada bir parantez açalım: HOMO SAPIENS kökeninde "akıllı insan", "zeki insan", "sağduyulu insan" anlamını taşımaktadır. Bu isim insanın kendi kendisine, kendi türüne yakıştırdığı bir isimdir. "...40 milyon yıl önce, tarihimizin o aşamasında bile, insan olarak şimdi bizim için büyük önem taşıyan donanımımız yani kavrayıcı eller, üç boyutlu görüş ve renkli görebilme yeteneği ortaya çıkmıştı."** Bunlar primatların ortak özellikleri dir. Ancak insanın bazı özellikleri yalnızca onda vardır ve insanı insan yapan özellikler dir. 30 milyon yıl önce oluşan, "MIYOSEN" çağının insansı maymunları geliştiler, çeşitlendiler. 20 milyon yıl önce insansı maymunların vatanı artık Afrika ormanları idi. Araştırmacılar arasındaki yaygın olan bir görüşe göre bu sık ormanlarda yaşayan insansı maymunlar, giderek seyrek ağaçlı düzlüklere doğru yayılmışlar ve insana doğru gelişmenin ilk kolunu oluşturmuşlardı. Ancak son yıllarda yapılan yeni fosil keşifleri, ağaçlı yerlerde yaşayabilen ve de iki ayak üzerinde yürüyebilen yeni bir "hominid" türünün varlığını gösterdi. Ayrıca yakın zaman kadar bir şempanze türü olarak bilinen Bonoboların da aslında şempanze olmayıp, ormanlarda yaşayan ayrı bir "insansı maymun" türü olduğu ortaya çıkınca, bu tezin geçerliliği tartışılır hale gelmiştir. Yani insana doğru gelişmenin savanlarda değil ormanlarda başlamış olabileceği görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ama her halükarda ilk "Hominid" ilk olarak Afrika'dan dünyaya yayıldığı tezi bu gün için geçerliliğini korumaktadır. Ve 7 milyon yıl ile 2 milyon yıl öncesi arasında farklı çevre koşullarına adapte olmuş çok sayıda iki ayaklı "insansı maymun" türü gelişti. Bunlardan birisinde 3-2 milyon yıl önce beyin önemli ölçüde gelişmeye başladı ve "hominid"lerin bu türü HOMO(insan) cinsinin kökeni oldu. Diğer türlere araştırmacılar "Australopithecus" (Doğu Afrika Maymunu) ile başlayan isimler verdiler. HOMO cinsinin bu erken örmeğinin yaklaş ık 2,5 milyon yıl öncesinde oluştuğu tahmin ediliyor. Taştan aletler yapabildiği anlaşılan bu türe HOMO HABILIS (yetenekli insan) denildi. Bulunan fosillerden HOMO HABILIS'in kendi içinden, 2-1,7 milyon yıl önce, daha da gelişmiş bir beyin ve insana daha yakın biyolojik özelliklere sahip olan HOMO ERECTUS (dik duran insan) a yol açtığı sanılıyor. Aslında insan zaten ilk "hominid"lerle beraber dik durmakta idi. İnsanın Afrika'dan dünyanın diğer yanlarına ilk yayılması HOMO ERECTUS ile başlıyor. HOMO ERECTUS ve onun devamı olan değişik insanlar (bu insanlara "arkaik sapiensler" de denilmektedir.) milyonlarca yıl Afrika, Asya, Avrupa ve Avustralya kıtalarında çeşitli insan türleri oluşturdular (Pekin Adamı, Cava Adamı vb.). Bunlardan en fazla tartışılanı Avrupa ve Orta Doğu'da çok sayıda ve Asya'da da bir miktar fosilleri bulunan NEANDERTAL İNSANI olmuştur. Bir zamanlar bugünün insanının NEANDERTAL'ın (en azından Avrupa Kıtası'nda) bir devamı olduğu sanılmışsa da yeni gelişen tekniklerle fosil yaşlarının daha iyi saptanabilmesi ve yine gelişen mikrobiyoloji ve gen tekniği ile türlerin yaşının daha iyi tahmin edilebilmesi bunun böyle olmadığını göstermiştir. Artık yaygın görüş bugünün insanının yaklaşık 500 bin yıl öncelerden itibaren Afrika'da, belki de Sahra yakınlarında geliştiği ve yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika'dan tüm dünyaya yayıldığı ve geldikleri yerlerde eğer varsa daha önceki insanların yerini aldıkları doğrultusundadır. Yani kısacası dünyadaki tüm insanlar Afrika'daki tek bir insan türünden geldiler ve biz hepimiz Afrikalıyız. Doğaldır ki biz Türkler de!

http://www.biyologlar.com/insanin-kokeni-nerede-yada-insan-nereden-geldi

BAKTERİ DÜNYASI

Makroskobik Dünya'nın Mikroskobik Canlıları Bakterilerle ilgilenmeye yeni başlayan biri için onların dünyasını keşfetmek, yeni bir gezegen keşfetmeye benzer. Dünya'nın en küçük canlılarından olan bakteriler, gezegendeki doğal ekolojik sistemlerin işleyişinde çok önemli bir yere sahiptir. Besin, mineral ve enerji döngülerinde "kimyacı" gibi işlev gören bakteriler, canlılar arasındaki ilişkilerde etkin bir rol oynar. Bu yüzden, bakteriler canlılıkla ilgili süreçlerin anlaşılmasına yardım ederler. Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce, yaşayan ilk hücreler olarak ortaya çıktıkları belirlenen bakteriler en basit yapılı canlılar olmalarının yanında, dünya yüzeyinde belirli bir canlı grubuna ait en büyük kütleyi oluştururlar. Bakteriler, canlılar aleminde "Prokaryotlar" olarak adlandırılıyorlar. Bitkilerin ve hayvanların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir. Atmosferdeki oksijenin yarısından fazlasını fotosentez yapan Cyanobacteria adı verilen gruba ait bakteriler üretir. Bu bakteriler önemli bir miktarda karbon dioksit ve azot gazlarının organik bileşik olarak bağlanmasına da yardım ederler. Atmosferle yer ve canlılar arasındaki azot döngüsünde, havadaki serbest azotun canlılar tarafından bağlanmasına yönelik tek mekanizma, baklagillerin köklerinde özel yumrucuklar içinde yaşayan, yumrucuk bakterileri ya da cins adı Rhizobium olan bakteriler tarafından sağlanıyor. Bakterilerin, baklagillerle olduğu gibi başka canlılarla da simbiyotik (ortak yaşam biçiminde) ilişkileri var. Bu ilişkilerde karşılıklı yararlanmalar söz konusu. Örneğin, bazı böceklerde yavruların cinsiyetini, simbiyotik ilişki içinde olduğu bakteriler belirliyor. Geviş getiren hayvanlarda ise, sindirimi oldukça zor olan selüloz, bağırsaklarda yaşayan bakteriler tarafından parçalanıyor. Hastalık yapan bakterilerin konaklarıyla olan ilişkisi ise asalaklık biçiminde (parazitik) bir yaşam olarak değerlendirilebilir. Toprakta yaşayan bakteriler de toprakların verimliliğine katkıda bulunur. Çürükçüller (saprofitler) adı verilen bu bakteriler ölmüş canlıları parçalayarak, onların proteinlerinde bağlı olarak bulunan azotun ve diğer minerallerin toprağa geçmesini ve yeniden azot döngüsüne katılmasını sağlar. Bakteriler azot ve oksijen döngülerine katıldıkları gibi, karbon ve kükürt döngülerine de etkin olarak katılırlar. Bakteriler, yaklaşık 1 mikrometre çapında olup, hücre zarından ve DNA ipliğinden başka farklılaşmış yapı içermezler, hücrenin içi ise metabolik tepkimeleri sürdüren enzimler, küçük organik bileşikler ve inorganik iyonlarla doludur. Boyutlarının ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük olmasına bağlı olarak, onların Dünya'daki en yaygın yaşam formları olduklarını ve en büyük canlı grubu kütlesini oluşturduklarını görsel olarak hissetmek pek zordur. 4,5 milyar yaşındaki Dünya'da yaklaşık 2 milyar yıl kadar tek canlı grubu olarak yaşadıkları düşünülen bakterilerin en eski örnekleri olduğu kabul edilen fosiller Batı Avustralya'da bulunmuştu ve yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşamışlardı. Bu fosil örneklerinin yapısından ve içinde bulundukları kayaların özelliklerinden fotosentez yapan bakterilerin en az 3 milyar yıl önce var oldukları belirlendi. Evrim sırasında oksijen üreten fotosentetik bakteriler gibi canlı formlarından sonra, oksijen kullanan yaşam formlarının ortaya çıktığı ve diğer canlı türlerinin de böylece oluştuğu düşünülüyor. Bu açıdan, bakteriler, canlılığın başlangıcında da etkin bir role sahip görünüyor. Bakteriler, yapı bakımından birbirine çok benzer gruplar altında ele alınırlar. Bu yüzden bakteriyologlar, bakterileri görünüşlerine göre değil, biyokimyasal özelliklerine göre değerlendirirler. Asit ya da metan üretenleri, oksijeni ve kükürtü indirgeyenleri olabilir. Enerjisini çok çeşitli kimyasal kaynaklardan elde edenleri bulunabilir; ancak, çoğu bakteri çevredeki fiziksel ve kimyasal koşullar uygun olmadıkça büyüyüp gelişemez. Son yüzyıl içinde Robert Koch'un öncü çalışmalarıyla varlıkları belirlenen bakterilerin, bugüne kadar 5 000 türü tanımlanmış ve bunun daha buzdağının tepesi olduğu düşünülüyor. Buzdağının alt kısımlarında ise birçok hayvanın sindirim organlarında, derin deniz ve yer katmanlarında yaşayan türler var. Türlerin, özellikle de görünüş olarak birbirine çok benzeyenlerin nasıl ayırt edildiğine gelince, bunda da genler kullanılıyor. Türleri birbirinden ayırmak için 16S ribozomRNA'sını kodlayan gen incelenir. Bu gen her organizmada var; ancak, evrimsel anlamda öyle yavaş değişim geçiriyor ki, nükleotid dizilişi bir türün tüm bireylerinde tamamen aynı olabiliyor. Bu da türler arası farklılıkları ortaya koymaya yarıyor. Yine de araştırmacılar 16SRNA geni üzerindeki çalışmaların, gerçek çeşitliliğin daha azına ışık tutacağını düşünüyorlar. Çeşitlilik üzerine yapılan çalışmalarda, ribozom RNA'sı yönünden bakınca, köpek ve insanın aynı organizmaymış gibi görülebileceği de araştırmacıları düşündüren konular arasında. Tür çeşitliliğinin diğer canlılarda olduğu gibi bir de biyokimyasal yönü var. Bakterilerin biyokimyasal işleyişleri ise, ancak laboratuvarlarda saf kültürler üzerinde izlenebiliyor. Biyokimyasal ve ekolojik bilgileri yalnızca gen dizilişlerini inceleyerek elde etmek pek olası değil. Bir türün tüm tipik özelliklerinin belirlenmesi laboratuvar çalışmalarını da gerekli kılıyor. Bakterilerin bu tür çeşitliliğinin nereden geldiği düşünülebilir. Hızlı çoğalmaları, hareketli olmaları, yaygınlıkları ve kalıtsal yapılarının mutasyonlar (DNA yapısında oluşan ani ve kalıtsal değişiklikler) nedeniyle kolaylıkla değişebilir olması onların dış koşullarda oluşan değişikliklere kolaylıkla uyum sağlayabilmelerine olanak sağlıyor. Haploid yapıda olmaları, yani DNA'larının tek zincirli olması nedeniyle, mutasyonların oluşturduğu değişiklikler diğer nesillere kolaylıkla aktarılabiliyor. Çoğalmaları da çok kısa sürede gerçekleştiğinden, yeni türlerin ortaya çıkması da büyük bir zaman almıyor olsa gerek. Bakterilerde çoğalma ikiye bölünme ile gerçekleşiyor. İnsanda bağırsaklarda doğal olarak yaşayan bir bakteri türü olan Escherichia coli üzerinde yapılan çalışmalarda E. coli'nin 20 dakikada bir ikiye bölündüğü belirlenmiş. Neyse ki birçok bakteri hemen ölüyor. Böyle olmasaydı, E. coli hücrelerinin 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı kaplayacak hacime 43 saatte ulaşacakları hesaplanmış. Hatta iki saat daha geçtiğinde 6,6 x 1020 tona ulaşarak Dünya'yla yaklaşık olarak aynı ağırlığa geleceği de düşünülmüş. Çoğu bakteri hücresi öldüğünden bu duruma gelinmiyor; çünkü, besin için aralarında büyük bir yarış var ve diğer bazı organizmaların (küf mantarı ve bazı bakteriler gibi) ürettiği doğal antibiyotikler de onları öldürüyor. Evet, bakteriler aynı zamanda diğer bakterileri öldüren antibiyotikler üretiyorlar. Hatta vitamin sentezi yapanlar da var. İlaç endüstrisinde, bu bakterilerin saf kültürlerinin antibiyotik üretmesi sağlanıyor ve sentetik olmayan antibiyotikler çoğunlukla bu yolla elde ediliyor. Antibiyotiklerden başka, aşılar ve tıbbi açıdan yararlı bazı enzimler de bakteriler tarafından üretiliyor. Antibiyotiklerin çoğunu toprakta yaşayan bakteriler üretiyor. Streptomyces'ler gibi, Actinomycetes grubuna ait olan bakteriler, tetrasiklin, eritromisin, streptomisin, rifamisin ve ivermektin gibi antibiyotikleri üretiyorlar. Bacillus türleri basitrasin ve polimiksin üretiyor. Difteri, boğmaca, tetanoz, tifo ve kolera gibi hastalıkların aşıları da bakterilerden elde ediliyor

http://www.biyologlar.com/bakteri-dunyasi

özel besin maddeleri

Bu aralar yeni merak konum; doğal tıp, sağlıklı beslenme ve meyve-sebze-şifalı bitkiler . en çok sevdiğim meyve olan çilekle başlangıç yapmak istedim. çileğin yararları ile ilgili bulduğum tüm haberlerden derlemeler yaptım. çilek Sulak ve nemli yerleri seven çilek; A,B,C vitaminleri ile, fosfor, kalsiyum, protein, demir, sodyum, şeker, fosfor, meyve asidi ve salisilik asit içeriyor. Bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudun hastalıklara karşı direncini artıran çileğin diğer faydaları şöyle sıralanıyor: 1- İyi bir antioksidandır ve kansere karşı vücudun savunma sisteminde görev yapıyor. 2- Hafif şeker karıştırılarak içilen çilek suyu, ateşi düşürücü olarak kullanılabiliyor. 3- Romatizma ilaçlarının esas maddesi olan salisilik asit içeren çilek, romatizma, mafsal iltihabı, damar sertliği, eklemlerde ürat birikmesi, böbrekte kum ve taş oluşumu gibi rahatsızlıkların geçmesini sağlıyor. 4- Karaciğer hazımsızlığını ve şişliğini gideriyor. 5- Vücuttaki fazla suyu atarak yüksek tansiyonu düşürüyor. 6- Mide ve bağırsakların düzenli olarak çalışmasına yardımcı olan çilek, vücuda enerji veriyor. 7- Eğer sigara içilen bir odada bulunuyorsanız, gün boyu 5-6 çileği ezerek yemeniz, nikotin zehirinin etkilerinin azaltıyor. 8- Bütün salgı bezlerini çalıştırıyor. 9- Cildi nemlendirerek daha parlak ve canlı görünmesini sağlıyor. 10- Çilek suyu, bağırsaklardaki zararlı mikropları öldürüyor ve cildin sivilcelerden arınmasına yardımcı oluyor. 11- Diş etlerini güçlendirerek ağız kokusunu gideriyor. Çileğin içerisinde bulunan çeşitli asitler, diş diplerinde biriken taşları eritiyor.

http://www.biyologlar.com/ozel-besin-maddeleri

Karıncalar ve Karınca Türleri

Karıncalar ve Karınca Türleri

Bugün yaşayan tüm karıncaların, toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır.

http://www.biyologlar.com/karincalar-ve-karinca-turleri

Karıncaların İlginç Özellikleri

Bugün yaşayan tüm karıncaların, toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır. Karıncalar, kendi vücut ağırlıklarının 20 katını kaldırabilirler. 35 kg. ağırlığında ve 10 yaşındaki bir çocuğun; bir karınca kadargüçlü olabilmesi için, 700 kg. kaldırması gerekir. Dünya üzerinde, 35 bin karınca türü mevcuttur. Çoğu karınca türü,sıcak iklimlerde yaşar. Yaklaşık 9. 500 karınca türü bilinmektedir. Bilim adamları, bunun yaklaşık iki katının, henüz keşfedilmeyi beklediğine inanmaktadır. Tüm böcekler arasında, en büyük beyin karıncanınkidir. Bir karıncanın ortalama ömrü, 45 ila 60 gündür. Bir karıncanın beyninde, yaklaşık 250 bin beyin hücresi bulunur. Bir insanın beyninde 10 bin milyon beyin hücresi mevcuttur. Dolayısıyla, 40 bin karıncalık bir koloninin beyin hücresi toplamı, bir insanınkine denktir. Bazı karıncalar, günde yedi saat uyur. Bir karıncanın dışı, sert kabuktandır, buna dış iskelet adı da verilir. En büyük karıncanın uzunluğu, 2,54 cm dir. En küçük karınca, 0.1 mm dir. Bir karınca kolonisinin nüfusu, yüz binlerden, milyarlara varabilir. Karıncalar, sadece dokunmak değil,koku almak için de antenlerini kullanırlar. Karıncaların, akciğeri yoktur. Oksijen, vücutlarına tüm bedene yayılmış küçük deliklerden girer; karbondioksit de, aynı deliklerden çıkar. Tüm böcekler gibi, karıncaların da altı bacağı vardır. Karıncalar, gri,kırmızı, kahverengi, siyah, sarı, mavi ya da mor olabilirler. Karıncanın vücudu, üç bölümden oluşur: Kafa, göğüs(gövde), ve karın (kuyruk kısmı). Karıncalar, koloni denen büyük gruplar hâlinde yaşarlar. Her karıncanın, kolonide belirli bir görevi vardır. İşçi karıncalar, yuvadan çöpü alıp, dışarıya, özel çöplüğe taşımakla görevlidirler. İşçi karıncalar, dişidir. Koloninin çoğunluğunu, dişi karıncalar oluşturur. Köle-Yapıcı karıncalar, başka karıncaların yuvalarına saldırır ve yumurtalarını çalar. Bu yumurtalar kırılıp, yavru karıncalar çıktığında kolonide köle olarak çalışırlar. Kraliçe karıncaların, doğduklarında kanatları vardır. Başka koloniler kurmak için uçup giderler; sonra kanatları düşer. Kraliçe karınca, 15 yıla kadar yaşayabilir ve bir kez çiftleşmesi gerekir. Her karınca kolonisinin, en az bir, bazen de birden fazla Kraliçe'si vardır. Ahşap karıncaları, önemli yırtıcı böceklerdir ve geniş bir koloni oldukları takdirde, günde binlerce böcek toplayabilirler. Ahşap karıncaları, düşmanını, ağzını açarak tehdit ederler. Normal şartlarda, Marangoz karıncalar canlı ya da ölü ağaçlarda yuva yapıp, kütükleri ya da ağaç gövdelerini çürütürler. Öte yandan, yuvalarını evlere, telefon direklerine ve diğer insan elinden çıkma ahşap yapılara da yapabilirler. Yaprak-kesen karıncalar, yağmur yağarken yaprak kesmezler, ve keserken şiddetli yağmura maruz kalırlarsa, yaprakları genellikle yuvanın dışında bırakırlar. Petek karıncaları, çorak mevsimlerde hayatta kalmak için, kayda değer yöntemler geliştirmişlerdir. Yağmurlar sırasında, bu karıncalar, işçilerini, su ve nektarla beslerler. Bu işçiler, yiyecek fazlasını, sindirim sistemlerinin, kursak denen bölümünde depolarlar. Karıncaların başlıca düşmanı, insanlardır. Yuvalarını ve yaşam ortamlarını yok edip, böcek ilaçlarıyla onları öldürüyor, hatta bazı yerlerde onları yiyor. Karıncalar, 100 milyon yıldan uzun süredir, Dünya üzerinde yaşamaktadır ve gezegenin her yerine yayılmış durumdadırlar. Dünya'nın bilinen 100 milyon yıllık, en yaşlı karıncası, bir amberin içinde korunmuş şekilde bulunmuştur. Adı Sphecomyrma freyi olan ve eşek arısına benzeyen bu karınca, Harvard Üniversitesi, Zooloji müzesinde, sergilenmektedir. Pompei de ölen Roma generali ve bilgin Plinius(MS 23-79)(Pliny'nin amcası), Doğa Tarihi adlı ansiklopedisinde, karıncaların, insanlardaki şeker hastalığını teşhis ettiğini yazıyor: "İnsanlar, idrarlarını, karınca yuvasına bırakıyorlar ve karıncaların, idrarı, yuvalarına taşıyıp taşımadıklarını gözlüyorlar. Eğer karıncalar, idrarı yuvalarına taşıyorlarsa, kandaki şeker seviyesinin yüksek olduğu anlaşılıyor." Güney Amerika'da yapılan antropoloji ve etnobiyoloji çalışmalarında, yağmur ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin, şeker hastalığını, hala karıncalarla test ettikleri, rapor ediliyor.  

http://www.biyologlar.com/karincalarin-ilginc-ozellikleri

Nükleik Asitler

            Hücre içerisindeki makromolekül gruplarından olup iki çeşittir.Bunlar DNA ve RNA’dır.Nükleik asitler ilk olarak 1868’de İsviçreli bir fizikçi tarafından hücre çekirdeği çalışılırken keşfedilmiş.Daha sonra yapılan çalışmalar nükleik asitlerin nükleotid denilen monomerlerden oluştuğunu göstermiştir.Bu monomerlerin kovalent bağ yaparak uzun polinükleotid zincirleri oluşturdukları gözlenmiştir.Nükleik asitlerle ilgili detaylı bir çalışma yapabilmek için onu izole etmemiz gerekmektedir.Bir nükleik asidin izolasyonu şu şekilde yapılmaktadır.        I.İlk olarak bakteri kültürü yapılır.     II.Buradan bir kısmı alınarak santrifüj tüpüne konularak santrifüj edilir. III.Üst kısımda kalan supernatan ortamdan uzaklaştırlır. IV.Lizozim enzimi eklenir ve 37oC’lik ortamda bırakılır ve hücrelerin parçalanması sağlanır.     V.SDS denilen bir deterjan türü eklenip karıştırılır ve de bu sayede hücre zarı yarı geçirgen hal alması sağlanır. VI.Fenolklorofort denilen Tampon çözeltisi eklenir. RNA’nın monomerlerine parçalanması için RNAaz enzimi eklenir. Fenolkloroformla tekrar müdahale edilerek proteinlerin tamamen parçalanması sağlanır. IX.Etanol eklenerek DNA iyice konsantre hale geçirilir.     X.Bir cam çubuk yardımıyla Genetik materyal alınır ve de inceleme yapılabilir. Nükleik asitler proteinler kadar olmasa da hücre içerisinde kalıtım dışında da bazı görevleri vardır.Örneğin nükleik asitler.hücre içerisinde sinyal iletimde görev yapar.,Enerji molekülleri olarak görev yapar,Ribozom ve Kromozomun yapısına katılarak yapısal görev üstlenir.Nükleik asitler kalıtımla ilgili olarak aşağıdaki görevleri üstlenir: Genetik şifreyi sağlam bir şekilde korurlar. Bu genetik şifreyi hücre içerisine(sitoplazmaya) taşırlar. Genetik şifreyi çoğaltabilirler(duplikasyon,replikasyon). Genetik şifrede kısmı değişime tölerans gösterir(Mutasyon). Nükleik asitlerin kalıtım materyali olduğunu gösteren deney 1928’de Griffith tarafından yapılmıştır.Griffith İnsanlarda ve hayvanlarda zatüre hastalığına neden olan Pneumococcus bakterileri üzerinde çalıştı.Bu bakterilerden iki tip olduğunu fark etti.Birisi S Tipi hastalık yapıyor,diğeri R Tipi ise hastalık yapmıyor.Griffith deneyine farelerle başlıyor ve ilk olarak canlı fareye S Tipi bakteri taşıyan kültürden bir miktar enjekte ediyor ve farenin öldüğünü gözlemliyor.Sağlıklı farelerden diğerine ise R Tipi bakteri enjekte ediliyor ve de Fare yaşıyor. Griffith S Tipi bakterileri kaynatarak öldürüyor ve de bunu fareye enjekte ettiği zaman farenin ölmediğini gözlüyor.Daha sonra ölü S Tipi bakteriler ile R Tipi Bakterileri karıştırarak bir süspansiyon oluşturup fareye enjekte ediyor.Fare bu sefer ölüyor.Son defe da ölmüş farenden bakteri alıyor ve de canlı fareye verdiği zaman yine fare ölüyor.Bunu nedenini transformasyona bağlıyoruz. Transformasyon:Verici bir hücreden alınan genetik materyalin bir alıcı hücreye direkt bir kontak olmadan DNA’nın geçmesidir.Bu olayın asıl mekanizması 1944 yılında 3 kişilik takımdan oluşan Avery ve ekibi tarafından açıklanmıştır.Bu ekip ilk olarak ısıtılarak öldürülmüş S Tipi bakterilerin polisakkaritleri izole ediliyor ve bunlar canlı R Tipi bakteriler ile karıştılıyor.Bu karışımdan bir miktar alınarak petri kabına ekim yapılıyor.Gözlemler sonucu büyüyen bütün bakteri kolonilerinde R Tipi bakteri olduğu gözleniyor yani transformasyon olmuyor.Bu seferde DNA izole edilip alınıyor ve canlı R Tipi bakteriler ile karıştırılıp petri kabına ekim yapılıyor.Kolonilere baktığımız zaman S ve R Tipi bakteriler olduğu gözleniyor.Başka bir deneyde ise RNA izole edilip R Tipi bakterilerle karıştırılıyor ve petri kabına ekim yapılıyor.Oluşan kolonilerde R Tipi bakterierl gözleniyor yani transformasyon yok.Sonra proteinler izole edilip R Tipi bakterilerle karıştırılıp petri kabına ekim yapıldığı zaman oluşan kolonilerde yine transformasyon olmadığı gözleniyor.Son olarak R Tipi bakteriler ile kaynatılarak öldürülmüş S tipi bakterilerin tamamı karıştırılıyor ve 3 ayrı petri kabına ayrı ayrı ekim yapılıyor.Birincisine DNAaz,ikincisine RNAaz,üçüncüsüne Proteaz enzimleri ekleniyor.Sonuçlar gözlendiği zaman birinci petride R Tipi,ikinci ve üçüncü petride S Tipi bakteriler ürediği gözleniyor. En son yapılan çalışma 1952 yılında Hershay ve Chase tarafından E.coli bakterileriyle T2 fajı ile çalışılıyor.T2 fajı oldukça basit yapıda bir nükleik asit ile bunu çevreleyen protein bir kılıftan oluşmuştur.Bu T2 fajlarını bir kısmını nükleotidleri 32P izotopu kullanılarak işaretleniyor.Başka bir T2 fajını ise proteinleri S izotopuyla işaretleniyor.DNA’sı işaretlenmiş fajlarla E.coli karıştırılarak solüsyon elde ediliyor ve santrifüjle çökeltiliyor.Supernatanda virüs altta ise bakteri kalıyor.Supernatanda radyoaktivite az,altta ise fazla olduğu gözleniyor. Aynı çalışma proteini işaretlenmiş fajlarla deneniyor.Bu sefer supernatan radyoaktif,alt kısım ise yok denecek kadar az olduğu gözleniyor.Bu deney sonunda DNA’nın transformasyonu sağlayan materyal olduğu kantlanmıştır. Nükleik Asitlerin Yapıları Nükleik asitler nükleotid monomerlerinden oluşmuştur.Bu monomerlerde 3 temel gruptan meydana gelmiştir.Bunlar:         i.Azotlu Baz       ii.5C’li Şeker grubu(Pentoz)     iii.Fosfat Grubu DNA’nın yapıya 4 farklı baz girir.Bunlar Adenin,Guanin,Timin ve Sitozin’dir.RNA’da da 4 farklı baz vardır.Bunlar Adenin,Guanin,Sitozin ve Urasil’dir.Adenin ile Guanin çift halkasal bir yapı olan ve dokuzgen bir yapı olan Pürin baz grubuna girer.Sitozin,Timin ve Urasil altıgen tek halkalı bir yapı olan Primidin baz grubuna girer.Pürinler Primidin bazlarından evrimsel süreçte geliştikleri düşünülmektedir.DNA yapısında bulunan şeker Deoksiriboz iken RNA’da Riboz bulunur.Farkları Riboz şekeri 2.köşesinde hidroksil grubu taşırken Deoksiriboz 2. köşesinde Hidrojen taşır.Nitrojenli bazlar ile şekerlerin oluşturdukları yapıya nükleosit denir.Nükleositlere fosfat grubunun da eklenmesiyle nükleotid oluşur(Bunlar ester bağlarıyla bağlıdır).Nükleotidlere en iyi örnek ATP’dir.DNA ve RNA molekülleri Nükleotidlerin birbirlerine kovalent bağ yapmalarıyla oluşur.Bu yapıda her fosfat grubu 2 ester bağı yapar(fosfodiester bağı).Bu ester bağlarından birisi nükleotidlerden birisinin 3, karbonuyla diğerinin 5. karbonu arasında oluşur.Bunu için nükleotid zincirleri genellikle 5’_______3’ şeklinde gösterilir.Fizyolojik pH’dan nükleik asitler iyonize durumdadır ve fosfat gruplarından dolayı negatif yüklüdürler. NOT Nükleik asitlerde baz ve şeker arasında olan bağa β N-glikozitik bağ,şekerle fosfat grubu arasındaki bağa ise ester bağı adı verilmekdedir.             Nükleik Asitlerin Üç Boyutlu Yapıları             DNA moleküllerinin genetik materyal olduğu anlaşılınca pek çok bilim adamı DNA’nın yapısını çözmeye çalıştı.Bunlardan biri olan Erwin Chargaff DNA zincirinde Pürinlerin sayısının Pirimidinlere eşit olduğu bulup A+G=C+T olduğu buldu.Bunun dışında Franklin Wilkins DNA’nın sarmal bir yapıya sahip olduğunu göstermiş.Watson ve Crick DNA modeline kadar araştırmacılardan doyurucu bir DNA modeli gelmemiştir.Öne sürülecek olan DNA modeli en az 3 kriteri yerine getirmeliydi.Bunlar: DNA kendi kopyasını çıkarabilme özelliğini taşımalıydı.Böylece DNA diğer nesillere aktarılabilirdi. Hücrelerdeki diğer önemli polimerlerin sentezi için gerekli bilgileri taşımalıydı.Başka bir deyişle sitoplazmada protein sentezini yönlendirmeliydi. DNA modeli bazı yapısal değişikliklere izin vermeliydi.Yani başka bir deyişle mutasyona izin verip varyasyonlara neden olmalıydı. 1953 yılında Watson ve Crick DNA modelini açıkladı.Bunların DNA modeli:              I.DNA hücrede çift sarmal yapıda bulunur.           II.DNA zincirleri birbirlerine komplimenterdir(Tamamlayıcı).        III.DNA zincirleri birbirlerine anti paraleldir.        IV.DNA zincirindeki karşılıklı bazlar H bağı yaparlar.Guanin ve Sitozin 3,Adenin ve Timin 2 bağ yapmaktadır. NOT: DNA sarmal ya da supersarmal yapıdadır.Bu yapıyı topoizomeraz enzimi sağlar.             Nükleik asitler proteinler gibi denature ve renature olabilirler.Eğer yüksek ısı ve ekstrem pH ortamlarına mâruz kalırsa denature olurlar.Bunu nedeni proteinlerde olduğu gibi belirli kimyasal etkileşimlerin oluşmasıdır.Örneğin çift zinciri bir arada tutan bazlar arasındaki H bağlarını ve diğer etkileşimlerin bozulmasıdır.Denature olan DNA molekülleri tek zincir haline dönüşürler.Eğer denaturasyona neden olan etkinler ortamdan uzaklaştırılırsa DNA’lar tekrar çift sarmal hale geçerek renaturasyona uğrarlar.DNA molekülündeki denaturasyon DNA yapısındaki bazların oranıyla ilişkilidir.Eğer DNA molekülü yüksek oranda Guanin ve Sitozin içeriyorsa DNA daha dayanıklı olur.Bu bazların aralarında yaptıkları H bağlarıyla alakalıdır.

http://www.biyologlar.com/nukleik-asitler

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Günümüzde pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi sorunuyla karşı karşıyadır Bunda yıllar içerisinde değişen çevre şartlarının yanı sıra insandan kaynaklanan faktörlerde etkilidir

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-ve-yok-olmaya-etki-eden-faktorler

Kemik Hastalığını Tetikleyen Gen

Dünyada sadece 2 bin 500 insanda görülen kemik hastalığı FOP'u tetikleyen gen bulundu. Buluş, osteoporoz gibi diğer yaygın rahatsızlıkların tedavisi için de umut teşkil ediyor. Hastalık, vücutta iskeleti oluşturan yapının, kasları üreten yapıyla birbirine girmesi ve kemik oluşumunun durmadan devam etmesiyle oluşuyor. Hasta vücut sürekli olarak kemik üreterek, bulduğu tüm boşlukları kemikle dolduruyor. 2 milyonda bir kişide görülen FOP hastalığına yol açan genin bulunması, ileride yalnızca bu hastalığın tedavisinin saptanmasını değil, kemiklerle ilgili pek çok rahatsızlığın tedavisini de mümkün hale getirmesi açısından önemli. www.eurekalert.org

http://www.biyologlar.com/kemik-hastaligini-tetikleyen-gen

Beyin Tümörüyle Savaşan Kök Hücre

Beyin Tümörüyle Savaşan Kök Hücre

Harvard Kök Hücre Araştırmaları Merkezi'ndeki bilim insanları, kök hücreleri beyin tümörlerine karşı savaşabilecek şekilde modifiye etmeyi başardı. Farelere enjekte edilen kök hücre, farelerdeki beyin tümörünü yok etti, sağlıklı hücrelere zarar vermedi.Sabah'ın haberine göre, enjekte edilen hücrelerin, tümörle mücadelelerini tamamladıktan sonra geri alındığı da aktarıldı. Araştırmanın lideri Dr. Halid Şah "Moleküler testler ve beyindeki protein sentezlerini inceleyerek gördük ki kök hücrelerin ürettiği toksinler kanser hücrelerini öldürüyor" dedi.http://www.sagliginsesi.com/

http://www.biyologlar.com/beyin-tumoruyle-savasan-kok-hucre

Bizi Kanser Yapan Mikroplar

Bizi Kanser Yapan Mikroplar

HPV enfeksiyonu belirtileri gösteren bir PAP testi. HPV ile enfekte olan hücrelerin çekirdekleri daha büyük ve koyu renkli, ayrıca çekirdeklerinin etrafında açık renkli bir alan gözleniyor. Bu hücrelere koilosit deniyor. (Resim: Dr. Ed Uthman, Flickr, Creative Commons) İlerleyen tıp sayesinde bugün, eskiden pekçok insanın ölüm nedeni olan çoğu bulaşıcı hastalığı tedavi edebiliyoruz. Ancak enfeksiyonların toplam ölüm oranlarındaki etkinliği azalırken, bir başka hastalık grubu istatistiklerde onlardan boşalan yeri hızla dolduruyor: Kanser. Kanser, çoğunlukla tek bir hastalık gibi algılansa da, aslında birbirinden neden, gidişat ve tedavi yöntemleri açısından çok ciddi farklılıklar gösteren pekçok farklı hastalıklardan oluşan bir hastalık grubu. Bu hastalıkların, kanser ortak adı altında toplanmalarının nedeni, hepsinin kendi vücut hücrelerimizin anormal şekilde çoğalması ve kontrolden çıkması ile karakterize olması. Vücudumuzda trilyonlarca yaşayan hücre var. Normal hücreler büyüyor, bölünüyor ve yaşam süreleri dolduğunda da ölüyorlar. Kanser hücreleri ise bu rutinin dışına çıkıyorlar. Normal şekilde yaşantılarını sürdürmek yerine kontrolsüz olarak çoğalıyor ve yeni anormal hücrelere dönüşüyorlar, bazen bu hücreler daha sağlıklı dokulara yayılıp, oraları da işgal edebiliyorlar. Kanser hastalıklarının nedenleri çeşitli: genetik faktörler, şişmanlık, sebze ve meyve açısından yetersiz beslenme, sigara kullanımı, UV ışınlar, zararlı kimyasallar, bazı enfeksiyonlar. Belki genetik faktörlere bugün yapılabilecek çok fazla birşey yok ama, yaşam alışkanlıklarımızı değiştirerek düzenli spor yapıp, dengeli beslenip, güneşten korunup sigarayı bırakırsak kanserlerin %30 gibi önemli bir oranda korunmak mümkün. Çeşitli virüs ve bakterilerin neden olduğu kanser vakaları ise, engelleyebileceğimiz bir başka grup. Dünya çapında yapılan bir çalışmaya göre, 2008 yılında ortaya çıkan 12.7 milyon kanser vakasının, 2 milyonunun enfeksiyona bağlı kanserler olduğu saptanmış. Bu enfeksiyonların başında da mide ülseri nedeni olan Helicobacter pylori bakterisi, hepatit virüsleri HBV ve HCV, ve genital siğil virüsü olan HPV geliyor. Virüsler ve diğer enfeksiyon etmenleri, iki mekanizma ile kanser oluşumuna neden oluyorlar. Direkt onkojenik mekanizma dediğimiz durumda, virüsler ya hücrelerdeki mevcut onkojenik ( kanser yapıcı) genleri aktive ediyor ya da kendi genetik materyallerini hücreye aktararak yeni onkojenik odaklar yaratıyorlar. Bu genler aktive olduğunda hücreler kontrolsüz olarak bölünmeye başlıyor ve kanser ortaya çıkıyor. Enfeksiyon etmenlerinin kansere neden olduğu bir diğer mekanizma ise kronik enfeksiyon hali. Sürekli enfeksiyon vücutta yangısal süreçlerin aktif hale gelmesine neden oluyor. Yangısal süreçler uzun süreler, yıllar boyunca devam ettiğine hücreler kendilerini tamir edebilmek için normalden daha hızlı çoğalmaya başlıyorlar. Bu hızlı çoğalma, mutasyona uğramış hücre sayısını artırıyor ve mutant hücrelerin kontrolden çıkan kanser hücrelerine dönüşmesine neden olabiliyor. Lancet Oncology dergisinde, 8 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan çalışmayı yürüten ekibin başı Dr. Catherine de Martel bu kanserleri engellemenin oldukça mümkün olduğunu belirtiyor: “Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için uyguladığımız aşılama, antiviral ve antibiyotik tedavisi, enjektör ve benzeri malzemelerin uygun şekilde sterilize edilmesi gibi basit koruyucu hekimlik yöntemleri, dünya üzerindeki kanser hastalığının getirdiği yükü önemli azaltarak, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. “ Enfeksiyona bağlı kanserler Çalışmaya göre, enfeksiyona bağlı kanserler, gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelerden üç kat daha fazla görülüyor. Çalışmayı yürüten bilim adamları, 2008 yılında her altı kanser vakasından birinin ( %16) enfeksiyonlara bağlı ortaya çıktığını belirtiyorlar. Bu rakam gelişmekte olan ülkelerden %22.9 iken, gelişmiş ülkelerde %7.4. En düşük enfeksiyona bağlı kanser oranı Avusturalya’da görülürken (%3.3), en yüksek oran %32.7 ile Aşağı-Sahara Afrika’sında. Rahim ağzı kanseri, kadınlarda enfeksiyonlara bağlı gelişen kanserlerin %50′sini oluşturuyor. Erkeklerde en sık görülen enfeksiyon kökenli kanser ise tüm enfeksiyona bağlı kanserlerin %80′i olan mide ve karaciğer kanserleri. de Martel ve çalışma arkadaşları, dünya çapında yaptıkları araştırmada pekçok kaynaktan gelen verileri topladılar, dünyanın sekiz bölgesindeki halk sağlığı istatistikleri ve 184 ülkedeki 27 tür kanser ile ilgili verileri içeren Küresel Kanser İstatistikleri (GLOBOCAN) ‘dan edindikleri sağlık verilerini birleştirip sistematik olarak analiz ettiler. Çalışmaya dahil edilen kanser türleri ve bu kanserlere neden olan enfeksiyon etmenleri şunlar: Kanser Türü Neden olan enfeksiyon etmeni Mide Helicobacter pylori Karaciğer HBV, HCV, Opisthorchis viverrini, Clonorchis sinensis Rahim ağzı HPV (HIV ile birlikte ya da tek başına) Anogenital (penis, vulva, vajina, anüs) HPV (HIV ile birlikte ya da tek başına) Burun boşluğu ve geniz Epstein-Barr virus (EBV) Ağız boşluğu ve gırtlak HPV (Tütün ve alkol alışkanlığı ile birlikte ya da tek başına) Kaposi Sarkomu Human herpes virüsü tip 8 ( HIV ile birlikte ya da tek başına) Non-Hodgkin Lenfoma H pylori, EBV( HIV ile birlikte ya da tek başına), HCV, İnsan T-cell lenfotrofik virüsü tip 1 Hodgkin Lenfoma EBV ( HIV ile birlikte ya da tek başına) Mesane Schistosoma haematobium   Masrafları, Finovi (Fondation Innovations en Infectiologie) ve Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından karşılanan çalışma ile ilgili görüşlerini dile getiren Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi öğretim üyesi Dr. Goodarz Danaei, enfeksiyona bağlı ortaya çıkan kanserlerin epidemiyolojik anlamdaki önemini vurguladı: “Bu kanserler, tüm kanser ölümlerinin %16′sını oluşturuyor. Bu, oldukça büyük bir rakam. Bu hastalıkların çoğu için elimizde koruyucu aşılar mevcut. Kanserden ölüm oranlarını azaltmak için, özellikle bu oranların yüksek olduğu ülkelerde etkin aşılama çalışmaları yürütülmesi öncelikli hedef olmalı.” Kaynaklar: Global burden of cancers attributable to infections in 2008: a review and synthetic analysis Catherine de Martel MD,Jacques Ferlay ME,Silvia Franceschi MD,Jérôme Vignat MSc,Freddie Bray PhD,David Forman PhD,Dr Martyn Plummer PhD, The Lancet Oncology - 9 May 2012 , DOI: 10.1016/S1470-2045(12)70137-7 2012 Cancer Fact Sheet, WHO: Media Center, February 2012 Oncovirus, Wikipedia GLOBOCAN 2008: Global Cancer Statistics web sitesi Yazar hakkında: Işıl Arıcan Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/bizi-kanser-yapan-mikroplar.html

http://www.biyologlar.com/bizi-kanser-yapan-mikroplar

Best Buddies Turkey Gönüllülerini Arıyor

Best Buddies Turkey Gönüllülerini Arıyor

Zihinsel engelli bireylerle, engeli olmayan gönüllülerin arkadaş olmasını sağlayan uluslararası sivil  toplum kuruluşu Best Buddies, 2011’den itibaren Türkiye’de de çalışmalara başladı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek’in de yakından takip ettiği Best Buddies Turkey Projesi ile ilgili Proje Koordinatörü Sercan Duygan  sorularımızı yanıtladı. MT: Best Buddies projesinden bahsedebilir misiniz? Best Buddies, 1989 yılında Amerika Birleşik Devletleri Georgetown Üniversitesi’nde Anthony Kennedy Shriver tarafından kurulan, uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. Best Buddies Turkey, bu uluslararası programın 50. uygulama noktası olarak 2011 yılında çalışmalarına başladı. Alternatif Yaşam Derneği, Best Buddies Turkey’i yürütmek için Best Buddies merkezi tarafından akredite edilen kuruluş. Bu proje Türkiye’de AYDER tarafından yürütülüyor. Dernek, maddi ve manevi projenin arkasında yer alıyor. Program zihinsel engelli bireylerle, bu engeli olmayan gönüllüleri arkadaş yapıyor. Amacı, toplumdaki zihinsel engelli bireyleri oldukları gibi kabul etme ve kabul görme yolunda adım atılmasına aracı olmak. Kurucusu, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı John F. Kennedy’nin kız kardeşi, Engelli Olimpiyatları’nı (Special Olympics) hayata geçiren, Eunice Kennedy Shriver’ın oğlu olan Anthony Kenndey Shriver, program için en çok “farklı yeteneklerdeki insanların arkadaşlık programı” tanımını sevdiğini söylüyor. Best Buddies içerisinde 7 program var, bunlar: Ortaokul, Lise, Üniversite, Vatandaşlık, İlham Verici Hikayeler, E-buddy ve İşçilik. Türkiye’de bu aşamada ilk dördünü işletiliyoruz. Başvurunuz okul düzeyinde ise okul programında, okul dışındaysa vatandaşlık programında yer alıyorsunuz. MT:  Siz projeye nasıl dahil oldunuz? Ben Türkiye’de Sosyal Tasarımcı olarak uzun yıllardır çalışıyorum. Sosyal Tasarım kavramı, bir sosyal etki projesinin ihtiyaç ve dinamikleri üzerinden tasarlanmasını, desteklenmesini ya da yürütülmesini kapsıyor. Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) Başkanı olan Ercan Tutal, AYDER Best Buddies merkezi ile anlaşıp akredite kuruluş olma onayını alınca, projenin Türkiye’de uygulamaya alınmasını benden rica etti. Yaklaşık 18 aydır Best Buddies Turkey Proje Koordinatör’lüğünü yürütüyorum. Tabi Sosyal tasarım başlığı sadece bu konuyla ilgili olmadığı için, diğer çalışmalarımın paralelinde projeye devam ediyorum,.O çalışmaların da çoğu zaten insan odaklı sosyal etkiler barındırıyor. MT: Proje kapsamındaki faaliyetlerinizden bahsedebilir misiniz? Best Buddies Projesi, toplum için bir sosyal dahil etme çalışması, bu haliyle eşleştirme yani Buddy’lerinizi tanıdıktan sonra onlarla yaptığınız herşey aslında ikiniz arasında geçiyor yani bizden bağımsız oluyor. Dışarıda, evinizde, işyerinizde ya da okulunuzda bireysel ve ya kurum olarak bir aktivite düzenleyebiliyorsunuz. Pek tabii ki Best Buddies olarak bizler de organizasyonlar yapıyoruz. Best Buddies ayı olarak kutlanan Mart ayında Babylon Taksim’de büyük katılımlı bir konser düzenledik. Konserde Social Inclusion Band sahne aldı ve neredeyse tüm Buddy’ler bir arada eğlendiler. Bu gecede “2012 yılının En İyi Buddy Hikayesi” ödüllerini de dağıttık. Yazılmış ya da resmedilmiş hikayeler arasından seçim yapıldı. Yeni başladığımız bir çalışma Best Buddies Çerçeve Projesi, bu çerçeve içine gönüllü kuruluş çalışanlarını alıp, fotoğraf çekiyoruz. İlk fotoğrafı Best Buddies Turkey’i ziyaret eden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek ile çektik. MT: Buddy edinmek isteyenler nasıl bir yol izlemeli? Sorumlulukları neler? Bize www.bestbuddiesturkey.org adresindeki bilgileri okuduktan sonra, turkey@bestbuddies.org adresine bir e-posta atarak başvurabilirler. Başvuran herkese bir form yolluyoruz. Engeli olan ya da olmayan herkes aynı formu dolduruyor. Başvuran Buddy’lerle yüz yüze görüşüyoruz. Görüşmeler sonunda ekibimiz toplanıyor ve tüm başvuruları yaş, oturdukları yer, ilgi alanları ve kısmen cinsiyetlerine göre eşleştiriyoruz. Burada seçim yok, sadece bir başvuru ile yakın kriterlerede bir başka başvuru olması eşleştirme için yeterli. Bu sebeple eşleştirilemeyenler bekleme listesine alınıyor. Bu projede her buddy’nin aynı sorumluluğu var. Zihinsel engelli gönüllülerle, bu engeli olmayan gönüllüler, arkadaşlıklarını 1 akademik yıl sürdürmeyi taahüt ediyorlar. Eşleşen Buddy’ler haftada en az bir kez telefon, sosyal medya ve kısa mesaj ile iletişim kuruyor ve ayda en az iki kez yüzyüze görüşüyorlar. Program bu haliyle bir koruma programı değil, herkes kendisinden sorumlu, engelli aileleri ve başvuru yaşı 18 altında olan gönüllülerin ailelerinden muvaffakatname alıyoruz. En küçük 13 yaşında bir kişi programa katılabiliyor. Best  Buddies merkezi bu yıl bu yaşı 8’e çekmeyi planlıyor. İlkokullarda da arkadaşlık programı başlatılması için ilk adımı attılar. MT: Türkiye'de bu projeye yeteri kadar ilgi gösteriliyor mu? Diğer ülkelerle karşılarştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz? Türkiye’de algı sorunu ciddi boyutta önemli, iki taraf için de durum böyle. İki taraf derken engellileri ve ailelerini bir taraf, engeli olmayanları diğer taraf olarak belirtiyorum. Engelli aileleri haliyle yıllardır yapılan haksızlıkların ve ayrımcılığın geldiği bir noktada sabırlarını yitiriyorlar, onlara da hak vermek lazım zira bence çoğu sabırlarının son noktasını da aşmış durumdalar. Galata Kulesi’nin dibinde yapılan bir engelli festivalinde, hala yerel halkın engellileri istemeyen tavırlarına, üstelik şehrin göbeğinde maruz kalabiliyorlar. Bir diğer yandan engeli olmayanlar, engellileri görünce, bizim başımıza gelmesin, allah korusun ve yazık gözüyle bakıyorlar. Bu eşitlikçi bir anlayışa götürmüyor bizi. Pozitif ayrımcılığın yapılmadığı ve bunun yanında da engellileri olduğu gibi kabul edilen algının Türkiye’de oturtulması zaman alacak. Yurt dışındaki algılar ileri boyutlarda. Biz engellilerin hangi yeteneği ile faydalı bir üretim yaparız diye düşünülüyor. Bir ayırımcılık yapmanız, kanun ve sosyal yaklaşımlardaki farkındalıkla düzenlenmiş durumda. Bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, 20-30 engelli araç park yeri, biz de sembolik 3-4 park yeri onlara da hala engeli olmayanların park ettiğini görüyoruz. Tek tek bunlarla mücadele etmek çok yorucu. Ancak dediğim gibi bu tek taraflı değil, ikitarafın da adım atması lazım, engellinden utanmayan birey, aile, toplum ve engeli verime dönüştürecek bir yapılanma, çalışma ve toplumsal algı bütünlüğü gerekiyor. Bir diğer konu, Best Buddies’e daha çok engeli olmayanlar başvuruyor. Bir engelli başvuru açığımız var. Bunun nedenlerine bakınca, engelli ailelerinin aşırı korumacı yapısı ön plana çıkıyor. Bulundukları yaşam dinamiklerinin dışında bir adım atmak istemiyorlar, yeni bir çalışma gelince; “İlk birileri yapsın da görelim!” diye yaklaşıyorlar. Cesaretleri tabii yıllardır içi boş çalışmalarda tüketilmiş ailelerin. Best Buddies 24 yıldır dünyada 700.000’in üzerinde gönüllü ile yürüyen, dünya çapında içerikli ve sistemi kurgulanmış, temelleri sağlam bir proje.İşte bu haliyle toplumsal algıda çok yönlü dönüşümün yolunu açabilecek, ciddi bir adım Türkiye için. MT: Projeye daha cok kimler dahil olmak istiyor? Örneğin sağlık sektörü çalışanları ya da hekimlerden ilgi var mı? Projeye ilk başta okullar ilgili, zira bir çok sosyal çalışma yapmak durumunda olan yeni özel kolejler var. Bunu uluslararası bir proje ile birleştirmek istiyorlar. Bir diğer katılımcı grup, kurumsal hayatın içerisinde, firma faydasından öteye çalışma yapma imkanı bulamayan ve kendini toplum için sorumlu hisseden bireyler. Sağlık sektöründen bir başvuru almadık, ancak bazı sağlık üzerine çalışan firmaların çalışanları,halihazırda bizim başka engelli projelerinin gönüllüleri. Bu demek oluyor ki yakında Best Buddies’e de başvuranlar olacaktır.Bir kaç psikolog ya da öğrenci programda gönüllü başvurusu yaptı, hatta eşlenip Buddy olanlar var. MT: Bu proje kapsamındaki hedefleriniz neler? İlgi duyanlar size nasıl ulaşabilirler? Best Buddies projesi Kanada’da 250 okulda var, biz ilk yıl 3 okulu uygulamaya aldık. Bu sayıyı dünya standarlarında yükseltmek istiyoruz. Bize bir çok başka ilden başvuru var, İstanbul dışında programın yürütülmesini arzu ediyoruz. Bunun için her ilde örgütlenmek gerekli, ilk yıl bu yönde bir açılım yapılması, programın anlaşılma süreci ve yaşanan tecrübelere paralel bize, Best Buddies merkezi tarafından önerilmedi. Ancak gelecek yıldan sonra bu planı işletmek istiyoruz. Diğer yandan bunu başarmak için, şehir bazında destekler alma gereği var, neticede yeni ilde bir kurum çalışması yapılacak. Ortalama bazı kalemlerin mali olarak karşılanması gerekliliği var, Best Buddies’i İzmir’de kurmak istediğinizde bir ofisiniz, en az 2 çalışanınız, iletişim, ulaşım  giderleriniz oluşuyor.Biz zaman içinde bu yönde destekleri de alacağımızdan şüphe etmiyoruz. Zira bir pozitif program, çok net bir sosyal algı dönüşümü, deneyimlenmiş ve uygulanmış bir altyapı, tüm bunların yanında sınırsız bir bilgi desteği, hem merkezden hem de diğer ülke Best Buddies organizasyonlarından bize geliyor. Bize ulaşmak içinse sitemizi ziyaret en hızlı ve kolay olanı;www.bestbuddiesturkey.org internet sitemiz, bunun yanında Batı Ataşehir’de bulunan ofisimize de gelip görüşme yapabilirsiniz.Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine bir e-posta atarak başvurabilirler. Başvuran herkese bir form yolluyoruz. Engeli olan ya da olmayan herkes aynı formu dolduruyor. Başvuran Buddy’lerle yüz yüze görüşüyoruz. Görüşmeler sonunda ekibimiz toplanıyor ve tüm başvuruları yaş, oturdukları yer, ilgi alanları ve kısmen cinsiyetlerine göre eşleştiriyoruz. Burada seçim yok, sadece bir başvuru ile yakın kriterlerede bir başka başvuru olması eşleştirme için yeterli. Bu sebeple eşleştirilemeyenler bekleme listesine alınıyor. Bu projede her buddy’nin aynı sorumluluğu var. Zihinsel engelli gönüllülerle, bu engeli olmayan gönüllüler, arkadaşlıklarını 1 akademik yıl sürdürmeyi taahüt ediyorlar. Eşleşen Buddy’ler haftada en az bir kez telefon, sosyal medya ve kısa mesaj ile iletişim kuruyor ve ayda en az iki kez yüzyüze görüşüyorlar. Program bu haliyle bir koruma programı değil, herkes kendisinden sorumlu, engelli aileleri ve başvuru yaşı 18 altında olan gönüllülerin ailelerinden muvaffakatname alıyoruz. En küçük 13 yaşında bir kişi programa katılabiliyor. Best Buddies merkezi bu yıl bu yaşı 8’e çekmeyi planlıyor. İlkokullarda da arkadaşlık programı başlatılması için ilk adımı attılar. MT: Türkiye'de bu projeye yeteri kadar ilgi gösteriliyor mu? Diğer ülkelerle karşılarştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz? Türkiye’de algı sorunu ciddi boyutta önemli, iki taraf için de durum böyle. İki taraf derken engellileri ve ailelerini bir taraf, engeli olmayanları diğer taraf olarak belirtiyorum. Engelli aileleri haliyle yıllardır yapılan haksızlıkların ve ayrımcılığın geldiği bir noktada sabırlarını yitiriyorlar, onlara da hak vermek lazım zira bence çoğu sabırlarının son noktasını da aşmış durumdalar. Galata Kulesi’nin dibinde yapılan bir engelli festivalinde, hala yerel halkın engellileri istemeyen tavırlarına, üstelik şehrin göbeğinde maruz kalabiliyorlar. Bir diğer yandan engeli olmayanlar, engellileri görünce, bizim başımıza gelmesin, allah korusun ve yazık gözüyle bakıyorlar. Bu eşitlikçi bir anlayışa götürmüyor bizi. Pozitif ayrımcılığın yapılmadığı ve bunun yanında da engellileri olduğu gibi kabul edilen algının Türkiye’de oturtulması zaman alacak. Yurt dışındaki algılar ileri boyutlarda. Biz engellilerin hangi yeteneği ile faydalı bir üretim yaparız diye düşünülüyor. Bir ayırımcılık yapmanız, kanun ve sosyal yaklaşımlardaki farkındalıkla düzenlenmiş durumda. Bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, 20-30 engelli araç park yeri, biz de sembolik 3-4 park yeri onlara da hala engeli olmayanların park ettiğini görüyoruz. Tek tek bunlarla mücadele etmek çok yorucu. Ancak dediğim gibi bu tek taraflı değil, ikitarafın da adım atması lazım, engellinden utanmayan birey, aile, toplum ve engeli verime dönüştürecek bir yapılanma, çalışma ve toplumsal algı bütünlüğü gerekiyor. Bir diğer konu, Best Buddies’e daha çok engeli olmayanlar başvuruyor. Bir engelli başvuru açığımız var. Bunun nedenlerine bakınca, engelli ailelerinin aşırı korumacı yapısı ön plana çıkıyor. Bulundukları yaşam dinamiklerinin dışında bir adım atmak istemiyorlar, yeni bir çalışma gelince; “İlk birileri yapsın da görelim!” diye yaklaşıyorlar. Cesaretleri tabii yıllardır içi boş çalışmalarda tüketilmiş ailelerin. Best Buddies 24 yıldır dünyada 700.000’in üzerinde gönüllü ile yürüyen, dünya çapında içerikli ve sistemi kurgulanmış, temelleri sağlam bir proje.İşte bu haliyle toplumsal algıda çok yönlü dönüşümün yolunu açabilecek, ciddi bir adım Türkiye için. MT: Projeye daha cok kimler dahil olmak istiyor? Örneğin sağlık sektörü çalışanları ya da hekimlerden ilgi var mı? Projeye ilk başta okullar ilgili, zira bir çok sosyal çalışma yapmak durumunda olan yeni özel kolejler var. Bunu uluslararası bir proje ile birleştirmek istiyorlar. Bir diğer katılımcı grup, kurumsal hayatın içerisinde, firma faydasından öteye çalışma yapma imkanı bulamayan ve kendini toplum için sorumlu hisseden bireyler. Sağlık sektöründen bir başvuru almadık, ancak bazı sağlık üzerine çalışan firmaların çalışanları,halihazırda bizim başka engelli projelerinin gönüllüleri. Bu demek oluyor ki yakında Best Buddies’e de başvuranlar olacaktır.Bir kaç psikolog ya da öğrenci programda gönüllü başvurusu yaptı, hatta eşlenip Buddy olanlar var. MT: Bu proje kapsamındaki hedefleriniz neler? İlgi duyanlar size nasıl ulaşabilirler? Best Buddies projesi Kanada’da 250 okulda var, biz ilk yıl 3 okulu uygulamaya aldık. Bu sayıyı dünya standarlarında yükseltmek istiyoruz. Bize bir çok başka ilden başvuru var, İstanbul dışında programın yürütülmesini arzu ediyoruz. Bunun için her ilde örgütlenmek gerekli, ilk yıl bu yönde bir açılım yapılması, programın anlaşılma süreci ve yaşanan tecrübelere paralel bize, Best Buddies merkezi tarafından önerilmedi. Ancak gelecek yıldan sonra bu planı işletmek istiyoruz. Diğer yandan bunu başarmak için, şehir bazında destekler alma gereği var, neticede yeni ilde bir kurum çalışması yapılacak. Ortalama bazı kalemlerin mali olarak karşılanması gerekliliği var, Best Buddies’i İzmir’de kurmak istediğinizde bir ofisiniz, en az 2 çalışanınız, iletişim, ulaşım giderleriniz oluşuyor.Biz zaman içinde bu yönde destekleri de alacağımızdan şüphe etmiyoruz. Zira bir pozitif program, çok net bir sosyal algı dönüşümü, deneyimlenmiş ve uygulanmış bir altyapı, tüm bunların yanında sınırsız bir bilgi desteği, hem merkezden hem de diğer ülke Best Buddies organizasyonlarından bize geliyor. Bize ulaşmak içinse sitemizi ziyaret en hızlı ve kolay olanı;www.bestbuddiesturkey.org internet sitemiz, bunun yanında Batı Ataşehir’de bulunan ofisimize de gelip görüşme yapabilirsiniz. http:/www.medical-tribune.com.tr" onclick="window.open('/Zihinsel engelli bireylerle, engeli olmayan gönüllülerin arkadaş olmasını sağlayan uluslararası sivil toplum kuruluşu Best Buddies, 2011’den itibaren Türkiye’de de çalışmalara başladı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek’in de yakından takip ettiği Best Buddies Turkey Projesi ile ilgili Proje Koordinatörü Sercan Duygan sorularımızı yanıtladı. MT: Best Buddies projesinden bahsedebilir misiniz? Best Buddies, 1989 yılında Amerika Birleşik Devletleri Georgetown Üniversitesi’nde Anthony Kennedy Shriver tarafından kurulan, uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. Best Buddies Turkey, bu uluslararası programın 50. uygulama noktası olarak 2011 yılında çalışmalarına başladı. Alternatif Yaşam Derneği, Best Buddies Turkey’i yürütmek için Best Buddies merkezi tarafından akredite edilen kuruluş. Bu proje Türkiye’de AYDER tarafından yürütülüyor. Dernek, maddi ve manevi projenin arkasında yer alıyor. Program zihinsel engelli bireylerle, bu engeli olmayan gönüllüleri arkadaş yapıyor. Amacı, toplumdaki zihinsel engelli bireyleri oldukları gibi kabul etme ve kabul görme yolunda adım atılmasına aracı olmak. Kurucusu, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı John F. Kennedy’nin kız kardeşi, Engelli Olimpiyatları’nı (Special Olympics) hayata geçiren, Eunice Kennedy Shriver’ın oğlu olan Anthony Kenndey Shriver, program için en çok “farklı yeteneklerdeki insanların arkadaşlık programı” tanımını sevdiğini söylüyor. Best Buddies içerisinde 7 program var, bunlar: Ortaokul, Lise, Üniversite, Vatandaşlık, İlham Verici Hikayeler, E-buddy ve İşçilik. Türkiye’de bu aşamada ilk dördünü işletiliyoruz. Başvurunuz okul düzeyinde ise okul programında, okul dışındaysa vatandaşlık programında yer alıyorsunuz. MT: Siz projeye nasıl dahil oldunuz? Ben Türkiye’de Sosyal Tasarımcı olarak uzun yıllardır çalışıyorum. Sosyal Tasarım kavramı, bir sosyal etki projesinin ihtiyaç ve dinamikleri üzerinden tasarlanmasını, desteklenmesini ya da yürütülmesini kapsıyor. Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) Başkanı olan Ercan Tutal, AYDER Best Buddies merkezi ile anlaşıp akredite kuruluş olma onayını alınca, projenin Türkiye’de uygulamaya alınmasını benden rica etti. Yaklaşık 18 aydır Best Buddies Turkey Proje Koordinatör’lüğünü yürütüyorum. Tabi Sosyal tasarım başlığı sadece bu konuyla ilgili olmadığı için, diğer çalışmalarımın paralelinde projeye devam ediyorum,.O çalışmaların da çoğu zaten insan odaklı sosyal etkiler barındırıyor. MT: Proje kapsamındaki faaliyetlerinizden bahsedebilir misiniz? Best Buddies Projesi, toplum için bir sosyal dahil etme çalışması, bu haliyle eşleştirme yani Buddy’lerinizi tanıdıktan sonra onlarla yaptığınız herşey aslında ikiniz arasında geçiyor yani bizden bağımsız oluyor. Dışarıda, evinizde, işyerinizde ya da okulunuzda bireysel ve ya kurum olarak bir aktivite düzenleyebiliyorsunuz. Pek tabii ki Best Buddies olarak bizler de organizasyonlar yapıyoruz. Best Buddies ayı olarak kutlanan Mart ayında Babylon Taksim’de büyük katılımlı bir konser düzenledik. Konserde Social Inclusion Band sahne aldı ve neredeyse tüm Buddy’ler bir arada eğlendiler. Bu gecede “2012 yılının En İyi Buddy Hikayesi” ödüllerini de dağıttık. Yazılmış ya da resmedilmiş hikayeler arasından seçim yapıldı. Yeni başladığımız bir çalışma Best Buddies Çerçeve Projesi, bu çerçeve içine gönüllü kuruluş çalışanlarını alıp, fotoğraf çekiyoruz. İlk fotoğrafı Best Buddies Turkey’i ziyaret eden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek ile çektik. MT: Buddy edinmek isteyenler nasıl bir yol izlemeli? Sorumlulukları neler? Bize www.bestbuddiesturkey.org adresindeki bilgileri okuduktan sonra, turkey@bestbuddies.org adresine bir e-posta atarak başvurabilirler. Başvuran herkese bir form yolluyoruz. Engeli olan ya da olmayan herkes aynı formu dolduruyor. Başvuran Buddy’lerle yüz yüze görüşüyoruz. Görüşmeler sonunda ekibimiz toplanıyor ve tüm başvuruları yaş, oturdukları yer, ilgi alanları ve kısmen cinsiyetlerine göre eşleştiriyoruz. Burada seçim yok, sadece bir başvuru ile yakın kriterlerede bir başka başvuru olması eşleştirme için yeterli. Bu sebeple eşleştirilemeyenler bekleme listesine alınıyor. Bu projede her buddy’nin aynı sorumluluğu var. Zihinsel engelli gönüllülerle, bu engeli olmayan gönüllüler, arkadaşlıklarını 1 akademik yıl sürdürmeyi taahüt ediyorlar. Eşleşen Buddy’ler haftada en az bir kez telefon, sosyal medya ve kısa mesaj ile iletişim kuruyor ve ayda en az iki kez yüzyüze görüşüyorlar. Program bu haliyle bir koruma programı değil, herkes kendisinden sorumlu, engelli aileleri ve başvuru yaşı 18 altında olan gönüllülerin ailelerinden muvaffakatname alıyoruz. En küçük 13 yaşında bir kişi programa katılabiliyor. Best Buddies merkezi bu yıl bu yaşı 8’e çekmeyi planlıyor. İlkokullarda da arkadaşlık programı başlatılması için ilk adımı attılar. MT: Türkiye'de bu projeye yeteri kadar ilgi gösteriliyor mu? Diğer ülkelerle karşılarştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz? Türkiye’de algı sorunu ciddi boyutta önemli, iki taraf için de durum böyle. İki taraf derken engellileri ve ailelerini bir taraf, engeli olmayanları diğer taraf olarak belirtiyorum. Engelli aileleri haliyle yıllardır yapılan haksızlıkların ve ayrımcılığın geldiği bir noktada sabırlarını yitiriyorlar, onlara da hak vermek lazım zira bence çoğu sabırlarının son noktasını da aşmış durumdalar. Galata Kulesi’nin dibinde yapılan bir engelli festivalinde, hala yerel halkın engellileri istemeyen tavırlarına, üstelik şehrin göbeğinde maruz kalabiliyorlar. Bir diğer yandan engeli olmayanlar, engellileri görünce, bizim başımıza gelmesin, allah korusun ve yazık gözüyle bakıyorlar. Bu eşitlikçi bir anlayışa götürmüyor bizi. Pozitif ayrımcılığın yapılmadığı ve bunun yanında da engellileri olduğu gibi kabul edilen algının Türkiye’de oturtulması zaman alacak. Yurt dışındaki algılar ileri boyutlarda. Biz engellilerin hangi yeteneği ile faydalı bir üretim yaparız diye düşünülüyor. Bir ayırımcılık yapmanız, kanun ve sosyal yaklaşımlardaki farkındalıkla düzenlenmiş durumda. Bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, 20-30 engelli araç park yeri, biz de sembolik 3-4 park yeri onlara da hala engeli olmayanların park ettiğini görüyoruz. Tek tek bunlarla mücadele etmek çok yorucu. Ancak dediğim gibi bu tek taraflı değil, ikitarafın da adım atması lazım, engellinden utanmayan birey, aile, toplum ve engeli verime dönüştürecek bir yapılanma, çalışma ve toplumsal algı bütünlüğü gerekiyor. Bir diğer konu, Best Buddies’e daha çok engeli olmayanlar başvuruyor. Bir engelli başvuru açığımız var. Bunun nedenlerine bakınca, engelli ailelerinin aşırı korumacı yapısı ön plana çıkıyor. Bulundukları yaşam dinamiklerinin dışında bir adım atmak istemiyorlar, yeni bir çalışma gelince; “İlk birileri yapsın da görelim!” diye yaklaşıyorlar. Cesaretleri tabii yıllardır içi boş çalışmalarda tüketilmiş ailelerin. Best Buddies 24 yıldır dünyada 700.000’in üzerinde gönüllü ile yürüyen, dünya çapında içerikli ve sistemi kurgulanmış, temelleri sağlam bir proje.İşte bu haliyle toplumsal algıda çok yönlü dönüşümün yolunu açabilecek, ciddi bir adım Türkiye için. MT: Projeye daha cok kimler dahil olmak istiyor? Örneğin sağlık sektörü çalışanları ya da hekimlerden ilgi var mı? Projeye ilk başta okullar ilgili, zira bir çok sosyal çalışma yapmak durumunda olan yeni özel kolejler var. Bunu uluslararası bir proje ile birleştirmek istiyorlar. Bir diğer katılımcı grup, kurumsal hayatın içerisinde, firma faydasından öteye çalışma yapma imkanı bulamayan ve kendini toplum için sorumlu hisseden bireyler. Sağlık sektöründen bir başvuru almadık, ancak bazı sağlık üzerine çalışan firmaların çalışanları,halihazırda bizim başka engelli projelerinin gönüllüleri. Bu demek oluyor ki yakında Best Buddies’e de başvuranlar olacaktır.Bir kaç psikolog ya da öğrenci programda gönüllü başvurusu yaptı, hatta eşlenip Buddy olanlar var. MT: Bu proje kapsamındaki hedefleriniz neler? İlgi duyanlar size nasıl ulaşabilirler? Best Buddies projesi Kanada’da 250 okulda var, biz ilk yıl 3 okulu uygulamaya aldık. Bu sayıyı dünya standarlarında yükseltmek istiyoruz. Bize bir çok başka ilden başvuru var, İstanbul dışında programın yürütülmesini arzu ediyoruz. Bunun için her ilde örgütlenmek gerekli, ilk yıl bu yönde bir açılım yapılması, programın anlaşılma süreci ve yaşanan tecrübelere paralel bize, Best Buddies merkezi tarafından önerilmedi. Ancak gelecek yıldan sonra bu planı işletmek istiyoruz. Diğer yandan bunu başarmak için, şehir bazında destekler alma gereği var, neticede yeni ilde bir kurum çalışması yapılacak. Ortalama bazı kalemlerin mali olarak karşılanması gerekliliği var, Best Buddies’i İzmir’de kurmak istediğinizde bir ofisiniz, en az 2 çalışanınız, iletişim, ulaşım giderleriniz oluşuyor.Biz zaman içinde bu yönde destekleri de alacağımızdan şüphe etmiyoruz. Zira bir pozitif program, çok net bir sosyal algı dönüşümü, deneyimlenmiş ve uygulanmış bir altyapı, tüm bunların yanında sınırsız bir bilgi desteği, hem merkezden hem de diğer ülke Best Buddies organizasyonlarından bize geliyor. Bize ulaşmak içinse sitemizi ziyaret en hızlı ve kolay olanı;www.bestbuddiesturkey.org internet sitemiz, bunun yanında Batı Ataşehir’de bulunan ofisimize de gelip görüşme yapabilirsiniz. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/best-buddies-turkey-gonullulerini-ariyor

Ölü Besleyici Hücreler Kök Hücrelerin Büyümesine Destek Oluyorlar

Ölü Besleyici Hücreler Kök Hücrelerin Büyümesine Destek Oluyorlar

*Kapak görselindeki; (B) görseli, fibroblastların formaldehid ya da glutaraldehidlenmesini ifade ediyor.Kök hücreler petri kablarında büyüdükçe besleyici hücrelere tutunurlar. Bilimciler yıllardır bu tutunmanın besleyici hücrelerin kök hücrelere bir destek sistemi sağlamasından kaynaklı olarak ortaya çıktığını düşünüyorlardı.Fakat yeni bir çalışma; kök hücreleri, ölü besleyici hücrelerle büyütmeyi başardılar. Journal of Materials Chemistry B ‘de yayınlanan çalışma besleyici hücrelerin kök hücrelere büyümeleri için besin sağladığı teorisine meydan okuyor. The University of Texas’dan biyomedikal mühendisi Binata Joddar’ya göre; bu durum aynı zamanda iki hücre arasındaki ilişkinin yüzeysel olduğunu da gösteriyor.Joddar:“Önemli bir olguyu ıspatladık. Ve bu durum bize; büyümesi zor olan besleyici hücrelerin, bütün kök hücrelerin büyüyebilmesinde önemli olmadığını gösteriyor” diyor.Çalışmada, kök hücreler petri kabına koyulmadan önce besleyici hücreler kimyasal olarak işlevsiz hale getirildi. Tıpkı organların formaldehidlenmesi gibi, bu durum besleyici hücrelerin fiziksel olarak görünüşünde hiçbir değişiklik meydana getirmiyor ancak onları öldürüyor.Çalışmada; besleyici hücreler ölü olsa dahi, kök hücrelerin onlara tutunmaya devam ettiği ve başarılı bir şekilde büyüdükleri görüldü.Araştırma; büyümesinin yıllardır zor olduğu düşünülen kök hücrelerin büyümelerine dair daha etkili ve basit bir yol sunuyor.Joddar bu durumu şöyle açıklıyor;“Çünkü, bu süreçte besleyici hücrelerin canlı olmalarına gerek yok, dolayısıyla onları oda sıcaklığında saklayabilir ve geliştirmek için de daha az zaman harcarız.”Bulguların; kök hücrelerin  besleyici hücrelerin topolojisini sevmiş olabileceğine işaret ettiğini düşünen Joddar:“Bu durum bana kök hücre büyümesinde nano-üretim yaklaşımını kullanabileceğimizi düşündürttü. 3 boyutlu yazıcı teknikleriyle besleyici hücrelerin nano-topolojisini kopyalayabilir ve gelecekte kök hücre büyütmesinde bütünüyle besleyici hücre kullanımını pas geçebiliriz” diyor.Kaynak: Phys.org “Dead feeder cells support stem cell growth”, http://phys.org/news/2015-04-dead-feeder-cells-stem-cell.htmlGürkan Akçay BilimFili.com: "Ölü Besleyici Hücreler Kök Hücrelerin Büyümesine Destek Oluyorlar"https://bilimfili.com/olu-besleyici-hucreler-kok-hucrelerin-buyumesine-destek-oluyorlar/

http://www.biyologlar.com/olu-besleyici-hucreler-kok-hucrelerin-buyumesine-destek-oluyorlar

Rüzgar Türbinleri Kuşları Öldürüyor

Rüzgar Türbinleri Kuşları Öldürüyor

Enerji üretiminde en doğa dostu yöntemlerden biri olarak kabul edilen rüzgâr türbinleri kuşların ölmesine sebep oluyor.Almanya’nın Erlangen-Nürnberg Üniversitesi'nden biyolog Oliver Behr, rüzgâr türbinlerinin tehlikeleri konusunda şunları söylüyor: “Rüzgâr türbinlerinin kanatlarının ucunda bulunan dev pervaneler, rüzgâr çıktığında saatte 300 kilometre hıza ulaşıyor. Bu nedenle bu tehlikeyi fark edemeyen kuşların pervanelere çarpması kimseyi şaşırtmamalı.”Ancak bu durum nedeniyle telef olan kuş sayısı tam olarak hâlâ bilenemiyor. Rüzgâr türbinlerinin çevresindeki kuş kadavralarının sayılması da istatiki veri oluşturması açısından yeterli değil. Çünkü kuş kadavraları çoğu kez çevredeki yüksek otluk bölgelere düşebiliyor, ya da leş yiyen hayvanlar tarafından başka yerlere götürülüyorlar.Almanya Çevre Koruma Derneği Nabu'dan Hermann Hötker, hâlihazırda sadece tahminî rakamlar verebileceklerini belirtiyor: “Tahmin ettiğimiz sayı tüm Almanya’da yılda 10 bin ilâ 100 bin arasında… Ama trafikte kedilerin aracın önüne çıkması, ya da kuşların aracın ön camına yapışması sonucu meydana gelen trafik kazalarındaki kayıplarla karşılaştırıldığında bu sayı çok yüksek sayılmaz.” Tükenmekte olan türler için büyük tehlikeNorveç kıyılarındaki Smola Adası’nda RSPB (Kraliyet Kuşları Koruma Derneği)’nin verilerine göre bu adada sadece son 10 ay içinde 9 Akkuyruklu kartalın öldüğü saptandı. Ayrıca rüzgâr türbinlerinin kurulduğu 1998 yılından bugüne 19 olan üreyen çift sayısının sadece 1’e düştüğü de belirlendi.Almanya Çevre Koruma Derneği’ni asıl endişelendiren, doğada zaten türleri azalmış olan yırtıcı kuşlardan kızıl çaylak gibi kuş türlerinin özellikle rüzgâr türbinlerinin pervanelerine çarparak ölmesi. Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi'nin (Birdlife International) verilerine göre, başka ülkelerde özellikle kaya kartalları ve kızıl akbabalar rüzgâr türbinlerinin pervanelerine çarparak telef oluyorlar. Bu şekilde telef olan bir diğer hayvan türü ise yarasalar. Almanya’nın beş eyaletindeki toplam 78 rüzgâr türbini çevresinde yapılan araştırmalarda, yılda 10-12 yarasanın telef olduğu saptanmış. Bu sayı tüm Almanya çapındaki rüzgâr türbini sayısı ile çarpıldığında, yaklaşık 250 bin yarasanın telef olduğu ortaya çıkıyor. Ancak araştırmacılar bunun tahminî bir rakam olduğunun altını çiziyorlar. Araştırmacılar, çevreci kuruluşlar ile rüzgâr türbinlerini işleten firmalara bir uzlaşma önerisinde bulunarak, özellikle çok sayıda yarasanın, rüzgâr türbinlerinin pervanelerinin bulunduğu yükseklikte uçtukları dönemlerde tesislerin şalterini indirmelerini tavsiye ediyorlar.'Tesisler inşa edilirken dikkat edilmeli'Almanya’nın Erlangen-Nürnberg Üniversitesi’nden biyolog Oliver Behr şunları belirtiyor: “Zaten yarasaların bilhassa rüzgârın çok şiddetli olmadığı dönemlerde bu tesislerin civarında uçtukları düşünülecek olursa, firmalar açısından çok büyük bir zarar ortaya çıkmayacaktır. Yani rüzgâr türbini tesislerinin şalteri zaten neredeyse hiç enerji üretmedikleri dönemlerde indirilmiş olacak. Bu nedenle bizim şimdiye kadar edindiğimiz tecrübelere göre bu önleme başvuran üretici firmanın yıllık zararı yüzde birin altında kalıyor ve yılda en fazla iki yarasanın ölmesine göz yumulmuş oluyor.” Ne var ki bu çözümün her kuş türü için aynı anlama gelmediğine de işaret ediliyor. Bu yüzden de Almanya Çevre Koruma Derneği Nabu, Almanya’da gelecekte yeni rüzgâr türbinlerinin nereye inşa edilmesinin daha uygun olacağına özellikle dikkat edilmesi gerektiğini önemle vurguluyor. Dernek yetkililerinden Hermann Hötker bu konuda şunları söylüyor: “Tesisi inşa ederken örneğin yakınlarda kızıl çaylak ya da diğer yırtıcı kuşların yuvalarının olup olmadığına, ya da göçmen kuşların konaklama noktalarının bu çevrelerde bulunup bulunmadığına dikkat edilmeli. Bu noktalara önem verilirse, kuşkusuz ortaya çıkacak çok sayıda zararın önüne geçilmiş olacaktır.”Kaynak:www.timeturk.com/trEmre ALTINTAŞhttp://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/ruzgar-turbinleri-kuslari-olduruyor

Yanlış balıkçılık teknikleri deniz kaplumbağalarını <b class=red>öldürüyor</b>

Yanlış balıkçılık teknikleri deniz kaplumbağalarını öldürüyor

Barselona Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, balıkçılar tarafından yanlışlıkla yakalanıp daha sonra doğal hayatlarına bırakılan deniz kaplumbağalarının % 40’ı ölüyor. Deniz Ekolojisi İlerleme Serisi (Marine Ecology Progress Series) dergisinde yayınlanan makaleye göre, İspanya’da balıkçılar tarafından yakalanıp daha sonra denize bırakılan deniz kaplumbağalarının %40’ı birkaç ay sonra ölüyor. Deniz yüzeyinde yapılan parakete ile (çok iğneli av aracı) yakalanan ya da ağa takılan bir kaplumbağa, her ne kadar  ağlardan, misinadan ya da iğnelerden kurtarılsa da, bu yaşaması için yeterli olmuyor. Araştırmanın, yakalanıp denize bırakılan Caretta Caretta (Loggerhead Turtles ) ile ilgili yapılan ve uyduyla takibinin yapıldığı, ilk bilimsel araştırma olduğu belirtiliyor. Araştırmayı Barselona Üniversitesi Hayvan Biyolojisi ve Biyoçeşitlilik Araştırma Enstitüsü’nden (The Department of Animal Biology and the Biodiversity Research Institute of the University of Barcelona (IRBio) Louis Cardona, Irene Alvarez de Quevedo ve Vellmari Formentara’dan Manu San Felix yaptı.  Caretta caretta (Loggerhead Turtle) Caretta caretta (Loggerhead Turtle), Akdeniz’de yaşayan ve dünyada en çok tehdit altında bulunan kaplumbağa türlerinden biri. Göçleri son derece uzun olan Caretta caretta’lar, uzun yolcuklardan sonra yuvalama alanları olan kumlu plajlara geri dönüyor. Caretta Carettaların ana yuvalanma alanları Kuzey Amerika kıyıları, Brezilya, Japonya, Umman, Avustralya, Cape Verde ve özellikle Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs ve Libya’nın bulunduğu Doğu Akdeniz. Araştırmada yer alan bilgiye göre, İspanya sahillerinde görülen Caretta caretta’lar Doğu Akdeniz ve Atlantik kökenli. Elde edilen verilere göre, Akdeniz’de yaklaşık 10.000 kaplumbağa paraketeyle yakalanmış. Kaplumbağalar, yiyecek ararken, oltalardaki yemi ısırarak kancaya takılıyor. Balıkçılar, kaplumbağaların takıldığı olta ipini kesiyor. Fakat kaplumbağalar ağızlarından, çenelerinden kancaya takılıyor, bazılarında ise kancalar ve misinalar kaplumbağaların soluk borusu ya da midesinde kalıyor. Kaplumbağaların bu şekilde denize geri bırakılması onlar için tehdit oluşturuyor.  Kanca değil misina Balıkçılar tarafından bırakılan kaplumbağaların %40’ı üç ay içinde ölüyor. UB Geniş Deniz Omurgalıları Araştırma Grubu (The Research Group on Large Marine Vertebrates of the UB) Üyesi Profesör Louis Cardona kaplumbağalar için esas tehdidin, sindirim sistemine kadar giden misinalar olduğunu belirtiyor. Cardona, yanlışlıkla yakalanma vakalarında, kaplumbağaların uygun bir yere alınarak, misinanın sorguca kadar olan başlık kısmının kesilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu uygulamanın dış etkenli (insan ?) ölümleri yarı yarıya azaltacağını belirten Cardona, nüfusun kabul edilebilir bir seviyeye gelmesinde etkili olacağına dikkat çekiyor.  Akdeniz Atlantik kökenli kaplumbağalar için daha tehlikeli Araştırmada, Akdeniz’de deniz yüzeyinde yapılan parakete avcılığının, 7 bin kilometre uzaklıktan gelen Amerikan kökenli kaplumbağaları daha çok etkilediği belirtiliyor. Cardona, Okyanus akıntıları nedeniyle, Atlantik’ten gelen kaplumbağaların Akdeniz’de mahsur kaldığını anlatıyor. Bu nedenle, Atlantik’ten gelen Caretta Carettalar  kazara yakalanmalara daha çok maruz kalıyor ve çok azı Akdeniz’den geri dönebiliyor. Durumun Akdeniz kökenli kaplumbağalar için daha az risk taşıdığını belirten Cardona, trolcülüğün  onları daha çok etkilediğini sözlerine ekliyor.  Ölümler nasıl önlenebilir? Her sene yüzde 10 ile 20 oranında kaplumbağa, çarpışma, yuvalanma alanlarının tahrip edilmesi, parakete gibi yanlış avlanma gibi nedenlerle ölüyor. Irene Álvarez de Quevedo’ya göre, deniz yüzeyinde yapılan balıkçılık nedeniyle yaşanan ölümlerin önüne geçmek için kanca tasarımında değişiklik yapılabilir. Kaplumbağaların yaşam sürelerinin uzun olduğuna dikkat çeken Quevedo, ölüm oranlarındaki küçük bir düşüşün bile, kaplumbağa nüfusu üzerinde olumlu etkileri olacağını belirtiyor. Louis Cardona, çözüm yollarının olduğunu belirterek “Sadece uygulamak gerekiyor. Ama bunun bir maliyeti var” diyor. Cardona’ya göre, dünya çapındaki balıkçılık örgütleri, sürdürebilirliği sağlamak için gözlemci barındırmalı, ayrıca sürdürülebilir ve etkili bir yüzey balıkçılığı geliştirilmek isteniyorsa, ilave maliyet içeren bazı değişiklikler yapılmalı.  Kaynak: www.yeşilgazete.org    Emre ALTINTAŞ Eğitim ve STK’lar Sorumlusu/Education and Non-Governmental Organizations Representative Faruk Yalçın Zoo

http://www.biyologlar.com/yanlis-balikcilik-teknikleri-deniz-kaplumbagalarini-olduruyor

Beyin tümörleri ve gen terapisi kombinasyonunda umut veren sonuçlar

Beyin tümörleri ve gen terapisi kombinasyonunda umut veren sonuçlar

Yazan Op. Dr. Tamer TekinHouston Methodist Nöroloji Enstitüsü’nden beyin cerrahisi uzmanı Dr. David Baskin, beyin tümörlerinin tedavisinde geleneksel tedavilerle (cerrahi tedavi) kombine olarak gen terapisini denediklerini ve faz II çalışmalarına devam ettiklerini açıkladı.2006 ve 2010 yılları arasında 48 hastada uygulanan bu deneysel çalışma tamamlandı. Çalışmada 134 gen tedavisi uygulanmamış, beyin tümörü nedeniyle cerrahi operasyon geçirmiş hastalarla karşılaştırma yapıldı. 5 yılın sonunda gen tedavisi uygulanmış hastalarda %27 oranında yaşam süresinin arttığı gözlendi. Dr. Baskin, glioblastome multiformeli hastalarda şu anki tedavilere göre daha başarılı olunabileceğini belirtti. Tedaviye, gen aracılığıyla sitotoksik immunoterapi adı verilmektedir. İlaç kanser hücrelerine bir kaç yolla etki ediyor. Birincisi, bir kısım kanser hücresini direkt olarak öldürüyor. Daha sonra spesifik proteinler salınarak, vücudun kendi immun sistemini harekete geçiriyorlar. Bu da, aşı gibi bir takım immun yolları aktive ediyor; böylece immun sistem pek çok kanser hücresini öldürüyor. www.drtamertekin.com http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/beyin-tumorleri-ve-gen-terapisi-kombinasyonunda-umut-veren-sonuclar

CRISPR Gen Düzenleme Aracı İlk Kez İnsanda Kullanıldı

CRISPR Gen Düzenleme Aracı İlk Kez İnsanda Kullanıldı

Çinli bilim insanları güçlü CRISPR-Cas9 düzenleme aracını ilk kez bir akciğer kanseri hastasında kullanarak, insan üzerinde kullanıma geçti.

http://www.biyologlar.com/crispr-gen-duzenleme-araci-ilk-kez-insanda-kullanildi

Yanlış balıkçılık deniz kaplumbağalarını <b class=red>öldürüyor</b>

Yanlış balıkçılık deniz kaplumbağalarını öldürüyor

Barselona Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, balıkçılar tarafından yanlışlıkla yakalanıp daha sonra doğal hayatlarına bırakılan deniz kaplumbağalarının % 40’ı ölüyor.Deniz Ekolojisi İlerleme Serisi (Marine Ecology Progress Series) dergisinde yayınlanan makaleye göre, İspanya’da balıkçılar tarafından yakalanıp daha sonra denize bırakılan deniz kaplumbağalarının %40’ı birkaç ay sonra ölüyor. Deniz yüzeyinde yapılan parakete ile (çok iğneli av aracı) yakalanan ya da ağa takılan bir kaplumbağa, her ne kadar  ağlardan, misinadan ya da iğnelerden kurtarılsa da, bu yaşaması için yeterli olmuyor. Araştırmanın, yakalanıp denize bırakılan Caretta Caretta (Loggerhead Turtles ) ile ilgili yapılan ve uyduyla takibinin yapıldığı, ilk bilimsel araştırma olduğu belirtiliyor.Araştırmayı Barselona Üniversitesi Hayvan Biyolojisi ve Biyoçeşitlilik Araştırma Enstitüsü’nden (The Department of Animal Biology and the Biodiversity Research Institute of the University of Barcelona (IRBio) Louis Cardona, Irene Alvarez de Quevedo ve Vellmari Formentara’dan Manu San Felix yaptı. Caretta caretta (Loggerhead Turtle) Caretta caretta (Loggerhead Turtle), Akdeniz’de yaşayan ve dünyada en çok tehdit altında bulunan kaplumbağa türlerinden biri. Göçleri son derece uzun olan Caretta caretta’lar, uzun yolcuklardan sonra yuvalama alanları olan kumlu plajlara geri dönüyor.Caretta Carettaların ana yuvalanma alanları Kuzey Amerika kıyıları, Brezilya, Japonya, Umman, Avustralya, Cape Verde ve özellikle Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs ve Libya’nın bulunduğu Doğu Akdeniz.Araştırmada yer alan bilgiye göre, İspanya sahillerinde görülen Caretta caretta’lar Doğu Akdeniz ve Atlantik kökenli.Elde edilen verilere göre, Akdeniz’de yaklaşık 10.000 kaplumbağa paraketeyle yakalanmış. Kaplumbağalar, yiyecek ararken, oltalardaki yemi ısırarak kancaya takılıyor. Balıkçılar, kaplumbağaların takıldığı olta ipini kesiyor. Fakat kaplumbağalar ağızlarından, çenelerinden kancaya takılıyor, bazılarında ise kancalar ve misinalar kaplumbağaların soluk borusu ya da midesinde kalıyor. Kaplumbağaların bu şekilde denize geri bırakılması onlar için tehdit oluşturuyor. Kanca değil misinaBalıkçılar tarafından bırakılan kaplumbağaların %40’ı üç ay içinde ölüyor. UB Geniş Deniz Omurgalıları Araştırma Grubu (The Research Group on Large Marine Vertebrates of the UB) Üyesi Profesör Louis Cardona kaplumbağalar için esas tehdidin, sindirim sistemine kadar giden misinalar olduğunu belirtiyor. Cardona, yanlışlıkla yakalanma vakalarında, kaplumbağaların uygun bir yere alınarak, misinanın sorguca kadar olan başlık kısmının kesilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu uygulamanın dış etkenli (insan ?) ölümleri yarı yarıya azaltacağını belirten Cardona, nüfusun kabul edilebilir bir seviyeye gelmesinde etkili olacağına dikkat çekiyor. Akdeniz Atlantik kökenli kaplumbağalar için daha tehlikeliAraştırmada, Akdeniz’de deniz yüzeyinde yapılan parakete avcılığının, 7 bin kilometre uzaklıktan gelen Amerikan kökenli kaplumbağaları daha çok etkilediği belirtiliyor. Cardona, Okyanus akıntıları nedeniyle, Atlantik’ten gelen kaplumbağaların Akdeniz’de mahsur kaldığını anlatıyor. Bu nedenle, Atlantik’ten gelen Caretta Carettalar  kazara yakalanmalara daha çok maruz kalıyor ve çok azı Akdeniz’den geri dönebiliyor.Durumun Akdeniz kökenli kaplumbağalar için daha az risk taşıdığını belirten Cardona, trolcülüğün  onları daha çok etkilediğini sözlerine ekliyor. Ölümler nasıl önlenebilir?Her sene yüzde 10 ile 20 oranında kaplumbağa, çarpışma, yuvalanma alanlarının tahrip edilmesi, parakete gibi yanlış avlanma gibi nedenlerle ölüyor. Irene Álvarez de Quevedo’ya göre, deniz yüzeyinde yapılan balıkçılık nedeniyle yaşanan ölümlerin önüne geçmek için kanca tasarımında değişiklik yapılabilir. Kaplumbağaların yaşam sürelerinin uzun olduğuna dikkat çeken Quevedo, ölüm oranlarındaki küçük bir düşüşün bile, kaplumbağa nüfusu üzerinde olumlu etkileri olacağını belirtiyor.Louis Cardona, çözüm yollarının olduğunu belirterek “Sadece uygulamak gerekiyor. Ama bunun bir maliyeti var” diyor. Cardona’ya göre, dünya çapındaki balıkçılık örgütleri, sürdürebilirliği sağlamak için gözlemci barındırmalı, ayrıca sürdürülebilir ve etkili bir yüzey balıkçılığı geliştirilmek isteniyorsa, ilave maliyet içeren bazı değişiklikler yapılmalı. Kaynak: www.yeşilgazete.org   Emre ALTINTAŞEğitim ve STK’lar Sorumlusu/Education and Non-Governmental Organizations RepresentativeFaruk Yalçın Zoo

http://www.biyologlar.com/yanlis-balikcilik-deniz-kaplumbagalarini-olduruyor

Volkan Narcı ile Adalar, İstanbul balık stokları ve Kurbağalıdere üzerine

Volkan Narcı ile Adalar, İstanbul balık stokları ve Kurbağalıdere üzerine

Beste Bal yeni sezonu vesile etti ve Adalar Kent Konseyi’nden Volkan Narcı ile Adalar’ı, İstanbul’un balık stoklarının akıbetini, Marmara Denizi’nin canlılığını ve daha fazlasını Yeşil Gazete için konuştuYeşil Gazete: Malum yeni av sezonu başladı, av yasaklarının işleyişi hakkındaki fikirlerinizi ve beklentilerinizi paylaşabilir misiniz?Volkan Narcı: Öncelikle yeni av sezonu tüm balıkçılar ile balıkçının yolunu bekleyen ailelerine ve tabii ki deryadan getirdikleri nimetleri yemeği bekleyen tüm insanlara hayırlı olsun. Daha denize açılmadan yine konuşmalar başladı… Erken mi? Yoksa çok oturduk geç mi kaldık derken, görüyoruz ki aslında istavrit hala havyarını dökmemiş, tekeler ve karidesler de havyar dolu. Bunu artık tartışmayacağız. Beraber korumanın, yaşatmanın yollarını arayacağız.Çünkü düzeltilmesi gereken aslında o kadar çok konu var ki neresinden tutsan olmuyor. Deniz ve geleceğimiz desen? Bunca saldırı, bunca düşmanca yaklaşım, bunca kirletici ve parçalayıcı nedenler… Balık desen? Geleceği hiçe sayarak avlanmanın bedelini ödüyoruz, artık türlerin yok olmasını geçtik, elimizdekilere de sahip çıkamıyoruz. Her şeyden önce gelecek nesillere tek bir canlı bırakmamacasına avlanma ve tüketme ve tabii ki işi deniz, geleceği deniz, yaşamı deniz olanların da yaşam ve geçim sıkıntısı çekmesi…Neyse ki işi deniz olmadığı halde, balıkçılardan daha fazla aşkla ve gelecek korkusuyla, bu yaşamı korumaya çalışanlar var. Balıkların kaç santim olduğuyla, ne boyda ve ne zaman avlanması gerektiğiyle uğraşan tutkunlar var, Slow Food diyorlar. Bir de Defne var, herhalde yine balıktan geliyor ismi, onun takım arkadaşları var, canla başla çalışıyorlar. Kendi imkanları ile denizi temizleyenler var, yaşamı korumak için bilim adamları ile çalışanlar var. Hayalet ağ avcıları var mesela, kameralarla çekim yapıp sonra bidonlarla da bunları temizlemek için işi gücü bırakan Serço, Ekrem, Ercan var. Usulsüz ve kaçak avcılık yapılan yerlerde kaybedilip, balık yuvalarını, yaşamı kaplayıp bitiren adına hayalet avcılık dediğimiz ağlar var.. Düşünün. Ayrıca deniz yaşamını korumak için mücadele veren kurumlar var, dernekler, spor kulüpleri, dalış okulları var. Adalar Kent Konseyi var, Celal, Ahmet, Yavuz, Anıl, Gökhan, Bülent, Can adında DELİLER var.. O DELİLER ve onlara inanıp onlarla hareket eden insanlar Faruk, Fahri, Haluk..İsimler önemli değil aslında. Önemli olan bu yüreklerin siyaset, kültür, statü gözetmeden hepsinin tek amacının deniz ve deniz yaşamı olması. Adalar’da küçücük bir noktada bu kadar çok insan var. Demek ki siyaset, çıkar, rant girmeden araya, birileri bir araya gelip güzel şeyler yapabiliyor.YG: Adalar Bölgesi özelinde durum nedir?V.N.: Evet. Bir de buranın mücadelesi var tüm bu kargaşa içerisinde. Adalar önemli bir yatak, burası doğal bir rezerv, Adalar korunmalı ve geçiş ile üreme, barınma, korunma yeri olarak buralar ava kapatılmalı deniyor. Elbette ama zaten yasaktı son 5 yıldır. Peki işe yaradı mı?Öncelikle şunu sormak isterim. Siz en basit dürtüyle konuya baktığınızda, korunma, üreme, çoğalma için nereleri tercih edersiniz? Parklarda, sokaklarda, ortalık yerde bunu yapmazsınız sanırım. Her canlının bir yuvalayacağı güvenli alana ihtiyacı var elbette. Şimdi biz burada, Adalar’da gırgırlarla, yasak olmasına rağmen trolle avlanırken bu yuvaları yıkıyoruz. Düşünsenize. Gidip balıkların evlerini, kovuklarını, üreme alanlarını, yaşamlarını tehdit edip, parçalayıp, zarar veriyoruz.. Size yapılsa itirazınız haklı olacak. E ama onların dili yok ve size de para olarak dönüyor bu talan! Neresini tutacaksınız? 50 metre boyunda devasa tekneler, denizi sadece televizyondan görüp gelerek burada kaçak av yapanlar, milyonluk sonarlar, radarlar, GPSler, onlar bunlar.. Düşünsenize, resmen evde yatağında uyuyanları, iç çamaşırlarını bile gören bilen teknoloji ile bu denizde av yapılır mı? Ne yapıyorsunuz? Kendinize yapılmasına izin vermezdiniz, başka bir canlıya neden yapıyorsunuz?YG: ‘Rezerv alan’ nedir peki? İşe yaradı mı? Balıkçılar bu konuya nasıl yaklaşıyor?V.N.: Adalar dip yapısı, bulunduğu bölge, coğrafyası gereği bir doğal rezerv ve resif. Nedir bu kavramlar? Öncelikle İstanbul Boğazı biyolojik bir koridor. Karadeniz’den Ege’ye, arada tabiatın bize mucizesi ve hediyesidir Marmara Denizi. Kendine özgü akıntıları, kendine özgü alt-üst su derece farklılıkları, dip yapısı… Balığı lezzetine doyum olmayan zenginliklerle gelir masamıza. Bu koridordan geçerek gelen, hem av ve hem de avcı olan balıklar birbirini kovalarlar Adalar’a girmek için. Çünkü burası göç kuşlarından, temiz akıntılarına, tabiat varlıklarından, yüzlerce m2 taşlıklarına korunma, barınma ve üreme için en önemli adrestir. Balık burada yatak yapar, dinlenir, ürer, yaşama yaşam ekler.Peki biz ne yapıyoruz? Daha denizi aşmadan, daha yoluna başlamadan bir kere yolunu kesiyoruz Boğaz’ın iki ucunda. Girişinde de çıkışında da koca koca, kilometrelerce uzun ağları, tonlarca kilo ağırlığında, milyon dolarlık sistemlerle yüklü av araçları ile bekliyoruz. Dünyaya balık ithal eden Japonya’nın bile yasakladığı özelliklerde sistemler var bu araçlarda. Balığın türünden, cinsine kadar gösterirler.. Bunun neresi balıkçılık? Neresinde ‘Reis’lik? Avlıyoruz.Bunca tatavanın arasından kaçabilenler olursa, kuyruğu kaptırmadan, Adalar’a giriyor. Ama orada da rahat vermiyoruz. Düşünsenize. Adam tam akşam evde hanımı ile aşna fişne olacak, tepesine dikiliyoruz, hoop adamı don paça toplama kampına alır gibi… Yüzlerce çoluğu, çocuğu toplayıp avlıyor, öldürüyoruz. Her gün, her saat, her dakika, sabah, akşam durmadan, yasak olmasına rağmen, ne derinlik, ne yasak, ne yer, ne boy, ne de tür dinlemiyoruz. 13.350 km2lik bir denizin içerisinde balığın yuvası olan bu 200km2lik alanı talan ediyoruz. Toz duman ediyoruz buraları. Buralar ki balığın yatağı, evi, yuvası.. Adamın yatağını hoop ters çevir, sonra hadi yat de. E kardeşim biz sana yapalım sen yat bakalım!Adalar bölgesinde ve İstanbul genelinde elbette hala babadan kalma yöntemlerle avlanan balıkçılar var. Bu insanlar öyle milyon dolarlarla oynamaz, milyon dolarlık aletleri de olmaz. Zaten tutabildikleri balık da bu milyon dolarlık sistemlerden ne kaçmış kalmışsa.. Sanılmasın ki yatakları başaşağı eden onlar! Olta ile yatak bozamazsınız, zarar veremezsiniz. Babadan kalma yöntemler yaşama saygılıdır.Şimdi Adalar’a bir yasak getirildi. Denetimi sıkı tutunca ne oldu dersiniz? 3 yılda lüfer arttı, Adalar’da yeniden sardalye, istavrit kocabaş, ıstakoz, mercan, kalamar görülmeye başladı. Herkes memnun, deniz memnun, doğa memnun. Adalar memnun. Denizi çöle dönen, terk edilmiş balık yuvaları yeniden dolmaya başladı… Tabii yine usulsüz ve kaçak devam ediyor ama denizi bir bıraksak kendi haline düşünün neler olacak!Şimdi bir yasak var, 104 no.lu harita. 2012 yılında 4 yıllığına ava yasak bölge olarak işaretlendi. Bizler de bunun genişletilmesi ve büyümesi gereğiyle uğraşıyoruz. Buralar doğal resif ve rezerv alanlar. Bırakın buraları kendi haline. Burada üreyen, gelişen balık zaten yine Boğaz’dan geçecek, gene siz avlayacaksınız. Geleceğimiz için, yaşam için, doğa için ama buranın korunması lazım. Sadece balık mı? Akdeniz’de eşi benzeri olmayan mercan yataklarımız var, tabii son direnenler bunlar çünkü son derece hassas canlılar bunlar ve korumamız gerek.Bir de bunun bir devlet politikası olması lazım. Denizi seven, deniz yaşamını bilen, geleceğin denizden olduğunu öğrenmiş, oydan ve paradan, koltuktan büyük ve manevi bir değeri olduğunu bilen birilerinin, sadece 3 sene korunduğunda neler kazandığımızı neler kazanabileceğimizi bilen birilerine ihtiyacımız var.Adalar’da yaşayan gönüllüler, bunları bilen insanlar var. Bakın onlar neler yapıyor. Ulusal ve uluslararası platformlarda insanlara alması ve yemesi gereken balık boylarını,  yaşamın dönmesi için gereken minimum standartları deli gibi anlatmaya çalışıyorlar. Resifler yaparak daha fazla balık köylerinin oluşması için çabalıyorlar. Denizle hiç alakası olmayan yönetime denizi anlatmaya çalışıyorlar. Balıkçılara gelirsek, bana göre gerçek balıkçılar (olta ile martıdan, deniz suyundan, kıpırtıdan, taş taş nokta nokta kerterizle avlanan balıkçılar) da artık bir arada. Endüstriyel balıkçılığa karşı bir paydaşlık kuruldu bile. Adalar’dan Kadıköy’e, Tuzla’ya, Kent Konseyleri var. Balıkçı kooperatifleri, sivil idare, kamu kurum ve kuruluşları, STK’lar hepsi birleşti bu alanı korumak için.Kısacası Adalar en önemli yatak, rezerv ve korunma yeri, burayı rahat bırakmamız lazım. Burası oltacılık dışında her türlü ava kapatılmalı. Karşı kıyıları da alan Kadıköy’den Tuzla’ya ve 9 adayı da içine alan yeni bölge tarif edilmeli. Avcılık yapanların tamamının ekipmanları etiketlenmeli, kaçak avcıya göz açtırılmamalı, hayalet ağlar meselesi buraların bir daha konusu olmasın diye özel önlemler alınmalı.  Yapay resifler yapılmalı, yapılmasa bile burası doğal resif kaynağı ve rahat bırakılmalı. Denetimler hem kolluk kuvvetiyle hem de askeri kanaldan yapılmalı. Bunun için sizlerin de onlara destek vermesi gerekiyor.Çok önemli başka bir husus da BOTAŞ boru hattı, Büyükada ve Neandros arasından geçer. Yasa gereği 500 metre kuzey ile 500 metre güneyinde avlanmak, demirlemek yasaktır. Fakat bu boruları yere sabitleyen beton bloklar büyük av teknelerinin ağları ile çekiştirilmek sureti ile yerlerinden sökülüp atılmış durumda.. Bu gidişle biir gün burada bir facia yaşanacak. Çok çok tehlikeli. Buranın da yasak alan içinde olması gerekiyor.Adalarımızı korumamız lazım, tek nefes alanımız ve alanları hem kuşların, hem tabiat varlıklarının hem de tüm deniz yaşamının…YG: Kurbağalıdere’nin temizlenme süreci Adalar Bölgesi’nde nasıl bir etki yarattı?V.N.: Bir de Kurbağalıdere mevzusu var. Son zamanlarda her yerde, her haber kanalında, gazetede duyuyoruz bu Kurbağalıdere’yi. Biriken balçığın Marmara Denizi’ne, sonra Kartal’a ve nihayetinde Ömerli’ye atıldığını takip ettik. Endişe ile takip ettik. Buralara zarar verecek diye dilimiz döndüğünce anlattık. Gazetecilerle, sivil inisiyatiflerle işbirliği yaptık ve hiç değilse Adalar’a dökülmesini önlemeye çalıştık. Neden? İşimiz gücümüz yok mu?Zaten bunca tekne, bunca bilgisizlik, bunca çöp, talan, denize dökülen, derin deşarja verilen milyonlarca galon atık.. yetmezmiş gibi, onu yeterince yaralamamışız gibi ufacık Marmara Denizi’nde az da olsa doğal yapısı, ekolojik önemi, canlıları, Akdeniz’de ve dünyada belki de olmayan kendine özgü gorgonları, mercanları ile yatak olan Adalar’a bu atıkları atmak olmazdı da ondan.. Deniz binlerce canlı, milyonlarca organizma, yaşamın en büyük döngülerinden birinin ev sahibi. Bizim yaşamamızın tek ve yegane ihtiyacı olan oksijen kaynağının %70 – 80  oranında kaynağı ama biz farkında dahi değiliz. Artık kirletmeyelim, talan etmeyelim, tartışmayalım. Ortak akıl yaratalım. Hep beraber korumanın, yaşatmanın yollarını arayalım.Röportaj: Beste Bal(Yeşil Gazete)https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/volkan-narci-ile-adalar-istanbul-balik-stoklari-ve-kurbagalidere-uzerine

Zebra Balığında Omurilik Yenilenmesi Sağlayan Protein Keşfedildi

Zebra Balığında Omurilik Yenilenmesi Sağlayan Protein Keşfedildi

Tatlı suda yaşayan bir zebra balığını akvaryumcudan düşük bir fiyata alabilirsiniz; ama bu balığın yapabildiği bir şey var ki, o paha biçilmez:

http://www.biyologlar.com/zebra-baliginda-omurilik-yenilenmesi-saglayan-protein-kesfedildi

Toksoplazmanın Bağışıklık Sistemi Kontrol Yöntemi Anlaşıldı

Toksoplazmanın Bağışıklık Sistemi Kontrol Yöntemi Anlaşıldı

‘Kedi paraziti’ olarak bilinen Toxoplazma gondii, dünya nüfusunun yaklaşık %50’sine bulaşmış durumda; hatta bazı bölgelerde enfeksiyon oranı %95’e kadar çıkıyor.

http://www.biyologlar.com/toksoplazmanin-bagisiklik-sistemi-kontrol-yontemi-anlasildi


Antibiyotiklerin Tahtı Sallanıyor: Kontak Bağımlı İnhibisyon (CDI)

Antibiyotiklerin Tahtı Sallanıyor: Kontak Bağımlı İnhibisyon (CDI)

Antibiyotikler 1941’de Dr. Howard Florey’in Penisilinin keşfinin 13. yılında ilk defa kullanmasıyla hayatımıza girdi. 2. Dünya savaşında başta olmak üzere pek çok hayat kurtardı, halende kurtarmaya devam ediyor.

http://www.biyologlar.com/antibiyotiklerin-tahti-sallaniyor-kontak-bagimli-inhibisyon-cdi

Yeni geliştirilen nanojel, ölümcül yılan zehirlerini etkisiz hale getiriyor

Yeni geliştirilen nanojel, ölümcül yılan zehirlerini etkisiz hale getiriyor

Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, yılanlar her yıl tahmini olarak 5 milyon kişiyi ısırıyor ve bu mağdurların 100.000'den fazlasını öldürüyor.

http://www.biyologlar.com/yeni-gelistirilen-nanojel-olumcul-yilan-zehirlerini-etkisiz-hale-getiriyor

Aziz Sancar Kimdir ?

Aziz Sancar Kimdir ?

Aziz Sancar, 8 Eylül 1946 yılında Savur da doğmuş Türk akademisyen, biyokimyager, moleküler biyolog ve bilim adamıdır.

http://www.biyologlar.com/aziz-sancar-kimdir-

Aklın Bakteriler ile İmtihanı

Aklın Bakteriler ile İmtihanı

Düşünme, karar verme, öğrenme gibi üst düzey beyin faaliyetlerimizin gerçekleştiği temel yer serebral korteks adlı 2 – 4 mm kalınlığındaki beyin dokusudur. Milimetre ölçeğindeki bu küçük doku çoğunlukla nöronların hücre gövdelerinden oluşur ve uzantıları tüm beyne yayılır.

http://www.biyologlar.com/aklin-bakteriler-ile-imtihani

Yeni antimikrobiyal peptid mevcut antibiyotiklere dirençli suşları <b class=red>öldürüyor</b>

Yeni antimikrobiyal peptid mevcut antibiyotiklere dirençli suşları öldürüyor

Bir vancomycin orta dirençli kültürden alınan bir Staphylococcus aureus bakteri suşu gösteren taramalı elektron mikroskopu görseli(SEM) (credit: CDC)

http://www.biyologlar.com/yeni-antimikrobiyal-peptid-mevcut-antibiyotiklere-direncli-suslari-olduruyor

Biyomimetik süreçlerle yapay örümcek ipeği üretildi

Biyomimetik süreçlerle yapay örümcek ipeği üretildi

İsveç’te bilim insanları birçok alanda kullanımı olan örümcek ipeğini kilometrelerce uzayacak bir ip şeklinde üretmeyi (eğirmeyi) başardılar.

http://www.biyologlar.com/biyomimetik-sureclerle-yapay-orumcek-ipegi-uretildi

Üzüm Bazlı Bileşikler Farelerde Kolon Kanseri Kök Hücrelerini Öldürüyor

Üzüm Bazlı Bileşikler Farelerde Kolon Kanseri Kök Hücrelerini Öldürüyor

Üzümden gelen bileşikler, bir araştırmacı ekibine göre hem bir petri kabında hem de farelerde kolon kanseri kök hücrelerini öldürebileceği gözlemlendi. Credit: Patrick Mansell

http://www.biyologlar.com/uzum-bazli-bilesikler-farelerde-kolon-kanseri-kok-hucrelerini-olduruyor

Kendisini taşımayan hücreleri öldüren 'bencil' genler keşfedildi

Kendisini taşımayan hücreleri öldüren 'bencil' genler keşfedildi

Topluluk içinde kendi kopya-sayılarını artıracak mekanizmalara evrilerek kendisine “rakip” gen-tiplerini (alelleri) içeren hücreleri öldüren 25 adet bencil gen keşfedildi.

http://www.biyologlar.com/kendisini-tasimayan-hucreleri-olduren-bencil-genler-kesfedildi

Afrika Katil Arıları

Afrika Katil Arıları

Sadece birkaç yıl içerisinde tüm Brezilya'ya, 1980'li yıllarda tüm Güney ve Orta Amerika'ya, 1985 yılında ise Kuzey Amerika'ya ulaşarak yayılmışlardır!

http://www.biyologlar.com/afrika-katil-arilari

Zika Virüsü, Glioblastoma Kök Hücrelerini Öldürüyor

Zika Virüsü, Glioblastoma Kök Hücrelerini Öldürüyor

Zika virüsü beyin kanseri kök hücrelerini öldürdü (virüsler potansiyel olarak ölümcül hastalığı tedavi etmek için kullanılabilir).

http://www.biyologlar.com/zika-virusu-glioblastoma-kok-hucrelerini-olduruyor

Yaşlanma Glia Hücrelerini Nöronlardan Daha Fazla Etkiliyor

Yaşlanma Glia Hücrelerini Nöronlardan Daha Fazla Etkiliyor

Yaşlanma hiçbirimizin kaçamayacağı bir kaderdir. Yılların geçmesi bizde acı tatlı hatıralar bırakırken en güzeli sağlıklı yaşlanmaktır.

http://www.biyologlar.com/yaslanma-glia-hucrelerini-noronlardan-daha-fazla-etkiliyor

Kalp Yetmezliği Bağırsak Bakterilerine Zarar Veriyor

Kalp Yetmezliği Bağırsak Bakterilerine Zarar Veriyor

Kalbimiz belki de en değerli organımızdır. Böbreklerin biri olmadan yaşayabiliyoruz. Elimiz veya ayağımız olmasa da yaşayabiliyoruz.

http://www.biyologlar.com/kalp-yetmezligi-bagirsak-bakterilerine-zarar-veriyor

Dünya’daki En Ölümcül Virüsler

Dünya’daki En Ölümcül Virüsler

Türümüz yaklaşık 200.000 yıldır dünyada yaşıyor ama daha modern halimize evrimleşmeden çok önceleri başka bir canlılarla savaş halindeydik. İnsanlığın ezeli düşmanlarından biri olan virüslere karşı henüz tam kontrolü sağlayamadık ama geçtiğimiz yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydettik.

http://www.biyologlar.com/dunyadaki-en-olumcul-virusler


Dev Hindistancevizi Yengeci, Deniz Kuşunu Uykuda Yakalayıp Öldürüyor

Dev Hindistancevizi Yengeci, Deniz Kuşunu Uykuda Yakalayıp Öldürüyor

Dev hindistancevizi yengeci, bir deniz kuşunu izleyip, yakalıyor ve onu öldürüp yiyor. Görsel Telif: Mark Laidre

http://www.biyologlar.com/dev-hindistancevizi-yengeci-deniz-kusunu-uykuda-yakalayip-olduruyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0